2 Kasım 2026 Pazartesi

ÇİZGİLERİN DİLİ -2 Kasım 2026-

 

(Derleyen. mstfkrc)

GÜNDEM -2 Kasım 2026-

Fenerbahçe Stadı’nın taşınması tartışması: Kent hafızası ranta kurban edilmesin -Sibel Bahçetepe/Birgün-

Fenerbahçe Stadı’nın Kadıköy’den Maltepe’ye taşınması tartışması sürüyor. Kent savunucuları ve mahalle temsilcileri, taşınmanın hem Kadıköy’ün tarihsel hafızasını zedeleyebileceği hem de Maltepe’de yeni çevresel ve kentsel sorunlar yaratabileceği uyarısında bulundu.

Fenerbahçe Stadı’nın Kadıköy’den Maltepe’ye taşınması önerisi, stadın geleceği ve iki ilçenin nasıl etkileneceğine ilişkin tartışmaları beraberinde getirdi.

Stadın bulunduğu alanın nasıl değerlendirileceği, Maltepe’de gündeme gelen yeni tesisin çevresel etkileri ve Kadıköy’ün tarihsel hafızasının korunması tartışmanın öne çıkan başlıklar arasında geldi.

Stadın taşınmasının yalnızca bir spor tesisinin yer değiştirmesi olarak değerlendirilemeyeceğine dikkat çeken kent savunucuları, mimarlar ve mahalle temsilcilerinin ortak kaygısı Kadıköy’deki değerli arazinin yeni rant projelerine açılması ve mevcut sorunların çözülmek yerine başka bir ilçeye aktarılması. Açıklamalarda ‘‘Boşalacak stat alanı ve ve çevresi için ne planlanıyor? Maltepe’de hangi alan, hangi koşullarla kullanılacak? Asıl hedef ne?’’ soruları da soruldu.

Taşınma tartışmasının başlamasının ardından Kadıköy’de bir araya gelen kent savunucuları ve çok sayıda bileşen, önümüzdeki günlerde akademisyenlerin, bilim insanlarının, gazetecilerin ve meslek odalarının katılımıyla geniş kapsamlı bir toplantı düzenleyeceklerini açıkladı.

MEKÂNSAL HAFIZA YOK SAYILAMAZ

İBB ve Kadıköy Belediye Meclis Üyesi mimar Barış Antik, olası taşınmanın yalnızca bir spor tesisinin yer değiştirmesi olarak ele alınamayacağını söyledi. Antik, bunun İstanbul’un kültürel hafızasını ve kentsel yaşamını doğrudan ilgilendiren bir şehircilik meselesi olduğunu vurguladı. Fenerbahçe Stadı’nın Papazın Çayırı’ndan bugüne uzanan tarihinin İstanbul’un kolektif hafızasının parçası olduğuna dikkat çeken Antik, Kadıköy’de maç günlerinde oluşan buluşmaların, sokaklardan stada yürüyüşlerin ve çevredeki işletmelerin yıllar içerisinde bir spor kültürü yarattığını anlattı. Antik, stadın başka bir ilçeye taşınmasının tarihin oluştuğu mekânsal sürekliliği ortadan kaldıracağını vurgulayarak, temel sorunun stadın kent merkezinde bulunması değil, kapasitesi ile çevresindeki ulaşım altyapısının uyumsuzluğu olduğunu söyledi. Maltepe’de 75-80 bin kişilik bir stadyum ve bağlantılı tesisler için uygun büyüklükte alan bulmanın kolay olmadığını belirten Antik, Maltepe sahili ve deniz üzerindeki dolgu alanları ile ilçenin kuzeyindeki ormanlık veya düşük yoğunluklu bölgelerin gündeme gelebileceğini söyledi. Sahil ve dolgu alanlarına büyük bir stadyum yapılmasının deniz ekosistemi, zemin güvenliği ve deprem riski açısından sorunlar yaratabileceğini kaydeden Antik. stadın kuzeydeki ormanlık alanlara yapılması durumunda ise yeni yollar, otoparklar ve tesislerin doğal alanları parçalayabileceği uyarısında bulundu. Taşınma tartışmasının önemli başlıklarından birinin de Kadıköy’deki mevcut stadın bulunduğu arazinin geleceği olduğunu söyleyen Antik, alanın ticari yapılaşmaya açılması halinde maç günlerinde yaşanan dönemsel yoğunluğun yerini haftanın her günü sürecek trafik ve altyapı baskısının alabileceğinin altını çizdi. Antik, şöyle devam etti:

‘‘Öncelikle mevcut stadın iyileştirilerek kullanılmaya devam edilmesi seçeneği bütün yönleriyle araştırılmalıdır. Mesele Fenerbahçe ve bakanlık arasındaki pazarlık gibi sürdürülüyor. Ancak bu meselenin hem demokratik plan ilkeleri olarak hem de İstanbul’un ve Kadıköy’ün siyasi iradesi olarak yerel yönetimlerle sürdürülmesi şarttır. Kadıköy, Kadıköylülerindir. Kadıköylüler bu kentin müşterisi değil sahibidir.’’

HER TÜRLÜ RANT PROJESİNE KARŞIYIZ

Fenerbahçe Kalamış Dayanışması’ndan Alev Ataç ise stadın yalnızca bir spor tesisi olarak değerlendirilemeyeceğini belirtti. Fenerbahçe’nin tarihsel ve toplumsal kimliğinin Kadıköy’le iç içe geçtiğini söyleyen Ataç, stadın başka bir ilçeye taşınmasının bu mekânsal aidiyeti zedeleyeceğini söyledi. Ataç, bazı semt sakinlerinin belirttiği gibi maç günlerinde yaşanan trafik ve kalabalık sorunlarının kamu idarecilerinin çözmesi gereken sorunlar olduğunu belirterek, Maltepe’de dolgu alanına stat yapılması ihtimalini de eleştirdi. Ataç, şöyle devam etti: “Kamuya ait alanlar üzerinde rant yaratan, halka zarar veren, halkı rahatsız eden her türlü projenin karşısındayız. Kadıköy’ün ulaşım sorunlarının da akademisyenlerin görüş ve önerileri doğrultusunda çözülebileceğine inanıyoruz. Bu tartışmada taraftarları ya da yurttaşları karşı karşıya getiren bir dil yerine, herkesin görüşünü gözeten, halktan ve kamusal yarardan yana bir yaklaşım benimsenmelidir. Bizim temel ölçütümüz açıktır: Kamusal alanlarda rant yaratan, kamusal alanları halkın elinden alan, halka zarar veren ve halkı mağdur eden, aynı zamanda kent hafızasını da yok eden her türlü projeye karşıyız.”

Stat meselesinin Kalamış Marina, Söğütlüçeşme Terminal, Kadıköy Cami gibi projelerle birlikte ele alınması gerektiği belirtildi. 

***

BÜTÜN YARIMADA RİSK ALTINDA

Kadıköy Kent Dayanışması’ndan Üzeyir Uludağ, stadın yüz yılı aşkın süredir spor kültürüne ev sahipliği yaptığını ve kentin kolektif hafızasının ayrılmaz bir parçası olduğunu söyledi. Maç günlerinde yaşanan trafik, otopark, gürültü ve çevre kirliliği gibi sorunların farkında olduklarını belirten Uludağ, bu sorunların stadı taşıyarak değil, ortak çözümler üreterek giderilebileceğini ifade etti. Tartışmanın statla sınırlı olmadığını vurgulayan Uludağ, ‘‘Mesele stat değil. Kalamış Marina’dan Haydarpaşa Garı’na, cami projesine kadar bütün yarımadanın ranta açılması söz konusu. Stadın taşınması da bu bölgenin tümüyle ranta açılmasının bir parçası olabilir. Stadı taşıyarak aynı sorunları Maltepe’ye ihraç etmek ve Kadıköy’de boşalacak alana devasa rant projeleri dikmek, mevcut sorunları çözmeyecek, aksine yeni sorunlar yaratacaktır" dedi. Uludağ, stadın taşınmasıyla boşalacak alanın geleceğine ilişkin soru işaretlerine dikkat çekti. Uludağ, 2005 yılından bu yana bölgede lüks konut, rezidans, yat limanı ve AVM projelerinin gündeme geldiğini anımsatarak, Kalamış Marina, Terminal Kadıköy, Haydarpaşa, Rıhtım projesi ile Kurbağalıdere ve Yoğurtçu Parkı çevresindeki gelişmelerin birlikte değerlendirilmesi gerektiği kaydetti. Uludağ, İBB, Kadıköy Belediyesi, ilgili kamu kurumları ve kulüp yönetimine çağrı yaparak mahalle sakinleri, taraftar örgütleri ve uzmanların katılımıyla çözüm üretilmesini istedi.

***

YANIT BEKLEYEN SORULAR

• Kadıköy’deki stadın arazisi ve çevresi ne olacak?

• Taşınma gerçekleşirse değerli arazi hangi amaçla kullanılacak, ticari projelere mi açılacak?

• Maltepe’de yeni stat nerede yapılacak? 75-80 bin kişilik tesis için dolgu alanı mı, ormanlık alanlar mı gündemde?

• Dolgu alanına stat yapılmasının riskleri araştırıldı mı?

• Yeni proje kime, ne kazandıracak?

• Kadıköy’deki trafik sorunları çözülmeden Maltepe’ye taşınmak yeni bir ulaşım ve altyapı krizine yol açmayacak mı?

***

TOPLUMSAL HAFIZANIN BİR PARÇASIDIR

Caferağa Mahallesi Muhtarı ve mimar Hanife Dağıstanlı da stadın bulunduğu bölgenin tarihsel ve toplumsal hafızanın önemli bir parçası olduğunu belirterek, taşınmaya karşı çıktı. Futbolun Türkiye’deki geçmişinin Moda ve Papazın Çayırı’na uzandığını söyleyen Dağıstanlı, Fenerbahçe’nin bir semt takımı olduğunu ve stadın bu aidiyetin önemli bir parçasını oluşturduğunu söyledi. Galatasaray Stadı’’ın Mecidiyeköy’den taşınmasını örnek gösteren Dağıstanlı, stat sonrasında bölgedeki yoğunluğun azalmadığını, aksine haftanın her günü süren bir trafik ve yapılaşma baskısının oluştuğunu belirtti. Dağıstanlı, "Stadın buradan taşınması, burada stat nedeniyle yaşadığımız sorunları çözmeyecek. Aksine bizi daha büyük sorunlarla karşı karşıya bırakacak. Bir stat sadece stat değildir; oranın aidiyeti, tarihi, hikâyesi ve erişilebilirliğinin kıymeti var. Stadın gitmesini istemiyoruz" dedi.

***

YENİ PROJELERE DE KARŞIYIZ

Zühtüpaşa Mahallesi Muhtarı Çağla Göksu ise stadın şehir merkezinde, ana arter üzerinde ve konutların bulunduğu bir bölgede yer almasının ciddi sorunlara yol açtığını belirterek taşınmasını desteklediğini söyledi. Maç günlerinde trafik nedeniyle mahalle sakinlerinin evlerine ulaşmakta, araçlarını kullanmakta ve sağlık hizmetlerine erişmekte zorlandığını anlatan Göksu, mevcut stadın arazisinin AVM, otel veya rezidans gibi yeni yoğunluk yaratacak projelere açılmasına karşı çıktığını söyledi. Göksu, şu değerlendirmeyi yaptı: “Stadı taşıyıp oraya başka devasa projeler dikmek hiçbir şeyi değiştirmeyecek. Aksine bölgenin yükünü artıracak. Burada ihtiyaç duyulan şey, olası afetlerde insanların kullanabileceği açık alanlar ve toplanma alanları.”

***

NE OLMUŞTU?

Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım, 24 Ekim’de düzenlenen Yüksek Divan Kurulu toplantısında, mevcut stadın kapasitesini artırmak için hazırladıkları projeleri Gençlik ve Spor Bakanlığı ile Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na sunduklarını açıklamıştı. Yıldırım, bakanlıkla yapılan görüşmelerde Maltepe’de 75 bin kişilik yeni bir stat yapılması ve kulübün buraya taşınması önerisinin gündeme geldiğini söylemişti.

***

Skandalın ucu aynı yere uzanıyor -Birgün- 

Asrın vurgunu olarak değerlendirilen fon skandalının ortaya çıkışından bu yana yaklaşık 2 ay geçti. Kamuoyunu ikna edecek bir soruşturma yürütülmezken yanıt bekleyen sorular güncelliğini koruyor.

Abdülkadir Özkan, Erkan Kilimci, Ertan Aydın, Fatma Betül Sayan Kaya, İhsan Çimen, Muhammed Yarız, Mustafa Aksu ve Özdemir Ataseven.

Cumhuriyet tarihinin en büyük örgütlü soygunu olarak değerlendirilen fon vurgunu iktidarın ayağına dolandı. Hükümetin tüm imkanlarıyla vurgunun üzerine gidiliyor algısı kamuoyunu ikna edemezken AKP cephesinde panik artıyor. İktidarın oy kaybı yaşadığı kamuoyu yoklamalarına yansırken anketlerde skandalın perdelendiği görüşleri öne çıkıyor.

Soruşturma devam ederken son olarak Borsa İstanbul A.Ş. Genel Müdürü Korkmaz Enes Ergun’un ardından dün Dünya Gazetesi sahibi Umut Güner gözaltına alındı. Dünya Gazetesi’nin de bağlı olduğu Dünya Holding’in, fon skandalının ortaya çıkmasının ardından müdahale edilen Bulls Yatırım Holding’in yüzde 20’sine sahip olduğu iddia ediliyor. Borsa İstanbul’un başına ise vekaleten Atila Türeli getirildi.

Ülke ekonomisinin fişini çekecek düzeyde gerçekleşen vurgun soruşturmasına siyasi mercilerin yeterince dahil edilmeyişi soruşturma sınırlarının da rejim tarafından çizildiği algısını güçlendiriyor. Soruşturmada bugüne kadar tutuklu sayısı 120’yi aşarken, 280’den fazla şüpheli hakkında işlem yapıldı. Skandalın ortaya çıktığı günden bu yana gözaltına alınan ve soruşturmaya dâhil edilen siyasi isimlerin ise yalnızca iktidarın çeperinde kalmış eski isimlere odaklanması ise dikkat çekiyor.

‘YANLIŞLAR VEYA HATALAR OLACAKTIR’

Meclis Başkanvekili ve AKP Tokat Vekili Yusuf Beyazıt, fon vurgununa ilişkin değerlendirmelerde bulundu. Beyazıt: "Elbette ki bir yönetim esnasında bazı uygulamalarda eksikler, yanlışlar veya hata edenler olacaktır. Kasıtlı veya ihmalinden, kusurundan dolayı bu tür durumlar yaşanabilir. Fon olayı ortaya çıktığı ilk andan itibaren Cumhurbaşkanımız net bir tavır koymuştur. Bu olayın üzerini örtmek kesinlikle söz konusu değildir. Bu kapsamda adli, idari ve yasal süreçler eş zamanlı olarak başlatılmıştır" diye konuştu. Beyazıt ayrıca mağdurların zararlarının Hazine’den karşılanacağı iddialarını reddederek, "Sizlere temin ederek söylüyorum; asla ve asla devletten tek bir kuruş verilmemiştir, verilmeyecektir. Ödemeler tamamen bu süreçte manipülasyon yapan kişilerin varlıkları ve paraları üzerinden gerçekleştirilecektir” dedi. Öte yandan AKP'nin kurucularından ve eski TBMM Başkanı Bülent Arınç sosyal medya hesabından 2012 yılında yaptığı konuşmayı yeniden paylaştı. Fon skandalının gündemde olduğu dönemde gelen paylaşımında, “Siyaset zenginleşme yeri değil, millete hizmet yeridir” ifadelerini kullanan Arınç, 50 yıllık siyasi hayatında hiçbir harama el uzatmadığını savundu.

***

HANGİ İSİMLER LİSTEDE?

• AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Eski Aile Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya

• Eski Tarım Bakanı Yardımcısı Mustafa Aksu

• AKP eski Milletvekili ve seçim kampanyaları yöneticisi Dr. Ertan Aydın gözaltına alınıp tutuklandı.

• Kültür ve Turizm Bakanlığı eski Strateji Geliştirme Başkanı İhsan Çimen

• Hazine Bakanlığı Eski Gelirler Başkontrolörü Eren Yeşilyurt

• Eski Hazine Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı İskender Balcı

• Eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Erkan Kilimci

• Eski SPK Başkanı İbrahim Ömer Gönül

• Eski AKP Tuzla İlçe Başkan Yardımcısı ve Özata Yönetim Kurulu Başkanı Özdemir Ataseven

• Pusula Portföy Yöneticisi ve eski AKP İstanbul Gençlik Kolları Yönetim Kurulu Üyesi Muhammed Yarız

• Eski Başbakan Başdanışmanı Abdülkadir Özkan

• Cumhurbaşkanlığı Akademik İstişare Konseyi eski üyesi Prof. Emre Alkin

• Türkiye Varlık Fonu’na bağlı Türkiye Sigorta/Türkiye Hayat Emeklilik eski Genel Müdürü Taha Çakmak ve Genel Müdür Yardımcısı Gürol Sami Özer tutuklandı

• AKP Ekonomi İşleri üyesi Erdin Özel

• Eski SPK Daire Başkanı Erman Çete

• Tera Yatırım Holding Yönetim Kurulu Başkanı Emre Tezmen

• Pusula Holding Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Turhan

• AKP MKYK üyesi Mehmet Kırmızı’nın kuzeni ve Doğa Sigorta Başkanı Nihat Kırmızı

• Eski Büyükelçi ve Eski Türkiye Varlık Fonu Yönetim Kurulu Üyesi Prof. Kerem Alkin

***

İŞSİZLİĞE VE BATIŞA NEDEN OLACAK

Bankacılık Düzenleme Kurulu’nun bültenine göre, Fon krizi döneminde batık kredilerde 118 milyar liralık büyüme yaşandı. Batık kredilerdeki artış bu yılsonunda önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 66,6 arttı. Anka’ya konuşan TOBB Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ramazan Aktaş, batık kredilerde görülen yükselişi değerlendirerek “Borçların ödenememesi, bankaları daha sık haciz ve yasal takip yollarına yöneltir" dedi. Aktaş, bu sürecin sonunda borçlu vatandaşın elindekini avucundakini yitireceğini, servetinin sıfırlanacağını söyledi. Bankaların sorunlu kredi oranının yüzde 10 seviyelerini aştığında öz sermayesini yitirme riskiyle karşı karşıya kalacağını ifade eden Aktaş, "Bankaların yükümlülüklerini karşılayamaması durumunda mevduat güvencesi nedeniyle yük Hazine'ye devrolur. Hazine borçlanmayı artırmak ya da enflasyon yaratmak zorunda kalır. Dönüp dolaşıp vatandaşa daha yüksek enflasyon ve vergi yükü olarak yansır" dedi. Aktaş, bankaların batıklar nedeniyle krediyi kesmesinin yaratacağı sorunlara da dikkati çekerek, "Faaliyetlerini kredi ile döndüren işletmeler batabilir. Bütün ekonomide sistemik risk gündeme gelebilir" dedi. Aktaş, bu süreçte borç krizinin doğrudan işsizlik artışına evrileceğini kaydederek, "Geniş kesimler işsizlik dalgasıyla karşı karşıya kalır" uyarısını yaptı.

***

YANIT BEKLEYEN BAZI SORULAR

• Fonlara kimler büyük miktarlarda para yatırdı?

• Kimler olağanüstü kazanç sağladı?

• Kimler soruşturma veya piyasa çöküşünden hemen önce çıktı?

• Kamu görevlileri veya siyasetçiler arasında önceden bilgi sahibi olduğu düşünülen kişiler var mı?

***

Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü, okullara 'cuma namazı' formu gönderdi: Eğitim-İş'ten fişleme tepkisi -Birgün-

Bursa İl Milli Eğitim Müdürü Gürhan Çokgezer

Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından okullara gönderilen formda, cuma namazı kılınıp kılınmadığı, nerede ve ne zamandan beri kılındığı soruldu. Namaz kılınmayan okullardan ise gerekçe istendi. Uygulamaya tepki gösteren Eğitim-İş Bursa Şube Başkanı Özkan Rona, “Okullardaki öğretmen açığını, eğitimdeki fırsat eşitsizliğini, okullardaki deprem riskini, temizlik ve güvenlik sorunlarını çözmesi gereken Bursa İl Milli Eğitim Müdürlüğü, eğitimin gerçek sorunlarını bir kenara bırakıp cuma namazının çetelesini tutuyor” dedi.https://www.birgun.net/haber/bursa-il-milli-egitim-mudurlugu-okullara-cuma-namazi-formu-gonderdi-egitim-is-ten-fisleme-tepkisi-743989

***

1 Kasım 2026 Pazar

ÇİZGİLERİN DİLİ -1 Kasım 2026-

 

(Derleyen: mstfkrc)

soL "Köşebaşı + Gündem"-1 Kasım 2026-

Mekke’den seçimlere, Cumhuriyet’ten işçi sınıfına -Aydemir Güler- 

Geçici istihdamla, güvencesizlikle, taşeronlarla, kayıt dışıyla, örgütsüzlükle atomize edilen işçi sınıfının yitirdiği “kimliğini yeniden kurması” için eski modellere değil yeni arayışlara, denemelere ihtiyaç var.

Bu hafta hakkında konuşabileceğimiz farklı konu başlıklarından hiçbirine kıyamadım doğrusu. Kıyamamak bir yana, gündem maddeleri zamanlama ve önem açısından birbirleriyle yarış halindeler…

Örneğin geçen hafta komisyondan geçen Mekke anlaşması… Anlaşmanın onaylanmasına, komisyonda olduğu gibi genel kurulda da itiraz edenler olacak. Ama anlaşılan, bu işe hayır diyecek olanların da Türkiye’nin tuhaf bir askeri ittifaka sokulmasını engelleyebileceklerine dair umutları yok. Olsa başka türlü davranırlardı.

Nasıl mı? Meclis aritmetiği belli olduğuna, yani “genişletilmiş” Cumhur ittifakı yeterli sayıya sahip olduğuna göre tek çare söz konusu çoğunluğun sıkı baskı altına alınmasıdır. Yoksa demokrasiyi bir kez daha oy vermeye indirgeyeceklerse, muhalif vekiller zahmet edip o gün TBMM’ye bile gitmesinler!

Savaşa giden yolu bloke etmek için, Mekke anlaşmasına evet demek katlanılmaz bir utanç nedeni haline getirilmelidir. Yirmi üç yıl önce ABD askerinin Türkiye üzerinden Irak’ı istilası reddedildiğinde olan buydu. Kamuoyunun utancı reddettiği her biçimle ve sokakta gösterilmişti. TBMM oylamaya geçecekken Ankara ayaktaydı… Amerikancılıkta eksiği olmayan düzen partilerinin birçok vekili söz konusu vebalden kişisel olarak da kurtulma yarışına girdiler ve tezkere yeter sayıya ulaşamadı. Bugün ABD emperyalizminin bölgesel birleşik taşeron ordusunu oluşturma fikri, halkın büyük çoğunluğunun lanetleyeceği bir açılımdır. Ortam Meclisin kuşatılması için uygundur.

Ama tersi yaşanıyor. Siyasi iktidar Mekke anlaşması çoktan yürürlüğe girmiş gibi davranırken düzen muhalefetinin gıkı çıkmıyor. İttifaka genel sekreter seçildi, kurumun organları çoktan çalıştırılmaya başlandı… Tamamı Türkiye açısından yok hükmünde olan bu adımlardan biri de İran’a giden ortak heyette Ankara’yı MİT Başkanının temsil etmesi oldu. Güya anlaşmaya karşı çıkan düzen partilerinden kimse çıkıp da sormadı! O sırada Erdoğan telefonda Trump’a Yemen ve Hürmüz krizlerine dair güvence veriyordu…

Bu tablo düzen muhalefetinin oylamayı kaybetmeyi kabul ettiğini göstermektedir. Bu tür kaybedişler, uzun süredir muhalefetin iktidarı “tamamlama” işlevini nasıl yerine getirdiğine örnek oluşturuyor.

***

“Erdoğan gitsinciler” bir kez daha dünyaya bakıp seçim kutlaması yapıyorlar. Bu kesimler sandık saplantılarına sınırların ötesinden destek bulduklarında bayram ederler. Syriza çoktan unutuldu belki; ama New York, Berlin derken geçtiğimiz günlerde Tel Aviv ve Brezilya’dan gelen haberlerle uzun bir listeye kavuşmuş olduk…

Kim istemez Netanyahu’nun tükenmesini, Bolsanaro’nun ABD’de bile barınamaz hale gelmesini! Ama konumuz bu değil...

Konu, sömürü düzeninin bütün faturasını tek bir kişiye çıkartmanın tuzak olması. Uyarıda bulunanlara yönelik linç kampanyası yapan liberaller ise tuzağa düşmüş değiller; tuzağı kuran onlar!

Bunlara kalırsa Sırbistan’da “öğrenci listesinin” beş benzemezden oluşmasının bir zaaf olduğunu söylemek suç. Tersine bu çok seslilik, demokratiklik, kapsayıcılık… Faşist Siyonistlerin diğer Siyonistlerce dengelenmesini yeterli bulmamak ve sorunun bitmesinden uzak olduğumuzu dile getirmek kibir… Brezilya’da bugün geri dönen solun geçmiş iktidar dönemlerinin her defasında sağın gelişinin önünü açtığını hatırlatmak, alay konusu edilmeniz için yeterli…

Oysa ABD’nin ve İsrail’in son dönem süpürme harekâtlarını, ancak, bir insanın sahip olabileceği en berbat özellikleri kişiliklerinde bir araya getirmiş kriminal siyasetçiler taşıyabilirdi. Trump, Netanyahu ve başkaları egemen güçler adına işlerini tamamladıklarında gönderilecekler; onların yerini alanlar ise süpürme harekâtının keyfini sürecek. Burada kutlanacak bir bayram yok…

Nerede sola doğru bir güç kayması yaşansa, yapılması gereken, bu gelişmenin köklü bir çözüme nasıl evrileceğine bakmaktır. Yoksa ne yapacağını bilmez haldeki bir toplumsal hareketi, bakmışsınız uluslararası tekeller domine eder olmuş…

İsrail’de Netanyahu’nun son saati çaldı mı, göreceğiz. Ama seçim sonucu Siyonizmi akladı, soykırımcı olmayan bir Siyonizmin var olabileceği “teyit” edildi!

Dünyada ve bizde köklü çözümü aramaktan vazgeçip ehvenişere fit olursanız boğulursunuz.

***

Köklü çözüm ise işçi sınıfından geçer. Örneğin Avrupa’da kitle hareketinin genel grev uğrağına dayanması, tekellerin dümeni kontrollerine almalarını zorlaştıracaktır. On yıllardır emekçi hareketini boğan ve sermayeye dikensiz gül bahçesi sunan geri sendikal yapılar sarsılacaksa, bu sınıf mücadelesinin yükseldiği bir ortamda gerçekleşebilecektir.

Bizdeki temel sıkıntı da budur. Toplumsal sorunların benzersiz ağırlığına karşı bir emekçi hareketi boy atmıyor. Sendikalar 90’ların başlarından bu yana sınıf hareketine değil önderlik etmek, mücadelenin yeşereceği ortam olmaktan bile uzaklaştılar. Neoliberalizmde sendika, mücadele örgütü değil, uzlaşma paydaşıdır. Ama neoliberalizm sınıfların uzlaşması değil, sermayenin sınırsız tahakkümüdür! Sonuçta genel olarak sendikal yapılar, birkaç özgün örnek dışında boşa düşmüştür.

On yıllardır ısrarla yeni bir emekçi yükselişinde siyasal önderliğin rolünün daha baskın, örgütlenme formunun daha esnek ve enerjik olması gerektiğini söylüyor ve bu doğrultuda denemeler yapıyorduk. Geçici istihdamla, güvencesizlikle, taşeronlarla, kayıt dışıyla, örgütsüzlükle atomize edilen işçi sınıfının yitirdiği “kimliğini yeniden kurması” için eski modellere değil yeni arayışlara, denemelere ihtiyaç var. Son aylarda Patronların Ensesindeyiz hareketinin peş peşe kazanımları bir iklim değişikliğinin müjdecisi olabilir.

29 Ekim vesilesiyle öne çıkan “Cumhuriyeti nasıl kazanacağız” sorusunun yanıtı da buradan geçecek. Cumhuriyetçiliğin toplumsal yaygınlığı ölçüsünde politik güce ulaşmadığı güncel tabloyu değiştirmenin en sağlıklı yolu, yeni bir işçi sınıfı hareketidir.

/././

Mekke Anlaşmasının tekrar deşifre ettikleri -Erhan Nalçacı-

Nasıl Bağdat Paktı üye ulusların devrimleriyle yıkıldıysa Mekke Anlaşması da on yıla kalmadan uluslardaki devrimlerle ortadan kalkar. Ve bu sefer buna en yakın aday Türkiye.

Yaşananların hiçbiri sürpriz değil, hiçbir şey şimdi doğmadı, karşı devrim yıllara yayıldı, şekil ve nitelik değiştirerek geldi bugünlere.

Örneğin, Malatya Kürecik Radar Üssü ABD’nin bastırmasıyla 2012 yılında ikili anlaşmaya dayanarak kuruldu. En başından itibaren İran’ı gözetlemek için kullanılacağı ve bilginin İsrail ile paylaşılacağı biliniyordu.

AKP tarafından karar süreci Meclis’ten kaçırıldı, bir oylamaya gidilmedi, zaten NATO ile yapılan anlaşmaların uzantısı dendi.

O yıllarda içinde bulunduğum aydın platformu olan Sosyalistlerin Meclisi’nden bir komisyon ile iki yıldır CHP’nin başında olan Kılıçdaroğlu’nu ziyaret ettik, Kürecik ile ilgili anlaşmanın çok önemli sonuçları olabileceğini, şiddetle karşı çıkılması gerektiğini heyecanla anlattık. Kılıçdaroğlu’nun yüzünden ne düşündüğünü hiç anlayamadık, sanki bir robot ile karşı karşıyaydık.

Şimdi CHP’nin Mekke Anlaşması için Meclis’e geldiğinde olumlu oy kullanacağını basından öğreniyoruz.

Cumhuriyet’in ortadan kalkmış olduğunun başlıca delillerinden biri CHP’nin durumu olarak karşımıza çıkıyor. Cumhuriyet’i kuran devrimci Parti bugün karşı devrimin, emperyalizmin ve sermaye sınıfının bir aparatçığına dönüşmüş durumda.

Mekke Anlaşması tarihsel çerçeve değişse de bu bir ilk örnek değil. Günümüzden 71 yıl önce 1955’te ABD’nin gerekli görmesi ile Bağdat Paktı kurulmuştu. Sovyetler Birliği’ni kuşatmayı ve bölgedeki etkisini kırmayı amaçlayan Pakta Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere katılmıştı. ABD emperyalizmin patronu olarak gözlemci olarak bulundu toplantılarda.

Uzun ömürlü olacağı umulan Pakt devrimlerle sarsıldı. İşbirlikçi Kralın devrilmesi ile önce Irak ayrıldı. Sonra 1979’da İran’da ABD yanlısı Şah’ın devrilmesi ile ismi CENTO’ya dönüşmüş olan Pakt sonlandırıldı.

1955’ten 1979’a, Menderesler, Demireller, Ecevitler, iki askeri darbe, Türkiye’nin bu gerici paktın merkezinde ve en kararlı unsuru olmasını değiştirmemiş. Komşu halklar başkaldırınca sonlanmış.

Cumhuriyet görüldüğü gibi bir anda havaya uçmadı. Ama Mekke Anlaşması Cumhuriyet’in ortadan kalktığına dair yeni kanıtlar sunuyor.

Suudi Arabistan’da hiçbir zaman burjuva devrimi olmadı, geçen yüzyılın başından bu yana adeta buzlukta kalmış emperyalizmin işbirlikçisi bir hanedan tarafından yönetildi ve dünyada gericiliğin yayılması için başlıca bir finansman kaynağı oldu. 1923 Cumhuriyeti devrimini kaybetmediği yıllarda asla böyle bir devletle işbirliği yapmaz, hele onu ordusuyla korumaya kalkışmazdı.

1923 Cumhuriyet Devrimi mazlum uluslara, onların feodalizme ve emperyalizme başkaldırışına esin kaynağı olmakla hep övündü. Her ne kadar İkinci Dünya Savaşı sonrası Türkiye karşı devrim cephesine kaydıysa da bu övüncün haklılık payı vardı.

Şimdi bir bakalım Suudi Arabistan mazlum bir ulus mu diye? Bu soru bir espri gibi ama yine de Yemen ile karşılaştıralım.

Dünyanın en büyük petrol havzalarından birinin tasarruf hakkını elinde bulunduran ve bu hakkı ABD emperyalizminin desteğine borçlu olan Suudi Arabistan’ın ulusal geliri 1,35 trilyon dolarken, Yemen’in ki 11 milyar dolar. Biri dünyanın en zengin diğeri dünyanın en yoksul ülkelerinden biri.

Peki, bu kadar zengin bir ülkenin devleti neden yabancı askerlerin korumasını talep ediyor? Suudi Arabistan’ın nüfusu 32 milyon civarında ve bunun neredeyse yarısı Pakistan, Bangladeş, Mısır ve hatta Yemen gibi ülkelerden gelen göçmen işçilerden oluşuyor. Bir tarafı zenginlikten parasını nereye harcayacağını bilemiyor ve savaşa gitmek gibi bir rahatsızlığa katlanamıyor, diğer yarısı ise köle durumuna düşürülmüş yabancı emekçilerden oluşuyor.

Yemen’in ise 43 milyon civarındaki nüfusunun önemli bir kısmı yoksul ve beğen beğenme bir davası olan savaşçılardan oluşuyor.

Yemen halkına karşı Suudi Arabistan’daki Hanedanın desteklenmesi neresinden baksanız 1923 felsefesi ile uyuşmuyor.

1923’ün bir diğer değeri iktisadi ve siyasi olarak bağımsız bir ülke kurma hedefiydi. Bu açıdan da karşı devrinin altını döşeyen temele bakabiliriz.

Emperyalizme bağımlılık derin bir sorun ve yalnız AKP döneminde oluşmadı. Ancak AKP kolay borçlanılan bir dönemde borcu döndürebildiği için bir Lale Devri yaşarken 2018’den sonra değişen ekonomik veriler nedeniyle borcu çevirmekte güçlük çekmeye başladı. Yoksa 2008 sonrası AKP emperyalist hegemonya krizi içinde daha dengeci bir siyaset gütmüştü. Bir süredir mali olarak bağımlı olduğu Batı emperyalizmine siyasi olarak da bağlandı. Ayrıca Körfez sermayesinin mali desteğinden de yararlanıyor.

Pakistan da benzer bir durumda, devrik Başkan İmran Han döneminde Çin ile ekonomik ilişkileri geliştirilir ve daha dengeli bir pozisyon alınırken bir yargı darbesi ile İmran Han hapishaneyi boyladı. Sonrasında Pakistan içinde bulunduğu ekonomik durumdan çıkmak için Suudi Arabistan’dan oldukça fazla mali destek aldı. Bu durum Pakistan ordusundan binlerce askerin ve savaş uçağı filosunun Suudi Arabistan’a yerleştirilmesini açıklıyor.

Siyasi bağımlık yaratan ekonomik bağımlılığın Türkiye ve Pakistan’ın neden ABD ve İsrail için bir vekâlet savaşına soyunduğunu anlamamızı da kolaylaştırıyor.

Son olarak Cumhuriyet’in nasıl elden çıktığına dair başka bir yöne bakalım.

1923 Cumhuriyeti devrimini koruyarak kendini var ettiği günlerde ülke savunması için bağımsız silah üretimine yönelmişti. Bu sağlıklı eğilimin özellikle ABD’nin peşine takınılmasıyla nasıl çöktüğüne burada girmeyeceğiz.

Ancak son 20 yıl içinde yeni bir olay ile karşı karşıyayız. Türkiye sermayesi başlıca kâr ve sermaye birikim aracı olarak silah sanayisine yöneldi. Türkiye’nin egemen sınıfının bir azınlık olan tekelci sermayeden oluştuğunu biliyoruz. Bu tekelci sermayenin başlıca uğraş alanının silah üretimi ve ticareti olması Cumhuriyet’i ortadan kaldıran bir sorun haline geliyor.

Tabi ki ülkemizi savunmak için devlet eliyle silah üretilmesinden yanayız ancak kendi kârından ve ticaret hacminden başka bir şey düşünmeyen bir tekelci sermaye savaş ağalarına dönüşmüş demektir.

Bu durum silah tüccarlarına alan açan Mekke Anlaşmasını daha iyi kavramamıza neden oluyor.

Böyle bir dinamik Türkiye’yi sadece Yemen’e karşı değil, Batı emperyalizminin peşinden her türlü coğrafyada savaşa sürükleme potansiyeli yaratıyor.

Mekke Anlaşmasından 10 yıl boyunca çıkılmayacakmış, anlaşma böyle.

İnsan buna sinirleniyor ama bir yandan da bir tebessüm yükseliyor zihinde.

Nasıl Bağdat Paktı üye ulusların devrimleriyle yıkıldıysa Mekke Anlaşması da on yıla kalmadan uluslardaki devrimlerle ortadan kalkar.

Ve bu sefer buna en yakın aday Türkiye.

/././

Toplum komünizm fikrini satın almıyor -Berkay Kemal Önoğlu- 

Kodamanların sözcülüğüne soyunmuyorsak kullandığımız kavramların hangi dünyaya ait olduğunu, neyi anlattığını ve neyi normalleştirdiğini hesaba katmak zorundayız. Kapitalizmin arkasında duran, sömürücülerin sözcüsü düzen partileri fikirlerini alıp satsınlar, boş verin. Her şeyi alınıp satılacak birer metaya, insanları da müşteri topluluğuna dönüştüren piyasa aklını siyasetin ölçütü haline getirmeyelim. Komünizm satın alınacak bir şey değildir.

"Türkiye’de toplum komünizm fikrini satın almaz" deniyor. Aman almasın!

Artık bıktırır derecede yayılmış bu satar-satmaz kalıbı sizi de rahatsız etmiyor mu?

Bir düşünceyi benimsemek, doğru olduğuna inandığınız bir mücadeleyi bedelini göze alarak vermekle bir ürün satın almak aynı şey mi?

Ne zamandan beri fikirlerin alınıp satılır şeyler olduğunu kabul ettik de bu kavramı dilimize aldık?

Araştırdım, hiç de tesadüf sayamayacağımız yıllarda almışız.


1980’lerin sonu, 1990’ların başı... Özelleştirmelerin, piyasacılığın ve tüketim kültürünün hayatın her alanına yayıldığı, Özal’ın toplumun üzerinden silindir gibi geçtiği yıllar... Reklamcılık sektörünün Amerikan pazarlama tekniklerini yoğun biçimde benimsemesiyle birlikte bu dil de gündelik hayatımıza giriyor. Sonunda İngilizce argodan saçma sapan bir kalıbın kaba çevirisi, zamanla reklamcılıktan siyaset terminolojisine taşınmış oluyor. Ne de olsa her ikisi de sermayenin hizmetinde…


Piyasa açısından önemli olan, bir ürünün gerçek bir ihtiyaca karşılık gelip gelmediğinden çok, ne kadar kârla satılabildiği. Satıcının derdi ürünün içeriğinden, işlevinden, faydasından çok onu ne kadar iyi pazarlayabildiği. Şimdi, pazarlama ile gerçek ihtiyaçlar arasında fark olmadığını düşünenler varsa, fikirlerin de alınıp satılır şeyler olduğunu söylemeye devam edebilirler. Ama bu doğru değil.

Mesela “Komünistler iyi söylüyor, doğrusunu yapıyor ama güçlenemiyorlar” deyip yeterince güçlü olmadıkları için komünistlere yüklenmek de aynı yanılgının, aynı pazarlama mantığının ürünü. Sen doğru bulduğun mücadeleye destek vermiyorsun, sonra az destek görüyor diye bir de onu suçluyorsun(!)


İnsanların pazarda ne tür saçmalıkları satın almaya yönlendirildikleri, satın aldıktan kısa süre sonra o “çok satanların” nasıl değersizleşebildiği ortada. Ayrıca bir malın insan ihtiyaçlarını karşılama niteliğiyle ona piyasada biçilen fiyatın aynı şey olmadığını, barınma, beslenme, sağlık, eğitim gibi temel ihtiyaçların nasıl birer kâr ve yatırım alanına dönüştürüldüğünü herkes biliyor.

İnsanlar en temel ihtiyaçlarını karşılamak için piyasaya mahkûm edilmiş durumda. Piyasanın umurunda olan, bir ürünün gerçekten ne işe yaradığı ya da kimin hangi ihtiyacını karşıladığı değil, kaç kişiye ve ne kadar büyük bir kârla satılabildiği. Ürünü satın alanın ona gerçekten ihtiyacı olup olmadığı bile değil. Şimdi aynı mantığı işte şu “toplum bunu satın almıyor” kavramıyla siyasete uyarlayın bakalım. Mantık bire bir aynı.

Bir siyasi fikrin değeri kaç kişiye satılabildiğiyle mi ölçülecek? Bir düşüncenin doğruluğu, haklılığı, toplumsal ihtiyaçlara karşılık gelip gelmediği bir pazar araştırmasının sonuçlarından mı öğrenilecek? Siyasetçiler de reklamcılar gibi toplumun nabzını tutup en çok satacak ürünü mü hazırlayacak? Böyle bir siyasetçiden kime ne hayır gelir? Bu sistem Zübük üzerine Zübük üretmez mi? Eh, üretiyor zaten, öyle değil mi?

Piyasanın dilini siyasetin dili haline getirmek, siyasetin de alınıp satılabileceği düşüncesini normalleştiriyor. Parti transferleri, 180 derece dönüşler, yolsuzluklar, rüşvet ve saymakla bitmeyecek çürük siyaset manzaraları... Hepsi, siyaseti mücadele üzerinden değil, alım satım ilişkisi üzerinden ele alan yaklaşımın sonuçları.

Türkiye’de maalesef politikasının özünü oluşturan ilkeye yaslanan, fikrini savunan, toplum önünde mücadele veren değil, en çok satacak şeyi bulmaya çalışan, pazarlamacılığa soyunan siyasetçileri görüyorsunuz.

Bu yaklaşımla, örneğin laiklik elbette bu memlekette “satmaz” arkadaş!

Onu sen açıklayacaksın, arkasında duracaksın, insanları ikna edeceksin. Haklı olduğuna inandığın bir ilkeyi, en çok da “bu insanlara anlatamazsın, onlara satmaz” denilenlere anlatacaksın. Onları ikna etmek için mücadele edeceksin. Mesele algı yönetimi değil. Gerçek mücadeleden gerçek sonuçlar doğacaktır.

Sosyalizmi toplum satın almıyormuş!

Öyle kabul edince sanki mesele doğru reklam kampanyasını hazırlamak, ambalajı yenilemek, ürünü daha cazip hale getirmekmiş gibi görünüyor…

Nafile bir satış hayali kuranlar şunu bilsin: Çok satanlar bellidir. Bu alanlarda da en iyi pazarlama stratejisini iktidar uyguluyor zaten.

İnsanlar elbette fikirleri tartar, değerlendirir, benimser ya da reddeder. Ama bunların hiçbiri satın alma faaliyeti değildir. Yani pazarlamacılığın âlemi yok. En çok satacak siyaseti aramıyoruz. İnsanların yaşadığı sömürü, eşitsizlik, yoksulluk ve adaletsizlik ortada. Bunların kaynağındaki sömürü düzeni cırt diye kredi kartına taksitle değişmeyecek.


Kodamanların sözcülüğüne soyunmuyorsak kullandığımız kavramların hangi dünyaya ait olduğunu, neyi anlattığını ve neyi normalleştirdiğini hesaba katmak zorundayız. 

Kapitalizmin arkasında duran, sömürücülerin sözcüsü düzen partileri fikirlerini alıp satsınlar, boş verin.

Her şeyi alınıp satılacak birer metaya, insanları da müşteri topluluğuna dönüştüren piyasa aklını siyasetin ölçütü haline getirmeyelim.

Komünizm satın alınacak bir şey değildir.

/././

EVRENSEL "Köşebaşı"-1 Kasım 2026-

Ara seçimler ve iki partili sistem aldatmacası -Aras Coşkuntuncel/Evrensel 

Önümüzdeki salı günü ABD’de 435 koltuklu Temsilciler Meclisinin tamamı ile Senatonun 100 koltuğundan 35’i seçilecek. Ek olarak 39 eyalette de valilik ve/veya başsavcılık seçimleri var. İran’a İsrail ile birlikte saldıran; sermaye lehine ABD tarihindeki en büyük vergi indirimlerinden birine imza atıp çevre ve iş güvenliği yasalarını kuşa çeviren; ICE polisi ile göçmen ve emekçi mahallelerini terörize eden ve Gazze’deki soykırımı İsrail’e tam destekle devam ettiren Trump ve Cumhuriyetçilerin önemli yenilgiler alacağını tahmin etmek zor değil. Bu politika ve icraatlar sayesinde hayat pahalılığı artarken İran ile savaşın ise sonu görünmüyor. Bununla birlikte Demokrat Partinin de birçok açıdan Cumhuriyetçilerden farklı olmayan icraat ve politikaları karşısında ön seçimlerden itibaren seçmenlerin, parti liderlerinin desteklediği adaylara değil kendilerine demokratik sosyalist diyen ve soykırım ve savaş karşıtı adaylara yöneldiği bir süreç var. Peki Demokratların bu ara seçimleri kritik eyaletlerle birlikte ve hatta partinin ilerici kanadını temsil eden Amerika’nın Demokratik Sosyalistleri (DSA) örgütünün tüm adaylarının kazanması halinde seçimlerden sonra savaş, ekonomi, göçmenlik, vergiler, sağlık sistemi ve soykırım açısından ne değişebilir? Pek bir şey değişmez.

Trump’ın seçmenler nezdinde popülerliği bazı anketlerde yüzde 33’lere düşmüş durumda; İran savaşından önce benzin fiyatları 3 doların altındayken şu an 4.5 dolara yakın; dizel fiyatlarıysa aynı dönemde iki katına çıkmış durumda; evlerini mazotla ısıtan aileler savaştan öncesine kıyasla yüzde 50 daha fazla ödüyor; akaryakıt, market alışverişi, ısıtma derken ortalama bir ailenin aylık masrafı 100-150 dolar arası daha da artmış durumda. Hal böyle olunca seçimler öncesi iki trend ortaya çıkıyor: Cumhuriyetçilerin Demokrat Parti adaylarına karşı kaybedeceği eyaletler ve Demokrat Parti içi aday yarışında ilerici görünen adayların öne çıkması. Bu açıdan kritik eyaletlerin bazılarında ne oluyor kısaca bakalım.

Rakiple aynı isimli aday bulma stratejisi Bu seçimlerde özellikle Senatoda çoğunluğun el değiştirmesine yol açacak eyaletler son anketlere göre Alaska, Michigan, Teksas, Kansas, Iowa, Ohio ve Maine. Alaska’da seçimlere şimdiden gölge düştü çünkü Demokratlar mevcut Cumhuriyetçi Senatör Dan Sullivan’ı yenmek için seçmenlerin kafasını karıştırmayı seçmişler: Bütün eyaleti tarayıp ismi birebir Dan Sullivan olan birini bulmuşlar ve bu vatandaşı da aday olmaya ikna etmişler. Yani pusulada Demokrat Parti adayı dışında iki tane Dan Sullivan yarışacak. Burayı Demokratlar bu şekilde kazansa ne olur kazanmasa ne olur.

Senatoda çoğunluk açısından çok önemli olan Michigan’da Demokrat Parti ön seçimlerini İsrail yanlısı ve Demokrat Parti liderlerinin favorisi Haley Stevens’a karşı, üstelik başta İsrail lobisi olmak üzere Stevens’ın ön seçim kampanyasına destek olarak harcanan rekor 60 milyon dolara rağmen ve Demokratik Sosyalistlerin destek ve çabasıyla Abdul El-Sayed kazandı. Ön seçimler boyunca Filistin yanlısı ve savaş karşıtı bir söylem tutturan Abdul El-Sayed bugünlerde Gazze soykırımının suçlularından Kamala Harris ve Libya ve dron savaşlarının suçlularından Obama ile birlikte yürütüyor kampanyasını. Her fırsatta dile getirdiği “Ben kapitalistim” ifadelerini saymıyorum. Buna rağmen Demokrat Parti kodamanları, Haley Stevens ve Demokrat Partili siyonistler seçimlere ramak kalmışken hâlâ kendi parti adayları El-Sayed’in kaybetmesi için uğraşıyorlar.

Iowa’da Demokrat Parti adayı “partiler arası iş birliği” temasıyla kampanyasını yürütüyor. Maine’de kazanmasına kesin gözüyle bakılan, DSA ve Bernie Sanders’ın desteğini alan eski asker Graham Platner tecavüzcü çıkmış ve adaylıktan çekilmek zorunda kalmıştı; yerine adaylığı kazanan Troy Jackson Demokrat Parti liderlerinin uzun süre desteklemediği bir isim. Ohio’da Demokratların adayı Sherrod Brown vaktini bağımsız siyah, sosyalist, işçi aday Greg Levy’ye saldırarak geçiriyor. Demokratik Sosyalistlerin Los Angeles Belediye Başkan adayı, İsrail’e karşı boykota karşı ve İsrail’e silah yardımı savunucularından.

Bir de Demokrat Partinin yakın geçmişte yaptıklarına bakalım: Biden yönetimi 2020’de seçildikten sonra Trump’ın ilk döneminde milyarderlere getirdiği vergi indirimleri, Küba ambargosu dahil birçok icraatını aynen devam ettirmişti. Hayat pahalılığına karşı verdiği sözlerin hiçbirini tutmadı; grev yasakladı ve İsrail eliyle Gazze’de soykırım yürüttü. Göçmenlerin sınır dışı edilmesine gelince rekor Obama döneminde ve ICE’nin finansmanı ve büyütülmesinde Demokratların çok önemli rolü var. Yine yakın dönemde Libya ve Yemen’e saldırılar, Ukrayna savaşına ve İsrail’e koşulsuz destek Demokrat Parti dönemlerinde.

Bütün bunlar iki partili sistemin ve iki ayrı parti aldatmacasının bir tezahürü aynı zamanda; iki parti de milyarderlerin kârlarını ve güçlerini artırmak için var.

/././

Sırbistan’da bir adım ileri…-Mustafa Yalçıner/Evrensel- 

Benzerlik oldukça çoktu; Vucic, Erdoğan’ı andırmaktaydı. Ancak kolay gönderildi.

Anlaşıldı ki, epey uzun yıldır iktidarda olmasına karşın yeterince “iyi” örgütlenememiş, örneğin ne bizim YSK’nin muadili Cumhuriyet Seçim Komisyonu üzerindeki etkisini sağlamlaştırabilmiş ne de adımlar atmış olsa bile yargıyı ele geçirebilmişti. Seçimlerde fazla hile hurda olmadı ve Vucic erken “pes” dediğinde henüz sandıkların tümü bile açılmamıştı.

Bir benzerlik “üçüncü kez” aday olmasıydı. Ancak “3” rakamından ötesi farklıydı. Anayasa üçüncü kez adaylığa izin vermediği için iki dönem cumhurbaşkanlığı yapan Vucic bu kez başbakan adayı olarak parlamento seçimlerine katılmıştı. Anayasa değişikliğini zorlayacak gücü de olmadığı ortadaydı.

Bir benzerlik de 2023 seçimlerini, karşısına aday çıkaran Avrupa Birliği yandaşı partiler koalisyonunu geride bırakarak kazanmasıydı. Noktasının konması benzer mi, göreceğiz.

Vucic’e muhalefet eksik olmadı, ama iki yıl öncesine kadar muhaliflerini görece kolay saf dışı bırakabildi. Örneğin yenilgilerinin ardından 2023 koalisyonu dağıldı, bazı bileşenleriyle koalisyonun yerinde yeller esiyor.

İki yıl önceyse, Vucic’in inşa ettirip kendi adıyla anılmasına özel önem verdiği ülkenin ikinci büyük kenti Novi Sad Tren İstasyonu’nun beton ön yağmurluk uzantısının çökmesi “yeni nesil” bir muhalefeti tetikledi. Vucic’in adıyla ileri ölçüde ilişkilendirdiği 16 kişinin ölümüne neden olan istasyon ön tavanının çökmesi, ülkede fazlasıyla sıkıntısı çekilip tepki toplayan yolsuzlukların simgesi oldu. Gençlik içinde mayalanan öfke patlaması hızla yayıldı.

Bir farklılık burada. 19 Mart bir yana, Türkiye’de tren kazaları, madenlerde göçüklerle heyelanlar, imar aflarının şiddetini artırdığı depremler, 17-25 Aralık sarsıntılarıyla fon vurgunlarının tümü etkili ve uzun süreli tepkilere yol açmadan bastırılırken Sırbistan’da böyle olmadı.

İstasyondaki çökme ve 16 can kaybı “Bardağı taşıran damla” oldu. Hep böyle olmuştur, yine böyle olacak ve kimsenin önceden kestiremeyeceği bir olay kitleleri sokaklara dökecektir. Geçen 19 Mart’ta bir örneğine tanık olduğumuz geçmiş kritik gelişmelerden biri, büyük Ekim Devrimi’nin provası niteliğindeki 1905 Devrimi’nin yaygınlaşmasına götüren Potemkin Zırhlısı’ndaki isyanın kurtlu kuru fasulye karavanası dolayısıyla patlamasıydı.

Sırbistan’da öfke birikimi gençlikle sınırlı değildi ve yayılmasının hemen tüm koşulları mevcuttu. Tepki ve protesto gösterileri çeşitli katmanlarıyla halk içinde ve ülke çapında hızla yaygınlaştı.

Vucic, kendisini bir türlü toparlayamayan ve nedenlerinin başında gelen yerli ve yabancı sömürü ilişkilerinin ekonomik, mali ve sosyal sonuçlarının her geçen gün daha da kötüleştiği Sırbistan ekonomisinin bu gidişatının baş sorumlusuydu. O da o kadar “sağlam” olmasa bile “tek adam” durumundaydı.

Sırp ekonomisi bizimki gibi dışa bağımlıydı. Farkı, Batı’ya ve ABD ile Avrupalı emperyalistlere değil ama Rus emperyalizmine bağımlı oluşuydu. Vucic, AB karşıtlığı yapmadı ve -ne kadar uyguladığı ayrı sorun ama- AB ile ilişkilerin geliştirilmesini öngördü. Ancak örneğin Ukrayna savaşı dolayısıyla Rusya’yı hedef alan yaptırımları uygulamadığı gibi, Çin yatırımlarını ve bu ülkeyle ilişkilerin geliştirilmesini teşvik etti.

Muhalefeti önce siyasal baskıyla püskürtme yoluna gitti. ‘23 seçimlerine gidilirken bunu başardı. Aynı şeyi gençliğin öfke patlamasıyla sokakları dolduran muhalefet karşısında da denedi. Ancak kitlesel tutuklamalar dışında yapabileceği fazla şey yoktu. Muhalefetin ne cumhurbaşkanı ne başbakan adayları ne de etrafında örgütlendiği bir parti ve liderleri vardı ortada. Kısacası Vucic saldıracağı hedefler belirlemede zorlandı ve bulamayınca tutumunu yarı yumuşatarak, tepkileri yatıştırma politikası izlemeye yöneldi.

Öte yandan 1 Kasım’daki çöküntünün hemen ardından üniversite kampüslerinde başlayıp kentlerde yolsuzluğa karşı ve adalet talebiyle düzenlenen gösteriler her hafta yinelenirken, artık başta öğretmenler ve üniversite öğretim üyeleri olmak üzere tüm halk kesimleri gösterilerdeydi.

Ocak 2025’te Vucic’in başbakanı yatıştırma politikası kapsamında “Gerilimi düşürmek” üzere istifa etti; ancak o güne kadar Sırbistan’ın gördüğü en büyük gösteri aynı yılın martında gerçekleşti. Artık halk kitleleri ayaktaydı, ancak hâlâ belirli bir örgütleri yoktu. Böyle gitmeyeceğinin farkında olan muhalifler hızlı bir örgütlenme çabası içine girdi.

Tuttukları yol denenmemiş bir yol değildi; meclisler halinde örgütlenme görece hızla yayıldı. Önce üniversitelerde öğrenci meclisleriyle başlandı ve ardından diğerleri geldi.

Denenmişti. Örneğin Rus Devrimleri sırasında doğan Sovyetler, meclis türü örgütlenmenin fikir ve pratik olarak öncülüydü ki izledikleri Paris Komünü örneğiydi. Karakteristikleri, Sırbistan’da yinelenmekte olduğu gibi, kitlelerin hareketi içinde ve kendi deneylerinin ürünü ve ihtiyacı olarak ortaya çıkmalarıydı. Ancak Komün’de eksiği hissedilip Sovyetleri başarıya ulaştıran ikinci bir örgütle bir aradalıkları oldu hep: Kesin başarının elde edilebilmesi için vazgeçilmez olan, kapitalist toplumun en devrimci sınıfı olan proletaryanın en üst örgütlenmesi olarak partileşmesiydi.

Sırbistan’da şimdilik eksik olan tam da bu.

Öğrenci gençlikten başlayan hareket ve örgütlenme yayıldı ve muhalefetin kazandığı 25 Ekim’deki seçimlere “öğrenci listesi” adı verilen listeyle gidildi. “Liste” demokratik tartışmayla meclislerde belirlendi. Hareketin dinamizminin şu ya da bu ölçüde listeye yansıdığı tahmin edilebilir. Ancak listede tek bir öğrenci genç bile yer almadı. Bir tek gencin bile olmayışı akla bir “ilke” kararının alınmış olabileceğini getiriyor ve bunda yaşam deneyi sınırlı gençlerden oluşan bir listeden güven eksikliği nedeniyle oy kaçışlarının önlenmesi düşüncesinin etkili olması ya da inisiyatif almış gençlerin bu yolla önünün kesilmesi muhtemel.

Ancak öyle ya da böyle, kağıt üstüne dökülen ve bundan sonra içinden ülkeyi yönetecek isimlerin çıkacağı listede muhalefetin önüne düşüp başını çekenlerle dinamizmlerinin eksikliğinin hissedileceği açık. Bunun anlamı, başından itibaren kendiliğinden olan, dolayısıyla burjuva politikasının sınırlarını zorlasa bile aşamayan muhalefetin kolaylıkla düzen içine çekilebilme olasılığının az olmayışı. Avrupa ve AB bir çekim merkezi ve Avrupa yandaşı partiler hâlâ küçümsenmeyecek bir etki sahibi.

Listede gençler yok ama birinci sıra adayı Novi Sad Üniversitesinde kardiyoloji profesörü olan İlija Srdanoviç. Vitrin oluşturan ama listenin düzenle ilişkisinin de işareti olan ünlü bir oyuncu ve eski bir basketbol yıldızıyla bir opera sanatçısının bulunduğu listenin asıl ünlüsü ve olası başbakan adayıysa Eski Sırbistan Merkez Bankası Başkanı D. Soskic.

İstifa eden Vucic’in yerine yenisinin seçilmesi için bu yıl içinde yenilenecek cumhurbaşkanlığı seçimine gidilirken muhalefetin şekillenişi netleşecektir.

/././

Aliyev’in fendi!-Fehim Taştekin/Evrensel- 

Azerbaycan son 10 yılda kritik güvenlik altyapılarını ‘anahtar teslim’ İsrail’in eline bıraktı. Hedefi bulup imha eden tek kullanımlık dolaşan mühimmat Harop 2015’ten itibaren Azerbaycan’ın envanterine girdi. 2016’daki sınır çatışmalarında ve 2020’de ikinci Karabağ savaşında yaygın olarak kullanıldı. Hermes 900 SİHA’lar da Azerbaycan ordusunun kullanımında. 2018’de teslim edilen karadan karaya güdümlü balistik füze Lora da 2020’de cephedeydi. Hava ve füze savunma sistemi Barak-8 de devredeydi. Bunlar İsrail’den temin edilen silahlardı. İsrail, 2016-2020 arasında Azerbaycan’ın silah ithalatının yüzde 69’unu sağladı. Bu bağımlılığın siyasal rotalardaki etkisi küçümsenemez.

2022’de Bakü’yü ziyaret eden dönemin Maliye Bakanı Avigdor Liberman’ın başkanlığındaki İsrail heyeti ile ekonomi, finans, kamu maliyesi, siber güvenlik, yeni ödeme sistemleri ve araçları alanında iş birliğinin temelleri atıldı.

Aynı yıl Azerbaycan Elektronik Güvenlik Servisi İsrail’e yeni bir kapı açtı. İsrail’in ilk üniversitesi Teknoloji Enstitüsü (Technion) ile birlikte Bakü’de Azerbaycan Siber Güvenlik Merkezi kuruldu. Polis ve istihbarat gözetiminde de İsrail yerini aldı. NSO şirketinin casus yazılımı Pegasus ile muhalifler, yazarlar ve gazeteciler hedef alındı. İsrail merkezli Allot Communications ve Verint’dan izleme ve gözetim teknolojileri ve yazılımları edinildi.

Eksik parça yapay zeka ortaklığı idi; o da ilgili bakanların 3 Şubat 2026’da Kudüs’te Başbakan Benyamin Netanyahu’nun gözetiminde atılan imzasıyla tamamlandı.

Savunma, istihbarat, güvenlik, maliye, finans, bankacılık, bilişim ve siber güvenlik alanlarında İsrail gibi bir devlete açılan kapılardan çok şey girer ve çıkar.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, aslında tamamen diplomatik bir hezeyandan ibaret olup gerçeklikle bağı bulunmayan bir çıkışla “Karabağ’a nasıl girdiysek, Libya’ya nasıl girdiysek İsrail’e de gireriz” dediğinde bunun yol açtığı rahatsızlığın İsrail sınırlarından aşıp Azerbaycan’da yankılanması şaşırtıcı değildi. Sancılar, “Türkiye Karabağ zaferini çalıyor” diyenlerdeki duygusal kırılmadan ibaret değildi. İsrail’le ilişkilerin kazandığı derinliğin getirdiği hassasiyet, başörtüsü yasağı, hayat tarzı, laikliğin korunması ve iç işlerine müdahale tartışmalarıyla birlikte ‘Egemenliğin korunması’ olarak dile geliyor.

Sanırım Aliyev, başörtüsü üzerinden gelen müdahaleciliğin, yarın bir gün, dış politikada bir hizalama dayatmasına kapı aralayacağı endişesini yaşıyor.

İsrail’in Suriye ve Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye karşı aldığı açık pozisyon, Azerbaycan’ın Tel Aviv’le hassas ilişkilerini tartışmaya açıyor. İran bu ilişkilerin doğrudan kendi ulusal güvenliğini tehdit ettiğini söylediğinde Aliyev çok sert karşılık vermişti. Şimdi Türkiye’den gelebilecek potansiyel baskıya karşı da agresif bir şekilde gardını alıyor. Azerbaycan tarafı haklı olarak Gazze’deki soykırıma rağmen Türkiye’nin İsrail’le kesilmeyen ilişkilerini gündeme getirerek bir bakıma “Dinime küfreden de Müslüman olsa” diyor. Susturmak için dosya haberciliğine gerek yok, sadece “Bizim petrolümüz İsrail’e sizin üzerinizden gitmiyor mu” demeleri yeterli. Fakat Erdoğan’ın izlediği Orta Doğu siyasetinin İsrail’e hizmet ettiği gerçeği ve Amerikan güç tasarımı içindeki değişmez yeri Tel Aviv-Ankara hattındaki artan gerilimi sahte kılmıyor. Elbette Erdoğan koşullar değiştiğinde Netanyahu ile yeniden el sıkışabilir. Erdoğan’ın en başarılı olduğu konu; 360 derecenin hakkını veriyor. İsrail’le ilişkilerin bozulması da Erdoğan’ın tercihi değil, mecbur kaldığı bir şeydi. Ancak İsrail, İran tehdidinin yerini Türkiye’nin aldığı teziyle, dayattığı güvenlik ve güç denklemini sıkıntıya sokacak faktör istemiyor. İsrail’in Azerbaycan’da kazandığı çok boyutlu yeteneklerin sadece İran’ı ilgilendirdiğini söylemek sonraki senaryolar için körlük olur. Amerikan kurumları bile İsrail’den çok çekti! Bazı meseleler bugün değil ama yarın bir gün Bakü ile Ankara arasında kapıya dayanabilir. Azerbaycan işlerin “Safını seç” noktasına gelmesinin tedirginliğini yaşıyor. Ankara, Trans Kafkasya’da Rusya’nın geriletildiği yeni denklemi kendine stratejik kazanımı sayıyordu. İsrail-Azerbaycan arasındaki kabuğu sertleşen ortaklık, Zengezur Koridoru’na Amerikalıların çökmesi ve Bakü-Erivan barışının Amerikan uhdesine girmesi İran, Türkiye ve Rusya’nın birlikte endişe etmesini gerektiriyor. Jeopolitik zafer jeopolitik boşluğa dönüşüyor.

Aliyev, Karabağ zaferine ilaveten ABD ve İsrail’le ortaklığın kazandırdığı öz güvenle Rusya Lideri Vladimir Putin’le dalaşmaya başladığında aynı diklenmenin Erdoğan’a yönelmesi için de sebepler birikmişti.

Bölgede eksenler arası ufak adımlarla bir kayış da var.

İsrail’le iş tutan Aliyev’in, BAE ile aynı kareye girmesi de öngörülebilir bir şeydi. Emirliklerin BM Genel Sekreteri Adayı Lana Zaki Nusseybe’ye destek vermesi çok da ters köşelik bir gol değil. Bakü yönetimi Türkiye’nin aday olarak düşündüğü Feridun Sinirlioğlu’nu da Azerbaycan’ı satabilecek kibirli bir monşer olarak görüyor. BM Genel Kurulunda Netanyahu’yu protesto etmeyen az sayıdaki dost ülke arasında yer almak Abraham müttefikleriyle ilgili de uyumlu tercihler yapmayı gerektirebilir.

Bakü net bir şekilde Ankara’dan iç ve politikada rota baskısı altında olduğunu düşünüyor. Fakat gerilimin alttan alta kaynamasının başka objektif nedenleri de var. Her şey dış politikadaki tercihlere bağlanamaz.

Erdoğan’ın danışmanını kovup üç beş kişiyi gözaltına aldırdığı halde gerilimin neden girmediği sorusu öne çıkıyor.

Aliyev otoritesinin hiçbir koşulda sorgulanamadığı bir yerde dışardan müdahaleyi kendi bekası için tehlikeli buluyor. İster İran isterse Türkiye’den gelsin dış etki, rejime karşı muhalefet kanallarının açılması olarak görülüyor. Erdoğan gibi Aliyev de surda gedik açtırmamaya çalışıyor. Aliyevlerin Türk müdahalesi konusunda özel hassasiyetler de var. 1995’te Haydar Aliyev’e karşı darbe girişimi bu hassasiyeti besliyor. Azerbaycan eliti de farklı saiklerle AKP iktidarına öteden beri mesafeli. Kardeşlik söylemlerinin altında ihtiyatlı ve mesafeli bir duruş hakim. Seküler yaşam biçimini koruma önceliği Azerbaycan siyaseti ve toplumunda ciddi bir karşılığı var. Aliyev, İran’ın etki unsurlarına karşı acımasız bir savaş yürütebiliyordu. Fakat Türk etkisine karşı aynı sertlikle bariyer kuramıyordu. Başörtülü tartışmasıyla bu eşik aşıldı.

Aliyev, Türk nüfuzunun İran’dan daha fazla endişe ettiğini WikiLeaks’in sızdırdığı gizli yazışmalarda ortaya koymuştu.

Dönemin Amerikan Dışişleri Müsteşar Yardımcısı Matthew Bryza’nın 23 Ocak 2009 tarihli gizli yazışmada Aliyev, Türkiye’deki İslamcılığın Azerbaycan’ı etkileyebileceği endişesini paylaşıyordu. Türk televizyon dizilerine, başörtülü figürler üzerinden Azerbaycan toplumunu etkileyeceği gerekçesiyle yayın yasağı getirdiğini söylüyordu. Dahası televizyon kanallarına programlarda başörtülü kadınları göstermemeleri talimatı verdiğini belirtiyordu. “İranlıların kadınlarını örttüğünü gördüğümüzde gülüyoruz; ancak buradaki insanlar Türk kadınlarının örtündüğünü gördüklerinde bunu daha ciddiye alabilirler” diyordu.

Aliyev 3 Temmuz 2007'de Amerikalı Kongre üyesi John Tierney'le görüşmesinde dinî eğilimleri yakından izlediklerini belirtiyor ve İslamcılaşmanın Türkiye için bir felaket olacağını söylüyordu. Gerilimde bu kaygının payı büyük.

Erdoğan ve tayfası, Karabağ savaşındaki rolünü o kadar abarttı ki, bunu Azerbaycan’a istikamet verme hakkına dönüştürdü. İçerde ve dışarda herkese ayar vermeyi marifet sayan bir alışkanlık Azerbaycan’da egemenlik haklarıyla ilgili endişeleri tırmandırdı. Liderler arasında bir telefonla halledilebilecek bir alınganlık olarak algılamaları da yanıltıcıydı.

/././

İşaret fişeği olarak baro seçimleri -Yücel Demirer/ Evrensel- 

18 Ekim’de İzmir Barosu, 25 Ekim’de ise İstanbul Barosu seçimleri gerçekleşti. İzmir Barosunu dört dönemdir yöneten Çağdaş Avukatlar Grubu seçimi 101 oy farkla kaybetti; Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu seçimi kazandı. Seçim sonuçlarına ilişkin bir yorumda “Sekiz yıl sonra İzmir Barosu çeşitli terör örgütü sempatizanı grupların ellerinden alındı…” sözleri yer alıyordu. İstanbul Barosunun 128. Olağan Genel Kurulunda da başkanlık seçimini Cumhuriyetçi Güç Birliği Adayı Ümit Kocasakal, azımsanmayacak bir oy farkıyla kazandı.

Kocasakal, adaylık ve genel kurul sürecinde milliyetçi söylemiyle dikkat çekmişti. Seçim sonrasında açıklama yaparken etrafında bulunanların bozkurt işaretiyle görüntüye girmeleri, bu söylemi pekiştiriyordu. Seçimi kaybeden Kabaoğlu ekibi ise İstanbul Barosunu hukukun üstünlüğünü savunarak, yargı erkinin iktidar tarafından araçsallaştırılmasına itiraz ederek ve yargı eliyle mağdur edilenlere şu ya da bu biçimde sahip çıkarak yönetmişti.

Seçim sonuçlarında Suriye’de öldürülen gazetecilerle ilgili olarak Kaboğlu yönetimine karşı açılan davanın ve Kaboğlu’nun Anayasa’nın ilk dört maddesine ilişkin sözlerinin ısrarla çarpıtılmış oluşunun etkili olduğu görülüyor. Ancak, bu seçim sürecinin ve sonucunun meslek odası yönetimi seçiminin ötesine taşan siyasal içeriğini görmemek hata olur.

Seçim sonuçlarından daha kaygı verici olan, yaklaşık 70 bin üyesi olan İstanbul Barosu seçimlerinde sadece 28 bin 515 avukatın oy kullanmış olmasıydı. Ülkedeki demokrasi kalitesinin ve yargı kurumlarının güvenilirliğinin dipte seyrettiği bir dönemde gerçekleşen bu katılım düzeyi, hukuka yönelik iktidar kaynaklı müdahalelerin yanına, hukuk dünyasındaki piyasalaşma ve apolitikleşme eğilimini de bir tehlike olarak eklemiş görünüyor.

Kaboğlu dönemini “Cumhuriyete karşı kalkışma”, Suriye’de öldürülen gazetecileri “Ne olduğu belirsiz iki kişi” olarak tanımlayan, Kaboğlu’nun “Türkiyeli avukatlar” hitap tercihini salonda tansiyon yükselterek eleştiren bir yaklaşımın İstanbul Barosu yönetimine gelişi ülkenin hukuk düzeyi açısından kaygı veriyor. Öte yandan sonuçlar, önümüzdeki dönemin siyasal şekillenmesine ilişkin bir işaret fişeği anlamı taşıyor.

Meslek odası seçimlerinin Türkiye’deki anlamı

Meslek odaları, üye faaliyetinin işleyişini ve etik standartlarını kontrol eden, bunu yaparak üyelerinin topluma nitelikli hizmet sunmasını sağlayan, alana ilişkin düzenleyici tartışmalarda üyelerini temsil eden ve ilgili konularda otorite işlevi gören kuruluşlar olarak biliniyor.

Ancak Türkiye’de meslek odalarının faaliyet ve işlevleri bununla sınırlı değil. Başından bu yana üyelerinin eğitim ve yüksek örgütlülük düzeyiyle öne çıkan meslek odaları, muhalif siyasetin içinde mayalandığı ortamlar olarak şekillenmiş bulunuyor. Özellikle demokrasi kalitesinin gerilediği dönemlerde, hükümetler nezdinde yürütülen mesleki faaliyetlerin sık sık bir bütün olarak halkın çıkarlarını savunma boyutu kazandığı görülüyor. Özellikle medyanın denetleme işlevine büyük katkısı olan meslek odalarının ülkemiz siyasetindeki yeri başka ülkelerle karşılaştırılamayacak kadar büyük bir öneme sahip.

Tam da bu nedenle özellikle Erdoğan rejiminin 2017’den itibaren içine girdiği baskıcı süreçte meslek odalarına yönelik doğrudan müdahaleler zirveye çıkmış durumda. Bu müdahalelerle, bir yandan meslek odalarının faaliyetleri engellenmeye çalışılırken diğer yandan iktidara biat eden paralel/gölge meslek kuruluşlarının kurdurulması sağlanıyor.

Yukarda sıralanan Türkiye’ye özgü dinamikler dikkate alındığında, İzmir Barosu ve İstanbul Barosu seçim sonuçları ile diğer baro ve meslek kuruluşu seçimlerinde şekillenen milliyetçi ittifakları dar mesleki süreçler olarak değil, ülke siyasetinin geleceğine ilişkin fikir verici eğilimler olarak değerlendirmek gerekiyor.

İstanbul’da ikinci baronun varlığına rağmen MHP’li avukatların İstanbul Barosundaki yüksek faaliyet düzeyini ve İstanbul Barosu seçimlerinin hemen ardından bazı yorumcuların Kabasakalı merkez solun liderliğine aday göstermelerini bir rastlantı olarak görmek hata olur. Özellikle bu gelişmelerin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) ve Anayasa Mahkemesi (AYM) kararlarının uygulanmadığı, kayyım uygulamasının devam ettirildiği, ‘süreç’te yavaşlama tespitinin giderek daha sık yapıldığı, CHP’nin Mekke Anlaşması’nı desteklediği ve gazeteciler üzerindeki baskıların katmerlendirildiği bir dönemde gerçekleşiyor oluşu akıldan çıkarılmamalı.

Sol cevabı güncelleme ihtiyacı

Görünen o ki kendilerini “solcu” olarak tanımlayan milliyetçilerle, diğer milliyetçi kategoriler arasında bir yakınlaşma, yeni bir formül arayışı şekilleniyor. Bu şekillenmenin somut örneği olan Kocasakal söyleminin Yeni Parti çevrelerinin bir bölümünde gördüğü iltifat bilinmez değil. Bu yönelimin Erdoğan rejimi tarafından içerilmesi ve kendi açısından kullanışlı hale getirilmesi de uzak bir olasılık değil.

Bu koşullar altında, yenilenip güncellenen milliyetçi siyasal ittifaka karşı sol/sosyalist ittifakın genişletilip zenginleştirilmesi yönünde adım atılması gerekiyor.

Sırbistan’da Vuçiç döneminin sonunu getiren yaratıcı ‘Öğrenci Listesi’ fikri ve Arnavutluk’ta oluşan muhalif ittifaklar, Türkiye’deki sosyalist parti ve gruplara kendi çizgilerini terk etmeden ve örgütlenmelerini koruyarak omuz omuza durmanın mümkün olduğunu, sol/sosyalist ittifakın bir tercih değil zorunluluk olduğunu gösteriyor.

/././

Yeni devletçiliğe karşı kamusallaştırma -Ümit Akçay/ Evrensel- 

Son yazılarda dünya ekonomisinde yükselen yeni kamulaştırma dalgasını ve buna karşı bir kamusallaştırma programının imkânını tartışmıştım. OECD’nin 21 Ekim’de yayımladığı kamu işletmeleri raporu bu tartışmaya önemli veriler ekliyor.

58 ülkeyi kapsayan rapora göre 2024’te dünyada 33 bin 834 büyük kamu işletmesi var ve bu işletmelerin varlıkları 141 trilyon dolara, yani dünya hasılasının yüzde 126’sına ulaşıyor. Bu veriler, son dönemde giderek daha fazla gündeme gelen “devletin geri dönüşü” tartışmasını destekler gibi görünüyor, ancak tablo ilk göründüğünden biraz daha karmaşık.

Dalga nerede yükseliyor?

Finansal olmayan büyük kamu işletmelerinin varlıkları son on yılda reel olarak neredeyse ikiye katlandı. Tahmin edebileceğiniz gibi, bu büyümenin merkezinde Çin var. Dünyada kamu işletmelerinin toplam varlıkları içinde Çin’in payı 2013’te yüzde 34 iken 2024’te yüzde 62’ye çıktı.

Aynı dönemde Avrupa’nın payı yüzde 32’den yüzde 17’ye geriledi. OECD bu değişimin bir bölümünün veri kapsamının genişlemesinden kaynaklanabileceğini not ediyor. Ancak karşımızda parçalı bir yapı var ve süreç her bir ülkenin kendi kurumsal ve sınıfsal yapısına göre geliştirdiği politikalarla şekilleniyor.

Üç devletçilik

Bu veriler üç farklı devletçilikten söz etmeyi mümkün kılıyor.

Çin’de kamu mülkiyeti planlamanın ve yatırımın doğrudan aracı. Bu modelin de kendi gerilimleri var. Örneğin Çin’de zarar eden kamu işletmelerinin payı 2013’te yüzde 17 iken 2024’te yüzde 27’ye yükseldi, özkaynak kârlılığı ise geriledi.

Batı’da gelişen yeni devletçilik süresinin temel gerekçesi ise güvenlik. Fransa’nın elektrik sektörüne, İngiltere’nin demiryolları ve çeliğe, ABD’nin kritik minerallere yönelik adımları bu türden. OECD anketine katılan ülkelerin yüzde 84’ü kamu mülkiyetini ulusal güvenlik ve stratejik çıkarlarla gerekçelendiriyor, mali gelir gerekçesini öne çıkaranların oranı ise yüzde 51’de kalıyor. Batı’da devlet, kâr eden bir mülk sahibi olmaktan çok jeoekonomik rekabetin stratejik bir aktörü olarak geri dönüyor.

Türkiye’de ise yeni OVP ile belirginleşen yeni devletçilik, devleti üreticiden çok finansman sağlayan ve özel sektörün yatırım riskini üstlenen bir aktör olarak konumlandırıyor. Raporun Türkiye’ye ilişkin tabloları bu modelin kurumsal zeminine işaret ediyor.

OECD’ye göre Türkiye’de kamu işletmeleri üzerindeki mülkiyet yetkisi Hazine ve Maliye Bakanlığı, Strateji ve Bütçe Başkanlığı, Varlık Fonu ve ilgili bakanlıklar arasında dağılmış durumda. Devletin hangi şirkete neden sahip olduğunu tanımlayan tek bir mülkiyet politikası yok. Kamu işletmelerine yüklenen görevlerin maliyeti, Çin ve Malezya’da olduğu gibi, dolaylı yollarla karşılanıyor. Yönetim kurullarında bağımsız üye zorunluluğu bulunmuyor ve genel müdürlük ile yönetim kurulu başkanlığının aynı kişide birleşmesi yaygın.

IMF’nin geçen hafta açıklanan mali saydamlık değerlendirmesi de Varlık Fonu ve TOKİ’nin denetim raporlarının yayımlanmadığını not etti. Kısacası Türkiye’de devletin ekonomideki ağırlığı artarken bu ağırlık, yürütmenin denetlenmeyen takdir alanında toplanıyor.

Bu durumun, 2018 sonrasındaki Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden gelen nedenleri olduğu gibi, iktidar açısından sınıfsal bir içeriği de var. Devlet çeşitli sermaye kesimlerinin riskini üstlenirken, hangi riskin hangi kaynakla ve kimin adına karşılandığını kamusal tartışmanın dışında bırakıyor.

Kamusallaştırma

Toparlamak gerekirse, yeni devletçilik ve kamulaştırmanın geri dönüşü gündemleri, devletin ekonomideki rolünü yeniden gündemin merkezine yerleştiriyor. Bu konuyu, “yeni devletçiliğe karşı kamusallaştırma” başlığı ile tartışarak derinleştirmek gerek.

Daha önceki bir yazıda kamusallaştırmanın üç bileşenini, mülkiyet, demokratik yönetim ve denetim ile toplumsal yarar olarak tanımlamıştım. Türkiye’deki tablo, ikinci ayağın en dar liberal anlamıyla bile kurulmadığını gösteriyor. Ancak OECD’nin önerdiği bağımsız yönetim kurulları ve şeffaf raporlama bu boşluğu dolduramaz. Kurumsal yönetim reçetesi kamu işletmesini daha iyi yönetilen bir şirkete dönüştürmeyi hedefler, karar gücünü emeğe ve topluma aktarmaya karşıdır.

Yine de bu boşluk siyasal bir imkâna da işaret ediyor. Kamu varlıklarının kimin adına ve hangi amaçla yönetildiğine dair şeffaflık ve denetim talebi, kamusallaştırma programının bugünden kurulabilecek ilk halkası olabilir. Varlık Fonu’nun bilançosunun, kamu işletmelerinin görev zararlarının ve yönetim kurulu atamalarının kamuoyuna açılması, sendikaların ve meslek örgütlerinin bu süreçlerde denetim hakkı kazanması, muhalefetin yeni devletçiliğe karşı somut bir alternatif kurması için de bir başlangıç noktası sunuyor.

/././

Evrensel

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -4 Kasım 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)