4 Kasım 2026 Çarşamba

soL "Köşebaşı + Gündem" -4 Kasım 2026-

Trump İran’da nükleer silah kullanacak mı?-Fatih Yaşlı- 

ABD, Soğuk Savaş’ı atom bombasıyla başlatmış ve bu bombayı yeni küresel efendiliğinin sembolü olarak kullanmak istemişti. Bugün ise yeni Soğuk Savaş’tayız ama bu sefer ABD gerileyen hegemon güç ve bu gerilemenin üstünü örtmeye çalışıyor. İran’a yönelik taktik bir nükleer bomba kullanımı, tam da bunun için, ABD’nin bir güç gösterisi yapması adına kullanılır mı bilemiyoruz ama giderek militarize olan dünyamızda nükleer silahların yeniden bir tehdit olarak insanlığın karşısına çıkacağını biliyoruz.

Bir çift güvercin havalansa

Yanık yanık koksa karanfil

Değil bu anılacak şey değil

Apansız geliyor aklıma

Melih Cevdet Anday, bu dörtlükle başlayan “Anı” adlı şiirini 1953 yılında yazdı. Anday’ın bu şiirin de içerisinde yer aldığı “Yan Yana” adlı kitabı ise 1956 yılında yayımlandı ve yayımlandıktan kısa bir süre sonra ünlü 142. madde uyarınca “komünizm propagandası” gerekçe gösterilerek toplatıldı.

Anday, yayımlandığı dönemde pek bilinmese de “Anı”yı, 19 Haziran 1953’te ABD’de idam edilen Julius ve Ethel Rosenberg çifti için yazmıştı. Rosenberg’ler, ABD’nin atom bombası sırlarını Sovyetler Birliği’ne verdikleri gerekçesiyle yargılanmışlar ve elektrikli sandalyede idam edilmişlerdi.

Dönem “McCarthycilik” dönemiydi ve ABD’de bir “cadı avı” başlatılmıştı. Toplumda yaratılan antikomünist histeriyle birlikte binlerce kişi sorgulandı, işinden atıldı, cezaevine konuldu; Soğuk Savaş’ın ABD içine doğrudan ilk yansıması bu oldu.

Peki Rosenbergler sahiden de kendilerine isnat edilen suçu işlemişler ve ABD’nin nükleer çalışmalarıyla ilgili bilgileri Sovyetler Birliği’ne sızdırmışlar mıydı?

Her şeyden önce şunu söylemek gerekiyor ki Julius da Ethel de Amerika Birleşik Devletleri Komünist Partisi üyesi iki inançlı komünistti ve inandıkları uğruna her şeyi yapabilecek insanlardı. Tam da bu nedenle Ethel’in atom bombası yapmak için uygulamaya konulan Manhattan Projesi’nde çalışan kardeşi David Greenglass’ın kendilerine ilettiği bilgileri Sovyetler’e aktarmakta en ufak bir tereddüt göstermediler.

Ancak Greenglass projede teknisyen olarak çalışıyordu ve verdiği bilgiler, bombanın formülasyonundan ziyade bombaya ve üretildiği tesise dair teknik bilgilerle sınırlıydı. Dolayısıyla Rosenbergler ölümü dahi göze alarak bunları Sovyetler’e aktardılar ama bombaya dair çok daha kritik bilgilere ulaşmaları mümkün olmadı.

Bunu yapacak olan ise Klaus Fuchs adlı Alman bir bilim insanıydı. Almanyalı bir komünist olan Fuchs, Nazilerin iktidara gelmesinden sonra ülkesinden ayrılarak İngiltere’ye gitmiş, burada fizik eğitimine devam edip doktorasını almış ve ardından da Manhattan Projesi’ne dahil olmuştu. Projeye dahil olmasının nedeni ise bombanın esas olarak Nazilere karşı kullanılmak için geliştirildiğini düşünmesiydi.

Ancak öyle olmadı; Naziler teslim oldukları halde bomba yapım süreci devam etti ve Fuchs, atom bombasının yeni hegemon güç olmaya hazırlanan ABD’nin savaş sonrası tasarımlarının ve yeni düşman olarak belirleyeceği Sovyetler Birliği’ne yönelik politikalarının bir parçası olduğunu fark ederek bombayla ilgili bütün bilgileri Sovyetler’e iletti.

Sahiden de ABD atom bombasını Japonya’ya attığında ve yüz binlerce kişiyi öldürdüğünde esas hedefin Sovyetler’e karşı hegemonya ilanı olduğu anlaşıldı. Çünkü bomba atılmasaydı da Japonya teslim olmanın eşiğindeydi. Dolayısıyla atom bombası aslında Japonya’yı teslim almak için değil, yeni bir çağın başlangıcının haberini vermek için kullanıldı.

ABD’yi yönetenler bombayı yapar ve Japonya’da patlatırken Sovyetler Birliği’nin uzun yıllar boyunca kendi bombasına sahip olamayacağını düşünmüştü. Bunun için en az on-on beş seneye ihtiyaçları vardı. Hatta Başkan Truman, Manhattan Projesi’nin başındaki Oppenheimer’a Sovyetler’in asla atom bombası yapamayacağını söylemişti.

Ama kısa süre içerisinde yanılacaklarını görecek ve anlayacaklardı. Sovyetler Birliği hem ABD’den sızan bilgilerle hem de bilim insanlarının çalışmalarıyla sadece dört yıl sonra atom bombasına sahip oldu ve bu ABD’de büyük bir şok etkisi yarattı. Sonrasında ABD korkunç bir silahlanma yarışı başlatıp farklı nükleer silahlar geliştirse de Sovyetler hepsine yanıt vermeyi başardı.

Bu başarı, Soğuk Savaş’taki “dehşet dengesi” durumunu beraberinde getirecek ve ABD, karşılık göreceğini bildiği için Japonya’dakinin benzeri bir saldırıya bir daha asla kalkışamayacaktı. Dolayısıyla bir Üçüncü Dünya Savaşı’nın yaşanmasının önüne bu denge sayesinde geçildi.

Sovyetler Birliği dağılıp Soğuk Savaş bittikten sonra nükleer alanda ciddi bir silahsızlanmaya gidildi ve nükleer silahların yüzde 80’ine yakını imha edildi. Bugün Soğuk Savaş dönemiyle kıyaslandığında dünyadaki nükleer başlık sayısı hayli azalmış durumda. Ancak “yeni Soğuk Savaş”la ve emperyalizmin kriziyle birlikte nükleer silahlar insanlık açısından yeniden bir tehdit haline gelmek üzere.

Emperyalizmin kriziyle kastettiğimiz şey, ABD hegemonyasının gerileyişi ve buna mukabil yeni hegemon güç olarak Çin’in sahneye çıkışı. Tam da bu krizin bir ürünü olarak iş başına gelen Trump, özellikle ikinci döneminde nükleer silahlanmayı yeniden başlatacak adımlar attı ve buna gerekçe olarak da açıkça Çin’in yükselişini gösterdi.

Trump’ın talimatıyla ABD, Ekim 2025’te yaklaşık 30 yıldır durdurulmuş olan nükleer silah testlerini yeniden başlattı. ABD ile Rusya arasındaki nükleer silahlara ilişkin START anlaşmasının süresi Şubat 2026’da bitti ve Trump anlaşmayı yenilemedi. Mayıs 2025’te de bir Trump projesi olan “Altın Kubbe” adlı yeni hava savunma sistemleri kapsamında nükleer teknoloji alanında yapılan çalışmalar hızlandırıldı.

Bu durum ABD’nin yeni güvenlik belgesine, yani “Trump doktrini”ne de yansıdı ve hem Rusya-Çin işbirliği hem de Çin’in Asya-Pasifik bölgesinde nükleer silah kullanma olasılığı ulusal güvenlik tehdidi olarak kodlanıp nükleer silahların bir caydırıcılık unsuru olarak kullanılacağı açıklandı.

Bugün gelinen noktada henüz stratejik nükleer silahların kullanılmasını gerektirecek yoğunlukta bir kriz durumu yok. Ancak İran’a yönelik savaşta her zamankinden daha çok “taktik nükleer silah” kullanımından söz edilir hale gelindi.

Yakın zamana kadar Trump’ın çok yakınında bulunan ve ABD sağının en popüler figürlerinden biri olan, ancak İran savaşıyla birlikte Trump’a karşı sert bir muhalif tutum alan Tucker Carlson, ara seçimlerden sonraki birkaç gün içerisinde İran’da uranyum geliştirdiği iddia edilen tesislerin nükleer silah kullanılarak vurulacağını öne sürdü ve bu iddia çok ses getirdi, çok konuşuldu.

İçinde yaşadığımız dünya düzeninde, nükleer silaha sahip olmaya çalışarak insanlığı tehdit ettiği söylenen bir ülkeye karşı, sözde bu ülkenin nükleer silah sahibi olmasını engellemek için nükleer silah kullanılabilir. Yani son derece trajikomik bir şekilde.

Trajikomik olması durumun ciddiyetini değiştirmiyor elbette. İsrail seçimlerinden Netanyahu hükümet kuracak çoğunluğu sağlayarak çıkamadı. Bu yazı yazılırken henüz başlayan ABD ara seçimlerinde ise Trump’ın çok ağır bir yenilgi alacağına dair güçlü bir kanaat var. İran savaşının yarattığı hayat pahalılığı, bir bumerang misali dönüp Trump ve Cumhuriyetçi Parti’yi vuracak büyük ihtimalle.

Bu durum her ikisinin de çok daha pervasızca hareket edip saldırganlaşabileceği bir pozisyona işaret ediyor. Zaten seçimler sonrası İran’a yönelik yeni ve çok daha geniş kapsamlı bir saldırıya girişileceği konuşulurken şimdi buna bir de taktik nükleer silah kullanımı eklendi. Bu ise zaten içerisinde olduğumuz bu kaotik dönemde işlerin çok daha karışması, insanlığa yönelik tehdidin çok daha artması anlamına gelecek.

ABD, Soğuk Savaş’ı atom bombasıyla başlatmış ve bu bombayı yeni küresel efendiliğinin sembolü olarak kullanmak istemişti. Bugün ise yeni Soğuk Savaş’tayız ama bu sefer ABD gerileyen hegemon güç ve bu gerilemenin üstünü örtmeye çalışıyor. İran’a yönelik taktik bir nükleer bomba kullanımı, tam da bunun için, ABD’nin bir güç gösterisi yapması adına kullanılır mı bilemiyoruz ama giderek militarize olan dünyamızda nükleer silahların yeniden bir tehdit olarak insanlığın karşısına çıkacağını biliyoruz.

Bunun için bir barış mücadelesine ihtiyaç var elbette ama apolitik ve sınıfsal temellerinden koparılmış, soyut bir barış mücadelesine değil; emperyalizme karşı mücadeleyle iç içe geçmiş, politik ve adı açıkça konulmuş sınıfsal bir barış mücadelesine…

/././

Patronlar da korkar: Grev sürecinde psikolojik savaş -İnci Boyacıoğlu- 

Bugün Türkiye’deyse patronlar yeterince korkmuyor, çünkü emekçilerin örgütsüzlüğü ve parçalanmışlığı onları cüretkâr kılıyor. Fakat asla unutmuyorlar: Sömürünün çarkları ancak işçinin rızasıyla döner ve o şalter indiğinde, üretimden gelen gücün tamtamları patronların en büyük kâbusu olur.

“…sahneye çıkan bir konuşmacı söz aldı. İki bin çift göz üzerine dikilmiş, iki bin gırtlaktan çıkan ses, her tümcenin sonunda sevinç naraları atıyordu… Genç, aç bakışlı, ateş dolu bir kişiydi. Konuşurken ellerini, kollarını sallıyor ve sanki topluluğa yumruklar atıyordu. Jurgis’e göre, devrimin ruhu ve sesiydi bu genç adam. «Örgütlenin, örgütlenin, örgütlenin!» böyle bağırıyordu.”

İşte patronlar böyle bir sahneden korkarlar. Korkuları öyle köklüdür ki emekçilerden farklı olarak süreklileşmiş güçlü örgütlere ve hiç bulanıklaşmayan sınıfsal bir bilince sahiptirler.

Dışarıdan bir gözle, sermayedarlar arasındaki rekabete dair bir aşinalığımız olsa da, aralarındaki güçlü iş birliğine dair hayat deneyimimiz hemen hiç yoktur. Çünkü, ülke servetinin yüzde 70’ini elinde tutan en zengin yüzde 10’un gündelik hayatı birçoğumuz için bilinmezlikler içerir. Medyaya büyük oranda amaçlı şekilde kendi sızdırdıkları bilgiler ve hastalık saçan televizyon dizileri dışında çok az tanıdığımız patronlar dünyası, toplumsal algıda gerçekdışı şekillerde temsil edilir. Sosyalist edebiyat, sıklıkla emekçilerin hikayelerini anlatsa da sermaye sınıfının somut betimlemelerini içeren eserler de barındırır: Émile Zola’nın “Germinal”, Jack London’ın “Demir Ökçe”, Dimitır Dimov'un “Tütün: Sarı Dünya”, Erol Toy’un “İmparator” adlı romanları gibi… Upton Sinclair’in hem işçilerin hem sermayedarların hikayelerini birbirini tamamlayarak anlattığı romanlar, sınıfın her iki cephesini de anlatma konusunda oldukça başarılıdır.

Grev konusuna geçmeden önce, yazının en başında itiraf etmek isterim: Grev psikolojisine dair bildiklerimin çoğunu, psikoloji biliminden ziyade, sınıfın deneyimlerini aktaran bu yazarlardan öğrendim. Bunun temel sebebi, çalışma hayatını inceleyen psikolojik araştırmaların nadiren emekçilerin perspektifini temel alması. Amerikan ekolüne bağlı endüstri ve örgüt psikolojisinin, çalışma yaşamına dair kurduğu anlatı, ortaya çıkışından itibaren sınıfsal bir tarafgirlikle maluldür. Amerikan ekolüne bağlı endüstri psikologları, uzun yıllar işçi psikolojisini yalnızca verimlilik, örgütsel uyum ve kâr maksimizasyonu adına şekillendiren bir ara kadro olarak konumlanmış; sınıf çatışmasını, emek sömürüsünü ve bu sömürüye karşı en meşru kolektif savunma araçlarından grevi araştırma odağından uzak tutmuştur. Grev konusunda yapılmış az sayıdaki araştırmanın büyük bir kısmı Avrupa ekolüne bağlı çalışma psikologları tarafından gerçekleştirilmiştir.

Grev araştırmaları, grevi önceleyen koşullara, sürecin iç dinamiklerine ve toplumsal etkilere bağlı gelişmelere odaklanır. Grevin ilk kıvılcımı, adaletsizlik algısı ve haksızlığa karşı duyulan öfkeyle başlar. İşçilerin bizzat maruz kaldığı haksızlıklara karşı adaletsizlik algısı, ancak öfkenin eşliğinde işçilerin kolektif eylemini besleyebilmektedir. Sinclair Şikago Mezbahaları romanında böyle bir anı çok canlı şekilde betimler: “İki yıl içinde aylık ücretleri üçte bir oranında azalmıştı ve her geçen gün de biraz daha azalmaktaydı. Marija yeni işinde çalışmaya başlayalı bir ay olmuştu ki, kovulduğu fabrikada yeniden bir maaş indirimi yapılmış ve kızların maaşı tam yarıya düşmüştü. Öfkeleri öylesine büyüktü ki, kendiliklerinden sokağa çıkarak bir miting düzenlediler. İçlerinden bir tanesi, bir yerlerde, ezilen işçiyi kızıl bir bayrağın temsil ettiğini okumuştu. Hemen bir bayrak yapıp öfke içinde bağıra çağıra sokaklarda dolaşmaya başladılar. Bunun sonucu yeni bir sendikanın kurulması olmuştu.”

Marija’nın şahsında gördüğümüz bu öfke kıymetlidir; fakat bir grevi dar bir ücret tepkisinin ötesine taşıyıp sınıfsal bir dayanışmaya dönüştüren asıl güç, sınıf kardeşlerine yapılan adaletsizliğe karşı da benzer bir duyarlılığı geliştirmektir. En başta yanındaki tezgâh arkadaşına olmak üzere başkalarına yapılan haksızlığı kendi benliğinde hisseden işçi, empati köprüsüyle grevin ahlaki meşruiyetine sarsılmaz bir inanç geliştirir. Grevi meşru görüp görmemek üzerinden işçiler ve patronlar arasında grev sürecince büyük bir psikolojik savaş verilir. Meşruiyet ise çoğu durumda insanca bir yaşam isteğinin paylaşılmasıyla ve buradaki insani durumun halk için anlaşılır kılınmasıyla sağlanır.

Sinclair, Petrol! romanında grevin birkaç sentlik bir zam talebinden çok daha fazlası olduğunu şu sözlerle hatırlatır: “...üç vardiyalı mesai hakkını kazandıkları takdirde öğrenmek ve düşünmek için boş zamanları olacak, böylece toplumda daha iyi yerlere gelebilecek, çocuklarının daha iyi bir eğitim almasını sağlayabileceklerdi. Grevin esas konusu buydu... İşçiler tam da konumlarının doğası gereği ancak birleşerek zafer kazanabilirlerdi; bu yüzden isteseler de istemeseler de bir dayanışma, kardeşlik ve işbirliği ideali kurmak zorundaydılar.”

Ne var ki haksızlık algısı ve öfke her zaman dosdoğru eyleme akmaz; sermayenin ideolojik aygıtları ve bireyin mevcut düzeni savunma refleksi daha işin başında grev hazırlıklarını boşa çıkarabilir. Sistemi meşrulaştırmaya dönük psikopolitik mekanizmalar, öfkeyi soğurabilmektedir. İşte burada patronlar “Size bunca zaman ekmek verdim”, “Memleketin gelişmesini istemiyor musunuz, vatan hainleri” gibi söylemlerle aslında psikolojik bir savaşın geleneksel silahlarına başvururlar. Zamanla bu yalanlara kendileri bile inanır. Sanayi Kralı romanında, dünyada tüm işçileri kırılıp parçalanabilir değersiz çarklar gibi fabrikalarına monte eden Fordizmin kurucusu Henry Ford’un hayatından şu küçücük esinlenme, gerçekliği ne derece çarpık görebildiklerini somutlar: “≪Daha mutlu görünmen gerekir, sevgilim,≫ diyordu Bayan Ford. ≪Dünyaya yeteri kadar iyilik yaptın.≫”

Grevi önlemek her zaman daha az maliyetli olduğundan, modern kapitalizm, iş gücünü parçalayarak emekçilerin ortak bilincini ve grev gibi eylemliliklere inancını felç eden mekanizmalar geliştirmiştir. Örneğin, taşeron zincirleri ve sözde “bağımsız” çalışma modelleriyle işçinin gerçek muhatabını görünmez kılarlar. Kendi aracını kiralayan, kendi üniformasını satın alan teknisyen, kurye veya bilgi işlemci bir yandan “bağımsız girişimci” yanılsamasına itilirken diğer yandan ağır bir sömürüye maruz kalır; bu durum sınıfsal kimlikte derin bir bilişsel çatlak yaratır.

İşçiler arasında patronlarca inşa edilen bu yabancılaşma ve yalıtılmışlık, tek taşla birden fazla kuş avlamaktadır. Kâr maksimizasyonunun yanında, sınıf içindeki psikolojik mesafeler arttıkça somut adaletsizlikler bireyin zihninde kavranması zor bulanık bir bilgiye dönüşür. Evden ya da birbirinden kopuk mekânlarda çalışan işçilerde grev kararlılığı belirgin biçimde düşer. Fiziksel yakınlık ve tezgâh başı etkileşim, kolektif bilincin inşasında vazgeçilmezdir. Ağır sanayi işçileri sadece üretimde üstlendikleri kritik rol nedeniyle değil, üretim sürecinin “biz” duygusunu mümkün kılacak özelliklerle donatılması sebebiyle de sınıf hareketlerinde her zaman öncü olmaya adaydır.

Mekânsal ve sınıfsal parçalama, sermaye sınıfının kadim taktiklerinden biridir. Sinclair, Kömür Kralı romanında maden kamplarında çalışan farklı kökenlere sahip göçmen işçiler arasındaki kültürel kopukluğun patronların nasıl işe yaradığını anlatır. Değişik diller konuşan ve bu yüzden, maden şirketinin ağır sömürüsüne karşı örgütlenemeyen, envaiçeşit Avrupalı göçmen, patronlar tarafından farklı barınaklara yerleştirilmektedir. Patronlar, işçileri birbirlerinden uzak tutan ulusal veya dinsel önyargıları bilinçli şekilde kullanırlar.

Bu böl-yönet stratejisi Şikago Mezbahaları romanında da betimlenmiştir. Et fabrikalarının patronları, sırf mezbaha işçileri bir daha grev yapamasın diye Avrupa köylerine adamlar salarak önce Polonyalıları, ardından onları kırmak için Litvanyalıları, sonra da Slovakları şehre yığar. Patronlar işçiyi yalnızlaştırmakla kalmaz; grev patlak verdiğinde hapishaneleri ve işsizler ordusunu tarayarak getirdikleri grev kırıcıları, yine işçi sınıfından devşirilen ve sendikacıları takip eden kiralık dedektifleri, mafyalaştırılan korumaları, en sonunda da polis copunu ve tazyikli soğuk suyu devreye sokar.

Bu devasa baskı aygıtını parçalamak için, tarihin belli kesitlerinde işçi önderleri, işyerindeki tüm yapay sınırları kaldıracak birleşik taban örgütlenmesinin yollarını aramışlardır. Farklı statülerdeki, farklı taşeronlardaki emekçileri tek bir potada birleştiren sınai sendikacılık anlayışı, tarihsel süreçlerde sıklıkla işçiye avantaj sağlayan bir örgütlenme modelidir. Sinclair’in Sanayi Kralı’nda dile getirdiği o yalın mantık bugün de geçerliliğini korumaktadır: “İki yüz bin işçinin çalışma imkanını elinde tutan Henry Ford, hepsini çatısı altında toplayan tek ve güçlü bir sendikayla uzlaşmaya yanaşmak zorundaydı; oysa ayrı ayrı yüz küçük sendika olursa topunu yok sayar, kılını bile kıpırdatmazdı...”

2015 yılında İspanya’da telekomünikasyon işkolunda gerçekleşen Movistar grevi, böl-parçala taktiğine karşı dikkate değer bir başarı kazanmıştır. Teknisyenler dijital haberleşme ağlarını kullanarak taşeronluk sistemiyle işçiler arasına dikilen duvarları aşmış ve greve giden işçiler hedef tahtasına taşeron firmaları değil, sistemin tepesindeki Telefónica-Movistar devini koymuşlardır. Belki bunlardan da önemlisi, işçiler arasında kendiliğinden gelişen taban iradesi, sendikal bürokrasinin hantallığını aşan birleşik bir sınıf kimliği üretebilmiştir. İşçilerin doğrudan kendi seçtikleri tezgâh temsilcilerinden kurdukları meclisler, grev esnasında patronların işçiler üzerinde çapraz baskı ve yanlış bilgi yayma taktiklerini boşa çıkarabilmiştir. Çünkü patronların yaymaya çalıştığı dedikodular veya iyi niyet masalları, ancak tabanın kurduğu şeffaf ve kesintisiz bilgi akışıyla dağıtılabilir.

Elbette her grev zafere ulaşamaz; kimi eylemler sınıfın hanesine kalıcı mevziler yazdırırken kimi grevler sermayenin ve sarı sendikacılığın tazyiki altında çözülür. İnanç ve birlik, maddi bir güvenceyle desteklenmediğinde, zaman sermayenin lehine işlemeye başlar. Patronların en büyük kozu, grevi zamana yayarak işçi ailesini açlığa mahkûm etmektir. İşte bu noktada toplumsal dayanışma ve ilerici toplumsal örgütler devreye girer.

Grevin maddi kasası, sadece bir geçim desteği değil, işçi için “arkamda halk var” güvenini aşılayan güçlü bir psikolojik kalkana dönüşebilmektedir. Eğer bu kalkan kurulamaz ve süreç iyi yönetilmezse, önemli bir tehlike baş gösterir: Süreç uzayıp belirsizleştikçe işçilerde psikolojik yıpranma ve tükenmişlik ortaya çıkar; buna bağlı olarak da hem birbirlerine hem de kendi sendikalarına yönelik bağlılıkları dramatik şekilde zayıflar.

Özellikle kıdemli çalışanlarda ve çocuklu işçilerde görülebilen duygusal çöküşe karşı, “sosyal temsilciler ağı” gibi toplumsal dayanışma modelleri faydalı olabilmektedir. Bu temsilciler ağı, grevi mahalleye, üniversite gençliğine, aynı işkolundaki diğer işçilere veya medyaya bağladığında toplumsal bir dayanışma çemberi de kurulmuş olur. Grev süresince yaşanan stres, ailevi kaygılar ve gerçekleşebilecek kötü olasılıklar grevcinin en büyük yüküdür. Mahalle sakinleri, benzer işkollarındaki sendikalar ve siyasal örgütler tarafından kurulan dayanışma ağları bu yükü kolektif olarak göğüslemelidir.

Nihayetinde grev saflarındaki mücadele, fabrikanın kapılarını aşıp toplumsal bir meşruiyete kavuştuğunda zafere dönüşür. Kamuoyunun greve verdiği destek, eylemin meşruiyet zırhıdır. Özellikle, ulaşım veya sağlık işkollarındaki gibi halkın geniş kesimlerini olumsuz etkileyen grevlerde halkın greve karşı tutumlarını iyi yönetmek gerekir. Örneğin, grevin amacını toplumla paylaşırken salt ücret zammına odaklanmak yerine, hayat pahalılığı altında ezilen tüm halkın, düşük gelirlilerin ve yok sayılanların “onur ve adalet mücadelesi” olduğu da anlatılabilirse, iktidarın ve sermaye medyasının manipülasyonları parçalanabilmektedir.

Evet diyelim ki grev zaferle sonuçlandı, ama grev sonrasında da mücadele bitmez. Sinclair, Şikago Mezbahaları romanında başarılı bir grev sonrasında yaşanabilecekleri de anlatmıştır: “Durham ve ortakları şirketi tarafından bütün büyük mezbaha merkezlerine çekilen bir telgrafta, ≪sendika ileri gelenlerini işe almayın≫ deniliyordu. Ertesi sabah… genel şefin, dışarı çıkarak, sıranın yanında yürüdüğünü ve istediği adamları işe almak için ayırdığını gördü. Birbiri ardına sıradan çıkıyordu adamlar. Yalnızca baş tarafta duran bazı işçiler seçilmemişti. Jurgis bunların sendikada görev almış ya da delegelik yapmış kişiler olduğunu biliyordu…. İşçiler kızgınlıktan deliye dönmek üzereydiler. Aralarından üç kişi seçerek, genel şefle konuşmak için üç deneme yaptılarsa da her seferinde polis, coplarını kullanarak, onları kapıdan geriye püskürttü. O zaman, «ya hepimiz geri geliriz ya hiçbirimiz» diye bağırdı yüzlerce ses… İri yarı kesici birden yakındaki taş yığınının üzerine fırlayarak bağırdı: ≪İş tamam arkadaşlar. Hepimiz yeniden iş bırakıyoruz.≫ Ve sığır kasapları oracıkta yeni bir grev kararı aldılar…. Ve aradan yarım saat geçmeden Packingtown, yeniden greve girmişti. Hem de bu kez gerçekten öfkeli olarak. Bu olaydan sonra, Packingtown bambaşka bir havaya bürünmüştü. Öfke ve nefretle kaynayan bir kazandı artık. Bu kazanın içine düşen grev bozguncuları doğduklarına pişman ediliyordu.”

Grev, uzun soluklu bir psikolojik savaştır: Büyük kazanımlar başka grevleri çağırdığından, patronlar grev sonrasında emekçiler arasında yayılan umudu, inancı ve dayanışmayı yıkmak için canla başla uğraşmaya devam ederler. İşçi sınıfının süreklileşmiş bu kavgada en güçlü silahı örgütlülüktür.

Bu örgütlülük, Sinclair gibi yazarlar çıkarır içinden ve bazen halkın edebiyatçılarının yazdıkları romanlar bile dev tröstleri hizaya getirmeye muktedir olur. Sinclair’in ABD’deki dev et tröstlerindeki korkunç işçi kıyımını anlattığı Şikago Mezbahaları tüm ülkeyi sarsmıştır. Özellikle, işçilerin uzuv kayıpları ve et üretimi esnasında sosislerin, salamların içine karışan el ve ayakların hikayesi halkta dehşet uyandırmıştır. İşçi grevleriyle birlikte tüm ülkede çığ gibi büyüyen tepkiler sonrasında bu yenilmez sanılan tröstlerin faaliyetlerini denetlemek üzere önemli yasal düzenlemeler getirilmiştir. Hoş, Sinclair esprili bir dille bu başarıyı “Ben aslında Amerikan halkının kalbine nişan aldım, ama yanlışlıkla midesinden vurdum.” şeklinde yorumlamış ve ikiyüzlü burjuva ahlakını ifşa etmiştir. Ama nasıl olursa olsun, o işçiler patronu alt etmeyi hak etmişti ve sonunda da kimi yasal haklar kazanmayı başardılar.

Bugün Türkiye’deyse patronlar yeterince korkmuyor, çünkü emekçilerin örgütsüzlüğü ve parçalanmışlığı onları cüretkâr kılıyor. Fakat asla unutmuyorlar: Sömürünün çarkları ancak işçinin rızasıyla döner ve o şalter indiğinde, üretimden gelen gücün tamtamları patronların en büyük kâbusu olur. Yürüyen madencilerin, toprağına sahip çıkan köylülerin, patronların ensesindeyiz ağının duyurdukları kazanımları sosyal medyada, eşle dostla paylaşırken; örülen dayanışmaya katkı sunup fırsat bulduğumuz noktalarda onların mücadelesini savunurken, memleketin bir yerlerine umut ve cesaret tohumlarını ektiğimizi de biz unutmayalım.

/././

Sistemin çürüyen düzeninden bir kesit -Sinan Sönmez- 

Giderek aksayan ve çürüyen kapitalist sistem aynı zamanda faşist hareketi doğurup beslemektedir. Haklar ve özgürlüklerin korunması ve sömürü düzeninin değiştirilmesindeki kararlılık toplumların gideceği yönü belirleyecektir.

Ülkemizde sorunlar yumağı giderek kördüğüme dönüşüyor. Fon skandalı ve vurgununun finansal-ekonomik boyutları, ilgili kurumlarının yönetim ve denetimden sorumlu üst düzey kadroların bizzat sürecin içinde yer almaları, skandalın siyasi boyutlarının kısmen ortaya saçılması gündemdedir. 

Siyaset sahnesinde muhalif kanattan iktidar partisine göç kervanına belediye başkanları, belediye meclis üyeleri başta olmak üzere milletvekilleri seçmenlerin oylarını özel mülkiyetlerindeymiş gibi davranmakta sakınca görmemektedir. Bir kez daha sormak gerekiyor: siyasi etik paketlenip dipsiz kuyuya mı atıldı acaba?

Her hafta muhalif belediyelere yapılan operasyonlarla birlikte gözaltılar ve tutuklamalar hız kesmiyor. Sokaklara yansıyan her türden suça bulaşmış çeteler arasındaki silahlı çatışmalar, kolluk kuvvetlerinin müdahalesi ve geniş çaplı operasyonları ne yazık ki sıradanlaşıyor. İş cinayetleri, özellikle maden emekçilerinin haklarının açıkça özel sektör patronları tarafından açıkça gaspı ve direniş, kadına karşı şiddet ve işlenen cinayetler tabloyu iyice karartıyor. Gelir bölüşümündeki aşırı eşitsizlik nedeniyle kitlesel yoksulluğun yaygınlık kazanması şaşırtıcı değildir. 

Olumsuzluklar dizinini uzatmak güç değil, bu bağlamda öncelik özgürlükler ve haklara sahip çıkılması ve savunulmasıdır. Olumsuzluklar sistemseldir, sistem tıkanmıştır. Bu saptama didaktik bir yargı ve indirgemecilik değildir. Nitekim boyutları farklılık gösterse de birçok birikmiş sorunun farklı coğrafyalarda yaşandığını, ancak toplumsal tepkinin de çok farlılık gösterdiğine tanık olmaktayız. Bu bağlamda rotayı Fransa’ya kıralım.

24 Ekim’de Fransa’da lise öğrencilerinin başlattığı, üniversite gençliği, sosyalist sol ve sarı ceketlilerin yanısıra sendikal hareketin kısmen desteklediği iktidara karşı protesto gösterilerini France Info ve ENews televizyon kanallarındaki canlı yayından 4-5 saat boyunca izledim.

Paris’te solun geleneksel yürüyüş güzergâhına izin verilmeyip merkezi oluşturan bölgede gece sokağa çıkma yasağının uygulanması tepkilere yol açtı. Kaçınılmaz olarak yaşanan arbedelerle birlikte önemli sayıda gözaltılar eksik kalmadı. Diğer büyük kentlerde (Örneğin Lyon, Marsilya, vd.) protesto gösterilerine izin verilmedi, bununla birlikte sokağa inen göstericiler ve kolluk kuvvetleri arasında sürtüşmelerin ötesinde protestocular kolluk kuvvetlerinin sert müdahalesiyle karşılaştı. Diğer önemli bir gelişme ise aynı gün Paris’e trenle bir saat mesafedeki Orleans’da aşırı sağcı, ırkçı Ulusal Birlik (RN) partisi kongresinin toplanmasıydı. İlk turu 18 Nisan, gerekirse ikinci turu 2 Mayıs’ta yapılacak Cumhurbaşkanı seçiminde adaylığını açıklayan Marine Le Pen’in başında olduğu neo-faşist partiye karşı radikal sol kongreye izin vermeyeceğini açıklamıştı. Korkulan olmadı, çatışma çıkmadı ve kentte toplanan 26 bin dolayında protestocu eylemlerini gerçekleştirdikten sonra dağıldı.

Bu satırları yazarken amacım gazete veya TV muhabiri rolüne soyunarak kısmi gözlemlerimi aktarmak değil. Ciddi ekonomik, sosyal ve siyasal sorunlarla karşılaşan, Almanya ile birlikte AB’nin çekirdek ülkesi konumundaki ve G5 ile G7 grubunda yer alan Fransa’daki protestoların kökeninde bizzat sistemsel bozukluğa karşı gençlerin başlattığı tepkilerin giderek kitleselleşmesi ve düzen değişikliği talebinin gündeme getirilmesidir. Nitekim televizyon ekranlarından yansıyan söyleşiler kapitalist sistemin geniş halk kesimini sürüklediği durumu sergilemektedir. 

Paris’teki protestoda üç farklı kuşaktan kadın protestocuyu bir araya getiren gazetecinin yaptığı söyleşide eleştirilerin aynı noktalarda toplanması sistemdeki temel bozukluğu yansıtmaktadır. Henüz lise öğrencisi olan güleryüzlü genç eğitimden, bursların yetersizliğinden, barınma ve maddi sorunlardan, beslenme yetersizliğinden şikayetçiydi. Orta yaşlardaki emekçi kadın barınma sorununu dile getirerek yüksek kiraları, düşük ücreti, yoksulluk ve beslenme güçlüğünü vurguladı. Oldukça yaşlı emekli yapılan ödemelerin çok düşük olduğunu, bırakın euroyla hesaplamayı, santimleri (bizdeki kuruş) bile tek tek sayarak harcadığını buna karşın düzenli beslenemediğini, aç kaldığını, sokağa bile nadiren çıktığını vurguladı. Üç kuşaktan temsilcinin altını çizdiği sorunların aynı paydaya sahip olduğu açık seçik görülüyor. 

31 Ekim’de protestolara kalınan yerden devam edildi. Protestoyu organize eden örgütlere göre ağırlıklı Paris olmak üzere çeşitli kentlerde yarım milyon dolayında kişi katılım sağladı. Talepler bir hafta öncekiyle aynıydı ancak dikkati çeken bir gerekçe de “protestoda bulunma özgürlüğünün kısıtlanmasına karşı çıkılarak bu hakkın korunması” olarak dile getirildi.

Fransa’nın dışında başta Almanya’da uzun süredir yaşanan ekonomik-sosyal kriz ve protestoların yanısıra Belçika, İtalya, İspanya ve Portekiz’de tepkilerin yükselmesi şaşırtıcı değildir. Avrupa dışında ABD’de yoksulluk, konut sorunu, sosyal yardımların özellikle Trump döneminde budanması, sağlık hizmetlerine ulaşmada tıkanıklık, enflasyonist tırmanış ve ırkçı siyasi baskılar ortadadır. Yapılan yeni bir araştırmada dört temel ihtiyaç olan gıda/beslenme, konut, sağlık hizmeti/tıbbi bakım ve ulaşımda en azından birini sağlayamama oranı düşük gelir grubunda %71, orta gelirde %39 ve yüksek gelirde %13 olarak belirlenmiştir.

Örnekleri diğer ülkelere yayabiliriz. Avrupa’da yükselen protesto dalgası, halkın giderek sokağa inmesi biriken ekonomik-sosyal sorunların yol açtığı şaşırtıcı olmayan bir gelişmedir. Aynı zamanda aşırı sağ, neo-faşist hareketin giderek güç kazanması da yaşanan sürecin parçasıdır. Giderek aksayan ve çürüyen kapitalist sistem aynı zamanda faşist hareketi doğurup beslemektedir. Haklar ve özgürlüklerin korunması ve sömürü düzeninin değiştirilmesindeki kararlılık toplumların gideceği yönü belirleyecektir.

/././

3 Kasım 2026 Salı

ÇİZGİLERİN DİLİ -3 Kasım 2026-

 

(Derleyen: mstfkrc)

KÖŞEBAŞILAR -3 Kasım 2026-

Yarın seçimler var -Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet- 

ABD’de yarın ara seçimler var. Seçim öncesinde ana akım medyada yorumlar, Trump yönetimine karşı gelişen, ekonomik hoşnutsuzluğu, siyasal meşruiyet kaybını, geleceğe ilişkin belirsizliklerin beslediği daha geniş bir tepki üzerinde yoğunlaşıyordu. Bu tepkiler geleneksel Demokrat-Cumhuriyetçi rekabetinin sınırlarını aşıyor. Sol yorumculara göre esas konu Trump’ın seçmen desteğini kaybetmesi değil; onu iktidara taşıyan toplumsal koalisyonun kendi iç çelişkileriyle karşı karşıya gelmesiydi. Bu çelişkileri aşabilecek bir siyasal alternatif henüz ortada yok.

The Economist son sayısında, bu krizin ekonomik boyutuna işaret ediyordu: Ekonomi yüzde 3+ büyürken büyümenin kazançları esas olarak varlıklı kesimlerde toplanıyor. Gümrük vergileri ve İran savaşı fiyatları yükseltiyor. Yüksek gelir grupları vergi indirimlerinden yararlanırken sosyal yardımlardaki kesintiler emekçi sınıfların hayatını daha da zorlaştırıyor. İmalat sanayisi üretimi artmasına rağmen istihdam geriliyor. Borsa ve yapay zekâ yatırımlarından doğan servet artışının yaklaşık yüzde 90’ı en zengin yüzde 10’a gidiyor. The Economist’e göre, Trump’ın Amerikan halk sınıflarına refah vaat eden söylemi ile iktidarının ekonomik sonuçları arasındaki çelişki giderek büyüyor.

New York Times’ta David Wallace-Wells, bu çelişkinin etkilerini MAGA hareketinin dönüşümüyle ilişkilendiriyordu. Düzenin seçkinlerine tepki olarak doğan MAGA, milyarderlerin, teknoloji şirketlerinin ve ayrıcalıklı sermaye çevrelerinin etkili olduğu bir iktidarın kurulmasının aracı oldu. Başlangıçta seçkinlere karşı olduğu iddiasıyla yükselen hareket, iktidarda ekonomik gücün yoğunlaşmasına hizmet eden ilişkilerle anılır hale geldi. MAGA büyük bir düş kırıklığı yaşıyor.

Büyük sermayenin de kafası karıştı. Axios’tan Zachary Basu’nun aktardığına göre Trump yönetimiyle ayrıcalıklı ilişkiler kuran şirketler, şimdi Demokratların Kongre’de çoğunluğu ele geçirmesi halinde soruşturma konusu olmaktan kaygılanarak Demokratlarla yakınlaşmaya çalışıyorlar. The Economist de “MAGA imajından kurtulmaya çalışıyorlar” diyor. Bu çelişki açığa çıkarken MAGA’nın evanjelik tabanı, hareketin toplumsal sürekliliğini sağlayan önemli bir unsur olmaya devam ediyor.

Wallace-Wells Amerikan siyasetini “tepki siyaseti” anlamında “whiplash politics” kavramıyla tanımlamaya çalışıyor. 2020’de Biden’ın, 2024’te Trump’ın kazandığı seçimlerin ardından şimdi yeniden ters yönde bir tepki görülüyor. The Economist’in seçim coğrafyası, “Hispanik” ve Asyalı seçmenler üzerine yazıları da geleneksel Cumhuriyetçi bölgelerde, seçmen gruplarında değişen tercihleri ortaya koyuyordu. Ancak bu gelişmeler kalıcı bir sola kayıştan çok, iktidardaki partiyi cezalandırma eğilimine işaret ediyor. Deneyimli muhafazakâr yorumcu Peggy Noonan da Wall Street Journal’da büyük bir Demokrat zaferinin iki partiyi de kendi sorunlarıyla yüzleşmeye zorlayabileceğini savunuyor. “Cumhuriyetçiler Trump’ın vesayetinden kurtulabilir.” Demokratların seçim başarısını doğru yorumlaması, “kapsamlı bir toplumsal dönüşüm programına verilmiş onay olarak görmemesi gerekir” diyor.

Adolph Reed Jr’ın sosyalist The Bullet sitesindeki değerlendirmesi Trumpizmi mümkün kılan kapitalist birikim ile siyasal meşruiyet arasındaki yapısal çelişkiye dikkat çekiyordu. Reed, Amerikan siyasetinin ırksal, kültürel kimlikler üzerinden şekillenme eğiliminin sınıf ilişkilerini, ekonomi politiği görünmez kıldığına dikkat çekiyordu: “Trump’ın gitmesi bu yapısal çelişkileri ortadan kaldırmayacak.” Bunlara yanıt verecek bir siyasal program ve örgütlü toplumsal güç oluşturulmadıkça Trumpizmin başka bir biçimde geri dönme tehdidi sürecek. Reed uyarıyordu: Bir seçim zaferi, örgütlü bir toplumsal taban olmadan toplumsal dönüşüm gerçekleştirmeye yetmez. World Socialist Website da yorumunda “Sonuç ne olursa olsun, savaş ve işçi sınıfına yönelik saldırılar tırmanacak, çünkü onları üreten kriz devam edecek” diyordu.

Özetle, Trump’ın seçim kaybetmesi, Demokratların, eğer başarabilirlerse, Trump çalarak ülkeyi bir kaosa sürüklemez ise Meclis ve Kongre çoğunluğunu ele geçirmesi, ABD’de “süreç olarak faşizmi” belki durdurabilecek hatta geriletebilecek ama onu doğuran ekonomik, kültürel krizin aşıldığı anlamına gelmeyecek.

/././

TBMM Mekke ittifakını neden reddetmeli?-Mehmet Ali Güller/Cumhuriyet- 

Mekke Ortak Savunma Anlaşması onaylanması için yarın TBMM Genel Kurulu’na geliyor. Anlaşmanın imzalandığı 7 Ağustos’tan bu yana konuyla ilgili birçok yazı yazdım. Yarınki oylamadan önce bir kez daha konuyu ele alarak milletin vekillerine seslenmek istiyorum. İşte milletvekillerinin Mekke ittifakına “hayır” demesini gerektiren 9 neden:

10 YILLIK BAĞLAMA

1) Muhalefet milletvekilleri, bu anlaşmaya TBMM’nin onuru için hayır demeli öncelikle. Zira iktidar, bu anlaşmayla TBMM’yi ve milletin iradesini yok saydı. Daha vekiller anayasanın 90. maddesine göre bu anlaşmayı onaylamadan, iktidar onaylanmış gibi anlaşmaya dair icraatlar yaptı: Komite kurdu, genel sekreter oyladı, toplantılar yaptı, 5 Ekim’deki toplantıda Suudi Arabistan’a askeri destek kararı aldı.

2) 16 maddeli anlaşmaya göre üye ülkeler 10 yıl boyunca bu anlaşmadan çekilemeyecekler! İktidar, anlaşmayla 10 yıl boyunca Türkiye’yi bağlıyor, kendinden sonraki iktidarları bu politikasına mecbur bırakıyor. Bu kabul edilemez.

ANLAŞMANIN MERKEZİNDE YEMEN VAR

3) CHP yönetimi hem “Yemen’e asker gönderilmesine karşıyız” diyor ama hem de “Anlaşmayı onaylayacağız” diyor. Yemen’e asker göndermek istemeyen biri bu anlaşmaya evet diyemez. Zira anlaşmanın merkezinde bu konu var. Öyle olduğu için de daha anlaşma konusunu milletvekillerine sormadan, Yemen topraklarını bombalayan Suudi Arabistan’a askeri destek kararı aldılar.

4) İktidar “Suudilere askeri desteğimiz saldırı değil, savunma amaçlı” diyerek anlaşmaya evet denilmesini istiyor. Savunma ve saldırı ikiz kardeştir. Savunma da saldırı da bir savaş halidir. Suudileri savunmak için gönderdiğiniz Mehmetçikler, kaçınılmaz olarak savaşın parçası olurlar.

İSRAİL DE HUSİLERE KARŞI

5) Mekke ittifakı, kurulduğu andan beri ABD ve İsrail tarafından destekleniyor. Neden? Çünkü Mekke İttifakı’nın hedef aldığı Husiler (Ensarullah Hareketi), ABD ve İsrail’in de hedefi. O nedenle Husilere karşı ABD ve İsrail ile aynı cephede olup olmamaya oy vereceksiniz son tahlilde.

6) Husiler, Gazze soykırımı yapan İsrail’e füze fırlatan, İsrail gemilerini vuran, Filistinli kardeşlerini lafla değil eylemle savunan bir harekettir. Husilere karşı konumlanmak, Filistinlilere sırtını dönmek demektir.

7) Trump da Jeffrey de Barrack da açık açık söylediler: “ABD’nin yeni doktrini gereği Ortadoğu’daki işlerimizi müttefiklerimize paylaştırıyoruz” dediler, bunu “yük paylaştırma stratejisi” diye nitelediler. ABD’nin bölgedeki en önemli işi petrodolar anlaşması gereği Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin güvenliğini garanti etmektir. İşte vereceğiniz oy ile ABD’nin bu işini yüklenip yüklenmemeyi kararlaştırmış olacaksınız.

11 YILDA 3 FARKLI TUTUM

8) Türkiye dünyada ilk antiemperyalist ulusal kurtuluş savaşı ile kurulmuş ülkedir. Öyle olduğu için de mazlumlardan yana konumlanır. SuudiHusi savaşında zalim kimdir, mazlum kimdir? Saldıran kimdir, topraklarını savunan kimdir? 2015’ten bu yana Husilere karşı operasyon yapan Suudi Arabistan’dır. ABD, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri, 2015’ten bu yana birçok kez Suudilerin yanında Husilere karşı savaştı ama püskürtüldü. Burada mazlum olan Husilerdir, topraklarını Suudi Arabistan’a karşı korumaya çalışan Yemenlilerdir. Türkiye, mazlumun karşısında konumlanamaz.

9) Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2015’te “Suudi Arabistan’ın (Yemen’deki) müdahalesini destekliyoruz. Durumun gidişatına bağlı olarak lojistik destek vermeyi düşünebiliriz” dedi. Ancak Kaşıkçı cinayeti nedeniyle AnkaraRiyad ilişkileri bozulunca, Erdoğan bu kez 2019’da Suudi Arabistan’ı Yemen’i bombalamakla ve bu ülkeyi “yerle yeksan” etmekle suçladı. Hatta Erdoğan bir konuşmasında “Yemen’i bu hale getiren Suudi Arabistan’ın hesap vermesi gerektiğini” bile savundu. Ama Riyad’la ilişkileri düzeltmeye karar verince aynı olayda üçüncü kez tutum değiştirdi.

10 yıl üyelikten çıkılamayacak bir anlaşmayı size onaylatmaya çalışan iktidar, bu anlaşmanın öncelikli işi olan Yemen konusunda 11 yılda üç kez tutum değiştirdi. Sadece bu nedenle bile oyunuz “hayır” olmalı!

/././

AKP’nin kolektif aklı -Özdemir İnce/Cumhuriyet- 

Değerli okur(lar) bugün okuyacağınız yazıyı 16 Eylül 2001 günü Hürriyet Pazar’da “AK Parti’nin kolektif aklı” adıyla yayımlamıştım. Bir kez daha okutma gerekliliği gördüğüme göre, köprünün altından barajlar dolusu su akmasına karşın hiçbir şey değişmemiş. Eylemleri ve işlemleriyle kömür karasına dönüştüğü için artık “temennili” adıyla (AK Parti) değil, önüne bir “kara” sıfatı da ekleyerek “AKP” diyorum ve “AK” Parti denmesini en azından muhaliflere tavsiye ediyorum.

***

Franz Kafka’nın “Değişim” adlı romanının kahramanı Gregor Samsa, bir sabah uyandığında kendini hamamböceği olarak bulur.

Bizim teokratik devlet mecnunu, şeriat düşkünü, ümmet meftunu, Arapperest siyasal İslamcılarımız da tıpkı Gregor Samsa gibi, bir sabah uyanınca kendilerini “muhafazakâr demokrat” olarak bulmuşlar.

“Bulmuşlar” diyorum, çünkü bu değişimin herhangi bir tanığı yok. Kendi sözleri. Kendi sözleri olunca da sabıkaları olduğu için inanmak biraz zor. Kimse kendilerinden değişmelerini istemedi. Çok önemli bir nedeni olmalı ki ağır suç işledikleri için yıllarca hapiste kalmış sabıkalılar gibi “Biz değiştik!” diyorlar.

R.T. Erdoğan ve arkadaşlarının değişip değişmemelerinin aslında beni ilgilendirmemesi gerekir. Ne var ki Cumhuriyet ve başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet ilkelerini içlerine sindirmeleri hem kendilerinin hem de ülkenin yararına. Bu nedenle, değişim bu bağlamda ise buna kayıtsız kalmam olanaksız.

Bu konuda düşünmeyi sürdürelim: AK Parti’nin başkanı R.T. Erdoğan, roman kahramanı Gregor Samsa gibi bir mutasyona uğrayıp değişti diyelim. Abdullah Gül, Abdüllatif Şener, Bülent Arınç ve öteki zevat nasıl olup da hep birlikte koro ve kitle halinde değiştiler? Aynı anda yumurtadan çıkarak kanatlanıp uçan kelebekler gibi...

Bunun da cevabı hazır. Akılları gibi (akılları kolektifmiş) değişimleri de kolektif bunların. Her şeyleri kolektif: Gözleri, kulakları, ağızları, elleri, ayakları... Her şeyleri kolektif şirket!

İlk kez partinin kuruluş basın toplantısında “kolektif akıl”dan söz etmişti R.T. Erdoğan. 26 Ağustos 2001 tarihli Akit gazetesinde yayımlanan röportajında da bu kavramı kullanıyor.

Gazetenin muhabirleri Serdar Arseven ile Kenan Kıran ortaklaşa soruyorlar:

“AK Parti, seçime kadar herhangi bir koalisyonun içinde yer alabilir mi? Böyle bir teklif gelse...”

R.T. Erdoğan yanıtlıyor:

“Bu benim tek başına karar verebileceğim bir konu değil. Az önce de söyledim. Biz kolektif bir aklın temsil edildiği bir parti olacağız. Bu konu gündeme gelirse oturup kendi aramızda konuşuruz. Bu konuda konuşmak için çok erken.”

R.T. Erdoğan’ın “Daha önce söyledim” dediği cümle de şu:

“Bir diğer özelliğimiz, tekelci liderlik anlayışına son vermektir. Kolektif aklın temsil edildiği bir liderlik anlayışını benimsiyoruz.”

“Kolektif akıl!” kavramı gündemin hayhuyu arasında dikkatlerden kaçtı. Oysa basının, öteki politikacıların, siyaset bilimcilerin, toplumbilimcilerin duydukları zaman tüylerini diken diken etmesi gereken bir kavram bu. R.T. Erdoğan bu kavramı anlamını bilerek mi kullandı, bilimsel konuşma merakını tatmin için mi, yoksa “ilmi malumat-ı zaruriyye” sahibi olduğunu dosta düşmana kanıtlamak için mi?

“Kolektif akıl” kavramını kullanma gerekçesi ne olursa olsun, yandık ki nasıl yandık. Kolektif akılı temsil eden liderlik ebedidir. Kendisini seçen kolektif aklı temsil ederken kolektif akla dönüşüp bizzat kolektif akıl olacağı için bir daha yerinden kımıldamaz. Kolektif akılla tekelci liderlik anlayışına son vermek bir yana, kolektif akılla tekelci liderliğin daniskası kurulur.

Peki ama “kolektif akıl” da neyin nesi? “Kolektif akıl” nasıl bir akıl?

Kolektifin anlamı “ortak, ortaklaşa; toplu, topluca”.

Yani kolektif akıl, “ortak akıl” anlamına geliyor.

“Ortak akıl” diye bir kavram yok felsefe ve sosyolojide. Buna karşılık “ortak bilinç” var. Emile Durkheim gibi idealist sosyoloğlar, bireyüstü ve ayrı bir varlığa sahip olduğu varsayılan üstün bir bilinç olduğunu savunurlar. Bilinç hayatının en yüksek biçimi olan bilinçlerin bilinci.

Kolektif akıl da demek ki en yüce akıl, akılların aklı anlamına geliyor. Mülkiyetin, bilincin, çıkarın, psikolojinin, taşkınlığın “ortak” olabileceğini aklım kesiyor da aklın ortaklaşası pek zor. İlkin akıl akılsa ortaklaşa olmaz. Akıl bireyselleştikce akıllaşır. Akıllı bir insanın ortak aklın iradesini kabul edebilmesi için aklını yitirmesi gerekir. Kendi aklından vazgeçip bir ortak aklın yönetimine girmek ne demek? “Aklını yitirmek, mümin olmak, iman etmek” demek. İradesi özgür olmayan, aklı özgür olmayan, bir ortak aklın direktifleriyle karar veren insan topluluğunun demokrasiyi bulması, yaşatması mümkün mü?

Ortak (kolektif) aklın vardığı noktayı en iyi Erbakan Hoca belirliyor ve “Lidere itaat farzdır” diyor.

Ortak akıl, demokrasilerde değil, teokratik düzende, faşizmde, totaliter rejimlerde geçerlidir. Onlar tarafından yaratılır ve onları yaratır! Ya da onları yaratır ve onlar tarafından yaratılır!

Demek ki ve ortaya çıktığı gibi “ortak akıl” denen yaratıcı, “tek adam” sıfatlı bir varlık yaratıyor. Ne var ki tek adam ile kitle arasında bir ayna var. Aynanın ön yüzü tek adama, arka yüzü kitleye dönük.

“Tecrübeyle sabit”tir efendim!

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -4 Kasım 2026-

Trump İran’da nükleer silah kullanacak mı?-Fatih Yaşlı-  ABD, Soğuk Savaş’ı atom bombasıyla başlatmış ve bu bombayı yeni küresel efendiliğin...