2 Temmuz 2026 Perşembe

soL "Köşebaşı + Gündem" -2 Temmuz 2026-


Düzen siyaseti NATO'da birleşiyor: Özgür Özel’in Erdoğan’la mutabakatı…

Ülkede NATO zirvesi dolayısıyla AKP tarafından OHAL ilan edilmiş durumdayken, bu tabloya itiraz etmeyen isimlerden biri olan CHP lideri Özgür Özel, bir kez daha NATO’ya seslendi, “onunla değil, bizimle çalışın” mesajı verdi. Düzen siyaseti bir kez daha tüm unsurlarıyla NATO’culukta buluşurken, sonuç olarak Erdoğan bu konuda rakiplerinden birkaç adım önde olmaya devam ediyor.

AKP iktidarı içine yuvarlandığı krizi aşmak adına bir kez daha tam boy Atlantikçilikle yola devam kararı aldı.

Bunun için ülkeyi NATO’nun uğursuz planlarının ve savaş tehditlerinin daha da içine çeken AKP iktidarı, ülkenin egemenlik ve bağımsızlığından kalan kırıntıları dahi ABD öncülüğündeki NATO’ya teslim etmeye hazırlanıyor.

Ortada en azından “şimdilik” Erdoğan iktidarının yanında ve arkasında duran bir NATO tablosu varken, AKP de bunu fırsata çevirmek için Ankara’daki zirveye hazırlanıyor.

Zirve sırasında tek bir çıt çıkmaması için eylemleri ve mitingleri yasaklamaları, yüzlerce kişiyi gözaltına alıp tutuklamaları, Ankara’da kuş uçmasını dahi yasaklayıp, yurttaşları açık hava hapishanesine hapsetmeye karar vermeleri tam da bu yüzden.

NATO liderleri, Erdoğan’ın ülkeye her açıdan “hakim” olduğunu görsün istiyorlar.

Bunun için yeni havalimanı pistleri, VIP salonlar, yeni yollar yapılıyor, asfaltlar dökülüyor, gecekondular NATO liderlerinin göz zevki için panolarla kapatılıyor, binaların dış cepheleri boyanıyor, yollar çiçekler ve devasa vazolarla süsleniyor.

Kısacası ülkenin başkentinde açık bir OHAL uygulanıyor.

Ancak ülkede iktidara talip olduğunu söyleyen partilerin önemli bir bölümü, bunca rezilliğe çıt dahi çıkarmıyor.

Bu isimlerden biri de CHP lideri Özgür Özel.

'NATO'nun çıkarlarını biz daha iyi koruruz' mesajı

Özel bundan kısa süre önce ABD’den Newsweek’e bir yazı yazıp “NATO çıkarlarını en iyi biz koruruz” demişti.

Bunca gelişmeye gözlerini kapayıp böyle bir yazı yazması tepki çeken Özel, bu kez İngiliz Financial Times’a yazdığı yazıda Erdoğan’ın yarın yüzünü Pekin ve Moskova’ya dönebileceğini söyleyip, yine NATO’nun çıkarlarını en iyi kendilerinin temsil edebileceğini söyledi.

Özel’in ülkedeki NATO ablukasına çıt çıkarmadığı sırada yazdığı bu yazılar kayıtlara onun NATO’culuğunun boyutlarını da geçirmiş olurken, TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, bu duruma tepki gösterdi.

Özel’in “AKP’ye güvenilmez, biz NATO’nun çıkarlarına daha uygun bir partiyiz” şeklinde özetlenebilecek tutumunun sürdüğüne işaret eden Okuyan, Özel’in şu sözlerini “Daha açık nasıl ifade edilebilirdi ki?” sorusuyla aktardı: “NATO zirvesinde Erdoğan kendini vazgeçilmez biri olarak gösterecektir. Ancak hiçbir ülkenin stratejik değeri, demokrasisinin yok edilmesiyle artmaz. Türkiye'nin müttefikleri, Erdoğan yönetiminin kendi çıkarlarına oluşturduğu riski net bir bakış açısıyla değerlendirmelidir. Kısa vadeli jeopolitik çıkarlar uğruna otoriter rejimlere meşruiyet kazandırmak tarihi bir hatadır. Bu yaklaşım nadiren istikrar getirir. Çoğu zaman ise ileride hesaplaşma anını daha tehlikeli kılar.”

Özel’in kaleme aldığı bu yazının NATO’nun Türkiye siyasetinde ne kadar ciddi bir ağırlığa sahip olduğunun itirafı olarak da okunabileceğine işaret eden Okuyan, sözlerine şöyle devam etti: Türkiye’de düzen siyaseti NATO konusunda mutlak bir uzlaşı içinde. İç politikada bu kadar gerilim varken bu mutabakat şaşırtıcı gelebilir. Ama aslında şaşırtıcı bir şey yok. İç politikadaki gerilimlerin yarattığı tozu toprağı kenara çekin, karşınıza yine çok güçlü bir mutabakat çıkar: Piyasa ekonomisi. Yani kapitalizm. Yani sermaye egemenliği. Yani sömürü düzeni. Yani yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik, işsizlik ve kriz üreten toplumsal sistem.

İçerdeki bu mutabakatın ürünüdür dışarıdaki NATO mutabakatı." 

***

NATO 3.0 ve Türkiye: 'Rus tehdidi' hayaletine karşı yeni cephe ülkesi mi?-Yalçın Çuğ- 

Sovyetler'in çözülüşünden beri kendine yeni misyonlar icat eden ittifak, "NATO 3.0" sürümüne geçiyor. ABD'nin yönünü Hint-Pasifik'e çevirdiği bu yeni versiyonda, Avrupa'da yaşanacak boşluk için yeni bir aday var. Türkiye, Karadeniz lojistiğinden Akdeniz’deki "güney kanat" görevine kadar çok uluslu bir askeri girdaba sürükleniyor.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, önce 1999'da Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti'ne uzandı. Beş yıl sonra Estonya, Letonya ve Litvanya’yı ittifaka katarak Rusya sınırlarına ulaştı. Sonrasında dört Doğu Avrupa ülkesi daha... Ve son olarak Rusya'yı çevreleyecek şekilde iki yeni ülke: Finlandiya ile İsveç.

Bu ilerleyişle beraber bölgedeki askeri varlık da artırıldı. Özellikle 2014 yılındaki Kırım gündemiyle kendini daha da hissettirmeye başlayan askeri varlık, Ukrayna savaşıyla daha da radikalleşti.

Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Slovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan'a çokuluslu muharebe grupları konuşlandırıldı, doğu kanadında görevli asker sayısı artırıldı, cepheye sürülmek üzere çok yüksek hazırlık seviyesine sahip 300 binden fazla asker alarm durumunda tutulmaya başlandı.

Üye ülkelerin yaptırımları, çeşitli yasaklamaları, Ukrayna'yı silahlandırmasının yanı sıra çeşitli propagandalarla "Rusya tehdidi" isimli hayalet de bilinçli şekilde güçlendirildi.

Ancak bunlarla da sınırlı değil, birçok müttefik bu "hayalete" karşı askeri hazırlıklara ve olası olarak nitelendirdikleri çatışma senaryolarına karşı tatbikatlara başladı. Hatta kimi ülkeler geniş çaplı savaş senaryosu için 2 bin Rus askerinin aynı anda gözaltında tutulabileceği esir kamplarını test etmeye başladı.

Öte yandan bu hayalet oldukça işlevsel de...

Ülkenize asker mi konuşlandırılacak? "Rus tehdidi."

Silahlanmaya astronomik bütçeler mi ayrılacak? "Rus tehdidi."

NATO üyeliğinin meşrulaştırılması mı gerekiyor? "Rus tehdidi."

Ancak bu saldırganlıkta artık yeni bir boyuta, daha doğrusu yeni bir "versiyona" geçiliyor: NATO 3.0'a.

Yeni misyon, yeni versiyon

Peki ne bu NATO versiyonları ve güncellemeleri?

"NATO 1.0" olarak adlandırılan dönem aslında en bilindik versiyon. Sovyetler Birliği'nin büyük bir prestijle çıktığı İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, yani 1949'da gerçekleşen kuruluşu, Soğuk Savaş dönemini ve Sovyetler'in dağılmasını içeren tarih aralığını kapsıyor NATO 1.0. Bu versiyonun misyonu da basitti: Sovyet "tehdidine" karşı sermaye kurallarının hakim olduğu ülkelerin çıkarlarını koru, eğittiğin çetelerle devrimcileri katlet, darbeler gerçekleştir...

Peki, kuruluş amacı Batı dünyasının askeri gücünü birleştirerek "komünist yayılmacılığı" engellemek olan bu örgüt, Sovyetler Birliği çözüldüğünde ne yapacaktı? Kendine "yeni" misyon icat edecekti. Bunu da "NATO 2.0"la yaptı.

Sovyetler Birliği'nin ardından başlatılan bu versiyonun başlıca iddiası, "dünyadaki kriz odaklarına müdahale eden küresel bir güvenlik polisi" olmaktı. Kuruluşundan 46 yıl sonra NATO'nun ilk askeri "müdahalesi" de bu dönemde gerçekleşti. 1995'te Bosna-Hersek, ardından Sırbistan, Kosova, Makedonya. Ve 11 Eylül'le birlikte NATO, Ortadoğu'ya giriş anahtarını da elde etti: Afganistan, Irak, Libya. Halihazırda Doğu Avrupa'da at koşturmaya başlayan NATO, böylece operasyon sahasını Asya'ya kadar genişletti.

Bu versiyon "kağıt üstünde" hala devam ediyor gibi görünse de NATO'nun halihazırda Rusya'yı çevrelemeye dönük adımları, yaşanan gerilimler ve 2014 yılında Kırım'ın ilhak edilmesiyle 2.0'da radikal değişiklikler yaşanmaya başlandı.

Aslında '2.5' dönemi yaşandı

Başlıca tehditte değişime gidildi, müttefiklerin bütçeleri artırmaya çalıştığı ama yapısal olarak hâlâ eski modele bağımlı olduğu bir "ara dönem" başladı. 

Bu ara dönemde Rusya "tehdidine" karşı ilk silahlanma adımı 2014 yılında geldi. Üye ülkelerin 2024 yılına kadar savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 2'sine ulaştırmasına yönelik karar alındı. 

Kararın alındığı yıl 32 üye devletten yalnızca ABD, İngiltere ve Yunanistan savunma alanında yüzde 2'den fazla harcama yapıyordu. 

2025 yılına gelindiğinde ise yüzde 2 barajına ulaşamayan hala sekiz ülke bulunuyordu ve ülkelerin ortalaması da ancak yüzde 2,1'e ulaşabilmişti.

Fakat Avrupa'nın tüm askeri yükünün kendi sırtında olduğunu öne süren ABD'nin, yüzde 2 ile yetinmeye niyetinin olmadığı ortaya çıktı. ABD Başkanı Donald Trump, geçen sene Hollanda'nın Lahey kentinde düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde talebini açıkladı: Her ülke silahlanmaya GSYH'sının yüzde 5'ini ayırmalıydı.

Birçok müttefik ABD'nin talebine karşı çıktı, Washington yönetimi üye ülkelere aba altından sopa gösterdi, Trump isteği olmazsa zirveye katılmayacağını açıkladı, Avrupa ülkelerini kapsayacak yeni bir ittifakın kurulup kurulamayacağına dair tartışmalar gündeme geldi, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ikna ziyaretlerine girişti...

Tüm bu gelişmelerin ardından zirve gerçekleştirildi ve Trump'ın istediği oldu. Müttefikler, 2035 yılına kadar savunma ve güvenlikle ilgili harcamalara yıllık GSYH'nın yüzde 5'ini yatırmayı taahhüt etti.

NATO 3.0 ilan edildi

Tüm bu gelişmelerin ardından NATO yeni versiyonunu, yani "3.0"ı ilan etti.

7-8 Temmuz'da Ankara'da yapılacak zirve öncesi Brüksel'deki karargahta NATO ülkelerinin savunma bakanları bir araya geldi.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ve ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, bu toplantıda "NATO 3.0"o resmi ağızlardan duyurdu.

NATO müttefiklerinin artık daha fazla sorumluluk üstlenmek zorunda olduğunu söyleyen Hegseth, bu kapsamda Avrupa'daki ABD kuvvetlerinin konuşlanmasını ve üslenmesini inceleyecek altı aylık bir "Savunma Bakanlığı Değerlendirmesi" başlattıklarını duyurdu ve "Buna 'NATO 3.0 Değerlendirmesi' diyelim" dedi.

Bunun başlıca nedeninin ise Washington'ın, ABD ordusunun kaynaklarını ve lojistiğini hem Rusya hem de Çin'e karşı istediği şekilde yönetememesi olduğu belirtiliyor. Bu senaryoda, ABD'nin Hint-Pasifik bölgesini çevreleme stratejisine odaklanmak için Avrupa'daki askeri yükünü hafifletmeyi tercih ettiğine dair değerlendirmeler kuvvet kazanıyor. 

Söz konusu plana göre ABD, Avrupa üzerindeki nükleer şemsiyesini korumaya devam edecek, ancak olası bir Rusya tehdidine karşı cepheye sürülecek tank, mühimmat, uçak ve asker gibi güçlerin birincil sorumluluğu ve liderliği tamamen Avrupa ülkelerinde olacak.

Bu nedenle ABD'nin, kriz anlarında müttefiklerine sağladığı bazı muharip uçak, lojistik tanker uçakları ve uçak gemisi gibi unsurların tahsisini kademeli olarak azaltacağı ve müttefiklerin bu boşluğu kendi sanayileriyle doldurmasının gerekeceği ifade ediliyor.

ABD'nin de baskısıyla Avrupa'nın kendi askeri sistemini geliştirmesini ve yönetmesini amaçlayan "transatlantik savunma sanayisi devrimi" olarak nitelendirilen adım, aslında NATO 3.0'ın belkemiğini oluşturuyor.

Hegseth de NATO 3.0'ın "Soğuk Savaş sonrası dönemde, İttifak'ın yeniden gerçek ve güçlü bir askeri ittifak olması gerektiğinin kabul edilmesi" olduğunu söylüyor. Bu adımın, "Avrupa kıtasında caydırıcılık sağlayabilecek ve Avrupa'nın konvansiyonel savunmasında öncü rol üstlenebilecek gerçek askeri kabiliyetlere sahip bir NATO anlamına geldiğini" iddia ediyor.

Rutte ise NATO 3.0'ın gerekliliğini Çin ve Rusya "tehdidine", bu ülkelerin savunmaya ayırdığı bütçelere işaret ederek açıklıyor.

Türkiye'yi bekleyen tehdit: Karargah, lojistik, savunma sanayi...

Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı'yla birlikte birçok Avrupa ülkesinin savunma sanayi harcamalarında astronomik artışlar yaşandı. Yine kimi Avrupa ülkeleri gelişmiş savunma sanayilerine sahip olsa da ABD'nin kıtaya yönelik harcamalarının azalması büyük bir boşluk doğuracak.

7-8 Temmuz'da Ankara'da yapılacak NATO Zirvesi'yle birlikte, "NATO 3.0" adı verilen bu yeni dönemin hatlarının belirginleştirilmesi ve ABD'den açılan alanın nasıl doldurulacağının kararlaştırılması bekleniyor. 

Bu kapsamda yeni askeri hazırlık modellerinin, Avrupa merkezli savunma sanayisi yatırımlarının ve yeni bölgesel planların resmi olarak karara bağlanacağı ifade ediliyor.

Burada da devreye Türkiye giriyor. İktidarıyla muhalefetiyle NATO'nun emir eri haline gelen Türkiye'ye yeni misyonlar biçilmeye hazırlanılıyor.

Halihazırda Türkiye’de yeni bir çokuluslu karargâh kurulması planlanırken, son iddialara göre Ankara'dan Karadeniz’de Ukrayna lojistiğini üstlenmesini, Ortadoğu ve Akdeniz’de ise “güney kanat” görevi almasını isteyeceği belirtiliyor.

Bahse konu misyonların yanı sıra Rutte'nin kısa süre önce yaptığı "İttifakımızın her üyesine fayda sağlayacak olan Türkiye'nin savunma sanayisi devrimine öncülük ediyor" açıklamasıyla ASELSAN'ı işaret etmesi ve Ankara'da gerçekleştirilecek zirvede on milyarlarca dolarlık yeni sözleşmeler imzalanacağını duyurması da dikkat çekiyor.

Rusya'yla arayı açmaya başlamıştı

AKP iktidarı her ne kadar ABD güdümünde hareket etse de yıllardır gitgelli bir ilişkiye sahip olduğu Rusya'ya karşı uygulanan yaptırımlara da Moskova'ya yönelik tehditlere de ortak olmamış, hatta arabuluculuk rolüne soyunmuştu.

2013'te Suriye'ye yönelik başlatılan emperyalist projede yıllarca karşıt cephede yer almalarına ve Türkiye'nin 2015'te Rusya'nın uçağını düşürmesiyle başlayan krize karşın, iki ülke de birbirinin ayağına basmamaya özen göstermişti.

Hatta Ukrayna savaşının başlamasının ardından uygulanan yaptırımlar nedeniyle Türkiye, Rusya için oldukça önemli bir "merkez" haline gelmiş, enerji akışı için kritik bir "ortak" olmuş, karşılıklı ticaret artmış, çeşitli ortaklıklara imza atılmıştı.

Ukrayna savaşının uzaması, yaptırımların şiddetlenmesi, Suriye'de Beşar Esad yönetiminin devrilmesi gibi faktörler, Türkiye'nin Rusya'yla gütmeye çalıştığı denge politikasında kritik değişimlere neden oldu.

Yıllarca Esad'a karşı cihatçıları destekleyen Türkiye, Suriye'de önemli bir nüfuz elde etti. Türkiye'nin Suriye'de yaşadığı bu "zafer", AKP iktidarının ABD'nin daha da gözüne girmesi ve NATO'da daha kritik bir müttefik olarak konumlanması için yeni bir kapı araladı.

Heyet Tahrir'uş Şam (HTŞ) öncülüğündeki cihatçı blokla kurulan ilişkiler, yapılan ortaklıklar, Yeni Osmanlıcı hayaller, ağzı sulanan sermaye sınıfı için atılan adımlar derken, yönetemedikçe daha da Amerikancılığa sarılan AKP iktidarı Rusya'yla yürüttüğü denge politikasını kopartma noktasına getirdi.

Versiyonlar değişiyor, vizyon değişmiyor

1.0, 2.0 veya 3.0...

Evet NATO, farklı dönemlerde, farklı misyonlar üstlendi.

Ama hangi misyonu sahiplenirse sahiplensin, hangi versiyona geçerse geçsin asıl vizyonu hiç değişmedi.

Kapitalist düzenin çıkarlarını korumak...

NATO'nun bu değişmeyen vizyonunda Türkiye de her zaman önemli bir yer tuttu.

Kurdurdukları çetelerle katliamlar düzenledi, askeri hibelerle ordu dışa bağımlı kılındı, bütçenin NATO yükümlülüklerine ayrılmasıyla halk yoksulluğa mahkum edildi, dayatılan ekonomik planlarla tarım ve sanayi çökertilip ülke dış borca sürüklendi, sonunda da "çocukları" darbe yaptı.

NATO'nun Türkiye'ye atfettiği "önem" devam ederken, AKP'yi yeni onursuzluklar ve görevler, yurttaşları ise derinleşen yoksulluk, dökülecek kanlar bekliyor.

/././

AKP, MHP, CHP, İYİP, Saadet, Yeniden Refah ve diğerleri: Utanç verici ortaklık, utanç verici sessizlik

AKP zaten çeşmenin başında duruyor. Peki, lafa gelince "vatan, millet, sakarya" diyenler? Hepsi açıkça NATO'culukta birleşiyor, böyle olunca da kimse cumhuriyetin tasfiyesini, ülkenin bağımsızlık ve egemenliğinin un ufak edilmesini dert etmiyor. Bunları dert etmedikleri için de Ankara'da uygulanan utanç verici uygulamalara ilişkin tek kelime etmeden NATO zirvesinin sona ermesini bekliyorlar, utanç verici bir şekilde!

7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak zirve öncesi ülkenin başkentinde olağanüstü şeyler yaşanıyor.

  • Kentte 28 Haziran’dan itibaren adı konulmamış bir OHAL ilan edildi. NATO karşıtı mitingler, eylemler yasaklandı.
  • 6-12 Temmuz arası onbinlerce memura idari izin verildi.
  • Kentin kritik tüm ana yolları kırmızı alan ilan edildi. Bu bölgelere araç girişi yasaklandı, yaya girişi kısıtlandı.
  • Kırmızı alan ilan edilen bölgelerde araç trafiği yasaklandığı için fiilen buralardaki tüm esnafların ve işyerlerinin de kapısına kilit vuruldu.
  • Protokol geçiş yollarındaki gecekonduların önü liderlerin “göz zevki” için panellerle kapatılıyor, yine yol üzerindeki bakımsız binalar boyanıyor.
  • Trump’ın kalacağı otel başta olmak üzere kırmızı alan ilan edilen bölgelerin tamamında yeni asfaltlama çalışması yapılıyor.
  • Yine kırmızı alan ilan bölgelerde binlerce çiçek ekimi, peyzaj düzenlemesi yapılıyor.
  • Kente şehir dışından da binlerce polis getirildiği için yurtlardan öğrenciler atılıyor, yerlerine polisler yerleştiriliyor.
  • Hastanelerde NATO’culara özel alanlar oluşturuluyor, önceliğin onlarda olduğuna dair genelgeler yayımlanıyor.
  • Çankaya'daki kreşler kapatılıyor, çember her alanda genişletiliyor.
  • İnşaat çalışmaları durduruluyor, kentte çivi bile çakılması yasaklanarak işçiler işsiz, yevmiyesiz bırakılıyor.
  • Kırmızı alanda çalışan işçiler zorunlu yıllık izne çıkarılıyor.
  • Öyle ki kentin bazı noktalarından çöp konteynırları kaldırılıyor, taksicilere tek tip kıyafet zorunluluğu geliyor.

Bunlar atılacak adımlardan sadece bazıları.

Macron’un koşu yolu için nerenin kapatılacağı henüz bilinmiyor örneğin.

Peki, bunca olağanüstü gelişme yaşanırken, Ankaralıların hepsi en azından bir hafta boyunca açık hava hapishanesine kapatılmaya çalışılırken, bu skandallara karşı ülkede iktidara talip olduğunu söyleyen partilerin liderlerinden ses çıkıyor mu?

Ya da neden çıt çıkmıyor?

Milli görüşçü, sosyal demokrat ve milliyetçi partiler dillerini neden yuttu?

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, geçtiğimiz hafta İstanbul’da yapılan NATO karşıtı buluşmada milli görüş, sosyal demokrat ve milliyetçi parti temsilcilerinin neden çıtlarını bile çıkaramadığını sorusunu gündeme getirmiş, çarpıcı açıklamalarda bulunmuştu.

Gerçekten de “kağıt” üzerinde yüzbinlerce üyesi olan, iktidara talip olduğunu söyleyen bu görüşteki partiler başkentte, gözlerinin önünde yaşanan bu skandallara ilişkin neden sessiz kalıyor?

Üstelik AKP iktidarının geleceğini bu NATO zirvesine bağladığı, kendi iktidarlarını sürdürmek için NATO’ya büyük tavizler vermeye hazırlandığı, ülkemizi NATO'nun yeni uğursuz planlarının parçası yapacağı ortadayken.

Gerçekten neden?

“Ülkemizin Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, AGİT, NATO gibi Batı İttifakı’nın çatı kuruluşlarında güçlenecek etkin varlığı, uluslararası karar ve ilişkilerde ulusal çıkarlarımızın korunmasını sağlayacaktır.”

Programında NATO’ya bağlılığına dair böylesi bir vurgu olan CHP’nin, NATO’ya karşı çıt çıkarması tabii ki mümkün olmuyor.

Hatta tam tersi, “Yürüttüğümüz demokratik mücadele bölgemizin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendirecek” diyor Özgür Özel.

Geçtiğimiz hafta sonu “bayrak” mitingi düzenleyen İYİP’e bakalım.

Sözde AKP muhalifi olan bu partinin durumu daha da içler acısı.

İYİP'e bakınca ülkenin en ateşli NATO’cu hareketlerinden birini görüyoruz. Programındaki NATO’cu vurgular bir yana, NATO’nun ülkemizdeki yapılanmasının içinde birçok üye ve yöneticisi olan bir parti İYİP.

Dolayısıyla genel başkanları Müsavat Dervişoğlu, mitinginden bir gün sonra OHAL ilan edilecek Ankara’da, bu skandal yasaklara da NATO Zirvesi’ne dair de tek kelime edemiyor.

Tek kelime edememek bir yana, Ankara’da NATO Zirvesi nedeniyle başlatılan fiili OHAL uygulamasını “kamu güvenliği için katlanılan zorunlu fedakarlık” diye niteleyip, uygulamadan etkilenecek işletmelere destek için kanun teklifi dahi veriyorlar.

İşin diğer tarafında “Milli Görüşçü” ya da AKP eskisi partiler var. Saadet, Yeniden Refah, Gelecek ve Deva gibi partiler, ülkenin içindeki en büyük ur olan NATO’ya karşı, zirve öncesi tek bir anlamlı ve güçlü çıkış yapmış değil.

Aylarca Filistin’deki katliama karşı açıklamalar yapan bu partiler, Filistin’deki soykırımın sürdürücüleri ülkemize gelirken kabuklara kapanmış, yüzlerini örtmüş durumda.

Neden önemli?

Adı geçen partilerin tamamı NATO’ya en büyük hizmeti kendilerinin verebileceğini söylüyor, o nedenle de dereyi geçerken at değiştirmelerini istiyor.

AKP iktidarı ise NATO'ya yıllarca en büyük hizmetleri kendisinin verdiğini dile getirip çok daha fazlasını yapabileceğini söylüyor, bu nedenle rakiplerinin bir adım önünde başlıyor yarışa.

Bunun için başta Ukrayna olmak üzere birçok uğursuz plana ülkemizi dahil etme peşindeler.

Tüm kavga ve plan bu sade gerçeğin üzerine kurulu.

Hal böyle olunca da hepsi NATO'culukta birleşiyor, kimse cumhuriyetin tasfiyesini, ülkenin bağımsızlık ve egemenliğinin un ufak edilmesini dert etmiyor.

Bunları dert etmedikleri için de Ankara'da uygulanan utanç verici uygulamalara ilişkin tek kelime etmeden NATO zirvesinin sona ermesini bekliyorlar, utanç verici bir şekilde!

***

30 soruda Sivas Katliamı ve yargı skandalları: Cezaevinde 4 hükümlü kaldı, AYM 12 yıldır karar vermedi, dosya AİHM'de + Ana muhalefet kim olacak, anayasa masasına kim oturacak?-Gökçer Tahincioğlu /T24-

30 soruda Sivas Katliamı ve yargı skandalları: Cezaevinde 4 hükümlü kaldı, AYM 12 yıldır karar vermedi, dosya AİHM'de 

Sivas Katliamı davası, Türkiye'nin cezasızlık politikasının tarihi gibidir.

Yaklaşık 15 bin kişinin katıldığı, bir otelin sloganlarla yakılarak, içindekilerin ölmelerinin alkışlarla izlendiği 2 Temmuz 1993'ten bu yana 30 yıl geçti. Madımak'ın ateşe verildiği o gün, otelin çevresini saran, ölümleri alkışlayan, içeridekilerin dışarıya çıkmasına engel olanlardan sadece 124'ü hakkında dava açıldı. Türkiye, tam 30 yıldır, bu 124 kişi hakkındaki davanın skandallarla dolu tarihini izliyor.

15 bin kişiden sadece 190'ı için gözaltı işlemi yapılmasından, bunlardan da sadece 124'ü hakkında dava açılmasından bu yana, iktidarlar, sürekli gerçek faillerden, provokatörlerden, masumların boşu boşuna cezalandırıldığından söz ediyor ancak ne yargılanabilenlerle ilgili skandallar bitiyor ne de gerçek fail diye işaret edilen isimler yakalanıyor.

Bazı firari isimler açısından ise artık cezalandırılma riski ortadan kalkmış durumda. Henüz sayısını davanın avukatlarının bile, bir türlü bilgi verilmediği için, bilemediği sayıda firari sanık, kendileri açısından zamanaşımı süresi dolduğu için, mahkemelerden haklarındaki davanın düştüğüne yönelik karar aldırabildi.

Davadaki üç firari sanık olan Murat Sonkur, Murat Karataş ve Eren Ceylan’ın yargılaması 14 Eylül 2023 tarihinde Ankara 19. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. Mahkemenin firari sanıkların iadesini talep ederken yazdığı talepnamede zaman aşımı süresine atıf yapmasının ihsas-ı rey anlamına geldiğini savunan avukatlar, firari sanıklar hakkında çıkartılan kırmızı bülten talebinin yenilenmesini istedi. Savcı ise 30 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davanın düşürülmesini talep etti. Mahkeme heyeti savcının mütalaasını kabul ederek, davanın zaman aşımı yönünden düştüğüne karar verdi.

Madımak Katliamında hayatını kaybedenlerin yakınları, 2014'te Yüksek Mahkemeye bireysel başvuruda bulunmuştu. Başvuruda, yargılama sürecinin etkili yapılmadığı ve adil yargılamaya ilişkin hükümlerin ihlal edildiği kaydedilmiş, Madımak Oteli'nin yakılmasına ilişkin eylemin "insanlığa karşı suç" kapsamında değerlendirilmesi ve bu sebeple zaman aşımına uğramaması gerektiği belirtilmişti.

2014'teki bireysel başvuru, Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümünce 29 Haziran 2021'de görüşülmüş ve incelenmesi ertelenmişti. Yüksek Mahkeme, 14 Aralık 2023'te başvuruyu tekrar ele alınmış, görüşülmesini bir kez daha ertelemişti. Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü en son 25 Ocak 2024'te, bireysel başvurunun Genel Kurul'a sevkine karar vermişti.

Başvuruyu 15 Şubat 2024'te Genel Kurul gündeminde ele alan Anayasa Mahkemesi heyeti, "zamanaşımına" karşı yapılan itirazlarla ilgili ek rapor alınmasına karar vermişti. Başvuru, ek rapor hazırlandıktan sonra Yüksek Mahkemece yeniden gündeme alınacak. Ancak 12 yıldır karar çıkmaması üzerine katledilenlerin yakınları, AİHM'e başvurdu. 

İdam cezasının kaldırılmasının ardından cezası, ağırlaştırılmış müebbet hapse çevrilen Ahmet Turan Kılıç'ın kalan cezası, sağlık sorunları nedeniyle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından 31 Ocak 2020'de kaldırıldı.

Erdoğan, af yetkisini ikinci kez, katliamın asli faillerinden biri için kullanarak, ağırlaştırılmış müebbet hapis hükümlüsü Hayrettin Gül'ün kalan cezasını 6 Eylül 2023'te kaldırdı. 2000'de yeniden yargılamada idama mahkûm edilen, 2003'te Almanya'dan sınır dışı edilince 2003'te cezaevine konulan Gül, Erdoğan'ın getirdiği afla katliamdan dolayı yalnızca 20 yıl cezaevinde kaldı. Gül’ün kalan cezası "sürekli hastalık" gerekçesiyle kaldırıldı. 

Müebbet hapis hükümlüsü Adem Kozu’nun kalan cezası da "sürekli hastalık hali" gerekçesiyle, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın kararıyla kaldırıldı. 

* * *

2 Temmuz 1993

Erdal Ayrancı, barikatın başında bekliyordu.

Sivas'ta 2 Temmuz'dan günler önce dağıtılmaya başlanan bildirinin o günü işaret ettiğini bilmiyordu.

Bir kentte, belediyenin açtığı çukurun kapatılmasına gücü yetemeyen yerel gazetelerin haberleri kimilerine göre nasıl olduysa Sivas genelinde yankı bulup "saf halkı" tahrik etmişti. Nedense 300-500 satan gazetelerin haberleriyle halk hemen tahrik olmuş; kalabalık, tahrik olanların öldürmeye hakkı olduğuna da inanmıştı. Zaten, "başlarındakiler" arkalarında kimlerin olduğunu da, başlarına bir şey gelmeyeceğini de biliyorlardı.

Önce Kültür Merkezi'ne saldırdılar, hemen sonra Madımak'a.

Belediyenin ne hikmetse kaldırım çalışması yapmak üzere otelin yanına istiflediği taşların atılmaya başladığı anda, gencecik yaşında 12 Eylül zindanlarında şiddetin her türünü yaşamış Erdal Ayrancı, plan yapıyordu. Barikat kurmaya başladı. Barikat dedikleri üst kattan indirilen masa, yanına konulan pirinç sigara küllükleri… Kimsenin aklına "yanmak" gelmiyordu. Merdiven başlarına aralıklarla gençler yerleşiyordu. En önde Erdal Ayrancı duruyordu. Plan basitti, biri yıkılırsa diğeri, merdivenlerden çıkılmasını engelleyecekti. O sırada valilikte, üzerlerine en ufak olayda en küçük kalabalığın üzerine sürülen panzerlerden birkaçı sürülse dağılacak kalabalığa karşı ne yapılacağı planlanıyordu.

Odada vali, tugay komutanı, emniyet müdürü, belediye başkanı… Vali, rahattı.

"Tamamen güvenliğimizi aldık, Tokat'tan, Kayseri'den güçler geliyor."

Oteldekiler, dışarıda olmadıkları için başta şanslı hissediyordu. Dışarıda bu kalabalığa yakalanmak ölüm demekti. Satranç oynanıyor, mızıkalar çalınıyor, karikatürler çiziliyor, sohbetler ediliyordu. Dışarıdan "Yardıma gelelim mi?" diye arayanlara, "Sakın gelmeyin" diye tembih ediliyordu. Dışarıdakiler için endişe vardı, içeridekiler, bir otelde ve korunaklıydı. Öyle sanıyorlardı. Taşlar atılmaya başladığında, telefonlar da çalıyordu ardı ardına. Kimisi arayan gazetelere demeç veriyor, kimisi hükümetten bir bakanla konuşuyor, kimi tanıdığı etkili bir isme ulaşıyordu. Herkesin ulaşabildiği, el uzatsa içeridekileri çekebileceği bir karanlıktı Madımak. Dumanlar otelin içini kapladığında, kaçabilenlerin büyük bölümü dört katlı otelin, üst katlarındaki merdiven boşluğundan karşı binaya geçerek kurtulabildi. Herkesin nerede duracağını bile planlayan Erdal Ayrancı, dumanın içinde yaşamını kaybetti. Muhlis Akarsu, Nesimi Çimen, Behçet Aysan, Metin Altıok, Hasret Gültekin, Asım Bezirci... Daha 12 yaşındaki Koray, 16 yaşındaki ablası Menekşe Kaya ve diğerleri... 3 solcudan dev örgüt çıkartan devlet, Sivas'tan çıkartamadı bir örgütlü hareket. Devlete göre yaşananların bütün sebebi tahrikti.

Madımak, kebapçı yapıldı. Uzun yıllar sonra bir zahmet içine konulan anıta katliamda yananlarla birlikte, onları yakmak isterken kurşunla öldürülen iki kişinin de adı yazıldı. Cezaevindeki sözde mağdurlardan birinin yazdığı kompozisyona "insan hakları" ödülü verildi. Bu durum ortaya çıkınca ödül geri alındı. Yıllarca kırmızı bültenle arananlar, Sivas'ta yaşamını tamamladı. Kimi devlete başvurup düğün yaptı, kimi ehliyet sınavını kazandı. 30 yıl önce bugün yaşanan katliamla ilgili geçen sürede yaşananlar, yaşananların hiçbirinin "beklenmedik" olmadığını da kanıtladı.

1. Sivas Katliamı, nasıl gerçekleşti?

2 Temmuz 1993'te Pir Sultan Abdal Kültür Şenlikleri'ne katılmak için Sivas'a giden onlarca kişi, arkadaşlarının, kardeşlerinin, anne ve babalarının Madımak Oteli'nde ölümlerine tanıklık ettiler. Salman Ruşdi'nin büyük tartışma yaratan ve Türkiye'de basılması yasaklanan "Şeytan Ayetleri" kitabını Aziz Nesin, 26 Mayıs 1993 günü Aydınlık Gazetesi'nde yayımlamaya başladı. 1 Temmuz'da Sivas'ta başlayacak 4. Pir Sultan Abdal Kültür Şenlikleri öncesinde kentte Nesin'i hedef alan bildiriler dağıtılmaya başlandı. Nesin, şenliklerin baş konuğuydu. 1 Temmuz'da şenliğin başladığı gün yerel gazeteler de kışkırtıcı haberlerle çıktı. Aynı gün kentte "Bugün hesap günüdür" başlıklı bildiriler dağıtıldı. 2 Temmuz'da, Cuma namazının ardından etkinliklerin yapıldığı kültür merkezinin önüne yürüyüş başladı. "Sivas laiklere mezar olacak" diye yürüyen kalabalık merkezin önündeki "Halk Ozanları" heykelini yıktı, boynuna ip asarak yerde sürükledi. Kalabalık giderek artıyor ancak dağıtılmıyordu. Kalabalık daha sonra Sivas'a gelenlerin kaldığı Madımak Oteli'nin önüne yöneldi. 20 bin kişiyi bulan kalabalık, 17.00'de geldiği otelin önünden de dağıtılmadı. Araçlar ve sürüklenen heykel ateşe verildi, belediyenin kaldırım yapma gerekçesiyle getirdiği taşlarla otelin camları kırıldı. Ankara sürekli bilgilendirildi ama "hallediyoruz" dışında yanıt gelmedi. Valiliğin civar illerden istediği takviye birlikler de 8 saat süren olaylar bittikten sonra kente gelebildi. Saat 19.00 civarı otel ateşe verildi. İçeridekilerden bir bölümü en üst kattan, geçişleri engellenmek istenmesine rağmen, farklı binalara geçti, Aziz Nesin dahil bir bölümü itfaiye merdiveni ile indirilip darp edildi. 12'si ağır yaralı 62 kişi otelden kendi imkanlarıyla kurtuldu. En yaşlısı 66 yaşındaki Asım Bezirci, en küçücüğü 12 yaşındaki Koray Kaya olmak üzere şenlik için gelen, aralarında Metin Altıok, Behçet Aysan, Nesimi Çimen, Muhlis Akarsu, Hasret Gültekin'in de olduğu 33 insan Madımak'ta yaşamını yitirdi. İki otel çalışanı da yaşamını kaybetti. Göstericilerden iki kişinin de otel dışında kurşunlanarak öldüğü anlaşıldı. Dönemin Başbakanı Tansu Çiller, olaylardan sonra şu açıklamayı yaptı:

"Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir."

2. Katliamdan sonra polis ve yargı nasıl hareket etti?

Saldırganların sadece bir bölümü yakalanarak gözaltına alınabildi. 15 bin kişinin katıldığı olaylarda gözaltına alınan sayısı 128 olarak kayda geçti. İtfaiye merdiveniyle kurtarılan Aziz Nesin'e saldıran RP'li Belediye Meclis Üyesi Cafer Erçakmak gibi çok sayıda "saldırgan" yakalanamadı. Uzun tartışmalardan sonra dosya Ankara DGM Başsavcılığı'na devredildi. Ankara 1 No'lu DGM, hakkında dava açılan sanıkların anayasal bir suç işledikleri iddiasını kabul etmedi. Dönemin DGM Başsavcısı Nusret Demiral, henüz soruşturma aşamasında, "Olayda örgüt yok, tahrik var" açıklaması yaptı. İddianamede de "Aziz Nesin'in İslam dinine karşı tutum ve davranışları ve açıklamaları, kapalı bir salonda düzenlenen toplantıda terör örgütü militanları için saygı duruşunda bulunulması, eylemin hazırlayıcı nedenleri arasında sayılabilir" gibi kalabalığın tahrik edildiğine yönelik ifadeler yer aldı.

3. İlk yargılama sonunda hangi kararlar verildi?

124 sanıklı davayı 1994'te bitiren mahkeme, 37 sanığın beraatine karar verirken, 87 sanığı 2 ila 15 yıl arasında değişen hapis cezalarına mahkûm etti.

Ankara 1 Nolu DGM, ilk kararında, 26 sanığı adiyen adam öldürme suçunu işledikleri savı ile TCK'nın 450/6. maddesi gereğince cezalandırdı. Bu cezaları, TCK'nın 65/3 ve 51/1. maddeleri ile indirerek 15 yıla düşürdü. 37 Sanık hakkında beraat kararı verdi.. 60 sanık ise Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Yasası'na aykırı davrandıkları savı ile cezalandırıldılar. Mahkeme, olayın siyasi yanını görmek istemiyordu.

Cezalar Nesin'in Şeytan Ayetleri kitabını yayımlamasına dikkat çekilerek, haksız tahrik indirimi yapılarak belirlendi. Gerekçeli kararda yine mağdurlar suçlandı ve "Sivas olaylarının devlete ve laik düzene yönelik olmadığı, Aziz Nesin'in Şeytan Ayetleri kitabını yayınlamasına duyulan öfke, kin ve nefretin oluşturduğu tahrik sonucu ve Aziz Nesin'e yönelik bir eylem olduğu, kast edilen Aziz Nesin olmasına rağmen hedefte sapma sonucu 37 masum insanın ölümü ile olaylar sonuçlandı" ifadeleri kullanıldı.

Ancak Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 99 sanık hakkındaki kararı bozdu.

4. Yargıtay kararından sonra suçlama değişti mi?

Evet. İkinci yargılama 1997'de tamamlandı. Bu kez saldırının anayasal düzene karşı yapıldığını kabul eden mahkeme, 38 sanığın idamına hükmetti. 29 sanık hakkında TCK anayasal düzeni bozmaya yardım başlıklı 146/3. maddesinden 7 yıl 6 ay hapis cezası verildi., 14 sanığın beraati kararlaştırıldı. Bu kararı da Yargıtay 9. Ceza Dairesi, 50 sanık yönünden bozdu. Bozmaya, sanıkların doğum kayıtlarında Nüfus Müdürlüğü mührünün okunaksız olduğu, nüfus kayıtlarındaki cilt numarasının karara yanlış geçirildiği gerekçe gösterildi.

5. Nihai yargılamada karar değişti mi?

2000'de biten üçüncü yargılamada mahkeme, 38 idam kararını tekrar etti. Diğer sanıkların cezaları değişti. 3 sanık 20, 1 sanık 15, 13 sanık 7 yıl hapse mahkûm oldu. İdam cezaları ise bu cezanın kaldırılması nedeniyle müebbete dönüştürüldü.

6. Yargılamalar bu şekilde tamamlandı mı?

Yargıtay 2001'de bu kararı onadı ve hükümler kesinleşti. Ancak yargılamalar bitmedi. Hem firari sanıkların ayrılan dosyaları sürüyordu hem de Pişmanlık Yasası'nın çıkmasının ardından çok sayıda hükümlü Sivas'ta örgütlü hareket edildiğine yönelik itiraflarda bulunmak için mahkemeye başvurmuşlardı.

7. İlk itirafçıların başvuruları nasıl sonuçlandı?

Ankara 1 No'lu DGM'ye başvuran sanıklar Ali Kurt ve Mevlüt Atalay, Pişmanlık Yasası'ndan faydalanmak için örgüt bağlantılarını anlattı. Olaylara karışan Hizbullah, İslami Hareket Teşkilatı, Kaplancılar gibi örgütlerin mensuplarının isimlerini vermelerine rağmen başvuruları reddedildi.

8. Diğer itirafçılar için hangi kararlar verildi?

Pişmanlık Yasası olarak anılan Topluma Kazandırma Yasası'nın yürürlüğe girmesinin ardından örgüt bağlantılarını reddeden 54 kişi daha mahkemeye başvurdu. Başvuru reddedilirken örgüt bağlantısı yine kabul görmedi. Yargı, kalabalığın "örgütler koalisyonundan" oluştuğunu kabul etmedi.

9. Firariler, o süreçte neden yakalanamadı?

Yakalandıktan sonra bırakılan bazı isimler kayıplara karıştı. Bazı isimler ise hiç yakalanmadan kaçtı. 1997'de tahliye edilen iki isim bir daha bulunamadı. Davanın asli faillerinden 7 kişinin Almanya'ya, 2 failin de Suudi Arabistan'a iltica ettikleri ortaya çıktı.

10. Madımak Oteli'nin akıbeti ne oldu?

Onarılan otelle ilgili tartışmalar uzun süre devam etti. Müzeye dönüştürülmesi istenen otel önce kebapçı oldu ve uzun yıllar kebapçı olarak kaldı. Katliamdan 18 yıl sonra, otelin müze değil Bilim ve Kültür Merkezi'ne çevrilmesi kararlaştırıldı. Otelin girişine anı köşesi konuldu. Ancak anı köşesinde saldırgan grupta yer alan ve olaylarda ölen 2 göstericinin ismi de yazıldı.

11. Tepki çeken başka hangi uygulamalar yapıldı?

2002'de İnsan Haklarından Sorumlu Devlet Bakanlığı, müebbete mahkûm edilen bir isme ırkçılık konusundaki kompozisyonu nedeniyle, sonradan iptal etse de İnsan Hakları Ödülü verdi. Firari sanıklarla ilgili davada yıllardır bulunamayan bir sanığın arandığı adres duruşmada okundu. Sanığın katliam davasının aydınlatılmasına yıllarını veren, mağdurların avukatlığını yapan, CHP Milletvekili Şenal Sarıhan'ın avukatlık ofisinde arandığı ortaya çıktı, Sarıhan'dan özür bile dilenmedi. Firarilerle ilgili davadan avukatların haberdar edilmediği 2008'de ortaya çıktı. Asıl mağdurun Sivaslılar olduğu açıklamaları hâlâ devam ediyor. Hiçbir kamu görevlisi hakkında bugüne kadar hiçbir işlem yapılmadı.

12. Firariler bulundu mu?

Asli faillerden olan ve 2002'de hakkında arama kararı çıkartılan İhsan Çakmak jandarma istihbarat ekipleri tarafından 4 Mayıs 2007 tarihinde yakalandı. Çakmak, firariler arasında yakalanan tek isim oldu. Çakmak'ın, 3 yıl İstanbul Belediyesi Ulaşım A.Ş'de memur olarak çalıştığı ortaya çıktı. Sivas Madımak Oteli katliamı zanlılarından İhsan Çakmak'ın 1996'da tutuklandığı ancak daha sonra tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildiği anlaşıldı. O tarihten itibaren de kamuda çalıştığı saptandı. Geçen sürede Çakmak, Amasya'da askerlik yapmıştı ve 1999'da Sivas'ta evlenmişti. 2000'de ehliyet almıştı ve sonrasında gişe memuru olmuştu. Çakmak'la 5 kişi daha yakalandı ve haklarındaki davalar görülmeye başlandı. Bu davaya, yakalanmamış olmasına rağmen davanın bir numaralı sanığı Cafer Erçakmak da eklendi.

13. Firarilerin dosyaları ile ilgili hangi işlemler yapıldı?

Talebe rağmen haklarında tutuklama kararı verilmeyen ve dosyaları 2000 yılında 3. karar verilirken ayrılan Muhammet Nuh Kılıç ile Mustafa Dürer ise bulunamayan firarilerdendi. DGM dosyayı önce 1999/5 sonra da 2000/148 esasına kaydetti. Mahkeme, DGM'lerin kapatılmasının ardından da dosyayı 2004/28 esasına kaydetti. İki sanıkla ilgili dava 10 yıl boyunca devam etti. Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, 2 sanıkla ilgili kararını 24 Ağustos 2010'da verdi. Mahkeme, iki sanığa isnat edilen 'anayasal düzeni bozmaya kalkışmaya iştirak etmek' suçunun 15 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle davayı ortadan kaldırdı. Bu süreçte, Nuh Kılıç'ın Almanya'da olduğu, kırmızı bültenle aranmadığı ve Almanya vatandaşlığına geçtiği ortaya çıktı. Bu dosyada da avukatların haberdar edilmediği anlaşıldı.

14. Asli faillerden Cafer Erçakmak, neden yakalanamadı?

Erçakmak, davanın bir numaralı sanığı olarak anılıyordu. Olayları önceden kışkırttığı ve katliam günü Nesin'i tartaklayanlar arasında olduğu anlaşıldı. 18 yıl boyunca firari olarak arandı. Hakkında kırmızı bülten çıkartıldı. Almanya ya da Fransa'da olduğu iddia edildi. Bu süreyi nerede geçirdiği anlaşılamadı. Ancak Sivas'ta yaşadığı ve evinde 2011'de öldüğü ortaya çıktı. Erçakmak, emniyete 500 metre mesafedeki çocuğunun evinde kalp krizi sonucu öldü. Cesedine gömüldükten sonra mezarı açılarak otopsi yapıldı. Çocukları ise bu süreçte nerede olduğunu bilmediklerini, ölmeden hemen önce eve geldiğini iddia etti.

15. Bu dava dışında firariler hakkında başka dava açıldı mı?

Öldüğü ortaya çıkan Cafer Erçakmak'ın da aralarında bulunduğu, firariyken yakalanan 7 sanığın yargılamasının Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nde sürdüğü, avukatlara tebligat bile yapılmadığı ortaya çıktı. Avukatlar, davadan 5 Kasım 2008'de haberdar olabilmişti. Yargılama sürerken 2011'de Erçakmak'ın öldüğü anlaşıldı. Yılmaz Bağ'ın da öldüğü ortaya çıktı. Bağ da arandığı dönemde Sivas Kangal'da düğün yapmıştı ve Sivas'ta yaşamıştı. Sanıklar Şevket Erdoğan, Köksal Koçak, İhsan Çakmak, Hakan Karaca ve Necmi Karaömeroğlu'nun dosyaları ise 15 yıllık zamanaşımı süresinin dolduğu gerekçesiyle ortadan kaldırıldı.

16. Zamanaşımı kararları nasıl verildi, suç neden "insanlığa karşı işlenmiş" sayılmadı?

2005'te yürürlüğe giren TCK'ya göre insanlığa karşı işlenen suçlar zamanaşımına girmiyor. Ancak Sivas Katliamı davası bu kapsama alınmadı. Zamanaşımı kararlarını veren Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, gerekçeli kararında, Sivas'ta meydana gelen olayların siyasal, felsefi, ırki veya dini saiklerle, toplumun bir kesimine karşı bir plan doğrultusunda sistemli olarak işlenmediği belirtilerek, "Dolayısıyla olayın insanlık suçu kapsamında değil terör suçu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği anlaşılmıştır" ifadelerini kullandı. Kararda, Yargıtay ve Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi'nin eski kararlarındaki, topluluğun dini amaçlarla anayasal düzeni yıkmak istedikleri tespiti de dikkate alınmadı. Mahkeme, zamanaşımına girmese de delil yokluğundan dolayı sanıkların cezalandırılamayacağını da karar altına aldı. Bu yorumu yaparken, video ve fotoğrafları inceleyen polislerin tanıklıkları yok sayıldı. Bu tanıklıklar 'tahmin' olarak yorumlandı. Mahkemeye göre, zamanaşımı süresi zaten davanın görülmeye başlandığı 2008'de dolmuştu. Kararda, eylemin 'sistemli' olmadığı ve örgüte rastlanmadığı belirtildi ancak eylem 'terör suçu' sayıldı.

17. Zamanaşımı kararı çıkmaması için herhangi bir girişimde bulunuldu mu?

Bu süreçte, yaşamını yitirenlerin yakınlarının da yer aldığı Toplumsal Bellek Platformu, 17 kez TBMM'deki partilerden bu ve benzeri olayların insanlık suçu sayılarak, zamanaşımının bu suçlarda geçerli olmamasını istedi. Verilen önergeler AKP tarafından reddedildi.

18. Zamanaşımı kararını iktidar nasıl yorumladı?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Başbakan olduğu dönemde çıkan karar için, "Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun. Zaten onlar da söylüyorlar... yıllar yılı içerde olan vatandaş, içlerinde kaçak olanlar vardı. Bilemiyorum tabii onlar da var" dedi. Sonrasında ise Sivas'ta sadece 5 kişi için "zamanaşımı" kararı verildiğini belirterek, "Olaya ideolojik yaklaşılıyor" yorumu yaptı.

19. Dosyada firari sanık kaldı mı?

Yeni TCK'nın yürürlüğe girdiği 2005'ten sonra 13 sanık için "cezalarının karşılığı olmadığı" gerekçesiyle tahliye kararı verilmişti. Tahliye kararları sonradan geri alındı ama bu kişiler yakalanmadı. Bu isimler dışında haklarında idam hükmü bulunan Harun Kavak, Mehmet Yılmaz, Metin Ceylan ve Sedat Yıldırım ile 7,5 yıl hapis cezasına mahkûm olan Adem Ağbektaş ve Serdar Özgentürk'ün Almanya'da olduğu biliniyor. Ancak bugüne değin bu hükümlülerin yakalanarak Türkiye'ye iadesi konusunda sonuç alıcı bir girişimde bulunulmadı. Yargıtay 9. Ceza Dairesi, sanıklar hakkındaki kararları onarken, suç tarihinde 18 yaşını bitirmiş olmasına rağmen sanıklardan Vahit Kaynar hakkında yaş sebebiyle cezasında indirim uyguladı ve tahliye kararı verdi. Yargılama sonucu müebbet hapse mahkûm olan Kaynar, en son Polonya'da yakalandı ancak Türkiye'ye iade edilemeden tahliye olduğu Polonya'dan kaçtı. 9 hükümlü hakkında kırmızı bülten bulunduğu biliniyor. Firarilerin toplamının 20'yi aştığı belirtiliyor. Cezası kesinleşen dokuz kişi hakkında 2001'den bu yana ceza zamanaşımı işliyor. Bu süre de 2031'de dolacak.

20. Davanın hükümlülerinden Ahmet Turan Kılıç'ın tahliyesi neden tartışma konusu oldu?

Kılıç, katliamın aslı faillerinden olduğu gerekçesiyle ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkûm edildi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Adli Tıp Kurumu raporunu gerekçe göstererek, Kılıç'ın affedilmesine karar verdi. Kılıç, 31 Ocak 2000'de tahliye edildi. "Ahmet dede, haksız yere hapis yattı" haberleriyle tahliyesi duyurulan Kılıç için, katliamın ardından ifade veren emniyet yetkililerinden Mehmet Yıldız, kendisini Madımak önünde "Vali istifa", "Sivas Aziz'e mezar olacak", "Şeytan Aziz", "Laik düzen yıkılacak", "Yaşasın Şeriat" sloganları atarken gördüğünü, otele gitmek isterken polisin kendisini püskürttüğünü, bu sırada Kılıç'ın "bizim sizinle işimiz yok diyerek" yeniden barikatı aşmaya çalıştığını gördüğünü söyledi. Emniyet görevlisi Sami Ece ise, Ahmet Turan Kılıç'ın "arkadaşlar bu cihattır, yürüyelim" diye bağırdığını, halkı otele doğru sevk ederek tahrik ettiğini gördüğünü söyledi. Emniyet görevlisi Mustafa Kılıç, "Hadisenin başından sonuna kadar ve hadisenin içinde devamlı olarak Kılıç'ı gördüğünü, "Şeriat gelecek zülüm bitecek" dediğini, Madımak önünde "ne duruyorsunuz, taş atın" dediğini, PTT önündeki taşları da oradakilere gösterdiğini, hadise günü Kılıç'ı bu eylemleri yaparken çok net gördüğünü söyledi.

Kılıç'ın tahliyesi, hem mağdur gibi sunulması hem de benzer durumdaki hasta hükümlüler tahliye edilmezken Sivas katliamı hükümlüsü için bu kararın alınması nedeniyle tartışıldı.

21. Kılıç'ın tahliyesi ile ilgili dava açıldı mı, karar verildi mi?

Cumhurbaşkanı'nın Kılıç'ın cezasının kaldırılmasına ilişkin kararının iptali istemiyle Danıştay'a dava açıldı. Dilekçede, Kılıç'ın tahliyesinin haksız olduğu, önceki Adli Tıp raporlarında yapılan tespitlerin dikkate alınmadığı kaydedildi. Kılıç'a Alzheimer tanısının konulduğu son raporda ise 3 uzman hekimin tanıya karşı çıktığı, 5 üyenin oyuyla kararın alındığı ifade edildi. İtiraz eden 3 uzman hekimin birinin nörolog, diğerinin psikiyatrist olduğu, hastalıkla ilgili asıl uzmanlığı bulunan doktorların itirazına rağmen kararın alındığı vurgulandı. Bu dava sürerken, Kılıç, 2021'de öldü.

22. Firari olan sanıklardan dosyası zamanaşımına giren var mı?

Davanın kimi sanıkları anayasal düzeni bozmaya teşebbüs, kimi iştirak, kimi yardım gibi suçlardan yargılandıklarından zamanaşımı süreleri değişiyor. Bugüne kadar avukatlara haber bile verilmeden çeşitli dosyaların karara bağlandığı ortaya çıktı. 2010'da bu şekilde iki sanık için zamanaşımı kararı verildi. Başka sanıkların da farklı illerdeki mahkemeler kanalıyla, zamanaşımı tespiti yaptırarak, karar aldırdığı ve ceza riskinden kurtuldukları ifade ediliyor. Bu konuda avukatlara net bir bilgi verilmedi.

23. Devam eden dava var mı?

Dosyaları henüz zamanaşımına girmeyen ancak Yargıtay bozmasından sonra müebbet hapisle yargılanan 3 firari sanık hakkındaki dava hâlâ sürüyor. DGM'nin 1997'de tahliyelerine hükmettiği, sonrasında kayıplara karışan bu sanıkların davaları 2023'te zamanaşımına girecek. Firari sanıklar Murat Sonkur, Marut Karataş ve Eren Ceylan hakkındaki yargılamada mahkeme, 2021'de sanıkların gazetelere verilecek 'ilanla' ve kapılarına asılacak tebligatla aranmasına hükmetti. Karara göre, gelmemeleri halinde sanıkların mallarına el konulacaktı.

24. Sanıklar hakkında yokluklarında neden karar verilmedi?

Avukat Şenal Sarıhan, sanıklar hakkındaki delillerin toplandığını ve mahkemenin karar verebileceğini belirtti ve zamanaşımı riski nedeniyle 2021'de bu talepte bulundu. Ancak mahkeme sanıkları dinlemeden karar veremeyeceğini belirtti. Adalet Bakanlığı'na yazı gönderilerek sanıkların iadesi ihtimali ve mevcut durumları soruldu.

25. Bu sanıklar hakkındaki zamanaşımı süresi bugün doldu mu?

Avukatlar, üç yıldır, 2 Temmuz 2023’te zamanaşımı süresinin dolacağına işaret ediyordu ve sanıklar hakkında karar verilmesini istiyordu. Ancak mahkeme, bu görüşü kabul etmedi. Avukatlar, Sivas Katliamı’nın en azından bu davada insanlığa karşı suç kabul edilmesini talep etti ancak mahkeme bununla ilgili de bir karar vermedi. Sonuçta avukatların endişe duydukları biçimde zamanaşımı kararı verildi.

26. Son duruşmada bu ihtimal tartışıldı mı, Adalet Bakanlığı neden tepki çekti?

Evet. Mayıs ayında yapılan duruşmada avukatlar bu durumu engellemek için Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, “insanlığa karşı suç” tespitini yapmasını talep ettiler. Duruşmada, Adalet Bakanlığı’nın iade yazışmaları için mahkemeye yönelttiği sorular da okundu. Bakanlık, yazışmalarda zamanaşımını süresinin 2 Temmuz 2023’te dolacağını belirtti. Avukatlar, bakanlığın yargıya yol gösteremeyeceğini belirterek tepki gösterdi.

27. Anayasa Mahkemesi'nin katliam dosyalarıyla ilgili tutumu belli mi?

Anayasa Mahkemesi’nin bu yılın başında, Ocak 2023’te, Sivas katliamının asli faillerinden Yunis Karataş’ın başvurusu üzerine verdiği karar çok tartışıldı. Yüksek Mahkeme, kararında, Sivas’ta yaşananları, “terör eylemi” olarak nitelendirdi. Ancak daha önce yapıldığı gibi Yüksek Mahkeme de sanıkların terör örgütü bağı saptanamadığı için terör suçlusu sayılamayacaklarına hükmetti.

28. Anayasa Mahkemesi'nin bu kararı ne anlama geliyor?

Başvuruyu yapan Yunis Karataş, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına mahkum edilen isimlerden. İnfaz Kanunu’na göre, terör suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapse mahkum edilenler, ömür boyu cezaevinde kalıyor. Diğer suçlardan bu cezaya mahkum edilenler ise suçun tarihine göre 30 yıl ya da 36 yıl sonra tahliye edilebiliyor. Yüksek Mahkeme, katliama katılanları terör suçlusu saymayarak tahliye kapısını aralamış oldu. Terör suçlusu sayması halinde yaşam boyu cezaevinde kalmaları söz konusu olacaktı.

29. Bu karar tahliyelerin yolunu açtı mı?

Evet, açtı. Bu kararın ardından davada 32 yılın sonunda ağırlaştırılmış müebbet cezası alan 23 kişiden 18'i 28 Şubat 2025'te tahliye edildi. 1 Ağustos 2025'te de Adem Kozu’nun kalan cezası "sürekli hastalık hali" gerekçesiyle Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kaldırıldı. Kalan 4 kişi 32 yıllık infaz sürelerinin dolmalarının ardından tahliye edilecek.

30. Katliamla ilgili süren başka dava var mı?

2014'te Avukat Sarıhan, katliamda ölenlerin yakınlarının imzasıyla, Anayasa Mahkemesi'ne başvurdu. Sanıklardan bir bölümünün cezasının zamanaşımına girdiğine dikkati çekerek, bu durumun yaşam hakkı ve uzun yargılamadan dolayı hak ihlali oluşturduğunu vurguladı. Sarıhan, bu başvuru karara bağlanmayınca 2019’da bir başvuru daha yaptı ve dosyaya yargılaması devam eden üç sanığı da ekledi. 2021’de Yüksek Mahkeme, dosyayı gündemine aldı ancak karara bağlamayı erteledi. AYM, 12 yıldır dosyayı gündemine almadı. 

Şimdi o ailelerden, katliamda yaşamını yitiren Metin Altıok’ın kızı Zeynep Altıok, Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan, Nesimi Çimen’in oğlu Mazlum Çimen, avukatları Günal Kurşun, Beydağ Tıraş Öneri ve Deniz Özbilgin vasıtasıyla Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne başvurdu.

/././

Ana muhalefet kim olacak, anayasa masasına kim oturacak? 

Özel ve ekibi, bir çağrı heyetinin CHP’yi olağanüstü kurultaya götürmesi için yargıya başvurup, sonucunu bekledikten sonra harekete geçecek. Bu süreçte bina dahil yeni partinin hazırlıkları da sürdürülecek. Bu noktada iki ayrı aritmetikten söz etmek gerekiyor. Birincisi yeni partiye geçilmesi durumunda kaç milletvekilinin Özel ve ekibi ile birlikte hareket edeceği konusu… İktidara yakın bazı gazeteciler 100 vekilin geçeceğini bazıları ise sayının 50 civarında olacağını söylüyor. Özel ve ekibinin beklentisi de 100’ü aşkın vekilin geçeceği yönünde. İkinci konu anayasa masası... İktidarın önemsediği aritmetik de bu. Kılıçdaroğlu başarısız bulunsa da aritmetik önemseniyor. Anayasa masası kurulduğunda yeni parti ve CHP dahil tüm partilerin katılmak zorunda kalacakları, oylama aşamasında da gereken desteğin rahat rahat CHP’de kalan vekillerden bulunabileceği iktidar kulislerinde konuşuluyor.


“Parti bölünmesin” diye arabuluculuğa soyunanlara, iyi niyetli de olsa girişimlerde bulunanlara aldanmayın.

CHP’de mutlak butlan kararıyla Genel Başkanlık koltuğuna oturan Kemal Kılıçdaroğlu ve ekibinin böyle bir derdi yok. Aksine Özgür Özel ve ekibinin bir an önce yeni bir parti kurarak ayrılmasını istiyorlar.

Yapılan hesap basit.

Operasyonlar devam edecek, yeni parti bu süreçte yıpranacak, CHP’nin geleneksel seçmeninin önemli bir bölümü de mecbur kalarak partiye dönecek.

Böylece CHP, yüzde 15-20 bandında bir seçmen kitlesini arkasına alacak. Seçim söz konusu olduğunda da başka seçenek olmadığından daha fazla seçmen CHP’ye gelecek ve böylece “arınma” adını verdikleri süreç tamamlanacak.

Bu hesap tutar mı bilinmez ama Kılıçdaroğlu’na yakın isimlerin yaklaşık iki senedir bu hesabı yaptıkları bütün Ankara’da biliniyor. Öyle ki butlan kararı bu kadar ciddi biçimde konuşulmazken bile, partinin ivme yakaladığı eleştirilerine, “hiç önemli değil, başta oylar düşer, sonra yakalanır” karşılığını veriyorlardı. Bunun yeni bir seçim kaybetmeye yol açacağı eleştirilerini de “Önemli olan değişimin sağlanması” diye karşılıyorlardı.

Şu anda oluşan tepkiyi beklediklerinin üzerinde bulmakla beraber, bu tepkinin de dineceği görüşündeler.

Ancak Ankara’da dedikodu bitmez!

Kılıçdaroğlu ve ekibi bu görüşü taşısa da iktidara yakın bazı isimler sürecin iyi yönetilemediği, Kılıçdaroğlu’nun beklentilerin çok altında kaldığı görüşünde. Ancak bu da hesapları çok değiştirmiyor. Zira iktidar için mesele aritmetikten ibaret!

* * *

Ekrem İmamoğlu ve kurmaylarının yeni bir partiye hızlıca geçilmesi gerektiği görüşünü taşıdığı biliniyor. Böylece ANAP’ın, AKP’nin kurulduğu dönemdeki gibi farklı eğilimleri bünyesinde birleştiren ana akım, merkez bir partinin ortaya çıkacağı görüşü hâkim.

Özgür Özel ve ekibi ise son ana kadar CHP’de kalmak, partiyi bütün seçenekler tüketilmeden terk etmemek görüşünde… Böylece yeni partinin büyük bir meşruiyet üzerine kurulacağı düşünülüyor.

Yeni partiye operasyonların sürekli hedefinde olacak belediye başkanlarının başlangıçta geçmemesi gerektiği ortak görüş. Başkanların bir süre daha CHP’de kalması ya da bağımsız olarak görev yapmasında sakınca görülmüyor. CHP’nin, kurumsal olarak belediyelere yönelik operasyonlara karşı çıkıp çıkmayacağının kamuoyu tarafından anlaşılması amaçlanıyor.

Özel ve ekibi, bir çağrı heyetinin CHP’yi olağanüstü kurultaya götürmesi için yargıya başvurup, sonucunu bekledikten sonra harekete geçecek. Bu süreçte Yargıtay’ın da mutlak butlan davasını hızlı biçimde karara bağlayıp bağlamadığı gözlenecek. Daha önce belirlenen genel merkez binası konusunda anlaşma sağlanamadı. Bu süreçte bina dahil yeni partinin hazırlıkları da sürdürülecek.

* * *

Aslında bu noktada iki ayrı aritmetikten söz etmek gerekiyor.

Birincisi yeni partiye geçilmesi durumunda kaç milletvekilinin Özel ve ekibi ile birlikte hareket edeceği konusu…

İktidara yakın bazı gazeteciler 100 vekilin geçeceğini bazıları ise sayının 50 civarında olacağını söylüyor. Özel ve ekibinin beklentisi de 100’ü aşkın vekilin geçeceği yönünde.

Ana muhalefet unvanını yeni partinin alacağı, CHP’nin ise uzun yıllar sonra ana muhalefet partisi olma özelliğini kaybedeceği söyleniyor.

CHP Genel Merkezi’nde ise bu tezlerin geçerli olmayacağının zamanla görüleceği savunuluyor. Vekil desteğinin beklentinin altında olacağı, vekillerin CHP’yi seçeceği, ana muhalefetin de yine CHP olacağı iddia ediliyor.

Ancak mutlak butlan kararıyla gelen yönetim için bu gerçekten önemli bir sorun mu? Bu sorunun yanıtına “evet” demek güç. “Giden gitsin, zamanla herkes gelecek” görüşünün daha baskın olduğu söylenebilir. Seçim kaybedilmesinin göze alındığı bir ortamdan söz ediyoruz. Hatta seçimin kazanılmasının gündem bile olmadığı bir ortamdan.

* * *

İkinci konu anayasa masası...

İktidarın önemsediği aritmetik de bu. Kılıçdaroğlu başarısız bulunsa da aritmetik önemseniyor. Zira anayasa değişikliği için çok da fazla vekil desteğine ihtiyaç yok. Kılıçdaroğlu’na yakın duran 20’yi aşkın vekil bile sorunların çözülmesi için yeterli.

Anayasa masası kurulduğunda yeni parti ve CHP dahil tüm partilerin katılmak zorunda kalacakları, oylama aşamasında da gereken desteğin rahat rahat CHP’de kalan vekillerden bulunabileceği iktidar kulislerinde konuşuluyor. Bu söz konusu olacak mı, işler bu noktaya gelir mi, belirsiz ancak hesaplar bu yönde.

Bu hesaplar yapılırken masada dokunulmazlıklar, operasyonlar, var olan davalar da var elbette. Kulislere bakılırsa her başlıkla ilgili kesin bir kararın verildiğini söylemek güç. Gün gün bakılarak, ortama dayalı olarak karar veriliyor. Kesin olan sürecin her türlü gelişmeye açık olduğu. Bunu da Özel ve ekibi çok ama çok iyi biliyor.

CHP içi mesele gibi görülen ve gösterilmek istenen her başlığın memleketin geleceğindeki en kritik kavşakları oluşturduğuna da kuşku yok.

Bu yollardan kimin nasıl geçeceğini de hep birlikte göreceğiz.

/././

T-24

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -30 Ağustos 2026-

Geleceğe ipotek: Borç kamburu(I)-Binhan Elif Yılmaz-  Yüksek faiz yükü bütçe açıklarını büyütmekte, büyüyen bütçe açıkları yeni borçlanma ih...