İktidar, tüm uyarılara karşın şeker fabrikalarını satmaktan vazgeçmedi Bugün o özelleştirme fiyatına bu fabrikaların temeli bile atılamıyor.
İktidara geldiği günden itibaren özelleştirme politikalarına sığınan AKP’nin tüm uyarılara karşın kamu fabrikalarını satması vatandaşın sofrasındaki ateşi harladı. Bu fabrikaların içinde sanayi ve tütün fabrikalarının yanı sıra şeker fabrikaları da yer alıyor.
1977’de kurulan Afyon Şeker Fabrikası, 2018’de 725 milyon liraya satıldı.
MARKETTE 50 TL
Cumhuriyet’in kazanımı şeker fabrikaları yok pahasına birer ikişer satıldı, bazıları yıkılıp AVM ve rezidans oldu. Artık şeker sürekli zamlanarak soframıza geliyor. Şeker fabrikaları özelleştirilirken muhalefet partileri de işçi sendikaları da günlerce eylemler yaparak iktidarı uyardı.
Gençlik örgütlerinden işçi sendikalarına kadar, toplumun her kesimi bu satışlara karşı çıkmıştı.
‘TÜKETİM ÇOK YÜKSEK’
Dönemin Başbakanı, bugünün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ve partisi tüm itirazlara kulak tıkayarak bu fabrikaları sattı. Bunun sonucunda bugün vatandaş şekerin kilogramına markette 45-50 TL ödemek zorunda kaldı. Şeker fabrikalarını birbiri ardına özelleştiren Türkiye’de şekere talebin çok yüksek olduğunu ise Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürü Muhiddin Şahin de doğruladı.
TBMM KİT Komisyonunda konuşan Şahin, “Türkiye’de acayip derecede pancara talep var. Geçen sene Türkiye’nin her tarafında ciddi bir üretim vardı. Bütün tarımsal ürünlerimizde ciddi bir hasıla fazlası vardı. Bu sene ise tam durum tam tersi. Biz zaten her türlü sıkıntı için elimizde şeker tutuyoruz. Harp oluyor, darp oluyor, devlet olarak bunu tutmak zorundayız. Türkiye nüfusu 90 milyon desek, 5 milyon da turistler gelip gider alır, onda da ciddi tüketim söz konusu. Yaklaşık 30-31 kilogram kişi başı tüketim olur. 90 milyonla çarparsanız 2 milyon 800 bin ton şeker yapar’’ diye konuştu.
Konya’daki Ilgın Şeker Fabrikası da 2018’de 637 milyon lira bedelle özelleştirildi.
3 kuruş paraya satıldılar
AKP, tüm itirazları ve günlerce süren eylemleri hiçe saymıştı. İşte satılan bazı şeker fabrikaları ve satış bedelleri:
- Kırşehir Şeker Fabrikası: 330 milyon TL.
- Bor Şeker Fabrikası: 336 milyon TL.
- Yozgat Şeker Fabrikası: 275 milyon TL.
- Çorum Şeker Fabrikası: 528 milyon TL.
- Ilgın Şeker Fabrikası: 637 milyon TL.
- Turhal Şeker Fabrikası: 569 milyon TL.
- Burdur Şeker Fabrikası: 487 milyon TL.
- Elbistan Şeker Fabrikası: 297 milyon TL.
- Afyon Şeker Fabrikası: 725 milyon TL.
- Muş Şeker Fabrikası: 230 milyon TL.
- Alpullu Şeker Fabrikası: 150 milyon TL.
- Erzurum Şeker Fabrikası: 287 milyon TL.
- Erzincan Şeker Fabrikaları: 287 milyon TL
Şekere zam sinyali geldi
Dr. Muhiddin ŞAHİN
Türkiye Şeker Fabrikaları Genel Müdürü Muhiddin Şahin şekere yine zam gerektiğini işaret etti. Türkiye’de şeker fiyatlarının ucuz olduğunu iddia eden Şahin, “Bunu söylemem ne kadar doğru ama aslında biraz daha yüksek olması gerekiyor. Markete gittiğiniz zaman gerçekten şeker fiyatları ucuz” dedi. Şahin çiftçiye ödenen pancar fiyatının da düşürülmesi gerektiğini belirterek “1 kilogram şekerin içerisindeki maliyetin yaklaşık yüzde 60’ı üretim verimliliğine göre değişir, bu pancardan kaynaklanır. Yani pancarı ne kadar çok yüksek verirseniz şeker fiyatlarını daha yükseltirsiniz” diye konuştu.
Netanyahu önderliğinde uygulanıp ABD ve BM tarafından desteklenen Gazze’deki soykırımla, Édouard Louis’nin işaret ettiği toplumsal işleyişin üretmekte olduğu şiddet arasında nasıl bir ilişki olabilir?
Geçtiğimiz günlerde işçi sınıfının yeni sesi olarak adlandırabileceğimiz Fransız yazar Édouard Louis İstanbul’u ziyaret etti ve bir tanesi Moda Sahnesi’nde olmak üzere çeşitli söyleşilere ve okur buluşmalarına katıldı. Louis, şiddet olgusuna ve tahakküm ilişkilerine getirdiği bütüncül açıklamalar sayesinde, dünya çapında işçi sınıfı mücadelesinde aktif olan ya da kendini LGBTQ veya feminizm aktivisti olarak tanımlayan pek çok kişinin dikkatini çekebilmiş başarılı bir edebiyatçı.
Sınıfsal çelişkilerin yarattığı gerilim ile aile içi şiddetin, homofobinin ve eril tahakkümün arasındaki ilişkiyi görünür kılmayı, en iyi bildiği yoldan giderek, doğrudan kendi çocukluğunda maruz kaldığı şiddet türlerini analiz ederek başarıyor. Ve bunun neticesinde bizi, günümüzde unutulmuş sayılabilecek bir şiddet çözüm yöntemiyle tanıştırıyor: Bireyleri değil sistemi değiştirmek!
Bunun içinse önerisi, kimlik siyasetinin taşıyamadığı sınıfsal kanalları açabilmek. Yazılarında yaptığı tam da bu. Neoliberalizmin içine doğmuş Y kuşağından gelen gencecik bir yazar olarak gerçek insan hikayelerine dönüşün önemini vurguluyor.
***
Bu bağlamda bu yazının amacı da Édouard Louis’nin şiddet tanımından yola çıkarak bireylerin şiddete olan yönelimiyle, emperyalizmin kitlesel ölçekte uyguladığı şiddet arasındaki ilişkiden söz etmek olacak.
Bilhassa Şiddetin Tarihi ve Babamı Kim Öldürdü adlı romanlarına odaklanarak şu sorulara cevap arayacağız: Bugün Trump’ın eşcinsellere ve göçmenlere yönelik yürüttüğü saldırgan siyaset, emperyalizmin iktisadi işleyişine nasıl bir katkı sağlıyor olabilir? Ya da soruyu tersinden soracak olursak; Netanyahu önderliğinde uygulanıp ABD ve BM tarafından desteklenen Gazze’deki soykırımla, Édouard Louis’nin işaret ettiği toplumsal işleyişin üretmekte olduğu şiddet arasında nasıl bir ilişki olabilir?
***
Cevap aramaya geçmeden önce merkeze alacağımız kitapların içeriğine kısa da olsa değinmekte fayda var.
Şiddetin Tarihi’nde bireysel bir travma anlatısından ziyade Fransa’da ırk, sınıf ve cinsiyet etrafında örülmüş şiddet biçimlerinin kesişimsel bir teşhirini görüyoruz. Yazar, yılbaşı gecesi tanıştığı bir göçmen tarafından uğradığı tecavüzü anlatıyor.
Romanda bir yandan yazarın faille tanışmalarından itibaren olayların nasıl geliştiği konu edilirken bir yandan da ablasının yaşanan şeye alaycı ve yargılayıcı denebilecek bir üslupla yaklaşmasının esas suçlunun saklanmasına nasıl imkân sağladığına değiniliyor.
Polis merkezindeki görevlilerin ırkçı ve homofobik yaklaşımları detaylandırılırken, aynı zamanda failin yazarın kendisini bir burjuva olarak görmesiyle ilişkilendirilebilecek detaylar da sunuluyor. Failin Arap göçmeni olmasının yarattığı öfke sayesinde taze kalabilen nefretinin, tecavüzü kolaylaştırabileceğine işaret edilerek, şiddet türleri arasındaki yoğun fakat görülmesi zor ilişkilerin bir şeması çıkarılmış oluyor.
Bir diğer kitabı olan Babamı Kim Öldürdü oto-anlatısında ise yazarın hasta yatağında yatan babasıyla, geçmişe dair hesaplaşma üzerine kurulmuş bir monolog okuyoruz. Okur olarak, ataerkil bir ailede sevgisiz ve homofobik bir babanın eşcinsel oğlu olmanın hesabını sormasını beklerken yazar bizi, hem babasının ona yaptıklarını hem de siyasilerin babasına bu yaşam formundan başka hak tanımamış olduğunu anlayabildiğinden bahsederek şaşırtıyor.
Babasıyla ilişkisini fail/mağdur ikiliğine hapsolmadan, bir şiddetten kurtulmanın tek yolunun onu yaratan kaynağın kendisinden kurtulmak olduğunu ve aslında esas suçluyu, yani babasını kimin öldürdüğünü bildiğini söylüyor. Onu asıl hasta edenin düzenin kendisi olduğunu vurguluyor ve tüm eleştiri oklarını kapitalizme yağdırıyor.
***
İçeriği derinleştirmesi bakımından mercek altına aldığımız iki kitaptan da birer alıntı yaparak devam edelim:
“Benden istendiği üzere Reda’nın eşkalini kabaca tarif ederken polislerden biri birden sözümü kesmişti: ‘Ha şu Araplardan.’ Keyiflenmişti…”1
“Ömrün boyunca Fransa’nın tek sorununun yabancılar ve eşcinseller olduğunu tekrar edip duran sen, şimdi Fransa'daki ırkçılığı eleştiriyorsun, sana sevdiğim adamdan bahsetmemi istiyorsun. … Üç-dört saniye bekledin bir şey söylemeden, bana baktın ve sonunda dedin ki: Haklısın. Haklısın, galiba bir devrim şart”2
***
Édouard Louis’nin şiddet tanımına dair örnekler elbette çoğaltılabilir fakat biz bu kadarıyla yetinip hedef tahtasına tekrar emperyalizmi oturtalım ve soralım: Homofobiyi burjuva devletler üretiyor olabilir mi? Kadını eve hapsetmek bu burjuva devletlerin baskıcı politikalarından biri olabilir mi? Eğer bu doğruysa, emperyalistler bir iktisadi paylaşım savaşında kazanan tarafta olmak için gündelik yaşamdaki şiddetle neden bu kadar yakından ilgilenirler?
Lenin 1916’da yazdığı Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması adlı kitabında emperyalizmin temelde demokratik meşruiyeti yok sayarak şiddeti öne çıkaran bir sistem olduğundan bahseder.3 Emperyalizmin kapitalizmin tekelci evresi olduğundan yola çıkarak, bu aşamada bankalar ve dev sanayi tekellerinin bir araya gelmesiyle kapital ihracının patlama yaptığını ve dünyanın büyük güçler arasında tekrar tekrar bölüşülmeye mahkum olduğunu anlatır. Yani emperyalizm kaçınılmaz olarak şiddet üretmek zorundadır, der.
Emperyalist savaşların; enerji şirketlerinin, silah tekellerinin ve savaş sanayilerinin varlığını devam ettirmesiyle birlikte, emperyalist güçlerin yeni pazarlara olan ihtiyaçlarına da bağlı olarak, bütünüyle iktisadi gerekçelerle ve üretim ilişkilerinin birer sonucu olarak ortaya çıktığını söyleyebiliriz.
Bu bağlamda esasen bugün Orta Doğu’daki savaşların alevlenmesine, Rusya-Ukrayna savaşına ve gerilimi gittikçe artan AB-ABD ilişkilerine baktığımızda, aslında Lenin’in yaşanması kaçınılmaz dediği bu bölüşüm kavgasına tanıklık etmiş oluyoruz.
Tüm bu savaş ve şiddetin altında yatan “üst akılların stratejileri” dışındaki sebeplerini incelemek istersek de Gazze halkına ya da Suriye’deki Alevilere dönük soykırımların uygulanabilmesi için burjuva devletlerinin bir rıza yaratmak, o an için şiddetin hedefinde olmayan halkları bu şiddetten başka bir çözüm olmadığına ikna etmek zorunda olduklarını görebiliriz. Zira hiç kimseyi makul gerekçeler sunmadan başkasını öldürmekle ya da bu uğurda ölmekle görevlendiremezsiniz, şiddeti bir ölçüde meşru kılmak zorundasınız. Ve bunu sıcak savaşlar kapıya dayanmadan çok önce, günlük hayatın içinde, şiddeti insan doğasının değişmez bir unsuru olarak gerekçelendirerek ve kitleleri bundan başka bir yol olmadığına inandırarak yapmanız gerekir.
Caydırıcı biçimde cezalandırılmayan hatta çoğu zaman sorunların çözümü olarak bizzat otoriter iktidarlar tarafından pazarlanmaya devam eden şiddetin, egemen sınıf adına hayati öneme sahip bir diğer işleviyse öfke kanalları yaratmaktır. Emperyalist politikalarla yoksullaşıp açlığa mahkum edilen insanlar için, birikemeyecek bir formda, hiyerarşik yapıda ve en önemlisi sistemi tehdit etmeyen öfke kanalları…
Dolayısıyla neoliberal politikalarla yok edilen sosyal devlet sayesinde bir yandan işçi sınıfının yaşam gücü elinden alınırken diğer yandan kapitalizmin emperyalizm aşamasındaki burjuva devletler tarafından halka ırkçı, homofobik ve ataerkil ideolojiler boca ediliyor ki bireysel ölçekteki gerilim artsın, şiddet olağanlaşabilsin ve istenen öfke boşaltım yöntemleri yaratılmış olsun.
Kapitalizmin işçi sınıfını bölmek ve nefreti yeniden yaratmak için elinde tuttuğu silahların belki de en başında söylem gücü yer alıyor. Ve devletler işçi sınıfını düzenli olarak, toplumsal hayata müdahale araçları olarak kullandıkları medya, eğitim sistemi ya da dini kurumlar üzerinden bu söylemlere maruz bırakıyorlar.
“Biz medeni, onlar vahşi”
“Ahlak bizde”
“Kadın annedir; ona haddini erkek bildirir”
“Eşcinsellik sapkınlıktır, toplumun ahlakını bozar”
Bu söylemlerin yapay bir düzen yaratıp hiyerarşiyi meşru kılmayı hedeflediğini görebiliyoruz. Erkek-kadın hiyerarşisi, hetero-queer karşıtlığı ya da medeni-vahşi karşıtlığı, esasen aynı şeye hizmet ediyor; şiddetin yukarıdan aşağıya işlemesini doğal ve meşru göstermeye. Böylece nihayet olası bir savaş anına gelindiğinde, cephelerde can verecek olan yüz binlerce işçi sınıfı üyesinin önünde sadece iki seçenek kalmış oluyor; ya şiddeti uygulayan tarafta olmak ya da ona maruz kalmak.
Diğer yandan da biriken öfkenin devletlerin kendisine yönelmesinin önlemek amacıyla yine devlet aygıtlarının kültürel formları manipüle ettiğini görebiliyoruz.
Futbol üzerinden sunulan aidiyetler, popüler medyada yaratılan ve esas meselenin çok dışında kalan konulara dair tartışma zeminleri, reality şovlar ya da ihtiraslı yarışmacıların ahlaki kuralları yıkabildikleri yarışma programları aracılığıyla, seyirci konumundaki öznelere basitçe taraf olabilecekleri seçenekler sunuluyor. Ve böylece öfke, esas kaynağından uzağa yönelip fayda üretebilme imkanını kaybedip atıl kalmaya mahkum ediliyor.
***
Çözümün nerede olabileceğinden bahsetmeye geçmeden önce, devletlerin varoluş amacının temelde sınıf egemenliğini sağlamak olduğunun notunu düşmek gerekecek.
Burjuva devletler, bahsettiğimiz şiddet politikalarını iktidar hırsıyla dolu düzen partilerinin dönemsel hedeflerinden, günceldeki siyasi konjonktürden ya da liderlerin kişilik özelliklerinden bağımsız olarak, sermaye sınıfına ait zor aygıtının kendisi oldukları için uyguluyorlar.4 Sermaye sınıfı için kârlı olan sömürü düzeni yıkılmadıkça da devletin esas rolü bu olmaya devam edecektir.
Bu konu, yine görünen şiddet ve onun devletlerle olan ilişkisine odaklanarak yapılacak başka bir çalışmanın konusu olacak denli detaylı bir çalışmayı hak etse de, çözümün düzen partileri arasında yaşanacak bir tür iktidar değişikliğinde olduğu yanılgısına düşmemek adına devletlerin temel işlevine değinmek kritik bir öneme sahip.
***
Şiddetin görünen yüzüne geri dönerek devam edecek olursak:
Şiddetle ilgili konuşulan şey babasından dayak yiyerek büyümüş olan kişinin ilerde kendi çocuğuna da aynı şiddeti uygulamaya yatkın olabileceği çıkarımından ibaret olduğu sürece, insanın kendi doğasını bir yaşama sığacak sürede değiştirmesi mümkün olmayacağından, kitlelerin şiddetin çözümsüz bir olgu olduğu sonucuna varması kaçınılmaz oluyor. Ama bu elbette ki bir yanılgı. Bu yanılgıdan kurtulabilmek için ilk önce konuştuğumuz şeyi değiştirmemiz gerekiyor.
Şiddetin öznel sebeplerini -burjuva ideologları sağ olsun- yeterince öğrendik. Artık bir erkeğin boşandığı eşini tüfekle vurmayı aklına getirse de bunu yapamıyor olmasını sağlamayı konuşmalıyız ve sistemi birinin sırf eşcinsel olduğu için sokak ortasında dövülerek öldürülmesini önleyecek yönde değiştirmenin mümkün olduğundan bahsetmeliyiz. Tabii bu değişimin kimler tarafından frenlendiğini de bilerek, düzenin mevcut halinin kimlere fayda sağladığını da unutmadan.
Aksi halde günümüzde olduğu gibi öfkeli ama çözümsüz kalabalıklar büyüyecek, baktıkları noktadan homofobik ve ırkçı liderlerin iktidara geldiklerini görmelerine rağmen, maruz kaldıkları şiddetle bu liderler arasında bir bağ kuramaz hale gelecektir.
***
Tekrara düşmek pahasına bir kez daha belirtmeliyiz ki; toplumun hiçbir üyesi tarafından şiddetsiz bir yaşamın tahayyül edilemiyor oluşu, bunun arzulanmasına rağmen değişip dönüşmenin hiçbir düzlemde mümkün olmadığının kanıksanması, her an kitlesel ölçekte şiddet uygulamalarına başvurabilecek kadar tetikte olmak zorunda olan emperyalist güçlerin varlığını sürdürmesi için birincil önemde yer alıyor.
Filistinli çocukların üzerine bomba yağdırmakla, eşini döven bir erkeğin ona “yerini bildirmesi”, bir babanın eşcinsel olan oğlunu aşağılaması ya da tecavüze uğrayan aile ferdinin “onu koruma” kisvesi altında susturulmaya çalışılması, aynı yapısal şiddetin farklı ölçeklerdeki tezahürlerini oluşturuyor. Biri dış politikayla, diğeri iç ideolojiyle ilgili ama aynı üretim ilişkisine hizmet ediyor, aynı yapısal düzenin iki ucunu oluşturuyorlar. Biri bombayla işliyor diğeri tokatla ama hedefleri aynı: sömürü düzenini ayakta tutabilmek.
***
Édouard Louis’nin şiddetle ilgili fikirlerinin özünde, onun toplumun alt katlarında patlak veriyor gibi görünmesine rağmen, asıl olarak yukarıdan aşağıya bir yapının sonucu olarak inşa edilmiş olduğu yatıyor.
Belki de buna bir ekleme yapmak gerekecek: Hem de en yukarıdan, emperyalizmin devamlılığına göbekten bağlı olan bir yapının sonucu olarak inşa edilir.
Dolayısıyla da nasıl anti-kapitalist olunmadan anti-emperyalist olunamıyorsa, emperyalizmle mücadele etmeden de eril şiddete, homofobiye ya da ırkçılığa karşı verilen mücadelede başarılı olmak mümkün değildir.
------
1Louis, É. (2023). Şiddetin Tarihi (A. Erkay, Çev.). İstanbul: Can Yayınları
2Louis, É. (2020). Babamı Kim Öldürdü (A. Erkay, Çev.). İstanbul: Can Yayınları
3Lenin, V. I. (2021). Emperyalizm: Kapitalizmin en yüksek aşaması (B. Oğuz, Çev.). İstanbul: Yazılama Yayınevi.
4Lenin, V. I. (2022). Devlet ve Devrim (Çev. M. H Spatar- C. Üster). Yordam Yayınları.
Bu yazı dizisinde, tütün ürünlerine ve aşırı işlenmiş gıda ürünlerine odaklanarak, ihtiyaç pazarlamasına, kolay ulaşılabilirliğe ve görece ucuzluğa paralel işleyen bir başka düzeneğe ışık tutmaya çalışacağız: Bağımlılık, hastalık ve ölüm sarmalı üzerinden sermaye birikimi.
Bu yazı dizisinde, kasten bağımlılık yapıcı olarak tasarlanmış tütün ve aşırı işlenmiş gıda ürünlerine odaklanarak, ulusötesi sermayenin yol açtığı “imal salgınlar”ı, “bireysel sorumluluk” ideolojisine dayalı hakim bağımlılık söylemini ve buna dayalı bağımlılıkla mücadele politikasının başarısızlığını masaya yatırıyoruz. Bağımlılık ve kapitalizm arasındaki ilişkileri irdelemeyi, liberal ve İslamcı politikanın önündeki perdeleri kaldırmayı ve her toplumsal olgu gibi sistemik düşünme ve eylem gerektiren bağımlılığı ve çözümlerini tartışmaya açmayı amaçlıyoruz.
Yazının ilk bölümünde, kuşatıcı bir satış düzeneği olarak bağımlılık yapıcı ürün arzına dikkat çekiyor, bu ürünlere “hayır” deme zorluğunun toplumsal çerçevesini çiziyoruz.
Giriş
Sağlık Bakanlığı, sigara bırakma ve obezite mücadelesi amacıyla başlattığı sağlıklı yaşam kampanyası için çeşitli yerleşimlerin açık alanlarında stant kurmuş, oradan gelip geçen sigara içenleri, fazla kiloluları avlayarak “sağlıklı yaşamı seçme”ye yönlendiriyor. Yetişkin nüfusun yaklaşık yarısından söz ediyoruz. Nasıl erişilecek, nereye yönlendirilecek? Kampanyanın olacaksa bir faydası, o da sigara bırakma ve obezite ilaçları satanlara olacak gibi gözüküyor. Ama zaten liberal düstura göre, birilerinin para kazanmadığı kampanya kampanya değildir.
Yüzeysel bile olmayan, siyasi kurgusu zayıf, ilaç endüstrisi ilişkileri sorgulanmaya muhtaç bu sağlıklı yaşam kampanyasını bir de sermayenin hastalığı ve ölümü ne kadar kolay satabildiğinin karşısına yerleştirip oradan değerlendirmek gerekli. Onca sağlık uyarısına rağmen, niye hastalığa davet çıkartan, ölüme kadar götüren ürünlere “hayır” denemiyor? Neden yoksullar, LGBT’ler, azınlıklar, göçmenler, zihinsel bozukluğu olanlar, Batı Avrupa’da yaşayan Müslümanlar, Doğu Avrupalı kadınlar, ABD’li siyahlar bulundukları toplumdaki genel kullanım sıklığının üzerinde tütün kullanıyorlar? Neden Endonezya’da, Orta Doğu’da, Türkiye’de, Yunanistan’da, Sırbistan’da tütün tüketimi yüksek? Aşırı işlenmiş gıda tüketiminin toplumsallığı hakkında ABD verisine göre, neden bu ülkede yoksullar, düşük eğitimliler, siyahlar, Latin Amerika kökenliler bu gıdaları yüksek oranda tüketiyor?
Sanki tütün ve gıda bağımlısı olmak, bunun sonucunda daha fazla hastalanmak ve ölmek bu sosyal grupların, bu toplumların antropolojik özelliğiymiş gibi verilen kültüralist yanıtları bir kenara bıraktığımızda, geriye ne kalıyor, işin özünde ne var, ona bakalım.
Satış düzenekleri
Bize metaları ürettirenler onları bize satabilmek için cebimizdeki üç kuruşu kapmak üzere birbiriyle yarışıyor. Bunun için, kapitalizmin mabetleri AVM’ler, süpermarketler ve çevrimiçi mecralarda teşhir edilen binlerce metadan birine elimizi uzatmamız ve o üç kuruşu o ürüne harcamamız için kurulu düzenekler var.
Bunlardan biri saldırgan reklam ve ihtiyaç pazarlaması. Sermayenin, sattığı metaların mübadele değerini gerçekleştirebilmesi için, yani satıp yeniden sermayeye dönüştürebilmesi için, potansiyel tüketicileri bunların bir kullanım değeri olduğuna, yani ihtiyaçları olduğuna ikna etmesi gerekli. İhtiyaç pazarlaması bunun için yapılıyor. Burada ihtiyacın gerçek veya tamamen yapay olmasının bir önemi yok. İhtiyaç addedilen şeylerin büyük çoğunluğu zaten mübadele değerinin egemenliğinde şekillendiği için gerçek veya doğal değiller. Bu açıdan, tütüne veya aşırı işlenmiş gıdaya olan ihtiyaç, depreme dayanıksız konuta, biber gazına veya sülük tedavisine olan ihtiyaca benzetilebilir.
Bir başka düzenek erişilebilirlik. Her yer market, AVM, çevrimiçi satış. Türkiye’de adım başı sigara satılıyor. Kamu idaresi 170 bin satış noktasını sigara satmak üzere yetkilendirmiş. Bir başka düzenek satın alınabilirlik. Her şey ateş pahası, ama iddia ediyorum, süpermarkette bulabileceğiniz en ucuz iki ürün, sigara ve aşırı işlenmiş gıdalar. Covid zamanı ilk hafta sonu kapanma öncesinde, markette belli bir “sandviç kek” markasından iki paket satın almak için kuyruğa giren adam videosu tekrar tekrar yayınlanmış, genç adam ayıplanmıştı. Oysa, o da herkes kadar korkmuş, o da aç kalmamak için kendince önlem almış olmalıydı. Belki kaldığı yerde mutfak yoktu, belki bir tencere yemek pişirmek için gerekli malzemeyi alacak parası bile yoktu. Belki bağımlılık geliştirdiği yüksek karbonhidrat ve yağ içerikli gıda ile avuntu bulmaktan başka çaresi yoktu.
Bu yazı dizisinde, Sağlık Bakanlığı kampanyasına konu olan, üretim maliyeti ucuzlatılmış, kâr oranı yüksek, raf ömrü uzun, perakende bedeli diğer metalara göre ucuz iki ürün grubuna, tütün ürünlerine ve aşırı işlenmiş gıda ürünlerine odaklanarak, ihtiyaç pazarlamasına, kolay ulaşılabilirliğe ve görece ucuzluğa paralel işleyen bir başka düzeneğe ışık tutmaya çalışacağız: Bağımlılık, hastalık ve ölüm sarmalı üzerinden sermaye birikimi. Her iki ürünün de, beynin dopamin ödül sistemini ele geçirmek ve daha fazlasının tüketilmesi için yoksunluk hissi tetiklemek üzere kasten tasarlanmış mühendislik ürünleri olduğundan söz edeceğiz. Son 40 yıl içinde süpermarket rafları hızla bağımlılık yapıcı özelliği olan bu ve benzeri ürünlerle doldu. Televizyon ekranları aşırı işlenmiş gıda reklamlarıyla dolup taşıyor. Tütün ürünlerinin direkt reklamı yasak ama internet mecrasının olanakları bu amaçla sonuna kadar kullanılıyor.
Bu düzeneğin bir uzantısı bizzat perakende alanlarının, bağımlılık yapıcı ürünleri ön plana çıkartan birer dopamin mağazası şeklinde düzenlenmesi. Burada ticari teşhir oyunları devreye giriyor. Bağımlılık yapıcı niteliği olan ürünler süpermarket raflarında janjanlı paketleriyle yan yana diziliyor, oradan göz kırpıyorlar tüketicilere. Duvar şeklinde yapılan teşhir düzenlemeleri başlı başına reklam panosu oluşturuyor. Marketin her köşesinin, her bir rafının maliyeti bizim cebimizden çıkan ayrı teşhir bedelleri var.
Sermaye güdümlü piyasalar
Altı çizilmesi gereken önemli bir husus, tütün ve aşırı işlenmiş gıda piyasaları, bazılarının dediği gibi arz ve talebin buluşmasıyla oluşmuyor; bu piyasaları ürün arzının itici gücü biçimlendiriyor. Diğer bir deyişle, her yönüyle sermaye güdümlü piyasalar bunlar. Yukarıda saydığımız yüksek oranda tütün ve aşırı işlenmiş gıda tüketen yoksulların ve diğer sosyal grupların bu ürünlere özel bir düşkünlüğü veya talebi yok, sadece sermayenin ihtiyaç pazarlamasının hedefine oturtulmuş bulunuyorlar.
Tütün şirketlerinin ABD’de mahkemelerce el konulan yüzbinlerce iç yazışma ve belgelerine dayalı analizlerin gösterdiği üzere, şirketler piyasayı en ince ayrıntısına kadar segmentlere ayırarak, özel hedef seçtikleri segmentlere yönelik özel biçilmiş pazarlama stratejileri uyguluyor. Kendilerini hedefleyen reklam, pazarlama, erişilebilirlik, görece ucuzluk ve bağımlılık yapıcı üretim stratejileri, bu ürünleri parasal ve zamansal olanakları kısıtlı, hayat koşulları zor insanlar için neredeyse kaçınılmaz kılıyor. Toplumsal eşitsizlikler olduğu gibi sağlıkta eşitsizliğe, oradan da bağımlılığın toplumsal örüntülerine yansıyor.
Limbik kapitalizm tufanı
Popüler kültürde “mutluluk hormonu” diye nitelenen dopamin, hafıza, hareket, motivasyon, ruh hali ve dikkat süresi dahil olmak üzere birçok bedensel işlevde rol oynayan merkezi sinir sistemimizin bir bileşiği. Sonunda ödül beklenen eylemler ve birçok bağımlılık yapıcı madde beyindeki dopamin seviyesini artırıyor. Bu bağlamda, saldırgan satış düzenekleriyle piyasaya sürülen tütün ve aşırı işlenmiş gıda ürünlerinin, ucuzlatılmış emeğe dayatılan ucuzlatılmış ama ölümcül dopamin kaynakları olduğunu iddia etmek olası.
Teşhirdeki cazibeli metaları satın alamayanlar, arzu ettiği cep telefonuna erişmekten çok uzak olanlar, bir paket sigara ve/veya bir paket “sandviç kek” satın alıp aşağı oturabilir, bir damla göz yaşı eşliğinde kendini avutabilir. O ürünlerin ve ambalajlarının tasarımında zaten cep telefonu çağrışımı yapan incelikler var. Cep telefonu üretenler ise, kumar makinelerinin beynin ödül merkezlerini nasıl aşırı uyardığını inceleyip, ekran tasarımına bunu yansıtmaktan geri durmamışlar. Kapitalizmin bilgili bireylerin rasyonel kararlar verdiği bir serbest piyasa düzeni olmadığını biliyorduk, ama iddia o ki, sermayenin sadece emeğimizi değil, limbik sistemimizi, yani beynimizin duygu, ödül ve davranıştan sorumlu bölümünü de sömürmeyi çoktan keşfettiği ve bu alanda çok yol aldığı.
İşte bu yazı dizisinin ana meselesi, Courtwright’ın bağımlılık ile kapitalizm ilişkisini “limbik kapitalizm” kavramıyla çerçevelemesini de dikkate alarak, sermayenin bağımlılığı gelişkin ve yaygın bir satış düzeneği olarak nasıl operasyonel hale getirerek kullandığını ve “sorunun bireyde başlayıp bireyde bittiğini” vaaz eden liberalizm kökenli bağımlılıkla mücadele politikasının buna sadece çanak tuttuğunu ortaya koymak ve tartışmak.
Kuşatılmışlığımız
Tek tek bireyler olarak market raflarındaki ürünlerin bazılarına ya da hiçbirine bağımlı olmayabiliriz, ama içinde dönendiğimiz kapitalist düzende hepimiz bu düzeneklerle kuşatılmış haldeyiz.
Eğer bağımlıysanız, işiniz zor. Bağımlılıkla boğuşanlar iyi bilir: Sigara bağımlılığından kurtulmak zordur. Ondan kurtulayım derken bir bakmışsınız e-sigara bağımlısı olmuşsunuz. Üstelik öğreniyorsunuz ki, e-sigaralar normal sigaralara göre daha fazla nikotin içeriyormuş, sizi daha da bağımlı yapıyormuş. Eyvah, e-sigaradan kurtulayım derken, bu sefer şekerlemeler, çikolatalar, kurabiyeler, cipsler, kolalara dadanabilirsiniz. Şekerli içeceklerden kaçınmak için şeker ilavesiz “diyet” olanlar da var, ama meğer onlar beterin de beteriymiş. Ve bir bakmışsınız doygunluk duygunuz kaybolmuş, bozulmuş. Tükettikçe açlığınızı gideremiyorsunuz. Tebrikler, yeni bir duygu edindiniz: yoksunluk hissi.
Tabii, bireysel düzeyde bu döngüler aşılabilir, sigara bırakılabilir, kilo verilebilir, yasal ve yasadışı bağımlılık yapıcı maddelere “hayır” denebilir ve iyisi mi, denmelidir. Kapitalist kuşatma hakkındaki farkındalık, bireyi sağlık hakkına sahip çıkmaktan, yardım aramaktan, özne olarak hayatını dönüştürme iradesi göstermekten alıkoymamalı; aksine, bu farkındalık bireyi daha güçlendirmeli, kolaycı, teslimiyetçi davranışlardan uzak tutmalı. Verili düzenle bir inatlaşmadır bu sonuçta.
Yazı dizisinin ikinci bölümünde tütün ürünlerine, üçüncü bölümünde aşırı işlenmiş gıda ürünlerine ilişkin bazı temel bağımlılık araştırmaları ve tartışmalarının üzerinde duracak, bu ürünlerin sermayenin belirleyiciliğinde piyasa güdümlü ve sınıfsal karakterli tüketimlerini ve sonuçlarını ele alacağız.
Tatil yerlerinde kıyılar gasbedilmiş durumda -Nisa Sude Demirel/Şeyma Akcan
Kıyılar ya otellerin ya da özel başka türlü işletmelerin kontrolünde. Özellikle girilebilir, temiz kıyılar neredeyse tamamıyla sermayenin elinde.
Kıyı işgali, her yaz Türkiye’nin bitmek tükenmek bilmeyen gündemi. Çünkü başta tatil yerleri olmak üzere, kıyıların ‘halk plajı’ işlevi fiilen neredeyse yok edilmiş durumda. Kıyılar ya otellerin ya da özel başka türlü işletmelerin kontrolünde. Özellikle girilebilir, temiz kıyılar neredeyse tamamıyla sermayenin elinde.
Üç tarafı denizlerle çevrili, kıyı/deniz turizmi açısından ‘cazibe merkezi’ olan Türkiye; dünyanın en çok mavi bayraklı plajı olan 3. ülkesi. Türkiye’de 577 mavi bayraklı plaj var. Mavi bayraklı plaj; plajın temizlik, güvenlik gibi çeşitli kriterleri karşıladığını gösteriyor ve mavi bayraklı plajlar daha temiz ve daha güvenli yüzme alanları kabul ediliyor. Sağlık Bakanlığına bağlı Halk Sağlığı Genel Müdürlüğüne göre Türkiye’de 1508 adet plaj var. Yaz aylarıyla beraber tatil dönemine girilmişken, Türkiye’de en fazla mavi bayraklı plaja sahip Antalya ile en popüler tatil bölgelerinden İzmir ve Muğla’daki mavi bayraklı plajların kamusal/özel olma durumlarını inceledik.
Kıyıları göz göre göre işgal eden şirketlerin listesi uzarken Kültür ve Turizm Bakan Mehmet Nuri Ersoy’un sahip olduğu ETS Tur’a ait Maxx Royal otelleri, Kızılay’dan Kemer’de arsa satın aldığı iddia edilen SeaLife otelleri grubu, Rönesan, Berlin menşeli otel zinciri Kempinski Hotels, talanla büyümüş Swissotel zinciri, yine Alman menşeli TUI Grubu dikkat çekiyor.
İzmir: Plajların yarısı özel
Halk Sağlığı Genel Müdürlüğünün sitesinde yer alan bilgilere göre, İzmir’de mavi bayraklı olarak işaretlenmiş 64 plaj bulunuyor. Bu plajlardan 28 tanesi, yani neredeyse yarısı otel, mekan işletmeleri gibi özel işletmelerin elinde. Bu işletmelerin listesi ise şu şekilde: Aria Claros Beach Otel, Ayasaranda Kerasus Otel (Çeşme The Nowness), II. Merinaki (Fokai Otel), Ilıca Hotel, Korumar Ephessus Otel, Labranda Ephessus Princess Otel, Swissotel Çeşme Resort Spa, Grand Ontur Hotel, Allessta Kafe, Boyalık Otel, Sunis Efes Royal Otel, Euphoria Agean Resort Otel, Denizatı Tatil Köyü, Aqua Fantasy, Altınyunus Otel, 7800 Çeşme Otel Plajı (Çeşme Rooms Beach Club), Paloma Pasha Resort Otel, Reges The Luxury Collaction Resort Otel, Clup Marvy (Sultan Tatil Köyü), Çeşme Radisson Blu Otel, Deçemko Tatil Köyü, IV. Mersinaki (Büyük Hanedan Otel), Çark Plajı (Cocos The Club Otel), Clup Yalı, Mavi Plaj (Aren Beach Club), Richmond Otel, Mysia Plajı, Clup Yalı Paradise Clup Kaktüs Otel.
Muğla: Neredeyse halk plajı kalmadı
Muğla’da ise mavi bayrak tescilli 117 plaj var. Bu plajlardan 60’ının ismi Bakanlık sitesinden görüntülenebiliyor. Bu 60 plajdan 47’si yine özel işletmelere ya da otellere ait. Bu 47 plajın ismi ise şu şekilde: Armonia Otel Plajı, Hilton Dalaman Sarıgerme Resort, TT Hotels Tropical-TT Hotels Placa Plajı, Liberty Hotel Likya World Plajı, Farilya Otel Plajı, La Quinta By Wyndham Bodrum Otel Plajı, Meri Otel Plajı, Poseidon Otel Plajı, Armonia Evleri Plajı,`Türkbükü Club Voyage Plajı, Green Natüre Biamond Otel, Maris Restaurant, Flow Datça Surf Beach Otel, Tui Blue Sarıgerme Robinson Club Sarıgerme, La Mer Beach, Samara Otel, Grand Park Otel, Light House Otel, Sugar Beach Club, Sea Garden 1. Plajı, Scala Fink Otel Plajı, Tui Magic Life Plajı, Charm Beach Hotel Plajı, Club Med Palmiye Tatil Köyü Plajı, Club Blue Dreams Otel Plajı, Sardunya Otel Plajı, Aktur Dorya Plajı, Swiss Otel Plajı, Grand Yazısı Club Turban Otel Plajı, Akra Tui Blue Sensatori Barut Otel Plajı, Periliköşk, Tui Blue Seno-Tui Magic Life Darıgerme, Forever Club Otel, Golden Beach Otel, Aqua - Martı Otel, Torba Club Voyage-Izer Otel, Green Beach Otel, Latania Beach Resort Otel, Işıl Club Milta-Vogue Otel-Tor Otel, Orca Lotus Otel, Magnific Otel, Xanadu Island Hotel, Forteza Beach Otel, Yasmin Resort-Babil Hotel, Angels Otel, Golden Age Otel-Cactus Mirage Family Club Plajları, Marmaris Bay Resort By MP Otel.
Antalya: En çok plajlı kentte kıyılar zincir otellerin
Türkiye’nin en çok mavi bayrak plajlı kenti olma sıfatını taşıyan Antalya’da da durum farklı değil. Bakanlık sitesinde yer alan bilgiye göre 259 tane mavi bayraklı plaja sahip olan Antalya için yine bakanlık sitesinde listelenen 60 plajın 45’i özel işletmelere ait. Bu 45 işletme şu şekilde: Portobello, Sunrise Queen, Kamelya World, Adin Otel Plajı, Arycanda Otel, Happy Elegance Otel, Insula Resort Otel, Wome Otel Plajı, Club Med Palmiye, Perissia Otel Plajı, Crystal Aura Beach Otel, Green Maxx Otel, Patara Evleri, Erdem Otel, IC Green Otel, Asrın Beach Otel, Ceasers Otel, Green Park Otel, Hotel Mirada Del Mar, Water Planet Otel, Marco Polo Otel, Martı Myra Otel, Crystal Palace, Delphin De Luxe, Terrace Otel, Kempinski Hotel The Dome, Megasaray Otel, Grand Kaptan Otel Plajı, Saturn Palace Maxx Royal, Nirvana Cosmopolitan, Maxx Royal Belek, Mabiche, Sera Otel, Andriake Otel, Selectum Family, Master Family, Clup Voyage Sorgun, Selge Beach, Pegasos World Otel, Justiniano Park Conti, Sun Heaven, Yetkin Otel, Altıs Golf Otel, Paloma Foresta Otel, Ütopya Otel.
/././
"İstanbul’un nimeti" deniz, seyirlik bile değil -Şeyma Akcan-
İstanbul’da deniz emekçiler için artık ne girilecek ne de seyredilecek bir alan. Boğaz manzarası lüks, sahile erişim ise mesafe ve masraf yüzünden hayal oldu.
İstanbul’da Boğaz nerelerden görünür? Hiç Boğaz’a nazır bir kahve içtiniz mi? Acaba nerededir ki o yerler? ‘Gerçek’ yerlileri merkezden sürülmüş, yerleşiklerini kent çeperlerine çil yavrusu gibi dağıtmış İstanbul’da; eğer kıyı ilçelerinde oturmuyorsanız “İstanbul Boğazı’nı bir göreyim” diye bir fikriniz bile olmayabilir.
Boğaz manzarasını geçelim, “İstanbul’un nimetleri”nden en büyüğü olan denizi görmek, haftanın 5-6 günü ortalama 10 saat çalışan biri için yaşadığın veya çalıştığın semte yakın bir sahile gitmekle sınırlı. Tabii sahilde de sandalyeni kapıp termosunu götürebileceğin bir alan varsa.
Yoğun, stresli, yıpratıcı hayat koşullarının akışı içinde bir deniz havası almak evet, “İstanbul gibi bir yerde” yaşamanın sağladığı avantajlardan ancak bundan kim, nasıl yararlanabiliyor? 15 milyonun üstünde nüfusu ve plansız kentleşmesiyle ulaşımın büyük bir mücadeleye dönüştüğü bu büyük kentin yurttaşlarına deniz havası, emekçilerin üstüne binen ekonomik krizin yüküyle de birlikte avantajdan ziyade unutulmuş bir hayal gibi.
‘İstanbul Boğazı neresi?’
Denizi, Boğaz’ı, her metrekaresi parsellenmiş İstanbul kıyılarının ulaşılabilirliğini İkitelli’de oturan, 40 yaşındaki Ayşe’yle* konuşuyoruz. Ayşe bir psikoloğun yanında asistanlık yapıyor. “En son ne zaman İstanbul Boğazı’nı gördünüz” sorusuna karşılık “Mesela neresi?” diye sorarak karşılık veriyor. Önce, “Metrobüsle, otobüsle geçerken” diyor, onun dışında en son geçen sene Sarıyer’e gittiklerinde görmüş.
“Boğaz’da bir mekanda kahve içmek çok mu pahalı, nasıl mekanlar var bakıyor musunuz?” diye sorduğumuzda da önce ulaşım masrafıyla başlıyoruz. İkitelli’den kent merkezi sayılan ilçelere aktarmasız giden otobüslerde bir basım 50 TL’den fazla. Ayşe de ulaşım, yeme-içme maaliyetini tahmin ettiği için hiç bakmadığını dile getiriyor.
"Denizi izlemek bile para"
Denize girmek de İstanbul’un işçi emekçileri için bir alışkanlık değil elbette. Ancak Boğaz’ına övgüler dizilen İstanbul’da deniz, ‘girmelik’ olmadığı gibi seyirlik dahi değil artık. “Arabasız çok zor. Toplu taşımanın olmadığı yerlere gitmek imkansız. Zaten gitseniz de çok pahalı, bir plaja kendi yemeğini içeceğini sokamıyorsun” diyor Ayşe.
Ayşe boğaz bir yana, denizi görmek için bile sık sık bir sahile gitmek istediğini ama ayda ancak bir kez arkadaşlarıyla buluşup yakın bir yere gidebildiğini aktarıyor: “Haftada 6 gün çalıştığım için çok fırsat olmuyor ama ayda bir Florya sahil gibi özelleştirilmemiş, bize yakın yerlere gitmeye çalışıyoruz. Kendi sandalyemizi alıp, termosumuzu götürüp gidiyoruz. Hem yakın hem masrafsız oluyor.”
Tatil de tarihe karıştı
Bu yılki tatil planını sorduğumuzda da bu sene herhangi bir yere gitmeyeceğini belirten Ayşe, “Antalya’da baktım, 25-30 bini buluyor bir haftalık sade bir tatil, asgari ücretin 22 bin olduğu koşullarda imkanı yok artık 1 haftalık tatilin” diyor ve günübirlik uygun fiyatlı ve yakın bir yere denize girmek üzere gitmeyi düşündüğünü ekliyor.
*İsim kadının güvenlik kaygısı nedeniyle değiştirilmiştir.
/././
İstanbul’un kıyısı sermayeye peşkeş-Hasan Can Bilici/Özlem Songül Abayoğlu
İstanbul’un kıyıları “kültürel dönüşüm” adı altında halktan koparılıyor; sahil şeritleri duvarlarla çevrilip özel işletmelere devredilirken, kamusal alanlar erişilemez hale geliyor.
Kıyı işgali denildiğinde akla gelen ilk yerlerden biri İstanbul. Kruvaziyer limanlarından otellere, kıyı şeridi tek tek talan edildi. İki yakada ikiye bölünmüş kentte, sahil yolundan kesintisiz yürümek artık mümkün değil.
"Kültürel dönüşüm"le sahil çitleniyor
Bu talanın en çok konuşulan örneklerinden biri Galataport. Karaköy’de uzun yıllardır yolcu limanı olarak kullanılan, aynı zamanda halkın sahilini kullanabildiği alan, “turizm ve kültür projesi” kılıfıyla betona boğuldu, özel işletmelere devredildi. Geçtiğimiz aylarda işletmenin sahibi Doğuş Grubunun kredi borçlarını ödeyememesi nedeniyle hissesinin yüzde 48’i bankaların eline geçen Galataport; ancak turnikelerden geçilerek girilebilen, bariyerlerle çevrili bir alan. Ayrıca sahilin en önemli kısmı yine bu proje içerisindeki Peninsula Oteli tarafından kapatıldı. Sahilin dibinde yapılan havuzla sahilin bir kısmı artık sadece otelin ‘güzide’ müşterilerine ait.
Onun çok da uzağında olmayan bir diğer talan adresi de Tersane İstanbul. Beyoğlu’da, Haliç kıyısında yükselen Tersane İstanbul projesiyle 252 bin metrekare; otel, marina ve ticari alana dönüştürüldü. “Kültürel dönüşüm” adı altında başlatılan proje, halkın yıllarca kullandığı sahil hattını tamamen kapattı. Bu iki proje o bölgede sahil şeridinden denizi görerek yürümeyi neredeyse imkansız kıldı.
Şehrin başka bir yanında bulunan, 412 dönümlük Ataköy sahili önce TOKİ’ye devredildi ardından parsel parsel satıldı; AVM, otel ve rezidanslar dikildi. Son kalan yeşillik kıyı alanına ise millet bahçesi yapıldı.
Görsel: Yandex Haritalar
Anadolu yakasında kamusal alanlar sermayeye teslim
Kıyıların yalnızca Avrupa yakasında değil, Anadolu yakasında da halktan koparıldığını ortaya koyan çalışmalar mevcut. İstanbul Teknik Üniversitesinde Fulya Sarıbıyık tarafından hazırlanan “Kentsel kıyı alanlarında yer alan kamusal açık alanların değerlendirilmesi: Anadolu yakası Marmara kıyı alanları - İstanbul” başlıklı yüksek lisans tezi Anadolu yakası kıyılarındaki sahil alanlarının kamusallıktan uzaklaştığını, özel ve ticari kullanıma açılarak halkın kıyıya erişiminin ciddi şekilde kısıtlandığını gösteriyor.
Tezde yapılan alan çalışmaları ve anketler sonucunda, Kadıköy, Maltepe, Kartal, Pendik ve Tuzla kıyıları temel kamusal alan kriterleri açısından zayıf bulunuyor.
Özellikle Pendik ve Tuzla kıyılarında dolgu alanlar üzerine inşa edilen marina, alışveriş merkezleri ve özel tesisler, kıyı çizgisini 150 ila 200 metre içeriye çekmiş durumda. Halkın denizle fiziksel ve görsel ilişkisi bu alanlarda tamamen kopmuş. Tezde bu durum şu ifadeyle aktarılıyor: “Deniz ile doğrudan ilişkili aktivitelerin yok denecek kadar az gerçekleştiği, ticari karaktere sahip alanlarda ise deniz ile ilişkili hiçbir aktivitenin gerçekleşmediği tespit edilmiştir.”
Kıyı şeritlerinde giderek artan özelleştirme baskısı, bu alanların sadece üst sınıfa hitap eden tüketim alanlarına dönüşmesine neden oluyor. Yine aynı çalışmada, kıyı gerisindeki yapılı çevrenin yüksek yoğunluklu, sanayi odaklı ya da kontrolsüz gelişiminin kamusal alanı işlevsizleştirdiği; bu nedenle halkın güvenlik hissinin zayıfladığı da belirtiliyor. Kartal kıyı hattı bunun en çarpıcı örneklerinden biri olarak kaydedilmiş.
Şehrin neredeyse diğer ucunda sayılabilecek Pendik ve Tuzla kıyılarında, tersane ve liman projeleri ile kıyı çizgisi 150 ila 200 metre içerilere kaydırıldı. TMMOB’ye göre, dolgu alanlar önce park gibi gösterilip, ardından ticari kullanıma açılıyor.
Bu durum sadece mühendislik ya da planlama hatası değil; doğrudan halkın kıyı ile temasının koparılması, sahilin sermayeye devri anlamına geliyor. Yine Fulya Sarıbıyık’ın tezinde, kamusal-özel alan ayrımının flulaştığı, dolgu alanların eşitsizlikleri derinleştirdiği ve kıyının ‘deneyimlenebilir’ bir alan olmaktan çıkarıldığı ifade ediliyor.
Tarihi merkezlerde de aynı tablo: Kaybolan kıyılar, işlevsizleşen alanlar
Kıyı alanlarında kamusal kullanımın sadece günümüzde değil, yıllar içinde yapılan yanlış kentsel müdahalelerle de nasıl kaybolduğunu gösteren bir başka çalışma ise Gökçe Emerce tarafından Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinde hazırlanan “Kıyı alanlarında kentsel tasarım bağlamında kayıp mekanların irdelenmesi: İstanbul-Eminönü örneği” başlıklı çalışma.
Emerce’nin çalışması, İstanbul’un tarihi merkezlerinden olan Eminönü Meydanı örneği üzerinden, kıyı alanlarının nasıl kamusal işlevlerini yitirdiğini ve birer “kayıp mekan”a dönüştüğünü inceliyor. “Kayıp mekan”, bu çalışmada yalnızca fiziksel olarak var olan değil, aynı zamanda kentliyle ilişkisini, işlevselliğini ve toplumsal karşılığını yitirmiş alanlar olarak tanımlanıyor.
Eminönü Meydanı’nın Osmanlı’dan bugüne tarihsel olarak ticaret, ulaşım ve sosyalleşme işlevleriyle kent belleğinde çok özel bir yere sahip olduğu vurgulanırken, 20. yüzyıldan itibaren yapılan müdahalelerle meydanın kamusal karakterini kaybettiği belirtiliyor. Tezde, bu dönüşüm süreci “Mekânın geçirdiği süreç içerisinde sahip olduğu işlevsellik ve meydanın kullanım biçimi, o mekânın kamusal anlamda kaderini belirlemiştir” şeklinde açıklanıyor.
Özellikle Henri Prost’un planları (1930’lar), Menderes dönemi yıkımları (1950’ler) ve 1980’lerdeki Dalan yönetimi sırasında yapılan büyük ölçekli müdahaleler sonucunda meydan, sosyalleşme ve kıyı ile temas kurma alanı olmaktan çıkmış; dolaşım odaklı, araç trafiğine öncelik veren, geçiş mekânı haline getirildi.
Bir zamanlar denizle doğrudan ilişkili olan bu kamusal alan, günümüzde dolgu alanlar, otoparklar ve yaya erişimini zorlaştıran altyapılarla çevrilmiş durumda. Emerce’ye göre, bu durum Eminönü’nün artık “Görsel olarak var, işlevsel olarak yok” bir mekana dönüştüğü anlamına geliyor. Meydan sadece fiziksel bir alan olarak mevcut; fakat kentliyle bağı kopmuş, kullanılmayan, yaşanmayan bir boşluk haline gelmiş.
Tezde ayrıca, kentsel tasarımın mimari ile planlama arasında sıkıştığı, kıyı gibi çok işlevli alanların ise bu boşlukta yeterince bütüncül yaklaşımlarla ele alınmadığı vurgulanıyor. Sonuç olarak Eminönü gibi kıyı alanları, kamusallık potansiyeli en yüksek alanlar olmalarına rağmen, parçalı projeler ve araç odaklı planlama nedeniyle “kayıp mekan” statüsüne sürükleniyor.
İstanbul’un sahili bitiyor: Kamusal alan değil, giriş kartı sorulan sahil şeritleri
Tüm bu örnekler İstanbul’un kıyılarının giderek daha fazla duvarlarla çevrilen, turnike ile girilen, “müşteri” olunmadan kullanılamayan alanlara dönüştüğünü ortaya koyuyor. Galataport’tan Tersane İstanbul’a, Ataköy’den Tuzla’ya kadar kıyıların kamusal niteliği yok ediliyor. Kentin “nefes alanları” olması gereken sahil şeritleri artık halkın değil, yatırımcının kâr hanesine hizmet ediyor.
/././
Kıyı hakkının 20 yıllık gasbı: Halkın denizle bağı yasalarla koparılıp sermayeye veriliyor -Murat Uysal-
Anayasa’da kamuya ait olduğu vurgulanan kıyılar, son 20 yılda yapılan düzenlemelerle fiilen sermayeye açıldı. Kanunların esnetilmesi halkın kıyıya erişimini zorlaştırıyor.
Türkiye üç tarafı denizlerle çevrili bir ülke. Ancak milyonlarca yurttaş için denize ulaşmak gitgide daha da zorlaşıyor. Kıyılar, mevzuatta kamu malı olarak tanımlansa da fiiliyatta otellerin, özel işletmelerin, site duvarlarının ve şezlong ticaretinin kontrolünde. Kıyı Kanunu’nda ve ilgili yönetmeliklerde yapılan değişiklikler, belediyelerin yetkilerinin tırpanlanması ve Turizm Bakanlığı eliyle yürütülen tahsis politikaları kıyıların zamanla halktan koparılmasını kurumsallaştırdı.
3621 sayılı Kıyı Kanunu, kıyıların “Devletin hüküm ve tasarrufu altında” olduğunu; herkesin eşit, serbest şekilde yararlanabileceğini, yapılaşmaya açılamayacağını, özel mülkiyete konu edilemeyeceğini belirtiyor. Ancak kanunun uygulanmasını sağlayacak yönetmelikler ve idari düzenlemeler seneler içinde halkın değil şirketlerin çıkarlarını gözeten biçimde değiştirildi. Özellikle 2000’li yılların ortasından itibaren Turizmi Teşvik Yasası ve özelleştirme uygulamalarıyla birlikte kamuya ait kıyı alanları uzun süreli kiralamalarla özel işletmelere devredilmeye başlandı.
Kıyı Kanunu değişiklikleri halkın aleyhine işledi
2009’da yapılan bir yönetmelik değişikliği ile “kamu yararı” gözetilerek kıyılarda geçici yapıların kurulmasına ve kiralanmasına olanak tanındı. Bu değişiklik, kıyıların belediyeler veya merkezi yönetim tarafından özel işletmelere kiralanmasının önünü açtı. Belediyelerle yapılan işletme protokolleri üzerinden özel firmalar, ‘halk plajı’ adı altında işletmeleri özelleştirdi. Yurttaşlar kıyıya girmek için ya doğrudan para ödemek ya da tüketim zorunluluğuna uymak zorunda kaldı.
Özellikle 2010 sonrası Kültür ve Turizm Bakanlığının “Turizmi Teşvik Kanunu” kapsamında kıyı bölgelerinde turizm yatırımlarını teşvik etmesiyle birlikte, kıyılar sermayeye adeta “yatırım alanı” olarak sunuldu. 2021’den sonra Turizmi Teşvik Kanunu’nda yapılan değişiklikler, koruma statüsündeki alanlarda bile turizm amaçlı yapılaşmanın önünü açtı. Bu değişiklik kıyıların sadece ticarileşmesine değil, ekolojik yıkıma da neden oldu.
Kıyıların halktan koparılması yalnızca şirketlerin iştahıyla değil, merkezi ve yerel yönetimlerin uygulamalarıyla da ivme kazandı. Belediyeler, kıyıları “gelir getirici” alanlar olarak değerlendirmeye başladı. 2010’lu yılların başından itibaren kıyılarda açılan işletmelerin önemli bir bölümü belediyelerle yapılan protokoller yoluyla ya özel şirketler eliyle işletiliyor ya da belediyelerin kendi iştirakleri tarafından ücretli hale getiriliyor.
Denetim sorumluluğuna sahip olan Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ise bu süreçte ya sessiz kaldı ya da onay makamı işlevi gördü. Birçok örnekte kaçak yapılaşmalar yıkılmadı, tersine mevzuata uydurularak ruhsatlandırıldı.
Kıyılar için mücadele edenler ne diyor?
Yıllardır kıyıların kamusal kullanım hakkı için mücadele eden kitle örgütleri, kıyıların kamusal niteliğinin bilinçli biçimde gasbedildiği noktasında ortaklaşıyor. Tüketim zorunluluğu, otopark ücretleri, şezlong dayatmaları gibi görünüşte “hizmet” olan uygulamalar aslında birer engel. Kıyıya erişimin fiziksel değil, sınıfsal olarak da engellendiğine dikkat çekiyorlar. “Bir PET şişe su alma zorunluluğu, kıyıya erişimin ticari bir zorunluluğa dönüştüğünü gösteriyor” diyen yurttaşlar, özellikle yaz aylarında halkın denize girebildiği alanların parmakla sayılacak kadar azaldığına dikkat çekiyor.
Sayılar ne diyor?
Türkiye’de toplam 8 bin 333 km kıyı uzunluğu bulunuyor.
Ancak bu kıyıların yalnızca yüzde 10’luk kısmı gerçek anlamda kamusal erişime açık.
Antalya’da halk plajı oranı yüzde 5’in altına düşmüş durumda.
2023 itibarıyla yalnızca Muğla’da 200’den fazla kıyı alanı özel işletmelere kiralanmış.
Yasal çerçeve açık olmasına rağmen kıyılar sistemli biçimde ticarileştiriliyor. Kıyıya erişim bir hak değil, ayrıcalık haline geliyor. Bu durum yalnızca hukukun çiğnenmesi değil; kamusal alanların, ortak yaşam kültürünün, doğayla temasın da kaybı anlamına geliyor.
Kıyıların kamusallığına son darbe
26 Haziran tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan son değişiklikle kıyıların gasbı için yasal yollarla oluşturulan kılıf tamamlandı. Kamu Taşınmazlarının Turizm Yatırımlarına Tahsisi Hakkında Yönetmelik’te yapılan değişiklikle Kültür ve Turizm Bakanlığına tasarruf hakkı verilen orman alanlarının, kıyı kenar çizgisinin deniz tarafında kalan kısımları da turizm yatırımlarına tahsis edilebilecek.
Yönetmeliğin 12. maddesine eklenen fıkra ile bu alanların “Kamu kullanımına açık olmak şartıyla” kullanma izni verilerek tahsis sınırları içerisine dahil edilebileceği belirtildi.
Yönetmeliğe eklenen hüküm şu şekilde: “Bakanlığa tasarruf hakkı verilen orman alanlarından kıyı kenar çizgisinin deniz tarafında kalan alanlar, kamu kullanımına açık olmak şartıyla, kullanma izni verilmek suretiyle tahsis sınırları içerisine dahil edilebilir.”