T-24 "Köşebaşı + Gündem" -24 Haziran 2026-

Yeni yargı paketi: Dağ fare mi doğuruyor?-Ali  D. Ulusoy-

Kanunda sınırlı olarak sayılmış davalar dışında kalan tüm istinaf kararları için temyiz yolu bütünüyle kapatılmış. Danıştay içtihat birliğini sağlamak için mutlak gerekli görse bile kanunda sınırlı biçimde sayılmayan bir alt mahkeme kararını temyizen denetleyemiyor. “Alt makemesinin kararını denetlemesi yasak olan yüksek mahkeme mi olur?” demeyin! Bizde oluyor!

TBMM’ye sunulan yeni Yargı paketi (“Yargı’nın Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi”) idare hukuku, özel hukuk ve ceza hukuku alanında birçok kanunda değişiklik öngörüyor.

Getirdiği hemen dikkati çeken bazı yenilikler şunlar:

Miras hukukunda ortaklığın giderilmesi davalarında ilk satış ihalesine sadece mirasçılar girebilecek. 3. Kişiler ancak ilk ihalede satış olmazsa sonraki ihaleye girebilecek (Mirasçıları koruyucu bir düzenleme). İhaleye girip, alıp bedeli yatırmayanlara ayrıca yaptırımlar öngörülmüş (%5 para cezası vs.).

Borçlar hukukunda destekten yoksun kalma ve işgücü kaybı tazminatlarında faiz hesabı, bilinen kazanç/zarar için olay tarihinden, bilinmeyen veya gelecekteki zarar için karar tarihinden başlayacak (Büyük tazminat davalarında borçlunun lehine alacaklının aleyhine gibi görünüyor).

Kanuni faiz yeniden belirleniyor: 3095 sayılı Kanunda değişiklikle, Borçlar ve Ticaret kanunundan kaynaklı alacaklar için sözleşmede hüküm yoksa kanuni faiz kural olarak Merkez Bankası yıllık reeskont oranının %80’i olarak sabitlenmiş. Yasal faiz doğrudan enflasyon oranına endekslense daha doğru olurdu sanki. Yine de alacakları enflasyona karşı korumak adına mevcut duruma göre çok daha olumlu bir değişiklik gibi görünüyor.

Özel hukuk yargılama usulünde (HMK) duruşmalar arasındaki süre kural olarak 3 ayı aşamayacak; online (ses ve görüntüyle uzaktan) duruşmaya katılım genişletiliyor; belirsiz alacak davası kaldırılıyor; istinafın ilk derecenin kararını kaldırıp yeni karar verdiği hallerde dosya istinaf parasal sınırnın üstünde ise direkt temyize açılıyor (AYM’nin iptal kararı gereği düzenleme); ilk derecedeki görev ve yetki sorunu temyizde bozma nedeni olmaktan çıkıyor; davaları birleştirme ve ayırma kuralları yeniden düzenleniyor.

Ceza hukukunda Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Yargıtay dairelerinde verilen kararları Ceza Genel Kuruluna götürme yetkisi genelleştiriliyor.

İdare hukukunda getirilen yenilikler şunlar:

İstinafın ilk derece mahkemesi kararlarını kaldırıp, dosyayı yeniden ilk dereceye iade etmesi olanağı oldukça genişletiliyor. Normalde genel kural, istinafın ilk derece mahkemesi kararını uygun bulmadığı hallerde kaldırma kararı verip davayı esastan kendisinin sonuçlandırması. Dosyayı iade normalde son derece istisnai. Yeni Paket ile iade, sadece ilk inceleme konularıyla vs. sınırlı değil, esastan verilen birçok kararda da mümkün olacak (keşif ve bilirkişiye gitmeden veya duruşma yapılmadan karar verilmesi halleri gibi).

Uygulamada zaten istinaf mercileri (BİM’ler) kanunu son derece zorlayıcı bir yorumla (esasa ilişkin karardaki önemli eksikliğin kararı “nihai karar” olmaktan çıkardığı yorumu)  bu yönde kararlar veriyordu. Yani kanunu fiilen uygulamıyordu. Teklif aslında kanuna aykırı uygulamayı legalleştirmiş oluyor!

* İdare ve vergi mahkemelerinde (ilk derecede) tek hakimle verilecek kararlar son derece genişletiliyor. Normalde bu mahkemelerde üç hakimden oluşan heyetlerle karar veriliyor. Ancak konusu 486 bin TL’ye kadar olan davalar tek hakimle görülecek. Oldukça yüksek görünen bu sınır her yıl enflasyona göre yeniden değerlemeye tabi tutulacak. Bunun anlamı çok fazla idari davanın artık tek hakimle görülecek olması. Bu arada tek hakimle verilecek kararlar temyize bütünüyle kapalı.

* İstinafın kaldırma kararı vererek doğrudan kendisinin sonuçlandırdığı kararlar, temyiz sınırının altına olsa bile direkt temyize açık hale geliyor. Bu konudaki AYM’nin iptal kararı üzerine zaten bu yönde değişiklik daha önce yapılmıştı. Yeni teklif, bu konuda (yani doğrudan temyize) bazı sınırlamalar getiriyor. Tek hakimle verilen kararlar gibi bazı sayılan davalar için bu durumda da temyiz yolu kapatılmış.

* Danıştay’ın küçülmesi ve 10 daireye inmesi 4 yıl erteleniyor (halen 12 daire var). 

İçtihat birliğini sağlayamama sorunu

Diğer alanlarda getirilen yenilikleri değerlendirmek uzmanlık alanımda değil.

Uzmanlık alanım olan idare hukukunda yeni paket ile geirilen yenilikler olumsuz değil.

Ancak olsa olsa pansuman tedbir mahiyetinde devede kulak yenilikler.

Türkiye’de halen tüm Yargı erkinin siyasi iktidardan bağımsızlık ve siyasi tarafsızlık gibi mevcut genel sorunları hariç tutulursa, idari yargının en önemli sistemsel sorunu içtihat birliğini sağlayacak bir sistem dizayn edilememiş olması.

Bir yargı düzeninde gerek ilk derece mahkemesi seviyesinde gerek bölge (istinaf) seviyesinde çok sayıda mahkeme olduğu göz önünde bulundurulduğunda, yüzlerce mahkemenin benzer davalarda ve hukuki uyuşmazlıklarda benzer yönde karar vermesi ve aynı konuda farklı yönlerde karar verilmemesi ve daha da önemlisi o alanda hukukun ne olduğuna son tahlilde ve nihai olarak en üstte bir otoritenin (yüksek mahkeme veya temyiz mahkemesi) söylemesi gerçek bir hukuk devletinde en önemli şeylerden biridir.

Bu bağlamda üst mercilerce etkin bir denetim (kanun yolu denetimi) varsa, alt mahkemelerin aynı konu ve uyuşmazlık için faklı kararlar vermesş o kadar vahim olmaz. Çünkü üst mercii içtihadı yeknesak hale getirecektir.

Özellikle de yargı düzeninin en üst konumundaki mahkeme (yüksek mahkeme veya temyiz mercii) gerektiğinde içtihat birliğini sağlamak adına tüm alt mahkemelerin tüm kararlarını denetleme yetkisine sahip olursa, işte o zaman içtihat birliğini sağlamanın önünde sistematik engel kalmamış olur.

Bu noktada şunu vurgulamak önemli.

Yüksek mahkeme veya temyiz merciinin alt mahkemelerin tüm kararlarını zorunlu olarak denetlemesi gerekmez.

Zaten pratikte ilk derecede açılan tüm davaların hatta istinafa giden tüm davaların son tahlilde yüksek mahkeme veya temyiz mercii tarafından denetlenmesi de mümkün olmaz. Hiçbir yüksek mahkeme bu kadar fazla dava yükünü kaldıramaz.

Burada önemli olan o yargı düzeninde açılmış olan tüm davaların prensip olarak en üstteki yargı merciinin  denetimine kapalı olmaması.

Böylece alt seviyedeki mahkemelerin kararlarının gerektiğinde en üst mahkeme tarafından denetlenebileceğini bilerek ve o sorumlulukla ve o ciddiyetle  karar vermesinin sağlanması.

Alt mahkemelerin ve özelikle de ara seviyede denetim yapan istinaf (bölge) mahkemelerinin, “Ne olsa bizim kararı denetleyecek bir üst mercii yok” veya “ne olsa bizim karar temyiz denetimine açık değil, o halde istediğimiz şekilde ve keyfiyette karar veririz” kolaycılığının ve pervasızlığına prim verilmemiş olur.

Peki yüksek mahkemenin hem en üst seviyede dava yüküne boğulmayacağı, hem de o yargı düzenindeki tüm alt mahkemeleri gerektiğinde denetleyip içtihat birliğini sağlayabileceği optimum bir sistem nasıl kurgulanacak?

Bunun mutlak mucizevi bir formülü yok kuşkusuz.

Ama Batı’da genelde uygulanan ve işe yarayan sistem, il/ilçe seviyesindeki ilk derece mahkemelerinin kararlarının bölge seviyesindeki mahkemelerce (istinaf) ara üst denetime tabi tutulması; bölge (istinaf) mahkemelerinin kararlarının da belli bir süzgeçten geçrilerek, ulusal seviyede yüksek mahkemece veya temyiz merciince en üst seviyede denetlenmesi.

Bu en üst seviyedeki denetim için filtreleme ise genellikle yüksek mahkemenin kendisi tarafından ve küçük (1-2 üyeden oluşan) komisyonlar oluşturulması suretiyle yapılıyor.

Şu anda bizim AYM tarafından yapılan bireysel başvurudaki kabul edilebilirlik filtrelemesi gibi.

Etkisi azaltılmış “light” yüksek mahkemeler

Yani işin özü şu:

Yüksek mahkeme, içtihat birliğini sağlamak adına, gerek ve ihtiyaç duyarsa ve talep halinde, alt mahkemelerin tüm kararlarını temyiz denetimine tabi tutabilir.

Bu konuda yüksek mahkemeye kanunla ble herhangi bir kısıtlama getirilemez.

Temyize mutlak kapalı alt mahkeme kararı olmaz.

Yüksek mahkeme bu konuda kendi kabul edilebilirlik kriterlerini ve sistemini kendi belirler.

Hangi istinaf kararını temyize açacağına hangisini açmayacağına yüksek mahkeme karar verir.

Kanun koyucu bu konuda inisiyatif alarak, kanunla belirlediği ve önemli gördüğü bazı tür davaların mutlaka temyize açık olmasını öngörebilir.

Ama tersini öngöremez.

Yani alt mahkemelerin ve özellikle de istinaf mercilerinin bazı kararlarının temyize açılamayacağını, hele hele kanunda sınırlı olarak sayulan davalar dışındaki davaların topluca temyize kapalı olacağını öngöremez.

Bunu yaparsa o sistemde içtihat birliğini sağlamak mümkün olmaz.

İşte maalesef bizdeki sistem bu.

Kanunda sınırlı olarak sayılmış davalar dışında kalan tüm istinaf kararları için temyiz yolu bütünüyle kapatılmış.

Danıştay içtihat birliğini sağlamak için mutlak gerekli görse bile kanunda sınırlı biçimde sayılmayan bir alt mahkeme kararını temyizen denetleyemiyor.

“Alt makemesinin kararını denetlemesi yasak olan yüksek mahkeme mi olur?” demeyin!

Bizde oluyor!

Böylece memlekette fiilen her bölge mahkemesi hatta istinafın her bir dairesi sanki ayrı ve bağımsız yüksek mahkeme gibi.

Davaların büyük kısmı bölgelerde (istinaf) kesinleşiyor ve Danıştay tenyizine kapalı.

Her Bölge (istinaf) dairesi temyize kapalı davalar açısından kendi başına buyruk takılabiliyor.

Zira kararlarının üst denetimi olmayacağını bilmek oto-kontrolü de önlüyor ve aşırı rahatlama sağlıyor.

Kanundaki bölgeler (istinaflar) arasındaki içtihat farklılığını önlemeye yönelik mekanizma ise kesinlikle etkisiz ve kötü kurgulanmış.

Üstelik uygulamada çoğu kez istinaf kararlarından hangilerinin temyize açık, hangilerinin kapalı oduğu da tartışmalı olabiliyor.

Maalesef yeni Yargı paketi yargının bu en önemli sorunu çözmeye yönelik hiçbir adım atmıyor.

Maalesef dağ fare doğuruyor.

Siyasi iktidarın bölgeleri daha kolay kontrol edebilmesi motivasyonuyla doğru sistemi bilerek kurmadığı varsayılsa bile, yüksek mahkemelerin sistemde “light” konumda kalmayı neden kabullendiğini anlamak zor.

/././

İran Milli Takımı futbolun hayata ne kadar benzediğini bir kez daha gösteriyor -Tuğrul Aşkar- 

Bazen bir takımın hikâyesi, kazandığı ya da kaybettiği maçlarla değil, nasıl ayakta kaldığıyla yazılır. Ve İran Milli Takımı, bu turnuvada bize şunu gösteriyor: Hayat, çoğu zaman sahadaki oyundan daha serttir… ama insan, en çok o sertlikte kendini yeniden kurar.


2026 Dünya Kupası, İran Milli Takımı için yalnızca bir futbol turnuvası değil; siyasetin, coğrafyanın ve kimliğin iç içe geçtiği çok boyutlu bir mücadele sahasına dönüşmüş durumda.

Turnuvaya uzanan süreç, klasik bir sportif hazırlık hikâyesinden belirgin biçimde ayrılıyor. İran, daha sahaya adım atmadan, farklı cephelerde yürütülen zorlu bir mücadelenin içinden geçmek zorunda kaldı.

Bir yanda ABD ile süregelen politik gerilim, diğer yanda “düşman” olarak kodlanan bir coğrafyada mücadele etme zorunluluğu… Bu şartlar altında verilen katılım kararı, yalnızca politik bir tercih değil; oyuncular açısından ağır bir zihinsel eşiğin aşılması anlamına geliyor.

Üstelik bu zorluklar sembolik düzeyde kalmayıp doğrudan oyunun akışına etki eden somut sonuçlar da üretiyor. ABD yönetiminin konaklama izni vermemesi üzerine İran Milli Takımı kampını Meksika’nın sınır kenti Tijuana’da kurmak zorunda kaldı. Bu durum, modern futbol organizasyonlarında neredeyse eşi benzeri olmayan bir lojistik tabloyu beraberinde getirdi. Takım her maçtan bir gün önce ABD’ye uçuyor, karşılaşmanın ardından yeniden Meksika’ya dönüyor. Grup aşaması boyunca kat edilen yaklaşık 4.334 kilometrelik mesafe, yalnızca fiziksel bir yük değil; aynı zamanda zihinsel bir aşınma anlamına geliyor.

Bu çerçevede teknik direktör Amir Ghalenoei’nin “turnuvanın en mağdur takımıyız” ifadesi bir abartı değil, yaşanan gerçekliğin yalın bir karşılığı olarak öne çıkıyor. Oyuncuların seyahat koşullarına yönelik şikâyetleri ve Mehdi Taremi’nin “Bizim için her şey felaket gibi” sözleri de bu atmosferi net biçimde tanımlıyor. Nitekim Yeni Zelanda ile 2-2 biten ilk maçın ardından bu söylemler, olası bir erken vedanın psikolojik zeminini de görünür kılıyordu.

Ancak futbol, doğası gereği tüm öngörüleri boşa çıkarabilen bir oyun. Los Angeles’ta Belçika karşısında alınan 0-0’lık beraberlik, yalnızca bir skor değil; daha derin bir kırılmanın işaretiydi. Bu sonuç, bir puandan fazlasını ifade ediyordu: bir zihniyet değişimi, bir karakter dönüşümü.

Artık sahada yalnızca “mağduriyet” üzerinden tanımlanan bir takım yoktu. Koşullara rağmen direnen, oyunu oynamaya ve hatta yönlendirmeye talip bir irade ortaya çıkmıştı.

Alireza Jahanbakhsh’ın “Artık içinde bulunduğumuz koşulları konuşmayı bırakmalıyız” sözleri bu dönüşümün en net ifadesi oldu. İran, savunmaya sıkışan bir yapıdan çıkarak; Belçika gibi güçlü bir rakibi zorlayan, Kevin De Bruyne ve Leandro Trossard gibi yıldızları etkisizleştiren bir oyun karakteri ortaya koydu. VAR’dan dönen gol, Beiranvand’ın kritik kurtarışları ve son bölümdeki baskı, bu takımın beraberliğe razı olmadığını açıkça gösterdi.

Peki bu değişimin kaynağı neydi?

Yanıt büyük ölçüde kültürel ve psikolojik bir refleksle açıklanabilir: zorlukları bir engel değil, bir tetikleyici olarak görebilme becerisi. İranlı oyuncuların da sıkça vurguladığı gibi “zor koşullarda daha iyi performans gösterme” eğilimi burada belirleyici oldu. Tijuana’daki belirsizlik, yoğun seyahat temposu ve eksik antrenman günleri, takımı dağıtan değil; aksine daha sıkı kenetleyen bir etkiye dönüştü.

Bu noktada sporun sosyolojik boyutu da belirginleşiyor. İran Milli Takımı yalnızca sahadaki rakipleriyle değil, kendi toplumunun farklı kesimleriyle kurduğu ilişki üzerinden de bir temsil yükü taşıyor. Farklı ideolojik gruplara hitap eden oyuncular, futbolu birleştirici bir dil olarak kurma çabası içinde. Tribünlerde zaman zaman protesto ile başlayan milli marş anlarının ortak bir coşkuya dönüşmesi de bu çabanın karşılık bulduğunu gösteriyor.

Sonuç olarak İran’ın Dünya Kupası performansı bir kez daha şunu hatırlatıyor: futbol çoğu zaman yalnızca bir oyun değildir. Özellikle olağanüstü koşullar altında, sahadaki duruş; politik, kültürel ve toplumsal dinamiklerin yoğunlaştığı bir yansıma biçimine dönüşebilir.

Burada asıl dikkat çekici olan şey, skor tabelasından ziyade söylem ve zihniyet düzeyinde yaşanan dönüşümdür. Şikâyet eden bir dilin yerini mücadele eden bir anlayışın alması, turnuvanın en anlamlı çıktılarından biri olarak öne çıkıyor.

İran Milli Takımı’nın ortaya koyduğu bu refleks, futbolun hayata ne kadar benzediğini bir kez daha hatırlatıyor. Çünkü bazen zorluklar, yalnızca aşılması gereken engeller değil; bir kimliğin en çıplak ve en güçlü haliyle açığa çıktığı sahnelere dönüşür.

İran milli takımı oyuncularının kendi el yazıları ile soyunma odasına koydukları not ise futbolun ve sporun anlamını bize bir kez daha sorgulatıyor. Aşağıda orijinalini gördüğünüz notta İranlı oyuncular; 

“Binlerce yıl öncesinin kadim Pers’inden bugünün modern İran’ına uzanan çizgide, İran’ın ruhu sarsılmadan, kesintiye uğramadan varlığını sürdürmeye devam ediyor.

#768 #minab

Los Angeles’a gururla geldik, onurla mücadele ettik ve saygınlıkla ayrılıyoruz.Teşekkürler Los Angeles; gösterdiğiniz misafirperverlik için.Ve bu 180 dakika boyunca İran için kalbini, sesini ve ruhunu ortaya koyan tüm İranlılara sonsuz teşekkürler.

Barışın, saygının ve dostluğun tüm uluslar arasında egemen olmasını diliyoruz.”

İranlı oyuncuların soyunma odasında geride bıraktığı bu metin, sporun sınırlarını aşarak kimliğin, aidiyetin ve tarihsel sürekliliğin güçlü bir ifadesine dönüşüyor. Geçmiş ile bugünü aynı hat üzerinde buluştururken, ulusal ruhun yalnızca bir miras değil, canlı ve yaşayan bir bilinç olduğunu hatırlatıyor. Rekabetin sonucu ne olursa olsun, onur, saygınlık ve insanlık değerlerini merkeze alarak oyunun ötesine geçen bir anlam kuruyor. Ev sahibi ülkeye yöneltilen teşekkür ve barış çağrısı ise metni basit bir veda olmaktan çıkarıp evrensel bir insani dile dönüştürüyor.

Geride bırakılan bu satırlar, yalnızca bir ayrılışın değil, bir kimlik beyanının da ifadesi. Kadim Pers’ten modern İran’a uzanan süreklilik duygusu, acının içinden geçen bir vakar dili ve her şeye rağmen “buradayız” diyen sessiz ama güçlü bir ses… Los Angeles’a teşekkür ederken bile barışı, saygıyı ve insanlığı hatırlatan bu cümleler, futbolun çok ötesinde, insanlığın ortak vicdanına seslenen bir anlam taşıyor.

Çünkü bazen bir takımın hikâyesi, kazandığı ya da kaybettiği maçlarla değil, nasıl ayakta kaldığıyla yazılır.

Ve İran Milli Takımı, bu turnuvada bize şunu gösteriyor: Hayat, çoğu zaman sahadaki oyundan daha serttir… ama insan, en çok o sertlikte kendini yeniden kurar.

/././

Yaptıkları, yapabileceklerinin teminatıdır!-Mehmet Y. Yılmaz- 

Günah değil ya bazen Cumhurbaşkanı’nın sözlerini okurken ister istemez gülebiliyorum. Mesela önceki gün “103 yıllık Cumhuriyetin en başarılı kadrosuyuz” dedi. Birkaç habere göz gezdirelim: Cezaevlerinde doluluk oranında rekor kırıldı; yüzde 131,6 seviyesine ulaştı. Türkiye, pestisit kalıntısı en fazla bildirim alan ikinci ülke olmayı başardı. Ayrıca Avrupa genelinde en uzun çalışma saatlerine sahip ülke olurken, genç işsizliğinde ve işçi hakları ihlallerinde Bangladeş ve Nijerya gibi ülkelerle birlikte listeleniyor. Ne diyeyim; durmak yok, yola devam!

Allah ömür verdiği sürece başımızda kalmaya kararlı görünen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmaları çok hoşuma gidiyor.

Hayır, dinlemek değil tabii. Okumak hoşuma gidiyor.

Nutuk atarken konuşmasına hâkim olan vurgular ve genellikle sesini çok yükseltmesi kulağımı tırmalıyor.

Yaşım ilerledi diye değil, eskiden de heavy metal dinleyemezdim mesela.

Cumhurbaşkanı’nın konuşmaları da böyle: Politik “heavy metal” gibi ve direkt kafanıza kafanıza vuruyor.

Onun için okumayı tercih ediyorum.

Bazen komiklik yapmaya gayret etmeden insanı güldüren tiplerle karşılaşırız; komik olmaya çalışmadan gayet “cool” konuşurlar ama söylediklerinde öyle bir tını vardır ki insan istemeden tebessüm eder, kendine hâkim olamayanların kahkaha attığı bile olur.

Kafası aynı frekansta çalışmayanlar “bu adam/kadın niye bu kadar gülüyor” diye merak ederler ama çözemezler.

Bende de böyle oluyor.

Günah değil ya bazen Cumhurbaşkanı’nın sözlerini okurken ister istemez gülebiliyorum ama hakaret amaçlı değil tabii. Sözlerindeki ince mizaha bir tür övgü bile sayılabilir bu tebessümlerim.

Mesela önceki gün “103 yıllık Cumhuriyetin en başarılı kadrosuyuz” dedi.

Bu sözleri okumadan hemen önce ileride yazı filan yazarım diye bir kenara ayırdığım haberleri ayıklıyordum.

Bu günlük yazı yazma işi böyle bir deformasyona yol açıyor; haberleri, haber almak için değil, de ileride yazı konusu olsun gibisinden mi okuyorum acaba, diye düşünmeme yol açıyor.

Mesela Cumhurbaşkanımızın çok beğendiği kadrodan bir rekor haberi var, 22 Haziran 2026 günü yayınlanmış: Cezaevlerinde doluluk oranında rekor kırıldı!

Mahkûm sayısı son 10 yılda iki kat artmış!

2016 yılında 200 bin 727 kişi hapishanedeymiş, 2025 sonu itibariyle 401 bin 519 kişiye ulaşmış.

Hapishanelerin doluluk oranı yüzde 131,6 seviyesine ulaşmış. Yani 10 kişilik yerde 13 kişi yatıyor.

Bu on yılda ne oldu diye gerçekten merak ettim: Türklere karşı kullanılan bir kimyasal gizli savaş silahı mı buna yol açtı? Yoksa uzaydan gelen bir takım kozmik ışınımların sonucu mu bu?

“103 yılın en başarılı kadrosu” bu konudaki başarılarını arttırmak için biraz daha gayret ederse bütün ülke hapiste olacak gibi.

Bir başka haber, 21 Haziran’da yayınlanmış: Türkiye pestisit kalıntısı en fazla bildirim alan ikinci ülke olmayı başardı! 51 gıda ürünü Avrupa sınırlarından döndü.

Bir tek Hindistan’ı geçememişiz. Son 103 yılın en başarılı kadrosunun, “yüzücü” jargonuyla ifade edecek olursam Hindistan’ın “topuk suyunda boğulması” beni üzdü!

Türkiye’nin aldığı 105 bildirimden 51’i sınırdan geri dönmüş, gerisi Avrupa’da imha edilmiş.

Sınırdan çevrilen ürünlerin yarısından fazlası (27) biber. Biberi, domates (9) ve nar (5) takip ediyor. Sınırdan çevrilen diğer ürünler ise limon (4), Asma yaprağı (2), Armut (1), Greyfurt (1), Mandalina (1) ve Şeftali (1). 

27 biber bildiriminden 8’i Formetanate yani son derece zehirli olan bir etken madde kaynaklı ve bu maddenin Türkiye’de biberde kullanılması yasak.

“Yasaklarla mücadele ederek iktidara gelen kadro” sayesinde bu yasak da kırılmış diye mi düşünmemizi istiyorlar acaba?

Bu ürünleri biz iç pazarda kontrolsüz olarak tüketiyoruz. Bu durumda, bu başarı bir başka başarıyı da tetikleyecek; Avrupa’da kanser hastalıklarında lider ülke olacağız Allah korumazsa!

Geçtiğimiz pazar gününden bir başka haber: TÜİK verilerine göre Mart 2026 döneminde resmi işsizlik yüzde 8,1 seviyesinde gerçekleşirken, geniş tanımlı işsizlik yüzde 31,5 oranına ulaştı.

Türkiye, Avrupa genelinde en uzun çalışma saatlerine sahip ülke olurken, genç işsizliğinde ve işçi hakları ihlallerinde Bangladeş ve Nijerya gibi ülkelerle birlikte listeleniyor!

1957 seçimlerinde DP’nin propaganda afişlerinde kullandığı sloganlardan biri de Yaptıklarımız, yapacaklarımızın teminatıdır” şeklindeydi.

Bizim sağ partiler bu sloganı daha sonra da çok kullandılar.

Ne diyeyim; durmak yok, yola devam!

* * *

Bu neyin hazırlığı?

12. Yargı Paketi yasalaşırsa, Yargıtay, ilk derece mahkemelerinin kararlarını “görevsizlik ve yetkisizlik” gerekçesiyle bozamayacak. Bozma gerekçeleri arasında son derece düşük olan bu durum için neden kanun değişiyor? Bu yoksa önümüzdeki seçimler için “küçük bir tedbir paketi” mi?

AKP’nin “yeni yargı paketinde” ilginç bir sürpriz var: Eğer teklif yasalaşırsa, Yargıtay, ilk derece mahkemelerinin kararlarını “görevsizlik ve yetkisizlik” gerekçesiyle bozamayacak.

Daha doğrusu bu tür meseleler Yargıtay’ın önüne gelemeyecek.

Bu karar istinaf mahkemelerine bırakılıyor.

Böylece yargı hızlanacak, adaletin yerini bulması çok ama çok kolaylaşacakmış.

Yargıtay’ın her yıl açıkladığı istatistikler arasında “görevsizlik ve yetkisizlik gerekçesiyle bozma oranı” yok.

Ancak, bunun son derece istisnai bir durum olduğunu açıklanan istatistiklere bakarak çıkartabiliriz.

Bunlara bakınca, Yargıtay’ın bozma kararlarının çok büyük bir kısmının delil eksikliği, hatalı hukuki değerlendirme, savunma hakkının kısıtlanması veya usul kanununun esasa etkili şekilde yanlış uygulanması gibi nedenlerden kaynaklandığını görüyoruz.

Baktığım istatistikleri yanlış değerlendiriyor olabilir miyim diye kuşkuya düştüğüm için internette küçük bir arama yaptım.

Avukat Baran Doğan’ın sitesindeki bilgilere göre bozma kararlarının ezici çoğunluğu ceza davalarında hukuki değerlendirme hatası olarak öne çıkıyor.

Durum böyle olunca da huylanıyorum doğal olarak: Bozma gerekçeleri arasında son derece düşük olan bu durum için neden kanun değişiyor?

Çünkü açıklamalarına göre amaç adaletin işleyişini hızlandırmak!

Bu yoksa önümüzdeki seçimler için “küçük bir tedbir paketi” mi?

“İhtiyaç halinde” seçim kurullarının ya da Yüksek Seçim Kurulu’nun vereceği bir kararın, yetkisiz ve görevsiz mahkemeler marifetiyle yok sayılmasının yolu mu açılmak isteniyor?

Biliyorsunuz önümüzdeki seçimde il ve ilçe seçim kurullarının başkanlığını yürütecek hakimler kıdem ile değil, kura ile belirlenecek.

Bu kanunun nasıl kullanılacağını tahmin etmek için yetkisiz mahkemelerin verdiği butlan kararlarına, il kongresi iptallerine bakmak yeterli.

“Yeni yargı paketi” zaten çok kullanılmayan bir bozma yolunu ortadan kaldırarak yargıyı hızlandırmayı mı amaçlıyor?

Yoksa “keyfimize göre bir hâkim bulur, atı alanın Üsküdar’ı geçmesini sağlarız” diye mi?

/././

AVM’de denetime kalkışınca gözaltına alınmıştı: Kendisini “Alaattin Çakıcı’nın basın danışmanı ve Ak Gençlik Ocakları Genel Başkanı” diye de tanıtmış 

Afyonkarahisar'da kendisini "Cumhur İttifakı Ocakları Genel Başkanı" olarak tanıtıp beraberindeki grupla AVM'de denetim yaptığı belirtilen Ferhat Aydoğan ve 5 kişi gözaltına alındı. Aydoğan'ın daha önce kendisini "Alaattin Çakıcı'nın basın danışmanı" ve "Ak Gençlik Ocakları Genel Başkanı" olarak da tanıttığı, sahte kimlik bastırdığı gerekçesiyle tutuklandığı öğrenildi.

Afyonkarahisar'da bir AVM'de kamu görevlisi gibi hareket ederek iş yerlerini denetlemeye çalıştıkları belirtilen Ferhat Aydoğan ve beraberindeki 5 kişi gözaltına alındı. Kendini "Cumhur İttifakı Ocakları Genel Başkanı" olarak tanıtan Aydoğan ve beraberindekiler hakkında "kamu görevinin usulsüz olarak üstlenilmesi" suçundan soruşturma başlatıldı.

https://www.dailymotion.com/video/xahv122

Yeni Şafak'ın aktardığına göre, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'nın talimatıyla düzenlenen operasyonda gözaltına alınan şüphelilerin suç kayıtları da ortaya çıktı. Buna göre Ferhat Aydoğan'ın 9, Ergin Vançin'in 6, Mustafa Güngör'ün 6, Eyüp Vançin'in 4 ve Yusuf Yılmaz'ın 1 suç kaydı bulunduğu aktarıldı.

Sahte kimlikten AVM denetimine

Adana nüfusuna kayıtlı Ferhat Aydoğan'ın daha önce kendisini "Alaattin Çakıcı'nın basın danışmanı" olarak tanıttığı, ardından "Ak Gençlik Ocakları Genel Başkanı" sıfatını kullandığı belirtildi.

Aydoğan'ın geçmişte İçişleri Bakanlığı'nın adını ve amblemini kullanarak sahte kurum kimlik kartları bastırdığı, bu kartlarla kaymakamlıkları ve bakan yardımcılarını ziyaret ettiği ortaya çıkmıştı. Eski İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya'nın "Gereği yapıldı" açıklamasıyla duyurulan operasyonda gözaltına alınan Aydoğan, çıkarıldığı mahkemece tutuklanmıştı.


15 kez cezaevine girmiş

Aydoğan'ın adli sicilinde "suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, tehdit, hırsızlık, mala zarar verme, nitelikli dolandırıcılık, özel belgede sahtecilik, hakaret ve bilişim sistemine girme" gibi suçlardan kayıt bulunduğu belirtildi. Aydoğan'ın 15 kez cezaevine girdiği de öne sürüldü.

***

T-24



Granada, Garcia Lorca ve doksan yıllık çözülememiş bir cinayet davası - Ayça Atikoğlu / T24-

Granada, Garcia Lorca ve doksan yıllık çözülememiş bir cinayet davası -Ayça Atikoğlu-

1936 yazında, İspanya İç Savaşı’nın patlak vermesiyle şair, milliyetçiler tarafından öldürüldü ancak cesedi hiçbir zaman bulunamadı. Bu yaz yıldönümünde yine çeşit çeşit teoriler ile cinayet masaya yatırıldı.

İspanya’nın bayrağını yükseklerde dalgalandıran Federico Garcia Lorca, öldürülmesinden 90 yıl sonra hâlâ hiperrealist heykeli yapılan, tartışılan ve tartıştıran bir şair olmaya devam ediyor.

İç Savaşın başında milliyetçiler tarafından vurulan Lorca, hâlâ hikâyelerle besleniyor; ölümü karma gibi, döngüsel bir azap diye yazan da var, askerî komplo teorileri üreten de.

Granada tepelerinde kalıntı arama çalışmaları, Zapatero’nun sosyalist hükümeti tarafından Franco rejiminin kurbanları için çıkarılan “Tarihsel Bellek Yasası” kapsamında 2009 yılında başlamış. Sonraki on yıl boyunca buldozerler kepçe daldırıp durmuş ancak toprak ser vermiş, sır vermemiş.

Yani Lorca ile birlikte kurşuna dizilen diğer üç adam, anarşist boğa güreşçileri Juaquin Alcollas, Francisco Galadi ile sakat Cumhuriyetçi öğretmen Dioscoro Galindo’nun da izine rastlanmadı.

Gizli mezar kazıları sonuçsuz kaldıkça alternatif teoriler artmaya başladı. En yaygın teori Federico’nun babasının cesedi bulup isimsiz bir mezara gömdüğü. Peki nereye? Taraftar kitlesine göre değişiyor, bazıları memleketi Fuente Vaqueros’un eski mezarlığını işaret ederken diğerleri yakındaki kasabadaki yıkık şapeli, diğerleri Granada’nın eteklerinde bulunan ve şu anda müze olan Lorcaların yazlık evleri Huerta de San Vincente’nin bahçesini işaret ediyor.

Şairin yeğeni Laura Garcia Lorca şahsında aile bu tür tahminlere sıcak bakmıyor ve hoş karşılamıyor.

Ailenin aramaları onaylamaması şüpheciler için oldukça şüpheli görünüyor, ayrıca suikastın üzerinden 90 yıl, diktatörlüğün sona ermesinden 50 yıl geçmesine rağmen Lorcaların neden sessiz kaldığı anlaşılamıyor.

Aileye göre Federico’nun kalıntıları toplu mezarda yatıyor. Laura Garcia yakın zamanda “Bizim için kalıntılarının savaşın diğer kurbanlarıyla birlikte olması derin anlam taşıyor. O mezarda herkes eşit.” demiş.

Bence çok soylu ve doğru bir yaklaşım, malum şan şöhret, rütbe, para bu dünyaya ait, diğer dünyalarda işe yaramıyor.

Ancak Lorca davası “hayalet kalıntılarla” sınırlı değil, her 10 yılda bir, tutuklanmasının, kısa süreli gözaltına alınmasının gerçek nedenleri ve sorumluları hakkında günlük yayın organlarında, siyasi mercilerde tartışmalar alevleniyor, hatta Meclis’e dilekçe bile verilmiş.

Temmuz 1936’da askerî ayaklanma Lorca ailesiyle birlikte kır evinde tatil yaparken gerçekleşiyor, yakınları şairin çok şaşırdığını anlatmışlar o dönemde. Kısa süre sonra şair milliyetçi çeteler tarafından hedef alınıyor, dövülüyor, tehdit ediliyor, evi aranıyor. Arkadaşları Federico’ya ülkeden kaçmasını öneriyor, hatta bir kaçış planı yapıyorlar ama riskler onu korkutuyor; zaten “aslan yürekli bir adam” olarak tarif edilmiyor.

Lorca şehirde gizlenmeyi tercih ediyor, bir süre sonra da falanjist arkadaşlarının yanına taşınıyor (şimdiki Reina Cristina Oteli). Ancak bu sığınak tuzağa dönüşüyor. Şöhret meraklısı Ramon Ruiz Alonso, bir türlü kendine yer edinemediğinden olsa gerek kin içindedir, aile içi kavgaları da bildiğinden yılan akrabaları ile iş birliği yapar ve Lorca’nın Rosales ailesi tarafından korunduğunu öğrenir.

Sonrası tarihsel metinlerden bildiğimiz gibi gelişir, silahlı kişilerle birlikte elinde bir dilekçe ile onu tutuklamaya gider, dilekçe muhtemelen düzmedir çünkü arşivlerde hiçbir zaman bulunamamış.

Ağustosun 16’sında Federico Garcia Lorca kaldığı evden alınmış ve şu anda Hukuk Fakültesinin bulunduğu sivil hükümet binasına kapatılmış, dışarı bırakıldığında da vurulmuş. Hakkında tam olarak hangi suçlamaların yöneltildiği belirsiz.

Kanunsuzluk olan yerde ayrıntılara yer yoktur, o zaman da öyle olmuş.

Lorca öldürüldüğünde 38 yaşındaydı, Madrid’de yaşıyordu ve ünlüydü, doğduğu Granada ile sorunlu bir ilişkisi vardı, ölümünden bir ay önce verdiği bir söyleşide şöyle demiş:

“Yoksul, alçak, en kötü burjuvazinin iş başında olduğu çorak bir arazi.”

Şimdilerde övünseler de o yıllarda kendisinin de mensup olduğu burjuvazi onu bir hain olarak görüyordu.

1965 tarihli, birkaç ay önce ortaya çıkan (Ben La Republica gazetesinde okudum) bir polis raporunda “Eşcinsel, küstah, nankör, sosyalist, mason” olarak tanımlanmış. Yani ölümünden neredeyse 30 yıl sonra bulunmuş rapor. Ne var ki bu klişeler bir kanıta dayalı değil, mason olduğuna dair bir kayıt olmadığı gibi siyasi bir kaydı da yok. Yayın çevrelerinde ılımlı bir Cumhuriyetçi olarak tanınıyor ve her çevreden dostu olduğu biliniyor. Ama demek ki gerçek bir dostu yokmuş…

Lorca’nın bulunmasını bu kadar kolaylaştıran akrabalarına gelecek olursak, Granada’nın en soylu ailesi olan Lorcalar aile içi kavgalarla boğuşuyorlarmış. Malın var mı derdin var; toprak, mülk ve şeker kamışı meselesi. Bu kavgaların bir kısmı İç Savaş sırasında çözülmüş ama aile içindeki düşmanlık devam etmiş. Milliyetçi ayaklanmaya katılan yakın akrabalarından bazıları şairin öldürülmesinde rol almışlar.

Lorca, bir kırsal drama olan “Bernarda Alba Evi”nde, adını bile değiştirmeden bu akrabalardan birini tasvir ederek, aile bağlarının ne kadar tehlikeli olabileceğini anlatmıştı. Gerçi metin ölümünden sonra yayınlanmış ancak şair Granada’ya son gidişinde çevresine okumuş.

Bunlar sonuçta nesilden nesile aktarılan anlatımlar, rivayet mi, komplocular mı üretiyor bilmiyorum ama kulağa acayip gelmiyor doğrusu.

Son şüpheli

Jandarma da yakın zamanda şüpheliler listesine eklenmiş. 1928 yılında Lorca bir şiirinde jandarmanın vahşetini kınamış. Bu şiirden dolayı yargılanmış ama beraat etmiş.

Bir teori de jandarmanın intikamını kanla almış olabileceği. Bu bağlamda araştırmacılar bir isim de bulmuşlar, Yarbay Simarro. Simarro şairin düşman akrabaları ile tanışıyormuş ve infaz emrini o vermiş deniliyor.

Edebiyata ve tarihe hizmet eden araştırmacılara saygı duymakla birlikte “kemik bulmak” ve “kim” meselesi bana çok da önemli gelmiyor, ne denir; BİR İNSANI ÖLDÜREN MÜHİMMAT DEVLETE ZİMMETLİYSE ONUN KATİLİ DEVLETTİR.

Lorca’nın katilinin devlet olduğu biliniyor, bu yetmez mi…

Ben daha çok ailenin tartışmalardan, her şeyden uzak durmasından etkilendim. Devlet evinizin içine kadar girdiğinde ve en yakınınızı öldürdüğünde yaşadığınız dehşet…

Evimin çok yakınında 12 Eylül’de İstanbul’da Emniyetin 6. Katından atılarak öldürülen bir gencin ailesi oturuyor, çiçekler, yeşillikler içinde bir evde. Anneyi görmedim ama yaşlılığına rağmen inanılmaz dik ve zarif babayı görüyorum. Bazen yol veriyorum, kibarca gülümsüyor, bakışlarımı mahcubiyetle eğiyorum, üzüntüden gözlerinin içine bakamıyorum. Komşu dedikodularından ailenin çok az kişi ile görüştüğünü, içine kapanık yaşadığını duyuyorum.

Vahşet kapınızdan içeri girince böyle oluyor demek.

 Ayça Atikoğlu / T24

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -24 Haziran 2026-


Trump devrinde merkez bankacılığı -Hayri Kozanoğlu- 

Trump gibi otoriter liderlerle merkez bankalarının bağımsızlığının sorgulanması, halkın çıkarları ve talepleri doğrultusunda bu kurumların demokratikleşmesine yönelik değildir. Aksine teknik ve tarafsız bir profil çizmeye çalışan merkez bankalarının iradesinin kendi sınıf çıkarları ve tercihleri doğrultusunda ipotek altına alınmasıdır.


Küreselleşmiş kapitalizm kurgusu içerisinde, özellikle de sermaye akışlarının serbestliği koşullarında, hem merkez bankalarının ulusal ekonomide önemi artar, hem de önde gelen merkez bankalarının stratejileri tek tek bütün ülkelerin ekonomilerini etkiler.

YENİ FED BAŞKANININ İLK TOPLANTISI

Bu varsayımlar altında Trump’ın seçtiği ABD Merkez Bankası (Fed) Başkanı Kevin Warsh’un göreve başlaması merakla beklenen bir gelişmeydi. Bilindiği gibi Trump öteden beri faizlerin yüksekliğinden şikayet ediyor, bunun sorumluluğunu “ahmak” diye yaftaladığı önceki Başkan Jeremy Powell’a yüklüyordu.

Fed’in Warsh başkanlığında gerçekleştirdiği ilk toplantısında politika faizi değiştirilmeyerek %3.50 - %3.75 bandında tutuldu. Trump’ın beklediği faiz indirimi gerçekleşmek şöyle dursun, Fed üyelerinin nokta tahminleri 2026 yılı için bir kademe faiz artışına işaret etti. Çünkü içinde bulunduğumuz yıl için enflasyon tahmini Mart ayında %2,7 iken %3,3’e çekildi. 2026 büyümesi ise %2,4’ten %2,2’ye düşürüldü.

Warsh bu ilk toplantıda oy kullanmayarak karakter koymaya çalıştı. Tüm diğer üyelerin aksine ekonomik görünüm ve faize ilişkin beklentilerini de paylaşmadı ve bu uygulamaya karşı olduğunu beyan etti. Ama sonunda faiz kararına bir etki yapmayı başaramadı.

Nokta tahminler Fed’in beklentilerini ortaya koyarak, piyasadaki belirsizlikleri azaltmaya, piyasaları ileride alınması muhtemel kararlara hazırlamayı amaçlıyordu. Warsh ise bu şeffaflığın gereksiz olduğunu düşünüyor son yıllarda yaygınlaşan ileri doğru yönlendirme pratiğine sıcak bakmıyor. Sanki bu satırlar kaleme alınırken 100 yaşında ölüm haberi gelen Fed’in eski başkanı müphem bir dille konuşan, her ağızını açışı farklı yorumlara neden olan Allan Greenspan’a öykünüyor gibi bir izlenim bırakıyor.

Fed’in çiçeği burnunda Başkanı öncelikli gördüğü beş alanda çalışma grupları kurarak, mevcut politikaları gözden geçireceğini açıkladı. Bu alanlar: Fed’in iletişimi, bilanço politikası, halihazırdaki veri kaynaklarının kullanımı ve güvenilirliği, verimlilik ve enflasyon çerçevesi olarak belirlendi. Bu çalışmalardan nasıl bir merkez bankası tasarımı şekilleneceği ise henüz bilinmiyor. Ancak daha evvel savunduğu bilanço küçültme politikasının, uzun vadeli faizleri yükseltmesi tehlikesi dile getiriliyor..

KÜRESEL FAİZLER YÜKSELİŞTE

İran’a yönelik savaşın yarattığı enflasyonist etki önceki hafta Avrupa Merkez Bankası’nın (AMB) %0,25 faiz artışına gitmesine yol açmıştı. Japonya Merkez Bankası da geçen hafta faizleri %1’e yükselterek, 30 yılı aşkın bir süre sonra paranın maliyetini ilk defa bu psikolojik sınıra taşıdı.

Türkiye’nin önde gelen ihracat pazarı ve turizm gelirlerinin kaynağı AB ülkelerinde 2026 yılı enflasyonu %3 tahmin ediliyor. Böyle yüksek bir oranda en son %10,9’a varan enerji enflasyonu belirleyici rol oynuyor. Bu koşullarda, AMB 2026 için büyüme tahminini de %0,8’e indirmek zorunda kaldı.

DOLAR DİĞER PARALARA KARŞI GÜÇLENDİ

Bu sıkılaşma hamlelerinin çok geçmeden finansal piyasalarda etkileri gözlenmeye başladı. Yüksek faizlere karşı tutumuyla bilinen Warsh’un göreve başlamasına rağmen, dolar faizlerinin düşmek bir yana yükselme olasılığının artması; carry trade adı verilen dolar borçlanıp, başka ülke varlıklarına yatırım yapma alışkanlığını sekteye uğrattı. Bu varlıklardan çıkış, dolara geçiş sonrası Brezilya, Avustralya, Güney Kore, Kanada, Norveç paraları %2 ila %4 arasında değer kaybetti. Dolar endeksi ise güçlenme belirtileri gösterdi.

Şubat ayında onsu 5.400 doları gören altın ise 4.150 dolara kadar geriledi. Çünkü faizi kendine rakip gören altın, daha yüksek dolar faizi beklentileriyle geriliyor.

TL’NİN DEĞER KAYBI SINIRLI KALDI

TL ise son bir hafta ABD dolarına karşı sadece %0.4 değer kaybetti. Türkiye’nin yüksek enflasyonu göz önüne alınırsa bu değişimin sınırlı kalmasının nedeni, bir petrol ve enerji ithalatçısı olan ülkemizin petrolün varilinin 80 doların altına inmesi ve mutlak butlan kararı sonrası çıkan yabancıların geri dönmeye başlaması olmalı.

Ama dolar ve avro faizlerinin yükselme eğilimi yüksek dış borcu bulunan Türkiye ekonomisine haliyle ciddi maliyetler yükleyecek. Sadece 1 yıl içerisinde yenilenecek dış borç miktarı 242 milyar doları buluyor. Ayrıca altın fiyatlarının düşme eğilimi, rezervlerinde yüklü miktarda altın bulunan TCMB’yi de olumsuz etkiliyor. Ocak sonunda 134 milyar dolar olan altın rezervleri 12 Haziran haftasında 99 milyar dolara kadar indi. Gerçek kişilerin altın mevduatı da son iki haftada 6,6 milyar dolar düşüşle 83,3 milyar dolara geriledi. Yastık altındaki altınlarla birlikte altın mevduatlarındaki değer kaybının olumsuz yönde seyreden refah etkisiyle, talebi, dolayısıyla da ekonomik büyümeyi yavaşlattığı biliniyor.

YARIM YÜZYILLIK BAĞIMSIZ MERKEZ BANKACILIĞI

Son gelişmelerin ötesine geçip, yaygın ifadeyle büyük resme yoğunlaşırsak, neredeyse 50 yıldır, “merkez bankaları bağımsızlığı” neoliberalizmin kutsal kavramlarından biri kabul edildi. Bu politikacıların, çıkar gruplarının müdahalesinden etkilenmeden, faiz oranlarını enflasyonu kontrol altında tutmak için belirlemek anlamına geliyordu. Bu yaklaşım merkez bankasını hazineyi fonlamaktan, yaygın ifadeyle karşılıksız para basmaktan da menediyordu.

Martijn Konings’e göre, 90’ların ortalarından 2007-2008’deki Küresel Finansal Kriz’e kadar merkez bankası bağımlılığı sorgulanmadı. “Maestro” lakabıyla onurlandırılan Fed Başkanı Alan Greenspan faiz oranlarını ayarlayarak enflasyonu kontrol etmeyi ve büyümeyi rayında tutmayı başardı. Borsalarda bir düşüş gözlendiğinde, faizleri indirip, likiditeyi bollaştırarak gemiyi yüzdürdü.

2007-2008 krizinde merkez bankaları büyük banka kurtarma operasyonlarına girmek zorunda kaldı. Bu dönemden sonra sadece faizleri sıfıra indirmekle kalmayıp, “miktarsal genişleme” adı altında büyük varlık alım operasyonlarına da giriştiler. Böylelikle varlık fiyatlarını suni biçimde yukarı çektiler. Toplumdaki eşitsizlikler bu hamlelerle iyice derinleşti. Çünkü başta borsalar, finansal varlık fiyatları sıçrama gösterirken, ekonomik büyüme ve istihdamda kalıcı bir iyileşme sağlanamadı.

Tam düşük faiz politikasının sonuna gelindiği düşünülür, ileride bir ekonomik durgunluk halinde merkez bankalarının manevra alanı genişletilip, varlık alım programları geri çekilirken Covid pandemisi baş gösterdi. Sil baştan faizler iyice düşürüldü. Bir kez daha finansal varlık fiyatları şişerken, enflasyon da tekrar başını çıkardı. Enflasyonun nedenini tedarik zinciri aksamaları ve Ukrayna savaşının yol açtığı enerji şokuna bağlamak yerine fiyat artışlarından ücretler ve aşırı talep sorumlu tutuldu, fiyat kontrolleri uygulanması ise düşünülmedi bile…

Yine tek çare olarak görülen faiz artışlarına baş vurulunca, bunun büyüme ve istihdamı frenleyici etkisi ABD’de Trump’a, diğer ülkelerde de aşırı sağa demagoji yapma, bu durumdan hoşnutsuz kitlelerin aklını çelme fırsatı verdi. (Yukarıdaki kurgu, Martijn Koning, The Era of Central Bank Independence is Coming to an End, Socialist Project, 16 Haziran 2026 makalesinden özetlenmiştir.)

İçinde bulunduğumuz dönemde özellikle Trump gibi otoriter liderlerce merkez bankalarının bağımsızlığının sorgulanması, halkın çıkarları ve talepleri doğrultusunda bu kurumların demokratikleşmesine yönelik değildir. Aksine teknik ve tarafsız bir profil çizmeye çalışan merkez bankalarının iradesinin kendi sınıf çıkarları ve tercihleri doğrultusunda ipotek altına alınmasıdır. Yani solcuların, emekçilerin doğrudan taraf olmadığı bir çekişme söz konusudur.

/././

Kolombiya’dan kıtaya neofaşist kuşatma -Özge Güneş- 

Aşırı sağcı De La Espirella’nın zaferini ilan ettiği Kolombiya’nın da sağa kayması, sadece kendi iç dinamikleri değil, Latin Amerika için de hayati bir kırılma. Ülke, ABD’nin “arka bahçe” stratejisinde kritik bir üs haline gelmenin kıyısındayken kıta halkları egemenlik ve neofaşist kuşatma arasında bir kavgaya sürükleniyor.


Kolombiya tarihinin en kritik siyasi süreçlerinden birini geride bıraktı. Ülkenin geleceğini belirleyecek olan ikinci tur başkanlık seçimleri tamamlandı ve açıklanan ilk sonuçlara göre, aşırı sağcı aday Abelardo de la Espriella, mevcut iktidarın desteklediği sol aday Iván Cepeda’yı mağlup etti. Yüzde 63.5 gibi tarihi bir katılım oranıyla gerçekleşen seçimin verilerine göre De la Espriella oyların yüzde 49.66’sını alırken, Cepeda yüzde 48.70 civarında kaldı.

Öte yandan ilk sonuçların açıklanmasıyla birlikte Kolombiya hızla derin bir siyasi belirsizlik sarmalına girdi. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro, seçim sürecine ve ortaya çıkan tabloya yönelik soru işaretlerini gecikmeden dile getirdi. Petro ve destekçileri, oy sayım işlemleri tüm şeffaflığıyla tamamlanıp detaylı incelemeler yapılmadan sonuçları meşru kabul etmeyeceklerinin sinyallerini veriyor. Oylarını üç milyondan fazla artırmayı başaran Cepeda ise 33 bin sandığa itiraz ettiklerini duyurdu. Bu sırada ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, De la Espriella'yı zaferi için tebrik ederek bir tür “atı alan Üsküdar’ı geçti” havası yaratmış durumda.

Seçimler, Kolombiya’nın kendi iç dinamiklerinde derin bir kırılmayı temsil ederken, ülke halkı artık sandıktan çıkan sonucun meşruiyeti ile sokağa taşan belirsizlik arasında sıkışmış vaziyette. Diğer yandan seçimler yalnızca Kolombiya'nın kendi iç dinamiklerini değil, Batı Yarımküre olarak tarif edilen Latin Amerika coğrafyasının tamamı için de hayati bir dönüm noktası niteliğinde.

YENİ MONROE DOKTRİNİ VE HEDEFTEKİ KÜBA

Kolombiya’daki bu kırılma, yalnızca ülkenin kendi sınırları içinde kalmayacak tüm Latin Amerika ve Karayipler coğrafyasını derinden sarsacak bir potansiyel taşıyor. Son birkaç yılda Arjantin, Şili, Ekvador, El Salvador ve Honduras sağa kaydı. Bolivya ve Peru da aynı yörüngede, Brezilya seçimi ise yıl sonunda. Petro yönetimi bu direncin son kalelerindendi. Kolombiya'da yönetimin el değiştirmesi o direncin de kırılması anlamına geliyor. Gustavo Petro döneminde Kolombiya, bölge ülkeleriyle dayanışmayı esas alan, dış müdahaleleri reddeden bir dış politika izlemişti. Ancak De la Espriella’nın olası başkanlığı, ülkeyi anında ABD’nin arka bahçe hezeyanlarının ve 21. yüzyıla uyarlanmış yeni bir Monroe Doktrini'nin koçbaşına dönüştürecektir.

Bilindiği üzere Trump yönetiminin bu neo-sömürgeci projesinin asıl amacı, bölgedeki bağımsız ve ilerici hükümetleri izole ederek boğmak. Bu tablonun gölgesi en ağır Venezuela ve Küba'ya düşüyor. 3 Ocak 2026'da ABD askeri bir baskınla Maduro'yu kaçırıp narkoterörizm suçlamasıyla New York'a götürmüş ve yardımcısı Delcy Rodríguez, ABD onayıyla geçici başkanlığa getirilmişti. Trump, Maduro sonrası Küba hükümetinin de devrileceğini ima etmişti. Kolombiya'nın da sağa kayması bu açıdan elzem. ABD aylardır Küba’ya yönelik petrol ablukası ve müdahale tehditlerinden oluşan bir baskı kampanyası yürütüyor.

Espriella'nın anlamı tam burada belirginleşiyor. Olası bir Espriella iktidarında Kolombiya, Küba'ya yönelik her türlü düşmanca politikasını, insanlık dışı ablukasını ve hatta olası doğrudan müdahalelerini gözü kapalı destekleyecek bir Amerikan garnizonu işlevi göreceği öngörülüyor. Küba'yı yıllarca Kolombiya barış görüşmelerine (ELN/FARC) ev sahipliğiyle tanıyan, Petro'nun dost tuttuğu bir yönetim yerine, ABD’nin bölgesel baskısını destekleyecek bir lider gelirse tek teselli, uzmanların hatırlattığı fark "Küba'da bir Delcy yok". Yani iş birliğine hazır bir Küba olmayacak ki bu da rejim değişikliğini Venezuela'dakinden çok daha zor kılıyor.

Bu bölgesel tehdit elbette Küba ile de sınırlı kalmayacak. Espriella yönetimi, ABD ordusunun Karayipler ve Doğu Pasifik'teki militarist operasyonlarına topraklarını açabileceği sinyalini veriyor. Kısacası De la Espriella'nın yönetime geçmesiyle Kolombiya’nın bir gecede ABD emperyalizminin kıtadaki agresif bir vekiline dönüşmesi beklenmektedir.

YERALTI ZENGİNLİKLERİ

Kolombiya seçimlerinin ardındaki kavga, yalnızca ideolojik bir kutuplaşmadan ya da güvenlik doktrinlerinden ibaret değil. Trump doktrini Kolombiya'ya üç mercekten bakıyor: göç, yasadışı ekonomiler ve kritik mineraller. Bu sonuncusu çoğu zaman gözden kaçsa da denklemin belki en stratejik parçası. Çünkü küresel arzın büyük kısmını elinde tutan Çin, nadir toprak elementlerinde bir avantaja sahip. ABD da bu bağımlılığı kırmak istiyor ve Trump yönetimi kritik mineralleri yeniden bir "ulusal güvenlik önceliği" olarak çerçeveliyor. Latin Amerika tam bu yüzden hayati. Latin Amerika petrolün yanı sıra altın, lityum, bakır ve en önemlisi 21. yüzyılın küresel teknolojik rekabetinin temelini oluşturan nadir toprak elementleri ve kritik mineraller açısından muazzam bir jeolojik potansiyele sahip.

Gustavo Petro hükümeti, ülkenin doğal kaynaklarını çokuluslu şirketlerin vahşi madencilik yağmasından korumaya çalışan çevreci bir vizyon ortaya koymuştu. Dahası, Washington'ı en çok çıldırtan jeopolitik hamleyi yaparak Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne katılmıştı. Şüphesiz ki bu durum, ABD’nin bölgedeki sömürgeci tekelini kırmayı hedefliyordu. Şimdi de Trump yönetimi ve çokuluslu şirketler, kaybettikleri bu imtiyazları De la Espriella’nın iktidarı aracılığıyla geri almayı planlıyor.

İşin diğer yanında, bu haritanın çatışma haritasıyla çakışması göze çarpıyor. Venezuela-Kolombiya sınır kuşağındaki nadir toprak yatakları, büyük ölçüde Kolombiyalı silahlı grupların kontrolündeki bölgelerde. Yani Trump doktrininin güvenlik ve mineral ayakları aslında bu noktada birlikte çalışıyor. Espriella yönetimi, Washington'ın yalnızca Kolombiya'nın değil, komşu ülkelerin stratejik minerallerine yönelik operasyonlarının da lojistik üssü olabilecektir. ABD açısından müttefik bir Kolombiya, hem kritik mineral erişimi hem Çin'i bölgeden dışlama, hem de Venezuela'nın minerallerine yakın bir dayanak noktası demek.

Kuralsızlığı kural haline getiren Trump'ın bu hat üzerindeki en büyük silahı ise ekonomi. Bölgedeki sağcı adaylara sunduğu açık destekle sandık süreçlerini birer müdahale sahasına çevirmekten çekinmiyor. Petro gibi bu tehlikenin farkında olan Meksika da ülkenin içişlerine yönelik ABD kaynaklı bu tür 'sandık müdahalelerini' ve diplomatik baskıları suç sayan, ulusal egemenliği bir kalkan gibi yükselten yasal düzenlemeler gündemde. Kolombiya’daki seçim sonuçlarına yönelik şüphelerin ve itirazların temelinde de aslında bu egemenlik kavgası yatıyor.

KITAYA DAYATILAN NEOFAŞİST YÖNETİM ŞABLONU

Kolombiya seçimlerinin ortaya çıkardığı tablo, salt bir iktidar değişiminin ötesinde, siyasetin yapısal bir dönüşümden geçtiğini gösteriyor. Bu sürecin en belirgin özelliği, merkez siyasetin tamamen erimesi. Geleneksel merkez sağ ve merkez sol, halkın derinleşen güvenlik kaygılarına, yoksulluğa ve gündelik krizlere anlamlı yanıtlar veremedikleri için çöktü. Korku ve öfkeyi ustaca manipüle eden aşırı sağ, ABD merkezli dezenformasyon ağlarının da yardımıyla yükseliyor ve merkezin bıraktığı boşluğu şiddet vaatleriyle dolduruyor. Bu anlamda yeni sağ dalganın ayırt edici özelliği, güvenlikçi politikalar ile neoliberal yıkım ajandasını birbirinden ayrılmaz biçimde sunması.

Bu şablonun somut sonuçlarını kıta genelinde; Arjantin’de, Bolivya’da, Şili’de görmeye başladık. Keza bu dalganın yarattığı toplumsal huzursuzluğun tırmandığını da görüyoruz.  Bu bağlamda, De la Espriella için sıklıkla yapılan "El Salvador'un Bukele'si" veya "Arjantin'in Milei'si" benzetmeleri, sadece popülist bir tarzın kopyalanmasından ibaret değil. Kıtaya dayatılan yeni bir neo-faşist yönetim şablonunu da yansıtıyor. Bu şablon gerçekte sosyal adaletin, müzakerenin ve eşitliğin yerine, mega hapishaneler ve "demir yumruk" fantezileriyle bezenmiş bir cezalandırıcı popülizm öneriyor. Ekonomide devletin sosyal işlevlerinin Milei tarzı bir şok doktriniyle yok edilip, tüm kaynakların çokuluslu şirketlere ve yerel oligarklara devrini istiyor.

Sonuç olarak, bu seçimlerin nihai faturası Kolombiya sınırlarını aşacak bir potansiyele sahip. Bu süreç, ABD'nin bölgedeki neo-sömürgeci restorasyonunun en büyük sıçrama tahtası işlevi görecektir. Eğer önümüzdeki günlerde sayım itirazları sonuç vermez ve Trump destekli bu aşırı sağcı blok iktidar koltuğuna resmen oturursa, Latin Amerika, sömürgeciliğe ve ABD hegemonyasına karşı verdiği onurlu bağımsızlık savaşında en stratejik kalelerinden birini daha kaybetmiş olacak.

BUKELE-MILEI-TRUMP

Medya bu seçimi 'iki aşırı ucun çarpışması' olarak sunsa da, karşımızda eşitsizliklerin mağduru bir insan hakları savunucusu ile çocukken kedilere çatapat bağlayıp patlamalarını izlemekten zevk aldığını itiraf eden sosyopat bir milyoner var.

"Kaplan" lakabıyla ve Bolsonaro misali milli formayla miting yapan, geçmişte acımasız paramiliterleri savunmuş neo-faşist milyoner Abelardo de la Espriella; toksik erkeklik şovları yapan hastalıklı bir figür. Ana akım medyanın bu karanlık karakteri meşru bir siyasetçiyle aynı kefeye koyması, faşizmin en büyük meşrulaştırma aracıdır.

Telegram’dan kiralık suikastçı -Ayça Söylemez- 

Kendisine sosyal medyadan ulaşan kişilere inanıp silahlı saldırı düzenleyen çocuk, şimdi cezaevinde. İfadesinde neden eline silah aldığını, karşılığında kendisine ne vadedildiğini, saldırıyı nasıl düzenlediklerini anlattı.

Saldırı, 13 Haziran’da, Sarıyer Ayazağa’daki bir AVM’de gerçekleşti. AVM’nin kafesinde oturan, İran asıllı galerici, 35 yaşındaki Barış A. yanına yaklaşan bir kişinin silahlı saldırısı sonucu bacağından yaralandı. Saldırgan önce Barış A.’nın yanına yaklaşıp “Dövmen çok güzel abi” deyip uzaklaşmış, hemen sonra da tekrar yanına gidip bacağına ateş etmişti.

Silahlı saldırganlar olay yerinden kaçtı ancak bu kaçış uzun sürmedi. Aynı gün yakalanan şüphelinin 16 yaşında olduğu anlaşıldı. Üzerinde saldırıda kullandığı silah ve çok sayıda mermi de bulundu. Önce Emniyete, sonra adliyeye götürüldü, son durağı cezaevi oldu.

200 BİNLİK TEKLİF

16 yaşındaki çocuk tetikçi E.T., Emniyet sorgusunda suikast talimatını aldığı kişilerle, mesajlaşma uygulaması Telegram’dan tanıştığını anlattı: “Telegram'da yer alan 'infaz grubu' isimli bir kanala katıldım. Burada kendisini tanıtmayan kişiler benimle yurt dışı numaraları üzerinden iletişime geçti. İstanbul'da birini vurmam karşılığında bana tam 200 bin lira teklif ettiler. Paraya ihtiyacım olduğu için kabul ettim.”

İfadesine göre, Barış A.’yı takip ve yer belirleme işi çetenin başka üyelerindeydi. Bu takibin sonucunda elde ettikleri bilgileri, saldıracakları kişinin fotoğraflarını, aracının plakasını ve anlık konumumu Telegram üzerinden E.T.’ye gönderdiler.

Saldırının ardından kendisini AVM yakınlarında bir korsan taksinin bekleyeceğini söyleyen E.T., “Taksiye binecektim ve vaat edilen 200 bin lirayı bana elden teslim edeceklerdi ama polisler izin vermedi” dedi.

Kısa ama bilindik bir hikaye: Paraya ihtiyacı olan bir çocuk için önemli bir meblağ teklif ediliyor ancak o para hiçbir zaman o çocuğun eline geçmiyor. Çocuklar bu saldırılarda yüzde 90 oranında işledikleri suçun hemen ertesine yakalanıyorlar, yakalanmasalar bile vadedilen paraya ulaşmaları mümkün olmuyor.

KÜÇÜK CASPERLAR

Casperlar çetesiyle ilgili, 18 yaşından küçüklerin zanlı olduğu iddianamede savcılık, bu süreci şöyle anlatmıştı:

“İsmail Atız tarafından kurulan ve yönetilen Casperlar isimli suç örgütünün, gerçekleştirilen çoğu eylemde özellikle motosiklet kullanmayı bilen genellikle 18 yaşından küçüklerin ağırlıkta olduğu 15-25 yaş grubunda bulunan çocuklar ve gençleri kullandığı;

Eylemlerde ön planda bulunan bu çocukların birçoğunun ekonomik koşulları yetersiz mahallerde yaşayan çocuklar olduğu;

Bahsi geçen eylemlerde kendilerine verilen talimatları yerine getiren çocuklara gerçekleştirilen eylem karşılığında 10 bin ile 50 bin TL arasında para verileceği yönünde vaatlerde bulunulduğu;

Çoğu örgüt mensubuna bu paradan kısmi olan 4-5 bini başkaca örgüt mensubu ya da üçüncü şahısların banka hesapları üzerinden para transferleri yaptıkları, ancak birçok eyleme konu ifadeleri alınan suça sürüklenen çocukların ifadelerinden de anlaşılacağı üzere vaat edilen paranın örgüt lider ve yöneticilerince verilmediği;

Eylemi gerçekleştiren motosikleti süren (öncü), ateş eden (artçı) örgüt mensuplarının ya paralarını alamadığı ya da eylem sonrasında yakalandıkları birçok soruşturma içeriğinden anlaşılmıştır.”

Velhasıl, bu çocuklara hayatlarının hiçbir alanında verilen sözler tutulmuyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -24 Haziran 2026-

Yeni yargı paketi: Dağ fare mi doğuruyor?-Ali  D. Ulusoy- Kanunda sınırlı olarak sayılmış davalar dışında kalan tüm istinaf kararları için t...