23 Eylül 2026 Çarşamba

soL "Köşebaşı + Gündem" -23 Eylül-2026-


AKP içinde fon krizi büyüyor: Külünk ve Kılıçarslan'dan ekonomi yönetimine istifa çağrısı (soL)



Borsada yaşanan 900 milyar liralık fon vurgunu, AKP içerisindeki güç savaşını açığa çıkardı. Sorumluluğu birbirine atan taraflar arasında sert tartışmalar yaşanırken, Metin Külünk ve İsmail Kılıçarslan ekonomi yönetiminin ihmallerine dikkat çekerek istifa çağrısında bulundu.

***
Borsada yaşanan fon vurgunu AKP içerisindeki çatlakları bir kez daha gün yüzüne çıkardı.

Yüz binlerce kişiyi mağdur eden ve 900 milyar liraya ulaşan vurgunun ardından, AKP içerisindeki liderlik yarışının tarafları sorumluluğu birbirine atmaya başladı.

İlk olarak fonları denetlemekle yükümlü olan Sermaye Piyasaları Kurulu, kamuoyunda yükselen "vurgunu resmen izlemişler" eleştirilerine yanıt vermek üzere yaptığı açıklamada bir önceki yönetimi suçladı. Kurumda Mayıs ayında yaşanan değişikliğe dek yeterli adımların atılmadığı ima edildi.

Karşı hamle olarak Adalet Bakanı Akın Gürlek’in eşinin SPK üyesi olması gündeme getirildi. Peşi sıra Şamil Tayyar ve Rasim Ozan Kütahyalı, Gürlek’in eşini savunan paylaşımlar yaptılar.

Ardından Nihat Zeybekci ekibi, AKP’nin sosyal medyadaki resmi ekonomi hesabından SPK'ya yani Mehmet Şimşek ekibine görevlerini hatırlattı.

Eşzamanlı olarak "Gürlek bu konuyu 2025’te savcıyken fark etmiş, yazı yazmış" diyen haberler servis edildi.

Bilek güreşinde Şimşek karşısındaki ekip hamlelerini sürdürüyor. Son olarak AKP eski milletvekili Metin Külünk ve Yeni Şafak yazarı İsmail Kılıçarslan devreye girdi.

Külünk 'istifa' istedi: 'İhmallerin bedelini Cumhurbaşkanımız ödememeli'

Metin Külünk, sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında "Fon krizi yalnızca ekonomik ve mali bir mesele değildir. Bu kriz, AK Parti’nin kendi sosyolojik tabanına çok ağır bir bedel ödetmektedir" diyerek yaşananların sandığa yansımasının olacağını ima etti.

Bu durumun önüne geçmek için sorumluların istifa etmesi veya görevden alınması gerektiğini savunan Külünk, şöyle yazdı:
"Süreç içerisinde sorumluluk makamında bulunanlar; görevlerini zamanında ve gereği gibi yerine getirmemenin, yönetim zafiyetinin, ihmalin ve kişisel ihtirasların meydana getirdiği bu ağır tablonun hesabını nasıl verecekler? Birilerinin ihtiraslarının, yetersizliğinin veya ihmalkârlığının bedelini ne milletimiz ne AK Parti’nin sosyolojik tabanı ne de Sayın Cumhurbaşkanımız ödemelidir."

Kılıçarslan açıkça Şimşek ekibine işaret etti: 'İstifalar nerede?'

İsmail Kılıçarslan ise Yeni Şafak'taki köşesinde borsayı da aşan bir krize işaret ederek, ekonomi yönetimine sitem etti. Mehmet Şimşek'in "Savaş olmasaydı enflasyon 7 puan aşağıda olurdu" laflarına atıfta bulunan Kılıçarslan şu ifadeleri kullandı:
"Farkında olup olmadığınızı çok merak ettiğimiz bazı şeyler var. Bunlardan ilki, son 4-5 yılda nasıl bu denli yoksullaştığımızın farkında olup olmadığınız. Aracımıza benzin almaya korkuyoruz, marketten gönlümüzce alışveriş yapmaya korkuyoruz, ev kiralamaya korkuyoruz, işçi çalıştırmaya korkuyoruz, işçi olarak çalıştığımızda aldığımız paranın geçimimize yetmeyeceğinden korkuyoruz. Siz de arada bir çıkıp yeni vergi kalemlerini sayıyor, hatta 'Savaş olmasaydı enflasyon şu kadar olurdu' falan diyorsunuz. Okullar olmasaydı da maarifi yönetmek çok kolay olurdu zaten."

Fon şirketleri vurgun yaparken ekonomi yönetiminin olup biteni izlediğini belirten Kılıçarslan da tıpkı Külünk gibi istifa istedi.

"Fonlar, sahibi oldukları şirketleri borsada spekülasyonlarla milyar dolarlık hacimlere ulaştırıp vatandaşın parasını cukkalarken bu işin yetkilileri tam olarak ne işle meşguldü? Hadi adamlar aşırı uzmandı da fark edilmediler diyelim. İstifalar nerede o vakit? 'Yahu bu fonlar vatandaşın 15 milyar dolarını çalarken ben uyumuşum, kusura bakmayın' diyerek istifa eden yöneticiler nerede?


***


Kavga büyüyor, asıl gerçek gözden kaçırılıyor: Fon vurgunu AKP içi savaşın neresinde? (soL)


Toplam büyüklüğü 900 milyar lirayı bulan bir fon vurgununu konuşuyoruz. Birileri milyarlarca lirayı cebe indirip ortadan kayboldu. Faturası da halka kesilecek, burası kesin. Ancak tartışmanın ve vurgunun bir de AKP içi boyutu var ki, ciddi bir kazan da orada kaynıyor. Tüm bu tabloda asıl gerçeğin üzeri yine ustalıkla örtülüyor.

***

Can Holding operasyonu şimdilerde unutuldu.

Çok büyük paraların, “kara paranın” sistem içine sokulduğu, bu paralarla televizyon kanalları ve üniversiteler alındığı konuşuldu.

Ancak sonrasında iş bir “kara para” operasyonundan AKP içi savaşa dönüştü.

Adı geçen isimlerin önemli bir bölümünün AKP içinden “hatırlı” dostları vardı.

Mesele hızlıca AKP içi bir savaşa dönüştü.

Şamil Tayyar çıkıp Akın Gürlek’e inanılmaz bir baskı olduğunu söyledi, hedefe de Mehmet Uçum’u koydu.

Sonra ne oldu?

Operasyonun Habertürk dolayımıyla Hakan Fidan’ın önünü kesmek, uyarmak için yapıldığı iddiaları ortalığa saçıldı.

Sonra?

Mesajlar verildi, kavgalar edildi, ciddi paralara, şirketlere el konulduğu söylendi…

Sonra?

Operasyonda tutuklanan herkes serbest bırakıldı.

Bu hatırlatmayı yapmamızın nedeni şimdi yine bir vurgun gündemini yine AKP içi gerilimle ve benzer isimler üzerinden okuyoruz.

Ve yüksek olasılıkla öykü yine benzer bir sonla bağlanacak.

Gelin şimdi ortaya çıkan ayrıntılara yakından bakalım.

Fon vurgununun ardındaki kavga


“Fon Vurgunu ve Kaşif Kozinoğlu’nun ölümü dosyaları üzerinden bir çatışma yaşanıyor. Peki çatışma kimler arasında yaşanıyor? Akın Gürlek ve Hakan Fidan.”

Bu iddianın sahibi CHP’li vekil Deniz Yavuzyılmaz.
İddiaların merkezinde ise yine AKP içi liderlik savaşı var.
AKP içinde lider adayı olan isimler, yine iddiaya göre Bilal Erdoğan’a rakip olabileceği söylenen isimler, yargı sopasıyla karşı karşıya kalıyor. Söylenen bu.

Bu haberde gündemimiz Kozinoğlu değil, o nedenle fon vurgunu üzerinden devam edelim.

Ortada 900 milyar liralık devasa bir vurgun var.

Büyük başları geçelim, dolandırılan, tüm birikimi uçurulan binlerce yurttaş var.
İşin burası kimsenin umurunda değil. Herkes ortaya çıkan sopayı kendi mevzi kavgasının aparatı olarak değerlendiriyor. Örneğin Gürlek’e karşı olan AKP içi ekipler, hızlıca operasyonu ona bağladı. Gürlek’in eşi SPK üyesiydi, buraya şimdiye kadar dokunulmamasının ardında da bu var dediler.

Bir diğer ekip ise doğrudan Mehmet Şimşek’i hedef aldı, yine SPK üzerinden. Sorumluluk ve suç ondaydı, her şeyi görmesine rağmen müdahale etmedi dediler.
Buna dün AKP’nin sosyal medyadaki resmi ekonomi hesabı da eklendi ve SPK görev hatırlatması, Şimşek karşıtlığı üzerinden sunuldu.
Şamil Tayyar ve cezaevinden daha yeni çıkan ve bir daha girmek istemeyen Rasim Ozan Kütahyalı, Gürlek’in eşini savunan paylaşımlar yaptılar.

Öyle ya, "Gürlek bu konuyu 2025’te savcıyken fark etmiş, yazı yazmış" dediler.
"Suçlu adım atmayan Gürlek değil, Şimşek" demiş oldular.
Çünkü dışardan bakınca AKP’de koruması en zayıf olan isim Mehmet Şimşek.
Zaten Yeni Şafak hemen her gün tam da onu hedef alarak haber yapıyor.
Yani bir açıdan kolay lokma olarak görülüyor, öyle olup olmadığından bağımsız olarak.

Herkes cebini dolduruyor, iktidar kavgasında kendilerine yeni mevziler elde ediyor, savaşta dökülenler oluyor, yeni ittifaklar kuruluyor ve yeni kavga başlıkları gündeme geliyor. Yaşananları özeti bu aslında.

Peki, tüm bu kavgada gözden kaçan şey ne?

AKP içi güç savaşı, Erdoğan sonrasına hazırlık işin bir yönü.

Kavganın bir yanının burada koptuğu kesin, burada işlerin rayından çıkma ihtimali olduğu da. Dün Şamil Tayyar açık açık "kelle almak lazım" demeye başladı, bu kellelerin nereye uzanacağını tahmin etmek şimdilik güç.

Ancak tüm bu tabloda hiç konuşulmayan şeyler var.

Ortada tam da bu düzenin ruhuna uygun çok büyük bir vurgun var.

Bilebildiğimiz kısmı, 900 milyar liralık bir vurgun yapıldığı. Bu vurgunu yapıp kimlerin cebinin dolduğunu saklamaya devam edecekler, bu kesin.

Diğer yönü ve hiç konuşulmayan kısmı ise "büyük başlardan" olmayan ve bir anda elindeki tüm birikimini kaybeden binlerce kişi.

Şimdi her yanda bu saadet zinciri ve ponzi ağına nasıl düşüldü deniyor. Oysa bir şey unutuluyor, bu düzenin kendisi bataklık, bu düzenin kendisi ponzi. Ve o bataklığın tek bir kuralı var, sadece zenginler kazanır.

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, ortaya çıkan bu karmaşık tabloyu dün soL TV'deki Komünist Bakış programında değerlendirirken önemli ifadeler kullandı.

Hatırlatalım:
"Bu karmaşayı bir şekilde sadeleştirmek zorundasınız. Sadeleştirirken de gerçeklerden kopmamak zorundasınız. Bunu sağlayan elde tek bir anahtar var. Yemen'deki meseleyle fon meselesini, Kozinoğlu soruşturmasını, yoksulluğu birbirine bağlayan bir şey var: Sermaye egemenliği. Bu bakış bize büyük bir avantaj sağlıyor. Türkiye'de şimdi yönetenler de sürüklenmeye başlandı. Bu sürüklenme hali inanılmaz tehlikeli. İşler her zaman bizim emekçi halkımız için kötü gitti, kötü gidiyor. Bu sistem zarar veriyor, nüfusun çok büyük bölümüne. Ama şu anda topyekün sürüklenmekte olan bir ülke görüntüsü veriyoruz. Burada toparlayıcı ve yapıcı unsur bu sürüklenmenin sorumlusu olan sermaye düzeniyle hiçbir çıkar ilişkisi olmayan toplumsal kesimlerdir."

Mesele gerçekten de tam olarak bu değil mi?


***

THY'nin yeni çalışma düzeni dayatması personeli isyan ettirdi: 'İşten atılma korkusuyla imzalatılıyorlar'
(Özkan Öztaş-soL)



Türk Hava Yolları'nın 1 Ocak 2027'de başlatacağı yeni ücret ve çalışma prosedürleri büyük tepki çekti. Sendika değişikliklere itiraz etse de soL'a konuşan THY çalışanları, işten atılma tehdidiyle dayatılan onam sürecinde sendikayı eylemsiz kalmakla ve pasiflikle suçluyor.

***

Türk Hava Yolları, uçuş ekipleri arasında haftalardır konuşulan ücret ve çalışma düzeni değişikliklerini resmen duyurdu.

THY İnsan Kaynakları Başkanlığı'nın çalışanlara gönderdiği bilgilendirmeye göre, kredili uçuş ücretinden fazla mesaiye, ekip aracından pilot eğitim borçlarına kadar bir dizi prosedürel düzenleme 1 Ocak 2027 itibarıyla yürürlüğe girecek. Toplu İş Sözleşmesi'nde herhangi bir değişiklik içermeyen kararlar, kokpit ve kabinde binlerce çalışanı doğrudan ilgilendiriyor.

Öte yandan dün gündeme gelen haberlerde şirketin kokpitteki erkek çalışanlarda uygulanan sakal yasağını kaldırdığı da ortaya çıkmıştı.

Ücret hesaplamalarında yeni dönem

THY'nin yeni düzenlemesinin uçuş ekipleri açısından en dikkat çekici maddesi kredili uçuş ücreti hesaplamasında gidilen değişiklik oldu.

Aylık 40 saati aşan uçuşlarda ödenecek kredili uçuş ücreti, artık gerçekleştirilen ücrete baz uçuş saati esas alınarak hesaplanacak. Birim ücret artık uçuş ekibi için 70 saate, kabin ekibi için ise 85 saate bölünerek tespit edilecek. Ay içindeki uçuş saatlerine göre getirilen kademeli ödeme yapısıyla, 1 ile 40 saat aralığında fiili uçuş saatinden bağımsız olarak 40 saatlik bir baz üzerinden ödeme yapılacak. Kırk bir saat ile yetmiş veya seksen saat aralığında ise kırk saati aşan her bir saat için birim ücret üzerinden ilave ödeme uygulanacak.

Yüksek uçuş saatlerinde ödeme kademeleri de yeniden düzenlendi. Ara kademe olarak belirlenen kokpitte 71 ile 80 saat, kabinde ise 81 ile 90 saat arası uçuşlarda birim ücretin yüzde elli fazlası ödenecek. Üst kademe sayılan kokpitte 80 ve kabinde 90 saatin üzerine çıkıldığında ise limitleri aşan saatler için birim ücret iki katına çıkarılarak yatırılacak. THY ayrıca kokpit ekiplerinin ayda yirmi sektörün üzerinde gerçekleştirdiği her uçuş için ayrı bir sektör ücreti ve C kategori meydanlara yapılan seferler için ek ödeme getirildiğini duyurdu. Düzenlemeyle birlikte 24 saatten kısa süreli görevlerin son günü için tam harcırah yerine oransal ödeme yapılacak. Buna göre sıfır ile sekiz saat arası için üçte bir, dokuz ile on altı saat arası için üçte iki, on yedi ile yirmi dört saat arası için ise tam gün harcırahı ödenecek. Yönetim, personelden bu yeni düzenlemeyi kabul edip etmediklerine dair beyanlarını en geç 29 Eylül 2026 saat 23:59'a kadar iletmelerini istiyor.

Sendika 'olumsuz' görüş bildirdi

Söz konusu prosedür değişikliklerine ilişkin Türkiye Sivil Havacılık Sendikası'na da yazı gönderilerek sendikanın görüşü soruldu. Hava-İş Sendikası, değişikliklere ilişkin olumsuz görüşünü bildirerek toplantılarda bu kararların kabul edilmediğini kesin ve net bir şekilde ifade ettiğini duyurdu. Sendika tarafından yapılan açıklamada, yapılmak istenen değişikliklerin motivasyonu düşüreceği vurgulandı. İşverenin gerçekten bir tasarrufa ihtiyacı varsa bunun karşılanacağı alanın üyelerin çalışma koşulları ve ücretleri olmadığı belirtilerek, ilgili başkanlıkların böylesi bir süreçte sessiz kalması eleştirildi.

'Kârlar şirketin hanesine, tasarruf bizim hanemize yazılıyor'

soL'a konuşan THY çalışanları ise yapılan performans baskısının işten atılma kaygısıyla birleştirilerek bir tür dayatmaya dönüştüğünü ifade ediyor.

Süreci "sömürünün verimlilik kılıfı" olarak tarif eden çalışanlar, personele gönderilen e-postalarla harcırahlardan kesintiler yapıldığını belirterek yaşananları şu sözlerle aktarıyor:
"Kredili uçuşlarda garanti saatlerimiz gasp ediliyor ve kıdemli uçucuların havalimanı ulaşım hakları ellerinden alınıyor. Bu hak gaspları, 29 Eylül 2026 tarihine kadar onaylanması zorunlu tutularak işten atılma korkusuyla harmanlanmış bir şantajla bize dayatılıyor."

Sürece karşı sendikanın yeterli tepkiyi göstermediğini kaydeden işçiler, somut bir adım atılmamasına tepkili. Hava-İş Sendikası'nın yayımladığı metinde THY'nin 300 milyon sterlinlik sponsorluk anlaşmalarını hatırlatarak yalnızca sözde bir serzenişte bulunduğunu ifade eden emekçiler, eleştirilerini şöyle dile getiriyor:
"Adeta sendika eliyle sendikasızlaştırma pratiği sergileniyor. Boğazımıza bıçak gibi dayanan 29 Eylül onam süreci için sendika bize hiçbir eylem planı sunmuyor ve haklarımızın veya grev gücümüzün kullanılacağı yönünde bir güvence vermiyor. Sendikanın bu eylemsizliği, işverenin fütursuzca saldırmasına zemin hazırlıyor."

Tasarruf denilince akla ilk gelenin emekçiler ve maaşları olduğunu ifade eden THY çalışanları bu durumu şu sözlerle özetliyor:
"Şirket her çeyrekte milyarlarca liralık rekor kârlar açıklayıp yüzlerce uçaklık yeni siparişlerle ve küresel büyüme hedefleriyle övünüyor. Vitrinde dünyaya karşı 'Rekorlar kırıyoruz, uçuyoruz!' şovu yapıyor. Yüzlerce milyonluk sponsorluklarla şatafat tam gaz sürüyor ama sıra uçan işçinin emeğine ve cebine gelince kriz ve tasarruf edebiyatı başlıyor. Büyüme ve kârlar yönetimin hanesine yazılırken, tasarruf ve sömürü sadece biz emekçilerin payına düşüyor."

Doldurulması imkansız hedeflere zorlandıklarını vurgulayan THY çalışanları, "Uçuş güvenliğini tehlikeye atacak türden performans beklenen planların derhal geri alınmasını talep ediyoruz" diyerek sürecin iptal edilmesini istiyor.

/././

22 Eylül 2026 Salı

ÇİZGİLERİN DİLİ -22 /09/2026-

 







(Derleyen: mstfkrc)

BİRGÜN "Gündem"-22 Eylül 2026-

Manisa'da okula silahlı saldırı: En az 8 kişi yaralandı, saldırgan gözaltına alındı 


Manisa’nın Turgutlu ilçesinde lise yakınında av tüfeğiyle ateş açılması sonucu 8 kişi yaralandı. Olayın ardından kaçan şüpheli, güvenlik güçlerince yakalanarak gözaltına alındı. Olayla ilgili adli ve idari soruşturma başlatıldı. https://www.birgun.net/haber/manisa-da-okula-silahli-saldiri-en-az-8-kisi-yaralandi-saldirgan-gozaltina-alindi-736128

***

İmamoğlu'ndan Erdoğan'ın ABD ziyaretiyle ilgili mesaj: "Gitmeden önce ABD’nin isteğiyle bir jest daha yaptı"


AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın ABD ziyaretiyle ilgili açıklamalarda bulunan Cumhurbaşkanı Adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu, "Gitmeden önce ABD’nin isteğiyle bir jest daha yaptı" dedi ve "Hizmet etmeniz gereken Mr. Trump değil, 86 milyon yurttaşınızdır" ifadelerini kullandı.

https://www.birgun.net/haber/imamoglu-ndan-erdogan-in-abd-ziyaretiyle-ilgili-mesaj-gitmeden-once-abdnin-istegiyle-bir-jest-daha-yapti-736085

***

Aztek Teknoloji'ye manipülasyon soruşturması: 11 gözaltı 


İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Aztek Teknoloji pay piyasasına yönelik soruşturmasında, sosyal medya hesaplarından manipülatif paylaşımlar yaptığı belirlenen 11 şüpheli gözaltına alındı. 3 şüphelinin yakalanması için çalışmalar sürüyor.https://www.birgun.net/haber/aztek-teknoloji-ye-manipulasyon-sorusturmasi-11-gozalti-736130

***

İmama, Göktaş soruşturması -İsmail Arı- 


Diyanet, tutuklu komedyen Deniz Göktaş’ın gözaltına alınmasına tepki gösteren ve dayanışma mesajı gönderen imam Yusuf Kılıç’a soruşturma açtı. “Bir imam olarak yanındayım Deniz kardeşim” diyen Kılıç savunmasını verdi.https://www.birgun.net/haber/imama-goktas-sorusturmasi-736111

***

Vatandaşlık dediğin böyle mi verilir? + Serra Bucak diyor ki... -Cumhuriyet-


Vatandaşlık dediğin böyle mi verilir?-Murat Ağırel- 

Bu köşeyi sıkı takip edenler hatırlar. Kırıkkale’deki arsalar üzerinden yapılan sahte vatandaşlık işlemlerini yazdım.

Esenyurt’ta yapılanları yazdım.

Bir başka yazımda ise vatandaşlık işlemleri üzerinden kurulduğu öne sürülen yapıyı anlattım. Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi’nde çalışan M.S.T. isimli kişinin bu yapının bazı üyelerini Çankaya Köşkü’nün 5 No’lu kapısından içeri soktuğuna ilişkin iddiaları belgeleriyle aktardım.

İlgili kamu kurumları bunları o gün ne kadar ciddiye aldı, hangi incelemeleri yaptı bilmiyorum.

Ama bugün önümüzde çok daha büyük bir soruşturma dosyası var.

Sahte ya da gerçeğe aykırı yüksek bedelli ekspertiz raporlarıyla taşınmazların değeri şişiriliyor, yabancıların vatandaşlık için gerekli yatırım şartını yerine getirmiş gibi gösterildiği iddia ediliyor.

Ve soruşturma büyüyor.

Şu ana kadar iki büyük operasyon yapıldı.

İlk dalga Babacan İnşaat bağlantılı işlemlere yönelikti.

İstanbul merkezli 16 ilde düzenlenen operasyonda 90 şüpheli hakkında gözaltı kararı verildi, 72 kişi yakalandı. Dosyada yaklaşık 2.5 milyar liranın Türkiye’ye girişinin sağlanmadığı ve bu yöntemle 687 kişinin usulsüz biçimde Türk vatandaşlığı kazandığı tespit edildi. Daha sonra 32 şüpheli tutuklandı.

7 şirkete kayyum atandı. 1.045 gayrimenkule tedbir konuldu. Bodrum’daki bir otel, 15 araç, bir yat ve 10 banka hesabı da soruşturmanın mal varlığı tedbirleri kapsamına girdi.

Vatandaşlıkların iptal edilmesi için idari süreç başlatıldı.

Dosyada adı geçenlerden biri de EKPA İnşaat’ın sahibi Sezgin Köysüren’di. Köysüren daha önce Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek hakkındaki soruşturmada şikâyetçi/ suçtan zarar gören sıfatıyla ifade vermiş, ayrıca başka bir uyuşturucu soruşturmasında gözaltına alınmıştı.

İlk operasyonun merkezinde ise İbrahim Halil Babacan ve Mehmet Babacan’ın bulunduğu görülüyordu. Soruşturma dosyasında Babacan Grup Yatırım, Babacan Gayrimenkul, B Grup Yapı Sanayi ve bağlantılı şirketler yer alıyordu.

TEK TEK İNCELEDİM

Fakat benim asıl dikkatimi çeken başka bir şey oldu. Vatandaşlık verilenlerin listesi...

687 kişilik listeyi tek tek inceledim. Listede 195 kişi “kendisi”, yani ana başvuru sahibi olarak kayıtlı.

Geri kalan 492 kişi eş, eski eş ve çocuklardan oluşuyor.

Başka bir ifadeyle, soruşturma kapsamında usulsüz vatandaşlık aldığı belirlenen 687 kişinin yaklaşık dörtte üçü yatırım yapan ana kişi değil, onun aile ferdi.

Ve bazı ailelerde sayı tek başvuruda 13 kişiye kadar çıkıyor.

Listedeki isimlerin doğum yerleri açısından baktığınızda İran, Irak, Yemen, Suudi Arabistan ve Afganistan kayıtlarının yoğunluğu dikkat çekiyor. Yani mesele yalnızca “687 kişiye vatandaşlık verilmiş” meselesi değil. 195 ana başvurudan 687 vatandaşlık çıkmış.

Pazartesi günü ikinci dalga geldi.

Bu kez dosyada Gül İnşaat AŞ, Beyaz İnşaat ve LİV Yapı ile bağlantılı işlemler vardı.Şimdi diyeceksiniz ki vatandaşlık işlemleriyle inşaat şirketlerinin ne ilgisi var?

Soruşturmaya göre vatandaşlık için gerekli döviz Türkiye’ye fiilen girmiyor. Aracı şirketlerin ya da satıcıların kendi paraları, sanki yabancının gayrimenkul alımından kaynaklanan para hareketiymiş gibi gösteriliyor.Tapuda muvazaalı satış yapılıyor. Yani taşınmazın değeri gerçeğin üzerinde gösteriliyor. Bunun için yüksek bedelli ekspertiz raporları düzenleniyor. Ve yabancıdan bu işlemler karşılığında kişi başına ortalama 50 bin dolar civarında menfaat sağlandığı tespit ediliyor.

Gül İnşaat ve bağlantılı 24 paravan şirket...

Beyaz İnşaat ve bağlantılı iki paravan şirket...

LİV Yapı ve bağlantılı bir paravan şirket...

Toplam 734 yabancıya yapılan gayrimenkul satışı incelendi.

274 satışın muvazaalı olduğu tespit edildi.

Sonuç?

Aileleriyle birlikte 1070 kişinin usulsüz yollarla Türk vatandaşlığı aldığı belirlendi.

11 kişinin vatandaşlık işlemi ise hâlâ devam ediyordu. Dosyada ayrıca 72 milyon 250 bin dolarlık döviz girişinin gerçekleşmediği belirtiliyor.

Adalet Bakanı Akın Gürlek’in 21 Eylül’deki açıklamasına göre 88 şüpheli hakkında işlem başlatıldı ve 72 şüpheli gözaltına alındı. Bakanlığın son açıklamasında ayrıca 3.5 milyar lirayı aşan işlemin muvazaalı gerçekleştirildiği bildirildi.

İkinci dalgada tamamlanan vatandaşlık işlemlerinde 263 ana başvuru sahibi var. Bu 263 kişinin yanında 807 aile ferdi daha Türk vatandaşı olmuş.

Toplam 1.070 kişi.

Ana başvuru başına ortalama 4.07 vatandaşlık.

Şimdi iki dosyayı yan yana koyun.

İlk dalga: 195 ana başvuru, 687 vatandaşlık.

İkinci dalga: 263 tamamlanmış ana başvuru, 1070 vatandaşlık.

İlk dosyada ana başvuru başına 3.52 kişi düşüyor. İkinci dosyada 4.07.

Ve iki operasyonun toplamında 458 tamamlanmış ana başvuru üzerinden 1757 kişinin usulsüz vatandaşlık aldığı tespit edilmiş durumda.

Bu dosyada baştan aşağıya kim imza attıysa görevi ihmal ve kamu zararı var.

Adalet Bakanı Akın Gürlek’i, operasyonu yapan savcıları ve Emniyet yetkililerini tebrik ederim. Nihayet bu hususta adım atıldı. Ancak insan bütün bunları okuyunca aynı soruya takılıyor:

Aynı yöntem onlarca, yüzlerce kez tekrar edilirken hangi kurumun ekranında kırmızı ışık yanmadı?

Bir aileden 12 kişi...

Bir başka aileden 13 kişi...

Yüzlerce milyon liralık, milyonlarca dolarlık para hareketleri...

Yüzlerce vatandaşlık...

Bakın bunların hiçbiri bir gecede olmadı.

Daha ne çıkacak?

Bu işin içerisinde kamu görevlileri yok mu?

Göreceğiz.

Ama şimdilik görünen o ki bu dosyanın daha kapağı yeni açılıyor. 

/././

Serra Bucak diyor ki...-Özdemir İnce- 


Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Serra Bucak Küçük, “Kürtçe tabelalar” yani Kürtçe işyeri (dükkân) tabelaları konusunda açıklama yapmış ve “Türkçe resmi dil ama başka diller de var” (1) demiş. Bu çıkışmasından neye itiraz ettiği anlaşılmakta. Doğru: Türkçe resmi dil ama başka diller de var. Var ama üniter devletin resmi düzeninde hiçbir dil devletin resmi dilinin sahip olduğu ayrıcalıklara ve haklara sahip değildir. Dillerin kardeşliğini savunduklarını ve asimilasyona razı olmayacaklarını belirten ve “Bir dilin yaşamasından neden korkulsun?” diyen Serra Bucak’ın romantik ve patetik (dokunaklı) paylaşımının tamamı şöyle:

[“Bir şehrin dili, yalnızca kelimelerden ibaret değildir. O dil, bir halkın hafızasıdır; annesinin ninnisi, çocuğunun ilk sözü, sokağının sesi, geçmişten geleceğe uzanan yaşam damarlarıdır. İnsan, daha anne karnındayken kendi dilinin ezgisiyle buluşur. Bu nedenle söz konusu bizim kentimiz ve bölgemiz olduğunda ‘anadil’ demek kadar, ‘dillerimiz’ demek de doğrudur.

Çünkü burası, Süryaninin Mardin sokaklarında Süryanice, Arap’ın Arapça konuştuğu; Dersim’de, (2) Diyarbakır’da Zazacanın kulaklara değdiği bir coğrafyadır. Bu diller burada dün ortaya çıkmadı. Binlerce yıldır bu topraklarda yaşıyor, bu toprakların hafızasını ve ruhunu taşıyor.

Binlerce yıllık köklere sahip bu diller, Türkiye’nin ve bu coğrafyanın eksikliği değildir. Tam tersine, en büyük zenginliğimiz, en güzel renklerimizdir. Bir dilin yaşamasından neden korkulsun? Bir halkın kendi diliyle konuşmasından neden tedirgin olunsun? Bu dillerin yaşaması, yalnızca o dilleri konuşanların değil, hepimizin ortak kazanımıdır.

Yerel yönetimler halka en yakın yönetim birimleridir. Halkla kendi dilinde buluşmak; temel iletişimde, gündelik hizmetlerde ve kamusal yaşamda bu dilleri yaşatmak; kentin sosyal ve kültürel politikalarına, hizmet anlayışına ve yönetim pratiğine taşımak kadar doğal bir şey olamaz.

Bu ayrıştırmaz; aksine birleştirir. Çünkü insanın kendi diliyle görülmesi, duyulması ve anlaşılması, eşit yurttaşlığın en temel koşullarından biridir. (3)

Türkiye’nin resmi dilinin Türkçe olduğu bize yüz yıldır söyleniyor. Buna karşı çıkan da yok. Ancak Türkçenin varlığı, bu topraklarda konuşulan diğer dillerin yok sayılmasını gerektirmez. Türkçe bu ülkenin bir dilidir; Kürtçe, Zazaca, Süryanice, Arapça ve bu coğrafyada yaşayan diğer diller de bu ülkenin toplumsal, kültürel ve tarihsel zenginliğidir.

Bir dili yaşatmak, başka bir dili yok etmek değildir. Bir dili özgürleştirmek, diğerine düşmanlık değildir. Asıl ayrımcılık, bu toprakların dillerinden birini makbul sayıp diğerlerini susturmaktır.

Biz, yüz yıldır inkâr ve asimilasyona mahkûm edilmeyi kabul etmedik, etmiyoruz. Dillerimizin susturulmasına, kültürlerimizin görünmez kılınmasına, halkların kendi kimliğiyle yaşamasının engellenmesine razı olmayacağız. (4)

Biz dillerin kardeşliğini savunuyoruz. Dillerin kentlerimizde, yaşamlarımızda ve sokaklarımızda var olmasını; görünür olmasını, özgürce konuşulmasını, yaşamasını ve gelişmesini istiyoruz. Çünkü biliyoruz ki eşitlik, yalnızca aynı haklara sahip olmak değil; herkesin kendi diliyle, kendi kimliğiyle ve kendi kültürüyle onurlu bir yaşam sürebilmesidir.

Bunun için barış politikaları yürüttük, yürütmeye de devam edeceğiz. (5)

Çünkü barış yalnızca silahların susması değildir. Barış; birbirinin varlığını kabul etmek, birbirinin acısını duymak, birbirinin kültürüne, kimliğine ve diline saygı göstermektir. Barış, bir halkın dilini diğerine tehdit olarak görmemektir.

Barış, bu topraklarda konuşulan her dili bu ülkenin ortak mirası olarak kabul etmektir. Barış, biraz da birbirinin dilini sevmekle başlar.

Biz bu yolu, dillerin susturulmadığı; halkların birbirinden korkmadığı; herkesin kendi diliyle özgürce konuşabildiği bir gelecek için yürüyoruz.

Anlayanlarla, duyanlarla, eşitlikten ve özgürlükten yana olanlarla bu yolu birlikte yürüyeceğiz. Çünkü biliyoruz: Diller yaşarsa halklar yaşar; halklar eşit ve özgür yaşarsa barış kalıcı olur.”]

***

Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Serra Bucak, “Yerel yönetimler halka en yakın yönetim birimleridir. Halkla kendi dilinde buluşmak; temel iletişimde, gündelik hizmetlerde ve kamusal yaşamda bu dilleri yaşatmak; kentin sosyal ve kültürel politikalarına, hizmet anlayışına ve yönetim pratiğine taşımak kadar doğal bir şey olamaz” diyor. Ki bunun anlamı Kürtçenin en azından Diyarbakır’da ikinci resmi dil olması talebidir. Dünyanının bütün ülkelerinde; Fransa’sında, Almanya’sında, İtalya’sında, Yunanistan’ında, Bulgaristan’ında da Türkiye’de olduğu gibi ülkenin resmi dilinden başka bir dili, anadili olan insanlar yaşamakta. Serra Bucak söylesin bakalım, bu ülkelerin hangisinde resmi dil dışında bir yerel dil “temel iletişimde, gündelik hizmetlerde, kamusal yaşamda, kentin (ülkenin) sosyal ve kültürel politikalarında, hizmetlerde ve yönetimde” taşınmış olarak kullanılmakta? Serra Bucak, “Taşımak kadar doğal bir şey olamaz” diyor da... Merak ediyorum; iddia ettiği “şey” dünyanın hangi ülkesinde uygulanmakta? Lütfedip birini söylese de kendimi eğitmek için oraya gitsem. Bir kişinin bilmeden, hiçbir bilgiye veya kaynağa dayanmadan tamamen kafasından uydurarak konuşması, sallaması durumunu alaycı ve mizahi bir dille ifade etmek için “işkembe-i kübradan atmak” deyimi kullanılır. Ama siyasetçiye yaraşmaz. Ha bir de şu var: Türkiye’de konuşulan yerel dil sadece Kürtçe mi? Zazaca, Süryanice, Arapça, Çerkezce, Ermenice, Rumca, Lazca, Gürcüce, Arnavutça, Boşnakça, Pomakça, Romanca ve Levantenlerin konuştuğu diller gibi başka diller de var. Serra Bucak’ın da dediği gibi “Bu coğrafyada yaşayan diğer diller de bu ülkenin toplumsal, kültürel ve tarihsel zenginliği” değil mi? Bu diller de kendileri için kamusal alanda ayrıcalık isterse durumun vaziyeti ve vaziyetin durumu ne olacak?

***

Özetle; Kürtler evrensel sosyolojik ve uluslararası literatür ölçülerine göre bir etnik/dilsel azınlık kategorisine girerken Türkiye’deki resmi hukuka (Lozan) ve Kürtlerin kendi toplumsal/siyasal iradelerine göre azınlık değil, asli unsur olarak kabul edilmektedir. Kürtler de Zazalar, Süryaniler, Araplar, Çerkezler, Ermeniler, Rumlar, Lazlar, Gürcüler, Arnavutlar, Boşnaklar, Pomaklar, Romanlar, Levantenler vb. gibi Türkiye devletinin vatandaşlarıdır. Onlar da Serra Bucak gibi özel ayrıcalık isterlerse ne olacak?

(1) Sözcü, 1 Eylül 2026.

(2) “Tunceli” demek istiyor.

(3) Serra Bucak, özel hayatla kamusal hayatı karıştırıyor.

(4) İddia gerçek dışı. “Razı olmamak” ne demek?

(5) Tehdit mi?

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -23 Eylül 2026-

Okullar güvenli değilse hiçbirimiz güvende değiliz -Feray Aytekin Aydoğan-  Bir güne daha okulda şiddet, silahlı saldırı haberiyle başladık...