Yunus Emre Vakfı soygunu Macaristan’a uzandı: “Uluslararası bir skandalın parçası olabilir”-İsmail Arı-
Naylon faturalarla soyulan Yunus Emre Vakfı'nda yaşanan yolsuzluklar Macaristan’a uzandı. Macaristan basınında, Macaristan vatandaşları hakkında gerçeğe aykırı faturalar düzenlendiği ve bunun “Uluslararası bir skandalın parçası olabileceği” belirtildi.https://www.birgun.net/haber/yunus-emre-vakfi-soygunu-macaristana-uzandi-uluslararasi-bir-skandalin-parcasi-olabilir-733788
***
Sosyal medya mercek altında -İsmail Arı-
Emniyet ve Jandarma, 2025’te 600 binden fazla sosyal medya hesabını incelemeye aldı. 210 binden fazla sosyal medya kullanıcısı hakkında adli soruşturma başlatıldı ve açılan soruşturmalarda binlerce kişi gözaltına alındı.https://www.birgun.net/haber/sosyal-medya-mercek-altinda-733671
***
Ben bu çağdan nefret ettim etimle tırnağımla nefret ettim*-Funda ALP**-
İnsan en çok ölürken yalnızdır. Ölümün doğasıdır bu, yadırganacak bir mesele değildir. Ama bir insan yalnızlıktan ölüyorsa durup bir düşünmek gerekir. Hayır, burada kastettiğim ölen kişinin ardında bıraktığı tarif edilmez kederi yok sayarak kötülüğün sınırlarını zorlayan ve erken bir ölüme alelacele suçlu arayanların mide bulandırıcı bir iştahla diline doladığı yalnızlık değil.
Antigone’nin uzlaşmaz yalnızlığından söz ediyorum ben. Mümtaz’ın sevincinde de ıstırabında da biteviye yaşadığı yalnızlıktan. Raskolnikov’un hummalı yalnızlığından. Söyleyecek sözlerini bir türlü söyleyemeyen Hasan Şevket’in onu bir rakı kadehinde boğan yalnızlığından. Nemecsek Ernő’nun hayalperest çocuklara özgü yalnızlığından. Serhat Kılıç’ın yalnızlığından söz ediyorum. Onun ele avuca sığmaz tutkusuna bir türlü karşılık vermeyen bir dünyada yaşadığı saf yalnızlıktan.
Tutkulu insanların ortak özelliği makul bir mutlulukla yetinmemeleridir. Akşam yemeğinde ikinci bir tabak, bir eş, çoluk çocuk, onsuz eksik olan davetler, ödüller, alkışlar yetmez onlara. Çünkü içlerindeki cevher eşsizdir, o kıymetli öz tükenmek bilmez, bu yüzden birle yetinmez onlar, ikiyle üçle yetinmez, daha fazlasını yapmaya çalışır, dünyanın verdikleriyle değil, dünyaya verebilecekleriyle ilgilenir. Serhat gibi.
Serhat belli ki içindeki cevheri yaşamının merkezine koymuş. O kadar ki ülkede bütün evlerde, dünya görüşleri fark etmeksizin onun oynadığı rollerden bahsedildiğinden, adını bilmeseler bile Serhat’tan izledikleri karakterleri anan, paylaşan, birbirine hatırlatan yüz binlerce seveni olduğundan eminim. Sevilmekle ilgilenmiştir muhakkak ama yetinmemiş. Her şeyi yapmış, her şeyin fazlasını yapmış, hayal kurmuş, hayallerinin peşinden koşup onu gerçekleştirecek cesareti göstermiş, bu uğurda nice kurbağalar öpmüş, yani ısrar etmiş. Oysa bir ya da daha çok mülkü, onu çalışmaya mecbur bırakmayacak kadar parası, reddetme özgürlüğü, canı ne zaman isterse çıkabileceği seyahatler, uzun yaşamakla ilgili türlü yatırımı ve sancı çekmediği bir hayatı olabilirmiş, ama kendi makul mutluluğunu seçmemiş. Ne tuhaf değil mi?
Bu çağda haysiyetli bir hayatı seçmek süper kahraman olmak kadar gerçek üstü. Haysiyetli insan öleceğini bilir bu yüzden de ölmeden önce ev almak yerine gider Ankara’da açtığı tiyatro okuluna, kötü bir uyarlama yapmayacağım diye kafaya koyup da sahnelediği bir oyuna, belki giriştiği ama yarım bıraktığı bir filme varını yoğunu yatırır. Çünkü merkezde hep o içinde tutamadığı cevher vardır.
Not: Serhat artık sessiz, bize cevap veremez, itiraz edemez, ben öyle hissetmedim diyemez. Artık kendini anlatamayacak bir insanı anlamaya çalışmakla yazanın kendi hikâyesini ona giydirmeye çalışması arasındaki sınır çok ince. O ince sınırı ihlal etmediğimi umarak yazacağım aşağıdaki cümleleri.
***
Bu çağda haysiyetli bir insan olmakta ısrar etmek diyordum…
Sevenleri muhakkak onu korumaya çalışmıştır, parasını harcamasın, elindekini avcundakini tüketmesin, risk almasın, sağlığına dikkat etsin, başını derde sokmasın diye canını dişine takmıştır. Ama bir derdim var bin dermana değişmem demiştir Serhat. Sonra çoğalan ve ölmeyen bir kanser hücresi gibi çoğalmıştır derdi tasası. O zaman daha çok çalışmıştır, daha çok kurbağa öpmüştür, sonra da kimselerin fark etmediği o hücre başına buyruk sızmıştır damarlarına, gövdesini canından can gidecek kadar tepeden tırnağa bir ağrı sarmıştır. Tahammül etmeye çalışmıştır, etmiştir de neden etmesin ki? Cevher onda. Yakınmamıştır, sevenlerinden gayri kimselere söylememiştir ağrısını. Ahh…
“Oh, Captain! This world is wild at heart and weird on top.” (David Lynch/Wild At Heart)
Bilen bilir, bizim sektörümüz bir çeşit sabır laboratuvarıdır, acımasız ve tekinsizdir. Makinenin bile bir çalışma esası vardır, bakımı yapılır, arıza vermemesi için yatırım yapılır, güncellenir, bunlar yoktur bizim işimizde. Sektör aşırılık sevmez, yakınmak sevmez, halden anlamaz, yalan vardır, dolan vardır, hırsız vardır, arsız vardır, zorba çoktur, ama hasta yoktur. Eğer işe yaramıyorsan kalemini kırmaları bir dakikaya bakar, belki bir dakika bile değil. Çünkü bir film ya da dizi setinin yakıtı paradır, insan kaybedilir ama para tövbe haşa. Bilirsin bunları, rağmen çalışırsın, rağmen devam edersin, çünkü başka bir şey yapmayı bilmezsin, yeni bir yol bulmak için de yeterince zamanın yoktur. Bir dizinin 120 dk olduğunu, sadece 5 iyi ihtimalle 6 günde yazıldığını, çekildiğini, kurgulandığını düşünürseniz zaten benim daha fazla işimizi tarif etmeme gerek kalmaz.
***
Bir oyuncu yaş aldığında, eskisi kadar güçlü olmadığında kurt ona ne yapar? İlk taşı atmak için günahsız olmayı umursamaz, atar taşı var gücüyle, yaralanırsın, hayret edersin. Hani düşersin de birkaç saniyeliğine donar kalırsın. Öyle bir hayret, düşmüşsün gibi. Kalkmaya çalışırsın. Çünkü cevher sende, tükenmeyecek belli, ihtiyacın olan sadece biraz zaman. Halbuki bize hediye ettiğin yılların ve yılların hesabını kessek, biraz zamanın lafı mı olur?
Olur, bozuk hücre çoğalır, ağrın o cevherin içine yerleşir, adım atamaz olursun, omuzların çöker. Ama gözlerin hala çocuk hayretiyle apaçıktır, fazlasını görür, fazlasını düşünür, daha çok farkına varırsın, giderek karışamazsın hayata, hayallerine inandırdığın için sevdiklerinden utanırsın, sonra yalnızlıktan…
Serhat Kılıç’ın nasıl öldüğüne dair türlü haber, türlü yayın yapıldı. Bazıları ahmakça, bazıları arsız, bazıları acımasız. Oysa anlaşılmayacak bir şey yok; insanın dünyadan beklediği ve dünyanın vermedikleri arasındaki uçuruma düştü Serhat.
I like my town with a little drop of poison/Nobody knows they're linin' up to go insane/ I'm all alone/ I smoke my friends down to the filter/But I feel much cleaner after it rains. (Tom Waits/ Little Drop of Poison)
Serhat’la yirmi sene önce tanışmıştım, sektör henüz yukarıda anlattığım kadar akıl dışı bir hale gelmemişti, umudumuz vardı, biz Polis’i henüz çekmiştik, Serhat Ankara’dan yeni gelmişti, ışıldıyordu. Bugün neden Leyla ile Mecnun’da ya da Şubat’ta beraber çalışmadık diye hayıflandım, ne kadar yakışırdı diye düşündüm, eksik hissettim. Neyse ki Onur hem Şeref Bey’de hem de Topal Şükran’da çalıştı Serhat’la. Serhat bir kısa film yapmak istiyormuş, geçenlerde anlatmış Onur’a, birlikte yapalım demiş. Onur bana bugün yapalım dedi, birlikte yapalım.
***
Bugün dostlarının Serhat’ı uğurladığı tören boyunca Antigone aklımdan çıkmadı. Antigone’nin Kreon’a söylediklerini kendimle birlikte size de hatırlatmak isterim…
“Nasıl olacak benim mutluluğum? Payına düşen o küçük mutluluk lokmasını dişleriyle koparıp almak için her gün ne sıkıntılar çekmesi gerekecek Antigone’nin? Söylesenize, kimlere kendisini satacak? Başını çevirip, kimlerin ölmesine izin verecek? Kimlere yalan söyleyecek? Hangi iğrenç gülümsemeyle geçiştirecek günü? Hayır, ben sizin o 'mutluluk' dediğiniz şeyi istemiyorum! Her şeyin eksiksiz, lekesiz ve sonsuz olmasını istiyorum. Eğer bu dünyada buna yer yoksa, o zaman yaşamak da istemiyorum!" (Jean Anouilh)
Güle güle Serhat. Arkanda bıraktığın dünya hala senin gibi insanların yüzü suyu hürmetine dönüyor.
*Cahit Zarifoğlu
** Senarist
/././
42 yıl sonra Yılmaz Güney’e yeniden bakarken: Gülüşüne hayranım -Ümit Kartoğlu-
Ömrüne sığdırdığı filmler, kitaplar ve karakterlerle egemenlerin karşısında ezilenlerin hikayesini anlatan Yılmaz Güney, ölümünün 42. yılında hala sinemasıyla, yazdıklarıyla ve direniş diliyle yaşıyor.
Yaşasaydı, bugün 89 yaşında olacaktı. Kim bilir, kaleminden daha kaç hikaye, kamerasından daha kaç film, oyunculuğundan daha kaç unutulmaz karakter çıkacak, hangi haksızlıkların, hangi toplumsal sorunların üzerine gidecek, hangi yaralara ışık tutacaktı?
Ama eminim, hala çok güzel gülüyor olacaktı…
Yılmaz Güney’i 42 yıl önce bugün (9 Eylül 1984) çok genç yaşta kaybetmemiz, onun efsanevi filmografisi kadar imajını da yeniden gözden geçirmeme neden oldu. Yaptığı söyleşileri ve hakkında yazılanları yeniden okudum. Bu inceleme sırasında yeni keşfettiklerim oldu. Kitaplarının hepsini olmasa da bir kısmını, uzun uğraşlar sonunda saklandıkları köşelerden çıkardım; göz gezdirdim, bazı bölümlerini okudum. Umut, Umutsuzlar, Acı, Ağıt, Arkadaş, Sürü ve Yol filmlerini yeniden seyrettim. Bu süreçte iki yeni dost kazandım: Şûle Demirezen ve Tahir Yüksel. Önümüzdeki iki hafta boyunca bu köşede, onlarla yaptığım Yılmaz Güney’li söyleşiler yer alacak.
ZAHİT BİZİ TAN EYLEME
Yılmaz Güney’in filmleri bende derin izler bırakmıştır. Seyrettiğim her filmin ayrı bir anısı vardır.
Ağıt filminde jenerikle birlikte başlayan o müzik, Çobanoğlu'nun yaralı halde köy doktorunun kurşunu çıkarmaya çalıştığı sahnede “Zahit bizi tan eyleme” diye söze bürününce, tüylerimin diken diken olduğunu unutmadım hala. Her ne kadar Çobanoğlu'nun yoldaşlarının bu nefesi söylerken yakın çekimlerde ortaya çıkan ses ve görüntü uyuşmazlığı o yaşımda bile dikkatimi çekmiş olsa da bendeki heyecan perdedeki olumsuz her şeyi silmişti. Nefes, filmin en çarpıcı ve anlam katmanı en zengin müzikal tercihlerinden biri olarak içime işlemişti. Yıllar sonra, Muhyi’nin bu nefesinin hikayesini Tahir Yüksel’in “Yılmaz Güney - Endişesiz bir ülke, endişesiz bir dünya için” kitabında okuyacaktım. Yılmaz Güney’in asistanı Ahmet Soner, Ağıt’ın çekimleri sırasında akşam yemeklerinde herkesin sırayla bir türkü söylediğini anlatıyor. Güney’in en çok söylediği türkülerin, ‘Baba bugün hava neden bulanık?’ ve ‘Satarım bu canı da alırım seni, çıkarım dağlara da kurt yesin beni’ olduğunu söylüyor: “Ben Ruhi Su’dan söylerdim: Dadaloğlu, Kul Himmet, Muhyi... ‘Zahit bizi tan eyleme, hak ismin okur dilimiz’ nefesini çok beğenmişti, filmde kullanmak istemişti. Her sabah minibüsle çekime giderken, türküyü oyunculara ezberletmeye çalışıyordum: ‘Sayılmayız parmak ile tükenmeyiz kırmak ile taşramızdan sormak ile kimse bilmez ahvalimiz...’ Tiyatro oyuncusu olan Atilla Olgaç öğrenebildi sadece. Diğer oyuncularda kulak yoktu. Ameliyat sahnesinde bu türküyü kullandık. Filmin en etkileyici sahnelerinden biriydi. Film bu türkü yüzünden Sansür’e takıldı.” Soner’in anlattığı, oyuncuların nefesi ezberleyemeyişi, sahnedeki ses ve görüntü uyuşmazlığını açıklıyordu…
EZOPİK DİL
Güney, Race&Class’ta yayınlanan Alfreda Benge’ye verdiği röportajda, sansürle nasıl sınırlandığı ve sınırlamaları nasıl aştığına ilişkin soruya, filmlerde Ezop dilini kullandığını söylüyordu:
“Film yapımcılığımızın ilk adımından itibaren temel kaygımız yeni ifade biçimleri, yeni bir dil bulmaktı. Bunu seyircimizle bir ilişkimiz olduğu gerçeği üzerine inşa etmemiz gerekiyordu -popüler bir oyuncu olmam bu bağlantıyı yarattı. Yüzümle, gözlerimdeki ifadeyle, hatta diyalogları atlayarak, kelimeleri dışarıda bırakarak kendimi ifade etmenin gizli yollarını bulmalıydım. Kısacası ben ve dinleyicilerim arasında, açıkça bir şey söylemesem bile ne demek istediğimi anlayacakları şekilde ortak bir dil oluştu. Bu, benim kendimi koruma yöntemimdi. Filmlerimde Ezop dilini kullandım. Müsaadenizle bu iletişim tarzıma dair bir örnek vereyim. 1971'de bir önceki faşist askeri yönetimi devralmamızdan sonra yapılan bir filmde, halkımıza yapılan baskılara karşı duygularımı şu şekilde ifade etmeye çalıştım: Kör bir adam silah kullanmayı öğrenir; etrafına bir sürü çan koyarak ateş etmek için kendi kendini eğitir ve bu çanların sesinden hedefini belirleyip ateş etmeyi başarır. Kör bir adam direnmeyi böyle öğrenir. Halkım bu sahneden şunu anladı, ‘Yılmaz Güney bize bütün imkanlarımızın boşa çıkabileceğini, tüm silahlarımızın elimizden alınabileceğini ama yine de her zaman direnmek için yeni yollar bulmanın mümkün olduğunu söylüyor. Yeni çözümler asla tükenmez, her zaman bir yol olmalı.’ Ve mesaj hedefine ulaştı. Dışarıdan bakıldığında ise film, western'i andıran mütevazı bir eser.”
Güney’in sözünü ettiği film, Acı filmidir.

Fotoğraf: Tahir Yüksel arşivi
SİNEMA KARİYERİ GÖLGESİNDEKİ YAZARLIK
Yılmaz Güney, 1956'da yazdığı “Üç Bilinmeyenli Eşitsizlik Sistemleri” isimli öyküsünde, komünizm propagandası yaptığı gerekçesiyle yargılanmış ve 1961'de bir buçuk yıl hapis ve altı ay sürgün cezasına mahkum edilmişti. Kaleme aldığı ilk kitap Boynu Bükük Öldüler, her ne kadar 1972 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandıysa da Güney’in yazdığı kitaplar nedense sinema kariyerinin gölgesinde kalmıştır. Bende derin izler bırakan Selimiye Üçlemesi diye bilinen Hücrem - Salpa - Sanık kitaplarıdır. Salpa, bu üçlemenin en ilginç ve edebi açıdan en canlı kitabı. Bir diğeri, Güney Dergisi’nde Haslet Soyöz’ün çizgileriyle yayınlanan Oğluma Hikayeler’in 1979’da bir araya getirildiği kitaptır. Kitabın en güçlü yanı, Güney’in politik ve toplumsal bakışını didaktik bir söyleme teslim etmeden, gündelik hayatın küçük olayları üzerinden aktarmasıdır. Bu yönüyle Oğluma Hikayeler, yalnızca çocuklara anlatılan hikayeler değil, bir babanın oğluna nasıl bir dünya bırakmak istediğine ilişkin kişisel ve toplumsal bir tanıklıktır.
Yılmaz Güney’in Güney Aylık Kültür ve Sanat dergisinin Ocak 1978’de yayınlanan ilk sayısındaki Şeftali çekirdeğine inan, kendi gücüne güven başlıklı Oğluma Hikayeler dizisinin ilk hikayesi
KİM NE DEDİ
Türkiye’de Güney’le ilgili yapılan incelemeler arasında, Mehmet Ergün’ün Bir Sinemacı ve Anlatıcı Olarak Yılmaz Güney kitabı, Yılmaz Güney üzerine erken dönemde yapılmış en dikkat çekici ve kapsamlı incelemedir. İnceleme, sinemamızın gelişimi içerisinde Yılmaz Güney’in yeri, sanat anlayışı, sinemacı ve anlatıcı yönlerini içeren dört ana eksen etrafında oluşturulmuş. Bu anlamda Ergün’ün incelemesi, Güney’i daha çok politik kimliği ya da biyografisi üzerinden ele alan kitaplardan ayrılıyor. Ergün’ün kitabı, Güney hakkında sonradan yazılmış nostaljik/efsanevi metinlerden farklı olarak, onun sanatını henüz tarihe mal olmuş bir figür haline gelmeden önce çözümlemeye çalışan öncü bir çalışma.
1978’de Doğrultu Yayınevi’nden yayımlanan Mehmet Ergün’ün öncü incelemesi: Bir sinemacı ve anlatıcı olarak Yılmaz Güney. Kapak düzeni ve Mehmet Ergün’ün fotoğrafı: İsa Çelik.
Yılmaz Güney’in dünya sinemasındaki yerini belki de en iyi, onu kendi ülkesinin sınırlarının dışından değerlendiren sinemacılar ve eleştirmenlerin sözleri anlatıyor. 1982 Cannes’da Yol ile Missing (Kayıp) filmiyle Altın Palmiye’yi paylaşan Costa-Gavras onu “en önemli Türk yönetmen” olarak görürken, Richard Corliss TIME dergisinde onu doğrudan “dünya çapında bir sinemacı” olarak tanımlıyordu. The Guardian’dan John Patterson ise yıllar sonra Cafer Penahi’nin “This Is Not a Film” adlı filmini değerlendirirken, Yılmaz Güney’i doğrudan bir karşılaştırma noktası olarak ele alıyor; Güney’i “Türk sinema idolü ve muhalif yönetmen” olarak tanımlıyor ve “Yol” filmini başyapıt olarak nitelendiriyordu.

Costa GAVRAS, Yılmaz GÜNEY, Vittorio GASSMAN, 35. Cannes Film Festivali ödül töreninde, 1982
Hintli sinema ve radikal siyaset üzerine yaptığı derinlemesine analizlerle tanınan ödüllü kıdemli bir film eleştirmeni, yazar ve kültür tarihçisi Vidyarthy Chatterjee ise, Umut filminin 50. yılı dolayısıyla yazdığı yazıda şöyle diyordu:
“Yılmaz Güney’in olağanüstü ve çok yönlü dehası, Türkiye’nin en popüler sinema kahramanı olarak geçirdiği uzun bir dönemin ardından yönetmenliğe adım attığında, onu dikkate alınması gereken bir isim haline getirdi. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrası Türk devleti ve toplumunun tarihinde Güney, sadece öncü bir sinema kişiliğinden çok daha önemli bir yere sahiptir. Filmlerinde sıkça işlediği “alt tabaka” sakinlerine duyduğu derin sempati, ordu, polis, yargı ve cezaevi sistemi gibi devlet iktidarının sembollerine karşı gösterdiği şiddetli muhalefetle birleşince, onu tam anlamıyla bir halk kahramanı haline getirdi.”
2011 yılında, Harvard Film Arşivi için Yılmaz Güney’le ilgili Çirkin Kral’dan Umutsuzluğun Şairine başlıklı büyük bir retrospektif serginin küratörlüğünü yapan, önde gelen film programcısı ve yazar David Pendleton, Güney’in “şaşırtıcı görselliğin, dinamik hikaye anlatımının ve siyasi kararlılığın ustası” olduğunu söylemektedir.
HAFTAYA Şûle Demirezen’le Dayım Yılmaz Güney
/././
Cumhurbaşkanlığından yazı gönderildi: Akademisyenlere 'sosyal medya' yasağı getirildi.
Kamu kurumlarında görev yapan memurlar ile üniversitelerdeki akademisyenlerin YouTube, sosyal medya, internet siteleri ve mobil uygulamalar üzerinden içerik üreterek gelir elde etmesi yasaklandı.
Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği tarafından Yükseköğretim Kurulu'na (YÖK) gönderilen yazıda kamu kurumlarında görev yapan memurlar ile üniversitelerdeki akademisyenlerin YouTube, sosyal medya, internet siteleri ve mobil uygulamalar üzerinden içerik üreterek gelir elde etmesi resmen yasaklandı.
Karar gazetesinden Saliha Sultan'ın haberine göre karar sonrası binlerce abonesi olan ve topluma açık ücretsiz ders videoları ile bilimsel analizler paylaşan hocalar YouTube kanallarını kapattı.
RAPOR HAZIRLANDI
Habere göre, YÖK’ün talebi üzerine Hazine ve Maliye Bakanlığı Gelir İdaresi Başkanlığı 20 Ağustos 2026 tarihinde bir değerlendirme raporu hazırladı.
Bu rapora dayanan Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği (Personel ve Prensipler Genel Müdürlüğü), 2 Eylül 2026 tarihli resmi yazısını YÖK’e tebliğ etti.
DEVLET MEMURLARI KANUNU DAYANAK YAPILDI
İlgili yazıda; kamu görevlilerinin dijital platformlardan elde ettiği gelirlerin 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 28. maddesinde yer alan ‘ticaret ve kazanç getirici faaliyette bulunma yasağı’ kapsamında değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi.
***
Yusuf Tekin’den okullarda “Cuma mescidi” açıklaması
İstanbul Valiliği'nin okullara gönderdiği yazıda Cuma mescidi açılması talimatına ilişkin Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin açıklama yaptı. Tekin, kararın öğrencilerin dışarıdaki güvenlik risklerine karşı korunmak için alındığını belirtti.
İstanbul Valiliği’nin okullarda öğrencilerin Cuma namazı kılması için mescit yeri ayarlanmasına ilişkin yazısı Meclis’e taşındı.
Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren DEM Parti İstanbul Milletvekili Özgül Saki, “AKP iktidarı; Peygamberimizin Hayatı ve Temel Dini Bilgiler dersleri, imam hatipleştirme politikası, ÇEDES uygulamaları. Diyanet İşleri Başkanlığı ile dini vakıf ve derneklerle yapılan protokoller ve “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” aracılığıyla eğitimi sistematik biçimde dinselleştirmektedir. İstanbul Valiliğinin “cuma mescidi” talimatı, bu politikanın yeni bir halkası ve daha ileri bir aşamasıdır” dedi.
Saki şu soruları sordu:
“Yönetmeliklerdeki mescit düzenlemesinin Valilik yazısıyla genişletilerek bütün eğitim kurumlarına “cuma mescidi” dayatılmasının hukuki dayanağı nedir? Bu işlem yetki gaspı değil midir?
Bakanlığınız hangi yetkiyle ibadeti “eğitim hizmetlerinin bütünleyici bir parçası” saymakta ve okulları devlet eliyle ibadet örgütlenen mekanlara dönüştürmektedir? Bunun hukuki ve pedagojik dayanağı nedir?”
ÖĞRENCİLERİN GÜVENLİĞİ İÇİNMİŞ!
Önergeyi yanıtlayan Yusuf Tekin, “İstanbul'da konuya ilişkin çalışma; cuma namazına katılmak amacıyla okul saatleri içerisinde okul dışına çıkmak isteyen öğrencilerin dışarıdaki güvenlik risklerine karşı korunması, okul dışına çıkışların azaltılması ve eğitim öğretim sürecinde oluşabilecek ders saati kayıplarının önlenmesi amacıyla mevcut fiziki imkânların değerlendirilmesine yöneliktir.
Bu kapsamda mevcut okullarda derslik, laboratuvar, kütüphane, atölye, spor alanı ve öğrencilerin kullandıkları diğer eğitim ve sosyal alanların mescide dönüştürülmesi öngörülmemekte; yalnızca eğitim öğretim faaliyetlerinde kullanılmayan boş alanların değerlendirilmesi esas alınmaktadır. İbadet alanlarının büyüklüğü de okulun mevcut fiziki imkânları çerçevesinde belirlenmektedir.”
BAKANLIĞIN POLİTİKALARINA UYGUN
Valiliğin yazısının Bakanlığın genel politikaları doğrultusunda gönderildiği belirtilen yanıtta şunlar denildi: “Uygulamanın, kamu hizmetinden yararlanan kişilerin ibadetlerini serbestçe yerine getirebilmelerini sağlamak, öğrencilerin okul dışına çıkışlarını azaltarak dışarıdaki güvenlik risklerine karşı tedbir almak ve ders saati kayıplarını önlemek amacıyla yürütüldüğü,
Öğrencilerin cuma namazına katılıp katılmadığının tespit edilmesi, bu konuda yoklama veya liste tutulması ve öğrenci veya velilere inançları hakkında soru yöneltilmesinin söz konusu olmadığı bildirilmiştir.”
***
Sömürge şirketlerinden dijital imparatorluklara -Can Ertuna-
Bazı teknoloji şirketleri, tekele dönüşen hakimiyetleriyle piyasa ekonomisinin rakip kuruluşlarından çok sömürge dönemi şirketlerine benziyor. Tarih, şirket politikalarının devleti dönüştürdüğü ve felaketle sonuçlanan örneklerle dolu. Sonunda şirketler dizginlense de, geçen zamanda çok ağır bedeller ödenebiliyor.
Geçtiğimiz yıl uzaya gönderilen araç ya da insanların %75’ini özel bir şirket, Elon Musk’ın SpaceX’i taşıdı. Kısa süre öncesine kadar devletlere ait olan uzaya erişme tekeli artık özel bir şirketin elinde. Zira Türkiye’nin ilk astronotu Alper Gezeravcı’yı da 2024 yılında 55 milyon dolara uzaya taşıyan da aynı şirketti.
Cambridge Üniversitesi’nden araştırmacı Alessio Terzi’ye göre, stratejik bir ulaşım altyapısı dört yüz yıl sonra ilk kez “geçmişte dünya okyanuslarında olduğu gibi, bir ya da iki şirketin hâkimiyetindeki yeni bir ekonomik faaliyet alanına dönüşüyordu”. SpaceX geçtiğimiz aylarda tarihin en büyük halka arzını gerçekleştirdi ve hisse başına 135 dolar fiyatla; roketler, uydular, yapay zekâ ve sosyal medyayı da kapsayan yapısıyla toplamda 1,77 trilyon dolar değerlemeye ulaştı.
SÖMÜRGE ŞİRKETLERİNİN KISA TARİHİ
1600’lere gidelim. O zaman bilinmezliklerle dolu, ulaşılması güç rota uzayda değil, Avrupalılar için yerkürenin doğusundaydı. Liman kentlerinden yelken açan kalyonlar Afrika’nın güney ucunu dolaşarak Asya’nın zenginliklerine el koymak için aylar süren seferlere çıkıyordu. Birçok tarihçi tarafından kapitalizmin ilk aşaması olarak nitelenen “merkantilizm” ve sömürgecilik, Avrupa’daki sermaye birikiminin kritik aşamasıydı.
17. yüzyılın hemen başında İngiltere ve Hollanda’da iki şirket kuruldu: Britanya Doğu Hindistan Şirketi ve Hollanda Doğu Hindistan Şirketi. Bunlar sıradan şirketler değildi; sadece ticaret değil, belirli bir bölgede vergi toplama, kaleler inşa etme, ordu kurma, savaş yürütme ve anlaşma yapma haklarına sahiplerdi ve Britanya ve Hollanda’nın sömürge imparatorluklarının doğudaki koçbaşları olacaklardı. Yer yer baharat ticareti nedeniyle çatışan çıkarlar nedeniyle birbirleriyle savaştılar, ancak çoğu zaman Avrupa’daki ittifakın bir yansıması olarak Asya’yı paylaştılar. Hollandalılar daha çok Endonezya ve çevresini, İngilizler ise Hindistan’ı sömürdüler. İngiltere merkezli şirketin asker sayısı bir dönem Britanya ordusunun iki katına ulaşacaktı.
Gandi’nin Tolstoy’dan aktardığı üzere “bir şirket [Hindistan coğrafyasında -C.E] 200 milyonluk bir ulusu köleleştirecekti”. Doğunun zenginlikleri Britanya’ya aktarılırken yerel halk kıtlıktan kırılıyordu. Şirket, Çin’e afyon taşıyarak tarihin ilk büyük uyuşturucu karteline dönüşmüş, 19. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde şirket gelirlerinin altıda biri uyuşturucudan elde edilmeye başlanmıştı.
DOĞU HİNDİSTAN ŞİRKETİ’NDEN SPACEX’E
Geçtiğimiz günlerde New York Times gazetesinde İskoç tarihçi Willam Dalrymple’ın Doğu Hindistan Şirketi ile günümüzün büyük teknoloji şirketlerini karşılaştıran bir makalesi yayımlandı. Dalrymple, sadece SpaceX’in değil, diğer büyük teknoloji şirketlerinin finansal büyüklüklerini büyük devletlerin ekonomileriyle kıyaslıyordu: Yapay zekâ için kritik önemdeki çipleri üreten Nvidia şirketinin piyasa değeri Almanya’nın gayrisafi yurt içi hasılasına neredeyse ulaşmış, Apple’ın piyasa değeri Birleşik Krallık’ın, Alphabet’in değeri ise Fransa’nın yıllık ekonomik üretimini aşmıştı.
Peki, dev bir tekel haline dönüşen ve yer yer devletten daha güçlü ve zengin olan tarihi sömürge şirketlerinin akıbeti bize bugüne dair ne anlatabilir?
18. yüzyılın sonlarında bu büyük şirketler artık güçlerinin sınırlarına dayanmıştı. Ancak vahşi sömürgecilik Hindistan’da nüfusun bir bölümünü yok eden bir kıtlık getirdi. Şirketin hisseleri değer kaybetti. Ardından yine hisseler üzerinden yapılan finansal spekülasyon nedeniyle borç yükü ağırlaştı. Ancak şirket gözden çıkarılamadı. Batması Britanya ekonomisinin çökmesi anlamına gelecekti. Üstelik parlamentonun alt kanat üyelerinin yaklaşık yüzde 40’ı şirket hissedarıydı ve şirket çıkarlarına göbekten bağlılardı.
Dalrymple makalesinde, “batmak için çok büyük” olan bu şirkete yapılan kurtarma hamlelerinin öngörülemeyen ağır bedeline dikkat çekiyordu. Öncelikle şirkete büyük bir nakit kredi sağlandı. Ayrıca depolarda kalan çayları bu kez batıda, Amerika’daki kolonilere satma imtiyazı verildi. Ancak “yeni dünyadaki” yerel tüccarları saf dışı bırakan bu hamle tepki çekti ve Amerika’dakiler buranın da Hindistan gibi yağmalanmasından korkarak ayaklandılar. Şirketi kurtarma çabası Amerika’daki kolonilerin kaybıyla sonuçlanacaktı.
Kısacası, şirket o kadar güçlenmiş, siyasette o kadar etki sahibi olmuş ve ekonomik olarak o denli semirmişti ki, şirketin hayatta tutulması "kamu çıkarı" gibi davranılmıştı. Şirketin lobicilik faaliyetleri yasama organını çürütmüştü ve dış politika adeta bir şirketin bilanço tablosunun uzantısı haline dönüşmüştü.
Elbette başta SpaceX, diğer önde gelen teknoloji şirketlerini geçmişin sömürge şirketleriyle karşılaştırırken tarihsel benzerliklerin romantizmine saplanmadan aradaki farklılıkları da saptamak gerekiyor. Ancak geçmişi anlamak, özellikle iktidar seçkinlerinin çıkarlarıyla toplumun genel çıkarlarının ayrıştığı noktada, temel bazı kontrol mekanizmalarının yokluğunda neler olabileceğini göstermesi bakımından da faydalı bir izlek sunuyor.
Elon Musk ve sahibi olduğu SpaceX ‘in mevcut ABD yönetimiyle ilişkisi Britanya’nın Doğu Hint Şirketi’ni andıran pek çok özellik taşıyor. NASA’nın geri plana itildiği denklemde şirket ABD’nin uzay fırlatmalarının %94’ünü gerçekleştiriyor ve Çin’le rekabet kaygısı nedeniyle her türlü desteği alıyor. Evet, artık ticaret sermayesinin fiilen toprakları fethettiği çağda değiliz, ancak Musk’ın Starlink uyduları askeri alanda, örneğin Ukrayna’daki savaşta yeri geldiğinde yoğun olarak kullanılıyor. Palantir, Oracle, Google, Amazon gibi şirketler de gerek veri merkezleriyle gerekse yazılım ya da yapay zekâ kabiliyetleriyle ABD ve İsrail’in savaşlarında önemli rol oynuyor. Hissedarlarının çıkarlarını her şeyin üstünde tutan bu dev şirketler ABD’de siyasete müdahale edebilme kapasitelerini ve lobi kabiliyetlerini her geçen gün artırıyorlar.
Peki stratejik alanlarda faaliyet gösteren ve devletlerin yavaş yavaş bağımlı hale geldiği bir avuç şirketin uzayı ve yeryüzünde teknolojiyi “kolonileştirmesinin” önüne nasıl geçilebilir?
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE DERSLER
Doğu Hindistan Şirketi’nin tarihsel serüveni, bir şirketin devlet fonksiyonlarını (yargı, vergi, savaş, dış politika) devralmaya başladığında demokratik yapıların kalıcı olarak nasıl bozulduğunu ortaya koyuyordu. Ele geçirdiği topraklardaki halkların hayatında yıkıcı etkiler bırakan zamanla ülke ekonomisini tehdit eden şirketin “ehlileştirilmesi” Britanya için 85 yıla, finansal krize, hatta toprak kaybına mal olmuştu. Şirket sonunda kamulaştırılmıştı.
Bu ölçüde hegemonik güce sahip şirketler sadece “dışarıda” yaptıklarıyla değil, kritik alanlarda egemenliğe ortak olarak “içeride” yol açtıkları dönüşümle de anılıyor artık. Sistem içi eleştiriler, müdahale maliyeti daha fazla artmadan rekabeti canlandıran düzenlemeler ve alternatif kapasite geliştirme süreçleri öneriyor. Tarihçi Dalrymple ise teknoloji yarışında ABD ile mücadele edebilen yegâne güç olan Çin’in izlediği politikalardan alınabilecek dersler olduğunu da belirtiyor. Bunlar; devletin denetiminde şirketler kurmak, tekel haline gelmeye başlayan Alibaba gibi şirketleri soruşturmak ve para cezalarıyla “hizaya çekmek” gibi uygulamalar. Bu iki farklı yaklaşım ve model aynı rekabet içinde farklı stratejilerin olanağına işaret ediyor.
/././
AfD dersi: Öfke ve sandık -Güldem Atabay-
Almanya birleşeli 36 yıl oldu. Siyasi sınır ortadan kalktı, altyapı büyük ölçüde yenilendi, Doğu ile Batı arasındaki gelir farkı önemli ölçüde kapandı. Buna rağmen Saksonya-Anhalt eyaletinde pazar günü yapılan seçim, ekonomik ve toplumsal birleşmenin tamamlanmadığını bir kez daha gösterdi. 2021'de %20,8 alan aşırı sağcı AfD oyların %44'üne yakınını alırken CDU %18'in altına geriledi.
Bunun yalnızca göçmen karşıtlığıyla açıklanması çok eksik kalır.
Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989’dan sonra Doğu Almanya büyük bir ekonomik yakınsama yaşadı. Ancak bu ülkenin batısı ile eşitlenme anlamına gelmedi. Batı'da ücretler hâlâ daha yüksek, ekonomik üretkenlik daha güçlü, büyük şirketlerin merkezleri ve yüksek ücretli işler daha yoğun. Gelirden daha önemlisi servet farkı. Batı Alman aileleri onlarca yıl konut, şirket, finansal varlık ve miras yoluyla servet biriktirdi. Doğu'daysa sosyalizmden kapitalizme geçişte böyle bir başlangıç sermayesi yoktu.
Birleşmenin ardından fabrikaların kapanması, şirket merkezlerinin Batı'ya taşınması ve genç nüfusun göçü bu farkı kuşaklar boyunca devam ettirdi. Dolayısıyla AfD’nin yükselişinde ev sahibi olabilmekten iyi eğitime erişmeye, aileden miras kalmasından işini kaybettiğinde dayanabileceği ekonomik desteğe kadar uzanan bir fırsat eşitsizliği söz konusu.
Saksonya-Anhalt bu dönüşümün en sert yaşandığı bölgelerden biri. Eski Doğu Almanya'nın önemli sanayi merkezlerinden olan eyalet, birleşmenin ardından linyit ve kimya sanayilerinde ağır istihdam kaybetti. Nüfus azaldı, yaşlandı ve ekonomik açıdan Almanya'nın alt sıralarında kaldı.
Göç meselesi de bu açıdan ilginç bir faktör çünkü Saksonya-Anhalt’ta göçmen nüfus yoğun değil %1 civarında. Dolayısıyla AfD'nin %44'e yaklaşan oyunu, "çok fazla göçmen geldi, seçmen tepki gösterdi" denklemiyle açıklamak mümkün değil.
Radikal sağın yükselişinde daha karmaşık bir mekanizma işliyor. Ekonomik olarak geride bırakıldığını düşünen seçmen bir süre sonra yalnızca ne kadar kazandığını değil, devletin kaynaklarını nasıl ve kimlere dağıttığını sorgulamaya başlıyor. Konut, sosyal yardım, eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimde kendisini dezavantajlı hisseden insan açısından göç, ekonomik rekabetin sembolüne dönüşebiliyor.
AfD'nin başarısı göçmenlerin Doğu Almanları yoksullaştırmasından çok, mevcut ekonomik güvensizliği göç ve kimlik siyaseti üzerinden mobilize edebilmesinden kaynaklanıyor.
Seçim araştırmaları bu zemini açıkça gösteriyor. Saksonya-Anhalt'ta seçmenlerin %86'sı Başbakan Merz'in vaatlerini yerine getirmediğini, %82'si vergileri azaltmak için yeterince çaba göstermediğini, %70'i ise ücretli çalışanların çıkarlarını korumadığını düşünüyor. Ekonomik hoşnutsuzlukla siyasi sisteme güvensizlik birbirini besliyor.
Türkiye ile Almanya'nın siyasi koşulları elbette farklı. Türkiye açısından Almanya deneyiminin önemi de zaten AfD ile herhangi bir Türk partisi arasında benzerlik kurmakta değil. Asıl bilgi, uzun süre ekonomik baskı altında kalan ve sistemin kendisine adil davranmadığına inanan orta sınıfların öfkesinin sonunda nereye aktığı.
AKP bir zamanlar yerleşik düzene karşı değişim talebinin oylarını toplamıştı. Bugün ise uzun iktidar döneminin sonunda kendisi yerleşik düzenin temsilcisi. Hatta yerleşik düzeni mutlak şekilde kendi lehine değiştirerek geniş toplum kesimlerini yalnız bırakan bir siyaseti temsil ediyor. Yüksek enflasyonun aşındırdığı gelirler, yaşam maliyeti krizi, ağırlaşan gelir ve servet eşitsizliği, kamu kaynaklarının paylaşımına ilişkin adaletsizlik algısı, arşa varan yolsuzluk iddiaları, liyakat kaybı ve hukukun siyasetin silahı haline gelmesi özellikle orta sınıflarda yalnızca ekonomik değil, sistemik bir tepki üretiyor.
YENİ Parti'ye kısa sürede yönelen güçlü destek bu açıdan ayrıca önemli. Farklı araştırmalar oran konusunda ayrışsa da son anketlerde sosyal demokrat Yeni Parti %34-39 bandında ve AKP'nin önünde ölçülüyor. Burada önemli olan Yeni Parti ile AfD arasında benzerlik değil, tam tersine aralarındaki temel fark. Türkiye'deki düzen karşıtı seçmen öfkesinin önemli bir bölümünün aşırı sağa, aşırı sola ya da demokratik sistemin dışını zorlayan bir harekete değil, sosyal demokrat ve demokratik bir siyasi seçeneğe yönelmesi Türkiye açısından önemli bir avantaj. Yeni Parti’nin çekim merkezi olması demokrasi adına umut.
Bu nedenle AKP'nin YENİ Parti'yle siyasi rekabet etmek yerine hukuku kullanarak hareket alanını daraltmaya çalışması yalnızca Yeni Parti açısından sorun yaratmıyor. Daha büyük bir demokratik risk üretiyor. Çünkü ekonomik sıkışmışlık ve adaletsizlik duygusunun yarattığı seçmen öfkesi, onu temsil eden demokratik kanal ortadan kaldırıldığında ortadan kaybolmuyor.
Almanya'nın bugün yaşadığı yerleşik siyasete güvenini kaybeden seçmenin kendisini temsil edecek bir yol arayışı. Almanya'nın doğusunda bu boşluğu giderek aşırı sağ dolduruyor.
YENİ Parti'nin önemi bu nedenle yalnızca seçmenin inandığı ve güvendiği yeni bir siyaset üretmesinden ibaret değil. Ekonomik ve hukuki düzene karşı büyüyen tepkiyi demokratik siyasetin içinde tutabilecek bir kanal oluşturması da en az bunun kadar önemli. O kanalı hukuk silahıyla kapatmaya çalışmak, seçmen öfkesini ortadan kaldırmaz. Yalnızca nereye akacağını daha tehlikeli biçimde belirsiz hale getirir.
/././
Seçimi bekleyen sandıktan çıkamaz -Yaşar Aydın-
Erdoğan'ın, Bahçeli'nin, Öcalan'ın, Kılıçdaroğlu'nun, Trump'ın, Tom Barrack'ın konuşmalarının hepsinde yeni dönem benzer şekilde tanımlandı.
Türkiye, Orta Doğu coğrafyasının parçasıdır. ABD eliyle dinsel ve etnik kimlikler üzerinden oluşturulan koalisyonun parçası olmalıdır. Türkiye'nin rejimi yeniden tanzim edilerek bu düzene uyumlu hale getirilmelidir.
Bu sürecin sonucu bugünden açık biçimde görünüyor. Halkın iradesine gerek duymayan, etnik ve dini kanaat önderlerinin tercihlerinin yeterli olduğu, seçim yasasının da buna göre değiştirileceği bir süreç içerisindeyiz.
Eşyayı adıyla çağıralım: Seçimin ve sandığın sembolik olduğu yeni bir döneme kapı aralandı.
ÜSKÜDAR KIRILMA ANI
İktidar blokunun toplam halk desteği yüzde 30'un altına düştü. Bu durumun yakın zamanda değişmesi pek olası değil. MHP ve AKP'nin masasında seçmen tablosu değişmeden iktidarda kalmanın yolunu bulacak projeler var. Çözüm süreci ve Kürt siyasetini yedekleme bunun bir parçası. Bu sorunsuz gerçekleşse bile iktidar için garanti bir yol olarak görülmüyor. Ajandalarında anayasayı, seçim kanununu, siyasi etik kuralları zorlayacak hatta yok sayacak adımların olduğunu şimdiden görebiliyoruz. Üsküdar Belediyesine el koyma biçimi önümüzdeki günlerin fragmanı oldu. Valinin, savcının, kolluğun ve siyasetçinin (belki de mafyanın) tüm yasaları çiğneyecek şekilde nasıl ortak çalıştığına tüm ülke tanık oldu.
Sadece operasyon yapılmadı, sadece transfer yapılmadı, sadece yargı devreye sokulmadı, sadece bürokrasi AKP'ye çalışmadı. Hepsi aynı anda aynı hedef için harekete geçti. Cumhuriyet'in çok partili hayata geçmesinden bugüne kadar biriktirdiği ne kadar demokratik kural varsa aynı anda hepsi yerle bir edildi.
Kuşku yok ki bu süreç en başından beri tek bir merkezden idare ediliyor. Sürecin ana üssü belli. AKP'li Cumhurbaşkanı Erdoğan, bir yandan ikametinin olduğu ilçenin AKP'ye geçmesini takip ederken diğer yandan da 86 milyonluk Türkiye'ye Üsküdar üzerinden mesaj verdi: Bize mecbursunuz!
BU MUHALEFET YETMEZ
Üsküdar'da yaşananlar sürpriz değil. Neredeyse iki yıldır iktidar bu sürecin hazırlığını yapıyor. Ülkeyi OHAL koşullarında sürekli darbeler dönemine alıştırmaya çalışıyor. Her hamle bir sonraki hamlenin zeminini hazırlıyor. Bu süreç içerisinde Türkiye için “burada olmaz” denilen ne varsa tek tek hayata geçirildi. Özgür Özel'in ifade ettiği gibi 16 milyonluk İstanbul bile el değiştirebilir. Çok açık ki iktidar; kendisi için AYM, AİHM, seçim kanunu gibi “ayrıntıları” ayak bağı haline getirmeyi düşünmüyor. Çok belli ki üzerinden atlayacak.
Burada kritik olan, muhalefet güçlerinin buna nasıl yanıt vereceğidir. Kendi rutini içinde bir süreç olarak değerlendirip basın açıklaması ile mi geçiştirecek, yoksa işin vahametine uygun mu davranacak?
Halkın talepleri etrafında örgütlenmek yerine gündemin çözüm süreci, butlan, Kılıçdaroğlu, Davutoğlu, Gökçek gibi vakaların etrafında şekillenmesine izin mi verilecek?
Meclis içinde ya da dışında tüm muhalefet güçlerinin bugüne kadar gösterdiği performans, rejimin planını bozmakta yeterli olmadığını gösterdi. Üsküdar vakası ise daha zor günlerin geleceğine dair ciddi bir uyarı niteliğinde. Muhalefet, iktidar eliyle yaratılan olağanüstü hal koşullarına karşı olağan temposunu aşıp alışkanlıklarını değiştiremedi. Bir bütün olarak tehlikeyi görüp vites artırması şart görünüyor.
HALK DEVREYE GİRMELİ
Rejimin kendini tahkim etme girişimine karşı hiçbir kişinin ya da partinin tek başına karşı koyma şansı kalmadı. Sandığın ve seçimin sembolik bir onaya dönüştürülmek istendiği, hukukun askıya alındığı bu karanlık tabloda tek çıkış yolu, egemenliğin gerçek sahibinin, yani halkın doğrudan sahneye çıkmasıdır.
Siyaseti seçim takvimlerine sıkıştıran, kuralları iktidar tarafından konulmuş bir sahada maç yapmaya çalışan muhalefet tarzı bu gidişatı durduramaz. Bu gerçek Üsküdar pratiğiyle bir kez daha tescillendi. Artık mahalle mahalle, sokak sokak, işyeri işyeri örülecek ve aşağıdan yukarıya yükselecek, hakiki bir toplumsal itiraza ihtiyaç var. Halkın salt pasif bir "seçmen" kalıbından sıyrılıp, aktif yurttaşlık bilinciyle kendi iradesine, emeğine ve ülkesinin geleceğine fiilen sahip çıkması hayati bir zorunluluktur. Kuralları tamamen iktidar tarafından dizayn edilen, yargının ve kolluğun birer parti aparatı gibi çalıştığı bir oyunda, sırasını bekleyerek kazanmak imkânsızdır. En başta da vurguladığımız gibi; eylemsiz kalıp sadece seçimi bekleyen, o sandıktan çıkamaz. Türkiye'yi içine çekildiği bu cendereden kurtaracak ve demokratik bir ülkeyi inşa edecek yegâne güç, milyonların omuz omuza vererek, kendi kaderini eline almak üzere devreye sokacağı o sarsılmaz toplumsal iradedir.
/././
OVP değil, önce bu ekonomiyi kim çökertti onu konuşalım...-Fikri Sağlar-
Tam da ATATÜRK’ün KIZLARININ Avrupa Voleybol Şampiyonu olduğu gün, iktidar yeni bir “Orta Vadeli Ekonomi Programı” açıkladı...
Sözde çöken ekonomi, bu planla kalkınacak!
***
Ama ne yazık ki açıklanan bu planla; Atatürk’ün Kızlarının yeni başarısının ardından yurttaşların mutluluğu kursaklarında kaldı...
Bugünkü yönetim anlayışı, kazanılan büyük başarıların mutluluğunu dahi yaşamaya izin vermiyor...
***
“Kadınlar Voleybol Avrupa Kupası” madalya töreni sonrası Kaptan Eda Erdem’in akıl ve duygu dolu konuşması kalplerimize kazındı...
Salon “Atatürk’ün askerleriyiz” sloganıyla inlerken Atatürk’ün Kızları, kadınlara ve gelecek kuşaklara başarıları ve akıllarıyla örnek oldular...
Dünyayı yerinden oynatan gücün nedeni, çağdaş, laik, demokratik Cumhuriyetin kazanımlarıydı...
Voleybolcu kızlarımız, “görkemli rol modelliklerini” müthiş bir vakar ve olgunluk içinde dünyaya sergiledi... Gurur duyduk!
Ancak halkın vergileriyle yaşayan TRT, büyük bir kıskançlıkla Atatürk’e olan sevgiyi göstermedi...
TRT yöneticileri bir şeyi unutmasınlar, bu ülke en değerli varlığı olan Atatürk’e yapılan saygısızlığı hiç unutmaz ve ilk fırsatta gereğini yapar!
Yüz akımız olan, “Modern ve mazbut Türk Kadınlarını” temsil eden tüm sporcuları, teker teker kutluyorum...
Emeği geçenlere teşekkür ediyorum...
***
İktidar yine önümüze bir Orta Vadeli Program koydu...
“Enflasyon düşecek, büyüme artacak, bütçe düzelecek, vatandaş rahatlayacak!” dedi...
İyi de önce şu soruya cevap vermeli: “Türkiye ekonomisini bu hale kim getirdi?”
***
23 yılı aşkın süredir ülkeyi muhalefet yönetmiyor...
Merkez Bankası başkanlarını muhalefet değiştirmedi...
“Faiz sebep, enflasyon sonuç” politikasını muhalefet uygulamadı.
Türk lirasının değer kaybının, hayat pahalılığının ve vatandaşın satın alma gücündeki erimenin siyasal sorumluluğu da muhalefetin değil!
AKP iktidarı şimdi kendi yarattığı yangının önünde itfaiyeci fotoğrafı vermeye çalışıyor.
Ama anlamıyor ki “OVP bunun için yetmez...”
Çünkü Türkiye’nin sorunu yalnızca enflasyon değildir; “iktidarın ekonomi yönetimine duyulan güvenin aşınmasıdır!”
***
Yıllarca “Nas var” denilerek ekonomi biliminin temel gerçekleriyle kavga edildi... Cehalet ekonomiyi çökertti...
Enflasyon yükselirken faizler indirildi. Kur patladı...
Ardından “Kur Korumalı Mevduat” getirildi. Kasa delindi...
Sonra yanlış politikanın bedelini temizlemek için yeniden yüksek faize dönüldü!
Şimdi vatandaşa ne deniliyor?
Sabret!
***
Emekli sabredecek. İşçi sabredecek. Memur sabredecek...
Esnaf zamlarla boğuşacak! Genç, iş bulmayı bekleyecek...
Kiracı maaşının büyük bölümünü ev sahibine verecek!
Peki, iktidar ne yapacak?
***
Yeni hedef açıklayacakmış!
Asıl tartışılması gereken iktidarın, sürekli uygulamaya çalıştığı yanlış yöntemlerdir...
Yeni planlarlar yaparak en kolay yol olan, dolaylı dolaysız vergileri yükseltip, halkın sırtından yeniden ekonomiyi düzeltmeye çalışacak olmasıdır...
***
Ekonomiyi düzeltmenin faturası neden sürekli halka kesiliyor?
Vergi sisteminin yükü neden tüketim üzerinden dar gelirlinin omzuna biniyor?
Kamuda gerçek tasarruf neden tepeden başlamıyor?
Kamu ihalelerinde rekabet ve şeffaflık neden tartışılmaz ve bir devlet ilkesi haline getirilemez?
Üstelik ekonomi yalnızca para politikası değildir.
Hukuktur!
Demokrasidir!
Kurumlardır!
Liyakattir!
Bir ülkede yatırımcı yarın hangi kuralla karşılaşacağını bilmiyorsa, Merkez Bankası’nın kararlarının arkasında siyasi müdahale olup olmadığını sorguluyorsa, ekonomik güveni yalnızca yüksek faizle satın alamazsınız...
“Yeter artık” deme zamanı gelmedi mi?
***
AKP’nin ekonomik başarısızlığı tam burada ortaya çıkıyor: Çünkü iktidar; “Türkiye’nin geleceğine duyulan güveni aşındırdı...”
Şimdi “OVP ile bu güven yeniden kurulmak isteniyor.” Mümkün mü? Hayır!
***
Ama artık mesele birkaç puanlık enflasyon hedefi, birkaç milyar dolarlık rezerv veya yeni bir büyüme tahmini değildir.
Mesele, bu hesabı kimin ödeyeceğidir.
Yıllarca yanlış kararları verenler koltuklarında oturacak, faturayı emekli mi ödeyecek?
İşçi mi?
Esnaf mı?
Çocuğuna harçlık veremeyen baba mı?
Pazarda filesini yarım dolduran anne mi?
Hayır.
***
Bir ülkenin ekonomisini yönetenler başarıyı sahipleniyorsa, çöküşün siyasi sorumluluğunu da üstlenmek zorundadır...
İktidar bugün “Ekonomiyi düzeltiyoruz” diyorsa, milletin soracağı tek bir soru vardır:
Nasıl düzeltiyorsunuz?
Çünkü bu ülkeyi 23 yılı aşkın süredir siz yönettiniz!
Direksiyon sizdeydi.
Kararları siz aldınız.
Yanlışları siz yaptınız.
Şimdi hesabı millete ödetip, kurtarıcı rolüne soyunamazsınız!
***
Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir OVP’den önce yeni bir anlayıştır...
Ve halk, sandık önüne geldiğinde yalnızca ekonomiyi sorgulamayacak, yoksulluğu kalıcı hale getiren, emek yerine sermayeden yana olanlardan ve umutlarını yok edenlerden de hesap soracaktır!
Hele, ülkenin değerlerini yandaş emperyalistlere peşkeş çekenleri hiç unutmayacaktır!
Çünkü mutfaktaki yangını artık hiçbir ekonomik sunum gizleyemez...
/././
BİRGÜN









Hiç yorum yok:
Yorum Gönder