Geleceğe ipotek: Borç kamburu(I)-Binhan Elif Yılmaz-
Yüksek faiz yükü bütçe açıklarını büyütmekte, büyüyen bütçe açıkları yeni borçlanma ihtiyacı doğurmakta, yüksek risk primi ise yeni borçlanmanın daha yüksek faizle yapılmasına neden olmaktadır. Temmuz 2026 itibarıyla ulaşılan rekor seviye, bu kısır döngünün ivme kazandığını teyit etmektedir. Bu nedenle borcun faiz, vade, kur risklerini minimize edecek etkin kamu borç yönetimi ile borç faiz ödemelerinin bütçe üzerindeki yükünün azaltılması borç kamburunu küçültecektir.
Ekonomi alanında Nobel ödülü sahibi iktisatçı Paul Krugman’ın literatüre geçen “borç kamburu” (debt overhang) kavramına göre; “Bir ülkenin toplam borcu, gelecekte yaratabileceği kaynakların bugünkü değerini aşıyorsa, o ekonomi yapısal bir kilitlenmeye sürüklenir”. Bu teorik çerçeve açısından borcun ve borcun servis maliyetinin ulaştığı boyut nedeniyle sorun, sadece bir nakit sıkışıklığı olmaktan çıkıp yapısal bir çöküşe dönüşebilmektedir.
Krugman’a göre, bir yandan ülke borcunun maliyeti nedeniyle gelecekte elde edilecekler geçmiş yükümlülüklere giderken, diğer yandan üretilen her bir birim değerin, ülke kalkınmasına değil doğrudan alacaklılara gidecek olmasıyla yatırım ve büyüme olumsuz etkilenir. Ekonomi küçüldükçe de borç stokunun ve borç servisinin GSYH'ye oranı daha da büyür ve kriz derinleşir.
Öyleyse ortada kamu borcunun ulaştığı düzey ya da borcun GSYH’ye oranından daha önemli bir konu var demektir. Büyüyen borç kamburu ekonomik aktörlerde gelecekte vergilerin ağırlaştırılacağı, ancak kamu hizmetine dönüşmeyeceği beklentisini yaratır. Bu beklenti yerleştiğinde, yerli ve yabancı yatırımcı için karar mekanizması değişir. Belirsizlik ve güvensizlik ortamı da yerleşirse yatırımların ertelenmesine, paranın sistem dışına çıkmasına, CDS’in yükselmesine, yerli ve yabancı yatırımın azalmasına yol açar ve ekonomi daralır.
Vergi gelirleri kimin için toplanıyor?
Krugman’ın borç kamburunu somut veri üzerinden okumak gerekirse, bakılması gereken önemli bir gösterge kamu borç faiz giderlerinin vergi gelirlerine olan oranıdır.
Vergi, bir devletin toplumsal sözleşme gereği vatandaşından kamusal hizmet, altyapı, eğitim ve sağlık sunmak üzere topladığı kaynaktır. Ancak borç kamburu büyüdükçe, bu sözleşme fiilen askıya alınır.
Toplanan her 100 liralık verginin ne kadarının doğrudan borç faizi olarak alacaklılara gittiğini gösteren bu rasyo yükseldikçe, ödenen vergilerin bir refah unsuru veya kamu yatırımı olarak kendisine geri dönmeyeceği beklentisi topluma yayılır. Çünkü kaynaklar geçmişte biriken borçların faizi olarak alacaklılara harcanmaktadır.
Türkiye’nin 2025-2026 dönemi kamu borç stoku/GSYH oranı yüzde 23,8 gibi orta-düşük düzeyde olsa da yüksek faiz maliyetleri nedeniyle bütçedeki faiz ödemelerinin vergi gelirlerine oranı son yıllarda giderek yükseldi, temmuz ayında ise yüzde 26,5’e kadar ulaştı.
2025 yılında her 100 TL'lik vergi gelirinin yaklaşık 18,6 TL'si doğrudan geçmiş borçların faiz ödemelerine harcanıyordu. 2026 Temmuz’da ise her 100 TL’lik verginin 26,5 TL’si faiz ödemesine gitti.

Yukarıdaki grafikte, borç faiz ödemelerinin vergi gelirlerine oranının iki yıllık seyri yer alıyor. Yüksek enflasyon, yüksek faiz ortamı ve dönemsel borçlanma politikalarına bağlı olarak keskin dalgalanmaların görüldüğü grafikte doğrusal trend çizgisi, borç faiz ödemelerinin vergi gelirlerine oranında artış eğilimi olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu durum, kamu borçlarının finansman maliyetinin bütçe üzerindeki etkisini giderek arttırdığına işaret etmektedir.
Grafikteki patika, mali baskının zaman içindeki evrimini üç ana safhada ortaya koymaktadır: 2024-III. çeyrek ve 2025-III. çeyrekler arasında oran yüzde 15 ile yüzde 18,5 bandında dalgalı ancak görece istikrarlı bir seyir izliyor. 2025-II. çeyrekteki geçici yükseliş (yaklaşık yüzde 18,8), mevsimsel vergi tahsilatı dinamikleri ve kupon ödeme takviminin çakışmasından kaynaklanan konjonktürel bir sapmadır. Söz konusu oranın 2025-IV. çeyrekte yüzde 9 seviyelerine gerilemesi, yıl sonu vergi hasılatındaki artışla açıklanabilir.
Ancak eğri 2026 yılının başından itibaren belirgin bir dikey ivme kazanıyor ve 2026-I. çeyrekteki yüzde 16 seviyesinden, 2026-II. çeyrekte yüzde 18’e ve nihayet 2026 Temmuz ayında yüzde 26,5’e fırlıyor.
Bu dikleşen eğri, mali yapıda yapısal bir kırılmayı ve borç servis maliyetlerinin vergi gelirleri üzerindeki katılaşan hegemonyasını göstermektedir.
Vergi gelirlerinin yüzde 26,5 gibi çok yüksek bir oranının doğrudan geçmiş dönem borçların faiz giderlerine tahsis edilmesi, kamunun harcama esnekliğini ve mali alanı aşındırmaktadır. Vergi gelirlerinden ayrılan bu tutar, üretim kapasitesini arttıran altyapı, teknoloji, sağlık ve eğitim projeleri yerine faize aktarıldığında, Krugman'ın vurguladığı borç kamburu nedeniyle mali kilitlenmeyi derinleştirmekte ve ülkenin gelecekteki kalkınma potansiyelini ipotek altına almaktadır. O nedenle özellikle grafiğin sonundaki keskin artış, Krugman’ın vurguladığı "kilitlenme" eşiğine yaklaşıldığının göstergesidir.
Ayrıca yüksek faiz yükü bütçe açıklarını büyütmekte, büyüyen bütçe açıkları yeni borçlanma ihtiyacı doğurmakta, yüksek risk primi ise yeni borçlanmanın daha yüksek faizle yapılmasına neden olmaktadır. Temmuz 2026 itibarıyla ulaşılan rekor seviye, bu kısır döngünün ivme kazandığını teyit etmektedir.
Diğer yandan kamu borç stokunun yarısından fazlası döviz cinsinden olup döviz kuru şoklarına karşı bütçeyi hassas kılmaya devam etmektedir.
Faiz ödemelerinin yüksekliği, kamu hizmetlerinin finansmanını zorlaştırarak maliye politikasının diğer alanlardaki etkisini sınırlayıcıdır. Bu nedenle borcun faiz, vade, kur risklerini minimize edecek etkin kamu borç yönetimi ile borç faiz ödemelerinin bütçe üzerindeki yükünün azaltılması borç kamburunu küçültecektir.
/././
Geleceğe ipotek: Borç kamburu(II)-Binhan Elif Yılmaz-
Türkiye’de borç stoku düşük görünse de yüksek faiz yükü, artan borç çevirme ihtiyacı ve döviz cinsinden yükümlülükler bir yandan mali alanı daraltıyor diğer yandan geleceğin gelirleri bugünden ipotek altına alınıyor. Artık sorun borcun büyüklüğünden çok borcun ekonomiyi ne ölçüde kilitlediği sorunudur.
“Bir ülke, ekonomik büyüme ve kalkınmayla elde edeceği kaynakları kendisi için değil de geçmişin yükümlülükleri için kullanacaksa, artık geleceği için değil geçmişi için çalışıyor demektir”. Bu sözler “borç kamburu”nu ve bunun yol açtığı “ekonomik kilitlenme”yi ele alan Nobel ekonomi ödülü sahibi P. Krugman’ın 1988 tarihli çalışmasında yer alıyor.
Borç kamburu giderek büyüyen bir ülke üretken yatırım yapmaktan, yapısal reformlardan ve verimlilik artışından vazgeçmeye başlar. Çünkü yaratılan ek değerin büyük kısmı zaten alacaklılara gidecektir. Bu beklenti, yatırım ve büyüme iştahını kırmaya yeter ve ekonomi de kilitlenir.
Bu kilitlenmenin ilk halkası beklenti kanalıdır. Borç stokunun ya da borç servis maliyetinin artışı karşısında ekonomik aktörlerin ilk beklentisi gelecekteki gelirlerin büyük payının borç servisine (faiz ve anapara ödemelerine) gideceğine yöneliktir. Ekonomik aktörler, devletin bu borcu çevirebilmek için vergileri arttıracağını, kamu hizmetlerini kısacağını ve makroekonomik istikrarsızlığın kronikleşeceğini bilir. Sonuçta gelecekte yüksek vergiyle karşılaşacağını düşünen yerli yatırımcı, yeni yatırımlar yapmak yerine parasını sistem dışına çıkarırken, borç kamburu büyüyen ülke de yabancı yatırımcı için cazip olmaktan çıkar.
Paul Krugman’ın 1988'deki modeli, 1980’lerin Latin Amerika borç krizindeki dış borçları açıklamak için geliştirilse de bu teorinin mekanizmaları iç borçlar için de geçerlidir.
Türkiye tablosu: Düşük stok, yüksek yük
Türkiye’nin kamu borç stoku/GSYH rasyosu 2025 yılı sonu itibarıyla yüzde 23,8 ile AB Maastricht kriteri olan yüzde 60'ın oldukça altında. Ancak borçluluk oranının görece düşük olmasına rağmen (bir önceki yazımda ele aldığım gibi) borcun faiz oranı yüksek, dolayısıyla bütçe esnekliği ve mali alan zaten baskı altında.
Borç Servis Projeksiyonları ne diyor? Geleceğimize bir bakalım.
İç borç servis projeksiyonu
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın aylık Kamu Borç Yönetimi raporlarında yer alan iç borç ödeme projeksiyonlarına ve aşağıdaki grafiğe göre; önümüzdeki aylarda faiz ve anapara yer değiştirecek ve faiz yükü, borcun anaparasını belirgin şekilde geride bırakacak:
* Eylül 2026’da 56,6 milyar TL anapara ödemesine karşılık 207,9 milyar TL faiz ödemesi,
* Ocak 2027’de 247,3 milyar TL anapara ödemesine karşılık 371,4 milyar TL faiz ödemesi,
* Nisan 2027’de 152,1 milyar TL anapara ödemesine karşılık 425,5 milyar TL faiz ödemesi yapılacak.
Kaynak: HMB, Kamu Borç Yönetimi Raporu, Haziran 2026
Ekim 2026'da faiz, o ayki toplam borç servisinin yaklaşık yüzde 79'unu oluştururken, Ocak 2027'de bu pay yüzde 60 ve Nisan 2027'de ise yüzde 74. Bu durum da borç çevirme oranının yüksek kalmasına neden oluyor ve anapara da küçülmüyor.
Dış borç servis projeksiyonu
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın aylık Kamu Borç Yönetimi raporlarında yer alan dış borç ödeme projeksiyonlarına göre dış borçta hem döviz hem faiz açısından kırılganlık var.
Kaynak: HMB, Kamu Borç Yönetimi Raporu, Haziran 2026
Yukarıdaki grafiğe göre dış borç projeksiyonunda Temmuz 2026’dan Mart 2027’ye kadar olan süreçte, milyonlarca dolarlık faiz ve kupon ödemesinin varlığı (örneğin Ocak 2027'de 1.054 Milyon $, Mart 2027'de 830 Milyon $) anaparadan bağımsız olarak gelecekteki döviz gelirlerini şimdiden ipotek altına alıyor.
Yüksek küresel faizler ve CDS nedeniyle döviz cinsinden borçlanmanın maliyeti de yükseliyor. Özellikle Ekim 2026 ile Şubat ve Mart 2027’deki anapara itfalarının yanında yüksek faiz ödemeleri de vergi gelirlerinin bu alana gitmesine neden oluyor.
Bu iki grafik, P. Krugman’ın işaret ettiği geleceğin vergi gelirlerinin borç faizlerine nasıl harcandığını” göstermektedir. Ayrıca borç kamburunun nasıl bir sorun olduğunu şu üç ana kanaldan doğruluyor:
* Mali alan: 2026'nın ikinci yarısı ve 2027'nin ilk yarısındaki ağır borç servisi takvimi, bütçeden altyapı, Ar-Ge veya sosyal refah harcamalarına ayrılabilecek mali alanı baskılar.
* Beklenti kanalı: Gelecek 12 aylık periyotta ödenmesi kesinleşmiş olan bu faiz yükü, ekonomik aktörlere "bütçedeki faiz yükünü karşılamak için önümüzdeki dönemde vergiler artabilir/yeni mali yükümlülükler gelebilir" mesajı verdiğinde, reel sektörün uzun vadeli yatırım kararlarını bozucu etki yapar.
* Borç çevirme oranı: Anapara ödemesi gelmeden ağır faiz faturasının çıkması, borcun borçla çevrilmesini (roll-over) zorunlu kılar.
Krugman’ın teorisine borç kamburu kendi kendine veya sadece zamanla düzelmiyor, aksine, müdahale edilmezse ekonomik daralmaya dönüşür ve yoksulluk derinleşir. Neler yapılabilir?
İlk seçenek, ekonomik büyümenin kamu borcunun büyüme oranından daha hızlı olması. Böylece kamu borç stoku/GSYH oranı ve borç faiz giderleri/vergi oranı zamanla küçülür. Ancak borç kamburu varken yatırımcı gelmediği için bu büyümeyi yakalamak da oldukça güç.
Bir başka seçenek, ülkenin kendi para biriminden borcunu yüksek enflasyonla eritmek. Para değer kaybettikçe geçmişteki borçlar nominal olarak aynı kalsa bile reel olarak küçülür.
Ancak enflasyonist ortamda döviz cinsinden borçlar kendiliğinden erimez, döviz borçlarının hafiflemesi için kurun enflasyondan daha yavaş artması gerekir ki, üç yıldır uygulanan ekonomi programı zaten değerli TL ve kontrollü kura dayanıyor. Böylece döviz kurunun yapay veya kontrollü olarak enflasyondan daha yavaş artması, Hazine’nin mevcut döviz borçlarının TL karşılığının çok yüksek boyutlara ulaşmasını engelliyor. Bu yöntem, geçici bir çözüm ve sorunu erteleme olduğunu kabul edelim.
Türkiye’de borç stoku düşük görünse de yüksek faiz yükü, artan borç çevirme ihtiyacı ve döviz cinsinden yükümlülükler bir yandan mali alanı daraltıyor diğer yandan geleceğin gelirleri bugünden ipotek altına alınıyor. Artık sorun borcun büyüklüğünden çok borcun ekonomiyi ne ölçüde kilitlediği sorunudur. Krugman’ın yıllar önce ortaya koyduğu “borç kamburu” tam da bu noktada anlam kazanmaktadır.
/././
Yan yana fotoğraf çektirelim!-Umur Talu-
Toprağını korumak isterken, “holding özel güvenliği” ve “kulluk kuvveti” haline getirilmiş jandarma ve polisin yerlerde sürüklediği başörtülü köylü kadınlar da suçlu… Madencinin “zafer”i için sesini çıkartan sendikacı da… Hakiki gazeteci de… Sokaktaki insan da! Bazen bir dolu şeyi merak eder, okur, sorar, öğrenir, düşünür anlarsın… Bazen tek, bazen iki kare fotoğrafa dikkatli bakmak bile anlatır her şeyi.
İki fotoğrafı, iki sahneyi yan yana koyun… vicdan olun!
Bir iktidar “sınıf savaşı”nı bundan daha iyi anlatamaz. Elbette bu her zaman anlatıldı. Bir şahikası da 12 Eylül darbesinden sonra işverenler sendikası başkanının “Gülme sırası bizde” demesiydi. Öyle ya, darbe onları güldürmek için de yapılmıştı. “Asmayalım da besleyelim mi” demiş, çok mu!
İki fotoğraf veya sahneden biri şu:
İktidar kankası bir holding Bodrum’da 50’inci yılını kutluyor. Davetliler arasında, medyanın bir kısmını iktidar adına ve iktidar desteğiyle ele geçirmiş bir patron var.
Davetliler arasında bu ülkenin ekonomisine ayar vermekle sorumlu bakan ailesi var.
Davetliler arasında “özerk” Merkez Bankası’nın başkanı var.
Davetliler arasında iktidarın kıdemli üst düzey bir ismi var.
Daha kimler de vardır elbette. Ama o holdingin topraklarını, zeytin ağaçlarını yağmaladığı Akbelen köylüleri yok.Çünkü onlar direnmiş, direniyor. Çünkü onlar “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” ediyor! O yüzden köyün direnen kızı Esra bir gün kelepçeleniyor. İşte holdingin Filarmoni Orkestrası bunu çalamaz; çünkü köylünün toprakları çalınmış, her notanın, her enstrümanın içine sızmış!
Elbette o holding inşa ettiği bir barajın sularını öylece bıraktığında, piknik yaparken boğulanlar da yok!


İkinci fotoğraf veya sahne ise şöyle:
Ankara’da direnen maden işçilerinin sendikası Bağımsız Maden İş’in Genel Başkanı Gökay Çakır ile Örgütlenme Uzmanı Başaran Aksu tutuklanıyor. “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik”ten. Yedinci defa gözaltına alınmış Aksu. “Ak” iktidar Aksu’nun işçilerin sesi olmasına dayanamıyor çünkü. Çünkü bu bir “sınıf savaşı!”
Ve sözcüleri tutuklanırken “alacaklarının ilk taksidi” nihayet hesaplarına yatan işçileri biz “Zafer kazandılar” diye selamlıyoruz. “Zafer” alacaklarının ilk taksitinin nihayet ödenmesi. Açlıklarından da açlık grevlerinden de, ölümün kıyısındaki hayatlarının bir de açlıkla sınanmasından da sonra!

“Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” çoktan bir zamanların meşhur 141-142’inci maddelerinin yerine geçmiş. Eleştiri, feryat, bilgi, haber, yazı, ses eğer batıyorsa, demek halkı kin ve düşmanlığa tahrik ediyor; “kin ve düşmanlık düzeni”nde!
Sendika avukatının dediği gibi esasında: “Direnmeye cüret etmek suçu!”
Toprağını korumak isterken, “holding özel güvenliği” ve “kulluk kuvveti” haline getirilmiş jandarma ve polisin yerlerde sürüklediği başörtülü köylü kadınlar da suçlu… Madencinin “zafer”i için sesini çıkartan sendikacı da… Hakiki gazeteci de… Sokaktaki insan da!
Herkes “halkı kin ve tahrik” suçlamasıyla alınabilirken, alınabilecekken “kibir, kin, nefret düzeni”nin Can Atalay, Selçuk Kozağaçlı gibi “halkın avukatları”nın sürekli içeride tutulması boşuna değil.
Bunların hepsi, iktidarın, öyle kendisine oy veren oy vermeyen diye de ayırmadan pek, yoksulların, emeğin, hayatın üstüne üstüne yürüyerek esasında “sınıf savaşı” verdiğinin de fotoğrafları!
Holdingin kutlamasına koş, ezilen madencinin sesine vur! Daha nasıl anlatsınlar ki. Daha nesi anlaşılmıyor ki. Daha nasıl “yan yana fotoğraf çekinsinler” ki hiç çekinmeden!
Bazen bir dolu şeyi merak eder, okur, sorar, öğrenir, düşünür anlarsın… Bazen tek, bazen iki kare fotoğrafa dikkatli bakmak bile anlatır her şeyi. Anlamıyorsan hâlâ; onlar anlatamadığı için değil, bakıp görmediğin, işitip duymadığın için olmalı! Dokunurken bile hissetmediğin için…
/././
Meta’nın 17 milyar dolarlık anlaşması TikTok ve YouTube’a uzandı; AB: Çocuk koruması geçici olamaz -Füsun Sarp Nebil-
Meta anlaşmasının uzun vadede belki de en önemli sonucu burada. Çünkü hukuki prensip, “Çocukları bağımlı hale getirecek dijital ürün tasarlayamazsınız” haline gelirse bunun neden yalnız Instagram ve TikTok'a uygulanacağı sorulacaktır. Aynı tartışma, YouTube, online oyunlar, Roblox benzeri dünyalar ve hatta çocukların uzun süre sohbet ettiği AI chatbot'ları için de ortaya çıkabilir.
Bildiğiniz gibi, çocukların sosyal medya kullanımına karşı, tüm dünyada yükselen büyük bir reaksiyon gelişti. İngiltere ve bağlı ülkelerden Avustralya, Yeni Zelanda bu konuda bazı yasalar çıkarmaya çalışırken, ABD olaya farklı yönden girdi. Sosyal medyanın kötü olabilen içeriğinden önce bağımlılık yaratması ve sosyal medya platformlarının bunu bilerek yapması (ki Meta'nın bazı iç yazışmalarında bunlar görüldü) öne çıktı.
Meta'nın, dün ABD eyaletleriyle çocukların sosyal medyada korunması konusunda vardığı yaklaşık 18 milyar dolarlık tarihi anlaşmanın ardından, sosyal medya sektöründe taşlar hızla yerinden oynamaya başladı. Meta, TikTok ve YouTube'a açık mektup göndererek, aynı kullanım sınırlamalarını kabul etmelerini isterken, Avrupa'dan da ilk önemli tepki geldi. Avrupa Komisyonu, ABD'deki anlaşmanın öngördüğü geçici tedbirlerin yeterli olmadığını, çocukların korunmasına yönelik önlemlerin kalıcı olması gerektiğini belirtti.
TikTok ise zaten Avrupa'da çocuk hesaplarının güvenliği nedeniyle DSA kapsamında ihlal tehdidi altında. Böylece çocukların sosyal medya kullanımı konusunda ABD'deki davalar, Avrupa'daki düzenlemeler ve dünyanın çeşitli ülkelerindeki yaş yasakları aynı noktada birleşmeye başlıyor. “Çocuk sosyal medyaya girebilir mi?” sorusu artık “sosyal medya çocuk için nasıl tasarlanmalıdır?” sorusuna dönüşüyor.
Meta, TikTok ve YouTube'a açık mektup yazdı
Meta, 26 Ağustos'ta ABD'deki eyalet başsavcılarıyla yaptığı anlaşmayla Facebook ve Instagram'ın 18 yaş altındaki kullanıcılar için çalışma biçimini önemli ölçüde değiştirmeyi kabul etti. Anlaşma mahkeme tarafından onaylanırsa gençlere Facebook ve Instagram toplamında varsayılan iki saatlik günlük kullanım sınırı uygulanacak. gece 00.00-06.00 arasında Feed, Stories, Explore ve Reels gibi bölümlere erişim kapatılacak ve okul saatlerinde bildirimler susturulacak. Çocuk bu temel zaman sınırını ebeveyn izni olmadan kaldıramayacak.
Fakat anlaşmanın ertesi günü ortaya çıkan tablo, meselenin sadece Meta'nın konusu olmadığını da ortaya koydu. Meta anlaşmayı açıklamakla yetinmedi. Şirket aynı gün TikTok ve YouTube'a açık bir mektup yayımladı. Mesaj oldukça açık. Çocuk Instagram'da iki saatle sınırlandırıldığı için, başka yere yani TikTok veya YouTube gibi bir yere geçiyorsa düzenleme anlamsız olur ve işe yaramaz.
Bu nedenle Meta, TikTok ve YouTube'dan da günlük kullanım sınırı, gece erişiminin kapatılması, okul saatlerinde bildirim gönderilmemesi ve yaş doğrulaması gibi tedbirleri kabul etmelerini istedi. Ancak bu çağrının arkasında yalnızca çocukların korunması yok. Tabii ki Meta’nın ciddi bir ticari endişesi de var.
Çünkü Facebook ve Instagram çocukların ekran süresini sınırlarken TikTok ve YouTube bunu yapmazsa, genç kullanıcıların zamanı ve dolayısıyla reklam geliri rakiplere kayabilir. Meta bu nedenle kendisine getirilen sınırlamayı sektör standardına dönüştürmeye çalışıyor.
Meta'nın 5,3 milyar doları TikTok ve YouTube'un aynısı uygulaması şartına bağlandı
Dünkü haberde üzerinde durduğumuz anlaşmanın belki de en ilginç mekanizması bugün daha da anlaşılabilir hale geldi. Meta'nın açıkladığı yaklaşık 18 milyar dolarlık ödeme paketinin yaklaşık 12,7 milyar doları eyaletlere on yıl içinde ödenecek. Kalan yaklaşık 5,3 milyar dolar ise koşullu. Bu paranın serbest bırakılabilmesi için iki şart bulunuyor:
Bir saatlik günlük kullanım sınırı, gece modu ve yaş doğrulama önlemlerini TikTok ve YouTube’ün de kabul etmesi ve ayrıca her iki şirketin de anlaşmada belirlenen tutarlara karşılık gelen mali katkıda bulunması gerekiyor.
Meta böylece kendi cezasının bir bölümü fiilen, “rakiplerim de aynı kurallara tabi tutulursa öderim” mantığına bağlanmış durumda. Reuters'ın bugün yayımladığı analiz de tam olarak bu noktaya dikkat çekiyor. Anlaşmanın yaklaşık %30'luk bölümü ve bazı ürün sınırlamaları TikTok, YouTube ve diğer rakiplerin benzer standartları kabul etmesine bağlanmış durumda.
TikTok ve YouTube aynı önlemleri kabul ederse Meta'nın kuralları da sertleşecek. Şimdiki anlaşmada Facebook ve Instagram toplamında günlük sınır iki saat. Rakipler anlaşmaya katılırsa bu sınır daha çok uzayacak. Gece kısıtlaması da 00.00-06.00 yerine: 22.00-07.00 arasına genişletilecek.
Meta'nın günlük süre ve gece modu konusundaki başlangıçtaki beş yıllık taahhüdü de rakiplerin katılımıyla 10 yıla çıkacak. Dolayısıyla Amerikan eyaletlerinin yaptığı şey yalnız Meta davasını kapatmak değil. Potansiyel olarak ABD sosyal medya endüstrisi için ortak çocuk kullanım standardı yaratmak.
Peki TikTok ve Google ne dedi?
27 Ağustos itibarıyla önemli olan nokta şu, TikTok ve Google / YouTube henüz Meta'nın teklifini kabul etmiş değil. En azından şu ana kadar şirketlerden “biz de bir saatlik sınıra ve Meta anlaşmasındaki modele katılıyoruz” şeklinde kamuya açıklanmış bir taahhüt bulunmuyor. Bu nedenle önümüzdeki birkaç gün ve hafta önemli olacak.
Çünkü kabul ederlerse ABD'de çocukların sosyal medya kullanımında fiilen sektör çapında yeni bir standart doğabilir. Kabul etmezlerse Meta bu defa çok güçlü bir siyasi argümana sahip olacak. “Instagram'ı sınırladınız ama çocuklar TikTok'a geçti” diyecek.
Bu aynı zamanda Meta'nın rakipleri üzerinde düzenleyici baskı oluşturmasının da bir yolu. YouTube'un sorunu yalnız Meta'nın çağrısı değil. Google açısından durum daha da önemli. Çünkü çocukların sosyal medya bağımlılığına ilişkin davalar yalnız Meta'ya karşı yürümüyor. ABD'de Meta, TikTok, Snap ve Google'ın YouTube'u çeşitli davalarda aynı temel suçlamayla karşı karşıya. Yani Çocukları mü mkün olduğunda içerişde tutacak ve dikkatlerini mümkün olduğunca uzun süre tutacak ürünler tasarlamak.
Nitekim Los Angeles'taki önemli bir “bellwether” davada jüri yakın zamanda Meta ile YouTube'u sorumlu buldu ve davacı lehine 6 milyon dolar tazminata hükmetti. Bu karar, yüzlerce benzer bireysel dava açısından önemli bir test niteliğinde. Dolayısıyla YouTube'un Meta'nın çağrısını kabul edip etmemesi yalnızca gönüllü bir çocuk güvenliği politikası meselesi değil. Şirketin önündeki büyüyen hukuki riskle de ilgili.
Avrupa'dan ilk tepki: “Bu önlemler kalıcı olmalı”
Dünkü anlaşmadan sonra bugün Avrupa'dan da önemli bir mesaj geldi. Avrupa Komisyonu, Meta'nın ABD'de kabul ettiği çocuk koruma tedbirlerinin geçici olmasını yeterli görmediğini belirterek Avrupa'daki çocukların kalıcı korumalara sahip olması gerektiği yönünde pozisyon aldı.
Bu çok önemli bir farklılık yaratıyor. ABD modeli şu anda büyük ölçüde, davalar, uzlaşmalar ve belirli süreli şirket taahhütleri üzerinden ilerliyor. Avrupa ise, yasa ile platformlara yükümlülük tanımlıyor, denetliyor ve hata bulduğunda yaptırım modelini uyguluyor.
Bu sürecin merkezinde Digital Services Act (DSA) bulunuyor.
TikTok zaten Avrupa'da çocuklar nedeniyle soruşturma altında
Üstelik Avrupa'nın mesajı yalnız siyasi bir açıklama değil. Avrupa Komisyonu 24 Temmuz 2026'da TikTok'a yönelik ön bulgularını açıklamış ve platformun çocuk hesaplarında DSA'nın gerektirdiği güvenlik standartlarını karşılamadığı sonucuna varmıştı. Komisyon özellikle çocuk hesaplarının “public” yapılabilmesini sorunlu görüyor.
Bu durumda çocuğun paylaştığı içerikler TikTok hesabı olmayan kişiler tarafından dahi görülebiliyor. Ayrıca 16-17 yaşındaki kullanıcıların içerikleri “For You” algoritması üzerinden tanımadıkları geniş bir kullanıcı kitlesine tavsiye edilebiliyor.
Komisyon TikTok'un çocuk hesaplarının varsayılan ayarlarını değiştirmesini istiyor. Burada ABD ve Avrupa'nın yaklaşımları birleşmeye başlıyor. ABD, “çocuğu platformda uzun süreli tutma” derken, Avrupa, “çocuğu varsayılan olarak önlemlerin açık olduğu ve algoritmik olarak dağıtılan bir hesaba yerleştirme” diyor.
Asıl hedef artık “Bağımlılık Yaratıcı Tasarım (addictive design)”
Bu gelişmelerin tamamını bir araya getirdiğimizde teknoloji sektörü açısından çok önemli bir kavram öne çıkıyor. Bağımlılık yaratıcı tasarım (addictive design).
Bu kavram çocukların zararlı içerik görmesiyle ilgili önceki yaklaşımdan daha farklı. Örneğin TikTok'ta şiddet içeren bir videonun bulunması içerik moderasyonu meselesidir. Ama, sonsuz kaydırma, otomatik oynatma, algoritmik tavsiye, push bildirimleri, “like” mekanizmaları, streak'ler, kişiselleştirilmiş ödül döngüleri gibi özelliklerin çocuğu heyecana yönlendirip, yönlendirmediği, ayrılamamasına yol açıp açmadığı ise ürün tasarımı meselesidir.
ABD'deki davaların sosyal medya sektörü için tehlikeli hale gelmesinin nedeni tam olarak bu. Çünkü platformlar bugüne kadar, madde 230 kapsamını öne çıkarıp, “O içeriği kullanıcı yükledi, bizim sorumluluğumuz değil” diyordu. Ama şimdi, “Bu ürünü çocuk mümkün olduğunca uzun süre kullansın diye siz mi tasarladınız?” sorusundan kaçamıyor.
Meta anlaşmasının zayıf tarafı da ortaya çıktı
Bugün yayımlanan analizler anlaşmanın Meta açısından düşündüğümüzden daha rahatlatıcı olabileceğini de gösteriyor. Reuters'ın 27 Ağustos analizine göre anlaşma Meta'nın temel para makinesini büyük ölçüde olduğu gibi bırakıyor.
Şirketin, kişiselleştirilmiş feed'i, reklam hedefleme sistemi ve temel engagement mekanizmaları ortadan kaldırılmıyor. Meta yaklaşık 60 milyar dolar yıllık kâr üreten bir şirket olduğu için 10 yıla yayılmış yaklaşık 18 milyar dolarlık ödeme de finansal olarak yönetilebilir görülüyor.
Piyasanın anlaşmaya olumlu tepki vermesinin nedeni de bu. Yani Meta, çok büyük görünen bir parayı yıllara bölüp ödeyerek, çok daha tehlikeli bir hukuki belirsizliği ortadan kaldırdı. Bu yüzden bazı çocuk güvenliği savunucuları anlaşmayı yeterince sert bulmuyor. AP'nin bugün aktardığı eleştiriler arasında, anlaşmanın Meta'nın çocuklara zarar verebilecek temel algoritmik ve tasarım mekanizmalarını yeterince değiştirmediği görüşü bulunuyor.
Türkiye'de durum ne?
Türkiye açısından henüz Meta anlaşmasına doğrudan verilmiş yeni bir resmî tepki görmüyoruz. Ancak Türkiye zaten aynı küresel dalganın içinde. Türkiye'de çocukların sosyal medya kullanımına yaş sınırı getirilmesi, yaş doğrulama sistemleri ve platformların çocuklara yönelik yükümlülüklerinin artırılması bir süredir hükümetin gündeminde.
Burada ABD'deki son gelişmenin Türkiye açısından çok önemli bir sonucu olabilir. Çünkü tartışma şimdiye kadar büyük ölçüde, “15 veya 16 yaşından küçük çocuk sosyal medyaya girmesin mi?” üzerinden yürütülüyordu. Meta anlaşması ise farklı bir soru getiriyor, “çocuk sosyal medyaya girebiliyorsa platform nasıl davranmak zorunda?”
Bu iki yaklaşım aynı şey değil. Yasak mı, tasarım düzenlemesi mi? Dünyada şu anda üç model ortaya çıkıyor.
* Avustralya modeli: Belirli yaşın altında sosyal medyaya erişimi yasakla.
* Avrupa modeli: Çocuk platforma girebilir ama algoritma, varsayılan ayarlar, veri kullanımı ve riskli tasarım üzerinde platforma ağır yükümlülük getir.
* Yeni ABD modeli: Platformun çocuğun zamanını sömürmesini doğrudan sınırlandır; günlük kullanım, gece erişimi ve bildirimlere müdahale et.
Önümüzdeki birkaç yılın asıl tartışması bunlardan hangisinin seçileceği değil. Üçünün birlikte uygulanıp uygulanmayacağı olacak.
Örneğin 13 yaş altında yasak; 13-17 yaş arasında yaş doğrulaması; genç hesaplarında algoritmik sınırlama; günde bir veya iki saat kullanım; gece erişiminin kapatılması; okul saatlerinde bildirim yasağı ve ebeveyn kontrolü aynı düzenlemenin parçaları haline gelebilir.
Ve bu yalnız sosyal medya ile kalmayabilir. Meta anlaşmasının uzun vadede belki de en önemli sonucu burada. Çünkü hukuki prensip, “Çocukları bağımlı hale getirecek dijital ürün tasarlayamazsınız” haline gelirse bunun neden yalnız Instagram ve TikTok'a uygulanacağı sorulacaktır.
Aynı tartışma, YouTube, online oyunlar, Roblox benzeri dünyalar ve hatta çocukların uzun süre sohbet ettiği AI chatbot'ları için de ortaya çıkabilir.
Bu nedenle, dünkü Meta anlaşmasını yalnızca “Meta 17 milyar dolar ödeyecek” haberi olarak okumamak gerekiyor. Bir gün sonra ortaya çıkan tablo çok daha büyük. ABD eyaletleri Meta'yı sınırladı. Meta şimdi TikTok ve YouTube'u aynı sınırlamanın içine çekmeye çalışıyor. Avrupa ise “bu korumalar geçici değil kalıcı olmalı” diyor.
Ve böylece sosyal medya düzenlemesinde yaklaşık 20 yıldır hâkim olan, “Zararlı içeriği kaldır.” yaklaşımından, “Ürünü zarar verecek, bağımlılık yaratacak şekilde tasarlama” yaklaşımına geçiliyor.
Bu gerçekleşirse sosyal medya sektörünün bugüne kadarki en önemli düzenleyici dönüşümlerinden biri olur. Çünkü tartışmanın merkezinde artık içerik değil, dikkat ekonomisinin kendisi bulunuyor.
/././
Milli tarih, milli coğrafya, milli yargı -Gökçer Tahincioğlu-
İktidar, AİHM ve AYM kararlarının uygulanmamasının nasıl sonuçlar doğurabileceğini test etti ve istediği sonucu aldı. Şimdi hukuki görünümde siyasi yorumlar yapılarak sadece bu kararların konuşulması engellenmeye çalışılıyor. Yoksa AİHM de iktidar da muhalefet de kararların uygulanmayacağını ve uygulanmamasının bir sonuç da doğurmayacağını biliyor.
Süslü süslü, akademik gibi görünen cümleler, koyduğu kalıba sığsın diye sağından solundan çekiştirmeler…
Oysa daha basit bir dille söylese de böyle süslü cümleler kursa da sonuç aynı. Elbette önemseyip de akademik biçimde, uluslararası ve ulusal hukuku dikkate alarak yanıt veren hukukçuların emeğine saygısızlık etmek istemem.
Ancak gerçekten Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un, “milli yargı” olarak özetlenebilecek ve zaten öyle özetlediği görüşlerinin hukuki bir tarafı var mı?
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi şunu yapamazmış da Anayasa Mahkemesi bunu yapamazmış…
Yaparsa şu norma aykırı olurmuş da bu norm boşa çıkarmış.
Hakikaten daha özet bir gerçeğe ihtiyaç duymuyor muyuz?
* * *
Kestirmeden gidelim.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmadığı gerekçesiyle Avrupa Konseyi’nin Türkiye için yaptırım sürecini başlattığı iki ayrı dosya var.
Sayı az gibi gelebilir.
Ancak Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin Türkiye dışında yaptırım sürecini başlattığı başka bir ülke olmadığı söylendiğinde meselenin büyüklüğü anlaşılacaktır.
Uçum’a göre AİHM esasa giremezmiş, kararlarının uygulanmasının zorunluluğu da yokmuş.
Elbette bu icadın ne zaman yapıldığını ne zaman hayata geçirildiğini de biliyoruz.
Buradan bir bağımsızlık destanı çıkmayacağını da…
* * *
Yine Uçum’un tezine göre, ceza davalarında gerekli değerlendirmeyi ancak ulusal ceza mahkemeleri yapabilirmiş… Milli yargının kararlarına karşı da karar alınamazmış!
Peki o zaman, nereye gidilsin, nasıl adalet aransın, ne yapılsın?
AİHM’nin Türkiye’yi ağır biçimde suçlamasına yol açan, yaptırım sürecini başlattığı Selahattin Demirtaş dosyası misal.
Tesadüfler zincirine bakın!
Demirtaş’ın dokunulmazlığı kaldırılıyor, dosyaları bir yerde toplanıyor, Kobani dosyası da bu dosyaların içinde…
Ama ortada o dönemde verilmiş AİHM kararı var.
Ne yapmak lazım, “bu dosya o dosya değil” diyerek vakit kazanılmaya çalışıldı.
Tam da o sırada AİHM kararının uygulanmasının zorunlu olduğu tartışmaları yaşanırken, sürpriz biçimde, Demirtaş'ın İstanbul'da 2013'te yaptığı bir konuşma gerekçesiyle yargılandığı dava, kesin hükme bağlandı. İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesi'nin Demirtaş'a 4 yıl 8 ay, Sırrı Süreyya Önder'e 3 yıl 6 ay ceza vermesine ilişkin karar, istinaf mahkemesi tarafından büyük hızla ele alındı ve cezalar 4 Aralık 2018'de onandı. Böylece Demirtaş, AİHM'nin karara bağlamadığı bir başka dosyadan hükümlü hale geldi.
Sonradan çözüm sürecinde İmralı heyetinde yer alan Sırrı Süreyya Önder, bu dosya nedeniyle yeniden cezaevine konuldu.
AİHM Büyük Daire, Türkiye'nin itirazı üzerine Demirtaş dosyası ile ilgili 18 Eylül 2019'da duruşma yapılacağını açıkladı. Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi, duruşmadan hemen önce 2 Eylül 2019'da daha önce tahliyesini reddettiği Demirtaş'ın tahliyesine hükmetti. Demirtaş, zaten hükümlü hale geldiği için cezaevinden çıkamadı. Mahkemenin bu kararını AİHM'ye sunan Türkiye, Demirtaş'ın, AİHM'nin işaret ettiği dosyadan tahliyesine karar verildiğini bildirdi.
Ama umulmadık bir gelişme yaşandı. Demirtaş'ın 2016'da tutuklandığını dikkate alan avukatları, yargı paketi ve denetimli serbestlik sürelerine göre cezasının tamamlandığını hesapladı. Avukatlar, Demirtaş'ın diğer dosyadan da tahliye olduğunun dikkate alınarak serbest bırakılması için İnfaz Savcılığı'na başvurdu.
Kanunen hesaplamanın dikkate alınması gerekiyordu. İnfaz Savcılığı da bu yönde işlem yaptı ve cezasını tamamladığı sonucuna vardı. Ancak henüz infaz savcılığı başvuruyu değerlendirirken, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, 20 Eylül 2019’da, Kobani olayları ile ilgili yeni bir soruşturma açıldığını belirterek, Demirtaş ile Yüksekdağ’ın bu soruşturma kapsamında yeniden tutuklanmasını talep etti. Aynı tarihte yeni tutuklama kararı verildi.
Bakın şu tesadüfe!
Kobani davasında insanların öldürülmesi için çağrı yaptığı iddia edilen Demirtaş, bu nedenle tek bir ceza almadı. Bütün cezalar konuşmaları nedeniyle verildi.
Milli yargı, ne hikmetse hep tahliye aşamalarında kritik kararlar vererek 10 yılı aşkın süredir cezaevinde kalmasını sağladı.
* * *
Kavala dosyası diğer kritik dosya. AİHM, daha iki gün önce nihai kararını verdi ve Türkiye’yi ağır biçimde eleştirdi.
Uçum’un, “milli yargı” yazısı, AİHM sisteminden çıkılabileceği uyarısı bu karardan sonra geldi.
Peki milli yargı ne yapmış bu dosyada, bakalım…
Kavala, iki ayrı suçtan tutuklanmış, bu suçlardan birinden daha önce savcılık “resen” tahliyesini sağlamıştı.
Gezi davasında yargılandı ve İstanbul 30. Ağır Ceza Mahkemesi, beraat kararı verdi.
Tam tahliye olacakken, yine ne hikmetse daha önce tahliye olduğu dosya raftan indi, savcılık, 15 Temmuz darbe girişimi soruşturmasını gerekçe göstererek yeni gözaltı kararı verdi. Birkaç ay önce tahliye edildiği dosyadan hakkında gözaltı kararı verilen Kavala, emniyete götürüldü ve çıkartıldığı savcılık tarafından yeniden tutuklandı. Sonradan anlaşıldı ki AİHM, tutuklandığı dosyadan Türkiye’yi mahkum etmişti. Hızla suçlama değiştirildi, “casusluk” suçlamasından dava açıldı.
İddianameye göre bu faaliyeti öyle gizli yürütüyordu ki kimse casusluğu anlamamıştı, doğal olarak kanıt da yoktu.
Bu davanın yargılamaları başlayacakken Gezi davasındaki beraat kararları istinaf mahkemesi tarafından bozuldu. Bu sırada beraat kararını veren mahkeme dağıtıldı. Gezi torba davaya dönüştürüldü ve ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasıyla sonuçlandı.
Bu süreçte casusluk davasından da beraat kararı verildi. Zaten dava işlevini görmüş, Kavala’nın cezaevinde kalması sağlanmıştı.
Yine tesadüfler zinciri!
* * *
Öyle anlaşılıyor ki milli yargı sistemi, tahliyesi uygun görülmeyenler açısından durmadan şapkadan tavşan çıkartabiliyor.
Üstelik bu sistemde kıpırdama olanağınız da yok.
Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları uygulanmıyor, uygulanmaması “ulusal bağımsızlıkla” açıklanıyor.
Ne güzel bir sistem!
* * *
AİHM kararlarının uygulanmayabileceği görüşünün Uçum tarafından uzun süredir dillendirildiğini biliyoruz.
Yeni gibi gösteriliyor ama “gerekirse AİHM sisteminden çıkarız, bu kararlar sorunlu” söylemi de yeni değil.
Zaten sorunlu bir önerme bu. “Sadece istediğimiz gibi karar verilirse sistemde kalırız” diye bakılan bir sistemde kalmanın anlamı yok.
Zaten sistemden çıkmanın da anlamı yok.
İktidar, AİHM ve AYM kararlarının uygulanmamasının nasıl sonuçlar doğurabileceğini test etti ve istediği sonucu aldı.
Şimdi hukuki görünümde siyasi yorumlar yapılarak sadece bu kararların konuşulması engellenmeye çalışılıyor.
Yoksa AİHM de iktidar da muhalefet de kararların uygulanmayacağını ve uygulanmamasının bir sonuç da doğurmayacağını biliyor.
* * *
1999’a kadar Türkiye’de tarih, coğrafya gibi dersler Milli Tarih, Milli Coğrafya gibi isimlerle verilirdi.
İçerik ne kadar değişti tartışılır ama derslerin bu başlıkla verilmesinin elbette çerçevenin çizilmesi gibi bir amacı vardı.
Artık bir de “milli yargı” kavramamız var.
Adalet ulusal değerlere göre şekillenebilecek bir kavram mıdır, uygarlık tarihi boyunca insanlığın elde ettiği kazanımlar böyle kavramların içine sığar mı, bunu konuşabiliriz.
Ama belli ki tam da bunu konuşulmaması için bir çerçeve çizilip, o çerçevenin içi bol süslü cümleyle dolduruluyor.
Sorun şu ki Türkiye çok büyük ve o çerçeveye bir türlü sığmıyor.
/././
Gülistan Doku soruşturması: Zeinal Abakarov’un ailesinin korunmasındaki soru işaretleri -Tolga Şardan-
Soruşturmada genç kızın ortadan kaybolması sonrasında adı gündeme gelen Zeinal Abakarov’un, dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in talimatıyla ailesi tarafından çıkarıldığı yurt dışından Türkiye’ye getirildiği ve ailesiyle birlikte “polis korumasında gizlice Antalya’ya götürülüp bir süre bir tatil köyünde yine polis gözetiminde gizlendiği” ortaya çıktı. Bu bilginin ortaya çıkmasıyla, dönemin Tunceli Emniyeti Asayiş Şube Müdürü Ertuğrul Aslan ile bazı polisler gözaltına alınıp tutuklandılar.
Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun Tunceli’de 5 Ocak 2020’de kaybolmasıyla ilgili yürütülen soruşturma Tunceli ve Erzurum’da devam ediyor.
Her iki başsavcılık, soruşturmada epeyce mesafe aldı. Gözaltına alınan ve tutuklananların konumlarına bakıldığında, Doku’nun ortadan kaldırılması amacıyla özel organizasyon kurulduğu iddiasını doğrulayacak bilgiler ve belgelere ulaşıldığını görmek mümkün.
Tabii soruşturmaya yön verecek ve sonuca varılmasını sağlayacak en önemli delil olarak Doku’nun canlıysa canlı, yaşamını kaybettiyse cansız bedeninin bulunması şart. Şimdilik bu konuda bir gelişme yok maalesef.
Tunceli ve Erzurum’da savcılıklarca yürütülen her iki soruşturmada birden fazla kritik gelişme yaşandı geride kalan günlerde.
Bunlardan birisi, soruşturmanın öne çıkan isimlerinden olması sebebiyle tutuklu bulunan şüpheli Zeinal Abakarov ve ailesinin Antalya’da korumaya alınması konusu.
Soruşturmada genç kızın ortadan kaybolması sonrasında adı gündeme gelen Zeinal Abakarov’un, dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in talimatıyla ailesi tarafından çıkarıldığı yurt dışından Türkiye’ye getirildiği ve ailesiyle birlikte “polis korumasında gizlice Antalya’ya götürülüp bir süre bir tatil köyünde yine polis gözetiminde gizlendiği” ortaya çıktı.
Bu bilginin ortaya çıkmasıyla, dönemin Tunceli Emniyeti Asayiş Şube Müdürü Ertuğrul Aslan ile bazı polisler gözaltına alınıp tutuklandılar.
Doku soruşturmasında, sürecin farklı boyutlarında belirlenen usulsüz işlemler olduğu gibi Abakarov Ailesi’nin Antalya’ya götürülüp tatil köyünde konaklatılmasında kullanılan yöntem soru işaretine neden oldu.
Şöyle ki yürürlükteki mevzuata göre, ülke sınırları içinde bir kişinin korunması polis veya jandarma teşkilatlarındaki Koruma Şube Müdürlükleri’nin sorumluluğunda.
Her kim olursa olsun, hatta Doku soruşturmasının şüphelisi Zeinal Abakarov dahi olsa “can güvenliğinin devlet tarafından sağlanması” çerçevesinde resmi koruma kararıyla korunur. Bu koruma kararını alacak olan makam ise yerleşim yerinin en büyük mülki idare amiridir. Yani valiliklerdir. İlçelerde de kaymakamların teklifinin valilerce onaylanması sonrasında koruma kararı verilir.
Doku soruşturmasında gerçeğin ortaya çıkarılmasını sağlamak amacıyla ülkeye getirtilen Abakarov’un korunması görevi bu bağlamda Tunceli Valiliği’ne aitti. Diğer deyişle, dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in, polise ya da jandarmaya hazırlatacağı resmi koruma talep kararını vali konumunda bizzat onaylayıp resmi koruma polisi/polisleri ataması gerekirdi. Koruma kararının resmiyete dönüşmesiyle beraber emniyet ya da jandarmada görev kime verildiyse yine resmi valilik onayıyla söz konusu koruma polislerinin Tunceli dışına görevlendirilmesi gerekirdi.
Koruma polislerinin her türlü masraf ve giderinin de “resmi görevlendirme” gereğince yine devlet ödeneğinden karşılanması zorunluydu.
Dosyanın şüphelisi eski Tunceli Valisi Sonel’in böyle bir işlem yapmadığı, aksine Asayiş Müdürü tarafından sürecin yürütüldüğü kamuoyuna yansıyan belgeler ve ifadelerden anlaşılıyor.
Ortaya çıkan bilgilerden, Vali Sonel’in resmi süreci yönetmek yerine belki de iddia edildiği gibi bazı yaşananların üzerini kapatmak amacıyla mevzuat dışına çıkması dikkat çekiyor.
Söz konusu işlemlerin gerçekleştirildiği dönemde görev başında yer alan Tunceli Emniyet Müdürü Yılmaz Delen’in konumunu da “es geçmemek” lazım. Delen, şu anda dosyada tanık konumunda. Konumunun değişip değişmeyeceği ise yakında çıkması beklenen emniyet müdürleri kararnamesinden sonra netleşecek anlaşılan.
Bu aşamada soru işaretine neden olan diğer bir konu başlığı ise Abakarov ve ailesinin Antalya’da devlete ait resmi konaklama tesisleri yerine kişiye ait tatil köyünde gizlenmesinin sağlanması.
Az önce aktardığım resmi sürecin gerçekleşmesi halinde Abakarov ve ailesi, kentteki polisevi, hakimevi, öğretmenevi veya faklı kamu kurumlarının misafirhanesinde “korumalı” biçimde kalması gerekirken, bir tatil köyünde gizlendi.
Gülistan Doku ile ilgili sürecin araştırılması amacıyla İçişleri Bakanlığı’nca müfettiş ekibi görevlendirildi. Müfettişlerin söz konusu soru işaretlerini giderecek çalışma yapıp yapmadıkları, kovuşturma aşamasında ortaya çıkacak.
Sisli Vadi’de neler oluyor?
Kırklareli’nin İğne Ada bölgesindeki longoz ormanlarında Eylül 2023’te Sisli Vadi (Foggy Valley) adlı tesiste yaşanan ve 6 kişinin yaşamını yitirdiği olayın sonrasında yaşanan gelişmelerin en önemli olan aşamalarından birisi, dosyanın soruşturmasını ve kovuşturmasını yapan yargı mensuplarının konumuydu.
Olayın yaşanmasıyla birlikte yakınlarını yitiren ailelerin başlattığı hak ve adalet arayışı, o dönem Ankara’da karşılık buldu.
Özellikle kızı ve damadını yitiren acılı anne Safiye Yaşa, Ankara’ya gelerek TBMM’de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve dönemin Adalet Bakanı Yılmaz Tunç’la görüştü. Cumhurbaşkanı Erdoğan, iki evladını yitiren Yaşa Ailesi’nin hak arayışına katı verilmesi amacıyla Bakan Tunç’a “talimat verdi” tüm milletvekilleri içinde.
Devam eden süreçte, aileler, soruşturma ve kovuşturma sürecinde yaşanan aksaklıklar ve haksızlıkları gerekçe gösterip hakimler ve savcılar hakkında HSK’ya şikayetçi oldular.
Haksızlıkların ve adaletsiz yargı yaklaşımın ne olduğu konusuna girmek istemedim. Zira yakın geçmişte bu konuda epeyce yazı kaleme aldım.
Sonrasında dönemin Adalet Bakanı Yılmaz Tunç başkanlığında toplanan HSK, 2025 yaz kararnamesinde dönemin Kırklareli Cumhuriyet Başsavcısı Hazım Aslancı’yı Yargıtay savcısı, yargılamayı yürüten Kırklareli 2. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı ve aynı zamanda Kırklareli Adliyesi Adalet Komisyonu Başkanı hakim Hüseyin Gedik’i, Van Adliyesi’ne Adalet Komisyonu Başkanı ve Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, soruşturma savcısı Muzaffet Lekesiz’i Van Gevaş Adliyesi’ne savcı, eşi hakim Merve Lekesiz’i de aynı adliyeye hakim atadı.
Bu arada istinaftan dönen Sisli Vadi dosyası ile aynı dosyada ihmalleri bulunan kamu görevlilerinin yargılandığı dava yeni adli yıl içinde Kırklareli Adliyesi’nde devam edecek.
Ayrıca, dönemin Kırklareli Valileri Osman Bilgin ile Birol Ekici hakkında İçişleri Bakanlığı’nın “soruşturma izni vermesi”ne karşın her iki valiyle ilgili Kırklareli Adliyesi’ndeki “görevi ihmal” soruşturmasının henüz tamamlanmadığını hatırlatayım.
Kısmet olup savcılık soruşturması tamamlanıp iddianame hazırlanırsa Bilgin ve Ekici, Yargıtay’da yargılanmaya başlanacaklar.
Tablo böyleyken, Yılmaz Tunç’un görevden alınıp Akın Gürlek’in göreve getirilmesiyle birlikte hem Sisli Vadi’de hem de yargı teşkilatında ilginç gelişmeler yaşandı.
Bir önceki Adalet Bakanı Tunç’un başkanlığındaki HSK’nın tenzili rütbe ile görevden alıp Yargıtay Savcısı yaptığı dönemin Kırklareli Cumhuriyet Başsavcısı Hazım Aslancı yeni dönemde Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürü olarak atandı!
Hakim Hüseyin Gedik, Van Adliyesi’nde yine Adalet Komisyonu Başkanlığı’na devam ederken, Gevaş Savcısı Muzaffer Lekesiz jet tayinle Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü bünyesinde savcı, Gevaş Hakimi Merve Lekesiz de Yargıtay tetkik hakimi yapıldı.
İşin Sisli Vadi boyutunda ise, Van’da görev yapan Hakim Hüseyin Gedik, acılı ailelerden Safiye Yaşa, Çiçek Dinç ve Hüseyin Duman hakkında Kırklareli Cumhuriyet Başsavcılığı’na on sayfalık suç duyurusunda bulundu.
Suç duyurusunun kapsamı ise hakaret, tehdit, iftira, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs, yargı görevini yapanı etkilemeye teşebbüs ve soruşturma aşamasında re’sen tespit olunacak diğer suçlar.
Peki, suç duyurusunun tarihi ne zaman? 4 Nisan 2026.
Yani, Adalet Bakanlığı’nda yeni ekibin, daha doğrusu Kırklareli’nde beraber çalıştığı isimlerin şimdi yargı yönetiminde etkin konuma gelmesinden sonra!
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “hakkın ve adaletin teslim edilmesi” talimatını verdiği olayın içindeki acılı ailelere yönelik “zamanlaması manidar” bir suç duyurusu ve suç duyurusu sonrasında yine Kırklareli Adliyesi’nde yakınlarını kaybeden üç isim hakkında başlatılan savcılık soruşturması.
Bu gelişmenin yanı sıra yine dikkat çekici bir gelişme daha yaşandı Kırklareli’nde.
Adalet Bakan Yardımcısı Can Tuncay, geçtiğimiz günlerde Kırklareli Adliyesi’ni ziyaret etti. Aynı zamanda Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nden sorumlu bakan yardımcılığını yürüten Tuncay, sık sık adliyeleri ziyaret ediyor. Ankara’nın bakışını aktarıyor, sorunları dinliyor. Tespitlerini merkeze aktarıyor. Taşranın taleplerini ve sorunlarını dikkate alan görev yaklaşımı.
Adalet Bakan Yardımcısı Tuncay’ın Kırklareli Valisi Uğur Turan’ı ziyareti valiliğin sosyal medya hesabından paylaşıldı
Tuncay’ın kente yaptığı ziyaretteki ekibinde, HSK kararnamesiyle Yargıtay’a atanmadan önce Kırklareli Cumhuriyet Başsavcılığı’nı yürüten mevcut Ceza İşleri Genel Müdürü Hazım Aslancı da yer aldı.
Aslancı için nostaljik bir ziyaret oldu kanımca. Görevden alındığı adliyeye “daha güçlü” konumda ziyarette bulunmasının bir anlamı var mı bilmiyorum doğrusu.
Diğer yandan Tuncay’ın ziyaret ettiği Vali Uğur Turan’ın, Sisli Vadi dosyasında görevini ihmal ettiği iddiasıyla yargı önüne çıkacak olan Özel İdare Genel Sekreteri Bilal Kuşoğlu’nu halen görevden almadığını hatırlatayım.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, özellikle faili meçhul olayların çözümü yöntemiyle hak ve adalet peşinde olan mağdurlara veya yakınlarının yaralarına merhem oluyor. Ancak Sisli Vadi dosyasındaki dönemin başsavcısının bu kez genel müdür yapılması yakınlarını kaybedenleri üzerken, kamuoyunun da dikkatini çekiyor.
Elçiye zeval olmaz!
/././
T-24




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder