BİRGÜN "Köşebaşı"-18 Haziran 2026-


Ters kelepçeler onların utancı, öğretmenin onurudur -Feray Aytekin Aydoğan

Her “Kalkınma planı” patronları daha da zengin etmek içindi. Halkın, emekçilerin payına düşen de daha fazla yoksullaşma, güvencesizleştirilme, kamusal hakların daha da fazla budanması oldu.

Eğitim başlığı altında her kalkınma planında ana hedef özel okul oranının artırılmasıydı. Son kalkınma planında da kamu okullarının kapatılması, dönüştürülmesi öne çıkarılan maddelerdendi.

Yalnızca son bir yılda 1775 devlet okulu kapandı. 348 yeni özel okul açıldı.

Özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenlerin 2014’te taban maaş hakkı ellerinden alındı. Öğretmen emeği sömürüsü ile birlikte 2014 sonrası özel okul sayıları devasa oranlara ulaştı.

Devlet okullarının sayısı azaltılırken özel okullar zirve sayılara yükseldi. Okul öncesinde özel öğretimin oranı yalnızca son bir yılda yüzde 36’dan yüzde 41’e fırladı. Liselerde ise bu oran yüzde 24,81’e yükseldi. 2001-2002’de 1887 özel okul varken 2024-2025’te bu sayı rekor artışla 14 bin 700’e ulaştı. 2002-2003’te özel okul oranı yüzde 2 olurken 2024-2025’te yüzde 19,85’e yükseldi. Artık 5 okuldan 1’i özel okul.

***

2002-2003’te özel okullarda çalışan öğretmen sayısı 25 bin 180 iken 2025’te öğretmen sayısı 177 bin 738’e dek ulaştı. On binlerce öğretmen açlık, yoksulluk sınırı altında güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm ediliyor. İdeolojik, politik hat adım adım adım işletiliyor. Özel okul patronları rantlarına rant katsın eğitim kamusal hak olmaktan çıkarılsın diye tüm çabaları.

Mülakat mağduru, atama bekleyen öğretmenlere, öğretmensiz bırakılan öğrencilere cevap olarak “Bütçe yetersiz” dediler. Teşvik, destek adıyla özel okul patronlarına ise kamu kaynakları sınırsızca aktarıldı. Yalnızca 2014-2016’da özel okul patronlarına toplamda 1 milyar 695 milyon TL verildi. Kamu kaynaklarının sınırsızca aktarımı teşviklerle de sınırlı kalmadı. KDV istisnası, gümrük vergisi muafiyeti, arazi tahsisi, vergi indirimi, sigorta primi işveren hissesi desteği, faiz veya kâr payı desteği adıyla ne istedilerse verdiler.

***

Öğretmenler şimdi eylemde, açlık grevinde. Yaşamı boyunca eğitim emekçileri, öğrencilerimizin eğitim hakkı mücadelesini kesintisiz sürdüren Eğitim Sen Başkanı Kemal Irmak yere yatırılarak, darbedilerek, ters kelepçe ile gözaltına alındı. Taban maaş hakkı, öğretmen hakları mücadelesi veren Öğretmen Sendikası Başkanı Eren Edebali ters kelepçe ile gözaltına alındı. Hakları için mücadele eden öğretmenler, öğretmenlerin sesine ses olmak için gelenler gözaltına alındı.

O ters kelepçeler onların utancı bizim onurumuzdur, dayanışmamızdır.

Öğretmenler hak mücadelesini sürdürürken hiçbir açıklama yapılmadan proje okul görevlendirme takviminde değişiklik yapıldı.

Proje okullarına yönetici ve öğretmen görevlendirmelerinin 16 Haziran’dan itibaren açıklanacağı 26 Haziran’da da tebligat ve ilişik kesme işlemlerinin yapılacağı açıklanmıştı. Proje okullarına yönetici görevlendirmeleri açıklandı ancak öğretmen görevlendirmeleri 26 Haziran’a karne sonrasına ertelendi. Geçtiğimiz eğitim yılında proje okullarında fiili öğretmen sürgünleri dalga dalga eylemlere dönüşmüştü. Proje okullarda yaşanılanlar ve proje okul yönetmeliği değişikliği birlikte düşünüldüğünde öğretmen görevlendirmelerinin açıklanmaması öğretmenler, öğrenciler ve veliler için yeni soru işaretleri anlamına geliyor.

Özel okul öğretmenlerinin de mülakat mağduru öğretmenlerin de proje okulu öğretmenlerinin de meselesi hepimizin tüm öğretmenlerin meselesidir.

Öğretmenlerin birlikte mücadelesi öğretmenlik mesleğini yaşatma mücadelesidir. Öğretmenlerin birlikte mücadelesi; öğretmenlik mesleğini, adaleti, liyakati, öğrencilerimizin kamusal, bilimsel eğitim hakkını yaşatma mücadelesidir.

Ve bu mücadele mutlaka kazanacak.

/././

Cepeda’nın zaferi tüm Latin Amerika’yı etkiler -İbrahim Varlı- 

Güney Amerika’da iktidarlar birer birer ABD destekli sağın eline geçerken gözler solun son kalelerinden biri olan Kolombiya’da. Pazar günkü seçime dair konuşan Kolombiyalı aktivist Capote, aradaki farkı kapatan solcu Cepeda'nın kazanmasının tüm Latin Amerika'yı etkileyeceğini kaydetti.


Güney Amerika’da iktidarlar birer birer ABD destekli sağcıların eline geçerken gözler son kalelerden Kolombiya’da. Yüz yıl sonra ilk kez solun geçen seçimde yönetime geldiği ülkede 21 Haziran’da kritik bir seçim var. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro’nun desteklediği solcu Iván Cepeda ile sert güvenlik politikaları vaat eden aşırı sağcı Abelardo de la Espriella hafta sonunda kozlarını paylaşacak.

Trump yönetiminin açık destek sunduğu Espriella devlet başkanlığı seçiminin ilk turunda oyların yüzde 43,7’sini Cepeda ise yüzde 40,9’unu almıştı. Trump ve ekibi ikinci tur öncesinde Espriella için oy çağrısında bulunurken solun sandıktan çıkmaması için açık-örtülü her türlü yola başvuruyor. Seçim Kolombiya’nın güvenlik, barış, ekonomi ve ABD ile ilişkilerde nasıl bir yol izleyeceği konusunda kritik önemde.

HESAPLAR ŞAŞABİLİR

Kolombiya’daki kritik seçimlere dair konuşan Latin Amerika için Bolivarcı İttifak (ALBA) Kıtasal Koordinatörü Laura Capote ikinci tura dair net bir tahminde bulunmanın zor olduğunu kaydederek farklı kesimler arasındaki hareketliğin devam ettiğini bunun da ucu açık bir senaryoya kapı araladığını belirtti.

Capote, sağ kanadın adayı Espriella'nın ilk turdaki zaferinin ardından aradaki farkın daha da açılacağı ve Espriella'nın bir şekilde bu yolu çok daha kolay yürüyeceğine dair erken okumaların yapıldığını ancak solun adayı Cepeda'nın kampanyasındaki değişiklikler ve halkın stratejiyi sahiplenmesi sayesinde durumun değişmeye başladığını söyledi. Ülkenin farklı bölgelerinde insanların kendi kendilerine organize ettiği, tabandan gelen girişimlerin Cepeda'yı daha görünür kıldığını ve daha iddialı bir süreç ortaya çıkardığını ifade eden Capote, iyimserliğini koruyor.

MERKEZ SAĞIN OYLARI HEDEF

Birkaç unsuru göz önünde bulundurmak önemli diyen Capote, şunları söylüyor: “Birincisi, oy kullanma yerlerine gidemeyen kişiler. Buralar zaten Cepeda'nın kazandığı bölgeler. Bunlar, iç kesimlerde yer alan ve coğrafi özellikleri, siyasi yapısı ya da silahlı çatışma dinamikleri nedeniyle bazı toplulukların oy kullanma merkezlerine ulaşmasının oldukça zor olduğu bölgeler. Bu nedenle, şu anda Cepeda'nın kampanyasının önceliklerinden biri, insanların oy kullanma haklarını yerine getirebilmelerini sağlamak. Bu çok önemli bir unsur, çünkü ilk turda Cepeda'nın kazandığı birçok yerde sandığa gitmeme oranı oldukça yüksekti.”

Ülkede başkanlık yarışı kıyasıya sürerken aradaki oy farkı azalıyor. İlk turda Sergio Fajardo ve Claudia López gibi adaylara giden merkez oyların kazanılması mücadelesinin yoğunlaştığını söyleyen Capode, ikinci turda bu oyların, ideolojik bir yakınlıktan ziyade, aşırı sağcı aday Espriella'ya duyulan tepki nedeniyle Iván Cepeda'nın tarafına çekilmesinin amaçlandığını kaydetti.

Seçime günler kalırken siyasi atmosferin çok gergin olduğunu ve kutuplaşmanın net bir şekilde görüldüğünü belirten Kolombiyalı aktiviste göre özellikle alt sınıflar, halk kesimleri Cepeda'nın kampanyasını sahiplenmiş durumda.

Sınıfsal farkın kampanyalara da yansıdığına işaret eden Capode şöyle diyor: “Espriella’nın destekçileri büyük lüks araçlarla konvoy yaparken —aralarında daha mütevazı olanlar olsa da— genel olarak ülkenin önde gelen ekonomik çevrelerini arkasına alan, çok para harcanan kampanyalar yürütüyorlar. Cepeda'nın kampanyasında ise toplumun genelini oluşturan sıradan insanların, kazanmak için kampanyayı bizzat sahiplendiği bir süreç yaşanıyor.”

Kolombiya'yı gelecekte nelerin beklediğine yönelik soruya ise şöyle yanıt veriyor capote: “Bir yanda aşırı sağ seçeneği var. Ülkemiz tarih boyunca her ne kadar egemen sınıflar, sağcılar, ulusal burjuvazi ve oligarşi tarafından yönetilmiş olsa da Pacto Histórico'nun ve Cumhurbaşkanı Gustavo Petro'nun zaferinden bu yana geçen son 4 yılda dengelerde bir değişim yaşandı. Önceliğin halk kesimlerine verildiği bir gerçek. Mevcut veriler de bunu kanıtlıyor. Asgari ücretteki artış, açlık, yoksulluk, eşitsizlik ve işsizlik rakamlarındaki önemli düşüşler, halk kesimlerinin ve en çok ihmal edilmiş olanların hükümetin önceliği olduğunu gösteriyor.”

KOLOMBİYA YOL AYRIMINDA

Aşırı sağcı Espriella’nın saldırdığı ve tam olarak yıkmak istediği şeyin bu durum olduğunun altını çizen Laura Capote sözlerini şöyle sürdürüyor: “Tarihsel Pakt’ın değişim projesini destekleyen halk sınıflarını cezalandırarak egemen sınıflara ayrıcalık tanımak istiyor. Ayrıca bununla bağlantılı olarak, ideolojik olarak ABD dış politikasıyla tam bir uyum içinde. Trump'a açık bir hayranlık besliyor ve hatta Benjamin Netanyahu'ya da hayranlık duyuyor. Netanyahu'nun İsrail'de yaptıklarını, kendi ifadesiyle Kolombiya'da yapmak istedikleriyle bağdaştırma niyetinde. ‘Düşman’ olarak gördüğü unsurlara karşı bir yok etme politikası geliştirmek istiyor. Çeşitli fırsatlarda solun kökünü kazımayı ve kendi hükümetine muhalif olan kesimleri bir şekilde ortadan kaldırmayı amaçladığını belirtti. Konuşurken "destripar" kelimesini kullanıyor —bu “içini deşmek" yani "katletmek" anlamına geliyor.”

Seçim sonuçlarının bölgesel etkilerine dair ise Capote şunları ifade ediyor: “Kolombiya şüphesiz tüm bölge ve bölgenin genel siyasi dinamikleri için çok önemli. Bugün ilerici bir hükümete sahip olmamız, bölgesel tabloyu büyük ölçüde değiştiriyor. Kıtanın en büyük üçüncü ekonomisiyiz ve bu durum şüphesiz ülkemizin bölgesel düzeydeki siyasi yönelimlerini de etkiliyor. Bu çerçevede, bu ilerici hükümetin devam etmesi durumunda, kıta genelindeki alternatif kesimlerin güçlenmesi önemli olacak. Kolombiya'nın da dahil olduğu, Meksika ve Brezilya'nın liderlik ettiği bu bloğun güçlenmesi, Kolombiya özelinde ABD'nin emirlerini takip etmenin ötesine geçen bir egemenlik ve bölgesel entegrasyon vizyonunun güçlenmesini sağlayacak. Espriella'nın seçilmesi durumunda, Iván Duque ve öncesinden bu yana ülkemizdeki eski yönetimlerin yaptığı gibi, tamamen ABD dış politikasının takipçisi olan bir çizgiye dönüş yapılacaktır. İlerici ittifakın adayı Haliyle ilerici ittifakın ve Cepeda’nın kazanması bölge için kritik bir öneme sahip.”

***

HABERLER YALAN, PETRO GÖREVİNİN BAŞINDA

Gazeteci Monica Valdes ise solcu devlet başkanı Gustavo Petro’nun görevden alındığına ilişkin geçen günlerde yayılan haberlerin gerçeği yansıtmadığını kaydetti. Valdes şunları söyledi: Hızla yayılan o haberlerin anayasal, yasal bir dayanağı yok. Petro’nun görevden alınması yönünde bir karar alınmadı. Bu, sadece bir milletvekilinin Petro’yu 21 Haziran saat 16:00’ya kadar, yani cumhurbaşkanlığı ikinci tur oylamasının sona ermesine kadar, görevden uzaklaştırmaya yönelik başarısız bir talebiydi. Milletvekili Gloria Arizabaleta cumhurbaşkanının (devlet Başkanı) siyasete müdahale etmemesi için görevinden geçici olarak uzaklaştırılması talebi sundu. Bu talebin yürürlüğe girebilmesi için, komisyonda kabul edilmesi ve sonrasında da iki meclisli sisteme göre son sözü söyleyen kurum olan Senato’ya gitmesi gerekirdi. Ancak öyle olmadı. Görevden azletme talebinin anayasal hiçbir dayanağı yok. Suçlama Komisyonu bu talebi görüşmedi ve nihai kararı da vermedi.”

/././

Tavukta kayyum, ekonomide çaresizlik -Güldem Atabay- 

Beyaz et sektörüne yönelik operasyon ve 13 şirkete kayyum atanması, ilk bakışta “tüketiciyi koruma” amacıyla yapılmış bir rekabet soruşturması gibi sunuluyor. Ancak dosyanın kapsamına ve kullanılan yöntemlere bakıldığında ortaya çıkan tabloda durum ekonomik bir sorundan çok siyasi ve idari bir tercih.

Yapılan açıklamada suçlama; “Fiyatı birlikte belirlemek, arz ve satış fiyatlarını tüketici aleyhine yönlendirmek, serbest piyasayı bozmak ve haksız kazanç elde etmek”. Eğer ortada gerçekten rekabet hukukunu ilgilendiren bir ihlal varsa, bunun soruşturulması elbette devletin görevi. Ancak piyasanın yaklaşık yüzde 90’ını temsil eden şirketlere aynı anda denetim kayyumu atanması, iddia edilen suçla kullanılan yöntem arasındaki ölçüsüzlüğün göstergesi.

Her şeyden önce, serbest piyasayı bozduğu iddia edilen şirketlere hukuk eliyle müdahale ederek sektörün tamamına yakınını kamu denetimi altına almak, bizzat piyasa işleyişine doğrudan müdahale demek. Mülkiyet hakkını zedeleyen bu yaklaşım hukukta karşılığı olan “ölçülülük” ilkesiyle bağdaşmıyor.

Üstelik şirket yöneticilerinin “örgütlü suçlar” kapsamında gözaltına alınması ve bu kapsamda yargılanacak olmaları son yıllarda Türkiye’de giderek yaygınlaşan tehlikeli bir anlayışın devamı. Neredeyse aynı sektörde faaliyet gösteren birkaç kişinin bir araya gelmesi, bilgi paylaşması, piyasa koşullarını değerlendirmesi veya sektör hakkında görüş alışverişinde bulunması dahi “örgüt” kavramı içine sokulabiliyor. Oysa piyasa ekonomisi tam da bu bilgi akışları, beklentiler ve rekabet süreçleri üzerine kurulu.

Ekonomide işleri bu şekilde sürdürmek mümkün değil.

Bir yatırımcı zaten her yatırım kararında sermayesini riske atar. Fabrika kurar, kredi kullanır, istihdam yaratır, üretim yapar. Ancak aldığı riskin ekonomik sınırları aşarak bir gün kendisini örgütlü suç kapsamında soruşturulan bir sanık haline getirebileceğini düşünürse, ülkede yatırım iştahı hızla kaybolur. Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri zaten özel sektör yatırımlarındaki zayıflama ve sonucunda genç işsizliğin ve geniş tanımlı işsizliğin kalıcı biçimde yüksek seyretmesi.

Ana faaliyet alanı hakkında kulis yapan, bilgi toplayan, maliyetlerini analiz eden ve buna göre rekabet stratejisi geliştiren şirketleri potansiyel suç örgütü gibi gören bir anlayışın ülkeye yeni yatırım çekemez. Bu yaklaşım yalnızca mevcut yatırımcıyı korkutmakla kalmaz, uluslararası sermayeye de Türkiye’de hukuki öngörülebilirliğin giderek zayıfladığı mesajını verir.

Peki neden çok daha tartışmalı olan kırmızı et piyasası ortada dururken devlet beyaz et sektörünün üzerine gidiyor? Cevabı, halkın zorunlu tüketim tercihlerindeki değişimde yatıyor.

2005’te Türkiye’de kişi başına yıllık beyaz et tüketimi yaklaşık 13,5 kilogramken bugün 27 kilogram seviyesinde. Bunun nedeni insanların daha fazla tavuk sevmesi değil, alım güçlerinin düşmesi.

AKP döneminde gelirler enflasyon karşısında eridikçe milyonlarca vatandaş protein ihtiyacını kırmızı et yerine çok daha ucuz olan tavuk etiyle karşılamak zorunda. 2021-2025 döneminde kuzu eti fiyatları yaklaşık yüzde 660, dana eti fiyatları ise yüzde 617 artarken tavuk eti fiyatlarındaki artış yaklaşık yüzde 242 seviyesinde kaldı.

Bu oranlar elbette çok yüksek. Ancak ortada göz ardı edilen: gerçek maliyetler.

Aynı dönemde yem maliyetleri yaklaşık yüzde 500, enerji maliyet yüzde 300 civarında, işçilik maliyeti ise yüzde 627 yükseldi.

Tarım Bakanlığı ve TÜİK verilerine göreyse tavuk eti üretimi bu zorlu 2021-2025 döneminde yaklaşık yüzde 31 arttı. Tüketim sadece 2025’te yüzde 12’ye yakın artarken arzın sürekli genişlediği, üretimin rekor seviyelere ulaştığı ve maliyet şoku yaşayan bir sektörü üretimi kısmak ve fiyatları yapay biçimde yükseltmekle suçlamak ekonomik açıdan yanlış.

Veriler maliyet şokuna rağmen üreticilerin arzı kısmadığını, tam tersine artırdığını gösteriyor. Dolayısıyla ortada üretim kaynaklı bir kriz değil, maliyet kaynaklı bir sorun bulunuyor. Şimdi burada kartel/tekel nerede o zaman?

Eğer birkaç şirket hakkında soruşturma açılsaydı, rekabet ihlali iddiaları daha ciddi tartışılabilirdi. Ancak sektörün tamamına yakınının aynı anda “örgüt” suçlamasıyla karşı karşıya bırakılması farklı bir tabloyu ortaya koyuyor.

Bu tabloyu daha önce de patates ve soğan depolarına yapılan baskınlarda, sebze-meyve fiyatlarındaki artışların “stokçulara” bağlanmasında gördük.

İktidar, yıllardır uyguladığı ekonomi politikalarının yarattığı enflasyonla mücadele etmekte başarısız oldukça sorunun kaynağını üreticilerde, marketlerde, komisyoncularda ya da şimdi olduğu gibi tavuk üreticilerinde aramaya devam etsin. Oysa yüksek gıda enflasyonunun temel nedeni Saray’ın tam merkezinde.

Bugün Türkiye’de milyonlarca insan açlık sınırının altında kalan ücretlerle, emekli aylığıyla yaşam mücadelesi veriyor. Tarım sektörü ayrı, sanayi sektörü ayrı bir maliyet krizi içinde.

AKP iktidarı ise tükenmişlik içinde bu sorunlara giderek daha fazla polisiye yöntemler ve hukuk baskısı ile çözüm peşinde. Bütçeden milyarlarca lira faiz ödemesine ayrılırken hayat pahalılığının gerçek nedenleriyle mücadele edilmiyor.

Tavuk üreticilerine yönelik operasyonun asıl anlamı da burada zaten. Bu dosya yalnızca beyaz et sektörüyle ilgili değil. Bu dosya, ekonomik sorunları çözmek yerine sorumlular arayan bir yönetim anlayışının yeni örneği. AKP yatırımcıyı suçlu ilan ederek, hukuku ekonomik yönetimin yerine koyarak ve maliyet enflasyonunu polis operasyonlarıyla bastırmaya çalışarak refaha ulaşamaz.

/././

33 anayasa bükücü aranıyor! + Apartheid şimdi küresel + Ankara’da ABD-İngiltere çatışması senaryosu -Cumhuriyet-

33 anayasa bükücü aranıyor!-Barış Terkoğlu- 

Anayasa bir insan değil. Ama omzunda insanlık tarihinin yükünü taşıyor. 

Fransa’nın ilk yazılı anayasasının sunuşunda o çarpıcı cümle yazar: “İnsan derisiyle kaplanmıştır”. Mecaz ya da gerçek, Tarık Zafer Tunaya durumu şöyle anlatır: “Bu küçücük, rengi sararmış kitap karşısında, hürriyet savaşlarının derinliğini, uzunluğunu, özgürlük denilen şeyin bedava olmadığını, insan bir kere daha anlıyor.” 

Gelgelelim... 

İnsan derisiyle kaplı anayasalar bazen insan gibi eğilir bükülür. Anayasayı yazan insan derisi lime lime edilirken özgürlükleri de birer birer elinden alınır. Esarete mahkûm edilenler dönüp “anayasa” diye bağırdığında elinde sopa olanlar size cümlelerini değil, satırlar arasında kalmış boşluğu gösterir. 

ÜÇ HAFTALIK ANAYASA BÜKÜMÜ 

Elbette “Erdoğan yeniden seçilsin” diye başlayan anayasa eğip bükme çalışmalarından bahsediyorum. 

Biliyorsunuz Türkiye’de cumhurbaşkanı ve Meclis seçimleri birlikte yapılıyor. Sonuncusu 14 Mayıs 2023’te yapıldı. Anayasaya göre beş yılda bir yenileniyor. 13 Mayıs 2028 gecesi beşinci yılını dolduğunu düşünürsek... Her şey kendi haline bırakılsa, kimse anayasayı eğip bükmese cumhurbaşkanı seçimi bir önceki pazar, yani 7 Mayıs 2028’de yapılacak. 

O zaman tartışmaya ne gerek var demeyin. Konuşmamızın nedeni belli. 

Malum, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un yazısı devletin Anadolu Ajansı’nda yayımlandı. Seçim tarihi olarak 7 Mayıs 2028 yerine 16 Nisan 2028’i önerdi. Ona, sık sık seçimler zamanında olmalı vurgusu yapan MHP lideri Devlet Bahçeli de salı günü katıldı: “Seçimlerin zamanında yapılmasıyla cumhurbaşkanımızın danışmanının verdiği tarih arasında saat farkı bile yoktur. Önemli olan seçimlerin zamanında yapılmasıdır.” 

Biraz kafanız mı karıştı? Yani nasıl olacak? Seçim hem zamanında hem de 3 hafta önce nasıl olacak? 

İşte anayasanın eğilip bükülmesi tam da burada başlıyor. Zira anayasada açık bir ifade var: 

“Cumhurbaşkanının görev süresi beş yıldır. Bir kimse en fazla iki defa cumhurbaşkanı seçilebilir.” 

Ben veya siz, anayasa kimseye ayrıcalık vermemiş. Kimseye iltimas geçmemiş. Kalemle değil niyetle bakarsanız açıkça her Cumhurbaşkanlığı iktidarına görev süresi biçmiş. 

ERDOĞAN İÇİN EĞİLEN YASA 

Sebepsiz değil... 

İnsan derisiyle kaplı kitapların en büyük düşmanı başta monarşiler olmak üzere sınırsız iktidarlardır. Zira başları belli sonları belirsizdir. Her durumda kendilerini sorumsuz saymakla birlikte süreleri ve yetkileri tanımsızdır. Cumhurbaşkanına “en fazla iki defa” sınırı koymak anayasanın varlık nedenidir. Geç demokratikleşen Afrika’da bile 2005’ten beri 32 ülkede cumhurbaşkanının görev süresi işte bu yüzden iki dönemle sınırlanmış. 

Erdoğan 10 Ağustos 2014’te yapılan seçimde ilk kez cumhurbaşkanı seçildi. 24 Haziran 2018’de ikinci kez cumhurbaşkanı seçildi. Aslında 14 Mayıs 2023’te anayasaya göre bir kez daha aday olamazdı. Ancak o günlerde iktidar hukukçuları, yine bugünkü gibi anayasayı eğip büken bir yorum yaptı. 2017’deki referandumla cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi gelmesi nedeniyle “kilometre sıfırlanmış sayılır” dendi. Adı hâlâ cumhurbaşkanıydı, mahkemelerde insanlar hâlâ cumhurbaşkanına hakaretten yargılanıyordu, onu tanımlayan yasalar bile olduğu yerde duruyordu. Ama hükümet sistemi değişince Erdoğan’ın 2014-2018 arası görevi, “sıfırlandı” denerek sayılmadı. 

Üstelik sadece iktidarın kabahati değil. Muhalefet de “Engel olmayacağız” diyerek, “Onu sandıkla göndereceğiz” diyerek, Erdoğan’ın “kilometre sıfırlama” kabahatine ortak oldu. Böylece 2023-2028 arası dönem Erdoğan’ın “kanunsuz 3. dönemi” değil, “kanuna uydurulmuş 2. dönemi” oldu. 

KAPININ DELİĞİNDEN GEÇECEK 

7 Mayıs 2028 günü geldiğinde Erdoğan, 26 yıllık kendi iktidarının 14 yıllık cumhurbaşkanı olmuş olacak. Anayasanın süreleri, kanunun ruhunun sınırları çoktan tamama ermiş olacak. 

Ancak... Anayasada bir açık kapı var. Öyle ya her ne kadar artık bütün yetkilerin sahibi Erdoğan olsa da anayasa devletin yetkilerini yargının dışında yasama ve yürütme arasında dağıtmış durumda. Yani Meclis başka, yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı başka bir güç. İşte iki güç karşı karşıya gelir, Meclis “Ben seçim istiyorum” der, bu yüzden cumhurbaşkanı kendisine anayasanın verdiği süreyi tamamlayamazsa diye... Anayasa bu olasılığın hakkını vermiş. “Koca cumhurbaşkanısın ama yine de madem hakkın yendi sana bir hak daha” demiş. İşte bugün Uçum’un 14 yıllık cumhurbaşkanı için açmaya çalıştığı zorlama kapı bu. 

Üstelik diyelim seçime bir yıl kala kapı aralık bırakılarak mesele çözülmeye çalışılmıyor. Seçim 7 Mayıs yerine 16 Nisan’a alınarak, yani sadece 3 hafta önceye çekilerek anahtar deliğinden geçilmeye çalışılıyor. “Kilometre sıfırlandı” denerek anayasaya rağmen üçüncü kez cumhurbaşkanı olan Erdoğan, “Meclis yüzünden üç hafta eksik yaptı” denerek dördüncü kez cumhurbaşkanı yapılmaya çalışılıyor. Açıkçası bu; anayasayı sarhoş etmek, gazozuna ilaç atmak, iradesini teslim almak demek. 

MUHALEFET PLANLAMASININ NEDENİ 

Peki bunu kim yapacak? 

Öyle ya tokmak görünürde Meclis’in elinde. “7 Mayıs geç 16 Nisan’da seçim olsun” diyerek seçim yenileme numarası yapmak için 360 milletvekiline ihtiyaç var. Bugün TBMM resmi sitesinde, AKP’nin 276 ve MHP’nin 46 vekilinin olduğu yazıyor. Buna hadi Erdoğan’ı destekleyen HÜDA PAR’ın 4 milletvekilini, DSP’nin 1 milletvekilini de eklerseniz... Toplam 327 ediyor. Yani anayasayı eğip bükecek sayı etmiyor. Az buz değil, halen eksik 33 milletvekili var. 

İşte hem “zamanında seçim”i hem “terörsüz Türkiye süreci”ni hem “CHP’nin paramparça edilmesi”ni hem de “transfer pazarlıkları”nı aynı anda konuşmamızın nedeni bu. Zira Erdoğan ya muhalefetin suyundan rızayla veya sopayla 33 anayasa bükücü çıkaracak. Ya da “10 yıl daha görev yapar” diyenlere bakarsanız şimdilerde süreç nedeniyle kapısı açılan anayasanın arasına özel ya da genel bir madde koyarak kilometreyi yeniden sıfırlayacak. İkincisi için 33 değil, 73 vekil ya da referandum lazım. 

Geçmişin mahkûmu insan yarınının kararını eline alabilirse anayasa ancak o gün yüklerinden kurtulur.

/././

Apartheid şimdi küresel -Ergin Yıldızoğlu- 

Pazartesi günü şöyle bir yazıya rastladım: “İltica Hakkının Sonu- Küresel Kuzeydeki ülkeler kapılarını kalıcı olarak kapatıyor.”(Foreign Policy). Yazı “Küresel Kuzey’de” hükümetlerin sınır kontrollerini sıkılaştırdığını, hak kazanma koşullarını daralttığını, sınır dışı etme işlemlerini hızlandırdığını, gözaltı uygulamalarını genişlettiklerini, aile birleşimini kısıtladıklarını, sorumluluğu üçüncü ülkelere devrettiklerini anlatıyor. Sığınma talebinde bulunma hakkı kâğıt üzerinde hâlâ var ama pratikte hızla anlamsızlaşıyor.

ÇOK UYGUN BİR MODEL

Gerçekten de “Küresel Kuzey’in” sığınmacılar, göçmenlik politikalarına bakınca, günümüzde Apartheid’in Güney Afrika’nın eski (1948- 1994) rejimi olmaktan öte, küresel kapitalizmin işleyiş mantığı haline geldiğini görüyoruz. Apartheid, siyah çoğunluğun emeğini ekonominin beyaz merkezinde sömürüyor ama siyasal haklarını dışlıyor, onları özel alanlarda (Bantustans) yaşamaya zorluyordu. Bu yalnızca ırkçı bir ayrım değildi, emek ile yurttaşlık arasındaki bağın koparılmasıydı. Bugün bu modelin ölçeği büyüdü, biçimi değişti; fakat mantığı aynı kaldı: “Apartheid” düzeni artık sınırların ötesinde küresel düzeyde işliyor.

Biyopolitik emperyalizm kavramı tam bu noktada anlam kazanıyor. Emperyalist birikimin dayandığı kaynakları, artı-değeri üreten halklar, bu değere el koyan karar merkezlerinden, mülkiyet rejiminden, siyasal temsil ilişkisinden dışlanıyorlar. İş gücü çevre ülkelerde tüketiliyor üretilen artı-değer merkez ülkelerde birikiyor.

Bu düzenin en görünür ayaklarından biri ekstraksiyon (maden/mineral çıkartma) emperyalizmidir. Madenler, su havzaları, enerji kaynakları, tarım arazileri ve ucuz işgücü, küresel sermaye için birer “hammadde deposu” olarak görülüyor. Kâr merkezde gerçekleşirken çevresel yıkım, iş kazaları, yerinden edilme (göç), toplumsal çözülme çevrede bırakılıyor. Çözülen toplumlardan kaçarak Küresel Kuzey’e sığınmaya gelenler, düşmanlıkla, ırkçı şiddetle, kapalı kapılarla karşılaşıyorlar. Bu nedenle bugün sömürü yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda biyopolitiktir; çünkü hangi bedenlerin çalışacağına, hangi bedenlerin yerinden edileceğine ve hangi bedenlerin korunaksız bırakılacağına, hangi bedenlerin korunacağına “sistem” karar veriyor. Bu bağlamda, Kiarina Kordela’nın günümüzde kapitalizmin, piyasa rasyonalitesini, seküler sermaye mantığını, sonsuz değer üretme potansiyelini norm olarak kabul eden bir “üst-ırk” (posthüman/immortal) ile dini yahut etik-geleneksel değerlere bağlı kalan, sermayenin sınırsız akışına uyum sağlayamayan, dolayısıyla sistemin gözünde yalnızca ölümlülüğü temsil eden bir “alt-ırk” (sadece -biyolojikinsan) arasındaki ayrıma işaret eden “biyo-ırkçılık” kavramı da anlamlıdır.

YENİ ‘ALT-IRK’

Göç rejimlerinde yaşanan son değişimler de bu biyopolitik mantığı açığa çıkarıyor. 2024 itibarıyla dünya genelinde uluslararası göçmen sayısı 304 milyona çıktı; dünya 36.9 milyon mülteci ve 8.4 milyon sığınmacı barındırıyor. Bu koşullarda, bu insanlara yardım etmek yerine, birçok ülke sınırlarını sıkılaştırıyor, sığınma hakkını daraltıyor, başvuruları hızlandırılmış sınır dışı etme mekanizmalarına bağlıyor ve güvenlik söylemiyle göçü kriminalize ediyor. Yani emek, sermaye için dolaşabilir kalırken insan, hak sahibi bir özne olarak değil; denetlenmesi gereken bir risk olarak kodlanıyor.

İklim krizi bu eşitsizliği daha da sertleştiriyor. 2024’te 295 milyondan fazla insan akut gıda güvencesizliği yaşadı; 2 milyar insan güvenli içme suyu güvencesinden yoksundu; 800 milyon kişi ise açlıkla karşı karşıyaydı. Bu durum tesadüf değil. Küresel ısınma, kuraklık, su savaşları, ürün kaybı ve fiyat şokları üzerinden sömürüyü derinleştiriyor; en ağır yükü ise iklim krizine en az katkıda bulunan yoksul toplumlar taşıyor.

Sonuçta yeni Apartheid, duvarlarla değil, yaşamın dolaşımını düzenleyen görünmez mekanizmalarla kuruluyor. Bir tarafta sermaye, veri, mineraller ve su için sınırsız hareket; diğer tarafta insan için sınırlı hareket, sınırlı hak, sınırlı nefes. Küresel düzenin hakikati şu: Artık-değer çevrede üretiliyor, fakat yaşamın güvenliği merkezde korunuyor. Bu yüzden Apartheid artık küresel; sermayenin düzeni ise hem ekonomik hem biyopolitik hem de biyo-ırkçı.

/././

Ankara’da ABD-İngiltere çatışması senaryosu -Mehmet Ali Güller- 

Anımsayacaksınız, Kemal Kılıçdaroğlu’nun 45 yıllık arkadaşı Bülent Kuşoğlu, “Erdoğan sonrası için hazırlık yapılıyor, devlet aklı bir şeyler kurguluyor” demişti. 

Meğer böyle düşünen sadece Bülent Kuşoğlu değilmiş. Ankara’da Türk milliyetçilerinden muhafazakârlara, Kürt milliyetçilerinden sosyal demokratlara, geniş bir siyasi çevrede böyle düşünenler var.

İşin ilginç yanı dışişleri ve özellikle güvenlik bürokrasisi içerisinde de böyle düşünen azımsanmayacak bir kesim var. 

SİYASİ HAZIRLIĞIN NEDENİ

Tam bir komploculuk! Sınıf, halk, ekonomi, hatta siyasi partileri bile aşağıda tutarak, yukarıda yapılan bir üst akıl planlaması! Dışarıdaki ana aktörlerden içerideki aktörlere uzanan ekipler çatışması!

Bu tezleri dile getirenlerin ortak yaklaşımı şu: Siyasette bugün yaşananların tamamı, açılımdan yeni anayasa hazırlığına, CHP’ye operasyondan yeni koalisyon hazırlıklarına kadar, her şey ama her şey ABD ile İngiltere’nin çatışmasıymış! Hatta 7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesini de bu çatışma sürecinin yeni bir aşaması olarak dile getiriyorlar.

Evet böyle diyorlar, meselenin esasının yeni dönemde Ankara’da ABD’nin mi İngiltere’nin mi hâkim olacağının kavgası olduğunu iddia ediyorlar!

ANKARA’DA BAĞIMSIZLIKÇILIK EROZYONU

Bu tezi dile getirenler açısından en vahimi şu: Ankara’da “bağımsızlıkçılık” büyük erozyona uğramış. Kendilerini Washington ile Londra’nın bilek güreşinde bir alet durumuna indirgeyenler, bu senaryoları savunmakta hiçbir sakınca görmüyorlar ne yazık ki... 

Geçen yüzyılın başında “İngiliz işgalini de ABD mandasını da” reddeden ve “ya istiklal ya ölüm” diyerek Ankara’yı “bağımsız başkent” yapanların yerini, yıllar içerisinde adım adım “ya ABD ya İngiltere” diyenler doldurmuş durumda özetle... 

Bakınız sadece bu değişim bile Türkiye’nin neden NATO’dan çıkması gerektiğini resmediyor aslında: Çünkü Ankara’da böyle düşünebilme “aklını” inşa eden Amerikancılıktır, Atlantikçiliktir, NATO’culuktur.

Hep söyleriz: Türk bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi Atlantik’te boğuldu.

LONDRACILARIN TASFİYESİ İDDİASI

Peki bu tezi dile getirenlere göre ABD-İngiltere çatışmasının siyasi izdüşümü ne? Özel-İmamoğlu ekibi ile AKP içindeki Gül, Arınç ve benzerleri İngiltereciymiş. Haliyle karşısındakiler de Amerikancı oluyor. Ama bu Amerikancılığı “Türkiyeci bir Amerikancılık” diye savunuyorlar! 

AKP, MHP, Kılıçdaroğlu’nun CHP’si ve “Türkiyeci bir yapıya” dönüştürülecek DEM ve diğer bazı partileri “Türkiyeci Amerikancılık” cephesi olarak resmediyorlar ve bu dört partideki tasfiyeleri “Londracıların temizliği” diye değerlendiriyorlar. (Halbuki İngiltereci Gül, Kılıçdaroğlu’nun cumhurbaşkanı adayıydı!)

Peki son günlerde artan “AKP’de kim ikinci adam olmalı” tartışmaları da bu eksende mi? İzliyorsunuzdur; “Berat Albayrak Erdoğan’ın sağ kolu olsun” diyenler, “Bilal Erdoğan AKP’nin başına geçmeli” diyenler, “Esas güçlü aday Berat Albayrak” diyenler, “Hakan Fidan devletin adayıdır” diyenler...  

KOMPLO NEYİ ÖRTÜYOR? 

Bu senaryolar gerçekçi değil. Dahası olanın üzerini örtmeyi amaçlar nitelikte.  Türkiye’de kökleri Osmanlı’dan ve Cumhuriyetin ilk yıllarından kalma bir “İngiliz aklı” efsanesi var. Bunlara göre dünyada her şeyi İngilizler planlar. Evet, İngiltere küresel liderken bu doğruydu ama 1945’ten sonra tablo değişti, İngiltere’nin yerini ABD aldı. İngiltere’nin ABD’yle bir ülkenin başkentinde iktidar yarışına girecek bir konumu yok. Bir kere bu çapta ekonomisi yok. Bugün sistem açısından aslında İngiltere bile Amerikancı! Dolayısıyla Londracılık da aslında Washingtonculuktur.

Olanı ABD-İngiltere çatışması diye sunanlar, aslında kendi Amerikancılıklarını kamufle etmeye çalışıyorlar. ABD’ye dayanarak iktidarlarını sürdürebilmek için rakipleriyle mücadelelerini “Londracıların tasfiyesi” diye propaganda etmeye çalışıyorlar. 

Maliye bakanı İngiltere vatandaşı olan bir iktidarın Londracılarla mücadele ettiğinin propaganda edilmesi, aynı zamanda senaristlerin zor durumuna işaret ediyor.

/././

Cumhuriyet


Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı"-18 Haziran 2026-

Ters kelepçeler onların utancı, öğretmenin onurudur - Feray Aytekin Aydoğan -  Her “Kalkınma planı” patronları daha da zengin etmek içindi. ...