soL "Köşebaşı + Gündem" -31 Temmuz 2026-

Yakınlarında çok ‘Cem’ var: Cem Küçük gözaltısı bize ne anlatıyor? 

Şimdi kullanım değeri azalan ve Erdoğan sonrasına yönelik adım atmaya, plan kurmaya, rol kapmaya çalışan bu isimlerin tamamı operasyonlara konu oluyor. Murat Ongun'un sözlerini hatırlayalım, operasyonların devam edeceğini de öngörerek: "Üstelik Cem tek değil. Yakınlarınızda çok Cem var.”


Nedim Şener ile Fuat Uğur'un, Ekrem İmamoğlu'nun diplomasını sürekli olarak gündeme getirerek iptal ettirdiğini söylüyordu Cem Küçük, kendi rolünü de, "Ben de MASAK raporları ve İBB dosyasının kamuoyu tarafından bilinmesinde görevim vardı" sözleriyle açıklıyordu.

AKP’nin İBB operasyonları sürecinde medyada görevlendirdiği isimler olduğu yönünde okunan bu sözlere rağmen Cem Küçük, özellikle CHP operasyonlarında AKP’nin “muhalif” isimlerinden biriydi.

CHP’ye yönelik operasyonların AKP’ye yaramadığı tezini savunan, bu açıdan bu konuda partideki “muhalif” kanatta sayılanlardan biriydi.

Peki, neden?

Gelin Küçük’ün gözaltına alınmasına giden sürecin satır başlarına birlikte bakalım.

AKP içi kavga ve Erdoğan sonrası

CHP’li ya da muhalif medya mensuplarının AK Partili sanılan müteahhitlerle görüşmeleri biliniyor. Muhalif bazı haber sunucularının bazı AK Partililerle yakınlığı biliniyor. AK Partili bazı gazetecilerin İmamoğlu ve ekibiyle perde arkasından görüşmeleri biliniyor. Bazı bürokratların Erdoğan sonrasına hazırlandığı biliniyor. İBB yolsuzluk, rüşvet ve terör dosyasını üç dört gazeteci ve birkaç medya kuruluşu götürüyor. AK Parti içindeki sessizliği anlamak mümkün değil! Kimse ağzını açmıyor. Bu kadar net delil var, buna rağmen çoğunluk kafasını kuma gömüyor! Bunların kim olduğunu da bence Sayın Erdoğan biliyor…

Bu sözleri söyleyen kişi Cem Küçük’tü.

Sonra bu "kritik" yazıyı şöyle bitiriyordu: İBB soruşturması bitiminde bakarsanız Erdoğan sayesinde bir yerlere gelip Erdoğan sonrasına hazırlık yapanlar da tasfiye olur. Erdoğan acele etmez, yavaş yavaş kendisine ihanet ettiğinden emin olduğu herkesi tasfiye eder…

Aslında kendi öyküsünü yazmış oldu Küçük.

AKP’de Erdoğan sonrasına yönelik hazırlıklarda sözünü ettiği pozisyonu alan isimlerden biri olduğu sürekli olarak kulislerde konuşuldu.

Ancak bunlar sadece konuşulmakla da kalmadı, bir noktada “yok artık” deyip Cem Küçük’ün kendileriyle olan bağını ifşa edecekti İBB davasında tutuklu olan Murat OngunGeçen yıl bu zamanlar… Asgari ücrete yapılan küçük zam, büyük tepki toplamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan çok sert eleştiriliyordu. Aynı akşam evdeyim. Telefonuma Whatsapp’tan bir mesaj geldi. Yazan Cem Küçük. Diyor ki; 'Murat, asgari ücret işinde büyük yanlış yaptılar. Hükümete GOL ATMAK için büyük fırsat. Ekrem Bey (İmamoğlu) fırsatı kaçırmasın, bir tweet atsın büyük PUAN TOPLAR.' Goller, puanlar, Cem Küçükler… Şaşırdım. Bu anıyı neden anlattım? Hükümet asgari ücret artışında elini bol tutmalı. En yakınındakiler bile bu konuda hassas. Belki Cem gibi tepkilerini farklı metodlarla gösteriyorlar ama hassaslar. Üstelik Cem tek değil. Yakınlarınızda çok Cem var.

Evet, Küçük’ün İmamoğlu bağını, Erdoğan sonrasına hazırlığını ifşa eden, yukarıda yazdığı satırları da her anlamıyla doğrulayan bir ifşaydı bu.

Küçük, tam da bu nedenle, sadece kendi çıkarını düşündüğü için son dönemde CHP operasyonlarındaki her gelişmede iktidarın “yanlış adım atığını” savunan konuşmalar yaptı.

Mutlak butlan çıkmaması gerektiğini düşünüyorum. Ama çıksa bile Kemal Bey’in gelip devam etmesi durumunda işinin zor olduğunu düşünüyorum. Kemal Bey'in olduğu hiçbir yer CHP tabanından destek görmez. Özgür Özel ve İmamoğlu bir parti kurarsa, onların (CHP’nin) yüzde 7 barajını aşamayacağını, yeni kurulacak partinin daha çok oy alacağını düşünüyorum” diyordu örneğin karar öncesi.

Son çıkışı ise Yeni Parti’nin güçleneceği tezine karşı çıkanlaraydı: “Hey gidi hey, bazıları vekillerin çoğu CHP’de kalır diyorlardı. Ben de çoğunluk yeni partiye geçer, Özgür Özel’le hareket eder diyordum. Ne günlerdi! Daha iki ay öncesi.”

Sonrasında TGRT’den kovuldu.

Tamar Tanrıyar tartışması bize ne anlatıyordu?

Küçük’ün buraya doğru ilerlediğini görmek aslında çok da zor değildi.

Daha bir ay önce ülke gündeminde fazlasıyla yer tutan Tamar Tanrıyar tartışmasını hatırlayalım.

Küçük, kendisiyle ilgili açıklamalar yapan Tanrıyar’a “Seni bana kimin saldırttığını çok iyi biliyorum. Sırf 'mutlak butlana' itirazlarım var diye seni tetikçi olarak kullanıyorlar. Sen git sahibin gelsin. Küçük bir çete olduğunuzu tüm Türkiye biliyor. Suriye hatlarını kullanıp sana, Tamar’a ve diğerlerini arayan çete başını da çok kötü günler bekliyor. Hodri Meydan” diye sesleniyordu.

Tüm bu tartışmada Tanrıyar’ın ne dediğini de yeniden kayıtlara geçelim: "Cem Küçük, Özgür Özel’i savunmaya devam ederse onu da deşifre ederim, arşivim sağlam.”

Belli ki AKP şimdi Tanrıyar’a da ulaşan bu arşivi kullanmaya karar verdi.

Küçük, Tanrıyar'a ilişkin imalarının kaynağını açıklayacak mı, işte orası belli değil.

AKP’nin medya ağını ve nasıl işlediğini de ifşa etmişti

Haberin başında AKP iktidarının medyayı siyasi operasyonlarda nasıl kullandığını Cem Küçük’ün itiraf ettiğini hatırlatmıştık.

Küçük bu konuda sadece diploma ve MASAK gündemiyle sınırlı olmayan bir kepazeliği de itiraf etmişti: Bak Ahmet Hakan'ı ben okuyorum, herkesin okuduğu gibi. Onun belli konulardaki yazıları birileriyle istişareyle oluyor. Bak 5 tane konu yazıyor, biri mutlaka o gün atıyorum bazen bir şey yazıyor, belli ki o işte Bilal Bey'le bir istişare olmuş. Bence Cumhurbaşkanı bir dönem, ‘Bu tartışılsın’ tamam mı, veriyordu bunu Abdülkadir Selvi'ye söylüyorlardı, yazıyordu. Hiçbir dediği çıkmıyordu. Abdülkadir abi iyi bir gazetecidir severim ama 50 kere yazdı, kabinede bir kere… Benim hukukum var, ben Abdülkadir abinin arkadaşıyım, hiç şeyimiz yok. Ama ona da söyledim bunu. Bazen yazıyor ‘Kabine değişecek’. Biz de tartışıyoruz. Ya meğer böyle isteniyormuş!

Küçük’ün ipinin çekilmesine neden şeylerden biri de bu itiraflardı. 

Akın Gürlek'in rolü: Beş ay önce 'Cem Küçük’ü yıkan haber' demiştik

Ve gelelim sona, Akın Gürlek’e.

Tarih 12 Şubat 2026. 

O gün soL’da şu başlıkta bir habere yer vermiştik: “Cem Küçük’ü ve 'bazı' AKP'lileri yıkan haber: Akın Gürlek'in yanına aldığı Furkan Torlak’ı nereden hatırlıyoruz…”

Mehmet Akif Ersoy operasyonu Can Holding operasyonuyla birlikte aslında ucu AKP içi hesaplaşmaya da uzanan en çarpıcı adımlardan biriydi.

Söz konusu operasyon kapsamında ismi Mehmet Akif Ersoy ile birlikte geçenlerden biri olan Furkan Torlak, bu süreçten sıyrılacak ve Akın Gürlek Adalet Bakanı olduğunda onun basın müşaviri olacaktı.

Peki, bunun Küçük ile ilgisi ne?

Özel hayatı beni ilgilendirmiyor. Uyuşturucu testinden Furkan Torlak’ın da geçmesi lazım. Bize yaptığın kötülükler hadi neyse. Meseleyi kişiselleştirmek istemiyorum. Ankara’da oturduğun ev 40 milyon lira, bindiğin araba 10 milyon lira. Menekşe İnşaat üzerinden neler çevirdiğini biliyoruz. Detayı hepsi bizde belgeleriyle de mevcut. Yani neler yaptığın, arsaları kapattığın ve benzeri biliniyor. Yani bakanlar hakkında bile 'şunların hakkında raporlar hazırlandı' diyor, 'böyle istedi Cumhurbaşkanı' diyor, o isimler hakkında rapor hazırlatılıyor, bakanlar bile korkutulmaya çalışıyor.

Yani Küçük, Torlak’ın operasyon ve fişleme tetikçilerinden biri olduğunu söylüyor, "onların devri sonlandı" diye düşünerek üstüne üstüne gidiyordu.

Ancak düşündüğü gibi olmadı, Torlak, Gürlek’in yanında görev aldı.

Bu nedenle Cem Küçük’ü yıkan haber demiştik, o yıkılma dün resmen hayata geçmiş oldu.

Neden önemli?

Mehmet Akif Ersoy ve Rasim Ozan Kütahyalı uzun süre AKP'nin en yakınında yer alan isimlerdendi.

Birisi "fuhuş" ve "uyuşturucu" diğeri ise "yasadışı bahis" iddialarıyla tutuklandı. Yani AKP, bir dönem kendisini övmekle meşgul olan ve kazandığı her şeyi AKP'ye borçlu olan isimlerin itibarını yerle bir edecek operasyonlara imza attı.

Şimdi de İBB dosyasındaki isimler lehine tweet atmak için para istediği, santaj yaptığı haberleriyle Cem Küçük gözaltına alındı.

Adı geçen isimlerin tamamının kirli olduğu, siyasi operasyonlarda rol aldıkları, muhaliflere yönelik linçlerde en ön safta yer tuttukları bilinen isimler. Özellikle Kütahyalı ve Küçük.

Şimdi kullanım değeri azalan ve Erdoğan sonrasına yönelik adım atmaya, plan kurmaya, rol kapmaya çalışan bu isimlerin tamamı operasyonlara konu oluyor.

Murat Ongun'un sözlerini hatırlatarak bitirelim, operasyonların devam edeceğini de öngörerek:

"Üstelik Cem tek değil. Yakınlarınızda çok Cem var.”

***

Baskı ve gaz alıcılıkla yola devam mı?-Ali Rıza Aydın- 

Halkı kin ve düşmanlığa tahrikin aranacağı yer sömürüsüz ve sınıfsız toplumu, bağımsızlığı, laikliği, eşitliği, özgürlüğü, adaleti savunma siyaseti olamaz. Bu siyasetin baskıcı ve gaz alıcı yollarla susturulmasına boyun eğilemez. Emekçilerin yeri sömürücü düzene karşı ilkeli, kararlı, örgütlü savaşımdır.

Burjuvazinin kandırmacalarla, yanılsamalarla, baskılarla süren ilişkiler ağı gereksinmelerine ve çıkarlarına göre zamansal farklılıklar göstererek hemen her konuda sürer. Egemen sermaye sınıfının ve iktidarlarının işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki baskısını ve sömürüyü gizleyen, soyut hak ve özgürlükleri, hukuku ve siyaseti, sosyal devlet ve demokrasiyi kılıf yapan bir ilişki ağıdır kurulan. Boyun eğmeyen, sözünü ve tavrını sakınmayan varsa gelsin baskı… 

Öyle bir düzen bağımlılığı kurulur ki hukuk devleti, bağımsız yargı, seçim ve bunlar gibi birçok kurumsallık ve kuralsallık iyi işlerse iyi gidecektir her şey. Kime iyi gideceği, kimin nasıl sömürüleceği sorgulanmaz; zenginlik ve yoksulluk, eşitsizlik ve adaletsizlik kanıksatılır, sömürü sorgulanmaz. Yargı adalet dağıtırsa her şeyin yolunda gideceği söylenir de adaletli kararlara neden uyulmadığı, adaletsiz kararların kimlere neden verildiği, dahası yargının dayanağı olan anayasa ve hukukun söz ve özündeki eşitsizlikler sorgulanmaz. 

Yeni denilenlerin aslında düzen içi yinelemenin, hizaya getirmenin, mülkiyet paylaşım planlarının, meşrulaştırmanın başka renklere bürünmüş maske ya da tabelaları olduğu, aynı zamanda bireysel ve toplumsal heyecan yaratarak gaz alıcılık rolünü üstlendiği tartışılmaz. Anayasa ve yasalar sınıfsal özüne girilmeden dar alanlarıyla tartışmaya açılır ve değiştirilir, siyasi partiler kısır çekişmelerle bölünür, anlatım becerileriyle yeni denilen programlar yazılır, siyaset insanları transfer adı altında nöbet değiştirir; olmadı iç savaşlar ya da savaşlar çıkarılır, olmadı işgaller/göçler ve soykırımlar yaşatılır, ulus devletler yok edilir.

Demokrasi, siyasi faaliyet hakkı, hukuk devleti dillerden düşürülmez ama egemen siyaseti, NATO gibi emperyalist kurumları, kapitalist düzeni ve ekonomi politiği, sömürüyü, gericiliği eleştiri hakkı, çözüm olarak da sömürüsüz toplumda eşit ve özgür yaşama iradesini dışa vurma hakkı hakarete ya da halkı kin ve düşmanlığa tahrike sokularak gözaltılar, soruşturmalar, tutuklamalar başlatılır.

Bunun en yakın örneklerinden birini Türkiye Komünist Partisi'nin açıklamalarını paylaşan kimi üyelerinin, parti dostlarının ya da bu açıklamaları ülkesinin ve insanlığın geleceği için çözüm yolu olarak benimseyenlerin ifadeye çağrılmalarında görüyoruz. 

Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası hükümleri gereğince demokratik toplum düzeninin vazgeçilmez unsurlarından olup anayasal güvence altında, tüzük ve programlarına göre faaliyet gösterip iktidarı hedefleyen toplumsal kuruluşlardır. Parti üyeleri ve yöneticileri ile partiye sempati duyan, oy veren, destek olan yurttaşlar partilerle birlikte siyasi çalışma yapar, düşünce ve siyaset üretir, propaganda, toplantı, eylem, açıklama yapar, bildiri yayımlar.

Çalışmalarını kamuoyuyla paylaşmak, düşünce ve önerilerini açıklayıp yaymak, örgütlü çalışma ve eylem siyasi partilerin en olağan faaliyetleri arasındadır. Bu bütünsellik olmadan siyasi faaliyet hakkının siyasi partilerle yaşama geçmesi mümkün olmaz ve de siyasi partiler arasında da ayrımcılık yapılmaz.

Türkiye Komünist Partisi, 16.08.1993 tarihinde kurulan, 81 ilin ve ilçelerinin çoğunluğunda kuruluş ve kongrelerini tamamlayan, hukuka uygun olarak seçimlere katılma hakkını kazanan bir siyasi partidir.

TKP’ye, üye ve dostlarına yönelik baskı, ifadeye başvuru, soruşturma ve kovuşturmalar ne hukuksal ne de meşrudur. Hukuken ve siyaseten kabul edilemeyecek bu durum TKP’nin, üye ve dostlarının yanında halkın bilgilenme, gerçekleri öğrenme, siyasi faaliyet ve propaganda haklarını etkileyici ve engelleyici niteliktedir; demokratik cumhuriyet ve siyaset ilkelerine, seçimlerin serbest, eşit ve genel oy esaslarına göre yapılması ilkelerine aykırıdır. İnsanların içinde yaşadığı toplumun ve dünyanın geleceğini kurma programı, savaşımı ve umudu ne sermaye sınıfının ne dinsel ve etnik gericiliğin ne kapitalist/emperyalist histerinin ve çürümenin ne bağımlılığın ne sömürücülerin ne de faaliyetini bu alanlarda kullanan kimi siyasi partilerin tekelindedir. Farklı siyasi partilere farklı davranışlar gösterilemez. 

Kimse vitrin ve kılıf değiştirerek, anayasa ve yasa değiştirerek, ayrımcılık yaparak, transferlere bel bağlayarak yeni sömürücülüklerle yoluna devam etmek isteyen bu kesimler ile emekçilerin, işçi sınıfının, sömürülenlerin uzlaşmasına zorlanamaz. Kimse kapitalist/emperyalist özgürlükle, liberalizmle, neoliberalizmle uyumlaşmaya zorlanamaz. Onurlu yurtseverlik, bağımsızlık savaşımı, yoksulluğu ve eşitsizliği anlatmak suç değildir. 

Halkı kin ve düşmanlığa tahrikin aranacağı yer sömürüsüz ve sınıfsız toplumu, bağımsızlığı, laikliği, eşitliği, özgürlüğü, adaleti savunma siyaseti olamaz. Bu siyasetin baskıcı ve gaz alıcı yollarla susturulmasına boyun eğilemez. Emekçilerin yeri sömürücü düzene karşı ilkeli, kararlı, örgütlü savaşımdır. 

/././

Bölgesel asgari ücret masalı -Atilla Özsever- 

“Yandaş” basında “yaşam maliyeti farklılıkları” öne sürülerek bölgesel asgari ücret konusu yeniden gündeme getirildi. Özellikle Anadolu illerinde asgari ücret daha düşük tutularak ülke genelinde ortalama ücret haline gelen bu ücretin daha da aşağıya çekilmesi isteniyor. Üç işçi konfederasyonu da bu girişime karşı çıktı.

Geçen hafta AKP Hükümeti’nin siyasi çizgisine yakın gazetelerde, “bölgesel asgari ücret” konusu yeniden gündeme getirildi. Söz konusu haberlerde, büyükşehirler ile Anadolu kentlerinde yaşayanlar arasında “yaşam maliyeti farkı” gerekçe gösterilerek tek tip asgari ücretin mağduriyete yol açtığı iddia edildi.

İlgili haberlerde, “çalışanların alım gücünün korunması, istihdamın artırılması ve işletmenin rekabet gücünün desteklenmesi” amacıyla bölgesel asgari ücret fikri ortaya atılıyor. Aslında işverenlerin maliyet yükünü hafifleterek “yaşam maliyeti farkını” öne sürüp zaten açlık sınırının altında olan asgari ücretin daha da aşağıya çekilmesi amaçlanıyor.

Büyükşehirlerle Anadolu kentlerini karşılaştırdığımızda; kira ve ulaşım giderleri bir yana doğal gaz, elektrik, iletişim, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçların fiyatları nerdeyse ülkenin hemen her yerinde aynı. Sadece kira meselesi üzerinden bölgesel asgari ücreti savunmak gerçekçi değil. Zaten o illerde de kiralar, 15 - 20 bin lira dolayında bulunuyor.

Gıda harcamaları açısından da baktığımızda; 28 bin 75 liralık asgari ücretin büyük bir bölümü bu tür harcamalara gidiyor. Nitekim Türk-İş’in Haziran 2026 verilerine göre, dört kişilik bir ailenin sadece gıda harcamalarından oluşan açlık sınırı, 35 bin 759 lira. İstanbul’da da, Şanlıurfa’da da bu harcamalar birbirine yakın. 

Keza ekonomik yönden daha az gelişmiş kentlerde daha düşük asgari ücret dayatarak yoksulluğun daha kalıcı hale gelmesi, dolayısıyla büyük şehirlerde de asgari ücretin daha düşük saptanmasına olanak sağlanması isteniyor.

Yeniden ısıtılıyor

Bölgesel asgari ücret meselesi, IMF ile birlikte çeşitli işveren örgütleri tarafından da uzun zamandan beri savunulan bir konudur. Özellikle son dönemde AKP’ye yakınlığı ile bilinen MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği) tarafından da çokça dile getiriliyor.

Türkiye’de bölgesel asgari ücret, 1951-1974 yılları arasında uygulandı. 1974 yılında Bülent Ecevit Başbakanlığındaki CHP-MSP koalisyon hükümeti döneminde bu uygulamaya son verildi. Yani bölgesel asgari ücret meselesi, 52 yıl önce vazgeçilmiş bir uygulamadır.

Uygulamasından vazgeçilmiş bir meseleyi, bir masal gibi yeniden hatırlatmak, ısıtıp ısıtıp kamuoyuna maletmeye çalışmak, ülkemizde sömürünün daha da yoğunlaşmasına hizmet eden bir “ucuz emek cenneti” yaratmayı amaçlıyor. 

Aslında bu sistem, dünyada da ABD, Kanada, Hindistan, Çin gibi eyalet ve federal sisteme sahip sınırlı ülkede uygulanıyor. Avrupa Birliği ülkelerinde böyle bir uygulama yok. Eyalet sistemine sahip Almanya’da bile bölgesel asgari ücret değil ulusal asgari ücret sistemi yürürlükte bulunuyor (DİSK-AR Asgari Ücret Raporu 2025).

Eşitlik ilkesine aykırı

Bölgesel asgari ücret önerisi, asgari ücretin tanımı ve özüyle çelişen bir öneridir. Çünkü asgari ücret, bir ülkenin en düşük ücretidir, onun altı olamaz. Bu anlamda da Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olur.

Ülkemizde asgari ücret, ortalama ücret haline gelmiştir. DİSK-AR’ın (DİSK Araştırma Merkezi) Haziran 2026 Araştırma Raporu’na göre, Türkiye’de asgari ücretin yüzde 5 fazlası ve altı bir ücretle çalışanların kapsamı yüzde 35’e yakındır. Böylece Türkiye asgari ücretin yaygınlığı bakımından Avrupa ülkeleri arasında ilk sırada yer almaktadır.

Keza Türkiye’de her 100 çalışandan 15’i asgari ücretin altında çalıştırılmaktadır. Bir kez daha ifade edelim; asgari ücret açlık sınırının altında, yoksulluk sınırının (116 bin 478 lira) dörtte biri düzeyindedir.

3 konfederasyon da karşı

Bölgesel asgari ücret konusunun medyada gündeme gelmesi üzerine üç işçi konfederasyonu, ayrı ayrı açıklama yaparak bu yaklaşımın ekonomik ve sosyal gerçeklerle uyuşmadığını, sadece ücretleri düşük tutmaya yönelik bir girişim olduğunu vurguladılar. 

Türk-İş Yönetim Kurulu’nca yapılan yazılı açıklamada, "Bölgesel asgari ücreti gündeme getirmek ya da bunu savunmak, işçiye de emekçiye de, ülkeye de kötülüktür. Konuşulması gereken, asgari ücretin geçim ücretine dönüştürülmesidir" ifadesi kullanıldı.

Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan da, "Bölgesel asgari ücrete kesinlikle karşıyız. Bölgesel asgari ücret isteyenlerin arkadaki planları, İstanbul'daki kişiyi de Hakkari'deki ücretle çalıştırmaktır” diye görüş belirtti. 

DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu da, bu tür görüşlerin asgari ücrete zam yapılmasından kaçınmak olduğunu ifade etti. Çerkezoğlu, Türkiye'de çalışanların yarısının gelirinin asgari ücret civarına, yani ortalama ücret haline gelmesinin önemli bir sorun olduğunu vurguladı.

Görüldüğü gibi Türkiye’de esas mesele, bölgesel asgari ücret değil çalışan nüfusun yarısının mahkum edildiği bu ortalama ücretin insanca yaşanacak bir düzeye gelmesi için mücadele edilmesidir...

/././

LGS, YKS: Yalanlara kanmayın, en yüksek iş ve eşitlik yükseköğretimde -Adnan Gümüş / Evrensel-

Türkiye’de neredeyse 1980’lere kadar geriye giden lakırtıdan/ boş sözden öte safsata/yalan söz var: Okudu da n’oldu. Bu 12 Eylül’ün bilgi aydınlanma düşmanlığı ile beraber o günden bugüne sürekli tekrarlanarak yaygın yanlış kanaatlerden biri haline geldi. Hem de bu yalan daha çok halk çocuklarını kandırmaya yönelik bir yalan, varsıl olanlar zaten çocuklarını en iyi okullara ve yükseköğretime gönderme yollarını buluyorlar, olan fakire oluyor.

12 Eylül’ün maalesef temel bir karakteristiği okuma yazma düşmanlığı idi, aydınlanma düşmanlığı idi. Bağımsızlığı, hukuku, halkın hak ve özgürlüklerini savunanlara düşmanlık yapmak idi. Bugünkü mirası nedir, kimdedir acaba? Bu olumsuz eğilimleri bugün kimler temsil ediyor acaba? Halk çocuklarının nitelikli eğitim öğretime erişimini en çok kimler istemiyor acaba? Bilim düşmanlığını en çok kimler yapıyor acaba?

Türkiye’de temmuz ayı kader kaygısı ayı, öğrenci ve ailelerin en yüksek kaygısı haklı olarak, liselere geçiş sistemi (LGS) ve yükseköğretim kurumları (YKS) tercih ve yerleştirmeleri. Genel olarak yetişme/eğitim, örgün anlamda okul; ne kadar yıpratılırsa yıpratılsın sonuçta insanların kaderini belirleyen temel bir etmen.

‘Okudu da N’oldu’ çifte kandırmacası: Hem okulu değersizleştirme halkı eğitimden koparma hem de kendi kötülüğünü kapatma

“Okudu da n’oldu.” Hem söz yalan hem de niyet kötü.

Nitelikli eğitim tüm çocukların hakkı. Kötü niyet bu tür söylemler.

Halka büyük bir kötülük, hem eğitimi değersizleştirmek için okuyan işsiz kalıyor yalanını söyleme hem de kendi eğitim düşmanlığını, eğitimde yapmadıklarını farklı bir dille kapatmaya çalışma, “aslında iyi eğitim veriyoruz da okul bir işe yaramıyor” kandırmacası.

Bu sözün açık bir yalan olduğunu resmi TÜİK istatistikleri gösteriyor.

Okudu ve hem görüsü arttı hem de iş gücüne katılımı arttı

“Okudu da n’oldu” sözünün yanıtı, iyi ki okudu, okumayanların, nitelikli eğitim imkânı bulamayanların geleceği ne oluyor, ona bakalım, “okumayan, eğitimsiz kalan toplumlar ne oluyor, iyi eğitim verene toplumlar ne oluyor, dünyaya bakınca çok daha iyi anlaşılır.

Resmi TÜİK verilerine bakmak bile pek çok şeyi gösteriyor.

İşgücü göstergeleri 15 yaş üstü 66 milyon 740 bin nüfusun 35 milyon 116 bininin iş yaşamına yöneldiğini, iş gücüne katıldığını gösteriyor. Maalesef bu oran çalışabilir yaştaki nüfusta yüzde 52 düzeyinde kalıyor, çağdaş gelişmiş ülkelerle kıyaslanınca çok gerilerde kalıyor.

Mevsim etkisinden arındırılmış temel iş gücü göstergeleri, 15+ yaş, I. Çeyrek: Ocak-mart, 2026

Bu yüzde 52’nin de bir kısmı işsiz veya part time çalışabiliyor, ücretler ise zaten çok düşük bulunuyor.

Bunları bir not olarak bırakırsak, eğitim her şeyden önce, bir işte ücretli çalışmaktan öte, bir görü bilinçlenme özgürleşme alanıdır. Hatta endüstri devrimine kadar iş için okumak ayıp karşılanırdı, özgür sınıfların iş yapmaya ihtiyacı yoktu, örgün eğitim, okullar bu özgür üst sınıflar içindi.

Eğitim öğretim her şeyden önce temel bilgi ve becerilerin geliştirilmesidir, duyarlılıkların ve yurttaşlığın inşasıdır, demokrasinin zorunlu bir asgarisidir. OKUMAYANIN TAM RÜŞTÜ YOKTUR. Okumayan, mevcut anayasa ve yasalarla bile pek çok konuya haiz sayılmamaktadır.

Konunun bu insan olma, görü, bilinç kısmını da not ederek bırakalım.

Bugün ana sorumuz, EĞİTİM ile İŞ GÜCÜNE KATILIM arasındaki ilişki. Eğitim düzeyi ne kadar artarsa iş gücüne ve istihdama katılım o kadar artıyor. YÜKSEKÖĞRETİM MEZUNLARININ iş gücüne katılımı yüzde 75.2 ve bizzat istihdamı yüzde 69.3.

Bu oran eğitim seviyesi düştükçe düşüyor. Okuryazar olmayanların iş gücüne katılımı yüzde 14.2’ye, bizzat çalışıyor olması yüzde 13.5’e iniyor.

Mesleki teknik lise mezuniyeti genel liseden biraz daha iyi gözükmekle beraber genel lise mezunları yükseköğretime gittiklerinden, yükseköğretim mezunları en yüksek işgücü katılımı gösterdiklerinden uzun erimli durum sonuçta daha iyi ve yüksek öğretim, daha yüksek işgücü katılımı ve daha iyi ve yüksek özlükler ve ücretler anlamına geliyor.

Eğitim, kadınların eşitlenmesi bakımından daha kritik

Eğitimin bilgi bilinç ve işgücüne katılımı yanında cinsiyet grupları arasındaki ayrımcılığın aşılması bakımından çok daha önemli bir işlevi daha bulunuyor.

Lise altı eğitimlilerde erkeklerin işgücüne katılımı lise ve üstü eğitimlilere göre 9, yükseköğretime göre 23 puan kadar farklılaşırken kadınlar için bu farklılaşma 42 puana kadar çıkıyor.

Lise altı eğitimde erkeklerle kadınlar arasında 37 puan fark varken yükseköğretimde 19 puan fark bulunuyor.

İstihdama katılım 2 yıllık ön lisansa göre 4+ yıllık lisansta çok daha yüksek: Yüzde 66.4’e yüzde 73.9

TÜİK “yükseköğretim istihdam göstergeleri, 2025” yayımladı. Bu istatistikler “2015-2024 yıllarında Türkiye’de bir yükseköğretim programından lisans ve ön lisans düzeyinde mezun olan ve 2025 yılında adrese dayalı nüfus kayıt sistemi’nde (ADNKS) yer alan bireylerin kayıtlı istihdam oranları, mezuniyetleri sonrası ilk iş bulma süreleri, aylık ortalama kazançları ve mezuniyeti ile uyumlu bir alanda çalışma oranları hesaplamaları” ndan oluşmaktadır.

Bu istatistiklere göre, son 10 yıllık mezunlar dikkate alındığında, 2025 yılında lisans mezunlarının kayıtlı istihdama katılımı yüzde 73.9 iken bu oran ön lisansta yüzde 65.7’dir.

Ayrıca ÖN LİSANSTA erkeklerle kadınlar arasında 25 puan fark bulunurken (erkeklerde yüzde 80, kadınlarda yüzde 55 civarında) LİSANSTA 15 puan kadar fark bulunmaktadır (erkeklerde yüzde 80, kadınlarda yüzde 65-70 civarında).

Herkes üniversitede değil

Keşke herkes yükseköğretime gidebilse. Geçen hafta yazdım, 17 yaş çağ nüfusunun yüzde 40’ı YKS sınavına bile girmemiş.

Yükseköğretime gidenlerin de çok büyük bir kısmı üniversitede değil zaten, 6.7 milyon öğrenciden 3 milyonu açık öğretim programlarında.

Üniversiteler genel bilim sanat vermiyor, yüzde 90 meslek/uzmanlık programlarına dönüşmüş

Bir başka yanlış kanaat veya kandırmaca da üniversitelerin temel bilim eğitimi teori verdiği.

Keşke öyle olabilse. Üniversite demek teori demektir, temel bilimler demektir, temel fen ve sosyal araştırmaları demektir.

Maalesef Türkiye’de üniversiteler bilim sanat felsefeden oldukça uzaklaşmış bulunuyor, meslek yüksek okulu, mesleki teknik uzmanlıklar, uygulamalı bilimlere dönüşmüş bulunuyor. Programlar bazında tüm fen edebiyat, temel bilimler, sosyal bilimler, sanat-müzik-tasarım fakülteleri toplam öğrenci sayısı 394 bin 350. Yani toplam öğrencinin yüzde 6’sı kadar.

Bilgi bilinç için de özgürlük, hak eşitlik için de eğitim şart
Yalanlara kanmayın. Gidebileceğiniz en iyi okullara ve üniversitelere gitmeye çalışın.

Dışarda “mezuna kalmayın”, en temel bilimlere, fizik kimyaya, bazen çok düşük puanla öğrenci yerleştirilebiliyor. Bu bölümler de okumak ileride farklı bir bölümde okumak istiyorsanız bile, çok anlamlıdır. Hem iyi bir programda/üniversitede dünyayı evreni canlıyı matematiği öğrenirsiniz hem de tekrar sınava girmek isterseniz iyi bir hazırlık olur.

Her bir şey için, görgü bilgi uygarlık için, daha iyi bir yaşam için, her şeyden önce de özgürlük için eğitim şart. Uygar bir ülke, demokratik bir ülke için eğitim şart. Kişiliğinizi geliştirmek için de daha iyi bir toplum olabilmek için de eğitim şart.

Adnan Gümüş / Evrensel

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -31 Temmuz 2026-

Üsküdarlılar, Dedetaş için bir araya geldi -Meral Danyıldız

Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın gözaltına alınmasının ardından yapılan çağrıyla yüzlerce kişi Üsküdar Meydanı’nda bir araya geldi. Belediye binasına yürüyen yurttaşlar, gözaltı kararına “Sinem Dedetaş yalnız değildir” sloganları atarak tepki gösterdi. Kalabalık, BirGün’ün kamerasına yansıdı.  https://www.birgun.net/haber/uskudarlilar-dedetas-icin-bir-araya-geldi-726560

***

Rejim varken huzur yok 

Halkın sandıkta verdiği oyun, seçilmiş belediye başkanının aldığı mazbatanın, üniversitelerden hak edilen diplomanın, emekçinin harcadığı emeğin bu iktidar için hiçbir önemi yok. Bir avuç azınlık, Trump ve ABD desteğiyle suyun başını tutmaya çalışıyor. Bu rejim kaldıkça ülkeye huzur gelmeyecek.  https://www.birgun.net/haber/rejim-varken-huzur-yok-726598

***

YENİ Partili Yavuzyılmaz'dan iddia: Irak-Türkiye petrol hattında 229 milyon dolarlık kayıp 

YENİ Parti Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, Irak-Türkiye Ham Petrol Boru Hattı üzerinden 2019’da alınan 494 milyon 186 bin dolarlık taşıma gelirinin 229 milyon 276 bin dolarlık bölümünün akıbetinin bilinmediğini öne sürdü. 

https://www.birgun.net/haber/yeni-partili-yavuzyilmaz-dan-iddia-irak-turkiye-petrol-hattinda-229-milyon-dolarlik-kayip-726623

***

Plan yok, personel az, ormanlar işgal altında: İktidar kafasıyla bu tablo değişmez -Gökay Başcan- 


Yurdun pek çok yeri alevlere teslim oldu. OGM personeli araçların yeterli ancak elemanın eksik olduğunu vurguluyor. Ekipler vardiyasız çalışmak zorunda kalıyor. Ormanlardaki tesisler yangını körüklerken tarımdan uzaklaşılması da mücadeleyi zorlaştırıyor. Boş arazileri saran otlar alevleri hızlandırıyor. https://www.birgun.net/haber/plan-yok-personel-az-ormanlar-isgal-altinda-iktidar-kafasiyla-bu-tablo-degismez-726606

***

Cem Küçük'e şüpheli para haraketleri, çıkar amaçlı televizyon yorumları, hediye yazışmaları soruldu, dezenformasyon suçlaması yöneltildi; işte soruların tamamı ve Küçük'ün yanıtları -Can Öztürk / T24-

'Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma' ve 'şantaj' suçlarından gözaltına alınan televizyon yorumcusu Cem Küçük, adliyeye sevk edildi. Geçen günlerde TGRT ve Türkiye gazetesinden çıkarılan Küçük hakkındaki soruşturmanın, bazı iş insanlarından maddi menfaat karşılığı sanal medya paylaşımları yaptığına ilişkin şikâyetler ve İBB soruşturması sürecinde medyada yer alan bir kısım beyanları sonucu başlatıldığı öğrenilmişti.

Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma' suçlamasıyla tutuklanması talep edilerek sulh ceza hâkimliğine sevk edilen Cem Küçük'ün savcılık ifadesine ulaşıldı. Küçük'e şüpheli bulunduğu belirtilen para haraketleri, para karşılığı televizyonda bazı yorumlar yaptığı iddiası, haber/yorum karşılığı hediye aldığı iddiaları soruldu ve dezenformasyon suçlaması yöneltildi. Küçük, para veya hediye karşılığı bir haber ya da yorum yapmadığını, kasıtlı olarak dezenformasyon yaymadığını, fark ettiğinde özür dilediğini belirtti.

Küçük, savcılık ifadesinde Beyaz TV'de haber spikeri olan ve Küçük'ün maddi işlerini idare ettiği iddia edilen Tahir Sarıkaya ile 537 bin TL'lik para alışverişini "Aramızdaki borç alıp vermemizden dolayı olmuştur" diye açıkladı. Çankaya Belediyesi'yle ilgili 'yolsuzluk' soruşturmasında 'şüpheli' olarak yer alan Turgut Koç adlı kişiden haber karşılığı ayakkabı aldığı iddia edilen Küçük, "A Plus'taki ayakkabı dükkanında gördüğüm için sohbet esnasında söylenmiş bir sözdü. Kendisinden ayakkabı almadım. Yayın lehine demememin sebebi de kendisinin rahatlaması için bu yazışmayı gerçekleştirdim" dedi.

Savcılık, Küçük'e bir numaranın kendisine "Cem abi 5 bin dolar ile yazı yazan ya da haber olur mu, zor konu değil" dediği tespitini sordu. Küçük, söz konusu kişinin kendisine neden yazdığını, kendisini tanımadığını ters cevap verdiğini iddia etti. Daha sonraki soruda Küçük'ün söz konusu kişiden ayakkabı hediyesi aldığı tespit edildi. Küçük söz konusu hediyeyi "yılbaşı hediyesi" olarak açıkladı. Küçük'e ait dosyaya giren yazışmaların Devlet Hava Meydanları İşletmecisi Eski Daire Başkanı Mehmet Cemil Acar hakkındaki soruşturma dosyasında "ele geçirildiği" belirtildi.

Gizli tanığın Küçük hakkındaki "Zor durumdaki insanlardan içinde bulunduğu koşullardan yararlanıp para karşılığı haber ve aleyhine veya lehine yayınlar yapar" ifadelerinin de dosyada yer alması dikkat çekti. 

Dosyanın gizli tanığı Küçük’ün tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun tutuklu danışmanı ve Medya A.Ş. Genel Müdürü Murat Ongun ile 2023'ten önce yakın olduğunu iddia etti. Gizli tanık, “Cem Küçük hem hükümet lehine hem de Ekrem İmamoğlu lehine çalışmalar yürüttü. Tam anlamıyla ikili oynuyordu. Murat Ongun’a “Ekrem Bey asgari ücret konusunda tweet atsın hükümete gol atmak için büyük fırsat, puan toplar” şeklinde WhatsApp yazışmasının mevcut olduğunu duydum İstanbul Büyükşehir Belediyesi operasyonu olduktan sonra Cem Küçük, Ekrem İmamoğlu ve Murat Ongun ile ilişkisi olduğundan dolayı panikleyip soruşturmayı destekliyor gibi davranarak soruşturmaya gölge düşürmek istedi” dedi. Küçük, bu iddia hakkında “Bu beyan iftira niteliğindedir. Murat Ongun ile bir ya da iki defa telefondan görüşmüş olabilirim, Ekrem İmamoğlu ile temasım yoktur” dedi.

Öte yandan savcılık, Küçük hakkındaki sevk yazısında Küçük'ün canlı yayınlarda "Fatih Keleş'in kasasından 2 milyon dolar çıktı" ve "Berkay Gezgin İBB'den 1 milyon TL aldı" gibi ifadelerle "yanıltıcı bilgiyi alenen yaydığını" ifade etti. 

“Gazetelerde haber çıkmıştı o yüzden öyle dedim”

Savcılığın sevk yazısındaki Fatih Keleş ve Berkay Gezgin için iddiaları hakkında ifade veren Küçük, şöyle konuştu:

"Medya Kritik isimli programda "Dün Fatih KELEŞ'in evinde 2 milyon dolar para çıktı, balya balya para, inkar da etmiyor adam zaten" şeklinde yorumu yapmamın nedeni; diğer gazetede bu şekilde haber çıkmıştı, bundan dolayı ben haberi okuyup bu şekil olayı ifade ettim. Daha sonradan haberin gerçek olmadığını iddianameyi okuduğumda görünce bu olayı düzeltip özür diledim. Taksim Meydanı isimli programda "Berkay'ın hesabına MASAK raporlarında İBB'den bir milyona yakın para her ay peyderpey aktarıldığı orada görülüyor, var var bir şey diyeyim, var raporlarda da çıktı, o çocuğa İBB iştiraklerinden para aktarılıyor" şeklinde yorum yapmamın nedeni; Berkay GEZGİN'in total olarak bir milyon TL para aldığını ifade etmek istemiştim. Kendisi de aylık olarak yaklaşık 40 binTL'yi kabul etti diye hatırlıyorum. Ben bununla ilgili MASAK raporlarını okumadım. Canlı yayında MASAK raporları olarak belirtmemin nedeni o an konuşulan konunun MASAK raporlarıyla alakalı olmasından dolayıdır.”

Cem Küçük hakkında savcılık sevk yazısı: "Fatih Keleş'in kasasından 2 milyon dolar çıktı" ve "Berkay Gezgin İBB'den 1 milyon TL aldı" ifadeleriyle yanıltıcı bilgi yaydı!

Küçük'ün savcılık ifadesindeki soru ve cevaplar şöyle:

"Tahir Sarıkaya'yı tanırım, para alışverişim alacak verecek meselesinden veya organizasyon ücretlerinden kaynaklanmaktadır"

Tahir Sarıkaya isimli kişi ile toplam 27 kez 537.800 TL para alış verişinin olduğu tespit edilmiştir.

Sormuş olduğunuz Tahir SARIKAYA isimli kişiyi tanırım. Bu kişinin de gazeteci olmasından dolayı bilirim. Kendisiyle herhangi bir şekilde ticari faaliyetim olmamıştır. Ortak bir işimiz de bulunmamaktadır. Geçmişte borç alıp vermemiz olmuş olabilir. Aramızdaki borç alıp vermemizden dolayı olmuştur. Bu kişi ile ortak bir işim yoktur. 

Dosyada Gizli Tanık olarak beyanda bulunan CY34LK40MN20 kod adlı şahsın "Cem Küçük’ün Tahir Sarıkaya ile bağlantısı vardır. Tahir Sarıkaya Cem Küçük’ün para işlerini halleder. Bazı algı çalışması Tahir Sarıkaya üzerinden Cem Küçük’e teklif edilir. Cem Küçük’ün hesapları incelenirse tanıklıklık beyanımın doğruluğu ortaya çıkacaktır. Tahir Sarıkaya çeşitli kişilerden almış olduğu parayı Cem Küçük’e gönderir." şeklinde beyanda bulunduğu tespit edilmiştir.

Bu kişinin hakkımdaki beyanını kabul etmiyorum. Söz konusu kişi ile her ne kadar para alışverişim bulunsa da bu alacak verecek meselesinden veya organizasyon ücretlerinden kaynaklanmaktadır. Bu şekilde bir beyan kesinlikle doğru değildir.

"Kendisinden ayakkabı almadım, sohbet esnasında söylenmiş bir sözdü"

Turgut KOÇ isimli kişiyi tanır mısınız?

Cevaben: Ömrümde bir kez bu kişiyi gördüm. Bir kez de program esnasında bu kişiyle yazıştım. Turgut KOÇ bana yazmıştı, ben de canlı yayında düzeltmesini okudum.

Turgut Koç'un dijital materyalleri hakkında düzenlenen uzmanlık raporunda Turgut Koç ile Whatsapp üzerinden yazıştığınız, saat:21.55'te "iddialar doğru mu değil mi, 500 bin dolar ayda 15 bin dolar görüştünüz mü" dediğiniz, cevaben 21.58'de "Cem bey Tolgahan Beyle görüştüm fakat görüşmemizde böyle bir konu olmamıştır." yazıldığı, sizin de "Söyleyeceğim tamam rahat ol" dediğiniz, sohbetin devamında "ARTIK BİR AYAKKABI HEDİYE EDERSİN" dediğiniz, cevaben "canımsın" yazıldığı, 22.12'de de "Şu an yayın tamamen lehine" dediğiniz tespit edilmiştir.

Turgut KOÇ ile ilgili o dönem internette haberler dolaşıyordu. Kendisi cevap hakkını kullanmak için benimle iletişime geçti, ayakkabı istememin nedeni tamamen şaka amaçlı kendisini bu olaydan yaklaşık birkaç ay önce A Plus'taki ayakkabı dükkanında gördüğüm için sohbet esnasında söylenmiş bir sözdü. Kendisinden ayakkabı almadım. Yayın lehine demememin sebebi de kendisinin rahatlaması için bu yazışmayı gerçekleştirdim.

Gizli tanık: Küçük zor durumdaki insanlardan içinde bulunduğu koşullardan yararlanıp para karşılığı haber ve aleyhine veya lehine yayınlar yapar.

Dosyada Gizli Tanık olarak beyanda bulunan CY34LK40MN20 kod adlı şahsın "Cem Küçük hakkında bilgi vermek istiyorum. Kendisi şantaj ve tehdit yöntemiyle sosyal medya, tv kanalları ve gazete köşesini kullanarak zor durumdaki insanlardan içinde bulunduğu koşullardan yararlanıp para karşılığı haber ve aleyhine veya lehine yayınlar yapar." şeklinde beyanda bulunduğu tespit edilmiştir.

Bu beyanı kabul etmiyorum. Bu şekilde hiçbir zaman yayınım olmamıştır.

Dosyada Gizli Tanık olarak beyanda bulunan CY34LK40MN20 kod adlı şahsın "Cem Küçük HaberTürk yayınlarına çıkmadan önce o donemin İstihbarat Başkanı veya İstihbarat yetkilileriyle görüşmüş algısı yaratmak için telefonunu kulağına götürüp konuşuyor tarzı yapar çevresindeki insanlarda bu şekil algı çalışması yürütürdü. Çevresindeki kişiler bu gerçek olmayan konuşmalara inanıp hareket ederdi. " şeklinde beyanda bulunduğu tespit edilmiştir.

Bu beyanı kabul etmiyorum. Bu şekilde hiçbir zaman hareketim olmamıştır.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülmekte olan soruşturma dosyasında Devlet Hava Meydanları İşletmecisi Eski Daire Başkanı Mehmet Cemil ACAR'ın soruşturma dosyasında ele geçirilen dijitallerde kullanmış olduğunuz GSM numaraları ile yaklaşık dört ay Whatsapp üzerinden yazışma gerçekleştirdiğiniz tespit edilmiştir. Bu kişinin sizden farklı kişiler hakkında talepleri olduğu, sizin de canlı yayında ve Twitter'da paylaşımlarda bulunduğunuz tespit edilmiştir.

Bu kişinin kim olduğunu ilk başta ben de bilmiyordum. Gazeteci olduğum için benim ile iletişime geçti.

12.11.2024 tarihinde ... GSM numarasının whatsapp üzerinden sizinle iletişime geçtiği, saat:12.45'te "Cem abi 5 bin USD ile yazı yazan ya da haber olur mu, zor konu değil" dediği tespit edilmiştir.

Kendisinden bu şekilde neden bana yazdığını bilmiyorum. Bu şahıstan para almadım. Zaten cevap da atmadım. Hatta bu kişiye ters cevaplar da verdim.

10 Ocak 2025 tarihinde ... GSM numarasına "senin hediyeler ne oldu" şeklinde yazdığınız tespit edilmiştir.

Yılbaşında kendisi bana ayakkabı almak istemişti. Ben de bir şey karşılığı olmadan bu şekil yazmış olabilirim.

06 Şubat 2025 tarihinde ... GSM numarasından "abi günaydın, hangi beymen size uyar, Zorlu mu İstinyepark mı ya da başka, ve en son ayakkabı numaranız" yazıldığı, sizin de cevaben "43, Zorlu, önce adını da bir söylesen dediğiniz." sohbetin devamında "bugün mü onu söyle" dediğiniz, sohbetin devamında "abi sizin adınıza kasaya bırakıldı Cem Bey" diye yazıldığı, cevaben "geçiyorum oraya, yok, aldım" dediğiniz tespit edilmiştir.

Kendisinin bu hediyesini aldım. Bana yeni yıl hediyesi olarak gönderdi. Herhangi bir şekilde sorunlarını çözdüm diyerek bu hediyeyi almadım. Bunun için de talepte bulunmadım.

12 Şubat 2025 tarihinde ... GSM numarasından size mesaj atıldığı, "DHM'nin içinde bir çete var, bu kadın onların en başında, Ankara'nın Bizans bürokratları, bir baksana konuya, yapar mısın bir şey abi" yazıldığı, sizin de cevaben "Külliyeye ilettim" dediğiniz tespit edilmiştir.

Söz konusu yazışmayı kişiye yardımcı olmak için gerçekleştirdim. Ortada bir sorun olduğu için bu sorunu çözmek amacıyla iletişime geçtim.

"Adnan Oktar'ın yurt dışından kitapları geliyordu. Bu kitapları Türkçe'ye çevirmek için çeviri ekibimle ücreti karşılığında yardımcı oldum"

Dosyada Gizli Tanık olarak beyanda bulunan CY34LK40MN20 kod adlı şahsın "Cem Küçük bir dönem Adnan Oktar suç örgütünün lehine de çalıştığını camiadaki herkes bilir. Araştırılığında bu örgüt ile ilgili de algı çalışması yürüttüğü ortaya çıkacaktır. Adnan Oktar suç örgütüne operasyon yapıldıktan sonra Cem Küçük panikleyerek sosyal medya hesabını kapatmıştır." şeklinde beyanda bulunduğu tespit edilmiştir.

Adnan Oktar'ın yurt dışından kitapları geliyordu. Bu kitapları Türkçe'ye çevirmek için çeviri ekibimle ücreti karşılığında yardımcı oldum. O dönem bir çok yayın evine çeviri yaptım. Hesabıma gelen paralar bundan dolayıdır. Kendisiyle en son 2012 yılının İftar programında buluştuk. Birçok gazeteci ve siyasi kişiler de bulunmaktaydı. A9 programından bir tane canlı yayına katıldım. Orada gündemi yorumladım.

Kıbrıs merkezli Diyalog Gazeteciliğini nereden tanırsınız? Hesabınıza 17 işlemde toplam 77 bin 983 TL para girişi olduğu tespit edilmiştir.

Söz konusu ücretler hesabıma ekibimle çeviri yaptığımdan dolayı gelen paralardır. İncelendiğinde hesabımdaki bu paraların bir kısmının çıktığı görülecektir. Bu ilişkiye ilişkin sözleşme, fatura, makbuz, yazışma bulunmamaktadır.

Çin merkezli GB Times Global BROAD Casting tanıtım ajansını tanır mısınız? hesabınıza 20 ayrı işlemde toplam 65 bin TL para girişi olduğu tespit edilmiştir.

2017 yılında Çin radyosunda yorumculuk yapmaktaydım. Hesabıma gelen paralar bununla alakalıdır.

Sezer SEZGİNER isimli kişiyi tanır mısınız? Hesabınıza 14 işlemde toplam 99 bin TL para girişi olduğu tespit edilmiştir.

Söz konusu kişiyi tanımıyorum. Hesabıma neden para girişi olduğunu bilmiyorum.

Şahrenen MARAŞ isimli kişiyi tanır mısınız? Hesabınıza 2 işlemde toplam 2 bin 700 TL para girişi olduğu tespit edilmiştir.

Söz konusu kişi ile pandemiden beri iletişimim yoktur. Kendisiyle Kanal 24'te beraber çalıştığımız için tanırım.

Dosyada Gizli Tanık olarak beyanda bulunan CY34LK40MN20 kod adlı şahsın "Cem Küçük kendisi aleyhine konuşan kişileri genellik Fetöcü veya Pkklı diyerek hedef göstermeye çalışırdı. Bu kişiler Cem Küçük ile bağlantıya geçtiklerinde ücretleri karşılığında lehine haber yapardı. " şeklinde beyanda bulunduğu tespit edilmiştir.

Söz konusu beyan iftira niteliğindedir. Böyle bir durum söz konusu olamaz.

Dosyada Gizli Tanık olarak beyanda bulunan CY34LK40MN20 kod adlı şahsın "İsmet Koyun isimli kişi İBB dosyasında yargılanıyordu, bu kişinin lehine algı çalışması yürüterek almış olduğu para karşılığı kişiyi İBB dosyasından kurtarmaya çalıştı. Bununla ilgili çalışmalar yürüttü. Haberlerde ve gazetede bu şekil algı çalışması yürüttü." şeklinde beyanda bulunduğu tespit edilmiştir.

İsmet KOYUN isimli kişiyi tanırım. Kendisiyle bir iki kez görüşmemiz olmuştur. Bu kişiden herhangi bir şekilde para almadım. Yanlış hatırlamıyorsam canlı yayında bu kişiyle ilgili konuşma yaptım. Meyda Kritik adlı programda bu konuyla ilgili yorum yaptım.

Dosyada Gizli Tanık olarak beyanda bulunan CY34LK40MN20 kod adlı şahsın "CHP’li Bornova Belediye Başkanı Ömer Eşki’yi övmesi için paylaşım yaptığını bunun karşılığında maddi menfaat elde ettiğini biliyorum." şeklinde beyanda bulunduğu tespit edilmiştir.

Ömer EŞKİ isimli kişiyi şahsen tanımam. O dönem CHP'li belediyelere operasyon yapılıyordu, Ömer EŞKİ de CHP'li belediye olup operasyon yapılmadığı için kendisiyle ilgili tweet attım. Bu tweeti birinin yönlendirmesiyle atmadım.

Dosyada Gizli Tanık olarak beyanda bulunan CY34LK40MN20 kod adlı şahsın "Cem Küçük 2023 yılından önce Murat Ongun ile çok yakındı. Bu kişiler arasındaki baz çakışmalarına bakıldığında birlikte hareket ettikleri ortaya çıkacaktır. Ayrıca o dönem almış olduğu menfaat karşılığında hareket ederdi. Ekrem İmamoğlu HaberTürk’e konuk olduğu programdan sonra Kübra Par’ın sunmuş olduğu programda Cem Küçük konuktu. Bu programdan önce Ekrem İmamoğlu'nun Cem Küçük ile yakın ilişkisinin olduğunu, kendisine Murat Ongun’la irtibata devam etmesini gerektiğini söylediğini duydum. Hatta canlı yayın esnasında Kübra Par bu durumla ilgili beyanda bulundu. Murat Ongun’a “Ekrem Bey asgari ücret konusunda tweet atsın hükümete gol atmak için büyük fırsat, puan toplar” şeklinde whatsaap yazışmasının mevcut olduğunu duydum. O dönem Cem Küçük hem hükümet lehine hem de Ekrem İmamoğlu lehine çalışmalar yürüttü. Tam anlamıyla ikili oynuyordu. İstanbul Büyükşehir Belediyesi operasyonu olduktan sonra Cem Küçük Ekrem İmamoğlu ve Murat Ongun ile ilişkisi olduğundan dolayı panikleyip soruşturmayı destekliyor gibi davranarak soruşturmaya gölge düşürmek istedi. O dönem Fatih Keleş’in evindeki parkenin altında 2 milyon dolar bulunduğu haberini yayarak algı yaratmaya çalıştı, amacı soruşturmaya gölge düşürmekti. Ayrıca yayınlarda Masak Raporlarına dayandırdığı bazı açıklamalarda Raporda yer almayan tutarları yargı kaynaklarından alınmış gibi algı yaparak yine soruşturmayı karalamayı amaçladı. Ayrıca Berkay Gezgin’e İBB iştiraklerinden 1 milyon TL para aktarıldığı haberini yayarak algı çalışması yürüttü, amaç yine aynıydı. Bu yanlış haberleri de Ekrem İmamoğlu’na bağlı medya kuruluşlarını kullanarak soruşturmayı karalamaya çalıştı. Cem Küçük’ün kamuoyuna aktardığı bilgiler incelendiğinde bazı bilgileri doğrulamadan yayımladığı daha sonradan bu açıklamayı sürekli değiştirerek algı çalışması yürüttüğü ortaya çıkacaktır." şeklinde beyanda bulunduğu tespit edilmiştir.

Bu beyan da iftira niteliğindedir. Murat ONGUN ile bir ya da iki kez telefon ile görüşmüşlüğüm olabilir. Onun dışında kendisiyle iletişimim yoktur. Ekrem İMAMOĞLU ile hiçbir temasım yoktur. Berkay GEZGİN olayını daha önce cevap vermiştim. Aynı şekilde Fatih KELEŞ'in evinin parkesinin altında 2.000.000 Dolar bulunduğu sorusuna da cevap verdim. Sormuş olduğunuz Sezgin Baran KORKMAZ isimli kişiyi tanırım. 2020 yılında PARAMOUNT isimli otelde konakladım. Bu otele beni Cihan EKŞİOĞLU davet etti. Sezgin Baran KORKMAZ'dan hiçbir zaman para almadım. Para karşılığı da tweet atmadım. Tahir SARIKAYA veya başka birisi bu konuda benimle iletişime geçmemiştir

Can Öztürk / T24

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -29 Temmuz 2026-


Bölgesel asgari ücret, düşük ücret tuzağı mı?-Murat Batı- 

Bölgesel asgari ücret, düşük maliyetli bölgelerde çalışanların ücretlerini azaltmanın aracı olamaz ve olmamalıdır. Asgari ücretin amacı, çalışanın insan onuruna yaraşır asgari yaşam düzeyini güvence altına almaktır; işveren maliyetlerini azaltmak değildir.

Şu sıralar bölgesel asgari ücret tartışmaları yeniden gündemde. Bu uygulamayı savunanların ve karşı çıkanların görüşleri tartışılırken, konuyu Türkiye'nin geçmiş tecrübeleri ışığında değerlendirmekte fayda var.

Asgari ücret, birçok kişinin zannettiği gibi işe yeni başlayan ya da vasıf düzeyi düşük çalışanlara ödenen ücret değildir. Asgari ücret; bir çalışanın gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamasına imkân veren ücret düzeyidir.

Daha sade bir ifadeyle asgari ücret; bir çalışanın kira ödeyebildiği, beslenebildiği, giyinebildiği ve temel sosyal ihtiyaçlarını karşılayabildiği en düşük yaşam standardını ifade eder. Nitekim bu tanım, Asgari Ücret Yönetmeliği'nin 4'üncü maddesinin (d) bendinde de yer almaktadır.

Bugün itibarıyla brüt asgari ücret 33.030 TL, net asgari ücret ise 28.075,50 TL'dir.

Asgari ücrete ara zam neden yapılmadığı tartışmaları sürerken, ekonomik koşullar ve şehirler arasındaki yaşam maliyeti farklılıkları, bölgesel asgari ücret tartışmalarını yeniden gündeme taşımaktadır. Peki, Türkiye'de bölgesel asgari ücret uygulanabilir mi?

Bu soruya cevap verebilmek için önce Türkiye'de asgari ücret uygulamasının tarihsel gelişimine kısaca bakmak gerekir. 

Türkiye'nin bölgesel asgari ücret tecrübesi

Cumhuriyet öncesi dönemde asgari ücrete ilişkin yasal bir düzenleme bulunmamaktaydı. Cumhuriyetin ilanından sonra ise çalışma hayatını düzenleyen birçok temel kanun yürürlüğe girdi.

1936 tarihli ve 3008 sayılı İş Kanunu'nun 32'nci maddesinde asgari ücret kavramına yer verilmiş ve işçi ücretlerinin alt sınırının idari düzenlemeyle belirlenebileceği öngörülmüştü. Maddede, belirli işlerde ödenecek ücretlerin en düşük sınırlarının bir nizamname ile tespit edileceği hüküm altına alınmıştı. Ancak bu düzenleme uzun yıllar uygulama alanı bulamadı.

Türkiye'de fiilen asgari ücret uygulamasına 1951 yılında başlanmıştır. Bu dönemde asgari ücret, mahallî asgari ücret tespit komisyonları tarafından belirleniyordu. Ancak komisyonlar arasında ortak bir uygulama ve ölçüt birliği sağlanamadığından, aynı nitelikteki işler için farklı bölgelerde oldukça farklı asgari ücretler belirlenmiş ve bu durum ülke genelinde ücret birliğinin sağlanmasını güçleştirmiştir.

Daha sonra 1967 yılında kabul edilen 931 sayılı İş Kanunu ile asgari ücrete ilişkin düzenlemeler yeniden ele alınmış, bu Kanun'a dayanılarak 1968 yılında Asgari Ücret Yönetmeliği yürürlüğe girmiştir.

Söz konusu Yönetmelik'te asgari ücretin mahallî, bölgesel veya ulusal düzeyde belirlenebileceği hüküm altına alınmıştır. Ayrıca ücretin tespitinde hayat pahalılığı, bölgenin sosyal ve ekonomik durumu, fiilen ödenen ücretler, toplu iş sözleşmelerindeki gelişmeler ile işin niteliği gibi ölçütlerin dikkate alınacağı öngörülmüştür.

Bu Yönetmelik uyarınca asgari ücretin, Ankara'da kurulan Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından belirlenmesi öngörülmüştür. Komisyon ilk toplantısını 30 Mayıs 1969 tarihinde yapmış, kararını ise 6 Haziran 1969 tarihli Resmî Gazete'de yayımlamıştır.

1969 yılı, Türkiye'de bölgesel asgari ücret uygulamasının başladığı yıl olmuştur. Bu kapsamda Komisyonun kararıyla iller sosyoekonomik gelişmişlik düzeylerine göre gruplandırılmış ve her grup için farklı asgari ücret tutarları belirlenmiştir. 

İllerin sınıflandırılması ve asgari ücret tutarları aşağıdaki gibidir.

1969 yılında yapılan sınıflandırmada Türkiye altı bölgeye ayrılmış; yaşam ve çalışma koşulları dikkate alınarak her grup için farklı günlük asgari ücret belirlenmiştir. En yüksek günlük asgari ücret yalnızca İstanbul için 19,50 TL olarak tespit edilirken, Ankara, İzmir ve Kocaeli gibi sanayileşmiş illerin yer aldığı ikinci grupta bu tutar 18 TL olarak uygulanmıştır. Diğer iller ise sosyoekonomik gelişmişlik düzeylerine göre kademeli olarak gruplandırılmış ve günlük asgari ücretler 17 TL ile 15,50 TL arasında belirlenmiştir.

Bölgesel asgari ücret uygulaması 1 Temmuz 1969 ile 31 Ekim 1972 tarihleri arasında yürürlükte kaldı. Bu süreçte Türkiye İşçi Partisi'nin başvurusu üzerine 931 sayılı İş Kanunu Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Buna karşın, hukuki dayanağını kaybeden Asgari Ücret Yönetmeliği uyarınca bölgesel asgari ücret uygulaması bir süre daha sürdürüldü.

931 sayılı Kanun'un yerine yürürlüğe giren 1475 sayılı İş Kanunu'nu takiben, 1972 yılında yeni Asgari Ücret Yönetmeliği kabul edilmiştir. Bu Yönetmelik de asgari ücretin mahallî, bölgesel veya ulusal düzeyde belirlenmesine imkân tanımış; ücretin tespitinde bölgenin sosyal durumu ile geçim endeksleri gibi ölçütlerin esas alınacağını düzenlemiştir.

Bu çerçevede 1969 yılında başlatılan bölgesel asgari ücret uygulaması sürdürülmüş, zaman içinde kapsamı genişletilmiş ve bölge sayısında değişiklikler yapılmıştır. 1973 yılında ise tarım ve orman işçileri için ayrıca farklı asgari ücret belirlenmiştir.

30 Haziran 1974 tarihinde bölgesel asgari ücret uygulamasından vazgeçilerek ülke genelinde tek asgari ücret sistemine geçilmiştir. Bununla birlikte, tarım ve orman işçileri için farklı asgari ücret uygulaması bir süre daha devam etmiş, 1989 yılından itibaren ise tüm çalışanlar bakımından tek asgari ücret sistemi kalıcı hale gelmiştir.

Dünyada bölgesel asgari ücret uygulaması var mı?

Bölgesel asgari ücret, yalnızca Türkiye'de tartışılan bir model değildir. Günümüzde de farklı ülkelerde farklı yöntemlerle uygulanmaktadır. Örneğin ABD ve Kanada'da eyaletler kendi asgari ücretlerini belirleyebilmekte, Japonya ve Çin'de ücretler bölgesel ekonomik koşullara göre farklılaştırılabilmektedir. Filipinler'de bölgesel ücret kurulları farklı asgari ücretler belirlerken, Portekiz'de ise ulusal asgari ücret uygulanmakla birlikte bazı bölgeler için farklı tutarlar belirlenebilmektedir.

Ancak bu ülkelerde tek tip bir bölgesel asgari ücret modeli bulunmamaktadır. Asgari ücret belirlenirken yaşam maliyetleri, bölgenin ekonomik gelişmişlik düzeyi, işverenlerin ödeme gücü ve istihdam koşulları gibi ölçütler dikkate alınmaktadır.

Bugün bizde yeniden uygulanabilir mi?

Asgari ücret hem Türk hukukunda hem de uluslararası uygulamalarda, bir çalışanın temel ihtiyaçlarını bulunduğu dönemin ekonomik koşulları içinde karşılamasına imkân veren en düşük ücret olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle bölgesel asgari ücret tartışmalarının temelinde, şehirler arasındaki yaşam maliyeti farklılıklarının ücretlere nasıl yansıtılacağı sorusu yer almaktadır.

Türkiye'de özellikle kira, gıda ve ulaşım giderleri bakımından şehirler arasında önemli maliyet farklılıkları bulunmaktadır. Bu nedenle teorik olarak, bölgelerin veya illerin yaşam maliyetleri esas alınarak farklı asgari ücretlerin belirlenmesi mümkündür. Nitekim Türkiye de 1969-1974 yılları arasında bölgesel asgari ücret uygulamasını tecrübe etmiştir.

Bununla birlikte, yaşam maliyetinin düşük olduğu bölgelerde asgari ücretin daha düşük belirlenmesi; gelir dağılımı, iç göç, kayıt dışı istihdam, iş gücü hareketliliği ve sosyal adalet bakımından yeni sorunlar doğurabilir. Bu nedenle bölgesel asgari ücret tartışmalarının yalnızca işveren maliyetleri açısından değil, çalışanların yaşam koşulları ve ekonomik etkileri bakımından da değerlendirilmesi gerekir.

Bu çerçevede, ulusal asgari ücret korunurken yaşam maliyetinin belirgin şekilde yüksek olduğu bölgelerde ilave destek mekanizmalarının geliştirilmesi de alternatif bir model olarak değerlendirilebilir. Ancak böyle bir sistemin işveren maliyetleri, SGK primleri, kamu maliyesi ve istihdam üzerindeki etkilerinin ayrıntılı biçimde analiz edilmesi zorunludur.

Son söz olarak

Türkiye'nin geçmişinde bölgesel asgari ücret uygulaması bulunmakta, dünyada da bunun farklı örnekleri görülmektedir. Dolayısıyla bölgesel asgari ücret hukuken uygulanması mümkün olmayan bir model değildir. Asıl tartışılması gereken husus, bu sistemin hangi amaçla ve nasıl uygulanacağıdır. Son dönemde bölgesel asgari ücreti savunan bazı işverenler ve işveren kuruluşları, İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa gibi yaşam maliyetinin yüksek olduğu illerde mevcut asgari ücret düzeyinin korunmasını; buna karşılık yaşam maliyetinin daha düşük olduğu birçok ilde asgari ücretin azaltılmasını önermektedir.

Ancak bölgesel asgari ücret, düşük maliyetli bölgelerde çalışanların ücretlerini azaltmanın aracı olamaz ve olmamalıdır. Asgari ücretin amacı, çalışanın insan onuruna yaraşır asgari yaşam düzeyini güvence altına almaktır; işveren maliyetlerini azaltmak değildir.

Bu nedenle işverenler ve işveren kuruluşları, bölgesel asgari ücret tartışmasını düşük maliyetli illerde ücret indirimi talebine dönüştürmekten vazgeçmelidir. Eğer şehirler arasındaki yaşam maliyeti farkları giderilecekse, bunun yolu bazı illerde asgari ücreti düşürmek değil; yaşam maliyetinin belirgin şekilde yüksek olduğu bölgelerde çalışanların alım gücünü koruyacak ilave destek mekanizmaları geliştirmektir.

Aksi yöndeki bir yaklaşım, asgari ücretin varlık nedeni ile bağdaşmayacağı gibi sosyal devlet ilkesini zedeleyecek, gelir dağılımındaki adaletsizliği derinleştirecek ve çalışma barışını olumsuz etkileyecektir.

/././

Çin'in bellek üreticisi CXMT küresel çip sektöründe ve Kore borsasında şok dalgaları yarattı -Füsun Sarp Nebil- 

CXMT’nin rakipleri olan Güney Koreli bellek devleri Samsung Electronics ve SK Hynix ise tek bir işlem seansında yaklaşık %14 değer kaybetti.

Bugün Güney Kore borsasında önemli bir düşüş yaşandı. Nedeni ise, Çinli bellek çip üretici CXMT’nin halka arzı ve daha önemlisi, Çin’in çip üretiminde kullanılan ve dünyada Hollandalı ASML’nin tekel olduğu çip yapan makinayı üretme başladığı haberi idi. 

Çin’in önde gelen DRAM bellek çip üreticisi ChangXin Memory Technologies'in (CXMT) halka arzı, yatırımcıların yoğun ilgisi ile karşılandı ve arkasından Güney Kore borsası son yılların en sert satış dalgalarından birini yaşadı. Panik, Asya yarı iletken şirketlerinin değerinden yüz milyarlarca doları sildi.

Çünkü haberler, Çin’in hızlı teknolojik ilerlemesinin küresel bellek sektörünü temelden yeniden şekillendirebileceğini düşündürüyor. 

Çin'in yabancı yarı iletken ekipman tedarikçilerine olan bağımlılığının azalabileceği haberleri üzerine gerçekleşen halka arzda, Çinli DRAM üreticisinin hisseleri, işlem görmeye başladığı ilk gün %466 oranında yükselerek şirketin piyasa değerini yaklaşık 487 milyar dolara çıkardı ve Çin'deki borsalarda işlem gören en değerli şirket haline geldi. Olağanüstü ilk işlem günü, yıllarca süren ABD ihracat kısıtlamalarına rağmen Çin'in küresel olarak rekabetçi bir yarı iletken endüstrisi kurma yeteneğine olan yatırımcı güveni anlamına geliyor.

Buna karşılık Kore Bileşik Hisse Senedi Fiyat Endeksi (KOSPI) yaklaşık %11 düştü ve devre kesici uygulandı. CXMT’nin rakipleri olan Güney Koreli bellek devleri Samsung Electronics ve SK Hynix ise tek bir işlem seansında yaklaşık %14 değer kaybetti. İki şirket KOSPI'nin piyasa değerinin yarısından fazlasını oluşturduğu için, düşüşleri tüm Güney Kore piyasasını da keskin bir şekilde aşağı çekti.

Çin’deki halka arz ve DUV litografi makine üretimi endişe yarattı

2016 yılında kurulan CXMT, akıllı telefonlarda, bilgisayarlarda, yapay zeka sunucularında ve veri merkezlerinde kullanılan bellek çipleri üreten Çin'in en büyük DRAM üreticisi haline geldi. Halka arz açıklamasına bakılırsa, şirket halihazırda küresel DRAM pazarının yaklaşık %7,7'sini kontrol ediyor ve Samsung Electronics, SK Hynix ve Micron'un ardından dünyanın dördüncü büyük bellek üreticisi konumunda.

CXMT ayrıca, geleneksel olarak Samsung ve SK Hynix  firmalarının en yüksek kârları elde ettikleri DDR5, LPDDR5X ve Yüksek Bant Genişliğine Sahip Bellek (HBM) gibi daha yüksek değerli ürünlere agresif bir şekilde yöneliyor. Şirket, kamuoyuna HBM3 pazarına gireceğini ve Çin'in hızla büyüyen yapay zeka ekosistemine tedarik sağlama hedefinde olduğunu açıkladı.

Güney Kore borsasındaki sert düşüşün tetikleyicisi, işte bu nedenle  CXMT'nin Şanghay Borsasındaki büyük çaplı halka arzı (IPO) idi. Heyecan yaratan bu halka arz haricinde, Çinli şirketlerin yerli derin ultraviyole (DUV) litografi ekipmanı üretmeye başladığı ve CXMT'nin de ilk kullananlar arasında olabileceği açıklandı.

ABD ve Batı ülkeleri son 5-6 yıldan beri, Çin’e çip satılmasını engellemeye çalışıyorlar. Bu yolla Çin’in teknolojide daha fazla ileriye gitmesini durduracaklarını düşünüyorlar. Şimdi, Çin’in, ikinci nesil derin ultraviyole litografi tarayıcısı ile yarı iletken tedarikinde kendi kendine yeterliliğe ulaşmış olması (ki haberler bu yönde), başka deyişle yabancı yarı iletken ekipman tedarikçilerine olan bağımlılığının azalabileceği konusu, batıda büyük endişe yarattı.

Çünkü dünyada mikroçip üretebilecek DUV Litografi makinesi sayısı sadece 40-50 tane. Bunlar transistörleri yerleştirmek için panel üzerine desenler kazıyorlar. Bu makinaların üreticisi Hollandalı ASML firması dünyada tekel durumunda ve son 5-6 yıldan beri, Çin’e makine satışı yapması ABD tarafından yasaklandı. 

Kore hisse senetleri neden bu kadar sert düştü?

Küresel bellek çip piyasasının hakimi olan 2 firma Güney Koreli Samsung Electronics ve SK Hynix’dir. Bu 2 firma birlikte dünyanın DRAM üretiminin büyük bir kısmını karşılıyor ve yapay zeka sunucularında ve büyük dil modellerinde kullanılan belleğe olan talep sayesinde son yapay zeka patlaması sırasında olağanüstü güçlü karlar elde ettiler.

Şimdi yatırımcılar, CXMT’nin hızla büyümesi karşısında, küresel DRAM arzını artırabileceğinden, dolayısıyla da bellek fiyatlarında bir düşüş döngüsünü tetikleyebileceğinden endişe duyuyor. Bu da Samsung ve SK Hynix'in fiyatlandırma gücünü azaltabilir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde Kore'nin yapay zeka belleğindeki hakimiyeti değişebilir.

Endişe, CXMT'nin şu andaki pazar payından ziyade gelecekteki gidişatıyla ilgili. Çin devlet desteği şirketin teknolojiyi geliştirirken üretimini hızla genişletmesine izin verirse, sektör marjları önemli ölçüde baskı altına girebilir.

Yarı iletken yarışında stratejik bir değişim mi?

Analistler, Çin'in hedeflerinin sadece standart bellek yongaları üretmekle sınırlı olmadığını belirtiyor. Hükümet fonlaması ve yarı iletken öz yeterliliğini hedefleyen ulusal bir stratejiyle desteklenen CXMT, Çin’in amiral gemisi teknoloji projelerinden biri haline geldi. Şirketin halka arzının yeni üretim tesislerini finanse etmesi, araştırma ve geliştirmeyi genişletmesi ve yeni nesil yapay zeka bellek ürünleri üzerindeki çalışmaları hızlandırması bekleniyor.

Güney Kore için zorluk sadece yeni bir rakip değil, dünyanın en büyük kendi yarı iletken pazarlarından birine erişimi olan devlet destekli bir rakibin ortaya çıkması oluyor. Keskin satış dalgası, Samsung veya SK Hynix'in teknolojik liderliklerini kaybettikleri anlamına henüz gelmiyor. Ama geleceğe yönelik mesajlar taşıyor.

Her iki şirket de özellikle NVIDIA gibi şirketlerin yapay zeka hızlandırıcılarında kullanılan HBM ürünlerinde olmak üzere, gelişmiş bellek teknolojilerinde oldukça önde. Ancak finans piyasaları geleceğe baktığı için, yatırımcılar Çin'in rekabetçi bir yerli DRAM endüstrisi kurması durumunda, Koreli bellek üreticilerinin elde ettiği olağanüstü yüksek kar marjlarının sürdürülebilir olup olmadığını sorgulamaya başladı.

Piyasa tepkisi ayrıca algıdaki değişim olduğu anlamına da geliyor. Yıllarca Çinli yarı iletken şirketleri, ABD ihracat kontrolleriyle kısıtlanan takipçiler olarak görülüyordu. CXMT'nin halka arzı, Çin'in bellek üretimi ve çip yapım ekipmanındaki ilerlemesiyle birleşince, yatırımcıların bu varsayımı yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı.

Başka bir deyişle, Kore pazarı sadece CXMT'nin daha değerli hale gelmesi nedeniyle çökmedi. Yatırımcılar, Çin'in artık sadece bellek çipleri için müşteri değil, küresel yarı iletken endüstrisinin ekonomisini yeniden şekillendirebilecek güçlü bir rakip olduğu bir geleceği fiyatlandırmaya başladığı için çöktü.

/././

Cumhurbaşkanı’na dostça bir önerim var -Mehmet Y.

 Yılmaz- 

Görebildiğim kadarıyla 24 yıllık AKP iktidarının en büyük başarısı hatırı sayılır bir zengin kitle yaratması. Kamu kaynaklarıyla yaratılan servetlerin sahipleri kuşkusuz ki çok mutludurlar ve Erdoğan’ın başlarından gitmesini elbette istemezler. Ancak kimse, “malım var, mülküm var, işim var” diye övünmemeli. Çünkü bir savcı bütün malınıza mülkünüze el koyabilir, daha hakkınızda iddianame bile yazılmadan bir de bakmışsınız TMSF malınızı başkasına satıvermiş. Nerede başarı?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir dönem daha seçilebilmek için yanıp tutuştuğu bir sır değil.

Aslında, bugünkü Türkiye’nin haline bakınca Erdoğan’ın bir kez daha seçilme peşinde koşmak yerine “beceremedim, milletim beni affetsin” deyip kenara çekilmesini beklememiz gerek.

Kabul ediyorum, başarısızlık duygusu, insanın içine kolayca sindirebileceği bir duygu değil.

Bu yüzden çevresinin de moral olarak desteğini görmesi gerekir ki bir kenara sessizce çekilmeyi içselleştirebilsin.

Ancak Türk tipi siyasetin doğasında bu yok.

İddiaya girerim ki bugün Erdoğan yakın çevresini ve çalışma arkadaşlarını toplayıp “tadında bırakalım” dese ilk isyan edip, paçasına yapışacak olanlar o yakınları ve çalışma arkadaşları olur.

Çünkü onlar da varlıklarını o bir kişinin, o makamda olmasına bağlamışlardır, o giderse dımdızlak ortada kalacaklarını bilirler, sonuna kadar zorlamak isterler.

Düşünün ki Kemal Kılıçdaroğlu gibi bir kifayetsiz muhterisin bile böyle bir çevresi var; “aman abi, yapmayalım, AKP’nin oyuncağı olmayalım” diyemiyorlar.

Onların bile diyemediğini çok daha büyük iktidar nimetlerinden yararlananlar hiç diyemiyorlar tabii.

Dün Aytunç Erkin, Nefes’te yazdı: Can Selçuki yönetimindeki İstanbul Ekonomi Araştırma’nın 1-4 Temmuz 2026 tarihleri arasında 2 bin kişiyle yaptığı araştırma gösteriyor ki AKP seçmeni bile Erdoğan’dan ümidini kesmiş.

AKP seçmeninin yarısı (yüzde 51,3) ekonominin gidişini olumsuz görüyor.

Bir kilo kuru soğanı bile 60 liranın altında satın alamayanların ekonominin gidişine olumlu bakacak hali yok tabii.

Ve bu tablonun aslında bir tek nedeni var: Erdoğan’ın kendisini iktisat bilimine çok vakıf zannedip, aklındaki iktisat teorilerinin doğruluğunu üzerimizde test etmeye kalkması.

Hâlâ düzeltilemiyor olmasının nedeni de belli: Erdoğan, Şimşek’in başı sonu belli bir ekonomi programı ortaya koyup, onu uygulamasına izin vermedi.

Şu anda cebimizde deste deste para taşımak zorunda kalıyorsak bunun sorumlusu da 200 liradan daha büyük kâğıt para basılmasına Erdoğan’ın izin vermemesi.

Kuşkusuz ki ekonomideki bu büyük başarısızlığın bizler gibi AKP’liler de farkındalar.

Onun için “Erdoğan’ın başarılı olduğu bir alan” bulup, onun propagandasına yüklenmek diye tarif edebileceğim bir yola girdiler.

Buldukları şey de “dış politika” oldu.

Etrafımızda savaşlar olurken iyi ki başımızda Erdoğan varmış, onun dış politika uzmanlığı sayesinde bu zor dönemi kolayca atlatabilecekmişiz, zaten Trump da en çok onu seviyormuş vs.

Doğrusunu isterseniz Erdoğan’a “dış politika cambazı” payesi verildiğini her duyduğumda gülsem mi ağlasam mı kestiremiyorum.

Çünkü 24 yıllık AKP iktidarının sonunda geldiğimiz noktada dış politikada kayıplarımız, kazançlarımızı misliyle katlıyor.

“Kazanç” dediysem de onlar da Nasrettin Hoca kazançları: Önce kaybedip, sonra bulunanlar yani!

Doğu Akdeniz’deki komşularımız ki artık bir “devlet görümümü veren” sadece Mısır ve İsrail kaldı, geleneksel olarak Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs meselelerinde tarafsız durmayı tercih ederlerdi.

Artık böyle değil. İsrail artık açıkça düşmanlık sergiliyor, Mısır ise eski politikasını terk etti, Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlarla iş tutuyor.

Buna yol açan şey ise bunların günün birinde akıllarını kaybetmeleri değil, Erdoğan’ın dış politikayı iç politika için bir araç olarak kullanmak için izlediği yöntem oldu.

Bu mu diplomasi başarısı?

Türkiye günün birinde S-400’leri almasaydı F-35 programından da çıkarılmayacaktı.

Bu programa ortak olmamız sayesinde 9 milyar dolarlık üretim yapabilecektik, bunu kaybettik.

Teslim edilmeyen F-35’ler için ödediğimiz 1 milyar 400 milyon dolar hâlâ ortada yok.

Kutusundan bile çıkaramayacağımız S-400’ler için 2 milyar 500 milyon dolar ödedik.

Üstelik o S-400’lerin “havayı” ne kadar savunabildiği de Ukrayna’nın son Rusya saldırılarıyla ortaya çıktı.

Bu mu dış politika başarısı?

Türkiye’nin eskiden Avrupa’da dostları vardı.

O dostları sayesinde tam üyelik görüşmelerinin başlayabildiğini hatırlayan var mı?

Avrupa Parlamentosu’ndaki oylamada Türk bayraklarıyla “evet” pankartlarının nasıl kaldırıldığını?

Artık böyle bir dostumuz kalmadı.

Avrupa’ya sunabildiğimiz tek şey “kalabalık ordumuz”!

“Sizin için ölmeye hazırız” demenin başka bir yolu!

Bu mu dış politikadaki başarı?

“Ama Trump, Erdoğan’ı çok seviyor” diyenleri de duyar gibiyim.

Evet, seviyordur ama ona o kadar da güven olmaz.

Trump bir sosyopat, bugün sevip, yarın unutabilir ve gerçek şu ki iki sene sonra Trump da o koltukta oturamayacak.

Görebildiğim kadarıyla 24 yıllık AKP iktidarının en büyük başarısı hatırı sayılır bir zengin kitle yaratması.

Kamu kaynaklarıyla yaratılan servetlerin sahipleri kuşkusuz ki çok mutludurlar ve Erdoğan’ın başlarından gitmesini elbette istemezler.

Onlara da hatırlatayım ki AKP, adalet sistemini muhaliflere karşı bir silah olarak kullanmaya başladığından beri kimse, “malım var, mülküm var, işim var” diye övünmemeli.

Çünkü bir savcı bütün malınıza mülkünüze el koyabilir, daha hakkınızda iddianame bile yazılmadan bir de bakmışsınız TMSF malınızı başkasına satıvermiş.

Evet, Türkiye’de bu dönemde olmaz denilen oldu, tapu da delindi; kimse servetinin geleceğinden o kadar emin olmasın.

Son yıllarda yurtdışına sermaye transferinin artmasının nedenlerinden biri de bu olmalı.

Nerede başarı?

Beni dinlemez ama ben yine de bir dost olarak kendisine bu işi tadında bırakmasını söylemek zorundayım.

“Erdoğan’ı çok eleştiriyorsun, bu nasıl dostluk” diyecekler için de söylemeliyim ki gerçek dostu benim, çevresindeki yağcılar güruhu değil.

Aklım yettiğince, fırsat bulduğumca kendisini yaptığı hatalara düşmemesi için uyardığım yazılarım arşivlerde duruyor.

Onlara bir göz atsınlar, benim dediklerimi yapmış olsaydı bugün ne enflasyon derdimiz vardı ne F-35 ne de İsrail, Yunanistan ile sorunlarımız olurdu.

Fetullahçılar bile başımıza bela olmadan temizlenebilirlerdi.

Biliyorum yazılarımı okumadığı için oldu bunlar ama ne yapayım, benim işim de bu: Uyarmak.

Atalarımız boşuna “dost acı söyler” dememişler.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -31 Temmuz 2026-