Irak yeniden ısınırken -Akdoğan Özkan / T24-
Suriye savaşının sonuçlarının şekillendirdiği yeni ittifaklarca tetiklenen fay hatları, ABD işgalinin etnik ve mezhepsel çatışmalarla kırılganlaştırdığı Irak’ta suların ısınmasına yol açıyor.
Donald Trump ve Nuri el-MalikiIrak’ta, 2022 Ekim'inden bu yana başbakanlık görevini yürüten Muhammed Şiya es-Sudani’nin bu görevinden çekilmesi akabinde Şii partilerin oluşturduğu Koordinasyon Çerçevesi isimli ittifakın desteğini alan eski Başbakan Nuri el-Maliki’nin yeniden bu göreve gelme ihtimaline karşı Amerikalıların yaptıkları uyarılar, Basra Körfezi sularının yeniden ısınmasına yol açıyor.
1991’de ABD ve İngiltere öncülüğündeki Koalisyon güçlerince “Elinde kitle imha silahı var” yalanıyla çok ağır biçimde bombalanıp altyapısı yerle bir edilen, 2003’te bu kez “Bağdat’a demokrasi getiriyoruz” yalanıyla işgal edilen, sonrasında kukla yönetimlerle “rejim değişikliğine” zorlanan Irak’ta özellikle son bir-iki ay, birazdan sebeplerini açıklayacağım üzere, Şiilerin kendilerini giderek daha güvensiz hissetmeye başladıkları gelişmelerin yaşandığı bir dönem oldu.
Saddam Hüseyin’in devrilmesinden sonra İran’daki 25 yıllık sürgününden Irak’a dönen kadrolar tarafından yönetilen Necef ve Kerbela çıkışlı Dava Partisi’nin başkanı olan Maliki, 2003’teki ABD işgalinin ardından çeşitli Şii grupların oluşturduğu “Kanun Devleti Koalisyonu” liderliğini üslenerek bu ülkede iki dönem başbakanlık yapmıştı. Kürtlerin bağımsız petrol ihracatına karşı çıkan Maliki, 2014’te üçüncü dönem için başbakanlık hazırlığı yaptığı bir sırada, İran’la yakın ilişkileri olduğu öne sürülerek ABD Başkanı Barack Obama ve Kürt lider Barzani’nin baskıları sonucu çekilmek zorunda kalmıştı.
Bu kez, şu ana kadar geri adım yok gibi. Şii partilerden oluşan “Koordinasyon Çerçevesi,” Sudani’nin başbakanlıktan çekilmesinin ardından, 24 Ocak’ta yaptığı açıklamada, ABD yönetiminin alerjisi olan eski Başbakan Maliki de onun “siyasi ve idari tecrübesi” ile “devlet yönetimindeki rolü” nedeniyle uzlaştığını duyurdu.
Ülkede şiddet olayları ve istikrarsızlıkla geçen 20 yıldan sonra gelinen noktada, Washington’un “İran ve İran destekli milislerle yakın bağları olduğunu” ileri sürdüğü Maliki’nin, ABD Başbakanı Donald Trump ile Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun tehditlerine rağmen yeniden seçilme ihtimali epeyce yüksek.
Ancak, bakalım ülkedeki Şiilerin giderek daha fazla çevrelendiklerini hissettikleri bugünkü koşullar altında gelişmeler ne yönde bir seyir izleyecek!
Amerikalıların uyarıları
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, başbakanlıktan çekilen Sudani ile ocak ayı içinde yaptığı telefon görüşmesinde, “İran kontrolündeki bir hükümetin Irak’ın kendi çıkarlarını önceleyemeyeceğini, Irak’ı bölgesel çatışmalardan uzak tutamayacağını ve ABD-Irak ortaklığını ilerletemeyeceğini” vurgulaması, Basra Körfezi’nin yeniden ısınabileceğinin sinyali gibiydi.
Son siyasi gelişmeleri görüşmek üzere 30 Ocak günü eski Başbakan Nuri el-Maliki'nin ofisinde toplanan Irak Koordinasyon Çerçevesi, toplantının ardından yaptığı açıklamada, Başbakanlık seçiminin tamamen anayasal bir Irak meselesi olduğunu, ulusal çıkarları koruyan ve yabancı müdahaleden uzak siyasi mekanizmalar aracılığıyla yürütüldüğünü yineleyerek Amerikalıların tehditlerine meydan okudu ve Nuri el-Maliki'yi başbakan adayı olarak desteklediklerini yineledi.
Şiilerin “Irak egemen bir devlettir” vurgusuyla yaptığı bu çıkış, suların Amerikalılar tarafından biraz daha ısıtılacağının işareti olarak da yorumlanabilir.
Amerikan askeri varlığı
Ülkede dinmeyen tansiyonun temel sebeplerinin başında elbette ki ABD askerlerinin bir türlü sonlanmayan varlığı geliyor. Irak yönetimi, ABD askerlerinin ülkeden tamamen çekilmesi için yıllardır Washington yönetiminden bir mekanizma ve takvim oluşturulmasını isteyip duruyor. Aslında Barack Obama 15 Haziran 2014’te askerlerine çekilme emri vermişti. Ama işte tesadüfe bakın ki, aynı yılın ağustos ayında ülkede IŞİD isimli bir örgüt ortaya çıkınca, ABD önce Kuzey Irak’taki peşmerge güçlerini silahlandırdı, ardından yine tesadüfe bakın ki örgüt operasyonlarını Suriye sahasına taşıdı. ABD bu kez de Suriye’de YPG’yi ve ardından YPG’nin asli unsuru olduğu SDG’yi silahlandırdı ve belirli coğrafyalara vekil güçleri aracılığıyla el koydu.
2020 yılının hemen başında İranlı General Kasım Süleymani, Bağdat’ta Amerikalılar tarafından gerçekleştirilen bir suikast ile öldürüldü. Bunun akabinde, Irak İslami ulusal hareketi diyebileceğimiz, Irak toplumunun dört bir köşesinden destek gören Sadr Hareketi lideri Mukteda es-Sadr, Irak meclisine hitaben 5 Ocak 2020 tarihinde yaptığı açıklamada, ABD ve Irak arasındaki güvenlik anlaşmasının lağvedilmesi ve ABD Büyükelçiliği'nin acilen kapatılmasını talep etti. Iraklı Şii siyasi lider, ülkedeki ABD askerlerinin yer aldığı üslerin de kapatılmasını istedi. Aynı gün Irak Meclisi, ülkedeki tüm yabancı güçlerin çıkarılmasını içeren karar aldı.
Aradan yıllar geçti, Irak hükümetleri Washington’dan hep bir çekilme takvimi bekledi. Pentagon yılların seyri içinde Irak’tan epeyce birliklerini çekmiş olsa da, Irak'taki muharebe misyonlarını 9 Aralık 2021'de sona erdirmiş olsa da, “Irak güvenlik güçlerine eğitmen ve danışman olarak görev yapması için” 2 bin 500 Amerikan askeri halen bu ülkede.
Ara ara hükümetler bu askerlerin de çekilmesi yönündeki taleplerini Amerikan yöneticilerine yenileyip duruyorlar. Ancak Amerikalılar pek oralı olmuyor, zaman zaman düzenledikleri suikastlarla da bölgedeki tansiyon ve öfkenin kabarmasına sebep oluyorlar. Son olarak, 5 Ocak 2024’te Irak'ın başkenti Bağdat'ta, Haşdi Şabi adıyla bilinen ve çatısı altında 67 silahlı grubu barındıran Halk Seferberlik Güçleri içindeki Şii milis gücü el Nüceba Hareketi yöneticilerinden Ebu Takva es-Saîdî, ABD güçleri tarafından bir hava saldırısı sonucu öldürülmüş, olaydan sonra Irak Başbakanı Muhammed Şiya es-Sudani, ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçlerinin Irak'tan hızlı ve düzenli bir şekilde çıkmasını istediklerini açıklamıştı. Sudani, ABD askerlerinin Irak'taki varlığının “istikrarı bozabileceği” konusunda da kaygılı idi.
Şii aksa karşı yeni hilal
Şu son 1-2 ay içindeki son gelişmelerde tanık olduğumuz üzere, ABD nihayet vekaletini SDG’den çekip Suriye sahasını Washington ve Tel Aviv’in şartları ve Ankara’nın pozitif katılımıyla eski el Kaideci Sünni lider Ahmed el Şara’nın Suriye hükümetine bırakınca ve bizim ABD “bölge valisi” Thomas Barrack, Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi lideri Mesud Barzani, Kürdistan Bölgesi Başbakanı Masrur Barzani, Kürt Ulusal Konseyi (KNC/ENKS) lideri Muhammed İsmail ve SDG komutanı Mazlum Abdi’yi 17 Ocak’ta Erbil’de çeşitli ABD yetkilileriyle önemli bir toplantıda saatlerce bir araya getirince, meselenin ABD’nin Güney Kafkaslardan Nil Deltasına kadar Irak ve İran Şiistan’ını kuzeyden çevreleyecek ve mümkünse İran-Rusya koridorunu ortadan kaldıracak bir yeni hilal kurmak olduğu biraz daha netleşti.
İran’ın Şii Hilal’ini bölgeden def etme gayesiyle yola koyulan ve nihayet Hamas ve Hizbullah’ın zayıflatılması, Esad’ın da iktidardan düşürülmesi akabinde Ankara ile Şam’ı bu ortak jeopolitik blokta buluşturan Washington, Bağdat’ın vanasını elinde tutan Kürt siyasi lideri ile Suriye Kürtlerine bu bloğun nimetlerinden faydalanma imkân ve formülleri sunuyordu.
Iraklı Şiilerin bu gelişmelere kayıtsız kalması düşünülemezdi.
Kırılgan ekonomi
Irak’ı asıl kırılgan yapan, savaşla birlikte yerle bir olan altyapısını doğru dürüst ayağa kaldıramaması ve ekonomik atılımlar gerçekleştirememesi. Yılların seyri içinde görev yapan hükümetler petrole bağımlı ekonomik yapıyı çeşitlendirmede başarılı olamadı. Bugün federal hükümetin gelirlerinin yüzde 90’ını -vanası ABD yönetimince Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nin eline verilen- ham petrolden elde edilen gelirler oluşturuyor Bu da ülkenin petrol fiyatlarındaki dalgalanmalardan şiddetli bir biçimde etkilenmesine yol açıyor. Petrol fiyatlarının düştüğü dönemlerde hükümetler temel kamu hizmetlerini bile finanse edemez hale gelebiliyor.
Kamu sektörünün patronajla karakterize edilen şişkin ve “arpalık” haline gelmesi de bu gerçeğe eklenince işler daha da sarpa sarabiliyor. Kamu borcunun gayri safi yurt içi hasılanın (GSYİH) yüzde 84'üne ulaşmış olması, GSYİH’nin de yüzde 16 oranında azalması, ülkede hoşnutsuzluğun ve istikrarsızlığın artmasını, sıradan insanların bezginliğini beraberinde getiriyor.
Mefluç bir devlet, bezmiş bir halk
Ülkede işgal sonrası vakum ortamında tetiklenen etnik ve mezhepsel politik rekabet ile güç mücadelesi, resmi yönetim organları ile kolluk kuvvelerini milis güçlerinin gölgesinde iyice etkisizleşmiş bir konuma itti. Devlet yapısı giderek daha kırılgan hale geldi. Hükümet olanın pek de öyle iktidar olamadığı ülkede devlet, deyim yerindeyse giderek mefluç bir yapıya bürünüverdi.
Velhasıl birileri fitneyi öyle bir sokmuştu ki Bağdat’ın tekerine, ülke 20 küsur yıldır bir türlü gün yüzü göremiyor. Önceleri Şiiler ile Sünniler çatışıyordu. derken siyaset sahnesinde iyice fragmante halen gelen gerek Şiiler gerekse de Sünniler kendi aralarında bile çatışır hale geldi.
2005’te referanduma sunulan Anayasa değişikliği ile ülkede federal yönetim yapısına geçildiğinden yerel seçimler bir tür genel seçim atmosferinde yaşanıyor. O da tabii şiddet ortamı sandığa engel olup seçimleri erteletmez ise... Zira uzun yıllar seçim yapılamayabiliyor. Tek sorun seçimlerin yapılamaması da değil. Bazen yapılması bir iktidarın ortaya çıkmasıyla da sonuçlanmayabiliyor. Mesela, 10 yıllık bir aradan sonra ancak 18 Aralık 2023’te yapılabilen yerel seçimler, Irak'ta en büyük Şii tabana sahip dini ve siyasi lider Mukteda es-Sadr’ın sandığı boykot kararı alması akabinde yüzde 41 gibi düşük bir katılım ile gerçekleşebildi. Oy kullanma hakkına sahip 26 milyon ve kayıtlı 16 milyon seçmenden sadece 6 milyon 600 bini sandığa gitmişti. Özellikle güneydeki Şii bölgelerinde oy kullanma oranı daha da düşük kaldı.
Sadr Hareketi’nin İran’a mesafeli tavrıyla bilinen bu Şii lideri, aslında 29 Ağustos 2022’de siyasetten çekilme kararı almıştı. Gerçi bu, Sadr’ın 9 yıl içinde açıkladığı 9. kez siyasetten çekilme kararıydı. Ancak ülke öyle bir hale gelmişti ki, Sadr’ın siyasetten çekilme kararının açıklanmasının ardından çıkan olaylarda 23 kişi hayatını kaybediyor, 380 kişi yaralanıyordu.
Sadr’ın seçimlere katılmayışından ötürü oy oranlarını artıran Bedir Tugayı lideri Hadi el Amiri’nin başkanlığındaki Fetih İttifakı (ülke genelinde aldığı 681 bin 413 oy ve) 43 sandalye ile birinci, eski Başbakan Şii Nuri el Maliki liderliğindeki Kanun Devleti Koalisyonu (576 bin 776 oy ve) 35 sandalye ile ikinci gelmişti. Seçimlerde üçüncü en yüksek oyu eski Meclis Başkanı Sünni Arap lider Muhammed el Halbusi'nin (509 bin 172 oy ve) 21 sandalye ile Tekaddüm Partisi, dördüncülüğü ise bir diğer Sünni Arap lider Hamis Hançer’in (384 bin 719 oy ve) 23 sandalye ile el Siyade İttifakı elde etmişti.
Maliki’nin “Kanun Devleti Koalisyonu” içinde, Irak’taki “direniş” gruplarını temsil eden partilerin yanı sıra Şii lider Ayetullah Ali Hüseyni Sistani'nin IŞİD’e karşı ulusal seferberlik çağrısı sonrası 15 Haziran 2014’te kurulan Haşdi Şabi ile bağlantılı oluşumlar da bulunuyor.
Bugün Maliki’nin yeniden Şii Partilerin Başbakan adayı olarak belirlenmesinin ardında, 11 Kasım 2025 tarihli Parlamento sonuçlarına göre, Sudani’den sonra Meclis’e en çok vekil sokan Şii lider olması yatıyor. Oy kullanma oranının yüzde 56’da kaldığı Irak Meclisi seçimlerinde Sudani’nin liderliğini yaptığı İmar ve Kalkınma Koalisyonu, 329 üyeli parlamentoya 46 temsilci gönderirken, Maliki’nin Kanun Devleti İttifakı (ikinci en yüksek rakam ile) 29 temsilci göndermişti. Bu arada, Musul ve Erbil’de en yüksek oyu alan Mesud Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokrat Partisi’nin (KDP) de 27 temsilci gönderdiğini hatırlatalım.
/././
Kuşatma altında Küba -Ertan Erol / Evrensel-
ABD’nin ekonomik olarak boğma stratejisi izlediği Küba, belki de devrimden bu yana karşı karşıya kaldığı en büyük ekonomik krizin içerisinde bulunuyor. Kasım ayında gerçekleşecek olan ara seçimleri, başkanlığının geri kalan kısmı için hayati bir önemde Trump yönetimi, özellikle Kübalı göçmenlerin oyunu da garantileyebilmek için, Venezuela sonrasında Küba’da da bir değişim sağlayacağını umduğu ekonomik blokajı arttırmış durumda. Trump’ın geçtiğimiz günlerde yaptığı açıklamaya göre Küba’da rejim bu seneyi çıkartamayacak. Bunun başlıca sebebi ise Küba’nın günlük petrol ihtiyacının üçte birini sağlayan Venezuela’dan artık bu petrol akışının kesilmiş olması.
Maduro’nun askeri bir operasyonla ABD’ye kaçırılmasından ve ABD’nin Venezuela’da bulunan rejim ile bir yarı sömürge biçiminde ilişkilenir hale gelmesinden sonra, Venezuela’dan Küba’ya günlük 35 bin varili bulan petrol akışı kesildi. Bir süredir Küba’ya petrol desteği Meksika tarafından sağlansa da ABD yönetiminin bu konuda Meksika’ya olan baskısı da sonuç vermiş görünüyor. Meksika, adaya artık sadece insani yardım niteliğinde gıda maddesi ve tıbbi yardım yolluyor. Bu durumda da elektrik enerjisinin büyük kısmını petrolden üreten Küba’da 20 saate yaklaşan elektrik kesintileri günlük yaşamın bir parçası haline gelmiş durumda. Benzin istasyonları birer birer faaliyetlerine son verirken, fiyatı bir ay içinde yüzde yüz artmış olan az miktardaki benzini alabilmek için istasyonların önünde uzun araç kuyrukları oluşuyor. Yakıt yokluğu ve elektrik kesintileri diğer ekonomik faaliyetler üzerinde kaçınılmaz olarak yıkıcı bir etki yaratıyor. Tarımsal üretimde son beş senedir önemli bir düşüş gözlemleniyor, ki bu durum ithal gıda ürünlerine olan talebin artmasına sebep oluyor.
Ada ekonomisinin önemli döviz üretme yollarından biri olan ve pandemiden bu yana eski seviyelerine ulaşamayan turizm sektörü de bu elektrik kesintilerinden büyük oranda nasibini almış durumda. Pandemide yaşadığı düşüşten sonra yaralarını sarmaya çalışan bu sektör, yabancı turistlerin tam da bu kesintiler sebebiyle ardı ardına rezervasyon iptalleri ile karşı karşıya kalıyor. Son beş senedir ekonominin içerisinde bulunduğu ve her gün daha da derinleşen krizden, ABD’nin yoğunlaşan blokajı devam ederken çıkılması ise pek mümkün değil. Trump yönetiminin, adaya olan yolculukları ve Kübalıların adadaki ailelerine döviz göndermelerini büyük oranda kısıtlamış olması, ülke nüfusunun aslında tam anlamıyla açlık ve yokluğa maruz bırakıldığı ve uluslararası toplumun sessizce izlediği bir ekonomik savaş içerisinde olduğu anlamına geliyor.
5 Şubat’ta Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, kameraların karşısına geçerek ABD ile her konuyu ele alabilecekleri bir diyaloğa hazır olduklarını ilan etti. Ancak bu diyalog ön şartsız, eşitler arasında ve karşılıklı saygı çerçevesinde gerçekleştirilmeliydi. Hiç şüphesiz Küba yönetimi, özellikle ABD’nin Venezuela’ya olan müdahalesinden sonra teyakkuz haline geçmiş durumda. Ancak iddialara göre ABD ile Küba arasında Meksika’da bir müzakere masası kurulmuş bulunuyor. Bununla birlikte Trump yönetiminin Küba’dan tam olarak ne talep ettiği sorusu ortaya çıkıyor. Çünkü Küba, Venezuela örneğinden çok büyük farklılıklara sahip ve ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun da parçası olduğu ABD vatandaşı Kübalı muhaliflerin talebi olan rejim değişikliğinin müzakere konusu olması zaten düşünülemez.
Bu bağlamda akıllara, muhtemel bir müzakerenin Trump’a kasım ayındaki ara seçimlerde ne fayda sağlayacağı sorusu akıllara gelmeli. Küba geçtiğimiz sene Vatikan aracılığıyla önemli sayıda muhalifi hapisten çıkarmıştı. Benzer bir adımın Trump açısından büyük bir katkısı olmayabilir. Bununla birlikte bazı sembolik adımlarla sağlanabilecek sınırlı bir yumuşama, adadaki Kübalıların hayatlarını bir nebze kolaylaştırırsa Trump bunu kendi hanesine büyük bir başarı olarak yazma fırsatı bulabilir. Her halükarda, tüm uluslararası kamuoyunun gözleri önünde bir ülke açlık ve yokluk ile disipline edilmeye çalışılıyor.
/././
Epstein’in Orta Doğu ağı -Hediye Levent / Evrensel-
Dünya Jeffrey Epstein’in e posta yazışmaları ile birlikte patlayan lağımı konuşuyor. Şimdiye kadar 3 milyon kadar yazışma, fotoğraf, video yayımlandı. Gazeteciler Epstein ile az çok temas etmiş olan siyasetçilerin, liderlerin, iş insanlarının, Chomsky gibi filozofların, sanatçıların ne kadarının çocuk istismarına dahil olduğunu anlamaya çalışıyor. Elbette yazışmalarda adı geçen herkesin çocuk istismarına dahil olduğu, Epstein’in adasının daimi ziyaretçisi olduğu söylenemez ancak bir Epstein’in ‘arkadaş’ çevresine bir de yazışmaların ve görsellerin tarihlerine bakınca çok net bir şey ortaya çıkıyor; Epstein’in çocuk istismarının siciline işlendiğinden hepsinin haberi varmış.
Epstein’in Orta Doğu’daki ilişkiler ağını anlayabilmek için, yayımlanan belgeler yığını içinde günlerdir dolaşıyorum. İşine geldiğinde herhangi bir konuyu kılcal damarlarına kadar didiklemeye meraklı Arap medyası, bu konuda neredeyse sadece zorunlu olduğu için haber yayımlıyor. O haberlerde de Epstein-İsrail bağlantısını öne çıkarıyor. Halbuki sadece son belgelerde değil, Epstein’in eski çalışanlarından birinin daha 2015 yılında yayınladığı Kara Kitap adlı kitapta bile adı geçmeyen bölge lideri yok gibi. Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed Bin Salman, Birleşik Arap Emirlikleri Lideri Muhammed Bin Zayed, Katar emirleri, bütçesi orta halli bir ülkenin toplamı kadar olan şirketlerin CEO’ları… Kimi ararsanız var Epstein’in ilişkiler ağının içinde. Ama bölgede bağımsız basın olmayınca, mevcut El Cezire, El Arabiye gibi güçlü basın kuruluşlarının her biri bir ülkeye bağlı olunca, elbette basın kuruluşları da üç maymunu oynuyor.
Epstein’in 2015 yılından beri yayımlanan not defterlerinden itiraflarına ve son olarak e postalarına kadar elimizdekilere bakacak olursak, mesela Suudi Arabistan Veliaht Prensi Bin Salman’ın Epstein ile oldukça sıkı fıkı olduğunu görüyoruz. Epstein, Prens ile samimi ve keyifli olduklarını gösteren bir fotoğrafı duvarına bile asmış. Ancak Suudi Arabistan’daki tanıdıklarına bakılırsa Epstein-Prens ilişkisi hiç de şaşırtıcı değil, çünkü Epstein’in Prens’in babası olan Kral Bin Salman ile de münasebeti varmış, Suudi Arabistan’ın Amerika Büyükelçiliği yapan Prens Bender Bin Sultan ile de…
Kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir diğer isim Tom Barrack. Aslında bir emlak milyarderi olan, Trump ile yakın ilişkileri uzun süredir devam eden Barrack, Amerika’nın Ankara Büyükelçisi, Trump’ın Suriye Özel Temsilcisi; sık sık İsrail’e giden, Lübnan krizinde de sürekli boy gösteren ve son açıklamalara bakılırsa Irak dosyasının da yeni sorumlusu!
Trump, Epstein ile ilişkisini 2004-2005 yıllarında kestiğini söylese de Barrack dahil yakın çevresi ve bizzat damadı Jared Kushner ile Epstein arasımdaki ilişki yıllarca devam etmiş. Barrack’ın adı e-postalarda yüzlerce kez geçiyor. Epstein’e “Senin ve çocuğun fotoğrafını bana gönder, beni gülümset” yazan Barrack’ın, neyi kast ettiğine dair kesin yorum yapmak zor ancak on yıllardır Barrack-Trump ikilisinin Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri başta olmak üzere zengin körfez ülkelerinde milyar dolarlık işler yaptıkları açık. Hatta Barrack’ın bölge ile ilk tanışması 1970’lere kadar uzanıyor, ancak ilişkileri Araplarla sınırlı değil elbette.
Yazışmalar arasında en çok midemi bulandıranlardan biri de BAE’nin uluslararası lojistik şirketi olan DP World’ün CEO’su Ahmed Bin Sulayem oldu. En son Suriye’nin Tartus limanını alan ve 800 milyon dolar yatırım yapacaklarını duyuran şirketin CEO’su olan Bin Sulayem’in, Epstein’e yaptığı espriler mide bulantısından fazlası. Ancak bunu bile gölgede bırakan “Çocuklara GPS takılmış ayakkabı” önerisi de Sulayem’den gelmiş. Epstein’in bile Sulayem’in yanında seviyeli kaldığı yazışmalar, en hafif ifadeyle insanı dehşete düşürüyor.
Bu arada Epstein’in bölgede epeyce hayranı da var görülüyor. Epstein bazılarına pek yüz vermemiş, çok nadir doğrudan temas kurmuş, işlerini asistanları üzerinden yürütmüş. Mesela BAE’den olduğu düşünülen Azize El Ahmedi adlı bir kadının adı sıkça geçiyor yazışmalarda. Kadın, Epstein’e Kabe’nin Müslümanlarca kutsal sayılan örtüsünden üç parça göndermekle kalmıyor, İrma Kasırgası sırasında Epstein’in ünlü adasının zarar gördüğünü öğrenince bir çadır gönderme sözü de veriyor. El Ahmedi’nin Epstein’in adasında neler olduğunu bilip bilmediğini yazışmalardan anlamak mümkün değil, ancak sadece 15 dakika Epstein’i görebilmek için epeyce ısrar edecek kadar yakından izliyor! Kabe’nin örtüsüne ulaşabilecek kadar etkili ve geniş bir ağı olan bu kadının Epstein’in çocuk istismarlarını hiç duymadığına inanmak mümkün mü? Bence değil!
Sadece kamuoyu ile paylaşılan bilgilere göre bile Epstein, bir pedofilden kesinlikle çok çok daha fazlası! İsrail’in eski başbakanları Ehud Barak ve Ehud Olmert gibi isimlerle ilişkileri nedeniyle MOSSAD ajanı olabileceğine dair yorumlar ağırlıklı, ancak sadece küçük bir kısmını görebildiğimiz ilişkiler ağına bakarak bile Epstein’in bir MOSSAD ajanından da çok daha fazlası olduğunu söylemek mümkün.
Daha İran-Irak savaşının devam ettiği 1980’li yıllara bakıyoruz; Epstein dünyaca ünlü silah tüccarları Douglas Leese, Adnan Kaşıkçı ve Cyrus Haşimi ile bir arada. Dönüp Avrupa’ya bakıyoruz, yükselen aşırı sağın önde gelen isimleri Epstein’e neredeyse düzenli rapor vermiş. Mesela Steve Bannon; İngiltere aşırı sağının önde gelen ismi Nigel Farage, Almanya’da AfD ve hatta Macaristan Başbakanı Viktor Orban gibi isimlerle AB’de rüzgarı arkalarına aldıklarını anlatıp sonraki yıllarda gerçekleştiğini gördüğümüz öngörülerini de yazmış Epstein’e.
Elbette İsrail ile bağları da oldukça çarpıcı. Sadece önde gelen devlet adamları ve siyasetçileri ile dostluk yapmamış, yapay zeka destekli savunma sanayi çalışmaları yapan şirketleri yatırımlar yapmaları için de yönlendirmiş. Yazışmalarda adı geçen şirketlerden biri de Palantir! Palantir’i nereden biliyoruz? Lübnan’da Hizbullah’a yönelik binlerce çağrı cihazlarının eş zamanlı patlatıldığı saldırıdan ve daha sonra da Gazze’den! İsrail’in sahada denediği silahların bir kısmı bu şirketin ürünü!
Epstein Orta Doğu’daki her ülkeyi yakından izlemiş desek abartmış olmayız. “Dostları” ile birlikte Lübnan’daki ekonomik krizden, Suriye’deki savaştan nasıl kâr sağlayabileceklerini konuşmuş mesela. Sahada kan gövdeyi götürürken Libya’nın yaptırımlar nedeniyle çeşitli ülkelerde dondurulmuş olan mal varlıklarını nasıl alabileceklerini de araştırmış; “Hepsini almasak da olur. Yüzde 20’si hatta 10’u bile büyük para” mealinde hesaplar da yapmışlar. Bahsedilen miktar 80 milyar doların üstünde. Epstein, Libya halkının parasını alabilmek için Arap dünyasından nüfuzlu isimleri ve MOSSAD’dan dostlarını devreye sokmaya çalışmış. Bu parayı alabilmiş mi, bilmiyoruz!
Epstein davasından yayılan lağımdan daha korkunç olan bir şey var aslında; çocuk istismarından kamu yararını kimsenin gözetmediği milyar dolarlık ilişkiler ağına kadar her şey bu coğrafyada zaten normal! Böylesi korkunç, insanlıkla hiçbir şekilde örtüşmeyen ilişkiler ağı içindeki insanların bu coğrafyalarda yüz milyonlarca insanın kaderini şekillendirdiğini bilmek daha da korkunç.
Epstein davasını araştırırken savaş coğrafyaları hiç aklımdan çıkmadı. Kimsesiz çocuklar, kamplarda başı boş kalanlar, kaydı bile olmayanlar, tecavüz sonucu doğup sokağa atılanlar! Kimsenin peşlerine düşmediği, ‘Başlarına bir şey mi geldi?’ diye sormadığı kız-erkek çocuklar!
Epstein’in adasına kaçı gitti kim bilir, ama Epstein olmasa bile bu kimsesiz çocukların yok olup gittiği ne kadar çok karanlık ağ var bu coğrafyada! Çıldırmamak elde değil gerçekten!
/././











