31 Mayıs 2022 Salı

TARİHTE BUGÜN (31 MAYIS)

    


     OLAYLAR:



      ÖLÜMLER:



Hokkabazların asıl mahareti - Bahadır Özgür / BİRGÜN

 Aile vakıflarıyla servet transferleri arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için rejimiyle, düzeniyle Nazarbayev ailesine bakmak lazım. Bizim hikâyenin giriş ve gelişme aşaması onunkiyle paralel. Finali niye farklı olsun?


Ne vakit serveti tartışmalı bir siyasetçiden “hayır-hasenat, hizmet, sonumuz musalla taşı” türü kelimeler duyarsanız, İrlandalı yazar Laurence Sterne’ün bilinç akışı tekniğinin olağanüstü örneği sayılan, ‘Tristram Shandy: Beyefendi'nin Hayatı ve Görüşleri’ romanındaki şu cümleyi hatırlayın: “Böyle kelime oyunu yapan, yankesicilik bile yapar.”

Son günlerin vakıf tartışmaları da bunu hatırlatıyor. Devletin trilyon liralık kaynağıyla kurulamayan okulu, açılamayan yurdu, verilemeyen eğitimi; mesleksiz, sermayesiz aile mensupları vakıflarla beceriyor; memleketi aşıp dünyayı aydınlatıyor öyle mi! Ancak çocukları kandırabilen bir sokak hokkabazının numarası kadar etkileyici bir düşünce bu.

Oysa devletin kaynakları üzerinde tekelleşmiş bir zümre vakıflara merak sarıyorsa, orada daima daha incelikli bir ‘hokus-pokus’un döndüğünden şüphelenmek lazım. ‘Tek adam’ yönetimlerinin hâkim olduğu ülkelerde, siyasetçilerle ilgili son yıllarda açığa çıkarılan servet transferlerinin çoğunun merkezinde aile vakıfları bulunuyor çünkü. Bizim hikâyemizin nasıl biteceğini henüz bilmiyoruz. Ama giriş ve gelişme bölümü bize çok benzeyen başka bir hikâyenin sonunu yakın zamanda izledik. Görünürde eğitime adanmış dört aile vakfının finali, göz kamaştırıcı bir servete bağlandı: Bankalar, TV kanalları, milyarlarca dolar nakit, beş yıldızlı oteller, alışveriş merkezleri, golf sahaları, lüks mülkler, depolar ve hatta bir makarna fabrikası ile peyzaj şirketi. Hikâye, Kazakistan’ı yıllarca yönetmiş Nazarbayev ailesiyle ilgili. Küresel çaptaki off-shore skandallarını inceleyen araştırmacı gazetecilerin oluşturduğu medya konsorsiyumu (OCCRP) üç ay kadar önce, Nazarbayev ağının bir anatomisini çıkarabildi.

Nazarbayev’in uzun iktidarı boyunca özel hobisi aile vakıflarıydı. 2009’dan 2013’e kadar dört vakıf kuruldu. Öylesine iç içe geçmişlerdi ki, birbirinden ayırmak neredeyse imkânsızdı. Bağışçıların tamamı gizliydi. Kamu tarafından cömertçe desteklendikleri halde ne yıllık faaliyet raporu ne de finansal bilgi yayınlıyorlardı. Kazakistan medyasında eğitim, sosyal ve vatansever projelere imza attıklarına ilişkin parlak cümlelerle anılıyorlardı. Vakıfların faaliyet alanı özel okullar ve öğrenci yurtlarıydı. Kamu arazileri ve binaları tahsis ediliyor, merkezi bütçe ile kamu kuruluşlarından kaynak aktarılıyordu. Mesela kamu arazisi tahsis edilerek yüklü bir teşvikle 2010’da Nazarbayev Üniversitesi kurulmuştu. Bir diğerinin bünyesinde kreşlerden ilköğretim okullarına uzanan bir eğitim zinciri vardı. Ötekisi sürekli yurt açıyordu. Kamuoyuna yansıtılan tek mali bilgi, 10 yılda araştırma faaliyetleri, laboratuvar ekipmanı, öğrenci desteği ve diğer eğitim masrafları için 46,5 milyon dolar bağış toplandığıydı.

Nazarbayev’in iktidarı fiilen son bulduktan sonra birtakım bilgiler de ilk kez sızmaya başladı. Vakıf yöneticileri 2019 itibariyle ismini gizledikleri ‘yardımseverler’den toplam 1 milyar dolarlık kaynak sağladıklarını söylemek zorunda kaldılar. Olayı araştıran gazeteciler bir tanesinin kimliğini deşifre etti. Bu, Nazarbayev yönetiminde kamu ihaleleriyle zenginleşmiş oligarkların kontrol ettiği çok uluslu bir madencilik şirketi olan Avrasya Doğal Kaynaklar Şirketi'ydi. 2011'de 98 milyon dolar vermişti. Belli ki iktidarın kaynak dağıtım piramidinde bulunan daha pek çok şirket fon sağlıyordu. Vakfın tüzüğünde tek amacının eğitim misyonunu finanse etmek olduğu, bağışların buralara kullanıldığı belirtiliyordu. 2009’dan beri de yurt ve okul binaları hariç gelir getiren yatırımı resmen görünmüyordu. Ne var ki bu eğitim aygıtında göründüğünden fazlası olduğu ortaya çıkacaktı. Meğer iki vakıf, Pioneer Capital Invest adlı bir yatırım fonuna para aktarmış, fon da 30 milyon dolarlık sermayeyi ExpoCredit adlı bir Kazakistan bankasını satın almak için kullanmıştı. Sonrasında Pioneer Capital çılgın bir alışveriş turuna çıkıyor, Tsesnabank’ı ve zor durumdayken devlet yardımıyla kurtulmuş bir başka bankayı daha alıyordu. Üzerine bir e-ticaret platformu, depolar, alışveriş merkezleri ve makarna fabrikası eklemişti. Ayrıca Lüksemburg merkezli karmaşık şirket ilişkileri üzerinden Kazakistan’ın en büyük mobil operatöründe yüzde 24 hissesi bulunuyordu. Pioneer Capital’in varlıklarının toplam değeri ABD Hazine bonoları, Kırgız ve Kazak devlet tahvilleri ile 3,4 milyar dolar nakit olmak üzere 7,8 milyar doları buluyordu.

Nazarbayev sonrası işin rengi belli olmaya başladığında adına kurulu vakıf, Pioneer Capital'in yüzde 75'ini aldı. Vakıf yönetimi satın almasının tamamen gelirleri artırmaya dönük olduğunu, Nazarbayev'in varlıklar üzerinde mülkiyet hakkı bulunmadığını iddia etti. 2020'de aniden Pioneer Capital her şeyini Birleşik Krallık'ta kurulan Jusan Technologies adlı yeni bir holdingin bünyesine taşıyıverdi. Ertesi yıl QAZ42 Investment adlı gizemli bir şirket, Jusan Technologies'in bir kısım hissesini aldı. Şirketin arkasında kimin olduğu, hatta nerede kurulduğuna dair bir kayıt bulunamadı. Gazeteciler vakfın İngiltere bağlantısını incelediği sırada sadece bir belgede ismine rastlamıştı.

Tam olarak ortaya çıkarılamayan bir yapı bu hâlâ. Zira servetler lahanavari şirket yapıları vasıtasıyla küresel çapta seyahate çıkarılıyor, yüzlerce paravan yöneticinin emrindeki başka şirketlere bölünüyor, sonra başka bir yerde, başka hisse alışverişleriyle tekrar birleşiyor ve nihayetinde yatırımcıları “şirket sırrı” zırhına büründüğü “fon” tipi sermaye oluşumlarının içinde eriyor. O fonlar da dönüp servetin esas kaynağı olan ülkede veya başka yerlerde satın almalar gerçekleştiriyor. İşte vakıflar da çoğu zaman yöneticilerinin veya cömert bağışçılarının ticari ilişkileri üzerinden bu para havuzunun üzerinde bir gölge gibi belli belirsiz duruyorlar.

Buna rağmen vakıf ilişkilerinde kanıtlanan iki olay, servetin kamudan nasıl çekilip özel servete dönüştürüldüğünün öğretici birer örneği oldu. İlki; Eylül 2017'de açılan Nur-Sultan'ın merkezindeki St. Regis Astana. Marriott International'a ait lüks bir marka altında faaliyet gösteren otel, Kazakistan Kalkınma Bankası'ndan alınan 85 milyon dolarlık krediyle Turion Investment Group adlı Kazak şirketince inşa edilmişti. Hissedarlarından biri Nazarbayev'in damadıydı. Otel açıldıktan bir yıl sonra damadın payı Nazarbayev'in bir vakfına devredildi. Ardından yine hisseler damada ve eşine döndü. İkinci örnek bizimle alakalı. Başlı başına anlatılmayı hak eden çarpıcı bir hikâye daha esasında. Şimdilik özetleyelim.

1993’teki bir protokolle Antalya Beldibi’ndeki orman arazisi, dostluk göstergesi olarak Kazakistan Devleti’nin kullanımına tahsis edildi. Bir kısmına konuk evi yapıldı. 2000’lerin başında arazinin kalanı otel inşaatı için iki özel Kazak şirketine devredildi. 2004’te oraya Rixos Beldibi dikildi. Rezalet, 2013’te arazinin mülkiyeti tamamen Kazakistan’a verilip, imar planı turizm yatırımı olarak değiştirilerek kapatıldı. Otelin yarı hissesi daha sonra bizdeki 5’li çeteyi andıran Nazarbayev’in iktidarına yakın 3’lü yandaş oligark grubuna geçti. Bu 3’lü çete, Nazarbayev’in vakfının kurduğu üniversitenin en büyük bağışçılarındandı.

Yani Nazarbayev, sadece kurduğu rejimle ve etrafına kamu kaynakları ile ördüğü oligark düzeniyle bölgeye örnek olmadı; eğitime adanmış aile vakıflarıyla da bir prototipti.

Şimdi dönüp TÜRGEV, TÜGVA ve ABD’de kurulmuş TÜRKEN’in kendi sitelerinden üniversite, kreşten başlayıp ilkokul ve liseye uzanan eğitim zinciri ile yurtlar hakkındaki bilgileri okuyun lütfen. Kelimesi kelimesine yukarıdaki hikâyenin, sonucu hariç, aynısını göreceksiniz. Finali tahmin etmek için de Rixos’u, Kazak Doyen ailesi ile petrol-gaz ilişkilerini, Mansimov aracılığıyla yürütülen denizcilik faaliyetlerini, sıfırlamayı, kupon arazileri, MAN Adası’nı, aile vakıflarının yöneticilerinin, mütevelli heyetlerinin iş ilişkilerini, bağışçı ihale müptelası inşaatçıları vs. düşünün. Üzerine Katar fonlarının Türkiye hücumunu ekleyin…

Tabii tabii; her şey eğitim için!

Bahadır Özgür / BİRGÜN


Tarihin gerçekleri; Yassıada’nın iki yüzü.. - Şükran Soner / Cumhuriyet

 


İleri yaşı nedeniyle idam edilmeyen Celal Bayar’ın “Padişah Buyruğundan Halk İradesine”  

başlıklı, Gazi Meclis’in yaşayan, tanıklığını yapabilen 19 milletvekilinden biri olarak, evinde, 

kızının tanıklığında verdiği söyleşide anlattıkları, ayrıcalıklı iki günlük yazı konusu olabilecek 

kadar değerliydi. Özetle savaşlardan yorgun, bezgin, umutsuzluğa düşmüş halka, İttihat ve 

Terakki’nin liderleri olarak “Direnelim” deseler arkalarından vurulabileceklerini anlatmıştı. 

Devamla “Mustafa Kemal üstün dehası, askeri liderlik yanında halkı en yoksun koşullarda harekete geçirebilecek matematik, satranç yetenekleriyle, adım adım yürüttüğü stratejik çıkışlarla, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması, Cumhuriyetin kurulması noktasında başarıya taşıdığını” anlatmıştı. Kendisi de içinde, İnönü’nün önderliğinde çalışmaları sürdürülen af hazırlıkları nedeniyle de dizinin yayını tarihinde isminin kullanılmamasını rica etmişti. Dizinin giriş analizi gibi yayımlanması zorunluluğu bundandı.

Çarpıcı ortak analiz dokuz yıl Demokrat Parti’nin bakanlığını yapmış Abdullah Aker’den anılarını içine alan bilimsel çalışmanın ürünü olarak gelecekti. Kendisi Mastafa Kemal’in seçimi, iradesinde, Gazi Meclis döneminde ticaret okullarının kuruculuğunda, ek olarak İş Bankası kurucu yöneticiliğinde görev alacaktı. Eşi Mükkerrem Aker ise teknik okulların kuruculuğunda görevli olacaktı. DP’nin en uzun soluklu bakanlık görevine karşın Yassıada’da yargılanmış, uzun yıllar hapiste yatmış olsa da siyasal kirlenmeye tanıklık etmenin sonucu sevmediği siyasetten oğlu Önder Aker’i uzak tutabilmek istemişti. “Eti senin kemiği benim” diyerek göçmenlik yıllarından arkadaşı Türk-İş’in 1962 sonrası kurucu başkanı olan Seyfi Demirsoy’a, bakanlığı döneminde yatakhane arkadaşlığı yapmış Şanar Tayşi ile birlikte sürüklediği, sendikal uzmanlar olarak teslim edecekti.

Yassıada’nın ikiyüzlü kimliğinde elbette, Albaylar Cuntası olarak bilinen darbenin, sesi sözcülüğünü üstlenmiş Alpaslan Türkeş’i yok sayabilir miyiz? 

Sağ siyaset savunabilmek yolunda, darbenin içinden yurtdışına sürgünle uzaklaştırıldığı tezini tarihi çarpıtmaya dönük olsa da çarpıtıp durma eğilimindedir.

***

Tamam da çok partili döneme geçişin toplumsal patlamasında iktidara gelen DP’nin ilk iktidar icraatları ile, Amerika ile olan sıkı ilişkileri bağlantılı fiilen kapatamadığı sendikaları, bugünün iktidar erkinin yaptığının tıpkısının aynısı yöntemlerle, el koyduğu bir avuç sendika lideri eliyle mandacı sendikacılığa sürüklemesini nereye koyacağız? 

Türk-İş’in kuruluşunun yaşandığı 1952 yılının hemen arkasından, kuruculuğunda Seyfi Demirsoy, hele de göçmenlik günlerinden sütkardeşi solda lider olan Şaban Yıldız’ın Türk-İş’in kurucu sekreterliğini üslenmiş olmasına karşın, mandacı sendikacılığı sürüklemesi gerçeğini nasıl açıklayabileceğiz ki?

Demokrat Parti’nin akıl almaz bir hızla demokrasi havarisi yıllarından sivil otoriterliğe geçişi, tahkikat komisyonları, Vatan Cephesi uygulamalarını, İnönü, CHP’nin uğradığı yaşamsal tehditli saldırıları nerelere sığdıracağız ki? 

Amerika’nın âli çıkarları adına, NATO üzerinden Kore hizmetleri cabası, yaşananlarla övünmek istesek bile, DP iktidarlarına son verme iradelerini nereye oturtabiliriz ki? 

Göçmen çocuğu olarak birazcık politize olmuş eğilimlerimle çok yakından, “Cami bombalandı” doğrulanamayan haberleri ile Beyoğlu yakasında yaşatılan 6-7 Eylül (!) kanlı, yağmalı, olaylarının travmatik sonuçlarını nerelere sığdırabileceğiz?

Demokrat Parti, Amerika’nın âli çıkarlarının gereği, iktidarda kalma sürecini tamamlamış olmalı ki Başbakan Menderes son bir umut, işçilerin 1 Mayıs bayramını yeniden kutlamayı aklına getirmiş, ikinci bir umut olarak da Sovyet lideri ile görüşebilmek yolunda randevu istemişken 27 Mayıs gençlik olayları üzerinden iktidar erkinin saldırı şiddet uygulamalarında sınır tanınmayarak, işler rektör yaralanmasına, yoğun öğrenci tutuklanmaları, yaralanmalarına, ölüme kadar uzanan şiddete vardırılmıştır.

“Yargılanmalara evet” ama Yassıada’dan çıkan idam cezalarının, Amerika’nın; “Tarafları birbirine kırdırmış, cepheleştirmiş, düşman bırakarak final stratejilerinin” sayısız örneğinin tıpkısının aynısıdır. “Bir adım ileri ‘provokasyonudur’ ” demek istiyorum. 

Şükran Soner / Cumhuriyet

Sosyalizm ile kazanılan bağımsızlıktan NATO kapısına: Finlandiya’nın 'tarafsızlık' öyküsü - CANSU OBA / SOL-Özel

 Şu an 'sonuna mı gelindi' tartışmasının yaşandığı, bir tür 'mecburi tarafsızlık' anlamına gelen bu konumlanış uluslararası literatürde kendisine Finlandizasyon terimiyle yer buldu.

Finlandiya, İsveç ile birlikte NATO üyeliğine başvurması nedeniyle bir süredir dünyada da Türkiye’de de siyasetin gündeminde yer alıyor. NATO’nun genişleme arayışlarının neden ve sonuçlarının yeniden tartışılmaya başlandığı bir dönemde gelen üyelik başvurusu en çok da Finlandiya’nın on yıllardır süren “tarafsızlığının” sona erip ermediği sorusuyla birlikte ele alınıyor. Sorunun yanıtını kolaylaştırmak için Finlandiya’nın Ekim Devrimi’ne dek uzanan öyküsüne bakmak gerekiyor.

Ekim Devrimi'yle gelen bağımsızlık

Finlandiya, Ekim Devrimi'yle birlikte bağımsızlığını ilan ettiği 1917’ye dek Rus İmparatorluğu egemenliği altında bulunuyordu. Bunun öncesinde İsveç hakimiyetinde bulunan Finlandiya 1808-1809 yıllarında Çarlık Rusyası ve İsveç arasında devam eden mücadelenin Rusya’nın zaferiyle sonuçlanmasıyla Rusya’nın hakimiyetine geçti ve 1809 yılında İsveç birlikleri Finlandiya’dan çıkarıldı. Asırlık Rus İmparatorluğu egemenliği böylece başladı.

Rus İmparatorluğu’nun topraklarını Baltık ve Karadeniz kıyılarına doğru genişletmek istemesi önceki birkaç yüzyılın da konusuydu. Rus İmparatorluğu Avrupa ile etkili iletişim ve ticaret geliştirebilmek için bu kıyılardaki limanlara sahip olmanın şart olduğunu düşünüyordu. İlk olarak 1795’te üç Baltık ülkesi olan Estonya, Letonya ve Litvanya’nın, ardından 1809’da Finlandiya’nın İsveç’ten alınmasıyla bölgedeki Rus İmparatorluğu hakimiyeti büyük oranda sağlanmış oluyordu.

Birinci Dünya Savaşı ile başlayan süreçle birlikte bölgedeki bu dengeler sarsılmış ve Finlandiya’nın bağımsızlığının önü açılmıştı. Finlandiya, Ekim Devrimi’nin hemen ardından Aralık 1917’de bağımsız ve egemen bir devlet olduğunu ilan etti. Finlandiya’nın bağımsızlığı genç Sovyet iktidarı tarafından 31 Aralık 1917’de tanındı. Ancak Almanya’nın Birinci Dünya Savaşı ile bölgedeki ilerleyişi, Ocak 1918’de başlayan Finlandiya İç Savaşı’na müdahalesini olanaklı kıldı. Almanya, Mayıs 1918’e kadar devam eden iç savaş boyunca karşı devrim cephesini desteklemeye devam etti. Sovyet hükümetinin çok ağır şartlarla kabul etmek zorunda kaldığı Brest-Litovsk sonucunda bölgeden geri çekilmesi ve devrim cephesine verdiği desteğin sekteye uğraması iç savaşın karşı devrimcilerin zaferiyle sonuçlanmasına neden oldu.

Brest-Litovsk görüşmeleri başladığında bölgede Litvanya, bugünkü Letonya’ya bağlı Kurlandiya ve Ösel ve Dagö Adaları Alman işgali altında bulunuyordu. Sovyet iktidarı ulusların kendi kaderini tayin hakkı ilkesinin uygulanmasına hazır olduğunu ilan etmişti ancak bunun bir ön koşulu Almanya’nın savaş öncesindeki sınırlara geri çekilmesiydi. Ancak Almanya’nın Litvanya ve Kurlandiya’dan vazgeçmemesi barış anlaşmasının imzalanmasının ertelenmesiyle sonuçlandı. Savaşın bittiği ilan edilmişti ancak barış anlaşması imzalanmadan masadan kalkılmıştı. Barış anlaşmasının yapılmadığı koşullarda ateşkes de anlamını yitirdi, Almanya’ya ait birlikler Sovyet topraklarına doğru ilerlemeye devam etti. Bu ilerleyiş neredeyse Petrograd’ın düşmesiyle sonuçlanacaktı. Savaşı daha fazla devam ettirecek durumda olmayan Sovyet hükümeti barış anlaşması için masaya oturmayı teklif etti ve anlaşma Sovyetler’in Baltık bölgesinden çekilmesine neden olacak bir içerikle imzalandı.

Brest Litovsk ile birlikte, genel olarak Baltık bölgesi, özel olarak Finlandiya ve Finlandiya Körfezi, Sovyetlere yönelik karadan ve denizden saldırılar için stratejik bir öneme sahip oldu. Almanya’nın Finlandiya Körfezi kıyılarına ulaşan işgali bu saldırı tehdidini daha da artırıyordu. Bu bölgelerin her an Petrograd’a ilerleyerek Bolşevikleri indirmek amacıyla stratejik olarak elde tutulduğu Alman generaller tarafından bile dile getirilen açık bir gerçekti.

Anti-Sovyetik Finlandiya

Böylece Finlandiya’nın Sovyet iktidarının tanımasıyla başlayan bağımsızlığı, Almanya’nın etkisi ve karşı devrimcilerin iktidarıyla anti-Sovyetik bir doğrultu kazandı. Sovyet hükümeti ile emperyalist dünya arasındaki mücadelede Batılı ülkeler tarafından elden bırakılmak istenmeyen bir enstrüman haline geldi.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Almanya’nın bölgedeki bu varlığı ile ortaya çıkan tablonun bir benzeri 1939’da da yaşanıyordu. Finlandiya SSCB’ye saldırmak için hala kritik önemdeydi. Avrupa’daki barış halinin uzun süre devam etmeyeceği görülüyordu fakat güvenliği için bölgedeki kritik öneme sahip noktaları ele geçirmek uğruna dahi olsa SSCB barışı bozan taraf olamazdı. Ancak İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla koşullar değişmiş, Finlandiya’nın ele geçirilerek SSCB’ye saldırmak için bir üs olarak kullanılması gerçek bir ihtimal halini almıştı. Diğer yandan savaşın varlığı, Sovyetlerin bölgedeki güvenlik sorununun eskisine göre daha kolay konuşulabileceği koşulları ortaya çıkarmıştı.

Üstelik Finlandiya hükümeti her ne kadar SSCB’ye yönelik bir saldırının kendi sınırları üzerinden gerçekleşmesine izin vermeyeceğini iddia etse de Batılı ülkelerin başını çektiği ve SSCB’nin bölgedeki etkisini kırmaya yönelik hamlelerin parçası olmaktan geri durmuyordu. 1939’da bölgedeki stratejik öneme sahip Åland Adaları’na tahkimat yapılması konusunda bölge ülkelerine ek olarak Batılı ülkeler ile görüşmeleri başlatan İsveç ile birlikte Finlandiya olmuştu.

Konunun Milletler Cemiyeti’ne gelmesi üzerine SSCB’nin, bir kere tahkimat yapıldıktan sonra bu adaların Almanya tarafından ele geçirilmesini engellemeye ne İsveç’in ne de Finlandiya’nın gücünün yetebileceğine dayanan itirazıyla bu hamle boşa çıkarılmıştı. Ancak Finlandiya’nın Sovyetler için hayati bir yere sahip olduğu ve Finlandiya dostça bir tavır sergilemedikçe karşısına Leningrad’a (Petrograd 1924’te Leningrad ismini almıştı) ve dolayısıyla da Moskova’ya yönelik bir tehdit olarak çıkmaya devam edeceği anlaşılmıştı.

İkinci Dünya Savaşı başlarken Finlandiya ile SSCB arasında ikili anlaşma imzalanması bu nedenle gündeme geldi. Finlandiya böyle bir anlaşmanın “tarafsızlığını” kaybetmesi anlamına geleceğini ileri sürse de tüm dünya hızla savaşa sürüklenirken Finlandiya gibi Leningrad sınırlarının çok yakınında yer alan bir ülkenin bağımsızlığını koruyabileceği ve emperyalist ülkelerin bu bağımsızlık ve egemenliğe saygı duyacağı düşüncesi inandırıcılıktan uzaktı. Sovyetler’in önceliği Leningrad’a yönelik saldırıların önünü almaktı. Bu nedenle önerdikleri anlaşma maddeleri öncelikle bunu sağlamaya odaklanıyor, kalan maddelerin ise Finlandiya’nın avantajına olmasına özen gösteriliyordu. Buna göre, SSCB-Finlandiya sınırlarında değişiklik öngörülüyor, kısaca Leningrad sınırlarına yakın olan bölgenin SSCB’ye geçmesi ve bu alanın iki katı büyüklüğündeki toprakların Finlandiya’ya verilmesi öneriliyordu. Ek olarak, Sovyetler Finlandiya Körfezi’nin girişindeki küçük bir alanın deniz üssü kurulabilmesi için kendilerine kiralanmasını istiyor, böylece denizden gelecek bir saldırıyı engellemeye çalışıyordu. Bu uygulamanın Sovyetler’in yanı sıra Finlandiya’nın güvenliğini de sağlayacağı düşünülüyordu.

Ancak sonuç olarak süreç tıkandı, Finlandiya tarafsızlığının bozulacağı gerekçesiyle önerileri reddetti. Üstelik Finlandiya SSCB’nin iddia ettiğinin aksine Almanya ile aralarında imzalanmış oldukları Saldırmazlık Paktı sayesinde tehlikenin ortadan kalktığını iddia ediyordu. Bununla birlikte SSCB’nin Finlandiya’ya dostça yaklaşımı, bağımsızlığını tanımış olması o güne kadar Finlandiya’nın Sovyetler’e karşı kullanılmasını engellemeye yetmemişti. Üstelik Almanya’nın bölgedeki tarihsel nüfuzu da Finlandiya toprakları üzerinden Leningrad’a tehdit oluşturabilecek asıl gücün Almanya olması ihtimalini artırıyordu.

Kasım 1939’da Finlandiya-SSCB sınırında gerçekleşen gelişmeler iki ülke arasındaki gerilimin yükselmesine neden oldu. Finlandiya topraklarından Sovyet birliklerine karşı ateş açılmış ve Kızıl Ordu’nun kayıplar vermesi ve yaralanmalarla sonuçlanmıştı. Finlandiya hükümeti ateşin onların sınırlarından açılmadığını iddia etse de takip eden günlerde sınır ihlalleri raporlanmaya devam etti. Güvenlik tehdidi olarak gördüğü bu saldırgan hamleler sonucunda SSCB, Finlandiya ile 1932’de imzaladığı Saldırmazlık Paktı’nın geçersizleştiğini, çünkü Finlandiya’nın bu paktı zaten defalarca delmiş olduğunu ilan etti. Finlandiya’nın sınırlarından ateş açıldığını kabul etmeyerek kamuoyunu yanıltması ve SSCB’nin Leningrad’a yakınlığı nedeniyle sınır birliklerini daha geriye çekmesi önerisini reddetmesi, SSCB’ye göre paktın ruhu ile uyumlu değildi ve açık bir düşmanlık barındırıyordu. Bir yandan Leningrad’ın güvenliğini sağlamaya yönelik tüm önerilerin reddedilmesi, diğer yandan Sovyet sınırına yönelik devam eden provokasyonlar tarafsız bir pozisyonun değil Sovyetlere karşı bir pozisyonun ilanı anlamına geliyordu. Sovyetler’e yönelik sıcak bir askeri tehdide dönüşen gerilim SSCB ve Finlandiya arasında yaklaşık 4 ay sürecek bir savaşa evrildi. Sovyetler’in Finlandiya sınırları içinde ilerlemesiyle sonuçlanan savaş 13 Mart 1940’ta Moskova Barış Antlaşması ile sona erdi.

Savaşın ortaya çıkışında Sovyetler’e yönelik süregelen güvenlik tehdidi etkili olduğu doğruydu ancak tehdit, teknik bir güvenlik meselesine indirgenemezdi. Emperyalizm, SSCB’deki işçi sınıfı iktidarına son verme ve sosyalizmi yeryüzünden silme hedefiyle hareket ediyordu. Bu açıdan sonradan kapitalizm ve komünizm arasında ideolojiler savaşı olarak da anılacak olan İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı günlerde SSCB sosyalizmi koruma motivasyonundan yola çıkıyor ve güvenlik sorununa buradan yaklaşıyordu. Bu nedenle sınır ülkelerinin emperyalist ülkelerin üssü haline gelmesinin önlenmesi, bir ulusal çıkar tartışmasının çok ötesinde sosyalizmin varlık mücadelesinin konusunu oluşturuyordu.

'Tarafsız' Finlandiya

Finlandiya’nın Soğuk Savaş boyunca ABD emperyalizmi ve SSCB, sonrasında ise Rusya ile arasında koruduğu “tarafsız” konumu bu dönemle başladı. Bir tür mecburi tarafsızlık anlamına gelen bu konumlanış uluslararası literatürde kendisine Finlandizasyon terimiyle yer buldu. Özellikle Soğuk Savaş ile birlikte ortaya çıkan koşullarda SSCB sınır komşusunun emperyalist ülkelerle açıktan müttefikliğini ya da NATO üyesi olmasını kabul edemezdi. Bu yaklaşım Finlandiya’nın dış politikasında zorunlu bir tarafsızlık ve denge politikası anlamına geldi.

Bugün ise Ukrayna’daki savaşla birlikte gündeme gelen NATO üyeliği, on yıllardır devam eden bu “tarafsızlığın” sonuna mı gelindiğine dair soruları beraberinde getiriyor. Oysa Batı basınında dahi Finlandiya’nın her ne kadar SSCB ve sonrasında Rusya ile iyi geçinmeye özen gösterse de aslında uzun zamandır Batı’ya angaje olduğu tartışılıyor. Finlandiya halihazırda NATO üyesi olmasa bile Soğuk Savaş sona erdiğinden beri çeşitli NATO misyonlarında görev alıyor ve 1995’ten beri Avrupa Birliği’ne üye bulunuyor. Bu açıdan NATO üyeliğinin Finlandiya açısından getireceği tek değişikliğin Kuzey Atlantik Antlaşması'nın NATO’ya üye ülkelerin silahlı bir saldırıya uğraması durumunda diğer üye ülkelerin yardım etmelerini öngören 5. Madde’sinden yararlanma imkanı olduğu öne sürülüyor. Görünen o ki Sovyetlerin varlığıyla kazanılan bağımsızlık ve tarafsızlık, sosyalist alternatifin dünyadaki güç dengelerini alt üst edecek bir varlık gösteremediği koşullarda emperyalizme bağlılık yolunda hızla ilerlemekle sonuçlanabiliyor.

CANSU OBA / SOL-Özel

30 Mayıs 2022 Pazartesi

Zümre'nin yükselişi ve düşüşü- ORHAN GÖKDEMİR/SOL

 'Artık cumhuriyet de sadece son devrimci zümrenin işidir öyleyse. O, bütün zümreleri ortadan kaldırarak kendi zümresini de ortadan kaldıracaktır.'


Zümre topluluk-camia anlamını taşıyor ama bizde “ayrıcalık” ile birlikte akla geliyor. Ayrıcalığı yoksa zümrenin bir anlamı da yoktur. Yani “sınıf” anlamı var ve bizde üst sınıftır. Sermaye zümresinden söz ediyoruz. 

“Milli zümre”miz üzerine yapılan çalışmalardan biri Atilla Oral imzasını taşıyor. “Şakir Zümre; İlk Türk Girişimci”, başlığı budur. Yakın zamanda, 2012 yılında yayınlanmış. Bilmiyordum, Cansu Fırıncı yoldaşım devlet kütüphanesinden bir örneğine erişmiş, bana da yolladı. Borcum var.

Bu arada toplayıcı arşivcilerimize de borçlarımız var. Örnek verelim; Haluk Oral (Nazım Hikmet’in Yolculuğu), Sacit Kutlu (Didar-ı Hürriyet), Gazanfer İbar (Meşrutiyeti Çok Sevmiştik) gibi arşivci yazarlarımızı saygıyla anıyor ve not ediyorum. Akademinin çökertildiği yıllarda her biri bir üniversite kıvamındadır. Böylece Atilla Oral’ı da listemize eklemiş oluyoruz. 

Şakir Zümre, cumhuriyetin ilk yüksek zümresine mensuptur. Varna doğumludur. 1908’de Cenevre Hukuk Fakültesinden mezun olmuş. Mustafa Kemal’le Sofya’da ataşeliği yıllarından tanışıyor, Millî Mücadele’nin içinden geliyor, Mustafa Kemal ile dostluğu Fevzi Çakmak ile akrabalığı var. Bu tanışıklık ve kuşkusuz akrabalık ona ilk özel silah fabrikası kurmasının yolunu açıyor. 1925’te İstanbul Haliç’te bir silah ve cephane fabrikası kuruyor. Bunların yanında ziraat aletleri de üretmiş fabrikasında. Uzun yıllar TSK’nın en büyük silah ve cephane tedarikçisi olmuş. İşi büyütmüş, bir ara Yunanistan’a bile silah satmayı başarmış. Türkiye’nin ilk ve son uçak üreticisi Nuri Demirağ ile birlikte kendi kendine yetmeye, kalkınmaya, sanayileşmeye çalışan cumhuriyetin seçkin zümresinin önde gelenlerinden biridir. Yükselişinde cumhuriyetin açık bir etkisi var. 

***

Ancak 1940’lı yıllarda hikâyesi başka bir yöne eviriliyor. Sosyalizmi durdurma niyetiyle patlak veren 2. Dünya Savaşı bambaşka bir dünya denklemi ortaya çıkarmıştır. Umulanın tersine Sovyetler Birliği savaştan etki alanını genişleterek çıkmış ve sosyalizm çok büyük bir mevzi kazanmıştır. Kapitalist dünya bu yükselişi engellemek için çareler aramaktadır. Cumhuriyetin kurucu partisi CHP de bu arayışa kendi usulünce dahil olmuştur. “Komünizmle Mücadele Cemiyeti” işte o arayışın ürünüdür.

Bu “cemiyet” CHP ve Hükümetinin desteği ile kuruldu. Üyeleri arasında çok sayıda üst düzey asker ve bürokrat vardı. Büyük sanayiciler zümresi ise eksiksiz cemiyete dahil olmuştu. Elbirliğiyle komünizmin Türkiye’ye girmesine engel olacaklardı. Nedeni çok açık, cumhuriyetin yaslandığı sınıf patronlar zümresiydi.

Atilla Oral, komünizmle mücadeleden ne anlaşıldığını CHP’nin “15 yıllık icraat kitabı”ndan aktarıyor: “Komünizm: Çarlık hükümetinin Rusya’da inkıraza (dağılmaya) başlaması ve Bolşevik inkılabının zuhuru üzerine yer yer bütün Avrupa’ya kaçan komünizm cereyanlarının 1919 senesinden itibaren memleketimizde de bazı muhit ve zümreler arasında yer tutmaya başladığı görülmekteydi. Matbuat sahasında komünist akideleri açıkça neşreden mecmua ve risalelere tesadüf olunuyor, kanuni yollardan istifade ederek muhtelif namlar altında fakat komünist bir gaye ile amele cemiyetleri kuruluyor ve ayrıca gizli hücreler tesis edilerek şümullü ve teşkilatlı bir hareket yaratılmak isteniyordu. komünist propagandaları pek mahsus bir hal almıştı. Cumhuriyet zabıtası lazım gelen kanuni ve idare tedbirleri alarak bu cereyanları tamamıyla önledi. Üçüncü enternasyonal ile irtibat tesis etmeye çalışan elebaşları tespit ve tevkif ederek adaletin pençesine verdi.” Böyle olmakla birlikte yine de sanayicilerin olası amele örgütlenmesine karşı teskin edilmesi ihtiyacı duyulmaktaydı. Şöyledir; “Memleketimizde günden güne inkişaf eden sanayi hayatımızın icapları olarak yer yer tekasüf (yoğunlaşmakta) etmekte bulunan amele kitleleri arasında bu muzır ve fesatçı unsurların girmemesi için icap eden bütün tedbirler alınmış bulunmaktadır.” CHP’nin sanayicilere amele zümresini baskılama, ezme sözüdür.

Amele ezilecekse sanayici de ödüllendirmelidir. Bunun yollarından biri onu “komünizmle mücadele” içine katmak, böylelikle devlet-sanayici zümresi kaynaşmasını pekiştirmektir. Haliyle bizim milli mücadeleci Şakir Zümre de zümresinin yolundan ilerleyip Komünizmle Mücadele Cemiyeti içinde yerini almıştır. Millî mücadeleden zümre mücadelesine yatay geçiştir.

Ödülüne gelince; belgeleri Şakir Zümre biyografisinde mevcuttur. Fabrikasında çalışan işçiler bu fabrikada çalışırken askeri yükümlülüklerini de yerine getirmiş sayılıyordu. Haliyle fabrikadaki çalışma düzeni askeri disiplin içindeydi. İşe girdiyseniz altı ay geçici işçi statüsündeydiniz. Altıncı ayda size belli bir gündeliği kabul ettiğinizi gösteren bir kâğıt imzalatılıyordu. İşçinin gündeliği fabrika idaresince belirleniyordu ve bu konuda herhangi bir itiraz mümkün değildi. İşten çıkarılan işçinin tazminat hakkı yoktu. Mesai süresi günlük 9 saatti, ustabaşılar gerek duyarsa bu saati arttırıyordu. İşe gelmeyip de mazereti uygun görülmeyenlerden bir gün karşılığında iki günlük yevmiye kesintisine gidiliyordu. 9 saatlik mesai fiili üretim sürecini kapsıyordu. Makineyi temizlemek, soyunmak, giyinmek, yıkanmak bu süreye dahil edilmemişti. Her türlü toplantı, tartışma, yardım toplamak ve tabii duvarlara yazı yazmak yasaktı. Daha fenası bu ağır ve tehlikeli işte işçinin başına gelecek kazalardan da fabrika idaresi sorumlu değildi. Devlet ameleleri örgütleme amacı güdenlerin başını ezerken, sanayiciye de emrindeki ameleleri ezip suyunu çıkarma olanağı sağlamış oluyordu. Matbuatta da fabrika duvarında da komünizm yazmak yasaktı. Komünizmle mücadelesine girişin ve cumhuriyetten çıkışın başlangıcıdır.  


                                                                      ***

Fakat cumhuriyetten çıkınca işler sanayici zümresi için de iyi gitmeyecekti. Emperyalizm sadece antikomünist fikirleriyle değil silah ve aletleriyle çalmıştı kapıyı. Ülkeyi para, silah ve makine yardımları yoluyla istila edecekler, Şakir’in zümresini komprador bir zümre olmaya veya silinip gitmeye zorlayacaklardı. Komünizmle Mücadele bunun ilk ayağıdır.

2. Dünya Savaşı'nın ardından ülkeye Amerikan silah yardımları gelmeye başlayınca Şakir Zümre’nin fabrikasına ihtiyaç kalmadı. O da silah ve cephane üretimine mecburen son verdi, tarım aletleri üretimine yöneldi. Bu kez de önünü “Marşal yardımı” kesti. Ülkeye ABD’den tarım aletleri yağıyordu. Çaresiz, 1950’de CHP’den İstanbul vekil adayı oldu. CHP baş aşağı gidiyordu, haliyle o da kazanamadı, DP dönemi açılıyordu, millî mücadelecilerin dönemi kapanmış, işbirlikçilerin dönemi başlamıştı. Son çare soba üretmeye karar verdi. Ünlü Şakir Zümre sobaları o günlerin bakiyesidir.


Bu, Şakir Zümre’nin zümresinin dramıydı aynı zamanda. Millî mücadele safında başlayan bir hayat komünizmle mücadele safında mutlak bir yok oluşa doğru sürüklenmişti. Ünlü silah ve cephane üreticisi, emperyalizmin eli değince basit bir soba üreticine dönüşmüştü. 

Şakir Zümre 1966’da öldü. 1970’te fabrikası kapandı. O yıllarda cumhuriyet de mutlak bir kapanışa doğru sürükleniyordu. 

                                                                                  ***

“Türk'üz: Cumhuriyet'in göğsümüz tunç siperi;
Türk'e durmak yaraşmaz, Türk önde, Türk ileri!
Örnektir milletlere açtığımız yeni iz;
İmtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitleyiz…”

Onuncu Yıl Marşı, Faruk Nafiz Çamlıbel ve Behçet Kemal Çağlar tarafından yazılmış ve Cemal Reşit Rey tarafından 1933 yılında bestelenmişti. 1923'te kurulan Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşunun onuncu yıl kutlamalarına hazırlıktı. Tabii, sınıfsız, imtiyazsız, kaynaşmış bir kitle olduğumuz doğru değildi. Galiba esini de Jean-Jacques Rousseau’nun bir operasından almıştı, hâlâ yürürlükte ve günceldir. 1933’te marş coşku ile söylenirken cumhuriyetin kurucuları giderek daha fazla imtiyazlı bir sınıfa yaslanıyordu. 

Cumhuriyet sadece yetersiz olduğu için yıkılmadı, işte bu zümreye yaslandığı için yıkıldı. Bu sınıfı küstürecek adımlar atmaktan korktu, eşitlikten ürktü, yozlaştı ve yıkıldı. Sınıflı, imtiyazlı, parçalanmış bir kile olmamız bundan. 

Ama bir yolu var bu hayale ulaşmanın. Bunun için önce bütün zümreleri ortadan kaldırmalıyız. Artık cumhuriyet de sadece son devrimci zümrenin işidir öyleyse. O, bütün zümreleri ortadan kaldırarak kendi zümresini de ortadan kaldıracaktır. Ölen bir zümreyle başladık madem yürüyen bir zümreyle bitirelim: 

“Bütün yemişler dallarınızdadır.
Beklenen günler, güzel günlerimiz ellerinizdedir…
Türkiye işçi sınıfına selâm!
Selâm yaratana!” 

ORHAN GÖKDEMİR / SOL