T-24 "Köşebaşı + Gündem" -7 Temmuz 2026-


AKP’ye geçen Özlem Çerçioğlu nasıl korumaya alındı?-Tolga Şardan- 

CHP’liyken hakkında adli süreç başlatılan Çerçioğlu’nun akabinde AKP’ye geçmesi, İller İdaresi Genel Müdürü Mehmet Emin Bilmez ile Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanı Yavuz Selim Akkoç’u endişelendirmiş. Görevlendirilen müfettişler aradan geçen süre ve yazışmalara karşın henüz Aydın’a uğramış değiller! Müfettişlerin “bir zahmet” hazırlayacağı rapor doğrultusunda akıbeti belli olacak kısmetse. Şimdi Çerçioğlu’yla ilgili süreç sınavında sıra, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’de...

“Bağımsız yargı”, ülke genelinde CHP’li belediyeler başta olmak üzere muhalefetteki yerel yönetimlere karşı “son derece hızlı” ve “affetmeyen” tutum içinde.

Büyük – küçük ayrımı yapılmaksızın tamamına yakını CHP’li belediye başkanı olan başkanlar birbiri ardında cezaevine gönderiliyor.

İçişleri Bakanlığı da haklarında başlatılan adli soruşturmalar kapsamında tutuklanan belediye başkanlarını görevden alıyor. Sokak köpekleriyle mücadelede olduğu gibi kimi muhalif belediye başkanlarına yönelik de haklarındaki müfettiş raporları doğrultusunda “soruşturma izni” vermekten geri durmuyor.

Yönetim süreci içinde yasalara göre hareket etmeyen yerel yöneticiler için yargı yoluna gidilmesinde elbette sakınca yok. Yargı önünde aklanmaları gerekir.

Ancak benzer konumdaki AKP’li belediye başkanları için aynı şeyleri söylemek saha örneklerine bakınca pek mümkün değil.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, geçen marttaki açıklamasında, her ne kadar 2024’teki yerel seçimlerin ardından 472 AKP’li, 217 CHP’li, 78 MHP’li, 16 DEM Parti belediyeye yönelik soruşturma açıldığını söylese de aslolan “soruşturma izni” verilenlerin sayısı! Açılıp kapatılan soruşturmalar pek sağlıklı bir süreci işaret etmiyor ne yazık ki.

Çerçioğlu dosyası hangi aşamada?

Son dönemde CHP’den AKP’ye geçen belediye başkanları oldu. Bu isimlerin öne çıkanlarından birisi, “Topuklu Efe” namıyla bilinen Aydın’ın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu’ydu.

CHP’den başkan seçilen Çerçioğlu, ağustostan bu yana AKP’li olarak siyasetin içinde.

Bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan; 14 Ağustos’ta, AKP’nin 24. Kuruluş Yıldönümü gününde genel merkezdeki törende Çerçioğlu’nun yakasına yeni partisinin rozetini taktı.

Şimdi, Çerçioğlu’nun CHP’den AKP’ye geçişi ve sonrasında yaşananlarla ilgili bilgi aktaracağım.

Ancak öncesinde söyleyeyim; Çerçioğlu’nun süreci sadece örneklerden birisi.

Çerçioğlu CHP’li olarak Aydın Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nı yürütürken, hakkında Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı’na “görevi kötüye kullanma” iddiasıyla suç duyurusu yapıldı.

Başvurunun yapıldığı tarih, 2025’in ilk ayları. Başvurunun sahibi, Aydın’da yaşayan Haldun Haşmet Aysan.

Başvurunun konusu, daha doğrusu konuları; Aydın Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’nın 2017 – 2024 yılları arasında gerçekleştirdiği sekiz ayrı ihalede usulsüzlük yapıldığı iddiası. İhalelerin içeriği ise; kentin çeşitli cadde, mahalle ve bulvarlarında üst yapı, alt yapı ve sanat yapıları yapım işi.

Sekiz ihalenin toplam bedeli ise yaklaşık 8,5 milyar lira.

Suç duyurusunda Çerçioğlu’nun yanı sıra belediyenin Genel Sekreteri Ertuğrul Yamen, belediyenin Fen İşleri Daire Başkanı Ufuk Serdar Özmen ile ihaleyi alan firmaların sahipleri Aykut Yağmur ve İsmet Durnabaş yer aldı.

Suç duyurusu üzerine Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı, Çerçioğlu ve belediye yöneticisi iki kişinin haklarında adli soruşturma açılabilmesi için gereken soruşturma izni konusunda İçişleri Bakanlığı ile yazışma yaptı.

Savcılık, İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği 17 Temmuz 2025 tarihli beş sayfalık yazıda, sekiz ihalede yapılan yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarına yer verdi.

Yazının Aydın’dan Ankara’ya gönderildiği günlerde, Çerçioğlu henüz CHP’de.

Sonra neler yaşandı?

Sonrasında Topuklu Efe Çerçioğlu, Ankara’da 14 Ağustos günü iktidar partisine katıldı.

Aradan geçen sürede Ankara’dan yani İçişleri Bakanlığı’ndan Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı’na herhangi bir yazı ulaşmayınca savcılık tekrar harekete geçti.

Başsavcılık, yine İller İdaresi Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği 18 Kasım 2025 tarihli yazıyla bir kez daha Çerçioğlu ve iki belediye yönetici hakkında hangi işlemlerin yapıldığını sordu. Başsavcılık, “herhangi bir karar verilip verilmediğini, karar verilmiş ise bir örneğinin savcılığa gönderilmesini” istedi.

Bu yazının geldiği gün Çerçioğlu, üç aydan fazladır AKP’liydi!

Bakanlık kulağının üzerine yattı!

Savcılığın bir kez daha bilgi istemesi üzerine, deyim yerindeyse kulağının üzerine yatan İçişleri Bakanlığı harekete geçmek zorunda kaldı.

İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nden Genel Müdür Yardımcısı Eyüp Özdemir imzasıyla savcılığa gönderilen 21 Kasım 2025 günlü yazıyla, bilgi talebinin 22 Ağustos 2025 tarihli yazıyla iddiaları araştırmakla görevli Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanlığı’na gönderildiği kaydedildi.

Savcılığın bilgi talebi yazısı Mülkiye Teftiş Kurulu’na teslim edildiğinde Çerçioğlu henüz bir haftalık AKP’liydi.

Bürokratik tanımlamayla “el yakacak top”un İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nden Mülkiye Teftiş Kurulu’na ulaşmasıyla birlikte bu kez “zorunlu” hâlde harekete geçen birim Mülkiye Teftiş Kurulu oldu.

Müfettiş atanmasında dikkat çeken tarih!

Kurul Başkan Yardımcısı Hamdi Öncü imzasıyla hem Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı hem de İller İdaresi Genel Müdürlüğü’ne gönderilen 26 Kasım 2025 günlü yazıda, Çerçioğlu ve belediye personeli hakkındaki iddiaların araştırılması amacıyla dönemin İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın onayıyla 11 Ağustos 2025 tarihinde müfettiş görevlendirildiği açıklandı.

Burada müfettiş görevlendirme tarihine dikkatinizi çekerim; 11 Ağustos 2025, yani Çerçioğlu’nun AKP rozeti takmasından üç gün önce!

Çerçioğlu’nun merkezinde olduğu o dönemki siyesi gelişmeleri hatırlayın; ana muhalefetten iktidar partisine geçiş sürecinde epeyce iddia gündeme gelmişti Çerçioğlu hakkında.

Devam ediyorum.

İçişleri Bakanlığı’na bağlı İller İdaresi Genel Müdürlüğü ile Mülkiye Teftiş Kurulu’nun yazışmalarına göre, Aydın Büyükşehir Belediyesi’nin AKP’li Başkanı Özlem Çerçioğlu ve iki yöneticisi hakkında müfettişler inceleme başlattı.

Fakat sonrasında Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan Ankara’ya bir yazı daha geldi.

Yazının tarihi, 26 Mart 2026. Yani, İçişleri Bakanlığı Mülkiye Teftiş Kurulu’nun yine savcılığa gönderdiği cevabi yazıdan tam dört ay sonra!

Başsavcılık, 18 Kasım 2025 tarihli yazısında olduğu gibi İçişleri Bakanlığı İller İdaresi Genel Müdürlüğü’nden sürecin akıbetini bir kez daha sordu.

İller İdaresi Genel Müdürlüğü, istediği bilginin verilmesini sağlamak amacıyla 6 Nisan 2026 günlü ve altında Genel Müdür Yardımcısı Eyüp Özdemir imzasının yer aldığı yazıyla Mülkiye Teftiş Kurulu’nu yeniden uyardı.

Şaşırtan onay tarihi

Gelen yazı üzerine Mülkiye Teftiş Kurulu’nun, savcılık ve İller İdaresi Genel Müdürlüğü’ne ikinci kez gönderdiği 10 Nisan 2026 tarihli ve Başkan Yardımcısı Hamdi Öncü’nün imzası bulunan yazı tek cümlelikti: “Bakanlık makamının 11.08.2026 tarihli onay emri kapsamında Mülkiye Müfettişliğince yürütülen araştırma / ön inceleme süreci devam etmektedir. Bilgilerinize rica ederim.”

Dikkati çekti mi bilemiyorum; bu yazıda bakanın onay emri 11 Ağustos 2026! Henüz bu tarihi yaşamadık! Daha bir aydan fazla zaman var.

Oysa bakanın onay emri 11 Ağustos 2025’ti.

Bu tarih hatası, yazımdan mı kaynaklı? Yoksa savcılığı oyalama taktiği mi bilemiyorum. Kaldı ki, böylesine önemli bir konuda yazışma hatası yapılması da bakanlıkta işlerin hangi ciddiyetle yapıldığının göstergesi maalesef. Yanı sıra, söz konusu yazışmalarda genel müdür ve kurul başkanı yerine imza atanların bir alt kademedeki bürokratlar olması da ayrıca dikkat çekici.

Anlaşılan, CHP’liyken hakkında adli süreç başlatılan Çerçioğlu’nun akabinde AKP’ye geçmesi, İller İdaresi Genel Müdürü Mehmet Emin Bilmez ile Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanı Yavuz Selim Akkoç’u endişelendirmiş.

Hiç imza yönergesi demesinler, istedikleri zaman istedikleri yazıya imza atmaya yetkililer.

Müfettişler kayıp!

Bu arada aldığım bilgiye göre, 11 Ağustos 2025’te alınan bakan onayı çerçevesinde Mülkiye Teftiş Kurulu Başkanlığı’ndan görevlendirilen müfettişler aradan geçen süre ve yazışmalara karşın henüz Aydın’a uğramış değiller!

Çerçioğlu hakkında suç duyurusunda bulunan Haldun Haşmet Aysan, aynı zamanda Aydın’da yaşaması ve siyaseti yakından takip etmesi nedeniyle gelişmeleri anbean izliyor.

Müfettişlerin kente gelmemesine dikkat çekti son görüşmemizde. Tabii kente gelmeyen müfettişler, Ankara’dan kağıt üzerinde rapor hazırlayacaksa o raporun çok sağlam karşılığı olmayacaktır.

Buraya kadar okuduklarınız, ülkedeki siyasetin bir fotoğrafı. Aydın Adliyesi’ndeki dosya halen açık. Müfettişlerin “bir zahmet” hazırlayacağı rapor doğrultusunda akıbeti belli olacak kısmetse. Ancak görünen o ki; yakın zamanda sonuçlanacak gibi de durmuyor.

Şimdi Çerçioğlu’yla ilgili süreç sınavında sıra, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’de. Bakalım, kendisi nasıl hareket edecek? Gereğini mi yapacak? Yoksa “bırakın saçlar dağınık kalsın” misali sessizliğe devam mı edecek?

/././

Gazeteciler Hazar Dost ve Kayhan Ayhan gözaltına alındı -Ceren Bayar- 

Gazeteci Hazar Dost, 2018’de katıldığı bir eylem gerekçe gösterilerek gözaltına alındı. Dost'un alışveriş yaptığı manavdan gözaltına alındığı kaydedildi. Birgün gazetesi muhabiri Kayhan Ayhan da "Evime polis geldi gözaltına alınıyorum" paylaşımı yaparak gözaltına alındığını duyurdu.

Gazeteci Doğu Eroğlu, Hazar Dost'un gözaltına alındığını sosyal medya hesabından duyurdu. Eroğlu, "Daha önce hakkında karar verilmiş ancak istinaftan dönmüş bir dosyada ifadesi eksikmiş. Ne zaman istenirse ifade vermeye gideceği nöbetçi savcıya izah edildi ama riskli bulunmuş. Velhasıl bu geceyi karakolda gözaltında geçirecek, yarın Küçükçekmece Adliyesinde ifadesini verecek. Sağlığı iyi, morali yerinde. Mahallede alışveriş yaptığı manava bir anda dört polisin girip kendisini karakola götürdüğünü anlatıyor. Yani GBT’de falan işlem yapılmış değil, muhtemelen yüz tanıma sistemine takılıp gözaltına alındı. NATO Zirvesi öncesi gözaltı furyasına bir ek daha yani." ifadelerini kullandı. 

https://membrana-cdn.media/video/t24/external-2199981-20260707-desktop.mp4?r=81555

Birgün gazetesi muhabiri Kayhan Ayhan da "Evime polis geldi gözaltına alınıyorum" paylaşımı yaparak gözaltına alındığını duyurdu. 

Ayhan'ın halkı yanıltıcı bilgiyi yayma" iddiasıyla gözaltına alındığı bildirildi.

***

NATO gözaltıları bir şeyin tatbikatı mı?-Mehmet Y. Yılmaz- 

Gözaltı ve tutuklama operasyonları NATO zirvesinin yapılacağı Ankara'da durmuyor, ülkeye yayılıyor. Demek ki “artık fişleme yok” dedikleri iş, yeniden başlamış; belki de hiç bitmemişti. Bütün bu operasyonların nedeni sadece “protesto filan olmasın, NATO liderlerine mahcup olmayalım” düşüncesi olabilir mi? Bu bana çok naif bir yaklaşım gibi geliyor. Bu acaba “ileride ne olur ne olmaz” diye tasarlanmış çok daha büyük bir planın bir parçası mı? Bir “tatbikat” mı? Olabilir de olmayabilir de. Ancak bu iş başladığından beri yaşadıklarımızın mantıklı bir tek açıklaması yok.

Başta Cumhurbaşkanı olmak üzere bütün devletimiz NATO liderleri gelecekler diye tatlı bir telaş içindeler.

Gerçi bu tatlı heyecan dalgasının önemli bölümü Trump gelecek diye ama bunu açıkça söylemek yakışık almıyor tabii.

Devlet yetkililerimizin, “Netanyahu’nun ruh ikizi geliyor” diye çok mutlu olduklarını belli etmelerini zaten biz de istemeyiz.

Aslına bakarsanız Trump gibi sosyopat eğilimler gösteren tiplere, dışardan bakıldığında “yağcılık” gibi görünen muameleler yapılmasında bir sakınca yok.

Onunla bir işinizi görmek istiyorsanız, biraz pohpohlamanız çok yararlı olur.

Ama dozunu, ayarını iyi bilmek lazım tabii.

Çok aşırıya kaçarsanız da bu kez sosyopatın egosu iyice patlar, beklenmedik rezilliklere yol açabilir, aman diyeyim!

En iyisi “deli, deliyi görünce sopasını saklar” kıvamını tutturabilmektir.

Ankara’da teftiş temizliği olanca hızıyla sürerken diğer yandan da bazı T.C. vatandaşları beşer, onar gözaltına alınıyor, tutuklanıyor.

Sabaha karşı evler basılıyor, gazeteciler, öğretim üyeleri, sendikacılar, sivil toplum kuruluşlarında faaliyet gösterenler toplanıyor.

Görüntü biraz 12 Eylül sabahını andırıyor ama sanırım şimdilik politikacılara ilişmiyorlar.

Gözaltına alınan ve tutuklanan yurttaşlarımızın nasıl seçildiğini bilemiyoruz.

“Silahlı gizli örgüt” deniliyor ama ortada ne silah var ne de örgüt.

Bu iş başladığında genel kanı bu “meydan temizliğinin” nedeninin NATO toplantısı olduğu idi.

NATO liderleri gelecek, Ankara sokaklarında protesto filan olmasın, “elin gavuruna mahcup olmayalım” diye düşünüldüğü tahmin ediliyordu.

Ama gördük ki bu iş Ankara’da durmuyor. İzmir'den Kocaeli'ye, Kırklareli'den Niğde'ye uzanan böyle bir dizi anlamsız gibi görünen gözaltı ve tutuklamalar yapılıyor.

Bu sadece belli başlı kentlerle mi sınırlı kalacak yoksa başka illerde de devamı gelecek mi bilmiyoruz.

Bildiğimiz şu ki evlerinden sabahın köründe toplanıp, özgürlüklerinden edilen insanlar beş benzemez.

Ortak özellikleri muhalif görünmeleri.

Bir başka bildiğimiz de şu ki ortada fol yok yumurta yokken bu insanları polisimizin, jandarmamızın elleriyle koymuş gibi evlerinden topladığı.

Demek ki “artık fişleme yok” dedikleri iş, yeniden başlamış; kim bilir, belki de zaten hiç bitmemişti.

Buna da acaba “devlet aklından” mülhem, “devlet refleksi” mi desek?

15 Ağustos 2013 günü o tarihte Başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan, “fişlendik ama fişlemedik” demişti ama önemli değil.

Neler söylenmedi ki bugüne kadar?

Bütün bu tutuklamaların, ev baskınlarının nedeni sadece “NATO liderleri gelecek, protesto filan olmasın, mahcup olmayalım” düşüncesi olabilir mi?

Bu bana çok naif bir yaklaşım gibi geliyor.

Ayrıca NATO liderlerinin hepsinin kendi memleketinde de böyle protestolar filan oluyor, oralarda devlet yöneticilerinin bu nedenle yüzlerinin kızardığını filan hiç duymadık.

Yani zaten onların hepsi buna alışık.

Ayrıca NATO toplantısı Ankara’da. İstanbul’da, İzmir’de, Kocaeli'de, Kırklareli'de aynı operasyonların anlamı ne?

Bu acaba “ileride ne olur ne olmaz” diye tasarlanmış çok daha büyük bir planın bir parçası mı?

Bir “tatbikat” mı?

Devletimizi yönetenlerin Anayasa, kanun ve hukuk tanımazlıkları o noktaya geldi ki günün birinde bunların hepsini toptan yok saymaya kalkarlarsa oluşabilecek tepkilere karşı alınacak tedbirlerle ilgili bir tatbikat yapılıyor olabilir mi?

Olabilir de olmayabilir de tabii.

Ancak unutmayalım ki bu iş başladığından beri yaşadıklarımızın mantıklı bir tek açıklaması yok.

Türk hukukunda henüz işlenmemiş bir suçun yasaklandığı veya tehlikeli olduğu düşünülen kişileri toplumdan uzak tutmak amacıyla uygulanan bir “önleyici tutuklama” sistemi yok.

Birilerini tutuklayacaksanız bu sadece işlenmiş bir suç için ve o da yeterli delil ve tutuklamayı haklı kılacak sebep varsa mümkün olabilecek bir şey.

Buna rağmen insanlar evlerinden böyle toplanabiliyorsa, bunun daha büyük bir planın parçası olması ihtimalini göz ardı edebilir miyiz?

Konuyla alakası yok ama Cumhurbaşkanı’nın 15 Ağustos 2013 günü yaptığı konuşmayı hatırlayınca orada söylediği bir sözü aktarayım istedim.

O gün “er ya da geç kendini kudretli sanan Firavuna hesap soracak bir Musa çıkar” da demişti; çok beğenmiş, ezberlemiştim.

Meydanlarda “Eyyy Sisi” diye dört parmak havada bağırıldığı günlerdi; hey gidi hey!

/././

Büyük savaş için toplanıyorlar -EVRENSEL MANŞET-

Bugün Ankara’da başlayacak NATO 36. Liderler Zirvesi öncesinde gerek yurt içinde adeta sıkıyönetime gidilmesi ve yüzlerce kişinin evleri basılarak tutuklanması, gerekse emperyalist sözcülerin açıklamaları, örgütün daha büyük bir savaş konseptine hazırlandığını gösteriyor. Saray iktidarı ayrıca Trump’la bugünkü görüşmeye büyük siyasal yatırım yapıyor.

***
NATO: Güvenlik değil saldırı örgütü -Mustafa Yalçıner-

Sonunda başladı! Başta Trump olmak üzere bir ikisi dışında dünyanın tüm iri kıyım emperyalist şefleri Ankara’da toplandı.

Alınan “güvenlik” önlemleri üzerine konuşmayan kalmadı. Önlemler sadece Ankaralının olsa neyse, Urfa’ya varıncaya kadar tabii ki tüm ülkede emekçilerle aydınların yaşamını karartıcı içerikli. Yol kapatmalar, duvar ve ev boyamalar, dikilen görüntü engelleyici pano duvarlar, “Kaşının üstünde gözün var” yaklaşımıyla “önleyici” gözaltı ve üstüne tutuklamalar… Evet, tümü güç gösterisi niyetine ve hoş görünme beklentisiyle.

Ancak, emperyalist zirveye ilişkin eleştiriler çoğu durumda ve ortalamasıyla önlem eleştirisi kolaycılığıyla sınırlandı. Gerçekte NATO’ya yönelik eleştirileri olmayıp tersine onu gerekli görenler “zirve”yi sadece bir iç politika sorununa dönüştürüp abartılı önlemleri eleştirme yolunu tuttu. NATO ve zirvesinin şüphe yok ki -silahlanma harcamalarında artış ve kontrgerilla türünden- iç politikayla ilgisi küçümsenir türden değil. Ancak bu ilginin alınan önlemleri abartılı bulmaya indirgenmesi yasak savma ve NATO yandaşlığını gizlemeye yönelik.

Üstelik çoğu durumda “Tabii ki önlem gerek”, “Kaç ülkenin başkan ve başbakanı geliyor, güvenlik önlemleri doğal” denerek önlemler, abartılması bir yana, olumlandı da. Oysa Trump’tan başlayarak, gelenlerin bizzat kendileri güvensizlik yayıcıları. “Güvenlik önlemleri” gerçekte onlardan gelecek saldırılara karşı gerekli.

Trump örneğin en azından bin kişilik bir ekiple geliyor. Haydi yüzü, toplantılarda Trump’ı bilgilendirip destekleyerek sufle edecekler olsun. Haydi iki yüzü bu nitelikli olsun. Geri kalan 800-900’ü zaten CIA, FBI, özel kuvvetler vb. mensubu “güvenlikçiler”! Havayı, karayı, suları “güvenliğe” boğacaklar! Öyle “güvenlikçiler” ki, vurdular mı deviren cinsinden. Aksiyon filmlerindeki gibi “dünyayı kurtarma” peşinde olanlar değil, ama ateşe verenlerden!

Sorun, gerçekte, “güvenlik” tartışmasının derinleştirilmesinden de anlaşılacağı gibi, NATO ve zirvesinin “güvensizliği” örgütlemesi ve bunu ilerletecek oluşu.

NATO ve toplanmakta olan zirvesini olumlamak amacıyla ileri sürülen bir argüman “Türkiye’nin güvenliği”ne katkısı. Türkiye’nin güvenliği NATO’ya kaldıysa vay halimize!

NATO’nun bugüne kadarki icraatları bundan sonrakiler hakkında ipucu vermekle kalmıyor, görmek isteyenleri yüksek sesle uyarıcı nitelikte. NATO Yugoslavya’yı bombalayarak yaktı yıktı ve geriye parça parça olmuş 7-8 ülke bıraktı. Afganistan’da sözde başta kadınlar olmak üzere ülkeyi Taliban’dan kurtaracaktı, yine yaktı yıktı ve ülkeyi yine Taliban’a terk edip çekip gitti. Libya’da bombalarıyla Kaddafi iktidarını devirdi, gözünü ülkenin petrollerine dikmişti, geride bölünmüş bir ülke ve hâlâ süren bir iç savaş bıraktı. En son İran’a saldırıya çağırdı Trump NATO’yu, ortakları bu saldırıya bulaşmada kendi açılarından yarar görmediklerinden gerçekleşmedi. Yoksa NATO İran üzerine de çullanacaktı!

Hangi “güvenlik”ten söz ediliyor?! NATO gezegene güvenlik değil saldırganlık ve yıkım götüren cehennem ateşinin örgütlenmesidir!

“Ama İran savaşı sürerken örneğin NATO Türkiye’ye yerden havaya savunma sistemi olarak Patriotları göndererek ülke savunmasına katkıda bulundu” deniyor. Suriye iç savaşı döneminde de göndermişti. Üstelik Trump F35’lerle Kaan’lara motor ithalatını serbest bırakacağını müjdelemedi mi, “yurt savunmasına katkı”nın bundan alası mı olur- deniyor!

Patriotlar, ülke savunması için değil, tersine Türkiye’yi savaşa bulaştırmak içindi!

Her ülkenin, şüphesiz Türkiye’nin de savunulması ihmal edilir gibi değildir. Ancak sorun, Türkiye’nin başına belaların nerelerden açıldığı ve kendisini kime/kimlere karşı savunma ihtiyacında olduğudur. Ülkenin yer altı ve yer üstü zenginliklerini yağmalayan işbirlikçilerinin suç ortaklığıyla emperyalistlerdir. Türkiye halkının değerlerini ne Suriye ne de İran talan ediyor! Türkiye’yi örneğin Ortadoğu’ya egemen olmak için kendi saldırganlık ve savaşlarına alet etmeye çalışan ve emekçilerle emeklilere “Kaynak yok” derken ülke egemenlerini silahlanmaya devasa kaynaklar ayırmaya yönelten de en başta Trump ve ABD olmak üzere emperyalistler. Ülkenin tabii ki en başta onlara karşı savunulması gerek!

/././

NATO Zirvesi’yle açılan tehlikeli kapı: Suç yok, tutuklama var -Eylem Nazlıer-


NATO Zirvesi düzenlenen operasyonlarda işlenmiş bir suç değil, “ileride eylem yapılabileceği” varsayımıyla çok sayıda kişi tutuklandı. Hukukçular, "Bu anlayış kişi özgürlüğünü, kanunilik ilkesini ve hukuk devleti ilkesini ortadan kaldırır" dedi.

***
NATO Zirvesi öncesi ev baskınlarıyla aralarında akademisyenlerin, gazetecilerin, siyasi parti temsilcileri ve sendikacıların da olduğu çok sayıda kişi tutuklandı. Tutuklamalar, işlenmiş bir suç değil, “ileride eylem yapılabileceği” varsayımıyla yapıldı. Bu durumu ceza hukukunda kişiyi değil, fiili cezalandırma anlayışının ters yüz edilmesi olarak değerlendiren hukukçular, bu anlayışın “önleyici tutuklama” adı altında iktidarın tehlikeli gördüğü kişileri hiçbir delile dayandırmadan tutuklayabilmesi anlamına geldiğini ifade etti.

"Çok tehlikeli bir eşik"
İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şube Eş Başkanı Ömer Faruk Yazmacı, operasyonların toplumsal muhalefeti sindirmeyi hedeflediğini, gözaltı ve tutuklama süreçlerinde ağır hak ihlalleri yaşandığını dile getirdi. Tutuklamaların işlenmiş suça dayanmadığını, “önleyici” ya da “proaktif tutuklama” olarak yapıldığını dile getiren Yazmacı, şunları dile getirdi:

“Ceza hukuku kişiyi değil, fiili cezalandırır. Tutuklamayı ceza muhakemesi tedbiri olmaktan çıkarıp varsayıma dayalı bir özgürlükten yoksun bırakma aracına dönüştürür. Anayasa’nın güvence altına aldığı kişi hürriyeti ve güvenliği hakkı bakımından da son derece ağır bir sorundur. Bu dosyada karşımıza çıkan anlayış, hukuk devleti bakımından çok tehlikeli bir eşiğe işaret etmektedir. Eğer gerçekleşmemiş eylemler, belirsiz istihbari notlar ve geleceğe dönük varsayımlar tutuklama gerekçesi yapılırsa, artık ceza hukuku fiili değil kişiyi hedef almaya başlar. Bu da klasik anlamda ceza hukukundan uzaklaşıp, ‘tehlikeli görülen kişilerin’ özgürlüğünün peşinen kısıtlandığı bir anlayışa kapı aralar. Bizim 'proaktif' ya da 'önleyici tutuklama' dediğimiz şey tam olarak budur. Devletin, kişileri fiillerinden dolayı değil, potansiyel tehdit olarak gördüğü için özgürlüklerinden yoksun bırakmasıdır. Bu anlayış, masumiyet karinesini, kişi özgürlüğünü, kanunilik ilkesini ve hukuk devleti ilkesini ortadan kaldırır. Bu yaklaşım toplumsal muhalefeti, gençleri, hak savunucularını ve politik kimliği olan insanları daha eylem gerçekleşmeden kriminalize etme tehlikesi taşımaktadır.”

"Dosyada gizlilik kararı var, dosya içeriğini bilmiyoruz"
5 Temmuz’da gözaltına alındı Akademisyen ve Yazar Doç. Dr. Sibel Özbudun ile Akademisyen Temel Demirer’in Avukatı Çağdaş Sezer, suçlamaların henüz kendilerine bildirilmediğini, soruşturmaya ilişkin kamuoyuna servis edilen bilgilerin “itibarsızlaştırma amacı taşıdığını” söyledi.

Henüz ifade işlemlerinin başlamadığını aktaran Sezer, “İfadeleri henüz alınmadığı için şu aşamada ancak tahminde bulunabiliyoruz. Ancak bir örgüt suçlaması yöneltileceğini tahmin ediyoruz” diye konuştu. Müvekkilleriyle görüştüğünü belirten Sezer, Özbudun ve Demirer’in sağlık durumlarının iyi olduğunu söyledi.

Hem hukuki hem de siyasi açıdan gözaltıların NATO süreciyle bağlantılı olduğunu dile getiren Sezer, “Dosyada gizlilik kararı olduğu için avukatlar olarak dosyaya erişemiyoruz. Buna rağmen dosyanın içeriğine ilişkin bazı bilgilerin basına servis edilmesi kabul edilemez. Avukatların dahi ulaşamadığı bilgilerin kamuoyuna sızdırılması, soruşturmanın sağlıklı yürütülmesine hizmet etmediği gibi, gözaltındaki kişiler hakkında bir itibarsızlaştırma amacı taşıdığı izlenimini yaratıyor” dedi.

"Amaç olası NATO protestolarını engellemek"

Çağdaş Hukukçular Derneği (ÇHD) İstanbul Şube Üyesi Çiğdem Akbulut, İstanbul’da gözaltında bulunan kişi sayısının 40 olduğunu, toplam dosya kapsamında ise 42 kişi hakkında işlem yapıldığını söyledi.

Türkiye genelindeki gözaltı sayısına ilişkin henüz net bir tablo oluşmadığını ifade eden Akbulut, gözaltıların tamamının “örgüt üyeliği” iddiasıyla gerekçelendirildiğini belirtti.

Savcılığın kamuoyuna yaptığı açıklamalarda "çeşitli materyallerin ele geçirildiğini" duyurduğunu hatırlatan Akbulut, “Bugüne kadar katıldığımız ifadelerin hiçbirinde buna ilişkin somut bir delil görmedik” dedi.

Operasyonların NATO Zirvesi öncesine denk gelmesinin tesadüf olmadığını dile getiren Akbulut, soruşturmalarda müvekkillerine NATO karşıtı yayınlar ve açıklamalarla ilgili sorular yöneltildiğini söyledi.


***
Meşruiyet ithalatında ikinci perde: Trump’lı NATO zirvesinin gündeminde neler var? -Okan Evrim-

Emperyalist savaş örgütü NATO’nun, Saray iktidarının ev sahipliğinde 7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek 36’ncı zirvesi, ABD Başkanı Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ‘meşruiyet verme’ sürecinde de yeni bir evreye işaret ediyor.
***
Siyasi iktidarın yurt genelinde adeta olağanüstü hal ilan edip eylem yasakları, operasyonlar, gözaltılar ve tutuklamalar sonucu ‘dikensiz gül bahçesi’ oluşturma çabasıyla hazırlandığı NATO Zirvesi başlıyor.

‘Zengin görücü geliyor’ telaşıyla başkente pahalı bir makyaj yapan, ABD Başkanı Donald Trump’ın uçağı inecek diye pist genişleten, sokak köpeklerini toplatıp polislerin atlarına ‘fön çektiren’, taksicinin kıyafetinden esnafın vitrinine kadar en küçük ayrıntıya dahi önem veren iktidar, emperyalistlerin ayaklarına kırmızı halı sermek için yoğun çaba ve en az 11,5 milyar lira harcadı.

Zirvenin ‘yıldızı’ Trump
Yeni paylaşım pazarlıklarının ve savaş planlarının yapıldığı NATO zirvelerinin 36'ncısına 32 ülkenin devlet başkanı, dışişleri ve savunma bakanları katılacak. Hem Saray iktidarı hem de dönem dönem eleştirdiği İttifakın diğer üyeleri açısından bunlardan en önemlisi ABD Başkanı Trump.

Tepkilere rağmen NATO humması: Trump'ın konvoyu Ankara sokaklarına askeri sevkiyatla getirildi

Ziyaret öncesi ABD’nin bağımsızlığının 250’nci yılı olan 4 Temmuz dolayısıyla İstanbul’da Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, Ankara’da ise Türk Telekom binası ABD bayrağı renkleriyle aydınlatılarak Trump'a bir ‘jest’ de yapılmıştı. Trump’ın bugün Türkiye'ye gelen makam arabaları ise medyaya “canavar” olarak reklam edildi. Zirve şerefine üzerinde NATO amblemi yer alan madeni 5 liralar basıldı.

Zirve öncesi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Trump ile defalarca telefonda görüşmüş ve kendisini ısrarla zirveye davet etmişti. Trump da zirve öncesi ‘Erdoğan istediği için’ geleceğini belirterek, Türkiye’nin İran savaşına dahil olmamasından memnuniyetini dile getirmişti: “Erdoğan benim dostum ve savaşın dışında kaldı. Dahil olabilecek en güçlü adaylardan biriydi. Hatta belki de İran'ın tarafında yer alabilirdi. Bildiğiniz gibi İsrail’in hayranı değil.”

Son görüşmede ‘meşruiyet’ pahalıya patlamıştı

Trump, 17 yıl aradan sonra Türkiye’ye gelen ilk ABD Başkanı olacak. Ankara’da son olarak nisan 2009’da Barrack Obama ağırlanmıştı. Erdoğan ve Trump ise en son 25 Eylül 2025’te Beyaz Saray’da yüz yüze görüşmüştü.

ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve ‘Ortadoğu Valisi’ Tom Barrack, bu görüşmeye dair “Trump, Erdoğan’a ihtiyacı olan meşruiyeti verecek” demişti.

2 saat 20 dakikalık görüşmede Erdoğan’ı sandalyesini çekerek nezaketle masaya oturtan Trump, Türkiye’ye fahiş fiyata sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ve 225 adet Boeing yolcu uçağı satmıştı. Öte yandan Erdoğan, prototip yerli savaş uçağı KAAN için ihtiyaç duyulan motorları, F-35 ve F-16’ları çok istemesine rağmen alamamıştı.

BOTAŞ’ın Mercuria şirketi aracılığıyla 20 yıl boyunca yaklaşık ABD’den 70 milyar metreküp LNG tedarik etmesini öngören anlaşma kapsamında Türkiye mayısa kadar 5 ayda ABD’den 305,5 milyar fit küp gaz ithal etti. Buna 2 milyar 667 milyon dolar ödeme yapıldı. Aynı miktardaki LNG, örneğin Katar’dan alsaydı 1,2 milyar dolar daha az ödeme yapılacaktı.

Devlet töreniyle karşılanacak
Trump salı günü öğleden sonra Ankara’ya gelecek ve Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından devlet töreniyle karşılanacak. Saraydaki karşılama ve Şeref Kıtası geçit töreninin ardından saat 15.00’te ikili görüşmeye geçilecek. Görüşme sonrası ortak basın toplantısı yapılması bekleniyor.

Trump'ın Ukrayna Devlet Başkanı Volodimir Zelenskiy ve Suriye’deki cihatçı Heyet Tahrir el Şam (HTŞ) yönetiminin lideri Ebu Muhammed el Colani (Ahmed Şara) ile de bir araya geleceği bildirildi.

Masadaki başlıklar
Trump görüşmesi, ana muhalefet partisi CHP'nin yönetiminin operasyonlar ve yargı kararlarıyla değiştirildiği, muhalif belediye başkanlarının ve seçilmişlerin cezaevinde tutulduğu, rakip cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun hapsedildiği cezaevinin kampüsünde bir davadan diğerine koştuğu bir dönemde gerçekleşecek. Basın toplantısında Trump’a bu konuda soru yöneltmesi muhtemel gazeteciler, zirveye akredite edilmedi, bazıları operasyonlarda gözaltına alındı. Yabancı basın ise zirve öncesi İletişim Başkanı Burhanettin Duran ile ziyafette buluştu.

Trump, ziyareti öncesi “Muhtemelen Türkiye’yi mutlu edecek bir şey yapacağım” diyerek, 700 milyon dolarlık jet motoru satışını Kongreye bildirmişti. Bu kapsamda görüşmede CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, Türkiye’nin F-35 programına yeniden alınması, KAAN için motor satışı ve yeni silah projeleri gündeme gelecek.

Görüşmenin diğer başlığı ise iki ülke arasında 100 milyar dolar ticaret hedefi doğrultusunda yeni iş birliği adımlarının atılması olacak. Zirvede enerji alanında da yeni anlaşmaların görüşülmesi bekleniyor. Suriye ve Gazze’nin inşasında ve yeni yönetiminde iş birliği, Rusya-Ukrayna müzakereleri, İran-ABD görüşmeleri ve Gülen Cemaatinin ABD’deki faaliyetleri de gündemdeki başlıklar arasında. İktidara yakın medya, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in ‘FETÖ mensuplarının Türkiye’ye iade dosyalarını yeniden hazırladığını’ aktardı.

Savunma sanayisi vitrinde
NATO’nun açıkladığı zirve programına göre, ATO Congresium’da salı günü saat 10.00’da Savunma Sanayii Forumu düzenlenecek. Zirvenin ana gündemlerinden birisi üyelerin savaş harcamalarını ‘yüzde 5’ hedefine yükseltmesi. Bu konuda NATO’nun askeri şefi Cavo Dragone tarafından örnek gösterilen Saray iktidarı da zirveyi, savunma sanayisini pazarlamak ve Avrupa silah pazarından pay almak için fırsat olarak görüyor. Erdoğan, Avrupa’daki ortak silah projelerinde yer alma hedefini geçen hafta NATO parlamenterlerini ağırladığı Dolmabahçe’de “Türkiye’nin dahil edilmesi konusunda siz parlamenterlerin desteğini bekliyoruz” sözleriyle açıklamıştı.

Zirve programı

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, saat 12.45’te zirvenin açılış konuşmalarını yapacak. Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy de forum kapsamında saat 14.00’te kısa bir konuşma yapacak.

Aralarında Bahreyn, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin bulunduğu ‘İstanbul İşbirliği Girişimi’ ortaklarıyla Dışişleri Bakanlarının görüşmeleri saat 17.00'de yapılacak. Milli Savunma Bakanlığının Ay Yıldız Karargahı’nda saat 17.30’da Savunma Bakanları onuruna resepsiyon verilecek.

Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan’ın ev sahipliğinde, Sarayda saat 18.30’da ülkelerin liderleri ve eşlerinin katılacağı resmi akşam yemeği düzenlenecek. NATO-Ukrayna Dışişleri Bakanları düzeyinde saat 19.45'te düzenlenecek çalışma yemeğine Avrupa Komisyonu Başkan Yardımcısı Kaja Kallas da katılacak. Gün, saat 20.15'te NATO'nun Asya-Pasifik ortaklarından Avustralya, Japonya, Yeni Zelanda ve Güney Kore Savunma Bakanlarının davet edildiği Savunma Bakanları düzeyindeki çalışma yemeği ile sona erecek.

Çarşamba günü program, saat 08.00’de Rutte ve 08.15’te Devlet ve Hükümet Başkanlarının ayaküstü gazetecilere yapacağı açıklamalarla başlayacak. Liderler için Rutte ve Erdoğan tarafından resmi karşılama töreni saat 10.45’te düzenlenecek. Saat 11.00’deki aile fotoğrafı çekiminin ardından, saat 11.15’te ana toplantı başlayacak. Saat 15.00’te Rutte’nin düzenleyeceği basın toplantısının ardından liderlerin de basın toplantıları düzenlemesi bekleniyor.


https://www.evrensel.net/haber/5991262/ankara-daki-zirve-oncesi-nato-ve-ab-liderlerinden-savas-hazirligi-itirafi-silah-tekellerine-daha-fazla-kaynak-aktarilmali
***
EVRENSEL

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -6 Temmuz 2026-


Bahçeli haklı ama...-Barış Terkoğlu- 

Taş yere düştü deriz de yerçekiminden pek bahsetmeyiz.

Gazeteciler, sendikacılar, sivil toplum önderleri derken sonunda sıra hicivcilere kadar geldi. Tek tek konuşuyor olsak da hapishanelerin tıka basa insanla doldurulmasının bir sebebi var.

Şöyle anlatayım...

Gündemin hay huyundan pek konuşmadık. Ama geçen haftanın önemli meselelerinden biri MHP lideri Bahçeli’nin “Askeri hastaneler yeniden açılsın” teklifiydi. Tam bu sırada benim elime de bir tebligat ulaştı. Açıklama ile tebligat birbirini tamamlıyordu.

Sorumu sorarak başlayayım: Bahçeli haksız mı? Elbette haklı. Ama ortada tuhaf bir durum var. Zira askeri hastaneler 15 Temmuz’dan sonra bizzat bu hükümet tarafından kapatıldı. Kökü Osmanlı’ya dayanan askeri sağlık sistemi Cumhuriyet tarafından modernleştirilerek sürdürülürken hükümet nedense bu birikime darbe vurdu. Sorsanız FETÖ sızıntısı diyorlardı. Mesele sızıntı ise başta Gülen’in maaşını aldığı Diyanet’i tartışmak gerekiyordu. Ama yok. Öyle olmadı. Askeri hastanelerden askeri okullara sadece modernleşmenin sonucu olan kurumlar hedef alındı.

Bu sırada elime gelen evrak “İşte bu” diyordu.

MAHKEMEYE GELEN EVRAK

Bir hatırlatma...

Geçen yıl 21 Nisan’da bu köşede okudunuz. “Hava kuvvetlerindeki turbun büyüğü” başlığını atmıştım. Özetle... İstanbul Yeşilyurt’ta çok kıymetli bir arazide bulunan Hava Harp Okulu’nun İzmir’e taşınmak istendiğini, ardından Yeşilyurt’taki arazinin inşaata açılma niyetinin olduğunu yazmıştım. Buna Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Erhan Afyoncu’nun karşı olduğunu söylemiştim. Derken... Milli Savunma Bakanlığı beni savcılığa şikâyet etti. Böyle bir durumun olmadığını söylerken “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” dahil beş ayrı suçlamada bulundu. Hukuk bu haldeyken bile bu kadar dava açılması tuhaf olurdu. Bakanlığın açıklamasına dayanarak “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yaymak” suçlamasıyla iddianame yazıldı. Hapis istemiyle yargılanmaya başladım.

Savunmam sırasında habere sahip çıktım. Öte yandan kimin haklı olduğunun anlaşılması için TSK arşivinden varsa yazışmaların istenmesini talep ettim. Hâkim sağ olsun, kabul etti. Geçen hafta içeriği gizli olmayan iki yazışma mahkemeye geldi. İşte elime gelen buydu.

MEĞER TAŞINMASI İSTENMİŞ

Önce ilki...

17 Aralık 2024 tarihliydi. Şaşırmayın, şöyle başlıyordu: “Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Cemal Kadıoğlu tarafından Milli Savunma Üniversitesi Hava Harp Okulu Komutanlığı ile Uçucu Sağlığı Araştırma ve Eğitim (USAEM) Başkanlığı’nın Kaklıç (İzmir-Çiğli) yerleşkesine taşınması hususunda çalışma başlatılması direktifi verilmiştir.

Haberim daha ilk cümleyle doğrulanmıştı. Gerekçesi ise belgede detaylarıyla anlatılıyordu: Mevcut bina ve tesisler Harbiyelilerin ihtiyacını karşılamada yetersiz kaldığı, arazinin kışla gelişimine müsait olmadığından ilave bina ve tesis yapılamadığı, bu nedenle öğrenci alımının kısıtlandığı, olası İstanbul depremi göz önüne alınırsa eğitimlerde zorluklar yaşanma ihtimali, Eskişehir’de Yeşilyurt’tan ayrı bulunan USAEM Başkanlığı’nın uzakta olmasının sakıncalar yarattığı, Eskişehir ve Yeşilyurt’taki birleştirilerek İzmir’e taşınmasının faydalı olacağı...

Bu kadar değil. Yeşilyurt’ta ve Eskişehir’de boşalacak arazilerinin kıymet takdiri yapılarak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na devri konusunda çalışma başlatılması da söylenmişti. Yani bu araziler muhtemelen inşaata açılacaktı.

AFYONCU’DAN SERT YANIT

Durum tam da yazdığım gibiydi. Ancak ikinci belgeyi görünce açıkçası “Bu daha büyük olay” dedim.

Milli Savunma Üniversitesi Rektörü Erhan Afyoncu, dokuz gün sonra, 26 Aralık 2024’te, hava kuvvetleri komutanının direktifine cevaben, tek sayfalık, net bir yanıt yazmıştı.

Önce kendisinin de Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bağlı olduğunu söyledikten sonra bir yetki hatırlatması yapıyordu: “14 Kasım 2016 tarihli Bakanlar Kurulu kararıyla tüm harp okulları ile birlikte Hava Harp Okulu da Milli Savunma Üniversitesi’ne bağlanmıştır. Halihazırda yeni bir düzenleme yapılmamıştır.” 

Afyoncu, devamında “Söylediğiniz gibi değil” diyordu. İstanbul depremi tehlikesi göz önüne alınarak Yeşilköy’deki birinci etap inşaatın yapıldığını, ikinci etap için çalışmaların devam ettiğini, 1912’den beri pilot yetiştiren Yeşilköy’ün hava kuvvetleri için manevi değerinin olduğunu söylüyordu. Ama bir resmi yazı için sert sayılabilecek ünlemli lafı sona saklamıştı: “Koordine kurulmadan ve inceleme yapılmadan üniversiteye bağlı bir okul için bina ve tesis planlanmasının hangi kriterlere göre yapıldığı anlaşılamamıştır.”

Kısacası Afyoncu “Bu konu sizi ilgilendirmez” diyordu!

SİSTEMİN ÜRETTİĞİ KORKU DÜZENİ

Afyoncu’nun söyledikleri doğru mu? Doğru. Haklı mı? Haklı. Ama konumuz bu değil.

Konumuz şu:

Yarın günlerdir içeriye sopayla, dışarıya mendille hazırlanılan NATO zirvesi başlıyor. Hükümet savunma sanayisini ya da ordusunun potansiyel gücünü brandayla kapatılmış sokaklarda sergilerken en küçük söz, en küçük eleştiri, en küçük protesto ihtimali ve Deniz Göktaş’ın başına gelen gibi en küçük hiciv bile cezalandırılıyor. Buradaki çelişki sadece niyet meselesi değil. Türkiye’de sistemin yarattığı yönetilemezlik ve bunun ürettiği korku ile ilgili. Zira dev cüsseli olmanız gripten yatağa düşmenize engel değil. Her şeyiyle güç gösterisi yapan devlet düzeni bir yönetme krizi ile karşı karşıya. Elinde koca silahı var ama bir çakı ile yaralandığında nasıl tedavi edileceği ya da silahı kullananı eğitme yetkisinin kimde olacağı bile belirsiz. Bahçeli’nin ya da Afyoncu’nun çıkışları bize bunu gösteriyor. Güçlü rejimler hicve güler, protestoya saygı duyar, eleştiriye cevap verir. Türkiye’de dev ama hasta sistem kendisini sürekli tehlikede hissederken bu tehlike ancak sopayla kendini devam ettiren bir rejim yaratıyor. Haliyle aslında korkutan da korkusundan korkuyu büyütüyor.

Taşı yere kavuşturanın yerin görünmez çekim düzeni olduğunu anladığımızda düşme bir sır olmaktan çıkacak.

/././

‘Hava kurşun gibi ağır’-Ergin Yıldızoğlu- 

İBB davaları sürüyor, İmamoğlu 9 Temmuz’da ne olacak, operasyon mu var diye soruyor. Medya, NATO toplantısı bitince Özgür Özel’e bir şey mi yapacaklar tartışmasına dalıyor, NATO vesilesiyle baskılar, tutuklamalar, Turkuaz operasyonu Ankara’yı bir “Potemkin köyüne” çeviriyor, popüler bir sanatçı kutsala hakaret ettiği iddiasıyla ters kelepçe ile tutuklanıyor, geçim sıkıntısı krizi derinleşmeye devam ediyor. Hava gerçekten çok ağır. Gelin havayı biraz, “entel gevezeliği” yaparak hafifletelim.

CHRİSTOPHER NOLAN VE ODİSSEİA 

Christopher Nolan’ın Odisseia filmi, daha gösterime girmeden tartışılıyor. Çünkü Homeros’un Odisseia destanı, Batı uygarlığının kurucu metinlerinden biridir. Özellikle klasik filoloji çevreleri, “diversity” (etnik çeşitlilik kaygısı) yaklaşımını eleştiren yorumcular, adeta “bu olmamış” demeye getirdiler. Kimi klasikçiler, Odisseia’nın tanrıların, kaderin ve mitolojik düşüncenin belirleyici olduğu, tarihsel bir serüven, şiirsel bir evren olduğunu; modern gerçekçilik adına aşırı rasyonelleştirilmesinin özünü zedelediğini; Miken dönemine ait zırhlar, silahlar, kostümler ve mimari konusunda tarihsel tutarlılığın ikinci plana atıldığını ileri sürüyorlar. Öte yandan, “etnik çeşitlilik” ilkesinin oyuncu seçiminde tarihsel ve kültürel bağlamdan bağımsız biçimde uygulandığı, Heleni siyah bir oyuncunun temsil etmesinin, antik Yunanın dünyasına uymadığı savunuluyor. Yunan oyuncuların ve Yunan kültürel perspektifinin neredeyse hiç yer almadığı da vurgulandı. Nolan’a kolay gelsin.

Aslında, Odisseia, İngilizce dilinde, “klasik dönem çalışmaları” alanında son yıllarda çeviri etiği bağlamında sert tartışmalara yol açmıştı. Emily Wilson, Odisseia’yı çeviren ilk kadın, bu nedenle olsa gerek feminist, siyasi boyutları öne çıkarmakla eleştirildi; sade, güncel bir dil kullanma iddiasıyla ana metni kısalttığı iddia edildi. Erkek çevirilerde, Kral Odisseus’un karısı Penolope’nin taliplerine hizmet ettikleri için öldürülen kadınları “orospu”, “şıllık” gibi sıfatlarla nitelemesine karşın, aslında köle, yani seçeneksiz oldukları sergilendi. Kadınları, kendi bedenleri hakkında daha doğrudan konuşturdu.

Bir diğer ilginç örnek de Homeros’un Odysseus’a verdiği ilk sıfat “Polytropos” etrafında oluştu. Hep kurnaz, hileci, dolambaçlı anlamında çevrilen bu sıfat için Wilson “karmaşık” (complicated) sözcüğünü kullanarak kararı okuyucuya bırakıyordu. Nolan’ın filmi Wilson çevirisi üzerin inşa ettiği söyleniyor.

Bu film ve çeviri tartışması, kültürel, siyasi bir duruma da işaret ediyor. Homeros’un, bu destanı, MÖ 800’de ürettiği, destan ağızdan ağıza dolaşırken MÖ 5. yüzyılda Atina’da Tiran Peisistratos döneminde, o kültürün, siyasi iklimin altında yazılı hale getirildiği söylenir. O köleci ama demokrasiyi, belediye/kanton sistemini, jüri mahkemesini kurumsallaştıran toplumun duyarlılıkları da bize dili kadar yabancıdır. Karşımızda, köleci, göçebe üretim tarzları gibi antik çağların birinden, artık günlük yaşamda kullanılmayan bir dilde gelen temel/kurucu metinlerden biri var. Bu gibi geçmişin “kurucu” metinleri yaşamımızı hâlâ, birçok dolayımdan geçerek de olsa, etkilemeye devam ediyorlar. Ve biz eğer uzmanlık alanımız değilse o metinleri bizzat okuyup değerlendiremiyoruz, seçkin uzmanların yorumlarına bağımlı kalıyoruz.

Peki, ya toplumsal yapısı, kültürü, dili, duyarlılıkları bugünden çok farklı temel/kurucu bir metin, vatandaşların karşısına, bugün toplumsal yaşamı belirlemek amacıyla konursa? O zaman özgün bir bilginin üretimi, dolaşımı, tüketimi bağlamında sınıfsal bir yarılma, şekillenme oluşmaz mı? Bu kurucu metni anlayan, yorumlayan, buna dayalı bir “hakikat rejimini” toplumu düzenlemek amacıyla dayatan, siyasi kültürel seçkinler ve bunların sunduğu “bilgiyi”, tartışma, yorumlama eleştirme, sorgulama olanağına, hakkına sahip olmayan, hatta izin verilmeyen, sunulan bilgiyi kabul etmek, uymak zorunda olan vatandaşlar. Hiç şüphesiz bu sınıfsal yarılma ve şekillenmeyi destekleyecek siyasi bir yapı ve bir ekonomik temel de aynı hızla şekillenecektir. İyi ki Odisseia karşımıza böyle bir metin olarak gelmiyor. Gelseydi köleler, cariyeler, krallar, cinler-periler keyfi infazlar dünyasında yaşamaya zorlanıyor olacaktık.

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -7 Temmuz 2026-

AKP’ye geçen Özlem Çerçioğlu nasıl korumaya alındı?-Tolga Şardan-  CHP’liyken hakkında adli süreç başlatılan Çerçioğlu’nun akabinde AKP’ye g...