2 Temmuz 2026 Perşembe

soL "Köşebaşı + Gündem" -2 Temmuz 2026-


Düzen siyaseti NATO'da birleşiyor: Özgür Özel’in Erdoğan’la mutabakatı…

Ülkede NATO zirvesi dolayısıyla AKP tarafından OHAL ilan edilmiş durumdayken, bu tabloya itiraz etmeyen isimlerden biri olan CHP lideri Özgür Özel, bir kez daha NATO’ya seslendi, “onunla değil, bizimle çalışın” mesajı verdi. Düzen siyaseti bir kez daha tüm unsurlarıyla NATO’culukta buluşurken, sonuç olarak Erdoğan bu konuda rakiplerinden birkaç adım önde olmaya devam ediyor.

AKP iktidarı içine yuvarlandığı krizi aşmak adına bir kez daha tam boy Atlantikçilikle yola devam kararı aldı.

Bunun için ülkeyi NATO’nun uğursuz planlarının ve savaş tehditlerinin daha da içine çeken AKP iktidarı, ülkenin egemenlik ve bağımsızlığından kalan kırıntıları dahi ABD öncülüğündeki NATO’ya teslim etmeye hazırlanıyor.

Ortada en azından “şimdilik” Erdoğan iktidarının yanında ve arkasında duran bir NATO tablosu varken, AKP de bunu fırsata çevirmek için Ankara’daki zirveye hazırlanıyor.

Zirve sırasında tek bir çıt çıkmaması için eylemleri ve mitingleri yasaklamaları, yüzlerce kişiyi gözaltına alıp tutuklamaları, Ankara’da kuş uçmasını dahi yasaklayıp, yurttaşları açık hava hapishanesine hapsetmeye karar vermeleri tam da bu yüzden.

NATO liderleri, Erdoğan’ın ülkeye her açıdan “hakim” olduğunu görsün istiyorlar.

Bunun için yeni havalimanı pistleri, VIP salonlar, yeni yollar yapılıyor, asfaltlar dökülüyor, gecekondular NATO liderlerinin göz zevki için panolarla kapatılıyor, binaların dış cepheleri boyanıyor, yollar çiçekler ve devasa vazolarla süsleniyor.

Kısacası ülkenin başkentinde açık bir OHAL uygulanıyor.

Ancak ülkede iktidara talip olduğunu söyleyen partilerin önemli bir bölümü, bunca rezilliğe çıt dahi çıkarmıyor.

Bu isimlerden biri de CHP lideri Özgür Özel.

'NATO'nun çıkarlarını biz daha iyi koruruz' mesajı

Özel bundan kısa süre önce ABD’den Newsweek’e bir yazı yazıp “NATO çıkarlarını en iyi biz koruruz” demişti.

Bunca gelişmeye gözlerini kapayıp böyle bir yazı yazması tepki çeken Özel, bu kez İngiliz Financial Times’a yazdığı yazıda Erdoğan’ın yarın yüzünü Pekin ve Moskova’ya dönebileceğini söyleyip, yine NATO’nun çıkarlarını en iyi kendilerinin temsil edebileceğini söyledi.

Özel’in ülkedeki NATO ablukasına çıt çıkarmadığı sırada yazdığı bu yazılar kayıtlara onun NATO’culuğunun boyutlarını da geçirmiş olurken, TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, bu duruma tepki gösterdi.

Özel’in “AKP’ye güvenilmez, biz NATO’nun çıkarlarına daha uygun bir partiyiz” şeklinde özetlenebilecek tutumunun sürdüğüne işaret eden Okuyan, Özel’in şu sözlerini “Daha açık nasıl ifade edilebilirdi ki?” sorusuyla aktardı: “NATO zirvesinde Erdoğan kendini vazgeçilmez biri olarak gösterecektir. Ancak hiçbir ülkenin stratejik değeri, demokrasisinin yok edilmesiyle artmaz. Türkiye'nin müttefikleri, Erdoğan yönetiminin kendi çıkarlarına oluşturduğu riski net bir bakış açısıyla değerlendirmelidir. Kısa vadeli jeopolitik çıkarlar uğruna otoriter rejimlere meşruiyet kazandırmak tarihi bir hatadır. Bu yaklaşım nadiren istikrar getirir. Çoğu zaman ise ileride hesaplaşma anını daha tehlikeli kılar.”

Özel’in kaleme aldığı bu yazının NATO’nun Türkiye siyasetinde ne kadar ciddi bir ağırlığa sahip olduğunun itirafı olarak da okunabileceğine işaret eden Okuyan, sözlerine şöyle devam etti: Türkiye’de düzen siyaseti NATO konusunda mutlak bir uzlaşı içinde. İç politikada bu kadar gerilim varken bu mutabakat şaşırtıcı gelebilir. Ama aslında şaşırtıcı bir şey yok. İç politikadaki gerilimlerin yarattığı tozu toprağı kenara çekin, karşınıza yine çok güçlü bir mutabakat çıkar: Piyasa ekonomisi. Yani kapitalizm. Yani sermaye egemenliği. Yani sömürü düzeni. Yani yoksulluk, eşitsizlik, adaletsizlik, işsizlik ve kriz üreten toplumsal sistem.

İçerdeki bu mutabakatın ürünüdür dışarıdaki NATO mutabakatı." 

***

NATO 3.0 ve Türkiye: 'Rus tehdidi' hayaletine karşı yeni cephe ülkesi mi?-Yalçın Çuğ- 

Sovyetler'in çözülüşünden beri kendine yeni misyonlar icat eden ittifak, "NATO 3.0" sürümüne geçiyor. ABD'nin yönünü Hint-Pasifik'e çevirdiği bu yeni versiyonda, Avrupa'da yaşanacak boşluk için yeni bir aday var. Türkiye, Karadeniz lojistiğinden Akdeniz’deki "güney kanat" görevine kadar çok uluslu bir askeri girdaba sürükleniyor.

Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından, önce 1999'da Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti'ne uzandı. Beş yıl sonra Estonya, Letonya ve Litvanya’yı ittifaka katarak Rusya sınırlarına ulaştı. Sonrasında dört Doğu Avrupa ülkesi daha... Ve son olarak Rusya'yı çevreleyecek şekilde iki yeni ülke: Finlandiya ile İsveç.

Bu ilerleyişle beraber bölgedeki askeri varlık da artırıldı. Özellikle 2014 yılındaki Kırım gündemiyle kendini daha da hissettirmeye başlayan askeri varlık, Ukrayna savaşıyla daha da radikalleşti.

Estonya, Letonya, Litvanya, Polonya, Slovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan'a çokuluslu muharebe grupları konuşlandırıldı, doğu kanadında görevli asker sayısı artırıldı, cepheye sürülmek üzere çok yüksek hazırlık seviyesine sahip 300 binden fazla asker alarm durumunda tutulmaya başlandı.

Üye ülkelerin yaptırımları, çeşitli yasaklamaları, Ukrayna'yı silahlandırmasının yanı sıra çeşitli propagandalarla "Rusya tehdidi" isimli hayalet de bilinçli şekilde güçlendirildi.

Ancak bunlarla da sınırlı değil, birçok müttefik bu "hayalete" karşı askeri hazırlıklara ve olası olarak nitelendirdikleri çatışma senaryolarına karşı tatbikatlara başladı. Hatta kimi ülkeler geniş çaplı savaş senaryosu için 2 bin Rus askerinin aynı anda gözaltında tutulabileceği esir kamplarını test etmeye başladı.

Öte yandan bu hayalet oldukça işlevsel de...

Ülkenize asker mi konuşlandırılacak? "Rus tehdidi."

Silahlanmaya astronomik bütçeler mi ayrılacak? "Rus tehdidi."

NATO üyeliğinin meşrulaştırılması mı gerekiyor? "Rus tehdidi."

Ancak bu saldırganlıkta artık yeni bir boyuta, daha doğrusu yeni bir "versiyona" geçiliyor: NATO 3.0'a.

Yeni misyon, yeni versiyon

Peki ne bu NATO versiyonları ve güncellemeleri?

"NATO 1.0" olarak adlandırılan dönem aslında en bilindik versiyon. Sovyetler Birliği'nin büyük bir prestijle çıktığı İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, yani 1949'da gerçekleşen kuruluşu, Soğuk Savaş dönemini ve Sovyetler'in dağılmasını içeren tarih aralığını kapsıyor NATO 1.0. Bu versiyonun misyonu da basitti: Sovyet "tehdidine" karşı sermaye kurallarının hakim olduğu ülkelerin çıkarlarını koru, eğittiğin çetelerle devrimcileri katlet, darbeler gerçekleştir...

Peki, kuruluş amacı Batı dünyasının askeri gücünü birleştirerek "komünist yayılmacılığı" engellemek olan bu örgüt, Sovyetler Birliği çözüldüğünde ne yapacaktı? Kendine "yeni" misyon icat edecekti. Bunu da "NATO 2.0"la yaptı.

Sovyetler Birliği'nin ardından başlatılan bu versiyonun başlıca iddiası, "dünyadaki kriz odaklarına müdahale eden küresel bir güvenlik polisi" olmaktı. Kuruluşundan 46 yıl sonra NATO'nun ilk askeri "müdahalesi" de bu dönemde gerçekleşti. 1995'te Bosna-Hersek, ardından Sırbistan, Kosova, Makedonya. Ve 11 Eylül'le birlikte NATO, Ortadoğu'ya giriş anahtarını da elde etti: Afganistan, Irak, Libya. Halihazırda Doğu Avrupa'da at koşturmaya başlayan NATO, böylece operasyon sahasını Asya'ya kadar genişletti.

Bu versiyon "kağıt üstünde" hala devam ediyor gibi görünse de NATO'nun halihazırda Rusya'yı çevrelemeye dönük adımları, yaşanan gerilimler ve 2014 yılında Kırım'ın ilhak edilmesiyle 2.0'da radikal değişiklikler yaşanmaya başlandı.

Aslında '2.5' dönemi yaşandı

Başlıca tehditte değişime gidildi, müttefiklerin bütçeleri artırmaya çalıştığı ama yapısal olarak hâlâ eski modele bağımlı olduğu bir "ara dönem" başladı. 

Bu ara dönemde Rusya "tehdidine" karşı ilk silahlanma adımı 2014 yılında geldi. Üye ülkelerin 2024 yılına kadar savunma harcamalarını gayrisafi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 2'sine ulaştırmasına yönelik karar alındı. 

Kararın alındığı yıl 32 üye devletten yalnızca ABD, İngiltere ve Yunanistan savunma alanında yüzde 2'den fazla harcama yapıyordu. 

2025 yılına gelindiğinde ise yüzde 2 barajına ulaşamayan hala sekiz ülke bulunuyordu ve ülkelerin ortalaması da ancak yüzde 2,1'e ulaşabilmişti.

Fakat Avrupa'nın tüm askeri yükünün kendi sırtında olduğunu öne süren ABD'nin, yüzde 2 ile yetinmeye niyetinin olmadığı ortaya çıktı. ABD Başkanı Donald Trump, geçen sene Hollanda'nın Lahey kentinde düzenlenen NATO Zirvesi öncesinde talebini açıkladı: Her ülke silahlanmaya GSYH'sının yüzde 5'ini ayırmalıydı.

Birçok müttefik ABD'nin talebine karşı çıktı, Washington yönetimi üye ülkelere aba altından sopa gösterdi, Trump isteği olmazsa zirveye katılmayacağını açıkladı, Avrupa ülkelerini kapsayacak yeni bir ittifakın kurulup kurulamayacağına dair tartışmalar gündeme geldi, NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ikna ziyaretlerine girişti...

Tüm bu gelişmelerin ardından zirve gerçekleştirildi ve Trump'ın istediği oldu. Müttefikler, 2035 yılına kadar savunma ve güvenlikle ilgili harcamalara yıllık GSYH'nın yüzde 5'ini yatırmayı taahhüt etti.

NATO 3.0 ilan edildi

Tüm bu gelişmelerin ardından NATO yeni versiyonunu, yani "3.0"ı ilan etti.

7-8 Temmuz'da Ankara'da yapılacak zirve öncesi Brüksel'deki karargahta NATO ülkelerinin savunma bakanları bir araya geldi.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ve ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth, bu toplantıda "NATO 3.0"o resmi ağızlardan duyurdu.

NATO müttefiklerinin artık daha fazla sorumluluk üstlenmek zorunda olduğunu söyleyen Hegseth, bu kapsamda Avrupa'daki ABD kuvvetlerinin konuşlanmasını ve üslenmesini inceleyecek altı aylık bir "Savunma Bakanlığı Değerlendirmesi" başlattıklarını duyurdu ve "Buna 'NATO 3.0 Değerlendirmesi' diyelim" dedi.

Bunun başlıca nedeninin ise Washington'ın, ABD ordusunun kaynaklarını ve lojistiğini hem Rusya hem de Çin'e karşı istediği şekilde yönetememesi olduğu belirtiliyor. Bu senaryoda, ABD'nin Hint-Pasifik bölgesini çevreleme stratejisine odaklanmak için Avrupa'daki askeri yükünü hafifletmeyi tercih ettiğine dair değerlendirmeler kuvvet kazanıyor. 

Söz konusu plana göre ABD, Avrupa üzerindeki nükleer şemsiyesini korumaya devam edecek, ancak olası bir Rusya tehdidine karşı cepheye sürülecek tank, mühimmat, uçak ve asker gibi güçlerin birincil sorumluluğu ve liderliği tamamen Avrupa ülkelerinde olacak.

Bu nedenle ABD'nin, kriz anlarında müttefiklerine sağladığı bazı muharip uçak, lojistik tanker uçakları ve uçak gemisi gibi unsurların tahsisini kademeli olarak azaltacağı ve müttefiklerin bu boşluğu kendi sanayileriyle doldurmasının gerekeceği ifade ediliyor.

ABD'nin de baskısıyla Avrupa'nın kendi askeri sistemini geliştirmesini ve yönetmesini amaçlayan "transatlantik savunma sanayisi devrimi" olarak nitelendirilen adım, aslında NATO 3.0'ın belkemiğini oluşturuyor.

Hegseth de NATO 3.0'ın "Soğuk Savaş sonrası dönemde, İttifak'ın yeniden gerçek ve güçlü bir askeri ittifak olması gerektiğinin kabul edilmesi" olduğunu söylüyor. Bu adımın, "Avrupa kıtasında caydırıcılık sağlayabilecek ve Avrupa'nın konvansiyonel savunmasında öncü rol üstlenebilecek gerçek askeri kabiliyetlere sahip bir NATO anlamına geldiğini" iddia ediyor.

Rutte ise NATO 3.0'ın gerekliliğini Çin ve Rusya "tehdidine", bu ülkelerin savunmaya ayırdığı bütçelere işaret ederek açıklıyor.

Türkiye'yi bekleyen tehdit: Karargah, lojistik, savunma sanayi...

Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı'yla birlikte birçok Avrupa ülkesinin savunma sanayi harcamalarında astronomik artışlar yaşandı. Yine kimi Avrupa ülkeleri gelişmiş savunma sanayilerine sahip olsa da ABD'nin kıtaya yönelik harcamalarının azalması büyük bir boşluk doğuracak.

7-8 Temmuz'da Ankara'da yapılacak NATO Zirvesi'yle birlikte, "NATO 3.0" adı verilen bu yeni dönemin hatlarının belirginleştirilmesi ve ABD'den açılan alanın nasıl doldurulacağının kararlaştırılması bekleniyor. 

Bu kapsamda yeni askeri hazırlık modellerinin, Avrupa merkezli savunma sanayisi yatırımlarının ve yeni bölgesel planların resmi olarak karara bağlanacağı ifade ediliyor.

Burada da devreye Türkiye giriyor. İktidarıyla muhalefetiyle NATO'nun emir eri haline gelen Türkiye'ye yeni misyonlar biçilmeye hazırlanılıyor.

Halihazırda Türkiye’de yeni bir çokuluslu karargâh kurulması planlanırken, son iddialara göre Ankara'dan Karadeniz’de Ukrayna lojistiğini üstlenmesini, Ortadoğu ve Akdeniz’de ise “güney kanat” görevi almasını isteyeceği belirtiliyor.

Bahse konu misyonların yanı sıra Rutte'nin kısa süre önce yaptığı "İttifakımızın her üyesine fayda sağlayacak olan Türkiye'nin savunma sanayisi devrimine öncülük ediyor" açıklamasıyla ASELSAN'ı işaret etmesi ve Ankara'da gerçekleştirilecek zirvede on milyarlarca dolarlık yeni sözleşmeler imzalanacağını duyurması da dikkat çekiyor.

Rusya'yla arayı açmaya başlamıştı

AKP iktidarı her ne kadar ABD güdümünde hareket etse de yıllardır gitgelli bir ilişkiye sahip olduğu Rusya'ya karşı uygulanan yaptırımlara da Moskova'ya yönelik tehditlere de ortak olmamış, hatta arabuluculuk rolüne soyunmuştu.

2013'te Suriye'ye yönelik başlatılan emperyalist projede yıllarca karşıt cephede yer almalarına ve Türkiye'nin 2015'te Rusya'nın uçağını düşürmesiyle başlayan krize karşın, iki ülke de birbirinin ayağına basmamaya özen göstermişti.

Hatta Ukrayna savaşının başlamasının ardından uygulanan yaptırımlar nedeniyle Türkiye, Rusya için oldukça önemli bir "merkez" haline gelmiş, enerji akışı için kritik bir "ortak" olmuş, karşılıklı ticaret artmış, çeşitli ortaklıklara imza atılmıştı.

Ukrayna savaşının uzaması, yaptırımların şiddetlenmesi, Suriye'de Beşar Esad yönetiminin devrilmesi gibi faktörler, Türkiye'nin Rusya'yla gütmeye çalıştığı denge politikasında kritik değişimlere neden oldu.

Yıllarca Esad'a karşı cihatçıları destekleyen Türkiye, Suriye'de önemli bir nüfuz elde etti. Türkiye'nin Suriye'de yaşadığı bu "zafer", AKP iktidarının ABD'nin daha da gözüne girmesi ve NATO'da daha kritik bir müttefik olarak konumlanması için yeni bir kapı araladı.

Heyet Tahrir'uş Şam (HTŞ) öncülüğündeki cihatçı blokla kurulan ilişkiler, yapılan ortaklıklar, Yeni Osmanlıcı hayaller, ağzı sulanan sermaye sınıfı için atılan adımlar derken, yönetemedikçe daha da Amerikancılığa sarılan AKP iktidarı Rusya'yla yürüttüğü denge politikasını kopartma noktasına getirdi.

Versiyonlar değişiyor, vizyon değişmiyor

1.0, 2.0 veya 3.0...

Evet NATO, farklı dönemlerde, farklı misyonlar üstlendi.

Ama hangi misyonu sahiplenirse sahiplensin, hangi versiyona geçerse geçsin asıl vizyonu hiç değişmedi.

Kapitalist düzenin çıkarlarını korumak...

NATO'nun bu değişmeyen vizyonunda Türkiye de her zaman önemli bir yer tuttu.

Kurdurdukları çetelerle katliamlar düzenledi, askeri hibelerle ordu dışa bağımlı kılındı, bütçenin NATO yükümlülüklerine ayrılmasıyla halk yoksulluğa mahkum edildi, dayatılan ekonomik planlarla tarım ve sanayi çökertilip ülke dış borca sürüklendi, sonunda da "çocukları" darbe yaptı.

NATO'nun Türkiye'ye atfettiği "önem" devam ederken, AKP'yi yeni onursuzluklar ve görevler, yurttaşları ise derinleşen yoksulluk, dökülecek kanlar bekliyor.

/././

AKP, MHP, CHP, İYİP, Saadet, Yeniden Refah ve diğerleri: Utanç verici ortaklık, utanç verici sessizlik

AKP zaten çeşmenin başında duruyor. Peki, lafa gelince "vatan, millet, sakarya" diyenler? Hepsi açıkça NATO'culukta birleşiyor, böyle olunca da kimse cumhuriyetin tasfiyesini, ülkenin bağımsızlık ve egemenliğinin un ufak edilmesini dert etmiyor. Bunları dert etmedikleri için de Ankara'da uygulanan utanç verici uygulamalara ilişkin tek kelime etmeden NATO zirvesinin sona ermesini bekliyorlar, utanç verici bir şekilde!

7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak zirve öncesi ülkenin başkentinde olağanüstü şeyler yaşanıyor.

  • Kentte 28 Haziran’dan itibaren adı konulmamış bir OHAL ilan edildi. NATO karşıtı mitingler, eylemler yasaklandı.
  • 6-12 Temmuz arası onbinlerce memura idari izin verildi.
  • Kentin kritik tüm ana yolları kırmızı alan ilan edildi. Bu bölgelere araç girişi yasaklandı, yaya girişi kısıtlandı.
  • Kırmızı alan ilan edilen bölgelerde araç trafiği yasaklandığı için fiilen buralardaki tüm esnafların ve işyerlerinin de kapısına kilit vuruldu.
  • Protokol geçiş yollarındaki gecekonduların önü liderlerin “göz zevki” için panellerle kapatılıyor, yine yol üzerindeki bakımsız binalar boyanıyor.
  • Trump’ın kalacağı otel başta olmak üzere kırmızı alan ilan edilen bölgelerin tamamında yeni asfaltlama çalışması yapılıyor.
  • Yine kırmızı alan ilan bölgelerde binlerce çiçek ekimi, peyzaj düzenlemesi yapılıyor.
  • Kente şehir dışından da binlerce polis getirildiği için yurtlardan öğrenciler atılıyor, yerlerine polisler yerleştiriliyor.
  • Hastanelerde NATO’culara özel alanlar oluşturuluyor, önceliğin onlarda olduğuna dair genelgeler yayımlanıyor.
  • Çankaya'daki kreşler kapatılıyor, çember her alanda genişletiliyor.
  • İnşaat çalışmaları durduruluyor, kentte çivi bile çakılması yasaklanarak işçiler işsiz, yevmiyesiz bırakılıyor.
  • Kırmızı alanda çalışan işçiler zorunlu yıllık izne çıkarılıyor.
  • Öyle ki kentin bazı noktalarından çöp konteynırları kaldırılıyor, taksicilere tek tip kıyafet zorunluluğu geliyor.

Bunlar atılacak adımlardan sadece bazıları.

Macron’un koşu yolu için nerenin kapatılacağı henüz bilinmiyor örneğin.

Peki, bunca olağanüstü gelişme yaşanırken, Ankaralıların hepsi en azından bir hafta boyunca açık hava hapishanesine kapatılmaya çalışılırken, bu skandallara karşı ülkede iktidara talip olduğunu söyleyen partilerin liderlerinden ses çıkıyor mu?

Ya da neden çıt çıkmıyor?

Milli görüşçü, sosyal demokrat ve milliyetçi partiler dillerini neden yuttu?

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, geçtiğimiz hafta İstanbul’da yapılan NATO karşıtı buluşmada milli görüş, sosyal demokrat ve milliyetçi parti temsilcilerinin neden çıtlarını bile çıkaramadığını sorusunu gündeme getirmiş, çarpıcı açıklamalarda bulunmuştu.

Gerçekten de “kağıt” üzerinde yüzbinlerce üyesi olan, iktidara talip olduğunu söyleyen bu görüşteki partiler başkentte, gözlerinin önünde yaşanan bu skandallara ilişkin neden sessiz kalıyor?

Üstelik AKP iktidarının geleceğini bu NATO zirvesine bağladığı, kendi iktidarlarını sürdürmek için NATO’ya büyük tavizler vermeye hazırlandığı, ülkemizi NATO'nun yeni uğursuz planlarının parçası yapacağı ortadayken.

Gerçekten neden?

“Ülkemizin Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği, AGİT, NATO gibi Batı İttifakı’nın çatı kuruluşlarında güçlenecek etkin varlığı, uluslararası karar ve ilişkilerde ulusal çıkarlarımızın korunmasını sağlayacaktır.”

Programında NATO’ya bağlılığına dair böylesi bir vurgu olan CHP’nin, NATO’ya karşı çıt çıkarması tabii ki mümkün olmuyor.

Hatta tam tersi, “Yürüttüğümüz demokratik mücadele bölgemizin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendirecek” diyor Özgür Özel.

Geçtiğimiz hafta sonu “bayrak” mitingi düzenleyen İYİP’e bakalım.

Sözde AKP muhalifi olan bu partinin durumu daha da içler acısı.

İYİP'e bakınca ülkenin en ateşli NATO’cu hareketlerinden birini görüyoruz. Programındaki NATO’cu vurgular bir yana, NATO’nun ülkemizdeki yapılanmasının içinde birçok üye ve yöneticisi olan bir parti İYİP.

Dolayısıyla genel başkanları Müsavat Dervişoğlu, mitinginden bir gün sonra OHAL ilan edilecek Ankara’da, bu skandal yasaklara da NATO Zirvesi’ne dair de tek kelime edemiyor.

Tek kelime edememek bir yana, Ankara’da NATO Zirvesi nedeniyle başlatılan fiili OHAL uygulamasını “kamu güvenliği için katlanılan zorunlu fedakarlık” diye niteleyip, uygulamadan etkilenecek işletmelere destek için kanun teklifi dahi veriyorlar.

İşin diğer tarafında “Milli Görüşçü” ya da AKP eskisi partiler var. Saadet, Yeniden Refah, Gelecek ve Deva gibi partiler, ülkenin içindeki en büyük ur olan NATO’ya karşı, zirve öncesi tek bir anlamlı ve güçlü çıkış yapmış değil.

Aylarca Filistin’deki katliama karşı açıklamalar yapan bu partiler, Filistin’deki soykırımın sürdürücüleri ülkemize gelirken kabuklara kapanmış, yüzlerini örtmüş durumda.

Neden önemli?

Adı geçen partilerin tamamı NATO’ya en büyük hizmeti kendilerinin verebileceğini söylüyor, o nedenle de dereyi geçerken at değiştirmelerini istiyor.

AKP iktidarı ise NATO'ya yıllarca en büyük hizmetleri kendisinin verdiğini dile getirip çok daha fazlasını yapabileceğini söylüyor, bu nedenle rakiplerinin bir adım önünde başlıyor yarışa.

Bunun için başta Ukrayna olmak üzere birçok uğursuz plana ülkemizi dahil etme peşindeler.

Tüm kavga ve plan bu sade gerçeğin üzerine kurulu.

Hal böyle olunca da hepsi NATO'culukta birleşiyor, kimse cumhuriyetin tasfiyesini, ülkenin bağımsızlık ve egemenliğinin un ufak edilmesini dert etmiyor.

Bunları dert etmedikleri için de Ankara'da uygulanan utanç verici uygulamalara ilişkin tek kelime etmeden NATO zirvesinin sona ermesini bekliyorlar, utanç verici bir şekilde!

***

Mansur Yavaş NATO hazırlıklarından gururlu: 'Yıllardır özlemini çektiğimiz koordinasyonla çalıştık' 

Ankara'yı Ankaralılara zehir eden NATO hazırlıklarına destek olan Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş, iktidarla kurdukları işbirliğinden duyduğu gururu, "İlgili kamu kurumlarıyla yıllardır özlemini çektiğimiz koordinasyonla çalıştık" sözleriyle dile getirdi.


AKP iktidarı 7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek NATO Zirvesi nedeniyle başkentte fiili OHAL ilan etti.

NATO Zirvesi, AKP hükümetinin Türkiye’yi yeniden tam boy batıcı bir çizgiye çekmeye çalıştığı döneme denk geliyor.

Hem bu yüzden hem de tepkilerden protestolardan duyulan korkuyla iktidar, Türkiye halkını aşağılayan, ulusal egemenliği yabancıların memnuniyeti için peşkeş çeken, Batı karşısında kendisinden utanıp sıkılırken kendisini beğendirmeye çalışan bir zavallılık görüntüsü veren adımları peş peşe atmaya başladı.

Ankara’da kentin gecekondu mahallelerindeki yoksulluğu saklamak için tam boy reklam panoları dikiliyor, ABD Büyükelçiliği önündeki yola “antik vazo” görünümlü heykeller konuluyor, yollar kapatılıyor, inşaat işçisinden memura kadar herkesin çalışması durduruluyor, tüm bu rezillikler yetmezmiş gibi halkın çöp atacağı saatten, arabasını koyacağı yere kadar yasaklar getiriliyor.

Tüm bunların yaşandığı kentin büyükşehir belediyesi başkanı ise “koordinasyon içerisinde çalışması”ndan duyduğu gururu ilan ediyor.

'Ekiplerimize hizmetlerin daha dikkatli, daha hızlı ve daha etkin yürütülmesi konusunda gerekli talimatları verdik'

ABB Başkanı Yavaş "ilgili kamu kurumları ve belediyemiz, yıllardır özlemini çektiğimiz koordinasyon ve birlikte çalışma anlayışıyla bu süreçte çalışmıştır" açıklamasında bulundu.

"Son günlerde NATO Zirvesi dolayısıyla belediyemizin yürüttüğü çalışmalar hakkında çeşitli eleştiriler ve değerlendirmeler yapılıyor" diyen Yavaş, belediyenin konuya ilişkin açıklamasını da paylaştı.

Yavaş, paylaşımının devamında şu ifadeleri kullandı: 

"Sevgili hemşehrilerim; 

Bizim belediyecilik anlayışımıza göre yapılan eleştiriler; talep edilen hizmetlerin daha iyisini yapabilmemiz için yol göstericidir. Bu nedenle yapılan her eleştiriyi dikkatle dinliyor, her birini başımın üstünde taşıyorum. Hiçbir zaman kusursuz olduğumuzu söylemedik. Elbette eksiklerimiz var. Bunların bir kısmı belediyemizin iradesi dışında gelişen şartlardan kaynaklansa da bizim görevimiz mazeretsiz çözüm üretmektir.

Bu anlayışla, başta şahsım olmak üzere tüm üst yönetimimiz ve ilgili birimlerimiz gerekli değerlendirmeleri yaptı. Ekiplerimize hizmetlerin daha dikkatli, daha hızlı ve daha etkin yürütülmesi konusunda gerekli talimatları verdik. 

Bu vesileyle şunu da belirtmek isterim; ilgili kamu kurumları ve belediyemiz, yıllardır özlemini çektiğimiz koordinasyon ve birlikte çalışma anlayışıyla bu süreçte çalışmıştır. Katkı sunan tüm kurumlara da teşekkür ediyorum.”

AKP'nin halka eziyet tedbirleri neler?

İşte bu süreçte yaşananlardan bazıları:

      ***  

Başkent NATO’culara tahsis edilirken Ankara Valisi 52 bin sokak hayvanını toplamakla övündü

NATO Zirvesi nedeniyle başkentte halka karşı fiili OHAL ilan edilirken Ankara Valisi, "52 bin sokak hayvanının toplanması hedeflerine ulaşmakla" övündü.

Ankara’da 7-8 Temmuz tarihlerinde yapılacak NATO Zirvesi nedeniyle başkentin büyük bölümü halka kapatılırken, Ankara Valisi Yakup Canbolat kentte 52 bin sokak hayvanının toplandığını ilan etti.

Vali Canbolat sosyal medyadan yaptığı açıklamada “2024'te tespit edilen 52 bin sahipsiz sokak hayvanının toplanma çalışmalarında hedefe ulaşıldığını” açıkladı, “tespit dışı kalan varsa” arama ve toplama çalışmalarına “titizlikle” devam edileceğini duyurdu.

Canbolat "Kıymetli Ankaralı hemşehrilerim, Ankara İlimizde 2024 yılında tespiti yapılan 52 bin sahipsiz sokak hayvanının toplanması çalışmalarında bugün itibariyle 52 bin sayısına ulaşılmıştır. Tespit dışı kalan varsa arama/tarama ve toplama çalışmalarına titizlikle devam edilecektir" ifadesini kullandı.

İçişleri Bakanlığı, "sokak hayvanlarının etkin şekilde toplanmaması" gerekçesiyle Muğla'da CHP'li Köyceğiz Belediyesi ve Erzurum'da AKP'li Narman Belediyesi başkanları hakkında soruşturma izni vermişti. Bakanlık ayrıca, Şanlıurfa'nın DEM Parti’li Hilvan Belediye Başkanı Serhan Paydaş hakkında da konuya ilişkin araştırma izni başlatıldığını açıklamıştı.

***                              

Su faturaları elektrikle yarışıyor: İzmir'de yüksek faturalar yurttaşları bezdirdi -Aslı İnanmışık-

Plansız kent yönetimi sonucu aylarca su kesintileriyle mücadele eden İzmirliler şimdi de yüksek faturalarla karşı karşıya. "Az su tüketin" diyen Cemil Tugay göreve geldiğinden bu yana zam yapmadığını iddia ederken, belediye meclisinde alınan kararla "indirim" adı altında fazla tüketen abonelere "kademe uygulaması" getirdi. Yani zam.

Milyonlarca kişinin asgari ücretle kirada yaşamaya çalıştığı ülkemizde emekçiler ağır koşullar altında eziliyor.

Pahalı gıda ile fahiş kiralara son aylarda faturalar da yüksek kalemler olarak eklenmeye başladı.

Zaten sürekli zam yapılan elektrik hizmeti nedeniyle dağıtım şirketlerine her yıl milyarlarca lira ödeyen yurttaşlar, pek çok kentte su faturalarına da yüksek meblağlar ödemeye başladı. 

Bunlardan Ankara'daki durumu geçtiğimiz günlerde soL'da haberleştirmiştik.

Türkiye genelinde en yüksek su faturaları arasında yer alan bir diğer kent de İzmir.

Yeni su tarifesi tartışması: İndirim mi, gizli zam mı? 

2026 Mayıs Ayı Genel Kurulu’nda ZSU Genel Müdürlüğü’nün 2025 faaliyet raporu, kesin hesabı ve yeni dönem yatırımları görüşüldü.

Toplantıda konuşan İzBB Başkanı Cemil Tugay su ve atık su tarifeleri kapsamında ise 1 Haziran 2026’dan itibaren konut abonelerinin ücretlerinde indirime gidildiğini savundu. Tugay, “İzmir adım adım en ucuz su kullanan şehir olmaya gidiyor” iddiasında bulundu.

İZSU Genel Kurulu’nda kabul edilen su ve atık su tarifeleri kapsamında 1 Haziran 2026’dan itibaren konut abonelerinde 0-4 metreküp olan indirimli ilk kademe 6 metreküpe çıkarıldı. Fiyatında da indirim yapılan bu tarifenin metreküpü 33 lira yerine 25 lira olarak belirlendi. Buraya kadar indirim gibi gözüken tarifeyle ilgili İzmir'de tartışma başladı. 6 metreküp kullanımı aşan her abonenin zamlı tarife kapsamına alındığı söylendi.

Toplantıda AKP'li Meclis üyeleri, "0-6 metreküp kullanan kullanıcı 0-6 metreküpü aştığında buradaki indirimi kaybediyor" dedi. AKP'li Ercan Tekin, "0-10 metreküp için ödeyeceğimiz para 718 TL, KDV hariç. 0-6 metreküp yapmak istediğimizde 430 lira yapıyor. Yüzde 25 indirim ile 344 lira oluyor" diye konuştu. Cemil Tugay ise, "Mesele şu; bir şehre geliş noktasında bir giren su var, bir de fatura kesmek üzere saatlerden çıkan su var. Kanun gereği faturalandırılmayan tüketimler var. Onlar da kayıp kaçağa dahil. 6 metreküp su kullanan insanlar sadece 150 lira ödeyecekler. Daha öncekine göre 8 lira indirildi. Dolayısıyla biz indirim yaptık" ifadelerini kullandı.

İlçe belediyeleri tarafından faturalara eklenen "katı atık bedeli" gündeme geldiğindeyse, "Onu ilçelerinizle konuşun" demekle yetindi.

Konuşmasının sonuna doğru ise itiraf etti: "Fazla su tüketene kademe uygulaması yapacağız diyoruz."

10
10 metreküp civarında fatura su tüketimi olan ve İzmir Konak ilçesinde bulunan bir hanenin ödediği faturadaki dağılım böyle. Faturalar hem çok yüksek hem de üzerine çeşitli atık bedeli, vergi gibi kalemler ekleniyor. Üstelik TÜİK verilerine göre 4 kişilik bir ailenin su tüketimi 12-20 metreküp arasında değişiyor.

İzmirliler birkaç gündür isyanda: 'Bir yanlışlık olmalı!'

Son durumla birlikte birkaç gündür Haziran faturalarının son ödeme tarihinin yaklaşmasıyla faturalardaki artış ortaya çıktı.

soL'a konuşan İzmirliler faturalarının geçtiğimiz aylara göre görünür bir yükselme yaşadığını söylerken, bunun su tüketiminin artmasıyla açıklanmasının zor olduğunu düşünüyor. Özellikle gündüzleri evde olmayan ve uzun saatler çalışan yurttaşlar da benzer bir durumla karşı karşıya kaldığını söylüyor:  Bir yanlışlık olmalı diye düşündük ama doğruymuş!  İçme suyunu da arıtmadan kullanınca faturamız elektrikle aynı geldi. Zaten gıda, fatura ve kiradan sonra geriye pek bir şey kalmıyordu. Borçla dönmeye devam edeceğiz. Evde üç kişiyiz, bütün gün dışarıdayız, akşam güya daha ucuz saatlerde su kullanıp 500 liradan aşağı fatura ödemiyoruz. Otomatik ödeme talimatı olduğundan arada yükselmiş sonradan fark ettik. Neye göre belirleniyor çözemedik.

Konak'ta yaşayan bir yurttaşın son 3 faturası.

Şikayet sitelerinde de durum farklı değil.

İZSU'nun aldığı kararla değişen düzenlemeye göre 10 metreküpü aşan abonelerde fatura yüksekliği daha bariz durumda.

Şikayetlerden birinde de 34 günlük okumanın bedeli yükselttiği iddia edildi.

Hanelere zam, turizm patronlarına kıyak: Yüzde 50'ye varan indirim!

Bir diğer konu da kentte turizm patronlarına sağlanan ayrıcalık. 

Buna göre Kültür ve Turizm Bakanlığı onaylı "Sürdürülebilir Turizm Belgesi" olan otel ve konaklama tesisleri, su ve atık su kullanım bedellerini yüzde 50'ye varan indirimle ödüyor. Kent genelinde toplam bin 521 işletme bu teşvik uygulamasından faydalanma hakkına sahip. 

İzmir'in "adım adım en ucuz su kullanan şehir olmaya gittiğini" iddia eden Cemil Tugay da zaten "Türkiye’de turizm tesislerine yüzde 50 indirim yapan başka bir şehir yok" diyerek bu uygulamayla övünüyor.

Cemil Tugay: Az su tüketin

Sonra araya personel gideri ve sendikalı işçilerin hak talebini de bahane olarak sıkıştırarak, fabrikalara tek söz etmeden İzmirlilerden "az su tüketmesini" istiyor: Tek ricamız fazla su tüketilmesin istiyoruz. İzmir adım adım en ucuz su kullanan şehir olmaya gidiyor.  İZSU araçları mazot yakıyor. Pompaları elektrik kullanıyor. Sendikacılar az önce bu kürsüde iyi bir toplu iş sözleşmesi istedi. Personel giderleri var. Neden İZSU’dan tek taraflı iyilik bekleniyor? Tüm yükü İZSU, İzmir Büyükşehir Belediyesi çeksin, hükumet hiçbir şey yapmasın...  Ben bu suyu bedavaya da vermek isterim ama İZSU’nun malzeme ve personel gideri ne olacak, nasıl yatırım yapacak bu insanlar? Dikili’nin, Şakran’ın kanalizasyonu nasıl yapılacak?

İZSU Genel Müdürü Gürkan Erdoğan ve İzBB Başkanı Cemil Tugay. Konuyla ilgili bilgi almak üzere aradığımız İZSU Genel Müdürlüğü'nün telefonları cevap vermiyor.
İzmir'in su krizi aylardır sürüyordu, suçlu bulundu: İklim ve çok su tüketen vatandaş!

İzmir'de bir süredir su krizi yaşanıyordu. İktidar yetkilileri ve İzmir Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı görevliler, krizin kaynağında çoğunlukla "çok su tüketimi" bulunduğunu vurgulayıp, suçu iklim değişikliğine atmakta çareyi buldu. Altyapı eksikliği, kayıp kaçak oranının yüksek oluşu, şirketlerin aşırı su tüketimi görmezden gelindi. 

Barajların kuruması da eklenenince sonuç kent genelinde aylar süren planlı-plansız su kesintileri oldu.

Ve İzmir’de krizler birbirini tetikledi. Su kriziyle birlikte çöp krizi de büyüdü, kentin başına bela olan körfez kirliliği bir türlü çözülemedi. 

Şimdi barajlar dolmasına rağmen faturalardaki artış sürüyor.

Kamucu anlayış tasfiye ediliyor

Göreve geldiğinden beri suya zam yapmadığını savunan Cemil Tugay ve İZSU yönetimi tablo böyle olmasına rağmen bir de özelleştirme adımları atıyor. İZSU’nun Çiğli Atıksu Arıtma Tesisi’nin işletmesini özel şirkete devredilmesinin ardından özelleştirme hamlesini genişleten yöneticilerin, 1., 2. ve 3. bölgeyi kapsayan tüm atıksu arıtma tesisleri, terfi istasyonları ve yağmursuyu sistemleri için hizmet alımı ihalesi hazırladığı öğrenilmişti.

TKP'den 'Az su tüketin' diyen Cemil Tugay'a yanıt: 'Çözüm faturayı halka kesmek değil, kamucu hizmet'

https://haber.sol.org.tr/haber/tkpden-az-su-tuketin-diyen-cemil-tugaya-yanit-cozum-faturayi-halka-kesmek-degil-kamucu-hizmet

/././

AKP'de Tamar Tanrıyar kavgası ve Özel'in 'Frankenstein' göndermesi: 'Erdoğan'a elimdeki dosyaları ileteceğim' 

Tamar Tanrıyar'a hedef aldığı Turkuvaz Medya Grubu adına Sabah'taki köşesinden bugün yanıt veren Dilek Güngör, "bilinçli ve programlı" saldırı vurgusu yaptı, "Erdoğan'ı en etkili olarak savunan medyayı zayıflatmaya çabalayacaklar" dedi. Tanrıyar'ın serbest kalması sonrası Özgür Özel'in "Frankenstein’ın yarattığı canavara bakılacaksa Sabah gazetesine, Adalet Bakanlığı'na bir bakmak lazım" çıkışı ise dikkat çekti. Tanrıyar da çıkar çıkmaz çektiği ilk videosunda "Dosya ve belgeleri kendisine takdim edeceğim" sözleriyle yandaşları Erdoğan'a şikayet etti.

Yayınladığı videolarla CHP'li isimleri hedef alan Tamar Tanrıyar, AKP'yle bağlantılı isimleri, bazı yandaş gazetecileri gündem edince kendi mahallesinde tepki çekmişti. Hemen ardından Turkuvaz Medya'yı yani Erdoğan'ın damadı Albayrak ailesini "tehdit" edince gözaltına alındı. Beklenmedik şekilde de serbest bırakıldı. 

soL, Tanrıyar'ın gözaltına alınmasına giden sürecin AKP içi kavgayla bağını ve meselenin arka planını yazmıştı.

AKP içine yönelik ikinci dolaylı dokundurmasının sonunda yandaş basının bir bölümünün lincine maruz kalan Tamar Tanrıyar'a AKP içi cenahtan tepkiler sürüyor.

Tanrıyar'a Turkuvaz Medya Grubu adına Sabah'taki köşesinden bugün Dilek Güngör yanıt verdi. 

'Erdoğan'ı en etkili olarak savunan medyayı zayıflatmaya çabalayacaklar'

Dün “Nedense, FETÖ gibi her türlü terör örgütüyle mücadele eden ve daima savaşacak olan Turkuaz Medya Grubu’nu hedef alıyorlar. O videoyu çektirenlerin boyu buraya yetmez" diye yazıp sonra, boy iması tepkisi sonrası paylaşımını silmek zorunda kalan Güngör, bugün adeta medya grubunun sözcülüğünü yaptı.

"Grubumuza bilinçli ve programlı saldırı başlatıldı" diyen Güngör, "operasyonun zamanlaması manidar" sözleriyle seçim vurgusu yaptı:  Düşünsenize, Türkiye artık önümüzdeki aylarda seçim atmosferine yavaş yavaş girmeye başlayacak. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan 2028'de AK Parti'nin adayı. Ana muhalefet partisi CHP'nin içinde bulunduğu durum ortada. Ne yapacaklar? Elbette Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı en etkili olarak savunan medyayı zayıflatmaya çabalayacaklar. Engellemek için ellerinden geleni ardına koymayacaklar. Erdoğan'ın birlikte yol yürüdüğü yakın çevresine, dava arkadaşlarına dil uzatacaklar. İç ve dış siyasi hesaplaşmayı aile üzerinden yapmaya çalışacaklar. 

"FETÖ" imasına devam eden Dilek Güngör, Albayrak'ın medyasının hedef alınmasını neredeyse bir "tehlike" olarak gösteriyor.

"Turkuvaz Medya'nın durduğu yer de yolu da çizgisi de değişmez. Kim ne iftira atarsa atsın her daim bu grup dün olduğu gibi yarın da milli iradenin yanında olacak" diyerek, yazının bütününde aslında Erdoğan ve çevresine de "karşınızda değiliz" mesajı veriyor.

Turkuvaz Medya Grubu'nun "ülkeye yapılan her ihaneti net şekilde ortaya koyarak bozmaya çalıştığını, her daim milli iradenin yanında durduğunu, terör örgütlerine karşı en sert mücadeleyi verdiğini" söylemekten de geri durmuyor.

Özel'den dikkat çeken çıkış: 'Frankenstein’ın yarattığı canavara bakılacaksa Sabah gazetesine, Adalet Bakanlığı'na bir bakmak lazım'

Dün Meclis’teki grup toplantısında konuşan CHP lideri Özgür Özel de Sabah gazetesi üzerinden iktidar içi kavgayı gündeme getirdi. 

Erdoğan’a seslenen Özgür Özel, isim vermeden Adalet Bakanı Akın Gürlek’i işaret etti, "Aileye kim saldırıyorsa ve birileri de Frankenstein’ın yarattığı canavarı arıyorsa onu bizim buralarda değil; Adalet Bakanlığı tarafında aramak lazım" ifadelerini kullandı.

Özel şöyle konuştu: Butlana ‘Frankenstein’ diyorsan yanlış. Eğer butlan bir canavarsa, canavarı üreten de Frankenstein ise Frankenstein Recep Tayyip Erdoğan’ın ta kendisidir. Ama bir küçük katkım olsun, aynı çatı altında görev yapmışlığımız var. Bu Frankenstein profesör, ürettiği canavar var, o butlan mutlan değil. Eğer Erdoğan Frankenstein ise yarattığı canavarı hiç orada burada aramamak lazım. Çünkü Frankenstein’ın o küçük romanını okuduğunuzda sonu şöyle biter: Yarattığı canavar en son Frankenstein’a saldırır, onu hedef alır, onu yok etmeye çalışır. O yüzden eğer Frankenstein’ın yarattığı canavara bakılacaksa bugünkü Sabah gazetesine bir bakmak lazım. Aileye kim saldırıyorsa, bir damada birisi saldırıyorsa ve birileri de Frankenstein’ın yarattığı canavarı arıyorsa onu bizim buralarda değil Adalet Bakanlığı tarafında aramak lazım.

'Erdoğan'a dosya ve belgeleri götüreceğim'

Tamar Tanrıyar ise serbest bırakıldıktan sonra tonunu biraz düşürdüğü ilk videosunda yandaşları Erdoğan'a şikayet etti.

Cumhur İttifakı tabanı sayesinde dışarıda olduğunu savunan ve videosunun sonunda ağlayarak konuşan Tanrıyar, "Allah hepinizden razı olsun, sessiz çoğunluk aslında sessiz değilmiş. Halkın önünde kimse duramaz, hakkınızı helal edin. Haber yaparken babamı bile tanımam, ben sadece sessiz çoğunluğun sesi olmaya çalışan biriyim. Bu ülkenin suyunu bulandırmaya çalışanlara karşı haber yapmaya devam edeceğim" dedi.

"Bana iftira atmaya kalkanlara cevap bile vermeyeceğim, kaçmadım, kızımı tatile götürdüm" diyen Tamar Tanrıyar videosunun bir bölümünde "Avrupa bitmiş, Türkiye uçmuş" sözleriyle de tatilini anlattı.

Erdoğan'la görüşmeye çalışacağını söyleyen Tanrıyar, "Ben asla Cumhurbaşkanı Erdoğan'a hakaret etmem. Şu anda tek hedefim Cumhurbaşkanı'yla görüşmek. Yapmam gereken çok haber var ama önce Cumhurbaşkanımızla paylaşmam lazım onları. Hazırladığım dosyaları ve belgeleri kendisine takdim etmek istiyorum" ifadelerini kullandı.

***

Yargıtay’ın Can Atalay kararını Uçum’un verdiğine işaret etmişti: Prof. Özgenç’e 3 yıl sonra dava 

TCK’yı hazırlayan iki isimden biri olan hukuk profesörü İzzet Özgenç hakkında Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Can Atalay kararına ve AYM üyelerine suç duyurusuna karşı Erdoğan’a yazdığı “bilgi notu” nedeniyle dava açıldı. Özgenç 3 yıl önce yayımladığı bilgi notunda Yargıtay kararının bir mahkeme kararı değil Mehmet Uçum’un kararı olduğunu işaret etmişti.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, AKP’li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a da bir dönem hukuki destek veren, 2005’te yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu’nu (TCK) hazırlayan iki isimden biri olan Prof. Dr. İzzet Özgenç hakkında dava açtı. Savcılığın hazırladığı iddianamede İzzet Özgenç’e, “hakaret” ve "iftira" suçlamaları yöneltildi.

Cumhurbaşkanı'na bilgi notu paylaşımı suç olarak gösterildi

İddianamede, Özgenç’in sosyal medya hesabı ve internet sitesindeki "Sayın Cumhurbaşkanı'na arz edilmek üzere, hazırlanmış olan BİLGİ NOTU" başlıklı paylaşımı suç unsuru olarak gösterildi. 

Savcılık şikâyetin "Terörle Mücadelede Görev Almış Kamu Görevlilerini Hedef Gösterme", "İftira", "Hakaret", "Adil Yargılamayı Etkilemeye Teşebbüs" ve "Yargı Görevini Yapanı Etkilemeye Teşebbüs" suçlamaları ile yapılmış olmasına karşın Özgenç'in paylaşımının bu suçlamaları karşılamadığını belirtti. Savcılık, Özgenç hakkında "hakaret” ve "iftira" suçlamalarıyla iddianame düzenledi. 

‘Bu davaya ilişkin meramım sorulmadı’

Savcılık iddianamede Özgenç'in yazısının içeriğine de yer verdi. Özgenç ilgili yazısında tutuklu Türkiye İşçi Partisi Hatay Milletvekili Can Atalay'ın milletvekili seçilmesine rağmen tutuklu bulunması hakkında hukukî sakıncaları dile getirmişti.

Hakkında düzenlenen iddianameyi sosyal medya hesabından paylaşan Özgenç, "Bu davaya ilişkin soruşturma sürecinde meramım sorulmamıştır" ifadelerini kullandı.

'Karar Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin inisiyatifle verilmedi' demiş, Uçum'u işaret etmişti

Özgenç sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda “Sayın Cumhurbaşkanı’na sunulan 26.11.2023 tarihli BİLGİ NOTU'nun tam metnidir” diyerek o bilgi notunu yayımladı.

Bilgi notunda Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 8 Kasım 2023 tarihinde verdiği Can Atalay kararını “hukuk sistemimizde yer olmayan bir karar” diye niteledi. Kararın verildiği gün Efkan Ala ve Hayati Yazıcı ile bir araya geldiğini aktaran Özgenç, “Kendilerine kararın Dairenin kendi inisiyatifiyle verilmiş bir karar olamayacağını izah ettim” dedi.

Özgenç bu süreçte Cemil Çiçek ile görüştüğünü, Erdoğan’ın özel kalem müdürü Hasan Doğan’a gönderdiği iki bilgi notuyla Erdoğan’dan kararın geri alınmasını sağlama ve Atalay’ın milletvekilliğinin düşürülmesinde acele edilmemesi yönündeki düşüncesini aktardığını belirtti.

Erdoğan’ın başdanışmanı Mehmet Uçum’u ismini vermeden işaret eden Özgenç “Ancak bu süreçte Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’na başkanlık eden kişi tarafından kamuya, hukukla bağdaşmayan¸ de lege ferenda hukukun evrensellik karakterine ters düşen, 'milli hukuk' ve 'gayri milli hukuk' ayrımı gibi saçmalıkla malul açıklama yapıldı” ifadelerini kulandı.

'Hukuk Politikaları Kurulu'nun başında bulunan kişi ile Yargıtay postunu işgal eden kişi'

Özgenç Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin Can Atalay kararı ve Atalay hakkında ihlal kararı veren AYM üyelerine suç duyurusunun da “Hukuk Politikaları Kurulu’nun başında bulunan kişi ile Yargıtay Başkanlığı postunu işgal eden kişinin bilgisi dahilinde verildiğini ve yapıldığını” yazdı.

İzzet Özgenç 3 yıl sonra hakkında “iftira” ve “hakaret”ten iddianame düzenlenmesine yol açan bilgi notunda Erdoğan’a “Yargıtay Başkanlığı postunda oturan kişiyi çağırarak, bu ayıplı duruma bir an evvel son verilmesi için gerekenin yapılmasını sağlamanız gerekir” diye seslendi.

Özgenç'in paylaştığı 3 yıl önce Erdoğan'a ilettiği bilgi notu şöyle:

Avukat olan Şerafettin Can Atalay, 2023 Genel Seçimlerinde Hatay’dan milletvekili adaylığı başvurusunda bulunduğu tarih itibarıyla hakkında TCK, m. 312’de tanımlanan 'Hükümete karşı suç'tan dolayı açılmış olan kamu davasında, İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 18 yıl hapis cezasına hükmedilmişti. Ancak, Yargıtay 3. Ceza Dairesi önünde temyiz incelemesini beklemekte olan bu mahkûmiyet hükmü henüz kesinleşmediği için milletvekili adaylığı kabul edilmiştir. Adı geçen kişi, 14 Mayıs tarihli seçimlerde milletvekili seçilmiştir. Bu süreçte Yargıtay ilgilileri ile görüşerek, milletvekili seçilmesi halinde bir dokunulmazlık tartışması yaşanacağından bahisle, bu kişi hakkında verilmiş olan mahkûmiyet hükmünün temyiz incelemesinin bir an evvel tamamlanması gerektiği yönünde görüş paylaşımında bulundum. Ancak, söz konusu mahkûmiyet hükmü ile ilgili temyiz incelemesi geciktiği için, tutukluluk hali devam eden kişi, avukatları marifetiyle Yargıtay 3. Ceza Dairesine başvurarak, Anayasa’nın milletvekili dokunulmazlığına ilişkin hükümlerine istinaden, yargılandığı davada durma kararı verilmesi ve tahliye talebinde bulunmuştur. Yargıtay 3. Ceza Dairesi, bu taleplerin reddine karar vermiştir.

Bunun üzerine, adı geçen kişi Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulunmuştur.

Bu arada, Yargıtay 3. Ceza Dairesi, temyiz incelemesini tamamlayarak, adı geçen kişi hakkında verilmiş olan mahkûmiyet hükmünün onanmasına karar vermiş ve bu suretle söz konusu mahkûmiyet hükmü kesinleşmiştir.

Anayasa Mahkemesi, dokunulmazlık hükümlerinin istisnasını oluşturan suçlara ilişkin Yargıtay uygulamasında çelişkili kararların bulunduğu, Anayasa’ya göre bu suçların kanunla açık bir şekilde belirlenmesi gerektiği, bu hususa daha önce verdiği çeşitli kararlarda işaret etmiş olmasına rağmen, bu konuda henüz bir kanuni düzenleme yapılmamış olması gerekçesiyle hak ihlali ve yeniden yargılama kararı vermiştir.

Anayasa Mahkemesinin hak ihlali kararı üzerine İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, ihlalin sebebini oluşturan kararın Yargıtay tarafından verildiği gerekçesiyle dosyayı Yargıtay’a göndermiştir.

Bu arada 30 Ekim Pazartesi günü Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin bir yetkilisi ile yaptığım görüşmede, bu dosyanın İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderilmesi gerektiği ve Anayasa Mahkemesi’nin kararının gereği olan yargılamanın bu mahkemece yapılacağı yönündeki hukuki görüşümü kendileri ile paylaştım.

Ancak, 8 Kasım Çarşamba günü Yargıtay 3. Ceza Dairesi, sürpriz bir şekilde, hukuk sistemimizde tanımı olmayan bir karar verdi. Bu karar üzerine aynı gün akşamı Sayın Efkan ALA ve Sayın Hayati YAZICI ile bir araya gelerek bir durum değerlendirmesinde bulunduk.

Bu değerlendirmede ben kendilerine bu kararın bir an evvel geri alınması gerektiği yönünde görüş açıklamasında bulundum. Bu çerçevede ben kendilerine 30 Ekim günü yaptığımız görüşmeden bahsederek, bu kararın Dairenin kendi inisiyatifiyle verilmiş bir karar olamayacağını izah ettim. Söz konusu kararın bir an evvel geri alınabilmesi için, Yargıtay Başkanı ile hemen görüşülmesi ve Yargıtay Başkanı tarafından inisiyatif kullanılarak bu kararın geri alınmasının sağlaması gerektiğini kendilerine izah ettim.

Bu arada Sayın Cemil ÇİÇEK ile görüştüm. Zatı âlinize iletilmek üzere Özel Kalem Müdürünüz Sayın Hasan DOĞAN’a gönderdiğim 11 Kasım tarihli mufassal ve 12 Kasım tarihli muhtasar Bilgi Notları ile, Yargıtay 3. Ceza Dairesinin söz konusu kararının geri alınması sağlama ve adı geçen kişinin milletvekilliğinin düşürülmesi konusunda acele edilmemesi için gerekli girişimlerde bulunması yönündeki düşüncelerimi kendilerine arz ettim.

Keza bu süreçte söz konusu 11 Kasım ve 12 Kasım tarihli Bilgi Notlarını Sayın Numan KURTULMUŞ’a gönderdim ve Anayasa Mahkemesinin ilgili kararları çerçevesinde önerdiğim bir maddelik taslak metin değerlendirilerek, bir an evvel bir kanuni düzenleme yapılmasının sağlanması ve bu kanuni düzenleme yapılıncaya kadar adı geçen kişinin milletvekilliğinin düşürülmemesi gerektiği yönündeki düşüncelerimi kendilerine arz ettim.

Ancak bu süreçte Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu’na başkanlık eden kişi tarafından kamuya, hukukla bağdaşmayan¸ de lege ferenda hukukun evrensellik karakterine ters düşen, “milli hukuk” ve “gayri milli hukuk” ayrımı gibi saçmalıkla malul açıklama yapıldı.

Yargıtay Başkanlığı postuna oturan kişi, Yargıtay 3. Ceza Dairesinin verdiği kararın öncesinden itibaren bütün bu olup bitenlerden haberdar olmasına rağmen, Başkanlık görevinin gereklerini yerine getirmemiştir. Bu çerçevede, Anayasa Mahkemesi Başkanı ile görüşerek, karşılıklı kurumsal iletişimle meramlarını paylaşmak ve mevcut sorunların çözümüne yönelik olarak ortak hareket etmek yerine; Anayasa Mahkemesini töhmet altında bırakan basın açıklaması yapmak yoluna gitmiştir (Bkz. Yargıtay Başkanlığı adına yapılan 10 Kasım 2023 tarihli Basın Açıklaması).

Özellikle ve açıklıkla ifade etmem gerekir ki, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin hukuk sistemimizde tanımı olmayan bu kararı ve Anayasa Mahkemesi Başkan ve Üyeleri hakkındaki suç duyurusu, Hukuk Politikaları Kurulu’nun başında bulunan kişi ile Yargıtay Başkanlığı postunu işgal eden kişinin bilgisi dahilinde verilmiş ve yapılmıştır.

Yargıtay’a başkanlık eden kişi, zaman zaman görevinin gereklerinin dışına çıkarak, bu kurumun saygınlığını zedelemiştir. Hakkında bulunulan, doğru veya yanlışlığı konusunda fikir sahibi olmadığım isnatlar dolayısıyla bir Yargıtay üyesinin bir televizyon programına çıkarak kendisini savunmaya çalışması ve bu savunma sadedinde siyasi içerikli mesajlar vermesi karşısında Yargıtay Başkanı gerekeni yapmamıştır.

Aksine, Ankara Emniyet Müdürünü makamına çağırarak, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olan bir soruşturma dosyasının içeriğine ilişkin olarak bilgi temin etmeye çalışmıştır. Oysa soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısısın, soruşturma dosyasının içeriği hakkında, uygun zamanda, gerekli olduğu ölçüde, ilgili kamu kurumunu bilgilendirmesi, kanun gereğidir. Yargıtay Başkanlığı postunda oturan kişinin gereksiz olmasına rağmen, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet savcısından bilgi talep etme yerine, İl Emniyet Müdürünü makamına çağırarak, ilgili soruşturma dosyası içeriği hakkında bilgi temin etmesi, görevinin gerekleriyle bağdaşır bir durum değildir.

Yargıtay Başkanlığı postuna oturan bu kişi, bilimsel içerikte olup olmadığına bakmaksızın, sahabet duyduğu kişilerin protokol dışı davetlerine icabetten imtina etmezken; hukuk bilimi alanında düzenlenen bilimsel toplantılara Yargıtay Üyelerinin katılmasına müsaade etmemiştir.

Önümüzdeki aylarda yapılacak olan Yargıtay Başkanlığı seçimlerinde yeniden aday olma niyetinde olan bu kişi, bu süreçte ihtiyacı olan desteği (!) temin edebilmek için, siyasî içerikli de olsa çeşitli toplantılara, toplanmalara icabetten geri durmamaktadır.

Sonuç olarak şunu ifade etmem gerekir ki, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin 8.11.2023 tarihli ve Değişik İş: 2023/144 sayılı kararı üzerinden Yargıtay’ın, Anayasa Mahkemesi’nin, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin yıpratılmasına ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin 'Hukuk Devleti' vasfının tartışılmasına fırsat oluşturmamak gerekir. Anayasa Mahkemesi Başkan ve Üyeleri hakkında, verdikleri doğru veya yanlış bir karardan dolayı suç duyurusunda bulunulması, utanç verici bir durumdur.

Yargıtay 4. Ceza Dairesi, itiraz üzerine verdiği 20.11.2023 tarihli ve Değişik İş: 2023/2 sayılı kararla, Yargıtay 3. Ceza Dairesinin kararının doğruluğunu teyit etmemiştir.

Yargıtay 3. Ceza Dairesinin bu kararı ile, Türkiye Cumhuriyeti Devletinde Genelkurmay Başkanlığı görevine atanan kişinin, terör örgütü yöneticisi olmakla suçlandığı davada, bu göreve atanmasıyla söz konusu suçun işlenmesine başlandığı, bu görevden emekliye ayrılmasıyla suçun işlenmesinin tamamlandığı kabul edilerek, hakkında tutuklama kararı verilmesi arasında hiçbir fark bulunmamaktadır. Bu tutuklama kararının hemen akabinde 5 Ocak 2012 günü erken saatlerdeki müşterek görüşmemiz sırasında yapmış bulunduğum 'bu karar, bu mahkeme üyelerinin kendilerinden menkul bir cesaretle verilmiş bir karar değildir' yönündeki tespit ve değerlendirmemi, Yargıtay 3. Ceza Dairesi’nin söz konusu kararı bakımından da aynen tekrarlarım.

Bu utanç verici durum karşısında Anayasa Mahkemesi tarafından kendi Başkan ve Üyeleri hakkında bulunulan suç duyurusu ile ilgili olarak bir karar verilmeden, bu ayıbın daha da büyümesinin önüne geçmek için, Yargıtay 3. Ceza Dairesinin mevzuatımızda hukuki tanımı olmayan, Anayasa Mahkemesinin kararını tanımama yönündeki kararını bir an evvel geri alması gerekmektedir. Yargıtay Başkanının da bunu sağlaması, görevinin gereğidir.

Anayasanın 104. maddesinin ikinci fıkrasında tanımlanan göreviniz bağlamında Yargıtay Başkanlığı postunda oturan kişiyi çağırarak, bu ayıplı duruma bir an evvel son verilmesi için gerekenin yapılmasını sağlamanız gerekir.

Selam ve saygılarımla takdirlerinize sunarım,

Prof. Dr. İzzet ÖZGENÇ

'Etrafınızı saran hukukçu geçinen çakallar yüzünden...'

Özgenç bu bilgi notundan birkaç gün sonra Erdoğan’a hitaben yayımladığı bir açık mektubu da sosyal medya hesabından paylaşmıştı. Bu paylaşımda ise özetle Yargıtay'ın Can Atalay kararının Erdoğan'ın da bilgisi dahilinde verildiğinin anlaşıldığını söylemiş, "etrafınızı saran hukukçu geçinen çakallar yüzünden" diyerek Erdoğan'a düşüncelerini zamanında aktaramadığını belirtmişti. Özgenç, Erdoğan'ı "devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını temin etme" görevine davet etmişti.

Bu paylaşım sonrası Yargıtay 3. Ceza Dairesi üyeleri Kasım 2023’te İzzet Özgenç hakkında “terörle mücadelede görev almış kamu görevlilerini hedef gösterme” suçundan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunmuştu.

***

İBB davasına bakan mahkeme kapatıldı: Dava 33'üncü ACM’de devam edecek 

HSK Birinci Dairesi’nin yayımladığı kararnameyle Ekrem İmamoğlu ve çok sayıda belediye görevlisinin yargılandığı İBB davasına bakan 2 heyet başkanını 33’üncü Ağır Ceza Mahkemesine atadı, İBB davası burada görülmeye devam edecek. https://haber.sol.org.tr/haber/ibb-davasina-bakan-mahkeme-kapatildi-dava-33uncu-acmde-devam-edecek-411284

***

‘Barışta ortak gelecek’: Kimin barışı?-Ali Rıza Aydın- 

Türkiye’nin emperyalizme teslim olmasını kabul etmeyenler NATO gerçeğini ve barış kandırmacasını, yalnızca NATO’ya bağımlılığı hedef alan bir savaşımın eksikli olduğunu, NATO’yu yaratıp büyüten tüm ekonomik, siyasal, ideolojik güçlerin sınıfsal karşıtlıkla hedef alınması gerektiğini biliyor, anlatıyor ve boyun eğmeyerek bağımsız, sınıfsız, sömürüsüz bir ülkede yaşamak için örgütleniyor.

NATO zirvesi için yollar boyunca yerleştirilen panolarda yazıyor “güvenliğin anahtarı”, “barışın anahtarı”, “barışta ortak gelecek” savsözleri. NATO’yu ve 2026 zirvesini bu sözlerle anlatıyorlar dünyaya. Bin bir surat NATO’nun dünyayı kandırmak için kullandığı sözcükler, emperyalizmin de maskeleri olarak kullanılıyor. Dünyayı kana bulayanlar, soykırımcılar, işgalciler, doğa ve kültür varlıkları katliamcıları, sömürücüler yineleyip duruyor güvenlik ve barışı. 

Bu nasıl güvenlik, bu nasıl barış? İşte Ankara, işte Türkiye… 

Halkın olmadığı, dışlandığı, yasaklı yaşama mahkum edildiği ortamda güvenlik ve barışın sahipleri de ortakları da belli. Savsözlerin özünü ilkin burada görebiliriz. 

İkinci olarak bakılacak yerlerden biri kendisini “fikir üreten fabrika” olarak tanımlayan TÜSİAD. NATO’ya verdiği anlamı hep önemseyen, “Küresel Siyaset” forumları içinde “Küresel Güvenlik Mimarisinde NATO’nun Yeni Stratejisi ve Türkiye’nin Rolü” konusunu işleyen TÜSİAD, Ankara Zirvesi öncesi de ilgisini eksik etmemiş, 23 Haziran 2026’da “NATO’nun geleceği” başlıklı çevrimiçi bir toplantı düzenlemiş. Merak edenler TÜSİAD sayfasından izleyebilir.

Sermaye sınıfıyla, saldırı ve işgallerle NATO'nun ilişkisi ortadayken NATO’nun “barış örgütü” olacağına kargalar bile güler. 

Ankara’daki liderler Zirvesi'nden önce İstanbul’da yapılan Parlamenterler Zirvesi'nde Türkiye’den Filistin, Filistinliler ve barış vurgusu gelmiş. Atı alan Üsküdar'ı geçmiş, Filistin için barış isteniyor. Bu barışın adı belli: emperyalizmle, onun çizeceği yeni haritayla barışıklık, işbirlikçi Filistinli…

Parlamenterler zirvesinden geçilecek bir başka alan düzen içi siyaset. Kimisi görmezden geliyor NATO’yu, kimisi de bağlılığını dile getiriyor yasaklara yarım ağız değinirken. Ama hepsi NATO’cu… 

NATO’nun barış dediği, sömürülenlerin sömürenlerle, işçi sınıfının sermaye sınıfıyla uzlaşmasını, uyumlaşmasını istemekten başka bir şey değil.

Onlar bir yandan burjuva hukukuna, emperyalizmin uluslararası hukukuna kayıtsız koşulsuz üstünlük yükler diğer yandan zaman ve/veya mekana göre hukuksuzluğun en uç noktalarını uygulamaktan kaçınmazlar. Onlar barış der saldırmaktan, kan dökmekten kaçınmazlar. 

Onların barışı emperyalizmin kurum ve kurallarına kayıtsız koşulsuz uyulmasına, siyasal, ekonomik, kültürel, toplumsal bağımlılığın, sömürünün sürdürülmesine dayalı; rüzgara yazılı, sahte. 

NATO zirvesi yasaklarına, açık tutukevinde yaşamak anlamı yüklemek yanlış olmaz. Böyle barış olur mu? 

Savaştan, her türlü baskı ve sömürüden kurtulmadan, toplumsal yaşam hakkında ve yaşama yön veren temel kararların alınmasında söz ve karar sahibi olmadan barıştan söz edilebilir mi? Kapitalizme, emperyalizme teslim olarak, gericiliğe bağımlı yaşayarak barıştan söz edilebilir mi? 

Nâzım Hikmet, 1954 Dünya Barış Konseyi Toplantısı'nda NATO’yu “dünya barışını tehdit eden büyük tehlike” olarak tanımlar. NATO’yu TÜSTAV (Türkiye Sosyal Tarih Araştırmaları Vakfı) arşivinden, Nâzım’ın bu toplantıdaki kendi sesinden dinleyelim.

https://www.youtube.com/watch?v=U4QxyXR0VdY

Yoksulluğu, sömürüyü ve eşitsizliği dayatan, saldırganlıkla ve kan akıtarak beslenen, yağmacı, hakları gasp eden, bilimi ve emeği metalaştıran, aklı körelten, insanlara yurdunu terk ettiren kapitalizm, emperyalizm ve gericilik yapısı gereği barışı getirmez, getiremez. Burjuvazinin egemenliğinde, sınıfsal eşitsizliği üreten düzende barış olmaz; komprador rejimin organı NATO’nun zirvesinden barış çıkmaz.

Onların barış dedikleri kapitalizmi, emperyalizmi, gericiliği aklamaktır; burjuvazinin kendisi gibi ikiyüzlüdür.

Sınıf savaşları tarihini yok edecekmiş gibi sığınıyorlar barış sözcüğüne. Barışın ancak işçi sınıfı öncülüğünde kapitalizm yıkıldığı, sınıfsız ve sömürüsüz bir dünyaya kavuşulduğu zaman geleceğini unutuyorlar. 

Yannis Ritsos’un “kitaplık yapıldığı zaman hapishaneler” “barış budur işte” dizelerine göndermeyle sömürü ortadan kalktığı, eşitlik-özgürlük diyalektiği yaşama geçtiği zamandır barış. 

Türkiye’nin emperyalizme teslim olmasını kabul etmeyenler NATO gerçeğini ve barış kandırmacasını, yalnızca NATO’ya bağımlılığı hedef alan bir savaşımın eksikli olduğunu, NATO’yu yaratıp büyüten tüm ekonomik, siyasal, ideolojik güçlerin sınıfsal karşıtlıkla hedef alınması gerektiğini biliyor, anlatıyor ve boyun eğmeyerek bağımsız, sınıfsız, sömürüsüz bir ülkede yaşamak için örgütleniyor. 

İşçi sınıfının barışı kendi eseri olacaktır.

/././

NATO aşkı başkadır -Alpaslan Savaş- 

Türkiye’de iktidar NATO’cu. Sosyal demokrat ana muhalefet tüm kanatlarıyla NATO’cu. Milliyetçiler, liberaller NATO’cu. Geçmişte de böyleydi, bugün de öyle. Düzen siyasetinin NATO aşkı bir başkadır.

Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi yaklaşıyor. Türkiye yüz kızartıcı bir iştahla dünyayı uluslararası tekellerin çöplüğüne çevirenleri baş tacı etmeye hazırlanıyor. Ankara zirve için adeta kafese kapatıldı. Yasaklar dün itibarıyla başka illere de yaygınlaştırıldı.

1945’te Amerikan zırhlısı Missouri’nin Türkiye ziyaretinde genelevleri boyayıp Amerikan askerlerine eğlenceler düzenleyenler şimdi de bir pedofili ağırlamanın heyecanını yaşıyorlar.

Utanç verici.

Siyasal İslamcıların gözleri bir kez daha Amerikan bayrağının yıldızlarıyla kamaşıyor. Amerikancılıkları tescillidir. Bir NATO darbesi olan 12 Eylül’den yararlanıp serpildiler. Darbecilerin işçi sınıfına ve sola baskısından yararlanıp önce iktidar ortağı, sonra iktidar oldular. 2000’lerin ortalarında Washington’a yalvardılar, biraz da kendilerini kanıtlayıp “süpürülmeyip kullanıldılar”. NATO’ya ve ABD’ye hizmet ettiler. Hiç kimse onları zorlamadı, iktidara gelebilmek ya da orada tutunabilmek için rol falan da kesmediler. Çünkü hep NATO’cu ve Amerikancıydılar.

Siyasal İslamcıların NATO’culuğu 69’da İstanbul Boğazı’na demirleyen Amerikan 6. Filosu’nu protesto etmek için toplanan devrimci gençler ve işçilere saldırıp donanmayı kıble yaparak namaza durabilecek kadar da ideolojiktir.

Milliyetçiler de böyledir. İktidar ortağı MHP lideri Bahçeli’nin son dönem işaret ettiği Türkiye’nin Rus-Çin ittifakı içinde yer alması tiratları kimseyi yanıltmasın. Bu hareketin kuruluşunda NATO gladyosu var. Bugünkü MHP’nin pazarlıkçılığı, NATO’da daha güçlü rollere talip olunmasından.

Bir ülkenin emperyalist hedeflerini sermaye sınıfı belirler. O sınıf Türkiye’de bugün 60’lara göre çok daha gelişkin ve agresif. Türkiye’nin kendi sınırları dışında yayılması, sermaye sınıfının yeni coğrafyalarda sömürü alanlarına yerleşmesi demek. 60’larda sermaye sınıfına içeride hizmet eden, bunun için ülkeyi iç savaşa sürüklemeyi göze alan milliyetçi hareket, şimdi iktidar ortağı olarak Türkiye burjuvazisinin sınır ötesi yayılmacılığının sözcülüğünü yürütüyor. Yeni Osmanlıcılık diyoruz. Adında yeni olduğuna bakmayın, kökleri aynı uğursuzluğa, Amerikancılık-NATO’culuk ve anti-komünizme uzanır.

Diğer milliyetçi partiler de Bahçeli’nin MHP’sinden farklı değil. Pazar günü İYİP’in çağrısıyla yapılan bayrak mitinginin gündemi çözüm süreciydi. Bunca Türk bayrağının, vatan millet edebiyatının, ülke bütünlüğü vurgusunun yanında ilaç için tek bir NATO kelimesi duyulmadı. Zirveye bir hafta kala muhalefetteki milliyetçilerimizin tek gündemi Kürt düşmanlığıdır.

İYİP mitingleri böyleydi de DEM’in aynı hafta sonu yapılan “özgürlük mitingleri” farklı mıydı? Orada da ne NATO ne NATO’cular gündem edildi. Süreç hızlansın istendi, Öcalan’a özgürlük talep edildi. Oysa tam o sırada Türkiye, önümüzdeki hafta yapılacak zirvede emperyalist barbarlıkta birinci sınıf roller üstlenmeye hazırlanıyordu.

Liberaller de aynı havadalar. Kimi aydınların Ankara’da toplanacak zirveye öyle çok da ses etmemelerinin altında, güvenlik mimarisini yeniden kurgulayıp güçlendirmeye çalışan AB’nin önümüzdeki dönem Türkiye ile ilişkilerini yeniden gündeme alma ihtimali yatıyor. Güvenilir bir NATO üyesi olduğu teyit edilmiş Türkiye’ye AB’nin yeni kapılar açma ihtimalinden heyecan duydukları kesin. Yalnız bu kez motivasyonun “AB demokrasisi” değil “AB ordusu ve güvenliği” olduğunu bir köşeye not etmeliyiz. Liberalizmin Batıcılığı ve demokrasiciliği Amerikancılık ve NATO’culuğa bağlıdır.

Ve aslan sosyal demokratlarımız!

Butlan kriziyle çözülen CHP’nin atanmış başkanı Kemal Kılıçdaroğlu yeni dönem NATO’culuğunu mikrofonu eline geçirdiği ilk toplantıda “Osmanlı coğrafyasına gitmeliyiz” diyerek teyit etmişti zaten. Sonra Sözcü TV’de kendisine sorulan sorulara uzun uzun verdiği yanıtlarla ayrıntılandırdı bu inancını. O da Türkiye kendi sınırlarının ötesine bakmalı diyor, Bahçeli de.

Peki Özgür Özel?

Birkaç hafta arayla önce ABD’nin sonra İngiltere’nin önemli gazetelerinde yayımlanan iki ayrı yazısını ciddiye almak zorundayız. Özetle diyor ki Özel, müttefiklerimiz Erdoğan’a değil bize güvensin, çünkü NATO’nun aradığı istikrarı iktidar partisi değil kendi partileri sağlayabilir. İki yazıyı da tümüyle NATO’ya bağlılık beyanı olarak okuyoruz.

Akla İnönü ve Menderes geliyor. Türkiye’nin NATO’ya girişi 1952 yılında, Demokrat Parti iktidarında gerçekleşti. Fakat ilk başvuru CHP iktidarında, 11 Mayıs 1950 tarihinde yapıldı. Üç gün sonra yapılan seçimlerde DP iktidara geldi. Üyeliğe kabul için iki yıl daha beklemek gerekti. İnönü de Menderes de Türkiye’nin NATO üyeliğini kendilerinin başardığıyla övündü. Bu tartışma Meclis görüşmelerine de yansıdı. 18 Şubat 1952 tarihinde NATO üyeliğinin resmiyete kavuştuğu meclis görüşmesinde partiler birbiriyle yarıştı. Yapılan oylamada, bir çekimser oya karşı tüm milletvekilleri evet oyu verdi. Çekimser oy veren DP milletvekilinin de derdi NATO değil, bir süredir parti içinde muhalefet ettiği Celal Bayar’a duyduğu tepkiydi.

Türkiye’de iktidar NATO’cu. Sosyal demokrat ana muhalefet tüm kanatlarıyla NATO’cu. Milliyetçiler, liberaller NATO’cu. Geçmişte de böyleydi, bugün de öyle. Düzen siyasetinin NATO aşkı bir başkadır.

Biz komünistiz. Düzen siyasetinin NATO’culuğunu yadırgamayız. Fakat bunun toplumdaki anti-emperyalist duyarlılığı aşındırmasını önemseriz. NATO’culuğu, Amerikancılığı kanıksamış bir toplum eşitlik, özgürlük ve adalet arayışından da uzaklaşır çünkü. Bu nedenle sadece yasaklara karşı değil, toplumun kuşatılmasına karşı da yürütülecek bir mücadele duruyor önümüzde.

/././

Emekliden güçlü TÜİK protestosu -Atilla Özsever- 

3 emekli sendikası, Emekli Sendikaları Platformu’nu oluşturdu. Bu platformun ilk ortak eylemi, ülkenin birçok kent meydanında yarın gerçekleşecek. Emekliye altı aylık zammın açıklandığı 3 Temmuz’da TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) sahte enflasyonu protesto edilecek.

Emekli sendikaları, yoksulluğa, adaletsizliğe ve hak gasplarına karşı ortak bir mücadele için güçlerini birleştiriyor. Bu amaçla 21 Haziran 2026’da Ankara’da gerçekleştirilen Emekliler Çalıştayı’nda üç emekli sendikası bir platform oluşturma kararı aldı.

Platform Tüm Emeklilerin Sendikası, DİSK Dev Emekli-Sen (Devrimci Emekliler Sendikası) ve Emekli Meclisleri Sendikası’ndan oluşuyor. 

Emekli Sendikaları Platformu adını taşıyan bu birliktelik, yarın (3 Temmuz günü) Türkiye’nin birçok kent meydanında ortak bir eylem düzenleyecek. 3 Temmuz, işçi ve Bağ-Kur emeklilerinin altı aylık zam oranının belirlendiği tarihtir. Memur emeklilerinin zam oranı da açıklanan enflasyon oranıyla bağlantılı olarak saptanıyor.

TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu), 3 Temmuz’da haziran ayı enflasyon oranını açıklayarak Ocak - Haziran 2026 tarihlerini kapsayan altı aylık enflasyon oranını belirlemiş olacak. TÜİK’in gerçekleri yansıtmayan bu sahte enflasyon oranına göre emeklilerin Temmuz-Aralık 2026 dönemine ait zam oranı saptanıyor.

TÜİK yüzde 18, ENAG yüzde 36

TÜİK’in altı aylık bu zam oranının yüzde 18 dolayında açıklanması bekleniyor. Bu kuruma göre yılın ilk beş ayına ait enflasyon oranının toplamı yüzde 16,61 oldu.

Oysa daha gerçekçi bir araştırma yapan Enflasyon Araştırma Grubu’nun (ENAG) verilerine göre, Ocak - Mayıs 2026 arasındaki beş aylık toplam enflasyon oranı yüzde 34,22 olarak belirlendi. Haziran ayı için de en az yüzde 2’lik bir oran dikkate alındığında altı aylık enflasyon oranı yüzde 36’yı bulacak.

Görüldüğü gibi ENAG’ın gerçekçi hesabı, TÜİK’in yüzde 18’lik enflasyon oranının iki katına ulaşıyor. Aslında AKP Hükümeti’nin ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Orta Vadeli Programı’nın amacı, ücretleri ve emekli gelirlerini baskılamak için enflasyon oranlarını düşük göstermektir.  

İşte Emekli Sendikaları Platformu, öncelikle 3 Temmuz’da TÜİK’in bu sahte enflasyon oranını protesto etmek amacıyla alanlarda olacak. Emekliler Platformu, emeklilerin hak mücadelesini büyütmek isteyen diğer tüm emekli sendikalarına, derneklerine ve oluşumlarını eylem birliğine davet etti.

İstanbul’daki eylem

Emekli Sendikaları Platformu, İstanbul’da Anadolu yakasında 3 Temmuz Cuma günü saat 17.00’de Kadıköy Söğütlüçeşme Marmaray çıkışında basın açıklamasını gerçekleştirecek. Avrupa yakasında ise yine saat 17.00’de Şirinevler Meydanı’nda etkinlik yapılacak.

Platformun çağrı metninde, “Açıklanan enflasyon değil, yaşanan yoksulluktur!” ibaresi kullanıldı. Bunun somut kanıtı da ev kirasını bile karşılayamayacak düzeyde olan ortalama 23 bin liralık emekli aylığıdır. 

En düşük emekli aylığı ise 20 bin liradır. TÜİK’in yüzde 18’lik zam oranı karşısında bu en düşük emekli aylığı da 23 bin 600 liraya çıkacak. Bunun için de ayrıca bir yasal düzenleme gerekiyor. 

3.600 TL’lik zam

İşçi ve Bağ-Kur emeklilerine yaklaşık yüzde 18 oranında bir zam yapılacakken memur ve memur emeklilerine ise enflasyon oranıyla birlikte toplu sözleşme hükümlerine göre yüzde 14-15 dolayında bir zam yapılması öngörülüyor.

Yüzde 18’lik zam, en düşük emekli aylığında 3 bin 600 liraya denk geliyor. Bu komik zammın geçen altı aylık dönemde enflasyonun erittiği ücretleri karşılaması mümkün değil.

DİSK-AR’ın verilerine göre, yılın ilk beş ayında 28 bin 75 TL’lik asgari ücret 4 bin 663 TL, en düşük 20 bin TL olan emekli aylığı da yaklaşık 3 bin 322 TL, memur maaşlarından ise 11 bin 400 TL eridi, gitti.

Yoksulluk sınırının yarısı

Emeklileri yakından ilgilendiren gıda enflasyonu, TÜİK’e göre yıllık yüzde 34,86 iken Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu (EPDK) kanalıyla Nisan 2026’da elektrik ve doğal gaza yüzde 25 oranında bir zam yapılmıştı.

Bu temmuz ayında da küresel dalgalanmalar ve Hürmüz Boğazı krizi gerekçe gösterilerek elektrik ve doğal gaza yüzde 50 oranında yeni bir zam yapılma ihtimali gündemde bulunuyor. 

Bu koşulları dikkate alan Emekliler Platformu, emeklilerin en düşük aylığının 118 bin lira olan yoksulluk sınırının yarısı kadar (59 bin lira) olmasını talep ediyor. DİSK Birleşik Metal-İş Sınıf Araştırmaları Merkezi’nin (BİSAM) Haziran 2026 Raporu’na göre, dört kişilik bir aile için yoksulluk sınırı 118.404 TL olarak gerçekleşti.

Ortak talepler

Tüm Emeklilerin Sendikası, DİSK Devrimci Emekliler Sendikası ve Emekli Meclisleri Sendikası’nın 21 Haziran’da Ankara’da düzenlediği “Emeklilerin Ortak Geleceği Çalıştayı”nın ardından bu üç sendika ‘’Emekli Sendikaları Platformu’’ oluşturarak birlikte hareket etmeyi kararlaştırmıştı.


Çalıştayın sonuç bildirgesinde, ortak talepler özetle şöyle belirlenmişti:

  • Emekli aylıkları insanca yaşam koşullarını sağlayacak düzeye yükseltilmelidir.
  • Emekli aylıkları büyümeden ve milli gelir artışından hak ettiği payı almalıdır.
  • Bayram ikramiyeleri gerçek değerine kavuşturulmalıdır.
  • 5510 Sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Yasası emekliler lehine yeniden düzenlenmelidir.
  • Aylık bağlama oranları yükseltilmelidir.
  • Aynı koşullarda emekli olanlar arasındaki eşitsizlikleri giderecek kapsamlı bir intibak düzenlemesi yapılmalıdır.
  • Sağlıkta katkı ve katılım payları kaldırılmalıdır.
  • Emeklilerin barınma, bakım, ulaşım, enerji ve sosyal yaşam hakları güvence altına alınmalıdır.
  • Emeklilerin sendika kurma, örgütlenme, toplu sözleşme ve toplu eylem haklarının önündeki engeller kaldırılmalıdır.
  • Emeklilerin ekonomik ve sosyal haklarını ilgilendiren karar süreçlerinde emekli örgütleri söz ve karar sahibi olmalıdır
/././
soL





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem"-16 Ağustos 2026-

İktidar Süleymancılar'ın çocuk tacirliğinin de üzerini örtmüş: Yurtdışından getirilen çocuklar yurda yerleştirilmiş  Süleymancılar'a...