İlk uçuş, ilk eylem: Deniz Gezmiş ve yoldaşlarını kurtarmak için gökyüzüne çıkan devrimci -Özkan Öztaş-
Takvimler 3 Mayıs 1972'yi gösterdiğinde Ankara-İstanbul seferini yapacak Boğaziçi adlı yolcu uçağı, sıradan bir uçuşa sahne olmayacaktı. Ancak henüz yolcular bunu bilmiyordu...
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam kararına karşı etkili bir eylem yapıp idamları engellemek isteyen dört devrimci, uçağı kaçırarak güçlü bir kamuoyu oluşturmak istedi.
Eylemi gerçekleştirenler Sefer Şimşek, Aynullah Akça, Mehmet Yılmaz ve Yaşar Aydın isimli dört gençti.
Eylemciler arasındaki Mehmet Yılmaz henüz 18 yaşındaydı.
Hayatında daha önce hiç uçağa binmemişti.
On sekiz yaşında idamları durdurma iddiasıyla uçağa binen dört isimden biriydi Mehmet Yılmaz.
Kırşehir'in bozkırından gökyüzünün maviliğine
Elinde tuttuğu ince belli çay bardağını sıkıca kavrayan Yılmaz'ın gözleri o günleri anlatırken parlıyor.
"Ucunda en fazla ölüm vardı. Ne olacak! Ama başarırsak Denizleri kurtarabilirdik." diyor. "Beni devrimcileştiren şey yoksulluk oldu. Kendi köyümde ekmek dahi bulamayan insanlar, Kırşehir'de yokluk içinde okumaya gelen öğrenciler. Ben de onlardan biriydim işte. Bir yanda kuru ekmek için çalışan işçiler ve köylüler, diğer yanda gününü gün eden zenginler."
Mehmet Yılmaz devrimci mücadelenin parçası oluşunu bu sözlerle anlatıyor. "Bu böyle gitmez" demiş kısacası.
Eşitsizliğin sebebini düşünmüş ve bu düşünceler onu sorunu çözmeye itmiş. Devrimci mücadelenin içine atılmış sonra da. Yüzüne baktığı yoksul insanlar için bunu bir vazife bilmiş.
O dönemler her taşralı devrimci öğrencide olduğu gibi Mehmet Yılmaz'ın da yolu Ankara'dan geçmiş.
Lise ikinci sınıfta siyasallaşan Mehmet Yılmaz'ın serüveni, Ankara'da o dönemler Maltepe Mimarlık Mühendislik Fakültesi olarak faaliyet gösteren ve sonraki yıllarda Gazi Üniversitesine bağlanacak olan okulda başlıyor.
"Yurtlar, okullar fıkır fıkırdı. Her yerde tartışmalar, ülkenin nereye gideceğine dair sohbetler, kitaplar, dergiler, gazeteler vardı. Biz de okulda ve yurtlarda tartışıyor, okuyor, kendimizi geliştiriyor ve memlekete dair sohbet ediyorduk" diyor Yılmaz.
Üniversitede Deniz Gezmişlerin etkisi ve sosyalist mücadelenin yükselişi, Mehmet Yılmaz'ın da bu kavganın içinde yer edinmesini sağlamış.
Deniz Gezmişlerin yakalanması ve akabinde yargılanma süreciyle birlikte idam cezasına çarptırılmaları dönemin gençliğinde derin bir etki yaratıyor.
Bunun üzerine Mehmet Yılmaz da üç arkadaşı ile kafa kafaya veriyor...
Yılmaz eylem kararı aldıkları o anı şu sözlerle anlatıyor: "Sefer Şimşek, Aynullah Akça ve Yaşar Aydın ile bir araya geldik. Bir evdeydik. Oturduk konuştuk, nasıl yaparız, nasıl ederiz diye. Kafaya koyduk. Uçak kaçırma eylemi yapacaktık. Bunun ses getireceğini, idamları engelleyeceğini, Türkiye kamuoyunda etki yaratacağını ve dönemin iktidar yetkililerinin Denizleri idam etmek konusunda tereddüt edeceğini düşündük."
Ve yavaştan planlar hayata geçirilmeye başlanır.
Defalarca aynı uçuşu tekrar ettik
Mehmet Yılmaz, Ankara-İstanbul uçuşu için defalarca aynı yolculuğu tekrar ettiklerini, giriş çıkış noktalarına ve uçağa binişlere dair provalar yapıldığını anlatıyor. Elindeki çay bardağına bakıp biraz nefes alıp ve anlatmaya devam ediyor: "Şimdi tabii her ayrıntıyı anlatmam doğru olmaz. Ama Yaşar'ın benim bildiğim üç, belki daha fazla bu uçuşu tekrar ettiğini biliyorum. Sefer de havalimanını defalarca kolaçan etti. Ben daha önce hiç uçağa binmemiştim. O gün kararlaştırdığımız saatte evden çıktık, farklı noktalardan geçtik havalimanına. Üzerimizde el bombaları ve silahlar. Tabii o zamanlar böyle güvenlik önlemleri yok, yine her tarafta polis falan var ama şüphelilere bakıyorlardı daha çok."
Yaptıkları provalar ve hazırlıklar başarıya ulaşınca geriye uçağa binmek kalıyor.
Uçağa binip yerlerine oturan eylemciler derin bir nefes aldıktan sonra uçağın kalkmasını beklemeye başlıyorlar.
'Ölümü göze almıştık, o yüzden de pek heyecanımız yoktu'
Bunu ilk duyunca kulağa tuhaf geliyor doğal olarak. Mehmet Yılmaz'a "Peki hiç dikkat çekmediniz mi, hiç mi heyecanlanmadınız?" diye sorduğumda şu yanıtı veriyor: "Yakalanırsak öldürülürdük. Oracıkta vururlardı hepimizi. Bunu biliyorduk, o yüzden de pek heyecanlanmadık."
O anı yeniden düşünürken şu sözlerle devam ediyor: "Tek hedefimiz Denizlerin idamını engellemekti. Kendimizi, sonrasında ne oluruz, cezaevinde mi yatarız yoksa orada hedef olur vurulur muyuz diye pek düşünmedik."
O günlerde ellerindeki tek örnek Leyla Halid'in kaçırdığı uçaktı. Tel Aviv uçuşunu yapan uçağı kaçıran Leyla Halid ilk uçak kaçırma eylemini gerçekleştirmişti. Tel Aviv semalarından Filistin'e uçağı çeviren Halid, çocukluğunun geçtiği yerleri Filistin semalarında ışıltılar içinde izlemişti gökyüzünde.
Mehmet Yılmaz ve üç arkadaşının elindeki tek örnek de bu eylemdi.
Uçak havalandıktan sonra derin bir nefes alan eylemciler sonrasında harekete geçecekleri zamanı kollamaya başlamışlar. En etkili anın İstanbul'a inişe geçmeden önceki an olduğunu kararlaştırdıkları için biraz sürenin geçmesine ihtiyaçları var. Diğer yolcular gibi yollarına devam etmişler. Ve sonra da eylemin saati gelip çatmış.
Uçakta çocuklar, kadınlar, yaşlılar, herkes vardı. Mehmet Yılmaz arada birkaç boş koltuğun da olduğunu söyledi ve gülümsedi.
"Tesadüf işte, haberimiz yoktu tabii. Uçakta İsmet İnönü'nün oğlu da varmış o uçuş sırasında."
Ayağa kalkan eylemciler uçağa seslenmiş: "Dikkat dikkat. Bu bir eylemdir, Denizlerin idamını engellemek için uçağa el koyuyoruz. Kimse canından endişe etmesin. Sizlerle bir derdimiz, kastımız yok. Rahatça yolculuğunuza devam edebilirsiniz."
Tam o sırada eylemcilerden birinin kokpite geçtiğini ve pilotu rehin aldığını ifade eden Mehmet Yılmaz, "Hedefimiz belliydi, rotayı değiştireceğiz ve Denizlerin idamını engellemek için müzakere yapacağız" diye anlatyor o anları.
Yolcuların hali ahvali nasıldı diye sorulduğunda biraz düşünüp ve yanıtlamaya devam etti: "Korktular haliyle. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, normal bir uçuş işte. Ama biz 'Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu adına uçağa el koyuyoruz' deyince birçoğunun yüzündeki ifadeyi hatırlıyorum. 'Devrimci bunlar, bunlar halka zarar vermez' bakışıydı o. Onlarla bir derdimizin, kastımızın olmadığını onlar da biliyordu. Onlara kast edilecek bir durum yaşansaydı kendimizi gözden çıkarırdık. Hiçbir an, hiçbir biçimde yolcuları canlı kalkan yapmak, rehin almak gibi bir durumumuz da olmadı düşüncemiz de."
'Sofya'ya iniyoruz'
Mehmet Yılmaz, daha önce kararlaştırdıkları üzere uçağın İstanbul yerine Sofya'ya indirilmesi talimatını verdiklerini ifade ediyor "Pilot sakindi. Uçağı Sofya'ya doğru çevirdi. Sofya'yı daha önce düşünmüştük zira Bulgaristan o dönemler sosyalistti ve sosyalist bir ülkede yargılanmak istiyorduk eğer bir şey olacaksa."
Bulgaristan'a indikten sonra yetkililerle iletişime geçen eylemciler, daha sonra adli süreçlerin takibinde gözetim altına alınmışlar. "Hiçbir yolcuya zarar vermedik. Kimseyi tehdit de etmedik. Yolcuları rehin de almadık. Zaten onlarla bir derdimiz de yoktu. Yetkililere uçak kaçırma eylemimizin sebebini, Denizlerin idam kararını aktardık. O dönemler zor dönemlerdi işte, Nihat Erim hükümeti vardı. Bulgaristan'dan hükümete bir mesaj yollamak istemiştik."
Sonrası nasıldı? Sonrasını uzaklara bakarak anlattı Mehmet Yılmaz.
"Baskı gördüğümüzü söyleyemem. Bulgaristan'da bir tür konuk gibi ağırlandık. Bugün bakınca ev hapsi dedikleri şeydi. Bahçesi olan bir evde kalıyorduk. Yaptığımız eylem yalnızca iki gün geciktirmişti Denizlerin idamını. Sonra televizyonları açınca kalakaldık."
Bugün olsa yine yaparım elbette
Mehmet Yılmaz'ın sade, mütevazı yaşamı ve tavırları dikkat çekti söyleşimizin her anında. Türkiye'nin ilk uçak kaçırma eylemini yapmış, yirmi yıl kadar Türkiye'ye girememiş olan Yılmaz, ilk kez 1993'te tekrar gelebilmiş Kırşehir'e.
Bugün, eylemden elli dört yıl sonra geriye dönüp baktığında ise en ufak bir pişmanlık duymadığını ifade ediyor. "Pişmanlığım var elbette. Ama eylemden dolayı değil. Denizlerin idamını engelleyemediğimiz içindir. Keşke daha etkili, daha başka bir şey yapmak aklımıza gelse, başarma şansımız olsaydı."
Ne anılarını pazarlamak ne de yaptıklarından pişmanlık duymak geçmişti akıllarından.
"Bugün olsa yine yapar mıydın?" diye sorulduğunda, "Şimdiki aklımla daha farklı şeyler yapardım belki ama o gün, o durum ve o şartlarda hiç tereddüt etmezdim. Yine olsa yine yapardım" diyor.
Bulgaristan'da bir televizyon ekranında idam haberlerini görünce yaşadıkları duyguyu anlatırken gözleri dolan Yılmaz, "Gidemiyorum mezarlarına hâlâ. Yalan yok, bir kere gittim. Ama çok duramadım" diyor.
Söyleşi yaparken bir gözü sürekli saate dalan Mehmet Yılmaz, "Bu akşam uçağım var. Almanya'ya gideceğim." diyor ve gülümsüyor.
"Yine Esenboğa'dan" diye ekliyor muzipçe.
"Kaçırır mısın peki?" diye sorulunca da kahkaha atıyor. "Yok, artık yaşım ilerledi. Artık uçak kaçırınca sadece biletim yanıyor."
Yüzünde bahtiyarlık ve hedefe ulaşsa da başarıya ulaşamayan bir eylemin, Denizleri kaybetmenin hüznü var.
"Azrail'i atlatırsam bu sene de, seneye Karşıyaka'da Denizlerin mezarında buluşalım, olur mu?" diyor. Sözleşerek vedalaşıyoruz.
/././
İpi çekilen Melih Gökçek ve esas gerçekler: Bunları unuttuk mu?
AKP belli ki Melih Gökçek’in ipini çekmiş, ya da daha doğru bir ifadeyle AKP içerisindeki birileri… Bunun sonucu ne olacak, Gökçek “ben yanarsam herkesi yakarım” pozisyonuna geri dönüp yine kendini kurtarmayı başaracak mı belirsiz. soL, böylesi bir tabloda artık giderek unutulan esas gerçekleri, Gökçek gerçeklerini hatırlatıyor.
Bir süredir Melih Gökçek’e ilişkin ortaya çıkan son skandalları konuşuyoruz.
Almanya’da “yatırımlar” yapan oğlunu, “resmi” kayıtlarda görünen ve inkar ettiği gayrimenkullerini.
Görünen o ki, AKP’nin zaman zaman “içeriyi” de biçen ve bir “parlatma” ve “meşruiyet” kılıcına dönen yargı operasyonlarının son hedeflerinden birisi Gökçek olacak.
Gökçek neden hedefte?
Can Holding operasyonu, Mehmet Akif Ersoy, Rasim Ozan Kütahyalı, Cem Küçük, Tahir Sarıkaya, Süleymancılar ve Kuytulcular derken, Menzil dosyasından önce Gökçek dosyasının açılması olası hale gelmiş durumda.
Peki, neden?
AKP’nin yargı aparatının sadece muhaliflere karşı değil, son dönemde muhaliflerle dans eden ya da kendi yol haritasını uygulamaya çalışan iç unsurlara uzandığı çok fazla dosya gördük. Yani operasyonlar bir süredir sadece dışa doğru değil, aynı zamanda içe doğru da devam ediyor.
Bunun yanı sıra iktidarın en büyük sopalarından biri olan “yargı” aynı zamanda en büyük zayıf karınlarından birine dönüşmüş durumda. Bu alanda büyük bir meşruiyet kaybı yaşanıyor. Tam da bu nedenle bir süredir “faili meçhullerin” üzerine giden, tarikat yolsuzluklarını gündem eden, Cem Küçük, Rasim Ozan gibi isimleri tutuklayan bir yargı fotoğrafı sunulmaya çalışılıyor; yeni bir meşruiyet alanına sahip olma, yeni ve sağlam darbeler vurabilmek adına.
Bu iki uç arasında Gökçek’in tam olarak hangi noktadan vurulacağını kısa süre içinde göreceğiz.
Ancak söz konusu isim Gökçek olunca son dönemde ona dair gündeme gelen iddiaların buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu söylemek gerekiyor.
soL, böylesi bir tabloda artık giderek unutulan esas gerçekleri, Gökçek gerçeklerini hatırlatıyor.
Kimdir Melih Gökçek, işte budur…
"Dün bir Zaman Gazetesi ilavesini aldım. 'Ankara 'da seçime doğru' diye... 'Başkent'in yeni 'şehriemin'i kim olacak?' yazıyor. Altında CHP adayı Mansur Yavaş, MHP adayı Mevlüt Karakaya ve BBP adayı Remzi Çayır var. 20 yıldan beri benle içtikleri su ayrı gitmeyen bu kardeşlerime ben ne yaptım? Hangi kötülüğü yaptım? Hangi kötü sözü söyledim? Hangisinin kalbini kırdım? İnsan vicdan eder ya böyle bir şey var mı? İnsanların gözleri böyle nasıl kör olabiliyor? Hizmet hareketine ben yıllarca yardım ettim. Her türlü fedakârlığı yaptım. Onlar istemediler ben teklif ettim. Çok değerli, çok samimi insanlar var içinde. Hele tabanı pırıl pırıl insanlar. İki tane oğlum var iki oğlum da Samanyolu'ndan mezun. İki tane torunum var Samanyolu Okulları'nın versiyonu sayılan Atlantik Okulları'nda okuyorlar. Yani çocuklarımı hizmet hareketine emanet ettim. Evlatlarımı, torunlarımı onlara güvendiğim için emanet ettim.”
Ne kadar hüzün verici değil mi?
O da aldatılmış işte…
Ancak söz konusu isim Melih Gökçek ise “itiraflarının” altında dahi bir sopa olduğunu asla unutmamak gerekir: “Biz Başbakan'a gittik bu olayların benzerlerinin olacağını söyledik. Başbakan'ın bize söylediği söz şudur ‘Bunlar bizim kardeşlerimiz. Bir daha böyle düşünmeyin ve yanıma böyle gelmeyin’ dedi. Bu Başbakan'ı bu hale getirdiler. Bu başbakan bundan sorumlu değil. Eğer Başbakan bunlar hakkında ters düşünseydi kaç tane üniversite yerini bunlara verdi. Verir miydi?”
İşte kimdir Melih Gökçek sorusuna verilecek yanıt, tam olarak budur.
Kendi günahları ve suçlarına ortak olduğunu düşündüğü isimleri, son derece “samimi” şekilde, ince ince işlemesini bildi hep.
Biraz da bu sayede şimdiye kadar "postu deldirmediği" söylendi...
Bunları unutacak mıyız?
Şimdilerde Gökçek’in oğlunun biriktirdiği servete ve tapulara dair çarpıcı veriler ortaya çıkıyor.
Hiçbiri önemsiz değil kuşkusuz ancak Gökçek bugünlerde ortaya çıkan “dosyalara” sığmayacak, sığamayacak kabarıklıkta bir sicile sahip.
AKP iktidarının başkenti yeniden dizaynı, Cumhuriyet'in izlerini tahrip etme operasyonu bizzat Gökçek eliyle yürütüldü.
O “dinazorlar” üzerinden alay edilen bir figür olmayı başardığı oranda, yani herkes cambaza baktığı sırada başkentin tüm ilerici hafızasını, kent tarihini yerle bir etti.
Bu yüzden Ulus’ta bir cami için tarihi İller Bankası binasını, üstelik de mahkeme kararı aksi yönde olmasına rağmen bir gece yarısı operasyonuyla yıktığında, muzaffer bir komutan gibi poz vermesini bilmişti.
Verdiği o poz, Gökçek’in yargılanması gereken asıl karelerden biri olarak hafızalara kazındı.

Ancak şimdi lafı bile edilmez oldu.
Oysa Gökçek dosyasının asıl konularından biri tam da budur.
Ankara’nın parsel parsel Cemaat’e, patronlara, tarikatlara peşkeş çekilmesinin nedenini neden uzakta arayalım ki?
O poz her şeyi anlatmıyor mu?
Atatürk Orman Çiftliği’nin dört bir yandan biçilmesi, parça parça yok edilmesi bu yüzden değil mi?
ODTÜ Ormanı bu yüzden yok edilmeye başlanmadı mı?
Gökçek, AOÇ ve ODTÜ Ormanı saldırısına aynen devam eden Mansur Yavaş’ı bu nedenle tebrik etmiyor mu?
Kent suçları, yolsuzluk iddiaları ve şaibeli ihaleler
Gökçek’in kendisine ve oğluna dair son dönemde ortaya çıkan dosyalar, yukarıda da işaret ettiğimiz üzere bir “ip çekme” operasyonunun habercisi gibi duruyor.
Ancak mesele gerçekten ortaya çıkan bu servetten ibaret değil.
Gelin size daha önce de gündeme gelen bazı Gökçek vukuatlarının dökümünü hatırlatalım, “bunları gerçekten unutacak mıyız?” diye sorarak:
10 milyar lirayı aşan usulsüzlük
CHP Ankara Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi Ertan Işık’ın açıklamaları gidelim önce. Gökçek döneminde yaşanan usulsüzlüklerle ilgili yaptıkları incelemeye ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunan Işık, “Uzmanların yaptığı kaba taslak hesaplardan, rantın 10 milyar lirayı geçtiği anlaşılıyor. Rant ve bu rantı elde edenlerin değişik bağlantıları var. Sağlıklı soruşturmalarla, bu kişilerin, tutunacak dalları yok” demişti, tablonun vehametini ortaya koymuştu.
17-25 Aralık sonrası Cemaat kanallarına reklam desteği
Cemaat bankasında küçük bir hesap açmanın bile Cemaat’e maddi destek olarak değerlendirilip tutuklama gerekçesi yapılmasına rağmen, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “milat” olarak nitelendirilen 17-25 Aralık soruşturmasından 3 ay sonra, Gökçek tarafından cemaatin yayın organlarına reklam parası aktarıldığı ortaya çıkmıştı. Gökçek’in Ankapark reklamı için KHK ile kapatılan Samanyolu TV, Samanyolu Haber TV, Kanaltürk ve Bugün televizyonlarına 375 bin TL’lik reklam verdiği ortaya çıkmıştı.
15 Temmuz’un ardından dikkat çeken satış
Ankara Büyükşehir Belediyesi, Melih Gökçek’in belediye şirketi olan BELKA A.Ş. üzerinden “uçuş okulu kurmak” amacıyla piyasa değerinden yüksek fiyata aldığı 15 uçak ve 1 helikopter nedeniyle, BELKA A.Ş. Yönetim Kurulu üyelerine “görevi kötüye kullanmaktan” suç duyurusunda bulunulmuş, suç duyurusunda bulunulan isimler arasında Hüseyin Gülerce’nin kardeşi İbrahim Gülerce ve Adil Öksüz’ün akrabası Ömer Öksüz de yer almıştı. Gökçek’in “Seğmen Uçuş Okulu” projesi gerçekleşmeyince piyasa fiyatından yükseğe alınan uçaklar 17 bin 500 TL’ye Vizyon Havacılık’a satılmıştı. Satışın, 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından yapıldığı da tespit edilmişti.
İhaleye fesat karıştırma suçlaması
Ankara Büyükşehir Belediyesi Belbeton A.Ş.'nin özelleştirilmesine ilişkin ihaleye fesat karıştırmaktan dönemin Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında suç duyurusunda bulunulmuş, belediyenin teftiş raporunda 16 milyon 241 bin 345 dolar zararın Gökçek, encümenler, ilgili bürokratlar, onay mercileri ve Detay Bağımsız Denetim ve Danışmanlık AŞ’den tazmini için dosyanın hukuk müşavirliğine gönderileceği belirtilmişti.
Milyonlarca liralık inşaat usulsüzlükleri
Gökçek’e ilişkin usulsüzlük iddialarının başında inşaat işleri gelirken, bunlardan biri de geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkmıştı. Söğüt İnşaat'a satılan 90 bin metrekarelik alana emsal değişikliği ile 450 bin metrekarelik inşaat izni verildiği ortaya çıkmıştı. Büyütülen inşaat alanına Metromall AVM ve Metromall Konutları projesi yapılırken, söz konusu değişiklik satış öncesi gerçekleşseydi, belediyenin 100 milyon liradan fazla gelir elde edebileceği tespit edildi. Ankara Büyükşehir Belediyesi Fen İşleri Daire Başkanlığı’nın son yıllarda açtığı 8 ihalede toplamda 1,5 milyar dolardan fazla iş alan Söğüt İnşaat'ın, bizzat Melih Gökçek'e ait olduğu iddiaları gündeme geldi.
536 milyon lira borçlanma yetkisi aldı, parayı başka işlerde kullandı
Melih Gökçek’in, 'Tatlar Arıtma Tesisleri’nin yenilenmesi' gerekçesiyle Büyükşehir Belediye Meclisi’nden toplam 536 milyon TL borçlanma yetkisi aldığı ancak bu parayı başka işler için kullandığı ortaya çıkmıştı. Gökçek hakkında, “Görevi kötüye kullanma” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunuldu.
Gökçek’in Hacı Bayram’a ilgisinin nedeni ortaya çıktı
Melih Gökçek ve ailesine yakın isimlere Hacı Bayram-ı Veli Camii ve çevresinde verilen yerler hakkında ABB Teftiş Kurulu aracılığı ile inceleme başlatılmıştı.
İnceleme sonrası ortaya çıkan bazı bilgiler şunlar olmuştu:
- Melih Gökçek’in eşi Nevin Gökçek’in Onursal Başkan olduğu SOS Vakfı’na Belediye iştiraki ANFA tarafından 10 yıllığına düşük kira bedelleri ile kiralanıp esnafa fahiş bedellerle kiralanan 3 adet iş yeri ve 1 adet lokanta,
- SOS Vakfı’nın 28-29 yıllığına kullanım hakkını aldığı köşkler ve muhtelif binalar,
- Cami çevresinde Gökçek ailesi ile ilişkisi bilinen, daha önce Belediye’den 100’ün üzerinde işletmeyi kiraladığı kamuoyuna yansıyan Korkutata ailesine tahsis edilen mezarlık alanının Mansur Yavaş döneminde Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından iptal edilmesi,
- Korkutata ailesine verilen 8.326.682 TL’lik, Hacı Bayram-ı Veli cami çevresi, sokak ve meydan düzenlenmesi, kentsel tasarım yapım işi,
- Aş evi olarak projelendirilen yerin bir kısmının ticari olarak kiralanarak menfaat sağlanması,
- Bu yerler ile ilgili olarak yapılan ihalelerde ciddi usulsüzlük emarelerine rastlanması.
Heykellere 342 milyon, kapılara 31 milyon lira
ABB Kent Estetiği Daire Başkanlığı’nın verileri ise Gökçek döneminde yapılan gereksiz harcamaların en çarpıcı örneklerini oluşturdu. Melih Gökçek döneminde Ankara’ya yapılan heykeller için 342 milyon TL, giriş kapıları için 31 milyon TL harcandı.
Arkadaşının boş arsası için 778 bin liralık usulsüzlük
Melih Gökçek’in 40 yıllık arkadaşı Refah Partisi eski milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın boş arazisini ‘depo yapacağım’ diyerek Ankara Büyükşehir Belediyesi şirketi ANFA'ya kiralattığı, boş arsa kirası olarak Ceylan’a üç yıl için 778 bin 323 TL kira ödediği ortaya çıkmıştı.
576 milyon liralık usulsüzlük
Ankara Büyükşehir Belediyesi şirketi ANFA tarafından 2015 yılında 1,7 milyar TL’ye ihale edilen “Parklar, Refüjler, Yan Bantların Yeşil Alanları, Piknik Alanları, Rekreasyon Alanları, Mezarlıklar, Havuzlar ve Göletler ile Belediye’ye Ait Tesislerin Bitkisel, İnşaat, Tesisat, Elektrik, Bakım ve Onarım Hizmet Alımı” işine yönelik olarak Teftiş Kurulu soruşturması tamamlandı.
Soruşturma sonucunda Belediye’nin 576 milyon TL’lik zarara uğratıldığı gerekçesi ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunuldu.
Olmayan fabrikalar alındı, milyonlarca lira ödendi
Gökçek döneminde yapılan işlemleri araştıran belediye bünyesindeki komisyon dikkat çeken bilgiler paylaşmıştı. Belediyenin iştiraki olan Seğmen Su’daki fabrikalar hakkında düzenlenen rapor ve raporda yer alan görüntüler son derece dikkat çekiciydi. Buna göre, AFM isimli bir şirketin, düşük ücretlerle aldığı atıl ve kullanılmaz durumdaki fabrikalar sermaye artırımı yoluyla Belediye iştiraki Seğmen Su adına Belka A.Ş’ye satıldı. İncelemeler sonucu tespit edilen 48 milyon liralık zarar nedeniyle suç duyurusunda bulunuldu. Suç duyurusunda bulunulan isimler arasında o dönemde alımları yapan Belka A.Ş'd yöneticilik yapan Hüseyin Gülerce’nin kardeşi İbrahim Gülerce de yer aldı. Gülerce dışında listede yer alan bir diğer isim, 15 Temmuz firarilerinden Adil Öksüz’ün akrabası Ömer Öksüz oldu.
Belediye bütçesinden 'acil' alınan mobilyaları evine taşıttı
Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu, eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in görevden alınmadan 1 ay önce belediye bütçesinden "acil" olarak mobilya aldığını, mobilyaların Gökçek'in evine taşındığını yazmıştı. Böyle bir isimdi Gökçek.
27 milyonluk şirketi 9 milyona özelleştirdi, milyonlarca lira para aktardı
Melih Gökçek’in 2012 yılında 9 milyona özelleştirdiği BEL-YA şirketinin ederinin 26,7 milyon lira olduğu açığa çıktı. Özelleştirmeden sonra da şirkete belediye bütçesinden milyonlarca lira aktarıldığı ortaya çıktı.
Belediye parasıyla terapist
Gökçek dönemine ilişkin en çarpıcı bulgulardan biri, ABB iştiraki Anket A.Ş. üzerinden işe alınan Moldova uyruklu manuel terapist Ana. A’nın, şirkette değil, başkanlık konutunda görevlendirilmesi oldu. Başkanlık konutunda görevlendirilen terapiste maaşı tabii ki belediye kasasından ödendi.
Ankapark rezilliği
Tüm bunların yanı sıra Ankara halkının parasını Gökçek’in şovu için çöpe atmanın en sembolik başlığı Ankapark olmuştu. “Başkent’e yılda 10 milyon turist getirecek. Guinness Rekorlar kitabına gireceğiz” diyen Gökçek’in AOÇ arazisi üzerine yaptığı “park” kısa süre içinde bir “çöp yığını” halini almış, yaklaşık 800 milyon dolara mal olduğu söylenen parkın ihalesine girecek firma dahi bulunamamıştı. Parkı işleten firma ise harcanan bu devasa rakama rağmen son derece sembolik bir miktara ihaleyi alsa da işletemediği parkı işçilerin maaşlarını dahi ödemeden terk etmiş, park yıllarca gelen turistler yerine çalınan kablolar ve çürüyen oyuncaklarla gündem olmuştu.
***
Ayın karanlık yüzü ya da AİHM ve AKP düzeniyle ilişkileri -Engin Solakoğlu-
Türkiye’de düzene karşı verilen ve yükseltilmesi gereken mücadelede AİHM’e, Avrupa Konseyi’ne, Avrupa Birliği’ne hatta kulağa komik geliyor ama ABD’ye bel bağlamanın, oralara mektuplar yağdırıp yardım istemenin nafileliğini görmemek mümkün değil.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ile Akepe rejimi arasındaki ilişkiler geçen hafta Kavala kararıyla gündeme kısa bir giriş yaptı ve muhtemelen bir sonraki karara kadar bir çekmeceye kaldırıldı.
Öncelikle mahkemenin isim ve kısaltmasından başlayalım. Dışişleri Bakanlığı kaynaklarında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) olarak geçen isim ülkemizde kimi çevrelerce İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi olarak kullanılıyor ve İHAM olarak kısaltılıyor. Yanlış demiyorum ama benim tercih ettiğim adlandırma AİHM.
1953 yılında geçerlik kazanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) uygulanmasını denetlemek üzere oluşturulan mahkemenin kuruluş tarihi 1959. AİHM Avrupa Konseyi çatısı altında görev yapıyor. Bu köşenin ve soL Portal’ın düzenli okuyucularına hakaret gibi olacak ama Avrupa Konseyi ile Avrupa Birliği farklı kuruluşlardır. Aynı şekilde Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi (AKPM) ile AB’nin yasama organı niteliğindeki Avrupa Parlamentosu (AP) farklı ve bağlantısız kuruluşlardır.
Türkiye’de muhalif taklidi yapanlar da dahil medyanın büyük bölümünün sandığı gibi AP’de alınan kararlar AKPM’de değişmez.
Yalnız ileride değineceğimiz bağlamda akılda tutmamız gereken bir olgu şudur: 46 üyeli Avrupa Konseyi’nin 27’si Avrupa Birliği üyesidir.
Mahkemenin kuruluşu ve işleyişi de uluslararası konjonktürden bağımsız değildir. II. Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan iki kutuplu sistemle yakından ilişkilidir. Sermaye düzeninin “demokrasi, insan hakları, hukukun üstünlüğü” ile birlikte “Mülkiyet hakkı”nı da ideolojik savaşın silahı haline getirmek amacını taşır.
Bu yüzden de AİHM’nin “Özgürlük ve Güvenlik hakkı” konusunda verdiği ihlal kararlarının genele oranı (yüzde 15) ile mülkiyetin korunmasına dair ihlal kararlarının oranı (yüzde 14) aşağı yukarı denktir. Mahkemenin ihlal kararlarının yüzde 40’ını oluşturan “adil yargılanma hakkı ihlallerinin ise yaklaşık üçte biri de mülkiye davalarına ilişkindir. Bu durumda karşımıza şöyle bir tablo çıkar: AİHM’nin verdiği ihlal kararlarının dörtte birinden fazlası mülkiyet hakkı ile doğrudan veya dolaylı olarak ilişkilidir.
Konuyu dağıtmak gibi olacak ama Türkiye’nin Kıbrıs bağlamında kaybettiği davaların tamamına yakını mülkiyet meselesiyle ilgilidir. Bu yüzden de bir dönem tutturduğumuz ve AİHM önünde savunma aracı olarak kullanmaya çalıştığımız “Vakıf Malları” söylemi, Osmanlı Vakıf sistemi pre-kapitalist bir mülkiyet şekli olduğundan ve piyasa mekanizmasına dahil sayılmadığından hiçbir zaman dikkate alınmamıştır.
Şimdi biraz da mahkemenin işleyişine bakalım. AİHM kararlarının ihlali halinde öncelikle para cezaları gündeme gelir. Mahkeme hem ihlale konu yerel yargılamanın yenilenmesini/düzeltilmesini hem de ihlalin yol açtığı maddi, manevi zararın tazmin edilmesini hükme bağlar.
Bu noktada, uluslararası hukuk ile ulusal hukuk arasındaki temel fark ortaya çıkar. Ulusal hukuk, kararlarını devletin cebir kullanma tekeli sayesinde uygulatabilir. Uluslararası hukuk ise böyle bir araçtan yoksundur. Uluslararası bir sözleşmenin tarafı olan ülke bu tür kararları uygulamaya kolluk gücüyle zorlanamaz. Buna karşılık siyasi ve iktisadi bir bedel ödeme ihtimalini göze alması gerekir.
AİHM’in çatısı altında görev yaptığı Avrupa Konseyi böyle durumlarda devreye girer. Konseye üye ülkelerin Bakan seviyesinde temsil edildiği Bakanlar Komitesi oy çokluğuyla (basit çoğunluk) bir ihlal süreci başlatabilir. Başlatabilir diyorum çünkü bu süreçte artık hukuk değil siyaset konuşur. İhlalin niteliği, vahameti, ihlalde ısrar gibi etmenler bir noktaya kadar önem taşır. Sonuç doğuracak olan 46 üyeli Bakanlar Komitesi’nde en az 24 ülkenin cezalandırmayı siyasi olarak uygun bulmasıdır.
Birinci aşama ihlal prosedürünün başlatılmasıdır. İhlali yapan ülke bunu dikkate almaz ve ihlale konu kararı düzeltmezse ikinci aşamaya geçilir. İkinci aşama ihlali yapan ülkenin Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi’ndeki ve Bakanlar Komitesi’ndeki oy hakkının askıya alınmasıdır. Bunun için yeni bir Bakanlar Komitesi kararı gerekir. Bu da etkili olmazsa üçüncü ve son aşamaya gelinir. O da Avrupa Konsey üyeliğinden ihraçtır. Elbette bunun için de ayrı bir Bakanlar Komitesi kararı icap eder.
Şu ana kadar ihraç aşamasına gelen tek ülke Rusya’dır. Orada da Rusya erken davranıp süreç tamamlanmadan üyelikten kendi isteğiyle ayrılmıştır. Belarus’un 2022 yılında oy hakkı askıya alınmıştır. Azerbaycan’ın oy hakkı da 2024’de kısıtlanmıştır. Bu üç durumda da hukuki değil politik saikler rol oynamıştır. Çok uzatmayalım ama Rusya’nın ihracı Ukrayna savaşıyla, Belarus hakkındaki yaptırım bu ülkenin Rusya’ya o savaşta verdiği destekle, Azerbaycan hakkındaki karar ise Dağlık Karabağ’ın geri alınmasıyla doğrudan ilişkilidir. Zira bu ülkelerin veya her nedense Komite’nin yaptırım gündemine girmeyen başkalarının AİHS’de tanımlandığı şekliyle “temel hak ve özgürlükleri” ihlal etmeleri o tarihlerden çok önceye gitmektedir. Örnek olsun, 2 Mayıs 2014’te Odessa’da Ukraynalı faşistler tarafından canlı canlı yakılan insanların davasını veya bu konuda bir kararı AİHM dosyalarında bulamazsınız.
Mekanizmayı anlatmaya çalıştım. Şimdi gelelim, AKP düzeni ile AİHM ve genel olarak Avrupa Konseyi arasındaki ilişkiyi gündemimize taşıyan Kavala kararı ve benzerlerine. Tek tek saymaya yerim yok ama en bilineni Demirtaş ve Yüksekdağ davalarına ilişkin ihlal kararlarıdır. Bakanlar Komitesi bu iki dava için de ihlal süreci başlatmıştır.
Kavala özelinde ihlal sürecinin başlatılma tarihi Şubat 2022’dir. Bakanlar Komitesi süreci başlatıp topu yeniden AİHM’e geri yollamıştır. AİHM’nin en üst düzey yargı aşaması olan Büyük Daire yeniden ihlal kararı vermiştir ama geçen dört yıla rağmen Bakanlar Komitesi konuyu yeniden ele almamıştır.
Demirtaş ve Yüksekdağ hakkındaki ihlal kararları ise Bakanlar Komitesi’nde öylece durmaktadır. Komite yasak savma kabilinden basın açıklamaları ve denetim sürecinin devam ettiğine dair beyanatlarla top çevirmektedir.
Geldik bugüne. AİHM Büyük Dairesi geçen hafta ikinci kez 2017 yılının Kasım ayından beri cezaevinde bulunan işinsanı Osman Kavala’nın tutukluğunun hukuka aykırı olduğuna, adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine, ifade ve örgütlenme özgürlüğü haklarının çiğnendiğine hükmetti. Mahkeme, ihlal kararında Kavala hakkında verilen ağırlaştırılmış müebbet cezasının insanlık dışı ve alçaltıcı muamele teşkil ettiğinin ve Türkiye devletinin Kavala’yı hukuka aykırı biçimde cezaevinde tutarak kötü niyetle hareket ettiğinin de altını çizdi. Bir de Anayasa Mahkemesi’nin artık etkin bir hak arama mekanizması olmaktan çıktığına dikkati çekerek Kavala’nın derhal serbest bırakılmasını istedi.
Büyük Daire’nin kararına tepki gösteren Cumhurbaşkanı Danışmanı Mehmet Uçum, “AİHM haddini bilsin, karar siyasi, hiç kimse bağımsız Türk yargısına talimat veremez” ifadeleriyle, AİHM’nin bir üst yargı merci olmadığını ve kararlarının bağlayıcı olmadığını söyledi. Uçum ayrıca “Türkiye Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf olma durumunu ve Bireysel başvuru hakkını gözden geçirme hakkını gözden geçirmeye zorlanıyor” diyerek “çıkarız” tehdidi savurdu.
Hukukçular çok yazıp çizdiler ama Uçum’un doğru olmadığını gayet iyi bilerek söylediklerini öncelikle Türkiye’nin devlet olarak attığı imzalar ve Anayasa yalanlıyor. Türkiye 1954’ten beri Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf. 1987 yılında Bireysel Başvuru hakkını, 1990’da ise zorunlu yargı yetkisini tanımış durumda. AKP’nin defalarca kafasına göre değiştirdiği Anayasa’nın 90. Maddesi de hâlâ uluslararası sözleşmelerin ulusal hukukun bir parçası olduğunu ve yasalar hiyerarşisinde üstün konumda bulunduğunu ortaya koyuyor. Nitekim AKPM’deki Türkiye heyetinin başkanı Tuğrul Türkeş, Uçum’un sözlerini ve AİHS sisteminden çıkma tehdidini “deli saçması” olarak tanımladı.
Bunlar meselenin çok tartışılan, enine boyuna çekiştirilen tarafları. Konu “Tarihi karar”, “dönüm noktası”, “Evropa’ya rezil olduk(!)”tan “Hukuk olmazsa sermaye gelmez” saçmalığına kadar uzanan geniş ve kurgusal bir yelpazede değerlendirildi. Açıkçası bence bu tarafı daha fazla kurcalamanın da bir anlamı yok. Bu ülkenin yetiştirdiği en yiğit hukukçulardan biri olan Selçuk Kozağaçlı’nın “hukuk diye bir helvadan bir put yapmışsınız, acıktıkça yiyorsunuz” sözünü anımsamamıza vesile oluyor sadece.
Ayın karanlık yüzüne bakmaya çalışmakta fayda var. Yukarıda uzun uzun anlattık. Uluslararası veya çok taraflı mekanizmalarda, sözleşmelerde, anlaşmalarda hukukun boyu bir yere kadar yetiyor.
AİHM’in kararlarını önemli kılabilecek tek şey doğrudan siyasi ve dolaylı ekonomik yaptırımlara kapı açabilecek olması. Bu da mahkeme kararının hukuksal yetkinliğine değil üye devletlerin siyasi iradesine ve konjonktüre bağlı. Açıkça söylersek uluslararası hukuk siyasetin izin verdiği kadar işlevsel olabilir.
Kavala kararı ve bundan önce alınan ve Akepe-Mehape ortaklığının uymadığı diğer kararların bir yaptırıma yol açabilmesi için AB üyelerinin çoğunlukta oldukları Bakanlar Komitesi’nin kararı gerekiyor.
Bakanlar Komitesi bu ihlallere ve Akepe yargısının her seferinde başvurduğu hukuki görünümlü şark kurnazlıklarına karşın Türkiye konusunda havalara bakmayı tercih ediyor.
Bunun sebebi de basit. Avrupa sermayesi Gümrük Birliği, geri kabul anlaşması ve birçok konuda AKP’den o kadar memnun ki, AKP Türkiye’sine karşı en hafif yaptırıma dahi eli gitmiyor. Buna bir de, bir an önce başlatmak istedikleri savaş veya savaşlarda ihtiyaç duyacakları asker ve silahlar konusundaki beklentileri eklerseniz manzara netleşiyor.
Hal böyleyken, Türkiye’de düzene karşı verilen ve yükseltilmesi gereken mücadelede AİHM’e, Avrupa Konseyi’ne, Avrupa Birliği’ne hatta kulağa komik geliyor ama ABD’ye bel bağlamanın, oralara mektuplar yağdırıp yardım istemenin nafileliğini görmemek mümkün değil. Tamam, “nafilelik”ten daha isabetli ve sert başka kavramlar kullanabilirdim ama monşerliğim ağır bastı diyelim. Yalnız bu “muhalif” kafadan halkın yararına bir şey çıkmaz onu bilelim.
Akepe ve temsil ettiği sermaye düzeni öyle hukuku falan değil düpedüz insanlığı çiğniyor, uluslararası sermaye düzeni ise para cezası kesip aradan sıyrılıyor. Onu da Türkiye’nin her geçen gün daha da yoksullaştırılan emekçi halkı ödüyor.
/././
Sağlık emekçisine ‘katsayı eziyeti’-Atilla Özsever-
Sağlık Bakanlığı’nın yeni katsayı uygulamasıyla hekimlerin daha fazla bürokratik işlemlere yönlendirildiği, sonuçta hastaya gerekli zaman ayrılamadığı eleştiri konusu oldu. Katsayı uygulaması ücret kesintisine de yol açıyor. Hemşire ve ebeler de katsayı sorunun yanı sıra yoksulluk sınırının yarısı kadar ücret almaya devam ediyorlar.
Sağlık Bakanlığı’nın son olarak ek ödeme sisteminde yaptığı düzenleme ile hekimler için “bireysel hedef katsayı” uygulaması getirildi. Bu katsayı uygulamasıyla hekimlerin hastalarla ilgili yaptığı bürokratik işlemlerin artırıldığı, verilerin güncellenmesinde ve işlenmesinde sorunların çıkması halinde maaşlarından kesinti yapıldığı belirtildi.
Yeni katsayı sisteminin doktorlar açısından daha fazla işlem yapmaya, daha fazla hastaya bakmaya yönlendirildiği ancak koruyucu hekimlik açısından hastaya yeterli ve gerekli zamanın ayrılamayacağı eleştiri konusu oldu.
Yoğun bir nüfusuna bakmakla görevli aile hekimlerinin hastalarla ilgili bilgilendirmeleri işlememesi durumunda maaşlarından kesintiler söz konusu oluyor, ebe ve hemşireler de bu durumla bağlantılı olarak ücretlerinde kesintiye uğruyorlar.
Aile hekimlerinin normalde 1.500-1.800’lük bir nüfusa bakması, onların sağlık sorunlarıyla ilgilenmesi uygun görülüyor. Mevcut uygulamada ise, aile hekimleri 3.000’lik bir nüfus potansiyeline sahip bulunuyor. Bu durumda da bir aile hekimi günde 70-80, hatta 100 hastaya bakmak zorunda kalıyor.
‘Eziyet’ uygulamasına devam
Yaklaşık iki yıl önce, 1 Kasım 2024 tarihinde yürürlüğe giren “Aile Hekimleri Sözleşme ve Ödeme Yönetmeliği” ile altı ay (daha sonra bu süre bir yıla çıkarıldı) ASM’lere (Aile Sağlık Merkezi) gelmeyen hastalar nedeniyle aile hekimleri ile hemşire ve ebelerin ücretlerinden kesinti yapılmaya başlanmıştı.
Tabip odaları ve sağlık sendikaları bu yönetmeliği “Eziyet yönetmeliği” olarak nitelendiriyordu. Son katsayı uygulamasıyla ücret kesintilerinin daha da artacağı belirtildi. Bu durum da sağlık emekçileri açısından “katsayı eziyeti” olarak değerlendirildi.
Öte yandan ebe ve hemşirelere katsayı uygulamasında bir sınırlama getirildiğinden adaletsiz bir düzenlemenin ortaya çıktığı bildirildi. Keza Sağlık Bakanlığı, yeni katsayı uygulamasıyla işlemleri daha da artırdığından hem hekimler, hem de ebe ve hemşireler açısından iş yükü de artmış oldu.
Hemşirelerin sorunları
Güç Sağlık-Sen (Güç Sağlık ve Sosyal Hizmet Çalışanları Sendikası) Genel Başkanı Vildan Aydın, ASM’lerde çalışan ebe ve hemşirelerin aile hekimlerinin yanı sıra sağlık hizmetlerinin yapı taşları olduğunu söyledi.
Vildan Aydın, bu kesimin aşılama yapılmasından loğusa izlemleri, gebe takiplerine kadar ciddi sorumlulukları bulunduğunu ifade etti. Başkan Aydın, ücretleri konusunda da şöyle konuştu:
“ASM’lerde çalışan ebe ve hemşirelerin bir tavan ücret uygulaması söz konusudur, bu da 80-90 bin lira bandındadır. Ancak hasta gelmemesi ya da başka uygulamalar yüzünden bu ücretler 60 ile 78 bin liraya kadar düşüyor. Yani, yoksulluk sınırının yarısı kadar bir ücret alıyorlar”.
Türk-İş’in Temmuz 2026 verilerine göre, gıda ve diğer temel harcamaların dahil edildiği dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 120 bin 325 liradır. Sadece gıda harcamalarından oluşan açlık sınırı ise 36 bin 940 liradır.
Kadıköy’deki bir ASM’de çalışan 23 yıllık bir hemşire de, 70 bin lira maaş aldığını söyledi.
Ölü hastadan ücret kesintisi
Kendisi de bir hemşire olan Güç Sağlık-Sen Başkanı Vildan Aydın, hekimlerdeki ücret kesintisinin ekstra ücretlerinden, ebe ve hemşirelerdeki kesintisinin ise hak ediş maaşlarından olduğu için daha mağdur bir pozisyonda olduklarını ifade etti.
Vildan Aydın, “Hastanın verileriyle ilgili sistem güncellemeleri doğru yapılmıyor. Bir harf hatasından dolayı ücret kesintiye uğruyor. Ölü hasta bir yıl ASM’ye gelmedi diye ücret kesintisi yapılıyor. Bakanlık, sağlık hizmetini bir kar kapısı olarak görüyor. Çalışanın ücretini kesintiye uğratarak kar sağlamaya çalışıyor” diye konuştu.
Tarihi yeniden yazma çabası: AKP'yi kapatılmaktan kurtaran isim Veysel Eroğlu muydu?
Eski AKP'li vekil ve bakan Veysel Eroğlu, şimdilerde Cumhurbaşkanı Irak Özel Temsilciliği görevinde bulunuyor. Eroğlu, yaptığı son açıklamada bir AYM üyesine yaptıkları müdahaleyle AKP'yi kapatılmaktan nasıl kurtardıklarını anlattı. Eroğlu müdahale konusunda muhtemelen haklı, ancak süreç pek de onun söylediği gibi ilerlemedi. soL hatırlatıyor...
Bir dönem AKP’nin en öne çıkan kadrolarından biriydi Veysel Eroğlu, bakanlık görevinde dahi bulunmuştu.
Şu anda Cumhurbaşkanı Irak Özel Temsilciliği görevinde bulunuyor.
Eroğlu’nun kendisini yeniden hatırlatması, Irak görevindeki faaliyetlerinden dolayı değil, AKP’nin 2008’deki kapatma davasına dair açıklamalarıyla oldu.
Önce bu açıklamaları, sonra da gerçekleri hatırlatalım: “Bize bir haber geldi. AYM üyeleri karar vermiş, parti kapatılacak ve bir Cuma günü ilan edilecekti. Kapatma yönünde oy vermeyi düşünen Ahmet Akyalçın benim Afyon Lisesi'nden arkadaşımdı ama vesayetten dolayı görüşemiyorduk. Tek çare Ahmet Akyalçın'ın ikna edilmesiydi. Ahmet Akyalçın'ın kayınpederi de bizim Afyonlu mermerci Mehmet Halimoğlu. Onu da tanıyorum. Ben dedim ki, Mehmet Halimoğlu'na gidelim, damadını ikna etmesini isteyelim. Kapatma davasının kararından 1 hafta önce Sayın Erdoğan'la bir açılış için Konya'ya gittik. Orada İl Başkanlığı'nda arka odaya geçtik, ses yapsın diye musluğu açtık, 'Sayın Başbakanım, kapatmaya karar vermişler, tek çare böyle böyle bir şey var, eğer izin verirseniz ben gideyim, Mehmet Amca'yı ikna edeyim' dedim. O da 'Git' dedi. Ben de sivil bir arabayla Mehmet Amca'nın mermer fabrikasına gittim. 'AK Parti kapatılırsa ne olur, sen iş adamısın' dedim, 'Türkiye'nin şeyi değişir' dedi. O zaman dedim damadına gideceksin 'AK Parti'nin kapatılması kararında oy kullanırsan, seni evlatlıktan reddederim, kızımı da alıp giderim' diyeceksin dedim. Sonra Ahmet Akyalçın emekli olunca beni ziyarete geldi, 'Bir gün kayınpederim geldi, benden ne istedi biliyor musun' diye bu olayı anlattı, ben de bilmiyormuş 'Ya öyle mi dedi' falan dedim.”
Evet, eski bir bakan, açıkça suç olan bir eylemi, büyük bir rahatlıkla anlatıyor.
Anlattıkları, yani yüksek yargıdan bir ismin kararını değiştirmek için yaptığı girişim muhtemelen doğru ancak öykünün bu kadar büyütülmesinin de bir hükmü yok.
Çünkü kapatma davasını engelleyen Eroğlu’nun bu müdahalesi değil, ABD emperyalizmi, Cemaat ve patronlar olmuştu.
soL hatırlatıyor
soL’da daha önce, AKP’nin kapatılmasına yönelik davanın öne çıkan ayaklarını hatırlatmış, şimdilerde “AKP muhalifi” gibi görünen isimlerden Haşim Kılıç’ın o dönem oynadığı kritik role de işaret etmiştik.
Bunun yanı sıra, yine o dönem Cemaat'in attığı adımları da “Unutulan tarih: AKP’yi kapatılmaktan kim kurtardı?” başlıklı yazıda gündeme getirmiştik.
Bu vesileyle o yazının bir bölümünü yeniden hatırlatıyoruz:
“Şimdilerde herkes unutmuş durumda, gelin o süreçteki Cemaat payını kısaca hatırlatalım.
AKP’nin kapatılması sadece bir oy farkıyla engellenmiş, aradan yıllar geçtikten sonra Cemaat’in o dönem oy kullanacak tüm AYM üyelerini dinlediği ortaya çıkmıştı.
Cemaat önce AYM’ye soktuğu kendi adamları üzerinden AKP’nin kapatılmasına karşı bir duvar örmüş, sonra da en klasik yöntemiyle, hukuksuz dinlemelerle AYM üyelerinin özel hayatlarına dahil olup, bunları da çok muhtemeldir ki kapatmaya karşı pozisyon almaları için kullanmıştı.
Peki, bunu yapan Cemaatçiler bu nedenle yargılandı mı? Tabii ki hayır…
Sonrası mı?
Önce elbirliğiyle Cumhuriyet'i tasfiye ettiler, sonra ülkeyi kanlı bir iç hesaplaşmaya sürüklediler. 15 Temmuz aynı zamanda bunun da zeminidir ve ölüp giden Gülen kadar, AKP iktidarı, patronlar ve ABD’nin de doğrudan eseridir.
Gülen ölse de hesaplaşılması gerekenler orta yerde duruyor, yeniden inşa edilmesi gereken de…”
***
Yargıda çürümenin resmi: Adliyedeki rüşvet şebekesi, sansür ve koruma kalkanı
İstanbul Anadolu Adliyesi’nde patlak veren rüşvet skandalında HSK raporu iddiaları doğruladı ancak fatura tek bir hakime kesildi. Rüşvetle tahliye edilen uyuşturucu baronları, rüşvetle getirilen erişim engelleri, siyasi nüfuz kavgaları ve koruma kalkanıyla terfi ettirilen isimler... İşte yargıdaki çürümenin anatomisi.
Sermaye düzeninin ve iktidarın yargı eliyle kurduğu cezasızlık rejimi, kurumların içten içe nasıl çürüdüğünü bir kez daha gözler önüne serdi.
Eski İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcısı İsmail Uçar’ın 2023 yılında Hakimler ve Savcılar Kurulu’na (HSK) sunduğu ihbar mektubuyla patlak veren, gazeteci Timur Soykan’ın haberiyle gündeme taşınan adliyedeki rüşvet çarkı, aradan geçen yılların ardından HSK raporuyla doğrulandı.
Ancak ortaya çıkan tablo, sadece tek bir hakimin ihraç edilmesiyle kapatılmaya çalışılan, sistemin asıl unsurlarının ise terfi ettirilerek korunduğu devasa bir çeteleşme ağını işaret ediyor.
Rüşvetle tahliye, rekor hızda sansür
Dünyanın en büyük adliye binalarından biri olan Kartal’daki İstanbul Anadolu Adliyesi’nin en tepesindeki isim olan Başsavcı İsmail Uçar, 3 yıl önce HSK’ye yazdığı mektupta adliyede rüşvet karşılığı suçluların salındığını açıkça itiraf etmişti. Uçar, "FETÖ'cü hakim ve savcılara rahmet okutur duruma geldiler" diyerek, uyuşturucu baronlarının, yasadışı bahis çetelerinin ve silahlı gaspçıların 2-3 ay gibi kısa sürelerde tahliye edildiğini belgeledi.
Aynı çarkın en kritik işlevlerinden biri ise sermayenin ve suç şebekelerinin itibarını korumak adına devreye sokulan sansür mekanizmasıydı. Mektupta, yargıdaki rüşvet ağının sadece tahliyelerle sınırlı kalmadığı, parayı bastıran çete liderlerinin ve patronların haberlere saatler içinde "rüşvet karşılığı" erişim engeli getirttiği vurgulandı.
Bu skandalı yıllar önce manşetine taşıyan BirGün gazetesinin haberi de yayımlandıktan sadece birkaç saat sonra, tam da mektupta tarif edilen jet hızıyla erişime engellendi. Erişim engeli haberine getirilen erişim engelleriyle sansür silsilesi 8 kez tekrarlandı, gerçeğin halka ulaşması sistemli olarak engellendi.
HSK raporu doğruladı: Kilolarca uyuşturucu, firar eden baronlar...
3 yıl boyunca üzeri örtülmeye çalışılan ve internette "404" sayfalarına gömülmek istenen iddialar, HSK müfettişlerinin hazırladığı raporla resmiyet kazandı. İncelemelerde, 4. Sulh Ceza ve 21. Ağır Ceza Mahkemelerinde görev yapan Hakim Sidar Demiroğlu'nun imzaladığı skandal kararlar tek tek belgelendi.
Onlar TV'de gazeteci Timur Soykan, 125 kilo uyuşturucuyla yakalanıp 2-3 ayda tahliye edilenleri, Pendik’te polis yeleğiyle 1,5 milyon avro gasp eden çetenin serbest bırakılmasını, MASAK’ın tespit ettiği mali uçurumu, kaçak lüks saatlerin iadesini ve suçlularla kurulan sosyal ilişkiler gibi somut dosya detaylarını anlattı.
Buna göre, kilolarca uyuşturucuyla yakalanan sanıklar, şüpheli avukatlar üzerinden nöbetçi günlere denk getirilen dilekçelerle serbest bırakıldı ve bu kişiler derhal yurtdışına kaçtı.
MASAK analizlerinde, hakimin resmi gelirleri ile harcamaları ve borç ödemeleri arasında da milyarlarca liralık uyumsuzluk saptandı.
Asıl koruma kalkanı üst düzeye: İhale tek hakime kesildi
Gelinen aşamada HSK, Hakim Sidar Demiroğlu’nu meslekten ihraç etti ve hakkında Yargıtay 7. Ceza Dairesi’nde "rüşvet" ile "görevi kötüye kullanma" suçlarından dava açıldı.
Zamanında gazete haberlerini ve sosyal medya hesaplarını tek kalemde kapatan Demiroğlu’nun kendi X hesabı da engellendi.
Ancak skandalın en çarpıcı boyutu, sistemin kendisini nasıl akladığında yatıyor. Soykan'a göre, Başsavcı Uçar’ın mektubunda "hakimleri yönlendiren ve baskı kuran çetenin tepesindeki isim" olarak işaret ettiği dönemin Adalet Komisyonu Başkanı Bekir Altun’a dokunulmadı. Soruşturulması gereken Altun, skandalın ardından İstanbul Çağlayan Adliyesi Adalet Komisyonu Başkanlığına, ardından Adalet Akademisi Rektörlüğüne ve son olarak Yargıtay üyeliğine atanarak terfi ettirildi. Mektubu yazan Başsavcı Uçar da Yargıtay üyeliğiyle ödüllendirilerek adliyeden uzaklaştırıldı.
Bir ayağı medyaya uzanan güç kavgası ve 'dokunulmazlık' zırhı
Skandalın odağındaki iddialara göre, yargı içi çeteleşmenin ulaştığı boyutlar sermaye ve medya organlarının sahiplerine kadar uzanıyor.
Onlar TV'de Barış Terkoğlu’nun anlattığına göre dosyadaki en dikkat çekici vakalardan biri, AKP’ye yakınlığıyla bilinen patron Metin Güneş ve TV100’ün sahibi Necat Gülseven’in taraf olduğu davaya müdahale edildiği iddiası. Necat Gülseven hakkında Diyarbakır’daki bir mahkemece verilen ceza kararının iptal edilmesi amacıyla İstanbul’daki yerel mahkeme hakimine ağır baskılar uygulandığı öne sürülüyor.
Avukatların hakimin odasında beraat kararı verilmesi yönünde telkinde bulunduğu ve eski Anadolu Adliyesi'nin Adalet Komisyonu Başkanı Bekir Altun'un adını kullanarak hakim üzerinde nüfuz kurduğu söyleniyor.
Ardından bir hakimin, Bekir Altun’a ait bir ses kaydını HSK’ye teslim etmesinin ardından da Başsavcı İsmail Uçar ile Adalet Komisyonu Başkanı Bekir Altun arasındaki karşılıklı ağır suçlamalara varan savaş, yargı bürokrasisinin tepesindeki çürümeyi gözler önüne seriyor.
Mektuplarla saçılan iddiaların odağındaki isimler cezalandırılmak bir yana neredeyse ödüllendiriliyor. İddiaların merkezindeki Bekir Altun, önce Çağlayan Adliyesi Adalet Komisyonu Başkanlığına, ardından Adalet Akademisi Rektörlüğüne getirildi ve son olarak Yargıtay üyeliğiyle taltif edildi. Başsavcı Uçar da Yargıtay’a atanarak adliyeden uzaklaştırıldı.
Üstelik karşılıklı ağır ithamlara ve HSK’ye sunulan ses kayıtlarına rağmen ne Uçar ne de Altun hakkında bir adli soruşturma yürütülmüş değil.
Gizli şirketler ve restoran: Gazeteci ile ihraç edilen hakim arasında 'mal varlığı' tartışması
HSK raporuyla meslekten ihraç edilen eski Hakim Sidar Demiroğlu ile gazeteci Seyhan Avşar arasında da sosyal medya üzerinden bir gerilim yaşandı.
Tartışmanın sebebi, Avşar’ın hakim üzerindeki gizli mal varlıklarını, lüks yaşamını, tahliye ettiği isimleri ve ticari ilişkileri HSK raporu üzerinden ifşa etmesi oldu. Demiroğlu, Avşar'a hakaretler yağdırıp tehditvari bir içerikle yanıt verdi. Bu yazışmanın ardından Demiroğlu'nun hesabına erişim engellendi.
Gazeteci Seyhan Avşar’ın iddiasına göre, Demiroğlu’nun resmi kayıtlarda kendi adına görünmeyen ancak kontrolünde tuttuğu iddia edilen lüks mekanlar ve bir restoran işletmesi var.
Yargı düzeninin özeti
Ortaya çıkan tablo; bağımsız yargı illüzyonunun altında, rüşvetle işleyen, suçluları arka kapıdan tahliye ederken halkın haber alma hakkını sansürleyen bir mekanizmayı açıkça gösteriyor.
Bir yanda "ünlülere uyuşturucu soruşturması" haberleriyle göz boyanırken, diğer yanda kilolarca uyuşturucuyla yakalanıp rüşvetle serbest kalan baronların düzeni sürüyor. İktidar, yargıdaki bu devasa çürümeyi tek bir hakimi feda edip asıl ağı koruyarak geçiştirmeye çalışsa da adliyenin koridorlarına saçılan kirli ilişkiler saklanamıyor.
***
soL







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder