T-24 "Köşebaşı + Gündem" -30 Nisan 2026-


Devleti halka patron, halkı devlete işçi olan bir dünyada…-Mine Söğüt- 

Yarın 1 Mayıs… Takvimdeki tek bir gün ama aslında bir ömür.  Muhteşem bir bahar günü ama sanki karakışa girer gibi. Tüm bunlar insanın, devleti halka patron ve halkı da devlete işçi kıldığı şu dünyada rüyalara olan düşkünlüğünden ve gerçeklere olan kayıtsızlığı yüzünden böyle…

Günlerdir İstanbul’un mimli noktalarında polis güvenlik önlemleri alıyor ve her yıl olduğu gibi bu yıl da 1 Mayıs’ta sokakların “güvensiz” olacağı hissi yayılıyor.

Yarın şehirdeki yolları “güvenlik” bahanesiyle kapatacak olanlar, ortalığı “muhafızlarla” donatanlar, işçilerin, emekçilerin taleplerini yüksek sesle haykırmasından korkanlar bir bahar günü sokakları alenen güvensiz kılmaya hazırlanıyorlar.

O gün meydanlarda olma hakkını talep edenlerden değil o talebi geçersiz kılmak için şehrin merkezini hapishaneye çeviren zihniyetten ürkmenin gerektiğini anlayanların sayısı, bunu ısrarla anlamayanlardan hep daha az olduğu için, devamlı kendini gerçekleştiremeyen bir kehanete dönüşen 1 Mayıs sloganları yine havada bir müddet asılı kalacak ve sonra vahşi düzenin içinde bir kez daha buharlaşıp kaybolacaklar.

Şehrin merkez noktaları günler önceden polis tarafından ablukaya alındı.

Cuma günü emeğin ve gücün hikayesini meydanlarda haykırmak isteyenlerin yollarını iktidar yine barikatlarla kesmeye hazırlanıyor.

İnsanların diledikleri zaman, diledikleri yerde, diledikleri şekilde eylem yapma hakkı iştahla gasp etmeyi südürüyor.

Ölümüne çalışmakla ve hak ettiğini hiçbir zaman tam olarak alamamakla lanetlenmiş kalabalığın sesini bastırmaya uğraşıyor.

Sadece emeğinin karşılığını talep eden ve insanca bir yaşam düşleyenlerin üzerine tomalar, silahlı adamlar, zehirli gazlar ve korkunç bakışlar salmaya niyetleniyor.

Hakkın istenmeden gündeme gelmediği, istendiğinde de çoğu kez verilmediği bir emek dünyasının yüzlerce yıllık yükünü omuzlarında taşıyan 1 Mayıs, insanın kendi değeri başta olmak üzere tüm değerleri yozlaştırarak vardığı şu görece uygarlık noktasında, bir kez daha iktidar tarafından kriminalize edilerek gerçek bağlamından kopartılmaya hazırlanıyor.

İnsana değil sadece ekonomiye göre şekillenen iktidarlar kendi devamlılıklarına hizmet eden yasaları ve kuralları paketleyip, “güvenlik” etiketiyle mağdurlarına geri satarlar. Bu niyetin hakimiyetinde verilen mücadelede güçsüz kalınmasının en önemli nedeni, insanlığın çağlar boyunca hevesle pazarladığı ahlak, aile, inanç gibi kavramsal oyuncaklarla vakit geçirirken, aslında nasıl vakit kaybettiğini hiç farketmemesidir.

İnsanlığın kaybettiği o vakti kendi mevcudiyetine katan iktidar birbirine paralel olarak ilerleyen uygarlıkla barbarlığı aynı anda var etmeyi becerir.

O yüzden iktidarların korkuları, tehditleri ve engellemeleriyle amacından çok uzaklara düşürülmeye çalışılan 1 Mayıs, sadece ekonomik ve politik bir mücadelenin değil aynı zamanda insanın uygarlık uğraşının da en önemli simgesel günlerinden biridir.

Hukukla tanınan hakların ancak büyük bedeller ödenen zorlu mücadelelerle alınmaya çalışılması olağan değildir.

İstenmeden verilmeyen hatta çoğu zaman istensede verilmeyen hakların söz konusu olduğu bir düzenden de güvenli değildir.

Adalete, eşitliğe, paylaşıma ve şiddetsiz bir dünyaya duyulan inancı kökünden sarsmak için şekillenen politikalar, insan aklını korku ve kaygılarla boşuna bulandırmıyorlar. Sisteme itiraz etmek ya da sistem dışı kalmanın risklerini göze alamayacak nesiller yetiştirmenin peşine boşuna düşmüyorlar. Ve o barikatları boşuna kurmuyor, şehri polislerle abluka altına boşuna almıyorlar.

Üretimin ve emeğin değerini unutmaya yüz tutan, tüketim cehenneminde birbiriyle yarışan ve bu yarışın neye mal olduğunu fark edemeyecek kadar yorucu ve tekinsiz bir hayatta kendisine satılan sahte rüyalara dalan insanın kendisini gerçekten güvende hissedip rüyadan uyanmasından çok korkuyorlar.

Yarın 1 Mayıs…

Takvimdeki tek bir gün ama aslında bir ömür.  Muhteşem bir bahar günü ama sanki karakışa girer gibi.

Tüm bunlar insanın, devleti halka patron ve halkı da devlete işçi kıldığı şu dünyada rüyalara olan düşkünlüğünden ve gerçeklere olan kayıtsızlığı yüzünden böyle…

/././

Kartaca barışı ve şoklar -Ercan Uygur- 

Emperyalist savaşlar ve bunların sonucunda getirilen ülkeleri teslim almaya yönelik Kartaca barışı girişimleri, küresel düzeyde şoklar yaratıyor. Bu dışsal küresel şoklar ekonomilerin enflasyon, büyüme ve istihdam gibi değişkenlerine önemli olumsuz etki yapıyor.

İktisatla ilgisi olanlar John M. Keynes’i ve ünlü kitabı Genel Teoriyi (The General Theory of Employment, Interest and Money) iyi bilirler. Bu kitap 90 yıl önce, Şubat 1936’da yayımlanmıştı.

Şubat 2026’da Genel Teorinin ve Keynes’in etkilerini, bugüne yansımalarını tartışırız derken, ABD-İsrail’in İran’a ikinci saldırısı başladı. Haliyle dikkatimizi bu savaşın getirdiği ölümlere, yıkımlara, ekonomik ve jeopolitik etkilere çevirdik.  

ABD-İsrail, bu kanlı savaşla İran’ı birkaç günde bitireceklerini, rejim değişikliği getireceklerini söylediler, öyleyse İran’ın kısa sürede teslim olmalı dediler. İran teslim olmadı, direndi. Savaş uzadıkça savaşı bitirecek bir barış antlaşması olasılığı konuşulmaya başlandı.

Barış antlaşması görüşmeleri ile Keynes yine gündemime girdi. İlk kez onun yaygın kullanıma soktuğu “Kartaca barışı” kavramını tartışmak istedim. Aşağıda önce bu kavramı açıklıyorum. Söyleyeyim; ABD-İsrail, İran’a zorla ve tehditle bir Kartaca barışı kabul ettirmeye çalışıyorlar.

Şubat 2026’da ABD-İsrail’in başlattığı savaşla birlikte petrol ve ilgili başka maddelerde dünya ekonomileri makro düzeyde arz/fiyat şokları yaşamaya başladı. Beklendiği gibi, bu şoklara belirsizlikler eşlik etti ve etkileri devam ediyor.

Şoklar, Keynes’in öncülük ettiği makroiktisat çerçevesi içinde ilk kez Büyük Buhrandan sonra 1930’lar başında-ortasında inceleme, araştırma konusu olmaya başladı. Eşanlı olarak bu şoklar yeni gelişmekte olan ekonometri çerçevesi içinde de araştırılmaya başlandı.    

Şoklarla ilgili incelemelerin ve tartışmaların 90 yıl öncesine benzer bir çizgide bugün de sürdüğünü görüyoruz. Aşağıda şokların ve devresel hareketlerin 1933-1936 döneminde nasıl incelendiğini ve bugüne yansımalarını kısaca anlatıyorum.

Şoklar deyince elbette konu Türkiye’ye mutlaka uğruyor. Kabul etmek gerekir ki, ülkemizde her türlü şok sıkça yaşanıyor. Küresel dış şoklar yanında, belki daha da fazla, iç şoklar yaşıyoruz. Bunlar daha çok iktidarların yaşattığı siyasi şoklardır.  

Kartaca barışı, Almanya ve İran

Kartaca barışı, Kartacalılarla Romalılar (Roma Cumhuriyeti) arasında MÖ 264 yılında başlayıp aralıklarla 118 yıl süren savaşların sonunda yapılan barışı ifade ediyor. Kartaca, eski çağlarda bugünkü Lübnan ve çevresindeki Fenikelilerin bugünkü Tunus’ta kurdukları bir şehir devlettir.

Bu şehir devletin egemenlik alanı giderek Fas’tan Libya’ya kadar Afrika’nın ve İspanya’nın Akdeniz kıyılarına, Sicilya, Malta ve Sardunya’ya yayılıyor. İtalya gibi çevre devletlere önemli bir rakip oluyor.

Bu genişlemiş devlet, 118 yılda Romalılar ile üç büyük savaş yapıyor. Ancak Kartacalılar, paralı askerlerinin ve komşularının da ihanetiyle, her savaşta yeniliyorlar. Toprak kayıpları oluyor ve henüz imparatorluk olmamış Roma Cumhuriyetine değişik tazminatlar ödüyorlar.

Daha önceki savaşların bitişinde de Kartacalılar barış antlaşmalarında kayıplar yaşıyor ama, yıkıcı koşulları içeren son savaşın barış antlaşmasıdır. Bu öyle bir barış ki, teslim olmalarına karşılık on binlerce Kartacalı öldürülüyor veya köle olarak satılıyor.

Kartaca şehri tümüyle yakılıp yıkılıyor, talan ediliyor. Romalılar, Kartacalalıların servetlerine el koyuyor. Tarım alanlarındaki bitki örtüsü yakılıyor ve bu topraklara ekim yapılmasın diye tuz ekiliyor. Kartacalılar, geriye ne kaldıysa, ordularının dağıtılmasını da kabul ediyor. Bu sürecin sonunda Kartaca bitiyor, yok oluyor.

Demek ki Kartaca barışı, kaybeden tarafın aşağılandığı, hayat hakkı tanınmayan, insanlık dışı muamele ile elindeki tüm varlıklara el konulan acımasız ve yok edici bir barış anlamında kullanılıyor. Bu kavram, birçok savaşın bitimindeki barışlar için bugün de geçerlidir.    

Kartaca barışı kavramını Keynes, I. Dünya Savaşını kaybeden Almanya ile kazanmış olan devletler (ABD, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya) arasındaki barış görüşmeleri sırasında kullanmıştı.

Paris Barış Konferansı adı altında Versailles Sarayında düzenlenen görüşmeler, Ocak 1919’da başladı, aynı yıl Haziran’da sona erdi. Almanya bu konferansa davet edilmedi: Ya antlaşmayı imzalayacak ya da kazanan devletlerin daha fazla işgaline uğrayacaktı.  

Keynes görüşmelere Birleşik Krallık Hazine Bakanlığının danışmanı olarak katıldı. Ancak kazanan ülkelerin, özellikle Fransa ve kendi ülkesi Birleşik Krallığın insanlık dışı yaklaşımını çok eleştirdi. Bir süre sonra protesto ederek konferanstan ayrıldı. Çünkü bunlar bir Kartaca barışı istiyorlardı.

Keynes’e göre barış, Almanya’ya çok ağır ve haksız koşullarda kabul ettirildi. Almanya’nın ordusu dağıtılmıştı ve en fazla 100 bin kişilik bir kara gücü olabilecekti. Almanya hem Avrupa’da hem denizaşırı bölgelerde çok toprak da kaybetti.  

Almanya’nın deniz kuvvetleri dağıtıldı, savaş gemilerine ve büyük sivil gemilerine el konuldu. Almanya gemi ve uçak üretemeyecekti. Almanya’nın para olarak ödeyeceği savaş tazminatı ABD, Almanya ve Birleşik Krallığın yıllık ihracat toplamının dört katı idi. Brentano (2019). Almanya’nın altın rezervleri antlaşmadan bir yıl sonra yarıya indi. Federal Reserve Bulletin (June 2021). 

Almanya; Fransa, Belçika ve Birleşik Krallık gibi kazanan ülkelere kömür, kereste gibi ürünler cinsinden de tazminat ödeyecekti. Bu ağır koşullar Alman halkında ve hükümetinde yoğun tepkilere neden oluyordu. Antlaşma imzalanmasın diye gösteriler yapılıyordu.

Keynes, görüşmeler sonrasında varılan Versailles Barış Antlaşması ile ilgili görüş ve eleştirilerini 1919 sonunda yayımlanan Barışın Ekonomik Sonuçları (The Economic Consequences of the Peace) kitabında topladı.  

Kartaca barışı kavramını öne çıkaran bu kitapta Keynes, antlaşmanın Almanya’nın ve bağlantıları nedeniyle tüm Avrupa’nın büyümesini ve ticaretini gerileteceğini açıkladı. Bu olumsuzluklar siyasi tepkilere de neden olacaktı. Daha sonra Hitler’in siyasi olarak güçlenmesi önemli ölçüde halktaki bu tepkilere de bağlanıyordu.

Avrupa, Keynes’in öngördüğü şekilde, 1920’lerin ortasına kadar eski büyüme hızlarına ve ticaret düzeylerine ulaşamadı. Almanya 1921 sonu – 1923 sonu döneminde çok yıkıcı bir hiperenflasyon yaşadı. Savaşın getirdiği iç ve dış borçlar, ABD’den alınan borçlarla çevrilebildi. Sonra 1929’da Büyük Buhran başladı.  

Şimdi ABD-İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan savaşa gelelim. ABD, İsrail’in ve bazı Arap/Körfez ülkelerinin de kışkırtması ile İran’ı bir Kartaca barışı yapmak için zorluyor, tehdit ediyor. ABD-İsrail, enerji ve ulaşım başta olmak üzere İran’ın tüm altyapısını yok edeceklerini söylüyor.

İran’ın teslim olması birkaç noktada düğümlenmiş durumda.

1). Başta petrol olmak üzere doğal kaynakların ABD ile paylaşılması. Bu, Venezuela’da olduğu gibi, bu kaynaklara giderek ABD’nin el koyması anlamına da gelebilir. Bu kaynakların İsrail’e de açılması.

2). İran’ın nükleer enerji projesinden vazgeçmesi, zenginleştirilmiş uranyum maddelerinin ABD’ye teslim edilmesi. ABD’nin bu maddeleri ele geçirmek için İran’ın belli merkezlerine havadan baskınlar yaptığı, ancak başarılı olamadığı raporlandı.

3). ABD-İsrail’in “İran teslim olmazsa, tüm medeniyetini yok ederiz” tehdidi içinde yağışlara müdahale ve iklim değişikliği ile çölleştirme girişimleri de olabilir. Bu girişimin yıllardır var olduğu bazı raporlarla ve yağış değişiklikleri ile ortaya konmuş durumda.

Kısacası, ABD-İsrail, ilk çağlardan kalan bir kafa yapısı ile, İran’ı Kartaca gibi yok ederiz diyorlar.

Bunu bazı ülkelerde yaptılar. Bu tehditler, kıyımlar ve yıkımlar elbette İran toplumunda tepkilere neden oluyor. Bunlar, demokratik olmayan İran rejiminin güçlenmesi sonucunu da getirdi. Haliyle, ABD-İsrail’in arzu ettiği rejim değişikliği de olmuyor.

Makroekonomik şoklar

1930’lar başında iktisatta makro düzeyde yapılan birçok çalışmanın önemli bir amacı, 1929’da ABD’de başlayan ve tüm dünyaya yayılan Büyük Buhranı açıklamak idi. Bu konuda öncü bir çalışma Norveçli iktisatçı Ragnar Frisch’in 1933’te yayınlanan makalesidir.  

Makale “Propogation Problems and Impulse Problems in Dynamic Economics” (kısaca PPIP) başlığını taşıyor ve ekonomide makro düzeydeki dalgalanmaları dinamik ilişkiler çerçevesinde açıklıyor. Dinamik ilişkiler değişkenlerin zaman içinde gecikmeli etki ve tepkilerinden oluşuyor.

Bu makalenin önemli bir özelliği ilk kez makroiktisat kavramını kullanmış olmasıdır.

Makaleye göre bir ekonomide dalgalanmaların veya devrelerin iki kaynağı vardır. Birincisi ekonominin kendi içindeki yapısal özelliklerinden kaynaklanır, Frisch buna “propagation” diyor. İkincisi ekonomiye dışarıdan gelen şoklardır, Frisch bunlara “impulses” diyor.

Sistemin, yani ekonomik işleyişin dışından gelen şoklar ülke dışından gelebileceği gibi, ülke içinden de gelebilir. Ülke içinden gelen şoklar, örneğin seçim kaygılarıyla hükümetlerin aldığı kararlar olabilir. Hükümet kararları diğer siyasi partilere yönelik, örneğin yargısal kararlar da olabilir.

Ekonominin nasıl bir dalgalanma göstereceği, yapısal devreler ile şokların yarattığı devrelerin toplamına eşittir. İkisinin bileşimi ekonomideki dalgaların sürelerini ve boyutlarını da belirler. Frisch, ekonomideki dalgalanmaları ve boyutlarını fark denklemlerinin çözümünden elde ediyor. 

Frisch, ekonomideki dalgalanmaları sallanan tahta bir atın durumuna benzetiyor. Ekonomideki yapısal nedenler ve sürtünmeler nedeniyle bu at zaten sallanacaktır, dışarıdan bir darbe/şok gelmezse zaman içinde sallanma giderek azalır.

Ancak sistem dışından bir darbe veya şok gelince atın sallanması artacak ve sallanmanın düzeni de bozulacaktır. Ekonomiye dönecek olursak, sistem dışından gelen şok ülke içinden de dışından da olabilir.

1930’lar ortasında Büyük Buhranın etkileri sürerken, Avrupa’daki ve ABD’deki hükümetler iktisatçılardan buhrandan çıkış için çareler ve uygun politikalar sordular. Bunu, genç Türkiye Cumhuriyeti için Mustafa Kemal Atatürk de yaptı.

Hollanda hükümetinin, Hollanda İktisat Birliği DEA’ya (Dutch Economic Association) böyle bir soru yönelttiği biliniyor. Bunun üzerine DEA, buhranın etkilerini azaltabilecek politika öneriler için 1935 sonlarında Jan Tinbergen’i bir çalışma yapmaya davet ediyor.

Bu davet üzerine, zaten devresel hareketler konusunda istatistiksel çalışmalar yapagelmiş olan ve 1929’dan itibaren Hollanda Konjonktür dergisinin editörü olan Tinbergen, Hollanda ekonomisi için dinamik bir makroekonometrik model oluşturuyor ve 1936’daki bir DEA toplantısında modeli ve getirdiği politika önerilerini tartışıyor.

Tinbergen, önce modelin denklem sisteminin bir devresel hareket üretip üretmediğini araştırıyor. Sonuçta şöyle bir yorum yapıyor: Ülke içinden veya dışından şoklar olmadığında, Hollanda ekonomisi içsel işleyişi içinde dengeye doğru yönelen dalgalı bir seyir izliyor.

Bu makroekonometrik model ile Tinbergen, devalüasyon, ücret değişmeleri, kamu fiyatlarının düşürülmesi, dış ticarette korumacı duvarın yükseltilmesi, kamu harcamasında artış gibi politika değişikliklerinin etkilerini araştırıyor.

Politika değişiklikleri içinde, üretimi ve istihdamı en fazla arttırması bakımından, en iyi politika olarak devalüasyonu buluyor.

Şöyle bir noktaya geliyoruz; emperyalist savaşlar ve bunların sonucunda getirilen ülkeleri teslim almaya yönelik Kartaca barışı girişimleri, küresel düzeyde şoklar yaratıyor. Bu dışsal küresel şoklar ekonomilerin enflasyon, büyüme ve istihdam gibi değişkenlerine önemli olumsuz etki yapıyor.

Bu olumsuz küresel şoklar var iken bir de içeriden siyasi şoklar yaratmak ülke ekonomisinde daha büyük tahribat yapıyor. Dileriz Türkiye’de iktidar bu sonucu dikkate alacaktır. TCMB gibi kurumlarımız bu tür şokların olumsuz etkilerini modeller yardımıyla gösterebilirler. Bu tür sonuçları iktidara anlatmak da önemli yarar sağlayacaktır.

Kaynaklar

Brantano, Lujo (2019) What Germany Has Paid Under the Treaty of Versailles. 

What Germany has paid under the Treaty of Versailles. Prof. Lujo Brentano.

Federal Reserve Bulletin (June 1921) German Reparations

/././

Halka açık olmayan şirketlerde de bağımsız yönetim kurulu üyeliği zorunlu hale getirilmelidir!-Erdoğan Sağlam-

Umarım en kısa sürede TTK’da bağımsız yönetim kurulu üyeliği düzenlenir.

6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun “Kurumsal yönetim ilkeleri” başlıklı 17 nci maddesine göre, halka açık ortaklıklarda kurumsal yönetim ilkeleri ile kurumsal yönetim uyum raporlarının içeriğine, yayımlanmasına, ortaklıkların kurumsal yönetim ilkelerine uyumlarının derecelendirilmesine ve bağımsız yönetim kurulu üyeliklerine ilişkin usul ve esaslar Sermaye Piyasası Kurulunca belirlenir.

Bağımsız yönetim kurulu üyeliklerine ilişkin usul ve esaslar, bu maddeye dayanılarak yayımlanan Kurumsal Yönetim Tebliği ile belirlenmiştir.

Söz konusu Tebliğe göre,

* Yönetim kurulu üyelerinin çoğunluğu icrada görevli olmayan üyelerden oluşur.

* İcrada görevli olmayan yönetim kurulu üyesi, üyelik haricinde şirkette başkaca herhangi bir idari görevi veya kendisine bağlı icrai mahiyette faaliyet gösteren bir birim bulunmayan ve şirketin günlük iş akışına ve olağan faaliyetlerine müdahil olmayan kişidir.

* İcrada görevli olmayan yönetim kurulu üyeleri içerisinde, görevlerini hiçbir etki altında kalmaksızın yapabilme niteliğine sahip bağımsız üyeler bulunur.

* Yönetim kurulu içerisindeki bağımsız üye sayısı toplam üye sayısının üçte birinden az olamaz. Bağımsız üye sayısının hesaplanmasında küsuratlar izleyen tam sayı olarak dikkate alınır. Her durumda, bağımsız üye sayısı ikiden az olamaz.

* Bağımsız yönetim kurulu üyelerinin görev süresi üç yıla kadar olup, tekrar aday gösterilerek seçilmeleri mümkündür.

*  Aşağıdaki kriterlerin tamamını taşıyan yönetim kurulu üyesi “bağımsız üye” olarak nitelendirilir.

a) Şirket, şirketin yönetim kontrolü ya da önemli derecede etki sahibi olduğu ortaklıklar ile şirketin yönetim kontrolünü elinde bulunduran veya şirkette önemli derecede etki sahibi olan ortaklar ve bu ortakların yönetim kontrolüne sahip olduğu tüzel kişiler ile kendisi, eşi ve ikinci dereceye kadar kan ve sıhri hısımları arasında; son beş yıl içinde önemli görev ve sorumluluklar üstlenecek yönetici pozisyonunda istihdam ilişkisinin bulunmaması, sermaye veya oy haklarının veya imtiyazlı payların yüzde 5 inden fazlasına birlikte veya tek başına sahip olunmaması ya da önemli nitelikte ticari ilişkinin kurulmamış olması.

b) Son beş yıl içerisinde, başta şirketin denetimi (vergi denetimi, kanuni denetim, iç denetim de dahil), derecelendirilmesi ve danışmanlığı olmak üzere, yapılan anlaşmalar çerçevesinde şirketin önemli ölçüde hizmet veya ürün satın aldığı veya sattığı şirketlerde, hizmet veya ürün satın alındığı veya satıldığı dönemlerde, ortak (yüzde 5 ve üzeri), önemli görev ve sorumluluklar üstlenecek yönetici pozisyonunda çalışan veya yönetim kurulu üyesi olmaması.

c) Bağımsız yönetim kurulu üyesi olması sebebiyle üstleneceği görevleri gereği gibi yerine getirecek mesleki eğitim, bilgi ve tecrübeye sahip olması.

ç) Bağlı oldukları mevzuata uygun olması şartıyla, üniversite öğretim üyeliği hariç, üye olarak seçildikten sonra kamu kurum ve kuruluşlarında tam zamanlı çalışmıyor olması.

d) Gelir Vergisi Kanununa göre Türkiye’de yerleşmiş sayılması.

e) Şirket faaliyetlerine olumlu katkılarda bulunabilecek, şirket ile pay sahipleri arasındaki çıkar çatışmalarında tarafsızlığını koruyabilecek, menfaat sahiplerinin haklarını dikkate alarak özgürce karar verebilecek güçlü etik standartlara, mesleki itibara ve tecrübeye sahip olması.

f) Şirket faaliyetlerinin işleyişini takip edebilecek ve üstlendiği görevlerin gereklerini tam olarak yerine getirebilecek ölçüde şirket işlerine zaman ayırabiliyor olması.

g) Şirketin yönetim kurulunda son on yıl içerisinde altı yıldan fazla yönetim kurulu üyeliği yapmamış olması.

ğ) Aynı kişinin, şirketin veya şirketin yönetim kontrolünü elinde bulunduran ortakların yönetim kontrolüne sahip olduğu şirketlerin üçten fazlasında ve toplamda borsada işlem gören şirketlerin beşten fazlasında bağımsız yönetim kurulu üyesi olarak görev almıyor olması.

h) Yönetim kurulu üyesi olarak seçilen tüzel kişi adına tescil ve ilan edilmemiş olması.

Görüldüğü üzere, halka açık şirketlerde bağımsız yönetim kurulu üyeliği belirli şartlar altında zorunlu tutulmuştur. Çok başarılı örnekleri bulunsa da ülkemizde bağımsız yönetim kurulu üyeliğinin ideal şekilde oluşturulduğunu ve başarılı bir şekilde uygulandığını söylemek güçtür.

Maalesef şirketlerin yönetim kontrolünü elinde bulunduran kişiler bu imkândan yeterince yararlanmıyorlar. Oysa değişik konularda ve sektörlerde deneyimi olan kişileri bu görevlere seçseler çok ciddi katkılar sağlayacaklarını göreceklerdir. Çünkü “bağımsızlık” çok önemli bir değerdir.

Türk Ticaret Kanununda bağımsız yönetim kurulu üyeliği düzenlenmemiş olduğu için halka açık olmayan şirketlerde bu zorunluluk yoktur. Ancak istenirse icrai yetki verilmeyerek fiilen bağımsız yönetim kurulu üyeliği seçilmesi mümkündür. Her ne kadar seçilen bağımsız üyeleri ticaret sicili bu unvanla tescil etmeseler de yönetim kurulu üyeliğine seçilmiş olmak da önemli bir aşamadır.  

Özellikle bağımsız denetim, vergi denetimi ve danışmanlığı, hukuk, risk danışmanlığı, değerleme, kurumsal finans, bankacılık, bilgi sistemleri denetim ve danışmanlığı gibi alanlarda çalışmış olan yetkin kişiler bağımsız yönetim kurulu üyelikleri için ideal adaylardır.

Bu nedenle, bağımsız yönetim kurulu üyeliği konusunun Türk Ticaret Kanununda (TTK) acilen düzenlenmesi çok yararlı olacaktır.

Bu kurumu desteklemek amacıyla bağımsız yönetim kurulu üyelerinin sorumluluklarını sınırlandırmak da gereklidir. Özellikle bağımsız yönetim kurulu üyelerinin şirketlerin vergi ve sosyal sigorta borçlarından sorumlu olmayacağının vergi ve sigorta mevzuatında düzenlenmesi bu kurumu çok destekleyecektir.

Bu endişe ile bağımsız yönetim kurulu üyeliğine seçilmek istemeyenleri bu düzenlemeler rahatlatacaktır.

Yeminli mali müşavirler (YMM) ile serbest muhasebeci mali müşavirlerin  (SMMM) çalışma usul ve esaslarına ilişkin Yönetmelikte yakın zamanda yapılan değişiklikle, YMM ve SMMM’lerin (meslek mensuplarının) anonim şirketlerde bağımsız yönetim kurulu üyesi seçilmelerinin ticari faaliyet sayılmayacağı düzenlenmiştir.

Böylece meslek mensuplarının bağımsız yönetim kurulu üyesi olmalarının önü açılmıştır.

Ancak, bu kapsamda görev alacak meslek mensupları, yönetim kurulu üyesi olacakları şirketlere ve bu şirketlerin doğrudan veya dolaylı hissedarı ya da iştiraki olduğu şirketlere hizmet (muhasebe, vergi danışmanlığı, tasdik vb.) veremezler. Mesleki şirketler ve bu şirketlerin ortakları için de bu sınırlama geçerlidir.

Umarım en kısa sürede TTK’da bağımsız yönetim kurulu üyeliği düzenlenir!

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Nisan 2026-


İçeriksizliği bayrakla gizlemek ve 1 Mayıslar...-Kemal 
Okuyan- 


Burjuvazinin dünyanın hiçbir yerinde insanlığa katacak bir şeyi olmadığı uzun süredir söyleniyordu ama sözünün de bittiği ortaya çıkınca dünya görüşü ve programların anlamsızlaştığı bir siyaset kültürü şekillenmeye başladı. Artık imaj içeriği örtmüyordu, içerik de imaj haline gelmişti!

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan'ın Ortaklaşa dergisinin Mayıs sayısındaki yazısını 1 Mayıs gündemi nedeniyle erken yayımlıyoruz...

Siyasetin merkezine imajın yerleştiğini söylemenin bir anlamı olmasa gerek. Turgut Özal’ın yükselişi ile birlikte, gerçeğin görünenin peşinden sürüklenmesi mutlak bir kural haline geldi. Sağın önceki baskın ismi Süleyman Demirel’in bile isteye avamlaştırılmış konuşma tarzı ve fötr şapkası bugünün dehşet verici sahteliğiyle kıyaslandığında hayli masum kalıyor.  Demirel’in kendi hiç masum olmasa da...

Hitabet, kıyafetler, semboller, racon kesmeler içeriği geriye ittiren biçimsel kuvvetler olarak siyaset alanını işgal etmeye başladıktan kısa süre sonra içeriği de kendilerine benzetti. Burjuvazinin dünyanın hiçbir yerinde insanlığa katacak bir şeyi olmadığı uzun süredir söyleniyordu ama sözünün de bittiği ortaya çıkınca dünya görüşü ve programların anlamsızlaştığı bir siyaset kültürü şekillenmeye başladı.

Artık imaj içeriği örtmüyordu, içerik de imaj haline gelmişti!

“Sayın Başkanım, halk çok yoksullaştı, bu akşam konuşmanızda sömürü, emek filan deseniz” veya “Efendim, toplum İran saldırısından sonra ABD’ye çok öfkelendi, grup konuşmasında emperyalizmi lanetlemeniz çok yerinde olur, hatta NATO’yu da eleştirebilirsiniz” türünden notlar yazan danışmanlar için kavramların bir kravat ya da mavi gömlekten daha öte bir değeri yoktu.

Örneğin, CIA tarafından beslendiği için Nobel Barış Ödülü verilen Venezuelalı soytarı Machado’yu hararetle tebrik ederek dünyayı takip ettiğini ve uluslararası oynadığını gösteren İmamoğlu ile sömürü, emperyalizm gibi sözcükleri ardı ardına sıralayarak sol duyuya hitap eden İmamoğlu aynı kişiydi. 

Yıllar önce herhangi bir siyasetçinin Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet’i birlikte “rahmetle anması” gündem olur, tartışılırdı. Şimdiyse, bu “zenginlik”ten yoksun olanlar acemilikle damgalanır oldu.

Burada tutarsızlık filan yok; zaten içeriğin imaja dönüştüğü bir ortamda kimse tutarlılık aramıyor. Siyasetle ilişkisi seçime indirgenmiş geniş toplumsal kesimler memleket meselelerinden zaman boyutunu çoktan çıkardı. Birkaç yılda bir karşılarına konan sandık, bir süreç algısının yerleşmesi açısından son derece yetersiz kalıyor.

Hafızasız toplumdan söz ediliyor oysa asıl sorun siyasetin hafızasızlaşması. İnsanlar hatırlıyor hatırlamasına ama bunun siyasal alanda hiçbir karşılığı yok.

Peki bütün bunlar halkı kandırmak için mi? 

Hayır. O nokta çoktan geçildi. Sosyal demokrasi ve faşizm, 20. yüzyılda Avrupalı emekçi kitleleri baştan çıkarmak için farklı iki kulvarda çok güçlü demagojiler inşa ettiler söz gelimi. Bütün iç tutarsızlıklarına rağmen her iki hareket de bütünlüklü ve derindi. Zaten komünizme karşı mücadelede başka türlü mevzi kazanmaları imkansızdı. Yalan üzerine kuruldular ama asla içerikten yoksun değillerdi.

Aldatmak ve kandırmak, ideolojik bir işlemdi. Toplumların geçmişten süzülüp gelen alışkanlıkları ile sınıfsal çelişkilerin oluşturduğu fay hatları aynı anda hesaba katılmak durumundaydı. İçerik ile biçim birbirini tamamlamakta, imaj siyasal alanda program ve doğrultuyu örtmeyip güçlendiren bir unsur olmanın ötesine geçmemekteydi.

Bugün ise imajın bağımsızlığını ilan ettiği, arkası boş bir görsellik ve gürültüden ibaret bir siyaset tarzının kendini kabul ettirdiğini görüyoruz. Örneğimizden gidecek olursak, burada artık Machado’nun ABD emperyalizminin üçüncü sınıf bir uşağı olmasının bir önemi bulunmamaktadır; aslolan bir biçimde popüler olan biriyle etkileşime girmektir. Sosyal medyada bu konuya ilişkin İmamoğlu’na verilen tepkilerin önemli bir bölümü de benzer bir arıza ile maluldür; bundan 40-50 yıl kadar önce emperyalizmin aparatını kutladığı için bir siyasetçiyi eleştirdiğinizde, bir daha onun yanından geçmez, ona umut bağlamazdınız.

Şimdi ise, memleketin güzide aydınları, hatta “sol” siyasi partileri İmamoğlu’nu işaret etmeye devam ediyorlar. Machado ise zaten unutuldu gitti!

Örneği İmamoğlu’ndan verdim, hemen her siyasi figür için geçerli bu söylediklerim. Düzen siyasetinde artık içeriğin kırıntısı kalmamış durumda. Farklı çıkar ve stratejiler kuşkusuz var olmaya devam ediyor ama siyaset alanını onlar belirlemiyor; imaj için gerekli malzemeyi oluşturduktan sonra tamamen bir kenara konuluyorlar.

AKP’nin ya da “devlet”in diyelim, CHP’yi kurumsal ve tarihsel referanslarına geri döndürme uğraşında arkadan ittirdikleri ismin Kemal Kılıçdaroğlu olması da yeterince açıklayıcı olmalı. Erdoğan ile neredeyse aynı “öykü”yü yazmaya kalkarak Cumhurbaşkanlığı’na uzanmaya çalışan Ekrem İmamoğlu ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun “dünya görüşleri”ni karşılaştırmak ve buradan bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Birine kurulu düzen güveniyor, diğerini dışarıda bırakmaya çalışıyorsa, bunun makul bir nedeni olmalı değil mi!

Ne kadar çaba harcarsanız harcayın tek bir sonuca ulaşılacaktır: AKP de, sermaye egemenliği de bir kez daha Erdoğan kadar güçlendirilmiş ve “özgür” kalmış birini istememektedir. Burada dar anlamıyla seçim hesapları da devreye girmektedir ama yaratılan “kazanacak aday” imajı ile İmamoğlu’nun yetenekleri arasında herhangi bir ilişki olmadığı unutulmamalıdır. Bu imaj İmamoğlu’ndan bağımsız olarak ona bahşedilmiştir, yurttaşlarımızın önemli bölümü de buna ikna edilmiştir. AKP ve “devlet”, sermaye sınıfının onayıyla ve “şimdilik” şartıyla işte bu tabloyu değiştirmeye karar vermiştir.

Böylece, CHP’yi AKP Türkiyesi ile uyumlu hale getirmek için elinden geleni ardına koymayan, bu misyonu yerine getirirken ABD’sinden AB’sine, TÜSİAD’ından MÜSİAD’ına egemen güçler koalisyonunun bütün aktörlerinin aferinini alan Kılıçdaroğlu “yerli ve milli” imajıyla cepheye sürülmüş oldu.

Düşünmeden edemiyor insan, işler böyle yürüyorsa, İmamoğlu’nun günahı neydi?

Tekrar olacak, artık “mış gibi yapmak” değildir siyasetteki sorun. Asıl sorun, bürünülecek bir karakter kalmamıştır, yani mış yoktur, takvim yaprakları gibi imaj sunulmaktadır topluma. İnsanlar falanca popstar Atatürk fotoğrafı paylaştığında sevindirik olmakta, düne kadar küfrettiği milletvekili sözgelimi Berkin Elvan’ı andığında “adamsııın” diye ortalığı yıkmakta, muhatabına üç kelimeyi yan yana getirip laf sokan siyasetçiyi filozof bellemektedir.

Ve “sol” bunun bütünüyle parçasıdır, biraz da bu nedenle “sol” olmaktan çıkmıştır.

“Görmedin mi, Nâzım Hikmet’ten şiir okudu” diyerek bir burjuva siyasetçisi karşısındaki tutumumu yumuşatmamı isteyen dostlarım var benim. Dostluklarını çok seviyorum ama bu zayıflığı onlara yakıştıramıyorum.

Oysa siyasal yapıyı sermayenin çürütücü etkisinden bir nebze olsun koruyacak, farklı bir siyaset kültürünü yeşertip emekçi halka taşıyacak olan soldur. Tarih boyunca sol, siyasete derinlik kazandırmış, burjuva siyasetçisine ayar vermiş ve en önemlisi program ve dünya görüşünü siyasal mücadelenin merkezine çakmıştır. Solun bu farkı bir yanda devrim ve sosyalizm perspektifinden diğer yanda da temsil ettiği gelişkin değerler sisteminden kaynaklanıyordu.

Oysa şimdi solculuk da imaj çalışmasına daralmış durumdadır. Onurlu aydınlar ve TKP’nin temsil ettiği özgün hat bir kenara konduğunda solun varlığı siyasette özel bir aydınlık alan yaratmamaktadır. Bir gün Kürtçü bir gün Kemalist bir dışavurum doğal karşılanmakta, emekten söz ederken zengin bir müteahhidi Türkiye’nin kurtarıcısı gibi göstermekten zerre utanılmamaktadır. Gelinen noktada bu içeriksizliği ve insansızlığı gizlemek için her geçen gün daha büyük bayrak ve flamalara ihtiyaç duyulmakta, sola çekilmek istenen CHP karşısındaki kişiliksizlik derinleştikçe bunların yarattığı görüntü kirliliği de artmaktadır.

Kızıl renk ve devrimci semboller bir kararlılığı, bir doğrultuyu, bir iddiayı temsil ettikleri sürece anlam taşır. Şu anda bütün bunlar hüzün verici bir içeriksizlikle burjuva siyasetinin imaj envanterine dahil olmuş durumdadır. “Sol”, “bir başka dünya”yı emekçi halk için somut bir seçeneğe dönüştürme misyonundan tamamen uzaklaşmış, sermaye kurumlarının ilan edeceği “boş kadro”ları doldurmak için imajlar dünyasında birbirleri ile rekabete giren adaylar kümesine dönüşmüştür.

İşçi sınıfının birlik ve dayanışma günü 1 Mayıs da içeriksizleşmeden payını aldı doğal olarak. “Sol”un iki sosyal demokrat partinin hegemonyasını kabullenip hem onlarla ilişkide hem de onların boş bıraktığı alanlarda birbiriyle giriştiği rekabetin platformu haline geldi 1 Mayıs. Sendikaların da birbirleriyle giriştikleri çekişme benzer saiklerle ilişkili olduğundan 1 Mayıslar yüzlerce küçük hesabın su üstüne çıktığı bir güne daralıyor.

Katılımcılara heyecan vermeyen bir miting ya da yürüyüş topluma asla enerji vermez. Bu rekabet alanından ve içeriğini yok etmiş imajlardan meczuplar dışında kimse heyecanlanmaz.

Bu yıl 1 Mayısların “bölünmüşlüğünden” bu nedenle korkmamalı. Türkiye’de bu içeriksizlik ve sıradanlığı kabul etmeyecek ciddi insan kaynakları vardır “sol”un. Yeter ki nereye doğru sürüklenildiği fark edilsin ve karşı ağırlık konsun.

Konu dar anlamıyla 1 Mayıs değildir. 1 Mayıs yılın 364 gününü sırtında zaten taşıyamaz. Yılın bir günü “emek” dedikten sonra burjuva siyasetinin vizyona soktukları ile iştigal etmenin 1 Mayıs’ı da yok etmek gibi bir sonuç vermesi kaçınılmazdır.

1 Mayıs’ı kurtarmak, devrimci siyaseti kurtarmaktır. 

/././

Trendyol'dan Ortaklaşa dergisine sansür: 'NATO, işçi sınıfı falan demeseniz...' 

E-ticaret platformu Trendyol, Ortaklaşa dergisinin 8. sayısının satışını kapaktaki “NATO” kelimesini “yasaklı” ilan ederek durdurdu. Müşteri hizmetleri, derginin satışa açılabilmesi için “NATO, işçi sınıfı gibi ifadeleri beyaz bantla kapatın” dedi.

Milyonlarca kullanıcısı bulunan e-ticaret platformlarından Trendyol, aylık çıkan Ortaklaşa dergisinin 8. sayısının satışını, dergi kapağında yer alan siyasi kavramlar gerekçesiyle engelledi.

Platformun satıcı paneline yansıyan uyarılarda, dergi kapağında yer alan “NATO” ifadesinin algoritma tarafından “görselde yasaklı kelime” olarak tespit edildiği görülürken, müşteri hizmetleri sorunun çözümü olarak “beyaz bantla ilgili kelimelerin kapatılmasını” sundu.

Trendyol’dan ‘NATO’ sansürü

Ortaklaşa dergisinin son sayısı okurlarla buluşturmak için platforma yüklendi. Derginin onay sürecinde “Revize yapmanız gerekli” uyarısıyla karşılaştı.

Satıcı panelinden alınan ekran görüntülerinde, ürün durum açıklamasında şu ifadelerin yer aldığı görülüyor: “Ürünün görselinde ‘nato’ kelimeleri ayrı ayrı ya da kelime öbeği olarak tespit edilmiştir. Bu nedenle ürünün liste kurallarına/içerik kalitesine aykırı olduğu değerlendirilmektedir.”

Sistem, bu kelimenin kullanımını, platformun “içerik kalitesi” standartlarına aykırı bularak derginin satışa açılmasını otomatik olarak durdurdu.

Müşteri hizmetlerinden 'beyaz bant çözümü'

Otomatik ret kararının ardından Trendyol canlı destek ve müşteri hizmetleriyle iletişime geçilmesinin ardından, telefon görüşmesinde şu “çözüm” yolunu sundu: “Kapakta yer alan NATO, CHP ve işçi sınıfı gibi bölümleri beyaz bir bantla kapatırsanız ürünü satışa açarız.”

Bir yayın organının, kendi kapağında yer alan “işçi sınıfı” veya “NATO” gibi evrensel politik kavramları, bir e-ticaret sitesinde satılabilmek için fiziksel veya dijital olarak sansürlemek zorunda bırakılması, platformların denetim mekanizmalarını tartışmalı yanını gösterdi.

Trendyol gibi milyonlarca kullanıcısı olan platformların, kitap ve dergi gibi fikir ve sanat eserlerini, tişört veya kozmetik ürünleriyle aynı “yasaklı kelime” algoritmalarına tabi tutması seçim özgürlüğü diye pazarlanan piyasanın ve şirketlerin nasıl kapitalizmin sansür ve manipülasyon aracı olduğunun kanıtı.

Haberimizin ardından yeniden satışa açtı

Öte yandan haberimizin yayımlanmasından yaklaşık 3 saat sonra derginin yeni sayısının platformda tekrar satışa açıldığı görüldü. Ancak Trendyol tarafından konuya ilişkin tarafımıza herhangi bir açıklama yapılmadı. 

Trendyol sansür uygulasa da Ortaklaşa dergisinin yeni ve eski sayılarının tamamını soL'a abone olarak okuyabilirsiniz.

***

Doğtaş ve Kelebek Mobilya işçileri iş bıraktı: 'Dalga geçer gibi 23 bin lira yatırdılar'-Emre Alım-

Çanakkale Biga’daki Doğtaş ve Düzce’deki Kelebek Mobilya fabrikalarında çalışan işçiler, banka promosyon haklarının ödenmemesi üzerine eyleme geçti. Toplu iş sözleşmesi hükümlerinin ihlal edildiğini belirten işçiler, ödemeler tam yapılana kadar tezgah başına dönmeyeceklerini duyurdu.

Doğanlar Holding bünyesinde faaliyet gösteren ve Öz Ağaç-İş Sendikası'nın örgütlü olduğu Doğtaş ile Kelebek Mobilya fabrikalarında üretim durma noktasına geldi. 

29 Nisan sabahı itibarıyla iş bırakan mobilya işçileri, toplu iş sözleşmesi (TİS) güvencesi altında olan banka promosyonlarının sadece 23 bin liralık kısmının yatırılmasına tepki gösterdi. İşçiler, geri kalan tutar hesaplarına yatırılana kadar işbaşı yapmayacaklarını vurguladı.

​soL'a konuşan bir Doğtaş işçisi, yapılan ödemenin yetersizliğini vurgulayarak, "Dalga geçer gibi 23 bin lira yatırdılar. Tek asgari ücret dahi etmiyor. Protesto etmek için eylemleri genişletiyoruz" dedi.

İşçiler, patronun ve bankanın tutumuna karşı kararlılık mesajı verirken, fabrikalardaki eylemlilik hali sabah saatlerinden itibaren yaygınlaştı.

​HAK-İŞ’e bağlı Öz Ağaç-İş Sendikası, promosyon krizine ilişkin yaptığı açıklamada toplu iş sözleşmesinin ihlal edildiğinin altını çizerek, şu ifadeleri kullandı: ​"Promosyon konusunda toplu iş sözleşmesinin ihlal edilmesi sebebiyle sabah saat 09:30 da yarım saat iş bırakma öğlen saat 15:00 te yarım saat iş bırakma eylemi yapılacaktır. Sendika genel merkezi ilgili bankaya ve işverene ihtar bildirimi gönderecek olup aynı zamanda hukuki süreç başlatılacaktır. Ayrıca Toplu iş sözleşmesinin ihlal edilmesi sebebiyle Çalışma Bakanlığına bildirimde bulunulacaktır."

​Ne olmuştu?

​Sendikadan 16 Nisan'da yapılan açıklamada, işveren vekillerine defalarca yazılı ve sözlü uyarılarda bulunulmasına rağmen sonuç alınamadığı ifade edilmişti. Ertesi gün patron Şadan Doğan ile görüşen sendika, yönetimin "süreci hızlandıracağına" dair beyanını işçilere aktardı. Ancak aradan geçen bir haftalık sürede herhangi bir ilerleme kaydedilmemesi üzerine 24 Nisan’da yeni kararlar alındı.

Sendika, üyelerinden banka veya işveren yetkililerinin promosyonla ilgili imzalatmak istediği belgelere karşı durmalarını isteyerek, "Banka ile yapılan sözleşme, alınan promosyon miktarı, üyelerimiz için kişi başına düşen miktar tescil edilene kadar bu davranış sürdürülecektir" talimatını verdi. Aynı gün başlayan fazla mesaiye kalmama eylemi, 25 Nisan'da işletme bünyesindeki etkinliklere katılmama ve verilen hediyeleri reddetme kararıyla daha da genişletildi.

​Patronun sicili kabarık

​Doğtaş ve Kelebek Mobilya'da yaşanan bu kriz ilk değil. Şirket, 2023 yılında da işçilerin banka promosyonlarını ödemeyerek benzer bir sürece imza atmıştı. O dönemde Patronların Ensesindeyiz Ağı’na ulaşan işçiler, ağır çalışma koşullarından, zorla yaptırılan mesailerden ve tuvalet sürelerinin dahi kayıt altına alınmasından şikayetçi olmuşlardı.

Doğanlar Yatırım Holding’in hak gaspları yurt dışındaki projelerine de yansımış durumda. 2018 yılında Senegal’in başkenti Dakar’da inşa edilen toptancı hali projesinde çalışan işçilerin maaşlarını ödemeyen holding, işçilerin şantiyede iş bırakarak direnişe geçmesine neden olmuştu.

https://haber.sol.org.tr/haber/dogtasta-hak-gaspi-toplu-sozlesmeyi-hice-sayan-patron-iscilerin-promosyon-odemelerine-coktu

***

Büyük patronlara büyük vergi kıyağı -Evrensel Manşet-

Vergide sahte vaatler iflas etti, malum yeniden ilam edildi. Trilyonluk bilançolar açıklayan holdinglere kelimenin tam anlamıyla dikensiz bir ‘vergi cenneti’ inşa ediliyor. Şimdi başta büyük sanayi sermayesi olmak üzere ‘indirimli kurumlar vergisi’ geliyor. Şirketin kârı ve ihracat geliri arttıkça verginin ‘olumsuz’ etkisi düşecek. Kâr beslenecek. Emekçinin vergi yükü daha da artacak.

***
Koç'tan Sabancı'ya; Sabancı'dan Şişecam'a... Büyük patronlara büyük vergi kıyağı -Uğur Zengin - Evrensel-

Vergide sahte vaatler iflas etti, malum yeniden ilam edildi. Trilyonluk bilançolar açıklayan holdinglere kelimenin tam anlamıyla dikensiz bir ‘vergi cenneti’ inşa ediliyor. Şimdi başta büyük sanayi sermayesi olmak üzere ‘azalan oranlı kurumlar vergisi’ geliyor. Şirketin kârı ve ihracat geliri arttıkça verginin ‘olumsuz’ etkisi düşecek. Kâr beslenecek.


Bakan Şimşek’in “çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi” dediği sistem bu.

Önce iki yıl önceye gidelim. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek 2024’te çok uluslu şirketlerden asgari kurumlar vergisi alınması için çalışma yürütüldüğünü söylüyor ve ekliyordu: “Kurulan model, çok uluslu şirketlerin kazançlarının her hal ve takdirde yüzde 15 vergi yükü taşımasını amaçlıyor.”

Şirketleri bir kuruş kurumlar vergisi vermeyen AKP’li vekilin imzasıyla Meclisten geçen paket de bu istikametteydi. Yıllık hasılatı 750 milyon avroyu aşan çok uluslu şirketler, asgari yüzde 15 kurumlar vergisine tabi tutulacaktı. E zaten Türkiye’de kurumlar vergisi yüzde 25 değil miydi? Kağıt üzerinde evet, fiili olarak hayır. Türkiye’de şirketler kurumlar vergisi vermiyor. Bu çok kez ispatlandı. (Zaten 2024’teki düzenleme de bunu kanıtlıyor.)

Birkaç örnek:

- Saray iktidarının 190 milyar liralık adrese teslim kamu ihaleleriyle ihya ettiği 20 inşaat patronunun 8’i 2023’te hiç vergi vermedi.

- Türkiye’nin en büyük 10 sanayi şirketinin 2024 yılında ödedikleri verginin gelirlerine oranı 17 binde 1, on binde 2, sıfır ve sıfırdı.

- Sanayide kârın ikiye katlandığı 2022 yılında sanayi odaları başkanlarına ait şirketlerin yüzde 54’ü; 2023’te yüzde 31’i hiç vergi vermedi.

Yeni pakette ne var?

İktidarın 2024 yılında Meclisten geçirdiği vergi paketinin ardından 2 yıl geçti. Birkaç gün önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, şirketlere vergi avantajının genişletileceğini; yüzde 20 olarak uygulanan kurumlar vergisinin imalatçı ihracatçılara yüzde 9, genel ihracatçılara ise yüzde 14 seviyesine düşürüldüğünü açıkladı.

Paketin detayları net değil. Bununla birlikte, Erdoğan’ın açıklamalarından, iktidarın vergi indirimlerinde ikili bir sınıflandırmaya gideceği anlaşılıyor. İmalatçı ihracatçılar için 11, genel ihracatçılar için ise 6 puan indirim var.

Şimdi iki soru soralım ve yanıt arayalım. Birincisi, kurumlar vergisi oranı yüzde 9’a düşürülen imalatçı ihracatçılar kim? İkincisi kurumlar vergisi oranı yüzde 14’e düşürülen genel ihracatçılar kim?

İmalatçı ihracatçılar

İmalatçı ihracatçılar, Türkiye’de üretim yapan; ürettiğinin büyük kısmını ihraç eden büyük hacimli ulusal ve uluslararası tekeller. İhracat gelirinin toplam geliri içindeki payı en yüksek olan şirketler söz konusu indirimden en çok yararlanacak olanlar. Yani en büyük indirim büyük sanayi sermayesine.

- Bal gibi ABD şirketi olan Ford Otosan, belki de söz konusu teşvikten en çok yararlanacak şirket. İşçilerin ürettiği her 100 otomobilin 83’ü yurt dışı pazarında satılıyor. Koç Holding ve Ford Motor iştiraki olan Ford Otosan’ın 2025’te toplam hasılatı 830 milyar TL, ihracat geliri ise 660 milyar TL. Bu ihracat gelirlerinin toplam gelirlerine oranının yüzde 79.5 gibi yüksek bir seviyede olduğunu gösteriyor.

- Yine Koç Holdingin üç kıtaya yayılmış, 26 fabrikası bulunan Beko (Eski Arçelik) ihracat gelir oranı en yüksek imalat şirketlerinden. Şirketin imalat oranı yüzde 75.5 ve indirimden en çok yararlanacak şirketlerden.

- Yakın zamanda CHP’den AKP’ye geçen; şirketi bu transferle ‘VIP şirketler’ listesine dahil olan Özlem Çerçioğlu’nun eşi ve ailesine ait olan Jantsa’nın da ihracat/brüt satış oranı yüzde 78. Yani Çerçioğlu ailesi de vergi indiriminin en büyük kazananlarından.

- Sabancı’nın Kordsa’sı brüt gelirlerinin yüzde 80’ini ihracat ile karşılıyor ve indirimden büyük pay kapacak.

- Ya da halihazırda süren TİS görüşmelerinde işçilere yüzde 12 zam dayatan Lila Kağıt… Gelirinin yüzde 66’sı ihracattan ve söz konusu vergi indirimi kârını artıracak.

- Vergi öncesi kârı 12 milyar TL’yi aşan Şişecam, şimdi bu indirimle kârını besleyecek.

- İhracat geliri brüt gelirlerinin yüzde 70’inden fazlasını oluşturan, yakın zamanda Akçansa’yı elinden çıkaran Sabancı’nın Çimsa’sı en pozitif etkilenecek şirketlerden.
Tüm bu rakamları hizaya çekip, imalatçı ihracatçıları toparlayalım. Şirketlerin sayısı binlerce. Özetle, ürettiğini dış pazara en çok satabilen, vergi indiriminin en çok kazananı olacak.

Türkiye’de bu yıl 50 bin lira brüt ücret alan işçinin ocak ayında yüzde 14 (damga vergisi dahil) doğrudan vergi verdiğini, yıl sonunda yüzde 23.7 (damga vergisi dahil) vergi vereceğini düşünün. Trilyonluk cirolara yüzde 9 kurumlar vergisi oranı tavanı, yoksulluk sınırının altı ücretlere yüzde 23.7 vergi. Yani Türkiye’de açlıkla boğuşan bir işçi; trilyonluk ciro elde eden bir şirketten yüzde 163 daha fazla vergi yükü taşıyor, en iyi ihtimalle! Bir de buz dağının görünmeyen kısmı olan dolaylı vergiler eklendiğinde uçurum büyüyor.

Genel ihracatçılar
İmalat yapmayan ya da zarar eden ancak ihracatı yüksek şirketler… Bu şirketler için vergi oranı yüzde 14’e düşürülecek.

Kim bunlar? Örneğin yurt dışında inşaat yapan Enka gibi inşaat şirketleri. Ya da Vestel gibi uzun süredir zarar yazan şirketler. PETKİM gibi büyük ölçekli ihracatçı petrol şirketleri.

Ya da Otokar gibi son dönemde zarar yazan şirketler. Ya da 2026 yılında ücret zammı yapmayacağını duyuran ve bilançoda zarar yazan HATSAN brüt gelirlerinin yüzde 90’ını ihracat yoluyla elde ediyor.

İktidar, söz konusu zarar yazan şirketlere esasında can simidi atıyor ve şirketler zarardan kurtulduğunda düşük vergi ile kâr onarılacak. Yani kârı artıran daha az vergi etkisiyle daha çok kâr edecek. En çok kazanandan hiç, çok kazanandan az, az kazanandan biraz, açlık sınırının altında kalandan çok vergi!

1 Mayıs’a günler kala sınıf taarruzu

Yaşanan bu tablo, 1 Mayıs’a sayılı günler kala devreye sokulan aleni bir sınıf taarruzudur. Koç’un, Sabancı’nın, Çerçioğlu’nun trilyonluk bilançoları şişsin, yeni ihracat rekorları kırılsın diye; o bilançolarda esamesi dahi okunmayan emekçi, artık çok daha ağır bir vergi yükü taşıyacak. Mesele gayet net: Bugünün devleti, sermayenin kârını garanti altına almak uğruna işçi sınıfının cebine el uzatan sadık bir tahsildardır.

Uğur Zengin / Evrensel

Yine Yıldızlar SSS Holding! Bakanın ‘artık ruhsat yok’ dediği gün yenisi verildi-Bahadır Özgür /halkTV-


Aylardır maaşlarını alamayan Yıldızlar SSS Holding’e ait Doruk Madencilik işçileri, 17 günlük mücadeleleri sonucunda haklarını aldılar. Bağımsız Maden-İş yöneticileri ile İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin yaptıkları dünkü görüşmede sorun çözüldü.

Ancak Yıldızlar SSS Holding’in kirli sicili, sadece Doruk Madencilik ile sınırlı değil. Bunu da bizzat Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar açıkladı.

Bakan dün sert sözlerle şirkete tepki gösterdi. “İşçinin alacakları var. Fırıncıyla servisçiyle hep problemleri var. Buradaki kömür santralinde de 2-3 yıldır var. Biz müdahale ediyoruz sürekli. Her işlerinde böyleler” dedi.

“Onca ruhsatı nasıl aldı? Kömürüne alım garantisi niye verildi?” sorularını ise Bakan, şöyle yanıtladı:

“Yerli üretim kömüre 2029 yılına kadar satın alma garantisi için Meclis'ten yetki alındı. Eğer alım garantisi vermesek çalışma şansları yoktu. İşçiye borcu olana bu garanti verilmez dedik. Devlete borcu olana teşvik veremeyiz dedik. Buna rağmen bunlar işçinin parasını ödemedi. Ben bu şirkete bir daha asla ruhsat falan vermem.”

ekran-goruntusu-2026-04-29-110615.jpg

Ancak Bakan’ın bu açıklamayı yaptığı 28 Nisan günü, yani dün, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Taşınmaz Komisyonu, maden işletmek için kimlere arazi tahsisi yapılacağını duyurdu.

YENİ LİSTENİN 48. SIRASINDA

Listenin 48’inci sırasında Doruk Madencilik’in sahibi Sebahattin Yıldız da bulunuyor. Böylece Sebahattin Yıldız’ın, Yıldızlar SSS Holding bünyesinde bulunan 3S Enerji ve Maden şirketinin Çankırı’ya bağlı Orta ilçesindeki kömür madeninin faaliyete geçmesi için hiçbir engel kalmadı.

ekran-goruntusu-2026-04-29-110715.jpg

Doğrudan Bakanlığa bağlı Taşınmaz Komisyonu önemli bir kurum.

2018’de Cumhurbaşkanlığı genelgesi ile kuruldu. Görevi, kamu kurumlarının mülkiyetindeki taşınmazların madencilik faaliyetlerine açılıp açılmayacağına karar vermek. Komisyon, ruhsat veren bir merci değil ama ruhsatın fiilen kullanılabilir hale gelmesini sağlayan taşınmaz kararlarını alma yetkisine sahip. Maden ruhsatı verilmiş olsa dahi, taşınmaz tahsisi olmadan şirket faaliyete geçilemiyor.

Şirket veya şahıs ruhsat için Ruhsatı Maden Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne (MAPEG) başvuruyor. Eğer söz konusu maden kamuya ait bir arazideyse MAPEG başvuruyu Taşınmaz Komisyonu’na sevk ediyor. Komisyon nihai kararı alıyor. Komisyonun hayati bir görevi de var. MAPEG ihale yapıp ruhsatı verse dahi, ihalenin kamu yararına olup olmadığını komisyon denetliyor.

Belki Bakan Bayraktar’ın gözünden kaçmıştır. Fakat tam da şirkete bir daha izin vermeyeceklerini öfkeyle söylediği gün, kendisine bağlı komisyonun kararı ile Yıldız, yeni kömür madenini de faaliyete geçirmiş oldu.

SEBAHATTİN YILDIZ RUHSAT ZENGİNİ

Sebahattin Yıldız tam bir ‘ruhsat zengini.’ Son yıllarda çok sayıda altın madeni ruhsatı aldı. Ruhsat sayısı 2364 adet. Şu haritayı bizzat şirketi yaptı. Anadolu neredeyse ona ruhsatlanmış gibi.

whatsapp-image-2026-04-25-at-14-05-42.jpeg

Kısaca Bakan “Bir daha ruhsat yok” diyor ve kömür alım garantisini mecburen yasadan dolayı sürdürdüklerini söylüyor fakat Bakanlık istediği taktirde Yıldız’ın çok sayıda ruhsatını Taşınmaz Komisyonu’nun yetkisine dayanarak iptal edebilir.

Bahadır Özgür /halkTV

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -30 Nisan 2026-

Devleti halka patron, halkı devlete işçi olan bir dünyada…-Mine Söğüt-  Yarın 1 Mayıs… Takvimdeki tek bir gün ama aslında bir ömür.  Muhteşe...