T-24 "Köşebaşı + Gündem" -23 Mart 2026-


Harg, Tahran’ın ‘Aşil Topuğu’ mu, Washington’un ‘intihar misyonu’ mu?-Akdoğan Özkan- 

Soykırımcı Epstein rejiminin hedefinde İran’ın stratejik önemi haiz Harg Adası’nı ele geçirmeyi hedefleyen bir operasyon mu var? Bu, savaşı sona erdirir mi? Amerikalılar çatışmaları ne zaman sonlandırmayı planlıyorlar?

Hürmüz Boğazı’nın kuzeybatısında, İran anakarasından sadece 15 deniz mili açıkta bulunan Harg Adası, ABD’nin bir operasyonla işgal edeceğini temel alan senaryolarla son günlerde adından sıkça söz ettiriyor. USS Tripoli amfibi hücum gemisi refakatinde bölgeye doğru yola koyulan 31. Deniz Piyade Seferi Birliği’nden sonra 11. Deniz Piyadeleri Keşif Birliği’ni taşıyan amfibi hücum gemisi USS Boxer ile USS Portland ve USS Comstock amfibi çıkarma gemilerinin de bölgeye doğru yönlendirildiğinin iddia edilmesi, ABD’nin İran’a ait Harg Adası'nı ele geçirmeyi ya da abluka altına almayı planladığı yönündeki haberlere hız kazandırdı. Zira, söz konusu gemiler, deniz piyadelerini, zırhlı araçları ve hava unsurlarını (helikopter, İHA, dikey inişli uçak) taşıyarak denizden karaya çıkarma operasyonları düzenleyen çok amaçlı platformlar olarak işlev görürler. Geniş uçuş güverteleri ve iç havuzları sayesinde hava ve deniz yoluyla eşzamanlı operasyon ve lojistik destek sağlayabilirler.

İran’ın toplam petrol ihracatının yüzde 90’ının geçtiği, yılda yaklaşık 950 milyon varil petrole liman hizmetleri sağlayan ve bu nedenle stratejik bir öneme sahip olduğu ileri sürülen ada, sadece 8 km uzunluğunda ve 5 km eninde olduğu için kimi uluslararası gözlemcilerce “Tahran'ın Aşil topuğu” olarak değerlendiriliyor. The Telegraph'a bakılırsa, adayı bugün ele geçirmek İran ekonomisi için yıllar sürecek büyük bir sorun yaratacağı gibi, “Trump'ın İran’ı anakarasına tek bir asker çıkarmadan yenmesine olanak sağlayabilir.

Gelgelelim, soykırımcı Epstei

n rejiminin Harg Adası’na yönelik böyle bir operasyonunun “intihar” ile eşanlamlı olduğunu savunanlar da var. Şimdi, gelin bu meseleyi bağlamına oturtup hangi iddianın doğru olabileceğini ve savaşın ne zaman sona erebileceğini anlamaya çalışalım.

Harg’ı al, bu işi bitir!

Hatırlanacağı gibi, ABD geçen hafta Harg Adası’nı bombalamış, ama oradaki petrol tesislerine dokunmamıştı. Bu gelişmenin ardından, Washington’daki “şahinler” Trump’ı adeta başlattığı “işi tamamına erdirmeye” çağıran mesajlar döktürmeye başladı. Tüm zamanların belki de en berbat, en savaş çığırtkanı Amerikalı (Cumhuriyetçi) siyasetçilerinden biri olarak da tanıdığımız Güney Carolina Senatörü Lindsey Graham“Sayın Başkan: Harg Adası’nı alırsanız bu savaş biter!" şeklinde konuştu. Teksas’ın Kongre Temsilcisi (Cumhuriyetçi) Pete Sessions da 2 bin 500 kişilik deniz piyadeleri ile Harg Adası’nı ele geçirme görevinin bir “kara operasyonu” sayılamayacağını, dolayısıyla endişeye mahal olmadığını savundu. Sessions, adanın USS Tripoli uçak gemisi refakatinde Uzak Doğu’dan bölgeye doğru yola koyulmuş 31. Deniz Piyadeleri Keşif Birliği (MEU) için biçilmiş kaftan olduğunu da iddia etti.

Ardından perşembe günü Florida (Boca Raton) merkezli Newsmax medya kuruluşu, dört Amerikalı yetkiliye dayanarak, ABD’nin binlerce deniz piyadesi ve donanma askerini taşıyan amfibi hücum ve çıkarma gemileri USS Boxer, USS Portland ve USS Comstock’u da Hint-Pasifik üzerinden Orta Doğu’ya yönlendirdiğini yazdı.

Peki, yakın zamana kadar çoğumuzun adını bile duymadığı bu adanın işgal edilmesi fikri, İran konusunda şahin kanatta yer alan Amerikalı siyasetçilerin dilinde son zamanlarda neden pelesenk olmuş durumda?

İran’ın ‘Aşil Topuğu’ Harg

Pentagon’a bağlı Savunma İstihbarat Teşkilatı’nda uzun yıllar görev yaptıktan sonra ülkesinin İsrail hükümetine neredeyse körlemesine destek verişini gerekçe göstererek geçen kasım ayında ABD Ordusu'ndaki görevinden istifa eden Binbaşı Harrison Mann’a bakılırsa, Harg, aslında Pentagon’daki savaş kurmaylarının haritasında zaten on yıllardır yer alıyor. Ada, ABD’nin radarına ilk olarak 1979 İran Devrimi’nin hemen akabinde yaşanan ve bir grup İranlı öğrencinin Tahran’daki ABD büyükelçiliğinde bulunan ellinin üzerindeki Amerikalı görevliyi rehin alarak 444 gün rehin tuttuğu “Rehine Krizi” sırasında giriyor. Dönemin ABD Başkanı Jimmy Carter,  adayı bombalamayı veya ele geçirmeyi düşündüyse de, bundan daha sonra vazgeçiyor.

İlginç bir şekilde, Donald Trump, daha yalnızca bir iş insanı olarak bilindiği zamanlarda, “Art of the Deal” (1987) isimli kitabının tanıtım turu sırasında İngiliz The Guardian gazetesinin 23 Mayıs 1988 tarihli nüshası için Polly Toynbee’ye verdiği röportajında, “Adamlarımızdan veya gemilerimizden birine tek bir kurşun sıkılsaydı, Harg Adası'nda ortalığı birbirine katar; gidip adayı alırdım," diyerek içinde bu stratejik adanın geçtiği iddialı bir cümle telaffuz ediyor. İlk kez!

Harg Adası'nın yıllar sonra yeniden manşetlerde yer alması, Pentagon’un kıdemli danışmanlarından, Orta Doğu uzmanı Michael Rubin sayesinde oldu. Amerikan Girişim Enstitüsü'nde akademisyen olarak da görev yapan, eski Irak Koalisyonu Geçici Yönetimi yetkilisi Rubin, Harg'ı ele geçirmenin “çok kolay” olduğunu söyleyerek geçenlerde Beyaz Saray yetkililerine böyle bir operasyon önerdi. Türk nükleer bilim insanlarına suikast düzenlenmesi gerektiğini ima eden laflar da eden ve Türkiye’de pek çok çevrede “İpleri Netanyahu’nun mu elinde?” şeklinde soru işaretleriyle birlikte anılan Rubin, adanın stratejik önemini Trump yönetiminin dikkatine sunan ilk isimlerden biriydi. Rubin, İran için “Kendi petrollerini satamazlarsa, [askerlerine] maaş bile ödeyemezler,” dedi. Yani, bir anlamda “Harg’ı düşür, İran düşsün” demeye getirdi.

Aslına bakılırsa, Harg Adası tam da Trump mantalitesine uygun, onun askeri gövde gösterisi ile doğal kaynakları ele geçirme arzularını bünyesinde topladığı düşünülebilecek bir hedef. Hatırlanacağı gibi, Trump Venezuela'da da benzer bir yol tutmuştu. Askerlerini İran’ın nükleer tesislerine sokmaya çalışarak girişeceği son derece riskli operasyonların aksine, Harg Adası, Trump’a bu savaşı başlatırken ümit ettiği zaferi vaat eden bir portre çizer gibi. Bu tip bir plana destek veren Amerikalı yetkililere göre, Trump’ın tek yapması gereken, Trump Tower'ın güneyindeki Manhattan'dan daha küçük bir adayı hava indirme birlikleri yardımıyla ele geçirmek.  “Can you believe it?”

Peki yapabilir mi?

‘İntihar misyonu’

Amerikan düşünce kuruluşu Quincy Institute’ün kurucularından ve Başkan Yardımcısı, İran kökenli İsveçli yazar Trita Parsi’ye bakılırsa, kesinlikle hayır! Parsi, “bir kere, hangi İran lideri Trump'ın kukla rejiminin kontrol edeceği petrol gelirlerini geri kazanmak uğruna, sonrasında havaya uçurulacağından emin olduğu bir petrol terminali karşılığında İran'ın egemenliğini feda eder ki?” diye düşünüyor. Ayrıca, “bombardımanlarda yakınlarını ya da ailelerini yitirmiş askerleri maaş almaktan mahrum bırakarak savaşın sona ereceğini ümit etmek olacak iş değil!” Üstüne üstlük, böyle bir operasyonun Amerikan askerleri için bir tür “intihar misyonuna” dönüşme riski de var. Ya da 1979’daki “rehine krizi” benzeri noktaya savrulma ihtimali!

Biden yönetiminin Gazze politikasını gerekçe göstererek ABD Ordusu Savunma İstihbarat Teşkilatı’ndan 2024 yılında istifa eden istihbarat uzmanı Harrison Mann ise, “Bu adayı ele geçirme girişimi bir tür intihar misyonu olur,” diyor. Mann, böyle bir operasyonun aslında Trump'ı bu savaşa sürükleyenlerin beklentisi olduğunu savunarak ABD'yi İran'a karşı kesin bir imha savaşına Netanyahu’nun sürüklediğini savunuyor.

Olası Harg operasyonunun sonuçları Pentagon için Mann’ın çizdiği ölçekte olumsuz olmasa bile, bir süre sonra meselenin adadaki denetimi ele geçirmekle sınırlı kalmayacağı açık. ABD’ye binlerce mil uzakta yürütülen operasyonlarla İran ana karasına sadece 15 mil mesafedeki bir toprağı elde tutabilmek, düşünülüp uzun vadeli plan yapılması ve üstesinden gelinmesi gereken başlı başına ayrı bir zorluk.

Bütün bu faktörler düşünüldüğünde, Harg, Tahran’ın “yumuşak karnı” ya da “Aşil Topuğu” mu, yoksa böyle bir operasyon Washington yönetimi için bir tür “intihar misyonu” mu olur, bilmek, öngörmek zor. Ancak Trump’ın böyle bir operasyonu savaştan en emniyetli “çıkış bileti” olarak görmüş olma ihtimali yabana atılamaz. Tabii, “çıkış bileti” olarak görülüp tasarlanan bir operasyonun çatışmalarda bir “zirve tırmanışı” haline gelmesi de pekâlâ mümkün.

Pazarlık kozu olabilir mi?

Zira, soykırımcı Epstein koalisyonuna karşı hayatta kalma mücadelesi veren İran’ın eli bu sırada armut toplamayacak. İran’ın ABD’nin “vurulamaz” diye lanse ettiği F-35 uçaklarından ikisini düşürmüş olması bile, zaten bu operasyonun pürüzsüz yürümesinin hiç de kolay olmayacağının göstergesi. Bütün bu faktörler bilindiğine göre, bağıra çağıra konuşulan Harg operasyonunun hiç gerçekleşmeme olasılığı azımsanamayacak kadar gerçek. Böylesine kritik bir operasyonun günler, haftalar öncesinden, “İran hele bir Hürmüz’ü açmasın, bak geliriz, Harg’ı alırız, şöyle yaparız, bak zaten çıkarma gemilerini de gönderdik” şeklinde tehditlerle bağıra çağıra ilan edilmesinde bir tuhaflık olmadığını kimse söyleyemez ayrıca.

Dolayısıyla Amerikalıların, böyle bir operasyona kadar geçecek olan sürede bu seçeneği İran ile olası ön müzakere görüşmelerinde bir koz olarak kullanma ve “bak el yükseltirim çok fena ha!” diye “sopa gösterme” ihtimali her zaman mevcut.

Peki “sopa” buysa, “havuç” ne? ABD’nin küresel fiyatları 100 doların altında tutmak amacıyla da olsa yıllar sonra İran'ın petrol satmasını engelleyici bir tutum takınmayı bırakması olabilir mi? Ve İran tankerlerinin batırılmasını emretmemesi?

ABD Hazinesi geçtiğimiz günlerde bu “havuçtan” İran’a uzattı, bildiğiniz gibi. Washington’un Tahran stratejisinde bir U dönüşü gibiydi. İran ekonomisini felç etmeye dönük yıllardır süren yaptırımlardan – bir aylığına bile olsa – keskin bir geri dönüş anlamına geliyordu. Nitekim, New York Times gazetesi bu gelişmeyi şu sözlerle yorumladı: “Hazine Bakanı Scott Bessent tarafından açıklanan plan, yönetimin petrol fiyatlarını düşürme konusundaki çaresizliğini yansıtıyor ve İran'ı ABD ile savaş halindeyken bile daha fazla petrol satmaya teşvik ediyor.”

Savaşı sonlandırabilir mi?

Başkan Trump, geçen cuma günü, fiilen kapalı duran ve petrol fiyatlarının yükselmesine yol açan Hürmüz Boğazı krizini çözmeden İran'la yürütülen savaşı “sonlandırmayı” düşündüğünü de söyledi, unutmayalım. Daha önce savaş hedeflerine ulaştığına ve savaşın bitebileceğine ilişkin laflar ediyordu Trump, ama bu son sosyal medya mesajı şimdiye kadarki en güçlü sinyal tonunu taşıyordu. Zira, “Hürmüz Boğazı, gerektiğinde onu kullanan diğer ülkeler tarafından korunmalı ve denetlenmelidir - bunu ABD yapmaz! İstenirse, biz bu ülkelerin Hürmüz çabalarına yardımcı oluruz, ancak İran tehdidi ortadan kalktıktan sonra buna gerek de kalmamalıdır,” şeklinde ifadeler kullandı o mesajda. Yani bir bakıma, “biz askeri olarak ‘İran tehdidini” ortadan kaldırdıysak, bir zahmet siz de arkamızda bırakacağımız ekonomik enkazı bir toplayıverin bakiim!’ demek ister gibiydi.

Bu durumda, eğer Trump, yakın bir tarihte ABD güçlerine Hürmüz’ü yeniden açmadan geri çekilme emri verirse, bununla arkasındaki ekonomik bataklığı temizleme işini çağrısına icabet etmemiş ve bölgeye gemi göndermemiş “sözde müttefiklerine” bırakıyor demektir! Eh, bir de Tahran’dan petrol meseleleriyle ilgili küçük bir “taviz” kopartırsa, sonrasını İngilizler, Fransızlar, Kanadalılar, Japonlar, Koreliler, bilcümle “dost bildiği” hainler düşünsün, artık!

Ama ABD için “mutlu son” çok yakın zamanda gelmeyebilir. Axios, dün bir Beyaz Saray yetkilisinin, Trump'ın söz konusu paylaşımının savaşın yakın zamanda sona ereceğine delalet ettiğini düşünmediğini söyledi. Beyaz Saray Basın Sözcüsü Karoline Leavitt de, önceki gün sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, “Başkan ve Pentagon, bu görevi başarmak için yaklaşık 4-6 hafta gerekeceğini tahmin etmişti. Yarın 3. haftayı dolduruyoruz.” demişti. Şu an dördüncü haftanın içinde olduğumuza göre, savaşın sonlanmasına Amerikalıların hesabıyla çok kalmamış olabilir.

Aslında Trump’ın savaşı mart ayı sona ermeden bitirmek istediğini daha önce çeşitli kaynaklardan duyuyorduk. Axios’un mesajların satır aralarını okuyuşuna bakarsak, Hürmüz Krizi Trump’ı tuzağa düşürdü: İran'ın Körfez petrolü üzerindeki hegemonyasını kırmadıkça da savaşı kendi şartlarıyla bitiremiyor. Gelgelelim, Boğaz’ı zorla yeniden açmaya çalışmak da bu sefer çatışmaların tırmanması, hatta iyice kontrolden çıkması ve Amerikan askerlerini ateş hattına atma riskini alması demek.

Bu durumda Trump savaşı kendi şartlarıyla bitirme riskini sonuna kadar alacak ve ültimatom üstüne ültimatom mu verecek İran’a, yoksa hedeflerin daha önceki bir mesajında ifade ettiği üzere, “neredeyse tamamına” ulaşmışken bir “orta yol” bulma arayışıyla Tahran ile bir arka kanal diplomasisi yürütüp kendince bir “tam zafer” mi ilan etmeye hazırlanıyor? Ekibinin İran ile barış görüşmeleri planladığı yolundaki son haberler, bunun işareti mi yoksa?

Her durumda, savaşın bitimine -Başkan ve Pentagon’un tahminleriyle- iki-üç hafta kalmış bile olsa, Orta Doğu’da bu çok şeyi değiştirebilecek kadar uzun bir süre!

Ne kadar uzun ve ne kadar çok şeyi; bunları önümüzdeki haftalarda göreceğiz sanırım!

/././

İran’ın Bugününü Anlamak (II): Hamaney’i yaratanlar nasıl en büyük rakibi oldu?-Eray Özer- 

Hamaney’in İran devlet mekanizması içindeki yükselişine bakınca bir zamanlar yakın olduğu iki ismi düşman belleyerek devre dışı bıraktığını görüyoruz. Biri Humeyni’ye bile karşı çıkacak kadar gözü kara Hüseyin Ali Muntazeri. Diğeriyse Hamaney’in “Velayet-i Fakih” seçilmesi için her şeyi yapan Haşimi Rafsancani
Ali Hamaney


İran’ın bugününü anlamaya çalıştığımız yazı dizisine kısa bir bayram arasından sonra ikinci yazıyla devam edelim. İlk yazıda Laricani Ailesi’nden yola çıkarak  Ayetullah Hamaney’in İslam Devrimi’ni gerçekleştiren ailelerin çocuklarından oluşan bürokratik bir elit kadro aracılığıyla yönetimi nasıl tek elde topladığını anlatmıştım.

Şimdi gerilere gidiyoruz ve “Nasıl oldu da Hamaney bu kadar güçlü bir ‘tek adam’a dönüştü?” sorusuna cevap arıyoruz.

Baştan belirteyim; onun bu gücü eline geçirmesinin sebebi olan iki önemli karakter de yıllar sonra yaptıklarından çok pişman oldu. Pişman olmakla kalmadı, güçleri yettiğince Hamaney ve politikalarıyla kavga etti bu ikili. Ama nafile… Devrim Muhafızları ve bizde az bilinen/konuşulan Besic milisleri marifetiyle Hamaney, İslam Devrimi’nin en güçlü iki karakterini pasifize etmeyi hatta gerektiğinde hapse atmayı başardı.
Haşimi Rafsancani (Fotoğraf: AA)

Evet, birbirleriyle hiç uyuşmayan, siyaseten apayrı çizgileri temsil eden, hatta birbirlerini diğerinin kuyusunu kazmakla itham eden ve ama yıllar sonra Hamaney karşısında biçare halde aynı mağduriyeti yaşayan bu iki isim Haşimi Rafsancani ve Hüseyin Ali Muntazeri’ydi.

Hayat onları öyle bir noktaya getirdi ki, 2009’da muhafazakâr Ahmedinejad şaibeli bir seçimle cumhurbaşkanlığını kazandığında sonuca itiraz edenlerin başını Rafsancani ve Muntazeri birlikte çekiyordu.

Heyhat…

Önce Muntazeri’den başlamamız lazım. Çünkü filmi geri sardığımızda Rafsancani de Hamaney de onun yanında ancak “çırak” olabilirler.

Ruhullah Humeyni

Humeyni’nin İslam Devrimi’nin sadece beyni değil bizatihi kendisi olduğunu söyleyebiliriz. Onu kişilerüstü bir güce sahip olduğu için dışarıda tutarsak devrimin mimarisine üç isim şekil veriyor: (Önceki yazıda da adı geçen) Murtaza MutahhariMuhammed Behişti ve Hüseyin Ali Muntazeri.

(Bir not: Bu üçlüden Mutahhari’nin 1979’da devrimin ilk günlerinde Furkan Grubu’nun, Behişti’nin ise 1981’de Halkın Mücahitleri’nin düzenlediği bombalı saldırılarda suikasta kurban gitmeleri sonrası Muntazeri tek başına kalıyor. Ve belki de Rafsancani ve Hamaney’in önünün açılması bu iki suikast sonrası kolaylaşıyor.)

Hüseyin Ali Muntazeri

Bu üçünün arasından biri öne çıkıyorsa, herhalde ona da Muntazeri demeliyiz. Humeyni ondan “yaşamımın meyvesi” diye bahsediyor. Örgütü yöneten o. Hani sol örgütlerde “pratiği sağlam” diye bahsedilen birileri olur ya. İşte Muntazeri o insan. Para işleri vesaire, ondan soruluyor.

Ayrıca diğer Şii ulemadan farklı. Özgün bir adam. Bildiğini dümdüz söyleyen tiplerden. Politikayı hiç bilmiyor hatta ömrü boyunca da politik davranmayı beceremiyor. Bakın Muntazeri’yle aynı dönemde hapis yatan solcu öğrencilerden -şu anda da Stanford’da İran Araştırmaları Bölümü’nün başında- Abbas Milani onu nasıl anlatıyor: “Hapishanede Muntazeri sade bir dille konuşurdu, tavırları yalındı. Tahran'dan uzakta küçük bir kasabadan geliyordu ve ölümüne kadar kırsal şivesini gizlemeye çalışmadı. Sol görüşlü mahkumlarla konuşmayı reddeden diğer din adamlarının aksine Muntazeri ilgisini çeken herkesle konuşurdu.

***

Muntazeri özünde bir entelektüeldi. Ama aynı zamanda siyasete de derinden karışmıştı. 1960'lar ve 1970'lerin büyük bir bölümünde Humeyni sürgündeyken, Muntazeri onun İran'daki baş temsilcisi ve mali yöneticisiydi.”

Devrim sonrası Muntazeri pek tabii ki kurulmakta olan İslam Cumhuriyeti’nde karar mercilerinin başı haline geliyor. Zaten onun Humeyni’den sonraki “Yüce Lider” olmasına kesin gözüyle bakılıyor. Dolayısıyla sıfırdan oluşturulan devlet kademelerine yapılan atamalarda onun sözü geçiyor.

Hameney, 1979'da Tahran'ın cuma namazı imamıyken (Fotoğraf: Vikipedi)

Bilin bakalım Muntazeri sadece çok önemli yahut gelecek vadeden âlimlerin tercih edildiği Cuma Hutbesi’ni verme görevine kimi seçiyor? Evet, o esnada adını çok az insanın bildiği, daha silik bir karakter olarak Humeyni’nin ikinci halkasında kalan Ali Hamaney’i.

Tam burada Muntazeri’nin hikayesine kısa bir ara verip bir miktar daha geriye gidelim. Humeyni’nin yakın ekibinde Muntazeri kadar güçlü olmasa da bir başka etkili isim daha var: Yukarıda da bahsi geçen Haşimi Rafsancani. Humeyni henüz Paris’te sürgündeyken İslam Devrimi Konseyi’nin kurulmasına karar veriliyor. Bu konsey yeni rejime dair her şeye karar verecek olan yapı. Düşünün, kanunlardan hemşirelerin maaşına kadar her detay bu konseyden geçiyor. Rafsancani konsey üyeliği için o esnada Meşhed kentinde bulunan bir ismi öneriyor ve o isim Meşhed’den kalkıp Tahran’a gelerek pratik anlamda politikanın içine girmiş oluyor. Bildiniz, o isim yine Ali Hamaney.

Yani Hamaney bu iki ismin, Muntazeri ve Rafsancani’nin ön ayak olmasıyla sistemin içine giriyor.

Biz dönelim Muntazeri’ye… Devrimin ilk günleriyle birlikte Rafsancani ve Hamaney bu güçlü, bildiğini dümdüz söyleyen adamı rakip olarak görmeye başlıyor. Üstelik Muntazeri politik davranmaktan filan hiç anlamadığı için onun Humeyni’nin gözünde yıpranmasını sağlamaları hiç zor olmuyor. Zira Muntazeri kısa süre içinde rejimin baştan planlandığı gibi gitmediğini, daha demokratik bir yapıda olması gerektiğini, iktidarı ele geçirenlerin kısa sürede güç sarhoşu olduğuna dair eleştirilerini dillendirmeye başlıyor.

Yine önemli bir not: Bugün çok konuşulan ve iktidarın tek elde toplanmasının aracına dönüşen “Velayet-i Fakih” mercii aslında Muntazeri’nin teorisini kaleme aldığı, bir anlamda “icat ettiği” bir makam. Muntazeri, “Velayet-i Fakih” seçilecek kişinin tamamen dışarıdan, siyasal işlere hiç bulaşmadan -adeta bir tür danışman gibi- devletle Şiilik arasında uyum sağlayan bir mekanizmayı yürütmesini umuyor. Sonra çok pişman oluyor tabii… İş işten geçtikten sonra…

Mehdi Haşimi

Demokratik seçimlerin önemini, ülkenin idaresinin tamamen bu seçimle gelen yönetimin elinde olmasını, zaten İslam Devrimi’nin de böyle planlandığını sık sık vurgulamaya başlıyor Muntazeri. Ve ipler Muntazeri ekibinde yer alan (aynı zamanda damadının da kardeşi olan) Mehdi Haşimi’nin İran’ın gizlice ABD’den silah satın aldığını açığa çıkarmasıyla kopuyor. (İran-Kontra ilişkisini bir önceki yazı dizisinde anlatmıştım.)

1987’deki bu olaydan bir yıl sonra 4 bin rejim muhalifi infaz edilince herkes Muntazeri’ye “Aman sesini çıkarma” diyor. O ise Cumhurbaşkanı Rafsancani’ye filan değil, bizzat Humeyni’ye yazdığı çok sert mektubu şöyle bitiriyor: “Biz bunun için savaşmadık!”

Sonrası Muntazeri için hayat, tahmin edebileceğiniz gibi, hep zorluklarla geçiyor. Siyasette kendisine hiçbir şans verilmeyeceğini görüp Kum’a geçiyor. Orada bile evi saldırıya uğruyor, dahil olduğu her karar mekanizmasından atılıyor, tüm unvanlarının elinden alınması talep ediliyor ve nihayet Hamaney’in dini hüküm verme yetkinliğinde olmadığını söylemesi üzerine 1997’de “ihanetle” suçlanarak ev hapsine alınıyor.

Mahmud Ahmedinejad

Ev hapsi 2003’te 100 Şii ulemanın “Yeter artık, serbest bırakın” çağrılarının ardından sona eriyor. 2009’da, ölmeden kısa süre önce Ahmedinejad’ın kazandığı şaibeli seçim sonrası sokağa dökülen yüz binlere “Ne seçim ne de Ahmedinejad hükümetinin Müslümanlığı meşrudur” diyerek destek veriyor.

Muntazeri; Humeyni hayattayken Humeyni’ye, daha sonra Ayetullah Hamaney’e doğrudan karşı çıkabildiği için İran’daki reform hareketinin lideri kabul ediliyor. Fakat reformcular bu çizgiyi zaman içinde terk ederek, “Hamaney’i kızdırmadan reform” olarak kabul edilebilecek bir çizgiye evriliyor. Bu nedenle de 2018’deki gösterilerde “Ne reformcular ne muhafazakârlar / Bu oyun buraya kadar” sloganı yüz binlerin ağzından yayılıyor.

Muntazeri bu çizginin dışında nükleer silahlara doğrudan karşı çıkması, İran’da her zaman baskı gören Bahai dinine mensup kişilerin ibadet özgürlüğünü savunması, insan haklarına ve özellikle kadın haklarına İslami bir perspektifle vurgu yapmasıyla da biliniyor.

Geçelim ikinci kahramanımıza: Haşimi Rafsancani. Ben çocukken televizyondan İran’la ilgili haberlerde en çok duyduğum kelime Rafsancani’ydi. Nasıl olmasın? 1980-89 arasında Meclis Sözcüsü, 1989-1997 arası Cumhurbaşkanı… Ayrıca uzun yıllar Uzmanlar Meclisi Başkanı-Sözcüsü. İslam Devleti’nin en önemli mevkilerinde bulunmuş birinden bahsediyoruz.

Lakin ilginç olan şu ki Rafsancani’nin ismi bu kadar kulağımızdayken Hamaney’i o kadar sık duymazdık 80’lerin sonu ve 90’ların başında. Oysa Hamaney o zaman da “Yüce Lider” idi. Tarihe dönüp bakınca anlıyorum ki, bu durum tesadüf değilmiş. Onu Devrim Konseyi’ne seçtiren Rafsancani’nin yanında “silik” kaldığı bir dönem geçirmiş Hamaney. Nasıl silik kalmasın ki, onu Yüce Lider koltuğuna oturtan adamın yanında…

Evet, tam burada bir video paylaşmak istiyorum sizinle. 2009 yılına ait İsveç yapımı bir belgeselden: 

https://www.youtube.com/watch?v=xq2-_eGlshI

Bu kayıtlar 20 yıl sonra ortaya çıkmış kayıtlar. Rafsancani Uzmanlar Meclisi’ne açık açık “Humeyni bana yeni liderin Hamaney olmasını söyledi” diyor videoda. Hatta tepkiler, dalga geçenler oluyor. Hamaney -öyle sanıyorum ki- “Ya benim bundan haberim yoktu” demek için kürsüye geliyor, tepkiler yüzünden konuşamadan iniyor.

Peki Rafsancani bunu niye yaptı? Yani kendi eliyle en yüksek makama niye Hamaney’i seçti? Cevabı İran’ı anlamamız için önemli. Çünkü o da yürütme ve yasamanın Cumhurbaşkanı olarak kendi elinde olmasını istiyordu. İslam Devrimi başlangıçta böyle bir matematikle planlanmıştı. En tepede gözüken ama aslında icracı bir makam olmayan Yüce Liderlik makamında “kontrol edebileceğine” inandığı bir ismin oturmasını arzuluyordu.

O isim, Rafsancani’yi ofisinde sık sık ziyaret ederek ona sadece devlet işleri değil, her konuda akıl danışan Ali Hamaney’den başkası olmamalıydı. Hamaney’in sembolik bir pozisyonda devre dışı kalacağını hesap ediyordu. Ama işte işler istendiği gibi gitmedi. Oraya geleceğiz.

Rafsancani reformist veya ılımlı denebilecek bir isim filan değil aslında. Basbayağı otoriter, Humeyni’nin izinden giden, solcuların infaz edilmesi yahut ABD’yle silah alışverişleri gibi işlerde parmağı olan bir isim. Üstelik cumhurbaşkanlığı döneminde hakkında çıkan yolsuzluk iddialarının ucu bucağı yok. Ticaretle filan arası iyi, zamanla ülkenin en zengin adamlarından biri oluyor.

Buna rağmen ekonomik anlamda liberal bir çizgiden yana. IMF’le anlaşmalar yapıyor. Batı’yla ilişkileri önemsiyor. Nükleer meselesinde müzakerelere kapıyı yekten kapatmıyor. Başta Suudiler olmak üzere Sünnilerle iletişimi kesmiyor. İşte bu özellikleri nedeniyle yavaş yavaş Hamaney’le arasına kara kedi giriyor. Hamaney onu Muntazeri’ye yaptığı gibi doğrudan eleştirmiyor yahut ev hapsine filan aldıramıyor ama kendine yakın isimlere yaptırdığı açıklamalarla yıpratıyor, çeşitli makamlara aday olmasını engelliyor ve zaman içinde sistemin dışına atıyor.

Haşimi Rafsancani ve Ali Hamaney

Rafsancani Hamaney’i seçtirmek dışında ilk hatasını İletişim, Dışişleri, Eğitim, Kültür, Savunma ve İçişleri bakanlıklarının seçimini Yüce Lider’in onayına bırakmakla yapıyor. Bunlar aslında toplumu şekillendirme açısından en kritik bakanlıklar. Fakat Rafsancani ekonomi yönetimini önemsiyor, oraya el atıyor. Fakat Cumhurbaşkanlığının ikinci döneminde Hamaney’den ekonomi eleştirileri duymaya başlıyor.

1997’deki seçimlerde Hamaney’in desteklediği muhafazakar aday Natek-Nuri yerine sandıktan reformcu Hatemi çıkınca (Rafsancani iki dönem kuralı nedeniyle aday değil) Hamaney’in yaptığı açıklama önemli. “Sandıktan kim çıkarsa çıksın tabii ki sekiz yıl boyunca Rafsancani’ye davrandığım gibi davranacağım” diyor ve ekliyor: “Tabii kimse benim için bir Rafsancani olamaz.”

Burada açıklamada güç dengesinin değiştiğini görüyoruz. Bir yandan kendi istemediği adayı kabullendiğini söylerken diğer yandan Rafsancani’yi o isimle kendinin altında bir yerde eşitliyor. Tabii taraflar hâlâ birbirine karşı saygılı ve özenli.

Seyyid Muhammed Hatemi (Fotoğraf: AA)

Hatemi dönemindeki özgürlük ortamı aslında dolaylı olarak Hamaney’in işine geliyor. Şöyle ki: Bu ortamda geçmiş dönem, yani Rafsancani’nin politikaları yerden yere vuruluyor ve Rafsancani itibar anlamında darbe alıyor. Bu da Hamaney’e bir avantaj sağlıyor. 2005’te yeniden aday olduğunda Rafsancani’nin karşısında net biçimde Hamaney’in desteğini alan Ahmedinejad var. Ve o kadar ilginç bir durum oluşuyor ki: İkinci tura o kalınca bu defa onu yerden yere vurarak zayıflatan reformcular “Aman Ahmedinejad gelmesin” diye Rafsancani’nin arkasında birleşmek durumunda kalıyor, ancak Ahmedinejad seçimin galibi oluyor.

Neyse, uzatmayayım, Ahmedinejad’ın ikinci kez seçilmesini istiyor Hamaney. (Ki onunla da ikinci döneminde “dalaşmaya” başlayacak.) 2009 seçiminin galibinin 25 milyon oyla Ahmedinejad olduğu açıklanıyor ve ortalık karışıyor. Halk, "Seçimler hileli" diyerek sokaklara dökülüyor. Reformcu adaylar Kerubi ve Musavi tutuklanıyor ve Hamaney 19 Haziran’daki Cuma Hutbesi’nde ilk kez Rafsancani’yi doğrudan hedef alıyor.

Rafsancani cevabını yine bir hutbede veriyor ve muhalif Yeşil Hareket’in temsilcilerinin tutuklanmasına, şiddet kullanımına karşı çıkıyor. Yani Hamaney’le çatışa çatışa Rafsancani de “muhalefete” hatta reformcuların arasına -biraz abartıyorum belki- katılmış oluyor.

Ali Hameney (solda) ve kardeşi Muhammed

Bundan sonra Hamaney’in yol vermesiyle muhafazakar kanat Rafsancani’ye açıktan saldırmaya başlıyor. Hamaney’in bakanları tarafından “fitneci” olmakla suçlanıyor. Hatta Ali Hamaney’in kardeşi Muhammed, Rafsancani’ye açık açık “Hain. Yalancı. ABD’nin aparatı” diyor. “Kadife Devrim” yapmayı denemekle suçluyor. (Hayat ve politika acayip: Kardeş Hamaney benzer bir açıklamayı Humeyni hayattayken yapmış, Rafsancani’ye sallayınca cevabı Humeyni’den almış. “Bunları söyleyenlerin dili İsrail’den daha şeytanidir” demiş Humeyni ve kardeş Hamaney uzun yıllar siyaset sahnesinden silinmiş bu açıklama sonrasında.)

Sonrasında Rafsancani’yle Hamaney’in ilişkileri bir daha eskisi gibi olmuyor ama iki taraf da doğrudan polemiğe girmiyor. Rafsancani’nin 2013’teki adaylığı Anayasayı Koruyucular Konseyi tarafından engellenince onun “öğrencisi” ve desteklediği Ruhani ismi öne çıkıyor ve Reformcular da mecburen Ruhani’nin ardında birleşiyor. Galip gelen Ruhani’nin ikinci seçimi öncesinde, 2017’de Rafsancani de hayata veda ediyor.

Muntazeri ve Rafsancani gibi iki demir leblebiyi eriten Hamaney yoluna zaten sert olan politikasını daha da sertleştirerek devam ediyor. Bizzat Rafsancani eliyle serpilen Devrim Muhafızları’nın gücünü arkasına alarak “tek adam” rejimini muhaliflerine bile kabul ettiriyor. Hamaney’e rağmen siyaset ihtimali ortadan kalkıyor, muhalefet ancak Hamaney’in izin verdiği sınırlarda yapılabilir hale geliyor. Hamaney rejimi her türlü değişim talebine benzeri görülmemiş bir sertlikte yanıt vererek toplumun her kesimini sindiriyor.

Burada bitirelim. 

Bir sonraki yazıda Devrim Muhafızları ve “bonyad” adı verilen vakıfların İran’da gücü ve ekonomiyi belirlemedeki rolüne bakalım istiyorum.

/././

Türkiye’den neden bir Joe Kent çıkamaz?-Cansu Çamlıbel-

Joe Kent, İran savaşı yüzünden istifa ederek Trump’ın aldığı savaş kararının arka planını ifşa eden en üst düzey Amerikalı güvenlik bürokratı oldu. Hakkında soruşturma başlatılacağını bile bile ABD Başkanı’na meydan okuyarak kendi bildiği doğruları dünyaya ilan edebildi çünkü sistem içinde kendisini koruyacak kişi ve kurumların olduğuna, yargının her şeye rağmen bağımsız kararlar verebildiğine güveniyor. Bir de bizimki gibi bir siyasal düzende herhangi bir Türk bürokratın iktidarın ömrünü tayin edebilecek bir konuda bize anlatılanların aslında hakikat olmadığını ilan ederek istifa ettiği senaryonun olası sonuçlarını düşünelim…

Çok geriye gitmeden, sadece geçtiğimiz hafta içinde maruz kaldığınız mühim ulusal ve uluslararası haberlerin süjesi konumunda dört insan seçtim sizlere. İkisinin bir miktar birbirlerine benzeyen yönleri var ancak diğer ikisine değen bir yanlarını bulmak mümkün değil. Diğer ikisinin de zaten tek ortak noktaları aynı ülkenin yurttaşı olmaları, yoksa ne kafa yapısı ne iş yapma biçimi olarak uzaktan yakından alakaları yok. Dördünü birlikte tek bir kategoriymişcesine ele almaya çalışmak aslında hiç kolay değil. Tek ortak noktaları şu anda ya da daha önce ‘bürokrat’ olmaları ve hayatlarının bir döneminde bir liderin şahsi yönetim egzersizleri karşısında sınav vermiş ya da veriyor olmaları.

Joe Kent-Tulsi Gabbard

Hakan Atilla-Akın Gürlek

Bu isimlerin eylemlerini, aldıkları talimatlar karşısında verdikleri ya da vermedikleri tepkileri neden aynı yazıda ele almayı gerekli gördüğümü ilerleyen satırlarda izah edeceğim. Fakat önce bu kişilerin neden geçen hafta manşet olduklarını hatırlatmak isterim.

ABD’deki Ulusal İstihbarat Direktörlüğü (DNI - Office of the Director of National Intelligence), CIA, FBI, NSA dahil 18 Amerikan istihbarat kuruluşunun çatı yönetimidir. 11 Eylül saldırıları sonrasında 2004’te kurulan DNI, kurumlar arası koordinasyonu sağlar, istihbarat bütçesini yönetir ve toplanan istihbaratın toplamını süzerek görevdeki ABD Başkanı’na raporlama yapar. Donald Trump, ikinci başkanlık döneminin başında biraz da sürpriz bir biçimde DNI Direktörü olarak eski Demokrat taze Cumhuriyetçi Tulsi Gabbard’ı atamıştı. Muhtemeldir ki Trump için Demokrat Parti’den Kongre üyeliği yapmış birisini transfer ederek muhazafazakar sağcı MAGA (Amerika’yı Yeniden Büyük Yapma) ajandasının poster yüzlerinden biri haline getirebiliyor olmak yeterli bir gerekçeydi. O noktada henüz Trump da Gabbard gibi ABD’nin diğer ülkelere rejim değişikliği motivasyonuyla askeri müdahalede bulunmasını kategorik olarak reddediyordu.

Trump tarafından Ulusal İstihbarat Direktörlüğü (DNI) bünyesindeki en kritik dairelerden biri olan Ulusal Terörle Mücadele Birimi (NCTC) direktörlüğüne atanan Joe Kent de Gabbard gibi asker kökenliydi. O da Gabbard gibi müesses nizam ile kavgaya girmiş ve Demokratlardan uzaklaşmıştı. Joe Kent’in ideolojik evriminin başlangıcı ise 2003’teki Irak işgaliydi. Tam da bu yüzden sadece Demokrat Parti elitlerini değil Saddam’ı kimyasal silah yalanıyla deviren Cumhuriyetçi neoconları da ağır dille eleştirdiği biliniyordu.

Tulsi Gabbard da Joe Kent de, göreve başladıkları geçen seneden beri tam sayısını bilemeyiz ama muhtemeldir ki yüzlerce istihbarat raporuna imza attılar. Trump’ın bu raporların ne kadarını bizzat okuduğu bir tarafa, kendisinden önceki neredeyse tüm Amerikan başkanlarının karar süreçlerinde merkezi bir rol biçtiği günlük brifingleri (PDB) savuşturup almadığı biliniyor. Geçen sene Politico’nun geçtiği habere göre Trump göreve başladığı 20 Ocak ile 10 Mayıs 2025 arasında sadece 12 brifing almıştı. Yani Haziran 2025’te İsrail’in İran’a karşı başlattığı On İki Gün Savaşı’na doğru gidilirken durum buydu. Genel aymazlığına rağmen Trump, o dönemde Netanyahu’yu ateşkese ikna etmeyi başararak ABD’nin alışılageldik ‘hegemon’ rolüne halel getirmemişti.

Bugün ise artık Trump’ın Netanyahu ve bir grup evanjelist tarafından kolaylıkla manipüle edildiğinin su yüzüne çıktığı o berbat noktadayız. İçinden nasıl çıkacağını bilemediği savaşın dinamiklerine kafasının basmıyor olmasından daha fenası kendi atadığı güvenlik bürokrasisinin analiz ve uyarılarını yok sayması. Nitekim Gabbard ve Kent geçen hafta, Trump’ın dünyayı kaosa sürükleyen savaş kararını ABD’nin kendi kurumlarından gelen istihbarat doğrultusunda almadığını farklı biçimlerde açıklamış oldular.

Bunu yaparken biri Trump’a açıktan cephe açmayı göze aldı, diğeri ise kıvırdı.

Joe Kent, İran’a yönelik saldırıları vicdanen kabul edemediği için Donald Trump’a sunduğu istifa mektubunu 17 Mart’ta X’teki hesabı üzerinden yayınlayınca kıyamet koptu. İran’ın ABD için bir “yakın tehdit” oluşturmadığını vurgulayan Kent, İsrail’in üst düzey yetkililerinin ve Amerikan medyası içindeki bir grubun Donald Trump’a malum kararı aldırtmak için bir dezenformasyon kampanyası yürüttüğünü söylüyordu. Joe Kent’in istifasının ertesi günü katıldığı Tucker Carlson yayını ise son zamanlarda izlediğim en heyecan verici gazetecilik işiydi. İşi soru sormak ve doğru sorularla konuğunun açılmasını sağlamak olan bir gazeteci olarak bir gün Tucker’ı takdir edebileceğimi hayal edemezdim! Ve fakat “Keşke bütün derdimiz Tucker gibi bir Amerikan muhafazakarıyla aynı sayfaya düşmek olsaydı” diyebileceğimiz bir dönem yaşıyoruz.

İran’ın nükleer bombaya sahip olmanın eşiğinde olduğuna dair istihbaratın Trump’a hiçbir Amerikan istihbarat kurumu tarafından sağlanmadığını defalarca vurgulayan Kent, Başkan’ın etrafında kurulmuş olan karar ekosistemini Tucker Carlson’a şöyle anlattı: “Bizim İran’ın nükleer silah potansiyeliyle ilgili değerlendirmemiz geçen yazdan bu yana değişmemişti. Aslında bu konuda Beyaz Saray’da çok güçlü bir tartışma olduğunu da düşünmüyorum. Kararların çok dar bir danışman grubuyla birlikte alındığını düşünüyorum. İsim vermek istemiyorum ama onların hepsi aynı şarkıyı söylüyordu. İsrailli yetkililer de zaten gidip gelip aynı şeyi söylüyordu. İsrail Başbakanı Netanyahu’nun bir sene içinde kaç kez Beyaz Saray’a geldiği ortada.”

Kent’in istifasının ertesi günü, artık “eski patronu” konumundaki DNI Direktörü Tulsi Gabbard, Temsilciler Meclisi’nin İstihbarat Komisyonu tarafından Amerikalıların sevdiği bir ifadeyle söylersek, “ızgara edildi”. Israrlı sorular üzerine Gabbard, İran’ın ABD’ye ulaşabilecek balistik füzeler üretebilmesinin en az on yıl süreceğini söylemek zorunda kalarak Trump’ı yalanlamış oldu. Zira Trump daha geçen ayki ‘Ulusa Sesleniş’ konuşmasında İran’ın “yakında ABD’ye ulaşacak” füzeler üretmek için çalıştığını iddia etmişti.

Gabbard, Joe Kent’in açtığı “İran bizim için asla yakın tehdit olmadı” tartışmasında alamadığı pozisyonla ise koltuğuna yapışmaktan başka bir derdi olmadığını kanıtlamış oldu. Zira ona göre bir yakın tehdidin ne olduğuna sadece Başkan karar verebilirdi! Gabbard bu sözleriyle yaklaşık 80 bin kişilik Amerikan istihbarat camiasının sistemdeki rolünü bir çırpıda savaşlarla ilgili kelime dağarcığı 20 kelimeyi zor bulan Başkan’ına devrediyordu. Önceki yıllardaki Beşar Esad ve Vladimir Putin gibi kendi halkına zulümde bir beis görmeyen liderlere övgüleri nedeniyle zaten pek muteber bir kişisel arşivi olmayan Gabbard, bugün artık kendi ülkesinde Donald Trump’ın 2026 model patrimonyal bürokrasi denemesinin hazin bir karakteri olarak tarihe geçiyordu. Gabbard da İran’a nahak yere saldırılarak bir nevi Üçüncü Dünya Savaşı’nı tetikleten politikanın yürütücüsü olmanın bagajını muhtemelen geri kalan yaşamı boyunca sırtında taşıyacaklardan biri olacak.

Gelelim yazının başında ismini zikrettiğim üçüncü bürokratımıza; Hakan Atilla.

Dikkatli haber takip eden okurların onun hikayesine çok daha fazla vakıf olduğunu tahmin ediyorum. Halkbank’ın eski Genel Müdür Yardımcısı Hakan Atilla, dokuz senedir AKP hükümetinin ensesinde sallanan ve artık Amerika’nın konjonktürel tercihi nedeniyle Türkiye lehine kapanma aşamasına gelmiş olan ABD’deki Halkbank davasının ceza yemiş tek aktörü olarak kaldı. Geçen hafta bu köşede yayımlanan Hakan Atilla mülakatımın takdimi için şu satırları kaleme almıştım: “Başına gelenler karşısında kendisini ateşe atanların kim olduğu konusunda net bir fikri var ama isimlerini vermiyor. ‘Onlar kendisini biliyor’ demekle yetiniyor. Ülkeyi yönetenlerin ise onlardan gelen bilgilere itibar ederek yanlışa ortak olduklarını düşünüyor. Nihayetinde kurduğu “Hakkımı hiç kimseye helal etmiyorum” cümlesinin aşağıdan yukarı herkesi kapsadığı duygusuyla ayrıldım yanından.”

Hakan Atilla’nın Halkbank’a yöneltilen suçlamalar nedeniyle muhatap olduğu dosyanın elbette ABD’nin İran’a saldırı dosyasıyla ne içerik ne şekil olarak yakınlığı var. Ancak Atilla’nın doğrudan talimat alanlardan olmasa da Erdoğan döneminde sistemin nasıl işlediğine dair anlattıklarıyla Joe Kent’in Trump Amerikası’na dair anlattıkları arasında muazzam bir benzerlik var. İkisi de ülkelerindeki liderlerin ülkenin kaderini ilgilendiren konularda kurumlardan ziyade dar bir kadrodan akıl aldığına işaret ediyor. Atilla bu kişileri şöyle tarif ediyor:

Hükümet demeyelim de… Hükümet içinde birileri diyelim. İşte o kadroların içinde artık kimin yukarıya ne mahiyette bilgi taşıdığının ya da ne bilgi verdiğinin detayını bilmediğimiz için yorum yapmak zor. Belki de yanlış bilgilendirme yaptılar. Ben bu işleri yürütenleri “devletin içinde yuvalanmış birtakım insanlar” diye düşünüyorum. “Devlet” diye görsek zaten bu ülkede kalmamızın bir anlamı yok. Ben onları “devlet” olarak görmüyorum.”

Joe Kent’in istifasının ardından çıktığı yayınlardaki anlatımlarından çıkardığım kadarıyla o da Hakan Atilla gibi bir yerden bakıyor yaşadıklarına. Trump ve çevresindeki dar kadroyu 20 sene savaş meydanlarında çarpışarak hizmet ettiği ‘devlet’ in kendisi olarak görmeyi reddediyor.

Weberyen anlamda rasyonel ya da hukuki normlara değil liderin iradesine bağlılık üzerinden kendini tahkim eden patrimonyal bir bürokrasinin hüküm sürdüğü bir rejimde “devletin artık kim olduğu” sorusunun cevabı belki ABD açısından henüz müphem. Ancak yine de Joe Kent, hakkında soruşturma başlatılacağını bile bile ABD Başkanı’na meydan okuyarak kendi bildiği doğruları dünyaya ilan edebiliyor çünkü sistem içinde kendisini koruyacak kişi ve kurumların olduğuna, yargının her şeye rağmen bağımsız kararlar verebildiğine güveniyor.

Türkiye düzleminde ise “Devlet kim?” sorusunun yanıtının sarsıcı düzeyde sarih olduğu bizlere, geçen hafta eski yargı mensubu yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in isminin geçtiği tartışmalar üzerinden bir kez daha hatırlatıldı.

Evet, Akın Gürlek yazının girişinde işaret ettiğim o dördüncü bürokrat… Ya da eski bürokrat ya da hem bürokrat hem bakan. Artık nasıl tanımlamak isterseniz. Kafa karışıklığına neden olan ise aslında kendisi. CHP Genel Balkanı Özgür Özel’in kendisinin 10 milyon dolardan fazla, yani 190 yıllık maaşına denk bir mal varlığına sahip olduğuna ilişkin iddialarını çürütmek için yaptığı açıklamadaki şu sözlerini hatırlayalım: “Özgür Özel'in amacı asrın yolsuzluğu davasını perdelemek ve Muhittin Böcek’ten (Antalya Belediye Başkanı) aday olmak için para istediği iddiası var. Zaten bunu Muhittin Böcek de açıklayacak. Ama zamanı var.”

Gürlek’in “Türkiye’de yargının bağımsız olduğunu, dolayısıyla da ‘Bakan’ olarak devam etmekte olan soruşturmalarla ilgili bir değerlendirme yapmayacağını” söyleyen selefleri gibi kifayetsiz bir konumda olmadığını üzerine basa basa ilan etmek istemiş gibi bir hali var. Tam da Erdoğan’ın kulağına fısıldayan ya da bazı hallerde kulağına fısıldanan o dar kadro içinde olduğuna dair sezgilerimizi teyit etmek istiyor sanki.

Yargı bağımsızmış gibi davranılmasının da sonuna geldik sanırım.

Şimdi böyle bir düzende herhangi bir Türk bürokratın iktidarın ömrünü tayin edebilecek bir konuda bize anlatılanların aslında hakikat olmadığını ilan ederek istifa ettiği senaryonun olası sonuçlarını düşünelim… Yazının başlığına çektiğim soru kendiliğinden yanıtlanmış olacaktır.

/././

20. sıradan 51’e düşüş: Trump demokrasiyi bir yılda çökertti!..-Yalçın Doğan- 

Demokrasiye veda eden ülkeler birbirinin kopyası gibi!.. Bir yıl gibi kısa sürede, demokrasiyi aşındırmasına rağmen... Trump’ın işi hem Amerika’da hem savaşta yine de kolay değil.

İran’la savaşmayı çok istiyor ABD Başkanı George W. Bush, hatta kara harekatı üzerinde duruyor. 2003 yılında Bush’u bu hevesinden vazgeçiren dönemin Savunma Bakanı Colin Powell.

Tarihte iki örneği var:

“M.Ö. 330 dolayında Büyük İskender ve...

14. Yüzyılın sonlarında Timur.

İran’ı işgal edebilen iki büyük hükümdar. İran’a kara harekatı coğrafya koşulları açısından çok zor” (Tom Marshall, Die Macht Der Geographie im 21. Jahrhundert, s.62).

Çok geniş topraklara sahip İran’da çöller, bataklıklar ve dağlık bölgelerde kara harekatı yürütmek, her türlü teknolojik desteğe rağmen, kolay değil.

Bugün Trump’ın İran’a kara harekatı ile ilgili söylediği birbirini tutmaz laflarının arkasında coğrafya engeli var, olağanüstü riskli.

Sayısız Amerikan askeri oradan bir daha geri dönemez.

Ama Trump bu, ruh hastasının teki!..

Maliyetle tanışmak

Trump’ın İran savaşı Amerikan Halkı’nda huzursuzluğa, daha ötesi Trump’ı sorgulamaya yol açıyor. Bunun ilk göstergesi geçen hafta yaşanıyor.

Amerika’da benzin ve dizel fiyatları artıyor.

Amerikan halkı savaşın maliyeti ile tanışıyor.

Ekonomik maliyet, siyasi itirazların önüne geçiyor.

Ayrıca, savaş için Kongre’den 200 milyar dolarlık ek bütçe istemesi Trump’a olan desteği azaltıyor.

Sadece bir yıl

Ancak, günümüzde bunun çaresi var.

Demokrasiden vazgeçmek!..

Pek çok demokraside denge - denetim sistemi bozuluyor, hukukun üstünlüğü zayıflıyor, bağımsız medya kıskaca alınıyor, düşünce ve ifade özgürlüğü kısıtlanıyor.

Trump’la birlikte Amerika bunun tipik örneklerinin başında geliyor.

Bir ülkede seçimlere rağmen, otokratik yönetime geçmek bazen dört - beş yıl, bazen sekiz - on yıl alabiliyor.

Amerika’da demokrasinin bozulması sadece bir yıl alıyor. 

Başrolde Trump

Yavuz Baydar’ın aktardığı bir araştırma var.

İsveç Göteborg Üniversitesi bünyesinde yer alan V - Dem İnstitute çok gerilere giderek, uzun yılları kapsayan, dünya çapındaki demokrasi araştırmasına göre:

-Medya tehdit altında,

-Muhalefet üzerinde yargısal baskı var,

-Kaynaklar sadece iktidar lehine kullanılıyor,

-Meclis etkisini kaybediyor.

Dünya nüfusunun yüzde 41’i otokratik yönetimler altında yaşıyor.

En çarpıcı sonuç Amerika ile ilgili:

Amerika’da demokrasi endeksi 180 ülke arasında 20’nci iken, Trump’la birlikte 51’inciliğe düşüyor.

Bir yıl içinde dünyada demokrasinin en hızla çöktüğü ülke Amerika.

Başrolde Trump!..

Fed Başkanı onayı

Çürüyen demokrasilerin önemli bir özelliği daha var:

Kendisine kayıtsız şartsız bağlı bürokrasi oluşturmak.

Amerika’da beş gün önce bunun iktisat kurallarını altüst eden bir örneği görülüyor.

Trump iktidara geldiğinden beri Amerikan Merkez Bankası (FED) Başkanı Jerome Powell’ı “faizleri düşür” diye baskı altına alıyor. Powell düşürmüyor, Trump onu istifaya zorluyor.

Geçen haftaki toplantıda faizi yine düşürmüyor. Artan enflasyona karşı faizleri düşürmek ekonomik krizi davet etmekle eş anlamlı, hele de savaş varken.

FED 1’e karşı 11 oyla faizleri sabit tutuyor.

Bir kişi faizin indirilmesi yönünde oy kullanıyor.

Kim o bir kişi?..

Stephen Miran.

Faizin indirilmesini isteyen Trump’ın FED Başkan adayı!..

Trump’ın kuyruğunda ya, ekonomik kural arkadan geliyor, faizin indirilmesi yönünde oy kullanıyor.

Federal İletişim Komisyonu

Amerika’da demokrasi ağır yaralanırken...

Büyük ölçüde Trump’ın karşısında duran medya ne olacak?..

Trump o medyaya mensup gazetecilere hakaret etmekle meşgul, hakaret yetmez.

Devreye Federal İletişim Komisyonu giriyor. Medyayı hizaya getirmeye hevesli bir komisyon. Son açıklaması bunun kanıtı:

“Savaş haberlerini Trump Yönetiminin beklentileri doğrultusunda yayınlamayan medya kuruluşlarının lisansları iptal edilecek”.

Demokrasiye veda eden ülkeler birbirinin kopyası gibi!..

Bir yıl gibi kısa sürede, demokrasiyi aşındırmasına rağmen...

Trump’ın işi hem Amerika’da hem savaşta yine de kolay değil.

/././

Görmemişem, duymamışem, bilmirem…-Fikret İldiz- 

Eğer özgür haber dolaşımı sınırlandırılırsa, demokrasiye aykırılıklar hukuk diye, kanun diye ortalığa saçılır. Türkiye bu ortamın tam ortasında durmaktadır. Düşüncenin dahi cezalandırıldığı bir ortama sürüklenmekteyiz. O halde komisyon raporunda yazılanlar neye yarayacak?

Eskiden Kürt sorunu denilemezdi. Suç sayılırdı. Yerine “Güneydoğu Sorunu” denirdi. Tarih böyle yazdı. Yöre insanın barınmadan başlayan yol ve “temiz bir yudum suya”  olan ihtiyaçları vardı! Nasıl karşılanacaktı? Celal Başlangıç  “Kanlı Bilmece Güneydoğu” kitabında sorunu ve çözüm yollarını yazmıştı.

1986 ve 1987 yıllarında Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmış olan yazılarının toplandığı bu kitap tarih ve sorumluluklarımızın anlatısıydı. Gazeteci, sorunu ve çözümünü tarihi sorumluluk duyanlara aktarmıştı.  Gazeteci, tarihe tanıktı.

Hepimiz tanığız. Tarihi sorumluluk TBMM’ne yansımış…

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu çalışmaları Türkiye Büyük Millet Meclisinin temsil gücü ve demokratik meşruiyeti içerisinde yürütülen, toplumsal barışın, birliğin ve millî dayanışmanın güçlendirilmesine yönelik tarihî sorumluluğun bir yansımasıdır.”

Komisyon raporunda “Demokrasi ile ilgili öneriler” sıralanmış.

  • Şiddet içermeyen hiçbir fiil terör suçu olarak nitelendirilmemeli ve ifade özgürlüğü kapsamında olması gereken eylemler terör suçu sayılmamalıdır.
  • Bu bağlamda, Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve ilgili mevzuatın kanuni belirlilik ilkesi çerçevesinde ifade özgürlüğünü güçlendirecek şekilde yeniden düzenlenmesi önerilmektedir.
  • Şiddet çağrısı, nefret söylemi ve terör propagandasıyla etkin mücadele sürdürülürken, hukuki sınırlar içinde kalan her türlü eleştiri, itiraz ve talebin demokratik yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak korunduğunu gözetmek ve temin etmek maksadıyla; basın ve yayınla ilgili kanunlar gözden geçirilmelidir.
  • Haberleşme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. Bu hükme bağlı olarak uygulamada basın özgürlüğünü sınırlayıcı sonuçlar doğuran yasalar hukuki belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri çerçevesinde yeniden ele alınmalıdır.

Acaba bu öneriler dizisi nedir?

Sonuç basit… Eğer özgür haber dolaşımı sınırlandırılırsa, demokrasiye aykırılıklar hukuk diye, kanun diye ortalığa saçılır. Türkiye bu ortamın tam ortasında durmaktadır. Devlet hakikatin sözcülüğünü yaparken neyin doğru neyin yanlış olduğunu açıklamaktadır. Bu açıklama ayrıca neyin yalan neyin gerçek olduğuna dairdir. Kısaca, hakikatler hakikat midir? Artık hakikat devletin işi olmuştur. Bu amaçla yasalar yapılmış, görkemli binalarda devlet tarafından hakikatler test edilmektedir. Bu amaçlarla yasa yapılıyorsa, “demokratik siyasal yapı” yok demektir. Sınırlandırmalar artık esas olmuştur. Hukuk yoktur.

Böyle bir düzen halkın gerçekleri öğrenmesini engeller. Bilgilenme hakkını sağlamaz.

Bu ortamda dahi gazeteciler görevlerini sürdürürler. Ama haberlerinden dolayı gözaltına alınmaları, tutuklanmaları, hapis yatmaları şaşırtıcı değildir. Hatta artık “doğaldır”. Haberleri hakkında engeller kanunidir. Eleştiri, tehlikelidir ve risktir. Bu olgularla çevrelenen toplumda çoğulculuk yoktur, siyasal yapı yoktur ve insanlar çürümenin sancılarıyla “huzursuzluğu” içselleştirmiş olarak yaşamaktadırlar. Görüş edinme hakkı yoktur. 

Düşüncenin dahi cezalandırıldığı bir ortama sürüklenmekteyiz.

O halde komisyon raporunda yazılanlar neye yarayacak?

Komisyon raporu, isterseniz Devletin Raporu da denebilir, sadece yazılmış bir metin midir?

2019 yılı “Yargı Reformu” stratejisinde yer alan ve sonra kanun olan ama hayata geçmeyen haber verme sınırlarını aşmayan ve eleştiri amacıyla düşüncelerin açıklanması suç sayılmıyordu. Durduğu kanunda duruyor, uygulanmıyor. Aynısını komisyon raporuna yazmışlar. Ama hala ceza davalarında gazeteciler, aydınlar, avukatlar ve herkes yargılanıyorlar. Davalar sürüyor.

İnsanlar tehlike içinde, lakin komisyon raporu var! Oylanmış, imzalanmış…

Komisyon raporunda ne var ve ne yaşanıyor?

“Şiddet içermeyen hiçbir fiil terör suçu olarak nitelendirilmemeli ve ifade özgürlüğü kapsamında olması gereken eylemler terör suçu sayılmamalıdır” anlatımına uygun bir yasa yapabilecek hukuk anlayışına sahip bir demokrasimiz var mı? 

“Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu ve ilgili mevzuatın kanuni belirlilik ilkesi çerçevesinde ifade özgürlüğünü güçlendirecek şekilde yeniden düzenlenmesi” acaba kaçıncı söylemdir? Kaç kez aynı şey söylenecek, yazılacak, duyulacak ve tekrarlanacaktır? İfade özgürlüğünü sürekli sınırlandıran ve düşünceleri bile suç saymaya çalışan anlayışla toplumu çürütenler mi kanuni belirlilik ilkesini yasalaştıracaklar (?!).

Hiçbir inandırıcılığı bulunmayan bu söylem aldatıcıdır. Geçmişte yapılmış olan sınırlandırmalar yapılacak olanların ve düzene uygun yapının devamıdır. Kısacası, laftır!

“Şiddet çağrısı, nefret söylemi ve terör propagandasıyla etkin mücadele sürdürülürken, hukuki sınırlar içinde kalan her türlü eleştiri, itiraz ve talebin demokratik yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak korunduğunu gözetmek ve temin etmek maksadıyla” basın ve yayınla ilgili kanunların gözden geçirilmesi amaçlanıyor. Bu şu demektir; sınırlandırmalar yetmemiştir. Dolayısıyla bu gözden geçirme yoluyla basın ve yayınla ilgili kanunlarla demokratik siyasal yaşam mümkün olduğunca tekrar sınırlandırılacaktır. Ne zaman basın yayın ile ilgili kanunlar gözden geçirilirse hiç iyi olmuyor. Aksi uygulamalar ve sınırlandırmalar geliyor. Gözden geçirmeyin (?!) Bırakın böylece dağınık ve hukuka aykırı olarak kalsın!

Tarihe geri dönelim. Yaşanmış acı gerçekleri hatırlayarak bitirelim…

Önce Celal Başlangıç’ın kitabından bir bölüm…

“Ama ortada sadece askerî açıdan bakılmayacak bir sorun olduğu da kesindi. Bir kere güneydoğunun insanı hemen hiçbir şeye tam olarak güvenemiyordu. Terör bu insanları sindirmişti, ellerinden gelse şeffaf olup, görünmez bir yaşantı sürdürmenin yollarını arayacaklardı. Bu da doğal olarak hemen her olayda ‘üçmaymun’u oynama zorunluluğunu getiriyordu.

Teröristlerin bir köyü basmasının ardından, olay yerine giden güvenlik kuvvetleri, baskını soruştururken, hemen hemen aynı yanıtı alıyorlardı:

  • Ne zaman geldiler ?
  • Vallah duymamışam .
  • Kaç kişiydiler?
  • Vallah görmemişem.
  • Adın ne?
  • Vallah bilmirem…

Bu konuşma bir espri olarak üretilmeyip, bize komando binbaşının  anlattığı bir olaydan aynen alınmıştır. İnsanların bu denli sağır, dilsiz ve kör gibi olmasına yol açan acımasız yaşam koşulları ve karanlık çaresizlik bir yanda sağlıklı bilgi alamayan güvenlik kuvvetlerinin “nasıl ayıklarım bu pirincin taşını” sancısı ise diğer yandaydı. (Cumhuriyet 17.07.1987) Kitap sayfa 169”

Celal Başlangıç’ın Kanlı Bilmece Güneydoğu kitabına ( Boyut yay. 1986-1987) yazdığı Önsöz’de  İlhan Selçuk diyor ki;

“ Güneydoğu niçin kanlı bilmece?

(…) Türkiye’nin Batısından bakılınca, Güneydoğu sorunu bir devlet sorunu gibi görünür.

Yanlış bir yaklaşımdır bu…

Güneydoğu sorunu bir insan sorunudur, insanlık sorunudur ve bu açıdan ele alınmadıkça, çözümü olanaksızdır. İşte bu noktada Celal Başlangıç’ın kitabı önem kazanıyor: “Kanlı Bilmece” ye doğru eğilirken, insanlara ve olaylara insanca yaklaşıyor.

(…) Güneydoğu insanı, devletin buyurganlığıyla terörcünün silahı arasında kanlı bir soru işaretinin çengeline takılmıştır. Yüzyılların birikimiyle yerbilim katmanları gibi üstüste yığılan bilisizlik, yoksulluk, gerilik, sömürü altında ezilirken çıkış yollarını da ister istemez arayacaktır. Gerçekte Güneydoğu sorunu Güneydoğu bölgesinin sorunu değildir; Türkiye’nin, hepimizin bütün insanlarımızın sorunudur”

Yaşamımızın acı gerçeği Güneydoğu sorununun çözümü; insandır.

İnsanları insan olarak görebilmektir. 

İlhan Selçuk yazısıyla bitirelim: 

“'Duymamişem, görmemişem, bilmirem' diyenlerin ülkesinde  "okumamişem" diye gerçeklerden habersiz yaşamak, insanlıktan uzak yaşamak gibidir.”   

/././

Ücretlilerin vergilendirme sisteminde değişiklik şart!-Erdoğan Sağlam- 

Geçmişte AYM, ücret gelirlerine ilişkin ayrı uygulanan vergi tarifesinin kaldırılarak tüm gelirlere aynı vergi tarifesinin uygulanmasını “ayırma kuramı” çerçevesinde doğru bulmamış ve vergi tarifesi değişikliğine ilişkin düzenlemeyi iptal etmişti. Nedense hiçbir kişi ve kurum bu iptal kararını takip etmedi! Oysa AYM önemli bir mesaj vermişti...

Değerli okurlar, gelir vergisi beyan döneminin sonuna yaklaşıyoruz.

Her ne kadar gelir vergisi sistemimiz beyan esasına dayansa da günümüzde yıllık gelir vergisi beyannamesi veren kişi sayısı hızla azalıyor.

1-Hangi gelirler yıllık beyan esasına göre vergilendiriliyor?

Gelir unsurları itibariyle baktığımızda, ticari kazanç sahipleri (tacir) ile serbest meslek erbabı zarar etseler bile yıllık beyanname vermek zorundalar.

Bunların dışında en çok ücret gelirleri ile kira gelirleri için yıllık beyanname verildiğini görüyoruz.

Toplumda yaygın şekilde elde edilen finansal gelirler için ise çok az beyanname verildiğini söyleyebilirim.

Çünkü Gelir Vergisi Kanununun (GVK) geçici 67’nci maddesine göre, finansal gelirler (mevduat, repo, tahvil-bono faizi, MKYF kâr payı, katılım bankası kâr payı vs.) için Türkiye’de faaliyet gösteren banka ve aracı kurumlarca stopaj yapıldığından, bu gelirleri elde edenler, beyanname vermek zorunda değiller. Söz konusu gelirler üzerinden yapılan stopajlar, beyanname verilmediği için mahsup edilemiyor ve nihai vergi haline geliyor.

Halen finansal gelirler üzerinden yüzde 0 ila yüzde 25 arasında stopaj yapılıyor. Menkul sermaye iradı ve değer artış kazançları üzerinden GVK’nın geçici 67'nci maddesi uyarınca yapılan stopajın güncel oranlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Bu gelirler için stopaj yapıldığı veya yapılmış sayıldığı için yıllık gelir vergisi beyannamesi verilmesi zorunlu değil.

GVK’nın geçici 67'nci maddesi kapsamına girmeyen az sayıdaki menkul sermaye iradı (2025 yılında 330 bin TL'yi aşan kâr payları ve eurobond faiz gelirleri gibi) için ise beyanname verilmesi gerekiyor.

Anlayacağınız finansal gelirler genel olarak stopaj suretiyle vergilendiriliyor.

2025 yılında elde edilen gelirlere ilişkin beyan esaslarına 2 Mart 2026 tarihli  yazımdan ulaşabilirsiniz.

2-Ücret gelirleri nasıl vergilendiriliyor?

Mevcut sistemde orta ve yüksek ücretliler gittikçe artan şekilde beyan usulüne göre vergilendiriliyorlar.

Ücretler stopaj yoluyla da vergilendirilse, yıllık beyana da konu olsa artan oranlı vergi tarifesi uygulanıyor!

Ücretler dışındaki tüm gelir unsurlarında stopaj sabit oranda yapılırken sadece ücret gelirlerinde stopaj (vergi kesintisi) vergi tarifesi uygulanarak artan oranda yapılıyor. 

Bu durum, ücret gelirlerinin diğer gelir unsurlarına göre salt emeğe dayalı olarak elde edilen gelir niteliğinde olması ve vergi baskısının yüksekliği nedeniyle özellikle bu geliri elde edenlerin ekonomik durumları ile vergi oranları arasında doğrudan bir bağlantının kurulmaması ve ücretlilerden vergi alınırken gelirin niteliği ve mali gücün göz ardı edilmesi nedeniyle Anayasaya aykırıdır.

Bu konudaki Anayasa Mahkemesi kararını irdelemeden önce ücret gelirlerine ilişkin mevcut vergilendirme rejimini kısaca açıklamak isterim.

İlke olarak, ücret gelirlerinin vergilendirilmesinde “stopaj esası” geçerli, ancak ilgili yıl ücret gelirleri için geçerli beyan sınırlarına bağlı olarak ücret gelirleri için beyanname verme gereği ortaya çıkabiliyor. Eskiden bu olasılık çok düşüktü, ancak 2019 yılında yapılan yasal değişikikle tek işverenden alınan ücretler bile belli bir tutarı aştığında beyanname ile beyan edilmek zorunda olduğu için yükseldi.

2025 yılında,

- Kaç işverenden alınmış olursa olsun (ister tek ister birden fazla işverenden) toplamı 4 milyon 300 bin TL'yi aşan ücretler ile,

- Birden fazla işverenden alınan ücretlerin toplamı 4 milyon 300 bin TL'yi aşmasa bile birinci işverenden sonraki işverenlerden alınan ücretlerin toplamı 330 bin TL'yi aşarsa yine tüm ücretler (ilk işverenden alınan ücretler dahil) yıllık gelir vergisi beyannamesi ile beyan edilmek zorunda.

İşverenlerce ödenen ücretler üzerinden kesilerek vergi dairesine ödenen vergiler, yıllık beyanname verilmesine gerek bulunmadığı durumlarda nihai vergi niteliğini alıyor.

Kira gelirleri de yıllık beyannameye tabi olduğundan aynı şekilde artan oranlı vergi tarifesine göre tabi olsa da beyana konu olmadığında sabit oranda (halen yüzde 20 stopaj yoluyla) vergilendiriliyor.

Geçici 67 kapsamındaki finansal gelirler ise stopaj yoluyla ve düz (sabit) oranda vergilendiriliyor.

Bu haksızlığa işaret ettikten sonra açıklamalarıma devam edebilirim.

3-Ücretlere ilişki vergi tarifesi Anayasa'ya uygun mu?

Geçmişte Anayasa Mahkemesi (AYM), ücret gelirlerine ilişkin ayrı uygulanan vergi tarifesinin kaldırılarak tüm gelirlere aynı vergi tarifesinin uygulanmasını “ayırma kuramı” çerçevesinde doğru bulmamış ve vergi tarifesi değişikliğine ilişkin düzenlemeyi iptal etmişti.

Nedense hiçbir kişi ve kurum bu iptal kararını takip etmedi!

Oysa AYM önemli bir mesaj vermişti.

Şimdi geçmişi hatırlayalım.

2005 yılı sonuna kadar uygulanan sistemde ücret gelirleriyle diğer gelirler için farklı vergi tarifesi söz konusu idi. Ücret gelirleri her dilimde diğer gelirlere nazaran 5 puan düşük vergilendirilmekteydi. Bu uygulama 2006 yılı başında değiştirildi. İkili tarife esasına son verilerek, tüm gelirler için tek tarife uygulanması esası benimsendi. Ayrıca gelir dilimleri azaltıldı. Yapılan değişiklik ücret dışındaki gelirlerin vergi yükünü önemli ölçüde azaltırken, orta ve yüksek ücret geliri elde edenlerin vergi yükünü ağırlaştırdı.

Anayasa Mahkemesi, tarifede yapılan değişikliğin ücretliler aleyhine sonuç doğurduğu gerekçesiyle yeni tarifede yer alan en üst gelir dilimine ilişkin (o dönemde geçerli) vergi oranı yüzde 35'in uygulanmasını Anayasa'ya aykırı bularak söz konusu oranı ücretliler yönünden iptal etti. İptal kararının 8.7.2010 tarihinde yürürlüğe girmesi ile birlikte ücret gelirlerine en üst gelir dilimine ilişkin vergi oranının (o dönemde yüzde 35’in) uygulanabilmesinin yasal dayanağı ortadan kalktı. 

4-Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararının gerekçeleri nelerdi?

Anayasa Mahkemesi'nin iptal gerekçesi, yeni tarifenin (o dönemde yüzde 35'lik dilime giren) ücretlinin vergi yükünü Anayasamızın 73. maddesinde hüküm bulun "mali güce göre vergi ödeme" ilkesine aykırı olarak ağırlaştırılmış bulmasıydı.   

Yüksek Mahkeme, kararının gerekçesinde, vergi adaletinin sağlanması için vergilendirmede farklı nitelikteki gelirlerin ayrı vergilendirme yöntem ve oranlarına tabi tutulmasının gereğini; diğer deyişle gelir, servet veya harcamanın vergilendirilmesinde konulara, nitelik veya miktarlara göre ayrı yükümlülükler ve oranlar belirlenebileceğini vurgulamıştı. 

Böylelikle "vergilendirmede ayırma prensibini" net bir şekilde ortaya koyan Yüksek Mahkeme, ücret gelirlerinin diğer gelir unsurlarına göre salt emeğe dayalı olarak elde edilen gelir niteliğinde olması ve vergi baskısının yüksekliği nedeniyle özellikle bu geliri elde edenlerin ekonomik durumları ile vergi oranları arasında doğrudan bir bağlantının kurulmaması ve ücretlilerden vergi alınırken gelirin niteliği ve mali gücün göz ardı edilmesinin düşünülemeyeceğini ifade etmişti.

Mahkeme kararında ayrıca, anayasanın 55. maddesindeki "adaletli bir ücret elde etme" ilkesi gereği devletin "adaletli bir ücret" için tedbir alma görevi de gündeme getirilmişti.

İptal kararına gecikmeli de olsa bir yasal düzenleme ile uyum sağlanmaya çalışıldı, ancak maalesef yapılan düzenleme AYM iptal kararının gerekçelerini tam olarak karşılamadı.

Çünkü yeni (mevcut) tarifedeki en üst gelir dilimine ilişkin oran Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararına rağmen ücret gelirleri için de uygulanmaya devam ediyor. 

Mevcut uygulamada ücret gelirlerine yönelik sağlanan tek avantaj, düşük bir ücret aralığı için 8 puan daha düşük oranda vergileme avantajı ile sınırlı. 2025 yılı tarifesine göre, ücret gelirlerine sağlanan maksimum vergi avantajı (1.200.000-800.000) x %8= 32.000 TL’den ibaret.

Yani yasa koyucu AYM iptal kararını bu tutarla sınırlı olarak dikkate almış görünüyor. 

Özetle; yapılan yasal düzenleme AYM’nin iptal gerekçelerini karşılamamıştır. Çünkü AYM en yüksek gelir vergisi oranını ücret gelirleri açısından iptal etmiştir. Buna göre ücret gelirleri açısından en üst gelir dilimine ilişkin oranın (halen yüzde 40) uygulanmaması gerekir. Oysa mevcut düzenlemede bu oran ücretliler için halen uygulanmaya devam ediyor.

Mevcut düzenleme sadece yüzde 27 oranıyla vergilendirilecek tutarın (2025 yılında maksimum 400.000 TL’nin) bir miktar (8 puan) düşürülmesinden ibaret... 

Anayasa Mahkemesi kararları bağlayıcıdır. Başka bir ifade ile Yüksek Mahkemenin verdiği kararlar; yasama, yürütme ve yargı organlarını, idari makamları, gerçek ve tüzel kişileri bağlar. 

Yasama organı iptal kararının gerekçesi ile bağlıdır. Nitekim bir Anayasa Mahkemesi kararında, yasama organının, Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararından sonra aynı konuda yeni bir yasa yaparken Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesinde gösterilen iptal nedenlerini dikkate alması gerektiği; Anayasa Mahkemesi kararlarıyla bağlılığın, Anayasa Mahkemesi'nin kararlarındaki iptal gerekçesiyle de bağlılığı içerdiği açıkça ifade edilmiştir (Anayasa Mahkemesi'nin 24.05.1988 gün ve E.1988/11, K.1988/1 sayılı kararı). 

Oysa iptal kararı üzerine yapılan/mevcut düzenleme iptal kararının gerekçelerine bu açıdan uygun bulunmuyor.  

Ne ilginçtir ki, mevcut düzenleme, iptal istemiyle Anayasa Mahkemesi gündemine bugüne kadar taşınmadı. 

Ancak bunun için geç kalınmış değil.

Bu gerekçe ile ihtirazî kayıtla verilecek 2025 yılı gelir vergisi beyannamelerine dayanılarak yapılacak tahakkuklara karşı açılacak davalarda Anayasa'ya aykırılık iddiasında bulunulması olanak dahilindedir.

Bilindiği gibi, Anayasamıza göre bir davaya bakmakta olan mahkeme, uygulanacak bir kanun hükümlerini Anayasaya aykırı görürse veya taraflardan birinin ileri sürdüğü aykırılık iddiasının ciddi olduğu kanısına varırsa, “somut norm denetimi” denilen itiraz yoluyla AYM’ye, itiraz konusu kuralın iptali istemiyle başvurabilir ve AYM’nin bu konuda vereceği karara kadar davayı geri bırakabilir.

5-Ücret vergilemesinde değişiklik şart!

Mevcut sistemde ücret gelirlerinin beyan edilip edilmeyeceğini ücret gelirlerinin kendi tutarları belirliyor. Başka bir ifade ile ücretlere ilişkin beyan sınırının hesabında diğer gelirler dikkate alınmıyor.

Ancak beyana tabi başka gelirler varsa bu gelirler ücret gelirleri ile toplanarak beyana konu ediliyor. Bu durum artan oranlı tarife nedeniyle mükelleflerin vergi yükünü artırıyor.

Bu durumun acilen düzeltilmesi ve ücret gelirlerinin beyana konu edilmesi halinde tarifenin müstakilen uygulanması yönünde bir değişiklik yapılması gerektiğini düşünüyorum. Ayrıca yukarıda bahsettiğim AYM kararına uygun olarak ücret gelirleri için acilen ayrı ve daha düşük vergi oranlarını içeren bir tarife yürürlüğe konulmalıdır!

Son bir önerim, ücretlerde de stopajın sabit oranda yapulması ve beyan kriterleri aşıldığı takdirde beyanname verildiğinde vergi tarifesine göre verginin tamamlanması yönünde düzenleme yapılmasıdır. Böylece diğer gelir sahiplari ile ücretler arasında eşitlik sağlanmış olur.

/././

Müfettişten savcılığa Mehmet Cemil Acar raporu: “Bazı malları gizlediği yönünde emarelere temas edildi”-Tolga Şardan- 

Müfettiş raporunda, DHMİ’de bir dönem daire başkanı ve bakanlık müşavirliğini yürüten Mehmet Acar’ın, 6 yıllık dönemde ‘geliri ile orantılı olmayacak şekilde mal varlığına sahip olduğu’, ‘şüpheli banka hesap hareketlerinin bulunduğu’, ‘bazı mallarını gizlediği’ yönünde emarelere temas edildiği tespiti yer aldı.

Evinde çıkan 26 kilogram altınla tanınan emekli Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) Daire Başkanı Mehmet Cemil Acar’la ilgili geçen hafta önemli gelişmeler yaşandı.

Acar, önce tutuklu yargılandığı davada mahkeme tarafından tahliye edildi. Sonrasında savcılık, mahkemenin tahliye kararına itiraz etti. Akabinde üst mahkeme, savcılığın itirazını yerinde bulup kabul edince Acar’a ilgili “yakalama kararı” çıkartıldı. Ve nihayetinde Acar, hakkındaki yakalama kararı çerçevesinde Aksaray’da yakalandı. Bir kez daha cezaevine gönderildi.

Görev yaptığı Ulaştırma ve Alt Yapı Bakanlığı’na bağlı Devlet Hava Meydanları İşletmesi (DHMİ) bünyesinde daire başkanıyken emekli olan Acar, üzerine bulunan menkuller ve gayrimenkuller nedeniyle eski eşi Ç.A. ile siyasetin odağında yer alıyor.

Ankara Adliyesi’nde süren yargılamaya esas dosyada yer alan önemli bir evraka tesadüfen ulaştım.

Evrak, on bir sayfalık. Geçen yıl şubatta savcılığa gönderildi. Bakanlık başmüfettişliğinden gönderilen özel evrakın konusu, suç şüphesi bildirimi. Suç şüphesinin detayına bakıldığında 3628 sayılı yasanın yani “Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu”nun 4. maddesindeki “haksız mal edinme” hükmüne ait evrak olduğunu görmek mümkün.

Başmüfettişlikçe, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na hitaben yazılan raporda, DHMİ’de müşavir olarak görev yapan ve 28 Kasım 2024’te emekli olan Mehmet Cemil Acar’ın hakkında ileri sürülen iddialara yönelik inceleme ve soruşturma yapıldığı anlatıldı.

Söz konusu inceleme ve soruşturmayı gerçekleştiren bakanlık başmüfettişinin raporundaki şu tespit epeyce dikkat çekici:

“(…) Adı geçen hakkında idari konularla birlikte, rüşvet alarak haksız mal edindiği yönünde iddiaların da bulunması üzerine yapılan incelemede, Mehmet Cemil Acar’ın ‘geliri ile orantılı olmayacak şekilde mal varlığına sahip olduğu’, ‘şüpheli banka hesap hareketlerinin bulunduğu’, ‘bazı mallarını gizlediği’ yönünde emarelere temas edilmiş olup, 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 18. Maddesine istinaden işbu bildirim yapılmaktadır (…)”

CİMER ihbarı eski üst düzey bürokrattan

Söz konusu başmüfettiş raporundaki diğer dikkat çeken bir bilgi ise; Acar hakkındaki CİMER’e gerçekleştirilen başvurunun altındaki imzanın, bir dönem Acar’la bakanlık çatısı altında birlikte görev yapan Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün emekli Genel Müdür Yardımcısı Oktay Erdağı olması.

Erdağı’nın CİMER’e yaptığı başvuruda verdiği bilgiler müfettişçe şöyle anlatıldı:

“(…) Bahse geçen şahsın X hesapları üzerinden kendisi hakkında usulsüz yalan iddialar ve haberler yaptırarak sindirmeye çalıştığı, kendisine yaptığı gibi havacılık sektöründe faaliyet gösteren birçok firma temsilcilerini de şantaj ve tehdit ile sindirerek rüşvet topladığı,

Bu şekilde yıpratma ve sindirme sürecini devam ettireceği tehdidi ile muhataplarından menfaat sağladığı, bu surette kendisi ve eşi adına birçok gayrimenkul ve menkul mal edindiği, kendisinin bu şekilde elde ettiği Çukurambar’daki evinde, eşinin de Beştepe’deki villada oturmakta olduğu, bildiği kadarıyla Ankara’da dört adet evlerin olduğu, ayrıca Mersin ve İstanbul’da mesken gayrimenkullerin olduğu,

Cemil Acar’ın eşiyle mal varlığını saklamak üzere anlaşmalı şekilde ayrıldığı, bir kısım malları eşin üzerine devrettiği, oturdukları her iki evde de para ve zihniyet eşyalarını sakladıkları kasalar bulunduğu, eşiyle birlikte yaşadıklarını ve tatil yaptıkları, boşanmalarını göstermelik olduğu ve bu durumun tüm sektörde konuşulan ve bilinen bir konu olduğu,

Adı geçen mal varlığının müfettişliğiniz ve savcılık tarafından araştırılması durumunda gerçeğin ortaya çıkacağı olduğu, konu Cumhuriyet savcılığına intikal edildikten sonra savcılık makamında olaylar, şahitler ve belgeler ortaya koymak suretiyle konu hakkında daha detaylı bilgi vereceği (…)”

Bakanlık müfettişleri, Erdağı’nın ihbarı sonrasında Bakan Abdülkadir Uraloğlu’nun onayı sonrasında Acar’ın mal varlığı üzerinde detaylı araştırma başlattı.

Yapılan çalışmalar sonrasında Acar’ın ve yakınlarının üzerine olduğu tespit edilen gayrimenkul ve menkulleri Büyüteç’te geçen kasımda duyurduğum için tekrarlamadım.

Kısa süreyle çalıştırılan banka hesapları!

Buna karşın Acar’ın kullandığı banka hesaplarının fotoğrafı da en az mal varlığı kadar dikkat çekici durumda.

Müfettişler, Acar’ın Vakıfbank’ta 17’si açık halde toplam 128 ayrı hesabının bulunduğunu ortaya koydu. Raporun hazırlandığı Şubat 2025 itibarıyla Vakıfbank’taki açık hesapların 4’nün vadesiz Türk lirası mevduat, birisinin vadesiz Türk lirası mevduat, 3’nün vadesiz döviz mevduat, 3’nün kredi kartı, 2’sinin kiralık kasa, birisinin yatırım, 2’sinin altın ve birisinin de gümüş hesabı olduğu anlaşıldı.

Müfettişler, özellikle kapatılan 128 ayrı hesap üzerindeki araştırmalarında hesapların çoğunun “3 gün – 3 ay arasında kısa süreli” çalıştırılıp sonlandırıldığını tespit etti. Bu yöntemle 2023’te 54, 2024’te 67 hesabın kapatılarak sonlandırıldığı belirlendi.

İncelemelerde, söz konusu tüm hesapların bakiyelerinin 9 Ocak 2025 günü itibarıyla yaklaşık 28,5 milyon lira olduğu görüldü.

Maaş hesabından geçen milyonlarca lira

Acar’ın eski eşi Ç.A.’nın da yine Vakıfbank’ta 11’i açık gerisi kapatılmış toplam 53 ayrı hesabının bulunduğunu belirleyen müfettişler, Ç.A.’ya ait kapatılan hesapların ise “3 gün – 6 aylık” süreler arasında kullanıldığını ortaya çıkardı. Eski eş Ç.A.’ya ait hesapların yine 9 Ocak 2025 günü itibarıyla toplam bakiyelerinin yaklaşık 16,7 milyon lira olduğu anlaşıldı.

Acar’ın Vakıfbank’ın Ankara’nın Emek semtindeki banka şubesindeki maaş hesabındaki para hareketlerinin miktarı da müfettişlerce kayda alındı.

Buna göre; 2019-2024 yılları arasında Acar’ın maaş hesabına giren para hareketi yaklaşık 276,3 milyon lira, çıkış yapan para miktarı ise 275,8 milyon lira oldu.

Ortaya çıkarılan bu tespitler sonrasına müfettişler, DHMİ’de Ekim 2019 – Mayıs 2020 tarihleri arasında daire başkanı ve Mayıs 2020 – Kasım 2024 arasında bakanlık müşavirliğini yürüten Acar’ın, 6 yıllık dönemde taşınmaz mallarında ve taşınır mal varlığında geliri ile orantılı olmayacak şekilde hayatın olağan akışına aykırı biçimde artışlar tespit edilmesi ve banka hesaplarında yüksek meblağlı şüpheli para hareketlerine rastlanmasının, Acar’a yönelik “haksız mal edinme” eylemine yönelik kuvvetli şüpheler oluştuğuna dikkati çekti.

***

Gönül ister ki, bayram günü “bayrama uygun” bir yazı yazılabilse. Nefes aldığımız coğrafyada bu temenni uzunca zamandır bir türlü gerçekleşemiyor maalesef.

Yine de Ramazan / Şeker Bayramınız kutlu olsun.

/././

Trump'ın 48 saatlik ültimatomuna İran'dan yanıt: Saldırı olursa Hürmüz Boğazı'nı tamamen kapatırız 

İran Devrim Muhafızları Ordusu, ABD Başkanı Donald Trump’ın Hürmüz Boğazı'nın 48 saat içinde açılmaması durumunda İran'ın enerji altyapılarını vuracaklarına yönelik tehdidine karşılık verdi. Tahran yönetimi, Washington'ın enerji tesislerini hedef alması halinde Hürmüz Boğazı'nın tamamen kapatılacağını duyurdu.  https://t24.com.tr/dunya/irandan-trumpin-48-saatlik-ultimatomuna-sert-yanit-saldiri-olursa-hurmuz-bogazini-tamamen-kapatiriz,1309040

***

Siyasilerden İsmail Arı'nın tutuklanmasına tepki: Yargılama faaliyeti formaliteye indirildi ve karar baştan verildi! 

BirGün muhabiri İsmail Arı'nın tutuklanmasına siyasi partiler ve siyasetçilerden ardı ardına tepkiler geldi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Gül Çiftçi, savcılığın İsmail Arı'nın ifadesini almadan tutuklama talebiyle sevk etmesini eleştirerek "Bu yaklaşım, yargılama faaliyetinin bir formaliteye indirildiğini ve kararın baştan verildiğini göstermektedir" dedi. CHP Genel Başkan Yardımcısı Gökhan Zeybek, gerçeği yazan gazetecilerin yanında olduklarını ifade ederken, CHP Grup Başkanvekili Murat Emir, "İsmail Arı, kalemini hakikate adamış onurlu bir gazetecidir" dedi. Türkiye İşçi Partisi (TİP)'nin sosyal medya hesabından yapılan açıklamada İsmail Arı'nın uydurma gerekçelerle tutuklandığı kaydedilirken derhal serbest bırakılması istendi. SOL Parti'nin açıklamasında, "Gerçeği tutuklayamazsınız, ne yaparsanız yapın ne onurlu gazeteciler yazmaktan ne bu halk direnmekten vazgeçmez. Faşizme karşı İsmail'in sesi olacağız" denildi. 

***

MSB: Katar’da düşen helikopterde bir TSK ve iki ASELSAN personeli şehit oldu!

Katar açıklarında teknik arıza nedeniyle denize düşen askeri helikopterdeki 7 kişiden 6'sının cansız bedenine ulaşılırken, bir kişiyi arama çalışmaları sürüyor. Kazada 4 Katar Silahlı Kuvvetler personeli, 1 Türk Silahlı Kuvvetleri personeli ve 2 ASELSAN teknisyeni şehit oldu. Şehit olan personelin isimleri Sinan Taştekin, Süleyman Cemre Kahraman, İsmail Enes Can olarak duyuruldu.  https://t24.com.tr/gundem/katarda-helikopter-dustu-milli-savunma-bakanligindan-aciklama-1i-asker-3-sehit,1308985

***

Aralarında İzzet Yıldızhan da var: Futbolcu Kubilay Kaan Kundakçı cinayetinde gözaltı sayısı 10'a yükseldi. 

Ümraniye'de silahlı saldırıda öldürülen futbolcu Kubilay Kaan Kundakçı cinayetinde gözaltı sayısı 10'a yükseldi. Olaya ilişkin olarak türkücü İzzet Yıldızhan ve iş insanı Bilal Kadayıfçıoğlu polis ekipleri tarafından gözaltına alındı. https://t24.com.tr/gundem/aralarinda-izzet-yildizhan-da-var-futbolcu-kubilay-kaan-kundakci-cinayetinde-gozalti-sayisi-10a-yukseldi,1309029

***
T-24

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -23 Mart 2026-

 Adliye Sarayları: İktidarın yeni hastaneleri -Selçuk Candansayar-  Türkiye’de  yargı  sistemi; psikiyatrinin son altmış yıldır büyük bedell...