Diyarbakır’da kendisini 'şeyh' diye tanıtan imam çocuğa sistematik istismardan gözaltına alındı
Kulp ilçesindeki Totana Mahallesi’nde bir çocuğa sistematik cinsel istismarda bulunduğu ortaya çıkan ve kendisini “şeyh” olarak tanıtan imam Mehmet Latif Yeprem gözaltına alındı.
Diyarbakır'ın Kulp ilçesine bağlı olan kırsal Totana Mahallesi'nde kendisini "şeyh" olarak gösterdiği belirtilen imam Mehmet Latif Yeprem, şu an 18 yaşındaki M.Y.'ye çocuk yaşta sistematik cinsel istismarda bulunduğunun ortaya çıkmasının ardından gözaltına alındı.
Mezopotamya Ajansı’nın (MA) haberine göre Diyarbakır Savcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında Yeprem, Totana Mahallesi'nde gözaltına alınarak ifadesinin alınması için Kulp Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.
M.Y. ise ifadesine başvurulmak üzere Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.
Ajans üç gün önce yayımladığı haberinde Totana kırsal mahallesinin günlerdir cinsel saldırı iddiasıyla çalkalandığını, iddialara göre kendisini "şeyh" olarak gösteren köy imamı Mehmet Latif Yeprem’in M.Y.'ye (18) çocuk yaşta sistematik cinsel saldırıda bulunduğunu yazmıştı.
Habere göre olay, M.Y.nin aynı mahalleden olan ve İstanbul'da görev yapan polisle nikah kıyacağı süreçte ortaya çıktı. Nikah iptal edilirken, M.Y. ile imam arasında geçen bir diyaloğun ses kaydı ortaya çıktı.
Birçok köy sakininin WhatsApp üzerinden birbiriyle paylaştığı ses kaydına göre M.Y., nikah kıyacağı polisin evlilik öncesi araştırma yaptığını ve geçmiş mesajlara ulaştığını söylüyor. M.Y. "İstemiyordum, zorla yaptın. Küçüğüm, bana kimse inanmaz" ifadelerini kullanıyor. Ayrıca kendisinin öldürülebileceğini dile getiriyor.
"Benim ismimi nasıl biliyor" diye soran Yeprem ise, bir yandan olayı inkar ediyor, diğer yandan "şeytana uyduğunu" söylüyor. Polisin herhangi bir test yapıp yapmadığını M.Y.'ye soran Yeprem, devamında şu ifadeleri kullanıyor: "Benim üstüme atma, katlime neden olursun. Şeytan bizi kandırdı. ‘Biz bir şey yapmadık’ dersin. Eline ayağına kapan, bizi kötü etme. Rezil olacağız. Sadece mesajlaştığımızı söyle. Ona söyle eğer kapatmazsa adam ölür."
Ses kaydının yayılması üzerine Yeprem, köyden bazı kişilerle bir araya gelerek, yaşananların "iftira" olduğunu ileri sürdü, “bunu da atlatacağız" ifadelerini kullandı.
Haberde Yeprem’in AKP'ye yakınlığıyla bilinen bir isim olduğu, sık sık AKP etkinliklerine katıldığı, 10 yıldan fazla bir süredir de söz konusu köyde imamlık yaptığı kaydedildi.
***
Bu silahlar nereye taşınıyordu: İstanbul'da bir kamyonetten binden fazla silah çıktı
İstanbul'da silah sevkiyatı yapılacağı ihbarı üzerine takibe alınan bir kamyonetten 1021 tabanca çıktı. Olay sonrası sadece bir şüpheli tutuklandı.
Son dönemde yaşanan silahlı saldırıların ardından silah bulmanın kolaylığı da tartışma konusu olurken, İstanbul'dan ilginç bir haber geldi. DHA'nın haberine göre, Eyüpsultan İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri, yüklü miktarda silah sevkiyatı yapılacağı yönündeki ihbar üzerine çalışma başlattı. Ekipler tarafından durdurulan kamyonetteki aramada 1021 adet tabanca, 632 adet tabanca gövdesi, 632 adet tabanca üst kapağı ele geçirildi. Olay sonrası bir şüpheli tutuklanırken, olayın arka planına, silahların kimlere sevk edildiğine dair hiçbir açıklama gelmedi.
***
Palantir ve bir savaş tüccarının manifestosu -Cem Demirok-
Palantir'in paylaştığı 22 madde, ABD hegemonyasının krizlerine teknoloji tekelleri cephesinden verilen siyasi bir yanıt, hatta bir "tekno-emperyalist" doktrin niteliği taşıyor.
Silikon Vadisi kamuoyunda genellikle yapay zekâ, algoritma veya veri analitiği gibi nötr ve teknik terimlerle anılıyor. Uzun bir süredir de dünyayı daha “bağlantılı” ve özgür bir yer haline getirdiği iddiasının arkasına saklanıyor. Ancak geçtiğimiz gün ABD merkezli yazılım ve veri şirketi Palantir’in CEO’su Alex Karp tarafından paylaşılan 22 maddelik “Teknolojik Cumhuriyet” manifestosu, bu utangaç teknoloji şirketleri çağının kapandığını ilan eder nitelikte.
Palantir aslında ne iş yapar?
Meseleye aşina olmayan okurlar için öncelikle şu tespiti yapmakta fayda var: Palantir sıradan bir teknoloji girişimi değil.
Ogün Eraltay’ın soL Haber'de yayımlanan ve şirketin CIA destekli kuruluş öyküsünü, dünya çapındaki kitlesel gözetim faaliyetlerini ve Gazze'deki sivil katliamlarında yapay zekâ sistemlerinin nasıl kullanıldığını anlatan kapsamlı yazısına, Palantir'in gerçekte ne olduğuna dair daha detaylı bilgi edinmek için başvurulabilir.
Özetle şirket, sahip olduğu veri analizi teknolojilerini; kimin tutuklanacağını, sınır dışı edileceğini veya hangi binanın bombalanacağını belirleyen ölümcül algoritmalara dönüştürerek, doğrudan burjuva devletlerinin kendisine, istihbarat örgütlerine ve Pentagon’a satarak para kazanıyor.
Ayrıca sıradan bir vatandaş olarak Palantir’e günlük hayatta maruz kalmama olasılığımızın bulunmadığını da unutmamak gerekiyor. Reklam engelleyici kullanarak, web sitelerindeki çerez (cookie) politikalarını reddederek veya telefonunuzdan birtakım uygulamaları silerek Palantir’in radarından çıkmanız imkânsız.
İşte böylesi karanlık bir sicile sahip olan Palantir'in paylaştığı 22 madde, ABD hegemonyasının krizlerine teknoloji tekelleri cephesinden verilen siyasi bir yanıt, hatta bir "tekno-emperyalist" doktrin niteliği taşıyor. İktisatçı Yanis Varoufakis’in de isabetli teşhisiyle, bu metin aslında elitlerin dünyayı kendi mülkleri gibi yönetmek istediği bir tür "tekno-feodalizm" manifestosu.
***
Manifestonun özetini dört ana başlık altında toparlayabiliriz.
1. Tüketim Teknolojisinin Reddi ve Yeni Bir Gözetim Düzeni
Metinde dikkat çeken ilk nokta, Palantir’in Apple, Google veya Meta gibi şirketlerin temsil ettiği tüketici odaklı teknoloji modeline açtığı savaş oluyor. Buradaki itiraz elbette ki antikapitalist bir tüketim eleştirisi değil.
Google’ın kullanıcılarına ücretsiz e-posta hakkı sunması, Apple’ınsa yalnızca çeşitli uygulamalardan oluşan içeriği “yumuşak güç” olarak tanımlanıyor ve en parlak mühendislik beyinlerinin tüketiciye yönelik bu "uygulama zorbalığına" harcanmasına isyan ediliyor.
Ardından da diplomasinin dahi sınırına gelindiği bu siyasal konjonktürde, Batı'nın (kastedilen özünde ABD emperyalizmi oluyor) ancak "sert güç" ile ayakta kalabileceği ilan edilerek; teknolojinin ve mühendisliğin artık siyasete, daha doğrusu savaş sanayiine yönelmesi gerektiği ileri sürülüyor.
2. Nükleer Çağın Sonu ve "Kârlı" Ölüm Makineleri
Manifestonun önermesi oldukça net: Nükleer silahlara dayalı caydırıcılık çağı bitmiştir; yeni çağın caydırıcı gücü yapay zekâdır.
Yapay zekânın savaş alanındaki kullanımı hâlâ küresel bir etik tartışma konusuyken, Palantir’in bu tartışmayı da bir “tiyatro” olarak nitelendirerek kestirip attığını görüyoruz. Asıl meselenin yapay zekâ destekli katil robotların inşasından muazzam kârlar elde etmek olduğu ise ortada.
Manifestonun 17. maddesine geldiğimizde şiddet suçlarıyla mücadele bahanesiyle bu teknolojilerin ABD şehirlerinde de kullanılmasının talep edildiğini görüyoruz. Bu durum, Gazze'de test edilen "laboratuvarın" kendi ülkelerindeki sivil özgürlükleri yok etmek için kullanılacağının da sinyalini veriyor.
3. Sınıfsal Savaş ve II. Dünya Savaşı Düzeninin İptali
Metnin en cüretkâr hamlelerinden biri ise jeopolitik ve askeri alanda yapılıyor. Palantir, II. Dünya Savaşı sonrasında pasifize edilen Almanya ve Japonya’nın acilen yeniden silahlandırılması gerektiğini savunuyor. Varoufakis'in deyişiyle bu, faşist militarizmin aklanmasından başka bir şey değil.
Daha çarpıcı olanı ise, "herkesin bedel ödemesi" kisvesi altında zorunlu askerliğin geri getirilmesinin istenmesi. Yani elitler ve sermayedarlar güvenli malikânelerinde Palantir hisselerinden kâr elde etmeye devam ederken, toplumun yoksul kesimleri gökyüzündeki katil dronların hedefi olmak üzere siperlere, yani ölüme gönderilmek isteniyor.
4. İdeolojik Kılıf: Kültürel Hiyerarşi, Çoğulculuk Karşıtlığı ve Milyarderlerin Kutsanması
Metnin son bölümüne geldiğimizde, bu militarist teknokratik vizyonun ideolojik zeminini görüyoruz. Son yıllarda ABD’de söylemsel düzeyde de olsa yaygınlaşan ve "her kültür eşittir" önermesini savunan kapsayıcılığa sert bir saldırıda bulunuluyor.
"Kapsayıcılık" adına içi boş bir çoğulculuğa saplanıldığı iddia ediliyor ve açıkça bazı kültürlerin harikalar yaratırken bazılarının işlevsiz, gerici ve zararlı olduğu söyleniyor. Bu sözde kültürel eleştirisinin, aslında Batı merkezli olmayan her şeyi gericilikle damgalayan sömürgeci bir hiyerarşinin yeniden inşası olma niteliği taşıdığını söyleyebiliriz.
Metinde bununla da yetinilmeyip, Elon Musk gibi milyarderlerin sadece zenginleşmekle kalmayıp dünyaya yön verecek "büyük anlatılar" kurmalarının alkışlandığını da görüyoruz. Siyasetten duygusal veya ruhsal bir anlam beklemenin hata olduğu söylenerek, devletin "liyakat" adı altında denetlenemeyen vizyoner milyarderlerin ve teknokratların oyun sahasına dönüştürülmesi gerektiği savunuluyor.
Manifestoyu vatanseverlik ve sivil görev sosuna bulanmış bir "burjuva devlet aygıtını şirket lehine ele geçirme" operasyonu olarak özetlesek hata yapmış olmayız. Çünkü Palantir, devletin karar alma mekanizmalarını, istihbaratını ve savaş stratejilerini kendi tekeline alarak, ulus-devlet ölçeğinde ve geri dönüşü olmayan tek taraflı bir bağımlılık yaratmayı hedefliyor.
Kararların insanlar tarafından değil algoritmalar tarafından alındığı, askerlerin ve bürokratların bu sonuçlara yalnızca "onay mührü" bastığı bir düzen dayatıyor. Yani manifesto kârın ve gücün tamamen Palantir'in kasasına aktığı, riskin ve ölümün ise yoksul halkın sırtına yüklendiği, bildiğimiz silah tüccarı iş modeli, ideolojik bir metin olarak pazarlanmaya çalışılmış.
Lenin’i doğrulayan tablo
Meseleye daha geniş bir siyasi perspektiften baktığımızda tekelci devlet kapitalizminin yapay zekâ ile güncellenmiş ve alabildiğine çıplak biçimde gördüğümüzü söylemek mümkün.
Öyle ki Lenin’in emperyalizm tahlilinde altını çizdiği "devlet aygıtı ile dev tekellerin kaynaşması" süreci, bugün Silikon Vadisi ve Pentagon ekseninde yepyeni bir boyut kazanıyor. Palantir’in siyasete bu denli açık ve saldırgan bir şekilde soyunmasının temel nedenini ise emperyalizmin içinde bulunduğu hegemonya krizinde aramak gerekiyor.
Palantir'in kapitalist sistemde var olduğu söylenen ama birer illüzyondan ibaret olan demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi kavramların yerine doğrudan şiddeti ve zorunlu askerliği önerme cesareti, bu krizin bir itirafı niteliğinde. Parlamento yapamıyor, biz yapabiliriz deniyor. Burjuva devlet aygıtı, mutlak bir teknolojik bağımlılığa sürüklenerek sistemin tüm sinir uçları doğrudan algoritmalara bağlanmaya çalışılıyor.
Tüm bu tablodan çıkarmamız gereken en net sonuçsa şu: Karşımızdaki tehdit, yoldan çıkmış birkaç milyarderin etik dışı faaliyetleri veya salt bir "veri gizliliği" sorunu değil. Ayakta kalmak için savaşa, soykırımlara ve toplumun topyekûn gözetim altına alınmasına ihtiyaç duyan şey bizzat kapitalist sistemin kendisidir.
Teknoloji, sermayenin elinde insanlığı boyunduruk altına alan ve yoksulların zenginler olmadan yaşayamayacağını meşrulaştıran devasa bir silaha dönüşmüş durumdadır.
Haliyle Palantir ve benzeri tekellerin inşa ettiği bu "tekno-emperyalist" distopyayı durduracak olan şey de, şirketleri etik değerler üzerine bir tartışmaya davet etmek ya da serbest piyasanın kendi kendini düzenleyeceğine dair liberal fanteziler üretmek olmayacaktır. Çözüm, bu savaş ve gözetim makinesini var eden kapitalist üretim ilişkilerine ve emperyalizme karşı, sömürülenlerin örgütlü gücüyle verilecek bir siyasi mücadeleden geçiyor.
/././
Lavrov: Avrupa orduları yeniden Nazi bayrakları altında toplanıyor.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Ortadoğu’daki krizin ABD ve İsrail’in saldırganlığıyla derinleştiğini belirtti. Lavrov, Filistin devletinin kurulma olasılığının giderek zayıfladığını söylerken, Almanya ve bazı Avrupa ülkelerinde “Nazi ideolojisinin yeniden canlandırıldığını” kaydetti.
Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Kolektif Güvenlik Antlaşması Örgütü (KGAÖ) Parlamenter Meclisi’nde yaptığı açıklamalarda Ortadoğu’daki gelişmelerden Avrupa siyasetine, Rusya’nın uluslararası konumundan Avrasya’daki güvenlik mimarisine kadar birçok başlıkta değerlendirmelerde bulundu. Lavrov, Ortadoğu’da kaos yaratan güçlerin temel hedeflerinden birinin "İslam dünyası içindeki ayrışmayı derinleştirmek" olduğunu söyledi. Bölgedeki krizin yalnızca yerel sonuçlar doğurmayacağını savunan Lavrov, Körfez’deki gerilimin KGAÖ coğrafyasını da etkileyeceğini belirtti. Lavrov, “Körfez’deki kriz, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik sebepsiz saldırganlığıyla tetiklendi” dedi. Aynı süreçte Lübnan’daki savaşın sürdüğünü, Suriye’ye yönelik düşmanlıkların genişlediğini ve Filistin halkının Gazze ile Batı Şeria’daki trajedisinin derinleştiğini söyleyen Rus bakan, bu tablonun Avrasya bölgesini de doğrudan etkileyeceğini ifade etti.
'Filistin devleti kurma ihtimali giderek ortadan kalkıyor'
Lavrov konuşmasında Filistin meselesine de özel yer ayırdı. Coğrafi gerçekliğe bakıldığında bağımsız bir Filistin devleti kurma ihtimalinin giderek yok olduğunu savunan Lavrov, İsrail’in de artık açık biçimde Filistin devletine karşı çıktığını söyledi. Lavrov, İsrail tarafından yalnızca “genişletilmiş sınırlara sahip İsrail devleti” fikrinin savunulduğunu belirterek, mevcut gidişatın Filistin halkı açısından daha da ağır sonuçlar yaratacağı uyarısında bulundu.
'Avrupa Nazi bayrağı altında toplanıyor'
Rus bakanın açıklamalarında Avrupa’ya yönelik sert suçlamalar da yer aldı. Lavrov, Nazi ideolojisinin ve Nazi uygulamalarının bugün yeniden canlandırıldığını belirterek özellikle Almanya’ya, Baltık ülkelerine, Finlandiya’ya ve Ukrayna’ya işaret etti. Lavrov, Sovyetler Birliği’ne karşı Hitler Almanyası’nın safında yer alan ülkelerin bugün yeniden benzer bir çizgide birleşmeye çalıştığını kaydetti. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’in Avrupa’yı Rusya’ya karşı yeni bir savaşa hazırladığını söyleyen Lavrov, Avrupa Birliği yönetiminin de bunu “Avrupa değerleri” olarak sunduğunu belirtti. Lavrov, bu durumun, Avrupa ordularının yeniden “Nazi bayrakları altında” birleştirilmek istenmesi anlamına geldiğine dikkat çekti.
'Rusya’nın ahlaki liderliğine ihtiyaç artacak'
Konuşmasında Rusya’nın küresel rolüne de değinen Lavrov, mevcut kriz sona erdiğinde Rusya’nın “ahlaki liderliğine” her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulacağını savundu. Lavrov, Rusya’nın "eşit ve bölünmez güvenlik" ilkesine dayalı yeni bir Avrasya güvenlik mimarisinin oluşturulmasında aktif rol oynayacağını belirtti. KGAÖ’nün de bu yapının temel dayanaklarından biri olabileceğini savundu.
NATO’ya karşı KGAÖ vurgusu
Batı’yı “gayrimeşru güç kullanmakla”, “yeni sömürgeci dayatma ve yağma yöntemlerine başvurmakla” suçlayan Lavrov, KGAÖ ülkelerinin ise uluslararası hukukun evrensel normlarına bağlı kalacağını ifade etti. NATO ile KGAÖ'yü karşılaştıran Lavrov, ittifak içinde NATO’daki gibi bir “cop disiplini” bulunmadığını söyledi. Aynı sert disiplin anlayışının Avrupa Birliği içine de yayıldığını belirten Lavrov, Brüksel bürokrasisinin seçilmiş hükümetlere kendi çizgisini dayattığını vurguladı.
***
Almanya’da 'krizden çıkış reçetesi': Otomobilden tanka, fabrikadan savaş sanayisine
İhracata dayalı sanayi modelinde derin bir tıkanma yaşayan Almanya’da, otomotivdeki çöküş ve üretimdeki gerileme savaş sanayisine yönelişle aşılmaya çalışılıyor. Berlin, kapanan ya da küçülen sanayi kapasitesini Avrupa’nın yeniden silahlanma hamlesine bağlayarak yeni bir birikim alanı yaratmayı hedefliyor.
Almanya, uzun yıllar boyunca Avrupa kapitalizminin üretim üssü olarak gösterildi. Ancak Çin rekabeti, talep daralması ve ihracat modelinin aşınmasıyla birlikte ülke, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en uzun durgunluk dönemlerinden birine girmiş durumda.
Wall Street Journal’ın haberine göre, Berlin şimdi bu yapısal krize savaş sanayisini büyüterek yanıt vermeye çalışıyor.
Gazetenin aktardığı verilere göre Almanya’da imalat sanayisinde her ay yaklaşık 15 bin iş ortadan kalkıyor. Bu kayıp, bir zamanlar ülke ekonomisinin belkemiği sayılan otomotiv sektöründe daha da görünür hale geldi. Mercedes-Benz’in 2025 kârı yüzde 49 düşerken, Volkswagen aynı dönemde kârının yüzde 44 gerilediğini açıkladı ve 2030’a kadar Almanya’da 50 bin kişiyi işten çıkarma planını duyurdu.
Porsche’de ise tablo daha da çarpıcı. Şirketin faaliyet kârının 2024’e göre yüzde 98 gerilediği belirtiliyor. Zaten modern tarihinin en kötü dönemlerinden birini yaşayan şirket için bu düşüş, Alman otomotiv sanayisindeki çözülmenin boyutunu gözler önüne seriyor.
Sanayi geriliyor, savaş sanayisi büyüyor
Almanya ekonomisinde hizmetler sektörü toplam üretimin yaklaşık yüzde 70’ini oluştururken, imalat sanayi hâlâ yüzde 20’lik önemli bir paya sahip. Üstelik hizmetlerin de kayda değer bir bölümü sanayi firmalarına bağlı çalışıyor. Bu nedenle otomotiv ve üretimdeki çözülme, yalnızca fabrikaları değil, bütün ekonomik yapıyı sarsıyor.
WSJ’ye göre Berlin’in yanıtı, eski sanayi modelini canlandırmak değil, onun yerine yeni bir savaş ekonomisi inşa etmek. ABD’nin güvenlik garantilerinin zayıfladığı ve Avrupa’nın hızla silahlandığı bir dönemde Almanya, kendisini kıtanın "savunma sanayi omurgası" haline getirmeye çalışıyor.
Otomotiv tedarik devlerinden Schaeffler’in CEO’su Klaus Rosenfeld de bu yönelimi açıkça dile getiriyor. Şirketin artık insansız hava araçları için motorlar, zırhlı araçlar için sistemler ve askeri havacılık bileşenleri ürettiği belirtiliyor. Geçen yıl kurulan savunma biriminin, toplam 24 milyar avroluk cironun yüzde 10’unu oluşturması hedefleniyor.
Rosenfeld’in sözleri, Alman sermayesinin yeni yönelimini özetliyor: Uzun yıllardır yapılmayanın, yani “kendini savunma kapasitesinin yeniden kazanılması” gerektiği söyleniyor. Bu savunma söylemi ise doğrudan sanayinin militarizasyonuna bağlanıyor.
Berlin’in hedefi eski ekonomiyi kurtarmak değil, yerine yenisini kurmak
Habere göre Almanya hükümeti de bu dönüşümün aktif destekçisi. Ekonomi Bakanı Katherina Reiche, Avrupa’nın kendi savunmasını kurabilmesi için “güvenilebilecek güçlü bir güvenlik ve savunma sanayisi” inşa edilmesi gerektiğini söylüyor. Bakanlık, zor durumdaki üretim işletmelerinin savunma yüklenicilerine dönüştürülmesini teşvik ediyor.
Bu kapsamda hükümet, mevcut üretim sahalarının başka sektörlerden koparılarak savunma sanayisine uyarlanmasını destekliyor. Alman savunma sanayisi derneği BDSV tarafından kurulan ve farklı sektörlerdeki şirketlerle askeri tedarik zincirlerini eşleştiren bir platform da Ekonomi Bakanlığı tarafından finanse ediliyor.
Böylece boş kalan fabrika alanları, işten çıkarılan nitelikli işçiler ve küçülen sanayi tesisleri, büyüyen tek alan olarak sunulan savaş sanayisine yönlendiriliyor. Haberde Berlin’in yaklaşımı için açık biçimde şu çerçeve çiziliyor: Eski ekonomiyi diriltmek yerine onun yerine yenisini koymak.
Volkswagen’den Demir Kubbe bileşenine, Patriot’tan Ukrayna mühimmatına
WSJ’nin aktardığına göre Volkswagen, 2027’den itibaren İsrail’in Demir Kubbe sistemine parça üretmek amacıyla İsrailli şirketlerle görüşmeler yürütüyor. Almanya’daki çok sayıda şirketin de Ukrayna için silah ve mühimmat üretimini artırmak üzere üçüncü vardiyaya geçtiği belirtiliyor.
Bugüne kadar yalnızca ABD üretimi olan Patriot önleyici füzelerinin de artan talep nedeniyle yakında Almanya’da üretilmeye başlanacağı ifade ediliyor. Avrupa’daki savunma teknolojisi girişim sermayesinin neredeyse yüzde 90’ının Alman şirketlerine akması da bu yönelimin mali altyapısını gösteriyor.
Savunma harcamalarındaki büyümenin arkasında ise "Rusya korkusu" ve giderek daha düşmanca hale geldiği söylenen küresel ortam gerekçe gösteriliyor. Son düzenlemelerle birlikte savunma şirketlerinin sermaye piyasalarına erişimi kolaylaştırılırken, kamu ihaleleri ve finansman programlarıyla yaklaşık 1 trilyon avroluk bir savunma fonunun önü açılmış durumda.
Krizi fırsata çevirenler: İşten çıkarma yerine askeri üretim
Haberde öne çıkarılan örneklerden biri de, 162 yıllık motor üreticisi Deutz. Şirketin CEO’su Sebastian C. Schulte, Rusya-Ukrayna savaşı başlamadan kısa süre önce göreve geldiğini ve savaşla birlikte derinleşen kriz koşullarında şirketi dönüştürmenin temel görevi haline geldiğini söylüyor.
Deniz savunma sanayisinden gelen Schulte, motor ve madencilik ekipmanları için çalışan tedarik zincirlerinin askeri sanayi için de kullanılabileceğini savunuyor. Deutz, bugün Suudi Arabistan’ın kullandığı Patriot sistemlerine güç üreten motorlar sağlıyor; ayrıca çeşitli insansız sistemler ve zırhlı araçlar için üretim yapıyor.
Şirket savunma girişimlerini satın alırken, daha önce deneyimi olmadığı alanlara da yatırım yaptı. Schulte’ye göre bu tercih sonuç verdi: Otomotivdeki birçok şirketin aksine Deutz kitlesel işten çıkarmaya gitmedi, işçiler savunma üretimine kaydırıldı ve şirket geçen yıl gelirlerini yüzde 15 artırdı.
***
Merkez Bankası'nda dikkat çekici ayrılık: Yeni Şafak manşeti sonrası, faiz kararı öncesi...
Birkaç hafta önce yaptığı açıklamada seçim sürecinin para politikası kararlarını etkilemeyeceğini savunan Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Cevdet Akçay görev süresi dolmasına iki yıl kala “yaş haddi” nedeniyle görevinden ayrıldı.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Başkan Yardımcısı Dr. Osman Cevdet Akçay, "yaş haddi" nedeniyle görevinden ayrıldı.
Henüz görev süresinin bitmesine iki yıl olan Cevdet Akçay’ın ayrılık haberinin zamanlaması da dikkat çekti.
Yeni Şafak gazetesi bugün AKP’nin büyük ekonomik yıkımının tüm faturasını Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e kesen bir manşetle çıkarak “Şimşek'in enflasyonla mücadele programı çöktü” başlığını atmıştı.
Akçay’ın görevden ayrılması aynı zamanda Merkez Bankası’nın perşembe günü açıklayacağı faiz kararı öncesine denk geldi.
Merkez Bankası’nın internet sitesinde herhangi bir açıklama yapılmadan Akçay’ın ismi kaldırıldı.
'Seçim süreci para politikası kararlarını etkilemez' demişti
28 Temmuz 2023’te göreve getirilen Akçay, “rasyonel para politikasına dönüş süreci” diye adlandırılan Şimşek döneminin öne çıkan isimlerindendi.
Akçay birkaç hafta önce katıldığı bir etkinlikte seçim sürecinin para politikası kararlarını etkilemeyeceğini savunarak "Seçim dönemi beni sıfır ilgilendiriyor. Maliye politikası genişlerse ben (para politikası olarak) daha fazla sıkılaştırırım" demişti.
***
Maraş ve Urfa'daki saldırıların ardından okullar haftaya nasıl başladı: Öğretmenlerde endişe ve kaygı, okullarda tenhalık...-Özkan Öztaş-
Urfa Siverek ve Maraş'ta yaşanan saldırıların ardından okullar açıldı ancak sıralar önemli oranda boş kaldı. Milli Eğitim Bakanlığı'nın sorunları çözmek yerine okulları duayla açması tepki çekerken, soL'a konuşan öğretmenler, yaşadıkları kaygıyı ve güvensizliği anlattı.
Geçtiğimiz hafta önce Urfa ardından da Maraş'ta yaşanan okul saldırılarından sonra hem öğretmenler iş bırakma eylemi yapmış hem de birçok veli çocuklarını okula göndermekten imtina etmişti.
Yaşanan bu sürecin ardından eğitimde yeni hafta bugün Milli Eğitim Bakanlığı'ndan okullara gönderilen talimat gereği okunan dualarla açıldı.
soL'a konuşan öğretmenler tabloyu en yalın haliyle aktardı.
'Bizim sınıfın mevcudu 33 kişi, şu an derste 6 kişiyiz'
Can öğretmen Mersin'de görev yapıyor. Kendisi ilkokulda çalışıyor ve sabah karşılaştıkları tabloyu şu sözlerle anlatıyor: "Sabah okullar talimatla Kuran okutularak açıldı. Bu iyi gelen bir şey değil. Zaten velilerin, öğretmenlerin ve öğrencilerin psikolojisi iyi değil. İnsanlar kaygıyla bakıyor meseleye. Bizim sınıfın mevcudu 33 kişi, şu an derste 6 kişiyiz. Hem esas sorunu görmek istemiyorlar hem de sorunu çözmek adına tuhaf işlere imza atıyorlar. Böyle olunca da veliler öğrencileri göndermek istemiyorlar. Süreci dua okuyarak normalleştiremiyorlar. Bu, sorunu kanıksadıklarını gösteriyor."
'Öğrenciler kaygılı ama çaresiz'
Aysel öğretmen Adana'da görev yapıyor.
Bulunduğu okulda katılım konusunda radikal bir azalma olmadığını ama öğrencilerin gündeminde haliyle geçtiğimiz hafta yaşanan tartışmalar olduğunu söylüyor: "Bizim okul biraz sıkıntılı okullardan. Yani okulda tartışmaların, kavgaların eksik olmadığı bir meslek okulu. Bazen çantalardan çıkan şeyler disiplin konusu oluyor. Bizim okulda ciddi bir azalma yok. Ancak herkes kaygılı. Öğrenciler de veliler de biz öğretmenler de... Öğrenciler konuşup duruyor, yok ölmemiş çocuk, hocam şuradan yazmışlar, efendim çocuk aslında önceden şunları söylemiş. Bizde dua okutulmadı bugün. Pas geçti okul yönetimi o ayrıntıyı. Normal İstiklal Marşı okundu. Çocukların kaygısı var, endişe ediyorlar korkuyorlar ama yapacak bir şey de yok. Okullarda rehber öğretmenlerin varlığı ve kıymeti şimdi daha iyi anlaşıldı sanırım."
'Öğretmenlerin çoğu rapor aldı'
Merve öğretmen Maraş'ta görev yapıyor.
Olayın yaşandığı kentte olmanın verdiği ağırlıkla eğitim sistemindeki sorunlara dikkat çekiyor: "Ailem geldi yanıma memleketten. Bir nevi psikolojik destek vermeye geldiler. Yarın gidecekler. Şimdiden düşünüyorum ne yapacağım diye. Bu benim ilk görev yılım. Sendikanın çağrısıyla zaten iş bıraktık geçen Çarşamba'dan sonra ama ben izin aldım mesela bu haftaya başlarken. Doktor yüzüme baktı, neyin var dedi, bir şeyim yok ama gidemiyorum hocam, iyi değilim dedim. Herkes az biraz farkında durumun. Birçok arkadaşım da izin veya rapor aldı. Açık konuşayım, kimse kendini güvende hissetmiyor. Yok efendim x-ray cihazı diyorlar, bilmem ne diyorlar. Eğitim çürümüş gitmiş. Öğretmenlik mesleğinin itibarı yok. Öğrenciler okulda değil, sanayide öğreniyor hayatı ve büyümeyi. Korkarım ki sorunun temeline inmediğimiz sürece bunları konuşmaya devam edeceğiz."
'Enkaz altında kalan depremzedelere sela okumaktan ne farkı var bunun'
Mehmet öğretmen ise Antalya'da görev yapıyor.
Kendisi bugün dua okuyacaksın diyen okul idarecileriyle tartışmış. Mehmet öğretmen, "zaten doğru bulmadığım şeyi bir de bana yaptıracaklar, Allah aşkına enkaz altında kalan depremzedelere sela okumaktan ne farkı var bunun" diye tepki gösteriyor.
Mehmet öğretmen sözlerine şöyle devam ediyor: "Mesela şimdi fotoğraf çeksem anlaşılmaz. Okulumuz kalabalık bir okul ama yarısı gelmedi desem abartmış olmam. Yine kalabalık okul, derslerde sınıfların yarısı, bazı dersliklerin de üçte ikisi dolu. Ama bu hafta dersleri nasıl işleriz, nasıl yaparız bilmiyorum. Belki de her şeyi bir kenara bırakıp derse odaklanmak hem bizim hem öğrenciler için en iyisi.
Bugün ders başı yapan öğrenciler, öğretmenler ve velilerin tek ortak duygusu endişe ve kaygı.
Yaşanan saldırıların ardından sorunun kendisini değil de anma biçimlerine ve duaya odaklanan Milli Eğitim Bakanlığı ise sorunu görmezden gelip eğitim devam ediyor mesajı vermekle yetiniyor.
***
Trump saldırganlığına karşı Heimlich manevrası -SinanSönmez-
Bu koşullarda, Trump ve şürekasıyla birlikte Netanyahu’nun, Hürmüz Boğazı'nın kapanmasının yol açtığı karmaşa karşısında olumsuz etkilenen ülkelerin boğulmaktan ancak bir tür Heimlich manevrasıyla kurtarılması olanaklı gözüküyor. İyi de hangi güçler, ne tür manevra yapabilir?
Başlıktaki Heimlich manevrası terimi yadırganabilir. ABD”nin İsrail ile birlikte İran’a saldırısı, AB ile limonileşen ilişkiler, NATO’ya küskünlük (!), Küba’ya sürekli tehdit, bitmeyen çelişkili açıklamalar, sürekli gösterilen tehdit ve sopa, gezegenin tek hakimi rolüyle ülkelere, daha doğrusu siyasi yönetimlere verdikleri desteğe göreTrump’ın lutfettiği “aferinler” de işin çabası. Trump’ın sabıka listesini uzatmak çok kolay. Bu şahsın ve liyakatten yoksun yönetim kadrosunun uyguladığı saldırgan ve kaba emperyalist politikanın yalnızca Amerika’nın değil, yandaşlığa soyunan ülke yönetimlerinin de boğazlarında takılıp kaldığını söylemek olanaklı.
Bu koşullarda, Trump ve şürekasıyla birlikte Netanyahu’nun, Hürmüz Boğazı'nın kapanmasının yol açtığı karmaşa karşısında olumsuz etkilenen ülkelerin boğulmaktan ancak bir tür Heimlich manevrasıyla kurtarılması olanaklı gözüküyor. İyi de hangi güçler, ne tür manevra yapabilir? Doğrusu kağıt üzerinde yanıtlamak kolay gözüküyor. Ülkedeki kamuoyu baskısıyla ve Kasım ayındaki seçimlerle Trump’ın iktidarını sonlandırmak, en azından yetkilerini ve sınır tanımaz cüretkâr saldırganlığını kısıtlamak manevrayı olanaklı kılabilir.. Çünkü boğulmaktan kurtarılacak salt Trump ve yönetim kadrosu değil ABD toplumu olacaktır. Irkçı ve neofaşist akımın yükseldiği bir ülkede boğulmaktan kurtaracak eylemi yapacak olan bizzat demokrasiyi koruyacak toplumsal dinamiklerdir. Olabilir mi? New York belediye seçimlerinde Trump’ın tehdit ve yalanlarına karşın Zohran Mamdani’nin büyük başarı elde etmesi ve bizzat ırkçı, neofaşist MAGA hareketindeki fikir ayrılığı ve tepkiler dikkate alınırsa umut ışığının huzmeden sızdığını söylemek olanaklı gözüküyor.
Heimlich manevrasını yapacak ikinci grup etken uluslararası güç dengesinin sağlanmasıdır. Güç dengesinin siyasi, askeri ve ekonomik boyutları söz konusudur. Çin, Rusya ve AB akla gelmektedir. Rusya’da klasik -burjuva- demokrasi mevcut olmayıp otokratik bir rejim yerleşmiştir. Her ne kadar Hürmüz Boğazı'nın kapatılmasında sonra petrol fiyatlarındaki tırmanma Rusya’nın işine gelmiş olsa da Rusya yönetimine daha aktif rol biçmenin yersiz olduğu da ortadadır. Rusya’da ekonomik sıkıntıların artmış olduğu gözlenmektedir. Macaristan seçimlerinde Trump yönetiminin Orban’a verdiği açık desteğe karşın Putin’in dolaylı desteği dikkate alınırsa Rusya’nın ihtiyatlı davrandığı görülecektir. Ukrayna’ya karşı başlatılan sonu belirsiz savaşın Rusya’yı birçok açıdan yıprattığı somut olarak ortadayken ihtiyatın elden bırakılmaması anlaşılır bir gelişmedir.
AB ağırlıklı Avrupa ve siyasi yönetimler politik renkleri açısından bir mozaik oluşturmakta ve siyasi bütünlük sağlanamamaktadır. Britanya, Fransa, Almanya, İspanya, İtalya cumhurbaşkanı ve/veya başbakanları Trump’ın körfeze gemi yollanması ve destek verilmesi çağrısına kulaklarını tıkadıktan sonra açıkça reddetmeleri üzerine Trump’ın sergilediği tehdit, tepki ve kırgınlık kendisinin sınır tanımaz hırsının yanısıra zayıflığını kanıtlamaktadır. Mevcut kaotik koşullarda AB ve Britanya’nın küresel güç dengesi oluşturabilmesi ise olanaklı gözükmemektedir. AB ve Britanya ekonomik ve askeri yönden ülkelerine güvenilir koşulları sağlamayamaya odaklanmaktadır.
Çin uluslararası platformda ekonomik, askeri ve siyasi ilişkiler açısından ABD’ye karşı dikkate alınması gerekli tek aktör olarak öne çıkmaktadır. Bununla birlikte Çin ihtiyatlı bir politika izleyerek ABD’ye karşı doğrudan cephe almamakta, ekonomik açıdan beş yıllık kalkınma planlarının başarısına odaklanarak belirlediği hedeflere ulaşmaya kilitlenmektedir. Daha önceki bir yazıda vurguladığım üzere Çin Halk Cumhuriyeti’nin 100. kuruluş yıldönümüne denk gelen 2049’da ülkeyi “tamamıyla gelişmiş” bir konuma ulaştırma hedeflenmiştir. Bu doğrultuda iki aşamalı bir kalkınma planının uygulanması kabul edilmiştir. İlk dönem 2020’den 2035’e, ikincisi 2035’den 21. yüzyılın ortasına uzanmaktadır. İlk aşamada amaç Çin’i “müreffeh, güçlü, demokratik, kültürel olarak ileri, uyumlu ve güzel bir ülkeye dönüştürmektir. Diğer bir ifadeyle “büyük, güçlü sosyalist ülke” hedeflenmektedir. İkinci aşamada dengesiz ve eksik gelişme nedeniyle ortaya çıkacak sorunların geniş ölçekte halkın “eşitlik ve adalet, güvenlik, daha iyi bir çevre”ye olan ihtiyaçlarının giderilmesiyle çözüme kavuşturulması hedef olarak belirlenmiştir. Bu doğrultuda ilerlemekte kararlı gözüken ÇKP (Çin Komünist Partisi) ve devlet üst yönetimi aynı zamanda silahlı kuvvetleri güçlendirmekte ve ileri teknolojiyle donatmaktadır. ABD'nin İsrail ile birlikte uluslararası düzeyde yol açtığı kaotik ortam, belirsizlik ve ekonomik maliyet Çin’i de etkilemektedir. Hürmüz Boğazı'nın kapanması nedeniyle petrol teminindeki aksamanın sanayi sektöründeki yol açacağı sorunların üstesinden gelebilmek için sanayide ihracata yönelik elektrik bazlı ürünlerin (otomotiv sanayisi) üretimi daha da ağırlık ve öncelik kazanmıştır. Ancak ABD ve Avrupa’nın gümrük vergilerini yükseltmesinin ötesinde küresel düzeyde ekonomik büyümede düşme ve ihtiyatlı olma eğilimi ihracatı olumsuz yönde etkileyebilecektir. Ayrıca Çin’de inşaat sektöründe ortaya çıkan krizin ardından altyapı yatırımlarındaki yavaşlamaya bağlı olarak demir-çelik sanayinde aşırı üretim kapasitesinin törpülenmesi sosyal maliyete yol açmış olduğunu da belirtmek gerekiyor.
Yazıya başlarken sorulan soruya kolaycı yanıt vermek güç gözüküyor. Çünkü sorun yalnızca Trump ve niteliksiz yönetim kadrosu değil. Bu koşullarda saldırganlığı, tehditleri ve sürekli çelişkili beyanları usandırıcı olmanın ötesinde dünyayı kaotik ortama ve tehlikeli dönemece getiren ABD yönetimi silahlı gücüne, finansal olanaklarına ve Amerika kökenli Çok Uluslu Şirketlere özellikle de ileri teknoloji-yapay zekâ alanında faaliyet gösteren şirketlere güvenmektedir. Silahlı gücün dışındaki ögelerin güvenilirliği tartışmalıdır. Özünde örtülü olarak süren hegemonya mücadelesinde ABD yönetiminin fiili veya potansiyel kozları Çin’e karşı yeterli olabilir mi? Çünkü sorun kapitalist-emperyalist sistem olduğu için manevrayla ancak sistemin arızaları giderilebilir. Kapitalist-emperyalist sömürü ve saldırganlığa karşı koyarken Amerikan hegemonyasının belirli ölçüde sarsılmış, yıpranmış, gerilemiş olduğunu ancak ABD’nin küresel güç olmaktan çıktığını, bir tür “kağıttan kaplan” olduğunu ileri sürmenin yanılgıya yol açacağını düşünmekteyim.
Sorun yalnızca Amerika’nın mevcut yönetim kadrosu mu?
ABD’deki iki partili sistemde başkanlık koltuğuna oturan siyasetçilerin politikalarında kuşkusuz farklılıklar bulunmaktadır. Ancak değişmeyen ortak payda emperyalist politikaların vazgeçilmez olmasıdır. Dostluk, koruyuculuk maskesi altında, birlikte bir benzetmeyle farklı derecelerde ülkelerin, toplumların hücrelerine kadar girerek deformasyona yol açma söz konusudur. Örnek olarak uzaklara değil bizzat kendi ülkemize odaklanmamız yeterlidir.
/././
Devrim, gazetecilik ve muhalefet -Ricardo Ronquillo-
Küba’da özel basını savunanları okurken ya da dinlerken insanın içi ister istemez sızlıyor. Çünkü bu kişiler, utanç verici bir gururla ABD’nin bazı ajansları tarafından fonlandıklarını dört bir yana ilan ediyorlar. Üstelik bu ajanslar, araştırmalarla açık bir şekilde ortaya konduğu üzere, CIA ve diğer kurumların küresel hegemonya projeleri için kullandıkları, istedikleri hükümetleri kurup devirmekten başka bir işlevi olmayan paravan yapılardır.
Nedendir bilinmez, belki de başkası adına utanma duygusundandır, beş sene önce Florida’da Donald Trump’ın başrolünü oynadığı plattist1 seçim gösterisinde şahit olduğum görüntüler ve tuttuğum notlar hafızamdan silinmiyor. Başrol Trump’ındı; perde arkasında ise, o günden bu yana Trump’ın Küba’ya yönelik takıntılı saldırılarını destekleyip körükleyen Kübalılardan oluşan utanç verici bir set ekibi vardı.
Yedi düvel tarafından maaşa bağlanan bu kişilerin, en yakın akrabalarının bile hakkında iyi konuşmadığı bir devlet başkanına şirin görünmek için köle edasıyla, komik İngilizceleriyle konuşup çaba sarf etmeleri insanın gerçekten içini acıtıyordu. Kendi ülkelerine, ülkelerinin liderlerine ve Küba kurumlarına her türlü çamuru atarken, imparatorun kendisi onları uzaktan izlemekle yetiniyordu.
Ulusal kimliğin ve siyasal tanımların henüz yoğun bir kafa karışıklığı sisinde belirsizleştiği dönemlerde bile, öncü yurtseverler filizlenmekte olan Küba bağımsızlıkçılığına böylesi bir yüzsüzlükle sırtlarını dönmezlerdi.
Bu tutumların, José Martí’nin Küba’yı sevdiği aynı şefkatle Küba’yı seven herkes üzerinde bıraktığı duygu şudur: Doral Jesús Worship Center kilisesinin şüpheli “göksel” çatıları altında toplananlar, aslında seçmenleri mideye indirmek üzere tasarlanmış, çift başına 580 bin dolarlık pahalı bir yemeğin yalnızca ilk lokmasından ibaretti. Bu yemeğin amacı ise, milyarderin Beyaz Saray’daki iktidarlarını koruyarak dünyayı hâlihazırda içinde bulunduğu etik, ahlaki ve uygarlık krizinde bir çöküşe doğru taşımasıydı.
Söz konusu etkinliğin siyasal bayağılığı ve sığlığı, harika bir zamanlamayla, bizimki gibi bir ulusta hafıza yitiminin ne denli ciddi tehlikeler barındırdığını bir kez daha hatırlattı. Dahası, ulusal özgürlük düşleri açısından daha da affedilmez bir gerçeği açığa çıkardı: Bencillik ya da kirli çıkarlar, saflık, cehalet ya da açık manipülasyon yüzünden, hele ki bugün Beyaz Saray’ı yöneten böylesi bir şahıs varken, ABD’nin “iyi komşuluk”2 masalıyla bir ülke projesi kurulabileceğini sananların varlığı idi.
O hazin sahne, José Martí’nin 14 Mart 1892 Cumartesi akşamı alacakaranlıkta yaşadığı heyecanla karşılaştırılabilir: O an, henüz taze mürekkebin lekeleriyle kaplı ellerinde, basılı sayfanın sıcaklığı ruhunu sevinçle doldururken, Marti Patria (Vatan) gazetesinin ilk sayısını tutuyordu. O’nun ve devrimci fikirlerle dolu o “müsrif evladın” doğumuna eşlik eden ekibin inancı öylesine büyüktü ki, paketler dağıtıma hazır hâle gelmeden kimse ne çekilip gider ne de dinlenirdi. Havari (El Apóstol)3, sağlığını riske atma pahasına, New York’un soğuk gecelerinde yoldaşlarıyla birlikte yükleri omuzlardı.
Gazete henüz sancılı bir özlemden ibaretken verilen bu etik ders, aradan bunca yıl geçtikten sonra, bugün yabancı kaynaklardan gelen şaibeli finansmanları kabul eden, bunu da türlü gerekçelerle aklamaya çalışan ve yalnızca “Küba’nın kendi kendini kurtarmadaki yetersizliğini” yaymayı amaçlayan platformları kuranlar tarafından açıkça çiğneniyor.
Martí, yazar dostu Gonzalo de Quesada’ya gönderdiği bir mektupta şöyle yazar: “Eğer düşünce tarzımı açıktan ya da gizlice bütünüyle paylaşmayanlardan yardım kabul etmeye razı olabilseydim, benim öngörü ve sevgimde yekpare olan Küba ve Bizim Amerikamız için çıkaracağımız gazete çoktan çıkmış olurdu.”
Martí’nin ideallerini yalnızca yüzeysel olarak inceleyenler değil; kimi zaman bencil çıkarlar ya da boş propaganda temelinde tekrarlayarak da olsa benimsemiş olanlar da iyi bilir ki José Martí, düşünce ve eylem özgürlüğünün ancak ekonomik bağımsızlıkla güvence altına alınabileceğine inanıyordu. Küba’nın bağımsızlık davası, özellikle ilhakçı niyetlerinden büyük kaygı duyduğu ABD gibi bir yabancı hükümetten mali destek kabul edecek olsaydı, borçlanmış olur ve dolayısıyla bağımlı hâle gelirdi.
Ulusal kahramanımız Marti’ye göre, ezenlerin çıkarları ve buyurgan alışkanlıklarının karşısında yer alan bir düzeni sağlamlaştırmak için ezilenlerle ortak bir dava etrafında birleşmek gerekiyordu. Bu yaklaşım, onun yeni bir baskıcı güce dönüşebilecek bir devletin yardımını kesinlikle reddetmesini gerektiren etik anlayışının temel dayanaklarından birini oluşturuyordu.
Patria gazetesinin finansmanının başlıca kaynağının Tampa, Key West (Cayo Hueso) ve New York’ta yaşayan Kübalı tütün işçileri ile diğer emekçilerin katkıları olduğu yaygın olarak bilinir ve sıkça vurgulanır. Martí, bunda bir hayırseverlik değil, bir halkın kendi özgürlüğü için bilinçli katkısını görüyordu. Bu tutum, davanın saflığını koruyan temel bir ilkeydi.
Bu nedenle, kendilerinin “bağımsız gazetecilik” yaptıklarını söyleyen ve Küba’da özel basını savunanları okurken ya da dinlerken insanın içi ister istemez sızlıyor. Çünkü bu kişiler, utanç verici bir gururla ABD’nin bazı ajansları tarafından fonlandıklarını dört bir yana ilan ediyorlar. Üstelik bu ajanslar, araştırmalarla açık bir şekilde ortaya konduğu üzere, CIA ve diğer kurumların küresel hegemonya projeleri için kullandıkları, istedikleri hükümetleri kurup devirmekten başka bir işlevi olmayan paravan yapılardır.
Bu özel medya organlarının azımsanmayacak bir bölümü ya da onların başlıca yöneticileri, Devrim’in medya organlarının yetersizlikleri ya da verimsizliğine karşı bir denge unsuru olarak kendilerini sunmakla işe başladı. Rejim değişikliğini hedefleyen yankee projelerinden uzak durduklarını iddia ediyor, bu amaçla kendilerine yönlendirilen yabancı finansmanı ve diğer destekleri aldıklarını kabul etmeyi reddediyorlardı. Hatta bazıları, fonların kullanımında “temiz” ve “şeffaf” olduklarını takipçilerine göstermek için özel alanlar dahi oluşturdu.
Siyasal maskelerin düşmesi
Son yıllarda, bu platformlardan en az ikisi, benzer tonlarla ve açık biçimde yalnızca gerçek amaçlarını değil, finansman kaynaklarını da kamuoyu önünde kabul etmek durumunda kaldı. Bunu ilk yapan El Estornudo oldu. Son günlerde ise artık açıkça karşıdevrimci bir çizgide duran El Toque, Küba’nın elindeki kanıtlar ve yaptığı baskılar sonucunda ABD hükümetinin teşvik ettiği ekonomik istikrarsızlaştırma saldırılarına hizmet ettiğini itiraf etti.
Nitekim José Jasán Nieves Cárdenas4 bunu şöyle dile getirdi: “İlgilenen herkese: Siyasal angajmanımı gizlemiyorum; ne muğlaklığa, ne eşit mesafeciliğe ne de sözde analitizme oynuyorum… Küba’daki ‘diktatörlüğün’ sona ermesini istiyorum… Mevcut siyasal rejimi değiştirmek, memleketime demokrasi, adalet ve refah getirmek için çalışıyorum. Bu amaçla, hedeflerimi paylaşan ya da en azından benimle birlikte işe yarar bir şey inşa etmek isteyen herkesle iş birliği yapıyorum. Elbette Castroculuğa, orduya ya da Komünist Parti’ye hizmet etmek için değil!”
Bu teşhirden beklenen ekonomik, siyasal ve toplumsal açıdan önemli sonuçlar arasında ilk sıraya yazılabilecek olan tam da bu itiraftır. Kanıtların yarattığı baskı, onların nihayet politik maskelerinin düşmesini sağladı. Yine de temkinli olmak gerekir; zira her zaman böyle açık itiraflar gelmez. Aynı hedefler doğrultusunda çalışıldığı hâlde, kimi zaman bilinçli olarak, kimi zaman ise safça ya da masumiyetle bu hedeflere hizmet edilebilir.
Nitekim bu “filmin” senaryosu, bir süre önce Temas dergisine verdiğim röportajda da söylediğim gibi, kitap fuarlarımızdan birinde tanıtılan ve İngiliz gazeteci Frances Stonor Saunders’ın kaleme aldığı CIA ve Kültürel Soğuk Savaş adlı kitapta ustaca anlatılmıştır.
Kitapta, Batı’da düşünce özgürlüğünün en ateşli savunucularından bazıları (George Orwell, Bertrand Russell, Jean-Paul Sartre ve Arthur Schlesinger Jr. gibi isimler) ile eski sosyalist ülkelerin tanınmış entelektüellerinin, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde Amerikan gizli servisinin sıradan araçlarına nasıl dönüştükleri gözler önüne serilmektedir.
Küba’da komünizme karşı yürütülen “yıkıcı faaliyetler” için ayrılan paralar kimi zaman açıkça ilan edilebilmekte, kimi zaman da çok çeşitli ve örtülü kanallar aracılığıyla ülkeye ulaşmaktadır. Her ne kadar bunu kabullenmekte zorlananlar, hatta bütünüyle reddedenler olsa da, bu fonlar her zaman doğrudan Amerikalıların ve onların ajanslarının ceplerinden çıkmamaktadır.
Küba’yla ilgili dikkat çekici bir örnek 1998 yılında yaşandı. 1985’te kurulan Sınır Tanımayan Gazeteciler’in (RSF)5 kurucusu ve o dönemdeki genel sekreteri Robert Ménard, ülkede olup bitenler hakkında yazmaları için gazeteciler bulmak amacıyla Havana’ya gitti.
Ne var ki gazeteci Santiago Mayor’un América Latina en Movimiento sitesinde aktardığına göre, Ménard’ın şansı pek yaver gitmedi; çünkü ilk teması, yıllar boyunca sözde “muhalefet” içinde sızmış durumda bulunan ve aynı zamanda meslektaşımız olan Küba Devlet Güvenliği ajanı Néstor Baguer’den başkası değildi.
Büyük Antiller’de büyük yankı uyandıran bu olayın, yani bu ajanların deşifre edilmesinin ardından Baguer, “son derece tarafsız” Ménard’ın kendisine yalnızca Küba hükümeti aleyhine yazdığı yazılar için ödeme teklif etmekle kalmadığını, aynı zamanda yıllar boyunca “son derece bağımsız” gazeteciliği için para ve malzeme gönderdiğini anlattı.
Santiago Mayor’un aktardığına göre, böylece örgütün başlangıçtaki amacı da açıkça çiğnenmiş oluyordu. Zira kuruluş, ilk başta sözde alternatif gazetecilik biçimlerini teşvik etmeyi, zengin ülkelerdeki basının sapmalarını ve diğer ülkelerde basın özgürlüğüne yönelik saldırıları görünür kılmayı hedefliyor gibiydi; nitekim bunu derneğin ilk başkanı Jean-Claude Guillebaud da böyle tanımlamıştı.
Aynı köşe yazarı, örgütün geçen yüzyılın 1990’lı yıllarında temsil ettiği gerçek çıkarları giderek daha açık biçimde sergilemeye başladığını da anlatır. Ménard, Kolombiyalı gazeteci Hernando Calvo Ospina ile yaptığı ve Ocean Press tarafından 2000 yılında yayımlanan Sürgündeki Küba Hareketi başlıklı söyleşide, Sınır Tanımayan Gazeteciler’in Eylül 1995’ten itibaren Küba’daki “muhalifleri” desteklediğini bizzat kabul etmiştir:
“Bir başka yıkıcı faaliyet hattı ise liderliklerin keşfedilmesi ve özellikle genç öğretim üyeleri ile Gazetecilik bölümü öğrencileri arasında bursların teşvik edilmesidir. Bu sürecin nihai aşaması, rejim değişikliği stratejisine hizmet edecek iletişim projelerinin hayata geçirilmesidir.”
Yukarıda sayılanlar, Fidel’in “sakallılarının”6 Sierra Maestra’da olduğu günlerden başlayarak yazılan son bölümlerden yalnızca birkaçıdır. Bu çizgi; öncülerden biri olan Radio Swan’dan, Radio ve TV Martí’ye ve Küba Devrimi’nin düşüşünü engellemek ya da hızlandırmak amacıyla yürütülen, kimi açık kimi örtülü diğer girişimlere kadar uzanmıştır.
Yıkıcı faaliyetlere karşı kendi dönüşümümüz
Devrim’in kamusal basınına, siyasal ve kitlesel örgütlerine karşı özel bir medya ekosistemi kurmayı hedefleyen karşıdevrimci çizgiye karşı bizi gerçekten bağışık kılabilecek tek şey, dönüştürülmesi gerekenin dönüştürülmesini teşvik etmektir. Bu alanlarda bir başka büyük ilham kaynağı ve yol gösterici olarak Ordu Generali Raúl Castro Ruz’un, Küba Gazeteciler Birliği’nin kongrelerinden birinde Gutenberg’den bile eski olarak nitelediği sorunlar birikmiştir. Buna, yeni teknolojilerin sunduğu olanakların sahiplenilmesi ya da sahiplenilememesiyle bağlantılı daha yeni sorunlar da eklenmektedir.
Bu dönüşüm doğrultusunda bugün 40 medya organı ön saflarda ilerlemektedir. Mesele, Küba’nın özgün koşullarında sosyalist inşanın yarattığı çelişkilere ulusal çözümler bulmakla birlikte; özellikle toplumun genç kesimlerinde kafa karışıklığına ve hatta hatalı kararlara yol açan, kimi gençlerin de bugün gördüğümüz üzere emperyal politikalara hizalanmasıyla sonuçlanan süreçlerin önüne geçebilmektir.
Raúl, basının işleyişine dair bu eleştirel değerlendirmeyi Komünist Parti’nin art arda yapılan üç kongresinde ve Gazeteciler Birliği’nin 1. Ulusal Konferansı’nda dile getirmiştir. Tam da bu sebeplerden dolayı harekete geçmemek sorumsuzluk olur. Bunun da ötesinde, Devrim’in temsil ettiği toplumsal adalet ve ulusal bağımsızlık projesinin kaderini belirleyen böylesine karmaşık bir olgunun gerektirdiği bütüncül ve sistemik yaklaşımla harekete geçmek zorunludur.
Unutmamalıyız ki, kamusal medya ile siyasal ve kitlesel örgütlerin oluşturduğu son derece önemli iletişim sütunu bu tür çatlaklar sergilerken, bunların karşısına Amerika Birleşik Devletleri’nden ve küresel sağdan gelen milyonlarca dolarlık fonlarla desteklenen karşıdevrimci bir medya ekosistemi ve son derece sofistike medya zehirleme laboratuvarları çıkarılmaktadır. Bunlar da Raúl tarafından 8. Kongre’deki temel değerlendirmesinde son derece açık biçimde teşhir edilmiştir.
Bu durumda biz, bir basın sistemi olarak iki yönlü bir meydan okumayla karşı karşıyayız: 20. yüzyılın basın ve kamusal iletişim modelinin sürükleyip getirdiği yapısal borçları kapatmak ve onu sözde yakınsama çağıyla eşzamanlı hâle getirmek.
Bu doğrultuda, sanal ağlarda davalarımızı nasıl savunduğumuz konusunda kimi zaman eleştirel de olsa dava kardeşimiz olarak bizi takdir eden Şilili uzman Pedro Santander’in de vurguladığı gibi; organik, etkin ve çoklu platform mantığıyla hareket eden devrimci dijital birliği teşvik etmeyi sürdürmeliyiz.
Manipülasyonla mücadele etmek için dijital ve analog dünya arasında, geleneksel ve dijital medya ile sözcüleri arasında sistemik bir karşılık oluşturmak; asimetriye rağmen kendi iletişim gücünü yaratmak; asimetrik bir senaryo çerçevesinde sezgi ve operasyonel isabetle niceliksel değişkenlerden çok niteliksel değişkenlere yatırım yapmak; mizahi yaratıcılığı geliştirmek gereklidir.
Mühim bilim insanı Agustín Lage Dávila’nın savunduğu gibi, yalnızca profesyoneller yetiştirmeye değil, aynı zamanda profesyonelleşmiş yeni tip bir gazetecilik örgütü yaratmaya da acilen ihtiyaç duymaktayız.
Bu akıcılık, doğallık, zamanlama becerisi, derinlik ve zarafet; her ne kadar herkes için olmasa da basınımızın ve iletişim sistemimizin birçok sorununa bir tür çare olabilir. Zira her ikisi de başka yapısal çözümlere ve yenilenmiş siyasal yaklaşımlara acilen ihtiyaç duymaktadır.
Raúl’un, Martíci tek parti seçeneği içinde toplumumuzda en geniş demokrasinin geliştirilmesi olarak adlandırdığı şey; sorumlulukla ve bu çabadaki en sıkı doğruluk ilkesiyle, doğal bir olgu olarak fikir ayrılığının teşvik edilmesidir. Bu, sansasyon ve yalanla dolu burjuva tarzında değil; kanıtlanmış nesnellik ve gereksiz gizlilikten arınmış bir anlayışla yapılmalıdır.
Sembollerimizi, hatta kelimelerin anlamlarını dahi bizden koparmaya çalışanlara karşı; Juventud Rebelde7 gazetesinin 13 Mart 1999’da, Küba gençliğinin cesaretini, başkaldırısını ve gözü karalığını anımsatan bir günde günlük yayınına dönüşü vesilesiyle yayımlanan başyazısının çağırdığı gibi hareket etmeliyiz:
“Bu gazete muhalifti ve muhalif olacaktır. Geçmişinden utananlara, 30 yeşil paraya8 kendini satanlara, kuzeyden gelen havanın kendilerini kutsaması için diz çöken aşağılayıcı bir konumu benimseyenlere karşı muhalefet etmek ahlaki ve yurtsever bir görevimizdir. Bizler düşlerimize inanmayanlara, konformistlere ve yozlaşmışlara karşı muhalifiz.”
Söz konusu başyazıda, günlük yayına dönüşün bağımsız bir gazete olarak değil; tarihimize, halkımıza, en sahici ve geçerli geleneklerimize ve Devrimimize büyük bir bağlılık olarak gerçekleştiği de ifade edilmiştir:
“Fiziksel ve zihinsel tembellere, kayıtsız ve özensizlere, kötümserlere ve yenilmişlere karşı bir başkaldırıyla geri dönüyoruz.”
Ve Juventud Rebelde gibi, bütün basınımız da dönecek…
Yazar: Ricardo Ronquillo
Yayınlandığı Yer: Juventud Rebelde
Yayın Tarihi: 23.11.2025
Çeviri: İlhan Şendil
"Küba Gerçeği", 2023 Şubat ayında Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) girişimiyle başlatılan bir yayın. Küba'da siyaset, ekonomi, yaşam, kültür gibi konularda Kübalı yazarların ürettiği makalelerin çevirilerini yayımlayan Küba Gerçeği'nde çıkan makaleler soL'da paylaşılıyor.
1 Platt Değişikliği, İspanyol-Amerikan Savaşı'nın ardından ABD ile Küba arasındaki ilişkiyi tanımlayan 1901 Ordu Ödenekleri Yasası'nın bir parçası olarak yürürlüğe konan ABD yasasıydı.
2 Dönemin ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt'in başkanlığı sırasında Latin Amerika'ya yönelik dış politikasıydı.
3 José Martí, “Küba Bağımsızlığının Havarisi” olarak da anılır.
4 El Toque'nin genel yayın yönetmeni.
5 Reporteros sin Fronteras (RSF), Paris kökenli, basın özgürlüğünü savunan uluslararası bir sivil toplum kuruluşudur. Robert Ménard, Rony Brauman ve gazeteci Jean-Claude Guillebaud tarafından 1985 yılında kuruldu.
6 Los barbudos (sakallılar), Kübalı devrimcilerin lakabıdır.
7 Küba Genç Komünistler Birliği'nin gazetesidir.
8 Dolar kastediliyor.
/././
Amerika’nın Çöküşü (II): The Beauty* -Çağatay Gökbel-
Önümüzde iki seçenek var, ya zehri damarlarımıza zerk etmelerine izin verecek ve güzel olduğunu sandığımız, kendimize ait olmayan bedenlerle öleceğiz ya da kaderimizi elimize alıp bu distopyaya bir son vereceğiz!
İnsanı, toplumu, mimariyi tek bir kalıbın içinde hapsetme ideali bir burjuva ütopyasıydı. İlk etkisini fütürizm akımında sezdiğimiz bir saldırıdan bahsediyoruz. Teknolojinin, metaların insanı kukla gibi oynattığı karanlık bir düş bu. Gücünü sanattan, bilimden ve akla hayale gelebilecek tüm toplumsal araçlardan alan bir delirme hali. Peki, burjuvalar neden delirmişlerdi? 1789’un hemen ardından ortaya çıkan Jakobenizm hayaleti, bayrağı işçi sınıfına ve sosyalizme devretmişti. Devrim kabuslarıyla kıvranan bir sınıfın nihai çözüm felsefesidir fütürizm. Filippo Tommaso Marinetti’nin manifestosu savaşı bu yüzden sanatsal bir etkinlik olarak yorumlar. Avrupa’da sanatçılar tehlikeli isimlerdir. Özellikle şairlerin politika üzerindeki etkisi hep gözlerden ırak tutulmuştur. Hitler’in fikir babalarından biri, daha doğrusu onu yaratan kişilerden biri Dietrich Eckart’tı. Ve elbette bir şairdi. İngiltere’yi soğuk savaşa ve sosyalizme karşı motive eden, hatta bunun ideolojik felsefi altyapısını hazırlayan kişi de bir şairdi. T. S. Eliot, zeka dolu mısralarıyla Avrupa entelektüel alemini sınıf savaşına ve sosyalizme karşı panzehirledi.
Sanatın işçi sınıfına karşı kullanılması, büyük bir başarı öyküsüdür ve bu öyküden gerekli dersleri çıkaramayanları yeni ve daha büyük bozgunlar beklemektedir. Üstün insan saplantısı, Avrupa’da bir altın oran hastalığına dönüştü. Zayıf kadınlar, kaslı ve sarışın erkekler. Aryan ırkının en nadide eserleri heykellerde, hatta Jacques Lacan’ı işin içine sokarsak, rüyalarda kendisine yer buldu. Faşizmin gündelik yaşamı işgali yeterli miydi? Asla! Rüyaları ele geçiremeyen iktidarlar asla gerçek anlamda bir otorite kuramamışlardır. Rüyada kurulamayan otorite, yakın gelecekte yıkılmaya mahkumdur. Mısırlı firavunların rahiplerine takıntılı bir şekilde rüya yorumculuğu yaptırıyor olmalarını hiçte yabana atmayın. Öyleyse kadınların rüyasına kaslı ve sarışın o üstün adamı sokmak şarttır. Başka türlü bir kadını kuluçka makinesi olmaya nasıl ikna edebilirsiniz? Bunu gerçekleştirebilmek güzellik ve estetik fetişini devreye almadan mümkün değil. Fütürizmin ve tüm bu çıldırma halinin izleri, kendisine daha bereketli bir yatak buldu Amerika. Amerikan toplumu estetize edilmiş, yani sanatsallaştırılmış ürünlerle terörize edildi. Freud’un teorileri toplum karşıtı bir çabaya koşularak, halkla ilişkiler adı altında ölümcül bir silaha dönüştürüldü. Markalarla estetize edilmiş büyük caddeler işgal edildi. Geçmişin kaslı aryan adamı, yerini büyük markaların neon ışıklarına ve logolarına bıraktı. Şimdi, rüyaları ele geçirme sırası, bireyi psikopat bir tüketici yurttaşa dönüştüren markalarındı. Toplumu bu derece zorlayan ve onu delirmiş bir kitle yığınına çeviren şey burjuvanın çarpık rüyaları ve idealleriydi. İşte Amerika’nın çöküşü serisinde böylesi bir kıyamet durağında beklerken, gelen ölümsüzlük otobüsüne binmek zorundayız.
Yoksulların yaşadığı histeri, kitle iletişim araçlarıyla zenginlerin rüyasını görmeye zorlanmalarıdır. Toplumu kökünden dinamitleyen ve bir önceki yazıda bahsettiğimiz şiddet patlamalarına neden olan şeylerden biri de bu zorlamadır. Yoksullar asla erişemeyecekleri tutkuların rüyalarına yatırılırlar. Bunun bir kriz yaratmaması mümkün değildir. Peki, bu durumda herkesin sorduğu soru şudur: Yoksul bir çocuğun eline silahı alıp sağı solu taramasını böyle açıklıyorsun ama zengin çocukları da aynı çıldırmışlığı yaşıyor. Bunu nasıl açıklıyorsun? Zenginler bu hastalıklı düşüncelerin kaynağıdır. Bu yüzden onların yabancılaşma hızları ve toplum karşıtı bir pozisyona sürüklenmeleri, dolaylı yoldan rüya görmeye zorlanan kurbanlardan daha hızlıdır. Zenginler yüzyıllardır aynı rüyayı görmekte, ölümsüzlüğün ve sonsuz güzelliğin iksirini bulabilmek.
Amerika denince akla sinemada korku kültürü gelir. Amerikan korku sineması, çok geniş bir yelpazeye ve büyük bir derinliğe sahiptir. The Beauty (güzellik), dizisi bu türün son örneklerinden biri. Günümüz Amerikan toplumunun ideallerini yansıtan bir dizi olduğu için büyük ipuçları taşıyor. Dizinin yaratıcısı Ryan Murphy, eleştirinin sert üslubunu kullanmaktan çekinmiyor; kadın ve erkeklerin sürüklendikleri trajediye ayna tutuyor. Şöyle düşünün, bir iksir bulunuyor ve bunu damarlarınıza enjekte ettiğinizde eski bedeninizden sıyrılıyor ve yeni mükemmel bedeninize kavuşuyorsunuz. Bugün, saplantılı olduğunuz o üstün insan bedenine ulaşmak için spor salonlarına, plastik cerrahlara ve güzellik merkezlerine gidiyorsunuz. İşte tek bir enjeksiyonla tüm bu masraftan kurtulduğunuzu hayal edin. Bu mucize, insanın doğayla savaşının son perdesidir. İnsan yaşlanmayı, yani ölümü yenmiştir. Şimdilik ölümü fotoğraflara eklediğimiz filtrelerle ve instagrama koyduğumuz beş para etmez fotoğraflarla yeniyoruz.
Her şey o kadar güzeldir ki, kim istemez dünyanın en yakışıklı erkeği ve en güzel kadını olmayı. Elbette doğa bu inatlaşmaya karşı kendi direnişini sergilemekte gecikmemektedir. Yeni bedenine kavuşan insanın ömrü, yalnızca bir senedir. Gerekli güçlendiricileri almayan insanın kanı fokurdamaya başlar ve aniden toplum içinde üzerine bomba bağlamış bir canlı bomba gibi paramparça olur. Buradaki metafor oldukça isabetlidir. Güzellik için türlü ameliyatlara yatan zavallı insanın hali bir intihar bombacısına benzetilmektedir. Muphy, Amerikan toplumunun yarattığı küresel güzellik histerisini imha etmektedir. Burjuvazinin çarpık düşleri hepimizi zehirlemekte ve bizi biyolojik bir canlı olma meselesine bile yabancılaştırmaktadır. Dizinin en çarpıcı sahnesi, lise çağına giden kız çocuklarının bu güzellik iksirine duyduğu açlıktır. Nasıl bir çıldırmışlıktır ki bu 16 ya da 17 yaşında zaten doğal güzelliklerini yavaş yavaş üzerlerinde taşıyacak olan kız çocukları, aynaya baktıklarında kendilerini yetersiz görmektedir. Tıp denen illetin, piyasaya peşkeş çekilmesiyle Hipokratın kendisinin dahi satılık bir metaya dönüştüğü bir ortamda aynaya bakan zavallı iki ayaklı kendisinde mutlaka bir kusur bulmaktadır. Elbette yüce varlık burada da devreye girmektedir. Genç yaşında bu histeriye kapılan ve dolaylı yoldan güzelliğe ulaşmaya çalışan genç bir kızı bir et yığınına ve bir hilkat garibesine dönüştürür. Burjuvazinin çarpık rüyaları, insanlık için hep aynı noktaya çıkmaktadır. Kimsenin aklının ve hayalinin alamayacağı dehşetli bir kabusa.
İnsan bu kabustan uyanmak istese bile uyanamamaktadır. Çünkü artık ameliyat masasına yatmış, burnunu yontturmuş ya da memelerine silikonu taktırmıştır.
Tinder’ı uzmanlık düzeyinde kullananan bazı erkeklerin uygulamaya dair şikayetleri vardır. Üye olan kadınların neredeyse çoğu birbirine benzemektedir. Fotoğraflar çekilirken kullanılan filtre uygulamaları hatta estetik uzmanlarının yarattığı mucize insanı fiziksel açıdan bir sterotip haline getirmiştir. Rüyaları ele geçirilmiş insanların, kendilerine ait rüyaları olmaz. Kendilerine ait düşleri olmayanların kalpleri ise bir başkası için çarpmaz. Onların kalpleri sadece kendi kaşınmış ya da uyandırılmış narsizm canavarları için atar. Amerikan toplumu ölüyor, Amerikan toplumunun bilim insanı çıkarma ihtimali düşüyor. Dünyadan transfer edilen beyinler kuruyor, çünkü adına Amerikan kültürü denen bu çıldırmışlık halini tüm insanlık yaşıyor. Teknoloji tekelleri ve kitlesel iletişim çılgınlığı sayesinde tüm dünya birer küçük Amerika’ya dönüşüyor. Aynanın karşısında kendi suretiyle uğraşan insanın bir hastalığa, toplumsal bir krize çözüm üretmesi imkansız. Tarihte ilk kez insan zekası geriliyor. Kola içen, hamburger yiyen, takma kirpik, tırnak, takma kıç takanların ruhsal bir fırtınanın yüce idealleri ve hayalleri artık elinden alınmıştır.
Hadi bu yazıyı okurken başımızı çevirelim ve bir anlığına yüzyüze gelelim. Her film, her senaryo ve her kitap bize bir distopya anlatıyor. Oysa itiraf edelim ki zaten bizler bir distopyanın içinde yaşıyoruz. Bize ait olmayan tutkuların peşinden koşmaya tutsak ediliyoruz. Birbirimizin gözlerine, vicdanına ve kalbine tutsak olmak yerine, acımasızlığa ve bencilliğe tutsak oluyoruz. Yaşlılığı, alında beliren derin çizgileri bilgece kucaklayan insanlığa ne oldu? Şimdi, birbirimize bir söz verelim ve çökmekte olan bir toplumun rüyasına dalmaktan vazgeçelim. Amerika çöküyor ve peşinden tüm insanlığı sürüklüyor.
Önümüzde iki seçenek var, ya zehri damarlarımıza zerk etmelerine izin verecek ve güzel olduğunu sandığımız, kendimize ait olmayan bedenlerle öleceğiz ya da kaderimizi elimize alıp bu distopyaya bir son vereceğiz!
*Özel isimlerin Türkçe karşılığı bazen aynı karşılığı ve etkiyi vermemekte. Aynı şekilde bazen tam tersi bir şekilde İngilizce kelimeler bazen Türkçe’nin anlam dünyasını karşılamakta yetersiz kalmaktadır. Bu yüzden ‘güzellik’ diye bir başlık atmayı uygun bulmuyor ve orijinal ada sadık kalıyorum (Y.N.).
/././
‘ABD; Domuzlar Körfezi’ni unutma!’-Atilla Özsever-
Kübalı komünist yönetici Ramirez Canedo, önceki gün İstanbul’da düzenlenen etkinlikte yaptığı konuşmada, 65 yıl öncesini hatırlattı. 65 yıl önce, yani 19 Nisan 1961’de Küba’nın Domuzlar Körfezi’ne çıkartma yapan ABD güçleri büyük bir yenilgiye uğratılmıştı. İşte o günlerin tarihçesi…
Türkiye Komünist Partisi (TKP), önceki gün (19 Nisan 2026) Küba halkıyla dayanışma kapsamında İstanbul/Kadıköy’deki Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde “Küba Kazanacak” başlıklı bir etkinlik düzenledi.
Etkinlikte Küba Komünist Partisi Merkez Komite Üyesi Elier Ramirez Canedo, bir konuşma yaptı. Canedo’nun konuşmasından sonra TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan da, ABD’nin ablukası ve saldırı tehdidine karşı Küba’yla dayanışmanın önemine değindi.
Konuşmalardan sonra Gülcan Altan ve Ayşe Tütüncü’nün şarkılarıyla birlikte iki müzik grubu da Latin ezgilerini seslendirdiler.
Küba Komünist Partisi yöneticisi Ramirez Canedo, konuşmasında ABD’nin Küba halkını boğmaya çalışan, ülkesini karanlıkta bırakmayı amaçlayan sapkınca bir ablukası ile karşı karşıya olduklarını söyledi.
Ramirez Canedo, ABD’nin işgale dönük saldırı tehdidine karşı 65 yıl öncesini hatırlattı. Canedo, “Bu toplantı çok özel bir güne denk geldi. 65 yıl önce bugün, yani 19 Nisan 1961’de Domuzlar Körfezi’ne çıkartma yapan ABD güçleri yenilgiye uğratıldı. ABD, Domuzlar Körfezi yenilgisini unutmasın. Bizim halkımız, asla teslim olmaz” diye konuştu.
Çıkartmanın planlanması
Kısaca Domuzlar Körfezi çıkartmasını hatırlatalım. Küba devriminden sonraki iki yıl içinde başta eski diktatör Batista olmak üzere o dönemin politikacılardan, devlet memurlarından, güvenlik unsurlarından, toprak ağalarından, sanayicilerinden oluşan 40 binden fazla Kübalı Amerika’ya sığınmıştı.
Miami’de yaşayan bu mülteciler, CIA tarafından Küba’daki devrimci yönetime karşı bir komplo hareketi için örgütleniyordu. Bu mülteciler, askeri bir eğitime tabi tutuldu. Fidel Castro yönetimini devirmek amacıyla bir “paralı askerler” birliğinin kurulmasını öngören tasarı, ABD Başkanı Eisenhower tarafından 17 Mart 1960’ta resmen onaylandı.
Eisenhower, başkanlık görevinden ayrılmadan az önce, 4 Ocak 1961’de Küba’yla diplomatik ilişkilerini kesti. Yeni ABD Başkanı John Kennedy, çıkartma planını biraz geciktirerek nisan ayını bekledi.
4 Nisan 1961 günü Kennedy başkanlığında CIA şefi, dışişleri bakanı, savunma bakanı ve bazı yüksek bürokratlardan oluşan Ulusal Güvenlik Kurulu toplandı. Kurul, Küba’ya çıkartma yapılmasını onayladı.
Kennedy’nin yalanı
Başkan Kennedy, 12 Nisan 1961’de yaptığı basın toplantısında “ABD ordu birliklerinin Küba’ya çıkartma yapmayacağını, Küba’nın geleceğinin oradaki halk tarafından belirleyeceğini” söyledi. Ancak aynı gün Amerikan çıkarma filosu, uçak gemilerinin gözetiminde Küba’ya doğru yol alıyordu.
Üç gün sonra, 15 Nisan günü sabah saat 06.00’da Küba Hava Kuvvetleri’nin renklerine boyanmış CIA uçakları Küba semalarında göründü. Küba Dışişleri Bakanı Raul Castro da, o sırada New York’ta Birleşmiş Milletler toplantısında bulunuyordu. Raul Castro, “Bu emperyalist saldırının sorumlusu ABD hükümetidir” diye tepki gösterdi.
Fidel harekete geçiyor
17 Nisan 1961 günü sabaha karşı ilk kurbağa adamlar, çıkarma araçları eşliğinde Domuzlar Körfezi (Playa Giron) kıyısına çıkıyorlardı. Fidel Castro, bütün Küba’yı harekete geçirdi, ordu, hava kuvvetleri ve milisler “alarm” halindeydi.
Domuzlar Körfezi çıkartma harekatının başlamasından 40 saat sonra Washington’daki Beyaz Saray’da binden fazla davetli toplanmıştı. Başkan Kennedy, parlamento üyeleri ve eşlerine bir davet veriyordu.
Oysa aynı anda, Domuzlar Körfezi’nde Amerikan çıkartma araçları batırılmış, içindeki tanklar ateşe verilmişti. Paralı askerler de, Küba ordusu ve milislerince yoğun ateş altına tutulmuş ve perişan edilmişti.
Gece yarısına doğru CIA ve komutanlar, doğrudan doğruya askeri bir saldırıya geçilmesini, Amerikan Deniz Kuvvetleri’nin avcı uçakları eşliğinde müdahalede bulunmasını istediler. Başkan Kennedy bu isteği reddetti.
ABD yenilgiye uğruyor
Ertesi günün sabahı da Fidel Castro şu açıklamayı yapıyordu: “Saldırganlar mahvedilmiştir. Devrim, bu çarpışmalardan zaferle çıkmıştır. Kuvvetlerimiz, ABD emperyalist hükümeti tarafından aylardan beri hazırlanan bir orduyu 72 saat içinde yenmiştir”.
Bu işgal girişimi, emperyalizmin Amerika kıtası tarihinde aldığı ilk büyük yenilgiydi. 72 saat süren çarpışmada, 300 paralı asker öldürülmüş ve 1.200 kişi de esir alınmıştı. Che Guevara da, Domuzlar Körfezi çıkartması sırasında Pinar del Rio’daki birliklere komuta ediyordu.
Küba, Domuzlar Körfezi’nde ABD güçlerinin yenilgiye uğratılıp kesin zaferin kazanılmasından sonra sosyalist bir cumhuriyet haline geldi. Ülkede sosyalist planlamaya uygun bir ekonomi modeli uygulamaya kondu, sosyalist ülkelerle daha yakın işbirliğine geçildi.
Gelecek saldırılara yanıt
Fidel Castro da, 1970’li yılların başında Amerikalı gazeteci ve yazar Lee Lockwood’un “Domuzlar Körfezi çıkartması sonrasında ABD’nin Küba’ya yönelik bir saldırısı konusunda ne düşünüyorsunuz?” sorusuna şu yanıtı vermişti:
“ABD’nin politikası, karıştırıcı ve saldırıcıdır. Onun için şüphe beslememiz doğaldır. Böyle bir olayın herhangi bir gün meydana gelebileceğini düşünerek ona göre hareket ediyoruz. Bununla beraber ABD’nin bize karşı hücuma geçmesinin kolay olmayacağını da biliyoruz.
İlkin üstün kuvvetler kullanarak uzun bir savaşa girişecek ve sonsuz mücadelelere karışmış olacak… ABD’nin kazançtan çok kayıpları olacağı gibi böyle davransa bile başka yerlerdeki devrimleri önleyemeyecektir”.
'Ya özgürlük, ya ölüm'
ABD’nin Küba’ya yönelik düşmanca tutumu, daha sonraki yıllarda da devam etti. Başkan Clinton zamanındaki (1993-2001) ABD Dışişleri Bakanı Chistopher, “Küba’ya yönelik bir askeri gücün kullanılabileceği” tehdidinde bulundu. Bunun üzerine dönemin Küba Ulusal Meclis Başkanı Ricardo Alarcon yönetimindeki meclis şu bildiriyi yayınlanmıştı: “Domuzlar Körfezi çıkartmasındaki yenilginizi unutmayın. ABD yöneticileri ve Küba’ya karşı onlarla işbirliği yapan sefil hainler bilmelidir ki, bu, ya özgürlük ya ölüm şiarıyla yürütülen bir mücadeledir”.
(Yararlanılan kaynaklar: “Devrimler ve Karşı Devrimler Ansiklopedisi, Gelişim Yayınları, 1975”, “Fidel Castro Konuşuyor, Habora Kitapevi Yayınları, 1975”, “Dinle Yankee, Ant Yayınları, 1969”, “CHE, FİDEL, KÜBA, Öteki Yayınevi, 1998”, “Raul Castro, Yazılama Yayınevi, 2016”).
/././
soL








.webp)





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder