31 Mayıs 2019 Cuma

Gezi’den bugüne… - GÖZDE BEDELOĞLU

“On üç yaşındayım. Şiddet istemiyorum. Demokrasi ve özgürlük istiyorum.” Böyle yazmıştı defterine. Gezi, park kalsın diye eylemdeydi. İstanbul’dan Türkiye’ye yayılan bu itiraz özelde doğanın fütursuzca tahribine karşı ise de; genel olarak baskıcı, dayatmacı, azarcı siyasete karşı gösterilen bir tepkiydi. Erdoğan ve AKP hükümetinin duymayı, görmeyi, anlamayı reddettiği bu direnç gençlerin ilgisiyle birlikte, iktidarın gücünü kaybetmeye başladığının en açık göstergesi oldu. Teknolojiyle dünyaya bağlanan kuşağı sopayla, azarla disipline etmeye çalışmak yeni Türkiye söylemini boşa çıkardığı gibi, ondan fazla insanın ölümüne neden olan polis şiddeti de eski Türkiye reflekslerini görünür kıldı. İçtiğine, giydiğine karışılan; belli bir kalıba sokularak iktidar ideolojisinin birer neferi olmak dışında kendilerine bir seçenek bırakılmayan gençlerin açık özgürlük talebine karşı Erdoğan/AKP iktidarının tavrı ise sert oldu.
***
Gezi Parkı hala yeşil. Zaman zaman etrafında yoğunlaşan TOMA ve polislerle, tıpkı bir deprem ölçer gibi, iktidarın korku haritasını çıkarmamız için bize rehber oluyor.
Ağaçlar korunmuş olsa da, arzu edilen demokrasinin daha da uzağındayız. Sözünü tüketmiş, ülkeyi kurutmuş, kendi ikbali için hakkı hukuku paramparça etmekten zerre çekinmemiş iktidarın karşısında bugün yine aynı çocuklar, “her şey çok güzel olacak” diye bağıran gençler var. Kimsenin kendini dışlanmış hissetmediği, yardım ve dayanışmayla yalnızlık ve çaresizliğin kırıldığı, özgür ve eşitlikçi bir hayatın örneğini sunan Gezi eylemleri, Türkiye siyasetindeki kaçınılmaz dönüşümün bir başlangıcı olarak tarihteki altıncı yılını doldurdu. Ancak değişime direnen, yasaklara kapı açan, topluma korku salan her yönetimin sebep olduğu üzere kayıplarımız oldukça fazla. Başta ahlaki ve vicdani değerler olmak üzere, asla birbirinden ayrı düşünülemeyecek olan hak ve adalet de ağır yaralı. Maalesef ki örgütlü kötülüğün bir sınırı yok, ancak korkunun var. İnsanı canından başka kaybedecek bir şeyi kalmayana kadar soyup soğana çevirmenin, aklıyla dalga geçmenin, aşağılamanın, açlık ve yoksulluğa terk etmenin, bin bir sahtekârlığın içinde üç öğün dinden imandan bahsetmenin dayandığı koca bir duvar var.
***
Gezi’de görünür olan direniş bugün artarak devam ediyor; çünkü yönetenlerin bütün ısrarına rağmen, ne dışardan ne içerden güdümlü, aksine, yasakçı politikalara karşı meydan okuyan oldukça gerçek ve haklı bir hareketti. İktidarın, halkın değişim talebini kabul etmeme inadının faturası bize batan ekonomi, kaybolan itibar, yıkılan hukuk, yitirilen ahlak olarak geri döndü. Karanlığın ve kötülüğün koyulaşması gerçeğin yalan, haklının haksız karşısındaki gücünü her geçen gün biraz daha artırmasından kaynaklanıyor. Yeni olan, eski olanın yerine geçmeye karar verdiğinde önünde kimsenin duramayacağı bir süreç başlar. Altı yıl önce “yeter” diye bağıran milyonlarca insan, altı yıl içinde taleplerinin duyulup hayata geçirilebileceği bir alan, bir irade aradı. Kaçınılmaz olarak siyaset de buna göre şekillendi. Dün Gezi’de demokrasi talebini dile getiren çocuklarla, bugün sokaklarda “her şey çok güzel olacak” diye bağıranlar birbirleriyle kardeş, arkadaş. Yasakçı, baskıcı, korkutan bir ‘baba’ yerine; özgürlükçü, demokrat, seven bir ‘abi’ arayışları da cevap bulmuşa benziyor. Kırklı yaşlarını süren İmamoğlu ve Demirtaş, farklı siyasetlere sahip ancak demokrasi talebinde ortaklaşan yeni neslin yeni abileri, yeni politikacıları olarak Türkiye’nin önümüzdeki yıllarını şekillendirecekler. Kuşkusuz süreci sinirleri sağlam, bir arada yaşama istek ve iradesi kuvvetli olanlar başarıyla tamamlayacak. Aslı iki dakika içinde ortaya çıkan yalanları yayanlar, AKP’nin balya balya saçtığı unvan ve konumlar elden gidince boş bir çuval gibi yere yığılacağının farkında. Bugün ikna edilemeyecekleri gibi yarın yeniden güçlü olana yaslanacak ilk güruh olacaklar. Zamanı, altı yıldır “umut burada” diyenlerin seslerine kulak vermek için kullanalım, o çemberi genişletelim.
Gözde Bedeloğlu / BİRGÜN

Her beş kişiden biri şüpheli - NURCAN GÖKDEMİR

Erdoğan ‘yargı reformu’yla ifade özgürlüğünü güçlendireceklerini iddia etse de tablo iç açıcı değil: Adalet Bakanlığı istatistiklerine göre, 2018’de erişkin nüfusun yüzde 19,6’sı şüpheli olarak soruşturma geçirdi. 2018 yılında şüpheli yurttaş sayısı 13 milyon 180 bine çıktı.

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Yargı Reformu Stratejisi Belgesi’ni açıkladığı konuşmasında, tutuklama talebinin ölçülü olması adına önemli adımlar attıklarını iddia etti. “Tutuklamayı istisnai tedbir, tutuksuz yargılamayı asıl yöntem olarak görüyoruz” diyen Erdoğan, ifade özgürlüğü konusunda önemli adımlar attıklarını öne sürdü. Ceza mahkemelerinin 24 saat çalışacağını ‘müjdeleyen’ Erdoğan, “İfade özgürlüğünü demokrasinin en önemli şartı olarak görüyoruz” açıklamasında bulundu. Yargı Reformu Stratejisi Belgesi’nde 2 temel perspektif, 9 amaç, 63 hedef ve 256 faaliyet bulunurken, Erdoğan’ın sözleri gerçeği yansıtmıyor. Zira AKP iktidarının yurttaşı cezalandırmayı temel alan anlayışı, 2018’in sonunda her beş yurttaştan birini şüpheli hale getirdi. Adalet Bakanlığı’nın 2018 yılı istatistiklerine göre, 2018 yılında soruşturmaya uğrayan 13 milyon 19 bin 166 yurttaş, 66 milyon 551 bin 604 olan erişkin nüfusun yüzde 19,6’sını oluşturdu. 2011 yılında 8 milyon 227 bin 710 olan şüpheli sayısı çoğu yıl nüfus artış hızından daha yüksek oranda arttı. 2012’de 8 milyon 635 bin 614’e, 2013’te 9 milyon 324 bin 457’ye, 2014’te 9 milyon 867 bin 242’ye çıkan şüpheli sayısı, 2015’te 10 milyonu aştı. 2015’te 10 milyon 279 bin 240 olan sayı, 2016 yılında 10 milyon 559 bin 327, 2017 yılında 11 milyon 985 bin 118 ve 2018 sonunda 13 milyon 180 bin 991’e çıktı.

2011 yılında yüzde 35 olan kovuşturmaya yer olmadığına ilişkin karar sayısı 2018’de yüzde 52,6’ya çıktı. Şüpheli kabul edilerek gözaltına alınan ve savcılık aşamasına kadar götürülen olaylarda davaya dönüşmeden serbest kalanların sayısı arttı. Kamu davası açılma kararları da 2011-2018 arasında azaldı. 2011’de her soruşturmanın yüzde 52,1’i davaya dönüşürken 2018’de bu oran yüzde 33,9 oldu.
Cumhuriyet başsavcılıklarının sonuçlandırdığı soruşturmalarda yüzde 27,4 ile malvarlığına karşı işlendiği iddia edilen suçlar ilk sırayı alırken, bunu yüzde 16,6 ile vücut dokunulmazlığına, yüzde 15,3 ile de hürriyete karşı işlendiği iddia edilen suçlar izledi.

YÜZDE 45 FAİLİ MEÇHUL

2018 yılında başsavcılıklara gelen 9 milyon 252 bin 208 dosyanın yüzde 45,8’ini oluşturan 4 milyon 235 bin 783 dosyanın faili meçhul kaldı. 
İstatistikleri değerlendiren CHP Milletvekili Murat Emir, “Bu artış olağan bir artış olarak değerlendirilemez” dedi: “Toplumun yarısının terörist ilan edilecek kadar ileri gidilmesi, herkesin potansiyel suçlu ilan edilmesi de bu artışın bir diğer sebebidir.” 
CHP Genel Başkan Yardımcısı Muharrem Erkek ise şunları dile getirdi: “Kuvvetler ayrılığı yıkılınca demokratik hukuk devleti de sarsıldı. Yargı reformu da olmaz. İktidar yargıyı bir silah olarak kullanıyor. İfade ve basın özgürlüğü yok oldu. Toplumun en az yarısı üzerinde baskı var.”

‘REFORM’DAN ÖNE ÇIKANLAR

Erdoğan’ın açıkladığı Yargı Reformu Strateji Belgesi’nde öne çıkanlar şöyle:
  • Erişim engeli sitenin tamamına gelmeyecek.
  • İfade özgürlüğü geliştirilecek.
  • Tutuklama tedbiri ölçülü kullanılacak.
  • Ceza mahkemeleri 24 saat çalışacak.
  • Hukuk fakültesi 5 yıla çıkacak.
  • Avukatlara belli kriterler dâhilinde yeşil pasaport vererek.
Nurcan Gökdemir / BİRGÜN

Etek davası - MİNE SÖĞÜT


Bu ülkede... 
Kocalarından dayak yediği için karakola sığınan kadınları eve dönmeye ikna eden polisler var. 
Tecavüzcü mütevekkillerini savunurken mağdur için “O saatte o kıyafetle orada işi neydi?” diyen avukatlar var. 
Sevgilisini, kızını, karısını öldüren yaralayan erkekler için, kadının hafifmeşrepliğini öne sürüp ağır tahrik indirimi isteyen savcılar var. 
Kılık kıyafeti düzgün, duruşu edepli diye kadın katillerine, çocuk tecavüzcülerine iyi hal indirimi veren hâkimler var. 
Ofislerinin penceresinden gördükleri insanların yaşam tarzına, giyim kuşamına hiç utanmadan dil uzatan politikacılar var.
İşte... 
Tüm bunlar var diye... 
Tüm bunlar görevlerinin başında kalabiliyorlar diye... 
Tüm bunlar işlerinde ehil sayılıyorlar diye... 
Bu ülkede duruşma sırasında kadın avukatın giysisine laf söyleyen, söyleyebilen bir hâkim de var. 
Cumhurbaşkanı’nın iş isteyen bir kadına “İşte kocan çalışıyormuş ya?” demekten gocunmadığı bir siyasi iklimde... 
Kadınlar ne evde güvendedir ne de işyerinde. 
Kadının saçının gerçekten uzun, aklının gerçekten kısa olduğuna inananlar... 
Kadının karnından sıpa, sırtından sopa gerçekten eksik olmasın isteyenler... 
Kadına gerçekten eksik etek diye hitap edenler... 
Kadının elinin hamuruyla erkek işine gerçekten karışamayacağını düşünenler... 
Kadının yerinin evi olduğuna ısrar edenler... 
Kadını ve erkeği inatla eşit birer birey olarak görmeyenler... 
Toplumsal cinsiyet rollerini inanca göre belirlemekte direnenler...
Cinsiyet eşitliğine dinamit döşeyen cahil dili köpürtenler... 
Yani şu an iktidarda olanlar... 
Onlar iktidarda kaldıkları sürece, ne kadın hakları doğru dürüst savunulabilir, ne kadın cinayetleri ve çocuk tacizleri, tecavüzleri ciddi bir şekilde engellenebilir. 
Bir erkek hâkime, bir kadın avukatın kıyafeti üzerinden uluorta bir tasarrufa gidebilme cesaretini veren eril ve muhafazakâr iktidar, savunduğu ikiyüzlü adaletsiz ahlakla aynı cesareti tüm tacizcilere ve katillere de vermektedir. 
Erkek egemen bir toplumda kadına “yerini” devamlı hatırlatabileceğini zanneden bu irade yüzünden kadın bu coğrafyada her gün resmen ya da manen defalarca ve defalarca öldürülür.
Kadının saçını örten erk... 
Ona uluorta gülmeyi yasaklayan erk... 
Onu bedeninden utanmaya şartlayan erk... 
Annelikten başka bir sorumluluk yüklenmesin isteyen erk... 
Eşikte doğsun, mutfakta ölsün, oturma odasına gömülsün, yatak odasında çürüsün isteyen erk... 
Gözünü hep kadının başına, saçına, göğsüne diker ve onu ahlak mezarlığına diri diri gömer. 
Bu ülkede kadınlar neden devamlı öldürülüyor ve erkekler bu cinayetleri hangi dürtülerle işliyor derseniz... 
O hâkime bakın ve bir diğer hâkime, savcıya, polise, politikacıya bakın... 
Bu ülkenin kadınlarına onların gözlerinden, onların sözlerinden ve cüretinden bakın. 
Sonra o erkek egemen iktidarın savunduğu ne varsa hepsini ateşe atıp yakın. 
Ki; 
Kadınlar, saçlarını diledikleri yerde diledikleri gibi savurabilsinler. 
Kadınlar, akıllarını ve fikirlerini seslerini kısmadan uluorta haykırabilsinler. 
Kadınlar, bedenlerini aşktan değil, sadece ve sadece şiddetten sakınmayı bilsinler.

Mine Söğüt / CUMHURİYET

30 Mayıs 2019 Perşembe

Taktik maktik yok bam bam bam - Barış Terkoğlu

Maçtan önce: Taktik maktik yok, bam bam bam... 
Maçtan sonra: Milli Takımımız baştan sona üstün götürdüğü maçta ağır bir mağlubiyet aldı. 
Bizim bir stratejimiz var mı? İstiyoruz belki, bir şey yapmaya niyetliyiz de. Peki, bize küçük kuvvetlerle büyük iş yaptıracak yöntemimiz var mı? Bizim kendimize ait bir “üst aklımız” hiç olmayacak mı? 

Gazeteci Toygun Atilla’nın yeni çıkan “İfşa” kitabını okuyunca sordum. Zira kitap önümüze bir tablo seriyor.

FETÖ’nün Bank Asya’sına el konduğu günleri hatırladınız mı? BDDK, örgütün para musluklarını kesmek için bankaya murakıplar atamıştı. Ekibin tepesindeki  isim ise Utku Tosun’du. Tosun, Bank Asya’nın kaderini belirleyecekti. 

Peki, kimdi Utku Tosun?
 
İfşa, bizi 33 yıl öncesine götürüyor. 1986 yılında Kuleli Askeri Lisesi’nde, yani okul komutanı Yaşar Büyükanıt iken yapılan FETÖ operasyonuna. O dönem “cemaat” adı verilen yapılanmanın okula sızdığı bilgisi üzerine geniş bir soruşturma başladı. Takipler ve itirafların ardından 4180 numaralı UtkuTosun’un okuldaki öğrencileri Işık Evleri’ne götürdüğü ortaya çıktı. Tosun, FETÖ bağlantıları nedeniyle okuldan atıldı. 

Sonra ne mi oldu? 

Lise ve üniversiteden sonra ABD’de eğitim alan Tosun döndüğünde BDDK’de murakıp oldu. Kurumda, Denetim Daire Başkanlığı’na kadar yükseldi. Sonunda Tosun, Bank Asya’nın kaderini belirleyecek isim olarak göreve geldi. “İşimiz Allah’a kalmış” derler ya... 

Emniyet’te bir daire başkan yardımcısı Tosun’un geçmişini ortaya çıkardı da BDDK yönetimi uyarıldı. Utku Tosun görevden alındı. Ardından da firar etti. Yani devlet  1986’da FETÖ’cü olduğunu tespit edip uzaklaştırdığı adamı, FETÖ ile mücadelenin enateşli anında en kritik göreve getiriyordu. Sonra da fark edip elinden kaçırıyordu. Siz burada bir akıl görüyor musunuz?

Gülen’in kritik elemanları 

İfşa’da çözülen sırlar bu kadar değil...
 
Utku Tosun’un amcası kim? 
-Naci Tosun. Tanıdık geldi mi? FETÖ’nün Kaynak Holding’inin eski yönetim kurulu başkanı, himmet paralarının sorumlusu. 6 Şubat 2014’te Türkiye’yi terk etti. 
Şimdi ardı ardına isimleri sıralayalım... 
-Behçet Akyar: İşadamı, örgütün TSK’deki mahrem imamlarından. Zaman ve STV’de yöneticilik yaptı. Bank Asya’nın yönetim kurulu başkanıydı. Darbeden sonra yakalama kararı çıktı, Türkiye’yi terk etti. 
-Harun Tokak: FETÖ’nün İsrail imamı. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanlığı dahil birçok kritik görevi üstlenmişti. 2015 yılında hakkında takip kararı varken firar etti. 
-Ahmet Kara: Kaynak Holding kurucusu. 8 Ağustos 2014’te yurtdışına kaçtı. 
-Nevzat Ayvacı: Örgütün finans sorumlularından. 19 Kasım 2015’te ülkeden gitti. 
-Gürbüz Dönmez: Gülen’in “Paşa” lakabıyla andığı Dönmez, Gülen’in yakınındaki yöneticilerdendi. Darbeden sonra firar etti. 
-Mustafa Sarsılmaz: TSK’den binbaşı rütbesiyle emekli oldu. Örgüt yöneticisi olarak aranan Sarsılmaz, FETÖ’nün hastanesinde doktor olarak görünüyordu. Operasyonların ardından ABD’ye kaçtı. 
-Mustafa Başarı: Zaman gazetesi genel müdürlüğü de yapmış isimdi. Firarda. 
-Barbaros Kocakurt: Örgütün İstanbul imamlığını da yapmıştı. 7 Ağustos 2014’te yurtdışına kaçtı. 
-Hakan Serbest: 15 Temmuz darbe girişimini Akıncı Üssü’nde yöneten Hakan Çiçek’in o gün mesajlaştığı isimdi. Firar etti. 
-Bülent Olcay: Abdullah Gül’ün atadığı Danıştay üyesi. FETÖ’nün yargıdaki kritik isimlerindendi. Darbeden bir gün önce, yani 14 Temmuz’da, “giderken odamı boşaltmayacağım. Hırsızlara her şey caiz” notunu Danıştay’daki odasının kapısına astı. Darbeden sonra tutuklandı. Sağlık sebebiyle serbest bırakıldıktan sonra bir daha duruşmaya gelmedi. 
-Murat Kırımkan: Örgütün içindeki işadamlarındandı. Nerede olduğu bilinmiyor.


Durdurulan arabalardan çıktılar 
Yukarıdaki 12 kişiyi neden sıraladım? 
Tarih: 12 Ocak 1986. 
12 Eylül’den sonra sözde “aranıyor” görünen Fethullah Gülen, kardeşi Seyfullah’ın kimliği ile Burdur’da yakalandı. Yalnız değildi. Bir dizi toplantının ardından 3 araçta toplanan mensupları da onunla birlikteydi. Polis, grubun lideri olarak aradığı Gülen’in peşindeydi. Emniyet’e götürüldüler. İfadeleri alındı. Ağızbirliği etmişçesine “görmedim, duymadım, bilmiyorum” dediler. Aynı arabadaki Gülen’i unutmuşlardı. İçlerinden araca otostopla bindiğini söyleyen bile oldu.
 
Soruşturmanın kaderini ise Emniyet’e gelen telefonlar belirledi. Gülen için Başbakan Turgut Özal başta olmak üzere hükümet üyeleri seferber olmuştu. Sonunda hepsi serbest bırakıldı. Kendilerine doğru dürüst sorgulama dahi yapılamadı. 30 yıl sonra ise aynı ekip darbeye kalkışmakla kalmadı. 30 yıl önce Gülen’le aynı araçta yakalandıklarının kaydı olmasına rağmen en yukarılara kadar çıktılar. Yetmedi, ellerini kollarını sallaya sallaya ülkeyi terk ettiler. 

Toygun Atilla’nın “İfşa”sı, Gülen’i ve örgütünü mü açığa vuruyor? 
Yoksa bizim akıldan yana noksanlığımızı mı? 
“İfşa” sehvenleri mi anlatıyor? 
Yoksa içi boş konuşmalara sıkıştırılmış “mücadele”nin nasıl ilerlediğini hâlâ kimsenin bilmemesini mi? 

Sabri Uzun’un Ahmet Şık’ın ya da Atilla Taş’ın peşinden koşanlar iş nedense FETÖ’nün şahlarına, vezirlerine, kalelerine gelince kör oluyor. Satranç tahtasındaki hamlelerini izlemekle yetindikleri yetmediği gibi, gerektiğinde oyunu terk etmelerine de müsaade ediyor. 

Sahi, her sabah “FETÖ” diye uyanan, her akşam “FETÖ” diye yatan bizlerin artık içeceğimizdeki uyku ilacını konuşma zamanı gelmedi mi?

Barış Terkoğlu / CUMHURİYET

Avrupa Komisyonu Başkanı sendikacının kelini neden öptü? - Alpaslan Savaş

Avrupa Sendikalar Konfederasyonu’nun (ETUC) geçtiğimiz hafta Viyana’da toplanan kongresinden geriye aşağıdaki fotoğraf karesi kaldı. Kongrenin ilk gününde çekilen bu fotoğrafta Avrupa Komisyonu Başkanı Jean Claude Junker, ETUC Başkanı Rudy De Leeuw’i kelinden öperken görünüyor. Lüksemburglu Hristiyan demokrat lider Junker, kongrenin açış konuşmasında “sosyal Avrupa’yı kurtardığı” için aldığı teşekküre böyle karşılık vermeyi uygun görmüş olsa gerek.

Hristiyan demokratların kel öpme şovuna sosyal demokratlar, kongreye tam kadro katılarak karşılık verdiler. Ev sahibi Avusturya’nın Cumhurbaşkanı başta olmak üzere Avrupa’nın tüm sosyal demokrat bloğu ETUC kongresindeydi. Kendi evlatlarının kelini bir Hristiyan demokrata öptürecek kadar da “demokrat” olduklarını kanıtlamış oldular.

Yunanistan’ın “Tüm İşçilerin Militan Cephesi” (PAME) ise toplantıyı “Kongrede hiç kimsenin kesin olarak göremediğini söyleyebileceğimiz bir şey varsa o da işçiler oldu” diye özetledi.

Kesinlikle doğru. Sendika kongresinin, bir hafta sonra yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinden hemen önce sermaye sınıfının Avrupa’daki siyasi temsilcileriyle boy gösterdiği bir arenaya dönüştüğü anlaşılıyor. Kongrede patronlar, devlet adamları, bürokratlar var. Bir de kelini öptüren ev sahibi sendikacı ile kongre turizmi fırsatını kaçırmayan başka ülkelerden sendikacılar…

***

Bu “kel öpme” enstantanesi bir tesadüf değil. Mesele II. Enternasyonal’in birinci emperyalist savaşta Avrupa işçi sınıflarını kendi ülke burjuvazilerinin peşine takmasına kadar uzanır. 1914 yazında Avrupa sosyal demokrasisi sermayenin işçi sınıfı içindeki Truva atına dönüşmüştü. Bunu sendikal merkezlerdeki sağladıkları ağırlık kolaylaştırdı. Savaştan bir yıl önce kurulan Uluslararası Sendikalar Federasyonu IFTU işçi sınıfının savaşa entegrasyonunda başroldeydi. Sendikanın merkezi Berlin’dedir, başında sağ sosyal demokrat sendikacı Karl Legien bulunmaktadır.

Neyse ki Rusya’da Bolşevikler işçi sınıfıyla birlikte karanlığı kaldırdı da emekçilerin kırıntılarla yaşamak zorunda olmadığı anlaşıldı ve insanlık için başka bir dünyanın mümkün olabileceği fikri gerçek hale geldi.

Ama sınıflar varsa, arasındaki kavga kesintisiz devam eder. Sermaye sınıfı bu kez kavgayı, işçi sınıfının 1917’de Rusya topraklarında elde ettiği büyük zaferin Avrupa’ya yayılmasını önlemek için verdi.

Sahnede yine sosyal demokrasi ve sosyal demokrat sendikacılar bulunuyor. Ekim devriminin tam bir yıl sonrasıdır. Almanya’da yüzbinlerce işçi grevdedir. Berlin sokaklarında işçiler kurdukları barikatlarda burjuva Kayzer hükümetine karşı savaşmaktadır. Ülkenin çeşitli bölgelerinde işçi ve asker sovyetleri kurulmaktadır. Alman devrimi kapıdadır ve devrim adlı adınca bir Avrupa devriminin başlangıcıdır. Kayzer’in Hollanda’ya kaçmasından iki gün sonra sosyal demokratlar burjuvaziyi ipten alacak ilk adımı atarak bir “emek-sermaye konferansı” çağrısı yaparlar. Sokaklarında barikatlar kurulu Berlin’de emek-sermaye konferansı toplamak pek de masum bir girişim değildir.

Konferansta sermaye sınıfını, daha sonra Hitler’in en önemli savaş makinesi olacak Alman savaş uçaklarını üreten Arado şirketinin patronu Hugo Dieter Stinnes temsil ediyor. Emek kesimini ise birinci savaşta burjuvazi için misyonunu eksiksiz yerine getiren IFTU’nun sosyal demokrat sendika lideri Legien.
Legien kel midir ve o konferansta Stinnes onun kelini öpmüş müdür bunu bilemiyoruz ama bildiğimiz, sendika sözleşmelerinin yaygınlaştırılması, sekiz saatlik işgünü kabulü, işyeri komitelerinin kurulması gibi taleplerin tamamını sermaye sınıfının gözünü kırpmadan kabul ettiğidir.

Bu sonuç tarihe Stinnes-Legien Anlaşması olarak geçti. Karşılığında alınanın koca bir dünya devrimi olduğu düşünülürse bunun patronlar için pek bir kazançlı alışveriş olduğu ortadadır.

Alman devriminin ezilmesinde bu konferansın büyük payı var. Birkaç hafta sonra geçici hükümet kuruluyor. Aralık ayı başında toplanan ve delegelerin dörtte üçünün sosyal demokrat parti, sendika ve kooperatif temsilcilerinden oluşan ilk İşçi ve Asker Sovyetleri Ulusal Kongresi, sovyet iktidarını reddederek kurulan geçici hükümeti destekleme kararı alıyor. Böylece sosyal demokrasinin işçi sınıfını Avrupa sendikal hareketi üzerinden burjuvaziye teslim etme operasyonu bir kez daha tamamlanmış oluyor.

Alman devrimi bastırıldıktan birkaç ay sonra IFTU yeniden kuruldu. Bu kez başkanlığı İngilizler, başkan yardımcılığını kararlı bir anti-komünist sendika lideri Gompers ile Amerikalılar aldı. Berlin’de görevini yerine getiren Legien’in ömrü başka görevleri yerine getirmeye yetmedi, 1920’de öldü.

***

Mesele II. Enternasyonal’in işçi sınıfına ihanetine kadar uzanır demiştik. Avrupa sendikal merkezleri daha sonra hep sermaye sınıfının müdahalesinin konusu olmaya devam etti. Kimi zaman işçi iktidarının Avrupa’ya sıçramasına karşı set olarak, kimi zaman bir soğuk savaş enstrümanı olarak.

ETUC bu çizginin Avrupa’daki temsilcisi olmayı sürdürüyor. ETUC’un misyonu Sovyetler Birliği ve Avrupa’daki sosyalist ülkelerdeki çözülüşün ardından da devam etti. Mevcut bütçesinin yüzde 85’i AB Komisyonu tarafından karşılanan bir sendikal merkezin başka nasıl bir misyonu olabilir ki?

ETUC, AB politikalarının çevre ülkelere taşınmasını sağlıyor. Direniş, grev gibi sözleri duyduğunda suratı ekşiyen Doğu Avrupa ülkelerinin bugünkü sendikacılarını tanımak isteyeceğinizi zannetmiyorum. Grev mi dediniz, sosyal diyalogla halletmek varken… Örgütlenme mi dediniz, patronu sendikanın kendisi için de işe yarayacağına ikna etmeye çalışmak varken… Sihirli sözcük “sosyal diyalogdur” ve sermaye sınıfına tam teslimiyetin makyajlanmış ifadesidir.

Türkiye’de ise 2000’lerin başında şişirilen AB balonunda ETUC’un fonksiyonu hiç hafife alınmamalıdır. Yüzbinlerce avro AB fonu Türkiye’deki sendikaların kasasına konuldu. Ortak eğitimler düzenlendi, projeler yapıldı. Hak-İş, Türk-İş, DİSK, KESK… Aralarında bu sürece dahil olmayanı yoktur. ETUC, AB burjuvazisi adına çok sıkı iş çıkarmıştır.

Avrupa sendikal hareketinin içinden komünistleri çıkarırsanız geriye kocaman bir ihanet enkazı kalır. Ekim devriminin hemen ertesinde kurulan Kızıl Sendikalar Enternasyonali (Profintern), İkinci savaşın bitiminde kurulan Dünya Sendikalar Federasyonu (WFTU), sermayeden ve kapitalist devletlerden bağımsız, işçi sınıfının ekonomik ve siyasal çıkarlarını birbirinden ayırmayan bir sendikal anlayışın mümkün olabileceğini gösterdiler. Bu anlayışı kapitalist ülkelerin kimi önemli sendikal merkezlerine taşımayı başardılar.

Sermayeden ve devletten bağımsız sendikal anlayış bugün uluslararası alanda güç kaybetmiş olabilir. Ancak bu anlayışın sendikal hareket ve işçi sınıfı üzerinde bıraktığı etkiyi ETUC ve benzerlerinin silmesi mümkün değildir. Bu da bir örgütlenme problemidir ve mevcut durum geçicidir.

Alpaslan Savaş / SOL

29 Mayıs 2019 Çarşamba

Hane halkları açlık ve yoksulluk sınırı - ERİNÇ YELDAN

Ulusal ekonomi yeni bir dengesizlenme sürecine doğru ivmelenme halinde. İşsizlik oranının Cumhuriyet tarihinin rekoruna doğru koşması; enflasyon tehdidinin kemikleşerek, kalıcı bir görünüm sergilemesi ve üretim temposunun tahrip edilmesine dayalı olarak ithalat yapamayan bir konuma sürüklenmesi (ve cari işlemler açığının doğal olarak daralması) Türkiye’nin 2018 yaz aylarından bu yana geçirmekte olduğu dengesizlik ve daralma dalgalarında yepyeni bir ivmelenmeyi dile getiriyor. 
Türkiye, krizin temel göstergelerine (ve 23 Haziran İstanbul seçimine) odaklanmış iken, Türk-İş’in Mayıs 2019 Açlık ve Yoksulluk Sınırı İstatistikleri yayımlandı. 


Türk- İş Araştırma Dairesi’nin Mayıs 2019 dönemi bulgularına göre;
• Dört kişilik bir ailenin sağlıklı, dengeli ve yeterli beslenebilmesi için yapması gereken aylık gıda harcaması tutarı 2.123.93 TL’ye yükseldi.
 Söz konusu gıda harcaması ile birlikte giyim, konut (kira, elektrik, su, yakıt) ulaşım, eğitim, sağlık ve benzeri ihtiyaçlar için yapılması zorunlu diğer aylık harcamaların toplam tutarı ise 6.918.33 TL’ye ulaşmış durumda. 



Türk-İş Araştırma Dairesi ilk rakamı açlık sınırı, ikincisini ise yoksulluk sınırı olarak niteliyor ve söz konusu istatistikleri otuz iki yıldan bu yana aralıksız olarak kamuoyu ile paylaşıyor. 

Türk-İş Araştırma Dairesi’nin bulguları Türkiye’de sürmekte olan gelir eşitsizliğini ve buna bağlı olarak yoksulluğun ulaştığı düzeyi belgelemesi açısından çarpıcıdır. Türk-İş’in bulgularını Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yayımlanan Gelir ve Yaşam Koşulları Araştırması sonuçları ile birlikte yorumladığımızda karşımıza yoksulluk tuzağına sıkışmış çarpık bir ekonomik yapı biçiminde dökülüvermektedir. 

TÜİK, hane halkları bazında kullanılabilir gelirin dağılımını “Gelir ve YaşamKoşulları” araştırmasına bağlı olarak 2006 yılından bu yana izlemekte. Aşağıdaki tabloda TÜİK’in 2006’daki ilk hesaplamaları ile yayımlamış olduğu en son veri yılı olan 2017 dönemine ait bulgular özetlenmekte.


TÜİK’e göre 2017 itibarıyla Türkiye’de toplam 23 milyon 96 bin hanehalkı bulunmakta olup, bunların yıllık gelir ortalaması kırk altı bin yüz otuz bir liradır. Tablonun satırlarına soldan sağa doğru gidildikçe hane halklarının en yoksul yüzde 10’luk kesiminden başlayarak birikimli olarak ortalama gelirleri sergilenmektedir. Örneğin 2017 yılında en yoksul yüzde onluk gelire sahip hane halklarının yıllık ortalama geliri 15 bin 584 TL’dir. Bu rakam ayda 1.298.6 TL’lik bir gelir anlamına gelmektedir. Türk-İş’in “dört kişilik hanehalkı” harcama tahminine görece kaba bir karşılaştırma yapıldığında, söz konusu rakamın açlık sınırının yarısına ancak ulaşabildiği görülecektir! 

Bu karşılaştırmayı diğer gelir grupları üzerine sürdürdüğümüzde, TÜİK’in resmi rakamlarına göre, hane halklarının neredeyse yarısının aylık gelirlerinin Türk-İş tarafından belirlenen açlık sınırına ancak ulaşabildiği; yoksulluk sınırının ise çok çok uzağında kaldığı görülecektir. Resmi veriler Türkiye’de açlık ve yoksulluk sınırının hane halklarının yarısına yakını için ciddi bir tehdit olduğunu belgelemektedir. 2017’nin en güncel verileri, 2006 ile karşılaştırıldığında da, 2006’dan bu yana bu eğilimin kararlılıkla sürmekte olduğu görülmektedir. 

Nitekim Türk-İş Araştırma Dairesi uzmanları bu tespitlere dayanarak  “Uluslararası Çalışma Örgütü’nün (ILO) kuruluşunun yüz yıla ulaştığı günümüzde, insan onuruna yaraşır bir yaşamı sürdürebilme imkânı çoğu ücretli çalışan için mümkün olmadı. İşçinin kendisi ve ailesi için yetecek bir ücreti elde etmesi, uygulanan ekonomik ve sosyal politikalarla sağlanamadı” yorumunu bizlerle paylaşmaktadır. 

Türkiye’nin emekçi hane halklarının 2000’li yıllar boyunca önce istihdamsızbüyüme, günümüzde de yüksek enflasyon ve işsizlik kıskacında yaşamakta olduğu açlık ve yoksulluk gerçeği, çalışanların içinde bulunduğu geçim sıkıntısının boyutlarını net bir biçimde ortaya koymaktadır. Türk-İş Araştırma Dairesi uzmanlarına bu anlamlı çalışma için teşekkürü bir borç bilerek...

ERİNÇ YELDAN / CUMHURİYET

İşçilerin gurur hikayeleri, kendini hatırlatan sınıf - Volkan Algan

Geçtiğimiz günlerde genç bir işçi işsizlik nedeniyle kendini yaktı, dört gün yoğun bakımda kaldı, sonunda hayatını kaybetti. İş için gittiği belediyeden terslenerek kovulmuş, gururu kırılmıştı. Zaten uzun süredir işsizdi. Kardeşinden istediği 20 lirayla aldığı benzini üzerine dökerek hikayesini sonlandırdı. 

Gurur demişken, yaklaşık bir yıl önce oğluna pantolon alamamasını kendisine yediremeyip bunalıma girerek intihar eden Gebzeli işçi Devrim’i hatırlamak gerekiyor. 

İşçilerin “gurur” hikayeleri artıyor...

Antepli gencin annesi oğlunun başına gelenlerin bir kediye, köpeğe yapılan kötü muamele kadar gündeme gelmemesine isyan etti. Aynı günlerde son yılların popüler dizi senaristlerinden birisi gençlere “Bir hayaliniz varsa bir an önce yapmaya başlayın. 10 bin saat kuralını uygulayın ve konunuzda uzmanlaşın” diyerek öğüt veriyordu. Tabii bu açıklamaya tepkiler gecikmedi. Ülke yangın yeri iken böyle ahkam kesenlere iki çift laf etmek gerekiyor elbette.

Ama şaşıracak bir durum da yok. Sınıf kavramı siyasetten uzaklaştırıldığından beri herkesin istediğini sevmek, istediğine sövmek konusunda eli rahatladı. İsteyen istediğiyle, keyfine göre kafasında, ruhunda, sandıkta ittifak kuruyor. Hayal kırıklığına uğrayınca da abartılı öfke nöbetleri geçiriyor. 

Oysa sınıf diye bir şey var. İstenildiği kadar unutturulmaya, gözden uzak tutulmaya çalışılsın, bu gerçek her an, her olayda karşımıza çıkıyor. Herkes sınıfına göre tepki veriyor.

Mesela hiç duymuyoruz bir patronun çaresizlikten kendini yaktığını, yok olmayı seçtiğini; gerçekten çaresiz bir anda olsa bile. Bu işçinin acı dilidir, ona hastır. Çünkü patron en çaresiz anda bile düzenin sahibi gibi davranır, öyle olduğunu bilir; sınıf içgüdüsüdür bu. İşçi ise emeğiyle geçinemediğinde bir hiç olduğunu fark eder. Geriye ya yok olmak, ya mücadele etmek kalır.

Ekonomik krizin emekçiler üzerindeki olumsuz etkileri her geçen gün artarken, bu konunun iktidarıyla muhalefetiyle halka kanıksatıldığını görüyoruz. Kriz başlığı seçim meydanlarında 31 Mart öncesindeki kadar kendine yer bulamıyor. 
İktidar öncelikli hedef olunca, haliyle hedefe önce o oturtuluyor, onun çelişkileri eleştiriliyor. Ama unutulan, geride bırakılan sadece bekâ söylemi değil. 

Muhalefetin de unuttukları var: 24 Haziran’a giderken ekonomiyi gündemden çıkardığı, emekçilerin durumunu geri plana ittiği görülüyor. Oysa her şey daha kötüye gidiyor.

Ülkenin toptan sağcılaşan siyaset arenasının şansı mı demeli, şimdi moda yer sofralarındaki iftarlar. Hangi siyasetçi daha fakir aileyi bulup bağdaş kuracak diye yarışıyorlar. Bu sofralarda ve aralarda yapılan inanç eksenli açıklamalar da cabası.

Ama bunun böyle olmasının nedeni var. Çünkü düzen siyasetinin figürlerinin tamamı, öyle ya da böyle bu düzenin devam etmesi için çabalıyor. Tutarlılık ya da emekçilerin çıkarlarının değil, bu düzenin dümenine oturmak için ne gerekiyorsa onun peşindeler. 31 Mart öncesi ekonomiydi, şimdi iftar sofrası...

Liberallerden, muhalif iktisatçılara kadar dillere dolanan şey ise iktidarın demokrasi dışı yönetim anlayışının ekonomiyi bu hale getirdiği. Piyasaların ülkeye güveni kalmamış, öyle diyorlar. Yapısal reform gerekiyormuş, en önemli yapısal reform ise ülkenin demokratik bir yönetime geçmesi, tek adam yönetiminin değişmesi, kurumların çalışır hale gelmesiymiş. Bunun iyi örneği olarak da çelişkili biçimde AKP’nin ilk yıllarını gösteriyorlar. 

Yine bunları söyleyenler, AKP’nin üretken olmayan beton ve rant ekonomisini beslediğini de ekliyorlar. Aslında ne söylediklerini kendileri de bilmiyor, sürekli çelişiyorlar. AKP rant üzerine bir ekonomi işlettiyse geçmiş yılları nasıl iyi örnek olarak gösteriliyor? Eğer baştan beri aynı model devam ediyorsa, şimdi neyi tartışıyorsunuz?

Burada elbette konuşulacak çok şey var. Ama mesele o değil. Mesele, sermaye sınıfı adına yapılan büyük manipülasyon.  

Liberal iktisatçılar kapitalizmi kendi içinde tutarlı bir sistem olarak kabul ettiklerinden, onun krizlerinin sistemin kendisinden kaynaklandığını görmezler. Krizsiz bir kapitalizm tarihin hangi döneminde olmuş ki, şimdi olsun.

Kriz anlarında da günah keçisi olarak siyasetçileri öne sürer, kapitalizmi aklarlar. Sanki başka türlüsü mümkünmüş de becerememişler gibi. Şu anda yaşanan da aşağı yukarı bu. Siyasetçiler elbette suçlu, ama esas olan bataklığı kurutmak.
Böyle olduğu için de birkaç yıl öncesine kadar ekonomi mucizesi diye övdükleri AKP’yi şimdi yerin dibine sokmakla meşguller. Demokratikleşme, kurumlar vs. gibi lafların altında aslında sistemi aklama, yeni yüz ve figürlerle düzeni devam ettirme çabası var.

Muhalefet de aynen bu söylemi tutturuyor; kucaklayıcı olmak, kutuplaştırmadan uzak durmak, demokratikleşmek herkesin dilinde. Yeni dönemi bunlarla karşılamaya hazırlanıyorlar. 

Türkiye bitmeyen dönemeçlerinden bir yenisine daha girdi. Önümüzde çok senaryolu bir süreç var. Sınıf kavramının gündeme çok kuvvetli bir şekilde sokulmasından başka bir seçenek yok.

Volkan Algan / SOL

24 Haziran’a bekleriz - AYDEMİR GÜLER

Egemen fikirler vardır -isterseniz egemen ideoloji de diyebiliriz- ve onlar iktidardadır.


Bir de, muhalefete egemen olan fikirler vardır. Devrim bir süreçse eğer, önce muhalefette hegemonyasını kurmalıdır. Devrim kavramının hegemonya kurmadığı muhalefetin fikir dünyası egemen ideolojinin bir parçasıdır veya ondan kopamamış demektir.

Çok soyut değil; hiç karmaşık değil. Türkiye için 1 Nisan’da aklı başında yorumcular arasında, “AKP kaybediyor, ama fikirleri iktidara yerleşiyor” diyenler çıktı. Kastedilen esasen dincilikti. Dinci parti seçim kaybederken, muhalefet laikliği terk ediyordu. Dincilik Türkiye siyasetinin ortak paydası ilan edilmişti.

Muhalefetin elinden bir şey gelmediğini, her şeyi iktidardakilerin yaptığını zannetmeyin. Bu son söylediğimi gerçekleştiren, siyasal yapının ortak paydasını dinselleştiren muhalefettir.

Sağ muhalefet zaten dinci. Kürt muhalefeti de çok zamandır Sünni İslam’ı, kimlikleri arasında saygın bir mevkie yerleştirmişti. Kritik olan (sosyal-demokrat) Kemalizm ve sosyalizmdi.

Birincisi bayağı dincileşti bu süreçte. Önemlidir; bu, Kenan Evren’in memlekete soktuğu projeydi: Ayetli miting. Kemalist ve sosyal-demokratlar, 40 yıla yakın süre mesafeyi koruduktan sonra Evren’i solladılar ve mitingin içine ayet serpiştirmenin ötesine geçip dualı başlangıç ve kitle amini standardını(!) denediler. Yeri gelmişken bunun tutmayacağını “kesin bilgi” olarak söyleyebilirim. AKP yapamadı; bunlar hiç yapamaz! Ama sosyalistlerin aynı dincileşmeyi en azından sineye çekmişe benzediklerini eklemek durumundayım...

İşte bu muhalefet alanı egemen güçlerin, egemen fikirlerin, egemen ideolojinin belirlediği alandır. Bu çemberin dışına 2019 Türkiye’sinde komünizm diyoruz. Komünist olmayan bir laiklik elbette genelde tanımlanabilir. Ancak yelpazenin bu parçası artık kapandı. Komünist olmayan laisizm siyasette temsil edilmiyor.
Gemi terimi çok açıklayıcı ve dincilik meselesinin bir dizi tamamlayıcısı olduğunu gösteriyor. Düzen muhalefetinin “birlikte yönetelim işte…” söylemi “aynı gemideyiz” çağrısıdır. Milleti küpeşteden döve döve aşağı atan iktidar bir tarafta, aynı gemideyiz’ci muhalefet diğer tarafta! Bugün muhalefet düzenin gemisini kurtarma hareketidir.

Muhalefet abartıyı, ahlaksızlığı, düşmanlaştırmayı eleştirmekte ve memlekette herkesin yurtsever, -genişletirsek- herkesin iyi yurttaş, iyi insan olduğunu ilan etmektedir.

Bir zamanlar bütün insanların eşit doğduğunu söylemek büyük bir tarihsel ilerleme olmuştu. Zira o zamanlar aristokratlar doğuştan muktedir olduklarını düşünüyorlardı. Toprak mülkiyeti başka türlü nasıl açıklanabilirdi ki? Bir yeryüzü parçasını “çok çalıştım da öyle kazandım” diye açıklamak mümkün müdür? İnsanların eşit ilan edilmeleri bir ileri adımdı, ama yalan olmaya devam ediyordu. Çünkü insanlar sınıflara bölünmüşlerdi ve eşitlik varsayımı bu gerçeğin örtülmesine hizmet edecekti.

2019 Türkiye’sinde herkesin yurttaş, yurtsever ve insan olduğunu ilan eden muhalefet çizgisi koskoca bir yalandır.

Çok ayıplansın diye “koskoca” demedim. Bu yalan muhalefet dünyasına egemendir. Bu yalan egemen düzenin muhalefet alanı üstünde kurduğu hegemonyayı temsil etmektedir. O anlamda kocamandır.

Türkiye’nin emekçiler ve sömürücüler, sömürüyü aklamaya ve gizlemeye ant içenler ve çıkarları sömürüyü ortadan kaldırmakta yatanlar arasında, yurtseverler ve yurtsatanlar, insanlar ve alçaklar arasında bölünmüş olduğudur doğrusu. Bu “komünist doğru” çemberin dışına, başka bir gemiyi inşa etmeye çağırıyor. Devrim budur. Ancak belli ki azız, azınlıktayız.

Önce muhalefet alanına devrim fikri damga vuracak ki, devrimin kendisi mümkün hale gelsin. Yani devrimci denemeler menzile girsin. Komünistler bir halk hareketini kuracak. Henüz sinyaller var sadece. Daha yolun başındayız, denecek kadar azız.

31 Mart’ta oyu çalınan, kazandığı seçim iptal edilen, hakkı yenen “somut taraf” CHP’dir. Bu gasp eylemini meşru hale getiren ise CHP’nin 23 Haziran’da seçimin yenilenmesini kabul etmesidir. Bu kabul olmadan gasp eylemi teşebbüs aşamasında kalırdı. Memleketin ve İstanbul’un yarıdan fazlasının oynamadığı bir oyun oynanamazdı. YSK ne derse desin!

Aynı gemideler. Henüz azız. Devrimden uzak görünüyor ülkemiz. Aynı anlama gelmek üzere, adaletten, laiklikten, insanlıktan uzak düşmüşüz…

Ama 23 Haziran’ın bir başka anlamı olacak. Belki çoğunluk olmayacağız bir çırpıda. Zaten oylamada komünistler olmayacak. Ama ileriye sıçrayacağız. Komünistler insanı, yurttaşı, vicdanı, adaleti, emeği temsil ettikleri koordinatlara yerleştiler ve bir sürpriz olmayıp da seçim yapılırsa, olası bütün sonuçlarda “temsil güçlerini” arttıracaklar. (Aslında seçim olmazsa da aynı şey olacak, ama bu başka konu.)

AKP kazanırsa, düzenin bu en belalı unsurunu durdurmak için komünizmin gemisine binmek gerektiğini görenler çoğalacak: “Böyle olmuyormuş!” Ne yazık ki, haklı çıkacağız.

AKP kaybederse, çok kişi için sıra artık düzenin toptan dincileşmesine, yoksulların ve emekçilerin hiç de eşit ve özgür olmadıkları gerçeğine gelecek: “Madem böyle daha fazlasını hak ediyoruz!” Dincilikte veya işçiyle patronun aynı gemide olduğu tezine bağlanıp kalmayan, oradan sola sıçrayanlar çok olacak.

23 Haziran’ın meşru olmadığını ısrarla anlatmaya devam edeceğiz. Ne kadar iyi, yaygın, güçlü anlatırsak katılmadığımız seçimden o denli güçlü çıkacağız.

Aydemir Güler / SOL

28 Mayıs 2019 Salı

Yeşiller nasıl kazandı? - İBRAHİM VARLI

Polonya Katowice’de aralık ayında düzenlenen Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Zirvesi alışılmadık görüntülere sahne olurken, herkes şaşkınlık içerisindeydi. Haki ceketli, takım elbiseli yüzlerce kişinin olduğu salonda herkes pürdikkat 15 yaşındaki bir kız çocuğunun yaptığı konuşmaya odaklanmıştı.

O kız çocuğunun adı Greta Thunberg’di. Bir süre önce kuzeyin soğuk ülkelerinden İsveç’in gelmiş geçmiş en sıcak yazını geride bırakması sonrasında yaşanan “iklim krizi”ne dikkat çekmek için parlamento önünde okul grevine başlayan Greta, aylar sonra BM kürsüsünde şu sözlerle dünyaya ders veriyordu: ‘Adım Greta Thunberg, 15 yaşındayım ve İsveç’ten geliyorum. Burada iklim adaleti için konuşuyorum. Eğer birkaç çocuk sadece okula gitmeyerek dünyanın dört bir yanında manşetlere çıkabiliyorsa gerçekten istersek birlikte neler yapabileceğimizi hayal edin. Ancak bunu yapabilmek için ne kadar rahatsız edici olursa olsun açık konuşmak zorundayız. Yapılması mantıklı olan tek şey imdat frenini çekmek iken siz sadece bizi bu hale getiren aynı kötü fikirlerle ilerlemekten söz ediyorsunuz. Biz çocuklara bıraktığınız şeyin böyle bir yük olduğunu itiraf edebilecek kadar bile olgun değilsiniz. Popüler olmak benim umurumda değil. İklim adaleti ve yaşayan bir gezegen benim umurumda. Oldukça az sayıda insan muazzam miktarda para kazanma fırsatlarını kaybetmesin diye medeniyetimiz feda ediliyor. Buraya umursasınlar diye dünya liderlerine yalvarmaya gelmedik. Buraya hoşunuza gitse de gitmese de değişimin geleceğini haber vermeye geldik.’

KÜÇÜK BİR KIVILCIM YETER

Ağustos ayından itibaren her gün Stockholm’ün merkezindeki Parlamento binasının önünde kaldırım taşlarının üzerinde sessiz sedasız oturan Thunberg, gelip geçenlere “Bunu yapıyorum çünkü siz büyükler geleceğimin içine ediyorsunuz” sözlerini içeren bir el ilanı dağıtıyordu. Grevde değil de okulda olmasını salık verenlere “Kitaplarım burada ama şunu da düşünüyorum: Okulda neyi kaçırıyorum? Orada ne öğreneceğim? Olgular ve gerçekler bir şey ifade etmiyor artık. Politikacılar bilimcileri dinlemiyor; o zaman ben ne öğreneceğim ki?” şeklinde yanıtlar veriyordu. İklim kriziyle mücadele etmek için dersleri asması kısa sürede uluslararası medyanın ilgisini çekerken, “Eğer politikacılar olgulara kulak asmayacaklarsa neden okulda bir şeyler öğrenmek için bunca zahmete katlanacakmışız?” diyen Greta’nın çığlığı kısa sürede tsunami etkisi yarattı.
Hollanda’dan Almanya’ya, İngiltere’den Fransa ve Belçika’ya dört bir tarafta çocuklar, öğrenciler, liseliler sokaklara çıktı. “Gelecek için Cuma Günleri” olarak anılan okul grevleri Avrupa’nın dört bir yanında giderek büyümeye devam ediyor. 15 yaşında genç bir aktivistin kendi girişimi ile başlattığı grevlere her cuma binlerce çocuk okula gitmeyerek destek veriyor. 15 Mart’ta ise küresel iklim grevine gidildi

KAÇINILMAZ DEĞİŞİM KAPIDA

Greta, nisan ayında İtalya’da Senato’da yaptığı konuşmada da “Geleceğimizi çaldınız” diyerek çağrıda bulunuyordu. Greta’nın BM kürsüsüne çıkmasını sağlayan da bu tsunami oldu. Greta’nın haberini verdiği, geleceğini söylediği değişimin ilk işaretleri Avrupa Parlamentosu seçimlerinde görüldü. “Merkez sağ ve sol”un çöktüğü seçimlerin galibi Yeşiller oldu. Aşırı sağcılar kimi sansasyonel başarılarına karşın beklenilen sıçramayı gerçekleştiremezken, Yeşiller kelimenin tam anlamıyla özellikle Almanya’da şov yaparken, Yeşiller Grubu (Greens/EFA) Avrupa Parlamentosu’nda etkin güç haline geldi.
“Yeşiller Greta dalgasıyla başarılara yelken açtı” başlığını atan Stuttgarter Nachrichten gazetesi sorunun da yanıtını veriyor aslında. #FridaysForFuture Avrupa seçimlerinde özellikle Yeşiller’e oy kazandırdı. Çocukları dâhil insanlar artık insanlık dâhil tüm türlerin varlığını tehlikeye atan iklim değişimiyle ilgilenilmesini istiyor. Yeşiller ilk kez seçimlere katılanlar arasında neredeyse yüzde 40’a yakın oy aldı. Partilerin iklim politikaları, oyları şekillendiren ana kriterlerden biri olurken, Yeşiller “radikalleşen” iklim mücadelesinin meyvelerini toplamış oldu.
Kapitalist barbarlığın yol açtığı iklim krizi önümüzdeki dönemlerde daha da yakıcı bir şekilde kendini gösterecek.
İBRAHİM VARLI / BİRGÜN