Hikmetinden sual olunmaz
Mecazi anlamda: Bir işin ya da kararın sonucunun neden o şekilde olduğunu sormanın, araştırmanın yersiz veya anlamsız olduğunu ifade eder. Arapça kökenli bir sözcük olan ve “bilgelik, gizli gaye, ilahi sır” gibi anlamlara gelen hikmet sözcüğü ile “soru” anlamına gelen sual sözcüklerinin birleşiminden oluşur.
***
Sizin de tahmin edeceğiniz gibi okuduğunuz bu saçmalıklar benim kabul edebileceğim şeyler değil. “Hikmetinden sual olunmaz” dinsel bir deyim ya da bir söylemdir. Sırası gelmişken varlık ve öz kavramlarını ele alıp aydınlığa çıkarmamız gerekiyor. Dinsel inanca göre var olan şey (evren, dünya, insanlar, gece ve gündüz, falan fıstık) Tanrı tarafından tasarlanmış; bir öze göre tasarlanmış yani öz oluşmuş ve her şey bu tasarlanmış öze göre yaratılmıştır. Ancak varoluş (existentialiste) felsefesinin kurucusu Jean-Paul Sartre bunun tam tersini ileri sürer. “Şey (nesne) var olduktan sonra özünü oluşturur” der. Yani var olmadan önce bir öz yoktur.
Jean-Paul Sartre’ın “Varoluşçuluk bir hümanizmdir” (L’existentialisme est un humanisme) felsefesinin motoru olan bu ifade, insanın önce bu dünyaya geldiğini, ardından kendi eylemleri ve seçimleriyle kendi kimliğini (özünü) yarattığını savunur. Doğuştan gelen bir kader veya değişmez bir “insan doğası” yoktur.
Tanrının yarattığı özü yok sayarak özgürleşmek: Sartre, bu ilkeyi bir nesne üzerinden açıklar: Bir bıçağın özü, ustası onu yapmadan önce ustasının zihninde vardır; bıçak bu önceden belirlenmiş amaca hizmet etmek için üretilir. Ancak insan için durum tam tersidir. İnsan önce var olur, dünyaya fırlatılır ve sonrasında kendini nasıl tanımlarsa, neye inanırsa ve neyi seçerse o olur.
Sartre’ın varoluş felsefesinin felsefesinin üç kilit taşına gelince:
Özgürlük: İnsan, kendi seçimlerinin mutlak sorumlusudur. Hiçbir dış güç, bizi belirli bir şekilde davranmaya zorlayamaz.
Sorumluluk: Kendi özümüzü inşa ettiğimiz için attığımız her adımda sadece kendimizi değil, insanlığın ideallerini de şekillendiririz. Yani herkesten (başkalarından) sorumluyuz. Başka bir deyişle; dünyadan ve onun üzerinde bulunan her şeyden sorumluyuz.
Anlam arayışı: Yaşama hazır bir anlam verilmemiştir; hayatın anlamı, bireyin kendi özgür iradesiyle yarattığı eserdir.
***
Çok iyi anımsıyorum: Gazi Eğitim Enstitüsü Fransızca Bölümü’nün ikinci sınıfında, Fransız edebiyatı hocamız Madame Colette Murcia Fransızca açıklamalarından pek bir şey anlamadığımı fark edince konuyu iyi bildiğimi bildiği için anlattıklarını öğrencilere Türkçe anlatmamı istemişti. Öğrenciler lise ve öğretmen okulu mezunlarıydı ve ne yazık ki bu okullarda, ders konusu olmadıkları için bunları bilmeleri olanaksızdı. Ben okul dışında edebiyat ortamında yetiştiğim için ve okumalarım sayesinde konuyu biliyordum.
Varoluşçuluk felsefesiyle ilgili ilk bilgiyi Milli Eğitim Bakanlığı yayınlarından 1950 yılında çıkan, Oktay Akbal’ın dilimize çevirdiği Gizli Oturum adlı oyunun başında yer alan önsözden ve varoluşçuluk üzerine bir incelemeden öğrenmiştim. Yıl 1953 ya da 1954 olmalı. Yaş 17 ya da 18...
Uzun lafın kısası; dinsel söylemlerin tamamında tepeden tırnağa şerbetliydim. O yıllarda kapitalizmden de kapitalist sömürüden de haberim vardı. Çünkü o yıllarda yaz aylarında 418665 sigorta numarasıyla Eliyeşiller’in iplik fabrikasında, daha doğrusu Mersinlilerin deyişiyle pavlikesinde amelelik yapmaktaydım.
Benim için sorgulanamayacak bir hikmet söz konusu olamazdı o günlerde; İsmet adlı sınıf arkadaşım herifin babasının belediye başkanı ve zengin olması kaderle, yazgıyla açıklanamazdı. Bunalıma düşmedim ve bilinçlendim.
Dinsel anlamda “Tanrı’nın yaratıcı gücü, takdiri ve her şeyi bir gaye ile yaratması karşısında insanların sebep aramaması ve bu durumu sorgulamaması gerektiği” palavrasını yutmam mümkün değildi. “Olan her şeyde bir hayır ve derin bir amaç vardır, bu yüzden sorgulanmaz” anlayışı benim için geçerli değildi. Sorgulardım, sorguladım!
Kuran’ın Nahl suresinin 71. ayetini okuyalım: “Allah, rızık konusunda bazınızı bazınızdan üstün kıldı. Ama kendilerine daha fazla rızık verilenler, sahip oldukları rızıktan ellerinin altında bulunan köle ve hizmetçilere kendileriyle eşit seviyede olacakları ölçüde vermezler. Hal böyleyken nasıl oluyor da üzerlerinde bulunan Allah’ın bunca nimetini ve hakkını bile bile inkâr ediyorlar?"
Bu ayetin içerdiği hikmeti sorgulamayacak mıydım? İnsanların bazılarını bazılarından neden üstün kılıyorsun? Böyle bir ayet gerçek Kuran’da yer alamaz!
Üçüncü Halife Hz. Osman, Kuranıkerim’in metnini standartlaştırmak amacıyla daha önce şahıslar tarafından yazılmış olan ve içerisinde ek notlar, tefsirler veya farklı lehçeler barındıran Kuran nüshalarını ve sahifeleri yaktırmıştır. Sonrasında da olan olmuş ve Hz. Muhammed’in kabilesi Kureyş şeyhlerinin buyrukları uygulanmıştır. Benden bu kadar!
Özdemir İnce / Cumhuriyet

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder