29 Ekim 2026 Perşembe

KÖŞEBAŞI -29 Ekim 2026-


Bir, iki, üç, daha fazla...-Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet- 

1973’te ABD Vietnam’dan çekilirken sloganımız “Bir, iki, üç, daha fazla Vietnam!” idi. Bugün Brezilya’da Lula’nın zaferi, Sırbistan’da öğrencilerin öncülüğünde yükselen halk hareketi ve Avrupa’nın farklı ülkelerinde gelişen toplumsal mücadeleler, o sloganı hatırlatıyor. Bu kez hedef, emperyalizmin yanı sıra yükselen faşist dalga.

1973’ün sloganı, ulusal sınırları aşan bir mücadele anlayışına dayanıyordu. Bugün, farklı ülkelerde birbirinden kopuk biçimde ortaya çıkan toplumsal öfkeyi ortak bir siyasal doğrultuda buluşturabilmek gerekiyor. Avrupa’da başlayan yeni seçim döneminin taşıdığı tehlikeler, faşist dalganın ulusal sınırları aştığını gösteriyor. Ekonomik güvencesizlik, eşitsizlik, konut sorunu, siyasal temsil krizi ve demokratik kurumların aşınması farklı ülkelerde benzer tepkiler doğuruyor. Bir ülkedeki ilerici demokratik hareketin başarısı, başka ülkelerde yeni mücadelelerin önünü açabilir. Bu olasılık, ilerici ve devrimci güçler için önemli bir umut kaynağı.

BREZİLYA ZAFERİ, SIRBİSTAN DENEYİMİ 

Brezilya’da Lula’nın zaferi, faşist emperyalist bir saldırı karşısında çok değerli bir mevziyi korudu. Sırbistan’da ise baskıcı ve yozlaşmış bir tek adam rejimine karşı yükselen halk hareketi yeni bir mevziyi ele geçirdi. Brezilya’da iki liderin yarıştığı klasik bir parlamenter seçim yaşanırken Sırbistan’da, merkezi bir liderlik etrafında örgütlenmemiş bir toplumsal hareket, on iki yıllık rejime karşı önemli bir başarı kazandı.

Yeni hükümeti, bu hareketin farklı mesleklerden gelen, devlet yönetimi deneyimi bulunmayan temsilcileri kuracak. Böylece özgün tarihsel bir deneyim için bir laboratuvarı oluşuyor: Yeni hükümet hareketin programını uygulamaya başlayınca, eski rejimin polis, istihbarat, yargı, bürokrasi, kamu işletmelerinde yerleşmiş kadrolarının, ilişkilerinin, çıkar ağlarının direnişiyle karşılaşacak. Bunlar kendi hiyerarşileri ve iktidar kaynakları olan yapılar. Seçimde kazanılan meclis çoğunluğu, yeni hükümet, devralınan devlet üzerinde etkili bir siyasal denetim kurabilecek mi?

Üstelik eski rejimin ekonomik, toplumsal bir temeli de var. Kamu ihaleleri, özelleştirmeler ve devletle kurulan ayrıcalıklı ilişkiler üzerinden servet biriktiren egemen sınıflar, tabakalar, ekonomik güçlerini, ayrıcalıklarını korumak için eski rejimin kadrolarıyla, bürokratik ağlarla, güvenlik aygıtının belirli kesimleriyle ortak hareket edebilir. Bu direnişin açık siyasal çatışma biçimini alması da gerekmez. Bürokratik engellemeler, soruşturmaların sürüncemede bırakılması, ekonomik baskılar, medya tekellerinin kamuoyunu yönlendirmesi de aynı amaca hizmet edebilir. Böylece eski rejim seçimleri kaybetse bile onu ayakta tutan güç ilişkileri varlığını sürdürebilir.

Bu durumda seçimle başlayan değişimin alanı daralır, içi boşalır. Eski rejimin kalıntılarının direnişini aşma girişimleri, eski rejimin hukuk düzeniyle çatıştıkça, “hukukun üstünlüğünün” ve “demokratik denetimin” aşındığı iddiaları gündeme getirilebilir. Eski rejimin medyası bu söylemleri kullanırken hareketin temsilcileri arasındaki farklılıkları derinleşebilir; bu temsilcilerin kimileri eski rejimle uzlaşmaya yönelebilir. Liberal entelijansiya, AB lobisi, bu süreçte etkili olabilir.

ASIL SORUN 

Böylece asıl sorunun, yalnızca devlet yönetimindeki kimi kadroları değiştirmekten veya idari reformlar yapmaktan ibaret olmadığı ortaya çıkar: Devletin işleyişini, hatta yapısını, servetin dağılımını belirleyen güç ilişkileriyle birlikte dönüştürmek gerekecektir.

Sırbistan deneyiminin tarihsel önemi de burada yatıyor. Bir toplumsal hareketin temsilcileri yasama organında çoğunluğu elde ettiklerinde, kendi siyasal programlarını yeni bir devlet biçimine dönüştürebilirler mi? Toplumdaki ekonomik iktidar merkezleri, mülkiyet ilişkilerine dokunmadan etkisizleştirilebilir mi? Devlet içindeki güç odakları, salt yasalar ve kararnamelerle çözülebilir mi?

Bu sorular yalnızca Sırbistan’ın değil, seçim yoluyla iktidar değişikliği hedefleyen bütün ilerici hareketlerin önünde duruyor. “Bir, iki, üç, daha fazla Vietnam” sloganını bugün yeniden düşünmek, farklı ülkelerdeki mücadeleleri çoğaltmanın yanı sıra, bu mücadelelerin karşı karşıya olduğu ortak engelleri de düşünmeyi gerektiriyor.

/././

‘Fon krizi’ üzerine spekülatif düşünceler -Ergin Yıldızoğlu/ Cumhuriyet- 

Belli bir toplumsal “durum”, içindeki istikrarsızlıkların istikrarlı bir biçimde kendini tekrarlamasına, bileşenler (örneğin sınıflar, kurumlar) arasındaki ilişkilerin, hiyerarşinin ve olasılıklar yelpazesinin sınırlarının sürekliliğine ilişkindir. Bazen bir etken, gerek içinden ya da dışından devreye girerek durumun istikrarını, sürekliliğini bozabilir, olasılıklar yelpazesinin içine yeni olasılıklar girmeye başlar.

BİR ÖRNEK: SIRBİSTAN 

Pazar günü Sırbistan’da gerçekleşen ilginç seçimlerden hareketle, durumu değiştiren bir “etken” üzerinde düşünebiliriz.

Vucic’in Sırp İlerleme Partisi (SNS), 2012’den beri iktidarda. Vucic tek başına adeta de facto bir başkanlık rejimi ile anayasayı ciddiye almadan yönetiyordu; mahkemeler, seçim denetleme kurumları ve medya üzerinde neredeyse tam bir kontrol kurmuştu. Devlet içinde yolsuzluklar, devlet eliyle zenginleşmeler ortalıkta halkın gözü önünde yaşanıyordu. Halk zamanla bu durumu kanıksamıştı: “Burası Sırbistan, böyle gelmiş böyle gider” filan. Ancak Kasım 2024’te yeni restore edilmiş bir tren istasyonu çöktü, 16 kişi öldü. Bu olay halkta çok büyük bir öfke yarattı: “Yolsuzluk öldürür” algısı bir anda genelleşti. Sırbistan’da bir yıldan fazla bir süredir kitlesel protestolar, halkın büyük desteğini alan bir öğrenci hareketinin doğmasına yol açtı. Öğrenciler, pazar günkü seçimlerde hükümete karşı yarışmak üzere kendi aday listelerini oluşturdular. Son anketlere göre olası sonuçlar adeta bıçak sırtında. 2012-2024 arası bir kalıcı “durum” oluşmuştu. Kasım 2024 felaketi bu durumun istikrarını bozdu SNS iktidarı döneminin kapanmasını olasılıklar yelpazesi içine soktu.

‘DURUM’ VE ‘FON KRİZİ’ 

Cumhurbaşkanı, çoğu zaman en kritik anlarda ve önemli konularda olanları olduğu gibi açıkça söyler, İlk yıllarda, “Dinin ılımlısı olmaz”, “Ben değişmedim” ifadeleriyle liberal fantezilere ayar vermişti. Şimdi yine konuştu: Fon krizi yaşanırken de partisinin grup toplantısında “AK Parti sadece kadrolarıyla değil, aynı zamanda hakikati söyleyen çelik çekirdeğiyle de nevi şahsına münhasır bir harekettir” diyordu. Muhalefetin bu samimi sözler üzerinde çok iyi düşünmesi gerekiyor. Karşılarında sıradan bir parti değil, bir hareket ve çelik çekirdeği, kendi hakikatleriyle bu hareketi temsil eden özgün bir parti var. 

Bu partinin, “çelik çekirdeğinin” ekonomi politiğine, biyopolitiğine, özgün hakikat rejimine, susturmaya, bastırmaya, dışlamaya yönelik siyaset rejimine birçok kez değindim. Ekonomi politiği, artıkdeğer üretmeden biriktirmeye öncelik veriyor, adeta “kuyruğunu yiyerek yaşamaya çalışan” bir yılanı andırıyordu. Siyaset rejimi ise özellikle İmamoğlu tutuklandıktan bu yana muhalefetin belediyelerini (rant kaynaklarını-siyasi seçkinlerini), medya organlarını, araştırmacı gazetecilerini, entelektüellerini yiyerek ayakta kalmaya çalışıyordu. 

Adeta Sırbistan’daki tren istasyonu felaketine benzetebileceğimiz fon krizi bu durumu, içinden iki noktadan bozdu. Birincisi “kuyruğunu yiyerek yaşamaya devam etmek” artık olanaklı değildir. İkincisi, her siyasi tehdit olasılığında muhalefetini, diğer bir deyişle hareketin dışındaki “ötekisini” yiyerek ayakta kalan rejim. Şimdi, suçlayacak bir öteki bulamıyor; çaresiz kendi çelik çekirdeğini yemeye başlıyor. “Reis” temizlik yapsın diyenler farkında değil “Reis”in, reis olarak kalmasını sağlayan “şey” bu çekirdek.

“Türkiye’miz son çeyrek asırda pek çok alanda önemli mesafe katetti. Bu kazanımların heba edilmesine, medeniyet köklerimizden güç alarak daha adil, daha huzurlu bir gelecek inşa etmeyi hedefleyen bu yürüyüşün sekteye uğratılmasına müsaade edemeyiz” sözleri, hareketin bileşenlerinin de tehlikenin farkında olarak telaşlanmaya başladıklarını gösteriyor.

Muhalefetin bu ifadelerde gizli olanı da çok iyi kavraması gerekiyor. Hiçbir hareket (toplumsal hareket) iktidarını, bu iktidarın kurduğu düzeni terk etmez. Elindeki tüm araçlarla direnir. Muhalefetin, bu araçların, bu araçları etkisizleştirmenin yolları üzerine de düşünmesi gerekiyor.

Fon krizi kapalı bir “durumu” açtı. Yeni olasılıkların doğması kaçınılmaz. Ben muhalefetin bunları görebileceğine, değerlendirebileceğine inanmak istiyorum.

/././

Cumhuriyetin yeniden inşası sorunu -Mehmet Ali Güller/ Cumhuriyet-

Katıldığım “Cumhuriyet” söyleşilerinde, özetle “Korunacak bir Cumhuriyet kalmadı, yeniden inşa edilecek bir Cumhuriyet var” diyordum. Bu saptamam dinleyicilerin bir bölümü tarafından rahatsız edici bulunuyordu. Cumhuriyetçiydiler ve Cumhuriyetin, Atatürk’ün Cumhuriyetinin fiilen yıkıldığını kabul edemiyorlardı.

Cumhuriyetin yıkıldığını kabul etmeden, yeniden inşası ya da nasıl kazanılacağı gibi bir görev önümüze konamıyordu, asıl mesele de buydu.

Üyesi olduğum Cumhuriyetçiler Kurultayı Danışma Kurulu, bir haftadır Türkiye’nin çeşitli yerlerinde “Cumhuriyet nasıl kazanılacak” söyleşileri yapıyor. Nihayet artık bu aşamadayız.

CUMHURİYETİN DURUMU

1) Cumhuriyet, milletin egemenliğidir. Millet, egemenliğini vekillerini gönderdiği meclis ile uygular. Bugün meclisin yetkilerinin çoğu, başkanlık sistemi yoluyla saraya taşınmıştır.

2) Cumhuriyet, ümmetin devrimle millet olmasıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözü, “devrim-milletleşme ilişkisi” formülüdür. Devrimle Cumhuriyet kuranlar, devrimle milletleşmiştir, uluslaşmıştır. Oysa günümüzde “etnik ve mezhepsel çözülme” içindeyiz. Milletin yerini etnisiteler almaya başladı. İktidar “milletin çeşitliliğini yansıtan yeni anayasa” hedefi ilan etmiş durumda.

3) Cumhuriyet, kulun yurttaş olmasıdır. Bugün yurttaşlığın yerini kulluk, müritlik almaya, kamusal ilişkilerde biat kültürü egemen olmaya başlamış durumda.

4) Cumhuriyet, ortaçağ/feodal ilişkilerin tasfiyesidir. Cumhuriyetin kapattığı tarikatlar, cemaatler bugün iktidardır; Cumhuriyetin yasakladığı şeyhler toplumun üzerinde otorite yapılmıştır.

CUMHURİYETİ KİM KAYBETTİ?

Cumhuriyetin durumu özetle bu. Peki Cumhuriyeti kimler kaybetti?

Cumhuriyetler, ulusal devletler, sınıfsal karakterleri bakımından “burjuva demokratik devrim”lerin ürünüdür ve bu nedenle burjuva sınıfın egemenliğindedirler.

Ancak yukarıda kısaca özetlediğimiz “Cumhuriyetin durumu”, Türk burjuvazisinin Cumhuriyete sahip çıkmadığını göstermektedir. Burjuvazi, Atlantik sürecinde, ABD merkezli küresel kapitalizme entegre edilen sınıfsal çıkarlarını gözeterek, Cumhuriyeti ortada bıraktı. Hatta teslim etti!

CUMHURİYETİ KİM KAZANACAK?

Cumhuriyet kimsesizlerin kimsesidir ama aynı zamanda Cumhuriyet kimsesizlerin mecburiyetidir; ezilenlerin, tüm alt ve orta sınıfların mecburiyetidir.

Çünkü burjuva, sermayesini başka bir cumhuriyete taşıyarak orada yaşayabilir ama işçinin, emekçinin, hatta gün geçtikçe orta sınıfın bile başka cumhuriyetlere taşınma şansı yoktur.

Emekçi, yurduna ve cumhuriyetine mecburdur ama burjuvanın böyle bir mecburiyeti yoktur. O nedenle Cumhuriyeti savunmak sınıfsal planda işçi sınıfına, emekçilere, orta sınıflara ve onların siyasal temsilcilerine kalmış durumda...

CUMHURİYET NASIL KAZANILACAK?

Peki bizlere kalan bu görevi nasıl başaracağız?

Cumhuriyeti kazanmanın ve yeniden inşa etmenin siyasal formülü “Kemalist-sosyalist ittifakı”na dayanıyor. Bu siyasal formülün altındaki örgütsel formül, “Cumhuriyet Cephesi”dir.

Bu formüller geride kalan üç üç önemli virajda görüldü, denendi ama ne yazık ki çeşitli nedenlerle başarılı olunamadı. 2007’de Cumhuriyet Mitingleri’nde, 2013’te Gezi’de ve 2025’te Saraçhane’de ortaya çıkan formül oydu.

Başarılı olamamasının çeşitli nedenleri var ama temel nedeni, bu halk hareketi dalgalarını siyasal bir menzile ulaştıracak bir “gemimizin” olmamasıydı. Bu büyüklükteki dalganın üzerinde durabilecek geminin rotası sorunlu, pusulası bozuktu; rotası ve pusulası daha sağlam olan gemiler ise bu dalgaların üzerinde duramayacak kadar küçüktü.

O nedenle “Cumhuriyet nasıl kazanılacak” sorusunun yanıtı, öncelikle “devrimci sosyalist bir karargâh inşa etmek”tir. O karargâhın nasıl inşa edilebileceğine yoğunlaşılmalı birlikte...

/././

Amerikasız inisiyatif, ama...-Mehmet Ali Güller/ Cumhuriyet-

Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın oluşturduğu R4, yani “bölgesel (regional) dörtlü” ile İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya’nın oluşturduğu E4, yani “Avrupa (Europe) dörtlüsü” ülkelerinin dışişleri bakanları İstanbul’da toplandı.

R4+E4 ülkelerinin Avrupa’yı ve Ortadoğu’yu ilgilendiren meselelerde “Amerikasız inisiyatif” geliştirmeleri önemli bir girişim. Ancak...

SORUNLU ÇAĞRI 

R4+E4 toplantısından özetle “savaşa karşı diplomasi ve müzakere” çağrısı çıktı. Ancak çağrının adresi ve şekli sorunlu. R4+E4 ülkeleri Rusya-Ukrayna savaşına Ukrayna’nın yanından, Suudi-Husi savaşına Suudilerin yanından ve ABD-İran savaşına “soyut barışın” yanından bakıyorlar.

ABD ve İsrail’in İran’a açtığı savaş konusunda, taraflara aynı çağrıyı yapıyorlar. İyi de saldıran ve savunan aynı pozisyonda mı? Ayrıca İran’dan “nükleer müzakereye dönmesini” istiyorlar. Peki ABD-ABİran nükleer anlaşmasından çekilen kim?

R4-E4 ülkeleri “Husilerin Suudilere saldırdığını” belirterek “Suudilere destek” açıkladı. Husiler mi Suudilere saldırıyor, yoksa Suudiler mi Husilere? Suudi topraklarında Husi savaşçılar yok ama Yemen topraklarında Suudi savaşçılar var 11 yıldır.

Mekke ittifakı tartışmalarının en öncelikli sorunu da bu zaten. Aynı çarpık bakışla, Türkiye’yi Yemen tuzağına düşürüyorlar. Saldırgan Suudilerin yanında, Türk askerini, savunmadaki Husilere karşı cepheye sürmeye çalışıyorlar.

SORUNLARIN MERKEZİ 

Bölgemizde Filistin-İsrail sorunu çözülmeden ve Filistin devleti 1967 sınırlarıyla tanınmadan hiçbir sorun çözülmez. Zira her sorun doğrudan ya da dolaylı olarak bununla ilgilidir.

Örneğin R4+E4’ün müzakere ve diplomasi çağrısı yaptığı ABD-İran savaşının bir yönü Filistin meselesidir. İran Filistin’i desteklemese ve İsrail ile normalleşse bu savaş olmazdı. Nitekim şah döneminde İsrail-İran ilişkileri iyiydi, İran ABD’nin bölgedeki en önemli müttefiklerinin başında geliyordu.

Peki Suudi-Husi savaşı Filistin meselesinden bağımsız mı? Elbette dolaylı ilgisi var. Zira Husiler İsrail saldırısı karşısında Filistinlileri destekliyor, üstelik bu desteğini açıklamayla değil, doğrudan İsrail’e füze atarak sağlıyor. Öyle olduğu için de Husilere sadece Suudiler değil, ABD, İsrail ve müttefikleri Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) de saldırıyor. Husiler Filistin’i desteklemese, İsrail’i vurmasa, İran’ın müttefiki olmasa ABD çoktan Suudi-Husi barışı sağlardı.

SUUDİLERİN İKİLİ TUTUMU 

İsrail’in Kanal 7 televizyonunda Netanyahu ile bir röportaj vardı. Sunucunun, “Suudi Arabistan gibi ülkelerin bir Filistin devletinin kurulmasını normalleşme şartı yaptığını duyuyoruz” sözlerini “Eğer bu saçmalığa inanıyorsanız...” deyip gülerek kesen Netanyahu, şöyle devam etti: “Kamuoyu önünde bunu söylüyorlar. Kapalı kapılar arkasında nelerin konuşulduğunu size anlatmak istemem. Arap dünyası Filistinlileri en fazla sizin kadar umursuyor!”

Suudi Arabistan yönetimi gerçekten de Filistin meselesini ne kadar önemsiyor? İki yıl önce ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’in Arap liderle yürüttüğü “kapalı diplomatik görüşmeleri” haberleştiren The Atlantic dergisi, Prens Selman’ın Blinken’e şöyle dediğini yazmıştı: “Filistin meselesi kişisel olarak umurumda mı? Değil ama halkımın umurunda. Bu yüzden bu sürecin anlamlı bir sonuç doğuracağından emin olmam gerekiyor.”

HUSİLER İSRAİL’LE SAVAŞIYOR 

Bölgemizdeki her meselenin zemininde doğrudan ya da dolaylı olarak Filistin meselesi var. Ve Filistin meselesi konusunda açıklananlar ile yapılanlar arasında uçurum var.

Şu anda Filistin’e destek veren ve İsrail’i vuran tek Arap devleti Husilerin yönettiği Yemen’dir. Suudilerin desteklediği Yemen “hükümeti” ise Riyad’daki bir oteldedir.

Mekke ittifakı konusuna lütfen bir de bu açıdan bakınız.

/././

Mekke-Bedir’in iktisadi hedef -Mehmet Ali Güller/ Cumhuriyet-

Mekke Anlaşması’nın siyasi yönü dışında elbette iktisadi yönü de var. Üstüne imzalanan Bedir Mutabakatı, işte o yönü tamamladı.

Ankara’nın Katar, Pakistan ve Endonezya ile imzaladığı Bedir Mutabakatı, ağırlıkla “askeri savunma alışverişi” özelliği taşıyor. Zira Katar’a İHA’lar, hücumbotlar, zırhlı araçlar satılıyor; Pakistan’a korvetler inşa ediliyor, Endonezya ile ortak tank üretimi yapılıyor.

Suudi Arabistan ve Pakistan ile imzalanan Mekke Anlaşması’nın iktisadi hedefinin de Suudi Arabistan finansmanıyla Pakistan askerlerini Yemen’de Türk silahları ile donatmak olduğu anlaşılıyor.

EKONOMİDE YENİ AYAK 

Türk ekonomisi uzunca süre inşaat, tekstil ve turizm ayakları üzerindeydi. Tekstil ayağı kırıldı, inşaat ve turizm ayakları da aksıyor. Ankara bir süredir ekonominin ana ayakları arasına “askeri sanayi”yi koymaya ve büyütmeye çalışıyor. 1990’lardaki “savunmayı ulusallaştırma” anlayışının ürünü olan MİLGEM projesini kucağında bulan ve bunu değerlendiren AKP hükümeti, insansız hava araçları (İHA) gelişimiyle de “askeri sanayi”yi ekonominin önemli bir ayağı haline getirmiş oldu.

Kuşkusuz özeli (Bayraktar) kamusala (TUSAŞ) tercih ederek ve öne çıkararak yürütüyorlar bu çalışmayı. Suudi Arabistan’la ilişkileri düzelttikten sonra yaptıkları Riyad ziyareti sırasında Bayraktar grubunu öne çıkararak askeri anlaşma imzalamalarından tutun, Ukrayna’da Bayraktar’a fabrika açtırma girişimine kadar birçok örnek mevcut.

TÜRKİYE’NİN SİLAH İHRACATINDA SIÇRAMA 

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (SIPRI) verilerine göre Türkiye küresel silah ihracatında 11. sıraya çıktı ve payı yüzde 1.8’e yükseldi.

Bu pay kısa zamanda yüzde 0.9’dan yüzde 1.8’e çıktı; ihracatta yüzde 122’lik bir sıçrama yaşandı. Türkiye’den silah satın alanların başını yüzde 16 ile Pakistan, yüzde 12 ile Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve yüzde 8.4 ile Ukrayna çekiyor.

Bu sıçramayı en iyi gösteren çıktı şu: Savunma ve Havacılık Sanayi İhracatçıları Birliği (SSİ) verilerine göre, 2012-2026 döneminde 54 milyar dolarlık ihracat yapıldı. Bunun 30 milyar dolarlık kısmı, yani yüzde 55’i son dört yılda sağlandı. Yani son 4 yıldaki silah ihracatı, önceki 10 yıllık ihracattan fazla.

ABD-İSRAİL’İN MEKKE TUZAĞI

Özetle Ankara Mekke ve Bedir anlaşmalarıyla Suudi Arabistan, Katar, Pakistan ve Endonezya’yı uzun süreli silah ihracat pazarına çevirmeye çalışıyor. Üye ülkelerin Mekke Anlaşması’ndan “10 yıl boyunca çıkamayacağı” tuhaflığının 16 maddelik metne sokulmasının “mantığı” bu olsa gerek.

Mesele şu ki bu iktisadi kazancın elbette siyasi faturası var: Türkiye bu anlaşmalarla stratejik düzlemde ABD’nin Ortadoğu işlerini üstlenmiş oluyor, Washington’ın Suudi Arabistan başta Körfez ülkelerine verdiği güvenlik garantisinin yüklenicisi oluyor. Türkiye bu anlaşmalarla taktik düzeyde ise kendisini Yemen tuzağına düşürüyor; Husileri hedef alarak İsrail’in çıkarına uygun şekilde konumlanmış oluyor ve genel saflaşmada da İran ve müttefiklerine karşı ABD-İsrail cephesinde yer almış oluyor.

Onay süreci 27 Ekim’de TBMM Dışişleri Komisyonu’ndaki görüşmelerle başlatılacak olan Mekke Anlaşması’na, milletvekillerinin, özellikle bu stratejik ve taktik düzlemlerden bakması gerekiyor.

/././

Brezilya, Sırbistan ve bizim Cumhuriyet -Berkant Gültekin/Birgün- 

Cumhuriyet, 100’lü yaşlarında ilerlemeye devam ediyor. Ataerkil kan bağına dayalı monarşik sistemin aksine, egemenliğin kaynağını hanedan soyunda değil eşit yurttaşların siyasal tercihlerinde arayan Cumhuriyet rejimi, Mustafa Kemal Atatürk liderliğinde 103 yıl önce bugün ilan edildi. Elbette eksiği gediği vardı; yıllar içinde de sivil ve askeri birçok darbeyle zayıflatılarak bugünlere geldi.

Klasik bir Cumhuriyet tarihi anlatısı yerine bu kez Güney Amerika ve Balkanlar’da gezinerek merceği kendimize çevirelim. Çünkü nihayetinde Cumhuriyet tartışması, bugünkü siyasal çelişkiler içinde bir yerlere oturmalı. Diğer türlüsü soyut bir Cumhuriyet nostaljisinden ibaret olur ve zaten Türkiye’nin reklamlarıyla meşhur sermaye sınıfından sıra kimseye gelmez.

Brezilya ve Sırbistan seçimleri, sağın yenilgisi açısından dünya genelinde sol-demokrat kamuoyuna umut oldu. Kuşkusuz Türkiye için de bu seçimlerden alınacak dersler var. Bununla birlikte her ülkenin kendine özgü koşulları olduğunu ve bir ülkede başarılı olan stratejinin başka bir ülkede aynı sonucu garanti etmediğini baştan not etmek gerek.

Sırbistan’daki erken genel seçimlerde zafer Öğrenci Listesi’nin oldu. Bu alışılageldik bir muhalefet tarzı değildi. İki yıl önce 16 yıl kişinin yaşamını yitirdiği Novi Sad tren istasyonundaki facianın ardından kitleselleşen öğrenci hareketi en temelde yolsuzluğa, çürümeye, ihmalkârlığa, liyakatsizliğe ve cezasızlığa karşı demokratik, şeffaf ve hesap verebilir bir siyaset talep etti.

Öğrenciler iki yıl boyunca kitlesel ve geniş çevreleri etkisi altına alan gösteriler düzenledi. Akademisyeninden çiftçisine, doktorundan sporcusuna, sanatçısından işçisine toplumun tüm kesimleri sürece dahil oldu. Hükümetin kontrolündeki medyanın kendilerine dönük karalayıcı kampanyasını ülkenin kırsal kesimlerini yürüyerek ve bazen de bisikletle gezerek, insanlara tek tek dokunarak boşa düşürdü öğrenciler. Bu sayede farklı kuşakları yan yana getirebildiler.

Lider merkezli siyaset yerine yatay ve kolektif bir tarzla siyaset yürüten öğrenci hareketi, tek bir siyasetçinin ya da siyasi elitin etrafında değil, halkın arasında büyüdü ve meşruluk kazandı. Ülkenin demokrasiyle ilgili sorunlarını halkın gündelik talepleriyle birleştirdiler. Yarattıkları seferberlik seçime katılım oranını da artırdı. Çünkü hem değişim umudu yayıldı hem de yurttaşın bireysel sorumluluğu arttı. Sonunda da yüzde 52,7 oy alan Öğrenci Listesi, Sırbistan’ı 12 yıldır yöneten Aleksandar Vucic’in başını çektiği iktidar bloğunu yenilgiye uğrattı. Vucic'in listesi oyların anca yüzde 39’unu alabildi.

Sırbistan’da bundan sonra ne olur, bilinmez. Önemsiz değil elbette ama ayrı bir konu. Vucic’i deviren siyasi hareketin bazı temel konularda fikir birliği içinde olmadığı, net bir ideolojik hatta ilerlemediği biliniyor. Belki ilerleyen dönemlerde eleştirmek de gerekecek. Belki de içlerinde bir bölünme yaşanacak. Tüm bunları zamanla öğreneceğiz. Fakat şimdilik değişimin dinamikleri, muhalefetin hareket tarzı, oluşan enerji ve sonunda kazanılan başarı incelenmeyi hak ediyor.

Brezilya’nın solcu lideri Lula da Silva ise oldukça zorlu bir seçim maratonundan zaferle çıkmayı bildi. İlk tur sonuçları kısmi bir karamsarlık yaratsa da ikinci tur öncesi hem Brezilya halkının ABD-İsrail destekli Bolsonaro ailesine karşı gösterdiği demokrat refleks hem de Lula’nın doğru hamleleri, Latin Amerika ülkesini uçuruma sürüklenmekten kurtardı.

Lula, ilk tur sonuçlarının ardından kampanyasını farklı bir kulvara taşıdı. Demokrasi ve genel ekonomik göstergeler üzerinden kurduğu kampanyanın onu sınırladığını görünce, sokağa ve dijital mecralara yüklendi. İşçi Partisi, tüm sosyal medya ağlarını ve mesajlaşma uygulamalarını çok etkili bir şekilde kullandı. Bunun yanında Lula’nın haftalık çalışma saatlerini düşürme ve gelir kaybı olmadan haftada iki gün izni teminat altına alması; hafta sonu ücretsiz ulaşım ve çeşitli sosyal güvence vaatleri, arkasındaki halk desteğini büyüttü.

Günün sonunda Lula, kendi tabanının desteğini artırırken Bolsonaro ailesinin dönüşünden kaygı duyan kesimleri de daha yoğun düzeyde sandığa götürerek ve ilk tura göre oylarını yaklaşık 10,4 milyon artırarak devlet başkanlığı seçiminde ipi bir kez daha önde göğüsledi. Rakibi Flavio Bolsonaro (Jair Bolsonaro’nun oğlu) ise seçimden sonra  soluğu ABD’de aldı.

Başta dediğimiz gibi, Brezilya ve Sırbistan seçimleri, ister iktidarda ister muhalefette olsun, aşırı sağ tehlikeye karşı gelişen direncin sandıkta başarıya ulaştığını göstermesi bakımından dikkate değer. Aynı zamanda umut tazeleyici bir yönü de var.

Türkiye’de de tarihsel bir kavşaktan geçerken, ülkemizde şartların daha zorlu olduğunu bilerek bu ülkelerden alınacak derslere odaklanmalıyız. Fakat içinde bulunduğumuz tarihsel momentte, her ülkede geçerli bazı gerçekler var.

Halklar farklı bir gelecek istiyor. Bu tek başına bir demokrasi ve hukuk sorunu değil. Bu onurlu ve güvenceli bir yaşam arayışı. Bu bölüşümü, paylaşımı ve temsiliyeti yeniden ele almak gerektiğine işaret ediyor. Bunlara dair yeni şeyler söylenmeli. Halkın memnuniyetsizliği tek başına başarı getirmiyor, onun örgütlenmesi ve harekete geçirilmesi gerekiyor.

Demokrasi mücadelesini bu arayışla birleştiren, doğru siyaseti doğru kadrolarla yürüten hareketler başarıya daha yakın. Cumhuriyet’i ikinci yüzyılında yeniden kazanmanın yolu da halkın siyasal egemenliğini toplumsal eşitlik ve güvenceli yaşamla birleştiren sol bir çıkıştan geçiyor.

/././

Elbistan'dan Antalya'ya mesaj var -Özgür Gürbüz/Birgün- 

Antalya’da yapılacak Birleşmiş Milletler iklim konferansı öncesi Elbistan’dan hükümete 17 bin 500 erken ölüme neden olan kömür santrallarını kapatma çağrısı geldi.

Kahramanmaraş yolunda, uçakta yanıma iki Çin vatandaşı oturdu. Kısa bir sohbet ettik. Afşin Elbistan A Termik Santralı’nda çalıştıklarını söylediler. Tesadüfün böylesi, ben de Antalya’daki büyük iklim buluşması (COP 31) öncesi bölgedeki son durumu görmeye gidiyordum. Afşin Elbistan A Termik Santralı, özelleştirme sonucu Çelikler Holding’e geçen, Türkiye’nin en büyük kömürlü termik santrallarından biri. Birkaç ay önce yüzlerce işçinin çıkarılıp yerlerine Nepal, Afganistan ve Çin’den işçilerin getirildiği iddiaları milletvekilleri tarafından dile getirilmiş, haber olmuştu. Kömür santrallarını savunanların en önemli argümanlarından biri bölgede yaşayanlara istihdam yaratmasıydı. Sanırım bu argümanın ömrü de kömür santralları gibi dolmuş.

42 yaşındaki A Santralı’nın önünde Afşin Elbistan Hayatı ve Doğayı Koruma Platformu Sözcüsü Mehmet Dalkanat ile buluşuyoruz. 2015’ten bu yana bölgedeki iki dev termik santrala karşı mücadele veren Dalkanat, iki santral için yılda yaklaşık 22 milyon ton kömür yakıldığını ve bunun yüzde 20’sinin kül olduğunu söylüyor. Külü havada, ovanın her yerinde görüyorsunuz. Kömür havzasına gittiğimizde tonlarca kül ve devasa kömür çukurunun büyüklüğü karşısında dehşete kapıldım. Bir yanda kül dağları, bir yanda kömür taşıyan kamyonlar. Dalkanat, “Tüm Türkiye’nin tahıl üretimini sağlayabilecek büyüklükte bir ova birkaç yıllık enerji üretimi için ortadan kayboldu” diyor ve ekliyor; “Benim arkadaşlarım vardı burada memur olarak çalışan, hiçbiri 70’i görmedi”. Dalkıran ve konuştuğumuz kişiler adil geçişe de vurgu yapıyor, santral çalışanlarının mağdur olmadan yeni iş imkânları sağlanmasını istiyor.

Temiz Hava Hakkı Platformu ve Türk Tabipleri Birliği temsilcisi Prof. Dr. Gamze Varol’a santralların sağlık etkilerini sordum. Varol, hazırladıkları Kara Rapor 2025’in kamuya açık sonuçlarında, Türkiye genelinde PM 2,5 kirliliğine atfedilen erken ölüm sayısının 2024 için 62 bin kişi olarak hesaplandığını hatırlattı. Termik santrallerin de bu kirlilikte payı var. Her yıl binlerce insan petrol, gaz ve kömür bağımlılığımız yüzünden yaşaması gerekenden daha az yaşıyor. Varol, “Maraş gibi, Elbistan gibi kömürlü termik santralinin olduğu yerlerde insanlar bunu misliyle yaşıyor. Maraş’taki hava kirliliğinin burada 2022 yılında 950 kişinin erken ölümüne neden olduğunu söyleyebiliyoruz” diyor. Kahramanmaraş, 2024 yılında Türkiye’nin en kirli 10 ili arasında yer almış.  Varol, kapatılması beklenirken özelleştirilen bu santrala eklenmek istenen iki yeni ünitenin de 35 yıl çalışması durumunda 2 bin 268 kişinin ölümüne yol açacağını hesapladıklarını belirtiyor. Prof. Varol, “Partikül maddeler solunum yoluyla kan dolaşımına geçebiliyor. İngiltere’de, kömürlü termik santraller bölgesinde yaşayan gebelerin plasental yapısında ve anne kordon kanında termik santralların baca gazlarından çıkan kirleticilerin varlığı gösterilmiş. Mesane kanseri, meme kanseri riskini de artırıyor. Astım koah ve kronik bronşite neden olabiliyor. Çocukların gelişmesinden kalp damar hastalıklarına kadar bunların hepsini hava kirliliğiyle ilişkilendirebiliyoruz.”

3 ÜNİTENİN ÇEVRE İZNİ YOK

Biz oradayken 1355 megavatlık bu yaşlı santralın tek ünitesi çalışıyordu; her zaman böyle değilmiş. Santrala karşı hukuki bir süreç yürüten Greenpeace’in avukatı Gökhan Candoğan, santraldeki dört üniteden sadece birinin çevre izni olduğunu, diğer üç ünitenin zaten hukuki açıdan çalıştırılmaması gerektiğini söylüyor. Yapılmak istenen ek iki üniteye karşı ve dördüncü ünitenin çevre izninin iptali için de dava açtıklarını belirten Candoğan, dördüncü ünitenin iptal davasında bilirkişinin raporunun net bir şekilde santralde yapısal sorunlar olduğunu, santralin çalışmaya başladığı anda belirlenen emisyon eşiklerini aştığını ve bunun önlenmesi için neredeyse hiçbir tedbirin alınmadığını, insan sağlığı, su ve toprak açısından çok ciddi sıkıntıların ve risklerin bulunduğu net bir şekilde anlatıyor diyor. Bu davada da iptal kararı çıkarsa dört ünitenin tamamının çevre izni olmayacak diyen Candoğan, “Bu aslında santralın kapatılması anlamına gelir. 4-5 yıllık hukuki sürecin sonunda geldiğimiz nokta artık bu santralin ekonomik ve hukuki ömrünü doldurduğu noktasıdır. Bu nedenle belki COP 31’e ev sahipliği yaptığımız şu dönemde Türkiye açısından çok önemli bir karar da çıkabilir” açıklamasını yapıyor.

∗∗∗

Böyle devam ederse daha çok kişi ölecek

Mehmet Dalkanat şöyle konuştu:

“Önümüzdeki günlerde COP 31 iklim zirvesi var. İklim değişikliğine en çok etki eden, karbon salımı en çok olan kömürlü termik santrallar. Başkanlığını Türkiye ve Avustralya’nın yaptığı bu zirvede savundukları buradaki pratikle uyuşmuyor. İklim zirvesinin başkanlığını yapıyorsanız bu garabeti, bu faciayı buradan kaldırın. Yenilerini de yapmayın. 80’li yıllarda değiliz, yenilenebilir enerji gibi bir imkânımız var. Afşin-Elbistan, gördüğünüz dağlar buna müsait. Artık yeter, toprağımızı, suyumuzu, bağlarımızı bahçelerimizi kaybetmeyelim. En önemlisi, 17 bin 500 erken ölüme neden olmuş bu santrallar, devam ederse daha çok kişi ölecek. Zirveye başkanlık yapan yetkililerimizin bunu görmesini ve dur demesini istiyoruz.”

/././

Hakikatin sessiz tanıkları: Temastaki İz Ayrıntıdaki Şeytan -Ümit Kartoğlu/Birgün- 

Halis Dokgöz’ün kitabı, adli bilimlere merak duyan okurlar kadar bilim ile toplum arasındaki ilişkiyi önemseyenler için de verimli bir okuma sunuyor. Hakikat, çoğu zaman gözden kaçan ayrıntılarda saklıdır; fakat o ayrıntılardan adalete ulaşmak, yalnızca izleri bulmayı değil, onları bilimsel titizlikle yorumlamayı ve insan hayatına karşı sorumluluk taşımayı da gerektirir.

BirGün Gazetesi’nde karikatür çizdiği Metafor köşesinden ya da bir bilim insanı olarak çıktığı televizyon programlarından hatırlayacaksınız Halis Dokgöz’ü. Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Halis Dokgöz’ün yeni kitabı Temastaki İz Ayrıntıdaki Şeytan, geçtiğimiz günlerde A7 Kitap etiketiyle yayımlanarak okurlarla buluştu.

Bir cinayet, geride yalnızca bir ceset mi bırakır? Peki, ya ceset yoksa? Bir insanın dokunduğu nesneler, bastığı zemin, taşıdığı korkular ve saklamaya çalıştığı sırlar, kendisinden sonra dillenir de konuşmaya başlar mı? Halis, yeni kitabında bu sorulardan hareketle adli tıbbın sınırlarını genişletiyor; bizi yalnızca suçun nasıl çözüldüğünü değil, hakikatin nasıl kurulduğunu da düşünmeye davet ediyor.

Halis’in asıl iddiası, adli bilimlerin hiç de laboratuvarlara, otopsi masalarına ve mahkeme salonlarına kapatılabilecek bir uzmanlık alanı olmadığıdır. Suç, bireysel olmasına karşın, toplumsal ilişkilerin, kültürel kodların, psikolojik koşulların ve kurumsal sorumlulukların da meselesidir. Bu nedenle, maddi delilin peşinden gitmek, olayın toplumsal arka planını göz ardı etme hakkı vermez.

İZLERDEN HAKİKATE

Edmond Locard’ın değişim ilkesi, kitabın düşünsel omurgasını oluşturuyor: Her temas bir iz bırakır. Saç teli, kan damlası, lif, DNA kalıntısı ya da bir nesne üzerindeki mikroskobik bir parçacık, doğru yöntemlerle incelendiğinde, olayın yeniden kurulmasına katkı sağlayabilir. John George Haigh’in cesetleri asitle yok ederek cinayetlerini gizleyebileceğine inanması, bu yaklaşımın çarpıcı örneklerinden biridir. İnsan kalıntılarının yanı sıra diş protezleri ve safra taşları gibi bulguların ortaya çıkarılması, görünmez kılınmak istenen bir suçun yeniden görünür hale gelmesini sağlar.

Halis, bu anlatıların gücüyle, okura adli bilimin şaşırtıcı tekniklerini anlatmanın yanı sıra “kusursuz suç” fikrini de sorgulatıyor. Failin yok ettiğini düşündüğü şey, başka bir biçimde varlığını sürdürebiliyor. Ama fiziksel deliller tek başlarına konuşmuyor. Her şeyden önce, örneklerin toplanması, korunması, analiz edilmesi ve yorumlanması gerekiyor.

DR. EDMOND LOCARD VE DR. PAUL LELAND KIRK

Dr. Edmond Locard ve Dr. Paul Leland Kirk 


Biyokimyager ve kriminolog Paul Leland Kirk, Locard’ın değişim ilkesinde sözünü ettiği “iz”lerle ilgili şöyle der: “İnsan tanıklar yok olabilir, ama bu kanıtlar yok demek değildir.  “İz” gerçek bir kanıttır. Fiziksel kanıtlar yanlış olamaz, yalan yere yemin edemez, sırra kadem basamaz. Yalnızca insanın onu bulmadaki, incelemedeki ve anlamadaki başarısızlığı onun değerini azaltabilir.” Bir izin bulunmasıyla onun ne anlama geldiğinin belirlenmesi aynı şey değil. Nitekim Halis, kan lekesi model analizi bölümünde, erken hüküm vermekten kaçınmanın ve farklı bulguları birlikte değerlendirmenin önemini özellikle vurguluyor. Bu ayrım, kitabın bilimsel güvenilirliği açısından belirleyicidir. Bilim, yalnızca görünmeyeni görünür kılmak değil, görünenin neyi kanıtladığını ve neyi kanıtlamadığını da bilmektir.

BİLİM İLE HAYAL GÜCÜNÜN KESİŞTİĞİ YERDE

Halis, bir önceki kitabı Kusursuz Cinayet’te olduğu gibi, benzer bir tercihle, adli tıp konularını edebiyat, sinema, mitoloji ve felsefeyle bu kitabında da yan yana getiriyor. Mary Shelley’nin Frankenstein’ı, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Agatha Christie’nin polisiye kurgusu ve Sherlock Holmes anlatılarını, bilimsel konuları tartışmanın araçlarına dönüştürüyor. Seçtiği bölüm başlıklarının farklı dönemlerden, disiplinlerden ve popüler kültür örneklerinden oluşması, okurun merakını canlı tutuyor. Özellikle, her bölümün farklı bir vaka ya da kültürel referans üzerinden açılması, okurun uzmanlık bilgisi gerektirmeden tartışmaya katılmasını sağlıyor.

Frankenstein bağlantısı, kitabın salt polisiye merakının ötesine geçtiği bir nokta. Victor Frankenstein’ın yarattığı varlığı terk etmesi, bilimsel bir başarı ahlaki sorumlulukla tamamlanmadığında nasıl bir felakete dönüşebileceğini düşündürüyor. Galvanizm deneylerinden modern biyoteknolojiye uzanan çizgi, bilimsel ilerlemenin beraberinde  taşıdığı etik soruları gündeme getiriyor. Çünkü, yaratmak, yalnızca teknik olarak mümkün olanı gerçekleştirmek değildir; ortaya çıkan varlığa ve sonuçlara karşı sorumluluk üstlenmektir.

Hipotermi ile ilgili bölümdeki sinema seçkisine, Umuda Yolculuk filmini eklemek istiyorum. 1991’de En İyi Yabancı Dilde Film Oscar’ı alan İsviçre filmi Umuda Yolculuk,  Maraş’ın bir köyünden gelip İsviçre’ye kaçak olarak girmeye çalışırken, sınırda çocuklarını hipotermiden yitiren Haydar ile Meryem’in öyküsünü anlatır. Burada bir parantez açayım: Xavier Koller’in yönettiği filmin senaryosunun, Nihat Behram’ın 1984’te Fransızcaya çevrilen ve Fransız Dramatik Eser Yazarları ve Bestecileri Derneği nezdinde bir film projesi olarak kaydedilen Gurbet adlı eserinden esinlendiğini biliyoruz.

Gurbet’in film hakları Ünal Gümüş tarafından alınmış, yönetmen arayışına başlanmış ve 1988’de senaryo Koller’e verilmişti. Mahkemeye düşen olayda Koller, senaryoyu basındaki haberlerden yararlanarak yazdığını iddia etmiş ve Behram’ın intihal suçlamasını reddetmişti.

SUÇUN ARKASINDAKİ TOPLUM

Temastaki İz Ayrıntıdaki Şeytan’ın önemli bir bölümü, bireysel suçların ötesine geçerek toplumsal sorumluluğa odaklanıyor. Suça sürüklenen çocuklar, kayıp çocuklar, aile içi şiddet, çocuk cinayetleri ve hayvan hakları üzerine bölümler, adli tıbbın yalnızca ölümden sonra başlayan bir faaliyet olmadığını gösteriyor. Buradaki soru, bir şiddet olayının hangi koşullarda mümkün hale geldiğidir. Halis’in edebiyat ve sinemadan örneklerle kurduğu tartışma, çocuk suçluluğunun bireysel iradeye indirgenemeyeceğini hatırlatıyor. Palu Ailesi vakası ve Narin Güran cinayeti gibi ülke kamuoyunda derin izler bırakan olaylara değinilmesi, kitabın toplumsal gerçeklikle bağını güçlendiriyor. Bu bağlamda kitabın en güçlü toplumsal mesajı, suçun aydınlatılmasını bireysel bir başarı hikayesi olarak görmemektir. Adalet, failin bulunmasıyla sınırlı değildir; önlenebilir şiddetin nedenlerini anlamayı ve tekrarını engelleyecek koşulları oluşturmayı da kapsar.

Okura hazır cevaplar vermekten ziyade sorular sorduran Temastaki İz Ayrıntıdaki Şeytan, adli tıbbı yalnızca cinayetlerin çözülmesine yarayan teknik bir araç olarak sunmayan, onu insanı ve toplumu anlamaya yönelik daha geniş bir çabanın parçası haline getiren bir kitap.

Kitabın başlığındaki iz, yalnızca suç mahallinde kalan maddi bir kalıntı değil, insan davranışlarının, ihmallerin, şiddetin ve sorumluluktan kaçışın geride bıraktıklarını da düşünmeye davettir.

SERGİ

Halis’in yeni kitabıyla eş zamanlı olarak açılan, aynı adı taşıyan karikatür sergisi, adli tıp ve adli bilimleri görsel sanatların eleştirel diliyle buluşturması bakımından özel bir önem taşıyor. Sergideki 50 karikatür, kriminal olayların ardındaki toplumsal gerçekliklere ışık tutarken, çocuklara, kadınlara, yaşlılara, engellilere, hayvanlara ve bitkilere yönelik şiddeti de sorguluyor. 1985’ten bu yana sürdürdüğü karikatür sanatını bilimsel birikimiyle birleştiren Halis,“Her temas iz bırakır” ilkesini yalnızca adli bir bulgu olarak değil, toplumsal sorumluluğa çağrı yapan güçlü bir düşünce olarak da ele alıyor. Böylece kitap ile sergi, aynı meseleyi iki farklı anlatım diliyle tartışmaya açıyor: Biri bilimsel ve düşünsel bir çözümlemeyle, diğeri ise çizginin çarpıcı ve eleştirel gücüyle.

Kitabın okuru, serginin gezeni bol olsun...

/././

Yaşasın Cumhuriyet!-Nazım Alpman/Birgün-

Türkiye’ye uzaktan bakan siyaset bilimciler için tahlil yapmak son derece kolay… Liderinin bile kendi siyasal icraatı için on beş yıl ömür biçtiği parti, çeyrek yüzyıla uzanan yönetimiyle çok fazla yıpranmış durumda… Ekonomisi her geçen gün dibe doğru iniyor. Halk desteğini önemli ölçüde yitirmiş… Demokrasi konusunda ise tam anlamıyla sınıfta kalmış. Geniş özgürlük vaatleriyle geldiğini katiyen hatırlamayan, siyasi rakiplerini artık “düşman” olarak gören iktidarın elinde bir tek “sopa” kalmışsa o ülkeyi daha fazla yönetmesi mümkün olamaz!

Bu tespitleri yapanların dile getirmeyip –zaten olması gerekir- diye düşündükleri şeylerin başında “siyasi ahlak” geliyor.  Siyasetçiler için tedavülde olması şart olan “ayıp” kelimesinin varlığı veya yokluğu da önemli tabii…

Bir ülkede yukarıdaki kavramlar yok edilmişse o zaman klasik demokrasi, iktidar, muhalefet üzerinden yapılacak tahlillerin hiçbir değeri olamaz.

∗∗∗

Türkiye Cumhuriyeti’nin 103. yılını kutladığımız bugün (29 Ekim 1923) ülkemiz demokrasinin bir hayli uzağına savrulmuş durumda bulunuyor.

AKP’nin tam anlamıyla demokrasiye ihanet ettiğini söylemek “cesaret” işi haline geldi. Oysa bu olağan bir eleştiri… 2003 yılının 14 Şubat günü İstanbul caddelerinin büyük ilan panolarında şu mesaj yer alıyordu:

“SEVGİLİLER GÜNÜNÜZÜ TEBRİK EDERİM. Adalet ve Kalkınma Partisi Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan.”

O tarihte iktidar olmuş AKP’nin parlamento dışında kalmış lideriydi. Daha sonra başbakan olunca “kızlar erkekler bir arada” diyerek öğrenci yurtlarına ahlaki savaş açacaktı.

Daha sonra yapacağı icraatları yanında bu türden minik (!) defoların hiçbir önemi de kalmayacaktı.

Bugün cezaevlerinde yatacak yer yok. BirGün’ün değerli muhabiri İsmail Arı Sincan Cezaevinde 28 kişilik koğuşta 68 tutuklu ile birlikte kalıyor. Ancak yerde yatabiliyor! Bu zulmü yapanlar mağduriyet edebiyatında Nobel alacak gözü yaşlı metinler yazabiliyorlar:

“Bizim Reis çok çile çekti çoook!”

“Öyle mi?”

“Evet evet hiç sorma…”

“Ne kadar yattı?”

“Pınarhisar Cezaevi’nde tam 119 gün yattı!”

Selahattin Demirtaş 3 bin 646 gün, Osman Kavala 3 bin 284 gün, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu 585 gün, Beykoz Belediye Başkanı Alaattin Köseler 602 gün, TELE-1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ 367 gün, İzmir’in son CHP’li belediye başkanı Tunç Soyer 303 gündür tutsaklar!

∗∗∗

Bunları yazarak çeyrek yüzyıla adaletsizlik damgasını vuran iktidarın etkileneceğini umanlardan değilim. Sadece hafıza tazelemek ve içeride 12 metrekarede yıllarını geçirenlerin her an aklımızda ve kalbimizde olduklarının bilinmesini diliyorum.

Türkiye Cumhuriyeti’nin 103. yılını kutladığımız bugün, büyük Atatürk’ün ifadesiyle “manzarayı umumiye” o yıllardan parlak değil. Ama o yıllarda -nasıl olduğu bilinmeyen- bir şeyin değerini çok iyi öğrenmenin avantajına sahibiz. Cumhuriyet’i yaşamış onlarca kuşak bir aradayız. Ona sahip çıkmanın özgürlük mücadelesi olduğunun da bilinciyle haykırıyoruz:

-Yaşasın Cumhuriyet!

/././

2027 bütçesi: Yük kime, kaynaklar nereye(II)-Erkan Aydoğanoğlu/Evrensel- 

Merkezi bütçelerde vergi toplama mekanizmalarından harcama kalemlerine kadar her detay, emek ile sermaye arasındaki güç dengesinin bütçe cetvellerine yansıyan en somut halini oluşturur. Toplumdaki sınıfsal tercihlerin ve siyasi kararların net bir yansımasını bütçe harcamalarının ayrıntılarına bakarak görmek mümkün. 2027’de devletin kaynağı kimden, ne oranda toplayacağı ve toplanan kaynağı kimin yararına nasıl kullanacağını görmek için 2027 bütçesinin ayrıntılarına bakalım.

Her yıl “aslan payı” ayrıldığı iddia edilen 2027 yılı Millî Eğitim Bakanlığı bütçesi, kamu harcamalarında tasarruf anlayışına dayanan mevcut ekonomik programın gölgesinde kalarak, resmi enflasyonun altında bir oranda (yüzde 26.5) artışla 2 trilyon 459 milyar liraya çıkarılıyor. Ancak bütçenin yüzde 83’ü personele yapılan zorunlu harcamalardan (maaş ve SGK primleri) oluşacak. MEB bütçesinden eğitim yatırımlarına ayrılan pay 2002 yılında yüzde 17.18 iken, 2027’de yüzde 7.75’e (2026’da yüzde 8.26) geriliyor. Bu gerileme, okulların fiziki altyapısının çökmesine, nitelikli kamusal eğitimin tasfiyesine ve velilerin cebinden yaptığı özel eğitim harcamalarının artmasına yol açacak.

Sağlık bütçesi yüzde 33.4 artmasına karşın, bütçe ödeneklerinin büyük kısmı hastane işletme, personel ve tedavi süreçlerine ayrılıyor. Örneğin mal ve hizmet alımları için ayrılan 518.4 milyar TL’lik kaynağın önemli bir bölümü, Kamu-Özel İş birliği (KÖİ) modeliyle işletilen şehir hastanelerinin dövize/enflasyona endeksli kira ve hizmet bedeli ödemelerine gidecek. Şehir hastanelerinin kira ve hizmet bedelleri için ayrılan 160.66 milyar, Sağlık Bakanlığı bütçesinin yüzde 10.4’ünü tek başına yutacak. Sağlık bütçesi hizmet ödeneklerinin yüzde 27’sinin koruyucu sağlık hizmetlerine, yüzde 69’unun ise tedavi edici sağlık hizmetlerine ayrılması sağlıktaki ticarileşmenin boyutlarını gösterirken, halkın sağlığını “tedavi endüstrisi”nin insafına bırakıyor.

2027’de savunma ve iç güvenlik harcamalarına ayrılan kaynak yüzde 60 artışla 3 trilyon 454 milyar ile tüm zamanların rekor seviyesine ulaşıyor. Savunma ve güvenlik bütçesinin yüzde 64’ü savunma, yüzde 36’sı iç güvenlik birimlerine ayrılmış. Bu durum, tek adam rejimi ile kalıcı hale getirilen baskıcı otoriter yönetim anlayışının 2027’de de devam edeceğini, ülkede yaşanan ekonomik ve siyasi krizin derinleşmesine paralel olarak, iç ve dış politikada tehdit ve gerginlik stratejisinin sürdürüleceğini gösteriyor.

2027 yılı merkezi yönetim bütçesi bir bütün olarak değerlendirildiğinde, “Emekçilerden sermayeye doğru işleyen tersine bir yeniden dağıtım mekanizması” niteliğinde olduğu tespitini yapmak mümkün.

Önümüzdeki yılın bütçe rakamları gösteriyor ki; iktidarın bütçe tercihleri halkın refahını değil, sermaye birikiminin istikrarını esas alıyor. Kamu kaynaklarının sermayeye aktarıldığı, emekçilerin vergi yüküyle ezildiği mevcut yapı, toplumsal adaletsizliği ve otoriter rejim altyapısını daha da derinleştiren sınıfsal bir sömürü belgesi olarak karşımıza çıkıyor.

/././

‘Avrupa malı’ duvarı ve Türkiye otomotiv sanayi -Ceren Ergenç/Evrensel- 

Fransa ve Almanya, geçen hafta AB otomotiv politikasındaki uzun süreli anlaşmazlıklarını bir pazarlıkla çözdü. Paris, Berlin’in istediği gibi benzinli, dizel ve hibrit araçların 2035’ten sonra da belirli emisyon sınırları içinde satılmasını kabul etti. Berlin de karşılığında Paris’in istediği dar “Made in Europe/Avrupa malı” tanımını kabul etti. Bu tanıma göre, devletlerin kamu parasıyla satın alacağı ya da teşvik vereceği araçların Avrupa’da monte edilmesi ve batarya hariç parça değerinin en az yüzde 70’inin Avrupa’da üretilmesi gerekecek. Kapsam AB üyeleri ve birkaç Avrupalı ortakla sınırlı tutuldu. Böylece Türkiye, Japonya ve Kore gibi onlarca yıldır Avrupa’nın otomotiv sektörüyle bütünleşmiş ortaklar dışarıda kaldı. Otomotiv, Türkiye’nin en büyük ihracat sektörü ve Ticaret Bakanı Ömer Bolat’a göre 205 milyar avroluk Türkiye-AB ticaretinin 55 milyar avrosu bu sektörden geliyor. Almanya daha önce Türkiye ve Fas’ın da kapsama alınmasını savunuyordu, ancak emisyon kurallarındaki esneklik karşılığında bu talepten vazgeçti. Üstelik Paris, aynı tanımın çelik, alüminyum, çimento ve temiz teknoloji için de kullanılmasını istiyor.

Aslında Avrupa Komisyon’nun mart ayında sunduğu Sanayi Hızlandırma Yasası teklifi, AB ile Gümrük Birliği ya da serbest ticaret anlaşması olan ülkelerin mallarını da belirli koşullarla Avrupa malı sayıyordu. Türkiye Gümrük Birliği ile, Japonya ve Kore de AB ile imzaladıkları STA’lar sayesinde ve Dünya Ticaret Örgütü anlaşmasıyla kamu alımlarında karşılıklılık şartını karşıladıkları için bu kapsama girebiliyordu. Ancak, “Avrupa malı” kurallara dayalı bir ilke gibi sunulsa da, aslında hangi üretim ağlarının korunacağına dair AB üye devletleri arasındaki bir sanayi pazarlığı ve henüz tam bir uzlaşma yok. Örneğin, Çinli üreticiler Macaristan’da ve İspanya’da fabrika kurarak duvarın içine şimdiden geçmeye başladı. Bir diğer deyişle, kuralların asıl hedefi Çin, ama Çin’e karşı örülen duvar önce dışarıda kalan ortakları etkiliyor.

Fransa-Almanya anlaşmasına Türkiye’nin tepkisi bir kez daha Gümrük Birliğinin güncellenmesi talebine bağlandı. Ama güncelleme üye devletlerin oy birliğini gerektiriyor ve dolayısıyla on yıldır bir gelişme yok. Sanayi Hızlandırma Yasası’na dair kararlar Gümrük Birliğini bekleyemez. Japonya ise, dar kapsamlı bir menşe tanımından en çok etkilenecek olanlardan Toyota aracılığıyla başka bir yol önerdi: İngiltere, Japonya ve Türkiye’yi kapsayan bir “Made with Europe” kategorisi, yani Avrupa malı sayılacak araçları, nerede tasarlanıp üretildikleri ve tedarikçilerin nerede olduğu belirlemeli. Aynı metin daha gevşek emisyon hedefleri ve daha düşük bir yerelleşme eşiği de istiyor ve Türkiye’nin bunları kendi talebi haline getirmesi için bir neden yok. Ama önerinin temel mantığı Türkiye’nin hem otomotiv sektörünü hem de ileride Sanayi Hızlandırma Yasası çerçevesinde etkilenebilecek diğer sektörlerini korumasına yarayacak esnek bir ‘Avrupa ortaklığı’ çerçevesi sunuyor. Neredeyse tamamen Alman tedarik zincirlerine bağlı Orta Avrupa üreticilerinin aksine Türkiye; Japon, Kore, Amerikan ve Fransız üretim ağlarının da içinde. 

Bu beceriler otomotivle de sınırlı değil. Otomotiv montajı, yüksek gerilim güvenliği, termal yönetim ve batarya yazılımı bilen mühendisler gerektiriyor ve bunlar uygulamalı yapay zekanın ve ileri imalatın da dayandığı beceriler. Türkiye kendini ileri sanayi hizmetleri sağlayıcısı olarak konumlandırmak istiyorsa, bunun için Avrupa üretim ağının içinde kalması gerekli.

Sonuç olarak, Türkiye’nin önünde iki yol var. Ya Brüksel’le ikili restleşmeye devam edecek ya da Japonya ve Kore gibi aynı durumdaki ortaklarla ve Türkiye’de üretim yapan şirketlerle birlikte üretime dayalı bir ortaklık kategorisine vurgu yapacak. Bu bir sanayi politikası kararı ve BYD anlaşmasında olduğu gibi kapalı kapılar ardında ve işçi örgütleri ve uzmanlar dışarıda bırakılarak verildiği sürece, sonucu yine şirketlerin kârlılık hesabı belirleyecek.

/././

İran neden Mekke Anlaşması’na katılmak istiyor?-Hediye Levent/Evrensel- 

Bu yazıyı yazdığım saatlerde Katar, ABD-İran savaşının durdurulması için yeni bir yol haritası hazırladığını ve taraflara ilettiğini duyurdu. Henüz yol haritasının detaylarını bilmiyoruz, ancak ilk açıklamalara göre sürece bölge ülkeleri de garantör olacak. Sadece son birkaç gün içinde gerçekleşen üst düzey ziyaretleri, temasları ve toplantıları yapılan açıklamalarla birlikte ele aldığımızda Katar’ın yol haritasının önemli olduğunu ve bölge ülkelerinin de bu konuda mümkün olduğunca ağırlıklarını koymaya hazırlandığını söyleyebiliriz.

Son birkaç gün içinde gerçekleşen en önemli gelişme İran’ın Mekke Antlaşması’na katılma konusunda adım atması oldu. Henüz detaylar belli olmadı ve imzalar atılmadı ancak bu çerçevede Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve İran üst düzey güvenlik yetkililerinin katıldığı bir toplantının gerçekleşmesi oldukça dikkat çekici.

Genel olarak toparlayacak olursak;

-Mekke Antlaşması Türkiye’nin askeri sanayisine pazar bulma, Pakistan’ın bir nükleer güç olarak bölgesel meselelerde ağırlık kazanma, Suudi Arabistan’ın hem güvenlik açısından ittifaklarını güçlendirme hem de Hürmüz krizi sonrası alternatif enerji rotaları konusunda bölge ülkeleri ile yakınlaşma gibi hedeflerle şekillenmişti. Üç ülkenin de az çok ortaklaştığı bir diğer nokta ise yeni enerji ve ticaret rotalarının şekillendiği, boğazlar başta olmak üzere uluslararası enerji/ticaret rotalarının güvenliğinin tartışıldığı bir dönemde İsrail’in öngörülemez agresif politikalarla nüfuz genişletme hamleleri!

-Mekke Antlaşması genel olarak İran’a ve İran tarafından desteklenen, ancak Tahran’dan çok kendi ajandaları doğrultusunda hareket eden Husilere/Ensarullah’a karşı askeri bir kamp olarak yorumlanıyordu ancak bu doğru bir okuma değil. Antlaşmanın İran ile ilgili kısmı “Bölge değişirken senin de değişmen ve dünya ekonomisi ile ilişki kurman gerekiyor. Sen değişmeme konusunda ayak diredikçe bölge ülkeleri olarak biz zarar görüyoruz. Sana karşı yıkıcı bir savaş istemiyoruz ancak senin de yeni şartları gözetmen gerekiyor” şeklinde özetlenebilir.

-Nihayetinde İran’ın da eninde sonunda bu antlaşmaya katılması bekleniyordu ancak yine Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve İran açısından her birinin kendi özel şartları, beklentileri ve kaygıları ile bu süreç hızlanmış gibi görünüyor. Zaten İran’ın antlaşmaya katılması ile ilgili toplantıya 4 ülkenin üst düzey güvenlik yetkililerinin katılması da Amerika-İran savaşının sonuçlarının endişe verici, hatta güvenlik tehdidi boyutlarına ulaştığını gösteriyor.

Mesela Türkiye ve Pakistan açısından İran’da kaotik şartların ortaya çıkması göçten radikal örgütlere, iç savaştan uyuşturucuya kadar birçok öngörülemez riskin kaynağı olabilir. Olası bir İran iç savaşı Pakistan açısından Belucistan sorununun patlamasına sebep olabilir. Ankara’nın bakış açısına göre ise PJAK başta olmak üzere silahlı Kürt grupların Türkiye-İran sınırında toparlanması ve hareketlenmesi gibi riskler oldukça muhtemel. Yine son Türkiye-Azerbaycan-İsrail gerilimi göz önüne alındığında Kürt silahlı gruplar dahil iç savaşa taraf gruplar İsrail desteğine açık hale gelebilir ki, bu da Türkiye-İsrail güç mücadelesinin Suriye’den Yemen’e ve Afrika’dan Asya’ya kadar genişlemesi demek!

Katar gibi Körfez ülkelerini de göz ardı etmemek gerekiyor bu noktada. Petrol ve ticaret hatlarındaki istikrarsızlık ekonomileri petrole bağımlı ülkeleri şimdiden sarsmaya başladı. Ayrıca petrol fiyatlarındaki istikrarsızlık gıdadan enerjiye her alanda etkisini gösteriyor ki, bu da yeni toplumsal huzursuzlukları tetiklemeye yeter.

Peki bunca ülke ne için kıyasıya güç savaşına girişti?

7 Ekim sonrası dönemde bölgede yeni bir trend var, ekonomik ilişkiler ağına ülkeleri entegre edip bunun gerekliliklerine göre yeni bir güvenlik konsepti geliştirmek ve diplomasiyi de bunun üzerine inşa etmek. Hürmüz ve Bab El Mendeb krizleri bu trendi hızlandırdı. Mekke Paktı da tam olarak bu trend yükselirken bölgesel ilişkileri dizayn eden tarafta olma hedefiyle ortaya çıktı. Yani Husiler değil de Eritre’de savaşan taraflardan biri öne çıksaydı yine böyle bir antlaşma gerçekleşirdi muhtemelen. Artık Türkiye ve İsrail gibi ülkeler enerji ve ticaret hatlarının ana istasyonu olmak için çekişirken dünyanın geri kalanı da bu hatlardaki istikrarsızlıktan doğrudan etkilendiği için tarafsız kalamıyor bu gelişmelere.

Mesela Suudi Arabistan’ın alternatif boru hatları projeleri var ve bu hatlar ya Türkiye üzerinden dünyaya ulaşacak ya da İsrail üzerinden. Türkiye’nin Mekke Paktı ile Suudi Arabistan’ı yanında tutması bu açıdan önemli ancak aynı zamanda Suudi Arabistan petrolünün Türkiye üzerinden Avrupa’ya ulaştırılması Hindistan’ın ve İsrail’in büyük ümit bağladığı ve zamanında Amerika tarafından da desteklenen IMEC hattını geçersiz hale getiriyor. Ancak dünya bölge ülkelerinden ibaret değil. Avrupa kadar Asya pazarı ve kaynakları da çok önemli. Bu nedenle bu var olan hatları kontrol edip yeni hatları şekillendirme mücadelesi Azerbaycan’dan bağımsız, Türk devletlerini kapsayarak Asya’ya da yayıldı. İran da bütün bu şartların, mücadelelerin, kaygıların tam ortasında duruyor!

İran’da iç savaş bir taraftan Türkiye ve Pakistan açısından öngörülemez güvenlik riskleri demek, ama diğer taraftan İsrail ve Azerbaycan için nüfuz alanını genişletme fırsatları anlamına geliyor. Aynı şekilde İran’ın dahil olduğu ittifak hem Orta Doğu’da hem de Asya’da enerji ve ticaret güzergahlarını şekillendirme konusunda avantaj kazanabilir. Ancak diğer taraftan bu güç mücadeleleri Amerika-Çin ve kısmen Rusya mücadelesinin de zeminini şekillendiriyor. Bu nedenle İsrail bağımsız Türk devletleri ile ilişkilerini derinleştirmeye çalışırken Amerika Çin’e karşı Asya cephesini tahkim ediyor ancak aynı zamanda Amerika için Orta Doğu’da kontrol edilebilir düzeyde istikrar şartken bu şartları sağlayan nüfuz mücadeleleri Asya hattını karmaşık hale getiriyor.

Velhasıl tam anlamıyla katmanlar halinde iç savaştan güvenliğe, küresel ticarette söz sahibi olunabilecek su ve kara hatlarını tutmaya uzanan çok sayıda aktörün az ya da çok müdahil olduğu bir dönemin başındayız. Önümüzdeki dönem kaç yılda şekillenir, kaç kere 7 Ekim benzeri radikal kırılma gerçekleşir bilmek mümkün değil, ancak tamamen yepyeni, öngörülmesi çok zor ve milyarlarca insanın kaderini de şekillendiren bir dönem olacağı kesin!

Bakü ‘abilik’ istemiyor -İsmail Saymaz/Sözcü- 

https://www.sozcu.com.tr/baku-abilik-istemiyor-p373367

/././



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -29 Ekim 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)