7 Ağustos 2026 Cuma

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -7 Ağustos 2026-

Diplomatik araçla insan kaçaklığının bedeli 16 bin Euro!-Tolga Şardan- 

“Emmi” kod adını kullanan Mehmet Kurtoğlu, hakkındaki kesinleşmiş mahkeme kararları nedeniyle cezaevine girmekten kurtulmak amacıyla çareyi yurt dışına gitmekte buldu. Casperler’in üyesi, önce özel bir araçla 30 Ocak günü Mersin’deki evinden alınarak Silivri’ye getirildi. Kurtoğlu, kendisini Silivri’ye getirenlere 16 bin Euro’yu verdi. Araç değişimiyle beraber Kurtoğlu, 250 Euro karşılığında Silivri’den Edirne’ye yola çıkarıldı. Kurtoğlu, Çelik Oto Yıkama’da beklerken, siyah renkli Mercedes marka bir cip işyerine geldi. Araç, Vietnam’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli diplomat Truong Nguyen Huu’ya aitti. Türkiye’de görevli yabancı uyruklu diplomatlara tahsis edilen özel CD harf grubundan olan 06 CD 7512 plakalı aracın bagajına Kurtoğlu ve üç kişi bindirildi. Dört kişi, üzerlerine örtülen siyah örtüyle gizlendi.

Türkiye - Bulgaristan sınırı

Edirne’de geçen şubatta yapılan bir operasyonda, diplomatik plakalı bir araçla gerçekleştirilen göçmen kaçakçılığı ortaya çıkarıldı.

Yasa dışı yolla yurt dışına kaçmak isteyen “müşteri”nin Casperler’ın üyesi olması, soruşturmayı daha ilginç hale getirdi.

Olayın ortaya çıkmasıyla başlatılan soruşturma sonucunda Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı’nca iddianame hazırlanarak mahkemeye sunuldu.

Önce olayı özetlemek gerekirse Casperler adlı suç örgütünde içinde yer alan ve “Emmi” kod adını kullanan Mehmet Kurtoğlu, hakkındaki kesinleşmiş mahkeme kararları nedeniyle cezaevine girmekten kurtulmak amacıyla çareyi yurt dışına gitmekte buldu.

Kurtoğlu, mahkeme kararları nedeniyle yasal yollardan çıkış yapamayacağı için Almanya’da yaşayan bir arkadaşından yardım istedi. Yardım istenen arkadaş, Kurtoğlu’nun cezaevi yıllarından tanıdığı Abdullah adlı eski hükümlüydü.

Yardım isteğinin ardından Kurtoğlu’nun yasa dışı biçimde Bulgaristan’a geçirilmesi için plan hazırlandı.

Casperler’in üyesi, önce özel bir araçla 30 Ocak günü Mersin’deki evinden alınarak Silivri’ye getirildi. Kurtoğlu, kendisini Silivri’ye getirenlere 16 bin Euro’yu verdi. Araç değişimiyle beraber Kurtoğlu, 250 Euro karşılığında Silivri’den Edirne’ye yola çıkarıldı.

Yolculuk devam ederken bir kez daha araç değiştirildi. Bu kez, araçtaki kişilere yaklaşık 800 Euro daha ödeme yapan Kurtoğlu, Edirne’de Exxen adlı pansiyona bırakıldı. Verilen odada yurt dışına kaçmak amacıyla bekleyen üç Türk daha vardı.

Ertesi sabah 08.30 sıralarında pansiyondan hareket eden bir cipe binen Kurtoğlu, Edirne Oto Sanayi Sitesi’ndeki Çelik Oto Yıkama adlı işyerine bırakıldı.

Buraya kadar olanlar yasa dışı yolla yurt dışına firarın ön hazırlık aşamasıydı. Asıl heyecanlı saatler bundan sonra yaşandı.

Kurtoğlu, Çelik Oto Yıkama’da beklerken, siyah renkli Mercedes marka bir cip işyerine geldi. Araç, Vietnam’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli diplomat Truong Nguyen Huu’ya aitti.

Türkiye’de görevli yabancı uyruklu diplomatlara tahsis edilen özel CD harf grubundan olan 06 CD 7512 plakalı aracın bagajına Kurtoğlu ve üç kişi bindirildi. Dört kişi, üzerlerine örtülen siyah örtüyle gizlendi.

Bu haldeyken araç, Kapıkule Gümrüğü’nün yaklaşık bir saat içinde geçerek Bulgaristan’a giriş yaptı. Diplomatik dokunulmazlık statüsü nedeniyle içinde dört kaçağı taşıyan araç, beklemeksizin yurt dışına çıkış yaptı.

Kurtoğlu ve beraberindekiler, Bulgaristan’a geçtikten kısa süre fabrika benzeri bir alanda duran diplomatik plakalı araçtan indirilerek bu defa Sofya’ya götürülmek amacıyla başka bir araca bindirildi.

Sofya’ya ulaşan Casperler’ın üyesi Kurtoğlu, burada Vasko adlı bir kişiyle buluşup Romanya’nın başkenti Bükreş’e doğru yola çıktı. Fakat Bulgaristan’dan Romanya’ya geçiş sırasında işler yolunda gitmedi.

Sınırdan geçiş sırasında Kurtoğlu, yanında taşıdığı sahte Almanya kimliğini sınır polisine gösterdi. Sınır polisi, kimlikten kuşkulandı. Kısa süreli araştırmada, kimliğinin sahte olduğu anlaşılınca yakayı ele veren Kurtoğlu, Bulgar polisince doğrudan Kapıkule’ye getirilip Türkiye’ye sınır dışı edildi.

Ortaya çıkan soru işaretleri

Son dönemde organize suç örgütleri arasında dikkat çeken eylemlere imza atan Casperler’in içinde yer alan Kurtoğlu, Türkiye’ye teslim edildikten sonra bu kez adli makamlara yaşadıklarını anlatınca polis, göçmen kaçakçılığı organizasyonunu ortaya çıkardı.

Burada Kurtoğlu’nun dosyada “mağdur” konumunda olduğunu belirteyim. Zira her ne kadar göçmen kaçakçılığı yoluyla yurt dışına çıkış yapmak istese de Kurtoğlu, yasa hükümlerine göre şebekenin mağduru!

Tabii yakalandıktan sonra daha önceki işlediği suçlardan dolayı hakkında verilen mahkeme kararları çerçevesinde cezaevine konulduğunu ekleyeyim.

İddianame okunduğunda bazı soru işaretleri de yok değil! Öncelikle İstanbul’da görevli diplomatın aracı Edirne’de neden bulunuyor?

Kaldı ki yapılan araştırmalarda suçta kullanılan diplomatik dokunulmazlığa sahip özel aracın, 23 Ocak ve 1 Şubat tarihleri arasında birçok kez Kapıkule üzerinden Bulgaristan’a, Pazarkule Gümrük Kapısı’ndan Yunanistan’a çıkış yaptığı tespit edildi.

Bu arada, yaklaşık on günlük sürede, diplomatik plakalı bir aracın sıkça Bulgaristan ve Yunanistan’a geçiş yaptığı gümrük kayıtlarında yer alırken, gümrükçülerin hiç dikkatini çekmemesinin bir anlamı olsa gerek!

Ayrıca, savcılığa “bilgi sahibi” olarak ifade veren Kurtoğlu’nun, diplomatik plakalı araca bindikleri sırada sürücünün “Türkçe bilmeyen bir kişi” olduğunu söylemesi dikkat çekici. Bu kişinin kim olduğu önemli.

Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı, her ne kadar olaya adı karışan zanlılar Ali Çelik, Bilal Baran Çelik, Caner Özcan, Furat Oğuz, Süleyman Tığlı, Tahir Gezer ve Yasin Aziz Fidan hakkında 10 yıldan 16 yıla kadar hapis cezasıyla dava açsa da araçtaki “meçhul kişi”nin belirlenmesi amacıyla ayrı bir soruşturma yürütüyor.

Öte yandan davanın ilk duruşması geçen ay görüldü. Yedi sanık ve avukatları savunmalarını yaptı. Mahkeme, “tutuklulukta ve gözaltında geçirdiği süreler dikkate alınarak tutuksuz yargılanmak üzere sanıkların ayrı ayrı tahliyesine” karar verdi.

***

Vatandaşlıkta “emlak oyunu” operasyonu

Ülke genelinde, “ucuz gayrimenkulleri sahte ekspertiz raporlarıyla yüksek göstererek mülk edinme yoluyla Türk vatandaşlığı kazandırılması” konusunda yürütülen soruşturmada 72 kişi gözaltına alındı hafta başında.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İstanbul Emniyeti’yle yürüttüğü soruşturmada inşaat şirketleri sahipleri, gayrimenkullerin değerini tespit eden eksperler var. Savcılık talimatıyla “suç işlemek amacıyla örgüt kurma veya yönetme veya üye olma”, “göçmen kaçakçılığı”, “kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık” ve “belgede sahtecilik” iddiasıyla gözaltına alınanların işlemleri halen İstanbul Emniyeti’nde sürüyor.

Operasyonla ilgili açıklama yapan İçişleri Bakanlığı, “danışıklı – gerçek dışı” yöntemle vatandaşlık hakkı kazanan 6 bin 134 kişinin vatandaşlığının iptal edildiğini duyurdu.

Suriye’de 2011’de başlayan iç savaşın Türkiye’ye en yüksek maliyet yarattığı konuların başında vatandaşlık konusu geliyor kuşkusuz.

Basketbolcular Shane Larkin, Scottie Wilbekin, voleybolcu Melissa Vargas, Alexia Carutasu ve Sinead Jack Kısalgibi milli takımlarda yer alan kimi sporcular ve A Milli Futbol Milli Takımı Teknik Direktörü Vincenzo Montella benzeri spor adamlarının dışında Türk vatandaşı olma peşinde koşanların başında Suriyeliler var.

Suriyelilerin en çok kullandığı yöntem ise, “gayrimenkul satın alarak” vatandaşlık hakkını elde etmek.

Daha önce 250 bin dolardı gayrimenkule yatırım koşulu. Ancak 2022’de yapılan düzenlemeyle 400 bin dolara çıkartıldı.

Bedel artışının temel sebebi, başvuru koşulunu zorlaştırmaktı. Fakat hemen her yasanın ve yönetmeliğin boşluğunun kullanıldığı Türkiye’de, bu kez gayrimenkul bedel tespiti yapan firmaların ve inşaat şirketlerinin içinde yer aldığı yasa dışı organizasyonlar türedi maalesef.

Aracı şirketler, gayrimenkullerin gerçekte düşük olan bedellerini, sahte belgeler ve raporlarla yükseltip “kazan – kazan” metoduyla voliyi vurmaya başladılar.

Hafta başındaki son operasyon gündemde ama daha geçen ocakta Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturmanın bin sayfanın üzerindeki “Babatak” adlı iddianamesinin dumanı üzerinde tütüyor.

Ayrıca, Ocak 2022’de Büyüteç’te aynı konuda benzer bir soruşturmayı gündeme taşıdım.

Büyükçekmece’deki soruşturmadan sonra gazeteci İsmail Saymaz’a konuşan İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan -aynı zamanda sürecin yaşandığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü de kendisine bağlı- İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin bu konuda çok hassas olduğunu vurguladı. Zaten son açıklamadaki 6 binden fazla vatandaşlık hakkının iptal edilmesi bu hassasiyeti gösteriyor.

Tabii burada konuşulması gereken bir süreç daha var. Daha doğrusu madalyonun arka yüzü.

Özellikle linkini bıraktığım soruşturmada da görüleceği üzere, ortaya çıkarılan yolsuzluk ve usulsüzlük tek taraflı değil. Tablonun bir de devlet ayağı var kuşkusuz.

Devletten kastım İçişleri Bakanlığı. Elbette kimseyi zan altında bırakmak istemem ancak bu işler tek taraflı değil ne yazık ki.

İçişleri Bakanı Çiftçi, usulsüz işlemler nedeniyle vatandaşlığı iptal edilenlerin sayısıyla birlikte özellikle Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü ile Göç İdaresi bünyesinde ne tür işlemlerin yapıldığını açıklasa nasıl olur?

Kaç personele soruşturma açıldı, kaç personele hangi cezalar verildi?

Vatandaşlıkları iptal edilen 6 binden fazla hak sahibinin usulsüz olduğu anlaşılan işlemleri hangi İçişleri Bakanı döneminde gerçekleşmiş? Çok tartışılan “olağan şüpheli” döneminde işlemler nasıl yönetilmiş?

2018’den bu yana Nüfus Genel Müdürlüğü yapan üç isim; halen Kırıkkale Valisi Hüseyin Engin Sarıibrahim (2018-2020), Tunceli Valisi Şefik Aygül (2020-2023) ve Hakkari Valisi İbrahim Taşyapan (2023-2026) görevdeyken suçla nasıl mücadele edilmiş, hangi sonuçlara ulaşılmış?

Kamuoyu bilgi sahibi olsun, vatandaşlık meselesi başka konulara benzemez!

/././

Beyaz Saray yapay zekâ güvenliği çerçevesi belirlerken Wall Street, büyük bir yapay zekâ ses saldırısı ile karşılaştı -Füsun Sarp Nebil- 

ABD hükümet yetkilileri, gelişmiş yapay zekâ modellerinin piyasaya sürülmeden önce nasıl değerlendirilmesi gerektiğini tartışırken, suçlular zaten yapay zekanın en acil gerçek dünya uygulamalarından birini sergiledi. Ölçeklenebilir insan taklitçiliği.

Beyaz Saray'ın OpenAI, Google, Anthropic, Meta, Nvidia ve diğer önde gelen yapay zekâ geliştiricilerini kontrol altına almaya yönelik, içeriği açıklanmayan, yeni "Siber Güvenlik Çerçevesi" toplantısı salı günü yapıldı. Trump yönetimi, henüz gönüllü seviyede ama gelişmiş yapay zekâ modelleri piyasaya sunulmadan önce yönetimin  kontrolünden geçmesini istiyor. Hemen arkasından da Wall Street, bu tür tartışmaların neden acil hale geldiğini gösteren bir siber saldırı ile karşılaştı. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük hedge fonlarından bazıları, gelişmiş yapay zekâ destekli sesli kimlik avı ("vishing") saldırılarına maruz kaldı.

Yapay zekâ tarafından üretilen ve büyük fon şirketlerindeki güvenilir çalışanları taklit eden seslerle yapılan saldırılar, fonların kendileri tarafından yapılan açıklamalara göre, büyük bir veri hırsızlığıyla sonuçlanmadı. Bununla birlikte, siber güvenlik uzmanları, finans kurumlarına karşı yapılacak olan yapay zekâ destekli sosyal mühendislik saldırılarının maliyetinin önemli ölçüde düştüğü ve etkinliğinin de arttığı uyarısı yapıyorlar.

Wall Street'in en büyük firmaları hedef alındı

Amerikan basınında çıkan haberlere bakılırsa, Wall Street'in en bilinen hedge fonlarından bazıları (Point72, Citadel ve Millennium Management dahil) hedef alındı. Diğer yatırım firmalarının da etkilendiği bildirildi. Bu kuruluşlar toplu olarak yüz milyarlarca doları yönetiyor ve son derece gelişmiş işlem sistemleri işletiyor, bu da onları siber suçlular için cazip hedefler haline getiriyor.

Milyonlarca e-postayı ayrım gözetmeksizin gönderen geleneksel kimlik avı saldırılarının aksine, bu saldırıların amaçlı olduğu ve dikkatlice hedefler seçtiği görülüyor. Saldırganların firmaların iç operasyonlarını araştırdığı ve BT yardım masası personeli de dahil olmak üzere güvenilir kişileri taklit ettiği bildiriliyor. Çalışanlar, güvenli kurumsal sistemlere erişmek için gerekli olan giriş kimlik bilgilerini veya kimlik doğrulama kodlarını vermelerini isteyen ikna edici telefon aramaları ile karşılaştılar.

Yardım masası taklidinin kullanılması, saldırganların öncelikle kamuya açık bilgiler, sosyal medya, sızdırılmış kurumsal veriler veya önceki keşifler yoluyla iç iş akışları hakkında bilgi topladığını gösteriyor, ancak araştırmacılar hedeflerin tam olarak nasıl seçildiğini henüz açıklayamıyorlar.

Yapay zekâ, taklitleri çok daha ikna edici hale getiriyor

Güvenlik araştırmacıları, suçluların güvenilir meslektaşlarının ses tonunu, aksanını ve konuşma tarzını taklit edebilen, üretken yapay zekâ ses klonlama teknolojisini kullandığını söylüyor. Gerçekçi bir ses klonu oluşturmak için genellikle konferans sunumlarından, röportajlardan, podcast'lerden veya kazanç görüşmelerinden elde edilebilen kısa bir ses örneği bile yeterli olabiliyor. Kimliğin taklit edilmesi ve bir kuruluşun iç prosedürlerine ilişkin bilgilwe birleştiğinde, sahte aramalar geleneksel kimlik avı e-postalarından çok daha ikna edici hale geliyor.

Saldırılar nasıl tespit edildi?

Saldırılar, yapay zekâ tarafından tespit edilmedi. Bunun yerine, olayı insan dikkatinin ve prosedürlerin ortaya çıkardığı görülüyor. Çalışanlar veya güvenlik ekipleri kimlik doğrulama sürecinde şüpheli davranışları fark etti. Point72'deçalışanlar, saldırı girişimini tespit ettikten hemen sonra dahili bir soruşturma başlattı, kolluk kuvvetlerini bilgilendirdi ve dışarıdan siber güvenlik uzmanları tuttu. Firma daha sonra yatırımcılara müşteri bilgilerinin çalındığını sanmadıklarını bildirdi.

Citadel'in saldırıyı ilerletmeden durdurduğu görülüyor. Two Sigma ise güvenlik ekibinin hızlı bir şekilde müdahale ettiğini ve sistemlerinin veya verilerinin tehlikeye atıldığına dair hiçbir somut kanıt bulamadığını söyledi.

Olaylar, geleneksel güvenlik prosedürlerinin (örneğin, olağandışı istekleri bağımsız olarak doğrulamak ve birden fazla onay adımı gerektirmek gibi) yapay zekâ destekli saldırılara karşı bile etkili kaldığını gösteriyor.

Saldırıları kim yaptı?

Bu aşamada, saldırıları kimin yaptığını kimse bilmiyor. Araştırmacılar saldırganları henüz tespit edemedi ya da kamuoyuna açıklamadı ve yetkililer saldırıyı herhangi bir ulus devlete, suç örgütüne veya fidye yazılımı grubuna atfetmedi. Tüm olayların tek bir grup tarafından mı koordine edildiği, yoksa birden fazla aktörün bağımsız olarak benzer yapay zekâ destekli teknikler mi benimsediği bilinmiyor. Amerikalı kolluk kuvvetleri soruşturmalarına devam ediyor.

Yanısıra hasar verilip, verilmediği ya da ne kadar verildiği de bilinmiyor. Saldırıya uğrayan firmalar tar afından, şu ana kadar kamuoyuna açıklanan etki sınırlı görünüyor. Etkilenen firmalarda hassas müşteri bilgilerinin, işlem sistemlerinin veya finansal varlıkların tehlikeye atıldığına dair doğrulanmış somut bir kanıt yok.

Ancak siber güvenlik uzmanları, soruşturmalar devam ettiği için henüz finansal etkinin tam olarak değerlendirilemeyeceği konusunda uyarıyor. Başarısız saldırılar bile, firmaları adli soruşturmalar yürütmeye, kimlik bilgilerini değiştirmeye, düzenleyicileri bilgilendirmeye ve güvenlik kontrollerini güçlendirmeye zorluyor. Bu da önemli operasyonel maliyetler yaratıyor.

Siber saldırılar için Wall Street kurumları özellikle cazip hedefler. Çünkü, büyük finansal işlemlere erişim var, değerli tescilli işlem algoritmalarına erişim mümkün, gizli piyasa istihbaratı mevcut ve meslektaşlarına ve yöneticilerine sık sık acil talepler ileten çalışanlar, dolandırıcılığı kolaylaştıracak şekilde, dikkat edilmeyen işlemlere yol açabilir.

Sistemleri şifrelemeyi ve çözmek için para istemeyi amaçlayan fidye yazılımı saldırılarının aksine, bu operasyonlar kimlikleri ve kimlik bilgilerini çalmak üzere tasarlanmış gibi görünüyor ve saldırganların kurumsal ağlara gizlice sızmalarına olanak tanıyor.

Bu saldırı seslerle yapıldı, sonraki saldırılar yapay zekâ ajanlarıyla yapılabilir

Bu saldırıların zamanlaması, 2 gün önce Beyaz Saray'ın ileri düzey yapay zekâ güvenliği çerçevesini açıkladığı toplantısına ek bir önem kazandırıyor. Bu da ilginç diğer bir konu. Çerçeveye katılım gönüllü görünse de, fiilen ABD hükümeti ile büyük yapay zekâ şirketleri arasında “önceden model inceleme” (pre-release review) mekanizması oluşturuluyor. Bu, ileride bir tür “Yapay zekâ ruhsat sistemi”ne dönüşebilecek çok önemli bir adım olarak değerlendiriliyor ve tartışmalara da yol açtı. Üstüne de bu önemli addedilen ama hasar olmadığı iddia edilen saldırı geldi. 

ABD hükümet yetkilileri, gelişmiş yapay zekâ modellerinin piyasaya sürülmeden önce kendileri tarafından değerlendirilmesi gerektiğini tartışırken, bu saldırıların failleri, sanki bunu şekil olarak örneklediler.

Bu saldırılar bugün bir çalışanı, kimlik bilgilerini açıklamaya ikna etmeye dayanıyor. Yarınki saldırı çok daha ileri gidebilir. Güvenlik araştırmacıları, gelecekteki yapay zekâ odaklı kampanyaların ses klonlama, deepfake video, otonom yapay zekâ ajanları ve gerçek zamanlı istihbarat toplama yöntemlerini birleştirerek, saldırganların minimum insan müdahalesiyle son derece kişiselleştirilmiş operasyonlar yürütmesini sağlayacağını tahmin ediyorlar.

Bir yapay zekâ ajanı, çalışanları tanımlayabilir, kamuya açık bilgileri toplayabilir, ikna edici konuşmalar üretebilir, kurbanların yanıtlarına gerçek zamanlı olarak uyum sağlayabilir ve hatta birden fazla iletişim kanalı üzerinden saldırıları koordine edebilir.

Bu evrim, siber güvenlik sorununun, bilgisayarları korumaktan, insan güvenini korumaya doğru kaydığını gösteriyor. Saldırının zamanlaması, yapay zekâ güvenliğiyle ilgili tartışmaların artık varsayımsal gelecekteki risklerle ilgili olmadığını ve yapay zekâ destekli siber saldırıların ilk neslinin zaten burada olduğunu gösteriyor. Bu saldırılara karşı savunma, yalnızca daha güçlü teknoloji ile değil, aynı zamanda görmenin veya duymanın artık inanmak anlamına gelmediği bir çağda, kimliği doğrulamak için yeni yöntemlerin geliştirilmesi ile olacak.

/././

DEM usulü demokrasi: Öncelik “PKK affı”, gerisine bakarız!..-Yalçın Doğan- 

“Silahlara Veda”, tamam, ancak... DEM bu konuda iki yıldır ağzını ne zaman açsa, şunu vurguluyor: “Demokratikleşme.” Şimdi de öyle. Peki ama, “kim için demokratikleşme?..”


Aynı gün...

PKK’ya af getiren yasa teklifinin Meclis’te imzaya açıldığı saatlerde...

Ankara Güven Park’ta gaziler ve şehit yakınları kendilerine eşit haklar tanınması amacıyla sürdürdükleri eylemin 23. gününü yaşıyor.

Gerçi aynı gün Meclis’te kabul edilen yasa ile belli maaş artışı sağlanmış olsa bile, “kendilerine eşit hak tanınmadığını” söyleyen gaziler ve şehit yakınları eylemlerini sürdürüyor.

Aynı gün...

PKK’ya af getiren yasa teklifinin Meclis’te imzaya açıldığı günün sabahında Üsküdar’da...  

Hapse atılan Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın yerine yapılan Başkan Vekilliği seçiminin dördüncü turuna geçilirken, Yeni Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik:

“Üçüncü turda, insanlar aileleriyle, çocuklarıyla tehdit edilmiş, burada görev yapan arkadaşlarımız çeşitli operasyonlarla tehdit edilmiş, birtakım teklifler verilmiş, birtakım rakamlar konuşulmuş. Tezgah, tehdit, şantajla Üsküdar Belediyesi’ne çökmeye çalıştılar”.

Buna rağmen, Başkan Vekilliğini CHP’li Sibel Tan Çetinkaya kazanıyor.

Bir yanda PKK’ya af...

Öte yanda...

30 Ekim 2024 tarihinde Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in gözaltına alınmasıyla başlayan CHP’li belediyelere dönük operasyonlar her düzeyde, her yöntemle dur durak bilmeden devam ediyor.

Üsküdar, Etimesgut ve Menderes Belediyeleri son örnekler.

Bu yasayla...

Bu ülkeye demokrasi nasıl gelecekse!..

DEM öyle söylüyor ya!..

En uzun KÜRT isyanı

İşte, bu aşamada...

Önümüzdeki hafta TBMM’de kabul edilmesi beklenen yasayla...

Türkiye Cumhuriyeti’nin en uzun ve en kanlı Kürt isyanının tarihe gömülmesi için bir fırsat doğuyor.

Kırk yılı aşan isyanda elli bin insan can veriyor. Korkunç bir gerçek!..

Gaziler, korkunç bir gerçek!..

2 trilyon 300 milyar dolarlık maliyet. Korkunç bir bilanço!..

Şimdi bir yol açılıyor.

Bu yasayı kimler hazırlıyor, kimler kaleme alıyor, belli değil.

Ancak, önemli Anayasa ve Ceza Hukuku hocalarının yasayla ilgili eleştirilerine bakınca, onlara danışılmadığı belli.

Onların açıklamalarıyla resmi açıklamalar birbirini tutmuyor.  

Kim yararlanacak?

O çelişkilerden biri şu. Adalet Bakanı Akın Gürlek:

“Terör saldırılarının planlayıcılarına yönelik herhangi bir düzenleme yoktur”.

Buna karşılık, Türkiye’nin saygın Ceza Hukuku Profesörlerinden İzzet Özgenç:

“Kandil’den terör örgütünün faaliyetlerini uzun zamandan beri yönetmeye devam eden kişiler, haklarında soruşturma açılmadan ve herhangi bir hak kısıtlamasına tabi tutulmadan serbest bırakılabilecek, seçme ve seçilme veya atama yoluyla kamu görevi üstlenebileceklerdir.

Örgüt yöneten kişiler haklarında hiçbir soruşturma yapılmadan serbest bırakılabileceklerdir”.

Prof. Özgenç noktayı koyuyor:

“Dikkat edilmelidir ki, örgüt yöneticilerinin tamamıyla ilgili Türkiye’de henüz soruşturma açılmış değildir”.

Dolayısıyla, Prof. Özgenç yasa teklifinin “genel bir af yasasına dönüşeceğini” söylüyor.

Akın Gürlek ve iktidar sözcülerinden gelen açıklamalarla taban tabana zıtlıklardan biri.

Demokratikleşme

“Silahlara Veda”, tamam, ancak...

DEM bu konuda iki yıldır ağzını ne zaman açsa, şunu vurguluyor:

“Demokratikleşme”.

Şimdi de öyle.

Peki ama, “kim için demokratikleşme?..”

DEM’in bütün derdi, PKK’lıların evet silah bırakması, ardından hepsinin dağdan inerek, sivil hayata, siyasete karışması.

DEM’in demokratikleşme anlayışı PKK’ya af ile eşitleniyor!..

Akademisyenler, gazeteciler, aydınlar, ülkenin herhangi bir insanı iktidara yönelik en küçük bir eleştiride soluğu hapishanede alıyor.

Ona paralel, CHP’li belediyeler ve bürokratlarına uygulanan baskı, hapis “ya bize katılırsın ya içeri atılırsın” tehditlerine karşı DEM ne yapıyor?..

Birkaç cılız itirazla, dostlar alışverişte görsün!..

Mesele AKP ve MHP ile ters düşmemek!..

Kayyımdan ne haber?

DEM demokrasi geliyor diyor ya...

Kendi üyelerine bile acaba ne ölçüde geliyor?..

Örneğin...

Yasa çıktıktan sonra Güneydoğu’da pek çok belediyede varolan kayyım uygulaması sona erecek mi?..

Yasa teklifinde bundan söz yok.

Teklife göre, cinayete karışmamış, terörle bağlantılı olanlara “af” geliyor. Yerlerine kayyım atanan DEM’li belediye başkanları cinayete karışmamış ve fakat terörle bağlantılı oldukları iddiasıyla görevden alınıyor.

Bu durumda onların görevlerine dönmesi gerekmiyor mu?..

Önemli hukuk hocalarına danışmadan, kendi kendine yasa hazırlarsan, bu gibi boşluklar ve açmazlar kaçınılmaz.

/././

6 Ağustos 2026 Perşembe

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -6 Ağustos 2026-

CHP İlçe Başkanı olarak atanan isim 8 ay önce AKP rozeti takmış -İsmail Arı-


CHP’nin mutlak butlan yönetimi tarafından Arnavutköy İlçe Başkanı olarak atanan Savaş Aras’ın aralık ayında AKP rozeti taktığı ortaya çıktı. BirGün’ün ulaştığı Aras, rozet taktığını doğrulayarak, “Nezaketen taktım” dedi.  https://www.birgun.net/haber/chp-ilce-baskani-olarak-atanan-isim-8-ay-once-akp-rozeti-takmis-727848

***

Rüşvetçi hâkim suçüstü yakalanmış -İsmail Arı-


Danıştay, FETÖ şüphelisini serbest bırakma karşılığında rüşvet alırken yakalanan ve bir şirketin kayyum kararını "Ucuza altı daire" karşılığında kaldıran hakimin açtığı özlük haklarının iadesi davasını reddetti.  https://www.birgun.net/haber/rusvetci-hakim-sucustu-yakalanmis-727749

***

Nilda Müge Şahin cinayeti: Katil, cinayetten 9 gün önce uzaklaştırma kararı verilerek serbest bırakılmış



Şişli'de eskiden birlikte olduğu Nazir Ilgın tarafından katledilen 26 yaşındaki Nilda Müge Şahin'in, tehdit edildiği gerekçesiyle cinayetten 9 gün önce polise başvurduğu, katil hakkında uzaklaştırma kararı çıkarılmasına rağmen adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığı ortaya çıktı. Ilgın'ın gözaltına alınması için çalışmalara devam ediyor. https://www.birgun.net/haber/nilda-muge-sahin-cinayeti-katil-cinayetten-9-gun-once-uzaklastirma-karari-verilerek-serbest-birakilmis-727792

***

Gülistan Doku soruşturmasında yeni gelişme: Barajda not ve makas bulan iki dalgıç tutuklandı 

Dersim'de 2020'den bu yana kayıp olan Gülistan Doku soruşturmasında dikkat çeken bir gelişme yaşandı. Bilirkişi raporunun ardından, baraj gölünde not ve makas bulduklarını beyan eden iki su altı dalgıcı, "delil karartma" suçlamasıyla tutuklandı. https://www.birgun.net/haber/gulistan-doku-sorusturmasinda-yeni-gelisme-barajda-not-ve-makas-bulan-iki-dalgic-tutuklandi-727788

***

Resmi Gazete’de yayımlandı: Kritik yeşil pasaport kararı 

Anayasa Mahkemesi bazı kamu görevlilerine verilen yeşil pasaporta ilişkin başvuruda kritik bir karar verdi. Mahkeme başvuruyu reddetti. Karar, Resmi Gazete'de yayımlandı.

Yeşil pasaport olarak bilinen hususi damgalı pasaporttan kamu belirli kamu görevlileri ile şartları sağlayan ihracatçılar ve bu kişilerin aileleri faydalanabiliyor. İzmir Bölge İdare Mahkemesi 6. İdari Dava Dairesi belediye başkanlarının hususi damgalı (yeşil) pasaport alabilmesi için aranan "birinci derece kadro ile emekliliğe hak kazanmış olma" şartının Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia ederek Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşıdı. Anayasa Mahkemesi ise itirazı reddetti. EŞİTSİZLİK İDDİASI  AYM’ye başvuran mahkeme, kuralın hukuki güvenlik ve belirlilik ilkesiyle bağdaşmadığını, çünkü şartın uygulamada duraksamaya yol açabilecek şekilde düzenlendiğini kaydetti. İtirazda, kamu görevlisi statüsü dışında çalışan öğretim üyelerine daha esnek koşullar tanınmışken belediye başkanları için çok daha katı bir şart getirilmesi, aynı ya da benzer konumdaki kişiler arasında eşitsizliğe yol açtığı ileri sürüldü. İncelemeyi somut olayla sınırlı tutan AYM yalnızca ilk defa 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 4. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalı olan - yani 2008 Ekim ayından sonra memur statüsünde göreve başlayan - belediye başkanları yönünden esasa girdi. AYM KABUL ETMEDİ AYM, açıkladığı gerekçeli kararında itirazı kabul etmedi. Kararda belirlilik ilkesi bakımından, kuralın belediye başkanlarının hangi şartlar altında hususi damgalı pasaport alabileceğini açık ve net biçimde ortaya koyduğu, dolayısıyla hukuki belirsizlikten söz edilemeyeceği ifade edildi. Mahkeme, hususi damgalı pasaportun sağladığı imkanların bir "ayrıcalık" niteliğinde olduğuna işaret ederek her Türk vatandaşının zaten umuma mahsus pasaportla yurt dışına çıkabildiğini hatırlattı. Eşitlik ilkesi yönünden ise AYM, 5434 sayılı (eski) Emekli Sandığı Kanunu'na tabi olanlarla 5510 sayılı Kanun'un 4/1-c bendi kapsamında sigortalı olanların baştan itibaren farklı sosyal güvenlik rejimlerine tabi olduğunu belirtti. Bu iki grup karşılaştırılabilir/benzer durumda sayılamayacağından, aralarındaki farklı muamelenin eşitlik ilkesini zedelemediğine karar verildi.

***

Kamu Başdenetçisi’nden Diyanet’in mülakatı hakkında ‘Cevaplar kayıt altına alınmalı’ kararı -Okan Yücel- 


Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği Kuran kursu hocalığı sınavının mülakat sonucuna itiraz eden adayın başvurusunu değerlendiren Kamu Başdenetçisi, mülakatlar öncesinde soru ve cevap anahtarlarının hazırlanması, adayların cevaplarının yazılı olarak kayıt alınması ve komisyon üyelerinin adaya verdiği puanların gerekçelerinin ayrı ayrı kayıt alınması yönünde Diyanet İşleri Başkanlığı’na tavsiye kararında bulundu.  https://www.birgun.net/haber/kamu-basdenetcisinden-diyanetin-mulakati-hakkinda-cevaplar-kayit-altina-alinmali-karari-727883

***

soL "Köşebaşı + Gündem" -6 Ağustos 2026-


Sürecin taşlı yolları -Aydemir Güler- 

Kimse kusura bakmasın, anayasal eşitlik kavramını, bireyler değil de etnik, dinsel kimlik öbekleri düzleminde tanımlamak sanıldığı kadar kolay bir işlem olmayacaktır. Ama bizim coğrafyamızda, federasyona doğru çekiştirilen bir siyasi-idari yapının yırtılıp kopuvermesi, tahmin edilemeyecek kadar kısa sürede gerçekleşecektir.

Önceki “süreç” günlerinde sahneye sürpriz bir starın çıkması beklenirdi adeta. Şimdi makbul olan sükûnet tavsiyesi! 2015’te sol tribünleri coşturmak için tura çıkan kimilerinin, “size ittifak değil iktidar öneriyoruz” dediği rivayet olunur. Bu özgüvenin karşılığının olamayışının nedeni, tam da beklentilerin yüksekliği olmuştu. 

Hatırlayalım; AKP Kürt siyasetinin “barış sürecinin” dalgaları üstünde kazandığı hızdan son derece rahatsızdı. Birincisi, ulusal politik bir hareketin biriktirdiği gücün ayrılıkçılığa tahvil olması çok ciddi bir olasılıktı. İkincisi, böyle bir dönüşüm olacaksa, karar Ankara veya Diyarbakır’da değil Washington’da alınacaktı. Emperyalizm “Kürt kartını” Türkiye’ye de karşı kullanabileceğini saklamadığı gibi, ABD ikâmetli Gülen de çoktan Erdoğan’la çatışmaya girmişti…

Bugün ise bütün aktörler “sürpriz çıkmayacağını” anlatmakla meşgul! On bir yıl önceki atmosfer liberal sol dışında kimseyi ikna etti mi, emin değilim. Ama Bahçeli ayağını gazdan çekeli beri, sükûnet çağrılarının işin esas esprisini öldürdüğü açık. Böyle bir sürecin “endişe etmeyin” diye yürütülmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu bir çaresizlik halidir. 

Sadece muhalif kesimlerin eleştirilerinde değil, ilgili tarafların pazarlıklarında da boş tartışmalar öne çıkıyor. Örneğin 1949 doğumlu yani an itibariyle 77 yaşını doldurmuş, 78’e ilerleyen Abdullah Öcalan’ın yaşamının geri kalanını nasıl geçireceği öyledir. Bundan böyle sıfatının kurucu lider mi, çocuk katili mi, baş müzakereci mi olacağı ilgili taraflar açısından elbette önemsiz değildir, ama sonuç ülkede yaşanan gerçekleri herhangi bir biçimde değiştirmeyecektir. 

Hazırlandığı söylenen yasa taslağının önden İmralı’ya gösterilmesi üstünden de sesler yükseliyor. Bizim tek doğrumuz, herhangi bir konunun kapalı kapılar ardında değil, halkın içinde, halk tarafından tartışılmasıdır. Ama kimse unutmamalıdır ki, 1999’da Öcalan Türkiye’ye getirildiğinde, ileride yazılacak bütün taslakların Washington’dan geçeceği hükme bağlanmıştı! Taslak İmralı’dan geçse de geçmese de, asıl sorun budur… 

Bu süreç terörün sonlanmasının yanında başka bir şeyle daha anlamlandırılıyor. Soru şu: Kürt yurttaşlarımızın yaşamında bir şeyler olumlu yönde değişecek mi? 

Peki, geriliğin ve gericiliğin kaynağı aşiret sistemi dağıtılmadan, dinci tarikat ağırlığı yok edilmeden, bölgesel asgari ücret sopası icat edenlerin elinden alınıp kırılmadan, mevsimlik tarım işçiliği emekçiye aşağılanma ve sefalet, çocuklarına okulsuzluk olmaktan çıkarılmadan… ve benzeri başlıklar gündeme gelmeden bu nasıl olacak? Bunları dert etmeyen Kürt milliyetçilerinin ve liberallerin konuyu Öcalan’ın statüsüne kilitlemesi sahtekârlık olmuyor mu? 

Bir de “örgüt üyelerinin geleceği” var. Bir kesim “af çıkmayacak, hallederiz” diye sözcüklerle oynayacak, diğer taraf demokratik siyasete entegrasyon gibi tumturaklı kavramlar ortaya atacak… Peki, belirli fiillerin suç sayılmaktan çıkarılması veya cezasızlaştırılması veya cezaların hafifletilmesi af değilse nedir? Öte yandan aşiretli-tarikatlı-kayyumlu demokrasi ne menem şeydir? 

Sonunda bunlar geçilir, bir orta yol bulunur! Ama bazı şeylerin “geçilmesi” imkânsızdır… 

Örneğin sürecin tarafları ya şeriatçılardan ya da laiklik özürcülerinden oluştuğuna göre bu durumun yeni Anayasa gündemine en azından tartışma olarak yansımaması düşünülemez. Zaten sömürge valisi de sinyali çoktan çaktı! Bunun içinden nasıl çıkılacağına dair fikri olan beri gelsin…

Sömürge valisi monarşi dedi, AKP semalarında “ömür boyu başkanlık” telaffuz edildi. Yetkilerin tek elde toplanmasının çözüm için daha elverişli olduğunu, eski süreçlerde Kürt siyasetçilerinden az duymamıştık. Peki, tarikatları, holding yönetim kurullarını falan çıkartırsak, toplumun Cumhuriyetle ilintisiz bir modeli kabul etme olasılığına yüzde kaç verirsiniz? Beş mi, on mu?

Bahçeli’nin antiemperyalist konsolidasyon olarak ambalajladığı sürecin, Türkiye’nin NATO Ordusunda sağlam yer tutmasına evrilmesinde şaşacak bir şey yok. Türk-Kürt-Arap birliğinin de, emperyalizmin yeni Haçlı savaşının içinde inşa edilmesi düşünülmüş olmalı... Lakin sürecin bu bölümünü nasıl örecekleri konusunda bir “orta yol” bulup anlaşmaları olanaksız!

Daha yurttaşlık tanımına gelmedik bile… Kimse kusura bakmasın, anayasal eşitlik kavramını, bireyler değil de etnik, dinsel kimlik öbekleri düzleminde tanımlamak sanıldığı kadar kolay bir işlem olmayacaktır. Ama bizim coğrafyamızda, federasyona doğru çekiştirilen bir siyasi-idari yapının yırtılıp kopuvermesi, tahmin edilemeyecek kadar kısa sürede gerçekleşecektir. Bunun altından kalkacak bir komisyon henüz icat edilmedi!

Sürecin taşlı yollarından kaçıp işleri lafı dolandırarak idare etmek istiyorlar. Burada bir başlık da dil. Buna ayrıca -belki haftaya- gelirim. Ama şimdiden söyleyeyim: Dil birliğinin toplumu bir arada tutma gücünü yok saymak özgürlükçülük falan değildir. Buradan toplumun etnik kaynaklarına, kimliklere ayrışıp dağılması çıkar. Öte yandan insanın insanı sömürdüğü, emperyalizme iltihak etmiş, cemaatlerin cirit attığı bir ülkede, temel bir hak olan anadil öğrenimini ve kullanımını başlıca bölünme nedeni saymak da en hafifinden aymazlıktır. Öyle bir toplum, herkes anadilini unutsa da bir arada tutulamaz. Bunu daha konuşacağız…

/././

Çerçeve yasa önerisi: Belirsizlik içinde yolculuk -Ali Rıza Aydın- 

Hukuk, kimilerince sıklıkla savlandığı üzere ortaklaşa bir organizasyonun ürünüyse “ilkeleri” ve “kimlerin egemenliğinde, kimlerin hak ve özgürlükleri için” soru ve yanıtları önemsizleştirilemez. Düzen içi siyasetin, yasamanın, yürütmenin ve yargının aynı sınıfsallığın havuzu içinde olması da buraya oturur.

Burjuva hukukunun içinden deneme, uygulama ve öğretiyle ortaya çıkan “yasallık ilkesi”, burjuvaziyle bağlarını koparmadığı süreçte dahi belirli esaslara, alt ilkelere dayanır. Polis devleti, yasa devleti gibi nitelendirmelerin üstüne yerleştirilen “hukuk devleti” günümüzde yasallık ilkesinin de içinde olduğu evrensel kabul görmüş hukuk ilkelerinin bütünleşmiş halidir. Anayasada, Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer alarak ve birçok maddeye dağılarak yer bulan hukuk devleti ilkesi kısmen mahkemeler ve akademik alan, asıl olarak da Anayasa Mahkemesi kararları olmak üzere zenginleşerek olgunlaşmış bir ilkeler iskeletidir. Hukuk devleti diye sıklıkla yinelenen sözcükler dile getirilirken deyim yerindeyse yüz kere düşünmek gerekir. 

Hukuk devleti konusunu ilgililerine bırakıp yasallık ilkesine dönersek, yasallık bir konuyu parlamentoda biçimsel olarak yasayla düzenlemek, değiştirmek ya da yürürlükten kaldırmakla sınırlı değil. O yasanın, hukuk devletinin ilkelerini ve yasallık ilkesinin alt ilkelerini de içermesi gerekiyor.

Kısaca; yasanın belirsiz olmaması, kuşkuya yer vermeyecek biçimde açık, net, anlaşılabilir, öngörülebilir, ölçülebilir tanımlamaları içermesi, temel ilkelerinin, sınırlarının ve çerçevesinin yasama işlemiyle belirtilmesi, keyfi ve takdiri uygulamalara izin vermemesi, hukuksal güvenceyi ve herkesin eşit biçimde kapsanmasını sağlaması, geçmişe yürümemesi, yasama yetkisinin devredileceği genişlik ve esneklikte yetki devrine yer vermemesi gerekiyor. Özetle yasa koyucu sınırsız yetkiye sahip değil hem Anayasayla hem de hukuk devleti ilkeleriyle sınırlı.

Yasa metninde, yorumunda ve uygulamasında ortaya çıkan, çıkacak olan belirsizlik, esneklik, liberalizm yasallık ilkesinin büyük düşmanı. 

Kaç imzayla TBMM’ye sunulmuş olursa olsun “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” önerisini, adı başta olmak üzere içeriği yönünden yasallık ilkesinin esaslarını yok sayan, birtakım belirsiz göndermelerle belirsiz amaçları işaret eden, TBMM içindeki yasama organı üyelerine bile birtakım bilgilendirmeler dışında inceleme fırsatı vermeyen bir kap-kaç önerisi olarak tanımlamak yanlış olmayacak. 

Bu içerikte bir önerinin siyasi iktidar ve birkaç siyasi partinin sınırlı yöneticileri içinde değil tüm siyasi partilerin ve toplumun içinde tartışılması gerekmez mi? Siyasal iktidarın ve çevresindeki belirli siyasetin güdümünde ve de sınıfsal bir düzende dayanışma ve bütünleşme nasıl toplumsal olacak? 

Kapalı kapılar arkasında hazırlıkları süren yasa önerisinin uygulamaya yönelik maddelerine bakıldığında da aynı gizem ve belirsizlik görülüyor. TBMM’de İzleme Komisyonu var. Değerlendirme ve Koordinasyon Kurulu Cumhurbaşkanlığı bünyesinde; Toplumsal Bütünleşme, İzleme ve Koordinasyon Kurulu (adlarıyla, oluşumlarıyla oynanıp duruluyor) adalet, içişleri ve kimi bakanlıklarla, Milli Güvenlik Kurulu temsilcisiyle birlikte MİT bünyesinde. Bu belirsizlik içeren çerçeve önerisi yasalaşırsa uygulamaya yönelik düzenlemeler de Cumhurbaşkanlığı karar ya da kararnameleriyle yapılacak. Yani TBMM kimi alanlarda devre dışı kalacak, ipler siyasal iktidarın elinde. Bir yandan da üst mahkemede erteleme kararı yerine dosyanın bozularak ilk derece mahkemesine gönderilmesiyle yargıya talimat veriliyor. Öte yandan OHAL’e özgü bir düzenleme burada da var: Bu yasanın amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmayacak. Bu, görevler hukukla değil talimatla yerine getirilecek anlamına geliyor.

Çerçeve yasa önerisi bu içeriğiyle gideceği yeri belli olmayan bir gemiye benziyor. Dümendeki AKP ve siyaset bunu zaman kazanma, zamana yayma olarak görebilir. Aynı gemideki DEM ve İmralı ise bu belirsizlikten beslenerek incelikli rota hesaplarında. Daha baştan Lozan, Cumhuriyet, Anayasa değişiklikleri, sınıfsız ve sömürüsüz toplumun hak eşitliğine dayanmayan eşit yurttaşlık başlıklarını açarak emareleri belirlediler. İlkelerin gereksinmeye göre esneyeceğini, burjuva hukukunun çok telli saz olduğunu, hangisine vurulursa onun sesinin çıkacağını, tel koparıp yenilemenin de iyi taktik olacağını iki taraf da biliyor: Çerçevesiz çerçeve ortaya çıksın, duruma ve zamana göre, başka yasa değişiklikleriyle, cumhurbaşkanı kararnameleriyle arkası gelsin… Koşullar uygun olursa Anayasa’ya da el atılsın…

Ek olarak yasa önerisinin “çerçeve” olması af ilanı kapsamında olduğu, TBMM üye tamsayısının beşte üç (360) çoğunluğunun kararıyla kabul edileceği niteliğini değiştirmeyecek. Bu niteliğin önünü kesmek için yapılan “cezasızlık ve af uygulaması olmayacağı” açıklaması şu an boşlukta kalıyor. İlk etapta hukuksal olarak söz TBMM’de, son söz de eğer iptal davası açılırsa Anayasa Mahkemesinde. 

Başlıkta “belirsizlik içinde yolculuk” dedik ama Graham E. Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti”, AKP’nin “Yeni Osmanlıcılığı”, DEM’in “demokratik İslamı” gibi hayli geniş, anlamlı, çarpıcı hedefler var. Yeni Parti izlemede gözüküyor ama Programında “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı tam olarak uygulanacaktır” diyerek bir yönüyle dışarda kalmıyor.

Bir kez daha eşitlikçi savaşımlara özgürlükçü saldırılarla karşı karşıyayız. Laiklik esnetilecek, kapitalizm, emperyalizm karşıtı olunmayacak ama barış gelecek… Düzen için yaşanacak ama barış gelecek… Silahlar susacak ama övünülen NATO ilişkileriyle barış gelecek… 

Hem hukuk olacak hem de keyfi ve takdiri uygulamalar, hareket serbestisi… Liberalizmin istediği bu. Hukuk, kimilerince sıklıkla savlandığı üzere ortaklaşa bir organizasyonun ürünüyse “ilkeleri” ve “kimlerin egemenliğinde, kimlerin hak ve özgürlükleri için” soru ve yanıtları önemsizleştirilemez. Düzen içi siyasetin, yasamanın, yürütmenin ve yargının aynı sınıfsallığın havuzu içinde olması da buraya oturur.

Hukuksal ve teknik boyutlara eklenecek çok şey var. Maddeler tartışıldıkça tartışma konuları çoğalacak. Bu nedenlerle de etnik ve dinsele bağlanan soyut, esnek düzenlemelerle idare etmeyi yeğliyorlar. Asıl söz siyasetin, ideolojinin ve sınıfın ancak emekçilerde, sömürülenlerde değil, sömürücülere ait.

Büyük sorun sömürenle sömürülenin hukuksal, siyasal, ekonomik ve toplumsal ilişkilerini aynı anlayışla gören, sınıfları uzlaştırmaya yönelten, ulusal dayanışma ve toplumsal bütünleşme adı altında biçimsele sıkıştırılan, hukuk kılıflı sahte eşitlikte.

Böyle bir yasa önerisi görünürdeki gerekçesini kat kat aşarak gerçek anlamda emekçilerin cumhuriyetini engellemeye, sömürücü düzene ve emperyalist emellere hizmete aday.

/././

Yeni Osmanlıcılar ülkemizin varlığına kastediyor -Berkay Kemal Önoğlu- 

Türkiye egemenleri kararını vermiş, cumhuriyetten tamamen kurtulmayı önlerine koymuş ve NATO hamiliğinde Yeni Osmanlıcı yayılma politikasına bağlanmıştır. Bu saatten sonra şu ya da bu nedenle NATO'ya bağlı kalanlar, NATO üyeliğini savunanlar, objektif olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin karşısında yer almaktadır.

Türkiye’nin bugün sürüklendiği yol, bağımsız bir ülkenin yürüyeceği bir yol değil. Ülkemizin varlığını, bütünlüğünü ve geleceğini doğrudan tehlikeye atan çok büyük bir yıkım projesiyle karşı karşıyayız.

Bu intihar yolunu bize kimler dayatıyor? Elbette bu düzenden beslenenler ve yıkıntıların üzerinde kendi saltanatını kuranlar.

Peki olası bir felaket herkesi etkilemez mi? Hayır, etkilemez. Krizlerden çıkar sağlayanlar her zaman vardır. En azından patronların göreceği zarar, emekçilerin yaşayacağı yıkımla kıyaslanamaz bile. Ülkenin tapusu ve halkın geleceğiyle büyük bir kumar oynanıyor ve bu kumar birileri için oldukça cazip.

Bu yolun adını "Yeni Osmanlıcılık" koyduk; bu terimi siyasete TKP taşıdı. Bu model her alanda kuralsızlığa, sınırların aşınmasına ve sömürüye dayanıyor. Ecdat masallarıyla milyonlara yutturmaya çalıştıkları, o eski ve köhnemiş düzendir. Şalvarı şaltak, eğeri kaltak; ekende yok, biçende yok, yiyende ortak bir Osmanlı düzeni… Aynı zamanda okyanus ötesini soframıza, ülkemizin kaynaklarına ortak etmenin ve yine ABD ile İsrail’in bölgemizi ateşe veren planlarına gönüllü asker yazılmanın düzeni.

İktidar, özellikle Batı’ya teslimiyetinin zirvesine ulaştığı son yıllarda attığı her büyük adımda bu bütüncül politikanın taşlarını döşedi. Aklınıza ne geliyorsa; yeni çözüm sürecinden Kanal İstanbul'a, İstanbul Havalimanı'ndan Ekümenik Patrikhane'ye varıncaya kadar her büyük adım ve girişimin Yeni Osmanlıcı bir hesabı olageldi. Bundan emin olabilirsiniz. İmparatorlukvari hareket tarzının zeminini oluşturmaya dönük irili ufaklı pek çok adım sayabiliriz.

Bazıları tarihi sadece dizilerdeki kahramanlık öykülerinden ibaret sandığı için, “İmparatorluk kulağa hoş geliyor, fena mı?" diye düşünüyorlar. Sınıf gerçeğini ve tarihi bilmiyorlar. Bilmedikleri için de Yeni Osmanlıcılık onları kolayca devşiriyor. İster liberal ister milliyetçi olsun, sınıf gerçeğinin farkında olmayanları padişah kendi tebaası haline getiriyor. Kimi cumhuriyet devrimini öcü gördüğü için, kimi Osmanlı'yı ulus devlete yeğlediği için, kimi de güya güçlü bir Türkiye istediği için atlıyor bu Yeni Osmanlı trenine.

Güçlü bir ülkeyi kim istemez ki? Ancak bunun için bize imparatorluk, krallık, sultanlık değil; eşit, onurlu ve kendi ayakları üzerinde duran yurttaşlar gerekiyor. Kendi geleceğine hükmeden, hiçbir güce boyun eğmeyen, eğitimli ve güçlü nesiller gerekiyor. “Sizin yayılmacı imparatorluk hayallerinizin parçası olmayacağız. Başka topraklarda gözümüz yok ve kendi toprağımıza da dokundurtmayız”, diyen onurlu, cumhuriyetçi bir duruş gerekiyor. Bu kural tanımazlığın ve yayılmacı adımların, Türkiye'nin emperyalizmin alt yükleniciliğine soyunmasından ileri geldiğini gözden kaçırmayan, uyanık ve yurtsever bir gençlik gerekiyor. Türkiye'deki patronlar elbette büyüdüler ama uluslararası sermaye ile aralarındaki bağımlılık ilişkilerini görmezden gelirseniz hayal dünyasında yaşarsınız. Şimdilik yaşıyorsunuz da. Kimse bedelini ödetmeden Türkiye’ye bu oyunu oynatmaz ama varsın güvenmeyi seçelim şeytana, yarınlar yokmuşçasına…

Zirveden sonra pek çok alamet belirdi; başımıza büyük belaların sarılacağı günden güne daha net anlaşılmaya başlandı. Rusya'yı Karadeniz'de ve Avrasya boyunca sıkıştırma planının ayakları devreye giriyor ve Türkiye kendisini yeni bir zemine taşıyarak buna hazırlık yapıyor. Ukrayna ve İran cepheleri Hazar Denizi üzerinden birleştirilir mi dersiniz? Türkiye, tam bir ateş çemberinin ortasına itiliyor. Irak’la apar topar imzalanan enerji anlaşmaları da aslında Rusya'dan tam bir kopuş ve yoğunlaştırılacak kuşatma öncesi atılan önemli bir adım. Türkiye bu oyuna sürülürken, ABD ve Avrupa başkentleri Ankara'dakilerin sırtını sıvazlıyor. "Bölgesel güç", "oyun kurucu" gibi süslü laflar pek hoş gerçekten ama sırtını sıvazlayan eller aynı zamanda ittiriyor ülkemizi çukura.

Biz bu plansız, bilimsellikten uzak, yalnızca piyasaya endeksli Osmanlıcı düşünme biçiminin gerçek bir kriz anında nasıl felç olduğunu, ülke güvenliğini sağlamaktan nasıl aciz olduğunu 6 Şubat depremlerinde çok acı bir şekilde görmüştük. Takip eden yıllarda yürüttükleri halkla ilişkiler çalışması da bir inşaat firmasının reklam faaliyetinden başka bir şey değildi. İnşaattan anlıyor olabilirler, buna itirazımız yok; ama olağanüstü bir kriz anında ne kadar çaresiz ve beceriksiz kaldıklarını defalarca ispatladılar. Boylarını aşan savaşlara ve emperyalist tertiplere imparatorluk hayalleriyle balıklama atlamalarının da ülkemiz üzerinde telafisi imkansız sonuçlar doğurması çok endişe verici.


Kısacası, sürükleniyoruz. Ufak tefek müdahalelerle burnunu biraz kıpırdattıklarında hükmetmiş olmuyorlar. Bu akışa direnmek gibi ne bir niyetleri ne de imkanları var, olamaz da. Bizim cephemizde ise -geçen hafta da bir miktar değinmiştim- gidişata "dur" diyeceksek, mevcut düzenle bağları tamamen koparmak şart olmuştur ve durum ciddidir.

Türkiye egemenleri kararını vermiş, cumhuriyetten tamamen kurtulmayı önlerine koymuş ve NATO hamiliğinde Yeni Osmanlıcı yayılma politikasına bağlanmıştır. Bu saatten sonra şu ya da bu nedenle NATO'ya bağlı kalanlar, NATO üyeliğini savunanlar, objektif olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin karşısında yer almaktadır. Tıpkı tarikatlarla kol kola girip laikliği savunamayacağınız gibi, bu vesayetçi savaş örgütüne bağlı kalarak da ülkemizi savunamazsınız.

ABD ile uyumlu sahte bir muhalefete ait değilsek ve ülkemizi sermaye planları karşısında çaresiz ve alternatifsiz bırakmayacaksak şu gerçekle hareket edeceğiz: Çıkarları sonuna kadar savunulacak tek bir Türkiye vardır ve o da emekçilere aittir.

/././

‘Çöp’ değil, ‘sermaye’ dolaşıyor: Türkiye neden Avrupa’nın en büyük atık ithalatçısı oldu? + TÜPRAŞ nasıl savaş zengini oldu: Sömürü oranı yüzde 1060'a çıktı (EVRENSEL)


‘Çöp’ değil, ‘sermaye’ dolaşıyor: Türkiye neden Avrupa’nın en büyük atık ithalatçısı oldu? -Kansu Yıldırım-

Türkiye kapitalizminin “agresif büyüme” temposu, emeğin ve doğal kaynakların aşırı sömürüsü yanında, giderek artan biçimde atık ithalatı ile de hızlanıyor. Her yıl başta Avrupa Birliği (AB) ülkeleri olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinden milyonlarca ton demir-çelik hurdası, plastik atık ve çeşitli endüstriyel atık Türkiye’deki işleme tesislerine geliyor. Endüstriyel atık kompleksi, sermayenin uluslararasılaşmasına paralel olarak küresel atık ekonomisinin büyüme dinamikleriyle birlikte genişliyor.

Türk şirketlerinin iştahını kabartan en önemli unsur, küresel atık pazarının bugün 1 trilyon doları aşmış olmasıdır. Bu pazarı cazip kılan yalnızca sanayinin ihtiyaç duyduğu ucuz ham maddeyi sağlaması değil, aynı zamanda çevre ve sağlık risklerini büyüten, ucuz emeğe dayalı yeni bir birikim alanını oluşturmasıdır. Marx’ın kapitalistlerin hareket tarzını anlatırken kullandığı “benden sonrası tufan” sözü tam da bu mantığı özetler. Sermaye çevresel riskleri sadece bir maliyet olarak değil, yeni yatırım ve değerlenme fırsatları olarak görür.

Atık ile sermaye birikimi arasındaki ilişkiyi anlamak için Giacomo D’Alisa ile Federico Demaria’nın geliştirdiği “kirlilik yoluyla birikim” (accumulation by contamination) kavramına bakabiliriz. Yazarlar, Güney İtalya ve Hindistan üzerine yaptıkları çalışmalarda kapitalizmin yalnızca doğayı kirletmediğini, kirliliği ve atığın kendisini de yeni bir sermaye birikim alanına dönüştürdüğünü savunuyor.

Bu yaklaşım, Karl W. Kapp’ın şirketlerin çevresel maliyetleri topluma aktarma eğilimine ilişkin analizi ile David Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kuramının sentezinden ileri geliyor. Ancak D’Alisa ve Demaria, Harvey’in yaklaşımını çevre alanına mekanik biçimde taşımak yerine kirliliğin üretimi, yönetimi ve bertarafının giderek daha kârlı ekonomik faaliyetlere dönüştüğünü, çevresel yıkımın yalnızca sermaye birikiminin bir sonucu olmadığını, sermayenin yeniden üretimini mümkün kılan mekanizmalardan biri haline geldiğini gösteriyor.

Kirlilik böylece doğrudan yeni bir kâr alanına dönüşüyor. Atık yönetimi sermaye için yeni bir yatırım alanı haline geldikçe şirketler çevresel maliyetleri ve riskleri kamunun üzerine daha fazla yüklüyor. Buna karşılık atığın toplanması, işlenmesi ve bertarafı için sağlanan teşviklerle yüksek kârlar elde ederken emek ve çevre maliyetlerinden kaçmanın yeni yollarını da buluyorlar.

Günümüzde “kirlilik yoluyla birikim” mekanizmasının daha fazla hızlandığı görülebilir. “Yeşil dönüşüm”, “döngüsel ekonomi” ve “sürdürülebilirlik” söylemlerinin üzerindeki perde kaldırıldığında atık toplama, ayrıştırma, lojistik, geri dönüşüm teknolojileri, bertaraf hizmetleri ve atık yönetiminden oluşan devasa bir küresel sermaye havuzu ortaya çıkıyor.

Birleşmiş Milletler ile Uluslararası Katı Atık Birliğinin (ISWA) yayımladığı “Global Waste Management Outlook 2024” raporu dünyada üretilen katı atık miktarının 2050 yılına kadar yaklaşık 3.8 milyar tona çıkacağını öngörüyor. “Waste Recycling Services Market (2026–2033)” raporuna göre ise küresel atık geri dönüşüm hizmetleri pazarı 2025 yılında 68.2 milyar dolar büyüklüğe ulaşırken, pazarın 2026 yılında 71.6 milyar dolara, 2033 yılına kadar ise yıllık ortalama yüzde 6.3 büyüyerek 109.8 milyar dolara çıkması bekleniyor. 2025 yılı itibarıyla Asya-Pasifik bölgesi yüzde 42’lik payla pazarın lideri konumunda bulunurken, küresel atık yönetimi ekonomisinin toplam büyüklüğü bugün 1.52 trilyon dolara ulaşıyor.

Küresel atık ekonomisindeki bu büyüme eğilimi, Türkiye kapitalizminin son yıllardaki yeniden örgütlenme süreciyle de örtüşüyor. Türkiye artık yalnızca atık tüketen bir ülke olarak değil, uluslararası sermayenin maddi dolaşımında stratejik bir işleme merkezi olarak konumlanıyor. Sanayi üretiminde kullanılan ikincil ham maddelerin giderek daha büyük önem kazanması, ülkeyi küresel atık ticaretinin kilit duraklarından biri haline getiriyor.

Uluslararası ticarete konu olan atıkların önemli bir bölümü, sanayi üretiminde yeniden kullanılacak ikincil ham maddelere dönüşüyor. Avrupa açısından bu durum iki yönlü bir avantaj yaratıyor. Bir yandan çevresel yükler ve geri dönüşüm maliyetleri azalıyor, diğer yandan bu atıklar ucuz emeğin, düşük çevre standartlarının ve gelişmiş işleme kapasitesinin bulunduğu Türkiye gibi ülkelere yönlendiriliyor.

Türkiye’de “sıfır atık projesi” kapsamında bugüne kadar 74.5 milyon ton atığın “ekonomiye kazandırıldığı” açıklandı. Ancak Eurostat ile Greenpeace verileri tablonun uluslararası boyutunu daha açık gösteriyor. Avrupa Birliği 2024 yılında toplam 31.6 milyon ton atık ihraç etti. Bunun 12.25 milyon tonunu, yani yaklaşık üçte birini tek başına Türkiye aldı. Bu tablo Türkiye’nin küresel atık ticaretindeki merkezi konumunu açık biçimde ortaya koyuyor. Türkiye, Birleşik Krallık, ABD, Çin, Hindistan ve Pakistan’ın da bulunduğu 213 ülke arasında son 10 yıldır Avrupa’nın en büyük atık ithalatçısı olmayı sürdürüyor. 2014 yılında 7.9 milyon ton olan toplam atık ithalatı, 2021’de 14.5 milyon tonla zirve yaptı. Hacim 2022 ve 2023’te 11.8 milyon ton bandına gerilese de 2024’te yeniden 12.25 milyon tona yükseldi.

Demir-çelik hurdasında tablo daha da dikkat çekici. AB’nin ihraç ettiği 17.8 milyon ton demir hurdasının yaklaşık yüzde 60’ı, yani 11.2 milyon tonu, Türkiye’deki tesislere gidiyor. Bu hurdalar doğrudan elektrik ark ocaklarında yeniden işlenerek demir-çelik sanayisinin temel girdilerinden birine dönüşüyor.

Plastik atık ithalatı üzerinde durulması gereken diğer bir önemli nokta. 2023 yılında Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık’tan 456 bin 507 ton plastik atık ithal edildi. Bu miktar günde ortalama 125 çöp kamyonuna karşılık geliyor. Eurostat ile Greenpeace Türkiye’nin güncel verilerine göre yalnızca AB-27 ülkelerinden yapılan plastik atık ithalatı 2025 yılında yüzde 19 artarak 503 bin tona ulaştı ve tüm zamanların rekoru olarak kaydedildi. AB kaynaklı plastik atık akışı 2004 yılına göre 435 kat artarken, Ticaret Bakanlığı verileri Türkiye’nin tüm dünyadan yaptığı toplam plastik atık ithalatının 1.29 milyon tona yükseldiğini gösteriyor.

Geri Dönüşümcüler Konfederasyonu ile Pagder Plastik Sanayicileri Derneği verileri bu ticaretin ekonomik boyutunu ortaya koyuyor. 2018 yılında 116 milyon dolar karşılığında ithal edilen 436 bin ton hurda plastik, geri dönüşümün ardından 770 milyon dolarlık ihracat geliri yarattı ve yaklaşık 654 milyon dolarlık cari fazla sağladı. Bugün toplam plastik atık ithalatı 1.29 milyon tona ulaşırken geri dönüştürülmüş ikincil ham maddeler başta ambalaj ve tekstil olmak üzere plastik mamul sanayisinin temel girdilerinden biri olmayı sürdürüyor.

Türkiye’nin küresel atık ekonomisinde giderek merkezi bir konuma yükselmesi tek bir nedenle açıklanamaz. Coğrafi avantajların, sanayi yapısının ve uluslararası iş bölümünün birlikte şekillendirdiği özgül bir sermaye birikim modelinin sonucu söz konusudur. Avrupa Birliği’ne yakınlık, Gümrük Birliği ilişkisi, gelişmiş liman altyapısı ve uluslararası taşımacılık ağındaki konumu, atıkların düşük lojistik maliyetleriyle kısa sürede Türkiye’ye taşınmasını kolaylaştıran öncelikli etkenlerdir.

Ne var ki, belirleyici olan sadece coğrafi avantajlar değil. Türkiye’nin elektrik ark ocaklarına dayalı demir-çelik üretim kapasitesi ile plastik işleme sanayisinin yüksek ikincil ham madde talebi, ithal edilen atıkları doğrudan sanayi üretiminin girdisine dönüştürür. Buna düşük iş gücü maliyetleri, çevre mevzuatının AB’ye kıyasla daha esnek uygulanması ve kamu teşvikleri de eklendiğinde Türkiye, küresel atık ticaretinde önemli bir işleme merkezi haline gelir.

Türkiye’ye yönelen atık akışı yalnızca çevresel yüklerin yer değiştirmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda uluslararası üretim ağlarında ikincil ham maddelerin yeniden dolaşıma sokulduğu ve yeniden değer kazandığı bir üretim sürecini ifade eder. Başka bir deyişle, atık Türkiye’ye girdikten sonra kullanım değeri tükenmiş bir artık olmaktan çıkarak ve yeniden işlenerek yeni metaların üretimine katılan stratejik bir girdiye dönüşür.

Avrupa’dan Türkiye’ye taşınan, sanayi üretiminde kullanılacak ikincil ham maddeler, bunlar üzerinden üretilecek artık değer ve Avrupa’nın üstlenmek istemediği çevresel maliyetlerin toplamıdır. Çevresel riskler merkez ülkelerden çevre ülkelere aktarılırken, sermayenin değerlenme süreci de yeni maddi girdiler üzerinden yeniden örgütleniyor. Bu nedenle “çöp ticareti” olarak görünen süreç gerçekte küresel sermaye dolaşımının özgül biçimlerinden biri olup, üretime yeniden girecek ham maddeler, bunların yaratacağı yeni değer ve çevresel maliyetlerin eşitsiz paylaşımı birlikte dolaşmaktadır.

/././

TÜPRAŞ nasıl savaş zengini oldu: Sömürü oranı yüzde 1060'a çıktı -Uğur Zengin -

Donald Trump, önceki gün İran’a karşı yürüttüğü savaşın ortasında Teksas merkezli iki petrol şirketini kastederek herkesin gördüğünü dile getirdi: “Ortada bir kıtlık varken çok fazla para kazanıyorlar. Bunu beğenmiyorum.” Trump’ın işaret ettiği Chevron üç ayda 12 milyar dolar, Exxon ise 14.5 milyar dolar kâr etti.

Yüzyıllar önceki sömürgeci fetihlerden bu yana, savaş ve doğal kaynaklar arasında yakın ilişki var. Yüzyıl önce Standart Oil’in ‘mucizevi savaş yakıtını’ üreten işçiler ne uğruna akıl sağlığını kaybetti? Amerikan uçaklarının daha yükseğe ve daha hızlı uçmasını sağlayan kurşunlu benzini üretirken kurşunun zehirlediği işçiler neden boşluğu tokatlıyordu? Vücutlarında ve etraflarında sürekli böceklerin uçuştuğunu sandıkları için. Fabrikanın adı işçiler arasında “Kelebekler Evi”ne çıkmıştı.

Harp zenginlerine ilişkin sayısız hikaye anlatılabilir. Dünyaca ünlü dizi Dallas’ın baş karakteri bu yüzden “Kan sudan yoğun olabilir ama petrol ikisinden daha yoğundur” diyordu. Aile bağları her şeyden önemlidir ancak petrol (servet, çıkar ve güç) aile bağlarından daha baskın ve güçlüdür.

ABD’nin Chevron’u, Exxon’u, Standard Oil’i var da, bizim yok mu? Trump’ın bu şirketler için kurduğu, “Ortada bir kıtlık varken çok fazla para kazanıyorlar” cümlesini TÜPRAŞ için de kurabilirsiniz. Ancak zaten ortadaki ‘kıtlık’ (doğrusu savaştır) TÜPRAŞ’a (Yani Koç Holdinge) kazandırıyor.

Kâr artışı yüzde 320

Exxon net kârını yüzde 384 artırdıysa, TÜPRAŞ yüzde 320 artırdı. TÜPRAŞ’ın esas faaliyet kârı bu yılın ilk 6 ayında 59 milyar liraya çıktı. Bu 1.32 milyar dolar net kâr demek. Peki bu kâr nasıl gerçekleşti ve daha önemlisi işçi gelirleri karşısında ne anlama gelir?

Her şeyden önce, dünya günde yaklaşık 100 milyon varil petrol tüketiyor. İran savaşı öncesinde bunun yaklaşık yüzde 20’si Basra Körfezi bölgesinden Hürmüz Boğazı üzerinden dünya pazarlarına ulaşıyordu. Stratejik rezervlerin devreye sokulması ve benzeri yöntemlerle bu miktar 92 milyon varilde stabilize oldu. Ve TÜPRAŞ’ın üretimi bu tüketimin yaklaşık olarak binde 5.5’ine denk geliyor.

TÜPRAŞ’ın kârını ne artırdı?

Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Rusya’da petrol rafinerilerinin art arda vurulması TÜPRAŞ’ın önünü açtı. Savaşlar ve saldırılar nedeniyle daralan rafineri arzından (özellikle Rusya ve Ortadoğu) yüksek oranda beslendi. Avrupa’da jet yakıtı stokları bir aylık tüketimin altına indi. Trump’ın kastettiği ‘kıtlık’ bu.

TÜPRAŞ’ın rafineri marjları ise bu nedenlerle tarihsel zirveye çıktı. Jet yakıtında 5 yıllık ortalama rafineri marjı 20 ($/v) altındayken martta 84.4’ü, nisanda 65.5’i, haziranda 42.1’i gördü. Benzer şekilde örneğin geçtiğimiz yılın temmuzunda motorinde rafineri marjı 26.3 iken bu yıl 75’e çıktı. Benzinde de geçtiğimiz yılın temmuzunda 16.2 olan marj 43.9’u gördü. Bu büyük artışlar kârı besledi ve ücret ile kâr makası ücretler aleyhine açıldı.

Savaş enflasyonu körükledi. Altı aylık resmi enflasyon dahi yüzde 17.76’yı gördü. Ve bundan TÜPRAŞ işçileri de doğrudan etkilendi. Halbuki işçiler üç yıllık sözleşmede yüzde 35 zam almış ve zaten ek protokol istememiş miydi?

Bundan sonrası daha az çarpıcı değil.

TÜPRAŞ rafinerilerinin kapasite kullanımı bu olağanüstü dönemde yüzde 95.1’e çıktı. Ana ortaklığa ait net dönem kârı, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yaklaşık 4 katına çıkarak 49.8 milyar TL oldu.

İşçi başına 7.8 milyon TL net kâr
TÜPRAŞ’ta çalışan her bir işçi başına yaratılan net kâr bir yılda yaklaşık 4 katına çıktı ve bir TÜPRAŞ işçisi üzerinden Koç Holding 7.8 milyon TL net kâr etti. Geçtiğimiz yıl bu tutar 1.9 milyon TL (İşçi başına net kâr 4 katına çıktı) idi. İşçi sayısındaki artış ise sadece yüzde 2.7. Yani kâr artışı istihdam artışından değil, tamamen marj/kârlılık genişlemesinden kaynaklanıyor.

Kâr yüzde 320 artarken, iş gücü giderlerinin toplam maliyet içindeki payı da yüzde 3.5’ten yüzde 2.9’a kadar geriledi. Peki ne arttı? Ham madde alımı.

Bir lira işçiye, 10 lira 60 kuruş Koç’a

Kârın (50.3 milyar TL) ve ücretin (ortalama saatlik 477 TL) olduğu TÜPRAŞ’ta işçilerin haftada 50 saat fiili çalışıp haftalık 60 saatlik ücret (fazla mesailer dahil) aldığını, 6 aylık dönemi 26 hafta olarak kabul edelim.

Bir işçi bu 6 ayda 744 bin 120 TL ücret geliri elde etmiştir. TÜPRAŞ’ta çalışan 6 bin 378 işçinin toplam ücreti 4.7 milyar TL’dir. İlk 6 aylık net kâr (50.3 milyar TL) karşısında sömürü oranı tam yüzde 1060! Başka bir deyişle şirket, işçilere ödediği her 1 TL’lik ücrete karşılık işçilerin sırtından 10.6 TL net kâr elde etti.

Bu sömürü oranı (yüzde 1060), günde 10 saat (600 dakika) rafineri başında olan bir işçinin zamanının kime ait olduğunu net olarak gösterir. Üretilen toplam değer 11.6 birim (1 birim işçiye + 10.6 birim patrona) olduğuna göre, kendisi için çalıştığı süre günlük 10 saatin sadece 52 dakikasını kendi ücreti için çalışmış olur. Geriye kalan 9 saat 8 dakika doğrudan şirketin bilançosuna net kâr olarak yazılır.

Tüm bunlar şu demek: 50.3 milyar TL’lik net kâr, 6 bin 378 TÜPRAŞ işçisini bu şartlar altında yaklaşık 4 yıl 10 ay boyunca çalıştırmak için yeter. Yani şirketin 6 aylık net kârı, 6 bin 378 işçinin 4 yıl 10 aylık gelirine denk. Bu inanılmaz bir sömürü demek.

Sömürü sadece düşük ya da yüksek ücret almak veya kötü muamele görmek değildir. Patron risk de alsa, yönetim kararlarıyla verimliliği de artırsa, savaşlar nedeniyle kucağında şans topu da bulsa… Hiçbiri emek olmadan yeni değer yaratmaz. Tüm bunlar yalnızca emeğin koşullarını değiştirir ya da geliştirir. Dolayısıyla işçiler aldıkları ücretin yüksek olduğunu düşünse dahi sömürü gerçekleşir. Günümüz savaşlarının yarattığı muazzam şans da TÜPRAŞ’a tatlı gelirken, işçi sınıfının maruz kaldığı sömürüyü artırdı. Çünkü kan sudan yoğun olabilir ama petrol ikisinden daha yoğundur.

/././

EVRENSEL


Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -1 Ekim 2026-

  (Derleyen . mstfkrc)