19 Eylül 2026 Cumartesi

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -19 Eylül 2026-


Lojmanda Ölü Öğretmen, Villada Önder Hükümlü -Işık Kansu- 

Devlet Bahçeli açıkladı: “Önder” dedikleri terör hükümlüsüne İmralı’da 2 katlı villa yaptırılmış. Hükümlü de “Bana statü vermezseniz villada oturmam” diyesiymiş...

Ne hale geldik!

Ömür boyu hapse mahkûm edilmiş terör hükümlüsüne devlet, özel kullanımı için villa yapıyor, o da hükümlü ile devlet arasında pazarlık konusu oluyor.

Öbür yanda, kimse, villa yaptırdıkları hükümlünün nelerden sorumlu olduğunu umursamıyor.

Örneğin, 1993’te Bitlis’in Erikli köyü öğretmenleri Bayram Tekin ve hamile eşi Yasemin Tekin ile 3 yaşındaki kızları Betül’ün okulun minnacık lojmanında yemek yerken sofra başında takır takır tarandıklarını hiç kimse hatırında tutmuyor. Betül’ün yumuk elleri arasında kalan ekmek kırıntılarını anımsamıyor.

1994’te Mazgirt’te; Rüstem Şen, Metin Kaynar, Ali İhsan Çetinkaya, Mustafa Karınca, Buminhan Temizkan ve Vedat İnan öğretmenlerin, yine küçücük okul lojmanında topluca şehit edildiğini kimse aklının ucuna getirmiyor.

Kimse; İmralı’da villa yaptırılmasına kimin karar verdiğini, niçin ve ne zaman verdiğini, inşaat için kimden izin alındığını, villanının ruhsatı olup olmadığını, ihale açılıp açılmadığını, hangi bütçe kaleminden ne kadara mal olduğunu bilmiyor. Sormuyor da.

Kimse bu memleketin öğretmenlerinin, memurlarının, subaylarının, askere alınmış yoksul çocuklarının, yurttaşlarının; onların ölümünden sorumlu, yerli ve yabancı egemenlerin oyuncağı olmuş İmralı’daki terör hükümlüsü özel villada otursun diye mi toprağa düştüğünü sorgulamıyor.

Düşünün, o villada oturtacakları kişi, statü sahibi olup “demokratik cumhuriyet” kuracakmış!

ZEVAHİRİ KURTARMAK

Muhalefete karşı toptan iktidarın yürüttüğü demokrasi ve hukuk dışı harekâtı gölgelemek için başlatılan göstermelik soruşturmalara tanıklık ediyoruz.

İstihbarat görevlisi Kâşif Kozinoğlu’nun, FETÖ’nün AKP döneminde gerçekleştirdiği yargısal kurgular sırasında cezaevinde gerçekleşen kuşkulu ölümüne ilişkin inceleme bunlardan biri.

Medyaya sızdırılan bilgilere bakılırsa başlatılan soruşturma, gazetecilere, senaristlere, olayın gerçekleştiği dönemde görev yapan kimi kişilere yönelmiş durumda.

Bunlar arasında siyaseten cezaevlerinden sorumlu adalet bakanı yok.

Kozinoğlu’nun öldüğü dönemin adalet bakanı kim? O süreçte AKP milletvekili olan Sadullah Ergin.

Fethullahçıların kumpasları sırasında bakanlık yapan Sadullah Ergin, daha sonra AKP’den ayrılmıştı. 2023 seçimlerinde butlancı Kemal Bey’in cumhurbaşkanlığı sevdası nedeniyle Ankara Çankaya bölgesinden aday gösterilmiş, CHP listesinden milletvekili seçilmiş, ardından DEVA Partisi’ne geçmişti.

Kozinoğlu için yeni açılan soruşturmada, Sadullah Ergin’e soru soran var mı? Yok.

Çünkü amaç zevahiri kurtarmak.

ÜSKÜDAR’IN CEMAAT BAĞLANTISI 

Üsküdar Belediyesi’ne çökme manevrasının hemen ardından belediyenin başkanvekilliğine oturan AKP’li ile AKP’li ilçe başkanı, Aziz Mahmut Hüdayi türbesini ziyaret edip dua ettiler.

Aziz Mahmut Hüdayi adına bir vakıf kurulu.

AKP döneminde Bakanlar Kurulu kararıyla vergi muafiyeti verilen ve kamu yararına çalışan sivil toplum kuruluşu ilan edilen vakıf, Erenköy cemaati ile ilintili. Erenköy cemaatinin kökü, 1930’da Menemen’de Kubilay’ın gericiler tarafından şehit edilmesinden sorumlu tutulan Erbilli Mehmet Esat’a değin uzanıyor.

Daha sonra cemaat, ANAP ve AKP ile yakın ilişkileri olan Topbaş ailesinden gelen isimler tarafından yönetilmiştir.

Bağlantıları sağlamdır yani.

/././

Bir gariplik var burada -Barış Pehlivan- 

Düşün ki...

İşlemediğin bir suçtan, o sırada suç olmayan bir eylemden, suç olsa da zamanaşımına uğramış olaydan, dahası suçu işlediğini itiraf eden bir başka şüpheli varken tutuklanıyorsun.

Bir yanlışlık olmalı, “Bu kadar da olmaz herhalde” dediğin noktada, birden. Kendini yine seni tutuklayan hâkimin karşısında buluyorsun...

Ve o hâkim, “Sen bir de suç örgütü kurmuşsun” diyor, “Savcı seni sorgulamamış ama olsun” diyor, “Tamam, cezaevindesin ama belki kaçarsın” diyor. Ve seni yine tutukluyor.

Senin “Nasıl bir şey bu suç örgütü, avukatım nerede, ne bu suç örgütünün adı” sözlerin ise boşlukta dalgalanıyor.

Avukatlarının tahliye talebini okudum. Oradan bir alıntıyla bitireyim:

“Tutuklama talep yazısı ve kararında örgütün kimlerden oluştuğu, hiyerarşik yapısı, müvekkilimizin örgüt içerisindeki konumu, hangi amaç suçları işlemek üzere hareket edildiği, süreklilik ve elverişlilik unsurlarının hangi somut delillerle gerçekleştiği ortaya konulmadı. Müvekkilimizin ilk tutuklama kararına konu edilen eylemleri, 15 Eylül 2026 tarihli itiraz dilekçemizde maddi ve hukuki yönden ayrıntılı biçimde çürütüldü. Bu eylemlerden bağımsız herhangi bir yeni örgütsel faaliyet veya somut delil gösterilmedi.”

Gazeteci Selahattin Günday’ın öyküsünü okudunuz. Sahi, MİT Başmüşaviri Kâşif Kozinoğlu’nu cezaevinde “kasten öldürme” soruşturması nasıl buraya geldi? Bir şey var bu işte.

O İŞÇİLERE BERAAT

Bundan yaklaşık üç yıl önceydi. Ekvador’dan Mersin Limanı’na gelen muz yüklü bir konteynerin soğutucu motor bölmesine gizlenmiş uyuşturucu, limanda çalışan iki görevli tarafından dışarı çıkarılacaktı. Ama aynı limandaki bir başka çalışanın ihbarıyla operasyon yapıldı ve 54 kilo kokain ele geçirildi. Tutuklanan 12 kişiden biri olan Eyyüp Acar, hem limanda çalışıyordu hem narkotik polisinin muhbirlerindendi hem de uyuşturucu ağının içindeydi. Aynı kişi sonra da itirafçı oldu.

Öğrendim ki aylar süren duruşmalar sonunda Mersin 5. Ağır Ceza Mahkemesi kararını vermiş. Liman çalışanları Eyyüp Acar ve Bedri Atakan Kaya 27 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmış. İstinafın da bozma istemini esastan reddettiği dosya şimdi Yargıtay’ın raflarındaymış.

Dava sonucunun çarpıcı noktalarından biri de iddianamede ağır suçlamalar yöneltilen ve aylarca tutuklu kalan, bir de işten atılan diğer liman işçilerinin beraat etmiş olması.

Bakalım, bir dönemin çok tartışılan bu operasyonunda Yargıtay’ın nihai kararı ne olacak?

/././

SPK her şeyi biliyor, kim kazandı açıklayın -Murat Ağırel- 

Her şeyi bilmek zorunda değiliz.

Fakat mesleğim gereği insanlara anlatabilmek için günlerdir borsada yaşananları anlamaya çalışıyorum.

Fonlar, hisseler, portföy şirketleri, temerrüt, tasfiye...

Rakamlar havada uçuşuyor.

Ama herkesin sorduğu soruyu ben de soruyorum:

Bu nasıl oldu?

Öncelikle bir yanlışı düzeltelim.

Şirketlerin büyüklüğü tek bir hissenin fiyatıyla değil, toplam pay sayısıyla birlikte oluşan piyasa değeriyle ölçülüyor.

Fakat işte tam burada çok daha çarpıcı rakamlarla karşılaşıyoruz.

Destek Finans Faktoring’i inceleyelim.

Şirketin 30 Haziran 2026 tarihli bilançosuna göre özkaynağı yaklaşık 14.8 milyar lira. Altı aylık net kârı 2.6 milyar lira civarında. (KAP)

Buna karşılık yakın dönemde piyasa değeri 800 milyar lirayı aşmış, piyasa değeri/defter değeri oranı 54 kata kadar çıkmış durumda.

Bakın, “Şirketin gerçek değeri 14.8 milyardır” demiyorum. Piyasa bir şirketin muhasebe özkaynağının 50 katından fazlasını fiyatlıyorsa sorulması gereken soru çok açık değil mi?

Bu kimin ve nerenin parası?

Ben sormuyorum sadece.

Sermaye Piyasası Kurulu da bugün yaptığı açıklamada benzer bir ifadeyi kullanıyor.

SPK diyor ki: 2025 yılının son çeyreğinde bazı portföy yönetim şirketlerine ait fonların, fiili dolaşımı düşük hisselerde “ekonomik gerçeklik ve şirket temel finansal büyüklükleri ile açıklanamayacak” fiyat hareketlerine neden olduğu gözlemlendi.

SPK açıklamasındaki tarihe dikkat ettiniz mi? “2025’in son çeyreği” diyor. Yani bugün ortaya çıkmış bir durumdan söz etmiyoruz.

SPK’nin kendi açıklamasına göre konu, 2 Aralık 2025 tarihinde Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek başkanlığındaki Finansal İstikrar Komitesi’nin önüne geliyor.

BU NOKTAYA NEDEN GELDİ 

Yani zaten bir balonun büyüdüğünün farkındalar.

3 Aralık’ta SPK bünyesinde çalışma grubu kuruluyor.

15 Aralık’ta Borsa İstanbul ve Takasbank’tan görüş isteniyor.

18 Aralık’ta nitelikli yatırımcı sınırı 1 milyon liradan 10 milyon liraya yükseltiliyor.

28 Ocak 2026’da taslak Hazine ve Maliye Bakanlığı’na gönderiliyor.

Şubat ayında sektörün ve Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun (MKK) görüşü alınıyor.

17 Haziran’da Türkiye Elektronik Fon Alım Satım Platformu (TEFAS) esasları onaylanıyor.

23 Temmuz’da yeni değerleme kararı alınıyor.

Ve kapsamlı rehber ancak 28 Ağustos 2026’da yayımlanıyor.

Buraya kadar her şey piyasa denetiminin işlediğini gösteriyor.

Peki, SPK ekonomik gerçeklikle açıklanamayan fiyat hareketlerini 2025’in son çeyreğinde gördüyse, konu Finansal İstikrar Komitesi’ne kadar gittiyse, çalışma grubu oluşturulduysa biz bu noktaya neden geldik?

Ben 2002 krizini de banka hortumlamalarını da hatırlıyorum.

Vatandaşın 3 lira 5 lira 100 bin lira 1 milyon lira ne kadar ise parasını kim çaldı?

Yanıt verin.

Keza bir de işin diğer tarafı var.

Gelelim Pusula meselesine...

Pusula Finans Holding, Katılımevim’in önemli ortaklarından biri. Katılımevim belgelerinde Pusula Finans Holding’in payı yüzde 28.42 olarak görülüyor.

Yine Katılımevim’in Pusula Finans Holding’in Gündoğdu Gıda’da yüzde 11.54 pay edindiği açıklanıyor.

9 Eylül 2026’ya geliyoruz.

Tera Grubu, Pusula Finans Holding ve bağlı şirketlerindeki payları devralmak üzere görüşmelere başladığını açıklıyor.

10 Eylül’de temel ticari ve finansal şartlarda mutabakata varıldığı duyuruluyor. Ancak 15 Eylül tarihli açıklamada devir işleminin henüz hukuken ve fiilen tamamlanmadığı özellikle belirtiliyor.

Ve aynı 15 Eylül günü Pusula Portföy KAP’a bir açıklama gönderiyor: “Bazı yatırım fonlarının katılma payı iade ödemelerinde temerrüt oluştu.” Yani yatırımcı parasını geri istiyor ama fon yöneticileri ödeme yapamıyor.

İki gün sonra ne oluyor?

SPK; Tera, Pusula, Hedef, Atlas, A1, Pardus ve Bulls Portföy’ün TEFAS’taki fonlarını işleme kapatıyor ve 130 fonun tasfiyesine karar veriyor.

Aynı süreçte SPK’nin, Katılımevim, Gündoğdu Gıda ve Destek Finans Faktoring paylarındaki işlemler nedeniyle 38 kişi hakkında suç duyurusunda bulunduğu ve iki yıllık işlem yasağı uyguladığı bildiriliyor.

Şimdi tekrar başa dönelim.

Bütün bu işlemler görünmez bir yerde yapılmıyor.

Merkez Kayıt Kuruluşu MKK kendi internet sitesinde, SPK-Borsa İstanbul Gözetim Projesi’ne sürekli veri akışı sağladığını açıkça yazıyor.

KİMLER POZİSYON ALDI 

Borsa İstanbul da piyasalardaki olağandışı işlem kalıplarını elektronik sistemlerle takip ediyor.

Nitekim Borsa İstanbul’un 2025 faaliyet raporunda, işlem kalıpları dikkat çekici bulunan 217 yatırımcı hakkında aracı kurumlara uyarı gönderildiği ve mevzuata aykırılık şüphesi taşıyan işlemler hakkında hazırlanan 99 bilgi notunun SPK’ye iletildiği yazıyor.

Yani sistem kör değil.

Veri var.

Kayıt var.

Gözetim var.

O halde şimdi yapılması gereken çok açık.

Her hamlenin dijital parmak izi bulunuyor. Hem de en ufak işlerin bile. Hatta size şöyle söyleyeyim, klavye üstünde bastığınız tuşun bile dijital olarak ulaşılabilir bir kaydı var.

Dolayısıyla bu hisselerdeki bütün işlem zincirleri çıkarılmalı.

Olağanüstü yükseliş başlamadan önce kimler pozisyon aldı?

Hangi fonlar hangi hisseleri hangi tarihlerde topladı?

Bu fonların yöneticileriyle şirketlerin ortakları arasında ticari veya yönetsel bağlantı var mı?

Aynı hesaplar birbirlerinden alıp satarak fiyat oluşumuna etki etti mi?

Hisseler zirvedeyken kimler satış yaptı?

Fonlara küçük yatırımcının parası hangi tarihlerde girdi?

Ve elbette daha önemli bir soru:

Kamu görevlileri veya yakınları bu hisselerde ve fonlarda işlem yaptı mı?

Bunun cevabı dedikoduyla aranmaz.

Kayıtlara bakılır.

MKK kayıtlarına, banka hareketlerine, aracı kurum hesaplarına ve mal varlığı değişimlerine bakılır.

Çünkü mesele artık sadece “Borsada bazı hisseler çok yükseldi” meselesi değildir.

SPK bugün kendisi söylüyor: Ekonomik gerçeklikle açıklanamayan hareketleri 2025’in son çeyreğinde gördük.

Öyleyse bundan sonra sorulacak soru bellidir:

Gördünüz, gördünüz de peki gördüğünüz andan bugüne kadar kim kazandı, kim kaybetti ve neden engellenemedi?

Asıl dosya burada başlıyor.

/././

24 milyar dolar göz göre göre uçtu -Işıl Özgentürk- 

3.6 milyar lira bir yılda 130 milyar lirayı aşıyor.

Henüz üç yaşındaki bir portföy şirketi 633.8 milyar lirayı yönetiyor.

8.9 milyar liralık varlığı bulunan bir holdingin borsa değeri 1.1 trilyon liraya çıkarak Koç Holding, THY, TÜPRAŞ’ı geçiyor.

Bir yatırım fonunun yıllık getirisi yüzde 3 bin.

Rakamlar inanılmaz ama gerçek. Türkiye sermaye piyasalarında son birkaç yılda yaşandı bunlar. Şimdi müzik durdu.

Birkaç gündür Türkiye’nin en önemli gündemi. Sermaye Piyasası Kurumu (SPK) Tera, Pusula, Hedef, Atlas, A1 Capital, Pardus ve Bulls Portföy’ün kurucusu olduğu 131 yatırım fonunun tasfiye sürecini başlattı. Yüz binlerce yatırımcının parasının bulunduğu fonların büyüklüğü 1.1 trilyon TL’yi buluyor. Farklı hesaplara göre 17 milyar dolardan 24 milyar dolara kadar rakamlar telaffuz ediliyor. Fon kurucuları, yöneticiler hakkında adli işlemler sürüyor. Tutuklananlar, gözaltına alınanlar, yurtdışına çıkış yasağı getirilenler bulunuyor.

Ama şaşırtıcı olan bugün yaşananlar değil. Çünkü SPK’nin açıklamasından öğreniyoruz ki devlet, bazı fonların fiili dolaşımı düşük hisselerde şirketlerin ekonomik gerçekleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleri yarattığını 2025’in son çeyreğinde görmüş. Konu 2 Aralık 2025’te Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek başkanlığındaki Finansal İstikrar Komitesi’nin önüne kadar gitmiş. Önlemler ise Ağustos 2026’da alınmış.

İşte bu nedenle üç gündür yanıt bekleyen soru şu: Madem gördünüz, nasıl bu kadar büyümelerine izin verdiniz?

BAŞ DÖNDÜREN HEDEF 

Örneğin Hedef Holding...

Arkasında Gökalp ailesi var. Yönetim kurulu başkanı Namık Kemal Gökalp ile eşi Sibel Gökalp grubun yönetiminde. Ailenin finans serüveni 1980’lerde Kapalıçarşı’da döviz ve altınla başlıyor. Özellikle 2020 sonrasında büyüme hızlanıyor.

Şubat 2025’te Forbes Türkiye’de yayımlanan söyleşiye göre Hedef çatısı altında İnfo Yatırım, Hedef Portföy, Hedef Girişim, Hedef Yatırım Bankası ve Skyalp’in de aralarında bulunduğu 34 şirket var. Müşteri sayısı 2 milyona ulaşmış, 2025 için 100 milyon dolarlık yatırım planlanmış. Gökalp, “2025 yılında çok daha hızlı büyüyeceğiz” diyor.

Gerçekten de büyüdüler.

Hedef Holding’in toplam varlıkları 2024 sonunda 3.2 milyar lirayken Haziran 2026’da 8.9 milyar liraya çıktı. Ancak borsadaki büyüme çok daha baş döndürücüydü. Şirketin piyasa değeri Ağustos 2026’da bir ara 1.1 trilyon liraya ulaştı.

YERLİ VE MİLLİ TERA! 

Bir başka baş döndürücü hikâye Tera...

Emre Tezmen’in babası Oğuz Tezmen; Milli Piyango Genel Müdürlüğü’nden Ulaştırma Bakanlığı Müsteşarlığı’na, Türk Telekom ve THY Yönetim Kurulu Başkanlığı’ndan Ulaştırma Bakanlığı’na uzanan güçlü bir kamu kariyerine sahip. 1999’da DYP’den milletvekili seçilmişti. Emre Tezmen ise 2005’te Tera’yı kurdu, baba-oğul uzun yıllar şirketin büyük ortakları arasında yer aldı.

Tera Portföy’ün yönettiği varlık 2024 sonunda yalnızca 3.6 milyar liraydı. Bir yıl sonra 130 milyar lirayı aştı. Artış yüzde 3 bin 496 oldu.

YETENEKLİ BAY YARIZ 

Bir de Pusula var.

2023’te kurulan Pusula Portföy’ün yönettiği para, kendi açıklamasına göre 31 Ağustos 2026’da 633.8 milyar liraya ulaştı. Şirketin başında Muhammed Yarız bulunuyor. Mezun olduğu okul Medipol olarak görünse de kesin bilgi yok.

Aslında Yarız’ın adı sermaye piyasasında ilk kez duyulmuyor. SPK, 2022’de Çan2 Termik hisselerindeki işlemler nedeniyle Yarız’ın da aralarında bulunduğu 11 kişiye, piyasa dolandırıcılığı fiillerine ilişkin “makul şüphe” gerekçesiyle altı ay işlem yasağı uygulamış.

Bu olağanüstü büyümelerin siyasetle temasının olmaması mümkün mü? Katılımevim’in arkasındaki Turhan kardeşleri, tasarruf finansman şirketlerine ilişkin düzenlemenin hemen ardından dönemin Plan ve Bütçe Komisyonu Başkanı Cevdet Yılmaz ile AKP milletvekili Feyzi Berdibek ziyaret etmişti.

Emre Tezmen ise kriz patladıktan sonra “yerli ve milli” söylemini kullanıp Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ve ekibine “saygı, sevgi ve inancının sonsuz” olduğunu açıklamıştı.

Tehlikeyi uzun zaman önce gören SPK, çekirdek satan şirkete bile halka açılma izni verirken üç kuruş parasını enflasyonda kaybetmemek için bu rüzgâra kapılan küçük yatırımcı, bugün bu insanların yarattığı fırtınanın mağduru oldu.

Bir başka mağdur ise biziz. Bu paralarla birileri zengin olurken Varlık Fonu’ndaki kamu şirketlerinin kaynaklarıyla, kamu bankası Emlak Katılım’la, bütçeye gelecek yükle ödenecek bu paralar bize enflasyon olarak dönecek.

Ekonomi yönetimine, sorumlu bürokratlara tekrar tekrar soruyoruz:

Madem gördünüz, neden durdurmadınız?

/././

Atlantik 3.0 -Mehmet Ali Güller- 

NATO 3.0’ı konuşuyoruz ama Atlantik 3.0’ı da konuşmalıyız.

ABD ve İngiltere’nin II. Paylaşım (Dünya) Savaşı sırasında temellerini attığı Atlantik dünyası dönüşüyor.

ABD, Kanada ve Batı Avrupa ülkelerinden oluşan Atlantik 1.0, 1991 sonrasında Doğu Avrupa ülkelerinin katılımıyla Atlantik 2.0’a dönüşmüştü. Bu bir genişlemeydi.

Ancak inşası başlayan Atlantik 3.0 ise bir dönüşüm: Genişleyen ama iki kutba ayrışarak dönüşen Atlantik.

TİCARET SAVAŞI 

Atlantik 3.0’ın en temel karakteristiği ABD’nin Atlantik içinde yalnızlaşıyor oluşudur. Bu yalnızlaşma, ABD açısından zorunlu bir tercihtir. Çin’le arasındaki makas kapanan ABD, iktisadi çareyi düşmanına da müttefikine de “gümrük duvarı” yükseltmekte arıyor.

ABD Başkanı Donald Trump’ın birinci döneminde başlayan ve Joe Biden döneminde belli ölçülerde süren ama Trump’ın ikinci döneminde derinleşen “müttefiklere ticaret savaşı” Atlantik 2.0 dünyasında ciddi bir kırılma yarattı.

DONROE’NUN YÜKLEDİĞİ AĞIRLIK 

Artık buna ABD’nin Batı Yarım Küre’ye egemen olmayı hedefleyen Donroe Doktrini de eklendi. Zira bu doktrinin gereği olarak ABD, AB toprağı durumundaki Danimarka’ya bağlı Grönland’ı istiyor ve kuzey komşusu Kanada’yı 51. eyaleti yapmaya çalışıyor. Beyaz Saray’ın baskısıyla dijital harita platformları Trump’ın istediği yeni coğrafi isimlendirmeleri kullanmaya başladı bile.

Bu doktrin aynı zamanda ABD’nin Avrupa’da güç azaltmasını ve yük paylaşımını Avrupalılara dağıtmasını öngörüyor. Bu da AB ülkelerini silahlanmaya, başka alanlardan askeri alana bütçe kaydırmaya, savunma harcamalarını yüzde 3’ün üzerine çıkarmaya zorluyor. Daha önemlisi ABD’nin yük paylaşımı stratejisi, AB’nin Ukrayna’daki yükünü ağırlaştırıyor.

AB-KANADA ORTAK ÜYELİĞİ 

Bu tablo karşısında çıkış arayan Atlantik ülkelerinin başında Kanada geliyor:

1) Kanada ile AB arasında “ortak üyelik” modeli görüşülüyor. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in “ortak üyelik” önerisi 29- 30 Ekim’de AB-Kanada zirvesinde ele alınacak. Trump, AB ile Kanada arasında olası bir “ortak üyelik” sağlanmasını, ABD’ye yönelik “düşmanca bir eylem” olarak değerlendirdi ve “sert karşılık” vereceklerini belirtti.

2) Kanada AB ile mevcut Kapsamlı Ekonomik ve Ticaret Anlaşması (CETA) dışında, AB ile savunma sanayisi, kritik minareller, enerji ve teknoloji alanında işbirliğini derinleştirmek üzere adımlar atıyor.

KANADA JEF’E BAŞVURDU

3) Kanada, ayrıca AB’nin Avrupa İçin Güvenlik Eylemi (SAFE) girişimine katılacağını açıkladı.

4) Kanada, İngiltere öncülüğündeki Müşterek Sefer Kuvveti’ne (JEF) başvurdu. İngiltere öncülüğünde kurulan JEF, Danimarka, Estonya, Finlandiya, İzlanda, Letonya, Litvanya, Hollanda, Norveç ve İsveç’ten oluşuyor. İngiltere öncülüğündeki bu askeri yapı, bir açıdan NATO içinde “küçük NATO” görüntüsü veriyor ama bir yandan da İngiltere’nin Avrupa içinde kurduğu bir “küçük Avrupa” ittifakı izlenimi doğuruyor.

5) Öte yandan Kanada, Temmuz ayında, yine İngiltere’nin öncülüğündeki Küresel Savaş Uçağı Programı’na (GCAP) “gözlemci” olarak katıldı. İngiliz BAE Systems, İtalyan Leonardo ve Japon Mitsubishi Heavy Industries tarafından yürütülen program, yeni nesil bir hayalet avcı uçağını hizmete sokmayı amaçlıyor.

ATLANTİK ÇAĞININ SONU

Kanada’nın Atlantik içinde ABD’ye karşı Avrupalı güçlerle işbirliği araması, ABD’nin AB’ye açtığı ticaret savaşı, ABD’nin Ukrayna yükünü AB’ye yüklemesi, Avrupalı ülkelerin ABD’nin İran savaşına destek vermemesi, İngiltere’nin Doğu Avrupa ve Baltık ülkeleriyle yakın işbirliğine girmesi, Almanya ve Fransa ile İngiltere’nin rekabeti, AB içindeki Almanya ile Fransa rekabetine Polonya’nın da eklenmeye başlaması...

Görüleceği üzere Atlantik 3.0, genişleyen Atlantik dünyasının, ilhak tehditleri ve ticaret savaşı altında, kendi içinde ayrışması demek. Aynı zamanda Atlantik çağının sonu demek.

/././

Bile bile lades -Miyase İlknur- 

Olacağı buydu. Sonunda beklenen oldu. Aralarında Tera Yatırım Menkul Değerler AŞ’nin de bulunduğu yedi portföy yönetim şirketinin yol açtığı nur topu gibi yatırım fonu krizimiz oluştu.

Daha 2022’de Mehmet Akdere ve Ahlatçı’nın yol açtığı vadeli işlemler krizinin yaraları sarılmamışken bu kez de yatırım fonu krizi ile karşı karşıya kaldık.

Bu fonları işleten yatırım ve menkul değerler şirketlerinin manipülatif ve riskli işlemlerini sadece izleyen ekonomi yönetimi ve SPK’nin adı şaibelere karışmış şirketlere nasıl izin verdiği de ayrı bir soru işareti.

Zira aralarında en büyük yatırım fon şirketlerinden Tera Yatırım ve Menkul Değerler AŞ’ye borsada halka açılma ve işlem yapma izni verildiği 2022 yılında “SPK’den tartışmalı onay/Bavullarla para taşıyana izin” başlıklı haberimizde gerekli uyarıyı yapmıştık. Bu uyarıdan önce en az 6-7 kez hakkında yakalama kararı bulunan Kasım Garipoğlu’nun GKFX adlı lisansız şirketinde kayıt dışı 14 milyon doları bavullarla gönderip yurtdışı foreks piyasalarında işlem yapan şirketlerinden biri de Tera Yatırım ve Menkul Değerler AŞ’ydi.

Tera Menkul Değerler’e SPK’nin nasıl izin verdiğini sorgulayan 26 Aralık 2022 günkü gazetemizde Miyase İlknur’un haberinde şunlara dikkat çekmiştik:

BAVULLAR DOLUSU PARA TAŞINDI

İngiltere merkezli International Finance House Ltd isimli şirketin Türkiye şubesi olarak faaliyet gösteren ve uluslararası metatrader platformu (Forex) üzerinden işlem yapan GKFX şirketine Kapalıçarşı’daki bazı şirketlerle birlikte Tera Menkul Değerler Şirketi AŞ’nin de bavullarla yaklaşık 350 milyon lira para göndermesi ve kaldıraçlı piyasalarda yatırılan paraları yine bavullarla teslim alması gerek iddianamede gerekse tanık ifadelerinde ayrıntılı olarak anlatılmasına karşın SPK tarafından bugüne kadar bir soruşturma açılmadı. Bu paraların kaynağına ilişkin Bakırköy Cumhuriyet Savcılığı da soruşturma yapmadı.

KARA PARA ŞÜPHESİ 

GKFX şirketi müşterilerine ait olan 30 milyon doların profesyonel çalışanları tarafından çalındığı iddiasıyla müşteki olduğu davada paraları kaybolan ve aralarında Tera Menkul Değerler AŞ’nin de bulunduğu şirketlerin davacı olmaması da bavullarla gönderilen paraların kaynağı hakkında merak uyandırdı.

Kara para şüphelerini akla getiren bu işlem iddianamede şöyle geçiyor: “Müşteki dilekçesi incelendiğinde müşteki GKFX Financial Services Ltd isimli şirketin İngiltere merkezli International Finance House Ltd isimli şirketin Türkiye şubesi olduğu, GKFX Financial Services Ltd isimli şirketin finansal anlamda çalıştığı çok sayıda şahıs ya da şirketin olduğu, yürütülen soruşturmaya konu olan olayların müşteki şirketin ülkemizde ağırlıklı olarak çalıştığı AZCO, TERA (Tera Menkul Değerler), DOĞUŞ GOLD, REM (Venbey Yatırım Menkul Değerler AŞ), KUTUP (Haşimoğlu Döviz ve Altın AŞ), MG isimli kurumsal şirketlerle yapılan nakit para işlemlerinden kaynaklandığı, ilgili kurumsal şirketlerin müşteki şirket nezdinde Metatrader Platformu (Forex işlemleri yapılan yazılımsal altyapı) kullanıcı hesaplarının olduğu, bahse konu kurumsal şirketlerin Metatrader Platformu üzerinde işlem yapabilmek amacıyla müşteki şirkete elden nakit paralar getirdikleri, kurumsal şirketler tarafından müşteki şirkete getirilen nakit tutarların kurumsal şirketlerin Metatrader Platformu kullanıcı hesaplarına yansıltıldığı, kurumsal şirketlerin Metatrader Platformu kullanıcı hesabı üzerinden de Forex işlemler gerçekleştirdikleri anlaşılmıştır.

TERA isimli kurumsal müşteri tarafından müşteki şirket nezdindeki Metatrader platformunda 2020 yılı içerisinde 13 milyon 950 bin USD para yatırma, 10 milyon 650 bin USD para çekme işlem hareketlerinin olduğu, 2020 yılı sonu itibarıyla 3 milyon 300 bin USD bakiyesinin olduğu görülmüştür.”

Uzakdoğu piyasasında kaldıraçlı işlemler için yatırım yapan Tera Menkul Değerler’in banka kurma izni aldıktan sonra aynı yöntemi kullanmayacağına ilişkin BDDK ile SPK’nin nasıl bir garanti aldığı bilinmiyor.

BANKER FACİASININ BENZERİ

Ekonomi yönetimi ve SPK, göstere göstere gelen krizin ayak seslerini duymazlıktan geldi. Süreç zira bu Yatırım Fonları’nda düşük işlem hacimli hisselerde pozisyon aldığı ve bu hisse senetlerinin piyasa değerlerinin üzerinde fiyatlandırıldığı, manüpülatif şekilde yükseltildiği ama yeni yatırımcı gelmeyince önce füze hızıyla yükselen hisse senetleri aynı hızla aşağı çekildiği süreç sadece izlendi. Sonunda bu fonlardan “zararın neresinden dönsen kardır” diyerek hızla çıkmak isteyen yatırımcı sayısı çoğalınca likidite krizi yaşandı. Aynı 1980’lerdeki Banker Faciası’nın benzerini yaşıyoruz.

/././

Ya onlar da öldürüldüyse...-Miyase İlknur- 

Kâşif Kozinoğlu’nun şüpheli ölümüyle ilgili açılan soruşturmada hepimizi ürküten bilgiler ortaya saçıldı. İlk kez bir ölümle ilgili bir dizi film gündeme oturdu. Şimdi oturmuş Kurtlar Vadisi adlı dizinin geçmiş bölümlerini izleyerek zehir hafiyelik yapıyoruz.

Peki Ergenekon kumpas davası sürecinde şüpheli şekilde ölen sadece Kâşif Kozinoğlu muydu acaba?

Bu dönemde ne çok ölüm gerçekleşti. Kimine intihar denilip geçildi. Kimine ise kanser, kalp krizi dendi.

Şimdi kafamda deli sorular. İlhan abi (İlhan Selçuk), 21 Mart 2008 günü sabah gün doğmadan evinden gözaltına alındı. Dört gün Vatan Caddesi’ndeki Emniyet müdürlüğünde kaldıktan sonra savcılıkça serbest bırakıldı. Özgürlüğüne kavuştuktan iki gün sonra kalp krizi geçirdi ve yoğun bakıma kaldırıldı. Sonra ağır bir baypas ameliyatı ve tam bir yıl sonra da pıhtı atması sonucu aramızdan ayrıldı.

Evet, 1978’de bir kalp krizi geçirmişliği vardı ama gözaltına alınmasından önce sapasağlamdı. Hatta gözaltına alındığı sabahtan önce gece boyunca arkadaşlarıyla oturup sohbet etmişti.

Ne oldu da bırakıldıktan sonra kalp krizi geçirdi?

Belki yaşadığı stres nedeniyle kalp krizi geçirmiş olabilir. Ama ya öyle değilse...

Gelelim ikinci kişiye. Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Örgütü diye üfürükten bir örgüt ortaya çıkarıldı. Sanıkları arasında Kurtlar Vadisi izleyip Polat Alemdarlığa soyunmuş birtakım yeniyetmenin yanında bir önemli isim de sanıklar arasındaydı. Kimdi bu kişi?

“Çiço” kalaplı uluslararası silah tüccarı Halit Bozdağ Güngör. Bulgar ve Rus istihbarat örgütleri ile iş yapan, İranlı ve Rus ortakları bulunan Çiço, savcılık soruşturmasında “devlet sırrı” olduğu gerekçesiyle ifadesini kapalı oturumda vereceğini söyledi. Çiço hakkında 57 yıl hapis istenirken serbest bırakıldı. Ardından apar topar hastaneye yatırıldı. Ortakları ve yakınlarını arayarak “Beni öldürecekler, ne yapın edin beni hastaneden kaçırın” diye haber yolladı. Birkaç gün sonda öldüğü açıklandı. Yakınlarının iddiasına göre ne cesedi kendilerine gösterildi ne de defin sırasında mezara yaklaştırıldılar.

Peki Çiço öldü mü yoksa?...

CHP eski il başkanı Mehmet Bölük, FETÖ’cüler tarafından “karanlıklar prensi” CIA Ortadoğu Masası Şefi Richard Perle’ye şikâyet edildi. Ukrayna’da şüpheli trafik kazasında öldü. Aracı kullanan şoföre hiçbir şey olmazken Bölük’ün boynu kırılarak öldüğü söylendi. Otopsi raporu yok. Zira şoförün abisi de o ülkede ve doktor. Bu doktor “Otopsi raporunu ben yazarım” demiş. Olay kapatıldı.

Bölük öldü mü öldürüldü mü?

Danıştay saldırısında Mustafa Özbilgin’i katleden ve gazetemize bomba atan Alparslan Aslan, Özel Harekat Daire Başkanı Behçet Oktay, Yüzbaşı Olgun Ural, Kurmay Albay Berk Erden, Hâkim Albay Tanju Ünal, Deniz Tabip Yarbay Nursal Gedik, Deniz Yüzbaşı Doğan İlhan’ın bu süreçte intihar ettiği açıklandı. Bir de evinde ölü bulunanlar var; JİTEM’ci emekli Albay Abdülkerim Kırca, emekli Albay Tarık Akça.

Bu süreçte bu kadar rütbeli ve davadan yargılanan ya da ihbarcı olarak kullanılan ismin ölümü tesadüf olabilir mi sizce?...

Bu işte bir katakulli var gibi.

/././

Demsiz densizlik -Özdemir İnce-

“Densizlik” ile “demsizlik” arasında bir harf farkı var. Buradan giderek “densiz DEM” konulu bir yazıya başlayabiliriz. 28 Ağustos 2026 günkü Cumhuriyet gazetesinden kesik yaparak “‘Çerçeve’yi taşıran sözler” başlıklı haber üzerine yazmak için ayırmışım. Ve kesiği yapıştırdığım kâğıdın boşluğuna da bir şeyler karalamışım. İlkin bunu okuyalım:

[DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, TSK (Türk Silahlı Kuvvetleri) tarafından etkisiz hale getirilen PKK militanları için kurulan taziye çadırında “dört parça Kürdistan coğrafyası”(1) deyişini kullanarak “Yüzyıllardır yok sayılan Kürt halkı için ‘Hayır Kürtler vardır. Bu coğrafyanın kadim halkıdır’ diyerek ‘Mücadeleye katıldılar’ buyurmuş. Doğrudur, bu coğrafyada Kürt aşiretleri vardır ve bu aşiretler Osmanlı Devleti’nin vassalıdır.(2)]

Tülay Hatimoğulları türünden gerçeksiz ve gerekçesiz goygoycuların bu densizce kabarmaları hiç şaşırtmıyor beni. Tarihin kayıtlarında vardır: Mısır seferi dönüşünde Osmanlı padişahı Yavuz Sultan Selim, vezir İdrisi Bitlisi’yi görevlendirerek çevrenin Kürt beylerine gönderir. Yavuz Sultan Selim, Kürt beylerinin toplanarak aralarından birini beylerbeyi seçmelerini istemektedir. Beylerin hepsi kendileri beylerbeyi olmak istediklerinden aralarından birini beylerbeyi seçemezler ve beylerbeyini padişahın atamasını isterler. Padişah elbette gerekeni yapar ve Bıyıklı Mehmet Paşa’yı Diyarbekir’e beylerbeyi yapar.

Bu olayla ilgili olarak Kürt beylerinin Allah’ın birliği dışında hiçbir konuda anlaşamadıkları söylenir. Tülay Hatimoğulları bu olayı bilmiyor mu, bencil ve muhteris Kürt beylerinin halini bilmiyor mu? Yüzyıllardır Kürt halkını kimler “yok” saymaktadır? Osmanlı mı, Türkiye Cumhuriyeti mi yoksa Kürt aşiret beyleri mi? Aşiret düzeninden “halk” ya da “ulus” düzeyine çıkamamış insanlar özgürleş(e)memiş topluluklardır, bunlara yığışım denir. Bunun sorumlusu aşiret düzeni değil mi? Oy vereceği yer için aşiret kararını bekleyen varatığa “özgür insan” denir mi? Tülay Hatimoğulları ve onun gibiler ülke çapında siyaset yapmadan önce Kürtleri aşiret düzeninin zincirlerinden kurtarmak için çaba göstermek zorundadırlar. Ne var ki bu özgürlüğü kazanmak için ilkin “aşiret beyi”nin otoritesini yenmek gerekmektedir. Haydi görelim!

Yüzyıllardır Kürt halkının yok sayıldığını iddia etmek, “Hayır Kürtler vardır. Bu coğrafyanın kadim halkıdır” demek lafazanlıktır. Tülay Hatimoğulları’na bir halkın, bir ulusun nasıl var olduğunu öğretecek değilim. Avrupa’nın her ülkesinde Kürtlere benzer etnik topluluklar var. Var ama hiçbiri bizimkiler gibi aşiret düzeninde tutsak değil. Örneğin Fransa’nın durumuna bakalım: Fransızlar (yüzde 45), Oksitanlar (yüzde 14.6) (Oksitanya), Bretonlar (yüzde 8.76) (Brötanya), Katalanlar (yüzde 0.57), Korsikalılar (yüzde 0.51) (Korsika), Basklar... Haydi İspanya’ya da bakalım:

Hükümet sistemi: İspanya bir parlamenter monarşidir. Kral devlet başkanıdır ancak görevi semboliktir ve doğrudan yürütme yetkisi yoktur. Siyasi güç parlamentoya ve başbakana aittir.

Ulusal egemenlik: Egemenlik hakkı, tüm yetkilerin kaynağı olan İspanya halkına aittir.

Demokratik ve sosyal hukuk devleti: Temel hak ve özgürlükleri güvence altına alır; sosyal adaleti ve hukukun üstünlüğünü savunur.

Özerklik sistemi (devletin yapısı): Ülkeyi oluşturan etnik grupların ve bölgelerin özerkliğini tanır. İspanya halklarının ve milletlerinin kendi kendini yönetme haklarını güvenceye alır.

İspanya’da neden özerklik sistemi vardır? Franco’nun devrilip demokrasinin gelmesi sayesinde mi? Tülay Hatimoğulları öyle sanabilir ama öyle değil, İspanya’nın siyasal yapısı ezelden beri böyledir.

17 özerk bölge: Endülüs, Aragon, Asturyas, Balear Adaları, Bask Bölgesi, Kantabria Kastilya-La Mancha, Kastilya ve Leon, Katalonya, Ekstremadura, Galiçya, Kanarya Adaları, La Rioja, Madrid, Murcia, Navarra, Valensia. Ayrıca Kuzey Afrika’da yer alan ve statü olarak bu grupta bulunan iki şehir vardır: [Ceuta (Sebte), Melilla]

Barselona Metropol Bölgesi, İspanya’nın Katalonya özerk bölgesi sınırlarında bir Katalan şehri olan Barselona ve çevresindeki kasabaları içeren 36 şehir ve belediyeden oluşan bir birliktir. (Yüzölçümü yaklaşık 630 km²). Bu bölgede 3.16 milyondan fazla insan yaşamaktadır. Barselona söylentiye göre MÖ 3. yüzyılda Kartacalılar tarafından eski bir İberya kenti üzerine kurulmuştur. Kentin adı, eski İberce Barkeno sözcüğünden gelir. Latince kaynaklarda ise Barcino, Barcilonum ve Barcenona olarak anılır.

MÖ 218’de Romalılar tarafından fethedildi ve MÖ 1. yüzyılda sömürge statüsü aldı. Kent Roma döneminde Colonia Faventia Julia Augusta Pia Barcino adını almış, Mağriplilerce de Barcaluna olarak adlandırılmıştır.

***

İşte böyle DEM’in sayın milletvekili Tülay Hatimoğulları, Barselona MÖ 3. yüzyılda Kartacalılar tarafından kurulmuş ve çoğu zaman özerk olmuş bir kent. İspanya’da özerk olarak tanınan bölge ve kentlerin tarihi 2 bin yıldan daha fazla. Zatı âliyeniz de şimdi Türkiye adıyla anılan Anadolu’da Kürtler tarafından kurulmuş bir kent adı verebilir misiniz? Ama lafa değil belgeye dayanan. Kürtler belki de Hz. Adem’den bu yana Anadolu’nun egemeniydi... İzmir’in Kürtçe adı ne? Hazıra konmak, “hazır”dan pay istemek, “ortak kurucu olmak” iddiaları çok kolay. Belge ve kanıt nerede? Ancak tersine bir kanıt var: 1920’lerde Türk nüfusu 13 milyon 648 bin 270. Kürt nüfusu ise 1.1-1.2 milyon. Aradaki fark neredeyse 13 kat. Aradaki kültür farkı da belki o kadar. Cumhuriyetin düzeni bu gerçekler üzerine temellendi. Bereket versin ki Türkiye Cumhuriyeti bir şirket değil; şirkette sermaye payı 13 lira olan ortak karşısında payı 1 lira olan ortak ağzını bile açamaz. Türkiye Cumhuriyeti’ni ne mutlu ki Türk ve Kürt sermayedarlar kurmadı; Atatürk’ün dediği gibi Türk(iye) halkı kurdu.

Bu son cümleden sonra sayısı Kurtuluş Savaşı sırasında tarihin defterine yazılan üç Kürt isyanını yazmamız gerekmez mi? Simko (1919-1922), Ali Batı (11.5.1919) ve Şeyh Mahmut Berzenci (21.5.1919) isyanları. Ve özellikle de 6 Mart 1921’de başlayan Koçgiri İsyanı veee 4 Eylül 1924-2016 (Hendek operasyonları) arasında 32 isyan ve ayaklanma. Kal neymiş, ortak vatanmış, kurucu ortaklıkmış. Hadi canım sen de!

***

Dersin tamamlanması için Tülay Hatimoğulları’nın 15 Eylül 2026 günü yayımlanan “İki kurucu halk mavalı” başlıklı yazımı da eğitim gereği bulup okumasını tavsiye ederim.

(1) Türkiye, İran, Irak, Suriye.

(2) Vassal: Kendisinden daha güçlü bir başka devlete veya imparatorluğa, ekonomik, askeri ve siyasi olarak bağımlı olan, ast konumdaki ikincil topluluk.

/././

İki kurucu halk mavalı -Özdemir İnce- 

Prof. Dr. Oktay Uygun’un FEDERAL DEVLET (1) adlı kitabının 327. sayfasında yer alan “İki Kurucu Halk” bölümünü çok önemli bulduğum için okumanıza sunuyorum:

***

[İki kurucu halk görüşü hukuki açıdan incelendiğinde, şu noktayı vurgulamakta yarar var: Türkiye’nin tek bir halktan değil, halklardan oluştuğunu ileri sürmek, (kin ve nefrete tahrik edici nitelikte olmamak kaydıyla) bir süredir ifade özgürlüğü çerçevesinde görülerek cezai yaptırıma maruz bırakılmıyor. Yargıtay’ın bu yöndeki kararlarının istikrar kazandığı söylenebilir. Buna karşılık, farklı halkların varlığı ya da iki kurucu halk görüşü, siyasal partiler aracılığıyla savunulduğunda, bir yaptırımla karşılaşma olasılığı vardır. Bu yöndeki görüşler Siyasi Partiler Kanunu’nun 78, 81 ve 82. maddelerinin ihlali anlamına gelebilir. Anayasa Mahkemesi’nin ÖZDEP, Sosyalist Türkiye Partisi ve Emek Partisi kararlarında, bu partilerin Türkiye’de Türk ve Kürt halkları/ulusları bulunduğu görüşü “ırk esasına dayalı ayrımcılık” olarak nitelendirilerek SPK’nin yukarıda sözü edilen maddelerine aykırı bulunmuştur. Mahkemenin bu içtihadı doğrultusunda, “iki kurucu halk” görüşünün parti kapatma nedeni sayılacağı son derece açık görünüyor. Kuşkusuz Anayasa Mahkemesi’nin, ileride bu konudaki görüşünü değiştirmesi ve Yargıtay içtihatları ile uyumlu yeni bir çizgi oluşturması mümkündür. Siyasal partiler bakımından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin içtihatları ile uyum sağlamak amacı, böyle bir gelişmeye yol açabilir.

Türkiye’de üzerinde pek bir tartışma olmaksızın kabul edilen görüşlerden biri, federal sistemi savunan bir partinin, anayasanın değiştirilemez hükümlerinden biri olan (m.3) “devletin ülkesi ve mille­tiyle bölünmez bütünlüğü ilkesi”ni ihlal edeceğidir. Anayasanın 68. maddesinde siyasal partilerin bu ilkeye aykırı hareket etmeleri yasaklanmıştır. Söz konusu ilke, Siyasi Partiler Kanunu’nun 78, 80, 81 ve 82. maddelerinde somutlaştırılmıştır. SPK’nin belirtilen maddeleri içinde federalizm ile doğrudan ilgili görünen hüküm, devletin tekliği ilkesinin korunması kenar başlıklı 80. maddedir. Maddenin tam metni şöyledir: “Siyasi partiler, Türkiye Cumhuriyeti’nin dayandığı devletin tekliği ilkesini değiştirmek amacını güdemezler ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar.” Bu maddede, siyasal partilerin devletin üniter yapısını değiştirmek istemeleri parti kapatma nedeni sayılmıştır. Maddede “üniter” sözcüğü geçmemekte, “devletin tekliği ilkesi” ifadesi kullanılmaktadır. Maddenin gerekçesinde, “Devletimizin federe ve konfedere devletler gibi teklik ilkesine aykırı bir nitelik taşımadığı, bu ve buna benzer ayırmaların devletin ve milletin bütünlüğü ilkesine ve toplum yararına ters düşeceğinden bu yolda bir amaç güdülmesinin madde ile yasaklandığı” belirtilmiştir.]

***

Okuduğunuz yazının yasal hali TC Anayasası’nın 3. maddesinde yer almaktadır: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.” 2000’li yılların başında aynı tartışmaları yaparken zekâsıyla keramete kıç attıran bir üniversite hocası (2) “Devletin ülkesinin bölünmezliğini anlıyorum da milletin bölünmez bütünlüğünü anlamıyorum” deyince “İki kurucu halktan ya da halklardan söz ediyorsun ama milletin bütünlüğünü böldüğünün farkında değilsin” diye karşılık vermiştim.

Prof. Dr. Oktay Uygun, “Türkiye’nin tek bir halktan değil, halklar­dan oluştuğunu ileri sürmek, (kin ve nefrete tahrik edici nitelikte olmamak kaydıyla) bir süredir ifade özgürlüğü çerçevesinde görüle­rek cezai yaptırıma maruz bırakılmıyor” diye yazıyor ama siyasal nitelikli “iki kurucu halk” iddiasını bir başka bağlamda değerlendirmek zorundayız.

Sanki Kurtuluş Savaşı’na başlamadan önce Mustafa Kemal Paşa (olmayan) Kürt aşiretleri birliğinin (olmayan) reisiyle komutanlığı paylaşmış gibi; sanki birbirleriye uzlaşamayan aşiret beyleri bir ordu hazırlayıp Mustafa Kemal Paşa’nın emrine vermiş gibi... Kuşkusuz savaşan orduda ülkede mevcut bütün etnik kökenli askerler olduğu gibi Kürt kökenliler de vardı. Ancak bazı Kürtlerin dışında “Türk üst kimliği” bağlamı içinde yer alan hiçbir etnisite (Zaza, Arap, Laz, Çerkez, Gürcü, Arnavut, Pomak, Kürt, Boşnak...) “kurucu ortak” savında bulunmuyor. “Kurucu ortak” savında bulunanlar, anlaşılan, şirket olmayan devletin kurucu ortakları da olmayacağını, olamayacağını bilemeyecek kadar cahiller.

***

Bu türden zırva iddialar karşısında bile kırıcı olmamak için yedi dereden su getiriyorum ama bu kez eşiği aşacağım: 2026 yılında bile “aşiret” bukağısından kurtulamamış ayrılıkçı zihniyet Türkiye Cumhuriyeti’nin nasıl kurucu ortağı olur?

(1) XII Levha Yayınları, Kasım 2007.

(2) Prof. Dr. Baskın Oran

/././

TKP Genel Sekreteri Okuyan, gazetemizin yazarı Terkoğlu'nun sorularını yanıtladı: 'Cumhuriyet değerlerine dönük siyaset üretilmeli'-Aytunç Ürkmez- 

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan; gazetemiz Cumhuriyet'in yazarı Barış Terkoğlu'nun sorularını yanıtladığı kitap kapsamında Ankara'da düzenlenen söyleyişide açıklamalarda bulundu. Okuyan; "Aslında AKP'ye karşı mücadele nasıl olmalı? Sermaye karşısındaki geniş halk tabakasına ve Cumhuriyet değerlerine dönük siyaset üretimiyle" derken, Türkiye soluna ilişkin "CHP-DEM gölgesinde siyaset yapmanın sola verdiği zararı görmedilerse ne diyeyim. Türkiye solunu yan yana getirince bu haliyle bir şey çıkmaz. Türkiye solunda perspektif problemi var" ifadelerini kullandı. Okuyan, "Siz bu ülkeyi yönetebilir misiniz?" sorusuna; "Türkiye'yi biz kendi kadrolarımızla yönetiriz kadar kafayı yemedik. Bu ülkenin yurtsever cumhuriyeçi kaynağı var, bunlarla yönetiriz" yanıtını verdi.

Gazetemizin Cumhuriyet'in yazarı Barış Terkoğlu’nun hazırladığı ve Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın yanıtlarından oluşan "Kemal Okuyan ile Söyleşi: Komünistliğin Ne Lüzumu Var?" kitabının imza ve söyleşi etkinliği Ankara Çankaya Sahne’de gerçekleştirildi.

Konuşmasının başında kitabın 1. haftasında 3. baskısını yaptığını vurgulayan Terkoğlu; kitabın gazeteci sorularına Okuyan'ın verdiği yanıtlardan oluştuğunu belirtti.

'SİSTEM TIKANMIŞ DURUMDA'

Terkoğlu: "Komünistliğin ne lüzumu var?"

Okuyan: "Bugüne sıkışmış haberler var. Mesela yatırım şirketleri. Adalet Bakanı'nın çıkıp; 'Erdoğan'ın seçilmesi için seçim yapacağız' demesi... Bunları üst üste koyunca Komünizmin lüzumu ortaya çıkıyor. Kitapta şunu anlatmaya çalıştık; bunlar oluyor çünkü sistem tıkanmış durumda."

'TOPLUM BAŞINA GELEN FELAKETİ HENÜZ DAHA ANLAMADI'

Terkoğlu: "İnsanlar, yoksulluğun bu kadar arttığı bir dünyada bu kadar doğruyu söylemenize karşın neden arkanızda durmuyor?"

Okuyan: "Hak verip de destek olmamak Türkiye'de yaygın bir alışkanlık. Bu toplum başına gelen felaketi henüz daha anlamadı. Yoksulluğu sürdüremeyecek kadar geniş kesim var. Bir kesim maçı sürdürmeye çalışıyor. Ama hala Türkiye'yi ve dünyayı anlamayan bir kesim var. Biz bu coğrafyada ağır darbeler gördük; ama savaş görmedik. Aslında 2. Dünya Savaşı'nı görmedik. 2. Dünya Savaşı'nı yaşayan toplumlarda gelişmeler karşısında daha tetikte olma durumunu görüyorum. Türkiye'de bir kesim ise 'Daha o kadar değil' diyor. Bahsettiğim kesimin kolaycı çözümlere destek verme sorunu var. Ortak zemimde buluştuğumuz bir kesimi hala düzen siyasetinden koparamadık."

'İYİ İNSANLARIN BAŞARILI OLABİLECEĞİNE İNANCINI KAYBETTİ TOPLUM'

Terkoğlu: "İnsanlar kötü niyetten değil, bu düzenin değişmeyeceğine inanıyor. Anketlere bakıyorum, insanların 2. tercihinde daha görünürsünüz. Bunu nasıl aşacaksınız?"

Okuyan: "Bazen sokak röportajlarını izliyorum, 'Komünistlere oy vereceğim, onlar iyi insanlar' diyor. Sanırım sorunun cevabı burada. İyi insanların başarılı olabileceğine inancını kaybetti toplum."

'BU BİR TUZAK, KOLAYCILIK'

Terkoğlu: "İnsanlar size neden gitsin demiyor"

Okuyan: "Diyelim ki Erdoğan kaybetti, o akşam mutlu olan insanların parçası oluruz. Ama Türkiye'nin hiçbir sorunu bitmez. Hatta bu korkunç yapı referans noktasını yitirdiğinde alternatifini hızlıca üretmezsek, felakate sürükleniriz. Erdoğan gitsin, gidince sorunlar çözülecek; bu böyle değil. Bu bir tuzak, kolaycılık. Şimdi adam diyor ki 'Erdoğan'ı seçmek için seçiyoruz' diyor. Bu noktaya geldik."

'BU KAFAYLA 'DOKUNMAYIN SÜLEYMANCILARA' SÖYLEMİNE GELİNDİ'

Terkoğlu: "Belediye iddianamelerine bakıyorum, 12 ay o belediye AKP'deyse, CHP'de o müteahhitle çalışıyor. Tarikat, cemaatler, şirketler AKP gidince, gelecek muhalefetle bu düzeni sürdürürüz diyor. Erdoğan da bunu cezalandırıyor gibi?"

Okuyan: "CHP, AKP'yi taklit ederek hareket ediyor. AKP, şu an tarikat-cemaat-holding üçlemesiyle hareket ediyor. CHP de buralara girerek, ikna etme yöntemine girişti. Aslında AKP'ye karşı mücadele nasıl olmalı? Sermaye karşısındaki geniş halk tabakasına ve Cumhuriyet değerlerine dönük siyaset üretimiyle. Ama CHP bunu yapmadı, AKP'ye benzeyerek hesaplaşmaya girdi, düzen içi hesaplaşmaydı bu. AKP'nin de en iyi bildiği alan burası. Şimdi böyle kazanacağınıza inanıyorsunuz da bizim yaptığımız siyasete neden inan mıyorsunuz? Şimdi bu kafayla 'Dokunmayın Süleymancılara' söylemine gelindi."

Image

'SOLA VERDİĞİ ZARARI GÖRMEDİLERSE NE DİYEYİM?'

Terkoğlu: "Milli Mücadeleyi gerçekleştiren, devrimleri yapan, Cumhuriyet'i kuran bir CHP var, bir de DEM Parti var. Bir de bunların dışında duran Sosyalist partiler var; ama her kırılmada bu iki partinin arkasında gidiyorlar. Türkiye'de niye böyle. Hatta siz de Kılıçdaroğlu'na destek verdiniz, pişmanız dediniz."

Okuyan: "Pişmanız demedim, bir kereye mahsus desteğin gerekçelerini açıkladık. 'Sosyalist Güç'ten pişmanız dedim. Bu sistemin içerisinde belli konumlara gelip, devrim yaparız diyenler olabilir. Ama bunun imkânı yok. Böyle bir solculuk yok. Biz de bu solculuk tipinden uzak duruyoruz. CHP-DEM gölgesinde siyaset yapmanın sola verdiği zararı görmedilerse ne diyeyim."

'BİZ KURTARIRIZ, ONLAR KURTARAMAZ'

Terkoğlu: "Türkiye'de Sosyalizmin olması, Sosyalist olmayanlar içinde iyi değil mi?"

Okuyan: "Sosyalizmin olması işçi sınıfı için avantaj. Dünya siyaseti için de. SSCB dünyaya çeki düzen verdi. Bu siyaset tarzının değişmesi lazım: Türkiye'de siyasetçi, imaj üzerine kurulu. Sonuçta aslında siyasetçi fotoğraf çektiriyor. Bu insanlar Türkiye'yi yönetmek istiyor ve tek adam olma niyetinde. Düzen partisi dediğimiz partilere kim verdi bu yetkiyi? Ve ne yazık ki insanlarımız da onların peşinden gitti. Bizim arkamızda bir kolektif güç var. Ama bu siyasetçiler kurtarıcı olarak çıkıyor. Biz kurtarırız, onlar kurtaramaz."

'TKP'NİN BİRLİK DİYE BİR DERDİ OLMAZ'

Terkoğlu: "Solcular neden bir araya gelmiyorlar? Siz neden bundan uzak duruyorsunuz?"

Okuyan: "Biz bir şeyden vaz geçmedik. Mevcut Türkiye soluyla bir arada yürünmez. Türkiye solunu yan yana getirince bu haliyle bir şey çıkmaz. Türkiye solunda perspektif problemi var. Şu an TKP'nin birlik diye bir derdi yok."

'BU BİR TAKTİK DEĞİLDİ, DURUM BUYDU'

Terkoğlu: "İnsanların sizi sempatik bakmasının bir nedeni daha var. CHP'nin içinde Cumhuriyet değerleriyle uzaklaşanlar varken, siz yaklaştınız. Nedir bunun sebebi?"

Okuyan: "Biz TKP ismini alırken, kökü dışarda söylemini gidermeyi konuştuk. Çünkü en büyük silahları buydu, Komünizm bu topraklarda tutmaz söylemiydi bu. Bizim öncelikle bu toprakların ayrılmaz bir parçası olduğumuzu göstermemiz lazımdı. Bu bir taktik değildi, durum buydu. Bu bir süreç işiydi. Çünkü kolay olmadı. Türkiye solunun ön yargıları, bizim içimizdeki tuhaflıkları kırmak kolay olmadı. Türkiye solundaki önyargılar bizi de kuşatmış durumdaydı. Bir bayrak fetişizmi var. Ama ülkenin ulusal bayrağına sahip çıkacağız. Gezi'de ben 'Ele geçirdik bayrağı' demiştim. Bayrak, Cumhuriyet değerleri, Mustafa Kemal bir taktik değil, olması gereken bir şeydi. Son yıllarda ise Cumhuriyet değerlerini bizim dışımızda savunan kalmadı. Bize kaldı savunmak."

'BU SÜRECİN DEMOKRATİKLEŞMEYLE, ÖZGÜRLÜKLEŞMEYLE ALAKASI YOK'

Terkoğlu: "Çözüm süreci hakkında ne düşünüyorsunuz?"

Okuyan: "Birisi diyor ki 'AKP'yle masaya oturulur mu?', birisi de 'PKK ile masaya oturulur mu?' Böyle bir itiraz olur mu? Bu süreç böyle değerlendirilemez ki. Bu sürecin demokratikleşmeyle, özgürlükleşmeyle alakası yok. Bunları görmeden mi 'yetmez ama evet' dediler. Biz perspektif geliştirdik. Baktık, izledik, yeterince done oluştu ve bunun Yeni Osmanlıcı bir sistem olduğunu söyledik."

'HER ŞEYİ BİZ YÖNETECEĞİZ DEME ÇILGINLIĞINI YAPMAYIZ'

Terkoğlu: "Siz bu ülkeyi yönetebilir misiniz?"

Okuyan: "Öncelikle yönetiriz, hep birlikte yönetiriz. Bu ülkenin büyük kaynakları var, insan kaynağı da var. İnsanları karanlık bir dünyaya iten sistemin sahipleri bellidir. Zor işlem Türkiye'den bunları eksitmek. Bunu sağladıkça Türkiye'nin kaynakları özgürleşir. Türkiye'yi biz kendi kadrolarımızla yönetiriz kadar kafayı yemedik. Bu ülkenin yurtsever cumhuriyeçi kaynağı var, bunlarla yönetiriz. Ama makamlara TKP'lileri yerleştiremeyiz, bu kötülüğü yapmayız. Herkesin Komünist olması gerekmiyor. Eninde sonunda bize bu ülkenin kaynaklarını halkımıza yönetecek kadromuz var bizim. Her şeyi biz yöneteceğiz deme çılgınlığını yapmayız. Türkiye büyük bir ülke."

Söyleyişinin sonunda Okuyan ve Terkoğlu okuyucuların kitabını imzaladı.

/././

Cumhuriyet



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -19/09/2026-

  (Derleyen: mstfkrc)