Bir fare asla yalnız değildir!-Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet
İspanya’da sosyalist başbakan Pedro Sánchez erken seçim kararı aldı. Kamuoyu yoklamaları, muhafazakâr Halk Partisi ve faşist Vox’ın zaferine belki de bir koalisyon kurma olasılığına işaret ediyor. İspanya’da Vox’ın hükümet ortağı olma olasılığı korkutucu çünkü -1930’ları anımsarsak- bir fare asla yalnız değildir. Gerçekten de Avrupa Birliği’nin çatlaklarında çok hareketli sürüler yaşıyor.
SÜPER DEVRE...
İspanya’nın erken seçim kararı üzerine Financial Times, böylece AB çapında 12 aylık bir “süper seçim döneminin” başladığına işaret etti: Finlandiya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Polonya’ya, Yunanistan’dan Slovakya’ya, Almanya’da iki eyalet seçimine uzanan bu dönem, AB’nin siyasal geleceğini belirleyecek. Çünkü hemen tüm seçimlerin favori adayları hep faşist partilerden oluşuyor. Dahası, bu faşist partilerin aynı dönemde güç kazanması, AB çapında genel bir siyasal krizin mayalanmakta olduğunu gösteriyor.
Bu partilerin aralarındaki benzerlikler çok dikkat çekici. Göçmenlere, özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan gelenler, ulusal kimliğe/kültüre yönelik tehdit olarak sunuluyor; küreselleşmeye karşı çıkılıyor; Brüksel (Avrupa Birliği merkezi), halkın iradesini boğan uzak bir bürokrasi olarak görülüyor; iklim krizi inkâr ediliyor; Ukrayna’ya verilen desteğin çekilmesi isteniyor; yerleşik merkez partileri ülkelerin sorunlarını çözmekten aciz, kendi çıkarlarına odaklanmış bir siyasal sınıf olarak tanımlanıyor. Böylece bu partiler gerçek sorunların, eşitsizliklerin sorgulanmasına değil, içerideki düşmanlardan arınma arzusuna odaklanıyor.
Bu partilerin salt seçim başarıları değil gündelik siyasal söylemi değiştirme kapasiteleri de büyük bir tehlike oluşturuyor: Almanya’da AfD’nin çocukların eğitiminden yurttaş devriyelerine, Rusya’yla ekonomik ilişkilerden göçmenlerin geri gönderilmesine uzanan önerileri, faşist düşüncelerin, AfD programını aşan bir “normalleşme” sürecine işaret ediyor. Fransa’da 2027 cumhurbaşkanlığı seçimi de benzer bir dönüşümü ve dönüşümün Avrupa Birliği ve NATO üzerindeki sonuçlarını gündeme getirebilecek. Dahası, faşist partilerin sağında, İtalya’da Meloni’nin sağında güçlenmeye başlayan Ulusal Gelecek Partisi, İngiltere’de Reform UK’yi sağdan zorlayan Restorasyon gibi “daha faşist” partiler var. Portekiz’de Chega’nın güçlenmesi de bu faşist radikalleşmeyi güçlendiriyor. ABD’de Trump rejimini yöneten “Project 2025” ve Elon Musk gibi teknoloji milyarderleri de Avrupa’daki faşist dalgayı finansal ve düşünsel düzeyde besliyor, bu “süper seçim dönemini” etkilemeye hazırlanıyor.
FARELER NASIL ÇOĞALDI?
Yanıt, ekonomik güvensizlikle siyasal temsil krizinin kesiştiği yerde yatıyor. Ama gelin 1990’lardan başlayalım. O dönemde Alman Şansölyesi Schröder, İngiltere’de Tony Blair, küreselleşmeyi, yeni neoliberal dalgayı temsil ediyorlar, başı da ABD’de Clinton çekiyordu. Bu dalga tüm kapitalist merkezleri etkisi altına aldı, sonra geldi 2008 finansal krizinde duvara tosladı. AB’nin merkezçevre dinamiği açığa çıktı. “Büyük durgunluk”, göçmenler krizi ve pandemi, geçim sıkıntısı, kamu hizmetlerinin gerilemesi, gelecek kaygısı ve merkez partilerin neoliberal politikaları, geniş kesimlerde değişim arzusuna, dönemin neoliberal seçkinlerine yönelik giderek artan bir öfkeye dönüştü.
Faşist hareketler bu tepkiyi devşirmeye başlarken sol, filozof Susan Neuman’ın bu ay yayımlanan Call It Evil (kötülüğün adını koyalım) başlıklı kitabında Trump bağlamında vurguladığı gibi, illiberal demokrasi, otoriterlik, rekabetçi otoriterlik gibi bulanık kavramlarla oyalanıyor, “kötülüğün” (faşizmin) adını koyamıyordu. “Otoriter” denince bu insanlar bunu rejimin niteliği hakkında bir uyarı değil, siyaset biliminin, bir derece sorununa işaret eden, nötr bir kategorisi gibi algılayabiliyordu: Yeterince demokratik değil ama sonuçta otoriter bir hükümet; kurumlar onu sınırlar... gelecek seçimlerde gider... Bu düşünce hattı, aciliyeti örtüyor, geniş kitleleri uyarmakta gecikiyordu. Kötülüğün adını koyamamak onun normalleşmesine yardımcı oluyordu. Bu adeta “abartmayalım altı üstü bir fare” demeye benziyordu, çatlaklarda çoğalanları düşünmeden...
Gelmekte olanı önlemek istiyorsak kötülüğün adını koyarak başlayalım!
/././
TRÇ’den ASİT’e -Mehmet Ali Güller/Cumhuriyet
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AKP hükümetinin imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın gereğinin yapılmasını istedi: “Mekke İttifakı kapsamında Suudi Arabistan’ın savunmasına mümkün olan her türlü askeri desteği vermeliyiz.”
Daha imzalı metni ve TBMM’den onayı olmayan bir anlaşmaya dayanarak “gereğinin yapılmasını” istemek, kuşkusuz Türkiye’nin değil, başkalarının acil ihtiyacı. Kimin, daha doğrusu kimlerin?
TRUMP’IN ERDOĞAN’DAN BEKLENTİSİ
Halk TV’ye kayyım atanmadan saatler önce, televizyonun Washington Temsilcisi Serra Karaçam, ABD Başkanı Donald Trump’a şu soruyu sordu: “Türkiye’den Yemen’deki askeri yanıta katılmasını talep ediyor musunuz?”
Trump’ın yanıtı şu oldu: “Yapabilirim. O (Erdoğan) harika biri. Bildiğiniz gibi, benim çok yakın bir dostum, bunu yapabilirim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, benim isteğimi yerine getireceğini düşünüyorum. Kendisine çok saygı duyuyorum.”
Trump’ın, “isteğini Erdoğan’ın yerine getireceğini düşünmesi” acı ama işaretleri de ne yazık ki ortada. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Suudilere askeri destek” mesajı verdiler ve 5 Ekim toplantısında o kararı onayladılar.
Ancak bugün meselenin bir başka yönüne dikkatinizi çekmek istiyorum.
HUSİLERE KARŞI OLANLAR CEPHESİ
Biliyorsunuz, MHP lideri Bahçeli, kısa bir süre önce “ABD-İsrail saldırganlığına karşı TRÇ: Türkiye-Rusya-Çin ittifakı” önermişti. Ama Bahçeli Yemen’deki Husilere karşı Suudilere askeri destek verilmesini isteyerek bugün fiilen “ASİT: ABD-Suudiler-İsrail-Türkiye ittifakı” önermiş oluyor!
Çünkü ABD ve İsrail de Suudiler gibi Yemen’deki Husilere (Ensarullah Hareketi) karşı. Suudiler 11 yıldır yemen topraklarını bombalayarak Husileri geriletmeye çalışıyor. ABD son üç yıldır Husilere karşı dönem dönem açık saldırılar düzenledi. Ayrıca ABD’li Albay MacGregor açıkladı, ABD ve İsrail Özel Kuvvetleri, birlikte Yemen’de Husilere karşı iki yıl önce operasyon yaptılar ama püskürtüldüler.
Dolayısıyla, bugün ister “Kâbe’ye saldırı” yalanı üzerinden, ister “kutsal toprakları savunma” propagandası üzerinden savunulsun, fark etmez, Husilere karşı Suudilere askeri destek verildiği an, ABD-İsrail cephesinde konumlanılmış olunuyor.
ABD NEDEN TÜRKİYE’Yİ İSTİYOR?
Husiler Suudi Arabistan’a değil, Suudiler Husilere saldırıyor, hem de 11 yıldır. Husiler ise Suudilerin saldırısına karşı vatanlarını, Yemen’i savunuyorlar. Ayrıca Husiler’in yönettiği Yemen, Gazze soykırımına karşı İsrail’e silahlı yanıt veren tek Arap ülkesidir. ABD ve İsrail bu nedenle Husileri hedef almaktadır.
İki gün önce İsrail basını yazdı; İsrail Başbakanı Netanyahu bizzat Husilere operasyon yapmak istiyor. Ancak Suudi Veliaht Prensi Selman, “İsrail ile yan yana görüntünün” Arap kamuoyunda oluşturacağı olumsuz tablo nedeniyle buna karşı çıkıyor. ABD’li yetkililer, Türkiye’nin Yemen’de Husilere karşı konumlanmasını, işte tam da bu nedenle istiyor!
TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ TUZAK
AKP-MHP ittifakı, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan yıllardır yapamadığını, Husileri geriletme işini, şimdi ülkemize yaptırmaya kalkıyor!
Türkiye’nin Husilere karşı konumlanması demek, ABD-İsrail cephesine girmek demektir ve bu kabul edilemez. Bu köşede “AKP’nin Yemen zikzakları” başlığı altında inceledik: AKP iktidarı Suudiler-Husiler savaşında 11 yılda üç kez tavır değiştirdi. Bu köşede “Sünni İttifak tarihçesi” başlığı altında inceledik: ABD ve İsrail 14 yıldır bölgemizde İran’a karşı Sünni ittifak kurmaya çalışıyor.
Dolayısıyla Husilere karşı Suudilere askeri destek vermek hem Türkiye’nin ABD-İsrail cephesine konumlanması hem de ABD-İsrail’in Türkiye’yi İran’la karşı karşıya getirmesinin tuzağı demektir. Türkiye bu tuzağa düşmemelidir.
/././
Asrın fon vurgunu adım adım geldi!(I)-Miyase İlknur-
Bu bir piyasa kazası değil, özenle hazırlanmış bir vurgun tasarımı. Getiri sanal olarak üretildi, halkın parasıyla büyütüldü, kazanç fonun dışına çıkarıldı. Vurgun gizli değildi. Borsada, KAP’ta ve TEFAS’ta herkesin gözü önünde işlendi.
SPK’de ve Borsa İstanbul’da denetimi sağlayan kurullar gelmekte olan tehlikeyi görmelerine karşın ne denetim kurullarını çalıştırmış ne de Volatilite Bazlı Tedbir Sistemi’ni (VBTS) devreye soktu. Tera’nın sahibi Emre Tezmen’i Borsa İstanbul’un Merkezi Kayıt Kurulu’na kimin soktuğu sorgulanmadı. Kapüşonlu kıyafetlerle sinemaya gittikleri çok yetkili arkadaşının soktuğuna ilişkin söylentiler borsada herkesin dilinde.
Eylül 2026’da bazı yatırım fonları yatırımcıların parasını geri ödeyemez hale geldi. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) yedi şirkete ait 131 fonu işleme kapattı ve tasfiyeye aldı, bu fonlarda 455 bin yatırımcının 800 milyar lirayı aşan parası var.
Fon vurgununda 455 bin yatırımcının 800 milyar lirayı aşan parası gitti. Devlet 131 fondan yüzde 17 stopaj geliri elde etti. Toplamda 140 milyar lira stopaj geliri elde eden devlet, göz göre göre gelen fon soygununu bu yüzden mi seyretti sorusunu akla getiriyor. Devlet fonlardan olağandışı kâr elde edenlerden paraları iade etmesini isterken 140 milyarlık stopaj gelirini iade edecek mi?
HERKESİN GÖZÜ ÖNÜNDE
Vurgunun başını Tera, Pusula ve Hedef çekti, aynı kümede Atlas da vardı. Tera, Pusula ve Hedef’in fonları zirvedeyken toplam büyüklük yaklaşık 35-40 milyar dolara ulaştı. Çöküşten haftalar önce küçülme başlamıştı, tasfiye listesindeki 800 milyar lira, bu zirvenin geriye kalanıdır.
Bu bir piyasa kazası değil, bir tasarım... Getiri sanal olarak üretildi, halkın parasıyla büyütüldü, kazanç fonun dışına çıkarıldı. Vurgun gizli değildi, borsada, KAP’ta ve TEFAS’ta herkesin gözü önünde işlendi.
Asıl soru bu yüzden fonlara değil, kurumların içindeki kişilere dönüyor: Görmekle yükümlü olanlar neden görmedi, gördüyse neden durdurmadı? Bu kişiler ayıklanmadan bu piyasada güven yeniden kurulamaz.
ŞİŞİRİLMİŞ SANAL DEĞER
Kapalı fon, sanal getiri. Önce halka kapalı, birkaç kişilik bir fon kuruldu. Az parayla, az işlem gören hisseler alınıp fiyatı yükseltildi. Fonun getirisi kâğıt üzerinde olağanüstü göründü. Bu getiri gerçek bir kazanç değil, kendi alımlarıyla şişirilmiş sanal bir değerdi.
Halka açılış, sanal getiri referansı. Fon TEFAS’a yani halka açıldı. Kapalı dönemde üretilen sanal getiri “geçmiş performans” diye gösterildi, “Getiri şampiyonu fon halka açılıyor” diye yaygara koparıldı, sosyal medya ve basın yoluyla halktan para toplandı. Yüz binlerce kişi yatırdı.
KÂRLAR HALKIN PARASI
Halkın parasıyla kendi kârlarını aldılar. Fonu kuranlar, halk girer girmez ilk turda kendi kârlarını halkın parasıyla alıp çıktı. Sonra aynı oyunu isimleri değiştire değiştire, farklı kişilerle tekrarladılar: Halkın parasını fonlara çekip 1’e 100’e varan kârlarını cebe indirdiler ve parayı fonun dışına çıkardılar.
SANAL DEĞERDE ŞİRKET ALIMLARI
Toplanan parayla, gerçek değeriyle alakası kalmamış, sanal değerde şirketlerin hisseleri ana hissedarlardan toplu olarak satın alındı. Fon, 10 lira etmeyen hisseye 100 lira ödedi.
GERÇEKLİKTEN KOPUŞ
Aynı hisseye tekrar tekrar alım. Fonlar aynı hisseleri sürekli ve yalnızca alım yönünde işlemle daha da yükseltti. Fiyat gerçeklikten koptu; fonun değeri şişti; şişen değer yeniden “getiri” olarak pazarlandı. Döngü böyle kapandı.
Çöküş. Vurgun yalnızca yeni para girdiği sürece ayakta kalır. SPK 28 Ağustos’ta fonların az işlem gören hisselerde tutabileceği payı sınırlayınca fonlar satmak zorunda kaldı; fiyatlar düştü, çıkış satışı, satış yeni çıkışı getirdi. 15-16 Eylül’de temerrütler geldi, 17 Eylül’de SPK fonları kapattı.
GRİ ALAN: KAYIT DIŞI PARA
İddiaya göre ana hissedarlar, hisselerini fona sanal değerden sattıklarında ellerine geçen paranın bir bölümünü vurgunu kuranlara elden geri verdi. Temsili örnek: 100 liranın 70’i el altından vurgunu kuranlara döndü, 30’u patrona kaldı, zararı yalnızca fonun yatırımcısı taşıdı.
Şirket sahibi açısından hesap basit: Şirketinin gerçek değerinin çok üstünde, sanal bir fiyattan satıldığını biliyor, büyük bir “iskontoya” razı oluyor. Ama iskonto fona değil, vurgunu kuranlara gidiyor.
Bu adım fonun defterlerinde görünmez. Paranın izi fonun dışında, şirket sahiplerinin ve vurgunu yönetenlerin hesaplarında sürülmeli.
YURTTAŞIN PARASI PATRONUN LÜKSÜ OLDU
FON soruşturması kapsamında Pusula Portföy Yönetimi AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Muhammed Yarız’a ait piyasa değeri 200-220 milyon TL arasında olan beş lüks araca el konmuştu. Yarız’ın 26 bin 280 TL karşılığında otomobilleri operasyondan iki hafta önce devrettiği ortaya çıkmıştı.
El konulanlar arasında Yarız ve Emre Tezmen’e ait olduğu belirlenen iki özel jet ile Pusula Holding Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Turhan’a ait olduğu belirlenen lüks yat da vardı. İki özel jet ile lüks yatın toplam piyasa değerinin yaklaşık 1 milyar 8 milyon TL olduğu değerlendiriliyor.
BİR FONUN HİKÂYESİ: TLY
Tera’nın TLY fonu Mart 2021’de TEFAS’a kapalı bir fon olarak kuruldu. Dört yıl boyunca 12 yatırımcıyla kapalı kaldı ve bu dönemde yukarıdaki yöntemle kâğıt üzerinde sanal bir getiri geçmişi üretti: 2021’den Ağustos 2026’ya 524 kat.
2025 yazında fon TEFAS’a açıldı ve “Getiri şampiyonu fon halka açılıyor” diye pazarlandı. KAP’taki izahname değişikliği 12 Ağustos 2025’te ilan edildi ve 6 Ağustos 2025 tarihli bir SPK izin yazısına dayandırıldı.
Beş yıl kapalı kalmış, 12 yatırımcıyla 500 kat getiri yazmış bir fonun halka açılmasına hangi değerlendirmeyle izin verildiği açıklanmadı. Bu karar tek başına incelenmeyi hak ediyor.
Açıldığında fonun büyüklüğü 20-30 milyar lira mertebesindeydi. On üç ay sonra, 17 Ağustos 2026’da 282 milyar liraya ulaştı; yatırımcı sayısı Ekim 2025’te 46 binden Eylül 2026’da 111 bine çıktı; son bir yıllık getirisi yüzde 668’di. Tera’nın bütün fonları birlikte 700-800 milyar liraya ulaşmıştı. Bu büyüme TEFAS’ın günlük tablolarında her gün görünüyordu; kimse durdurmadı.
SESSİZCE KALDIRILDI
Fonun sahibi Emre Tezmen, 3 Ağustos 2023’ten itibaren Merkezi Kayıt Kurulu (MKK) yönetim kurulu üyesiydi. MKK, piyasadaki her hesabın kaydını tutan kurumdur, SPK, rehber taslağı için 18 Şubat 2026’da MKK’nin görüşünü istedi. O tarihte masada Tezmen oturuyordu. Adı, kriz patladıktan sonra, Eylül 2026’da MKK’nin sitesinden sessizce kaldırıldı. Onu o kurula kim önerdi, kim yerleştirdi? Kapüşonlu kıyafetlerle birlikte sinemaya gittikleri çok yetkili arkadaşının soktuğuna ilişkin söylentiler borsada herkesin dilinde.
Şaibeli bir fon, halka açılış izninden zirveye kadar her adımda otoritenin gözü önündeyken nasıl büyüdü, kim göz yumdu? Bu notun asıl sorusu budur.
KİMLER İNCELENMELİ: ÜÇ HAT
Fon dışından aynı hisseyi alanlar. Fonların hangi hisseleri alacağı dar bir çevre tarafından önceden biliniyordu. İlgili dönemlerde, fonların dışında, yalnızca bu hisselerde yüksek tutarlı alım yapan kişisel hesaplar incelenmeli. Her hesabın hangi hisseyi ne zaman aldığı MKK’de kayıtlı, veri mevcut, istenmesi yeter.
BLOK SATAN ŞİRKET SAHİPLERİ
Fonlara toplu hisse satan şirketlerin ana hissedarlarının banka hesapları, kripto hesapları ve satış sonrası nakit çıkışları incelenmeli. Satıştan gelen paranın nereye gittiği, gri alanı aydınlatacak tek izdir.
VURGUNU YÖNETENLER
Fon yöneticilerinin ve ilişkili kişilerin kişisel hesapları ve yan hesapları; fonun aldığı hisselerdeki kişisel pozisyonları ve bu pozisyonların zamanlaması.
Savcılık 17 Eylül’de MASAK’tan yöneticilerin ve yakınlarının para ve kripto hareketlerini istedi. İlk iki hat için benzer bir adım henüz duyulmadı.
/././
Bedeli ortada(II) -Miyase İlknur/Cumhuriyet-
FON VURGUNLARININ BİR DAHA YAŞANMAMASI İÇİN ÜÇ KOŞUL:
1- Borsa İstanbul’dan SPK’ye kadar bu süreçte ihmali veya kabahati olan herkesin tespit edilmesi, ayıklanması ve cezalandırılması.
2- Kapalı dönem getirisinin pazarlanmasından endekse alma kriterlerine ve çıkış esaslarına kadar boşlukların düzenlemeyle kapatılması.
3- Gözetim zincirinin baştan kurulması
Bu vurgun, kamu otoritesinin kendi verileriyle görülebilirdi. Sorun veri eksikliği değil; görüleni durdurmakla yükümlü kişilerin durdurmamasıdır. Aşağıdakiler kamuya açık yükümlülükler ve takvim üzerinden sorulan sorulardır.
SPK’DEKİ YETKİLİLER BİLİYORDU, GÖZ GÖRE GÖRE BEKLEDİLER
SPK’nin kendi açıklamasına göre sorun 2025’in son çeyreğinde gözlemlendi; düzenleme ise ancak 28 Ağustos 2026’da yayımlandı. Aradaki on ayda bu fonlardaki para 297 milyar liradan 800 milyar liranın üzerine çıktı: 500 milyar lira, otoritenin “bildiği” dönemde halktan toplandı.
Tespit ile tedbir arasındaki on ay kimin kararıyla, hangi gerekçeyle geçti? Bu kararı verenler ve bekleyenler kimdi? Bu sürede fonlar işlem yapmaya, yatırımcı toplamaya ve reklam vermeye devam etti.
Aynı rehber, faaliyetteki fonlar dahil, serbest fonlara çıkış esaslarını 30 günlük ilan süresini beklemeden değiştirme imkânı da tanıdı; Tera ve Atlas bunu 16 Eylül’de kullanarak çıkışları aylık takvime aldı. Bu esnekliğin ne anlama geldiğini SPK’nin kendisi açıklamalı.
SPK’NİN İÇİNDE GÖZ YUMANLAR
SPK’nin gözetim ve denetim dairelerinde her şeyin farkında olan, buna göz yuman ve görevini kötüye kullanan kişiler var. Bu kişiler tespit edilmeli, ayıklanmalı ve cezalandırılmalı.
Piyasa gözetim. Manipülasyon soruşturması SPK’nin tekelinde. Aynı hisselere aynı yerden aylarca yalnızca alım yapılıyordu; bunu piyasada herkes görüyordu. 38 kişilik suç duyurusu ve işlem yasakları ancak kriz patladıktan sonra, Eylül’de geldi.
PARA PİYASASI FONLARI
Halka “düşük riskli” diye satılan para piyasası fonlarının ilişkili fonlara teminatsız borç verdiğini SPK’nin kendisi açıkladı. Vurgun, halkın en güvenli saydığı üründen finanse edildi. Bu ilişki SPK’ye giden düzenli raporlarda görünürdü; o raporları okuyanlar ne yaptı?
Serbest fonlar yalnızca “nitelikli yatırımcı”ya satılabilir. Kriz sonrasında yapılan hesaplara göre tasfiye kapsamındaki yatırımcıların büyük çoğunluğunun, 400 bine yakın kişinin, hesabı 1 milyon liranın altında. Bu insanlar nitelikli yatırımcı olmadıkları halde bu fonlara nasıl kabul edildi, beyanları nasıl alındı? Eşiğin Aralık 2025’te 10 milyon liraya çıkarılması içerideki yatırımcıyı dışarı çıkarmadı.
DESTEK FAKTORING’İ ENDEKSE ALMAK EN BÜYÜK HATAYDI
Borsa İstanbul’un gözetim birimi olağandışı fiyat ve hacim hareketini anlık izlemekle yükümlüdür. Aynı hesaplardan aynı hissede aylarca süren tek yönlü alım, bu sistemin tespit etmek için kurulduğu şeyin ta kendisidir. “Bildirim gönderdik” savunması sorumluluğu bitirmez.
Borsa İstanbul’un en büyük hatası, bu vurgunla şişirilen hisselerden biri olan Destek Finans Faktoring’i BIST 30 endeksine almasıdır. Hisse bir yılda yaklaşık yüzde 700 yükselmiş, fiyatı 3 bin 960 liraya çıkmıştı; şirketin piyasa değeri zirvede yaklaşık 1,3 trilyon lira, yani 27-28 milyar dolardı. Bir faktoring şirketi için akıl almaz olan bu değer gerçek değil, sanaldı. Dolaşımdaki hisselerinin yüzde 39’u tek bir grubun fonlarında toplanmış, mayıstan ağustosa art arda tedbir listesinde yer almış bu şirket, Türkiye’nin en büyük 30 şirketinin endeksine girdi.
Bu karar piyasa nezdinde bir tasdik olarak okundu: vurgunu yürüten yapı sanki otorite tarafından onaylanmıştı. Endekse bağlı fonlar hisseyi almak zorunda kaldı; getiri tablosu bir kez daha “resmi” bir referans kazandı. Piyasa oyuncuları böyle bir şirketin BIST 30’a giremeyeceğini biliyordu; profesyoneller arasında endeks “BIST 29” diye anılır oldu.
Hisse endeksten ancak kriz patladıktan sonra, 1 Ekim 2026 revizyonuyla çıkarıldı ve Katılımevim ile birlikte Yıldız Pazar’dan Ana Pazar’a indirildi. Fiyat bugün 410 liraya, piyasa değeri 137 milyar liraya düştü: zirveden yüzde 90 kayıp. Endekse alma kararı Borsa İstanbul’un kendi gözetim bildirimlerini de anlamsız kıldı. Bu kararın da sorumluları hesap vermelidir.
PARANIN İZİ ‘DEPO HESAPLARDA’ ARANMALI
Fon vurgununda kayıp trilyonların izi nedense fon yöneticileri ile çöküş başlamadan erken çıkanların para hareketleri üzerinden araştırılıyor. Oysa bu fonların TEFAS’a kapalı olduğu dönemde hisseleri piyasa değerinin yüz katına fiyattan portföye alınan şirket sahiplerinin hesaplarına bakılmalı.
Tera ve Pusula gibi aracı kurumlar fona aldıkları şirketlerin fiyatı düşük hisseleri fahiş fiyattan satın alıırken ödedikleri paralar kâğıt üstüne sahibine ödenmiş gibi gösteriliyor. Ancak arka kapıdan ödenen bu paraların belli bir komisyonu şirket sahibine aslan payını kendileri elden geri alıyor.
Örnek vermek gerekirse; Bigen Enerji hissesinin değeri 10 TL iken Tera Fonu bu hisseyi 140 liradan alıyor. Yüzde 30’unu Bigen Enerji’nin sahibine bıraksa o şirketin sahibinin canına minnet. Geri kalan yüzde 70’i Tera Fon’un patronu Bigen Enerji’nin patronundan geri alıyor. Aynı yöntem Odin Bilgisayar, Özata Denizcilik ve fondaki diğer “çöp” hisselerde du uygulanıyor.
Bu paralar tabii ki banka hesapları üzerinden yapılmıyor. Kripto para olarak alınıp soğuk cüzdanlar üzerinden yurtdışındaki depo hesaplara gönderiliyor. Bu şekilde paranın izini sürmek zorlaşıyor.
Nitekim kripto piyasasısın Türkiye’deki duayen ismi Bülent Uygun’un Tera Yatırım’ın yönetiminde yer alması bu şüpheleri güçlendiriyor.
Savcılık soruşturmasına göre Bülent Uygun paraları çoktan yurtdışına çıkarmış. Sadece kendi paralarını çıkarmamıştır herhalde. Yönetiminde bulunduğu Tera Yatırım’ın sahiplerinin ve TEFAS’a kapalıyken halka arzı ve fiyatı düşük hisseleri toplamak için sermaye koyan kişilerin paralarını soğuk cüzdanlara yükleyip yurtdışındaki depo hesaplara göndermemiş midir?
Bülent Uygun, bu işlerde mahir olduğunu borsa da bilmeyen yok. Zaten matruşka şirketler kurarak aslında aynı hisseyi defalarca halka açan Verusa Holding’te tecrübe edinmiştir.
Yine TERA Holding yönetimide yer alan Sezai Bekgöz de bu konulardaki stajını Verusa Holding’te yapmıştı.
Son yıllarda çok sayıda halka açık şirket ve finans kuruluşunda yönetim kurulu üyeliği yapan Bekgöz, halen Pusula Portföy Yönetimi AŞ’nin yönetim kurulunda görev alıyor.
SPK ve Borsa İstanbul’da üst düzey görevlerde bulunduktan sonra edindiği tecrübeyi yatırımcıyı soyan Verusa ve Pusula Portföy AŞ’nin hizmetine sunmuş belli ki.
DESTEK FATORİNG’İ BİST 30’A KİM ALDI
Fonzi olayında soruşturulması gereken bir başka konu da Destek Faktoring’in Bis 30 hisseleri arasına alınması olayı.
Türkiye’nin dev sanayi ve bankacılık kuruluşlarının yer aldığı BİS 30 şirketleri arasına girmek bir faktoring kuruluşu için mucize gibi bir şey. BİST 100’e girmesi bile öyle.
Belli ki birileri Destek Faktoring’e “yürü ya kulum” demiş.
BU SİHİRLİ EL KİMİN ACABA?
Fiyatı 57 liradan 3 bin 800 liraya kadar yükselen Destek Faktoring’den birileri iyi vurgun yapmış. Üç ayda yüzde 3 bin 500 yükselen Destek Faktoring hisselerinin gerçek değeri 45 lira oysa.
TERA’YA KAPILARI ERTAN AYDIN MI AÇTI?
Fon soruşturmasında şüpheliler arasına adı giren eski AKP milletvekili ve Erdoğan’ın eski danışmanı Ertan Aydın’ın Tera ile ilişkileri iyi araştırılmalı.
Tera’nın yönetim kuruluna da giren Ertan Aydın’ın Emre Tezmen’e kapıları açan kişi olduğu iddia ediliyor.
Emre Tezmen’e aracı kurum olarak izin almasında, fonlarının halka arzında ve MKK’ye üye olarak girmesi bir siyasi destek olmadan pek olanak görünmüyor.
KRİZ YÖNETİMİ: 455 BİN MAĞDURDAN MİLYONLARA
Vurgunu temizlemekle görevli düzenleyici, kriz patladıktan sonra da hata üstüne hata yaptı. Alınan kararlar vurgunu değil, bütün piyasayı cezalandırdı.
17 Eylül’de 131 fonun bir anda işleme kapatılıp tasfiyeye alınması, bu fonların elindeki hisselerin zorunlu satışa çıkacağı beklentisini yarattı. BIST 100 bir günde yüzde 5’ten fazla düştü; tek bir günde 134 hisse taban fiyattan kapandı, yani borsadaki her dört buçuk şirketten biri. Vurgunla hiçbir ilgisi olmayan şirketlerin hisseleri de bu dalgada eridi.
Panik, halkın en güvenli saydığı ürüne sıçradı: para piyasası fonlarından bir haftada 2.7 milyar dolar çıktı. Kriz yönetimi güveni onarmak yerine kaçışı büyüttü.
Tasfiye süresi önce üç ay, sonra altı ay dendi, ara ödemeye 1 milyon lira sınırı kondu; yatırımcı haftalarca parasına ne zaman kavuşacağını bilmedi. Belirsizlik satışı, satış belirsizliği büyüttü.
SONUÇ
455 bin fon mağduru varken krizin yönetiliş biçimi milyonlarca borsa yatırımcısını mağdur etti. Vurgunun bedeli vurgunu yapanlara değil, bütün piyasaya ödetildi.
Doğru olan, tasfiye kapsamındaki hisselerin piyasayı ezmeyen bir takvimle elden çıkarılması, yatırımcıya baştan net bir ödeme takvimi verilmesi ve sürecin panik yerine bilgiyle yönetilmesiydi.
ARINMA VAKTİ
Türkiye bunu daha önce yaşadı. 2001’de bankacılık sektörü çöktü; ardından düzenleme ve denetim öyle ciddiyetle örüldü ki sektör krizden güçlenerek çıktı ve 2008’de dünya sarsılırken ayakta kaldı.
Sermaye piyasaları bugün aynı eşikte. Fark şu; arınma henüz başlamadı. Bu vurgun yalnızca birkaç şirketin değil, onu görmesi gereken kurumların içindeki kişilerin de sınavıydı ve o sınav kaybedildi.
Bir daha yaşanmaması için şart olan üç şey: Borsa İstanbul’dan SPK’ye kadar bu süreçte ihmali veya kabahati olan herkesin tespit edilmesi, ayıklanması ve cezalandırılması; kapalı dönem getirisinin pazarlanmasından endekse alma kriterlerine ve çıkış esaslarına kadar boşlukların düzenlemeyle kapatılması; gözetim zincirinin baştan kurulması.
BEDEL ORTADA
Halkın kucağına 800 milyar lirayı aşan, on milyarlarca dolarlık bir yük bırakıldı. Arınma layıkıyla yapılmazsa aynı vurgun başka isimlerle geri gelir.
Yapılırsa, bankacılıkta olduğu gibi, piyasa bu krizden büyüyerek çıkar.
BİTTİ
/././
Masumiyet karinesi aklınıza şimdi mi geldi?-Fikri Sağlar/ Birgün
Hukuk, iktidarın dostlarına kalkan, muhaliflerine sopa olamaz!
Çünkü hukukun varlık nedeni; “bireylerin, toplumun ve devletin birbirleriyle olan ilişkilerini düzenlemek, eşitliği, güvenliği, huzuru sağlamak ve adaleti gerçekleştirmektir…
***
AKP Grup Başkanı Abdullah Güler,” Fon soygunu” sonrası ortaya atılan ve faillerinin AKP’li siyasi, bakan olduğu iddiaları üzerine, evrensel hukuk ilkelerini nihayet hatırladı ve: “Masumiyet karinesi ile lekelenmeme hakkı!” olduğunu belirtti…
Devamla;” AKP olarak biz olaylara hemen suçludur diye yaklaşmıyoruz. Masumiyet karinesine önem veriyoruz, savunma hakkına önem veriyoruz. Ulu orta herkesin onurunu, şerefini etkileyecek şekilde itham etmiyoruz…”dedi.
Ne güzel! Peki bu ilkeler neden yıllardır aynı kararlılıkla savunulmadı?
İktidara yakın çevrelerin de soruşturmalarla karşılaşabileceği anlaşılınca mı hukuk devleti olunduğu hatırlandı?
***
Masumiyet karinesi;” Kişinin suçluluğu mahkemece, mahkûmiyet kararıyla sabit bulununcaya kadar masum sayılmasıdır… “
Lekelenmeme hakkı ise; “suç şüphesiyle hakkında soruşturma veya kovuşturma yürütülen kişinin, kesinleşmiş bir yargı kararı olana kadar toplum nezdinde suçlu gibi gösterilmemesini, onurunun ve saygınlığının korunmasını sağlayan temel bir insan hakkıdır…”
Bunlar AKP’nin lütfu değil, evrensel hukuk kuralları ve herkesin anayasal hak ve güvencesidir…
***
Peki AKP iktidarında uygulama böyle mi?
Ekrem İmamoğlu ve CHP’li belediyeler hakkındaki soruşturmalar üzerinden yürüyen tartışmalara bakalım…
Kişi ve kurumlar hakkında soruşturma açılması elbette mümkündür; “çünkü hiçbir belediye başkanı ve bürokratları, hukukun üzerinde değildir!”
Ancak, suçlamalar kesinleşmiş hükümler gibi sunuluyorsa, daha yargılama bitmeden siyasi mahkûmiyet oluşturulup, yani yargısız infaz yapılıyorsa, ülkede ciddi bir hukuk devleti sorunu vardır ve hukukun üstünlüğüne inanamayan bir siyasal yönetim biçimi iktidardadır!
***
Aylardır tutuklu olan ve dün savunmasına başlayan İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu;” “İBB davasında yargılananların hakları sürekli ihlal edilirken ve aylarca bize atılan iftiralara karşı yaptığımız binlerce suç duyuruları yok sayılırken, şimdi AKP’liler kalkmışlar, hiç sıkılmadan “masumiyet Karinesi ve lekelenmeme hakkından” bahsediyorlar!
Size gelince mi masumiyet ve lekelenmeme hakkı aklınıza geldi?” diye sordu…
***
İmamoğlu Haklı!
” Aynı evrensel kuralları muhalifler içinde uygulayalım… “
AKP’li yandaşlar hakkındaki iddialar karşısında, “Yargı süreci tamamlanmadan kimse suçlu ilan edilemez” deniliyorsa, aynı anlayış neden muhaliflere de uygulanmıyor?
Bir tarafta masumiyet karinesi hatırlatılırken, diğer tarafta yapay suçluluk algısı oluşturulması, çifte standart eleştirisinin tam da kendisidir…
***
Selahattin Demirtaş’ın uzun tutukluluğu, Osman Kavala dosyası, Hatay Milletvekili Can Atalay, Beylikdüzü Belediye Başkanı Murat Çalık, Tunç Soyer, Ataşehir BB Onursal Adıgüzel ve adlarını sayamadığım başkan ve muhalif siyasiler, Gezi davasında verilen mahkûmiyetler, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerine yönelik müdahaleler de bu tartışmanın önemli başlıklarıdır…
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin kararları ve adil yargılanma güvenceleri karşısında iktidarın tutumu defalarca sorgulanmalıdır…
***
Ancak çifte standart iddiasını güçlü kılmak için yalnızca isimleri sıralamak yetmez… Benzer hukuki koşullarda verilen kararları, tutukluluk gerekçelerini, mahkeme hükümlerini ve iktidar temsilcilerinin açıklamalarını karşılaştırmak da gerekir…
Çünkü farklı sonuçlar her zaman çifte standart kanıtı değildir; “asıl mesele, hukuki ölçütlerin herkese eşit uygulanıp uygulanmadığıdır!”
***
Abdullah Güler’e sorumuz şudur:
Masumiyet karinesi, bugün gerçekten evrensel bir ilke olduğu için mi savunuluyor, yoksa , yolsuzluk, hırsızlık ve usulsüzlüklerin iktidarın çevresine de dokunabilecek bir mesele hâline geldiği ve rezaletin görülmesini engellemek adına üstünü kapatmak için mi kerhen söyleniyor?
***
Dürüstlüğün, ilkelere olan samimiyetin ölçüsü söz değil, uygulamadır!
İktidar bu ilkelere inanıyorsa yalnızca kendi çevresindekileri değil, kendisine en sert muhalefeti yapanları da aynı hukuki güvencelerle korumalıdır…
İktidarın görevi halkın huzur, güven ve refahı için çalışmak ve bunları ilkeli, planlı ve adil bir biçimde gerçekleştirmektir…
***
Hukuk, iktidarın ihtiyaç duyduğunda açıp kapatacağı bir şemsiye değildir…
İktidara yakınsanız masum, muhalifseniz peşinen suçlu sayılacağınız bir düzenin adı da hukuk devleti olamaz.
Ve Sayın Güler, masumiyet karinesini hatırlamak değerlidir.
Ama asıl cesaret, bu ilkeyi siyasi sonuçlarına bakmadan herkese uygulamaktır!
/././
Türkiye’nin itibarına takılan kelepçe!-Nazım Alpman/ Birgün
Türkiye krizler okyanusunda yeni bir dalganın üzerinde alçalıp yükseliyor. Konu malum. Borsada bazı şirketlerin hisselerinin volkan püskürmesi şiddetiyle zirveye tırmanması…
Kısaca “fon krizi” olarak anılıyor. Muhtemelen tarihe de böyle geçecek… Sağlam bir zemine basarak, iktidarın sadık yazarı Abdülkadir Selvi’nin köşesinden alıntıyla devam edeyim:
“Tera ve Pusula fonlarında 1-16 Eylül tarihleri arasında 440 kişi 401 milyarlık şüpheli fon satışı yapmış. Bunun adı fon soygunu!”
Selvi bile “soygun” diyor!
Bu kadarla da kalmıyor, “fon rezaleti” diye başlık atmış. Bir de borsada kontrol mekanizmalarını kastederek, sistemin gözetim ve denetim kademelerinde sorun olduğunu işaret ediyor:
-Köpek havlamadıysa hırsız tanıdıktır!
Meğerse bu söz borsa içinde çok ünlüymüş.
İnşallah ona da kelepçe takılmaz!
Çünkü borsada işlem yapıp köşeyi dönenler gibi yatırdıkları paraların üzerine bir bardak su içenler arasında yer alan AKP’liler için eleştiri/haber/yorum yapanlara karşı en tepeden bir uyarı geldi:
-Kadrolarımıza, kabine üyelerimize karşı haysiyet cellatlığına izin vermeyeceğiz!
Bu çizgi önemli… Partinin yıldız ismi Fatma Betül Sayan Kaya için “Avrupa’yı titreten kadın”unvanı verilmişti. Borsada 2,2 milyar kazandı! Bir başka AKP yıldızı Nihat Zeybekçi’nin 250 milyonu fonda batmış! Bu olayın soruşturmasında görev verilen Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın özel kalem müdürü Fatih Kılıç’ın da 7 milyon lirası erimiş!
***
Gerçekten de “haysiyet” önemli. Korunması da… Sekizinci Cumhurbaşkanı Turgut Özal bazı “ufak tefek” işlere karşı hoşgörülü davranırdı:
-Benim memurum işini bilir derdi!
Ama iş büyürse ciddileşirdi. 1985 yılında 1. Özal Hükümeti’nde devlet bakanı İsmail Özdağlar’ın UM Denizcilik’ten 25 milyon rüşvet istediği iddiaları gazetelerde yer alınca Özal konuyla bizzat ilgilendi. O zaman danışman olan Adnan Kahveci’yi Özdağlar’a yolladı, konuyu açtırdı. Özdağlar, partili bürokrata konuşmanın rahatlığıyla anlattı. Kahveci’nin teybi kayıtta idi. Özal bu kaydı dinledi. Bakanı görevden aldı, Yüce Divan’da yolladı. Özdağlar’ın milletvekilliği düştü, mahkûm oldu!
Özal o zaman “bakanımın haysiyeti” demedi.
Koskoca bakanın isteyip de almadığı “25 milyon liracık” için başına neler geldi neler!
Eski Türkiye işte!
Sadece bir iki gazetecinin yazması üzerine oldu bunlar.
Daha eski yıllarda -ne tesadüf- yine sağcı bir başbakanın (Süleyman Demirel) yeğeni Yahya Demirellüks mobilya diyerek sunta yüklü gemiyi Karadeniz Ereğlisi’nden yola çıkartıp devletten yüklü miktarda vergi iadesi almıştı. Altan Öymen ve Uğur Mumcu bunu Cumhuriyet’te bir yazı dizisiyle ortaya koydular. Sonra da kitap yaptılar.
Öymen ve Mumcu için tutuklama ev hapsi gibi “şeyler” olmadı. Eski Türkiye işte…
Ülkenin itibarı ve haysiyeti kişilerin itibarından önce geliyordu. Zaten uluslararası ölçüler de doğrudan basın özgürlüğü ile bağlantılar üzerinden alınıyor.
Özgür basın varsa ülkenin itibarı yükseliyor.
***
Türkiye dünya demokrasi liginde 179 ülke arasında 147. sırada bulunuyor. En hızlı otoriterleşen ülkeler arasında yer alıyor. Basın özgürlüğü alanında ise 2026 raporlarına göre 180 ülke arasında 163. sırada!
İsmail Saymaz ile Murat Ağırel’in ayaklarına kelepçe takılmadan önce böyle idi… Tuğba Tekerek, Oya Lale Arslan, İrem Delice, Hüseyin Aykan, Ali Tarakçı, Fatih Ergin, Şaban Sevinç, Mustafa Balcı ve Selahattin Günday da tutuklanmamışlardı!
Foseptik çukuru taşmış, etrafını tahta perde ile kapatarak görünmesini engelleyebilirsiniz. Tamam, da kokusunu nasıl önleyeceksiniz?
Bir daha okuyalım lütfen…
Bir ülkenin itibarı gazetecilik faaliyetleriyle doğru orantılıdır. Gazetecilik ne kadar özgürse ülke o kadar itibarlıdır. Bu açıdan bakınca tutuklanmış gazeteciler için rahatlıkla şu teşhis konulabilir:
- Türkiye’nin itibarına takılan kelepçe!
/././
Bostandan arsaya, ormandan denize -Deniz İpek/Evrensel Gazetesi-
Bostandan arsaya, ormandan madene, kıyıdan denize uzanan çizgide değişmeyen soru şu: Doğa kimin mülkiyetinde, kimin emeğiyle ve kimin için değere dönüşecek? Yağma kapısı kapanmadı. Yalnızca önündeki kaynak değişti.
***
Bir toprağa baktığımızda ne görürüz? Üzerinde yetişen sebzeyi, çalışan insanı, mahalleyi, ormanı mı? Yoksa metrekareyi, altındaki kömürü, üreteceği megavatı mı?
İstanbul surlarının hendekleri bu soruya iki yüz yıl öncesinden cevap veriyor. Tarihçi Ayhan Han, İstanbul ve Galata Hendeklerinde Kentsel Toprak Kullanımı başlıklı çalışmasında, fetih sonrasında askeri işlevini büyük ölçüde kaybeden hendeklerin nasıl üretim alanlarına dönüştüğünü anlatıyor. İstanbul kara surlarının hendekleri bostan, Galata surlarının hendekleri ise halatçı esnafının üretim alanı olmuştu.
Bu kendiliğinden ortaya çıkmış bir kullanım değildi. Hendeklerin üretime ayrılması, sur dibindeki yapılaşmayı engellemenin yollarından biriydi. Bostanda üretim sürerken sur da yapılaşmadan korunuyordu.
Suru kurtarmak için bostan
1860 yılında Fatımatü’z-Zehra ve ortağı Hristo 2,5 dönümlük bir hendek bostanını satın almak istediğinde mesele Meclis-i Vâlâ’ya kadar gidiyor. Hendeklerin satılması “pek çirkin ve nâmünâsib” bulunuyor. Amaç sur duvarını “bi’t-tedric kurtarmak”, yani zaman içinde kurtarmak. Bunun yolu sur dibini yapılaşmaya açmamak. Yapılaşmaya açılmayan toprak ise boş bırakılmıyor, bostan olarak kullanılıyor.
Sonra toprağa bakan göz değişiyor. 19. yüzyılın ikinci yarısında Galata büyüyor. Yeni yollar, konutlar ve ticaret alanları ortaya çıkıyor. Han, kentsel dokunun askeri niteliğinin yerini “uluslararası sermayenin gereksinimlerine” bırakmaya başladığını belirtiyor.
1860’larda Galata’da olan yalnızca surların yıkılması değildi. Hendeklerde üretim yapan halatçılar yerlerinden edildi, sur arazileri müzayedeyle satışa çıkarıldı. Yeni yollar açıldıkça arsaların değeri yükseldi.
Han’ın çalışması bunun sınıfsal sonucunu da gösteriyor: Kaybedenler en alt gelir grubundaki üreticilerdi. Sur arazisinin rantını ise üretimin dışındaki kesimler paylaştı. Kararları alan VI. Daire-i Belediye meclis üyeleri Galata’nın zengin emlak sahipleri arasından seçilmişti. Osmanlı Bankasının, sermaye ve emlak sahiplerinin ağırlığının arttığı Galata’da kent toprağı gelişen kapitalist ilişkilerin yeni birikim alanlarından birine dönüşüyordu.
Dönemin vak’anüvisi Ahmet Lütfi Efendi’nin tarifi çok daha kısa: Surların yıkılmasıyla bir “büyük yağma kapusı” açılmıştı.
Yağma kapısı kapanmadı
Bugün kent toprağının sermaye için yeniden düzenlenmesinin araçlarından biri rezerv yapı alanları. Erdoğan iktidarı döneminde kapsamı genişletilen düzenlemelerle mevcut yerleşim alanları da rezerv yapı alanı ilan edilebilir hale getirildi.
Mesele yalnızca binaların yenilenmesi değil. Kent toprağının kimler için yeniden düzenleneceği, değerlenen yerde kimin kalacağı, kimin gideceği ve ortaya çıkan değerin kime aktarılacağı.
Galata’daki dönüşüm başka bir şeyi daha gösteriyor. Sermaye için mesele kent toprağıyla sınırlı değil. Birikimin ihtiyacı neredeyse toprak, orman, maden, su da üretimin girdisine çevriliyor. Kentte arsa üzerinden gördüğümüz ilişki madende başka biçimde karşımıza çıkıyor.
Akbelen’de ağacın altında kömür var
Akbelen’de toprağın üzerinde orman, altında kömür var. Kömüre ulaşmak için ormanın, toprağın ve köylünün yaşam alanının geri çekilmesi gerekiyor. Ama o kömür kendi başına sermayeye değer üretmez. Ağacı kesecek, toprağı kaldıracak, madeni çıkaracak, taşıyacak ve santrali çalıştıracak işçi olmadan kömür yerin altında kömür olarak kalır.
Tam burada işçiyle köylü karşı karşıya getiriliyor: “Ya maden çalışacak ya işçi işsiz kalacak.”
Sanki işçinin ekmeğiyle köylünün toprağı arasında seçim yapmak zorundaymışız gibi. Oysa bir tarafta köylünün toprağını madene açan, diğer tarafta işçinin emek gücünü satın alıp kömürü metaya dönüştüren aynı sermaye ilişkisidir.
Köylünün toprağı olmadan çıkarılacak kömür yoktur; işçinin emeği olmadan da o kömür sermaye için değer üretemez. Daha fazla kömürü daha kısa sürede ve daha düşük maliyetle çıkarmak yalnızca dağı daha hızlı kazmak değil, işçiyi de daha yoğun çalıştırmaktır.
Bu nedenle emeğin sömürüsü ile doğanın yağması iki ayrı mesele değildir. Sermaye doğayı ancak emek aracılığıyla kendi birikiminin parçası haline getirebilir.
Galata’da halatçının üretim alanıyla arsanın rantı karşı karşıya getirildi. Akbelen’de işçinin ekmeğiyle köylünün ormanı karşı karşıya getiriliyor. İkisinde de sermayenin ihtiyacı, sanki toplumun önünde başka seçenek yokmuş gibi sunuluyor.
Sıra denizde
Şimdi deniz üstü rüzgâr enerjisi yatırımları gündemde. Saros Körfezi, Gökçeada, Bozcaada ve Edremit açıkları bu yatırımlar için belirlenen alanlar arasında.
Rüzgâr kömür değildir. Yenilenebilir enerji ile fosil yakıtları aynı kefeye koymak mümkün değil. Ama enerji kaynağının değişmesi üretim ilişkisini kendiliğinden değiştirmiyor. Enerji kimin kontrolünde üretilecek? İşçi hangi koşullarda çalışacak? Deniz ve kıyılar üzerindeki kararları kim verecek?
Şimdi denizin üzerindeki rüzgâr hesaplanıyor.
Bostandan arsaya, ormandan madene, kıyıdan denize uzanan çizgide değişmeyen soru şu: Doğa kimin mülkiyetinde, kimin emeğiyle ve kimin için değere dönüşecek?
Yağma kapısı kapanmadı. Yalnızca önündeki kaynak değişti.
-----
Kaynak: Ayhan Han, “İstanbul ve Galata Hendeklerinde Kentsel Toprak Kullanımı”, Tarih Dergisi, Sayı 64 (2016/2), s. 27-71.
/././
Şaşırdık mı? -Arif Nacaroğlu/Evrensel Gazetesi-
Halk TV’ye kayyım atandı.
Şaşırdık mı?
Bugün Ekrem İmamoğlu’nun savunması başlayacak.
Bugün mecliste fon üzerinden milletin parasına çöken irili, ufaklı, daha ufaklı hırsızlarla ilgili görüşmeler yapılacak.
Bugünlerde Anadolu’nun, Trakya’nın yoksul çocuklarının Arap çöllerine, gidenin gelmediği Yemen’e Trump askeri olarak gönderilip, gönderilmeyeceği ile ilgili görüşmeler yapılacak.
Bugünlerde, Yeni Parti genel başkanının emri ile elinde belge, bilgi olan herkes fon hırsızları ile ilgili bildiklerini kamu oyuna, halka açıklayacak. Hakkında açıklama yapılan her kimse hırsız olup olmadığını ispatlamaya çağrılacak.
Bugünlerde Osman Nacar’ın nerede olduğu sorulacak.
Bugünlerde , üçkağıtçı listesinden buharlaşan 57 Türk büyüğünün kim olduğu tartışılacak.
Dünlerde, işçi ölümlerini, çocuk sömürüsünü, vahşi kapitalizmi, talanı, yalanı, doğa katillerini yazan, çizen Hayat Televizyonunu kapatan bugün Halk TV ‘yi kapattı.
Şaşırdık mı?
Gazete, TV, sosyal medya kapatıp da sonsuza kadar iktidarda kalan olmuş mu tarihte?
Yolcunun meçhule yolculuğu başlamıştır ve güle güle diyen de neredeyse yoktur.
/././
Riyad: Alevlendirdiği savaşın rehinesi! -Hediye Levent/ Evrensel Gazetesi -
Suudi Arabistan ile Husiler arasındaki tansiyon tırmanmaya devam ediyor. Son olarak Husiler, Suudi Arabistan’daki petrol tesislerinin ve havaalanlarının ‘meşru’ hedef olduğunu duyurdu. Suudi Arabistan Yemen’deki askeri faaliyetlerine son verene kadar saldırıların süreceğini duyuran Husiler, Yemen içinde de Riyad destekli koalisyona karşı ilerlemeye devam ediyor.
Yemen içindeki durumdan başlayarak genel duruma göz atmak “Husiler neden saldırılarını yoğunlaştırdı?” ya da “Suudi Arabistan’ın politikası ne?” gibi soruları cevaplamaya yardımcı olabilir.
Yemen’de Husilerle Riyad destekli koalisyon arasındaki savaşın göbeğinde elbette Bab El Mendeb Boğazı’nın kontrolü var ancak boğazı ele geçirmek yetmez; elde tutmak da gerekir. Bu nedenle Husiler Bab El Mendeb’i güvence altına almak, boğaza uzanan hatları kesmek ve koalisyonun olası karşı harekatlarını zorlaştırmak için Taiz’e yöneldiler. Taiz’i en az 30 farklı noktadan kuşatmış olan Husiler kente uzanan askeri-sivil lojistik hatlarını sıkı sıkıya denetliyor. Taiz’i ele geçirmek Husilere sadece Bab El Mendeb çevresinde çok geniş bir bölgeyi kontrol etme avantajı vermeyecek aynı zamanda koalisyonun kalesi durumundaki Aden kentine uzanan yolları da kesmelerini sağlayacak. Sonuçta Bab El Mendeb Kızıldeniz’in kapısıysa Aden Körfezi o kapıya açılan deniz yolları demek!
Aslında Husilerin Yemen içindeki saldırılarının önceki haftalarda olduğu kadar yoğun olmadığı da dikkatlerden kaçmamalı. Bu durumu bölgeden bazı uzmanlar Husilerin yorgunluğuna, güç kaybına bağlıyor ancak Yemen içinde yeni bir strateji ile hareket etmeye başlayan Husilerin ağırlığı Suudi Arabistan’a verdiğini söylemek daha doğru olur.
Husiler bu yeni strateji çerçevesinde Yemenlilik kimlik vurgusunu öne çıkarıyor. Yani Taiz başta olmak üzere kuşattıkları yerlere yönelik bir taraftan da müzakere girişimleri sürüyor. Bu girişimlerde ise “Birbirimizle savaşıyoruz ancak iki taraf da Yemenli. Bizim düşmanımız siz değilsiniz, Suudi Arabistan. Kan dökülmesini istemiyoruz, şehri bize teslim edin” şeklinde özetlenebilecek bir diplomasi yürütülüyor. Bu söylemin Husiler lehine sonuçlarını kesinlikle küçümsememek gerek. Şu anda Yemen’de Suudi Arabistan’ın başını ağrıtan en önemli sorun Husilere karşı Yemenli kabileleri birleştirmeyi bir türlü başaramamak. Bazı kabileler “Husilerle sorunumuz yok, neden savaşa girelim?” derken, Birleşik Arap Emirlikleri gibi farklı kesimlere yakın kabileler ise Suudi Arabistan’ın bu ülkelerle ilişkilerini gözeterek karar alıyor.
Yemen’deki güçlü kabilelerin bir kısmı ile anlaşan Husilere dair Türkiye’de ve uluslararası medyada sıkça düşülen bir hataya da değinmeden geçmek olmaz; Husiler yüzde yüz İran komutlarıyla hareket eden bir örgüt olmadığı gibi Şii de değil Zeydi. Ancak bu durum Husilerin ya da daha doğru bir isimlendirme ile Ensarullah’ın Sünnilere kapalı olduğu anlamına gelmiyor. Husi güçlerinin savunma bakanlığı gibi çok kritik pozisyonlarda Sünniler var. Bu nedenle Yemen içindeki savaş bir mezhep savaşı hele de İran’ın Yemen’deki ‘tetikçileri’ ile yapılan bir savaş kesinlikle değil. Kaldı ki 300 binden fazla savaşçısı ile Ensarullah, Suudi Arabistan’ın kesinlikle yok sayamadığı bir gerçek.
Suudi Arabistan tarafından desteklenen koalisyonun ise son birkaç haftadır yeni takviyelerle askeri kapasiteleri arttırıldı ancak hâlâ savaşçı sayısı, askeri tecrübesi ve en önemlisi de motivasyonu Husilerin çok gerisinde. Buna ek olarak Riyad hâlâ Husilere karşı ne Arap ülkelerinden ne de uluslararası toplumdan istediği desteği alabildi. Aslında Husilerin saldırılarını yoğunlaştırmalarının birkaç sebebinden biri de bu; Suudi Arabistan hem Yemen içinde hem de uluslararası platformda yalnızken mümkün olduğunca zorlamak ve müzakere yolunu açmasını sağlamak. Husiler de Yemen’de yeni kurulacak yapının Riyad’ın onayı olmadan kurulamayacağını biliyor. Ayrıca Suudi Arabistan’ın Husilerin kontrol ettiği bölgeye yönelik yaptırımları ve blokajı iyice sıkılaştırması içerideki baskıyı artırıyor.
Suudi Arabistan hâlâ Husilerle doğrudan müzakereye dair bir işaret vermiş değil. Yemen sahasındaki durum müzakere durumunda Husilerin masaya avantajlı oturacağının en önemli göstergesi.
Aslında Suudi Arabistan’ın tırmanmaya devam eden gerilime dair “Bab El Mendeb Boğazı’nın güvenliği sadece bizim sorunumuz değil. Bu boğazdan taşınanların alıcıları da ellerini taşın altına koymalı” şeklindeki çıkış dışında net bir politika ortaya koymadı hâlâ ve bölge ülkeleri dahil dünyanın geri kalanı bu gerilimi uluslararası sonuçları olan yerel bir gerilim olarak görüyor şimdilik.
Husilerin iki koldan savaştığı; Yemen’de güneye yönelirken Suudi Arabistan’ı hedef almak için de kuzeye tahkimat yaptığı biliniyor. Başkent Riyad’dan Aramco tesislerine ve Kuzey-Güney boru hattına kadar Suudi Arabistan Husilerin menzili içinde. Bu durum sadece petrol gelirlerini düşürmekle kalmıyor bir süredir ekonomisini çeşitlendirmeye ve turizm gibi alanlara büyük yatırımlar yapan Suudi Arabistan’ı birkaç cepheden sıkıştırıyor.
İsrail’in Haaretz gazetesi İsrail’in Suudi Arabistan’a askeri yardım teklif ettiğini ancak Riyad’ın bunu reddettiğini yazdı. Keza sık sık görüşen İran ve Suudi Arabistan dışişleri bakanlarının son telefon konuşmasında “İran’ın Husilerle Riyad arasında arabulucu yapabileceğine dair” teklif gündeme gelmiş.
Riyad artan baskıya paralel olarak istediği uluslararası desteği alamazsa İran’a mı kapıyı aralar, İsrail’e mi ya da Husilerle müzakere sinyali verir belirsiz, ancak tıpkı Trump gibi Riyad’ın da önünü ardını düşünmeden giriştiği bir saldırı ile alevlendirdiği bir savaşın rehinesi durumuna düştüğü söylenebilir. Hatırlanacak olursa yaklaşık 4 yıl devam eden ateşkesin bozulmasının sebebi sivil bir İran uçağının Yemen’e girmesi olmuştu. Kimisi uçakta Husilerden bir heyetin olduğunu söylüyor kimisi İranlı askeri danışmanların. Hâlâ aydınlatılmayan bir başka nokta da uçağın inişine engel olunması için pistlerin vurulması emrinin nereden verildiği! Vur emrini Riyad destekli koalisyon ya da bizzat Riyad vermiş olsa da Yemen içinde askeri yapı organize edilmeden, kabilelerin kararları dikkate alınmadan girişilen savaşın Suudi Arabistan’a faturası oldukça kabarık. Muhtemelen Suudi Arabistan ve koalisyon Hürmüz krizi ile gözlerin çevrildiği Bab El Mendeb konusunda bütün dünyanın ayaklanacağını varsayarak kırılgan statükoyu tek kararla yıkıp savaşı alevlendirdi ancak bir kez daha evdeki hesap çarşıya uymadı.
/././
(Derleyen: mstfkrc)


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder