1 Eylül 2026 Salı

Usta tiyatrocu Ferhan Şensoy vefatının 5. yılında unutulmadı: Çocuklarından duygusal paylaşımlar -Cumhuriyet-

Türk tiyatrosunun usta ismi Ferhan Şensoy, aramızdan ayrılışının 5. yılında ailesi ve sevenleri tarafından özlemle anıldı. Usta sanatçının çocukları Derya Şensoy, Müjgan Ferhan Şensoy ve Mert Baykal, sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımlarla babalarına olan özlemlerini dile getirdi.

Türk tiyatrosunun ve edebiyatının duayen isimlerinden usta sanatçı Ferhan Şensoy, 2021 yılında tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmişti. Vefatıyla sanat dünyasını ve sevenlerini yasa boğan usta oyuncu, aramızdan ayrılışının 5. yıl dönümünde ailesi tarafından duygusal mesajlarla anıldı.

Ferhan Şensoy'un çocukları Derya Şensoy, Müjgan Ferhan Şensoy, Mert Baykal ve eski eşi Derya Baykal, sosyal medya hesaplarında yaptıkları paylaşımlarla usta sanatçıya olan özlemlerini ifade etti.

"BUGÜN 5 YIL OLDU BABACIM"

Derya Şensoy, babasının kucağında yer aldığı bir çocukluk fotoğrafını paylaşarak, "Bugün 5 yıl oldu babacım, zaman bazen duruyor, bazen de çok hızlı geçiyor… Seni çok özledim..." ifadelerini kullandı.

Image

Müjgan Ferhan Şensoy ise yıllar öncesine ait baba-kız karesini "Bugün tam 5 yıl babacım... 5 gün sonra Pera 5 oluyor…" notuyla takipçileriyle paylaştı.

Image

"HEM DÜN GİBİ HEM BİR ÖMÜR GİBİ"

Mert Baykal da Ferhan Şensoy ile çekilen fotoğrafının altına şu notu düştü:

"Özlemle baba… Hem dün gibi hem bir ömür gibi… Yunan’da Yunanca ‘beni yak’ çalıyor, pes bir erkek korosu acı acı nakarata giriyor, ne diyorlar hiç bilmiyoruz… Bir kadeh de senin için koyuyoruz Berna’yla… Özlüyoruz, sağlığına demek çok salakça geliyor, susuyoruz… Uzaklara bakıyoruz; sofitaya…"

Image

Öte yandan usta sanatçının eski eşi Derya Baykal da sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla Ferhan Şensoy'u "Saygı ve rahmetle" sözleriyle andı.

Cumhuriyet

soL "Köşebaşı + Gündem" -1 Eylül 2026 -


İlk uçuş, ilk eylem: Deniz Gezmiş ve yoldaşlarını kurtarmak için gökyüzüne çıkan devrimci -Özkan Öztaş-

Denizlerin idamını engellemek amacıyla 3 Mayıs 1972 günü Ankara-İstanbul uçağını Sofya'ya kaçıranlar arasında yer alan Mehmet Yılmaz, o tarihi anları yıllar sonra soL Haber'e anlattı. Ölümü göze alarak yola çıkan devrimciler, hedefine ulaşamayan bu son eylemin derin hüznünü yıllar sonra dahi üzerlerinde taşıyorlar.

Takvimler 3 Mayıs 1972'yi gösterdiğinde Ankara-İstanbul seferini yapacak Boğaziçi adlı yolcu uçağı, sıradan bir uçuşa sahne olmayacaktı. Ancak henüz yolcular bunu bilmiyordu...

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam kararına karşı etkili bir eylem yapıp idamları engellemek isteyen dört devrimci, uçağı kaçırarak güçlü bir kamuoyu oluşturmak istedi.

Eylemi gerçekleştirenler Sefer Şimşek, Aynullah Akça, Mehmet Yılmaz ve Yaşar Aydın isimli dört gençti.

Eylemciler arasındaki Mehmet Yılmaz henüz 18 yaşındaydı.

Hayatında daha önce hiç uçağa binmemişti.

On sekiz yaşında idamları durdurma iddiasıyla uçağa binen dört isimden biriydi Mehmet Yılmaz.


Kırşehir'in bozkırından gökyüzünün maviliğine

Elinde tuttuğu ince belli çay bardağını sıkıca kavrayan Yılmaz'ın gözleri o günleri anlatırken parlıyor. 

"Ucunda en fazla ölüm vardı. Ne olacak! Ama başarırsak Denizleri kurtarabilirdik." diyor. "Beni devrimcileştiren şey yoksulluk oldu. Kendi köyümde ekmek dahi bulamayan insanlar, Kırşehir'de yokluk içinde okumaya gelen öğrenciler. Ben de onlardan biriydim işte. Bir yanda kuru ekmek için çalışan işçiler ve köylüler, diğer yanda gününü gün eden zenginler."

Mehmet Yılmaz devrimci mücadelenin parçası oluşunu bu sözlerle anlatıyor. "Bu böyle gitmez" demiş kısacası.

Eşitsizliğin sebebini düşünmüş ve bu düşünceler onu sorunu çözmeye itmiş. Devrimci mücadelenin içine atılmış sonra da. Yüzüne baktığı yoksul insanlar için bunu bir vazife bilmiş.

O dönemler her taşralı devrimci öğrencide olduğu gibi Mehmet Yılmaz'ın da yolu Ankara'dan geçmiş.

Lise ikinci sınıfta siyasallaşan Mehmet Yılmaz'ın serüveni, Ankara'da o dönemler Maltepe Mimarlık Mühendislik Fakültesi olarak faaliyet gösteren ve sonraki yıllarda Gazi Üniversitesine bağlanacak olan okulda başlıyor.

"Yurtlar, okullar fıkır fıkırdı. Her yerde tartışmalar, ülkenin nereye gideceğine dair sohbetler, kitaplar, dergiler, gazeteler vardı. Biz de okulda ve yurtlarda tartışıyor, okuyor, kendimizi geliştiriyor ve memlekete dair sohbet ediyorduk" diyor Yılmaz.

Üniversitede Deniz Gezmişlerin etkisi ve sosyalist mücadelenin yükselişi, Mehmet Yılmaz'ın da bu kavganın içinde yer edinmesini sağlamış.

Deniz Gezmişlerin yakalanması ve akabinde yargılanma süreciyle birlikte idam cezasına çarptırılmaları dönemin gençliğinde derin bir etki yaratıyor. 

Bunun üzerine Mehmet Yılmaz da üç arkadaşı ile kafa kafaya veriyor...

Yılmaz eylem kararı aldıkları o anı şu sözlerle anlatıyor: "Sefer Şimşek, Aynullah Akça ve Yaşar Aydın ile bir araya geldik. Bir evdeydik. Oturduk konuştuk, nasıl yaparız, nasıl ederiz diye. Kafaya koyduk. Uçak kaçırma eylemi yapacaktık. Bunun ses getireceğini, idamları engelleyeceğini, Türkiye kamuoyunda etki yaratacağını ve dönemin iktidar yetkililerinin Denizleri idam etmek konusunda tereddüt edeceğini düşündük."

Ve yavaştan planlar hayata geçirilmeye başlanır.

Defalarca aynı uçuşu tekrar ettik

Mehmet Yılmaz, Ankara-İstanbul uçuşu için defalarca aynı yolculuğu tekrar ettiklerini, giriş çıkış noktalarına ve uçağa binişlere dair provalar yapıldığını anlatıyor. Elindeki çay bardağına bakıp biraz nefes alıp ve anlatmaya devam ediyor: "Şimdi tabii her ayrıntıyı anlatmam doğru olmaz. Ama Yaşar'ın benim bildiğim üç, belki daha fazla bu uçuşu tekrar ettiğini biliyorum. Sefer de havalimanını defalarca kolaçan etti. Ben daha önce hiç uçağa binmemiştim. O gün kararlaştırdığımız saatte evden çıktık, farklı noktalardan geçtik havalimanına. Üzerimizde el bombaları ve silahlar. Tabii o zamanlar böyle güvenlik önlemleri yok, yine her tarafta polis falan var ama şüphelilere bakıyorlardı daha çok."

Yaptıkları provalar ve hazırlıklar başarıya ulaşınca geriye uçağa binmek kalıyor. 

Uçağa binip yerlerine oturan eylemciler derin bir nefes aldıktan sonra uçağın kalkmasını beklemeye başlıyorlar.

'Ölümü göze almıştık, o yüzden de pek heyecanımız yoktu'

Bunu ilk duyunca kulağa tuhaf geliyor doğal olarak. Mehmet Yılmaz'a "Peki hiç dikkat çekmediniz mi, hiç mi heyecanlanmadınız?" diye sorduğumda şu yanıtı veriyor: "Yakalanırsak öldürülürdük. Oracıkta vururlardı hepimizi. Bunu biliyorduk, o yüzden de pek heyecanlanmadık."

O anı yeniden düşünürken şu sözlerle devam ediyor: "Tek hedefimiz Denizlerin idamını engellemekti. Kendimizi, sonrasında ne oluruz, cezaevinde mi yatarız yoksa orada hedef olur vurulur muyuz diye pek düşünmedik."

O günlerde ellerindeki tek örnek Leyla Halid'in kaçırdığı uçaktı. Tel Aviv uçuşunu yapan uçağı kaçıran Leyla Halid ilk uçak kaçırma eylemini gerçekleştirmişti. Tel Aviv semalarından Filistin'e uçağı çeviren Halid, çocukluğunun geçtiği yerleri Filistin semalarında ışıltılar içinde izlemişti gökyüzünde. 

Mehmet Yılmaz ve üç arkadaşının elindeki tek örnek de bu eylemdi.

Uçak havalandıktan sonra derin bir nefes alan eylemciler sonrasında harekete geçecekleri zamanı kollamaya başlamışlar. En etkili anın İstanbul'a inişe geçmeden önceki an olduğunu kararlaştırdıkları için biraz sürenin geçmesine ihtiyaçları var. Diğer yolcular gibi yollarına devam etmişler. Ve sonra da eylemin saati gelip çatmış.


'Dikkat dikkat, bu bir eylemdir. Denizlerin idamını engellemek için uçağa el koyuyoruz'

Uçakta çocuklar, kadınlar, yaşlılar, herkes vardı. Mehmet Yılmaz arada birkaç boş koltuğun da olduğunu söyledi ve gülümsedi.

 "Tesadüf işte, haberimiz yoktu tabii. Uçakta İsmet İnönü'nün oğlu da varmış o uçuş sırasında."

Ayağa kalkan eylemciler uçağa seslenmiş: "Dikkat dikkat. Bu bir eylemdir, Denizlerin idamını engellemek için uçağa el koyuyoruz. Kimse canından endişe etmesin. Sizlerle bir derdimiz, kastımız yok. Rahatça yolculuğunuza devam edebilirsiniz."

Tam o sırada eylemcilerden birinin kokpite geçtiğini ve pilotu rehin aldığını ifade eden Mehmet Yılmaz, "Hedefimiz belliydi, rotayı değiştireceğiz ve Denizlerin idamını engellemek için müzakere yapacağız" diye anlatyor o anları.

Yolcuların hali ahvali nasıldı diye sorulduğunda biraz düşünüp ve yanıtlamaya devam etti: "Korktular haliyle. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, normal bir uçuş işte. Ama biz 'Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu adına uçağa el koyuyoruz' deyince birçoğunun yüzündeki ifadeyi hatırlıyorum. 'Devrimci bunlar, bunlar halka zarar vermez' bakışıydı o. Onlarla bir derdimizin, kastımızın olmadığını onlar da biliyordu. Onlara kast edilecek bir durum yaşansaydı kendimizi gözden çıkarırdık. Hiçbir an, hiçbir biçimde yolcuları canlı kalkan yapmak, rehin almak gibi bir durumumuz da olmadı düşüncemiz de."

'Sofya'ya iniyoruz'

Mehmet Yılmaz, daha önce kararlaştırdıkları üzere uçağın İstanbul yerine Sofya'ya indirilmesi talimatını verdiklerini ifade ediyor "Pilot sakindi. Uçağı Sofya'ya doğru çevirdi. Sofya'yı daha önce düşünmüştük zira Bulgaristan o dönemler sosyalistti ve sosyalist bir ülkede yargılanmak istiyorduk eğer bir şey olacaksa."

Bulgaristan'a indikten sonra yetkililerle iletişime geçen eylemciler, daha sonra adli süreçlerin takibinde gözetim altına alınmışlar. "Hiçbir yolcuya zarar vermedik. Kimseyi tehdit de etmedik. Yolcuları rehin de almadık. Zaten onlarla bir derdimiz de yoktu. Yetkililere uçak kaçırma eylemimizin sebebini, Denizlerin idam kararını aktardık. O dönemler zor dönemlerdi işte, Nihat Erim hükümeti vardı. Bulgaristan'dan hükümete bir mesaj yollamak istemiştik."

Sonrası nasıldı? Sonrasını uzaklara bakarak anlattı Mehmet Yılmaz.

"Baskı gördüğümüzü söyleyemem. Bulgaristan'da bir tür konuk gibi ağırlandık. Bugün bakınca ev hapsi dedikleri şeydi. Bahçesi olan bir evde kalıyorduk. Yaptığımız eylem yalnızca iki gün geciktirmişti Denizlerin idamını. Sonra televizyonları açınca kalakaldık."

Bugün olsa yine yaparım elbette

Mehmet Yılmaz'ın sade, mütevazı yaşamı ve tavırları dikkat çekti söyleşimizin her anında. Türkiye'nin ilk uçak kaçırma eylemini yapmış, yirmi yıl kadar Türkiye'ye girememiş olan Yılmaz, ilk kez 1993'te tekrar gelebilmiş Kırşehir'e. 

Bugün, eylemden elli dört yıl sonra geriye dönüp baktığında ise en ufak bir pişmanlık duymadığını ifade ediyor. "Pişmanlığım var elbette. Ama eylemden dolayı değil. Denizlerin idamını engelleyemediğimiz içindir. Keşke daha etkili, daha başka bir şey yapmak aklımıza gelse, başarma şansımız olsaydı." 

Ne anılarını pazarlamak ne de yaptıklarından pişmanlık duymak geçmişti akıllarından.

"Bugün olsa yine yapar mıydın?" diye sorulduğunda, "Şimdiki aklımla daha farklı şeyler yapardım belki ama o gün, o durum ve o şartlarda hiç tereddüt etmezdim. Yine olsa yine yapardım" diyor.

Bulgaristan'da bir televizyon ekranında idam haberlerini görünce yaşadıkları duyguyu anlatırken gözleri dolan Yılmaz, "Gidemiyorum mezarlarına hâlâ. Yalan yok, bir kere gittim. Ama çok duramadım" diyor.

Söyleşi yaparken bir gözü sürekli saate dalan Mehmet Yılmaz, "Bu akşam uçağım var. Almanya'ya gideceğim." diyor ve gülümsüyor. 

"Yine Esenboğa'dan" diye ekliyor muzipçe.

"Kaçırır mısın peki?" diye sorulunca da kahkaha atıyor. "Yok, artık yaşım ilerledi. Artık uçak kaçırınca sadece biletim yanıyor." 

Yüzünde bahtiyarlık ve hedefe ulaşsa da başarıya ulaşamayan bir eylemin, Denizleri kaybetmenin hüznü var.

"Azrail'i atlatırsam bu sene de, seneye Karşıyaka'da Denizlerin mezarında buluşalım, olur mu?" diyor. Sözleşerek vedalaşıyoruz.

/././

İpi çekilen Melih Gökçek ve esas gerçekler: Bunları unuttuk mu? 

AKP belli ki Melih Gökçek’in ipini çekmiş, ya da daha doğru bir ifadeyle AKP içerisindeki birileri… Bunun sonucu ne olacak, Gökçek “ben yanarsam herkesi yakarım” pozisyonuna geri dönüp yine kendini kurtarmayı başaracak mı belirsiz. soL, böylesi bir tabloda artık giderek unutulan esas gerçekleri, Gökçek gerçeklerini hatırlatıyor.

Bir süredir Melih Gökçek’e ilişkin ortaya çıkan son skandalları konuşuyoruz.

Almanya’da “yatırımlar” yapan oğlunu, “resmi” kayıtlarda görünen ve inkar ettiği gayrimenkullerini.

Görünen o ki, AKP’nin zaman zaman “içeriyi” de biçen ve bir “parlatma” ve “meşruiyet” kılıcına dönen yargı operasyonlarının son hedeflerinden birisi Gökçek olacak.

Gökçek neden hedefte?

Can Holding operasyonu, Mehmet Akif Ersoy, Rasim Ozan Kütahyalı, Cem Küçük, Tahir Sarıkaya, Süleymancılar ve Kuytulcular derken, Menzil dosyasından önce Gökçek dosyasının açılması olası hale gelmiş durumda.

Peki, neden?

AKP’nin yargı aparatının sadece muhaliflere karşı değil, son dönemde muhaliflerle dans eden ya da kendi yol haritasını uygulamaya çalışan iç unsurlara uzandığı çok fazla dosya gördük. Yani operasyonlar bir süredir sadece dışa doğru değil, aynı zamanda içe doğru da devam ediyor.

Bunun yanı sıra iktidarın en büyük sopalarından biri olan “yargı” aynı zamanda en büyük zayıf karınlarından birine dönüşmüş durumda. Bu alanda büyük bir meşruiyet kaybı yaşanıyor. Tam da bu nedenle bir süredir “faili meçhullerin” üzerine giden, tarikat yolsuzluklarını gündem eden, Cem Küçük, Rasim Ozan gibi isimleri tutuklayan bir yargı fotoğrafı sunulmaya çalışılıyor; yeni bir meşruiyet alanına sahip olma, yeni ve sağlam darbeler vurabilmek adına.

Bu iki uç arasında Gökçek’in tam olarak hangi noktadan vurulacağını kısa süre içinde göreceğiz.

Ancak söz konusu isim Gökçek olunca son dönemde ona dair gündeme gelen iddiaların buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu söylemek gerekiyor.

soL, böylesi bir tabloda artık giderek unutulan esas gerçekleri, Gökçek gerçeklerini hatırlatıyor.

Kimdir Melih Gökçek, işte budur…

"Dün bir Zaman Gazetesi ilavesini aldım. 'Ankara 'da seçime doğru' diye... 'Başkent'in yeni 'şehriemin'i kim olacak?' yazıyor. Altında CHP adayı Mansur Yavaş, MHP adayı Mevlüt Karakaya ve BBP adayı Remzi Çayır var. 20 yıldan beri benle içtikleri su ayrı gitmeyen bu kardeşlerime ben ne yaptım? Hangi kötülüğü yaptım? Hangi kötü sözü söyledim? Hangisinin kalbini kırdım? İnsan vicdan eder ya böyle bir şey var mı? İnsanların gözleri böyle nasıl kör olabiliyor? Hizmet hareketine ben yıllarca yardım ettim. Her türlü fedakârlığı yaptım. Onlar istemediler ben teklif ettim. Çok değerli, çok samimi insanlar var içinde. Hele tabanı pırıl pırıl insanlar. İki tane oğlum var iki oğlum da Samanyolu'ndan mezun. İki tane torunum var Samanyolu Okulları'nın versiyonu sayılan Atlantik Okulları'nda okuyorlar. Yani çocuklarımı hizmet hareketine emanet ettim. Evlatlarımı, torunlarımı onlara güvendiğim için emanet ettim.”

Ne kadar hüzün verici değil mi?

O da aldatılmış işte…

Ancak söz konusu isim Melih Gökçek ise “itiraflarının” altında dahi bir sopa olduğunu asla unutmamak gerekir: “Biz Başbakan'a gittik bu olayların benzerlerinin olacağını söyledik. Başbakan'ın bize söylediği söz şudur ‘Bunlar bizim kardeşlerimiz. Bir daha böyle düşünmeyin ve yanıma böyle gelmeyin’ dedi. Bu Başbakan'ı bu hale getirdiler. Bu başbakan bundan sorumlu değil. Eğer Başbakan bunlar hakkında ters düşünseydi kaç tane üniversite yerini bunlara verdi. Verir miydi?”

İşte kimdir Melih Gökçek sorusuna verilecek yanıt, tam olarak budur.

Kendi günahları ve suçlarına ortak olduğunu düşündüğü isimleri, son derece “samimi” şekilde, ince ince işlemesini bildi hep. 

Biraz da bu sayede şimdiye kadar "postu deldirmediği" söylendi...

Bunları unutacak mıyız?

Şimdilerde Gökçek’in oğlunun biriktirdiği servete ve tapulara dair çarpıcı veriler ortaya çıkıyor.

Hiçbiri önemsiz değil kuşkusuz ancak Gökçek bugünlerde ortaya çıkan “dosyalara” sığmayacak, sığamayacak kabarıklıkta bir sicile sahip.

AKP iktidarının başkenti yeniden dizaynı, Cumhuriyet'in izlerini tahrip etme operasyonu bizzat Gökçek eliyle yürütüldü.

O “dinazorlar” üzerinden alay edilen bir figür olmayı başardığı oranda, yani herkes cambaza baktığı sırada başkentin tüm ilerici hafızasını, kent tarihini yerle bir etti.

Bu yüzden Ulus’ta bir cami için tarihi İller Bankası binasını, üstelik de mahkeme kararı aksi yönde olmasına rağmen bir gece yarısı operasyonuyla yıktığında, muzaffer bir komutan gibi poz vermesini bilmişti.

Verdiği o poz, Gökçek’in yargılanması gereken asıl karelerden biri olarak hafızalara kazındı.

Ancak şimdi lafı bile edilmez oldu.

Oysa Gökçek dosyasının asıl konularından biri tam da budur.

Ankara’nın parsel parsel Cemaat’e, patronlara, tarikatlara peşkeş çekilmesinin nedenini neden uzakta arayalım ki?

O poz her şeyi anlatmıyor mu?

Atatürk Orman Çiftliği’nin dört bir yandan biçilmesi, parça parça yok edilmesi bu yüzden değil mi?

ODTÜ Ormanı bu yüzden yok edilmeye başlanmadı mı?

Gökçek, AOÇ ve ODTÜ Ormanı saldırısına aynen devam eden Mansur Yavaş’ı bu nedenle tebrik etmiyor mu?

Kent suçları, yolsuzluk iddiaları ve şaibeli ihaleler

Gökçek’in kendisine ve oğluna dair son dönemde ortaya çıkan dosyalar, yukarıda da işaret ettiğimiz üzere bir “ip çekme” operasyonunun habercisi gibi duruyor.

Ancak mesele gerçekten ortaya çıkan bu servetten ibaret değil.

Gelin size daha önce de gündeme gelen bazı Gökçek vukuatlarının dökümünü hatırlatalım, “bunları gerçekten unutacak mıyız?” diye sorarak:

10 milyar lirayı aşan usulsüzlük

CHP Ankara Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi Ertan Işık’ın açıklamaları gidelim önce. Gökçek döneminde yaşanan usulsüzlüklerle ilgili yaptıkları incelemeye ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunan Işık, “Uzmanların yaptığı kaba taslak hesaplardan, rantın 10 milyar lirayı geçtiği anlaşılıyor. Rant ve bu rantı elde edenlerin değişik bağlantıları var. Sağlıklı soruşturmalarla, bu kişilerin, tutunacak dalları yok” demişti, tablonun vehametini ortaya koymuştu.

17-25 Aralık sonrası Cemaat kanallarına reklam desteği

Cemaat bankasında küçük bir hesap açmanın bile Cemaat’e maddi destek olarak değerlendirilip tutuklama gerekçesi yapılmasına rağmen, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “milat” olarak nitelendirilen 17-25 Aralık soruşturmasından 3 ay sonra, Gökçek tarafından cemaatin yayın organlarına reklam parası aktarıldığı ortaya çıkmıştı. Gökçek’in Ankapark reklamı için KHK ile kapatılan Samanyolu TV, Samanyolu Haber TV, Kanaltürk ve Bugün televizyonlarına 375 bin TL’lik reklam verdiği ortaya çıkmıştı.

15 Temmuz’un ardından dikkat çeken satış

Ankara Büyükşehir Belediyesi, Melih Gökçek’in belediye şirketi olan BELKA A.Ş. üzerinden “uçuş okulu kurmak” amacıyla piyasa değerinden yüksek fiyata aldığı 15 uçak ve 1 helikopter nedeniyle, BELKA A.Ş. Yönetim Kurulu üyelerine “görevi kötüye kullanmaktan” suç duyurusunda bulunulmuş, suç duyurusunda bulunulan isimler arasında Hüseyin Gülerce’nin kardeşi İbrahim Gülerce ve Adil Öksüz’ün akrabası Ömer Öksüz de yer almıştı. Gökçek’in “Seğmen Uçuş Okulu” projesi gerçekleşmeyince piyasa fiyatından yükseğe alınan uçaklar 17 bin 500 TL’ye Vizyon Havacılık’a satılmıştı. Satışın, 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından yapıldığı da tespit edilmişti.

İhaleye fesat karıştırma suçlaması

Ankara Büyükşehir Belediyesi Belbeton A.Ş.'nin özelleştirilmesine ilişkin ihaleye fesat karıştırmaktan dönemin Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında suç duyurusunda bulunulmuş, belediyenin teftiş raporunda 16 milyon 241 bin 345 dolar zararın Gökçek, encümenler, ilgili bürokratlar, onay mercileri ve Detay Bağımsız Denetim ve Danışmanlık AŞ’den tazmini için dosyanın hukuk müşavirliğine gönderileceği belirtilmişti.

Milyonlarca liralık inşaat usulsüzlükleri

Gökçek’e ilişkin usulsüzlük iddialarının başında inşaat işleri gelirken, bunlardan biri de geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkmıştı. Söğüt İnşaat'a satılan 90 bin metrekarelik alana emsal değişikliği ile 450 bin metrekarelik inşaat izni verildiği ortaya çıkmıştı. Büyütülen inşaat alanına Metromall AVM ve Metromall Konutları projesi yapılırken, söz konusu değişiklik satış öncesi gerçekleşseydi, belediyenin 100 milyon liradan fazla gelir elde edebileceği tespit edildi. Ankara Büyükşehir Belediyesi Fen İşleri Daire Başkanlığı’nın son yıllarda açtığı 8 ihalede toplamda 1,5 milyar dolardan fazla iş alan Söğüt İnşaat'ın, bizzat Melih Gökçek'e ait olduğu iddiaları gündeme geldi.

536 milyon lira borçlanma yetkisi aldı, parayı başka işlerde kullandı

Melih Gökçek’in, 'Tatlar Arıtma Tesisleri’nin yenilenmesi' gerekçesiyle Büyükşehir Belediye Meclisi’nden toplam 536 milyon TL borçlanma yetkisi aldığı ancak bu parayı başka işler için kullandığı ortaya çıkmıştı. Gökçek hakkında, “Görevi kötüye kullanma” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunuldu.

Gökçek’in Hacı Bayram’a ilgisinin nedeni ortaya çıktı

Melih Gökçek ve ailesine yakın isimlere Hacı Bayram-ı Veli Camii ve çevresinde verilen yerler hakkında ABB Teftiş Kurulu aracılığı ile inceleme başlatılmıştı.

İnceleme sonrası ortaya çıkan bazı bilgiler şunlar olmuştu:

- Melih Gökçek’in eşi Nevin Gökçek’in Onursal Başkan olduğu SOS Vakfı’na Belediye iştiraki ANFA tarafından 10 yıllığına düşük kira bedelleri ile kiralanıp esnafa fahiş bedellerle kiralanan 3 adet iş yeri ve 1 adet lokanta,
- SOS Vakfı’nın 28-29 yıllığına kullanım hakkını aldığı köşkler ve muhtelif binalar,
- Cami çevresinde Gökçek ailesi ile ilişkisi bilinen, daha önce Belediye’den 100’ün üzerinde işletmeyi kiraladığı kamuoyuna yansıyan Korkutata ailesine tahsis edilen mezarlık alanının Mansur Yavaş döneminde Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından iptal edilmesi,
- Korkutata ailesine verilen 8.326.682 TL’lik, Hacı Bayram-ı Veli cami çevresi, sokak ve meydan düzenlenmesi, kentsel tasarım yapım işi,
- Aş evi olarak projelendirilen yerin bir kısmının ticari olarak kiralanarak menfaat sağlanması,
- Bu yerler ile ilgili olarak yapılan ihalelerde ciddi usulsüzlük emarelerine rastlanması.

Heykellere 342 milyon, kapılara 31 milyon lira

ABB Kent Estetiği Daire Başkanlığı’nın verileri ise Gökçek döneminde yapılan gereksiz harcamaların en çarpıcı örneklerini oluşturdu. Melih Gökçek döneminde Ankara’ya yapılan heykeller için 342 milyon TL, giriş kapıları için 31 milyon TL harcandı.

Arkadaşının boş arsası için 778 bin liralık usulsüzlük

Melih Gökçek’in 40 yıllık arkadaşı Refah Partisi eski milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın boş arazisini ‘depo yapacağım’ diyerek Ankara Büyükşehir Belediyesi şirketi ANFA'ya kiralattığı, boş arsa kirası olarak Ceylan’a üç yıl için 778 bin 323 TL kira ödediği ortaya çıkmıştı.

576 milyon liralık usulsüzlük

Ankara Büyükşehir Belediyesi şirketi ANFA tarafından 2015 yılında 1,7 milyar TL’ye ihale edilen “Parklar, Refüjler, Yan Bantların Yeşil Alanları, Piknik Alanları, Rekreasyon Alanları, Mezarlıklar, Havuzlar ve Göletler ile Belediye’ye Ait Tesislerin Bitkisel, İnşaat, Tesisat, Elektrik, Bakım ve Onarım Hizmet Alımı” işine yönelik olarak Teftiş Kurulu soruşturması tamamlandı.

Soruşturma sonucunda Belediye’nin 576 milyon TL’lik zarara uğratıldığı gerekçesi ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunuldu.

Olmayan fabrikalar alındı, milyonlarca lira ödendi

Gökçek döneminde yapılan işlemleri araştıran belediye bünyesindeki komisyon dikkat çeken bilgiler paylaşmıştı. Belediyenin iştiraki olan Seğmen Su’daki fabrikalar hakkında düzenlenen rapor ve raporda yer alan görüntüler son derece dikkat çekiciydi. Buna göre, AFM isimli bir şirketin, düşük ücretlerle aldığı atıl ve kullanılmaz durumdaki fabrikalar sermaye artırımı yoluyla Belediye iştiraki Seğmen Su adına Belka A.Ş’ye satıldı. İncelemeler sonucu tespit edilen 48 milyon liralık zarar nedeniyle suç duyurusunda bulunuldu. Suç duyurusunda bulunulan isimler arasında o dönemde alımları yapan Belka A.Ş'd yöneticilik yapan Hüseyin Gülerce’nin kardeşi İbrahim Gülerce de yer aldı. Gülerce dışında listede yer alan bir diğer isim, 15 Temmuz firarilerinden Adil Öksüz’ün akrabası Ömer Öksüz oldu.

Belediye bütçesinden 'acil' alınan mobilyaları evine taşıttı

Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu, eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in görevden alınmadan 1 ay önce belediye bütçesinden "acil" olarak mobilya aldığını, mobilyaların Gökçek'in evine taşındığını yazmıştı. Böyle bir isimdi Gökçek.

27 milyonluk şirketi 9 milyona özelleştirdi, milyonlarca lira para aktardı

Melih Gökçek’in 2012 yılında 9 milyona özelleştirdiği BEL-YA şirketinin ederinin 26,7 milyon lira olduğu açığa çıktı. Özelleştirmeden sonra da şirkete belediye bütçesinden milyonlarca lira aktarıldığı ortaya çıktı.

Belediye parasıyla terapist

Gökçek dönemine ilişkin en çarpıcı bulgulardan biri, ABB iştiraki Anket A.Ş. üzerinden işe alınan Moldova uyruklu manuel terapist Ana. A’nın, şirkette değil, başkanlık konutunda görevlendirilmesi oldu. Başkanlık konutunda görevlendirilen terapiste maaşı tabii ki belediye kasasından ödendi.

Ankapark rezilliği

Tüm bunların yanı sıra Ankara halkının parasını Gökçek’in şovu için çöpe atmanın en sembolik başlığı Ankapark olmuştu. “Başkent’e yılda 10 milyon turist getirecek. Guinness Rekorlar kitabına gireceğiz” diyen Gökçek’in AOÇ arazisi üzerine yaptığı “park” kısa süre içinde bir “çöp yığını” halini almış, yaklaşık 800 milyon dolara mal olduğu söylenen parkın ihalesine girecek firma dahi bulunamamıştı. Parkı işleten firma ise harcanan bu devasa rakama rağmen son derece sembolik bir miktara ihaleyi alsa da işletemediği parkı işçilerin maaşlarını dahi ödemeden terk etmiş, park yıllarca gelen turistler yerine çalınan kablolar ve çürüyen oyuncaklarla gündem olmuştu. 

***

AKP Eskişehir Milletvekili Hatipoğlu: Barlar Sokağı kapatılsın + Fatih'ten sonra Üsküdar'da da içki içenlere dronlu uyarı -EVRENSEL-

AKP Eskişehir Milletvekili Hatipoğlu: Barlar Sokağı kapatılsın 

2023 yılında İYİ Parti'den istifa ederek AKP'ye geçen İdris Nebi Hatipoğlu, Eskişehir'deki Barlar Sokağı'nın kapatılması gerektiğini savunarak “Devlet akşama kadar sarhoşların peşinde mi gezecek?” dedi.

AKP Eskişehir Milletvekili İdris Nebi Hatipoğlu, Eskişehir'deki Barlar Sokağı'nın kapatılması gerektiğini savunarak “Devlet akşama kadar sarhoşların peşinde mi gezecek?” dedi. Aynı konuşmasında partisinin insanların yaşam tarzına karışmadığını da öne süren Hatipoğlu, “Belediye başkanı seçilseydim ruhsatlarını bir günde iptal edecektim” ifadesini kullandı.

2023 yılında İYİ Parti'den istifa ederek AKP'ye geçen ve AKP MKYK üyesi olan İdris Nebi Hatipoğlu, Eskişehir'de gençlerin uğrak yeri Barlar Sokağı'nın kapatılması, bölgede faaliyet gösteren işletmelerin kent merkezinden çıkarılması gerektiğini savundu. 

Hatipoğlu, "içkili yerlerin organize bir şekilde bir sokakta toplaştırılması"sın öğrencileri gece hayatına özendirdiğini iddia etti ve buralara öğrencilere hizmet edecek kafe, atölye gibi başka dükkanlar açılması gerektiğini belirtti. 

Hatipoğlu, "Eskişehir’in dışına, belli çevreyollarına gitsin açsın ama Eskişehir’in göbeğinde, üniversitelilerin yaşadığı mahallenin içinde bu Barlar Sokağı olamaz" dedi.

***

Fatih'ten sonra Üsküdar'da da içki içenlere dronlu uyarı 

İstanbul'da Fatih'in ardından Üsküdar sahilinde de açık alanda içki içenlere polis dronuyla uyarı anonsu yapıldı.

İstanbul'da Fatih'in ardından Üsküdar'da da açık alanda içki içenlere polis dronuyla uyarı anonsu yapıldı.

Sosyal medyaya yansıyan görüntülerde bir anda sahilde oturanların tepesinde beliren drondan "Dikkat dikkat! Bu polis dronudur. Burada alkol tüketimi yasaktır, lütfen uyarılara uyup uzaklaşın. Aksi takdirde cezai işlem uygulanacaktır" uyarısı yapıldığı görüldü.

İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 39 ilçede dron kullanıyor

Benzer şekilde Fatih'te de Kocamustafapaşa Mahallesi'nde Narlıkapı Caddesi'nde benzer bir dron uyarısı medyaya yansımıştı.

Konuya dair 31 Ağustos'ta AA'da yayımlanan haberde İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız'ın talimatıyla 39 ilçede asayiş ve güvenliğin sağlanmasına yönelik denetimlerde dron kullanıldığı belirtildi. Ekiplerin havadan denetim ve takip çalışmalarında, Fatih'teki sur diplerinde açık alanda içki tüketenleri dronlarla tespit ettiği aktarıldı.

***

EVRENSEL


31 Ağustos 2026 Pazartesi

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -31 Ağustos 2026-

Milyarlık vurgun için yine takipsizlik -İsmail Arı- 

Maket üzerinden daire satıp milyonlarca lira topladığı halde daireleri teslim etmeyen Yeşil GYO Şirketi’nin yöneticileri hakkındaki şikâyetler için yine takipsizlik kararı verildi. Şirketin 4 bin kişiyi mağdur ettiği belirtiliyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, yaklaşık 4 bin kişiyi mağdur ettikleri belirtilen Yeşil Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş.’nin (Yeşil GYO) yöneticileri hakkında yine “Kovuşturmaya yer olmadığına dair karar” verip dava açmadı.

Yeşil GYO, 6 bin 500 konutun yer alacağı ve İstanbul Esenyurt’ta inşa edileceği açıklanan Innovia projesini 2010 ve 2011 yıllarında maket üzerinde sattı. Dönemin AKP’li Esenyurt Belediye Başkanı Necmi Kadıoğlu da garantör sıfatıyla projede yer aldı. Daireler, 2013 yılında tamamlanarak teslim edileceğinin belirtilmesine rağmen aradan geçen 13 yıla rağmen teslim edilmedi.

‘SUÇ ÖRGÜTÜ’ DENİLDİ

Projeden daire almak isterken mağdur olan 4 bin kişi ise hukuk mücadelesi başlattı. Yeşil GYO’nun o dönem 4 bin kişiden yaklaşık 300 milyon dolardan fazla para topladığı ifade edildi. Hatta şirket bir de kamu bankası olan Halkbank’tan 600 milyon TL kredi kullanmasına rağmen inşaatları tamamlamadı, konutları teslim etmedi. Tüm birikimlerini ev sahibi olma hayali ile Yeşil GYO’ya verip konut mağduru olan yurttaşlar, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, Yeşil GYO’nun yöneticileri Adnan Başkır, Cengiz Dilli, Günay Yavaş, Işık Gökkaya, Kamil Engin Yeşil, Kurtuluş Akyüz, Namık Bahri Uğraş ve Uğurcan Giray’ın “Tacir veya şirket yöneticisi olan ya da şirket adına hareket eden kişilerin ticari faaliyetleri sırasında; kooperatif yöneticilerinin kooperatifin faaliyeti kapsamında dolandırıcılık ile suç işlemek amacıyla örgüt kurma/ üye olma” suçlarından yargılanması talep edildi.

SAVCILIK DAVA AÇMADI

Ancak savcılık 20 Ağustos 2026 tarihinde daha önce benzer bir suç duyurusunun Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na yapıldığı ve “kovuşturmaya yer yok” kararı verildiği gerekçesiyle bu soruşturmayı da kapattı. Takipsizlik kararında şu ifadeler yer aldı: “Tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde; müştekilerin şikâyetine konu Innovia-4 projesi üzerinden şüphelilere isnat edilen nitelikli dolandırıcılık iddiaları yönünden önceki takipsizlik kararı kalkmadığı sürece yeniden kamu davası açma imkanı bulunmadığından yukarıda isimleri belirtilen şüpheliler ve suçlar yönünden Kovuşturma yapılmasına yer olmadığına dair karar verilmiştir.”

YÜZYILIN SOYGUNU

AKP döneminde, ihaleler ve satılan değerli kamu arazileriyle müteahhitler zengin edildi. İktidar eliyle kasalarını doldurulan müteahhitler, ülkenin dört bir köşesinde peş peşe devasa konut projelerinin temelini attı. Ancak birçok konut projesi aradan geçen yıllara rağmen bitirilemedi. Bitirilemeyen projeler nedeniyle yüz binlerce kişinin konut mağduru olduğu tahmin ediliyor. En az 100 bin kişi ev sahibi olma hayali kurarken konut mağduru olduğu ve bu şekilde 21’inci yüzyılın en büyük soygununun yapıldığı ifade ediliyor. Soygunun 2 milyar doları bulduğu tahmin ediliyor.

***

Bütçenin karadeliği: 4,9 milyar TL’lik müşavirlik gideri -Mustafa Bildircin-

İktidarın özel sektöre yaptırdığı işleri kapsayan, “Bütçenin karadeliği” olarak nitelendirilen müşavirlik ödemeleri, 7 ayda 5 milyar TL’ye dayandı. Kamu bütçesinden müşavir firma ve kişilere 7 ayda 4,9 milyar TL aktarıldı.


Çok sayıda kamu projesi, “Müteahhitlere rant aktarma aracına dönüştürüldüğü” gerekçesiyle tepki çekti. Dev kamu ihalelerinin büyük bölümünün iktidara yakın şirketlere verilmesi, tartışmaları alevlendirdi.

Türkiye’de 2002-2026 döneminde havaalanlarından köprülere, otoyollarından hastanelere kadar çok sayıda büyük projenin altından iktidara yakın müteahhitler çıktı.

Sayıştay da bazı kamu projelerine yönelik, “Devletin kendi imkânları ile yapılabilir durumdayken dışarıdan hizmet satın alındı” tespitinde bulundu. Merkezi bütçeden yapılan harcamaların detayları da Sayıştay’ın denetim raporlarına, “Rantın ve kayırmanın belgesi” olarak yansıyan denetim bulgularına ayna tuttu.

TAM GAZ HARCAMA

AKP iktidarında müşavir firma ve kişilere hemen her yıl fahiş ödemeler yapıldı. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın merkezi bütçe giderlerine yönelik verileri, kamunun müşavir firma ve kişilere yaptığı ödemelerin, 2026 yılında da hız kesmeden devam ettiğini ortaya koydu.

Resmi verilere göre, 2026 yılının ocak-temmuz döneminde bütçenin, “Müşavir Firma ve Kişilere Ödemeler” kaleminde toplam 4 milyar 908 milyon 357 bin gidere imza atıldı. Kamu projeleri kapsamında özel sektöre ödenen ve kamuoyunda, “Bütçenin kara deliği” olarak tanımlanan kalemden yapılan ödemelerin detayları da paylaşıldı.

ÖZELE KAYNAK TRANSFERİ

Merkezi bütçeden yapılan harcamaların detaylarına göre, toplam 4,9 milyar TL’lik müşavir firma ve kişilere ödemeler harcamasının 2,9 milyar TL’si, “Müşavirlik Giderleri” başlığında sınıflandırıldı. Müşavir firma ve kişilere yapılan 4,9 milyar TL’lik ödemenin 1,2 milyar TL’si ise proje giderlerinden oluştu. Devlet, kamu projelerinin kontrolü için ise özel sektöre Ocak-Temmuz 2026 döneminde 78,3 milyon TL aktardı

KESTİRMEDEN 180,6 MİLYAR TL

Müşavir firma ve kişilere yedi ayda yapılan 4,9 milyar TL’lik ödemenin yanı sıra kamunun, “Müteahhitlik gideri” de dudak uçuklatıyor. Muhalefetin, “Kaynak transferinin kestirme yolu” olarak nitelendirdiği kamu projeleri kapsamında müteahhitlere Ocak-Temmuz 2026 döneminde aktarılan toplam kaynak, 180,6 milyar TL ile ifade ediliyor.

***

Emniyet doğruladı: İçki içenler polis dronuyla uyarılıyor!-Tugay CAN- 

İstanbul Emniyeti, Fatih ilçesinde içki içen yurttaşlara dron ile uyarı yapıldığını doğruladı. Emniyetin söz konusu uygulamasının kentin 39 ilçesinde mevcut olduğu öğrenildi. BirGün'ün Emniyet kaynaklarından edindiği bilgiye göre kullanılan dronlar gece termal ısı sistemine ve gece görüş özelliğine sahip. Dronlar ayrıca hoparlör sistemiyle anons, spot ışıklarıyla da alan aydınlatması yapabiliyor. Uygulama İstanbul'da yaklaşık 1 yıldır devrede.https://www.birgun.net/haber/emniyet-dogruladi-icki-icenler-polis-dronuyla-uyariliyor-732022

***

Üniversitelerde dikkat çeken değişiklik: Yeni birimler kuruldu, bazı fakülteler kapatıldı 

AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla yayımlanan kararla bazı üniversitelerde fakülte ve enstitüler kurulurken, 4 akademik birim kapatıldı, 3 birimin ise adı değiştirildi.

AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla yayımlanan kararla bazı üniversitelerde yeni fakülte ve enstitüler kurulurken, bazı fakülte ve enstitüler kapatıldı ve bazı birimlerin isimleri değiştirildi. Resmi Gazede'de yayımlanan karara göre, Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi'nde Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Yıldız Teknik Üniversitesinde ise Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi kuruldu.

2 YENİ FAKÜLTE VE ENSTİTÜ KURULDU

Karara göre, Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi bünyesinde Lisansüstü Eğitim Enstitüsü kuruldu.

Yıldız Teknik Üniversitesi bünyesinde ise Bilgisayar ve Bilişim Bilimleri Fakültesi kuruldu.

4 FAKÜLTE VE ENSTİTÜ KAPATILDI

Türkiye Uluslararası İslam, Bilim ve Teknoloji Üniversitesi bünyesindeki Fen Bilimleri Enstitüsü, Sağlık Bilimleri Enstitüsü ve Sosyal Bilimler Enstitüsü kapatıldı.

Yıldız Teknik Üniversitesi bünyesindeki Uygulamalı Bilimler Fakültesi de kapatıldı.

3 BİRİMİN ADI DEĞİŞTİ

Kararla bazı üniversitelerdeki fakülte ve enstitülerin adlarında da değişikliğe gidildi.

Buna göre, Batman Üniversitesi İslami İlimler Fakültesinin adı İlahiyat Fakültesi olarak değiştirildi.

Gebze Teknik Üniversitesi Bilişim Teknolojileri Enstitüsünün yeni adı Yapay Zekâ Enstitüsü oldu.

Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Uygulamalı Bilimler Fakültesinin adı ise İşletme ve Yönetim Bilimleri Fakültesi olarak değiştirildi.

***

İskele Kenti Halkı üzerine: Mağaradan çıkış mümkün mü? + İskele Kenti’nden memlekete bir itiraz: Bekâm Örün ile edebiyatın görevi üzerine -soL-

İskele Kenti Halkı üzerine: Mağaradan çıkış mümkün mü?-Dicle Gündüz- 

Bekâm Örün’ün arka planda duran karakterlerinin hepsinin bir görevi vardır: açıklamak ve hatırlatmak.

Kendinizi o kadar merkeze koyuyorsunuz ki, herhangi bir süreci işletenlerin gelip size süreci şeffaflıkla açıklamasını ve sizi ikna etmelerini bekliyorsunuz. Böyle bir şey olamaz. Önce inanacaksınız, sonra beğeneceksiniz ve ardından anlamaya çalışacaksınız.”

Geçtiğimiz hafta, bizi onlarca yıldır halka yukarıdan bakmakla suçlayan bir akademisyenin ağzından öfkeyle dökülen sözlerdi bunlar. Aksi halde biz “sığ insanlar” aydınlanma ile birlikte yüzlerce yıldır yaptığımız gibi akılcı ve eleştirel düşünme “yanılgısına” düşmeye devam ediyoruz.

Ne mutlu ki, Yazılama Yayınevi'nden çıkan ilk romanı İskele Kenti Halkı ile çözümü hâlâ dirençte, umutta, akılda arayan Bekâm Örün de bu tuhaf yanılgıya düşmüş. 

İskele Kenti Halkı’nın kapağını açtığımızda ilk sayfada karşımıza bir gravür çıkıyor: Platon’un Mağarası. Bu mağara alegorisinde bir grup insan doğduklarından beri karanlık bir mağarada zincirlenmiş şekilde yaşar ve yalnızca karşılarındaki duvara yansıyan gölgeleri görebilir. Hayatları boyunca başka hiçbir şey görmedikleri için bu gölgelerin gerçek dünyanın kendisi olduğuna inanırlar. Bir gün mahkûmlardan biri zincirlerinden kurtulup mağaranın dışına çıkar. İlk başta güneş ışığı gözlerini kamaştırır ve gördüğü şeyleri anlamakta zorlanır; ancak zamanla gerçek dünyanın mağaradaki gölgelerden çok daha farklı ve zengin olduğunu fark eder. Daha sonra mağaraya geri dönüp diğer mahkûmlara gerçeği anlatmak ister. Bu, gerçek olanın değil, gösterilenin yanılsamasından kurtulup geride kalanları aydınlatma arayışıdır. Roman tam da bu yanılsamayı dağıtmak için kolları sıvayan Tunç ve arkadaşlarının ektikleri gerçeklik tohumları ve bu tohumların halk tarafından sahiplenilerek elbirliği ile filizlendirilmesi üzerine.

Roman, felaketin eşiğindeki Cumhuriyet’in liberallerin ve gericilerin elbirliği ile uçurumun kıyısından aşağı itildiği 2010 referandumunun hemen öncesinde başlayıp, Cumhuriyet’ten ve mücadeleden ümidini kesmemiş milyonların 2013 Haziran Direnişi’ndeki ayağa kalkışına kadar sürüyor. Bu aralık, İzmir-Urla hattında, yakından tanıdığımız karakterlerin yaşantılarıyla, deneyimleriyle ve karşılarına çıkan zorluklara verdikleri yanıtlarla anlatılıyor. Yazar bugüne nasıl geldiğimizi anlamamız için bizi 16 yıl öncesine davet ediyor ve bunu, yüzünü topraklarımızın yüzlerce yıldır mücadele bereketi ile suladığı insanlarımıza dönerek yapıyor.

30-40 yıldır, kapitalizmin geçici zaferi modernizmi ve aydınlanmayı reddedeli beri, edebiyat bize parçalanmış olanı bir bütün içinde görmemizi sağlamak yerine hiçbir noktanın yan yana gelemediğini, yalnız başına kalan insanın buhranlarının sebeplerini mutlak olarak anlayamadığını, sorununu içsel bir yolculuğun sonucunda ancak kendisinin –o da eğer yeterince becerikliyse– çözebileceğini anlatıyor. İskele Kenti Halkı romanı ise bu yaklaşımın tam karşısında durarak, bireyin iç dünyasını, aşklarını, güvensizliklerini ve geçmişe sığınma çabalarını tekil birer psikolojik vaka olarak değil; sınıfsal bütünlük ve üretim ilişkileri çerçevesinde ele alıyor. Kitapta hiçbir karakter, toplumsal bağlamından yalıtılmış bir fanusta kendi buhranıyla baş başa bırakılmaz; aksine her bireysel sancının arkasındaki sınıfsal zemin deşifre edilir.

Romanın tez ve antitezi olarak hareket eden iki ana karakteri Tunç ve Selva’nın çelişkilerle dolu romantik ilişkisi, toplumu ikiye bölen hareket ve durağanlığı, inanç ve ümitsizliği süzüp bu iki karakterde var ediyor. Tunç, örgütlü mücadelesi, bir kazıcı olarak işlev gören arkeologluğu ile geçmiş ve gelecek arasındaki köprüyü kuruyor ve neden sonuç ilişkilerini açıklıyorken, dönemin beyaz yakalı, inançsız ve müzmin muhalifi Selva ise kendi dışında kimse için –hatta büyük aşkı Tunç için bile– harekete geçmemesi ile öne çıkıyor. Selva, antika objeleri ve dedesinden kalan mektupları bireysel bir hatıra ve duygusal bir sığınak olarak görür; "hamurum onlardan karılmış benim" diyerek varoluşsal anlam arayışını aile köklerine bağlar. Tunç ise bu bireysel nostaljiyi doğrudan sınıfsal bütünlükle açıklar: "Yüz yıl öncesinin zenginlerinin mallarını bugünün zenginlerine pazarlamaktır antikacılık". Antikacının geçmişi ve objeleri kendi zamanından kopararak zenginlerin villalarında birer süs eşyasına dönüştürdüğünü söyleyerek, Selva'nın sığındığı "hatıra" dünyasını tüketim ilişkileriyle eleştirir.

Tunç, yoldaşı ve kitabın ilk yarısı boyunca sevgilisi olan Deniz'le kumsalda oturup şarap içerken boğucu ve durağan bir huzur hisseder. Ancak bu, kişiyi hareketsizleştiren huzur anını tekil bir içsel dinginlik olarak görmek yerine, toplumsal ve sınıfsal bir süzgeçten geçirir. Böylesi bir huzurun ancak "çürümekten başka başlarına hiçbir iş gelmeyecek ölülerin mezarlıklarında" olduğunu düşünür. Yaşamanın ise "fırtınaların kalbine doğru adım atmak ve dünyayla kavga etmek" olduğunu söyleyerek bu arayışı doğrudan sınıfsal mücadeleyle ve tarihsel ilerlemeyle bütünleştirir.

Bütünlük arayışının en güzel imgelerinden biri de bizi kitap boyunca takip eden mağara alegorisi. Mağara bir aşk hikâyesinin çevresinde kapitalizmi, egemenleri, konfor arayışını, sınıf atlama hayalini, kazıcılar da kurtuluşu işaret ediyor. Platon’un Mağarası alegorisinin romandaki en somut yansımalarından biri, Selva’nın gördüğü rüya. Selva, uzun süredir sevgili olduğu ve bir cemaatçinin sağ kolu olarak sınıf atlama hayalleri kuran Doğan ile birlikte karanlık, derin ve tabanından sular yükselen bir mağarada yürümektedir. Selva Doğan’ın peşine sorgusuz takılmış, iradesini tümüyle ona teslim etmiştir. Doğan onu "şantiyeye" (sermayenin ve cemaatçi müteahhit Fettah’ın dünyasına) götürmek ister. Ancak yukarıdan "kazıcıların" (arkeolog ve komünist Tunç’un) kazmasının ucu görünür ve içeriye gün ışığı süzülür. Tunç ona "Seni yüzeye çıkarabilirim, yanımda harita var" diyerek kurtuluş halatını uzatır. Doğan Selva'yı mağaranın karanlığında ve konforlu durağanlığında tutarken, Tunç onu ışığa, yüzeye ve hakikate çağıran "özgürleştirici" rolündedir. Bir diğer mağara alegorisi ise Tunç’un Selva’ya yazdığı mektuptaki gölgeler ve suretler sorgulamasında karşımıza çıkar.

Romanın kırılma noktalarından birini ise kazı çalışmasında ortaya çıkan Nimfin Mağarası oluşturuyor. Tunç’ın ısrarlı ve iradi çalışmaları ile gerçeğin su üstüne çıkmasını ve yeni bir mücadele başlığı açılmasını izleriz. Tunç’un kazıdaki partneri arkeolog ve anı yaşamaktan öteyi düşünmeyen Murat’ın ve cumhuriyetçi ama hareket etmekte zorlanan hocaları Atıf’ın ataletlerinden kurtuldukları ve bir direnişi ince ince ördükleri öznelere dönüşmeleri yine mağara alegorisini hatırlatıyor bize. Romandaki gerçek mağara geçmişin ve hakikatin üstünün örtülmesini simgelerken, Selva’nın rüyasındaki mağara bireysel uyuşukluğu, toplumsal tartışmalardaki mağara ise kitleleri esir alan siyasi illüzyonları temsil eder. "Kazıcılar" ise her iki düzeyde de insanı ışığa ve gerçekliğe ulaştırmaya çalışan öznelerdir.

Romanda gerçekliğin sınıfsal bütünlük içinde kavranmasının en çarpıcı örneklerinden ikisi şüphesiz taksici ve fayton sürücüsü karakterleri. Yazar, bu iki sıradan emekçiyi sadece arka planda duran birer figüran ya da dekor olarak değil; sömürü düzeninin, özelleştirmelerin, güvencesizliğin ve kentsel dönüşümün yarattığı toplumsal yıkımın somut sınıfsal temsilcileri olarak kurgulamıştır. Fayton sürücüsünün nostalji illüzyonunun arkasındaki sınıfsal gerçekliği son derece çarpıcıdır. Kordon boyundaki romantik ve turistik vitrinin ardında, torununa okul önlüğü almaya çalışan, LED TV taksitleriyle boğuşan, zabıta kıskacında ezilen ve akşam evde izleyeceği ıssız ada yarışmasıyla teselli bulan güvencesiz bir Roman emekçinin geçim kavgası vardır. Eski TEKEL işçisi olan taksici ise sınıf hafızasını ve özelleştirmeleri hatırlatmaktadır. 35 yılını verdiği TEKEL özelleştirilince emekliliğe sevk edilen ve araç sahibinin sömürü çarkında direksiyon sallayan bir işçidir. Gözünü gökdelenlere dikip yeni zenginleşen müteahhitleri konuşurken, umudunu referanduma ve geçmişteki sınıf direnişlerine bağlayan canlı bir sınıf hafızasını temsil eder. Bekâm Örün’ün arka planda duran karakterlerinin hepsinin bir görevi vardır: açıklamak ve hatırlatmak.

Böylece yazar hiçbir olguyu, durumu tek başına bırakmayıp olaylar, süreçler ve karakterler arasında ilişkiler kurarak yalnız görüneni değil görünenin ardındakini işaret etmiş oluyor. Urla’nın İskele Mahallesi’nde yaşayan halkı, Ali’si, Yunus’u, Nevin’i, Gülşen’i yolu birlikte kazdıkları Tunç, Murat ve Atıf Hoca ile direniş örgütlemek için kolları sıvıyor ve mağaranın duvarları yıkılıyor. 

Özne olmanın aynı zamanda birlikte harekete geçmekten başladığını hatırlatan İskele Kenti Halkı 16 sene arayla ağır bir ataletten geçen halkımıza ışığın nerede olduğunu hatırlatmaktadır. Kendimizi ve aklımızı merkeze koyarak, anlayarak ve mücadele ederek o ışığı yakalayacak ve o mağaradan çıkacağız.

/././

İskele Kenti’nden memlekete bir itiraz: Bekâm Örün ile edebiyatın görevi üzerine -Tunç Tatoğlu- 

Yazar Bekâm Örün ile yeni çıkan romanı İskele Kenti Halkı vesilesiyle buluştuk. Edebiyatta "kurucu gerçekçilik" iddiasını, örgütlü sanatın zorunluluğunu, İzmir’in kimliğini ve halkın direncini konuştuk.

Bekâm Örün ilk romanı İskele Kenti Halkı ile İzmir’in sokaklarından bugünün Türkiye’sine uzanan bir pencere aralıyor.

Bize bu pencereden başımızı uzattık, karakterlerin çelişkilerinden kentin tarihsel reflekslerine, güncel siyasetin yarattığı tahribattan aydınların sorumluluklarına kadar pek çok başlığı bizzat yazarına sorduk.

Bekâm, romanındaki karakterlerin arka planını anlatırken yaratım sürecindeki tuzaklara dikkat çekiyor. Tunç karakteri için "Hayata aynı taraftan baktığınız için, ister istemez diğer karakterlere oranla daha fazla empati kurma ihtimaliniz var. Bu yüzden galiba en fazla Tunç’a mesafelenerek yazdım" diyor. İzmir'in dokusunu masaya yatırırken kentin siyasi kimliğini net bir şekilde özetliyor: "İzmir çok dillendirildiği gibi muhalif bir kent asla değil. İzmir cumhuriyetçi bir kent."

Bekâm merhaba, yeni çıkan romanını konuşmadan önce daha önce yazdığın “Kurucu Gerçekçilik” ile kısaca ne demek istediğini açar mısın?

Merhaba, Tunç. “Kurucu Gerçekçilik” derken aslında bir biçimden bahsetmiyorum. Toplumcu gerçekçiliğe bir alternatif ya da yeni bir toplumcu gerçekçilik hareketi değil kurucu gerçekçilik kavramı önermemdeki kasıt. Bir defa gerçekçilik, gerçekçiliktir. Zaten içeriğinde doğalında var olan bir “toplumcu” ekine ihtiyacı olduğunu düşünmüyorum. Fakat geçtiğimiz yüzyılda bu tartışmalar çok yapıldı ve bana kalırsa geride kaldı. Bu tartışmalara saplanıp kalırsak zaman kaybederiz. İleri bakmamız gerekiyor, mirasımızı yerli yerinde konumlandırmak, buradan sürekli geçmişin mirasını yiyecek şekilde değil, bugünkü üretimlerimize ilham olacak şekilde enerji çıkarmamız gerekiyor. Üretmekten, yazmaktan başka hiçbir şansımız yok. Bu, aynı zamanda yaşadığımız topluma gerçekçi ve devrimci bir müdahale. Devrimci bir müdahalede bulunuyorsanız yalnız olamazsınız. Aydın tavrı yalnızlığı zaman zaman içerse de, örgütlü olmak açısından aydın yalnız olamaz. Bizim yeni bir örgütlü edebiyat hareketine ihtiyacımız var. Bu birikimimiz var. Son yıllarda mısır patlağı gibi tek tek; ama aynı sesle patlıyor edebiyatımız. Yeşeriyor. Üniversite öğrencilerinin ellerinde, çürümenin pespaye yazarlarının kitaplarını görmek üzüyor beni. Sadece dün değil, bugün de bu pespayelikle karşılaştırılamayacak kadar nitelikli bir edebiyat üretiminin üzerinde duruyoruz. Üretmeye başladık, üretiyoruz. Mesele, her alanda savunduğumuz gibi, örgütlü bir edebiyat hareketini, tekil çabalar olmaktan çıkarıp bir hareket olarak ete kemiğe büründürmek. Kısacası buradaki “kurucu” vurgusu bir edebi tarz ya da biçim vurgusu değil. Edebiyat üreticilerinin bu ülkenin eşitlikçi, özgürlükçü bir düzenin kuruculuğunu taşıma iddiası. İsimler, kavramlar tartışılır, tartışmalıyız. İlgililerine açık bir çağrı yapmış olayım buradan. Ancak öz itibarı ile potansiyelin çok ötesine geçmiş bu üretkenliği örgütlü kılmak, gencecik insanlarımızı edebiyat diye sunulan pespayelikten kurtarmak gerekiyor. Bu iddiayı taşımak zorundayız. Görünür olmak zorundayız. Bu, bizim devrimci görevimiz.

Biliyorsun ben dahil birçok kişi “komünistler de hiçbir şeyi beğenmezler” ya da “önerdikleri her yazar/yönetmen eskide kalanlar” diye düşünüyor, doğru mu? Ne dersin?

Kısmen hak vermek zorundayım bu söyleme. Sadece Türkiye’de değil, dünyada işçi sınıfı kırk yılı aşkın süredir toplumsal yaşama ağırlığını koyamıyor, komünist hareket korkunç bir dağılmadan sonra toparlanma evresinde. Bunun kültür - sanat üretimine etkisi olmaması beklenemez. Zamana, en azından bugün bildiğimiz fizik kuralları içerisinde müdahale şansımız yok. 20. yüzyılın pek çoğu komünist sanatçılar elinden çıkmış büyük edebiyat, müzik, sanat yapıtlarıyla aramızdaki mesafe zaman geçtikçe açılıyor. Cebimiz çok dolu, bu bizim şansımız; ancak cepten yemeye bir yere kadar devam edebilirsiniz. Bizim bıraktığımız boşluğa tabiri caizse iltihap doldu hep. Hakkımızı teslim etmek gerek: Çoğunlukla diri bir ideolojik mücadele verdik bu alanda. Eleştirdik, kavga ettik. İltihabı olabildiğince kazımaya gayret ettik, panzehir olduk. Fakat yetmez. Bugünün iltihabıyla kavga ederken, geçmişte hattımızın verdiği büyük başyapıtların yanına, bugünden de eserler koyabilmeliyiz toplumun önüne. Neredeyse yüz yıl sonra bugün artık örneğin Orhan Kemal’in işçileri, yoksulları yok bugün toplumda. Öykülerinin anlatılmasını bekleyen bambaşka şartlarda işçi ve emekçiler, beyaz yakalılar, göçmenler, yoksullar var. Sevgili Murat Akgöz Canavar’da bu mirasın öykülerini günümüze taşıdı örneğin. Daha çok yazması, yazmamız, üretmemiz; büyük bir yoksullukla, baskıyla kıvranan emekçi halkımıza kendi hikayelerini anlatmamız; anlatmakla da kalmayıp onlara taşımamız gerekiyor. 
Beğenmeme konusuna gelince; doğru, sanat diye önümüze konanı çoğunlukla beğenmiyoruz. Bu bir müşkülpesentlik değil. Kişisel bir beğeni meselesi hiç değil. İnsanlık adına beğenmiyoruz bu pespayeliği. İnsanlık, sanat alanında zirveyi hem burjuva aydınlanmacılığında hem komünistlerin elinde gördü. Şu anda zirveden yüz metrelerce aşağılarda seyrediyoruz. Geçici bir dönem. Beğenmeme halinden bir görev çıkarıyoruz: İçermek, zirveyi mislince aşmak görevimiz.

“Örgütsüz sanatçılar” ile kastettiğin ne? Bir düşünceye bağlı olmak ya da bir ideolojiye inanmak örgütlü olmak anlamına gelmez mi?

Büyük anlatılar anlatmak, insanlığın ortak hikâyesini yansıtmak peşindeyiz, bu doğru. Ancak kahramanlar çağında değiliz artık. Bu dönem kapandı ve bu sanat alanı için de geçerli. Günümüzün çok hızlı, çok katmanlı ve bununla birlikte atomize edilmiş gerçekliğinde, nesnelliği doğru bir biçimde kavramak ve ona müdahale kanallarının içinde kendini konumlandırmak, ne kadar deha sanatçı olursa olsun, tek bir kişinin altından kalkabileceği türden bir iş değil. Ne kadar iyi niyetli olursanız olun, bir yerden sonra ister istemez zigzaglar çiziyorsunuz. Bu mesele bir kolektif akıl meselesi. Üstelik kolektif akla olan ihtiyaç her geçen gün artıyor. Bu çağdayız. Örneğin dünyaca ünlü piyanistimizin icracılığının yanında, nasıl dahi bir besteci olduğuna dair kimse kuşku duyamaz. Peki kendisinin aydın tavrı için zigzagsız, tutarsız diyebilir miyiz? Diyemeyiz diye düşünüyorum. Bu tek tek sanatçıların kişisel zaaflarından asla kaynaklanmıyor. Örgütsüz olmaktan kaynaklanıyor. Sanatçıların beslendiği sacayağı kaynaklar var. Örgütlü kolektif akıl kanalınız kupkuruysa bunu başka kanalları güçlendirerek ikame etme şansınız bugün sıfır.

Bekâm Örün

Üretmeyi düşünenlerin kafalarındaki bazı sorulara kısmen dokunduktan sonra ilk romanın üzerine konuşalım. İlk kez okuduğum bir romanın ana karakterlerinden biriyle adaşız, hem de partili. Şaka bir yana partili olmak, sevdalanmak, mücadele etmek, müdahale etmek üzerine buralı ve bugüne dair roman. Direkt sorayım partili bir ana karakter seçmen söylemek istediklerini kolaylaştırdı mı?

İki ana karakterden birinin partili olmasının öznel tercih boyutu bir yana, nesnel yanı önemli bana kalırsa. Hep söylüyoruz, Türkiye’de kültür sanat alanından komünistleri çıkarırsanız geriye bir şey kalmaz, diye. Bunu şöyle de söyleyebiliriz: Cumhuriyet tarihinden komünistleri, TKP’yi de çıkaramazsınız. 1920’de, Kurtuluş Savaşı dönemi için de aynı derecede geçerli bu, 2026’da NATO’ya meydan okuyan en önemli güçken de, İskele Kenti Halkı’nın başladığı 2010 yılı için de. Hatırlayalım; solun Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında “sonuna kadar gidilsin” diye AKP’nin arkasında sıraya girdiği hareket 12 Eylül Referandumu’nda  “yetmez ama evet”e evrildi, CHP önce kara çarşafa altı ok taktı, sonra kamuda türbana yeşil ışık yaktı. Dostlar alışverişte görsün diye “hayır” dendi. DEM’in öncülü parti garip bir “boykot” kararıyla AKP ve Cemaat’in “evet”ine can suyu verdi. Oysa tüm bunlara rağmen cumhuriyet tarihinin en önemli simgesel kırılmalarından birinde halkın yarısı “hayır” dedi.
Bu yüzden örgütlü komünistlerin, neden “hayır” dediklerini toplumun önüne ayrıntılı şekilde koyan ve bunu büyük bir özveriyle örgütleyen yegâne güç olan devrimcilerin, TKP’nin üzerinden atlayarak 2010’u anlatamazsınız. Anlatmaya kalkarsanız yapıtınızın ortasında kocaman bir gerçekçilik deliğiyle baş başa kalırsınız. Boşluğu doldurmaya kalkar, dolduramazsınız. Böylelikle en fazla aksakallı, huysuz, sürekli geçmişi yad eden, örgütsüz bir eski solcunun ağzından aforizmalar saçan romanlar, öyküler çıkar ortaya. Örnekleri var. Bu, gerçekçilik değil. Gerçekliğin yamultulması.

Adaşın Tunç’a gelecek olursak. Hayır, işimi zorlaştırdı bile diyebilirim. Hayata aynı taraftan baktığınız için, ister istemez diğer karakterlere oranla daha fazla empati kurma ihtimaliniz var. Yazarken bu olasılığı daha en baştan bertaraf etmeye, bu tuzağa düşmemeye gayret ettim. Bu yüzden galiba en fazla Tunç’a mesafelenerek yazdım. Üstelik roman, dönemin toplumsal ve siyasal gelişmelerinin ön planda olduğu bir roman. Tunç bu noktalarda çelişkisiz gibi görünüyor. Sadece Tunç değil, diğer partili karakterler de öyle görünüyor. Fakat şunu ayırmak gerekiyor: Bu, onların kişisel çelişkisizliği değil. Örgütlü bireyler olarak, örgütlerinin doğru bir hat tutturmasının (ya da tutturmamasının) tezahürü. Bazı alanlarda da olsa, bir şeyleri daha baştan “çözmüş” karakterler yazmak, büyük bir risk tercihi aslında. Öyle bir bıçak sırtı ki, bir tip yerine, dozu fazla kaçırsanız, tanrı gibi davranan, idealize bir karikatürle kalabilirsiniz elinizde. Bir roman karakteri çelişkisiz, çatışmasız olamaz. Tunç da çelişkisiz değil. Bu açıdan, diğer ana karakter olan Selva’dan ya da Atıf Hoca’dan daha fazla zorladı beni; çünkü diğer çelişkileri yanında dönemsel ideolojik çatışmaları, açmazları çok net onların.

AKP Türkiyesi’nin zenginleri bütün görgüsüzlükleri ile romanında var. Sinsi, sonradan görme, talancı tipler… Memleket ile ilgi roman yazmak demek güncel konuları deşifre etmek mi demek?

Bence değil. Güncel dediğimiz, çok karmaşık bir yığın. Güncelin yakıcılığı ve baskısı içerisinde, ne kadar yetkin olursa olsun, yazarın güncelin bütünlüğünü tüm ilişki ağlarıyla kavramak, onu damıtmak çok da kolay değil. Geçici olan ile kalıcı olanı ayırmak için biraz zamanın damıtıcılığına güvenmek, döneme biraz mesafelenerek bakmak gerekiyor. Hayatın bu kadar hızlı aktığı bir dönemde çok uzun bir zamandan bahsetmiyorum; ancak yine de suyun durulması, dibinin seçilebilmesi gerekiyor. Günceli deşifre edeyim derken bitmek bilmeyen önemli ya da önemsiz olaylar, kişiler, ayrıntılar listesi yaparsınız yoksa. Ortaya hikayesi olmayan bir veri yığını koyarsınız. Belki kalıcı olmayan ayrıntılara boğulmuş yapıtınız güncel olarak, en fazla bir belgesel olarak ilgi de çeker; ancak birkaç yıl sonra eskiyip gider. Yalçın Küçük “her soyutlama bir seçme işidir, her yaratıcı bir seçicidir” diyor edebiyatçı ve yapıtı için. Neyi anlatmayı seçtiğiniz çok önemli. Anlattığınızı ne zaman anlatmayı tercih ettiğiniz de çok önemli. Bu seçimi yaparken de zamanın damıtıcılığı en işlevsel araçlardan biri. Söz gelimi, bizim AKP iktidarıyla geçen yirmi dört yıldan damıttığımız; gericilik, piyasacılık ve işbirlikçilik. Tüm bu görgüsüzlükler, zenginlikler bunu anlatmaya yarıyorsa, bir roman yüz yıl sonra okunduğunda da bu köşe taşlarını anlatarak okuyucuya kavratıyorsa kıymetli. Örneğin cumhuriyet romanları yüz yıl sonra bile bize vatanı satanı da, gericiyi de, emperyalist işgali de; buna karşılık tüm devrimci yönelimleri, sınıfsal tercihleri ve açmazlarıyla birlikte bunlara direnenleri de, kendi bakış açısından, neredeyse mükemmel bir şekilde açıklayabiliyor. Kuruluşu ve bugün yaşadığımız karşı devrim sürecini anlayabilmemiz için Cumhuriyet romanlarını; Yakup Kadri’yi, Reşat Nuri’yi, Halide Edip’i, Mithat Cemal Kuntay’ı daha fazla okumak ve anlamak gerekiyor.

İskele Kenti Halkı, Bekâm Örün, 368 syf., Yazılama Yayınevi, 2026.

İzmir’de yaşıyorsun ve İzmir’i iyi tanıyorsun, hikâye boyunca okuyucuyu kentin sokaklarında gezdiriyorsun. Kente olan sevgini hissediyor okuyucu. Memleket sevgisi güzel bir duygu. İzmir için hayat yavaş akar derler doğru mu, gerçekten acelemiz yok mu?

İskele Kenti Halkı’nın özellikle İstanbullu okurlarından, “İzmir’i çok ayrıntılı yazmışsın; ama İzmir’e o kadar hakim olmadığımız için kafamızda tam oturmadı” serzenişini duyuyorum. “Kitabın arkasına harita koysaymışsın” diyen bile oldu. Gerçek şu ki, Türkiye’de okuyucu İstanbul’da, nadiren de olsa Ankara’da geçen romanlara çok alışkın. Hatta İstanbul ve Ankara’da yaşamayan okuyucular da bu kentlerde geçen romanları yadırgamıyorlar. Farkında değiller ki biz İzmirliler de o romanları okurken harita ihtiyacı duyabiliriz. Ama buna itirazım var. Edebiyat çoğunlukla da hayal etmek çünkü. Biraz hazıra alışmış galiba okuyucu. Tembelliğe yakın bir alışkanlık bu. Biraz da bunu kırmak istedim aslında. Öte yandan da kendi kentinizde romanlar okumak gerçekten farklı hissettiriyor, hele romanlarda mekân olarak pek az kullanılan İzmir’den bahsediyorsak. Samim Kocagöz’ün “İzmir’in İçinden”ini okurken fark etmiştim sizi yaşadığınız kentin sokaklarında gezdiren romanların konforunun ve keyfinin başka olduğunu. Galiba da ilk o zaman doğup büyüdüğüm kenti anlatma isteği duydum. İzmir, Ege Bölgesi çok önemli bir kent. Felsefenin, bilimin doğduğu, bir zamanlar dünyanın merkezinin olduğu bir bölgeden bahsediyoruz. İstanbul o zamanlar ufacık bir balıkçı köyü. İzmir ve çevresi dünü ve bugünüyle daha fazla anlatılmayı hak ediyor.

Sorunun ikinci kısmına gelecek olursak. Ben belirleyici olanın hız değil kararlılık ve inat olduğunu düşünüyorum. Her kentin tarihten devraldığı, coğrafi özellikleriyle de harman olan kendine özgü bir yaşam hızı var. İzmir bu açıdan tipik bir Akdeniz kenti. Yunanistan’dan ya da İtalya’dan daha yavaş akmıyor İzmir’de de yaşam.

Karşılaştırma yapmanın belki sınırları var; ama hayatın İzmir’den çok daha yavaş aktığı adalar, Yunanistan Komünist Partisi’nin Yunanistan’da en çok örgütlü olduğu ve en çok karşılık bulduğu bölge. Mesele gerçekten kök salma ve bunda kararlılıkla inat etmede gibi geliyor bana. Bunu başarmamız gerekiyor.

Bununla birlikte İzmir halkının Türkiye ortalamasının üzerinde bir “bilip de eylememe” ruh halinde olduğunu da belirtmek gerekiyor. Cumhuriyet tarihi boyunca hep kurucu parti CHP’nin karşısında Serbest Fırka’yı, Demokrat Parti’yi, ANAP’ı, DYP’yi ve hatta Genç Parti’yi destekleyen bir kentten söz ediyoruz. Fakat mesele cumhuriyet değerlerine gelip dayandığında İzmir’de bir kırılma yaşandı. O hat kırıldı, İzmir aynı hatta devam etseydi, teveccüh AKP’ye gösterilmeliydi. Oysa seçmen AKP’den CHP’ye kaydı. İzmir çok dillendirildiği gibi muhalif bir kent asla değil. İzmir cumhuriyetçi bir kent. Burada destek CHP’ye değil, cumhuriyet değerlerine. Bunu görmek lazım. Bu çok önemli bir potansiyele işaret etmekle birlikte İzmir halkının bir bölümü, farkında olduğu gerçekliğe müdahale etmek yerine durmayı tercih ediyor. Birinin çıkıp onları kurtaracağını sanıyor, kurtarıcı bekliyor. En fazla kendini kurtarmaya bakıyor. Bu bir yanılsama kuşkusuz. Hayatın yavaş akması ayrı, durmak apayrı. İzmir halkı, aynı Türkiye’nin başka bölgelerinde olduğu gibi, duruyor. Selva bu açıdan romanın ana karakteri bana kalırsa. Selvalarımız çok. Bununla birlikte İzmir’de de Türkiye’de de Nevinlerimiz, Alilerimiz, Seçkinlerimiz de azımsanacak sayıda değil.

Sevdalanma meselesi bizim cenahta özellikle ’68 ve ‘78liler için çetrefilliydi biraz. Devrim için mücadele ederken gönül meseleleri ile ilgilenmeye vakit yok gibiydi. Utangaç ve beceriksiz idik biraz. Romanında “sevdalanma” meselesini, solcuların bu konuya yaklaşımını mizahi bir dille ele almışsın. Dürüstlük, sorumluluk, emek verme, özen… Bir ilişkinin köşe taşlarını tartışıyorsun uzun iç konuşmalar ile hepsi gözlem olamaz, değil mi?

Her dönemin kendine has açmazları, çetrefilleri var bu konuda galiba. Aşk, sevda, ilişkiler öyle ya da böyle hepimizin hayatlarında önemli bir yerde duruyor. Bu konular üzerine hepimiz düşünüyoruz, en azından kendi kafamızın içinde tartışıyoruz. İnsan olmanın bir gereği ve içinde birçok gerilimi barındıran, nihai bir çözüm ya da bir reçete de barındırmayan konular bunlar. Sadece bu konuda değil, yazarken kendi hayatımı yansıtmamaya, yaşadıklarımı ve gözlemlerimi ancak geneli ilgilendirecek şekle dönüştürerek yeniden kurmaya gayret ettim. Bir okur olarak filanca yazarın yaşadığı tekil deneyimler beni hiç ilgilendirmiyor. Bunlar bir dönemi, toplumun bir kısmını yansıtarak soyutlanabiliyorsa bir anlam taşıyor bana kalırsa. Dolayısıyla soruyu; evet, hepimiz kadar yaşamımdan ve hayır, tekil olarak benim yaşamımdan değil diye yanıt verebilirim sanırım.

Yalnız aşk alanına sadece Tunç üzerinden, sol üzerinden, örgütlü kuşakların açmazların bir okuma İskele Kenti Halkı için eksik kalır. Burada en az Tunç’a baktığımız kadar Selva’ya da, onun seçimlerine, attığı ya da atmadığı adımlara da odaklanmak gerekiyor. Selva ve benzerlerinin elinden, DNA’larına işleyen cumhuriyet kayıp gitmiş. Yaygın benzetmeyle, ev sahibiyken kapının önünde kalmışlar. Neyi kaybettiklerinin farkında olmalarına rağmen cumhuriyeti savunmak için asla kıllarını kıpırdatmayan toplumsal bir kesimden bahsediyoruz. Bir anda gelmedik bu noktaya. Cumhuriyet karşı devrimin eline sermaye tarafından biraz da bu tepkisizliğin sağladığı avantajlarla, adım adım  teslim edildi. Selva cumhuriyete de aşka baktığı gibi bakıyor. Biliyor, eyleyemiyor. Adım atamıyor. Kendini dönüştürmek istemiyor. Sevdasına emek vermek istemiyor. Bundan ölesiye korkuyor ve kaçıyor. 19. yüzyıl romanlarında yazarlar çağın “gideni”ni öldürürler çoğunlukla. Ama intiharla, ama ince hastalıktan. Selva fiziksel olarak ölmüyor; fakat toplumsal olarak duran, tarihsel olarak ölüdür. Selva bunu yaşıyor. Bu, Selva'nın bireysel bir trajedisi değil. Ait olduğu sınıfın ve kuşağın trajedisi. DNA’lara işlemiş cumhuriyet değerlerinin bünyeye verdiği direnç olmasaydı, uçurumdan arka arkaya atlayan koyunlar gibi, kitlesel intihar diyebilirdik. Ne iyi ki aynı aileden, aynı şekilde büyümüş iki kardeşten bambaşka iki tavır gelişebiliyor. Gözümüz, emeğimiz ve umudumuz burada.

Akademi de masaya yatırılan kurumlardan biri. Sponsorluk, sermayenin girdiği her alanı teslim almak için kullandığı önemli bir silah. Kamusal alanların yağmalanmasına halkımız direnmeye çalışıyor, örgütlülüğün eksikliğini en çok böylesi zamanlarda hissediyoruz. Yağmanın “şimdilik” önüne geçildiği bir son umudumuzu korumak için senin tercihin galiba.

Her alan gibi akademi de piyasaya terk edilen alanlardan biri. Topluma değil sermayeye hizmet eden bir düzen kuruldu. Akademi ile sermaye danışmanlık, bilirkişilik gibi mekanizmalarla, üstelik mantar gibi biten merdivenaltı özel üniversitelerle öyle bir sarmala sokuldu ki; bu ülkenin okuttuğu, bilim yapmak isteyen, ama fazla da etliye sütlüye karışmak istemeyen akademisyenler bir seçime itildi aslında. Üstelik artık alışılan o eski cumhuriyet yok; dolayısıyla yargı gibi, asker gibi düzen içi direnç odakların akademi alanını görece özerk tutan konforu da ortadan kalktı. Ya sermayenin hizmetinde olacaksınız ya bir şekilde üniversiteden dışlanacaksınız. Üçüncü bir yol da korunaklı alanlarınızdan çıkıp, değerlerini içselleştirdiğiniz, sizi yetiştiren cumhuriyetin, bir emekçi cumhuriyetine dönüşmesi için taşın altına elinizi koymak. Atıf Hoca da biraz bu çelişkiler içerisinde kıvranan bir karakter aslında. Ömrü boyunca sığındığı konfor alanı tarumar oldu çünkü.

Öte yandan ben bu romanı yazmaya başladığımda kurgu olarak “acaba fazla mı abarttım” dediğim noktalar, yazım süreci boyunca sürekli ve maalesef doğrulandı. O kadar ki, benim anlattığım talan ve yağma, gerçeği yanında ufacık kaldı. Romanın geçtiği Çeşme Yarımadası, Çeşme’siyle, Urla’sıyla, Karaburun’uyla kelimenin tam anlamıyla yağmalanıyor bugün. Her bakir koy otel ruhsatıyla yapılıp rezidansa dönüştürülen projelerle doldu. Yeni Çeşme Projesi diye dev bir garabet yarımadayı ahtapot gibi sarıyor. Kıyılar parsellenmiş durumda; halk, sahibi olduğu deniz kıyılarına sokulmuyor.  

Fakat soruya hayır diye yanıt vermek durumundayım: Umudu korumak benim iradi tercihim değil. Böyle olsaydı okuyanları temelleri olmayan bir iyimserlikle kandırıyor olurdum. Umudu sürdüren halk, umudu korumak halkın tercihi. Yukarıda çizdiğim talan tablosu ne kadar gerçekse, o talanın karşısına dikilen halk da o kadar gerçek. Yeni Çeşme Projesi defalarca bu halk inadına takılarak rafa kalktı. Şimdi bir daha deniyorlar. Karadeniz’in köylerinde aynı direnci görüyoruz. En çok da Gezi’de görmedik mi? Topçu Kışlası yapılamadı. Onun yerine bugün Gezi Parkı hâlâ orada, dimdik duruyor. Yağmanın önüne bu halk geçti. O yüzden bu kesinlikle benim tercihim değil. Yağma ne kadar günümüzün gerçeğiyse, ona direnç de bir o kadar öyle.

Son olarak eklemek istediğin, benim sormayı atladığım bir şey varsa onları da konuşup tamamlayalım bu söyleşiyi…

Son olarak eğip bükmeden şunu söylemek istiyorum: Yaslandığım Gelenek hareketi olmasaydı muhtemelen ne ben yazmaya kalkardım ne de yazmaya kalksam da ortaya İskele Kenti Halkı çıkardı. Yazmanın hep bireysel bir uğraş olduğu söylenegelir. Belki kalem tutmak açısından son noktada bu doğru olabilir. Ancak ben İskele Kenti Halkı’nın ortak aklın bir ürünü olduğunu düşünüyorum. NHKM’de yaptığımız edebiyat atölyelerinden, bitmek bilmez sohbetlerimizden, örgütlü mücadelemizden damıtıldı. Ben sadece kaleme aldım. Zaten böyle bir dönemin içerisindeyiz. Örgütlü değilseniz piyasa tarafından kuşatılmış ve yalnızlaşmış durumdasınız. Ara bir katman kalmadı artık. Buradan özgür bir edebiyat çıkma olasılığı sıfır. Bu sebeple Gelenek’imize, NHKM’ye, doğrudan ya da dolaylı İskele Kenti Halkına katkı sunan herkese teşekkür borcum var.

/././

soL



Öne Çıkan Yayın

Türkiye’den İsrail’e 16 milyon varil petrol sevk edildi, Petrol Ofisi ele geçirildi: Soykırım ağları Türkiye’de -Uğur Zengin / EVRENSEL-

Kapitalizmin emperyalist çağında dev şirketler, kendi iç pazarlarını ele geçirirken rakiplerini boğdu ve dünya pazarına açıldı. İnsan ve doğ...