ABD-İsrail’in İran’a başlattığı saldırılara dair "Cumartesi günkü saldırılara" katılmadıklarını söylemekle yetinen Almanya, İngiltere ve Fransa’nın ortak açıklamasında, haydutluğa misillemeyle yanıt veren İran "güçlü şekilde" kınandı, büyük bir pişkinlikle İran'a "müzakereye dön" denildi.
Almanya, Fransa ve İngiltere, ABD-İsrail saldırılarını değil, İran'ın saldırılara verdiği karşılığı “kınadı”.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ve İngiltere Başbakanı Keir Starmer ortak açıklama yaptı.
Açıklamada halen ABD ile "nükleer müzakereler" devam ederken ABD-İsrail'in saldırısına uğrayan İran "müzakereleri yeniden başlatmaya" çağrıldı.
“İran liderliğini müzakereleri yeniden başlamaya çağırıyor ve müzakere edilmiş bir çözüm aramaya teşvik ediyoruz. Nihayetinde İran halkının kendi geleceğini belirlemesine izin verilmelidir” denildi.
İran’a “nükleer programını sona erdirmesi, balistik füze programını sınırlaması, bölgede istikrarsızlaştırıcı faaliyetlerden kaçınması ve kendi halkına yönelik korkunç şiddet ve baskıya son vermesi” çağrısında sürekli bulunduklarını söyleyen Macron, Starmer, Merz üçlüsü, ABD-İsrail saldırılarına ise kendi ülkelerinin katılmadığını söylemekle yetindi.
Üçlünün açıklamasında “ABD, İsrail ve bölgedeki ortaklar da dahil olmak üzere uluslararası ortaklarla” yakın temas halinde oldukları kaydedildi, “Bölgesel istikrara ve sivillerin korunmasına olan bağlılığımızı yineliyoruz” iddiasında bulunuldu.
***
Cihatçı Şara’yı Suriye’nin başına bu yüzden getirdiler: İsrail ve ABD’yi değil, İran’ı kınadı!
Suriye’de emperyalist projeyle iktidara taşınan HTŞ lideri Şara, iktidarını borçlu olduğu İsrail ve ABD saldırganlığını hoş gördü, İran’ı kınadı.
Soykırımcı İsrail’in ABD desteğiyle İran’a başlattığı saldırı sürerken, İran da bölgedeki ABD üslerini ve İsrail’i hedef aldı.
Suriye’de emperyalistlerin desteğiyle iktidara taşınan cihatçı HTŞ’nin lideri Şara, bu saldırıların ardından İsrail ve ABD’ye tek bir itirazda bulunmazken, İran’ı kınamayı başardı.
Yapılan açıklamada, İran’ın saldırılarını şiddetle kınadığını duyuran HTŞ iktidarı, “Suriye Arap Cumhuriyeti, bu acımasız saldırılara maruz kalan kardeş ülkelerle tam dayanışma içinde olduğunu ifade ederken, bu ülkelerin güvenliğine ve istikrarına yönelik her türlü tehdidi kesin olarak reddettiğini vurgulamakta ve egemenliklerine ile toprak bütünlüklerine saygı gösterilmesi çağrısında bulunmaktadır” ifadesini kullandı.
***
ABD ve İsrail İran’ı bombalayıp çocukları katletti, Zelenskiy yönetiminden sevinç mesajı geldi.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarında onlarca çocuğun yaşamını yitirdiği bir ortamda Ukrayna yönetimi Tahran’ı hedef alan açıklama yaptı. Kiev, İran'ı suçlayarak saldırıların sorumluluğunu Tahran’a yükledi.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik haydutça saldırılarının ve ülkedeki bir ilkokulda onlarca kız çocuğunu öldürmesinin ardından, Ukrayna Dışişleri Bakanlığı’ndan saldırıları destekleyen bir açıklama geldi. Açıklamada, İran yönetimi hedef alınırken, mevcut gelişmelerin sorumlusu olarak “Tahran’daki rejim” gösterildi. Ukrayna Dışişleri Bakanlığı, ülkesinin “İran halkının güvenlik, özgürlük ve refah içinde yaşama arzusunu desteklediğini” iddia etti.
'Şahid' vurgusu ve Rusya bağlantısı
Kiev yönetimi, İran’ın Rusya’ya verdiği askeri desteği de yeniden gündeme taşıdı. Açıklamada, İran yapımı “Şahid” tipi insansız hava araçlarının Ukrayna’daki “barışçıl şehirleri” hedef aldığı iddia edilerek, Moskova ile Tahran arasındaki işbirliğinin uluslararası hukukun “ağır ihlali” olduğu öne sürüldü.
Ukrayna tarafı, Rusya’nın “provokasyonsuz saldırgan savaşı”nda İran’ın doğrudan askeri destek sunduğunu ifade etti ve bu işbirliğinin küresel barış ve istikrar çabalarını baltaladığını ileri sürdü.
'Rejim şiddet ve kaos için kaynak harcadı'
Açıklamada İran yönetiminin, ülke kaynaklarını halkın refahı yerine “şiddet, cinayet ve kaos” için kullandığı öne sürüldü. Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy’in daha önce de İran yönetiminin değişmesi gerektiğini savunduğu söylenen açıklamada, son gelişmelerin temel nedeninin “rejimin şiddet ve keyfi uygulamaları” olduğu iddia edildi.
'Diplomasi fırsatı vardı' iddiası
Kiev yönetimi, Tahran’ın diplomasi ve çözüm arayışları için fırsatlara sahip olduğunu ancak bunları değerlendirmediğini iddia etti. İran yönetiminin uluslararası toplumu “yanıltmak için zaman kazanmaya çalıştığı” öne sürüldü. Açıklamanın sonunda Ukrayna, İran halkına “güvenlik, özgürlük ve refah”, Ortadoğu’ya ise “istikrar ve barış” dilediğini ileri sürdü.
***
Venezuela hükümeti açıklamasında İran’ın karşı saldırılarını kınadı, ABD ve İsrail’in adını anmadı.
Maduro’nun kaçırılmasının ardından Rodriguez liderliğindeki hükümet, İran’a yönelik saldırının ardından Amerikancı çizgiye geçişte yeni bir eşiği daha atladı.
Venezuela hükümeti, ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı sonrası, henüz iki ay önce kendisi ABD saldırısına uğrayıp başkanı kaçırılmış bir ülke olmasının aksine, beklenmedik derecede Amerikancı bir içeriğe sahip bir açıklama yaptı.
Açıklamada ABD ve İsrail’in isimleri dahi anılmadı, fakat İran’ın karşı saldırıları kınanan unsurlar arasında özellikle sayıldı.
Açıklamada şöyle denildi: “Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti, diplomatik çabaların ve müzakerelerin yürütüldüğü bir ortamda, İran İslam Cumhuriyeti'ne yönelik saldırılar yoluyla askeri seçeneğin tercih edilmesini ve son saatlerde İran tarafından bölgenin çeşitli ülkelerindeki hedeflere yönelik yersiz ve kınanması gereken askeri misillemeler de dahil olmak üzere tehlikeli ve öngörülemez bir olaylar tırmanışının tetiklenmesini kınamakta ve bundan derin bir üzüntü duymaktadır. Diplomasinin ilkelerinin, anlaşmazlıkların barışçıl çözümünün ve Birleşmiş Milletler Şartı'nın göz ardı edilmesinin bir ürünü olan bu durum, bölgeyi ve dünyayı son derece ciddi bir istikrarsızlık senaryosuyla karşı karşıya bırakmaktadır.
İran toprakları içindeki sivil tesislere yönelik saldırılara dair haberler ile görüntüler ve bunların söz konusu ülkedeki bir ilkokulun reşit olmayan öğrencileri de dahil olmak üzere masum sivil kayıplara yol açması derin bir dehşet ve üzüntü yaratmaktadır.
Venezuela Bolivarcı Cumhuriyeti; barışa, anlaşmazlıkların barışçıl yollarla çözümüne, egemenliğe ve uluslararası hukuka saygıya olan sarsılmaz bağlılığını yineler; uluslararası topluma ve ilgili Devletlere müzakere yoluna dönmeleri ve çatışmanın daha fazla yayılmasını önlemeleri için acil bir çağrıda bulunur.”
İzmir Alsancak Limanı'nın yük bölümü Türkiye Varlık Fonu tarafından sessiz sedasız hükümete yakın Albayrak Grubu’na devredildi. Limanın yolcu bölümününse otel, alışveriş merkezi ve restoranların olduğu Galataport benzeri bir proje ile turizm gruplarından birine verileceği söyleniyor.
Türkiye Varlık Fonu (TVF), 2016 yılından bu yana elinde tuttuğu TCDD İzmir Limanı’nı işletecek operatör konusunda son kararını verdi. Liman, son dönemde Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’e karşı açtığı kampanya ile öne çıkan Yeni Şafak Gazetesi’nin sahibi Albayrak Grubu’na verildi. Limanın kruvaziyer gemilerinin yanaştığı yolcu iskelesi bölümü sözleşmeden ayrı tutuldu.
Tek Referans'ın haberine göre, 18 Şubat 2026 tarihli Varlık Fonu Genel Müdürü Arda Ermut ve Genel Müdür Yardımcısı Aziz Murat Uluğ’un imzasını taşıyan ve TCDD Genel Müdürlüğü’ne gönderilen belgeye göre, İzmir Alsancak Limanı’nın işleticiliği, Albayrak Grubu'nun ortakları Muzaffer Albayrak, Mustafa Albayrak, Muhammet Sinan Albayrak'ın 23 Ocak'ta kurduğu İstanbul merkezli Alport Alsancak Liman İşletmeciliği A.Ş.’ye verildi.
Söz konusu yazıda halihazırda Fon portföyünde yer alan limanı işletecek operatörün seçilmesi sürecinin tamamlandığı, şirket ile Yük Limanı Yönetim Hizmetleri Sözleşmesi’nin imzalandığı, önümüzdeki 4 aylık dönem içerisinde limanın tamamıyla teslim alınmasının planlandığı bildirildi.
Albayrak Grubu, Alport çatısı altında Trabzon Limanı ile Azerbaycan, Somali, Gine, Gambiya, Kongo Cumhuriyeti ve Ekvator Ginesi’nde sekiz limanı işletiyor.
Sözleşme dışındaki alanla ilgili iddia: Turizm patronları Galataport benzeri bir kompleks yapacak
Türkiye Varlık Fonu’nun TCDD İzmir Alsancak Limanı’nın yük bölümünün işletmesini sessiz sedasız hükümete yakın Albayrak Grubu’na devretmesinin ardından, Fonun limanla ilgili tartışma yaratacak bir karar daha aldığı iddia edildi.
Buna göre Varlık Fonu limanın lüks yolcu gemileri olan kruvaziyer gemilerinin yanaştığı bölümünde şu an yolcu iskelelerinin bulunduğu alanda var olan tüm binaları tamamen yıkacak. Yıkılan alan üzerine içinde otelin, alışveriş merkezinin ve restoranların olduğu ve İstanbul’daki Galataport’a benzer bir kompleks kurulacak. Rıhtımlarda da ciddi değişiklik yapılacak.
Tüm bu alanın turizm patronlarına ya da kruvaziyer liman işleticilerine peşkeş çekileceği söyleniyor.
İzmir Ticaret Odası’nın Eski Başkanı Ekrem Demirtaş’ın 2010 yılında hazırladığı, Dönemin Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın da onayladığı planlar kapsamında, 15 yıl önce de limanın yolcu bölümüne otel ve dev bir AVM’nin yer alacağı bir turizm-ticaret merkezi kurulması gündeme gelmişti. Bu doğrultuda Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nca hazırlanan proje ihalesine sadece Balçova’daki Kaya Otel’i işleten Kaya Holding teklif vermiş, ihale kamuoyundaki tepkiler ve tek teklif verilmesi nedeniyle iptal edilmişti.
'Asıl yanlış İzmir Limanı’nın özelleştirilmeye çalışılması'
İzmir Limanı’nın işletmesinin devredilmesine kent gündeminde geniş yer bulurken Türkiye Komünist Partisi (TKP) karara tepki gösterdi. TKP İzmir İl Başkanı Tuğçe Sezen Gedik, devre ilişkin Ege'deSonSöz'den Berivan Kaya'ya konuştu.
Limanın atıl ve verimsiz hale getirilmesinin sebebinin, "özelleştirme çabası" olduğunu dile getiren Tuğçe Sezen Gedik, “İzmir Limanı yıllardır özelleştirilmeye çalışılıyor. Gerekçe olarak da limanın etkili ve verimli şekilde kullanılamadığı söyleniyor. Ancak geçtiğimiz onca yıl gösterdi ki İzmir Limanı’nın bugün bu atıl ve verimsiz hale gelmesi, özelleştirilememesinden değil; aksine ısrarla ve defalarca özelleştirilmeye çalışılmasından kaynaklanıyor. Ortadaki vahim tabloyu açıklarken neler sıralanıyor? Yanlış kişilere satılmaya kalkılması, hatalı özelleştirme yol ve yöntemlerinin izlenmesi… Liste uzayıp gidiyor. Onca yıldan sonra açık değil mi? Asıl yanlış olan, İzmir Limanı’nın özelleştirilmeye çalışılmasıdır. Özelleştirilecek diye limanın atıl bırakılması, bakım ve yatırım yapılmamasıdır. Ülkenin ve kentin çıkar ve ihtiyaçlarına uygun bir liman işletmeciliği ve deniz ticareti politikasının oluşturulmamasıdır. Varsa yoksa holdinglerin ihtiyaç ve taleplerinin esas alınmasıdır” dedi.
Fotoğraf: Ege'deSonSöz
İzmir’in bir liman kenti olduğunu hatırlatan TKP İl Başkanı Tuğçe Sezen Gedik, “İzmir, tarihsel olarak Türkiye’nin en büyük liman kentlerinden biriyken bugün yaşadığımız tablo ortadadır. Neredeyse kullanılmaz hale gelmiş bir liman. İlk olarak 2007 yılında özelleştirme doğrultusunda adım atılmış, ancak liman işçilerinin ve İzmirlilerin hukuki itirazları sonucunda süreç durdurulmuştur. Devamında birkaç kez daha özelleştirme girişiminde bulunulmuş, en son 2017 yılında liman Türkiye Varlık Fonu’na devredilmiştir. Şimdi ise fondan yapılan yazılı açıklamayla, limandaki tüm ticari yükleme faaliyetlerinin Albayraklara ait Alport şirketine devredildiği belirtilmektedir” ifadelerine yer verdi.
'Sürecin tek kazananı holdingler; kaybedeni ise halkımız ve özelleştirilen işletmelerde çalışan işçiler'
Tuğçe Sezen Gedik açıklamasının devamında şu ifadelere yer verdi; “Türkiye Komünist Partisi’nin özelleştirmelere dönük yaklaşımı nettir. Özelleştirmeler, ülke zenginliklerinin küçük bir azınlığa peşkeş çekilmesidir. Bu süreçlerin tek kazananı holdinglerdir; kaybedeni ise halkımız ve özelleştirilen işletmelerde çalışan işçilerdir. İzmir Limanı’nın özelleştirilmesine yönelik girişimler derhal durdurulmalı; liman, geri dönüşsüz biçimde devlet işletmesi olarak yeniden yapılandırılmalı ve bu belirsizlik hali ortadan kaldırılmalıdır.”
***
Rasih Nuri İleri’yi anarken -Aydemir Güler-
Komünistler için biricik çözüm işçi sınıfındadır. İşçi sınıfından bir güç üretmek… Rasih ağabey “işçi sınıfı” vurgusunu teoride, siyasette, pratikte yakalayan Marksistlerden biriydi.
Kadıköy Halk Temsilcileri Meclisi anlamlı bir toplantı dizisi düzenliyor. Daha fazla bilgiyi şu haberden edinebilirsiniz. Ben de geçtiğimiz hafta içinde, yoldaş tarihçi Rasih Nuri İleri’yi konu alan etkinliğe torunu sevgili Esin İleri ile birlikte katıldım. Çarşamba akşamı konuştuklarımız orada kalmasın isterim…
Birinci nokta şu: Türkiye’de komünist hareketin elbette çeşitli kadro kaynakları olmuş. İstanbul’da önceki işçi örgütlerinden gelenler, Anadolu’da Milli Mücadele’nin coşkusuyla ayağa kalkanlar, Çarlık Ordusuna esir düşüp Ekim Devrimini soluyan askerler… Osmanlı aristokrasisi ve onunla bitişik yüksek bürokrasisi ise beklenebileceği gibi parçalanacaktır. Normali, yeni burjuvaziye veya saltanatçı gericiliğe iltihak etmeleriydi; bunun haber değeri olmazdı. Lakin aralarından çıkan Marksist kol ilgi çekicidir.
Nâzım Hikmet’in paşa torunluğu istisna değildir. Mustafa Suphi vali çocuğu, Reşat Fuat Atatürk’ün kuzeni... Rasih Nuri’nin babasını ise hem Kemalist harekette kayda değer mevkilerde, hem de İstanbul’daki sosyalist partilerde görürüz… Türkiye komünizminin bu yüksek görgü ve eğitim sahibi damarı, sınıfsal kökenlerine ihanet etmiş ve bu anlamda derin bir hesaplaşmadan geçmiş olan kadroları, hareketin formasyonunda önemli yer tutarlar. Rasih Nuri engin kültür ve bilgisiyle işte oradandır. 1942’de TKP’ye işçi çalışmalarının başındaki Ferit Kalmuk tarafından örgütlenmiş olmakla övünürdü. 1946’da Adana sendikalar birliğini kurmak Abidin Paşa’nın torununa düşecekti...
İkinci olarak; bu kuşağın yaşadığı hesaplaşmada Milli Mücadele ve Cumhuriyet kritik halkadır. Eski ile yeninin kavgasında tarafları bellidir ve Kemalizme çok kadro aktarmış olmaları da anlaşılır bir durumdur. Komünizmde ısrar ederek TKP’yi oluşturanların işi ise zordu.
Ankara’yı yüzünü ileriye döndüğü ölçüde desteklemek, ama burjuvazinin frenciliği, uzlaşmacılığı kendini gösterdiğinde eleştirmek, karşısına dikilmek… Formül gayet açık ve sadedir. Ama aynı formül, komünist harekete iddialı bir çağrının adresi olmayı vaat etmez. Daha sonraları komünizmi “kemalizmden kopamadığı” için ucuzdan eleştirenleri geçin. “Destekle / Eleştir” formülünde değil kusur. Sorun hayatın kendisinde!
TKP 1925’te Şeyh Sait isyanı patladığında Ankara’ya destek açıkladı diye kayrılmamıştır. Takrir-i Sükûn Partiyi yeraltına iter, devamındaki Tevkifat neredeyse tasfiye eder. Daha önce de emperyalizme karşı “amele ve rençberlerin” safını oluşturmaya gelen Mustafa Suphi TKP’sine de siyasette yer açılmamıştı. Kuraldır, siyasette merkezi tutan diğerlerini baskılar. Siyaset güç ilişkisidir. Komünistler için biricik çözüm işçi sınıfındadır. İşçi sınıfından bir güç üretmek… Rasih ağabey “işçi sınıfı” vurgusunu teoride, siyasette, pratikte yakalayan Marksistlerden biriydi.
Geldik üçüncü noktaya… “Destekle/Eleştir” konumlanışını sınıf ve devrim arayışıyla buluşturmayanların siyasal kavgası kısa ömürlü olur. Rasih Nuri, uzun ve inatçı komünistliğini arayışçılığına borçludur bir açıdan… Bana sorarsanız, vereceğim iki örnekte de eleştirilecek yanı çoktur. Ama önce, değerli olanı, anlamak gerekir.
Birinci örnek, birinci TİP’te üst düzey sorumluluklar aldıktan sonra Mihri Belli’nin MDD hareketine katılmasıdır. Ancak, Doğan Avcıoğlu’nun Yön dergisinin TİP’e yönelik eleştirilerine, derginin sayfalarında verdiği yanıtta 1 da açıkça görülebildiği gibi Rasih Nuri daha başlarda -yani TİP sosyalist devrimci olmazdan önce- bilinçli bir sosyalist devrimcidir. Birkaç yıl sonra TİP’in iç çalkantısı MDD-SD bölünmesine oturduğunda SD’ci olmaktan vazgeçmeksiniz MDD safındadır. Çelişkiyse çelişki; Rasih ağabey TİP’teki bürokratizmden devrimci bir pratiğin çıkmayacağını, devrimci ruha sahip muhalefete işçi sınıfı vurgusunu katmanın ise mümkün olduğunu düşünmüştür.
İkinci örnek, Komintern geleneğinden yetişme bir komünist olmasına karşın Troçkist eleştirilere açtığı kredidir. Bu konuyu pek yazmışlığı yok ve zaten benim burada işaret edeceğim nokta da SBKP tarihine ilişkin değil. Lenin’den başlayarak Sovyet komünizmi, Türkiye coğrafyasını devrimci risklerden uzak tutmayı ilke bilmiştir. Haklıdırlar, Boğazlar, Karadeniz, Kafkasya güvenliği olmadan sosyalist devletin işi çok zor olurdu. Bir değil, iki kere haklıdırlar, çünkü Sovyetler’i uluslararası sınıf mücadelesinin merkezine yerleştirmek her açıdan doğrudur. Ancak Türkiye’de komünistlerin buradan hareketle devrimci siyaset türetmeleri son derece zordur. Sovyet geleneği doğrudur, ama devrimci siyaseti aramaktan vazgeçtikten sonra doğruda durmak kime ne kazandırır? Bana sorarsanız, yöntem olarak “doğru” sabit değildir, bir arayışın konusu olabilir ancak.
Son olarak, Rasih ağabeyin verdiği tarihçilik dersi ise gayet açıktır: Solun tarihine bütüncül yaklaşılmalıdır. Babası, Şefik Hüsnü’nün Türkiye İşçi Çiftçi Sosyalist Fırkasındaydı; o ekolden yetişti. Kendisi 1946’da Hüsnü’nün verdiği görevle Çukurova işçilerine koştu. Rasih Nuri İleri’ye göre de Şefik Hüsnü, TKP’nin tarihsel önderi, “Rehberi” idi. Geçmişin dönemlerini veya figürlerini birbirine tokuşturmaya ise, bildiğim kadarıyla, hiç kalkışmadı. Az önce yazdığım gibi Mihri Belli’nin yanında durdu; ama 1950’lerde hapishanede ters düşenlerden Mihri Belli’nin Zeki Baştırmar’a yönelik suçlamalarının haksız olduğunu söylemekten geri durmadı. Hüsnü’den de Belli’den haz etmeyen İsmail Bilen’den 80 sonrası Parti daveti aldığında yanıtının “Onur duyarım” olduğunu anlatmıştı.
Tarihe bütüncül bakış “yüksek bir Parti bilinci” gerektirir. Rasih Nuri İleri’de o vardı. 1998’de Yalçın Cerit’in ve benim anlattıklarımızda, sanırım “Parti”yi gördü, ona ikna oldu. 99 seçimlerinde Sosyalist İktidar Partisi milletvekili adayı olmayı kabul etti. Seçim günü gelmeden, demek Nisan’ın ilk yarısında üye oldu. Partinin TKP adını almasını alkışladı. 2014’te öldüğünde örgütlü bir komünistti. Bir insanın seksenli yaşlarını solun Kırklı Yıllarını belgelediği kitaplar 2 hazırlayarak değerlendirmesi az buz şey olmamalı.
MDD hareketi birbiri ardına yeni örgütler doğurarak daraldığında “Marksist-Leninist Haziran Hareketi” şekillenecekti. Rasih Nuri İleri, bu örgüt hakkında 12 Mart döneminde açılan davanın bir numaralı sanığıydı. Belli’nin (ve Şevki Akşit ile Mustafa İlker Gürkan’ın) kaçaklık günlerinde bu konumu mecburen, ama elinden gelenin en iyisi yapmayı gözeterek sırtlandı. Savunmasının son sözleri şöyleydi:
Bilimsel Sosyalizmin öğretisine, yani bilime inanıyorum, Türkiye halkına inanıyorum, ona güveniyorum. Hakkımdaki yargı ancak onun yargısıdır. 3
-----
1Doğan Avcıoğlu’nun “aynı anda iki meydan savaşı verilemez” sözlerine, bu iki ayrı mücadele değildir diye yanıt verir Rasih Nuri: “… milli bağımsızlık meselesi doğrudan doğruya bu iç ve dış sömürücü kuvvetlerin demokratik yoldan kırılması ve sosyalist bir düzenin kurulması meselesidir. (…) Yok antiemperyalist mücadele, emperyalizmi yurda sokan kapitalizme karşı mücadeleden ayırtılırsa bu bir CHP oyunundan ileri gidemez…” İleri, Mihri Belli Olayı I, Anadolu Yayınları, İstanbul 1976, s. 35 ve/veya “Bağımsızlık - Sosyalizm ve İşçi Sınıfı”, Yön sayı 171, 8 Temmuz 1966. (İleri bu makalede “TİP Genel Yönetim Kurulu üyesi” sıfatını kullanmıştır.
2TÜSTAV’ın beş ciltlik Kırklı Yıllar belgeler dizisinin dördü Rasih Nuri İleri imzasını taşır: Kırklı Yıllar -2 1944 TKP Davası, Kırklı Yıllar – 3 1945 İGB Davası, Kırklı Yıllar – 4 1947 TKP Davası ve Kırklı Yıllar – 5 İfşa Ediyorum – Kâzım Alöç / Savcı Konuştu Söz Sanığındır – Mihri Belli.
3İleri, Mihri Belli Olayı II, Anadolu Yayınları, İstanbul 1976 , s. 845 (“Savunmam” içinde)
/././
Bir emekçi cumhuriyetinde sağlıkta sosyalizasyon yerini bulacak mı?-Erhan Nalçacı-
Yaşam ve iş alanlarını bütünleştirdiğimiz, kent ile kırı toplumsal olarak eşitlediğimiz koşullarda kayıp insan kalmayacak. Basamaklı sistem uygulanabilir olacak, ilaç ve aşı şirketleri tarafından sağlık yönlendirilemeyecek, sağlıkçılar uygun koşullarda topluma karşı sorumluluk alarak kimliklerini inşa edecekler.
Bu yıl önemli bir yıl olacak, Cumhuriyetçiler Kurultayı süreci içinde düzen her yerinden çürürken bir Cumhuriyet nasıl olmalı diye güçlü bir zihin egzersizi yapacağız. Çok sayıda yerel toplantıyla ve karşılıklı etkileşimle ilerleyecek sürece küçük bir katkı olarak bu yazı dizine giriştik.
Bu sefer birçok kadronun yaşamını adadığı Cumhuriyet’in sağlıkta sosyalizasyon deneyimine göz atalım. Normalde kapitalist düzen içinde bir sağlık hizmeti varsa bu hizmet için vatandaşlar kayıp durumdadırlar. Zaten düzen insanı hastalandıran birçok etken üretirken onları korumak için bir şey yapmaz. Kişiler ancak hastalandıktan sonra sağlık örgütüne başvururlar ve sağlık örgütünün nerede ve nasıl yaşadığını bilmediği bu kişiden haberi olur. Kişiyi artık vakanın ilerleyiş durumuna göre tedavi etmeye çalışır, bu arada tedavinin bir bedeli vardır ve kişi bunu karşılayabildiği kadar tedavi olanaklarından yararlanır.
Bugün de tam olarak yukarıda anlatıldığı gibi çalışmıyor mu sistem?
Dünyada bu “normal” hemen Cumhuriyet’ten önce dünyanın ilk Sosyalist Cumhuriyeti olan Sovyetler Birliği’nin kurulması ile değişti.
İlk kez burada yurttaşların kayıp olmadığı bir sağlık örgütlenmesi gerçekleştirildi. Belli bir nüfustan sorumlu bir sağlık ekibi tanımlanıyor ve bu ekip koruyucu ve tedavi edici hizmetleri bir bütün olarak parasız olarak sunuyordu. Amaç toplumun sağlık düzeyini geliştirmek ve korumaktı.
1923 Devrimi çok kötü bir sağlık düzeyi devralmıştı. Öncelikle en çok öldüren ve sakat bırakan hastalıklara dönük dikine bir tarama ve tedavi hizmetini çok özgün bir örnek olarak örgütledi.
1946’da ise Behçet Uz ilk kez tüm ülkeyi 40 köylük gruplara bölerek her biri için bir sağlık ekibi atamayı tasarladı. Ancak olanaksızlıklar nedeniyle hastane yapımından daha ileri gidemedi bu tasarı.
Bu konuda ilerleme 1960 Darbesi ve yeni Anayasa ile birlikte gelecektir. Sovyetler Birliği’ndeki kazanımların duyulması ile dünya halklarının ayaklanmaması için sosyal hakların emekçilere sağlandığı bir dönem açılmıştır. 1961 Anayasası’nda sağlık hizmetlerinin devletin sorumluluğunda olduğu ilk kez ifade edildi.
Üstelik bu dönem 1930’lardan sonra Türkiye’nin ikinci planlama dönemidir. Planlama deneyiminin yaşanmasını, hala bu deneyimin içinde bulunmuş kadroların hayatta olmasını bir emekçi cumhuriyetinin kuruluşu için büyük bir şans olarak değerlendirmeliyiz.
Bu koşullarda Nusret Fişek’in öncülüğünde belirli bir nüfustan sorumlu, kişilerin kayıp olmadığı, koruyucu ve tedavi edici hizmetlerini birlikte sunan, devlet tarafından finanse edilen bir sağlık örgütü fikrini gerçekleştirme olanağı doğdu.
Fotoğraf 1: Sağlıkta Sosyalleştirme Yasası’nın çıkmasında öncülük yapan Nusret Fişek (1914-1990) muhtemelen 1970’li yıllarda görülüyor.
Sağlık Hizmetlerinin Sosyalleştirilmesi Hakkında Kanun 1961’de kabul edilir.1963’te Muş’ta başlayan pilot çalışmanın 1977’de tüm ülkeye yayılması ve 1982’de her beş bin kişi için bir sağlık ocağının kurulması planlamaya alınır.
Bu modelde sağlık ekibi bir hekim, bir halk sağlığı hemşiresi, ebeler, sağlık teknisyeni, tıbbi sekreter ve şoförden oluşuyordu. Ekip sorumlu olduğu bölge için evleri tek tek ziyaret eder ev halkı tespit formu doldururdu. Tüm aşısız çocuklar ve hamileler saptanır, gelişme gerilikleri takip edilir, okul ziyaretleri yapılırdı.
Sosyalizasyona uygun kadro yetiştirmek için sağlıkçı yetiştiren fakültelerin müfredatı ve yapısı değiştirildi. Üniversitelerin basamaklı sistemi işlettikleri geniş bir bölgeleri oldu. Sağlık Ocakları ve bölge hastanesi ile bölge sağlık örgütünün idaresi Sağlık Bakanlığı tarafından üniversitelerin halk sağlığı kürsülerine bir protokolle devrediliyordu.
1983’te zorunlu hizmet uygulaması ile sosyalizasyon en yaygın halini aldı.
1990’dan sonra ise Dünya Bankası’nın yönlendirilmesi ile sistem çöktü.
Başarısız değildi kurulan sistem, 1960’lardaki çok geri olan sağlık düzeyinin ileri çekilmesinde önemli bir rol oynadı.
Ancak önerilen sistemin kendisi düzenle uyumlu değildi.
1948’de sağlığın tanımı konusunda Dünya Sağlık Örgütü’nde kapitalist ve sosyalist devlet temsilcilerinin birlikte çalıştığı dönemin getirdiği bir uzlaşma doğmuş, sağlığın ünlü tanımı ortaya çıkmıştı: “Sağlık; yalnızca hastalık veya sakatlığın olmaması durumu değil, fiziksel, sosyal ve ruhsal yönden tam iyilik halidir.”
Tanım döneme göre çok ileriydi ancak devletler arsındaki denge nedeniyle “sosyal açıdan tam bir iyilik hali” nedir, açıklanmıyordu. Sosyal açıdan tam bir iyilik halinin başlıca koşulu bir ülkede insanın insanı sömürüsünün engellenmesidir. Toplumsal eşitsizlikler sağlık sorunlarının temel kaynağı olarak ortaya çıkar.
Sosyalizasyon Yasası çok önemli bir deneyim olmakla birlikte insanın insanı sömürdüğü bir piyasa düzeninde kurulmaya çalışılmıştır.
Esas olarak sağlık sorunlarının çok yoğun olduğu kırsal kesimde kurulmasına karşın kente büyük bir göç ve Türkiye’de hızla özel sektöre bağlı sanayileşme yaşanmaktadır. Bu plansız kente yığılma hali kentlerde sağlık sorunlarının derinleşmesine ve yaygınlaşmasına yol açtı. Ancak sosyalizasyon patronlara ait iş yerlerinde ve emekçilerin ikamet ettiği mahallelerde yaşanan sorunlara müdahale etme imkânı bulamamıştır.
Sağlık Ocakları temelde parasız hizmet vermesine karşılık paralı sağlık hizmetleri devam etmiş, isteyenin istediği basamağa başvurduğu bir sistem hiçbir zaman basamaklı bir sağlık sistemi olmamıştır. Sonunda sağlık ocağı hekimlerine de muayenehane açma izni verilmiş, sağlık ocaklarına yazarkasa konmuştur.
Bütçeden sağlığa yeterince pay ayrılmaması başlıca bir sorundur. Bütçe önünde sonunda patronları besleyen bir fon gibi kullanılmıştır. Oysa sağlığın devletin sorumluluğu altında olması pratik olarak bütçeden yeterince kaynak anlamına gelir.
Sonunda 1990’da emperyalizm ile Türkiye sermaye düzeninin bütünleşmesi sağlık hizmetlerinin tamamen piyasalaşması ile sonlanmış, Dünya Bankası projesi ile Türkiye’de halkın sağlığı piyasaya teslim edilmiştir. Özel hastane zincirlerinin, Vakıflar adı altında holding ve tarikatlara ait sağlık fakültelerinin olduğu yerde toplum sağlığının geliştirilmesi ve korunmasından bahsedilemez.
Yeni doğanların yoğun bakımlara ölümleri pahasına pazarlandığı rezaletin Epstein lağımından ne farkı var?
Bir emekçi cumhuriyetinde sağlık hizmetlerinin sosyalizasyonunu yeniden üst düzeyde kuracağız. Her şey insanın insanı sömürmediği düzenle uyumlu olacak.
Yaşam ve iş alanlarını bütünleştirdiğimiz, kent ile kırı toplumsal olarak eşitlediğimiz koşullarda kayıp insan kalmayacak.
Basamaklı sistem uygulanabilir olacak, ilaç ve aşı şirketleri tarafından sağlık yönlendirilemeyecek, sağlıkçılar uygun koşullarda topluma karşı sorumluluk alarak kimliklerini inşa edecekler.
O zaman Cumhuriyetimizin bayrağına “toplum sağlığını geliştirmek ve korumak” diye yazabileceğiz.
İBB Başkanı İmamoğlu, belediye başkanları, bürokratlar, çalışanlar... Yüzlerce kişinin tutuklu olduğu İBB dosyasındaki suçlamalar 2019 ve sonrasına ilişkin. Önceki dönem İBB Meclisi CHP Grup Sözcüsü Tarık Balyalı ise, öncesini inceledi, yıllar içinde üzerinde çalıştığı dosyaları “Hesap Sorulmalı” diyerek kitap haline getirdi. Kitapta yer alan dosyaların her biri okuyanı hayrete düşürecek cinsten.
İBB’de AKP yönetiminin sona erdiği 2019 yılına dek yapılan usulsüzlükler, oluşan kamu zararı, kişiye özel imtiyazlar, vakıflara aktarılan devasa kaynaklar Tekin Yayınevi’nden çıkan “HESAP -AKP Dönemi İBB Yolsuzlukları- SORULMALI” adıyla kitap oldu.
Kitabı yazan isim, İBB Meclis Grubu’nda uzun süre sözcülük yapan, denetim komisyonunda görev alan, 2024 seçiminde de Pendik Belediye Başkan adayı olarak yarışan Tarık Balyalı.
Kitabı İBB dosyasından tutuklu olan çalışma arkadaşlarına adayan, gelirini de Aile Dayanışma Ağı’na bağışlayan Balyalı ile yargı süreçleri açısından tam bir ‘milat’ olan 2019 öncesini konuştuk.
Bahadır Özgür’le birlikte sorularımızı yanıtlayan Balyalı “Devlet kaydına giren hiçbir şey yok olmaz” dedi ve günü geldiğinde bu yolsuzluk dosyalarının hepsinin açılacağını söyledi.
İşte Tarık Balyalı'nın her biri okuyanı hayrete düşürecek nitelikte olan dosyalar hakkındaki sorularımıza verdiği yanıtlar...
B.Ş.B:Kaleme aldığınız “Hesap Sorulmalı” kitabı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde 2019 öncesi yani AKP dönemi yolsuzluk dosyalarına odaklanıyor. Bir yıldır İBB’ye dönük çok katmanlı ve artık sayısını bile bilemediğimiz davalar, suçlamalar var, İBB Başkanı İmamoğlu başta olmak üzere yüzlerce bürokrat, belediye başkanı, İBB çalışanı tutuklu. Bu dosyalarda İBB’ye yönelik incelemelerin 2019 bir milatmışçasına o tarihten başladığını görüyoruz, öncesi yok sayılıyor. Öncesine de siz yazdıklarınızla ışık tutmaya çalıştınız. Bu da 2019 öncesinin iddianamesi diyebilir miyiz?
- -Ben hatıralarımı yazdım aslında. Görev yaptığım sürede ortaya çıkarttığımız işler. Belediye meclis üyeliği görevimizi yerine getirirken bulduğumuz dosyalar. Onları yazdım ama bunu iddianame gibi değerlendirenler de oluyor.2019 öncesine ilişkin dosyalar bize “İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder” sözünün gerçek anlamını da anlatıyor. İlk zamanlar biz bu sözün ne anlama geldiğini, tam anlayamamışız. İstanbul’u kaybetmeyi neden topyekun kaybetmek olarak görüyorlar, biz göreve gelip o dönemi incelemeye başlayınca anladık. Burada yazılanlar aslında bunun hikayesi. Özellikle bizim muhalefette olduğumuz son iki dönem, yani Kadir Topbaş'ın dönemi ve daha sonrasında da Kadir Topbaş istifa ettirilince Mevlüt Uysal'ın olduğu dönem, gerçekten çok ciddi yolsuzlukların ve usulsüzlüklerin olduğu bir dönemdi.
"AKP'NİN SON 5 YILI TAM BİR TALAN DÖNEMİ"
Bizim o dönemde belediye meclisinde yolsuzluk ya da usulsüzlük, özellikle imarla ilgili yolsuzluklar hakkında konuşmadığımız gün yoktu. Belki hatırlarsınız, o dönemde Sayın Cumhurbaşkanı’nın da ifade ettiği gibi, İstanbul'a ihanet eden çok sayıda imar tadilatları gelirdi. Mesela bizim dönemimizde bir tane bile bu şekilde imar plan tadilatı olmadı. Yine çok çeşitli ihalelere ilişkin de yolsuzluk iddiaları gelirdi. Ben mesleğim itibarıyla mali müşavir olduğum için daha çok bu alanlarla ilgiliydim. Muhalefette olduğumuz son dönemde de özellikle iştirakler üstünden çok sayıda önerge verdik. Sonrasında tabii fikri takip yaparak da yönetime geldiğimiz zaman iddia ettiklerimizin aslında ne olduğunu görmek istemiştik. Buralarda İBB müfettişleri çok önemli soruşturmalar açtılar, kamu zararları ortaya çıkarttılar, geçmiş döneme ilişkin usulsüzlükler ortaya çıktı. Hatta bazı noktalarda da, ‘ya bu da olur mu?’ dediğimiz, bilmediğimiz olaylarla karşılaştık. Ama dönüp baktığımızda evet yani AKP'nin özellikle son beş yılı İstanbul'da tam bir talan dönemiydi.
"96 DOSYA... HEPSİ KAPATILDI"
B.Ş.B: Savcılıklara gönderilen 62 dosya, Mülkiye müfettişlerince el konulan 34 dosya. Bunlar üzerine odaklanıyorsunuz ve bunların güncel durumlarını anlatıyorsunuz kitapta. Nedir güncel durumları?
- Bahsettiğiniz 62 artı 34 yani 96 tane dosyadan, şu ana kadar suç isnadı görülen bir tane dosya bulunmuyor. Hatta bunların yarısıyla ilgili de herhangi bir işlem yapılmış değil. İBB'ye dönen herhangi bir evrak ya da bilgi de yok. Tamamen siyasi gerekçelerle üstü kapatılan dosyalardan bahsediyoruz burada. Bu kitapta yazılan çalışmaların önemli bir kısmı benim meclis üyeliğim döneminde ortaya çıkarttığım ya da duyurulmasına katkı sağladığım işlerdi. Burada özellikle makam araçlarından yandaş vakıf ve derneklere yapılan tahsislere, Kiptaş'taki usulsüzlüklerden TÜGVA Genel Merkezi'nin nasıl yapıldığına kadar çok sayıda usulsüzlük ve yolsuzluk bulunuyor.
B.Ö: Bunlar hakkında suç duyuruları olmuş, müfettişler incelemiş, araştırmış, dosyalar hazırlanmış ama sonuçta bunlar buharlaşmış mı? Mesela soruşturma açılan dosya yok mu hiç?
- Sıfır... 96 tane dosyanın 62’si savcılığa iletilmiş, 34’ü İçişleri Bakanlığı'nın el koyduğu dosya sayısı ve soruşturma açılan dosya sayısı sıfır.
B.Ö: Herhangi bir karar çıkan kaç tane var? Mesela takipsizlik, izin verilmedi gibi...
-Bakanlığın el koyduğu 34 dosyadan 4’ü zaman aşımına uğramış, biri hakkında kovuşturmaya yer yoktur kararı verilmiş, 4’ünde de İçişleri Bakanlığı'nın işleme konulmama kararı var. 25 tanesiyle ilgili İBB'ye iletilen hiçbir bilgi yok. Savcılıklara giden 62 dosyanın 37 tanesiyle ilgili hiçbir bilgi bulunmuyor, hiçbir geri dönüş yok. 21 tanesine kovuşturmaya yer yoktur kararı vermişler. Üç tanesinde dosyanın işlemden kaldırılması kararı uygulanmış, birinde de hiçbir soruşturma bulunmuyormuş. Onu da Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı demiş. Yani 96 dosyada, Allah için yani "şurada da bir yolsuzluk ya da usulsüzlük olabilir, bir suç olabilir" denen bir tane dosya bulamamışlar.
Bu kitapta yazılan her konu, daha önce Belediye Meclisi'nde konuşulmuş, görüşülmüş konulardan oluşuyor. O yüzden kitabın içerisinde görüşme tutanakları mevcut. Bu konulara ilişkin önerge verdiysek önergeler mevcut, suç duyuruları varsa suç duyuruları mevcut, İBB müfettişlerinin yapmış olduğu incelemeler varsa onların raporları da burada mevcut. Okuyanlar karar verecekler bakalım bunlarda suç var mı yok mu diye.
AZİZ İHSAN AKTAŞ'IN İETT İHALESİ
B.Ö: Birkaç tane çok çarpıcı olay var. İhaleler, usulsüzlükler teftiş raporları, imar yolsuzlukları, bunlar çok konuşuldu, kitapta da ayrıntılarıyla büyük bölümü var ancak kitabı okurken benim çok ilgimi çeken çarpıcı birkaç konu vardı. Bunlar bir sistemi, bir çarkı göstermesi açısından çok ilgi çekici üstelik bugünle de bağlantılı. Örneğin bugün İBB davasının merkezinde yer alan konulardan birisi Aziz İhsan Aktaş ve İETT iştirakleriyle ilgili soruşturmalar... Sizin ortaya çıkarttığınız, 2019 öncesi çok çarpıcı bir İETT konusu var. Onu bir özetler misiniz?
- AKP döneminde belediyenin, İETT'nin belli garajları özelleştiriliyordu. O garajlarda bulunan belediye otobüsleri, işletmeyi, ihaleyi alan firmaya veriliyordu. Orada belediye otobüsleri firmadan gelen belediye şoförleriyle birlikte işletiliyordu. Hatta bu ihalelerin bir tanesinde, o dönemin parasıyla, 2018'in parasıyla 100 bin liraya kadar olan masrafları da İETT ödüyordu.
B.Ö: Yani trafikte bir kaza yaptı ya da araç bozuldu, bunu da belediye ödüyor öyle mi?
- Evet. İhalelerin bir tanesinde böyle bir unsur da vardı. Daha sonra onu kaldırdılar, çünkü gerçekten çok saçma, adam kaza yapıyor, parasını siz ödüyorsunuz. Biz o zaman isimleri falan bilmezdik, Aziz İhsan Aktaş’ı tanımazdık. Firmaları bilirdik ama... İhaleleri alan şirketlerin hiçbirinin tek bir otobüsü yoktu, belediye otobüslerinin tamamı İETT'ye aitti. Sistem şuydu yani: Şoför İETT'nin, otobüs İETT'nin, garaj İETT'nin, masraflar İETT'nin, parayı kazanan şirketler oluyordu... Biz daha sonrasında yönetime geldikten sonra bu uygulamayı tamamen kaldırdık. Otobüsleri tekrar İETT'ye aldık. O şirketlerde çalışan 2200 arkadaşımızı da o taşeron sisteminden kurtararak yine İETT'nin kadrosuna geçirdik.
B.Ş.B: Bu sistemin dayanağı, açıklaması neydi peki?
-Hiçbir, hiçbir dayanağı yoktu. Sadece böyle bir yöntem içerisinde kazancı şirketlere aktarmaya çalışıyorlardı ama hem otobüslerin bakım onarımı açısından, hem çalışanların sağlığı açısından son derece kötü sonuçlar doğuran bir uygulamaydı .
B.Ö: İETT otobüsleri çok bozuluyor diye iktidar medyası bol bol görüntü yayınlıyor. Siz otobüslerin neden bu kadar bozulduğunu da anlatıyorsunuz aslında kitapta...
-Otobüsler bozuluyor çünkü bakım onarımları doğru düzgün yapılmıyordu. Eskiden otobüslerin bakım ve onarımı İETT garajlarda yapılırdı. AKP bunu kaldırdı, bütün ustaları dağıttılar ve onları şoför yaptılar. Bu bakım onarımlar da şirketlere bırakıldı. Otobüslerin bakım ve onarımları da doğru düzgün yapılmayınca ortaya bu tablo çıktı. Gerçekten otobüslerin çoğu tenekeye dönmüştü açıkçası. Klasik taşeron mantığı işte, bakım işini alan firmalar para harcamamak için otobüsleri gidebildiği kadar, son noktaya kadar götürüyorlardı. Bakım süreleri çok geçiyordu, çok ciddi yıpranmalar vardı. Otobüs yolda kaldıktan sonra kısmi bakımla tekrar çalıştırılıyordu. Bunlar otobüslere çok büyük zarar verdi.
3 AKP'LİYE BURS DİYE AKTARILAN SERVET
B.Ş.B: Kitabın önemli bir başlığı da İBB bursları. AKP'li bazı isimlere verilen eğitim burslarını anlatıyorsunuz. Bu bursları birkaç yıl önce çok tartıştık ama tabii ki hepsi unutuldu gitti. Şimdi burs deyince toplumun aklına mütevazı paralar geliyor. Bu konuyu biraz açar mısınız? İBB, 2019 öncesinde kimlere burs verdi ve bursların toplam tutarı ne oldu?
-İBB, o dönem kendi çalışanı 39 kişiye yurt dışında yüksek lisans ve doktora için burs vermeye karar veriyor. Göreve geldikten sonra arkadaşlarımız bursları incelemeye başlayınca bu 39 kişinin 34'üne ulaşabiliyorlar. Çünkü 5’i daha önce özelleştirilen İDO şirketinde oldukları için onların bilgileri bizde yok ama 34 kişiye ulaşıyorlar. Burs alan bu 34 kişiden üçünün siyasetçi olduğu ortaya çıktı. Ravza Kavakcı Kan, Fatma Betül Sayan Kaya ve Rabia İlhan Kalender. Üçü de AKP’de siyaset yapan isimler.
Burada ilginç olan şu; mesela Ravza Kavakcı Kan, elektronik mühendisi. Raylı sistemlerde görev yapıyor İBB'de. Ama yurt dışına siyaset bilimi eğitimi için gidiyor. Elektrik elektronik mezunu olan ve raylı sistemde çalışan biri mesela, raylı sistemlerle ilgili yurt dışında bir eğitim görse makul karşılanabilir. Ama raylı sistemlerle ilgili kişi, siyasi kişiliğinden dolayı gidip yurt dışında siyaset bilimi eğitimi alıyorsa ve bunu belediyenin parasıyla yapıyorsa, yani bunun tek bir anlamı olabilir, kendisinin siyasi kişiliğinden kaynaklı olarak bu işlerin yapıldığı.
B.Ş: Ne kadar burs verilmiş? Ne ödenmiş bu üç isme?
-Tüm masrafları, uçak biletlerinden ev kiralarına, günlük harcamalarına kadar herşeyi İBB ödemiş. Ravza Kavakcı Kan'a 155 bin dolar, 58.781,49 Türk Lirası.(O dönemin parasıyla) Fatma Betül Sayan Kaya için 85.791 dolar, ayrıca 20.289,25 Türk Lirası ödeme yapılmış. Rabia İlhan Kalender için de 671 Pound -Kiptaş'tan ödeniyor bunlar- 9.940 Dolar, 123.722 Türk Lirası ve 128.247 Euro.
Müfettişlerimiz bunların hepsini tespit ettiler. Şimdi bu eğitimden sonra, bursu aldıktan sonra ilgili kişilerin dönüp zorunlu olarak İBB'de çalışmaya devam etmeleri gerekiyor. Biri bile tekrar İBB'ye geri dönüp çalışmıyorlar, bir para iadesi de söz konusu değil. Yani imzaladıkları sözleşmeye aykırı tutumları sebebiyle de bizim İBB müfettişleri bu raporları yazdılar. O dönemde hatırlarsanız belki, o günkü kur üstünden üçüne verilen bu ödemeler 61 milyon lira civarında bir paraydı. 61 milyon lirayla biz İstanbul'da binlerce üniversite öğrencisine burs veriyorduk. Şimdi hani tercih şöyle yapacaksınız: 3 tane siyasiye verdiğiniz 61 milyon lira mı? Yoksa İstanbul'da okuyan binlerce üniversite öğrencisine burs olarak verdiğiniz 61 milyon lira mı? Elbette ki bizim tercihimiz son derece net.
B.Ö: Bir çay meselesi var, o da çok dikkat çekici AKP’nin konuya nasıl baktığını göstermesi açısından. Pendik Belediyesi’nden çay harcamaları konusunda sizin bir sözünüz de var, “Bütün Erzurum bir araya gelse bu kadar çay içemez” diye, nedir bu olay anlatır mısınız?
-Aslında çok ciddi bir kontrolsüzlüğü anlatan bir iş. 2012 yılı denetim komisyonunda çalışma yaparken müdürlüklerden ödeme listelerini istedim. İki-üç tane müdürlükte ay sonunda belediye şirketine o günün parasıyla 70- 80 bin lira çay ödemesi gözüküyor. Ben de baktım, yıl sonunda 785 bin lira civarında bir çay ödemesi gözüküyor. Yani bugünkü rakamla karşılaştırdığımda 20 ile falan çarpmak gerekir bunu en azından. Öyle bir paradan bahsediyoruz. Bu nedir diye merak ettik, inceledim. İlgili arkadaşlara da sordum. Herhalde bir yanlışlık var dediler, bu kadar bir çay ödemesi, çay kahve ödemesi olamaz diye. Sonra dönüp baktılar ki yanlışlık yok, rakamlar doğruymuş. Öyle bir kontrolsüzlük var ki, belediye şirketi "şu kadar çay ikram ettim" diye belediyeye fatura kesiyor, belediyedeki de hiçbir şekilde kontrol etmeden onu ödüyor ve sene sonunda ortaya devasa bir rakam çıkıyor. Şimdi dönüp baktığımda korkunç bir kontrolsüzlük bu. Elbette ki belediyeye gelen herkese belediye hizmet edecek, ikramlarda bulunacak bu başka bir şey ama böyle kontrolsüzlük de kabul edilebilir bir şey değil. Sonra huylarından da vazgeçmediler, ertesi sene de yok limonata, yok kurabiye masrafları vardı. Her sene bir şey buluyorlar yani.
B.Ö: Tam 2019 seçimlerinden önce 24-30 Mart arasına ait bir yemek meselesi var. 35.675 kişilik yemek verilmiş İBB'ye. Yani sadece altı günde. 31 Mart seçimlerinden önceki altı günde 35.675 kişilik yemek masrafı çıkartılmış. Bu nasıl bir şey. burada neye rastlamıştınız siz?
-Çünkü seçime gidiyorlar. Seçim masraflarını İBB üstünden karşılıyorlar. Biz yönetime geldikten sonra bunları görüyoruz çünkü o konuda hazırlanmış olan excel dosyaları, listeleri falan var. Mesela 30 Mart 2019 tarihinde İSPER şirketi var belediyenin, oradaki akşam yemeği etkinliğinde şöyle yazıyor: "Seçim sabahı ilçe teşkilatlarına verilen sandviçler- catering işi" diyor. Başka bir yerde "Seçim sabahı ilçe teşkilatlarına verilen sandviçler-catering" yazıyor. 5 bin kişilik bir ödemeyi mesela Kasımpaşa'da Hamidiye A.Ş.'ye yaptırıyorlar, Beltur'a yaptırıyorlar. "Vefa yemeği" yapıyorlar mesela, bunun dışında miting, Kartal İmam Hatip Lisesi'nin yemeği, Beyaz Gezi VIP, fuar yemeği, AK Parti grup yemeği, Binali Bey'in korumalarının yemeği, Beşiktaş ilçe teşkilatı yemeği gibi harcamalar var. Yani bütün seçim masraflarını, yeme-içmesini belediyeye ödetiyorlar. Bugün Ekrem Bey ve arkadaşlarının suçlandığı konunun da fazlası aslında o gün, 24-30 Mart 2019’da yapılandır...
"BENİM YEMEĞİMİ KİM YEDİ"
Bunun dışında bir de şöyle komik bir olay var. 2019'da seçime giderken, 2018'de Ramazan ayında İBB protokol iftarı vermiş. Hatırlıyorum, bizi de o iftara davet etmişlerdi. Seçime gidiyorduk, biz arkadaşlarla katılsak mı katılmasak mı diye düşündüğümüzde katılmamaya karar vermiştik. Yönetime geldikten sonra bu yemekle ilgili de dosyaları aldık, inceledik. Protokol iftarına 3 bin kişi davet edilmiş. Davetliler arasında ben de varım, Ekrem İmamoğlu da var, Kadıköy Belediye Başkanı Mesut Kösedağ da var, bütün CHP grubu da var. Ama biz hiçbirimiz gitmedik o iftar yemeğine. Yaptığımız incelemede davet edilen 3 bin kişiden yaklaşık bin 200’ünün gitmediğini, davetin bin 800 kişiye verildiğini gördük. Ama 3 bin kişinin parası ödenmiş. Yani Ekrem İmamoğlu'nun gitmediği iftara, Ekrem İmamoğlu adına belediye ödeme yapmış. Ben de gitmedim. Ekrem Başkan da gitmedi, hiçbirimiz gitmedik ama o ödemeler yapılmış. Ben de bunun üstünde belediye meclisinde esprili bir şekilde, "Yani ben bu yemeğe gitmedim ama ödemesi yapılmış, o zaman bizim yemeğimizi kim yedi?" demiştim. Gerçekten böyle garip bir durum vardı. Ama sonra dönüp o bin 800 kişinin kim olduğuna baktığımızda; AK Parti'nin genel başkan yardımcılarından milletvekillerinden, milletvekili aday adaylarından, AK Parti ilçe teşkilatları, yandaş vakıf ve derneklerin şubelerinden gelenler, gençlik kolları, kadın kolları... Yani AK Parti iftarını sanki bir protokol iftarı gibi gösterip paralarını İBB’ye ödemişler.
B.Ö: Yanılmıyorsam CHP Kartal Belediye Başkanı Gökhan Yüksel belediye binası içinde bulunan çay ocağını belediye iştiraki işletmesine verdiği için yargılanıyor değil mi?
-Orada şöyle bir farklılık var. Gökhan Yüksel CHP'li. Bunu yapanlar AK Partili. CHP’liler yargılanabiliyor.
B.Ö: Siz belediyeyi kazandıktan sonra, Yenikapı'da devasa bir araç sergisi yaptınız. O dönem bu çok konuşuldu ama ben oradaki asıl suçu sizin kitabınızı okurken anladım. Araçlar için iki takip sistemi varmış. Biri herkesin bildiği açık, biri de gizli. Siz bunu ortaya çıkardınız değil mi? Bir de kayıtları silmişler değil mi?
- İşte mazbatanın niye iptal edildiğini, bir zarftan çıkan dört oy pusulasının bir tanesinin nasıl iptal edildiğini, hangi gerekçeyle iptal edildiğini burada da çok net biçimde anlıyoruz. O arada suçları sakladılar. O şöyle oluyor; AKP döneminde belediyede iki ayrı araç tanıma sistemi var, araç takip sistemi var. Bunlardan biri resmi işlemler için bütün belediyenin bildiği, ilgili müdürlüklerin kullandığı bir araç takip sistemi. Bir de sadece az sayıda kişinin bildiği, dışarıya tahsis edilen araçların listesinin bulunduğu, takip edildiği ayrı bir araç takip sistemi var. Bir paralel sistem kurmuşlar. 31 Mart seçimlerini kaybedince de bunu silmişler.
23 Haziran seçimlerini kazandıktan sonra belediye çalışanlarından biri bize ulaşarak, yasal olmayan araç takip sistemini bir şekilde yedeklediğini, yedeklemesinden sonra da ilgililer tarafından bu araç takip sisteminin tamamen silindiğini ama yedeklerin de kendisinde olduğunu bize ifade etti. Onun üstüne ilgili arkadaşlarımız bölüme teftiş çıkarttılar. Bütün bilgisayarlara el konuldu. O bilgisayarlar içerisinde saklanmış bir biçimde, 31 Mart öncesinde AKP'li yöneticilere, milletvekillerine, yandaş vakıflara, derneklere, spor kulüplerine ya da Binali Yıldırım'ın ve Mevlüt Uysal'ın İstanbul Büyükşehir ve Büyükçekmece kampanyalarına çalışan araçların olduğu bir sistemi bulduk. Bu sistem içerisinde kamuoyunda bahsedilen bütün lüks araçların orada yer aldığını da tespit ettik.
Sadece bununla kalmadık. Arkadaşlarımız o dönemde yaptıkları çalışma sırasında ıslak imzalı teslim tutanaklarını da buldular. O teslim tutanaklarıyla o kayıtlardan çıkan bilgiler eşleştikten sonra biz bunları kamuoyuyla paylaştık ki bunun çalışması altı ay civarında bir zaman sürdü. Oldukça karmaşık bir işlemdi. Orada ortaya çıkan tablo şuydu: Araçların önemli bir kısmının AK Parti'nin Türkiye Büyük Millet Meclisi'ndeki grup başkanlığına, grup başkanvekilliğine, AK Parti'nin genel başkan yardımcılarına, AK Parti'nin gençlik kollarına, AK Parti'nin il başkanlıklarına, ilçe başkanlıklarına, yandaş vakıf ve derneklere hatta spor kulüplerine otobüsler biçiminde, Mercedes otobüsler biçiminde ve Binali Yıldırım ve Mevlüt Uysal'ın kampanyalarına verildiği ortaya çıktı.
Burada ortaya çıkan yolsuzluk ve usulsüzlük sadece araçla ilgili değil. Hani tamam aracı kiralıyorsunuz ama o aracı kullanan şoför var. Şoförün maaşı var, vergisi var, sigortası var, aracın trafik sigortası var, kaskosu var, yakıtı var, HGS'si var. Bütün bunlar var. Ve bütün bunların hepsi çok ciddi bir rakam oluşturuyordu. Toplamda da 900 küsur tane aracın bu kapsamda ihtiyaç dışı olduğunu ve makam aracı olduğunu tespit ettik. Buna ilişkin de yine İBB müfettişlerinin raporu var ama ne yazık ki savcılıklar bu konuda herhangi bir işlem yapmamayı tercih ediyorlar.
B.Ş.B: Tüm bu dosyaların tutarı, yolsuzluklar, usulsüzlükler hesaplansa nasıl bir rakam çıkar, nasıl bir toplamdan söz ediyoruz?
- Hesaplaması zor ve karmaşık bir süreç ama çok milyarlar çıkar. Mesela 2019'da dolar 6 liraydı, şimdi 43 lira civarında. Özellikle iptal edilen metro hatları meselesi var. Sadece oradaki kur farkından ve diğer emtianın zamlanmasından kaynaklı olarak ortaya çıkan kur zararlarını milyarlarla ölçmek mümkün değil, devasa rakamlardan bahsederiz burada. Hepsinde önemli rakamlar var. Size bir somut örnek anlatayım. Mesela burada Selatin Camileri'nin temizliği diye bir dosya var. Ben bu dosyayı çok önemserim. Ben Türkiye Cumhuriyeti'nde böyle bir dosyaya "burada yolsuzluk yoktur" diyebilecek bir savcı, hakim ya da bilirkişi olabileceğini düşünmüyorum bile. Selatin Camileri bizim tarihi camilerimiz, hepsi birbirinden özel. Tabii ki de Büyükşehir Belediyesi bunların temizliğini yapacak, biz de yapıyoruz en iyi şekilde ama o dönem yapılan başka...
"CAMİ TEMİZLİĞİNDEN BİLE..."
2018’de o dosyaları incelediğimizde, çalışan kaç kişi, yapılacak iş ne diye bakıp kolay bir hesap yaptım, 2018 rakamlarıyla ben 35 milyonu aşamadım, ihale 99 milyon lirayla sonuçlanmıştı. Maksimum verilmesi gereken fiyat 35 milyon liraydı ama bunun üç katı ödenmişti. İkincisi biz yönetime geldikten sonra bir çalışma yaptı İBB müfettişleri. Onlar da 65 milyon lira civarında, 2018 rakamıyla bir farklılık buldular. Yani gerçekten 35 milyon liraya bitebilecek olan bir işin 99 milyon liraya bitmesi, olağanüstü bir rakamdı. 65 milyon lira dediğimiz, dolar kurundan hesaplarsak 10’la çarpmamız lazım. Yani sadece Selatin Camileri temizliğinde yapılan fazla ödeme nedeniyle 650 milyon lira kamu zararı oluştu.
B.Ö: Kitabınızda bir detay daha var. Bugünü de ilgilendiren. Meşhur bir İSPARK yolsuzluğu vardı, onun ikinci perdesi olarak sayabileceğimiz bir de İtaksi vurgunu vardı. Yani belediye taksilerinde araç içi kamera ihalesi. Orada siz yolsuzluğu ortaya çıkarttınız, konu savcılığa gitti, savcılık bilirkişiye gönderdi, bilirkişi burada yolsuzluk bulmadı ve dosya kapandı. Buradaki bilirkişi kimdi?
"ÇOK TANIDIK BİR BİLİRKİŞİ..."
--Evet. Buradaki bilirkişi çok meşhur bir bilirkişi. Aslında mali işlerle ilgili mali müşavir olduğunu bildiğimiz bilirkişi ama bilgi işlemle ilgili bir bilirkişilik yapmış. Ekrem Başkanın ve İBB'nin her davasında karşımıza çıkan meşhur bilirkişinin İtaksi’nin bilirkişisi de olduğu ortaya çıkıyor ve kendisinin verdiği bilirkişi raporu doğrultusunda Savcılık da burada soruşturma yapmaya gerek olmadığı kararı veriyor. O da bu işin sürprizi.
B.Ö: Peki bunları tespit ettiniz, belgelediniz geriye dönük ne olacak? Vatandaş şöyle düşünüyor, “Tamam bunları yaptılar da, yanlarına mı kalacak? Günü geldiğinde iktidar değişimi olduğu zaman geriye dönük olarak bu yolsuzlukları sorgulamak, yargılamak, yargıya götürmenin bir imkanı var mı Türkiye'de?
- Devletin arşivine giren kaybolmaz. Bunların hepsiyle ilgili suç duyuruları savcılıklarda duruyor. İsteyen savcı, bırakın geleceği, bugün bile oradaki suç duyurularımızı dikkate alarak soruşturma yapabilir. Gereken her türlü bilgiyi zaten istedikleri anda biz kendilerine veririz. Yeter ki bunu yapmak istesinler. Hepsi devletin arşivinde duran, devletin kayıtlarında duran evraklardır. İstedikleri her zaman bu yapılabilir.
B.Ş.B: Siz bu kitabı yazarken eşiniz, dostunuz, arkadaşlarınız bol bol "Silivri soğuktur, arkadaşlarını özledin herhalde" demişler değil mi? Bu da dönemin ruhuna ilişkin önemli bir ayrıntı.
- Evet ama benim hiçbir endişem yok. Çünkü kitapta yer alanlar belediye meclisinde konuştuğum konular. Belediye meclisinde konuşmadığım, önergesini vermediğim, belgesini açıklamadığım hiçbir şeyi burada yazmadım. O dönemde de herhangi bir soruşturmayla karşı karşıya kalmadık, bugün de kalacağımız kanaatinde değilim. Burada bir soruşturma olacaksa soruşturmanın yapılması gereken kişiler bu kitapta yazdığım olayların muhataplarıdır. Onlar soruşturulmalı. Kamu vicdanında büyük yaralar açan ve herkes tarafından bilinen olaylar var burada. Bir soruşturma açılacaksa onlara açılması gerekiyor. Arkadaşlarımızı özlüyoruz, arkadaşlarımızla en kısa zamanda dışarıda buluşmak ümidiyle bunları yazıyorum. Elbette ki bizim arkadaşlarımız haksız, hukuksuz yerde cezaevinde yatarken, hatta bazı arkadaşlarımızın iddianamesi bile yokken, iddianamesi bile yazılamazken boşu boşuna cezaevinde yatarken birilerinin de böyle ellerini kollarını sallayarak dışarıda gezmeleri insanı da içini bir cız ettiriyor, bizi üzüyor. O yüzden de kitaptaki her bölümü özellikle cezaevinde bulunan çok sayıda masum arkadaşıma adadım.