İBB soruşturması kapsamında Ağaç ve Peyzaj A.Ş.'ye operasyon: 30 kişi hakkında gözaltı kararı!
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İBB soruşturması kapsamında Ağaç ve Peyzaj A.Ş. üzerinden usulsüz ihale sistemi kurularak ihalelere fesat karıştırıldığı iddiasına yönelik operasyon düzenlendiğini açıkladı. Soruşturma kapsamında 30 kişi hakkında gözaltı kararı verilirken, şüphelilerden 29'u yakalandı.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İBB'ye yönelik yürütülen "yolsuzluk" soruşturması kapsamında Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğünce yeni bir operasyon düzenlendiğini duyurdu.
https://www.dailymotion.com/video/xa8kyx4
Başsavcılıktan yapılan açıklamada, Ağaç ve Peyzaj A.Ş. isimli iştirak şirketi üzerinden "usulsüzce kurgusal bir ihale sistematiği işletilerek" ihalelere fesat karıştırıldığı iddialarına ilişkin 8 Mayıs 2026'da (bugün) operasyon gerçekleştirildiği belirtildi.
29 kişi gözaltına alındı
Açıklamaya göre, soruşturma kapsamında 30 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Şüphelilerden 29'u kolluk kuvvetlerince yakalanarak gözaltına alındı. Yurt dışında bulunduğu belirtilen 1 şüpheli hakkında ise yakalama çalışmalarının sürdüğü bildirildi.
Gözaltına alınan isimler
1- Yasin Çağatay Seçkin — İBB eski Park ve Bahçeler Daire Başkanı
2- Esra Köymen — İBB Mimar
3- Tolga Kılıç — İBB Mühendis
4- Nilgün Cendek — İBB Kentsel Ekolojik Sistemler Şube Müdürü
5- Mustafa Atlı — İBB Mühendis
6- Tuğba Ölmez Hancı — İBB Park ve Bahçeler Daire Başkanı
7- Sezer Ada Ateş — İBB Mühendis
8- Muammer Ali Özdil — Ağaç A.Ş. eski Genel Müdür Yardımcısı
9- Fatih Temür — Ağaç A.Ş. Şef
10- Aytekin Karaarslan — Ağaç A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı
11- Metin Aras — Ağaç A.Ş. Genel Müdür Yardımcısı
12- Murat Cirik — Ağaç A.Ş. Şef
13- Oktay Özel — İBB Genel Sekreter Yardımcısı
14- Fatih Yağcı — Ağaç A.Ş. Şef
15- Eren Sönmez — İBB Hukuk Müşaviri
16- Selim Marangoz — Ağaç A.Ş. Satın Alma Yöneticisi / Müdürü
17- Ahmet Kocadağ — Tibetoğlu İnş. Ltd. Şti. Ortağı
18- Cezair Aday — Vadi Peyzaj A.Ş. Ortağı
19- Süleyman Uzun — Sas Peyzaj Ltd. Şti. Ortağı
20- Adnan Cullanmak — Zirve Harita Ltd. Şti. Ortağı
21- Hakan Cullanmak — Zirve Harita Ltd. Şti. Ortağı
22- Ayhan Subaşı — Ayhan Subaşı Ltd. Şti. Ortağı
23- Ünal Aksoy — Parametre Mühendislik Ltd. Şti. Ortağı
24- Ekrem Ofluoğlu — İstanbul Teknik Ltd. Şti. Ortağı
25- Binali Sarıtaş — Sarıtaş Yapı Ltd. Şti. Ortağı
26- Murat Dağdeviren — Seka Peyzaj Ltd. Şti. Ortağı
27- Derya Dağdeviren — Seka Peyzaj Ltd. Şti. Ortağı
28- Orhan Yoldaş — Çatak İnşaat Ltd. Şti. Ortağı
29- Yunus Doğan — TYT İnşaat Ltd. Şti. Ortağı
Yasin Çağatay Seçkin cenaze nedeniyle serbest bırakıldı
Gazeteci Ceylan Sever'in aktardığına göre, gözaltı kararı verilen isimlerden Yasin Çağatay Seçkin'in babası dün hayatını kaybetti. Seçkin'in gözaltı sırasında savcılıkla görüşmesinin ardından cenaze nedeniyle serbest bırakıldığı belirtildi. Sever, emniyetten adliyeye sevklerin yapılacağı pazartesi günü Seçkin'in adliyeye geleceğini aktardı.
Sever ayrıca, gözaltına alınan isimlerden Fatih Yağcı'nın, 3 Nisan'da Silivri'de görülen ana davada yapılan aylık tutukluluk incelemesinde serbest bırakılan 18 kişi arasında yer aldığını bildirdi.
***
Gülistan Doku soruşturması: Tunceli’deki 1+1 evin sırrı -Tolga Şardan-
Kentte yeni tespit edilen ve yaşananlarla ilgisi olup olmadığı üzerinde yoğunlaşılan 1+1 ev... Evin varlığına soruşturmada yeni ulaşıldığı belirtiliyor. Eve kimlerin girip çıktığı araştırılıyor. Bu noktada bir önemli tespit ise, söz konusu evin “öğrenci evi” görünümünde olması. Kirasının başka kişilerce ödendiği bilgisi araştırılan konular arasında...
Munzur Üniversitesi’nde öğrenciyken 5 Ocak 2020 günü son kez görülen ve sonrasında bir daha haber alınamayan Gülistan Doku’yla ilgili soruşturma devam ediyor.
Savcılığın “cinayet” soruşturmasında, Doku’nun cansız bedeni henüz bulunamadığı için daha çok şüpheli ve tanık ifadelerindeki çelişkiler ile cep telefonu, kamera kayıtları, mesajlar, HTS verileri gibi dijitaller materyaller ve kayıtların incelenmesi öncelikli hale geldi.
Olayın gerçekleştiği Tunceli ve soruşturmanın baş şüphelilerinden Merkez Valisi Tuncay Sonel’in bürokratik konumu sebebiyle Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı’nın koordinesinde yürütülen soruşturma Ankara tarafından da dikkatle takip ediliyor başından beri. Gerek Adalet Bakanı Akın Gürlek gerekse İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, her iki kentten ulaşan ve ulaşacak bilgileri yakından izliyorlar.
Soruşturmanın ilk dönemlerinde adli yönden yapılması gereken kimi işlemlerin eksik ya da hiç yapılmaması nedeniyle elde edilemeyen bilgiler ve veriler, güncellenen veri kurtarma teknikleriyle ortaya çıkarılmaya çalışılıyor.
Özellikle mesajlar ve şüphelilerin cep telefonlarına ait sinyal bilgilerinin analizi en önemli delil olarak dosyada.
Tabii aslolan, altı yıldan fazla süredir haber alınamayan Doku’ya canlı ya da cansız ulaşılması.
İtirafçı şüpheli Ertok: “Vali ve koruması, temizlenmiş SIM Kartı gönderdi”
Soruşturmayla ilgili edindiğim kimi yeni bilgiler mevcut.
Tek tek paylaşayım.
Önce, Doku’ya ait cep telefonun SIM kartında inceleme yapan ihraç polis memuru Gökhan Ertok’un anlatımlarındaki bir detay dikkat çekici.
Bilindiği üzere Vali Sonel’in talimatıyla koruma polisi Şükrü Eroğlu, Doku’ya ait SIM kartı Ankara’da bilişim uzmanı Ertok’a ulaştırdı. Ertok, SIM kartta inceleme yaptı. İncelemede kimi verileri sildiği iddiasıyla tutuklandı.
Ertok, dosyanın itirafçısı. Aldığım bilgiye göre, Ertok 15 Nisan’da kolluktaki sorgusunda ilginç bir bilgi verdi jandarmaya. Aynı şekilde “iddiada bulundu” demek de mümkün.
Şöyle ki Ertok, anlatımlarında SIM kartın kendisine gönderildiğinde Vali Tuncay Sonel’le yaptığı görüşmede, valinin “Basın çok üstümüze geliyor, kızı bulmalıyız” dediğini aktardı.
Fakat Ertok, anlatımlarının devamında dikkat çekici bir tespitte bulundu: “Ama ben şimdi anlıyorum ki Vali Tuncay Sonel ile koruma Şükrü Eroğlu’nun kartı temizleyerek bana gönderdiklerini ve ‘kızı bulmamız gerekiyor’ diye beni kandırıp Gülistan’ın sosyal medya mesajlarının temizlendiğinden emin olmaları için beni kullandıklarını anladım.”
İfadesinin devamında Ertok, “Vali ve Şükrü, beni kullanıp tuzağa düşürdü. SIM kartın bana gönderilmeden önce temizleyip emin olmak için de bana gönderip sağlama yaptılar ve bu konuda beni kullandılar” iddiasında bulundu.
İtirafçı Ertok’un açıklamasının doğru olup olmadığı teknik veri analiz çalışmalarında belli olacak. Ancak, iddia doğru çıkarsa soruşturma yeni boyut kazanacak kuşkusuz!
Bu arada Ertok’un iddiası Vali Sonel’e “Gökhan’ın bu beyanları kapsamında söz konusu SIM kartı göndermeden önce üzerinde herhangi bir iş veya işlem yaptınız mı? Yapılması yönünde bir talimatta bulundunuz mu?” sorusu yöneltildi. Vali Sonel, iddialara karşın “Kesinlikle yapmadım. Kesinlikle bir talimatım olmadı. Bunları kabul etmiyorum” yanıtını verdi.
1+1 evde neler oldu?
Ulaştığım diğer bir bilgi ise, kentte yeni tespit edilen ve yaşananlarla ilgisi olup olmadığı üzerinde yoğunlaşılan 1+1 şeklindeki bir ev.
Evin varlığına soruşturmada yeni ulaşıldığını belirtiyor kaynaklarım. Alınan bir ifadede geçmesi sebebiyle soruşturma kapsamına alınan evle ilgili detay araştırma yapıldığı ifade ediliyor.
Detay araştırmanın içeriği elbette öncelikle çevre kamera kayıtları ve bazlardan elde edilecek HTS verileri. Özellikle HTS verilerinin şüphelilere ait cep telefonlarıyla örtüşmesi soruşturmaya yeni boyut kazandıracak. Eve kimlerin girip çıktığı araştırılıyor.
Bu noktada bir önemli tespit ise, söz konusu evin “öğrenci evi” görünümünde olması. Kirasının başka kişilerce ödendiği bilgisi araştırılan konular arasında.
Yeri gelmişken, şüphelilerle ilgili MASAK’tan rapor istendi. MASAK’ın yapacağı tespitler, şüpheliler arasında banka hesap hareketi olup olmadığı ortaya koyacak.
Bir de Vali Sonel’in mal varlığıyla ilgili ulaştığım bilgi var. Sonel’in resmi kaydı bulunan “epeyce yüklü” mal varlığı bulunduğu ifade ediliyor. Hele ki tapu kayıtlarının sayısı öyle böyle değil. Bizzat duyunca şaşırdım.
Bu nedenle daha önceki Büyüteç’te Sonel’in imzasının bulunduğu ihalelerin de mercek altına alınması gerektiğine dikkat çekmiştim. Ancak İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin müfettişlere verdiği görev onayı sadece Gülistan Doku sürecinin araştırılması. Belki daha sonra yeni bir görevlendirme yapılır.
* * *
Gürlek’in Çiftçi’yi ziyareti
Bu arada Ankara’da ilginç bir buluşma, daha doğrusu resmi ziyaret gerçekleşti.
Kabine değişikliğinde göreve gelen iki bakandan Adalet Bakanı Akın Gürlek, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’yi, atamadan sonra ilk kez ziyaret etti.
Bu ziyaret, sıradan bir “hayırlı olsun” ziyaretinden öte anlam taşıyor. Kabine değişikliği sonrasında her iki bakan günlerce tebrikleri kabul ettiler. Ancak bir türlü birbirlerine “hayırlı olsun” diyemediler nedense?

Büyüteç’te önceki hafta geciken ziyaretin nedeni hakkında küçük ipucu vermiştim.
Gürlek’in göreve gelir gelmez gösterdiği proaktif yönetim yaklaşımı çerçevesinde hareket etmesi İçişleri Bakanlığı bürokrasisinde biraz tepki çekti doğrusu. Kapalı kapılar arkasında küçük mırıldanmalar başladı. Gürlek’in bilhassa emniyet müdürleri atamasında bazı isimler için devreye girdiği iddiası emniyet kulislerinde yer buldu.
Ayrıca kamuoyunda özellikle İstanbul cenahında Gürlek’in “her iki bakanlığa hakim olduğu” yönündeki söylemlerin yanı sıra Adalet Bakanlığı çatısı altında yeni kurulan daire başkanlıklarının “görev ve yetkileri çerçevesinde emniyet ve jandarmayı mercek altına alacağı” yönündeki değerlendirmeler kısmen de olsa İçişleri Bakanlığı’nda gerginlik yarattı.
Kaldı ki atanmalarının üzerinden yaklaşık üç ay geçmesine rağmen karşılıklı hayırlı olsun ziyaretinde bulunmayan iki bakan belki de “birilerinin” uyarısıyla buluştu!
Çiftçi ile Gürlek’in ilk kez birebir temasını “aradaki soğukluğun yumuşatılması” şeklinde değerlendirmek yanlış olmaz.
Gürlek, ziyarete yardımcısı Can Tuncay ve bazı üst düzey bürokratlarla katıldı. Ev sahibi Çiftçi’nin ekibinde ise Bakan Yardımcıları Ali Çelik ve Kübra Güran Yiğitbaşı ile Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Ali Çardakçı, Emniyet Genel Müdürü Ali Fidan ve üst düzey yöneticiler yer aldı.
/././
Gülistan Doku’nun cesedini barajda, “şişe kapağı” testiyle aradılar!-Tolga Şardan-
Tanık sıfatıyla bilgisine başvurulan JAK personelinin anlatımına göre, Gülistan Doku’nun cesedinin aranmasında modern bir teknik kullanılmış: Şişe kapağı yöntemi! “Kesin” ve “emin” sonuç verici bir metot! Aynı JAK görevlisi, dönemin Valisi Tuncay Sonel’in “sinirli” şekilde, “Aileye bunu söyleyip de aklını bulandırmasınlar” dediğini savcılığa bildirdi. Edindiğim bilgiye göre savcılık, hem JAK görevlisi dahil bazı kamu personelini Tunceli'den göndermesini hem de bu durumu Sonel'e sordu...
Tunceli’de 2020’de kaybolan ve bir daha kendisinden haber alınamayan üniversite öğrencisi Gülistan Doku’yla ilgili savcılık soruşturması henüz tamamlanmadı.
Yanı sıra İçişleri Bakanlığı’nın görevlendirdiği müfettişlerin çalışmaları da devam ediyor.
Çalışmalarını yürüten müfettişler, Doku’nun cesedinin aranması sırasında yapılan ilginç bir işlemle ilgili bilgiye ulaştı.
Bu bilgi, müfettiş raporunda yer alacak mı henüz belli değil.
Bilginin içeriği şöyle:
Soruşturma çerçevesinde tanık sıfatıyla bilgisine başvurulan Jandarma Arama Kurtarma (JAK) biriminden bir görevli, Gülistan Doku’nun cansız bedeninin baraj gölünde bulunmadığından “kesin” olarak emin olunduğunu anlattı.
Söz konusu JAK personeli, emin olunmasını sağlayan özel bir uygulamayı da ifadesinde anlattı.
JAK görevlisi, aramalar sırasında baraj gölüne “şişe kapağı” atıldığını ve şişe kapağının ertesi gün barajda suyun yüzeyinde bulunduğunu, böylelikle “barajın dibinin balçık olmadığının” anlaşıldığını, bu sebeple Doku’nun cesedinin baraj dibinde olamayacağına kesin biçimde emin olunduğunu söyledi.
Aynı JAK görevlisi, gölde olmayan Doku’nun cansız bedeninin karada aranması gerektiğini tavsiye ettiğini de ifadesinde anlattı.
JAK personelin anlatımlarından anlaşılacağı üzere, Doku’nun cesedinin aranmasında modern bir teknik kullanılmış! Şişe kapağı yöntemi! “Kesin” ve “emin” sonuç verici bir metot!
Söz konusu JAK personelinin anlatımları bununla sınırlı değil.
Tutuklanan dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel, Gülistan Doku için yapılan arama çalışmalarında
Aynı ifade sahibi JAK görevlisi, elde edilen sonucu dönemin Tunceli AFAD Müdürü Cem Erdoğan’a da söylediğini, AFAD Müdürü Erdoğan’ın da durumu kendisinin de bulunduğu ortamda Vali Tuncay Sonel’e bizzat ilettiğini anlattı. JAK görevlisi, bilgiyi dinleyen Sonel’in “sinirli” şekilde “Aileye bunu söyleyip de ailenin aklını bulandırmasınlar” dediğini savcılığa bildirdi.
Ayrıca, sürecin ilerleyen günlerinde söz konusu JAK personelinin içinde yer aldığı bir grup kamu personeli Vali Sonel’in talimatıyla Tunceli’den gönderildi.
Vali Sonel’in kendisine verilen bilgi sırasında sinirlenmesinin ve aralarında uzman personelin de bulunduğu kamu görevlilerinin Tunceli’den gönderilmesinin nedeni savcılığın dikkatini çekti.
Edindiğim bilgiye göre, savcılık bu iki konuyu Sonel’e sordu. Ancak tutuklu Vali Sonel, genel geçer yanıt vermekle yetindi.
Sonel, sorgusundaki pek çok soruya verdiği yanıtta olduğu gibi “konudan bilgisi olmadığını” söyledi. Hatta, barajda arama yapan dalgıçların da kendisine benzer bilgiler verdiğini öne sürdü.
Vali Sonel’in, Doku’nun cesedinin bulunmasına yönelik çalışmaları kastederek, “Ben de bu kadar masraf yapılması ve emek harcanmasını istemem ama biz buna rağmen ailenin acısından dolayı işlemleri devam ettirdik” şeklindeki değerlendirmesi dikkat çekici doğrusu.
Dönemin İçişleri Bakanı olan AKP Milletvekili Süleyman Soylu
Soylu’nun hezeyanları
Gülistan Doku soruşturması adli ve idari süreçler kadar siyaseti de etkiledi kuşkusuz.
Hedefte dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu var. Soylu, kendisine yönelik eleştirileri yanıtlarken olayın yaşandığı dönemde Doku’nun bulunması amacıyla verdiği talimatları,emniyetin hazırladığı değerlendirme raporlarını anlatıyor.
Soylu’nun Doku olayıyla ilgili eleştirildiği konular arasında Vali Tuncay Sonel’in vali olarak kente atanması var.
Eski İçişleri Bakanı hakkındaki iddiaları yanıtlamak amacıyla hafta sonunda bir televizyon programına katıldı.
Soylu, “Sen oraya o valiyi atamasaydın” eleştirilerini “Ya ben o valiyle sözleşme mi yaptım? Orada hukuk var, yargı var. Belki bunun içinde Süleyman Soylu var, bunun içinde Ahmet var, Mehmet var” yanıtını verdi.
Tabii burada eski bakana, “memleketi Of’ta kaymakamlık yapmış ve en son Kadıköy Kaymakamlığını yürüten Tuncay Sonel’in vali yapılmasında ve özellikle Tunceli’ye vali atanmasında kimin / kimlerin talimatı ya da tavsiyesi olduğu” sorusunu yöneltmek gerekir.
Soylu, aynı açıklamalarında çok iddialı bir cümle daha kurdu. Soylu’nun 2028’den sonra, yani bu dönemin tamamlanmasından sonra bir kişinin bile kendisine siyaset yaptıramayacağını ve siyaseti bırakacağını söylemesi dikkati çekti.
“Bir gün duran şerefsizdir. Bir gün duran şerefsizdir” diyerek siyasetle vedalaşacağını duyurdu.
Soylu’nun neden böyle bir karar aldığı merak konusu. Epeyce farklı tahmin ve iddia var. İddialardan biri de halen yurt dışında ikamet eden bir yurttaşın ülkeye dönme olasılığının eskisine göre yükselmesi ve ikili arasındaki husumetin henüz ortadan kalkmaması olduğu. Bu iddia kulislerde ifade edilmeye başlandı.
Eski İçişleri Bakanı, aynı programda, “Adam gibi görevimizi yaptık, sonuna kadar da yaptık. Elinde belgesi olan, bilgisi olan, benimle ilgili ne varsa ortaya koymazsa namerttir” dedi.
Ne tür belge istiyor bilemiyorum ama görevinde yaşananlar konusunda belge istiyorsa Büyüteç’in arşivi burada!
Siber suçlarla mücadele uzmanı yapılacakların alımı, emniyetin kullanacağı bazı özel yazılımların ne şartlar ve hangi koşullarda satın alındığı, atamasında imzası olan ekibinden kimi bürokratların karşı karşıya kaldığı yargı süreçleri, kimlerin hangi koşullarda Türk vatandaşlığı aldıkları, fiyaskoyla sonuçlanan Bataklık ve Demir yumruk operasyonları, Cihan Ekşioğlu ve Korkmaz Karaca’nın bağlantıları, silah ruhsatları, çakar plaka hakları…
Say, say bitmiyor.
/././
Rojin Kabaiş’in cep telefonunun kilidi için Çin'e değil, ABD şirketi Qualcomm'a başvurmak gerekiyor!-Füsun Sarp Nebil-
Dün basında yer alan haberlere göre Adalet Bakanı Akın Gürlek, Kabaiş'in telefonunun Çin'e gönderileceğini söylemiş. Bu cümleden anladığımız Bakan Gürlek'in henüz Qualcomm konusundan haberdar edilmediği şeklinde.
Bugünlerde Munzur Üniversitesi 2. sınıf öğrencisiyken, 5 Ocak 2020 sabahı kaybolan Gülistan Doku'nun cinayetinin detaylarını duyuyor ve her gelişmede, vali, doktor ya da polisin örtbas için yaptıklarına şaşırıyoruz. Ama nasıl öldüklerini (ya da öldürüldüklerini) anlayamadığımız başka genç kızlar da var. Bazılarının adları çoktan unutulurken, çocuklarını yitirseler de ne olduğunu ortaya çıkarmaya çalışan aileleri inatla bu olayları izliyor. Örneğin Rabia Naz, Gülistan Doku, Rojin Kabaiş gibi genç kızların aileleri hala ne olduğunu ortaya çıkarmak için çırpınıyor.
Bunlardan, 2024 yılında öldürüldüğü anlaşılan Rojin Kabaiş’in babasının çırpınmalarını, basında sürekli üzüntü içinde izliyoruz. Elinden geleni yapıyor. Örneğin kızının cep telefonunu açtırmaya uğraşıyor. Çünkü, olayın içindeki detaylar için delil bulunabilir. Bu konuyu iki ay önce detaylı yazmıştık.
Rojin Kabaiş'in telefonunu ancak Qualcomm firması çözebilir
Rojin Kabaiş'in telefonu bir Çin markası ve işletim sistemi Android. Son aldığımız bilgiye göre, Türk yetkililer Interpol üzerinden Çin Konsolosluğu’na ulaşmış, bilgi istemiş. Onlar da firmaya sormuşlar. Ancak telefonun çözümlenmesi, donanımı yapan firma ile değil içinde bulunan Qualcomm yongalarının donanım güvenliği ile ilgili.
Yani telefonun incelenmesine yönelik "adli kilit açma" olayı için asıl başvurulması gereken yer Çinli firma değil, Amerikalı "Qualcomm" firması. Dün basında yer alan haberlere göre Adalet Bakanı Akın Gürlek, Kabaiş'in telefonunun Çin'e gönderileceğini söylemiş. Bu cümleden anladığımız, Bakan Gürlek'in henüz Qualcomm gelişmesinden haberdar edilmediği şeklinde.
Yani Türk yetkililerin telefonun çözülmesi için Çin'e gönderilmesi değil, Qualcomm firmasına başvurması gerekiyor. Çünkü telefonun şifrelemesini yapan firma Qualcomm.
Zaten nedeni belirsiz bir şekilde İspanya'ya gönderilip, üç ay kaybedilmişti. Üstüne iki ay daha geçti. Telefonun çözülmesi isteniyorsa, Çin'e gönderilip zaman kaybedilmemesi, bir an önce Qualcomm'a yollanması lazım.
Telefonların şifrelemesi
Birçok Android telefon Qualcomm Snapdragon SoC kullanıyor. Bu yongaların içinde,
- Güvenli Bölge / TrustZone benzeri sistemler
- Donanım destekli şifreleme anahtarları
- Güvenli önyükleme
- Biyometrik güvenlik işleme
- Anahtar depolama
Donanım güvenlik özellikleri bulunuyor: Modern Android telefonlar varsayılan olarak depolama alanını şifreliyor. Şifreleme anahtarı genellikle, cihaz donanımına, PIN ve şifreye ve yonga setinin içindeki güvenli donanıma bağlıdır. Bu nedenle araştırmacılar, artık bellek yongasını çıkarıp verileri doğrudan okuyamıyorlar.
“Uçtan uca şifreleme” muhtemelen yanlış anlaşılıyor. İnsanlar internette sıklıkla cihaz şifrelemesi (telefonun depolama alanını koruru) ile uçtan uca şifrelenmiş uygulamaları (WhatsApp vs.) karıştırıyor. Bunlar farklı katmanlardır.
Qualcomm çipleri genellikle, donanım destekli anahtar yönetimi yapar. Yani şifreleme anahtarları güvenli bir şekilde saklanır. Bu donanıma bağlıdır ve kaba kuvvet saldırısı ile kırılması zordur. Bu nedenle kolluk kuvvetlerinin cihaza erişebilmesi için Qualcomm ile temasa geçmesi gerekiyor.
Burada Qualcomm "şifrelemenin kendisi" değildir, şifrelenmiş telefon verilerini korumaya yardımcı olan donanım güvenlik mimarisi sağlar. Qualcomm yongasından bağımsız olarak, telefonun açılması sonucu illa "önemli veriler elde edilecek" de denilemez. Kabaiş'in telefonunun fiziksel olarak hasarsız olması ümitleri artıran bir durum.
Yüksek profilli vakalar genellikle tartışmalara yol açar çünkü, ya telefonların açılması imkansızdır ya da yetkililer her şeye her zaman erişebilir. Gerçeklik ikisinin arasında bir yerdedir. Modern akıllı telefonlara erişim, eski telefonlara göre çok daha zordur, ancak meta veriler, bulut izleri, telekom kayıtları ve senkronize edilmiş hesaplar ile yine de çok büyük miktarda bilgi ortaya çıkarabilir.
Adli bilişim araştırmaları - sessiz tanık
Cep telefonları, sürekli olarak veri ürettikleri için modern suç soruşturmalarında en önemli adli araçlardan biri haline geldi. Kabaiş'in telefonu açılırsa, yetkililer, cihaz meta verilerini, arama kayıtlarını, fotoğrafları, uygulama kalıntılarını, bulut verilerini, bildirim izlerini ve konum geçmişini alabilirler. Bazı şifrelenmiş içeriklere erişilemese bile, modern telefon adli incelemeleri katmanlıdır yani başka verilerle birleştirilebilir. Araştırmacılar mantıksal çıkarım, normal yazılım erişimi, dosya sistemi çıkarma, daha derin erişim, fiziksel çıkarma, doğrudan depolama edinimi, bulut edinimi, Google/iCloud yedeklemeleri gibi yöntemler kullanabilir.
Mağdur telefonları neden bu kadar önemlidir?
Çünkü mağdurlar kendileri yapmadan, zaman çizelgelerini, şüpheli ilişkileri, dijital tehditleri, takip kanıtlarını ve son anları telefonlarında saklarlar. Dolayısıyla mağdurun kendi telefonu çoğu zaman sessiz bir tanık haline gelir. Soruşturmacılar da genellikle birkaç veri katmanını analiz eder.
Konum verileri (en önemlisi)
Telefonlar sürekli olarak hücresel ağlarla etkileşim halindedir. Bu nedenle telefon operatörleri, baz İstasyonu Bağlantı Kayıtlarını ve telefonun hangi baz istasyonuna, ne zaman bağlandığını verebilir. Bu da şunları gösterebilir:
- Mağdurun nerede olduğu
- Hareket kalıpları (sabah yurttan çıkıyor, okula gidiyor, akşam şuraya gidiyor gibi)
- Son bilinen konum
- Sonrasında başka birinin telefonu hareket ettirip ettirmediği (özellikle suç işleyenin)
- Üçgenleme yani konumu tahmin etmek için birden fazla baz istasyonunun kullanılması
- Suç mahalline yakın tüm cihazları
GPS ve uygulama konum geçmişi, Google, Apple, harita uygulamaları ve araç paylaşım uygulamalarından elde edilebilir. Bu çok daha hassas olabilir.
İletişim kayıtları
Operatörler çağrı detay kayıtlarını (CDR) sağlayabilir. Yani kim kimi aradı, zaman damgaları, süre ve kule konumları. İletişimin içeriği olmasa bile, SMS Meta Verileri, gönderen, alıcı ve zaman damgaları elde edilir. Bazen, saklama yasalarına bağlı olarak mesaj içeriği de bulunabilir.
İnternet / IP verileri
Operatörler, atanmış IP adreslerini, oturum sürelerini ve veri kullanımını verebilir.
Cihaz adli analizi
Polis fiziksel telefonu ele geçirirse, fotoğraf ve videoları, GPS, zaman damgaları bulunur. Bazen silinen veriler kurtarılabilir. Mesajlar, notlar, tarayıcı geçmişi ve uygulama verileri önemli bilgiler verir. Şifrelemeye bağlı olarak, WhatsApp meta verileri, Telegram kalıntıları, Signal bildirimleri, sosyal medya oturumları bulunabilir.
Davranışsal kanıtlar
Telefonlar rutinleri ortaya çıkarır. Yukarıda da belirttik. Bir kişinin rutin olarak nerelere gittiği baz istasyonu kayıtları ile bilinir. Araştırmacılar normal davranışı, ani sessizliği, alışılmadık hareketleri, gece yolculuklarını ve pil ile çevrimdışı olayları inceler.
Önemli bazı ünlü davalar
Gabby Petito davası (2021): Gabby Petito davası en ünlü modern örneklerden biri. Telefon verileri araştırmacılara, seyahat rotalarını yeniden oluşturmak, zaman çizelgesini belirlemek ve son iletişimleri tespit etmek konusunda yardımcı oldu. Dijital kanıtlar ve coğrafi konum belirleme, davanın çözülmesinde merkezi bir rol oynadı.
Idaho cinayetleri davası: Telefon kulesi ve konum analizi, cinayetlerden önce şüphelilerin olay yerine yakın yerlerde birden fazla kez bulunmasına yardımcı oldu.
Sarah Everard davası: Cep telefonu hareketleri ve CCTV senkronizasyonu, zaman çizelgesinin yeniden oluşturulmasında önemli roller oynadı.
Türkiye'de hangi verilere bakılıyor?
Türkiye'de operatör verileri, organize suçlar, kaçırmalar, kadın cinayetleri ve terör soruşturmalarında kullanılıyor. Özellikle, HTS kayıtları (Tarihsel Trafik Arama) ve baz kayıtlarına (hücre kulesi kayıtları) bakılıyor. Bunlar genellikle davalarda kullanılır. Sadece meta veriler bile son derece güçlü olabilir.
Tabii bir yandan da modern soruşturmalar önemli endişeleri gündeme getiriyor:
- Kitlesel gözetim
- Meta veri toplama
- Olayla alakası olmayan seyircilerin izlenmesi yani kişisel gizliliğinin yok olması
- Coğrafi sınır aşımı
Çünkü bir suçu çözmek, yakındaki binlerce ilgisiz kişiden veri toplamayı gerektirebilir.
/././
Trump hediyesi; küresel arz enflasyonu -Ercan Uygur-
ABD ve İsrail’in İran’ı bombalaması ve İran’ın karşılık vermesi ile Basra Körfezi’nin Hint Okyanusu’na açılan geçidi olan Hürmüz Boğazı kapanmış durumda. Dünya petrol tüketiminin yaklaşık yüzde 15’ini karşılayan petrol ise bu boğazdan geçiyor. Suudi Arabistan, İran, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn gibi ülkelerin petrol ve doğal gaz / sıvılaştırılmış gaz arzı buradan yapılıyor idi. Şimdi bu arz yapılamıyor. Bir petrol ve gaz arz şoku var. Bu şok bir arz enflasyonu şoku da getirmiş durumda.
Bu yazıda, iktisat öğrencilerini de düşünerek arz enflasyonunu açıklamaya çalıştım. Bu açıklamada, arz şoku ile arz eğrisinin nasıl kayabileceğini ve nasıl enflasyon doğabileceğini gösterdim. Ayrıca, merkez bankası faiz politikası ile talep eğrisinin nasıl kaydığına işaret ettim.
Dünya ekonomisi Covid-19 salgını şokunu atlattıktan sonra 2022’de Rusya’nın Ukrayna’ya saldırması ile bir şok daha yaşadı. Dünya buna da alıştı derken Trump ABD başkanı seçildi. İlk icraatı gümrük tarifeleri ile “oynayarak” dünyaya şoklar vermeye başlaması oldu.
ABD’de Nobel ödüllü iktisatçılar kasım 2024’teki seçimden önce Trump’ın yaratabileceği belirsizlik ve kaos konusunda uyarılar yaptılar, bildiriler yayımladılar. 25 Haziran 2024’te birinci, 23 Ekim 2024’te ikinci bildiriyi imzaladılar. (Bakınız kaynakça.) Bu bildiriler kısaca şöyle diyordu: “İkinci kez iktidara gelebilecek Trump idaresinin ABD ekonomisinde yaratacağı risklerden çok endişeliyiz. Ekonomide başarının en önemli belirleyicileri hukukun egemenliği (hukuk devleti) ve ekonomik ve siyasi istikrardır. Trump idaersinde bunlar çok aşınacaktır.
Diğer ülkelerle derin ilişkiler içinde olan ABD için, uluslararası normlara uymak ve istikrarlı ilişkiler sürdürmek bir zorunluluktur. Seçilirse, Trump’ın beklenmedik ve umulmadık hareketleri ve politikaları ABD’nin iç istikrarını, dünyadaki yerini ve tüm dünyayı tehdit edecektir.”
ABD, Trump iktidarı aldıktan hemen sonra bazı ülkelere askeri müdahale veya haydutluk yapmaya da başladı. Venezuela petrolü için tam bir haydutluk örneği olarak bu ülkenin başkanını kaçırdı. Sonra yanına veya önüne İsrail’i de alarak Haziran 2025’te ve Şubat 2026’da İran’a saldırdı.
Geçen hafta bu köşede yazdığım gibi, İran’ı bir “Kartaca barışı”na zorladı, zorluyor. Koşullarımı kabul etmezsen bitiririm, yok ederim diyor. İran’ın petrolünü istiyor, uranyumunu istiyor. İsrail’in nükleer bombaları var, ama haydut ABD İran için nükleer enerji bile olamaz diyor.
Diğer ülkelerden farklı olarak İran direndi, direniyor. Üstelik bu süreçte rejimi değiştireceğim diye yola çıkan ABD, zayıflamış rejimi de güçlendiriyor. Ama sonuçta dünya bir “petrol şoku” veya daha geniş olarak “enerji şoku” yaşıyor.
Petrol şokunun ilk etkisi küresel bir “arz enflasyonu” sürecidir. Süreç devam ettiği ölçüde giderek bir küresel durgunluk süreci de getirecek. Arz enflasyonunu bu köşede Venezuela ve Türkiye için iki yazıyla gündeme getirdim.
Ercan Uygur yazdı:
Arz enflasyonu, Venezüella örneği ve ABD tehdidi.
Arz enflasyonu ve Türkiye’de enflasyonun direnişi
O yazılara gelen soruları da dikkate alarak, küresel petrol piyasasındaki arz enflasyonunu önce bir şekil yardımı ile açıklamak istiyorum. Sonra da petrol piyasası için arz ve talebi dikkate alarak öngörüde bulunmaya çalışıyorum.
Önce hatırlatayım; ABD uyguladığı yaptırımlarla ve ambargolarla Venezuela petrol arzını ve ihracatını çok sınırladı. Bu ülke, kapasitesinin dörtte biri kadar petrol ve gaz üretebildi, çok küçük miktarda, çoğunluğu Çin’e, ihracat yapabildi. Yeterli ihracat yapamayınca ithalat çok sınırlandı.
Sonuçta Venezuela ağır bir arz enflasyonu ve üretimde önemli gerileme yaşadı. Ekonomi ile birlikte sosyal ve siyasi yapı da bozuldu, büyük göçler yaşandı. ABD bununla da yetinmedi, ülkenin başkanını kaçırdı ve kendisine itaat edecek bir yönetim kurdu. İhraç edilen petrolden elde edilen gelirin ancak bir bölümünü sadaka gibi Venezüela’ya verdi.
Yani ABD Venezuela’yı çürümüş meyve gibi yere indirmeye çalıştı. Buna karşılık yaklaşık 6 aydır ABD kontrolü altında olan bu ülkede ekonomik iyileşme yok. Şimdilerde Venezuela’da enflasyon yüzde 650 dolayında. ABD kontrolünü davet edenler de utanıyor olmalılar; sesleri çıkmıyor. Zaten Venezuela halkının en az yarısı daha başta ABD müdahalesine onay vermemişti.
ABD bu çürük meyve yöntemini İran için de deniyor. Ambargolar, yaptırımlar yetmiyor, İsrail ile birlikte İran’ı ağır şekilde bombalıyor, insanları katlediyor, altyapıyı çökertiyor. Ancak bunlardan şimdiye kadar bir sonuç almış değil. İran direniyor. Kartaca barışına yanaşmıyor.
Trump’ın açıklamaları sırada Küba’nın olduğunu gösteriyor. ABD Küba’ya da petrol ve doğal gaz ambargosu uyguluyor. Tüm faaliyetler sınırlanmış, üretim düşmüş durumda. Özellikle sağlık kurumlarına enerji çok sınırlı verilebiliyor ve bu nedenle ölümler oluyor.
Küresel arz enflasyonu
ABD ve İsrail’in İran’ı bombalaması ve İran’ın karşılık vermesi ile Basra Körfezi’nin Hint Okyanusu’na açılan geçidi olan Hürmüz Boğazı kapanmış durumda. Dünya petrol tüketiminin yaklaşık yüzde 15’ini karşılayan petrol ise bu boğazdan geçiyor.
Suudi Arabistan, İran, Irak, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Bahreyn gibi ülkelerin petrol ve doğal gaz / sıvılaştırılmış gaz arzı buradan yapılıyor idi. Şimdi bu arz yapılamıyor. Bir petrol ve gaz arz şoku var. Bu şok bir arz enflasyonu şoku da getirmiş durumda.
Şekil 1’de koyu kırmızı renkli yukarı eğimli toplam küresel petrol arzı çizgisi yer alıyor; bu Arz0 eğrisidir. Bu toplam arz içinde ülkelerin ve Uluslararası Enerji Ajansı’nın petrol stokları da vardır. Mavi renkli aşağı eğimli olan ise küresel talep eğrisidir; yani Talep0 eğrisidir.
Bu iki eğrinin kesiştiği yerde denge fiyat varil başına 75 dolar, denge miktar ise günlük 140 milyon varildir. Bunlar varsayılmış değerlerdir.
Kaynak: Petrol fiyatları ve miktarları için varsayılan değerlerdir
2026 mart ayı başında Hürmüz Boğazı’nın kısmen kapanması ile bir arz şoku geliyor ve petrol arzı azalıyor. Dolayısıyla arz eğrisi yukarı kayıyor, şimdi arz eğrisi rengi açık kırmızı renklidir; Arz1’dir. Şimdi denge fiyat varil başına 80 dolar, denge miktar ise 130 milyon varildir.
İlerleyen günlerde Hürmüz Boğazı’ndan petrol akışı daha da sınırlanıyor ve toplam arz eğrisi yine yukarı kayıyor, portakal renkli Arz2 eğrisi oluyor. Bu durumda ise denge fiyat 90 dolar, denge miktar 120 milyon varildir.
Görüldüğü gibi bu şekilde arz eğrisi yukarı kaydıkça bir petrol arz enflasyonu ortaya çıkıyor. Bu sırada talep eğrisinde bir kayma olmuyor. Ancak enflasyonla birlikte, petrol fiyatı arttıkça talepte de bir düşme oluyor ve denge böyle sağlanıyor.
Arz enflasyonunda dikkat etmemiz gereken, fiyat artarken, miktarın, arzın azalmasıdır. Halbuki talep enflasyonunda hem fiyat artışı hem miktar veya arz artışı vardır. Bunu 25 Kasım 2025 tarihli yazıda açıklamıştım.
Arz şokuyla birlikte gelen petrolün arz enflasyonu, ileri ve geri bağlantılarla elbette diğer sektör fiyatlarına da yansıyor, genel enflasyon yaratıyor.
Merkez bankaları şu anda arz enflasyonunun geçici olduğunu düşünerek faiz artışı gibi bir poltika değişikliğine gitmiyor. Ancak arz enflasyonu kalıcı hale geldikçe, politika değişkliği olacaktır. Nasıl bir politika değişikliği olacak?
Örneğin merkez bankası faiz oranını yükseltecek. Böylece talep eğrisi aşağı kayacak ve koyu renkli Talep1 olacak. Böylece, arz talep dengesi fiyatta varil başına 90 dolardan 84 dolara inecek, arz ise 115 milyon varile düşecek. Yani yeni yüksek fazilerle, enflasyon düşecek ancak arz ve dolayısıyla üretim de düşecek.
Kaynak: Varsayılan değerler
Nobel Letter (25 Haziran 2024) https://www.documentcloud.org/documents/24777566-nobel-letter-final/
Nobel Letter (23 Ekim 2024) https://www.documentcloud.org/documents/25247867-23-nobel-economists-sign-letter-saying-harris-agenda-vastly-better-for-us-economy/
/././
Vergide “tecil” yanılsaması: Faizin de faizi var…-Murat Batı-
Tecil müessesesi, doğru kullanıldığında işletmelere nefes aldıran, haciz ve satış baskısını erteleyen ve ekonomik faaliyetin devamına imkân tanıyan önemli bir araç. Bu yönüyle devlet açısından da rasyonel tamamen tasfiye olacak bir mükellef yerine ayakta kalan ve vergi üretmeye devam eden bir yapı tercih ediliyor. Ancak işin diğer tarafı daha tartışmalı. Özellikle yüzde 39 seviyesindeki tecil faizi, zaten gecikme zammı ve cezalarla büyümüş borçların üzerine yeniden mali yük bindiriyor...
TBMM’ye 5 Mayıs 2026 tarihinde sunulan Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi, son günlerde özellikle tek bir başlık üzerinden tartışılıyor: Tecil. İktidar cephesi, başta Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan olmak üzere bu düzenlemeyi ekonomiye nefes aldıracak önemli bir adım olarak sunuyor. Gerçekten de ilk bakışta tablo etkileyici görünüyor. Çünkü teklif ile kamu borçlarının tecil süresi 36 aydan 72 aya çıkarılıyor, ayrıca bugün 250 bin lira olan teminatsız sınırın 1 milyon liraya yükseltilmesi öngörülüyor.
Ancak mesele yalnızca borcu taksitlendirmek kadar basit değil. Çünkü vergi hukukunda her kolaylığın arka planında başka bir maliyet, başka bir risk ve çoğu zaman görünmeyen başka bir yük bulunur.
Tecil, 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun’un 48’inci maddesinde düzenlenen bir mekanizma. En basit ifadeyle, ekonomik olarak zor durumda bulunan vergi mükelleflerine kamu borçlarını taksitle ödeme imkânı tanıyor. Böylece devlet, borçlunun üzerine hemen haciz ve satış baskısı kurmak yerine ona belirli bir süre nefes alma alanı bırakıyor. Hatta haczedilmiş malların satış aşamasına gelinmiş olsa bile, zamanında yapılan tecil başvurusu satış işlemlerini durdurabiliyor. Bu nedenle tecil sistemi, klasik cebri tahsil yöntemlerinin sertliğini yumuşatan bir güvenlik supabı işlevi görüyor.
Ancak işin görünen yüzü kadar görünmeyen kısmı da önemli.
Tecilin kapsamı
Öncelikle her kamu borcu, tecil kapsamına girmiyor. Gelir vergisi, SGK prim borçları, kurumlar vergisi, motorlu taşıtlar vergisi, trafik cezaları ve bazı öğrenci kredileri tecil edilebilirken; özel tüketim vergisi, banka ve sigorta muameleleri vergisi, özel iletişim vergisi, bazı harçlar ve çeşitli fon kesintileri kapsam dışında tutuluyor. KDV için ise yalnızca sınırlı bir tecil imkânı bulunuyor. Yani kamuoyuna anlatıldığı gibi “her borca uzun vadeli yapılandırma” söz konusu değil.
Dahası tecilden yararlanabilmek için kişinin çok zor durumdayım demesi gerekiyor ama tecil hakkından yararlanabilmek için yalnızca çok zor durumdayım demek de yetmiyor. Buradaki çok zor durum ibaresi, “borcunu ödeyemeyecek durumda olduğu” anlamında değildir; borcunu öderse “işleri aksar, sıkıntıya düşer” anlamındadır.
Ancak Vergi idaresi, mükellefin gerçekten ekonomik sıkıntı içinde olup olmadığını mali tablolar, likidite oranları, borçluluk seviyesi ve ödeme kapasitesi üzerinden inceliyor. Yargı kararları da bu konuda ispat yükünün doğrudan mükellefte olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Dolayısıyla sistem, teoride herkese açık görünse de uygulamada ciddi bir bürokratik değerlendirme sürecine bağlı.
Gelelim faiz meselesine
Bugün tecil faizi yıllık yüzde 39 seviyesinde uygulanıyor. Üstelik bu faiz yalnızca verginin aslına değil; vergi ziyaı cezasına, gecikme faizine ve gecikme zammına da işletiliyor. Yani çoğu durumda faizin faizinin alındığı bir sistem ortaya çıkıyor.
Örneğin gelirini zamanında beyan etmeyen bir mükellefi düşünelim. Vergi idaresi daha sonra bu durumu tespit ettiğinde yalnızca eksik vergiyi istemiyor; vergi ziyaı cezası, usulsüzlük/özel usulsüzlük cezası, gecikme faizi ve sonrasında gecikme zammı da ekleniyor. Daha sonra mükellef tecil talep ettiğinde ise bu kez toplam borç üzerinden ayrıca yüzde 39 tecil faizi uygulanıyor. Başka bir ifadeyle devlet, birikmiş faizlerin üzerinden yeniden faiz işletiyor.
Daha basit bir ifadeyle tecil faizi, gecikme zammı ve cezalara da uygulandığı için bileşik faiz etkisi yaratıyor.
Dolayısıyla 72 aya kadar taksit ilk bakışta cazip görünse de uzun vadede borcun maliyetini ciddi biçimde artırabilecek bir yapıya dönüşebiliyor.
Teminat da var
Üstelik mesele yalnızca faiz de değil. Tecil talebi kabul edilen mükelleflerin önemli bir bölümü ayrıca teminat göstermek zorunda. Mevcut sistemde borç tutarı 250 bin lirayı aştığında, aşan kısmın yarısı kadar teminat verilmesi gerekiyor.
Örneğin tecil edilecek toplam borç 650 bin lira ise teminat sınırı olan 250 bin lirayı aşan kısmın (650 bin – 250 bin = 400 bin) yarısı üzerinden yani 400 bin lirası yarısı olan 200 bin lira teminat göstermek zorundadır.
Kanun teklifinde 250 bin lira olan teminatsız sınırın 1 milyon liraya çıkarılması özellikle küçük ve orta ölçekli işletmeler açısından önemli bir rahatlama sağlayabilir. Ancak yüksek tutarlı borçlarda teminat yükümlülüğü devam edecek.
Ammann dikkat…
Daha önemlisi ise şu: tecil şartları ihlal edildiğinde bütün koruma mekanizması ortadan kalkıyor. Taksitlerden biri aksadığında veya teminat şartları yerine getirilmediğinde ertelenmiş tüm borç yeniden muaccel hale geliyor. Yani sistem başa dönüyor; gecikme zamları yeniden hesaplanıyor ve kamu idaresi haciz dahil cebri takip yollarına tekrar başvurabiliyor.
Bu nedenle tecil sistemi aslında bir af değil. Devletin alacağını daha uzun vadeye yayarak tahsil etmeyi amaçlayan kontrollü bir tahsil yöntemi. Kamu otoritesi açısından bakıldığında mantıklı bir araç olabilir. Çünkü işletmenin tamamen batması yerine yaşamaya devam etmesi, gelecekte de vergi ödeyebilmesi anlamına geliyor. Ancak mükellef açısından tablo her zaman aynı derecede parlak değil. Özellikle yüksek faiz oranları dikkate alındığında, tecil bazen borcu hafifleten değil, yalnızca zamana yayan bir mekanizma haline dönüşebiliyor.
En nihayetinde bugün kamuoyuna müjde olarak sunulan düzenlemeye biraz daha dikkatli bakmak gerekiyor. Çünkü mesele yalnızca borcu ertelemek değil; o ertelemenin hangi maliyetle yapıldığıdır. Vergi hukukunda bazen en cazip görünen kolaylıklar, uzun vadede en pahalı finansman yöntemine dönüşebilir.
Son söz olarak
Tecil müessesesi, doğru kullanıldığında işletmelere nefes aldıran, haciz ve satış baskısını erteleyen ve ekonomik faaliyetin devamına imkân tanıyan önemli bir araç. Bu yönüyle devlet açısından da rasyonel tamamen tasfiye olacak bir mükellef yerine ayakta kalan ve vergi üretmeye devam eden bir yapı tercih ediliyor.
Ancak işin diğer tarafı daha tartışmalı. Özellikle yüzde 39 seviyesindeki tecil faizi, zaten gecikme zammı ve cezalarla büyümüş borçların üzerine yeniden mali yük bindiriyor. Üstelik bu faiz, çoğu zaman verginin aslıyla sınırlı kalmayıp ceza ve önceki faiz kalemlerine de uygulanarak borcu daha da büyütebiliyor. Bu nedenle tecil, pratikte çoğu mükellef için borcu hafifleten değil, zamana yayan pahalı bir finansman aracına dönüşebiliyor.
Teminat yükümlülüğü ve ihlal halinde tüm borcun yeniden muaccel hale gelmesi de sistemin sert yönlerinden biri. Tek bir taksitin aksamasıyla birlikte tüm koruma ortadan kalkıyor ve idare yeniden haciz dahil cebri icra yoluna dönebiliyor.
Bu çerçevede tecil süresinin uzatılması ve teminatsız sınırın artırılması tek başına iyileştirme olarak görülmemeli. Asıl mesele, faiz ve ceza yapısının mükellef üzerinde oluşturduğu toplam yükün ne ölçüde sürdürülebilir olduğu.
Kısacası tecil, doğru kurgulandığında ekonomik bir denge aracıdır; ancak maliyet unsurları göz ardı edildiğinde, kolaylık gibi görünen bir düzenleme ciddi bir borç yüküne de dönüşebilir.
/././
T-24





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder