23 Ağustos 2026 Pazar

Yiyeceklerin metalaşması: İtalya’daki peynir bankaları krizde + ABD’de yükselen gözetim araçları kırıcılığı + Fatih Yaşlı İsrail’in Ebu Zuhur saldırısını değerlendirdi: Esad sonrası nüfuz arayışının parçası (EVRENSEL)


Yiyeceklerin metalaşması: İtalya’daki peynir bankaları krizde -
Kavel Alpaslan-


İtalya’da 500 binden fazla parmesan peynirini elinde bulunduran bankalar, artan sıcaklıklarla birlikte enerji krizi yaşıyor. Süt üreticilerinden alınan kredi teminatı olarak kullanılan peynir disklerini soğutmak için depolardaki enerji tüketimi yüzde 30 artmış durumda.

Yiyeceğin besin olmaktan çıkıp metalaştığı bu tablo bize kapitalizmin gerçeküstü yanına işaret ediyor: Bir tarafta açlık ve yoksullukla boğuşan milyarlarca insan giderek vahametini arttıran gıda kriziyle karşı karşıya. Diğer taraftaysa gıdayı bir spekülasyon nesnesine dönüştüren sermaye, ‘metalaşan’ peynirleri korumak için daha fazla enerji harcayarak kâr için ekolojik kırıma devam ediyor.

Peynir bankacılığı nasıl işliyor?

Fortune’da yer alan habere göre, İtalya’nın kuzeyindeki Reggio Emilia ve Modena’da bir bankanın kasasındaki parmesan peynirlerinin değeri 300 milyon avroyu aşıyor. Credito Emiliano ya da kısaca ‘Credem’ olarak bilinen bu banka 1953’ten beri yerel süt üreticilerine verdiği kredilere teminat olarak taze parmesan disklerini kabul ediyor. Credem tesislerinde bu peynirleri olgunlaşmaya bırakırken çiftçilere, peynirlerin tahmini piyasa değerinin yalnızca yüzde 60 ile yüzde 80’i arasında bir peşinat ödüyor. Geri kalan kısım, bankanın olası fiyat düşüşlerine veya çiftçinin krediyi geri ödeyememesine karşı bir güvence olarak bankada tutuluyor.

Günümüzde farklı şekillerde de peynirler teminat olarak gösterilebiliyor. Yine de bankaların payı çok ciddi boyutlarda. İtalya’da yılda ortalama 4 milyon Parmesan diski üretilirken peynir bankları bunların yüzde 12’sini elinde tutuyor. CNN’ye konuşan Peynir Bankası Yürütücüsü Giancarlo Ravanetti, ‘Her yıl depolarında yaklaşık 2 milyon 300 bin disk işlendiğini’ söylüyor.

Kendi krizini derinleştiren sistem

Bu düzen iklim kriziyle birlikte sarsılıyor. İtalya’nın diğer pek çok Avrupa ülkesi gibi rekor sıcak hava dalgasıyla karşı karşıya kaldığı bu yıl, peynir depolarında günlük enerji tüketimini yaklaşık yüzde 30 oranında arttı. Bankalar ‘teminat’ olarak kullandıkları peynirleri bozulmadan tutabilmek için harcanan enerji kadar yalıtım masrafları da yapmak zorunda kaldı.

Yine de bu sürecin ‘mağduru’ bankalar sayılmaz. Sıcaklıkların 40 dereceleri aşmasıyla birlikte daha az yem yiyen ineklerden elde edilen süt verimi yüzde 10 oranında düşüyor. Sadece miktar değil kalitede de düşüş yaşanıyor. Peynir üretimini doğrudan etkileyen krizle birlikte çiftçiler kredi için daha sık bankaların kapısını çalmak zorunda kalıyor. Yani depolarda yatan peynirler, hâlâ bankaların emin ellerinde.

Sermayeden gelen kötü kokular

Peynir bankasındaki kriz, kapitalizmin irrasyonel özüne ve krizi derinleştiren yanını gözler önüne seriyor. İnsan emeği gibi doğayı da sömürerek genişleyen sermaye, doğrudan kendi dizginsiz yayılımıyla ilişkili iklim krizine karşı daha fazla enerji tüketimiyle yanıt veriyor. Bu da iklim krizinin anlamsızca derinleşmesine sebep oluyor. Tabii bu sırada yine aynı krizden kaynaklanan borçlanmalarla birlikte kâr oranları artabiliyor. Yani sermaye, kaçınılmaz olarak kendi yarattığı felaketten kârını cebine atarak çıkma refleksi gösteriyor.

Düşünün tüm bunlar sadece iklim krizinden etkilenmeyen, aynı zamanda 3 milyar insanın yeterli gıdaya erişemediği bir dünyada yaşanıyor. Kapitalizmin sebep olduğu gıda krizi öyle ‘uzak’ yerlere has bir mesele de değil: İtalya’dan Türkiye’ye milyonlara insan markete bozuk para hesabı yaparak gidiyor. Beslenmesi için gerekeni değil, alabileceğini alarak hayatta kalmaya çalışıyor. İşte böyle bir ortamda milyonlarca peynir depolarda teminat olarak bekliyor.

Şüphesiz çelişkiyi göstermek için ille de peynir gibi yiyecek bir şeyin bankalarda tutulmasına gerek yok; bekleyen şey çalınan emek üzerinden elde edilen kârı temsil eden diğer elementler olsa da konuyu gıda krizine bağlayabiliriz. Zenginliğin eşitsiz dağılımı dünya genelinde artışını sürdürüyor. Burada dikkat çekici olan kapitalizmin insani ihtiyaçlara yanıt vermeye endeksli bir sistem olmayışını aracısız görebilmemiz. En temel ihtiyaçlardan beslenme bile ‘banka kasasında bir değer ölçütüne’ dönüşüyor. Sistemin kendi yarattığı krize verdiği yanıtsa kâr uğruna onu daha da derinleştirecek yöntemlerden başka bir şey değil.

Credem kasalarında bekleyen yüz binlerce disk kapitalizmin ne teoride ne pratikte işlemediğini bize hatırlatıyor. Sermayesi ‘Bozulmasın’ diye klimalara yüklenen bu sistemden gelen kötü kokular, aslında çok daha derin bir çürümeye işaret ediyor.

/././


ABD’de yükselen gözetim araçları kırıcılığı -Aras Coşkuntuncel-

ABD’de her sokağa yerleştirilmeye çalışılan gözetleme kameralarını bireysel ya da organize şekilde kıran, şehirlerine kurulmak istenen yapay zeka veri merkezlerini kurdurmamak için belediye toplantılarından yaka paça atılana kadar direnen bir akım yayılıyor. Flock kameralar görüş alanına giren her aracı takibe alıp yapay zeka yardımıyla aracın markasını, modelini, rengini, plaka numarasını, içinde kimlerin olduğunu, hatta tampona yapıştırılmış çıkartmalarını bile kaydediyor. Diğer yandan ülke genelindeki yaklaşık 5 bin veri merkezi vergi muafiyetleri ve özel imar izinleri dahil çeşitli ayrıcalıklarla kurulduktan sonra yüz binlerce evin elektrik kullanımı ile eş değer elektrik tüketiyor, her gün milyonlarca ton temiz su harcıyor, kurulduğu yerde elektrik faturalarını arttırıyor ve ürettiği teknolojiler ya insanları işlerinden etmeye ya da ücretlerinin düşürülmesine yol açacak şekilde konuşlandırılıyor. Yapay zeka ile bağlantılı bu iki teknolojiyi kırmaya ve durdurmaya çalışanları bu teknolojilerin sahipleri ve ceplerinde taşıdıkları politikacı ve gazeteciler Ludditler diye küçümsüyor, ancak Ludditler süregelen propagandanın aksine sermayenin teknolojiyi daha fazla kontrol ve kâr için kullanmasına karşı kitlesel direnen emekçilerdi.

Her eyalette, şehirlerde, köylerde, otoyollarda, mahallelerde şu anda 130 binden fazla Flock kamerası var ve yüzlercesi de her gün her yerde bitiveriyor. Üstelik Flock sirketi bu tip kameraları üretip polise, özel şirketlere, belediyelere, valiliklere satan tek şirket de değil. Tüm bu şirketlerin kameraları hemen hemen aynı fişleme yöntemleriyle şirketlere ve kolluk güçlerine vatandaşlarla ilgili sonsuz veri akışı sağlarken, bu verilerin nasıl toplandıkları, saklandıkları ve kullanıldıkları ise muamma. Bir vatandaşın yaşadığı yerdeki birkaç kamera bu vatandaşın arabasına kimleri aldığından hangi toplantı, ibadethane ya da eyleme gittiğine kadar her detayı öğrenip kaydedebilir. Yani bu kameralar asimetrik gözetlemenin bir parçası; bu şirketler herkes hakkında her şeyi bilirken, kimse bu şirketler, faaliyetleri ve yürüttükleri gözetlemenin boyutları ile içeriği hakkında bir şey bilmiyor.

Anketlere göre Amerikalıların çoğunluğu bu kameralara karşı ve insanlar sadece kurulmalarını durdurmak için belediye meclislerini basmakla kalmıyor. Ulusal kamu radyosu ağı NPR’nin araştırmasına göre en az 36 eyalette bireysel ya da örgütlenerek bu kameraları çalıyorlar, direklerini kesip deviriyorlar, araçlarıyla çarpıp üzerlerini boya ve çıkartmalarla kaplıyor ve hatta bu kameralara ateş ediyorlar. “Sosyal medya, izleyicilere metal bir direği fark ettirmeden nasıl kesecekleri gibi konularda talimatlar veren, mizahi bir dille hazırlanmış ‘Nasıl yapılır’ videolarıyla dolu.”Ve giderek yayılan bu hareket karşısında son iki ayda “en az 100 şehir” ya Flock ve benzeri şirketlerle imzaladıkları anlaşmaları iptal etti ya da kameraları “şimdilik” devre dışı bıraktı.

Geçtiğimiz mayıs ayında Arizona Üniversitesinin ayıla bayıla mezuniyet törenine konuşmacı yaptığı Google CEO’su Eric Schmidt, yapay zekanın getireceği teknolojik dönüşümün ve sonuçlarının öncekilerden çok daha büyük ve eşi benzeri görülmemiş olacağı gibi klişeleri sıralayınca öğrencilerin gürültülü yuhalamalarına maruz kalmıştı. Tıpkı gözetleme teknolojileri gibi yapay zeka için kurulan veri merkezlerine de büyük tepkiler var. Her 10 Amerikalıdan 7’si bu veri merkezlerine karşı. Geçtiğimiz ay 42 eyalette 142 veri merkezi karşıtı eylem gerçekleşti. Veri merkezi karşıtlığı da belediye meclislerindeki eylem ve konuşmalardan yapay zeka şirketlerinin binalarına ve kapılarına dayanan eylemlere kadar genişledi. OpenAI, Palantir gibi şirketlerin sahipleri açıkça insanların günlük hayatlarının her alanının yapay zeka tarafından kontrol edildiği distopyan gelecek tasvirlerinde emekçileri insandan bile saymazken, bu konuşmaları dinleyen emekçiler yine bu şirketlerin faaliyetlerinin ve sadece daha çok kâr ve güç için üretip konuşlandırdıkları teknolojilerin somut etkilerini bizzat yaşıyorlar. Ücret ve çalışma koşulları geriliyor, işlerini kaybediyorlar, elektrik faturaları artıyor, her adımlarının izlendiğine tanık oluyorlar, içme suları tükeniyor…

Peki bu daha çok kâr ve kontrol için üretilip konuşlandırılan gözetleme teknolojileri ve veri merkezleri kırıcılığı, savaş ve soykırım karşıtı hareket ve herkese sosyal sigorta gibi somut taleplerle aynı anda paralel şekilde yükselirken, hatta bu talepler süregiden ön seçimlerin ve yaklaşan ara seçimlerin ana meseleleri olmuşken ABD’nin popüler sol, sosyalist, anarşist kişi ve grupları ne yapıyor? Örneğin Amerika Demokratik Sosyalistleri (DSA) örgütünün desteklediği adaylar ön seçimi kazanır kazanmaz kanal kanal gezip aslında sosyalist olmadıklarını, polis ve hapishanelerin devasa bütçelerinin durdurulması gibi taleplere katılmadıklarını vs. anlatmaya başlıyor; Angela Davis, Judith Butler, Rashid Khalili, Mumia Abu Jamal (Ki diğerleri neyse ama en sürprizi Mumia oldu) gibi isimler ise ABD ve İsrail’in barbarca başlattığı savaşın ortasında The Guardian’a “İran da kötü, ABD/İsrail de kötü” diye mektuplar yazıp imza veriyorlar.

/././

Fatih Yaşlı İsrail’in Ebu Zuhur saldırısını değerlendirdi: Esad sonrası nüfuz arayışının parçası -Elif Ekin Saltık -

Siyaset Bilimci Fatih Yaşlı, İsrail’in Ebu Zuhur Askeri Havaalanı’na düzenlediği saldırının sadece İsrail’deki seçim hesaplarıyla açıklanamayacağını belirtti.
***
İsrail ordusunun, 18 Ağustos’ta Suriye’nin kuzeyindeki İdlib ilinin doğusunda yer alan atıl durumdaki Ebu Zuhur Askeri Havaalanına düzenlediği hava saldırısının yankıları sürüyor. Saldırıyla doğrudan Türkiye’yi hedef alan İsrail yönetimi, saldırıyı Türkiye hükümetine yönelik açık bir mesaj olarak vurgularken Milli Savunma Bakanlığı (MSB) ve Suriye Dışişleri Bakanlığı ise saldırıya gerekçe gösterilen “Türk askeri yığınağı” iddialarını yalanladı. Günlerdir süren tartışmaları, arka plandaki emperyalist planları ve bundan sonraki olası senaryoları Siyaset Bilimci Fatih Yaşlı değerlendirdi.

Yaşlı, saldırının İsrail’de ekim ayında yapılacak seçimlerle doğrudan bir bağlantısı olduğu yorumunu yaparken İsrail’in iç politikasına da dikkat çekti: “Trump’ın tam olarak desteğini alamayan Netanyahu zor durumda ve seçime giderken düşman algısını ve tehdidini yükselterek milliyetçi ve güvenlikçi atmosferi daha da yoğunlaştırması gerekiyor, seçimleri bunun üzerinden kazanmaya dair hesaplar yapıyor. Geçtiğimiz günlerde Tel Aviv’de Likud tarafından asılan bir ilanda, İran’ın Ruhani Lideri Mücteba Hamaney’in, Hizbullah Lideri Naim Kasım’ın, New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın fotoğrafları yan yana konulmuş ve altına da ‘Netanyahu’nun kaybetmesini istiyorlar; onların kazanmalarına izin vermeyin’ yazılmıştı.”

İsrail’in Suriye stratejisi: Hem Colani’yi engellemek hem Türkiye’yi sınırlamak

Meseleyi sadece seçimlere indirgemeyi basit bir okuma olarak niteleyen Yaşlı, İsrail’in jeopolitik bakışına odaklanmak gerektiğini belirtti: “Esad yönetiminin devrilmesinin ardından İsrail, Suriye’nin tekrar düzenli bir orduya kavuşmasını engelleyecek şekilde en stratejik tesis, üs ve depoları vurdu, Suriye Arap ordusunun bütün varlığını ortadan kaldırdı. Amaç Colani yönetiminin tüm bunlara erişimini engellemek ve böylece Suriye’nin yeniden potansiyel bir tehdit olmasının önüne geçmekti. İsrail’in bir diğer hedefi ise Türkiye’nin Suriye’deki askeri varlığını artırmasını engellemekti. Geçen yıl da T4 Üssünü bu gerekçeyle vurdular. Dolayısıyla seçimlerin yaklaşması nedenlerden biridir ama geri planda daha geniş bir jeopolitik okuma bulunuyor.”

Türkiye’nin vurulan bölgede bir üs kuracağı yönündeki iddialarına değinen Yaşlı, iktidarın Suriye politikasına değindi: “Suriye’de ayaklanmaların başlamasından itibaren Esad’ı devirmek ve siyasal İslamcı grupları desteklemek oldu. Esad’ın devrilmesinin ardından da burası “yeni-Osmanlıcı” emperyal vizyona uygun bir şekilde bir “yaşam alanı” olarak görülmeye başlandı ve sadece askeri değil ekonomik ve kültürel alanda da ciddi bir entegrasyon süreci başlatıldı. Ebu Zuhur’da ya da Suriye’nin başka bir yerinde üs kurma girişimleri de bu politikanın parçası. İsrail bunu görüyor ve zaten Suriye’nin güneyini fiilen işgal etmişken, kendi nüfuz arayışına rakip ve hasım olarak gördüğü Türkiye’nin nüfuz arayışını engellemeyi hedefliyor.”

"ABD, Türkiye ile İsrail arasında savaş değil ortaklık istiyor"

Saldırının ardından ABD Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın kurulmasını istediği mekanizmaya ve gizli görüşmeler iddialarına da değinen Yaşlı, resmi bir mekanizmanın kısa vadede kurulmasının zor olduğunu belirtti: “ABD, Türkiye ile İsrail arasında bir savaş istemiyor, hatta uzun vadede bu iki devleti bölgede ortaklaştırabileceği bir zemin arıyor. Ayrıca ABD, Türkiye’nin hamiliğini üstlendiği bir Colani Suriye’sinin kendi ve İsrail’in çıkarları açısından uygun olduğunu düşünüyor. Barrack’ın saldırıya dair açıklamasında diplomatik bir dille de olsa İsrail saldırısını tasvip etmediğini söylemesi ve Colani’yi kollaması da buna işaret ediyor.”

"HTŞ emperyalizmle ilişkileri gereği İsrail için tehdit değil"

Öte yandan Yaşlı, HTŞ’nin şu an için uluslararası sistem nezdinde bir meşruiyeti olduğunu belirterek, “Ancak bu durum, ülkenin bir “failed state/başarısız devlet” haline geldiği gerçeğini değiştirmiyor. Ekonomik, politik ve toplumsal olarak çökmüş, modern kurumlardan yoksun, sanayiden yoksun, düzenli bir orduya sahip olmayan, süreklileşmiş bir potansiyel iç savaş durumu yaşayan, güneyi İsrail tarafından işgal edilmiş bir ülke var karşımızda. Bunun ne kadar sürdürülebilir olduğunu bilmiyoruz ama Barrack’ın söylediği üzere Colani yönetiminin hiçbir şekilde İsrail için bir tehdit olmadığını biliyoruz; gücünün yetip yetmeyeceğinden bağımsız Colani yönetiminin emperyalizmle ilişkileri bunun böyle olmasını gerektiriyor çünkü.”

"Suriye’nin enerji geçiş noktası olması uygun görünmüyor"

Suriye’nin önümüzdeki dönemde kritik bir enerji geçiş noktası olabileceği senaryolarını değerlendiren Yaşlı “ABD-İsrail ikilisinin İran’a karşı başlattığı savaşa İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatarak yanıt vermesi, uluslararası kapitalist sistemin fosil yakıta olan bağımlılığının ve enerji nakil güzergahının kırılgan yapısının bir kez daha anlaşılmasına vesile oldu. Buna Suudi Arabistan’a karşı savaşan Husilerin Babülmendep’teki blokajı eklenince petrol ve doğal gaz fiyatları yükseldi, dünya ve ABD ekonomisi enflasyonist bir basınçla karşılaştı, tedarik zincirleri zayıfladı” dedi.

Şimdi ise emperyalizmin bu iki boğaza alternatif güzergâhlar, enerji nakil hatları, geçiş güzergahları oluşturarak yanıt vermeye çalıştığını söyleyen Yaşlı, “Bunun için planlar yapılıyor, projeler geliştiriliyor. Suriye de potansiyel olarak bu güzergahların kurulabileceği ülkelerden biri olarak görülüyor. Ancak bu o kadar kolay değil; çünkü bu tür enerji yollarının yapımı o ülkedeki ve bölgedeki politik dengelerden, iklim ve coğrafya koşullarına, ekonomik sürdürülebilirlikten güvenliğinin sağlanmasına uzanan genişlikte, çok sayıda koşul ve riskin dikkate alınmasıyla söz konusu olabiliyor ve şu an için Suriye pek de buna uygun görünmüyor” dedi.
/././

Evrensel Gazetesi 

21 Ağustos 2026 Cuma

Emniyet’te “birinci sınıfa terfi”de yaşananlar ve Güneysu’dan gelen torpil telefonu! + 18 milyar TL hedef koydular, konaklama vergisini yarıya indirdiler -T24-


Emniyet’te “birinci sınıfa terfi”de yaşananlar ve Güneysu’dan gelen torpil telefonu!-Tolga Şardan-

Emniyet kulisleri kimi iddialarla kaynıyor. Şimdilerde Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu’nda görev yapan ve FETÖ’yle bağlantılı olduğu iddia edilen polislerin soruşturmalarını yürüten bazı müfettiş polis müdürleri terfi edemedi. Ayrıca 15 Temmuz’dan sonra Ankara’ya görevlendirilen ve kritik birimlerde görev verilen dönemin emniyet amirleri ve 4. sınıf emniyet müdürlerinden bazılarına birinci sınıf rütbesi verilmediği iddia ediliyor. Terfi edenler arasında, FETÖ soruşturmalarında “Garson” kod adlı gizli tanıktan ele geçirilen verilerde “C” koduna sahip olanlar bulunduğu iddiası da emniyet kulislerine yansıdı.

Emniyet teşkilatında görev yapan polis müdürlerinin iki yıldan bu yana devam eden “birinci sınıfa terfi etme” bekleyişi pazartesi gecesi sona erdi.

Emniyet Genel Müdürü Ali Fidan’ın gece yarısına yakın saatlerdeki, “Gerçekleştirilen terfi ve atama işlemleri 18.08.2026 tarihinde saat 00.00 itibarıyla PBS.NET üzerinden personelimize duyurulacaktır” açıklamasının ardından “birinci sınıf emniyet müdürü” olmanın hayalini kuran adaylar, kendilerini merakla bilgisayarların önüne atıp sonucu görmeye çalıştı.

Sicillerini sisteme giren polis müdürlerinden bazıları -belki de sevinç çığlığı atarak- terfi ettiklerini gördü. Kimilerinin ise, yüzleri bir anda düştü; teşkilattaki gelecekleri hakkında karamsarlığa büründüler bir anda.

Sonuçta, birinci sınıfa terfi potasına giren polis müdürlerinden bir bölümü, Personel Başkanlığı – Emniyet Genel Müdürü – İçişleri Bakan Yardımcısı – İçişleri Bakanı hattındaki imza ve onay mesaisi sonrasında “hayallerini yakalamayı” başardı.

Terfi süreciyle ilgili iddialar

Emniyet Genel Müdürü Ali Fidan, aynı gece yürürlüğe girecek müdür ve amir terfilerinin sayılarını 270 olarak açıkladı. Her ne nedense terfi edenlerin sayısını açıklamadı.

Ancak edindiğim bilgiye göre, birinci sınıfa terfi eden müdür sayısı 593.

TBMM’den alınan 1100 kadar kadroya rağmen, terfi bekleyip de birinci sınıf emniyet müdürü rütbesine terfi edemeyen polis müdürlerinin sayısı da epeyce var.

Emniyet kulisleri, şimdiden kaynamaya başladı bile. Hem terfi edenler hem de edemeyenlerden kimileriyle ilgili iddialar kulislere düştü.

Terfi edenlerden kimileriyle ilgili iddialar arasında, liyakat koşulunun tam uygulanmadığı ve hak etmeyenlerin de terfi ettiği değerlendirmesi var.

Ayrıca yine FETÖ ile mücadele eden, hatta şimdilerde Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu’nda görev yapan ve FETÖ’yle bağlantılı olduğu iddia edilen polislerin soruşturmalarını yürüten bazı müfettiş polis müdürlerinin terfi edemediği ortaya çıktı.

Benzer şekilde, 15 Temmuz’dan sonra ülke genelinden Ankara’ya görevlendirilen ve kritik birimlerde görev verilen dönemin emniyet amirleri ve 4. sınıf emniyet müdürleri, şimdilerde birinci sınıf emniyet müdürlüğü elde etme sırasındaydı. Bu isimlerin büyük bölümüne terfi verilmediği iddia ediliyor.

Sonuçta, FETÖ’yle mücadelede görev alan bazı polis müdürlerinin terfi edememesinde bu mücadelenin negatif etkisinin bulunabileceği iddiası yaygın biçimde seslendiriliyor.

Terfi edenler arasında FETÖ soruşturmalarında “Garson” kod adlı gizli tanıktan ele geçirilen verilerde “C” koduna sahip olanlar bulunduğu iddiası emniyet kulislerine yayıldı.

Mesela, iş insanı Sezgin Baran Korkmaz’ın ülkeden firar etmeden önce İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile makamında buluşmasında görev alan polis müdürü de -liyakatten olsa gerek- birinci sınıfa terfi etti.

Mesela, İstanbul’da sokak olaylarında eylemcilere yönelik olağanüstü tutumuyla tanınan Hanefi Zengin, terfiye hak kazandı. Oysa Zengin, bizzat İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız tarafından bir süredir kızağa çekilmişti. İstanbul Emniyet Müdürü’nün görev vermediği polis müdürüne terfi verilmesi de ilginç oldu.  

Bu arada isim vermeyeyim; büyük bir kentte geçmiş yıllarda görev yaptığı şubenin örtülü ödenek hesabından usulsüz para çeken, sonra borcunu kapatan, buna karşın herhangi bir soruşturma geçirmeyen polis müdürü de terfi etti!

Diğer yandan kısa süre önce Batum’da düzenlenen vücut geliştirme şampiyonasında Dünya Şampiyonu olan Bolu Emniyet Müdür Yardımcısı Türker Uygur her nedense terfi edemedi. Uygur aynı zamanda şehit çocuğu. Uygur’un terfi edemediği Bolu Emniyeti’nde dört müdür terfi ettirildi.

Mesela, büyük illerimizden birinde özel hayatında yaşadığı sorunun mesleğe uygun olmaması gerekçesiyle yaklaşık 10 aydır personel emrinde kızak görevde bekleyen kadın emniyet müdürü de terfi edenler arasında yer aldı.

Ayrıca, Emniyet Genel Müdürlüğü merkez teşkilatında terfiye hak kazanan polis müdürlerinin tamamına yakını birinci sınıf emniyet müdürü oldu. Buna karşın taşradakiler bu kadar şanslı değildi. Hak eden çok olmasına karşın kimi illerde sadece bir polis müdürü terfi hakkını elde edebildi.

Kulislere yansıyan iddialar arasında MHP Genel Merkezi’nden gelen listede 30’a yakın ismin bulunduğu, bu isimlerden sadece ikisinin terfi ettirildiği bilgisi var.

Güneysu terfisi neden rahatsızlık yarattı?

Büyüteç’te iki yazı önce, emniyetteki terfi heyecanını konu ederken, Rize’nin Güneysu ilçesinin polis müdürünün terfi öyküsünü aktardım.

Malum Güneysu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın memleketi.

Yazının yayımlanmasıyla birlikte sürecin muhatabı Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı, açıklama yerine bazı “meslektaşlara” bilgi verip “dolaylı bilgilendirme” yapmayı tercih etti.

Bürokrasinin son zamanlarda tercih ettiği yöntem bu. Sorun yok.

Ancak, kazın ayağı pek de öyle değil.

Aslına bakarsanız; her iki kurum, dolaylı bilgilendirme metodu ile yazılanları doğruladı!

Ancak doğru bilgiler bulunan Büyüteç’i sözde “yalanlama” amacıyla gazetecilere verilen bilgilerde eksikler vardı kuşkusuz.

Birincisi; “güçlü torpil” ile birinci sınıfa terfi eden Güneysu’da görevli polis müdürü gibi terfi bekleyen ancak torpilleri bulunmayan polis müdürleri, pazartesi gece yarısı yayımlanan terfi kararnamesini beklemek zorunda kaldı maalesef.

İkincisi; Güneysu’dan Ankara’ya ulaşan torpil öylesine etkiliydi ki, söz konusu polis müdürü ana kararnameye girmek için iki hafta dahi bekletilemedi.

Üçüncüsü; Güneysu’daki polis müdürünün terfi aldığı günlerde, benzer konumda plan ve liyakatiyle daha fazla hak eden kimi isimlere terfilerinin verilmemesi.

Burada İçişleri Bakanlığı ile Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bir sorum olsun; yanıt verirlerse Büyüteç’te yayımlayacağım.

“Güneysu İlçe Emniyet Müdürü Ahmet Zengin’in ‘acele’ terfi ettirilmesini sağlamak amacıyla İçişleri Bakan Yardımcısı Ali Çelik’i Güneysu’dan kim aradı? Bu telefon üzerine, Bakan Yardımcısı Çelik, ne reaksiyon verdi?”

Yeri gelmişken; bürokrasi hakikaten çok farklı bir yapıya dönüştü.

Evvelce -AKP’in iktidardaki ilk yılları da dahil- atamalar için bakanlar ve milletvekilleri, kimi zaman da “ağır konumdaki” il başkanları, göreve gelmek isteyenler için torpil, daha kibarcası “ricacı” olurdu. Şimdilerde ilçe başkanları bile torpil girişiminde bulunuyor!

Bürokraside bilinen gerçek var ki; Cumhurbaşkanı’nın herhangi bir talebi “torpil” olmaz. Direkt “talimat” alınır. Zira devletin başıdır. Olması gereken budur aslında. Ama bir de Cumhurbaşkanı'nın yerine kendilerini koyanlar var kuşkusuz. Konumlarına bakmaksızın talimat vermekten geri kalmıyor bu kişiler.

İşin ilginci, Cumhurbaşkanı’nın talimatı yerine getiriliyor, kendisini Cumhurbaşkanı’nın yerine koyanların da talimatı yerine getiriliyor!

Yeni Şafak ve Sabah mahcup oldu mu?

Galatasaray’ın en büyük taraftar topluluğunun lideri “Sebahattin Şirin” adıyla bilinen Muzaffer Şirin hakkında başlatılan adli soruşturmada önemli bir gelişme yaşandı.

sebahattin şirin“Sebahattin Şirin” adıyla bilinen Muzaffer Şirin

Vakti zamanında Beşiktaş taraftarı mühendis Oktay Akdemir’in, Galatasaray – Beşiktaş maçı sonrasında Şişli’de otobüs durağında yandaşlarıyla birlikte “linç” edilmesine adı karışan Muzaffer Şirin, 35 yıl sonra adaletin pençesine yakalandı bir kez daha.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hakkında yürütülen “yasa dışı bahis”, “uyuşturucu”, “halka yanıltıcı bilgiyi yayma” ile “dolandırıcılık” iddiasıyla gözaltına alınan Şirin’in Adli Tıp’ta yapılan ve uyuşturucu kullanıp kullanmadığını ortaya çıkaran testin sonucu pozitif çıktı! Yani, gözaltına alındığında “Öcalan’a özgürlük” sloganı atarak kendi camiasında bile tepki çeken Şirin, uyuşturucu kullanıyormuş.

Şirin hâlen ev hapsinde. İddianamesi yakında çıkar ve hakkında istenen ceza da anlaşılır.

Doğrusunu isterseniz, Şirin’i Büyüteç’e konu etmemin amacı, kendisi ile ilgili 30 Nisan 2024’te Büyüteç’te kaleme aldığım yazı oldu. Linkini merak edenler için  bıraktım.

Bu yazıda, o dönemde Ultraslan adlı taraftar grubunun lideri Muzaffer Şirin’in, Emniyet teşkilatının en önemli birimlerinden Özel Harekât Başkanlığı’na yaptığı ziyareti konu ettim. Hatta o dönemde, kendisi de Galatasaraylı olan gazeteci Fatih Altaylı, Şirin’in faaliyetlerini “Bir suikast, bir çete avukatı, bir tribün lideri” başlıklı yazısında kaleme aldı.

Şirin’in Özel Harekât Başkanlığı’nı ziyaretine dikkat çekilmesine gerekçe de Altaylı’nın yazısıydı. Öyle ya, “karışık” ilişkileri bulunan bir kişinin, Özel Harekât’ı ziyaret etmesinin amacı neydi?

Büyüteç’in yayımlanmasıyla birlikte Ultraslan ile Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri harekete geçti. Ultraslan açıklamasında liderinin “Ankaragücü maçı öncesi de bu vatan uğruna kanını dökmüş şehitlerimizi anmak için şehitliği ziyarete gittik. Ziyaret sırasında başkan yardımcısı Eraslan Er ile karşılaştık, kendisini ilk kez gördüğüm için Eraslan Er müdürümüze fotoğraflar çekildik” sözlerine yer verdi. Aynı açıklamada, Özel Harekât’ın itibarsızlaştırıldığı öne sürüldü.

Şehitlerimizi anmak için 2024’te Özel Harekat’a giden Şirin, her ne olduysa aradan geçen iki yıl sonunda gözaltına alınışı sırasında PKK lideri hakkında “Öcalan’a özgürlük” sloganı atmaktan geri durmadı!

Bu arada, iddiaya göre, Şirin’i karşılayan ve birlikte fotoğraf çektiren polis müdürünün hâlen görev yaptığı Özel Harekât Başkanlığı’ndan tayin edilmesi için mevcut yönetim neden talepte bulundu acaba?

Gelelim Yeni Şafak ve Sabah gazetelerine.

Gerek emniyette gerekse iktidar medyasının hoşuna gitmeyen söz konusu yazının ardından T24’ün “fondaş” olduğu iddiasından tutun, Şirin’i savunurken Özel Harekât’ın itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı savına kadar bir dizi haberler yayımladılar.

Büyüteç’te mesleki polemiklerden elden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum. Ancak, bu kez durum biraz farklı.

Şöyle ki; bugüne gelindiğinde her iki yayın organı da özellikle Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıklamalarından edinilen bilgiler ışığında, hakkındaki iddialar çerçevesinde Şirin’in aleyhine epeyce haber yaptılar! Hâlen de yapıyorlar; son olarak Şirin’in uyuşturucu testinin sonucunun pozitif olduğu büyük başlıklarla duyuruldu. İki yıl önce destek çıktıkları Şirin’i şimdilerde adeta gömüyorlar!

Yayında olduğu 17 yıl boyunca hiçbir yerden tek kuruş almadığını defalarca açıklayan T24’ün iddia edildiği üzere “fondaş” olduğu konusuna gelince… Aradan geçen zamanda devletin denetim elemanlarınca defalarca inceleme yapıldı kurumun hesaplarında. Tek kuruş fon -ve herhangi bir kişi, şirket vs- katkısı bulunamadı. Türk siyasetinde çalkalanmalara neden olan “iktidar ve muhalefetin medya mecralarına finansal destek verdiği” iddialarında da görüldü ki; yine T24, tek kuruş haksız/tartışmalı gelir elde etmemişti.

Her şey bir yana, T24 fonlansaydı; bağımsız gazeteciliği kurumlaştırma mücadelesinde “temiz gelir” elde etmek için okurlarına abonelik çağrısı yapma ihtiyacı duyar mıydı!..

/././

18 milyar TL hedef koydular, konaklama vergisini yarıya indirdiler -Murat Batı-

Bir vergiden 18,1 milyar TL gelir bekleyip birkaç ay sonra o verginin oranını yarıya indirmek ve buna rağmen başlangıçtaki hedefi değiştirmemek, en hafif ifadeyle ciddi bir öngörü ve tutarlılık sorunudur. Vergi oranı neden yarıya indirildi? Tahsilattaki gerilemede kayıt dışılığın payı var mı? Ve 18,1 milyar TL’lik bütçe hedefi hazırlanırken birkaç ay sonra yapılacak bu vergi indirimi neden hesaba katılmadı?

7 Aralık 2019 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7194 sayılı Kanun’un 9’uncu maddesiyle Gider Vergileri Kanunu’nun 34’üncü maddesi Konaklama Vergisi başlığıyla yeniden düzenlenmiştir. Konaklama vergisi 1 Ocak 2023’te yürürlüğe girmiş ve bu tarihten itibaren otel, motel gibi konaklama tesislerinde sunulan geceleme hizmetleri üzerinden, KDV hariç bedel esas alınarak yüzde 2 oranında uygulanmaya başlanmıştır. Ancak 11263 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile bu oran, 1 Mayıs 2026’dan 31 Aralık 2026’ya kadar uygulanmak üzere yüzde 1’e indirilmiştir.

Şu ana kadar yapılan tahsilat ne kadar?

1 Ocak 2023’ten beri konaklama vergisi tahsil edilmektedir. Turizm faaliyetlerinin mevsimsel niteliği nedeniyle konaklama vergisi tahsilatının yıl içine eşit dağılması beklenmemektedir.

Aşağıda 2023’ten Temmuz 2026’ya kadar konaklama vergisi tahsilatı ile bu tahsilatın yıllık bütçe hedeflerine göre gerçekleşme oranı gösterilmektedir.

Tablodan görüldüğü üzere konaklama vergisinin uygulanmaya başladığı 2023 yılında 6 milyar 834 milyon TL tahsil edilmiş ve 8 milyar TL’lik bütçe hedefinin yüzde 85,43’ü gerçekleşmiştir. 2024 yılında tahsilat 11 milyar 735 milyon TL’ye yükselmiş ve bir önceki yıla göre yüzde 71,7 artmıştır. Aynı yıl bütçe hedefinin yüzde 90,82’sine ulaşılmıştır.

2025 yılında da artış devam etmiş; tahsilat 16 milyar 131 milyon TL’ye yükselerek bir önceki yıla göre yüzde 37,5 artmıştır. Buna rağmen 19 milyar 135 milyon TL’lik bütçe hedefinin yüzde 84,30’u gerçekleştirilebilmiştir.

2026 yılında ise farklı bir görünüm ortaya çıkmaktadır. 18 milyar 130 milyon TL’lik yıllık bütçe hedefine karşılık Ocak–Temmuz döneminde 4 milyar 872 milyon TL tahsil edilmiş ve hedefin yalnızca yüzde 26,87’sine ulaşılmıştır. Ancak 2026 rakamı ilk yedi aya, önceki yıllardaki rakamlar ise yılın tamamına ait olduğundan bunları doğrudan karşılaştırmak doğru değildir.

Bu nedenle geçen yılın aynı dönemine bakmak gerekir. 2025 yılının Ocak–Temmuz döneminde 5 milyar 367 milyon TL olan konaklama vergisi tahsilatı, 2026 yılının aynı döneminde 4 milyar 872 milyon TL’ye gerilemiş; böylece tahsilat yüzde 9,2 azalmıştır.

Bu sonuç dikkat çekicidir. Konaklama vergisi tahsilatı 2024 yılında yüzde 71,7, 2025 yılında yüzde 37,5 artmışken 2026’nın ilk yedi ayında geçen yılın aynı dönemine göre nominal olarak dahi gerilemiştir. Üstelik aynı dönemde toplam vergi gelirleri yüzde 37,3 artmıştır.

Peki, konaklama vergisi tahsilatındaki bu düşüşün nedeni nedir?

İlk akla gelen, turizm sektöründe veya konaklama faaliyetlerinde bir daralma yaşanmış olmasıdır. Ancak 2026 yılında yapılan önemli bir vergi değişikliği rakamları farklı okumayı gerektiriyor.

Konaklama vergisinin kanuni oranı yüzde 2 olmakla birlikte, 1 Mayıs 2026 tarihli ve 11263 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla bu oran 1 Mayıs–31 Aralık 2026 dönemi için yüzde 1’e indirildi. Dolayısıyla yılın ilk dört ayında yüzde 2 olan oran, Mayıs ayından itibaren yarıya düşürüldü.

İşin dikkat çekici, hatta sorgulanması gereken tarafı tam da burada başlıyor.

Konaklama vergisinin matrahı, kapsama giren hizmetler karşılığında KDV hariç alınan bedeldir. Matrah aynı kaldığında oranı yüzde 2’den yüzde 1’e indirmek, aynı konaklama harcaması üzerinden alınacak vergiyi de yarıya indirmek demektir.

Vergi oranı yarıya indirildi ama tahsilat geçen yılın aynı dönemine göre yalnızca yüzde 9,2 azaldı.

Bu tabloyu yalnızca “turizm kötü gitti” diye açıklamak mümkün görünmüyor. Oran indiriminin etkisi dikkate alındığında konaklama vergisi matrahının büyümüş olması beklenebilir. Ancak başka bir ihtimali de sormak gerekiyor: Konaklama sektöründe kayıt dışılık mı arttı? Tahsilattaki zayıflığın bir bölümü beyan dışı bırakılan işlemlerden mi kaynaklanıyor?

Elimizdeki veriler kayıt dışılığın arttığını söylemeye yetmez. Ancak oran indirimi, sektörün seyri ve olası kayıt dışılık etkisi birbirinden ayrıştırılmadan tahsilattaki gerilemeyi yalnızca turizmdeki gelişmelerle açıklamak da mümkün değildir.

Dolayısıyla asıl soru şu: Bu düşüşün ne kadarı oran indiriminden, ne kadarı sektörün seyrinden, varsa ne kadarı kayıt dışılıktan kaynaklanıyor?

18,1 milyar TL’lik bütçe hedefi ne olacak?

Bir diğer sorun ise bütçe hedefidir. 2026 yılı bütçesinde konaklama vergisinden 18 milyar 130 milyon TL gelir beklenirken ilk yedi ay sonunda yalnızca 4 milyar 872 milyon TL tahsil edilmiştir. Hedefin tutturulabilmesi için kalan beş ayda yaklaşık 13 milyar 258 milyon TL daha tahsil edilmesi gerekiyor. Bu, ilk yedi ayda toplanan tutarın yaklaşık 2,7 katının yalnızca beş ayda tahsil edilmesi demek. Üstelik yılın kalan bölümünde vergi yüzde 2 değil, yüzde 1 oranında uygulanacak.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: 18,1 milyar TL’lik bütçe hedefi belirlenirken hangi vergi oranı esas alındı? Daha açık soralım; bütçe hazırlanırken birkaç ay sonra konaklama vergisi oranının yarıya indirileceği öngörülmüyor muydu?

2026 bütçesi hazırlanırken konaklama vergisinin oranı yüzde 2 idi. Oranı yüzde 1’e indiren Cumhurbaşkanı Kararı ise 1 Mayıs 2026 tarihinde yayımlandı. Eğer 18,1 milyar TL’lik hedef yüzde 2 oranına göre hesaplandıysa, birkaç ay sonra oranı yüzde 50 indirip aynı bütçe hedefini korumak ciddi bir bütçe öngörüsü ve tutarlılığı sorununu gündeme getiriyor.

Çünkü bütçe yalnızca gelirlerin yazıldığı bir tahmin cetveli değildir; aynı zamanda izlenecek maliye politikasının da sayısal ifadesidir. Yıl başında 18,1 milyar TL gelir öngörüp birkaç ay sonra bu geliri sağlayan verginin oranını yarıya indirdiğinizde şu soruya da cevap vermeniz gerekir:

Ya 18,1 milyar TL’lik gelir hedefi gerçekçi değildi ya da birkaç ay sonra yapılacak yüzde 50’lik vergi indirimi bütçe hazırlanırken öngörülmemişti. Hangisi?

Sonuç ve genel değerlendirme

Bütün bu rakamları birlikte değerlendirdiğimizde konaklama vergisindeki tabloyu yalnızca “tahsilat düştü” diyerek geçiştirmek mümkün görünmüyor.

Birincisi, vergi oranı turizm sezonunun hemen başında yüzde 2’den yüzde 1’e, yani yarıya indirildi. İkincisi, buna rağmen Ocak–Temmuz tahsilatındaki gerileme geçen yılın aynı dönemine göre yalnızca yüzde 9,2 oldu. Bu durum konaklama vergisi matrahının gelişiminin ayrıca incelenmesini gerekli kılıyor. Bunun yanında kayıt dışılık ihtimalinin de araştırılması gerekiyor. Tahsilattaki gerilemenin ne kadarının oran indiriminden ne kadarının sektörün seyrinden, varsa ne kadarının beyan dışı işlemlerden kaynaklandığını kamuoyuna açıklamak vergi idaresinin görevidir.

Üstelik burada üzerinde durulması gereken hassas bir durum daha var. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, turizm sektörünün dışından gelen bir isim değil.

Dolayısıyla sektörün içinden gelen ve sektörün işleyişini çok yakından bilen bir Bakanın görev yaptığı dönemde, konaklama sektörünü doğrudan ilgilendiren bir verginin oranının turizm sezonunun başında yarıya indirilmesi, bu kararın gerekçesinin ve sonuçlarının çok daha şeffaf biçimde açıklanmasını gerekli kılıyor.

Burada söylediğim şey elbette bakanın ya da bakanla bağlantılı herhangi bir işletmenin kayıt dışı işlem yaptığı değildir. Buna ilişkin elimizde herhangi bir veri yok. Mesele çok daha temel: Sektörde kayıt dışılık varsa bunu ortaya çıkarması gereken kamu otoritesinin başındaki siyasi irade, aynı zamanda sektörün içinden gelen bir isimdir. Bu nedenle konaklama vergisindeki sıra dışı tahsilat görünümünün açıklığa kavuşturulması daha da önemlidir.

Bir de bütçe meselesi var…

Yıl başında konaklama vergisinden 18,1 milyar TL gelir bekliyorsunuz. Daha yılın dört ayı dolarken verginin oranını yüzde 50 indiriyorsunuz. Temmuz sonunda ise hedefin yalnızca yüzde 26,87’sine ulaşmışsınız. Hedefi yakalayabilmek için kalan beş ayda ilk yedi ayda topladığınız verginin yaklaşık 2,7 katını daha toplamanız gerekiyor; hem de artık yarıya indirilmiş bir oranla.

O zaman ister istemez insanın aklına şu soru geliyor: 2026 bütçesi hazırlanırken aklınız neredeydi?

Eğer birkaç ay sonra konaklama vergisinin yarıya indirileceği biliniyorsa, 18,1 milyar TL’lik gelir hedefi neden bütçeye yazıldı? Bilinmiyorsa, böylesine önemli bir maliye politikası değişikliği birkaç ay önceden dahi öngörülmeden nasıl bir bütçe hazırlandı?

Bütçe yapmak, yıl sonuna ilişkin birtakım rakamları bir tabloya yerleştirmek değildir. Bütçe; öngörü, planlama ve maliye politikası demektir. Bir vergiden 18,1 milyar TL gelir bekleyip birkaç ay sonra o verginin oranını yarıya indirmek ve buna rağmen başlangıçtaki hedefi değiştirmemek, en hafif ifadeyle ciddi bir öngörü ve tutarlılık sorunudur.

Bu nedenle konaklama vergisindeki tablo için üç sorunun cevabını beklemek gerekiyor:

Vergi oranı neden yarıya indirildi? Tahsilattaki gerilemede kayıt dışılığın payı var mı? Ve 18,1 milyar TL’lik bütçe hedefi hazırlanırken birkaç ay sonra yapılacak bu vergi indirimi neden hesaba katılmadı?

Bu üç soruya tatmin edici bir cevap verilmedikçe mesele yalnızca konaklama vergisinin neden düştüğü değil, vergi ve bütçe politikasının ne kadar öngörülü ve tutarlı yürütüldüğü meselesidir.

/././

T-24

20 Ağustos 2026 Perşembe

Arif Ahmet Denizolgun'un "şüpheli" ölümü -T24-

Başsavcılığın bilgi notunda dikkat çeken soru işaretleri: Şoförüyle eve gelen kişi kim, özel doktoru ne dedi?


"Süleymancılara" yönelik operasyon sonrası eski lideri Arif Ahmet Denizolgun'un şüpheli ölümüne ilişkin dosya yeniden açıldı. Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Denizolgun'un ölümüne ilişkin hazırladığı bilgi notunda dikkat çeken detaylar yer aldı. Çiftlikte çalışan Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow, ifadesinde Denizolgun'u akşam 7'de kanepede hareketsiz bulduğunu ve bu sırada şoförünün Ahmet adlı birisiyle cesedin yanına gittiğini öne sürdü. Kadyrow ifadesinde Denizolgun'u akşam 7'de bulduklarını söylerken özel doktorunun da akşam 9'da kendisine "kötüleştiği" bilgisinin geldiğini iddia etmesi dikkat çekti. 

Süleymancılara yönelik operasyonun ardından eski milletvekili ve bakan Arif Ahmet Denizolgun'un şüpheli ölümüne ilişkin de soruşturma devam ediyor. Bu kapsamda Denizolgun'un mezarı ölümünden 10 yıl. sonra açılarak kemikleri incelenmek üzere Adli Tıp Kurumu'na götürüldü. Kurumdan henüz konuyla ilgili bir rapor çıkmadı. 

Nefes yazarı Aytunç Erkin, Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Denizolgun'un şüpheli ölümüne ilişkin hazırladığı bilgi notunu aktardı. Erkin'in yazısından ilgili kısım şöyle: 

"Ölüm olayının gerçekleştiği çiftlikte çalışan Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow, 8 Eylül 2016 günü sabah 9.51’de Riva Polis Merkezi’nde ifade verdi. İfadesinde dedi ki:

- Arif Ahmet Denizolgun, 6 Eylül 2016 günü saat 15.00 sıralarında çiftliğe geldi.

- 7 Eylül 2016 günü saat 07.00 sıralarında Denizolgun’un şoförü Murat, çiftliğe geldi ve Ahmet Arif Denizolgun’un gidip gitmediğini sordu. Ahmet Bey’in gitmediğini söyledim ve ‘Saat 15.00 gibi evden çıkar’ dedim. Saat 13.00’e kadar Ahmet Bey’i bekledi; daha sonra da çiftlikten ayrıldı.

- Ahmet Bey’den hiç haber alınmayınca 7 Eylül 2016 günü saat 19.00 sıralarında eve girdim. Evin anahtarının kapının üzerinde olduğunu gördüm.

- Üst kata çıktım, Ahmet Bey’i kanepede hareketsiz gördüm ve kendisine seslendim, cevap vermedi.

- Bu sırada şoför Murat ve Murat’la birlikte gelen Ahmet isimli biri yukarı çıktı.

At binmeye geldi, 36 saat kimse merak etmedi

Şimdi çiftlikte çalışan Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow’un ifadesiyle ortaya çıkan sorulara bakalım.

SORU 1:

36 saat boyunca neden merak etmedi?

İfadesinde Ahmet Bey’in at binmek üzere çiftliğe geldiğini söylemesine rağmen 36 saat boyunca Ahmet Bey’i görmemiş, haber almamıştır. Buna rağmen hiçbir şekilde merak etmemiş, şoför Murat’ın ricası üzerine eve girmiştir. Ev anahtarının kapıda bırakılması hayatın olağan akışına uygun değildir.

SORU 2:

Şoför Murat'ın ifadesi alındı mı?

Şoför Murat’ın çiftliğe gelip 6 saat Ahmet Bey’i beklemesi ve çıkma ihtimali bulunan 2 saat önce çiftlikten ayrılması dikkat çekicidir.

SORU 3:

Şoför Murat'la gelen Ahmet Bey kim?

İfadesinde Ahmet Bey’i yukarıda bulduklarını söylediği Ahmet Bey (şoför Murat ile gelen) kimdir? İfadesinde bahsetmemiş ve hiçbir şey söylememiştir.

SORU 4:

İfadede kandan neden bahsetmedi?

Polis tutanaklarında Ahmet Bey’in ağzından kabarcıklı yoğun kan çıkışı olduğu yer alırken, şahıs verdiği ifadede Ahmet Bey’in hareketsiz olduğunu ve seslendiğini söylemiştir. Kandan bahsetmemiştir.

Şimdi gelelim “Bilgi Notu”nun ikinci sayfasına

SORU 1:

Kayıp 8 saat 30 dakikada neler yaşandı?

Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow ifadesinde, saat 19.00’da Ahmet Bey’i 2. katta hareketsiz bulduğunu söylemiştir. Riva Polis Merkezi’ne ihbar saati ‘Olay Yeri İnceleme Raporu Formu’na göre 03.30’dur. 8 saat 30 dakika niçin beklenmiştir. Bu sürede ne olmuştur?

SORU 2:

Özel doktoru neden konuşmadı?

Olay Yeri İnceleme ve Ölü Muayene Tutanağı’na göre, Ahmet Bey’in özel doktoru olduğunu beyan eden Nurettin Demirkol, 07.09.2016 günü saat 21.30 sularında kötüleştiği haberini aldığını söylemiştir. Oysaki Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow ifadesinde bundan hiç bahsetmemiştir. Bilakis ifadesinde saat 19.00’da Ahmet Bey’in bulunduğu söylenmektedir. Saat 19.00’da vefat etmiş olarak bulunan bir kişi ile ilgili kim ve niçin Nurettin Demirkol’a “kötüleştiği” bilgisini vermiştir? Nurettin Demirkol kendisine kimin haber verdiğini de söylememektedir.

SORU 3:

19-20 saat boyunca ağzıdan kan gelir mi?

Olay Yeri İnceleme ve Ölü Muayene Tutanağı’na göre, Dr. Ergül Demiral bilirkişi olarak atanmış ve kendi beyanında, 08.09.2016 saat 02.30 sularında olay yerine geldiğini ve geldiği saatten itibaren en az 24 saat önce ölüm olayının gerçekleştiğini düşündüğünü ifade etmiştir. Doktor bilirkişinin beyanına göre ölüm 07.09.2016 günü saat 02.30’da gerçekleşmiştir. Ahmet Bey, 07.09.2016 günü saat 19.00 civarında bulunmuştur. Bulunduğunda ağzından halen kan geldiği belirtilmiştir. 19-20 saat boyunca ağzından kan gelmesi olağan mıdır?"

( ALINTI www.nefes.com.tr/yazarlar/aytunc-erkin/denizolgunun-olumunde... )

***

Arif Ahmet Denizolgun'un mezarına Fekk-i Kabir işlemi: Zehirlenme vakası 10 yıl sonra ortaya çıkabilir mi, deliller nasıl inceleniyor?

Adli Tıp Uzmanı Alkan, Özal'ın Fekk-i Kabir işlemini hatırlatarak; "Orada 4 tane zehir iddiası vardı. Hepsi analiz edilebildi" dedi.

Süleymancılara yönelik operasyon sonrası eski liderleri Arif Ahmet Denizolgun'un ölümü de tekrar gündeme geldi. Denizolgun'un ailesinin talebiyle mezarı açıldı ve kemikleri inceleme için Adli Tıp Kurumu'na götürüldü. İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Alkan, zehirlenme olayı varsa 10 yıl sonra dahi tespit edilebileceğini belirterek; "Mezar yerini açtığımızda elimizde ne materyal geçeceğiyle ilişkili bir şey bu. 10 yıl geçtiği için biz normalde sadece kemik doku bekliyoruz. Ama kemik doku yanında, tırnak, saç, kefen parçası, belki yumuşak doku ele geçerse analizler o zaman daha sağlıklı yapılır" dedi.

Süleymancılara yönelik operasyonda liderleri Alihan Kuriş tutuklandı. Operasyonların ardından eski liderleri Arih Ahmet Deniz Olgun'un ölümü de tekrar gündeme geldi. Denizolgun’un kardeşi Mehmet Beyazıt Denizolgun ve yeğeni Fatih Süleyman Denizolgun, yaklaşık 10 yıl sonra 20 Ocak 2026’da Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Savcılığa sunulan dilekçede, Arif Ahmet Denizolgun’un vefatının şaibeli olduğu iddia edilerek araştırılması istendi. 

Ailesinin talebi üzerine Denizolgun'un mezarı açılarak çıkarılan parçalar incelenmek üzere Adli Tıp'a götürüldü. İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Alkan, 10 yıl sonra zehirlenmenin anlaşılıp anlaşılamayacağına ve sonuçların ne zaman çıkabileceğine dair Hürriyet'e konuştu. 

Alkan'ın açıklamalarından öne çıkanlar şöyle: “Tespit edilebilir. Mezar yerini açtığımızda elimizde ne materyal geçeceğiyle ilişkili bir şey bu. 10 yıl geçtiği için biz normalde sadece kemik doku bekliyoruz. Ama kemik doku yanında, tırnak, saç, kefen parçası, belki yumuşak doku ele geçerse analizler o zaman daha sağlıklı yapılır. Mesela Turgut Özal, 1993’te ölüp de cenazesi 18 sene sonra mezardan çıkartıldığında hiç bozulmadığı için tam bir otopsi işlemi yapıldı. Ve bütün zehirler de arandı. Orada 4 tane zehir iddiası vardı. Hepsi analiz edilebildi. Böyle bir analizde yaklaşık 150 tane maddeye bakılır zehir olarak.

Sonuçlar ne zaman çıkabilir, inceleme nasıl yapılıyor?

Adli Tıp ekibi hafta sonunda çalışır. Pazartesi, salı, çarşamba çıkmış olur bütün analizler. Sonra eski tıbbi bilgileri de gelir. Çünkü milletvekili, bakan olduğu için zaten onlar kayıtlıdır. Bir de ilk öldüğünde 2016’da otopsi yapıldı deniyor. Oradaki rapor da gelir. Orada yapılan analizlerin doku örnekleri Adli Tıp’ta şu an duruyordur zaten. Onlar belki bir daha analiz edilir.

(Darp varsa) Adli osteoloji diye bir bilim var. Orada böyle bir şey yapılabiliyor. Bu kırık yeni mi, ilgi mi, ölüme sebep verir mi, vermez mi hepsi ortaya konabiliyor.

(Ölüm nedeni beyin kanaması ya da kalp kriziyse anlaşılır mı) Sırf kemik çıkarsa edilemez. Yumuşak doku olmadığı için nerede ne kan var onları tespit edemeyeceğiz. O tür lezyonlar ilk iki ayda tespit edilir.

( ALINTI www.hurriyet.com.tr/gundem/denizolgunun-kabri-acildi-4327884... )

***

19 Ağustos 2026 Çarşamba

İlim Yayma Vakfı gitti, AKP’li belediye geldi: Süleymaniye’nin siluetine bir hançer daha -BİRGÜN-

Geçen Şubat’ta İlim Yayma Vakfı’nın inşaatı ile gündeme gelen Süleymaniye Camisi, bir siluet tehlikesi ile daha karşı karşıya. AKP’li Fatih Belediyesi’nin hazırladığı imar planları, İBB’nin uyarısına rağmen AKP ve MHP’nin oylarıyla Belediye Meclisi’nden geçirildi.

Süleymaniye Camisi’nin muhteşem Haliç ve Boğaz manzarasını gölgeleme riski taşıyan imar planı değişikliği teklifi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) uyarısına rağmen AKP ve MHP gruplarının oy çokluğu ile kabul edildi.

İlim Yayma Vakfı’nın yaptırdığı yurt inşaatının, siluetini bozması nedeniyle gündeme gelen Süleymaniye Camisi, çevresindeki imar hareketleri yeniden gündemde. AKP’li Fatih Belediyesi tarafından hazırlanan ve geçtiğimiz mart ayında İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından, düzetmelerle uygun bulunan plan değişikliği teklifi, İBB Meclisi’nin onayına sunuldu.

İBB YÜKSEKLİK İÇİN UYARDI

Söz konusu Koruma Kurulu, Fatih Belediyesi tarafından hazırlanıp gönderilen imar planlarını, Süleymaniye Camisi’nin siluetinin bozulması ile ilgili tartışmaların ışığında inceledi. Kurul planları, yeni yapılacak inşaatlardaki yüksekliği 4’kattan 3’e düşürerek uygun gördü. Düzeltilerek uygun görülen planlar, onay için İBB’ye gönderildi. İBB Planlama Müdürlüğü söz konusu teklifi, kendi değerlendirmesini de ekleyerek Belediye Meclisi’ne gönderdi. Planlama Müdürlüğü, yeni yapılacak olan inşaatların 4 kattan 3 kata düşürüldüğünü ancak, 9.50 metre olan toplam inşaat yükseklik değerinin plan notlarından çıkartıldığına dikkat çekti. Ticarethane olarak kullanılacak giriş katların, asma katıyla birlikte 6 metre yüksekliğinde yapılabileceğini, bunun da toplan inşaat yüksekliğini arttıracağını vurgulayan Planlama Müdürlüğü, 2012 tarihli Korum Amaçlı Uygulama İmar Plan notlarında, toplam inşaat yüksekliğinin 9.50 metreyi aşılmayacağı ilkesinin olduğunu belirtti.

ilim-yayma-vakfi-gitti-akp-li-belediye-geldi-suleymaniye-nin-siluetine-bir-hancer-daha-1102425-1.

Ancak plan değişikliği teklifi İBB Meclisi’nde, AKP ve MHP’li üyelerin oylarıyla, oyçokluğu ile kabul edildi.

CHP ve İYİ Parti grupları söz konusu teklife, İBB tarafından üst ölçekli plan yapılması gerektiği düşüncesiyle şerh düştü.

İBB ekipleri 8 Şubat 2022 tarihinde, söz konusu plan sınırları içinde kalan ve İlim Yayma Vakfı tarafından yaptırılan yurt inşaatını, fazla yükseldiği gerekçesiyle mühürlemişti.

ilim-yayma-vakfi-gitti-akp-li-belediye-geldi-suleymaniye-nin-siluetine-bir-hancer-daha-1102431-1.

PLANLAMA MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN DEĞERLENDİRMESİ

“04.10.2012 tt’li 1/1000 ölçekli KAUİP bölge plan notlarının ‘Yeni yapılaşmalarda Hmaks:9.50 m. aşılmayacak, bölgenin geleneksel mimari karakteri göz önünde bulundurularak, doku bütünlüğünü zedelemeyecek uygulamalara izin verilecektir.’ şeklindeki ‘1. Derece Koruma Bölgeleri” başlıklı plan notunda H:9.50 irtifa değerinin aşılmayacağının belirtildiği, ancak meri planda H:9.50 olan irtifanın teklif plan ile iptal edilerek H:3K irtifanın işlendiği, meri İstanbul İmar Yönetmeliği’nin 30. maddesinin 1-a bendinde “Kat yükseklikleri uygulama imar planında daha fazla belirlenmemiş ise döşeme üst kotundan döşeme üst kotuna olmak üzere en fazla; Ticaret bölgelerinde; zemin katlarda 4.50 metre, asma katlı zemin katlarda 6.00 metre; diğer katlarda 4.00 metre… kabul edilerek uygulama yapılabilir’ denildiği, dolayısıyla Ticaret bloğunun nihai yapı yüksekliği ve kullanılabilir alanının arttırıldığı tespit edilmiştir.”

ilim-yayma-vakfi-gitti-akp-li-belediye-geldi-suleymaniye-nin-siluetine-bir-hancer-daha-1102426-1.

Erdoğan'ın başdanışmanı 'Sıra sana da gelecek' demişti: Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul gözaltına alındı - EVRENSEL-

Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul ve eşi Semra Kuytul, polis operasyonuyla gözaltına alındı. Çok sayıda ildeki baskınlar, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Saral'ın Kuytul'a yönelik "Sıra sana da gelecek" açıklamasından sonra geldi.

Adana'da Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul ve eşi Semra Kuytul, sabah saatlerinde evlerine düzenlenen operasyonla gözaltına alındı. Vakıf, operasyonun birçok ilde eş zamanlı yürütüldüğünü açıkladı.
Seyhan ilçesi Reşatbey Mahallesi'ndeki Kuytul'un evinin çevresi, sabah saatlerinde çevik kuvvet ve özel harekat polisleri tarafından abluka altına alındı.

Alparslan ve Semra Kuytul gözaltında 
Alparslan Kuytul'un eşi Semra Kuytul, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda "Evimize polisler geldiler" diye yazdı.

Alparslan Kuytul'un kızı Meryem Kuytul da yaptığı açıklamada, ellerinde gözaltı kararı olmamasına rağmen anne ve babasının götürüldüğünü iddia ederek, "Gözaltı kararı ellerinde olmamasına rağmen hem annemi hem babamı gözaltına alıyorlar. Sadece arama kararı var. 'Arama sonucunda bir sey bulunursa gözaltı kararı savcı tarafından talimat verilir' dediler. Evden bir şey çıkmadı. Her şeyin videosu var. Ama yine de götürüyorlar" diye yazdı.

Furkan Vakfına çok sayıda ilde eş zamanlı operasyon
Furkan Vakfı, Adana başta olmak üzere birçok ilde üyelerine yönelik eş zamanlı operasyon düzenlendiğini açıkladı. Vakfın X hesabından yapılan açıklamada, Alparslan Kuytul, Semra Kuytul ve çok sayıda kişinin evinde arama yapıldığı ve gözaltına alındığı belirtildi. Gözaltına alınanlar arasında Kuytul'un avukatının da bulunduğu bildirildi.

Ne olmuştu?
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Süleymancılar Cemaatine yönelik operasyonları eleştiren Alparslan Kuytul'a tepki göstererek, "Senin de suyun yeterince ısındı, sıra sana da gelecek" demişti. Saral, şu ifadeleri kullanmıştı: "Devletten büyük hiçbir güç yoktur. Kim devlete kafa tutarsa karşısında milletin iradesini ve hukukun kudretini bulur. Senin de suyun yeterince ısındı Kuytul! Akıllanmamışsın, sıra sana da gelecek! Bu ülkede son sözü din tüccarları değil devlet, şahıslar değil millet, karanlık yapılar değil hukuk söyler."

Öne Çıkan Yayın

Demokrasi akışkan sıvı mıdır? + Kardeş kavgası + Kudüs Gücü'nün eski komutan yardımcısından Suriye hesaplaşması: 'Kaybettik, sorumlular yargılanmalı' -soL-

Demokrasi akışkan sıvı mıdır?-Sinan Sönmez-     Kürtler yekpare bir blok mu? Sosyal, ekonomik ve siyasi bir homojenlik mi söz konusu? Sömürü...