21 Haziran 2026 Pazar

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -21 Haziran 2026-

Beyaz et ve kırmızı et operasyonları ve proteinin geleceği -Gürkan Akgüneş- 

Daha verimli üretim sistemlerinden, gıda teknolojilerinden, biyoteknolojik yeniliklerden, proteinle zenginleştirilmiş ürünlerden ve katma değerli tarımsal üretimden geçiyor. Bugün kırmızı et fiyatlarını konuşuyoruz. Yarın ise protein arzını konuşacağız.

Günümüz insanı artık her lokmada daha fazla protein istiyor. Market raflarında protein ilaveli içecekler, yoğurtlar, kahveler, makarnalar ve atıştırmalıklar hızla çoğalıyor. Sosyal medyada sağlık uzmanları, sporcular ve influencer'lar protein tüketimini artırmanın yollarını anlatıyor. Dünyanın en büyük gıda şirketleri ise geleceğin en stratejik gıda savaşlarından birinin protein alanında yaşanacağını düşünüyor.

Ama bu küresel protein iştahı, beraberinde yeni sorunlar da getiriyor.

İşte geçtiğimiz hafta yaşadıklarımız...

Normal şartlarda sofraya ulaşan en ucuz hayvansal protein kaynakları beyaz et ve yumurta. Ancak geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin en büyük kanatlı eti şirketleri rekabete aykırı fiyat belirledikleri iddiasıyla soruşturma ve operasyonların merkezine yerleşti.

6 ayda 28 kilo et soframızdan eksildi

Bundan birkaç ay önce benzer görüntüler kırmızı et sektöründe yaşanmıştı. Et üreticileri ve tüccarlar hakkında soruşturmalar açılmış, fiyat artışlarının önüne geçilmeye çalışılmıştı. Ama ne oldu? Kırmızı et fiyatları o günden bu yana daha da arttı.

Zaten halkın bir bölümü kırmızı eti çoktan unuttu.  Bir aylık net asgari ücret, 2020 yılında yaklaşık 72 kilogram karkas dana eti alabiliyordu. Bugün aynı ücretle ancak 44 kilogram alınabiliyor. Altı yılda kaybedilen 28 kilogram et, sadece bir fiyat artışını değil, aynı zamanda sofralardaki proteinin sessizce uzaklaşmasını da anlatıyor.

Devlet bir yandan ithalatla fiyatları dizginlemeye çalışıyor. Bir yandan soruşturmalar yürütüyor. Bir yandan piyasaya müdahale ediyor. Ancak bütün bu çabalar, delik deşik olmuş bir salın yalnızca bir deliğini kapatmaya benziyor. Çünkü sorun sadece et fiyatları değil.

Sorun, dünyanın hızla bir protein çağına giriyor olması.

Protein çağı

Bugün Amerika'da tüketicilerin yüzde 55'i yeterli protein aldığından emin olmak için beslenmesini günlük olarak planlıyor. Yüzde 72'si protein ilaveli ürünler için daha fazla ödeme yapmaya razı. Genç tüketicilerin yarısından fazlası, protein içeriği yüksek ürünlere daha fazla para vermeyi kabul ediyor. Protein artık yalnızca bir besin öğesi değil; tüketicinin gözünde premium bir değere dönüşmüş durumda.

Cargill'in 2025 Protein Profili araştırmasına göre Amerikalıların yüzde 61'i son bir yılda protein tüketimini artırdı. Bu oran beş yıl önce yüzde 48 seviyesindeydi. OECD ve FAO ise küresel et tüketiminin önümüzdeki on yılda yaklaşık 48 milyon ton artacağını ve 2034 yılında 406 milyon tona ulaşacağını öngörüyor.

Dünya daha fazla protein arıyor. Türkiye ise hâlâ eti nasıl ucuzlatacağını tartışıyor. Aslında eti değil, proteini konuşmalıyız.

Tabii yanlış anlaşılmasın; "Et yerine başka şeyler yiyelim" önerisinde bulnmak değil amacım. Çünkü et, insan beslenmesindeki en değerli protein kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. İçerdiği aminoasit profili, biyoyararlanımı ve besleyiciliği nedeniyle kırmızı et, beyaz et, süt ve yumurta hâlâ çok önemli.

Ancak mesele artık yalnızca et üretmek değil. Çünkü dünya nüfusu büyüyor. Aynı zamanda yaşlanıyor.

Önümüzdeki yıllarda daha fazla insan, daha fazla protein talep edecek. Üstelik bu talep sadece spor salonlarından gelmeyecek. Yaşlanan nüfus, kas kaybını önlemek için daha fazla proteine ihtiyaç duyacak. GLP-1 olarak bilinen kilo verme ilaçlarını kullanan milyonlarca kişi, kilo verirken kas kaybetmemek için daha yüksek proteinli beslenme programlarına yönelecek.

Kısacası protein talebi geçici bir moda değil. Demografik ve ekonomik dönüşümün sonucu.

Protein çağında Türkiye'nin avantajı ne?

Asıl ilginç soru burada başlıyor. Türkiye proteini nasıl daha erişilebilir hale getirecek? Bugün kırmızı et fiyatlarını konuşuyoruz. Oysa dünyanın birçok ülkesi protein ekonomisini konuşuyor. Bezelye proteini üretimi büyüyor. Bitkisel protein izolatları milyarlarca dolarlık pazarlara dönüşüyor.

Proteinle zenginleştirilmiş ürünler marketlerde ayrı raflar oluşturuyor. Yüksek proteinli gıda pazarı önümüzdeki yıllarda 100 milyar doların üzerine çıkmaya hazırlanıyor.

Üstelik Türkiye bu yarışa sıfırdan başlamıyor. Mercimeğin, nohutun ve baklagillerin genetik merkezlerinden birinde yaşıyoruz. Dünyanın önemli tavuk üreticilerinden biriyiz. Güçlü bir süt sanayimiz var. Gıda işleme teknolojilerinde önemli bir altyapıya sahibiz.  Sorun kaynak eksikliği değil. Sorun, proteini hâlâ sadece et olarak görüyor olmamız.

Geleceğin meselesi

Protein çağında asıl mesele, insanların tabağına daha fazla ve daha kaliteli protein koyabilmek olacak. Bunun yolu da yalnızca daha fazla hayvan yetiştirmekten geçmiyor.

Daha verimli üretim sistemlerinden, gıda teknolojilerinden, biyoteknolojik yeniliklerden, proteinle zenginleştirilmiş ürünlerden ve katma değerli tarımsal üretimden geçiyor. Bugün kırmızı et fiyatlarını konuşuyoruz. Yarın ise protein arzını konuşacağız.

Belki de son aylarda yaşanan bütün bu operasyonlar, aslında çok daha büyük bir dönüşümün habercisi. Çünkü mesele artık yalnızca et değil.

Mesele, gelecekte 90 milyon insanın protein ihtiyacını nasıl karşılayacağımız. Ve görünen o ki, bu sorunun cevabı kasap vitrinlerinden çok daha büyük bir yerde saklı.

Sözcü TV’de KK dağıldı: Söyleşide can alıcı anlar -Yalçın Doğan- 

13 seçim kaybettiği hatırlatıldığında, referandumları hariç tutarak, “ben 13 seçim kaybetmedim” diyebiliyor. Hep “arınma” ya... “Ahlaki üstünlüğünü kaybeden parti nasıl birinci parti çıkıyor” sorusuna, ilgisiz bir karşılık veriyor, “kaç belediye başkanı AKP’ye geçti” gibi. Nasıl geçtiklerini bilmemesi mümkün mü?.. Sorular karşısında dağılıyor.

“Hain, işbirlikçi, darbeci, Sarayın kayyımı, proje. Sizin için kullanılan bu ifadeleri duyduğunuzda, bir an için kendinizi sorguladınız mı?.. İçiniz rahat mı?..”

Önceki akşam Sözcü TV’de KK ile yapılan söyleşiye Senem Toluay Ilgaz bu soruyla girince, KK daha ilk anda saptırıyor: “Onları troller söylüyor”.

Hayır, troller değil, CHP tabanı, CHP seçmeni, pek çok siyasetçi, gazeteci kullanıyor bu ifadeleri. Ilgaz’ın sorusuna yandaşlardan itiraz yükseliyor:

“Kılıçdaroğlu program konuğudur. Bu saygısızlıktır, gazetecilik değildir”.

Kendileri çıktıkları kanallarda her türlü iftirayı, hakareti pervasızca atarken, o gazetecilik oluyor, ama onların korumasındaki birisine yöneltilen toplumsal soru “saygısızlık” oluyor!..

Gazeteciler iyi hazırlanmış

KK’nın Sözcü TV’ye çıkacağı haberi yayıldığında, bir kuşku uyanıyor, “bu da nereden çıktı” yolunda.

Ancak, üç gazeteci Senem Toluay Ilgaz, Barış Terkoğlu ve Aslı Kurtuluş sorularıyla bu kuşkuyu ilk dakikadan itibaren dağıtıyor.

Üçü de, söyleşiye iyi hazırlanmış, hem KK’nın icraat ve sözlerini,  hem de CHP’lilerin tutumunu iyi incelemişler.

Herhangi bir Batı TV’sinde bu tür röportajlar nasıl yapılıyorsa, karşıdaki kişinin konumu ne olursa olsun, nasıl sorgulanıyorsa, üç gazeteci de aynen öyle yapıyor.

Yine de, KK sorulara farklı yanıt verdiğinde, üzerine gitmemek, bana eksiklik olarak geliyor. 

“Yargı bağımsız değil”

KK mutlak butlanla CHP’ye çöktüğünü sonuna kadar savunuyor. Yargı bağımsızlığına ilişkin soruya KK: “Yargı siyasallaşmış, yargı bağımsız değil”.

 Dolayısıyla:

Mutlak butlan kararının da, siyasal bir karar olduğunu itiraf etmiş oluyor, hukuk üzerinden siyasal bir girişimle o koltuğa oturduğunun ilanı.

Bununla birlikte, “mutlak butlan kararı siyasi midir, bilmiyorum” diyor!..

Bir yandan “yargı bağımsız değil” diyor, iki dakika sonra “yolsuzluk davaları siyasi değil” diyerek, eski yol arkadaşlarını suçluyor.

Zaman zaman zor durumlarda kalıyor, soruya soruyla karşılık vermeye çalışıyor. 

“Partiye zarar gelmesin diye, mutlak butlanı kabul ettiğini” söylüyor ama, CHP’yi her kademede tasfiye ederek, CHP’ye tarihin görmediği zararı vererek, rejimin devamına katkıda bulunuyor.  

“Arınma”

Dönüp dolaşıp vurgu sürekli aynı, “partinin arınması, yolsuzluk yapanlardan temizlenmesi”.

Yolsuzluğun kaynağı neresi?.. Kendisinin de söylediği gibi:

CHP’nin 38. Kurultayı.

O kurultayın delegeleri kendi zamanında seçilmiyor mu?..

Kaldı ki, yargı eliyle sadece CHP’li belediyelere operasyonlar düzenleniyorsa, duruşmalarda sık sık ortaya çıktığı gibi, insanlar etkin pişmanlığa zorlanıyorsa, o davalara “siyasi değil” demek, AKP ile aynı çizgiyi savunmak değil mi?..

Üstelik, “iddianameleri tamamen okumadım” diyor ama, okumadığı iddianameler üzerinden...

Kendisini savcı yerine koyarak, adeta yeni bir iddianame yazıyor, Silivri’deki iddianamelere hak veren tonda.

“İddianamelere inanıyor musunuz” sorusunu kaçamak yanıtlıyor:

“Ben arınmalardan söz ediyorum”.

Kendisini desteklemeyen milletvekili, il, ilçe yönetimleri, belediye başkanlarını arınma gerekçesiyle ya ihraç etmek için düğmeye basıyor ya da görevden alıyor.

Dokunulmazlıklar

Bir başka tutarsızlık dokunulmazlıklar.

“Selahattin Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılmasına olumlu oy kullandığı için pişman olmadığını” söylüyor, bununla birlikte “kendisine haksızlık yapıldığını biliyorum” diyor. DEM milletvekili Sırrı Sakık dün kendisine çok ağır bir yanıt veriyor.

Özgür Özel ve Ali Mahir Başarır’ın dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla ilgili “ben suçlansam, dokunulmazlığımın kaldırılmasını isterdim, gidip aklanmak isterdim” diyor.

Kendisine bağlı CHP milletvekillerinin dokunulmazlıkların kaldırılmasında olumlu oy kullanacaklarının işaretini veriyor.

Can alıcı noktalarından biri burada:

Dokunulmazlık üzerinden Özgür Özel’i tasfiye planı!..

Kurulacağı söylenen yeni partiyi de, sakat bırakmak hedefi!..

“13 seçim kaybetmedim”

13 seçim kaybettiği hatırlatıldığında, referandumları hariç tutarak, “ben 13 seçim kaybetmedim” diyebiliyor.

Hep “arınma” ya...

“Ahlaki üstünlüğünü kaybeden parti nasıl birinci parti çıkıyor” sorusuna, ilgisiz bir karşılık veriyor, “kaç belediye başkanı AKP’ye geçti” gibi. Nasıl geçtiklerini bilmemesi mümkün mü?..

Sorular karşısında dağılıyor. Herkes bunun farkında ki AKP ve yandaşları öfkeli, hele biri: “Sistem Kılıçdaroğlu’nu madara etmek için kurulmuştu”.

Sanmıyorum, mutlak butlanla döndüğü andan itibaren zaten “madara” değil mi?..

/././

Dünya Kupası’ndaki başarısızlık bir hayal kırıklığı değil, yapısal sorunların yeşil sahaya yansımasıdır!-Tuğrul Aşkar- 

Türk futbolu, günü kurtaran reflekslerden çıkmak zorundadır. Aksi halde aynı döngü, farklı turnuvalarda yeniden üretilecektir. Altyapı sisteminin yeniden tasarlanması, oyuncu yetiştirme modelinin modern futbolun hız ve karar alma gerekliliklerine göre güncellenmesi artık ertelenemez bir zorunluluktur. Teknik direktör tercihleri, kısa vadeli skor baskısına göre değil, oyun felsefesi ve süreklilik üzerinden belirlenmelidir.

Türk millî takımı, Dünya Kupası’nda oynadığı iki maçı da kaybederek turnuvaya erken veda etti. Bu tablo karşısında duygusal reflekslerle hareket etmek yerine, daha soğukkanlı ve yapısal bir değerlendirme yapmak artık kaçınılmaz görünüyor. Çünkü sahadaki sonuç, yalnızca iki maçın skoru olmaktan daha çok, uzun süredir kendini gösteren futbol yetersizliğimizin ve bu yetersizliği üreten futbol aklının doğal bir sonucudur.

Aslında bugün yaşananlar büyük bir sürpriz değil, gecikmiş bir yüzleşmedir. Çünkü bu takım turnuvaya geldiğinde ne oyun organizasyonu açısından güven veriyordu, ne de tempo ve karar alma kalitesi bakımından istikrarlı bir yapı sergiliyordu. Modern futbolun temel belirleyicileri olan oyun aklı, geçiş organizasyonu ve baskı sürekliliği açısından bakıldığında, turnuva öncesi işaretler zaten yeterince açıktı.

Dünya Kupası bileti de doğrudan, dominant bir oyun üzerinden değil, oldukça zorlu ve kırılgan bir play-off sürecinin ardından alınmıştı. Bu gerçek göz ardı edilerek turnuvada bir anda seviye atlanacağı beklentisi, daha en baştan rasyonel olmayan bir iyimserlik üretmiştir. Futbolun doğası ise bu tür sıçramalara değil, sürekliliğe ve yapısal istikrara dayanır.

Bugün gelinen noktada yaşanan hayal kırıklığı, bir sonuçtan çok bir süreçtir. Yıllardır inşa edilemeyen bir oyun kimliğinin, uluslararası rekabet seviyesinde görünür hale gelmesidir. Asıl problem kaybedilen maçlar değil, hangi oyunu oynadığını bilmeyen bir futbol kültürünün varlığıdır.

Yapısal eksiklikler ve oyun aklının yokluğu

Zaten yapısal sorunları olan bir futbol sisteminden sürdürülebilir başarı beklemek, çoğu zaman iyi niyetli bir temenniyi aşamaz. Çünkü mesele yalnızca bireysel form düşüklüğü değildir; mesele, oyunun bütününe yayılan stratejik zafiyettir. Organizasyon eksikliği, planlama zayıflığı ve karar alma süreçlerindeki dağınıklık, sahadaki görüntüyü belirleyen temel faktörlerdir.

Modern futbolda başarı; rastlantısal performanslara, tekil yıldız katkılarına veya anlık motivasyon patlamalarına indirgenemez. Aksine başarı, kurumsallaşmış bir oyun felsefesinin sahaya sistematik biçimde yansımasıyla mümkündür. Türk millî takımında ise bu sürekliliği sağlayan bir yapıdan söz etmek güçtür.

Bu nedenle sahada görülen kırılganlık, aslında yapısal bir durumun yansımasıdır. Takımın maç içi dalgalanmaları, oyunun belli bölümlerinde tamamen kontrolü kaybetmesi ve baskı altında çözülme eğilimi, bireysel değil sistemsel bir soruna işaret etmektedir.

İyimserlik yanılgısı ve gerçekliğin bastırılması

Futbol kamuoyunda sıkça görülen bir eğilim, gerçekliği analiz etmek yerine onu duygusal bir çerçeveyle yeniden üretmektir. Bu durum, bir tür iyimserlik refleksi yaratır. Her turnuva öncesi “bu kez farklı olacak” beklentisi, çoğu zaman geçmiş deneyimlerin üzerine örtülen bir unutma haliyle beslenir.

Oysa saha bu iyimserliği sürekli test eder. Ve çoğu zaman sonuç, bu beklentinin karşılıksız kaldığını gösterir. Çünkü gerçeklik, duygularla değil, yapılarla işler. Yapı yoksa, sonuç da sürdürülebilir olmaz.

Elbette iyimserlik bireysel düzeyde anlamlıdır; ama futbol gibi kolektif ve sistemsel bir oyunda başarı, tesadüfi sıçramaların değil, kurumsallaşmış bir oyun aklının ürünüdür.

Bu noktada beklentileri ayakta tutan şey çoğu zaman rasyonel analiz değil, bir tür iyimserlik refleksi oluyor. Gerçekliği yumuşatarak beklentiyi koruma eğilimi… Ancak saha, bu iyimserliği sürekli test ediyor ve çoğu zaman boşa çıkarıyor.

Aslında asıl mesele, Türk millî takımının zorluklar karşısında nasıl bir reaksiyon vereceğini öngörebilme imkânımızın ne kadar sınırlı olduğudur. Bu öngörü eksikliği bize gerçekten heyecan mı veriyor, yoksa belirsizliğin içinde sürekli yeniden kurulan bir beklenti döngüsüne mi hapsediyor? Ve bu hissi kaç yılda bir yaşayabildik?

Bu sorulara verilecek yanıtlar, ne yazık ki tatmin edici bir tablo sunmuyor. Büyük ölçüde cevap olumsuz. Bu da bize şunu gösteriyor: Sorun yalnızca sonuçlarda değil, beklentinin kendisinde yatıyor.

Kaosun normalleşmesi ve futbol kültürü

Türk futbolunun en temel problemlerinden biri, kaotik yapının normalleşmesidir. Oyun planının olmadığı yerde bireysel çözüm beklentisi, sistemin yerini alır. Bu durum kısa vadede bazı sonuçlar üretebilir; ancak uzun vadede sürdürülebilir bir başarı modeli oluşturmaz.

Kaotik futbol, seyir zevki açısından zaman zaman heyecan üretse de, rekabet düzeyi yükseldiğinde kırılganlığını açıkça gösterir. Dünya Kupası gibi turnuvalar ise bu kırılganlığı gizlemez, tam tersine görünür kılar. Çünkü bu seviyede oyun, tesadüflere değil, organizasyona dayanır.

Bu nedenle bugün yaşananlar bir çöküş değil, bir teşhir anıdır. Yıllardır ertelenen sorunların uluslararası sahnede görünür hale gelmesidir.

Soru sorma zamanı

Millî takımdan Dünya Kupası’nda üstün başarı bekleyenlere önce daha temel bir soruyu sormak gerekir: Bu takımı ne zaman koltuğumuza yaslanıp “bu maçı kesin kazanırız” duygusuyla izledik? Bize böyle bir güven veren, akılda yer eden tek bir oyun ya da performans oldu mu?

Gerçek şu ki sahada çoğu zaman kırılgan, her an dağılmaya açık bir yapı gördük. Bu nedenle bugün ortaya çıkan tabloyu sürpriz gibi karşılamak, süreci görmezden gelmekten başka bir anlam taşımıyor. Asıl mesele, bu güven duygusunu besleyen bir oyun hafızasının neden hiç oluşmadığı. Yoksa biz her seferinde, kaotik bir akışın içinden çıkacak tesadüfi sonuçlara tutunarak mı umutlandık?

Futbol, duygusal beklentilerle değil, yapısal gerçekliklerle açıklanmalıdır. Aksi halde her başarısızlık “şanssızlık”, her yenilgi “geçici düşüş” olarak okunur ve hiçbir şey değişmez. Oysa değişim, doğru teşhisle başlar.

Yeniden yapılanma zorunluluğu

Bugün gelinen noktada en önemli ihtiyaç, sonucu değil sistemi tartışan bir aklın inşasıdır. Türk futbolu, günü kurtaran reflekslerden çıkmak zorundadır. Aksi halde aynı döngü, farklı turnuvalarda yeniden üretilecektir.

Altyapı sisteminin yeniden tasarlanması, oyuncu yetiştirme modelinin modern futbolun hız ve karar alma gerekliliklerine göre güncellenmesi artık ertelenemez bir zorunluluktur. Teknik direktör tercihleri, kısa vadeli skor baskısına göre değil, oyun felsefesi ve süreklilik üzerinden belirlenmelidir.

Federasyon düzeyinde ise şeffaflık, hesap verebilirlik ve uzun vadeli planlama kültürü oluşturulmadan, hiçbir sportif başarı kalıcı hale gelemez. Çünkü modern futbol artık yalnızca saha içi bir oyun değil; aynı zamanda bir yönetim ve organizasyon bilimidir.

Sonuç yerine bir gerçeklik notu

Dolayısıyla bu tabloyu “şanssızlık” ya da “geçici formsuzluk” olarak okumak yerine, yapısal gerçekliğin doğal sonucu olarak görmek gerekir. Belki de tek teselli şu oldu. Bu hayal kırıklığıyla sorunlar artık daha görünür hale geldi. Ve bu görünürlük, eğer doğru okunursa, gerçek bir yeniden yapılanmayı başlatabilmek için bulunmaz bir fırsat olabilir.

Zaten yapısal sorunları olan bir futbol anlayışından sürdürülebilir ve kaotik olmayan bir başarı beklemek, iyi niyetli bir beklenti olmaktan çok bir iyimserlik yanılgısıdır. Çünkü ortada sadece formsuzluk değil; oyunun organizasyonuna, karar alma süreçlerine ve stratejik aklına işlemiş derin eksiklikler var.

Bu noktada beklentileri ayakta tutan şey çoğu zaman rasyonel analiz değil, bir tür iyimserlik refleksi oluyor. Gerçekliği yumuşatarak beklentiyi koruma eğilimi… Ancak saha, bu iyimserliği sürekli test ediyor ve çoğu zaman boşa çıkarıyor.

Elbette iyimserlik bireysel düzeyde anlamlıdır; ama futbol gibi kolektif ve sistemsel bir oyunda başarı, tesadüfi sıçramaların değil, kurumsallaşmış bir oyun aklının ürünüdür.

Peki ne yapılmalı?

 Öncelikle sonuçları değil, sistemi tartışan bir akla ihtiyaç var. Türk futbolu günü kurtaran reflekslerden vazgeçip, veri temelli, planlı ve sürdürülebilir bir oyun ekosistemi inşa etmek zorunda. Altyapıdan başlayarak oyuncu yetiştirme modelinin yeniden tasarlanması, teknik direktör tercihinin kısa vadeli sonuçlardan bağımsız olarak oyun felsefesi üzerinden belirlenmesi ve federasyon düzeyinde şeffaf, hesap verebilir bir yönetim anlayışının kurulması artık ertelenemez bir zorunluluktur. Yapısal sorunların olduğu yerde ümidimizi kaotik futbolun getireceği tesadüfi sonuçlara bağlayamayız. Çünkü modern futbolda başarı, duygularla değil; yapı, akıl ve süreklilikle üretilir.

/././

Futbol bazen bir direniş ve umut sahnesi oluverir!-Umur Talu- 

Dünya kötü görünse de dünya iyi bir yer. İyi insanlar ortaya çıkıp görünür olunca, iyilikler buluşunca, bazen öfkeli bazen neşeli, bazen toplu bazen bireysel bir başkaldırı gözümüzün önüne gelince, iyi hissettiren de bir yer.

Dünya Kupası’nın bu kasvetli dünyaya getirdiği iyi bir şey var: “Anti-kahramanlar”dan kahraman yaratmak gibi.

Ezilenlerin, hor görülenlerin, aşağılananların, küçük görülenlerin “kibir” karşısındaki çoğu zaman güler yüzlü, bazen gözyaşlarına boğulan isyanları… 7 gol yeseler de 7 gol kurtarsalar da.

Curaçao’nın maviliklerinden Yeşil Burun’un kalecisi Vozinha’ya… Dünya Kupası’nda görev verildiği halde Trump ABD’sinin kibirli, hatta ırkçı dünyasına sokulmayan Somalili hakeme… Filistin tezahüratlarıyla dolaşan Bosnalı ve Güney Koreli taraftarlara, Demokratik Kongo’nun çok şık kıyafetlerini çıkarıp sahada dik duruşuna, Fas’ın ilk yarıda Brezilya’dan daha Brezilya oluşuna, kötü sakatladığı Kanadalı oyuncunun ardından ağlamaklı olan Katarlıya, açılış törenindeki trampetçiler arasında sahaya kefiyeyle çıkan gence kadar.

İlk kez Dünya Kupası bileti alan Yeşil Burun Adaları'nda büyük sevinç

Belki de dünyanın ihtiyacı olan böyle bir şey. Cesaret, tamam… Ama vicdan… İlle de insanlık… İyilik… Elbette mücadele, direniş… Yenilirken, futbol diliyle hezimete uğrarken bile yarattığın sempati, empati, artık hangi duygulara yol açılıyorsa.

Muhtemelen favorilerden biri kupayı kazanacak; “İsrail ve Trump kankası” Messi beki yine “hat-trick” yapacak, Trumpçı Ronaldo gol atsa da geçmişi aratacak… Irkçılık karşıtı tavrından dolayı Fransız faşistlerin hedefi olan MBappe belki yine beş kaçırıp iki atacak…

Yine de futbolda güçlünün borusu dışında da futbolun bile dünyaya verdiği bir umut da orada asılı kalacak. Nitekim 7 golün ardından Curaçaolular attıkları tek golle ve maçın bir süre 1-1 gitmesiyle bile o umudu dünyaya verebildi. Maçın sonunda Curaçaolu oyuncularla sarılarak halka yapan birkaç Alman oyuncu da.

Curaçaolular attıkları tek golle Dünya Kupası'na katılma hakkı kazandı

Didik didik aranan Senegalliler, eziyete mahkum edilen İranlılar, vizesi olduğu halde Trump ABD’sine alınmayanlara rağmen, ABD’li kimi siyahi polisin “renkli halklar”la sokakta birlikte dans edişi de hatırlanacak.

Özbekistan yenilince elindeki çakma kupaya sarılıp ağlayan Özbek çocuğu teselli için “Özbekistan” tezahüratı yapan Kolombiyalı taraftarlar da. Hatta, milli takımının açılış maçına, “Bu pahalı biletlerle sıradan insanların maça gidebilmesi imkansız” deyip davetiyesini hiç maça gitmemiş bir genç kıza veren ve protokolde yer almayan Meksika’nın “kadın Cumhurbaşkanı” da.

Belki, bir acı ve ateş çemberinin ortasından çıkıp ayakta kalarak gol atan Kerküklü Aymen de. Homofobi ve ırkçılığa isyanıyla, Almanya’nın “sol kulübü” ST. Pauli’de kaptanlık yapan Avustralyalı oyuncu Irvine’in, sadece “biçim çocuklar” karşısında değil, “nefret şiddeti” karşısında dik duruşu da.

Irvine

Çünkü dünya kötü görünse de dünya iyi bir yer. İyi insanlar ortaya çıkıp görünür olunca, iyilikler buluşunca, bazen öfkeli bazen neşeli, bazen toplu bazen bireysel bir başkaldırı gözümüzün önüne gelince, iyi hissettiren de bir yer.

Bakın, Arnavutlar ister inat diyelim ister damar, günlerdir geri adım atmadan direniyor ve hatta ilerliyor. Korumalı ve korunması gereken bir sahaya “Trump’ın damadı”nın da dahil olduğu bir tatil merkezi yapılmak istenince, önce üç beş kişi orada direniyordu… Şimdi “Flamingo Devrimi” adını alan dirençli, uzun bir yürüyüş çok daha fazla talep ve hedefle büyüdü.

Flamingo Devrimi

Macaristan, Sırbistan, Bulgaristan… çeşitli ülkelerdeki direnişler, kazanımlar… birçoğu neredeyse sıfırdan ortaya çıktı. Bir ateşleyiciyle, bazen önce bir azınlıkla.

Misal, Soma’da bu ülkenin vicdanı “maden katliamı”nda ölenler için ayağa kalkmıştı. İktidarın tekme tokadı hem sonsuz kibrin, hem de bu vicdan ayaklanmasına öfkenin eseri ve simgesiydi. Ama şimdi “hayattaki madenciler”in direnişine, çalınmış haklarını isterken göze aldıklarına ve maruz kaldıklarına dikkat kesilen bir kamu vicdanı da var. Hayatın isyanı adeta.

Dünya, kupanın Vozinha’sını sadece 7 gol kurtardı diye sevmedi. Dünya ve Avrupa şampiyonu olmuş bir “favori” karşısındaki o “başarı” onun hüzünlü yüzüyle bütünleşti ve “hiç bilinmeyen” 40 yaşındaki futbolcu, bir anda 15 milyona yakın takipçiye ulaştı. Çünkü adı olan lakabı onu büyüten büyükannesine sevgisiydi; çünkü üzüntüsü annesinin vize ve para problemleri yüzünden maçına gelememiş olmasıydı. Zerre “kibir” yoktu; bir “anti-kahraman”ın sevinç ve hüznünün bütün dünyanın kalbine uzanışı vardı.

Vozinha ve büyükannesi

O yüzden, nihayet annesinin ABD’ye gidebilmesi ve sarıldıkları an da dünyanın kalbine öyle işledi.

Belki daha az “popüler” oldu ama Fildişi Sahili’nin genç oyuncusu Diomande’nin 15 yaşında “öldürülen” kız kardeşi Roxane’ın adı bilinsin diye ona yazdığı mektup da öyle: “Seninle konuşamıyorum ama sana yazabilirim. Drogba’nın oynadığı yerlerdeyim şimdi.”

Maçı, uzatmaları oynatıp futbolda dik duruşun sembollerinden Eric Cantona’nın Dünya Kupası vesilesiyle söyledikleriyle bitireyim: “Futbolun şahane yanı, tabii öncelikle Fransa Milli Takımı için konuşuyorum, bir zamanların Kopa’sı, Platini’si, Zidane’ı de dahil, oyuncuların çok farklı etnik kökenlerden, kültürlerden ve genellikle halkın alt tabakalarından gelip birlikte bir takım oluşturması. Bu bize birlikte yaşayabilmenin mümkün olduğunu da gösteriyor.”

/././

Cezaevinde baba olan İBB İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanı Ramazan Gülten’in annesi: Çocuklarımı çapa yaparak okuttum, yavan yemesini de öğrettim, yayan yürümesini de!-Candan Yıldız- 

“Ramazan'ımı çok güzel yetiştirdim. Çocuklarımın hepsiyle ben gurur duyuyorum. Kanımın son damlasına kadar arkalarındayım. Yaptıkları işten hiçbir kötülük beklemeyin. Devletimden adalet bekliyorum…”

İBB davasının görüldüğü Silivri Cezaevi yerleşkesine yolu düşmeyenlerin Ramazan Gülten’i tanımasını isterim.

Ramazan Gülten

Ramazan Gülten İstanbul Büyükşehir Belediyesi İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı görevini sürdürürken tutuklandı. 14 aydır da cezaevinde.

Hakkındaki “irtikâp, ihaleye fesat karıştırma, suç örgütüne üyelik” gibi iddialara  karşı ilk kez savunmasını yaptı.

Ramazan Gülten tutuklandığında eşi altı aylık hamileydi. O cezaevindeyken kızı Maya doğdu. Doğumda bulunma talebi reddedildi. Kızının ‘baba’ dediğini duruşma salonunda öğrendi. Kendi ifadesiyle kızının “ilkleri”ni kaçıran bir baba olarak cezaevinden kızına iki çocuk kitabı yazdı. Polis ev aramasında 1 çeyrek altın ve 100 dolar bulmuş. Onu da tutanağa geçirmemiş. Kredi ile aldığı evinin borcunu ödeyebilmek için arabasını satmak zorunda kalmış.

Ramazan Gülten’i dinledikçe, İstanbul’u rantçılardan korumaya çalıştığını anlatan bir bürokratlara somut delil içermeyen iddianamelerle bunlar yaşatılırsa kamucu anlayışı savunacak kuşak nasıl gelir diye düşünüyor insan.

Silivri’deki duruşma salonunda konuşan Ramazan Gülten’den dinleyin:

“Tansiyonunuz çıksa, beş dakika çay içmeden oturamayacağınız yerler vardı böyle. Buraların işgallerini kaldırdık ve insanların rahatça oturabilecekleri, denizle ilişki kurabilecekleri, Topkapı Sarayı'nı, Galata Kulesi'ni, Kız Kulesi'ni izleyebilecekleri, ücretsiz izleyebilecekleri bir alan oluşturduk. Üsküdar Salacak Sahili'nde... Üsküdar Salacak Sahili'nde halk oylamasıyla belirlenen projenin uygulanmasının önünde engel teşkil eden ve kamusal alanı işgal ederek ticari faaliyet yürüten 12 yapıyı tespit ettik. Bu yapılardan 8 tanesinin yıkımını 2 yıllık süreçte gerçekleştirdik. Yapının yıkımı sırasında Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü tarafından gece saat 2'de yıkıma engel olunması yönünde emniyete, yıkım yapanlar hakkında işlem yapılması için Cumhuriyet Başsavcılığı'na yazı gönderip kaçak yapının yıkımını engellemek amacıyla 10 gün boyunca 2 TOMA, 8 otobüs çevik kuvvet bölgede nöbet tuttu. Bu engellemelere rağmen söz konusu yapı nihayetinde büyük olaylarla yıkıldı. 10. yapının yıkımı sırasında gerekli güvenlik önlemleri alınmadığı için yaklaşık 20 kişilik bir grubun saldırısına uğradım.”

Üsküdar sahilinde kaçak yapıları yıkmak için saldırıyı da göze alan bir bürokrattan söz ediyoruz. “Suç örgütü lideri” olduğu iddiasıyla yargılanan Ekrem İmamoğlu ile Ramazan Gülten arasındaki tek HTS kaydı da bu saldırıyla ilgiliymiş. İddianamede ise ‘irtibatlı olduğuna’ ilişkin delil olarak gösterilmiş.

İmamoğlu da, aynı duruşmada, Gülten’i arama sebebini, “O gün saldırıya uğradığı için aradım, hastaneye kaldırılmıştı, bir şeye ihtiyacı olup olmadığını sordum” sözleriyle açıkladı.

İstanbul’da işgallere karşı neler yapmış, Gülten’i dinlemeye devam edelim:

“Ayrıca Kadıköy Meydanı, Bakırköy Meydanı, Üsküdar Salacak sahili, Büyükçekmece sahili, Beyoğlu Şişhane Meydanı, Bezmialem Valide Sultan Camii, Fındıklı Parkı, Sultanahmet Meydanı, Lohusa Sarayı, Yerebatan Sarnıcı, Beyazıt Meydanı, Maltepe Meydanı ve Kartal sahili gibi birçok alanda gerçekleştirilen yıkımlar ile kamuya ait alanlardaki işgallere son verilmesini sağladım.”

44 yaşında, Karaman doğumlu, işçi bir ailenin çocuğu olan Ramazan Gülten’in yaşamı, yoksulluk döngüsünü eğitimdeki fırsat eşitliği ile kıran kuşağı temsil ediyor. Yıldız Teknik Üniversitesi Şehir ve Bölge Planlama Bölümü mezunu Ramazan Gülten’i, duruşmayı izleyen annesine sordum.

Dursun Gülten

Duruşmayı izlemek için Karaman’dan Silivri’ye gelen 74 yaşındaki anne Dursun Gülten zaman zaman gözleri dolarak anlattı oğlunu:

“Ben Ramazan'ımı çok güzel yetiştirdim. Çocuklarımın hepsiyle ben gurur duyuyorum. Kanımın son damlasına kadar arkalarındayım. Yaptıkları işten hiçbir kötülük beklemeyin. Ben onlara yavan yemesini de öğrettim, yayan yürümesini de öğrettim. Benim çocuklarım kendileri çalıştı, kendileri okudu. Eşim işçiydi. Ben çapaya gittim. Onları öyle okuttum. Çocuklarımın hayatını kurtarmaya çalıştım. Devletimden adalet bekliyorum.”

Açık görüşlere de gelen anne Dursun Gülten’e oğlu teselli veriyormuş:

Anne geçecek, sabret!”

Çok üzüldüm” diyen anne Gülten, duruşma salonunda oğlunu görebilmek için ayağa kalkıp elini kalbine götürerek oğluna olan hasretini dile getirdi.

Silivri’deki duruşma salonlarında tutuklu yakınları beden dili ile iletişimde o kadar ilerlemişler ki, cezaevindeki canlarına söylemek istediklerini sessizce anlatabiliyorlar.

Bir kentin tarihi , belleği,  yeşil alanları, meydanları, deprem alanları, sahilleri, sluetiyle korunması, o kentin insanının korunması demek. O kentteki sınıfsal uçurumları törpülemek demek. Ramazan Gülten bu anlayışın temsilcisi isimlerden biri.

Çapa vuran annesinin, teksktil işçisi babasının emeğiyle okuyan bir bürokratın, soyadını bile yanlış söyleyen itirafçı ifadeleri marifetiyle de yaşadıkları bunlar. Yorum sizin…

/././

Kimse koltuğunda rahat oturamaz -Mehmet Y.Yılmaz- 

Recep Tayyip Erdoğan zannediyor ki bu seçimi şöyle ya da böyle kazanabilirse, bir beş yıl daha vakti olacak. Kemal Kılıçdaroğlu da zannediyor ki Erdoğan’ın seçimi kazanmasını sağlayabilirse CHP kendisine kalacak. Ancak unutmasınlar ki o beş yıl, bundan öncekiler kadar rahat geçmez.

Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha seçilemeyeceği korkusuyla yargı silahına sarılan rejimin CHP’nin başına tayin ettiği kadronun Kurultay’ı toplamaya niyetinin olmadığı bir kez daha ortaya çıktı.

Tüzüğe göre Parti Meclisi’ndeki istifalardan sonra Kurultay’ın olağanüstü toplantıya çağrılması gerekiyordu, çağrılmadı.

Önceki gün de Kurultay delegelerinin çağrısı sumen altına atıldı.

Çok açık görünüyor ki Kemal Kılıçdaroğlu, Saray tarafından kendisine biçilen görevi yerine getirmeden Kurultay’ı toplamayacak.

Kurultay’ı toplamamak için bin türlü bahane bulacak, iş yargıya giderse de Akın Ağabeyinden himmet bekleyecek.

Öyle görünüyor ki bütün mesele “günü kurtarabilmek”!

Recep Tayyip Erdoğan zannediyor ki bu seçimi şöyle ya da böyle kazanabilirse, bir beş yıl daha vakti olacak.

Kemal Kılıçdaroğlu da zannediyor ki Erdoğan’ın seçimi kazanmasını sağlayabilirse CHP kendisine kalacak.

Bu tür falcılıklardan hoşlanmam ama ikisinin de hayal gördüğünü söylemeliyim.

Evet, ilk bakışta Saray’ın aparatçiği CHP’nin başında kalabilir gibi görünüyor.

Geniş çaplı bir tasfiye yapar, istifa edenler gider, geriye kalanlarla partiyi yürütür.

Ne de olsa kasada para da var, seçim barajını geçebileceğine de inanıyordur. İçlerinden beş on tanesinin yeniden milletvekili seçilmesini de sağlayabilirlerse partiyi bir daha kimselere bırakmazlar.

Böyle düşünüyor olmalılar.

Beni dinlemezler ama şunu akıllarında tutsunlar: Seçim kampanyası sırasında mesela çarşı – pazar dolaşmaya kalkmasınlar. Tükürük banyosundan kurtulamazlar çünkü.

Ve istedikleri tasfiyeyi yapsınlar, “baba ocağıdır” diye ayrılmayıp kalmayı tercih edenlerin ilk seçim yenilgisinden sonra o binayı Kılıçdaroğlu’na dar edeceklerini bugünden söyleyebilirim.

Recep Tayyip Erdoğan ve adamları da zannediyorlar ki Ekrem İmamoğlu, Mansur Yavaş gibi isimlerin seçime girmesini engelleyebilirlerse Erdoğan seçimi bir kez daha kazanır, bir beş yıl daha Cumhurbaşkanı olarak Saray’da oturur.

Evet bugünkü tabloda bu hesap da tutabilir gibi görünüyor.

Ancak unutmasınlar ki o beş yıl, bundan öncekiler kadar rahat geçmez.

Ahlaki meşruiyetini kaybetmiş bir seçimle iş başına gelmek mümkündür ama huzur içinde iktidar sürdürmeye yetmez.

Türklerin sokaklara dökülmeye çok sıcak bakmadığı kimseyi kandırmasın, Türkiye’yi Orta Asya diktatörlükleriyle, Azerbaycan ile, Rusya ile karıştırmak o kadar doğru bir hesap olmaz.

Yönetme meşruiyetlerini serbest seçimlerle kazananların, bunun farkında olmaları gerekir aslında ama belli ki kaybetme korkusu, aklın önüne geçme istidadı gösteriyor.

* * *

Bağımsız medya herkese lazım 

Trump, ikinci kez başkan seçilip Beyaz Saray’a yerleştiğinden beri New York Times ile kavga halindeydi. NY Times’ın gazetecilik standartlarının “yerlerde süründüğünü” iddia etmiş, gazeteyi “radikal sol Demokrat Parti’nin sanal muhabiri” olarak tanımlamıştı. Ama gördük ki İran savaşını bitiren anlaşmayı imzalamadan önce kendisini kayıtsız şartsız destekleyen yayın organlarını değil, kavga ettiği NY Times’ın tecrübeli bir muhabirini aramış. Bunun bir tek nedeni var: Trump da gayet iyi biliyor ki kendisine yalakalık eden medyanın bir etkisi yok

ABD Başkanı Donald Trump, İran ile ABD arasındaki çatışmayı durduran mutabakatı imzalamadan önce bir gazeteciyi aradı ve anlaşmanın genel çerçevesi hakkında bilgi verdi, fikrini sordu.

Söz konusu gazetecinin adı David E. Sanger. 40 yıldır New York Times’da çalışıyor.

Sanger, NY Times’daki görevini gazetenin künyesinde şöyle açıklıyor:

New York Times’ın Beyaz Saray ve Ulusal Güvenlik Muhabiriyim ve Başkan Trump ile yönetimini, özellikle de dış politika ve bunun teknoloji, siyaset ve süper güçler arasındaki çatışmayla kesişimine odaklanarak haber yapıyorum.”

Sanger, New York Times’ın Instagram hesabından yayımlanan videoda Başkan ile nasıl konuştuğunu bizzat anlatıyor.

https://www.dailymotion.com/video/xagnowa

Pazar akşamı (Trump’ın 80. Yaşını kutladığı akşam) saat 21.30’da telefonu çalmış.

Sanger, Başkan Trump’ın o andaki ruh halini “iyi” diye anlatıyor.

Başkan ile Sanger arasındaki görüşmenin tümü kamuya açıklanmış değil. Sanger’in izin verildiği kadarını açıkladığını varsayabiliriz.

ABD ve geri kalan ülkeler, söz konusu anlaşmanın temel unsurlarını bu görüşmeden sonra yazılan haberden öğrendiler.

Trump, ikinci kez başkan seçilip Beyaz Saray’a yerleştiğinden beri New York Times ile kavga halindeydi.

Gazeteyi “başarısız ve yıkılmak üzere” diye tanımlıyor, haberlerinin “yalan, kasıtlı karalama, sahte” olduğunu iddia ediyordu.

Hatta kendisi hakkında “kasten ve kötü niyetli karalama ve iftira içeren” yayınlar yaptığı iddiasıyla tazminat davası da açmıştı.

NY Times’ın gazetecilik standartlarının “yerlerde süründüğünü” iddia etmiş, gazeteyi “radikal sol Demokrat Parti’nin sanal muhabiri” olarak tanımlamıştı.

Ama gördük ki İran savaşını bitiren anlaşmayı imzalamadan önce kendisini kayıtsız şartsız destekleyen yayın organlarını değil, kavga ettiği NY Times’ın tecrübeli bir muhabirini aramış.

Bunun bir tek nedeni var: Trump da gayet iyi biliyor ki kendisine yalakalık eden medyanın bir etkisi yok. Yaptığı anlaşmanın kamuoyunda doğru anlaşılabilmesi için haberinin güvenilir bir kaynaktan yayılmasına ihtiyacı var.

Sadece bu örnek bile gösteriyor ki herkes, günün birinde bağımsız medyaya ihtiyaç duyuyor.

ABD Başkanı olsanız bile buna ihtiyaç duyuyorsunuz.

Bir kulaklarından girer öbüründen çıkar mı bilmiyorum ama bizimkilerin de haberi olsun istedim.

Kamu kaynaklarıyla yaratıp, beslediğiniz medya, en çok ihtiyaç duyacağınız anda hiçbir işinize yaramayacak, haberiniz olsun.

/././

Panter Emel ve narin bir elin bir pençeye dönüşme kudreti -Mine Söğüt- 

Bu ülkede hatta bu dünyada insanlar yüzünden mağdur olan tüm canlıların hakkını korumak için pençelere ihtiyaç vardı. Düzene itiraz edenlerin tuttuklarını kopartabilmeleri için dişlerinin sivri olması gerekiyordu, kaslarının güçlü. Gözleri en uzakları görebilmeli ve kalpleri korkusuzca atabilmeliydi. Bir panter gibi. Panter Emel gibi…

Panter Emel, oyunculuğa 60’lı yılların başında aile dostları Altan Erbulak’ın Feryat adlı filminde oynayarak başlamıştı. Altmışa yakın filmde rol aldı. O dönem kiracılarının kızı olan Türkan Şoray’ın Yeşilçam’a adım atmasına aracı oldu. Ama kendi rolünü ona kaptırdığını öğrenince sektöre küstü ve meslekten usulca uzaklaştı.

Yıllar sonra tekrar kameraların karşısına geçtiğinde artık bir oyuncu değil aktivistti. 80’li yılların sonunda dönemin Beyoğlu Belediye Başkanı sokaklardaki kedi ve köpekleri toplayıp belediyeye getirenlere para dağıtmayı vaat etmişti. Kedi başına 2 bin köpek başına 4 bin lira ödenecekti. İnsanlar hayvanları torbalara koyup belediyeye getirmeye başlayınca Panter Emel kendisi gibi bir aktivist olan İbrahim Eren’le birlikte açlık grevine başladı ve ülkeyi ayağa kaldırdı.

Milletvekillerinden sanatçılara, yazarlardan, gazetecilere kadar kalabalık bir aydın kesimin de desteğini almayı başarınca bir hafta içinde belediye başkanı baskılara dayanamadı ve toplatma işlemini iptal etti. O dönemden sonra Panter’in adı her hafta başka bir eylemde duyulmaya başlandı. Başarıyla organize ettiği her direniş muhakkak ses getiriyor ve nihayetinde amacına ulaşıyordu.

Bu ülke, o zamana kadar belediyelerin sıradan bir işi olan sokaktan hayvan toplama uygulamasının aslında bir “vahşet” olduğunu Panter Emel’in eylemleriyle öğrenmek zorunda kaldı. Belediyeye çuvallarla getirilen ölü hayvan bedenlerini basının karşısına atan ve sesini en üst perdeden çıkartarak olan biten vahşeti görünür kılan o ve onun gibi hayvan severler sayesinde belediyeler bu rutinden vazgeçmek ve bünyelerinde barınak açmak zorunda kaldılar.

Panter herhangi bir eylemci değildi. Gerçekten panter gibiydi. Üzüldüğü ve öfkelendiği bir şeyle karşılaşınca hiçbir engel tanımıyor, hiçbir şey gözünü korkutmuyordu. Akşam televizyonda seyrettiği bir haber üzerine İstanbul’daki evinden çıkıp, otobüse atlayıp kuduz salgını bahanesiyle köpekleri öldürmeye başlayan bir belediye başkanını durdurmak için karda kışta Elazığ’ın Maden ilçesine gidecek kadar gözü kara bir eylemciydi. Üç yıldır Elâzığ ve çevresinde hiç kuduza rastlanmadığını belgeleriyle kanıtlayabilecek kadar becerikli bir araştırmacıydı. Para karşılığı sokak köpeklerini toplatan belediye başkanlarının karşısına dikilip onlara “Belediye meclisinden karar aldınız mı bunu yapmak için?” diye sorabilen, belediye başkanı parayı kendi cebinden ödediğini söyleyince de “İyi bak ne güzel, köpekler beş yüz bin lira ediyor, sen beş para etmiyorsun” dediği için hakaret suçundan ceza almayı hiç umursamayacak kadar gözü pek olan bir insandı.

Öküz dergisinde yayınlanan bir söyleşide “Köpek Emel de deselerdi şimdi olduğum kadar memnun olurdum. Panter lakabı medya tarafından takıldı bana. Bir hayvan ismiyle anılmak hoşuma gidiyor. Eşek Emel de denilebilir” diyor, kendi türünü ilahlaştıran insanın ahlakını deşifre ediyor ve bizzat durduğu yeri de çok net tarif ediyordu

Onun için “ruh sağlığı” bozuk diyenlereyse hiç kızmıyordu. Böyle bir dünyada, böyle bir düzende asıl ruh sağlığı bozulmayanlara şaşıyordu.

Bu ülkede hatta bu dünyada insanlar yüzünden mağdur olan tüm canlıların hakkını korumak için pençelere ihtiyaç vardı. Düzene itiraz edenlerin tuttuklarını kopartabilmeleri için dişlerinin sivri olması gerekiyordu, kaslarının güçlü. Gözleri en uzakları görebilmeli ve kalpleri korkusuzca atabilmeliydi. Bir panter gibi. Panter Emel gibi…

Dün Panter Emel’in ölüm haberi geldi. Geçtiğimiz ay kaybettiğimiz sevgili şair arkadaşımız Elif Sofya’nın annesi, eski Yeşilçam oyuncusu, yazar ve bu ülkedeki sokak hayvanlarının cengâver koruyucusu, kimlikteki adıyla Emel Yıldız, kalplerdeki adıyla Panter Emel dünyadaki hayatını tamamlamış ve aramızdan ayrılmıştı.

Hiçbir değere, hiçbir öfkeye hakkıyla sahip çıkamamanın acısını ve zararını fazlasıyla hissettiğimiz şu günlerde, aramızdan ayrılan Panter Emel’in kim olduğunu, nereden eksildiğimizi, bu ülkede bir zamanlar hayvanlara yapılan her türlü eziyetin karşısına bir başına panter gibi dikilen ve kendisinden kat be kat güçlü kurumlara pençesini göstermekten hiç çekinmeyen cengâver bir kadının yaşadığını hiç unutmamak gerekiyor.

Bilhassa, en narin elin bile haksızlık karşısında gerekirse bir pençeye dönüşebilme kudretini hatırlamaya en çok ihtiyacımızın olduğu şu zamanlarda…

'Panter Emel' olarak bilinen oyuncu Emel Yıldız son yolculuğuna uğurlandı
https://t24.com.tr/kultur-sanat/panter-emel-olarak-bilinen-oyuncu-emel-yildiz-son-yolculuguna-ugurlandi,1329464

Affetmiyor ama rahatlatıyor: Yeni Tahsilat Genel Tebliği ne anlatıyor bize?-Murat Batı- 

Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından yayımlanan Tahsilat Genel Tebliği (Seri:B Sıra No:20), klasik anlamda bir vergi affı ya da yapılandırma düzenlemesi niteliği taşımıyor. Tebliğ, borç asıllarında ya da gecikme zamlarında herhangi bir silme veya indirim öngörmüyor; bunun yerine 6183 sayılı Kanun’un 48’inci maddesi çerçevesinde mevcut tecil müessesesini daha esnek, daha düşük maliyetli ve daha uzun vadeli hale getiriyor

Hazine ve Maliye Bakanlığı bugün yayımladığı Tahsilat Genel Tebliği (Seri B, Sıra No:20) ile vergi idaresine olan bazı kamu borçlarının daha düşük faizle ve uzun vadeye yayılarak ödenmesine imkân tanıyan önemli bir düzenleme yaptı.

Öncelikle belirtelim ki bu düzenleme bir vergi affı veya yapılandırma düzenlemesi değil. Borç asıllarında ya da gecikme zamlarında herhangi bir indirim öngörülmüyor. Yapılan düzenleme, 6183 sayılı Kanun'un 48’inci maddesinde yer alan tecil müessesesinin belirli borçlular açısından daha avantajlı koşullarla uygulanmasından ibaret.

Bu Tebliğ’in ne anlattığını izah etmeye çalışayım

Hangi borçlar kapsama giriyor?

Tebliğin kapsamı oldukça geniş tutulmuş durumda. Buna göre, 5 Haziran 2026 tarihi itibarıyla (bu tarih dahil) vadesi geldiği halde Tebliğin yayımlandığı tarihe kadar (16 Haziran 2026) ödenmemiş olan ve Hazine ve Maliye Bakanlığına bağlı vergi dairelerince takip edilen tüm amme alacakları düzenleme kapsamına giriyor.

Başka bir ifadeyle vergi dairelerine olan çok sayıda borç türü, genel olarak tecil ve taksitlendirme imkanından yararlanabilecek.

Ancak bu geniş kapsamın bazı önemli istisnaları da bulunuyor. Özel tüketim vergisi (ÖTV) borçları ile 2026 yılı gelir veya kurumlar vergisine mahsuben ödenen geçici vergiler bu düzenlemenin dışında bırakılmış durumda.

Ayrıca bu vergilere bağlı vergi ziyaı cezaları, gecikme faizleri ve gecikme zamları ile bu vergilerin beyannamelerine ilişkin damga vergileri ve bunlara bağlı gecikme zamları da Tebliğ kapsamına dahil edilmemiş. 

Başvurular 31 Ağustos'a kadar yapılacak

Tebliğden yararlanmak isteyen borçluların 31 Ağustos 2026 tarihine kadar başvuruda bulunmaları gerekiyor. Bu tarih, başvurunun son günü olarak belirlenmiş durumda ve bu tarihten sonra yapılan başvurular Tebliğ kapsamında değerlendirilmeyecek.

Başvurular hem elektronik ortamda hem de fiziki olarak yapılabilecek. Elektronik başvuru Gelir İdaresi Başkanlığı’nın internet sitesi, Dijital Vergi Dairesi veya e-Devlet üzerinden gerçekleştirilebilecek. Bunun yanında borçlu olunan vergi dairesine doğrudan gidilerek ya da posta yoluyla da başvuru imkânı bulunuyor. Ayrıca başka vergi daireleri aracılığıyla yazılı başvuru yapılması da mümkün.

Başvurunun hangi tarihte yapıldığı ise yönteme göre değişiyor. Elektronik başvurularda sistemin kaydı esas alınırken, taahhütlü posta veya APS ile gönderilen başvurularda postaya verildiği tarih, adi postada ise vergi dairesi kayıtlarına intikal ettiği tarih başvuru tarihi olarak kabul ediliyor.

Birden fazla vergi dairesine borcu olanların ise her vergi dairesi için ayrı ayrı başvuru yapması gerekiyor. Ayrıca mükelleflerin yalnızca belirli borçlar için değil, vergi dairesine olan tüm borçları için tecil talebinde bulunmaları şart.

Taksit çeşitliliği var

Yeni düzenlemede ilk taksit Eylül 2026’da ödenecek. Sonraki ödemeler ise aylık eşit taksitler halinde yapılacak. Ancak Tebliğ, tüm mükellefler için tek tip bir ödeme planı öngörmüyor. Borçlunun içinde bulunduğu mali durum, borcun niteliği ve borçlunun hukuki statüsü dikkate alınarak 12 aydan 72 aya kadar değişen taksit imkanları getiriliyor. 

Çok zor durumda olanlara taksit

Borçluların çok zor durum hallerinin tespitinde Seri: A Sıra No:1 Tahsilat Genel Tebliği ile 2014/1 Seri No.lu Tahsilat İç Genelgesinde yer alan kriterler esas alınacak. Buradaki çok zor durum ibaresi, “borcunu ödeyemeyecek durumda olduğu” anlamında değildir; borcunu öderse “işleri aksar, sıkıntıya düşer” anlamındadır.

Bu çerçevede taksit sayıları aşağıdaki şekilde belirleniyor:

Bu Tebliğin yayımlandığı tarih itibarıyla faal mükellefiyet kaydı bulunan ve bilanço esasına veya işletme hesabına göre defter tutan mükellefler için taksit sayısı, likidite oranına göre değişiyor. Likidite oranı, işletmenin kısa vadeli borçlarını kısa vadeli varlıklarıyla karşılama gücünü gösteren finansal bir göstergedir.

Buna göre;

* Likidite oranı 0,50 ve üzerinde olanlar borçlarını 36 eşit taksitte,

* Likidite oranı 0,50’nin altında ve 0,30’un üzerinde olanlar 48 eşit taksitte,

*Likidite oranı 0,30 ve altında olanlar ise 72 eşit taksitte ödeyecek.

Bu kapsama girmeyen diğer borçlular için ise genel olarak 48 eşit taksit uygulanacak.

KDV ve BSMV borçları için farklı uygulama

Borçluların banka ve sigorta muameleleri vergisi (BSMV) ile katma değer vergisinden (KDV) kaynaklanan borçları ve bu vergilere bağlı vergi ziyaı cezaları, gecikme faizi ve gecikme zamları 12 eşit taksitte ödenecek. Aynı şekilde bu vergilerin beyannamelerine ilişkin damga vergileri ve bunlara bağlı gecikme zamları da 12 eşit taksitlendirme kapsamında yer alacak.

Örneğin faal mükellefiyeti bulunan Çiçek Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş., vergi dairesine başvurarak toplam 648.000 TL tutarında borcunun tecil ve taksitlendirilmesini talep ediyor. Bu borcun 468.000 TL’lik kısmı gelir (stopaj) vergisi ve damga vergisinden, 180.000 TL’lik kısmı ise katma değer vergisinden oluşuyor.

Şirketin likidite oranı 0,30’un altında olduğu varsayımında en düşük mali durum grubunda yer aldığı kabul eder ve bu durumda Tebliğ, borçların türüne göre farklı taksitlendirme öngörüyor.

Buna göre KDV ve buna bağlı gecikme zammından doğan 180.000 TL’lik borç 12 eşit taksitte ödenecek. Gelir (stopaj) vergisi ve damga vergisinden oluşan 468.000 TL’lik borç ise 72 eşit taksite bölünecek. 

Yerel yönetimlere ayrıcalık

Tebliğ, yerel yönetimlere ve bunların iştiraklerine ayrıca bir kolaylık sağlıyor. Buna göre il özel idareleri, belediyeler, yatırım izleme ve koordinasyon başkanlıkları ile bunlara bağlı kamu tüzel kişileri ve bu kurumların sermayesinin yarısından fazlasına sahip oldukları şirketlerin Tebliğ kapsamındaki tüm borçları, verginin türüne bakılmaksızın 72 eşit taksitte ödenebilecek.

Düzenleme yalnızca bu kurumları değil, söz konusu borçlardan hukuken sorumlu olan kişileri de kapsıyor. Böylece belediye şirketleri veya diğer ilgili kuruluşların borçlarından sorumlu tutulan kişiler de asıl borçluya tanınan taksitlendirme imkanlarından yararlanabilecek.

Örneğin, sermayesinin tamamı bir belediyeye ait olan bir belediye şirketinin 380 bin lira gelir (stopaj) vergisi ve damga vergisi borcu ile 180 bin lira KDV borcu olmak üzere toplam 560 bin liralık vergi borcu bulunduğunu varsayalım. Normalde KDV borçları en fazla 12 taksitte ödenebiliyorken, belediye şirketleri için getirilen özel düzenleme nedeniyle söz konusu borcun tamamı tür ayrımı yapılmaksızın 72 eşit taksitte ödenebilecek.

Faiz oranı yüzde 39'dan yüzde 29'a indirildi

Düzenlemenin en önemli avantajlarından biri de uygulanacak faiz oranı. Bilindiği üzere normal tecil uygulamalarında halen yıllık yüzde 39 oranında tecil faizi uygulanıyor.

Yeni Tebliğ kapsamında ise yıllık yüzde 29 oranında tecil faizi uygulanacak.

Dolayısıyla Bakanlık, ödeme güçlüğü yaşayan mükellefler için hem vade süresini uzatmış hem de finansman maliyetini düşürmüş oluyor. Özellikle banka kredi faizlerinin yüksek seyrettiği bir dönemde yüzde 29’luk tecil faizi birçok mükellef açısından alternatif bir finansman imkânı niteliği taşıyabilir.

Tebliğden yalnızca yeni başvuru yapacak borçlular değil, halen tecil kapsamında borcunu ödemeye devam eden mükellefler de yararlanabilecek. Hatta düzenlemenin en dikkat çekici yönlerinden biri de burada ortaya çıkıyor.

Çünkü mevcut tecillerde, Tebliğin yayım tarihinden sonra ödenecek taksitlere herhangi bir başvuru aranmaksızın yıllık yüzde 29 tecil faizi uygulanacak. Başka bir ifadeyle, borcunu düzenli ödeyen mükelleflerin faiz yükü otomatik olarak düşürülecek.

Öte yandan mevcut ödeme planını daha uzun vadeye yaymak isteyenlerin 31 Ağustos 2026 tarihine kadar başvurması gerekiyor. Bu durumda geçmişte ödenen taksitler korunacak, kalan borç ise Eylül 2026’dan itibaren yeni Tebliğde belirlenen süreler çerçevesinde yeniden taksitlendirilebilecek. Ancak bu imkan, ilk tecil başvurusundan itibaren Kanun’un izin verdiği azami süreyi aşacak şekilde kullanılamayacak.

Daha basit ifadeyle Tebliğ, sadece yeni başvuru yapacak mükellefleri değil, halen tecil kapsamında borcunu ödemeye devam edenleri de ilgilendiriyor. 

Taksitlerin tespiti

Tebliğ, borcun nasıl hesaplanacağı ve taksitlerin nasıl oluşturulacağına ilişkin teknik bir çerçeve de çiziyor.

Buna göre, tecil talebinde bulunan borçluların borçlarına vade tarihinden tecil başvuru tarihine kadar geçen süre için 6183 sayılı Kanun uyarınca gecikme zammı hesaplanacak ve bu şekilde toplam borç tutarı belirlenecek. Eğer ilgili alacak türünde gecikme zammı dışında başka bir fer’i alacak öngörülüyorsa, bu kez ilgili özel mevzuat hükümleri dikkate alınarak hesaplama yapılacak.

Toplam borç tutarı daha sonra belirlenen taksit sayısına bölünerek ödeme planı oluşturulacak. Bu aşamada ortaya çıkan küsuratlar ilk taksite eklenecek. Ayrıca taksitlere uygulanacak tecil faizi, ödeme planlarında her ayın son günü itibarıyla hesaplanarak gösterilecek. Bununla birlikte borçluların taksitlerini vade tarihinden önce ödemeleri de mümkün olacak; bu durumda tecil faizinin hesaplanmasında ödeme tarihi esas alınacak.

Teminat uygulaması değişmedi

Tebliğ teminat konusunda yeni bir düzenleme getirmiyor. Buna göre 10 milyon TL’ye kadar olan kamu alacaklarında teminat aranmayacak. 10 milyon TL’yi aşan borçlarda ise aşan kısmın yarısı kadar teminat gösterilmesi gerekecek. 

İki taksit için tolerans var

Tecil kapsamında ödenmesi gereken taksitlerin zamanında veya tam olarak ödenmemesi, kural olarak tecilin ihlali sonucunu doğuruyor. Ancak Tebliğ, bu konuda sınırlı bir esneklik de tanıyor.

Buna göre, bir takvim yılı içinde en fazla iki taksitin süresinde ödenmemesi veya eksik ödenmesi tecilin bozulmasına yol açmayacak. Ancak bu durumda geciken taksitlerin, bir sonraki taksit ödeme süresi içinde ve ödeme tarihi dikkate alınarak hesaplanacak tecil faiziyle birlikte ödenmesi gerekiyor.

Eğer gecikme son taksite ilişkin ise, bu taksitin en geç son taksit ödeme süresini takip eden ayın sonuna kadar yine faizleriyle birlikte ödenmesi şart.

Bu şartlar yerine getirilmediği takdirde tecil ihlal edilmiş sayılacak ve borç yeniden takip ve tahsil sürecine alınacak.

Öte yandan, geciken taksitlerin belirtilen şekilde ödenmesi halinde tecilin geçerliliği için vergi dairelerince ayrıca bir işlem yapılmasına gerek bulunmuyor.

Tebliğden yararlanmak istemeyenler için

Tebliğin yayımlandığı tarihte tecil başvurusu yapmış ancak talebi henüz sonuçlandırılmamış olan mükellefler de yeni düzenlemeden yararlanabilecek. Bunun için 31 Ağustos 2026 tarihine kadar başvurmaları yeterli olacak.

Bu durumda, başvurunun yapıldığı tarihten Tebliğin yayımlandığı tarihe kadar geçen süre için o dönemde geçerli olan faiz oranları uygulanacak; Tebliğin yayımlandığı tarihten sonraki dönem için ise yıllık yüzde 29 tecil faizi esas alınacak.

Yeni düzenlemeden yararlanmak istemeyenlerin talepleri ise mevcut mevzuata göre değerlendirilmeye devam edecek. Bu kişilerin tecil taleplerinin kabul edilmesi halinde yıllık yüzde 39 oranındaki tecil faizi uygulanacak.

Özel hususlar

Tebliğ, yalnızca borcun asıl muhataplarını değil, vergi borcundan hukuken sorumlu olan diğer kişileri de kapsıyor. Buna göre mirasçılar, kefiller, şirket ortakları ve kanuni temsilciler gibi amme borcunun ödenmesinden sorumlu tutulan kişiler, sorumlu oldukları tutar ölçüsünde bu tecil ve taksitlendirme imkanından yararlanabilecek.

Adi ve kolektif şirket ortakları bakımından ise, şirket borcunun tamamından müteselsilen sorumlu olunduğu için, bu kişiler de şirket borcunun tamamı üzerinden Tebliğ hükümlerinden yararlanabilecek.

Ancak bu imkândan yararlanabilmek için ilgili vergi dairesine yazılı başvuru yapılması şart.

Öte yandan, daha önce özel kanunlar kapsamında yapılandırılmış ve bu Tebliğin yayımlandığı tarih itibarıyla ihlal edilmemiş olan borçlara ilişkin ödenmemiş taksitler bakımından bu Tebliğ hükümleri uygulanmayacak. Yani mevcut yapılandırma dosyalarındaki eksik ödemeler bu Tebliğ kapsamında yeniden taksitlendirilemeyecek.

Tebliğ ayrıca “borcu yoktur” yazısı açısından da önemli bir düzenleme içeriyor. Buna göre tecil edilen borcun (faiz hariç) en az yüzde 10’unun ödenmiş olması halinde, bu borç, borç durumunu gösteren belgede yer almayacak. Hiç ödeme yapılmamışsa borcun tamamı, yüzde 10’un altında ödeme varsa ise ödenmeyen kısım dikkate alınacak.

Motorlu taşıtlar vergisi ve buna bağlı borçlar bakımından da özel bir düzenleme bulunuyor. MTV, trafik idari para cezaları ve geçiş ücretlerinden doğan borçlar tecil edilebilecek; tecil şartları sürdüğü sürece araç muayenesi ve uçuşa elverişlilik gibi işlemler yapılabilecek. Ancak araçların satış ve devri için tecil edilen borcun tamamının ödenmesi gerekecek.

Tebliğ kapsamında taksitlendirme başvurularında, belirlenen azami taksit sınırları aşılmamak kaydıyla daha az sayıda taksit talep edilmesi de mümkün olacak. Süresinde yapılmayan başvurular ile 5 Haziran 2026 sonrasında doğan alacaklar ise bu Tebliğ kapsamında değil, genel hükümler çerçevesinde değerlendirilecek.

Tebliğle alakalı genel değerlendirmem

Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından yayımlanan Tahsilat Genel Tebliği (Seri:B Sıra No:20), klasik anlamda bir vergi affı ya da yapılandırma düzenlemesi niteliği taşımıyor. Tebliğ, borç asıllarında ya da gecikme zamlarında herhangi bir silme veya indirim öngörmüyor; bunun yerine 6183 sayılı Kanun’un 48’inci maddesi çerçevesinde mevcut tecil müessesesini daha esnek, daha düşük maliyetli ve daha uzun vadeli hale getiriyor.

Düzenlemenin temel yönü, tahsil kabiliyeti zayıflamış kamu alacaklarının finansman yükü azaltılarak tahsil edilmesini kolaylaştırmak. Bu çerçevede yıllık tecil faizinin yüzde 39’dan yüzde 29’a düşürülmesi, özellikle yüksek enflasyon ve kredi maliyetlerinin arttığı bir ekonomik konjonktürde mükellefler açısından önemli bir finansman alternatifi oluşturuyor.

Tebliğin dikkat çeken yönlerinden biri, borçlular arasında daha “ince ayarlı” bir ayrım yapılması. Likidite oranına dayalı çok zor durum değerlendirmesi, alacak türüne göre farklı taksitlendirme (özellikle KDV ve BSMV için 12 ay sınırı) ve yerel yönetimlere tanınan 72 aya kadar genişletilmiş ödeme imkânı, sistemin hem mali kapasiteyi hem de borcun niteliğini dikkate alan hibrit bir yapı kurduğunu gösteriyor.

Bununla birlikte düzenleme yalnızca yeni başvuruları değil, mevcut tecil dosyalarını da doğrudan etkiliyor olması bakımından ayrıca önem taşıyor. Tebliğin yayımı sonrası döneme ilişkin taksitlerde faiz oranının kendiliğinden %29’a düşmesi ve belirli koşullarda mevcut planların yeniden yapılandırılabilmesi, düzenlemenin dinamik etki alanını genişletiyor.

Öte yandan sistem, klasik yapılandırma kanunlarından farklı olarak borç silme veya yeniden hesaplama içermediği için Hazine açısından gelir kaybı yaratmıyor; aksine tahsilatın hızlandırılması ve düzenli hale getirilmesi hedefleniyor. Bu yönüyle Tebliğ, vergi politikasında ödeme kolaylaştırma yaklaşımının bir devamı niteliğinde.

Sonuç olarak düzenleme, bir yandan borçlu mükelleflere önemli bir nefes alanı açarken, diğer yandan kamu alacaklarının daha öngörülebilir bir ödeme planına bağlanmasını amaçlayan teknik bir tahsilat reformu görünümünde. Ancak uygulamanın gerçek etkisi, özellikle başvuru yoğunluğu ve idarenin taksitlendirme kapasitesinin yönetimiyle ortaya çıkacak.

Kısacası Tebliğ, vergi borcunu silmeyen ama ödenebilir hale getirmeye çalışan bir rahatlatma düzenlemesi olarak sistemde yerini alıyor.

/././

Anahtar Parti’nin “anahtar” yöneticisine dava ve kaymakamlar kararnamesinde neler oldu?-Tolga Şardan

Savcılık iddianamesinde, Anahtar Parti’nin Başkanlık Divanı, MYK Üyesi ve Kurucular Kurulu’nda görev yapan iş insanı Adnan Süphanoğlu’na yönelik “kefalet sigortası yaptırmak isteyen firmaları özellikle bu acentelere yönlendirdiği, kefalet senedi almak isteyen firmalardan teminat aldığı ancak bu teminatın belli bir kısmını vermeyerek bir nevi faiz/komisyon alarak haksız kazanç sağladığı, firmaya ait paraları zimmetine geçirerek tasarrufta bulunduğu, örgüt yöneticisi sıfatı ile bütün eylemlerden sorumlu olduğu” değerlendirmesini yaptı.
Adnan Süphanoğlu

İstanbul’daki savcılıklar bir süredir finans dosyaları üzerinde yoğunlaştı.

Geçen yılın sonbaharında başlayan finansal suçlarla mücadele çerçevesinde savcılıklar operasyon üzerine operasyon düzenliyor. Bir soruşturma bitmeden bir yenisi açılıyor.

İddianameler arka arkaya yargılamaya dönüşüyor.

Dosyaların kimisi, kapsamındaki ünlü isimler nedeniyle çabucak kamuoyuna düşüyor. Bazıları ise dosyadaki isim ya da isimlerin konumu nedeniyle “geri planda” tutuluyor kanımca. Zira dosyalarla ilgili pek bilgi “uçmuyor” piyasaya.

İstanbul Anadolu Başsavcılığı’nca yürütülen bir finansal suç dosyası da “bilgisi kamuoyuna yansımayan” veya “yansıtılmayan” dosyalardan.

İddianameye dönüşen soruşturmanın konusu, sigorta zimmeti ve nitelikli dolandırıcılık eylemleri.

Günümüzde ülkede benzerlerine sıkça rastlanan olayın önemi; hem suçun örgütlü yapı oluşturulup işlenmesi, hem de siyaset sahnesinde yeni yeni yer bulan Anahtar Parti’nin “bel kemiği” siyasetçisine yönelik “suç örgütü yöneticisi” iddiası.

Savcılık, aralık ayında yakalamaya dönüştürülen yani gözaltı işlemi yapılan olayla ilgili 174 sayfalık iddianameyi mahkemeye sundu. İddianamede yer alan 21 sanık hakkındaki suçlamalar, “Sigortacılık Kanunu’na muhalefet”, “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak”, “özel belgede sahtecilik” ve “nitelikli dolandırıcılık” olarak belirtildi.

İddianame, mahkemece kabul edildi. Hatta dosyanın ilk duruşması sessiz sedasız gerçekleşti geçen nisanda.

Beş sigorta firması ve suç örgütü

İddianamenin bütününe yer vermem elbette mümkün değil. Ancak önemli bölümlerini aktarmak yaşananları anlamak için yeterli olacak.

Hazine ve Maliye Bakanlığı çatısı altında faaliyet gösteren Sigortacılık ve Özel Emeklilik Düzenleme ve Denetleme Kurumu (SEDDK), geçen yıl martta İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdiği özel raporla Arex Sigorta, Neza Sigorta Aracılık Hizmetleri, Finex Sigorta Aracılık Hizmetleri, Hep Sigorta Aracılık Hizmetleri ve Mini Sigorta Aracılık Hizmetleri adlı firmalar hakkında suç duyurusunda bulundu.

SEDDK raporda, “söz konusu şirketlerin, ekonomik ve idari bütünlük içinde fiilen birlikte hareket ettikleri bu sebeple anılan şirketler arasında hukuki bir organik bağın mevcut olduğunu” vurguladı.

İddianamede, sanıklardan Ziya Türel ve Şahin Türel’in aralarındaki organik bağ sabit olan Arex Sigorta, Neza Sigorta Aracılık Hizmetleri, Finex Sigorta Aracılık Hizmetleri, Hep Sigorta Aracılık Hizmetleri ve Mini Sigorta Aracılık Hizmetleri adlı şirketlere “talimat verebilecek güce sahip oldukları” anlatıldı.

Suç örgütünün faaliyeti nasıl işledi?

SEDDK raporuna göre, her iki ismin söz konusu şirketlerin fiili yöneticileri oldukları ve adı geçen firmaların, “müşterilerin yaptırmış olduğu sigortaların poliçe prim bedellerinin şirket sisteminde yer alan ve sigortalının ödemesi gereken prim bedellerinden farklı göstererek yüksek meblağlar aldığı” bilgisi verilen iddianamede, şöyle denildi:

“(…) “Sigorta şirketlerinin, sahte poliçeler hazırladıkları, ihaleye girecek firmaların ihaleye girmeden önce vermeleri gereken kefalet senedi sözleşmelerini Arex Sigorta’dan yaptırdığı, kefalet bedelinin yaklaşık yüzde 1.5 ile 2 arasında komisyon alması gerekirken, el altından kefaletin tamamına yakın para alındığı, bu paranın elden alınarak kayıtlara girmesinin önlendiği. (…)”

İddianamede, “örgüt lideri” konumundaki Ziya Türel’in konumu hakkında şu değerlendirme yer aldı:

“(…) Neza acentesinin eski çalışanlarının, acenteler devralıp veya kurup Ziya Türel ve/veya Ziya Türel ile ilişkili kişilerle ticari dayanaktan yoksun para transferi gerçekleştirmeleri, o kadar ki bu paraların acente hesaplarından ve acente yetkilileri hesaplarından Ziya Türel’in akrabalarına, eski eşine ve eski eşinin akrabalarına dahi gönderilmesi,

Ziya Türel’in Neza acentesi kurucu ortağı Ceylan Karaçaylı ile ticari hayatın ötesine giden dostluk ilişkisi, bu dostluk ilişkisi kapsamında Neza acentesi üzerinden bedelsiz sigortacılık hizmetinden faydalanabilmesi, Neza acentesinin kuruluşunda gayri resmi dahli olması gibi hususlar Ziya Türel’in Neza, Hep ve Finex acentelerinin fiili yöneticisi olduğu konusunda şüphe uyandırdığı. (…)”

Anahtar Partili siyasetçi hakkında “örgüt yöneticisi” iddiası

Savcılık, yürütülen çalışmalar sonrasında sigorta zimmeti ve nitelikli dolandırıcılık eylemlerinde, örgüt liderinin Ziya Türel, örgüt yöneticilerinin ise Adnan Süphanoğlu ve Şahin Türel olduğunun saptandığını belirterek, suç örgütünün faaliyetlerini şöyle özetledi:

“(…) Örgüt lideri Ziya Türel, yöneticiler Adnan Süphanoğlu ve Şahin Türel’in Arex Sigorta adlı firmayı daha aktif kullanabilmek için akrabaları, yakın arkadaşları ve çalışanlarına acenteler (Neza, Hep, Finex ve Mini) kurdurduğu,

Örgüt lideri ve yöneticilerinin, iş yaptığı firmalara teminat ve komisyon alabilmek için ortak yaptıkları kişilere emir ve talimatlar vererek iş ve işlemlerini yürüttükleri,

Kefalet senedi satın almak isteyen müşterileri bu acentelere yönlendirdikleri, aksi halde kefalet senedi vermeyeceklerini beyan ederek firmaları tehdit ettikleri,

Kefalet senedi almak isteyen sigortalılardan poliçe primlerinin yanında teminat talep ettikleri, ancak en önemli nokta olarak komisyon adı altında bir nevi tefeci faizine benzer fazla para talep ettikleri,

İhaleye girecek olan sigortalıların bu komisyonu vermediği taktirde, ihaleye giremeyeceği ve yüksek kârlardan mahrum kalacağı için çoğunun bunu kabul ederek istenen komisyonu verdiği ancak bunun özel kanunda tanımlanan bir suç olduğu,

Örgüt yönetici ve üyelerinin, bunu gizlemek için teminat olarak aldığı ancak kefalet senedi iadesinden sonra bu paranın büyük kısmını vermeyerek çek olarak tahsil ettikleri ve zimmetlerine geçirdikleri, bunun yanında kefalet senedi satın alan sigortalıların ödemesi gereken poliçe primlerinin fazladan alındığı,

Bu işlemin, iki farklı şekilde yapıldığı; birincisinin sigortalının güvenini kullanarak gerçeğe aykırı beyanda bulunulması, telefonda veya WhatsApp üzerinden ‘şu kadar prim ödemeniz var, hesaba atar mısınız?’ denilerek hesaba gerçek prim tutarından fazla para yatırtılması,

İkinci yöntemde; poliçesini isteyen sigortalılara sahte hazırlanmış ve prim kısmı değiştirilerek daha yüksek fiyat yazılmış poliçelerin sigortalıya gönderilmesi, sigortalıların belgenin sahte olduğunu anlamadıkları için parayı ödemeleri şeklinde gerçekleştiği, Suç örgütünün illegal olaylarının ortaya çıkması ve SEDDK müfettişlerince inceleme başlatılması üzerine, şirketin usulsüzlüklerini örtemeye çabaladığı, uzmanların talep etmiş oldukları belgeleri ya vermedikleri ya da gerçeğe aykırı beyanda bulundukları,

Operasyon aşamasında yakalananların cep telefonlarında yapılan ön incelemede görüldüğü üzere sohbet gurupları kurarak inceleme ve soruşturma hakkındaı fikir alışverişinde bulundukları,

Şüphelilerin eylemlerin tümünden sorumlu olmasa da bilgilerinin olduğu, ortada çok yüksek meblağların bulunduğu, örgüt yönetici ve üyelerinin her birinin maddi menfaatinin olduğu, suç örgütünün de bu nedenle devam ettiği. (…)”

Süphanoğlu, paraları zimmetine geçirdi!

Savcılık iddianamesinde, aynı zamanda Anahtar Parti’nin Başkanlık Divanı, MYK Üyesi ve Kurucular Kurulu’nda görev yapan iş insanı Adnan Süphanoğlu’na yönelik “kefalet sigortası yaptırmak isteyen firmaları özellikle bu acentelere yönlendirdiği, kefalet senedi almak isteyen firmalardan teminat aldığı ancak bu teminatın belli bir kısmını vermeyerek bir nevi faiz/komisyon alarak haksız kazanç sağladığı, firmaya ait paraları zimmetine geçirerek tasarrufta bulunduğu, örgüt yöneticisi sıfatı ile bütün eylemlerden sorumlu olduğu” değerlendirmesini yaptı.

Savcılık iddianamede sanık Süphanoğlu yönelik Sigortacılık Kanunu ve Türk Ceza Kanunu hükümlerine göre 348.5 yıldan bin 109 yıla kadar hapis cezası ve değişik oranlarda para cezası talebinde bulundu.

Dediğim gibi, dosyanın ilk duruşması nisan ayında gerçekleşti.

İş insanı Süphanoğlu’nun Anahtar parti için önemi de ortada. Bakalım süreç nasıl devam edecek?

* * *

Kaymakamlar kararnamesinde neler oldu?

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin bakanlık koltuğuna oturmasının ardından geniş kapsamlı ilk kararname, vali yardımcıları ile kaymakamları ilgilendiren mülki idare atamaları oldu.

Kararnamenin geneline bakıldığında “ortalama” bir kararname olduğunu söylemek mümkün. Geçmiş yıllarda AKP dönemlerinde bile daha anlamlı kararname yayımlandığı hafızalardır.

Her ne kadar İçişleri Bakanı Çiftçi, kararnamede liyakat, kıdem, hizmet gerekleri ve kurumsal ihtiyaçların öncül olduğunu açıklasa da tablo pek de öyle değil maalesef.

Bakan Çiftçi’nin Erzurum tayinleri

Kararname incelendiğinde göze çarpan ilk detay, Erzurum’dan yapılan tayinlerdi. Bakanlık koltuğuna oturmadan önceki son görevi Erzurum Valiliği olan Bakan Çiftçi, 11’i kaymakam 3’ü vali yardımcısı toplam 14 mülki idare amirini kararnameye koydu. Aziziye Kaymakamı Muhammed Tugay, bakanlık Personel Genel Müdürlüğü’nde daire başkanı oldu. Personel malum, önemli bir birim bakanlıkta. İspir Kaymakamı Ahmet Salih Poçanoğlu da yine bakanlıkta Eğitim Dairesi’nde şube müdürü yapıldı. Çiftçi, atamalarda Aziziye, İspir, Yakutiye, Pasinler, Karayazı, Aşkale, Şenkaya, Köprüköy, Hınıs, Pazaryolu ve Çat Kaymakamlarını değiştirdi.

Bakan Çiftçi, memleketi Konya’da da atamalara imza attı. Kararnameyle, Akören, Altınekin, Çeltik, Doğanhisar, Cihanbeyli, Bozkır Ereğli ve Hüyük Kaymakamları farklı görevlere atandı.

Bakan Yardımcıları adamlarını getirdi

Çiftçi gibi valilikten gelen Bakan Yardımcısı Ali Çelik’in son görev yeri Hakkari’deki dört ilçenin üçünün kaymakamı değişti. Yüksekova Kaymakamı Mustafa Akın, aynı zamanda Çelik’e bağlı olan İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nde daire başkanlığına atandı. Sadece Çukurca Kaymakamı yerinde kaldı.

Benzer şekilde son görev yeri Afyonkarahisar Valiliği olan Bakan Yardımcısı Kübra Güran Yiğitbaşı’nın birlikte çalıştığı Sandıklı Kaymakamı Selçuk Yosunkaya ilçedeki bir yıllık görevinin arından bakanlık Strateji Dairesi’nde daire başkanı yapıldı. Afyonkarahisar’da bir vali yardımcısıyla birlikte Sinanpaşa, Çobanlar, Emirdağ, Sultandağı ve Başmakçı Kaymakamları değiştirildi.

Ülkenin tatil beldelerinin başında gelen Antalya’da Aksu, Finike ve Elmalı Kaymakamları tayin edildi. Diğer önemli kentlerden Muğla da ise Bodrum, Marmaris ve Fethiye’nin atamaları henüz yeni olduğu için değişmedi. Muğla’da Dalaman, Milas, Ula, Kavaklıdere ve Menteşe Kaymakamları ile üç vali yardımcısı farklı yerlere atandı.

Muğla’ya geçen yıl İzmir Vali Yardımcılığı’ndan gelen Hüseyin Karameşe’nin, vali yardımcısı olarak görev yaptığı Muğla’da bir yıl kalıp bu yıl Mersin Toroslar Kaymakamlığı’na terfi etmesi dikkati çekti.

Mersin’de Akdeniz Belediyesi’ni de kayyum olarak yöneten Akdeniz Kaymakamı Zeyit Şener, Konya Vali Yardımcılığı’na kaydırıldı. Şanlıurfa’da bir dönem büyükşehir belediyesinde genel sekreterlik yapan Murat Beşikçi, Şener’in yerine getirildi. Şener, daha önce de Diyarbakır’da Yenişehir Kaymakamlığı sırasında belediye kayyımıydı.

Kararnameyle Artvin tüm ilçeleri boşaltıldı. Sekiz ilçeye de yeni kaymakam görevlendirildi. Ayrıca kentteki dört vali yardımcısından ikisi değişti.

Artvin gibi tüm ilçeleri değiştirilen diğer şehir Kilis oldu. Polateli, Musabeyli ve Elbeyli’de yeni kaymakamlar göreve başlayacak.

Üç büyük şehir olarak Ankara, İstanbul ve İzmir kadrolarında büyük çaplı değişiklik yapılmadı. Ankara’nın Ayaş Kaymakamı Muharrem Eligül, CHP Ankara Milletvekili Umut Akdoğan’a yönelik sosyal medyada “kes lan!” şeklinde paylaşım yapmasının sonrasına Edirne Hukuk İşleri’ne asaleten atandı.

Pahalı ayakkabılarıyla dikkat çeken kaymakam

İstanbul’daki atamalarda yer alan Çekmeköy Kaymakamı Resul Çelik, pahalı ayakkabılarıyla gündem olmuştu. Çelik, Dilovası Kaymakamı oldu.

Adalar Kaymakamı Abdurrahman İnan da Trabzon Vali Yardımcılığı’na kaydırıldı.

Ayrıca 2024’te Kulp’ta imam M.K.’yı dövdüğü öne sürülen Burak Akeller, daha iyi bir makam olan Ordu Perşembe’ye atandı.

Gezi hükümlüsü Tayfun Kahraman’a cezaevi aracı içinde yapıldığı ortaya çıkarılan kötü muameleye soruşturma izni vermeyen Silivri Kaymakamı Tolga Toğan, Sakarya’nın önemli ilçelerinden Serdivan’a atandı.

Arapça İstiklal Marşı dağıttı

Edirne Lalapaşa’da Arapça yazılmış İstiklal Marşı metni dağıttıran Bahadır Yılmaz, Eskişehir Han ilçesi kaymakamı oldu.

Son iki yılda çok ölümlü faciaların yaşandığı İliç’te, Balıkesir’in Karesi ilçesi ve Dilovası’ndaki kaymakamlar 2026 yılı yaz kararnamesinde ancak değiştirildi! İliç kaymakamı Ömer Sirkeci Darende’ye, 12 kişinin yaşamını yitirdiği Karesi’nin Kaymakamı Metin Arslanbaş Dikili’ye, Dilovası Kaymakamı Metin Kubilay ise beş yıllık görevi sonrasında Erenler’e atandılar.

Evli bir kadınla ilişki yaşadığı iddiasıyla görevden uzaklaştırılan ve Yozgat’a hukuk müşaviri atanan Ardahan Vali Yardımcısı Mustafa Berat Kasımoğlu, asaleten atandı.

İçişleri Bakanlığı kulislerinde şimdi valiler ve il emniyet müdürleri ile boşalan Emniyet Genel Müdür Yardımcıları’nın yerine atamalar konuşuluyor.

Herkes elinde listeler makam odalarında kulis yapıyor. İşe bakan var mı derseniz, pek de yok!

Polisler birbiri ardına intihar ediyor, yönetim zaafları ortaya çıkıyor, İstanbul’da sokak ortasında başına poşet geçirilen yurttaş kaçırılıyor, emniyette gözaltında işkence muamelesi iddiası var, silah kullanmaktan çekinen polis şehit veriliyor, mafya başkente düşmüş adam kovalıyor!

Soran olursa “kahramanlarımız iş başında!”. Tek derdimiz, NATO Zirvesi öncesinde sokak köpeklerinin toplanması…

/././

Trans Onur Yürüyüşü öncesi Taksim Metro İstasyonu ve Kabataş füniküler hattı kapatıldı 

İstanbul Valiliği kararı doğrultusunda daha önce duyurulan düzenleme kapsamında, bugün (21 Haziran 2026) saat 10.00 itibarıyla M2 Yenikapı-Hacıosman Metro Hattı'nın Taksim İstasyonu ile F1 Taksim-Kabataş Füniküler Hattı işletmeye kapatıldı. M2 hattındaki trenler Taksim İstasyonu'nda durmadan seferlerine devam ediyor.

12. İstanbul Trans Onur Haftası'nın, 21 Haziran Pazar günü yapılacak Trans Onur Yürüyüşü ile sona ermesi beklenirken, İstanbul Valiliği kararı doğrultusunda Taksim'e çıkan bazı raylı sistem hatları saat 10.00 itibarıyla kapatıldı.

Metro İstanbul, daha önce yaptığı açıklamada 21 Haziran Pazar günü saat 10.00'dan itibaren ikinci bir duyuruya kadar M2 Yenikapı-Hacıosman Metro Hattı'nın Taksim İstasyonu ile F1 Taksim-Kabataş Füniküler Hattı'nın işletmeye kapatılacağını duyurmuştu.

Duyuruda ayrıca M2 hattının Şişhane İstasyonu'nda Kasımpaşa çıkışı dışındaki tüm giriş ve çıkışların yolcu kullanımına kapatılacağı belirtilmişti.

Saat 10.00 itibarıyla uygulama başladı. Metro İstanbul, M2 hattındaki trenlerin Taksim İstasyonu'nda durmadan seferlerine devam ediyor.

***

CHP'li Yavuzyılmaz: Hazine, Zafer Havalimanı için 5 ayda 155 milyon liralık garanti ödemesi yapacak; garanti edilen yolcu sayısında hata payı 531 bin 289! 

CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, Zafer Havalimanı'nın 2026 yılının ilk beş ayına ilişkin yolcu verilerini paylaşarak, garanti edilen yolcu sayısıyla gerçekleşen yolcu sayısı arasında büyük fark bulunduğunu, Hazine'nin şirkete yaklaşık 2,9 milyon avro garanti ödemesi yapacağını ileri sürdü.

CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Zafer Havalimanı'nın 2026 yılının ilk beş ayındaki yolcu verilerine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Yavuzyılmaz, Zafer Havalimanı'nın "kamu zararında şampiyon" olduğunu ileri sürerek, 2026 yılının ilk beş ayında garanti edilen giden yolcu sayısının 549 bin 55, gerçekleşen giden yolcu sayısının ise 17 bin 766 olduğunu belirtti.

Yavuzyılmaz, garanti edilen yolcu sayısıyla gerçekleşen yolcu sayısı arasındaki farkın 531 bin 289 olduğunu kaydederek, "Hata payı yüzde 96,76" ifadelerini kullandı.

Paylaşımında Hazine'nin şirkete yapacağı garanti ödemesinin 2 milyon 891 bin 632 avro olduğunu iddia eden Yavuzyılmaz, bunun güncel kurla yaklaşık 155 milyon liraya karşılık geldiğini belirtti.

"Zafer Havalimanı kamu zararı şampiyonu oldu"

Yavuzyılmaz, paylaşımında şu ifadeleri kullandı:

"AKP, açılışını zafer çığlıklarıyla yaptığı Zafer Havalimanı'nın 15. yılında, üst üste 15. kez yine kamu zararı şampiyonu oldu.

2026 yılının ilk 5 ayında; garanti edilen giden yolcu sayısı 549.055, gerçekleşen giden yolcu sayısı 17.766, aradaki fark (eksik yolcu) 531.289. Hata payı yüzde 96,76.

Hazinenin şirkete yapacağı garanti ödemesi 2 milyon 891 bin 632 avro. Güncel kurla 155 milyon lira. Bunun adı, yandaşa çekilen peşkeşin faturasını vatandaşa ödetmektir."

"2044'e kadar şirkete 208 milyon avroluk garanti ödemesi yapılacak"

Yavuzyılmaz, başka bir paylaşımında ise Zafer Havalimanı'nın yapım maliyetinin 50 milyon avro, kamuya devir tarihinin 2044 yılı olduğunu belirterek, "2044'e kadar şirkete yapılacak garanti ödemesi 208 milyon avro" iddiasında bulundu.

Devlet Hava Meydanları İşletmesi'nin (DHMİ) resmi istatistiklerine dayandırdığı paylaşımında Yavuzyılmaz, 2026'nın ilk beş ayında iç ve dış hatlarda gelen ve giden toplam yolcu sayısının 35 bin 533 olduğunu, bunun 17 bin 766'sını giden yolcuların oluşturduğunu kaydetti.

Yavuzyılmaz ayrıca, sözleşmeye göre garanti ödemelerinin giden yolcu sayısı üzerinden yapıldığını ifade etti.

***

T-24


 










Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem"-16 Ağustos 2026-

İktidar Süleymancılar'ın çocuk tacirliğinin de üzerini örtmüş: Yurtdışından getirilen çocuklar yurda yerleştirilmiş  Süleymancılar'a...