3 Mayıs 2026 Pazar

Gerici tonlar (I+II+III) - Rıfat Okçabol /soL-

Gerici tonlar (I): Şeriat özlemi! 

İnsanların kazanımlarını yok etmeye yönelik olan şeriat isteği, toplumsal yaşam için en tehlikeli istek oluyor. Günümüzün anlayışında, kişilerin insanların zararına olacak isteklerde bulunmaları insan haklarıyla bağdaşmadığı gibi yasal mevzuatla da bağdaşmıyor.

Gericiliğin tonlarından söz edebilmek için, önce gericiliğin tanımlanması gerekiyor. Google’a girince gericilikle ilgili çeşitli tanımlar çıkıyor. Bir tanım gericiliği, “Türk siyaset literatüründe önceleri geriye dönüşü, daha sonra bilhassa mevcut düzeni dini esaslara dayandırmayı amaçlayan düşünce ve eylemler için kullanılan bir terim” olarak yalnız dinle ilişkilendirerek tanımlıyor.

Google'daki gericilikle ilgili “Toplumda çağdaş değerlere, yeniliklere önem vermeyen, her yönüyle eskiyi özleyen veya eski düzeni yaşamaya/getirmeye çalışan kimse veya görüş (mürteci, ilerici karşıtı) tanımı gericiliğin yalnız dinle ilişkili olmadığını gösteriyor.

Ancak bu ikinci tanım insanı, geçmişte kalan, örneğin köy enstitülerinin ya da 27 Mayıs Anayasası’nın özlenmesinin ya da bunlara yeniden işlerlik kazandırmak istenmesinin gericilik olduğu yanılgısına düşürebiliyor.

Oysa Google'daki gericiliği açıklayan “insanlığın tarihsel, toplumsal ve üretim ilişkileri açısından elde ettiği kazanımları geri götürme, durdurma veya bu yönde çaba gösterme” tanımı, daha kapsayıcı bir tanım oluyor.

Köy enstitülerinin açılması ve 27 Mayıs Anayasası’nın yürürlüğe girmesiyle toplumun elde ettiği kazanımlar, daha sonraki uygulamalarla ortadan kalktığından, bunları özlemek değil, ortadan kaldırmak gericilik oluyor.

Bu arada öncelikle şunu belirtmek gerekiyor: Dinini/inancını kendi içinde yaşadığı sürece, dindar olan insana gerici denmiyor. Ancak kendisini dindar sanan bir kişi, diğer insanlara kendi inancını dayatmaya ya da inancını kişisel yararı için kullanmaya kalkıştığında gericiliğe soyunmuş oluyor.

Gericiliğin tonları söz konusu olduğunda, herhalde “şeriat isteriz” söylemi en koyusu oluyor. Çünkü bu söylem, dünyanın yaklaşık son 7 bin yılda milyarlarca insanın yaşadıklarından çıkarılan derslerin sonucunda insanın elde ettiği,

  • Yurtta barış, dünyada barış;
  • Halk egemenliğine dayanan demokratik yönetim ve ülkeyi yöneteceklerin seçimle belirlenmesi;
  • Bireyin krala, sultana, halifeye, … bağımlı-tabi (tebaa) olmak yerine, özgür iradeye sahip yurttaş olunması;
  • İnanç özgürlüğü;
  • Toplumsal yaşamı belirleyen kuralların (yasaların) yurttaşların seçtiği kişiler tarafından tartışıp oydaşarak belirlenmesi;
  • Kişilerin, yasal sınırlar içinde, arkadaş seçme, içki içip içmeme, dini kuralları yerine getirip getirmeme gibi kişisel yaşamlarında özgür olmaları;
  • Başta toplumsal cinsiyet eşitliği olmak üzere tüm insan hakları;
  • Tek kişiyle evlilik;
  • Mirasın kadınla erkek arasında eşit şekilde bölünmesi;

gibi kazanımların yok edileceği anlamına geliyor.

İnsanların kazanımlarını yok etmeye yönelik olan şeriat isteği, toplumsal yaşam için en tehlikeli istek oluyor. Günümüzün anlayışında, kişilerin insanların zararına olacak isteklerde bulunmaları insan haklarıyla bağdaşmadığı gibi yasal mevzuatla da bağdaşmıyor. 

 “Şeriat isteriz” söylemini duyunca insan ister istemez şaşırıyor.

Çünkü geçmişteki ve günümüzdeki şeriat uygulamalarına bakıldığında, mezhepler arasında olduğu gibi, aynı mezhep içinde olanlar arasında da şeriat uygulamalarında farklılıkların olduğu biliniyor. Örneğin Afganistan’daki Sovyet işgaline karşı mücadele eden ve aynı mezhebe bağlı dinci gruplar, genelde birbirleriyle de mücadele etmişlerdir. Son yıllarda örneğin Suriye’de İslam devleti kurmak isteyen IŞİD ile Hey’et Tahrir’iş-Şam birbiriyle kanlı bıçaklı olan Sünni örgütlerdir. Şeriatı uygulamak isteyen grupların birbiriyle çarpışması, kendi şeriatını uygulamak içindir. Uygulanan şeriatın niteliğinin, din kitabındansa, şeriatı uygulama gücünü eline geçirenin anlayışına göre belirlendiği anlaşılıyor.

Tarihsel geçmiş göz önüne alındığında, şeriat düzeninin hiçbir zaman toplumsal barışı sağlamadığı da görülüyor. Örneğin, Peygamberin en yakınları olup şeriatı öz kaynağından öğrenmiş olan ilk dört halifeden üçü öldürüldüğüne göre, doğruya en yakın olduğu sanılan şeriat uygulaması bile bir işe yaramamış oluyor. Dört farklı mezhebin ortaya çıkıp din kitabının yorumlanmasında ayrışmanın yaşanması ve Müslüman halkın başlattığı iç isyanlar Emevi şeriatının da ondan sonra gelen Abbasi döneminde halife olmak için babasını ya da kardeşlerini öldürenlerin olması ve iç isyanlar, Abbasi şeriatının da işe yaramadığını gösteriyor. Şeriatla yönetilen örneğin Emevilerin, Abbasilerin, Memlüklerin, Endülüs Emevileri'nin ve Osmanlı'nın tarihten silinmeleri de şeriatın ülkelerin ayakta kalmasını sağlamadığını gösteriyor.

Anadili Arapça olan Suudi Arabistan dahil şeriatla yönetilen İslam ülkelerinin, petrol zengini değillerse geri kalmışlıkları, şeriatın bir işe yaramadığının bir başka göstergesi oluyor.

Kendilerini Afganistan’daki Taliban ya da İran’daki mollalar yerine koyanların, şeriatı kendilerinin uygulayacağını sanıp şeriat çağrısı yapmaları, hayalperest hırsları nedeniyle biraz anlaşılabilir bir durumdur. Ancak başkalarının şeriat çağrısı yapmalarını anlamak mümkün olmuyor. Şeriat gelse, şeriatı uygulayacak ulema grubu, Taliban/İran mollası gibi davranmanın keyfini yaşayacak! Oysa şeriat isteyen diğer insanların yararı ne olacak, karınları mı doyacak, ev bark sahibi mi olacaklar, insanlar barış içinde mi yaşayacak, başları göğe mi erecek, cennetin kapıları mı açılacak? Farklı inançtaki insanların çekeceği eziyetlerden memnunluk mu duyacaklar?

Kadınlar, Fotoğraf 1’deki gibi değil de Fotoğraf 2’deki gibi giyinince mi ülke güllük gülistanlık olacak? Afganistan ve İran gibi şeriatla yönetilen ülkelerdeki yaşam biçimi ya da IŞİD’in şeriat adına yaptıkları özlenecek bir durum mu ki şeriat isteniyor! Ülkenin Afganistan’a/İran’a dönüşmesinin kime ne yararı olacak?

Fotoğraf 1. Şeriat Öncesi Afgan kadınları.
Fotoğraf 2. Şeriat döneminde Afgan Kadınları.

Fetö, Menzilciler, İskenderağa cemaati, Nakşiler, Nurcular… arasından gücü ele geçiren tarikatın anlayışındaki şeriat uygulanacaksa, istenen şeriat nedir?

Kendini Taliban/molla yerine koyan hayalperestlerin hırs düzeyi onların bu tür soruları sormalarını engelliyor. Ancak şeriat isteyen diğer kesimlerin, uygulandığında bin pişman olacakları düzeni isteyip istemediklerini birkaç kez düşünmeleri gerekiyor.

Gerici tonlar (II): Köy enstitüleri karşıtlığı! 

Enstitülerinin köy çocuklarının, köylünün ve genelde toplumun lehine olan uygulamalara son verilmesi ve bu okulların kapatılması gericiliktir.

Köy enstitüleri hakkındaki gerici söylemler ve bu tür söylemlerin 17 Nisan haftasında tavan yapması da, insanı şaşırtıyor.

Oysa bu enstitülerin kuruluş amaçlarına ve uygulamalarına bakıldığında, bu tutumun tam da tersi bekleniyor. Çünkü köy enstitüleri, cumhuriyet öğretmeni yetiştirme sürecine yeni nitelikler kazandıran bir uygulamadır. 1925’te açılmaya başlanan öğretmen okullarından Konya Orta Öğretmen Okulu, Ankara’ya taşınıp, 1930’lu yıllarda edebiyat ve eğitim (pedagoji) gibi yeni bölümler eklenerek Gazi Eğitim Enstitüsü’ne dönüştürülmesi, nitelikli öğretmen yetiştirilmesinin ilk adımı olmuştur. Bu enstitüye, en az üç yıllık ilkokul öğretmenliği yapmış olanların alınmasına başlanması da, öğretmen niteliği açısından olumlu bir gelişmedir. Köylerde çalışacak öğretmen yetiştirmek amacıyla 1926 ve 1927’de iki köy ilköğretmen okulu açılmıştır. 1930’larda, köylerde çalışacak öğretmen yetiştirme arayışları da artmıştır. 1936’da askerlik yaparken okuma yazma öğrenmiş köy çocuklarının, 6 aylık yatılı Köy Eğitmeni kurslarında, köylerde üç yıllık okullarda çalışacak eğitmen olarak yetiştirilmesine başlanmıştır. 1930’larda Türkçeye sahip çıkma çalışmaları başlarken, toplumun kültürel gelişmesine yönelik olarak halkevleri ile 1935’te Dil Tarih Coğrafya Fakültesi açılmıştır.

Öğretmen okulları ve köy eğitmeni uygulamalarından alınan dersler ile eğitim bakanı Hasan Ali Yücel ve ilköğretim genel müdürü İsmail Hakkı Tonguç’un okudukları okullardan, Avrupa’daki ve Türkiye’deki incelemelerinden elde ettikleri birikimlerin bireşimiyle köy enstitüleri modeli geliştirilmiştir. Köylerde çalışacak ve köyü canlandıracak ilkokul öğretmenini yetiştirmek üzere tasarlanmış olan bu model, 17 Nisan 1940’da çıkarılan 3803 sayılı Köy Enstitüleri Kanunu ile yürürlüğe girmiştir. Bu modelin özgün özellikleri özetle şöyledir:

  • Enstitüler ilkokul sonrası 5 yıllık yatılı ve karma okullardır.  
  • Bu okullar, 17 farklı yörede, kentler dışında ve genellikle tarıma elverişli araziler üzerinde kurulmuştur.
  • Bu okullara yalnız köylü çocuklar alınmıştır.  
  • Bu okulların yatakhane ve sınıf gibi fiziksel olanaklarının önemli bir bölümü ile okulların günlük hizmetleri öğrencilerle birlikte yapılmıştır. Bu okullar benzeri yatılı okullara göre devlete çok ucuza mal olmuştur. 
  • Bu okullarda öğrenciler, iş içinde yaparak ve yaşayarak öğrenmişlerdir.
  • Köy enstitülerinde dönemin tanınmış sanatçıları, edebiyatçıları ve düşünürleri konferanslar vermiştir. 
  • Enstitülerde öğrenciler kitap okuma, spor yapma, halk oyunu oynama, bir müzik aleti çalma, dergi çıkarma, topluca eğlenme ve hafta sonları geçmiş olayları irdeleyip gelecek günler için karar alma alışkanlığı kazanmışlardır.
  • Bu okullarda öğrenciler öğretmenlikle ilgili bilgileri yanında, görevlendirildikleri köylerin kalkınmasına yardımcı olacak, tarım, hayvancılık, meyvecilik, inşaat ve marangozluk gibi alanlardan bir ikisinde de beceri kazanmışlardır. 
  • Köy enstitüleri, günlük tarımsal ve hayvansal beslenme gereksinimlerinin bir bölümünü karşılayacak birer üretim merkezine dönüşmüştür.
  • Bu okullarda öğrenciler kendi iradesine sahip, Cumhuriyetin aydınlanmacı ilkelerini benimsemiş, kendi hakları yanında köylülerin haklarını da koruyacak nitelikte yetiştirilmiştir. Bir başka deyişle, bu okul mezunları, “fikri hür, vicdanı hür ve irfanı hür” öğrenci yetiştirecek öğretmen niteliği kazanmışlardır.
  • Bu okulu bitirip köylerine öğretmen olarak gidenlere, köylüye örnek olacak üretim yapabileceği araç-gereçler verilmiştir.
  • Köy enstitüsü mezunlarının köylerinde 20 yıl çalışması koşulu getirilmiştir.

1943’te köy enstitülerine öğretmen yetiştirmek üzere Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kurulmuştur. 

Köy enstitülü öğretmenlerin yaptıkları da şöyle özetlenebilir:

  • Çalıştıkları köyün üretim kapasitesini çeşitlendirip artırmışlardır.
  • İmece yöntemiyle binlerce köye okul, yol ve su şebekesi gibi önemli altyapı kazandırmışlardır.
  • Cumhuriyetin aydınlanmacı değerlerine sahip çıkmışlardır. 
  • Haksızlıklara karşı çıkıp öğretmen örgütlenmesine öncülük etmişlerdir. 
  • Çalıştıkları köyü ağanın tahakkümünden kurtarmışlardır.

Yukarıda değinilen özelliklerin bazılarını eleştirenler çıksa da, genellikle köy çocuğunu köyünü canlandıracak özgür bir yurtsevere dönüştüren ve toplum yararına olan özelliklerdir. Bu uygulamayla binlerce köy çocuğu öğretmen olma ve yüzlercesi de yükseköğretim görme olanağı bulmuştur. Görüldüğü gibi, enstitülü öğretmenlerin yaptıkları da, art niyetli olmayanları memnun edecek uygulamalardır.

Köy enstitüleri, bir bakıma, “Köylü milletin efendisidir” söylemine işlerlik kazandıracak bir uygulamadır. Bu enstitüler, genelde ağanın ya da muhtarın eğilimi doğrultusunda hareket eden köylünün özgürleşip kendi egemenlikleri ile halk egemenliğine sahip çıkması girişimidir.

Toprak ağaları, başından beri bu okullara karşı çıkmıştır; korktukları başlarına gelmiş, enstitülü öğretmenler nedeniyle ağalık ayrıcalığını yitirmekten tedirgin olmuşlardır. 1945’te mecliste toprak reformu yasasının kabul edilmesi üzerine CHP’den istifa edip DP’yi kuranlar, karma eğitime ve özellikle köylünün özgürleşmesine karşı olanlar, ağalıklarını kaybetmek istemeyenler, gerçek dışı suçlamalarla bu enstitüleri karalamaya başlamışladır.

1946 seçimlerinden sonra CHP gerici bir hükümet kurmuş, Hasan Ali Yücel yerine gerici Reşat Şemsettin Sirer’i eğitim bakanı yapmıştır. Bu bakan, İsmail Hakkı Tonguç’u görevden almış, derslerde değişiklik yaparak, köylü olmayanları da okula alarak ve köye gidecek öğretmene araç-gereç verilmesinden vazgeçerek enstitülerin köyle ilişkilerini engellemiştir. Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünü kapatmıştır.

Enstitüleri açan CHP’nin bu gerici tutumunda, ABD ile yakın ilişkiler kurmaya çalışmasının, DP’nin ve Cumhuriyet karşıtlarının gerici propagandalarının etkisi vardır. CHP 1946’da çok partili demokratik düzene geçtiğinde kurulan tüm sol partileri kapatmıştır. Gericiler/faşistler, Tan Matbaasını ve Dil Tarih Coğrafya Fakültesini basmış, Sabahattin Ali’yi öldürmüş, Hasan Ali Yücel’i suçlamışlardır. Bakan R. N. Sirer ve başbakan Hasan Saka, Behice Boran, Niyazi Berkes ve P. N. Boratav gibi ilerici akademisyenlerin üniversiteden atılmaları için çok çaba göstermiştir. Ancak, Hasan Ali Yücel’in 1946 seçimlerinden birkaç gün önce çıkarılmasını sağladığı Üniversiteler Kanunu ile oluşturulan Üniversitelerarası Kurul, bu akademisyenlerin çıkarılmasıyla ilgili Ankara Üniversitesi Senatosu kararını iptal etmiştir. Bunun üzerine CHP, çıkardıkları bir yasayla bu akademisyenlerin kadrolarını iptal edip onları üniversiteden uzaklaştırmıştır. 

Köy enstitüsü mezunlarının köylerinde 20 yıl çalışması koşulunun kaldırılması, köy çocuğunun yararına olan bir değişiklik olduğu için gericilik değildir. Ancak enstitülerinin köy çocuklarının, köylünün ve genelde toplumun lehine olan uygulamalara son verilmesi ve bu okulların kapatılması gericiliktir.

Gerici tonlar (III): Erkek egemen anlayış! 

Erkek egemen anlayışın önünü kesecek tek uygulama eğitim sisteminin özgür birey yetiştirmesi olsa da, iktidarların bu anlayışa prim vermemesi, erkek egemen anlayışın sürekliliğini sağlıyor.

Erkek egemen anlayış, ana-babanın erkek çocuk istemesi ya da kadınların genelde erkek çocuklarını daha çok sevmesinden mi kaynaklanıyor? Kız kardeşinden daha çok sevildiğini gören oğlan, insanların eşitliğinden nasibini alamayıp ister istemez erkek egemen tavırlar mı sergiliyor? Bilinmiyor!

Erkek egemen anlayışın bin yıllardır var olduğu bilinse de, nasıl ortaya çıktığı varsayımlara dayanıyor. Tarihsel süreç düşünüldüğünde, bulduklarıyla karnını doyurabilen toplayıcı toplumlarda, erkek kadın ayrımının bilincinin oluşmadığı yıllarda, herhalde erkek egemenliği söz konusu olmamıştır. Hatta doğurması ve çocuğunu emzirip besleyerek büyütmesi kadına herhalde bir ayrıcalık kazandırmıştır. Toplayıcı toplumun son binyıllarında ve ardından gelen avcı toplumuna geçildiğinde ise erkeğin fiziksel gücü öne çıkmış olsa da, yaşamı sürdürmek için işbirliğinin gerekli olduğu bu dönemde, erkek egemenliğinin öne çıkma olasılığı da düşüktür. Ailenin ortaya çıkması ve tarım toplumuna geçilmesiyle kadın ve erkeklerden beklenen işlevler belirginleşirken erkek egemenliği anlayışı oluşmaya başlamıştır. Kent devletlerini, krallıkları ve imparatorlukları kuranlar da, bunları yıkanlar da genellikle erkekler olunca, erkek egemenliği belirgin bir hâl almıştır. Devletler kurulup yıkılırken savaşta kaybedenlerin öldürülmesi ya da esir alınıp köle yapılması da, erkek egemenliğini pekiştiren bir etken olmuştur.

Sümerlerde, Mısır'da ve Eski (antik) Yunan'da, … yalnız erkeklere eğitim verilmesi, yöneticilerin seçimle belirlendiği dönemlerde bile kölelerle kadınlara oy kullandırılmaması, erkek egemenliğinin milattan bin yıllar önce su yüzüne çıktığını göstermektedir. Bir bakıma erkek egemen anlayışın yaygınlığı nedeniyle, Orta Çağ'da toplumsal yaşamda belirleyici olan göksel dinler de köleliğe/cariyeliğe izin vermiştir. Dinen köleliğe/cariyeliğe izin verilmesi, erkek egemenliğini daha da pekiştirmiştir. Bu arada İslam dünyasında, kadınların imam olamaması, erkeğin kızdan iki katı daha fazla miras alması ve dört kadınla evlenebilmesi ile iki kadın tanığın ancak bir erkeğin tanıklığına eşit olduğu uygulamasının başlaması erkek egemen anlayışını daha da öne çıkaran bir uygulama olmuştur.

Dolayısıyla tarihsel süreçte, kadına yönelik küçümseyici anlayış uzun yıllar geçerliliğini korumuştur. Şeriatla yönetilen ülkelerde bu anlayış daha da uç noktalara kaymış, kadının yanında (çocuk da olsa) erkek olmadan sokağa çıkması yasaklanmıştır. Bu tutum ve kadına karşı diğer uygulamalar, kadını korumak için değil, kadınların bazı haklara layık görülmemesinden kaynaklanmaktadır.

Yalnız Müslümanlarda değil tüm dünyada erkeklere tanınan haklar uzun yıllar kadınlardan esirgenmiştir. Örneğin Museviler 65 yılında erkek çocuklar için ilköğretimi zorunlu kılarken, Batı'da zorunlu ilköğretim Orta Çağ sonunda, Osmanlı'da ise ancak 1824’te ilk kez gündeme gelmiştir. Kadınlara yüksekokula gitme hakkı ABD’de 1830’da ve Osmanlı'da ise 1914’te verilmiştir. İngiliz kadınları, zina yapan kocadan boşanma hakkını ancak 1923’te almıştır.

Geçmiş yüzyıllarda doğal karşılanan erkek egemen anlayış, Batı'da yaşanan Rönesans, aydınlanma ve sanayileşme süreçlerinde değişmeye başlamıştır. İnsanların eşitliğini kabul eden ve pek çok ülkenin 1948’de imzaladığı Evrensel İnsan Hakları Bildirisi ile erkek egemen anlayış resmen gerici bir anlayışa dönüşmüştür.  

Ne yazık ki günümüzde bile erkek egemen anlayış, hem de yaygın bir şekilde kadın yaşamını etkiliyor. Örneğin Suudi Arabistan’ın başkenti Riyad’da 23 Şubat 2016’da "Kadın insan mıdır?" seminerinin düzenlenmesi (Yeniakit, 29 Şubat 2016), bazı toplumlarda kadına ne gözle bakıldığını gösteriyor. Bu denli olmasa da, ülkemizdeki durumun da pek iç açıcı olmadığı görülüyor. Örneğin

  • Aynı işi yapan kadına daha az ücret verilmesi;
  • Kızların, çocuk yaşta evlendirilip bile bile fiziksel ve ruhsal bunalım yaşatılması;
  • Kızların, başlık parası karşılığında evlendirilmesi;
  • Kızların, bile bile kuma olarak evlendirilmesi;
  • Bir tarikat liderinin 6 yaşındaki kızını müridi ile evlendirebilmesi;
  • Bazılarının kızını istismar etmesi;
  • Tecavüz edene "iyi halden" (!) ya da “istismar edilen çocuğun rızası var” denerek ceza indirimi yapılması;
  • Tecavüze uğrayan kadının bırakın fiilen tecavüzcüsüyle evlendirilmesini, böyle bir konunun gündeme gelmesi;
  • Kocasının hoşuna gitmeyen bir istekte ya da davranışta bulunan kadının, egosu tavan yapan eşi tarafından dövülmesi ve de hatta öldürülmesi;
  • Ders kitaplarında bile ana-baba konularının hâlâ erkek egemen anlayışla hazırlanması;
  • Toplumsal cinsiyet eşitliği anlayışının benimsenememesi ve İstanbul Sözleşmesi'nden çıkılması,
  • Kadının örtünmesinin, çalışmamasının ve çok çocuk yapıp eve kapanmasının istenmesi;
  • Karma eğitime karşı çıkılması;

ağırlıklı olarak dini anlayıştan değil, erkeğin kendini üstün görmesinden kaynaklanıyor. Bu tür uygulamalar, insanlık açısından kabul edilemez gerici uygulamalar oluyor

Erkek egemen anlayış, genelde gözle görülen ve herkesin fiilen yaşadığı bir uygulama olmadığından ve de arkasında yoğun tarihsel miras bulunduğundan, toplumsal yaşamda yarattığı olumsuzlukların ayrımına varılması da kolay olmuyor. Emel Değirmenci’nin, “daha geçen hafta genç bir çiftin mülk edindiği arazi için 'hayırlı olsun'a gittiğimizde dikkat ettim, 10 kişiden sadece biri kadına da 'hayırlı olsun' dedi. Diğer hepsi erkeği esas aldı. Sanki kadın orada yoktu, hiç emek koymamıştı” şeklindeki gözlemi (www.sivil sayfalar.org, 8 Mart 2021), erkek egemen anlayışın arka planını yansıtıyor.

Olumsuz uygulamalardan haberdar olanların bir bölümünün, olaylara inanmaması ya da “Kader, yapacak bir şey yok; böyle gelmiş böyle gider” demesi ve eşinden dayak yiyen bazı kadınların “Kocamdır, döver de, sever de” demesi ya da demek zorunda kalması, olumsuzlukların ayrımına varılmasını iyice güçleştiriyor.

Erkek egemen anlayışın önünü kesecek tek uygulama eğitim sisteminin özgür birey yetiştirmesi olsa da, iktidarların bu anlayışa prim vermemesi, erkek egemen anlayışın sürekliliğini sağlıyor.

/././

Rıfat Okçabol /soL

Kurallar çözülürken + ABD-İsrail-BAE ekseni -Cumhuriyet-


Kurallar çözülürken -Ergin Yıldızoğlu- 

Bir önceki yazımda ABD’nin kurduğu kurallara dayalı sistemin çözülüşünü tartışmıştım. Dünya, eski düzenin çatlaklarından sızan bir kaosla karşı karşıya. Bu yazımda soyut bir sistem krizi saptamasının içerdiği, kimi somut eğilimlere bakmak istiyorum: Küresel ekonomi zayıflıyor bir resesyon olasılığı artıyor. Uluslararası hukuk aşınıyor ve devletler silahlanıyor, adeta savaşa hazırlanıyor. Yeni bir savaş türünün şekillendiğine inanan analistler ülkelerinin çoktan bir savaşın içinde olduğunu düşünüyorlar.

EKONOMİK DENGELER HIZLA BOZULUYOR

İran savaşı, sadece bölgesel bir çatışma değil, küresel ekonomi için büyüyen bir şok oldu. Enerji fiyatları yukarı tırmanıyor, hammadde-gıda emtia piyasaları, tedarik zincirleri geriliyor, yatırım iştahı zayıflıyor. Mali piyasalar şimdilik sakin görünse de bu sakinlik aldatıcı. Gerçek ekonomi, finansal ekranlardaki iyimserliğe eşlik etmiyor. Her yeni gün, resesyon, enflasyon ardından daha geniş bir finansal kriz ihtimalini biraz daha büyütüyor.

Ancak bu kez, PIMCO’nun eski CEO’su halen Queens’ College Cambridge’in başkanı Mohamed A. El Erian’ın işaret ettiği gibi, bu kez bir krizi 2008’deki gibi yönetilebilecek irade ve kaynak bulmak çok zor olacak. O dönemde, G20 masasında büyük güçler bir araya gelip sistemi ayakta tutmaya çalışabiliyordu. Bugün aynı refleksi beklemek zor. Küresel siyaset, ortak çözüm üretmekten çok, karşılıklı suçlama üretme modunda çalışıyor. Bu yüzden yeni bir kriz patlarsa müdahale değil dağılma daha olası görünüyor.

Deniz yolları üzerindeki gerilim bu çözülmenin en tehlikeli göstergelerinden biri. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan geçen tankerlerden haraç alması, Endonezya’nın benzer bir yöntemi dünya ticaretinin yüzde 40’ının geçtiği Malakka Boğazı için düşünmesi denizlerin ortak alan olduğuna ilişkin uluslararası mutabakatı sorguluyor. Bu adımlar fiilen, Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’nin altını oyuyor. Wolfgang Münchau’nun hatırlattığı gibi, böyle bir gidişat bizi yalnızca son küreselleşmenin değil, son 200 yılın ticaret düzeninden bile geriye, korsanlık ve “gunbot” diplomasisi çağına taşır.

HANGİ SAVAŞA HAZIRLANIYORLAR? 

Tam da bu sırada dünya yeniden silahlanıyor. Almanya, Japonya, Güney Kore ve Çin’de askeri hazırlıklar hızlanıyor, savunma harcamaları her yerde yükseliyor. Örneğin, ABD savunma bütçesini yüzde 42 artırmayı tartışırken Almanya yaklaşık üçte bir, Japonya ise yaklaşık yüzde 10 daha fazla harcama planlıyor. Wall Street Journal’a göre “Otomotiv ve ağır sanayi sarsılırken Berlin, fabrikaları, işgücünü ve sermayeyi Avrupa’yı yeniden silahlandırmaya yönlendiriyor. Almanya, kendini bir silah fabrikasına dönüştürüyor.” Financial Times ve Foreign Affaires’te “Böyle giderse 2030’dan önce yine büyük bir askeri güç olacak” diyen tarihçi Lian Fix Almanya’nın hegemonya eğiliminden, bunun Fransa’yı kaygılandırdığından söz ediyorlar. Avrupa’da ve Asya’da devletler, yeni bir savaşı göze alabilecek şekilde pozisyon alıyor. Siyasi iklim de ona göre şekillenmeye devam ediyor.

Üstelik kimi savunma analistler yeni bir savaş türünden söz ediyorlar: Hibrit savaş, siber saldırılar, altyapı sabotajı, ekonomik baskı ve bilgi operasyonları bu yeni türün bileşenleri. İngiltere’de savunma çevreleri, bu bağlamda ülkenin çoktandır fiilen bir savaşın içinde olduğunu düşünüyorlar. Önceki genelkurmay başkanı “kaynakları sosyal harcamalardan savunma harcamalarına kaydırmayı öneriyor” (The Times). Devletler bir yandan silahlanırken bir yandan da kendi toplumlarını psikolojik ve ekonomik olarak dış düşmanlara olduğu kadar, hatta daha da önemlisi iç düşmanlara, “uyuyan hücrelere”, “terörist saldırı” riskine karşı hazırlıyorlar. Bu hazırlıkların bir parçası da aşırı sağ (faşist) eğilimlerin güçlenmesi olarak karşımıza çıkıyor. Guardian’da Şada İslam“Orbán gitmiş olabilir ama onun önyargıları şimdi Avrupa siyasetinde içselleşti” diyor.

Eğer tam ölçekli bir ekonomik ve siyasal kriz patlarsa, bu kez dünya muhtemelen birlikte hareket edemeyecek. 2008’de küresel koordinasyon mümkündü, bugün ise çok düşük ihtimal. Çok taraflılık zayıfladı, güven eridi, kurumlar yıprandı. Eski dünyanın kuralları çözülürken yenisi henüz kurulmadı. Arada kalan boşlukta, “Parmaklarımız zonklarken kötü bir şey bu tarafa doğru geliyor.” (Macbeth 4.1)

/././

ABD-İsrail-BAE ekseni -Mehmet Ali Güller- 

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) OPEC ve OPEC+ grubundan ayrılması ne anlama geliyor? BAE’nin kararı Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü OPEC’i nasıl etkiler?

Bugün bu sorulara yanıt arayacağız ve BAE’nin kararının ekonomipolitik, petropolitik ve jeopolitik düzeylerdeki anlamını ve etkisini inceleyeceğiz.

EKONOMİ-POLİTİK ANLAMI

ABD/İsrail’in İran’a saldırısının sonuçlarından en fazla etkilenen ülkelerin başında BAE geliyor. BAE borsaları savaşta 120 milyar dolar değer kaybetti. BAE’nin ekonomideki payı yüzde 13 olan turizm sektörü çöktü; uçuşlar, otel rezervasyonları iptal oldu. Dubai, finans merkezi olarak kaçışlara sahne oldu. Rafinerisi vuruldu.

BAE’nin bu kayıpları telafi edebilmesi için daha çok petrol satması gerekiyor.  OPEC kotaları nedeniyle günlük 3.2 milyon varil üreten ama üretim kapasitesini günlük 5 milyon varile çıkaran BAE, 1.5 milyon varil sevkıyat kapasiteli Habşan-Füceyre (Abu Dhabi Crude Oil Pipeline) boru hattını kullanarak Hürmüz Boğazı’na takılmadan, ek petrolünü Umman Denizi’ne ulaştırıp satmak istiyor.

PETROPOLİTİK ANLAMI

BAE, OPEC’in üçüncü, OPEC+’ın dördüncü büyük petrol üreticisi. OPEC+’da Suudi Arabistan günlük 10 milyon varil üretimle birinci, Rusya 9.5 milyon varille ikinci, Irak 4.3 milyon varille üçüncü ve BAE 3.2 milyon varille dördüncü sırada.

OPEC+’nın toplam günlük üretimi 45 milyon varil. Dünya toplamı ise 105 milyon varil. Dolayısıyla OPEC+’nın toplam petrol üretimindeki payı yüzde 43. Yani OPEC ve OPEC+ için tam bir kartel diyebilmek bir süredir mümkün değil. Ama yine de Rusya ve Suudi Arabistan ikilisinin işbirliği ile üretimi ve fiyatları belli ölçülerde kontrol edebiliyor.

Bundan en çok rahatsız olan ülke ABD. OPEC+ grubu dışı petrol üreticisi olan ABD, uzun süredir OPEC+ grubundan petrol üretimini artırmasını istiyor. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Selman ise fiyatların düşmemesi için üretimi artırmıyor. Bu konuda geçen yıllarda ortaya çıkan çelişme, ABD Kongresi’nde Suudi Arabistan’la güvenlik ilişkilerini gözden geçirme baskısı talebine kadar derinleşmişti.

BAE’nin üretim fazlası var ama OPEC kotası nedeniyle satamıyor, depoluyor. İşte BAE OPEC’ten ayrılarak istediği kadar üretme ve satma olanağına kavuşmak istiyor.

JEOPOLİTİK ANLAMI

BAE’nin kararının bir de jeopolitik anlamı var. BAE bölgedeki en ABD/ İsrail yanlısı ülke durumunda:

- BAE, İsrail’le İbrahim Anlaşmaları’nı ilk imzalayan ülkelerin başında geldi. İki ülke gittikçe Ortadoğu’da bir eksene dönüşüyor.

- BAE, İsrail dışında Somali’den çıkan Somaliland’a destek veren ikinci ülke.

- BAE Sudan’daki iç savaşta İsrail yönetimiyle paralel politika izledi.

- BAE ile Suudi Arabistan arasındaki çelişmeler gittikçe artıyor. İki ülkenin Yemen’de farklı vekilleri var ve bu nedenle karşı karşıya geldiler.

- BAE ile Suudi Arabistan, ayrıca Ortadoğu’da finansa ve petrole dayalı merkez olma rekabeti içinde.

Özetle BAE, Ortadoğu’da ABD/ İsrail politikalarına en yanaşık ülke durumunda ve ABD’nin İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeninde etkili bir pozisyon almak istiyor.

ÖNEMLİ OLAN MOSKOVA-RİYAD İŞBİRLİĞİ

Petrol üretimindeki yüzde 43’lük payı nedeniyle OPEC+, geçmiş yıllardaki gibi etkili değil. Kaldı ki OPEC’in 2016’da OPEC+ olarak genişleme kararı da yeni petrol üreticilerinin ortaya çıkmasıyla etkisinin azalmasındandı.

OPEC 1973’te İsrail’e destek veren ABD başta bazı ülkelere uyguladığı petrol ihraç etmeme kararıyla oyun değiştirme gücüne sahipti ama artık o çapta bir gücü yok. Ancak yüzde 43 üretim hâlâ oyunun en etkili aktörü olmasını sağlıyor.

BAE’nin OPEC’ten ayrılması elbette örgütün bu gücünü olumsuz etkiledi ama buradan hareketle OPEC’in dağılması şu koşullarda söz konusu değil. Dahası, Rusya ve Suudi Arabistan işbirliği sürdükçe örgütün ABD baskısına karşı manevra alanının genişlemesi sürer.

/././

Cumhuriyet

soL "Köşebaşı + Gündem" -3 Mayıs 2026-

Ülkenin 10 yılını ‘Aile ve Nüfus On Yılı’ ilan ettiler: Tüm kamu politikalarına ‘aile ve nüfus’ ayarı.

Cumhurbaşkanlığı genelgesiyle ilan edilen 2026-2035 “Aile ve Nüfus On Yılı”, iktidarın düşen doğurganlık oranlarını gerekçe göstererek toplumsal yaşama yönelik müdahale alanını genişletiyor. Tüm kamu politikalarını baştan aşağı muhafazakar bir süzgeçten geçirmeyi hedefleyen belge, “dijital aile kalkanı” ve “çok çocuk” gibi kavramlar ortaya atarken, ülkenin gelecek 10 yılına ipotek koyuyor.

Türkiye'de iktidarın bir süredir “varoluşsal bir tehdit” olarak nitelendirdiği düşen doğum oranları ve "toplumsal yapı", yeni bir resmi devlet politikasına dönüştürüldü. Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanlığı Genelgesi ile 2026-2035 dönemi “Aile ve Nüfus On Yılı” ilan edildi.

Doğurganlık hızının Cumhuriyet tarihinin en düşük seviyesine gerilemesinin temel gerekçe olarak sunulduğu genelge, devletin sosyal yaşama ve bireylerin özel hayatına yönelik müdahalelerinin dozunu artıracağının sinyallerini veriyor.

“Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesi”nin 2 Mayıs'ta İstanbul'da gerçekleştirilecek programla kamuoyuna tanıtılacağı duyuruldu.

Tüm kamu politikalarına ‘aile ve nüfus’ ayarı

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı koordinasyonunda hazırlanan ve bakanlığın internet sitesinde yayımlanan “Vizyon Belgesi”ne dayanan genelge, devletin tüm kurumlarını muhafazakâr bir aile tasavvuru etrafında yeniden şekillendirmeyi öngörüyor.

Belgeye göre; tüm düzenlemeler, uygulamalar ve kamu kurumları tarafından desteklenen araştırmalar bundan böyle “aile kurumuna ve nüfus değişimine etkileri” bakımından değerlendirilecek. 

Resmi belgeler ve kurum içi eğitimlerde iktidarın belirlediği “aile ve nüfus politikasıyla uyumlu” bir çerçeve esas alınacak. Bu adım, iktidarın toplumsal yaşamı kendi ideolojik yönelimleri doğrultusunda dizayn etme çabasını bürokrasinin tüm kademelerine zorunlu bir görev olarak ataması anlamına geliyor.

Kadın ve evlilik kurumuna yönelik geleneksel kodlara dönüş

Genelgede, demografik değişimlere karşı çözüm olarak bireylerin toplumsal hayattaki rollerini geleneksel kodlarla sınırlayan bir yaklaşım öne çıkıyor. Genç yetişkinlerin evliliğe teşvik edilmesi için mekanizmaların güçlendirileceği, çok çocuklu aile yapısının devlet eliyle destekleneceği ve çocuk sahibi olmayı özendiren uygulamaların hayata geçirileceği öne sürülüyor.

Metinde annelik ve babalığın “toplumsal değer olarak güçlendirileceği” vurgulanırken, bu durum kadınların toplumsal hayattaki ve istihdamdaki varlığının yeniden “annelik” misyonu üzerinden tanımlanacağının sinyalini veriyor.

‘Dijital aile kalkanı’: Yeni bir sansür mekanizması mı?

Kararın en dikkat çekici ve tartışma yaratmaya aday başlıklarından biri ise medya ve dijital mecralara yönelik planlanan “dijital aile kalkanı” oldu.

Kitle iletişim araçlarındaki “zararlı unsurların tespiti ve önlenmesi” amacıyla oluşturulacağı belirtilen bu “kalkan”, halihazırda daralmış olan ifade ve basın özgürlüğüne yönelik “aile değerleri” kılıfı altında yeni bir sansür ve denetim mekanizması endişelerini beraberinde getiriyor.

Metinde ayrıca “aile dostu yayıncılığın” teşvik edileceği belirtilerek, medyanın içerik üretiminde iktidarın kültürel hedeflerine uyumlu hale getirilmesi amaçlanıyor.

Kentleşmeye karşı kırsala dönüş ‘formülü’ ve ‘Milli Aile Haftası’

Ekonomik kriz ve plansız kentleşmenin yarattığı demografik yığılmalara karşı da “kırsala dönüş” kartı masaya sürülüyor. Kentlerde yoğunlaşan nüfusun kırsal alanlara dönüşünün özendirilmesi hedeflenirken, kentsel mekanların da “aile ve çocuk odaklı” bir anlayışla dönüştürüleceği ifade ediliyor.

Genelgeyle birlikte, devlet ritüellerine yeni bir ideolojik takvim de eklendi. Her yıl mayıs ayının son haftası “Milli Aile Haftası” olarak kutlanacak ve tüm kamu kurumları, iktidarın çizdiği aile modelini merkeze alan etkinlikler düzenlemekle yükümlü kılınacak. Kamu kurumları, bu kapsamda yürüttükleri yıllık faaliyetlerini de Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı'na raporlayacak.

10 yıllık siyasi dayatma

AKP iktidarının 10 yıllık aile ilanı hamlesi, kadını yalnızca ev ve aile içine hapseden gerici bir saldırı unsuru olma yolunda. Sermayenin ucuz işgücü ihtiyacını ve devletin tasfiye ettiği sosyal bakım yükümlülüklerini tamamen kadınların omuzlarına yıkmaktan başka bir şey üretmeyeceğinin sinyallerinin açıkça verildiği bu plan, iktidarın toplumsal yaşamı muhafazakar kodlarla dizayn etme çabasının son halkası.

Düşen doğum oranları bahane edilerek kutsanan çok çocuklu aile modeli ve “dijital aile kalkanı” gibi sansür mekanizmaları, kadınların kazanılmış haklarını, eşitlik mücadelesini ve yaşamı doğrudan hedefte. AKP iktidarı boyunca şiddet ve istismar sarmalında korumasız bırakılan kadınlar ve çocuklar, bu “kutsal aile” masalıyla aslında kapalı kapılar ardındaki bir karanlığa ve güvencesizliğe terk ediliyor.

Ülkenin gelecek on yılına ipotek koyan bu uzun vadeli müdahale takvimi, iktidarın kendi siyasi vadesini ülkenin mutlak geleceğiymiş gibi dayatma hamlesinin de kanıtı.

***

Maden işçisi sanatçılar -Fide Lale Durak- 

Hem emeğin hem de sanatın gerçek değerini teslim etmek, yalnızca onları sergilemekle değil, onların ortaya çıktığı koşulları değiştirmekle mümkün olabilir.

Geçtiğimiz hafta direnen maden işçileri haklarını kazandı. Böyle ifade edince, sanki işçiler mevcut maaşlarına zam ya da yeni yan haklar talep ediyormuş gibi bir izlenim oluşabiliyor. Oysa durum çok daha yalındı: İşçiler, yalnızca ödenmeyen ücretlerini istiyordu. Yani zaten hak ettiklerini, yeniden mücadele ederek almak zorunda kaldılar. Üstelik söz konusu olan çalışma alanı madencilik; ölüm riskinin yüksek olduğu, yerin metrelerce altında, oksijenin az, karbon monoksitin bol olduğu, emeğin adeta toprağın içinden kazınarak çıkarıldığı bir iş kolu. Böyle bir yerde alın terinin karşılığını almak bile başlı başına bir mücadeleye dönüşebiliyor.

Madencilerin yer altında kalan, çoğu zaman görünmeyen emeğini, ekranların hayatımıza bu denli girmediği dönemlerde daha çok resimler ve heykeller aracılığıyla tanıyorduk. Özellikle madenciliğin yoğun olduğu şehirlerde yaşayanlar bilir, kentin bir köşesinde mutlaka bir madenci anıtı vardır ve sanatsal üretimlerde madencilik teması güçlü bir şekilde hissedilir. Örneğin ilkokul üçüncü sınıfta katıldığım yılbaşı temalı bir resim yarışması için yılbaşı gecesi madende çalışan işçileri çizdiğimi hatırlıyorum. “Bu yaşta bir çocuk bunu çizmiş olamaz” denilerek yarışmadan diskalifiye edilmiştim. Ama bu anı, bir maden kentinde büyüyen bir çocuğun hayal dünyasının nasıl şekillendiğine dair küçük ama anlamlı bir örnek olarak hafızamda yer etti.

Velhasıl, bizim memlekette madencilere gösterilen sanatsal ilgi oldukça sınırlı. Çocukların dünyası zaten hesaba dahil değil. Kısacası, bu alanda üretim yapan sanatçı sayısı oldukça az. Aklıma ilk gelen isimler arasında Nedim Günsür ve İrfan Ertel var. Bu sanatçılar üzerine daha önce yazmıştık. Bugün ise yönümüzü ülkemiz dışına, İngiltere’ye çevirerek sıra dışı bir örneğe bakmak istiyorum.

İngiltere’nin kuzeyinde, madenciliğin yoğun olduğu Auckland bölgesinde, 1980’lerin sonunda madencilik faaliyetleri azalmaya başlayınca ve başka geçim kaynakları sınırlı olunca, bölgeyi yeniden canlandırmak amacıyla 2000’lerin başında bir proje hayata geçiriliyor. Bu proje kapsamında dikkat çeken bir resim koleksiyonu da sergileniyor. Gillian Wales ve Robert McManners adlı iki kişinin, 1990’lardan itibaren Kuzey İngiltere’de kömür madencilerinin yaptığı sanat eserlerini toplamasıyla başlayan koleksiyon, bugün 400’den fazla eserin yer aldığı bir hacme ulaşmış durumda. Bu koleksiyonun dikkat çekici yanı, eserlerin büyük çoğunluğunun profesyonel sanatçılara değil, bizzat madenlerde çalışmış işçilere ait olması.

Aslında bu bölgeden çıkıp sanatçı olabilmiş insanların yolu da çoğu zaman madenden geçmiş. Çünkü yoksul bir toplumda temel geçim kaynağı olan madencilik, özellikle genç erkeklerin hayatında neredeyse kaçınılmaz bir durak olmuş. Öne çıkan sanatçılar arasında Tom McGuinness, Ted Holloway, Norman Cornish ve Bob Olley sayılabilir. Koleksiyonda, 1984 madenci grevi gibi tarihsel olayları konu alan resimler de yer alıyor. Bu eserlerde madenciler, kendi yaşamlarını dışarıdan bir gözle değil, içeriden bir bakışla anlatıyor. Günlük yaşamın ağırlığı, karanlık, tehlike ve yer altındaki yalnızlık doğrudan deneyimin içinden aktarılıyor.

Tom McGuiness, 1980, Kazıcı

Tom McGuinness bu isimler arasında özellikle dikkat çekiyor. McGuinness, 18 yaşındayken, tıpkı koleksiyonda yer alan birçok ressam gibi, II. Dünya Savaşı sırasında “Bevin Boy” olarak, yani kömür madenlerinde çalışmak üzere zorunlu hizmete alınır. Daha sonra sanat eğitimi görür ve işçi sınıfı kökenli sanatçıların üretimlerini destekleyen Spennymoor Settlement topluluğunun bir parçası olur. 1930’larda kurulan bu topluluk, söz konusu koleksiyonun da önemli bir bölümünü oluşturuyor. McGuinness’in gençlik deneyimleri, sanatının ana temasını belirler; madencileri ve onların yaşamını resmeden çalışmalarıyla tanınır.

Norman Cornish, 1950, Ocak Yolu

Norman Cornish’in resimlerinde ise maden işçiliğinin yalnızca yer altındaki değil, yer üstündeki yaşamla kurduğu ilişki de görünür olur. Dar sokaklar, işçi evleri, paylaşılan gündelik hayat ve yorgunluk, onun tablolarında sade ama çarpıcı bir dille anlatılır. Cornish, figürleri idealize etmez, aksine onların sıradanlığını ve yıpranmışlığını olduğu gibi aktarır. Bu yönüyle eserleri, yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda bir sınıf hafızası işlevi görür.

1Bob Olley, Yüksek Hızla Galeri Açanlar

Bob Olley’nin heykel ve resimleri ise daha dramatik bir anlatı taşır. Yer altındaki kazalar, bedenin zorlanması ve makinelerle kurulan sert ilişki, onun işlerinde yoğun bir şekilde hissedilir. Figürler çoğu zaman ağır, kasvetli ve hareket halindedir, sanki her an bir çöküş ya da patlama ihtimali vardır. Olley, madenciliğin fiziksel yükünü izleyiciye neredeyse bedensel bir deneyim olarak aktarır.

1Ted Holloway, Madenciler

Ted Holloway’in eserlerinde ise kolektiflik öne çıkar. İşçilerin birlikte çalışması, dayanışması ve aynı kaderi paylaşması resimlerin merkezindedir. Yüzler çoğu zaman tek tek seçilemez, ama kalabalığın oluşturduğu ortak duygu çok nettir. Bu, bireysel bir hikayeden ziyade sınıfsal bir anlatıdır.

Bütün bu örnekler, başa dönersek, geçtiğimiz hafta haklarını almak için direnen maden işçilerinin mücadelesiyle doğrudan bağ kurar. Çünkü bu eserlerde gördüğümüz şey yalnızca geçmiş değildir. Bugün de süren bir emeğin, görünmez kılınan bir hayatın ifadesidir. 

Ancak aynı zamanda şu çelişkiyi de açığa çıkarır: İşçi sınıfı sanatı, kapitalist sistem içinde çoğu zaman ancak bir bölgenin turizm potansiyelini artıran, “kültürel değer” olarak pazarlanan projeler aracılığıyla görünür hale gelebilir. Yani madencinin emeği gibi, onun sanatı da çoğu zaman kendi gerçek bağlamından koparılarak dolaşıma sokulur. Bu yüzden hem emeğin hem de sanatın gerçek değerini teslim etmek, yalnızca onları sergilemekle değil, onların ortaya çıktığı koşulları değiştirmekle mümkün olabilir.

/././

Kürsünün tapusu kimde?-Berkay Kemal Önoğlu- 

1 Mayıs'ı uzlaşmacılıktan, heyecansızlıktan ve ruhsuzluktan kurtaracak yeni bir yolun işaret fişeği atılmış oldu. Nerede, hangi meydanda olursa olsun, mücadele gününde sokağa çıkan herkesin iradesi değerlidir. O iradenin hakkını mutlaka vereceğiz.

Tarihsel köklerini Chicago barikatlarından, sekiz saatlik iş günü mücadelesinden ve sömürüsüz bir dünya için ayağa kalkan işçi sınıfından alan; düzenle hesaplaşma günü 1 Mayıs geride kaldı. 1 Mayıs; otokratik, tek adamcı, otoriter ya da totaliter gibi sıfatlarla asıl karakteri perdelenen bir hesaplaşma değil, doğrudan kapitalist barbarlıkla bir yol ayrımı günüdür.

Bu büyük tarihsel miras, nasıl olur da bir düzen partisinin halkla ilişkiler faaliyetine dönüştürülebilir? 1 Mayıs ne bir bayram tatili ne de bir bahar festivalidir. Kimsenin alana konser veya festival beklentisiyle geldiği de yoktur. 1 Mayıs, sermayenin karşısına dikilen iradenin ve başka bir dünya hayalinin ete kemiğe bürünmüş halidir. 1 Mayıs, ancak bu anlamla var olabilir; bu anlam zayıfladıkça da yok olur. Öyleyse şirket mantığıyla yönetilen belediyeler, ne hakla 1 Mayıs sahnelerini de ihaleye çıkarmaya başladılar?

1 Mayıs iradesi elbette sanatçıların şarkıları, şiirleri ve oyunlarıyla güçlenir. Ancak o siyasal irade yoksa, sanatın da sahnelerin de ses sistemlerinin ve teknik hazırlıkların da bir önemi kalmaz. Asıl olan işçi sınıfının siyasal iradesidir; o irade ortaya konduğunda geri kalan her şey teferruattır.

Açık ve net konuşalım. CHP; programından kadrolarına, uzun vadeli politikalarından anlık reflekslerine kadar tepeden tırnağa bir patron partisidir. Meclis sıralarını dolduran patron milletvekillerinden Jeremy Rifkinli "temiz sermaye" güzellemelerine, holdinglere açılan kredilere kadar her şey bu sınıfsal karakterin ispatıdır.

Bir dönem "beşli çete" diyerek mangalda kül bırakmadıklarına, halkın sermaye sınıfına duyduğu öfkeyi sadece beş şirkete yönlendirdiklerine de bakmayın. Menfaat sofrası kurulunca, o "çete" dedikleriyle bile aynı tasa nasıl kaşık salladıklarını hep beraber gördük. Daha 2025'in başında, o meşhur "çetenin" has evladı Kalyon İnşaat'a 22 milyar liralık Kirazlı-Halkalı metro ihalesini altın tepside sunan bizzat CHP yönetimi değil miydi?

Üstelik bu işler sadece ihale vermekle de bitmiyor biliyorsunuz. Belediyeler "kaynak bulduk" diye övünerek uluslararası merkezlerden krediler çekiyor ve bu paralar ihale sistemiyle olduğu gibi holdinglerin kasasına giriyor. Halkın geleceği borçlandırılırken, büyük şirketler kâr üstüne kâr açıklıyor. Yerel yönetimler yasası ihaleciliği, yağmacılığı resmen yasallaştırıyor ve kimse bunu sorgulamıyor. Çünkü hepsi parayı ve patronları seviyor, hepsi onlara çalışıyor. Bunu hem AKP hem CHP yapıyor ama sonra birileri çıkıp 1 Mayıs meydanında hak hukuk dersi vermeye kalkıyor...

Hal böyleyken, 1 Mayıs kürsüsünün hangi akla hizmet tek bir isme teslim edilebildiğini ve sahnelerin nasıl bir CHP mitingine dönüştürüldüğünü sormak zorundayız. Buna kim, hangi yetkiyle, hangi mekanizmayla karar veriyor? Neden 1 Mayıs kürsüsü kapitalist sistemin taşıyıcı kolonlarına, ihale dağıtıcılarına emanet ediliyor?

İzmir'de Cemil Tugay’ın "Sahneyi biz kurduk, parayı biz verdik" sözü bir itiraf oldu. Soralım o halde:

İzmir'deki o mitingi belediye mi düzenliyordu?
Belediye bir destekte bulunacaksa şart mı ileri sürdü? 
Şartı hangi yasaya dayanarak ileri sürdü?
Bu şartlar düzenleyiciler tarafından kabul mü gördü?
Belediyesiz sahne kurulamıyor muydu? Çok mu gerekiyordu belediyenin desteği?

Son olarak,
Belediye birilerinin babasının malı mı?

Kurtla yiyip çobanla ağlıyorlar! Bir yandan SODEMSEN gibi yapılarla belediyeleri CEO edasıyla yönetecek, işçinin üç kuruşunun hesabını yapıp onu kapı önüne koyacaksın; diğer yandan 1 Mayıs'ta işçiyle saf tutuyormuş gibi yapıp kırmızı halıda yürüyeceksin. Bu ikiyüzlülük artık dikiş tutmuyor.

Özgür Özel kürsüde çıkmış "emekçilerin iktidarı" kurulsun diyor seneye 1 Mayıs için. Hedeflediği kendi iktidarı emekçilerin iktidarı olacakmış yani!
Yuh diyeceğim ama o da haklı...Hani şeyh uçmaz, mürit uçurur derler ya. Sen 1 Mayıs kürsüsünü sermaye bekçisi partilerin eline teslim edersen, onlar da gelir ve role girer elbette.

Emekçilerin sömürüldüğü düzen kapitalizm. Sizin düzen...Bir hükümet düşer, bir "tek adam" gider; ancak asıl mesele, adını koymaktan çekindiğiniz bu düzenin ta kendisi.

Neyse ki memleketin 1 Mayıs'ı yalnız bu maskeli balodan ibaret değildi.
TKP'nin girişimi, ilerici sendika şubeleri ve cumhuriyetçi çevrelerin desteğiyle dört meydanda gerçekleşen işçi mitingleri, bu kuşatmayı yaran en somut cevaptı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Adana'da yükselen ses; işçi sınıfının muhtaç değil, muktedir olduğunu, birilerinin otobüsüne yolcu olmayacağını, aksine hayatın ve geleceğin tek sahibi olduğunu hatırlattı.

1 Mayıs'ı uzlaşmacılıktan, heyecansızlıktan ve ruhsuzluktan kurtaracak yeni bir yolun işaret fişeği atılmış oldu. Nerede, hangi meydanda olursa olsun, mücadele gününde sokağa çıkan herkesin iradesi değerlidir. O iradenin hakkını mutlaka vereceğiz. Kapitalist sömürü düzeninin karşısına dikilen işçi sınıfının 1 Mayısları daha da güçlenecek.

/././

Öne Çıkan Yayın

Hepsi AKP'de birleşiyor: ‘Ampul ampuldür yani, bunun başka izahı olur mu?’ -soL-

Siirt seçimlerinden "laiklik tehlikede değil" çıkışına, Yenikapı ruhundan çözüm sürecine, NATO’nun genişleme oylamasından emperyal...