Ramazan etkinlikleri talim terbiye (bilim yetiştirme) midir?-Adnan Gümüş-
Tanık mısınız?
Yaşadıklarınıza tanıklık ediyor musunuz?
Tanıklık ettiklerinizi tanımlayabiliyor musunuz?
Özgür değilseniz tanıklığınızın sınırı ne olur, dahası tanık olduklarınızı tanımlayabilir misiniz, tanımlamaya kalkarsanız ne olur?
İnsan yaşamının akıl ve bilgi içermeyen diğer yaşam tarzlarından farkı tanık olmasıdır. İnsanın merakı her şeyden önce tanı koyma amacına yöneliktir. İnsan dünyaya ve evrene tanıktır ve tanık olduğunu tanımlamak istemektedir.
Tanıklık tanımlama ile ilerleyemezse sentez yapılamamakta, kavram düzeyine çıkılamamakta, kavram düzeyine çıkılamazsa düşünme evresine geçilememekte, düşünülememektedir.
Bu hafta MEB’in ramazan genelgesi, AKP’nin Boğaziçi dayatması, Trump’ın, ABD’nin İran’a gönderdiği askeri filoları gibi yaptıklarının bir kısmına daha tanık olduk. Bugün eğitim öğretim bakımından MEB’in ramazan etkinlikleri genelgesine, bu tanıklığı tanımlamaya yorumlamaya çalışacağım.
Eğitim: a) Tanıklık/bilme/talim ve b) Yetişme/yetiştirme/terbiye şartlarını ve gücünü ilerletme
Eğitim ve yeni kuşakları yetiştirme; insanlığın en yüksek başarılarından biri ve bundan sonraki başarılarının da şartını oluşturmaktadır. Dahası kişi olmanın, toplum olmanın, doğanın döngüselliği ve artmasının da şartı ve olanağı durumundadır.
Eğitim insanın insana sağladığı olumlu yönde değişim dönüşüm şartları ve etkinlikleridir. Kısaca “talim” ve “terbiye” özellikleri ile belirlenmektedir. “Talim” bilmeyi ve akıl yürütmeyi ilerletme, “terbiye” yetiştirme geliştirmedir. Eğitim talim terbiyedir - bilme ve yetişme durum ve imkanını geliştirici dönüştürme etkinlikleri bütünüdür.
Tanıklığın bilginin de, eğitimin ahlakın da şartı: Özgürlük
Kişinin bilmesi ve yetişmesi tanıklıklarına, bunları tanımlama olanaklarına, yetişmesi deneyimlerine ve bunlardan çıkarımlar yapabilmesine, kararlara varabilmesine, bunun için merak etmesi, merak ettiğini araştırması, sentezlemesi/kavraması, bunun için sorması, araştırması, yorumlaması, kavramlaştırması, düşünmesi, teorileştirmesi süreçlerine karşılık gelmektedir. Eğer kişi özgür ve toplum bağımsız değilse zaten tüm bunları yapma şartı ortadan kalkmaktadır, dahası özgür değilse zaten kişi ve toplum olamamaktadır.
İnsan hangi şart ve durumda özgürdür, hangi halde özgür değildir?
Telkin etme, öğüt verme, bilme farkı: Sofistik, retorik, episteme ve özgürlük
Telkin etme (psychagogia/insinuatio), övme (epainos /laudatio), öğüt verme (parainesis, admonitio), bilme (episteme) aynı şeyler değildir. Bilgi-telkin farkına bakarsak, biri hakikate (aletheia), diğeri iknaya (peitho) yöneliktir. Biri bilgi, akıl yürütme, diyalektik, düşünmeye dayalı keşfetmeye, kavramlaştırmaya, temellendirmeye dayanırken diğerinin doksaya/kanaate, hükmetmeye, duygu sömürüsüne dayanmasıdır.
Psychagogia/ruhu yönlendirme, hele de bunu retoriğin edebiyatın şiirin ötesinde etnosantrik telkin yoluyla yapma çocuğun ve toplumun üzerinde hegemonya kurma arayışına karşılık gelmektedir, ruhu belirleme kişiyi toplumu araçsallaştırma halidir. Platon, Gorgias’ta şöyle diyalog geçer (455b): “Sokrates- Demek ki, bilmek ile inanmak aynı şey değil. Gorgias- Doğru. (…) Sokrates- Öyleyse diyebiliriz ki hatip, mahkemelerde ve öteki toplantı yerlerinde, doğru ile yanlışı öğretmez, yalnızca oradakileri inandırmaya çalışır. Hem zaten bu kadar büyük kalabalığı çok az süre içinde, üstelik de böylesi konular üstüne bilgilendiremez.”
İnandırma arayışı bilgi arayışından farklı bir arayıştır.
Öğüt de telkin veya inandırma değildir. Öğüt/öğün; bilgilen, aklını kullan anlamına gelmektedir. Bu anlamı bir yana bıraksak bile öğüt ancak gerçekliğe hakikate uygunsa öğüt olur, dolayısıyla bilgi öğütün zaten şartıdır.
Telkin: Tanıklığın, tanımlamanın, öğütün özgürlük şartını bozma uğraşısıdır
Olumlu olan gösterilir, mevcut tanıklıklarla, tanımlarla, bilgi ve deneyimlerle öğütler verilir. İnsan merak ve bilgi arayışında özgürdür, telkin durumunda ise ruhu ele geçirilmektedir, manipülasyona tabi hale gelmekte, zihni başkalarınca kuşatılmaktadır.
‘Milli eğitim’: ‘Eğitim’ değilse ‘milli’ olan boşa düşer, telkine dönüşür, talim terbiye olmaz
“Kirli” veya “temiz” gibi sıfatlar eklediğimizde, bu sıfatları belirlenim haline getirdiğimizde ortada “su” yoksa bu sıfatlar boş hale gelir. Ortada eğitim yoksa “milli” olması da boş karşılıksız hale gelir.
Eğitim ve yetiştirme (talim terbiye), at yetiştiriciliği veya öndeşlik etmeden, öğrenme gücünü geliştirmekten, bir şeyi öğrenmesini sağlamaktan, yaşadıklarını ve evreni tanımlamasından ve bu tanımladıklarından/ kavramlardan yola çıkarak hayatı doğru iyi yorumlamak ve daha iyi yaşamaya çalışmaktan geçiyorsa, eğitim tanımı temel belirlenimi/fikri olarak “olumluya/ilerlemeye” yönelikse, böyle olmayan zaten eğitim ve yetiştirme değilse, “milli” bir eğitim veya yetiştirme zaten yapılamıyor demektir.
Eğitim ‘milli’/dini olana indirgenirse her ikisi de mahvolur
Eğitim; belli boyutları ile yerel ve ulusal yanları içerebilir, milliden kasıt doğrudan bir din değil de olumlu tarihsel birikimler ise bunları da sürecine dahil edebilir. Eğitimin ana amacı, olumlu yönde değişim dönüşümlerdir, kişiliğin, toplum olmanın, insanlığın uygarlığın ileri taşınmasının, doğayla uyumlu yaşamanın ve doğayı canlılığı da artırmanın uğraşısındadır; tüm bunlar zaten yurttaşı ve ülkeyi de ileriye taşıyacak süreçlerdir.
Ancak tüm bunlar etnosantrizme, belli bir kültürün telkinine, dahası din telkinine indirgenirse hem milli (ister ulusal ister dini anlamda milli) hem de yurttaş ve ülke zarar görür, eğitim olmayanın zaten milli eğitimi de olmaz, her ikisi de bozulur/mahvolur.
MEB: Başkasını avlayacağım derken Müslüman’ı mı avlıyor?
Ava çıkan kendi yaşam ortamını bozuyorsa kendine zarar verir, avlanmaya döner.
MEB’e bir öğüt olsun. Yaptığı iş, eğer İslam’a inanan kişi veya topluluklara bir katkı sunmak ise, bu yaptığı tam tersini oluşturmaktadır. Amacı Müslümanlara bir katkı sunmak ise bu yaptığından başkasını yapmalıdır.
MEB, doğru düzgün tarih ve coğrafya okur ve doğru düzgün ders verirse, Müslümanların yayılım ve egemenlik alanının bilim ve yöntem çağı olarak başlayan son beş yüz yıldır ne kadar daraldığını görür.
Osmanlı neden dağıldı gitti acaba? Arap-İsrail çatışmasında kim neden üstünlük kuruyor acaba? İran ne yaparsa nasıl bir yöne gider? Afganistan ne yapmalı?
Eğitimin amacı ve bilim eğitiminin amacı yayılmacılık veya egemenlik kurma değil ama özellikle bilimler bunlar için de kullanışlı olabiliyor, dileğim eğitim zaten öyle, bilimler de dahil hem amacı hem işlevi bilme, öğrenme, birbirini geliştirme, kişilikli olma, toplum olma, doğa ve insanlıkla birlikte yaşama olsun.
Tüm yıl ve ramazanda yapılacak telkin değil eğitimdir, bilim ve yetiştirmedir
MEB aklını başına devşirir, gözünü gönlünü açık tutarsa, ne yapması gerektiğini görebilir. MEB’in işi eğitimdir, yetiştirmedir, bilgi olmadan eğitim, bilim olmadan bilgi olmaz. Özgürlükler olmadan kişi veya toplum olmaz. MEB’in yapması gereken MESEM, ÇEDES, mesleki ve dini telkin değil ramazan veya başka bir süreçte eğitim, bilim, yetiştirmedir.
Eğitimin ve ahlakın amaçları: Üç üstün yarar
MEB veya her kim doğru düzgün bütüncül bir eğitim yapmak istiyorsa, her şeyden önce amaçlardan başlamak durumundadır. Eğitimin amaçları, ayrıntıda çok çeşitlenirse de ana çerçeve olarak kişinin üstün yararı, toplumun üstün yararı, doğanın üstün yararı, bunların bütünlüklü yararıdır.
Eğitimin ve ahlakın şartı ve özelliği olarak özgürlük ve bilgi
Eğitim; kısaca çocukta ve insanda olumlu yönde (Üç üstün yararı da dikkate alan) dönüşüm sağlayıcı etkinlikler bütünü, potansiyelleri olumlu yönde geliştirme etkinlikleri sürecidir. Özgürlük ve bilgi eğitimin ve ahlakın ana şartları ve ayrılmaz özellikleridir.
/././
Dervişoğlu ve milliyetçilik meselesi -Nuray Sancar-
Babala TVnin ‘Mevzular Açık Mikrofon’ programına konuk olan İYİP Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, kendisine soru soran Gazeteci Ercan Küçük’e davranışıyla Bahçeli ile yarıştı ve küçük ortak olma potansiyeline sahip olduğunu gösterdi. Onu sinirlendiren soru şuydu: “Partinizin ve kendinizin emperyalizme karşı olduğunuzu zaman zaman dile getiriyorsunuz. Amerika'dan Eisenhower bursu alan bir yöneticiniz var?” Küçük daha lafını bitirmeden Dervişoğlu ona hangi gazeteden olduğunu sordu ve Sol Haber cevabını alır almaz “Evet Sol Haber’de yapıyorsunuz. Parmağınızı sokuyorsunuz. İyi Partinin içini karıştırmak için yapıyorsunuz” dedi ve muhatabının gazetecilik yapmadığını iddia etti. Sosyal medyada yayımlanan bölümdeki diyalog, Müsavat Dervişoğlu’nun “Sen beni Amerikancılıkla itham edeceksin, iki kelime laf söyledim diye gönlün kırıldı. İncindin mi Ercan’cığım?.. Laflara bak ya” sözüyle sona eriyor.
Bu arada Küçük’ün kastettiği kişi İYİP Yöneticisi Burak Dalgın’dı. Ve bu kişi Berat Albayrak’ın Hazine ve Maliye Bakanlığı döneminde danışmanlık hizmeti anlaşması yapılan McKinsey Danışmanlık Şirketinin New York ve Boston ofislerinde yöneticilik yapmıştı. 2019’da ise Eisenhower bursiyeri seçilmişti
Tabii ki Dervişoğlu’nun gazeteci “atama” tavrı ve sözleri birçok kişi ve kesimin tepkisini çekti. İyi Parti Medya ve Tanıtımdan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Raşit Yılmaz ise bu diyaloğu “mizah dozu yüksek” diye tanımladı ve “Açık iftiralara karşı tepkimizi mizahla harmanlamak, Türk siyasetinde görmeyi özlediğimiz tavırlardandır” dedi.
Aynı partiden türemiş ve milliyetçilik konusunda baba ocağında kalanlarla yarışanların mizah anlayışı da bir başka oluyor. Bu tür cilalamaların hiç de özlenir olmadığını, her an her dakika işe gelmeyen sorulara karşı aynı tavırların gösterildiğini, lider zora sokulmasın diye gazetecilere sorulacak soruların hazır kalıp halinde önceden verildiğini biliyoruz. Çünkü söz ve soru özgürlüğü söz konusuysa milliyetçilik konusunda atıp tutmak ile birtakım partilerin eylemleri arasındaki çelişki varlık koşullarını ortadan kaldıracak kadar keskin olacak.
Müsavat Dervişoğlu’nun partisinin grup toplantısında yaptığı konuşma sırasında o homojen topluluktan hiçbir soru gelmedi. Geçen hafta sonu yapılan Münih Güvenlik Konferansında iyice su yüzüne çıkan AB-ABD gerilimine ve ilişkilerin yeniden tanımlanma noktasına geldiğine değinerek Türkiye’nin Avrupa güvenliği için kilit bir aktör halinde olduğuna dikkat çeken Dervişoğlu özetle, Türkiye’nin Avrupa ortak nükleer caydırıcılık programının içinde yer almasını istiyor ve Avrupa güveliğine katkıda bulunmaları için Türkiye savunma (savaş) sanayisi firmalarına ticari imtiyazlar sağlanmasını talep ediyordu.
Belli ki nükleer meselesi ile ilgili, üst katlarda bir şeyler pişiyor. Ahmet Hakan’ın, konuğu Hakan Fidan’a sorduğu ve cevap alamadığı nükleer silahlanma konusu Dervişoğlu’nun da gündemindeydi. Peki ne için? Avrupa’nın güvenliğini sağlamak için. Türk şirketlerine imtiyazlar elde etmek için! Grup toplantısında eleştirdiği tarım politikaları, enflasyon, emekli maaşları ve bayram ikramiyelerinin azlığının zaten ‘milli’ bütçenin büyük kısmının silahlanma harcamalarına ayrılmasından, savaş sanayisi tekellerine kasanın kapısının ardına kadar açılmasından kaynaklandığını bilmez mi? Enflasyonun iktisadi nedenlere ek olarak politikanın öncelikleri nedeniyle düşürülemeyeceği de açık değil midir?
NATO’nun acil çağrısıyla, basının ‘Türk F16’ları’ diye andığı ve gerçekte ABD’ye milyonlarca dolar sayılarak alınmış savaş uçaklarının, Rus tehdidine karşı, planlanandan birkaç ay önce Baltık bölgesine gönderilmesinin emperyalizm ile girilen ve hiç de milli bir mesele olarak kodlanamayacak ilişkilerle ilişkisi yok mudur? Vardır.
Dünya, kurulu düzenin her gün daha şiddetle sarsıldığı büyük bir gerilim içinde. Yeryüzünü daha önce paylaşmış devletler arasındaki birlikler çatırdıyor, pervasız pazarlıklar yapılıyor, daha az güçlünün üzerinde nüfuz kurabilmenin tek yolu aşırı silahlanmadan geçiyor. Türkiye yönetenleri de bu orta büyüklükteki ülkeyi mevcut dalaşma ortamına dahil etmekten imtina etmiyor. Onları zorlayan da temsil ettikleri ve giderek irileşmiş, artık iç pazara sığmayan ve ulaşabilecekleri her yerde yatırım ve pazar imkanları kollayan tekeller. Büyüklerin ligindeki çelişkilerden yararlanmak için yerleşeceği boşluk kollayan, hırslı bir iktidarın yönetiminde milliyetçilik paylaşım savaşında Türkiye tekellerinin çıkarlarını kollamak anlamına geliyor. Ne var ki bu zorlu bir oyun ve ancak büyük gücün sınırlarından çıkamadan oynanabilir.
Türk ön eki ile anılınca F-16’lar nasıl Made in USA olmaktan çıkmıyorsa Türkiye’nin çıkarlarını, Baltık’ta aramak ya da NATO’nun daha doğrusu ABD’nin saldırgan siyasetine ülkenin nükleer silah deposu haline gelmesini isteyerek eklemlenmek çok da milli ve yerli bir iş olmuyor. Ama milliyetçiliği kalkan edinmiş partilerin çoğu için milli siyaset Türkiye’deki büyük şirketlerin risk alma potansiyelini artırmaktan başka bir anlama gelmiyor.
Şimdilerde kendi çapında emperyal lige yerleşmeye çalışan Türkiye burjuvazisi Etiyopya’ya yatırım yapıyor. Ancak halka yatırım yapmak bu yatırım siyasetinin hiçbir yerinde yok. İktidarın ekonomi politikasından şikayet eden MÜSİAD bile alım gücünün baskılanmasından yakınırken en yapılamayacak şeyin ücretlerin yükseltilmesi olduğunu söylüyor. Gazeteci Ercan Küçük’ün sorusu anlamlı ama az bile.
‘En milliyetçi benim’ iddiasındaki partilerin aslında emperyalizme sadakatta yarıştığı, üsluplarına da gerilim siyasetinin yansıdığı her gün biraz daha iyi görülüyor. Trump’ın Washington Post muhabirlerine yaptığı muamelenin benzerinin burada da yaşanması şaşırtıcı değil. Kimin kimden bu davranışı kopyaladığı ise ayrı bir konu.
/././
ABD’nin yeni hesabı: Avrupa’da askeri küçülme -Yücel Özdemir-
Her ne kadar geçen hafta sonu Münih Güvenlik Konferansı'nda ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, transatlantik ilişkilere değer verdiklerini, Avrupalı müttefikleri önemsediklerini söyleyerek Almanya ve Fransa’nın tepkilerini yatıştırmaya çalışsa da genel çerçevede ciddi bir değişim olmayacak. ABD ve Trump bildiğini yapmaya, söylemeye ve Avrupa’nın etkisini sınırlamaya devam edecek.
Bunun işaretlerini içeren pek çok veri bulunuyor.
Bunların başında elbette Rubio’nun Avrupa yolculuğunu Münih’te bitirmeyip Slovakya ve Macaristan’a ziyaretlerde bulunması geliyor. Her iki ülkenin lideri Robert Fico ve Viktor Orban ile görüşen Rubio, samimi pozlar verip ikisine de övgüler dizdi. Ziyaret, özellikle Orban’a 12 Nisan’da yapılacak parlamento seçimlerinde tam bir destek mahiyetinde.
AB’nin 2027’den itibaren Rusya’dan doğal gaz ve petrol alımını sıfırlama yönündeki kararı nedeniyle ABD’nin öncelikli hedefi bu ülkelere sıvılaştırılmış doğal gaz satmak. Slovakya ve Macaristan hâlen doğal gazın önemli bir bölümünü Rusya’dan alıyor. Ticari boyutu bu olan ziyaretin bir de siyasi hedefi var. Fico ve Orban, her fırsatta AB’nin politikalarına itiraz ederek Rusya ile ilişkilerin normalleştirilmesini savunuyor. İkisi de savaş sürdüğü hâlde Moskova’ya gidip Putin ile el sıkışan lider olma özelliği taşıyor. Bu nedenle ABD’nin AB’yi içeriden zayıflatma, bölme planına en yakın isimler. Rubio’nun Bratislava ve Budapeşte’de bir taşla iki kuşu vurmaya gittiğini söyleyebiliriz.
İkinci bir gelişme ise Almanya’daki ABD kışlalarındaki hareketlilik. Der Spiegel bu hareketliliği “gizli geri çekilme” olarak tanımladı. Trump, her fırsatta Avrupa’nın kendi güvenliğini sağlaması ve askerî harcamaları artırması çağrısında bulunuyor. Der Spiegel, bu nedenle Avrupalılarda Trump’ın NATO’nun ünlü 5. maddesine uyup uymayacağı konusunda bir kuşku oluştuğunu aktarıyor. Bilindiği gibi 5. madde, bir NATO üyesine yapılan saldırıyı bütün ülkelere yapılmış sayıyor ve birlikte yanıt vermeyi zorunlu hâle getiriyor.
Trump’ın geçen yıl göreve başlamasından sonra NATO merkezinde yapılan toplantıda ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth de Ukrayna savaşına değinirken Avrupa’nın askerî olarak kendisini savunacak duruma gelmesini istemiş; ülkesinin bundan sonra daha fazla sorumluluk almayacağını açıkça ilan etmiş ve önceliklerinin Asya (Çin) olacağını söylemişti.
Der Spiegel ayrıca, Hegseth’in bu konuşmasıyla NATO Büyükelçisi Matthew Whitaker’ın önüne Avrupa’dan “aşamalı çekilme” planının konulduğunu yazıyor ve Trump’ın NATO’ya bir “güvenlik şirketi” rolü biçtiğini, her fırsatta Avrupalı ortaklara şirketin masraflarını üstlenmek istemediği mesajını gönderdiğini de belirtiyor.
Üçüncü önemli gelişme ise ABD’nin şu sıralar Baltık Denizi'nde devam eden ve NATO’nun kuzey kanadını savunma adına yapılan “Steadfast Dart 26” tatbikatına asker göndermemesi. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 13 ülkeden 10 bin askerin katılımıyla; 1500’den fazla araç ve 17 savaş gemisiyle Almanya’nın komutasında devam eden tatbikata ABD asker göndermedi. Bunu, Avrupa’nın kendi savunması için kendisinin tatbikat yapmasını istemek olarak değerlendirmek mümkün.
Dördüncü gelişme; ABD’nin Hollanda’daki Brunssum, İtalya’daki Napoli ve ABD’nin Virginia eyaletindeki Norfolk'ta bulunan NATO üslerinin komutanlığını Avrupalılara bırakacağını açıklaması. Buna karşılık ABD, Marcom üssünün komutasını üstlenecek. Almanya’nın Ramstein kasabasındaki Aircom ve İzmir’deki Landcom zaten ABD komutasında. Marcom ise İngiltere’nin Northwood kentinde bulunuyor. Almanya’nın komutasındaki Brunssum üssünü ise gelecekte Polonya komuta edecek.
Alınan ve devredilen askerî üslerin özellikleri ise dikkat çekici. Komutası İngiltere’ye devredilecek JFC Norfolk üssünün özelliği, Kuzey Amerika ve Avrupa arasındaki deniz yollarının güvenliğini sağlamak ve Avrupa’daki üslerin ihtiyacını karşılamaktır. Marcom üssünün önemi ise kriz ve çatışmalarda NATO'nun deniz operasyonlarının yönetimi ve kontrol merkezi olmasıdır.
Beşincisi ise ABD’nin Avrupa’daki askerî gücünü azaltma planlarıdır. Yazılanlara bakılırsa, ABD 2030’a kadar Avrupa’nın güvenliğini tamamen Avrupalılara bırakmayı hedefliyor. Bu kapsamda ABD ordusunun tamamen çekilmesi yerine küçültülmesi planlanıyor. Geçtiğimiz kasım ayında ABD Kongresi, Trump’a Avrupa’daki asker sayısını 45 gün içinde, askerlerin bulunduğu ülkelerle görüşerek 76 bin sınırının altına düşürme yetkisi vermişti. ABD’nin hâlen Almanya’da yaklaşık 40 bin, Polonya’da 14 bin, İtalya’da 12 bin 600 olmak üzere toplamda 90 bine yakın askeri bulunuyor. Türkiye’de ise 1500’ü İncirlik Üssü'nde olmak üzere 1700’den fazla askeri bulunuyor.
Avrupa’dan askerlerin çekilmesi planlanırken nükleer silahların götürülmesi gündemde değil. Hızla silahlanan ve asker sayısını kısa sürede 260 bine çıkarmayı hedefleyen Almanya, nükleer silah konusunda ABD’ye bağımlılıktan kurtulmak için Fransa ile görüşmeler yapıyor. Almanya’nın kendi nükleer silahlarının olmasına soğuk bakan ve bu konuda uluslararası anlaşmalara riayet edilmesini isteyen Başbakan Merz, Fransa ile bu konuda bir anlaşma sağlanacağından umutlu. Bu aynı zamanda, “nükleer koruyuculuğun” Fransa’ya verilmek istendiği şeklinde de okunabilir.
Trump’ın maliyet hesabını öne sürerek Avrupa’daki asker sayısını azaltma yönünde atacağı adımlar; başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleri tarafından, Rusya tehdidi gerekçe gösterilerek kısa sürede askerî harcamaların artırılması, ordu ve silah kapasitesinin büyütülmesi için kullanılıyor. Bu nedenle askerî harcamaların artırılmasına, zorunlu askerliğe ve silah tekellerinin desteklenmesine karşı çıkmak çok daha büyük önem taşıyor.
/././
Ankara’nın gözü Kamışlı-Şengal hattında -Hediye Levent-
Bu yılki Münih Güvenlik Konferansına damgasını vuran iki konu vardı. Birincisi Avrupa Birliği ile ABD arasındaki gerilimin bizim coğrafyamızı da içine alacak şekilde genişleyeceğini gösteren açık sinyaller, ikincisi ise Kürtler. AB-ABD çekişmesi bir başka yazının konusu olsun biz, Türkiye’yi de yakından ilgilendiren, Suriye’deki Kürtleri de kapsayan süreçlere bakalım.
Hem Suriye sahasındaki gelişmeler hem de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın “Suriye’den sonra Irak ayağı var” açıklaması, önümüzdeki günlerde Suriye meselesinin Irak ile birleşeceği önemli gelişmelerin yaşanacağını gösteriyor.
Suriye’de Şam ile Kürtler arasında 30 Ocak’ta yapılan anlaşmanın ardından, önceden SDG’nin elinde olan askeri noktaların, üslerin, havaalanlarının, petrol bölgelerinin, idari yapıların devirleri devam ediyor. Son olarak, Haseke kırsalında bulunan ancak Irak’a açılan güzergah üçgeninde yer alması nedeniyle zamanında IŞİD ile şiddetli çatışmalara sebep olan Şeddadi’deki karargahın devri gerçekleşti.
Sahada yumuşak ve çatışmasız bir geçiş süreci olması için şimdilik bu bölgeler Şam’dan gönderilen silahlı gruplara değil, daha önce bölgede polis gücü olarak görev yapan Asayiş’e devrediliyor. Sahadan SDG’ye ait ağır silahların çekilmesi süreci de devam ederken, askeri kapasitesi sınırlı olan polis gücünün oldukça kritik noktaları ne kadar koruyabileceğine dair endişeler de var. Hele de SDG’nin dağıldığı birkaç gün içinde çok sayıda IŞİD militanının ve yakınının, tutuldukları yerlerden kaçtıkları biliniyorken bu endişeler pek de haksız sayılmaz. Zaten Haseke, Deir Ez Zor ve Rakka üçgeni, IŞİD çökertildikten sonra örgütün hücre tipi yapılanmalara geçtiği ve yeraltına çekildiği bölgelerin başında geliyor. Sadece IŞİD’in varlığı değil, aşiretler arası hesaplaşmalar ve güç savaşları gibi olasılıklar da bu bölgeyi güvenlik açısından daha kırılgan ve provokasyona açık hale getiriyor.
Daha önce SDG bünyesindeki savaşçıların Şam’a bağlı tugaylar halinde yeniden organize edilmesi çalışmaları bitene kadar bu durum, yani sahanın polis gücüne emanet edilmesi devam edecek gibi görünüyor.
Yeni tugayların kurulması aşamasında ast-üst ilişkisi nasıl olacak, yetki dağılımı uzun yıllardır bu bölgede savaşmış olan kişileri ya da tarafları memnun edecek mi, Şam’dan gönderilen komutanlara itaat edecekler mi gibi birçok konu tartışılıyor sahada. Sonuçta Suriye sahasının tamamına dağılmış olan nizami bir ordunun yeniden toparlanmasından bahsedilmiyor burada; iç savaş döneminde silahlanmış, bulundukları silahlı gruplar içinde yükselmiş ve kendi ticari, istihbarat ağları olan savaşçılardan bahsediliyor. Farklı silahlı gruplardan düzenli ordu kurmak, hele de geçen yıla kadar savaşanların, uyum içinde bir ordu haline gelmesini beklemek pek gerçekçi değil.
Sonuç olarak 30 Ocak anlaşmasının gereği devam eden entegrasyonun askeri ayağına ilişkin tartışılıp çözülmesi gereken birçok belirsizlik olduğu gibi, pratikteki uygulaması da sorunlarla birlikte gelecek gibi görünüyor.
Diğer taraftan Suriye’de bir ademimerkeziyetçi sistemin oluşmaya başladığını söylemek mümkün. En azından bu sisteme Şam’ın yeşil ışık yaktığını gösteren adımlar var, ancak ademimerkeziyetçi sistem şeklinde adının konmadığı, içeriğinin ve sınırlarının hâlâ çok belirsiz olduğu bir durum bu. Münih Konferansı devam ederken Ahmed Eş Şara imzasıyla valilerin ve belediye başkanlarının yetkilerini genişleten bir kararname yayımlandı. Kararname yerel idarecilere; personel alımı, ihale yapma, kurallara uymayan iş yerinin kapatılması gibi konularda Şam’a sormadan karar alma yetkileri veriyor. Aslında görünüşte idari ve mali birtakım kararlarda yerel idarecilerin alanları genişletiliyor ancak bu kararnamenin pratikte nasıl uygulanacağı, Suriye’de uygulanacak yönetim sisteminin temeli olacak.
Suriye’deki bütün bu gelişmeler Kürtler özelinde konuşuluyor ve değerlendiriliyor olsa da, ülkenin tamamına uygulanacak. Haseke’de Kürtler, istedikleri valinin atanmasını sağladı, ancak aynı durum nüfusun karışık olduğu Lazkiye’de nasıl uygulanacak, belirsiz!
Bu arada geçtiğimiz aylarda şiddetli çatışmalara sahne olan Dürzi kenti Süveyda bugünlerde sakin ve gidişatı izliyor. Alevi nüfusun yoğun olduğu Lazkiye ve Tartus gibi yerlerde ise yavaş yavaş yerel karakolların Alevilerden oluşan silahlı güçlere devredilmesi gibi adımlar atılıyor. Yine şimdilik oldukça az sayıda olsa da, Alevi eski askerlerin görevlerine dönüşü süreçleri de başlamış gibi görünüyor. Ancak bu adımlar, karşılıklı derin güven krizini, hele de hâlâ kontrol altına alınması zorunlu olan radikalinden yağmacısına on binlerce silahlı adamın yarattığı tehdidi ortadan kaldırmıyor.
Bütün bu gelişmeler olurken Amerikalıların Suriye’deki üslerini teker teker boşalttıklarına dair haberleri de görmüşsünüzdür. Mevcut durumda herkesin gözünü çevirdiği yer Suriye-Irak sınırı. Ankara, Türkiye’de bir açılım süreci devam ediyor olmasına rağmen Irak’taki PKK yapılanmasının bu sınır üzerinden Suriye-Irak hattına yerleşme ihtimalinden dolayı endişeli.
İsrail ise, bir taraftan ABD ile birlikte Irak’taki İran destekli silahlı gruplara baskılarını artırırken, diğer taraftan İran destekli küçüklü büyüklü yapıların bu sınırdaki güvenlik boşluğundan faydalanabileceğini savunuyor.
Son olarak Dışişleri Bakanı Hakan Fidan Suriye’den sonra sıranın Irak’ta olduğunu ve Irak’tan Suriye’ye açılan en önemli kavşak sayılan Şengal’e yönelik Haşd-i Şabi ile birlikte operasyon yapılabileceğini söyledi. Buna Bağdat oldukça sert tepki gösterdi ve Türkiye’nin Bağdat elçisini bakanlığa çağırdı. Elbette Bağdat’ın tepkisi Şengal’deki PKK varlığını korumak için değil. Bağdat’taki İran nüfuzu göz önüne alındığında, Şengal-Suriye hattı İran destekli silahlı gruplar açısından da çok önemli.
Velhasıl Türkiye, Şengal üzerinden Suriye-Irak sınırı boyunca olan hattı Ankara ile birlikte hareket edebilecek gruplara teslim ederek PKK’yı tamamen Kandil çevresinde kalmaya zorlamak istiyor gibi görünüyor. Bağdat ve dolayısıyla İran ise Irak-Suriye sınırını kaybetmeme çabasında.
Önümüzdeki günlerde Suriye’deki gidişat hem PKK meselesi hem de IŞİD’lilerin Irak’a taşınması ve İsrail’in Irak’taki İran nüfuzuna yönelik hamlelerinin artması ile birlikte Irak dosyası ile birleşecek gibi görünüyor.
/././
Meslektaşları ve siyasilerden Alican Uludağ’a destek: 'Gerekçeler uydurma' -Dilan Temiz-
Gazeteci Alican Uludağ’ın gözaltına alınmasına yönelik tepkiler sürüyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla sosyal medya paylaşımları gerekçe gösterilerek Ankara’da gözaltına alınan Uludağ hakkında “Cumhurbaşkanına alenen hakaret” ve “yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” iddialarının yöneltildiği öğrenildi.
Gazeteciler ve meslek örgütleri, gözaltı kararına sosyal medya üzerinden tepki gösterdi.
Gazeteci Bahadır Özgür, Uludağ’ın “uydurma gerekçelerle” gözaltına alındığını belirterek, “Onca gazeteci gözaltına alındı, dava açıldı. Bir tanesi sustu mu? Alican’ı bırakın” dedi.
Akademisyen Ceren Sözeri ise Uludağ’ın gazeteciliğinin bilindiğini vurgulayarak, Ankara yerine İstanbul’dan talimatla işlem yapılmasının dikkat çekici olduğunu ifade etti.
‘Serbest bırakın’
Gazeteci Gökçer Tahincioğlu, “Gazetecinin haberinde sorun varsa düzeltirsiniz. Hoşunuza gitmiyorsa, haber doğruysa katlanırsınız. Durmadan tutuklama, durmadan gözaltı ile ne elde ediliyor?” diyerek Uludağ’ın serbest bırakılmasını istedi.
Gazeteci Özlem Akarsu Çelik de Uludağ’ın evinden, ailesiyle birlikteyken gözaltına alındığını belirterek, gazetecilere yönelik işlemlerin “Türkiye Yüzyılı’nı adalet yüzyılı yapma” söylemiyle çeliştiğini ifade etti.
TGC: Kabul edilemez
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti de yaptığı açıklamada, üyeleri olan Uludağ’ın sosyal medya mesajları gerekçe gösterilerek gözaltına alınmasının kabul edilemez olduğunu belirtti. Açıklamada, Uludağ’ın daha önce de soruşturmalara giderek ifade verdiği hatırlatıldı ve “peşinen suçlu muamelesi” yapılmasına tepki gösterildi.
DİSK Basın-İş ise gözaltı gerekçelerinin gazetecilik faaliyetleriyle bağlantılı olduğunu belirterek, “Gazetecilikten suç çıkarılmaya çalışılmasına karşı Alican Uludağ’ın yanındayız” açıklamasını yaptı.
CHP Milletvekili Okan Konuralp de savcılık açıklamasında kullanılan “şüpheli şahıs” ve “yakalanarak” ifadelerinin gazeteciyi kriminalize eden bir dil içerdiğini söyledi.
‘Haberciliğe açılan savaşın yeni adımı’
CHP Genel Başkan Yardımcısı Gökçe Gökçen de konuya ilişkin yaptığı açıklamada, gazeteci Alican Uludağ’ın gözaltına alınmasının “iktidarın gerçeklere ve haberciliğe açtığı savaşın yeni bir adımı” olduğunu belirtti. Gökçen, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamada “şüpheli şahıs” ve “Alican Uludağ isimli şahıs” gibi ifadeler kullanılmasının, kamuoyunun yakından tanıdığı bir gazeteciyi sanki bilinmeyen bir suçlu gibi gösterme amacı taşıdığını ifade etti.
Ankara’da bulunan bir gazeteci hakkında İstanbul kaynaklı gözaltı işlemi yapılmasının yetki kurallarının da rafa kaldırıldığını gösterdiğini savunan Gökçen, bu uygulamanın ilerleyen süreçte coğrafi sınırların da gözetilmeyeceği bir döneme işaret ettiğini söyledi. Gökçen, daha önce Aykut Erdoğdu ve Adana’daki belediye başkanlarının davalarını hatırlatarak, “Bu tehlikeli gidişat hukuk kurallarını hiçe saymayı göze alan bir anlayışın göstergesidir. Ne kadar uğraşırsanız uğraşın, özgür basın susturulamaz” ifadelerini kullandı.
Gazeteciler ve meslek örgütleri, Uludağ’ın derhal serbest bırakılması çağrısında bulundu.
***
AKP’ye geçti, ihaleye fesat karıştırma davasında savcı beraat talep etti.
AKP'ye geçen Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu hakkında beraat kararı talep edildi. Bazı sanıklar hakkında “ihaleye fesat karıştırmak” ve “resmi belgede sahtecilik” suçlarından cezalandırılması istendi.
Aydın 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen davada savcı, CHP'den AKP'ye geçen Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu hakkında beraat talep ederken, Erkan Karaarslan ile bazı sanıkların “ihaleye fesat karıştırmak”, “edimin ifasına fesat karıştırmak” ve “resmi belgede sahtecilik” suçlarından cezalandırılmasını istedi. Duruşma 11 Haziran’a ertelendi.
Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun da aralarında bulunduğu 50 sanığın “ihaleye fesat karıştırmak”, “edimin ifasına fesat karıştırmak” ve “resmi belgede sahtecilik” suçlamalarıyla yargılandığı davanın duruşmasına Aydın 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Duruşmada savcılık makamı esas hakkındaki mütalaasını açıkladı.
Savcı, AKP'ye geçen Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu hakkında beraat kararı verilmesini talep etti. Erkan Karaarslan ile bazı sanıkların ise “ihaleye fesat karıştırmak”, “edimin ifasına fesat karıştırmak” ve “resmi belgede sahtecilik” suçlarından cezalandırılmaları istendi.
Mahkeme heyeti, taraflara mütalaaya karşı savunma hazırlamaları için süre vererek, duruşmayı 11 Haziran erteledi.
***

5 lira 87 kuruşa grev yasağı
AYM, Asil Çelik işçilerinin grevinin Erdoğan tarafından yasaklanmasına karşı yapılan başvuruda 9 yıl sonra hak ihlali kararı verdi ve hükümeti tazminat ödemeye mahkum etti. Ancak tazminat miktarı caydırıcı olmaktan çok uzak: 70 bin TL... Bu miktarın, grevin yasaklandığı 2017’deki parasal değeri, grevci işçi başına sadece 5 lira 87 kuruş. Aynı yıl, Asil Çelik patronu ise kârını 6’ya katladı.
5 lira 87 kuruşa grev yasağı -Cihan Çelik-
AYM, Asil Çelik işçilerinin grevinin Erdoğan tarafından yasaklanmasına karşı yapılan başvuruda hak ihlali kararı verdi. Tazminatın grevin yasaklandığı dönemdeki değerine göre işçi başına sadece 5 lira 87 kuruşla grev yasaklanmış oldu.
Anayasa Mahkemesi (AYM), DİSK’e bağlı Birleşik Metal-İş Sendikasının 2017 yılında Güriş Holding bünyesinde bulunan Asil Çelik AŞ fabrikasında başlattığı grevin “erteleme” adı altında yasaklanmasına ilişkin hak ihlali kararı verdi. Mahkeme, sendikaya 70 bin lira manevi tazminat ödenmesine hükmetti. AYM, grevin milli güvenlik gerekçesiyle ertelenmesinin sendikal hakların ihlali anlamına geldiğine karar verdi. Bu AYM’nin grev yasaklarına dair verdiği ikinci hak ihlali kararı oldu.
Gerekçe: ‘Gerekçe milli güvenliği bozucu nitelikte’
Birleşik Metal İşçileri Sendikası ile Asil Çelik AŞ arasında 7 Eylül 2016 tarihinde başlayan toplu iş sözleşmesinde patron yüzde 25 zam talebine karşı yılda yüzde 7.2 zam oranı ve sosyal haklarda yüzde 8.5 zam teklif emiş, görüşmeden sonuç alınamaması üzerine 18 Ocak 2017’de çıkmak üzere grev kararı alınmıştı. Ancak grev, dönemin Bakanlar Kurulu tarafından “Milli güvenliği bozucu nitelikte” olduğu gerekçesiyle durduruldu. Sendikanın Danıştaya açtığı dava iki buçuk yıl sonra olumsuz sonuçlandırarak reddedildi. 2021 yılında sonuçlanan temyiz davasında grev yasağı, “usul ve kanuna uygun” olduğu gerekçesiyle onandı. Bunun üzerine sendika kararı Anayasa Mahkemesine (AYM) taşıdı.
AYM’den 9 yıl sonra ödül gibi ceza
AYM ise 9 yıl sonra grev erteleme kararının Anayasa’ya aykırı olduğuna karar verdi ve sendikaya 70 bin lira manevi tazminat ödenmesine hükmetti. AYM kararında, grev ertelemesinin ‘Ekonomik bazı sonuçları olacak bütün grevlerin milli güvenliği bozabileceği’ sonucunu doğurabileceği ve ‘Anayasal haklara demokratik toplumda gerekli olmayan ve ölçüsüz müdahalelere yol açabileceği’ni vurguladı. Grev erteleme kararı sonrası toplu iş sözleşmesi Yüksek Hakem Kurulu tarafından bağıtlandı. AYM işçilerin bu nedenle toplu pazarlık imkanını kaybettiğini ifade etti.
Sendika karara dair açıklamasında AYM’nin verdiği kararın işçilerin uğradığı kayıpları ve sendikal hak ihlallerini ortadan kaldırmadığını belirtti, “AYM’nin yasaklanan grevimize ilişkin kararı son derece açık, ibretlik ve hükümetin işçilere karşı nasıl bir suç işlediğinin kanıtıdır” denildi. Grev hakkının işçilerin en temel, evrensel ve anayasal hakkı olduğu vurgulanan açıklamada “Bugüne kadar binlerce üyemizin yasal grevi yasaklandı. Biz de Anayasa Mahkemesi kararlarına dayanarak ve elbette üyemizin örgütlü gücüne yaslanarak yasaklara karşı fiili grev hakkımızı kullandık. Ülkeyi yönetenleri Anayasa’ya uyarak grev hakkımızı ihlal etmemeleri için uyarıyoruz. Biz grev hakkımızı grevle kazanmaya devam edeceğiz; çünkü haklıyız.” ifadelerine yer verildi.
İşçi başına tazminatın bedeli 72 lira
Mahkemenin hükmettiği 70 bin liralık tazminat, o dönem grevdeki 970 işçiye bölündüğünde işçi başına 72 lira düşüyor. Söz konusu tazminat tutarının grevin yasaklandığı ocak 2017’deki alım gücü karşılığı ise toplam 5 bin 696 TL. Bu durumda 2017 değeriyle işçi başına düşen tazminat miktarı yalnızca 5 lira 87 kuruş oldu. Grev hakkının yasaklandığı bir dönemde şirketin kârını katlaması dikkat çekerken, AYM’nin yıllar sonra verdiği ihlal kararında hükmedilen tazminatın işçi başına düşen miktarı ise sembolik düzeyde kaldı.
Güriş Holdinge ait: Aynı dönemde kâr patladı
Devletten aldığı kamu ihaleleriyle sıkça bilinen Güriş Holding bünyesinde bulunan Asil Çelik’in mali verileri, grev yasağının uygulandığı dönemde kârlılığın hızla arttığını ortaya koydu. Asil Çelik, 2017’nin ikinci çeyreğinde net kârını bir önceki yılın aynı dönemine göre 854 bin TL’den 16.5 milyon TL’ye yükseltti.
2017’nin ilk yarısında ise net kâr yüzde 505 artışla 4.65 milyon TL’den 28.13 milyon TL’ye çıktı. Satış gelirleri yıllık yüzde 71.6 artarak 484.69 milyon TL’ye, faaliyet kârı ise 70.29 milyon TL’ye ulaştı. Buna göre şirketin 2017 ilk yarı net kârı, işçi başına 29 bin TL’ye denk geldi.
2025 metal grevi yasağında da hak ihlali kararı verilmişti
AYM’nin Asil Çelik grev yasağına dair verdiği hak ihlali kararı ilk değil. 2015 yılında da MESS grup toplu iş sözleşmesinde binlerce metal işçisinin grev kararı Bakanlar Kurulu tarafından ertelenmiş, AYM 2018 yılında verdiği kararla hükümetin grev hakkını ihlal ettiğini belirtmiş, 50 bin TL manevi tazminat ödenmesine karar vermişti.
OHAL’i fırsat bildi
AKP’nin OHAL’i fırsat bilerek yasakladığı ilk grev Asil Çelik’ti. Erdoğan grev yasağının ardından yabancı yatırımcılarla yaptığı bir toplantıda grev ertelemeleri ile ilgili, “OHAL’i biz iş dünyamız daha rahat çalışsın diye yapıyoruz. Grev tehdidi olan yere biz OHAL’den istifade ederek anında müdahale ediyoruz” ifadelerini kullanmıştı.
22 yılda 22 grev yasağı
2025’te Eti Maden greviyle birlikte 22 yıllık AKP döneminde yasaklanan grev sayısı 22 oldu. İşçilerin ücret ve sosyal hak pazarlığı yaparken kullandığı anayasal bir hak olan grev hakkı AKP döneminde fiilen uygulanamaz hale geldi. 7’si OHAL döneminde gerçekleştirilen grev yasaklarına ‘milli güvenliği’, ‘genel sağlığı’, ‘ekonomik ve finansal istikrarı’ ve ‘şehir içi toplu taşıma hizmetlerini’ bozucu olduğu gerekçeleri gösterildi. Söz konusu yasaklardan doğrudan etkilenen işçi sayısı 200 bini aştı.
6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu’na göre ertelenen grevler 60 günlük erteleme süresi sonunda yeniden başlatılamıyor. Taraflar erteleme süresi içinde anlaşamazlarsa uyuşmazlık Yüksek Hakem Kurulu (YHK) tarafından çözülüyor. Bu nedenle grev ertelemesi fiilen grev yasağı anlamına geliyor.
/././
EVRENSEL





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder