15 Haziran 2026 Pazartesi

Cumhuriyet "Köşebaşı + Gündem" -15 Haziran 2026-


Bu işte bir iş var!-Barış Terkoğlu- 

Geçen hafta sıradışı bir olay yaşandı ve biz hiç konuşmadık.

Ekmel Cönger

Önce 8 Haziran’da haberi düştü. Kırıkkale 1. Ağır Ceza Mahkemesi, Kırıkkale Keskin ilçesinin AKP’li belediye başkanı Ekmel Cönger’e rüşvet suçundan 5 yıl 2 ay 15 gün hapis cezası verdi. Ardından 11 Haziran’da İçişleri Bakanlığı açıklaması geldi. Başkan görevden alındı. Konu muhalefet belediyesi olunca “2019 öncesine bakmam” diyen yargının performansı size de sıradışı gelmedi mi?

Neyse...

Haberleri taradım. Yorumlara baktım. Kimse “Acaba ne oldu” diye sormuyordu. Aksine iktidar yanlıları “Bakın AKP’li belediyeler de yargılanıyor, görevden alınıyor” diye örnek veriyordu. Muhalefet yanlıları ise “Demek ki AKP’li belediyeler de yolsuzluk yapıyormuş” diye cevap veriyordu. Ortada kavga değil, uzlaşma vardı.

Acaba ne oldu diye merak ettim. Dosyaya ulaştım.

SEBEBİ EV BORCU

Önce iddianame...

3 ay önce, 11 Mart’ta hazırlanan iddianamede Ekmel Cönger’e rüşvet suçlamasında bulunuluyor. Miktarı ise 1 milyon 203 bin lira yazıyor. Nasıl olmuş derseniz... Bu konuyla ilgisi yok ama Kırıkkale’nin Balışeyh ilçesinin belediye başkanı Hilmi Şen’in aile içi kavgada vurularak öldürüldüğünü hatırladınız mı? İşte o başkan Hilmi Şen, iddianameye göre, yaşarken bir ev almaya çalışıyormuş. 4 milyon 300 bin liralık evin 2 milyon 300 bin lirasını banka kredisi ile peşin ödemiş. Kalan 2 milyonu ise şimdi görevden alınan arkadaşı Ekmel Cönger ödemiş. Yani özetle Balışeyh Belediye başkanı, Keskin Belediye başkanına 2 milyon borçlu kalmış.

Bu borcun bir kısmını ödemiş. Kalan 1 milyon 203 bin liralık kısmı ise onun adına işadamı Mustafa Yurtseven ödemiş. Buraya kadar işlemlerin hepsi belgeli, sanıklar da savcılık da hemfikir.

Gelelim rüşvet meselesine...

Mustafa Yurtseven, her iki belediye ile de iş yapan bir işadamı. Neden Hilmi Şen’in borcunu ödediği iddianamede şöyle yer almış: “Hilmi Şen’in bu borcu kendisinin ödemesinin istediğini, Hilmi Şen’in adına ödediği borcu Hilmi’nin daha sonra kendisine iade edeceğini söylediğini, Hilmi’nin kendisine hitaben ‘Keskin Belediyesi ile iş yapmasını kendisinin sağladığını, bu ödemeyi bir vefa borcu olarak düşünmesi gerektiğini’ söylediğini bu sebeple Hilmi’nin teklifini kabul ettiğini, parça parça Ekmel’in hesabına Hilmi Şen adına para gönderdiğini...”

Savcılık, Mustafa Yurtseven’in Keskin Belediyesi’ne yaptığı işleri inceletmiş. Bunların 35 tanesinin doğrudan temin usulü olduğunu görmüş. Toplamda 6 milyon 794 bin 947 liralık alım saptamış.

Özetle savcılık diyor ki: Keskin Belediye Başkanı Ekmel Cönger, Balışeyh Belediye Başkanı Hilmi Şen’den şahsi alacağı olan 1 milyon 203 bin lirayı geri alabilmek için onun gösterdiği işadamı Mustafa Yurtseven’den 6 milyon 794 bin liralık alım yaptı.

Ekmel Cönger ise iddiayı reddetmiş. Kendisinin Hilmi Şen’den alacağı ile belediyeye dair satın almaların iki ayrı konu olduğunu, Mustafa Yurtseven’in bölgede inşaat işleri yapması nedeniyle zorunlu hallerde ondan satın alımlar yaptıklarını, kamuyu zarara uğratmadığını söylemiş.

ESKİ VALİYE SUÇLAMA 

Ortada bir rüşvet var mı, yok mu? Bu hukukun konusu. Ama hangi hukukun?

Dosyayı karıştırdıkça ilginç şeyler olduğunu fark ettim.

Önce şunu aktarayım...

İddianame 11 Mart’ta düzenlenmiş. 24 Mart’ta kabul edilmiş. 20 Nisan’da ilk duruşma. Aynı gün dosya mütalaa için savcıya gitmiş. Ertesi gün yani 21 Mart’ta savcı mütalaa vermiş. 11 Mayıs’ta ikinci duruşma, 15 Mayıs’ta üçüncü duruşma, 1 Haziran’da dördüncü duruşma... Ve 8 Haziran’da ceza verilmiş. Yani mahkeme iki ayda adeta koşarak karar gitmiş. Bu sırada mahkeme heyetiyle belediye başkanının avukatları arasında tartışmalar çıkmış. Hâkim, avukatlarla “İstanbul’dan gelip şey yapmayın”, “Yaaa bırak yaaa!” gibi ifadelerle konuştuğu, talep edildiği halde banka hesap hareketleri gibi delilleri toplamadan karar verdiği gerekçesiyle HSK’ye şikâyet edilmiş.

HSK dilekçesine baktım. Ceza alan Cönger’in şu ifadesi özellikle dikkatimi çekti: “Mahkeme heyeti başkanının Kırıkkale’de bir önceki valilik görevini ifa eden kişiyle yakınlıkları bulunmakta ve kendisinin talepleri ile hareket ettiğine ilişkin bilgiler geçmektedir. Kırıkkale’nin önceki valisinin belediye başkanı olarak tarafımdan talep ettiklerine boyun eğmediğim ve bunları gerçekleştirmediğim için...”

Açıkçası başkan kendisine iktidar içinden kumpas kurulduğunu söylüyordu.

İÇ SAVAŞTA KURBAN EDİLDİM

Arayıp Ekmel Cönger’e ne demek istiyorsunuz diye sordum. Aldığım yanıtı özetleyeyim:

“Ben AK Parti’nin kurucu kadroları arasındayım. 2001’den beri bu partide siyaset yapıyorum. 22 yıl sonra ilçe başkanı, 23 yıl sonra yani 2024 seçimlerinde belediye başkanı oldum. En yakın rakibimin üç katı oy aldım. Keskin ilçesinde bilinen bir işadamıyım. Sigorta şirketimin aylık bir milyon geliri var. Emekli maaşım, belediye başkanlığı maaşım, kira gelirlerim, arazilerimden elde ettiğim gelir var. Aylık 2 milyon lira gelirim var. Şunun için söylüyorum. 1 milyon 200 bin liraya tamah edecek adam değilim. Beni kurban ettiler.

Ben göreve geldiğimde belediyenin kasası boştu. 100 milyon da borçluydu. Belediye sadece eşe dosta iş veren, maaş veren bir yerdi. İki yılda hem borçları ödedim hem kasaya 100 milyon bıraktım. Her şeyi desteklerle, hibelerle, ricayla yapmaya çalıştım. Parti ayrımı yapmadım. Mansur Bey’den de Vahap Bey’den de Keskin halkı için yardım istedim.

Göreve geldikten sonra belediyenin paralarında açık fark ettim. Hemen rapor hazırlattım. Benden önceki başkan da AK Partili. Belediyenin 65 milyonunun iç edildiğini fark ettim. Savcılığa verdim. 50 kişi iki senedir yargılanıyor.

O dava devam ederken ben yan salonda ceza aldım. Başkanlığım düşürüldü. Üstelik kendi borç verdiğim parayı geri aldığım için rüşvet almış sayıldım. İtibarım yerle bir edildi. Çocuklarım okula gidemez hale geldi.

Bunun sebebi belli. İçimizdeki kavga. Ben yaptığım suç duyurusuyla birilerini rahatsız ettim. İç meselelerde AK Parti Kırıkkale vekilimiz Mustafa Kaplan ile birlikte davrandım. Karşımda MHP kökenli eski Vali Mehmet Makas’ı, MHP milletvekili Halil Öztürk’ü, kendi partimin il başkanını ve Kırıkkale kökenli eski adalet bakan yardımcısını (Ramazan Can’ı kastediyor) buldum. Benden öç alındı. Yan salonda iki yıldır benim ihbar ettiğim 65 milyonluk yolsuzluk davası sürerken 25 günde 5 duruşma yapılarak kurban edildim. Bana bu kararın çıkacağı daha önce söylenmişti, inanmamıştım. Devlete güvenmeyeceğim de kime güveneceğim.”

Telefonu kapattığımda kafam karmakarışık oldu. Acaba “Yargımız hem CHP’li başkanlardan hem AKP’li başkanlardan hesap soruyor; Bakanlık hem CHP’liyi hem AKP’liyi görevden alıyor” diye iktidar ile muhalefetin elele verip anlattığı olay, iktidar içi savaşların verdiği kurban olabilir miydi? Güçten ve çıkardan arınmış bir hukuk düzenine ulaşmadan bu sorunun yanıtını bilemeyeceğiz.

Bizi gerçeğin kendisine şaşırıp sorduğumuz sorular götürecek.

/././

Buradan nereye?-Ergin Yıldızoğlu- 

Tren bu istasyona, Gezi Parkı, gar katliamı, “darbe”, mühürsüz oy pusulaları, İstanbul Belediye seçimleri hezimeti, tutuklamalar, gizli tanıklar, uydurma kanıtlar, büyük kitlesel mitinglerin yarattığı korku duraklarından geçerek geldi. Peki nereye gidiyor? İki örnek yardımcı olabilir.

1924-26

İtalya’da sosyalist lider Giacomo Matteotti, 1924 genel seçimlerindeki faşist şiddeti, hileleri ifşa eden parlamento konuşmasından birkaç gün sonra, faşist bir çete tarafından öldürüldü. Cinayet İtalya’da toplumsal infiale yol açtı. Sosyalist, komünist, liberal, Katolik, popülist, muhalefet milletvekillerinden oluşan Avantino Grubu, meclisi boykot etti. Kamuoyu, hatta bazı liberal müttefikleri Mussolini’den uzaklaşmaya başladı. Mussolini hükümeti bir meşruiyet krizine girdi. Ancak Avantino, kitlesel bir genel grev veya halk ayaklanması örgütleyemedi. Faşist milislere karşı pasif kaldı. Gramsci liderliğindeki komünistler, bu pasif protestoyu eleştirerek işçi sınıfını silahlı direnişe, genel greve çağırdı, ardından Aventino blokundan koptu. Mussolini, muhalefetin köşeye sıkıştığını anlayınca karşı atağa geçti. İki yıl boyunca kararname üstüne kararname yağdı; basın, sendikalar, partiler sırayla kapandı. Süreç yavaştı ama her adım bir öncekini meşrulaştırıyordu. Ocak 1926’da Mussolini, “Her şeyin sorumluluğunu üstleniyorum” dediğinde muhalefet tükenmişti.

OCAK-TEMMUZ 1933

Ocak 1933’te Naziler iktidara geldiklerinde mecliste mutlak çoğunluğa sahip değillerdi. Hitler için yavaşlık tehlikeliydi. 27 Şubat gecesi Reichstag (Parlamento binası) yakıldı. 23 Mart’ta Reichstag yandığı için Opera Binası’nda toplanan Alman Parlamentosu’na Hitler’in tam bir diktatör olmasını sağlayan “yetkilendirme -kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi- yasası” sunuldu. Hitler’in imzaladığı “yasaları” anayasa sınırlayamıyordu. Uluslararası antlaşmalarda meclisin onayı gerekmiyordu.

Tutuklanan veya kaçmak zorunda kalan 81 komünist milletvekilinin tamamı, bazı Sosyal Demokrat (SPD) vekiller oturuma katılamadı. Opera binasının içi, dışı silahlı SA ve SS milisleriyle dolduruldu. Sosyal Demokratlar toptan hayır oyu verdi ama yasa geçti. Bu yasanın ardından birkaç ay içinde tüm sendikalar kapatıldı, Nazi Partisi dışında tüm siyasi partiler yasaklandı. Temmuz 1933’te, Almanya resmen muhalefetsiz, tek partili bir devlete dönüştü.

2013-2026

Gezi olayı bir hegemonya krizi yarattı, rıza alma kapasitesini hızla kaybetmeye başlayan AKP ve siyasal İslam, toplumsal dönüşümleri hızlandırırken şiddet uygulamaya yöneldi, süreç olarak faşizm tam anlamıyla belirginleşti. 15 Haziran 2015 seçimleri, bu gerçeği, sürecin şiddet dozunun hızla artmakta olduğunu gösterdi. Artık yargı da araçlaşmıştı. Bundan sonra süreç, Kılıçdaroğlu CHP’sinin meşrulaştırıcı desteğiyle parlamentonun, sandığın işlevini aşındırmaya, yürütmeyi mutlaklaştırmaya doğru ilerledi. 2023’te CHP Kılıçdaroğlu’nu başından atınca rejim partisinin meşruiyet krizi derinleşti. Diğer taraftan vatandaşların, sivil toplumun, siyasi aktörlerin neyin “normal”, “meşru” ya da “mümkün” olduğuna dair algısı yeniden şekilleniyordu. Kitlelerle buluşan, fiilen bir karşı hegemonya kurmaya başlayan dinamik liderliyle CHP’nin karşısında rejimin, seçim kazanmak için alması gerekecek riskler hızla artıyordu.

Tasfiye her zaman yasakla değil, bazen imkânsızlaştırmayla da gerçekleşir. CHP, İmamoğlu’nun tutuklanmasından başlayarak gizli tanık, itirafçı, şantaj araçlarıyla yargının hedefine kondu. Mutlak butlan, CHP’ye polis zoruyla girilmesi. Pınar Türker’in savunmasında sergilediği “mevzuata uygun”, belli ki sıradanlaşmış işkence uygulamaları, devletin “disiplin ve cezalandırma” rejimine korkutma, yıldırma araçlarının -terörün- eklenmiş olduğunu belgeliyordu.

Mussolini ve Hitler, muhalefeti yasakla, açık şiddetle ortadan kaldırmıştı. Türkiye’de muhalefet önce baskı altına alındı sonra da iktidarın yönettiği bir çatışma alanına dönüşmeye başladı. Ancak bence, asıl amaç, muhalefetin hayal edilebilirliğini ortadan kaldırmak. Türkiye’de henüz tek bir partili rejim yok. Kılıçdaroğlu CHP’si Cumhur İttifakı’na katılırsa, gerek de kalmayabilir. Tren, hız kesmeden Özgür Özel’e doğru ilerliyor. Büyük olasılıkla son durak olacak o noktaya ulaşmasını önlemeye çalışmak gerekiyor. Yoksa süreç tamamlanabilir.

/././

CHP mi, yeni parti mi?-Mehmet Ali Güller- 

Diploma ve yolsuzluk diyerek CHP’ye operasyona CHP’cilik adına omuz verenler sadece CHP’ye değil, Türkiye’ye kötülük yapıyorlar.

Çünkü mesele diploma, yolsuzluk ve parti içi mücadele değildir, mesele yeni rejimin inşası yolunda “temsili demokratik sistem”in tırpanlanması meselesidir. Mesele sandığa el konma meselesidir.

Bugün “ama diploma, ama yolsuzluk” diyerek fiilen “temsili demokratik sistemin” yıkımına destek olanlarla, dün “Ama dosyada çete var, mafya var” diyerek Türk ordusuna yapılan Ergenekon-Balyoz operasyonuna fiilen destek verenler arasında fark yok.

Yeni rejimin yolu Ergenekon-Balyoz operasyonlarıyla açıldı, CHP’ye operasyonla inşa süreci ilerletiliyor.

CHP’YE KAYBETTİRMENİN AKTÖRÜ

Uzun analizlere gerek yok: Kılıçdaroğlu, CHP’yi AKP karşısında yeniden ikinci partiye düşürmesi için görevlendirildi. Saray nezdinde Bay Kemal’den Kemal Bey’e dönüşmesi, bu görevlendirmeyle ilgilidir.

Kılıçdaroğlu eskiden AKP’ye kötü muhalefet yaparak hizmet ediyordu; kendisinden sonra CHP birinci parti olunca bu kez doğrudan CHP’ye muhalefet ederek AKP’ye hizmet ediyor.

Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz: Kılıçdaroğlu dün AKP’ye kazandırıyordu, bugün CHP’ye kaybettirmek için koltukta.

CHP’Yİ BÖLME HEDEFİ 

Kılıçdaroğlu CHP’yi kurultaya götürmeyecek; tersine sıra sıra CHP’deki mevzileri ele geçirerek CHP’yi birinci parti yapan kadroları tasfiye edecek. Genel başkanlık, merkez yürütme kurulu, parti meclisi derken şimdi de güçlü il başkanlıklarını tasfiye edecek.

Böylece fiilen CHP’yi ikiye bölmüş olacak: Seçilenlerin dışarıda kaldığı CHP ile atananların yönettiği CHP.

Saray için en iyi CHP, ikiye bölünmüş ve böylece birinci parti olmaktan düşmüş CHP’dir çünkü.

YENİ PARTİ Mİ, CHP’DE MÜCADELE Mİ?

Bu noktada Özel/İmamoğlu ekibi açısından bir ikilem var: Yola başka bir partiyle mi devam edilmeli, yoksa CHP içinde kalarak mücadeleye devam mı edilmeli?

CHP içinde kalarak CHP’yi Kılıçdaroğlu’ndan kurtarmaları, en azından seçimden önce, olası görünmüyor. Zira Kılıçdaroğlu’nun arkasında CHP delegesi ve millet yok ama Saray var, devlet bürokrasisi var, yargı var... (Millet uzun vadede elbette kazanır ama kısa vadenin kazananı bu tür mücadelelerde Saray-devlet bürokrasi-yargı cephesidir.)

CHP’de kalarak, seçimden sonraya kalsa da, yeniden CHP’de iktidar olmaları mümkün. Mümkün ama köprünün altından çok sular akmış olacak.

KILIÇDAROĞLU’NUN VERECEĞİ HASAR

Özel/İmamoğlu ekibi ayrı bir parti kurma yolunu seçerse bu kez şöyle bir tabloyla karşı karşıya kalacaklar: Bir kere Saray/Kılıçdaroğlu ortaklığı tarafından CHP’yi bölmekle, CHP’den kaçmakla suçlanacaklar. Bu elbette aşılabilir bir sorun.

Ama asıl sıkıntı şurada: Kılıçdaroğlu’nun oyu, yapılan kimi araştırmalara göre şu anda yüzde 3-4 civarında. Ama Kılıçdaroğlu ekibi bunun yükseleceğini düşünüyor. Pusulada altı oku görünce oy verme alışkanlığı olanlar da dahil çeşitli faktörlerin devreye sokulmasıyla bu oranın yüzde 7-8 seviyesine çıkarılması, AKP’ye yeniden seçim kazandırır.

Ancak...

TÜRKİYE CEPHESİ MODELİ 

Özel/İmamoğlu ekibinin yeni partisinin önünde şöyle bir kazanç olasılığı da var: Üç kuşak aile geleneği başta, çeşitli nedenlerle, ne olursa olsun asla CHP’ye oy atmayacak bir kitle, Türkiye’nin yeni şartları nedeniyle yeni partiye oy verebilir. Bu Kılıçdaroğlu’nun vereceği kaybı karşılar mı, şimdilik belli değil.

Ama daha önemlisi şu: Yeni parti, bir rejim değişikliğini son hat üzerinde önleme hedefiyle yola çıkıp, soldan sağa birçok partiyle birlikte bir cephe modeliyle inşa edilirse, sendikalardan meslek odalarına ve kitle örgütlerine kadar çok kapsamlı bir Türkiye cephesi oluşturabilirse Kılıçdaroğlu’nun verdiği hasar telafi edilir ve seçimden birinci parti ve iktidar olarak çıkar.

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -15 Haziran 2026-


Şimdi de ODTÜ'de hazırlık yaz okuluna NATO Zirvesi engeli: TKG'den açıklama ve çağrı 

NATO Zirvesi için Ankara’da hayatı durdurmaya çalışan iktidarın adımlarına bir yenisi eklendi. ODTÜ’de normalde 4 hafta olan Hazırlık Yaz Okulu 2 haftaya düşürüldü. Eğitim hakkının hiçe sayıldığını belirten TKG ODTÜ’den yapılan açıklamada “Bağımsızlığımız, emperyalistlerin kurduğu masalarda hiçe sayılırken bu ülkenin yurtsever gençleri oturdukları yerde oturmayacaklar” denildi.

Başkent Ankara’da NATO liderlerinin toplanacağı zirve için hayatı durdurmaya hazırlanan iktidarın adımlarına bir yenisi ODTÜ’de eklendi.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da dört hafta sürmesi beklenen Hazırlık Yaz Okulu’nun süresi iki haftaya indirildi, ders sayısı da yarıya düşürüldü.

Türkiye Komünist Gençliği (TKG) ODTÜ’den yapılan açıklamada “Yaz Okulu için yapılan ilk planlamanın 7-8 Temmuz tarihleri ile çakışması açıkça gözler önüne seriyor ki bu karar, NATO Zirvesi'ne dönük tedbirlerin bir parçasıdır” denildi.

'Rektörlük hesap vermeli'

İktidarın NATO temsilcilerini ağırlamak adına öğrencilerin eğitim hakkını hiçe saydığı vurgulanan açıklamada “Rektörlük bu hak gaspını açıklamalı ve hesap vermelidir” denildi.

TKG ODTÜ’den yapılan açıklamada ülkenin bağımsızlığı emperyalistlerin kurduğu masalarda hiçe sayılırken memleketin yurtsever gençlerinin oturdukları yerde durmayacakları vurgulanarak “Dünyanın bütün kaynaklarını yağmalayan katil sürüsünü hak ettikleri gibi ağırlamaya biz de hazırlanıyoruz” denildi.

TKP’nin 5 Temmuz’da Tandoğan’da düzenleyeceği mitinge çağrı yapılan açıklamada "NATO'yu ülkemizden kovacak, bağımsızlığa sosyalizmle kavuşacağız" denildi.

Açıklamanın tamamı şöyle:

Hazırlık Yaz Okuluna NATO Zirvesi Engeli

Dünyanın en büyük terör örgütü NATO'nun 7-8 Temmuz'da Ankara'da gerçekleştireceği zirve öncesinde AKP, hayatı durdurma çalışmalarına devam ediyor. Eli kanlı katilleri kırmızı halılarda ağırlamak için yapılan düzenlemeler ve üst üste duyurulan yasaklarla kentimizi adeta bir hapishaneye dönüştürmeye hazırlanıyorlar.

İktidarın bu onursuz çabalarına bir yenisi de ODTÜ'den eklendi. Her yıl olduğu gibi bu yıl da dört hafta sürmesi planlanan Hazırlık Yaz Okulu, hiçbir gerekçe gösterilmeden iki haftaya düşürüldü. Yaz Okulu için yapılan ilk planlamanın 7-8 Temmuz tarihleri ile çakışması açıkça gözler önüne seriyor ki bu karar, NATO Zirvesi'ne dönük tedbirlerin bir parçasıdır.

Bu uğursuz örgütün temsilcilerini en iyi şekilde ağırlayabilmek adına öğrencilerin eğitim hakkı hiçe sayılmakta, alınan kararla beraber ders sayısı yarıya düşmektedir. Rektörlük bu hak gaspını açıklamalı ve hesap vermelidir.

Ankara'da hayatı durdurmak için hazırlıklar sürerken soruyoruz: NATO'yu temsil eden katiller; milyonlarca yurttaşımızın yaşamından, haklarından daha mı değerlidir?

Sözde vatan savunmasından başka hiçbir derdi olmayanlar zirve süresince çıkacak en ufak "pürüze" karşı dehşete düşüyor, emperyalist merkezlerle kurdukları ilişkilerin zarar görmesinden başka hiçbir kaygı taşımıyor. Okulumuzda yaşanan, bu pervasızlığın bir yansımasıdır.

NATO'nun emir kulları planlarını değiştirmekte, uçan kuştan korkup yasaklar getirmekte haklılar. Bağımsızlığımız, emperyalistlerin kurduğu masalarda hiçe sayılırken bu ülkenin yurtsever gençler oturdukları yerde oturmayacaklar. Dünyanın bütün kaynaklarını yağmalayan katil sürüsünü hak ettikleri gibi ağırlamaya biz de hazırlanıyoruz.

Sözümüze kulak veren herkesi bu onursuzluğa karşı 5 Temmuz'da yaşamı savunmak için Tandoğan'da düzenlenecek mitinge çağırıyoruz. NATO'yu ülkemizden kovacak, bağımsızlığa sosyalizmle kavuşacağız!”

https://x.com/tkgodtu/status/2066112876591362487?ref_src=twsrc%5Etfw%7Ctwcamp%5Etweetembed%7Ctwterm%5E2066112876591362487%7Ctwgr%5Ea7e357fbc20557b1d14aa1f39b95b0672c66fb7a%7Ctwcon%5Es1_c10&ref_url=https%3A%2F%2Fhaber.sol.org.tr%2Fhaber%2Fsimdi-de-odtude-hazirlik-yaz-okuluna-nato-zirvesi-engeli-tkgden-aciklama-ve-cagri-410642

***

ABD yenilince onlar da yenildi: İtalya, Fransa, Almanya ve İngiltere’den İran açıklaması 

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı İran’ın direnişi ve imzalanan anlaşmayla sona erdi. Anlaşmanın hemen ardından ABD saldırganlığının en büyük destekçilerinden de ilk çözülme emareleri gelmeye başladı.

İtalya, Fransa, Almanya ve İngiltere, İran'a yönelik yaptırımların hafifletilme olasılığına işaret eden bir açıklama yaptı.

İran'ın nükleer programına yönelik açık ve doğrulanabilir adımlara karşılık, ilgili yaptırımları kaldırmaya hazırız” denilen ortak açıklamada “ABD, İran ve bölgesel ortaklarla yoğun bir şekilde çalışarak bu anı değerlendirecek, ivmeyi koruyacak ve uzun vadeli bir diplomatik çözüm elde edeceğiz” ifadesi kullanıldı.

ABD ve İran arasındaki mutabakat zaptının memnuniyetle karşılandığı belirtilen açıklama aslında İran’ın zaferinin bir diğer cephede daha teyidi niteliğinde.

Yıllardır ABD’nin talimatlarıyla İran’a yönelik hukuksuz onlarca yaptırıma imza atan bu ülkeler, ABD ve İsrail’in İran’daki yenilgisi sonrası bu noktaya gelmiş oldu.

***

Cumhuriyetçiler Kurultayının ardından -Aydemir Güler- 

Birlik siyasi bir iştir. Cumhuriyetçiler kurultayı önümüzdeki süreçte siyasette sözünü söyleyerek, pozisyon alarak Cumhuriyetçilerin birliğine dönüşmelidir, dönüşecektir.

Sol okurlarının hatırı sayılır bir bölümü, 7 Haziran Cumhuriyetçiler Kurultayını sosyal medya paylaşımlarından, en azından soL’un haberinden ve sonuç bildirisinden izlemiş olmalı. Başarılı bir toplantı olduğunu söyleyerek başlayayım… 

İlk olarak Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi 2025’e girerken cumhuriyetçilerin birliğini gündem yapmıştı. Sonrasında, her zaman sıkışık ve sürprizli yaşamaya alışık olduğumuz ülke siyasetinin, yeni başlıklara alan bırakmayan fırtınalara sahne olduğu olağanüstü bir zaman dilimi geçti. Cumhuriyetçiler Kurultayı 19 Mart tarihiyle anılan o hara gürenin içinde iğneyle kuyu kazarak hazırlandı. 24 Mayıs’ta çeşitli kurumların temsilcilerinin yaptığı açış konuşmalarından oluşan bir oturum ve ertesi gün Kurultay... 

Bu kez 7 Haziran’dan bir önceki gün, Kurultay’ı hazırlayan Danışma Kurulundan kişiler ile THTM üyelerinden oluşan bir heyet, Birinci Meclis’in bugün müze olan binasının önünde buluştular. Aşağı yukarı bir yıl geçmişti.

Bu süre ilkiyle yarışabilecek şiddette sürprizlerle dolu yaşanırken 2026 toplantısının hazırlıkları, bu kez “Cumhuriyetçiler Kurultayı” Danışma ve Koordinasyon kurulları tarafından yürütüldü. Cumhuriyetçilerin birliğinin mutlaka gerektiği görüşünün, siyasi iktidarın oluşturduğu merkezden açılmaya başlar başlamaz sıradanlaşacak ölçüde yaygın kabul gördüğünü söylemeye gerek bile yok. Ancak bu birliğin ideolojik ve politik bir ortak paydaya sahip olmaması halinde yaşanan fiyaskoları saymaya da gerek yok! Bunlar çoğunlukla, bugünlerde ihanet kısaltması ile damgalanan Kılıçdaroğlu CHP’sinin deneyimleri. 

Konumuz onlar değil. Bizi ilkesiz, derinliksiz, programsız hareket tarzının yalnızca karşı cepheye katkı sunması ilgilendiriyor. 

Birinci kurultay emperyalizme, gericiliğe ve sömürüye karşı, yurtseverliğin, laikliğin ve emekçilerin bayraklarını yükseltmek gereğini vurgulayarak bunları cumhuriyetçilerin birliği için zorunlu ilkeler olarak tanımlamıştı. Ancak ilkeden programa giden yol kısa değildir… 

Kurultay’ın organları çetrefil başlıklardan yola çıkıp ülkenin temel başlıklarının büyük çoğunluğunu kapsayan bir dizi çalışmayı örgütlediler. Aradan geçen bir yıl esasen böyle değerlendirildi. Elimizde onlarca başlıkta yüzlerce aydın ve emekçinin elbirliğiyle oluşturulmuş, kitle toplantılarında paylaşılıp tartışılmış programatik belgeler var. 2026 Kurultayının zeminini bu çalışma ve ürünleri oluşturdu.

Çok güzel. Ve henüz yolun başı!

Cumhuriyetçilerin birliği programsız olduğunda ilk kavşakta duvara çarpılması, kanıtlanmış bir siyaset yasasıdır. Ancak icat edilmiş en gelişkin programın bile cumhuriyetçileri birleştirmeye yeteceğini varsaymak da görülmemiş bir saflık olur! 

Programın işe değil söze takılıp kalmak olduğunu, hatta birleştirmeye değil ayrıştırmaya neden olacağını düşünenler kuşkusuz vardır. Oysa birincisi, söz iş içindir. İkinci olarak ayrışmaksızın ileri atılmak mümkün değildir. Son olarak da, tıkanıklığı aşmak için ihtiyaç duyulan, yönsüz, rotasız bir kalabalığın gelişigüzel yığılması değildir. Somut konuşalım, yurtseverliği NATO’ya karşı mücadeleye taşımak, laiklik savunusunu amalardan fakatlardan kurtarmak, bunları emekçilere mal etmeyi temel görev bellemek, hedeflenen birliğe güç katacak ayrışma başlıklarıdır. Ayrışırsınız ve çoğalırsınız. 

2026 Kurultayı 2025’in tekrarı veya daha iyisi olarak tasarlanmadı ve öyle olmadı. İlkinin bir tür paneller dizisi, diğerinin delege kürsüsü olarak kurgulanması, özü yansıtan bir biçimdir. Bir programa yakınız. Bu demektir ki, sözü cebimize koyup iş yapmaya başlayabiliriz. Cumhuriyetçilerin birliği ancak siyaset üreterek, bir siyasal merkez kurarak gerçekleştirilebilir. Özetin özeti, asıl şimdi başlama çizgisine gelmiş bulunduğumuzu söyleyebiliriz.

Cumhuriyetçilerin birliğine doğru, başlangıç noktası…  

Birlik siyasi bir iştir. Cumhuriyetçiler kurultayı önümüzdeki süreçte siyasette sözünü söyleyerek, pozisyon alarak Cumhuriyetçilerin birliğine dönüşmelidir, dönüşecektir.

Birlik kitlesel bir iştir. Siyasetin dar alanlarda, kapalı kapıların ardında veya alçak sesle konuşulan kulislerde yapılmasına alışılan bir çağdayız. Cumhuriyetçilerin birliğinin başarıya ulaşması değil, varlık kazanması için bile siyasetin yeniden kitlelerle buluşturulması gerekmektedir. 

Başta söylendiği gibi birlik ilkelerin, programın işidir. Ama önümüzdeki süreçte programla ilgili her adım, her toplantı cumhuriyetçilerin toplam güçlerinin yükseldiği bir eylem niteliği kazanmalıdır.

/././

Öne Çıkan Yayın

Öğrencilere Diyanet kuşatması: Manevi rehberler her yerde + Göksu’dan İlim Yayma’ya kıyak +Yurt ihalesi tanıdığa + Ruhsat var ama 3 yıldır inşaat yok -BİRGÜN-

Öğrencilere Diyanet kuşatması: Manevi rehberler her yerde -Mustafa Bildircin-  Bakanlık manevi rehberler için eğitim programları düzenlemişt...