OVP’de vergi hedefleri: Hedef çok ama icraat nasıl olacak?-Murat Batı-
OVP’de vergiye ilişkin ortaya konulan hedeflerin önemli bir bölümü yeni değil. Her yıl aynı hedefleri yazıp, iş bunların gereğini yapmaya geldiğinde geri adım atıyorsak, OVP’de “vergilemede adalet” yazmasının mükellef açısından pek bir anlamı kalmıyor.
6 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’nin mükerrer sayısında 2027-2029 dönemini kapsayan 80 sayfalık Orta Vadeli Program yayımlandı. Programda büyümeden enflasyona, bütçe açığından kamu harcamalarına kadar pek çok hedef var. Ancak benim dikkatimi çeken kısım doğal olarak vergiye ilişkin hedefler oldu.
OVP’ye göre genel bütçe vergi gelirlerinin 2026 yılında 14 trilyon 585,7 milyar TL olarak gerçekleşmesi bekleniyor. Bu tutarın 2027 yılında 19 trilyon 906 milyar TL’ye, 2028’de 23 trilyon 973,1 milyar TL’ye ve 2029’da 27 trilyon 718,5 milyar TL’ye çıkarılması hedefleniyor. Başka bir ifadeyle 2026 yılı gerçekleşme tahmini esas alındığında 2027 yılında vergi gelirlerinde yaklaşık 5,3 trilyon liralık bir artış öngörülüyor.
Elbette enflasyonun yüksek olduğu bir ekonomide nominal rakamlardaki artış tek başına çok şey söylemez. Bu nedenle daha anlamlı gösterge, vergi gelirlerinin milli gelire oranıdır. OVP’de genel bütçe vergi gelirlerinin GSYH’ye oranının 2026’da yüzde 17,1 iken 2027’de yüzde 17,9’a, 2028’de yüzde 18’e ve 2029’da yüzde 18,1’e yükselmesi öngörülüyor.
Yani Program sadece nominal olarak daha fazla vergi toplamayı değil, vergi gelirlerinin ekonomi içindeki payını da artırmayı hedefliyor.
Peki bu artış nasıl sağlanacak?
OVP bu sorunun cevabını büyük ölçüde “vergi tabanını genişletmek” üzerinden veriyor. Programda vergi politikalarının adalet, öngörülebilirlik ve etkinlik ilkeleri doğrultusunda uygulanacağı; vergi sisteminin gelir dağılımını iyileştiren ve yatırım ortamını güçlendiren bir araç olarak kullanılacağı belirtiliyor. Ayrıca vergi yükünün daha adil dağıtılması amacıyla kayıt dışılığın azaltılması yoluyla doğrudan vergilerin bütçe gelirleri içindeki payının artırılacağı ifade ediliyor.
Türkiye’de vergi sisteminin en çok eleştirilen taraflarından biri, dolaylı vergilerin ağırlığıdır. KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergilerin yüksek payı, mali güce göre vergilendirme ilkesini zayıflatıyor. Bu nedenle doğrudan (dolaysız) vergilerin payının artırılması vergi adaleti açısından olumlu bir yaklaşım.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Dolaysız vergilerin payını artırmak tek başına vergi adaletini sağlamaz. Ücretliden daha fazla gelir vergisi almak da dolaysız vergilerin payını artırır; kayıt dışı yüksek gelirlerin ve gerçek kazançların vergilendirilmesi de. Dolayısıyla asıl mesele doğrudan verginin artması değil, bu artışın kimden sağlanacağıdır.
Kendi içindeki asıl yaman çelişki ise şu: Dolaysız vergilerin payının artırılması “vergi adaleti” hedefi olarak ortaya konuluyor ama KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerin ne oranlarının düşürülmesinden ne de kapsamlarının daraltılmasından söz ediliyor. Yani dolaylı vergilerin yüküne dokunulmayacak; bunun üzerine dolaysız vergilerden daha fazla gelir elde edilerek toplam vergi pastası büyütülecek. Böylece dolaysız vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı matematiksel olarak artarken dolaylı vergilerin payı da oransal olarak azalacak. Vergi yükü hafiflemeyecek, aksine toplam vergi yükü artacak; fakat ortaya çıkan bu oransal değişim “vergilemede adalet” olarak sunulacak.
OVP’de vergi tabanının genişletilmesine yönelik çalışmaların sürdürüleceği, ayrıca vergi harcamalarının gözden geçirilerek etkin olmayan istisna, muafiyet ve indirimlere yönelik düzenlemeler yapılacağı belirtiliyor.
Üretimi, yatırımı ya da sosyal politikayı gerçekten destekleyen bir istisna ile belli kesimlere gereksiz avantaj sağlayan bir vergi ayrıcalığını aynı kefeye koymamak gerekir. Vergi harcamalarının gözden geçirilmesi ancak gerçek bir etki analiziyle birlikte yapılırsa anlamlı olur.
Ancak benzer hedeflere hemen her OVP’de yer verilmesine karşın, bugüne kadar bu konuda kayda değer somut adımlar atıldığını söylemek pek mümkün değil.
Programın en belirgin yönlerinden biri ise kayıt dışılıkla mücadele ve vergi denetiminde dijitalleşmenin daha da ileri taşınacak olması.
OVP’de yapay zekâ, büyük veri ve risk analizlerinin vergi denetiminde daha yoğun kullanılacağı belirtiliyor. Kayıt dışı ekonominin ölçülmesi, vergi açığının hesaplanması, üçüncü taraf verilerinden yararlanılması ve riskli sektörlerle mükelleflerin farklı denetim teknikleriyle izlenmesi hedefleniyor. Esasen vergi idaresinin bu hedef doğrultusunda, bu yıl da dâhil olmak üzere son yıllarda önemli ölçüde mesafe katettiğini söylemek mümkün. Önümüzdeki yıllarda da bu alandaki uygulamaların artarak devam edeceğini öngörüyorum.
Ayrıca gayrimenkullerin gerçek değerleri üzerinden işlem yapılmasını sağlamaya yönelik çalışmaların devam edeceği, hasılat denetimlerinin sürdürüleceği ve vergi ihbarlarının yapay zekâ destekli sistemlerle değerlendirileceği belirtiliyor.
Dolayısıyla OVP’de açıkça “şu yeni vergi getirilecek” ya da “şu verginin oranı artırılacak” şeklinde bir ifade yok. Ancak vergi politikalarının yönü oldukça açık.
Daha geniş vergi tabanı, daha az kayıt dışılık, daha fazla doğrudan vergi, bazı istisna ve muafiyetlerin gözden geçirilmesi ve daha yoğun dijital denetim.
Neticede 2026 yılında 14,6 trilyon lira olması beklenen genel bütçe vergi gelirinin 2029 yılında 27,7 trilyon liraya çıkarılması hedefleniyor.
Sonuç olarak
OVP’de vergiye ilişkin ortaya konulan hedeflerin önemli bir bölümü yeni değil. Vergi tabanının genişletilmesi, kayıt dışılıkla mücadele, dolaysız vergilerin payının artırılması, vergi harcamalarının gözden geçirilmesi, etkin olmayan istisna ve muafiyetlerin kaldırılması ve vergilemede adaletin güçlendirilmesi gibi hedefleri neredeyse her yıl okuyoruz. Sorun, bu hedeflerin OVP’ye yazılması değil, uygulama aşamasında aynı kararlılığın gösterilememesi.
Çünkü vergi politikası yalnızca teknik değil, aynı zamanda siyasi bir tercih meselesidir. Vergi tabanını genişletmek istediğinizde birilerinin daha fazla vergi ödemesi, bir istisna veya muafiyeti kaldırdığınızda ise birilerinin sahip olduğu vergisel avantajdan vazgeçmesi gerekir.
Bu nedenle siyasi baskılar, çıkar gruplarının talepleri ve seçmen tepkisinin oy kaybına dönüşeceği endişesi devreye girebilmekte; OVP’de kararlılıkla yazılan hedefler uygulamaya gelince yumuşayabilmekte, ertelenebilmekte ya da tamamen rafa kaldırılabilmektedir.
Bunun örneklerini de görüyoruz. Nitekim bu yıl pırlantaya ÖTV getirilmesine yönelik düzenleme Meclis aşamasına kadar gelmesine rağmen pırlanta lobisi ve siyasi ilişkileri nedeniyle geri çekildi. Bu örnek bile vergi tabanını genişletmenin ve bazı vergisel ayrıcalıklara dokunmanın kâğıt üzerinde yazıldığı kadar kolay olmadığını göstermeye yetiyor.
Bu nedenle yeni OVP açısından benim için esas mesele vergiye ilişkin hangi hedeflerin yazıldığı değil, yazılanların hangilerinin gerçekten uygulanacağıdır. Vergi adaleti konusunda artık hedef sıkıntımız yok; neredeyse her OVP’de benzer hedefleri zaten koyuyoruz. Asıl sorun, bu hedeflerin gerektirdiği siyasi iradeyi gösterebilmek.
Her yıl aynı hedefleri yazıp, iş bunların gereğini yapmaya geldiğinde geri adım atıyorsak, OVP’de “vergilemede adalet” yazmasının mükellef açısından pek bir anlamı kalmıyor.
/././
Gerçekler ve "niyetler": Yeni OVP ne anlatıyor?-Binhan Elif Yılmaz-
Revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin "niyeti" ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor.
Makroekonomik hedef ve politikaların üç yıllık bir periyot için belirlendiği Orta Vadeli Program (2027-2029) bugün 6 Eylül 2026 tarihli mük. Resmi Gazete’de yayımlanan 11752 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile yürürlüğe girdi.
Öngörülebilirliğin kritik rol oynadığı OVP’de üç yıllık tahminlerin tutarlı olmasının temel gerekçeleri; başta özel sektör olmak üzere kamu yönetimi ve yabancı yatırımcıların geleceğe dönük kararlarına yön verecek olması ve ekonomiye/ekonomi yönetimine güven duyulmasını sağlaması.
O nedenle hedeflenen rakamların isabet derecesi, yaşanan sapmalar ve yapılan revizyonların boyutu beklentileri ve ekonominin gidişatını etkilerken, politika setinin başarısı ya da başarısızlığını da belirliyor.
Son yayımlanan OVP ile 2027-2029 dönemine ilişkin makroekonomik göstergelerin ve kamu dengelerinin şekillenmesine ilişkin ekonomi yönetiminin “niyet”i netleşti. Bu OVP’de (öncekilerde olduğu gibi) ilk dikkat çeken nokta, geçen yıllardaki “niyet”ten sapma, yani gösterge ve verilerdeki revizyonlar oldu. Bu doğrultuda aldığım kısa notlar şu şekilde:
Enflasyon Patikası: 2026 yıl sonu enflasyon oranı gerçekleşme tahmini, bir önceki OVP’de yüzde 16 seviyesindeyken, yeni yayımlanan OVP’de ciddi bir sıçramayla yüzde 28,4’e yükseltildi. 2027 yılı enflasyon beklentisi ise önceki dönem programlanan tek haneli/düşük seviyelerden yüzde 21’e yukarı yönlü revize edildi.
Tek haneli enflasyon hedefi (yüzde 9) ise ancak dönemin son yılı olan 2029’a ertelenmiş durumda. Oysa ekonomi yönetimi 2023 ortasında enflasyonla mücadeleye başladığında 2 yıl içinde tek haneli enflasyona ulaşılacağını ifade ediyordu. O dönem, başta dar ve sabit gelirliler olmak üzere herkes dişini sıkacaktı. Oysa 2026 biterken bile tek haneli enflasyon için 3 yıl sonrasına gün veriliyor. 2 yıl, 9 yıla çıkmış oluyor (o da 2029 tahmini tutarsa), sonuçta istikrarlı bir ekonomi beklerken ömür bitiyor.
Büyüme Beklentileri: 2026 yılı büyüme tahmini önceki programdaki yüzde 3,8 seviyesinden yüzde 3,3’e düşürüldü. Türkiye ekonomisi 2026 ilk iki çeyrekte sırasıyla yüzde 2,5 ve yüzde 2,3 büyümüştü. Bu veriler ışığında 2026 için büyüme oranının yüzde 3,3 olması için önümüzdeki iki çeyrekte yüzde 4’ün üzerinde büyümesi gerekiyor. Sanayi büyümesindeki yavaşlama (yüzde 2,3 tahmini) ve iç talepteki sıkılaşma göz önüne alındığında 2026 büyüme tahminine ancak son çeyrekte faiz indirimi ve kredi genişlemesiyle ulaşılabilir.
Programın devamında büyümenin 2027’de yüzde 4,2’ye, 2028’de yüzde 4,6’ya ve 2029’da yüzde 5’e ulaşması öngörülüyor. Şayet 2029’a kadar enflasyonla mücadele biterse bu büyüme oranlarına ulaşılabilir.
Büyüme düşerken ve dezenflasyon süreci önümüzdeki yıllara yayılırken, tüm bunların bedeli ve ortaya çıkan yük daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Yüksek faiz ve baskılanan talep ortamının etkisi artan işsizlik riski ve geniş kesimlerdeki refah kaybı ile hissedilmeye devam ediyor. Özellikle manşet işsizlik oranındaki düşüş trendine rağmen istihdam oranının yavaş artışı ve atıl iş gücü oranının durdurulamayan yükselişi dikkatle izlenmeli.
Öte yandan büyüme tahminleri aşağı yönlü revize edilmesine rağmen, kişi başı milli gelir tahmininde iyimserlik sürüyor. Baskılanan kur ve nüfus projeksiyonlarıyla korunan iyimserlikle kişi başı milli gelirin 2026'daki 20.523 dolar seviyesinden 2029 yılında 24.842 dolara kadar yükselmesi hedefleniyor.
Baskılanan kur demişken, önümüzdeki üç yılın Dolar/TL kuru için OVP’de bir bilgi var mı bakalım. OVP böyle bir veri sunmuyor ancak TL ve Dolar cinsinden GSYH ve nüfus tahminlerine bakınca programın ima ettiği yıllık ortalama Dolar/TL patikası hesaplanabiliyor, şöyle: 2027 yılı ortalama yaklaşık 56, 2028 için 63,7, 2029 için 68,9 TL ima ediliyor.
Kurdaki yıllık artış beklentisi, hedeflenen enflasyonun altında tutulmuş. Bu durum, dezenflasyon sürecini desteklemek amacıyla TL'de reel değerlenme stratejisinin önümüzdeki üç yıllık dönemde de ana çıpa olarak kullanılacağını gösteriyor. Ancak kurun enflasyonun gerisinde kalması, ithalatı ucuzlatırken ihracatçının maliyet artışlarını döviz bazlı fiyatlara yansıtmasını zorlaştırıyor.
OVP’ye göre önümüzdeki üç yılda toplam yurt içi tasarrufların milli gelire oranında yataya yakın seyir bekleniyor. Yüksek enflasyonist süreç ve maliyet baskıları nedeniyle özel sektör tasarruf/GSYH yüksek değil ancak milli gelir içindeki payında izleyen yıllarda hafif bir artış bekleniyor. Kamu tasarruflarının milli gelir içindeki payının da 2028’e kadar yüzde 0,5 seviyesine gerilemesi öngörülüyor.
Diğer yandan kamu yatırımlarının milli gelire oranı yüzde 2-2,5 bandında seyrederek düşük seviyelerini koruyor. Kamunun hem tüketimi hem de doğrudan fiziki yatırımları sınırlanacaksa köprü, tünel ya da havalimanlarını kim yapıyor olabilir sizce?
Enflasyonla ve enflasyonla mücadeleyle baskılanan toplam nihai yurt içi talebin 2025’teki yüzde 4,5 seviyesinden 2026’da yüzde 3,4’e kadar sert düşeceği tahmin edilirken, 2027’de kısmen genişlemeci politikaların etkisiyle olsa gerek yüzde 4’e ve 2028’de yüzde 4,3’e kadar yükseleceği öngörülüyor.
Maliye politikasında vergi yükü ve borç faiz giderlerinde artış ön planda. Vergi gelirlerinin milli gelire oranının 2026’daki yüzde 17,1’lik seviyesinden 2027’de yüzde 17,9’a, 2028’de yüzde 18’e ve 2029’da yüzde 18,1’e kadar yükselmesi öngörülüyor. Vergide adalet beklerken vergi yükünde artış ile karşı karşıya kalınacak.
Faiz giderleri/GSYH’nin 2026’da zaten yüksek olan yüzde 3,3’lük düzeyden izleyen yıllarda yüzde 3,6 ve yüzde 3,5’e yükseleceği öngörülüyor. Faiz giderlerinin milli gelire oranının yüksek oranlara çıkması sebebiyle faiz dışı dengede artıya geçme hedefi zaman alıyor.
2027 yılında faiz ödemesi 4 trilyon TL’ye ulaşacak ve faiz giderlerinin bütçe harcamaları içindeki payı yüzde 15’e yaklaşırken vergi gelirlerine oranı ise yüzde 20’ye ulaşacak. Bir başka deyişle her beş liralık verginin bir lirası borç faizlerine gidecek.
Aynı zamanda sadece faiz giderlerindeki bu artış, kamu harcamaları/GSYH’yi, bir başka söylemle “devletin ekonomideki payı”nı artırıyor. 2026’da kamu harcamaları/GSYH’nin yüzde 23’lük seviyesinden 2027’de yüzde 24,5 ve 2028’de de yüzde 24,1’e kadar ulaşması öngörülüyor.
Son olarak mali disiplin göstergesi olan bütçe açığı/GSYH oranının 2026 yılında yüzde 3,1 olarak gerçekleşmesi tahmin ediliyor. Ancak 2027’deki yüksek faiz giderlerinin etkisiyle yüzde 3,5’e yükselmesi, ardından kademeli düşüşle 2029’da yüzde 2,8’e gerilemesi öngörülüyor.
Sonuç olarak, revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin "niyeti" ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor.
/././
Vodafone-DAMAC İzmir yatırımı ve veri merkezleri sektörü üzerine düşünceler…-Füsun Sarp Nebil-
Bir ülkenin gerçek anlamda veri merkezi hub'ı olabilmesi için yalnız büyük binalara değil, çok sayıda operatöre, alternatif fiber güzergâhlarına, internet değişim noktalarına (IX), uluslararası kablolara, ucuz ve sürekli elektriğe ve bulut ekosistemine ihtiyacı var. Türkiye açısından başarı ölçüsü yalnız kaç tane yeni bina açıldığı olmamalı. Malezya'nın başarısının nedeni yalnız veri merkezi kurması değil. Çip endüstrisini, elektrik altyapısını, inşaatı, bulut şirketlerini ve veri merkezlerini aynı ekonomik kümelenmenin parçaları haline getirmesi. Bunun sonucunda teknoloji yatırımı ülkenin büyüme rakamlarına kadar yansıyor.
Türkiye’nin uzun yıllardır çok geride kaldığı veri merkezi sektöründe son dönemde hareketlilik var. Çeşitli haberlerin yanında, Vodafone Türkiye ile Dubai merkezli DAMAC Grubu’nun dijital altyapı şirketi DAMAC Digital, geçtiğimiz hafta İzmir Gaziemir’de ortak veri merkezlerinin ilk fazını hizmete açtı.
Yaklaşık 100 milyon dolarla başlayan yatırımın 300 milyon dolara ve 20 MW kapasiteye ulaşması hedefleniyor. Ancak İzmir’deki açılışı yalnızca yeni bir şirket yatırımı olarak okumamak gerekiyor. Yapay zekâ, veri egemenliği, enerji, denizaltı kabloları ve hatta savaşlar veri merkezlerini yeni dönemin stratejik altyapılarından biri haline getirirken, Türkiye de 2030’a kadar 1 GW kapasite ve 10 milyar dolarlık yatırım hedefiyle küresel yarışa geç de olsa girmeye çalışıyor.
Vodafone Türkiye ve DAMAC Digital'in yüzde 50-50 ortaklığıyla hayata geçirilen İzmir Veri Merkezi'nin ilk fazı 4 Eylül'de Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu'nun katılımıyla açıldı. Vodafone'un Türkiye'deki altıncı veri merkezi olan tesis 7.500 metrekare alan üzerinde 650'den fazla kabinet barındırıyor. Başlangıç kapasitesi 4 MW. Plan ise kapasiteyi 20 MW'a, yaklaşık 100 milyon dolar olan ilk yatırım büyüklüğünü de 300 milyon dolar seviyesine çıkarmak.
Geniş bir basın grubunun katıldığı açılışta, veri merkezi gezildi ama içeride resim-video alınması (güvenlik gerekçe gösterildi) istenmedi. Genel bilgi aldık.
Bu rakamların ötesinde önemli bir ayrıntı var. Merkez, yatırımcı profili açısından ilginç. DAMAC Digital'in verdiği bilgilere göre şirket, DAMAC Grubu bünyesinde faaliyet gösteriyor ve 14 ülkede 35'ten fazla veri merkezi ile 6.000 MW'ın üzerinde planlanmış IT kapasitesine sahip. Dolayısıyla DAMAC Digital'in İzmir yatırımı, Equinix gibi küresel oyuncuların daha önce yatırım yaptığı Türkiye veri merkezi pazarına yeni bir büyük uluslararası yatırımcının katılması anlamına geliyor.
Zenium, 2015'te İstanbul'da bağımsız wholesale veri merkezi geliştirmek üzere yatırım yaptı. IFC'nin proje kayıtlarında İstanbul'da 12.000 m²'lik bir veri merkezi ve olası ikinci Ankara tesisi yer alıyor; proje “Türkiye'nin ilk bağımsız wholesale veri merkezleri” olarak tanımlanıyordu. 6 Ekim 2017'de Zenium'un İstanbul veri merkezi işini Amerikalı Equinix yaklaşık 93 milyon dolara satın aldı. Tesis daha sonra Equinix IS2 adını aldı. Equinix'in kendi açıklaması da bunun Türkiye'deki ikinci veri merkezi olduğunu söylüyor.
Neden İzmir?
Yatırımın belki de en ilginç tarafı İstanbul yerine İzmir'in seçilmesi. Vodafone Türkiye CEO'su Engin Aksoy, şirketin hedefini açık biçimde “İzmir'i Türkiye ve Akdeniz'de bir veri merkezi hub'ı haline getirmek” olarak tanımlıyor.
İzmir'in önemi yalnız Ege Bölgesi'ndeki şirketlere yakınlığından kaynaklanmıyor. Kendisinin sorumuza verdiği cevaba göre, Akdeniz havzasındaki uluslararası fiber güzergâhlarına yakınlık, Avrupa-Ortadoğu-Asya arasındaki coğrafi konum ve İstanbul dışında ikinci bir büyük veri merkezi kümesi oluşturabilme potansiyeli önemli.
Üstelik yeni merkez carrier-neutral yani taşıyıcı bağımsız olarak tasarlanmış. Müşteriler farklı operatörlerden bağlantı alabilecek. DAMAC ayrıca gelişmiş soğutma sistemleri ve karbon ayak izinin azaltılmasına yönelik teknolojilerin kullanılacağını belirtiyor.
Bu ayrıntı Türkiye açısından önemli. Çünkü bir ülkenin gerçek anlamda veri merkezi hub'ı olabilmesi için yalnız büyük binalara değil, çok sayıda operatöre, alternatif fiber güzergâhlarına, internet değişim noktalarına (IX), uluslararası kablolara, ucuz ve sürekli elektriğe ve bulut ekosistemine ihtiyacı var.
Dolayısıyla İzmir'in gerçekten Akdeniz'in yeni veri merkezi merkezlerinden biri olup olmayacağını 20 MW'a ulaşılıp ulaşılmasından çok, bu ekosistemin etrafında oluşup oluşmayacağı belirleyecek.
Yapay zekâ, veri merkezlerinin önemini katladı
İzmir yatırımının zamanlaması da tesadüf değil. Yapay zekâ patlamasıyla birlikte veri merkezlerinin niteliği değişiyor. Eskiden veri merkezi denildiğinde web sitelerinin, şirket uygulamalarının, e-postaların ve veritabanlarının bulunduğu “büyük sunucu salonları” akla geliyordu. Şimdi ise binlerce GPU'nun aynı anda çalıştığı “AI factories – yapay zekâ fabrikaları” ortaya çıkıyor.
Vodafone'un verdiği bilgilere göre İzmir tesisi yeni nesil GPU teknolojilerini ve üretken yapay zekâ iş yüklerini destekleyecek ölçeklenebilir bir mimariye sahip. Tier III standartlarına uygun tesis aynı zamanda sismik izolatörlerle deprem riskine karşı tasarlanmış.
Engin Aksoy'un konuşmasındaki bir cümle de, dönüşümün nedenini iyi özetliyor : “Bir kullanıcı telefonundan basit bir yapay zekâ sorgusu yaptığında bile, arka planda baz istasyonları, fiber kablolar, veri merkezleri ve bulut altyapısından oluşan görünmez bir fiziksel sistem çalışıyor.”
Yani yapay zekâ ne kadar “sanal” görünürse görünsün, arkasındaki ekonomi giderek daha fazla beton, fiber, bakır, GPU, elektrik, soğutma sistemi ve su ekonomisine dönüşüyor.
Küresel yatırım rakamları da bunun boyutunu gösteriyor. McKinsey'nin tahminlerine göre 2030'a kadar veri merkezlerine yönelik küresel yatırım ihtiyacı yaklaşık 7 trilyon dolara ulaşabilir. Bu nedenle yapay zekâ patlamasından yalnız Nvidia gibi GPU üreticileri değil, elektrik trafosu, UPS, jeneratör, kablo ve soğutma sistemi üreten şirketler de büyük pay almaya başladı.
Malezya bize veri merkezlerinin ekonomiyi nasıl değiştirebileceğini gösteriyor
Bunun ilginç örneklerinden birini geçen ay yayınladığımız “Malezya Ekonomisi, Çip ve Veri Merkezleri Sayesinde %6 Büyüdü” başlığıyla aktarmıştık.
Malezya ekonomisi, veri merkezi yatırımları sayesinde 2026'nın ikinci çeyreğinde yüzde 6 büyürken, ilgili büyümeler, üretimde yüzde 7,5 ve inşaatta yüzde 6,6 olarak kaydedildi. Singapur'un arazi, enerji ve su kısıtlarından dolayı karşılayamadığı veri merkezi yatırımlarının yeni adresi, Malezya'da Jahor oldu.
Johor'un yaklaşık 1.110 MW aktif IT kapasitesi artık Singapur'un 1.118 MW'lık kapasitesine yaklaşmış durumda. Daha çarpıcısı, geliştirme aşamasındaki proje portföyünün 8.542 MW'a ulaşması. AWS, Microsoft, Google ve Oracle gibi hyperscaler'lar ülkede yatırım yapıyor.
Malezya örneğinin Türkiye açısından önemli tarafı bu. Veri merkezi yatırımı sadece bilişim sektörünün yatırımı değildir. İnşaatı, enerji santrallerini, elektrik dağıtımını, trafoları, jeneratörleri, fiberi, soğutma sistemlerini, güvenliği, mühendisliği ve yüzlerce tedarikçiyi beraberinde getirir.
Dolayısıyla doğru planlandığında veri merkezi yatırımları doğrudan ekonomik büyümenin bileşenlerinden birine dönüşebilir.
Türkiye'nin hedefi: 250 MW'tan 1 GW'a çıkmak
Türkiye'nin hedeflediği ölçek ise oldukça büyük. 2025'te açıklanan programda mevcut yaklaşık 250 MW veri merkezi kapasitesinin 2030'a kadar 1 GW'a çıkarılması ve 10 milyar doların üzerinde yatırım çekilmesi hedeflenmişti (bu arada veri merkezi uzmanları 250 MW'ın PUE hesaba katılmadan söylenen rakam olduğunu, 250 MW / 1,5 = 166,6 MW Net IT Gücü hesabının daha doğru olduğunu ikaz ediyorlar).
2026-2030 Yapay Zekâ Eylem Planı bu hedefi daha ayrıntılı hale getirdi. Plan en az 1 GW yapay zekâ ve veri merkezi kurulu gücü, yılda 10 TWh düşük karbonlu elektrik satın alma anlaşması, 1 eksabayt depolama kapasitesi ve omurgada 100 Tb/sn bağlantı kapasitesi öngörüyor. Bunun için ağırlıklı olarak özel sektörden en az 10 milyar dolarlık yatırım bekleniyor.
Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır da haziranda yaklaşık 3 milyar dolarlık kamu desteğiyle 10 milyar dolarlık özel sektör veri merkezi ve yapay zekâ yatırımının harekete geçirilmesini hedeflediklerini açıkladı.
Vodafone-DAMAC'ın 300 milyon dolara ulaşması planlanan yatırımı bu nedenle tek başına değil, yeni oluşmaya başlayan bu yatırım dalgasının bir parçası olarak değerlendirilebilir.
Fakat daha iyi anlatmak için bir analiz yapalım. İzmir’in nihai hedefi 20 MW. Türkiye'nin hedefi 1.000 MW. Yani bugünkü Vodafone-DAMAC yatırımının hedeflenen son kapasitesi bile Türkiye'nin 2030 hedefinin yalnızca yüzde 2'sine karşılık geliyor. Önümüzdeki dört yılda benzer büyüklükte çok sayıda yatırımın daha gerçekleşmesi gerekiyor.
Burada temkinli olunması gereken nokta da bu. Daha önceki Türkiye'nin Yapay Zekâ Eylem Planı Analizi'nde özellikle 1 GW kapasite ile 10 milyar dolar yatırımın finansman ve uygulama gerçekliğinin planın en önemli risklerinden biri olduğuna dikkat çekmiştik.
Haziran sonunda yaptığımız değerlendirmede de 1 GW hedefi için somut yatırım kararlarının ve 10 milyar dolarlık yatırımın finansman modelinin henüz ortaya çıkmadığını not etmiştik.
İzmir yatırımı bu açıdan farklı: artık yalnızca bir strateji belgesindeki rakamdan değil, binası tamamlanmış ve ilk 4 MW'ı devreye alınmış gerçek bir yatırımdan söz ediyoruz. Bu nedenle önemli. Ancak Türkiye'nin 1 GW hedefine ulaşması için bunun onlarca katı gerekiyor.
Veri merkezi artık ulusal güvenlik altyapısı
Bir başka gelişme ise veri merkezlerinin yalnız ekonomik değil, jeopolitik altyapı haline gelmesi. Bunun ne anlama geldiğini İran savaşı çok çarpıcı biçimde gösterdi.
İran Devrim Muhafızları 21 Temmuz'da Bahreyn'deki Amazon (AWS) veri altyapısını seyir füzeleriyle vurduğunu ve tesisi yok ettiğini iddia etti. Amazon, ABD ve Bahreyn tarafından o aşamada doğrulanmayan iddia bağımsız olarak da teyit edilemedi. Ama önemli olan, İran'ın ticari bir bulut ve veri merkezi altyapısını askeri hedef olarak tanımlamış olması.
Bu olay veri merkezleri açısından yeni dönemin önemli işaretlerinden biri. Eskiden savaşlarda hedef listesinde, havaalanları, limanlar, köprüler, enerji santralleri, telekom santralleri olurdu. Şimdi listeye veri merkezleri, bulut altyapısı ve fiber omurga da ekleniyor.
Çünkü bankacılıktan savunmaya, kamu hizmetlerinden yapay zekâya kadar modern devletin dijital faaliyetlerinin önemli bölümü bu altyapıların üzerinde çalışıyor. Bu nedenle, uzmanlar bu konuya daha fazla eğilmek gerektiğini ikaz ediyor.
Putin'in konuşması da aynı dönüşümü gösteriyor
Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Vladivostok'taki son konuşmasındaki teknoloji vurgusu da aynı resmin başka bir tarafını gösteriyor.
Putin Rusya'nın Uzak Doğu'sunun yalnız doğal kaynakların çıkarıldığı bir bölge değil, yüksek teknoloji, dijital altyapı ve Asya'ya açılan stratejik ekonomik koridor haline gelmesini istiyor. Çin de Rusya'nın Uzak Doğu'sunda ekonomik ve altyapısal işbirliğini genişletme konusunda istekli olduğunu aynı forum sırasında açıkladı.
Putin'in sözünü ettiği 7.800 kilometreyi aşan kuantum iletişim ağı da bu resmin parçası. Henüz “kuantum internet” değil. Putin mevcut fiber ağ üzerinde özellikle kritik haberleşmenin şifreleme anahtarlarını kuantum teknolojisiyle daha güvenli dağıtmaya yönelik bir altyapıdan bahsediyor.
Bütün bunlar bize aynı şeyi söylüyor: 21. yüzyılın stratejik altyapısı yalnız yol, liman, enerji hattı ve havaalanı değil; enerji + fiber + veri merkezi + hesaplama kapasitesinin oluşturduğu dijital altyapıdır.
Türkiye'nin büyük avantajı coğrafya ama tek başına yetmez
Daha önce Internet Trafik Değişim noktaları (IDN) konusunda da defalarca yazdık. Türkiye’nin veri merkezi yarışındaki en önemli avantajı açık: Avrupa, Asya, Ortadoğu, Kafkaslar ve Afrika'nın kesişim noktasında bulunuyor.
İzmir özelinde Akdeniz kablo güzergâhlarına erişim potansiyeli; İstanbul'da Avrupa bağlantıları; Ankara'da kamu ve savunma talebi birlikte düşünüldüğünde üç farklı veri merkezi kümelenmesi ortaya çıkabilir.
Nitekim DE-CIX'in İstanbul dışındaki ilk Premium Enabled Site'ını Ankara'daki Ixpanse veri merkezinde açması da bu yöndeki küçük ama önemli gelişmelerden biri. AWS de mayısta İstanbul'da Local Zone hizmetini devreye aldı.
Fakat Türkiye'nin “coğrafi konumumuz çok iyi, dolayısıyla veri merkezi merkezi oluruz” düşüncesine kapılmaması gerekiyor.
Çünkü veri merkezi yatırımcısının haritasında coğrafyadan önce başka sorular var:
* Elektrik var mı?
* Elektriğin fiyatı öngörülebilir mi?
* Yenilenebilir enerji sağlanabiliyor mu?
* Fiber güzergâhları yeterince çeşitli mi?
* Uluslararası bağlantı ucuz mu?
* IX ekosistemi güçlü mü?
* Su nereden gelecek?
* İzinler ne kadar sürede alınacak?
* Hukuk ve veri rejimi öngörülebilir mi?
Üstelik bu sorular hiç de yeni değil. Sektörün derneği olan Telkoder, BTK'nın "Veri Merkezleri Sektörü" tanımlamasını yapmasını 10 yıldan uzun bir süredir bekliyor ve ikaz ediyor. Bu tanımlama yapılmadığı için ülkemizin veri merkezi sektörü atıl kalmış durumda. Yukarıdakilerde biri eksik olduğunda coğrafi avantaj hızla anlamını kaybedebilir.
1. En kritik darboğaz: Elektrik
Özellikle yapay zekâ veri merkezlerinde artık en önemli mesele bina değil, enerji. Türkiye'nin 1 GW veri merkezi kapasitesine ulaşması, 1 GW'lık tesis kurup işi bitirmek anlamına gelmiyor. Veri merkezleri 24 saat çalışıyor; bunun elektrik şebekesi, üretim kapasitesi ve yedekleme sistemleri üzerinde ciddi etkileri bulunuyor.
Bu nedenle Yapay Zekâ Eylem Planı'nın 1 GW hedefinin yanına yıllık 10 TWh düşük karbonlu elektrik PPA hedefi koyması önemli. Küresel yarışın yeni darboğazının GPU'dan elektriğe kaymasının nedeni de bu.
2. İkinci problem: Su
Mart ayında bu sayfalarda yayımladığımız “Veri Merkezlerinin Su Problemi: Görünmeyen Kritik Altyapı Riski” başlıklı yazıda Türkiye'nin veri merkezi yatırımlarını planlarken enerji kadar suyu da hesaba katması gerektiğine dikkat çekmiştik.
Özellikle hyperscale ve AI yoğun veri merkezleri büyük miktarda ısı üretiyor. Bazı soğutma teknolojileri önemli miktarda su tüketebiliyor. Su stresi yaşayan bölgelerde veri merkezleri bu nedenle yerel toplumla doğrudan rekabete girebiliyor.
İzmir açısından da bu konu ayrıca incelenmeli. DAMAC yeni tesiste daha sürdürülebilir operasyon ve karbon ayak izinin azaltılması amacıyla yeni nesil soğutma teknolojileri kullanılacağını söylüyor.
Ancak basın dokümanlarında tesisin PUE'si, WUE'si, yıllık su tüketimi, soğutma teknolojisinin ayrıntısı ve yenilenebilir enerji oranı açıklanmıyor. 20 MW'a çıkacak bir AI-ready tesis için önümüzdeki dönemde sorulması gereken teknik sorular bunlar.
3. Üçüncü sorun da pek çok yerde ortaya çıktı: Yerel halk
Dünyada veri merkezleri konusunda yeni bir problem daha büyüyor. ABD'de 2026'nın yalnız ilk çeyreğinde yaklaşık 130 milyar dolar değerindeki 75 veri merkezi projesi yerel muhalefetle karşılaştı. Elektrik faturaları, su kullanımı, arazi ve son dönemde 24 saat çalışan soğutma sistemlerinin yarattığı gürültü protestoların başlıca nedenleri haline geliyor.
Türkiye henüz bu aşamada değil. Ama 1 GW hedefi gerçekleşecekse olacak. Dolayısıyla veri merkezi bölgelerinin imar planları yapılırken enerji ve fiber kadar su, gürültü, konutlara mesafe, çevresel etki ve yerel halkın kabulü de planlanmalı.
Asıl soru: Türkiye veri merkezi mi kuracak, veri merkezi ekosistemi mi?
Dolayısıyla Vodafone-DAMAC yatırımı bu nedenle önemli bir eşik. Bir yanda Dubai'den gelen büyük bir uluslararası veri merkezi yatırımcısı, diğer tarafta İngiltere merkezli küresel telekom operatörü Vodafone var. İzmir'de 4 MW ile başlayan yatırımın 20 MW'a ve 300 milyon dolara çıkarılması planlanıyor.
Ama Türkiye açısından başarı ölçüsü yalnız kaç tane yeni bina açıldığı olmamalı. Malezya'nın başarısının nedeni yalnız veri merkezi kurması değil. Çip endüstrisini, elektrik altyapısını, inşaatı, bulut şirketlerini ve veri merkezlerini aynı ekonomik kümelenmenin parçaları haline getirmesi. Bunun sonucunda teknoloji yatırımı ülkenin büyüme rakamlarına kadar yansıyor.
Türkiye'nin de önündeki esas soru bu: 1 GW'lık yabancı şirketlere ait sunucu binaları mı kuracağız, yoksa bunların çevresinde Türk mühendislik şirketleri, elektrik ekipmanı üreticileri, fiber şirketleri, soğutma teknolojileri, yazılım firmaları, siber güvenlik şirketleri, bulut sağlayıcıları ve yapay zekâ girişimlerinden oluşan yeni bir sanayi mi yaratacağız?
İkisi arasında ekonomik değer açısından büyük fark var. Birincisinde Türkiye esas olarak arsa, elektrik ve bina sağlar. İkincisinde ise küresel yapay zekâ altyapı ekonomisinin bir bölümünü ülkeye taşır.
Vodafone-DAMAC İzmir Veri Merkezi bu açıdan Türkiye için olumlu ve somut bir başlangıç. Ama 2030 hedefi 1 GW ise bugün açılan 4 MW yalnızca yolun başlangıcı.
Ve İran savaşı, Rusya'nın kuantum ve dijital altyapı hamlesi, Malezya'nın veri merkezleri sayesinde aldığı ekonomik ivme ve ABD'de enerji-su-toplum tartışmaları birlikte okunduğunda mesele artık yalnız bilişim sektörü meselesi değil.
Veri merkezi politikası; enerji politikasıdır, telekom politikasıdır, sanayi politikasıdır, çevre politikasıdır ve giderek ulusal güvenlik politikasıdır.
Türkiye'nin veri merkezi yarışında gerçekten nerede duracağını da kaç milyar dolarlık hedef açıkladığından çok, önümüzdeki dört yılda kaç MW'ın gerçekten elektriğe bağlandığı, kaç uluslararası fiber güzergâhın devreye girdiği, hangi hyperscaler'ların gerçek region yatırımı yaptığı ve bu yatırımlardan ne kadar yerli ekonomik değer üretildiği gösterecek.
/././
Özelleştirme: AKP seçimde kaşıkla verecek, firmalar kepçeyle alacak -Yalçın Doğan-
Özelleştirmeden elde edilecek para nereye harcanacak? Seçimler yaklaşıyor, para yok. Yıllardır süren yoksulluğa karşı... Seçimlerde göz boyamak için işçiye, memura, emekliye para dağıtmayı planlıyor. Ancak, halkın bir cebine giren para, özelleştirme zamlarıyla öteki cebinden çıkacak.
Türkiye ilk kez böyle bir cümle duyuyor, Turgut Özal’dan:
“Ben Boğaz Köprüsü’nü satacağım”.
1983 seçimlerine giderken, 12 Eylül darbecilerinin seçime girmesine izin verdiği partilerin genel başkanları Turgut Özal (ANAP), Necdet Calp (HP), Turgut Sunalp (MDP) TRT’de canlı yayına çıkıyor, bu gibi güzel adetlerin olduğu “eski Türkiye’de”.
Özal’ın herkesi yerinden zıplatan “köprüyü satmak” sözüne karşı Necdet Calp masayı hırsla yumrukluyor:
“Sattırmam efendim sattırmam” .
Anketlere göre:
“Sattırmam” çıkışı, başta kimsenin dikkatini çekmeyen Calp’a seçimde yüzde 30 oy getiriyor.
Özal köprüyü satamıyor.
Şimdi AKP İstanbul’da iki köprü ile ülke genelinde 8 otoyol ve 2 çevre yolunu özelleştirmek için düğmeye basıyor. Yine bir Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle.
IMF ve Dünya Bankası
Türkiye özelleştirmeye 24 Ocak 1980 ekonomik kararlarıyla adım atıyor.
O adımda Dünya Bankası ile IMF’nin imzaları var.
Türkiye’nin ağır döviz bunalımı yaşadığı dönemde, bu iki kuruluş Ankara’ya özelleştirme baskısı uyguluyor.
24 Ocak kararlarının mimarı Özal özelleştirmeyi kendi parti programına alıyor. 15 milyar liralık özelleştirme yapıyor.
Ek vergi
Özelleştirme devlete ait varlıkların özel kesime aktarılması anlamına geliyor.
Satış, kiralama, işletme imtiyazı verme, bazı ürünler üzerinde tekeli kaldırmak gibi modelleri var.
En açık tanımlardan biri ekonomist Kerim Rota’ya ait:
“AK Parti’nin kamu varlıklarını yönetim anlayışı, oturduğu evi satıp, o evde yüksek fiyata kiracı olmaktır. Aldığı peşin parayı harcar, kirayı da millete ödetir”.
Özelleştirilen varlıkların tamamında mal ve hizmetlerin fiyatı mutlaka yükseliyor. Halka ek vergi olarak dönüyor.
47 milyar dolar gitti
1986’dan 2002 AKP iktidarına kadar 8 milyar dolarlık özelleştirmeye karşın, AKP döneminde 67.4 milyar dolarlık kamu varlığı satılıyor.
Bunun 20.4 milyar doları özelleştirilen kuruluşlara yapılan iştirakler ile orada çalışanların sosyal haklarına ödeniyor.
Kalan 47 milyar dolar?..
İç ve dış borç ödemelerinde, baraj ve otoyolların finansmanında harcanıyor.
Kiralama, satış, işletme imtiyazı üzerinden AKP devlete ait:
Limanları, yolları, şeker, çimento, kağıt, gübre fabrikalarını, demir çelik işletmelerini, madenleri, tatil köylerini, otelleri, elektrik dağıtımını özelleştiriyor.
Bazı fabrikaların arsaları öyle değerli ki, fabrikayı satın alan fabrikayı kapatıyor, arsayı satıyor ya da üstüne inşaat dikiyor.
Özelleştirilen fabrika buharlaşıyor.
18 milyar dolar
Yeni Parti milletvekili Deniz Yavuzyılmaz:
“Devletin işlettiği iki Boğaz Köprüsü ile sekiz otoyol 2025’te 600 milyon dolar kar elde etti. Bunlar şimdi otuz yıllığına özelleştiriliyor. Otuz yılda toplam kar 18 milyar dolara ulaşır.
Köprüleri ve yolları işletecek şirketler otuz yıl boyunca zam üstüne zam yapacak”.
Özelleştirme İdaresi 600 milyon doları doğruluyor ancak, “o paranın kar değil, gelir olduğunu’ açıklıyor.
Ya 18 milyar dolar?.. Onunla ilgili ses yok.
Çünkü, bizden çıkacak o para.
“Ben yaptım, oldu”
AKP usulü özelleştirme hayli özel.
Devletin yapması gereken köprüleri, yolları, hava alanlarını, şehir hastanelerini AKP özel şirketlere yaptırıyor. Kime, neden ona yaptırıyor, orası ayrı, üstelik şirketlere garanti ücret tanıyor. O ücret hesabı hiç bir zaman tutmuyor:
Garanti ücreti tutturmak için hepimizin cebinden milyar liralar üç, beş şirkete aktarılıyor.
Son özelleştirme furyasını Resmi Gazete’den öğreniyoruz, Özelleştirme İdaresi:
“Sürecin tüm aşamaları şeffaflık, rekabet ve hesap verilebilirlik esas alınarak yürütülmektedir”.
Nasıl “şeffaflık” ise, devlete ait varlıklar satışa çıkıyor, TBMM dahil, kimsenin haberi yok.
Nasıl “şeffaflık” ise, İhale Yasası 24 yılda 198 kez değişiyor.
İhaleleri, özelleştirmeleri gözlerden uzak tutmak amacıyla.
Para lazım
Özelleştirmeden elde edilecek para nereye harcanacak?..
Seçimler yaklaşıyor, para yok. Yıllardır süren yoksulluğa karşı...
Seçimlerde göz boyamak için işçiye, memura, emekliye para dağıtmayı planlıyor.
Bu ölçüde geniş çaplı özelleştirmeden iyi para gelir.
Ancak, halkın bir cebine giren para, özelleştirme zamlarıyla öteki cebinden çıkacak. Tâ Tarsus - Mersin’deki yolun özelleştirilmesi Edirne’deki, Kars’taki yurttaşın cebini yakacak.
AKP yanlış hesap yapıyor.
/././
Gökçek’e farklı muamelenin sebebi nedir?-Mehmet Y. Yılmaz-
Türkiye’de son bir yıl içinde “suçtan elde edilen gelirin aklanarak yurtdışında kullanılması” suçlamasıyla insanların malına mülküne el konulduğunu, iddianamesi bile yazılmadan mallarının TMSF marifetiyle başkalarına satıldığını, tutuklandıklarını gördük, yaşadık. Ancak Melih Gökçek’e bunlar uygulanmadı. Peki, diğerlerine yapılan doğruysa Gökçek’e farklı muamelenin hukuki mesnedi nedir?
Melih Gökçek hakkındaki soruşturma savcılarımıza bir şeyi öğretmiş olmalı:
Kamuoyunda adı bilinen, politikacı ya da sanatçı olsun, her kimin ifadesini ister tanık olarak ister sanık olarak almak isterlerse bir telefonları yeterlidir. Savcılıktan bir ifade çağrısı alıp da gitmeyerek kaçacak olanlar elbette vardır ama bunlar mesela belediye başkanlarının, gazetecilerin, avukatların, sanatçıların içinden çıkmaz.
Bu tür davranışları daha kriminal tiplerden beklemek olağandır.
İşte gördük, savcı çağırdı, Melih Bey gitti ifadesini verdi. Oğlunu da çağırdılar, o da gidip ifadesini verecek.
Yani kimsenin evini sabahın kör karanlığında polis ve jandarma ordularıyla basmak, kapıları kırmak falan gerekmiyor.
Çünkü sanık olarak ifadeye çağrılsalar da bu insanlar bağımsız bir mahkeme tarafından mahkûm edilene kadar suçsuz sayılmalılar.
Suçsuz insanları, suçluluğu kesinmiş gibi sabahın kör karanlığında ev baskınlarıyla toplamak esasen savcılığın iddiasının zayıflığını da gösterir. Savcı dosyasına değil, oluşturacağı kamuoyuna güveniyor demektir.
CHP’li belediye başkanlarına, haklarındaki iddialar son derece zayıf olan sanatçılara ve geçmişte Kürt siyasetçilerine yapılan bu tür baskınlar demek ki gösteri amaçlıymış.
Adalet, gösterilerin içinden çıkmaz, bunu da geçerken belirteyim. Öte yandan bu soruşturma yakın geçmişteki başta tuhaf uygulamaların da aslında doğru olmadığını gösteriyor.
Savcılık, Gökçek hakkında “yurt dışındaki şirketlere kayıt dışı para aktarıldığı” iddiasıyla soruşturma başlatıldığını açıklamıştı.
Türk vatandaşlarının, yurtdışında yatırım yapmalarını, bina ya da ev almalarını, iş kurmalarını engelleyecek bir kanun yok.
Her vatandaş, parasını normal yollardan kazanmak ve o normal yolları kullanarak yatırımını yapmak koşuluyla bu hakka sahip. Belli bir makamdan izin alması bile gerekmiyor.
Gökçek hakkındaki iddia “yurt dışındaki şirketlere kayıt dışı para aktarılması” ise bu normal olmayan bir yol kullanıldı anlamına gelir.
Normal şartlar altında kazanılmış bir servetin, yurtdışına anormal bir yoldan çıkarılması çok aptalca.
Kimse bunu yapmaz çünkü o parayı götüreceği ülkede de parayı, sisteme sokmak zorundadır.
Sisteme normal yoldan giremeyecek bir para varsa, bu para normal yoldan kazanılmamış demektir.
Olsa olsa suç geliridir; uyuşturucu ticaretinden tutun da yasa dışı bahse, insan kaçakçılığına, rüşvet, irtikap ve ihtilasa kadar bir dizi suçtan elde edilmiş olabilir.
Yasa dışı yollardan kazanılan para, kayıt dışı olarak bir başka ülkeye götürülür ve orada bir şekilde aklanarak sisteme sokulabilirse işe yarar. Onunla bina da alırsınız, iş de kurarsınız.
Yani savcılığın soruşturması esasen “suçtan elde edilen gelirin aklanarak yurtdışında kullanılması” üzerine.
Türkiye’de son bir yıl içinde böyle bir suçlamayla insanların malına mülküne el konulduğunu, iddianamesi bile yazılmadan mallarının TMSF marifetiyle başkalarına satıldığını gördük, yaşadık.
Sadece mallarına el konulmadı, tutuklanarak suç delillerini karartmalarının da önüne geçildi. Yani savcılık tutuklama gerekçesi olarak bunu gösterdi.
Eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, savcılıkta ifade verdikten sonra Ankara Adliyesi önünde gazetecilere açıklama yaparken
Peki Melih Gökçek’in ayrıcalığı nedir?
Malına el konulmadı, tutuklanması istenmedi.
Ama benzer suçlamalara muhatap olanlar böyle muamele gördüler, mallarına el konuldu, yargılanmayı tutuklu olarak beklediler.
Yanlış anlaşılmasın, Melih Gökçek ve diğer örgüt üyeleri de tutuklansın, mallarına el konulsun demiyorum.
Normal olanı bu ise diğerlerine neden farklı muamele yapıldı?
Diğerlerine yapılan doğruysa Melih Gökçek’e farklı muamelenin hukuki mesnedi nedir?
Gökçek ve ailesi, yurt dışına “kayıt dışı yollardan para gönderdiyse”, ki savcılık bunu iddia ediyor, bu para normal yollardan kazanılmamış olmalı.
Savcılık böyle ciddi bir iddiada bulunduğuna göre dosyasında bununla ilgili bazı kanıtlar da olmalı.
Bu para hangi yolla kazanılmış?
Bu başka bir suçun daha varlığına işaret ediyor olmalı. Yoksa niye kayıt dışı yollara tevessül etsinler?
Böyle bir paranın yasa dışı yollardan elde edilmesi, başkaları için tutuklama nedeni sayılırken Gökçek için sayılmıyorsa, bunun da bir açıklaması olmalı.
Öyle görünüyor ki adaletin terazisinde bir yamulma var.
Herkesi eşit olarak tartmıyor gibi!
/././
“Serendipity” ve dünya 40 yılda nereden nereye geldi?-Eray Özer-
Birkaç hafta önce anlattığım ABD’nin “Altın Kubbe” füze kalkanı projesi 40 yıl öncesini anlatan bir filmde çıktı karşıma. Meğer zamanın ABD Başkanı Reagan ve Sovyetlerin başındaki Gorbaçov tüm dünya için büyük silahsızlanma fırsatını bu proje yüzünden tepmişler. Bugün ise silahsızlanmayı konuşan bile yok.
Soğuk Savaş döneminde Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov ile ABD Başkanı Ronald Reagan tarafından 8 Aralık 1987'de imzalanan Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması, 500 ile 5 bin 500 kilometre menzili olan tüm karadan fırlatılan balistik ve seyir nükleer füzelerinin imha edilmesini gerektiriyordu.Zor ama belki hatırlayan olur, ilk yazılarımdan birinde “serendipity” kelimesini anlatmıştım. Pek sevdiğim bir kelimedir. Hem fonetiği nefistir hem de anlamı.
Vaktiyle İngiliz parlamentosunda siyasete soyunan ama mimariye olan düşkünlüğü ve yazarlığıyla da bilinen Horace Walpole kazandırmış İngilizceye bu güzel kelimeyi. Walpole’a ilham veren “Serendip’in Üç Prensi” isimli İran masalı olmuş.
Hafızam beni yanıltmıyorsa yıllar önce Yıldırım Türker bir yazısında Türkçe karşılığı olarak “serendipçe” kelimesini önermişti.
Bir tesadüfü, bir denk gelişi anlatmak için kullanılır “serendipity.” Bir şeyi ararken ansızın, hiç beklenmedik bir şekilde bulmak gibi…
Şanstan biraz farklıdır ama. Bulmak için aramanız gerekir ve o aradığınız şey kutlu bir tesadüfle karşınıza çıkar. Şans, talih… Bunlar iradenin dışındayken serendipçe iradeyi dışlamaz, bilakis iradenizle aklınızı yatırdığınız meselelerde çıkar karşınıza.
Bu hafta bana da öyle oldu. Daha birkaç yazı önce size ABD’nin “Altın Kubbe” planını anlatmıştım. Özetle kendine yapılacak herhangi bir saldırıya karşı uzaya yerleştirilecek ve lazer güdümlü füzelere sahip uydularla bir kalkan oluşturmak istiyordu Amerika.
Yazıya hazırlanırken haliyle Altın Kubbe’nin tarihçesine bakmış ve ta İkinci Dünya Savaşı’na uzanan ama asıl olarak Reagan döneminde gündeme gelen benzer bir kalkan planı olduğunu görmüştüm.
Lakin yazıyı kısa kesmek istediğimden oralara girmemiştim.
Bu hafta bir film izledim. Bu köşenin sıkı takipçileri sinemanın her türüne ama özellikle politik filmlere merakımı biliyordur. Bu da öyle bir filmdi. Önceden bir yerlerde karşıma çıktığında aklımın bir ucuna yazmıştım. Görünce hemen atladım tabii.
Filmin adı “The Brink Of War.” Yani “Savaşın Eşiğinde.” Oyuncu kadrosu nefis. Jeff Daniels, Daniel Harris ve J.K. Simmons üçlüsü bir arada sokakta misket oynasa izlerim.
Her neyse, filmi izledikçe şaşkınlığım artarak devam etti. Nedenini anlatayım: Film eski ABD Başkanı Ronald Reagan ile Sovyetler Birliği’nde Komünist Parti Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov’un 11-12 Ekim 1986 tarihinde İzlanda’nın Reykjavik şehrinde, ıssız bir binada yaptıkları ve 30 saat süren baş başa görüşmeyi anlatıyor.
Dönemin Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Mihail Gorbaçov ile ABD Başkanı Ronald Reagan
Soğuk Savaş’ın sonuna doğru yaklaşırken iki düşman ülkenin en tepe yöneticileri ekipleriyle birlikte aralarındaki sorunları çözmek üzere masaya oturuyorlar.
Önce şunu belirtmeliyim: Rusya yahut Çin gibi Doğu’nun güçlü ülkelerini temel alan Batı menşeli filmlere ihtiyatla yaklaşmak gerektiğine inanıyorum. Sıkı Rusya veya Çin taraftarı olduğum söylenemez lakin bu tür içeriklerde Batı’nın imbiğinden geçmiş bir tarih anlatısının aktarıldığını biliyorum.
O yüzden filmde Reagan’ın durmadan “Biz özgür bir ülkeyiz” veya “Beni halk seçiyor” ya da “Demokrasi ne güzel şey, siz bilmezsiniz” şeklindeki didaktik replikleri benim için pek bir şey ifade etmiyor.
Reagan, Gorbaçov’a “insan hakları” dersi verirken ABD destekli 12 Eylül darbesinin tutsakları hala işkence tezgahlarından geçiyordu. Reagan, ABD’nin baş düşmanlarından İran’a Adnan Kaşıkçı üzerinden silah satıyor, gelen parayla da Nikaragua’da sosyalist Sandinista hükümetini devirmek için sağcı Kontra milislerini eğitip donatıyordu.
O yüzden yemezler!
Lakin filmde beni şoke eden nokta, Reykjavik’te 30 saatlik zirveyi başarısız kılan şeyin ABD’nin “Altın Kubbe” projesinin ilk hali, yani o zamanki adıyla “Stratejik Savunma Girişimi / Strategic Defence Initiative” üzerine yaşanan anlaşmazlık olmasıydı.
Gorbaçov Reyjavik’te masaya ABD’nin hiç beklenmediği bir telifle oturmuştu: Silahsızlanalım. Görüşmenin başlarında balistik füze sayısının azaltılması tartışılmıştı.
Sovyetler ABD’nin Batı Almanya’daki füzelerini çekmesini istemiş, Amerikan tarafı “Siz de Varşova Paktı ülkelerindeki füzelerinizi geri çekin” yanıtını vermişti.
Olurdu, olmadı derken Gorbaçov bir numaralı adamı Eduard Şevardnadze’yi de şaşkınlığa uğratan bir şekilde eli yükseltmiş ve “Sıfır Nükleer” fikrini ortaya atmıştı.
Soğuk Savaş’ın iki düşman ülkesi bir anda basbayağı nükleer silahsızlanmayı konuşmaya başlamıştı.
Diğer ülkelerdeki nükleer başlıkların ne olacağı gibi sorular (ve sorunlar) devam ediyordu ama taraflar bu fikri ciddi şekilde tartışıyordu. Liderler dinlenirken ekipler uykusuz bir şekilde olasılıkları rapor haline getiriyor, sonra iki lider başlıklar üzerinden tartışmaya kaldığı yerden devam ediyordu.
Reykjavik Zirvesi’nden dünyada daha önce hiç yaşanmamış ölçüde büyük bir anlaşmayla ayrılma ihtimali ufukta görünüyordu. Düşünsenize, nükleer silahsız bir dünya…
Derken 30 saatin sonunda masaya uzaydan ABD’yi koruyacak füze kalkanı meselesi geldi. (Film bu konuda diretmesi için Gorbaçov’a Şevardnadze’nin “gaz verdiğini” iddia ediyor ama tarihi bilgilerin önemli bir kısmı aksine Şevardnadze’nin anlaşmanın imzalanması için ısrarcı olduğu yönünde.)
Gorbaçov füze kalkanına kesinlikle “hayır” diyor, Reagan bu kalkanı kendilerini korumak için inşa edeceklerini dile getiriyordu. Reagan bir ara kalkanın teknolojisini Sovyetlerle paylaşmayı bile teklif etmişti. Sovyet tarafı böyle hassas ve ileri bir teknolojinin gerçek anlamda kendileriyle paylaşılmayacağı inancıyla bu öneriyi reddediyordu.
Reagan ve ABD heyeti son bir çözüm önerisi olarak kalkan projesini on yıl ertelemeyi öneriyorlardı. Gorbaçov buna doğrudan itiraz etmemişti.
Fakat tartışılan taslak metinde tek bir kelimenin yarattığı kriz aşılamıyordu: Reagan füze kalkanını kurmayacaklarını fakat bu konudaki bilimsel çalışmalarına devam edeceklerini ifade etmişti.
Gorbaçov buna da tamam diyor ama işte tam o noktada devreye o kritik kelime giriyordu: “Yalnızca laboratuvar ortamında çalışmalarınızı sürdürebilirsiniz.”
Reagan ise atmosferin hemen dışına kurulacak kalkanı geliştirebilmek için sahada test yapmaları gerektiği konusunda ısrar ediyordu. “Laboratuvar” kelimesinin metne eklenmesine ABD tarafı karşı çıkıyordu.
İnanması güç ama bu kriz aşılamadı. Sovyet ekibi görüşmeden çekildi ve nükleer silahsızlanma adına devasa bir adım olabilecek Reykjavik Zirvesi sonuçsuz kaldı.
Reykjavik Zirvesi müzakerelerinden
(Tabii ki, bu “tek kelime” meselesi filmin sinematografik yanı düşünülerek özellikle vurgulanmış. Tarafların tam olarak anlaşamadığı insan hakları, nükleer denizaltıların durumu vs… gibi başka başlıklar da var. Lakin Sovyetlerin gözünü asıl olarak füze kalkanı projesinin korkuttuğu da bir gerçek.)
İşte bundan tam 40 yıl önce nükleer silahlara veda anlamına gelebilecek bir büyük adımı engelleyen füze kalkanı meselesi bugün de gündemde. Üstelik 40 yıl önce Reagan bu kalkanı “tamamen kendilerini korumak için” inşa ettikleri konusunda rakibini ikna etme gayreti içindeydi; bugünse Trump hiç çekinmeden “Gerekirse saldırmak için de kullanırız” deyiveriyor.
Nükleer silahsızlanma ihtimalini konuşan bile yok. Hatta bir lider çıkıp “Nükleer silahlara tamamen veda edelim” dese alay konusu olur.
Nereden nereye… 1986’da neo-liberalizmin ayak sesleri duyulur olmuştu. Serbest piyasa ve sermayenin özgürce dolaşımı güya tüm dünyada katı rejimlerin sonunu getirecekti. Tüketim ekonomisi Doğu’yla Batı’yı yakınlaştıracak, medeniyetler arası kavgayı sona erdirecekti.
Büyük sosyal bilimcilere göre bile “tarihin sonuna” gelmiştik.
Aradan 40 yıl geçti, teknoloji aldı başını gitti. Kapitalin beşiği ABD’nin en büyük şirketleri bütün fabrikalarını Çin’e, Tayvan’a, Hindistan’a taşıdı.
Bugünkü dünyaya bakınca aranızda barış ve huzur içinde yaşayan medeniyetler gören var mı? Doğu-Batı çatışmasında bir arpa boyu yol gidildi mi? Dinler arası diyalog sağlandı mı?
Demek ki neymiş? Zengini daha zengin, fakiri daha fakir kılan serbest pazar ekonomisi ve yaldızları pul pul dökülen neo-liberal anlatı genişlemeci, daha doğrusu istilacı küresel güçlerin dünyanın geri kalanı daha kolay yutsun diye tatlı tatlı içirdiği zehirden başka bir şey değilmiş.
İyi haftalar.
Kabalaşma ve özür dile -Fikret İldiz-
Bütün dünyayı ve öncelikle Avrupa’yı saran sağa kayış ve otoriter rejimlere karşı çıkmak için halkın giderek uyuşup kaderine boyun eğmemesi gerekir. İnsanı amaç olmaktan çıkarıp araç olarak gören rejimlerin yeni adli yılda getirecekleri tüm olumsuzluklar karşısında; insan onurunun, hukukun, adaletin korunmasına, uyuşukluk göstermemeye, aldanmamaya, savunmanın gücünü insan hakları hukukunu yaratmaya ve korumaya, yeni adli yılda bir kere daha söz veriyorum...
Slovenya örneği ilginçtir, kabalaşmak kadar!
Slovenya Orta Avrupa'nın güneyindeki ülkedir. Ekim 1918'de Sloven, Hırvat ve Sırp Devleti adıyla bağımsız bir devlet kurdular. 1945'te Yugoslavya'nın bir parçası olmuş Haziran 1991'de bağımsızlığını ilan etmiştir. Slovenya, İnsani Gelişme Endeksi'nde üst sıralarda yer alan yüksek gelirli bir ekonomiye sahip gelişmiş bir ülkedir.
2002 yılından itibaren UNESCO Dünya Mirası Alanı olan Ljubljana Bataklığı ve dünyanın en eski ahşap çarkı olan Ljubljana Bataklıkları Ahşap Çarkı ile birlikte korunmaktadır.
Ljubljan Üniversitesinde felsefe öğrenimi gördükten sonra aynı üniversitenin hukuk fakültesinin kriminoloji bölümünde araştırma görevlisi olarak çalışan Slovenyalı düşünür ve sosyolog Reneta Saleci 1962 doğumlu ve çeşitli gazetelerde köşe yazıları yazıyor.
Metis Yayınları ilk basımı Haziran 2026’da yapılan Reneta Salecl’in Kabalık Çağı adlı eserini Bülent Kale çevirisiyle Türkçe’ ye kazandırmıştır.
Bu önemli eserin Türkçe Baskıya Önsözü aslında sözün özü…
Reneta Salecl şöyle anlatıyor:
“Bir akşam mahallede yürüyüş yaparken kaldırımda tek başıma duran bir köpek yavrusu gördüm. Hayvanın kaybolmuş olabileceğini düşünerek biraz daha yaklaştım ama binanın karanlıkta kalan tarafından uzanıp gelen tasmasının ipine takılıp neredeyse düşüyordum. Güçlükle dengemi sağladığımda, karanlıkta birinin bana öfkeyle bağırdığını duydum: “önüne baksana! Kör müsün?” köpeğin sahibi bana dönüp korkan hayvanı sakinleştirmeye girişti. Ben bir şey diyemedim Neredeyse düşüyordum, hepsi bu Köpeğe zarar vermemiştim ki.
Sonra bir Türk arkadaşım bana İstanbul’da başına gelen benzer bir olayı anlattı. Hıncahınç dolu bir metroda tutmaç sıkıca kavramış giderken gayet şık giyinmiş, ince yüksek topuklu biri hızla metroya girerken sertçe ayağına basmış. “Ahh!” diye acıyla bağırıp ayağını çekmiş arkadaşım. Kadın özür dilemek yerine bir de çıkışıp “Ne giriyorsun ayağımın altına!” demiş.
Arkadaşım tuhaf bir izlenime kapılmış, sanki sırf varlığı bile birilerine engelmiş gibi. Ayağı ezilmekle kalmamış, yer kaplamakla da suçlanmıştı.”
Böyle bir eserin önsözünde yer alan bu iki olayla ilgili ne düşünürsünüz?
Asıl suçlu siz değilsiniz ama siz suçlusunuz! Gözünüzün önünde olup biten vakalara, hatta suçluluğa tanık oluyorsunuz. Ayrıca mağdursunuz, zarar gören sizsiniz. Ama azar işitiyorsunuz! Bin türlü vakayı yaşamışsınız ve bin türlü olaya tanıksınız. Bin türlü derdimize eklenenleri nasıl anlatabilirsiniz?
Ne değişti? Neyi yitirdik ve yerine ne geldi?
Kabalık nerden çıktı? Saygılı olmayı ne ara yitirdik?
Reneta Saleci, önsözüne devam ediyor….
“ İdeal bir dünyada, herkes derhal özür dileyerek söze başlardı. Köpeğin sahibi neredeyse düşmeme sebep olduğu için özür dilerdi, ben de küçük köpeği korkuttuğum için özür dilerdim. Metrodaki kadın. Arkadaşımın canını yaktığı için özür dilerdi, arkadaşım da tıkış tıkış toplu taşıma aracındaki o kaçınılmaz sıkışıklık için özür dileyebilirdi. Ama öyle olmadı. Özür değil suçlama vardı. Anlayış değil öfke vardı. Kabalık yeni çıkmış bir şey değil (…)”
Kabalık… Çok basit bir kelime gibi ama felaketlerin habercisi…
Yazar’a göre her toplumun kendine özgü hareket etme, yok sayma, aşağılama, dışlama biçimleri var. Artık “nezaket maskesi” yok. Bir zamanlar nezaket maskesi altında saklananlar şimdi genelde açıkça ve gururla alenen ortalığa dökülüyor… İnsanların üslubu kaba…Bu kabalık çok mu kötü? Ama kabalaşanlar kendini tutmayı zayıflık, sanki aptallıkmış gibi görüyorlar.
O zaman mesele sadece “özür dilerim” demeyi becerememekten ibaret değil…“Artık başkaları bize sıkıntı veren birer belaya, zaman kaybına, etrafından dolanılması gereken birer soruna dönüşür”
“Kabalık çağdaş kapitalizm dilinin bir parçası artık.”
Yazar devam ediyor, “Siyasette hakaret, performansa dönüştü. Sosyal medyada aşağılama eğlence niyetine kullanıyor. En önemlisiyse öfke artık iletişimin önünde bir engel değil, itici bir güç haline geldi…”
Etrafımızın bu hale geldiğini kim inkar edebilir?
Kayıtsızlık öfkeye döndü. Kabalık artık sadece görgü kurallarıyla ilgili olmaktan çıktı. İnsanların başkalarıyla ilişkilerinde öfke ve saldırganlıkla, herkesi hor görme, aşağılama, başkalarını küçümsemekten haz duyma olarak açıklanıyor.
Küçük küçük şeyler, önemlidir ve biriktirilmeye değer. Küçük küçük sorgulardan bir hayata, topluma ve insanca yaşamaya uzun bir yol gider.
Ve yazar amacının umutsuzluk olmadığını söylüyor. Ona göre toplumu bir arada tutan şey, çoğu zaman fark edilmeyen ama birbirimizin varlığını fark edip tanımamızı sağlayan ufak çaplı hareketlerdir. Ve “Kabalığı incelemek aslında nasıl toplumları savunmak istediğimizi sormaktır” diyor.
Kitapta Polonyalı gazeteci Martin Mycielski’nin görüşlerine yer verilmiş.
Donald Trump örneğinden yol çıkan gazeteci Mycielski, otoriter hükümetlerin ve çağdaş olduğunu iddia eden otoriter siyasetçilerin demokratik sistem sayesinde seçimle geldiklerini ve böl-yönet stratejisiyle ülkeyi yönettikleri fikrinde. Öyle ki; kendilerini vatansever ilan ederler, karşılarındaki ise millet düşmanı olarak anarlar. Yasaları ayaklar altına alır, demokrasinin altını oyma hakları varmış gibi davranırlar.
“Otoriter siyasetçiler ne yapıp edip kamu iletişim araçlarına hakim olmaya, bu araçları siyasi propagandalarına alet etmeye çalışırlardı. Muhalif medyanın siyasetçilerin toplantılarına katılmasını engeller, basın özgürlüğünü kısıtlayan yasalar çıkarırlardı. Bu yüzden otoriter rejime muhalefet edenler iktidarla ters düşen her iletişim aracı , kesinlikle suçlanan her gazeteci için mücadele etmeliydi. Basın özgürlüğü yoksa demokrasi de olmazdı”
Gazeteci soruyor: “Kaos” otoriter siyasetçi için ne demektir?
“Kaos, süre gelen tehlike duygusu, otoriter hükümetin işine gelirdi. Tüm bunlar insanların refahı ve korunması söylemi kisvesi altında otoriter yasalar çıkarma imkanı sunardı. Ama insanların böyle tuzaklara düşmemesi, hükümetin yarattığı kaosun ötesinde bakmalar hayati önemdeydi, çünkü aksi takdirde bir gün uyandıklarında kendilerini tümüyle totaliter ve faşist bir ülkede bulabilirlerdi.”
Slovenya’daki bu duruma bakarsak sanki dünyanın her yerinde faşist rüzgarlar esiyor . Sağcılar ve otoriter hükümetler onların siyasetçileri işbaşına geliyor.
Otoriter iktidar elinden geleni ardına koymaz. Öyle ki bu görüşün aktarıcısı olan Salecl’e göre bu iktidar yargının kontrolünü eline alır. Anayasa Mahkemesinin kontrolünü ele geçirmeyi özellikle ister diyor. Ve protesto hakkını kısıtlamayı ihmal etmeyeceği görüşünde. Üstelik bunların hepsini “güvenlik” adına yapar ve siyasal iktidarın mahkemeleri hedef alan saldırılarının engellenmesi gerektiği düşüncesindedir.
Bütün dünyayı ve öncelikle Avrupa’yı saran sağa kayış ve otoriter rejimlere karşı çıkmak için halkın giderek uyuşup kaderine boyun eğmemesi gerekir. Demokrasiyi yaşatmak için politik uyuşukluğu aşmak olmazsa olmaz bir şarttır. Politik uyuşukluğu aşmak, kabalaşmayı reddeder. Küçük gözüken şeylere aldırmazlık etmek demokrasiyi kemirir.
Nezaket gereklidir. İnsanlara saygı için özür dilemek utanılacak bir davranış değildir.
İnsanı amaç olmaktan çıkarıp araç olarak gören rejimlerin yeni adli yılda getirecekleri tüm olumsuzluklar karşısında; insan onurunun, hukukun, adaletin korunmasına, uyuşukluk göstermemeye, aldanmamaya, savunmanın gücünü insan hakları hukukunu yaratmaya ve korumaya, yeni adli yılda bir kere daha söz veriyorum.
Gelecek; insan onurunun, insan haklarının korunmasıdır, insan haklarının hukukudur.
Yeni adli yıl başladı… Kaba olmamalı! Öyle ama geçmiş adli yılda yaşanan ve birikmiş utançlar ne olacak? Kimse üstüne alınmıyor? Bunca haksızlık, hukuksuzluk kimin eseri?
Adalet diye diye hala insanların gözünü oymak, özgürlüklerini öldürmek hukuk mudur?
Zor olan insan olmak mı, insanlık mı? Adalet ne? Hukuk ne?
Bu kadar kabalaşmak neden?
Geçmiş adli yılda yaşanmış insan hakları ihlalleri, hapishanelerin çokluğu nedendir?
Yargı eliyle baskılarla insanların üstüne basa basa özgürlükleri istisna , korkuları esas, özgürlüğü tutsak, adil yargılanma hakkını yok sayanlar kimlerdir?
Bütün bu sorularla mücadelede eksik olduğumdan ve bir dirhem adalete muhtaç bırakan zihniyetlerin demokrasilerde yarattığı tehlikelerden hala insanları kurtaramadığımız için
Özür dilerim!
1- Kabalık Çağı. Renata Salecl. Metis Yayınları. Haziran 2026
/././
TOGG’da hisse satışı gündemde; Yönetim Kurulu Başkanı Tosyalı: Somut bir alım ya da satış işlemi yok, hisse değişimi vizyonu değiştirmez.
TOGG Yönetim Kurulu Başkanı Fuat Tosyalı, ortaklardan birinin satış kararı alması ve bir bedelin ortaya çıkması durumunda diğer ortakların ön alım hakkının bulunduğunu söyledi. Tosyalı, “O gün şartlara ve değerlemeye bakılır; uygun görülürse pay artırmak da mümkün olabilir” dedi. https://t24.com.tr/ekonomi/toggda-hisse-satisi-gundemde-yonetim-kurulu-baskani-tosyali-somut-bir-alim-ya-da-satis-islemi-yok-hisse-degisimi-vizyonu-degistirmez,1346357
***
Muğla Menteşe'deki orman yangını Ula'ya sıçradı; Muğla-Denizli karayolu tehlike altında, evler tahliye ediliyor, bölgede rüzgâr etkili!
Muğla'nın Menteşe ilçesinde orman yangını çıktı. Alevler, Ula ilçesine sıçradı. Denizli yolunda ise ulaşım kontrollü sağlanıyor. Muğla Valisi İdris Akbıyık, "Menteşe'de 2, Ula'da 1 toplam 3 ev boşaltıldı. Üç büyükbaş, 100 küçükbaş hayvan tahliye edildi. Bölgede rüzgâr etkili" dedi. Alevlere havadan ve karadan müdahale ediliyor.https://t24.com.tr/gundem/muglada-orman-yangini-ekipler-mudahale-ediyor,1346316
***
T-24







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder