Düzen siyaseti NATO'da birleşiyor: Özgür Özel’in Erdoğan’la mutabakatı…
Ülkede NATO zirvesi dolayısıyla AKP tarafından OHAL ilan edilmiş durumdayken, bu tabloya itiraz etmeyen isimlerden biri olan CHP lideri Özgür Özel, bir kez daha NATO’ya seslendi, “onunla değil, bizimle çalışın” mesajı verdi. Düzen siyaseti bir kez daha tüm unsurlarıyla NATO’culukta buluşurken, sonuç olarak Erdoğan bu konuda rakiplerinden birkaç adım önde olmaya devam ediyor.
AKP iktidarı içine yuvarlandığı krizi aşmak adına bir kez daha tam boy Atlantikçilikle yola devam kararı aldı.
Bunun için ülkeyi NATO’nun uğursuz planlarının ve savaş tehditlerinin daha da içine çeken AKP iktidarı, ülkenin egemenlik ve bağımsızlığından kalan kırıntıları dahi ABD öncülüğündeki NATO’ya teslim etmeye hazırlanıyor.
Ortada en azından “şimdilik” Erdoğan iktidarının yanında ve arkasında duran bir NATO tablosu varken, AKP de bunu fırsata çevirmek için Ankara’daki zirveye hazırlanıyor.
Zirve sırasında tek bir çıt çıkmaması için eylemleri ve mitingleri yasaklamaları, yüzlerce kişiyi gözaltına alıp tutuklamaları, Ankara’da kuş uçmasını dahi yasaklayıp, yurttaşları açık hava hapishanesine hapsetmeye karar vermeleri tam da bu yüzden.
NATO liderleri, Erdoğan’ın ülkeye her açıdan “hakim” olduğunu görsün istiyorlar.
Bunun için yeni havalimanı pistleri, VIP salonlar, yeni yollar yapılıyor, asfaltlar dökülüyor, gecekondular NATO liderlerinin göz zevki için panolarla kapatılıyor, binaların dış cepheleri boyanıyor, yollar çiçekler ve devasa vazolarla süsleniyor.
Kısacası ülkenin başkentinde açık bir OHAL uygulanıyor.
Bu isimlerden biri de CHP lideri Özgür Özel.
'NATO'nun çıkarlarını biz daha iyi koruruz' mesajı
Özel bundan kısa süre önce ABD’den Newsweek’e bir yazı yazıp “NATO çıkarlarını en iyi biz koruruz” demişti.
Bunca gelişmeye gözlerini kapayıp böyle bir yazı yazması tepki çeken Özel, bu kez İngiliz Financial Times’a yazdığı yazıda Erdoğan’ın yarın yüzünü Pekin ve Moskova’ya dönebileceğini söyleyip, yine NATO’nun çıkarlarını en iyi kendilerinin temsil edebileceğini söyledi.
Özel’in ülkedeki NATO ablukasına çıt çıkarmadığı sırada yazdığı bu yazılar kayıtlara onun NATO’culuğunun boyutlarını da geçirmiş olurken, TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, bu duruma tepki gösterdi.
Özel’in “AKP’ye güvenilmez, biz NATO’nun çıkarlarına daha uygun bir partiyiz” şeklinde özetlenebilecek tutumunun sürdüğüne işaret eden Okuyan, Özel’in şu sözlerini “Daha açık nasıl ifade edilebilirdi ki?” sorusuyla aktardı: “NATO zirvesinde Erdoğan kendini vazgeçilmez biri olarak gösterecektir. Ancak hiçbir ülkenin stratejik değeri, demokrasisinin yok edilmesiyle artmaz. Türkiye'nin müttefikleri, Erdoğan yönetiminin kendi çıkarlarına oluşturduğu riski net bir bakış açısıyla değerlendirmelidir. Kısa vadeli jeopolitik çıkarlar uğruna otoriter rejimlere meşruiyet kazandırmak tarihi bir hatadır. Bu yaklaşım nadiren istikrar getirir. Çoğu zaman ise ileride hesaplaşma anını daha tehlikeli kılar.”
Özel’in kaleme aldığı bu yazının NATO’nun Türkiye siyasetinde ne kadar ciddi bir ağırlığa sahip olduğunun itirafı olarak da okunabileceğine işaret eden Okuyan, sözlerine şöyle devam etti: Türkiye’de düzen siyaseti NATO konusunda mutlak bir uzlaşı içinde. İç politikada bu kadar gerilim varken bu mutabakat şaşırtıcı gelebilir. Ama aslında şaşırtıcı bir şey yok. İç politikadaki gerilimlerin yarattığı tozu toprağı kenara çekin, karşınıza yine çok güçlü bir mutabakat çıkar: Piyasa ekonomisi. Yani kapitalizm. Yani sermaye egemenliği. Yani sömürü düzeni. Yani yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik, işsizlik ve kriz üreten toplumsal sistem.
İçerdeki bu mutabakatın ürünüdür dışarıdaki NATO mutabakatı."
***
NATO 3.0 ve Türkiye: 'Rus tehdidi' hayaletine karşı yeni cephe ülkesi mi?-Yalçın Çuğ-
Sovyetler'in çözülüşünden beri kendine yeni misyonlar icat eden ittifak, "NATO 3.0" sürümüne geçiyor. ABD'nin yönünü Hint-Pasifik'e çevirdiği bu yeni versiyonda, Avrupa'da yaşanacak boşluk için yeni bir aday var. Türkiye, Karadeniz lojistiğinden Akdeniz’deki "güney kanat" görevine kadar çok uluslu bir askeri girdaba sürükleniyor.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, önce 1999'da Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti'ne uzandı. Beş yıl sonra Estonya, Letonya ve Litvanya’yı ittifaka katarak Rusya sınırlarına ulaştı. Sonrasında dört Doğu Avrupa ülkesi daha... Ve son olarak Rusya'yı çevreleyecek şekilde iki yeni ülke: Finlandiya ile İsveç.
Bu ilerleyişle beraber bölgedeki askeri varlık da artırıldı. Özellikle 2014 yılındaki Kırım gündemiyle kendini daha da hissettirmeye başlayan askeri varlık, Ukrayna savaşıyla daha da radikalleşti.
Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Slovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan'a çokuluslu muharebe grupları konuşlandırıldı, doğu kanadında görevli asker sayısı artırıldı, cepheye sürülmek üzere çok yüksek hazırlık seviyesine sahip 300 binden fazla asker alarm durumunda tutulmaya başlandı.
Üye ülkelerin yaptırımları, çeşitli yasaklamaları, Ukrayna'yı silahlandırmasının yanı sıra çeşitli propagandalarla "Rusya tehdidi" isimli hayalet de bilinçli şekilde güçlendirildi.
Ancak bunlarla da sınırlı değil, birçok müttefik bu "hayalete" karşı askeri hazırlıklara ve olası olarak nitelendirdikleri çatışma senaryolarına karşı tatbikatlara başladı. Hatta kimi ülkeler geniş çaplı savaş senaryosu için 2 bin Rus askerinin aynı anda gözaltında tutulabileceği esir kamplarını test etmeye başladı.
Öte yandan bu hayalet oldukça işlevsel de...
Ülkenize asker mi konuşlandırılacak? "Rus tehdidi."
Silahlanmaya astronomik bütçeler mi ayrılacak? "Rus tehdidi."
NATO üyeliğinin meşrulaştırılması mı gerekiyor? "Rus tehdidi."
Ancak bu saldırganlıkta artık yeni bir boyuta, daha doğrusu yeni bir "versiyona" geçiliyor: NATO 3.0'a.
Yeni misyon, yeni versiyon
Peki ne bu NATO versiyonları ve güncellemeleri?
"NATO 1.0" olarak adlandırılan dönem aslında en bilindik versiyon. Sovyetler Birliği'nin büyük bir prestijle çıktığı İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, yani 1949'da gerçekleşen kuruluşu, Soğuk Savaş dönemini ve Sovyetler'in dağılmasını içeren tarih aralığını kapsıyor NATO 1.0. Bu versiyonun misyonu da basitti: Sovyet "tehdidine" karşı sermaye kurallarının hakim olduğu ülkelerin çıkarlarını koru, eğittiğin çetelerle devrimcileri katlet, darbeler gerçekleştir...
Peki, kuruluş amacı Batı dünyasının askeri gücünü birleştirerek "komünist yayılmacılığı" engellemek olan bu örgüt, Sovyetler Birliği çözüldüğünde ne yapacaktı? Kendine "yeni" misyon icat edecekti. Bunu da "NATO 2.0"la yaptı.
Sovyetler Birliği'nin ardından başlatılan bu versiyonun başlıca iddiası, "dünyadaki kriz odaklarına müdahale eden küresel bir güvenlik polisi" olmaktı. Kuruluşundan 46 yıl sonra NATO'nun ilk askeri "müdahalesi" de bu dönemde gerçekleşti. 1995'te Bosna-Hersek, ardından Sırbistan, Kosova, Makedonya. Ve 11 Eylül'le birlikte NATO, Ortadoğu'ya giriş anahtarını da elde etti: Afganistan, Irak, Libya. Halihazırda Doğu Avrupa'da at koşturmaya başlayan NATO, böylece operasyon sahasını Asya'ya kadar genişletti.
Bu versiyon "kağıt üstünde" hala devam ediyor gibi görünse de NATO'nun halihazırda Rusya'yı çevrelemeye dönük adımları, yaşanan gerilimler ve 2014 yılında Kırım'ın ilhak edilmesiyle 2.0'da radikal değişiklikler yaşanmaya başlandı.
Aslında '2.5' dönemi yaşandı
Başlıca tehditte değişime gidildi, müttefiklerin bütçeleri artırmaya çalıştığı ama yapısal olarak hâlâ eski modele bağımlı olduğu bir "ara dönem" başladı.
Bu ara dönemde Rusya "tehdidine" karşı ilk silahlanma adımı 2014 yılında geldi. Üye ülkelerin 2024 yılına kadar savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 2'sine ulaştırmasına yönelik karar alındı.
Kararın alındığı yıl 32 üye devletten yalnızca ABD, İngiltere ve Yunanistan savunma alanında yüzde 2'den fazla harcama yapıyordu.
2025 yılına gelindiğinde ise yüzde 2 barajına ulaşamayan hala sekiz ülke bulunuyordu ve ülkelerin ortalaması da ancak yüzde 2,1'e ulaşabilmişti.
Fakat Avrupa'nın tüm askeri yükünün kendi sırtında olduğunu öne süren ABD'nin, yüzde 2 ile yetinmeye niyetinin olmadığı ortaya çıktı. ABD Başkanı Donald Trump, geçen sene Hollanda'nın Lahey kentinde düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde talebini açıkladı: Her ülke silahlanmaya GSYH'sının yüzde 5'ini ayırmalıydı.
Birçok müttefik ABD'nin talebine karşı çıktı, Washington yönetimi üye ülkelere aba altından sopa gösterdi, Trump isteği olmazsa zirveye katılmayacağını açıkladı, Avrupa ülkelerini kapsayacak yeni bir ittifakın kurulup kurulamayacağına dair tartışmalar gündeme geldi, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ikna ziyaretlerine girişti...
Tüm bu gelişmelerin ardından zirve gerçekleştirildi ve Trump'ın istediği oldu. Müttefikler, 2035 yılına kadar savunma ve güvenlikle ilgili harcamalara yıllık GSYH'nın yüzde 5'ini yatırmayı taahhüt etti.
NATO 3.0 ilan edildi
Tüm bu gelişmelerin ardından NATO yeni versiyonunu, yani "3.0"ı ilan etti.
7-8 Temmuz'da Ankara'da yapılacak zirve öncesi Brüksel'deki karargahta NATO ülkelerinin savunma bakanları bir araya geldi.
NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ve ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, bu toplantıda "NATO 3.0"o resmi ağızlardan duyurdu.
NATO müttefiklerinin artık daha fazla sorumluluk üstlenmek zorunda olduğunu söyleyen Hegseth, bu kapsamda Avrupa'daki ABD kuvvetlerinin konuşlanmasını ve üslenmesini inceleyecek altı aylık bir "Savunma Bakanlığı Değerlendirmesi" başlattıklarını duyurdu ve "Buna 'NATO 3.0 Değerlendirmesi' diyelim" dedi.
Bunun başlıca nedeninin ise Washington'ın, ABD ordusunun kaynaklarını ve lojistiğini hem Rusya hem de Çin'e karşı istediği şekilde yönetememesi olduğu belirtiliyor. Bu senaryoda, ABD'nin Hint-Pasifik bölgesini çevreleme stratejisine odaklanmak için Avrupa'daki askeri yükünü hafifletmeyi tercih ettiğine dair değerlendirmeler kuvvet kazanıyor.
Söz konusu plana göre ABD, Avrupa üzerindeki nükleer şemsiyesini korumaya devam edecek, ancak olası bir Rusya tehdidine karşı cepheye sürülecek tank, mühimmat, uçak ve asker gibi güçlerin birincil sorumluluğu ve liderliği tamamen Avrupa ülkelerinde olacak.
Bu nedenle ABD'nin, kriz anlarında müttefiklerine sağladığı bazı muharip uçak, lojistik tanker uçakları ve uçak gemisi gibi unsurların tahsisini kademeli olarak azaltacağı ve müttefiklerin bu boşluğu kendi sanayileriyle doldurmasının gerekeceği ifade ediliyor.
ABD'nin de baskısıyla Avrupa'nın kendi askeri sistemini geliştirmesini ve yönetmesini amaçlayan "transatlantik savunma sanayisi devrimi" olarak nitelendirilen adım, aslında NATO 3.0'ın belkemiğini oluşturuyor.
Hegseth de NATO 3.0'ın "Soğuk Savaş sonrası dönemde, İttifak'ın yeniden gerçek ve güçlü bir askeri ittifak olması gerektiğinin kabul edilmesi" olduğunu söylüyor. Bu adımın, "Avrupa kıtasında caydırıcılık sağlayabilecek ve Avrupa'nın konvansiyonel savunmasında öncü rol üstlenebilecek gerçek askeri kabiliyetlere sahip bir NATO anlamına geldiğini" iddia ediyor.
Rutte ise NATO 3.0'ın gerekliliğini Çin ve Rusya "tehdidine", bu ülkelerin savunmaya ayırdığı bütçelere işaret ederek açıklıyor.
Türkiye'yi bekleyen tehdit: Karargah, lojistik, savunma sanayi...
Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı'yla birlikte birçok Avrupa ülkesinin savunma sanayi harcamalarında astronomik artışlar yaşandı. Yine kimi Avrupa ülkeleri gelişmiş savunma sanayilerine sahip olsa da ABD'nin kıtaya yönelik harcamalarının azalması büyük bir boşluk doğuracak.
7-8 Temmuz'da Ankara'da yapılacak NATO Zirvesi'yle birlikte, "NATO 3.0" adı verilen bu yeni dönemin hatlarının belirginleştirilmesi ve ABD'den açılan alanın nasıl doldurulacağının kararlaştırılması bekleniyor.
Bu kapsamda yeni askeri hazırlık modellerinin, Avrupa merkezli savunma sanayisi yatırımlarının ve yeni bölgesel planların resmi olarak karara bağlanacağı ifade ediliyor.
Burada da devreye Türkiye giriyor. İktidarıyla muhalefetiyle NATO'nun emir eri haline gelen Türkiye'ye yeni misyonlar biçilmeye hazırlanılıyor.
Halihazırda Türkiye’de yeni bir çokuluslu karargâh kurulması planlanırken, son iddialara göre Ankara'dan Karadeniz’de Ukrayna lojistiğini üstlenmesini, Ortadoğu ve Akdeniz’de ise “güney kanat” görevi almasını isteyeceği belirtiliyor.
Bahse konu misyonların yanı sıra Rutte'nin kısa süre önce yaptığı "İttifakımızın her üyesine fayda sağlayacak olan Türkiye'nin savunma sanayisi devrimine öncülük ediyor" açıklamasıyla ASELSAN'ı işaret etmesi ve Ankara'da gerçekleştirilecek zirvede on milyarlarca dolarlık yeni sözleşmeler imzalanacağını duyurması da dikkat çekiyor.
Rusya'yla arayı açmaya başlamıştı
AKP iktidarı her ne kadar ABD güdümünde hareket etse de yıllardır gitgelli bir ilişkiye sahip olduğu Rusya'ya karşı uygulanan yaptırımlara da Moskova'ya yönelik tehditlere de ortak olmamış, hatta arabuluculuk rolüne soyunmuştu.
2013'te Suriye'ye yönelik başlatılan emperyalist projede yıllarca karşıt cephede yer almalarına ve Türkiye'nin 2015'te Rusya'nın uçağını düşürmesiyle başlayan krize karşın, iki ülke de birbirinin ayağına basmamaya özen göstermişti.
Hatta Ukrayna savaşının başlamasının ardından uygulanan yaptırımlar nedeniyle Türkiye, Rusya için oldukça önemli bir "merkez" haline gelmiş, enerji akışı için kritik bir "ortak" olmuş, karşılıklı ticaret artmış, çeşitli ortaklıklara imza atılmıştı.
Ukrayna savaşının uzaması, yaptırımların şiddetlenmesi, Suriye'de Beşar Esad yönetiminin devrilmesi gibi faktörler, Türkiye'nin Rusya'yla gütmeye çalıştığı denge politikasında kritik değişimlere neden oldu.
Yıllarca Esad'a karşı cihatçıları destekleyen Türkiye, Suriye'de önemli bir nüfuz elde etti. Türkiye'nin Suriye'de yaşadığı bu "zafer", AKP iktidarının ABD'nin daha da gözüne girmesi ve NATO'da daha kritik bir müttefik olarak konumlanması için yeni bir kapı araladı.
Heyet Tahrir'uş Şam (HTŞ) öncülüğündeki cihatçı blokla kurulan ilişkiler, yapılan ortaklıklar, Yeni Osmanlıcı hayaller, ağzı sulanan sermaye sınıfı için atılan adımlar derken, yönetemedikçe daha da Amerikancılığa sarılan AKP iktidarı Rusya'yla yürüttüğü denge politikasını kopartma noktasına getirdi.
Versiyonlar değişiyor, vizyon değişmiyor
1.0, 2.0 veya 3.0...
Evet NATO, farklı dönemlerde, farklı misyonlar üstlendi.
Ama hangi misyonu sahiplenirse sahiplensin, hangi versiyona geçerse geçsin asıl vizyonu hiç değişmedi.
Kapitalist düzenin çıkarlarını korumak...
NATO'nun bu değişmeyen vizyonunda Türkiye de her zaman önemli bir yer tuttu.
Kurdurdukları çetelerle katliamlar düzenledi, askeri hibelerle ordu dışa bağımlı kılındı, bütçenin NATO yükümlülüklerine ayrılmasıyla halk yoksulluğa mahkum edildi, dayatılan ekonomik planlarla tarım ve sanayi çökertilip ülke dış borca sürüklendi, sonunda da "çocukları" darbe yaptı.
NATO'nun Türkiye'ye atfettiği "önem" devam ederken, AKP'yi yeni onursuzluklar ve görevler, yurttaşları ise derinleşen yoksulluk, dökülecek kanlar bekliyor.
/././
AKP, MHP, CHP, İYİP, Saadet, Yeniden Refah ve diğerleri: Utanç verici ortaklık, utanç verici sessizlik
AKP zaten çeşmenin başında duruyor. Peki, lafa gelince "vatan, millet, sakarya" diyenler? Hepsi açıkça NATO'culukta birleşiyor, böyle olunca da kimse cumhuriyetin tasfiyesini, ülkenin bağımsızlık ve egemenliğinin un ufak edilmesini dert etmiyor. Bunları dert etmedikleri için de Ankara'da uygulanan utanç verici uygulamalara ilişkin tek kelime etmeden NATO zirvesinin sona ermesini bekliyorlar, utanç verici bir şekilde!
7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak zirve öncesi ülkenin başkentinde olağanüstü şeyler yaşanıyor.
- Kentte 28 Haziran’dan itibaren adı konulmamış bir OHAL ilan edildi. NATO karşıtı mitingler, eylemler yasaklandı.
- 6-12 Temmuz arası onbinlerce memura idari izin verildi.
- Kentin kritik tüm ana yolları kırmızı alan ilan edildi. Bu bölgelere araç girişi yasaklandı, yaya girişi kısıtlandı.
- Kırmızı alan ilan edilen bölgelerde araç trafiği yasaklandığı için fiilen buralardaki tüm esnafların ve işyerlerinin de kapısına kilit vuruldu.
- Protokol geçiş yollarındaki gecekonduların önü liderlerin “göz zevki” için panellerle kapatılıyor, yine yol üzerindeki bakımsız binalar boyanıyor.
- Trump’ın kalacağı otel başta olmak üzere kırmızı alan ilan edilen bölgelerin tamamında yeni asfaltlama çalışması yapılıyor.
- Yine kırmızı alan ilan bölgelerde binlerce çiçek ekimi, peyzaj düzenlemesi yapılıyor.
- Kente şehir dışından da binlerce polis getirildiği için yurtlardan öğrenciler atılıyor, yerlerine polisler yerleştiriliyor.
- Hastanelerde NATO’culara özel alanlar oluşturuluyor, önceliğin onlarda olduğuna dair genelgeler yayımlanıyor.
- Çankaya'daki kreşler kapatılıyor, çember her alanda genişletiliyor.
- İnşaat çalışmaları durduruluyor, kentte çivi bile çakılması yasaklanarak işçiler işsiz, yevmiyesiz bırakılıyor.
- Kırmızı alanda çalışan işçiler zorunlu yıllık izne çıkarılıyor.
- Öyle ki kentin bazı noktalarından çöp konteynırları kaldırılıyor, taksicilere tek tip kıyafet zorunluluğu geliyor.
Bunlar atılacak adımlardan sadece bazıları.
Macron’un koşu yolu için nerenin kapatılacağı henüz bilinmiyor örneğin.
Peki, bunca olağanüstü gelişme yaşanırken, Ankaralıların hepsi en azından bir hafta boyunca açık hava hapishanesine kapatılmaya çalışılırken, bu skandallara karşı ülkede iktidara talip olduğunu söyleyen partilerin liderlerinden ses çıkıyor mu?
Ya da neden çıt çıkmıyor?
Milli görüşçü, sosyal demokrat ve milliyetçi partiler dillerini neden yuttu?
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, geçtiğimiz hafta İstanbul’da yapılan NATO karşıtı buluşmada milli görüş, sosyal demokrat ve milliyetçi parti temsilcilerinin neden çıtlarını bile çıkaramadığını sorusunu gündeme getirmiş, çarpıcı açıklamalarda bulunmuştu.
Gerçekten de “kağıt” üzerinde yüzbinlerce üyesi olan, iktidara talip olduğunu söyleyen bu görüşteki partiler başkentte, gözlerinin önünde yaşanan bu skandallara ilişkin neden sessiz kalıyor?
Üstelik AKP iktidarının geleceğini bu NATO zirvesine bağladığı, kendi iktidarlarını sürdürmek için NATO’ya büyük tavizler vermeye hazırlandığı, ülkemizi NATO'nun yeni uğursuz planlarının parçası yapacağı ortadayken.
Gerçekten neden?
“Ülkemizin Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, AGİT, NATO gibi Batı İttifakı’nın çatı kuruluşlarında güçlenecek etkin varlığı, uluslararası karar ve ilişkilerde ulusal çıkarlarımızın korunmasını sağlayacaktır.”
Programında NATO’ya bağlılığına dair böylesi bir vurgu olan CHP’nin, NATO’ya karşı çıt çıkarması tabii ki mümkün olmuyor.
Hatta tam tersi, “Yürüttüğümüz demokratik mücadele bölgemizin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendirecek” diyor Özgür Özel.
Geçtiğimiz hafta sonu “bayrak” mitingi düzenleyen İYİP’e bakalım.
Sözde AKP muhalifi olan bu partinin durumu daha da içler acısı.
İYİP'e bakınca ülkenin en ateşli NATO’cu hareketlerinden birini görüyoruz. Programındaki NATO’cu vurgular bir yana, NATO’nun ülkemizdeki yapılanmasının içinde birçok üye ve yöneticisi olan bir parti İYİP.
Dolayısıyla genel başkanları Müsavat Dervişoğlu, mitinginden bir gün sonra OHAL ilan edilecek Ankara’da, bu skandal yasaklara da NATO Zirvesi’ne dair de tek kelime edemiyor.
Tek kelime edememek bir yana, Ankara’da NATO Zirvesi nedeniyle başlatılan fiili OHAL uygulamasını “kamu güvenliği için katlanılan zorunlu fedakarlık” diye niteleyip, uygulamadan etkilenecek işletmelere destek için kanun teklifi dahi veriyorlar.
İşin diğer tarafında “Milli Görüşçü” ya da AKP eskisi partiler var. Saadet, Yeniden Refah, Gelecek ve Deva gibi partiler, ülkenin içindeki en büyük ur olan NATO’ya karşı, zirve öncesi tek bir anlamlı ve güçlü çıkış yapmış değil.
Aylarca Filistin’deki katliama karşı açıklamalar yapan bu partiler, Filistin’deki soykırımın sürdürücüleri ülkemize gelirken kabuklara kapanmış, yüzlerini örtmüş durumda.
Neden önemli?
Adı geçen partilerin tamamı NATO’ya en büyük hizmeti kendilerinin verebileceğini söylüyor, o nedenle de dereyi geçerken at değiştirmelerini istiyor.
AKP iktidarı ise NATO'ya yıllarca en büyük hizmetleri kendisinin verdiğini dile getirip çok daha fazlasını yapabileceğini söylüyor, bu nedenle rakiplerinin bir adım önünde başlıyor yarışa.
Bunun için başta Ukrayna olmak üzere birçok uğursuz plana ülkemizi dahil etme peşindeler.
Tüm kavga ve plan bu sade gerçeğin üzerine kurulu.
Hal böyle olunca da hepsi NATO'culukta birleşiyor, kimse cumhuriyetin tasfiyesini, ülkenin bağımsızlık ve egemenliğinin un ufak edilmesini dert etmiyor.
Bunları dert etmedikleri için de Ankara'da uygulanan utanç verici uygulamalara ilişkin tek kelime etmeden NATO zirvesinin sona ermesini bekliyorlar, utanç verici bir şekilde!
***









