27 Ağustos 2026 Perşembe

soL "Köşebaşı + Gündem" -27 Ağustos 2026-


SDG’nin feshi, HTŞ’ye ilhakı: ABD'nin kanlı oyunundan ‘şaka’ gibi bir finale…-Ali Ufuk Arikan

Sonuç olarak yıllar süren ve hayli kanlı olan sürecin finali de son derece çarpıcı oldu. Emperyalistler, piyonlarının da desteğiyle şimdilik zafer kazandı. Suriye artık ABD, İngiltere ve İsrail eksenine yerleşmiş durumda. ABD destekli cihatçı çetenin lideri Şara tam da bu yüzden yine ABD destekli SDG’nin lideri Abdi’ye -örgütünü fesheder etmez- kendi danışmanlığını teklif etti. Sürece yakışan bir final oldu doğrusu...

“Sizin için tek bir kurşun bile atmayacağız”, “Artık hizmetlerinize ihtiyaç yok” demişti ABD.

Yıllardır destek verdikleri, IŞİD’e karşı savaşta cephane sevk ettikleri SDG’nin artık kendileri için raf ömrünü tükettiğini çok sert şekilde ilan ediyordu ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack.

Bölge yeniden yapılandırılıyor, İsrail her boşluğu doldurmak için agresif bir saldırının kapağını açıyor, AKP ise Yeni Osmanlıcı hamleleriyle yayılmayı hedefliyorken geliyordu bu “ortada bırakma” mesajı.

ABD'nin, emperyalistlerin kimseye dost olmayacağı, dostluk yanılmasına kapılanların hep aynı sona yuvarlandığını bir kez daha görüyorduk işte.

Süreç gerçekten baştan aşağı çok ilginçti.

Hatırlayalım…

Emperyalistlerin cihatçı koalisyonu ve hedef tahtasına oturtulan bir halk

Emperyalistler ABD ve İsrail karşıtı Suriye’nin üzerine tüm dünyadan getirdikleri cihatçı kuvvetlerle birlikte çullandığında, neredeyse tek bir kurşun atmadan Suriye’nin kuzeyindeki birçok noktanın kontrolünü ele geçirmişti SDG’nin öncüleri.

Bazı iddialara göre başlangıçta Esad bilinçli olarak bu hamleye karşı harekete geçmedi. Dört bir yandan saldırı gelince, yeni bir cephe açmak istemediği iddia edildi.

Ancak kapak açılmıştı bir kere.

Açılan bu kapaktan emperyalistlerin kendi elleriyle yarattığı IŞİD barbarlığı serbest bırakıldı önce.

Tüm dünyaya ve bölgeye koyu bir karanlıkla güçlü bir mesaj veriyorlardı.

Bugün Suriye’nin başına geçirdikleri Şara, o karanlık kapağın ana aktörlerinden biri olan El Kaide artığı HTŞ’nin lideriydi örneğin.

Bu karanlığın önü bilinçli olarak açıldığında ana hedeflerden biri SDG’nin kontrolündeki bölge oldu.

Erdoğan’ın “Rojava düştü düşecek” sözleri de bu dönemde dile getirildi.

Sonuç olarak klasiklemiş bir senaryo sahneye konuldu.

ABD kendi elleriyle yaratıp serbest bıraktığı terör şebekesine karşı SDG’yi silahlandırdı ve “IŞİD’e karşı mücadele adına” Suriye’de Kürt gruplarını kendi vekil gücü yaptı.

Yıllarca bu güce silah ve mühimmat taşımaya devam edip, kimsenin onlara dokunamayacağını söyleyip durdular.

Sonrası tabii ki öyle olmadı.

Örneğin AKP iktidarının talimatıyla TSK bölgedeki SDG hakimiyetindeki bölgelere askeri operasyon başlattığında, ABD Başkanı Trump, çıkıp şu açıklamayı yaptı: "Hatırlıyor musunuz, bundan iki yıl önce Suriye'nin farklı bir bölgesinde Irak, Kürtlerle savaşacaktı. Birçok insan, Kürtlerle Irak’a karşı savaşmamızı istedi. Hayır dedim, Kürtler savaşı iki kez bıraktılar. Şimdi aynı şey Türkiye ile oluyor. Kürtler ve Türkiye yıllardır savaşıyor. Türkiye, PKK'yı teröristlerin en kötüsü olarak görüyor. Diğerleri gelip taraflardan biri için savaşmak isteyebilir. Bırakın savaşsınlar! Biz durumu yakından takip ediyoruz. Sonsuz savaşlar.”

Yıllar sonra bölgedeki Kürt silahlı grupları için şunları söyleyen de yine Trump olacaktı: "Kongre diyor ki: 'Ah, çok sıkı savaşıyorlar'. Hayır, paralarını aldıklarında sıkı savaşıyorlar. Bu yüzden Kürtler konusunda büyük hayal kırıklığı yaşıyorum."

Suriye dosyasının sonu ve yeni dönem: Pazarlık, savaş ve uzlaşı

Sonra bu sonsuz savaşların Suriye’de bir sona bağlanmasına karar verdiler.

İngiltere, ABD ve İsrail’in başını çektiği, AKP iktidarının da destek verdiği bir operasyonla en büyük hedeflerinden birini gerçekleştirip Suriye’yi cihatçı Şara’ya, HTŞ’ye teslim ettiler.

Bu adım atıldığında SDG son derece mutluydu, diktatörlük son buldu deniliyor, HTŞ övülüyordu.

“Bu değişiklik, tüm Suriyelilerin haklarını garanti altına alan, demokrasi ve adalete dayalı yeni bir Suriye'nin inşası için bir fırsattır” sözleri bizzat SDG lideri Mazlum Abdi tarafından dile getiriliyordu.

Artık yeni bir dönem açılmıştı ve kendileri için de en iyisi olmuştu.

Ancak sonrasında ilginç gelişmeler yaşanmaya devam etti.

HTŞ, SDG’nin kendi gücünün çok ötesinde, Arapların yoğun yaşadığı yerleri kontrol ettiğini söyledi, ayrı bir orduya izin vermeyeceğini ilan etti, SDG’nin ayrı yönetim mekanizmasının sonlandırılması gerektiğini duyurdu.

Bu çıkış önce büyük gerilime, sonra pazarlıklara, en sonunda da çatışmalara konu oldu.

SDG kontrolü altında tuttuğu birçok bölgeyi süratle kaybetti.

Bu süreçte SDG tarafından ABD ve Batı’ya çağrılar gelse de destek bulunamadı.

Ardından masayı yeniden ABD, Tom Barrack kurdu.

Akan kan duracak, SDG bunları kabul edecekti, öyle diyordu Barrack: "Bu anlaşma, SDG savaşçılarının bireysel olarak ulusal orduya entegre edilmesini, petrol sahaları, barajlar ve sınır kapıları gibi kritik altyapıların devredilmesini ve IŞİD hapishanelerinin kontrolünün Şam’a geçmesini öngörmektedir.”

Kısmi değişikler oldu, ancak sonuç olarak böyle de oldu.

“Sizin için tek bir kurşun bile atmayacağız”,  “Artık hizmetlerinize ihtiyaç yok” demişti açık açık Trump’ın bölge valisi Tom Barrack.

Bunu yaptılar.

Bu yüzden de Abdi çıkıp “İnsanlarımız katledildiğinde, ABD’nin tavrı bu saldırıları durduracak kadar güçlü değildi. Bu zayıf duruş nedeniyle halkımız arasında büyük bir hayal kırıklığı yaşanıyor” diyordu, o kadar.

Çözüm süreci, Öcalan ve Suriye

Sonrasında açıkça öğrendik ki, Suriye’nin bu yeni dönemiyle Türkiye’deki çözüm süreci benzer bir hatta ilerlemiş.

Kol kola bir Yeni Osmanlıcılık “destanı” yazılmak istenmiş.

Örneğin Öcalan’ın SDG lideriyle görüştüğünü, hem silah bırakma hem de örgütün feshi gündeminde adım attığını öğrendik. Şara'ya da övgüler sıraladığını.

HTŞ-SDG çatışmasının zirve yaptığı günlerde doğrudan AKP iktidarının Öcalan’ın mesajını SDG’ye ilettiği, yalanlanan son çözüm süreci tutanaklarında yer alıyordu örneğin.

Sonuç olarak tüm bu sürecin sonunda SDG dün kendisini feshetti.

Oysa bundan sadece aylar önce "cihatçı çete" olarak tanımlıyorlardı Şara ve HTŞ'yi.

Ancak emperyalizmin desteği çekilince “bir adım geri atmayız” denilen kazanımlar önemli ölçüde buharlaştı, Öcalan'ın, AKP'nin ve emperyalizmin devreye girmesiyle de SDG kendisini feshetmiş oldu.

Bu final ne kadar sürer?

Sonuç olarak yıllar süren ve hayli kanlı olan sürecin finali de son derece çarpıcı oldu. 

Emperyalistler piyonlarının da desteğiyle şimdilik zafer kazandı. 

Suriye artık ABD, İngiltere ve İsrail eksenine yerleşmiş durumda. 

ABD destekli cihatçı çetenin lideri Şara tam da bu yüzden yine ABD destekli SDG’nin lideri Abdi’ye -örgütünü fesheder etmez- kendi danışmanlığını teklif etti.

Sürece yakışan bir final oldu doğrusu...

Ancak bu finalin bölge halklarına ve Türkiye'ye sadece tehdit ve karanlık olarak döneceği kesin. 

Bu saatten sonra esas konu bu karanlık finalin ne kadar hayatta kalacağı, bölge halklarının kendi iradesini emperyalistlerin elinden ve onların piyonlarından ne zaman alacağıdır...

/././

Gazze'de uçurtmayı vurmasınlar: Filistinli çocukların uçurtmasını 'silah' sayan İsrail katliama girişti -Yalçın Çuğ-

İsrail, Gazze semalarında süzülen birkaç uçurtmayı "savaş eylemi" ilan etti. Uçurtmayı Vurmasınlar filmindeki o tanıdık tahammülsüzlük devasa bir açık hava hapishanesinde yeniden sahnelenirken, Tel Aviv de çocukların gökyüzüne saldığı poşet parçalarını yeni bombardımanların ve zorla yerinden etme politikalarının kılıfı olarak kullanıyor.

"Uçurtmayı Vurmasınlar" filminde küçük Barış'ın sadece izlemekle yetindiği bir uçurtmayla kurduğu bağa ve o bağın diğer kadın mahkumlara yansımasına tahammül edemeyen hapishane yönetimi, uçurtmayı vurmaya karar verir. Uçurtma vurulamaz, Barış ve kadın mahkumlar sevinir, film biter...

Bugün o hapishane avlusu çok daha geniş ve çok daha kanlı bir coğrafyada, Gazze'de yeniden kurulmuş durumda. Yıllardır abluka altında tutulan, dünyanın gözü önünde eşi benzeri görülmemiş bir katliama sahne olan bu devasa açık hava hapishanesinde, zalimin masumiyete ve özgürlüğe duyduğu o tanıdık tahammülsüzlük bir kez daha sahnede. 

Ancak bu sefer kameralar kurmaca bir senaryoyu değil, gerçek bir soykırımı çekiyor. Dünyanın en gelişmiş silahlarına sahip siyonist rejimin uykularını birkaç tane uçurtma kaçırıyor. Bir de o uçurtmayı havalandıran yaşama iradesi. 

"Gazze'de uçurtmayı vurmasınlar" sesleri yükselse de hem uçurtmalar hem de Filistinli Barışlar vuruluyor.

Feride Çiçekoğlu'nun aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan 1989 tarihli Uçurtmayı Vurmasınlar filmi.

Yıkıntılar arasından havalanan uçurtmalar

Gazze Şeridi’nde evlerini, okullarını ve oyun alanlarını kaybeden çocukların ellerinde birkaç poşet parçası, biraz da ip... Gazzeli çocuklar için belki de bir anlığına korkudan ve yıkımdan uzaklaşmanın en masum yolu, yıkıntılar arasından havalandırdıkları bu uçurtmalar.

Sınırın diğer tarafında ise dünyanın en gelişmiş silahlarıyla donatılmış ve arkasına ABD emperyalizmini almış olan İsrail, gökyüzünde süzülen bu poşet parçalarından büyük bir "varoluşsal tehdit" çıkarmayı başardı.

"Bunun bir şaka olduğunu düşündüm ama sosyal medyada güç kullanılarak sert karşılık verileceğini görünce gerçek olduğunu anladım."

Gazzeli bir baba olan Ebu Muhammed Raid, İsrail'in uçurtma paranoyasını tam olarak bu sözlerle özetliyor. Fakat İsrail şaka yapmıyor. Yaklaşan seçimlerde oy devşirmek ve katliamı sürdürmek için her yolu mubah gören Tel Aviv, çocukların elindeki son oyuncağı da kan dökmek için bahane ediyor.

Gazze semalarındaki birkaç uçurtma nasıl oldu da Tel Aviv'in en üst düzey güvenlik toplantılarının bir numaralı gündem maddesi haline geldi?

Nahal Oz Kibbutzu üzerinde uçarken görüntülenen bir uçurtma.

Ordu 'şüpheli değil' dedi, yerleşimciler 'müdahale' istedi

İsrail basınının aktardığına göre ağustos ayı boyunca Gazze’den sınırın diğer tarafına sadece 12 uçurtma ve 4 balon geçti. Geçtiğimiz hafta sonu Nahal Oz ve Kfar Aza yerleşimlerine düşen birkaç uçurtma ise Tel Aviv'de adeta alarm zillerinin çalmasına neden oldu. 

İsrail ordusu her ne kadar uçurtmalarda "hiçbir şüpheli bulgu veya patlayıcı olmadığını" ve kimse için bir tehlike arz etmediğini duyursa da İsrailliler sınırın hemen ötesindeki konforlu yerleşim yerlerinde birkaç poşet parçası yüzünden "dehşete" düştü.

Nahal Oz Kibbutzu yönetimi, İsrail ordusuna atfen yaptığı açıklamada, belirgin bir tehdit oluşturmamasına rağmen olayın ciddiye alınması gerektiğini öne sürdü. Aksa Tufanı Operasyonu öncesinde de benzer durumların yaşandığı savunulan açıklamada şu ifadelere yer verildi: "7 Ekim'den önce de böyle başlamıştı. Başlangıçta Gazze Şeridi'nden üzerinde Arapça yazılar olan, görünüşte masum uçurtmalar gönderilmişti. Daha sonra Hamas uçurtmaların tarlalarımıza düştüğünü fark ettiğinde onlara yanıcı maddeler bağladı ve binlerce dönüm buğday tarlası yandı. Bir sonraki adım, yerleşim yerlerindeki vatandaşlara zarar vermeyi amaçlayan patlayıcı balonlardı ve bunun nereye vardığını gördük. Güvenlik güçlerinden uçurtma olayını daha başlamadan bitirmesini talep ediyoruz."

Gazze sınırındaki yerleşim yerlerini kapsayan Shaar Hanegev Bölge Konseyi de benzer şekilde ordunun uçurtmalara karşılık vermesini talep etti.

Konsey Başkanı Uri Epstein, "Ordunun İsrail topraklarına geçen her uçurtmaya karşı harekete geçmesini, yerini tespit etmesini ve gerçek zamanlı olarak müdahale etmesini talep ediyoruz. Yere düştükten sonra değil, geriye dönük olarak değil, gerçek zamanlı olarak" ifadelerini kullandı.

Epstein, "İsrail topraklarına geçen bir uçurtma tepki gerektiren bir olaydır. Tepki verilmediğinde karşı tarafa verilen mesaj, buna devam edebilecekleri yönündedir. Bu hatayı bir daha yapmamalıyız. Olayların derhal soruşturulmasını ve gerçek zamanlı olarak devreye girecek bir müdahalenin olmasını talep ediyoruz" diye konuştu.

Yerleşim yerine düşen bir uçurtma, İsrail askeri tarafından alınırken.

Çağrıları fırsata çevirdiler: Uçurtmalar vurulacak, halk yerinden edilecek

Tüm bu çağrılar meselenin siyasi bir şova dönüşmesine zemin hazırladı.

Olayın hemen ardından Başbakan Binyamin Netanyahu, Savunma Bakanı Yisrael Katz ve Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir acil bir durum değerlendirme toplantısı düzenledi. Toplantıdan çıkan karar, İsrail'in orantısız güç kullanımının yeni bir kılıfı niteliğindeydi: "Uçurtmalar durmazsa, Gazze'ye yönelik yoğun saldırılar başlatılacak ve uçurtmaların uçurulduğu mahallelerdeki halk zorla yerinden edilecek."

Söz konusu kararın üzerine ordu alarma geçirilirken, Savunma Bakanı Katz da şu açıklamayı yaptı: "Her fırlatmayı her anlamda bir savaş eylemi olarak görüyor ve İsrail yerleşimlerinin mutlak savunmasına kararlılıkla bağlı kalıyoruz. Balona uçurtma, uçurtmaya ise patlayıcı taşıyıp taşımadığına bakılmaksızın insansız hava aracı muamelesi yapılır. 7 Ekim öncesi gerçekliğe dönülmesine izin vermeyeceğiz; fırlatmaları organize eden, fırlatan veya fırlatılmasına olanak sağlayan herkesle anında ve en sert şekilde ilgilenilecektir."

Katz'ın bu sözleri Gazzeli çocukların oyuncağına karşı açılan savaşın resmi ilanı olurken, İsrail ordusu bu ilanı bir adım daha ileri götürdü. Ordu, uçurtmaların arkasında "Hamas tarafından yönlendirilen 12-13 yaşındaki çocukların" olduğunu öne sürerek, bizzat Gazzeli çocukları hedef tahtasına oturttu.

İsrail yerleşim yerlerine düşen uçurtmalar.

Hamas: Saldırıları sürdürmek için bahane

İsrail'in uçurtmaları gerekçe göstererek yaptığı tehditlere Hamas'tan da yanıt geldi.

Hamas sözcüsü Hazım Kasım, söz konusu tehditlerin çocuklar dahil Filistin halkına yönelik saldırıları sürdürmek için uydurulan bir bahane olduğunu ifade etti.

Hazım Kasım, ABD, arabulucu ve garantör devletler ile BM Güvenlik Konseyi'ne Filistin halkına yönelik saldırıları ve Filistin tarafının bağlı olduğu ateşkes anlaşmasını baltalama çabalarını durdurması için İsrail'e baskı yapma çağrısında bulundu.

'Bu çocukların hayatı yıkım ve ölümden ibaret'

Gazzeli bir baba olan Ebu Muhammed Raid ise İsrail ordusunun açıklamalarını ilk duyduğunda bunun bir şaka olduğunu düşündüğünü söylüyor.

"Uçan bir kağıt parçasının ne gibi bir tehlikesi olabilir?" diye soran Raid, 4-5 yaşındaki çocukların oynadıkları bu basit nesnelerin nasıl bir siyasi malzemeye dönüştürüldüğünü şu sözlerle özetliyor: "Bu uçurtmalar, çocukların nefes aldığı oyuncaklar. Oynayacakları başka bir şey kalmadı. İsrailliler, 'Bunlar bizim hayatımızı tehdit ediyor' diye şikayette bulunuyor. Hükümet de bunu bahane ederek yaklaşan seçimlerde de oy kazanmak için Gazze'de gerilimi tırmandırıyor. İsrail hükümeti çocukların kanları pahasına da olsa seçimleri kazanmak için uğraşıyor."

Sınırın iki tarafı arasındaki tezatlığa dikkati çeken Raid, Gazzelilerin yıkımın ortasında, çadırlarda güç şartlar altında hayatta kalmaya çalışırken sınırdaki yerleşimlerde İsraillilerin konforlu bir hayat sürdüğünü ve Gazze'den gelen kağıt parçalarından bile korktuklarını belirtiyor.

Raid, "Bunlar 4-5 yaşındaki çocuklar. Bu basit şeylerle çadırın kavurucu sıcağından kurtulmaya ve bu iğrenç hayattan çıkmaya çalışıyorlar. Bu çocukların hayatı yıkım ve ölümden ibaret. Yaşadıkları bu hayat yetmiyormuş gibi bir de cezalandırılıyorlar. Uçurtma uçurdukları, onunla oynadıkları için bile ölmeyi hak ediyorlar. İsraillilerse orada müreffeh bir hayat sürüyor" ifadelerini kullanıyor.

İlk başta bunun şaka olduğunu sanan ama sonra yanıldığını anlayan Raid, Katz'ın uçurtmaların tehdit oluşturduğu yönündeki açıklamasının hem provokatif hem gülünç olduğunu vurguluyor.

İsrail işgali altındaki Batı Şeria’da bulunan Balata Mülteci Kampı'nda uçurtma uçuran Filistinli çocuk.

Şaka değildi: Biri çocuk üç Filistinliyi katlettiler

Ancak Raid'in şaka olduğunu düşündüğü saldırı tehdidi çok geçmeden gerçeğe dönüştü. 

"Hamas'ın mühimmat depolarını vuruyoruz" yalanına sığınan Tel Aviv yönetimi, el-Mevasi, Deyr el-Belah ve Bureyc Mülteci Kampı'na saldırılar düzenledi. Hedef alınan bölgelerde biri çocuk olmak üzere üç sivil Filistinli hayatını kaybetti.

Üstelik İsrail basınına sızan bilgilere göre, Netanyahu yönetimi saldırıları genişletme politikasını devreye sokmadan önce ABD Başkanı Donald Trump yönetimini çoktan bilgilendirmiş ve icazetini almıştı.

İsrail'in uçurtmaları bahane ederek gerçekleştirdiği saldırının ardından Bureyc Mülteci Kampı.

Gazzeli çocuklardan protesto: 'Bizim suçumuz ne?'

Gazze Şeridi'ndeki Filistinli çocuklar ise Tel Aviv'in gerilimi tırmandırma tehdidinde bulunmasını "uçurtmalarıyla" eylem düzenleyerek protesto etti.

Onlarca çocuğun katıldığı protestoda, Filistin bayrakları ile uçurtmalarını taşıyan çocuklar, "Savaşı durdurun" ve "Oynamak bizim hakkımız" yazılı dövizler açtı.

Eylem sırasında çocuklar, savaşın sona erdirilmesini, çocukların korunmasını ve korkudan ve saldırı tehdidinden uzak, güvenli bir ortamda oynama haklarının güvence altına alınmasını istedi.

Eylemin organizatörlerinden Ummu Leyan ed-Daye, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Gazze'deki çocukların evlerinin de oyuncaklarının da kalmadığını belirterek, savaş ve yıkım nedeniyle çocukların eğlence imkanlarından mahrum kaldığını söyledi. Dünya kamuoyuna Gazze'deki çocukların yaşadığı acılara karşı duyarlı olması çağrısında bulunan Daye, "Gazze'deki çocuklara merhamet ve şefkat gözüyle bakın. Çektikleri acıları artık görmezden gelmeyin. Çocuklukları savaşlar arasında eridi, hayalleri yok oldu" ifadelerini kullandı. Savaş ve yıkım nedeniyle eğlence imkanlarından mahrum bırakılan çocukların uçurtmaları "tek nefes alma alanı" olarak gördüklerini söyleyen Daye, "Bugün işgal güçlerinin kontrolündeki bölgelere bazı uçurtmaların düşmesine gösterdikleri tepkiyi protesto etmek için uçurtmalarımızı denize atmaya geldik." dedi.

Gösteriye katılan çocuklardan Suheyb Cerbu ise uçurtmaların, zor şartlarda yerlerinden edilen çok sayıda çocuğun tutunduğu basit oyuncaklar olduğunu söyledi. Gazze'deki çocukların yüksek sıcaklık altında, kemirgenlerin tehdidiyle çadırlarda yaşadığını belirten Cerbu, çocukların uçurtmayla eğlenme hakkından neden mahrum bırakıldığını sordu. Cerbu, "Gerçekçi olmayan korkular nedeniyle en basit oyunlarımızdan mahrum bırakılıyoruz. Bizim suçumuz ne? Bunlar sadece uçurtma; içinde patlayıcı ya da bomba yok" dedi.

Sorun havada süzülen poşet parçaları mı?

Bugün Gazze'de yaşanan kriz, havada süzülen bir tehlikeden kaynaklanmıyor. 

Aksine, bu kriz siyonizmin yarattığı yıkıntıların arasında bile nefes almaya, oyun oynamaya çalışan çocukların varlığına duyulan tahammülsüzlükten, siyasi hesaplardan ve emperyalist hırslardan kaynaklanıyor.

Filmde hapishane yönetiminin asıl derdi uçurtmanın kendisi değil, onun mahkumlara hatırlattığı özgürlük ve umut hissiydi. Bugün dünyanın en donanımlı ordusunu birkaç poşet parçası karşısında alarma geçiren şey de bundan farklı değil. 

İsrail devleti, o uçurtmaları vurmak için savaş uçaklarını kaldırabilir ya da uçurtmanın ipini tutan "Gazzeli Barışları" hedef alıp katledebilir. Ancak silahlar ne kadar gelişmiş olursa olsun, Barışlar var olduğu sürece uçurtmalar da gökyüzünde süzülmeye devam edecek.

Gazzeli bir çocuk ve Filistin bayrağı desenli uçurtmasına yazdığı "Uç uçurtmam ve onlara hayata tutunduğumuzu söyle" cümlesi.
/././

The Economist’in derdi ne? + Entegrasyon ama nasıl? + ‘Geçmişi ve geleceği de kurtaran BÜYÜK ZAFER’ - Cumhuriyet-


The Economist’in derdi ne?-Ergin Yıldızoğlu- 

The Economist’in Daron Acemoğlu’nu hedef alan saldırısı gerçekten çirkindi. The Economist, egemen sermayeye dalkavukluk yaparken her zaman olayların gerisinde kalır. Örneğin William Greider’in 1997’de krizden birkaç ay önce yayımlanan, The Manik Logic of Global Capitalism, yapıtına, “Hiç aşırı üretim olur mu, saçmalama” gibisinden saldırmıştı. Asya krizi, ardından 2001 teknoloji krizi patlayınca, Economist tükürdüğünü yaladı “aşırı üretimden, kapasite fazlasından” yakınmaya başladı. Economist, bazen değerli veriler sunar ama teorik analizlerini ciddiye almaya değmez.

Peki, derdi ne? “Dalkavukluk” bir etken: Acemoğlu teknolojik ilerlemenin sonuçlarının uygun kurumlarla denetlenmesini, YZ’nin işçilerin yararına kullanılmasını savunuyor; egemen sermayenin teknolojik iyimserliğini sorguluyor; Economist’in Acemoğlu’nun çare aradığı sorunlar karşısında da sunacak bir çözüm önerisi yok.

SON GÜNLERDE HABERLER... 

Borç piyasalarından merkez bankalarına, stratejik enerji rezervlerinden kritik hammadde ve tedarik zincirlerine, uluslararası piyasalardan Japonya’ya uzanan sinyaller, küresel finans sisteminde sistemik kırılganlığın arttığına işaret ediyor.

ABD’de 40+ trilyon dolar kamu borcu, büyük bütçe açığı etkisiyle uzun vadeli hazine tahvili faizleri artıyor; yapay zekâ yatırımlarındaki yüksek değerlemeler, Nvidia ve “büyük ölçekçi” teknoloji şirketlerini birbirine bağlayan finansman zincirleri, artan kaldıraç ve borsa ile borç piyasalarının iç içe geçmesi yeni riskler yaratıyor.

Merkez bankalarının hareket alanı da geçmişe göre daha dar. Enflasyon yeniden yükselirken faizleri hızla indirmek veya devasa kamu borçları karşısında büyük ölçekli parasal genişlemeye dönmek ne kolay ne de ABD Hazine Bakanı Bessent’in çabalarının gösterdiği gibi etkili.

Kırılganlık yalnızca finansal değil. ABD’nin stratejik petrol rezervi yaklaşık 290 milyon varile geriledi; Japonya, Almanya ve İngiltere’de de petrol veya gaz rezervleri çeşitli ölçülerde aşınıyor. Körfez’deki jeopolitik gerilim ise petrolün yanı sıra amonyak, üre, kükürt, fosfat ve helyum gibi kritik girdilerin küresel arzını, fiyatlarını etkiliyor. Japonya’da yükselen tahvil faizleri, “carry trade” riskleri, Güney Kore’deki sert borsa dalgalanmalarıyla birleşiyor.

Finansal, parasal, jeopolitik ve tedarik sistemlerindeki gerilimler giderek birbirine bağlanıyor. Böyle bir ortamda küçük bir şokun büyüyerek sistemik bir krize dönüşme riski artıyor.

VE UZUN DÖNEM

Finans piyasalarındaki kırılganlıklar, daha derin, uzun dönemli bir dönüşümün belirtileri. Jeopolitik parçalanma, yüksek borç ve düşük büyüme, iklim krizi, kaynak kıtlığı ve yapay zekânın yarattığı teknolojik sıçrama kesişiyor.

Küresel sistem, ABD hegemonyasının tükenmesi ve Çin’in yükselişiyle, çok kutuplu bir yapıya evrilirken dönüşümleri yönetecek çok taraflı kurumların yokluğu giderek daha çok hissediliyor. Ticaret, teknoloji, enerji, kritik hammaddeler, su/ gıda kaynakları, hatta göçmen dalgaları giderek jeopolitik rekabet araçlarına dönüşüyor. Aynı zamanda yaşlanan nüfus, savunma harcamaları, enerji dönüşümü, iklim uyumu ve yapay zekâ yatırımları devasa mali ve doğal kaynak gerektirirken devletlerin borç yükleri manevra alanlarını daraltıyor.

Tüm bunların üzerine, iklim değişikliği, su-gıda kıtlığı, biyolojik çeşitliliğin aşınması kapitalist sistemin dayandığı doğal zemini aşındırıyor. Yapay zekâ ise yalnızca üretkenliği artıran yeni bir teknoloji değil; bilgi, sermaye, savaş ve karar alma süreçlerini dönüştürerek insanların kurduğu ekonomik ve siyasal kurumların uyum hızını aşabilecek bir güç haline geliyor.

Bu sorunların herhangi birinin tek başına yarattığı tehlikeden çok, birbirlerini beslemeleri, uygarlık düzeyinde, bütünsel bir risk yaratıyor: Finansal, ekonomik, ekolojik, teknolojik ve jeopolitik krizler kesiştiğinde, sistemin krizleri absorbe etme kapasitesi üzerinde soru işaretleri oluşuyor.

Acemoğlu bu “absorbe etme kapasitesi” üzerinde yoğunlaşıyor. Financial Times bile sık sık egemen sermayenin yaklaşımını, liberalizmin, kapitalizmin uzun dönemli istikrarı adına sorgulamaktan çekinmiyor. “İşçi sınıfı için liberalizm” (serbestiyet) savından nem kapan Economist teknoloji oligarşisini savunmakla meşgul.

/././

Entegrasyon ama nasıl?-Mehmet Ali Güller- 

ABD Büyükelçisi Tom Barrack, SDG’nin kendini feshedip Şam’daki HTŞ yönetimine entegre olmasını “Trump’ın Ortadoğu planının bir parçası” diye yorumluyor. (Cradle, 26.8.2026)

SDG’nin fesih kararıyla ABD’nin Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkarma kararının eşzamanlılığı, Barrack’ın tezini güçlendiriyor.

Çünkü Suriye’de sonuçta olan şudur: Önce “terör örgütü” HTŞ devletleşti, ardından “terör örgütü” YDP/SDG devlete entegre oldu; böylece ABD de Suriye’yi “teröre destek veren ülkeler” listesinden çıkardı.

MAZLUM ABDİ’NİN O RÖPORTAJI 

Burada mesele entegrasyonun nasıl anlaşıldığı ve uygulandığıdır. Entegrasyon yani Türkçesiyle bütünleşme, örgütün kendini feshetmesi ve üyelerinin “tek tek” orduya teslimi ve Şam’ın onları istediği yerde görevlendirilmesi gibi sunuldu bu süreç boyunca.

Oysa Suriye’de aslında olan şudur: YPG/ SDG devlete küçük ortak oldu. Örgütün üst düzey yöneticileri devlette çeşitli görevleri üstlenecekler. YPG askerleri de Suriye ordusuna teslim olup tek tek verilen yerde göreve başlamıyor; beş tugay şeklinde, bulundukları bölgede varlığını sürdürecek.

Şam’daki Şara-Abdi buluşmasından kısa süre önce Barzanilerin yayın organı Rudaw’a kapsamlı bir röportaj veren YPG/ SDG Genel Komutanı Mazlum Abdi, “entegrasyonun aslında nasıl olduğunu” çok net bir şekilde ortaya koymuştu.

5 KÜRT TUGAYI 

Mazlum Abdi, askeri güçlerinin ne şekilde Suriye ordusunun parçası olduğunu şu sözlerle dile getirdi: “Askeri gücümüzün Suriye ordusunun bir parçası olmasına karar verdik. Ancak yine biz Kürtler olarak katılacağız; Kürt komutanlar, Kürt askerler yer alacak ve Kürt tugaylarımız olacak. Böylece Kürtler kendi bölgelerini koruyacak ve aynı zamanda Suriye ordusunun resmi parçası olacaklar.” (Rudaw, 20.8.2026)

Mazlum Abdi bu Kürt tugaylarının Derik, Kamışlı, Haseke, Kobani ve Afrin tugayları olduğunu belirtiyor.

FESİH VE STATÜ KONUSU 

Peki ifade edildiği şekilde YPG ve SDG gerçekten de fesih mi ediliyor? Aslında hayır. Çünkü Mazlum Abdi aslında ne olduğunu şöyle açıklıyor: “Süreç tamamlandığında SDG ortadan kalkmış olmayacak, biçimini ve yapısını değiştirecektir.”

Peki SDG ve Kürtler, iddia edildiği gibi bu entegrasyonla Suriye’deki statülerini kayıp mı ediyorlar? Aslında hayır. Tersine Mazlum Abdi entegrasyonla statünün korunduğunu belirtiyor: “Anlaşmayla Kürt bölgesinin özel statüsü kabul edildi. İdari, asker ve daha pek çok konuda... Yaptığımız anlaşmalara göre Kürtler, Kürtlerin yaşadığı tüm bölgelerde kendi kendilerini yönetiyor, ister askeri, ister güvenlik, ister idari açıdan olsun.”

Mazlum Abdi, “Kürtlerin Suriye devletinin kuruluş ve bağımsızlık aşamalarında devletin bir parçası olamadığını ama şimdi devletin inşasında yer almak için fırsat doğduğunu” belirtiyor.

Ve Mazlum Abdi kendilerine statü sağlayan bu anlaşmaların garantörleri olduğunu da vurguluyor: ABD ve Fransa.

ÖCALAN’IN BELİRLEYİCİLİĞİ

Türkiye’deki ve Irak’taki Kürtlerin bir bölümü, SDG’nin entegrasyon kararına karşı çıkıyor. Bunu bir yenilgi olarak yorumluyor. Bu anlaşmayla Suriye’de elde ettikleri “Kürt özerk yönetiminin” yok edildiğini savunuyor.

Mazlum Abdi ise tersine Halep’teki yenilginin ardından, bu anlaşmayla özerk bölgeye yönelebilecek bir saldırıyı durdurduklarını, önceki “özerk yönetim” kazanımı kadar olmasa da devlete ortak olmak ve statü elde etmek bakımından çok kritik bir kazanım elde ettiklerini savunuyor.

Öcalan ile PKK liderlerinin 1-2 Şubat 2026’da yaptığı görüşmelere dair tutanaklar, sürecin karar vereninin zaten Mazlum Abdi olmadığını, bizzat Öcalan olduğunu ortaya koyuyor.

/././

‘Geçmişi ve geleceği de kurtaran BÜYÜK ZAFER’-Sinan Meydan- 

“Allah’ım, ne muazzam zaferdi o, ortalık hercümerç oldu; beş altı saat içinde başka bir dünya doğdu ve biz mest olduk… Artık benim ne düşünecek ne yazacak, hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı. Bizim dilimiz tutulmuştu, ordu bizzat yazıyordu.” (M. Akif Ersoy, 1936)

AKP iktidarı, “Yeni Türkiye” adını verdiği yeni saray rejimine uygun yeni bir tarih yazmak istiyor. Merkezinde Mustafa Kemal Atatürk’ün olduğu zaferler ya küçümseniyor veya başka zaferlerle gölgelenmek isteniyor. Öyle ki, sonuçları bakımından Anadolu Türk tarihinin en büyük zaferlerinden biri, hatta en büyüğü durumundaki Büyük Zafer ya küçümsenmek isteniyor veya aynı döneme denk gelen 1071’deki Malazgirt Zaferiyle gölgelenmek isteniyor. 1071 Malazgirt Zaferi’yle Türk vatanı yapılan bu toprakların, 1918-1922 yılları arasında emperyalist devletlerin işgaline uğradığı, 1920’deki Sevr Antlaşması’yla Türklerin Anadolu’nun ortasına sıkıştırılıp yok edilmek istendiği, bir zamanlar Osmanlı’ya başkentlik yapmış; Bursa, Edirne ve İstanbul’un bile Temmuz 1920’de işgal altında olduğu, Yunan ordularının Ankara kapılarına kadar dayandığı ve 1918-1922 yılları arasında Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki Kurtuluş Savaşı sayesinde bu vatanın kurtarıldığı görmezden geliniyor. Öyle ki, 2026 yılında AKP’li Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, “Neyden kurtuluyorsun?” diyerek “Kurtuluş Savaşı” kavramını müfredattan çıkarmaya kalktı. 

BÜYÜK TARRUZ, BÜYÜK ZAFER

Büyük Taarruz öncesinde Eskişehir-Afyon hattındaki Yunan ordusu yaklaşık 225 bin insan, yaklaşık 420 top, 50 uçağa sahipken; Türk ordusu, yaklaşık 208 bin insan, 320 top ve 10 uçağa sahipti. (Son araştırmalar, Türk ordusunun uçak sayısının biraz daha fazla olduğunu gösteriyor). Düşman karşısında kuvvet üstünlüğüne sahip olmayan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, düşmana en beklemediği yerden Afyonkarahisar’ın güneyinden tüm gücüyle saldıracaktı. Plana göre bu saldırıyı Nurettin Paşa’nın komutasındaki 1. Ordu gerçekleştirecekti. Bu sırada Yakup Şevki Paşa’nın komutasındaki 2. Ordu düşmanın güneye kuvvet kaydırmasına engel olacaktı. Fahrettin Altay Paşa’nın süvari kolordusu da Ahır Dağları’nı aşıp düşman üzerine akacaktı. Kocaeli Grubu ise Geyve Boğazı’ndan Gemlik’e kadar olan bölgeyi savunacaktı. Mustafa Kemal Paşa, Afyon’un güneyinden yapacağı taarruzu gizlemek için kuzeyden İzmit ve Eskişehir yönünden taarruz edecekmiş gibi beklenti yaratmıştı. Düşmanın gafil avlanma nedenlerinden biri de buydu.  

26 Ağustos 1922, sabah 05.30’da Afyon Kocatepe’de Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı Büyük Taarruz, beş gün içinde başarıya ulaştı. Atatürk’ün Nutuk’taki anlatımıyla özetlersek;

“26/27 Ağustos günlerinde, iki gün içinde Afyonkarahisar’ın güneyinde 50 km ve doğusunda 20-30 km uzunluğundaki güçlendirilmiş düşman cephelerini düşürdük. Yenilen düşman ordusunun büyük kuvvetlerini 30 Ağustos’a kadar Aslıhanlar yöresinde imha ettik. 30 Ağustos’ta yaptığımız savaş sonunda (Buna Başkomutan Savaşı unvanı verilmiştir) düşmanın ana kuvvetlerini yok ettik ve tutsak ettik. Düşman ordusunun başkomutanlığını yapan General Trikopis de tutsaklar arasındaydı. Demek, tasarladığımız kesin sonuç beş günde alınmış oldu.” 

400 bini aşkın asker-subayın karşı karşıya geldiği bu büyük savaşta Türk ordusu 2 bin 543 şehit, 9 bin 976 yaralı olmak üzere -101 esir hariç- toplam 12.519 kayıp verdi. Buna karşılık -çeşitli kaynaklara göre- Yunan ordusunun kaybı -20 bin civarında esir hariç- yaklaşık 120 binden fazlaydı. Bu nedenle Büyük Zafer, dünya tarihinin en kesin sonuçlu zaferlerinden biridir. 

“BÜYÜK ZAFER” SONRADAN “BÜYÜK” OLMADI

Atatürk düşmanlarının ileri sürdüğü gibi Büyük Zafer sonradan Kemalistler tarafından büyütülmedi. Büyük Zafer’in büyüklüğü kazanıldığı zaman görüldü. Büyük Zafer sıcağı sıcağına gazete manşetlerini süsledi. Dönemin yazarları, şairleri Büyük Zafer’in büyüklüğünü anlatabilmek için birbiriyle yarıştı. 

Büyük Zafer’in ardından 5 Eylül 1922 tarihli Tevhid-i Efkâr gazetesi şöyle yazmıştı:

“Milli kahramanımız söylediğini yapıyor. Geçen sene bu günlerde düşmanı Anadolu’nun harim-i ismetinde boğacağız demişti. Filhakika bir sene sonra boğdu.”

ImageTevhid-i Efkâr, 5 Eylül 1922

9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşunun ardından 10 Eylül 1922’de Tevhid-i Efkar’da Ebuzziyazade,“Ne Söyleyelim?” başlıklı yazısında Büyük Taarruz’u “tarihimizin en büyük zaferi” olarak adlandırmıştı:

“Bundan tam 15 gün önce, 26 Ağustos’ta Afyonkarahisar’daki düşmana indirilen darbe, bir yıldırım kadar dehşetli ve şiddetli olmuştur… (Türk ordusu), 150 bin kişiden oluşan (Doğrusu yaklaşık 225 bin kişi) ve dünyanın en mükemmel ve en kahredici silahlarıyla donatılmış olan Yunan ordusuna biran soluk aldırmadı, bir an rahat vermedi. Hatta düşmanın firarına bile fırsat bırakmadı. Bu haydut sürüsünü ayağının altına aldı, çiğnedi, kahretti, imha etti. Şimdi İslam’ın tek koruyucusu kalmış olan bu mücahitler ordusu, iki buçuk senedir hasret olduğu İzmir’e kavuşmuş bulunuyor. (…) Dünyada hiçbir millete, tarihinin hiçbir devresinde bu kadar şanslı, bu kadar muazzam, bu kadar ferahlık veren bir zafer nasip olmamıştır. Hiçbir milletin askeri tarihi, kendi ordusunun, bu kadar kuvvetli bir düşmana, bu kadar kesin ve kahredici bir darbe indirdiğini kaydetmemiştir ve bundan sonra da edemeyecektir, edemez. (…) 26 Ağustos Anadolu Zaferi öyle muazzam bir vakadır ki… Fatih’ler bu kadar büyük fetihler yapamamış, Yavuz’lar, ümmeti ve milleti böyle harikalarla taçlandıramamış, her sayfası bir başka gaza ve bir başka zaferle dolu olan İslam tarihi bu kadar yüce ve kutsal bir zafer kazanamamıştır. (…) Mustafa Kemal Paşa geçen sene tam bu günlerde ‘Düşmanı Anadolu’nun harim-i ismetinde boğacağız’ demişti. Cenab-ı Hakk’ın ne büyük hikmet ve inayetiyledir ki, Türk ordusunun bu kumandanına, sözünü kesin surette, senesi senesine, günü gününe tutmayı ihsan eyledi.”

Mehmet Akif Ersoy, Haziran 1936’da kendisiyle yapılan son röportajlardan birinde kendisine sorulan “Ya Büyük Zafer üstadım, o zaman ne duydunuz?” sorusuna şöyle yanıt vermişti. Akif’in bu soruya verdiği yanıtı Kandemir’den aynen aktarıyordum:

“Kalbi durmuş gibi sarsılıyor, sonra bir anda yeniden canlanmış gibi nereden geldiğini bilmez bir ışıkla gözlerinin içi gülerek ‘Ah!’ diyor ve bir lahza bırakıyor kendini bu sevincin koynuna. Dalıyor ve sesinin ta içten dudaklarına dökülüşünü seziyorum. ‘Allah’ım, ne muazzam zaferdi o, ortalık hercümerç oldu, beş altı saat içinde bir başka dünya doğdu.’ Tekrar gözlerini yumuyor. ‘Ve biz mest olduk.’ ‘O zaman bir şey yazdınız mı?’ ‘Artık benim ne düşünecek ne yazacak hatta ne yaşayacak takatim kalmıştı. Bizim dilimiz tutulmuştu. Ordu bizzat yazıyordu.’ “(Kandemir, “Ölüm Yıl Dönümü Münasebetiyle Mehmet Akif’le Son Konuşma”, Yakın Tarihimiz, C.4, s. 129-130)

Mehmet Akif’in yazamadığını Nazım Hikmet yazacaktı. Adını da “Kuvayı Milliye Destanı” koyacaktı. 

“Sarışın bir kurda benziyordu / ve mavi gözleri çakmak çakmaktı / Yürüdü uçurumun kenarına kadar / eğildi, durdu / Bıraksalar / ince uzun bacakları üstünde yaylanarak / ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak /Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.”

GEÇMİŞİ DE KURTARAN ZAFER

Büyük Zafer, hiç kuşkusuz, çok zor koşullarda vatanı ve milleti kurtardığı için ve emperyalizmin pençesinde ezilen sömürülen tüm “mazlum uluslara” örnek olduğu için büyüktür.  Ancak Büyük Zafer’in büyüklüğü aynı zamanda Türk ulusunun geçmişini ve geleceğini kurtarmasından kaynaklanır. Çünkü eğer Büyük Zafer kazanılamasaydı Türk ulusu sadece vatanını, bağımsızlığını ve ulusal onurunu değil, geçmişini; bu topraklardaki yüzlerce yıllık toplumsal belleğini ve geleceğini kaybetmekle karşı karşıyaydı. 

Evet! Türk ulusu bu topraklardaki geçmişini, yüzlerce yıllık toplumsal belleğini kaybetmekle karşı karşıyaydı; çünkü, 1071’de Malazgirt Zaferi sonrasında Türkler tarafından vatan yapılan Anadolu, İstanbul ve Doğu Trakya; Osmanlı’ya başkentlik yapmış Bursa, Edirne ve İstanbul, yüzlerce yıl sonra, 1918-1922 yılları arasında kaybedilmekle karşı karşıya kalmıştı. Eğer 1921’de Sakarya Meydan Muharebesi ve 1922’de Büyük Taarruz kaybedilseydi Anadolu’nun en önemli bölgeleri, en bereketli toprakları ile Doğu Trakya ve İstanbul Türklerin elinden alınacaktı. Osmanlılar geçmişte Batı Trakya’yı, Kuzey Afrika’yı, Orta Doğu’yu, Arap Yarımadası’nı fethetmiş ve yüzyıllarca yönetmişti, ama gün gelmiş bütün bu yerleri kaybetmişlerdi. Bugün en koyu Osmanlıcılar bile buraların fetih yıl dönümlerini kutlamıyorlar, kutlayamıyorlar, çünkü bu topraklar artık “vatan” değil, hepsi çoktan kaybedilmiş durumda. Bugün buraların Osmanlı geçmişiyle kurulan bağ ise -Yeni Osmanlıcı Siyasal İslamcıların boş hayalleri dışında- yok denecek kadar az. İşte eğer Kurtuluş Savaşı kaybedilseydi, bir zamanlar Osmanlı’ya başkentlik yapan Bursa, Edirne ve İstanbul da büyük olasılıkla kaybedilmiş olacaktı. Bir zamanlar buraların fethedilmiş olmasının da artık bizim için bir anlamı kalmayacaktı. Bugün kimse buraların fetih yıl dönümleri kutlayamayacaktı. Dolayısıyla eğer Kurtuluş Savaşı’nı kaybetseydik sadece vatanımızın önemli yerlerini değil, geçmişimizin, kültürel birikimimizin, toplumsal belleğimizin de çok önemli parçalarını kaybetmiş olacaktık. İşte bugün bütün bu yerlerin hala bize “vatan” olmasını ve bu yerlerdeki geçmişimizin ve buralardaki toplumsal belleğimizin korunmasını da Kurtuluş Savaşı’na; İnönü Zaferlerine, Sakarya Meydan Muharebesi’ne ve Büyük Zafer’e; Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşlarına, kahraman Mehmetçiğe, Kuvayı Milliyecilere borçluyuz. 

Gerçek şu ki, Büyük Zafer aynı zamanda Türk ulusunun bu topraklardaki “geçmişini” de kurtarmıştır. Vatanını ve geçmişini kaybeden bir ulusun geleceğini de kaybedeceği çok açıktır. 

Bakın! Ruşen Eşref (Ünaydın), Sakarya Meydan Muharebesi öncesinde 7 Ağustos 1921 tarihli Hakimiyet-i Milliye’de yayımlanan “Azim ve İman” başlıklı yazısında neler anlatıyor:

“Bugün muharebe olan yerler, Osmanlı Devleti hayatına başlarken ilk emeklediğimiz topraklardır. Söğüt, Bursa, İznik, Domaniç, Eskişehir, hatta İzmir altı yüz yıldır, tekfurlar yıkılalı, beylikler küçük mülklerini, ilk sultanlarımıza hediye ettiğinden beri kan rengi ve barut dumanı görmemiş, duymamış yerlerdi.  Oralar her taarruzdan korunan Türk bucağı idi… Bugün buralar düşman elindedir. İznik’te Osman Gazi medrese kurdurmuştu… Halbuki geçen yıl, onun mezarının başucunda Venizelos’un veledi, hem de sandukasına dayanarak resim çektirdi. Bu iki hatırayı bu millet unutacak mı? Osman Gazi’nin yeni vatanı… Domaniç yaylalarında şimdi küffar dolaşıyor… Ya Kütahya! Ya yeşil Bursa!

Daha ne sayayım! Düşman, bayrağımızı, ananemizi, tarihimizi, çiğneye çiğneye sağ kalanımıza doğru yürüyor. (…) Arslan yürekli Süleyman Paşa bile; ilk vatan şairi ateş ruhlu Namık Kemal bile Bolayır’da küffar elinde kaldı. 

Ziyanımız ölçülere sığmayacak kadar büyüktür. (…) Elimizden alınan şeyler, bütün varımız ve bütün varlığımızdır. 

Elde kalan vatan parçasında 35 padişah türbesinden bir tanesi yok… Evvelce bizi fetih diyarlarımızdan öteye atmışlardı… Fakat bu sefer bizi bizden alıyorlar, varlığımızdan ötelere, çıplak yaylalara sürmek istiyorlar. Türk beldeleri, Türk mimarisi, Türk şerefi, Türk ananesi, Türk dini, 900 yıllık Türk himmeti yabancıya ganimet kalacak! Bu da mı hak? Vatan elimizde bir varlık yeri değil…”

Ancak bu karanlık tabloya karşın Ruşen Eşref (Ünaydın) asla umutsuz değildi. Kurtuluşa yürekten inanıyordu. Umudunun kaynağını da şöyle açıklamıştı:

“Dün kendisine millet tarafından başkomutanlık verilen Mustafa Kemal, bugün her zamankinden ziyade Türk azmini, Türk imanını şahsında topluyor. O millete hizmetçidir, millet de onun hizmetindedir. O bizdir, biz oyuz. O milleti, millet de onu Çanakkale günlerinden, Erzurum, Sivas, Ankara günlerinden tanıyor. Hepimiz bir yolu görüyoruz, bir gayeyi güdüyoruz…”

Ruşen Eşref Ünaydın’ın çok etkili biçimde anlattığı gibi 1921 yılında Sakarya Savaşı öncesinde sadece vatanımızı, bağımsızlığımızı değil, geçmişimizi ve geleceğimizi kaybetmekle karşı karşıyaydık. İyi ki, Ruşen Eşref Ünaydın’ın güvendiği dağlara karlar yağmadı. Mustafa Kemal Atatürk kendisine güvenenlerin güvenini boşa çıkarmadı. Mustafa Kemal Paşa’nın başkomutanlığında kazanılan Sakarya Zaferi ve Büyük Zafer sayesinde hem vatanımızı hem bağımsızlığımızı hem geçmişimizi hem de geleceğimizi kurtardık.

Falih Rıfkı Atay’ın deyişiyle “Nemiz varsa; bağımsız bir devlet kurmuşsak, hür vatandaş olmuşsak, şerefli insanlar gibi dolaşıyorsak, yurdumuzu Batı’nın, vicdanımızı Doğu’nun pençesinden kurtarmışsak, şu denizlere bizim diye bakıyor, bu topraklarda ana bağrının sıcağını duyursak, belki nefes alıyorsak; hepsini, her şeyi 30 Ağustos Zaferi’ne borçluyuz.” (Falih Rıfkı Atay, Çankaya, s. 363)

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, tam 104 yıl önce bugün, 26 Ağustos 1922 sabahı, Afyon Kocatepe’de Büyük Taarruz’u başlatmıştı. Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere Büyük Zafer’in tüm kahramanlarını saygıyla anıyorum. 30 Ağustos Zafer Bayramımız şimdiden kutlu olsun. 

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -27 Ağustos 2026-

SDG’nin feshi, HTŞ’ye ilhakı: ABD'nin kanlı oyunundan ‘şaka’ gibi bir finale…- Ali Ufuk Arikan -  Sonuç olarak yıllar süren ve hayli kan...