12 Ağustos 2026 Çarşamba

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -12 Ağustos 2026-

Kamuda tasarruf söylemi ve gerçekler -Binhan Elif Yılmaz-

Kamuda tasarruf genelgeleriyle hedeflenen bürokratik gider kısıntıları hem yetersiz kalıyor hem de uygulanamıyor (genelge kapsamındaki harcamalar %27,1 artmaya devam ediyor). Buna karşın ilk 6 ayda faiz giderleri 1,4 trilyon TL’yi, kamu bankası görevlendirme giderleri 134,5 milyar TL’yi aşarken, asıl kısıntı yüzde 1’lik sembolik artışla emeklinin bayram ikramiyesinden yapılmış oluyor.

                                        -Bak tasarruf için birini söndürdük...

Bir ülkede kamu parasının nereye ve nasıl harcandığı sadece rakamlardan ibaret değil. Bütçe, toplumun bugünkü ve gelecekteki refahını, sosyal adaleti doğrudan şekillendiren en somut tercihlerdir. Toplanan her bir kuruş verginin etkin kullanımı aynı zamanda kamu yönetiminde şeffaflık ve hesap verebilirliğin de gereğidir.

Kamu maliyesinde verimliliği yakalamanın temel yollarından biri de, aynı hizmeti daha az harcamayla (girdileri azaltarak) sunabilmek. Özellikle enflasyonla mücadelede hane halkı talebi baskılanır ve enflasyonla mücadelenin neferi olurken, maliye politikasının bu mücadeleye verebileceği en güçlü destek, kamuda tasarruf ve kendi harcamalarını disipline etmesidir.

Tam da bu nedenle kamunun tasarruf edip-etmediğini görmek için yürürlükteki Tasarruf Genelgesine konu harcamaları belli periyotlarla karşılaştırıyorum. Yürürlükteki Tasarruf Genelgesi gerçekten işe yarıyor mu, yoksa kâğıt üstünde bir söylemden mi ibaret?

Genelgeye göre; deprem harcamaları hariç tutularak resmî araçlardan binalara, temsil ve tören giderlerinden enerji, kırtasiye ve haberleşmeye kadar her alanda kemer sıkılması bekleniyor. Peki, resmi rakamlar ne söylüyor? 2025’in ilk altı ayı ile 2026’nın ilk altı ayını karşılaştırdığımızda karşımıza çıkan tablo aşağıda:

Bütçe harcamaları yılın ilk 6 ayında geçen yılın ilk 6 ayına göre yüzde 27,1 artış gösterdi ama kısılması hedeflenen kalemlerin tamamında artış var ve bazılarında artış çok yüksek. Örneğin;

* Yüzde 87,2 ile Lojman ve Sosyal Tesis giderleri, yüzde 82,9 ile Taşıt Alım giderleri ve yüzde 62,8 ile Kırtasiye-Baskı giderleri kalemlerinde çok yüksek oransal artışlar var.

* Enerji giderleri kaleminde 12 milyar TL artış ile bütçenin en büyük kısmını oluşturan en yüksek hacimsel artış söz konusu ki savaş etkisiyle yükselen maliyetlerin yansıması kamunun enerji maliyetlerini yukarı çekti.

Bu veriler, 2025-2026 yılları ilk altı aylık karşılaştırmada genelgenin bürokraside pek de işlemediğini gösteriyor. Oysa 2024 ve 2025 yıllarının ilk 3 aylık verileri karşılaştırılıp, istendiğinde bu harcamaların düşürülebildiğini yazmıştım. 2024 ilk 3 ayda genelgeye konu harcama 35,1 milyar TL’den 40,2 milyar TL’ye çıkmıştı, artış oranı da yüzde 14,5’ti. Temsil-Tanıtma giderleri yüzde 77,6, Taşıt Alım giderleri yüzde 56,1 ve Kırtasiye-Baskı giderleri yüzde 19,1 gerilemişti.

Ancak bu azalışta etkili faktör, 2024 ilk çeyrekte hızlanan seçim ekonomisiydi. Yerel seçim hazırlığında hızla artan bu harcamalar seçim sonrasında normale dönmüştü. Ancak 2026’ya geldiğimizde ne yazık ki musluklar yeniden açılmış durumda, bir sonraki seçimlerde kamuda tasarruf kelimesi dahi telaffuz edilmez sanırım.

Tasarruf Genelgesi’nin nihai hedefi; israfı önlemek ve kamu kaynaklarını etkili kullanmaktır. Ancak ortada “kamu tasarruf etti” dedirtecek yeterli somut veri yok. Neden mi?

Çünkü genelgenin kapsadığı alanlar hem çok dar hem de uygulamada yüzeysel kalıyor. Hesap ortada:

* 2025’in ilk 6 ayında toplam bütçe gideri 6.580 milyar TL iken, genelgeye tabi tüm bu kalemlerin toplamı sadece 80,5 milyar TL’ydi, yani 2025 ilk 6 ay bütçesinin sadece yüzde 1,22’si.

* 2026’nın ilk 6 ayında toplam bütçe gideri 8.730 milyar TL ve genelgeye konu harcamalar 102,3 milyar TL olduğundan 2026 ilk 6 ay bütçesinin sadece yüzde 1,17’si.

Genelgenin radarına girmeyen bütçe kalemlerine baktığımızda, büyük ve kısılamayan harcama kalemleri olduğunu görürüz. Yani bürokrasiye “kırtasiyeyi, lojmanı, aracı kısın” derken, bütçenin kalan devasa harcama kalemlerinde bambaşka dinamikler işliyor.

* 2025’in ilk 6 ayında faiz harcamaları 1.111,4 milyar TL iken, 2026 ilk 6 ayda yüzde 31,8 artışla 1.465 milyar TL’ye yükseldi, bütçenin yüzde 16,8’lik kısmı burada zaten.

* 2025’in ilk 6 ayında kamu bankaları görevlendirme giderleri 69 milyar TL iken, 2026’nın ilk 6 ayında yüzde 95 gibi rekor bir artışla 134,5 milyar TL’ye fırladı. Sadece kamu bankalarının bu yükü, Tasarruf Genelgesi’ne konu olan bu harcamaların toplamını (102,3 milyar TL) geride bırakıyor.

Acaba kemeri kim sıktı? Tasarruf nereden yapıldı?

Peki, bütçede hiç düşen ya da sabit kalan bir şey yok mu? Var, ama kamu idaresinin kendi harcamalarında değil:

* Emekli bayram ikramiyeleri, 2025 ilk 6 ayda 115 milyar TL iken, 2026 ilk 6 ayda 116,2 milyar TL oldu. Artış oranı sadece yüzde 1. Enflasyon karşısında neredeyse tamamen sabit bırakılan ve reel olarak eriyen bir kalem.

* SGK Hazine Yardımları, 2025 ilk 6 ayda 493,6 milyar TL iken, 2026 ilk 6 ayda bu tutar yüzde 37,2 kesintiyle 309,8 milyar TL’ye geriledi.

Tablo net bir gerçeği ortaya koyuyor: Kamuda tasarruf genelgeleriyle hedeflenen bürokratik gider kısıntıları hem yetersiz kalıyor hem de uygulanamıyor (genelge kapsamındaki harcamalar %27,1 artmaya devam ediyor).

Buna karşın ilk 6 ayda faiz giderleri 1,4 trilyon TL’yi, kamu bankası görevlendirme giderleri 134,5 milyar TL’yi aşarken, asıl kısıntı yüzde 1’lik sembolik artışla emeklinin bayram ikramiyesinden yapılmış oluyor.

Kamunun büyük ölçekli harcamaları yerine tabloda da gördüğünüz gibi küçük ölçekli giderlere bakıyoruz. O nedenle “Kamuda tasarruf yapıyoruz” demek, ne yazık ki kâğıt üstünde kalan bir söylemden öteye geçemiyor.

/././

Süper Lig’de 69. sezon başlarken futbolda ötekileştirme, iktidar ve kutuplaşmanın ekonomisi -Tuğrul Aşkar- 

Futbolumuz ya ötekileştirme üzerinden kalabalıkları yöneten mevcut anlayışını sürdürecek ya da gerilim akılcı biçimde yönetilerek, oyunun gerçek değeri büyütülecektir. İlk seçenek kısa vadede daha kolay ve konforlu görünebilir. Ancak ikinci yol; gerçek liderlik, kurumsal cesaret ve uzun vadeli bir vizyon gerektirir. Aynı zamanda doğru ve kalıcı çözümü temsil eden seçenek de budur

Süper Lig 69. kez perdesini bir kez daha açıyor…

Süper Lig’de 2026-2027 sezonu 14 Ağustos 2026 Cuma günü başlıyor. Planlamaya göre Süper Lig lig 23 Mayıs 2027'de sona erecek.

Yeni Süper Lig sezonu yalnızca sportif rekabetin değil, aynı zamanda Türkiye’de futbol üzerinden yeniden üretilen bir sosyolojik gerilim hattının da sahneye konulacağı bir dönem olacak gibi görünüyor.

Futbol, uzun süredir bu ülkede sadece bir oyun değil; kimliklerin, aidiyetlerin, hatta siyasal ve kültürel pozisyonların kristalize olduğu bir alan olup çıktı maalesef. Bu alanın en kritik dinamiklerinden biri ise hiç kuşkusuz ötekileştirme olarak karşımıza çıkıyor.

Ötekileştirme nedir?

Ötekileştirme, bir kişi ya da grubun “bizden olmayan” olarak tanımlanıp dışlanması, damgalanması ve değersizleştirilmesi sürecidir. Toplumsal kimliklerin inşasında kurucu bir rol oynar. Psikolojik düzeyde bu süreç, bireyin aidiyet ihtiyacını “biz–onlar” ayrımıyla karşılamasıyla işler. Sosyolojik açıdan bakıldığında ise egemen sınıfların statükoyu sürdürme aracına dönüşür.

Ötekileştirme kavramı futbolda ise taraftar kimliğinin keskinleşmesiyle rakip kulübün “öteki” olarak konumlandırılması olarak ortaya çıkar.

Ötekileştirme kime ne fayda sağlar?

Ötekileştirme, futbol dünyasında özellikle kulüp yöneticilerinin sıkça başvurduğu etkili ve kendileri bakımından çok “yararlı” bir aparattır. Sportif başarısızlıklar, kötü finansal yönetim ya da şeffaflıktan uzak kararlar gündeme geldiğinde; kulüp yönetimleri bu sorunları tartışmak yerine en kolay ve düşük maliyetli yol olarak “bize karşılar” söylemine sığınır. “Hakemler”, “federasyon”, “rakip kulüpler”, “yapı” ya da “hakkımız yeniyor” gibi ifadeler üzerinden bir “düşman” kurgulanır; böylece kulüp içindeki gerçek sorunlar görünmez hâle getirilir. Sonuçta başarısızlıklar sorgulanmak yerine örtülür, yerini ise bilinçli biçimde üretilmiş bir mağduriyet anlatısı alır.

Bu strateji sayesinde taraftarın dikkati içerideki yapısal sorunlardan dışarıya yönlendirilir. Yönetimlerin hesap verme sorumluluğu zayıflarken, eleştirel sesler de kolaylıkla bastırılır. Dahası, bu söylem kitleleri duygusal olarak konsolide eder; taraftar, kulübün etrafında bir savunma refleksi geliştirir ve sorgulamak yerine sahiplenmeye yönelir.

Ortaya çıkan tablo, aslında klasik bir Gramsciyen hegemonya üretimidir. Burada rıza, somut başarılar ya da rasyonel yönetim performansıyla değil; duygusal mobilizasyon ve algı yönetimiyle sağlanır. Böylece yöneticiler, başarısızlıklarını perdeleyerek iktidarlarını sürdürme imkânı bulur.

Sosyal psikoloji literatüründe ötekileştirme, bireyin kendi grubunu tanımlarken karşıt bir grup yaratma eğilimi olarak açıklanır. Ancak Türkiye’de futbol bağlamında bu süreç, yalnızca taraftarlar arasında kendiliğinden gelişen bir rekabetten ibaret değildir. Aksine, ötekileştirme çoğu zaman kulüp yöneticileri tarafından bilinçli ya da yarı bilinçli biçimde kullanılan bir “iktidar aparatı”na dönüşmüştür. Çünkü bu yöntem, taraftar kitlelerini en hızlı ve en düşük maliyetle konsolide etmenin en etkili yollarından biridir.

Peki kim zarar görüyor?

Ötekileştirme söylemi kısa vadede bazı aktörlere avantaj sağlıyor gibi görünse de, uzun vadede bedelini geniş bir kesim ödüyor. Bu sürecin en ağır yükünü ise taraftar tüketici ve futbol paydaşları taşıyor. Sürekli gerilim ve öfke atmosferi içinde kalan taraftar tüketici, zamanla futbolu keyif almak için değil, adeta bir mücadele ya da “savaş” izlemek için takip eder hale geliyor. Kimlikler keskinleşiyor, farklı düşünce ve aidiyetlere karşı tolerans azalıyor. Sonuçta futbolun sunduğu ortak sevinç ve estetik haz giderek kayboluyor.

Ancak zarar gören yalnızca taraftar değil. Kulüpler de uzun vadede bu söylemin yıkıcı etkisiyle karşı karşıya kalıyor. Kısa vadede dikkat dağıtıcı bir araç olarak kullanılan ötekileştirme, zamanla kurumsallaşmayı zayıflatıyor, mali disiplini bozuyor ve yönetim kalitesini düşürüyor. Bu da kulüplerin uluslararası rekabet gücünü geriletiyor. Başka bir ifadeyle, ötekileştirme kulüpleri içeriden aşındıran görünmez bir çürüme yaratıyor.

Toplumsal düzeyde ise bu dilin etkileri daha da derinleşiyor. Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” olarak tanımladığı olgu, futbol üzerinden yeniden üretiliyor. Takım aidiyeti, sosyal kimliğin bir parçası haline geliyor; “bizim takım” anlayışı, “bizim mahalle” algısına dönüşüyor. Bu süreçte farklı olan dışlanıyor, karşıtlıklar keskinleşiyor. Böylece futbol, toplumsal kutuplaşmayı besleyen ve hızlandıran bir mecra haline geliyor.

Belki de en büyük zararı ise futbolun kendisi görüyor. Oyun, ikinci plana itiliyor; estetik, yaratıcılık ve sportif rekabetin doğallığı giderek zayıflıyor. Rekabet, yerini düşmanlığa bırakıyor. Sonuçta futbol, birleştirici bir oyun olmaktan uzaklaşıp ayrıştırıcı bir araca dönüşüyor.

Medya, ötekileştirmeyi yeniden üretim aracıdır

Medya ve içerik ekonomisi açısından bakıldığında, ötekileştirme adeta bir “reyting motoru” işlevi görür. Gerilim yükseldikçe tartışma programlarının izlenme oranları artar, sosyal medyada etkileşim hızlanır ve algoritmalar bu yoğun ilgiyi ödüllendirerek daha fazla görünürlük sağlar. Böylece kutuplaşma, dikkat ekonomisinin en güçlü yakıtlarından birine dönüşür.

Siyasi düzlemde ise futbol, toplumsal gerilimleri yönlendiren bir “emniyet supabı” gibi işlev görebilir. FutbolEkonomiyazarlarından Prof.Dr.Ahmet Talimciler’in sıkça vurguladığı üzere, futbol gündelik hayatta biriken sıkışmışlık duygusunun sembolik olarak dışa vurulduğu bir alandır. Ancak burada temel sorun, bu boşaltımın çoğu zaman iyileştirici (sağaltıcı) olmaktan ziyade, mevcut gerilimleri yeniden üretmesi ve derinleştirmesidir.

Yine FutbolEkonomi yazarlarından Prof. Dr. Fuat Tanhan da makalelerinde futbolu yalnızca sahada oynanan bir oyun olarak değil, ötekileştirmenin üretildiği ve yeniden dolaşıma sokulduğu güçlü bir toplumsal alan olarak ele alır. Tanhan’a göre tribünlerdeki rekabet ve taraftar kimlikleri, derinlerde biriken kolektif travmalar, ekonomik eşitsizlikler ve kimlik çatışmalarıyla şekillenir; bu dinamikler de “biz” ve “onlar” ayrımını sürekli yeniden üretir. Özellikle Türkiye gibi gerilim düzeyi yüksek toplumlarda futbol, bastırılmış öfke ve adaletsizlik duygularının dışa vurulduğu bir katarsis alanına dönüşürken, aynı zamanda sembolik bir varoluş mücadelesinin sahnesi haline gelir. Tanhan, bu nedenle ötekileştirmenin yalnızca tribün davranışlarıyla sınırlı kalmadığını; kulüp organizasyonlarından spor psikolojisine uzanan kurumsal bir boyut taşıdığını vurgular ve çözümün, bireysel tutumların ötesine geçerek futbolun tüm paydaşlarını kapsayan yapısal ve psikososyal bir dönüşümle mümkün olabileceğini ileri sürer.

Benzer biçimde Prof. Dr. Ahmet Talimciler de futbolun Türkiye’de hem bir “kaçış alanı” hem de bir “yönlendirme aracı” olduğunu belirtir. Talimciler’e göre futbol, gündelik yaşamda biriken ekonomik ve sosyal gerilimlerin sembolik olarak boşaltıldığı bir sahadır; ancak bu boşaltım çoğu zaman kalıcı bir rahatlama yaratmaz, aksine yeni gerilimlerin üretildiği bir döngüyü besler. Taraftarlar, kendi takımlarının başarısı üzerinden kimlik inşa ederken, rakip takım taraftarını yalnızca sportif bir rakip olarak değil, giderek keskinleşen bir “öteki” olarak konumlandırır. Böylece futbol, bir yandan toplumsal duyguların ifadesine alan açarken, diğer yandan ötekileştirme mekanizmalarını yeniden üreten bir enstrüman olarak işlev görür.

Sosyal kimlikten gerilim siyasetine kayış, Türk futbolunda ‘biz ve onlar’ı inşa ediyor

Jacques Lacan’ın yaklaşımından hareketle sosyolojik düzeyde “biz ve onlar” ayrımı, kimliğin ilişkisel olarak kurulmasının bir sonucudur. Birey, kendini tanımlarken yalnızca “ne olduğu” üzerinden değil, aynı zamanda “ne olmadığı” üzerinden de bir sınır çizer. Bu sınır, Lacan’ın “Öteki” kavramıyla ifade ettiği referans alanıdır; yani özne, kendini anlamlandırmak için daima dışsal bir karşıtlığa ihtiyaç duyar.

Bu çerçevede toplumlar da benzer bir mekanizma ile çalışır. “Biz” dediğimiz kolektif kimlik, ortak değerler, semboller ve aidiyetler etrafında kurulur; ancak bu inşa süreci çoğu zaman bir “onlar” tanımıyla tamamlanır. “Onlar”, farklı olanı temsil eder ve bu farklılık üzerinden “biz” daha görünür ve anlamlı hale gelir. Sosyolojik olarak bu durum, grup dayanışmasını güçlendirebilir; fakat aynı zamanda ötekileştirme, dışlama ve çatışma riskini de beraberinde getirir.

Bu bağlamda, FutbolEkonomi yazarlarından Prof.Dr.Turgay Biçer, futbolun yalnızca bir rekabet alanı olmadığını, aynı zamanda “biz” ve “onlar” ayrımının üretildiği güçlü bir kimlik sahası olduğunu” vurgular. Bu çerçevede taraftarlar, kendi aidiyetlerini pekiştirmek ve yüceltmek adına rakibi sıradan bir sportif karşıt olmaktan çıkararak düşmanlaştırma eğilimi gösterir; böylece ötekileştirme, tribün kültürünün ve futbol söyleminin merkezinde yeniden üretilen bir dinamiğe ve sürece dönüşür.

Bu süreç, Henri Tajfel’in “Sosyal Kimlik Teorisi” ile birebir örtüşür. Taraftar, “biz” duygusunu güçlendirmek için “onlar”ı yaratır. Ancak Türkiye’de bu ayrım, çoğu zaman spor sınırlarını aşar; kültürel, sınıfsal ve hatta siyasal kodlarla iç içe geçer. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş gibi büyük kulüpler, yalnızca sportif markalar değil; aynı zamanda farklı yaşam tarzlarının ve sembolik dünyaların temsilcileri haline gelir.

Kulüp yöneticileri ise bu kimlikleri mobilize etme konusunda son derece pragmatik davranır. Başarısızlık dönemlerinde taraftarın dikkatini saha dışına çekmek, hakemler, federasyon ya da rakip kulüpler üzerinden bir “mağduriyet” söylemi üretmek, Türkiye futbolunun neredeyse kronikleşmiş reflekslerinden biridir. Bu söylem, taraftarı yeniden konsolide eder; çünkü dış tehdit algısı, grup içi dayanışmayı artırır. Sosyal psikolojide bu durum “tehdit altında birlik” olarak tanımlanır.

Ancak bu strateji, kısa vadede işe yarasa da uzun vadede yıkıcıdır. Çünkü ötekileştirme, rekabeti düşmanlığa dönüştürür. Bu noktada Zygmunt Bauman’ın modern toplum analizleri devreye girer. Bauman’a göre modern toplumlar, belirsizlikle baş edebilmek için “düşman figürleri” üretir. Türkiye futbolunda bu figür bazen hakem, bazen federasyon, bazen de rakip kulüp olur. Ancak sonuç değişmez: Sürekli bir gerilim hali.

Mahalle baskısı futbolda da etkili

Bu gerilim, yalnızca tribünlerde kalmaz; toplumsal polarizasyonu da besler. Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” kavramı burada yeniden anlam kazanır. Futbol taraftarlığı, bireyin sosyal çevresi içinde bir kimlik göstergesine dönüşür. Hangi takımı tuttuğunuz, sadece bir tercih değil; aynı zamanda bir aidiyet beyanıdır. Bu aidiyetin dışına çıkmak ise çoğu zaman sosyal baskıyla karşılanır. Böylece futbol, mikro düzeyde mahalle baskısının, makro düzeyde ise kutuplaşmanın yeniden üretildiği bir alan haline gelir.

Bu sürecin en tehlikeli boyutu ise ötekileştirmenin giderek sertleşmesidir. Rekabetin yerini düşmanlık aldığında, sporun birleştirici gücü ortadan kalkar. Tarihsel olarak bakıldığında, ötekileştirmenin bu tür yoğunlaştığı alanların zamanla daha otoriter ve dışlayıcı ortamlara zemin hazırladığı görülür. Bu durum, sporun doğrudan faşizme evrildiği anlamına gelmez; ancak ötekileştirmenin kontrolsüz bırakıldığında otoriter refleksleri beslediği açıktır.

Ötekileştirme neden sürdürülemez?

Ötekileştirme üzerine kurulu model, doğası gereği sürekli yeni bir “düşman” üretmek zorundadır. Çünkü bu anlayış gerilimle beslenir; tartışma, çatışma ve karşıtlık olmadan varlığını sürdüremez. Ancak bu gerilim zamanla dağılmaz, aksine birikir ve yoğunlaşır. Tam da bu noktada, René Girard’ın işaret ettiği “günah keçisi mekanizması” devreye girerek, sistem krizlerini dışsallaştırarak çözmeye çalışır. Fakat bu mekanizma sonsuza kadar işlemez; bir noktada çöker ve sistem kendi krizini üretmeye başlar.

Bu çöküşün sonuçları ise kaçınılmazdır. Biriken gerilim, sahadan tribünlere, oradan da kurumsal örgütlenmelere sirayet eder. Şiddet olayları artar, taraftar davranışları sertleşir ve en sonunda kulüplerin ve futbolun kurumsal niteliği zarar görür. Kısacası, ötekileştirme kısa vadede işe yarıyor gibi görünse de uzun vadede kendi zeminini aşındıran, sürdürülemez bir döngü yaratır.

Süper Lig’de gerilim nasıl “topraklanır”?

Süper Lig’de biriken gerilimi azaltmak için romantik “hoşgörü” çağrıları yeterli görünmüyor. Kalıcı çözüm ancak doğru tasarlanmış bir sistemle mümkün olabilir. Bunun ilk adımı kurumsal şeffaflık ve hesap verebilirliğin gerçek anlamda tesis edilmesi olarak kendisini somutluyor. Bunun için ilke etapta bağımsız ve etkili denetim mekanizmaları kurulmalı, kulüplerin finansalları açık ve düzenli biçimde izlenebilir hale getirilmelidir. Yönetimlerin popülist söylemlerle alan kazanmasının önüne geçildiğinde, iç sorunları gizlemek için dış düşman üretme refleksi de doğal olarak zayıflayacaktır.

İkinci olarak, gelir dağılımında daha adil bir yapı kurulmalı; rekabetçi dengeyi güçlendirecek ve futbol kalitesini yukarı çekecek bir sistem hayata geçirilmelidir. Yayın gelirlerinin daha dengeli paylaşılması ve kulüpler arasındaki finansal uçurumun daraltılması, sistemin tansiyonunu düşürür. Çünkü ekonomik eşitsizlik, rekabeti beslemekten çok, ötekileştirmeyi körükleyen bir yakıta dönüşmektedir.

Üçüncü olarak, Muzafer Sherif’in “Gerçekçi Çatışma Teorisi”nde ortaya koyduğu gibi, gruplar arasındaki gerilim çoğu zaman rekabetten beslenir; ancak ortak ve ulaşılması gereken üst hedefler tanımlandığında bu gerilim iş birliğine dönüşebilir. Bu çerçevede kulüpler yalnızca rakip değil, aynı futbol ekosisteminin paydaşlarıdır. Avrupa’da başarı gibi ortak hedefler etrafında birleşmek, rekabeti yıkıcı olmaktan çıkarıp yapıcı hale getirebilir. Bu doğrultuda kulüpler arası iş birliği platformlarının oluşturulması kritik önemdedir.

Dördüncü başlık, medya dilinin düzenlenmesidir. Burada sert bir sansürden daha çok, “yumuşak denetim” mekanizmalarıyla nefret dili yerine analitik ve sorumlu bir dilin teşvik edilmesi gerekir. Spor medyasında etik standartların güçlenmesi, gerilim dilini zayıflatır; bu da doğrudan taraftar davranışlarına yansır.

Beşinci olarak, taraftar deneyimi yeniden tasarlanmalıdır. Aile tribünleri, karma etkinlikler ve farklı takım taraftarlarını bir araya getiren projeler, Gordon Allport’un “temas” hipotezinin işaret ettiği gibi önyargıları azaltır. Bu hipoteze göre, farklı gruplardan insanlar uygun koşullarda bir araya gelip etkileşime girdikçe, birbirlerine yönelik önyargıları zayıflar. İnsanlar birbirini tanıdıkça “öteki” kavramı anlamını yitirir; tanıdık olan düşman olmaktan çıkar.

Ötekileştirmenin ekonomisi

Ötekileşmeyi sağlıklı biçimde anlamlandırabilmek için, Türk futbolundaki sorunun yalnızca sahadaki sportif sonuçlarla sınırlı olmadığını da görmek gerekir. Asıl mesele, sürdürülebilirlikten uzak bir ekonomik ve yönetsel yapının varlığıdır. Kısa vadeli başarıya odaklanan, şeffaflıktan uzak ve sürekli kriz üreten bu model, futbolun tüm dinamiklerini belirleyen temel zemin haline gelmiştir.

Bu örgütlenme içinde ötekileştirme, basit bir sosyolojik refleks olmanın ötesine geçerek işlevsel bir ekonomik araca dönüşür. Çünkü modern futbolda gerilim dikkat üretir, dikkat ise doğrudan ekonomik değere çevrilir. Yayıncılar için reyting, kulüpler için taraftar mobilizasyonu, medya için etkileşim… Bu gerilim sürekli yeniden üretilir ve tüm aktörler bir şekilde bundan beslenir. Bu yüzden “futbol ekonomisi bir gösteri ekonomisine dönüşmüştür” tespitimiz, mevcut düzeni açıklayan en net ve isabetli çerçevelerden biri olarak öne çıkar.

Ancak bu düzenin kaçınılmaz bir bedeli vardır ve bu bedeli en ağır şekilde taraftar tüketiciler öder. Sürekli kutuplaşma ve gerilim üzerinden işleyen sistem, futbolun keyif veren doğasını aşındırırken, taraftar tüketiciyi de giderek artan bir duygusal ve psikolojik yükün içine çeker.

Futboldaki tüm sorunların temelinde gelir dağılımı adaletsizliği yatar!

Yıllardır vurguladığım gibi, futboldaki sorunların temelinde gelir dağılımındaki dengesizlikten beslenen eko-politik sebepler yer alır. Bu nedenle bugünün Türk futbolunu doğru anlamak kritik bir önem taşır. Eğer futbol ekonomisi sürdürülebilir bir yapıya sahip değilse, oyunun kendisinin de sürdürülebilir olması olanaklı değildir. Bugün gelinen noktada tam da böyle bir tabloyla karşı karşıyayız. Sürdürülebilirlikten uzak ekonomik model, oyunun doğasını tehdit eden derin bir krize dönüşmüş durumda...Futbol ekosisteminde giderek belirginleşen yapısal anomaliler ise bu krizi daha da derinleştirerek sistemi adeta patolojik bir vakaya dönüştürüyor.

Ötekileştirmeye karşı neler yapılmalı?

Makro bazda ise en önemli ve acil problem, Türkiye Futbol Federasyonu (TFF)’nun futbolu düzenleme ve yönetme rolü yeniden tanımlanması gerektiği ile ilgilidir. TFF’nin Mevcut yapısı, çağdaş futbolun ihtiyaçlarına uygun biçimde yeniden kurgulanmalıdır. Federasyon, yalnızca kriz anlarında devreye giren bir hakem değil; güven üreten, sistemi inşa eden ve yön veren bir kurum haline gelmelidir. Şeffaf, öngörülebilir ve tutarlı karar mekanizmaları oluşturulduğunda hem komplo teorileri hem de güvensizlik doğal olarak zemin kaybedecektir.

Ötekileştirme kısa vadede güç üretir; kitleleri harekete geçirir ve dikkat çeker. Ancak uzun vadede sistemi aşındırır ve kaçınılmaz olarak çöküşe sürükler. Bugünkü Süper Lig modeli büyük ölçüde bu gerilim üzerinden ayakta duruyor; ancak bu yapı sürdürülebilir değildir. Oysa sürdürülebilir olmayan hiçbir sistem kalıcı olamaz. Bu nedenle, sürdürülebilirlik ve dayanıklılık için gerilim üreten yapı “topraklanmalı”; kulüpler ve tüm futbol paydaşları üzerinden bu gereksiz yük sistemden uzaklaştırılmalıdır. Bu işlevi yerine getirecek, yani gerilimi azaltacak ve dengeleyecek kurumsal mekanizmaları kurma sorumluluğu ise futbolun en üst otoritesi olan Türkiye Futbol Federasyonu’na aittir.

Ötekileştirmenin panzehiri

Ötekileştirmenin panzehiri; bireysel ve toplumsal düzeyde empatiyi, sosyal teması ve çoğulcu demokrasi ilkelerini hayata geçirmektir. Farklı grupların eşit koşullarda ve ortak hedefler etrafında bir araya gelmesi, yerleşik önyargıları aşındırarak karşılıklı anlayışı güçlendirir.

Toplumsal düzeyde; eşit koşullarda bir araya gelmeyi artırmak, adil ve kapsayıcı kurumları güçlendirmek ve dili sorgulayan eleştirel bir bilinç geliştirmek büyük önem taşır.

Birey açısından ise öz-farkındalık belirleyicidir. İnsan kendi iç dünyasıyla yüzleştiğinde, “öteki”ni bir tehdit olarak görmek yerine daha anlaşılır ve insani bir konumda değerlendirmeye başlar.

Futbolda gerçek bir dönüşüm ise, sadece sahadaki oyunu değil; yönetimden teşvik sistemlerine, taraftar deneyiminden iletişim diline kadar her alanı kapsayan bir değişimi gerektirir. Şeffaf ve güven veren bir yönetim kurulmadan, dengede rekabet sağlanmadan, kaynaklar ve gelirler daha dengeli ve adil dağıtılmadan ve farklı taraftarları buluşturan ortak alanlar oluşturulmadan kalıcı ilerleme sağlanamaz.

Bu yüzden çözüm; doğru kuralların konulduğu, doğru teşviklerin verildiği ve birleştirici bir dilin benimsendiği bir sistemi birlikte kurmaktan geçer. Gerilimi besleyen değil, ortak değeri büyüten bir anlayış ancak bu şekilde hayata geçirilebilir.

Sonuç olarak

Türk futbolunun önünde açık bir yol ayrımı bulunuyor… Futbolumuz ya ötekileştirme üzerinden kalabalıkları yöneten mevcut anlayışını sürdürecek ya da gerilim akılcı biçimde yönetilerek, oyunun gerçek değeri büyütülecektir.

İlk seçenek kısa vadede daha kolay ve konforlu görünebilir. Ancak ikinci yol; gerçek liderlik, kurumsal cesaret ve uzun vadeli bir vizyon gerektirir. Aynı zamanda doğru ve kalıcı çözümü temsil eden seçenek de budur.

Bunda en büyük sorumluluk kulüp yönetimlerindedir.

Gerilimin yerini sevginin aldığı, ayrışmanın değil birliğin büyüdüğü; karşılıklı anlayışın ve hoşgörünün yükseldiği bir sezon olsun. Fair play’in yalnızca sahada kalmadığı, tribünlere, sokaklara ve dile de yayıldığı; rekabetin sert ama kalplerin yumuşak kaldığı bir futbol yılına adım atalım.

Keyifli olduğu kadar estetik, mücadele dolu olduğu kadar saygılı bir sezon dileğiyle… Hoş geldin 69. sezon!

/././

İspanya’ya mülteci akını: Avrupa’da dengeler değişebilir mi?-Eray Özer- 

Görünen o ki Avrupa’da da yeni cepheleşmeler oluşuyor. İspanya-Fransa hattına karşı İtalya-Almanya ittifakı mesela. Avrupa’nın Kuzey Afrika politikası yeniden yazılıyor. Cezayir-Fas geriliminin silahlı çatışmaya dönüşme riski var. Fas ise giderek ABD-İsrail cephesine daha bağımlı hâle geliyor.

Üçüncü ve son yazıyla İspanya’ya mülteci akını ve Kuzey Afrika bahsini kapatalım istiyorum. Trump-İsrail ekseninin konuya nasıl dahil olduklarını anlatacağım ama önce buraya kadar olan kısmı özetleyeyim.

* Ceuta, İspanya yönetimindeki bir Kuzey Afrika şehri. İspanya, Batı Sahra’dan çekildikten sonra burası ve Melilla’daki varlığını da kaybetmek istemiyor. Bu nedenle Fas’ın Batı Sahra’daki egemenlik tezine destek veriyor.

* 2021’de İspanya, Batı Sahra’daki ayrılıkçı Polisario Cephesi liderini tedavi edince Ceuta’ya benzer bir durum yaşanmış ve Fas mülteci kapılarını açmıştı. Benzer bir mülteci akınını o zaman da görmüştük.

* İspanya’nın Fas’la arasını iyi tutmak istemesinin bir nedeni de bu. Mültecileri üstüne salmasından korkuyor.

* Lakin Fas’ın ABD-İsrail cephesiyle yakın zamanda değişen ilişkileri İspanya’yı endişelendiriyor. Trump ilk başkanlık döneminde Fas’ın Batı Sahra’daki egemenliğini tanıyarak büyük bir diplomatik hamle yapmıştı. Karşılığında Fas, İsrail’in Ortadoğu’daki varlığını perçinleyen İbrahim Anlaşmaları’na katıldığını açıkladı.

* İspanya, İsrail’in Gazze’deki insanlık dışı katliamlarını kınayan nadir Avrupa ülkelerinden. Ayrıca NATO’da da Trump’ın askeri harcama kotasına direniyor. Fas’ın ABD-İsrail hattıyla bu kadar yakınlaşmasından endişelenen İspanya yakın zamanda bir hamle yaptı: Fas’ın düşman kardeşi Cezayir’le -yine Fas’a verdiği destek yüzünden- bozulan ilişkileri yeniden kurmak için girişimlerde bulunmaya başladı.

* Öte yandan Fas’ın baş düşmanı ayrılıkçı Polisario Cephesi de ateşkese son vererek silahlı mücadeleye dönme kararı aldı. Fas, Polisario’nun arkasında Cezayir desteği olduğuna inanıyor.

* Bu temmuzda önce Fransa sonra İspanya en üst düzeyde -başbakan düzeyinde- Cezayir ziyaretleri yapınca Fas’ta alarm zilleri çalmaya başladı. Üstüne ABD ve İsrail’in İspanya’ya bir ders verme çabası da eklenince Fas yine mülteci musluğunu açtı ve Ceuta’dan iki günde -kimi kaynaklara göre- 100 bin mülteci İspanya’ya geçiş yapmaya çalıştı.

* Bu arada, denklemde İtalya ve Almanya da var. İtalya’nın İspanya’ya sınır kontrolü başlatması da tesadüf değil. Geçmişte İspanya-Fransa cephesi Fas’la yakınlaşırken İtalya-Almanya hattı da Cezayir’le ilişkileri sıkı tutuyordu. İspanya’nın politika değişikliği İtalya’yı da tetikledi. Onlar da ABD-İsrail hattıyla ittifaka gidecek gibi görünüyor.

İşte tüm meselenin özet hali bu.

Evet, İspanya denizden gelen mültecilerle ilgili bir yasa tasarısını mecliste kabul etti ve bu durum spekülasyonlarla mülteci dalgasını tetikledi.

Evet, İspanya’nın Batı Sahra’daki eski yerleşimcilerin akrabalarına vatandaşlık vereceğini duyurması Fas’ın hoşuna gitmedi.

Bunlar da etkili kuşkusuz. Ama büyük resmi anlatmıyor.

Mesele birkaç pratikten çok ötede bir çelişki barındırıyor. Bir kere her şeyden önce, Avrupa’nın Kuzey Afrika politikasının yeniden şekillendiğini görebiliyoruz. Ve bu durum Ortadoğu’daki gelişmelerden bağımsız değil, hatta bir tür domino etkisi sonucu ortaya çıkıyor.

ABD’nin burayı “kaşıyacağını” görebiliyoruz. Trump anında vaziyeti İspanya Başbakanı Sanchez’in beceriksizliğine bağladı. Sık sık Türkiye hakkında da atıp tutan itici, tam olarak ne iş yaptığı da belli olmayan bir adam var: Michael Rubin. Bu adam, son krizde de devreye girdi/sokuldu ve “Faslılar bir buldozerle sınırı yıkıp Ceuta ve Melilla’yı kendi topraklarına katmalıdır” diyerek bir anlamda Fas’a “akıl” verdi.

İsrail durur mu? BM Temsilcisi Danny Danon İspanya’yı “Kuzey Afrika’daki sömürgeci zihniyetinden kurtulamamakla” suçladı. Bunu söyleyenin bir İsrailli olması trajikomik bir fıkra gibi. Gerçi İsrail hükümeti hızla Danon’la kendi tavrı arasına bir çizgi çekti. Şimdilik daha nötr durmayı tercih ediyor, İspanya aleyhine yeni bir laf etmiyorlar.

Tabii bir de meselenin “ibretlik” kısmı var: ABD ve Avrupa sağı “sınırları denizden/karadan geçmeye çalışan Afrikalı mülteciler” görüntüsüne bayıldı. Trump “Kasım’daki seçimleri Demokratlar kazanırsa bizim sınırlar da ‘nah’ böyle olacak” demeye başladı bile. Bir taşla iki kuş…

Peki bundan sonra ne olabilir?

Fas ve Cezayir geriliminin silahlı çatışmaya dönüşme ihtimali var. Kuzeyde Rusya cephesi varken Avrupa güneyde büyük bir savaşa izin vermez gibi ama belli de olmaz. Büyük savaş olmasa bile sınır çatışmaları şeklinde bir cereyan görebiliriz.

İspanya’yla İtalya arasındaki gerilimin İspanya-Fransa çizgisine karşı İtalya-Almanya iş birliğini getirme ihtimali de yüksek. İspanya ve Fransa, Trump’a karşı biraz daha mesafeli, Çin’le iş birliğine daha açık bir çizgiyi takip ederken İtalya ve Almanya ABD/İsrail ikilisiyle ilişkileri derinleştirme yoluna gidebilir.

Enerji meselesinin buradaki önemini de atlamayalım. Rusya’dan gelemeyen doğal gaz Cezayir’den gelebiliyor. Cezayir Avrupa’daki bu çekişmeyi avantaja çevirerek daha da güçlü bir pozisyon elde edebilir.

Bu durumda Fas, Amerikalı ve İsrailli dostlarına daha bağımlı hale gelecektir. Öyle oldukça gerilim daha da artacaktır. Döndük mü başa? Zaten dünya böyle böyle, her şey birbirini tetikleyerek ilerlediği için uçuruma doğru yuvarlanıyor.

Şöyle bitireyim: İspanya, Portekiz, İtalya, Fransa kıyılarında mis gibi geçinip gidiyorken… Akdeniz’in nefis nimetlerinden yararlanıp yaşayıp gidiyorken… “Yok, buralar yetmez. Daha çok toprak lazım. Daha çok ganimet lazım. Daha çok köle lazım” diye gemilerle okyanuslara açılıyorsun. Bulduğun her yeni toprağa çörekleniyorsun. Etinden sütünden, kölesinden madeninden sonuna kadar yararlanıyorsun. Bunu da bir 400-500 yıl kadar mutlu mesut yapmaya devam ediyorsun.

Sonra sanayideki devrimler, iletişimin ve ulaşımın hızlanması seni bir anda buralardan vazgeçmeye zorluyor. Vazgeçer misin?

Geçmezsin tabii. Geçmiyorsun. Senin topraklarındaki halkın mutluluğu öte coğrafyaların kaynaklarıyla mümkün ancak. Biliyorsun.

İşte bu yüzden sömürdüğün yerlerden çekilmiş gibi yaparak, başka yöntemlerle oranın kaynaklarını kurutmaya devam ediyorsun.

Hep söylüyorum, hep de söyleyeceğim: Nerede bir kardeş kavgası varsa bilin ki işin içinde oranın kaynaklarını sömürmek isteyenlerin parmağı var.

Filler tepişiyor, çimenler eziliyor.

İyi haftalar.

NOT: Konuya dair birinci ve ikinci yazılara bu bağlantılardan ulaşabilirsiniz.

/././

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Avrupa’nın çöpü denizimizde ve tarım topraklarımızda birikiyor! + Japonya’da şirketler öğrencileri kapışıyor; ‘Kosen’ sistemi merceğinden Türkiye ve Japonya -T24-


Avrupa’nın çöpü denizimizde ve tarım topraklarımızda birikiyor!-Gürkan Akgüneş- 

Atmamamız gerekeni doğaya atıyoruz. Değerini bilmemiz gerekeni de çöpe. Yaşadığımız problemin temelinde şu yatıyor: Biz hem çöpü hem de kaynaklarımızı maalesef doğru yönetemiyoruz. Üzerinde tarım yaptığımız toprağı plastiğe boğuyoruz ve toprağın çalışma biçimini değiştiriyoruz.

Türkiye'nin en temiz koyları bugünlerde plastik çöplerle kaplı. Yapılaşmanın olmadığı antik koylarda bile, artık balıktan çok mikroplastik parçacıkları yüzüyor. Akdeniz’deki kıyılarımızdan sosyal medyaya yansıyan görüntüler, yürek yakıcı.

Tabii hakiyle soruyoruz; Kim attı bunları denize? Tekneler mi. Turistler mi.. Sahilde piknik yapanlar mı?

Keşke mesele birkaç sorumsuz insanın denize attığı pet şişeler ve poşetlerden ibaret olsaydı. Maalesef değil.

Plastiğin geldiği yere doğru gidelim

Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi'nden Prof. Dr. Sedat Gündoğdu ve ekibinin Alanya kıyılarında yaptığı araştırma, denizin bazı noktalarındaki mikroplastik yoğunluğunun Akdeniz'deki mevcut kirlilik seviyesinin 60-65 katına çıktığını gösteriyor.

Bazı istasyonlarda bulunan plastiklerin yüzde 60 ila yüzde 93'ünün geri dönüşüm tesislerinde parçalanmış plastiklerle ilişkili olduğu saptanmış. Daha da ilginci, plastiğin izini denizden geriye doğru takip ettiğinizde karşınıza Adana çıkıyor.

Kanallar... Geri dönüşüm tesisleri... Atık sular... Yağmurla sürüklenen plastik kırıntıları...

Araştırmalarda tek bir kanaldan, saatte 1 metreküp su üzerinden yaklaşık 1,5-2 milyar mikroplastik parçacığının Akdeniz'e taşınabildiği hesaplanmış.

Sulama kanallarından tarım toprağına taşınan plastik yığını

Yani denizde gördüğümüz plastiklerin hikâyesi her zaman denizde başlamıyor. The Guardian gazetesinin bu hafta yayımladığı çalışmada da Adana'daki plastik geri dönüşüm tesislerinin yakınındaki sulama kanalları incelenmiş.

Tesislerin aşağı kesimlerinden alınan sularda mikroplastik yoğunluğu, yukarı kesimlere göre 10 kat daha yüksek bulunmuş.

Buraya kadar hâlâ “Akdeniz'i kirletiyoruz” diyebilirsiniz. Ama mesele tam burada başka bir yere gidiyor. Çünkü bu kanallar yalnızca denize su taşımıyor. Çukurova'nın tarlalarını da suluyor.

Toprak plastiği unutmuyor

Çukurova dediğimiz yer herhangi bir arazi değil. Mısırı, pamuğu, narenciyesi, sebzesiyle Türkiye'nin en önemli tarımsal üretim merkezlerinden biri. Şimdi aynı sulama kanallarından yıllarca aynı tarlalara su verildiğini düşünün.

Bir yıl.. Beş yıl. On yıl!

Suyun taşıdığı mikroplastikler toprağa karışıyor. Plastik yok olmuyor; giderek daha küçük parçalara ayrılıyor, sürümle ve su hareketleriyle toprağın farklı katmanlarına taşınıyor. Bilim dünyasının son yıllarda üzerinde yoğunlaştığı mesele de tam olarak bu. Mikroplastik yalnızca toprağın içinde duran yabancı bir madde değil.

Çalışmalar, mikroplastiklerin toprağın parçacıklarını bir arada tutan yapısını, gözenekliliğini ve su hareketlerini değiştirebildiğini gösteriyor.

Daha önemlisi toprağın görünmeyen işçileri de bundan etkileniyor; Bakteriler ve mantarlar...

Toprağın organik maddesini parçalayan, azotu ve fosforu döngüye sokan mikroorganizmalar... Bir avuç verimli toprak aslında başlı başına yaşayan bir ekosistem.

FAO'nun 2025'te yayımladığı bilimsel değerlendirme de plastik kirliliğinin toprağın fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik özelliklerini değiştirebildiğine; su tutma kapasitesi, besin döngüsü ve bitki gelişimi üzerinde etkiler oluşturabileceğine dikkat çekiyor.

Yani mesele yalnızca: “Bir domateste mikroplastik var mı?” sorusu değil. Çok daha temel bir mesele var: Üzerinde tarım yaptığımız toprağı plastiğe boğuyoruz ve toprağın çalışma biçimini değiştiriyoruz.

Bir tarafta kuraklık nedeniyle her damla sulama suyunun hesabını yapıyoruz. Diğer tarafta aynı suyla tarlaya kirlilik taşıyoruz. Üstelik mikroplastik denize ulaştığında denizin, toprağa ulaştığında toprağın meselesi haline geliyor. Doğaya karıştıktan sonra onu geri toplamak ise kaynağında engellemekten çok daha zor.

Daha çöpümüzü çöpe atmayı beceremedik

İşin bilimsel tarafı böyle. Ama bir de bizim çöple olan tuhaf ilişkimiz var. Sahile gidiyorsunuz, çöp.

Türkiye'nin en güzel koylarından birine gidiyorsunuz; kayaların arasında pet şişeler, içecek kutuları, plastik ambalajlar sizi karşılıyor.

Hafta sonu bir ağacın altında piknik yapayım diyorsunuz, sizden önce gelenlerin bıraktığı poşetler, mangal artıkları, plastik tabaklar her yana saçılmış halde.. Yürüyüş için Belgrad Ormanı'na gidiyorsunuz, bazı noktalarda neredeyse ağaçtan çok çöp görüyorsunuz.

Özetle; yol kenarı çöp, dere yatağı çöp, sahil çöp..

Sonra o plastik yağmurla dereye, dereden nehre, nehirden denize gidince “Akdeniz neden bu hale geldi?” diye şaşırıyoruz.

Oysa ki, daha çöpümüzü çöpe atmayı beceremedik. Üstelik mesele yalnızca çöpü nereye attığımız değil.

Biz çöpe ne attığımızın da pek farkında değiliz!

Geçenlerde Su Politikaları Derneği'nin hazırladığı “Çöpe Giden Sularımız” başlıklı raporu inceledim.

Başlığı okuyunca insanın aklına açık bırakılmış musluklar geliyor değil mi?  Oysa rapor, başka bir çöpten söz ediyor. Biz aslında suyu ekmekle, pilavla, makarnayla, meyveyle, sebzeyle birlikte çöpe atıyoruz.

Bir ekmek, 400 litre su

Mesela bir ekmek...

Raporda kullanılan hesaba göre 300 gramlık bir ekmeğin su ayak izi yaklaşık 400 litre.

Türkiye İsrafı Önleme Vakfı'nın 2025 yılı için açıkladığı günlük 12 milyon ekmek israfı esas alındığında, her gün ekmekle birlikte milyonlarca metreküp su ayak izini de çöpe gönderiyoruz.

Yıllık hesap daha da çarpıcı.

Rapora göre yalnızca ekmek israfından kaynaklanan sanal su kaybımız yaklaşık 1 ila 1,5 milyar metreküp.

Bu miktar, İstanbul ve Ankara'ya bir yılda temin edilen toplam su miktarına yaklaşık olarak karşılık geliyor.

Ekmekle de bitmiyor.

Evde bir gün önceden kalan, dibi tuttuğu ya da lapa olduğu için çöpe döktüğümüz pilavı düşünün.

Raporda, Türkiye'de tüketilen yerli pirincin sadece yüzde 5'inin çöpe gittiği varsayımıyla bile kaybedilen suyun yılda yaklaşık 68,8 milyon metreküp olduğu hesaplanmış.

Makarna?

Tükettiğimiz makarnanın yüzde 10'unun çöpe gittiği varsayılırsa yaklaşık 130 milyon metreküp su kaybediyoruz.

Raporun karşılaştırmasıyla bu, Ankara'ya bir yılda verilen içme ve kullanma suyunun yaklaşık yüzde 35'i.

Bir tabak pilav...

Yarım kalmış makarna...

Bayatladı diye attığımız ekmek...

Çöp kutusuna bakınca bunların hiçbirini su olarak görmüyoruz.

Keban Barajı'ndan daha fazlası çöpte

Asıl rakam ise bundan sonra geliyor. Su Politikaları Derneği, farklı kurumların gıda kaybı ve israfına ilişkin çalışmalarını bir araya getirerek yıllık toplam gıda kayıp ve israfını yaklaşık 28 milyon ton kabul etmiş. Bunun su ayak izi için yaptığı tahmini hesap: 26,6 milyar metreküp.

Bu miktarı insanın gözünde canlandırması zor. Rapor bunun için daha anlaşılır bir karşılaştırma yapıyor: Keban Barajı'nın aktif depolama hacminden daha fazla..

Hatta hesaplamaya göre gıda kaybı ve israfıyla boşa giden bu miktar, tarımsal üretimde kullanılan mavi ve yeşil suyun yaklaşık dörtte birine karşılık geliyor.

Daha garibi ne biliyor musunuz?

TÜİK verilerine göre evlerde en fazla israf edilen gıda yüzde 39,7 ile taze meyve ve sebze. Arkasından yüzde 32,5 ile ekmek geliyor. Gıdaların çöpe gitmesinin açık ara en büyük nedeni ise yüzde 74,4 ile bozulma.  Yani tarlada suyu veriyoruz. Gübreyi veriyoruz. Enerji harcıyoruz. Çiftçi yetiştiriyor. Nakliyeyle markete pazara geliyor. Market soğutuyor. Biz parasını verip eve getiriyoruz. Sonra buzdolabında unutuyoruz.

Ve çöpe atıyoruz. Aslında çöp kültürümüzün iki ucunda aynı problem var. Atmamamız gerekeni doğaya atıyoruz. Değerini bilmemiz gerekeni de çöpe.

Yaşadığımız problemin temelinde şu yatıyor: Biz hem çöpü hem de kaynaklarımızı maalesef doğru yönetemiyoruz.

/././

Japonya’da şirketler öğrencileri kapışıyor; ‘Kosen’ sistemi merceğinden Türkiye ve Japonya -Mitsuru Horiguchi- 

Alternatif eğitim kollarına göre 30 kat daha fazla iş ilanı alan ‘Kosen’lerin ortaya koyduğu Japonya’nın “insan kaynağını kurgulama” sistemi çok çarpıcı sonuçlar üretiyor. Peki nedir Kosen sistemi ve yoğun beyin göçü yaşayan Türkiye için ilham verici olabilir mi? Türkiye’nin zaten sahip olduğu imkânları yeni ilişkiler içinde yeniden bir araya getirmek ve onları ortak bir sistem hâline dönüştürmek mümkün olabilir mi?

Bu yazı, Nihon Keizai Shimbun gazetesinin 29 Temmuz 2026 tarihli sabah baskısında yayımlanan “Kosen öğrencileri için 30 katlık işe alım yarışı” başlıklı haberden esinlenerek kaleme alındı. Türkiye’de genç işsizliğinin kronikleşmiş olmasından duyduğum üzüntüyle, Japonya’nın deneyiminin belki bir ölçüde fikir verebileceğini düşünerek yazıyorum.

Bugün Japonya’da doğum oranlarının düşmesi ve nüfusun yaşlanması nedeniyle gençlerin sayısı giderek azalıyor. Bunun sonucunda birçok şirket ciddi bir nitelikli eleman sıkıntısı yaşıyor. Japonya’nın bugünkü durumunu bilmeyen Türk okurlar için bu belki de inanılması güç bir tablo olabilir. Çünkü bugün Japonya’da şirketler, yeni mezun öğrencileri adeta birbirlerinin elinden kapmaya çalışıyor.

Bu rekabetin merkezinde ise Japonya’nın kendine özgü eğitim kurumlarından biri olan Kosen’ler (Kōtō Senmon Gakkō – Yüksek Teknik Kolejler) bulunuyor.

Japonya Ulusal Kosen Kurumu’nun verilerine göre, bugün Kosen mezunları için iş ilanı oranı yaklaşık 30.
Bu sayı neyi ifade ediyor, derseniz, mezun olan her öğrenci için ortalama 30 ayrı iş fırsatı bulunuyor. Karşılaştırmak gerekirse, dört yıllık üniversite mezunları için bu oran yaklaşık yüzde 1,66. Aradaki fark tek başına bile durumun ne kadar sıra dışı olduğunu göstermeye yetiyor.
Benim evimin yakınında da bir Kosen bulunuyor. Bu okulun öğrencileri için iş bulma oranının 30 kat olduğunu öğrendiğimde, doğrusu ben de büyük şaşkınlık yaşadım.

Peki neden şirketler Kosen mezunlarını bu kadar yoğun biçimde arıyor?
Bunun ilk nedeni, mezun sayısının oldukça az olması. Kosen’lerden her yıl yaklaşık 8 bin 800 öğrenci mezun oluyor ve bunların yaklaşık 6 bini doğrudan iş hayatına atılıyor. Şirketler açısından bakıldığında ise herkes aynı sınırlı insan kaynağını elde etmeye çalışıyor. Başka bir ifadeyle, tek bir genci 30 farklı şirket işe almak istiyor.

Genç işsizliğinin önemli bir sorun olduğu Türkiye açısından bakıldığında bu gerçekten dikkat çekici bir tablo.
Peki nüfusu azalan Japonya’da böyle bir sistem nasıl ortaya çıkabildi?
Bunun cevabı, Japonya’nın yıllar içinde oluşturduğu kendine özgü insan kaynağını etkin biçimde değerlendirme mekanizmasında yatıyor.

Kosen nedir?

Türk okurlar için önce Kosen sistemini açıklamak gerekir.
Kosen ne klasik bir lise ne de sıradan bir üniversitedir. Öğrenciler 15 yaşında bu okullara girer ve beş yıl boyunca mühendislik ile teknik alanlarda yoğun bir eğitim alırlar.
Bu sistemin en önemli özelliği, yalnızca teorik bilgiye değil, laboratuvar çalışmalarına, uygulamalara, üretime ve araştırmaya büyük önem vermesidir.

Üniversitelerin mühendislik fakültelerinde çoğu zaman önce teori öğretilip daha sonra uygulamaya geçilir. Kosen’lerde ise öğrenciler çok erken yaşlardan itibaren gerçek makinelerle, üretim süreçleriyle ve teknolojilerle iç içe eğitim görürler.

Kısacası burada teoriden çok pratik ön plandadır.
Bu nedenle Kosen mezunları, işe başladıkları ilk günden itibaren üretim sahasında katkı sağlayabilecek bilgi ve deneyime sahip olmaya başlarlar.

Kosen mezunları tercihinde dört temel neden?

Şirketler neden Kosen öğrencilerini tercih ediyor?
Bunun başlıca dört nedeni olduğu söylenebilir.

Birincisi, mezunlar doğrudan çalışabilecek düzeyde yetişmektedir. Bir şirket için yeni mezun bir çalışanı sıfırdan eğitmek ciddi zaman ve maliyet gerektirir. Kosen mezunları ise hem mühendislik bilgisini hem de uygulama deneyimini okuldayken kazanmış olarak mezun olurlar.

İkincisi, üretim sahasını gerçekten tanırlar. Sadece teknik çizim yapabilen kişiler değildirler; makineleri kullanabilir, sorunları tespit edebilir ve çözüm geliştirebilirler.

Üçüncüsü, problem çözme becerileri yüksektir. Robot yarışmaları, bitirme projeleri, laboratuvar çalışmaları ve çeşitli uygulamalar sayesinde sürekli düşünmeye, denemeye ve hata yaparak öğrenmeye alışırlar.

Dördüncüsü, şirketlerde uzun süre çalışma eğilimleri daha yüksektir. Bir şirket açısından işe aldığı kişinin uzun yıllar kurumda kalması büyük bir değerdir.

Kosen’i tercih eden gençlerin önemli bir kısmı, yalnızca bilgi ezberlemekten hoşlanan öğrenciler değildir. Onlar, kendi elleriyle bir şey üretmekten mutluluk duyan, üretmeyi hedef alan kişilerdir. Robotlara, makinelere ya da programlamaya tutkuyla ilgi duyan öğrenciler bu okullarda oldukça yaygındır.

Şirketler arasındaki rekabetin ön cephesi

Kosen mezunları için yaşanan bu “30 katlık işe alım yarışı”nın ne kadar kızıştığını anlamak için birkaç somut örneğe bakmak yeterlidir.

Japonya’da su altyapısı hizmeti veren Tokyo Su İdaresi (Tokyo Suido), ülke genelindeki 45 Kosen okulunun hemen yakınlarına elektrik direği reklamları yerleştirmiş durumda. Reklamlarda doğrudan okulun adı kullanılarak “… Kosen öğrencilerine” diye sesleniliyor ve adayların şirketin internet sitesine ulaşabilecekleri bir QR kodu da bulunuyor.
Başka bir deyişle şirket, Japonya’nın kuzeyinden güneyine kadar Kosen bulunan bölgeleri tek tek belirleyip öğrencilerin her gün görebileceği noktaları hedef alıyor.

Büyük kimya şirketlerinden biri ise daha da dikkat çekici bir yöntem geliştirdi.
Şirket, ana üretim tesislerinin bulunduğu Güney Japonya’da “mezun olduktan sonra memleketinde çalışma garantisi” uygulamasını başlattı. Özellikle yarı iletken sektörünün de yoğun biçimde mühendis aradığı günümüzde, Kosen öğrencilerine daha işe başlamadan önce görev yerlerinin kendi bölgeleri olacağı taahhüt ediliyor.

Artık şirketler yalnızca maaş ve sosyal haklarla rekabet etmiyor. Gençlerin geleceğe ilişkin en büyük kaygılarından biri olan “nerede yaşayacağım ve çalışacağım” sorusuna da cevap vermeye çalışıyorlar.

Japonya’yı ayakta tutan şey, okullar ile şirketler arasındaki bağ

Burada asıl önemli olan yalnızca Kosen sistemi değildir.
Esas dikkat çekici nokta, okullar ile şirketler arasındaki ilişkinin öğrenciler mezun olmadan çok önce kurulmuş olmasıdır.
Örneğin Japonya’nın kuzeyindeki bir Kosen’de, il sınırları içindeki yaklaşık 250 şirket, “Glocal İnsan Kaynağı Geliştirme Birliği” adı verilen ortak bir oluşum kurmuştur.
Böylece şirketler okulla tek tek ilişki kurmak yerine ortak bir platform üzerinden hareket ederler. Öğrencilere düzenli olarak staj imkânları, fabrika ziyaretleri, kariyer buluşmaları ve birebir görüşmeler sunulur.
Sonuç olarak şirketler öğrencilerle ilk kez mezuniyet sonrasında tanışmaz.
Onları öğrencilik yıllarından itibaren tanır; yeteneklerini gözlemler ve güven ilişkisi kurarlar. İşe alım süreci de bu ilişkinin doğal devamı hâline gelir.
Çünkü yalnızca okul insan yetiştiremez.
Yalnızca şirketler de yetiştiremez.
Yerel toplum da eğitimin bir parçasıdır.

Türkiye ile Japonya arasındaki temel fark

İşte Japonya ile Türkiye arasındaki önemli farklardan biri burada ortaya çıkıyor.
Türkiye’de genel olarak süreç üniversite → mezuniyet → iş arama şeklinde ilerliyor.
Ancak üniversite yıllarında öğrencilerin şirketlerle yeterince temas kuramaması, mezuniyet sonrasında ciddi bir çelişki doğuruyor.
Şirketler deneyimli çalışan arıyor.
Gençler ise deneyim kazanabilecekleri ilk fırsatı bulamıyor.
Ben de bugüne kadar birçok Türk arkadaşımın ve tanıdığımın, çocukları için staj yeri konusunda yardım istediğine defalarca tanık oldum.
Çünkü Türkiye’de çoğu zaman güçlü bir çevreniz yoksa staj yapacak yer bulmak bile kolay olmuyor.

Beyin göçünü önlemenin gerçek yolu

Türkiye ile 40 yılı aşkın bir süredir iç içe yaşayan biri olarak beni en çok üzen konulardan biri de budur.
Toplamda yaklaşık 20 yılımı Türkiye’de geçirdim. Bu süre boyunca çok sayıda yetenekli Türk gencinin yükseköğrenimini tamamladıktan sonra kendi ülkesinde kendisine uygun bir gelecek göremediği için yurt dışına yöneldiğine tanık oldum.
Eskiden bu göçün temel adresi Avrupa ve Kuzey Amerika idi.
Son yıllarda ise Doğu Asya ve Güneydoğu Asya ülkelerine giden başarılı Türk gençlerinin sayısının arttığını bizzat çevremden de duyuyorum.

Sık sık “Türk gençleri gelecekten umudunu kesiyor” deniliyor.
Peki gerçekten sorun yalnızca bu mu?
Elbette ücretler önemlidir.
Ancak mesele sadece gelir düzeyi değildir.
Bir insanın kendi bilgi ve yeteneklerini kullanabileceği, gelişebileceği ve değer göreceği bir ortam bulabilmesi çok daha belirleyici olabilir.
Gerçek anlamda beyin göçünü azaltmanın yolu, gençlere “Bu ülkede kendi geleceğimi kurabilirim” duygusunu verebilmektir.

Kosen sisteminin bize gösterdiği asıl şey

Bence Kosen sisteminin başarısı yalnızca eğitim sisteminin başarısı değildir.
Asıl başarı, toplumun tamamının insan kaynağını en verimli şekilde değerlendirebilen bir “insan kaynağını kurgulama sistemi” olarak çalışabilmesidir.

Okullar öğrencileri yetiştirir.
Şirketler onları çalışma hayatına kazandırır.
Yerel toplum sanayiyi destekler.
Öğrenciler ise kendi geleceklerini daha öğrenciyken somut olarak tasarlamaya başlar.
Bu aktörlerin hiçbiri birbirinden bağımsız hareket etmez.
Hepsi aynı sistem içinde birbirine bağlanmıştır.
Elektrik direklerine verilen ilanlar…
Yerel çalışma garantisi…
250 şirketten oluşan ortak insan kaynağı platformu…

İlk bakışta bunlar birbirinden bağımsız kesimler gibi görünebilir.
Oysa hepsi aynı düşünce biçiminin, aynı toplumsal tasarım anlayışının farklı yansımalarıdır.

Türkiye’nin elinde zaten gerekli malzemeler var

Türkiye’nin böyle bir sistemi kurabilmek için hiçbir imkâna sahip olmadığını söylemek doğru olmaz. Tam tersine, gerekli unsurların önemli bir bölümü zaten mevcuttur.
Meslek liseleri, uygulamalı eğitime uzun yıllardır önem veren köklü kurumlardır.
Ankara yakınlarındaki OSTİM gibi organize sanayi kümelenmeleri, şirketlerin bilgi, teknoloji ve insan kaynağını paylaşabilecekleri güçlü bir altyapı sunmaktadır.
Buna ek olarak, Türkiye’deki aile şirketleri ve ustalık-çıraklık geleneği de gençlerin işi doğrudan üretim ortamında öğrenmesine dayanan önemli bir kültürel mirastır.

Sakarya Ticaret ve Sanayi Odası Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi

Bu yönüyle bakıldığında, Kosen felsefesi ile Türkiye’nin geleneksel üretim kültürü arasında aslında şaşırtıcı derecede güçlü ortak noktalar bulunmaktadır.
Dolayısıyla sorun, Türkiye’de gerekli unsurların bulunmaması değildir.

Asıl eksik olan, bu unsurların ortak bir amaç doğrultusunda birbirine bağlanabilmesidir.
Meslek liseleri…
Sanayi kümeleri…
Ustalık geleneği…
Bunların her biri bugün kendi başına varlığını sürdürüyor.
Ancak Japonya’da olduğu gibi birbirini besleyen tek bir sistem hâline gelebilmiş değiller.

Bu nedenle Japonya’nın Kosen modelini olduğu gibi Türkiye’ye taşımaya çalışmak doğru olmayacaktır.
Asıl yapılması gereken, Türkiye’nin zaten sahip olduğu bu değerleri yeni ilişkiler içinde yeniden bir araya getirmek ve onları ortak bir sistem hâline dönüştürmektir.
Belki de Türkiye için gerçek başlangıç noktası tam olarak burasıdır.

Sonuç

Yıllardır Türkiye hakkında aynı cümleyi duyuyoruz:
“Türkiye genç ve dinamik nüfusa sahip bir ülkedir.”
Bu doğrudur.
Fakat yalnızca genç nüfusa sahip olmak tek başına yeterli değildir.
Asıl mesele, o gençlerin sahip olduğu yeteneklerin toplumla buluşabileceği mekanizmaları kurabilmektir.
Belki de Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey; eğitim kurumlarını, şirketleri ve yerel toplumu birbirine bağlayacak yeni bir editing*, yani yeni bir ilişki tasarımıdır.

Kosen sistemi bize yalnızca başarılı bir mühendis yetiştirme modelini göstermiyor.
Aynı zamanda insan yeteneğinin toplum içinde nasıl değerlendirilebileceğini de öğretiyor.
Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen yalnızca insanların yetenekleri değildir.
O yetenekleri birbirine bağlayan ilişkilerin nasıl kurulduğudur.
İşte Japonya’nın Kosen sistemi bana göre tam da bunu anlatıyor.
Ve belki de bugün Türkiye’nin üzerinde en çok düşünmesi gereken konu da budur.

*Bu yazıda kullandığım “editing” (編集) kavramı, yalnızca bilgiyi düzenlemek anlamına gelmiyor. Burada kastettiğim, birbirinden bağımsız görünen insanları, kurumları ve toplumsal mekanizmaları yeni ilişkiler içinde yeniden bir araya getirerek, bütünden yeni bir değer üretme sürecidir.


9 Ağustos 2026 Pazar

Kağıtta vakıf, aslında şirket: Patronların üniversitelerinde neler oluyor? -Emre Alım / soL-

Patronların insafına bırakılan vakıf üniversitelerinde yaz tatiliyle birlikte yeni bir kıyımın düğmesine basıldı. Onlarca öğretim üyesinin işine son verildiği İstanbul Aydın Üniversitesi ile bir açılıp bir kapanan Bilgi Üniversitesi'nden akademisyenler kampüslerdeki saldırının arka planını soL'a anlattı.

Yukarıdaki fotoğraf 1967 yılında çekildi.

Arkada yarısı görünen pankartta “Özel okullar devletleştirilmelidir” yazıyor.

Bu taleple İstanbul’dan yola çıkan devrimci öğrenciler 441 kilometre yürüdü, yol boyunca tüm il ve ilçelerde mitingler düzenledi, köylerde konuşmalar yaptı, 13 günün sonunda Ankara’ya vardı.

Yürüyüş amacına ulaştı, özel yüksekokullar kapatıldı veya devlet akademilerine dönüştürüldü. 

Patronlar 12 Eylül'le birlikte yeniden güç buldu. Özel üniversiteler darbenin ardından bu defa “vakıf” adıyla kuruldu. Vakıf üniversiteleri 40 yıl sonra bugün de kapatılıyor. Kimi kısım kısım kimiyse tümden. Hatta vazgeçilip birkaç gün içinde yeniden açılan da var.

Fakat kararı verenler bu kez devrimci öğrenciler değil, bizzat okulların sahibi olan patronlar veya AKP iktidarı. Haliyle motivasyon da farklı. Niyetleri üniversitenin devlet tarafından idare edilip kamu için var olması değil. Tek hedefleri üniversitenin kâr etmesi ya da zarar etmeyerek vergi kaçırma işlevini sürdürmesi.

Vakıf üniversitelerinde yaz tasfiyesi

Akademiyi hedef alan son saldırı dalgası içinden geçtiğimiz yaz günlerinde yaşanıyor.

Eğitim yılı biter bitmez vakıf üniversitelerinde toplu işten çıkarmalar başladı.

İstanbul Aydın, Maltepe, Beykent, Atlas, Arel, Yeni Yüzyıl, Gelişim ve Bilgi Üniversitesi’nde 100'den fazla akademisyenin işine son verildi. Sadece son iki yılda işten çıkarılan akademisyen sayısının 500'ü aştığı tahmin ediliyor.

Üniversiteler “daralmaya gidiyoruz”, “kadro fazlaydı”, “zaten sözleşmeniz bitmişti” gibi bahanelere sığınıyor. Akademisyenler ise kadroların gelir-gider hesaplarına göre daraltıldığını söylüyor.

Kâr getirmeyen bölümü gözden çıkardılar

Bunun en açık örneği İstanbul Aydın Üniversitesi’nde yaşandı.

Başta sosyal bilimler olmak üzere birçok bölümden çok sayıda akademisyen toplu olarak işten çıkarıldı. Kısa süre sonra daha kârlı bölümler için yeni kadro ilanları açıldı.

Patronların Ensesindeyiz Ağı bünyesinde bir araya gelen akademisyenler haklarını alabilmek için harekete geçti, üniversite önünden ses yükseltti ve hukuki süreç başlattı.

İşine son verilen akademisyenlerden biri de Müzik Öğretmenliği programında görev yapan Ulaş Özer. soL'a konuşan Özer, üniversitedeki tasfiye döngüsünü şu sözlerle özetledi:

"Her yıl sınavlar bittikten sonra üniversite birilerini işten çıkarıyor. Bu sene birçok arkadaşımızla yan yana gelmeyi başarabildik. Aslında olan şu: Üniversite belli alanları kârlı, belli alanları görece daha az kârlı ya da zarar eden şeklinde sınıflandırıyor. Bunun sonucunda fakülte ve bölümlerden eleman çıkarıyor. Diyelim ki bir bölümde 5 kişi var ve bu bölüm yeterince kârlı değil. Biz bu 5 kişinin yaptığı işi 3 kişiyle de yapabiliriz diyorlar."

Ulaş Özer'in hesabı kısa sürede doğrulandı. İstanbul Aydın Üniversitesi, neredeyse işten çıkardığı kadar yeni akademisyen alacağını duyurdu. 

l1İstanbul Aydın Üniversitesi, sanki onlarca emekçiyi haklarını ödemeden kapı önüne koyan kendileri değilmiş gibi “akademik kadromuzu büyütüyoruz” diye ilan vermekten çekinmedi.

'Tamamen patron şımarıklığı'

Personel azaltılan ve artırılan bölümlerin farklı olduğuna dikkat çeken Özer, "Kendilerince kârlı olan bölümlere kadro aktarıyorlar" dedi.

Nitekim vakıf üniversitelerinin işleyişi de bu mantığa dayanıyor. Vergi kaçırmak veya kamuoyu nezdinde itibarını makyajlamak isteyen sermaye grupları, bir vakıf üniversitesi kuruyor ya da satın alıyor. Üniversitenin bu işlevini sürdürebilmesi için sık sık giderlerde kesintiye gidiliyor. Getirisi düşük bölümler ya kapatılıyor ya da daraltılıyor.

Son yıllarda öğrenci sayısı düşen vakıf üniversiteleri, az tercih edilen bölümleri "masraf kalemi" olarak görüyor.

İşten çıkarılan akademisyenler bir de hak gaspıyla karşı karşıya. Üniversite yönetimi tarafından hukuksuz anlaşmalar dayatıldığını aktaran Özer, şu ifadeleri kullandı:

"Zaten hakkımız olan, üniversitenin ödemek zorunda olduğu kıdem tazminatı, ihbar tazminatı gibi başlıklar pazarlık konusu haline getirilmeye çalışılıyor. Sunulan anlaşmayı imzalamayanlara ödeme yapılmıyor ve mahkeme yolu gösteriliyor. Mahkeme 1-2 yıl içinde sonuçlanana dek ödeyecekleri paranın değerini kaybedeceğini biliyorlar. Tamamen bir patron şımarıklığı söz konusu."

Adı vakıf, işi şirket

Aslında kanunen vakıf üniversitelerinden kazanç sağlamak mümkün değil. Vakıf Yüksek Öğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 28. maddesi şöyle diyor:

“Vakıflar kendilerine kazanç sağlamak amacı ile yükseköğretim kurumu kuramazlar. Kurmuş oldukları yükseköğretim kurumundan herhangi bir surette gelir, kazanç ve hak elde edemezler.”

Ancak uygulama farklı. Vakıf üniversiteleri doğrudan olmasa da dolaylı olarak kâr etmeye uygun. 

Üniversitenin yemekhane, güvenlik, temizlik, inşaat, teknoloji altyapısı ve yayıncılık gibi ihtiyaçları mütevelli heyeti üyelerinin veya yakınlarının sahip olduğu özel şirketlerden temin ediliyor. Bu tedarikçi şirketler üzerinden kâr elde edilebiliyor.

Kampüs binaları, yurtlar veya arazi genellikle kurucu vakfa ya da kurucuların gayrimenkul şirketlerine ait oluyor. Üniversite bu mülkleri yüksek kira bedelleriyle kullanarak patronlarına düzenli nakit akışı sağlıyor.

Özellikle tıp fakültesi bulunan vakıf üniversitelerinde hastaneler başlı başına bir finansman kaynağı oluyor.

Fakat bunlar bir noktada teferruat. Çünkü vakıf statüsünün kendisi patronlar için oldukça önemli bir kapıyı aralıyor.

Vakıf statüsünde olduğu için özel üniversitelere aktarılan kaynaklar eğitime yapılan yatırım veya bağış sayılıyor. Bu da çeşitli vergi muafiyetleri, indirimler ve kamu desteklerini beraberinde getiriyor.

Holdinglerin elde ettiği kârlar normal şartlar altında kurumlar vergisine tabi olacakken, bir kısmı vakıf üniversitelerine aktarılarak şirketlerin kurumlar vergisi matrahından düşülüyor.

Kara para, kayyım, kıyım

Bu yöntemle vergiden kaçınmak kadar kara para aklamak da mümkün. Can Holding örneği bunun en taze ispatı.

AKP içerisinde büyüyen kavga Can Holding’e uzanmış, on milyarlarca lirayı akladığı tespit edilen şirketle birlikte bağlantılı olduğu Bilgi Üniversitesi de TMSF’ye devredilmişti.

İşlevi gereği TMSF’nin bir süre sonra üniversiteyi satması bekleniyordu. Ani bir kararla üniversite 22 Mayıs’ta AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla kapatıldı ama 3 gün sonra yeniden açıldı.

Öğrenciler ve akademisyenler Bilgi Üniversitesi'nin kapısına kilit vurulmasına boyun eğmedi, günlerce direndi.

Akademisyeninden öğrencisine tüm üniversite o günden bu yana diken üstünde.  

Akıbeti belirsiz olan okulda neredeyse her gün yeni bir karara imza atılıyor.

Üniversitede 21 yıldır görev yapan Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Bilmez, dönem ortasında haksızca işten çıkarıldı.

Önümüzdeki akademik yılda Tarih, Sosyoloji, Spor Yöneticiliği, Genetik ve Biyomühendislik ile İş Sağlığı ve Güvenliği programlarına yeni öğrenci alınmayacağı duyuruldu.

soL’a konuşan Bilgi Üniversitesi'nden bir akademisyen, kampüste yaşanan değişimi şöyle anlattı:

“Kampüste aylardır yoğun bir yenileme ve onarım faaliyeti var. Binaların içi, kaldırımlar yenileniyor, her köşeye yeni lambalar ve kameralar yerleştiriliyor, sayısı görünür biçimde artan güvenlik görevlilerinin altına elektrikli scooter veriliyor. Üniversite yönetimi göründüğü kadarıyla bunlara para harcamayı tercih ediyor. Ve tabii bir de üniversite tercih dönemi için reklam panolarına. Sanırım kaygıları ‘müşteri çekmek’. Üniversiteye dair ufukları da imajdan ibaret.”

Bilgi Üniversitesi neye hazırlanıyor?

Yeni öğrenci almayan bölümler kapatılacak mı? Hummalı çalışmaların sürdüğü üniversite satışa mı hazırlanıyor? Kampüsün taşınması mümkün mü? Bu defa üniversitenin kapısına kalıcı olarak kilit vurulabilir mi?

Yanıtlar belirsiz ama yaşananlardan çıkarılacak ders net. Sözü tüm sürece tanıklık eden akademisyene bırakalım:

“Kapatılma, satış, taşınma, bölüm kontenjanları gibi birçok konuda ortada sayısız dedikodu dolaşıyor. Bunların ne kadarı hayal ürünü, ne kadarı ön hazırlık, ne kadarı pazarlık kozu, ne kadarı gerçek bilemiyoruz. Dünkü Can Holding rezaletleriyle yarın için elitler düzeyinde dönen bilemediğimiz hesaplar iç içe girmiş durumda olmalı. Köklü eğitim kurumlarının bu konularla anılması bana kalırsa utanç verici. Bugün Bilgi'nin başına gelenler ileride bir eğitim kurumunu piyasacı bakış açısıyla yönetmeye çalışmanın tutarsızlıklarını gösteren bir örnek olarak okutulacaktır.”

Dünden bugüne

1967’de, devrimci öğrenciler Ankara’ya yürürken çeşitli engelleme girişimleriyle de karşılaştı. Özel okul patronları adına bu vazifeyi yerine getirenlerin başında o dönem kanlı provokasyonlara imza atan Bugün Gazetesi yer alıyordu.

Kıdemli gerici Mehmet Şevket Eygi, yürüyüş boyunca gazetede kaleme aldığı yazı dizisinde, “Özel okullar yürüyüşünün arkasında komünizmin çirkin yüzünün göründüğünü” söylüyordu.

Eygi’nin sözleri tesadüf değildi. Kendisi 1959’dan itibaren Özel Harp Dairesi’nde Fethullah Gülen ile birlikte "komünizmle mücadele faaliyetleri" için bizzat görevlendirilmişti.

Nitekim Eygi’nin temsil ettiği akıl iktidara geldiğinde hırsla kamu mallarını yağmaladı, piyasayı eğitim dahil her alana soktu.

60 yıl önce Eygi’lere rağmen üniversitelerde patronların hesaplarını yerle bir edenler, bugün de görev başında.

Patronların Ensesindeyiz Ağı’nda örgütlenen eğitim emekçileri, bu mücadeleyi büyütmeye çağırıyor:

“İstanbul Aydın Üniversitesi’nde yaşananlar münferit değildir. Bu tablo vakıf üniversitelerini birer ‘ticarethaneye’, akademisyenleri ise ‘ucuz iş gücüne’ dönüştüren sermaye düzeninin çıplak bir fotoğrafıdır. Haklarımızı gasp edenlerin, bilimi tüccar zihniyetine kurban edenlerin ensesinde olmaya davet ediyoruz!”

Emre Alım / soL

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -1 Ekim 2026-

  (Derleyen . mstfkrc)