Devlet aklı, kuş mu deve mi? + Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı Kuşoğlu: Devlet aklı bir şeyler kurguluyor; adayımız Mansur Bey de Özgür Bey de olabilir + Mutlak, patlak… Sokak, halk!..-T24-


Devlet aklı, kuş mu deve mi?-Mehmet Y.Yılmaz- 

Devlet soyut bir kavram. Evet devletin kurumlarını somut olarak görebiliyoruz ama “devlet aklı” denilen şey bu kurumlardan bağımsız çalışıyor gibi bir izlenim veriliyor. Oysa “devlet aklı” diye bir şey yok. Vatandaşların onaylamadıkları her şey bu devlet aklına bağlanıyor. Erdoğan da sanki bizler gibi seyirci konumunda.

Saray’ın CHP’nin başına geçmesini uygun gördüğü Kemal Kılıçdaroğlu’nun “45 yıllık yol arkadaşı” ve eski CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu’na göre Türkiye’de “devlet aklı” adı verilen ancak kuş mu deve mi olduğu tam olarak açıklanamayan “bir şey” var.

Siyasette filan ne olup bitiyorsa bu “devlet aklı” ona müdahale edebiliyor.

Mesela Kuşoğlu’na göre son Cumhurbaşkanı seçiminde bu “devlet aklı” sonuçlara yüzde 2 civarında etki edebilmiş.

O kadar fark da zaten Erdoğan’ın seçimi kazanmasını sağladı.

Kuşoğlu ile arkadaşımız Cansu Çamlıbel konuştu; bu söyleşi dün T24’te yayımlandı.

Kuşoğlu’nun ilginç bir siyasi serüveni var.

Siyasete DYP’ye üye olarak başlıyor. Orada Ankara İl Başkanı iken DP’ye geçip, milletvekili adayı oluyor. 2009’de Abdüllatif Şener’in başkanlığında Türkiye Partisi’nin kurucuları arasında yer alıyor. Kılıçdaroğlu, CHP’nin başına geçtiğinde de Türkiye Partisi’nden istifa ederek CHP'ye katılıyor. Çünkü Kılıçdaroğlu, SKK Genel Müdürü iken Kuşoğlu da SSK Genel Müdür Yardımcısı imiş!

Siyasi çizgisindeki bu zikzakları eleştirmiyorum tabii. İnsanların fikirleri zaman içinde değişebiliyor çünkü.

Sadece son günlerde moda olan “baba ocağı” muhabbeti yüzünden merak ettim; Kuşoğlu’nun “baba ocağı” acaba hangisi diye!

Kuşoğlu, Kılıçdaroğlu’nun partideki en yakınlarından biri olarak son gelişmeleri yorumlarken “devlet aklı” meselesini öne sürüyor.

Bu “devlet aklı” konusuna yandaş yazarların yazılarında ya da yandaş televizyonların kadrolu konuşmacılarının sözlerinde de rastlıyoruz.

“Devlet aklı” diye bir şey var ve kolayca izah edilemeyen her şey buna bağlanıyor.

Bölge Adliye Mahkemesi, “Ben hukuk dışıyım” diye bağıran butlan kararını mı verdi? Açıklaması kolay: Devlet aklı öyle istedi!

Nitekim Kemal Kılıçdaroğlu da “bu akla uyup, kendisine verilen görevi yerine getiriyormuş” gibi bir ima da var sözlerinde.

“Sayın” diyenleri zamanında hapse atan “devlet aklı”, şimdi de Abdullah Öcalan’a “kurucu önder” sıfatı verebiliyor mesela.

Bu devlet aklı öyle çalışıyor ki Ekrem İmamoğlu’nun gelecekte Cumhurbaşkanı seçileceğinden korkarak “düğmeye basıyor” ve onu hapse atıyor, diplomasını iptal ediyor, yetmiyor bir de casus olduğunu keşfediyor!

Ben de haliyle merak ediyorum tabii: Bu “devlet aklı” denilen şey, kimin ya da kimlerin beyninin içinde bulunuyor?

Devlet soyut bir kavram. Evet, devletin kurumlarını somut olarak görebiliyoruz ama “devlet aklı” denilen şey bu kurumlardan bağımsız çalışıyor gibi bir izlenim veriliyor.

Oysa “devlet aklı” diye bir şey yok.

Türkiye’de ne olup bitiyorsa Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “bilgisi dahilinde ve talimatlarıyla” yapılıyor, bu kesin.

Erdoğan’ın da iki büyük korkusu var: Birincisi seçime girememek ikincisi seçimi kazanamamak.

Seçime girememe meselesini TBMM’ye seçim kararı aldırarak aşabilmesi mümkün.

Bunun için elinde geniş imkânlar da var: Parmak kaldıracak vekillere listelerde iyi yerler vermekten tutun da devletin geniş olanaklarından küçük de olsa bir bölümünü ayaklarının altına sermeye kadar varacak imkânlar bunlar.

Arpalık olarak kullanılabilecek devlet kurumları ve zor günler için bir köşede biriktirilmiş üç beş kuruşu dağıtmak gibi seçenekler de mevcut.

Zaten şimdi Kılıçdaroğlu da CHP’ye tayin edildiğine göre, TBMM’nin seçimi öne çekme kararını verecek çoğunluğa ulaşmak çocuk oyuncağı.

Onun için bu korkusu artık geride kaldı.

Asıl büyük korkusu seçimi kaybetmek ve iktidardan düşmek.

İmamoğlu’nun hapse atılmasının nedeni de o, CHP’nin hukuk dışı bir mahkeme kararıyla felç edilmesinin nedeni de o.

Yarın bir gün kendisine tehlike olarak başkalarını görmeye başlarsa onların da başlarına örülecek çoraplar hazırdır.

Erdoğan’ın yeniden seçilememe korkusunu yenmek için attığı adımları “devlet aklına” bağlamalarının nedeni, Erdoğan’ı bir kenarda “tertemiz tutmak!"

Vatandaşların onaylamadıkları her şey bu devlet aklına bağlanıyor.

Erdoğan da sanki bizler gibi seyirci konumunda.

Akşam televizyonunu bir açıyor ki ne görsün; CHP’nin başına Kemal Kılıçdaroğlu tayin edilmiş!

Tabii sesini çıkartmıyor çünkü “devlet aklı” var ya, herhâlde kararı o vermiş olmalı diye sofraya oturup çorbasını içiyor.

Bu Erdoğan’ın hoşuna gidiyor mu, birinci elden bir bilgiye sahip değilim.

İşine geliyor mu diye soracak olursanız, çok işine geliyor olmalı.

/././

Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı Kuşoğlu: Devlet aklı bir şeyler kurguluyor; adayımız Mansur Bey de Özgür Bey de olabilir -Cansu Çamlıbel- 


/././

Mutlak, patlak… Sokak, halk!..-Umur Talu- 

Önünüzde bir “mutlak” iktidar var, bir “patlak” KK var; bir de ne olursa olsun, vicdanı, muhakemesi olan, yoksulluk ve adaletsizlikler depremlerinde sabır taşı çatlayan bir halk var. İlkine yürüyebilmek için, değiştirebilmek için aradaki KK’yı atlayıp geçerek üçüncüye koşmak var...


Madem “halk, sokak” diyorsunuz, oradan yürüyeceksiniz!

Özgür Özel ve yol arkadaşlarının önünde sayısız örnek var: Macaristan’da “asla gitmez” denen ve zaten gitmemek için bir “baskı, yolsuzluk, hukuksuzluk, korku rejimi” kuran Orban’ın gidişi gibi…

New York’ta partisinde ön seçimi kazandığı halde karşısına iki parti ağalarının da desteklediği “maybetmiş aday”ın çıkarılmasına rağmen Mamdani’nin seçilişi gibi…

İrlanda’da bağımsız Catherine Connolly’nin, sokaklardan bir koalisyon oluşturarak Cumhurbaşkanı seçilmesi gibi…

Hatta daha yakından, Erdoğan ve partisinin, bir zamanlar Özal’ın yükselişi gibi de! 70’lerin Ecevit’i bile.

Madem kopartarak, dağıtarak eritmek, güçsüzleştirmek, süründürmek istiyorlar… “Yeniden doğuş” gibi.

Bunun en sağlam formülü, sadece mitingler değil; medya yoksa sosyal medyanın ve yüz yüze gelmelerin , örgüt paralize ediliyorsa gönüllüler ordusu kurmanın, mitingler yetmeyecekse hane hane kapı kapı dolaşmanın nice örneği var.

Bu örneklerin hepsinde, yerliler dahil, kapsayıcılık meselesi var. “Sağ yalanlar”la da becerilmiş bu kapsayıcılığın “sol samimiyet”ye yapılmabilmesi de var.

New York Times’da N. Gessen “Bu Orban’ı alt eden formül… Trump’ı da alt edebilir” başlıklı bir makalede “Macar formülü”nü yazdı. “Dünyanın Tozunu Atalım!” başlıklı kısa kitabımda, Mamdani, Connolly ve birçok örneği sıraladım. Yeni ve canlı örnekler ortada.

Madem “Cumhuriyet Halk Partisi” bölünmek, muğlaklaştırılmak, flulaştırılmak, şaşkınlaştırılmak, çaresizleştirilmek için KK’yla bezendi; bir nevi “Cumhuriyet Halk Hareketi” olabilmek var.

Ve bugün ülkede baskı rejimi nereye kadar giderse gitsin, net mesajlarla “kapsayıcı” olabilmenin şartları da epeyce var.

Sadece sivil toplum örgütleriyle dayanışma değil, bizzat halkın yanında, karşısında, nefesinde, sesinde olabilmek için zemin ve iklim var. Buna yıllarca AKP’ye oy vermiş insanlar da dahil.

Macar sosyolog Balint Magyar, Orban’ın baskı rejiminin çizdiği duvar gibi hattın yarılmasında “Otokratik Yarma” benzeri bir terim kullanmış: Yani artık değişimin imkansız sayılacağı bir hat ve onun yeni bir hareketle, sokaklardan, halkın içinden yarılması, aşılması.

“Devrim” de böyle bir şeydir ama onu bekleyemeyeceğimize göre, “ana muhalefet”ten “ana muhaliflik”e geçiş de siyasette bir devrim olabilir.

Kapsayıcılığın kaba formülü şöyle bir şey olmalı: Halkın tüm acılarını, tüm dertlerini ve ne kadar kalmışsa tüm umutlarını kardeş kılabilmek. “Ahlaksız ve vicdansız bir rejim ve hempaları”na karşı, bir ahlak ve vicdan dili” bulabilmek.

Bunun için de, bir zamanlar “yerin dibine” batırıp sonra bir kukla, bir robot, bir kortuluk, bir zombi gibi allayıp pullayıp çıkardıkları KK’ya takılmamak, onu oraya püskürtenleri bir an gözden kaçırmamak gerekiyor herhalde!

İktidar, CHP’nin ilerleyişini önce İmralı-DEM operasyonlarıyla aşmaya çalıştı; sonra belediye operasyonları geldi. İlki bir ileri bir geri gidince, ikinci yetmeyince, genel merkezi ve parti yönetimini yıkarak o “barış meselesi”ni de yerinde saydırmaya geçti.

Öyleyse Altılı Masa gibi dıngılca şeyler değil, ama sahici, samimi ittifaklara da bir bakmak var. Ana meselenin cumhurbaşkanlığı seçimi olduğu bir rejim kuruldu. Ama bu onu kaba güç haline getirirken, aynı zamanda güçsüzleştiriyor. İki adayın kaldığı bir seçimde mesela, oylar da ikiye ayrılıyor: ya onu ya şunu seçeceksin! Bu “güçlü iktidar”ın esasen en zayıf halkası. Kurduğu rejim demokratik değil, hukuki ve ahlaki değil, ama işte tam da orası en ince yer! O güç el değiştirdiğinde, “tersine otorite” tehlikesi de bir bomba gibi duruyor iktidarın elinde.

Önünüzde bir “mutlak” iktidar var, bir “patlak” KK var; bir de ne olursa olsun, vicdanı, muhakemesi olan, yoksulluk ve adaletsizlikler depremlerinde sabır taşı çatlayan bir halk var.

İlkine yürüyebilmek için, değiştirebilmek için aradaki KK’yı atlayıp geçerek üçüncüye koşmak var. Öyle soyut, kimliksiz, şikayetçi, mağdur, mazlum sözlerle değil; acılarını kucaklayıp umutlarını çoğaltarak! Samimi, sahici, hakiki ve hakkaniyetli, somut bir dille.

Özgür Özel, parti liderliğini isterken, belki de tahmin etmediği biçimde, “19 Mart” 2025’ten beri biraz da zoraki biçimde “sokak ve halk lideri” haline geldi. Artık “Özel” mi kalacak, yoksa gerçekten “Özgür” mü olacak, takılıp kalacak mı, yoksa dünyadaki birçok örneği gibi çok yoldan, çok kanaldan engelleri yıkacak o formülleri mi bulacak, bilmiyorum ki!

/././

T-24

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

Devlet aklı, kuş mu deve mi? + Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık yol arkadaşı Kuşoğlu: Devlet aklı bir şeyler kurguluyor; adayımız Mansur Bey de Özgür Bey de olabilir + Mutlak, patlak… Sokak, halk!..-T24-

Devlet aklı, kuş mu deve mi?-Mehmet Y.Yılmaz-  Devlet soyut bir kavram. Evet devletin kurumlarını somut olarak görebiliyoruz ama “devlet akl...