Cumhuriyetin izinde bağımsızlık savaşımı -Ali Rıza Aydın-
Komünistlerle cumhuriyet arasındaki ilişkinin temelinde eşitlik var, sömürüsüz toplumda halkın egemen ve iktidar olması var. Kapitalizmin ekonomi politiğine karşı sosyalizmin ekonomi politiği… Savaşımın kilitleneceği hedef burası.
17 Mayıs Pazar günü Ankara/Esat Semt Evinde aynı başlıkla yaptığım sunuşta, 23 Nisan 2026 günlü yazımda değindiğim “halksız cumhuriyet olmaz” konusunu “halksız bağımsızlık savaşımı” olmaz içeriğiyle 19 Mayıs 1919’a, ilk adıma taşımaya çalıştık dostlarımızın değerli katkılarıyla. Emeklere, yüreklere sağlık.
Emperyalizme ve saltanata karşı Kurtuluş Savaşı, kuruluş adımları ve Cumhuriyet ne düzenin biçimlendirmesine ne de dar bakışlara sığdırılabilir. Halkla birlikte ve sınıfsal olarak okunmak, analiz edilmek zorunda. Bugün, bir asrı aşan bir zaman dilimi önce yaşananları biçimsel sahip çıkışlarla, savunmada kalınarak, kutlayarak korumak da olanaklı değil. Kaldı ki bu duruş hem baskı altında tutuluyor hem de çürümenin, sömürünün, emperyalist saldırıların önünü kesemiyor.
Güneş her gün doğuyor ama karanlığın içinde kaybolan günler zamanındayız. Umut olarak gösterilen “demokrasi”, “insan hak ve özgürlükleri”, “seçim”, “yeni anayasa” ya da diğerleri… Hepsi aynı karanlığın içinde. Askıda ekmek zamanındayız.
Birinci Dünya Savaşının sonunda, işgal günlerinde de dağıtılması olanaksız karanl
ık içinde olunduğu sanılıyordu. Oysa 1917 Ekim Devriminin güneşi ile Anadolu ve Trakya’nın dört bir yanına dağılan yerel/bölgesel kongre iktidarları, cemiyetler ve meclislerin “halk ateşleri” vardı. Mustafa Kemal ve önderliğindeki kadroların 1919'daki ilk adımı ve Ankara yolculuğu bu güneş ve ateşlerin varlığı bilinerek atıldı. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi ile Ankara Hükümetinin ve Kurtuluş Savaşının kaynağını, Cumhuriyetin harcını bu güneş ve ateşler besledi.
Mustafa Kemal’in Cumhuriyet ilanından önce yaptığı “halkın egemenliği ve iktidarı” tanımlamasının içi boş değildi, halkın içindeki direniş kolları ve iktidar seçenekleriyle doluydu. Ve bu onurlu hareketlerin ortak özelliği yerel ya da bölgesel olmalarına karşın ulusal hedefe bütünsel kilitlenmeleriydi. Özetle saltanata bağımlı kalmayan, siyasal temsiliyetin siyasi partiler arasında paylaşılmadığı, yerellikten ulusallığa yükselen bir egemenlik ve meclisli yönetimden söz ediyoruz.
Halk olmadan direniş ve Kurtuluş Savaşı, kurtuluş ordusu ve kumandanları olmuyor, meclisli yönetim olmuyor.
Nâzım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanında tam da bu anlatılır:
“Onlar ki toprakta karınca,
suda balık,
havada kuş kadar
çokturlar;
korkak,
cesur,
cahil,
hakîm
ve çocukturlar
ve kahreden
yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.”
Emperyalizme, işgal iktidarına ve ordularına, İstanbul Hükümetine karşı Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasının ve kuruluşta halkın geleceğinin esas alınmasının, Cumhuriyet Devriminin, örgütlenme alışkanlıklarının sömürülen sınıfları da sarmasının özünde halkçılık, yurttaşlık hakkını kullanmak yatıyor. Her ne kadar ekonomi politikte kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı kapitalistleşme söz konusu olsa da 1961 Anayasasıyla güçler ayrılığına geçilene kadar sosyalizmden etkilenen bir meclisli yönetim yapısından söz ediyoruz.
Cumhuriyetin temel ilkelerinden ve halktan uzaklaşılarak yine kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı bir “güçlü yürütme” modeli benimsenirken, bugün işlevsizleştirilmiş ve önemsizleştirilmiş bir Meclisle “başkanlı rejim” uygulanırken kurtuluş ve kuruluşu unutturmamak önemli ama etkili değil. Sorun “kişisel iktidar”dan “ulusun meclisi”ne oradan da başka bir “kişisel iktidar”a geçmekten öte… Ekonomik ve siyasal bağımlılığı esas alan, kendi anayasal ve hukuksal düzenini dahi tanımayan bir sömürü dünyasındayız. Halk onlar için tüketici ve kul olarak seçimden seçime genel oylarını çaldıkları sömürülenler kitlesi.
Cumhuriyetin izinde bağımsızlık savaşımından bugüne sınıfsal analiz yapıldığında adına demokrasi dedikleri devasa bir yanılsama ve sömürü dünyasına gelindiği görülüyor. Emperyalizm haydutluk, işgal, yurtsuzlaştırma, soykırım peşinde. Sömürüye doymuyorlar.
Cumhuriyet devrimi, emeğin cumhuriyetini getirmedi ama halkı yurttaşlık meşruluğuna kavuşturarak, cumhuriyetin ilkeleriyle, gelişme ve ilerleme tez ve etkileriyle sosyalizm için olanaklar ortaya çıkardı. Çıkardı ama düzen içi arayışların sınıf uzlaşmacılığıyla nasıl köreltildiğini, devrimci hedeflerin nasıl saptırıldığını, cumhuriyet için verilen emeğin nasıl sömürüldüğünü, karşı devrimin nasıl palazlanarak sürekli duruma getirildiğini yaşayarak gördük.
Cumhuriyetin izinde bağımsızlık ve aydınlanma savaşımı bugün yerini kapitalizme/emperyalizme, gericiliğe, bağımlılığa bıraktı. Emekçilerin sömürü düzenini yıkma istenç ve hedefi meşruluğunu hiç kaybetmiyor.
Komünistlerle cumhuriyet arasındaki ilişkinin temelinde eşitlik var, sömürüsüz toplumda halkın egemen ve iktidar olması var. Kapitalizmin ekonomi politiğine karşı sosyalizmin ekonomi politiği… Savaşımın kilitleneceği hedef burası.
NOT: Yazıyı yayıma göndermeden önce Prof. Dr. Mustafa Türkeş’in “Kemalist Devrim: Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne Geçişte Reformlar ve Devrim 1839-1939” konulu yeni kitabı elime geçti. Okuyacak, söyleşecek, okutacağız. Sevgili Hocamızın emeğine sağlık. Kutluyoruz.
/././
Türkiye özel sektörden kurtulmalıdır -Alpaslan Savaş-
Kaynakları yöneten ülkeyi de yönetir. Bu adlı adınca bir işgaldir. Özel sektörün ülkeyi işgali. Kurtulmanın tek yolu devletleştirmedir. Üretim araçlarına toplum adına el koymak anlamına geliyor. Halk için pek güzeldir. Adalete, özgürlüğe ve eşitliğe giden yolun açılması demektir.
Türkiye’nin çözüm bekleyen pek çok sorunu var. Hayat pahalılığı ve geçim derdi ilk sırada. Çoğu büyük şirket sahibi ve rantiyer olan bir avuç sermayedar zenginin dışında milyonların derdidir.
Oysa Türkiye zengin bir ülke.
Madenleri çoktur. İmalat sanayi gelişkindir. Savunma sanayi ilerlemiştir. Petrolü yoktur ama rafinerileri büyüktür. Neredeyse dört mevsimi bir arada yaşanan coğrafyasıyla bir turizm cennetidir. Gelen turist sayısında dünya dördüncüsü, elde ettiği turizm gelirinde dünya yedincisidir. Toprakları verimli, tarımsal ürünü bereketlidir. Onlardan 22 tanesi dünya üretiminde ilk üçte, dünyanın yarısından fazlasını ürettiğimiz fındık ilk sıradadır.
Peki bunca kaynağa ve olanağa sahip bu ülkenin emekçi halkı neden yoksullukla yüz yüze?
Ülke bunca zenginken neden açlık sınırı 34 bin 808 lira, yoksulluk sınırı 114 bin 348 liradır da ülkenin ücretli çalışanları için ortalama ücret haline gelen asgari ücret 28 bin liradır?
1.6 milyondan fazla insan neden kredi kartı borcunu ödeyemiyor? Ülke içinde üretilen mal ve hizmetlerin toplamı her yıl bir öncekine göre artıp ekonomi büyürken borçlu yurttaşlarımızın sayısı nasıl oluyor da son üç yıl içinde iki katına çıkabiliyor?
Neden sokaklarda boş boş gezen 10 milyonun üstünde işsiz var? 16-24 yaş arasındaki her dört gençten biri neden o on milyonun içinde olup ne işte ne okuldadır?
Binlerce emekli neden kent merkezlerinde barınamayıp ucuz otellerin paylaşımlı odalarında ömürlerini tamamlamayı bekliyor?
Neden emekçiler kendi çocuklarını ülkenin en iyi okullarında okutamıyor, ailelerini en nitelikli sağlık hizmeti veren hastanelerde tedavi ettiremiyor?
İktidar bu sorulara “Türkiye’de işler iyi gidiyor” diye yanıt veriyor. Onlara göre var olan sorunlar dönemseldir ve kaynağı dışarıdadır. Türkiye büyüktür, her şeyin üstesinden gelinmektedir. Muhalefete göre ise mesele liyakatsizlikten, particilikten, eğitimsizlik ve hoşgörüsüzlükten kaynaklanıyor.
İktidara göre büyütmeye gerek bulunmayan, muhalefete göre ise ‘tek adam rejimi’ olan sorunun kaynağını kimse sorgulamıyor. İşte buna eskilerin deyimiyle müesses nizam, yani kurulu düzen diyoruz. Adı kapitalizm olan bu düzen emek sömürüsüne dayanıyor ve her alanda eşitsizlik üretiyor.
Sorun yaratan düzenin devam edebilmesinin koşulu sorunların kaynağının karartılabilmesinde. TKP'nin Şubat ayında yaptığı bir açıklamada “Sermayenin egemen olduğu bu toplumsal sistemin sorgulanmasını engellemek çokuluslu tekellerin, holdinglerin, emlak ve borsa spekülatörlerinin büyük becerisidir” deniyordu. Evet, tam olarak özel sektörün ülkeyi örümcek ağı gibi sarmasına ve bunun yarattığı büyük yıkımın karartılmasına işaret ediyoruz.
Çok açık bir gerçek var. Milyonlar geçim derdiyle boğuşurken ülkede üretilen büyük zenginlik şirketlerin kasasına, o şirketlerin sahibi ailelerin serveti olarak banka hesaplarına akıyor. Gizli saklı olanları bilemiyoruz ama kamuoyuna açıklanan kısmı bile dudak uçuklatıyor. 2025 yılında Koç Holdingin net kârı 22 milyar liradır, Sabancı’nın 3.8, Nurol’un 3.1, Akfen’in 3.7, Limak’ın 2.9, Cengiz’in 1.5 milyar lira…
Sahi, asgari ücret kaç liraydı? Bu servetin yanında onun iki katı ne kadar eder, iki katını onla çarpsan ne yazar?
Şöyledir. Türkiye’de en büyükler, yani holdinglerin sayısı 1000 civarındadır. Bunların da en büyüklerinin sayısı 100’ün altında. Hepsine bağlı yüzlerce şirket var. Bu şirketler tüm üretim ve hizmet alanlarında faaliyet gösteriyor. Madenler, rafineriler, oteller. Demir çelik, otomobil, beyaz eşya fabrikaları, onların yan sanayileri. Merkezi ve yerel yönetimlerin açtığı ihalelerde, okullarda, hastanelerde, otoyollar ve köprülerde, her yerdeler. Tüm kaynakları onlar yönetiyor. Ülkenin bütün zenginliği bu holdinglerin, bunlara bağlı olan ya da olmayan yüzlerce şirketin kasasına giriyor.
Kaynakları yöneten ülkeyi de yönetir. Bu adlı adınca bir işgaldir. Özel sektörün ülkeyi işgali. Kurtulmanın tek yolu devletleştirmedir.
Üretim araçlarına toplum adına el koymak anlamına geliyor. Halk için pek güzeldir. Adalete, özgürlüğe ve eşitliğe giden yolun açılması demektir.
/././
Asgari ücret: Açlığın dibine doğru…-Atilla Özsever-
İlk 4 ayda 28 bin liralık asgari ücretle 35 bin liralık açlık sınırı arasındaki fark, asgari ücretin yüzde 25’ine ulaştı. Ara zam yapılmazsa yıl sonunda asgari ücretle açlık sınırı arasındaki fark, asgari ücretin yüzde 60’ını aşacak. Asgari Ücret İnisiyatifi, zam için eylemdeydi.
Nisan 2024’ten bu yana, yani 25 aydır asgari ücret açlık sınırının altında bulunuyor. Nisan 2024’te asgari ücret 17 bin 2 liraydı, açlık sınırı ise Türk-İş’in verilerine göre, 17 bin 725 lira olarak saptanmıştı.
Ocak 2025’te asgari ücret 22 bin 105 liraya çıkarıldı, açlık sınırı ise 22 bin 131 liraydı. Asgari ücret, yine açlık sınırının altındaydı. Ocak 2026’da asgari ücret 28 bin 75 liraya yükseltilirken açlık sınırı 34 bin 587 lira olarak belirlenmişti. Görüldüğü gibi iki yılı aşkın bir süredir asgari ücret, açlık sınırının hep altında kaldı.
Açlık sınırındaki aylık artışlar ve giderek tırmanan hayat pahalılığı dikkate alındığında Aralık 2026’da dört kişilik bir ailenin sadece gıda harcamasından oluşan açlık sınırının 45 bin lira dolayına gelmesi bekleniyor.
Bu durumda asgari ücrete Temmuz ayında ara zam yapılmaması halinde, 28 bin liralık asgari ücretle 45 bin liralık açlık sınırı arasındaki fark, asgari ücretin yüzde 60’ını da aşacak bir noktaya gelecek.
Yani, asgari ücretliler, emeklileri de kattığımız takdirde toplumun yarısından fazlası, açlık sınırının da dibinde bir ücretle yaşamaya mahkum olacak.
Yılda tek zam
Asgari ücrete yüksek enflasyonun yaşandığı 2022 ve 2023 yıllarında iki kez zam yapılırken 2024 ve 2025 yıllarında ise sadece yılda bir kez artış yapıldı.
Oysa gerek 2024 ve gerekse 2025 yıllarında yüksek enflasyon ile pahalılık devam etti. 2024 yıl sonu “resmi” enflasyonu, yaklaşık yüzde 45 olarak açıklanmasına rağmen asgari ücrete gerçekleşen resmi enflasyon oranında bile değil hedeflenen enflasyon doğrultusunda yüzde 30 zam yapılmıştı.
2026 yılının asgari ücreti, yüzde 27 oranında artırılırken TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) sahte “resmi” enflasyon oranı bile yüzde 30,89 olarak açıklandı. 2026 başında asgari ücret, hem enflasyon artışının, hem de açlık sınırının altında kalmıştı.
Yüksek enflasyon koşullarında asgari ücretin yılda bir kez artırılması kabul etmek mümkün değildir. Asgari ücret Türkiye’de küçük bir kesimin değil ücretle çalışanların neredeyse yarısını ilgilendiren ortalama ücrettir. Başka bir ifadeyle asgari ücret genel ücret haline gelmiştir.
Yönetmelikteki tanım
Bu koşullarda asgari ücretin insanca yaşanacak bir ücret olarak saptanması hayati önemdedir. Asgari ücret, gıda harcamalarıyla birlikte barınma, ısınma, eğitim, sağlık dahil zorunlu ihtiyaçların karşılandığı bir ücret düzeyinde gerçekleşmelidir.
Nitekim Asgari Ücret Yönetmeliği’nde de buna benzer bir tanım söz konusudur. Yönetmelik şöyle diyor: “Asgari ücret, işçilere normal bir çalışma günü karşılığında ödenen ve işçinin; gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamaya yetecek miktarda belirlenen ücrettir”.
Tabii bu tanımda, günümüz koşulları dikkate alınarak konut kavramını ısınma, aydınlanma ihtiyaçlarını da içerecek şekilde düşünmek gerekir. Keza “zorunlu ihtiyaçlar” kavramından hareketle eğitim ihtiyacını da bunun içinde saymak uygundur.
Ayrıca asgari ücretin saptanmasında tek işçi değil, ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) standartlarına göre aile dikkate alınmalıdır.
AKP: Gündemimizde yok
AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, asgari ücrete ara zam yapılıp yapılmayacağı konusundaki bir soruya “gündemimizde böyle bir çalışma yok” demişti.
Türk-İş, söylem düzeyinde asgari ücrete ara zam yapılması konusunda görüş açıklamasına rağmen fiili anlamda gerekli bir çaba içinde görülmüyor. DİSK de, gerek rapor, gerekse açıklamalarıyla ara zam konusunda ısrarlı olsa da her iki konfederasyon kitlesel anlamda bu taleplerini henüz yükseltmiş değiller.
Oysa asgari ücret meselesi, bir sınıf mücadelesi meselesidir. Güçlü bir biçimde taleplerinizi ortaya koyup mücadele etmezseniz siyasal iktidar sizi dikkate almaz.
Mevcut işçi konfederasyonları bu anlamda bir mücadele yükseltmezken çeşitli dernek, platform ve sol siyasi parti temsilcilerinden oluşan Asgari Ücret İnisiyatifi adı altındaki bir birliktelik, kendi olanakları çerçevesinde eylemliliklerde bulunuyor.
Asgari Ücret İnisiyatifi, her pazar günü İstanbul’un çeşitli mekanlarında kitlesel basın açıklamaları düzenliyor. İnisiyatif temsilcileri, geçen ay da TBMM’de siyasi parti temsilcileriyle görüşüp taleplerini iletmişti.
Üsküdar’daki eylem
Asgari Ücret İnisiyatifi temsilcileri, geçtiğimiz pazar günü (17 Mayıs 2026) Üsküdar'da kitlesel bir basın açıklaması yaparak asgari ücrete, tüm ücretlere ve emekli aylıklarına ara zam yapılması taleplerini dile getirdi.
İnisiyatif, ücretlerin gerçek enflasyon ve milli gelir baz alınarak yılda dört kez güncellenmesini istedi. İnisiyatif sözcüleri, asgari ücrete ara zam yapılana kadar her pazar bu eylemlerine devam edeceklerini belirttiler.
Bu etkinlik sırasında, “Emekçinin hakkı en az 70 bin”, “Tencere boşsa meydanlardayız”, “Asgari ücrete yeniden zam”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz”, “Birleşe birleşe kazanacağız” şeklinde sloganlar atıldı.
Bu eylemlerin daha güçlü olması ve sonuç alınması açısından örgütlü sendikaların, konfederasyonların kitlesel mücadelesi çok daha fazla önem kazanıyor…
/././















