Demokrasi akışkan sıvı mıdır?-Sinan Sönmez-
Kürtler yekpare bir blok mu? Sosyal, ekonomik ve siyasi bir homojenlik mi söz konusu? Sömürülen emekçi Kürtler yok mu? Kapitalist sömürünün nimetlerinden yararlanan sermayedar kapitalist sınıf ve aynı zamanda feodal ilişkileri koruyarak ağalıklarını koruyan sözde demokrat bir katman yok mu?
Başlığı oluşturan soruyu 13 yıl önce soL Gazete’deki yazıda sorup yanıtlamaya çaba göstermiştim. Günümüzdeki siyaset sahnesinde yaşanan gelişmeler konunun güncelliğini ortaya koyuyor. Sormaya devam edelim. Demokrasi döküldüğü her kaba uyum mu sağlar? Kuşkusuz hayır! Ancak Türkiye’deki siyasi-ekonomik güç odaklarının algısı ve kurgusu demokrasiyi akışkan sıvıya dönüştürmekte sınır tanımıyor! Nitekim “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” çerçeve yasasının demokratikleşme sürecini başlatacağı ileri sürülüyor. Düzenlemeyi hazırlayan grubun başaktörleri arasında yer alan Öcalan kendi ifadesiyle “Demokratik Cumhuriyetin önünde sonuna kadar kapı aralanmaktadır. Bin kilometrelik yol bir adımla başlar. Bu yasa ile tarihsel bir sorunu çözmek için yola çıkıyoruz” vurgusu süreçte atılacak çok adımın olacağını beyan ediyor. PKK kurucusu ve örgütün baş sorumlusu demek ki bir yandan Marx’ı da işin içine katmayı ihmal etmeden kendisinin önemli bir düşün insanı olduğunu da kamuoyuna yansıtmaya çalışıyor(!) Anımsayalım yaklaşık yirmi ay önce DEM Parti eş başkanı Tuncer Bakırhan Ruşen Çakır ile Medyascope’taki söyleşide, İmralı’yı ziyaret eden DEM milletvekili yeğenine göndermede bulunarak “Marx yazdı, ama son kitabını yazamadı, bu konuda ciddi bir yoğunlaşmam var. Sanırım Marx’ın yazmak istediği son kitabı ben yazacağım” dediğini belirtmiştir. TBMM’de onaylanan yasa ve yeni süreçte yapılması öngörülen düzenlemeler mi kitabın içeriğini oluşturacak?
Son yazıda bu köşede vurgulanmış olan nokta DEM Parti eş başkanları ve sözcülerinin birçok kez 100 yıllık baskı altında yaşadığını ileri sürerek Osmanlı dönemine özlemle göndermede bulunmaları kamuoyu tarafından biliniyor. Lozan Antlaşmasına karşı çıkışta gelinen son aşama Medine dönemi aklına olan ihtiyaca ve başlatılan süreçte kırılmalar olursa ülkede her yerin Gazze olacağı tehdidine kadar ulaşmıştır! Medine sözleşmesi 622 yılında Müslümanlar, Yahudiler ve İslam dinine geçmeyen Arap kabileleri arasında barış ve ortak yaşamı sağlayıcı bir uzlaşma olmakla birlikte 2 yıl sonra bozulma sürecine girmiştir! Ülke için laik, demokratik, sosyal hukuk devletinin geçerli olması yerine 1400 yıl öncesinde yapılmış ve kısa sürede bozulmuş bir sözleşmeye göndermede bulunmak ılımlı İslam rejiminin uygun gören bir anlayışın geldiği aşamayı gösteriyor. Birçok kez tekrar edilen 1923 karşıtlığı ve yeni bir düzenleme yapılması talebi ABD’nin bölge için hazırladığı senaryo, hatta plan ile uyumludur. Başka bir deyişle kuramsal oyun uygulamaya konulmuş, ciddiye alınması pürüzleri gidermenin yolları aranmaktadır.
“Kürt sorununa çözüm” arayışı, yeni anayasa ve başkanlık sistemi süreci ve tartışmaları, Türkiye’nin idari ve siyasi yapısının geleceği konusunda, ulusötesi ve yerel aktörlerin çizmeye çalıştığı rotayı şimdilik bir kenara koyarak yeni bir soru soralım: Kürtler yekpare bir blok mu? Sosyal, ekonomik ve siyasi bir homojenlik mi söz konusu? Sömürülen emekçi Kürtler yok mu? Kapitalist sömürünün nimetlerinden yararlanan sermayedar kapitalist sınıf ve aynı zamanda feodal ilişkileri koruyarak ağalıklarını koruyan sözde demokrat bir katman yok mu? Demokrasiden anlaşılması gereken federal, hiç olmadı konfederal çözüme giden yolları açarak ülkenin idari yapısını değiştirerek yeni bir devlet kurmak mı? Pekiyi kapitalist ve de feodal ilişkiler temelindeki sömürü konusunda ne düşünülüyor? Sınıfsal ayrım, gelir bölüşümünde yığışma ve aşırı eşitsizlik, sosyal devletin tahribi, aksayan sağlık ve sosyal güvenlik sistemi, adalet sistemi, milli eğitim sisteminin içine düşürüldüğü durumu bir kenara mı bırakarak mı süreç ilerleyecek? DEM Parti yönetimi bu sorunlar ve ekonomideki olumsuzluk tablosu karşısında ne düşünüyor? Doğrusu bir yurttaş ve seçmen olarak merak ediyorum!
NOT: Ekim ayında tekrar buluşmak üzere…
/././
Kardeş kavgası -Engin Solakoğlu-
İsrail ile Türkiye arasındaki gerginliğin sıcak savaşa dönüşmesinin önünde pek çok somut ve nesnel engel var ancak yaşadığımız dünya herhangi bir konuda “olanaksız” dememize elverişli değil.
Geçen hafta ulusal ve uluslararası gündemde kardeş kavgası tanımına oturtulabilecek iki çekişmeye tanıklık ettik. Birincisi The Economist dergisi ile ekonomist Daron Acemoğlu arasındaki polemikti.
The Economist herhangi bir yayın organı değil. Uluslararası sermaye düzeninin en donanımlı borazanı desek yanlış olmaz. Eskiden İngiliz dergisi diyorduk ama bildiğim kadarıyla bir süredir bir İtalyan sermaye grubunun kontrolünde. Esasen bu çok da önemli değil. Hisse yapısındaki değişim derginin ideolojik konum ve niteliğini çok az etkiledi. Derginin görece “sağcılaşması” temsil ettiği sınıfın geçirdiği dönüşüm ve artan cüretiyle ilişkili. Geçmişte “ar ettikleri” ve suret-i haktan göstermeye yönelik bir makyajla süsledikleri görüşleri şimdi daha çıplak ve keskin biçimde savunabiliyorlar.
Acemoğlu ise, yapısına uygun olarak kendini imha etme aşamasına koşar adım giden sermaye düzeninin kimi dokunuşlarla kurtarılması için uğraş veren bir çizginin sözcülüğünü üstlenmeye çalışıyor. Tartışmanın teknik içeriği boyumu aşar ancak şunu bilelim ki, liberalizm ile işçi sınıfı terimlerinin üst üste eklenmesi tek sözcükle saçmalıktır. Sözün özü Acemoğlu ile The Economist sömürü ve eşitsizlik üzerinde yürütülen sermaye düzeninin içerik değil şekil üzerinde tartışan çocuklarıdır. Emekçi sınıfların yönetecekleri bir düzeni hedefleyenler bakımından kafa yorulacak bir mesele değildir.
Asıl konumuz ise İsrail ile Türkiye arasında yükselen gerilim. Esad yönetiminin ABD liderliğindeki uluslararası bir komplo sonucu devrilmesinin ardından Suriye’yi komşu kapısı haline getiren İsrail Türkiye’ye 60 kilometre mesafedeki İdlib’de bulunan Ebu Zuhur hava üssünü bombaladı. Üssün Türkiye’ye yakınlığının ötesinde, bombardımandan 24 saat önce bir Türk askeri heyetince ziyaret edildiği iddiası da olayın vahametini artırıyordu.
İsrail Suriye’nin güneyini işgal altında bulundurduğu gibi, ülkenin geri kalan kısımlarını da sık sık bombalıyor. Bu arada daha önce bombalanan üç askeri tesiste de Türkiye’nin kimi faaliyet ve niyetleri bulunduğu ileri sürülmüştü.
Buradan ortaya çıkan tablo, Siyonist rejimin Türkiye’nin Suriye’deki HTŞ rejiminin askeri kapasitesini güçlendirmeye yönelik herhangi bir girişimine izin vermeme niyetini gösteriyor. Nitekim İsrail Başbakanlık Ofisi Türkiye’nin Halep yakınlarındaki bu hava üssünde yürüttüğü incelemelerin elbirliği ve Akepe’nin üstün katkılarıyla HTŞ’ye teslim edilen Suriye ile İsrail arasında varılmış olan anlayış birliğine aykırı olduğunu ve Suriye’nin hiçbir yerinde yabancı askeri güç konuşlandırılmasına izin verilmeyeceğini duyurdu.
Saldırı Türkiye’nin burnunun dibinde ve askeri uzmanlara bakılırsa F-16 tipi uçaklarla gerçekleştirilmişti. Başka bir deyişle, radardan gizlenme yetenekleri bulunmayan bu uçakların Türkiye tarafından görülmemiş olma ihtimali sıfıra yakındı. ABD’nin tam yetkili ve pek etkili bölge valisi Tom Barrack yalanlasa da, İsrail ve ABD’den gelen bilgiler, saldırının birdenbire gerçekleşmediğini, İsrail ile HTŞ arasında en az 96 saat süren bir iletişimin ardından yapıldığını ortaya koyuyordu. Esasen saldırıdan ABD’nin haberi olduğu gibi, HTŞ’nin de bilgisi vardı. Bütün bunlara bakarak Akepe düzeninin de haberdar olduğu çıkarımını yapabiliriz. İsrail göstere göstere vurmuş, Türkiye çaresizce seyretmişti.
Nitekim Barrack saldırı sonrasında İsrail’i eleştirirken Türkiye’nin “sağduyusunu” övmeyi ihmal etmedi.
İsrail ile Türkiye arasındaki gerginlik gerçek. Aslına bakarsanız bölgede İsrail’le gerginlik yaşamayan pek az ülke kaldı. Bunun esas sebebi şu: Siyonist ve sömürgeci rejim kuruluşundan itibaren uyguladığı rasyonel kötülüğü şimdi irrasyonel bir saldırganlığa dönüştürmüş durumda. Yıllarca inandırıldığımız, kurnaz, zeki, hesapçı İsrail yok artık karşımızda. İsrail’in doğumundan ve serpilmesinden sorumlu uluslararası sermaye düzeni kudurdukça İsrail de kuduruyor. Kudurdukça da hata yapıyor. Hataları sermaye düzeni tarafından mazur görüldükçe, normalleştirildikçe daha da çok yapıyor.
Gelelim bizim küçük gerilimimize. İsrail bölgede ABD merkezli Epstein düzeninin kendisine biçtiği rol konusunda çok kıskanç. Bu role talip olanların sayısı ve istekliliği arttıkça alan kaybetme korkusuyla daha da saldırgan hale geliyor.
Akepe-Mehape düzeni ise bu bakımdan İsrail tarafından ciddi bir tehdit olarak görülüyor. Türkiye sermayesinin ideal iktidarı, bölgede ABD çıkarlarının savunulması bağlamında her türlü özveriye öylesine hazır ki, İsrail’i korkutuyor. Bunu bir iddia veya suçlama olarak yazmıyorum. Erdoğan’ın Dışişleri Sekreteri Fidan’ın dile getirdiği bir gerçek bu. Fidan daha geçen ay ABD’nin bölgedeki yükünü hafifletmekten söz ediyordu. İsrail bakımından en büyük tehdit Akepe’nin iç tüketime yönelik “Kudüs’e valilik” zırvaları değil, emperyalizme hizmet konusunda sınır tanımam diyen bu irade.
Konuyu dağıtmak istemem ama Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşındaki yeni tutumu da bu iradenin başka bir göstergesi. Öyle ki, bölgede sınırının dibine uçak gönderen İsrail’e ses çıkartmayan Akepe düzeni, silah sağladığı Ukrayna’nın Karadeniz’de kendi yurttaşlarını sistematik biçimde öldürmesi, Türkiye bağlantılı gemileri çatır çatır vurması konusunda da müthiş bir “tevekkül” içinde görünüyor.
İsrail meselesine dönerken Türkiye’nin iplerini elinde tutan bu zihniyetin Sumud filosu konusundaki tutumunu da anımsayalım. Daha birkaç ay önce İsrail, “Mavi Vatan” ilan edilmiş sularda Filistin halkıyla dayanışmak için yola çıkmış eylemcilerin bulunduğu Sumud filosuna saldırdı. Siyonist soykırımcı haydutların üniformalı katilleri teknelere çıkıp yüzlerce insanı kaçırdılar. Konteynerlere kapatıp işkence yaptılar. Şimdi sanki bir deterjan markasıymış gibi “Mavi Vatan” sloganıyla panayır düzenleyen iktidardan da, iktidar yapısının çeperinde kalmalarına rağmen o dibi delik kayığa atlayıp “Mavi Vatan” diye böğürenlerden de tıs çıkmadı.
İsrail’deki seçimlerin artan Siyonist saldırganlıkta etkili olduğu söylemi yaygın. Aslında bu söylemin satır arasında “Netanyahu giderse mesele çözülür” palavrasını bulmak mümkün. Nasıl ki ABD emperyalizmi Trump’ın Kasım’daki ara seçimleri kaybetmesiyle buharlaşmayacaksa, Netanyahu gitmesi de İsrail’in temel niteliklerini ve jeopolitik konumunu değiştirmeyecek.
Bu yaklaşımı benimsetmeye çalışanların şayet doğrudan Epstein koalisyonu ve İsrail hesabına faaliyet göstermiyorlarsa ağır bir cehaletin kurbanı olduklarını söyleyebiliriz. Doğruyu görmek için İsrail’deki seçim kampanyasını açık kaynaklardan izlemek yeterli. Netanyahu’nun “ılımlı”, “merkez sağ”, “merkez sol” gibi hiçbir anlam ifade etmeyen tanımlarla anılan rakiplerinin bütün konuşmalarının ana ögesi savaş ve imha. Hepsi propagandasını hangi komşu ülkenin nasıl daha iyi yerle yeksan edilebileceği, hangi ülkenin meşru sakinlerinden “temizlenip” kalıcı olarak işgal edilebileceği üzerine kuruyor. Bu eğilim İsrailli seçmenlerin dörtte üçünün desteğine sahip. İsrail’in çıbanı pek bol bu bölgede artık dev bir ura dönüştüğü “Netanyahu giderse...” diye başlayan zırvalarla saklanamayacak bir gerçek.
Şimdi gelelim “Türkiye ile İsrail savaşır mı?” sorusuna. Türkiye basınının kıdemli dış politika yazarlarından Yusuf Kanlı geçenlerde İngilizce bir makalesinde güzel bir ifade kullanmıştı. “Olası değil (unlikely)” ile “Olanaksız (impossible)” aynı şey değildir diyordu iki ülke arasındaki savaş ihtimalinden söz ederken.
Aynı görüşteyim. İsrail ile Türkiye arasındaki gerginliğin sıcak savaşa dönüşmesinin önünde pek çok somut ve nesnel engel var ancak yaşadığımız dünya herhangi bir konuda “olanaksız” dememize elverişli değil.
Baştan başlayalım. Türkiye’yi yönetenlerin İsrail’e karşı elle tutulur bir karşılık vermeleri çok güç. Bir kere “patron” izin vermez. Sonuçta iki rejim de uluslararası sermaye düzeninin babalarının gözüne girmeye veya gözünden düşmemeye çalışan öz evlatları. Yalnız burada büyük bir sorun var. Rasyonalitesini tümüyle yitirmiş bir İsrail’in Kıbrıs veya doğrudan Türkiye’nin çıkarlarına yönelteceği ve can kaybıyla sonuçlanacak bir saldırı karşısında Akepe düzeninin Suriye’deki son saldırıda olduğu gibi Washington’daki “Baba”ya şikayetle yetinmesi pek kolay olmaz.
Yabancı güçler istedi diye kendi askerini idam eden II. Abdülhamit ve işgalcilere İstanbul’un altın anahtarını veren Vahdettin geleneğine sadakatlerini biliyoruz ancak burada durum farklı. İsrail saldırısını karşılıksız bırakan bir iktidarın bu ülkede ömrü pek uzun olmayacağı gibi yöneticilerinin yatacak mezar yeri dahi bulabileceklerini sanmıyorum. Şunu anımsayalım, geçen yüzyılda İngiliz, Fransız, İtalyan işgaline “Düvel-i muazzama ile oyun olmaz” diyerek boyun eğenler açısından dahi İzmir’in Yunanistan tarafından işgali bardağı taşıran damla olarak görülmüştü. Şimdi de, “NATO bizim canımız, ABD’ye mecburuz” çizgisinden gidenlerin, askerin başına çuval geçirilmesini yol kazası olarak görenlerin dahi İsrail saldırısında aynı kayıtsızlık çizgisini savunabilmeleri güçtür.
Hayalci bulanlar olabilir ama bana sorarsanız öyle bir durumda halkın tepkisine set olmaya kalkışanlar sulara kapılıp giderler. Akepe böyle bir duruma düşmektense iktidarını koruyabilmek adına bu kez savaşı dahi göze alabilir. Üstelik böyle bir savaş veya kısa süreli çatışma epeydir kurtulmak istedikleri muhalefet, seçim gibi “gereksiz” meseleleri de bir süreliğine çözüp arzu ettikleri “iç cepheye” kavuşmalarını sağlayabilir.
Son bir nokta da NATO meselesi. Bilerek veya bilmeyerek “İsrail bir NATO ülkesine saldırırsa..’ diye cümleye başlayanlar ya yalan söylüyorlar ya da fena halde yanılıyorlar. NATO’nun meşhur 5. Maddesi İsrail’e karşı işlemez. İngiltere’si, Almanya’sı, Fransa’sı havalara bakar, en iyi ihtimalle itidal çağrısında bulunurlar. Türkiye NATO üyesi olsun olmasın öylesi bir savaşta Epstein çetesinin Avrupa uzantılarından zırnık destek alamaz. Aksine kimilerinin saldırısına dahi uğrayabilir. Yani NATO üyeliğiniz sizi kurtarmaz, geçiniz.
Rusya, Çin, Mekke Anlaşması, Pakistan’ın füzeleri filan diyenler de gidip yüzlerini yıkasalar iyi olur. İran’dan gelen “Türkiye’nin yardımına koşarız” açıklamaları da bu aşamada politik niyet beyanlarından ibarettir. Buna bel bağlanarak savaşa girilmez.
Türkiye bütün bu uç senaryoların devreye gireceği bir savaşta veya çatışmada yalnızdır.
Demek ki karşımızda “olanaksız” bir durum yok. O halde “olası değil” kısmını biraz daha açalım.
ABD bölgedeki uzantılarının rekabetinden bir noktaya kadar rahatsız olmuyor. Zira ortada bir “hizmet yarışı” var. Ancak bölgesel hegemonyası İran karşısındaki başarısızlığı sebebiyle enikonu sallantıdayken Yakın Doğu’daki iki temel varlığının (asset) birbirleriyle kıyasıya savaşması işine gelmez.
İsrail askeri bakımdan güçlü sayılan bir ülke. Hava Kuvvetleri nitelik bakımından bölgenin en güçlüsü denilebilir. Donanması ise yine teknolojik bakımdan gelişkin sayılıyor. Kara ordusu ise yakın geçmişte iki yerde sınandı. Birincisi birkaç kilometrekarelik Gazze. Çoluk çocuk, bebe belik demeden katletmekte çok mahir olduklarına şüphe yok. Bununla birlikte Hamas çapında hafif silahlı bir örgütü bile silemedikleri ortada. İkinci örnek Lübnan. Hizbullah Lübnan yönetiminin bütün ihanetine rağmen İsrail ordusuna ağır kayıplar verdirmeyi başardı. İsrail’in Lübnan’daki toprak kazanımı askeri değil, ABD ve Suudi Arabistan tarafından dayatılan politik tercihlerin sonucu.
İsrail silahlı kuvvetlerinin İran’a karşı saldırılarında öne çıkan ise gelişkin bir suikast yeteneğinden başka bir şey değil. O da ordu kadar istihbarat servislerinin hanesine yazılabilecek bir başarı.
Filistin, Lübnan ve İran cephelerinde pek de parlak sınav vermeyen İsrail, tarihinin en ABD yanlısı iktidarı tarafından yönetiliyor olsa da Türkiye ile topyekûn bir savaşı göze alamaz. Kaba tabirle söyleyelim, maçası sıkmaz!
Askeri düzlemden jeopolitiğe dönersek, ABD kamuoyunda parti aidiyetinden bağımsız olarak tırmanan İsrail karşıtı hava sebebiyle sıkıntılı günler yaşayan ABD’deki İsrail lobisi de böyle bir maceraya kolay onay vermeyecektir.
İsrail cephesinde durum böyleyken Akepe cephesinde nasıl? Yukarıda söyledik, çok uç bir durumda Akepe savaşamaya zorlanabilir ama kesinlikle savaşmak niyetinde değil. İsrail karşıtlığı soyuttan somuta dönüşmediği sürece bir tür enayi silkeleme mekanizması. Çok laf, hiç iş!
Bu konunun derinliğine girmeden bir iki soru soralım. Birincisi Bakü-Ceyhan hattından Azerbaycan petrolünün İsrail’e sevkiyatı devam ediyor mu? Etmiyorsa bravo! Daha geçen yıl Akepe’nin “utanmıyoruz” diyen çeneleri, soykırımın dişlilerine can suyu sağlayan bu ticareti “varilinden şu kadar sent kazanıyoruz” diye savunuyorlardı zira.
İkinci sorum da şu: Türkiye’nin Tel Aviv’deki Büyükelçiliği hâlâ faaliyette mi? Büyükelçiyi çektik ama palavralarını kendinize saklayın. Büyükelçilik faaliyette mi? Ne iş yapıyor? Neden?
Üçüncü soru “İsrail’le ticaret sürüyor mu?” şeklinde olmalı ama gerek yok. Sürdüğünü biliyoruz.
Ben bu satırları yazmaya hazırlanırken önüme düşen iki taze bilgiyi aktarmak yeterli. Devlet sırrı filan değil. Açık kaynaktan, deniz trafiğinin izlendiği bir siteden aktarılmış. Dün itibariyle İskenderun çıkışlı bir gemi Hayfa limanında, Ambarlı çıkışlı bir diğeri ise Aşdod limanında yük boşaltıyor.
İkincisi bir bakıma daha da ilginç. İsrail ile Türkiye arasındaki sürtüşme ortamından söz edilirken en sık dile getirilen meselelerden biri, Kıbrıs ve İsrail’in Kuzey Kıbrıs’a saldırarak Türkiye’ye “bir ders verme” olasılığı. Bir de Siyonist rejimin sanki işgal konusunda kimseye ders verebilecek konumdaymış gibi Türkiye’nin Kıbrıs’ı işgal altında tuttuğu söylemleri. Çok cazip konu. “Mavi Vatan” markası kadar pazarlama gücü yüksek “Kıbrıs” markasını içeriyor zira.
Paylaşımdaki haritaya göre İsrail’in Hayfa limanı ile Gazimağusa yakınlarındaki Kalecik limanı arasında mekik dokuyan iki tanker var. Biri Panama, diğeri Malta bandıralı. Bunlar ne taşıyor olabilir? Benim bildiğim kadarıyla Kalecik’te akaryakıt depoları var. Acaba Kalecik’e sevk edilen akaryakıtın bir kısmı oradan İsrail’e mi gidiyor? Yoksa İsrail’de Kıbrıs’ın gözde ürünlerinden harupaya (keçiboynuzu) yoğun bir ilgi mi var da taşımaya kuru yük gemileri yetişmediğinden tankerler mi kullanılıyor?
Bütün bunların ışığında Akepe-Mehape bandıralı sermaye düzenine sorulması gereken basit bir soru var: “Ciddi misiniz?”
Çünkü ciddiyseniz en azından ilk aşamada savaşmanıza filan gerek yok. Halen devam ettiği anlaşılan dolaylı ve doğrudan ticareti keser, Trump tarafından kurulan Gazze soykırımını meşrulaştırma kurulundan çekilir, soykırımcı Siyonist yapıyla diplomatik ilişkilerinizi de kesersiniz.
Bunlar devam ederken ve bu konularda İsrail’e karşı hiçbir somut adım atılmazken ülkemizdeki herhangi bir medya kuruluşu aracılığıyla size “Türkiye-İsrail savaşacak, asarız, keseriz” mesajları verenleri “dolandırıcılık girişimi” başlığı altında Savcılığa veya en yakın kolluk birimine şikâyet edebilirsiniz. Yalnız CİMER’i denemeyin!
Uzun lafın kısası, kardeş kavgası elbette olanaksız değildir ama bu ortamda olası da değildir.
/././
Kudüs Gücü'nün eski komutan yardımcısından Suriye hesaplaşması: 'Kaybettik, sorumlular yargılanmalı'-Can Kuyumcuoğlu-
İran'ın Beşar Esad yönetiminin devrilmesiyle Suriye'de yaşadığı ağır yenilgi, Devrim Muhafızları'nın en kritik birimlerinden Kudüs Gücü'nün eski yöneticileri arasında da açık bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Kudüs Gücü'nün eski komutan yardımcısı Mansur Hakikatpur, İran'ın Suriye'de “stratejik hatalar” yaptığını kabul etmesi gerektiğini belirterek, politikadan sorumlu isimlerin askeri mahkemede yargılanmasını istedi. Hakikatpur, Rusya ve Türkiye'yi de İran'ı “sırtından bıçaklamakla” suçladı.
İran'ın Beşar Esad yönetimini ayakta tutmak için yıllar boyunca büyük askeri, siyasi ve ekonomik kaynak aktardığı Suriye'de yaşadığı kayıp, Tahran'da alışılmadık bir tartışmanın önünü açmış durumda.
İran'ın bölgesel askeri faaliyetlerinin merkezindeki Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü'nden bir isim, Suriye politikasında yapılan "stratejik hataların" açıkça kabul edilmesi gerektiğini söyledi.
Söz konusu çıkış, İran güvenlik yapılanması içinden bugüne kadar Suriye dosyasına yönelik dile getirilen en açık eleştirilerden biri niteliğinde. Açıklamada, yaşananların yalnızca dış aktörlere veya sahadaki koşullara bağlanamayacağı, İran'ın kendi kararlarının da sorgulanması gerektiği vurgulandı.
İran yönetimi, Esad'ın Aralık 2024'te devrilmesinden bu yana Suriye'de yaşanan kaybı ağırlıklı olarak ABD, İsrail ve Türkiye'nin müdahaleleri üzerinden açıklarken, İran'ın kendi tercihleri ve Kudüs Gücü'nün yürüttüğü strateji resmi söylemde büyük ölçüde tartışma dışında tutuluyordu.
Kudüs Gücü çevresinden gelen son çıkış ise bu çerçeveyi doğrudan zorluyor.
Kudüs Gücü'nün eski komutan yardımcısından sert özeleştiri
İran'ın yıllarca milyarlarca dolar ve büyük bir askeri güç harcadığı Suriye politikasına yönelik en sert özeleştirilerden biri, bu kez doğrudan Devrim Muhafızları Kudüs Gücü'nün eski üst düzey bir isminden geldi.
Kudüs Gücü'nün eski komutan yardımcısı Mansur Hakikatpur, reformcu Hafte Sobh gazetesine verdiği röportajda Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024'te devrilmesini İran açısından açık biçimde bir yenilgi olarak tanımladı.
“Suriye'de kaybettik” diyen Hakikatpur, Tahran'ın yıllarca sürdürdüğü politikanın sonucuyla yüzleşmesi gerektiğini söyledi.
Eski Kudüs Gücü yöneticisi, “İran İslam Cumhuriyeti'nin kusurlarından biri, stratejik hatalarımızı kabul etmememiz ve bunun bedelini ödemeye yanaşmamamızdır” ifadelerini kullandı.
Hakikatpur'a göre tartışılması gereken yalnızca İran'ın Suriye'deki yenilgisinin nedenleri değil, bu politikayı belirleyen isimlerin sorumluluğu.
İran'ın Esad yönetimini ayakta tutmak için milyarlarca dolar harcadığını ve binlerce kişinin hayatını kaybettiğini hatırlatan Hakikatpur, şu soruyu yöneltti: İslam Cumhuriyeti'nde bunun sorumlusu kim? Askeri mahkemede yargılanmaları gerekmiyor mu?
Kendi sorusunu yine kendisi yanıtladı: Evet, gerekiyor.
'Dış politika ahlak ve nasihat yeri değildir'
Hakikatpur'un eleştirileri yalnızca İran'ın Suriye'ye müdahale kararına veya sahadaki askeri sonuçlara yönelik değil.
Eski Kudüs Gücü komutan yardımcısına göre Tahran'ın temel hatalarından biri de Rusya ve Türkiye gibi aktörlerin Suriye'deki çıkarlarını yanlış okumak oldu.
“Dış politika ahlak ve nasihat yeri değildir” diyen Hakikatpur, “Ulusal çıkarların güvence altına alındığı yerdir” ifadelerini kullandı.
Hakikatpur, İran'ın Rusya ve Türkiye'yi kendi çıkarlarının peşindeki devletler olarak değil, birer “dost” gibi değerlendirdiğini savundu.
Esad yönetiminin çökmekte olduğu 7 Aralık 2024'te İran, Rusya ve Türkiye dışişleri bakanlarının Doha'da yaptığı görüşmeye işaret eden Hakikatpur, şöyle konuştu: Dışişleri bakanımız, Türk dışişleri bakanı ve Rus dışişleri bakanı... Suriye düşerken neredeydiler? Doha'da oturmuş konuşuyorlardı. Bizim dışişleri bakanımız Türkiye'nin bize ihanet ettiğini anlayamadı mı? Rusya'nın anlaşmalar yaptığını anlayamadı mı?
Ardından İran'ın yaklaşımını çok daha sert ifadelerle eleştirdi: Onları dostumuz sanarak her şeyi anlattık. Ama her biri bizi sırtımızdan bıçakladı.
'Rusya Suriye'yi Ukrayna karşılığında takas etti'
Hakikatpur'un en dikkat çekici iddiası ise Rusya'nın Esad yönetiminin çöküşündeki rolüne ilişkin oldu.
Eski Kudüs Gücü yöneticisi, herhangi bir kanıt sunmadan Moskova ile Washington arasında örtülü bir anlaşma yapılmış olabileceğini ileri sürdü.
“Bence Rusya Suriye'yi Ukrayna karşılığında Amerika'yla takas etti” diyen Hakikatpur, varsaydığı pazarlığı şu sözlerle tarif etti: Ben Suriye'yi bırakayım, sen Ukrayna'yı bırak.
Rusya'nın Esad'ın devrilmesinden sonraki politikası İran'da bu tür kuşkuların büyümesine yol açtı. Moskova bir yandan Esad'a sığınma hakkı tanırken, diğer yandan Şam'daki yeni yönetimle hızla ilişki kurdu.
'Hata yapıldığını kabul etmeden ilerlenemez'
Açıklamada temel vurgu, İran'ın Suriye'de yaşadığı sonucu yalnızca bir "ihanet", dış müdahale veya konjonktürel yenilgi şeklinde değerlendirmemesi gerektiği yönünde.
İran'ın kendi stratejik tercihlerini de masaya yatırması gerektiğini savunan Kudüs Gücü bağlantılı isim, yapılan hataların kabul edilmesinin zayıflık değil, gelecekte aynı yanlışların tekrarlanmaması için zorunluluk olduğunu belirtiyor.
Özellikle eski Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani döneminde oluşturulan bölgesel ağ, İran'da uzun yıllar bir "stratejik başarı" olarak kaydedildi. Irak'tan Suriye ve Lübnan'a uzanan bu hat, İran'ın İsrail ve ABD karşısındaki "ileri savunma" doktrininin temel dayanaklarından biri haline geldi.
Suriye ise bu sistemin kilit halkasıydı.
Tahran açısından Şam yönetiminin devamı, İran'la müttefik bir hükümetin korunmasının ötesinde bir anlam taşıyordu. Suriye aynı zamanda Irak üzerinden Lübnan'a ve Hizbullah'a uzanan lojistik hattın korunması, İsrail'e karşı İran'ın sınırlarının ötesinde bir caydırıcılık alanı oluşturulması ve bölgede ABD yanlısı düzenin sınırlandırılması açısından stratejik önemdeydi.
Kasım Süleymaniİran'ın on milyarlarca dolarlık Suriye yatırımı
İran, 2011'de başlayan savaş boyunca Esad hükümetine yalnızca askeri danışmanlar ve silahlı gruplar aracılığıyla destek vermedi.
Tahran, Şam'a petrol ve kredi sağladı; altyapı ve ekonomik projeler üstlendi. Lübnan Hizbullahı'nın yanı sıra Afganistanlı Fatimiyyun ve Pakistanlı Zeynebiyyun gibi İran bağlantılı güçlerin Suriye'de savaşmasına öncülük etti.
İran'ın Suriye'ye aktardığı toplam kaynağın miktarı ise Esad'ın düşüşüne kadar konuşulmadı.
Esad yönetiminin devrilmesinin hemen ardından İran'da 30 milyar dolardan 50 milyar dolara kadar değişen rakamlar gündeme gelirken, Aralık 2024'te yayımlanan bir analizde yalnızca İran'ın 2011-2024 arasında Suriye'ye gönderdiği petrolün değerinin yaklaşık 14 milyar dolara ulaşmış olabileceği hesaplanmıştı.
Buna askeri harcamalar, krediler, altyapı yatırımları ve İran destekli silahlı güçlere yapılan ödemeler dahil değildi.
Esad'ın devrilmesiyle birlikte İran'da "Bu para ne oldu?" sorusu da giderek daha yüksek sesle sorulmaya başladı.
Reformist gazeteci Abbas Abdi o dönem İran'ın Suriye politikasının bağımsız bir uzman heyeti tarafından incelenmesini ve "hataların nerede yapıldığının ve İran'ın ne kadar harcadığının" kamuoyuna açıklanmasını istemişti.
Esad'ın düşüşünden sonra eleştirilerin hedefi Kudüs Gücü olmuştu
Esad yönetiminin 8 Aralık 2024'te çökmesi İran'daki iktidar çevrelerinde de önemli bir kırılma yaratmıştı.
İranlı muhafazakâr çevrelerde kısa süre içerisinde Kudüs Gücü'nün performansı ve Kasım Süleymani'nin ardından örgütün başına geçen İsmail Kaani'nin yönetimi tartışılmaya başlanmıştı.
İran'da dini liderin eski temsilcilerinden Ali Şirazi, Ocak 2025'te yaptığı açıklamada "devrimci çevrelerde" Kaani ve Kudüs Gücü hakkında ağır eleştiriler bulunduğunu doğrulamıştı.
Şirazi, Esad'ın devrilmesinden sonra bazı çevrelerin "Bu nasıl Kudüs Gücü, Kaani yetersiz" şeklinde konuştuğunu aktarmıştı.
Esad yönetiminin devrilmesinin hemen ardından İran'daki bazı aşırı muhafazakâr gruplar da sosyal medya ve kapalı mesajlaşma kanallarında Kaani'yi hedef almış, İran'ın Suriye'deki güçlerini neden zamanında harekete geçiremediğini sorgulamıştı.
İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu mensupları, 22 Eylül 2011'de Tahran'ın hemen dışında düzenlenen bir askeri geçit töreninde yürüyor. Seçkin Kudüs Gücü, Devrim Muhafızları Ordusu'nun sekiz kolundan birini oluşturuyor.Süleymani döneminin mirası da düştü
Bu durumun İran açısından daha derin bir siyasi anlamı bulunuyor.
Kudüs Gücü'nün Suriye stratejisinin ana mimarı, 1998'den ABD tarafından öldürüldüğü Ocak 2020'ye kadar gücün komutanlığını yapan Kasım Süleymani'ydi.
Süleymani, Suriye'deki savaşın en kritik dönemlerinde İran'ın sahadaki askeri faaliyetlerini yönetti. İran destekli yabancı savaşçıların örgütlenmesi ve Hizbullah'ın savaşa daha doğrudan dahil edilmesinde de merkezi rol oynadı.
Tahran açısından bu politika yalnızca Esad'ı iktidarda tutmakla kalmadı, IŞİD ve El Kaide bağlantılı grupların İran sınırlarına yaklaşmasını da engelledi.
Süleymani'nin kendisi de İran'ın Suriye'ye müdahale etmemesi halinde IŞİD ve Nusra Cephesi'nin ülkede iktidarı ele geçireceğini savunuyordu.
Ancak İran'ın askeri kazanımları kalıcı bir siyasi ve toplumsal nüfuza dönüştürülemedi. Tahran, ülkenin savaş sonrası siyasi yapılanmasında kendi konumunu güvence altına alacak bağımsız kurumlar oluşturamadı.
Esad yönetimi çöktüğünde İran'ın 14 yılda inşa ettiği askeri ve lojistik düzenin çok büyük bölümü de birkaç hafta içerisinde işlevsiz hale geldi.
İran'ın 'ileri savunma' doktrini çöktü mü?
Suriye yenilgisi İran açısından tek başına gerçekleşmedi.
İsrail'in 2024'te Lübnan Hizbullahı'nın lider kadrosuna ve askeri altyapısına dönük saldırıları, Hamas'ın Gazze'deki kayıpları ve ardından Esad yönetiminin çökmesi, İran'ın yıllardır "direniş ekseni" olarak tanımladığı bölgesel mimariyi ciddi biçimde zayıflattı.
Bu mimarinin temel mantığı İran'ın olası bir savaşı kendi topraklarından uzakta karşılamasıydı.
Süleymani döneminde geliştirilen "ileri savunma" anlayışına göre İran, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Yemen'deki müttefikleri aracılığıyla rakiplerine kendi sınırlarından uzakta baskı uygulayabiliyordu.
Suriye'nin kaybedilmesi bu zincirin en önemli coğrafi bağlantılarından birini kopardı.
İran'ın Irak'la Lübnan arasındaki kara hattı büyük ölçüde kesilirken, Hizbullah'a silah ve lojistik aktarımı da çok daha zor hale geldi.
Tahran'ın Suriye'de yıllarca kurduğu askeri tesisler ve ağların büyük bölümünün ortadan kalkması, İsrail'in İran'ın bölgedeki hareket alanını sınırlama stratejisinin de önemli bir sonucu oldu.
/././
soL








