31 Aralık 2016 Cumartesi

Küresel ekonomide nasıl bir 2017? - ÖZLEM YÜZAK

2017’de en büyük risk faktörleri; Trump’ın politikalarıyla yeni bir ticaret savaşı olasılığı, Çin ekonomisinde riskin artması, AB’nin geleceğine ilişkin belirsizlikler ile petrol ve emtia fiyatlarındaki oynaklıklar. 

Küresel ekonomide, ülkeden ülkeye farklılıklar gösterse de hayli kırılgan, siyasi çalkantıların dümeninde kalan bir 2016’yı geride bıraktık. Suriye’deki iç savaş, küresel terörün tırmanışa geçmesi, mülteci göçleri, doğal afetler... Hepsinin küresel ekonomi üzerinde önemli etkileri oldu. Tabii bu arada küresel silahlanmanın da hızla arttığını vurgulamaya gerek yok. Peki 2017’de önemli ekonomileri neler bekliyor: 


Avrupa’da belirsizlik sürecek: Avrupa’da ekonomik göstergeler dirençliliğe işaret etmesine karşın Brexit, yani İngilizlerin Avrupa Birliği’nden ayrılma kararı, Yunanistan’daki belirsizlik, Avro Bölgesi’nde güvenin zayıflamayı sürdürmesi ve büyümenin yüzde 1.5 eşiğinde kalması, Avrupa’ya göç krizi ve bankacılık sektöründeki sıkıntılar 2016’da bölgeye en fazla damgasını vuran gelişmelerdi. 2017’de yapılacak Fransa, Hollanda ve Almanya seçimlerinde olası sürprizlerin ekonomiye etkisini küçümsemek gerekiyor. İngiltere ve AB, 2017 sonunda aralarında ticari ilişkiyi gümrük birliğine indirgeyebilir. 2017 yılı içinde Avro’un kalıcılığı ciddi biçimde sorgulanacak ve döviz pazarında sık sık şoklar yaşayabiliriz. 
 
Gelişmekte olan ekonomiler: ABD kamu kâğıtlarının getirilerinin daha cazip hale gelmesiyle, yatırım fonları Türkiye’nin de aralarında bulunduğu “gelişen ülkeler” tabir edilen piyasaları terk etmeye yöneldiler. Uluslararası Finans Enstitüsü’ne (IIF) göre seçim sonrası, bu ülkelerden 7 milyar dolarlık çıkış gerçekleşti. 24 gelişen piyasa parası arasında TL yüzde 14 ile “en fazla düşen” para birimi sıfatını kimseye kaptırmadı. Capital Economics 2017’de gelişmekte olan ülkelerde siyasi risklerin yüksek kalmayı sürdüreceğini tahmin ederken düşük büyümenin popülizm ve otoriterliği artıracağını ve endişelerin merkezinde Türkiye, Tayland ve Filipinler’in bulunduğunu söyledi. Brezilya’da siyasi gerilimlerin mali dengeye ilişkin endişeleri artırabileceği, Arjantin’de seçimlerin reformların yavaşlamasına neden olabileceği belirtildi. Rusya’nın önümüzdeki çeyreklerde resesyondan çıkması, Afrika ve Körfez ülkelerinde ekonomide aşağı yönlü döngünün dip seviyeyi görmesi bekleniyor. 
 
Japonya daraldı: Japonya’da GSYİH büyümesi, 2016’da % 0.5 civarında cılız kaldı. Ekonomi, küçülen işgücü, yaşlı nüfusun hızla artması ve sıkı göçmenlik kontrolleri nedeniyle daralmaya devam ediyor. 
 
Çin’de risk artıyor: Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi Çin’de ekonomik büyümenin yavaşlaması, ülkeden sermaye çıkışlarının hızlanması gelecek yıl için önemli risk olarak gösteriliyor. Gelişmekte olan ülkelerden çıkan sermaye geçen yıl 735 milyar dolara ulaşmış ve bunun dörtte üçü Çin’den gerçekleşmişti. Yazarımız Erinç Yeldan “dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisinin” performansının ardında aslında hızla artırılan borçluluğun yattığına değinerek “Çin’de kredi hacmi son sekiz yılda iki misli artış göstererek yüzde 255’e ulaştı. Kredi hacmindeki hızlı artış özellikle inşaat ve altyapı hizmetler sektörlerinde tüketim patlamasını besledi. Çin ekonomisinin toplam borcu 25 trilyon dolara ulaşmış durumda. Bu rakam Çin milli gelirinin yüzde 250’si düzeyinde” demişti. Tüm bunları da göz önüne almakta yarar var. 
 
Emtia fiyatları: 30 Kasım’da ham petrol fiyatları, ekim ayından bu yana ilk kez 50 ABD Doları’nın üzerine çıktı ve OPEC altı ay boyunca günlük 1.2 milyon varil üretimini yaklaşık 32.5 mbpd’ye düşürme anlaşması imzaladı. Piyasalar, 2017 sonuna kadar uzatma opsiyonu içeren sözleşmeye olumlu tepki verdi. OPEC ülkeleri, başta Rusya ve diğer büyük ham petrol ihracatçıları, arzını günde 558.000 varil azaltacak. Fiyatların artması başta Rusya olmak üzere birçok ülke ekonomisini etkileyecek. 

ABD ticaret savaşlarını başlatacak mı?
Zaten 2016 yılında ABD ekonomisi giderek güçlenen bir seyir izlemişti. 2016’nın üçüncü çeyreğinde yüzde 3.5 genişleyerek son 2 yılın en iyi performansını gösterdi. Popülist politikaları öne çıkaran Donald Trump’ın başlandığında yeni bir döneme geçecek olan ABD’nin atacağı adımlar dünya ekonomisinin kaderini de yakından ilgilendiriyor. Bunların içinde Çin başta olmak üzere birçok ülke ile yeni ticaret savaşlarının başlaması da bulunuyor. 2017 başında ABD Kongresi 2-3 trilyon dolarlık bir vergi indirimi ve altyapı harcama paketi üstünde el sıkışacak. Bu durumun ABD’nin elini daha da güçlendirmesi bekleniyor. Zaten IMF’de 2017’de ABD için ciddi anlamda bir toparlanma öngörmüştü. Eğer bu tahminler gerçekleşirse yani ABD 2017’de yüzde 2.7 büyür ve yüzde 2.6 enflasyon yaratırsa bu gelişme Türkiye ve onun gibi dış finansmana bağlı ekonomiler için iyi olmaz.


Özlem Yüzak
CUMHURİYET

30 Aralık 2016 Cuma

Karartma geceleri - MEHMET KUZULUGİL

Savaşta değiliz. Hava karardığında perdelerimizi iyice bir çekip, ışıklarımızı söndürerek bombardıman uçaklarına kerteriz vermemek gibi dertlerimiz yok.
Tamam bazı noktalara (gece ya da gündüz fark etmiyor) düşen roketler var.
Bu roketlere karşı karartmadan çok boşaltma uyguluyoruz. “Sınıra yakın mahlelerdeki halk ya pencereden uzak dursun, ya da tercihan başka bir mahledeki akrabalarının yanına gitsin” diyen vali ve kaymakamlarımız sayesinde karartmıyor, boşaltıyoruz.
Yine de abartılacak bir şey yok. Sonuçta savaşta değiliz.
Ama şöyle sert esen bir rüzgar, sert bir yağmur sonrasında en baba metropolümüzün en merkezi semtlerinde karartmaya gidiyoruz.
Sirenler çalmaya başlayınca tek bir fener olsun yanık kalmayacak şekilde tüm ışıklar karartılır, tekrar sirenler çalınca açılırmış.
Şimdi durum farklı, ne zaman karartırız, ne zaman açarız belli de değil.
Otomatik!
Kararıyor.
İsterseniz “ne zaman açacağız kardeş” demek için 186’yı arıyorsunuz.
O da çok enteresan, 186 “artık görüşmek istemeyen sevgili”yi aratan “tripler” atıyor. Meşgule düşürme deseniz değil hat bozuk deseniz o da değil.
Elektrik arızanın “küyerel” adresini telesekretere bağlayıp basit bir “bilsem söylerim heralde yaani” cümlesi dahi yerleştirmiyorlar.
Memleketin bu en fiyakalı megapolünün, en fiyakalı semtlerinde rüzgarın işaretiyle elektrik kesiliyor, kesinti hakkında bilgi almak isteyenler 186’nın çalışmadığını görüyor, çağımız bilgi çağı, şak açıyor interneti, ŞubuDaş’ın internet sitesine tıklıyor. Eh tıklıyor ve elektrikçinin internet sitesinin de çalışmadığını görüyor.
Hoş olan tarafı şu ki, kimse “eyvah bu sefer iş ciddi” demiyor. Hatta bu komploculuğu ata sporu bellemiş ülkede “Putin bu sefer kesin çok kızdı. Kesti doğalgazı. Çevrim santralleri de durdu heral” diyen de çıkmıyor.
Ama mesela “bunca yıldan sonra şu takunyalı takımının memleketi getirdiği hale bak” diyoruz.
“Bu beceriksizlikle bir de ülkeyi savaşa sokuyor bunlar, yandık ki ne yandık” diyoruz.
Doğruya doğru. Gerçekten tam bir sefalet.
Yalnız bir eksiklik var.
Bu çok mikro düzeyde pek alışmış davrandığımız “dağıtım şirketi cevap bile vermiyor” durumu ile “bu hükümetle mi savaşa gireceğiz biz” durumu arasında bir başka alan var.
Özelleştirmelerle, “devletin işi üretmek mi, devletin işi elektrik dağıtmak mı” diye diye atılan adımların sonunda faturalarına “bakım ücreti” kalemini güzelce koyan ama ilk rüzgarda su koyveren “dağıtım şirketleri”ne peşkeş çekildik. Tesisler, satış hakları vs değil. Vatandaş olarak biz peşkeş çekildik. “Kazı dilediğin gibi yolabilirsin. Hatta duruma göre bağırtabilirsin” denildi onlara ve onlar da işlerini yapmaya koyuldular.


Şu takunyalı takımından kurtulduğumuzda bir de bu acı gerçekle yüzleşeceğiz belli ki.
“Tamam iş bilmezleri yolcu ettik, öğle ve ikindi namazında seccadesine koşan beceriksizlerden kurtulduk. İyi de niye biz hala üşüyoruz” diyebiliriz mesela.
O zaman anlayacağız göreceğiz.
“Yok öyle işin ortasında mescide gidiyorum hikayeleri. Oturup işinizi yapın” demekle kalmayıp, “yok öyle bedavadan ev halkının boğazına sarılmak. Tesisata gereken bakımı yapmıyorsan, elektrik faturalarını da sen kesemezsin” diyecek bir iktidar olmadan düze çıkamayacağımızı anlayacağız.
Karartma öyle sona erecek.

Mehet Kuzulugil
SOL

Örgütsüz işyeri cennetinde asgari ücret tiyatrosu - ALPASLAN SAVAŞ

Şu sıralar ülke işçilerin örgütlü olmadığı işyerine benziyor. Bir bakmışsın milyonlarca çalışan zorla bireysel emeklik sistemine sokuluvermiş, bir bakmışsın bir KHK ile devlet memurlarının iş güvencesi ortadan kaldırılmış. OHAL yönetmelikleri, torba yasalar, peşi sıra bir de anayasa… Kime kimseye sorulduğu yok. Zaten sorulmasını bekleyen de yok. İşçi sınıfının üzerinde tepinen tepinene…
Örgütsüz işyerinde böyle yürür işler. Her şeyi tek taraflı olarak patron belirler. Zam mı yapılacak? O ne kadar uygun görürse. Biri mi işten çıkarılacak? O kimi isterse.

Yeni asgari ücretin belirlenmesinde de bu model işledi. Hatırlayanlar olacaktır, Ekonomi Bakanı Zeybekçi’nin daha asgari ücret tespit komisyonu toplanmadan ettiği “istemenin sınırı yok” sözleriyle başlamıştı süreç. İşyerinde patronlardan sıkça duyduğumuz laflardan biridir bu. Her şeyi talep etmeyi düşünebilirsin ama ne verileceğine ben karar veririm demektir. Zeybekçi de işin başında bunu dedi. Normaldir, çünkü kendisi de işyerlerinin tamamı örgütsüz olan bir tekstil grubunun patronudur. Asgari ücret tartışmalarında sınıfını doğrudan temsil etmiştir.

Finali ise dün Çalışma Bakanı Müezzinoğlu yaptı. 2017 yılı için asgari ücreti 1404 lira olarak açıklayan Bakan, neredeyse enflasyon oranına denk gelen bu artışı “ülke ekonomisinin elverdiği ölçüde…” diye gerekçelendirdi. Bu da bir patron klasiğidir. Örgütsüz işyerinde işçilere “işyeri koşullarının elverdiği ölçüde” zam yapılacağı söylenir ama o “işyeri koşulları” her ne hikmetse hep ücret artışı dönemlerinde elverişsiz olur. Çalışma Bakanı bu klasiği en iyi bilenler arasındadır. Zira o da kurucusu olduğu özel hastanelerin en az Zeybekçi kadar sıkı patronudur.

Dolayısıyla asgari ücret tespit komisyonunun patron temsiliyeti sadece TİSK’te değil, işyeri sahibi bakanlarıyla doğrudan hükümettedir.

Geçen yılki %30’luk artış yol kazasıydı. 2015 yılındaki seçim yarışı asgari ücrette, işçileri memnun etmese de patronların canını sıkacak ölçüde artışa neden oldu. Sonra kaşıkla verilen kepçeyle alındı. Artışın patrona getirdiği ek maliyetin önemli bölümü hazinece karşılandı. Böylece 2016 yılı boyunca yaklaşık 26 milyar liralık prim ödemesi patronların cebinde kaldı.

Dönelim yeniden bu seneki artışa ve şu komisyondaki “işçi temsilcisi” zırvalığına. Asgari ücret tespit komisyonunda işçi kesimini Türk-İş’in temsil ettiği söylenir. Oysa bir kez daha görüldü ki komisyondaki üçlü, TİSK, Bakanlık ve Türk-İş, birlikte ve iyi bir işbölümüyle sermaye sınıfını temsil ediyor. Yüksek enflasyon dönemine girilirken ücret artışının altışar aylık dilimler yerine yıllık olması önerisini Türk-İş’e yaptıracak kadar sıkı bir işbölümü söz konusu olan. Böylece olası altı aylık enflasyon farkının asgari ücrete yansıtılması ihtimali de Türk-İş eliyle rafa kaldırılmış oluyor.
Dolayısıyla komisyonda Türk-İş’in varlığı herhangi bir işçi temsiliyetine denk düşmüyor. Denk düşen adlandırma piyondur.

Bir de sendikalı olması işyerinin örgütlü olduğu anlamına gelmiyor. Bu konuda o kadar çok örnek var ki… Biz sadece AKP’nin yönettiği şirketlerden iki örnek vermekle yetinelim. THY’de hükümetin adamı genel müdür ile bir AKP’li milletvekili çocuğu olan sendika başkanı buluşup 10 binin üzerinde THY çalışanının toplu iş sözleşmesinde yer alan 2017 zamlarını nasıl iptal edeceklerini görüşüyor. THY’nin bakım şirketi Teknik AŞ’de, işçiler tehdit edilerek ve kimisi işten atılarak işyerine sokulan yandaş sendika, şirket yönetiminin çıkardığı bir genelgeyle teknisyenlerin kategorilerinin düşürülüp ücretlerinin neredeyse yarı yarıya indirilmesine çıt çıkarmıyor. Ve ikisinde de her şey gözler önünde ve gözlerin içine baka baka yapılıyor.

Örgütsüz işyerinde patron ne yaparsa o yasa olur. Bir süre sonra ücret alabildiğine duacı olman istenir. Ülke örgütsüz işyerine benzeyince, işçi ücretinin 1404, milletvekili ücretinin 26 bin 600 olması normalleşir.


Normalleşir de değişmez mi? Birileri çıkar işyerinde örgütlenirse işte o zaman hiç belli olmaz.

Alpaslan Savaş
SOL

‘Sessiz kalmakta suça ortak olmaktır!’ - Meriç Velidedeoğlu

Sabahları bir süredir, gazeteleri ele aldığımda hemen aralarından Cumhuriyet’i çekip ilkin o, “10 resme” bakıyorum; yine her sabah, iddianameyi bir türlü yazmayan görevlilerin -bu güne göre- “56 gündür”, yazamayan bu insanların ne denli “çıkmaz (!)” içinde olduklarını düşünmekten de insan kendini alamıyor, “yazsan olmaz yazmasan olmaz (!)”... 
 
Ne var ki, basın dünyasında bir gazetenin, çoğunluğunu yazarlarının ve bir çizerinin oluşturduğu “10” elemanının “61 gündür” tutuklu olması da pek görülen alışılmış bir durum mudur? Üstelik anayasasında çağdaş, laik bir “hukuk devleti” olduğu yazılı olan bir ülkede... 
 
Acaba diyorum -insanlık dışı- o “Kumpas Davaları”nın ilki olan “Ergenekon Davası”nda kendini “SAVCI” ilan eden, Başbakan Recep Tayyib’in, yine -üstelik bu kez Cumhurbaşkanı olarak- yine böyle bir “görev” alması mı bekleniyor? Sanmam; çünkü artık bu tür görevlendirmeye gerek var mı?
Kuşkusuz yok, böyle olduğu da pazartesi sabahı, Cumhuriyet’i alıp yine “Akın Atalay, Murat Sabuncu, Kadri Gürsel, Güray Öz, Hakan Kara, Turhan Günay, Musa Kart, Önder Çelik, Bülent Utku ve M. Kemal Güngör” ile günaydınlaşıp, sayfaları çevirdiğimde ortaya çıktı; gazetenin kantin görevlisi “Şenol Buran”ın tutuklandığını okuyunca donup kaldım... 
 
Şu günlerde yaşadıklarımızın -bir bakıma- “zemzem”le yıkanmışlarını, daha önceki yıllarda yaşadığımızda, bunların “hukuk mu, guguk mu?” olduğunu sorup eleştirirdik.
Oysa artık durumun, “guguk”un da ötesinde olduğu, “Şenol Buran”ın, “savcı” ifadesini almadan, “Cumhuriyet savcısı”nın da tutanağı olmadan, “yargıç”ın tutuklamaya sevk etmesi açıkça ortaya konmuş olmuyor mu? Dolaysiyle gerek “Atatürk”ün, gerek kurduğu “Cumhuriyet”in saldırı hedefine dönüştürüldüğü bu süreçte, adını Atatürk’ün koyduğu gazetemizin de her türlü saldırıya uğrayacağı beklentisi de ve bunların neler olacağı bir bir uygulanarak ortaya konuluyor; bu ara yaratılan “heykel sorunu”yla birlikte. 
 
Gerçekten de öyle, şu sıralarda Rize’deki anıtla çok uğraşıldı; aslında bir yıldır uğraşılıyor; “AKP”li “Rize Belediye Başkanı”nın bu konudaki ilk girişimi “2015”te; “32 yıllık” Atatürk anıtı kaldırılıp yerine “çay bardağı” konulacaktı... Bunun ne denli utanç verici olduğunu insan düşünmek bile istemiyor... 
 
Heykel konusunda -bu yılki- olup biteni, “TV”de izlerken Atatürk’ün “Rize”yle ilgili olarak Meclis’te yaptığı “94” yıl önceki bir konuşmasını anımsadım; “Söylev”de (Nutuk) yer verdiği bu konuşma, “Seçim Yasası”nın değiştirilmesini isteyen bir önergeyle ilgilidir; bu tasarıya göre, milletvekili seçilebilmek için, o günkü Türkiye sınırları içinde doğmuş olmak ya da seçim bölgesinde yerleşmiş olmak koşulu ile birlikte, “göçmen” olarak gelen Türk ve Kürtler’in yerleşmelerinden bu yana “5 yıl” geçmesi gerekmektedir. 
 
Görüldüğü gibi bu yasa tasarısı, doğrudan doğruya, Atatürk’ün “milletvekili olmasını önlemek” için hazırlanmıştı; durumu öğrenen halk Meclis’i telgraf yağmuruna tutar; bu arada “Rize” milletvekili “Osman Efendi”nin de bu yasa tasarısını desteklediğini öğrenen Rizeli’ler de Atatürk’e bir telgraf çekerler kısaca şöyle: “Size karşı sancağımız (Rize) adına söz söyleyen ve aykırı görüş besleyen ve bizce hiçbir değeri ve önemi olmayan milletvekilini lanetleriz. Onun sancağımızı temsil etme hakkı da kalmamıştır!”
 
Atatürk bu konuda Meclis’e gelen binlerce telgraftan yalnızca birini, Rizeli’lerin bu telgrafını “Söylev”e almıştır, yer vermiştir.
“Atatürk” yerine “çay bardağı” dikmek isteyen “o” Rizeli”ye duyurulur; ayrıca günümüz Rize’nin, Meclis’teki “AKP”li “Osman Efendi”lerine de... Kuşkusuz “gık” bile demeyen Rizeli’lere de... 

 
Not: “27 Aralık” günü Atatürk’ün, Ankara’ya yani bugünkü varlığımızı borçlu olduğumuz savaşın ve her türlü savaşımın yüreğini oluşturacak Ankara’ya gelişinin “97.” yılıydı; anılmadan geçirilmesine razı olamadım...

Meriç Velidedeoğlu
CUMHURİYET

Son dönemeç: AKP’nin başkanlığı - RIZA TÜRKMEN

AKP tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunulan anayasa önerisinin ‘Genel Gerekçe’ bölümü okunduğunda, amacın demokrasi değil, istikrar olduğu anlaşılıyor. Seçilecek başkan Türkiye’deki istikrarsızlığı ortadan kaldırmak için şimdi alamadığı hangi önlemi alacak?

TBMM Anayasa Komisyonu, AKP’nin Türkiye’ye başkanlık sistemini getirecek Anayasa değişikliklerini görüşüyor. Bu konuda anlaşılması güç pek çok nokta var. Yeni bir Anayasa’ya gereksinim varken neden sadece başkanlıkla ilgili Anayasa değişikliği? Neden şimdi? Türkiye’de toplum bu denli kutuplaşmışken, ülkenin içinde bulunduğu siyasal, toplumsal, ekonomik sorunlar giderek içinden çıkılmaz bir hal alırken toplumu büsbütün kutuplaştıracak, kavgayı kızıştıracak, sorunları büyütecek bu öneriyi Meclis’e getirmek hangi amaca hizmet eder?

Tutum değişikliği
AKP ve MHP’nin tutumlarını da anlamak güç. AKP, iktidara geldiği 2002’den 2012 Kasım’ına dek parlamenter sistemi savundu. AKP’nin 2007’de Prof. Özbudun ve arkadaşlarına hazırlattığı Anayasa tasarısı da parlamenter sisteme dayanır. Parti programında, seçim bildirgelerinde hükümet programlarında aynı tercihin benimsendiğini görebiliriz. 2007’deki Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesini öngören Anayasa değişikliğinden sonra da AKP’nin durumu değişmedi. Ta ki 2012 Kasım ayına dek.
MHP ise çok yakın zamana dek parlamenter sistemin hararetli savunucusuydu. Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na verdiği bütün önerilerde parlamenter sistemi temel aldı. Cumhurbaşkanı’nın eskiden olduğu gibi TBMM tarafından seçilmesini önerdi. Bahçeli 11 Kasım 2016’da verdiği demeçte “Biz parlamenter sistemin güçlendirilmesinden yanayız” dedi. Bu iki parti sürekli bir biçimde Türkiye için en uygun sistemin parlamenter sistem olduğunu, bu sistemin güçlendirilmesi, aksaklıklarının giderilmesi gerektiğini savunduktan sonra ne oldu da bugün tutumları değişti?


Neden inandırıcı değil
AKP’nin “Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesiyle Cumhurbaşkanı’nın konumu değişti. Parlamenter sistemden uzaklaşıldı” savı, şu nedenlerle inandırıcı değil:
a. Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçilmesi, yetkilerinde bir değişiklik yapmadı. b. Parlamenter sistemle yönetilen, fakat Cumhurbaşkanı’nın halk tarafından seçildiği pek çok devlet var. Avusturya, Bangladeş, Çek Cumhuriyeti, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İzlanda, İrlanda, İsrail, İtalya bazıları. Ama bu ülkelerin hiçbirinde, Cumhurbaşkanını halk seçtiği için başkanlık sistemine geçilmiyor. 


İstikrar ve demokrasi
AKP tarafından Meclis’e sunulan önerinin “Genel Gerekçe” bölümü okunduğunda, amacın demokrasi değil, istikrar olduğu anlaşılıyor. Genel gerekçede demokrasiden hiç söz edilmemesine karşın bol bol “istikrar” vurgulanıyor. Herhalde, seçmen tabanı açısından istikrarın demokrasiden daha önemli olduğu düşünülüyor. Oysa, başkanlık sisteminin Türkiye’de bugün yaşanan istikrarsızlığa, kaosa son vereceğini düşünmek için hiçbir neden yok.
Seçilecek başkan Türkiye’deki istikrarsızlığı ortadan kaldırmak için şimdi alamadığı hangi önlemi alacak? Bugünkü istikrarsızlığın en büyük nedeni hükümet politikaları sonucu yaratılan kutuplaşma. Başkanlık sistemi ise kutuplaşmayı artırıcı bir etken. Genel gerekçede istikrarsızlığın kaynağı olarak gösterilen koalisyonlar, böylesine bir kutuplaşmanın bulunduğu ülkede bu kutuplaşmayı yumuşatacak toplumsal uzlaşı sağlayacak bir ortam yaratabilir. İktidarın paylaşılması demokrasiye açılan bir kapı olabilir.
Ayrıca başkanlık sisteminin amacı, istikrar sağlamak değil, sert bir güçler ayrılığı ile gücün tek elde toplanmasını engellemek. İstikrarı demokrasi ile birlikte ele almak gerekir. Diktatörlüklerde bir istikrar sorunu olmadığını, geçmiş deneyimler gösteriyor. 


Sistemin özellikleri
AKP’nin önerisi TBMM’de ve referandumda yeterli oyu alır, yürürlüğe girerse Türkiye farklı bir sistemle yönetilecek. Bu sistemin özellikleri şunlar olacak:
1. Kuvvetler ayrılığı değil kuvvetler birliği: AKP önerisinde, bütün güç tek bir kişinin elinde toplanacak. Oysa başkanlık sistemi sert bir güçler ayrılığına dayanır. Yürütme yani başkan ile yasama kesin çizgilerle birbirinden ayrılırlar. Yargı ise tamamen bağımsızdır. Böylelikle birbirlerinden bağımsız erklerin birbirlerini denetlemesi sağlanır.
AKP’nin önerisi güçler ayrılığını değil, güçler birliğini öngörüyor. Şöyle ki:
a. Yargı: HSYK bağımsız bir yargının anahtarı. AKP önerisinde başkan, HSYK’nin 12 üyesinden 5 üyesini atayacak. 6 üye TBMM yani başkanın partisinin çoğunluğu tarafından seçilecek. Adalet Bakanı, HSYK Başkanı olmaya devam edecek. Adalet Bakanı’nın HSYK Başkanı olmasının HSYK’nin tarafsızlığı ve bağımsızlığı ile bağdaşmadığını Avrupa Yargıçlar Konseyi, Venedik Komisyonu defalarca raporlarında yazdı. Ama amaç, HSYK’yi yürütmenin denetimi altına almak olunca, bu raporlar etkili olmuyor.


Anayasa Mahkemesi’nde ise 15 üyesinden 12’si başkan tarafından seçilecek, 3 üye ise TBMM tarafından. Böyle oluşmuş bir yargının başkanı denetlemesi düşünülebilir mi?
b. Yasama: Yasama da başkanın denetimi altında olacak. Şu nedenlerle:
i. Başkan, aynı zamanda partisinin başkanı. Yani milletvekili listelerini başkan yapacak. Parti örgütüyle ilişkisi sürecek. Meclis çoğunluğunu kontrol edecek. Türkiye’deki sert parti disiplini gözönünde tutulursa, Meclis çoğunluğunun başkanın sözü dışında hareket etmesi düşünülemez.
j. Anayasa’nın 104. maddesi gereğince, “Cumhurbaşkanı... Türk milletinin birliğini temsil eder... Devlet organlarının düzenli ve uyumlu çalışmasını gözetir.” Başka bir deyişle, Anayasa devlet başkanına partilerüstü, tarafsız, hakem rolünü veriyor. Bu rol ile başkanın bir siyasal partinin başkanı olması nasıl bağdaşır? Uygulamada bu iki rol arasındaki çelişki, kendini her fırsatta gösterecek.
Örneğin, Anayasa’nın 69. maddesi gereğince kapatılan bir siyasal partinin genel başkanı, beyan ve faaliyetleriyle partinin kapatılmasına yol açmışsa, beş yıl süreyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamaz. Bu yaptırım, başkana da uygulanacak mı?


Çözüm diktatörlük müdür?
Siyasi Partiler Yasası’na göre, partiyi temsil yetkisi genel başkana ait. Oysa Anayasa, Cumhurbaşkanı’nın Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil ettiğini belirtiyor. Bir kişi hem partiyi, hem devleti nasıl temsil eder? Başkanın hangi sıfatıyla hareket ettiğini nereden bileceğiz?
ii. Başkanlık ve milletvekili seçimlerinin aynı zamanda yapılması öngörülüyor. Böylece başkan ve Meclis için aynı çoğunluğun geçerli olması isteniyor. Oysa, başkanlık sisteminin mantığı, yürütme organı ile yasama organının, birbirlerinden ayrı erkler olmaları ve ayrı süreçlerle oluşmalarını gerektiriyor. İki seçimin aynı zamanda yapılması, devlet başkanının parti başkanı olarak seçime katılması ve kendi partisi için oy istemesi, seçimlerde eşitlik ve adil seçim ilkeleriyle bağdaşmayan bir durum yaratacak. Sonuçta, başkana bağlı bir yasama organı oluşmasına yol açacak.
Özetle, başkanın partisiyle ilişkisinin kesilmemesi, başkanlık ve milletvekilliği seçimlerinin aynı zamanda yapılması, başkana tabi bir Meclis’in meydana gelmesi sonucunu doğuracak.
AKP yetkilileri, başkanla Meclis çoğunluğunun aynı partiden olmalarının sistemin tıkanmasını önlemek bakımından gerekli olduğunu ileri sürüyorlar. Başkanlık sisteminin bu sakıncasını önlemenin yolu, bütün iktidarı tek bir elde toplayarak diktatoryal bir rejim mi kurmaktır?



RIZA TÜRMEN
Eski AİHM yargıcı ve eski CHP Milletvekili

29 Aralık 2016 Perşembe

Lozan bir zafer midir? - SELÇUK EREZ

Lozan’ı eleştirmeye başladılar: Atatürk, İsmet Paşa’yı Lozan’a yollamakla hata etmiş. Paşa, sadece İmroz ve Tenedos’la yetindi. Bu zafer midir? 
 
Hiç olmazsa birkaç Ege adasını daha Yunanistan’a bırakmayabilseydik, mesela Mikonos’u alabilseydi yazın hep Bodrum’a dolmak zorunda kalmaz, orasını Trump Tower’larla doldurup nasıl da hava atardık. Lozan’da vermedilerse sonradan Afgan ve Suriyeli göçmenler gibi lastik botlarla gidip alamaz mıydık sanki? 

 
Lozan’da Musul’u da kaptırdık; inşallah yakında yeniden zapteder, bu hatamızı onarmış oluruz.
Atatürk’ün ikinci hatası Ankara’yı başkent yapmış olmasıdır. Şebinkarahisar ya da Rize’yi seçmek bin defa daha isabetli olurdu: Rize malum; Türkiye’ye gelmiş ve gelecek ve gelmesi muhtemel en büyük adamları yetiştiren bir ilimizdir. Şebinkarahisar’ı seçseydi burada haşıl, evelik sarması, ısırgan yağlaşı gibi yemeklerden ve hipoglisemik, antifungal, antiviral etkili Şebin cevizinden bol bol yer, daha uzun yaşardı. 
 
Ankara’dan -muhakkak bir nedeni vardır- denizi esirgeyen Tanrı, Şebinkarahisar’a onun en iyisini ihsan etmiştir. Sonra burası Osmanlı zamanında sancak ve Cumhuriyetin ilk yıllarında il iken sonradan ilçeye dönüştürülmesinin kahrını yıllarca çekmiş bir kentimizdir: Başkent yapılsa bu ayıp önlenmiş olurdu. Bizce bu hata hâlâ düzeltilebilir. 
 
Timur’un Bayezit’i yenip Osmanlı İmparatorluğu’nu fetret ya da bunalım devrine soktuğu savaşın gerçekleştiği yeri başkent yapmak ne vahim bir hatadır! 
 
Başkent yapıldığında “Ankara’nın taşı” dışında bakacak hiçbir şeyi yoktu. Hergele Meydanı’nı Opera Meydanı yaparak bu kenti modern Türkiye’nin merkezi kılmaya çalıştılarsa da bir türlü olmadı. Belki Vedat Dalokay’ın cami projesine yarışma kazandırıp inşaatına girişip sonra da fazla modern bularak yerine 16 yy. Osmanlı camilerinin beton kopyası olan Kocatepe Camisi’ni dikmeseydik Ankara başkent olmaya yüz tutabilirdi ama -geçmiş ola- çağdaş cami mimarisinin en özgün örneklerinden sayılan bu projeyi de Pakistanlılara kaptırmış bulunuyoruz. 
 
Latin harflerini kullanmak da bir hata idi: Biz bu yüzden dedelerimizin mezar taşlarını okuyamıyoruz. Neyse ki bu günlerde bu tutumu eleştirenler, twit’lerine Arap yazısıyla yazılmış Sultan Hamit armasını katarak hatayı bir ölçüde düzeltmektedirler. 
 
Atatürk en büyük hatasını, “Yurtta sulh, cihanda sulh” demekle yani barışı övmekle işlemiştir. Bugün yaşasaydı, barış isteyen akademisyenler gibi, barış ve demokrasi diye tutturduklarında tazyikli su, çeşitli katkılarla güçlendirilmiş biber gazı sıkılan ve ters kelepçe ile hizaya getirilen gençler gibi gözaltına alınır, hakkında davalar açılır, o zaman ne kadar yanlış bir yolda olduğunu anlardı.

SELÇUK EREZ
Cumhuriyet

28 Aralık 2016 Çarşamba

TKP'nin siyasete dönmesi için çağrı yapıldı - SOL HABER MERKEZİ.

Yedi imzacı "Ülke Türkiye Komünist Partisi'ni çağırıyor" başlığıyla bir çağrı yaptı. Çağrıda, 8 Ocak saat 15.00'de İstanbul Haliç Kongre Merkezi'nde bir araya gelineceği ilan edildi.

 

 

Türkiye Komünist Partisi'nin yeniden siyaset sahnesine dönmesi için çağrı yapıldı. 
"Ülke Türkiye Komünist Partisi'ni çağırıyor" başlığıyla yedi imzacının yaptığı çağrıda, "Binlerce TKP'liyle 8 Ocak saat 15.00'de İstanbul Haliç Kongre Merkezi'nde bir araya gelecek, iradelerimizi birleştirecek ve yolumuza devam edeceğiz" denildi.
Açıklama şu şekilde: 
Ülke Türkiye Komünist Partisi'ni çağırıyor
Emperyalizm topraklarımızı kanlı bir oyun alanına çevirmişse,
gericilik kontrolden çıkmışsa,
zorbalık ve adaletsizlik halkımızın sabrını sınıyorsa,
işçi sınıfı üzerindeki yük ve baskı her geçen gün artıyorsa,
her tarafı dökülmekte olan sömürü düzenine karşı gerçek bir seçenek oluşturulmadığı için insanlar yurdundan ümidi kesiyorsa,
ülke Türkiye Komünist Partisi'ni çağırıyor demektir.
Türkiye Komünist Partisi tarihi boyunca bu ülkede eşitliğin, özgürlüğün, aydınlığın sesi oldu. Şimdi bu sesi güçlendiriyoruz.
Ülke Türkiye Komünist Partisi'ni, TKP partilileri çağırıyor.
Son iki buçuk yıldır Türkiye Komünist Partisi’nin kurumsal sorumluluğunu üstlenen Heyet üyesi yoldaşlarımızın da yerlerini alacaklarını düşündüğümüz bir buluşma zorunlu ve acildir.
Binlerce TKP'liyle 8 Ocak saat 15.00'de İstanbul Haliç Kongre Merkezi'nde bir araya gelecek, iradelerimizi birleştirecek ve yolumuza devam edeceğiz.
Kaya Güvenç
Mehdi Beşpınar
Murat Dilek
Nihat Behram
Orhan Aydın
Ulvi Oğuz
Yaşar Çelik

SOL HABERMERKEZİ.
 

Fazıl Say’ın çoğalan sesi... - Evin İlyasoğlu




Klasik müzikçiler bizim basında pek yer almaz. Onların dünyanın bir ucunda verdiği konserler, bin bir zorlukla yayınladığı kayıtlar, ancak sanatla ilgili köşe yazılarında kısacık bir haber olur. Çünkü gazete sayfaları ve televizyonun haber kanalları geniş kitleyi ilgilendiren, popüler kültürün temsilcilerine ayrılmıştır. Klasik müziğe adanmış yaşamlar, (değerli bestecimiz İlhan Usmanbaş’ın sözüyle) “dağ çiçekleri” gibidir: dağlarda açarlar, dağlarda solarlar, ancak dar bir çevreden takdir görürler. 
 
Fazıl Say, piyanistliği, besteciliği ve söylemleriyle ülkemizde olduğu kadar uluslararası arenada da bu klasik müzik tiplemesine yeni bir kimlik getirdi. Uluslararası müzik çevrelerinde konserleri ve kayıtlarıyla büyük kitlenin, geniş bir coğrafyanın ilgisini çekti. Müziğinde kullandığı Anadolu renkleri, başta ritimsel özellikle, otantik sazların renklerini piyanoda yansıtmasıyla dikkat topladı. Önce piyanistliğiyle övgüler aldı, sonra hemen her konserinde kendi yapıtlarını tanıtarak ünlü plak şirketlerinin etiketleriyle kayıtlar yaptı. Korolu, büyük orkestralı yapıtlarının içine pek rastlanmayan otantik veya unutulmuş çalgıları yerleştirdi. Gelenekseli yeni tınıyla birleştirdi. Şimdi Avrupa’nın birçok köşesinde konserleri kapalı gişe yapılıyor, CD’leri ise çeşitli ödüller alıyor ve yok satıyor. Ayrıca, bugüne dek hemen hiçbir klasik müzik yorumcusuna benzemeyen bir yaklaşımla, fikirlerini yüksek sesle medyaya açıklıyor. Şimdi söyleşilerinde tematik olarak terörün karabasanını işliyor. Aynı söylemde, toplumsal karabasanı da duyuran yapıtlar besteliyor. 
 
Geçen akşam Boğaziçi Üniversitesi Albert Long Hall konserlerinin yeni yıl dinletisinde, Fazıl ile pek çok konser vermiş Camerata Salzburg üyeleri en son onunla Valencia’da Mozart’ın bir konçertosunu çaldıklarını ve konserin başarısını anlatıyorlardı. 
 
Fazıl, şu günlerde Beethoven Akademisi’nin 2016 “Uluslararası Beethoven İnsan Hakları, Barış, Özgürlük, Yoksullukla Mücadele ve İçselleşme Ödülü”nü aldı. Bu yıl ikincisi verilen ödülün yalnız sanatsal değil toplumbilimsel değeri de var. Geçen yıl piyanist Aeham Ahmad kazanmıştı. Ahmad, Yermuk mülteci kampının yıkıntıları arasında piyano çaldığı görüntüsüyle sosyal medyada büyük etki yaratmıştı.
 
Fazıl da yeni çağın yeni sanatçısı. Yaşadığı gün sokakta olanlara sırtını çevirip içine kapanmıyor, söylemleriyle, müziğiyle tepki veriyor. Bugünü de, tarihin derinliğinde yaşananları da, insani sorunları, toplumsal haykırışları da müziğine taşıyor. Haykırdığı ses, dalga dalga yayılıp, piyanosunun çok uzaklarına kadar ulaşabiliyor. 

Ayşegül Sarıca’dan öğrendiklerimiz
Neredeyse 82 yaşında Ayşegül Sarıca. Ondan dinleyici, öğrenci ya da dost olarak ne çok şey öğrendik: Titizlik, dürüstlük, bilgelik, birikimi doğru kullanmak! Ama her şeyden önce “saygı”yı öğrendik. Besteciye saygı, dinleyiciye saygı, birlikte müzik yaptığı kişilere, şefe, orkestra üyelerine, hatta öğrencilerine bile saygı dolu bir insan. Belki de bunların başında kendine saygısı geliyor. Mükemmelci olma tutkusu onu böylesine disiplinli yapmış. Bugüne kadar ondan kim bilir kaçıncı kez dinlediğimiz yapıtlar zamanın süzgecinden geçmişler ve o, aynı yapıtlarda hâlâ taze bir soluk sunabiliyorlar. Bu hafta, Hollandalı şef Joseph Sulien’in özenli eşliğinde, İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası ile Schumann’ın Piyano Konçertosunu çaldı. Gerek konçertoda, gerekse bis olarak çaldığı Brahms’ın op.118 Intermezzo’sunda ve Grieg’in Lirik Parçalarından Kelebekler’de hem ustalığını sergiledi, hem de yılların birikimiyle renklenen ifade gücünü.
 
Neden hiçbir CD’si yoktur Ayşegül Sarıca’nın? Ne zaman sorsam yanıt alamam. Kimbilir nerelerde saklanan değerli kayıtlar vardır! Bir gizli kuvvet peşine düşse de bulup ortaya çıkartsa. Yeni yıl için bütün okurlarımıza ve sanatçılarımıza güzel günler diliyorum.

Evin İlyasoğlu / CUMHURİYET

Ekonomide resmi itiraflar - ÇİĞDEM TOKER

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan 2017 Bütçe Kanunu’nu birkaç gün önce onayladı. Resmi Gazete’de yayımlandı. Gelecek yıl için AKP iktidarına 645.1 milyar TL harcama yetkisi verildi.
Dünkü yazıda işledik. 2017 bütçesinin 999 milyon 769 bin Avro’luk kısmı, davet yöntemiyle yapılan bir ihalede seçilen iki firmaya gidecek.
33 km. uzunluğundaki Gayrettepe-3. havalimanı metro projesinin verildiği Kolin Şenbay ortaklığına.

***
Bütçeler yürürlüğe girmeden önce Bakanlar Kurulu, bütçeye yön veren çok önemli bir belgeye daha imza atarlar: Program. Ekonomi bürokrasinin her zamanki gibi yoğun mesaisiyle hazırlanan 2017 programı da 30 Ekim’de yayımlanmıştı.
Şu an bizi yöneten erkin tamamının imzasını taşıyan bu programda, somut verilere dayalı öyle tespitler var ki, açılış, miting alanlarında atılan hamasi nutuklarla taban tabana zıt. Veriler, makro dengelerden bütçeye, bankacılıktan işsizliğe, ekonominin aklınıza gelebilecek her alanından.
Hazine garantili ve kredi borcu üstlenilen Kamu-Özel İşbirliği (KÖİ) yatırımları konusunda şöyle deniliyor mesela:
 
• KÖİ projelerinin uzun yıllara yayılan yüksek tutarlarda mali yük oluşturma potansiyeli dikkate alınarak proje süreçlerinin stratejik bir yaklaşımla ele alınması, kamu kaynaklarının etkin ve verimli bir şekilde kullanılması kapsamında önemini korumaktadır.
• KÖİ mevzuatında önemli düzenlemeler yapılmış olmasına rağmen, mevzuatın çerçeve bir yasayla bütüncül bir yapıya kavuşturulması ihtiyacı devam etmektedir.
• Nitelikli etütlere ve projelerin bütçeye olan yüklerini analiz eden çalışmalara dayalı olarak, KÖİ’nin geleneksel yöntemlere göre daha avantajlı olmasına ve muhtemel yük ile sorumlulukların kamu ve özel kesim arasında dengeli bir şekilde dağılmasına dikkat edilecektir. 

Tersinden okuyalım
Bu ifadeleri tersinden okuduğumuzda ortaya çarpıcı bir tablo çıkıyor aslında. Uzun süredir belli aralıklarla gündeme getirdiğimiz Hazine garantili projelerdeki kamu yararına aykırı konuların, resmi dille yazılmış hali. 2017 programından yukarıda alıntı olarak aktardığım bölümlerin kısa özeti şudur:
- Mevzuatın çerçeve yasası yok.
- Nitelikli etütler ve projelerin bütçeye yüklerini analiz eden çalışmalar yok.
- KÖİ’ler geleneksel yöntemlere göre daha avantajlı değil.
- Muhtemel yük ve sorumluluklar kamu ve özel kesim arasında dengeli bir biçimde dağıtılmamış. 

Vergi hedefleri
Yazıyı bitirirken yine 2017 Programı’ndan bu yılın başında konulan vergi hedefleri ile bu yılın seyrini anlatan birkaç tespit aktaralım:
• Bu yıl, yurtiçi tasarruf oranının, 2015’e göre yüzde 0.8 puan azalarak yüzde 13.5 olacağı tahmin ediliyor. Bu gelişmede kamu tasarrufunun 1.7 puan azalması ön plana çıkmaktadır.
• Gelir vergisi tahsilatı bütçe hedefinin 2.5 milyar TL altında kalarak 965 milyar TL olacak.
• Kurumlar vergisi tahsilatının milli gelire oranı, kur ve faiz oranlarındaki gelişmeler nedeniyle beklentilerin altında gerçekleşecek.
• Dahilde alınan KDV tahsilatı, 2016 yılı bütçe tahmininin 1.6 milyar TL altında kalarak 49.6 milyar TL düzeyinde kalacak.
• Petrol ve doğalgaz ürünlerinden elde edilen ÖTV tahsilatı, bütçe tahmininin 1.1 milyar TL üzerine çıkarak 56.3 milyar TL olacak. Bu gelişmede akaryakıttan alınan ÖTV’ye eylülde yapılan artış etkili oldu.
• Tütün ürünlerinden elde edilen ÖTV tahsilatı bütçe tahmininin 3.1 milyar TL üzerine çıkarak 33.1 milyar TL olacak. Bu artışın temel nedeni, sigaraların perakende satış fiyatlarına yapılan 1 TL zam.
• Alkollü içkilerden alınan ÖTV tahsilatının, bütçe tahminini 0.7 milyar TL altında gerçekleşmesi bekleniyor. Bu gelişmede de turizm sektöründe yaşanan olumsuzluklar nedeniyle tüketimde yaşanan düşüşün etkili olacağı belirtilmiş.


Çiğdem Toker / CUMHURİYET

27 Aralık 2016 Salı

Menekşe gibi olmak… - ORHAN AYDIN






-Sosyalizm kurtaracak bu ülkeyi, başka çaresi yok, yatıyorum kalkıyorum olup bitenleri düşünüyorum, rüyalarımda kan çiçekleri dolanıyor. Yıkılmış yakılmış, talan edilmiş kentler, köyler içimde ağıt söylüyorlar. Kiraz ağaçlarının bile gülüşlerini yitireceği günlere gebeyiz, anlayacağın rahatım yok. ‘Anne’ diye ağlayarak yanan asker çocukları beni kömüre çeviriyor, fırındaki askıda artık hiç ekmek kalmıyor.. utanıyorum.. üşüyor milletin yüreği.. ağlaşıyorlar.. karda donmuş kış çiçekleri gibiler..  çaresizler.. türküleri elem haykırıyor, sahipsizler.


-Ağabey yine yapma, yapma yine.. bak zaten ta şurama kadar doluyum. Bazen kendimi ormanı yakılmış köknar ağacı gibi hissediyorum, külün kömürün ortasından tüten kara dumanların içinde yanmamış bir köknar ağacı gibi, içim dışım karanlık. Yetmiyor evde ağlaşan bir anam var, susturamıyorum. Yalvarıyorum, düzelecek diyorum susturamıyorum, İnci’nin ağzı mühürlü, birbirimize günaydın bile demiyoruz, Menekşe üç gündür yürüdü gitti arkadaşlarına, beni suçluyor, ‘karamsarlığın bu kadarı hicrandır’ diyor, bunu bana söylüyor.

-Doğru söylüyor. Hiçbiriniz ailelerinize gerçek kurtuluşun nerede olduğunu anlatmadınız. Çağdaş olsun, uygar olsun, aydın, laik olsun yeter diye düşündünüz. Sosyalizmi anlatmadınız, bizlerle tartıştınız, günlerce birbirimizin canına okuduk, sonunda ‘haklısınız’ dediniz ama bunu kimselere anlatmadınız, siz bunu yaptıkça gerçek kan yitirdi, can yitirdi, neredeyse nefesi duracak halen susuyorsunuz.

-Aileler böyle ne yapacaksın. Babamın babasından büyük dedeme hepsi böyle, Çıkamıyorsun sözden dışarı. Sıra ailene gelince de ne gördüysen onu uyguluyorsun.
Ama haklısın bizler tuhafız. Başımız bu denli dara düşmeden anımsayamıyoruz gerçeği. Bir denge bu, anlamsız ve aptalca bir denge, kim kurmuş, kurgulamış belli değil diyemem. Bizlerde sınıf bilinci yok ağabey. Emeğin hakkının örgütlü alınabileceği inancı yok, farklı düşüncelere saygı adıyla içimiz kuşatıldı, kemirdiler, yiyorlar ona bile sesimiz çıkmıyor.

-Nihayet bari bunu anlamışsınız, şu parlamentoda yaşananlara bak. Sizin seçtiğiniz insanlar orayı terk etmeyip dayatılan saltanat anayasasını görüşüyorlar. İstedikleri kadar su fışkırtsınlar, yenilecekler, çünkü maça yenik başladılar. Ülkede OHAL var. 12 Eylül anayasası hangi koşullarda yapılmıştı acaba, neye geçit açılıyor, bunu niye halka anlatamıyorlar, niye bir miting olsun düzenleyip derdinizi anlatamıyorsunuz. Saltanat boş durmuyor, her açılış bir miting, her cenaze bir miting, siz ne yapıyorsunuz, yanına ekleniyorsunuz, ‘terörle mücadelede yan yanayız’ diyor, yaşananlara susuyorsunuz. Bir kez olsun bu ülkenin komünistleri, devrimcileri ne diyor diye yüzünüzü döndünüz mü, hayır dönseniz kaya düşer başınıza.

-Babam aradı dün gece. ‘kalabalıklardan uzak durun, Menekşe birkaç gün okula gitmesin’ filan dedi kapadı. Anlıyor ruh halini ülkenin iyi gitmiyor bu tren, makas değiştirmek kurtarmaz biliyor. İçi yanıyor Cumhuriyet diye ama bittiğini anlıyor, kahroluyor. Ne diyeyim şimdi ben bu adama, ‘baba yeter yüzünü sosyalizme dön, aldatılıyoruz’ desem, suratıma şamar indirir.

-İndirsin ne olacak, Sosyal bilimciydi değil mi?

-Evet, 30 yıl emek verdi, 16 kitabı var.

-Okudum bir kaçını, tüm örneklemelerinde Tolstoy, Dostoyevski, Brecht, Aragon, Neruda filan var. Beslendiği kaynaklar pınar gözeleri gibi ama kendi kafası bulanık bir dere. Ülkenin sınıf tarihi, işçilerin emekçilerin üretimden gelen gücü, örgütlenme alanlarında tek sözü yok. Kültürel dokumuzun bu denli sevdalı bir geçmişi varken, bu denli çağıl çağılken babanın ve benzeri aydınların bunu kışkırtmak gibi bir meseleleri yok, birlikte yaşamının sosyal, toplumsal ve sınıfsal bilincinden yoksunlar. Kürt düşmanlığı yapanların sırtlarını sıvazlamaktan geri durmayan onlarcasını tanıyorum. Gericiliğin çarkına yanık yağ sürüyorlar.


-Ne desen az ama fayda etmez ağabey, iş arkalarımızdan gelen çocuklarda, benim Menekşe gibilerde,  onların arkadaşları gibilerde. Sesini çıkaran işçiler emekçiler gibi, evlerinde rahat uyuyamayan namuslu tüm insanlar gibi, İş umudu diri tutmakta ağabey, güne merhabayı bilmekte, martıya ıslık çalmayı meslek edinmekte, gözünü kırpmadan gökyüzüne bakıp bulutların arasından sızan ışığı görmekte. İş umudu bir hayat oyunu yapmakta ağabey. Metni yazılmış, ışığı tasarlanmış, dekoru çakılmış, kostümü dikilmiş, müziği ‘ayağa kalkın’ diye bestelenmiş bir oyun yapmakta.

-Müziği ‘ayağa kalkın’ diye bestelenmiş bir oyun. İyiymiş. Prova altıda bitiyor, çıkışta buluşalım konuşalım bu bahsi.

-Tamam, ağabey aynı yerde mi?

-Aynı yerde, orası martı kanatlarına yakın.

Orhan Aydın / SOL

oaydinoaydin@gmail.com

İşsizlik sigortasından BES'e - OĞUZ OYAN


2016 yılı genelde iyi anılacak bir yıl gibi geçmedi. 2017 için de işaretler iyimser değil. Ama biz gene de herkese iyi bir yıl dileyelim. Belki bu defa dilekler tutar!

2016 yılı bilançosunu yapmak iç karartıcı olacağı için girişmiyorum. 2017'ye ilişkin elimizde somut bir beklenti var: Otomatik bireysel emeklilik sigortası (BES) 1 Ocak'tan itibaren kademeli olarak yürürlüğe girecek. Mart ayında memurları da kapsayacak. En küçük işyerleri de (5-9 çalışan) iki yıl sonra kapsanınca, sistemin genişlemesi bitecek.

Otomatik BES deniyor ya, bu biraz ürkütücü olmamak adına. Aslında buna zorunlu özel sigorta da denilebilirdi. Çünkü, sistemden istenirse iki ay içinde çıkılabilecek ama iki yıl sonra aynı kişilerden yeniden otomatik BES kesilmesine bir engel yok. (Hatta bu süre bir yıla da çekilebilir). İşin yoksa boyuna çıkmak içn dilekçe ver. Sonunda kim yorulur dersiniz?  Emekçiler Sisifos'un durumuna düşmez umarım.

Gönüllü BES sistemde zaten vardı. Şimdiye kadar 19 sigorta şirketi 60 milyar liralık bir fon toplamayı da başarmışlardı. Şimdi ona bir zorunlu rakip geliyor. Gönüllüsü de sürecek deniyor; ama gönüllüsü biraz zorlanır bundan böyle.

Bu tür fonları duyunca biraz uzak duracaksınız. Türkiye'de iktidarlar bu açıdan epey sabıkalı. Zorunlu Tasarruf ve Konut Edindirme Yardımı örneklerini hatırlayanların çoğu henüz hayatta, bileceklerdir. Üstelik bir de Zorunlu Tasarruf kesintilerini ikame eden İşsizlik Sigortası Fonu (İSF) var ki  halen yürürlükte. İSF, işsizlerden başka herkese yarıyor. En çok da devlete yaramış durumda. Biraz yakından bakalım.

Haziran 2000 ile Kasım 2016 arasında bu fonun anapara ve nema gelirleri toplamı 148,9 milyar liraya ulaşmış. (Teşviklere bağlı olarak işverenden tahsil edilmeyen pirim kesintileri bu rakam içine dahil değil). Kasım 2016 sonu itibariyle İSF'nun kasasında duran toplam fon varlığı (fon bakiyesi) ise 102,0 milyar TL.  Demek ki Fonun 46,9 milyar TL'si harcanmış.

Peki işsizlere mi? İşsizlik sigortası ödenekleri (İSÖ) kapsamında şimdiye kadar işsizlere 13,9 milyar TL ödeme yapılmış. Demek ki toplam fon girişlerinin (fon kaynağının) yüzde 10'u bile değil. (13,9:148,9=yüzde 9,3 eder). Peki kalanı? 2008-2013 döneminde Fondan bütçeye yapılan aktarmalar da 13 milyar TL'yi bulmuş. Yani ne kadar işsize o kadar devlete.

2013'ten sonra bütçeye aktarmalar sonlandırıldı ama yeni bir gider kapısı açıldı. Aktif İşgücü Programları (AİP) denilen bir geçici istihdam yaratma (veya yaratıyormuş gibi yapma) programına 2014'ten itibaren aktarılan kaynaklar gittikçe büyümeye başlamış. Bu programa 2014'te 1 milyar 358 milyon TL aktarılırken, bu miktar 2015'te 3 milyar 26 milyona, 2016'nın ilk 11 ayında ise 6 milyar 98 milyona çıkıvermiş. Yani son iki yılda işsizlere aktarılan ödenekleri (sırasıyla 2 mr 199 mn. ile 3 mr 320 mn. TL) katlayıvermiş. Son üç yılın toplamını alsaydık, işsizlere toplamda 7,2 milyar TL, AİP'ye 10,5 milyar TL!...

Çok rakama boğduk ama son bir toplama daha yapalım. Fondan 16 yıl 5 ay zarfında 46,9 milyar harcanmış demiştik. Bunun 13,9'u işsize, 13'ü devlete, 10,5'i de AİP'ye. Kardeş payı sanki, ama arkadan gelen hızlı koşuyor hepsini geçecek gibi.

Bu üçünün toplamı 37,4 milyar ediyor. Kalan 9,5 milyarlık haracama (46,9-37,4=9,5) nereye yapılmış peki? Büyüyen esrarengiz bir "diğer giderler" kalemi var, son üç yılda oraya da 4,4 milyar liracık gidivermiş. Gerisi de (5 milyarcık) türlü çeşitli giderler işte.
Görüldüğü gibi İSF'nin aslan payı işsizlere yönelmiyor. Zaten başından beri (15 yıldır) topu topu 5 milyon işsiz yararlanabilmiş bu fondan. Oysa şimdi geniş tanımlı işsiz sayısının anlık fotoğrafı bile 6 milyonu geçkin işsize işaret ediyor.

Peki neden yararlanamıyor işsizler? Çünkü bu Fon öyle yaratılmış. "Allah yaratmamış ya, değişmez mi?" diye sorulabilir. Değişir elbet, ama bunu istemek gerek. Kim isteyecek? 13 milyon çalışan adına işçi konfederasyonları, yani nicel önemlerine göre, TÜRK-İŞ, HAK-İŞ ve DİSK. Bunlardan ilk ikisi iktidarın güdümünde, ağızları var dilleri yok gariplerin. İsteyemezler. Üçüncüsü isteyip duruyor ama dinleyen yok. Tabii bir de işçilerin sandıkta hesap sorma imkanları var. Ama onlar da zinhar sormazlar. Hem Tayyip'in  sadece boyu değil sopası da uzun, hem de zaten Tayyip'ten iyi mi bilecekler? Olacağı olsaydı, zaten Tayyip verirdi.

Ama gene de bir kenara not ediverin. Bu tür fonlar, devlete kaynak olsun diye icat edilir Türkiye'de. İSF daha yasalaşmadan önce bu amaca yönelikti (Kendini övüyor demeyin, ben daha İSF çıkmadan önce bunu yazmıştım). Şimdi de otomatik BES için aynısı olacak dersem bana inanacak mısınız? Bu zorunlu BES icadı, aslında özel sigorta şirketlerine de yaramayacak, çünkü bir kamu bankasına tek bir kamu emeklilik fonu kurdurma çalışmaları sürdürülüyormuş halen. Hem zaten öyle taş atıp kol yorulmadan yılda 8-10 milyar TL'lik kaynak sağlanacak bir Fon öyle piyasaya hediye edilir mi? Ayrıca bunca mega projeye girişen, hergün maaşallah bi yerleri açan hökümetimize şöyle bir arka çıkmanın nesi yanlış ki?

Oğuz Oyan / SOL

2016 Unutmak İstediğimiz mi… - Feyzi Açıkalın

Gençliğimizde kumda top oynardık. Kızgın kumda, üçte devre altıda oyun şeklinde süren maçta bazen son gol atılamaz, yorgunluktan bitap düşülürdü. O kadar ki; atılan tekmeler, ikili mücadelelerin sertliği hissedilmez, artık yalnızca oyunun bitmesi istenirdi.

Kendimden de bilirim; uğraştığınız akıl dişi bir türlü çıkmak bilmezken, hastaya, “İyi misiniz, ağrı var mı?” diye sorduğunuzda, acıdan ziyade gerginliğin yansıdığı yüz ifadesinde “bitir artık” okunur… İşte 2016 böyle bir yıldı; bir an önce sonlanması istenen…
Ama defi bela kabilinden savuşturduğumuz 2016, unutmak istediğimiz mi, yoksa beterlerini gördüğümüzde şükredeceğimiz bir yıl olarak mı kalacaktı; soru buydu…



Ülkemizin temel dış politika yoksunluğundan uluslararası arenada savruluşunu, içerde her anlamda çekilen sıkıntıları bir yana koyalım. 2016 sürekli bir başka acıyı, olumsuzluğu izlemek zorunda bırakıldığımız; işin de kötüsü çok yorulduğumuz için uyuştuğumuz, duyarsızlaştığımız bir yıldı.
Çok şeyimizi kaybettik bu uğursuz yılda… Üretkenlik mesela… Sürekli bir anestezi hali altında olma hali onu da düşürdü. Odaklanamadık hiçbir sorunumuza.

Geleceğe ilişkin umudun yitirilişini mi yoksa her türlü yaşam enerjisinin azalışını mı önce yazayım? Ne ilgisi var demeyin, yaratıcılığını da kaybediyor insan… Bağışıklık sisteminin çökmesi, hastalıklara karşı güçsüz olma hali; hiç aklıma gelmezdi!

İnsan duygusunu dışa vurmaktan bile sakınınca ne öfke duyabiliyor ne de sevgi. Sevişmesini bile unuttuk… Sağduyu ise sanki bu yıla gelmeden azalmaya başlamıştı. Espri anlayışımız yok oldu bu arada… Neşe, yaşam sevinci artık gizlenmesi gereken duygular haline geldi sanki…

Tutkular köreldi. Hobi diye nitelenen, insanı farklılaştıran, çoğaltan meşgaleler de azaldı. Böylece, çıkmazlarıyla baş başa bırakılmış, umarsızca donuklaşmış insanlar haline geldik.

Çevrendekilerin, senin gerçekler diye nitelediklerini bir türlü görememesi kızgınlığını artırdı. Ülke politikalarını destekleyenler bir yana, gelişmelere duyarsız kalanların yeni bir düzen içinde rahatça konumlanabileceklerini düşünmek bile dehşete düşürdü.

Onların beslendiği mecranın farklı oluşu yüzünden, tehlikenin boyutlarını anlatmaya yarayabilecek mesajlarının yerini bulamama kaygısı çaresizliğini artırdı.

Uygar dünyanın reddettiği her türlü uç görüş ve akımın karşıtlığını toplumda bulması yüzünden yaşanmaz hale gelen bu ülkenin, yüzde kaçlık bölümünde gerçekten yer aldığını sorgulamaya başladın.

Ülkenin temel politikalarının belirlenmesinde söz sahipliğinin halkın seçtiği meclisten alınması ama son tahlilde o gücün devamı için sandığa başvuruluyor olmasının çelişkisini tarttın. Ülke insanının bu anlamda da vebalini düşündün.

2017 yaklaşırken tekrar döndüm plajda top koşturduğum o güzel günlere. Mücadeleden kaçınmayan bir savunma oyuncusuydum. Yenilmemek benim görevimdi. Benim takımım hiç yalandan gol yiyerek maçı sonlandırmazdı. Bundan sonra da yapmayacağımız gibi…

Feyzi Açıkalın
CUMHURİYET

Bayrak ve vatan - ALİ SİRMEN

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan cumartesi günü DEİK toplantısında yaptığı konuşmada şu çok ünlü dizeyi bir kez daha tekrarlamış:
Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır Toprak eğer uğrunda ölen varsa vatandır.
Son dönemlerde Tayyip Bey bu dizeyi dilinden düşürmez oldu.
Mithat Cemal Kuntay’ın 1938 yılında yazdığı bu dizeler, küçük bir çocukken ezberimde yer etmiş, pek severek, göğsüm kabararak terennüm ettiğimi anımsarım. O zamanlar bana çok etkileyici, çok da makul gelmişti. Anlamını derinliğine sorgulamadım. Hamaset, zaten sorgulayıcı değildir.
Zamanla, büyüdükçe, okuyup öğrendikçe, söylenenleri sorgulayıcı aklın mihenk taşına vurdukça, dizelerin havı dökülmeye, içinde söylenenler sararıp, solmaya başladı.
Bayrak kan, vatan ölümle yüceltilemezdi.
Kan ve ölümün de ötesinde bayrağı bayrak, toprağı vatan yapan başka şeyler olmalıydı.
Bayrakları bayrak yapan, salt üstündeki kan olsaydı, o bayrak nefret, kin ve intikam bayrağı olurdu.
Ve eğer toprağı vatana çeviren öğe salt uğrunda ölenler olsaydı, orası ölümün vatanı haline gelirdi.
Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Günümüzde burnumuzun dibinde gelişip, bizi de tehdit eden olaylara bir göz atalım. 

***
Suriye’ye şöyle bir bakalım:
Ülke kan gölü halinde, tam bir harabe.
Yukarıdaki dizelere bakarsan, şu anda Suriye bayrağından daha çok bayraklığı hak eden bayrak, Suriye toprağından daha fazla vatan tanımlamasına layık olan toprak olmaması gerekir.
Ama öyle olmuyor, sel gibi kan akıyor, gel gelelim, bizzat Suriyelilerin bir bölümü, bayrağı kendi bayrağı olarak kabul etmiyor. Bir kısım Suriyeliler, diğer Suriyeliler ile çatışıyorlar. Çatışan tarafların her birinin bayrakları var. Taraflardan her biri bayraklar altında kan döküyor, bayrakların üstü kan ile sıvanıyor.
Gel gör ki bu duruma karşın bayrak bayrak olmuyor. Bir kısmının bayrak olarak kabul ettiği, öbürü için katlanılmaz bir zillet simgesi oluyor.
Vatan konusunda da durum aynı. Suriye topraklarında doğmuş, büyümüş bütün ömrünü orada geçirmiş milyonlarca Suriyeli doğdukları, yıllar boyu yaşadıkları toprakları, kimi malını, çoğu canını kurtarmak amacıyla bırakıp kaçıyor.
Suriye’de toprak üzerindeki egemenliği ele geçirmek uğruna ölenlerin sayısı arttıkça, Suriye toprağı daha fazla vatan olmamakta, tam tersine ülke tenhalaşmakta, milyonlarca insan Suriye’yi bırakıp kaçmaktadır.
Suriye toprağı, uğrunda ölen arttıkça daha az Suriyeliye vatan olmaktadır.
Milyonlarca Suriyeli için vatan artık Türkiye’dir.

***
Demek ki, bayrağı bayrak, toprağı vatan yapmak için kan ve ölümden daha başka ölçütler bulmak gerekmektedir.

***
O ölçütleri de dünyanın, insanların daha müreffeh, daha mutlu, birbirlerinin gırtlaklarına sarılmadan yaşadıkları ülkelerde aramaktan başka çaremiz yok. Oralara da baktığımızda görürüz ki insanlar, üzerinde kendi rızalarıyla, bir bölümü, diğerinin sultası veya tümü bir kişinin ya da kliğin diktası altında olmadan kendi özgür iradeleriyle yaşadıkları toprakları vatan olarak kabul etmektedirler. Bu yaşamı simgeleyen, bu birlikte yaşama iradesinin simgesi olan flamayı bayrak olarak ilan etmişlerdir.
Üzerinde rızalarıyla özgür yaşadıkları, ürettikleri, tükettikleri, toprak parçası konusundaki mutabakatlarının simgesidir bayrakları.
Tarih içinde bu oluşuma güç kullanılarak da varılmış olsa, artık şimdi varılan noktada egemen olan toplumsal mutabakattır.
Bu düşüncelerin ışığında, deyişi, günümüz gerçeklerine uyacak biçimde şöyle yeniden düzenleyebiliriz:
Bayrakları bayrak yapan mutabakattır
Toprak eğer üstünde hür yaşayanlar varsa vatandır.”



Ali Sirmen
CUMHURİYET

Türkiye’deki kaosun anahtarı - Erol Manisalı


Ülkede yaşanmakta olan kaos ortamının nedenleri, serinkanlı olarak bakılınca şunlar görülüyor;
 
1) Siyasal partilerin oluşturduğu Meclis’te ulusal ortak bir duruşun çıkamaması, partilerin “Atatürkçü, İslamcı ve bölücü olarak ayrılmaları”; ulusalcı görüşün çağdaş ve uygar değerleri benimsemesi, İslamcı partinin dini, “öncelikli referans” olarak kabul ederek İslamcı dünyanın yaşam tarzına odaklanarak, otoriter ve dini bir toplumsal yapılanmayı istemesi; ayrılıkçı partinin ise Türkiye’nin bütünlüğü yerine federasyon yolu ile bölünmeye götürecek bir siyaseti esas alması.
Bu karşıt görüşler Meclis’te, asgari müşterekleri oluşturamadıkları gibi, oluşmaması için de aralarında kavgaya girişmişlerdir. Meclis’tekiler millet olmanın yolunun, milli (ulusal) olmaktan geçtiğini unutmuş görünüyorlar. Dinci ya da etnik bölünmeden medet umanlar var.
2) İçerideki bu temel çatışmaya ek olarak, Türkiye ve bölge üzerinde yeni planlar yapan küresel güçlerin (emperyalizmin) devreye girmesi; bu devreye girişin, çağdışı dinci örgütlenmeler ve bölücü örgütler aracılığı ile Türkiye’deki çatışmaları hızlandırmaları. Aynen PKK, FETÖ, El Nusra ve IŞİD terör örgütlerinde olduğu gibi. 
 
Ülkenin dokusuna enjekte edilen dinci (cemaatçi) ve bölücü faktörler ülkeyi, Türkiye Cumhuriyeti’nin dünyaya örnek olmuş kuruluş yapısından, Atatürk devrimleri ve laiklikten uzaklaştırmaya yönelik dayatmalara götürmesi.
 
PKK, emperyalizmin ürettiği ve kullandığı bölücü bir örgüttür. FETÖ ve benzeri dinci örgütlenmeler ise “Ilımlı İslam aldatmacası ile” pazarlanıp kullanıldı.
200 yıldır ilk defa Batı’nın ve bizim taleplerimiz birleşti” ifadesini sık sık kullanan kimi siyasileri bu köşede sorguladım: örtüşen, birleşen dedikleri şeyler “bugünkü kaosu getiren operasyonlardı”.
Cumhuriyetçileri, çağdaş yaşamı ve demokrasiyi savunanları tasfiye etmek: orduyu, adaleti, eğitimi, ekonomiyi silkeleyip demokratik düzenden uzaklaştırmak: otoriter ve dinci odaklı bir yapı kurmak: kimi iç ve dış dinamiklerin birleştiği nokta buydu. 

Roller değişti mi?
Ancak “Ilımlı İslam kurgusundan” FETÖ çıkıverince bütün hesaplar değişti. Çok eskiden “haydi Moskova’ya” diye dalgasını geçip saldıranlar, öldürülen Rus büyükelçisi önünde saygıyla durmak noktasına geldiler. FETÖ yüzünden emperyalist dayatmalara karşı Moskova’yı denge unsuru olarak kullanmaya başladılar.
Washington, Moskova, İslam ve Gülen dörtgeni içindeki turlamalar, Türkiye’yi (ve Ankara’yı) bu noktaya getirdi.
Dün ne olmuştu? Rusya Afganistan’ı işgal etmişti. Sonra ABD Afganistan’ı ve tüm bölgeyi her türlü İslamcılarla işgal etti. Yeşil kuşak, El Kaide’den IŞİD’e, “Pakistan’dan Libya’ya kadar tüm İslam dünyasını kana buladı, Türkiye dahil”.
Türkiye’yi de bölünmeye götürmekte olan dinci (ve Sünni) odaklı dış politika Suriye’de iflas etti: Ankara 21 Aralık 2016’da Rusya, İran ve Türkiye ortak bildirgesine geldi: Moskova anlaşmasının dördüncü ortağı Şam’dır (ve Esad) . Yaşanan bunca terör de milletin sırtına bindirilmiş oldu. 
 
Yeni tehlike…
Yeni başkanlık dayatmaları, “dünkü yanlış politikaların fazlasıyla yeniden uygulanmasını gündeme getirecek özellikler taşıyor”. Yanlıştan kurtuluyoruz derken daha büyük bir yanlışın içine, “geri dönüşü olmayacak bir biçimde gömülmek noktasındayız”.
İslam ülkelerinde tek uygar, çağdaş ve laik 80 milyonluk Türkiye Cumhuriyeti’ni koruma erdemini, milletimiz (ve temsilcileri), AKP-MHP dahil gösterebilecekler mi? Yoksa Irak, Suriye ve Libya’nın peşinden biz de mi gideceğiz? 
 
El Nusra’larla yeniden işbirliği mi? Yoksa Atatürk Cumhuriyeti ile uygar dünyada yolumuza devam mı? Bıçak sırtındayız… 
 
TÜSİAD’dan işçi sendikalarına, üniversitelerden aklı başında kalan medyaya kadar herkese büyük görev düşüyor. Yeni yılı kutlamaya elim gitmiyor: Hele Silivri’deki fikir insanlarını, yazar ve çizerleri düşündükçe. 
 
Ama yine de umutla yaşamak zorundayız, yoksa insanlığımızı kaybederiz…

Erol Manisalı
CUMHURİYET

26 Aralık 2016 Pazartesi

Kahraman burjuvazinin anlaşılmaz huzuru - İZZETTİN ÖNDER.


Derler ki, kapitalist sistemde bir yanda burjuvazi, diğer yanda da emekçiler demokrasinin iki temel taşıdır. Burada sözü edilen demokrasi, kapitalist sisteme özgü bir demokrasi anlayışıdır. Ama olsun, sistem bir yerlere(!) evirilinceye kadar, kapitalist demokraside de, mülkiyet ve gelir dağılımı vb gibi ekonomik alandaki çok temel tartışmalara fazla bulaşmadan, insan hakları ve ifade özgürlüğü vb gibi sosyal alandaki haklar kullanılabilir ve toplum bir nebze de olsa nefes alabilir.
AKP iktidarının ilk dönemlerinde, geçmişteki ön hazırlıkların da sağladığı ivme ile ünlü Anadolu kaplanları olarak bilinen sermaye dokusu da ileri çıkmaya başladığında, kapitalist demokrasi olgusunun biraz daha yerleşeceği ve İstanbul sermayesi sultasının hâkimiyetinin bitebileceği düşüncesi başat olmaya başladı. Bu süreci hızlandıran belediyeleşme ve yerel idarelere verilen yetkilerle kısmî demokratikleşmenin(!) oldukça bir hal yoluna girebileceği de düşünülmeye başlamıştı.

Bu süreçlerin ülkemizi kapitalist anlayışta da olsa demokrasiye götürebilmesi nasıl düşünüldü, bilemiyorum. Zira bu gidiş benim için bir muammadır. Diğer bir deyişle, bugün vardığımız noktada yaşadıklarımız anlık yanlışlık mı, yoksa salt Türkiye’ye özgü de olmayan, fakat dünya gidişatındaki çevresel konumlu bir ekonominin olağan sürüklenişle varacağı kader midir? Bu sorunun yanıtı böyle bir yazının sınırını aşacağı gibi, salt bir alanda yürütülecek tartışma ile de verilebilecek kadar kolay değildir. Zira bu sorun, başta iktisat olmak üzere, uluslararası siyaset, devlet politikaları ve hegemonya vb gibi bir dizi yan alanları da ilgilendirir ve ancak alanların kesiştiği sahada yanıtlanabilir. Ona rağmen burada da kısa bir egzersiz yapmayı denemek istiyorum.
Konuya girerken ilk uğrağımız, geçmiş dönem Almanya’sında Hitlerin pervasız faşizan kararlarıyla dağıttığı Tarihçi Okulun ve onun çok önemli iktisatçısı olan ve onsekizinci yüzyılın sonu ile ondokuzuncu yüzyılın başlarında yaşamış Friedrich List’in önümüze koyduğu tablodur. List, iktisat biliminin her ülkenin koşullarına uygun geliştirilebileceği bir alan olduğu savı ile bu biliminin kurucuları olarak anılan İskoç ekolüne karşı çıkarak, ülke koşullarının dikkate alınması gerektiği görüşünü ortaya atmıştır. Bu görüşle, Osmanlı zihniyetinden devraldığımız sosyal dokunun günümüz genç Cumhuriyeti’ne yansımasının, mutlak hâkim bir padişahın kanun ve nizam olduğu bir imparatorlukta tam teslimiyetle yaşayan halkların davranış kodu olduğunu görüyoruz. Bu davranış kodu aileden başlayarak, eğitim yaşamı, iş hayatı ve hemen her ilişkimizde güç ve hâkimiyet esasına göre yaşamımızı tahdit ve tehdit edegelmiştir. Ne var ki, toplumun farklı sosyal dokularında zamanla oluşmuş ve katı davranış kodları haline gelmiş olan söz konusu davranış biçimleri farklı odacıklar ve kademelerde uygulandığında fark edilemezken, tek bir tepe noktasından hemen her alanda uygulanırken kristalleşerek belleğimizde şiddetli algı oluşturmaktadır.

Tartışmada varacağımız ikinci uğrak, Osmanlı mirası eski devlet-birey ilişkisinin modern dönemde merkez ülkelerdeki görüntüden giderek uzaklaşmasıdır.  Tek adam vurgusunun algılama alışkanlığımızı aşarak tüm toplumu tedirgin eden yönü devlet-birey ilişkisinde giderek tüm alanları kapsıyor olmasıdır. Devlet-birey ilişkisinde günümüzde giderek tüm alanların kapsanmaya başlamasının özgürlüklerin sınırlanması olarak algılanması bir anlamda geçmişi aklamaya kadar gitmemelidir. Başta aile ilişkilerimiz olmak üzere hemen tüm ilişkilerimizde despotik dokunun geçmişte de var olması bugünü meşrulaştıramayacağı gibi, hiçbir şekilde haklı da kılmaz. Hatta geçmişte kuruluş döneminin kamu alanındaki zaruri bazı baskılarının yönü ve amacı ile bugünkü oturmuş devlet yapısındaki baskıların yönü ve amacı arasındaki farklılıklar, sosyal ilerleme adına farklı şekilde değerlendirmeye muhtaçtır. İşte günümüzdeki baskılardan şikâyet salt baskıların yoğunluğu ile ilgili olmayıp, onunla birlikte baskı alanları ile de yakından ilgilidir. Geçmişi muaheze etmeyi bir tarafa bırakıp bugüne baktığımızda görünen o ki, günümüzün baskı politikası toplumumuzu ilerletmeyi amaçlamayıp, ülkeyi küresel emperyalizme sanki sinir sistemi paralize edilmiş tam bir protein yığını halinde eklemlemeyi hedeflemektedir. O nedenle bu gidiş çok tehlikelidir; bu gidiş bir tür teslimiyettir; bu gidiş ulusal egemenlik ilkesinin lağvıdır.

Eğer bu gidiş gerçekten böyle ise, ulusal egemenliğin yerine ne koyulacaktır ve ulusal egemenliğe uyulmadığını kim denetleyecektir? Burası da üçüncü durağımızdır.  İşte burjuvazimizin sükût etmeyip, şimdiye dek işlediği günahların ülkemizi taşıdığı bu noktada bir çift laf etmesi gerekmez mi? Bir zamanlar üniversite reformu nasıl olmalıdır diye üniversite yönetimlerine dek karışan bu şanlı burjuvazi sol cephe şiddetle ezilirken sesini çıkartmamış olmasının faturasını ödüyor olabilir, ama bu fatura millete de ödetiliyor. Planlama döneminde kapalı sınırlar içinde dünya zengini üreten burjuvazinin, 1980’de dış dünyaya açıldığımızda ne durumda olduğunu öylesine gördü ki, bir gecede Katma Değer Vergisi’ne geçmek durumu ile baş başa kaldık. KDV geçmişten gelen Gider Vergisinden üstün bir vergidir. Ancak, buradaki konu iptidai bir verginin çağdaş ve şeffaf bir vergi ile değiştirilmesi olmayıp, ani geçiş zaruretidir. Bu geçişle, dünya zenginleri arasına ünlülerimizi sokan sanayinin hali ortaya çıkınca 1980’ler sonuna doğru 32 sayılı kararname ile sıcak para afyonuna müptela olmaya başladık. Bununla da yetinmeyen burjuvazi solun üzerinden silkindir gibi geçilirken önüne cennet kapıları açılmış sandı. Ne var ki, tren durmadı ve durmayacaktı da. Sol kıpırdanıştan ürken burjuvazi, bugünlerde olduğu gibi emperyalizmin ülke içine sızan politikaları karşısında, üçüncü durağımızda, ülke içinde birinci sınıf sanayi olmaktan çıkıp, uluslararası düzlemde, bir zamanların beğenmediği Anadolu kaplanları mesabesine inecek idi. Siyasinin burjuvaziye hakareti uluslararası sermayenin sembolik sopası olsa gerek!

İşte, Osmanlı mirasından bir devlet çıkarma politikasının, tam bir aymaz ezberi ile demokrasi olarak nitelenen Demokrat Parti iktidarı ile sonlandırılarak, zaman içinde yaşanan kırılmaların Türkiye’yi sürüklediği durum! Merinos fabrikası özelleştirilirken son komünist kalenin yıkılması ya da Davos’ta Batılıların kendisine  “satacak neleriniz var” diye sorduklarını utanmadan iftiharla dillendiren siyasilerin akıllara ziyan AKP politikaları ile varılan nokta işte budur. Böylesi ulvi çabalarla hazırlanan tabuta son çiviyi vurmak hiç te kolay olmayacak. Çünkü bu çiviyi vuranlar, ulusal hâkimiyeti kimlere teslim ettiklerinin de hesabını verecektir. Bu hesabı bu millet soracaktır! Tarih huzurunda herkes ayağa kalkacaktır. Hiçbir oluşum anlık yorumlanamaz; her oluşumun derinlere gidebilen hazırlayıcı sebepleri vardır. Bu sebepler çok uzun döneme ulaşabileceği gibi, ondört yıl gibi kısa dönemlik bir sürede de oluşabilir. AKP’nin ilk dönemlerinde tam bir akıl tutulması ifadesi olarak, Batının kafamıza vura vura bizi demokratikleştireceği savını ileri sürerek siyasete biat edenlere, biraz acı da olsa, bu sözlerini tarih hatırlatacak ve yutturacaktır. Kapitalizm içinde demokrasi arayan gafiller görmediler mi ki, emperyalizm içine alınacak ülkede demokrasi değil de, sosyal Darvinizm ’in temel kuralı doğrultusunda, çevreye uyum sağlama adına tüm kurumları baskılanmış ülkede tek-adam yönetimi oluşacaktır. Aynı şekilde, “yetmez, ama evet” desteğinin de bugünlere gelmemizdeki büyük hizmetlerini tarih unutmayacaktır. Bu gafiller dünya kapitalizminin ve onun seyir yolundaki ülkenin akıbetini görmedi mi de, anlaşılamaz şekilde tramvay demokrasisi adına bugünlerde gelinen son durağa kapıyı araladılar.

İZZETTİN ÖNDER
SOL     

Devrim üzerimize gelirken, parti ve Naci Ağabey - OSMAN ÇUTSAY

Emperyalizm tezlerinin 100’üncü yılından çıkıp Ekim Devrimi’nin 100’üncü yılına giriyoruz. Lenin’in 1916’da kaleme alıp 1917’de yayımlayabildiği emperyalizm kitapçığından söz ediyoruz.
Tabii Lenin deyince de, onun, devrimin önkoşullarına dair ünlü formülasyonu aklımıza geliyor. Malum: Devrimler, aşağıdakilerin artık istemediği, yukarıdakilerin de artık yönetemediği zamanlarda patlak verir. Bu kadar basit: Dâhice belirlemeler hep böyle büyük yalınlıklar içermez mi? Öyledir.
ABD ve Avrupa Almanyası’nda durum biraz bunlarla bağlantılı; hakkını verelim. Ama bizden de farklılar. Oraya geleceğiz.

Gözlemler böyleyse, doğrudur: ABD ve Avrupa Almanyası’nda (ya da Almanya Avrupası’nda) aşağıdaki sınıfların önemli bir bölümü, emekçi kitleler, artık eskisi gibi yönetilmek, yani 1970’lerden sonra yerleşmeye başlayan neoliberal barbarlıkların sonuçlarını daha fazla taşımak istemiyor. Ama yönetenler bu işi hâlâ yapabilecek, yani yönetebilecek durumda. Kitle bağı güçlenen faşist eğilimlerin siyasete “sağ popülizm” başlığı altında girdiğine tanık oluyoruz. Yeni hükümet biçimi zengin mutfağında böyle bir eşikte.

Türkiye’deki durum ise galiba farklı: İslamcı ve laik elitler (oligarşi veya plütokrasi de denebilir) kriz derinleştikçe yönetemeyeceklerini, yani acı gerçeği daha açık bir biçimde görüyorlar. Savaşa bulaşmışız, kanlı bir darbe girişimi yaşamışız, hükümetin yüz binlerce “eski ortağı” siyasi gerekçelerle işlerinden atılıp cezaevlerine tıkılmış; tam bir muharebe alanı burası. Arada solculara darbe üzerine darbe indiriliyor. Milyarlık şirketlere el konularak AB’yi ve ABD’yi yerinden zıplatacak bir pervasızlıkla düzenin en kutsal kalesi olan özel mülkiyet haklarının çiğnendiği bir kaotik ortamdan, her türlü milliyetçi ve dinci komployla kan içinde bırakılmış bir ülkeden söz ediyoruz. Trajik olan, geniş halk yığınlarının şu an itibariyle ısrarla yönetilmek, hem de eskisi gibi yönetilmek istemesidir. Burjuvazi yönetemiyor, emekçi yığınlar ise “İlle de bizi yönetin, hem de eskisi gibi yönetin” diyor. Toplum delirme belirtileri gösteriyor. Laik veya dinci burjuvazi ise tamamen körleşmiş durumda.

Bunun sonuçları olacaktır. Böyle kalamaz. Akla karşı açılan dinci-milliyetçi cephede asker olmayı kabullenmiş kitlelerin kriz derinleşirken “ya sosyalizm ya barbarlık” ikileminde resmen barbarlığı göreve çağırması iki sonuca yol açar.
1. Yönetenlerin barbarca rehaveti daha bir yayılır. Yönetemediklerini iyice unutur, tamamen körleşir ve sağırlaşırlar. Realiteden iyice koparlar. 
2. Yönetilenlerin talepleri çok kısa bir zaman aralığında altüst olabilir, “yönetin” ısrarı bir anda “defolun”a dönüşebilir. 
Bu iki sonuç da bir korkunç yıkıma tekabül ediyor.

Ekim’in 100’üncü yılına, Avrupa’da yönetenlerin yönetmek istediği ama aynı isteği tabanın göstermediği kriz koşullarında giriyoruz. Türkiye’de ise yönetenler yönetemediklerini görüyorlar, ama henüz eskisi gibi yönetilmek isteyen, mevcut hükümeti hasım saymayan bir halk çoğunluğu ile de yüz yüzeler. Şimdilik. Zenginler, cahil ve ahlaksız oldukları için, yaşanan rezaletin daha çok din ve milliyetçilik şırınga ederek sürdürülebilir olduğunu düşünüyorlar. Fırtına ekiyorlar, neler biçeceklerini göreceğiz.


Belki kırılgan ve geçici bir paralellik kurabiliriz: Erdoğan, başka bir zaman ve mekânda iktidara oturtulmuş bir tür Trump (ya da Front National, FPÖ, AfD ve diğer Doğu Avrupa sağ popülistleri) gibidir ve tersi: Donald Trump, AB’deki sağ popülist ruh ikizleri gibi, sanki laik elite tepkiyi örgütleyen bir tür gecikmiş Erdoğan’dır. Sadece paralellik bile felaketin büyüklüğünü gösteriyor Frenler devre dışı. Krizdeyiz.

İşte bu denkleme sosyalizm sabitini veya bir sosyalist hükümet programını zorla sokamazsak, Türkiye’nin yakın bir gelecekte birbirine düşman en az üç parçaya ayrılması ve Yugoslavya-Irak-Suriye tipi yüksek yoğunluklu bir nihai iç savaş yaşamasını engelleyemeyiz. Son katliamların asıl büyük felaketin sadece habercileri olduğunu düşünürsek...

Gerici rejimin krizlerine kitlelerin kendiliğinden ilerici taleplerle yanatı veremeyeceğini, kültür endüstrisinin böyle bir olasılığı göğüslemek için doğurulduğunu, dolayısıyla o tür “ilerici” tepkilerin hızla etkisizleştirildiğini biliyoruz. Ama sosyalizm yönelişli aşkın bir tepki için geçen on yıllar içinde bu endüstriyi sarsan bazı entelektüel şiddet merkezleri de yok değil.

Avrupa bir yana, Türkiye’de solculuk, ne yazık ki uzun bir süredir sosyalizmin acil, güncel ve mümkün olmadığını kabullenince siyaset yapabileceğini düşünür konumdadır. Böyle bir ortamda entelektüel şiddet resmen hayat kurtarır. En azından Türkiye’yi kurtarır: Mesut Odman hocamızın formülasyonuyla, “her zaman sosyalizm”, kriz derinleştikçe yoğunlaşan gerici kitle yönelimlerine karşı tek mümkün siyasettir.

Gericiliğin azması, devrimi ister istemez yakınlaştırır. Ama...
Ama ilerici çıkışın bir kendiliğindenlik içermediğini, partinin bu nedenle geçmiştekinden de daha önemli olduğunu, biz 1902’den beri biliyoruz. Oradayız. Cuma günü vakur bir toplulukla sonsuzluğa uğurladığımız Naci Ortaç Ağabeyimiz de oradaydı. Ömrünü partili mücadele içinde geçirmişti. Önceki yıl olmalı, isyan fotoğraflarına bakıyorduk galiba Frankfurt Halkevi’nde birlikte, Haziran İsyanı günlerinde Taksim’e dökülen dev Boyun Eğme flamasının altında durduğunu, TKP’li gençlerin enerjisiyle gönendiğini söylemişti. Sonra da eklemişti Büyükadalı bu yakışıklı devrimci: “'İşte parti burada' dedim Osman.”

Cemil Fuat Hendek, kadim dostunu uğurlarken yaptığı konuşmada çok güzel hatırlattı: Her şeyimizi alabiliyorlar, ama anılarımızı bizden koparamıyorlar. Sevgili yoldaşlarımızı ve birlikte mücadeleden çıkardığımız ortak dersleri... Kavga ve sevgi bu nedenle ayrılamıyor.
Kriz derinleşiyor, devrim üzerimize böyle günlerde geliyor. Karşıdevrime dönüşmemesi ve burjuvazinin yeniden kazanmaması için yapılması gereken çok iş var... Sosyalizm mümkündür, günceldir, acildir...

Osman Çutsay
SOL

İkili karşıtlıklar - TAYFUN ATAY


Hatırlayın, Kuzey Irak’ta ABD tugayı tarafından askerlerimizin başına çuval geçirildiğinde devletçe ve milletçe gösterilen büyük tepki ve infiali…
Bir de bakın şimdi El Bab’da iki askerimizin IŞİD tarafından diri diri yakıldığına ilişkin iddialar karşısındaki atalete… Haber, bilgi ve istihbaratı bastırma ameliyesine… Ve bırakın güçlü bir tepki ya da infiali, adeta paralize olmuşluk haline. 

***
Gözünüzün önüne getirin Beşiktaş’ta ve Kayseri’de TAK terörü sonrası can veren onlarca polis ve asker için HDP’den, EMEP’e, hatta CHP’ye kadar, parti bürolarıyla temsilcilerine yönelik saldırı, ateşe verme ve lince kadar varan sivil tepkisel hareketlilikleri…
Bir de arayın bakalım, bulabilecek misiniz El Bab’da IŞİD terörüne kurban giden askerlerimizin acısıyla meydanlarda herhangi bir gösteri yapıp öfke ve hiddet kusan, hançeresini yırtarcasına teröre lânet yağdıran benzeri sivil grupları, “tosuncuk”ları!..
(Sadece IŞİD’in iki askeri yakarak öldürdüğü iddialarına karşı protesto gösterisi yapıp “Ölüme karşı yaşam, savaşa karşı barış” pankartı açanlar, polisin engellemesi ve gözaltılarla karşı karşıya kaldılar!) 

***
Göz gezdirin dünkü gazetede Dışişleri Bakanı’nın Antalya’da bir açılışta eğitimin öneminden dem vururken sarf ettiği “Daha fazla imam hatip ortaokulu açacağız, daha fazla imam hatip lisesi de açacağız” sözlerine…
Bir de kaydırın gözünüzü gazetenin yan sayfasında yer alan, yine Antalya’da ele geçirilen 9 kilo esrarla ilgili haberin devamına:
“Uyuşturucuya el koyan polis ekipleri, sürücü C.L’yi gözaltına aldı. C.L’nin Hisarçandır Mahallesi’ndeki bir caminin imamı olduğu, 2 ay önce atandığı belirlendi.”
 
***
Unutmayın gazeteci Hüsnü Mahalli’nin 2011 yılında bir sağlık sorunu yaşadığında bizzat dönemin Başbakan’ının talimatıyla ABD’de tedavi ettirilme önerisine varıncaya kadar özen ve ihtimama mazhar olduğunu…
Ama şimdi günde 11 ilaç, 3 de serum kullandığı halde iktidara yönelik eleştirileri hakaret sayılarak suçlanıp tutukluluğunun devamında ısrar edildiğini... 

***
Daha dün gibi aklınızdadır uçak düşürme hadisesi sonrası Rusya’ya, Ruslara ve Rus Devlet Başkanı’na yönelik sert, şedit, hakaretamiz ve düşmanca resmî retorik…
Şimdi de hüzünlü bir gülümsemeyle takip ediyorsunuzdur devletin tüm kademelerince seferber edilmiş kardeş ülke Rusya, dost Rus halkı ve çok kıymetli başkan Putin retoriğini. 

***
Ve en son olarak, dün gözünüze çarpmıştır DiHaber editörü Ömer Çelik’in gece Diyarbakır’daki evini basan polislerce “Siz Ermeni p.çsiniz” diye küfredilip annesinin ve eşinin önünde darp edilip, sonra da kelepçelenip Emniyet’e götürüldüğü haberi…
Ve bir anda dönmüşsünüzdür çok değil bir yıl öncesine; İstanbul’da IŞİD’e yönelik operasyonda gözaltına alınanların sakin sakin, yanlarında kadınları da onlara eşlik eder şekilde ve kelepçesiz karakola götürülme görüntülerine!.. 

***
Yukarıda alelacele sıralananlar, hâlihazırda önümüzde mevcut gelişmelerden kotarıldı.
Ama elbette fazlasıyla işlenmiş beylik örnekler de var: Pensilvanya’ya methiyeler düzülen günlerden şimdi lânetler yağdırılan günlere çıkılmış olması gibi…
Suriye iç savaşında “Esed”i devirme hedefiyle Selefiliğe göz kırpılan “stratejik derinlik”lerden şimdi “Esad”ı ve “seküler Suriye”yi tanıyan stratejik “genişlik”lere varılması gibi…
Yıllarca AB’ye üyeliğini “Müslümanca” allayıp pullayıp öne çıkartmışken şimdi “Bizi Müslümanız diye almıyorlar, almayacaklar” demek gibi… 

 
Hasılıkelam, şu “Yeni Türkiye”yi anlama ve açıklama yolunda önerilebilecek çok uygun ve hoş bir şifredir “ikilikarşıtlıklar”!..

Tayfun Atay
Cumhuriyet

Bir aydın: Bertan Onaran - AHMET CEMAL

Çevirmen Bertan Onaran’ı 16 Aralık günü yitirdik… 
 Çevirmenlik”, onun genelde bilinen uğraşının adıydı. Tüm yaşamını dolduran gerçek uğraşı ve misyonu ise bir kültür insanı olmaktı.
Ortamımızdaki kültür insanlarının azlığı nedeniyle, “kültür insanı” da pek yaygın olmayan bir tanımlama. Ama öte yandan çok da gerekli. Çünkü gerçek anlamda uygar toplumlar, ancak kültür insanlarının attıkları temeller üzerine inşa edilebilir. Benim en çok benimsediğim tanımıyla kültür -dünyaca ünlü ABD’li kültür tarihçisi Will Durant’a göre- bir toplumda yaratıcı eylemi elverişli kılan toplumsal düzendir; başka deyişle, yaratıcı etkinliği olanaklı ve elverişli kılan tüm etkinliklerin ve koşulların toplamıdır. 


Kültürü yaşama biçimi olarak seçmek…
En çok, çevirmen diye bilinen Bertan Onaran, sadece bir edebiyat ve düşünce eserleri çevirmeni değildi. Yaşadığı toplumda “kültür” ve “sanat” başlıkları altında gerçekleşen ve gerçekleşmesini o toplumun uygarlaşması adına olmazsa olmaz saydığı, Will Durant’ın tanımı doğrultusunda, yaratıcı etkinliği olanaklı ve elverişli kılan tüm etkinliklere tanık olmayı ve bunların koşullarını hazırlamayı bir görev, bir yaşama biçimi diye seçmiş biriydi.
Yani: Kafası her zaman yozlaşmalardan, bulanıklıklardan, büyüklenmelerden uzak kalmış gerçek bir aydındı. Bu açıdan bakıldığında Bertan Onaran’ın Cervantes’ten Wilhelm Reich’a, Gide’den Sartre ve Camus’ya ve başkalarına kadar uzanan geniş çeviri repertuvarı, önümüze çok kapsamlı ve eleştirel düşünceye hep yeni boyutlar katan bir aydınlatma programı olarak da çıkar. Çevirmen Bertan Onaran, çevirdiği tüm eserleri herkesten önce kendisi derinliğine özümsemiş bir kültür insanı kimliğiyle, diyalog kurduğu herkese sohbetleri aracılığıyla da yeni düşünme kulvarlarının kapılarını açar. Onunla en sıradan ve günlük konularda konuşma fırsatını bulanların bile yanından: “Ben bu konuyu hiç böyle düşünmemiştim…” izlenimi ile ayrılmaması neredeyse olanaksızdır. 

Bir ‘kültür elçisi’ kimliği…
Yetmişli yılların sonunda, üniversiteden ayrılışımın ardından çalışmaya başladığım Avusturya Kültür Ofisi’nde yeni bir hava esmeye başlamıştı. O zaman Avusturya Kültür Temsilcisi -daha sonra da aynı yerde Kültür Ataşesi- olarak görev yapan Prof. Hans E. Kasper, bir sohbetimizde bana bu kurumu sadece Avusturya kültürünü tanıtan bir mekân olarak değil, fakat iki kültürün buluşma noktası niteliği ile de görmek istediğinden söz ederek, bu bağlamda neler yapılabileceğini sormuştu. Ben de kendisine işe örneğin aylık paneller ile başlayabileceğimizi söylemiştim. Bu panellerde alanlarında uzman Türk ve Avusturyalı konuşmacılar, ortak kültür konuları üzerinde tartışabilirlerdi. “Acaba ilgi görür mü?” kaygısıyla başlattığımız bu toplantılar, daha ilk gününden salonda oturacak yerin kalmadığı buluşmalara döndü. Cevat Çapan, Doğan Hızlan, Tomris Uyar, Hulki Aktunç, Doğan Kuban, Bülent Özer, Akşit Göktürk vb. gibi “müdavimlerin” yıllarca bir tür aydınlar ocağına çevirdikleri bu buluşmalarda Bertan Onaran, sonuna kadar kültürün en önde gelen destekleyicilerinden biri sıfatıyla yer aldı. 
 
Bertan Onaran’la birlikte, artık sayıları çok, ama çok azalan katıksız Cumhuriyet aydınlarımızdan birini daha yitirdik…

Ahmet Cemal
CUMHURİYET