T-24 "Köşebaşı + Gündem" -29 Temmuz 2026-


Bölgesel asgari ücret, düşük ücret tuzağı mı?-Murat Batı- 

Bölgesel asgari ücret, düşük maliyetli bölgelerde çalışanların ücretlerini azaltmanın aracı olamaz ve olmamalıdır. Asgari ücretin amacı, çalışanın insan onuruna yaraşır asgari yaşam düzeyini güvence altına almaktır; işveren maliyetlerini azaltmak değildir.

Şu sıralar bölgesel asgari ücret tartışmaları yeniden gündemde. Bu uygulamayı savunanların ve karşı çıkanların görüşleri tartışılırken, konuyu Türkiye'nin geçmiş tecrübeleri ışığında değerlendirmekte fayda var.

Asgari ücret, birçok kişinin zannettiği gibi işe yeni başlayan ya da vasıf düzeyi düşük çalışanlara ödenen ücret değildir. Asgari ücret; bir çalışanın gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamasına imkân veren ücret düzeyidir.

Daha sade bir ifadeyle asgari ücret; bir çalışanın kira ödeyebildiği, beslenebildiği, giyinebildiği ve temel sosyal ihtiyaçlarını karşılayabildiği en düşük yaşam standardını ifade eder. Nitekim bu tanım, Asgari Ücret Yönetmeliği'nin 4'üncü maddesinin (d) bendinde de yer almaktadır.

Bugün itibarıyla brüt asgari ücret 33.030 TL, net asgari ücret ise 28.075,50 TL'dir.

Asgari ücrete ara zam neden yapılmadığı tartışmaları sürerken, ekonomik koşullar ve şehirler arasındaki yaşam maliyeti farklılıkları, bölgesel asgari ücret tartışmalarını yeniden gündeme taşımaktadır. Peki, Türkiye'de bölgesel asgari ücret uygulanabilir mi?

Bu soruya cevap verebilmek için önce Türkiye'de asgari ücret uygulamasının tarihsel gelişimine kısaca bakmak gerekir. 

Türkiye'nin bölgesel asgari ücret tecrübesi

Cumhuriyet öncesi dönemde asgari ücrete ilişkin yasal bir düzenleme bulunmamaktaydı. Cumhuriyetin ilanından sonra ise çalışma hayatını düzenleyen birçok temel kanun yürürlüğe girdi.

1936 tarihli ve 3008 sayılı İş Kanunu'nun 32'nci maddesinde asgari ücret kavramına yer verilmiş ve işçi ücretlerinin alt sınırının idari düzenlemeyle belirlenebileceği öngörülmüştü. Maddede, belirli işlerde ödenecek ücretlerin en düşük sınırlarının bir nizamname ile tespit edileceği hüküm altına alınmıştı. Ancak bu düzenleme uzun yıllar uygulama alanı bulamadı.

Türkiye'de fiilen asgari ücret uygulamasına 1951 yılında başlanmıştır. Bu dönemde asgari ücret, mahallî asgari ücret tespit komisyonları tarafından belirleniyordu. Ancak komisyonlar arasında ortak bir uygulama ve ölçüt birliği sağlanamadığından, aynı nitelikteki işler için farklı bölgelerde oldukça farklı asgari ücretler belirlenmiş ve bu durum ülke genelinde ücret birliğinin sağlanmasını güçleştirmiştir.

Daha sonra 1967 yılında kabul edilen 931 sayılı İş Kanunu ile asgari ücrete ilişkin düzenlemeler yeniden ele alınmış, bu Kanun'a dayanılarak 1968 yılında Asgari Ücret Yönetmeliği yürürlüğe girmiştir.

Söz konusu Yönetmelik'te asgari ücretin mahallî, bölgesel veya ulusal düzeyde belirlenebileceği hüküm altına alınmıştır. Ayrıca ücretin tespitinde hayat pahalılığı, bölgenin sosyal ve ekonomik durumu, fiilen ödenen ücretler, toplu iş sözleşmelerindeki gelişmeler ile işin niteliği gibi ölçütlerin dikkate alınacağı öngörülmüştür.

Bu Yönetmelik uyarınca asgari ücretin, Ankara'da kurulan Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından belirlenmesi öngörülmüştür. Komisyon ilk toplantısını 30 Mayıs 1969 tarihinde yapmış, kararını ise 6 Haziran 1969 tarihli Resmî Gazete'de yayımlamıştır.

1969 yılı, Türkiye'de bölgesel asgari ücret uygulamasının başladığı yıl olmuştur. Bu kapsamda Komisyonun kararıyla iller sosyoekonomik gelişmişlik düzeylerine göre gruplandırılmış ve her grup için farklı asgari ücret tutarları belirlenmiştir. 

İllerin sınıflandırılması ve asgari ücret tutarları aşağıdaki gibidir.

1969 yılında yapılan sınıflandırmada Türkiye altı bölgeye ayrılmış; yaşam ve çalışma koşulları dikkate alınarak her grup için farklı günlük asgari ücret belirlenmiştir. En yüksek günlük asgari ücret yalnızca İstanbul için 19,50 TL olarak tespit edilirken, Ankara, İzmir ve Kocaeli gibi sanayileşmiş illerin yer aldığı ikinci grupta bu tutar 18 TL olarak uygulanmıştır. Diğer iller ise sosyoekonomik gelişmişlik düzeylerine göre kademeli olarak gruplandırılmış ve günlük asgari ücretler 17 TL ile 15,50 TL arasında belirlenmiştir.

Bölgesel asgari ücret uygulaması 1 Temmuz 1969 ile 31 Ekim 1972 tarihleri arasında yürürlükte kaldı. Bu süreçte Türkiye İşçi Partisi'nin başvurusu üzerine 931 sayılı İş Kanunu Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Buna karşın, hukuki dayanağını kaybeden Asgari Ücret Yönetmeliği uyarınca bölgesel asgari ücret uygulaması bir süre daha sürdürüldü.

931 sayılı Kanun'un yerine yürürlüğe giren 1475 sayılı İş Kanunu'nu takiben, 1972 yılında yeni Asgari Ücret Yönetmeliği kabul edilmiştir. Bu Yönetmelik de asgari ücretin mahallî, bölgesel veya ulusal düzeyde belirlenmesine imkân tanımış; ücretin tespitinde bölgenin sosyal durumu ile geçim endeksleri gibi ölçütlerin esas alınacağını düzenlemiştir.

Bu çerçevede 1969 yılında başlatılan bölgesel asgari ücret uygulaması sürdürülmüş, zaman içinde kapsamı genişletilmiş ve bölge sayısında değişiklikler yapılmıştır. 1973 yılında ise tarım ve orman işçileri için ayrıca farklı asgari ücret belirlenmiştir.

30 Haziran 1974 tarihinde bölgesel asgari ücret uygulamasından vazgeçilerek ülke genelinde tek asgari ücret sistemine geçilmiştir. Bununla birlikte, tarım ve orman işçileri için farklı asgari ücret uygulaması bir süre daha devam etmiş, 1989 yılından itibaren ise tüm çalışanlar bakımından tek asgari ücret sistemi kalıcı hale gelmiştir.

Dünyada bölgesel asgari ücret uygulaması var mı?

Bölgesel asgari ücret, yalnızca Türkiye'de tartışılan bir model değildir. Günümüzde de farklı ülkelerde farklı yöntemlerle uygulanmaktadır. Örneğin ABD ve Kanada'da eyaletler kendi asgari ücretlerini belirleyebilmekte, Japonya ve Çin'de ücretler bölgesel ekonomik koşullara göre farklılaştırılabilmektedir. Filipinler'de bölgesel ücret kurulları farklı asgari ücretler belirlerken, Portekiz'de ise ulusal asgari ücret uygulanmakla birlikte bazı bölgeler için farklı tutarlar belirlenebilmektedir.

Ancak bu ülkelerde tek tip bir bölgesel asgari ücret modeli bulunmamaktadır. Asgari ücret belirlenirken yaşam maliyetleri, bölgenin ekonomik gelişmişlik düzeyi, işverenlerin ödeme gücü ve istihdam koşulları gibi ölçütler dikkate alınmaktadır.

Bugün bizde yeniden uygulanabilir mi?

Asgari ücret hem Türk hukukunda hem de uluslararası uygulamalarda, bir çalışanın temel ihtiyaçlarını bulunduğu dönemin ekonomik koşulları içinde karşılamasına imkân veren en düşük ücret olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle bölgesel asgari ücret tartışmalarının temelinde, şehirler arasındaki yaşam maliyeti farklılıklarının ücretlere nasıl yansıtılacağı sorusu yer almaktadır.

Türkiye'de özellikle kira, gıda ve ulaşım giderleri bakımından şehirler arasında önemli maliyet farklılıkları bulunmaktadır. Bu nedenle teorik olarak, bölgelerin veya illerin yaşam maliyetleri esas alınarak farklı asgari ücretlerin belirlenmesi mümkündür. Nitekim Türkiye de 1969-1974 yılları arasında bölgesel asgari ücret uygulamasını tecrübe etmiştir.

Bununla birlikte, yaşam maliyetinin düşük olduğu bölgelerde asgari ücretin daha düşük belirlenmesi; gelir dağılımı, iç göç, kayıt dışı istihdam, iş gücü hareketliliği ve sosyal adalet bakımından yeni sorunlar doğurabilir. Bu nedenle bölgesel asgari ücret tartışmalarının yalnızca işveren maliyetleri açısından değil, çalışanların yaşam koşulları ve ekonomik etkileri bakımından da değerlendirilmesi gerekir.

Bu çerçevede, ulusal asgari ücret korunurken yaşam maliyetinin belirgin şekilde yüksek olduğu bölgelerde ilave destek mekanizmalarının geliştirilmesi de alternatif bir model olarak değerlendirilebilir. Ancak böyle bir sistemin işveren maliyetleri, SGK primleri, kamu maliyesi ve istihdam üzerindeki etkilerinin ayrıntılı biçimde analiz edilmesi zorunludur.

Son söz olarak

Türkiye'nin geçmişinde bölgesel asgari ücret uygulaması bulunmakta, dünyada da bunun farklı örnekleri görülmektedir. Dolayısıyla bölgesel asgari ücret hukuken uygulanması mümkün olmayan bir model değildir. Asıl tartışılması gereken husus, bu sistemin hangi amaçla ve nasıl uygulanacağıdır. Son dönemde bölgesel asgari ücreti savunan bazı işverenler ve işveren kuruluşları, İstanbul, Ankara, İzmir ve Bursa gibi yaşam maliyetinin yüksek olduğu illerde mevcut asgari ücret düzeyinin korunmasını; buna karşılık yaşam maliyetinin daha düşük olduğu birçok ilde asgari ücretin azaltılmasını önermektedir.

Ancak bölgesel asgari ücret, düşük maliyetli bölgelerde çalışanların ücretlerini azaltmanın aracı olamaz ve olmamalıdır. Asgari ücretin amacı, çalışanın insan onuruna yaraşır asgari yaşam düzeyini güvence altına almaktır; işveren maliyetlerini azaltmak değildir.

Bu nedenle işverenler ve işveren kuruluşları, bölgesel asgari ücret tartışmasını düşük maliyetli illerde ücret indirimi talebine dönüştürmekten vazgeçmelidir. Eğer şehirler arasındaki yaşam maliyeti farkları giderilecekse, bunun yolu bazı illerde asgari ücreti düşürmek değil; yaşam maliyetinin belirgin şekilde yüksek olduğu bölgelerde çalışanların alım gücünü koruyacak ilave destek mekanizmaları geliştirmektir.

Aksi yöndeki bir yaklaşım, asgari ücretin varlık nedeni ile bağdaşmayacağı gibi sosyal devlet ilkesini zedeleyecek, gelir dağılımındaki adaletsizliği derinleştirecek ve çalışma barışını olumsuz etkileyecektir.

/././

Çin'in bellek üreticisi CXMT küresel çip sektöründe ve Kore borsasında şok dalgaları yarattı -Füsun Sarp Nebil- 

CXMT’nin rakipleri olan Güney Koreli bellek devleri Samsung Electronics ve SK Hynix ise tek bir işlem seansında yaklaşık %14 değer kaybetti.

Bugün Güney Kore borsasında önemli bir düşüş yaşandı. Nedeni ise, Çinli bellek çip üretici CXMT’nin halka arzı ve daha önemlisi, Çin’in çip üretiminde kullanılan ve dünyada Hollandalı ASML’nin tekel olduğu çip yapan makinayı üretme başladığı haberi idi. 

Çin’in önde gelen DRAM bellek çip üreticisi ChangXin Memory Technologies'in (CXMT) halka arzı, yatırımcıların yoğun ilgisi ile karşılandı ve arkasından Güney Kore borsası son yılların en sert satış dalgalarından birini yaşadı. Panik, Asya yarı iletken şirketlerinin değerinden yüz milyarlarca doları sildi.

Çünkü haberler, Çin’in hızlı teknolojik ilerlemesinin küresel bellek sektörünü temelden yeniden şekillendirebileceğini düşündürüyor. 

Çin'in yabancı yarı iletken ekipman tedarikçilerine olan bağımlılığının azalabileceği haberleri üzerine gerçekleşen halka arzda, Çinli DRAM üreticisinin hisseleri, işlem görmeye başladığı ilk gün %466 oranında yükselerek şirketin piyasa değerini yaklaşık 487 milyar dolara çıkardı ve Çin'deki borsalarda işlem gören en değerli şirket haline geldi. Olağanüstü ilk işlem günü, yıllarca süren ABD ihracat kısıtlamalarına rağmen Çin'in küresel olarak rekabetçi bir yarı iletken endüstrisi kurma yeteneğine olan yatırımcı güveni anlamına geliyor.

Buna karşılık Kore Bileşik Hisse Senedi Fiyat Endeksi (KOSPI) yaklaşık %11 düştü ve devre kesici uygulandı. CXMT’nin rakipleri olan Güney Koreli bellek devleri Samsung Electronics ve SK Hynix ise tek bir işlem seansında yaklaşık %14 değer kaybetti. İki şirket KOSPI'nin piyasa değerinin yarısından fazlasını oluşturduğu için, düşüşleri tüm Güney Kore piyasasını da keskin bir şekilde aşağı çekti.

Çin’deki halka arz ve DUV litografi makine üretimi endişe yarattı

2016 yılında kurulan CXMT, akıllı telefonlarda, bilgisayarlarda, yapay zeka sunucularında ve veri merkezlerinde kullanılan bellek çipleri üreten Çin'in en büyük DRAM üreticisi haline geldi. Halka arz açıklamasına bakılırsa, şirket halihazırda küresel DRAM pazarının yaklaşık %7,7'sini kontrol ediyor ve Samsung Electronics, SK Hynix ve Micron'un ardından dünyanın dördüncü büyük bellek üreticisi konumunda.

CXMT ayrıca, geleneksel olarak Samsung ve SK Hynix  firmalarının en yüksek kârları elde ettikleri DDR5, LPDDR5X ve Yüksek Bant Genişliğine Sahip Bellek (HBM) gibi daha yüksek değerli ürünlere agresif bir şekilde yöneliyor. Şirket, kamuoyuna HBM3 pazarına gireceğini ve Çin'in hızla büyüyen yapay zeka ekosistemine tedarik sağlama hedefinde olduğunu açıkladı.

Güney Kore borsasındaki sert düşüşün tetikleyicisi, işte bu nedenle  CXMT'nin Şanghay Borsasındaki büyük çaplı halka arzı (IPO) idi. Heyecan yaratan bu halka arz haricinde, Çinli şirketlerin yerli derin ultraviyole (DUV) litografi ekipmanı üretmeye başladığı ve CXMT'nin de ilk kullananlar arasında olabileceği açıklandı.

ABD ve Batı ülkeleri son 5-6 yıldan beri, Çin’e çip satılmasını engellemeye çalışıyorlar. Bu yolla Çin’in teknolojide daha fazla ileriye gitmesini durduracaklarını düşünüyorlar. Şimdi, Çin’in, ikinci nesil derin ultraviyole litografi tarayıcısı ile yarı iletken tedarikinde kendi kendine yeterliliğe ulaşmış olması (ki haberler bu yönde), başka deyişle yabancı yarı iletken ekipman tedarikçilerine olan bağımlılığının azalabileceği konusu, batıda büyük endişe yarattı.

Çünkü dünyada mikroçip üretebilecek DUV Litografi makinesi sayısı sadece 40-50 tane. Bunlar transistörleri yerleştirmek için panel üzerine desenler kazıyorlar. Bu makinaların üreticisi Hollandalı ASML firması dünyada tekel durumunda ve son 5-6 yıldan beri, Çin’e makine satışı yapması ABD tarafından yasaklandı. 

Kore hisse senetleri neden bu kadar sert düştü?

Küresel bellek çip piyasasının hakimi olan 2 firma Güney Koreli Samsung Electronics ve SK Hynix’dir. Bu 2 firma birlikte dünyanın DRAM üretiminin büyük bir kısmını karşılıyor ve yapay zeka sunucularında ve büyük dil modellerinde kullanılan belleğe olan talep sayesinde son yapay zeka patlaması sırasında olağanüstü güçlü karlar elde ettiler.

Şimdi yatırımcılar, CXMT’nin hızla büyümesi karşısında, küresel DRAM arzını artırabileceğinden, dolayısıyla da bellek fiyatlarında bir düşüş döngüsünü tetikleyebileceğinden endişe duyuyor. Bu da Samsung ve SK Hynix'in fiyatlandırma gücünü azaltabilir. Önümüzdeki birkaç yıl içinde Kore'nin yapay zeka belleğindeki hakimiyeti değişebilir.

Endişe, CXMT'nin şu andaki pazar payından ziyade gelecekteki gidişatıyla ilgili. Çin devlet desteği şirketin teknolojiyi geliştirirken üretimini hızla genişletmesine izin verirse, sektör marjları önemli ölçüde baskı altına girebilir.

Yarı iletken yarışında stratejik bir değişim mi?

Analistler, Çin'in hedeflerinin sadece standart bellek yongaları üretmekle sınırlı olmadığını belirtiyor. Hükümet fonlaması ve yarı iletken öz yeterliliğini hedefleyen ulusal bir stratejiyle desteklenen CXMT, Çin’in amiral gemisi teknoloji projelerinden biri haline geldi. Şirketin halka arzının yeni üretim tesislerini finanse etmesi, araştırma ve geliştirmeyi genişletmesi ve yeni nesil yapay zeka bellek ürünleri üzerindeki çalışmaları hızlandırması bekleniyor.

Güney Kore için zorluk sadece yeni bir rakip değil, dünyanın en büyük kendi yarı iletken pazarlarından birine erişimi olan devlet destekli bir rakibin ortaya çıkması oluyor. Keskin satış dalgası, Samsung veya SK Hynix'in teknolojik liderliklerini kaybettikleri anlamına henüz gelmiyor. Ama geleceğe yönelik mesajlar taşıyor.

Her iki şirket de özellikle NVIDIA gibi şirketlerin yapay zeka hızlandırıcılarında kullanılan HBM ürünlerinde olmak üzere, gelişmiş bellek teknolojilerinde oldukça önde. Ancak finans piyasaları geleceğe baktığı için, yatırımcılar Çin'in rekabetçi bir yerli DRAM endüstrisi kurması durumunda, Koreli bellek üreticilerinin elde ettiği olağanüstü yüksek kar marjlarının sürdürülebilir olup olmadığını sorgulamaya başladı.

Piyasa tepkisi ayrıca algıdaki değişim olduğu anlamına da geliyor. Yıllarca Çinli yarı iletken şirketleri, ABD ihracat kontrolleriyle kısıtlanan takipçiler olarak görülüyordu. CXMT'nin halka arzı, Çin'in bellek üretimi ve çip yapım ekipmanındaki ilerlemesiyle birleşince, yatırımcıların bu varsayımı yeniden gözden geçirmek zorunda kaldı.

Başka bir deyişle, Kore pazarı sadece CXMT'nin daha değerli hale gelmesi nedeniyle çökmedi. Yatırımcılar, Çin'in artık sadece bellek çipleri için müşteri değil, küresel yarı iletken endüstrisinin ekonomisini yeniden şekillendirebilecek güçlü bir rakip olduğu bir geleceği fiyatlandırmaya başladığı için çöktü.

/././

Cumhurbaşkanı’na dostça bir önerim var -Mehmet Y.

 Yılmaz- 

Görebildiğim kadarıyla 24 yıllık AKP iktidarının en büyük başarısı hatırı sayılır bir zengin kitle yaratması. Kamu kaynaklarıyla yaratılan servetlerin sahipleri kuşkusuz ki çok mutludurlar ve Erdoğan’ın başlarından gitmesini elbette istemezler. Ancak kimse, “malım var, mülküm var, işim var” diye övünmemeli. Çünkü bir savcı bütün malınıza mülkünüze el koyabilir, daha hakkınızda iddianame bile yazılmadan bir de bakmışsınız TMSF malınızı başkasına satıvermiş. Nerede başarı?

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir dönem daha seçilebilmek için yanıp tutuştuğu bir sır değil.

Aslında, bugünkü Türkiye’nin haline bakınca Erdoğan’ın bir kez daha seçilme peşinde koşmak yerine “beceremedim, milletim beni affetsin” deyip kenara çekilmesini beklememiz gerek.

Kabul ediyorum, başarısızlık duygusu, insanın içine kolayca sindirebileceği bir duygu değil.

Bu yüzden çevresinin de moral olarak desteğini görmesi gerekir ki bir kenara sessizce çekilmeyi içselleştirebilsin.

Ancak Türk tipi siyasetin doğasında bu yok.

İddiaya girerim ki bugün Erdoğan yakın çevresini ve çalışma arkadaşlarını toplayıp “tadında bırakalım” dese ilk isyan edip, paçasına yapışacak olanlar o yakınları ve çalışma arkadaşları olur.

Çünkü onlar da varlıklarını o bir kişinin, o makamda olmasına bağlamışlardır, o giderse dımdızlak ortada kalacaklarını bilirler, sonuna kadar zorlamak isterler.

Düşünün ki Kemal Kılıçdaroğlu gibi bir kifayetsiz muhterisin bile böyle bir çevresi var; “aman abi, yapmayalım, AKP’nin oyuncağı olmayalım” diyemiyorlar.

Onların bile diyemediğini çok daha büyük iktidar nimetlerinden yararlananlar hiç diyemiyorlar tabii.

Dün Aytunç Erkin, Nefes’te yazdı: Can Selçuki yönetimindeki İstanbul Ekonomi Araştırma’nın 1-4 Temmuz 2026 tarihleri arasında 2 bin kişiyle yaptığı araştırma gösteriyor ki AKP seçmeni bile Erdoğan’dan ümidini kesmiş.

AKP seçmeninin yarısı (yüzde 51,3) ekonominin gidişini olumsuz görüyor.

Bir kilo kuru soğanı bile 60 liranın altında satın alamayanların ekonominin gidişine olumlu bakacak hali yok tabii.

Ve bu tablonun aslında bir tek nedeni var: Erdoğan’ın kendisini iktisat bilimine çok vakıf zannedip, aklındaki iktisat teorilerinin doğruluğunu üzerimizde test etmeye kalkması.

Hâlâ düzeltilemiyor olmasının nedeni de belli: Erdoğan, Şimşek’in başı sonu belli bir ekonomi programı ortaya koyup, onu uygulamasına izin vermedi.

Şu anda cebimizde deste deste para taşımak zorunda kalıyorsak bunun sorumlusu da 200 liradan daha büyük kâğıt para basılmasına Erdoğan’ın izin vermemesi.

Kuşkusuz ki ekonomideki bu büyük başarısızlığın bizler gibi AKP’liler de farkındalar.

Onun için “Erdoğan’ın başarılı olduğu bir alan” bulup, onun propagandasına yüklenmek diye tarif edebileceğim bir yola girdiler.

Buldukları şey de “dış politika” oldu.

Etrafımızda savaşlar olurken iyi ki başımızda Erdoğan varmış, onun dış politika uzmanlığı sayesinde bu zor dönemi kolayca atlatabilecekmişiz, zaten Trump da en çok onu seviyormuş vs.

Doğrusunu isterseniz Erdoğan’a “dış politika cambazı” payesi verildiğini her duyduğumda gülsem mi ağlasam mı kestiremiyorum.

Çünkü 24 yıllık AKP iktidarının sonunda geldiğimiz noktada dış politikada kayıplarımız, kazançlarımızı misliyle katlıyor.

“Kazanç” dediysem de onlar da Nasrettin Hoca kazançları: Önce kaybedip, sonra bulunanlar yani!

Doğu Akdeniz’deki komşularımız ki artık bir “devlet görümümü veren” sadece Mısır ve İsrail kaldı, geleneksel olarak Türkiye-Yunanistan-Kıbrıs meselelerinde tarafsız durmayı tercih ederlerdi.

Artık böyle değil. İsrail artık açıkça düşmanlık sergiliyor, Mısır ise eski politikasını terk etti, Yunanistan ve Kıbrıslı Rumlarla iş tutuyor.

Buna yol açan şey ise bunların günün birinde akıllarını kaybetmeleri değil, Erdoğan’ın dış politikayı iç politika için bir araç olarak kullanmak için izlediği yöntem oldu.

Bu mu diplomasi başarısı?

Türkiye günün birinde S-400’leri almasaydı F-35 programından da çıkarılmayacaktı.

Bu programa ortak olmamız sayesinde 9 milyar dolarlık üretim yapabilecektik, bunu kaybettik.

Teslim edilmeyen F-35’ler için ödediğimiz 1 milyar 400 milyon dolar hâlâ ortada yok.

Kutusundan bile çıkaramayacağımız S-400’ler için 2 milyar 500 milyon dolar ödedik.

Üstelik o S-400’lerin “havayı” ne kadar savunabildiği de Ukrayna’nın son Rusya saldırılarıyla ortaya çıktı.

Bu mu dış politika başarısı?

Türkiye’nin eskiden Avrupa’da dostları vardı.

O dostları sayesinde tam üyelik görüşmelerinin başlayabildiğini hatırlayan var mı?

Avrupa Parlamentosu’ndaki oylamada Türk bayraklarıyla “evet” pankartlarının nasıl kaldırıldığını?

Artık böyle bir dostumuz kalmadı.

Avrupa’ya sunabildiğimiz tek şey “kalabalık ordumuz”!

“Sizin için ölmeye hazırız” demenin başka bir yolu!

Bu mu dış politikadaki başarı?

“Ama Trump, Erdoğan’ı çok seviyor” diyenleri de duyar gibiyim.

Evet, seviyordur ama ona o kadar da güven olmaz.

Trump bir sosyopat, bugün sevip, yarın unutabilir ve gerçek şu ki iki sene sonra Trump da o koltukta oturamayacak.

Görebildiğim kadarıyla 24 yıllık AKP iktidarının en büyük başarısı hatırı sayılır bir zengin kitle yaratması.

Kamu kaynaklarıyla yaratılan servetlerin sahipleri kuşkusuz ki çok mutludurlar ve Erdoğan’ın başlarından gitmesini elbette istemezler.

Onlara da hatırlatayım ki AKP, adalet sistemini muhaliflere karşı bir silah olarak kullanmaya başladığından beri kimse, “malım var, mülküm var, işim var” diye övünmemeli.

Çünkü bir savcı bütün malınıza mülkünüze el koyabilir, daha hakkınızda iddianame bile yazılmadan bir de bakmışsınız TMSF malınızı başkasına satıvermiş.

Evet, Türkiye’de bu dönemde olmaz denilen oldu, tapu da delindi; kimse servetinin geleceğinden o kadar emin olmasın.

Son yıllarda yurtdışına sermaye transferinin artmasının nedenlerinden biri de bu olmalı.

Nerede başarı?

Beni dinlemez ama ben yine de bir dost olarak kendisine bu işi tadında bırakmasını söylemek zorundayım.

“Erdoğan’ı çok eleştiriyorsun, bu nasıl dostluk” diyecekler için de söylemeliyim ki gerçek dostu benim, çevresindeki yağcılar güruhu değil.

Aklım yettiğince, fırsat bulduğumca kendisini yaptığı hatalara düşmemesi için uyardığım yazılarım arşivlerde duruyor.

Onlara bir göz atsınlar, benim dediklerimi yapmış olsaydı bugün ne enflasyon derdimiz vardı ne F-35 ne de İsrail, Yunanistan ile sorunlarımız olurdu.

Fetullahçılar bile başımıza bela olmadan temizlenebilirlerdi.

Biliyorum yazılarımı okumadığı için oldu bunlar ama ne yapayım, benim işim de bu: Uyarmak.

Atalarımız boşuna “dost acı söyler” dememişler.

/././

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -29 Temmuz 2026-


Bir yalanın anatomisi, Ortega seçimleri kaldırdı mı?-İbrahim Varlı-

Geçen hafta Türkiye ve dünya medyasının, sosyal medyanın gündeminde Nikaragua vardı. Orta Amerika’daki bu yedi milyonluk ülkenin gündem olmasının nedeni Devlet Başkanı Daniel Ortega’nın seçimlere yönelik sözleriydi.

İngiliz ve Amerikan medyasının servis ettiği habere göre Ortega seçimleri kaldırdığını, bundan böyle ülkede seçimlerin yapılmayacağını söylemişti.

19 Temmuz'da Sandinist Devrim’in 47’inci yıldönümü dolayısıyla yapılan kutlamalardaki konuşma üzerinde çokça tepinildi. Anti sol histeri bir kez daha kabarmıştı. Durdurabilene aşk olsundu.

Peki, Ortega hakikatten seçimleri tedavülden kaldıracak mıydı? Küçük bir araştırma gerçekleri ortaya çıkarmaya yeterliydi, ama meşhur “post-truth” çağında kim uğraşacaktı ki! Gerçek kısa sürede ortaya çıksa da Ortega çoktan linçe kurban gitmişti.

Ortada sistematik bir karalama kampanyası vardı, İngiliz ve Amerikan medyası her zamanki gibi bir şeyler çeviriyordu.

SİSTEMATİK BİR SALDIRININ ESERİ

Küba ve Venezuela gibi Nikaragua da uzun süredir ABD’nin hedefinde. Sandinist yönetimi devirmek isteyen Amerikan emperyalizmi açık tehditlerden gizli operasyonlara, suikastlerden sağcı muhalefetin satın alınmasına hemen her yola başvurdu.

ABD'li Cumhuriyetçi Senatör Rick Scott, Maduro’ya yönelik 3 Ocak’taki saldırının ardından hedeflerinde Küba ve Nikaragua'nın olduğunu açıkça dillendirdi.

Yine şubatta İngiliz The Economist dergisi, “tropikal Kuzey Kore” olarak adlandırdığı Nikaragua’yı hedef göstererek Washington’un daha fazlasını yapabileceğini yazdı.

Amerikan yönetimi “arka bahçe”deki bu “zararlı ot”u ayıklamanın peşinde, ancak şimdilik Venezuela gibi doğrudan bir askeri müdahaleye başvurmaktan kaçınıyor. Bunun nedeni bu ülkenin “tehdit” oluşturacak büyüklükte olmaması petrol ve kaynaklar açısından da iştah kabartıcı olmamasında yatıyor.

YANLIŞ ÇEVİRİ YOLUYLA MÜDAHALE

Gazeteci Becca Renk Foster’a göre ortada bilinçli bir çarpıtma vardı ve ABD, Ortega'nın konuşmasını kasıtlı olarak saptırarak Nikaragua seçimlerine müdahalenin kampanyasını başlattı.

Gerçek neydi peki?

Sandinist Halk Devrimi'nin zaferini kutlamak için Managua'daki Plaza de Fe'de toplanan 70.000 kişiye seslenen Ortega, ABD destekli muhaliflere göndermelerde bulunuyordu.

Bundan sonrasını Foster’dan okuyalım. Ortega, 19 Temmuz'daki konuşmasında, silahlı muhalif grupların şiddet içeren eylemlerle ülkeyi felç ettiği ve yaklaşık 270 kişinin öldürüldüğü 2018'deki şiddetli darbe girişimini hatırlatıyordu. Soruşturmalar, şiddetin ABD hükümeti tarafından finanse edildiğini ortaya koymuştu.

Ortega konuşmasında Nikaragualılara ülkenin güvenliğine yönelik tehditlerin devam ettiğini söylüyordu.

ASLA, ASLA, ASLA!

“Savaş halinde olmadığımız için barış içinde olduğumuzu düşünmeyin. Hayır! Onlar [ABD destekli muhalefet] sürekli komplo kuruyor, bu yolla seçimleri kazanmaya çalışıyorlar” diyen Ortega, sözlerini şöyle sürdürecekti:

“İşte burada, Yankiler (ABD), Somozacılar (darbeci diktatör) tarafından kurulan-desteklenen partilerin bir daha iktidara gelme hikâyesi bitti. Yankiler onlara ne kadar para verirse versin başaramayacaklar: Asla, asla, asla!”

İşte Ortega'nın bu sözleri kasıtlı olarak manipüle edilerek “Nikaragua’da artık seçim olmayacak” şeklinde servis edilince uluslararası alanda büyük yankı uyandırdı.

Oysa Ortega, ABD’nin muhalefet destek verdiğini, bunların işbaşına geldiği artık o dönemlerin kapandığını vurguluyordu.

NEW YORK TIMES DÜĞMEYE BASTI

Ertesi sabah, New York Times, "Nikaragua lideri seçimleri kaldırmayı planladığını söyledi" başlığıyla konuşmayı paylaştı. Bu çarpıtılan kışkırtıcı başlık organize bir biçimde dünyanın dört bir yanında tekrarlandı. Uluslararası haberlerde nadiren yer alan bu küçük ülke birden bire gündemin en ön sıralarına oturdu.

ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio konuya hemen balıklama atladı: “Daniel Ortega’nın ailesinin diktatörlüğü altındaki Nikaragua’da bir daha asla seçim yapılmayacağına dair açıklaması, onların gerçek otoriter doğasını ortaya koymaktadır” Rubio uluslararası toplumu da Nikaragua’ya karşı harekete geçmeye çağırıyordu.

Beklendiği gibi, bu açıklama, Amerikan emperyalizminin bölgedeki dostlarının Nikaragua’yı kınama yarışına dönüştü.

KASITLI ÇARPITMA

Foster’dan aktarmaya devam. Çeviri-tercümanlık alanında uzman olan ve ABD federal mahkemelerinde tercümanlık yapma yetkisi bulunan Jill Clark-Gollub, Ortega'nın New York Times'da yayınlanan ve başka yerlerde de tekrarlanan açıklamalarının yanlış çevrilmesinden dolayı şaşkınlığını şu şekilde dile getiriyor:

“Ortega, hitabet tarzı olarak duraklamalar yapıyor ve tekrarlamayı kullanıyor. Cümlesini bitirmeden sözünü kesmek, sanki bir daha asla seçim yapılmayacakmış gibi davranmak, mesajın kasıtlı olarak çarpıtılmasıdır. Eğer bir tercüman bunu profesyonel bir ortamda yapsaydı, disiplin cezasına çarptırılırdı.”

Sözlerin bu kasıtlı servisi, Ortega'nın konuşmasında uyardığı Nikaragua'nın iç işlerine müdahale kampanyasını başlatmış gibi görünüyor. Medya saldırısının ardından, ABD destekli muhalefet, bu durumu kullanmaya başladı. Buna göre, kınamalardan renkli devrim önerilerine kadar, ABD'nin baskıyı artırabileceği çeşitli toplumsal protesto spekülasyonları söz konusu.

SEÇİMLERE MÜDAHALE SEZONU

Mesele çok boyutlu, sıradan bir vaka değil. Kuzey Kore, Küba gibi ülkelere dair başvurulan karalama kampanyası, yalanlar şimdi de Nikaragua’da devredeydi. Foster’ın kawsachun.com’daki yazısından aktarmaya devam edelim: Bu manipülasyonlar, ABD'nin Latin Amerika üzerindeki baskısının güçlü şekilde arttığı bir döneme denk geliyor. Venezuela saldırısı, Küba ablukası, son bir yılda bölgedeki seçimlere müdahaleler vs. Arjantin, Bolivya, Honduras, Peru ve Kolombiya'da ABD, açıkça sağcı adayları destekledi. Bu isimleri Beyaz Saray'da ağırladı ve solcu partilere yaptırımlar uyguladı.

NİKARAGUA'YA MÜDAHALE İÇİN BİR ÖRNEK

Gazeteci Camila Escalante de sözlerin kasıtlı olarak bağlamından koparıldığını, yanlış çevrildiğini belirterek uluslararası medyanın çıldırmış bir şekilde bunu yaydığını belirtiyor paylaşımlarında. Ona göre o sözler anayasal oy kullanma hakkına yönelik değildi. Nikaragua'nın egemenliğini ve barışını baltalayan yaptırımları, yabancı müdahaleleri ve eylemleri teşvik edenlere atıfta bulunuyordu.

Stephen Sefton ise geçen yüzyıldaki ABD destekli diktatörlükler dönemine atıfta bulunarak "Plan Condor 2.0" olarak adlandırılan planın aktifleştirildiğini belirterek Trump yönetiminin Bolivya, Honduras,  Ekvador, Arjantin seçimlerine müdahalelerini hatırlatıyor. Benzer şekilde Peru ve Kolombiya'da da aynı şeylerin yaşandığını söylüyor.

Şu anda Latin Amerika ve Karayipler'de Brezilya, Küba, Meksika ve Nikaragua’nın sadece Amerika’nın dümeninde olmadıklarını kaydeden Sefton, Ortega'nın kasıtlı olarak yanlış aktarılan açıklamalarının bu bağlamda ele alınması gerektiğini kaydediyor.

Sefton şunları aktarıyor: Bağlamına sadık kalınarak çevrildiğinde, Ortega, Nikaragua seçimlerinde ABD'nin aşırı etkisine değinerek, burada bir daha böyle seçimler olmayacak, artık hile yoluyla iktidara gelip, hile yoluyla iktidarı ele geçirebilecekleri seçimler olmayacak" diyor.

DEVRİMİ VERDİĞİ İÇİN SUÇLANMALI

Amerikan ve İngiliz medyası ve onların dümenindeki diğerleri kendilerinden olmayanlara karşı doğrudan psikolojik bir savaşın içinde. Telegraph, Guardian, New York Times, Washington Post ve diğerleri. Tekno-feodalizm çağında yapay zekanın da desteğiyle artık beslenen baskın Batı anlatıları dört bir yanı esir alıyor.

On yıllardır, Batılı egemenler bir psikolojik savaş yürütüyor, bu şekilde kitleler manipüle edilerek yönlendiriliyor. Ortadoğu’daki savaşlarda, Filistin'de, Ukrayna’da, İran’da tanık oluyoruz buna.

Dillere plesenk olan bir kavramla söylersek, “Post-truth” çağındayız. Yalanla gerçeğin birbirine karıştığı bu dönemde Amerikan-Batı emperyalizminin psikolojik savaşlarına karşı uyanık olunmalı.

1979’da devrim yaparak Somoza diktatörlüğünü yıkan, devrimle kazandığını 1990’da seçimle veren bir hareketin seçimleri ortadan kaldırmasına inanmak olsa olsa emperyalist manipülasyona teslim olmaktır. Ortega’ların son yirmi yıllık yönetiminde çokça eleştirilecek şey olsa da bu seçimler olamaz.

/././

Figürler, figüranlar, akıl almaz iftiralar -Berkant Gültekin- 

BirGün muhabiri Ebru Çelik’in Kılıçdaroğlu’nun rozet takma törenine 950 liralık ücret karşılığı cast ajansından figüranların getirildiğini ortaya çıkarması son dönemin en büyük haberi oldu. Ebru, eşine az rastlanır bir gazetecilik başarısına imza attı, kendisiyle ne kadar gurur duysak az. Haber, tekniği itibarıyla öylesine sağlam ve içeriği bakımından o denli ilgi çekiciydi ki memleketi bir anda etkisi altına aldı. Duymayan, görmeyen, konuşmayan kalmadı.

Haberin yayınlandığı ilk dakikada CHP’deki mutlak butlan yönetiminin yapması gereken tek bir şey vardı: Özür dilemek ve sorumlulara gereken cezaların verileceğini söylemek. Bu kadar. Ancak hiç yapmamaları gereken bir şeyi yaptılar. Ağrı Dağı kadar gerçek bir haberi, “zinhar böyle bir şey yok” diye yalanlamaya çalıştılar. Yetmedi, üstüne bir de Ebru’ya ve BirGün’e iftira atmaya kalktılar. Sadece resmi ağızlardan değil, sosyal medyadan da çirkin bir kampanya harlamaya çalıştılar. Elbette rezillikleriyle kaldılar. Tutup bir de suç duyurusunda bulundular.

Krizi nasıl yöneteceklerini öylesine bilmiyorlardı ki her yeni bulguda ortaya yeni bir teori attılar. Önce “Asla figüran yok” dediler, sonra figüranların geldiği artık ayan beyan ortaya çıkınca, bu kez “Bize komplo kuruldu” demeye başladılar. En son da işi Özgür Özel’e yıkmaya çalıştılar. Ajans sahibinin açıklamasında geçen “Samet’e destek verdim” ifadesindeki Samet’in, Özel ile yakın olduğunu iddia ettiler. Fakat sonradan o Samet’in, Gürsel Tekin’in yakınındaki kişilerden biri olduğu anlaşıldı. Samet’i feda etmeyi planladılar ancak yine gerçeğin barajına takıldılar.

Cumartesi gününden beri akıl almaz iftiralar duyuyoruz. Suçüstü yakalanma halinin yarattığı çaresizlik insana neler yaptırıyor. Panik, aklı bu kadar sabote edebiliyor ne yazık ki. Gürsel Tekin, haberimizin ardından kameraların karşısına çıkıp bizi kendisine “FETÖvari tezgâh kurmakla” suçladı. “Şeytanın aklına gelmeyecek” bir şey yapmışız! Yani törene figüran taşımak değil de bizim bu skandalı ortaya çıkarmamız “şeytanın aklına gelmeyecek şey” oluyormuş. Pek tekin bir bakış açısı değil ama kendi bilir tabii…

Öte yandan Gürsel Tekin’in BirGün’ü FETÖ üzerinden vurmaya yeltenmesi komik olmasının yanında enteresan. Çünkü bu yapının lideri Fetullah Gülen’in yaşadığı bir sağlık sorunu sonrası Ekim 2013’te Zaman gazetesine verdiği ilanda teşekkür ettiği isimlerden biri de dönemin CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin’di. Malum, o zamanlar Tekin’in genel başkanı da Kemal Kılıçdaroğlu’ydu. Şimdi Tekin gelmiş bize “FETÖvari tuzak” göndermesi yapıyor. Biz de kendisine gecikmiş bir “Başın sağ olsun” mesajı yollayalım öyleyse!

Yanlış anlaşılmasın, ortada iktidarın devasa sorumluluğu varken Tekin’i FETÖ’cülükle suçlayacak değiliz. Ancak Gülen’e geçmiş olsun dileklerini iletmiş ve kendisinden teşekkür almış biri de bizim gibi bir kuruma FETÖ üzerinden yüklenmesin bir zahmet. Ayrıca her sıkıştığında FETÖ kartına sığınanlar bu çetenin nasıl bir virüs olduğunu hâlâ idrak edebilmiş değil. FETÖ, gerçek delil kullanmazdı; sahte, uydurma, yerleştirilmiş deliller üretip bunlar üzerinden sözde hukuki kurgular yapardı. Kumpas davalarını da böyle yürütürdü. Bizim haberimiz ise belgelidir, kanıtlıdır ve köküne kadar gerçektir. Önce bu farkı öğrenin.

Akla ziyan iddialardan biri de BirGün’e ödendiği söylenen para… Kendimizi “el insaf” demekten alıkoyamıyoruz. Belge diye gösterdiği şeyin bir Excel dosya çıktısı olması bir yana, para diye diline doladığı meblağ da 3 yılda 3,5 milyon TL. Bu kadar mı çaresiz kaldınız? Başka hiçbir şey bulamadınız da bu tutara mı sığındınız? Bahsettiğiniz para orta ölçekli bir kurumun çalışanlarına bir ayda yaptığı maaş ödemesi kadar. Bu parayla bir medya organına iftira atabileceğinizi mi düşündünüz? Siz muhalif kitleleri aptal mı sanıyorsunuz?

BirGün’ü kimsenin hiçbir şekilde satın alma şansı yok ama bu paralarla kendini satmaya meyilli bir medya organına ancak çeyrek sayfa haber yaptırabilirsiniz. İstanbul’da kömürlük almaya yetmeyecek paralarla tertemiz gazetemizin itibarını karalamaya çalışıyorlar. Bir yandaş medya kanalında bile bu yalanı duyan bir yorumcu araya girme ihtiyacı hissederek “Milyon değildir o, milyardır” dedi. Çünkü yandaşların bile butlancılara kıyasla bir akıl süzgeci var. Abdülkadir Selvi’yi bile çileden çıkaran bir dünyadan kopukluktan bahsediyoruz.

Bugün açılan soruşturma kapsamında “şüpheli” sıfatıyla basın savcılığına ifadelerimizi veriyoruz. Aslında bizim açımızdan ortada şüpheli bir vaziyet yok. Ne BirGün, muhabiri Ebru Çelik’in haberinden şüphe ediyor ne de halk BirGün’ün dürüstlüğünden… Haberimizin ardından toplumun gösterdiği teveccüh bizim için en büyük ödüldür. Patronsuz bir gazete, ayakta kalmaya işte böyle devam ediyor. Birileri figüranlarla ve iftiralarla siyasetçilik oynamaya devam etsin, biz memleketin yararı için gerçekleri yazmaktan vazgeçmeyeceğiz.

/././

Cumhur İttifakı’nın cumhurbaşkanı adayı net mi: Saat Erdoğan’ın aleyhine işliyor -Yaşar Aydın- 

Gerçek büyük kriz iktidar cephesinde yaşanıyor. Yüzde 50+1 ve Erdoğan'ın adaylığı için gerekli olan erken seçim kararı Cumhur'un krizi olmaya aday. Rejim, artık bizzat kurucusunun en büyük yüküne dönüşüyor.

Yaklaşık iki aydır gözler tamamen muhalefet cephesine kilitlenmiş durumda. "Butlan geldi gitti, CHP bölündü bitti" derken YENİ Parti'nin kuruluşuyla sürecin kritik bir evresi tamamlandı. Bununla birlikte muhalefet kanadı için "Her şey netleşti, artık yeni bir kriz çıkmaz" demek son derece erken. Çözüm süreci, CHP'nin devam eden davaları ve fezlekelerle birleştiğinde iktidarın elinde hâlâ ciddi bir cephane olduğu görülüyor. Seçim takvimi işledikçe bu kartlar tek tek sahaya sürülecektir.

Saray’dan bakıldığında mevcut tablo oldukça elverişli görünebilir. Çözüm süreci ilerliyor ve Kürt hareketi pozitif mesajlar veriyor, CHP eksenli muhalefet bölünmüş durumda ve merkez siyaset iktidar saflarına doğru kayıyor. Hatta bırakın erken seçim kararı aldıracak çoğunluğu, Meclis'te yeni anayasayı yapacak vekil sayısına ulaşıldığı bile düşünülebilir.

İktidar gözlüğünü takıp Saray balkonundan baktığınızda görünen manzara bu. Ancak sokaktaki gerçeklik çok başka ve elden ele dolaşan siyasi fotoğraf bu pembe tabloyla uyuşmuyor.

İÇERİDE-DIŞARIDA SİYASET SIKIŞTI

NATO rüzgârı dindi, S-400’ler hangarda bekliyor; Trump ise bir yandan Erdoğan’ı överken diğer yandan hareket alanını sınırlandıran bir hat çiziyor. Trump’ın bu çizgisi, iç siyasette Erdoğan’ın ayağına dolanıyor. Cumhur İttifakı'nın küçük ortağı Bahçeli’nin ne yapmaya çalıştığını anlamak ise neredeyse imkânsız. AKP’yi destekliyor mu, yoksa yıpratıyor mu belli değil. Ancak gidişattan ve iş yapış biçiminden duyduğu rahatsızlık aşikâr.

Partilerin tepesi değil mutfağı da karışık. AKP örgütlerinde görevden almalar sıradan bir haber bültenine dönüştü. Bilal Erdoğan örgütler üzerindeki baskıyı artırdıkça güvenlik bürokrasisi cevabı başka kulvarlardan veriyor. MHP 10 ay sonra kongreye gidecek ve o tarihe kadar neredeyse el değmemiş il örgütü kalmayacak. Yeni ortak CHP ise iki ay içinde üçe bölündü. Mesele öyle bir düğüme dönüştü ki AKP-MHP bloku, CHP’yi yeniden Özgür Özel ekibine teslim etmemenin kendi lehlerine daha hayırlı sonuçlar doğurup doğurmayacağını tartışıyor. Yargıtay ve eylül ayı eksenli tartışmalar tam olarak bu tereddüdün ürünü.

ADAYLIK SIKINTISI VE ZAMAN BASKISI

Yaklaşık iki hafta önce Erdoğan’a sunulan bir teklif gündemden hızlı düştü. AKP Milletvekili Serap Özbudun’un bir toplantıda Erdoğan’a yaptığı “Parlamenter sisteme geçelim ve siz de ömür boyu Cumhurbaşkanı olun” önerisi, ilk bakışta Erdoğan'a sunulan güçlü bir destek gibi görünse de gerçekte derin bir çaresizliğin dışavurumuydu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan AKP'liler için her zaman bir kurtarıcı olarak algılandı. Ancak ilk kez Erdoğan’ın varlığı belirsizliği artıran bir faktöre, yüke dönüştü. Erdoğan var olduğu için artık ayak bağı olan başkanlık rejiminden vazgeçemiyor. Yüzde 50’lik seçmen desteği hayal ise başkanlık rejiminin bu biçimiyle devam etmesi siyasi intihar anlamına gelir. Herkes durumun farkında. Erdoğan’ın bir kez daha kazanması için muhalefetin devasa bir hata yapması gerekiyor Hata yoksa, Erdoğan için yenilgi kaçınılmaz. AKP kurmayları ve iktidar bloğunu ayakta tutan güçler, böylesi bir yenilginin sadece bir seçim kaybı değil, elde kalan her şeyin yitirilmesi anlamına geleceğini iyi biliyor. Arayışlarını gizlememelerinin sebebi de bu. İsimlerden önce sistem değişikliğinin konuşulması, hazırlıksız bir şekilde Erdoğangillerle doğrudan karşı karşıya gelmek istememelerinden kaynaklanıyor.

HEDEFE UZAKTALAR

Şu anda iktidar cenahında ne sisteme ne de adaya dair net bir strateji var. Tek hedefleri ne pahasına olursa olsun bir kez daha kazanmak. Erdoğan’ın adaylığı önündeki bir diğer devasa engel ise erken seçim zorunluluğu. Mayıs 2028 yaklaştıkça, erken seçim kararına el kaldıracak parti ve milletvekili sayısının artacağını söylemek kâhinlik gerektirmez. Ancak 2028’in Mart veya Nisan ayına sarkan bir erken seçim dayatması, Erdoğan’a ağır bir sürpriz yaşatabilir. O gün geldiğinde sandıktan çıkacak sürpriz bir "hayır" kararı, yalnızca DEM ve CHP sınırları içinde de kalmayacaktır.

Sonuçta Saray’ın kurguladığı tüm senaryolar, Erdoğan’ın yenilmezliği varsayımına dayanıyor. Oysa zaman, iktidarın oyunu kurma kapasitesini eritiyor ve sistemi bizzat kurucusunun etrafında daraltıyor. Erdoğan yıllardır rakiplerini kendi oyun sahasına çekerek kazanmaya alışkındı. Ancak bugün ilk kez, kendi inşa ettiği sistemin en kırılgan halkasına dönüştüğünü gizleyemiyor. Erken seçim kapıya dayandığında İttifak’ın karşılaşacağı asıl tehlike muhalefetin hamleleri değil, bizzat iktidar blokunun kendi içinde çatırdayan meşruiyet zemini olacaktır. Çünkü siyasetin şaşmaz kuralıdır: Zamanın aleyhinize işlediği bir düzlemde, koltuğu korumak için attığınız her ekstra adım, sizi kaçınmaya çalıştığınız yenilgiye yaklaştırır. Panikle yanınıza çağırdığınız her yapı size sadece yük olur.

AKP balonunun havada kalması artık çok zor.  Erdoğan'la ya da Erdoğan'sız.

/././

Cumhuriyet "Köşebaşı + Gündem" -29 Temmuz 2026-


YENİ Parti yönetimine iki soru -Zülal Kalkandelen- 

Doruk Madencilik işçilerine verilen sözler tutulmadı, işçiler haklarını almak için yine eylemde.

Adalet Bakanı Akın Gürlek, yalnızca PKK terör örgütüne özel olarak af paketinin yolda olduğunu açıkladı.

Eski AKP milletvekili Mehmet Metiner, Rudaw TV’ye çıkıp, “Devletimiz ile Öcalan arasında süreçle alakalı bir sorun yok. Meclis’e sunulacak ilk yasa tasarısı, Öcalan’ın da onayladığı bir yasa tasarısıdır. Devamı gelecek” dedi.

İstanbul Valiliği, 39 ilçe kaymakamlığına gönderdiği yazıyla okullarda mescit açılması talimatını verdi.

Böylesine can yakıcı sorunlarla boğuşuyor ülke. Ama neredeyse medyanın tümü günlerdir sabah akşam konuyu iyice magazinleştirerek CHP üyelik törenindeki figüran rezaletini konuşuyor.

Şansa inansam bu kadar şanslı bir iktidar bulunmaz diyeceğim... Düşünsenize yıllardır mitinglerine, etkinliklerine parayla insan taşıyan iktidar nasıl eğleniyordur şimdi!

HALKIN NET OLARAK BİLMESİ GEREKEN KONULAR 

Özgür Özel ve ekibinin kurduğu YENİ Parti’nin programında federalizmin yolunu açacak Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın TAM OLARAK uygulanacağı açıklandı. Yerel yönetimlerin idari ve mali özerkliğinin güçlendirileceği belirtilerek özerkliğin diğer adı olan “yerinden yönetim” ifadesi yer aldı. Etnik kimliklerin anayasaya sokulması için Öcalan tarafından yıllar önce gündeme getirilen “eşit yurttaşlık” ifadesi kullanıldı.

Özel genel başkan olduktan sonra konuşmalarında “eşit yurttaşlık” çok sık geçtiği için, 26 Kasım 2023’te bu köşede bir soru sormuştum:

“Eşit yurttaşlık” ile hedeflenen, bazılarının iddia ettiği gibi, anayasada vatandaşlığı “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” şeklinde tanımlayan 66. madde midir?

Bu soruya üç yıldır yanıt gelmedi.

‘EŞİT YURTTAŞLIK’ İLE YARATILAN ALGI OYUNU

Sakın yanlış anlaşılmasın; ben sosyalist bir dünya görüşünü desteklediğim için sınıfsal temeldeki eşitsizliğe karşıyım. Fakat kapitalist siyasette sürekli kullanılan “eşit yurttaşlık” ifadesi onu kastetmiyor; çünkü emekçilerin sömürüldüğü kapitalist sistem tamamen eşitsizlik üzerine kuruludur zaten...

Yurttaşlık eşitlik üzerine kurulu bir kavramken “eşit yurttaşlık” ile kastedilen, yurttaşlığı kimlikçi bir temelde etnik köken ve mezhep özelinde tanımlamaktır. “Eşitlik” sözcüğü ile bir algı oyunu yapılıyor.

2023’teki soruyu sormamın nedeni, anayasanın 10. maddesinde açıkça “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir” yazması...

Yurttaşların kimlik temelinde eşitliği hukuken kabul edilmiştir ama uygulamada bazı sorunlar yaşandığı da doğrudur. Yasa özüne uygun olarak uygulanırsa, o sorunların olmaması gerekir. Yasa değişikliğiyle vatandaşlık tanımının etnik kökene dayandırılması ise bambaşka bir konudur.

Halkın YENİ Parti’nin bu konudaki tavrını şimdiden bilmesi gerekir.

YEREL YÖNETİM VE ÖZERKLİK MESELESİ 

Üzerinde durulması gereken bir diğer konu, YENİ Parti programında Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın tam olarak uygulanacağının belirtilmesidir.

Türkiye’de o şart, 1988’de imzaladı, 9 Aralık 1992’de TBMM’de kabul edildi. Fakat Türkiye, bu şartla ilgili olarak “ulusal bütünlüğün zedelenmesi konusundaki hassasiyetler” nedeniyle idari yapılanma, yetki devri, merkezi idare denetimi ve mali kaynaklara ilişkin bazı maddelerin fıkralarına çekince (şerh) koydu.

Bu çekincelerin kaldırılmasını, 2011’de Hakkâri mitinginde Kılıçdaroğlu dile getirmiş ve 2014 CHP kurultayında tekrarlamıştı. Şimdi YENİ Parti kuruluşunun başında açıkça sormamız gerekiyor ki seçmen doğru bilgilensin:

YENİ Parti’nin programında Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nın tam olarak uygulanacağının belirtilmesi, bu çekincelerin kaldırılması anlamına mı geliyor?

Ayrıca 26 Kasım 2023’te sorduğum “eşit yurttaşlık” ile ilgili soruya da yanıt bekliyorum. 

/././

YENİ Parti ve CHP -Öztin Akgüç- 

YENİ Parti, CHP’de kalıp butlancı, işgalci, fırsatçı -nasıl tanımlarsanız tanımlayın grupla mücadele etmenin alternatifi olmazlığı değil mücadelenin tamamlayıcısıdır.

Anketlerde, tartışmalarda YENİ Parti ve CHP içinde mücadele ayrı seçenekler olarak yer alıyor. Ancak birbirini dışlayan, istatiksel olarak (mutually exclusive) alternatifler değildir.

CHP içinde mücadelenin başarılı olabilmesi, CHP’nin Kılıçdaroğlu ve yandaşlarından arınması için YENİ Parti vazgeçilmez önkoşuldur. YENİ Parti’nin başarısı, sonuçta CHP’yi arınmış olarak canlandıracaktır.

CHP içinde kalıp yarışmak ilk bakışta yerinde gibi görülebilir. Butlancı yönetim sinsi, ikiyüzlüdür. Daha şimdiden 52 il başkanını değiştirmiş, sayısız ihraç yapmıştır. Olağan bir kurultaya kadar merkez gereken sayıda delege ayarlaması da yapacaktır.

Tüm başarısızlığına karşın CHP’ye katkısı olmayan fırsatçı Kılıçdaroğlu, 13 yıl parti başkanı olarak nasıl kalmış, kendini cumhurbaşkanı adayı gösterilmesini sağlamıştır? Özür dilerim; ayak oyunlarıyla, ödün vererek karşılıkçı çıkar, aldatıcı davranışlarla... Kılıçdaroğlu yönetiminde partinin seçimde başarı olasılığı yoktur. Zaten amaç da CHP’nin başarılı olması değil, Erdoğan’ın seçimi kazanması, Cumhur İttifakı düzeninin sürmesidir. Kılıçdaroğlu araçtır.

Seçimin YENİ Parti tarafından kazanılmasıyla CHP içindeki mücadele de kazanılacaktır. Butlan ekibi halkoyuyla tasfiye edilmiş olacaktır. CHP içindeki mücadele ancak bu yolla kazanılabileceğinden YENİ Parti, CHP içinde kalıp mücadele etmenin alternatif değil, CHP içindeki mücadelenin de kazanılması aracıdır. Başarıyla parti, Kılıçdaroğlu ve butlan ekibinden arınarak CHP’nin varlığını sürdürmesini sağlayacaktır.

CHP tabanı seçici, irdeleyicidir. Dededen babadan deyip oya damga basmaz, oy vermez. Nitekim CHP’nin oyu, 1957 ve 1977 seçimlerinde yüzde 40’ı aşarken Baykal döneminde 1999 genel seçiminde baraj altı kalmış; Kılıçdaroğlu döneminde de yüzde 25 tavanını aşmamıştır. CHP’nin 1950-80 dönemi oy ortalaması yüzde 35’tir. Kılıçdaroğlu’ndan kurtulduğunda oy oranı 2024 yerel seçiminde de hemen bu düzeyi bulmuştur. Geçmişte Kılıçdaroğlu’na alternatifsizlikten oy verilmiştir.

Yeni diye nitelendirilen bence gerçek CHP’yi temsil edecek olan partinin oy oranı muhalefet anlayışıyla yüzde 35’i aşabilir. Partinin omurgasını CHP oluşturacaktır. Ayrıca Kılıçdaroğlu nedeniyle CHP’ye oy vermeyen bir kitle, Cumhur İttifakı’ndan kopmuş, arayış içinde olan seçmenlerin, kararsız, beklentisi olanların da katkısıyla oy oranı anketlerin gösterdiği yüzde 35 düzeyini de aşabilir.

Kılıçdaroğlu, butlancı grubun oy oranı anketlerde yüzde 5 dolayında görülmektedir. Seçim sürecine girildikçe bu oranın yüzde bir buçuğa düşeceği beklenebilir.

Genelleme yapmadan ailem; dededen, babadan CHP’li çevrem kısmi örnek olarak verilebilir. CHP mecazi anlamda değil, gerçekten baba ocağımızdır. Dayım Saffet Arıkan partinin kurucularından ve ilk genel sekreterlerindendir. Babam Prof. Dr. Atıf Akgüç de dönem dönem partinin yönetiminde görev almış, Atatürk ve İnönü dönemlerinde vekillik yapmıştır. 1980 öncesi aileden belediye başkanı, kurucu meclis üyesi olarak partinin kurullarında görev yapmış kişiler bulunmaktadır. Ben, 1957 yılından beri CHP’ye oy veririm ve CHP üyesiyim. İnönü ve Ecevit dönemlerinde CHP’nin arka mutfağında diyelim, akademisyen ve bürokratların da katıldığı çalışma gruplarında zaman zaman görev aldım. Ancak partide aktif bir görevim olmadı. “Kişi noksanı bilmek gibi irfan olmaz.” CHP’den ayrılmam söz konusu olamaz. CHP’nin butlancı, işgalci gruptan arınmasını bekler, kurtuluşu savunurum.

Yandaş medyada butlancıların iftiralarını dinleyip izledikçe Köroğlu çağrışım yapıyor: “‘Muhannet (korkak) başına dar ola/ Bir adamda namus gayret ola.”

/././

Bir ‘müstehcen’ tutuklama -Barış Pehlivan- 

Tarih: 20 Temmuz.

Akit gazetesinin birinci sayfasında “Tesettür etkileşim saldırısı altında” başlıklı bir içerik vardı. Spotunda şöyle yazıyordu: “Son dönemde sosyal medya platformlarında sayıları artan ve kendilerine ‘fenomen’ diyen sözde başörtülüler, etkileşim uğruna yaptıkları paylaşımlarla İslamın emri tesettüre zarar vermeye başladı.”

İçerikte isim yoktu ama kullanılan fotoğrafta hedef belliydi: Fatma Soydaş.

22 yaşındaki Soydaş, sosyal medya için ürettiği içeriklerden dolayı “tesettürlü fenomen” olarak adlandırılıyordu. Gördüğü ilginin sonunda Akit’in yaptığı bu “haber”, yargının işleyişini bilenler için “Buraya kadar” demekti. Öyle de oldu.

Bir gün sonra, İstanbul’da yaşayan Fatma Soydaş için nedense Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Açılan soruşturmada yöneltilen suç “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri aşağılama” iddiasıydı. Aynı gün Fatma Soydaş için gözaltı, evinde arama, sosyal medya hesaplarına erişim engeli kararları verildi. Akit bu kez “son dakika” diyerek haberi duyurdu: “Akit yazdı, başsavcılık hareket geçti!” Yargı mekanizması işliyordu.

Tahmin ediyorum, yapılan suçlamanın üst sınırının bile bir yıl hapis olmasının tutuklama için yetersiz kalacağı düşünüldü ki ek bir suçlama daha getirildi: “Müstehcen yayınların yayımlanmasına aracılık etmek!”

Peki, neydi o öne sürülen müstehcen yayınlar? Fatma Soydaş ne yapmıştı da böyle bir suçlama ile karşı karşıya kalmıştı?

Yanıt için dosyaya bakıyorum. Savcılık, Fatma Soydaş’ın “İslam dinini temsil eden yaşam tarzını benimsediği yönünde algı oluşturmasına karşı”, “cinsel çağrışım yapan videolar çektiği ve İslam dinine ait sembolleri, toplumun hassasiyetlerine aykırı biçimde kullandığı” iddiasındaydı.

Fatma Soydaş ise şöyle diyordu: “Benim yüzüm kullanılarak yapay zekâ ile videolar üretiliyor ve bu videolardan para kazanılıyor. Bu konuyla ilgili birçok kez Küçükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvuruda bulunduk. Ben sosyal medya hesaplarımda herhangi bir müstehcen yayın yapmadım.”

Tam da burada savcılığın tutuklamaya sevk yazısındaki şu satırlar geliyor karşıma:

“(Fatma Soydaş’ın) yine sosyal medyada ‘Zebani’ olarak tanınan kişi ile öpüşürken fotoğraflarının yayınlandığı, her ne kadar şüpheli savunmasında bunların yapay zekâ ile üretildiği yönünde beyanda bulunmuş ise de söz konusu tarafların buluşmalarına dair video içeriklerinin de sosyal medyaya yansıdığı, şüphelinin vücudunu teşhir ettiği havuzdan çıkışına ilişkin sahnelerin de sosyal medyaya yansıdığı...”

Garipliğin farkında mısınız?

Savcı demek istiyordu ki... Ey Fatma Soydaş, öpüşme yapay zekâ olsa da sen o erkekle buluşmuşsun! Hem ayrıca tesettürlü olmana rağmen, elbisenle havuzdan çıkış anını yayınlamışsın! Tamam, üstün tamamen kapalı olabilir ama vücuduna yapışmış o kumaş!

Sahi, neyi konuştuğumuzun farkında mısınız?

Sonuç malum; soruşturmanın başındaki “dini değerleri aşağılama” suçu düştü ve 22 yaşındaki kadın “müstehcen yayınlardan” tutuklandı. Şimdi Silivri’de.

‘BEN MAĞDURUM’ DİYEN SUÇ DUYURUSU 

Ve daha da çarpıcısı ne biliyor musunuz?

Gerçekten de Fatma Soydaş’ın yüzünü kullanarak, onu dekolteli ve aslında yapmadığı erotik dansları yapay zekâ aracılığıyla yayınlayıp para kazanan sosyal medya hesapları var. Ve gerçekten de Soydaş gözaltına alınmadan çok önce bu hesaplar hakkında suç duyurusunda bulunmuş. Daha da ilginci... Avukatlar, 15 Haziran tarihli bir suç duyurusunda, Soydaş’ın yüzünü yapay zekâ videolarında kullandığını öne sürdükleri bir hesap hakkında şikâyette bulunurken bakın ne diyorlar:

“Müvekkilin kendi iradesi dışında cinsel bir nesne gibi sunulması ve bu şekilde kamuoyu nezdinde teşhir edilmesi, yalnızca özel hayatın ve kişilik haklarının ihlali sonucunu doğurmamakta; aynı zamanda müstehcenlik kapsamında değerlendirilmesi gereken bir fiil olarak da karşımıza çıkmaktadır. Nitekim yapılan paylaşımlar, müvekkilin dini ve manevi değerleriyle bağdaşmayan bir algı yaratmayı amaçlamış, müvekkili toplum nazarında küçük düşürücü ve itibarsızlaştırıcı sonuçlar doğurmuştur.”

Evet, Fatma Soydaş suçlandığı maddelerin birebir aynısını, aslında tutuklanmadan yaklaşık bir ay önce kendisine ait olmayan yapay zekâ videoları üreten hesap için yöneltmiş. Bugün bakıyorum, o hesap da o videolar da açık, yeni içerikler üretmeye de devam ediyor. Ancak Fatma Soydaş o videolar gerekçe gösterilerek bugün tutuklu ve aslında müstehcen olmayan içeriklerin yer aldığı sosyal medyası erişime kapalı.

Şu soru ise uzak diyarlardan yanıt bekliyor: Tüm videolar gerçek ve Fatma Soydaş’a ait olsaydı dahi, tutuklanması hukukla açıklanabilir miydi?

Sözün özü; Akit “haberlerinin” ihbar, dijital kurguların ise mutlak delil sayıldığı bu süreçte Fatma Soydaş, sadece bir itibar suikastının değil, aynı zamanda bu suikastı görmezden gelip yönünü mağdura çeviren bir yargı pratiğinin de bedelini ödüyor.

Son dakika... Üsküdar Belediyesi'ne operasyon: Başkan Sinem Dedetaş gözaltına alındı 

Son dakika haberi... Üsküdar Belediyesi'ne yönelik düzenlenen operasyonda aralarında Üsküdar Belediye Başkanı Sinem Dedetaş'ın da yer aldığı 6 kişi gözaltına alındı.

Üsküdar Belediyesi'ne sabah saatlerinde düzenlenen operasyonda, Başkan Sinem Dedetaş'ın da aralarında bulunduğu 6 isim gözaltına alındı. Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı'nın yürüttüğü soruşturma kapsamında gözaltına alınan isimlere, "rüşvet", "irtikap" ve "suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme" suçlamaları yöneltildi. Üsküdar Belediyesi'nde ve gözaltına alınan isimlerin evlerinde arama çalışmalarının sürdüğü kaydedildi. GÖZALTINA ALINAN İSİMLER Operasyonda gözaltına alınan isimler ise, şöyle: 1 - Sinem Dedetaş (Belediye Başkanı), 2 - Ceyhun Ünlü (Belediye Başkan Yardımcısı), 3 - Alihan Koçoğlu (Belediye Başkan Yardımcısı) , 4 - Burçin Çevik (Mimar), 5 - Adem Altıntaş (İş Takipçisi), 6 - Bülent Orhan Tozkoparan (Müteahhit)

***

Cumhuriyet


Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -29 Temmuz 2026-

Bölgesel asgari ücret, düşük ücret tuzağı mı?-Murat Batı-  Bölgesel asgari ücret, düşük maliyetli bölgelerde çalışanların ücretlerini azaltm...