4 Eylül 2026 Cuma

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem"-4 Eylül 2026-


Anormal durumları kabul edilebilir kılmak -Zülal Kalkandelen- 

Normalleşme sözcüğü, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra üzerine yüklenen anlam yüzünden, Türkiye’de her şeyin anormal olduğu siyasi atmosferde, duyunca artık insanı geren bir sözcüğe dönüştü. 

2024’te CHP ezici bir ağırlıkla seçimlerde birinci parti olduktan sonra derhal seçim isteyeceğine, ana muhalefet partisinin başkanı olan Özgür Özel, birden bire “Normalleşme gerek” diyerek iktidarla arasını yumuşatmaya çalışmış, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Manisa Uluslararası Mesir Macunu Festivali’nden getirdiği mesir macununu hediye etmiş, “makama saygı” diyerek TBMM’nin açılışında Erdoğan kürsüye çıktığında CHP grubuna ayağa kalkma talimatı vermiş ve sonrasında da AKP’ye toparlanma fırsatı doğmuştu.

Doğal olarak bu süreç, muhalif seçmenin sert tepkisiyle karşılandı ve artık normalleşme denince akla o günler geliyor. Muhalif seçmenler, bugünlerde ise o dönemde yaşadıkları öfkeyi ve hayal kırıklığını hatırlatan bir olayla karşı karşıya.

HAKLI BİR SORU! 

Özgür Özel, adli yıl açılışında mahkeme kararı ile yeniden CHP Genel Başkanı olarak belirlenen Kemal Kılıçdaroğlu ile el sıkıştı. CHP’ye kayyım atanmasıyla yaşanan rezalet ve partinin ikiye bölünmesinden sonra, bu ilk el sıkışmaları değil; bir cenaze töreninde de yaşanmıştı. O zaman kalabalık arasında soğuk bir karşılaşma gibi görünmüştü ama bu kez fotoğrafa yansıyan görüntü daha farklı.

Bunun üzerine vatandaşlar haklı olarak diyorlar ki madem hiçbir şey olmamış gibi el sıkışacaktınız, niye kurucu partinin ikiye bölünmesine engel olmadınız?

Daha önce de el sıkışma olayı eleştirildiğinde, bazıları “Ne yapsaydı, kalkıp yumruk mu atsaydı?” türünden abartılı yorumlarla Özel’in davranışını savunmaya çalışmıştı. Aynı, Özel CHP milletvekillerine Erdoğan geldiğinde ayağa kalkması talimatı verdiğinde, “Erdoğan cumhurbaşkanı. Ne yapsın, hakaret mi etsin?” diyerek savundukları gibi!

Özel ile Kılıçdaroğlu’nun daha önce tokalaştığı cenaze töreninde Müsavat Dervişoğlu ile Bahçeli el sıkışmamıştı. İstenirse bir yolu bulunuyor.

ETİKSİZ VE BELİRSİZ 


Özel, Kılıçdaroğlu ile el sıkışma konusundaki eleştirileri İsmail Küçükkaya’nın programında yanıtlarken adli yıl açılışında bütün protokol oradayken kendinden 30 yaş büyük bir insanın elini uzattığını söyleyerek mecbur kaldığını ima etti ama şunu da ekledi:

“Benim gönül dünyamda Kemal Bey için toplu iğne başı kadar yer kalmadı.”

İyi ama bunu davranışlarınızla ortaya koymuyorsanız, seçmen sizin gönül dünyanızın durumunu nasıl bilecek?

Ayrıca ünlü Bahçeli diyaloğu da unutulmamalı. Meclis’teki yeni yasama yılı resepsiyonunda Bahçeli, “Birbirimizi kırmıyoruz inşallah, bazen siyaseten söylememiz gerekenler oluyor” demiş, Özel de “Önemli olan saygıda, sevgide eksiklik göstermemek” karşılığını vermişti.

Demek ki kamuoyunda birbirlerine karşı ağır sözler söyleseler de onları siyaseten söylüyorlar ama karşılaştıklarında uyumlu ve saygılı bir şekilde ilişkilerini sürdürüyorlar. Mitinglerde ve Meclis grubunda yapılan sert konuşmalar yan yana gelince yumuşuyorsa bu etiksiz ve belirsiz ikili tavır bir şovdur.

ANORMALLİĞİN ÜZERİNİ ÖRTMEYİN Kİ SORUMLULARI BEDEL ÖDESİN!

Siyasette beden dili, bireysel bir duruştan ziyade, halka verilen mesajı gösterir. Partisini bir yargı darbesiyle ele geçiren, yandaşları genel merkeze polis eşliğinde camları kırarak giren, gelir gelmez personeli işten atan, iktidarın politikalarına yamanan ve bu yüzden büyük tepki doğuran bir siyasetçi ile normal bir şekilde tokalaşmanın seçmen kitlesinde yaratacağı öfke düşünülemiyorsa bu ciddi bir sorundur ama düşünüp de önemsenmiyorsa o daha büyük bir sorundur.

Mesele el sıkışmaktan öte bir anlam taşıyor ve o nedenle sormak gerekiyor: Özgür Özel’in işlevi, siyasetteki anormal durumları normalleşme yoluyla kabul edilebilir kılmak mıdır?

Aslında bunun yanıtını çerçeve yasa konusundaki HAVET tavrıyla da verdi. Oysa öyle durumlar vardır ki NET olmanız gerekir: Atatürk’ün dediği gibi: “Ehven-i şer, şerlerin en kötüsüdür.”

/././

‘Ünlü’ müdürün şüpheli işleri -Barış Pehlivan- 

Özel haberleriyle meslektaşlarına nal toplatan bir ustam vardı. Şimdi aktif gazeteciliği bırakmış, emekliliğinin keyfini sürüyor. Ziyaretine gittiğimde, balkona koyduğu televizyonun karşısında çayını içiyordu. Kanalları geçerken birinde durdu, elindeki kumandayla ünlü ekran yüzünü gösterdi. “Bu hanımefendi var ya” dedi. “Eşi, akçeli işlere karışmış” diye ekledi. Kurt gazeteci tabii kulağı delik, üşenmese yine bize haber atlatacak.

Meslek büyüğümün işaret ettiği televizyoncunun eşini biliyordum. Güvenlik bürokrasisinde önemli bir koltuğu vardı. Öğrendiklerimi birkaç ayrı kaynağa daha sordum. Ve bingo!

Yılın başlarıydı. İstanbul’da yasadışı bahis operasyonu yapılmış, iki kişi de tutuklanmıştı. Devletin ajansının yalancısıyım; şüphelilerin hesaplarındaki 3 milyar liraya da el konmuştu.

İşte deniyor ki... O tutuklananlardan birisi itirafçı olmuş, gitmiş savcılığa bazı isimler vermiş. Fecaat olan şu ki yasadışı bahis şüphelisinin işaret ettiği kişiler arasında güvenlik bürokrasisindeki bazı üst düzey müdürler de varmış. Ve evet, doğru tahmin ettiniz, bizim ünlü televizyoncunun eşi de onlar arasındaymış. Neler konuşuluyor, neler... Neyse!

Peki, ya sonrası? Sonrasını duyan, gören, söyleyen yok. İtirafçının dediklerine mi itibar edilmedi, başka bir şey mi oldu, bilmiyorum. Bildiğim, ünlü televizyoncunun eşinin pasif bir göreve atandığı.

Madem iktidar kendi içinde de bir temizlik işine girdi, kimsenin gözünün yaşına bakılmasın!

CİRİT ATANLAR! 

Sen git Fethullah Gülen’i örgüt davasında beraat ettir.

Sen git FETÖ’nün finans ayağı ile 93 kez görüş.

Sen git üst düzey Fethullahçı imam ile 63 kez konuş.

Sen git bunlara rağmen memleketin en üst temyiz mahkemesi Yargıtay’ın başkanı ol.

Yetmesin, adın Yargıtay’ın yeni binasındaki konferans salonuna verilsin.

Yetmesin, ülkenin adli yıl açılış töreni adının verildiği o yerde yapılsın.

Yetmesin, orada adalet, yargı, hukuk gibi kutsal meseleler üzerine büyük büyük sözler söylensin.

İsmail Rüştü Cirit olmak işte böyle bir şey!

BİLİYOR MUYDUNUZ? 

1- Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır ile sendikanın eğitim ve örgütlenme sorumlusu Başaran Aksu’nun tutuklanma delili, attıkları sosyal medya mesajları oldu. İki isim de mesajlarıyla “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” ile suçlansa da tutuklama kararında “delillerin henüz toplanmadığı” iddiası yer aldı.

2- Başaran Aksu, tutuklu bulunduğu Ankara Sincan Cezaevi’nde açlık grevine başladı.

3- Tutuklu Gökay Çakır, dört kız çocuğu babası, 22 yıllık madenci ve 23 bin 552 liralık emekli maaşıyla geçimini sağlayan bir sendika başkanıydı.

/././

Gökçeklerde ikinci perde -Murat Ağırel- 

Gökçek ailesine uzanan soruşturmanın merkezindeki şirketlerin Türkiye’deki arazi satışı ile Almanya’daki mülk üzerine konulan 6.5 milyon Avroluk ipoteğin yalnızca iki gün arayla gerçekleşmesi soru işaretleri yarattı.

Image

Türkiye bir haftadır “Onlar Dosya” programında anlattığım, Cumhuriyet’te yazdığım ve Sözcü TV ekranlarında dile getirdiğim Hülya ve Ahmet Gökçek dosyasını konuşuyor. Sadece Türkiye değil. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da anlattıklarımla ilgili soruşturma başlattı ve beni tanık sıfatıyla ifadeye çağırdı. İbrahim Melih Gökçek’i ise şüpheli sıfatıyla örgütlü suçlar savcısı ifadeye davet etti. Anlattığım dosya Ahmet ve Hülya Gökçek ile ilgili olmasına rağmen ifadeye Melih Gökçek çağrıldı. Çok tuhaf geliyor ancak araştırma dosyamın öznesi olmamasına rağmen ifadeye çağrılması, başka bir soruşturma daha var düşüncesine sahip olmamıza neden oluyor. HAMAG’ın kuruluşundan holding oluncaya kadar 0 çalışanı, 0 cirosu var. “Peki, bu paranın kaynağı ne?” diye sormuştum. Araştırmaya devam ettim.

Şimdi önümde iki ayrı ülkeye ait tapu kayıtları var. Birisi Türkiye’den. Diğeri Almanya’dan. Anlatayım. Tarih, 22 Ekim 2015, yer Ankara. O gün uzun unvanlı bir şirket kuruluyor: AC Sportif İnşaat Petrol Gıda Turizm Danışmanlık Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi. Kurucusu ve şirketin 100 bin liralık sermayesinin sahibi Cenk Karayel. Peki, Cenk Karayel kim? Ahmet Gökçek’in bacanağı. Türkiye Futbol Federasyonu kayıtlarında Ankaraspor yöneticisi olarak yer alıyor. Anadolu Ajansı’nın haberlerinde ise Osmanlıspor Yönetim Kurulu üyesi, kulüp yöneticisi ve genel menajeri olarak karşımıza çıkıyor. Yani Gökçek ailesinin Ankara’daki futbol yapılanmasıyla uzun yıllar birlikte anılmış bir isim. Yine kitaplarımı okuyan kişiler bu ismi bilir. 20 Mayıs 2020’de Osmanlıspor AŞ’de altyapı sorumlusu olduğunu belirten bir kişi, Ankara’da bir ilçenin Emniyet müdürlüğü polis merkezine gidip şikâyette bulunmuştu.

Kulüpten aldıkları 500 bin doları kulüp genel müdürü Cenk Karayel’in bulunduğu Adana’ya götürmek amacıyla 06 DM... plakalı araçla giderken kendisi ile birlikte seyahat eden Süleyman K. isimli şahsın bir petrol istasyonunda ihtiyaç amaçlı durduğunu, bu esnada araçla kaçtığını, telefonunun da kapalı olduğunu polise ihbar etti. Sonrasında Süleyman K. ortaya çıktı. Yanında 500 bin dolar nakit para bulundu. İfadesinde parayı Osmanlıspor’dan aldığını ve Adana’ya götürdüğünü ifade etti. Kime gidiyordu para? Cenk Karayel’e! Şirketinin adındaki “sportif” ifadesi de bu geçmiş düşünüldüğünde şaşırtıcı değil. Ancak şirket yalnızca spor alanında kalmıyor.Tapu kayıtlarına göre AC Sportif, 7 Nisan 2017’de 5 bin 386 metrekare büyüklüğünde bir taşınmaz satın alıyor.

Taşınmazın edinildiği tarihte Ankara Büyükşehir Belediye başkanı hâlâ Melih Gökçek. Cenk Karayel’in kurduğu ve taşınmaz sahibi yaptığı şirketin yolu, iki yıl sonra doğrudan Gökçek ailesine çıkıyor. 31 Ekim 2019 tarihli pay devir sözleşmesiyle Karayel, AC Sportif’teki hisselerinin tamamını Hülya Gökçek’e devrediyor. İşlem 22 Kasım 2019’da ticaret siciline tescil ediliyor. Böylece yalnızca şirketin hisseleri değil, şirketin sahip olduğu 5 bin 386 metrekarelik taşınmazın kontrolü de Hülya Gökçek’e geçmiş oluyor. Ne kadar ödendi, Hülya Gökçek’e kaç liraya devredildi, açıklanmamış. Bu soruların yanıtını ticaret sicili ilanlarında göremiyoruz.

ÜÇ ŞİRKET TEK ÇATIDA 

Şimdi ikinci şirkete bakalım. CRT Gayrimenkul Emlak İnşaat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi. Kurucusu Mesut Oktay Cerit. Hülya Gökçek’in kızlık soyadı Cerit. Ankara Ticaret Sicili kayıtlarına göre 27 Eylül 2021’de tescil edilen işlemin ardından bu şirketin de tek pay sahibi Hülya Gökçek. Artık elimizde aynı kişinin kontrolünde iki şirket var: AC Sportif ve CRT Gayrimenkul. Üçüncü şirket ise 01 HLY Yapı Giyim Turizm Gıda Tekstil Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. 01 HLY Yapı, 25 Nisan 2013’te kurulmuş. Kurucusu ve müdürü Hülya Gökçek. Takvimler 2022 yılının sonunu gösterdiğinde üç şirketi tek çatı altında buluşturan işlem yapılıyor. AC Sportif ile CRT Gayrimenkul, 01 HLY Yapı bünyesinde birleşiyor. Birleşme 30 Aralık 2022’de ticaret siciline tescil ediliyor. AC Sportif ile CRT Gayrimenkul’ün tüzel kişilikleri sona eriyor; bütün hakları, borçları ve mal varlıkları 01 HLY Yapı’ya geçiyor. Şirketler ortadan kalkıyor. AC Sportif’in 2017’de satın aldığı 5 bin 386 metrekarelik taşınmaz da birleşme yoluyla 01 HLY Yapı’nın bünyesine geçiyor. Bu değişiklik tapu kaydına 17 Ocak 2024 tarihinde işleniyor. Buraya kadar yapılanların ticaret hukuku içinde bir açıklaması olabilir.

Asıl dikkat çekici bölüm bundan sonra başlıyor. Çünkü 01 HLY Yapı’ya geçen taşınmaz, 26 Kasım 2025’te Asuman Çil’e satılıyor. Asuman Çil ismini unutmayın. Dosyanın Almanya ayağını açtığımızda aynı soyadı bir kez daha karşımıza çıkacak. Hülya Gökçek’in verdiği vekâlet kullanılarak Almanya’da HAMAG GmbH isimli şirket kuruluyor. Alman tapu kayıtlarına göre DüsseldorfHohenzollernstraße 30 numaralı taşınmaz HAMAG GmbH adına tescil edilmiş. Mülkiyet devrinin dayanağı 27 Ocak 2023 tarihli sözleşme. Tapuya tescil tarihi ise 24 Haziran 2024. Burada bir parantez açalım. HAMAG sıradan bir şirket değil. Daha önce açıkladığım kayıtlarda şirketin kuruluşu, sermaye hareketleri, yönetici değişiklikleri ve Gökçek ailesiyle bağlantıları belgeleriyle yer alıyor. Şimdi o şirketin sahibi olduğu taşınmazın Alman tapu kaydında yeni bir isim çıkıyor karşımıza: Fatih Çil. Alman tapusunun taşınmaz üzerindeki borç ve teminat haklarını gösteren bölümünde, Fatih Çil lehine 6 milyon 500 bin Avroluk “Grundschuld” tescil edilmiş. Yani ipotek etmiş Fatih Çil. Ancak önemli bir ayrıntının altını özellikle çiziyorum: Tapuda 6.5 milyon Avroluk “Grundschuld” bulunması, tek başına bu miktarda paranın mutlaka HAMAG’a ödendiğini kanıtlamaz. Bunun gerçek bir borca dayanıp dayanmadığını; dayanıyorsa paranın ne zaman, kim tarafından ve hangi sözleşme kapsamında verildiğini banka kayıtları ile temel borç ilişkisini gösteren belgeler ortaya koyar. Zaten tam olarak bunu soruyorum.

FATİH ÇİL KİM? 

Kayıtta yıllık yüzde 9 faiz oranı bulunuyor. Ayrıca teminatın Alman Medeni Usul Kanunu’nun 800’üncü maddesi kapsamında doğrudan icraya konu edilebilmesine imkân veren hüküm yer alıyor. Dayanak, 18 Kasım 2025 tarihli noter belgesi. Tapuya tescil tarihi ise 24 Kasım 2025. Fatih Çil kim? Türkiye’deki 5 bin 386 metrekarelik taşınmazı satın alan Asuman Çil’in akrabası, büyük olasılıkla eşi. Şimdi iki tarihi yan yana yazalım: 24 Kasım 2025: HAMAG’ın Almanya’daki taşınmazı üzerinde Fatih Çil lehine 6.5 milyon Avroluk teminat hakkı tescil ediliyor. 26 Kasım 2025: Türkiye’de 01 HLY Yapı’ya ait 5 bin 386 metrekarelik taşınmaz Asuman Çil’e satılıyor. Arada yalnızca iki gün var. İki ayrı ülke. İki ayrı taşınmaz. Bir tarafta Hülya Gökçek bağlantılı şirket. Diğer tarafta karı-koca olan Asuman ve Fatih Çil. Ve 6.5 milyon Avroluk teminat kaydı. Buna “tesadüf” deyip geçmek gazetecilik değildir.

Soruyorum: Türkiye’deki satış ile Almanya’daki teminat neden iki gün arayla gerçekleşti?

/././

Nepal çok uzak ama -Ergin Yıldızoğlu- 

26 Ağustos sabahı Nepal’de hızla eriyen bir buzulun kırılması büyük bir sel felaketine yol açtı: 930’dan fazla insan öldü, yaklaşık 4 bin kişi kayboldu. Uzak bir trajedi gibi görünse de bugün hiçbir gıda, su ya da iklim krizi gerçekten uzakta değil. Nepal’deki sel, Hindistan’daki kuraklık, Peru’da azalan balık stokları, Türkiye’de kuruyan göller, yanan ormanlar, Avrupa’daki sıcak dalgaları aynı zincirin halkaları. Bu zincirin halkaları arasında, pazartesi yazımda aktardıklarım da var.

UYGARLIK VE KRİZLERİ 

Kapitalist uygarlık için büyük tehlike tek başına bir kuraklık ya da savaş değil, birçok krizin aynı anda patlaması. Öyle de oluyor.

Uluslararası iklim araştırma kurumlarının Ağustos 2026 değerlendirmelerine göre bu yıl çok şiddetli bir El Niño yaşanma ihtimali yüzde 90’ın üzerinde. Kasım-aralık döneminde, 1950’den bu yana en şiddetli El Niño’nun gerçekleşme olasılığı yüzde 69. Dünya Gıda Programı bunun 2027 sonuna kadar 49 milyon insanı daha, akut gıda güvensizliğine itebileceğini hesaplıyor.

Peru’da hamsi avı kotasının yüzde 36 azaltılması, hayvan yemi olarak kullanılan balık unu fiyatlarını altı ayda yüzde 90’a yakın artırdı. El Niño etkisi kahve, şarap üzümleri, palm yağı, şeker, pirinç üretiminde de kayıplara yol açıyor. Henüz Pentagon’un 2003 tarihli raporunda öngördüğü “sistemik kırılma” noktasında olmayabiliriz ancak gıda ve üretim maliyetleri artıyor, çiftçileri etkileyen ekonomik ve sağlık riskleri artıyor.

Küresel ısınma tarımın dayanabileceği sınırları daraltırken El Niño yağış, sıcaklık rejimlerindeki bozulmayı hızlandırıyor. Savaşlar bu süreci ağırlaştırıyor. Gazze ve Ukrayna’daki yıkımın karbon ayak izi, orduların yakıt tüketimi ve hava taşımacılığı küresel ısınmayı besliyor. İran savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki kriz ise enerji, gübre ve lojistik şoklarını büyüttü. Ürün henüz tarlada yetişmeden suyun, gübrenin, mazotun, taşımacılığın maliyeti yükseliyor. Tabii, Yapay zekânın dayandığı veri merkezlerinin, insanla rekabet eden su ve enerji gereksinimi de var.

VE TÜRKİYE

Türkiye bu küresel zincirin dışında değil. 2025-2026 kuraklığında buğday üretimi yüzde 15 azalarak 16.3 milyon tona gerilemiş. 2026 rekoltesinin 24.5 milyon tona çıkması beklense de bu dalgalanma yapısal sorunları çözmüyor. Türkiye gübre, mazot girdilerinde yaklaşık yüzde 90 oranında dışa bağımlı. İran savaşı sonrasında gübre fiyatları yüzde 8.3-26.5 arasında arttı; mazotun litre fiyatı 61.41 liradan 75.12 liraya yükseldi, ağustosta 85 lirayı aştı.

Temel sorun su stoklarında yaşanıyor. Türkiye’de kişi başına kullanılabilir su yaklaşık 1.300 metreküp düzeyinde; kullanılan suyun yüzde 79’u tarımda tüketiliyor. Konya, Gediz ve Büyük Menderes havzalarında yeraltı sularının aşırı kullanımı ekonomik, toplumsal açıdan riskler getiriyor. NASA’nın verileri de dünyanın birçok büyük akiferinde çekilen suyun doğal yenilenme hızını aştığını gösteriyor.

Rejimin, neoliberal politikaları çiftçiyi piyasa karşısında savunmasız bıraktı. Devletin fiyat, girdi desteği gerilerken çiftçi; dünya fiyatları, ithal girdiler, döviz kuru ve büyük alıcılar karşısında pazarlık gücü olmayan bir aktöre dönüştü. İklim krizi, El Niño ve savaşların yarattığı maliyet şokları bu zayıflatılmış üretici yapısına çarpıyor. Henüz marketlerde raflar boşalmıyor ama çiftçinin üretimden çekilmesi, gıda rejiminin ithalata, kura ve dünya piyasalarına daha fazla bağımlı hale gelmesi bu durumu değiştirebilir.

Zincirin halkalarına dönersek, Pentagon’un 23 yıl önce hazırladığı “Ani iklim değişikliği ve ulusal güvenlik” konulu rapor, kitlesel göç, salgın, gıda ve su kıtlığı karşısında devletlerin sert güvenlik politikalarına yönelebileceğini öngörüyordu. İklim krizinin güvenlik sorununa dönüşmesi, “hayatta kalma” zorunluluğunu, “olağanüstü hal” uygulamalarının, sınırların kapatılmasının, hatta savaşların meşruiyet kaynağına dönüştürebilirdi.

Bu bizi yeniden “süreç olarak faşizm” kavramına getiriyor: Kriz ya da kriz beklentisinin, egemen sınıf seçkinlerinde yarattığı korku, korkuya dayanarak gündeme gelen “olağanüstü” (istisna) uygulamalar ve krizin güvenlikle ilişkilendirilmesi, haklar özgürlükler üzerindeki baskıları artırıyor, savaş olasılıklarına toplumsal rıza almak kolaylaşıyor, devletin biçimi bu zeminde değişmeye başlıyor.

/././

3 Eylül 2026 Perşembe

İki ölüm, iki ülke: Mehdi Zana’dan Oral Çelik’e Türkiye - Gökçer Tahincioğlu / T24-


Hayatında hiçbir şiddet eylemine katılmamış, bu nedenle suçlanmamış olan Mehdi Zana yaşamının 16 yılını, Abdi İpekçi cinayeti başta olmak üzere pek çok cinayet ve yaralama eyleminde ana faillerden biri olarak gösterilen Oral Çelik, Türkiye’de, yaşamının sadece 4 ayını cezaevinde geçirdi. 12 Eylül darbesine giden zeminin taşları itinayla dizilirken Mehdi Zana belediye başkanı, Oral Çelik bir tetikçiydi. Ağca, Çelik tarafından askeri cezaevinden kaçırılırken, Diyarbakır’a halkın oylarıyla belediye başkanı seçilen Mehdi Zana, Diyarbakır Cezaevi’nde işkence görüyordu. Kürtçe konuştuğu, Kürtçe savunma yaptığı için hep işkence görmeye devam etti.

Başımıza gelen ne varsa normalleştirdiğimiz ülkede artık günlerce konuşulması gereken yaşam ve ölümlerin de üzerinden öylece geçilip gidiliyor.

Oysa o yaşam hikâyelerinde hem dünün hem bugünün Türkiye’sinde olup bitenleri net biçimde anlayabileceğimiz izler saklı. 

29 Ağustos’ta Mehdi Zana yaşamını yitirdi, 30 Ağustos’ta Oral Çelik.

Bu iki ismin yan yana konulması, birlikte anılması doğru değil elbette… İdeolojik bir bakışla, herkesin kendi kahramanlarını savunması değil sözünü ettiğimiz. Objektif olarak değil… Hayatını hak mücadelesine adamış bir insanla, bütün yaşamını sözde kahramanlıklarla geçirmiş, cinayet, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı dışında mesleği olmamış bir insanı nasıl birlikte anabiliriz ki?

Ama Türkiye’nin bu iki isme nasıl baktığını, nasıl davrandığını konuşabiliriz.

Özetle başlayalım.

Hayatında hiçbir şiddet eylemine katılmamış, bu nedenle suçlanmamış olan Mehdi Zana yaşamının 16 yılını, Abdi İpekçi cinayeti başta olmak üzere pek çok cinayet ve yaralama eyleminde ana faillerden biri olarak gösterilen Oral Çelik, Türkiye’de, yaşamının sadece 4 ayını cezaevinde geçirdi.

* * *

Zana, yoksul bir ailenin çocuğuydu.

Genç yaşta terzi çırağı oldu. Siyasetle yakından ilgiliydi.

Yanında çalıştığı Niyazi Tatlıcı’nın dükkânı, o dönem Kürt aydınlarının da uğrak yerlerindendi. Hemen her siyasetten farklı isimler dükkâna gelir, fikirlerini tartışırdı.

Zana, bu büyülü atmosferde büyüdü ve Türkiye İşçi Partisi saflarında siyasete atıldı.

Kürt kimliğinin yok sayılmasına, Kürtçe’nin yasaklı olmasına tepkiliydi. Bu konudaki her konuşması ceza nedeni yapıldı. Genç yaşından itibaren cezaeviyle tanıştı. Ama siyaseti sürdürdü, Diyarbakır’da, eylemlerde Zana’yı hep en önde görmek mümkündü.

Mehdi Zana, 12 Mart 1971’de askeri muhtıra verildiğinde cezaevindeydi. Hilvan’da düzenlenen mitingdeki konuşmaları nedeniyle tutuklanmıştı.

Aynı yıllarda Alparslan Türkeş’in Diyarbakır’a gelmesine tepki gösteren gruba önderlik ettiğinde iyice hedef haline gelmişti. Sürekli tutuklanıyor ve tahliye ediliyordu. Birlikte yol yürüdüğü arkadaşlarıyla da zaman zaman görüş ayrılıklarına düşüyordu.

Diyarbakır Belediye Başkanlığı’na aday olduğunda herkes dudak büktü. Eskiden birlikte siyaset yaptığı çevreler bile inanmıyordu kendisine.

Konuşmaları nedeniyle, seçime bir gün kala gözaltına alındı. Bu gözaltı, kentteki bütün dengeleri değiştirdi. Zana, en yakın rakibine iki kat fark atarak belediye başkanlığını kazandı.

Mehdi Zana

* * *

Belediye başkanlığı dönemi de böyle geçti. Devlet, Zana’yı yok sayıyordu.

Hayatını değiştiren karşılaşmalardan biri 1979’da yaşandı. Gazeteci Faruk Bildirici’nin bugünü anlamak için mutlaka okunması gereken, “Yemin Gecesi” kitabındaki anlatımına göre, 12 Eylül askeri darbesinden sadece bir yıl önce, darbeci generaller, dönemin Genelkurmay Başkanı Kenan Evren’le birlikte Diyarbakır’a geldi.

Darbeden sonra Kürtçe konuşma yasağı koyacak olan Evren, belediyeyi ziyaret etmedi. Ancak Mehdi Zana, Orduevi’nde düzenlenen yemeğe eşi Leyla Zana ile katıldı.

Evren ve komutanlar yemek boyunca Zana’ya ağır sözlerle yüklendi. Zana ise altta kalmadı. Komutanlar öfkeliydi.

Unutulmaz anlardan biri, Bilici olan soyadını aynı anlama gelen Kürtçe, Zana ile değiştirmesine takılan generallerden biri ile yaşandı.

Zana, “Yahu bu Zana ne demektir?” diye imayla soran generale, yüzündeki şark çıbanına ve Malatyalı olmasına atıfla, “Anlamını biliyorsunuz, siz de Kürtsünüz” yanıtını verdi. “Malatyalıyım ama Kürt değilim” diye öfkeyle çıkıştı general.

Zana, sonradan Milli Güvenlik Konseyi’nde yer alacak Hava Kuvvetleri Komutanı Tahsin Şahinkaya’nın kendisine takılmalarını da yanıtsız bırakmadı. Az önce eşinin hastalığından yakınan Şahinkaya’ya, “Leyla, okusun üflesin, inancınız varsa” diye takıldı. Şahinkaya, muskasını çıkartarak, “Sizler komünistsiniz inanmazsınız ama bizler inanırız” dedi. Zana ise “Allahım şükürler olsun, böyle üst düzeylere gelmiş komutanlarımızın dinlerine muti olduklarını gördüm” diye alaycı yanıt verdi.

Kendisini yok sayan, küçük gören komutanlarla aynı dilden konuşuyordu.

Bedelini ödedi bu cesaretinin!

12 Eylül’den hemen sonra tutuklanarak Diyarbakır Cezaevi’ne konuldu ve ağır işkenceden geçirildi. 1991’e kadar cezaevinde tutuldu. Henüz çocuk denilecek yaşta evlendirilen Leyla Zana, o dönemde okudu, siyasete atıldı, Mehdi Zana’dan ayrı bir kimlik olarak kendini kabullendirdi, siyasi tarihe damga vurdu.

* * *

Mehdi Zana, cezaevi döneminden sonra aktif siyasete girmedi ama görüşlerini her yerde dillendirmeye devam etti. Toplamda 16 yıl hapis yattı.

Öyle ki Leyla Zana’nın DEP milletvekiliyken dokunulmazlığı kaldırılıp cezaevine konulduğu, bu nedenle henüz küçük yaştaki çocuklarına baktığı dönemde bile Mehdi Zana, sadece önceki konuşmaları gerekçe gösterilerek cezaevine konuldu.

Yaşamı boyunca yargılandı, tehditlere maruz kaldı, takip edildi.

Mahkemede Kürtçe savunmak yapmak istemesi “bölücülük” sayıldı.

Kürt kimliğine yönelik konuşmalarının tamamı dava konusu yapıldı.

Suçu buydu!

* * *

Bir de Türkiye’nin Oral Çelik’e olan tavrına bakalım.

70’li yıllardan itibaren yaşamını şiddetle, kanla, yasadışı yol ve yöntemlerle geçiren ve “kahraman” olarak anılmak isteyen Çelik’e…

Çelik’in ismi Bahçelievler Katliamı’nda, Malatya’da öldürülen öğretmen Nevzat Yıldırım cinayetinde, Abdi İpekçi cinayetinde, Papa suikastinde geçiyordu.

Aynı zamanda İpekçi cinayetinden sonra Mehmet Ali Ağca’nın cezaevinden kaçırılması, cinayetten önce silah ve barınmayı sağladığı iddiaları vardı.

Avrupa’da buna uyuşturucu ve silah kaçakçılığı suçlamaları eklendi. Yurt dışına Ağca ile birlikte çıktıkları tarihe kadar hiç cezaevine girmedi.

Arşiv bilgilerine göre, Oral Çelik, 14 Kasım 1986'da Fransa'da "Bedri Ateş" adına düzenlenmiş sahte bir pasaportla ve uyuşturucu suçlamasıyla yakalandı. Tam da Türkiye’nin Abdullah Çatlı ve Oral Çelik dahil arkadaşlarını ASALA’ya karşı görevlendirdiği iddia edilen dönemde…

Nedense ASALA’yı bitirdiği söylenen bu ekibin neredeyse tamamı aynı dönemde uyuşturucu ticaretinden yakalandı.

Yakalandıktan sonra Oral Çelik olduğunu ısrarla reddetti ancak sonra kabullenmek zorunda kaldı. Yaklaşık 4 yıl cezaevinde tutuldu.

Fransa'da gerçek kimliği tespit edildikten sonra Papa suikastı davası kapsamında İtalya'ya iade edildi. İtalya'da yaklaşık 2 yıl tutuklu yargılandıktan sonra beraat etti. Papa suikastinde gözcülük yaptığı öne sürülen Çelik’i, Abdullah Çatlı’nın ifadesi kurtardı.

Ardından İsviçre'ye iade edilen Çelik, buradaki suçlamalar ve geçmişteki uyuşturucu dosyaları nedeniyle cezaevinde kaldı. Fransa, İtalya ve İsviçre’de yaklaşık 10 yıl cezaevinde tutulduktan sonra Türkiye’ye iade edildi.

Oral Çelik

* * *

Türkiye böyle bir ismi yargılamak için ister değil mi? Bunun için iade talep eder. İstemedi. Oral Çelik, kendi talebiyle Türkiye’ye gönderildi.

Çelik’in dosyalarının büyük bölümü için zamanaşımı işlemi yapıldı.

Abdi İpekçi suikastı ve "silahlı çete üyesi olmak" suçlamaları sürüyordu. 23 Ocak 1997 tarihinde tahliye edilerek serbest bırakıldı.

Türkiye'de yaklaşık 4 ay cezaevinde kaldı.

1999’da İstanbul 4. Ağır Ceza Mahkemesi, İpekçi suikasti davasında "kesin ve inandırıcı delil bulunamadığı" gerekçesiyle Çelik hakkında beraat kararı verdi.

2006'da bir gazeteye verdiği röportajda "İşin ortasındaydım, detaylar bende saklı" ve "Ağca'yı cezaevinden ben kaçırdım" demesi üzerine yeniden yargılanması talep edildi ama bu talep reddedildi. Ağca’yı cezaevinden kaçırdığını da övünerek anlattı ama zaten bu dosya da zamanaşımına girmişti.

Tahliye edildikten bir yıl sonra, 1998’de, hakkındaki davalar sürerken Malatyaspor’a başkan oldu. Susurluk davasından da yargılanmaktan kurtulmuştu.

Bir daha da birkaç gözaltı dışında hiç sıkıntı yaşamadan yaşamını sürdürdü. “İş insanı” unvanı bile aldı.

* * *

12 Eylül darbesine giden zeminin taşları itinayla dizilirken Mehdi Zana belediye başkanı, Oral Çelik bir tetikçiydi.

Askeri cezaevinden bir katili kaçıran, Çatlı çetesinin baş aktörlerinden Oral Çelik, hep ödüllendirildi.

Darbeye giden yolda İpekçi’nin öldürülmesi de en önemli kavşaklardan biriydi.

Türkiye, Abdi İpekçi gibi bir ismi öldürenlere bile doğru düzgün bir ceza vermedi. Bir sır kutusunun içine kapattı olanı biteni.

Ağca, Çelik tarafından askeri cezaevinden kaçırılırken, Diyarbakır’a halkın oylarıyla belediye başkanı seçilen Mehdi Zana, Diyarbakır Cezaevi’nde işkence görüyordu.

Kürtçe konuştuğu, Kürtçe savunma yaptığı için hep işkence görmeye devam etti.

Bu ülke, bugüne böyle geldi.

İki ölüm, bize bir resim sunuyor.

Ama bugün bile bu kadar açık seçik bir resmi bile isteyen istediği gibi, sloganlara hapsedilmiş gözlerle görüyor.

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -5 Eylül 2026-

Munzur Üniversitesi personeli Cem Tekinoğlu’nun dikkat çeken para trafiği: Para gönderdiği kadınlar arasında üniversite öğrencileri de var -...