Mimar Bağış Kankotan: Tarihsel alanların otellere, kafe zincirlerine devredilerek ‘sakıncalı’ biçimde yenilenmesi uzun zamandır yürürlükte, bu bir zorunluluk değil!-Aslı Atasoy/T24-

İstanbul’un tarihsel ticaret aksı olan Tarihi Yarımada, bugün yenilenme projeleriyle büyük değişim yaşıyor. Mimar Bağış Kankotan ile Eminönü’nün üretim ekosistemini, Bulgur Palas örneğinden yola çıkarak mimari mirasın nasıl korunabileceğini konuştuk.

Küresel kentlerin en büyük çıkmazı olan "tek tipleşme", İstanbul’un en karakteristik bölgelerinden biri olan Eminönü Hanlar Bölgesi’ni de etkiliyor. Neo-liberal kent politikalarının bir uzantısı olarak karşımıza çıkan "soylulaştırma" stratejileri, bölgenin yüzyıllara dayanan esnaf kültürünü ve özgün dokusunu butik otellere ya da lüks kafe zincirlerine dönüştürme riski taşıyor.

Mimar Bağış Kankotan’a göre bu bir zorunluluk değil. Mimariyi fiziksel bir restorasyon süreci olarak görmek yerine, "mekânın ruhu" (Genius Loci) ile kullanıcı arasındaki kopmaz bağ olarak tanımlayan Kankotan, hanları yaşayan birer organizma olarak görüyor. Bulgur Palas gibi kamusal odaklı projelerin başarısına dikkat çeken Kankotan ile tarihi yapıların ekonomik döngü içinde kimliğini kaybetmeden nasıl var olabileceğini ve restorasyon disiplininin etik sorumluluklarını tartıştık.

Mimar Bağış Kankotan

- Bağış Hanım, mimarlık literatüründe yerin ruhu anlamına gelen “Genius Loci” kavramı, Eminönü hanlarında nasıl? Bu ruh ne anlatıyor bize?

Genius Loci, mimarlıkta, bir bölgenin doğal-yapılı çevresiyle, kültürel ve sosyal bağlamıyla kurduğu eşsiz bağı anlatır. Bir kentsel mekânda bu ‘ruh’ bize usulca fısıldadığı için iyi ve o ‘yere’ ait hissederiz öyle değil mi? Eminönü ve Hanlar Bölgesi de bu anlamda çok tipik bir örnek.

- Koruma uzmanı bir mimarı olarak sorumluluğunuz neler?

Koruma uzmanlığına bir tür “bekçilik”, zamanlar-ötesi bir “muhafızlık” hatta bir tür “şövalyelik” de denebilir. Her ne kadar fazlaca turistikleştirilmeye ve popülerleştirilmeye çalışılsa da Eminönü de bu anlamda dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri olarak bu “yerin ruhu” kavramının vücut bulmuş somut bir örneğidir. Mısır Çarşısı’nın insanı uyaran, canlandıran baharat kokularıyla, Yeni Cami avlusu ve önündeki güvercinlerin kanat çırpışlarıyla, balıkçıların kokuları ve sesleriyle, tenekeci esnafının ve emekçilerinin çıkardıkları metal işçiliği sesleriyle, Sirkeci’nin tren seferleriyle ritmi yoğunlaşıp seyrelen insan trafiğiyle tarihin her ama her döneminden kalan, sayısız olaylara tanıklık etmiş taş ve tuğla duvarların yüzeylerine dokunduğunuzda hissettiğiniz farklı duyularla nerdeyse tüm insanlık tarihine dair kadim “bilgeliğin” içten içe hissedildiği Eminönü, kendine has “ruhu” olan çok ama çok özel bir “yer” doğrusu.

- Peki Eminönü’nde 15. yüzyıldan bu yana gelen Hanlar Bölgesi hakkında neler söylersiniz?

Eminönü içerisinde “Hanlar Bölgesi”, tarihi ticaret limanları ve yollarının kesiştiği çok önemli bir noktada, kentsel yaşamın merkezinde duran ticaret faaliyetinin ve tüccarların geçici konaklamalarının gerçekleştiği bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Bu işlevler için tasarlanmış özgün bir yapı tipolojisi olan “Han” mimarlığının çok ilginç örneklerini bir arada bulunduran bu hanların birbirine entegrasyonuyla çok özgün bir kentsel doku oluşturan nadide bir yerleşim. Bu nedenle de biraz önce tariflediğim kadim kentsel ruhun hala yaşadığı çok karakteristik bir bölge. Pek benzeri olmadığını kolaylıkla iddia edebileceğimiz sosyolojik, kültürel ve mekânsal bir değer.

- Bir restoratör mimar olarak, yüzyıllardır orada olan o binalarla kurduğunuz iletişim nasıl oluyor? İlk görüşten başlayarak adım adım anlatır mısınız? 

İlk görüşte aşk diyebiliriz. Çok etkileyici buluyorum. Hanlar bölgesi tüm metrukluğuna rağmen çok sevdiğim, gezerken her seferinde yeni yerlerini keşfettiğim bir hazine benim için. Bir bahaneyle yolumu düşürüyor, tanıtmak için geziler-dersler organize ediyorum. Hanların yüzlerce yıldır orada duruyor olmaları, her şeyi mağrur bakışlarla seyretmeleri, hissetmeleri ve buna devam edecek olmaları çok etkileyici benim için. O yapılara fiziksel olarak dokunmak ve bunları düşünmek heyecan verici. Kendimi şanslı hissediyorum mesleğim gereği bunları idrak edebildiğim ve daha yakından bakabildiğim için. Bazen canlı gibi düşünüyorum yapıları. Belki canlı olan onlar ve biz kelebek ömrümüzle şöyle bir kanat çırpıp yanlarından geçebiliyoruz. Bu işin duygusal kısmı.

- Konunun teknik kısmı nasıl gelişiyor?

Sondan başa giderken mevcut durumunu gözlemleyip sorguluyorsunuz; neden bu halde, buraya gelene kadar hangi aşamalardan geçti, zarar veren etmenler nelerdi ve gelmemesi için neler yapılabilirdi. Bunları düşünüyorsunuz ve çözüm üretmeye çalışıyorsunuz. Bunu yapmak için illa yapıyı kapsamlı olarak restore etmek gerekmiyor. Bazen geçerken fark ettiğim basit ama önleyici çözümleri kullanıcılara açıklayarak paylaşıyorum. Ne yapmaları gerektiğini, niye yapmaları gerektiğini. Bazen kullandıkları yapının önemini, tarihçesini paylaşıyorum. Genellikle ilgiyle dinleyip konuyu anladıklarını ve daha dikkatli olacaklarını söylüyorlar.  

- Bulgur Palas’ta metruk ama çok anlamlı bir binayı bir hafıza odağına dönüştürerek bir başarı elde ettiniz. Ancak Eminönü hanları, yüzlerce küçük mülkiyetin ve ticari kaygının olduğu bir “üretim ekosistemi” burada proje yapmak nasıl olmalı? Siz ilk nereden başlardınız? 

Üzerinde düşünülerek üretilecek köklü politikaların ve planlamaların çözüm olacağına inanıyorum. Bu sebeple tek tek yapılardan ziyade bahsettiğiniz ekosistemi de dışlamayan kapsamlı bir planlama yapmakla işe başlanabilir. Bölgenin yüksek turizm potansiyeli göz ardı edilemez. Diğer taraftan Bizans’tan itibaren ama özellikle Osmanlı’da yüzyıllarca kesintisiz olarak çok yoğun bir ticaret merkezi olarak günümüze kadar gelmiş ve hala da bu işlevi aynı yoğunlukta devam ediyor. Bu sebeple bölgenin geleneksel ticari kimliğini korumak da önemli. Gece-gündüz nüfus hareketliliğinde denge sağlanması da çok önemli. Bugün gündüz gittiğinizde iğne atacak yer bulamazken akşam ya da pazar günü gittiğinizde terkedilmiş bir şehir görüntüsü vermektedir. Bahsedilen yoğunluk sokak kotunda ve buna yakın kotlarda devam ederken üst katlar çoğunlukla depo olarak kullanılmakta ya da işlevsiz kalmaktadır. Halbuki böylesi önemli bir bölgede bu alanların da fonksiyon verilerek değerlendirilmesi gece nüfusunun canlanarak denge sağlanmasına ve bölgenin ekonomisine büyük katkısı olacaktır. 

Bulgur Palas restorasyon öncesi
Bulgur Palas restorasyon sonrası

- Mesela neler yapılabilir?

Belirlenen alanlarda sosyal, kültürel tesis alanları ve konut alanları tasarlamak sürdürülebilir olması için önemli olmakla beraber nüfus artışı kontrol altında tutulmalı ve daha sağlıklı bir sosyal çevre oluşturulmalı, yayalaştırma, toplu taşıma kullanımı gibi çözümler hayata geçirilmelidir. Eşzamanlı olarak yerel nüfusun, kullanıcıların bilgilendirilmesi ve katılımlarının sağlanması yürütülecek çalışmaların sahiplenilmesi ve güçlü bir sosyal yapı oluşması için çok önemli bir bileşen. 

- Mal sahiplerinin ya da oradan gelir elde etmeyi düşünenlerin rant meselesi bir mimarı nasıl etkiliyor?

Doğrudan ve maalesef olumsuz etkiliyor. Aslında iş birliği içerisinde kamu yararı gözetilerek, mevcut mevzuatlar çerçevesinde yürütülmesi gereken süreç aşırı istekler sebebiyle çıkmaza girebiliyor. Yüksek rant beklentisine evrildiği zaman sorunlar ve aradaki anlaşmazlıklar büyümeye başlıyor. Bu baskıyla meslek pratikleri ve estetik kaygılar kısıtlanmaya, mimarlığın özünde olan kamu yararını gözetmek azaltılmaya, kalite düşme eğilimine giriyor. Böyle bir çekişme ortamı. Netice olarak günümüzde ortaya çıkan yapı stoğunu gördüğümüzde çekişmeden kimin galip çıktığı anlaşılmaktadır. Tek tip projeler, birbirinden farkı olmayan şehirler… Halbuki eski kent dokularını incelediğinizde her bölgenin iklimine, coğrafyasına, bitki örtüsüne göre şekillenen bir konut ve kent dokusu olduğunu görebilirsiniz.

- Nasıl bir yasal prosedür var?

Tarihi eserler söz konusu olduğunda konu daha da karmaşıklaşıyor. Çünkü sürece kültürel mirasın korunması kanunları, koruma ilkeleri, kurullar dahil oluyor. Alınacak yanlış bir karar kültürel mirasta geri döndürülmesi mümkün olmayan tahribatlara sebep olurken hukuki süreçler de başlatılıyor ve mimar ağır yaptırımlarla doğrudan karşı karşıya kalabiliyor. Bu vesileyle şunu da belirtmek isterim; insanlarda çekince oluşuyor tarihi eser yapıları sahiplenmek konusunda. Süreç çok zorlu görünüyor. Fakat uygun projeler hazırlandığında, süreç daha detaylı ve hassas olmakla beraber doğru işletildiğinde normal olarak yürüyor. Ekonomik olarak yeni yapıya göre maliyeti yüksek olmakla beraber bu oranda getirisi oluyor. Eski eser sahipliliği özendirilmeli ve yasal olarak süreci kolaylaştırıcı kararlar alınmalı. Örneğin eski eserlere yeni yapı yönetmeliklerinin uygulanmaya çalışılması bazen sorunlar çıkmaktadır. Ekonomik olarak tarihi yapısını onarmak isteyen vatandaşlara mali destek verilmelidir. 

- Hanları kurtarmak için soylulaştırma bir zorunluluk mu? Karaköydeki gibi butik otellere ve lüks kafelere dönüşmeden, o eski doku ekonomik olarak nasıl hayatta kalır?

Bu kavram belirli bir dönem boyunca aslında kasıtlı olarak “çöküntü bölgesi” haline getirilerek, âtıl bırakılıp, değersizleştirilen alanların bir süre sonra, farklı kesimlerin bu ucuzlayan fakat bir yandan da istenmeyen alanlara yönlendirilmesi sonucu değer kazandırılmasına dayalı bir stratejinin “şıklaştırılmış” teknik adı. Böylece daha önce buralarda barınabilen, çalışabilen kesimlerin artık asla karşılayamayacağı yeni yüksek değer ve bedelleri ödeyebilecek varlıklı kesim, kuruluş ve kişilerin bu alanlara yerleşip, oralara sahip olmalarını öngören ekonomik ve demografik bir mülkiyet transferi operasyonunun “meşrulaştırılmış” bir tanımı. Tarihsel bina ve alanların, lüks zincir veya butik otellere, küresel kafe zincirlerine, lüks mağaza markalarına devredilmesi karşılığında insanlığın ortak mirasının oldukça da yanlış ve sakıncalı biçimde yenilenmesine dayalı bir mekanizma uzunca bir süredir yürürlükte. Oysaki karşımıza tek çare gibi sunulan bu işleyiş asla bir zorunluluk değil. Kamu kaynakları yerinde ve doğru kullanıldığında, bu yapıların, mekânların, alanların ve fiziki çevrelerin soylulaştırma ve özelleştirme mekanizmaları olmadan da korunması, onarılması, halkın kullanımına ve gelecek kuşaklara aktarılması çok mümkün. Bunun sayısız örneği bulunuyor. Bulgur Palas gibi İBB Miras aracılığıyla yürütülen ve hayata geçirilen pek çok proje bunun gözümüzün önündeki açık kanıtları. Yine Fatih Belediyesi’nin de bu konuda başarılı çalışmaları bulunmakta. Konumuzla bağlantılı bir örnek olarak projelerini hazırladığımız Şekerci Han’da kapsamlı bir restorasyon başlatılmıştır. 

Büyük Yıldız Han

- Kamusal sorumluluk bunun neresinde duruyor?

Neo-liberal kentleşme politikalarının bir devamı olarak, kültürel ve tarihi miras alanına da hızla sirayet etmeye başlayan özelleştirme olgusu ve buna yönelik planlama stratejileri, işletme modelleri, teşvik mekanizmaları, bunlarla uyumlu yasal-yönetsel düzenlemeler, bu olumsuz süreci perçinliyor. Bu yaklaşımın bir ürünü olarak geliştirilen “yap-işlet-devret” modeli ve özel şirketlere uzun dönemli tahsis modeli gibi yöntemlerle, soylulaştırmaya ve yerlilerini yerinden etmeye, esasen kamuya ait varlıkların çok uzun süreler boyunca özel işletmelere fayda sağlamasına doğru yönelen hâkim koruma-yenileme yaklaşımı, beraberinde pek çok sorun getiriyor.

- Bir mimar olarak hanların kapısından girdiğinizde; fiziksel yapı ile oradaki sosyal doku arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz? Bu iki katman mimari projede birbirinden ne kadar bağımsız ele alınabilir? 

Kullanıcıyla içinde bulunduğu yapıyı bağımsız ele almak mümkün olmaz. Yapı, içinde bulunacak kullanıcılar için, o kullanıcıların ihtiyaçlarının bir sonucu olarak inşa edilmiştir. Yapıya ruhunu veren kullanıcılarıdır. Yapının fiziksel ve teknik limitleri ise kullanıcının ihtiyaçlarını sınırlamakta ve mekansal davranışını belirlemektedir. Mekânın konumu, ışığı, kütlesi kullanıcı psikolojisi üzerinde doğrudan etkilidir.  Dolayısıyla bu ikisi birbirlerine bağımlı ve sürekli etkileşim içerisindedir. Bu kültürün korunması ve devam ettirilmesi hanların korunması kadar önemli bir konudur.

- Kentlerin giderek tek tipleştiği bir dönemde, İstanbulun hanlarındaki o nevi şahsına münhasır dokuyu korumak, kentsel kimlik tartışmalarında nasıl bir değer ifade ediyor?

Kimlik politikaları, yaşadığımız neo-liberal çağın en önemli yönetim enstrümanlarından biri. Bir yandan küresel anonimleşmiş, aynılaştırıcı bir vasıfsız kimlik inşası tüm hızıyla yürürlükteyken, diğer yandan da alt kimliklere dair ayrıştırıcı paralel bir kimlikler stratejisi eşzamanlı olarak işliyor. Bunun mekânsal anlamda da kendisini gösterdiğini öne sürmek yanlış olmaz. Tarihi yapı ve çevrelerimizin korunmasına yönelik restorasyon projelerinde de bu ikili etkiyi görüyoruz. Kültürel ve tarihi miras stokumuz, özel sermayenin finansmanına, dolayısıyla da insiyatifine, manipülasyonuna, hatta ne yazık ki kendi kârlılık beklentileri doğrultusunda tarihi mirasın ‘şık’ bir şekilde deformasyonuna göz yumulduğu ve bu tarihsel yanlışlıkların meşrulaştırıldığı bir rotaya girmiş görünüyor. Adeta daha dün inşa edilmişçesine yepyeni ve pırıl pırıl görünümlü rekonstrüksiyon ve restorasyon projeleriyle yaratılan “sahte tarihsellikler”, koruma disiplininin özüne, onun asıl hedeflerine oldukça aykırı bir işleyişe ve kentsel-mekânsal kimlik bağlamında olumsuz sonuçlara neden oluyor. İstanbul’un Eminönü Hanları bölgesindeki o “nevi şahsına münhasır dokuyu korumak”, patinasıyla, sesleriyle, kokularıyla, insanıyla, gelenekleriyle, gündelik yaşayışındaki devamlılıkla sürdürebilmek, gelecekte bugünkü maddi kazanımlardan çok daha kıymetli olacak.

- Son olarak ne söylersiniz?

Son söz öncesinde kısaca şunu belirtmek istiyorum. Aslında bu söyleşiyi hanlar konusunda ortak çalışmalar yürüttüğümüz çok kıymetli hocam Prof. Dr. Murat Çetin ile beraber planlamıştık, mümkün olmadı. Fakat paylaştığım ve bilgisine başvurduğum konulara katkılarından dolayı kendisine çok teşekkür ediyorum. Ve toparlamak gerekirse; aktarılacak tarihsel veri bilimsel olarak belgelenmiş ve doğruluğu kanıtlanmış olmalıdır. Yarına bırakacağımız mesaj açık olmalı; “bunu bu şekilde aldım, şunları ekledim, size de bu şekilde bırakıyorum”.

Aslı Atasoy/T24

soL "Köşebaşı + Gündem" -14 Mayıs 2026-

AKP, Fethullahçıların taktiğini kullandığını itiraf etti: CHP operasyonundaki yeni hamleler ne anlama geliyor? 

Son dönemde yandaş medya, trol ağı ve AKP’ye yakın sosyal medya hesapları, “video” servisleri ve “bel altı” imalarla CHP’yi hedef alıyor. Yapılan bu saldırı, her ayrıntısıyla AKP’nin eski ortağı Fethullahçıların taktiğini andırıyor. Bu taktiğin kullanıldığına dönük üstü kapalı bir itiraf da gelirken bu hamlelerin arka planında hangi amaç yatıyor?

Sorgu süreciyle ilgili görüştüğümüz adli kaynaklar, aynen şöyle dedi: ‘Özel hayat demeyip her anlattığı tutanağa geçirilseydi Özel sokağa çıkamaz hale gelirdi.’ Çok vahim.

Bu sözler eski AKP yöneticisi ve milletvekili Şamil Tayyar’a ait.

Tayyar, haftalardır doğrudan yandaş basın ve trol ağları aracılığıyla servis edilen onlarca “bel altı” hamleyi kimse bilmiyor ve görmüyor gibi bu sözleri dile getiriyor, AKP'nin özenli davrandığı kanısı yaratmaya çalışıyor.

Ancak sadece bunu yapmıyor Tayyar, "elimizde çok şey var" kanısı yaratmaya çalışıp aynı zamanda bir tehdit de savuruyor.

Peki, bu tehdit ne anlama geliyor?

Cumhuriyet’in tasfiyesi sürecinde AKP’nin en büyük ortaklarından biri olan Fethullahçıların yıllarca imal edilmiş görüntüler ve “deliller” üzerinden yaptığı hamleler malum.

Son dönemde buna benzer adımlar atan iktidar partisine tepkiler yağmaya başlayınca bu çıkışı yapan Tayyar, devamla ise şunları söylüyor: Israrla, başından beri suçla doğrudan bağlantılı değilse müstehcen görüntü veya iddialara yer vermiyorum. Hem hukuki hem insani hem ahlaki değil. Ayrıca, süreci magazinleştirir, yolsuzluk dosyalarına gölge düşürür. Bu endişemi Adalet Bakanımız Akın Gürlek’e de ilettim, 'kesinlikle haklısın' dedi. Gayri ahlaki paylaşımların üzerine gidileceğini, sızıntının kaynağını araştıracaklarını, buna izin verilmeyeceğini söyledi. Duyarlı bir tavır, olması gereken budur.

Yani önce sopa gösterme niyetiyle AKP’nin titiz davrandığı iddiasını savunuyor, ardından da itirafta bulunuyor Tayyar.

Sızıntılar yapıldığını kabul ediyor.

Peki, kim yapıyor bu sızıntıları?

Akın Gürlek itirafı

Tayyar doğrudan Akın Gürlek ile konuşmuş.

AKP’nin şu an yürütülen tüm siyasi davalarının kısa süre öncesine kadar “başsavcı” sıfatıyla sürdürücüsü olan Gürlek’in kontrolündeki “sızıntıları”, davadaki tüm ifadelerin anlık olarak Yeni Şafak’a nasıl servis edildiğini bir an için unutalım ve gelelim Gürlek’in Adalet Bakanlığı’na.

Yandaş bir kanalın canlı yayınına çıkıp, (Şamil Tayyar’ın düzenli konuk olduğu kanala) Gökhan Böcek ve Özkan Yalım’ın itirafçı olduğunu daha ilk gün, kimse bilmezken kamuoyuna duyuran isim kimdi?

Akın Gürlek.

Peki, Gürlek’in bu duyurusunun sadece bir gün sonrasında bu iki ismin de “itirafları” denilen ifadeleri basına kim servis ettirdi?

Daha bu iki isim savcılıktan çıktığı anda basına çarşaf çarşaf servisi yapanlar kimdi?

Yine hatırlayalım…

Gökhan Böcek itirafçı olmadan kısa süre önce Böcek Ailesi’ne ilişkin “bel altı” iddialar AKP’ye yakın trol hesaplar tarafından sosyal medyadan paylaşıldı, mesajlar ve videolar servis edildi.

Bundan çok kısa süre sonra ise bir bütün olarak Böcek Ailesi’nin itirafçı olduğu haberini aldık.

Şimdi başa dönersek, Tayyar ne diyor: “Özel hayat demeyip her anlattığı tutanağa geçirilseydi Özel sokağa çıkamaz hale gelirdi.”

Bu doğrudan iktidar güdümünde, tam da Fethullahçıların yıllarca kullandığı taktik değil de ne?

Üstelik ortada Tayyar'ın iddia ettiği gibi Özkan Yalım’ın ifadelerini kayda geçip servis etmeyen bir merci de yok.

Daha dün Yalım üzerinden CHP’li iki kadın yönetici, Gamze Pamuk ve Gizem Özcan çirkin şekilde hedef alınmış, iki isim de bu iddialara çok sert sözlerle tepki göstermişti.

Yani AKP’liler hem yalan söylüyor hem de sopa sallıyorlar.

Tüm bu yaşananlar ve Şamil Tayyar’ın Akın Gürlek ile görüşmesi sonrası açıklamada bulunan CHP’li Murat Emir, “Günlerdir 'Devletin namusuna teslim edilmiş, adli emanetteki cep telefonlarındaki o görüntüleri kimler, hangi amaçla sızdırdı?' diye soruyoruz. Bu ahlaksız sızıntılar için neden bugüne kadar kılınızı kıpırdatmadınız? Öte yandan Özkan Yalım’ın orijinal ve değiştirilmemiş ifadesinde; savcının dosya ile uzaktan yakından ilgisi yokken rahmetli başkanımız Gülşah Durbay’ı kasıtlı olarak sorduğu açıkça sabittir. Üstelik ortada medyaya servis edilen tahrif edilmiş metinler var” dedi.

Evet, AKP eski ortağını belli ki çok özlemiş.

Attığı tüm adımlar, son dönemdeki tüm hamleler buna ilişkin.

Peki, amacı ne?

AKP ne yapmak istiyor?

AKP son dönemdeki siyasi davaların merkezine hep İmamoğlu'nu koymuştu.

İmamoğlu saf dışı bırakıldıktan sonra açılan davalar da uzun süre İmamoğlu merkezli ilerlemeye devam etti.

Ancak tutuklanması İmamoğlu dosyasıyla bağlantılı olan Muhittin Böcek üzerinden servis edilen "itiraflar" ve Özkan Yalım hamlesi, Özgür Özel'in ve CHP yönetiminin de doğrudan hedef alındığı yeni bir hamle anlamına geldi.

Bu hamlelerin de kuşkusuz CHP kurultayı üzerinden İmamoğlu bağlantısı var ancak Özel ilk kez doğrudan hedef alınıyor.

Hem Yalım hem de Böcek üzerinden Özel'in "para aldığı" iddiaları her yana servis ediliyor.

İki CHP'li dolayımıyla yapılan bu servisleri Özel'in yakın arkadaşının gözaltına alınması takip etti, bu da niyeti ortaya koyan bir diğer hamle oldu.

AKP son süreçteki bu hamleleriyle CHP'ye kayyım atama davasında yeni bir atağa kalkmış görünüyor ve belli ki bu atak, eski ortağı Fethullahçıların taktikleriyle daha sert şekilde ilerleyecek.

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

Hukukla, yargıyla, seçimle adalete ulaşılabilir mi?-Ali Rıza Aydın-

Hukuk ve yargı kılıflı dokunmaların bir yanında yönetememe ve çürüme, diğer yanında sömürüyü yeni tasarımlarla yönetip sürdürme var. Bu tür iç çelişkilerle oyalanan halk, alanlara çıksa da seçim seraplarıyla çözümsüzlük batağında boğuluyor.

Son dönemlerde yaygınlaşan “hak, hukuk, adalet” sav-sözü “hak”tan daha çok hukuksuzluk ve adaletsizlik üzerine vurgulamaya yöneliyor. Hukukun üstünlüğü ve bağımsız yargı söylemleri de bu vurgulamayı güçlendirici olarak devreye sokuluyor. Özetle söylenen şu: Hukuka uyulsa, yargı bağımsız olsa, yargı kararlarına uyulsa adaletli bir dünya kurulabilecek… 

Aynı ihale hukukuyla yapılanları “iyiler ve kötüler” başlıkları altında ayrıştırarak siyasal iktidarın gücü ve çıkarı için düzen içi muhalefeti kırma ve siyaseten güçsüz bırakma, ilan edilmediği halde OHAL’li yönetme, ekonomi politiği sömürü olan düzeni muhalefet üzerinden perdeleme, rantı iktidar ağırlıklı paylaşma, kaynakları ulusal ve/veya uluslararası sermayeye aktarma, sermaye sınıfı ve siyasal iktidar egemenliğini hukuk ve yargıyı kullanarak meşrulaştırma, halkı ya kendi siyasetine mahkum etme ya da siyasetten uzaklaştırma, akıl ve bilimin içine dinselleşmeyi yerleştirme ve daha birçoğu…

Oy hakkını çalmaya, seçme ve seçilme hakkını yok saymaya, kendisine oy vermeyen seçmeni cezalandırmaya, milletvekili ve belediye başkanı transferlerine, ihraçlara ne demeli? 17 belediye başkanının CHP’den AKP’ye geçmesi safralar temizleniyor diyerek açıklanabilir mi? Bu çürüyen ve çürüten siyaset ortamında ve de adaletsiz seçim hukukunun içinde “seçim” nasıl umut olacak?  Ortaklaşa dergisi yazısında belirttiğim gibi (Çürüyen ve çürüten siyaset: Siyasi partiler, Sayı 4, Ocak 2026), siyasette ilkesizliği sorun görmediği gibi zemin hazırlayan, gericilikle ortaklaşan, çürümüş bir burjuva düzeni var. Halkı meydanlara toplamak iyi de düzen içi eleştirilerle, sosyal reformculukla, kapitalizmin iyileştirilmesi programlarıyla ne çürüme ne de sömürü ortadan kalkıyor.   

Peki bunlar olmasaydı, yaşanmasaydı; diğer deyişle siyasal iktidarın istek ve gereksinmelerine göre biçimlendirilen ihlaller, el atmalar yaşanmasaydı hak, hukuk, adalet savı gerçekleşecek miydi? Sömürü, eşitsizlik ortadan kalkacak mıydı?

Görmezden gelinen, yargının da içinde olduğu devletin ve hukukun, hangi toplumsal ve ekonomik ilişkilerin ürünü olduğu, sınıfsallığı…

Düzenin hukuku, yasaması, yönetimi, denetimi ve yargısı kapitalist/emperyalist egemenlik ve iktidar için devrede olunca sömürülenlerin hak savaşımlarıyla oluşan hukuksal kazanımlar da düzen içine sıkışıp kalıyor. Hak savaşımlarıyla kazanılanlar hukuk normları içinde yazılı olsa dahi yaşamda var olmuyor. Kaldı ki kapitalizm ve emperyalizm, kriz süreçlerinde ve yeni arayışlara gereksinim duyduğunda, -ihale, imar, çalışma, seçim hukukunda olduğu gibi- ya sıklıkla değişikliğe yöneliyor ya da kendi hukuklarının dışına çıkmaktan kaçınmıyor. Öylesine esnek, belirsiz, öngörülemeyen bir hukuk var ki aynı kurallarla farklı yorum ve uygulamalar yapılabiliyor; aynı kuralları uygulayanlardan bir kısmı suç savıyla yargılanabiliyor.  

Demokrasiye en yakın yönetim biçimleri olarak tanımlansa dahi yerel yönetimler de organsal, kadrosal, kaynaksal, hukuksal yönleriyle aynı toplumsal ve ekonomik ilişkilerin araçları. Neoliberalizmin yerel yönetimleri küreselleşmenin ikizi olarak görmesi buraya oturuyor. Kapitalist/emperyalist akılla düşünüp araya sosyallik adaları serpiştirmek toplumcu yerel yönetimi oluşturmaya yetmiyor. Hatta yerel halkın sömürü gerçeğini görmesini perdeliyor. AKP’nin yerel yönetimler üzerindeki kriz başlığı ve yeni hukuksal düzenlemelere girişmesi, -yaparsak biz yaparız söylemiyle- bu tür sosyalliklerin önünü kesmeyi de amaçlıyor. Buradan seçimle gelen vali/belediye başkanı modeline geçiş de -başkanlı rejimle koşut olarak- hiç zor olmayacak.

Anayasa, demokratik düzen, seçimler ve muhalefet mi? Gereksinim duyuldukça… Gereksinim öyle planlanıp yapılıyor ki, kendi kapatma davasında öğreti ve uygulama üzerinden sert tepki veren AKP içinden CHP’ye kapatma davası göndermeleri yapılabiliyor. 

 “Adalet mülkün temelidir” deyişi, toplumsal üretim araçlarının, sağlığın, eğitimin, enerjinin, madenlerin kamusallık yerine özelin elinde olmasını, özel mülkiyetin güvencesini açıklıyor artık. 

Hukuk ve yargı kılıflı dokunmaların bir yanında yönetememe ve çürüme, diğer yanında sömürüyü yeni tasarımlarla yönetip sürdürme var. Bu tür iç çelişkilerle oyalanan halk, alanlara çıksa da seçim seraplarıyla çözümsüzlük batağında boğuluyor. 

“Hak”tan “hukuk”a, “hukuk”tan da yargı destekli “adalet” arayışına ulaşılmasında kanıksatılmış bir senaryo var: Adalet arayışı uyuşmazlık doğması ya da hak ihlaliyle başlatılıyor; uyuşmazlık arabulucu ya da idari kararlarla giderilmezse, uzlaşma sağlanmazsa yargıya gidiliyor. Herkesin hakkını arayabilir olması, adil yargılama hakkının ihlal edilmemesi, yargının hukuka sarılarak onu daha dengeli yorumluyor olması gibi örnekler toplumsal adaleti getirmiyor. Ki yargı da yerelinden bölgesine, yükseğinden uluslararasına kadar gerektiğinde egemenler ve iktidar çıkarına yorumdan kaçınmıyor. 

Adaletin görünürdeki ucu hukukta ama gösterilmeyen gövdesi ve kökü ekonomi politikte, sömürücü ve eşitsiz düzende. Adaletsiz düzenden sömürülenler adına adalet çıkmıyor. Muhalefet partilerinin düzenin hukukuyla eleştiri yapması da egemenler ve iktidar karşısında anlamsızlaşıyor. Sömürünün hukukla güvence altına alındığı düzende adalet kostümleri çoğaltılıyor, yargıya da biçme dikme görevi düşüyor. Yeri geldiğinde bu kılıflar dinselle besleniyor. 

Adalet yargıya, dinsele muhtaç olmadığı zaman gerçek olacak.

Lenin’le bitirirsek; adalet “bir söz değil”, “en dokunaklı, en canlı, en önemli sorun, açlıktan ölmek sorunu, bir lokma ekmek sorunu”. “Aç ve yıkıma uğramış insanların çıkarlarıyla sömürücülerin çıkarları arasında bir ‘uzlaşma’ üzerine herhangi bir siyaset kurmak, işte bu yüzden olanaksız”.

Kemer'de 57 yıllık izinle otel inşaatı: Mevzuat değişti, antik kent bulundu ama 'muafiyet' baki kaldı -Yusuf Yavuz- 

1969’da turizme tahsis edilen orman arazisinde 2023’de tahsis süresi uzatıldı, 2024’de ise 900 yataklı otel için ÇED muafiyeti belgesi verildi. Vatandaşlar ise ÇED kapsam dışı kararına karşı dava açtı. Davanın ilk duruşması 18 Mayıs’ta görülecek.

Antalya’nın Kemer ilçesinde İdyros antik kentinin bulunduğu bölgede inşa edilmek istenen 900 yataklı otel projesi için verilen ÇED muafiyeti kararı yargıya taşındı.


Kemer Ayışığı Koyunun bitişiğinde 1969 yılında tahsis edilen orman arazisinde kamuoyunda Fransız tatil köyü olarak bilinen ClubMed adlı turizim tesisi inşa edildi. Bölgenin ilk tatil köylerinden biri olarak bilinen ClubMed’in 49 yıllık tahsis süresinin 2020’de dolmasının ardından süre uzatımına gidildi. 

Beydağları Sahil Milli Parkı sınırları içerisinde bulunan 293 bin metrekarelik orman arazisi 2023 yılında ÖZAK GYO’na geçti. Turizme tahsisli orman arazisinin üs kullanım hakkı, 2068 yılına kadar bu şirketin oldu.

Kemer'de bir garip ÇED hikayesi

İdyros antik kentinin bulunduğu bölgede yer alan tahsisli arazi içerisinde tescil edilmiş 1. ve 3. derece arkeolojik sit alanları var. Arazi üzerinde geçmişte inşa edilen ve tatil amaçlı iki katlı evlerden oluşan Fransız tatil köyünün binalarının yıkılarak yerine 900 yatak kapasiteli otel inşa edilmek isteniyor.

Bu amaçla yapılan başvuruya Antalya Valiliği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü'nü 29 Nisan 2024 tarihinde "ÇED Kapsam Dışı" belgesi düzenledi.

Vatandaşlar Valiliğe karşı dava açtı

Bölgede yaşayan dört vatandaş, yapılan işlemin 1993 yılında çıkarılan ÇED Yönetmeliğine aykırı olduğunu öne sürerek, Valilik kararına karşı iptal davası açtı. Davacılar, daha önce başka bir şirket adına düzenlenen 5 Şubat 2020 tarihli belgenin, tahsisli araziyi devralan Özak GYO için de geçerli sayılmasının hukuka aykırı olduğunu savunarak, idari işlemin iptalini talep etti.

'Tadilat izlenimi yaratılmak isteniyor'

Otel projesinin bulunduğu parseli kapsayan Koruma Amaçlı İmar Planı ile, Koruma Bölge Kurulu kararına karşı açılan iki ayrı davanın devam ettiğini belirten davacılar, yeni inşa edilmek istenen otel projesinin ÇED kapsamı dışında tutulamayacağını savunarak; “1993 yılından önce planlanan yahut başlayıp biten projeler için ÇED Kapsam Dışı Yazısı verilmesi mümkün ise de mevcut projenin yeni bir proje olduğu ve muafiyetten yararlanamayacağı, sanki eski otel tadil ediliyormuş izlenimi uyandırılmak istendiği, halbuki öncekiden farklı olarak beş katlı ve yüzme havuzlu yeni bir projenin uygulamaya konulduğu, eski otel binası ve eklerinin yıkıldığı, yeni proje olduğu için ÇED projesi yapılmasının zorunlu olduğu” gerekçesiyle Mahkeme’den idari işlemin yürütülmesinin durdurularak iptalini talep etti.

Valilik: 'Faaliyet sahibinin değişmesi kararı değiştirmez'

Davalı idare olan Antalya Valiliği’nin, Antalya 1. İdare Mahkemesi’nde görülen davaya sunduğu savunmada, dava konusu ÇED kapsam dışı işleminin mevcutta varolan bir tesise ilişkin olduğu belirtilerek, “çevresel açıdan proje sahibi tüzel/gerçek kişilerin değil yürütülen faaliyetlerin incelendiği, faliyetin değişmesi durumunda yeniden değerlendirme yapıldığı ancak faaliyet sahibinin değişmesinin verilmiş görüş ve kararları değiştirmeyeceği, dava konusu işlemin hukuka uygun olduğu” görüşü savunuldu.

250 yatak ve üzeri oteller için ÇED şartı var

Antalya 1. İdare Mahkemesi’nde görülen davanın duruşması 18 Mayıs 2026 tarihinde yapılacak. Duruşma öncesinde bölgede yürütülen otel projesi ve idari işlemlere ilişkin bir basın açıklaması yapan İdyros Antik Kentine Dokunma Hareketi, “250 yatak kapasitesi üzerindeki otel projeleri için ÇED raporu şartının arandığına işaret ederek, “Özak GYO şirketine olağanüstü bir ‘kıyak’ yapılmış ve yıllar önce Club Med için verilmiş olan ‘ÇED Muafiyeti’ belgesinden yararlanmaları sağlanmıştır” görüşünü savundu.

'Alan dikenli telle çevrildi, kamyonlarca malzeme çıkarıldı'

Kemer’in yapılaşmadan korunmuş bölgesinde yer alan tahsisli arazinin turistik tesise kurban edilmemesi amacıyla 3 ayrı dava açıldığı hatırlatılan platform açıklamasında, şöyle denildi:  “Geçen zaman diliminde, hem Idyros Antik Kenti arkeolojik sit alanı, hem de Kemer'in son bakir orman alanı olan bölge üzerine tahsis verilen ÖZAK GYO şirketi, alanın etrafını dikenli ve jiletli tellerle, 3 metrelik metal panolarla  çevirip sit alanlarını dışarıdan görünmeyecek şekilde kapattı ve kamera ve hoparlörlerle donattı. Böylesi bir ortamda inşaat işlerine girişmesine izin verilen ÖZAK GYO şirketi, alandan içeriği belirsiz kamyonlarca malzeme çıkardı, meçhul bir yere götürdü. Bu esnada tahsis alanının bir bölümünde arkeolojik sondaj kazılarının da devam ettiğini Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'ndan öğrendik.

‘Buluntular hakkında bilgi verilmiyor'

Ancak buluntular ve inşaatın devam ettiği alanla ilgili bir bilgi verilmiyor. Konunun uzmanı arkeologlar, potansiyel arkeolojik kalıntılara zarar verilebileceği endişesini dile getirmişlerdir ancak ne yetkili kurumlar ne de inşaatçı ÖZAK GYO şirketi bu uyarılara kulak asmamaktadır, inşaat çalışması bütün hoyratlığıyla devam etmektedir. İşin traji-komik yanı, bütün bu feci çalışmalar, 57 yıl önce verilmiş bir izinle yürütülmektedir! Evet, ÖZAK GYO adlı şirket, nasıl olabildiyse, tam 57 yıl önce, Kültür Bakanlığı kurulmadan önce, henüz Idyros Antik Kenti  arkeolojik sit alanı ilan edilmeden önce, hatta ve hatta sit kanunu bile çıkmadan önce verilmiş bir izinle bu yeni inşaatı yapmaktadır.

'Proje 57 yıl öncekiyle aynı değil'

Oysa bilindiği gibi, 250 yatağı geçen oteller için ÇED raporu şartı vardır. Ancak ÖZAK GYO şirketine olağanüstü bir ‘kıyak’ yapılmış ve yıllar önce Club Med için verilmiş olan ‘ÇED Muafiyeti’ belgesinden yararlanmaları sağlanmıştır. İnanılır gibi değil! 57 yıl önceki  izinle yepyeni bir otel inşaatı yapılması kabul edilemez. Arada geçen zaman zarfında bölgede antik kent bulundu, sit alanları (1., 2. ve 3. derece) ilan edildi, yeni imar planları yapıldı, koruma imar planı yapıldı ve Kemer'in turistik ve altyapısal durumu tamamen değişti. Üstelik iddia edildiği gibi bugünkü proje 57 yıl önceki projenin birebir aynısı değildir.”

İdyros Antik Kentine Dokunma Hareketi’nin,  ÇED muafiyeti iznine karşı da dava açtığı vurgulanan açıklamada, “Hem fiziki koşullar hem de mevzuat, 57 yılda çok büyük değişikliklere uğramıştır ve ÖZAK GYO adlı şirketin böylesine bir kayırmayla ÇED raporu almaktan muaf tutulması kabul edilemez bir durumdur. Antalya 1. İdare Mahkemesi'nde görülen davamız ile bu hukuksuzluğun yüce Türk yargısı tarafından giderileceğine inanıyoruz.” 

'Arkeolojik çalışma sonlanana kadar inşaat durdurulmalı'

İdyros antik kentiyle ilgili açılan iki ayrı davaya da değinilen açıklamada, şöyle denildi: 

“Özellikle mevcut Sit alanlarının güncellenmesi talebiyle açtığımız dava çok önemlidir. Çünkü, şu anda inşaat yapılmakta olan alanda antik kalıntılar bulunmaktadır ve sit derecelendirmesi için yeni sondajlar, jeoradar gibi ileri tekniklerle kapsamlı bir araştırma yapılmadan potansiyel kültür varlıklarının bulunduğu alan inşaata terk edilmiştir. Türkiye Arkeologlar Derneği Antalya Şubesi'nin hazırladığı rapor, bu alanın kültür varlığı ihtiva ettiğini neredeyse kesin olarak işaret etmektedir. ÖZAK GYO şirketinin yapmakta olduğu yoğun inşaat çalışmalarının, potansiyel kültür varlıklarımıza geri dönülmez zararlar vermesi olasılığı yüksektir. Mahkememizden bir talebimiz de, daha fazla zarar verilmeden yürütmeyi durdurma kararı vererek, alanda gerekli arkeolojik çalışmalar tamamlanana kadar inşaatın durdurulmasıdır.”

İdyros Antik Kentine Dokunma Hareketi’nin açıklamasında, 18 Mayıs 2026 Pazartesi günü Antalya 1. İdare Mahkemesi'ndeki duruşma hatırlatılarak kent kamuoyuna kültürel ve doğal mirasa sahip çıkması çağrısı yapıldı.

GÜNDEM -14 Mayıs 2026-

Adana merkezli yasa dışı bahis operasyonu: Rasim Ozan Kütahyalı gözaltına alındı -T24- 

Adalet Bakanı Akın Gürlek, Adana Cumhuriyet Başsavcılığınca "yasa dışı bahis", "nitelikli dolandırıcılık", "rüşvet" ve "kara para aklama" suçlarına yönelik yürütülen soruşturmada, 200 kişi hakkında gözaltı kararı verildiğini duyurdu. Operasyon kapsamında gözaltına alınan isimlerden biri de Rasim Ozan Kütahyalı oldu. Kütahyalı'nın İstanbul’daki evinde gözaltına alındığı belirtildi.  https://t24.com.tr/gundem/yasa-disi-bahis-sorusturmasi-rasim-ozan-kutahyali-gozaltina-alindi,1321714

Ehliyette yeni dönem; 65 yaş üstü sürücüler için yeni şart!-T24-

Ehliyet yenileme sisteminde özellikle ileri yaş sürücülere yönelik yeni bir düzenleme hazırlanıyor. Yapılması planlanan değişiklikle birlikte, 65 yaş üstü sürücüler belirli aralıklarla sağlık kontrolünden geçerek ehliyetlerini yenilemek zorunda kalacak. Gazete Pencere'nin yeni düzenlemeyi aktardığı haberine göre, 65 yaşını geçen sürücüler her 3 yılda bir sağlık raporu alarak ehliyetlerini yenileyecek. 80 yaş üstü sürücüler için ise bu süre 2 yıla düşürülecek. Düzenlemenin, sürücülerin sağlık durumlarının düzenli olarak takip edilmesi ve trafik güvenliğinin artırılması amacıyla hazırlandığı belirtiliyor. Öte yandan ticari araç kullanan sürücülere yönelik yaş sınırı uygulaması da gündemdeki yerini koruyor. Mevcut kurallara göre büyük otobüs şoförlerinin en az 26 yaşında olması gerekiyor. Ticari amaçla araç kullanan sürücüler için üst yaş sınırı ise 66 olarak uygulanıyor. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Aralık 2023’te aldığı geçici kararla sürücü ihtiyacındaki artış nedeniyle bu üst sınırı bir süreliğine 69 yaşa çıkarmıştı. Buna göre 68 yaşını tamamlayan ve 69 yaşını dolduran sürücülerin ticari araç kullanamayacağı belirtilmişti. Yeni düzenleme kapsamında ticari araç sürücülerinin mesleki yeterlilik belgelerini bulundurma zorunluluğu da devam edecek. Düzenlemeyle birlikte hem yolcu güvenliğinin hem de trafikte genel güvenliğin artırılmasının hedeflendiği ifade ediliyor. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı tarafından düzenlemeye ilişkin ayrıntıların önümüzdeki günlerde kamuoyuyla paylaşılması bekleniyor.

Balkondan atlayıp ağır yaralanmıştı; "erkek öğrenci, kendisine tecavüz etmeye çalışan ilahiyat hocasından kaçıyordu" iddiası -T24 

Kastamonu’da çıplak halde ikinci kattaki balkondan atlayarak ağır yaralanan erkek üniversite öğrencisiyle ilgili soruşturmada, Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görev yaptığı belirtilen A.D. tutuklandı. Şüpheli hakkında “nitelikli cinsel saldırı” başta olmak üzere birçok suçlamayla işlem yapıldı. Öğrencinin, kendisine tecavüz etmeye çalışan hocasından kaçarken balkondan atladığı iddia edildi.  https://t24.com.tr/gundem/balkondan-atlayip-yaralanmisti-erkek-ogrenci-kendisine-tecavuz-etmeye-calisan-ilahiyat-hocasinin-kaciyordu-iddiasi,1321792

CHP'den 'Adalet Bakanlığı manipülasyonu' raporu: İfadeler değiştirildi, 'pahalı saat rüşveti' algısı oluşturuldu -T24-

CHP, Adalet Bakanlığı basın grubuna atılan "word" dosyalarında Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek ve ailesinin, tutuklu Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım'ın "etkin pişmanlık" ifadelerinin değiştirildiğine dair rapor hazırladı. CHP raporunda; "PDF metni ironik bir şekilde saatin ucuz olduğunu ve basındaki iddianın asılsız olduğunu kanıtlıyor. Kumpasçı zihniyet, Özgür Özel’i aklayan bu spesifik fiyat ve diyalog bilgisini silerek, metni sadece ‘pahalı bir saat rüşveti alındı” algısına hizmet edecek hale getirmiştir" değerlendirmesine yer verildi. https://t24.com.tr/politika/chpden-adalet-bakanligi-manipulasyonu-adli-rapor-ifadeler-degistirildi-pahali-saat-rusveti-algisi-olusturuldu,1321755

15. yüzyıldan bugüne Eminönü ve eşsiz hanları: Dünya mirası kime emanet? + Restorasyon duayeni Prof. Dr. Zeynep Ahunbay: Hanlar, Osmanlı’nın son döneminde satıldığı için zor durumda; depremde yok olmamaları için kamu desteği gerekir -Aslı Atasoy/T24-

15. yüzyıldan bugüne Eminönü ve eşsiz hanları: Dünya mirası kime emanet? 

İBB Kültürel Miras’ın hazırladığı Kültür Varlıkları Envanterine göre Fatih’te kayıtlı 292 han var. İstanbul genelinde ise 500’ün üzerinde han inşa edildiği düşünülüyor. Şimdilerde çoğu han artık hayatta değil. Bazıları otel oldu. Restore edilmeden yaşayanlar ise asıllarına uygun olmayan eklemeler ve bakımsızlıklarla hayatta kalma mücadelesi veriyor.

İstanbul eşsiz kültür varlıkları ile her dem dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış bir şehir. Fatih Sultan Mehmet’in temellerini attığı, dünyanın ilk AVM’lerinden olan Kapalıçarşı 1461 doğumlu. Bugünlerde çarşı esnafı “işler kesat” diyor ancak yine de her gün yüz binlerce ziyaretçinin çoğunluğu sosyal medya hatırına da olsa 4 bin dükkanlı bu muhteşem labirenti arşınlıyor. Oysa şehrin gizli zenginliği, o kalabalığın hemen yanı başında Tarihi Yarımada’daki Eminönü hanlarında saklı.

İnsanlığın ortak mirası

İnsanlığın en büyük izleri arasında yer alan bu kültür varlıkları belki de hafızanın bizlerle konuşma biçimi. İster koruma altına alınmış ister kaderine terk edilmiş olsun hepsi eşsiz hikâyeler anlatıyor. Hem de bizim dinleyip dinlemediğimize aldırış etmeden.

Kültür hukukçusu John Henry Merryman; değer atfedilen kültür eserlerinin bulundukları yerden bağımsız, “insanlığın ortak mirası” olarak ele alınması ve korunması gerektiğini söylüyor. Merryman’ın bu savı bir yandan çok tartışmalı çünkü eserlerin ait oldukları yere gönderilmesini savunanlar çoğunlukta. Haksız da değiller. 

Önemli kültür kuramcılarımızdan felsefeci Nermi Uygur ise varlıkların neden korunması gerektiğini duygusal bir yerden açıklıyor; “Kültür; insanın kendini, kendi evinde hissetmesini sağlayacak bir dünya ortaya koymasıdır.” 

Evde olmak güvende olmak

İnsanın kendini evinde yani güvende hissetmesi işte tüm sır bu aidiyet duygusunda saklı. Burada “Genius Loci” yani mekânın ruhu kavramı devreye giriyor. Güzel mekânların ruhu insanın ruhunu da güzel besliyor. Konu bu kadar basit ama çok derin. O yüzden mekânı ve ruhu korumakta fayda olduğu aşikâr. 

Hele de bu eserlerin, zamana iz bırakma gayesi olmadan salt gündelik hayatın parçası olarak tasarlanmış olduklarını bilmek onları daha da çekici kılıyor. Çabasız ihtişam.

Dünya mirası kime emanet?

İstanbul’daki tarihi yapılar 1985 yılından bu yana UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alıyor. Yani insanlığın ortak mirası olarak kabul edilen eserler, "Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi" (1972) uyarınca bulundukları ülke tarafından korunmak zorunda. 

Türkiye elbette yekpare bir yapı değil. Kamu kurumları, özel sektör, sivil toplum kuruluşları ve ülke sakinleri dünya mirasını koruma sorumluluğuna ortak.

Gelgelelim bunca zamandır bu sorumluluk yeterince dikkate alınmadığı için ortaya çıkan tablo pek iç açıcı değil. En azından Eminönü’ndeki Hanlar Bölgesi için durum böyle. Daha içler acısı yerler de var elbette ama bu kez konumuz Eminönü’nün hanları.

Eminönü ve eşsiz hanları

Kapalıçarşı dünyanın vitriniyse, etrafındaki hanlar bu vitrinin gerisindeki gizli odalar desek yeridir. Şehrin merkezinde yer alan ve geçmişte para akışının en yoğun olduğu yer olan Tarihi Yarımada’nın belki de en az kıymeti bilinen parçaları.

Günün karmaşasında insan trafiği içinde hayatına devam edip, gün sonunda aniden el ayak çekilince kendilerini gösteriyorlar. Hem de ne göstermek! Altın saatlerde gölgeler uzadıkça renkler, mimari incelikler ortaya çıkıyor ve mekânın ruhu taş duvarlarda konuşmaya başlıyor. Merak etmeyin Osmanlıca bilmenize gerek yok, dileyen fotoğraf da çekebilir.

15. yüzyıldan bugüne

İstanbul dünyada en çok han olan şehirlerden. Han geleneği Osmanlı İmparatorluğu’nun şehirlerarası ulaşımı kolaylaştırmak için yaptırdığı kervansaraylara dayanıyor ki bunlara “menzil hanı” da deniyor. Osmanlı bu geleneği Selçuklu’dan almış. Selçuklu öncesinde de pek çok uygarlıkta hanlar var. İşlevleri o çağlar için göz kamaştırıcı.

Hanlarla ilgili ilk araştırmaları yapan isimlerden Dr. Ceyhan Güran, “Türk Hanlarının Gelişimi ve İstanbul Hanları Mimarisi” (1978) isimli kitabında, hanları “Bir avlu etrafını çeviren revaklar ve gerisindeki mekanlardan oluşan yapılar” olarak tarif eder. Elbette tanımı bu kadar sade olsa da işlevi çok geniş. 

Yüzlerce yıldır ayaktalar

Tarihi 15. yüzyıla uzanan hanlar, ticari hayatın gereklilikleri nedeniyle hayata geçirilir. Çünkü Fatih Sultan Mehmet’in fermanı ile Ayasofya Vakfı’na gelir sağlamak amacıyla yapılan Cevahir Bedesteni ile Kapalıçarşı’nın küçük versiyonu ortaya çıkınca bölgede ticaret hızlanır. Malını satmak için gelen tüccarlara dükkân, amelelere bekar odaları ve atlara ahırların yer aldığı tasarımlarıyla hanların yapılması zaruri olur. Taş ve tuğladan ibaret bu yapılar, bir yandan da yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan birer zanaat aktarım merkezi olarak kültür taşıyıcısı görevini üstlenir. Yemeniciden sadekâra, mıhlamacıdan saraca ince insan emeğinin incelikle aktarıldığı yerlerdir. 72 milletten insanla İstanbul’un mimari karakterinde tamamlayıcı olurlar.

Çarşı büyüdükçe ki bu süreç 250 yılı bulur, etrafındaki Rüstem Paşa, Tahtakale, Mercan, Sururi, Dayahatun, Beyazıt ve Kapalıçarşı mahallelerinde 16 han kullanıma açılır.

Hanlar aynı zamanda Osmanlı vergi sistemi ile lonca yapısının merkezinde yer alır. Malın şehre girdiği, kontrol edildiği ve narh sistemi olarak isimlendirilen alt ve üst satış limitlerinin belirlendiği yerlerdir. Ticari hayatın ekonomik ve ahlaki sistemin kuralları buralarda gelişir.

Kürkçü Han hâlâ hayatta

Kürkçü Han, Eminönü’deki ilk han ve dönemin veziri Mahmut Paşa tarafından mimar Atik Sinan’a yaptırılır ve 1467 yılında hayata geçer. Fatih Sultan Mehmet döneminden kalan tek yapı olması nedeniyle çok kıymetlidir. Mahmut Paşa Yokuşu’nda yer alan 2 avlulu bu hanın zemin katı işyeri üst katı ise konaklama amacıyla hizmete açılır. Elbette atlar unutulmaz, onlar için de bir ahır yapılır. Ne mutlu ki Kürkçü Han hâlâ yaşamaya devam ediyor. 

İlk başta ahşap olan hanlar daha sonra taş ve tuğlanın birlikte kullanıldığı kargir binalar olarak inşa edilir. Tonoz ve kubbe tarzı örtü sistemi kullanılır. Farklı amaçlar için yapılmış hanlar da vardır. Mesela devlet misafirlerinin konaklaması için Elçi Han’ı misafirhane olarak yaptırılır. 

Kürkçü Han, 1937

Farklı üsluplar

Başlangıçta Osmanlı mimarisi daha sonraları ise zamanın ruhuna uygun olarak farklı mimari gelenekler ile her biri birbirinden güzel hanlar ortaya çıktı. Varlıkları ve işlevleri ile hayatı güzelleştirip kolaylaştırdılar.

Bizans döneminde başlayan ticaretin Osmanlı zamanında yükselmesi ile hanlar dönemi 20. yüzyıla dek sürdü. En gösterişli zamanlarını 18. yüzyılda yaşadılar. Yaklaşık 500 yıl boyunca ticaretin nabzını tuttular, bazıları farklı biçimde de olsa hâlâ tutmaya devam ediyor. 

İBB Kültürel Miras’ın hazırladığı Kültür Varlıkları Envanterine göre Fatih’te kayıtlı 292 han var. İstanbul genelinde ise 500’ün üzerinde han inşa edildiği düşünülüyor. Şimdilerde çoğu han artık hayatta değil. Bazıları otel oldu. Restore edilmeden yaşayanlar ise asıllarına uygun olmayan eklemeler ve bakımsızlıklarla hayatta kalma mücadelesi veriyor. 

Oteller bölgesi

Hanların otellere dönüştürülmesi uzun zamandır gündemde. Son 20 yıldır bu konuda çalışmalar hız kazandı ve bölgedeki bazı hanlar lüks otel olarak hizmet vermeye başladı. Uzun yıllar İstanbul Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan ve bir dönemin işkence merkezi olan Sansaryan Han bugün beş yıldızlı bir otel. Mimar Kemaleddin’in mirası olan görkemli 4. Vakıf Han ise Legacy Ottoman ismiyle turistleri ağırlıyor. Geçmişte tüccarların konakladığı, malların istiflendiği bu devasa taş yapılar şimdi ışıltılı lobilerde, şık odalarda ağırladıkları insanlarla bambaşka hikâyeler biriktiriyor. 

Hayatına Legacy Ottoman olarak devam eden 4. Vakıf Han

Hanların otele dönüşmesi, dışarıdan bakıldığında metruk bir yapının "kurtarılması" gibi görünse de aslında içindeki o kadim zanaat kültürünün yok edilmesi anlamına da geliyor. Binayı fiziken yaşatan bu hamle, ne yazık ki onun ruhunu, esnafını, ustasını ve asırlık üretim hafızasını oradan söküp atıyor. Oysa bir yeri ya da şeyi dönüştürürken katılımcı süreç tasarımıyla bezeli, rasyonel, sağlıklı bir önermenizin olması beklenir. Orada çalışan ustalara, insanlara “Burayı otel yapıyoruz siz de nereye giderseniz gidin” demek topluma, kültüre her açıdan yapılmış haksızlık.

Aslında temel mesele, hanı salt bir bina olarak görmek yerine süregelen hayatı tamamlayan bir varlık olarak görmekte yatıyor. Eleştirel miras kuramcısı Laurajane Smith, mirasın fiziksel nesneden ibaret olmadığını asıl mirasın o nesne etrafındaki sosyal hayat olduğunu savunuyor. Bu bakış açısıyla, bir hanı tamamen lüks bir otele dönüştürmek yapıyı fiziken kurtarsa da ruhunu sahipsizleştirmek anlamına geliyor. 

“Metruk hanların lüks otellere dönüşmesi neden sizi rahatsız ediyor” diye soranlara Smith’in savını uyarlayarak şöyle yanıt verebiliriz: “Farklı bir koruma modeli mümkün. Hanın üst katları turizme hizmet ederken, alt katlarındaki zanaat atölyelerinin ve geleneksel esnafın korunduğu karma bir işlev tasarımı, yapının sadece dekor olarak kalmasını engeller.”

Böylece eleştirel miras çalışmaları alanında uzman olan David Lowenthal’in uyardığı gibi, o han “icat edilmiş ya da dondurulmuş geçmiş” nesnesi olmaktan çıkar. Bugünün ekonomik gerçeklerine uyum sağlar ve asırlık zanaat hafızasını kanlı canlı geleceğe taşır.

Geleceğe miras

Evet bir kısmı vakıf bir kısmı da özel mülkiyete tabi olan hanlar yavaş yavaş değişiyor, dönüşüyor. Onlara bakıp geçmişin zenginlikle dolu şaşaalı dönemleri de görebilirsiniz şimdinin klima borularını da. Ancak kesin olan şu ki bu halleri bile çok etkileyici. 

Eminönü’ndeki Hanlar Bölgesi’ne yakından bakarak, kimlik politikalarından doğru koruma yaklaşımlarına işin bilimsel ve felsefi boyutuna uzanan bir dosya hazırlamak istedik. Mimar Zeynep Ahunbay, İBB Kent Tarihi ve Tanıtımı Turizm Dairesi Başkanı Merve Gedik, mimar Bağış Kankotan, tarihçi Prof. Dr. Ahmet Yaşar, müze bilimci Yeşim Kartaler, fotoğraf sanatçısı Timurtaş Onan ve gümüş ustası Şahin Karaman sorularımı yanıtladı.

Bir hanın anatomisi

Dr. Ceyhan Güran’ın envanter çalışmalarına göre, hanları eşsiz kılan temel özellikler:

Hanlar, büyük külliyelerle (cami kompleksleri) boy ölçüşmeye çalışmaz. Aksine kentin silüetini tamamlayan, sokağın eğimine ve dar kavislerine uyum sağlayan formlara sahiptir. Genellikle iki veya üç katlıdırlar. Zemin kat; malların istiflendiği serin mahzenler ve dükkanlarla sokağa açılır. Üst katlar tüccarların konakladığı, içinde birer ocağı ve nişi bulunan "bekar odası" olarak avluya bakar. Bir hanın mimari ruhu avlusundan belli olur. Revaklar ise esnafın hem güneşten korunduğu hem de komşusuyla hasbihal ettiği birer sosyalleşme alanıdır. İstanbul hanlarının karakterini "küfeki taşı" ile tuğladan oluşan almaşık duvar örgüsü belirler. Bu örgü, yapıya hem depreme dayanıklı bir esneklik hem de yüzyıllar geçse de eskimeyen bir renk paleti sunar. Hanlar, dışarıdan bakıldığında tek bir büyük kapısı olan kaleyi andırır. Amaç içindeki değerli mallar ile tüccarların güvenliğini sağlayan korunaklı bir ticaret alanı yaratmaktır.

Meraklısı için okuma listesi: 

Müller Wiener – İstanbul’un Tarihsel Topografyası 

Dr. Ceyhan Güran - Türk Hanlarının Gelişimi ve İstanbul Hanları Mimarisi Tarihi Yarımadadaki Osmanlı Dönemi Hanları 

Jacques Pervititch - Sigorta Haritaları

/././

Restorasyon duayeni Prof. Dr. Zeynep Ahunbay: Hanlar, Osmanlı’nın son döneminde satıldığı için zor durumda; depremde yok olmamaları için kamu desteği gerekir 

Eminönü’nün tarihi yokuşlarından Divanyolu’na uzanan bu taş yapılar, geçmişte kentin ekonomi merkezi oldu. Bugün ise bakımsızlık, kontrolsüz turizm ve beklenen deprem arasında sıkışmış durumdalar. Koruma dünyasının duayeni Prof. Dr. Zeynep Ahunbay ile hanları konuştuk.

İstanbul’un en eski yerlerinden olan Tarihi Yarımada’da, yüzyıllardır ticaretin nabzını tutan hanlar, bugün "eski" yapılar olarak görülse de kentin en canlı organik bağlarından birini temsil ediyor. Fatih Sultan Mehmet döneminden bugüne, vakıf kültüründen özel mülkiyete evrilen bu devasa miras ya otelleşerek kimliğini kaybedecek ya da doğru koruma yöntemleriyle kentin yaşayan belleği olmaya devam edecek. Restorasyon dünyasının duayen ismi Prof. Dr. Zeynep Ahunbay ile hanların dününe, bugününe ve henüz geç olmadan yapılması gerekenleri konuştuk..

Prof. Dr. Zeynep Ahunbay

- Mimari birer yapı olmanın ötesinde, hanlar İstanbul’un kültürel geçmişinde tam olarak neyi temsil ediyor?

Tarihi Yarımada’daki hanlar, geçmişi Bizans dönemine uzanan bir ticari alanda bulunmaktadır. Haliç kıyısında Eminönü’nden, Divanyolu’na- Çemberlitaş ve Bayezıt’a kadar yükselen yamaçta tarihi kentin ticari merkezi gelişmişti. Osmanlı döneminden kalan çok sayıda arasta, kapan, han ekonomik yaşamın boyutuna, yoğunluğuna işaret etmektedir. Kara ve deniz ticareti ile şehre gelenler buradaki tüccarlarla bağlantı kurar, alışveriş yapar, konaklarlardı. Dolayısıyla Hanlar bölgesi İstanbul’un ticari yaşamının merkezi, belleği olarak tanımlanabilir.

Günümüzde Hanlar bölgesinde üretim, depolama, perakende, toptan satış işleri yoğun olarak sürmektedir. Ancak zamanla yapılar ve kullanımları değişmiş; Fatih döneminden başlayarak, birçok sultan, vezir, varlıklı kişinin cami, medrese gibi eserlerine gelir sağlamak için vakfettikleri han ve hamamlar satılarak ilk işlevlerinden farklı amaçlarla kullanılır olmuşlardır. Mahmut Paşa’nın camisine yakın bir konumda bulunan hamamı ve Kürkçü Hanı bu değişime örnek yapılardır.

Ticari işlevi devam eden, sokakları, çeşmeleri, sebil, han ve hamamları ile çok değerli olan Hanlar bölgesindeki tarihi yapıların birçoğu bakımsız durumdadır. Yapım teknikleri, tasarımları yapıldıkları döneme, yaptıran kişinin ayırdığı maddi kaynağa göre farklılık gösteren hanlar uzun yaşamları içinde yangın, deprem gibi felaketlerden etkilendiklerinden, 20. yüzyıla yarı harap durumda girmişler; 20. yüzyılda da özensiz onarımlar sonucu büyük değişime uğramışlardır. Kültür varlığı olarak değeri pek bilinmeyen hanların korunması özel ilgi ve çaba gerektirmektedir. 

- Günümüzde hanlar genelde “eski ve bakımsız” yerler olarak algılanıyor. Ancak Eminönü’ndeki bu yapıların içinde hala çok ciddi bir ticari üretim döngüsü ve yaşayan bir usta-çırak hiyerarşisi söz konusu. Hanların şehirle kurduğu bu organik bağ, bugün yapılan “iyileştirme” çalışmalarından veya işlev değişikliklerinden nasıl etkileniyor?

Hanların kullanımı devam ediyor ancak bakımsızlık, özgün tasarımı değiştiren, genel görünüşü bozan ekler, uyumsuz yenilemeler mimari değerlerini zedeliyor, kavranmalarını güçleştiriyor. Kargir yapı sisteminin özelliklerini bilmeden yapılan müdahaleler tarihi yapıların güvenliğini tehdit ediyor. Tarihi hanların beklenen İstanbul depreminden önce sağlamlaştırılması, hasarlı duvar, kemer, tonoz ve kubbelerin güvenli hale getirilmesi için çalışmalar yapılması gerekli. Birçok handa hücre ve revakların mekânsal özelliklerinin değişime uğradığı gözleniyor. Hücrelerdeki ocak, niş, pencere gibi ayrıntıların korunması, avlu ve çatıların eklerden arındırılması gerekiyor. Onarımlar öncesinde özgün yapım malzeme ve tekniklerinin araştırılması, ayrıntılı belgeleme yapılarak, proje hazırlanması söz konusu. Restorasyon projelerinin kargir yapı konusunda bilgili mühendis ve mimarlarca yürütülmesi önemli. 

Günümüzde tarihi kentlerimizde bulunan bazı hanlar restore edilerek otel, lokanta gibi işlevlerle kullanılmaktadır. Yeni kullanımın tarihi hanın mimari özelliklerine saygılı bir yaklaşımla yürütülmesi, hanın kentin belleğindeki yerinin gözetilmesi önemlidir. Otel olarak kullanılan tarihi hanlara bir örnek olarak Edirne’de bulunan Rüstem Paşa Kervansarayı verilebilir.  Mimar Sinan’ın eseri olan ve 1960’tan bu yana otel olarak kullanılan hanın otele dönüştürülmesiyle ilgili önemli sorun hücrelere eklenen banyo ve diğer tesisat konusudur. Çağdaş konaklama tesislerinde her odada banyo-tuvalet olması istenmektedir. Yeniden kullanım projelerinin en az ekle, özgün ayrıntıları zedelemeden gerçekleştirilmesi istendiğinden mekanların bölünmesi, bazı duvarların kaldırılması gibi müdahaleler sıkıntı yaratmaktadır. Yeniden kullanımlarda tarihi dokuyu olabildiğince koruyan projeler hazırlanması hedeflenmelidir. 

- Bir yapıyı pırıl pırıl bir yapıya dönüştürmekle, onu kendi haline bırakıp çürümesine göz yummak arasında bir orta yol yok mu? Eski bir hanın içindeki yaşamı” olduğu gibi korumayı, nasıl başarabiliriz?

Tarihi yapıların yaşatılması için sürekli bakım onarım çalışmalarına gerek vardır. Bozulan yüzeylerin onarımı, çatıların bakımı harabiyeti önler. Yeniden kullanım projelerinin titiz çalışmalarla yürütülmesi gerekir. Tescilli kültür varlıkları geleneksel malzeme ve yapım teknikleri ile onarılırlar. Onarımlar sırasında yapıların yüzeylerinde zamanla oluşmuş, ‘patina’ denilen, katmanı korumak önemlidir. Tarihi hanların içindeki yaşamın korunması konusu dikkatle, çok yönlü olarak değerlendirilmelidir. Hanın geçmişteki ve günümüzdeki işlevi, anlamı gözden geçirilmelidir. Günümüz kullanımının yörede hala etkin olan geleneksel zanaatlarla bağlantısı, günümüz sanat ortamına katkısı, ticari getirisi, anlamı tartışılmalıdır. Eski bir hanın içinde günümüzde yürütülmekte olan faaliyetler geleneksel sanata çağdaş bir katkı sağlıyorsa, ekonomik olarak uygunsa, hanın sınırlı dokunuşlarla onarılması oradaki üretim faaliyetini destekleyecek, olumlu bir gelişme sağlayacaktır.   

Tarihi hanların korunması sürecinde, taşıyıcı sisteminin güvenliği açısından tehlikeli titreşimler yaratan, havayı kirleten faaliyetlerden arındırılması gerekir. Eğer tarihi bir han günümüzde demir döküm işleri için kullanılıyorsa, bu amaçla içinde değişiklik yapılmış, hücreleri arasındaki kargir duvarlar kaldırılmışsa, faaliyetinin durdurulması gerekir. Kötü kullanımın durdurulmasının ardından, tarihi yapının ayrıntılı olarak incelenmesi, gerekli sağlamlaştırma işlemlerinin yapılması gerekir. 

- Siz kariyerinizin büyük bir bölümünü Dünya Mirası anıtlarına adadınız. Bu yapıların restorasyonunda yıllarca çalıştınız. Hanlardaki durumu yanlış ve doğru uygulamalar perspektifinden nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hanlardaki işgal ve kötü kullanımları 1970’li yıllardan bu yana izliyorum. Doktora konum 17. Yüzyıl Osmanlı Mimarlığı ile ilgiliydi. Bu kapsamda İstanbul’daki Büyük Valide ve Vezir hanlarını incelemiştim. Çok harap, bakımsız durumda olmalarına üzülmüştüm. 1999 depreminden sonra bu yapıların durumunu merak ettim ve yakından inceledim.  Korunmaları için ne yapılabilir, diye düşündüm.  Kötü durumda olan bu önemli yapılar beklenen güçlü depremde büyük kayıplar yaşayabilirler. Aslı vakıf olan hanların satılarak elden çıkarılmış olmasının, kamunun onlarla ilgili sorumluluğunu üstünden atması için yeterli bir gerekçe değil kanısındayım.  Hanların hak ettikleri nitelikli onarımlarla yaşatılmaları sağlanmalı. Bu yönde kamu desteği gerekli. Halen özel mülkiyette olan tarihi hanların ulusal değerleri dikkate alınarak projelerinin, uygulamalarının Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla, bilim kurulları oluşturularak hazırlanması ve uygulanması uygun olacaktır. 

Şu anda yürütülmekte olan han restorasyonlarıyla ilgili sorunuzu Laleli Taşhan üzerinden yanıtlamaya çalışacağım. Laleli Külliyesi’nin parçası olan Taşhan satılmış ve otel olarak kullanılmak üzere restore edilmekte. Yerine giderek yapılmakta olan çalışmayı görmek istedim ancak Han’a girmeme izin verilmedi. 18. yüzyıla tarihlenen Taşhan’ın girişinde onarımıyla ilgili bir tabela yok. Hangi firma yapıyor, ne zaman bitecek öğrenemedim. Yapının etrafını dolaştım.  Cephelerde bazı özensiz müdahaleler gözledim. Özellikle giriş cephesinde od taşından yapılmış ve yeşil renkle olan söve taşlarının beyaz renkli bloklar kullanılarak yenilendiğini, güney cephedeki bütünlemelerin beyaz harçla yapıldığını, onarımda renk ve malzeme dokusuna özen gösterilmediğini gözledim. 

Hanların onarımı kapsamlı projeler gerektirdiğinden, uygulama deneyimi olan koruma uzmanı ekiplerce yapılmalı. İlk yapıldığı dönemden kalan kısımların kendi malzeme ve tekniğiyle, 1766 ve 1894 depremlerinden sonra yenilenen kısımların ise onarımın yapıldığı dönemin yapım teknikleri dikkate alınarak uygulanmasına özen gösterilmesi önemli. Böylece onarım sonrasında yapıları inceleyenler hanların zaman içinde geçirdikleri değişimleri, onarımları okumak olanağı bulabilirler. 

- Bugün dünyanın her yerindeki lüks oteller ve alışveriş merkezleri birbirinin neredeyse aynı. Eminönü hanlarının da otellere dönüştürülmesi başladı ve kalanların da otel olması fikri zaman zaman gündeme geliyor. Bu gelişme olursa neler olur?

Eminönü’ndeki hanların bir kısmının otele dönüştürülmesi dikkatle ele alınması gereken bir konu. Otellerin hangi konfor düzeyinde olacağı önemli. Odalarda banyo, havalandırma vb. tesisatın olması istendiğinde tarihi hanlar fazla müdahaleye maruz kalıyorlar. Bu da istemediğimiz bir durum. Dönüşümün “tarihi kervan yolcularının yaşadığı konaklama deneyimini” yaşamak isteyen turistlere yönelik olarak, daha düşük konforlu, pahalı olmayan konaklama yapıları şeklinde olması hedeflenirse, hanlar az müdahaleyle, özgün işlevlerine yakın biçimde değerlendirilebilir. 

- Eminönü hanlarının o kendine has zanaat odaklı yapısı, İstanbul’a küresel ölçekte nasıl bir “ayrıcalıklı değer” katıyor?

Eminönü hanlarında çok sayıda işkolu çalışıyor. Bunların bir kısmı tarihi kullanımlarla ilgili. Birçoğu da yeni. Tarihten gelen zanaatların sürdürülmesi önemli ve nitelikleri onların uluslararası düzeyde tanınırlığını ve takdirini sağlıyor. Günümüzde etkin olan sanatlardan biri kuyumculuk. Kapalıçarşı’ya yakın hanlarda kuyumcu esnafının atölyeleri bulunuyor. Turistlerin Kapalı Çarşı’nın ışıltılı mekanından sonra, kuyumcu esnafının ve diğer zanaatkarların atölyelerini ziyaret etmeleri, incelikli işlerin nasıl yapıldığını görmeleri ilgi çekici olabilir.  Atölye ziyaretleri için hanların rahat dolaşılabilir olmaları gerekir. Atölyeleri ziyarete açmak için yapılacak müdahaleler projelendirilebilir ve onay alınarak uygulanabilir. Ancak bazı geleneksel zanaatlar zor koşullarda, sıkışık ortamlarda yapılmakta; esnaf sıkıntı yaşamaktadır. Bölgenin sağlıklı hale getirilmesi kapsamında ayıklamalar yapılması, ihtiyaç duyulan alanlarda, esnafa tarihi merkez dışında geniş atölyelerde çalışma olanağı sağlanması tercih edilebilir. Böylece büyük mimari değer taşıyan hanların daha iyi koşullarda sunulabilmesi, avlu ve revaklarının sahip olduğu mekânsal, görsel etkinin daha iyi kavranması mümkün olabilir.

- Sizin her zaman vurguladığınız Venedik Tüzüğü, “koruma” ile “yeniden yapım” arasına keskin bir çizgi var. İstanbul’daki han restorasyonları, uygulamalardan nasıl etkileniyor? Bilimsel bir restorasyonun “yaşanmışlık izlerini” yok etmeden yapılması teknik olarak neden bu kadar zor görülüyor?

Hanların restorasyonunda özellikle deprem hasarı görmüş bölümlerin onarımı, yeniden yapımı söz konusu olabiliyor. Ancak her zaman yeniden yapmak için yeterli veri bulunamıyor. Bu durumda var olan belge ve bilgilerle sağlamlaştırma yapmak, yeniden yapıma girişmemek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Deneyimsiz, uzmanlık eğitimi olmayan ekiplerin han restorasyonlarına girişmesi kültür varlığını olumsuz etkileyeceğinden, proje ve uygulama kadrolarının seçimine özen gösterilmesi önemlidir. Hanların restorasyon ve yeniden kullanım projelerinde, uygulamalarda çalışacak ekiplerin gerekli görülürse, ön eğitimden geçirilmesi istenebilir. Uygulamaların uzmanlarca sürekli izlenerek denetimi  kaliteyi yükseltecektir. 

- Bu kadar kıymetli bir mirasın önemi, toplumsal belleğimizde neden yeterince yer bulmuyor? Oradan geçim sağlayan esnaftan ziyaretçilere kadar geniş bir kitlede farkındalık geliştirmek mümkün mü? Sizin engin tecrübeniz bu noktada bize neler önerir?

Aslında vakıf yapıları olan hanların Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde satılarak elden çıkarılmasının sonucunda hanlar bugün çok zor durumdadır. Bakım-onarımları çok sayıda mülk sahibi eliyle gerçekleştirilmektedir. Onları bir araya getirerek restorasyon projeleri yaptırmak, uygulamayı düzgün bir şekilde yürütmek zor olmaktadır. Hanların önem ve değerlerine uygun düzeyde onarımları için gerekli kapasiteyi, kaynağı sağlamak konusunda Kültür Bakanlığı’nın, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün desteğine gerek vardır. Bilimsel denetimi yapılmayan uygulamaların hatalı olması, istenmeyen sonuçlarla karşılaşılması kaçınılmazdır. 

Tüm toplumda, kullanıcılarda farkındalık geliştirmek için ticari yapıların kentlerimiz için değerinin, ilişkili oldukları diğer tarihi yapılarla bağlantılarının anlatılması önemlidir. Kenti, anıtlarını korumak için onun tarihini ve mimari değerlerini tanımak gerekir. Hanları dönemlerindeki mimari ortam, kentle ilişkileri bağlamında tanıtmak, onlara daha çok ilgi gösterilmesini sağlayacaktır. Örneğin 1640 yılında Kösem Sultan’ın, Üsküdar’daki Çinili Külliyesi için yaptırdığı üç avlulu Büyük Valide Han İstanbul’daki en büyük handır. Eğer insanlar çok harap durumda olan Büyük Valide Han’ın Üsküdar’da hala kullanılmakta olan Çinili Cami ve külliyesi ile bağlantısını bilirlerse, onları birlikte değerlendirebilir, harap olan kültür varlığının korunması için uğraşabilirler. Benzer biçimde Çemberlitaş meydanında bulunan Vezir Hanı Köprülü Külliyesinin vakfıdır. Köprülü Mehmet Paşa’nın Divanyolu üzerinde yaptırdığı mescit ve medrese, Fazıl Ahmet Paşa’nın yaptırdığı kütüphane hala ayaktadır. Vezir Hanı ise 1999 depremi sonrası yapılan çelik desteklerle ayakta durmaktadır. 

Yapılacak toplantı ve yayınlarla insanların konuyla daha yakından ilgilenmelerinin sağlanmasının yararlı olacağını, hanların daha çok tanıtılmasının sahiplenme duygusunu, çabasını arttıracağını düşünüyorum. Hanların karşı karşıya olduğu riskler konusunda Kültür Bakanlığı’nı uyarmak önemli; harap hanların ilk büyük depremde yıkılmasının kentin merkezinde yaratacağı kaybın sorumluluğunun büyüklüğü anlatılmalı. Böylece eyleme geçmeleri sağlanabilir. Hanların korunması yönünde bir strateji tanımlanmasına katkıda bulunmalarını sağlamak hayati önem taşıyor.

                                                           /././  

T-24

Öne Çıkan Yayın

Mimar Bağış Kankotan: Tarihsel alanların otellere, kafe zincirlerine devredilerek ‘sakıncalı’ biçimde yenilenmesi uzun zamandır yürürlükte, bu bir zorunluluk değil!-Aslı Atasoy/T24-

İstanbul’un tarihsel ticaret aksı olan Tarihi Yarımada, bugün yenilenme projeleriyle büyük değişim yaşıyor. Mimar Bağış Kankotan ile Eminönü...