7 Eylül 2026 Pazartesi

soL "Köşebaşı + Gündem" -7 Eylül 2026-

Asgari ücrete yeni tırpan: AKP yüzde 21 zammın yolunu yapıyor. 

İktidar, 2027'deki enflasyon hedefini yüzde 21 olarak belirledi. AKP, gerçekleşmeyen enflasyon tahminlerini baz alarak asgari ücrete bu oranı dayatmaya hazırlanıyor. Oysa aynı yöntemin uygulandığı son iki yılda emekçilerin alım gücü daha fazla erimiş ve milyonlar açlık sınırından çıkamamıştı.

On milyonlarca emekçiyi daha da yoksullaştırmak için yeni bir operasyonun işaret fişeği atıldı.

AKP'nin ekonomideki yol haritasını çizen Orta Vadeli Program'da, 2027'nin sonunda enflasyonun yüzde 21 olabileceği tahmin edildi.

İlk bakışta bir detay gibi görünen bu sayı, aslında sadece 15 ay sonrasına ilişkin bir enflasyon öngörüsünden ibaret değil. Çünkü iktidarın, patronların ve finans tekellerinin yıllar süren dayatmasıyla bu oran, bir tahmin olmanın ötesinde neredeyse tüm emekçilerin zam oranına dönüştürüldü.

Üç yıldır ekonominin dümeninde yer alan Mehmet Şimşek, enflasyonu düşürebilmek için zamların bu yıldaki fiyatlara göre değil, gelecek yıl yaşanması beklenen fiyatlara göre zamlanması gerektiğini savunuyor. Bu nedenle de zam tartışmalarında, yaşanan yerine yaşanması muhtemel enflasyon tahminini esas alıyor, pazarlığı buradan açıyor.

Oysa bu yöntemin uygulandığı iki yılda ne tahminler tuttu ne de enflasyon düştü. Kumardan hallice hesabın tek kaybedeni açlık sınırının altına mahkum edilen emekçiler oldu.

2027 için hazırlanan yüzde 21'lik zam da krizin faturasını kesintisiz bir şekilde emekçilere ödetme politikasının son halkasını oluşturuyor.

soL, bu yolun taşlarının nasıl döşendiğini hatırlatıyor. 

2025: Zam sayısı düşürüldü, önceki yılın yükü bindirildi

Asgari ücret operasyonu adım adım ilerledi.

Önce zam sayısı yılda ikiden bire düşürüldü. Daha sonra zamlar yaşanan yılın enflasyonuna göre değil, bir sonraki yılda iktidarın yaşanmasını umduğu enflasyon tahminine göre belirlendi. 

2025'te mevcut enflasyon baz alınsaydı asgari ücret yüzde 44 zamlanacaktı. Ama bunun yerine hükümetin 2025'in sonunda ulaşmayı hedeflediği enflasyon oranı kadar, yani yüzde 30 zam yapıldı. 

Özel sektör de yüzde 30'u kırmızı çizgi olarak belirledi, üstüne çıkmadı. Çıkmaya yeltenen uyarıldı. Tekstilden petrokimyaya hemen her sektörde imzalanan toplu sözleşmelerde işçilere yüzde 30 zam oranı dayatıldı.

Yılın sonunda hedef TÜİK'in ölçümlerine göre tutturuldu ama ücret zamları halihazırda erimiş olan alım gücünün üzerine uygulandığı için emekçiler yıl boyunca geçmişin enflasyon yükünü sırtlamaya devam etti.

Asgari ücret yıl boyu açlık ve yoksulluk sınırının altında kaldı. 2025’te asgari ücretin yıllık alım gücü kaybı birikimli olarak 50 bin lirayı aştı. 

1Orta Vadeli Programı Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Hakkı Susmaz, Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanı İbrahim Şenel ve Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan Saray'da açıkladı.

2026: 'Fazla bile zam yaptık' dediler, borçlu çıktılar 

2026 yılında aynı senaryo bir kez daha uygulandı.

Dayatmalar aylar öncesinden başladı. IMF Türkiye Misyonu Başkanı Jim Walsh "yüksek ücret artışın bu yıl olmamasını umuyoruz" diyerek niyetini açıkça ifade ederken, Moody’s "geriye dönük endekslemeye son verilmeli" çıkışında bulundu, Deutsche Bank, JP Morgan, Morgan Stanley ve Fitch gibi uluslararası finans tekelleri de enflasyona rağmen asgari ücrete yüzde 25 civarında zam yapılması gerektiğini dillendirdi.

Sonuç olarak resmi enflasyon yüzde 31 civarındayken, asgari ücrete yüzde 27 zam yapıldı. 

Gelinen noktada yılın dokuzuncu ayına ulaşılmasına rağmen enflasyonda gerileme sağlanamadı. Asgari ücretin enflasyon karşısındaki kaybı şimdiden 6 bin 196 lira oldu.

Haftasonu açıklanan Orta Vadeli Program'daki tahminler de tabloda bir değişimin beklenmediğini ortaya koydu.  

Ekonomi yönetiminin "beklentimizin üzerinde zam yaptık" dediği asgari ücret zammı, bu yıl için beklenen yüzde 28,5'lik hedefin 1,5 puan altında kalmış durumda. Bu farkın önümüzdeki aylarda daha da açılması muhtemel. Nitekim akaryakıt fiyatlarındaki hareketlilik de bu doğrultuyu teyit ediyor.

2027: Asgari ücrete yüzde 21 zammın yolu yapılıyor

2027 yılının asgari ücreti aralık ayında belli olacak. Masanın toplanmasına henüz üç ay var ama iktidar şimdiden ilk adımı attı. 

Asgari ücret zammında baz alınacak hedef enflasyon oranı Orta Vadeli Program'la birlikte duyuruldu. Buna göre, 2027'nin sonunda hedeflenen enflasyon yüzde 21 olarak belirlendi. Yani AKP, asgari ücrete yüzde 21 civarında zam yapmak istediğini dolaylı olarak dile getirdi.

Bu oran yeni bir soygunun da itirafı niteliğinde. Enflasyonun yüzde 31, varacağı en düşük noktanın yüzde 28 olarak olarak tahmin edildiği koşullarda ücretlere yüzde 21 civarında zam yapılması alım gücünün daha da baskılanması anlamına geliyor.

Asgari ücret halihazırda 29 aydır açlık sınırının altında. Eğer AKP, Orta Vadeli Program'da ilan ettiği zammı uygularsa bu süre 44 aya uzayabilir.

Sorumlu kim?

Patronların, finans tekellerinin ve iktidarın düşük zam dayatmasının temelinde asgari ücret artışlarının enflasyonu tetiklediği yalanı yer alıyor. Ancak veriler bu iddiayı yalanlıyor. Türkiye'de yaşanan süreç, ücret maliyetlerinden değil, patronların aşırı kâr hırsından kaynaklanıyor.

TÜİK ve İSO verileri incelendiğinde, sanayi sektöründe işgücü ödemelerinin katma değer içindeki payının dramatik şekilde düştüğü yani sömürü oranının arttığı, buna karşılık sermayenin kâr payının rekor seviyelere ulaştığı görülüyor.

Büyük sermayenin maliyetlerden gelen her baskıyı fiyatlara yansıttığını tespit eden araştırmalar, ücretlerdeki artışın da bu kârı büyütmek için bir fırsat olarak kullanıldığına işaret ediyor.

Asgari ücrete yapılan artışlar enflasyonun nedeni değil, enflasyonun yarattığı tahribatın gecikmiş ve yetersiz bir sonucu. Nitekim 2016 ve 2023 gibi asgari ücrete reel artışların yapıldığı yıllarda dahi istihdamda düşüş yaşanmamış, aksine artış gözlenmişti. 

Dolayısıyla "zam yaparsak işçi çıkarırız", "ücretleri baskılamadan enflasyonu düşüremeyiz" türünden tehditler, sömürüyü sürdürmek için uydurulmuş bir yalandan ibaret.

***

Londra'da Yahudi-Kürt Konferansı toplandı: Soykırım savunucusu İsrailli akademisyene 'Kürtlerin anası' denildi! 

Londra'da iki gün sürecek olan Yahudi-Kürt Konferansı başladı. Geçen yıl Berlin'de düzenlenen kongrenin devamı niteliğindeki buluşmada, Gazze'deki soykırımı haklı gören İsrailli akademisyen Ofra Bengio için "Kürtlerin anası" ifadesi kullanıldı.


Uluslararası Kürt Yahudi Konferansı, dün Londra'da başladı. Buluşma bugün de devam edecek.

Siyonist hareketle Kürtler arasındaki ilişkiyi yakınlaştırmayı hedefleyen organizasyon, geçen yıl Almanya'da düzenlenen Berlin Birinci Kürt–Yahudi Kongresi'nin devamı niteliğinde.

Geçen yıl Berlin'de düzenlenen toplantı, "çözüm sürecinin hassasiyeti" nedeniyle Türkiye medyasında pek gündem olmamıştı.

soL Haber'de kongre öncesinde konu köşe yazılarında işlenmiş, sonrasındaysa "Berlin'deki Kürt-Yahudi Kongresi'ni okumak" başlıklı bir yazıyla kapsamlı şekilde değerlendirilmişti.

soL'un bu yazısının ardından Kongre'nin düzenleyicileri "Almanya Kürt Toplumu’ndan soL Haber’e ilişkin açıklama" başlığıyla bir metin yayımlayarak, soL'u "Yahudi karşıtı ve Kürt karşıtı söylemler kullanmak"la itham etmişti.

Bu yıl Londra'da düzenlenen konferans ise Türkiye medyasında farklı bir şekilde ele alındı. AKP'ye yakın medya, çözüm sürecinin geldiği aşamayla birlikte konferansı sert bir dille eleştiren haberler yaptı. Takvim gazetesi "Terörsüz Türkiye hesaplarını bozdu! MOSSAD'dan ikinci Yahudi-Kürt konferansı: Londra'daki Arz-ı Mev'ud ittifakının şifreleri" başlığını kullandı.

Soykırım savunucusu akademisyene 'Kürtlerin anası' dediler

Etkinlikte dikkat çeken detaylardan biri, Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı Moshe Dayan Merkezi Kürt Çalışmaları Programı Başkanı Prof. Ofra Bengio’ya verilen ödül oldu. Diyarbakır Sur eski Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, Bengio’ya bir hediye takdim etti. 

Konferans sırasında Prof. Ofra Bengio için "Kürtlerin annesi" ifadesi kullanıldı.

Bengio, Gazzelilerin 7 Ekim Aksa Tufanı operasyonunu "pogrom" olarak niteleyen ve Gazze'deki soykırımı destekleyen tipik bir siyonist. İsrailli akademisyen, yazılarında Gazze'deki durumu sürekli olarak Kürtlerle ilişki açısından kullanıyor.

İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, konferansa gönderdiği mesajda Yahudiler ile Kürtler arasındaki ilişkilerin güçlendirilmesi çağrısında bulundu. 

Saar mesajında "Kürtler dört ülkede yaşayan bir halktır ve ne yazık ki bugüne kadar siyasi bağımsızlığa ulaşamadılar" dedi. İsrail’in Ortadoğu’daki halklar ve azınlıklar arasında daha güçlü bağlar kurulmasını desteklediğini belirten Sa'ar ayrıca "Özellikle Yahudiler ile Kürtler arasındaki ilişkilerin geliştirilmesine inanıyoruz" ifadelerini kullandı. 

İsrailli bakan, geçtiğimiz yıl da Kürtleri İsrail'in doğal müttefiki olarak gördüklerini dile getirmiş ve bölgedeki diğer azınlıklarla daha güçlü bağlar kurulması çağrısı yapmıştı.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-09/ssstwitter.com_1788775531733.mp4

Berlin'i düzenleyen örgüt Londra'yı da örgütledi

7 Eylül 2025 tarihinde Berlin'de gerçekleştirilen birinci Yahudi-Kürt Kongresi, Tel Aviv merkezli Yahudi-Kürt Ağı, Almanya Kürt Toplumu ve Yahudi-Alman Değerler Girişimi sivil toplum örgütlerinin ortaklığında düzenlenmişti. 

Londra'daki ikinci konferans ise yine Yahudi-Kürt Ağı tarafından, Tel Aviv Üniversitesi'ne bağlı Moshe Dayan Merkezi'yle birlikte organize edildi. 

Avrupa'nın çeşitli kentlerinde Kürtler tarafından düzenlenen eylemlerde İsrail bayrağı açılması, geçen yıldan itibaren sık görülen bir durum haline geldi.

PKK, Berlin'deki Kürt-Yahudi Kongresi'ne dair ne değerlendirme yapmıştı?

PKK'nin yayın organı Kominal'in Ağustos sayısında yayımlanan bir yazı, "çözüm süreci"ne dair kapsamlı değerlendirmelerde bulunmuştu.

soL Haber'in gündeme getirdiği yazı, tıpkı Öcalan'ın görüşme notlarında olduğu gibi kamuoyunda tartışma konusu olmuştu.

"Halil Cemal" imzalı o yazıda, geçen yıl Berlin'de düzenlenen Kürt-Yahudi Kongresi de ele alınmıştı.

"Kürt-Yahudi Kongresi, ulus devletçiğin işaret fişeğidir" tespiti yapılan yazıda şu görüşlere yer verilmişti: "İsrail’in dolaylı denetiminde gerçekleşen 7 Ekim 2023 tarihli Hamas saldırısı sonrasında İsrail yeni bir strateji belirledi. Bunun bir göstergesi olarak Kürtlerle stratejik ilişki arayışına girdi. 7 Eylül 2025 tarihinde Almanya’da gerçekleşen Kürt-Yahudi kongresi bunun bir sonucudur. Kongre tamamen yanlıştır demiyoruz. Kongre neden tam da bu süreçte gerçekleşiyor? Kürtlerin Ortadoğu’da stratejik konum kazanmasıyla ilgili olduğu açıktır.

Ortadoğu’da belirleyici olmak isteyen her güç Kürtlerin dinamik gücünü hesaba katmak durumundadır. Kürtsüz Ortadoğu dengesi, stratejisi düşünülemez. Yeni dönemde Ortadoğu için demokratik Kürt dinamiği olmazsa olmazdır. İsrail-Kürt kongresine karşı katı bir karşıtlığımız veya tamamen kabulümüz yoktur. Sadece böylesi bir gerçekliğin olduğunu belirtip, onu görerek kendi stratejimizi geliştiriyoruz.

Bu kongrenin Kürt ulus devletçiğini kazanımlarımız üzerine ikame etmeye hedeflediği, tartışma ve açıklamalarından anlaşılıyor. Biz sosyalist ve demokratik toplumu temsil ediyoruz. İki strateji karşı karşıyadır. Kongre ulus devletçiğin işaret fişeğidir. Bizim stratejik tercihimiz ise ulus devlet değildir."

***

Türkiye-Sovyetler Birliği dostluğunda özel bir an: İlk Moskova-Ankara uçuşu -Oğuzhan Aykut Ekşioğlu-

Sovyetler Türkiye’nin aydınlanma ve kalkınma yolundaki çabalarına imkanları ölçüsünde dikkate değer katkılarda bulundu. Bu yazıda iki yeni devletin kuruluş yıllarında eşitliğe ve işbirliğine dayalı dostluğunun önemli anlarından biri olarak ilk havacılık deneyimine odaklanacağız.

TBMM ile Sovyetler Birliği arasındaki diplomatik ilişkiler Kurtuluş Savaşı sürerken henüz cumhuriyet ilan edilmeden önce başladı. Savaş yıllarında Sovyetler Birliği’nin siyasi ve mali desteği ile güçlenen Kurtuluş Savaşı Sovyet Birliği’nin güney sınırlarında emperyalizme karşı güvenliğinin güvencesi olmuştu. Kurtuluş Savaşı’nı takip eden yıllarda Türkiye’de Cumhuriyet yükselirken yeni ülkenin kurucuları Sovyet desteğini her başlıkta yanlarında hissettiler. Yeni Türkiye Cumhuriyeti’ni ilk tanıyan ülke olarak Sovyetler Birliği genç Cumhuriyetin uluslararası tecridini kırdı. Sovyetler Türkiye’nin aydınlanma ve kalkınma yolundaki çabalarına imkanları ölçüsünde dikkate değer katkılarda bulundu. Bu yazıda iki yeni devletin kuruluş yıllarında eşitliğe ve işbirliğine dayalı dostluğunun önemli anlarından biri olarak ilk havacılık deneyimine odaklanacağız.

1926 yılında Türkiye, Milletler Cemiyeti’nin Musul kararı nedeniyle İngiltere ile ciddi bir gerilim yaşıyordu. Sovyetler Birliği ise siyasi ve ekonomik olarak Batı’dan yalıtılmaya çalışılıyordu. Üstelik bu dönemde Asya ve Afrika’daki ülkelerin büyük çoğunluğunun sömürge ya da yarı-sömürge konumunda olduğu düşünüldüğünde, iki ülkenin uluslararası alanda kurabileceği ilişkilerin seçenekleri de oldukça sınırlıydı. Bu koşullar, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında 1925’te imzalanan Dostluk ve Tarafsızlık Antlaşması’nın ardından gelişen yakınlaşmaya özel bir önem kazandırıyordu.

1926 yılı boyunca bu yakınlaşma farklı alanlarda somut adımlarla ilerledi. Yılın başında Türkiye’den bir eğitim araştırmaları heyeti Sovyetler Birliği’ne gönderildi. Nisan ayında Ziraat Bakanlığı heyeti Moskova’ya giderek tarımsal iş birliği olanaklarını görüştü. Eylül ayında sınır düzenleme heyetinin çalışmalarıyla, ileride iki ülke arasında sorun yaratabilecek ya da emperyalist kışkırtmalara konu edilebilecek sınır meselelerinin çözüme kavuşturulması yönünde önemli bir adım atıldı. Kasım ayında ise Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras Odessa’ya giderek Sovyet yetkililerle dış politika konularını görüştü. Bir sonraki yıl Türk-Sovyet ticareti gelişirken Karadeniz limanlarındaki Sovyet ticaret temsilciliklerinin faaliyetleri de yoğunlaştı.

Dolayısıyla 1926, Türkiye ile Sovyetler Birliği arasındaki ilişkilerin yalnızca diplomatik yakınlıkla sınırlı kalmadığı; ekonomi, tarım ve eğitim gibi genç Cumhuriyet’in kuruluş süreci açısından önem taşıyan alanlara yayıldığı bir yıl oldu. Bu yoğun temas ve iş birliği döneminin bugün pek bilinmeyen bir başka yönü ise Moskova’dan Ankara’ya gerçekleştirilen ilk uçuştu.

Sovyet havacılığı ve Ankara’ya ilk uçuşun planlanması

Rus İç Savaşı sırasında, 1920’de gönüllü bir savunma örgütü olarak kurulan Askeri Bilim Derneği, daha sonra Sovyetler Birliği Savunmasına Yardım Derneği (OSO) adını aldı. 1925’te havacılık ve kimyasal savunma alanlarında faaliyet gösteren iki derneğin birleşmesiyle Aviakhim kuruldu. OSO ile Aviakhim’in 1927’de birleşmesiyle ortaya çıkan Osoaviakhim ise Sovyetler Birliği’nde savunma ve havacılığın kitleselleşmesinde önemli bir rol oynadı.

1920’lerde havacılık teknolojisinin gelişmesiyle Sovyetler Birliği içinde uzun mesafeli uçuşlar yapılmaya başlandı. Asya’da, SSCB içinde ve komşu ülkelere yapılan uçuşlardan sonra 1926’ya gelindiğinde Avrupa ve Ortadoğu’ya yeni rotalar çizildi.

‘Türkiye’nin kalbi Ankara’ya ilk uçuş planlaması için rastladığımız en eski kaynak 5 Şubat 1926 tarihini gösteriyor. Raboçaya Moskva (İşçi Moskova) gazetesinde yer alan haberde, “Aviakhim uzun mesafeli uçuşlar için pilotlarını belirledi. Üç Kızıl Bayrak nişanı sahibi, Komutan Yoldaş Mezheraup, Angora’ya uçuşla görevlendirildi. Karadeniz'i geçerek çok zorlu bir rota izleyecek: Sevastopol-Sinop-Angora” denmekteydi.1

O tarihlerde Ankara eski isimlerinden Angora diye anılmaktadır Moskova’da.

Yine aynı ayın diğer gazete haberlerinde Ankara’nın dışında hedeflenen diğer uçuşlardan da bahsedilmektedir. 1) Moskova-Paris, 2) Moskova-Roma, 3) Moskova-Angora, 4) Moskova-Tahran. Ve bu uçuşlara dair haritalar yayınlanır. Uçuşlara komuta edecek pilotların fotoğrafları basılır.

Raboçaya Moskva, No.31, 7 Şubat 1926
Veçernyaya Moskva, No.31, 8 Şubat 1926

Veçernyaya Moskva (Moskova Akşam Gazetesinde): “Üç Kızıl Bayrak nişanı sahibi, Yoldaş Mezheraup, 1924'te Hindu Kuş uçuşunun eski komutanı. Son yıllarda bir dizi zorlu ve sorumluluk gerektiren havacılık görevi üstlendi. Angora uçuşuna kendisi atandı. Yoldaş Mezheraup, Karadeniz üzerinden Sevastopol-Sinop-Angora rotasında uçacak” deniyordu.2  Bu gazetedeki haritada Moskova’nın bulunduğu yerde Aviakhim’in logosu vardır. Aynı zamanda Aviakhim’in rozet tasarımı da logoyla aynıdır.

Gerekli testlerin yapılması, uygun hava şartlarının beklenmesi uçuşu temmuz ayına sarkıtır. Nihayet 19 Temmuz’un ilk saatlerinde gece Moskova’dan kalkış gerçekleşir. Moskova’dan ayrılışın tam hikayesi gazetede ‘Büyük Sovyet Uçuşları’ başlığıyla İzvestiya’da şöyle aktarılır:

19 Temmuz günü saat 02:02'de, PI sistemli bir Kızılyıldız uçağı, Yoldaş Mezheraup'un idaresinde L. D. Trotsky Havaalanı'ndan Angora'ya hareket etti. Uçakta uçuş teknisyeni Yoldaş Golovanov da bulunuyordu. Uçağın uğurlama töreninde hazır bulunanlar arasında NKID Yönetim Kurulu üyesi Yoldaş Aralov, Aviakhim Başkan Yardımcısı Yoldaş S.S. Kamenev, Hava Kuvvetleri Müdürlüğü Başkan Yardımcısı Yoldaş Muklevich, Aviakhim Sekreteri Yoldaş Feldman, Türkiye Büyükelçiliği Sekreteri Sayın Behçet Şefik Bey (Behçet Şefik Özdoğancı) ve Türkiye Büyükelçiliğinin diğer yetkilileri yer aldı”.3  

Habere göre, uğurlama konuşmasında Yoldaş Muklevich, dost Türkiye'nin başkentine yapılan uçuşun önemine dikkat çekti:

"Sovyetler Birliği halkları, Türkiye'nin kültür ve ilerleme yolundaki hızlı gelişimini özel bir dikkatle takip ediyor. Büyük Türkiye, tıpkı Sovyetler Birliği gibi, kimseden yardım almadan ülkesini inşa ediyor. Bu nedenle, Türkiye ile yakın ve dostane ilişkiler kurmaktan özellikle memnuniyet duyuyoruz. Moskova ile Ankara arasında düzenli hava seferlerinin kurulacağı zaman çok uzak değil. Yaşasın Türk Tayyare Cemiyeti! Yaşasın büyük Türk milleti!" Konuşmasının sonunda Yoldaş Muklevich, Yoldaş Mezeraup'a Türk Tayyare Cemiyeti'ne yönelik tebrik mesajlarının yer aldığı bir albüm takdim etti. Albümü teslim alan Yoldaş Mezeraup şunları söyledi: “Dost ülke Türkiye'ye uçmaktan çok mutluyum. Bana emanet edilen görevi en iyi şekilde yerine getireceğim. Yaşasın Türk halkı!”. Dışişleri Halk Komiserliği (NKID) yönetim kurulu üyesi, Yoldaş S. I. Aralov4, Yoldaş Mezheraup'tan Dışişleri Halk Komiserliği adına Türk Dışişleri Bakanlığı'na selamlarını iletmesini rica etti ve Türkiye Cumhuriyeti ile Sovyetler Birliği arasındaki siyasi ve kültürel ittifakın daha da güçlenmesini diledi. Türk Büyükelçiliği Sekreteri Behçet Şefik Bey, yoldaş Mezharaup ile el sıkışarak şunları söyledi: “Türk Büyükelçiliği adına sizi uğurlamaktan büyük mutluluk duyuyorum. Sovyet ülkesinden gelen uçağın Türk semalarında görünmesini dostça bir öpücük olarak değerlendiriyoruz. Muhteşem uçuşunuzda size başarılar dilerim.”

Orada bulunanların alkışları eşliğinde, Yoldaş Mezheraup ve Yoldaş Golovanov uçağa binerler. Projektörler söndürülür. Ufukta parlak bir şafak belirir. Uçak havalanır ve tarlanın üzerinden kısa bir mesafe geçtikten sonra hızla yükselir. 19 Temmuz günü saat 05:43'te, pilotu Mezheraup olan Kızılyıldız uçağı, Harkov Uluslararası Havalimanı'na iniş yapar. Uçağı Ukrayna hükümeti temsilcileri, Aerokhim komisyonu, askeri uçuş birlikleri ve gazeteciler karşılar. Aynı gün sabah 7:55'te Kızıl yıldız uçağı Sevastopol'a doğru hareket eder. 19 Temmuz günü saat 11:58'de, pilot Mezheraup ve uçuş teknisyeni Golovanov'u taşıyan Kızılyıldız uçağı, Sevastopol yakınlarındaki pilot okulunun havaalanına iner. İniş yapan konukları, yürütme kurulu, parti örgütleri ve sendikaların temsilcileri karşılar. Pilot Yoldaş Mezheraup, uçuşun çok kolay ve hiç yorucu olmadığını söyler. Sabahleyin gemiler, Kızıl Yıldız'a eşlik etmek üzere denize açılır. Merkezi Uçuş Komisyonu'na göre, Yoldaş Mezheraup Moskova'dan Harkov'a 3 saat 43 dakikada, saatte ortalama 195 kilometre hızla uçmuştur. Harkov'dan Sevastopol'a olan uçuş ise saatte ortalama 182 kilometre hızla tamamlanmıştır.

Bu zorlu uçuşla ilgili Pilot Mezerhaup İzvestiya’ya şu açıklamalarda bulunmuştu: 

19 Temmuz'da, saat 02:00'de, Kızılyıldız uçağıyla Moskova'dan kalktım. İlk inişi Harkov'a gerçekleştirdik. Türk kıyılarındaki elverişsiz hava koşulları nedeniyle, Sivastopol'dan kalkışı ertesi gün (20 Temmuz) saat 03:55'e ertelemek zorunda kaldık. Karadeniz üzerinde 1600 ila 2000 metre irtifada uçtuk. Kıyıdan 15 kilometre uzakta ve ötesinde, acil iniş için herhangi bir donanımımız olmadan kara uçağıyla uçtuğumuz için, uçuşumuz sırasında bize eşlik etmek üzere gönderilmiş üç devriye gemisiyle karşılaştık. Ancak devriye gemileri kısa süre sonra gözden kayboldu. Yağmur bulutlarının arasına girdik. Türk kıyılarına yaklaşırken, navigasyonu zorlaştıran yoğun bir bulut örtüsüyle karşılaştık. Ancak gökyüzü açıldı ve Angora'ya doğru rota belirledik. Türk tepeleri çok sık ve yamaçları çok dik olduğu için iniş pisti bulunmadığından rota riskliydi. Sonunda Angora'ya yaklaştık. Şehri 3000 metre yükseklikte iki veya üç kez turladıktan sonra, 20 Temmuz sabahı saat 7:45'te Angora havaalanına indik. Sevastopol-Angora uçuşunu 3 saat 30 dakikada tamamladım ve 650 kilometrelik bir mesafeyi kat ettim. Motorumuz olağanüstü iyi çalıştı. Tüm uçuş boyunca tek bir arıza veya parça değişimi yaşanmadı. Uçağımız iki kişi için tasarlanmıştı, ancak biz üç kişiydik, bu da uçak için iyi bir test oldu”.5

Mezheraup, uçuş teknisyeni Golovanov ve yoldaş Mihail Koltsov, Türk Tayyare Cemiyeti'ni ziyaret ederek Aviakhim'in selamlarını iletir ve Moskova-Angora uçuşu için özel olarak verilen rozetleri takdim eder. Aviakhim'in Türk Havacılık Cemiyeti’ne gönderdiği hediye, yönetim kurulu başkanına göre, tüm Türkiye'yi kapsayan havacılık müzesine yapılacak ilk değerli katkı olacaktır. Rozetin kaç adet basıldığı ya da kimlere verildiği kaynaklarda bulunmamaktadır. Fakat bir tanesi şahsi koleksiyonumda bulunmaktadır. Aviakhim’in logosu şeklinde hazırlanan rozetin üzerine mineli bir şekilde Kiril ve Arap harfleriyle Rusça ve Türkçe olarak Moskova-Angora SSCB yazan yarım disk bulunmaktadır. Henüz harf devriminden önce imal edilmiş olması dolayısıyla Latin harfleri kullanılmamıştır. Benzer bir rozet Moskova-Tahran uçuşu için de hazırlanmıştır.

Moskova-Angora uçuşu için özel olarak verilen rozet (Koleksiyonun tümü için: https://www.instagram.com/paphlagonia.collection/)

Sovyet pilotları, Aviakhim'in Türk pilotları Moskova'ya davetini de iletirler. Cemiyetin başkanı Fuad Bey (Ahmet Fuat Bulca), Sovyet pilotlarının ziyareti sırasında bir konuşma yapar. Aynı günün akşamında, Dışişleri Bakanlığı tarafından düzenlenen bir ziyafet verilir. Ziyafete Dışişleri Bakanı Tevfik Rüşdi Bey (Tevfik Rüştü Aras), Genelkurmay Başkanı, çok sayıda milletvekili, birçok kişi katılır. Konuşmalarında, SSCB tam yetkili temsilcisi (büyükelçi) Yakov Surits ve Türk Tayyare Cemiyeti Başkanı Fuad Bey konuşmalarında Türkiye ve Sovyetler Birliği halkları arasında giderek güçlenen dostluğun altını çizerler ve gerçek anlamda barış için çabalayan yegâne iki ülkenin kendi ülkeleri olduğunu vurgularlar.6 Kızıl yıldız uçağının Angora'ya varışında, bir gün önce Moskova'dan toplanan çiçekler Türkiye Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa'ya sunulur.7  

İzvestiya No: 180, 8 Ağustos 1926

Türkiye'nin havacılık alanındaki en yüksek nişanı olan elmas rozet (Türk Tayyare Cemiyeti Pırlanta Murassa Madalyası), pilot Mezeraup'a, uçuş teknisyeni Golovanov H.'ye ve gazeteci Mih. (Mihail) Koltsov'a takdim edilir.8

Özetle, ilk Moskova-Ankara uçuşu, iki ülkenin bağımsızlık ve modernleşme arayışlarının birbirine yakınlaştığı bir dönemin önemli göstergelerinden biriydi. Havacılık, iki ülke arasındaki diplomatik yakınlaşmanın görünür ve kamuoyuna açık bir ifadesi haline gelirken, uçuşun ekonomik açıdan da somut bir karşılığı vardı. Türkiye’nin özellikle Moskova ve Odessa ile hava bağlantısına ihtiyaç duyduğu, Türk firmaları ve girişimcilerinin bu iki şehirle yakın ticari ilişkiler yürüttüğü biliniyordu. Dolayısıyla bu ilk uçuş, yalnızca teknolojik bir gösteri değil, Karadeniz’in iki yakası arasında ticari ilişkileri destekleyecek yeni bir ulaşım biçiminin öncüsü olarak da görülüyordu.

Bu yönüyle Moskova-Ankara uçuşu, dönemin siyasi dostluğunu, ekonomik yakınlaşmasını ve teknolojik-bilimsel modernleşme arayışını tek bir olayda buluşturuyordu. Ancak bu yakınlaşmanın temsil ettiği tarihsel moment uzun ömürlü olmayacaktı. On yıl geçmeden Türkiye iktisadi ve siyasi rotasını belirgin biçimde farklı bir yöne çevirdi. Birkaç yıl sonra Sovyetler Birliği’nin hızlı gelişimi İkinci Dünya Savaşı’nın büyük yıkımıyla kesintiye uğradı. Savaşın ardından şekillenen emperyalist paylaşım ve ABD merkezli politikalar ise bir dönem yakınlaşan iki ülkeyi giderek birbirinden uzaklaştırdı.

Kalinin ve Mustafa Kemal'in telgrafları

SSCB Merkez Yürütme Kurulu Başkanı M. Kalinin ve Türkiye Reisicumhuru Mustafa Kemal Paşa Türk-Sovyet dostluğunun bir göstergesi olarak ilk Moskova-Ankara uçuşunu karşılıklı telgraf göndererek kutlamışlardı:

TÜRKİYE CUMHURİYETİ CUMHURBAŞKANI GAZİ MUSTAFA KEMAL’E.

Sayın Cumhurbaşkanı

Moskova-Angora (Ankara) arasındaki ilk uçuşun organize edilmesi, Türk halkının dış ve iç politika alanında kendi hayatını bağımsızca inşa etme hakkı uğruna verdiği büyük mücadelenin lideri olan Sizin şahsınızda Türk halkını selamlamama vesile olmaktadır. Sizin liderliğiniz altında Türkiye Cumhuriyeti'nin elde ettiği başarılar, Sovyetler Birliği'nin dost halklarının ve diğer Doğu ülkeleri halklarının dikkatini çekmektedir.

Türk halkı için ortaya çıkabilecek geçici zorluklara rağmen, Türkiye Cumhuriyeti'nin iç ve dış gücünün, SSCB ve Türkiye halkları arasındaki dostane ilişkilerin eş zamanlı büyümesi ve güçlenmesiyle birlikte artacağına ve sağlamlaşacağına dair kesin inancımı ifade ediyorum. Bu vesileyle size bu yolda devam eden başarılar dilemek isterim.

SOVYET SOSYALİST CUMHURİYETLERİ BİRLİĞİ MERKEZ YÜRÜTME KOMİTESİ BAŞKANI

SSCB Devlet Başkanı'na, Yoldaş Kalinin.

Ankara'dan.

Kardeşçe duygularınız ve içten selamlarınız için en derin teşekkürlerimi sunuyorum; bu selamlar hem bana hem de Türk halkına yöneliktir.

Türk halkı adına, Sovyet vatandaşlarına ve Sayın Büyükelçimize en içten dileklerimizi ve mutluluklarımızı iletmekten şeref duyarız.

İmza: Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal.

1Raboçaya Moskva, No: 29, 5 Şubat 1926
2Veçernyaya Moskva, No: 31, 8 Şubat 1926
3İzvestiya, No:164, 20 Temmuz 1926
4Semyon Aralov, Kurtuluş Savaşı sırasında Ankara’da Sovyet tam yetkili temsilcisi (büyükelçi) olarak görev yapmış, Mustafa Kemal’le cepheyi gezmiş, iki ülke arasındaki dostluğa büyük katkılarda bulunmuş bir devrimciydi.
5İzvestiya, No: 180, 8 Ağustos 1926
6SSCB Merkez Yürütme Kurulu Başkanı M. Kalinin ve Türkiye Reisicumhuru Mustafa Kemal Paşa Türk-Sovyet dostluğunun bir göstergesi olarak ilk Moskova-Ankara uçuşunu karşılıklı telgraf göndererek kutlamışlardı. (https://haber.sol.org.tr/haber/rusya-buyukelciligi-ilk-moskova-ankara-ucusu-nedeniyle-kalinin-ile-mustafa-kemal-arasinda)
7İzvestiya, No:168, 24 Temmuz 1926
830 Kasım 1926 tarihindeki Türk Tayyare Cemiyeti olağanüstü kongresinde hazırlanmış olan madalya nizamnamesine göre Türk Tayyare Cemiyeti’ne para yardımında bulunan cömert yurtseverlerle, hayatını hiçe sayacak derecede ve devamlı çalışan sivil ve asker uçuculara, dünya rekoru ve milletlerarası rekor kıran havacılara bir iftihar ve ayırt belgesi olmak üzere Türk Tayyare Cemiyeti Madalyası çıkarılmıştır. Cemiyete bir defada 2.500 (iki bin beş yüz) veya bir yılda 3.000 (üçbin) liradan yukarı yardımda bulunan kimse, aile ve kurumlara bir Elmaslı (Murassa) madalya verilir. Hayatını hiçe sayarak devamlı çalışan sivil uçuculara, yurt hizmetinde büyük yararlılıkları görülen asker uçuculara ve dünya rekorlarını kıran havacılara ayrı şekilde tespit edilen madalyalar verilir. Nizamname hazırlanmadan önce de madalyalar verilmiştir. İlk murassa madalya 20 Mayıs 1925 Gazi Mustafa Kemal’e verilmiştir. Sovyet pilotlarından sonra 28 Ekim 1936’da Sovyet Hava Generali ve Ossaoviakhim başkanı Robert Eydeman Cumhuriyetin yıldönümü kutlamaları için Türkiye’de bulunduğu sırada Türk Tayyare Cemiyeti Murassa madalyası alan diğer Sovyet vatandaşı olacaktır.

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -7 Eylül 2026-


OVP’de vergi hedefleri: Hedef çok ama icraat nasıl olacak?-Murat Batı- 

OVP’de vergiye ilişkin ortaya konulan hedeflerin önemli bir bölümü yeni değil. Her yıl aynı hedefleri yazıp, iş bunların gereğini yapmaya geldiğinde geri adım atıyorsak, OVP’de “vergilemede adalet” yazmasının mükellef açısından pek bir anlamı kalmıyor.

6 Eylül 2026 tarihli Resmî Gazete’nin mükerrer sayısında 2027-2029 dönemini kapsayan 80 sayfalık Orta Vadeli Program yayımlandı. Programda büyümeden enflasyona, bütçe açığından kamu harcamalarına kadar pek çok hedef var. Ancak benim dikkatimi çeken kısım doğal olarak vergiye ilişkin hedefler oldu.

OVP’ye göre genel bütçe vergi gelirlerinin 2026 yılında 14 trilyon 585,7 milyar TL olarak gerçekleşmesi bekleniyor. Bu tutarın 2027 yılında 19 trilyon 906 milyar TL’ye, 2028’de 23 trilyon 973,1 milyar TL’ye ve 2029’da 27 trilyon 718,5 milyar TL’ye çıkarılması hedefleniyor. Başka bir ifadeyle 2026 yılı gerçekleşme tahmini esas alındığında 2027 yılında vergi gelirlerinde yaklaşık 5,3 trilyon liralık bir artış öngörülüyor.

Elbette enflasyonun yüksek olduğu bir ekonomide nominal rakamlardaki artış tek başına çok şey söylemez. Bu nedenle daha anlamlı gösterge, vergi gelirlerinin milli gelire oranıdır. OVP’de genel bütçe vergi gelirlerinin GSYH’ye oranının 2026’da yüzde 17,1 iken 2027’de yüzde 17,9’a, 2028’de yüzde 18’e ve 2029’da yüzde 18,1’e yükselmesi öngörülüyor.

Yani Program sadece nominal olarak daha fazla vergi toplamayı değil, vergi gelirlerinin ekonomi içindeki payını da artırmayı hedefliyor.

Peki bu artış nasıl sağlanacak?

OVP bu sorunun cevabını büyük ölçüde “vergi tabanını genişletmek” üzerinden veriyor. Programda vergi politikalarının adalet, öngörülebilirlik ve etkinlik ilkeleri doğrultusunda uygulanacağı; vergi sisteminin gelir dağılımını iyileştiren ve yatırım ortamını güçlendiren bir araç olarak kullanılacağı belirtiliyor. Ayrıca vergi yükünün daha adil dağıtılması amacıyla kayıt dışılığın azaltılması yoluyla doğrudan vergilerin bütçe gelirleri içindeki payının artırılacağı ifade ediliyor.

Türkiye’de vergi sisteminin en çok eleştirilen taraflarından biri, dolaylı vergilerin ağırlığıdır. KDV ve ÖTV gibi tüketim üzerinden alınan vergilerin yüksek payı, mali güce göre vergilendirme ilkesini zayıflatıyor. Bu nedenle doğrudan (dolaysız) vergilerin payının artırılması vergi adaleti açısından olumlu bir yaklaşım.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: Dolaysız vergilerin payını artırmak tek başına vergi adaletini sağlamaz. Ücretliden daha fazla gelir vergisi almak da dolaysız vergilerin payını artırır; kayıt dışı yüksek gelirlerin ve gerçek kazançların vergilendirilmesi de. Dolayısıyla asıl mesele doğrudan verginin artması değil, bu artışın kimden sağlanacağıdır.

Kendi içindeki asıl yaman çelişki ise şu: Dolaysız vergilerin payının artırılması “vergi adaleti” hedefi olarak ortaya konuluyor ama KDV ve ÖTV gibi dolaylı vergilerin ne oranlarının düşürülmesinden ne de kapsamlarının daraltılmasından söz ediliyor. Yani dolaylı vergilerin yüküne dokunulmayacak; bunun üzerine dolaysız vergilerden daha fazla gelir elde edilerek toplam vergi pastası büyütülecek. Böylece dolaysız vergilerin toplam vergi gelirleri içindeki payı matematiksel olarak artarken dolaylı vergilerin payı da oransal olarak azalacak. Vergi yükü hafiflemeyecek, aksine toplam vergi yükü artacak; fakat ortaya çıkan bu oransal değişim “vergilemede adalet” olarak sunulacak.

OVP’de vergi tabanının genişletilmesine yönelik çalışmaların sürdürüleceği, ayrıca vergi harcamalarının gözden geçirilerek etkin olmayan istisna, muafiyet ve indirimlere yönelik düzenlemeler yapılacağı belirtiliyor.

Üretimi, yatırımı ya da sosyal politikayı gerçekten destekleyen bir istisna ile belli kesimlere gereksiz avantaj sağlayan bir vergi ayrıcalığını aynı kefeye koymamak gerekir. Vergi harcamalarının gözden geçirilmesi ancak gerçek bir etki analiziyle birlikte yapılırsa anlamlı olur.

Ancak benzer hedeflere hemen her OVP’de yer verilmesine karşın, bugüne kadar bu konuda kayda değer somut adımlar atıldığını söylemek pek mümkün değil.

Programın en belirgin yönlerinden biri ise kayıt dışılıkla mücadele ve vergi denetiminde dijitalleşmenin daha da ileri taşınacak olması.

OVP’de yapay zekâ, büyük veri ve risk analizlerinin vergi denetiminde daha yoğun kullanılacağı belirtiliyor. Kayıt dışı ekonominin ölçülmesi, vergi açığının hesaplanması, üçüncü taraf verilerinden yararlanılması ve riskli sektörlerle mükelleflerin farklı denetim teknikleriyle izlenmesi hedefleniyor. Esasen vergi idaresinin bu hedef doğrultusunda, bu yıl da dâhil olmak üzere son yıllarda önemli ölçüde mesafe katettiğini söylemek mümkün. Önümüzdeki yıllarda da bu alandaki uygulamaların artarak devam edeceğini öngörüyorum.

Ayrıca gayrimenkullerin gerçek değerleri üzerinden işlem yapılmasını sağlamaya yönelik çalışmaların devam edeceği, hasılat denetimlerinin sürdürüleceği ve vergi ihbarlarının yapay zekâ destekli sistemlerle değerlendirileceği belirtiliyor.

Dolayısıyla OVP’de açıkça “şu yeni vergi getirilecek” ya da “şu verginin oranı artırılacak” şeklinde bir ifade yok. Ancak vergi politikalarının yönü oldukça açık.

Daha geniş vergi tabanı, daha az kayıt dışılık, daha fazla doğrudan vergi, bazı istisna ve muafiyetlerin gözden geçirilmesi ve daha yoğun dijital denetim.

Neticede 2026 yılında 14,6 trilyon lira olması beklenen genel bütçe vergi gelirinin 2029 yılında 27,7 trilyon liraya çıkarılması hedefleniyor.

Sonuç olarak

OVP’de vergiye ilişkin ortaya konulan hedeflerin önemli bir bölümü yeni değil. Vergi tabanının genişletilmesi, kayıt dışılıkla mücadele, dolaysız vergilerin payının artırılması, vergi harcamalarının gözden geçirilmesi, etkin olmayan istisna ve muafiyetlerin kaldırılması ve vergilemede adaletin güçlendirilmesi gibi hedefleri neredeyse her yıl okuyoruz. Sorun, bu hedeflerin OVP’ye yazılması değil, uygulama aşamasında aynı kararlılığın gösterilememesi.

Çünkü vergi politikası yalnızca teknik değil, aynı zamanda siyasi bir tercih meselesidir. Vergi tabanını genişletmek istediğinizde birilerinin daha fazla vergi ödemesi, bir istisna veya muafiyeti kaldırdığınızda ise birilerinin sahip olduğu vergisel avantajdan vazgeçmesi gerekir.

Bu nedenle siyasi baskılar, çıkar gruplarının talepleri ve seçmen tepkisinin oy kaybına dönüşeceği endişesi devreye girebilmekte; OVP’de kararlılıkla yazılan hedefler uygulamaya gelince yumuşayabilmekte, ertelenebilmekte ya da tamamen rafa kaldırılabilmektedir.

Bunun örneklerini de görüyoruz. Nitekim bu yıl pırlantaya ÖTV getirilmesine yönelik düzenleme Meclis aşamasına kadar gelmesine rağmen pırlanta lobisi ve siyasi ilişkileri nedeniyle geri çekildi. Bu örnek bile vergi tabanını genişletmenin ve bazı vergisel ayrıcalıklara dokunmanın kâğıt üzerinde yazıldığı kadar kolay olmadığını göstermeye yetiyor.

Bu nedenle yeni OVP açısından benim için esas mesele vergiye ilişkin hangi hedeflerin yazıldığı değil, yazılanların hangilerinin gerçekten uygulanacağıdır. Vergi adaleti konusunda artık hedef sıkıntımız yok; neredeyse her OVP’de benzer hedefleri zaten koyuyoruz. Asıl sorun, bu hedeflerin gerektirdiği siyasi iradeyi gösterebilmek.

Her yıl aynı hedefleri yazıp, iş bunların gereğini yapmaya geldiğinde geri adım atıyorsak, OVP’de “vergilemede adalet” yazmasının mükellef açısından pek bir anlamı kalmıyor.

/././

Gerçekler ve "niyetler": Yeni OVP ne anlatıyor?-Binhan Elif Yılmaz- 

Revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin "niyeti" ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor.

Makroekonomik hedef ve politikaların üç yıllık bir periyot için belirlendiği Orta Vadeli Program (2027-2029) bugün 6 Eylül 2026 tarihli mük. Resmi Gazete’de yayımlanan 11752 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile yürürlüğe girdi.

Öngörülebilirliğin kritik rol oynadığı OVP’de üç yıllık tahminlerin tutarlı olmasının temel gerekçeleri; başta özel sektör olmak üzere kamu yönetimi ve yabancı yatırımcıların geleceğe dönük kararlarına yön verecek olması ve ekonomiye/ekonomi yönetimine güven duyulmasını sağlaması.

O nedenle hedeflenen rakamların isabet derecesi, yaşanan sapmalar ve yapılan revizyonların boyutu beklentileri ve ekonominin gidişatını etkilerken, politika setinin başarısı ya da başarısızlığını da belirliyor.

Son yayımlanan OVP ile 2027-2029 dönemine ilişkin makroekonomik göstergelerin ve kamu dengelerinin şekillenmesine ilişkin ekonomi yönetiminin “niyet”i netleşti. Bu OVP’de (öncekilerde olduğu gibi) ilk dikkat çeken nokta, geçen yıllardaki “niyet”ten sapma, yani gösterge ve verilerdeki revizyonlar oldu. Bu doğrultuda aldığım kısa notlar şu şekilde:

Enflasyon Patikası: 2026 yıl sonu enflasyon oranı gerçekleşme tahmini, bir önceki OVP’de yüzde 16 seviyesindeyken, yeni yayımlanan OVP’de ciddi bir sıçramayla yüzde 28,4’e yükseltildi. 2027 yılı enflasyon beklentisi ise önceki dönem programlanan tek haneli/düşük seviyelerden yüzde 21’e yukarı yönlü revize edildi.

Tek haneli enflasyon hedefi (yüzde 9) ise ancak dönemin son yılı olan 2029’a ertelenmiş durumda. Oysa ekonomi yönetimi 2023 ortasında enflasyonla mücadeleye başladığında 2 yıl içinde tek haneli enflasyona ulaşılacağını ifade ediyordu. O dönem, başta dar ve sabit gelirliler olmak üzere herkes dişini sıkacaktı. Oysa 2026 biterken bile tek haneli enflasyon için 3 yıl sonrasına gün veriliyor. 2 yıl, 9 yıla çıkmış oluyor (o da 2029 tahmini tutarsa), sonuçta istikrarlı bir ekonomi beklerken ömür bitiyor.

Büyüme Beklentileri: 2026 yılı büyüme tahmini önceki programdaki yüzde 3,8 seviyesinden yüzde 3,3’e düşürüldü. Türkiye ekonomisi 2026 ilk iki çeyrekte sırasıyla yüzde 2,5 ve yüzde 2,3 büyümüştü. Bu veriler ışığında 2026 için büyüme oranının yüzde 3,3 olması için önümüzdeki iki çeyrekte yüzde 4’ün üzerinde büyümesi gerekiyor. Sanayi büyümesindeki yavaşlama (yüzde 2,3 tahmini) ve iç talepteki sıkılaşma göz önüne alındığında 2026 büyüme tahminine ancak son çeyrekte faiz indirimi ve kredi genişlemesiyle ulaşılabilir. 

Programın devamında büyümenin 2027’de yüzde 4,2’ye, 2028’de yüzde 4,6’ya ve 2029’da yüzde 5’e ulaşması öngörülüyor. Şayet 2029’a kadar enflasyonla mücadele biterse bu büyüme oranlarına ulaşılabilir.

Büyüme düşerken ve dezenflasyon süreci önümüzdeki yıllara yayılırken, tüm bunların bedeli ve ortaya çıkan yük daha belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor. Yüksek faiz ve baskılanan talep ortamının etkisi artan işsizlik riski ve geniş kesimlerdeki refah kaybı ile hissedilmeye devam ediyor. Özellikle manşet işsizlik oranındaki düşüş trendine rağmen istihdam oranının yavaş artışı ve atıl iş gücü oranının durdurulamayan yükselişi dikkatle izlenmeli.

Öte yandan büyüme tahminleri aşağı yönlü revize edilmesine rağmen, kişi başı milli gelir tahmininde iyimserlik sürüyor. Baskılanan kur ve nüfus projeksiyonlarıyla korunan iyimserlikle kişi başı milli gelirin 2026'daki 20.523 dolar seviyesinden 2029 yılında 24.842 dolara kadar yükselmesi hedefleniyor.

Baskılanan kur demişken, önümüzdeki üç yılın Dolar/TL kuru için OVP’de bir bilgi var mı bakalım. OVP böyle bir veri sunmuyor ancak TL ve Dolar cinsinden GSYH ve nüfus tahminlerine bakınca programın ima ettiği yıllık ortalama Dolar/TL patikası hesaplanabiliyor, şöyle: 2027 yılı ortalama yaklaşık 56, 2028 için 63,7, 2029 için 68,9 TL ima ediliyor.

Kurdaki yıllık artış beklentisi, hedeflenen enflasyonun altında tutulmuş. Bu durum, dezenflasyon sürecini desteklemek amacıyla TL'de reel değerlenme stratejisinin önümüzdeki üç yıllık dönemde de ana çıpa olarak kullanılacağını gösteriyor. Ancak kurun enflasyonun gerisinde kalması, ithalatı ucuzlatırken ihracatçının maliyet artışlarını döviz bazlı fiyatlara yansıtmasını zorlaştırıyor. 

OVP’ye göre önümüzdeki üç yılda toplam yurt içi tasarrufların milli gelire oranında yataya yakın seyir bekleniyor. Yüksek enflasyonist süreç ve maliyet baskıları nedeniyle özel sektör tasarruf/GSYH yüksek değil ancak milli gelir içindeki payında izleyen yıllarda hafif bir artış bekleniyor. Kamu tasarruflarının milli gelir içindeki payının da 2028’e kadar yüzde 0,5 seviyesine gerilemesi öngörülüyor.

Diğer yandan kamu yatırımlarının milli gelire oranı yüzde 2-2,5 bandında seyrederek düşük seviyelerini koruyor. Kamunun hem tüketimi hem de doğrudan fiziki yatırımları sınırlanacaksa köprü, tünel ya da havalimanlarını kim yapıyor olabilir sizce?

Enflasyonla ve enflasyonla mücadeleyle baskılanan toplam nihai yurt içi talebin 2025’teki yüzde 4,5 seviyesinden 2026’da yüzde 3,4’e kadar sert düşeceği tahmin edilirken, 2027’de kısmen genişlemeci politikaların etkisiyle olsa gerek yüzde 4’e ve 2028’de yüzde 4,3’e kadar yükseleceği öngörülüyor.

Maliye politikasında vergi yükü ve borç faiz giderlerinde artış ön planda. Vergi gelirlerinin milli gelire oranının 2026’daki yüzde 17,1’lik seviyesinden 2027’de yüzde 17,9’a, 2028’de yüzde 18’e ve 2029’da yüzde 18,1’e kadar yükselmesi öngörülüyor. Vergide adalet beklerken vergi yükünde artış ile karşı karşıya kalınacak.

Faiz giderleri/GSYH’nin 2026’da zaten yüksek olan yüzde 3,3’lük düzeyden izleyen yıllarda yüzde 3,6 ve yüzde 3,5’e yükseleceği öngörülüyor. Faiz giderlerinin milli gelire oranının yüksek oranlara çıkması sebebiyle faiz dışı dengede artıya geçme hedefi zaman alıyor.

2027 yılında faiz ödemesi 4 trilyon TL’ye ulaşacak ve faiz giderlerinin bütçe harcamaları içindeki payı yüzde 15’e yaklaşırken vergi gelirlerine oranı ise yüzde 20’ye ulaşacak. Bir başka deyişle her beş liralık verginin bir lirası borç faizlerine gidecek.

Aynı zamanda sadece faiz giderlerindeki bu artış, kamu harcamaları/GSYH’yi, bir başka söylemle “devletin ekonomideki payı”nı artırıyor. 2026’da kamu harcamaları/GSYH’nin yüzde 23’lük seviyesinden 2027’de yüzde 24,5 ve 2028’de de yüzde 24,1’e kadar ulaşması öngörülüyor. 

Son olarak mali disiplin göstergesi olan bütçe açığı/GSYH oranının 2026 yılında yüzde 3,1 olarak gerçekleşmesi tahmin ediliyor. Ancak 2027’deki yüksek faiz giderlerinin etkisiyle yüzde 3,5’e yükselmesi, ardından kademeli düşüşle 2029’da yüzde 2,8’e gerilemesi öngörülüyor.

Sonuç olarak, revize edilen her rakam, uzatılan her hedef yılıyla yeni OVP de öncekiler gibi vaatleri bir kez daha öteliyor. Ertelenen tek haneli enflasyon hedefleri, yüksek faiz-düşük büyüme kıskacına sıkışan reel sektör ve vergilerle borç faizini ödeyen kamu maliyesi gösteriyor ki, ekonomi yönetiminin "niyeti" ile hayatın gerçekleri arasındaki makas giderek açılıyor.

/././

Vodafone-DAMAC İzmir yatırımı ve veri merkezleri sektörü üzerine düşünceler…-Füsun Sarp Nebil- 

Bir ülkenin gerçek anlamda veri merkezi hub'ı olabilmesi için yalnız büyük binalara değil, çok sayıda operatöre, alternatif fiber güzergâhlarına, internet değişim noktalarına (IX), uluslararası kablolara, ucuz ve sürekli elektriğe ve bulut ekosistemine ihtiyacı var. Türkiye açısından başarı ölçüsü yalnız kaç tane yeni bina açıldığı olmamalı. Malezya'nın başarısının nedeni yalnız veri merkezi kurması değil. Çip endüstrisini, elektrik altyapısını, inşaatı, bulut şirketlerini ve veri merkezlerini aynı ekonomik kümelenmenin parçaları haline getirmesi. Bunun sonucunda teknoloji yatırımı ülkenin büyüme rakamlarına kadar yansıyor.

Türkiye’nin uzun yıllardır çok geride kaldığı veri merkezi sektöründe son dönemde hareketlilik var. Çeşitli haberlerin yanında, Vodafone Türkiye ile Dubai merkezli DAMAC Grubu’nun dijital altyapı şirketi DAMAC Digital, geçtiğimiz hafta İzmir Gaziemir’de ortak veri merkezlerinin ilk fazını hizmete açtı.

Yaklaşık 100 milyon dolarla başlayan yatırımın 300 milyon dolara ve 20 MW kapasiteye ulaşması hedefleniyor. Ancak İzmir’deki açılışı yalnızca yeni bir şirket yatırımı olarak okumamak gerekiyor. Yapay zekâ, veri egemenliği, enerji, denizaltı kabloları ve hatta savaşlar veri merkezlerini yeni dönemin stratejik altyapılarından biri haline getirirken, Türkiye de 2030’a kadar 1 GW kapasite ve 10 milyar dolarlık yatırım hedefiyle küresel yarışa geç de olsa girmeye çalışıyor.

Vodafone Türkiye ve DAMAC Digital'in yüzde 50-50 ortaklığıyla hayata geçirilen İzmir Veri Merkezi'nin ilk fazı 4 Eylül'de Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu'nun katılımıyla açıldı. Vodafone'un Türkiye'deki altıncı veri merkezi olan tesis 7.500 metrekare alan üzerinde 650'den fazla kabinet barındırıyor. Başlangıç kapasitesi 4 MW. Plan ise kapasiteyi 20 MW'a, yaklaşık 100 milyon dolar olan ilk yatırım büyüklüğünü de 300 milyon dolar seviyesine çıkarmak.

Geniş bir basın grubunun katıldığı açılışta, veri merkezi gezildi ama içeride resim-video alınması (güvenlik gerekçe gösterildi) istenmedi. Genel bilgi aldık.

Bu rakamların ötesinde önemli bir ayrıntı var. Merkez, yatırımcı profili açısından ilginç. DAMAC Digital'in verdiği bilgilere göre şirket, DAMAC Grubu bünyesinde faaliyet gösteriyor ve 14 ülkede 35'ten fazla veri merkezi ile 6.000 MW'ın üzerinde planlanmış IT kapasitesine sahip. Dolayısıyla DAMAC Digital'in İzmir yatırımı, Equinix gibi küresel oyuncuların daha önce yatırım yaptığı Türkiye veri merkezi pazarına yeni bir büyük uluslararası yatırımcının katılması anlamına geliyor.

Zenium, 2015'te İstanbul'da bağımsız wholesale veri merkezi geliştirmek üzere yatırım yaptı. IFC'nin proje kayıtlarında İstanbul'da 12.000 m²'lik bir veri merkezi ve olası ikinci Ankara tesisi yer alıyor; proje “Türkiye'nin ilk bağımsız wholesale veri merkezleri” olarak tanımlanıyordu. 6 Ekim 2017'de Zenium'un İstanbul veri merkezi işini Amerikalı Equinix yaklaşık 93 milyon dolara satın aldı. Tesis daha sonra Equinix IS2 adını aldı. Equinix'in kendi açıklaması da bunun Türkiye'deki ikinci veri merkezi olduğunu söylüyor.

Neden İzmir?

Yatırımın belki de en ilginç tarafı İstanbul yerine İzmir'in seçilmesi. Vodafone Türkiye CEO'su Engin Aksoy, şirketin hedefini açık biçimde “İzmir'i Türkiye ve Akdeniz'de bir veri merkezi hub'ı haline getirmek” olarak tanımlıyor.

İzmir'in önemi yalnız Ege Bölgesi'ndeki şirketlere yakınlığından kaynaklanmıyor. Kendisinin sorumuza verdiği cevaba göre, Akdeniz havzasındaki uluslararası fiber güzergâhlarına yakınlık, Avrupa-Ortadoğu-Asya arasındaki coğrafi konum ve İstanbul dışında ikinci bir büyük veri merkezi kümesi oluşturabilme potansiyeli önemli.

Üstelik yeni merkez carrier-neutral yani taşıyıcı bağımsız olarak tasarlanmış. Müşteriler farklı operatörlerden bağlantı alabilecek. DAMAC ayrıca gelişmiş soğutma sistemleri ve karbon ayak izinin azaltılmasına yönelik teknolojilerin kullanılacağını belirtiyor.

Bu ayrıntı Türkiye açısından önemli. Çünkü bir ülkenin gerçek anlamda veri merkezi hub'ı olabilmesi için yalnız büyük binalara değil, çok sayıda operatöre, alternatif fiber güzergâhlarına, internet değişim noktalarına (IX), uluslararası kablolara, ucuz ve sürekli elektriğe ve bulut ekosistemine ihtiyacı var.

Dolayısıyla İzmir'in gerçekten Akdeniz'in yeni veri merkezi merkezlerinden biri olup olmayacağını 20 MW'a ulaşılıp ulaşılmasından çok, bu ekosistemin etrafında oluşup oluşmayacağı belirleyecek.

Yapay zekâ, veri merkezlerinin önemini katladı

İzmir yatırımının zamanlaması da tesadüf değil. Yapay zekâ patlamasıyla birlikte veri merkezlerinin niteliği değişiyor. Eskiden veri merkezi denildiğinde web sitelerinin, şirket uygulamalarının, e-postaların ve veritabanlarının bulunduğu “büyük sunucu salonları” akla geliyordu. Şimdi ise binlerce GPU'nun aynı anda çalıştığı “AI factories – yapay zekâ fabrikaları” ortaya çıkıyor.

Vodafone'un verdiği bilgilere göre İzmir tesisi yeni nesil GPU teknolojilerini ve üretken yapay zekâ iş yüklerini destekleyecek ölçeklenebilir bir mimariye sahip. Tier III standartlarına uygun tesis aynı zamanda sismik izolatörlerle deprem riskine karşı tasarlanmış.

Engin Aksoy'un konuşmasındaki bir cümle de, dönüşümün nedenini iyi özetliyor : “Bir kullanıcı telefonundan basit bir yapay zekâ sorgusu yaptığında bile, arka planda baz istasyonları, fiber kablolar, veri merkezleri ve bulut altyapısından oluşan görünmez bir fiziksel sistem çalışıyor.”

Yani yapay zekâ ne kadar “sanal” görünürse görünsün, arkasındaki ekonomi giderek daha fazla beton, fiber, bakır, GPU, elektrik, soğutma sistemi ve su ekonomisine dönüşüyor.

Küresel yatırım rakamları da bunun boyutunu gösteriyor. McKinsey'nin tahminlerine göre 2030'a kadar veri merkezlerine yönelik küresel yatırım ihtiyacı yaklaşık 7 trilyon dolara ulaşabilir. Bu nedenle yapay zekâ patlamasından yalnız Nvidia gibi GPU üreticileri değil, elektrik trafosu, UPS, jeneratör, kablo ve soğutma sistemi üreten şirketler de büyük pay almaya başladı.

Malezya bize veri merkezlerinin ekonomiyi nasıl değiştirebileceğini gösteriyor

Bunun ilginç örneklerinden birini geçen ay yayınladığımız “Malezya Ekonomisi, Çip ve Veri Merkezleri Sayesinde %6 Büyüdü” başlığıyla aktarmıştık.

Malezya ekonomisi, veri merkezi yatırımları sayesinde 2026'nın ikinci çeyreğinde yüzde 6 büyürken, ilgili büyümeler, üretimde yüzde 7,5 ve inşaatta yüzde 6,6 olarak kaydedildi. Singapur'un arazi, enerji ve su kısıtlarından dolayı karşılayamadığı veri merkezi yatırımlarının yeni adresi, Malezya'da Jahor oldu.

Johor'un yaklaşık 1.110 MW aktif IT kapasitesi artık Singapur'un 1.118 MW'lık kapasitesine yaklaşmış durumda. Daha çarpıcısı, geliştirme aşamasındaki proje portföyünün 8.542 MW'a ulaşması. AWS, Microsoft, Google ve Oracle gibi hyperscaler'lar ülkede yatırım yapıyor.

Malezya örneğinin Türkiye açısından önemli tarafı bu. Veri merkezi yatırımı sadece bilişim sektörünün yatırımı değildir. İnşaatı, enerji santrallerini, elektrik dağıtımını, trafoları, jeneratörleri, fiberi, soğutma sistemlerini, güvenliği, mühendisliği ve yüzlerce tedarikçiyi beraberinde getirir.

Dolayısıyla doğru planlandığında veri merkezi yatırımları doğrudan ekonomik büyümenin bileşenlerinden birine dönüşebilir.

Türkiye'nin hedefi: 250 MW'tan 1 GW'a çıkmak

Türkiye'nin hedeflediği ölçek ise oldukça büyük. 2025'te açıklanan programda mevcut yaklaşık 250 MW veri merkezi kapasitesinin 2030'a kadar 1 GW'a çıkarılması ve 10 milyar doların üzerinde yatırım çekilmesi hedeflenmişti (bu arada veri merkezi uzmanları 250 MW'ın PUE hesaba katılmadan söylenen rakam olduğunu, 250 MW / 1,5 = 166,6 MW Net IT Gücü hesabının daha doğru olduğunu ikaz ediyorlar).

2026-2030 Yapay Zekâ Eylem Planı bu hedefi daha ayrıntılı hale getirdi. Plan en az 1 GW yapay zekâ ve veri merkezi kurulu gücü, yılda 10 TWh düşük karbonlu elektrik satın alma anlaşması, 1 eksabayt depolama kapasitesi ve omurgada 100 Tb/sn bağlantı kapasitesi öngörüyor. Bunun için ağırlıklı olarak özel sektörden en az 10 milyar dolarlık yatırım bekleniyor.

Sanayi ve Teknoloji Bakanı Mehmet Fatih Kacır da haziranda yaklaşık 3 milyar dolarlık kamu desteğiyle 10 milyar dolarlık özel sektör veri merkezi ve yapay zekâ yatırımının harekete geçirilmesini hedeflediklerini açıkladı.

Vodafone-DAMAC'ın 300 milyon dolara ulaşması planlanan yatırımı bu nedenle tek başına değil, yeni oluşmaya başlayan bu yatırım dalgasının bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Fakat daha iyi anlatmak için bir analiz yapalım. İzmir’in nihai hedefi 20 MW. Türkiye'nin hedefi 1.000 MW. Yani bugünkü Vodafone-DAMAC yatırımının hedeflenen son kapasitesi bile Türkiye'nin 2030 hedefinin yalnızca yüzde 2'sine karşılık geliyor. Önümüzdeki dört yılda benzer büyüklükte çok sayıda yatırımın daha gerçekleşmesi gerekiyor.

Burada temkinli olunması gereken nokta da bu. Daha önceki Türkiye'nin Yapay Zekâ Eylem Planı Analizi'nde özellikle 1 GW kapasite ile 10 milyar dolar yatırımın finansman ve uygulama gerçekliğinin planın en önemli risklerinden biri olduğuna dikkat çekmiştik.

Haziran sonunda yaptığımız değerlendirmede de 1 GW hedefi için somut yatırım kararlarının ve 10 milyar dolarlık yatırımın finansman modelinin henüz ortaya çıkmadığını not etmiştik.

İzmir yatırımı bu açıdan farklı: artık yalnızca bir strateji belgesindeki rakamdan değil, binası tamamlanmış ve ilk 4 MW'ı devreye alınmış gerçek bir yatırımdan söz ediyoruz. Bu nedenle önemli. Ancak Türkiye'nin 1 GW hedefine ulaşması için bunun onlarca katı gerekiyor.

Veri merkezi artık ulusal güvenlik altyapısı

Bir başka gelişme ise veri merkezlerinin yalnız ekonomik değil, jeopolitik altyapı haline gelmesi. Bunun ne anlama geldiğini İran savaşı çok çarpıcı biçimde gösterdi.

İran Devrim Muhafızları 21 Temmuz'da Bahreyn'deki Amazon (AWS) veri altyapısını seyir füzeleriyle vurduğunu ve tesisi yok ettiğini iddia etti. Amazon, ABD ve Bahreyn tarafından o aşamada doğrulanmayan iddia bağımsız olarak da teyit edilemedi. Ama önemli olan, İran'ın ticari bir bulut ve veri merkezi altyapısını askeri hedef olarak tanımlamış olması.

Bu olay veri merkezleri açısından yeni dönemin önemli işaretlerinden biri. Eskiden savaşlarda hedef listesinde, havaalanları, limanlar, köprüler, enerji santralleri, telekom santralleri olurdu. Şimdi listeye veri merkezleri, bulut altyapısı ve fiber omurga da ekleniyor.

Çünkü bankacılıktan savunmaya, kamu hizmetlerinden yapay zekâya kadar modern devletin dijital faaliyetlerinin önemli bölümü bu altyapıların üzerinde çalışıyor. Bu nedenle, uzmanlar bu konuya daha fazla eğilmek gerektiğini ikaz ediyor.

Putin'in konuşması da aynı dönüşümü gösteriyor

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Vladivostok'taki son konuşmasındaki teknoloji vurgusu da aynı resmin başka bir tarafını gösteriyor.

Putin Rusya'nın Uzak Doğu'sunun yalnız doğal kaynakların çıkarıldığı bir bölge değil, yüksek teknoloji, dijital altyapı ve Asya'ya açılan stratejik ekonomik koridor haline gelmesini istiyor. Çin de Rusya'nın Uzak Doğu'sunda ekonomik ve altyapısal işbirliğini genişletme konusunda istekli olduğunu aynı forum sırasında açıkladı.

Putin'in sözünü ettiği 7.800 kilometreyi aşan kuantum iletişim ağı da bu resmin parçası. Henüz “kuantum internet” değil. Putin mevcut fiber ağ üzerinde özellikle kritik haberleşmenin şifreleme anahtarlarını kuantum teknolojisiyle daha güvenli dağıtmaya yönelik bir altyapıdan bahsediyor.

Bütün bunlar bize aynı şeyi söylüyor: 21. yüzyılın stratejik altyapısı yalnız yol, liman, enerji hattı ve havaalanı değil; enerji + fiber + veri merkezi + hesaplama kapasitesinin oluşturduğu dijital altyapıdır.

Türkiye'nin büyük avantajı coğrafya ama tek başına yetmez

Daha önce Internet Trafik Değişim noktaları (IDN) konusunda da defalarca yazdık. Türkiye’nin veri merkezi yarışındaki en önemli avantajı açık: Avrupa, Asya, Ortadoğu, Kafkaslar ve Afrika'nın kesişim noktasında bulunuyor.

İzmir özelinde Akdeniz kablo güzergâhlarına erişim potansiyeli; İstanbul'da Avrupa bağlantıları; Ankara'da kamu ve savunma talebi birlikte düşünüldüğünde üç farklı veri merkezi kümelenmesi ortaya çıkabilir.

Nitekim DE-CIX'in İstanbul dışındaki ilk Premium Enabled Site'ını Ankara'daki Ixpanse veri merkezinde açması da bu yöndeki küçük ama önemli gelişmelerden biri. AWS de mayısta İstanbul'da Local Zone hizmetini devreye aldı.

Fakat Türkiye'nin “coğrafi konumumuz çok iyi, dolayısıyla veri merkezi merkezi oluruz” düşüncesine kapılmaması gerekiyor.

Çünkü veri merkezi yatırımcısının haritasında coğrafyadan önce başka sorular var:

* Elektrik var mı?

* Elektriğin fiyatı öngörülebilir mi?

* Yenilenebilir enerji sağlanabiliyor mu?

* Fiber güzergâhları yeterince çeşitli mi?

* Uluslararası bağlantı ucuz mu?

* IX ekosistemi güçlü mü?

* Su nereden gelecek?

* İzinler ne kadar sürede alınacak?

* Hukuk ve veri rejimi öngörülebilir mi?

Üstelik bu sorular hiç de yeni değil. Sektörün derneği olan Telkoder, BTK'nın "Veri Merkezleri Sektörü" tanımlamasını yapmasını 10 yıldan uzun bir süredir bekliyor ve ikaz ediyor. Bu tanımlama yapılmadığı için ülkemizin veri merkezi sektörü atıl kalmış durumda. Yukarıdakilerde biri eksik olduğunda coğrafi avantaj hızla anlamını kaybedebilir.

1. En kritik darboğaz: Elektrik

Özellikle yapay zekâ veri merkezlerinde artık en önemli mesele bina değil, enerji. Türkiye'nin 1 GW veri merkezi kapasitesine ulaşması, 1 GW'lık tesis kurup işi bitirmek anlamına gelmiyor. Veri merkezleri 24 saat çalışıyor; bunun elektrik şebekesi, üretim kapasitesi ve yedekleme sistemleri üzerinde ciddi etkileri bulunuyor.

Bu nedenle Yapay Zekâ Eylem Planı'nın 1 GW hedefinin yanına yıllık 10 TWh düşük karbonlu elektrik PPA hedefi koyması önemli. Küresel yarışın yeni darboğazının GPU'dan elektriğe kaymasının nedeni de bu.

2. İkinci problem: Su

Mart ayında bu sayfalarda yayımladığımız “Veri Merkezlerinin Su Problemi: Görünmeyen Kritik Altyapı Riski” başlıklı yazıda Türkiye'nin veri merkezi yatırımlarını planlarken enerji kadar suyu da hesaba katması gerektiğine dikkat çekmiştik.

Özellikle hyperscale ve AI yoğun veri merkezleri büyük miktarda ısı üretiyor. Bazı soğutma teknolojileri önemli miktarda su tüketebiliyor. Su stresi yaşayan bölgelerde veri merkezleri bu nedenle yerel toplumla doğrudan rekabete girebiliyor.

İzmir açısından da bu konu ayrıca incelenmeli. DAMAC yeni tesiste daha sürdürülebilir operasyon ve karbon ayak izinin azaltılması amacıyla yeni nesil soğutma teknolojileri kullanılacağını söylüyor.

Ancak basın dokümanlarında tesisin PUE'si, WUE'si, yıllık su tüketimi, soğutma teknolojisinin ayrıntısı ve yenilenebilir enerji oranı açıklanmıyor. 20 MW'a çıkacak bir AI-ready tesis için önümüzdeki dönemde sorulması gereken teknik sorular bunlar.

3. Üçüncü sorun da pek çok yerde ortaya çıktı: Yerel halk

Dünyada veri merkezleri konusunda yeni bir problem daha büyüyor. ABD'de 2026'nın yalnız ilk çeyreğinde yaklaşık 130 milyar dolar değerindeki 75 veri merkezi projesi yerel muhalefetle karşılaştı. Elektrik faturaları, su kullanımı, arazi ve son dönemde 24 saat çalışan soğutma sistemlerinin yarattığı gürültü protestoların başlıca nedenleri haline geliyor.

Türkiye henüz bu aşamada değil. Ama 1 GW hedefi gerçekleşecekse olacak. Dolayısıyla veri merkezi bölgelerinin imar planları yapılırken enerji ve fiber kadar su, gürültü, konutlara mesafe, çevresel etki ve yerel halkın kabulü de planlanmalı.

Asıl soru: Türkiye veri merkezi mi kuracak, veri merkezi ekosistemi mi?

Dolayısıyla Vodafone-DAMAC yatırımı bu nedenle önemli bir eşik. Bir yanda Dubai'den gelen büyük bir uluslararası veri merkezi yatırımcısı, diğer tarafta İngiltere merkezli küresel telekom operatörü Vodafone var. İzmir'de 4 MW ile başlayan yatırımın 20 MW'a ve 300 milyon dolara çıkarılması planlanıyor.

Ama Türkiye açısından başarı ölçüsü yalnız kaç tane yeni bina açıldığı olmamalı. Malezya'nın başarısının nedeni yalnız veri merkezi kurması değil. Çip endüstrisini, elektrik altyapısını, inşaatı, bulut şirketlerini ve veri merkezlerini aynı ekonomik kümelenmenin parçaları haline getirmesi. Bunun sonucunda teknoloji yatırımı ülkenin büyüme rakamlarına kadar yansıyor.

Türkiye'nin de önündeki esas soru bu: 1 GW'lık yabancı şirketlere ait sunucu binaları mı kuracağız, yoksa bunların çevresinde Türk mühendislik şirketleri, elektrik ekipmanı üreticileri, fiber şirketleri, soğutma teknolojileri, yazılım firmaları, siber güvenlik şirketleri, bulut sağlayıcıları ve yapay zekâ girişimlerinden oluşan yeni bir sanayi mi yaratacağız?

İkisi arasında ekonomik değer açısından büyük fark var. Birincisinde Türkiye esas olarak arsa, elektrik ve bina sağlar. İkincisinde ise küresel yapay zekâ altyapı ekonomisinin bir bölümünü ülkeye taşır.

Vodafone-DAMAC İzmir Veri Merkezi bu açıdan Türkiye için olumlu ve somut bir başlangıç. Ama 2030 hedefi 1 GW ise bugün açılan 4 MW yalnızca yolun başlangıcı.

Ve İran savaşı, Rusya'nın kuantum ve dijital altyapı hamlesi, Malezya'nın veri merkezleri sayesinde aldığı ekonomik ivme ve ABD'de enerji-su-toplum tartışmaları birlikte okunduğunda mesele artık yalnız bilişim sektörü meselesi değil.

Veri merkezi politikası; enerji politikasıdır, telekom politikasıdır, sanayi politikasıdır, çevre politikasıdır ve giderek ulusal güvenlik politikasıdır.

Türkiye'nin veri merkezi yarışında gerçekten nerede duracağını da kaç milyar dolarlık hedef açıkladığından çok, önümüzdeki dört yılda kaç MW'ın gerçekten elektriğe bağlandığı, kaç uluslararası fiber güzergâhın devreye girdiği, hangi hyperscaler'ların gerçek region yatırımı yaptığı ve bu yatırımlardan ne kadar yerli ekonomik değer üretildiği gösterecek.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -7 Eylül 2026-

Asgari ücrete yeni tırpan: AKP yüzde 21 zammın yolunu yapıyor.  İktidar, 2027'deki enflasyon hedefini yüzde 21 olarak belirledi. AKP, ge...