1 Eylül 2026 Salı

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -1 Eylül 2026 -


Google arama sonuçlarının kapısını yapay zekâ botlarına kapatırken, yayıncılar da etkileniyor -Füsun Sarp Nebil-

Google'ın küçücük görünen google.com/goto değişikliğinin önemi de burada. Bu yalnızca kullanıcıyı bir URL'den diğerine yönlendiren teknik bir numara değil. Google, yapay zekâ çağında en değerli varlıklarından birinin yani web indekslerinin etrafındaki duvarı yükseltiyor.

Google mayıs 2024'de, arama sonuçlarına "AI Overwiev" diye bir özellik getirmiş ve yayıncıların trafiklerinin azalmasına neden olmuştu. Bu özellik, arama sayfasında gözüken linkin üstüne gelindiğinde, haberi içeriğini veriyor ve böylece insanlar sayfaya gitmeden vazgeçebiliyordu. Türk yayıncılar trafiklerinin düşüşünü mart 2025'de protesto etmiş ve Google'a bir açık mektup yayınlamışlardı.

Google'un cevabı ise, toplam organik tıklamalarda değişim olmadığı ve yayıncıların trafik kaybının kendilerinden kaynaklandığını söylemişti.

Google.com/goto

Şimdi, Google, arama sonuçlarının üçüncü taraf yazılımlar ve yapay zekâ şirketleri tarafından kitlesel biçimde toplanmasını zorlaştırabilecek yeni ve önemli bir teknik değişikliği devreye almaya başladı. Arama sonuçlarındaki bağlantıları doğrudan kaynak siteye göndermek yerine önce google.com/goto adresinden geçiren yeni bir yönlendirme sistemi uygulamaya başladı.

Sorular üzerine, Google değişikliğin “artan kötüye kullanım biçimlerine karşı, hizmetlerini ve kullanıcılarını korumak" amacıyla uygulandığını açıkladı. Ancak sektör uzmanları, asıl nedenin, Google Search sonuçlarını otomatik olarak tarayan SERP araçlarının ve yapay zekâ şirketlerinin işini zorlaştırmak ve pahalı hale getirmek olduğu düşüncesindeler.

Değişiklik ilk olarak Temmuz 2026'da sınırlı testlerde görülmüştü. Ağustos sonunda ise SEO şirketleri uygulamanın çok daha geniş çapta kullanılmaya başladığını fark etti. Rank-tracking şirketi Nozzle'dan Derek Perkins, bazı IP sağlayıcılarında, yeni sistemin kullanımının neredeyse yüzde 100'e ulaştığını bildirdi. Google da 26 Ağustos'ta uygulamanın yaygınlaştırıldığını doğruladı.

Bu ilk bakışta küçük bir URL değişikliği gibi görünüyorsa da, Google ile yapay zekâ şirketleri arasında giderek büyüyen “web'deki bilgiyi kim, hangi şartlarla toplayabilir?” mücadelesinin yeni cephesi gibi yorumlanıyor.

Google Neyi Değiştiriyor?

Google'da bir arama yaptığınızda sonuçtaki bağlantı, şimdiye kadar hedef web sayfasını gösteriyordu. Örneğin Googel’daki arama sonucunda turk-internet.com'daki bir haber görünüyorsa, bağlantının hedefi doğrudan ilgili turk-internet.com adresiydi. Yeni sistemde ise kullanıcıya aynı sonuç yani turk-internet.com'daki haber gösteriliyor ama HTML içerisindeki bağlantı önce Google'ın kendi yönlendirme sistemine gidiyor:  "google.com/goto?..." ve Google yönlendirmeyi işliyor. Ardından kullanıcıyı aranan web sitesine gönderiyor.

Çok hızlı gerçekleşen bu işlemi, mormal bir kullanıcı farketmiyor. Kullanıcı yine istediği siteye ulaşıyor. Fakat makine açısından önemli bir fark var.

Web sayfalarını otomatik olarak okuyup üzerindeki bilgileri çıkaran yazılımlara, İngilizcede “scraper (kazıyıcı/sıyırıcı)” deniliyor.  Google sonuçlarını tarayan klasik bir program daha önce arama sonuçları sayfasını indirir, HTML içindeki bağlantıları okur ve hangi sitenin 1., 2., 3. sırada olduğunu çıkarırdı.

Yeni sistem bunu zorlaştırıyor. Çünkü sonuçlardaki linklerden, gerçek hedef URL artık kolayca okunamıyor. Bunun yerine Google'ın yönlendirme bağlantısı görülüyor. SEO platformu DemandSphere'in açıklamasına göre yeni bağlantılar hedefi hash'lenmiş yani opak bir değer arkasına koyuyor. Programın gerçek hedefi öğrenmek için yönlendirmeyi tek tek takip etmek gerekiyor.

İşte kritik nokta bu. Bir insan günde birkaç düzine Google sonucu tıklayabilir. Ama bir SERP şirketi, düzenli olarak milyonlarca sorgunun ilk 100 sonucunu takip ediyor olabilir. Her link için ayrıca Google'a gidip yönlendirmeyi çözmek gerekiyorsa operasyonun maliyeti ve Google tarafından bot olarak tespit edilme ihtimali ciddi biçimde artıyor.

Yapay Zekâ Şirketleri Açısından Durum Ne Olur?

Yapay zekâ sistemlerinin önemli bir içerik kaynağı, arama motorları.  Bir yapay zekâ sistemi, kullanıcıdan güncel bir soru aldığında, yalnızca eğitim sırasında öğrendiği bilgilerle cevap vermiyor. Arama motorlarından güncel kaynaklar bulup bunları okuyarak cevap oluşturabiliyor.

Bunun için yapay zekâ şirketinin üç seçeneği var :

Kendi web indeksini oluşturmak,

* Google veya başka bir arama motorundan lisanslı veya API erişimi satın almak,

* Arama sonuçlarını otomatik yöntemlerle toplamak (scrape).

Google'ın yeni sistemi özellikle üçüncü yöntemi zorlaştırabilir.

Search Engine Roundtable değişikliğin üçüncü taraf araçların ve AI şirketlerinin Google sonuçlarını scrape etmesini güçlendirmek için tasarlanmış olabileceğini iddia ediyor.

Google Açıklamasında resmen “yapay zekâ şirketlerini engelliyoruz” demedi. Uzun süredir değişen kötüye kullanım yöntemlerine karşı teknik önlemler aldığını söyledi.

Yani Google'ın yeni anti-abuse mekanizması, Google sonuçlarını izinsiz ve otomatik biçimde toplayan yapay zekâ sistemlerinin de işini zorlaştırıyor.

Google neden bunu yapıyor?

Bunun arkasında büyük bir ekonomik mücadele bulunuyor. Google'ın arama indeksi yaklaşık 25 yıllık yatırımın ürünü. Şirket milyarlarca web sayfasını sürekli tarıyor, indeksliyor, sıralıyor, spam'le mücadele ediyor ve sorgular için sonuç üretiyor.

Yapay zekâ şirketleri ise, kendi işlerini yaparken Google sonuçlarını scrape edebildiğinde, bu dev altyapının çıktısından ücretsiz yararlanabiliyor.

Google açısından soru şu hale geliyor: “Ben milyarlarca dolar harcayarak interneti indeksliyorum; başka bir şirket neden para harcamadan, benim sonuçlarımı otomatik olarak alıp kendi yapay zekâ ürününü bunun üzerinde çalıştırabilsin?” Üstelik yapay zekâ chatbot'ları Google Search'ün doğrudan rakibine dönüşüyor.

Kullanıcı eskiden, Google'da arama yaparak ilgili web sitesine ulaşırken, bugün ChatGPT, Claude ya da Perplexity'den aldığı cevap ile yetinebiliyor. Arama motoruna gitmesi gerekmiyor. Bu nedenle Google'ın arama sonuçları stratejik bir varlık haline geliyor ama kazancını yapay zekâ firmaları elde ediyor.

Arkada "SerpApi" kavgası da var

Google’un yeni hareketinin zamanlamasını ilginç yapan bir başka konu, Google'ın SerpApi ile sürdürdüğü hukuk mücadelesi. SerpApi, Google ve diğer arama motorlarının sonuçlarını programatik olarak toplayıp müşterilerine API üzerinden sunan bir hizmet.

Google, SerpApi'ye karşı dava açarak şirketin otomatik araçlarla arama sonuçlarını toplamasına itiraz etmişti. Search Engine Roundtable, yeni goto mekanizmasının SerpApi benzeri hizmetlerin scraping faaliyetlerini zorlaştırabilecek bir önlem olduğunu değerlendiriyor.

Yani Google bir yandan hukuki mücadele yürütüyor. Diğer yandan da teknik olarak kapıyı daraltıyor olabilir. Fakat scraper'lar tamamen duracak mı? Muhtemelen hayır. Yeni sistem scraping'i imkânsız hale getirmiyor. Scraper gerçek bir tarayıcı gibi davranıp google.com/goto bağlantısını ziyaret edebilir ve Google'ın onu hangi adrese yönlendirdiğini görebilir.

Ama burada ölçek problemi ortaya çıkıyor. Nozzle'dan Perkins'in açıklamasına göre, yönlendirmeler küçük ölçekte takip edilebilse bile tek bir arama sonuç sayfasında yüzlerce bağlantının ayrı ayrı çözülmesi gerekebilir. Google da bu isteklerin otomasyondan geldiğini belirleyerek CAPTCHA, rate limit veya IP engellemesi gibi başka anti-bot mekanizmalarını kullanabilir.

Bu nedenle amaç kapıyı tamamen kilitlemekten ziyade, scraping'in maliyetini yükseltmek olabilir. Bu, siber güvenlikte çok kullanılan bir yaklaşım. Bir saldırıyı veya kötüye kullanımı tamamen imkânsız hale getirmek yerine ekonomik olarak sürdürülemez hale getirirsiniz.

SEO şirketleri açısından sonuç daha doğrudan. Değişiklik yalnız yapay zekâ şirketlerini ilgilendirmiyor. SEO dünyasının büyük bir bölümü Google sonuçlarını sürekli ölçmeye dayanıyor. Örneğin bir şirket: “5G” kelimesinde kaçıncı sıradayım? “yapay zekâ” aramasında rakibim benden yukarı mı çıktı? Google algoritması değişince hangi sayfalarım düştü? gibi soruların cevabını Semrush, Ahrefs veya başka rank-tracking/SERP sistemlerinden alabiliyor.

Bu araçların bir bölümü Google sonuçlarını otomatik olarak takip ediyor. Yeni yönlendirme sistemi bu altyapıların veri toplama yöntemlerini değiştirmesine neden olabilir. DemandSphere, değişikliğin rank tracking sistemleri üzerinde doğrudan etkisi bulunduğunu ve goto yönlendirmelerini kendi sistemlerinde çözmek için uyarlamalar yaptığını söylüyor.

Dolayısıyla kısa vadede SEO şirketleri yeni sisteme adapte olacaktır. Fakat bunun bedeli daha fazla işlem, daha fazla altyapı ve daha yüksek veri toplama maliyeti olabilir.

Yayıncılara Etkisi Ne Olur?

Arama motorları üzerinden aranıldığında,  kullanıcı hâlâ aradığı siteye ulaşıyor. Yani Google'a tıklayınca, goto'ya gidiyorsunuz, o da aradığınız siteye yönlendiriyor. Arada bir yönlendirme var ama trafiği tamamen kesmiyor.

Bununla birlikte SEO ve analytics sektörünün, yeni sistemin referrer, attribution ve click tracking üzerindeki etkilerini incelemesi gerekecek. Google henüz yönlendirme sisteminin teknik ayrıntılarını kamuya açık biçimde belgelememiş durumda. 

Ancak, trafiğin etkileneceği tahmin ediliyor.

İşin İronik Tarafı: Google'un Kendisi de Web'i Scrape Ediyor

Google'ın karşı karşıya kalacağı en önemli eleştirilerden biri de bu olacak. Google'ın kendisi internetin en büyük crawler'larından birini işletiyor: Googlebot. Googlebot her gün milyarlarca web sayfasını ziyaret ediyor, içeriğini okuyor ve Google Search indeksine ekliyor. Şimdi Google kendi indeksinin, başka şirketler tarafından otomatik biçimde okunmasını zorlaştırıyor.

Yayıncıların itirazı burada başlayabilir: “Bizim içeriğimizi tarayıp kendi arama motoruna ve AI sistemlerine koyuyorsun; fakat senin oluşturduğun sonuçları başka AI şirketlerinin taramasını engelliyorsun.”

Bu tartışma özellikle yazının başında anlattığımız, AI Overviews nedeniyle daha da hassas. Çünkü Google artık web sitelerinden topladığı bilgileri yalnız link listesi oluşturmak için kullanmıyor. AI Overviews, birçok sorguda web kaynaklarını kullanarak cevabı doğrudan Google sayfasında oluşturuyor. Bu hafta Google bazı sorgularda AI Overview'ları otomatik olarak tamamen açmaya da başladı. Bunun sonucunda klasik web bağlantıları ekranda daha aşağıya itilebiliyor.

Yayıncıların sıkıntısı tam olarak bu: “Google benim içeriğimi okuyor ve yapay zekâ cevabını oluşturuyor.  Kullanıcı bu cevabı Google'dan alınca benim siteme gelmiyor. “ 

Tam da bu nedenle yayıncılarla Google arasındaki kavga büyüyor. Medya şirketleri uzun süredir AI Overviews'ın kendilerine gelen trafiği azalttığını söylüyor.

Google ise toplam organik tıklamaların yıllık bazda büyük ölçüde istikrarlı olduğunu ve trafik kaybı iddialarının hatalı metodolojilere dayandığını savunuyor. Fakat yeni goto sistemi tartışmaya başka bir boyut ekliyor. Google bir taraftan web'deki bilgiyi kendi de topluyor ve bu bilgiden yapay zekâ cevabı üretiyor. Ama kendi arama sonuçlarının başkaları tarafından otomatik toplanmasını daha zor hale getiriyor. Bu nedenle mesele basit bir anti-scraping güncellemesinden daha büyük.

Asıl savaş “arama” değil, internetin bilgi katmanı

Son birkaç yılda internetin mimarisi sessizce değişiyor. Eski modelde, Google web sitelerini  indeksler.  Kullanıcı aradığında, Google ilgili adrese link verir ve kullanıcı siteye gider idi. Yeni yapay zekâ modelinde, Web sitesini arama motoru (crawler) indeksliyor. Yapay zekâ bu bilgiyi buluyor, sentezliyor ve kullanıcı cevabını sayfadan değil yapay zekadan alıyor.

Bu modelde en değerli varlıklardan biri artık web sayfasının kendisi kadar web'i indeksleyen ve hangi bilginin nerede olduğunu bilen altyapı.  

Google'ın avantajı burada olağanüstü büyük. Şirket yalnız Gemini'ye değil, Aynı zamanda dünyanın en gelişmiş web indekslerinden birine de sahip. OpenAI, Anthropic veya başka bir yapay zekâ şirketleri Google Search sonuçlarına kolayca programatik erişebildiği ölçüde Google'ın bu avantajının bir bölümünden yararlanabiliyor.

google.com/goto bu erişimi tamamen kapatmıyor. Ama Google'ın arama indeksinin ücretsiz ve kolayca kopyalanabilecek bir veri kaynağı olmadığını giderek daha açık biçimde gösteriyor.

Ama soru şu; o içerikler olmasa, Google neyi indeksler?  

Yapay Zeka dünyası için sonucu ne olabilir?

Uzmanlar burada üç önemli sonuç beklenebileceğini söylüyor. İlki, büyük yapay zekâ şirketleri kendi arama ve crawling altyapılarına daha fazla yatırım yapmak zorunda kalması olabilir. İkincisi, arama indekslerine yönelik lisanslama ve API anlaşmaları daha değerli hale gelebilir. Üçüncüsü ve belki daha önemlisi, internet giderek açık bir bilgi havuzundan birbirine kapalı veri bahçelerine dönüşebilir.

Google kendi sonuçlarını koruyor. Yayıncılar yapay zekâ crawler'larını engelliyor. Reddit gibi platformlar verilerine erişim için lisans anlaşmaları yapıyor. Yapay zekâ şirketleri kendi crawler'larını gönderiyor. Arama motorları anti-bot sistemlerini güçlendiriyor. Sonuçta yapay zekâ çağının paradoksu ortaya çıkıyor: "Yapay zekânın daha fazla bilgiye ihtiyacı var, fakat bilgiye erişim giderek daha kontrollü ve daha pahalı hale geliyor."

Google'ın küçücük görünen google.com/goto değişikliğinin önemi de burada. Bu yalnızca kullanıcıyı bir URL'den diğerine yönlendiren teknik bir numara değil. Google, yapay zekâ çağında en değerli varlıklarından birinin yani web indekslerinin etrafındaki duvarı yükseltiyor.

Ve bundan sonraki mücadele muhtemelen “Kimin yapay zekâ modeli daha iyi?” sorusunun yanı sıra “Yapay zekâ modeli, hangi arama indeksine ve hangi web verisine erişebiliyor?” sorusu üzerinden de yürütülecek.

/././

Ankara’nın “siyasî ve kriminal” gündemi!-Tolga Şardan-

İddiaya göre, tutuklanan Beyaz TV’nin programcılarından Tahir Sarıkaya ile Cem Küçük soruşturmasında itirafçı olduğu öne sürülen İsmail Çanak, bugünlerde hakkında arama kararı bulunan silah sanayi sektöründen iş insanı Serdar Özyurt’un, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda üst düzey bir isme götürüp görüşmesini sağladılar. Kulislere göre, görüşme, Özyurt’un Paramount Otel’in işletme hakkının yüzde 50’sini almak istemesiyle ilgiliydi

Soldan sağa; Sezgin Baran Korkmaz, Cem Küçük, Tahir Sarıkaya

Ülkede, özellikle iç siyasette, son dönemde yaşananlara bakıldığında “yakın gelecekte kimin, hangi şartlar altında ne ile karşılaşacağını” kestirmek hayli güçleşti.

İktidar yanlısı iş insanı, siyasetçi, gazeteci, iş takipçisi, halkla ilişkiler organizatörü bazı isimlere yönelik başlatılan adlî soruşturmalar, her gün farklı bir gündem oluşturuyor.

Muhalif siyaset ve siyasetçilerin adının karıştığı kriminal olaylarının benzerlerinin, bu kez iktidardaki Cumhur İttifakı’nın büyük ortağı AKP ile küçük paydaşı MHP’de kimi yapıları, organizasyonları ve kişileri tehdit etmeye başladığını söylemek yanlış olmaz kanımca.

Kısa zamanda arka arkaya yaşananlarla birlikte “anlatmaya nereden başlamak gerektiği” bu tabloyla epeyce zorlaşıyor.

Tahir Sarıkaya’nın ifadesinde başka kimler var?

Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olmasıyla birlikte bu yaklaşım daha geçerli ve etkin hâle geldi kuşkusuz.

Faili meçhul dosyaların raftan indirilip yeniden açılmasının yanında farklı, finans odaklı soruşturmalar da var. Bu konuda hakkında soruşturma açılan son isim AKP’li, eski Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek oldu.

Şimdi iktidar kanadında yakından takip edildiği bilinen ancak özellikle AKP yanlılarınca fazlaca seslendirilmeyen birbiriyle bağlantılı değerlendirilecek sürece bakalım.

Hatırlanacağı üzere; Ankara’da AKP’liler başta olmak üzere iktidar bürokrasisinin yakından tanıdığı ve gazetecilik yaptığı ileri sürülen Tahir Sarıkaya, hakkında başlatılan soruşturma kapsamında tutuklandı. Sarıkaya, aynı zamanda Gökçek Ailesi’ne ait olduğu öne sürülen Beyaz TV’nin programcılarından.

Kamuoyuna yansıyan bilgiye göre Sarıkaya, jandarmadaki sorgusunda 74 sayfalık ifade verdi. Fakat bu ifadenin sadece “o gün için gereken” belirli bölümü kamuoyuna yansıdı. Nedense ifadesi, benzer ifadeler gibi çarşaf çarşaf yayınlanmadı. Demek ki henüz ifadeyle ilgili işler tam olarak tamamlanmadı, devam ediyor.

Bu satırların yazarının da aralarında bulunduğu gazeteciler, “haber” amacıyla Sarıkaya’nın ifadesinin peşinde. Ancak bizzat ifadede isimlerinin geçip geçmediğini merak eden kimileri de bu ifadenin tam metninin peşinde! Bunu bir tarafa koyalım.

Bu ifade savcılık dosyasında yer alırken, Sarıkaya’nın yakın çevresindeki isimlerden Cem Küçük’le ilgili bu kez şantaj, fuhuş ve kara para iddiası kamuoyuna yansıdı.

Peşinden, Sarıkaya’nın “halkla ilişkiler” çalışması yürüttüğü ve silah sanayi sektöründe iş insanı olduğu ifade edilen Serdar Özyurt ile ilgili yakalama kararı verildi. Özyurt’la birlikte gözaltı kararı verilenlerden birisi de Sarıkaya’nın en yakınındaki isimlerden İsmail Çanak.

Yeri gelmişken, aldığım bilgiye göre; firari konumundaki Çanak, adliyeye teslim oldu, iki gün gözaltında kaldı, ifadesini verdi ve serbest kaldı. İtirafçı olduğu iddiası var Çanak hakkında. Büyüteç’i kaleme aldığım dün öğle saatlerinde, Serdar Özyurt’un da İstanbul’da adliyeye teslim olacağı bilgisi vardı.

Bir parantez açayım; Serdar Özyurt, hakkında yakalama kararı çıkartıldığı gün Ankara’daydı. Kardeşi İhsan Özyurt’la öğle yemeğinde cağ kebabı yerken İstanbul’dan arayan çocuğunun haber vermesiyle süreci öğrendi. Öğrendikten sonra da kayıplara karıştı. Telefonlarını bıraktı ve adeta buharlaştı.

Böylesi önemli bir soruşturmada adı geçen “önemli” bir isim, 26 Ağustos’tan bu yana firar.

Oysa İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin talimatı var: “Vatandaşımıza korku salmaya çalışan suç şebekeleri, hak ettikleri muameleyi mutlaka görecek. Devletimizin gücünü sınamaya kalkan alçakları yakaladığımızda, ters kelepçe uygulayıp yere yatıracağız ve burunlarını sürteceğiz. Hiçbir karanlık yapı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kudretinden ve adaletinden kaçamaz.”

Çanak, aynı zamanda Sezgin Baran Korkmaz’ın da yakın adamı. Her ne kadar Serdar Özyurt’un kardeşi İhsan Özyurt’un geçen aralıkta gözaltına alındığı dönemde şirketlerin bir bölümünü geçici olarak üzerine alıp sonradan devretse de aslen Sezgin Baran Korkmaz’ın adamı olduğu belirtiliyor. Korkmaz’la Çanak’ı tanıştıran isim; Tahir Sarıkaya.

Sarıkaya, sonrasında Çanak’ı, ticari faaliyetleriyle ilgili hakkında soru işaretleri bulunan Serdar Özyurt’la tanıştırdı. Çanak, Korkmaz’ın sosyal medya hesaplarını yönetirken diğer yandan da Sarıkaya ile birlikte Özyurt’u “İstanbul ve Ankara’da çoğunluğu iktidara yakın isimlerden oluşan” gazetecilerle tanıştırdı.

Sarıkaya aynı zamanda yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen ve AKP ile MHP arasında “hafif” gerginliğe neden olan savunma sanayi firması Assan’ın merkezinde yer aldığı soruşturmanın halen tutuklu sanığı Avukat Cem Duman’la da bağlantılı.

Sarıkaya ve Çanak’ın yakın çevresinden edindiğim bilgiye göre; ilerleyen süreçte Sarıkaya ile Çanak, Sezgin Baran Korkmaz’ın sahip olduğu ve yakın geçmişte bazı siyasi skandalların içinde yer alan Bodrum’daki Paramount Otel’in yarı hissesinin, aynı zamanda otelcilik yapan Serdar Özyurt’a satılması amacıyla Korkmaz ve Özyurt’u “uzaktan erişimle” buluşturdu.

Otelin yüzde 50 hissesine biçilen değer 40 milyon dolardı.

Görüşme sürecinin yürütüldüğü tarih 2025’in mart ve nisan aylarıydı!

Türkiye’nin halen Interpol’ün kırmızı bülteniyle aradığı firari iş insanı Sezgin Baran Korkmaz’a ait otelin yüzde 50’sinin Özyurt’a satışının cezbedici noktası, otelin işletme hakkının 2029’a kadar devam etmesiydi.

İddiaya göre, Sarıkaya ile Çanak, devletin söz konusu işletme hakkını uzatacağı yönünde Özyurt’a telkinde bulundu!

Özyurt, otelin işletme hakkının yüzde 50’sini alma fikrini değerlendirirlerken, Sarıkaya ile Çanak, Özyurt’u Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda üst düzey bir isme götürüp “devletin işletme hakkını uzatma” konusunu görüşmesini sağladılar. Öğrendiğime göre; Özyurt, bu görüşmeden olumlu izlenimle ayrıldı.

Buna rağmen Paramount Otel’in işletme hakkının yüzde 50’sinin satışı nedense gerçekleşmedi.

Bunu da bir tarafa koyalım.

KTB’deki dikkat çeken görev değişimi

Resmî Gazete’nin dünkü sayısına bakanlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzaladığı bazı yeni atamalara tanık oldu.

Atamalar arasında, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda (KTB) bakan yardımcılığına yapılan yeni görevlendirmeler vardı.

AKP döneminin “altın çocukları”ndan Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Batuhan Mumcu görevinden alındı. Mumcu, BTK Yönetim Kurulu’na üye yapıldı.

Tenzil-i rütbe mi dersiniz, yoksa terfi mi? Bilemiyorum, ancak bilinen gerçek Mumcu’nun Bakan Yardımcılığı’ndan alındığı. Baktım, atamanın gerçekleşmesinden hemen sonra Mumcu’nun adı KTB resmî internet sitesinden silinmişti.

Kültür ve Turizm Bakan Yardımcılığı görevinden alınan Batuhan Mumcu, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu Üyeliğine atandı

İddia; Mumcu ile görüşüldü

Şimdi kenara koyduğumuz bilgi zincirini birleştirelim.

Tahir Sarıkaya ve İsmail Çanak’ın, Serdar Özyurt’u görüştürdükleri isim, Ankara kulislerine düşen iddiaya göre, eski Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Batuhan Mumcu’ydu.

Mumcu, kendi ifadesine göre beş yıl aynı bakanlıkta özel kalem müdürlüğü, peşinden üç yıl bakan yardımcılığını yürüttü. Özel kalem müdürlüğünden başlayıp bakan yardımcılığına uzanan bir kariyer dikkat çekici haliyle. Yerine atanan isim ise, Mumcu’ya göre daha akademik ve bürokratik kariyere sahip olduğu anlaşılan eski İstanbul Turizm İl Müdürü Coşkun Yılmaz.

Mumcu, yeni atamasından sonra X’teki paylaşımında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’a teşekkür etti. Mumcu’nun bürokrasideki rüzgârı hafiften yavaşlamaya başladı anlaşılan.

Mumcu’nun görevden alınmasında söz konusu iddianın payının olup olmadığı yakın zamanda, daha doğrusu Sarıkaya’nın iddianamesi hazırlanınca ortaya çıkacak. Beklemekte fayda var.

“Ankara kulisleri”

Yakın zamana kadar “Ankara kulisleri” denildiğinde öncelikle siyaset ve ekonomi, peşinden de diplomasi akla gelirdi.

Fakat son dönemde Ankara kulisi tanımının arkasında çoğunlukla, hatta neredeyse tamamına yakınında “kriminal işler” kendisini göstermeye başladı.

Siyaset, kriminal işlerin gölgesinde kaldı. Odak merkezini, yargının yürüttüğü suç soruşturmaları oluşturuyor artık.

ÖSYM’ye DDK incelemesi yapılamaz mı?

Söz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünkü atamalarından açılmışken, çok sayıda yurttaşın beklentisini aktarayım.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünkü atamalarından devletin en temel kurumları arasındaki Bilgi Teknolojileri ve İletişim Başkanlığı’nın (BTK) yönetimini bir kişi hariç değiştirdi.

Değişim çerçevesinde BTK Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Abdullah Karagözoğlu, İkinci Başkan Selamettin Ermiş, üyeler Nurettin Şar ve Hüsnü Kılınç’ı görevden aldı. Sadece eski kuruldan üye Mehmet Koçyiğit kaldı.

Yeni atamalar çerçevesinde, başkanlığa eski yönetimden kalan üye Mehmet Koçyiğit atandı. Dört üye ise, KTB Bakan Yardımcısı Batuhan Mumcu, DHMİ Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Enes Çakmak, Celalettin Dinçer ve Liman Peker oldu.

BTK’nın ünlü “sahte e – imza” skandallarının merkezinde olan kurum olduğunu sanırım hatırlatmama gerek yok. Suç örgütlerinin BTK’nın verilerini kullanarak isteyenlere para karşılığında sahte imza sattıklarıyla ilgili davalar Ankara Adliyesi’nde görülüyor.

Kurumla ilgili iddialar ayyuka çıkınca Cumhurbaşkanlığı bünyesindeki Devlet Denetleme Kurulu (DDK), devreye sokuldu. DDK müfettişleri, BTK’da uzun süren araştırma ve inceleme yürüttü.

Bu konuyu şundan dolayı yazdım; geçen hafta ÖSYM’nin yine bir sınav skandalı patladı. YKS’deki soru iptali skandalının dumanı tüterken geçen hafta Millî Eğitim Bakanlığı’nın Akademiye Giriş Sınavı (AGS)’de soruların hatalı puanlandığı ortaya çıktı.

ÖSYM’de bu işler sıkça yaşanıyor. Sınava giren adayların canı yanıyor. Ama ÖSYM yönetimi pek oralı değil. Umursamıyor.

Oysa ÖSYM’nin sınavlarına deyim yerindeyse dünya kadar aday giriyor. Ter döküp geleceklerini planlamaya çalışıyorlar. Fakat her sene mutlaka bir sınav skandalı patlıyor.

Sonrasında neler oluyor kimse bilmiyor!

ÖSYM yönetimi iktidar için muteber kişilikler, anlaşılıyor. BTK yönetimi de öyleydi. Ama operasyon yapıldı yönetime.

BTK’da yeni dönemin yolunu açan DDK denetimi, ÖSYM’de de yapılsa ne olur?

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, bu konuda talimat verse, doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlı ÖSYM iyice bir elden geçirilse nasıl olur?

Belki ÖSYM’de de bir kan değişimine ihtiyaç var!

/././

Adli tatil bitti ama dikkat: Dava açma süreniz 7 Eylül’den önce bitebilir -Murat Batı-

Yeni adli yıl bugün başladı; hayırlı olsun. Ancak adli tatilden kaynaklanan ek süre, dava açma süresinin son günü 20 Temmuz-31 Ağustos arasına rastlayanlar bakımından 7 Eylül’e kadar devam ediyor. Fakat bu tarihi herkes için geçerli ortak bir son gün olarak görmemek gerekiyor. Son gün adli tatile rastlamışsa 7 Eylül; 1 Eylül veya sonrasına rastlamışsa kural olarak kendi tarihidir.


Bugün 1 Eylül. Adli tatil sona erdi ve yeni adli yıl başladı. Yeni adli yılın başta yargı mensupları, avukatlar ve tüm hukuk camiası olmak üzere herkes için hayırlı olmasını; adaletin güçlendiği bir yıl olmasını diliyorum.

Ancak vergi yargısında dava açma süreleri bakımından adli tatilin etkisi bazı mükellefler için 7 Eylül’e kadar devam ediyor.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım var: 7 Eylül, herkes için dava açma süresinin son günü değil.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 8’inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre, Kanun’da yazılı sürelerin bitmesi çalışmaya ara verme (adli tatil) zamanına rastlarsa bu süreler, ara vermenin sona erdiği günü izleyen tarihten itibaren yedi gün uzamış sayılır.

Buna göre dava açma süresinin son günü 20 Temmuz-31 Ağustos arasındaki adli tatil dönemine rastlayanlar, davalarını 7 Eylül 2026 Pazartesi günü sonuna kadar açabilirler.

Ancak dava açma süresinin son günü 1 Eylül veya sonrasına rastlıyorsa bu yedi günlük uzama uygulanmaz. Başka bir ifadeyle, dava açma süresinin son günü 1 Eylül veya sonrasındaki bir güne denk geliyorsa, adli tatil nedeniyle 7 Eylül’e kadar uzamaz; hangi gün sona eriyorsa kural olarak o gün biter.

Bu hususu iki örnekle açıklayalım

Bir vergi/ceza ihbarnamesine karşı 30 günlük dava açma süresinin normal şartlarda 28 Ağustos’ta sona erdiğini düşünelim. Son gün adli tatil dönemine rastladığı için yükümlü davasını 7 Eylül’e kadar açabilir.

Buna karşılık aynı sürenin son günü 3 Eylül ise durum farklıdır. 3 Eylül adli tatil döneminin dışında kaldığından herhangi bir uzama söz konusu olmaz ve dava açma süresi 3 Eylül’de sona erer.

Dolayısıyla;

Son gün 28 Ağustos ise → 7 Eylül’e kadar dava açılabilir.

Son gün 3 Eylül ise → dava 3 Eylül’e kadar açılmalıdır.

Aradaki farkın nedeni oldukça basit: Adli tatil, dava açma sürelerini durdurmaz. Süreler 20 Temmuz-31 Ağustos arasında da işlemeye devam eder. Kanun yalnızca sürenin son gününün adli tatile rastlaması hâlinde yedi günlük ek süre tanımaktadır.

Bu nedenle bir vergi/ceza ihbarnamesinin adli tatil döneminde tebliğ edilmiş olması da tek başına dava açma süresinin 7 Eylül’e uzadığı anlamına gelmez. Önemli olan tebliğin hangi tarihte yapıldığı değil, bu tarihe göre hesaplanan dava açma süresinin son gününün hangi tarihe denk geldiğidir.

Örneğin; 4 Ağustos 2026 tarihinde tebliğ edilen bir vergi/ceza ihbarnamesine karşı 30 günlük dava açma süresinin son günü 3 Eylül Perşembe günüdür. Bu tarih 20 Temmuz-31 Ağustos arasındaki adli tatil dönemine rastlamadığından, dava açma süresi 7 Eylül’e uzamaz; 3 Eylül’de sona erer.

1-7 Eylül arasına özellikle dikkat

Dava açma süresinin son günü adli tatile rastlayanların süreleri 7 Eylül’e kadar devam ederken, normal dava açma süresi 1, 2, 3 veya 4 Eylül’de sona erenlerin süreleri kendi tarihlerinde bitecektir.

Ancak 5 ve 6 Eylül 2026 tarihlerinin hafta sonuna rastlaması nedeniyle, dava açma süresinin son günü bu tarihlerden birine denk gelirse süre 7 Eylül Pazartesi gününe uzayacaktır. Buradaki uzamanın nedeni ise adli tatil değil, sürenin son gününün tatil gününe rastlamasıdır.

Dolayısıyla 7 Eylül 2026, bazıları için adli tatil nedeniyle, bazıları için ise son günün hafta sonuna rastlaması nedeniyle dava açma süresinin son günü olacaktır.

Bu nedenle “adli tatil nedeniyle 7 Eylül’e kadar sürem var” düşüncesiyle hareket etmek hak kaybına neden olabilir.

Özellikle vergi/ceza ihbarnamesi, ödeme emri ve diğer idari işlemlere karşı dava açacakların öncelikle normal dava açma süresinin son gününü hesaplamaları gerekir.

Son gün 20 Temmuz-31 Ağustos arasına denk geliyorsa süre 7 Eylül’e kadar uzar.

Son gün 1 Eylül veya sonrasına denk geliyorsa adli tatil nedeniyle herhangi bir ek süre söz konusu değildir. Ancak son günün hafta sonu veya başka bir tatil gününe rastlaması hâlinde, süre hesabında buna ilişkin genel kurallar ayrıca dikkate alınmalıdır.

Danıştay ve Anayasa Mahkemesi bakımından durum nedir?

Danıştay’da da adli tatil 31 Ağustos itibarıyla sona erdi ve 1 Eylül itibarıyla yeni adli yıl başladı. Danıştay’ın çalışmaya ara vermesi, 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun 86’ncı maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre Danıştay daireleri de her yıl 20 Temmuz-31 Ağustos tarihleri arasında çalışmaya ara verir.

Dolayısıyla yukarıda anlattığımız süre uzaması Danıştay bakımından da geçerlidir. 2575 sayılı Kanun’un 87’nci maddesinde sayılan istisnalar dışında, sürenin son günü çalışmaya ara verme dönemine rastlamışsa süre 7 Eylül’e kadar uzamış sayılır. Buna karşılık sürenin son günü 1 Eylül veya sonrasına denk geliyorsa, sırf adli tatil nedeniyle 7 Eylül’e kadar bir uzama söz konusu olmaz.

Anayasa Mahkemesi bakımından ise durum farklıdır. Anayasa Mahkemesi’nde adli tatil uygulaması bulunmadığından, bireysel başvuru süreleri bakımından da adli tatile bağlı bir uzama söz konusu değildir. Dolayısıyla yukarıda sözünü ettiğimiz 7 Eylül’e kadar uzama kuralı Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak bireysel başvurular için geçerli değildir.

Ezcümle

Yeni adli yıl bugün başladı; hayırlı olsun. Ancak adli tatilden kaynaklanan ek süre, dava açma süresinin son günü 20 Temmuz-31 Ağustos arasına rastlayanlar bakımından 7 Eylül’e kadar devam ediyor.

Fakat bu tarihi herkes için geçerli ortak bir son gün olarak görmemek gerekiyor.

Son gün adli tatile rastlamışsa 7 Eylül; 1 Eylül veya sonrasına rastlamışsa kural olarak kendi tarihidir.

/././

Akdeniz'de İsrail kalkanı, Mekke’de üçlü pakt -Zeynel Lüle- 

Bölge, güç dengesinin hassas tartılarla ölçüldüğü kritik bir dönemeçte. Bir tarafta Akdeniz’i kendi güvenlik kalkanı haline getirmeye çalışan Atina-Tel Aviv hattı; diğer tarafta İslamabad ve Riyad ile kendi güvenlik şemsiyesini ören Ankara. Ve bütün bunlar, NATO’da ‘müttefik’ konumunda olan Ankara ve Atina’yı karşı karşıya getiren gelişmeler. Eğer bu askerî bloklaşmalar caydırıcılıktan ziyade gövde gösterisine dönüşürse, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu kendisini geri dönülemez bir çatışma sarmalının içinde bulabilir...

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif, Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde üçlü savunma anlaşmasnıı imzalarken
Ege’den Basra Körfezi’ne uzanan hatta taşlar yeniden diziliyor: Bir yanda Yunanistan ile İsrail’in Doğu Akdeniz’e kurduğu füze kalkanı, diğer yanda Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan'ın Mekke Anlaşması’yla hayata geçirdiği üçlü askeri blok. Bölge, caydırıcılıkla kontrolsüz bir çatışma arasında tarihinin en kritik askeri satranç oyununa sahne oluyor.

İç siyasete, ülkedeki hukuksuzluk ortamına, üçüncü sayfa haberlerine, bizi oyalayacak birçok ‘magazinsel’ haberlere gömüldük kaldık. Dış dünyada çok önemli gelişmeler oluyor ama kafamızı kaldırıp bakmıyoruz bile. Haber dahi olmuyor.

İsrail ile Yunanistan ‘Savunma Anlaşması’ imzalıyor. Ayrıntıları biliyor muyuz? Hayır!.. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan ile ‘Mekke Paktı’ adında güvenlik anlaşması imzalıyor. Ayrıntıları biliyor muyuz? Hayır! Sadece çekilen fiyakalı fotoğraflarla yetiniyoruz.

Ben size her iki anlaşmayı, geri planını ve NATO'ya akredite gazeteci olduğum yıllarda izleme ve okuma alışkanlığı edindiğim savunma içerikli uzman platformlardan süzdüğüm bilgileri aktarayım. Konunun ne kadar önemli ve ilgiye muhtaç olduğunu siz de fark edeceksiniz. 

İki büyük askerî blok

Ortadoğu ve Doğu Akdeniz sınırında taşlar yeniden diziliyor. Ancak bu kez diplomasi masalarında barış nutukları değil, orduların birlikte çalışabilirliği ve ortak silah üretimi konuşuluyor. Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile İsrail’in derinleşen askeri ortaklığına karşılık; Ankara, İslamabad ve Riyad ekseninde yükselen Mekke Anlaşması, bölgeyi daha önce görülmemiş ölçekte iki büyük askeri bloka bölüyor.

Doğu Akdeniz'de İsrail parmağı

Yunanistan ile İsrail arasındaki savunma işbirliği, uzun süredir bilinen diplomatik temasların çok ötesine geçmiş durumda. Bunun için Yunan medyasına göz atmak yeterli.

Savunma sanayii kaynaklarına ve uluslararası uzman analizlerine yansıyan verilere göre Yunanistan, hava kuvvetlerinin omurgasını oluşturan Kalamata Pilot Eğitim Merkezi’ni 22 yıllığına ve 1,65 milyar dolarlık dev bir bütçeyle İsrailli Elbit Systems firmasına emanet etti.

Bununla da kalınmadı; Atina, İsrail üretimi PULS çok namlulu roketatar sistemlerini envanterine katmak için 750 milyon dolarlık sözleşmelere imza attı, 3 milyar euroyu bulan dev bir hava savunma ve füze kalkanı projesi için de Tel Aviv’in kapısını çaldı.

Bu adımlar, Yunanistan’ı İsrail savunma sanayisinin Avrupa’daki en önemli üretim ve konuşlanma üssü haline getiriyor. Atina-Tel Aviv hattındaki bu stratejik kenetlenme, Ege ve Doğu Akdeniz'deki askeri dengeyi doğrudan hedef alarak bölgedeki güvenlik mimarisini yeniden tanımlıyor.

Mekke’de atılan askerî imza

Doğu Akdeniz’de bu ittifak ağı kurulurken, Doğu’da çok daha geniş çaplı bir stratejik hamle geldi. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan, geçtiğimiz günlerde Cidde'de tarihî nitelikteki Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı resmen imzaladı. Anlaşmanın ardından kurulan üçlü mekanizma ise vakit kaybetmeksizin ilk toplantısını İstanbul’da gerçekleştirdi.

Bu paktı sıradan bir işbirliği protokolünden ayıran en kritik nokta, tarafların taşıdığı askeri ve finansal ağırlık:

-Türkiye: NATO'nun en büyük ikinci ordusu ve gelişmiş savunma sanayisi kabiliyetine sahip.

-Pakistan: Nükleer güce sahip tek Müslüman ülke.

-Suudi Arabistan: Dünyanın en büyük enerji üreticilerinden biri ve muazzam bir finansal gücü var.

Ankara, bu adımın NATO taahhütlerine bir alternatif olmadığını ve BM Şartı'nın 51. maddesindeki meşru müdafaa hakkına dayandığını belirtse de verilen temel mesaj net: Bölge ülkeleri artık kendi güvenlik sorunlarını dış aktörlere havale etmek istemiyor.

İttifakların çatışma riski

Peki. Her iki pakt da kâğıt üzerinde "savunma, barış ve istikrar" amacı taşıdığını ilan etse de sahadaki gerçekler öyle mi?

Hayır durum tam tersi. Karşılıklı kurulan bu yeni askeri bloklar, bölgedeki risk haritasını kökten değiştiriyor. Bu durumu üç maddede özetleyeyim:

Güvenlik ikilemi ve silahlanma yarışı: Bir tarafın füze kalkanı veya roketatar alımı, karşı tarafın ortak üretim ve savunma kapasitesini artırma adımıyla karşılık buluyor. Bu durum, Doğu Akdeniz’den Basra Körfezi’ne kadar kontrolsüz bir silahlanma yarışını tetikliyor

Kutuplaşmanın derinleşmesi: İsrail-Yunanistan aksı ile Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan üçlüsü arasındaki askeri konsolidasyon, diplomatik çözüm kanallarını tıkama riski taşıyor. En ufak bir yerel kriz, bloklar arası bir tırmanmaya dönüşme potansiyeline bürünüyor.

Küresel dengeye yansımaları: NATO üyesi Türkiye'nin nükleer güç Pakistan ve Suudi Arabistan ile kurduğu bu yeni kalkan, Doğu Akdeniz’de ABD ve İsrail ile yakınlaşan Yunanistan'ın adımlarıyla birleştiğinde, küresel aktörlerin de dahil olacağı çok katmanlı bir satranç tahtası yaratıyor.

Diplomasinin son şansı

Bölge, güç dengesinin hassas tartılarla ölçüldüğü kritik bir dönemeçte.

Bir tarafta Akdeniz’i kendi güvenlik kalkanı haline getirmeye çalışan Atina-Tel Aviv hattı; diğer tarafta İslamabad ve Riyad ile kendi güvenlik şemsiyesini ören Ankara. Ve bütün bunlar, NATO’da ‘müttefik’ konumunda olan Ankara ve Atina’yı karşı karşıya getiren gelişmeler.

Eğer bu askerî bloklaşmalar caydırıcılıktan ziyade gövde gösterisine dönüşürse, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu kendisini geri dönülemez bir çatışma sarmalının içinde bulabilir.

Bölgenin geleceğini füzelerin menzili değil, diplomatların cebinde kalan son barış kırıntıları belirleyecek.

/././

“Diyesi” oldun mu “diyesi” de olursun!-Umur Talu- 

Bu ülkede önüne gelen “halkı kin ve düşmanlığa tahrik… korku, panik” suçundan içeri alınıyor. Emekli amiral de var, sendikacı da. Bir müzik grubu kurarak “halkı LGBTi artı olmaya teşvik”ten alınan bile var. “Hakaret” zaten gani! Böyle cömert ve kapsayıcı bir adalet sistemi, memlekete bir yandan “barış” falan vazedilirken, “Nusayrilerin hepsini katletseler yeridir, diyesiniz geliyor” diyen K.Ö.’nünkini belki de “düşünce ve ifade özgürlüğü” sayar!

Geçen haftanın “Ne dedin, ne dedin sen” vakalarından biri de yıllarca, aslında kamunun halkın olması gereken A.A.’yı iktidarın hizmetine sunmuş “gazeteci” K.Ö.’den patladı.

Bir NTV programında, “Nusayrilerin hepsini katletseler yeridir, diyesiniz geliyor” deyiverdi. Yani Suriye vesilesiyle, Alevi Arapları! Neden hep birlikte “diyesimiz” olsun; onun “diyesi” varmış!

Şu yüzden demiş: Esad dönemine ait öyle şeyler duymuş ki, aman Allah!

Dünya biliyor o dönemleri de. Bu dönemleri de. Ama böyle “diyesi” dünyaya mal olmuyor. Çünkü bu dünya “nefret suçu”nun etnik, dini, mezhepsel, sınıfsal, ırkçı, milliyetçi katliamlarla dolu olduğunu bilse de, yaşamış ve yaşıyor olsa da, bu kadarını “diyesi” olmuyor her zaman her yerde ve herkes için!

Filistinlilerin tüm Yahudiler için “diyesi” de olmuyor, Yahudilerin Nazi torunu sayılabilecek Almanlar için de. Bilmiyorum Hutilerle Tutsiler birbirleri için “diyesi” oluyor mu? Yahut Endonezya’da katledilmiş komünist ve Müslümanların, ya da her ikisi birden olanların, 1 milyon kadar insanı öldürenler için “diyesi!”

Kızılderililer diyor mudur “Beyaz Adam” için? Bir kısım Çorumlular, Maraşlılar “ötekiler” için “diyesi” midir? Dersimliler ne “diyesi”, Kürtler ne, “terör”de katledilenler ne “diyesi!”

Müslümanların veya Yahudilerin İspanya tarihine bakıp böyle toptan Katolik İspanyollar için “diyesi” var mıdır? Fransız Protestanların Huguenot katliamlarını yapan Katolikler için böyle toptan “diyesi” peki? Cezayirlilerin Fransızlar için toptan?

Girit kökenli Müslümanların toptan Giritli Rumlar için, Ermenilerin Osmanlı torunları veya Kürtler için, Doğu’daki Türklerin Ermeniler için, Namibyalıların Prusya mirasçısı Almanlar için, Kamboçyalıların öteki Kamboçlar için, Bosnalıların toptan Sırplar için, Arakanlıların tüm Myanmarlılar için, Uygurların her bir Çinli için, Çinlilerin Japonlar için “diyesi geliyor” mudur?

Bilmiyorum. Diyen vardır belki. İçinden ve belki dışından. Ama bir “gazeteci”, üstelik gazeteciliğin kamusal özelliğinin ötesinde “kamu ajansı” yönettirilmiş bir gazeteci, bir ekrandan bunları “diyesi” oldu mu, fark yaratır. Çünkü öyle kapsamlı bir “diyesi” olmuş ki, Esad zindanlarında “yerleri silen”i bile kapsama alanına almış.

Hiç “gazeteci” olarak Diyarbakır, Mamak, Ulucanlar, Sağmalcılar cezaevleri, Ziverbey Köşkü gibi yerler de ilgisini ve “diyesi”ni çekti mi acaba? Yerleri silenler bir yana!

Bu ülkede önüne gelen “halkı kin ve düşmanlığa tahrik… korku, panik” suçundan içeri alınıyor. Emekli amiral de var, sendikacı da. Bir müzik grubu kurarak “halkı LGBTi artı olmaya teşvik”ten alınan bile var. “Hakaret” zaten gani!

Böyle cömert ve kapsayıcı, “o demiş, bu dememiş” diye titizlikle ayıklayan bir adalet sistemi, memlekete bir yandan “barış” falan vazedilirken, K.Ö.’nünkini belki de “düşünce ve ifade özgürlüğü” sayar!

Sonra neden tribünde sarı ceset torbası açılıyor, neden Amedsporlu bir kadın Trabzon’da takımının formasını giydi diye korku dolu anlar yaşıyor, neden şöyle neden böyle diye şaşıyoruz. Damarlarında bin türlü etnik, dini, milliyetçi, ırkçı, cinsiyetçi nefret akmış ve akan bir ülke; akıllı, sağduyulu, itidalli ve birçoğu kalpten iyi insanlar sayesinde yine de bir arada yaşıyor elbette.

İnsanın çok şey “diyesi” var da körkütük K.Ö.tülük bir değil ki!

/././

YÖK uyuma, bu başarıya sahip çık!-Mehmet Y. Yılmaz- 

Bildiğim kadarıyla Melih Gökçek ve ailesinin siyaset öncesi kayda değer bir zenginlikleri yok. Ama çocukları artık kendilerini nasıl yetiştirdilerse babalarını, dedelerini fersah fersah geride bırakmış. İşte YÖK’e ve Milli Eğitim’e yönelttiğim yapıcı eleştirimin nedeni bu: Ana babalara yönelik olarak bu çocukların nasıl yetiştirilebildiğini öğretecek programlar hazırlasalardı, bu fakir milletin çocukları da zengin olma fırsatına sahip olsalardı kötü mü olurdu?

Eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek (ortada) ve oğulları AKP Ankara Milletvekili Osman Gökçek (sağda) ile Ahmet Gökçek (solda)

Yıllardır bunu bilir, bunu söylerim ama kimseye dinletemiyorum.

Millî Eğitim Bakanlığı’ndan tutun da YÖK’e kadar eğitim kurumlarımız kulaklarını tıkamış, bu çok önemli “yapıcı eleştiriyi” dikkate almıyorlar.

Biliyorsunuz ben “yıkıcı eleştiri” yapmam, sevmem çünkü. Yıkacaksın da ne olacak?

Aslolan yapmaktır!

Zaten bizim Reis de bunu sever; eleştirinin yapıcı olanını yani.

Fakat burada yıllardır yapıcı bir eleştiri yapıyorum kimse kale almıyor.

Bir kez daha bu yapıcı eleştiriyi gündeme getirecek olmamın nedeni Melih Gökçek Bey’in çocuklarının iş vizyonu ve hayallerini gerçekleştirme becerileri oldu.

Dikkatli okuyucular hatırlayacaktır, AKP liderlerinin ve önde gelen siyasetçilerinin çocuklarında müthiş bir iş becerisi olduğuna çok dikkat çekmiş ve bu başarının belli bir zümreyle kısıtlı kalmaması için YÖK’ün, Milli Eğitim’in filan seferberlik ilan etmesi gerektiğini yazmıştım.

Mesela gemi işletmeciliği konusunda Binali Bey’in çocuklarını tek geçerim.

Devlet memuru bir anne ve babanın çocukları olarak o kadar başarılı oldular ki şimdi gemileri dünya denizlerinde deyim yerindeyse cirit atıyor.

Tayyip Bey’in çocukları da gemi işletmeciliği konusunda Binali Bey’in çocuklarının eline su dökemezler ama onlar da şirket kurmak, satmak, vakıf kurup, idare etmek konusunda ciddi uzmanlık sahibi olmuş durumdalar.

Allah gönüllerine göre versin, başarılarını daim etsin ama Binali Bey gibi, Tayyip Bey de çocuklarının başarılarıyla ilgili hiç konuşmuyor.

Oysa Milliyet’in ilkokullar arası bilgi kültür yarışmasında birinci olduğumda rahmetli babam sayesinde Antalya’da bunu duymayan kalmamıştı!

Düşünün bir de mahdum beyler gibi şirketler kurup satsam, gemi üzerine gemi yüzdürsem, kim bilir kendisini nasıl paralardı nur içinde yatsın.

Bu çocukların başarılarını küçümseyenler çıkabiliyor, onlara da teessüflerimi arz ediyorum.

Dar gelirli ailelerde yetişmişler, düşünün Prima bebek bezi bile görmemişler ama şimdi milyarlarla oynuyorlar!

Mesela Tayyip Bey’in çocuklarından biri akrabalarıyla bir şirket kurdu, bu şirketi bir yabancıya sattı, bu da yetmedi üzerine bir de Kemal Kılıçdaroğlu’ndan milyon liralık tazminat almayı başardı.

Buna şapka çıkarmayacağım da ne yapacağım?

Şimdi bilvesile öğreniyoruz ki Melih Bey’in çocuklarındaki vizyon da Türkiye’ye sığmamış, sınırları aşmış!

Bildiğim kadarıyla Melih Bey ve ailesinin siyaset öncesi kayda değer bir zenginlikleri yok.

Ama çocukları artık kendilerini nasıl yetiştirdilerse babalarını, dedelerini fersah fersah geride bırakmış.

Melih Bey’in çocukları da HAMAG diye bir şirket kurmuşlar.

Şirketin sermayesini iki yılda 30 bin Euro’dan 3 milyon 857 bin Euro’ya çıkarmışlar.

1’den başlayın 3857000’e kadar sayın desem, iki yılda saymayı bitiremezsiniz ama görüyorsunuz AKP’lilerin çocukları zehir!

180 milyon Euro’ya Lüksemburg’da AVM bakmaya gitmişler ama daha sonra almaktan vaz geçmişler.

Bizim çocuklara “AVM” deyince akıllarına İstinye Park, Zorlu geliyor; para kazanmaya değil ancak harcamaya gidiyorlar!

180 milyon Euro! Düşünün vizyonun genişliğini. Alırız diye gidiyorlar ama vazgeçmişler!

İşte YÖK’e ve Milli Eğitim’e yönelttiğim yapıcı eleştirimin nedeni bu: Ana babalara yönelik olarak bu çocukların nasıl yetiştirilebildiğini öğretecek programlar hazırlasalardı, bu fakir milletin çocukları da zengin olma fırsatına sahip olsalardı kötü mü olurdu?

Üniversitelerin işletme bölümlerinde Binali Bey’in, Tayyip Bey’in ya da Melih Bey’in çocuklarına birer kürsü verilse işletme yönetimi konusundaki bilgi ve tecrübelerini tüm Türk gençleri ile paylaşsalar ne kadar iyi olurdu.

Bir de tabii üzüldüğüm nokta şu ki az çocuk yapmışlar!

Yöneticilerimizin beşer – onar çocuk sahibi olduklarını düşünün!

Türkiye öyle bir uçardı ki kimse arkasından yetişemezdi vallahi!

Çalma ki şantaj kurbanı olma!

Federal Alman dış istihbarat servisi BND’nin 2009 yılından beri Türkiye’yi dinlediği ortaya çıktığında 2014 yılındaydık. Bunu ortaya çıkaran MİT değil, Alman medyasıydı. Böyle durumlarda yolsuzluklara bulaşan devlet yöneticileri yabancı ülkelerin şantajına açık hâle gelir. Allah’tan bizim böyle bir sorunumuz yok diye biliyoruz!
Almanya'da dış istihbarattan sorumlu Federal Haberalma Servisi (BND)

AKP’li Şamil Tayyar, Gökçek soruşturmasında “Almanya bağlantısına” dikkat çekti.

“Alman gizli servisinin süreçte rolü söz konusu olabilir, yabana atılmasın” dedi.

Benim aklım bu gizli servis işlerine ermez. Yabana mı yoksa çöpe mi atılacak iddiadır, bunu da bilmem.

Okuduklarım nedeniyle bildiğim şu ki Melih Gökçek ve çocuklarının bir şirketleri var ve bu şirketler ciddi paralarla oynuyorlar.

Dünyanın her yerinde bu tür zenginleşmeler dikkat çeker.

Bizimkilerin zehir gibi bir zihne sahip olup, çok başarılı işleri adeta sıfırdan inşa edebilmeleri bu gerçeği değiştirmez.

Federal Alman dış istihbarat servisi BND’nin 2009 yılından beri Türkiye’yi dinlediği ortaya çıktığında 2014 yılındaydık.

Bunu ortaya çıkaran MİT değil, Alman medyasıydı.

Der Spiegel dergisine göre Türkiye’deki “önemli makamları” 2009’dan 2014’e kadar dinlemişlerdi.

Focus dergisi ise bu dinleme eyleminin 1976’dan beri devam ettiğini yazıyordu.

Bu ortaya çıktığında Türkiye tabii çok kızdı, Alman Büyükelçisi’ni Dışişleri’ne çağırdı!

Düşünsenize adamın çektiği eziyeti: O trafikte elçilikten çıktı, bakanlığa gidip geldi! Bayağı eziyet yani!

Bu olay ortaya çıktığında adı açıklanmayan bir Alman hükümeti yetkilisi, FAZ gazetesine Türkiye’nin dinlenmesinin “makul sebepleri bulunduğunu” açıklamıştı.

Kaç yıldır dinlediler bilmiyorum ama kapalı kapılar arkasında dönen pazarlıklardan, oradan buraya; buradan oraya giden paralardan filan haberdar olmalılar.

Muhtemelen İsviçre ya da Katar gibi ülkelere park edilen servetlerden de haberdarlardır.

Türkiye’yi yolsuzluk liginde en alt sıralara indirenler her kimlerse onların edindiği servetleri de bu yolla öğrenmiş olmalılar.

Alman gizli servisi, başka ülkelerin gizli servisleriyle istihbarat paylaşır mı bilmiyorum ama Almanların bildiğini en azından Amerikalılar, İngilizler, İsrailliler de biliyordur.

Bu durum, rüşvet yiyen, yolsuzluklara bulaşan devlet yöneticilerini yabancı ülkelerin şantajına açık hâle getirir.

Allah'tan bizim böyle bir sorunumuz yok diye biliyoruz.

Ama aklından bu tür işlere bulaşmayı geçiren her düzeyden devlet görevlilerine bunu tekrar hatırlatayım dedim.

Ne de olsa amacımız yapıcı eleştiri!

Çalmayın ki kimse size şantaj yapamasın!

Eski Merkez Bankası Başkanı Gaye Erkan'a komşularından ihtarname: Ortak yaşamı diğer kat malikleri açısından çekilmez hale getirdiniz! 

"Site yönetimi personelinden 7 kişinin de Gaye Erkan aleyhine savcılığa ‘hakaret, tehdit ve şiddet’ gerekçeli suç duyurularında bulunduğu ileri sürülüyor."https://t24.com.tr/ekonomi/eski-merkez-bankasi-baskani-gaye-erkana-komsularindan-ihtarname-ortak-yasamin-diger-kat-malikleri-acisindan-cekilmez-hale-getirdiniz,1345326

Trump "tarihin en büyük petrol anlaşması" olarak duyurmuştu; Venezuela petrolü 100 yıl ABD'nin olacak -Melis Karaca- 

Anlaşmanın en dikkat çekici maddelerinden biri ABD Savunma Bakanlığı’nın doğrudan şirket ortaklığına dahil edilmesi oldu.

ABD Başkanı Donald Trump’ın “dünya tarihinin en büyük petrol anlaşması” olarak duyurduğu Venezuela anlaşmasının ayrıntıları açıklandı. Düzenlemeye göre Venezuelalı iş insanı Alejandro Betancourt’un yönettiği North American Blue Energy Partners’a (NABEP) 17 petrol sahasında 100 yıllık işletme hakkı verilecek; ABD Savunma Bakanlığı ise şirketin ana kuruluşunda yüzde 35 pay sahibi olacak.

Beyaz Saray’ın 31 Ağustos’ta yayımladığı bilgi notuna göre anlaşma, Venezuela petrol sektörüne 100 milyar dolara kadar yeni yatırım yapılmasını ve üretilecek petrolün önemli bir bölümünün ABD’ye yönlendirilmesini öngörüyor.

17 sahada 100 yıllık işletme hakkı

Anlaşma kapsamında Venezuela’nın geçici yönetimi, NABEP’e 17 petrol sahasında 100 yıllık işletme imtiyazı verdi.

Beyaz Saray’a göre bu sahaların toplam kanıtlanmış rezervi yaklaşık 65 milyar varil. Washington ayrıca söz konusu sahaların önemli bölümünün geçmişte Rusya ve Çin merkezli şirketler veya eski Venezuela yönetimiyle bağlantılı gruplar tarafından işletildiğini belirtiyor.

NABEP, Venezuela’daki en büyük özel petrol şirketlerinden biri konumunda bulunuyor.

Pentagon yüzde 35 pay sahibi olacak

Anlaşmanın en dikkat çekici maddelerinden biri ABD Savunma Bakanlığı’nın doğrudan şirket ortaklığına dahil edilmesi oldu.

Beyaz Saray’ın açıklamasına göre Savunma Bakanlığı bünyesindeki Stratejik Sermaye Ofisi, NABEP’in ana şirketinde yüzde 35 oranında hisse sahibi olacak. Washington, bu pay için ABD vergi mükelleflerinden herhangi bir ödeme yapılmayacağını savunuyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı da NABEP’in mevcut ve gelecekte işleteceği sahalardan çıkarılacak petrolün yüzde 20’sini üretim maliyetinden satın alma hakkına sahip olacak.

Washington ayrıca kalan yüzde 80’lik üretim için de öncelikli satın alma hakkı elde edecek. Yönetim, bu petrolün stratejik petrol rezervlerinin doldurulması ile askeri ve diğer hassas ihtiyaçlarda kullanılabileceğini belirtiyor.

Yönetim kurulunda ABD’ye veto yetkisi

Anlaşmayla ABD yönetimine şirketin yönetiminde de geniş yetkiler veriliyor.

Washington, NABEP’in yönetim kuruluna atanacak herhangi bir isim üzerinde veto hakkına sahip olacak ve kurul üyelerinin çoğunluğunun ABD vatandaşı olması gerekecek.

Şirketin ABD merkezli denetçiler, hukuk şirketleri ve danışmanlarla çalışması da öngörülüyor. ABD hükümeti ile NABEP arasındaki anlaşma ABD hukukuna tabi olacak ve olası uyuşmazlıklarda ABD mahkemeleri yetkili olacak.

Venezuela petrolüne 100 milyar dolarlık yatırım planı

NABEP, anlaşma kapsamında Venezuela’nın petrol altyapısına 100 milyar dolara kadar yatırım yapmayı planlıyor.

Trump yönetimi, uzun yıllardır yatırım eksikliği ve altyapı sorunları yaşayan Venezuela petrol sektöründe üretimin bu yatırımlarla artırılabileceğini savunuyor.

Beyaz Saray, şirketin üretimini artırması halinde Venezuela yönetimine ilk 25 yılda yaklaşık 200 milyar dolar vergi ve telif geliri sağlayabileceğini öngörüyor.

Anlaşmaya hem Caracas hem Washington’da itirazlar var

Anlaşma, Venezuela’nın petrol kaynakları üzerindeki egemenliği konusunda da tartışma yarattı.

Venezuela’nın geçici devlet başkanı Delcy Rodríguez anlaşmayı savunarak ülkenin petrol sektörünü modernleştirmek ve üretimi artırmak için bir fırsat olduğunu söyledi. Rodríguez, ülkenin egemenliğinin korunacağını savundu.

ABD’de ise özellikle Savunma Bakanlığı’nın özel bir petrol şirketinde doğrudan pay sahibi olması soru işaretlerine yol açtı. Kongre üyeleri, anlaşmanın hukuki dayanağı ve federal hükümetin özel enerji girişimindeki rolü konusunda Trump yönetiminden daha fazla açıklama talep ediyor.

Trump yönetimi ise 65 milyar varillik rezerv, 17 sahadaki 100 yıllık işletme hakkı ve 100 milyar dolara kadar yatırım planıyla anlaşmayı Venezuela petrol sektörünün yeniden yapılandırılmasının temel unsurlarından biri olarak sunuyor.

***

T-24


 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -1 Eylül 2026 -

Google arama sonuçlarının kapısını yapay zekâ botlarına kapatırken, yayıncılar da etkileniyor -Füsun Sarp Nebil- Google'ın küçücük görün...