1 Temmuz 2026 Çarşamba

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -1 Temmuz 2026-

ABD Başkanı Trump'ın mal varlığı açıklandı: Binlerce kalemlik finansal varlık, 927 sayfalık mali beyan raporu 


ABD Kamu Etiği Ofisi (OGE) tarafından yayımlanan yıllık mali beyan raporu, Başkan Donald Trump'ın binlerce kalemde finansal varlığı bulunduğunu ortaya koydu.

OGE, Trump'ın 927 sayfalık yıllık mali beyan raporunu yayımladı.

Raporda, Trump'ın hükümet dışındaki pozisyonları da yer alırken çeşitli şirketlerde yürüttüğü yöneticilik ve başkanlık görevleri listelendi.

Başkan Trump'ın eşi Melania Trump'ın da mal varlıklarının bildirildiği raporda, "Melania" adlı kitap ve film projeleri ile NFT satışlarından sağlanan telif hakları ve net gelirler detaylandırıldı.

Raporun en uzun bölümünde ise Trump'ın farklı yatırım hesapları altında tutulan binlerce kalemde finansal varlığı yer aldı.

Trump'ın portföyünde Apple, Microsoft, Alphabet, Nvidia, Amazon, Tesla ve Meta gibi büyük şirketlerin hisse senetlerinin yanı sıra çok sayıda belediye ve devlet tahvili ile borsa yatırım fonu bulunduğu görüldü.

Tablolarda, Trump'ın yatırım pozisyonları ve bu yatırımlardan elde edilen temettü, sermaye kazancı ve faiz gelirleri, net tutarlar yerine geniş değer aralıklarıyla gösterildi.

OGE ayrıca ABD Başkan Yardımcısı JD Vance'in 17 sayfadan oluşan yıllık mali beyan raporunu da yayımladı.

Vance'in raporunda, kitabından, kurucusu olduğu Narya Capital firmasından, yönetici ortak olarak görev yaptığı Rise of the Rest Seed Fund'dan elde ettiği kazançlar ve değeri 250 bin ile 500 bin dolar arasında değişen bitcoin varlıkları ayrıntılı olarak yer aldı.

ABD'de Başkan ve Başkan Yardımcısı dahil mali bildirim yükümlülüğü bulunan hükümet yetkilileri, mal varlıklarını OGE'ye rapor ediyor.

***

Yargıdan Trump'a bir darbe daha: ABD Yüksek Mahkemesi, doğumla kazanılan vatandaşlık uygulamasını kaldırmayı reddetti -Buse Söğütlü-


ABD Yüksek Mahkemesi, ABD'de doğan bebeklerin anayasal olarak vatandaşlık hakkına sahip olduğuna hükmederek, Başkan Donald Trump'ın 150 yıllık bu uygulamayı sona erdirme girişimini reddetti. Mahkeme Başkanı John Roberts, 6'ya karşı 3 oyla alınan kararda, ABD'de "yasadışı şekilde bulunan ya da geçici statüyle bulunan ebeveynlerden doğan çocukların" da 14. Değişiklik uyarınca "doğumdan itibaren ABD vatandaşı" olduğunu belirtti. https://t24.com.tr/dunya/yargidan-trumpa-bir-darbe-daha-abd-yuksek-mahkemesi-dogumla-kazanilan-vatandaslik-uygulamasini-kaldirmayi-reddetti,1332984

***

Türkiye'de sorumluluğu "nasip" ve "kader" aldı: Dünya Kupası'nda istifalar peş peşe geliyor - İlhan Çelik- 

Turnuvada beklentileri karşılayamayan 5 ülkenin teknik direktörü, takımlarının elenmesinin hemen ardından istifa kararı aldı; Suudi Arabistan Federasyon Başkanı görevini bıraktı.

Kuzey Amerika'nın (ABD, Kanada ve Meksika) ev sahipliğinde düzenlenen 2026 FIFA Dünya Kupası'nda alınan başarısız sonuçlar, birçok ülkede istifaları da beraberinde getirdi. Beklentilerin altında kalarak turnuvaya erken veda eden takımlarda, sorumluluğu üstlenen federasyon başkanları ve teknik direktörler peş peşe görevlerinden ayrılırken; Türkiye cephesinde istifa kararı çıkmadı. TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu başarısızlığı "Allah nasip etmedi" diye açıklarken teknik direktör Vincenzo Montella "Kader bizden yana değildi" dedi.

2026 Dünya Kupası'nda beklentilerin altında kalan ülkelerde istifalar peş peşe gelmeye devam ediyor. Son olarak Uruguay teknik direktörü Bielsa ve Hollanda teknik direktörü Koeman da görevinden ayrılma kararı aldı.

Türkiye'de sorumluluğu "nasip" ve "kader" üstlendi

Turnuvaya erken veda eden ve kamuoyunda büyük eleştiri toplayan A Milli Takım'da, istifa rüzgarının aksine yola devam kararı alındı. Federasyon ve teknik heyet eleştiriler karşısında kendisini savunurken "nasip" ve "kader" vurgusu yaptı.

Hacıosmanoğlu: Allah nasip etmedi

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, teknik heyet ve oyunculara sahip çıkarak görev değişimine gidilmeyeceğini belirtti. Hayal kırıklığı yaratan elenme süreciyle ilgili eleştirilere yanıt veren Hacıosmanoğlu, durumu "Allah nasip etmedi, inşallah Avrupa Şampiyonası'nda vatandaşlarımızı güldürürüz" sözleriyle özetledi.

Montella: Kader bizden yana değildi

Turnuva istatistiklerinde üstün olmalarına rağmen istedikleri sonuçları alamadıklarını belirten Teknik Direktör Vincenzo Montella ise istifa etmeyeceğini ve daha da güçlendiğini açıkladı. İtalyan çalıştırıcı, özellikle Paraguay mağlubiyetinin ardından yaptığı değerlendirmede, "İki maçta 65 şut var, topla oynamayı söylemiyorum bile. Kader bizden yana değildi" ifadelerini kullandı.

A Milli Takım'a 16 milyon dolar prim dağıtıldı

İbrahim Hacıosmanoğlu, FIFA'dan gelen 14 milyon doların üzerine 2 milyon dolar daha eklediklerini ve takıma 16 milyon dolar prim dağıtıldığını duyurdu ve şunları söyledi: "FIFA'dan 14 milyon Dolar prim geldi. Biz de 2 milyon dolar daha ekledik. Elemelere giderken kadroya çağırdığımız bütün futbolculara eşit böldük. Onların da kaptanları her futbolcudan para alarak kendi aralarında prim dağıttılar."

Suudi Arabistan Federasyon Başkanı istifa etti

İspanya, Uruguay ve Yeşil Burun Adaları'nın yer aldığı H Grubu'nu sadece 2 puanla son sırada tamamlayan Suudi Arabistan'da ilk fatura federasyon başkanına kesildi. 2019 yılından bu yana görevde olan Yasser Al-Misehal, başarısızlığın tüm sorumluluğunu üstlendiğini belirterek Suudi Arabistan Futbol Federasyonu (SAFF) Başkanlığı görevinden istifa ettiğini açıkladı.

Teknik direktörlerden peş peşe istifalar

Turnuvada beklentileri karşılayamayan 5 ülkenin teknik direktörü, takımlarının elenmesinin hemen ardından istifa kararı aldı:

Uruguay (Marcelo Bielsa): Suudi Arabistan ve Yeşil Burun Adaları ile berabere kalıp İspanya'ya mağlup olan Uruguay'da, takımın gruptan çıkamaması üzerine ünlü Arjantinli çalıştırıcı Marcelo Bielsa görevini bıraktığını duyurdu.

Hollanda (Ronald Koeman): Turnuvanın favorileri arasında gösterilen ancak Son 32 Turu'nda Fas'a sürpriz bir şekilde elenen Hollanda'da teknik direktör Ronald Koeman, mağlubiyetin üzerinden saatler geçtikten sonra istifasını sundu.

Çekya (Miroslav Koubek): A Grubu'nda sadece 1 puan alabilen Çekya'da, teknik direktör Miroslav Koubek'in görevine son verildiği açıklandı. Çekya Futbol Federasyonu Başkanı David Trunda, ayrılık kararının karşılıklı anlaşılarak alındığını teyit etti.

Güney Kore (Hong Myung-bo): A Grubu'nu üçüncü sırada tamamlayan ancak "en iyi üçüncüler" arasına giremeyerek Son 32 biletini kaçıran Güney Kore'de, teknik direktör Hong Myung-bo takımın kamp yaptığı Meksika'da düzenlediği basın toplantısıyla istifa etti.

İskoçya (Steve Clarke): C Grubu'nda averajla geride kalan İskoçya'da, 7 yıldır takımın başında olan tecrübeli çalıştırıcı Steve Clarke resmi bir veda mektubu yayımlayarak görevinden ayrıldığını açıkladı.

Güney Kore elendi, Devlet Başkanı "soruşturma" talimatı verdi

Şu ana kadar turnuvadan elenen hiçbir ülkede Spor Bakanı düzeyinde bir istifa yaşanmamıştır. Ancak elenmenin siyasi ve idari boyutta en çok yankı uyandırdığı ülke Güney Kore oldu.

Güney Kore Devlet Başkanı Lee Jae Myung, milli takımın elenmesini "liyakatsizlik ve hizipçilik" olarak nitelendirerek sert bir tepki gösterdi. Devlet Başkanı, Kültür, Spor ve Turizm Bakanlığı'na takımın başarısızlık nedenlerini araştırması ve spor idaresinde ülke çapında reformlar başlatması için doğrudan soruşturma talimatı verdi.

***

Fatih Altaylı'dan Hacıosmanoğlu'na tepki: Yalan söylüyor; eşinin jinekoloğunu bile federasyona doldurdu 


TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu'nun "TFF'de sadece yeğenimi işe aldım" sözleri tartışma yarattı. Gazeteci Fatih Altaylı, bu açıklamaya sert tepki göstererek federasyonda göreve getirildiğini öne sürdüğü isimlerin yer aldığı bir liste paylaştı. Altaylı, "Yalan söylüyor. Eşinin jinekoloğu bile orada" ifadelerini kullandı. https://t24.com.tr/spor/fatih-altaylidan-haciosmanogluna-tepki-yalan-soyluyor-esinin-jinekologunu-bile-federasyona-doldurdu,1332976

***

NATO Genel Sekreteri Rutte: Ankara'daki zirvenin en önemli konularından biri savunma sanayisi üretimini artırmak olacak 


NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, 7-8 Temmuz'da Ankara'da düzenlenecek NATO Zirvesi öncesi yaptığı açıklamalarda zirvenin en önemli konularından birinin savunma sanayii üretiminin artırılması olacağını söyledi. Rutte, NATO için mevcut en büyük tehdidin Rusya olduğunu belirtti.  https://t24.com.tr/dunya/nato-genel-sekreteri-rutte-ankaradaki-zirvenin-en-onemli-konularindan-biri-savunma-sanayisi-uretimini-artirmak-olacak,1333002

***

Dilovası faciası soruşturması | Belediye yöneticisi: İlçenin yüzde 95’i kaçak, camiler ruhsatsız, kamu binaları kaçak yapı statüsünde!-Tolga Şardan- 

“Dilovası ilçesi yoğun göç ile oluşmuş, Türkiye’nin birçok bölgesi gibi yoğun kaçak yapılaşmanın olduğu bir ilçedir. Merkezinde bulunan mevcut yapı stoğunun yaklaşık yüzde 95’i kaçak yapı statüsünde olup imar mevzuatına aykırı yapılardır. Ayrıca altı tane mahalle doğrudan devlet ormanı üzerine kurulmuştur. Bu mahallelerdeki binlerce yapı ‘kaçak yapı’ statüsündedir. Örneğin, Dilovası ilçesi genelinde 34 cami bulunmaktadır. Bu camilerin 29’u ‘ruhsatsız’ ve ‘kaçak yapı’ statüsündedir. Aynı şekilde, ilçe emniyet müdürlüğü gibi pek çok kamu yapısı da ‘kaçak yapı’ statüsündedir"

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde 8 Kasım 2025’te parfüm imalathanesinde gerçekleşen ve 7 yurttaşın yaşamını yitirdiği faciayla ilgili hazırlanan müfettiş raporunun detaylarını aktarmaya devam ediyorum.

Olayın ardından ilçeye gelen İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişleri, ön inceleme çalışması sırasında belediye personelinden Cihan Sorgucu’nun ifadesini aldı.

Sorgucu, sıradan bir belediye personeli değil. Dilovası Belediyesi’nin ilk Yapı Kontrol Müdürü. Önceki Belediye Başkanı Hamza Şayir döneminde başından geçenleri ifadesinde anlatınca, müfettişler de Sorgucu’nun aktardığı şekliyle anlatımlarını kayıtlara geçirdi.

Uzatmadan Sorgucu’nun anlatımlarının önemli bölümlerini özetleyerek Büyüteç’e aldım.

İlçe kaçak, camiler kaçak, kamu kurumları kaçak!

Sorgucu’nun anlatımları müfettiş raporunda şöyle yer aldı:

“(…) Dilovası ilçesi yoğun göç ile oluşmuş, Türkiye’nin birçok bölgesi gibi yoğun kaçak yapılaşmanın olduğu bir ilçedir. Merkezinde bulunan mevcut yapı stoğunun yaklaşık yüzde 95’i kaçak yapı statüsünde olup imar mevzuatına aykırı yapılardır.

Ayrıca altı tane mahalle doğrudan devlet ormanı üzerine kurulmuştur. Bu mahallelerdeki binlerce yapı ‘kaçak yapı’ statüsündedir. Devlet, orman üzerine kurulmuş altı mahalleye tüzel kişilik unvanı vermiş. Bu mahallelerin muhtarlıklar bulunmakta, camileri bulunmakta, okulları bulunmakta. Her türlü kamu hizmetinden, ulaşım, elektrik, su, doğalgaz altyapısından yararlanmaktadır.

Örneğin, Dilovası ilçesi genelinde 34 cami bulunmaktadır. Bu camilerin 29’u ‘ruhsatsız’ ve ‘kaçak yapı’ statüsündedir. Aynı şekilde, ilçe emniyet müdürlüğü gibi pek çok kamu yapısı da ‘kaçak yapı’ statüsündedir. Bunların, gerek altyapı gerekse üstyapı hizmetleri kaçak yapı statüsünde olmasına rağmen halen devam etmektedir.

Dolayısıyla kaçak yapı sorunu, Dilovası’nda gerek Çevre, Şehircilik ve İklim Bakanlığı (ÇŞİB) gerek valilik ve gerekse kaymakamlık düzeyinde bilinen ve ilçenin yaklaşık yüzde 95’ni kapsayan ciddi bir sorun teşkil etmekte. Bu açıdan ele alındığında, bu durum ilçe belediyesinin kısıtlı imkanları ve kendi yerel dinamikleriyle kısa vadede çözülebilecek bir sorunu olmaktan çıkmış. Ancak merkezi hükümetin desteği ve planlaması ile bir bütün çalışmayla çözülebilecek bir büyük soruna dönüşmüştür. (…)”

“30 yıl önceki yıkım kararları bekliyor”

Eski Yapı Kontrol Müdürü Sorgucu, müfettişlere aktardığı kapsamlı ifadesinde, yıkım kararı alınmış kaçak yapılara yönelik Dilovası Belediyesi’nde yaşananları ise şöyle anlattı:

“(…) Belediyenin kuruluşundan itibaren günümüze kadar kaçak yapı işlemi yapılmış ve yıkım kararı alınmış yüzlerce kaçak yapı dosyası bulunmaktadır. Halihazırda belde belediyesi süreci de dahil olmak üzere 30 yıl önce yıkım kararı alınmış ancak günümüze kadar bütçe imkansızlıklar ve teknik imkanları yetersizliğinden dolayı yıkımı gerçekleştirilememiş dosyalar bulunmaktadır.

Bu veriler ışığında bahsi geçen Mimar Sinan Mahallesi’nde yangının gerçekleştiği bina gibi binlerce bina şu an Dilovası’nda ayakta durmakta ve her an yeni bir yangınla can ve mal kaybına sebebiyet verecek şekilde beklemektedir.

“Çözüm mümkün olmadı”

Bu durum; sadece Dilovası özelinde değil, Türkiye’de birçok şehirde yüzbinlerce kaçak bina yıkılmayı beklemektedir. Ve sadece Dilovası’nda bulunan yerel ölçekte bir sorun değil, ülkesel bir problem olarak karşımızda durmaktadır.

Bu amaçla 8 Temmuz 2025 tarihinde yapılan ve katılımın olmadığı genel yıkım ihalesi ile kısa vadede sorunu çözmek de mümkün olmadı. Bu nedenle Dilovası şehir merkezinde bulunan ve tamamına yakın kaçak yapı statüsünde olan yapıların tamamı için kalıcı bir çözüm üretmek amacıyla belediyemiz, Kocaeli Büyükşehir Belediyemiz, ÇŞİB, bölge milletvekillerimiz ve TOKİ ile birlikte yapılan çalışma ve değerlendirmeler neticesinde, ÇŞİ Bakanı Murat Kurum’un bizzat Dilovası’nda yaptığı konuşma ile kamuoyuna duyurduğu proje kapsamında Dilovası Tavşancıl Mahallesi’nde 187 hektar büyüklüğünde bir alan rezerve alanı ilan edildi. Kentsel Dönüşüm Başkanlığı adına Kocaeli Büyükşehir Belediyesi tarafından kamulaştırmalar tamamlandı, imar planları yapıldı ve kentsel dönüşümde kullanılmak üzere bu alana 15 bin konut yapılması planlandı. (…)”

Belediye Başkanı’nın mobbingi!

Sorgucu’nun, müfettişlere anlattığı bilgiler arasından özellikle Yapı Kontrol Müdürü olduğu dönemde bizzat Belediye Başkanı Hamza Şayir’den gördüğü sistemli baskı ve yıldırma eylemlerini anlattı.

2019’daki yerel seçimlerde Hamza Şayir’in Dilovası Belediye Başkanı seçilmesiyle sonrasında kendisine yönelik mobbing yaptığını belirten Sorgucu, şöyle konuştu ifadesinde:

“(…) 2019 yılında yapılan yerel seçimler sonucunda Hamza Şayir belediye başkanı olarak göreve geldi. Göreve başladığı ilk aylardan itibaren tarafıma sürekli baskı yaptı. Mobbinge maruz kalarak görevimi kanunlara uygun olarak yapmamı engelledi. Hamza Şayir, yasalara aykırı talimatlarını yerine getirmediğim için hiçbir ikaz ve uyarı yapmadan beni Fen İşleri Müdürlüğü görevinden alıp Temizlik İşleri Müdürlüğü görevine atadı.

Sonrasında mahkemeyi kazanmama rağmen, beni görevime iade etmeyerek mahkeme kararlarını uygulamadı. Bulunduğum birimde, görev ve yetki alanında kalan işleri yapmaya çalışırken kanunlara aykırı olan farklı bir talimatını yerine getirmediğim için beni henüz yeni atandığım bu görevden de aldı, Kentsel Tasarım Müdürü olarak görevlendirdi. Kahramanmaraş depremi sonrasında ‘kanunlara uygun iş yapan kişi’ arayışına cevap olarak beni uygun görmüş ve 17 Mart 2023 tarihinden itibaren Yapı Kontrol Müdürü olarak göreve atadı.

Başkan’ın arkadaşına tutanak, müdürlükten aldırdı!

Ancak burada da görevimi yasalara ve kanunlara uygun olarak yapmaya çalışırken, kendi yakın arkadaşına ait olan kaçak yapıya tutanak tutmama engel olmak için Yapı Kontrol Müdürlüğü’nden alarak görevimi yapmama mani oldu.  

Sonrasında, beni asaleten görevde yükselme sınavı ile kazandığım müdürlük kadrosundan alıp, 17 Ekim 2023 tarihinde uzman kadrosuna atadı. Bu karara yapmış olduğum 26 Ekim 2023 tarihli itiraz sonucunda görevime iade edilmeme rağmen yine mahkeme kararlarına uymayarak görevime iade etmedi.

Toplam beş yıllık süreç içerisinde beş tane farklı birimde görevlendirilmiş ve sürekli baskıya maruz bırakıldığında görevimi yapacak imkân ve fırsatlar hiçbir zaman oluşmadı.

2019 - 2024 tarihleri arasında belediye başkanı olan Hamza Şayir, birçok toplantısında belediye başkanının yetkilerinin geniş olduğundan ve kendi tabiriyle ‘bir para basmaya bir de adam asmaya gücüm yetmez’ diyerek kanunlara uygun olarak yapmak istediğimiz işlemlere imkân ve fırsat vermedi.

Bırakın herhangi bir yapıyı yıkmayı, bir tutanak tutarken bile 15 dakika içinde ikaz edilmeden, sorgulanmadan, suçumun ne olduğu belirtilmeden görevden alındığım bir ortamda, bir kaçak yapıyı yıkmak imkansız hale gelmişti. Toplam görevde kalma sürem olan yedi aylık kısa süre içerisinde yeni kurulan ve imkân olanakları kısıtlı olan bir bütçeyle Dilovası tarihinin tamamını kapsayacak kaçak yapıların yıkımını gerçekleştirme imkanım olmadı. Bunu istememe rağmen buna ne müsaade edilmiş ne de bu yönde bir zaman sunuldu.

Yapı Kontrol Müdürlüğü, tarihte ilk defa kurulan yeni bir müdürlük olmasından dolayı bir müdür, iki yazıcı, bir saha görevlisi ve bir zabıta gibi çok az personel ile oluşturuldu. Neredeyse 30 yıllık geçmişte yer alan yıkım dosyalarının devredilmesinin ve incelenmesinin zaman alması, yıkım ihalesi düzenleyecek bir bütçenin ayrılmaması, ekipman ve iş gücü eksikliği nedeniyle programı yapılması imkânsız oldu.

Hatta bu konuyla ilgili gerekli yazışmaları yapmış ve bu imkânsızlığı belirten durumu başkanlık makamına sunmak üzere Özel Kalem Müdürlüğü’ne yazıyla belirttim. (…)”

* * *

Eski Yapı Kontrol Müdürü Sorgucu, savcılık tarafından önce gözaltına alındı. Ardından tutuklandı. İfadesi okuduğunuz kadar olmayan ve başka konularda da müfettişlere bilgi veren Sorgucu’nun suçlu olup olmadığına “bağımsız yargı” karar verecek!

Ayrıca dosyanın bütününe bakıldığında “iyi iş çıkarmış” görünüyor.

Ancak Sorgucu’nun anlatımlarına bakılırsa; dosyada önemli konumda bir kişi daha olması gerekiyor sanırım.

“O” kişiyle ilgili henüz adli ya da idari bir işlem yapılmamış anlaşılan.

Ayrıca müfettişlerin tespitine göre, 7 masum insanın hayatına mâl olan yangının gerçekleştiği iş yeri mevzuata göre hem kaçak hem de ruhsatsız. Bina hakkında 25 Ağustos 2021’de alınan yıkılma kararı var. Ancak her ne hikmetse yıkım kararı uygulanmadı.

Dolayısıyla sadece önceki Belediye Başkanı Hamza Şayir değil mevcut Belediye Başkanı Ramazan Ömeroğlu’nun da sorumluluğu var faciada.

Okuduğunuz Büyüteç’in kalem alındığı saatlerde Çiftçi’nin “sokak köpekleriyle mücadele” çerçevesinde üç belediye başkanı hakkında “gerekli yükümlülüklerini yerine getirmedikleri” gerekçesiyle soruşturma izni verdiği bilgisi gündeme düştü.

Göreve başlamasından önceki dönemde yaşanması nedeniyle “Dilovası dosyası” hakkında bilgi sahibi olmama olasılığı bulunan İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, eski belediye yöneticisinin dikkat çekici iddiaları ve açıklamaları ışığında “insan yaşamına değer vermek adına” AKP’li Eski Belediye Başkanı Hasan Şayir ve mevcut Belediye Başkanı Ramazan Ömeroğlu hakkında acaba müfettiş görevlendirmesi yapar mı?

/././

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -1 Temmuz 2026-


Deniz Göktaş’a neden kafayı taktılar?-Berkant Gültekin- 

Deniz Göktaş’ın “Ölü Deniz” adlı ikinci gösterisinin 24 Haziran’da YouTube’a yüklenmesi sonrası tüm gözler bir anda genç komedyene çevrildi. Sadece 5 günde 6 milyondan fazla görüntülenen ve politik içeriği sebebiyle günlerdir sosyal medyanın bir numaralı gündemi olan bu müthiş şov nedeniyle Göktaş hakkında soruşturma başlatıldı.

Beklenen oldu diyebiliriz. Zira gösteri internete düşer düşmez hedef gösterme operasyonu başlamıştı. Malum, günün Türkiye gerçekliğinde soruşturma dosyaları önce sosyal medyada açılıyor. Bir kişi yoktur ki sosyal medyada malum hesaplar tarafından hedef alındıktan yargının muhatabı olmasın. Peki Deniz Göktaş’a neden bu kadar kafayı taktılar?

Öncelikle şunu söylemek gerekir ki “Ölü Deniz” gösterisi mizahi açıdan oldukça başarılı bir iş. Çalıntı esprilere, çiğ taklitlere, şive numaralarına, cılkı çıkarılan köy-kent çelişkisine, ayrımcılıkla bezeli anekdotlara, cinsellik komedisine ya da “babam ateist, annem inançlı ben de ortaya karışık” tarzı cambazlıklara yaslanmıyor. Memleketin politik meselelerini hem güncel dinamikler hem de tarihsel ve sosyolojik olgularla ele alıyor. Hani “güldürürken düşündürüyor” klişesi vardır ya, Göktaş bizi düşünmekten helak olduğumuz konular üzerinden güldürüyor. Üstelik henüz 32 yaşındaki genç komedyen bunu eşine az rastlanır bir yaratıcılık, orijinallik ve olgunlukla yapıyor. Etik ve politik olarak meşru bir yere sırtını dayıyor. Ki bu onun doğal duruşu. Kime nasıl, ne ölçüde vuracağını iyi ayarlıyor. Dolayısıyla bu kadar başarılı bir şov da haliyle büyük takdir topluyor.

Tabii mesele bununla bitmiyor. Bu sadece işin “teknik” kısmı. Bir de olayın cesaret boyutu var ki iktidar açısından asıl tehlike arz eden taraf da burası. Ölü Deniz gösterisini YouTube’a konulan kaydın çekildiği Harbiye sahnesinde izlemiştim. Göktaş burada, gösteri internete yüklenirken bazı kısımların kesilebileceğinin sinyallerini vermişti. Açıkçası ben de Erdoğan ve “özel durumu olan” Celal Şengör ile ilgili bölümler başta olmak üzere kimi riskli görünen yerlerin makaslanacağını düşündüm. Üstelik Göktaş’ın anlattığına göre avukatları da kendisini “tatlı dille” uyarmıştı.

Deniz Göktaş’ın önünde farklı seçenekler vardı. İstese politik dozu daha düşük bir şov hazırlayabilirdi ya da şovun internet versiyonunda riskli kısımları çıkarabilirdi. Ancak öyle yapmadı. Gösterinin en riskli görünen yerlerini internet versiyonuna koymayı tercih etti. Böylece içinde dönemin ülke şartları çerçevesinde “tehlikeli” unsurlar barındıran şakalarını dijital kanalla kamusal alana taşımış oldu. Eğer bu şakalar biletli gösterilerine gelenlerle Deniz Göktaş arasında bir sır olarak kalıp kamusal alanın dışında tutulsaydı, fanusta kalan bu muhalefet biçimi, düzeni bu denli rahatsız etmeyebilirdi.

Sert dönemlerde politik eylemin gücü, kamusal alanda gösterdiği cüret ve cesaretten ileri gelir. İktidarın kurduğu tüm baskı da kamusal alanı dönüştürmek içindir. Rejim kendi ideolojisini yukarıdan aşağıya gündelik yaşama empoze eder. Hayatın tüm renklerini sınırlayıp makbul gördüğü düşünceyi, davranış kalıplarını ve yaşam tarzını topluma dayatmaya çalışır. Egemenler kamusal alanda yalnızca kendi yansımasını, ona biat edeni ve teslim olanı görmek ister. Tehlikeli görülen, onay verilmeyen ve yok edilmek istenenler ise bir özgürlük yanılsamasıyla karşı karşıya bırakılır. “Evinizde zıkkımlanın” buyrukları, kadınların, farklı kimlik aidiyetlerinin sadece belirli yerlerde görece güvende ve rahat olabilmeleri, bir özgürlük alanı sunmak değil, seküler yaşam pratiklerini kamusal alandan dışlamanın tezahürüdür.

İşte Deniz Göktaş’a da bu yüzden kafayı taktılar. Çünkü fanusun içinde konuşmayı reddetti. O nedenle yaptığı bir stand-up’tan fazlasıydı; kamusal alanda politik bir ifade özgürlüğü eylemi ortaya koydu. Görünürde tek kişilik olan ama hepimizin içinde kaçınılmaz şekilde yer aldığı çok ama çok kalabalık bir eylem… Deniz Göktaş kitlesel karşılığını büyütmüş muhalif bir komedyen ve bu düzen, hem muhalif hem de kitlesel karşılığı yüksek insanların cesaretli olmasına tahammül edemiyor. Yayılabilecek cesaret dalgasını kendi varlığına büyük bir tehdit olarak görüyor. Cesareti, yayılmasını engellemek için acilen önlem alınması gereken bir virüs olarak algılıyor. Düzenin algoritması şu hesabı yapıyor: Eğer Deniz’e gereken yapılmazsa yarın da bu rahatlıktan cesaret alacak birileri aynı şeyi yapabilir. Bir anda karşı konulması imkânsız bir muhalif başkaldırı ortaya çıkabilir. Özetle mesele dinle ilgili söylenen sözler ve ona karşı yürütülen hukuki süreç değil, kamusal alanda iktidara meydan okuma cesaretini kırma girişimidir.

Şimdi esas soru şu: Kortejden çıkacak mıyız, çıkmayacak mıyız? Kamusal alanı, yani bize ait olanı, daha da açık ifadeyle bu memleketi savunacak mıyız, savunmayacak mıyız? Öyle “Arkandayım Deniz” diyerek ya da kuru dayanışma cümleleriyle bu savununun yapılamayacağını söylemeye gerek yok herhalde. Tarihin çağrısı bireysel kahramanlığa kapılmadan, kolektif akıl ve iradenin gücüne inanarak ve aynı zamanda cesaret ve cüret göstermekten başka çarenin olmadığını da unutmadan verilecek bir birleşik halk mücadelesidir desek, abartmış olur muyuz? Abarttıysak Deniz dalgasını geçer nasılsa…

/././

Lefkoşa-Ankara Hattında ‘İç Hat’ Düğümü -Gözde Bedeloğlu- 

Kuzey Kıbrıs’ta fahiş bilet fiyatlarına çözüm olarak sunulan “Ercan Havalimanı’nın Türkiye’nin iç hat sistemine alınması” projesi, hükümet ortakları arasında görüş ayrılığına yol açtı. Başbakanın “yalanlama” açıklamasına karşılık ilgili bakanın savunması Meclis’e taşınırken; uzmanlar 2010’da batırılan Kıbrıs Türk Hava Yolları’nın (KTHY) ardından adayı kuşatan havayolu tekellerine ve özel havalimanı sözleşmelerine dikkat çekiyor: “Demekle iç hat olmaz, indirim vatandaşa değil şirketlerin kasasına yarar”

Kuzey Kıbrıs hükümetinin Ankara temasları sonrası duyurduğu “Ercan Havalimanı’nın Türkiye iç hat benzeri bir mali ve idari rejime dahil edilmesi” projesi adada tartışma başlattı. Yüksek bilet fiyatlarından şikayetçi olan tüketiciyi rahatlatma vaadiyle sunulan bu model, Kuzey Kıbrıs’ın idari statüsü, uluslararası hukukundan kaynaklanan teknik engeller ve havacılık ekonomisinin gerçekleri karşısında ciddi soru işaretleri doğuruyor.

EGEMENLİK SÖYLEMİ VE “İÇ HAT” PARADOKSU

Projenin bizzat Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı tarafından “Türkiye Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün denetimine girilmesi” şeklinde sunulması, adada egemenlik tartışmasını başlattı. Resmi teze göre bağımsız ve egemen bir devlet olarak tanımlanan Kuzey Kıbrıs’ın, kendi havalimanını bir başka ülkenin iç hat terminali statüsüne geçirmeyi tartışması çelişki yaratıyor.

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Milletvekili Doğuş Derya, Meclis kürsüsünden yaptığı konuşmada bu durumu “statünün aşağıya çekilmesi” olarak nitelendirirken, muhalefet konunun bilet fiyatları arkasına gizlenemeyecek kadar büyük anayasal sonuçları olacağı uyarısında bulunuyor. Tepkiler üzerine Başbakan Ünal Üstel ise “Ercan, devletimizin dünyaya açılan en önemli egemenlik kapılarından biridir. İç hat iddiaları yanlıştır” diyerek kendi bakanını yalanladı.

DENGE UNSURU KTHY BATIRILDI

Ercan hattındaki fahiş bilet fiyatlarının temel nedeni, pazarın tamamen Türkiye menşeili havayolu şirketlerinin kontrolüne geçmiş olması. Bir dönem bu pazardaki en büyük fiyat dengesi unsuru Kıbrıs Türk Hava Yolları (KTHY) idi. 1974 yılında kurulan ve adanın bayrak taşıyıcısı olan şirket, rekabeti canlı tutarak bilet fiyatlarının makul seviyelerde kalmasını sağlıyordu.

Ankara ile Lefkoşa arasında bir denge unsuru olan KTHY, 2010 yılında borç batağı gerekçesiyle iflas ettirildi ve tasfiye edildi. KTHY’nin batırılmasıyla birlikte adanın havacılık pazarında kamusal bir alternatif kalmadı ve meydan tamamen Türk Hava Yolları (THY), Pegasus ve AJet gibi Türkiye sermayeli dev şirketlere bırakıldı.

ÖZEL GARANTİLER VE YAPISAL SINIRLAR

Gazeteci Nazar Erişkin’in kendi adını taşıyan YouTube kanalında canlı yayınlanan “Güne Dair” programına konuk olan Eski Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Tolga Atakan, modelin önündeki en büyük engellerden birinin sermaye yapısı olduğunu belirtti.

Atakan, Türkiye’de Ercan uçuşlarının yapıldığı limanların büyük kısmının özel şirketler tarafından işletildiğini ve bu şirketlerin devletle yaptıkları sözleşmelerde gelir garantileri bulunduğunu hatırlattı. Ercan uçuşları dış hattan iç hatta çekildiğinde doğacak hizmet bedeli ve vergi farkının kamu kaynaklarından sübvanse edilmesi gerekeceğini belirten Atakan, bunun milyarlarca liralık yeni bir mali yük doğuracağına işaret etti. Atakan ayrıca, Ercan hattında üçüncü bir havayolu şirketinin bulunmamasının şirketlerin fiyat politikalarında serbest hareket etmesine yol açtığını vurguladı.

“HUKUKİ BİR İLLÜZYON, ŞİRKETLERE YARAR”

Tepkilerin ardından modelini “Batum Modeli” olarak nitelendiren ve konunun egemenlikle ilgisi olmadığını savunan Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı’ya uzmanlardan da teknik eleştiriler geldi.

Hava Emniyeti Soruşturmacısı Birdal Cihangir, konuya ilişkin sosyal medya hesabından yaptığı detaylı değerlendirmede, meselenin siyasi değil uluslararası havacılık hukuku, ICAO sistemi ve havacılık ekonomisi açısından ele alınması gerektiğinin altını çizdi. Cihangir, Chicago Konvansiyonu ve ICAO standartları uyarınca, bir havalimanının konumunun yalnızca idari bir kararla değiştirilemeyeceğini; pasaport, gümrük ve sınır kontrollerinin devam ettiği bir hatta gerçek anlamda bir “iç hat” statüsü oluşturmanın hukuken imkansız olduğunu vurguladı. Ercan’ın de jure (hukuken) Kıbrıs Cumhuriyeti'nin uluslararası tanınma engeline takıldığını ancak de facto (fiilen) standart hizmet verdiğini hatırlatan Cihangir, Türkiye'nin ancak kendi sınırları içindeki vergi, harç ve yolcu hizmet ücretlerini kapsayan “iç hat benzeri mali bir rejim” uygulayabileceğini belirtti.

Ancak Cihangir, bu maliyet düşüşünün bilet fiyatlarına yansımayacağına dair ekonomi-politik bir gerçeğe de dikkat çekti. Türkiye-Kuzey Kıbrıs hattının yılın büyük bölümünde %80'in üzerinde dolulukla çalıştığını ve çok güçlü bir talebe sahip olduğunu belirten Cihangir, tekelci bir pazarda rekabet artırılmadan maliyetleri düşürmenin vatandaşa indirim sağlamayacağını, aksine havayolu şirketlerinin kârlılığını artıracağını ifade etti. Gerçek çözümün vergi indirimiyle değil, pazarın dengeleyicisi olacak yeni nesil bir Kıbrıs Türk Hava Yolları modelinin kamusal bir politika olarak hayata geçirilmesiyle mümkün olabileceğini sözlerine ekledi.

BAKANIN ÇARESİZLİK İTİRAFI

Projenin mimarı olan Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı da serbest piyasa gerçekleri karşısında sıkışmış durumda. Arıklı, Kıbrıs basınına yaptığı açıklamada, THY ve Pegasus gibi firmaların düşük fiyat uygulamasına kesinlikle sıcak bakmadıklarını, Ercan hattının bu şirketler için en kârlı destinasyonlardan biri olduğunu itiraf etti: “Serbest piyasa koşullarında hükümet olarak bu şirketlere fiyat konusunda yaptırım uygulama imkânımız yok.”

Sonuç olarak; Ercan Havalimanı’nı “iç hat” yapmak, sadece iki bakanın el sıkışmasıyla çözülebilecek basit bir idari işlem değil. Arkasında Kıbrıs’ın uluslararası hukuk statüsü, KTHY’nin batırılmasıyla adaya hakim olan havacılık sermayesinin kâr marjları ve Türkiye’deki havalimanı işletmecilerinin rant sözleşmeleri bulunuyor.

/././

Rosenbergler ve unutmaya karşı bir direniş -Ümit Kartoğlu- 

Julius ve Ethel Rosenberg’in davaları; idamlarının üzerinden 73 yıl geçse de “ulusal güvenlik”, “siyasi kutuplaşma”, “adil yargılama”, “medyada yer alan anlatılar ve muhalif görüşlere yönelik tutum”un kesiştiği noktada yer aldığı için hala yankı uyandırmaya devam ediyor. Soğuk Savaş’ın henüz başlarında yargılanıp hüküm giyen Rosenberg çifti, “dış düşmana” yani komünizme duyulan korkunun kamuoyunu, siyasi söylemi ve adalet sistemini şekillendirdiği bir toplumun sembolleri haline geldi. Çünkü Soğuk Savaş dönemi, kendine özgü bir bağlam olsa da bu davanın altında yatan birçok soru günümüzde de güncelliğini sürdürüyor.

Rosenberg çiftinin son tutkulu öpücüğü (Fotoğraf: Güney Kaliforniya Kütüphanesi)

1950’ler ABD’de McCarthyizm dönemiydi. Soğuk Savaş’ın başlangıcında pek çok Amerikalı, “komünizm”den kaynaklandığını düşündükleri tehdit karşısında paranoyak bir hale getirildi ve sözde “komünistleri” ortaya çıkarmak ulusal bir hobiye dönüştü. Rosenbergler olayı, bu bağlamda McCarthyizmin doruk noktasındaki bir vakadır.

Rosenberg çifti, esas olarak Ethel Rosenberg’in kardeşi David Greenglass’ın ifadesine dayanılarak mahkum edildi. Los Alamos Atom Araştırma Merkezi’nde çalışan David, ABD’nin atom silahı planlarını Ruslara teslim ettiği yolunda ifade vermiş ve Julius Rosenberg’i kendisini işe almakla suçlamıştı. David’in Ruslara teslim ettiği atom bombası planları, bombanın mucidinin ifadesiyle, “hiçbir değerli bilgi içermeyen bir çizim”, yani “değersiz bir karikatür”den başka bir şey değildi. Diğer bazı suçlamaların da asılsız olduğu kanıtlandı ve Rosenberg çifti duruşma boyunca masum olduklarını savundu. Mevcut hukuk normlarına göre, bu olayda idam cezasını haklı çıkarabilecek bir suç unsuru yoktu.

O dönemde, komünistlere ve “solcu” olarak nitelendirilebilecek her şeye karşı çılgınca bir korku ve nefretle dolu Amerikan basını, karara tam destek verdi. Sadece tek bir haftalık gazete, The National Guardian, davada bir sorun, kararda ise aşırı bir yan olduğunu savundu.

19 Haziran 1953’te Julius ve Ethel Rosenberg, New York’taki Sing Sing Hapishanesi’nde elektrikli sandalyede idam edildi. Bu infaz, Albert Einstein, Picasso, Nelson Algren, Bertolt Brecht, Dashiell Hammett, Frida Kahlo ve Diego Rivera da dahil olmak üzere Kuzey Amerika ve Avrupa’daki kişiler, kuruluşlar ve hükümetlerden Beyaz Saray’a gönderilen, af talep eden yaklaşık 21.000 dilekçe ve telgrafa rağmen gerçekleşti.

Ölümlerinin ardından Rosenbergler için sayısız şiir, tiyatro oyunu yazıldı, müzik bestelendi, filmler çekildi. Alan Decaux’un bizde de Dostlar Tiyatrosu’nda sahneye konulan Rosenbergler Ölmemeli oyunu, Sidney Lumet’in 1983 yapımı The Book of Daniel filmi ve Bob Dylan’ın hiçbir zaman yayımlanmayan Julius and Ethel şarkısı gibi.

Benim unutamadığım, her okuduğumda sarsıldığım şiir, Melih Cevdet Anday’ın “Anı”sıdır.

Anday'ın şiirindeki imgeler ve atmosfer, doğrudan Rosenbergler’in ismini vermese de bu olaya gönderme olarak okunur. Böylece şiir, belirli bir olayı anlatırken aynı zamanda bütün siyasi infazlar ve devlet şiddeti üzerine evrensel bir ağıta dönüşür. Şiirde öfke yoktur. “Anı”, yalnızca geçmişi hatırlamak değil, unutmaya karşı bir direniştir. Anday, tarihin bu olayı sıradanlaştırmasına izin vermez ve şiir bir tür vicdan kaydı haline gelir.

Bugün “Anı” yalnızca Rosenbergler üzerine okunmaz. Haksız yere cezalandırılan, siyasi nedenlerle susturulan ya da devlet gücü karşısında ezilen herkes için yeniden anlam kazanır. Bu da Anday'ın şiirini dönemsel bir metin olmaktan çıkarıp kalıcı bir insanlık şiirine dönüştüren temel özelliktir.

Anday, 27 Nisan 1979 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki “Trajik Bir Anı” başlıklı yazısında, “Anı” şiirini Rosenbergler’den esinlenerek yazdığını anlatır: “Ben o zaman bu kurbanlar (ya da kahramanlar) için ‘Anı’ adlı şiirimi yazmıştım. Ama bu şiirin onlar için yazıldığı uzun süre saklı kaldı, ya da kulaktan kulağa söylendi.  Yıllar sonra dostum Çetin Altan, bu şiiri yazmakla benim o zaman Türk toplumunun yüzünü aklandırdığımı söyledi bir yazısında. Anı şiirinin Rosenbergler için yazılmış olduğu ilk kez bu yazıda açıklandı.”

Bununla birlikte Anday, şiiri yayınladığı zaman yakın çevresinin ve şiir yazın çevresinin, şiirin Rosenbergler'i konu aldığını bildiğini söylüyor. Ve “Anı” şiirini içeren Yanyana şiir kitabının toplatılması hakkında ceza davası açıldığında, savcının bunu kanıtlayabilmesi durumunda, istenen 7,5 yıl hapis cezasını vermekte yargıcın belki de hiç tereddüt etmeyeceğini söylüyor.

Anday’ın yazısındaki en dokunaklı bölüm ise şiirinin Rosenbergler’in çocuklarına ulaştırılmasının hikayesidir: “Gazetemizde yayınlanan ‘Rosenbergler Hesap Soruyor’ başlıklı dizi yazısının çevirmeni Sayın Şemsa Yeğin, duydum ki benim ‘Anı’ şiirimin İngilizcesini Rosenbergler’in çocuklarına yollamış, onlar da buna sevinmişler. Asıl sevinecek olan benim, sanıyorum; onların sevincini en iyi anılarım olarak saklayacağım.

Rosenbergler’le aynı anti-komünist kampanyanın hedefi olmuş ve uzun süre işsiz bırakılmış Hollywood senaristi Dalton Trumbo’ya büyük bir cesaretle bir senaryo sipariş eden Kirk Douglas’ın, başrolünü ve yürütücü yapımcılığını üstlendiği, Stanley Kubrick’in yönetmenliğine emanet ettiği 1960 yapımı Spartacus, her ne kadar McCarthyizm’in Amerika’da sönmeye başladığını işaret etmiş olsa da günümüzde McCarthyizm genel olarak anti-komünizmden ziyade otoriter yönetimlerin bir davranış biçimi olarak tanımlanmaktadır. McCarthyizm’in en önemli özelliklerini hatırlarsak, bu tanımın yanlış olmadığına hak vereceksiniz: Yeterli kanıt olmaksızın ciddi suçlamalarda bulunmak, şüpheyi kanıt olarak kabul etmek, egemen ideolojiye uyum talep etmek, yargıyı ve kolluğu muhalifleri sindirmek için kullanmak, insanların mesleki ya da sosyal sonuçlardan korktukları için kendi kendilerini sansürledikleri bir ortam yaratmak ve eleştirenleri meşru muhalif yerine düşman olarak göstermek ya da dış mihraklarla ilişkilendirmek.

Ne o, tanıdık mı geldi?

/././

Halkın sofrasında enflasyon 6 kat fazla - Evrensel Manşet - 01 Temmuz 2026-

Enflasyon herkesi aynı vurmuyor! Farklı gelir grupları peynir, süt, yumurta gibi aynı temel gıdaları tüketse de yoksulların sepetindeki ürünlerin fiyatı, yüksek gelirlilerin daha kaliteli tükettiği marka ürünlerin fiyatına göre daha hızlı artıyor. Son iki ayda dar gelirlinin aldığı ürün fiyatı yüzde 8 kat artarken, zengininki yüzde 1.5 bile artmadı. Aynı tür malları tüketen insanlar gelir düzeylerine bağlı farklı enflasyon yaşarken, TÜİK’in ‘ortalama enflasyonu’ sadece sofradaki krizi gizliyor.

***
Yoksulun gıda enflasyonu 6 kat fazla -Koray R. Yılmaz-

Bugün bir kez daha “enflasyon eşitsizliği” meselesi üzerinde durmak istiyorum. Bu kavrama ve bu kavramı ölçmeye ve etkilerini tartışmaya yönelik kimi çalışmaların bazı sonuçlarından önceki bir yazımda da bahsetmiştim. Kavramın özelliği şu: Kavram burada yalnızca farklı gelir gruplarının farklı tüketim sepetlerine sahip olduğunu dolayısıyla enflasyonun herkes için geçerli tek bir değeri olmadığını söylemekle yetinmiyor. Daha önemli bir noktaya işaret ediyor: İnsanlar çoğu zaman aynı tür malları tüketseler bile bunların farklı marka, kalite ve fiyat segmentlerini satın alıyorlar. Örneğin, herkes peynir, süt, yağ, yumurta veya tavuk tüketiyor; ancak düşük gelirli bir hane ile yüksek gelirli bir hane peynirin ya da yağın farklı markalarını ve farklı kalite düzeyinde olanları satın alıyor. Enflasyon eşitsizliği tam da burada ortaya çıkıyor. Çünkü bu farklı segmentlerdeki “aynı” malların fiyatları aynı oranda artmıyor. Çoğu durumda düşük gelirli hanelerin tükettiği daha ucuz ürünlerin fiyatları daha hızlı yükselirken, orta ve yüksek gelir gruplarının tükettiği ürünlerde fiyat artışları daha sınırlı kalabiliyor. Sonuç olarak, aynı tür malları tüketen farklı insanlar gelir düzeylerine bağlı olarak farklı enflasyon oranlarına maruz kalabiliyorlar.

Bu nedenle enflasyonun tek ve ortak bir deneyim olduğunu varsaymak yanıltıcıdır. Ortalama enflasyon oranı toplumun farklı kesimlerinin yaşadığı fiyat artışlarını görünmez kılabilir. Enflasyon eşitsizliği tartışması, enflasyonun aynı zamanda sınıfsal bir süreç olduğunu ve fiyat artışlarının toplumsal gruplar arasında eşit dağılmadığını göstermektedir.

Bu kısa yazıda dördüncü sınıfta bitirme projesi olarak bir öğrencime verdiğim küçük ve zaman sınırlı bir çalışmanın sonuçlarını sizinle paylaşacağım. Çalışmada Türkiye'nin farklı gelir gruplarına hitap eden dört zincir marketinde 10 temel gıda ürününün 24 Mart-29 Mayıs 2026 tarihleri arasındaki fiyatları izlenerek- yirmi fiyat verisi ama burada kısaltarak kullanacağız- oluşturulan bir endeksten hareketle enflasyon eşitsizliği inceleniyor. A ve B marketleri asıl olarak düşük ve orta-düşük gelir düzeyindeki tüketicilere yönelikken, C ve D marketleri orta-üst ve üst gelir grubundaki tüketicilere yönelik marketler. Aşağıdaki tablo dört marketin sepet fiyat endeksini veriyor.

Tablo 1. Market Bazında Fiyat Endeksleri (24 Mart 2026=100)

Tarih

A Marketi

B Marketi

C Marketi

D Marketi

24.03

100,00

100,00

100,00

100,00

31.03

104,54

101,12

97,69

100,00

14.04

102,53

103,29

95,24

100,00

01.05

101,09

105,47

99,66

102,22

15.05

103,82

97,43

100,84

102,22

29.05

104,92

111,06

100,36

102,43

Tablo, çalışmanın tüm kısıtlarına rağmen, enflasyon eşitsizliği olgusuna dair önemli sonuçlara işaret ediyor. Düşük ve orta-düşük gelir gruplarına hitap eden A ve B marketlerinde temel gıda sepetinin maliyeti iki ay gibi kısa bir sürede belirgin biçimde artarken (%4.2 ve %11.06), orta-üst ve yüksek gelir gruplarına hitap eden C ve D marketlerinde fiyatlar ya neredeyse yatay seyretmiş ya da oldukça sınırlı bir yükseliş göstermiştir (%0.36 ve %2.43). Bu durum, aynı tür malları tüketen farklı gelir gruplarının aynı enflasyonu yaşamadığını göstermektedir. Başka bir ifadeyle, düşük gelirli hanelerin tükettiği ürünlerin fiyatları daha hızlı artmakta ve enflasyonun yükü toplumun alt gelir gruplarının üzerine daha fazla binmektedir. Dolayısıyla enflasyon yalnızca genel bir fiyat artışı değil, aynı zamanda mevcut eşitsizlikleri derinleştiren ve satın alma gücünü sınıflar arasında farklı biçimlerde aşındıran bir yeniden bölüşüm mekanizması olarak işliyor.

İkinci olarak, temel gıda sepeti üzerinden düşük ve orta-düşük gelirli hanelerin maruz kaldığı fiyat değişimini ifade eden Düşük ve Orta-Düşük Gelir Fiyat Endeksi hesapladık. Basitçe A ve B marketlerinin fiyat artışlarının ortalaması olan bu veri aşağıdaki gibi seyretmiştir.

Tablo 2. Düşük-Orta Düşük Gelir Fiyat Endeksi

Tarih

Endeks

24.03

100,00

31.03

102,83

14.04

102,91

01.05

103,28

15.05

100,63

29.05

107,99

İki aylık dönemin sonunda düşük gelir endeksi 108'e yaklaşmıştır. Başka bir ifadeyle, düşük ve orta-düşük gelirli hanelerin temel gıda sepetinin maliyeti yaklaşık yüzde 8 artmıştır. Bu artışın önemli bölümü süt, peynir, yağ ve et ürünlerinden kaynaklanmaktadır.

C ve D marketlerinin fiyat artışlarına dayalı olarak hesaplanan orta-üst ve üst gelir fiyat endeksi verileri de aşağıdaki gibidir.

Tablo 3. Orta-Üst ve Yüksek Gelir Fiyat Endeksi

Tarih

Endeks

24.03

100,00

31.03

98,85

14.04

97,62

01.05

100,94

15.05

101,53

29.05

101,40

Bu grup için dikkat çekici olan nokta, dönem boyunca fiyatların oldukça sınırlı artmasıdır. Endeks dönem sonunda yalnızca 101,4 düzeyine ulaşmıştır. Yani orta-üst ve yüksek gelir grubuna hitap eden marketlerde aynı dönemde gıda enflasyonu yaklaşık yüzde 1,4 düzeyinde gerçekleşmiştir.

Bu durum, yüksek gelir gruplarına hitap eden marketlerin fiyatlama stratejilerinin farklı olabileceğine işaret etmektedir. Daha yoğun rekabet, müşteri kaybetme endişesi vb. nedenler burada etkili olabilir.

Son olarak enflasyon eşitsizliği başlığı altında iki farklı gelir grubunun enflasyon oranları arasındaki farkı hesapladık.

Tablo 4. Enflasyon Eşitsizliği Endeksi

Tarih

Fark

24.03

0,00

31.03

3,98

14.04

5,29

01.05

2,34

15.05

-0,90

29.05

6,59

Endeksin en önemli sonucu, dönem sonunda düşük gelirli hanelerin maruz kaldığı gıda enflasyonunun orta-üst ve yüksek gelirli hanelerin maruz kaldığı enflasyondan yaklaşık 6,6 puan daha yüksek olduğuna işaret etmesidir. Şüphesiz bu çalışma sınırlı bir zaman ve mekân için toplanmış bir veri kümesine dayalı, ancak sonuçlar enflasyon eşitsizliğini vurgulayan çalışmaların bulguları ile uyumlu görünüyor.

Sonuç bir kez daha bize enflasyonun tek bir değer olmadığını, farklı toplumsal kesimlerin farklı enflasyon oranları olduğunu hatırlatıyor. Sonuçlar ortalama enflasyon oranlarının, özellikle düşük gelirli hanelerin gündelik hayatında yaşanan fiyat baskısını tam olarak yansıtmadığını vurguladığı gibi, ortalama enflasyon oranına bağlı olarak oluşturulan ücret ve maaş zamları, sosyal destek ve yoksulluk yardımları vb.nin de büyük olasılıkla olması gerekenden daha düşük olduğuna işaret ediyor.
Bugünkü politikaların yanlış iliklediği ilk düğme ise enflasyonun yüksek olmasından en çok mağdur olanları enflasyonun sebebi olarak ortaya koymasıdır.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Ağustos 2026-

Folkart ve İzmir: Bir kentin yağma günlüğü -Bekâm Örün-  Nâzım Hikmet’i İzmir’e “geri getirmeye” hazırlanan Folkart, bu yıl İzmir Enternasyo...