11 Eylül 2026 Cuma

BİRGÜN"Gündem" -11 Eylül 2026-

Diyanet Vakfı’ndan devasa gelir: 28,3 milyar TL’lik nakit bağış -Mustafa Bildircin- 


Borsada 2 milyar TL’si olduğu ortaya çıkan Diyanet Vakfı’nın 2018 yılı itibarıyla yurttaşlardan topladığı nakdi bağışların tutarı, 30 milyar TL’ye dayandı. Vakfın, 2023-2025 döneminde, vakıf hanesine kâr olarak yazılan ve “Vakfın amaçları doğrultusunda kullanılacağı belirtilen” gelir ve giderleri arasındaki fark ise 8,5 milyar TL oldu. 2023: 5 milyar 912 milyon 615 bin TL, 2024: 8 milyar 867 milyon 412 bin TL,  2025: 13 milyar 533 milyon 415 bin TL.  https://www.birgun.net/haber/diyanet-vakfindan-devasa-gelir-28-3-milyar-tllik-nakit-bagis-734053

***

Sahte implant skandalı yargıda: Halk sağlığına implant çaktılar -Mustafa Bildircin- 


Ameliyatlarda kullanılan basit bazı aparatların orijinal implant gibi faturalandırıldığı iddiasıyla suç duyurusunda bulunuldu. Suç duyurusunda, Alman malı diş implantının sahtesinin üretilerek Türkiye’de satışa çıkarıldığı da savunulurken suç duyurusunu yapan medikal firması sahibi, “Halk sağlığı ve sektörün selameti açısından suç duyurusunda bulundum. Ancak henüz bir atım atılmadı” diye konuştu.https://www.birgun.net/haber/sahte-implant-skandali-yargida-halk-sagligina-implant-caktilar-734045

***

Psikolojik olarak hazır değilmiş!-İsmail Arı- 

Ceren Damar Şenel - Vahit Bıçak
Öldürülen akademisyen Ceren Damar Şenel’e yönelik skandal ifadeler kullandığı için 1 yıl 5 ay hapis cezası verilen avukat Vahit Bıçak, cezasının infazını erteletti. Bıçak, avukatlığa devam edecek ve cezaevine girmeyecek.  https://www.birgun.net/haber/psikolojik-olarak-hazir-degilmis-734060

***

Uyuşturucu baronu İslam Yakut yakalanmıştı: İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı detayları açıkladı. 


İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı gözaltına alınan uyuşturucu baronu İslam Yakut'a ilişkin yürütülen soruşturmanın detaylarını açıkladı. https://www.birgun.net/haber/uyusturucu-baronu-islam-yakut-yakalanmisti-istanbul-cumhuriyet-bassavciligi-detaylari-acikladi-734123

***

Vakıfta 'özel' kıyım 


Vakıf üniversitelerinde akademisyen kıyımı devam ediyor. Çok sayıda vakıf üniversitesinde işten çıkarmalar yaşanırken, Maltepe Üniversitesi’nde yaklaşık 50 akademisyenin işine son verildiği öne sürüldü. https://www.birgun.net/haber/vakifta-ozel-kiyim-734046

***

Ezgi Apartmanı davasında karar açıklandı: Pastane sahipleri Sami Kervancıoğlu ve Mustafa Pekel'e tahliye! 


35 kişinin yaşamını yitirdiği Ezgi Apartmanı davasında karar açıklandı. Depremde yakınlarını kaybedenlerin sanıkların en ağır şekilde cezalandırılmasını talep ettiği duruşmada mahkeme, Kervan Pastanesi sahipleri Sami Kervancıoğlu ve Mustafa Pekel’e 8’er yıl hapis cezası vererek tahliyelerine, sanık Ertan Danacı’nın ise beraatine karar verdi. https://www.birgun.net/haber/ezgi-apartmani-davasinda-karar-aciklandi-pastane-sahipleri-sami-kervancioglu-ve-mustafa-pekel-e-tahliye-733925

***

CHP’den AKP’ye geçmişti: Özlem Çerçioğlu’nun eşinin şirketine TOGG kıyağı 


Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’nun eşi Ercan Çerçioğlu'na ait Jantsa şirketi TOGG’un tedarikçisi oldu. https://www.birgun.net/haber/chpden-akpye-gecmisti-ozlem-cercioglunun-esinin-sirketine-togg-kiyagi-734010

***

Otizmli öğrenciler sınıfsız kaldı -Sibel Bahçetepe- 


Okulların açılmasına günler kala, otizmli öğrencilerin eğitim göreceği özel eğitim sınıflarında belirsizlik sürüyor. Bazı aileler çocuklarının sınıflarının henüz belirlenmediğini söyleyerek “Eğitim hakkımız engelleniyor” dedi.  https://www.birgun.net/haber/otizmli-ogrenciler-sinifsiz-kaldi-734044

soL "Köşebaşı + Gündem" -11 Eylül 2026-

12 Eylül’de iki duruş iki kadın: Reha İsvan ve Yıldız Kenter -Cangül Örnek- 

Bu yazıda 12 Eylül Türkiyesi’ndeki kutuplaşmayı ve bireysel sorumlulukları çok daha dar bir ölçekte; iki farklı duruşu temsil eden iki kadın üzerinden incelemek istiyorum.

Bu yazı, 12 Eylül 1980 askeri darbesinin yıldönümünden bir gün önce, yakın tarihimizin bu karanlık sayfasına kimin ne yazdığını hatırlatmak için kaleme alındı. 12 Eylül geride kalmış bir olayın yıldönümü değil; karanlık sayfaları yıllar geçtikçe daha da karanlık sayfaların takip ettiği, kapanmayan bir defterin, içinde yaşadığımız rejimin adıdır. 12 Eylül’de temeli atılan iktisadi politikaları, güçlendirilen siyasal eğilimlerin sonuçlarını ve propaganda edilen yeni ahlaki değerleri, şiddeti her geçen gün artan bir biçimde yaşamaya devam ediyoruz. Bugünkü otokrasi gücünü bu birikimden alıyor. Biz de gücümüzü bu karanlık sayfalara aydınlık düşürenlerden...

Böyle bir girişten sonra Türkiye’nin 12 Eylül’le hesaplaşamadığını belirtmeye gerek bile olmayabilir. Fakat bu hesaplaşma gerçekleşmediği için, 12 Eylül’de açılan parantezin bir türlü kapanmadığını da vurgulamak gerekir. “Süreklileşmiş 12 Eylül rejimi”nin temel dinamiklerini hakkıyla anlamak için bütünsel bir analize ihtiyaç vardır. Bu analiz; Türkiye kapitalizminin uluslararası piyasalara eklenme biçimini, emperyalist merkezlerle kurduğu jeopolitik ilişkiyi, sınıf ilişkilerinin geçirdiği dönüşümü, solun siyasi alanda zayıflatılmasını ve İslamcılığa verilen desteği bir arada ele almalıdır. Bu yazıda ise 12 Eylül Türkiyesi’ndeki kutuplaşmayı ve bireysel sorumlulukları çok daha dar bir ölçekte; iki farklı duruşu temsil eden iki kadın üzerinden incelemek istiyorum.

Otoriter ya da faşist rejimler karşısında sorumluluğumuz nedir? Devlet iktidarının zorbalaştığı tarihsel örneklerde bireylerin "uyum sağlama" ya da "reddetme" seçeneklerinden hangisine yöneldiği sorusu her zaman ilgi çekici tartışmaların konusu oldu. Konuyla ilgili en bilinen çalışma, Hannah Arendt’in Eichmann davasından yola çıkarak yazdığı Kötülüğün Sıradanlığı başlıklı kitabıdır. Bu kitapta Arendt, Nazi iktidarının bir bürokratı olan Eichmann’ın ifadelerinden hareketle, odağını emir-komuta zinciri içinde büyük bir suçun uygulayıcısı haline gelen sıradan insana çevirir. Arendt’in analizi kişinin ahlaki tercihini merkeze alır; ancak kötülüğe ortak olan sıradan kişilerin yaşananlara başkalarının gözünden bakamadığını savunan psikolojik bir tahlil ile kişiyi kötüleştirenin modern bürokratik sistemler olduğunu öne süren liberal, anti-totaliter siyasal tahlil arasında bir denge kurmaya çalışır.

Ancak tartışmaya “kötülük” gibi ağır bir kavramla başlamak ve “kötülük problemi”ne takılı kalmak; uyumluluk, işbirlikçilik, pişmanlık ve itirafçılık gibi kötülükten ibaret olmayan ama baskıcı rejimleri güçlü kılan farklı tavırları gölgede bırakır. Oysa pek çok baskıcı rejimi ideolojik olarak güçlendiren, bu rejimleri normalleştiren ve baskıyı örten tutumları bu kavramlar etrafında tartışmak, bu tür rejimlerin arzu ettikleri kültürel ve toplumsal düzeninin nasıl kurulabildiğini açıklamamıza yardımcı olur. Özellikle 12 Eylül’ün süreklileşmesine az ya da çok, dolaylı ya da doğrudan katkıda bulunan bireysel tutumları—eğer tartışmayı yalnızca Diyarbakır Askeri Cezaevi’ndeki işkencecilerle sınırlı tutmayacaksak—kötülük kavramıyla değil, bu listedeki kavramlar ve benzerleriyle çözümlememiz gerekir.

Yıldız Kenter

Bütün bunları bana sorgulatan, 12 Eylül sonrasının gazetelerinde denk geldiğim bir haber oldu. Haberi anlamak için şöyle bir ön bilgi vereyim: 12 Eylül tutuklamalarının aydınları da kapsaması, Türkiye’de cunta yönetimi ve onun sivil hükümetleri tarafından gözaltı ile tutukluluk süreçlerinde işkence ve kötü muamelenin sistematik olarak uygulandığı haberlerinin yayılması üzerine, Amerikalı ünlü oyun yazarı Arthur Miller ve İngiliz oyun yazarı Harold Pinter, bu ihlallere karşı çıkmak ve Türkiye’deki baskı mağdurlarıyla dayanışmak amacıyla 1985 yılında Türkiye’ye gelirler.

O yıllarda tiyatromuzda bir Yıldız Kenter fırtınası esmektedir. Ünlü tiyatro sanatçımız tiyatro sahnesinin en başarılı kadın oyuncularından biri olarak oynadığı her oyunda büyük beğeni toplamaktaydı. Kenter, darbenin hemen ardından, 1981 yılında “devlet sanatçısı” unvanıyla ödüllendirilmişti.

Çok ilginçtir ki “devlet sanatçılığı” statüsü Türkiye’ye 12 Mart rejimi tarafından getirilmişti. O dönemde bu unvan klasik Batı müziği alanıyla sınırlı tutulmuştu. 12 Eylülcüler ise unvanın kapsamını genişleterek tiyatro ve sinema gibi farklı alanlardaki başarılı sanatçılara da verilmesini sağladılar. İşte bu şekilde söz konusu unvan Yıldız Kenter’e de verildi. Burada, tartışılması gerektiğini düşünmekle birlikte, “devlet sanatçılığı” unvanının anlamı üzerinde durmayacağım.

Onun yerine konuyu Yıldız Kenter’in 1984 yılından itibaren sahneye koyduğu bir oyuna getirmek istiyorum. “Ben Anadolu’yum” adlı bu tek kişilik oyunda Kenter, iki saatlik sahne performansıyla 1922 yılına kadar uzanan bir tarih diliminde Türkiye’nin öne çıkan kadınlarını canlandırarak bir tür Anadolu—daha doğrusu Türkiye—tarihi anlatısı sunar. Oyun kısa süre içerisinde 12 Mart’ın ilk Kültür Bakanı Talat Halman tarafından İngilizceye çevrilir ve Londra, New York gibi Batılı merkezlerde de sahnelenir. Bu vesileyle basında Yıldız Kenter için “sanat elçimiz” sıfatının kullanıldığını görürüz. O sırada 12 Eylül rejimi uluslararası alanda yoğun şekilde eleştirilmektedir. Türkiye’den giden siyasi sürgünlerin ve farklı ülkelerde Türkiyeli devrimcilerle dayanışan solcuların öncülük ettiği bir çabayla cuntacılar ve onların sivil hükümetleri; gözaltında kayıp vakaları, işkence, kötü muamele ve ifade özgürlüğüne yönelik baskılar nedeniyle suçlanmaktadır.

Böyle bir ortamda Kenter’in yurt dışındaki “sanat elçiliği”nin 12 Eylülcüler için ne anlam taşıdığını açıklamama gerek yok.

Kenter’in 12 Eylülcüler için—belki planlayarak değil ama bilerek—yaptıkları bununla kalsa, bu, o kadar sorunlu bir tavır olarak görülmeyebilirdi. Ancak Yıldız hanım, Londra’da oyununun ardından basına, 12 Eylül’ün baskı rejimine karşı hapishanelerdeki sendikacılara, siyasetçilere ve aydınlara destek veren Harold Pinter’ı suçlayan bir demeç verir. Kenter’in oyunu sırasında Londra’da bulunan Turgut Özal protesto edilmiştir. Konu Kenter’e sorulduğunda öfkeli bir dille şöyle yanıt verir:

“Ben, insan hakları konusunda dışarıdaki insanların çok şey biliyormuş gibi konuşmalarına karşıyım. Duydum ki Harold Pinter (Yazarlar Kulübü Başkanı), Türkiye Büyükelçiliği önünde yapılan gösteriye katılmış ve bir de dilekçe vermiş. Ben Harold Pinter’i çok beğenirim, oyun yazarı olarak. Hatta onu Türkiye’de ben tanıttım, oyunlarını sahneye koyarak. Fakat Türkiye hakkında konuşmaya hakkı olduğunu sanmıyorum. Sonra insan hakları diye söylenenlerin ‘sırça köşklerde oturduklarını’ ben biliyorum."1

Yıldız Kenter, ülkesindeki aydınlarla dayanışma içinde olan ünlü tiyatro yazarını bu şekilde suçlarken, ülkede oyunlar sıkıyönetim komutanlıkları tarafından yasaklanıyor; örneğin Erkan Yücel gibi Türkiye’nin çok yetenekli oyuncularının sahneye çıkması engelleniyordu. Her türlü sanat eserinin yasaklama ve sansürle karşı karşıya olduğu o günlerde, darbeden iki yıl sonra, nedense devletin özel tiyatrolara mali destek veresi gelmiş; 1986’da konuyla ilgili bir yönetmelik çıkarılmış ve düzenlemenin ardından başvuran tiyatrolar arasında en yüksek destek Kent Oyuncuları’na layık görülmüştü. Bu değerlendirmenin sanat ölçütlerinden tamamen bağımsız yapıldığını ileri sürmüyorum; ama siyasi bir anlamı yokmuş gibi davranmayı da en iyi ihtimalle safdillik olarak görüyorum. Çünkü yasaklamak ya da mali destek vermek, sanatçının cuntaya karşı sergilediği iki farklı tutuma denk düşen cezalandırma veya ödüllendirme biçimleriydi. Bu gelişmelerden yola çıkarak Kenter’in 12 Eylül uygulamalarının üstünü örtecek noktaya taşıdığı tutumunu “destekçilik” olarak tanımlayabiliriz: Cunta destekçiliği.

Reha İsvan

O sırada, 1982 yılında bir tutuklama dalgasıyla başlayan Barış Derneği Davası’nda aralarında sanatçıların da bulunduğu pek çok kişi yargılanıyordu. Barış Davası’nın tutuklularından biri olan Reha İsvan, üç yılı aşkın süre Metris Cezaevi’nin kadınlar koğuşunda çok ağır şartlar altında tutuklu kaldı. İsvan, Ziraat Okulu mezunu iyi yetişmiş bir ziraatçi ve yurtsever bir öğretmendi. Kurtuluş Savaşı komutanlarından, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan ilk gruptaki subaylardan biri olan ve Büyük Taarruz’da cephede topçu komutanı olarak görev üstlenen Kemal Doğan’ın kızıydı. Reha İsvan’ın eşi, eski İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan ise DİSK davası tutuklusu olarak aynı dönemde Davutpaşa Kışlası’nda yatıyordu.

29 Ekim’de doğduğu için kendisine “Cumhuriyet” adı verilen Cumhuriyet Reha İsvan, Zeynep Oral’la cezaevi günlerini odağa alarak yaptığı ve kitaplaştırılan söyleşide; siyasiler için bir cehennem olan Metris’e 57 yaşında girip 60 yaşında çıkan bir kadın tutuklu olarak yaşadıklarını ve tanık olduklarını anlatır. Çıplak aramaya tabi tutulmuş, günde bir bardak suyla hem içme hem temizlik ihtiyacını karşılamak zorunda bırakılmış, mektuplarını ve ailesinin gönderdiği parayı almak için bile dilekçe üzerine dilekçe yazmış, kış mevsiminde kaloriferlerin yanmadığı koğuşlarda hastalanmadan yaşamak için direnmişti. Oral’a konuşurken aynı koğuşta birlikte yattığı evladı yaşındaki devrimci genç kadınlara yapılanlar karşısında duyduğu öfkeyi ve o gençlere duyduğu sevgiyi aktarmayı da ihmal etmez.

Anlattıkları sarsıcı, ağır baskılara karşı tutumu ise örnek alınasıdır.

Birini aktarayım: Bir gün görüşten döndükten sonra koridorda, koğuş kapısında ölesiye dövülmüş genç bir kız görür. Kızı ilk bakışta yere yığılmış bir çuval sanmıştır. Kıpırdadığını görünce koşarak kucaklamaya çalışır; tam o anda kendisine savrulan bir tehdit zihnine kazınır. Genç kızı kucakladığını gören gardiyanlar onu “İnfazını yakarız!” diyerek durdurmaya çalışırlar. İsvan, o tehdit üzerine zihninden geçenleri şöyle anlatır:

“'İnfazınızı yakarız' diye insan onuru tehdit ediliyor! İnsanlıktan çıkmayı reddettikleri için birtakım gençlerin infazını yaktıklarını gördüm. Ancak bunu devamlı Demokles’in kılıcı gibi kullanmaları, 'İnfazınızı yakarız' diye gençleri yola getirmeye çalışmaları tam ters sonuç veriyor. Onların dirençlerini pekiştiriyor... Ben sekiz yıl yatmaya razıydım, yeter ki insanlıktan çıkmayayım!"2

Anlattıklarına şu çarpıcı cümleyi eklemeyi de ihmal etmez: “Kendi onuruna sahip çıkmayan, memleketinin onuruna hiç sahip çıkamaz!"3

Ve bugünküler: Deniz Göktaş ya da Ata Demirer

İki güçlü kadın, iki farklı duruş... Sorun kötülük ile iyilik arasında mı? Değil. Mesele cuntanın aparatı olmak ya da olmamak mı? O da değil. Ama Metris’te ve başka yerlerde yaşananlara, ülkede eşitlik ve özgürlük adına elde edilen kazanımlara yönelik büyük saldırıya gözünü kapatmak, Türkiye’de 12 Eylülcülüğün “sanat elçisi” olarak cunta Türkiyesi’ni normalleştirmek, sanat alanında yol açtığı yıkıma makyaj yapmak, tek bir sansür kararını bile eleştirmeden oyununu oynamak...

Belki 1980’lerde Kenter gibiler yeterince sert eleştirilebilseydi, hangi “ulvi amaç” için olursa olsun, karanlık ve zorbalıkla iş birliği mutlak olarak mahkum edilseydi, 12 Eylül’le hesaplaşmamızda biraz olsun yol alabilirdik. En azından AKP iktidarını daha ileri bir noktadan karşılayabilirdik. Ama hep o “orta yol” sevdası...

Sanatta ve sanatçıya hesabı sorulmayan her tavrın, yıllar sonra yine sanat ve sanatçı tarafından ödenen ama aslında hepimize yüklenen ağır bedelleri var. Bunu hiç unutmamak; işte bütün mesele biraz da bu.

Ben yazarken bugünü yazıyor, siz de okurken bugünü okuyor gibi hissediyorsanız, bunun tek nedeni “apoletsiz 12 Eylül'de” yaşıyor oluşumuzdur.

Bugün de iki duruş yok mu? “Apoletsiz 12 Eylül”ün reklam filmlerinde deniz çayırları için farkındalık yaratmak (!) ile mizahla eleştirdiği için kuyu tipi cezaevlerine hapsedilmek... Ata Demirer gibi düşmek ile Deniz Göktaş gibi yükselmek... Öyleyse Demirer’i şöyle de adlandırabiliriz: “Apoletsiz 12 Eylül’ün güldürücüsü” ama kesinlikle daha fazlası değil.

1 Cumhuriyet, “Türkiye’yi eleştirenler sırça köşklerde oturuyor”, 25 Şubat 1986.

2 Zeynep Oral, Direniş ve Umut Reha İsvan, İstanbul: Metis, 2013, s. 99-100.

3 Oral, a.g.e., s. 100.

/././

Üsküdar’da erimek mi devrimle kurtuluş mu?-Ali Rıza Aydın- 

Yaşananlar sömürenlerin ve gericilerin karşıdevrim çağının parçasıdır. Çözüm işçi sınıfı ve örgütlü partisinin öncülüğünde sömürülenlerin ve aydınlanmacıların sömürücü düzeni ortadan kaldırmasıdır, devrimdir.

Sömürücü düzende bir ilçe belediyesinde siyasetin, seçme ve seçilme hakkının, seçimlerin, genel oy hakkının, çok sevdikleri kavramla burjuva demokrasisinin çıkar ve pazarlıklarla nasıl bir işlev gördüğünü, çürümeyi ve erimeyi bir kez daha gösterdiler. Öyle bir örnek ki sayfalar dolusu anlatılabilecek konular ve olaylar bir çırpıda katmerli olarak fiilen gösterildi halka. Genel oyun çalınması ve Sevgili Halit Çelenk’in deyişiyle “demokrasi masalı” bir çırpıda fiili olarak kanıtlandı.

Öfkelenmek gerekiyor. Halkı demokrasi ve seçimlerle kandırdıkları, genel oy hakkını çaldıkları, siyaseti piyasaya düşürüp çürüttükleri, seçme ve seçilme hakkını gasp ettikleri için. 

Üsküdar’a gelene kadar neler yapılmadı ki… Hukuk ve yargı kullanılarak, para ve güç kullanılarak, pazarlıklarla, çıkar ilişkileriyle, tehditlerle ne anayasal güvence kaldı ne hak ne ilke… O kadar cüretkâr ve cin akıllılar ki seçimle kazanılanı yargı destekli hukuksuzluklarla ortadan kaldırıp yine seçim kılıfıyla meşruluk gösterisi yapıyorlar. Halka, her şeye karşın seçimlerden başka çare olmadığını dayatarak düzenlerini koruma peşindeler. Buldukları çözüm süreçlerini hep demokrasi kılıfına sokmak.

Kaygan zeminde düşenler, gözaltına alınanlar, tutuklananlar, yolsuzluklar, hırsızlıklar, kaçakçılık… “Bu nasıl bir ülke ve yaşam” diyenlerle “iktidara bak düğmeye bastı” diyenler, polisiye film izler gibi televizyon ekranlarının başında, sosyal medyada izleyici olarak buluşuyor. Kimileri bireysel tepkilerle oyalanırken kimileri de korku ve baskıyla sinmiş durumda. Egemen sermaye ve siyasi iktidar bu uzlaşma ve uyumlaştırmadan, boyun eğen ve sorgulamayan halktan fazlasıyla memnun. 

Ekonomisinden siyasetine, hukukundan yargısına, demokrasisinden laikliğine ve bütünüyle toplumsal ilişkilere kadar yağ lekesi gibi dağılıp büyüyen çürümenin kaynağındaki gerçek, bu ilişkilerin kaynağının kapitalizm ve emperyalizm olduğu. 

Ekonominin devlet-hukuk-siyaset üçgeniyle, dinsellik ve milliyetçilikle üst yapıya taşıdığı bu ilişkiler ekonomi politiği sömürü olan düzeni sürdürülebilir kılarken sömürülenleri de aynı batağın içinde yaşamaya zorluyor. 

Bu düzeni “hizaya getirme”, “düzeltme”, “iyileştirme”, “hukuk içinde demokratik kılma” gibi masum tasarım ya da girişimlerin karşısına, savaşları, işgalleri, doğa ve insan katliamlarıyla sermaye sınıfı ve gericilik çıkıyor. Hep vurguluyoruz: Düzen içi düzenekler halkı iyi kapitalizm ile vahşi kapitalizm gibi biçimsel seçenekler arasında oyalarken bir yandan sömürüyü ve sınıfsallığı gizlemeye diğer yandan sınıfsal savaşımları köreltmeye yarıyor. Sınıfların tarihi bize bunu hep gösterdi. Ki 21. yüzyılın ilk çeyreğinde artık sömürü dünyasının kendi içindeki “iyi” seçeneklere dahi dayanamadığını gün gün yaşadık.

Sermaye sınıfının ve siyasal iktidarının gereksinimleri hak gaspları ve sömürüyle sürerken işçi sınıfının ve emekçilerin egemenliklerinin ve iktidarlarının önüne setler çekiliyor. İnsanın insanı sömürmediği bir düzenden korkanlar halkın iradesini yok sayıyor. 

Yaşananlar sömürenlerin ve gericilerin karşıdevrim çağının parçasıdır. Çözüm işçi sınıfı ve örgütlü partisinin öncülüğünde sömürülenlerin ve aydınlanmacıların sömürücü düzeni ortadan kaldırmasıdır, devrimdir.

Bugün 106. yılını kutlayan Türkiye Komünist Partisi, siyaset hakkına, seçme ve seçilme hakkına sahip çıkmak, halkın iradesini savunmak, genel oy hakkının çalınmasını önlemek için üzerine düşeni yapmaktan geri durmazken “düzen siyasetinden bağımsız; devrimci, yurtsever, sermaye karşıtı, emperyalizmin bütün biçim ve kurumlarından kopmuş, aydınlanmacı ve cumhuriyetçi bir solun toplumsal ve siyasal bir güç haline gelmesi”nin kaçınılmaz bir zorunluluk olduğunu hep vurguladı. 

İşçi sınıfının kapitalist sömürü, emperyalist barbarlık ve gericilik karşısında devrimci aydınlanmacı ve cumhuriyetçi bir meydan okuyuşun örgütlü ve öncü gücü haline gelmesi bugünün ertelenemez temel görevidir. Örgütlü bir halkı hiçbir kuvvetin yenemeyeceği inancı devrimin ateşleyicisidir.

Emekçi halkın genel oy hakkının çalınmadığı, gerçek halk iradesiyle oluşan genel meclis ve yerel meclislerle sosyalizm artık bir seçenek olmaktan çıkmış zorunluluk haline gelmiştir. 

/././

Yeni OVP: Açlık zammı + ahirette maaş -Atilla Özsever- 

2027-2029 yıllarını kapsayan yeni Orta Vadeli Program’da (OVP), 2027 yılı enflasyonunun yüzde 21 olacağı öngörülerek asgari ücrete “açlık zammı” uygun görülüyor. Çalışanların “istihdamda daha uzun kalması teşvik edilerek” mezarda emekliliği sağlayacak düzenlemelerin yapılacağı belirtiliyor.

6 Eylül 2026 tarihli Resmi Gazete'de yayınlanan yeni Orta Vadeli Program (OVP), yine çalışan ve emekli kesim için yoksulluğu öngörüyor. 2027-2029 yıllarını kapsayan OVP’de 2027 yılı için enflasyon oranı yüzde 21 olarak hedefleniyor. Bu demektir ki başta asgari ücretle çalışanlar olmak üzere ücretliler açısından böyle düşük bir zammı dayatacaklar. 

Memurları ve memur emeklileriyle ilgili toplu sözleşme zammı da 2027 yılı için yüzde 5 artı yüzde 4 olarak belirlendiğinden bu kesim de resmi yüzde 21’lik enflasyon beklentisinin bile altında kalmış, yani reel anlamda büyük bir ücret kaybına uğrayacak demektir.

Keza yeni OVP’de çalışanların “istihdamda daha uzun kalmasını teşvik” amacıyla düzenleme yapılacağı ifade ediliyor. Yani çalışanlar neredeyse ölünceye kadar çalışacaklar, ancak “ahirette” emeklilik maaşını hak edecekler…

Yüzde 21’lik zam

Daha önceki yıllarda olduğu gibi önümüzdeki dönem için de çalışanlara hedeflenen enflasyon üzerinden bir zam yapılması öngörülüyor. Oysa geçmiş yıllarda OVP’deki tüm enflasyon oranları ve büyüme hedefleri hiç tutmadı, hatta Merkez Bankası bile yıl içinde enflasyon tahminini “revize etmek” (düzeltmek, güncellemek) durumunda kalmıştı. 

2024 yılında TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) gerçekleri yansıtmayan, “sahte” enflasyon oranı yüzde 45 iken, Ocak 2025’te asgari ücret yüzde 30 oranında artırıldı. 2025 yılı sonunda da TÜİK’in resmi enflasyonu oranı yüzde 30,89 iken, Ocak 2026’da asgari ücrete yüzde 27 oranında zam yapıldı.

Şimdi de OVP’deki aynı yaklaşımla asgari ücretin 2027 yılı için hedeflenen yüzde 21’lik enflasyon oranına göre bir artış yapılması bekleniyor. Tabii esas amaç, ücretleri baskılamak, çalışanları ve emeklileri yoksulluğa mahkum etmek ve bu yolla sermaye kesiminin kârlarının artırmaktır.

Hep açlık sınırının altında

Nisan 2024'te açlık sınırının gerisine düşen asgari ücret, aradan geçen 2,5 yıllık sürede (29 ay) bu seviyenin üzerine çıkamadı. OVP hedefine göre zam belirlendiği takdirde asgari ücret, 45 ay süreyle açlık sınırının altında kalmış olacak.

Halen 28 bin 75 lira olan asgari ücret, Türk-İş’in Ağustos 2026 verilerine göre 37 bin 388 liralık açlık sınırının altında bulunuyor. Çalışan kesimin yarısını oluşturan 8 milyon insan, yine asgari ücretle yaşamını sürdürmeye çalışacak. 

Öte yandan Orta Vadeli Program’da “güvenceli esneklik” kavramı kullanılarak bu yönde çalışmaların yapılacağı belirtiliyor. Aslında “güvenceli esneklik” kavramından kasıt, kadrolu istihdam yerine kısmi süreli, çağrı üzerine çalışma ya da belirli süreli hizmet akdine dayanan çalışma biçimlerini hayata geçirmek, böylece çalışanın kıdem tazminatı dahil birçok hakkından yoksun kalmasına sebebiyet vermektir.

“Güvenceli” ile “esneklik” aslında iki karşıt kavramdır. “Esnek” çalışma düzenini kamufle etmek için başına “güvenceli” sözcüğünü getiriyorlar. İşin özünde “güvenceli” kavramını kullanıp “esneklik” anlayışına vurgu yaparak güvencesiz bir çalışma düzenini hayata geçirmek, sendikalaşma ve toplu sözleşme hakları yönünden de güvencesizliği sağlamak amaçlanmaktadır.

Mezarda emeklilik

OVP’de sosyal güvenlik sistemiyle ilgili olarak da “sosyal güvenlik sisteminin uzun vadeli mali sürdürülebilirliğinin güçlendirilmesi” amacıyla "kişilerin daha uzun süre istihdamda kalmasını teşvik eden, hakkaniyeti ve aktüeryal dengeyi önceleyen düzenlemelerin hayata geçirileceği" belirtiliyor. Bunun anlamı da, geç emekliliği teşvik eden, yani mezarda emekliliği sağlayan, “ahirette maaşı” öngören düzenlemelerin yapılması demektir.  

Yine mevcut belgede "sağlık hizmetlerinin geri ödemesinde risk analizini dikkate alan denetim modellerinin geliştirileceği", "değer bazlı geri ödeme yöntemlerinin yaygınlaştırılacağı" ve "hızlı artış gösteren gruplarda harcamaların etkinleştirilmesinin sağlanacağı" kaydediliyor. Bunun manası da kamusal sağlık hizmetlerinde kısıntıya gitmektir.

Memura yüzde 5 + 4

Öte yandan Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu, yeni Orta Vadeli Program'daki enflasyon ve büyüme hedeflerinin gerçekçi olmadığını belirterek, kamu emekçileri için 2027'de öngörülen yüzde 5 ve yüzde 4'lük maaş artışlarının yeniden değerlendirilmesi çağrısında bulundu.

Memur ve memur emeklileri ile ilgili Ağustos 2025’te bağıtlanan toplu sözleşmeye göre, bu kesime 2027’nin ilk altı ayında yüzde 5, ikinci altı ayında da yüzde 4’lük bir zam öngörülmüştü. OVP’deki yüzde 21’lik enflasyon hedefinin de oldukça altında kalan bu zam oranı karşısında memur sendikaları 2027 zammının yeniden “revize” edilmesini istiyorlar.

“AKP yanlısı” Memur-Sen bile, yeni OVP’de 2027 yılı enflasyon tahmininin yüzde 21’e yükseltilmesinin ardından memur ve emekliler için öngörülen yüzde 5 + yüzde 4’lük maaş artışının güncellenmesini istedi. Konfederasyon, 2026’daki enflasyon kaynaklı kayıpların da telafi edilmesi çağrısında bulundu.

SSK ve Bağ-Kur emeklileri açısından da; OVP’nin 2026 sonu itibariyle öngördüğü yüzde 28,4’lük enflasyon oranının gerçekleşmesi halinde bu yılın son altı aylık enflasyon oranı yüzde 10,64 olarak çıkacak demektir. Yani SSK ve Bağ-Kur emekli aylıklarına Ocak 2027’de yüzde 10 dolayında bir artış yapılması öngörülüyor.

Bakalım çalışanlar, emekliler ve sendikalar, emek kesimini yoksulluğa mahkum etmek isteyen Orta Vadeli Programa ve siyasal iktidarın bu uygulamalarına karşı nasıl bir mücadele verecek?

/././ 

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -11 Eylül 2026-


Komünizmi karalayıp oy toplamaya çalışan haydut -Zülal Kalkandelen- 

Geçen hafta Beyaz Saray’ın sosyal medya hesaplarında bir video yayınlandı. “Komünizm dünyanın her yerindeki özgür insanların düşmanıdır” yazısıyla paylaşılan videoda Trump şöyle diyor: “Birlikte Amerika’da komünizmi, sosyalizmi ve Marksizmi yeneceğiz. Sosyalist bir ülke olmayacağız.”

Sonra ekranda “Tarihteki en büyük vergi indirimi”, “Amerikan imalatını yeniden canlandırmak”, “hukuk düzenini ve polisi savunmak” yazıları beliriyor.

Trump, 3 Kasım’daki ara seçimlere bu sloganlarla hazırlanıyor. ABD Temsilciler Meclisi’ndeki 435 sandalyenin tamamı ve Senato’daki 100 sandalyenin 35’i yeniden seçileceği için sonuçları önemli olacak. Ayrıca 39 eyalet ve bölge valiliği seçimleri, başsavcı seçimleri ve çok sayıda eyalette yerel seçim de yapılacak.

Trump gibi popülist söylemleriyle tanınan ırkçı bir siyasetçinin, Amerikan halkına komünizmi karalayarak gelecek vaat etmesi, işin komedi kısmı olabilir ancak. Cumhuriyetçi Parti’nin karşısına çıkacak Demokrat Parti adaylarını “sosyalist” gibi göstererek yaptığı, yalnızca dezenformasyon yaymak.

Çünkü gerçekte Amerika’daki Demokrat Parti, dünyanın en kapitalist ikinci siyasi partisidir. Cumhuriyetçi Parti ile birlikte neoliberal düzenin sürdürücüsüdür; en az onun kadar kapitalizmin temsilcisidir.

KOMÜNİZM PARANOYASI YARATANLAR KİMLERDİR?

İşçi sınıfını sömüren sermaye sınıfı...

Emeğin hakkını vermeyen patronlar...

Toplumun kaymak tabakasını oluşturan kodamanlar...

Ayrıcalıklarının derilerinin üzerine yapışmış bir tabaka olduğunu düşünen burjuvalar...

Soygunla elde ettikleri servetlerini daha da büyütme hırsıyla yanıp tutuşanlar...

Kapitalizmin yıkıcılığını kendi yükselişi olarak görenler...

Yağmadan, talandan beslenenler...

Hak, hukuk, adalet nedir bilmeyenler...

Semirdikçe gevşeyen, gevşedikçe çöken etik yoksunları...

Yeni küresel neoliberal sistemin ilkesiz piyasacıları...

Toplumun çoğunluğu yoksullaşırken kendileri zenginleşen fırsatçılar...

Listeyi uzatabilirim ama bu kadarı Trump’ın hangi kesimlere hitap edeceğini göstermeye yeter. 

Cumhuriyetçilerin “tarihin en büyük vergi indirimi” diye pazarladıkları yasanın ABD Kongresi Bütçe Ofisi’ne göre, yoksulların kaynaklarında azalışa, zenginlerin kaynaklarında ise artışa neden olması, hiç şaşırtıcı değil. 

EMPERYALİST TEHDİTLERLE SEÇİM KAZANMA ÇABASI!

Trump, seçime giderken komünizmi tehditmiş gibi kullanmakla kalmıyor; kutuplaşmayı artırıp fanatik seçmen kitlesini tatmin edebilmek için Kanada, Meksika, Grönland ve Küba’nın da aralarında olduğu bölgeleri ABD bayrağı altında gösteren haritalar paylaşıyor.

Bir süredir bağımsız bölgeleri ve egemen ülkeleri Amerikan himayesi altına almakla tehdit eden Trump’ın bunu bir seçim vaadi olarak ortaya atmasının ardındaki alçaklığa mı, yoksa buna tav olan kitlenin ahmaklığına mı daha çok öfkelenirsiniz bilmiyorum ama seviye bu kadar düşük!

Kuşkusuz Amerika’da “Trumpizm”in sergilediği haydutluğun farkında olan ve bunu reddedenler az değil. Onlar, “Bak orada komünist var!” diye bağıranların, aslında İran’la savaşı, artan petrol fiyatını ve yaşam maliyetini, Epstein belgelerini halının altına süpürdüğünü biliyor. 

YEŞİL KUŞAK PROJESİNİN RUHU HORTLADI

Biz ne yazık ki bu yöntemi iyi tanıyoruz.

Soğuk Savaş sırasında Sovyet etkisinin ve komünizmin Ortadoğu ülkelerine sızmasını önlemek için Amerika önderliğinde yürütülen Yeşil Kuşak projesini biliyoruz. Bu proje ile sosyalist blok güneyden çevrelenmeye çalışılmış ve İslam komünizme karşı bir savunma aracı olarak kullanılmıştı.

Dini sömüren söylemleriyle tarikatların önünü açarken demokratik hak ve özgürlükleri sınırlayan Demokrat Parti, emperyalizmin politikalarıyla uyumluydu. ABD, bu yolla, hem komünizmi kriminalize ediyor hem de kendi çıkarlarına uygun olmayan, tam bağımsızlık ve laiklik ilkelerini benimsemiş Türkiye’ye operasyon çekiyordu.

Bunları unutmadık. “Cambaza bak!” diyerek halkı aldatan yankesicileri tanıyoruz!

Not: Değerli okurlarım, 23 Eylül Çarşamba gününe kadar 4 yazılık izin istiyorum.

/././

Sen ne tehlikeliymişsin be Ömer!-Barış Pehlivan- 

TEMA gönüllüleri özgürlüğüne kavuşunca NATO zirvesi öncesi tutuklanan kimse kalmadı sanıyoruz. Halbuki, farklı illerde onlarca aktivist, avukat, öğrenci ve hatta çocuk halen cezaevinde. Evet, çocuk. Adı Ömer Aksu, yaşı 16, yeri Kayseri Çocuk Cezaevi.

Aksu, cezaevinde insan haklarına aykırı şartlarda kalmasıyla gündeme geldi. Halbuki, öncelikli tartışılması gereken içerisinin şartları değil, o çocuğun neden içeride olduğuydu.

Hâkimin tutuklama kararını, çocuğun kendisini nasıl savunduğunu ve avukatın tahliye talebini üç soruda özetlemek istiyorum. 

1- Suçlama ne? 

Ömer Aksu, silahlı terör örgütü üyesi olma ve terör örgütü propagandası yapmak ile suçlanıyor. Konya 3. Sulh Ceza Hâkimliği, 8 Temmuz’da verdiği tutuklama kararında özetle şöyle diyor: “THKP/C Dev Yol Devrimci Hareket yapılanması bir terör örgütüdür. Suça sürüklenen çocuk Ömer Aksu, daha önce de yargılanmasına rağmen, bu terör örgütünün faaliyetlerine katılmaya devam etmiş. Evinde de sticker ve broşür bulunmuş. Sosyal medya hesaplarından ise bu terör örgütünün şiddet içeren eylemlerini övüyor. Zaten bu suça sürüklenen çocuk, kaçar ve delilleri yok eder, o yüzden tutuklansın.” 

2- Çocuk savunmasında neler söyledi?

Ömer Aksu tutuklanmadan hemen önce kendisini şöyle savunuyor: “Ben yalnızca yasal bir dernek olan Devrimci Gençlik Dernekleri’nin faaliyetlerine katıldım. Herhangi bir şiddet eyleminde bulunmadım. Bu derneğe resmi olarak üye değilim. Sormuş olduğunuz Twitter paylaşımları bana aittir ancak ben o paylaşımlarda kimseyi şiddete yönlendirmek amacıyla hareket etmedim. Annem kanser geçirdiği için sol kolunu kullanamamaktadır, şu aşamada evin geçimine ben de yardımcı olmaktayım. Tutuklanmam halinde ailem mağduriyet yaşayacaktır, bu aşamada serbest bırakılmayı talep ediyorum.”

3- Avukat tahliye talebinde ne diyor?

16 yaşındaki Ömer Aksu, “NATO zirvesi öncesi önleyici tedbirler” kapsamında ev baskınıyla gözaltına alındı. Ancak kanunlarımızda “önleyici gözaltı/tutuklama” şeklinde bir hukuki müessese yok. Suçlamaya dayanak gösterilen Devrimci Gençlik Derneği ise İçişleri Bakanlığı onaylı yasal bir kuruluş. Haliyle, yasal bir derneğin faaliyetlerine katılmak da örgüt üyeliği suçu için delil oluşturmaz.

Bununla birlikte, kararda tutuklu çocuğun üye olduğu ileri sürülen silahlı terör örgütü “THKP/C Dev Yol Devrimci Hareket” şeklinde yazılı. Gelin görün ki tarihte ve güncelde böyle tek isimli bir örgüt yok. Bu nedenle avukat Cenk Samet Er, tüm kelimelerin/örgütlerin ayrı ayrı tarihlerini yazmış tahliye talebinde.

Ve elbette, Ömer Aksu aleyhine kuvvetli suç şüphesinin bulunmadığı, haliyle karartabileceği bir delilin de olmadığı ve en azından adli kontrol şartıyla tahliye edilmesi gerektiği vurgulanıyor.

/././

Ortak vatan -Özdemir İnce- 

“Ortak vatan” deyişini kullananlar suç işlediklerini nedense bilmiyorlar. Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 3. maddesini okuyalım: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.”

Bu madde, Türkiye’nin bir üniter devlet, bir ulus devlet olduğu anlamındadır. Üniter, Fransızca kökenli bir kelime (unitaire) olup siyasi ve idari anlamda birlikçi, birleştirici ya da merkeziyetçi demektir. Genellikle “üniter devlet” kavramında kullanılır ve egemenlik ile hukuk düzeninin tek bir merkezde toplandığı yapıları ifade eder. Demek ki “ortak vatan” dediğimiz anda anayasal bir suç işlemiş oluruz. Ama biz gene de bu konuda neyin ne olduğunu yazalım da suç bizden gitsin. Önce ortak sözcüğünün anlamları ve kullanımı konusunda sözlüklerde yazan tanımlamaları aktaralım:

İş ortağı: Birlikte iş yapan ve kazancı paylaşan kimse, şerik, hissedar.

Müşterek: Birden çok kişiyi veya nesneyi ilgilendiren, onlara ait olan durum. Kuma: Evli bir erkek üzerine getirilen ikinci eş (halk ağzında). “Ortak”ın, “ortaklık”ın sözlük karşılığı hepimizin bildiği “şirket” sözcüğüdür. Ancak türlü türlü şirket var: Kolektif şirket, adi komandit şirket, limited şirket, anonim şirket...

Şimdi de “vatan” ne demekmiş onu anlayalım: Daha önce de bazı kafaları tımar etmek gerekmiş ve 29 Haziran 2025 günü bu sütunda “Ortak vatanmış” başlıklı bir yazı yayımlamak zorunda kalmışım. Kaşağı nitelikli bu yazıdan alıntı yapacağım:

[Vatan, vatandaşların anonim, kolektif ya da komandit şirketi değildir. Türkiye bir yapı kooperatifi mi ki ortakların vatanı olsun? Üst kimliği oluşturan halk ile alt kimliği oluşturan yurttaşların vatanıdır Türkiye. Boşnak, Arnavut, Kürt, Laz, Çerkez, Pomak, Çingene, Roman, Türk diye etnik sayım yapılmaz, yapılamaz. Tamamı vatandaştır!!! Vatandaşlık sıfatı etnisiteyi kabul etmez.

Örneğin Fransa’da Breton, Katalan, Bask, Korsika, Alsas (Alman), Kreol (Karayip), Malenezya, Kanak, Guyan, Flaman, Oksitan, İtalyan kökenli topluluklar yaşar ve gündelik hayatta kendi dillerini konuşur ama kimliklerinde ve pasaportlarında “Fransız” oldukları yazar. Fransa ve denizaşırı (outre-mer) topraklarında yaşayan eski sömürge insanlarının, vatandaş oldukları için resmi dilleri Fransızcadır. Anayasanın 2’nci maddesine göre cumhuriyetin resmi dili ve eğitim-öğretim dili Fransızcadır. (La langue de la République est le français) Bizim anayasanın 3. maddesinde de şunlar yazar: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir.” Buna göre Türkiye Devleti’nin sadece ülkesi değil milleti de bölünemez. Yani “Türklük” (Türk milleti) bir üst kimliktir. Alt kimlikler (Laz, Arap, Pomak, Arnavut, Kürt vb.) üniter ulus devlet anayasasında yer almamıştır, almazlar.]

Fransa Anayasası’nın 3. maddesine göre milli egemenlik Fransız halkına aittir. Halkın hiçbir parçası ve hiçbir fert milli egemenliğin kullanılmasını kendisine izafe edemez. (La souveraineté nationale appartient au peuple qui l’exerce par ses représentants et par la voie du référendum. Aucune section du peuple ni aucun individu ne peut s’en attribuer l’exercice.) Tıpkı bizim anayasada olduğu gibi.

TC Anayasası’nın ilk dört maddesi ve 174. maddesi değiştirilemez.

Selahattin Demirtaş, “Bizler Türkiye toplumu olarak bu dönemde bir ve beraber olacağız” demekte. “Türkiye toplumu” diye bir şey yoktur. Türkiye’nin anayasal toplumunun adı Türk toplumudur. Anayasaya göre Türkiye adlı vatanda yaşayanlara Türk toplumu denir. Anayasanın buyruğunu bir zorunluluk saymanın şovenlikle ilgisi yoktur. Vatandaşlık bilinci “Türk toplumu” adıyla anmayı gerektirir.

DEM Parti, yeni bir anayasa yapılmasını istiyor ama çocukların “Dondurma isterim” diye tutturmasına benzemez anayasa işi. Birkaç gün içinde bu konuyla ilgili iki yazı yayımladım. Yazıyı uzatmanın gereği yok. Son söz: Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasında Türk kimliğinden başka bir kimlik yer alamaz. Bunu zaten anayasamızın 3. maddesi söylüyor: “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. ” Veee Türkiye herhangi bir etnisiteler şirketinin ortak vatanı değildir. Ahmet Hakan da “vatan”ı şirket saymıyorsa bu doğru gerçeği Selahattin Demirtaş’a uygun bir dille anlatmak zorundadır. Ortakların kurduğu şirketler bir süre sonra bozulup dağılabilir. Türkiye bir şirket değil anayasalı bir devlettir.

Selahattin Demirtaş sıradan bir siyasetçi değil. Ürünlerini okumadım ama kendisinin yazınsal (edebi) bir niteliği de var. Bilmesi gerekir ki: Türkçe, Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi dili olduğu kadar, aynı zamanda Türkiye denen Anadolu toprağında bir Lingua Franca’dır yani ortak dildir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi ve ortak dili Türkçedir; Türkiye’de konuşulan öteki dillere yerel dil denir ki Kürtçe bu dillerden biridir. Yani Kürtçe bir Lingua Franca (ortak dil) değildir.

Selahattin Demirtaş yazınsal dil olarak Türkçeyi kullandığı sürece, evrensel yazın toplumunda şöyle tanımlanır: “Kürt kökenli Türk yazar”. Ayrıca “Türkiye toplumu” demek terminoloji olarak da yanlıştır; doğrusu “Türk toplumu”dur.

Selahattin Demirtaş’ın kimlik ve pasaportunda her TC vatandaşında olduğu gibi “Türk” yazıyor, “Türkiyeli” yazmıyor. “Türk” olmak istemeyen Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığından ayrılır. Çünkü “Türkiyeli” deyişi TC vatandaşlığının anlamdaşı ve dengi değildir. İstersen Fransa’ya vatandaş olursun ancak Fransız vatandaşlarının kimliğinde Fransalı değil “Fransız” (Le citoyen français) yazar, tıpkı Bröton kökenli Yann’ınınkinde “Fransız” yazdığı gibi.]

***

Türkiye için “ortak vatan” tanımını kullananların, her bakımdan, “gerçek vatandaş” olma olasılığı hemen hemen yoktur. Türkiye, kimlik kartında ve pasaportunda “Türk” yazanların vatanıdır. Bu sıfatı istemeyenler, beğenmeyenler kimlik ve pasaportlarını nüfus müdürlüklerine iade edebilirler. Benim “vatanım” benim yurdumdur, şirket değildir. Bilmeyenler öğrensin: “Ortak vatan” deyişi federasyon bağlamında ve anlamında kullanılır. Aslına bakarsanız “ortak vatan” federasyon kavramını içerdiği için TC Anayasası’nın 3. maddesine aykırıdır ve bu nedenle de cumhuriyet savcısının yetki alanına girer.

/././

Cumhuriyet



Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN"Gündem" -11 Eylül 2026-

Diyanet Vakfı’ndan devasa gelir: 28,3 milyar TL’lik nakit bağış -Mustafa Bildircin-  Borsada 2 milyar TL’si olduğu ortaya çıkan Diyanet Vakf...