Siirt seçimlerinden "laiklik tehlikede değil" çıkışına, Yenikapı ruhundan çözüm sürecine, NATO’nun genişleme oylamasından emperyalizmle işbirlikçiliğe uzanan bir yol var. Yani ortada bir “şaşırma” hali yok. AKP’nin nasıl bir misyona sahip olduğunu, bizzat Erdoğan’ın taktığı rozetin ne anlama geldiğini son derece iyi biliyorlar. Erdoğan’ın dediği gibi, ‘Ampul ampuldür yani, bunun başka izahı olur mu?’
AKP kurulduktan hemen sonra partinin simgesinin ne anlama geldiğini soranlara başlıktaki yanıtı vermişti Erdoğan.
Bugün aradan tam 25 yıl geçti.
25 yılın sonunda AKP’nin de simgesinin de ne anlama geldiği çok açık olsa gerek.
Cumhuriyet'in tasfiyesi, Yeni Osmanlıcılık, gericilik, emperyalizmle işbirliği gibi başlıklarda bir hayli yol aldı iktidar partisi.
Bunu yaparken de en büyük gücü söylendiği üzere “halktan” değil, patronlardan, tarikatlardan ve tabii ki Meclis’teki diğer düzen partilerinden aldı.
Sadece bugün yaşananlara baktığımızda dahi AKP’nin gücünü nereden aldığını çok net şekilde görebiliyoruz.
Halkın oylarını “oyunu bize ver, yoksa boşa gider, AKP’ye gider” diye toplayanların sıraya dizilmiş şekilde AKP’ye katıldığına şahitlik ediyoruz.
AKP'nin çerçevesini çizdiği sürece, tüm partilerin "balıklama" şekilde dahil olduğunu, AKP tarafından nasıl hizaya sokulduklarını görüyoruz.
Hem de son derece "doğal" şekilde.
Neler oluyor?
*CHP’nin Ankara Kahramankazan Belediye Başkanı Selim Çırpanoğlu *CHP'den istifa eden Espiye Belediye Başkanı Erol Karadere *CHP'den istifa eden Eceabat Belediye Başkanı Saim Zileli *CHP’den istifa eden Tekirdağ Hayrabolu Belediye Başkanı Tuncer Başoğlu *İYİP Gaziantep Milletvekili Mehmet Mustafa Gürban *İYİP Aydın Milletvekili Ömer Karakaş *Gelecek Partisi İzmir Milletvekili Mustafa Bilici
Bu isimlerin tamamı bugün AKP’ye katılıyor.
CHP’li Ankara Gölbaşı Belediye Başkanı Yakup Odabaşı’nın da kısa süre içinde AKP’ye katılması bekleniyor.
İYİP vekili olup sonrasında CHP’ye katılan Ümit Dikbayır’ın da bugün AKP’ye katılması bekleniyordu, belli ki AKP tarafından reddedildi.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay da bugün AKP’ye katılacaktı, tepkilerden korkunca çekinip şimdilik “bağımsız” kalma kararı aldı.
Bunlar sadece bir güne sığanlar.
Daha bundan iki hafta önce CHP’nin İstanbul’daki üç ilçe belediye başkanı AKP’ye katılmıştı.
Sonuç olarak tüm bu istifaların ardından tam 24 CHP’li belediye başkanı AKP’ye katılmış oldu.
Yine CHP oylarıyla Meclis’e giren birçok sağcı vekil de AKP’nin yolunu tuttu.
Seçimlerden 268 vekille çıkan AKP bu sayede tam 280 vekile ulaştı.
İlerleyen günlerde AKP’nin hem vekil hem de belediye başkanı sayısının artması bekleniyor.
Hem CHP’den hem Yeni Parti’den hem de diğer sağcı partilerden AKP’ye geçiş hiçbir şekilde sürpriz görünmüyor.
Şu anda AKP’ye katılan CHP’li belediye başkanlarının tamamını 31 Mart seçimlerinde bizzat Özgür Özel yönetimi aday göstermişti. AKP’ye katılmak için sıraya giren sağcı vekillerin CHP listelerinden seçime girmesini sağlayan isim de Kılıçdaroğlu’ydu.
İki isim de AKP’yi geriletmek için talep ettikleri oylarla kazanılan koltukları AKP’ye teslim etmiş oldu.
Nasıl oluyor?
Akıllardaki soru bu.
Nasıl oluyor da AKP’ye karşı onca açıklama yapan ve tepki gösteren isimler, en ufak tehdit ya da menfaat uğruna partisinden ayrılıp AKP'ye katılabiliyor.
Aslında o kadar basit ki bu sorunun yanıtı.
AKP, düzen siyasetinin tüm kodlarını baştan aşağı yeniden yazdı.
Meclis’teki partilere bakın, hemen hepsi programsızlık, ilkesizlik vaaz ediyor; siyaseti programa ve ilkeye değil, kahramanlara ve tabii ki paraya havale ediyorlar.
Hepsi AKP’nin ilkelerle ve programla değil ilkesizlikle ve daha da sağcılaşarak geriletileceğini söylüyor.
Bunları söyleyip böyle davranınca da çürüme de her yanı sarıyor, daha fazla AKP’ye benziyorlar.
AKP’ye benzedikçe de geriye sadece rozetin takılması kalıyor.
Siirt seçimlerinden "laiklik tehlikede değil" çıkışına, Yenikapı ruhundan çözüm sürecine, NATO’nun genişleme oylamasından emperyalizmle işbirlikçiğe uzanan bir yol var.
Yani ortada bir “şaşırma” hali yok.
AKP’nin nasıl bir misyona sahip olduğunu, bizzat Erdoğan’ın taktığı rozetin ne anlama geldiğini son derece iyi biliyorlar.
Erdoğan’ın dediği gibi, ‘Ampul ampuldür yani, bunun başka izahı olur mu?’
Afganistan'da Taliban zulmünün beşinci yılı: Dünya uzlaşıyor, kadınlar direniyor -Sarya Toprak-
Taliban’ın Afganistan’da yeniden iktidara gelişinin üzerinden beş yıl geçti. Yirmi yıllık ABD/NATO işgalinin ardından Taliban’a bırakılan ülkede kadınlar kamusal yaşamdan sistematik biçimde silinirken dünya devletleri Taliban’la ilişkilerini giderek normalleştiriyor. Afgan insan hakları savunucusu Shaharzad Akbar, “Afganistan dünyadaki en ağır kadın hakları krizinin yaşandığı ülke. Hukuki hesap verebilirlik tek başına Afganistan’daki durumu değiştiremez. Ancak Taliban üzerinde önemli bir baskı aracı yaratabilir” dedi.
Afganistan’da Taliban’ın yeniden iktidarı ele geçirmesinin üzerinden beş yıl geçti. Ancak ülkenin bugün içine sürüklendiği karanlık,15 Ağustos 2021’de başlamadı. Afganistan’ın son yarım yüzyılı emperyalist müdahalelerin, işgallerin, vekâlet savaşlarının ve büyük güçlerin bölgesel çıkar hesaplarının şekillendirdiği bir tarih oldu. ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı mücahitleri desteklediği döneme, 11 Eylül’ün ardından başlayan 20 yıllık ABD/NATO işgalinden Washington’ın 2021’deki çekilmesine kadar Afganistan halkı, küresel ve bölgesel güç mücadelelerinin ağır bedelini ödedi. ABD, “terörle mücadele”, “demokrasi” ve kadın hakları söylemleri eşliğinde yürüttüğü yirmi yıllık savaşın ardından ülkeyi, Doha’da yıllarca müzakere ettiği Taliban’a bırakarak çekildi. Aradan geçen beş yılda ise Taliban kadınları eğitimden, çalışma yaşamından ve kamusal alandan sistematik biçimde tasfiye ederken, bir dönem Afgan kadınlarının özgürlüğünü askeri müdahalenin gerekçelerinden biri haline getiren Batılı devletler giderek Taliban yönetimiyle pragmatik ilişkiler kurmaya yöneldi. Bölge ülkelerinin de dahil olduğu bu normalleşme sürecinde kadınların hakları bir kez daha devletlerin jeopolitik ve ekonomik çıkarlarının gerisine itiliyor.
Taliban’ın dönüşünün beşinci yılında Afganistan’daki tabloyu, kadınların sürdürdüğü direnişi ve uluslararası toplumun sorumluluğunu Afgan insan hakları savunucusu ve Rawadari Direktörü Shaharzad Akbar ile konuştuk.
Taliban’ın Afganistan’da yeniden iktidarı ele geçirmesinin yıldönümünde yaşanan dönüşümü nasıl tanımlarsınız? 5 yıllık Taliban iktidarı kadınlar ve kız çocukları açısından ne anlama geldi?
Taliban’ın yeniden iktidara gelmesi, kadınları ve kız çocuklarını tüm temel haklarından mahrum bıraktı ve onları evlerine hapsetti. Kız çocuklarının ilkokuldan sonra eğitim görmesi yasaklandı. Kadınlar pek çok sektörde işlerinden uzaklaştırılarak evlerine gönderildi. Kadınların ne giyecekleri ve nasıl hareket edecekleri kısıtlandı. Ev içi şiddet normalleştirildi ve artık suç olarak görülmüyor. Kadınların yükseköğrenime erişimi engellendi, hemşire yada doktor olmalarının önü kapatıldı.
Bunun yanı sıra Taliban, baskıcı kurallarını büyük bir şiddetle uyguluyor. Seçimler yok, parlamento yok, siyasi partiler yok, bağımsız medya yok. Taliban’ın politikalarına karşı çıkmak hapis, işkence ve hatta zorla kaybedilme anlamına gelebiliyor. Sivil ve siyasi değişimin önünü açabilecek bütün kanallar Taliban tarafından acımasızca bastırılmış durumda.
Taliban’ın nihai amacı kadınları kamusal ve siyasi yaşamdan tamamen dışlamak mı?
Taliban’ın kadınlara ilişkin tek bir tahayyülü var: Kadınlar eve aittir ve tek sorumlulukları kocalarına hizmet etmek ve çocuk yetiştirmektir. Onlara göre kadınların kamusal yaşamda hiçbir rolü yok. Kadınları hem kırılgan hem de toplumsal huzursuzluğun kaynağı olarak görüyorlar. Bu nedenle kadınların kamusal alandaki varlığının denetlenmesi ve sınırlandırılması gerektiğine inanıyorlar.
Taliban’ın kadınların yanlarında erkek bir akrabaları olmadan acil sağlık hizmetlerine erişmesine dahi izin vermemesinin arkasında bu ideoloji var. Bir kadının yanında erkek akrabası olmadan dışarı çıkmasındansa hastalıktan ölmesini tercih ediyorlar. Kadınların hemşirelik ve tıp eğitimi almasını engelleyerek kadın sağlık çalışanlarına ihtiyaç duyulan ülkede kadın sağlık çalışanlarının yetişmesinin de önünü kesiyorlar.
Bu politika, kadınların nitelikli kadın doktor ve hemşirelere erişemedikleri için doğum sırasında hayatlarını kaybetmeleriyle birlikte, zaman içerisinde kademeli bir kadın kırımına yol açabilir. Afganistan’da kız çocuğu olarak doğmak adeta bir suç. Bu, bir erkekten daha aşağı görülmeniz, daha az hakka ve varsa bile çok daha az özgürlüğe sahip olmanız; tecavüze, ev içi şiddete ve çocuk yaşta dahi zorla evlendirilmeye karşı korunmamanız anlamına geliyor. Taliban rejiminde kadınların hak, onur ve adalet sahibi bireyler olduğu kabul edilmiyor.
Afganistan’da toplumsal cinsiyete dayalı zulüm ve diğer insan hakları ihlalleri konusunda uluslararası düzeyde hesap verebilirliği sağlamaya yönelik girişimler görüyoruz. Uluslararası adalet mekanizmaları bugün Afgan kadınları açısından ne kadar önemli? Taliban iktidarda kalmaya devam ederken hukuki hesap verebilirliğin sahada somut bir etkisi olabilir mi?
Hukuki hesap verebilirlik tek başına Afganistan’daki durumu değiştiremez. Ancak Taliban üzerinde önemli bir baskı aracı yaratabilir, Afganistanlı kadınlar için adaletin sağlanmasına katkıda bulunabilir ve Taliban’ın baskıcı politikalarının normalleştirilmesine karşı koyabilir.
Önemli ve acil girişimlerden biri, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) kapsamında yürütülen hukuki süreçtir. Bu girişim Eylül 2024’te Almanya, Avustralya, Kanada ve Hollanda tarafından duyuruldu. Aradan yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen henüz ilerleme göremedik. Artık bu girişimi ileriye taşımanın ve Taliban’ı Uluslararası Adalet Divanı (UAD) aracılığıyla hesap vermeye zorlamanın zamanı geldi. Böyle bir adım, Afganistanlı kadınlara güçlü bir dayanışma mesajı verecek ve Taliban’ın normalleştirilmesi ve tanınması yönündeki süreci yavaşlatacaktır.
Taliban’la diplomatik ve pratik ilişkilerin giderek arttığını da görüyoruz. Pek çok ülke Taliban’la farklı düzeylerde ilişkilerini sürdürüyor. Sizce uluslararası toplum giderek Taliban yönetimini normalleştirmeye mi yöneliyor?
Hükümetlerin sınır dışı etme politikaları gibi kısa vadeli iç siyasi çıkarlarını ilerletmek uğruna Taliban’la ilişkilerini utanmazca normalleştirdiğini görüyoruz. Almanya ve Avrupa’daki başka bazı ülkeler bunu yapıyor. Bunun yanı sıra Çin, Hindistan ve Türkiye dahil bölge ülkelerinin hükümetleri tarafından da Taliban’ın giderek normalleştirildiğini görüyoruz.
Bu durum Afganistanlı kadınlara ürpertici bir mesaj veriyor: Hayatlarınızın ve haklarınızın hiçbir önemi yok ve dünyanın dört bir yanındaki siyasi liderler kısa vadeli çıkarları uğruna toplumsal cinsiyet apartheid’ına göz yumabilir. Bu ülkelerdeki kadınlar ve feministler de kaygı duymalı Çünkü hükümetlerinin tutumu, toplumsal cinsiyet eşitliğine ve kadın haklarına yönelik açık bir saygı eksikliğini ortaya koyuyor.
Olağanüstü boyutlardaki baskıya rağmen Afgan kadınlar hem ülke içinde hem de sürgünde direnmeye devam ediyor. Bu direniş bugün hangi biçimlerde sürüyor? Afgan kadınların neye ihtiyacı var?
Afgan kadınlar eğitim almanın yollarını aramaya, sanat, müzik ve edebiyat üretmeye, kendi evlerinin içinden dahi protesto etmeye ve insan hakları örgütleriyle uluslararası yargı mercilerine tanıklıklarını aktarmaya devam ediyor. Gizli okullar ve spor salonları işletiyorlar. Kadınlar sanatlarını ve şiirlerini paylaşmak için sosyal medyayı kullanıyor. Evlerinde toplantılar ve protestolar düzenliyor, yüzlerini gizleyerek bu buluşmaların videolarını yayınlıyorlar. Arkadaşlarının evlerinde bir araya gelerek egzersiz yapıyor, kitap kulüpleri oluşturuyor veya yazdıkları metinleri birbirleriyle paylaşıyorlar. Gelir elde edebilmek, ailelerine ve topluluklarına katkıda bulunabilmek için küçük işletmeler kuruyorlar. Uzaktan eğitim için radyo ve internetten yararlanıyorlar.
Diasporadaki Afgan kadınlar, Afganistan’daki kadın gruplarıyla yakın biçimde çalışarak onların seslerini ve taleplerini duyuruyor; tanıklıklarını belgeliyor ve yayımlıyor. Sürgündeki Afgan kadınlar kadınlara yönelik medya kuruluşları işletiyor, filmler yapıp yönetiyor, konserler ve müzik etkinlikleri düzenliyor; BM Güvenlik Konseyi, BM İnsan Hakları Konseyi ve bölgesel platformlar gibi en üst düzey mercilerde savunuculuk faaliyetleri yürütüyor. Afganistan’daki kız kardeşleri için destek oluşturabilmek amacıyla dünyanın dört bir yanındaki siyasetçiler, akademisyenler ve dini liderlerle temas kuruyorlar.
Diğer ülkelerdeki feminist hareketlerin, sivil toplum örgütlerinin ve gazetecilerin Afganistan’daki durumu öğrenerek ve görünür kılarak, Taliban’ın normalleştirilmesini engellemek için kendi hükümetlerinden hesap sorarak ve Afganistan’daki koşulların iyileştirilmesine yönelik girişimleri destekleyerek Afgan kadınlarla dayanışma göstermeleri gerekiyor.
Türkiye’dekiler için yapılabilecek basit şeylerden biri, #Power2AfghanWomen gibi kampanyalara katılmak; Afganistanlı kadınlarla dayanışma amacıyla bir şarkı söyleyip ya da şiir okuyup bunu sosyal medyada paylaşmak veya İstanbul Toplumsal Cinsiyet Müzesi’nin Afganistanlı kadınlara ilişkin sergisine katılmak olabilir.
Bunun yanı sıra yurttaşlar, ilgili milletvekillerinden Afganistan’daki kadın haklarının durumunu Meclis gündemine taşımalarını ve hükümeti Afganistan konusunda ilkeli bir politika izlemeye çağırmalarını isteyebilir. Türkiye hükümeti en azından Afganistan’da eğitim görmeleri yasaklanan kadınlar ve kız çocukları için burs programlarını yeniden başlatabilir.
Sizce uluslararası toplum Afgan kadınları yüzüstü bıraktı mı?
Evet. Afganistan, dünyadaki en ağır kadın hakları krizinin yaşandığı ülke ve uluslararası toplumun verdiği karşılık yetersiz; durumun vahametiyle kesinlikle orantılı değil. Erkekler yalnızca cinsiyetleri nedeniyle evlerine hapsedilip haklarından mahrum bırakılsaydı, hükümetlerin yine bu kadar zayıf bir tepki verip vermeyeceğini merak ediyorum.
Shaharzad Akbar
∗∗∗
KAMUSAL HAYATTAN SİLİNMENİN KRONOLOJİSİ
2021: Taliban 15 Ağustos'ta Kabil'i ele geçirdi. Kız çocuklarının ortaöğretime dönüşü engellendi. Kadın İşleri Bakanlığı kapatılarak yerine Erdemi Teşvik ve Ahlaksızlığı Önleme Bakanlığı getirildi. Kadın kamu çalışanlarının önemli bir bölümü evde kalmaya zorlandı. Yıl sonunda kadınların uzun mesafeli yolculuklarında yanlarında erkek bir mahrem bulunması şartı getirildi.
2022: Mart ayında kız çocuklarının ortaokul ve liselere dönüşü son anda engellendi ve yasak süresiz hale geldi. Mayısta kadınların kamusal alanda yüzlerini de örtecek şekilde giyinmeleri emredildi. Kasımda kadınların park ve spor salonlarına girmesi yasaklandı. Aralıkta kadınların üniversite eğitimi askıya alındı; birkaç gün sonra yerli ve uluslararası STK'larda çalışmalarına da yasak getirildi.
2023: Nisan ayında Afgan kadınların Birleşmiş Milletler bünyesinde çalışması yasaklandı; böylece daha önce STK'lara getirilen çalışma yasağı BM'ye kadar genişletildi. Temmuzda ülke genelindeki kadın güzellik salonlarının kapatılması emredildi; on binlerce kadının geçim kaynağı ortadan kalktı.
2024: Ağustosta 35 maddelik Erdemi Teşvik ve Ahlaksızlığı Önleme Yasası yürürlüğe girdi. Kadınların bedenlerini ve yüzlerini kamusal alanda örtmesi öngörülürken, kadın sesinin yabancı erkekler tarafından duyulmasına da kısıtlamalar getirildi. Ahlak görevlilerine geniş denetim ve yaptırım yetkileri verildi. Aralıkta kadın ve kız çocuklarının tıp enstitülerinde eğitim görmesinin engellenmesi, gelecekte kadın hemşire ve ebelerin yetişmesini de tehdit eder hale geldi.
2025: Kadınların çalışma hayatına yönelik denetim yerelde daha da sertleşti; örneğin Kandahar'da kadın sağlık çalışanlarının işe giderken yanlarında kimlik kartına sahip bir erkek mahrem bulundurmaları istendi. Eylül ayında üniversitelerde kadınlar tarafından yazılmış kitapların okutulmasına yönelik yeni kısıtlamalar getirildi.
2026: Taliban yeni ceza düzenlemeleriyle kadınların hukuki statüsünü daha da zayıflattı. Kadınların evlilikten ayrılmasını zorlaştırırken çocuk yaşta kararlaştırılan evliliklere hukuki koruma sağladı. Haziranda Herat'ta zorunlu hicap uygulamalarına karşı düzenlenen protestolar güvenlik güçlerinin müdahalesiyle bastırıldı.
∗∗∗
Taliban’ın Afganistan’da yeniden iktidara gelmesinin beşinci yılında UN Women, Afgan kadınların yaşam koşullarına ilişkin yeni değerlendirmesini yayımladı. Rapora göre Taliban’ın kadınları kamusal yaşamdan dışlayan politikaları artık gündelik hayatın neredeyse her alanına nüfuz etmiş durumda.
• Kadınların istihdam oranı: %7
• Erkeklerin istihdam oranı: %84
• Ayda yalnızca 1-2 kez evden çıkabilen kadınların oranı: %50
• Ruh sağlığını "kötü" veya "çok kötü" olarak tanımlayan kadınların oranı: %70
• Gelecekleri konusunda umutsuz olduğunu belirten kadınların oranı: %75
• Kadın haklarına ilişkin koşulların önümüzdeki dönemde daha da kötüleşeceğini düşünenlerin oranı: %40
• Taliban’ın Ağustos 2021’den bu yana kadınların ve kız çocuklarının haklarını kısıtlayan karar ve düzenleme sayısı: 100+
∗∗∗
TALİBANLA İLİŞKİLER GELİŞİYOR
Taliban'ın Ağustos 2021'de Kabil'i ele geçirmesinin ardından hiçbir devlet yeni yönetimi resmen tanımadı. Ancak beş yıl içinde bu diplomatik tecrit aşınmaya başladı. Kadınların ve kız çocuklarının temel haklarına yönelik yasaklar sürerken büyük ve bölgesel güçler güvenlik, ticaret, enerji ve nüfuz hesapları üzerinden Taliban'la ilişkilerini geliştirdi.
RUSYA: İLK TANIYAN ÜLKE
Rusya, 3 Temmuz 2025'te Taliban yönetimini Afganistan'ın meşru hükümeti olarak resmen tanıyan ilk ülke oldu. Moskova, Taliban'la ilişkilerinde güvenlik, IŞİD-Horasan'la mücadele, uyuşturucu kaçakçılığı ve ekonomik işbirliğini öne çıkarıyor. Rusya, resmi tanımadan önce Taliban'ı yasaklı örgütler listesinden çıkarmış ve Taliban'ın atadığı büyükelçiyi kabul etmişti.
ÇİN: TANIMA YOK, DİPLOMATİK İLİŞKİ VAR
Çin Taliban yönetimini resmen tanımadı ancak ilişkilerini önemli ölçüde geliştirdi. Pekin 2023'te Taliban yönetimindeki Kabil'e büyükelçi gönderen ilk ülke olurken, 2024'te Devlet Başkanı Şi Cinping Taliban'ın Pekin'e gönderdiği büyükelçinin güven mektubunu kabul etti. Çin'in Afganistan politikasında güvenliğin yanı sıra madenler, ekonomik yatırımlar ve bölgesel bağlantı projeleri öne çıkıyor. ABD'nin çekilmesi sonrası bölge ülkeleriyle ilişkilerini geliştiren Pekin yönetimi, Afganistan ve Pakistan arasında bu yılın başlarında tekrar alevlenen çatışmalarda da arabuluculuk rolünü üstlenmişti.
HİNDİSTAN: KABİL'E YAKLAŞTI
Taliban'ın yeniden iktidara gelmesinin ardından Kabil'deki büyükelçiliğini kapatan Hindistan, 2022'de teknik misyonla geri döndü. Ekim 2025'te ise Kabil'deki temsilciliğini yeniden büyükelçilik statüsüne yükseltti. Hindistan Taliban'ı resmen tanımasa da bu yakınlaşma, Pakistan'la rekabet ve Çin'in Afganistan'daki artan etkisiyle birlikte değerlendiriliyor.
ABD: MÜZAKERE YENİ DEĞİL
ABD'nin Taliban'la doğrudan ilişkisindeki kritik dönüm noktalarından biri Donald Trump'ın ilk başkanlık döneminde yaşandı. Şubat 2020'de imzalanan Doha Anlaşması'nda Washington, dönemin Afgan hükümetini müzakerelerin dışında bırakarak Taliban'la doğrudan anlaşmaya vardı ve Amerikan askerlerinin ülkeden çekilmesinin yolunu açtı. Taliban böylece iktidarı ele geçirmeden önce uluslararası bir müzakere tarafı olarak kabul edilmiş oldu. Trump, ikinci başkanlık döneminde de Afganistan'dan çekilmenin bir hata olduğunu dile getirirken Güney Kafkaslar ve Batı Asya'daki jeopolitik hesapları kapsamında birçok kez bölgeye geri dönme isteğinin sinyallerini verdi.
AFGANİSTAN NEDEN ÖNEMLİ?
Afganistan; Çin, İran, Pakistan ve Orta Asya'nın kesişimindeki konumu, zengin maden kaynakları, bölgesel ticaret yolları, IŞİD-Horasan tehdidi ve Hindistan-Pakistan rekabeti nedeniyle yeniden büyük güçlerin nüfuz mücadelesinin alanlarından biri haline geliyor. Taliban ise bu rekabetten diplomatik tecridini kırmak, yatırım çekmek ve uluslararası meşruiyet kazanmak için yararlanıyor.
***
Logo parlak rejim karanlık -Birgün-
Çeyrek asır önce adalet ve kalkınma iddiasıyla başlayan süreç emeğin ucuzladığı, yoksulluğun derinleştiği ve devlet kurumlarının Saray'a bağlandığı bir rejime dönüştü. AKP'nin 25. yılı için hazırlanan parlak logosunun arkasında yoksulluk, ticarileşen kamusal hizmetler ve hukuksuzluk var. Logo çeyrek asırlık yıkımı gizleyemiyor. https://www.birgun.net/haber/logo-parlak-rejim-karanlik-729347
***
Cemaatin "bereket" tablosu: Bin katlık sermaye artışı -Mustafa Bildircin-
Süleymancılar Cemaati’ne yönelik operasyon kapsamında dosyaya giren şirketlerin sermaye yapısındaki büyük değişimler dikkati çekiyor. Sağlıktan turizme, inşaattan gıdaya kadar çok sayıda alanda faaliyet gösteren cemaat şirketlerinden bazılarının sermayesinde kısa süre içinde bin katlık artışlar yapıldığı görülüyor. https://www.birgun.net/haber/cemaatin-bereket-tablosu-bin-katlik-sermaye-artisi-729340
***
Çocuklar yoksulluk sarmalında: İstismar, ihmal, yoksunluk -Mustafa Bildircin-
Türkiye’nin 2025 yılına ilişkin en fazla gelir vergisi ödeyen ismi, Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar oldu. Bayraktar'ı sırasıyla Baykar Genel Müdürü Haluk Bayraktar ve Koç Holding Yönetim Kurulu Şeref Başkanı Mustafa Rahmi Koç takip etti. 100 kişilik listede 78 mükellef ise isminin açıklanmasını istemedi.
Gelir İdaresi Başkanlığı (GİB), 2025 vergilendirme dönemine ilişkin yıllık gelir vergisi ve kurumlar vergisi beyannamelerinin değerlendirilmesi sonucunda Türkiye genelinde en fazla vergi beyan eden 100 mükellef listesini açıkladı. Listenin ilk sırasında yer alan Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar, 2 milyar 991 milyon 536 bin 760 lira vergi ödedi.
İkinci sıradaki Lütfü Haluk Bayraktar 2 milyar 502 milyon 27 bin 660 lira, üçüncü sıradaki Mustafa Rahmi Koç 830 milyon 795 bin 72 lira, dördüncü sıradaki Enka İnşaat ve Sanayi Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Sinan Tara676 milyon 261 bin 751 lira, yedinci sırada Rönesans Holding Onursal Başkanı Erman Ilıcak557 milyon 655 bin 112 lira, dokuzuncu sıradaki Cengiz Holding Yönetim Kurulu BaşkanıMehmet Cengiz448 milyon 694 bin 700 lira, 10'uncu sıradaki Tara Holding Yönetim Kurulu ÜyesiCeyda Lale Tara430 milyon 317 bin 465 lira vergi ödemesiyle listede yer buldu.
1- Selçuk Bayraktar - 2.991.536.760,62
2 - Lütfü Haluk Bayraktar - 2.502.027.660,87
3 - Mustafa Rahmi Koç - 830.795.072,17
4 - Mehmet Sinan Tara - 676.261.751,92
5 - İsminin açıklanmasını istemedi.
6 - İsminin açıklanmasını istemedi.
7 - Erman Ilıcak - 557.655.112,13
8 - Adının açıklanmasını istemedi.
9 - Mehmet Cengiz - 448.694.700,95
10 - Ceyda Lale Tara - 430.317.465,73
11 - Adının açıklanmasını istemedi.
12 - Ahmet Cengiz - 417.497.090,84
13 - Mehmet Ömer Koç - 414.993.536,41
14 - Adının açıklanmasını istemedi.
15 - Adının açıklanmasını istemedi.
16 - Adının açıklanmasını istemedi.
17 - Ekrem Cengiz - 397.509.699,21
18 - Adının açıklanmasını istemedi.
19 - Adının açıklanmasını istemedi.
20 - Veli Ergin İmre - 297.765.221,63
İhracatta 2,2 milyar dolarlık yeni rekor
Savunma ve havacılık sektöründe son 5 yılın ihracat lideri olan Baykar, Bayraktar TB2 SİHA için 36, Bayraktar AKINCI TİHA için 16 ülkeyle olmak üzere toplamda 39 ülkeyle tedarik sözleşmesi imzaladı.
2021'de 664 milyon dolar olan ihracatını 2022'de 1,2 milyar, 2023 ve 2024'te 1,8'er milyar dolara çıkaran firma, 2025 yılında bu rakamı 2,2 milyar dolara ulaştırdı.
Cirosunun yüzde 90'ını ihracattan elde eden Baykar, Türkiye genelinde tüm sektörler arasında en çok ihracat yapan ilk 10 firma arasındaki yerini üst üste üçüncü kez korurken, küresel SİHA pazarındaki liderliğini de pekiştirdi.
Mükellef sayıları ve beyan edilen matrahlar
GİB'den gelen açıklamada, 2025 yılında 5 milyon 586 bin 760 mükellefe yıllık gelir vergisi beyannamesi verildiği, 12 trilyon 394 milyar 768 milyon 820 bin 670 TL matrah beyan edildiği ve beyan edilen bu tutar üzerinden 710 milyar 565 milyon 105 bin 352 TL gelir vergisi tahakkuk ettirildiği belirtildi.
Vergilendirme dönemi için her bir mükellef kurum ortalama 5 milyon 737 bin 526 TL matrah beyanında bulunurken, bu matrah üzerinden mükellef başına ortalama 1 milyon 329 bin 20 TL kurumlar vergisi tahakkuk etti.
En fazla vergi tahakkuk ettirilen ilk 100 mükellefin illere göre dağılımında zirvede 80 mükellef ile İstanbul yer aldı. İstanbul'u 14 mükellef ile Ankara takip ederken; İzmir, Antalya, Konya, Kocaeli, Muğla ve Kastamonu'dan 1'er mükellef ilk 100 listesine girmeyi başardı.
100 kişiden 78'inin adı açıklanmadı
Vergi rekortmenlerinin yer aldığı listede 100 kişiden sadece 22'inin adı yer alırken, 78 kişinin ismi açıklanmadı.
Beş yıldır zirve değişmiyor
Türkiye’nin 2024 yılına ilişkin en fazla gelir vergisi ödeyen ismi, ihracat gelirleriyle Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar olmuştu. Bayraktar'ı sırasıyla Baykar Genel Müdürü Haluk Bayraktar ve Koç Holding Yönetim Kurulu Şeref Başkanı Mustafa Rahmi Koç takip etmişti. 100 kişilik listede 21 kişinin adı yer alırken, 79 kişinin ismi açıklanmamıştı.
Listenin ilk sırasında yer alan Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar, 2 milyar 767 milyon 587 bin 718 lira vergi ödemişti. İkinci sıradaki Lütfü Haluk Bayraktar 2 milyar 528 milyon 619 bin 921 lira, dördüncü sıradaki Mustafa Rahmi Koç 757 milyon 755 bin 302 lira vergi ödemesiyle listede yer bulmuştu.
Kurumlar vergisi
2025 yılına ilişkin vergileme döneminde en fazla kurumlar vergisi beyan eden mükellefler listesinde de 70 milyar 394 milyon 482 bin lira vergi tahakkuku ile Ziraat Bankası birinci oldu. Listenin üçüncü sırasında 22 milyar 908 milyon 18 bin lira vergiyle Türkiye Vakıflar Bankası yer aldı. Garanti Bankası da 20 milyar 77 milyon 580 bin lira ile listenin dördüncü sırasında yer buldu. Listenin ikinci sırasında yer alan kurumun ismi açıklanmadı.
GİB verilerine göre, 2025 yılı vergilendirme dönemi kurumlar vergisi beyannameleri, 1 milyon 215 bin 24 mükellef tarafından verildi. Bu beyannamelerle toplam trilyon 971 milyar 232 milyon 11 bin 841 TL matrah beyan edilirken, bu tutar üzerinden 1 trilyon 614 milyar 791 milyon 537 bin 584 TL kurumlar vergisi tahakkuk ettirildi.
Listede 100 kurumdan 64'ünün adı yer alırken, 36 kurumun adı açıklanmadı.
Kütahya’nın Emet ilçesinde MHP’li belediyeden 2.5 yıldır eksik maaş alan işçiler, hak arama mücadelesi verdikleri için baskı, mobbing ve işten çıkarmalarla karşı karşıya kaldı.
Ankara – Kütahya Emet’te MHP’li belediye, Hak-İş’e bağlı Hizmet İş’te örgütlü iki sendika temsilcini haklarını vermeden işten çıkardı, bir sendika üyesini de emekliliğe zorladı. İşten çıkarılan İşçiler Murat Erdem, Ahmet Öztaş ve Mustafa Altındal ile konuştuk.
Yaklaşık 11 yıldır belediyede çalışan ve 9 yıldır sendika temsilciliği görevini yürüten Murat Erdem, son 3 yıldır ücret ödemelerinde sorun yaşadıklarını belirtti: “Aslında sıkıntı bundan önceki AKP’li belediye başkanının son 8 ayında başlamıştı. 2.5 yıldır da bu MHP’li belediye ile sıkıntılarımız devam etti. Diyalog ile çözmeye çok uğraştık. Kendisine öneriler sunduk, olmadı. Maaşlarımızın 3’te ikisi ödeniyordu. Arkadaşlarımızın içeride 450 bin liraya yakın biriken parası var. Baktık olmuyor gittik Çalışma Bakanlığına başvurduk, geldiler incelediler. Bir etkisi olmadı. 22 işçi ben ve diğer sendika temsilcisi toplam 24 kişi dava açtık.”
‘Sürgünün ardından sahte tutanaklarla işten atıldık’
Murat Erdem
Açtıkları davaların ardından Belediye Başkanı Mustafa Koca’nın kendilerini çağırarak tehdit ettiğini öne süren Erdem, “‘Bu işte önder olursanız, karşı çıkarsanız, siz iki temsilciyi işten çıkartırım’ dedi. Biz de ‘Bizim görevimiz bu. Bu davaları açacağız. Biz size gerekli zamanı verdik. Hiçbir şekilde bir ilerleme olmadı’ diye yanıt verdik. Hemen ardından biz iki sendika temsilcinin görev yerlerini değiştirdi. Görev yerim fen işleri saha ustalığı iken beni temizlik işlerine sürdü. Ben o dönem asfaltlarda tamirat yapıyordum. Dediler ki; ‘Senin birimin değişti, burada çalışamazsın.’ Ben de kanunen yerimin değiştirilemeyeceğini söyledim. ‘Hayır, çalışamazsın’ dediler. Baskı yaptılar bize. Akabinde sanki biz hiç işe gitmemişiz gibi sahte tutanaklar ile haksız hukuksuz yere, kıdem tazminatı ve işsizlik maaşı alamayacak şekilde ikimize çıkışımızı verdiler” sözleriyle yaşananları anlattı.
8 saat belediyeye sonra ek işe
Çıkarıldıkları hafta işe iade davası açtıklarını söyleyen Erdem, “Alacak davasını da aynı hafta açtık. Martta davalarımız açıldı. Şimdi 10. ayda işe iade davamızın duruşması var. Ardından alacak duruşmamızın da davaları başlar. Benim içeriden alacağım 350 bin lira civarıydı. Fakat diğer arkadaşlarımızın 500 bin lira civarı. Dava açanlardan iki arkadaşımız mobbinge dayanamadı, haklı fesih yaptılar. Diğer 20 arkadaşımız çalışmaya, yarım maaş almaya devam ediyorlar. Fakat o arkadaşlarımıza aldıkları ücret yetmiyor. 8 saat belediyede çalıştıktan sonra bir de ek işe gidiyorlar. Bize bu süreçte sağ olsun sendika asgari ücret bazında bir ödenek gönderiyor her ay. Ben de geçimimi o şekilde idame ettiriyorum şimdilik” dedi.
Emekliliğe zorlandı, Kod 4’le işten atıldı
Ahmet Öztaş
16 aylık yarım maaşı kalan ve emekliliğe zorlanan Ahmet Öztaş ise “‘31 Aralık 2024’e kadar emeklilik dilekçesi vermezseniz sizi işten çıkaracağız’ mesajı iletildi. Aynı baskıya maruz kalan 8 arkadaşım emeklilik dilekçesi verdi, ben reddettim. 3 günlük sağlık raporumun bitmesi bile beklenmeden 31 Aralık 2024’te Kod 4 (gerekçesiz fesih) ile iş akdime son verildiğini öğrendim.” diye konuştu. İşe iade davasını kazanan Öztaş’ı işe başlatmamak için tazminatı ödendi. Baskılara dayanamayarak 5 Temmuz’da zorunlu olarak emeklilik dilekçesi veren Öztaş, emekli edilen diğer 8 işçiyle birlikte haklarını almak için hukuk mücadelesini sürdürüyor. Maaşlarını alamayan işçilerden 20 kadar işçinin halen belediyede çalıştığını ancak halen onlara yarım maaş ödendiğini belirten Öztaş belediyenin mahkemeye vermeyen işçilere tam maaş ödeyerek ayrımcılık yaptığını söyledi.
‘İnsanlar eziyet yüzünden işi bırakıyor’
Mustafa Altındal
Bir diğer İşçi Temsilcisi Mustafa Altındal ise kanuni haklarını savunduğu için sürekli sürgüne uğradığını ve nihayetinde işine son verildiğini belirtti: “Bana kalırsa bana karşı kişisel kini de vardı, çünkü seçimde oy vermedim ona. MHP belediyeyi almadan önce ben zabıtaydım. Fakat maaşlar yatmadı, dava süreci başladı, biz iki sendika temsilcisinin yerini değiştirdiler. Oysa kanun temsilci istemediği müddet yerini değiştiremezsiniz diyor. Sonra da işten çıkardılar.”
Zabıtayken MHP belediye seçimini kazanınca önce çöp kamyonu arkasına, ardından fen işlerinde taşa sürüldüğünü ifade eden Altındal “Taşta 1.5 yıl çalıştım, ses çıkarmadım. Fakat bir kez daha sürmek istediler; kaplıca işletmelerine görevlendirdiler, ‘Yeter artık, köleniz değilim’ diyerek almadım görevlendirmeyi. Başkan odasına çağırdı bizi, ‘Sizi işten atarım, bu sendikayı buraya sokmam’ dedi. ‘Vallahi bu senin tercihin, atıyorsan at’ dedim. Başkan da ‘Bu para benden çıkmayacak’ dedi. Böyle tehdit etti bizi” dedi.
Altındal, “100 küsur personelden sadece 24’ümüz dava açtık. Diğerleri korkup gelmedi. Böyle bir arsızlık olamaz. Bu belediyede insanlara eziyet var. Eziyetten iş bırakıyorlar. Daha bu hafta iki işçi işi bıraktı. Ben şimdi bir kahvehanede günlük 500 liraya çalışıyorum. Emet’in nüfusu 11 bin. Bu belediye başkanı hakkında yolsuzlukla ilgili haberler çıktı. Fakat bunlara neden ses çıkmıyor biliyor musunuz? Çünkü belediye başkan yardımcısının kardeşi Emet AKP İlçe Başkanı. İşçiyi değil sadece ilçeyi sömürüyorlar da ondan. YouTube’da var, yolsuzluk haberlere konu oldu” dye konuştu.
İşçilerin anlatımları üzerine Emet Belediyesini aradık. Belediye başkanının toplantıda olduğu iletildi fakat herhangi bir geri dönüş yapılmadı. Daha sonraki aramalarımız ise cevapsız kaldı.
Üç tavır, tek tarz-ı siyaset: 'Düşünmeyin, itaat edin' çağrısı -Yiğit Günay-
Biri, "Öcalan akılla kavranamaz, Nuh Peygamber'e inanır gibi inanmak gerekir" diyor. Öteki, emperyalizmin tehdidi karşısında "Erdoğan teminattır, ötesini düşünmeyin" vaaz ediyor. Beriki, Atatürk'ün gözlerini koyup okurunu hipnotize etmek istiyor. Türkiye siyasetinde akıl kapı dışarı ediliyor.
Siyasetin kişiler üzerinden yürümesi… Programsızlık, ilkesizlik… Yüzeysellik, duygusallık… Kült yaratma, tapınma, hatta ilahi güçlere sırtını yaslama…
Tüm bunların Türkiye siyasetindeki etkisi, uzun zamandır tartışma konusu.
İş öyle bir noktaya geldi ki, sadece duygulara hitap etmek bile kesmiyor, açıktan “aklınızı bir kenara bırakın” propagandası yapılıyor.
Arka arkaya üç gün, üç bambaşka tavra sahip gazetede çıkan üç yazı, bu tek siyaset tarzını ortaya koydu.
'Nuh Peygamber gibi Serok Apo'ya inanın, akılla değil ilahi hakiketle yaklaşın'
10 Ağustos günü. Yeni Yaşam gazetesi.
Haydar Ergül, köşesinde, çözüm süreci ve çerçeve yasayı ele alıyor.
Önce, çoğu kez tersini ifade etmek için dile getirilen “Ben kişi olarak kendimden bahsetmekten pek hazzetmem” cümlesini yazıp, uzun uzun PKK içinde yıllarca ne kadar önemli roller üstlendiğini, Öcalan’la ne kadar yakın vakit geçirdiğini, hapishanede ne kadar çile çektiğini anlatıyor.
Ardından, küçüklüğünde köy meydanında Süleyman Ağa’nın anlattığından hareketle Nuh Tufanı mitini ele alıyor. Kimse Nuh Peygamber’e inanmıyor, dalga geçiyor, deli diyor. Ama Nuh tanrıyı dinliyor: Umutsuzluğun zirve yaptığı sırada yer gözükür, yani sular çekilmeye başlamıştır. O anda yeri gören coşku ve sevinçle Cûdî (Kürtçe kara-yer gözüktü) diye haykırır. Gemide moral, coşku ve heyecan doruğa çıkacaktır. Nihayet gemi karaya inecektir. Rivayete göre geminin indiği yer Cûdî Dağı’dır.
Ergül, gemidekilerin Nuh Peygamber’e inancının tufanı atlatmakla (ve bu arada insanlığın aklı ve eleştirel düşünceyi seçen kalanının itlafıyla) sonuçlanması üzerine “böylece yeni bir hayat başlar” diyor, “Eski, çürümüş, yozlaşmış, sapmış topluluklar yerine yeni bir toplum inşa ediliyor. Neyle? O gemiye inananlar umutla bindiler. Çünkü önderleri Nuh’a inandılar.”
Ancak kurulan parallellik, basit bir metafor olmaktan çıkarılıyor. Haydar Ergül, “evet umutlu olmalıyız”ın, hatta “Öcalan’a inanmalıyız”ın ötesinde bir ders çıkarılmasını sağlamak için, doğrudan eleştirel aklı hedef alıyor: Nuh öyküsü bir efsane gibi gözükür ama efsanelerin hakikat payları vardır ve bunun Kürdistan’da gerçekleşmesi anlamlıdır. Çünkü kutsal kitaplara göre cennet Yukarı Mezopotamya’dır. İncil’de bu açıkça bir ayette yazar, Kuran’da da 'iki nehir arası' der. Bu hakikatleri bilmeden, bugünkü tarihi adımları anlamlandırmak son derece güçtür. Pozitif bilimle tarih ve insan hakikati çok eksik anlaşılır. Mezopotamya tarihsel hakikatinde bakıldığında Serok Apo’nun attığı adım son derece anlamlı ve geleceği aydınlatıyor.
İçeriğinin, doğrultusunun ne olduğu bir türlü halkla paylaşılmayan sürecin ilk kısmi somut adımında, çerçeve yasa tartışmasında, “akıl yetmez, Öcalan’a inanın, sürece güvenin” deniliyor.
"Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi"nin TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilip yasalaşmasının ardından DEM Partili vekillerin verdiği fotoğraf. Fotoğraf: Anadolu Ajansı'Emperyalizmi kurnazlıkla alt ederiz çünkü Erdoğan teminattır, gerisi lafügüzaftır'
11 Ağustos günü. Sabah gazetesi.
Salih Tuna, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan ittifakı değerlendiriyor.
AKP cenahında körü körüne Erdoğan tapınısı zaten çok yerleşik olduğu için bu yazıyı seçtik. Tuna, o cenahta özellikle dış politika söz konusu olduğunda çok kez merkezden propaganda edilen doğrultuyu sorgulamaktan çekinmeyen, akla hitap eden isimlerden biri.
Yazısında ittifaka yönelik “ABD ve İsrail’in bu ittifakı İran’a karşı kullanacağı” eleştirisini aktarıyor. “Bu işler hamasetle olmaz” dedikten sonra şunları yazıyor: Stratejik akıl şart. Bakınız, Suriye Başbakanı 'Türk-Arap Federasyonu' teklif ettiğinde Mustafa Kemal buna yanaşmadı. Neden mi? Şundan, bundan, Hatay meselesinden ama en önemlisi de İtilaf Devletleri'nin 'Osmanlı yeniden diriliyor' yaygarasıyla emperyalist müdahaleyi genişleteceğinden. Türkiye'nin bugün 'Mekke Paktı' için 'Bu NATO'nun alternatifi değildir' demesi de aynı stratejik aklın ürünüdür. Tuzağa çare ararken tuzağa düşmek de var. Tuzağı göreceksin, belirli bir plan doğrultusunda çareyi üreteceksin ki vaktinden önce emperyalistleri üstüne sıçratmayasın.
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde imzaladığı "üçlü savunma anlaşması" iktidarın ülkemizi bölgede savaşa sokma ihtimalini artırıyor. Fotoğraf: Anadolu Ajansı
Salih Tuna, aslında verimli bir tartışmaya kapı aralıyor. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında hem Osmanlıcı hem İttihatçı geleneklerin benimsediği maceracı yayılmacılıktan uzak durmayı ve işgali alt edip kendini var eden bir ülke olarak başkalarının kendi iç işlerine karışmamasının, başkalarının iç işlerine karışmamaktan geçtiğini idrak ettiğini hatırlatmaya zemin hazırlıyor.
AKP iktidarının yıllardır sistematik biçimde “yurtta sulh cihanda sulh” yaklaşımını bu yüzden topa tuttuğunu, Yeni Osmanlıcı yayılmacılığın motor gücünün AKP değil iyice semiren Türkiye sermayesi olduğunu, üstelik bu çizginin yelkenlerini şişirenlerin Batı emperyalistleri olduğunu söylemeye fırsat veriyor.
NATO’nun ve emperyalizmin ve hatta hayatın ta kendisinin sonuçta birtakım masalardaki kurnazlıklarla değil, ekonomik alandaki çıkar ve bağımlılıklarla çalıştığını bir kez daha anlatmamız için pas atıyor.
Ama Tuna, açtığı kapıyı derhal, bizzat okurunun yüzüne çarpıp kapatıyor: Şükür ki şükür, 15 Temmuz'u ve CAATSA yaptırımlarını iliklerine kadar yaşayan Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın varlığı teminattır. Gerisi lafügüzaftır.
Recep Tayyip Erdoğan, kerameti kendinden menkul bir kült olarak ortaya atılıyor, “yahu” diyecek olanların dile getirecekleri “gerisi lafügüzaftır” diye ağızlarına tıkılıveriyor.
'Bir çift mavi göze bakın, hipnotize olmuş gibi biz ne dersek onu yapın'
12 Ağustos günü. Sözcü gazetesi.
Sürmanşette, “Bir çift mavi gözü hep üzerimizde hissediyoruz” başlığı atılmış.
Bu sözleri zikreden, gazeteye özel mülakat veren Özgür Özel.
Özel, Sözcü’nün önceki manşetine atıfta bulunuyor. Sözcü, çerçeve yasa oylamasının yapılacağı gün, “Unutmayın, bir çift mavi göz üzerinizde. Cesur olun tuzağı bozun” manşetiyle çıkmış, “Çıktığı yolda halka umut olan YENİ Parti’den ‘hayır’ demesi bekleniyor” yazmış, ama esas önemlisi, kapağa bir baştan bir başa Mustafa Kemal’in gözlerini yerleştirmişti.
Özgür Özel’in partisi, malum, süreç karşısında ne diyeceğine karar bile veremedi. Parti oylamada karpuz gibi ortadan ikiye bölündü. Programlar, ilkeler bir yana, siyasi kararı bile olmayan bir parti görüntüsü verdi.
İşte Özel bu vaziyet üzerine Sözcü’ye konuşuyor, “Sözcü’nün dostça hatırlatmasına dostça yanıt vereyim” diyor ve “Atatürk’e layık olmayacak hiçbir işin içinde olmadık” diye ekliyor.
Sözcü gazetesi “bir çift mavi göz”ü kapağına taşırken Mustafa Kemal Atatürk’ün konuya yaklaşımı neydi, o dönemin bağlamı içinde nereye oturuyordu, bugüne nasıl dersler sunuyordu gibi soruları tartışmıyordu.
Mustafa Kemal akılla ele alınmak yerine, okuru hipnotize etmenin aracına dönüştürülüyor, “bu gözlere bak, ben ne dersem onu yap” diye kestirip atılıyordu.
Sonra gazetenin “halka umut olduğunu” ilan ettiği Yeni Parti bir karar dahi alamayınca, gerçekçi bir analizle kavranmak yerine kült gibi içi boş bir göstergeye dönüştürülmek istenen Atatürk yine “kurtarıcı” oluyor, Özel’in ağzından “Bir çift mavi gözü hep üzerimizde hissediyoruz” deniliveriyor.
Ülke bir felakete doğru sürüklenir, halk yoksulluktan ne yapacağını bilmezken Türkiye’nin düzen siyasetinin farklı akımları, giderek aynı yaklaşımda birleşiyor.
Benliğimizdeki parçalanma ve süreklilik kaybı, bireysel olarak yaşadığımız psikolojik bir sorundan ziyade, doğrudan doğruya neoliberal üretim ilişkilerinin ve toplumsal koşulların kişiliğimizde yarattığı yapısal bir kriz.
Garip bir çağda yaşıyoruz. Bu çağa doğan her şey belli bir düzeyde absürtlük, çelişki, parçalılık ve belirsizlik özellikleriyle kuşanmış. Peki bu çağa doğan bireyler postmodern sakatlıklardan azade mi?
Çağın benliğimize en sıkı saldırdığı noktalardan birisi geçmişten bugüne kendimizi bir bütün olarak, sürekli bir varlık olarak hissetme özelliğimiz. Benlik sürekliliği dediğimiz bu duygu psikoloji açısından hep önemli bir kavram olagelmiş. Benliğin bilimsel olarak incelenmeye başlandığı yıllardan itibaren, dünkü, iki ay önceki veya 10 yıl önceki benle şu anki ben arasında hissettiğimiz sürekliliğin nasıl ortaya çıktığı araştırmalara konu olmuştur. Benlik psikolojisinin öncü isimlerinden William James bu soruya şu şekilde cevap vermiştir: Bilincin akışında işleme alınan her şey o bilincin izlerini taşır, kendine has bir varlık olarak her bireyin zihni işlemleyerek elde ettiği psikolojik ürüne kimi karakteristik özellikler kazandırır. James devam eder, benlikle ilgili süreçlere dahil olan duygular geçmişteki benlerle şu anki ben arasında tanıdıklık duygusu yaratan kilit unsurlardır. İnsanların görece daha kestirilebilir, düzenli ve sade bir yaşamın içerisinde daha az kimlikle, daha mütevazı amaçlarla ve daha küçük bir sosyal çevreyle bağlantılı varolduğu o yıllarda görece sağlıklı işleyen bir mekanizma tarif ediyordu William James. O yıllardan günümüze çok şey değişti.
Birey olarak maruz kaldığımız bilgi bombardımanı gigabaytlar düzeyine erişti; sosyal çevremiz onlu sayılardan sosyal medya sayesinde binli rakamlara dayandı; kimlik siyasetiyle her tutumumuz, her düşüncemiz yeni bir sosyal kimlik olarak varoluşumuza yamalanmaya başladı. Benliğin bir meta olarak tanımlanmasında kat edilen yol öyle noktalara geldi ki artık adımlarımızı sayan, uyku kalitemizi ölçen, beğenirliğimizi sosyal medyada aldığımız kalplerle sayısallaştıran bir teknolojiye kavuştuk. Aydınlanma çağının anlam arayan bireylerinin yerini, mutlu olma sanatında yetkinleşmek için kişisel gelişim programlarını büyük bir ciddiyetle uygulayan bireyler aldı. Esnek üretime uygun amorf bir varlığa dönüştürüldük ve bu varlık huzursuz.
Peki postmodern birey için benlik sürekliliği mekanizması hâlâ işleyebiliyor mu? Bu soru üzerine kitaplar yazılır. Geçmişteki benlerle şu anki beni ve gelecekteki olası benlikleri birbirine bağlayan unsurlara kısaca göz attığımızda sorunun devasa kapsamı da ortaya çıkar. William James’in kendine has niteliklere sahip bir bilinç ifadesinde tutarlı bir varoluş biçimine gizli gönderme vardır. Bu nitelikler bireyin sahip olduğu değerlerden, inançlardan, dünya görüşlerinden, gündelik alışkanlıklardan ve hatta estetik eğilimlerden hasıl olur. Modern çağda bu nitelikleri bireyler somut yaşantıları içinde damıtarak, yaşayarak elde ederlerdi. Psikolojik süreçlerde dönemin ana sorunu üretim ilişkilerinden kaynaklı yabancılaşmaydı. O yüzden de Sovyetler'de psikoloji alanındaki tartışmaların tam kalbinde duran konu işte bu etkinlik ve zihin ilişkisiydi.
Postmodern çağda praksis ile bilinç arasındaki bağ arka arkaya daha ağır darbeler aldı, yabancılaşma olgusu ulaşabileceği en üst niteliklere kavuştu. Market stantlarında artık sadece ürünler sıralanmıyor çünkü, aldığımız ürün bir yaşam stili paketinin bileşeni olarak sunuluyor. Çevreciler için ayrı markalar, muhafazakârlar için ayrı markalar, saygın elitler, feministler, zengin görünmeyi sevenler, yogacılar, doğaseverler gibi bir dolu yaşam stili kredi kartımızın emrinde. Üstelik bu yaşam stillerini herhangi bir değer bütününü sahiplenmeden, o kimliğe büyük anlamlar yüklemeden elde edebiliyoruz. Uçucu ve geçici bir varoluş akışı içerisinde anlık performanslar olarak deneyimleyebiliyoruz hepsini. Duygular ise performansın sükseli bir uzantısından ibaret. Oysa bu ürünler, benlik sürekliliğini kurmak için birer tutamak noktası olmaktan çok uzak. Bu sahte özgürlük ve tüketim alanlarında birey ne kadar "farklı" olmaya çalışırsa çalışsın, gerçekte tarihsel-toplumsal mirasla bağını kuramadığı için içi boşalmış bir benlik yaşamakta. Çağın pandemilerinden biri olan depresyon, kaygı bozuklukları, her tür reçeteyi harfiyen uygulamamıza karşın bir türlü mutlu hissedemeyen, tatmin olamayan iç dünyamız, binlerce insanla hemen her gün "like", "atıf" veya "bilgi" takası yaptığımız halde aşamadığımız yalnızlık duygusu kökenlerini buralardan alıyor. Deneyim cümbüşüne dönen piyasada, benliğimizi olduğu gibi, bir süreklilik içerisinde doyasıya deneyimleyemiyoruz.
Oysa, benlik sürekliliği, psikologların üzerinde hemfikir olduğu az sayıdaki evrensel psikolojik ihtiyaçlar arasında yer alır. Evrensel psikolojik bir ihtiyacımızın karşılanmasında kitlesel bir kriz yaşamaktayız. Kimlik politikalarının yaygınlaştığı, esnek üretim rejimleriyle insanların sürekli yeni çalışma koşullarına uyum sağlamaya zorlandığı ve geleceğin giderek öngörülemez bir belirsizliğe büründüğü bu dönemde benlik, eşine az rastlanır düzeyde bir parçalılık arz etmekte. İşte tam da bu yüzden, benliğimizdeki parçalanma ve süreklilik kaybı, bireysel olarak yaşadığımız psikolojik bir sorundan ziyade, doğrudan doğruya neoliberal üretim ilişkilerinin ve toplumsal koşulların kişiliğimizde yarattığı yapısal bir kriz. Farkında olmasak da…
Yine de tarihte ara ara bir pencere açılıyor ve insanlar gerçekliği olduğu gibi kavrayabiliyorlar. Bir meta olarak benle, eyleyen ben arasındaki farkı geziye katılanlar biliyor örneğin. Mutluluğun ne olduğunu çetin bir mücadelenin sonunda haklarını alan maden işçilerinin bildiği gibi. En güzel ben; tarihin, eylemin, insani değerlerin ve toplumsal kazanımların kesiştiği yerlerde yaşanabiliyor. Ben’i o limana çıkarma zamanı geldi kaptan…
Sevgili soL Haber okuyucuları, sizlere benlik-sistem ilişkisini odağına alan bir konuyla merhaba demek istedim. Bundan sonra iki haftada bir çarşamba günleri sosyal psikoloji alanının birikimine yaslanan yazılarla soL Haber’de olacağım.