Daha verimli üretim sistemlerinden, gıda teknolojilerinden, biyoteknolojik yeniliklerden, proteinle zenginleştirilmiş ürünlerden ve katma değerli tarımsal üretimden geçiyor. Bugün kırmızı et fiyatlarını konuşuyoruz. Yarın ise protein arzını konuşacağız.
Günümüz insanı artık her lokmada daha fazla protein istiyor. Market raflarında protein ilaveli içecekler, yoğurtlar, kahveler, makarnalar ve atıştırmalıklar hızla çoğalıyor. Sosyal medyada sağlık uzmanları, sporcular ve influencer'lar protein tüketimini artırmanın yollarını anlatıyor. Dünyanın en büyük gıda şirketleri ise geleceğin en stratejik gıda savaşlarından birinin protein alanında yaşanacağını düşünüyor.
Ama bu küresel protein iştahı, beraberinde yeni sorunlar da getiriyor.
İşte geçtiğimiz hafta yaşadıklarımız...
Normal şartlarda sofraya ulaşan en ucuz hayvansal protein kaynakları beyaz et ve yumurta. Ancak geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin en büyük kanatlı eti şirketleri rekabete aykırı fiyat belirledikleri iddiasıyla soruşturma ve operasyonların merkezine yerleşti.
6 ayda 28 kilo et soframızdan eksildi
Bundan birkaç ay önce benzer görüntüler kırmızı et sektöründe yaşanmıştı. Et üreticileri ve tüccarlar hakkında soruşturmalar açılmış, fiyat artışlarının önüne geçilmeye çalışılmıştı. Ama ne oldu? Kırmızı et fiyatları o günden bu yana daha da arttı.
Zaten halkın bir bölümü kırmızı eti çoktan unuttu. Bir aylık net asgari ücret, 2020 yılında yaklaşık 72 kilogram karkas dana eti alabiliyordu. Bugün aynı ücretle ancak 44 kilogram alınabiliyor. Altı yılda kaybedilen 28 kilogram et, sadece bir fiyat artışını değil, aynı zamanda sofralardaki proteinin sessizce uzaklaşmasını da anlatıyor.
Devlet bir yandan ithalatla fiyatları dizginlemeye çalışıyor. Bir yandan soruşturmalar yürütüyor. Bir yandan piyasaya müdahale ediyor. Ancak bütün bu çabalar, delik deşik olmuş bir salın yalnızca bir deliğini kapatmaya benziyor. Çünkü sorun sadece et fiyatları değil.
Sorun, dünyanın hızla bir protein çağına giriyor olması.
Protein çağı
Bugün Amerika'da tüketicilerin yüzde 55'i yeterli protein aldığından emin olmak için beslenmesini günlük olarak planlıyor. Yüzde 72'si protein ilaveli ürünler için daha fazla ödeme yapmaya razı. Genç tüketicilerin yarısından fazlası, protein içeriği yüksek ürünlere daha fazla para vermeyi kabul ediyor. Protein artık yalnızca bir besin öğesi değil; tüketicinin gözünde premium bir değere dönüşmüş durumda.
Cargill'in 2025 Protein Profili araştırmasına göre Amerikalıların yüzde 61'i son bir yılda protein tüketimini artırdı. Bu oran beş yıl önce yüzde 48 seviyesindeydi. OECD ve FAO ise küresel et tüketiminin önümüzdeki on yılda yaklaşık 48 milyon ton artacağını ve 2034 yılında 406 milyon tona ulaşacağını öngörüyor.
Dünya daha fazla protein arıyor. Türkiye ise hâlâ eti nasıl ucuzlatacağını tartışıyor. Aslında eti değil, proteini konuşmalıyız.
Tabii yanlış anlaşılmasın; "Et yerine başka şeyler yiyelim" önerisinde bulnmak değil amacım. Çünkü et, insan beslenmesindeki en değerli protein kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. İçerdiği aminoasit profili, biyoyararlanımı ve besleyiciliği nedeniyle kırmızı et, beyaz et, süt ve yumurta hâlâ çok önemli.
Ancak mesele artık yalnızca et üretmek değil. Çünkü dünya nüfusu büyüyor. Aynı zamanda yaşlanıyor.
Önümüzdeki yıllarda daha fazla insan, daha fazla protein talep edecek. Üstelik bu talep sadece spor salonlarından gelmeyecek. Yaşlanan nüfus, kas kaybını önlemek için daha fazla proteine ihtiyaç duyacak. GLP-1 olarak bilinen kilo verme ilaçlarını kullanan milyonlarca kişi, kilo verirken kas kaybetmemek için daha yüksek proteinli beslenme programlarına yönelecek.
Kısacası protein talebi geçici bir moda değil. Demografik ve ekonomik dönüşümün sonucu.
Protein çağında Türkiye'nin avantajı ne?
Asıl ilginç soru burada başlıyor. Türkiye proteini nasıl daha erişilebilir hale getirecek? Bugün kırmızı et fiyatlarını konuşuyoruz. Oysa dünyanın birçok ülkesi protein ekonomisini konuşuyor. Bezelye proteini üretimi büyüyor. Bitkisel protein izolatları milyarlarca dolarlık pazarlara dönüşüyor.
Proteinle zenginleştirilmiş ürünler marketlerde ayrı raflar oluşturuyor. Yüksek proteinli gıda pazarı önümüzdeki yıllarda 100 milyar doların üzerine çıkmaya hazırlanıyor.
Üstelik Türkiye bu yarışa sıfırdan başlamıyor. Mercimeğin, nohutun ve baklagillerin genetik merkezlerinden birinde yaşıyoruz. Dünyanın önemli tavuk üreticilerinden biriyiz. Güçlü bir süt sanayimiz var. Gıda işleme teknolojilerinde önemli bir altyapıya sahibiz. Sorun kaynak eksikliği değil. Sorun, proteini hâlâ sadece et olarak görüyor olmamız.
Geleceğin meselesi
Protein çağında asıl mesele, insanların tabağına daha fazla ve daha kaliteli protein koyabilmek olacak. Bunun yolu da yalnızca daha fazla hayvan yetiştirmekten geçmiyor.
Daha verimli üretim sistemlerinden, gıda teknolojilerinden, biyoteknolojik yeniliklerden, proteinle zenginleştirilmiş ürünlerden ve katma değerli tarımsal üretimden geçiyor. Bugün kırmızı et fiyatlarını konuşuyoruz. Yarın ise protein arzını konuşacağız.
Belki de son aylarda yaşanan bütün bu operasyonlar, aslında çok daha büyük bir dönüşümün habercisi. Çünkü mesele artık yalnızca et değil.
Mesele, gelecekte 90 milyon insanın protein ihtiyacını nasıl karşılayacağımız. Ve görünen o ki, bu sorunun cevabı kasap vitrinlerinden çok daha büyük bir yerde saklı.
Sözcü TV’de KK dağıldı: Söyleşide can alıcı anlar -Yalçın Doğan-
13 seçim kaybettiği hatırlatıldığında, referandumları hariç tutarak, “ben 13 seçim kaybetmedim” diyebiliyor. Hep “arınma” ya... “Ahlaki üstünlüğünü kaybeden parti nasıl birinci parti çıkıyor” sorusuna, ilgisiz bir karşılık veriyor, “kaç belediye başkanı AKP’ye geçti” gibi. Nasıl geçtiklerini bilmemesi mümkün mü?.. Sorular karşısında dağılıyor.
“Hain, işbirlikçi, darbeci, Sarayın kayyımı, proje. Sizin için kullanılan bu ifadeleri duyduğunuzda, bir an için kendinizi sorguladınız mı?.. İçiniz rahat mı?..”
Önceki akşam Sözcü TV’de KK ile yapılan söyleşiye Senem Toluay Ilgaz bu soruyla girince, KK daha ilk anda saptırıyor: “Onları troller söylüyor”.
Hayır, troller değil, CHP tabanı, CHP seçmeni, pek çok siyasetçi, gazeteci kullanıyor bu ifadeleri. Ilgaz’ın sorusuna yandaşlardan itiraz yükseliyor:
“Kılıçdaroğlu program konuğudur. Bu saygısızlıktır, gazetecilik değildir”.
Kendileri çıktıkları kanallarda her türlü iftirayı, hakareti pervasızca atarken, o gazetecilik oluyor, ama onların korumasındaki birisine yöneltilen toplumsal soru “saygısızlık” oluyor!..
Gazeteciler iyi hazırlanmış
KK’nın Sözcü TV’ye çıkacağı haberi yayıldığında, bir kuşku uyanıyor, “bu da nereden çıktı” yolunda.
Ancak, üç gazeteci Senem Toluay Ilgaz, Barış Terkoğlu ve Aslı Kurtuluş sorularıyla bu kuşkuyu ilk dakikadan itibaren dağıtıyor.
Üçü de, söyleşiye iyi hazırlanmış, hem KK’nın icraat ve sözlerini, hem de CHP’lilerin tutumunu iyi incelemişler.
Herhangi bir Batı TV’sinde bu tür röportajlar nasıl yapılıyorsa, karşıdaki kişinin konumu ne olursa olsun, nasıl sorgulanıyorsa, üç gazeteci de aynen öyle yapıyor.
Yine de, KK sorulara farklı yanıt verdiğinde, üzerine gitmemek, bana eksiklik olarak geliyor.
“Yargı bağımsız değil”
KK mutlak butlanla CHP’ye çöktüğünü sonuna kadar savunuyor. Yargı bağımsızlığına ilişkin soruya KK: “Yargı siyasallaşmış, yargı bağımsız değil”.
Dolayısıyla:
Mutlak butlan kararının da, siyasal bir karar olduğunu itiraf etmiş oluyor, hukuk üzerinden siyasal bir girişimle o koltuğa oturduğunun ilanı.
Bununla birlikte, “mutlak butlan kararı siyasi midir, bilmiyorum” diyor!..
Bir yandan “yargı bağımsız değil” diyor, iki dakika sonra “yolsuzluk davaları siyasi değil” diyerek, eski yol arkadaşlarını suçluyor.
Zaman zaman zor durumlarda kalıyor, soruya soruyla karşılık vermeye çalışıyor.
“Partiye zarar gelmesin diye, mutlak butlanı kabul ettiğini” söylüyor ama, CHP’yi her kademede tasfiye ederek, CHP’ye tarihin görmediği zararı vererek, rejimin devamına katkıda bulunuyor.
“Arınma”
Dönüp dolaşıp vurgu sürekli aynı, “partinin arınması, yolsuzluk yapanlardan temizlenmesi”.
Yolsuzluğun kaynağı neresi?.. Kendisinin de söylediği gibi:
CHP’nin 38. Kurultayı.
O kurultayın delegeleri kendi zamanında seçilmiyor mu?..
Kaldı ki, yargı eliyle sadece CHP’li belediyelere operasyonlar düzenleniyorsa, duruşmalarda sık sık ortaya çıktığı gibi, insanlar etkin pişmanlığa zorlanıyorsa, o davalara “siyasi değil” demek, AKP ile aynı çizgiyi savunmak değil mi?..
Üstelik, “iddianameleri tamamen okumadım” diyor ama, okumadığı iddianameler üzerinden...
Kendisini savcı yerine koyarak, adeta yeni bir iddianame yazıyor, Silivri’deki iddianamelere hak veren tonda.
“İddianamelere inanıyor musunuz” sorusunu kaçamak yanıtlıyor:
“Ben arınmalardan söz ediyorum”.
Kendisini desteklemeyen milletvekili, il, ilçe yönetimleri, belediye başkanlarını arınma gerekçesiyle ya ihraç etmek için düğmeye basıyor ya da görevden alıyor.
Dokunulmazlıklar
Bir başka tutarsızlık dokunulmazlıklar.
“Selahattin Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılmasına olumlu oy kullandığı için pişman olmadığını” söylüyor, bununla birlikte “kendisine haksızlık yapıldığını biliyorum” diyor. DEM milletvekili Sırrı Sakık dün kendisine çok ağır bir yanıt veriyor.
Özgür Özel ve Ali Mahir Başarır’ın dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla ilgili “ben suçlansam, dokunulmazlığımın kaldırılmasını isterdim, gidip aklanmak isterdim” diyor.
Kendisine bağlı CHP milletvekillerinin dokunulmazlıkların kaldırılmasında olumlu oy kullanacaklarının işaretini veriyor.
Can alıcı noktalarından biri burada:
Dokunulmazlık üzerinden Özgür Özel’i tasfiye planı!..
Kurulacağı söylenen yeni partiyi de, sakat bırakmak hedefi!..
“13 seçim kaybetmedim”
13 seçim kaybettiği hatırlatıldığında, referandumları hariç tutarak, “ben 13 seçim kaybetmedim” diyebiliyor.
Hep “arınma” ya...
“Ahlaki üstünlüğünü kaybeden parti nasıl birinci parti çıkıyor” sorusuna, ilgisiz bir karşılık veriyor, “kaç belediye başkanı AKP’ye geçti” gibi. Nasıl geçtiklerini bilmemesi mümkün mü?..
Sorular karşısında dağılıyor. Herkes bunun farkında ki AKP ve yandaşları öfkeli, hele biri: “Sistem Kılıçdaroğlu’nu madara etmek için kurulmuştu”.
Sanmıyorum, mutlak butlanla döndüğü andan itibaren zaten “madara” değil mi?..
/././
Dünya Kupası’ndaki başarısızlık bir hayal kırıklığı değil, yapısal sorunların yeşil sahaya yansımasıdır!-Tuğrul Aşkar-
Türk futbolu, günü kurtaran reflekslerden çıkmak zorundadır. Aksi halde aynı döngü, farklı turnuvalarda yeniden üretilecektir. Altyapı sisteminin yeniden tasarlanması, oyuncu yetiştirme modelinin modern futbolun hız ve karar alma gerekliliklerine göre güncellenmesi artık ertelenemez bir zorunluluktur. Teknik direktör tercihleri, kısa vadeli skor baskısına göre değil, oyun felsefesi ve süreklilik üzerinden belirlenmelidir.
Türk millî takımı, Dünya Kupası’nda oynadığı iki maçı da kaybederek turnuvaya erken veda etti. Bu tablo karşısında duygusal reflekslerle hareket etmek yerine, daha soğukkanlı ve yapısal bir değerlendirme yapmak artık kaçınılmaz görünüyor. Çünkü sahadaki sonuç, yalnızca iki maçın skoru olmaktan daha çok, uzun süredir kendini gösteren futbol yetersizliğimizin ve bu yetersizliği üreten futbol aklının doğal bir sonucudur.
Aslında bugün yaşananlar büyük bir sürpriz değil, gecikmiş bir yüzleşmedir. Çünkü bu takım turnuvaya geldiğinde ne oyun organizasyonu açısından güven veriyordu, ne de tempo ve karar alma kalitesi bakımından istikrarlı bir yapı sergiliyordu. Modern futbolun temel belirleyicileri olan oyun aklı, geçiş organizasyonu ve baskı sürekliliği açısından bakıldığında, turnuva öncesi işaretler zaten yeterince açıktı.
Dünya Kupası bileti de doğrudan, dominant bir oyun üzerinden değil, oldukça zorlu ve kırılgan bir play-off sürecinin ardından alınmıştı. Bu gerçek göz ardı edilerek turnuvada bir anda seviye atlanacağı beklentisi, daha en baştan rasyonel olmayan bir iyimserlik üretmiştir. Futbolun doğası ise bu tür sıçramalara değil, sürekliliğe ve yapısal istikrara dayanır.
Bugün gelinen noktada yaşanan hayal kırıklığı, bir sonuçtan çok bir süreçtir. Yıllardır inşa edilemeyen bir oyun kimliğinin, uluslararası rekabet seviyesinde görünür hale gelmesidir. Asıl problem kaybedilen maçlar değil, hangi oyunu oynadığını bilmeyen bir futbol kültürünün varlığıdır.
Yapısal eksiklikler ve oyun aklının yokluğu
Zaten yapısal sorunları olan bir futbol sisteminden sürdürülebilir başarı beklemek, çoğu zaman iyi niyetli bir temenniyi aşamaz. Çünkü mesele yalnızca bireysel form düşüklüğü değildir; mesele, oyunun bütününe yayılan stratejik zafiyettir. Organizasyon eksikliği, planlama zayıflığı ve karar alma süreçlerindeki dağınıklık, sahadaki görüntüyü belirleyen temel faktörlerdir.
Modern futbolda başarı; rastlantısal performanslara, tekil yıldız katkılarına veya anlık motivasyon patlamalarına indirgenemez. Aksine başarı, kurumsallaşmış bir oyun felsefesinin sahaya sistematik biçimde yansımasıyla mümkündür. Türk millî takımında ise bu sürekliliği sağlayan bir yapıdan söz etmek güçtür.
Bu nedenle sahada görülen kırılganlık, aslında yapısal bir durumun yansımasıdır. Takımın maç içi dalgalanmaları, oyunun belli bölümlerinde tamamen kontrolü kaybetmesi ve baskı altında çözülme eğilimi, bireysel değil sistemsel bir soruna işaret etmektedir.
İyimserlik yanılgısı ve gerçekliğin bastırılması
Futbol kamuoyunda sıkça görülen bir eğilim, gerçekliği analiz etmek yerine onu duygusal bir çerçeveyle yeniden üretmektir. Bu durum, bir tür iyimserlik refleksi yaratır. Her turnuva öncesi “bu kez farklı olacak” beklentisi, çoğu zaman geçmiş deneyimlerin üzerine örtülen bir unutma haliyle beslenir.
Oysa saha bu iyimserliği sürekli test eder. Ve çoğu zaman sonuç, bu beklentinin karşılıksız kaldığını gösterir. Çünkü gerçeklik, duygularla değil, yapılarla işler. Yapı yoksa, sonuç da sürdürülebilir olmaz.
Elbette iyimserlik bireysel düzeyde anlamlıdır; ama futbol gibi kolektif ve sistemsel bir oyunda başarı, tesadüfi sıçramaların değil, kurumsallaşmış bir oyun aklının ürünüdür.
Bu noktada beklentileri ayakta tutan şey çoğu zaman rasyonel analiz değil, bir tür iyimserlik refleksi oluyor. Gerçekliği yumuşatarak beklentiyi koruma eğilimi… Ancak saha, bu iyimserliği sürekli test ediyor ve çoğu zaman boşa çıkarıyor.
Aslında asıl mesele, Türk millî takımının zorluklar karşısında nasıl bir reaksiyon vereceğini öngörebilme imkânımızın ne kadar sınırlı olduğudur. Bu öngörü eksikliği bize gerçekten heyecan mı veriyor, yoksa belirsizliğin içinde sürekli yeniden kurulan bir beklenti döngüsüne mi hapsediyor? Ve bu hissi kaç yılda bir yaşayabildik?
Bu sorulara verilecek yanıtlar, ne yazık ki tatmin edici bir tablo sunmuyor. Büyük ölçüde cevap olumsuz. Bu da bize şunu gösteriyor: Sorun yalnızca sonuçlarda değil, beklentinin kendisinde yatıyor.
Kaosun normalleşmesi ve futbol kültürü
Türk futbolunun en temel problemlerinden biri, kaotik yapının normalleşmesidir. Oyun planının olmadığı yerde bireysel çözüm beklentisi, sistemin yerini alır. Bu durum kısa vadede bazı sonuçlar üretebilir; ancak uzun vadede sürdürülebilir bir başarı modeli oluşturmaz.
Kaotik futbol, seyir zevki açısından zaman zaman heyecan üretse de, rekabet düzeyi yükseldiğinde kırılganlığını açıkça gösterir. Dünya Kupası gibi turnuvalar ise bu kırılganlığı gizlemez, tam tersine görünür kılar. Çünkü bu seviyede oyun, tesadüflere değil, organizasyona dayanır.
Bu nedenle bugün yaşananlar bir çöküş değil, bir teşhir anıdır. Yıllardır ertelenen sorunların uluslararası sahnede görünür hale gelmesidir.
Soru sorma zamanı
Millî takımdan Dünya Kupası’nda üstün başarı bekleyenlere önce daha temel bir soruyu sormak gerekir: Bu takımı ne zaman koltuğumuza yaslanıp “bu maçı kesin kazanırız” duygusuyla izledik? Bize böyle bir güven veren, akılda yer eden tek bir oyun ya da performans oldu mu?
Gerçek şu ki sahada çoğu zaman kırılgan, her an dağılmaya açık bir yapı gördük. Bu nedenle bugün ortaya çıkan tabloyu sürpriz gibi karşılamak, süreci görmezden gelmekten başka bir anlam taşımıyor. Asıl mesele, bu güven duygusunu besleyen bir oyun hafızasının neden hiç oluşmadığı. Yoksa biz her seferinde, kaotik bir akışın içinden çıkacak tesadüfi sonuçlara tutunarak mı umutlandık?
Futbol, duygusal beklentilerle değil, yapısal gerçekliklerle açıklanmalıdır. Aksi halde her başarısızlık “şanssızlık”, her yenilgi “geçici düşüş” olarak okunur ve hiçbir şey değişmez. Oysa değişim, doğru teşhisle başlar.
Yeniden yapılanma zorunluluğu
Bugün gelinen noktada en önemli ihtiyaç, sonucu değil sistemi tartışan bir aklın inşasıdır. Türk futbolu, günü kurtaran reflekslerden çıkmak zorundadır. Aksi halde aynı döngü, farklı turnuvalarda yeniden üretilecektir.
Altyapı sisteminin yeniden tasarlanması, oyuncu yetiştirme modelinin modern futbolun hız ve karar alma gerekliliklerine göre güncellenmesi artık ertelenemez bir zorunluluktur. Teknik direktör tercihleri, kısa vadeli skor baskısına göre değil, oyun felsefesi ve süreklilik üzerinden belirlenmelidir.
Federasyon düzeyinde ise şeffaflık, hesap verebilirlik ve uzun vadeli planlama kültürü oluşturulmadan, hiçbir sportif başarı kalıcı hale gelemez. Çünkü modern futbol artık yalnızca saha içi bir oyun değil; aynı zamanda bir yönetim ve organizasyon bilimidir.
Sonuç yerine bir gerçeklik notu
Dolayısıyla bu tabloyu “şanssızlık” ya da “geçici formsuzluk” olarak okumak yerine, yapısal gerçekliğin doğal sonucu olarak görmek gerekir. Belki de tek teselli şu oldu. Bu hayal kırıklığıyla sorunlar artık daha görünür hale geldi. Ve bu görünürlük, eğer doğru okunursa, gerçek bir yeniden yapılanmayı başlatabilmek için bulunmaz bir fırsat olabilir.
Zaten yapısal sorunları olan bir futbol anlayışından sürdürülebilir ve kaotik olmayan bir başarı beklemek, iyi niyetli bir beklenti olmaktan çok bir iyimserlik yanılgısıdır. Çünkü ortada sadece formsuzluk değil; oyunun organizasyonuna, karar alma süreçlerine ve stratejik aklına işlemiş derin eksiklikler var.
Bu noktada beklentileri ayakta tutan şey çoğu zaman rasyonel analiz değil, bir tür iyimserlik refleksi oluyor. Gerçekliği yumuşatarak beklentiyi koruma eğilimi… Ancak saha, bu iyimserliği sürekli test ediyor ve çoğu zaman boşa çıkarıyor.
Elbette iyimserlik bireysel düzeyde anlamlıdır; ama futbol gibi kolektif ve sistemsel bir oyunda başarı, tesadüfi sıçramaların değil, kurumsallaşmış bir oyun aklının ürünüdür.
Peki ne yapılmalı?
Öncelikle sonuçları değil, sistemi tartışan bir akla ihtiyaç var. Türk futbolu günü kurtaran reflekslerden vazgeçip, veri temelli, planlı ve sürdürülebilir bir oyun ekosistemi inşa etmek zorunda. Altyapıdan başlayarak oyuncu yetiştirme modelinin yeniden tasarlanması, teknik direktör tercihinin kısa vadeli sonuçlardan bağımsız olarak oyun felsefesi üzerinden belirlenmesi ve federasyon düzeyinde şeffaf, hesap verebilir bir yönetim anlayışının kurulması artık ertelenemez bir zorunluluktur. Yapısal sorunların olduğu yerde ümidimizi kaotik futbolun getireceği tesadüfi sonuçlara bağlayamayız. Çünkü modern futbolda başarı, duygularla değil; yapı, akıl ve süreklilikle üretilir.
/././







