Deniz Göktaş’a neden kafayı taktılar?-Berkant Gültekin-
Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” adlı ikinci gösterisinin 24 Haziran’da YouTube’a yüklenmesi sonrası tüm gözler bir anda genç komedyene çevrildi. Sadece 5 günde 6 milyondan fazla görüntülenen ve politik içeriği sebebiyle günlerdir sosyal medyanın bir numaralı gündemi olan bu müthiş şov nedeniyle Göktaş hakkında soruşturma başlatıldı.
Beklenen oldu diyebiliriz. Zira gösteri internete düşer düşmez hedef gösterme operasyonu başlamıştı. Malum, günün Türkiye gerçekliğinde soruşturma dosyaları önce sosyal medyada açılıyor. Bir kişi yoktur ki sosyal medyada malum hesaplar tarafından hedef alındıktan yargının muhatabı olmasın. Peki Deniz Göktaş’a neden bu kadar kafayı taktılar?
Öncelikle şunu söylemek gerekir ki “Ölü Deniz” gösterisi mizahi açıdan oldukça başarılı bir iş. Çalıntı esprilere, çiğ taklitlere, şive numaralarına, cılkı çıkarılan köy-kent çelişkisine, ayrımcılıkla bezeli anekdotlara, cinsellik komedisine ya da “babam ateist, annem inançlı ben de ortaya karışık” tarzı cambazlıklara yaslanmıyor. Memleketin politik meselelerini hem güncel dinamikler hem de tarihsel ve sosyolojik olgularla ele alıyor. Hani “güldürürken düşündürüyor” klişesi vardır ya, Göktaş bizi düşünmekten helak olduğumuz konular üzerinden güldürüyor. Üstelik henüz 32 yaşındaki genç komedyen bunu eşine az rastlanır bir yaratıcılık, orijinallik ve olgunlukla yapıyor. Etik ve politik olarak meşru bir yere sırtını dayıyor. Ki bu onun doğal duruşu. Kime nasıl, ne ölçüde vuracağını iyi ayarlıyor. Dolayısıyla bu kadar başarılı bir şov da haliyle büyük takdir topluyor.
Tabii mesele bununla bitmiyor. Bu sadece işin “teknik” kısmı. Bir de olayın cesaret boyutu var ki iktidar açısından asıl tehlike arz eden taraf da burası. Ölü Deniz gösterisini YouTube’a konulan kaydın çekildiği Harbiye sahnesinde izlemiştim. Göktaş burada, gösteri internete yüklenirken bazı kısımların kesilebileceğinin sinyallerini vermişti. Açıkçası ben de Erdoğan ve “özel durumu olan” Celal Şengör ile ilgili bölümler başta olmak üzere kimi riskli görünen yerlerin makaslanacağını düşündüm. Üstelik Göktaş’ın anlattığına göre avukatları da kendisini “tatlı dille” uyarmıştı.
Deniz Göktaş’ın önünde farklı seçenekler vardı. İstese politik dozu daha düşük bir şov hazırlayabilirdi ya da şovun internet versiyonunda riskli kısımları çıkarabilirdi. Ancak öyle yapmadı. Gösterinin en riskli görünen yerlerini internet versiyonuna koymayı tercih etti. Böylece içinde dönemin ülke şartları çerçevesinde “tehlikeli” unsurlar barındıran şakalarını dijital kanalla kamusal alana taşımış oldu. Eğer bu şakalar biletli gösterilerine gelenlerle Deniz Göktaş arasında bir sır olarak kalıp kamusal alanın dışında tutulsaydı, fanusta kalan bu muhalefet biçimi, düzeni bu denli rahatsız etmeyebilirdi.
Sert dönemlerde politik eylemin gücü, kamusal alanda gösterdiği cüret ve cesaretten ileri gelir. İktidarın kurduğu tüm baskı da kamusal alanı dönüştürmek içindir. Rejim kendi ideolojisini yukarıdan aşağıya gündelik yaşama empoze eder. Hayatın tüm renklerini sınırlayıp makbul gördüğü düşünceyi, davranış kalıplarını ve yaşam tarzını topluma dayatmaya çalışır. Egemenler kamusal alanda yalnızca kendi yansımasını, ona biat edeni ve teslim olanı görmek ister. Tehlikeli görülen, onay verilmeyen ve yok edilmek istenenler ise bir özgürlük yanılsamasıyla karşı karşıya bırakılır. “Evinizde zıkkımlanın” buyrukları, kadınların, farklı kimlik aidiyetlerinin sadece belirli yerlerde görece güvende ve rahat olabilmeleri, bir özgürlük alanı sunmak değil, seküler yaşam pratiklerini kamusal alandan dışlamanın tezahürüdür.
İşte Deniz Göktaş’a da bu yüzden kafayı taktılar. Çünkü fanusun içinde konuşmayı reddetti. O nedenle yaptığı bir stand-up’tan fazlasıydı; kamusal alanda politik bir ifade özgürlüğü eylemi ortaya koydu. Görünürde tek kişilik olan ama hepimizin içinde kaçınılmaz şekilde yer aldığı çok ama çok kalabalık bir eylem… Deniz Göktaş kitlesel karşılığını büyütmüş muhalif bir komedyen ve bu düzen, hem muhalif hem de kitlesel karşılığı yüksek insanların cesaretli olmasına tahammül edemiyor. Yayılabilecek cesaret dalgasını kendi varlığına büyük bir tehdit olarak görüyor. Cesareti, yayılmasını engellemek için acilen önlem alınması gereken bir virüs olarak algılıyor. Düzenin algoritması şu hesabı yapıyor: Eğer Deniz’e gereken yapılmazsa yarın da bu rahatlıktan cesaret alacak birileri aynı şeyi yapabilir. Bir anda karşı konulması imkânsız bir muhalif başkaldırı ortaya çıkabilir. Özetle mesele dinle ilgili söylenen sözler ve ona karşı yürütülen hukuki süreç değil, kamusal alanda iktidara meydan okuma cesaretini kırma girişimidir.
Şimdi esas soru şu: Kortejden çıkacak mıyız, çıkmayacak mıyız? Kamusal alanı, yani bize ait olanı, daha da açık ifadeyle bu memleketi savunacak mıyız, savunmayacak mıyız? Öyle “Arkandayım Deniz” diyerek ya da kuru dayanışma cümleleriyle bu savununun yapılamayacağını söylemeye gerek yok herhalde. Tarihin çağrısı bireysel kahramanlığa kapılmadan, kolektif akıl ve iradenin gücüne inanarak ve aynı zamanda cesaret ve cüret göstermekten başka çarenin olmadığını da unutmadan verilecek bir birleşik halk mücadelesidir desek, abartmış olur muyuz? Abarttıysak Deniz dalgasını geçer nasılsa…
/././
Lefkoşa-Ankara Hattında ‘İç Hat’ Düğümü -Gözde Bedeloğlu-
Kuzey Kıbrıs’ta fahiş bilet fiyatlarına çözüm olarak sunulan “Ercan Havalimanı’nın Türkiye’nin iç hat sistemine alınması” projesi, hükümet ortakları arasında görüş ayrılığına yol açtı. Başbakanın “yalanlama” açıklamasına karşılık ilgili bakanın savunması Meclis’e taşınırken; uzmanlar 2010’da batırılan Kıbrıs Türk Hava Yolları’nın (KTHY) ardından adayı kuşatan havayolu tekellerine ve özel havalimanı sözleşmelerine dikkat çekiyor: “Demekle iç hat olmaz, indirim vatandaşa değil şirketlerin kasasına yarar”
Kuzey Kıbrıs hükümetinin Ankara temasları sonrası duyurduğu “Ercan Havalimanı’nın Türkiye iç hat benzeri bir mali ve idari rejime dahil edilmesi” projesi adada tartışma başlattı. Yüksek bilet fiyatlarından şikayetçi olan tüketiciyi rahatlatma vaadiyle sunulan bu model, Kuzey Kıbrıs’ın idari statüsü, uluslararası hukukundan kaynaklanan teknik engeller ve havacılık ekonomisinin gerçekleri karşısında ciddi soru işaretleri doğuruyor.
EGEMENLİK SÖYLEMİ VE “İÇ HAT” PARADOKSU
Projenin bizzat Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı tarafından “Türkiye Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün denetimine girilmesi” şeklinde sunulması, adada egemenlik tartışmasını başlattı. Resmi teze göre bağımsız ve egemen bir devlet olarak tanımlanan Kuzey Kıbrıs’ın, kendi havalimanını bir başka ülkenin iç hat terminali statüsüne geçirmeyi tartışması çelişki yaratıyor.
Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Milletvekili Doğuş Derya, Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada bu durumu “statünün aşağıya çekilmesi” olarak nitelendirirken, muhalefet konunun bilet fiyatları arkasına gizlenemeyecek kadar büyük anayasal sonuçları olacağı uyarısında bulunuyor. Tepkiler üzerine Başbakan Ünal Üstel ise “Ercan, devletimizin dünyaya açılan en önemli egemenlik kapılarından biridir. İç hat iddiaları yanlıştır” diyerek kendi bakanını yalanladı.
DENGE UNSURU KTHY BATIRILDI
Ercan hattındaki fahiş bilet fiyatlarının temel nedeni, pazarın tamamen Türkiye menşeili havayolu şirketlerinin kontrolüne geçmiş olması. Bir dönem bu pazardaki en büyük fiyat dengesi unsuru Kıbrıs Türk Hava Yolları (KTHY) idi. 1974 yılında kurulan ve adanın bayrak taşıyıcısı olan şirket, rekabeti canlı tutarak bilet fiyatlarının makul seviyelerde kalmasını sağlıyordu.
Ankara ile Lefkoşa arasında bir denge unsuru olan KTHY, 2010 yılında borç batağı gerekçesiyle iflas ettirildi ve tasfiye edildi. KTHY’nin batırılmasıyla birlikte adanın havacılık pazarında kamusal bir alternatif kalmadı ve meydan tamamen Türk Hava Yolları (THY), Pegasus ve AJet gibi Türkiye sermayeli dev şirketlere bırakıldı.
ÖZEL GARANTİLER VE YAPISAL SINIRLAR
Gazeteci Nazar Erişkin’in kendi adını taşıyan YouTube kanalında canlı yayınlanan “Güne Dair” programına konuk olan Eski Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Tolga Atakan, modelin önündeki en büyük engellerden birinin sermaye yapısı olduğunu belirtti.
Atakan, Türkiye’de Ercan uçuşlarının yapıldığı limanların büyük kısmının özel şirketler tarafından işletildiğini ve bu şirketlerin devletle yaptıkları sözleşmelerde gelir garantileri bulunduğunu hatırlattı. Ercan uçuşları dış hattan iç hatta çekildiğinde doğacak hizmet bedeli ve vergi farkının kamu kaynaklarından sübvanse edilmesi gerekeceğini belirten Atakan, bunun milyarlarca liralık yeni bir mali yük doğuracağına işaret etti. Atakan ayrıca, Ercan hattında üçüncü bir havayolu şirketinin bulunmamasının şirketlerin fiyat politikalarında serbest hareket etmesine yol açtığını vurguladı.
“HUKUKİ BİR İLLÜZYON, ŞİRKETLERE YARAR”
Tepkilerin ardından modelini “Batum Modeli” olarak nitelendiren ve konunun egemenlikle ilgisi olmadığını savunan Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’ya uzmanlardan da teknik eleştiriler geldi.
Hava Emniyeti Soruşturmacısı Birdal Cihangir, konuya ilişkin sosyal medya hesabından yaptığı detaylı değerlendirmede, meselenin siyasi değil uluslararası havacılık hukuku, ICAO sistemi ve havacılık ekonomisi açısından ele alınması gerektiğinin altını çizdi. Cihangir, Chicago Konvansiyonu ve ICAO standartları uyarınca, bir havalimanının konumunun yalnızca idari bir kararla değiştirilemeyeceğini; pasaport, gümrük ve sınır kontrollerinin devam ettiği bir hatta gerçek anlamda bir “iç hat” statüsü oluşturmanın hukuken imkansız olduğunu vurguladı. Ercan’ın de jure (hukuken) Kıbrıs Cumhuriyeti'nin uluslararası tanınma engeline takıldığını ancak de facto (fiilen) standart hizmet verdiğini hatırlatan Cihangir, Türkiye'nin ancak kendi sınırları içindeki vergi, harç ve yolcu hizmet ücretlerini kapsayan “iç hat benzeri mali bir rejim” uygulayabileceğini belirtti.
Ancak Cihangir, bu maliyet düşüşünün bilet fiyatlarına yansımayacağına dair ekonomi-politik bir gerçeğe de dikkat çekti. Türkiye-Kuzey Kıbrıs hattının yılın büyük bölümünde %80'in üzerinde dolulukla çalıştığını ve çok güçlü bir talebe sahip olduğunu belirten Cihangir, tekelci bir pazarda rekabet artırılmadan maliyetleri düşürmenin vatandaşa indirim sağlamayacağını, aksine havayolu şirketlerinin kârlılığını artıracağını ifade etti. Gerçek çözümün vergi indirimiyle değil, pazarın dengeleyicisi olacak yeni nesil bir Kıbrıs Türk Hava Yolları modelinin kamusal bir politika olarak hayata geçirilmesiyle mümkün olabileceğini sözlerine ekledi.
BAKANIN ÇARESİZLİK İTİRAFI
Projenin mimarı olan Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı da serbest piyasa gerçekleri karşısında sıkışmış durumda. Arıklı, Kıbrıs basınına yaptığı açıklamada, THY ve Pegasus gibi firmaların düşük fiyat uygulamasına kesinlikle sıcak bakmadıklarını, Ercan hattının bu şirketler için en kârlı destinasyonlardan biri olduğunu itiraf etti: “Serbest piyasa koşullarında hükümet olarak bu şirketlere fiyat konusunda yaptırım uygulama imkânımız yok.”
Sonuç olarak; Ercan Havalimanı’nı “iç hat” yapmak, sadece iki bakanın el sıkışmasıyla çözülebilecek basit bir idari işlem değil. Arkasında Kıbrıs’ın uluslararası hukuk statüsü, KTHY’nin batırılmasıyla adaya hakim olan havacılık sermayesinin kâr marjları ve Türkiye’deki havalimanı işletmecilerinin rant sözleşmeleri bulunuyor.
/././
Rosenbergler ve unutmaya karşı bir direniş -Ümit Kartoğlu-
Julius ve Ethel Rosenberg’in davaları; idamlarının üzerinden 73 yıl geçse de “ulusal güvenlik”, “siyasi kutuplaşma”, “adil yargılama”, “medyada yer alan anlatılar ve muhalif görüşlere yönelik tutum”un kesiştiği noktada yer aldığı için hala yankı uyandırmaya devam ediyor. Soğuk Savaş’ın henüz başlarında yargılanıp hüküm giyen Rosenberg çifti, “dış düşmana” yani komünizme duyulan korkunun kamuoyunu, siyasi söylemi ve adalet sistemini şekillendirdiği bir toplumun sembolleri haline geldi. Çünkü Soğuk Savaş dönemi, kendine özgü bir bağlam olsa da bu davanın altında yatan birçok soru günümüzde de güncelliğini sürdürüyor.
Rosenberg çiftinin son tutkulu öpücüğü (Fotoğraf: Güney Kaliforniya Kütüphanesi)1950’ler ABD’de McCarthyizm dönemiydi. Soğuk Savaş’ın başlangıcında pek çok Amerikalı, “komünizm”den kaynaklandığını düşündükleri tehdit karşısında paranoyak bir hale getirildi ve sözde “komünistleri” ortaya çıkarmak ulusal bir hobiye dönüştü. Rosenbergler olayı, bu bağlamda McCarthyizmin doruk noktasındaki bir vakadır.
Rosenberg çifti, esas olarak Ethel Rosenberg’in kardeşi David Greenglass’ın ifadesine dayanılarak mahkum edildi. Los Alamos Atom Araştırma Merkezi’nde çalışan David, ABD’nin atom silahı planlarını Ruslara teslim ettiği yolunda ifade vermiş ve Julius Rosenberg’i kendisini işe almakla suçlamıştı. David’in Ruslara teslim ettiği atom bombası planları, bombanın mucidinin ifadesiyle, “hiçbir değerli bilgi içermeyen bir çizim”, yani “değersiz bir karikatür”den başka bir şey değildi. Diğer bazı suçlamaların da asılsız olduğu kanıtlandı ve Rosenberg çifti duruşma boyunca masum olduklarını savundu. Mevcut hukuk normlarına göre, bu olayda idam cezasını haklı çıkarabilecek bir suç unsuru yoktu.
O dönemde, komünistlere ve “solcu” olarak nitelendirilebilecek her şeye karşı çılgınca bir korku ve nefretle dolu Amerikan basını, karara tam destek verdi. Sadece tek bir haftalık gazete, The National Guardian, davada bir sorun, kararda ise aşırı bir yan olduğunu savundu.
19 Haziran 1953’te Julius ve Ethel Rosenberg, New York’taki Sing Sing Hapishanesi’nde elektrikli sandalyede idam edildi. Bu infaz, Albert Einstein, Picasso, Nelson Algren, Bertolt Brecht, Dashiell Hammett, Frida Kahlo ve Diego Rivera da dahil olmak üzere Kuzey Amerika ve Avrupa’daki kişiler, kuruluşlar ve hükümetlerden Beyaz Saray’a gönderilen, af talep eden yaklaşık 21.000 dilekçe ve telgrafa rağmen gerçekleşti.
Ölümlerinin ardından Rosenbergler için sayısız şiir, tiyatro oyunu yazıldı, müzik bestelendi, filmler çekildi. Alan Decaux’un bizde de Dostlar Tiyatrosu’nda sahneye konulan Rosenbergler Ölmemeli oyunu, Sidney Lumet’in 1983 yapımı The Book of Daniel filmi ve Bob Dylan’ın hiçbir zaman yayımlanmayan Julius and Ethel şarkısı gibi.
Benim unutamadığım, her okuduğumda sarsıldığım şiir, Melih Cevdet Anday’ın “Anı”sıdır.
Anday'ın şiirindeki imgeler ve atmosfer, doğrudan Rosenbergler’in ismini vermese de bu olaya gönderme olarak okunur. Böylece şiir, belirli bir olayı anlatırken aynı zamanda bütün siyasi infazlar ve devlet şiddeti üzerine evrensel bir ağıta dönüşür. Şiirde öfke yoktur. “Anı”, yalnızca geçmişi hatırlamak değil, unutmaya karşı bir direniştir. Anday, tarihin bu olayı sıradanlaştırmasına izin vermez ve şiir bir tür vicdan kaydı haline gelir.
Bugün “Anı” yalnızca Rosenbergler üzerine okunmaz. Haksız yere cezalandırılan, siyasi nedenlerle susturulan ya da devlet gücü karşısında ezilen herkes için yeniden anlam kazanır. Bu da Anday'ın şiirini dönemsel bir metin olmaktan çıkarıp kalıcı bir insanlık şiirine dönüştüren temel özelliktir.
Anday, 27 Nisan 1979 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “Trajik Bir Anı” başlıklı yazısında, “Anı” şiirini Rosenbergler’den esinlenerek yazdığını anlatır: “Ben o zaman bu kurbanlar (ya da kahramanlar) için ‘Anı’ adlı şiirimi yazmıştım. Ama bu şiirin onlar için yazıldığı uzun süre saklı kaldı, ya da kulaktan kulağa söylendi. Yıllar sonra dostum Çetin Altan, bu şiiri yazmakla benim o zaman Türk toplumunun yüzünü aklandırdığımı söyledi bir yazısında. Anı şiirinin Rosenbergler için yazılmış olduğu ilk kez bu yazıda açıklandı.”
Bununla birlikte Anday, şiiri yayınladığı zaman yakın çevresinin ve şiir yazın çevresinin, şiirin Rosenbergler'i konu aldığını bildiğini söylüyor. Ve “Anı” şiirini içeren Yanyana şiir kitabının toplatılması hakkında ceza davası açıldığında, savcının bunu kanıtlayabilmesi durumunda, istenen 7,5 yıl hapis cezasını vermekte yargıcın belki de hiç tereddüt etmeyeceğini söylüyor.
Anday’ın yazısındaki en dokunaklı bölüm ise şiirinin Rosenbergler’in çocuklarına ulaştırılmasının hikayesidir: “Gazetemizde yayınlanan ‘Rosenbergler Hesap Soruyor’ başlıklı dizi yazısının çevirmeni Sayın Şemsa Yeğin, duydum ki benim ‘Anı’ şiirimin İngilizcesini Rosenbergler’in çocuklarına yollamış, onlar da buna sevinmişler. Asıl sevinecek olan benim, sanıyorum; onların sevincini en iyi anılarım olarak saklayacağım.”
Rosenbergler’le aynı anti-komünist kampanyanın hedefi olmuş ve uzun süre işsiz bırakılmış Hollywood senaristi Dalton Trumbo’ya büyük bir cesaretle bir senaryo sipariş eden Kirk Douglas’ın, başrolünü ve yürütücü yapımcılığını üstlendiği, Stanley Kubrick’in yönetmenliğine emanet ettiği 1960 yapımı Spartacus, her ne kadar McCarthyizm’in Amerika’da sönmeye başladığını işaret etmiş olsa da günümüzde McCarthyizm genel olarak anti-komünizmden ziyade otoriter yönetimlerin bir davranış biçimi olarak tanımlanmaktadır. McCarthyizm’in en önemli özelliklerini hatırlarsak, bu tanımın yanlış olmadığına hak vereceksiniz: Yeterli kanıt olmaksızın ciddi suçlamalarda bulunmak, şüpheyi kanıt olarak kabul etmek, egemen ideolojiye uyum talep etmek, yargıyı ve kolluğu muhalifleri sindirmek için kullanmak, insanların mesleki ya da sosyal sonuçlardan korktukları için kendi kendilerini sansürledikleri bir ortam yaratmak ve eleştirenleri meşru muhalif yerine düşman olarak göstermek ya da dış mihraklarla ilişkilendirmek.
Ne o, tanıdık mı geldi?
/././
Türkiye’nin refah artışı durdu -Hayri Kozanoğlu-
İktidarın başarı göstergesi olarak sunduğu dolar bazlı milli gelir artışı, refah göstergelerinde karşılığını bulmuyor. Satın alma gücü ve fiili bireysel tüketim verilerine göre Türkiye, son 10 yılda Avrupa ortalamasına yaklaşmakta zorlanırken birçok Doğu Avrupa ve Balkan ülkesi refah düzeyinde Türkiye'nin önüne geçti.
Türkiye’nin kişi başına milli geliri 2013’te 16 bin 620 dolara kadar çıktıktan sonra, 2020’de 8 bin 400 dolara geriledi. Ondan sonra her yıl ivme kazanarak 2025’te 18 bin 40 dolara yükseldi. Orta Vadeli Program'a göre 2026’da 18 bin 620 düzeyine çıkması bekleniyor. İktidar çevrelerinin dolar bazındaki bu sıçramayı bir propaganda aracına çevirdiğine zaten tanıksınız. Sade yurttaşlar ise haklı olarak kağıt üzerindeki bu zenginleşmenin kendi yaşamlarına yansımamasından yakınıyorlar. Bu yazıda işte bu konuya odaklanacağız.
SATINALMA GÜCÜ PARİTESİ NEDİR
Döviz cinsinden bu suni depar, döviz kurlarının enflasyonun altında artmasının mekanik bir sonucu. Ortalama yurttaşın maaşı çoğunlukla gerçek enflasyonun gerisinde zamlansa da döviz cinsiden artış gösterebiliyor. Bu çarpıklık yurtdışında tatil yapacak gücü olanlara veya ithal malı ürünler tüketenlere yarasa da geçim derdindeki asgari ücretlinin, emeklinin, kamu çalışanının daha fazla domates, kıyma, yumurta almasını, faturalarını daha kolay ödemesini sağlamıyor. Yurtiçinde tatile çıkmasına dahi izin vermiyor.
Tüm bu söylediklerimizi her yurttaş zaten el yordamıyla hissediyor. Bugün bu gerçeğin Eurostat tarafından sistematik biçimde rakamlara dökülmesi sonucu doğrulanması üzerinde duracağız. Ama önce bir noktayı açığa kavuşturalım. Milli geliri iki yoldan hesaplayabilirsiniz piyasa ölçütleriyle dolar veya avro cinsinden de, ülkeler arasındaki fiyat farklılıklarını göz önüne alarak satın alma gücü üzerinden de.
Ülkeleri ekonomik büyüklük açısından sıralarken, ihracat rakamlarını analiz ederken, ya da dış borç düzeyini yorumlarken piyasa ölçütleriyle dolar cinsinden istatistiklerden hareket etmek daha doğrudur.
Öte yandan o ülkede yaşayanların refah düzeyini satınalma gücü üzerinden ölçmekte yarar vardır. Bu konuda en bilinen örnek Big Mac endeksidir. Örneğin bir hamburger Türkiye’de 360 TL ise bu 7,8 dolara denk düşer. Aynı hamburger ABD’de 9 dolardan satılıyorsa, bir Amerikalı için Türkiye’de aynı menüyü yemek daha ucuza gelir. Ama bu hesaplama Türk vatandaşlarının daha kolaylıkla hamburger tüketebilmeleri anlamına gelmez. Olsa olsa, iki ülke arasındaki dolar cinsinden gelir düzeyleri arasındaki büyük uçurum bir nebze kapanır.
Diyelim ki, A ülkesinde kişi başına gelir 50 bin dolar, B ülkesinde ise 12 bin dolar. B ülkesinde kiralar; işgücü ucuz olduğu için berber tıraşı, bir bardak çay, doktor vizite ücreti daha düşüktür. Böylelikle satın alma gücü paritesiyle B ülkesinde gelir 18 bin dolara fırlar. Diğer bir ifadeyle B ülkesindeki daha düşük bir gelirle A ülkesinde 18 bin dolara satın alınabilen mal ve hizmetlere erişim sağlanabilir. Gelgelelim bu düzeltmeyle dahi B ülkesinde yaşayan bir kişinin refahı ancak A ülkesindekinin yüzde 36’sına erişebilmiştir (18000/50000). Yine de satınalma gücü paritesiyle yapılan hesaplamalar daha gerçekçidir.
REFAH AB'NİN YÜZDE 33 ALTINDA
Şimdi geçelim Eurostat’ın istatistiklerine. TüİK’in satınalma gücü paritesi (SGP) 2025 geçici sonuçları şeklinde verdiği sıralamalara göre, 27 Avrupa Birliği (AB) ülkesi ortalaması 100 iken bu değer Türkiye için 67 olmuş. Diğer bir ifadeyle bizde ortalama refah AB'nin yüzde 33 altında kalmış.
Daha önemlisi, trendlerin ne yönde geliştiğidir. Türkiye’nin endeksi 2015’te 65 iken 2019’ta 57’ye kadar düştükten sonra, kademeli bir artışla 2024’te 69’a kadar çıkıp 2025’te 67’ye gerilemiş. 2015-2025 arasındaki on yıllık dönemde 2 puanlık bir artışla AB ülkeleriyle aradaki refah farkını sadece 2 puan kapatmış.
Türkiye bu istatistikte AB’ye aday ülkeler grubunda tasnif ediliyor. Bu gruptaki diğer ülkelerden Karadağ 10 yıllık dönemde 42’den 54’e 12 puan; Sırbistan 40’tan 52’ye yine 12 puan; Arnavutluk 30’dan 43’e 13 puan; Kuzey Makedonya 39’dan 43’e 4 puan; Bosna-Hersek 31’den 36’ya 5 puan artış göstermiş, Yani Türkiye’nin ilerlemesi grup ülkelerinin gerisinde kalmış.
2015’te Türkiye 65 puandayken yakın düzeylerde bulunan Hırvatistan 61’den 78’e 17 puan; Letonya 62’den 71’e 9 puan; Polonya 70’ten 81’e 11 puan sıçrama sergilemiş. Türkiye’nin oldukça altındaki Romanya 56’dan 78’e, Bulgaristan 49’dan 68’e çıkarak yaygın ifadeyle “level atlamış”. Sadece Yunanistan 69’dan 68’e inerek Türkiye’den de zayıf bir performans ortaya koymuş.
KİŞİ BAŞINA TÜKETİM DE ZAYIF GELİŞİYOR
Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri karşılaştırılırken hanehalkı ve hükümet harcamaları yanında, yatırımları da içeren yukarıda analiz ettiğimiz gayri safi yurtiçi hasıla temel alınır. Tüketicilerin göreceli refah düzeylerinin kıyaslanmasında ise, hanehalklarının tüketim harcamaları yanında hükümetin yurttaşın doğrudan refahına dönük konut, sağlık, eğitim ve sosyal koruma harcamaları da dikkate alınır. Öte yandan savunma, güvenlik, çevre koruması gibi yurttaşın refahına doğrudan yansımayan harcamalar kapsanmaz.
Kişi başına fiili bireysel tüketim düzeyi 27 AB ülkesi için 100 iken, Türkiye’de 70 olmuş. Bu kategoride Türkiye 10 yılda 5 puan artış gösterirken; Karadağ 17, Sırbistan 8, Arnavutluk 10 puanla daha fazla gelişme kaydetmiş. Kuzey Makedonya’da 5, Bosna-Hersek’te 2 puan zayıf bir ilerleme söz konusu olmuş.
10 yıl evvel Türkiye’ye yakın puandaki ülkelerden, Romanya 27, Hırvatistan 16, Bulgaristan 22, Letonya 10, Macaristan 9 puan sıçramış. Buna karşın Yunanistan 2, Slovakya 3 puan kıpırdamayla Türkiye’nin gerisine düşmüş.
REFAH DÜZEYİ FARKINI KAPATAMIYORUZ
Sonuçta, piyasa ölçütleriyle dolar bazında kişi başına geliri son 5 yılda hızla artan Türkiye, gerçek refah artışı kriterleriyle aynı başarıyı gösterememiş. Döviz kurlarındaki keskin bir oynama halinde dolar cinsinden kişi başına gelir yakın tarihte 2018’den, 2020’den hatırladığımız gibi aniden düşüşe geçebilir. Bir başarı hikayesine daha paydos denilebilir. Ama yukarıdaki endeks değerlerinden fark edilebileceği gibi SGP üzerinden yapılacak okumalar daha istikrarlı bir seyir izler.
İster kişi başına GSYH, ister kişi başına fiili tüketim ölçütleriyle bakalım; SGP ile yapılan hesaplamalarda son 10 yılda AB ülkeleriyle aradaki refah farkını kapatma yolunda mesafe kat edemediğimiz görülüyor. Romanya, Bulgaristan, Hırvatistan, Sırbistan, Karadağ gibi ülkelerin yaptığı sıçramaya ayak uyduramadığımız anlaşılıyor. İktidar çevrelerinin “Avrupa bizi kıskanıyor” tipi böbürlenmelerinin refah göstergelerine yansımadığı açığa çıkıyor.
Hatırlatalım; üstelik bu zayıf performans, AB’nin ABD-Çin küresel rekabetinde belirgin bir biçimde geride kaldığı, bir kimlik bunalımı yaşadığının açıkça itiraf edildiği bir dönemde gerçekleşiyor.
/././
Sadece 3 gün kaldı: İğneden ipliğe her şeye zam gelecek
Milyonların kilitlendiği 3 Temmuz sabahı sadece yeni memur ve emekli maaşları belli olmayacak; ÖTV'deki otomatik ÜFE güncellemesiyle iğneden ipliğe, sigaradan benzine, askerlikten kira artış oranına kadar yeni zamlar gelecek.
Milyonlarca memur, memur emeklisi, SSK ve Bağ-Kur’lunun merakla beklediği Haziran ayı enflasyon verilerinin açıklanmasıyla birlikte 6 aylık enflasyon farkı ve yeni dönem zam oranları resmen netleşecek.
Bu kapsamda devreye girecek olan ÖTV artışları, bedelli askerlik ücretleri ve kira tavanlarındaki yükseliş, iğneden ipliğe her şeyin fiyatını yukarı fırlatacak.
MEMUR VE EMEKLİLER NASIL ETKİLENECEK?
Milyonlarca SSK ve Bağ-Kur emeklisinin temmuz ayında alacağı maaş zammı şekillenmeye başladı. Yılın ilk 5 ayına ait enflasyon verilerinin netleşmesiyle birlikte, emeklilerin şimdiden hak kazandığı zam oranı yüzde 16,61 olarak kayıtlara geçti. Maaşlara yapılacak nihai dokunuş ise haziran ayı enflasyon rakamlarının açıklanmasıyla belli olacak.
Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan verilere göre, Ocak-Mayıs döneminde aylık enflasyon rakamları şu şekilde gerçekleşti: Ocak: %4,84, Şubat: %2,96, Mart: %1,94, Nisan: %4,18, Mayıs: %1,71
Bu seyrin ardından SSK ve Bağ-Kur emeklileri için 5 aylık kümülatif artış oranı yüzde 16,61 olarak hesaplandı.
Kesin zam oranının belirlenmesi için artık sadece haziran ayı verisi bekleniyor. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) tarafından yayımlanan Piyasa Katılımcıları Anketi, haziran ayına dair ilk güçlü ipuçlarını verdi.
Ankete katılan ekonomistlerin haziran ayı enflasyon beklentisi yüzde 1,36 seviyesinde bulunuyor. Eğer piyasanın bu tahmini gerçekleşirse, ilk 6 aylık toplam enflasyon verisi yaklaşık yüzde 18 seviyesine ulaşacak.
Yüzde 13,75'lik zam senaryosuna göre;
Bugün 59 bin 896 TL olan en düşük lise mezunu memur maaşı 68 bin 131 TL'ye yükselecek.
Buna 1.000 TL'lik seyyanen artışın da eklenmesiyle en düşük memur maaşı 69 bin 131 TL olacak.
Üniversite mezunu bir memurun 62 bin 403 TL olan maaşı ise zam ve seyyanen artışla birlikte 71 bin 983 TL'ye çıkacak.
En düşük memur emeklisi aylığı da 26 bin 889 TL'den 30 bin 586 TL'ye yükselecek.
BEDELLİ ASKERLİK UÇACAK
Özellikle gençler tarafından takip ettiği bedelli askerlik tutarı, yasa gereği doğrudan memur aylık katsayısına bağlı olarak artıyor. Memur zammı ne kadar olursa, bedelli askerlik ücreti de o oranda artış gösterecek.
HER ŞEY ZAMLANACAK
Kanun gereği; akaryakıt, alkollü içecekler ve tütün ürünlerindeki maktu ÖTV tutarları, her yılın Ocak ve Temmuz aylarında, geriye dönük 6 aylık Yurt İçi Üretici Fiyat Endeksi (Yİ-ÜFE) oranında otomatik olarak artırılıyor.
Akaryakıta gelecek her kuruşluk zam; lojistikten gıdaya birçok alanı etkileyecek. Ayrıca sigaradan içkiye kadar birçok ürün de ÖTV ile fiyatını zincirleme olarak yükseltecek.
***
Brüksel ile Pekin masada, Türkiye arada -Güldem Atabay-
Dünyanın en büyük iki ticaret gücü yeniden masaya oturdu. Avrupa Birliği ile Çin, Ekim ayına kadar sürecek müzakerelerle bozulan ekonomik ilişkilerini yeniden dengelemeye çalışacak. İlk bakışta bu, Brüksel ile Pekin arasındaki teknik bir ticaret görüşmesi gibi görünebilir. Fakat masadaki pazarlık yalnızca iki tarafı ilgilendirmiyor tabi. Avrupa pazarına bağımlı ülkeler için de yeni bir dönemin başlangıcı olma potansiyeli taşıyor. Türkiye de işte bu grup ülkeler arasında ilk sırada.
Avrupa Birliği'nin Çin ile sorunu yeni değil. Ancak artık görmezden gelinemeyecek kadar büyümüş halde. AB'nin Çin'e karşı dış ticaret açığı geçen yıl 360 milyar avroya vardı. Başka bir ifadeyle Avrupa, Çin'e her gün yaklaşık 1 milyar avro dış ticaret açığı veriyor. Bu muazzam bir seviye. Fakat bu açık yalnızca rakamsal bir dengesizliği ifade etmiyor; Avrupa sanayisinin rekabet gücünün ne ölçüde aşındığını da göstermesi açısından son derece vurucu.
Sorunun temelinde Çin'in üretim modeli var. Devlet destekleriyle büyüyen Çin sanayisi otomobilden kimyasallara, makine ekipmanlarından güneş panellerine kadar birçok sektörde Avrupa üreticilerinin hem fiyat hem kalite rekabetini ellerinden almış halde. Volkswagen'in on binlerce kişiyi işten çıkarmaya hazırlanması, BMW'nin kârlılık tahminlerini aşağı çekmesi ve Avrupa genelinde sanayisizleşme tartışmalarının hızlanması tesadüf değil.
Üstelik mesele yalnızca ucuz Çin malları da değil. Avrupa bugün nadir toprak elementleri, yarı iletkenler ve birçok kritik ara mal açısından Çin'e önemli ölçüde bağımlı. Brüksel, rekabet etmekte çok zorlandığı Çin’e aynı zamanda üretim tedarik zincirleri açısından göbekten bağımlı halde.
Bu durum Avrupa’yı içinden çıkmakta zorlandığı bir ikilem içine kilitlemiş halde.
Bir yandan sanayisini korumak istiyor. Çin'in devlet destekli üretim modelini haksız rekabet olarak yorumluyor. Diğer yandan sert ticaret önlemleri alınsa bunun Çin'den misilleme getireceğini, Avrupa şirketlerinin Çin pazarına erişimini zorlaştıracağını ve kritik hammaddelerin tedarikini riske atacağını biliyor.
Bu nedenle AB’nin tercih ettiği yol ticaret savaşı değil, müzakere oldu.
Ekim ayına kadar sürecek görüşmelerde taraflar ticaret açığını azaltacak mekanizmaları, fikri mülkiyet haklarını, ihracat kontrollerini ve Dünya Ticaret Örgütü reformlarını ele alacak. Ayrıca ilk kez ortak bir ticaret izleme mekanizması kurulacak. Amaç, ticaret akımlarındaki ani sıçramaları tespit ederek sorun büyümeden siyasi düzeyde müdahale edebilmek.
Çin açısından bakıldığında ise masaya oturmanın gerekçesi farklı.
ABD'nin artan gümrük tarifeleri nedeniyle Avrupa pazarı Pekin için her zamankinden daha kritik hale geldi. Çin, Avrupa ile yeni bir ticaret savaşı yaşamak istemiyor. Çünkü dünyanın ikinci büyük ihracat pazarı olan Avrupa'yı kaybetmesi, zaten zayıflayan küresel talep ortamında Çin ekonomisi için ciddi bir maliyet yaratabilir.
Dolayısıyla iki tarafın ortak hedefi ilişkileri tamamen değiştirmek değil; sürdürülebilir hale getirmek. Avrupa sanayisini biraz daha korumak peşinde; Çin ise Avrupa pazarına erişimini mümkün olduğunca sürdürmek istiyor.
İşte Türkiye açısından kritik aşama da burada başlıyor.
Türkiye ihracatının yaklaşık %43'ünü Avrupa Birliği'ne yapıyor. Otomotiv, beyaz eşya, makine, elektrikli ekipman, tekstil ve kimya gibi sektörler Avrupa pazarına entegre olmuş halde. Aynı sektörler Çin'in son yıllarda AB içinde en agresif şekilde büyüdüğü alanlar arasında aynı zamanda. Başka ifadeyle, AB pazarında Türkiye ve Çin rekabette karşı karşıya durumda.
Eğer AB ile Çin arasında yeni bir denge kurulursa ve Çin mallarının Avrupa pazarına erişimi yeniden kolaylaşırsa, Avrupalı ithalatçıların Türk üreticiler yerine daha ucuz Çin ürünlerine yönelme ihtimali artabilir. Bu yalnızca ihracat rakamlarını değil, Türkiye'nin büyümesini, sanayi üretimini ve istihdamını da doğrudan olumsuz etkiler.
Üstelik Türkiye'nin bu rekabete girdiği dönemde maliyet avantajı da zayıflıyor. Yüksek finansman maliyetleri, düşük verimlilik artışı, teknoloji yatırımlarındaki yetersizlik ve sanayinin katma değer üretme kapasitesindeki sınırlılıklar Türk üreticisinin Çin karşısındaki rekabetini daha da zorlaştırıyor.
Dolayısıyla Brüksel ile Pekin arasındaki görüşmeleri yalnızca iki dev ekonomi arasındaki diplomatik bir temas olarak okumak hata olur. Avrupa yeni bir ticaret dengesi kurmaya çalışırken, Türkiye'nin bu denklemdeki yeri otomatik olarak garanti değil.
Son yıllarda Türkiye ekonomisinin en önemli büyüme dayanaklarından biri Avrupa'ya yapılan ihracattı. Eğer Avrupa ile Çin arasında yeni bir uzlaşma zemini oluşursa, Türkiye'nin mevcut ihracat modelini yeniden düşünmesi gerekecek. Rekabet gücünü teknolojiyle, verimlilikle ve yüksek katma değerli üretimle artırmayan bir ekonomi için bu yeni dönem önemli riskler taşıyor.
Brüksel ile Pekin arasında yürüyen müzakerenin sonucu yalnızca Avrupa ile Çin'in ticaretini belirlemeyecek. O masadan çıkacak kararlar, yarın Bursa'daki otomotiv fabrikasının siparişlerini, Gaziantep'teki tekstil ihracatçısının pazar payını ve Manisa'daki beyaz eşya üreticisinin rekabet gücünü de belirleyebilir. Türkiye açısından masada yalnızca Avrupa ile Çin'in ticareti değil, ihracata dayalı büyüme modelinin geleceği bulunuyor.
/././
Madımak anlatıları -Şükrü Aslan-
2 Temmuz 1993’de Sivas Madımak Otel’de yaşanan büyük kıyım üzerine bugüne dek pek çok şey söylendi, yazıldı. Bunlar Madımak Hafıza Merkezi arşivi içinde kamuya açılmış bulunuyor. Bugün henüz o arşive girmemiş bir yazılı anlatının; kıyımın hemen ardından, 3 Temmuz günü İçişleri Bakanlığı tarafından Sivas’a gönderilen Mülkiye Müfettişi Muzaffer Dilek’in, ‘Geçen Zaman İçinden Kendi Tanıklığımın İzinde’ adlı kitabında yer alan bazı notlardan bahsedeceğim.
Kaymakamlık, Mülkiye Müfettişliği, Bakanlık Genel Sekreterliği, Valilik ve Danıştay Üyeliği gibi görevlerden sonra emekliye ayrılan Muzaffer Dilek’in, Madımak’a dair yazdıkları ‘Mülkiye Müfettişinin Gözünden Sivas Kalkışması’ başlığı altında yer alıyor ve yazılma gerekçesi oldukça çarpıcı: ‘Bana göre Cumhuriyet tarihinin en vahim ve en canavarca hislerle gerçekleştirilmiş olayını, birinci elden incelemiş bir bürokrat olarak görüş ve değerlendirmelerimi yapmadan öteki dünyaya gitmek istemedim. Bu trajik olayla ilgili vakıf olduğum şeyler benimle kalsın istemedim.’
Kitapta soruşturma sürecinde tanıklık edilen tuhaflıklara dair detaylar oldukça dikkat çekici. Mesela Sivas Valiliği’nden istenen bilgi ve belgelere yanıt olarak gelen yanıtta, mevzuat gereği her gün saat 11.00’de yapılması zorunlu olan Asayiş Saati toplantı tutanağının yer almamış ve neden gönderilmediğine dair bilgi verilmemiş olması gibi. Ya da Tugay Komutanı’na iletilen soruların yazılı yanıtlarının aynı gün iletilmesi için mutabık kaldıkları halde, komutanın yazılı yanıt göndermek yerine, bir ulakla selam göndermekle yetinmesi gibi. Daha başka örnekler de var.
***
Kitaptaki bilgilere göre Vali Ahmet Karabilgin’in İçişleri Bakanlığı’ndan yardım talebi karşılanmamış, 5. Er Eğitim Tugay Komutanlığı’ndan önce telefonla, sonra yazıyla askeri yardım talebi ise sözde bazı yasal gerekçelerin arkasına sığınılarak zamanında ve yeterli destek sağlanmamıştır. Müfettişin ifadesiyle valiliğin talebine karşı vaziyet idare edilmeye çalışılmış, beş saatlik zaman içinde toplam 80-90 asker gönderilmiştir. Müfettiş Dilek, kentte olaylara ilişkin yaygın söylentiler varken, Komando Bölük Komutanlığı’nın, PKK operasyonuna gönderilmesinin de bir sorun olduğunu ve bu sorunların kolektif bir sorumluluğa işaret ettiğini belirtir. Müfettişin ifadesiyle ‘sanki görünmez bir el asayiş ve genel güvenlikten sorumlu olup Ankara’da ve Sivas’ta görev yapan tüm kamu otoritelerini karar alıp uygulayamaz hale sokmuştur.’
Anlatılarda Aziz Nesin’in kurtarılma öyküsüne dair notlar da çok çarpıcı. Buna göre Sivas 5. Er Eğitim Tugay Komutanı Ahmet Yücetürk, Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş’in kendisini telefonla arayarak ‘dünyaya rezil olacağız, ne pahasına olursa olsun Aziz Nesin’i kurtarın’ dediğini aktarmış. Aziz Nesin’in Ankara’ya gönderilme öyküsü ise Vali’nin ifadesine göre ‘sadece dört kişinin bildiği bir sır’ olarak kalmış.
Anlatılarda sürecin devamına ilişkin notlar da ilginç. Teftiş heyeti incelemesini bitirip Ankara’ya dönünce, 7 Temmuz günü Soruşturma Ön Görüş Raporu’nu sunmak üzere, İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu’nu ziyaret edip inceleme süreci ve rapordaki temel vurguları anlatırken, Bakan Gazioğlu, ‘daha çok dinliyormuş gibi yapıp aslında anlatılanlarla pek de ilgilenmemiş.’
***
Bütün bu detaylar gibi inceleme-soruşturma sürecinin sonuçlarına ilişkin tespitler de ilgi çekici. Müfettişin ifadesiyle ‘vahim sonuçlarıyla Sivas olaylarının sorumluluğu Vali ve Emniyet Müdürü’nün üzerinde kaldı, ancak onlar da yargısal aşamanın ilk evrelerinde Danıştay kararı ile suçsuz bulundular. Sorumlulukları olan diğer güvenlik bürokratları hakkında yasal soruşturma açılması gerektiği halde bu konu muhtemelen geçiştirildi. Başbağlar olayını yapanlar ve Sivas olaylarını hazırlayanlar asla tespit edilip yargılanmadı’. Bu yüzden ‘Sivas olaylarının da sırrı hâlâ çözülebilmiş değildir’.
Muzaffer Dilek kitabında Madımak’la ilgili bu bölümü şöyle bitirir: “Her şeyin üstü örtülmüş, görünürdeki suçlular için muhtelif cezalar verilmişse de gerçek failler asla bulunamamıştır. Yara kanamaya devam ediyor.”
Madımak kıyımını, doğrudan yetkili-görevli bir müfettişin anlatılarında bile bu netlikte okuduğumuza göre Türkiye, bu kıyımla gerçek anlamda ne zaman yüzleşecek?
/././
Starmer gidiyor, peki ya sonra?-Özge Güneş-
22 Haziran'da Keir Starmer, İşçi Partisi liderliğinden ve başbakanlıktan istifa etti. Böylece Birleşik Krallık, Brexit'ten bu yana geçen on yılda yedinci başbakanına doğru ilerliyor. 2024'te partisini iktidara taşıyan Starmer'ın iki yıl dolmadan koltuğu bırakması, kişisel bir başarısızlığın yadsınamayacağı; ama bunun çok ötesinde bir sistemik krize işaret ediyor. Aynı sebeple koltuğu devralması beklenen Andy Burnham'dan beklenti büyük.
Peki ne oldu, ne olacak ve bütün bunlar sol açısından ne anlama geliyor bakalım. Öncelikle Starmer'ın istifası birden gelmedi bir süredir bekleniyor, hatta toplumsal kesimler tarafından talep de ediliyordu. Parti için asıl sarsıntı Mayıs yerel seçimlerinde yaşandı. Onlarca konseyin ve yaklaşık 1.500 koltuğun kaybı, Galler’de yüz yıllık hâkimiyetin sona ermesi partide alarm zillerini çaldırdı. Bu kayıp İşçi Partisi vekillerini yeni başbakan için harekete geçiren asıl saik olmuş görünüyor.
Burnham ise Mayıs seçimlerinden de önce öne çıkmaya başlamıştı. Tek gereken onu Avam Kamarası'na sokmaktı. Bunun için de İşçi Partili vekili Josh Simons kolları sıvadı ve 14 Mayıs'ta koltuğunu Burnham'a açmak için istifa etti. Bölge vekilliği için yeniden seçim yapıldı ve Burnham bu seçimi 9.200'ü aşan farkla kazandı. Aşırı sağcı Reform ise anketlerin gösterdiğinin altında kaldı. Bu sonuç Burnham lehine "Reform'u yenebilecek tek isim" anlatısını besledi. Ne var ki bu iddia tartışmalı. Zaferin ne ölçüde Greater Manchester'ın ötesine taşınabileceği soru işareti olarak duruyor. Keza LibDem ve Yeşil seçmenin oyunu taktik biçimde Burnham'a kaydırmasıyla yerel bir anti-Reform "ittifakının" devreye girdiği de belirtiliyor.
Medya Burnham'ı "yumuşak sol" diye etiketliyor ve onu Starmer'ın solunda, Corbyn'in sağında olarak tarifliyor. Burnham’ın Blair, Brown ve Corbyn dönemlerinde de görev almış olması nedeniyle her kalıba giren bir "bukalemun" olarak görüldüğünü de not edelim.
SOL NE DİYOR?
İşçi Partisi Parlamenterleri Sosyalist Kampanya Grubu’nun istifa ardından yaptığı açıklama bir uyarıyla başlıyor. Parti'nin halkın gerçek değişim umudunu boşa harcadığı tespitinden yola çıkan sosyalistler, durumun ciddiyetini şu ifadelerle ortaya koyuyor: "İşçi Partisi hızla rotasını değiştirmezse, sadece partinin varlığı tehlikeye girmekle kalmayacak, aynı zamanda Trump tarzı bir aşırı sağcı hükümetin önünü açma riskiyle de karşı karşıya kalacağız." Starmer dönemi İşçi Partisi’nin çöküş sebebi de kendisini bu politikalardan ayrıştırmamasıydı zaten. Bu durum Reform UK gibi aşırı sağ popülist hareketlerin yükselişine karşı merkezci ve statükocu politikaların işe yaramadığını vurgulaması bakımından önemli. Sosyalist Kampanya Grubu hizmetlerin kamulaştırılması, servet vergisi getirilmesi, işçi haklarının güvencesi gibi partinin dönmesi gerektiği politikalara da işaret ediyor.
Öte yandan Starmer döneminin çöküşünü ve siyasal düzenin krizini değerlendirirken sokaktaki öfkeyi en derinden besleyen unsurlardan birinin de Birleşik Krallık'ın savaş politikaları olduğunu vurgulamak gerekiyor. Zira halk, temel hizmetlerden esirgenen milyarlarca sterlinin emperyal politikalara ve silah sanayisine akıtıldığını görüyor. Parti dışındaki sol açısından mesele burada kilitleniyor. Elbette sosyalistlerin tümü için başta su, enerji ve altyapıda mülkiyet tartışması, çocuk yoksulluğu ve gıdadaki tekelleşme, eğitim ile sağlıktaki özelleştirme eğilimleri temel mücadele başlıklarını oluşturuyor. Ama Parti içi sosyalistlerden ayrıştıkları yer Morning Star'ın "askerileştirilmiş Keynesçilik" olarak tariflediği, silah ve havacılık sanayisine akıtılan kaynağın okul, konut, sağlık ve kamu hizmetlerinin pahasına geldiği denklemi.
Daha geçen hafta Londra’da düzenlenen savaş karşıtı konferans halkın sağlık, ulaşım ve eğitimdeki çöküş ile militarizm arasındaki bu bağı nasıl kurduğunun en net göstergesiydi. Starmer'ın NATO Genel Sekreterliği'ne adaylığı ihtimalinin gündeme geldiği bu günlerde, onun başbakanlığı döneminde uluslararası askeri-sınai kompleksin çıkarlarını öncelemesi önem kazanıyor.
Kaldı ki bu tepki yalnızca Birleşik Krallık ile sınırlı değil. Son yıllarda, dünyanın dört bir yanında, Avrupa’dan Asya-Pasifik’e birçok noktada ABD askeri üslerine ve NATO’nun genişleme stratejilerine gerek insani gerek çevresel veya ekonomik sebeplerle karşı itirazlar yükseliyor. Emperyal bütçe öncelikleri terk edilmediği ve savaş karşıtı taleplere yanıt verilmediği sürece, içeride vadedilen ekonomik reset veya sosyal konut programları da hayata geçemeyecektir. Sosyalist mücadelenin önemi de tam burada belirginleşiyor, içeride 'kişisel bir başarısızlık' olarak kodlanan bu çöküşü, kitlesel bir itirazı örgütleyecek ortak bir dile ve anlatıya tercüme edebilecek yegane dili kuruyor.
/././
Resmi Gazete'de yayımlandı: Milyonları ilgilendiren düzenlemeler yürürlükte
TBMM'de kabul edilen "Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun", Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Düzenlemeyle Emniyet Teşkilatı, polis eğitim sistemi, Basın İlan Kurumu, Vergi Usul Kanunu, taksiciler, belediye taşınmaz satışları ve elektronik tebligat uygulamalarında önemli değişiklikler yapıldı. https://www.birgun.net/haber/resmi-gazete-de-yayimlandi-milyonlari-ilgilendiren-duzenlemeler-yururlukte-721549
***
İmar yönetmeliği değişti: Asansör, bodrum kat ve ofislere yeni kurallar
Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, Planlı Alanlar İmar Yönetmeliği'nde değişikliğe gitti. Resmi Gazete'de yayımlanan düzenlemeyle asansör zorunluluğu, bodrum katlar, emsal hesabı, yapı ruhsatları, tek bağımsız bölümlü konutlar ve ofislerin konuta dönüştürülmesine ilişkin yeni hükümler getirildi. https://www.birgun.net/haber/imar-yonetmeligi-degisti-asansor-bodrum-kat-ve-ofislere-yeni-kurallar-721559
***
Resmi Gazete'de yayımlandı: Reklam yönetmeliğinde kapsamlı değişiklik
Resmi Gazete'de yayımlanan yönetmelik değişikliğiyle hedefli reklamcılık, yapay zeka ile oluşturulan reklamlar, influencer paylaşımları, indirim kampanyaları ve tüketici değerlendirmelerine yeni kurallar getirildi. Çocuklara yönelik hedefli reklam yasaklanırken, yasa dışı şans oyunlarına ilişkin reklam yasağı da genişletildi. https://www.birgun.net/haber/resmi-gazete-de-yayimlandi-reklam-yonetmeliginde-kapsamli-degisiklik-721546
***
Sağlıkta yeni düzenleme: Muayene katılım payları güncellendi
Sosyal Güvenlik Kurumu, Sağlık Uygulama Tebliği'nde değişikliğe gitti. Resmi Gazete'de yayımlanan düzenlemeyle ikinci ve üçüncü basamak sağlık kuruluşlarında muayene katılım payları yeniden belirlenirken, aile hekimi sevkiyle yapılan muayenelerde katılım payının yüzde 50 indirimli uygulanması kararlaştırıldı. https://www.birgun.net/haber/saglikta-yeni-duzenleme-muayene-katilim-paylari-guncellendi-721550
***
İşsizlikte ‘çok hane’ problemi -Melisa Ay-
TÜİK’in yüzde 8,2 olarak açıkladığı dar tanımlı işsizlik oranı ekonomi yönetiminin başarı hanesine yazılırken geniş tanımlı işsizlik yüzde 31 ile zirveye kamp kurdu. Gerçek işsizlik son 12,5 yıla denk gelen 149 ayda bir kez bile tek haneye inmedi. TÜİK’e göre 2 milyon 883 bin kişi, DİSK-AR’a göre 12 milyon 627 bin yurttaş işsiz. https://www.birgun.net/haber/issizlikte-cok-hane-problemi-721562
Butlan ekibinden tartışmalı görevlendirme: Durbay ve Özel iftiralarını yayan isim listede
Mahkeme kararıyla CHP Genel Başkanlığına getirilen Kemal Kılıçdaroğlu, geçtiğimiz yıl hayatını kaybeden Şehzadeler Belediye Başkanı Gülşah Durbay ile Özgür Özel'e yönelik iftiraları sosyal medyada dolaşıma sokan 'Gizem Lara' lakaplı Gizem Altunsoy'u CHP Ankara İl Yönetimi listesine dahil etti. https://www.birgun.net/haber/butlan-ekibinden-tartismali-gorevlendirme-durbay-ve-ozel-iftiralarini-yayan-isim-listede-721581
Körfez sermayesine yeni kapı -Havva Gümüşkaya-
İktidar, Körfez sermayesini çekme hedefiyle katılım bankacılığını yeniden yapılandırıyor. Üç kamu katılım bankasının birleşmesi için hazırlık yapılırken, sektöre yeni bir hukuki çerçeve getirecek İslami Finans Kanunu taslağının da son değerlendirme aşamasında olduğu öğrenildi. Bu ideolojik temel, bugün ‘umut verici bir alternatif’ olarak bankacılık sektörünün tepesine yerleştiriliyor. https://www.birgun.net/haber/korfez-sermayesine-yeni-kapi-721566
***
Şartlar değişti: Kredi kartında yeni dönem
Kredi ve kredi kartı başvurularında yüksek kredi notu tek başına yeterli olmayabiliyor. Bu durumda bankalar 3 günlük harcama alışkanlığına dikkat ediyor.
Kredi ve kredi kartı başvurularında yüksek kredi notu tek başına yeterli olmayabiliyor. Bu durumda bankalar 3 günlük harcama alışkanlığına dikkat ediyor.
Bankalarda yeni bir dönem başladı. Artık faturalarınızı düzenli ödemeniz ve kredi notunuzun çok yüksek olması, kredi alabilmeniz için tek başına yeterli olmuyor. Bankaların kullandığı yeni bilgisayar sistemleri, kredi kartı ekstrenizdeki harcamaları tek tek inceliyor ve riskli bulduğu tek bir harcamada bile kredi başvurunuzu anında reddedebiliyor.
3 ÖNEMLİ ŞART
Sözcü’de yer alan habere göre uzmanlar yeni sistemlerin kredi vermeyi reddetmesine yol açan günlük alışkanlıkları şöyle açıklıyor:
İnternetten şans oyunları ve bahis oynamak
Kredi kartıyla internet üzerinden tek bir kez bile sanal bahis sitesine para yatırmak ya da sürekli şans oyunları oynamak. Sistem bunu gördüğü an, kredi notunuz ne kadar yüksek olursa olsun, "Bu kişi parasını riskli yerlerde harcıyor" diyerek krediyi otomatik iptal ediyor.
Açıklama yazmadan sürekli IBAN'a para göndermek
Arkadaşınızla, akrabanızla kendi aranızda sürekli para transferi yaparken açıklama kısmını boş bırakmak. Bankanın sistemi bu durumu "kayıt dışı, gizli bir borçlanma veya şüpheli bir para trafiği" olarak algılıyor.
Resmi maaş ile kart harcamasının uyuşmaması
Örneğin resmi olarak asgari ücret ya da düşük bir maaş alıyorsunuz ama kredi kartınızdan her ay maaşınızın 4-5 katı kadar çok yüksek paralar dönüyor. Sistem bu dengesizliği "Bu harcama bu gelirle sürdürülemez, burada bir risk var" şeklinde kaydediyor.
UZMANLARDAN UYARI
Sektör yetkilileri, ileride ev, araba veya ihtiyaç kredisi çekmek isteyen tüketicilerin banka hesaplarında "temiz bir sicil" bırakması için şu hayati uyarılarda bulundu:
IBAN transferlerinde açıklama alanını boş bırakmayın: Arkadaşınıza, akrabanıza veya bir esnafa para gönderirken açıklama kısmını asla boş bırakmamalısınız. Gönderdiğiniz paranın amacına göre mutlaka "Kira ödemesi", "Elden alınan borç iadesi", "Yemek bedeli" gibi net ve anlaşılır açıklamalar yazmalısınız. Aksi takdirde sistem bunu kayıt dışı bir borç ilişkisi veya şüpheli ticaret olarak kodlar.
Kredi kartınızı şans oyunlarında kullanmayın: Kredi kartınızdan veya banka hesabınızdan yasal ya da yasadışı fark etmeksizin sanal bahis sitelerine, milli piyango uygulamalarına veya şans oyunlarına para aktarmamalısınız. Sistem bu harcamaları tek bir kez bile görse sizi "yüksek riskli müşteri" ilan edebilir.
Kredi kartınızı başkasına kullandırtmayın: Kendi adınıza olan kredi kartını veya banka hesabını arkadaşınızın ya da bir yakınınızın harcamaları (özellikle oyun, bahis veya yüksek tutarlı alışverişler) için kesinlikle kullandırmamalısınız. Sistem, harcamayı yapan kişiyi değil, kart sahibini sorumlu tutar.
Gelir bilgilerinizi bankada güncel tutun: Maaşınız arttığında, terfi aldığınızda veya resmi bir ek gelir (kira geliri vb.) elde ettiğinizde bunu mutlaka bankanıza bildirmelisiniz. Böylece sistem, kartınızdaki yüksek harcamaları "şüpheli nakit akışı" olarak değil, "geliriyle uyumlu normal harcama" olarak kaydeder.
Yüksek tutarlı nakit döngülerine dikkat edin: Hesabınıza kaynağı belli olmayan, resmi gelirinizle açıklayamayacağınız büyük miktarlarda paraların girip çıkmasından kaçınmalısınız. Banka algoritmaları, resmi maaşı 30 bin TL olup hesabından ayda 200 bin TL dönen hesapları doğrudan incelemeye alabiliyor.
***
BİRGÜN




.webp)











Hiç yorum yok:
Yorum Gönder