Bir yalanın anatomisi, Ortega seçimleri kaldırdı mı?-İbrahim Varlı-
Geçen hafta Türkiye ve dünya medyasının, sosyal medyanın gündeminde Nikaragua vardı. Orta Amerika’daki bu yedi milyonluk ülkenin gündem olmasının nedeni Devlet Başkanı Daniel Ortega’nın seçimlere yönelik sözleriydi.
İngiliz ve Amerikan medyasının servis ettiği habere göre Ortega seçimleri kaldırdığını, bundan böyle ülkede seçimlerin yapılmayacağını söylemişti.
19 Temmuz'da Sandinist Devrim’in 47’inci yıldönümü dolayısıyla yapılan kutlamalardaki konuşma üzerinde çokça tepinildi. Anti sol histeri bir kez daha kabarmıştı. Durdurabilene aşk olsundu.
Peki, Ortega hakikatten seçimleri tedavülden kaldıracak mıydı? Küçük bir araştırma gerçekleri ortaya çıkarmaya yeterliydi, ama meşhur “post-truth” çağında kim uğraşacaktı ki! Gerçek kısa sürede ortaya çıksa da Ortega çoktan linçe kurban gitmişti.
Ortada sistematik bir karalama kampanyası vardı, İngiliz ve Amerikan medyası her zamanki gibi bir şeyler çeviriyordu.
SİSTEMATİK BİR SALDIRININ ESERİ
Küba ve Venezuela gibi Nikaragua da uzun süredir ABD’nin hedefinde. Sandinist yönetimi devirmek isteyen Amerikan emperyalizmi açık tehditlerden gizli operasyonlara, suikastlerden sağcı muhalefetin satın alınmasına hemen her yola başvurdu.
ABD'li Cumhuriyetçi Senatör Rick Scott, Maduro’ya yönelik 3 Ocak’taki saldırının ardından hedeflerinde Küba ve Nikaragua'nın olduğunu açıkça dillendirdi.
Yine şubatta İngiliz The Economist dergisi, “tropikal Kuzey Kore” olarak adlandırdığı Nikaragua’yı hedef göstererek Washington’un daha fazlasını yapabileceğini yazdı.
Amerikan yönetimi “arka bahçe”deki bu “zararlı ot”u ayıklamanın peşinde, ancak şimdilik Venezuela gibi doğrudan bir askeri müdahaleye başvurmaktan kaçınıyor. Bunun nedeni bu ülkenin “tehdit” oluşturacak büyüklükte olmaması petrol ve kaynaklar açısından da iştah kabartıcı olmamasında yatıyor.
YANLIŞ ÇEVİRİ YOLUYLA MÜDAHALE
Gazeteci Becca Renk Foster’a göre ortada bilinçli bir çarpıtma vardı ve ABD, Ortega'nın konuşmasını kasıtlı olarak saptırarak Nikaragua seçimlerine müdahalenin kampanyasını başlattı.
Gerçek neydi peki?
Sandinist Halk Devrimi'nin zaferini kutlamak için Managua'daki Plaza de Fe'de toplanan 70.000 kişiye seslenen Ortega, ABD destekli muhaliflere göndermelerde bulunuyordu.
Bundan sonrasını Foster’dan okuyalım. Ortega, 19 Temmuz'daki konuşmasında, silahlı muhalif grupların şiddet içeren eylemlerle ülkeyi felç ettiği ve yaklaşık 270 kişinin öldürüldüğü 2018'deki şiddetli darbe girişimini hatırlatıyordu. Soruşturmalar, şiddetin ABD hükümeti tarafından finanse edildiğini ortaya koymuştu.
Ortega konuşmasında Nikaragualılara ülkenin güvenliğine yönelik tehditlerin devam ettiğini söylüyordu.
ASLA, ASLA, ASLA!
“Savaş halinde olmadığımız için barış içinde olduğumuzu düşünmeyin. Hayır! Onlar [ABD destekli muhalefet] sürekli komplo kuruyor, bu yolla seçimleri kazanmaya çalışıyorlar” diyen Ortega, sözlerini şöyle sürdürecekti:
“İşte burada, Yankiler (ABD), Somozacılar (darbeci diktatör) tarafından kurulan-desteklenen partilerin bir daha iktidara gelme hikâyesi bitti. Yankiler onlara ne kadar para verirse versin başaramayacaklar: Asla, asla, asla!”
İşte Ortega'nın bu sözleri kasıtlı olarak manipüle edilerek “Nikaragua’da artık seçim olmayacak” şeklinde servis edilince uluslararası alanda büyük yankı uyandırdı.
Oysa Ortega, ABD’nin muhalefet destek verdiğini, bunların işbaşına geldiği artık o dönemlerin kapandığını vurguluyordu.
NEW YORK TIMES DÜĞMEYE BASTI
Ertesi sabah, New York Times, "Nikaragua lideri seçimleri kaldırmayı planladığını söyledi" başlığıyla konuşmayı paylaştı. Bu çarpıtılan kışkırtıcı başlık organize bir biçimde dünyanın dört bir yanında tekrarlandı. Uluslararası haberlerde nadiren yer alan bu küçük ülke birden bire gündemin en ön sıralarına oturdu.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio konuya hemen balıklama atladı: “Daniel Ortega’nın ailesinin diktatörlüğü altındaki Nikaragua’da bir daha asla seçim yapılmayacağına dair açıklaması, onların gerçek otoriter doğasını ortaya koymaktadır” Rubio uluslararası toplumu da Nikaragua’ya karşı harekete geçmeye çağırıyordu.
Beklendiği gibi, bu açıklama, Amerikan emperyalizminin bölgedeki dostlarının Nikaragua’yı kınama yarışına dönüştü.
KASITLI ÇARPITMA
Foster’dan aktarmaya devam. Çeviri-tercümanlık alanında uzman olan ve ABD federal mahkemelerinde tercümanlık yapma yetkisi bulunan Jill Clark-Gollub, Ortega'nın New York Times'da yayınlanan ve başka yerlerde de tekrarlanan açıklamalarının yanlış çevrilmesinden dolayı şaşkınlığını şu şekilde dile getiriyor:
“Ortega, hitabet tarzı olarak duraklamalar yapıyor ve tekrarlamayı kullanıyor. Cümlesini bitirmeden sözünü kesmek, sanki bir daha asla seçim yapılmayacakmış gibi davranmak, mesajın kasıtlı olarak çarpıtılmasıdır. Eğer bir tercüman bunu profesyonel bir ortamda yapsaydı, disiplin cezasına çarptırılırdı.”
Sözlerin bu kasıtlı servisi, Ortega'nın konuşmasında uyardığı Nikaragua'nın iç işlerine müdahale kampanyasını başlatmış gibi görünüyor. Medya saldırısının ardından, ABD destekli muhalefet, bu durumu kullanmaya başladı. Buna göre, kınamalardan renkli devrim önerilerine kadar, ABD'nin baskıyı artırabileceği çeşitli toplumsal protesto spekülasyonları söz konusu.
SEÇİMLERE MÜDAHALE SEZONU
Mesele çok boyutlu, sıradan bir vaka değil. Kuzey Kore, Küba gibi ülkelere dair başvurulan karalama kampanyası, yalanlar şimdi de Nikaragua’da devredeydi. Foster’ın kawsachun.com’daki yazısından aktarmaya devam edelim: Bu manipülasyonlar, ABD'nin Latin Amerika üzerindeki baskısının güçlü şekilde arttığı bir döneme denk geliyor. Venezuela saldırısı, Küba ablukası, son bir yılda bölgedeki seçimlere müdahaleler vs. Arjantin, Bolivya, Honduras, Peru ve Kolombiya'da ABD, açıkça sağcı adayları destekledi. Bu isimleri Beyaz Saray'da ağırladı ve solcu partilere yaptırımlar uyguladı.
NİKARAGUA'YA MÜDAHALE İÇİN BİR ÖRNEK
Gazeteci Camila Escalante de sözlerin kasıtlı olarak bağlamından koparıldığını, yanlış çevrildiğini belirterek uluslararası medyanın çıldırmış bir şekilde bunu yaydığını belirtiyor paylaşımlarında. Ona göre o sözler anayasal oy kullanma hakkına yönelik değildi. Nikaragua'nın egemenliğini ve barışını baltalayan yaptırımları, yabancı müdahaleleri ve eylemleri teşvik edenlere atıfta bulunuyordu.
Stephen Sefton ise geçen yüzyıldaki ABD destekli diktatörlükler dönemine atıfta bulunarak "Plan Condor 2.0" olarak adlandırılan planın aktifleştirildiğini belirterek Trump yönetiminin Bolivya, Honduras, Ekvador, Arjantin seçimlerine müdahalelerini hatırlatıyor. Benzer şekilde Peru ve Kolombiya'da da aynı şeylerin yaşandığını söylüyor.
Şu anda Latin Amerika ve Karayipler'de Brezilya, Küba, Meksika ve Nikaragua’nın sadece Amerika’nın dümeninde olmadıklarını kaydeden Sefton, Ortega'nın kasıtlı olarak yanlış aktarılan açıklamalarının bu bağlamda ele alınması gerektiğini kaydediyor.
Sefton şunları aktarıyor: Bağlamına sadık kalınarak çevrildiğinde, Ortega, Nikaragua seçimlerinde ABD'nin aşırı etkisine değinerek, burada bir daha böyle seçimler olmayacak, artık hile yoluyla iktidara gelip, hile yoluyla iktidarı ele geçirebilecekleri seçimler olmayacak" diyor.
DEVRİMİ VERDİĞİ İÇİN SUÇLANMALI
Amerikan ve İngiliz medyası ve onların dümenindeki diğerleri kendilerinden olmayanlara karşı doğrudan psikolojik bir savaşın içinde. Telegraph, Guardian, New York Times, Washington Post ve diğerleri. Tekno-feodalizm çağında yapay zekanın da desteğiyle artık beslenen baskın Batı anlatıları dört bir yanı esir alıyor.
On yıllardır, Batılı egemenler bir psikolojik savaş yürütüyor, bu şekilde kitleler manipüle edilerek yönlendiriliyor. Ortadoğu’daki savaşlarda, Filistin'de, Ukrayna’da, İran’da tanık oluyoruz buna.
Dillere plesenk olan bir kavramla söylersek, “Post-truth” çağındayız. Yalanla gerçeğin birbirine karıştığı bu dönemde Amerikan-Batı emperyalizminin psikolojik savaşlarına karşı uyanık olunmalı.
1979’da devrim yaparak Somoza diktatörlüğünü yıkan, devrimle kazandığını 1990’da seçimle veren bir hareketin seçimleri ortadan kaldırmasına inanmak olsa olsa emperyalist manipülasyona teslim olmaktır. Ortega’ların son yirmi yıllık yönetiminde çokça eleştirilecek şey olsa da bu seçimler olamaz.
/././
Figürler, figüranlar, akıl almaz iftiralar -Berkant Gültekin-
BirGün muhabiri Ebru Çelik’in Kılıçdaroğlu’nun rozet takma törenine 950 liralık ücret karşılığı cast ajansından figüranların getirildiğini ortaya çıkarması son dönemin en büyük haberi oldu. Ebru, eşine az rastlanır bir gazetecilik başarısına imza attı, kendisiyle ne kadar gurur duysak az. Haber, tekniği itibarıyla öylesine sağlam ve içeriği bakımından o denli ilgi çekiciydi ki memleketi bir anda etkisi altına aldı. Duymayan, görmeyen, konuşmayan kalmadı.
Haberin yayınlandığı ilk dakikada CHP’deki mutlak butlan yönetiminin yapması gereken tek bir şey vardı: Özür dilemek ve sorumlulara gereken cezaların verileceğini söylemek. Bu kadar. Ancak hiç yapmamaları gereken bir şeyi yaptılar. Ağrı Dağı kadar gerçek bir haberi, “zinhar böyle bir şey yok” diye yalanlamaya çalıştılar. Yetmedi, üstüne bir de Ebru’ya ve BirGün’e iftira atmaya kalktılar. Sadece resmi ağızlardan değil, sosyal medyadan da çirkin bir kampanya harlamaya çalıştılar. Elbette rezillikleriyle kaldılar. Tutup bir de suç duyurusunda bulundular.
Krizi nasıl yöneteceklerini öylesine bilmiyorlardı ki her yeni bulguda ortaya yeni bir teori attılar. Önce “Asla figüran yok” dediler, sonra figüranların geldiği artık ayan beyan ortaya çıkınca, bu kez “Bize komplo kuruldu” demeye başladılar. En son da işi Özgür Özel’e yıkmaya çalıştılar. Ajans sahibinin açıklamasında geçen “Samet’e destek verdim” ifadesindeki Samet’in, Özel ile yakın olduğunu iddia ettiler. Fakat sonradan o Samet’in, Gürsel Tekin’in yakınındaki kişilerden biri olduğu anlaşıldı. Samet’i feda etmeyi planladılar ancak yine gerçeğin barajına takıldılar.
Cumartesi gününden beri akıl almaz iftiralar duyuyoruz. Suçüstü yakalanma halinin yarattığı çaresizlik insana neler yaptırıyor. Panik, aklı bu kadar sabote edebiliyor ne yazık ki. Gürsel Tekin, haberimizin ardından kameraların karşısına çıkıp bizi kendisine “FETÖvari tezgâh kurmakla” suçladı. “Şeytanın aklına gelmeyecek” bir şey yapmışız! Yani törene figüran taşımak değil de bizim bu skandalı ortaya çıkarmamız “şeytanın aklına gelmeyecek şey” oluyormuş. Pek tekin bir bakış açısı değil ama kendi bilir tabii…
Öte yandan Gürsel Tekin’in BirGün’ü FETÖ üzerinden vurmaya yeltenmesi komik olmasının yanında enteresan. Çünkü bu yapının lideri Fetullah Gülen’in yaşadığı bir sağlık sorunu sonrası Ekim 2013’te Zaman gazetesine verdiği ilanda teşekkür ettiği isimlerden biri de dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’di. Malum, o zamanlar Tekin’in genel başkanı da Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. Şimdi Tekin gelmiş bize “FETÖvari tuzak” göndermesi yapıyor. Biz de kendisine gecikmiş bir “Başın sağ olsun” mesajı yollayalım öyleyse!
Yanlış anlaşılmasın, ortada iktidarın devasa sorumluluğu varken Tekin’i FETÖ’cülükle suçlayacak değiliz. Ancak Gülen’e geçmiş olsun dileklerini iletmiş ve kendisinden teşekkür almış biri de bizim gibi bir kuruma FETÖ üzerinden yüklenmesin bir zahmet. Ayrıca her sıkıştığında FETÖ kartına sığınanlar bu çetenin nasıl bir virüs olduğunu hâlâ idrak edebilmiş değil. FETÖ, gerçek delil kullanmazdı; sahte, uydurma, yerleştirilmiş deliller üretip bunlar üzerinden sözde hukuki kurgular yapardı. Kumpas davalarını da böyle yürütürdü. Bizim haberimiz ise belgelidir, kanıtlıdır ve köküne kadar gerçektir. Önce bu farkı öğrenin.
Akla ziyan iddialardan biri de BirGün’e ödendiği söylenen para… Kendimizi “el insaf” demekten alıkoyamıyoruz. Belge diye gösterdiği şeyin bir Excel dosya çıktısı olması bir yana, para diye diline doladığı meblağ da 3 yılda 3,5 milyon TL. Bu kadar mı çaresiz kaldınız? Başka hiçbir şey bulamadınız da bu tutara mı sığındınız? Bahsettiğiniz para orta ölçekli bir kurumun çalışanlarına bir ayda yaptığı maaş ödemesi kadar. Bu parayla bir medya organına iftira atabileceğinizi mi düşündünüz? Siz muhalif kitleleri aptal mı sanıyorsunuz?
BirGün’ü kimsenin hiçbir şekilde satın alma şansı yok ama bu paralarla kendini satmaya meyilli bir medya organına ancak çeyrek sayfa haber yaptırabilirsiniz. İstanbul’da kömürlük almaya yetmeyecek paralarla tertemiz gazetemizin itibarını karalamaya çalışıyorlar. Bir yandaş medya kanalında bile bu yalanı duyan bir yorumcu araya girme ihtiyacı hissederek “Milyon değildir o, milyardır” dedi. Çünkü yandaşların bile butlancılara kıyasla bir akıl süzgeci var. Abdülkadir Selvi’yi bile çileden çıkaran bir dünyadan kopukluktan bahsediyoruz.
Bugün açılan soruşturma kapsamında “şüpheli” sıfatıyla basın savcılığına ifadelerimizi veriyoruz. Aslında bizim açımızdan ortada şüpheli bir vaziyet yok. Ne BirGün, muhabiri Ebru Çelik’in haberinden şüphe ediyor ne de halk BirGün’ün dürüstlüğünden… Haberimizin ardından toplumun gösterdiği teveccüh bizim için en büyük ödüldür. Patronsuz bir gazete, ayakta kalmaya işte böyle devam ediyor. Birileri figüranlarla ve iftiralarla siyasetçilik oynamaya devam etsin, biz memleketin yararı için gerçekleri yazmaktan vazgeçmeyeceğiz.
/././
Cumhur İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı net mi: Saat Erdoğan’ın aleyhine işliyor -Yaşar Aydın-
Gerçek büyük kriz iktidar cephesinde yaşanıyor. Yüzde 50+1 ve Erdoğan'ın adaylığı için gerekli olan erken seçim kararı Cumhur'un krizi olmaya aday. Rejim, artık bizzat kurucusunun en büyük yüküne dönüşüyor.
Yaklaşık iki aydır gözler tamamen muhalefet cephesine kilitlenmiş durumda. "Butlan geldi gitti, CHP bölündü bitti" derken YENİ Parti'nin kuruluşuyla sürecin kritik bir evresi tamamlandı. Bununla birlikte muhalefet kanadı için "Her şey netleşti, artık yeni bir kriz çıkmaz" demek son derece erken. Çözüm süreci, CHP'nin devam eden davaları ve fezlekelerle birleştiğinde iktidarın elinde hâlâ ciddi bir cephane olduğu görülüyor. Seçim takvimi işledikçe bu kartlar tek tek sahaya sürülecektir.
Saray’dan bakıldığında mevcut tablo oldukça elverişli görünebilir. Çözüm süreci ilerliyor ve Kürt hareketi pozitif mesajlar veriyor, CHP eksenli muhalefet bölünmüş durumda ve merkez siyaset iktidar saflarına doğru kayıyor. Hatta bırakın erken seçim kararı aldıracak çoğunluğu, Meclis'te yeni anayasayı yapacak vekil sayısına ulaşıldığı bile düşünülebilir.
İktidar gözlüğünü takıp Saray balkonundan baktığınızda görünen manzara bu. Ancak sokaktaki gerçeklik çok başka ve elden ele dolaşan siyasi fotoğraf bu pembe tabloyla uyuşmuyor.
İÇERİDE-DIŞARIDA SİYASET SIKIŞTI
NATO rüzgârı dindi, S-400’ler hangarda bekliyor; Trump ise bir yandan Erdoğan’ı överken diğer yandan hareket alanını sınırlandıran bir hat çiziyor. Trump’ın bu çizgisi, iç siyasette Erdoğan’ın ayağına dolanıyor. Cumhur İttifakı'nın küçük ortağı Bahçeli’nin ne yapmaya çalıştığını anlamak ise neredeyse imkânsız. AKP’yi destekliyor mu, yoksa yıpratıyor mu belli değil. Ancak gidişattan ve iş yapış biçiminden duyduğu rahatsızlık aşikâr.
Partilerin tepesi değil mutfağı da karışık. AKP örgütlerinde görevden almalar sıradan bir haber bültenine dönüştü. Bilal Erdoğan örgütler üzerindeki baskıyı artırdıkça güvenlik bürokrasisi cevabı başka kulvarlardan veriyor. MHP 10 ay sonra kongreye gidecek ve o tarihe kadar neredeyse el değmemiş il örgütü kalmayacak. Yeni ortak CHP ise iki ay içinde üçe bölündü. Mesele öyle bir düğüme dönüştü ki AKP-MHP bloku, CHP’yi yeniden Özgür Özel ekibine teslim etmemenin kendi lehlerine daha hayırlı sonuçlar doğurup doğurmayacağını tartışıyor. Yargıtay ve eylül ayı eksenli tartışmalar tam olarak bu tereddüdün ürünü.
ADAYLIK SIKINTISI VE ZAMAN BASKISI
Yaklaşık iki hafta önce Erdoğan’a sunulan bir teklif gündemden hızlı düştü. AKP Milletvekili Serap Özbudun’un bir toplantıda Erdoğan’a yaptığı “Parlamenter sisteme geçelim ve siz de ömür boyu Cumhurbaşkanı olun” önerisi, ilk bakışta Erdoğan'a sunulan güçlü bir destek gibi görünse de gerçekte derin bir çaresizliğin dışavurumuydu.
Cumhurbaşkanı Erdoğan AKP'liler için her zaman bir kurtarıcı olarak algılandı. Ancak ilk kez Erdoğan’ın varlığı belirsizliği artıran bir faktöre, yüke dönüştü. Erdoğan var olduğu için artık ayak bağı olan başkanlık rejiminden vazgeçemiyor. Yüzde 50’lik seçmen desteği hayal ise başkanlık rejiminin bu biçimiyle devam etmesi siyasi intihar anlamına gelir. Herkes durumun farkında. Erdoğan’ın bir kez daha kazanması için muhalefetin devasa bir hata yapması gerekiyor Hata yoksa, Erdoğan için yenilgi kaçınılmaz. AKP kurmayları ve iktidar bloğunu ayakta tutan güçler, böylesi bir yenilginin sadece bir seçim kaybı değil, elde kalan her şeyin yitirilmesi anlamına geleceğini iyi biliyor. Arayışlarını gizlememelerinin sebebi de bu. İsimlerden önce sistem değişikliğinin konuşulması, hazırlıksız bir şekilde Erdoğangillerle doğrudan karşı karşıya gelmek istememelerinden kaynaklanıyor.
HEDEFE UZAKTALAR
Şu anda iktidar cenahında ne sisteme ne de adaya dair net bir strateji var. Tek hedefleri ne pahasına olursa olsun bir kez daha kazanmak. Erdoğan’ın adaylığı önündeki bir diğer devasa engel ise erken seçim zorunluluğu. Mayıs 2028 yaklaştıkça, erken seçim kararına el kaldıracak parti ve milletvekili sayısının artacağını söylemek kâhinlik gerektirmez. Ancak 2028’in Mart veya Nisan ayına sarkan bir erken seçim dayatması, Erdoğan’a ağır bir sürpriz yaşatabilir. O gün geldiğinde sandıktan çıkacak sürpriz bir "hayır" kararı, yalnızca DEM ve CHP sınırları içinde de kalmayacaktır.
Sonuçta Saray’ın kurguladığı tüm senaryolar, Erdoğan’ın yenilmezliği varsayımına dayanıyor. Oysa zaman, iktidarın oyunu kurma kapasitesini eritiyor ve sistemi bizzat kurucusunun etrafında daraltıyor. Erdoğan yıllardır rakiplerini kendi oyun sahasına çekerek kazanmaya alışkındı. Ancak bugün ilk kez, kendi inşa ettiği sistemin en kırılgan halkasına dönüştüğünü gizleyemiyor. Erken seçim kapıya dayandığında İttifak’ın karşılaşacağı asıl tehlike muhalefetin hamleleri değil, bizzat iktidar blokunun kendi içinde çatırdayan meşruiyet zemini olacaktır. Çünkü siyasetin şaşmaz kuralıdır: Zamanın aleyhinize işlediği bir düzlemde, koltuğu korumak için attığınız her ekstra adım, sizi kaçınmaya çalıştığınız yenilgiye yaklaştırır. Panikle yanınıza çağırdığınız her yapı size sadece yük olur.
AKP balonunun havada kalması artık çok zor. Erdoğan'la ya da Erdoğan'sız.
/././



