15, 16, 17, 18 Temmuz... 2016-2026 -Umur Talu-
Darbe darbedir. Darbeci, darbecidir. İktidar ne kadar anti-demokratik olursa olsun, darbe anti-demokratikliğin, demokrasi karşıtlığının daniskasıdır.
10 yıl önce "darbe girişimi" olduğunda Montreal'deydim. Kızımın yanında. Uzunca bir süre için. Öğleden sonra "Cirque du Soleil" gösterisine gidiyorduk ki henüz girmeden içeri, o "garip haberler" gelmeye başladı. "Sirk çadırı"na adım atarken, niteliği değil ama manası anlaşılıyordu. Gösteri başlamak üzereyken "sirk çadırı"ndan çıkıp Türkiye'nin "çadır sirki"ni anlamak, hatta tam anlaşılmasa bile hızla bir yazı yazmak için kızımın evine koştum.
Bir yandan muğlak haberleri izlerken yine hızla kısa bir yazı yazıp Habertürk'ün internet sitesine koydurdum. O sırada ne "darbe girişimi"nin adı ve gücü ya da güçsüzlüğü ortadaydı, ne iktidar ortadaydı ne de gazete ve diğer medya kuruluşları ne tavır alacaklarını bilebiliyordu. Yazıyı gazetede çıkmak üzere versem, ancak sabah çıkacak, internet sitesine de öyle girecekti. O yüzden rica ederek hemen o an konmasını istedim.
Attığım başlık şuydu: Darbe darbedir, darbeci de darbecidir... Darbeye hayır!
Sanırım o bilinemezlik içinde alınmış en erken tavırlardandır; "en erken" diye iddia edemediğim için.
Yazı şöyle akmıştı:
Bu başlığı en son "Mısır darbesi" için atmıştım. Kısmet bir de bugüneymiş!
İktidar ve TSK yahut "bir kısım darbeci TSK" Türkiye'yi bir iç savaşın eşiğine getirdi. Yok, diyebilirsiniz ki, "Zaten bitmeyen bir iç savaş var." Öyledir. Hem din hem etnisite, hem demokrasi-cumhuriyet ekseninde yıllardır süren, darbelerle doruğa ulaşan, 30 yılda 40 bin ölüyle yayılan, bir yenisi "paralel" denen her şey ile ortaya konan iç savaşlarımız zaten var. Darbeler, darbe girişimleri, darbe tasavvurları bunların şahikaları. Bu da öyle.
İktidarın darbelerle ilginç serüveni ise, 28 Şubat sonrasında doğup 2002'den sonra bir dizi darbe hevesiyle yüz yüze kalıp "darbeciler" yargılayıp sonra onları serbest bırakıp "darbecileri içeri atan darbeciler"i kumpasçı, ötekileri kumpas kurbanı saymasında... Ama lafı uzatmadan söyleyeyim: Darbe darbedir. Darbeci, darbecidir. İktidar ne kadar anti-demokratik olursa olsun, darbe anti-demokratikliğin, demokrasi karşıtlığının daniskasıdır.
İster emir-komuta zincirinde olsun, ister zincirlerinden boşalmış olsun!
12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan'da aynı tavrı alan... Ayrıca iktidara "Evet" demeyen biri olarak... Darbeye tüm kalbimle, tüm aklımla Hayır diyorum. Bir daha söyleyeyim: Darbeye hayır... Darbeye hayır! Her türlü darbeye, her türlü hukuksuzluğa, her türlü dayatmaya, her türlü baskıya, her türlü kuşatmaya, her türlü otoriterliğe hayır! Bir kez daha: Darbeye Hayır! Öyle de böyle dee, darbeye hayır!
Yukarıdaki ilk, erken, acele yazıdan sonraki yazılarım, 2016 kasımında yazılarıma son vermek zorunda kaldığım güne kadar hep şunu anlatmaya çalıştı:
Bu bir darbe girişimi ya da hevesi ama "darbeciler" bizzat bu iktidarın Genelkurmay, Silahlı Kuvvetler, Emniyet, yargı vd. içinde "konuşlandırdığı kişilerdi. Kimi, Astsubay Ömer'in vurduğu General Semih başta, Yüksek Askeri Şura'da ilk sıradan general yapılmıştı. Kimi Genelkurmay Başkanı'nın yanı başındaydı, hatta AKP'li Dişli ailesinden biri zar zor "paşa" yapılıp Genelkurmay içinde ona özel stratejik bir birim tahsis edilmişti.
Kendimden bir örnek vereyim: Kıbrıs'ta bir albay bir astsubayı darp etmiş, ben de bunu birkaç kez yazmıştım. "Sıralı amirler" bana dava açtı: O albaydan başlayarak, Kıbrıs'taki bir general... ve Genelkurmay ikinci başkanı Yaşar Güler ile Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, aynı dosyada sıralı imzalarla. Bir de o meşhur ve kayıp "Genelkurmay Adli Müşaviri." Darpçı albay o 15 Temmuz gecesi, "darbeci general" olarak ortaya çıktı. General Semih'le birlikte aynı Şura'da terfi ettirilmişti, arkasında bir astsubayı darp edişi olduğu halde. Kıbrıs'taki o general emekliydi ama o da içeri alındı. Adli Müşavir kaçtı. En üstteki iki sıralı amir ise, "direnmeden teslim" ve derdest olmuştu. Bir astsubay veya uzman çavuş, er böyle teslim olsa, "direnmeyerek TSK'nın onurunu zedelemek"ten ordudan atılır. IŞİD kovalarken esir düşen bir astsubay atılmıştı mesela!
Aynı şey, Hrant Dink cinayetinin kilit devlet görevlilerinden olup Emniyet İstihbarat'ın başına iktidarın en üst imzalarıyla getirilen kişi için de geçerliydi. Yine kendi hayatımdan örnekle, "Malatya'da kitabevi vahşeti" için yazdığım yazıda beni dava eden hâkimle ilgili olarak, davayı Yargıtay'da kazanmış iken ben, istinafta oylarını değiştirip beni mahkum eden birkaç üye için de. (Yıllar yıllar sonra o davayı AİHM'de kazandım.)
Kasım 2016'ya kadar yazılarım bu minvalde aktı. "Darbe girişimi gerçekse, FETÖ'cü ise; bu yapıyı yıllardır iktidar, devlet, yargı, askeriye, Emniyet iktidarı yapan iktidar da sorumluydu." Direnmek için sokağa çağrılanların öldürülmesinden de, bu iktidarın getirdiği sıkı disiplin kuralları yüzünden emre itaatsizlik yapamayıp hiçbir şey bilmeden "darbe girişimi"nin ortasında kalan gencecik askerlerin öldürülmesinden veya hayatlarının çalınmasından da. (15 Temmuz'un hemen arkasından Emekli Astsubaylar Derneği Başkanı arayıp "Bu darbenin önlenmesinde sizin de payınız var çünkü yıllarca alttaki askerlere her hukuksuzluğa boyun eğmemeyi anlattınız. Ve onların birçoğu, astsubay ya da uzman çavuş, tankları, zırhlıları, helikopterleri, uçakları çalıştırmadı" dedi. Bilemem elbette!)
2016-2026 arasını zaten biliyorsunuz. Bugünü de. O 15 Temmuz'da yazdığım erken yazıdaki cümleyle: Her türlü darbeye, her türlü hukuksuzluğa, her türlü dayatmaya, her türlü baskıya, her türlü kuşatmaya, her türlü otoriterliğe hayır!
Bu cümledeki ve tavırdakilerden sadece "darbe" 10 yıl öncede kaldı; diğerlerinin hepsi 10 yılda koyulaştı, koyulaştı, koyulaştı. O yüzden onlara da her zaman Hayır!
Not: Elbette varsayım ama, daha önce de belirttiğim şüphelerle, şimdi "suikast" ve "ölüme terk" kuşkularıyla yeniden açılmış Muhsin Yazıcıoğlu (ve gazeteci İsmail Güneş) dosyasının, yani olayın "Dink suikastı" ile bağlantılarına da bakılsa iyi olur!
Not: Çok sevdiğim bir arkadaşımı, Galatasaray Lisesi yıllarımızın şahane bir dostunu, Vedat Yılmaz'ı da kayıplarımız listesine ekledik. 2016 kasımında yazılarımı kesmek zorunda kalıp 2017'de Paris'te çalışmaya başlamış, 2018 sonu da dönüyordum. Vedat'ın mesajları duruyor: "Canım ya, gönlüm diyor ki gelme. Burada neyi özleyeceksin ki." "Mecburiyet" dedim, "Canımsın" yazdı. "Artık görüşürüz Vedatcığım. Sana ve ailene güzel bir yıl dilerim" yazmışım. Sonra okul pilavlarında görüştük ayaküstü de olsa. Geriye "görüşeceğimiz" tek yer kaldı işte! Huzurla uyu canım kardeşim.
/././
Karl Marks yapay zekâ işinde de hizmetinizde!-Mehmet Y.Yılmaz-
Artı değer, yani işçilerin üretim sürecinde yarattığı toplam değer ile aldığı ücret arasındaki fark Marksistlere göre “karşılığı ödenmeyen emek”, kapitalistlere göre “sermayenin payı”dır. Peki ya artı değeri makine yaratırsa? İşte Çinli akademisyenlerin son zamanlarda yanıt aradığı sorulardan biri de bu...
Geçtiğimiz nisan ayının sonunda Çin’deki bir mahkemenin verdiği karar, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki çizgiyi bir kez daha çizdi.
Aslına bakarsanız Çin’e ne kadar sosyalist denebilir, bilmiyorum.
Sosyalizm, üretim araçlarının kolektif mülkiyete tabi olması ile tanımlanıyorsa Çin bildiğiniz kapitalist bir ülke.
Ama kapitalistliği de bir tuhaf çünkü devlet düzenleyici olarak iktisadi hayatın tam merkezinde.
Sanayi dallarına hedefler koyuyor, birini geri çekerken, diğerine yol veriyor filan.
Nisan ayının sonunda Hangzhou Orta Halk Mahkemesi, bir teknoloji şirketinde işten çıkarılan bir işçinin açtığı davayı görüştü.
İşçi, yapay zekâ nedeniyle işinden atıldığını savunuyordu. Şirket, işçi ile yapay zekâ yazılımı arasındaki tercihini yapay zekâdan yana kullanmıştı.
Mahkeme işçi lehine karar verdi. Kararda “yapay zekâ teknolojisinin gelişimi, emeği özgürleştirmek, istihdamı teşvik etmek ve insanların yaşam standartlarını iyileştirmek için kullanılmalıdır” deniliyordu.
Bu Çin mahkemeleri tarafından bu konuda bugüne kadar verilen üçüncü karar. Üçünde de karar işçi lehine çıktı.
Çin’de bildiğimiz anlamda, daha doğrusu Batılı anlamda bir demokrasiden söz edebilmek mümkün değil, bunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum.
Tıpkı bizim gibi
Sosyal medyadan tutun da televizyonlara, gazetelere kadar her şey sıkı kontrol altında.
“Aykırı seslere” tahammül yok, bu açıdan bizim alaturka demokrasimize benzediğini söylemek de mümkün aslında.
Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) de en son isteyeceği şey huzursuz ve söylenmeye başlayan işçi sınıfı. Tıpkı bizim buralarda olduğu gibi.
Çalışan kitleler arasında huzursuzluk yayabilecek sosyal medya sıkı bir sansüre tabi tutuluyor elbette ama bizim ile aralarındaki fark ÇKP’nin sansürlediği paylaşımları görmezden gelmemesi.
Tabii onlarda “şüyuu vukuundan beterdir” (duyulması, gerçekleşmesinden kötüdür) gibi bir atasözü yok.
Onun için duyulan, konuşulan sorunu konuşulamaz hale getiriyorlar ancak yok saymak yerine çözmek için planlamayı öne alıyorlar.
Belki hatırlarsınız, sonradan pandemiye dönüşecek COVID-19’un ilk görüldüğü yer Çin’in Hubei eyaletine bağlı Wuhan şehriydi.
Wuhan’ın şöhreti sadece buradan gelmiyor; kent sürücüsüz taksileri ile de tanınıyor, bu alanda dünya lideri.
Çinli teknoloji devi Baidu, 2022 yılında Wuhan merkezinde tamamen otonom taksi işletme izni aldı ve o zamandan beri şehirde 400 robot taksi çalışıyor.
Robot taksilerin trafiği ağırlaştığından ve fiyat rekabetine girişerek müşterilerini aldığından yakınan “insan taksi şoförleri” sosyal medyada büyük bir isyan başlattı.
ÇKP yetkilileri protestoları sosyal medyada sansürlediler ancak ortaya çıkan sorunu halının altına süpürmediler.
Çözülmesi istenen sorun şuydu: Yapay zekânın işgücü piyasasında insanları kitlesel olarak yerinden etmesini ve bununla birlikte gelen siyasi tepkileri nasıl önleyebiliriz?
Çin, otomasyon konusunda birçok ülkeden daha fazla deneyime sahip.
Fabrikalarında iki milyondan fazla robot çalışıyor. Sürücüsüz teslimat araçları birçok şehrinde dolaşıyor.
Otel ve restoranlarda servis robotları hizmet veriyor. Otopark robotları, ömrü tükenmekte olan elektrikli araç bataryalarını değiştiriyor. Drone’lar öğle yemeği teslimatı yapıyor vs.
Onun için Çin’in “yapay zekâ süper gücü olmak” hedefi resmi olarak yenilendi; artık hedef yapay zekâ ekonomisinin merkezinde insanları tutmak.
Bu mevcut beş yıllık plana da eklendi, Çin, yapay zekânın istihdam üzerindeki etkisini “kapsamlı şekilde ele almayı” taahhüt etti.
Brookings Enstitüsü’nde Çin’in yapay zekâ politikasını inceleyen Kyle Chan, New York Times’tan Katrin Bennhold’a “Çin’in yapay zekânın insanları desteklemesini, yani eski ve yeni sektörlerde daha verimli olmalarını istediğini, yerlerini almasını istemediğini” söylüyor.
‘Hedefli istihdam’
Yine New York Times’tan Catie Edmondson’un haberine göre, Çin’in İnsan Kaynakları ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, “kilit sektörler için hedefli istihdam desteği” sözü veriyor.
Ulusal Halk Kongresi’nin bir üyesi, işini kaybeden işçiler için bir güvenlik ağı olarak “yapay zekâ işsizlik sigortası programı” isterken, ÇKP yetkilileri işçilerin yapay zekâ merkezli bir iş piyasasına uyum sağlamalarına yardımcı olmak için mesleki eğitim verilmesini savunuyor.
Marksist terminolojide “artı değer” olarak tanımlanan mesele, Marksist teorinin tam merkezinde yer alır.
Marksizm, kapitalist sistemin işleyişini, sermaye birikimini ve sömürü mekanizmasını bu kavramla açıklar.
İşçinin üretim sürecinde yarattığı toplam değer ile kendisine ödenen ücret arasındaki farktır. Marksistlere göre “karşılığı ödenmeyen emek”, kapitalistlere göre “sermayenin payı” tartışmasına elbette burada girmeye niyetim yok.
SBF’de seminer ödevi olarak “sanatçı emeği ve Marksist artı değer” gibi yazıp da teslim edene kadar beni canımdan bezdiren bir konuyu seçtiğimi hatırladım, sırtımdan soğuk terler aktı.
Onun için o sulara girmeyeceğim.
Ancak Çinli akademisyenler benim bu lüksüme sahip değil doğal olarak.
“Yapay Zekâ Devrimi’nden sonra artı değeri kim veya ne yaratacak: Makine mi? Onu icat eden insan mı? Onu kullanan insan mı?” gibi soruların yanıtlarını aramaya başladılar bile.
Bu bilimsel alan artık “Yapay Zekâ Marksizmi” diye tanımlanıyor.
Yapay zekâ kaynaklı işsizliği önlemek için planlar geliştirilirken, hükümet de günü kurtarmaya çalışıyor doğal olarak.
ABD’de işler farklı
En yaygın uygulanan yol ise şirketlere işten çıkarmalardan kaçınmaları için yoğun baskı yapmak. Bunu ihlal eden şirketlerin sahip ve yöneticileri soluğu mahkemede alıyor.
ABD’de ise durum tam tersi.
Silikon Vadisi öncelikle tek bir şeye odaklanmış durumda: İnsanların yerini alabilecek süper zeki makineler geliştirmek!
Bu, Trump yönetiminin genel olarak desteklediği bir yaklaşım.
Brookings Enstitüsü uzmanı Chan, Çin’in kendi kendine yeten bir ekonomi istediğini ve bu nedenle, robotik gibi göz alıcı yeni işletmelerden çelik veya çimento gibi eski, popüler olmayanlara kadar her sektöre yapay zekâyı entegre ederek verimliliği artırmayı hedeflediğini anlatıyor.
Chan’e göre Çin’in yapay zekâ vizyonu devlet, Amerika’nınki ise şirket odaklı.
Open AI gibi şirketler şu an için daha geniş bir ABD stratejisi nedeniyle değil, kendi çıkarlarıyla örtüştüğü için süper zekâ peşindeler.
Biz ne yapacağız diyorsanız ona da bir yanıtım var: Geçen hafta yazdığım gibi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı bir “yapay zekâ eylem planımız” bile var.
“Fark et”, “İstifade Et”, “Üret” ve “Yönet” gibi dört ana başlığa sahip bu planla nereye varabileceğiz derseniz, Çin’in ya da ABD’nin vardığı yere varamayacağımızı şimdiden söyleyeyim.
Yine mi ıska?
Milli Eğitim Bakanı bunları bırakmış, Kurtuluş Savaşı’nın adına takmış.
Üniversiteler deseniz nepotizmini dini inancına bağlayan rektörlerle, öğrencisine fotoğraf çektirmedi diye üniversite kampüsüne 5 yıl girememe cezası verenlerle ne kadar olabilecek ise o kadar olacak.
Milli Eğitim Bakanlığı’nın yatırım programında imam hatip liseleri ve uygulama atölyeleri inşaatları için 2025 yılında 3 milyar 469 milyon 429 bin liralık harcama planlanmıştı.
Aynı programa göre fen liseleri için 1 milyar 397 milyon 264 bin lira kaynak ayırılıyordu.
Osmanlı İmparatorluğu büyük ölçüde dini taassuptan kaynaklanan nedenlerle Sanayi Devrimi’ni ıskaladı.
Sermaye birikimi sağlanamadı, eğitim ise hepten ihmal edilmişti.
Bugün yaşadığımız sorunların büyük bölümünün temelinde o dönemdeki geri kalmışlık var.
Öyle görünüyor ki yapay zekâ devrimini de kaçıracak, diğer ülkelerin arkasından bakakalacağız.
Not: Bu yazıyı yazarken New York Times’tan Katrin Bennhold, aynı gazeteden Catie Endmondson, ve Çin’de yayınlanan Sixth Tone adlı online gazeteden Ye Zhanyahng’ın haberlerinden yararlandım.
Oksijen'den alınmıştır.
/././
Sanal partnerler için yas tutuluyor: Çin'de yapay zekâ sevgililere kısıtlama -Melis Karaca-
Çin’de yapay zekâ destekli sanal partner hizmetlerini düzenleyen yeni kurallar yürürlüğe girdi. Teknoloji şirketlerinin kullanıcıları duygusal bağımlılığa sürükleyecek içerikler ve özellikler sunmasını yasaklayan düzenleme, özellikle yapay zekâ sevgilileriyle uzun süreli bağ kuran kullanıcıların tepkisine yol açtı. https://t24.com.tr/dunya/sanal-partnerler-icin-yas-tutuluyor-cinde-yapay-zek-sevgililere-kisitlama,1336831
***
Caretta carettalardan al haberi: İnci ve Mercan yola çıktı, Akdeniz’den haber getirecek!-Candan Yıldız-
Antalya-Manavgat Kızılot sahilinde koruma altındaki caretta carettalardan İnci ve Mercan, uydu cihazlarıyla Akdeniz’de yolculuk yapacak.
Carretta carettaların dünyasına gitmek ister misiniz?
Boğucu gündeme onların da gezegenimize kötü haberleri var.
Temmuz 2024’te Antalya’nın Manavgat ilçesi Kızılot sahilinde Altın ve Gümüş isimli iki caretta caretta sert kabuklarına takılan uydu cihazıyla birlikte denize uğurlandı. Gümüş, geçen iki yıl içinde 28 bin kilometre yol katetti. Bu esnada sırtında taşıdığı cihazla Akdeniz hakkında, göç yolları konusunda birçok bilgiyi karaya, bilim insanlarına ulaştırdı.
O bilgiler neydi?
Ordu Üniversitesi öğretim üyesi ve Ekolojik Araştırmalar Derneği Yönetim Kurulu üyesi Prof. Dr. Onur Candan açıkladı:
“10 yıl önce hayvanların göç rotaları üzerinden bir modelleme yapılmış, küresel ısınmanın etkileri 2050'de nasıl olacak diye. Bakın ne oldu? 2050'de beklediğimiz rotayı Gümüş 2025’te kullandı. Yani 25 yıl öne çekilmiş oldu bu rota. Buradan da diyoruz ki küresel ısınmanın etkileri tahmin ettiğimizden çok daha hızlı yaşanıyor. “Hem Prof. Dr. Onur Candan hem de caretta carettalarla bizi buluşturan, bu bilgileri sizlere duyurmamıza vesile olan etkinlik, maden firması TÜPRAG ile Ekolojik Araştırmalar Derneği’nin (EKAD) son iki yıldır su kaplumbağaları ile ilgili yaptığı iş birliği.
Son iki yılda altı caretta carettaya uydu takip cihazı takıldı. Onlar şimdi denizlerde veri toplamaya aracılık ediyor. Adları: Altın, Gümüş, Flora, Fauna, İnci ve Mercan. İnci ve Mercan da geçtiğimiz günlerde denize uğurlandı.1990’larda Türkiye nesli tüken caretta carettaları konuşuyordu. İnsanın doğayla kurduğu ilişkinin acımasız bir yüzünü öğreten caretta carettalar için, yumurtlama alanlarının korunmaya alınmasıyla neslin sürdürülmesi konusunda riskli seviye aşılmıştı. Ama insan doğanın efendisi olarak kendisini gördüğü sürece bu risk hep var.
İnci ve Mercan uydu takılarak denizle buluşturuldu
Onur Candan buna noktaya da dikkati çekti:
“Akdeniz'deki deniz kaplumbağası yuvalaması görülen ülkelerde, Kuzey Afrika hariç, düzenli koruma çalışmaları uzun yıllardır yapılıyor. 40 yıl önce caretta cerattaların yuvalarının korunması konusunda kritik derecede tehlike altındaydık. Bu seviye asgari endişe seviyesine indi ama bu korunmaya gerek olmadığı anlamına gelmiyor. Koruma devam etmeli. Çünkü bırakırsak ne olur? Bunun en güzel örneklerinden biri 1970’lerde yeşil kaplumbağa (chelonia mydas) ihraç ürünü sayılıyor, deniz ürünü sayılıyor. O dönem kaplumbağa yakalama işinde çalışmış bir adamla tanıştım. ‘O yıllarda balıkta çok sıkıntı oldu, kaplumbağa satışına izin verilince bu kumsallar aylarca kandan kıpkırmızıydı’ dedi. 1970’lerde İskenderun Körfezi’nde bir kayda göre yılda 50 bin, bir kayda göre yılda 70 bin yeşil kaplumbağa katledilmiş. Tahminen 3 bin 500 dişi kalmış. Yine geçen sene Tunus civarında bir bölgede lokal balıkçıların etkisine bakıldı, sonuçları balıkçılık krizi olarak yayımlandı. 25-30 kadar orta ölçekli lokal balıkçı teknesi var bölgede. Yılda 3 binin üzerinde kaplumbağanın ölümüne sebep oldukları ortaya çıktı. Dolayısıyla korumayı sonlandırdığınız an 40 yıllık emek bir yılda çok daha kötü hale getirilebilir"
Son iki yılda 110 bin yavru caretta caretta yumurtalarından çıkmış. Ancak bunların sadece 120 ya da 130 tanesi erişkin birey olabiliyor. Zira çevre faktörleri hayat imkânı bırakmıyor.Caretta carettaların yuvalarının korunması projesinde gençler de gönüllü olarak yer alıyor. Yurt dışından gelenler de vardı.
Akdeniz Üniversitesi Biyoloji Bölümü 4. sınıf öğrencisi Merve Yılmaz’la konuştum. İki yıldır yuvaların korunması için Kızılot sahilindeki kampa katılıyor.
Günlük olarak araziye çıkıp yuvalama alanlarını tespit ediyor. Bulunduğu yerin koordinatlarını kaydediyor. Çünkü bu dönem yavruların çıkış dönemi… Yuvalardaki kaç kaplumbağa denize ulaşıyor, kaçı ölüyor, bu bilgiler de kayıt atına alınıyor.
Biyoloji öğrencisi Merve Yılmaz
Merve Yılmaz Yavru caretta carettaların hayatta tutunmasını zorlayan faktörleri de anlattı. İnsan baş sorumlu…
“Sadece bir canlının yemesi olarak bakmıyoruz. İnsan da bir predatör. Işık çok etkiliyor. Mesela alanlarımızdaki otel ışıkları çok önemli. Işık çok etkiliyor yuvaları. Onlara yön tayin ediyor. Anneler ışıktan nefret eder, yavrular ışığa âşıktır derler. Anneler ışık gördüğü zaman yuvalama yapmaz. Kendini denize götürür, gider, uzaklaşır. Ama yavrular yönlerini ay ışığına bakarak buldukları için aslında o yapay ışıklar, otel ışıkları, onları yanlış yere yönlendirir, bu yüzden denizden uzaklaştırır. İnsanların akşam saat 8'den sonra arazilerde bulunması yasak normalde. Her gün araziye çıkıyorum ve çöpleri topluyorum. Ertesi gün yine aynı yerde aynı çöpü görüyorum. Mesela geçen sene yavru bir kaplumbağanın pet bardağa sıkışıp öldüğünü gördüm. İnsanlar sahilde konuşuyor, eğleniyor, güzel ama bu aynı zamanda kaplumbağaların yuvalama alanı. Sen onların alanını işgal ediyorsun aslında. Ve insanlar şey bile diyebiliyor, kaplumbağa buradan niye çıksın? Sen onun yuvasındasın aslında… “
Uydu izleme cihazı takılan Altın, Gümüş, Flora ve Fauna, İnci ve Mercan’ı bu linkten canlı olarak izleyebilir, hangi rotaları takip ettiklerini, ne kadar yol gittiklerini takip edebilirsiniz.
İnci ve Mercan’a takılan uydu takip cihazlarıyla -daha gelişkin cihazlar olduğu açıklandı- caretta carettaların dalış derinlikleri, dalış süreleri, deniz yüzey sıcaklıkları gibi verilere ulaşılacak. Bu veriler NASA’da toplanıyor. Ve veri akışı ilgili kuruma belirli bir ücret karşılığında sağlanıyor.

Uzun miller yaparak kışlama alanlarına, yani ‘uyuşma’ alanlarına giden bu kaplumbağalar enerjisini tekrar topladıktan sonra, ki bu üç ya da dört yıl sürebiliyormuş, jeomanyetik dalgaların yönlendirmesiyle yuvaladığı kumsala geri dönecekler. Bu yolculukta hem kendi eko sistemleri hem de bilim için hayati bilgiler üretmiş olacaklar.
/././









