Üç yıldır ulaşılamayan ipucu, üç yıl sonra nasıl bulundu; Gülistan Doku’nun kaybedildiği Beyaz BMW’yi kim hediye etti?-Tolga Şardan-
Edindiğim bilgiye göre, soruşturmada kritik ipucu olan beyaz araç konusunda en önemli bilgi bölgedeki bir haber elemanından Vali Bülent Tekbıyıkoğlu’na ulaştı. Gelen bilgide, o güne kadar “buhar” olan beyaz BMW’nin plakası yer aldı. Bilgi üzerine, Tekbıyıkoğlu, Tunceli Emniyeti’ne talimat verip plaka üzerinde çalışma başlattı. Tunceli Emniyeti İstihbarat Şubesi’nde oluşturulan özel ekip, beyaz BMW’nin peşine düştü.
Tunceli’de, 5 Ocak 2020 günü kayıplara karışan ve aradan geçen 6 yılda ne ölüsüne ne de dirisine ulaşılabilen Gülistan Doku’yla ilgili adli soruşturma bir haftadır gündemde.
Önemli gelişmeler yaşandı, halen de yaşanıyor. Yapılan gözaltılar ve tutuklamalarla, Doku’nun kaybedilmesiyle sonuçlanan “organizasyon” yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor.
Doku’nun kaybolmasında iki aşamalı süreç yaşandığını söylemek yanlış olmaz. İlki, Doku’nun kaybolmadan hemen önceki anları ve ortadan kaybedilmesi. Bu aşamanın en önemli ismi, dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in hafta sonunda tutuklanan oğlu Mustafa Türkay Sonel ve yakın arkadaşı ABD’de yaşayan Umut Altaş. İddialara göre, Doku’yu “katleden” bizzat valinin oğlu Mustafa Türkay Sonel.
İkinci aşama ise olayın yaşanmasından sonra “ortalığın toparlanması” süreci. Bu aşamadaki başrol, elbette devletin verdiği makamdan gücünü alarak dosyanın kapatılmasına ön ayak olduğu öne sürülen dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’de. İddiaya göre, oğlunu olaydan sıyırıp kurtarmak isteyen valiye destek olan “yancılar” da var kuşkusuz. Hastane başhekimiyken İl Sağlık Müdürü yapılan Çağdaş Özdemir gibi. Dosyanın kapatılmasına destek olan “yancılar”a önümüzdeki günlerde emniyet başta olmak üzere farklı kamu kurumlarında görevli isimlerin eklenmesi de muhtemel.
Valinin koruması polis memuru Şükrü Ergül’ün konumu ise daha farklı. Her iki aşamada yer alan Ergül’ün cinayetten sonra olay yerine giderek Mustafa Türkay Sonel’in yanında bulunduğu öne sürülüyor. Ayrıca, Doku Ailesi’nden elde edilen Gülistan Doku’ya ait cep telefonunun sim kartını önceden tanıdığı bilişim uzmanı meslektaşı Gökhan Ertok’a getirip verilerin para karşılığı kaybedilmesini organize ettiği tespit edilmiş durumda. Kısacası, Doku’nun kaybolması sürecinin “kripto”su.
Dosyayı yeniden “hareketlendiren” ise bizzat Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu oldu. Bir dönem avukatlık yaptıktan sonra savcılığa geçen Başsavcı Cansu’nun dosya üzerindeki hassasiyeti, yaşananların gün ışığına çıkmasına yardım edecek.
Haber elemanından gelen plaka bilgisi
Tablo özetle böyle.
Peki, “organizasyon” tarafından “soğumaya alınan” Doku soruşturmasının yeniden kapağının açılması ve bugünkü duruma getirilmesi nasıl oldu?
Her şeyden önce, yakın tarihte kentte görevlendirilen üst düzey kamu yöneticilerinin tutumu, halka yaklaşımı ve sorunların çözümünde gösterdikleri “sağlıklı kamu yönetimi performansı” sürecin en önemli köşe taşı oldu.
Adli soruşturmayı yürüten Başsavcı Cansu’nun yanı sıra dönemin Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu ile Tunceli Emniyet Müdürü Hakan Duman’ın da “kız evlat” babası olmaları, Doku Ailesi’nin hassasiyetine ve taleplerine “empati” yapmalarını sağladı.
Hem Vali Tekbıyıkoğlu hem de Duman’ın aileyle yaptıkları görüşmeler sonrasında oluşturdukları yeni yol haritası, Başsavcı Cansu’nun da elini rahatlattı. Şimdiye kadar “içi boş” olarak bekletilen soruşturma dosyasına yavaş yavaş önemli bilgiler akmaya başladı.
Edindiğim bilgiye göre, olayın kritik ipucu olan beyaz araç konusunda en önemli bilgi bölgedeki bir haber elemanından Vali Tekbıyıkoğlu’na ulaştı.
Gelen bilgide, o güne kadar “buhar” olan beyaz BMW’nin plakası yer aldı. Bilgi üzerine, Tekbıyıkoğlu, Tunceli Emniyeti’ne talimat verip plaka üzerinde çalışma başlattı.
Tunceli Emniyeti İstihbarat Şubesi’nde oluşturulan özel ekip, beyaz BMW’nin peşine düştü. İstihbarat şubesindeki özel ekip, kısa zamanda aracın Doku’nun kaybolmasıyla ilgili adli soruşturmanın başlatıldığı 7 Ocak 2020 günü kent dışına çıkarıldığını ve bir hafta sonra kente getirildiğini ortaya koydu.
Peki bu tespitler nasıl yapıldı? Tabii ki, daha önce “bulunamadığı”, “tespit edilemediği” şeklinde tutanaklar yapılan kamera görüntülerinden! Ve detaylı çalışma yapılan HTS kayıtlarından!
Gülistan Doku’yla ilgili Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki kayıtların silindiği yine özel polis ekibince belirlendi.
Emniyet’in araştırmalarında daha önce “yok” denilen, “silindi” denilen kayıtların bir bölümü özel ekip tarafından bulundu. Aradan epeyce zaman geçmesi ve “kısıtlı” yedekleme yapılmasına rağmen eski kayıtlara ulaşılması soruşturmanın seyrini değiştirdi.
Bu noktada bir parantez açmam lazım. 2023’te yeniden açılan dosyada tespitleri yapan Tunceli Emniyeti İstihbarat Şubesi’ndeki özel ekipti. Peki, olayın yaşandığı günlerde Emniyet İstihbaratı acaba neden devreye girmedi? Girdiyse neden bu tespitler yapılamadı?
Barajın boşaltılıp yapılan aramada Doku’nun cesedine ulaşılamaması yeterli bulundu anlaşılan!
Doğrusunu söylemek gerekirse, bu bilgilere ulaşmak Emniyet İstihbaratı için çok kolaydır. Zaten, olaydan 3 yıl sonra ulaşılması bunun göstergesi. Olayın yaşandığı Ocak 2020 döneminde Tunceli’de görevli olan polis yöneticileri neden devreye girmedi? Diyelim ki, Tunceli çalışma yapmadı, o zaman Ankara’daki Emniyet İstihbarat Başkanlığı neden konunun dışında kaldı?
Elindeki cep telefonuna yüklediği özel yazılımla fotoğraftan kimlik tespiti yapma havasını gazetecilere atan dönemin İçişleri Bakanı, Emniyet İstihbarat’ın kullandığı sistemlerle neden verilere ulaşılması talimatını vermedi?
Beyaz BMW hediye mi?
Dönemin İçişleri Bakanı kimdi? Süleyman Soylu.
Dönemin Emniyet Genel Müdürü kimdi? Yakın zaman kadar İçişleri Bakan Yardımcısı olan Mehmet Aktaş.
Dönemin Emniyet İstihbarat Başkanı kimdi? Halen Antalya Emniyet Müdürü olan ve şimdilerde Ankara Emniyet Müdürü olacağı yönündeki bilgiler kamuoyuna yansıyan Sabit Akın Zaimoğlu.
Dönemin Tunceli Emniyet Müdürü kimdi? Şu anda Yalova Emniyet Müdürü olan Yılmaz Delen.
Bu dörtlü, dosya sonuca ulaşıncaya kadar gündemde olacak. Yorum yapmadan parantezi kapatayım!
Bir de olayda kullanıldığı anlaşılan beyaz BMW’nin akıbetiyle ilgili önemli bir iddia var; aracın Tuncelili bir iş insanı tarafından valiye hediye edildiği öne sürülüyor.
Kentte gündeme gelen yaygın bir başka iddia ise Sonel’in Adana’da bir otel sahibi olduğu yönünde.
Bu aşamada İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi tarafından Vali Sonel’e yönelik görevlendirilen müfettişlerin, aracın yanı sıra Sonel’in imzası bulunan valilik ihalelerine göz atması yeni bilgilere ulaşılmasının önünü açabilir kanımca. Müfettiş araştırması sadece Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla sınırlı kalmamalı.
Kayıp olarak devletin kayıtlarına giren Gülistan Doku’nun ailesinin Vali Tekbıyıkoğlu ile Emniyet Müdürü Duman’ı ziyareti sonrasında başlatılan araştırmalarda önemli bulgulara ulaşılmasıyla beraber bu kez devreye Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı devreye girdi. Bizzat Başsavcı Ebru Cansu dosyayı takibe aldı.
Bir küçük anekdot vereyim; hatırlanacağı üzere Vali Tekbıyıkoğlu, “çözüm süreci” konusundaki bir yaklaşımı sebebiyle Tunceli Valiliği’nden alınıp merkeze çekildi. Vali’nin vedası sırasında törene katılan Başsavcı Cansu, Tekbıyıkoğlu’na “dosyada sonuca ulaşacağı” sözünü verdi. Bugün gelinen noktada Başsavcı, sözünü tuttu.
“Ağzı bozuk” bir kamu yöneticisi!
Benzer pek çok olayı yakından takip eden bir gazeteci olarak Tunceli’de yaşananlarda kamu görevlilerinin neden bu kadar “pervasız” hareket ettiklerini merak ettim.
Öyle ya, Tunceli, görece küçük bir kent. Neredeyse hemen herkesin birbirini tanıdığı sosyal ortam.
Valinin oğlunun adını karıştığı şüpheli bir olay çerçevesinde “organizasyon”da yer alan diğer kamu kurumlarının yöneticileri gün gelip kendilerinden de hesap sorulacağını düşünmemiş olabilir mi?
Araştırdığımda Vali Sonel’in “farklı” yönetim tarzına sahip olduğu bilgisine ulaştım. Vali’nin farkı, söylemlerindeydi. Emri altındaki astlarıyla iletişimi sıkıntılıydı. Beraber çalışanlar valinin “ağzı bozuk” olduğunve sürekli “küfürlü” hitabet modelini benimsediğinde hem fikir.
Ayrıca astları üzerinde “korku salma”sıyla tanınıyor. Baskın karakterli olup, çalışanları sindiren yaklaşım içinde görev yaptığı ifade ediliyor Vali Sonel’in.
Savcılık, neden jandarmayla çalışıyor?
Bu arada bir başka konu başlığı ise dosyada görev yapan adli kolluk biriminin “neden jandarma?” olduğu.
Gülistan Doku dosyasında asıl çalışan Tunceli Emniyeti’ydi başından beri. Delilleri polis topladı.
Ancak sürpriz biçimde şu anda dosyada savcılıkla beraber mesai yapanlar polis değil jandarma.
Savcılık Tunceli İl Jandarma Komutanlığı üzerinden soruşturmayı yürütüyor. Bu değişikliğin, Doku Ailesi ile görüşerek sürecin belli aşamaya gelmesini sağlayan dönemin Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu ile Tunceli Emniyet Müdürü Hakan Duman’ın görevden alınması sonrasında gerçekleşmesi “bürokratik tesadüf” olsa gerek!
/././
48 takımlı 2026 Dünya Kupası, 8,4 milyar dolar gelir ve derinleşen eşitsizlik -Tuğrul Aşkar-
Futbol büyüyor ama asıl soru değişmiyor: Bu büyüme oyunu daha adil ve daha estetik mi kılıyor, yoksa yalnızca daha kârlı hale mi getiriyor? Çünkü artık para, sadece bir ödül değil; futbolun yönünü, doğasını ve geleceğini belirleyen en güçlü aktör haline gelmiş durumda.
Modern futbol artık yalnızca yeşil sahada oynanan bir oyun değil; üretim, tüketim ve sermaye birikiminin küresel ölçekte yeniden kurgulandığı, yıllık 60 milyar euronun üzerinde gelir yaratan devasa bir endüstridir. Ekonomi-politik bir perspektiften bakıldığında, 2026 FIFA Dünya Kupası bu dönüşümün en keskin ve en görünür aşamasını temsil ediyor. Futbolun giderek artan finansallaşması, oyunun rekabetçi doğasını aşındırırken başarıyı bütçe büyüklükleri ve pazar gücüyle tanımlanan bir zemine çekiyor. Bu çerçevede 48 takımlı yeni formatın sunduğu “kapsayıcılık” söylemi, yüzeyde genişleme izlenimi verse de derinlerde küresel futbol ekonomisinde zaten var olan eşitsizlikleri yeniden üreten bir yapıyı işaret ediyor.
Bu açıdan bakıldığında 2026 Dünya Kupası, artık sadece bir turnuva değil; 48 takımlı geniş formatı, Kuzey Amerika’nın üçlü ev sahipliği ve 8,4 milyar dolara ulaşması beklenen gelir hacmiyle futbolun finansallaşmış yapısının en büyük vitrini haline geliyor. Görünürde daha fazla ülkeye alan açan bu model, gerçekte oyunun sınırlarını genişletmekten çok, futboldan beslenen küresel sermaye düzenini derinleştiren bir mekanizma olarak karşımıza çıkıyor.
2026’da futbol artık spor değil, dev bir finansal operasyon
Girişte de vurguladığım üzere 2026 FIFA Dünya Kupası, sadece bir futbol organizasyonu değil; oyunun giderek daha fazla finansallaşan yapısının en güncel ve en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. 48 takımlı yeni format, ABD, Kanada ve Meksika’nın ortak ev sahipliğiyle birleştiğinde, futbolun erişimini genişletirken aynı zamanda onu benzeri görülmemiş bir ekonomik ölçeğe taşıyor. Artık sorun sadece kimin kazandığı değil; bu genişlemenin kimlere nasıl değer yarattığıdır.
Futbolun demokratikleşme illüzyonu: 48 takımlı yeni dünya düzeni
Takım sayısının 32’den 48’e çıkarılması, FIFA tarafından ilk bakışta küresel bir kapsayıcılık hamlesi gibi sunuluyor. Okyanusya’nın garantili kontenjan elde etmesi; Yeşil Burun Adaları, Belarus, San Marino, Ürdün ve Özbekistan gibi çevre ülkelerden yeni aktörlerin vitrine çıkması, kağıt üzerinde futbol coğrafyasını genişletiyor gibi görünüyor. Ancak bu genişleme, futbolun gerçek bir demokratikleşmesinden ziyade, FIFA’nın "For the Game, For the World" (Oyun İçin, Dünya İçin) ve "For the People" (Halk İçin) şeklindeki popülist illüzyonunun bir parçasıdır.
Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Irak’ın uzun bir aradan sonra dönmesi; Türkiye, Çek Cumhuriyeti ve İsveç gibi futbol ekonomisi ciddi ölçeklere ulaşmış ülkelerin yeniden sahneye dahil edilmesi, aslında sistemin çarklarını döndüren birer stratejik hamledir. Bu ülkelerin turnuvaya dahil edilmesi, çevre ve yarı-çevre coğrafyaların tutkusunu ve ekonomik potansiyelini sisteme entegre ederek, aslında "merkez ülkelere" devasa bir finansal payandalık görevi görmektedir.
Görünen o ki; "oyunu dünyaya yayma" vaadi, küresel sermayenin ve yayıncı kuruluşların iştahını kabartan yeni pazarlar yaratmaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Bu tablo, futbolun asıl sahibi olan halklara hitap ediyormuş gibi görünse de, özünde merkezin hegemonyasını pekiştiren ve çevre ülkeleri bu büyük şovun "figüranları" haline getiren finansal bir vitrin inşasıdır.
Endüstriyel futbolun görünmez duvarları: Merkez ve çevre ayrımı
Dünya Kupası'ndaki format genişlemesi, kâğıt üzerinde katılımı artırıyor gibi görünse de rekabetin doğasındaki yapısal adaletsizliği değiştirmiyor. Merkez ülkelerin (İngiltere, Fransa, İspanya, Almanya vb.) dünyanın en çok kazanan liglerine (Beş Büyük Lig) sahip olmaları ve yüksek piyasa değerli oyuncuları bünyelerinde barındırmaları, onlara doğal bir "rekabet üstünlüğü" sağlıyor. Her ne kadar İtalya gibi köklü bir merkezin üst üste üçüncü kez turnuva dışında kalması sistemin seçiciliğini gösterse de bu durum sadece merkezin kendi içindeki bir konsolidasyondur; çevre ülkelerin sisteme dahil olabildiği anlamına gelmemektedir.
Diğer taraftan, oyuncu düzeyindeki piyasa değerleri ile sportif başarı arasındaki doğrusal korelasyon, futbolun artık tamamen finansallaştığının en somut kanıtıdır. En pahalı kadrolara sahip olan merkez ülkeler, sahip oldukları finansal güç sayesinde rekabet gücünü kendi tekellerine almaktadır. Nitekim son 26 yıla (2002-2026 süreci) baktığımızda, son altı dünya kupasının merkez ülkelerin müzesini süslemesi bir tesadüf değildir. Son altı kupayı kazanan ülkeler: Brezilya (2002), İtalya (2006), İspanya (2010), Almanya (2014), Fransa (2018) ve Arjantin (2022) olup kazanan ülkelerden de görülebileceği üzere, kupa daima sermayenin ve yüksek değerli oyuncu havuzunun olduğu ülkelere gitmiştir.
Eleme sonuçlarının nihai değerlendirmesi, yeni yapının sadece "erişimi" genişlettiğini, ancak "başarıyı" demokratikleştirmediğini ortaya koyuyor. Katılımcı sayısı artsa da, endüstriyel futbolun sunduğu imkanlarla donatılmış olan İngiltere, Fransa, İspanya ve Almanya gibi ülkeler, 2026 turnuvasında da en büyük favoriler olarak öne çıkmaktadır. Çevre ülkeler için başarı kırıntılarıyla yetinmek bir kural haline gelirken, merkez ülkeler için turnuva, sahip oldukları ekonomik ve sportif hegemonyanın tescillendiği devasa bir finansal şova dönüşmüştür.
FIFA’nın ticari platformu: Erişim herkese, güç yine merkeze
Dünya Kupası’na katılım artık yalnızca sportif bir başarı değil; aynı zamanda ekonomik bir sıçrama tahtasıdır. İzlanda ve Japonya örneklerinde görüldüğü gibi, turnuvaya katılım altyapı yatırımlarını hızlandıran, yerel liglerin ticari değerini artıran bir kaldıraç işlevi görüyor. Buna karşılık, sürekli dışarıda kalmak ülkelerin hem sportif hem de ekonomik konumunu aşındırıyor. Nitekim İtalya’nın yokluğunda yayın gelirlerindeki dramatik düşüş, futbolun ulusal ekonomilerle ne denli iç içe geçtiğinin somut bir göstergesi.
Rekabet cephesinde ise tablo değişmiyor. Genişleyen formata rağmen güç, hâlâ belirli merkezlerde toplanıyor. Avrupa ve Güney Amerika ekseni, kupanın en güçlü adaylarını üretmeye devam ediyor. İspanya, Fransa, İngiltere, Brezilya ve Arjantin gibi ülkeler yine zirvede konumlanırken, diğer coğrafyaların şampiyonluk ihtimali görece sınırlı kalıyor. Bu da bize şunu söylüyor: erişim genişliyor ama güç dengesi aynı kalıyor.
Asıl çarpıcı dönüşüm ise finansal ölçekte yaşanıyor. FIFA’nın 2026 turnuvasından yaklaşık 8,4 milyar dolar gelir elde etmesi bekleniyor. Bu rakam, futbolun artık yalnızca bir spor değil; küresel bir endüstri olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Artan maç sayısı, genişleyen pazarlar ve yükselen yayın gelirleri, turnuvayı devasa bir ticari platforma dönüştürüyor. Ancak burada kritik soru şu: büyüyen bu pastadan kim ne kadar pay alıyor? Takım sayısı artarken ülke başına düşen ortalama ödülün sınırlı kalması, büyümenin eşit dağılmadığını gösteriyor.
Sonuç olarak 2026 Dünya Kupası, bir genişleme hikâyesinden çok bir denge testidir. Daha fazla takım, daha fazla maç ve daha fazla gelir; ama aynı zamanda daha yoğun bir takvim, artan oyuncu yükü ve derinleşen eşitsizlikler… Futbol büyüyor, ancak bu büyümenin yönünü artık sahadaki oyun değil, oyunun etrafındaki ekonomi belirliyor. Ve belki de asıl mesele şu: Bu büyüme, oyunu daha adil mi kılıyor, yoksa sadece daha kârlı mı?
Grafik:1) 2002-2026 arası Dünya Kupası’nda dağıtılan parasal ödüller (milyon Euro)[1]

FİFA’nın büyüme stratejisi: Daha fazla takım, daha büyük ekonomi
Grafiğe baktığımızda gözlerimizi kamaştıran bir gerçek ortaya çıkıyor: FIFA Dünya Kupası, bir spor organizasyonu olmaktan çıkıp dev bir finansal şova dönüşmüş durumda.
2006 Almanya’dan 2026’ya gelene kadar toplam dağıtılan ödül havuzu neredeyse üç katına çıkmış:
- 2006 → 240 milyon dolar
- 2010 → 348 milyon dolar
- 2014 → 358 milyon dolar
- 2018 → 400 milyon dolar
- 2022 → 440 milyon dolar
- 2026 → 655 milyon dolar (rekor)
Bu, 20 yılda yaklaşık yüzde 173’lük bir artış demek. Özellikle 48 takıma çıkan 2026 Dünya Kupası’nda toplam ödül havuzu 655 milyon dolar seviyesine ulaşırken, her katılan ülkeye ortalama ödül miktarı da 13,7 milyon dolara yükselmiş.
Grafikteki kırmızı çizgi (katılımcı başına ortalama ödül) sürekli yukarı tırmanıyor. 2006’da sadece 7,5 milyon dolar olan ortalama, 2026’da neredeyse iki katına çıkmış. Bu da şunu gösteriyor: FIFA, turnuvayı genişleterek hem daha fazla ülkeyi oyuna dahil ediyor hem de pastayı büyütüyor.
Çevre ülkeler için "hayatta kalma", merkez ülkeler için "servet" yarışı
Bu rakamlar etkileyici görünebilir ama asıl soru şu: Futbolun ruhu mu zenginleşiyor, yoksa sadece FIFA ve büyük markaların kasası mı?
2006’da şampiyon olan İtalya yaklaşık 12-15 milyon dolar civarı ödül alırken, 2026’da şampiyon olacak takım 50 milyon dolar alacak. Yani bir turnuva zaferi, 20 yılda 4 kat daha kârlı hale geldi.
FIFA, “herkes kazansın” mesajı veriyor gibi görünse de aslında küresel futboldaki gelir uçurumunu daha da derinleştiriyor. Zengin konfederasyonların (UEFA) kulüpleri ve federasyonları bu pastadan aslan payını alırken, küçük ülkeler için 9-11 milyon dolarlık grup aşaması ödülü “hayatta kalma parası”na dönüşüyor.
Sonuç olarak grafik bize şunu net söylüyor: Dünya Kupası artık sadece kupa kaldırmak için oynanmıyor; milyarlarca dolarlık bir finansal operasyonun en parlak vitrini haline geldi.
Peki başka bir dünya kupası mümkün mü?
Bankalarda milyarlarca dolarlık nakit rezerv bulunduran, bu varlıklarını futbolun emrine verme yerine finansal nemalandırmayı tercih eden FIFA’nın giderek küresel bir finansal holdinge dönüşmesi, futbolun her geçen gün daha fazla parasallaşmasına ve finansallaşmasına yol açıyor. Bu yapının temel felsefesi ise açık: merkez ülkeler ekseninde futbol üzerinden kâr maksimizasyonu sağlamak.
Oysa Futbolda Eşitsizliğin Bedeli kitabımda da vurguladığım gibi, futbolun uluslararası patronları olan FIFA ve UEFA, maksimizasyon değil optimizasyon peşinde koştukları ölçüde oyuna gerçek anlamda hizmet edebilirler. Bunun için merkezin başarısını önceleyen ve sportif performansı sermayeye endeksleyen mevcut anlayışın yerine, dünya futbolunun bütününü gözeten daha kapsayıcı bir perspektifin hâkim olması gerekiyor.
Bu dönüşümün yolu ise açık: sermaye gücüne dayalı rekabeti minimize etmek, futbolun daha adil ve dengeli dağılımını maksimize etmek. Başka bir deyişle, haksız ve dengesiz rekabeti derinleştiren mevcut yapıyı sürdürmek yerine, dengeli rekabeti güçlendirecek stratejileri hayata geçirmek artık bir tercih değil, zorunluluk haline gelmiş durumda.
Yukarıda ifade ettiğim genel anlayışımı daha net olarak ana başlıklarla belirtirsem, aşağıdaki konularda dünya futbolunun sağlığı ve sürdürülebilirliği açısından yapılması gerekenler:
- Finansal makasın daraltılması (minimizasyon)Merkez ülkelerin (Beş Büyük Lig ve paydaşları) rekabet üstünlüğünü kırmak için olması gereken dengeleyici finansal regülasyonlar:
- Havuz Gelirlerinde "Ters Orantı" Modeli: FIFA'nın 8,4 milyar dolarlık devasa gelirinin dağıtımında, merkez ülkelerin (ekonomik olarak zaten devasa olanların) payı minimize edilmelidir. Gelirler, ülkelerin gayrisafi yurt içi hasılaları (GSYİH) ve futbol altyapı bütçeleriyle ters orantılı dağıtılarak, çevre ülkeler için bir "Kalkınma Fonu" yaratılmalıdır.
- Küresel Lüks Vergisi: Transfer piyasasında merkez ülkeler arasındaki devasa harcamalardan (örneğin 100 milyon Euro üzerindeki transferler) yüzde 20 oranında bir "Çevre Dayanışma Vergisi" kesilerek doğrudan çevre ülkelerin akademi projelerine aktarılmalıdır.
- Kâr Maksimizasyonu Yerine Kaynak Optimizasyonu: FIFA’nın ve merkez ülkelerin kârlarını maksimize etmelerinin önüne geçilmesi ve daha katılımdan başlamak üzere çevre ülkelerin de futbol kaynaklarından toplam başarıyı genele yayacak şekilde kaynak optimizasyonu sağlanmalıdır. Mevcut sistemde ödüller şampiyona ve devlere odaklanırken, kaynak optimizasyonu için dağılımın tabana yayılması gerekir.
- Katılım formatında "adil temsil" (stratejik öncelik)
- Bölgesel Karma Turnuvalar: Turnuva öncesi, merkez ve çevre ülkelerin zorunlu olarak eşleştiği bölgesel ön turnuvalar düzenlenmelidir. Bu, sadece final aşamasında figüran olmayı değil, gelişim sürecinde merkezle etkileşimi zorunlu kılar.
- Merkez Kotasının Sınırlandırılması: Avrupa (UEFA) ve Güney Amerika (CONMEBOL) dışındaki konfederasyonların temsil gücü, sadece sayısal değil, "seribaşı" avantajıyla da desteklenmelidir. Çevre ülkelerin ilk turda birbirini elemesi yerine, merkeze karşı rekabet edebilecekleri bir gruplandırma taktiksel olarak önceliklenmelidir.
- Sürdürülebilirlik ve kapsayıcılık (sosyal maksimizasyon)
- Fiyatlandırmada "Yerel Alım Gücü" Endeksi: Bilet ve yayın hakları fiyatları, FIFA'nın merkez ofisinden değil, ev sahibi coğrafyaların alım gücüne göre belirlenmelidir. Böylece futbol, sermayenin değil, halkın (For the People) erişebildiği bir alan olur.
- Teknolojik Bilgi Transferi: Merkez ülkelerin sahip olduğu "spor bilimleri", "veri analitiği" ve "yüksek performans antrenörlüğü" bilgisi, FIFA kanalıyla çevre ülkelere ücretsiz ve zorunlu bir müfredat olarak sunulmalıdır.
- "For the people" için sosyal optimizasyon
- Yayın hakları havuzu: Küresel yayın gelirlerinin bir kısmıyla, çevre ülkelerdeki yerel liglerin üretim ve rekabet kalitesini artıracak bir "Teknik Destek Fonu" kurulması. Bu, yerel liglerin ticari değerini artırarak merkeze olan bağımlılığı azaltır.
- Yerel istihdam zorunluluğu: Dünya Kupası gibi dev organizasyonların gelirlerinden elde edilen kârın bir kısmının, turnuvaya katılan çevre ülkelerde "Gençlik Gelişim ve Alt Yapı Merkezleri" kurmak için harcanmasının zorunlu tutulması.
- Daha adil bir Dünya Kupası için çevre lehine alınması gereken taktiksel ve stratejik aksiyonlar
Bu amaçla;
1) Katılım Payı Odaklı Dağılım: FIFA gelirlerinin büyük bir kısmının "dereceye" göre değil, "katılıma ve altyapı ihtiyacına" göre dağıtılması gerekir. Yani merkez ülkelerin aldığı payın bir kısmının, çevre ülkelerin tesisleşme ve akademi projelerine aloke edilmesi sağlanmalıdır.
2)Ters Orantılı Teşvik: Futbol ekonomisi zayıf olan ülkelerin (çevre), turnuvada kazandıkları her puan için merkez ülkelere oranla daha yüksek "gelişim primi" almasının sistematize edilmesi gerekir.
48 takımlı formatın sadece "yeni pazar" açma işlevinden çıkarılması gerekir:
Futbolun sadece bir "gösteri" değil, toplumsal bir "hak" olduğu gerçeği geri kazanılmalıdır:
Futbolun sadece bir finansal ürün değil, bir kamu hizmeti olarak görülmesi:
Tablo:1) Daha adil bir Dünya Kupası için çevre ülkeler lehine alınması gereken taktiksel ve stratejik aksiyonlar tablosu

Sonuç
Bugün gelinen noktadan FIFA’nın yayınladığı finansal tablolar, FIFA’nın artık yalnızca oyunu yöneten bir kurum olmadığını; aksine oyundan beslenen, onu finansal olarak işleyen ve değerini kendi bünyesinde biriktiren küresel bir finansal güç merkezine dönüştüğünü gösteriyor. Futboldan elde edilen devasa gelirler sahaya, altyapıya ya da rekabet dengesine değil; büyük ölçüde finansal varlıklara, rezervlere ve kurumsal güvenliğe akıyor. FIFA’nın cari varlıkları 2024’ten 2025’e yüzde 54 artarak, 6.750 Milyon dolara ulaşmış durumda.[2] Bu bağlamda Dünya Kupası, FIFA’nın kâr maksimizasyonu stratejisinin en güçlü ve en merkezi aracı olarak öne çıkmaktadır.
2026 FIFA Dünya Kupası, 8,4 milyar dolara ulaşan rekor bütçesi ve genişleyen katılımcı yapısıyla, yüzeyde futbolun hâlâ “halkın oyunu” olduğu yönünde güçlü bir anlatı sunuyor. Ancak derinlere inildiğinde, bu tablo merkez ülkelerin hegemonik gücünü pekiştiren devasa bir finansal organizasyonu işaret ediyor. FIFA’nın “For the Game, For the World” söylemi ise, çevre ülkelerin tutkusunu merkeze kaynak olarak taşıyan bir kaldıraç işlevi görüyor.
Dünya futbolundaki parasal büyüme eşitlik üretmiyor; sportif refahın tüm dünyaya yayılmasına olanak sağlamıyor, tam tersine merkez ile çevre ülke futbolları arasındaki ekonomik, finansal ve sportif uçurumu derinleştiriyor, futbolda eşitsizlik ekonomisini büyütüyor. Gelirler artıyor ama bu artış, futbolun tabanına yayılmıyor. Futbolun gerçek üreticileri olan çevre ülkeler, her geçen gün daha küçük paylarla yetinmek zorunda kalıyor. Ortada bir büyüme var, evet. Ama bu büyüme kapsayıcı değil; merkezleri güçlendiren, çevreyi zayıflatan bir hegemonya inşasına benziyor.
Eğer bu genişleme, kaynakların adil dağılımı ve gerçek bir rekabet dengesiyle desteklenmezse; Türkiye, Özbekistan ya da Yeşil Burun Adaları gibi ülkeler için bu sahne, kalıcı başarıların üretildiği bir alan olmaktan ziyade, küresel sermayenin ihtiyaç duyduğu “yeni pazarların” sergilendiği bir vitrine dönüşecektir.
Bu nedenle futbolun gerçekten adil bir oyuna dönüşebilmesi, niceliksel büyümeden değil; sıkça vurguladığım gibi, kaynakların etkin ve hakkaniyetli kullanımından, rekabetin ise finansal gücün belirleyiciliğinden kurtarılmasından geçiyor.
Bu çerçevede 2026 FIFA Dünya Kupası, yalnızca bir denge testi değil; modern futbolun ulaştığı kritik eşiğin de somut bir ifadesi. Daha fazla takım, daha fazla maç ve daha yüksek gelir… Ancak bu büyümenin bedeli de giderek ağırlaşıyor: artan oyuncu yükü, derinleşen eşitsizlikler ve oyunun ticari aklın gölgesinde kalması.
Futbol büyüyor ama asıl soru değişmiyor: Bu büyüme oyunu daha adil ve daha estetik mi kılıyor, yoksa yalnızca daha kârlı hale mi getiriyor?
Çünkü artık para, sadece bir ödül değil; futbolun yönünü, doğasını ve geleceğini belirleyen en güçlü aktör haline gelmiş durumda.
-----
[1] https://footballbenchmark.com/ca/e/blog/28466/683952
[2] Tuğrul AKŞAR, 23 Mart 2026, “FIFA’nın Bilançosu Parayı Kasada, Oyunu Ofsaytta Tutan Bir Sistemi Açığa Çıkartıyor!” https://futbolekonomi.com/index.php/haberler-makaleler/mali/342-turgaybicer/7123-2026-03-25-11-36-19.html
/././
Bir tuhaf suç örgütü: Kuran serbest, üyeler tutuklu!-Mehmet Y.Yılmaz-
Bir suç örgütü kurduğu ve belediye başkanlarıyla iş tuttuğu iddia edilen bir “suç örgütü yöneticisi” var. Bu kişi şu an serbest, tutuksuz yargılanıyor, hesaplarına konulan blokaj da kaldırılmış. “İş tuttuğu” iddia edilen seçilmiş belediye başkanları ise tutuklu.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın tanımlamasıyla “Aziz İhsan Aktaş Suç Örgütü” kurucu ve yöneticisi olan Aziz İhsan Aktaş’ın hesaplarına konulan blokaj kaldırılmış.
Söz konusu “suç örgütü” soruşturması nedeniyle Beşiktaş, Esenyurt, Avcılar, Ceyhan Seyhan Belediye Başkanları ile Adana Büyükşehir Belediye Başkanı tutuklanarak, görevden alınmışlardı, hatırlarsınız. Esenyurt Belediye Başkanı ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanı daha sonra tahliye edildiler ancak halen görevlerine iade edilmediler.
Türklerin balık hafızalı olduğuna inanan bir rejim altında yaşıyoruz; belli ki adliyemiz de böyle düşünenler kervanında kendisine bir yer kapmayı başarmış.
Onun için zaman zaman olayları hatırlatmak gerekiyor.
Önce şunu belirteyim ki bu yazacaklarım, savcılığın iddiasıdır. Mahkeme kararıyla kesinleşmemiş iddialar nedeniyle kimseyi peşinen suçlu ilan etmemeliyiz. Aziz İhsan Aktaş da söz konusu belediye başkanları da peşinen suçlu ilan edilemez.
Ancak bu yazıyı yazmama neden olan şey, adaletin tecellisi meselesinde adamına göre muamele yapıldığını düşünmem
Savcılığın belediye başkanlarını tutuklayıp, hapse atmasına neden olan şey “Aziz İhsan Aktaş’ın bir suç örgütü kurup, yönettiği” iddiasıydı.
“Çıkar amaçlı suç örgütünü” kurup yönettiği iddia edilen kişi, örgüte adı verilen kişidir.
Bu örgüt ihaleye fesat karıştırmak, rüşvet ve nüfuz ticareti, nitelikli dolandırıcılık, resmî belgede sahtecilik ve suçtan elde edilen gelirlerin aklanması ile suçlanıyor.
Bu amaçla paravan şirketler kurmuş, resmi olmayan bağlantılar için aracılar kullanmış, paranın takibini zorlaştırmak için finansal tedbirler almışlar.
Tekrarlıyorum, bunlar henüz iddiadır; kesinleşmiş hüküm değil.
Aziz İhsan Aktaş’ın, daha sonra etkin pişmanlıktan yararlanmak amacıyla bazı ifadeler verdiği ileri sürüldü, bu ifadeler belediye başkanlarının tutuklanıp, görevden alınmalarına yol açtı.
Aziz İhsan Aktaş’ın etkin pişmanlıktan yararlanıp yararlanamayacağına karar verecek olan yargılamayı yapacak olan mahkemedir. Savcılık etkin pişmanlık hükümlerinden yararlanmasını isteyebilir ancak mahkeme şartların yerine gelip gelmediğine bakarak kararını verir.
Adamına göre hareket edildiğini düşünmemin nedeni de bu: Bir suç örgütü kurduğu ve belediye başkanlarıyla iş tuttuğu iddia edilen bir “suç örgütü yöneticisi” var.
Bu kişi serbest, tutuksuz yargılanıyor. “İş tuttuğu” iddia edilen belediye başkanları tutuklu.
Bu kişiye yöneltilen suçlamalardan biri suç gelirlerini aklamak. Ve hesaplarına bu nedenle konulan blokaj, kaldırılmış.
Bu kararı verebilecek merci, kovuşturma aşamasında olduğumuza göre yargılamayı yapan mahkeme olmalı.
İlginç bir durum: Suç örgütü kurucusu olduğu ve suç gelirlerini akladığı iddia edilen kişi, tutuksuz yargılanıyor, parasına puluna ulaşma imkânı var.
Ancak bu dosyada yer alan “halkın seçtiği kişiler” tutuklu.
Aziz İhsan Aktaş, iyi insandır, kötü insandır, suçludur, suçsuzdur diyebilecek bilgiye sahip değilim.
Buna karar verecek merci de ben değilim.
Ancak aynı dosyada, suç örgütü kuran, suç örgütüne ismi verilen kişinin serbest, seçilmiş belediye başkanlarının tutuklu olması tuhaf değil mi?
Mahkemenin “önündeki karar” neden bekliyor?
Selahattin Demirtaş ile ilgili kararın hâlâ “mahkemenin önünde” olmasının nedeni, görevli hâkimlerin Anayasa’yı ve kanunları bilmiyor olması değil. O zaman geriye bir tek şey kalıyor: Mahkeme, kararın gereklerini yerine getirmek için bir emir bekliyor!
Selahattin Demirtaş hakkında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından verilen son hak ihlali ve tahliye kararları, Kasım 2025 itibarıyla kesinleşmişti.
Kararın kesinleşmesi üzerine sâkıt Adalet Bakanı Yılmaz Tunç, AİHM kararının Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 22. Ceza Dairesi tarafından değerlendirileceğini açıklamış, “Karar mahkemenin önünde, hep birlikte sonucunu bekleyeceğiz” demişti.
Bakan, bu sözleri 9 Kasım 2025 günü söyledi.
O gün bugündür “hep birlikte sonucu beklemeye” devam ediyoruz!
Bu arada Adalet Bakanı bile değişti, nisan ayı ile 5 ay olacak, karar hâlâ “mahkemenin önünde” duruyor!
Bu beş ay içinde TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu da bir rapor yayınladı.
TBMM Komisyonu, “AİHM ve AYM kararlarına eksiksiz uyulmasının sağlanmasını” tavsiye etti.
Bu da kendi başına ilginç bir durumdu aslında.
TBMM komisyonu, yürütme organına Anayasa’nın çok açık hükmünün uygulanmasını tavsiye etti!
Aslına bakarsanız, Demirtaş, AİHM’nin ihlal kararını verdiği gün serbest kalmalıydı.
Kişi özgürlüğü ile doğrudan ilişkili olduğu için mahkemenin “Biz İngilizce kararı okuyup anlayamadık, çevrilmesini bekleyeceğiz” demeye bile hakkı yoktur.
Önce karar uygulanır, ihlal ortadan kaldırılır, gerisine sonra bakılır.
Selahattin Demirtaş ile ilgili kararın hâlâ “mahkemenin önünde” olmasının nedeni, görevli hâkimlerin Anayasa’yı ve kanunları bilmiyor olması değil.
Böyle bir şey düşünülemez bile.
Geriye bir tek şey kalıyor: Mahkeme, kararın gereklerini yerine getirmek için bir emir bekliyor!
Evet, bizim hukukumuzda mahkemelere kimse emir veremez ama belli ki mahkemelerin emir beklemesine bir engel yok!
/././
Seyhan’dan Gülistan’a…-Umur Talu-
“Küçük bir devlet ağı ve ağalığı” tecavüz, cinayet, delil yok etmenin ardından hiçbir şey olmamış gibi “halkın dirliği, birliği, güvenliği ve kontrolü ile devlet baskısı”ndan “sorumlu” olarak yoluna devam etmiş!
Elbette henüz hüküm yok ve hakikatin tamamını bilmiyor da olabiliriz ama…
Gülistan Doku cinayeti bir “devlet mikrokozmos”unu da anlatıverdi. Bir de yok edilmiş bir genç kızın öldürülmesi ve ailesinin derin acısı üzerinden içinde bulunduğumuz hayata ve ülkeye dair ders alıyoruz!
Cinayette “neden sonra” ısrarlı bir savcının dirayetiyle ortaya çıkanlar ne anlatıyor:
Vali, oğlu, korumalar, doktor…
Yani “küçük bir devlet ağı ve ağalığı” tecavüz, cinayet, delil yok etmenin ardından hiçbir şey olmamış gibi “halkın dirliği, birliği, güvenliği ve kontrolü ile devlet baskısı”ndan “sorumlu” olarak yoluna devam etmiş!
“Küçük bir devlet ağı” bu ülkenin tarihini, talihini karartan, insanlarını yok eden “büyük devlet ağları” ve ağalarının hatırasını da canlandırıyor.
“Devlet veya devlet görevlileri” suç işleyebilir, suçu karartabilir ve bu şekilde hayatına devam ettiği gibi hayatı da o şekilde devam ettirebilir! Nice böyle sorumlu öylece devam etti zaten.
Tek tek saymakla bitmez elbette. “Faili meçhul” denen ve katliama dönüşmüş, hadi “seri cinayet” diyeyim, “yok edişler” ve “kayıplar” o kadar çoktu ki zaten. Arada büyük fark olduğunu düşünüyoruz: Onlar “siyasi”ydi bu ve benzerleri ise “adi” diye! Ama çok fark yok.
Her birinde, bireysel görünsün yahut örgütlü icra veya infaz edilsin, “insan hayatı”nın bizzat devlet veya birimleri veya temsilcileri eliyle yok edilebilmesi veya karartılması var. “Devlet görevi veya makamı”nın “terminatör” olarak kullanılmasının normal görülmesi var. İşkenceden cinayete kadar. Eza ve ceza da dahil.
Mesela, Seyhan Doğan, 13 yaşında vardı yoktu. Zaten vardı ve sonra yoktu! Bir “köy operasyonu” sırasında başka çocuklar ve büyüklerle gözaltına alınmıştı. Küçük kardeşi döndü köye; diğerleri dönemedi. Yıllarca da dönemediler. Bir gün kemikleri dönene kadar.
Bu ve benzerlerinin büyük çoğunluğu AKP’den önce olmuştu. Kalanlar, AKP’ye “Cumartesi Anneleri” olarak kaldılar. Fark etmedi; hakikati yok etmede bir “devlet geleneği” vardı zaten!
Seyhan’ın annesi öyle hakikati ve oğlunun akıbetini ve ondan bir kemiği olsun bulmak için haykırırken öldü. Babası “Anne” oldu cumartesilere. “Başbakan Erdoğan” dedi ki, “Ne istiyor bu Cumartesi Anneleri” ve “Bunları bir kullanan var” demeye getirdi ama yine de bir heyetle görüştü. Seyhan’ın babası “Oğlumdan bir kemik olsun bulmak istiyorum” dedi.
Ve o da Seyhan’ın adını haykıra haykıra öldü. Bu olayın sorumlusu iki yerel “jandarma komutanı” vardı. Biri sağdan biri sözde soldan belde belediye başkanı oldu sonradan. Sağdaki Bodrum’da, diğeri Sivas’ta! Sonra ilkini “Soylu” bir parti başkanı partisinde kucakladı. Ki “soyu” o sırada aşırı AKP muhalifiydi. Sonra “soylu soylu” AKP’li olunca o başkan, ilk “komutan” da AKP’li oldu. Rozetini de AKP lideri mi taktıydı ne!
Gördüğünüz gibi “devlette devamlılık” vardı. Ve “soylu” bir İçişleri Bakanı olarak ilk işlerinden biri “Cumartesi Anneleri”ni Galatasaray Lisesi yanındaki meydandan atmak, sürmek oldu.
Fakat hakikatte de bir direnç, gecikse de bir isyan mümkün oluyor: Adalet olarak tecelli etmese dahi kemik kemik ortaya çıkabiliyor. Seyhan’ın anne ve babası “Cumartesi Annesi” olarak İstanbul’da ölmüş, memleketten uzağa gömülmüştü. Derken Seyhan’ın kemikleri bir kuyuda bulundu yıllar ve yine yıllar sonra. Devlet aceleyle gömüp üstünü örtmek istedi. İnsan Hakları peşinde olanların müdahalesiyle anne ve babanın kemikleri evlatlarınınkilere kavuştu! Kavuşmanın böylesi de var işte!
Aradan onca ve şunca yıl geçmiş… Küçük NÇ’ye “devlet örgütlü” tecavüzlerde “rıza” yaşı aranmış, işte Gülistan’a gelmişiz, işte Rojbin’in babası feryatlarla aradığı hakikat için umutlanmış ve hakikat şu ki, “evladın ölü, öldürülmüş” ve sen ya bir kemiğini arıyorsun, bir mezarı olsun diye… Ya katilleri istiyorsun, Adalet Kalkınma’da bir adalet bulunsun diye!
Adaletin çoğu ise “Onu dedi içeri at, şöyle yazdı, böyle baktı, sokağa çıktı, muhalif oldu içeri at” ile tecelli ediyor. Şu “devlet ağlarının ve ağalarının enerjisi” gerçekten hakikat, adalet, hakkaniyet, hak, özgürlük için kullanılabilse, belki hayatınız da umudunuz da başka türlü olurdu.
Ama maalesef böyle: Bu kesif kasvet ve şiddet Seyhan’la doğmadı, Gülistan’la dokunmadı… Öyleydi ve böyle gitti. Size bize düşen belki de “böyle gitmez” için üstünüze, üstümüze düşen bir şey var mı, onu düşünmek, düşlemek ve düşmemek!
“Kızının peşinde bir baba” belki “kızının akıbetini, hakikatini arayan bir anne babayı” daha başka hisseder! Bu dünyada kimimize düşen de bu. Bir de anlaşılsa!
/././
NATO Genel Sekreteri, Ankara’da; gündem Trump’ın eşref saati -Barçın Yinanç-
ABD Başkanı'nın suyuna gittiği için “Trump’ın kulağına fısıldayan” adam olarak bilinen Rutte bugün Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la “Ne yapmayalım ki Trump’ı kızdırmayalım; ne yapalım ki Trump’ı Ankara’ya gelmek için teşvik edelim” amaçlı bir görüşme yapacak. Bu ikilinin Ankara’daki görüşmesi ilgiyle izlenecek çünkü Trump’ı Ankara’ya gelmeye ikna edecek bir ikili varsa, o da Rutte-Erdoğan ikilisi olur diye bakılacaktır.
NATO’nun temmuz ayında Ankara’da yapacağı zirvenin başarısı, ABD Başkanı Donald Trump’ın eşref saatine bağlı.
Bu nedenle NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin bugün Ankara’ya yapacağı ziyaretin gündeminde de ağırlıklı olarak Trump olacak.
Rutte, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la “Ne yapmayalım ki Trump’ı kızdırmayalım; ne yapalım ki Trump’ı Ankara’ya gelmek için teşvik edelim” amaçlı bir görüşme yapacak.
Malûm, Trump İran’a karşı başlattığı hukuksuz savaşa destek göremediği için NATO’ya kızgın. Gerçi kızmak için gerekçe aramasına da gerek yok. Ezelden beri NATO’ya karşı alerjisi var.
Trump İran’a saldırmadan önce müttefiklerine bırakın danışmayı, önceden haber verme zahmetinde bile bulunmadı. Buna karşın NATO’dan (yani NATO’nun diğer üyelerinden) yeterli desteği bulamamaktan şikâyetçi. İran savaşının temmuza sarkması ve müttefiklerle oluşan soğukluğun devam etmesi durumunda Trump’ın zirveyi boykot etmesi ihtimalinden endişe ediliyor.
Trump’ı ancak Rutte-Erdoğan ikilisi ikna eder
Diyebilirsiniz ki madem öyle, zirve de Trump’sız toplansın. Çin ve Rusya’nın bayılacağı bu durum kimsenin işine gelmiyor, çünkü NATO gücünü birlik olmaktan alıyor. Tüm NATO müttefiklerini nükleer gücüyle savunma sözü veren Amerika’nın olmaması, üye ülkelerin hasımlarına karşı caydırıcılıklarında zaafiyet anlamına gelir.
O nedenle, ABD Başkanı'nın suyuna gittiği için “Trump’ın kulağına fısıldayan” adam olarak bilinen Rutte ile yine Trump’la iyi diyaloğu olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işbirliği konjonktürel açıdan iyi bir döneme denk geldi.
Gerçi, Trump’ın suyuna fazla gittiği için Rutte’yi eleştirenler, inisiyatif kullanmakta ileri gidip müttefiklerin asgari müştereklerinden oluşan çizgiyi aştığını savunanlar da var. Üstüne kimi Avrupalı liderlerin Erdoğan’a güvensizliğini eklerseniz, bu ikilinin Ankara’daki görüşmesi ilgiyle izlenecektir. Ancak yine de, Trump’ı Ankara’ya gelmeye ikna edecek bir ikili varsa, o da Rutte-Erdoğan ikilisi olur diye de bakılacaktır.
Trump, Beştepe’ye de gider mi?
Cumhurbaşkanının içeriye dönük vereceği mesaj açısından da Trump’ın gelmesi önem taşıyor. Hatta bir de araya Beştepe’yi kapsayacak kısa bir ikili ziyaret eklense, tadından yenmez olur.
Ancak Beştepe’de yapılacak ikili görüşmenin somut çıktıları olması gerekiyor. Bu bağlamda, Trump pazarlık masasına neyi sürer, önümüzdeki günlerde ipuçları belki çıkar. Ankara’nın ne istediği ortada. S-400 meselesi nedeniyle savunma alımlarındaki engellerin kaldırılması. Önümüzdeki dönemde bu dosyada bir hareketlenme beklenebilir. Trump’a “Yıllardır devam eden S-400 meselesini ben çözdüm” deme fırsatını vermek de ABD Başkanı'nın Ankara’ya gelmesi için ek bir teşvik olacaktır.
NATO’nun kendi gündemine geri dönersek, geçen sene üye ülkelerin savunma harcamalarını artırma sözü vermeleri üzerine Trump’ın zirveye katılımı garantiye alınmıştı. Bu sene, zirveye dönük beklentiler oldukça düşük.
Yine de Transatlantik ittifakın Avrupa ayağındakilerin savunma konusunda daha fazla sorumluluk yüklenmesi yönünde bazı ilkeler üzerinde anlaşmak için çalışılacaktır.
Ben ABD’nin NATO’dan çıkacağına, hatta Avrupa’daki askerî gücünü ciddi oranda azaltacağına bu aşamada ihtimal verenlerden değilim.
Öte yandan ABD’nin hem Avrupa’daki askerlerinin sayısını biraz azaltıp yerlerini değiştirmesi hem de komuta kademesindeki varlığında olabilecek değişikliklere dair planlamalar da başladı.
NATO’un Avrupa kanadının güçlenmesi Türkiye’nin de tercih edeceği bir durum. Ancak Avrupa denince Avrupa Birliği anlaşılırsa, bu durum Ankara açısından mayınlı alana tekabül ediyor. Zirvede İngiltere, Norveç ve Türkiye gibi AB üyesi olmayan ülkeleri dışlamayacak bir formülle Avrupa kanadının güçlenmesini sağlayacak bir çerçeve üzerinde uzlaşılmaya çalışılacaktır.
/././
ABD'li senatörden dikkat çeken sosyal medya açıklaması: Erdoğan'a da söyledim, F35'i alamayacaksınız
ABD'nin Florida Senatörü Rick Scott, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Türkiye'nin F-35 alamayacağını" ileri sürdü.
ABD’nin Florida Senatörü Rick Scott, "Türkiye’nin F-35 savaş uçağı programına yeniden dahil olamayacağını" öne sürerek, "Ankara’nın ABD yapımı savunma platformlarını satın alamayacağını" iddia etti.
ABD'nin Florida Senatörü Rick Scott, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Türkiye'nin F-35 alamayacağını" ileri sürdü.
Scott, ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack'ın, beşincisi düzenlenen Antalya Diplomasi Forumu'nda yaptığı konuşmada, "Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemini almasından sonra F-35 programından çıkarılmasına" ilişkin söylemlerini alıntılayarak, şu ifadeleri kullandı: "Türkiye, Hamas'ı, Müslüman Kardeşler'i finanse eden, İsrail'den nefret eden, Rusya ve İran'ı seven ülke... F35, F16 ve diğer Amerikan yapımı savunma platformlarını almada bol şanslar... 2018'de (Cumhurbaşkanı Recep Tayyip) Erdoğan'a söyledim ve tekrar söylüyorum: F35'i alamayacaksınız."
***
Her şey ortaya döküldü: Yapay zekâ mı, yoksa yeni bir savaş doktrini mi?-Füsun Sarp Nebil-
Bugün Türkiye’de konuşulmayan ama kritik olan başlıklar, yapay zekâ modelimiz (yerli LLM) var mı? Kritik sistemler hangi modelle çalışacak? Türkiye verisi yurtdışında mı işleniyor, kritik veri nerede veya kimde birikiyor, Telekom networkünün kontrolü kimde, core network yerli mi, network slicing kontrolü kimde, hedefleme algoritmaları kimin, karar destek sistemleri nereden geliyor?
Yapay zekâ ile ilgilenenler haftasonu yeni bir tartışmanın içine daldı. Çünkü, Palantir Technologies CEO’su Alex Karp’ın yayınlanmak üzere olan kitabının özeti olduğu belirtilen 22 maddelik metin, sektörün içinden, dışından herkesi şaşırttı. Doğrusunu isterseniz, bu bir özetten ziyade manifesto. Ve bu manifesto, teknoloji dünyasının maskesini indiriyor.
Bu bir teknoloji tartışması değil, güç ilanı. Karp’ın söylediği şey basit ama sert “Yapay zekâ, Batı’nın askeri gücüdür” Bu cümle, bugüne kadar anlatılan bütün “yapay zekâ insanlık içindir” masallarını bitiriyor.
Yapay zekâ Batı'nın askerî üstünlük aracıdır
Bugüne kadar bize anlatılan neydi? Yapay zekâ insanlığı ileri götürecek, verimlilik artacak, hayat kolaylaşacak vs vs. Palantir ise başka bir şey söylüyor: “Yapay zekâ, batı’nın askeri üstünlüğünün ana aracıdır” diyor. Bu cümle, teknoloji çağının en dürüst ama en tehlikeli cümlesi olarak tarihe geçti.
Palantir'in 22 maddelik özeti bir teknoloji metni değil, ideolojik deklarasyon. Açıkça şunları sıralıyor;
* Yapay zekânın silah olması kaçınılmaz
* Silikon Vadisi, ABD devletine borçlu yani teknoloji şirketleri tarafsız kalamaz
* “Çoğulculuk (Pluralism)” ve “az gelişmiş kültürler (regressive cultures)” zayıflıktır.
Yani, Palantir'in anlattıkları klasik bir ürün tanıtımı değil. Bu, teknoloji şirketlerinin kendilerini devletin uzantısı olarak konumlandırması olarak anlaşılıyor. Zaten Palantir de bunu saklamıyor. "AI silahlarının yapılacağı kesin, mesele kimin yapacağı" diyor.
Gerçi, Trump döneminin bir acaipliği olarak, 2025 temmuz ayında, yapay zekâ sektöründen dört üst düzey teknoloji yöneticisinin, yarbay rütbesiyle ABD Ordusu Yedek Kuvvetleri'ne katılması ve "Yönetici İnovasyon Birliği" olarak da bilinen "201. Müfreze" adlı yeni bir birimi oluşturması düşünülürse, Karp'ın açıklamasına çok da şaşırmamak gerekebilir.
Ayrıca Palantir'cilerin daha önce yayınladığı "Teknolojik Cumhuriyet: Sert Güç, Yumuşak İnanç ve Batı'nın Geleceği", "Seferber Ol: Amerikan Sanayi Üssünü Yeniden Başlatma ve Üçüncü Dünya Savaşını Durdurma" gibi kitaplara da dikkat etmek lazım.
Tepkiler neden bu kadar sert?
22 maddelik metin yayınlanır, yayınlanmaz, sert tepkiler gördü. Çünkü birçok kırmızı çizgiyi aynı anda ihlal ediyor. Bazı yorumcular metni “distopik” ve "tehlikeli" şeklinde değerlendiriyor. Bazıları ise doğrudan "klavye savaşçısı" ya da “çizgi romanların kötü adamı gibi” diye alaya alıyor.
Ama asıl önemli olan, bu söylem artık "savunma stratejisinin ana akımı" haline geliyor. Yani mesele “Bu fikirler uçuk değil ve zaten uygulanıyor" şeklinde. Anlayacağınız, ta Sam Altman'ın yönetim kurulu tarafından 2023 yılı sonunda işten çıkarıldığı ve sonra geri alındığı dönemde gündemde olan "e/acc" ve "EA" tartışmalarının, artık e/acc'nin öne geçmesiyle sonuçlandığı gözüküyor (artık bu isimleri kullanmıyorlar bile).
Yani bu manifesto çoktan hayata geçti. Bunu mart ortasında yazdığımız, "Trump İran'ı suçlarken, yapay zekâyı öldürmek için kullanıyor mu?" ortaya koymuş ve hatta Palantir'den de detay vermiştik. O yazıya bakarsanız, PayPal'ın kurucusu olan Peter Thiel'in Palantir'i zaten çoktandır ABD ordusu ile çalışıyor. Sadece ABD dışında değil, ABD içinde de göçmen takibi yaptı (ufak bir not ; bu takibi de Facebook, Google vs'deki verilerin uzantısında yapıyor, şu anda da hep birlikte yapay zekâları kendi davranışlarımız hakkında eğitip, duruyoruz). Thiel, Musk'ın yakın arkadaşı ama onun gibi popüler olmayı değil, esrarengiz kalmayı tercih ediyor.
Yapay zekânın zaten hedef tespitinde kullanıldığı biliniyor. Savaştaki karar süreçlerine katkısı var, en azından hızlandırıyor ve acaba insan faktörü sistemden ne derece çıkarılıyor? Mesela, yapay zekâ destekli askeri sistemlerin hatalı hedefleme nedeniyle sivil kayıplara yol açtığı olaylar artık raporlanıyor.
Yani Palantir 22 maddelik özet'te geleceği anlatmıyor. Mevcut durumu meşrulaştırıyor ve bu dönemde büyük teknoloji şirketlerinin taraf seçmesi gerektiğine işaret ediyor. Bu manifesto ile birlikte en kritik eşiğin geçildiği yani “Tech companies are neutral” döneminin bittiği kaydı var. Palantir, diğer teknoloji firmaları adına da konuşarak, açıkça "Biz Devletiz" diyor. Bu çok radikal bir kırılma. Çünkü, teknoloji şirketleri artık sadece ürün üretmiyor, jeopolitik aktör haline geliyor. Bu, 11 eylülden itibaren hayatımıza giren, "klasik güvenlik merkezli devlet" dilinin geldiği nokta ve ilginçtir bu dil artık bir teknoloji şirketinden geliyor.
22 maddelik metindeki diğer ilginç bir nokta ise “Pluralism ve bazı kültürel yaklaşımlar zayıflık yaratıyor” tanımlaması. Bu ABD açısından iç tartışmalara işaret ediyor. Etik ve çoğulculuğu savunan iç tartışmaları, stratejik risk, engel ve zaman kaybı olarak yorumluyor. Biden'ın yapay zekânın çoğulculuğa ve diğer etik kurallara özen göstermesi gerektiğine dair kararnamesini, Trump yönetime geçer geçmez bloke etmeye kalkmıştı. Ama geçtiğimiz ay hukuk bunu engelledi.
Gelişmeler Türkiye için neden kritik?
Tabii ki konuya Türkiye açısından bakıyoruz. Çünkü bu tartışma yalnızca “uzaktaki ABD'nin bir meselesi” değil. Türkiye'nin geldiği durumun artık konuşulması gerektiğini her zamankinden daha fazla görüyoruz. Yani, yapay zekâ altyapısını kim kuracak, veri kimin kontrolünde olacak (veri egemenliği), savunma sistemleri kimin yazılımına bağlı olacak gibi soruları tartışmak ve cevap üretmek gerekiyor.
Çünkü artık, yapay zekânın silah, verinin mühimmat ve altyapının egemenlik olduğu çağdayız. Bu üçlüye sahip olmayan ülkelerin geleceği ise soru işareti.
Günümüzde artık 5G, yapay zekâ ve veri merkezleri kurmayı “altyapı sahipliği” sanmayın. Aslında kurulan bu altyapının kontrolünün kimde olduğunu sormak lazım. Core network dışarıdan, yapay zekâ modeli dışarıdan ve bulut altyapısı dışarıdan ise, siz altyapıya sahip değilsiniz, kiracısınız.
5G'ye yakından bakarsak da "tüketiciye satılan ama aslında endüstri için kurulan ağ"dır. Yani tüketiciye daha hızlı internet, daha iyi video, daha iyi oyun hizmeti sunmak değil. 5G’nin asıl kullanım alanı, akıllı fabrikalar, askeri sistemler, otonom araçlar, kritik altyapıdır. 5G, vatandaş için değil devlet ve sanayi için kurulan bir kontrol ağıdır. Eğer bu "ağın dilimleme (network slicing)” yetkisi sizde değilse, kendi ülkenizde bile öncelik sizde olmaz.
Bu, klasik bağımlılıktan farklı bir durum. Eskiden enerji bağımlılığı vardı, şimdi karar bağımlılığı geliyor. Bugün Türkiye’de konuşulmayan ama kritik olan başlıklar, Yapay zekâ modelimiz (yerli LLM) var mı? Kritik sistemler hangi modelle çalışacak? Türkiye verisi yurtdışında mı işleniyor, Kritik veri nerede veya kimde birikiyor, telekom networkünün kontrolü kimde, core network yerli mi, network slicing kontrolü kimde, hedefleme algoritmaları kimin, karar destek sistemleri nereden geliyor?
Bu soruların çoğununun cevabı “Dışarıdan” şeklinde. Başka deyişle bağımlıyız. Kendi sistemimizi bir an önce kuramazsak, başkasının sistemine entegre olur ve başkalarının koyduğu kurallara uymak zorunda kalırız.
Palantir açıkça teknoloji şirketleri taraf seçmeli, ABD devleti ile entegre çalışmalı ve yapay zekâ askeri üstünlük için kullanılmalı diyor. Sonra ekliyor; “(Pluralism)” ve “az gelişmiş kültürler (regressive cultures)” zayıflık yaratır diyor. Yani, tartışma lüksünüz yok. Türkiye (ve tabii ki pek çok ülke) için kırmızı alarm.
Sonuç olarak Palantir Technologies ve Alex Karp sadece bir kitap tanıtmadı, “Yeni dünya düzeninde güç, yapay zekâ ve veri üzerinden kurulacak” dedi. Türkiye için soru artık "Bu düzenin kurucularından mı olacağız, yoksa bağımlılarından mı?" ya da "Kendi kararını veren bir ülke mi olacağız, yoksa başkasının verdiği kararları uygulayan ülke mi?" şekline bürünüyor.
Palantir’in metni beğenilebilir ya da nefret edilebilir ama görmezden gelinemez. Çünkü metin açıkça “Yapay zekâ artık ekonomik değil, askeri bir teknolojidir” diyor. Bu noktadan sonra mesele "yapay zekâ iyi mi kötü mü?" değil, "yapay zekâ kimin elinde ve kimin adına çalışıyor?" sorusu.
/././
Sürpriz gelişme: Yurt içi asgari kurumlar vergisi matrahından geçmiş yıl zararlarının mahsubuna Maliye’den sınırlama getirildi!-Erdoğan Sağlam-
Doğrusu ve en kolay olanı Maliye'nin beyanname düzenleme programını düzeltip yurt içi asgari kurumlar vergisi matrahından mahsup edilecek geçmiş yıl zararlarının elle girilmesine olanak sağlamasıdır. Bunca mükellefi boşuna ihtirazî kayıt ve dava ile uğraştırmanın gereği yok. Önerim, Maliyenin bu konudaki yaklaşımını yargı kararına uygun olarak değiştirmesi yönündedir!
Değerli okurlar, geçmiş yıl zararlarının yurt içi asgari kurumlar vergisi matrahından mahsup edilip edilemeyeceği konusundaki Maliye düzenlemesi çok ciddi tartışmalara neden olmuş ve iptali istemiyle dava konusu edilmişti.
Neticede Danıştay Üçüncü Dairesi 25.11.2025 tarihli ve E.2024/5700, K.2025/4831 sayılı Kararı ile, tebliğin geçmiş yıl zararlarını ilgilendiren kısımlarının iptaline karar verdi.
Maliyenin Danıştay Vergi Dava Daireleri Kurulu (VDDK) nezdinde temyiz yolunu kullanmış olduğunu tahmin ediyorum. Danıştay Üçüncü Dairesinin bu iptal kararı VDDK tarafından bozulmadığı sürece geçmiş yıl zararlarının yurt içi asgari kurumlar vergisi matrahından mahsup edilebileceği tabiidir.
Ancak bu konuda Maliye kamuoyuna bir açıklama yapmadan, Beyanname Düzenleme Programında yapmış olduğu bir değişiklikle 2025 yılı kurumlar vergisi beyannamelerinde yurt içi asgari kurumlar vergisi matrahından mahsup edilecek geçmiş yıl zararlarını normal kurumlar vergisi matrahından mahsup edilen tutarla sınırlandırdı.
Umarım bu değişiklik bilinçli yapılmamıştır ve acilen düzeltilir. Aksi halde ihtirazî kayıtla beyan ve dava açılması kaçınılmaz olacaktır!
Konunun detaylarına girmeden önce aşağıda yurt içi asgari kurumlar vergisi matrahının nasıl hesaplanacağını kısaca açıklamak isterim.
Yurt içi asgari kurumlar vergisi nasıl hesaplanır?
2025 yılından geçerli olmak üzere yürürlüğe giren yurt içi asgari kurumlar vergisi uygulaması ile kurumların bazı istisna ve indirimler nedeniyle fiilen ödedikleri kurumlar vergilerinin kanuni oranların çok altında kalması gerekçesiyle, ödenecek kurumlar vergisinin, indirim ve istisnalar düşülmeden önceki kurum kazancının yüzde 10’undan az olamayacağı düzenlendi.
Kanuna göre, yurt içi asgari kurumlar vergisi matrahı hesaplanırken bazı istisna ve indirimlerin düşülmesine izin verilirken, bazı istisna ve indirimlerin ise indirilmesine izin verilmiyor. Bunlar kanunda açıkça sayılmış bulunuyor. İzin verilen ve verilmeyen istisna ve indirimlere 11 Ekim 2024 tarihli yazımdan ulaşabilirsiniz.
Geçmiş yıl zararlarına ilişkin ise kanun metninde açık bir hüküm yok. Başka bir ifade ile geçmiş yıl zararlarının asgari kurumlar vergisi matrahından düşülemeyeceğine dair yasal bir düzenleme bulunmuyor.
Ancak ilgili tebliğde, geçmiş yıl mali zararlarının yurt içi asgari kurumlar vergisi matrahından İNDİRİLEMEYECEĞİ belirtilmişti. Ancak Danıştay Üçüncü Dairesi tebliğdeki ilgili düzenlemelerin önce yürütmesinin durdurulmasına, sonrasında ise iptaline karar verdi.
Şimdi Maliye Beyanname Düzenleme Programında yaptığı bir değişiklikle, asgari kurumlar vergisi matrahından mahsup edilebilecek geçmiş yıl zararlarının girişine elle izin vermeyip normal kurumlar vergisi hesaplamasına ilişkin bölümde mahsuba konu edilen tutarı ilgili satıra otomatik olarak taşıyarak, asgari vergi matrahından mahsup edilecek geçmiş yıl zarar tutarını sınırlamış oldu. Aşağıda örneklerle bunun sonuçlarını göstermeye çalışacağım.
Böylece Maliye Danıştay’ın iptal kararının uygulanmasını da engellemiş oluyor!
Danıştay Üçüncü Dairesinin iptal kararının gerekçesi aynen şöyledir:
“5520 sayılı Kurumlar Vergisi Kanununa eklenen “Yurtiçi Asgari Kurumlar Vergisi” başlıklı 32/C maddesinde, Kanunun 32 ve 32/A maddeleri hükümleri dikkate alınarak hesaplanan kurumlar vergisinin, indirim ve istisnalar düşülmeden önceki kurum kazancının %10’undan az olamayacağı ve yurtiçi asgari kurumlar vergisi hesaplanırken birinci fıkrada belirtilen kurum kazancından ikinci fıkrada sayılan istisna ve indirimlerin düşüleceğinin belirtildiği, bunların dışında asgari verginin matrahının hesaplanmasına yönelik başkaca bir belirleme yapılmadığı ve davalı idareye matrahın belirlenmesine yönelik bir yetki verilmediği gibi indirim ve istisnalar dışında kalan diğer unsurların asgari verginin matrahından düşülmesine izin verilmeyeceğine dair bir yasal düzenleme de bulunmadığı anlaşılmış olup, geçmiş yıl zararlarının asgari kurumlar vergisi matrahından düşülmeyeceği ve asgari kurumlar vergisinin hesaplamasında dikkate alınmayacağına ilişkin dava konusu düzenlemede hukuka uygunluk bulunmadığı sonucuna ulaşıldığından iptali gerekmiştir.
Öte yandan, geçmiş yıl zararlarının dönem sonu ve dönem başı özsermaye karşılaştırması sonucu ticari bilanço zararı (gider fazlalığı durumu) olarak ortaya çıkabilmesinin yanında çeşitli istisnalardan faydalanılması sonucu mali zarar (zarar olsa dahi indirilebilecek indirim ve istisnaların ticari bilanço karından/zararından düşülmesi durumu) olarak da ortaya çıkabilmesi de mümkündür. Düzenlemenin amacının, çeşitli indirim ve istisnalar nedeniyle düşük vergilemenin önlenmesi olduğu belirtilmesine karşın, bu mahiyette olmayan gider fazlalığından kaynaklanan geçmiş zararlarının asgari vergi matrahından düşülmesine izin verilmemesi, ticari bilanço zararı üzerinden %10 oranında vergi alınmasına yol açacağından, kurumlar vergisinin konusunun, kanunun birinci maddesinde sayılan kurumların kazançları olduğu dikkate alındığında, geçmiş yıl zararlarından dolayı vergiye tabi kazancı olmayan bir mükellefin dava konusu düzenleme nedeniyle vergi ödemek zorunda kalacağı da açıktır. Bu nedenle, dava konusu, 1 Seri No.lu Kurumlar Vergisi Tebliği’nin “32.5 Yurtiçi asgari kurumlar vergisi” bölümünün (32.5.4) ve (32.5.6) alt bölümlerinin yedinci paragrafları ile (32.5.6) alt bölümünde yer alan üçüncü ve beşinci örneklerin geçmiş yıl zararlarını ilgilendiren kısımlarının iptaline karar verilmiştir.” (Abdullah Tolu, “Danıştay geçmiş yıl zararı tartışmasına son noktayı koydu!”, Ekonomim Gazetesi, 27 Ocak 2026)
Görüldüğü gibi Danıştay kararının gerekçesi vergileme ilkeleri ile uyumlu ve çok isabetlidir.
Örneklerle geçmiş yıl zarar mahsubunun asgari kurumlar vergisine etkisi
Yurt içi asgari kurumlar vergisine ilişkin tebliğ düzenlemesinde, geçmiş yıl zararlarının asgari kurumlar vergisi matrahından düşülmeyeceği belirtildiğinden verilen örneklerin hiçbirisinde geçmiş yıl zarar mahsubuna yer verilmemiştir.
Maliyenin tebliğinden de görüleceği üzere, normal kurumlar vergisi hesaplaması ile asgari vergi hesaplamasının ayrı ayrı yapılarak ödenmesi gereken vergi hangisine göre daha yüksek çıkıyorsa, ödemeye o tutar esas alınmalıdır. Başka bir ifade ile bu iki hesaplamanın birbirinden tamamen ayrı bir şekilde yapılması ve sonucun karşılaştırılması esastır.
Bu nedenle asgari kurumlar vergisinden indirimi mümkün bulunan tüm istisna ve indirimlerin yanısıra geçmiş yıl zararlarının indirim konusu yapılması gerekir. Geçmiş yıl zarar mahsubunda normal kurumlar vergisinden mahsup edilen tutarla sınırlı bir mahsup yapılması söz konusu değildir. Kanunda bu yönde bir sınırlayıcı hüküm yer almamaktadır. Yani geçmiş yıldan devreden mali zararlar dönem ticari kar veya zararına KKEG’nin eklenmesi ve zarar olsa dahi indirilecek tüm istisna ve indirimlerin düşülmesi sonucunda bulunan “kar” rakamı ile sınırlı olarak yurt içi asgari kurumlar vergisi matrahından indirim konusu yapılabilir.
Örnek1: Kurumun ticari bilanço karı 1 milyon TL, kanunen kabul edilmeyen giderleri 500 bin TL ve geçmiş yıl mali zararları 2 milyon TL’dir. Ayrıca 1 milyon TL iştirak hissesi satış kazancı istisnası ile 250 bin TL serbest bölge kazanç istisnası hakkı bulunmaktadır.
Bu örnekte, beyanname programına göre asgari kurumlar vergisinden normal kurumlar vergisinden mahsup edilen tutarla (250 bin TL) sınırlı olarak geçmiş yıl zarar mahsubu yapılırsa (yani 1 milyon TL’lik zarar mahsubuna izin verilmezse) kurum 1 milyon üzerinden yüzde 10 oranında 100 bin TL kurumlar vergisi ödemek zorunda kalacaktır.
Bu vesileyle ifade etmek isterim ki, kanaatimce zarar mahsup hakkının takibi asgari kurumlar vergisi bakımından ayrıca yapılmalıdır. Eğer Maliye zarar mahsup hakkının takibini normal kurumlar vergisi ile sınırlı yapmayı düşünüyorsa bunu açıkça duyurmalıdır.
Örnek 2: Kurumun ticari bilanço zararı 1 milyon TL, kanunen kabul edilmeyen giderleri 1 milyon 500 bin TL ve geçmiş yıl mali zararları 2 milyon TL’dir. Ayrıca 2 milyon TL yurt dışı inşaat, onarım, montaj ve teknik hizmetler kazanç istisnası bulunmaktadır.
Bu örnekte beyanname programına göre mükellef 2 milyon TL zararı varken 50 bin TL vergi ödemek zorunda kalacaktır.
Örnek 3: Kurumun ticari bilanço zararı 500 bin TL, kanunen kabul edilmeyen giderleri 2 milyon TL ve geçmiş yıl mali zararları 1 milyon TL’dir. Ayrıca 500 bin TL taşınmaz satış kazancı istisnası, 750 bin TL emisyon primi kazancı istisnası ile 500 bin TL nakit sermaye artırımı indirim hakkı bulunmaktadır.
Bu örnekte de mükellef beyanname düzenleme programı izin vermediğinden 500 bin TL zarar mahsubunu yapamadığı için 50 bin TL asgari vergi ödemek zorunda kalacaktır.
Örnek 4: Kurumun ticari bilanço zararı 500 bin TL, kanunen kabul edilmeyen giderleri 2 milyon TL ve geçmiş yıl mali zararları 1 milyon TL’dir. Ayrıca 1 milyon TL’lik nakit sermaye artırımı indirim hakkı bulunmaktadır.
Bu örnekte olması gereken asgari vergi matrahı ile mükellef beyanname programına hesaplanan asgari vergi matrahı aynı tutardadır. Bu mükellef 500 bin TL nakit sermaye artışından kaynaklanan faiz indirimini kullanmasına rağmen 50 bin TL kurumlar vergisi ödemek zorundadır. Bu sonuç kanuna uygundur.
Ne yapılabilir?
Doğrusu ve en kolay olanı Maliye'nin beyanname düzenleme programını düzeltip yurt içi asgari kurumlar vergisi matrahından mahsup edilecek geçmiş yıl zararlarının elle girilmesine olanak sağlamasıdır.
Aksi durumda bu konuda çok sayıda ihtilaf çıkması kaçınılmazdır. Yukarıda yer verdiğim Danıştay kararının iptal gerekçelerine göre bu ihtilafların mükellef lehine sonuçlanacağını öngörüyorum.
Bunca mükellefi boşuna ihtirazî kayıt ve dava ile uğraştırmanın gereği yok. Önerim, Maliyenin bu konudaki yaklaşımını yargı kararına uygun olarak değiştirmesi yönündedir!
Son olarak ise, vergilendirmede esasa etki eden bu tür değişikliklerin hiçbir idari düzenleme veya duyuru yapılmaksızın beyanname düzenleme programı üzerinden yapılmasını çok yadırgadığımı da ayrıca belirtmeliyim. Maliye görüşlerini böyle değil, kanunda öngörülen usulleri kullanarak şeffaf bir şekilde duyurmalıdır.
/././












Hiç yorum yok:
Yorum Gönder