23 Ağustos 2026 Pazar

soL "Köşebaşı + Gündem" -23 Ağustos 2026-


Pusula olarak emperyalizm -Aydemir Güler- 

Nasıl AKP 15 Temmuz darbesi dâhil memleketin başına gelen her musibet için hem Batı’yı işaret edip hem Batıcılıkta ısrar edebiliyorsa, YP de AKP’nin emperyalistlerce desteklenip tercih edildiğini bile bile, söyleye söyleye kendisinin daha kullanışlı olacağını tekrarlayıp durmaktadır. 

Özgür Özel’in dış basın turuna Fransız Le Monde’dan sonra İtalyan Corriere della Serra eklenmiş. Uluslararası alana verdiği mesajı artık bellemiş olmalıyız: “Türkiye’de Batı açısından daha kullanışlı olacak AKP dışı bir iktidar alternatifi vardır. Biziz…” 

Özel imzalı yazılardaki bu nakaratın özü bir demokratikleşme vaadi. Batı’nın umurunda olmadığını anlamak için daha elverişli bir zaman dilimi düşünemiyorum! Birinci Dünya Savaşı yıllarında bile sömürgeciliğin yerini dolduracak yeni özgür uluslar kartını elinde tutan, İkincide önce kendi arkadan ittiği Nazizmin sırtına bütün günahları yıkıp, sonra da tüketici özgürlüğünü bayrak yapan emperyalizm demokrasi imajından bugünkü kadar uzak düşmemişti... Bugün Batı demokrasisi varsayımı son derece temelsiz. Hem Kuzey Amerika’da hem Avrupa’da… 

Diyelim ki, bu, kimsenin inanmadığı, resmi/standart diplomatik bir söylem… O halde geçelim içeriğe: Vaat edilen Demokratik Türkiye’de, totaliter AKP döneminde edinilen uluslararası koordinatlar nasıl bir değişim geçirecek? 

Yeni Parti bu soruya esas olarak Türkiye’nin Batı ittifakının ayrılmaz parçası olduğu ezberiyle yanıt veriyor. Yeri gelmişken, YP’nin Çerçeve Yasa’ya merkezi evet’inin de bununla bağlantılı olduğunu görmek gerek. Elbette seçim pragmatizmi diye bir şey var ve o kapsamda son yerel seçimlerdeki örtülü DEM ittifakının bir yeri de var. Ama Apocu hareketin Erdoğan güzellemelerini okumayıp konuyu seçim darlığında ele almak temelden yanlış. 

Soruya dönersem, YP’nin güncel Türk dış politikasına, Türkiye’nin emperyalizmle son dönemki ilişkilenme biçimine ciddi bir itirazı yoktur. Erdoğan’ın “AB önceliğimiz değil” sözlerinin açtığı alan ise,  “kim daha Batıcı” yarışı olmaktadır. Nasıl AKP 15 Temmuz darbesi dâhil memleketin başına gelen her musibet için hem Batı’yı işaret edip hem Batıcılıkta ısrar edebiliyorsa, YP de AKP’nin emperyalistlerce desteklenip tercih edildiğini bile bile, söyleye söyleye kendisinin daha kullanışlı olacağını tekrarlayıp durmaktadır. 

İsrail ise aynı hikâyenin kimseye anlatılamayan finali! Muhalefette Gazze’yle dayanışma sloganları atmanın bir maliyeti olmadığı için Özel’in göreli bir avantajı olduğu düşünülebilir. İktidar ise çareyi “İsrail bizden korkuyor” ile “bize saldırmaya hazırlanıyor” arasında salınmakta bulmuş. Lakin bu gerilim hattında, Tel Aviv’e Suriye’yi bombalamak, Ankara’ya sorumlu davranıp sömürge valisinin takdirini almak düşüyor! 

Konumuz Yeni Parti’nin dış politika konumlanışı olduğuna göre bir kişiye kulak kabartmamak olmaz: 

“Aslında Kıbrıs örneği, son dönemde dış politikada gözlenen daha geniş ölçekli bir yönelim değişikliğinin parçası olarak okunabilir. Ankara’nın Kıbrıs dosyasında daha esnek bir görüntü vermesiyle eş zamanlı olarak Irak ile enerji ve ulaştırma alanındaki iş birliğinin güçlendirilmesi, Kerkük petrol sahalarında Türkiye Petrolleri’nin uluslararası ortaklıklar kurması, Kalkınma Yolu Projesi’nin ilerletilmesi, PKK’nın silahsızlanma sürecine ilişkin yasal düzenlemelerin gündeme gelmesi, ABD ve NATO ile savunma alanındaki sorunların azaltılmasına yönelik diplomatik girişimler ve uluslararası zirvelere ev sahipliği yapılması, Türkiye’nin bölgesel konumunu yeniden tahkim etmeye dönük daha pragmatik bir dış politika arayışına işaret etmektedir.”

Pragmatik sözcüğünü duyunca tedrisatını Washington ve Tel Aviv’de yapmış olan Namık Tan’ın iktidarı eleştirdiğini sanmayın sakın… 

“Bu gelişmeler, Türkiye’nin uluslararası sistemde yeniden denge kurmaya çalışan daha rasyonel bir diplomasi izlediği izlenimini vermektedir.”

Yazar YP’lidir, dolayısıyla beğendiği tablonun dört dörtlük bir olgu değil, izlenim olduğunu ima etmektedir. Elbette kendileri bütün bu işleri, yani aynı işleri, daha iyi yapabilecek kalitedir:

“Ancak, dış politikanın kalıcı başarı üretmesi, yalnızca uluslararası alandaki taktik esneklikle değil; içeride hukuki güvenliğin, demokratik standartların ve kurumsal öngörülebilirliğin güçlendirilmesiyle mümkündür. Günümüzde dış politika ile iç hukuk düzeni birbirinden bağımsız alanlar olmaktan çıkmış; devletlerin uluslararası itibarı büyük ölçüde iç yönetim kaliteleriyle ölçülmeye başlanmıştır.” (Namık Tan, “Kıbrıs aynasında Türkiye’nin dış politikası” T24, 2 Ağustos 2026)

Bu yazının hedefi düzen siyasetinde bir dış politika tartışmasının bulunmadığıdır. Emperyalizm kendini Türk dış politikasına kimsenin şaşamayacağı bir pusula olarak dayatmıştır. 

*    *    *

Geçen haftaki köşeye çok sayıda olumlu tepki aldım. Bunlardan birinin sahibi olan dilbilimci sevgili Özgür Aydın’ın yaptığı düzeltmeyi ise paylaşıyorum:  “… Yazınızdaki ‘Ama Rusça temel iletişim ve eğitim dili ve resmi dil olarak uçsuz bucaksız bir coğrafyaya yayıldı’ ifadesindeki ‘resmi dil’ konusunda kuşkuluyum. Zira SSCB’de -1990’a kadar- bildiğim kadarıyla Rusça ‘resmi dil’ olarak hiç ifade edilmedi, zannediyorum ki sadece ‘iletişim dili’ olarak ifade edilebilir… bazı Batı kaynaklarında ‘de facto resmi dil’ diye ifade etseler de aslında Sovyet yasalarında resmi bir statüde değildi diye biliyorum. Muhtemelen güçlü ve yaygın bir iletişim dili olması nedeniyle böyle ifade etmeyi tercih ettiler...” 

Yerinde düzeltme için teşekkür, hata için özürlerimle…

/././

Sultan’ın vezirleri -Berkay Kemal Önoğlu- 

Projenin müteahhidi Türkiye sermaye sınıfı; en önemli mimarı ve imzacısı da AKP'dir. Peki ya muhalif partiler neye muhalifler? Onlar, AKP’nin mimarı olduğu bu yükselen “yenilikçi yapının” içinde kendilerine tahsis edilen yazıhanelerinde dükkâncılık yapacaklar.

AKP Türkiyesi’nde iktidarın takip ettiği ana doğrultuyu, Cumhuriyet düşmanı karşı devrimci çizgiyi, sermaye egemenliğini ve onun yayılma politikasını sorgulamayan hiçbir yapının gerçekte iktidara muhalefet etmediği artık açıkça görülmeli. Bu iddia lütfen kimseye çok büyük, zorlama veya abartılı gibi gelmesin. Sermaye karşıtı olmadan AKP ile mücadelenin yalan olduğunu ileri sürüyoruz, evet. Buz gibi gerçek budur.

“Rejim değişiyor mu?", "Türkiye otoriterleşiyor mu?", "Avrupa'dan uzaklaşıyor mu?" diye yıllardır boca edilen bir dolu boş laf, işin gerçeğini hep ıskaladı ve ne yazık ki bugün dahi pek çokları için süreci anlaşılmaz kılıyor. Sınıf gerçeği görmezden geliniyor. Rejim neydi, nereye gidiyor? Demokrasi ne, otoriterleşme ne? Hepsi Batı emperyalizminin mutfağından ithal edilen içi boş, manipülatif kavramlar. İçerik, doğrultu, hedefler; bunlar hep basitçe AKP'nin hükümet politikaları gibi anlatıldı. Siyaseti ve izlenecek ana doğrultuyu sanki sandıklardan çıkacak partiler belirleyecekmiş ve şu AKP bir gönderilebilse her şey tersine dönecekmiş gibi… Türkiye’deki karşı devrim süreci kimilerince anlaşılmadı, kimileri de bilinçli şekilde sürecin üzerini örttü. Oysa karşı devrimci güçler, yalnız iktidar partisiyle ilgilenmiyordu. İktidarıyla muhalefetiyle siyaset alanının tümüne ilişkin bir tasarımları vardı ve bu bağlamda karşı devrimin ana akım siyasette “muhalefeti” mevcut değildi.

Söyleyin nerede o “muhalif” partiler? Türkiye otoriterleşiyormuş, “Ee?” diyenlere ne cevapları var? Yeni Türkiye’ye ne itirazları var? Nedir sözde muhalefetin bu baş gündeme ilişkin itiraz noktaları? ABD uhdesinde Yeni Osmanlı’ya giderken ulus devletin tasfiyesi anlamına gelen her türlü adım karşısında ne söylemişler ve söyleyecekler?

“Efendim, bu yolu yürüyeceğiz ama öyle değil, böyle de yürünebilirdi.” diyecekler; yol aynı yol!

Geçmişte de böyleydi. Yol NATO'nun yoluydu ama sözde muhalefet, “Öyle değil, böyle yürüyelim; Meclis'te karar alalım, genel kurul toplayalım. Hayır dediğimizden değil, usulü hayata geçirelim…” diye mırmır ederdi.


Yıllarca sermaye diktatörlüğünü gizlemek için örttükleri örtü, doğal olarak AKP karşıtı mücadeleyi sakatlayan, karşı devrime direncin önünü tıkayan başlıca etmenlerden birine dönüştü. Fatura ucundan kıyısından da olsa patronlara değmesin diye, çok büyük bir manipülasyon yürütüldü. Kayıkçı kavgası, ekran önünde bağırış çağırış ama arka planda geniş sermaye mutabakatı ve her kritik dönemeçte karşı devrimci iktidarın koltuk değnekliğine soyunan sözde muhalefetle süreç bugünlere kadar getirildi.

Sermaye sınıfı, Cumhuriyet'in kuruluşundan kısa bir süre sonra kendi çıkarlarını halkın çıkarlarından ayırmış; devrimin ileri sürdüğü tarihsel iddiayı, toplumcu değerleri kendi büyüme, nüfuz etme ve yayılma hedeflerinin önünde bir engel olarak görmüştür. Emperyalist ağababalarının işbirlikçiliğine soyunmuş, bu topraklara sırt çevirmiş ve kendisinden beklenen tarihsel ihanetini gerçekleştirmiştir. Yaşanan karşı devrim sürecinin sahibi bu sınıftır ve devletin bugünkü ideolojik, ekonomik ve siyasi Yeni Osmanlıcı rotasını bizzat onlar çizmiştir. AKP iktidarı ise bu süreçte sermayeye yeni ufuklar açan, eşsiz hizmetlerde bulunan, özgün bir aracı misyonu üstlenmiştir.

Projenin müteahhidi Türkiye sermaye sınıfı; en önemli mimarı ve imzacısı da AKP'dir. Peki ya muhalif partiler neye muhalifler? Onlar, AKP’nin mimarı olduğu bu yükselen “yenilikçi yapının” içinde kendilerine tahsis edilen yazıhanelerinde dükkâncılık yapacaklar. Çünkü ifade ettiğim gibi bunlar gerçekte muhalefet filan değil; farklı eğilimler olarak Yeni Osmanlı'nın çeşitli unsurları olacak, kapsanacaklar. Eski Osmanlı'da da işler böyle yürürdü. Farklı eğilimlerin ve söylenen mırmırların dışlanmak yerine emilerek sistemi daha da kökleştirecek işlevler kazanmaları, olağan yönetim stratejisiydi.

Eski Osmanlı'da padişahın evrensel hükmetme hakkı sorgulanamazdı; günümüz Yeni Osmanlısı'nda bu dokunulmazlığın sahibi doğrudan doğruya kapitalist sömürü oldu. 

O zaman tekrar altını çizelim: “Yeni Osmanlı” ya da aynı anlama gelmek üzere “AKP Türkiyesi” ya da onların deyimiyle “Yeni Türkiye”de sömürü çarkını ve sermaye çıkarlarını temelden karşısına almayan hiçbir siyasi aktör iktidarın alternatifi değildir. Türkiye'de iktidarın uyguladığı politika, ana doğrultu itibarıyla sözde muhalefet tarafından açıkça benimsenmiş durumdadır.

Hâl böyleyken Abdullah Paşa, Devlet Paşa, Özgür Paşalardan bazıları bugün gözde olabilir, bazıları ise yarın gözde olurlar; bazıları gözden düşer, bazıları ipe gider, bazıları damat olurlar. Dönem değişir, ihtiyaçlar gelişir; Divanıhümayun buna göre şekil alır. Yarın emrihak vaki olursa padişah da değişir. Hanedanlar, soylular, ulemadan adamlar kendi aralarında yürütürler bu siyaseti. Yığınlar sadece üzerinde hükmedilen bir mülk, pasif izleyici konumundadır. Yeni Osmanlı'da siyaset, halksız bir güç mücadelesidir.

250 yıldır meşruiyetin tek kaynağı olan halk ortada yoktur. Güç herhangi bir sözleşmeyle dengelenmez, belirlenmez. Yani gerçekte bizim bildiğimiz hukuk da yoktur; tarikatların, cemaatlerin, derebeylerin, eşkıyanın ne hukuku olacak? Bunlar, yeni Osmanlı sisteminde ana doğrultuyu kabul ettikleri sürece içerilmeye açık, göze girecek veya gözden düşecek, farklı eğilim ve çıkar gruplarını temsil eden "unsurlar" olarak kalırlar.

İyi mafya, kötü mafya; iyi tarikat, kötü tarikat…

Kanun olsa bunların iyisi kötüsü mü olur? Sizin bildiğiniz kanunlar burada artık geçmemektedir.

Sistemin kutsalına, yani sömürüye dokunulmadıkça; Cumhuriyet'ten kurtulma programını işleten baş aktörün sermaye sınıfı olduğu, onun egemenliğinin açıkça hedef alınması gerektiği görülmedikçe, ne yazık ki ABD egemenliği, emperyalizmin hareket mantığı, Türkiye-emperyalizm diyalektiği de kavranamaz. Kör kalmaya devam ederiz.

Bu iktidara bir alternatif yaratacaksak neyle karşı karşıya olduğumuzu doğru tespit etmek zorundayız.

Ve böylece amacımızı da ilan edelim: Bütün cumhuriyetçiler, devrimciler, yurtseverler, komünistler hep birlikte karşı devrimi yeneceğiz.

/././

Türkiye savaşa ne kadar yaklaştı?-Erhan Nalçacı- 

Türkiye’nin böyle bir savaşa hazır olmaması bir yana İsrail saldırganlığı pişmiş aşa su katıyor. Tam Batı emperyalizmi Türkiye sermayesini bir savaşa ikna etmişken nereden çıktı şimdi bu kontrolsüzlük?

Ankara’daki NATO Zirvesinin üstünden ancak bir buçuk ay kadar geçti, Türkiye halkımıza ait olmayan bir savaşa birkaç adım daha yaklaştı. Zirveden sonra durumun vahametini değerlendirmiştik. Zirvenin bir özelliği genellikle NATO’yu siyaset üstü ve Türkiye’yi onurlandıran bir uluslararası olgu olarak gören halkımızın kötü bir şeylerin döndüğünü ilk kez bu kadar kuvvetli hissetmiş olmasıydı.

Şimdi aradan geçen kısa sürenin ardından bir bilançoya bakalım.

Türkiye’den 76 personelin yer aldığı F-16 filosu NATO Hava Polisliği görevi için Estonya’ya yerleşti. Polislik ya, bir sürü hırsız olur, onlardan mülkleri korumak için devriye gezer. Bu öyle değil, kime karşı olduğu çok belli. Batı emperyalizmi uzun bir süredir devletlerin kendine özgü hırslarını içermekle birlikte esas olarak hegemonya krizinin ürünü olarak Rusya’yı imha etmeye veya diz çöktürmeye çalışıyor. 

Savaş bir Ukrayna-Rusya savaşı değil, Batı emperyalizminin Rusya’ya açtığı bir savaş. Böyle olunca NATO Hava Polisi diye süsledikleri operasyon hem adı konmamış savaşın bir parçası haline geliyor hem Avrupa emekçi halkını savaşa psikolojik olarak alıştırıyor hem de Türkiye’yi bu olayın parçasına dönüştürüyor.

Tam da bugünlerde NATO’nun Rusya’ya karşı olası savaş planı basına servis edildi. Tahmin edilecek başlıkları içeriyor, tabi ki Rusya Baltık bölgesindeki devletlere saldırıyor önce, pek masum NATO bunun üzerine harekete geçiyor. Delice arzu ettikleri Baltık’ta izole olmuş Rusya’ya ait Kaliningrad’ı ele geçiriyorlar, Rusya’yı durdurduktan sonra şu anda yaptıkları gibi Rusya’da stratejik noktaları vuruyorlar. Ayrıca Kutuplardan Karadeniz’e kadar uzanan bir hat boyunca saldırıyorlar.

Bunu okuyunca NATO Hava Polisliğinin nasıl bir bela örüntüsü içinde yer aldığı daha iyi anlaşılıyor.

Bir diğer gelişme, Türkiye’nin zamanında ABD’den almış olduğu on binlerce füzeyi, mermiyi atış sistemleri ile birlikte içeren bir paketi Ukrayna’ya devredilmek için ABD’den izin istemesi oldu. Zaten Batı emperyalizminin açtığı vekalet savaşı silah teminiyle sürdürülmüyor mu? Ukrayna çoktan iflas etmiş bir devlet, savaşı kendi evlatlarını feda ederek sürdürmesi bu giderek artan ve korkunçlaşan silah akışı sayesinde mümkün oluyor. 

Yok silahlar eskiymiş de, emperyalizmin her düzeydeki kalemşoru bahaneler üretiyor. Oysa insan öldürüyor mu öldürmüyor mu bu silahlar, buna bakmak gerekiyor. Ve Türkiye bir kez daha savaşın derin dehlizlerine çekiliyor.

Karadeniz’de NATO provokasyonu sivil gemilere saldırılarla sürüyor, ölenler batanlar basında önemsiz adli vakalar olarak ele alınıyor. Bu yıl tamamlanmadan Karadeniz’deki somut gelişmeleri fark etme şansımız olacağını söyleyebiliriz. 

Gelelim paylaşım savaşının güney cephesine.

ABD İran’a verdirttiği tüm kayıplara rağmen yenilmiş gözüküyor. Yenilgiyi şöyle alalım, ABD’nin bir savaşı üç haftadan fazla sürdürme kapasitesi olmadığının ve ordusunun her yerinden döküldüğünün anlaşılmasına yenilgi diyoruz. Yoksa kayıplar asimetrik olarak gerçekleşiyor. 

Şu anda savaşın hız kesmesine rağmen ABD’nin İran’ı jeostratejik bir özne olarak ortadan kaldırma ihtiyacı bitmedi.

Burada Türkiye’nin savaşa sürüklenmesi ile ilgili çok önemli iki gelişme oldu. 

Biri Çerçeve Yasa. Bundan önce ABD’nin İran Kürtlerini bir iç savaş unsuru olarak kullanmak istediği görüldü, hatta Trump’ın bu işin yolunda gitmemesinden dolayı nasıl yakındığına tanıklık ettik. Türkiye’de devletin Kürtlerin kullanılmasına çok soğuk baktığı ve engel olmaya çalıştığı tahmin ediliyor, çünkü ABD emperyalizminin geçen yüzyılda oluşan ulusal devletleri parçalamak için Kürt milliyetçiliğiyle beslenen pragmatizmden nasıl yararlandığı çok iyi biliniyor.

Ancak Türkiye egemen sınıfının Kürt burjuvazisi ile yaptığı anlaşmadan sonra işin rengi değişti bir anda. Nasıl değişmesin, Öcalan’ın “Devletin MHP kadar asli bir unsuru olacağız” demesinden sonra? Aynı şekilde Öcalan İran’ı ulusal bir devlet olarak ortadan kaldırma projesine angajmanlarını da açıklamış oldu. Gerçekten Kandil’in İran’a karşı bir savaş hazırlığında olduğuna dair haberler gelmeye başladı.

Şimdi böyle bir gelişme olursa bu Türkiye sermayesinin bir operasyonu olmayacak mı? Çerçeve yasanın gizlediklerinden biri de bu değil mi?

Gelelim ikinci gelişmeye. Henüz içeriğini göremediğimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki Mekke Anlaşmasının bir savunma paktı oluşturduğu söyleniyor ama hiç kimseye karşı değilmiş.

Pakistan iki üç senede bir Hindistan ile savaşıyor, Hindistan’a karşı mı savaşa girecek paktın diğer iki üyesi?
Türkiye emekçi halkı onlarca yıldır emperyalizmin saldırısı altında ama buna karşı bir savunma mevzubahis değil tabi. 

Suudi Arabistan ise ABD’ye İran savaşında üs vererek ve kendi topraklarını kullandırarak savaşa taraf oldu, İran ve Yemen Husileri tarafından saldırıya uğradı. Bu durum Mekke anlaşmasının önemli sonuçları olabilecek ve Türkiye’yi bir yerlere sürükleyecek yanı olarak duruyor.

Gelelim İsrail’in Suriye’de Türkiye’nin yerleşmek üzere olduğu üssü bombalamasına.

İsrail’in Batı emperyalizmi tarafından Ortadoğu’ya ekilen kötülük üreten bir araç olmasının dışında artık kontrol edilemeyen ve bir kriz başlığı olarak otonom bir saldırganlığa eriştiğini görüyoruz bir süredir.

Türkiye’nin böyle bir savaşa hazır olmaması bir yana İsrail saldırganlığı pişmiş aşa su katıyor. Tam Batı emperyalizmi Türkiye sermayesini bir savaşa ikna etmişken nereden çıktı şimdi bu kontrolsüzlük?

Zaten yönetim de hemen bir yanıt üretmek yerine ABD’ye döndü “Buna nasıl izin veriyorsunuz?” diye.

Biraz daha veri birikince bu çok yönlü ele alınması gereken konuyu tekrar inceleyebiliriz.

Dünyanın içinde bulunduğu bu olağanüstü karışık ve buhranlı dönemde emekçi halkımızın kendi kaderi ile ilgili irade oluşturması ve bunu somut siyasi başlıklarda gösterebilmesi gerekiyor. Bu gereksinim çok yakıcı hale geldi.

/././

Ardı ardına saldırılar: Kiev’den Ankara’ya ‘Rusya ile ticari ilişkileri kes’ mesajı mı? 

AKP hükümeti Ukrayna’ya daha fazla askeri yardım gönderirken Ukrayna Karadeniz’de Türk gemilerini daha sık hedef alıyor. Son olarak saldırıya uğrayan Türk gemisinde bir denizci yaşamını yitirdi, yaralılar var. TKP Genel Sekreteri Okuyan iki olasılığa işaret etti.

Karadeniz’de NATO provokasyonu ticari gemilere saldırılarla sürüyor. AKP hükümeti Ukrayna ve NATO saldırganlığına destek vererek Kiev’e askeri yardımlarını artırırken, Ukrayna’nın Türk gemilerine saldırıları ise son dönemde artmış durumda.

Son olarak Rusya’nın Novorossiysk şehri açıklarında vurulan Türk kargo gemisine yanaşarak 18 denizciyi kurtaran Türk Ro-Ro gemisi de saldırıya uğradı. Saldırıda vurulan ilk gemide aşçıbaşılık yapan İlker Lazoğlu adlı denizci kurtarıldığı ikinci gemiye yapılan saldırı sonucu yaşamını yitirdi, 8 denizci ise yaralandı.

Lazoğlu’nun yakınları bugün Samsun Limanı’nda cenaze beklerken haber ajanslarına konuştu. Ancak devletin haber ajansı AA’da konuyla ilgili tek bir haber yayımlanmadı.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan sosyal medyadan yaptığı paylaşımda Türkiye’den Ukrayna’ya daha fazla askeri yardım giderken Ukrayna’nın Karadeniz’de Türk ticari gemilerini daha sık vurduğunu belirtti.

Okuyan bunun Kiev’in Ankara’ya “Rusya ile ticareti kes” mesajı verecek kadar özgüven kazandığını gösterdiğine dikkati çekti.

TKP Genel Sekreteri diğer olasılığınsa Kiev'dekilerin “muhataplarını iyi tanımaları” olduğunu belirtti.

https://x.com/OkuyanKemal/status/2091226955500638675

Okuyan şu ifadeleri kullandı: Türkiye’den Ukrayna’ya giderek daha fazla askeri yardım gidiyor. Ukrayna ise Karadeniz’de Türk ticari gemilerini daha sık vuruyor. Demek ki Ukrayna “Rusya ile ticari ilişkileri kes” mesajı verecek kadar özgüven kazandı. Diğer olasılık ise… Muhataplarını iyi tanıdılar.”

***

soL

 

 

Yiyeceklerin metalaşması: İtalya’daki peynir bankaları krizde + ABD’de yükselen gözetim araçları kırıcılığı + Fatih Yaşlı İsrail’in Ebu Zuhur saldırısını değerlendirdi: Esad sonrası nüfuz arayışının parçası (EVRENSEL)


Yiyeceklerin metalaşması: İtalya’daki peynir bankaları krizde -
Kavel Alpaslan-


İtalya’da 500 binden fazla parmesan peynirini elinde bulunduran bankalar, artan sıcaklıklarla birlikte enerji krizi yaşıyor. Süt üreticilerinden alınan kredi teminatı olarak kullanılan peynir disklerini soğutmak için depolardaki enerji tüketimi yüzde 30 artmış durumda.

Yiyeceğin besin olmaktan çıkıp metalaştığı bu tablo bize kapitalizmin gerçeküstü yanına işaret ediyor: Bir tarafta açlık ve yoksullukla boğuşan milyarlarca insan giderek vahametini arttıran gıda kriziyle karşı karşıya. Diğer taraftaysa gıdayı bir spekülasyon nesnesine dönüştüren sermaye, ‘metalaşan’ peynirleri korumak için daha fazla enerji harcayarak kâr için ekolojik kırıma devam ediyor.

Peynir bankacılığı nasıl işliyor?

Fortune’da yer alan habere göre, İtalya’nın kuzeyindeki Reggio Emilia ve Modena’da bir bankanın kasasındaki parmesan peynirlerinin değeri 300 milyon avroyu aşıyor. Credito Emiliano ya da kısaca ‘Credem’ olarak bilinen bu banka 1953’ten beri yerel süt üreticilerine verdiği kredilere teminat olarak taze parmesan disklerini kabul ediyor. Credem tesislerinde bu peynirleri olgunlaşmaya bırakırken çiftçilere, peynirlerin tahmini piyasa değerinin yalnızca yüzde 60 ile yüzde 80’i arasında bir peşinat ödüyor. Geri kalan kısım, bankanın olası fiyat düşüşlerine veya çiftçinin krediyi geri ödeyememesine karşı bir güvence olarak bankada tutuluyor.

Günümüzde farklı şekillerde de peynirler teminat olarak gösterilebiliyor. Yine de bankaların payı çok ciddi boyutlarda. İtalya’da yılda ortalama 4 milyon Parmesan diski üretilirken peynir bankları bunların yüzde 12’sini elinde tutuyor. CNN’ye konuşan Peynir Bankası Yürütücüsü Giancarlo Ravanetti, ‘Her yıl depolarında yaklaşık 2 milyon 300 bin disk işlendiğini’ söylüyor.

Kendi krizini derinleştiren sistem

Bu düzen iklim kriziyle birlikte sarsılıyor. İtalya’nın diğer pek çok Avrupa ülkesi gibi rekor sıcak hava dalgasıyla karşı karşıya kaldığı bu yıl, peynir depolarında günlük enerji tüketimini yaklaşık yüzde 30 oranında arttı. Bankalar ‘teminat’ olarak kullandıkları peynirleri bozulmadan tutabilmek için harcanan enerji kadar yalıtım masrafları da yapmak zorunda kaldı.

Yine de bu sürecin ‘mağduru’ bankalar sayılmaz. Sıcaklıkların 40 dereceleri aşmasıyla birlikte daha az yem yiyen ineklerden elde edilen süt verimi yüzde 10 oranında düşüyor. Sadece miktar değil kalitede de düşüş yaşanıyor. Peynir üretimini doğrudan etkileyen krizle birlikte çiftçiler kredi için daha sık bankaların kapısını çalmak zorunda kalıyor. Yani depolarda yatan peynirler, hâlâ bankaların emin ellerinde.

Sermayeden gelen kötü kokular

Peynir bankasındaki kriz, kapitalizmin irrasyonel özüne ve krizi derinleştiren yanını gözler önüne seriyor. İnsan emeği gibi doğayı da sömürerek genişleyen sermaye, doğrudan kendi dizginsiz yayılımıyla ilişkili iklim krizine karşı daha fazla enerji tüketimiyle yanıt veriyor. Bu da iklim krizinin anlamsızca derinleşmesine sebep oluyor. Tabii bu sırada yine aynı krizden kaynaklanan borçlanmalarla birlikte kâr oranları artabiliyor. Yani sermaye, kaçınılmaz olarak kendi yarattığı felaketten kârını cebine atarak çıkma refleksi gösteriyor.

Düşünün tüm bunlar sadece iklim krizinden etkilenmeyen, aynı zamanda 3 milyar insanın yeterli gıdaya erişemediği bir dünyada yaşanıyor. Kapitalizmin sebep olduğu gıda krizi öyle ‘uzak’ yerlere has bir mesele de değil: İtalya’dan Türkiye’ye milyonlara insan markete bozuk para hesabı yaparak gidiyor. Beslenmesi için gerekeni değil, alabileceğini alarak hayatta kalmaya çalışıyor. İşte böyle bir ortamda milyonlarca peynir depolarda teminat olarak bekliyor.

Şüphesiz çelişkiyi göstermek için ille de peynir gibi yiyecek bir şeyin bankalarda tutulmasına gerek yok; bekleyen şey çalınan emek üzerinden elde edilen kârı temsil eden diğer elementler olsa da konuyu gıda krizine bağlayabiliriz. Zenginliğin eşitsiz dağılımı dünya genelinde artışını sürdürüyor. Burada dikkat çekici olan kapitalizmin insani ihtiyaçlara yanıt vermeye endeksli bir sistem olmayışını aracısız görebilmemiz. En temel ihtiyaçlardan beslenme bile ‘banka kasasında bir değer ölçütüne’ dönüşüyor. Sistemin kendi yarattığı krize verdiği yanıtsa kâr uğruna onu daha da derinleştirecek yöntemlerden başka bir şey değil.

Credem kasalarında bekleyen yüz binlerce disk kapitalizmin ne teoride ne pratikte işlemediğini bize hatırlatıyor. Sermayesi ‘Bozulmasın’ diye klimalara yüklenen bu sistemden gelen kötü kokular, aslında çok daha derin bir çürümeye işaret ediyor.

/././


ABD’de yükselen gözetim araçları kırıcılığı -Aras Coşkuntuncel-

ABD’de her sokağa yerleştirilmeye çalışılan gözetleme kameralarını bireysel ya da organize şekilde kıran, şehirlerine kurulmak istenen yapay zeka veri merkezlerini kurdurmamak için belediye toplantılarından yaka paça atılana kadar direnen bir akım yayılıyor. Flock kameralar görüş alanına giren her aracı takibe alıp yapay zeka yardımıyla aracın markasını, modelini, rengini, plaka numarasını, içinde kimlerin olduğunu, hatta tampona yapıştırılmış çıkartmalarını bile kaydediyor. Diğer yandan ülke genelindeki yaklaşık 5 bin veri merkezi vergi muafiyetleri ve özel imar izinleri dahil çeşitli ayrıcalıklarla kurulduktan sonra yüz binlerce evin elektrik kullanımı ile eş değer elektrik tüketiyor, her gün milyonlarca ton temiz su harcıyor, kurulduğu yerde elektrik faturalarını arttırıyor ve ürettiği teknolojiler ya insanları işlerinden etmeye ya da ücretlerinin düşürülmesine yol açacak şekilde konuşlandırılıyor. Yapay zeka ile bağlantılı bu iki teknolojiyi kırmaya ve durdurmaya çalışanları bu teknolojilerin sahipleri ve ceplerinde taşıdıkları politikacı ve gazeteciler Ludditler diye küçümsüyor, ancak Ludditler süregelen propagandanın aksine sermayenin teknolojiyi daha fazla kontrol ve kâr için kullanmasına karşı kitlesel direnen emekçilerdi.

Her eyalette, şehirlerde, köylerde, otoyollarda, mahallelerde şu anda 130 binden fazla Flock kamerası var ve yüzlercesi de her gün her yerde bitiveriyor. Üstelik Flock sirketi bu tip kameraları üretip polise, özel şirketlere, belediyelere, valiliklere satan tek şirket de değil. Tüm bu şirketlerin kameraları hemen hemen aynı fişleme yöntemleriyle şirketlere ve kolluk güçlerine vatandaşlarla ilgili sonsuz veri akışı sağlarken, bu verilerin nasıl toplandıkları, saklandıkları ve kullanıldıkları ise muamma. Bir vatandaşın yaşadığı yerdeki birkaç kamera bu vatandaşın arabasına kimleri aldığından hangi toplantı, ibadethane ya da eyleme gittiğine kadar her detayı öğrenip kaydedebilir. Yani bu kameralar asimetrik gözetlemenin bir parçası; bu şirketler herkes hakkında her şeyi bilirken, kimse bu şirketler, faaliyetleri ve yürüttükleri gözetlemenin boyutları ile içeriği hakkında bir şey bilmiyor.

Anketlere göre Amerikalıların çoğunluğu bu kameralara karşı ve insanlar sadece kurulmalarını durdurmak için belediye meclislerini basmakla kalmıyor. Ulusal kamu radyosu ağı NPR’nin araştırmasına göre en az 36 eyalette bireysel ya da örgütlenerek bu kameraları çalıyorlar, direklerini kesip deviriyorlar, araçlarıyla çarpıp üzerlerini boya ve çıkartmalarla kaplıyor ve hatta bu kameralara ateş ediyorlar. “Sosyal medya, izleyicilere metal bir direği fark ettirmeden nasıl kesecekleri gibi konularda talimatlar veren, mizahi bir dille hazırlanmış ‘Nasıl yapılır’ videolarıyla dolu.”Ve giderek yayılan bu hareket karşısında son iki ayda “en az 100 şehir” ya Flock ve benzeri şirketlerle imzaladıkları anlaşmaları iptal etti ya da kameraları “şimdilik” devre dışı bıraktı.

Geçtiğimiz mayıs ayında Arizona Üniversitesinin ayıla bayıla mezuniyet törenine konuşmacı yaptığı Google CEO’su Eric Schmidt, yapay zekanın getireceği teknolojik dönüşümün ve sonuçlarının öncekilerden çok daha büyük ve eşi benzeri görülmemiş olacağı gibi klişeleri sıralayınca öğrencilerin gürültülü yuhalamalarına maruz kalmıştı. Tıpkı gözetleme teknolojileri gibi yapay zeka için kurulan veri merkezlerine de büyük tepkiler var. Her 10 Amerikalıdan 7’si bu veri merkezlerine karşı. Geçtiğimiz ay 42 eyalette 142 veri merkezi karşıtı eylem gerçekleşti. Veri merkezi karşıtlığı da belediye meclislerindeki eylem ve konuşmalardan yapay zeka şirketlerinin binalarına ve kapılarına dayanan eylemlere kadar genişledi. OpenAI, Palantir gibi şirketlerin sahipleri açıkça insanların günlük hayatlarının her alanının yapay zeka tarafından kontrol edildiği distopyan gelecek tasvirlerinde emekçileri insandan bile saymazken, bu konuşmaları dinleyen emekçiler yine bu şirketlerin faaliyetlerinin ve sadece daha çok kâr ve güç için üretip konuşlandırdıkları teknolojilerin somut etkilerini bizzat yaşıyorlar. Ücret ve çalışma koşulları geriliyor, işlerini kaybediyorlar, elektrik faturaları artıyor, her adımlarının izlendiğine tanık oluyorlar, içme suları tükeniyor…

Peki bu daha çok kâr ve kontrol için üretilip konuşlandırılan gözetleme teknolojileri ve veri merkezleri kırıcılığı, savaş ve soykırım karşıtı hareket ve herkese sosyal sigorta gibi somut taleplerle aynı anda paralel şekilde yükselirken, hatta bu talepler süregiden ön seçimlerin ve yaklaşan ara seçimlerin ana meseleleri olmuşken ABD’nin popüler sol, sosyalist, anarşist kişi ve grupları ne yapıyor? Örneğin Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) örgütünün desteklediği adaylar ön seçimi kazanır kazanmaz kanal kanal gezip aslında sosyalist olmadıklarını, polis ve hapishanelerin devasa bütçelerinin durdurulması gibi taleplere katılmadıklarını vs. anlatmaya başlıyor; Angela Davis, Judith Butler, Rashid Khalili, Mumia Abu Jamal (Ki diğerleri neyse ama en sürprizi Mumia oldu) gibi isimler ise ABD ve İsrail’in barbarca başlattığı savaşın ortasında The Guardian’a “İran da kötü, ABD/İsrail de kötü” diye mektuplar yazıp imza veriyorlar.

/././

Fatih Yaşlı İsrail’in Ebu Zuhur saldırısını değerlendirdi: Esad sonrası nüfuz arayışının parçası -Elif Ekin Saltık -

Siyaset Bilimci Fatih Yaşlı, İsrail’in Ebu Zuhur Askeri Havaalanı’na düzenlediği saldırının sadece İsrail’deki seçim hesaplarıyla açıklanamayacağını belirtti.
***
İsrail ordusunun, 18 Ağustos’ta Suriye’nin kuzeyindeki İdlib ilinin doğusunda yer alan atıl durumdaki Ebu Zuhur Askeri Havaalanına düzenlediği hava saldırısının yankıları sürüyor. Saldırıyla doğrudan Türkiye’yi hedef alan İsrail yönetimi, saldırıyı Türkiye hükümetine yönelik açık bir mesaj olarak vurgularken Milli Savunma Bakanlığı (MSB) ve Suriye Dışişleri Bakanlığı ise saldırıya gerekçe gösterilen “Türk askeri yığınağı” iddialarını yalanladı. Günlerdir süren tartışmaları, arka plandaki emperyalist planları ve bundan sonraki olası senaryoları Siyaset Bilimci Fatih Yaşlı değerlendirdi.

Yaşlı, saldırının İsrail’de ekim ayında yapılacak seçimlerle doğrudan bir bağlantısı olduğu yorumunu yaparken İsrail’in iç politikasına da dikkat çekti: “Trump’ın tam olarak desteğini alamayan Netanyahu zor durumda ve seçime giderken düşman algısını ve tehdidini yükselterek milliyetçi ve güvenlikçi atmosferi daha da yoğunlaştırması gerekiyor, seçimleri bunun üzerinden kazanmaya dair hesaplar yapıyor. Geçtiğimiz günlerde Tel Aviv’de Likud tarafından asılan bir ilanda, İran’ın Ruhani Lideri Mücteba Hamaney’in, Hizbullah Lideri Naim Kasım’ın, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafları yan yana konulmuş ve altına da ‘Netanyahu’nun kaybetmesini istiyorlar; onların kazanmalarına izin vermeyin’ yazılmıştı.”

İsrail’in Suriye stratejisi: Hem Colani’yi engellemek hem Türkiye’yi sınırlamak

Meseleyi sadece seçimlere indirgemeyi basit bir okuma olarak niteleyen Yaşlı, İsrail’in jeopolitik bakışına odaklanmak gerektiğini belirtti: “Esad yönetiminin devrilmesinin ardından İsrail, Suriye’nin tekrar düzenli bir orduya kavuşmasını engelleyecek şekilde en stratejik tesis, üs ve depoları vurdu, Suriye Arap ordusunun bütün varlığını ortadan kaldırdı. Amaç Colani yönetiminin tüm bunlara erişimini engellemek ve böylece Suriye’nin yeniden potansiyel bir tehdit olmasının önüne geçmekti. İsrail’in bir diğer hedefi ise Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını artırmasını engellemekti. Geçen yıl da T4 Üssünü bu gerekçeyle vurdular. Dolayısıyla seçimlerin yaklaşması nedenlerden biridir ama geri planda daha geniş bir jeopolitik okuma bulunuyor.”

Türkiye’nin vurulan bölgede bir üs kuracağı yönündeki iddialarına değinen Yaşlı, iktidarın Suriye politikasına değindi: “Suriye’de ayaklanmaların başlamasından itibaren Esad’ı devirmek ve siyasal İslamcı grupları desteklemek oldu. Esad’ın devrilmesinin ardından da burası “yeni-Osmanlıcı” emperyal vizyona uygun bir şekilde bir “yaşam alanı” olarak görülmeye başlandı ve sadece askeri değil ekonomik ve kültürel alanda da ciddi bir entegrasyon süreci başlatıldı. Ebu Zuhur’da ya da Suriye’nin başka bir yerinde üs kurma girişimleri de bu politikanın parçası. İsrail bunu görüyor ve zaten Suriye’nin güneyini fiilen işgal etmişken, kendi nüfuz arayışına rakip ve hasım olarak gördüğü Türkiye’nin nüfuz arayışını engellemeyi hedefliyor.”

"ABD, Türkiye ile İsrail arasında savaş değil ortaklık istiyor"

Saldırının ardından ABD Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın kurulmasını istediği mekanizmaya ve gizli görüşmeler iddialarına da değinen Yaşlı, resmi bir mekanizmanın kısa vadede kurulmasının zor olduğunu belirtti: “ABD, Türkiye ile İsrail arasında bir savaş istemiyor, hatta uzun vadede bu iki devleti bölgede ortaklaştırabileceği bir zemin arıyor. Ayrıca ABD, Türkiye’nin hamiliğini üstlendiği bir Colani Suriye’sinin kendi ve İsrail’in çıkarları açısından uygun olduğunu düşünüyor. Barrack’ın saldırıya dair açıklamasında diplomatik bir dille de olsa İsrail saldırısını tasvip etmediğini söylemesi ve Colani’yi kollaması da buna işaret ediyor.”

"HTŞ emperyalizmle ilişkileri gereği İsrail için tehdit değil"

Öte yandan Yaşlı, HTŞ’nin şu an için uluslararası sistem nezdinde bir meşruiyeti olduğunu belirterek, “Ancak bu durum, ülkenin bir “failed state/başarısız devlet” haline geldiği gerçeğini değiştirmiyor. Ekonomik, politik ve toplumsal olarak çökmüş, modern kurumlardan yoksun, sanayiden yoksun, düzenli bir orduya sahip olmayan, süreklileşmiş bir potansiyel iç savaş durumu yaşayan, güneyi İsrail tarafından işgal edilmiş bir ülke var karşımızda. Bunun ne kadar sürdürülebilir olduğunu bilmiyoruz ama Barrack’ın söylediği üzere Colani yönetiminin hiçbir şekilde İsrail için bir tehdit olmadığını biliyoruz; gücünün yetip yetmeyeceğinden bağımsız Colani yönetiminin emperyalizmle ilişkileri bunun böyle olmasını gerektiriyor çünkü.”

"Suriye’nin enerji geçiş noktası olması uygun görünmüyor"

Suriye’nin önümüzdeki dönemde kritik bir enerji geçiş noktası olabileceği senaryolarını değerlendiren Yaşlı “ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattığı savaşa İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatarak yanıt vermesi, uluslararası kapitalist sistemin fosil yakıta olan bağımlılığının ve enerji nakil güzergahının kırılgan yapısının bir kez daha anlaşılmasına vesile oldu. Buna Suudi Arabistan’a karşı savaşan Husilerin Babülmendep’teki blokajı eklenince petrol ve doğal gaz fiyatları yükseldi, dünya ve ABD ekonomisi enflasyonist bir basınçla karşılaştı, tedarik zincirleri zayıfladı” dedi.

Şimdi ise emperyalizmin bu iki boğaza alternatif güzergâhlar, enerji nakil hatları, geçiş güzergahları oluşturarak yanıt vermeye çalıştığını söyleyen Yaşlı, “Bunun için planlar yapılıyor, projeler geliştiriliyor. Suriye de potansiyel olarak bu güzergahların kurulabileceği ülkelerden biri olarak görülüyor. Ancak bu o kadar kolay değil; çünkü bu tür enerji yollarının yapımı o ülkedeki ve bölgedeki politik dengelerden, iklim ve coğrafya koşullarına, ekonomik sürdürülebilirlikten güvenliğinin sağlanmasına uzanan genişlikte, çok sayıda koşul ve riskin dikkate alınmasıyla söz konusu olabiliyor ve şu an için Suriye pek de buna uygun görünmüyor” dedi.
/././

Evrensel Gazetesi 

21 Ağustos 2026 Cuma

Emniyet’te “birinci sınıfa terfi”de yaşananlar ve Güneysu’dan gelen torpil telefonu! + 18 milyar TL hedef koydular, konaklama vergisini yarıya indirdiler -T24-


Emniyet’te “birinci sınıfa terfi”de yaşananlar ve Güneysu’dan gelen torpil telefonu!-Tolga Şardan-

Emniyet kulisleri kimi iddialarla kaynıyor. Şimdilerde Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu’nda görev yapan ve FETÖ’yle bağlantılı olduğu iddia edilen polislerin soruşturmalarını yürüten bazı müfettiş polis müdürleri terfi edemedi. Ayrıca 15 Temmuz’dan sonra Ankara’ya görevlendirilen ve kritik birimlerde görev verilen dönemin emniyet amirleri ve 4. sınıf emniyet müdürlerinden bazılarına birinci sınıf rütbesi verilmediği iddia ediliyor. Terfi edenler arasında, FETÖ soruşturmalarında “Garson” kod adlı gizli tanıktan ele geçirilen verilerde “C” koduna sahip olanlar bulunduğu iddiası da emniyet kulislerine yansıdı.

Emniyet teşkilatında görev yapan polis müdürlerinin iki yıldan bu yana devam eden “birinci sınıfa terfi etme” bekleyişi pazartesi gecesi sona erdi.

Emniyet Genel Müdürü Ali Fidan’ın gece yarısına yakın saatlerdeki, “Gerçekleştirilen terfi ve atama işlemleri 18.08.2026 tarihinde saat 00.00 itibarıyla PBS.NET üzerinden personelimize duyurulacaktır” açıklamasının ardından “birinci sınıf emniyet müdürü” olmanın hayalini kuran adaylar, kendilerini merakla bilgisayarların önüne atıp sonucu görmeye çalıştı.

Sicillerini sisteme giren polis müdürlerinden bazıları -belki de sevinç çığlığı atarak- terfi ettiklerini gördü. Kimilerinin ise, yüzleri bir anda düştü; teşkilattaki gelecekleri hakkında karamsarlığa büründüler bir anda.

Sonuçta, birinci sınıfa terfi potasına giren polis müdürlerinden bir bölümü, Personel Başkanlığı – Emniyet Genel Müdürü – İçişleri Bakan Yardımcısı – İçişleri Bakanı hattındaki imza ve onay mesaisi sonrasında “hayallerini yakalamayı” başardı.

Terfi süreciyle ilgili iddialar

Emniyet Genel Müdürü Ali Fidan, aynı gece yürürlüğe girecek müdür ve amir terfilerinin sayılarını 270 olarak açıkladı. Her ne nedense terfi edenlerin sayısını açıklamadı.

Ancak edindiğim bilgiye göre, birinci sınıfa terfi eden müdür sayısı 593.

TBMM’den alınan 1100 kadar kadroya rağmen, terfi bekleyip de birinci sınıf emniyet müdürü rütbesine terfi edemeyen polis müdürlerinin sayısı da epeyce var.

Emniyet kulisleri, şimdiden kaynamaya başladı bile. Hem terfi edenler hem de edemeyenlerden kimileriyle ilgili iddialar kulislere düştü.

Terfi edenlerden kimileriyle ilgili iddialar arasında, liyakat koşulunun tam uygulanmadığı ve hak etmeyenlerin de terfi ettiği değerlendirmesi var.

Ayrıca yine FETÖ ile mücadele eden, hatta şimdilerde Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu’nda görev yapan ve FETÖ’yle bağlantılı olduğu iddia edilen polislerin soruşturmalarını yürüten bazı müfettiş polis müdürlerinin terfi edemediği ortaya çıktı.

Benzer şekilde, 15 Temmuz’dan sonra ülke genelinden Ankara’ya görevlendirilen ve kritik birimlerde görev verilen dönemin emniyet amirleri ve 4. sınıf emniyet müdürleri, şimdilerde birinci sınıf emniyet müdürlüğü elde etme sırasındaydı. Bu isimlerin büyük bölümüne terfi verilmediği iddia ediliyor.

Sonuçta, FETÖ’yle mücadelede görev alan bazı polis müdürlerinin terfi edememesinde bu mücadelenin negatif etkisinin bulunabileceği iddiası yaygın biçimde seslendiriliyor.

Terfi edenler arasında FETÖ soruşturmalarında “Garson” kod adlı gizli tanıktan ele geçirilen verilerde “C” koduna sahip olanlar bulunduğu iddiası emniyet kulislerine yayıldı.

Mesela, iş insanı Sezgin Baran Korkmaz’ın ülkeden firar etmeden önce İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile makamında buluşmasında görev alan polis müdürü de -liyakatten olsa gerek- birinci sınıfa terfi etti.

Mesela, İstanbul’da sokak olaylarında eylemcilere yönelik olağanüstü tutumuyla tanınan Hanefi Zengin, terfiye hak kazandı. Oysa Zengin, bizzat İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız tarafından bir süredir kızağa çekilmişti. İstanbul Emniyet Müdürü’nün görev vermediği polis müdürüne terfi verilmesi de ilginç oldu.  

Bu arada isim vermeyeyim; büyük bir kentte geçmiş yıllarda görev yaptığı şubenin örtülü ödenek hesabından usulsüz para çeken, sonra borcunu kapatan, buna karşın herhangi bir soruşturma geçirmeyen polis müdürü de terfi etti!

Diğer yandan kısa süre önce Batum’da düzenlenen vücut geliştirme şampiyonasında Dünya Şampiyonu olan Bolu Emniyet Müdür Yardımcısı Türker Uygur her nedense terfi edemedi. Uygur aynı zamanda şehit çocuğu. Uygur’un terfi edemediği Bolu Emniyeti’nde dört müdür terfi ettirildi.

Mesela, büyük illerimizden birinde özel hayatında yaşadığı sorunun mesleğe uygun olmaması gerekçesiyle yaklaşık 10 aydır personel emrinde kızak görevde bekleyen kadın emniyet müdürü de terfi edenler arasında yer aldı.

Ayrıca, Emniyet Genel Müdürlüğü merkez teşkilatında terfiye hak kazanan polis müdürlerinin tamamına yakını birinci sınıf emniyet müdürü oldu. Buna karşın taşradakiler bu kadar şanslı değildi. Hak eden çok olmasına karşın kimi illerde sadece bir polis müdürü terfi hakkını elde edebildi.

Kulislere yansıyan iddialar arasında MHP Genel Merkezi’nden gelen listede 30’a yakın ismin bulunduğu, bu isimlerden sadece ikisinin terfi ettirildiği bilgisi var.

Güneysu terfisi neden rahatsızlık yarattı?

Büyüteç’te iki yazı önce, emniyetteki terfi heyecanını konu ederken, Rize’nin Güneysu ilçesinin polis müdürünün terfi öyküsünü aktardım.

Malum Güneysu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın memleketi.

Yazının yayımlanmasıyla birlikte sürecin muhatabı Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı, açıklama yerine bazı “meslektaşlara” bilgi verip “dolaylı bilgilendirme” yapmayı tercih etti.

Bürokrasinin son zamanlarda tercih ettiği yöntem bu. Sorun yok.

Ancak, kazın ayağı pek de öyle değil.

Aslına bakarsanız; her iki kurum, dolaylı bilgilendirme metodu ile yazılanları doğruladı!

Ancak doğru bilgiler bulunan Büyüteç’i sözde “yalanlama” amacıyla gazetecilere verilen bilgilerde eksikler vardı kuşkusuz.

Birincisi; “güçlü torpil” ile birinci sınıfa terfi eden Güneysu’da görevli polis müdürü gibi terfi bekleyen ancak torpilleri bulunmayan polis müdürleri, pazartesi gece yarısı yayımlanan terfi kararnamesini beklemek zorunda kaldı maalesef.

İkincisi; Güneysu’dan Ankara’ya ulaşan torpil öylesine etkiliydi ki, söz konusu polis müdürü ana kararnameye girmek için iki hafta dahi bekletilemedi.

Üçüncüsü; Güneysu’daki polis müdürünün terfi aldığı günlerde, benzer konumda plan ve liyakatiyle daha fazla hak eden kimi isimlere terfilerinin verilmemesi.

Burada İçişleri Bakanlığı ile Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bir sorum olsun; yanıt verirlerse Büyüteç’te yayımlayacağım.

“Güneysu İlçe Emniyet Müdürü Ahmet Zengin’in ‘acele’ terfi ettirilmesini sağlamak amacıyla İçişleri Bakan Yardımcısı Ali Çelik’i Güneysu’dan kim aradı? Bu telefon üzerine, Bakan Yardımcısı Çelik, ne reaksiyon verdi?”

Yeri gelmişken; bürokrasi hakikaten çok farklı bir yapıya dönüştü.

Evvelce -AKP’in iktidardaki ilk yılları da dahil- atamalar için bakanlar ve milletvekilleri, kimi zaman da “ağır konumdaki” il başkanları, göreve gelmek isteyenler için torpil, daha kibarcası “ricacı” olurdu. Şimdilerde ilçe başkanları bile torpil girişiminde bulunuyor!

Bürokraside bilinen gerçek var ki; Cumhurbaşkanı’nın herhangi bir talebi “torpil” olmaz. Direkt “talimat” alınır. Zira devletin başıdır. Olması gereken budur aslında. Ama bir de Cumhurbaşkanı'nın yerine kendilerini koyanlar var kuşkusuz. Konumlarına bakmaksızın talimat vermekten geri kalmıyor bu kişiler.

İşin ilginci, Cumhurbaşkanı’nın talimatı yerine getiriliyor, kendisini Cumhurbaşkanı’nın yerine koyanların da talimatı yerine getiriliyor!

Yeni Şafak ve Sabah mahcup oldu mu?

Galatasaray’ın en büyük taraftar topluluğunun lideri “Sebahattin Şirin” adıyla bilinen Muzaffer Şirin hakkında başlatılan adli soruşturmada önemli bir gelişme yaşandı.

sebahattin şirin“Sebahattin Şirin” adıyla bilinen Muzaffer Şirin

Vakti zamanında Beşiktaş taraftarı mühendis Oktay Akdemir’in, Galatasaray – Beşiktaş maçı sonrasında Şişli’de otobüs durağında yandaşlarıyla birlikte “linç” edilmesine adı karışan Muzaffer Şirin, 35 yıl sonra adaletin pençesine yakalandı bir kez daha.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hakkında yürütülen “yasa dışı bahis”, “uyuşturucu”, “halka yanıltıcı bilgiyi yayma” ile “dolandırıcılık” iddiasıyla gözaltına alınan Şirin’in Adli Tıp’ta yapılan ve uyuşturucu kullanıp kullanmadığını ortaya çıkaran testin sonucu pozitif çıktı! Yani, gözaltına alındığında “Öcalan’a özgürlük” sloganı atarak kendi camiasında bile tepki çeken Şirin, uyuşturucu kullanıyormuş.

Şirin hâlen ev hapsinde. İddianamesi yakında çıkar ve hakkında istenen ceza da anlaşılır.

Doğrusunu isterseniz, Şirin’i Büyüteç’e konu etmemin amacı, kendisi ile ilgili 30 Nisan 2024’te Büyüteç’te kaleme aldığım yazı oldu. Linkini merak edenler için  bıraktım.

Bu yazıda, o dönemde Ultraslan adlı taraftar grubunun lideri Muzaffer Şirin’in, Emniyet teşkilatının en önemli birimlerinden Özel Harekât Başkanlığı’na yaptığı ziyareti konu ettim. Hatta o dönemde, kendisi de Galatasaraylı olan gazeteci Fatih Altaylı, Şirin’in faaliyetlerini “Bir suikast, bir çete avukatı, bir tribün lideri” başlıklı yazısında kaleme aldı.

Şirin’in Özel Harekât Başkanlığı’nı ziyaretine dikkat çekilmesine gerekçe de Altaylı’nın yazısıydı. Öyle ya, “karışık” ilişkileri bulunan bir kişinin, Özel Harekât’ı ziyaret etmesinin amacı neydi?

Büyüteç’in yayımlanmasıyla birlikte Ultraslan ile Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri harekete geçti. Ultraslan açıklamasında liderinin “Ankaragücü maçı öncesi de bu vatan uğruna kanını dökmüş şehitlerimizi anmak için şehitliği ziyarete gittik. Ziyaret sırasında başkan yardımcısı Eraslan Er ile karşılaştık, kendisini ilk kez gördüğüm için Eraslan Er müdürümüze fotoğraflar çekildik” sözlerine yer verdi. Aynı açıklamada, Özel Harekât’ın itibarsızlaştırıldığı öne sürüldü.

Şehitlerimizi anmak için 2024’te Özel Harekat’a giden Şirin, her ne olduysa aradan geçen iki yıl sonunda gözaltına alınışı sırasında PKK lideri hakkında “Öcalan’a özgürlük” sloganı atmaktan geri durmadı!

Bu arada, iddiaya göre, Şirin’i karşılayan ve birlikte fotoğraf çektiren polis müdürünün hâlen görev yaptığı Özel Harekât Başkanlığı’ndan tayin edilmesi için mevcut yönetim neden talepte bulundu acaba?

Gelelim Yeni Şafak ve Sabah gazetelerine.

Gerek emniyette gerekse iktidar medyasının hoşuna gitmeyen söz konusu yazının ardından T24’ün “fondaş” olduğu iddiasından tutun, Şirin’i savunurken Özel Harekât’ın itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı savına kadar bir dizi haberler yayımladılar.

Büyüteç’te mesleki polemiklerden elden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum. Ancak, bu kez durum biraz farklı.

Şöyle ki; bugüne gelindiğinde her iki yayın organı da özellikle Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıklamalarından edinilen bilgiler ışığında, hakkındaki iddialar çerçevesinde Şirin’in aleyhine epeyce haber yaptılar! Hâlen de yapıyorlar; son olarak Şirin’in uyuşturucu testinin sonucunun pozitif olduğu büyük başlıklarla duyuruldu. İki yıl önce destek çıktıkları Şirin’i şimdilerde adeta gömüyorlar!

Yayında olduğu 17 yıl boyunca hiçbir yerden tek kuruş almadığını defalarca açıklayan T24’ün iddia edildiği üzere “fondaş” olduğu konusuna gelince… Aradan geçen zamanda devletin denetim elemanlarınca defalarca inceleme yapıldı kurumun hesaplarında. Tek kuruş fon -ve herhangi bir kişi, şirket vs- katkısı bulunamadı. Türk siyasetinde çalkalanmalara neden olan “iktidar ve muhalefetin medya mecralarına finansal destek verdiği” iddialarında da görüldü ki; yine T24, tek kuruş haksız/tartışmalı gelir elde etmemişti.

Her şey bir yana, T24 fonlansaydı; bağımsız gazeteciliği kurumlaştırma mücadelesinde “temiz gelir” elde etmek için okurlarına abonelik çağrısı yapma ihtiyacı duyar mıydı!..

/././

18 milyar TL hedef koydular, konaklama vergisini yarıya indirdiler -Murat Batı-

Bir vergiden 18,1 milyar TL gelir bekleyip birkaç ay sonra o verginin oranını yarıya indirmek ve buna rağmen başlangıçtaki hedefi değiştirmemek, en hafif ifadeyle ciddi bir öngörü ve tutarlılık sorunudur. Vergi oranı neden yarıya indirildi? Tahsilattaki gerilemede kayıt dışılığın payı var mı? Ve 18,1 milyar TL’lik bütçe hedefi hazırlanırken birkaç ay sonra yapılacak bu vergi indirimi neden hesaba katılmadı?

7 Aralık 2019 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7194 sayılı Kanun’un 9’uncu maddesiyle Gider Vergileri Kanunu’nun 34’üncü maddesi Konaklama Vergisi başlığıyla yeniden düzenlenmiştir. Konaklama vergisi 1 Ocak 2023’te yürürlüğe girmiş ve bu tarihten itibaren otel, motel gibi konaklama tesislerinde sunulan geceleme hizmetleri üzerinden, KDV hariç bedel esas alınarak yüzde 2 oranında uygulanmaya başlanmıştır. Ancak 11263 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile bu oran, 1 Mayıs 2026’dan 31 Aralık 2026’ya kadar uygulanmak üzere yüzde 1’e indirilmiştir.

Şu ana kadar yapılan tahsilat ne kadar?

1 Ocak 2023’ten beri konaklama vergisi tahsil edilmektedir. Turizm faaliyetlerinin mevsimsel niteliği nedeniyle konaklama vergisi tahsilatının yıl içine eşit dağılması beklenmemektedir.

Aşağıda 2023’ten Temmuz 2026’ya kadar konaklama vergisi tahsilatı ile bu tahsilatın yıllık bütçe hedeflerine göre gerçekleşme oranı gösterilmektedir.

Tablodan görüldüğü üzere konaklama vergisinin uygulanmaya başladığı 2023 yılında 6 milyar 834 milyon TL tahsil edilmiş ve 8 milyar TL’lik bütçe hedefinin yüzde 85,43’ü gerçekleşmiştir. 2024 yılında tahsilat 11 milyar 735 milyon TL’ye yükselmiş ve bir önceki yıla göre yüzde 71,7 artmıştır. Aynı yıl bütçe hedefinin yüzde 90,82’sine ulaşılmıştır.

2025 yılında da artış devam etmiş; tahsilat 16 milyar 131 milyon TL’ye yükselerek bir önceki yıla göre yüzde 37,5 artmıştır. Buna rağmen 19 milyar 135 milyon TL’lik bütçe hedefinin yüzde 84,30’u gerçekleştirilebilmiştir.

2026 yılında ise farklı bir görünüm ortaya çıkmaktadır. 18 milyar 130 milyon TL’lik yıllık bütçe hedefine karşılık Ocak–Temmuz döneminde 4 milyar 872 milyon TL tahsil edilmiş ve hedefin yalnızca yüzde 26,87’sine ulaşılmıştır. Ancak 2026 rakamı ilk yedi aya, önceki yıllardaki rakamlar ise yılın tamamına ait olduğundan bunları doğrudan karşılaştırmak doğru değildir.

Bu nedenle geçen yılın aynı dönemine bakmak gerekir. 2025 yılının Ocak–Temmuz döneminde 5 milyar 367 milyon TL olan konaklama vergisi tahsilatı, 2026 yılının aynı döneminde 4 milyar 872 milyon TL’ye gerilemiş; böylece tahsilat yüzde 9,2 azalmıştır.

Bu sonuç dikkat çekicidir. Konaklama vergisi tahsilatı 2024 yılında yüzde 71,7, 2025 yılında yüzde 37,5 artmışken 2026’nın ilk yedi ayında geçen yılın aynı dönemine göre nominal olarak dahi gerilemiştir. Üstelik aynı dönemde toplam vergi gelirleri yüzde 37,3 artmıştır.

Peki, konaklama vergisi tahsilatındaki bu düşüşün nedeni nedir?

İlk akla gelen, turizm sektöründe veya konaklama faaliyetlerinde bir daralma yaşanmış olmasıdır. Ancak 2026 yılında yapılan önemli bir vergi değişikliği rakamları farklı okumayı gerektiriyor.

Konaklama vergisinin kanuni oranı yüzde 2 olmakla birlikte, 1 Mayıs 2026 tarihli ve 11263 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla bu oran 1 Mayıs–31 Aralık 2026 dönemi için yüzde 1’e indirildi. Dolayısıyla yılın ilk dört ayında yüzde 2 olan oran, Mayıs ayından itibaren yarıya düşürüldü.

İşin dikkat çekici, hatta sorgulanması gereken tarafı tam da burada başlıyor.

Konaklama vergisinin matrahı, kapsama giren hizmetler karşılığında KDV hariç alınan bedeldir. Matrah aynı kaldığında oranı yüzde 2’den yüzde 1’e indirmek, aynı konaklama harcaması üzerinden alınacak vergiyi de yarıya indirmek demektir.

Vergi oranı yarıya indirildi ama tahsilat geçen yılın aynı dönemine göre yalnızca yüzde 9,2 azaldı.

Bu tabloyu yalnızca “turizm kötü gitti” diye açıklamak mümkün görünmüyor. Oran indiriminin etkisi dikkate alındığında konaklama vergisi matrahının büyümüş olması beklenebilir. Ancak başka bir ihtimali de sormak gerekiyor: Konaklama sektöründe kayıt dışılık mı arttı? Tahsilattaki zayıflığın bir bölümü beyan dışı bırakılan işlemlerden mi kaynaklanıyor?

Elimizdeki veriler kayıt dışılığın arttığını söylemeye yetmez. Ancak oran indirimi, sektörün seyri ve olası kayıt dışılık etkisi birbirinden ayrıştırılmadan tahsilattaki gerilemeyi yalnızca turizmdeki gelişmelerle açıklamak da mümkün değildir.

Dolayısıyla asıl soru şu: Bu düşüşün ne kadarı oran indiriminden, ne kadarı sektörün seyrinden, varsa ne kadarı kayıt dışılıktan kaynaklanıyor?

18,1 milyar TL’lik bütçe hedefi ne olacak?

Bir diğer sorun ise bütçe hedefidir. 2026 yılı bütçesinde konaklama vergisinden 18 milyar 130 milyon TL gelir beklenirken ilk yedi ay sonunda yalnızca 4 milyar 872 milyon TL tahsil edilmiştir. Hedefin tutturulabilmesi için kalan beş ayda yaklaşık 13 milyar 258 milyon TL daha tahsil edilmesi gerekiyor. Bu, ilk yedi ayda toplanan tutarın yaklaşık 2,7 katının yalnızca beş ayda tahsil edilmesi demek. Üstelik yılın kalan bölümünde vergi yüzde 2 değil, yüzde 1 oranında uygulanacak.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: 18,1 milyar TL’lik bütçe hedefi belirlenirken hangi vergi oranı esas alındı? Daha açık soralım; bütçe hazırlanırken birkaç ay sonra konaklama vergisi oranının yarıya indirileceği öngörülmüyor muydu?

2026 bütçesi hazırlanırken konaklama vergisinin oranı yüzde 2 idi. Oranı yüzde 1’e indiren Cumhurbaşkanı Kararı ise 1 Mayıs 2026 tarihinde yayımlandı. Eğer 18,1 milyar TL’lik hedef yüzde 2 oranına göre hesaplandıysa, birkaç ay sonra oranı yüzde 50 indirip aynı bütçe hedefini korumak ciddi bir bütçe öngörüsü ve tutarlılığı sorununu gündeme getiriyor.

Çünkü bütçe yalnızca gelirlerin yazıldığı bir tahmin cetveli değildir; aynı zamanda izlenecek maliye politikasının da sayısal ifadesidir. Yıl başında 18,1 milyar TL gelir öngörüp birkaç ay sonra bu geliri sağlayan verginin oranını yarıya indirdiğinizde şu soruya da cevap vermeniz gerekir:

Ya 18,1 milyar TL’lik gelir hedefi gerçekçi değildi ya da birkaç ay sonra yapılacak yüzde 50’lik vergi indirimi bütçe hazırlanırken öngörülmemişti. Hangisi?

Sonuç ve genel değerlendirme

Bütün bu rakamları birlikte değerlendirdiğimizde konaklama vergisindeki tabloyu yalnızca “tahsilat düştü” diyerek geçiştirmek mümkün görünmüyor.

Birincisi, vergi oranı turizm sezonunun hemen başında yüzde 2’den yüzde 1’e, yani yarıya indirildi. İkincisi, buna rağmen Ocak–Temmuz tahsilatındaki gerileme geçen yılın aynı dönemine göre yalnızca yüzde 9,2 oldu. Bu durum konaklama vergisi matrahının gelişiminin ayrıca incelenmesini gerekli kılıyor. Bunun yanında kayıt dışılık ihtimalinin de araştırılması gerekiyor. Tahsilattaki gerilemenin ne kadarının oran indiriminden ne kadarının sektörün seyrinden, varsa ne kadarının beyan dışı işlemlerden kaynaklandığını kamuoyuna açıklamak vergi idaresinin görevidir.

Üstelik burada üzerinde durulması gereken hassas bir durum daha var. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, turizm sektörünün dışından gelen bir isim değil.

Dolayısıyla sektörün içinden gelen ve sektörün işleyişini çok yakından bilen bir Bakanın görev yaptığı dönemde, konaklama sektörünü doğrudan ilgilendiren bir verginin oranının turizm sezonunun başında yarıya indirilmesi, bu kararın gerekçesinin ve sonuçlarının çok daha şeffaf biçimde açıklanmasını gerekli kılıyor.

Burada söylediğim şey elbette bakanın ya da bakanla bağlantılı herhangi bir işletmenin kayıt dışı işlem yaptığı değildir. Buna ilişkin elimizde herhangi bir veri yok. Mesele çok daha temel: Sektörde kayıt dışılık varsa bunu ortaya çıkarması gereken kamu otoritesinin başındaki siyasi irade, aynı zamanda sektörün içinden gelen bir isimdir. Bu nedenle konaklama vergisindeki sıra dışı tahsilat görünümünün açıklığa kavuşturulması daha da önemlidir.

Bir de bütçe meselesi var…

Yıl başında konaklama vergisinden 18,1 milyar TL gelir bekliyorsunuz. Daha yılın dört ayı dolarken verginin oranını yüzde 50 indiriyorsunuz. Temmuz sonunda ise hedefin yalnızca yüzde 26,87’sine ulaşmışsınız. Hedefi yakalayabilmek için kalan beş ayda ilk yedi ayda topladığınız verginin yaklaşık 2,7 katını daha toplamanız gerekiyor; hem de artık yarıya indirilmiş bir oranla.

O zaman ister istemez insanın aklına şu soru geliyor: 2026 bütçesi hazırlanırken aklınız neredeydi?

Eğer birkaç ay sonra konaklama vergisinin yarıya indirileceği biliniyorsa, 18,1 milyar TL’lik gelir hedefi neden bütçeye yazıldı? Bilinmiyorsa, böylesine önemli bir maliye politikası değişikliği birkaç ay önceden dahi öngörülmeden nasıl bir bütçe hazırlandı?

Bütçe yapmak, yıl sonuna ilişkin birtakım rakamları bir tabloya yerleştirmek değildir. Bütçe; öngörü, planlama ve maliye politikası demektir. Bir vergiden 18,1 milyar TL gelir bekleyip birkaç ay sonra o verginin oranını yarıya indirmek ve buna rağmen başlangıçtaki hedefi değiştirmemek, en hafif ifadeyle ciddi bir öngörü ve tutarlılık sorunudur.

Bu nedenle konaklama vergisindeki tablo için üç sorunun cevabını beklemek gerekiyor:

Vergi oranı neden yarıya indirildi? Tahsilattaki gerilemede kayıt dışılığın payı var mı? Ve 18,1 milyar TL’lik bütçe hedefi hazırlanırken birkaç ay sonra yapılacak bu vergi indirimi neden hesaba katılmadı?

Bu üç soruya tatmin edici bir cevap verilmedikçe mesele yalnızca konaklama vergisinin neden düştüğü değil, vergi ve bütçe politikasının ne kadar öngörülü ve tutarlı yürütüldüğü meselesidir.

/././

T-24

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ - 2 Ekim 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)