soL "Köşebaşı + Gündem" -26 Temmuz 2026-


Patronların üstünü örttüğü 'yavaş' ölümler: İstatistikler 'sıfır' dese de milyonlarca işçi risk altında -Aslı İnanmışık-

Dünyada yüzde 80 olarak açıklanan meslek hastalıklarından kaynaklı ölümler, ülkemizde resmi verilere göre yok. Uzmanlar sahada binlerce kişiyi sakat bırakan hatta öldüren meslek hastalıklarının işyeri bağlantısının görünmez kılındığını vurguluyor. Fabrikalardaki yavaş ölüm düzenini soL anlatıyor.

Ülkemizde işçi sömürüsü ve bu barbarlığa devlet eliyle göz yumulduğu gerçeği, yaygınlaştıkça daha çok görünür olmaya başladı.

Pek çok sektörden emekçi yalnızca maaşlarını almak için bile eylem yapmak zorunda kalıyor. Yan haklar, izinler, sosyal haklar gibi konularsa gündem bile olamıyor.

Ancak sömürü tek boyutlu değil. 

Patronlara yapılan teşvikler, hak gasplarına cezasızlık arttıkça güvencesiz çalışma da katlanıyor. İş cinayetlerine, kazalara alışılıyor. 

AKP döneminde Cumhuriyet tarihine çeşitli sebeplerle geçen felaketlerin sorumlularının aldığı komik cezalar, hatta bir kısmının ödüllendirilmesi de cabası.

Üstü örtülenlerde ilk sırada: Yavaş ölümler

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) 2025 yılına ilişkin "iş kazası ve meslek hastalığı istatistiklerini" kamuoyuna açıkladı. Veriler sömürünün güvencesiz çalışma boyutunun tam olarak özeti.

Buna göre 2025 yılında 766 bin 625 sigortalı iş kazası geçirdi, bu kazalar sonucunda bin 944 emekçi yaşamını yitirdi, 168 bin 607 işçi ise en az beş gün süreyle iş göremez duruma geldi.

Aynı yıl meslek hastalığına tutulduğu kayıtlara geçen sigortalı sayısı ise yalnızca 916 olarak açıklandı. Bu vakaların tamamı 4/a kapsamındaki sigortalılara aitken, 4/b kapsamındaki sigortalılar bakımından herhangi bir meslek hastalığı vakası kayıtlara geçmedi. Kurumun istatistiklerinde meslek hastalığı sonucu yaşamını yitiren sigortalı sayısı ise “0” olarak gösterildi.

Bu tablonun Türkiye’nin çalışma yaşamındaki gerçeklerle alakası bile yok. 

Kimyasal maddelerin, tozun, gürültünün, titreşimin, radyasyonun ve ergonomik risklerin yaygın olduğu; milyonlarca emekçinin sağlıksız, güvencesiz ve ağır çalışma koşullarına maruz bırakıldığı ülkemizde söz konusu veriler hem üstü örtülen bir gerçeği hem denetimsizliği hem de tanı ve kayıt mekanizmalarının yetersizliğini gösteriyor.

Bu görünmezleştirmenin en somut örneklerinden biri, kot kumlama/taşlama işçiliğine bağlı silikozis vakaları. 2000’li yıllarda İstanbul Esenyurt’taki “merdiven altı” kot kumlama/taşlama atölyelerinde çalıştıktan sonra silikozise yakalanan Bingöl Karlıovalı işçi Ferhat Gezer, 23 Mayıs 2026’da yaşamını yitirdi.

fgFerhat Gezer'in ölümüyle birlikte Bingöl’ün Karlıova ilçesinde silikozis nedeniyle hayatını kaybettiği bildirilenlerin sayısı 32’ye yükseldi. Kot kumlamanın 2009 yılında yasaklanmasının üzerinden on yılı aşkın süre geçmesine karşın ölümlerin sürmesi meslek hastalıklarının nasıl görmezden gelindiğinin de bir kanıtı.

Milyonlarca işçi toz, kimyasal içerisinde çalışıyor: 'Gerçek ölüm sayısı resmi verilerin katbekat üzerinde'

Ağır sanayi, kimya, metal, maden ve lojistik sektörlerinde milyonlarca işçi toz, kimyasal ve kronik maruziyet altında çalışırken meslek hastalıklarının resmi istatistiklerde neredeyse yok denecek kadar az gösterilmesinin sebeplerini Patronların Ensesindeyiz İSG Emekçileri Dayanışma Ağı adına konuşan İSİG Uzmanı Elif Doğan Çiftçi'ye sorduk.

Türkiye’de meslek hastalıklarına bağlı gerçek ölüm sayısının resmi verilerin katbekat üzerinde olduğunun altını çizen Elif Doğan Çiftçi, resmi sistemin yalnızca tanısı konabilen dosyaları saydığını, maruziyet sonucu gelişen binlerce hastalığın istatistiklere girmediğini vurguluyor: Sorun hastalıkların azlığı değil, tespit edilmemesi. Tanı süreci uzun, bürokratik ve işçi açısından caydırıcı. Meslek hastalığı tanısı almak çoğu zaman işten atılma riski anlamına geliyor. Bu nedenle hastalıklar sağlık sistemi içinde 'normal hastalık' gibi kayda geçiyor, işyeri bağlantısı görünmez hale geliyor.

rPatronların Ensesindeyiz İSG Emekçileri Dayanışma Ağı, Elif Doğan Çiftçi (sağdan ikinci)

Son yıllarda açıklanan tabloya göre:
2020: 908 meslek hastalığı vakası var, ölüm kaydı 5.
2021: 1207 vaka var, ölüm kaydı 35.
2022: 954 vaka var, ölüm kaydı yok.
2023: 945 vaka var, ölüm kaydı yok.
2024: 888 vaka var, ölüm kaydı 3.

Dünyada durum tam tersi: İşle bağlantılı ölümlerin yüzde 80’i meslek hastalıkları kaynaklı

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, dünyada işle bağlantılı ölümlerin yaklaşık yüzde 80’i iş kazalarından değil meslek hastalıklarından kaynaklanıyor. 

Bu verilerle Türkiye'deki durum arasındaki çelişkiye dikkat çeken Elif Doğan Çiftçi, "Meslek hastalıkları görünmez kılındıkça sorumluluk da görünmez oluyor. İstatistiklerde yok görünen hastalıklar, sahada binlerce işçiyi sakat bırakmaya ve öldürmeye devam ediyor" diyor.

'Test yapılan yerler anlaşmalı, sorun çıksa da görmezden geliniyor'

Yıllardır kimyasal ürünler satan bir firmada çalışan işçiyse yaşadıklarını soL'a anlatıyor:

İşe ilk girişte bazı sağlık raporları isteniyor ve bu raporlar içerisinde akciğer filmi, solunum testi gibi testler mevcut. Bu testler çoğu zaman şirketlerin anlaşmalı olduğu yerde yapılıyor ve testte problem varsa dahi görmezden geliniyor. Kimyasal veya boya üretiminde çalışmış birçok kişi aslında bu testleri geçemeyecek duruma geliyor.

'Mola sırasında dahi zehir solumak zorunda kalıyorsunuz'

Çalışırken ise öncelikle fabrikanın üretim hattında bazen yeterince bazen de hiç havalandırma bulunmaması nedeniyle gün içerisinde zehirli gaz çıkışlarını kimyasal boya maddeleri veya solvent bazlı tiner gibi bazı ürünleri mola sırasında dahi solumak durumunda kalıyorsunuz. Çalışırken çoğunlukla denetimleri geçmek adına ucuz, kalitesiz ve bu zehirli gazları sızdıran maskeler veriliyor. Ve bu pek de işe yaramayan maskeler bile oldukça sınırlı veriliyor. Zaten aslında görüntü olarak işçi korunuyor gibi görünse de boyar maddeler veya kimyasallar bu sağlıksız maskelere yapışarak bütün gün daha fazla solumak durumunda kalıyorsun. 

mZehirli kimyasalları solumak, maruz kalınan maddenin türüne ve süresine bağlı olarak akut (ani) solunum yetmezliğinden kronik organ hasarlarına ve hatta ölüme kadar uzanan çok ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Solunan gazlar akciğer dokusunu doğrudan yakabilir, kana karışarak oksijen taşınmasını engelleyebilir veya sinir sistemini felç edebilir. Fotoğrafta görülenden farklı olarak böyle ortamlarda çalışan işçilere en iyi ihtimalle toz maskeleri veriliyor. Onlar da bu etkileri engellemekte faydasız.

Tekstil fabrikaları da farksız: 'İşçiler asit boşaltıyor'

Özellikle tekstildeki boyahanelerde çoğu firmada kimyasal ve boya otomasyon sistemi olmadığı için kimyasal depodan gidip gerekli ürünleri alıp boyahanedeki makinalara getiren işçi, bunları bizzat boşaltmakla yükümlü bırakılıyor. Bu sırada tehlikeli asit bazlı ürünler de taşınıp makinaya boşaltılırken solunuyor. Tek sorun bu da değil. Gerekli güvenlik önlemleri sağlanmadığı için bu maddeler işçilerin üzerine dökülebiliyor. 

Bakan'a sorular: 'Kaç işyeri denetlendi, işçilerin ölümü incelendi mi?'

DEM Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek de konuyu Meclis'e taşıdı.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan'ın yanıtlaması için soru önergesi veren Çiçek, "İşyeri hekimliği hizmetlerinin işverenle kurulan sözleşme ilişkisi üzerinden yürütülmesi, yetkilendirilmiş sağlık hizmeti sunucularına erişimde yaşanan güçlükler, mesleki maruziyet geçmişinin belgelenememesi ve kayıt dışı çalışma bu daralmayı daha da derinleştiriyor" dedi. 

Çiçek 2023, 2024 ve 2025 yıllarında SGK'ya bildirilen meslek hastalığı dosyalarının kaçının kabul edilip, kaçının reddedildiğini sordu. Ret kararlarının gerekçelerinin detaylarını istedi. Ve meslek hastalığı vakalarının neden kayda geçmediğini sorguladı:

* 2025 yılında işyerinde veya çalışma sırasında kalp krizi ve beyin kanaması nedeniyle yaşamını yitiren kaç sigortalının ölümü; çalışma süresi, iş yükü, vardiya düzeni ve mesleki maruziyetler yönünden incelenmiştir? İSİG Meclisi'nin aynı yıl bu nedenlerle kaydettiği 299 ölüm Bakanlığınızca değerlendirilmiş midir ve bu kayıtlarla SGK istatistikleri arasındaki farklılığa ilişkin herhangi bir çalışma yapılmış mıdır?

* 2025 yılında meslek hastalığı riskleri bakımından kaç işyeri denetlenmiştir? Bildirim yükümlülüğünü yerine getirmediği tespit edilen kaç işveren ve sağlık hizmeti sunucusu hakkında işlem yapılmıştır?

* Meslek hastalıklarının tanı, bildirim ve tespit süreçlerinin işverenden bağımsız, kamusal ve bilimsel bir yapıya kavuşturulması; kurumlar arasında ortak bir kayıt sistemi kurulması ve emekçilerin tanıya erişiminin kolaylaştırılması amacıyla yürütülen bir çalışma bulunmakta mıdır?

Patronlar sisteme, işçiler bileğine güveniyor

Patronlar en çok örgütsüz, güvencesiz ve yalnız bırakılmış işçiye güveniyor.  

İş sağlığı ve güvenliğinin piyasalaştırılmış sistemi, zayıf denetim ve yaptırım, kayıt dışılık ve taşeron zincirinin kendisi de sermayenin elini güçlendiren başlıklar.

Ancak işçiler patronların sisteme ve iktidara olan bu güvenini kazandıkları direnişlerle boşa çıkarıyor.

/././

Özel okullarda patron düzeni ve her yıl yeniden işsiz kalan öğretmenler: Gelecek Okulları örneği -Özkan Öztaş- 

Mersin'deki Gelecek Okulları kampüslerinde çalışan öğretmenler, 12 ayı kapsamayan sözleşmeler, sezon sonu toplu işten çıkarmalar ve mobbing iddialarıyla gündemde. Konuştuğumuz öğretmenler, kurumun ticari anlayışla yönetildiğini ve mesleki saygınlıklarının zedelendiğini savunuyor.

Eğitim piyasasında kâr hırsı, özel okulları adeta patronların çiftliği haline dönüştürmüş durumda. Ama mevzunun bu hale gelmesinin arka planında eğitimdeki piyasalaşmanın öyküsü yer alıyor. 

Türkiye’de eğitim uzun süredir kamusal niteliğinden koparılarak tamamen bir piyasa mekanizmasına dönüştürülmüş durumda. Eğitimcilerin hakları, emeği ve mesleki onurları bu çarkın dişlileri arasında eziliyor. Okulların eğitim yuvası olmaktan çıktığı, birer şantiye, market ya da bakkal mantığıyla işletilen ticarethanelere dönüştüğü gerçeği her geçen gün birçok örnekte kendini yeniden gösteriyor. 

Bu düzen karşısında hak arayan, ses çıkaran öğretmenler ise sürekli bir tehdit ve baskı ortamıyla baş başa bırakılıyor. Sektörün genelindeki bu karanlık tablo, Mersin'deki uygulamalarla bir kez daha karşımıza çıktı. Gelecek Okulları'nda yaşananlar bu keyfiliğin ve sömürünün en çarpıcı örneklerinden birini gözler önüne serdi.

Kafe gibi işletilen okullar, garson muamelesi çekilen öğretmenler

Mevzu şirket yönetmek olunca eğitim ve öğretim haliyle ikinci planda kalıyor. O da iyi ihtimalle...

soL’a konuşan özel okul öğretmenlerinin anlattıkları Gelecek Okulları'nın Mersin Yenişehir, Mezitli ve Tarsus kampüslerinde yaşananları, kurumun arkasındaki zihniyeti ve öğretmenlerin nasıl bir kıskaca alındığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Patronun sadece okullarla yetinmediğini aynı zamanda kafeler de işlettiğini belirten öğretmenler, bu "işletme" mantığının eğitim kurumlarını etkilediğini aktardılar.

Eğitim kurumlarında kamu yararı gözetilmesi ve nitelikli eğitim verilmesi gerekirken, burada tamamen ticari kâr ve patronun kişisel istekleri merkezde. Öğretmenlerin garson, velilerin de bir kafe müşterisi gibi algılandığı bu cenderede ezilenler sadece öğretmenler değil aynı zamanda bu mantıkta eğitim alan öğrenciler.

Yaz dönemini kapsamayan sözleşmeler ve güvencesizlik

Öğretmenlerin yaşadığı sorunların başında her eğitim-öğretim yılı başında imzalatılan sözleşmeler var.

Her yıl yeni bir sözleşme imzalatılmasına rağmen bu sözleşmelerin süresi fiilen on iki ayı kapsamıyor ve yaz dönemini dışarıda bırakacak şekilde düzenleniyor. Oysa eğitim kurumlarında öğretmenlerin çalışma düzeni ve yıllık planlama dikkate alındığında, sözleşmelerin kesintisiz bir dönemi kapsamalı. Yaz aylarında güvencesiz bırakılan öğretmenler, ekonomik sıkıntının yanısıra bir de işsiz kalma ve gelecek kaygısı yaşıyor.

Sezon sonu kıyımları ve bildirim yalanı

Güvencesizlik sadece yaz aylarına özgü değil. Görev yapılan süre boyunca okulda iş güvencesi konusunda ciddi bir belirsizlik hâkim.

Geçtiğimiz eğitim-öğretim yılı sonunda yaklaşık yirmi beş öğretmene, okulun kapanmasına yalnızca birkaç gün kala işten çıkarılacakları bildirildi. Bu tür örnekler hem öğretmenlerin yeni okullar ile görüşmelerinin önünde takvimsel sorunlar yaratıyor hem de çoğu örnekte okul patronunun işten çıkarma durumunu öğretmene bildirme gereği dahi duymadığını ifade ediyorlar.

İşin tuhaf yanı, mevcut durumdaki iş sözleşmelerinin hukuken okul patronu koruyacak şekilde düzenlenmesinden dolayı, birçok öğretmen ihbar tazminatını da alamıyor. Bu durum, aynı zamanda çalışanların yeni bir iş planlaması yapmasını ve ekonomik açıdan hazırlıklı olmasını büyük ölçüde zorlaştırıyor.

Yıllarca aynı kuruma emek vermiş, çocukların geleceği için ter dökmüş öğretmenler, tek bir imzayla ve birkaç günlük ihbar hakkı bile tanınmadan sokağa bırakıldıklarını ifade ediyor.

'Öğretmenleri kendi meslektaşlarına karşı muhbirliğe teşvik ediyorlar'

Okuldaki işleyişe dair deneyimlerini aktaran öğretmenlerin dikkat çektiği bir diğer konu ise baskı ortamı ve bundan doğan bir tür "muhbirlik" görevi. 

Çalıştıkları kurumda yönetimin en ufak bir katılımcı ya da demokratik iletişime müsaade etmediklerini ifade eden öğretmenler, yapılan toplantılarda öğretmenlerin görüşlerini rahatça ifade etmelerine çoğu zaman fırsat verilmemesinden şikayetçi. Farklı düşünceler dile getirildiğinde sözlerinin kesildiğini iddia eden öğretmenler bu durumun çalışma ortamını olumsuz etkilediğini ve okul içerisindeki tüm sesleri bastıran korku iklimine neden olduğunu ifade ediyorlar.

Bunun yanı sıra rehberlik öğretmenlerinin ya da kurum psikologlarının asli mesleki sorumluluklarının dışında, öğretmenler hakkında yönetime bilgi aktarmasının teşvik edildiği yönündeki iddialar ise yine öğretmenlerin ifadeleri arasında yer alıyor. Hâl böyle olunca da iş ortamı insanların birbirine kuşkuyla baktığı bir ortama dönüşüyor.

Servis kısıtlaması ve kıdemli öğretmenlerin tasfiyesi

Servis hizmetleri de yine okulda yaşanan bir başka sorun başlığı. Yaşadıkları sorunları aktaran öğretmenler servis hizmetleri konusunda eşitsiz bir durum var.

Bir dönem tüm öğretmenlerin yararlanabildiği servis imkânının, sonraki dönemlerde herhangi bir gerekçe sunulmadan kaldırıldığını ve bu uygulamanın çalışanlar arasında derin bir eşitsizlik hissine neden olduğu ifade ediliyor. Ulaşım gibi temel bir hakkın dahi keyfi kararlarla ellerinden alınması, öğretmenler nezdinde yönetimin bakışındaki "ucuzcu, hesapçı" yaklaşımın bir başka yansıması.

Tüm bu uygulamaların neticesinden çıkan bir diğer sonuç da Mersin Yenişehir Kampüsü'nden ve Mezitli Kampüsü'nden de öğretmenlerin şirketin keyfi kararları doğrultusunda tasfiye edilmesi. 

Burada göz ardı edilmemesi gereken çok sinsi bir ekonomik strateji geliştirildiğini ifade eden öğretmenler, kıdemli, deneyimli öğretmenlerin aldıkları maaş zamlarının oransal olarak fazla olmaması için işten çıkarıldıklarını, yerlerine daha düşük ücretle yeni öğretmenler alındığını anlatıyor. Bunun sonucu olarak sürekli piyasanın çok altında maaşlara çalışan yeni öğretmenlerle ilerleyen okul patronu eğitimin kalitesini  değil kendi adına "alınan hizmetin" ekonomik olmasını gözetiyor.

Gelecek, geleceğini göremeyen öğretmenlere emanet!

Mersin'de eğitim sezonunun kapanmasıyla birlikte okul patronu tarafından işine son verilen öğretmenler, yaşadıkları mağduriyetlere karşı haklarını arama mücadelesi veriyor. 

İhbar tazminatlarını ödememek adına asılsız hukuki gerekçeler üreten kurum yönetimi, şimdi de kıdem tazminatlarını eksik ya da zamanında vermemek için çeşitli adımlar atıyor. 

Ülkenin geleceğini şekillendirmesi gereken eğitimcilerin asıl odaklanması gereken konu yarının eğitim planlaması olması gerekirken, bu düzen onları sadece geçim derdine ve ayakta kalma hesabına mahkum ediyor. 

Önünü göremeyen öğretmenler, sözleşmelerin sona erdiği aylarda güvencesiz, ücretsiz izinli veya tamamen işsiz bırakılarak yeni eğitim öğretim yılına umutla değil, derin bir kaygıyla hazırlanmak zorunda kalıyor.

/././

Çerçeve yasada sona yaklaşırken: 'Kandil kapsam dışı, Öcalan'a düzenleme yok'


İktidarın "Terörsüz Türkiye" iddiasıyla başlattığı sürecin hukuki altyapısının pazartesi günü Meclis'e gelmesi bekleniyor. 11 maddeden oluşacağı aktarılan yasa teklifinde Kandil ve Öcalan kapsam dışında tutulurken, sadece "suça karışmamış" örgüt mensuplarının dönüşüne olanak tanınacağı iddia edildi.

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz haftalarda "çözüm sürecinin" hukuki altyapısını oluşturacak yasanın Meclis tatile girmeden çıkarılacağını duyurmuştu.

İktidar cephesinin "Terörsüz Türkiye" olarak adlandırdığı süreç kapsamında hayata geçirilmesi planlanan yasal düzenlemenin kısa süre içinde Meclis gündemine gelmesi beklenirken, çerçeve yasaya dair ayrıntılar da haberlere yansımaya başladı.

Cumhuriyet'ten Merve Kılıç'ın haberine göre AKP’nin süreç kapsamında hazırladığı “çerçeve yasayı" pazartesi günü TBMM’ye sunması bekleniyor. Teklifin 10 ila 11 maddeden oluşacağı ve süreli bir yasa niteliği taşıyacağı belirtiliyor.

Düzenleme, PKK'nin silah bıraktığının devlet tarafından resmen teyit edilmesi halinde yürürlüğe girecek. Teklifin “PKK-KCK terör örgütünün feshi, silah bırakması ve hukuki varlığının sona erdirilmesine ilişkin kanun teklifi” ya da benzeri bir isimle Meclis’e sunulması bekleniyor. PKK'nin adı başlıkta yer almasa bile amaç ve kapsam maddelerinde açık şekilde tanımlanacak.

'Silah bırakmanın nasıl tespit edileceği düzenlenecek'

Teklifte amaç, kapsam ve tanım maddelerinin yanı sıra silah bırakan PKK mensuplarının hukuki statüsüne ilişkin hükümlerin de yer alacağı belirtiliyor.

Buna göre örgütün feshi ve silah bırakmasının hangi yöntemle teyit edileceği, soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin nasıl yürütüleceği ile cezaevindeki hükümlülerin durumunun hangi kriterlerle değerlendirileceği ayrıntılı biçimde düzenlenecek.

Yasadan yararlanmak isteyen PKK üyelerinin belirlenen süre içinde Türkiye’ye dönmeleri gerekecek. AKP’nin bu süreyi bir yıl olarak belirlemeyi planladığı öğrenildi.

'İlk aşamada suça karışmayanlar yararlanacak'

Edinilen bilgilere göre tekliften ilk etapta yalnızca "suça karışmadığı" değerlendirilen örgüt üyeleri yararlanabilecek. Bu kişiler Türkiye’ye döndükten sonra belirli bir süre adli kontrol hükümlerine tabi tutulacak. 

Ayrıca düzenleme kapsamında beş yıl boyunca aktif siyaset yapmaları da yasaklanacak. AKP kurmayları, örgüt yöneticilerine yönelik herhangi bir dönüş düzenlemesinin ise ilk pakette yer almayacağını belirtiyor.

‘Kandil yönetimi kapsam dışında'

AKP kaynakları, Kandil’de bulunan yöneticilerin Türkiye'ye dönüşünü sağlayacak herhangi bir hükmün çerçeve yasada bulunmayacağını ifade ediyor. 

Parti yönetimi, ilerleyen dönemde infaz hukukunda yapılabilecek olası değişikliklerin ayrı değerlendirilmesi gerektiğini, ancak ilk aşamada yalnızca "suça karışmamış" örgüt mensuplarının ele alınacağını vurguluyor.

'Öcalan'a ilişkin düzenleme yok'

Teklifte Abdullah Öcalan’a ilişkin de herhangi bir hüküm bulunmayacağı ifade ediliyor.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli daha önce Öcalan’a “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” benzeri bir statü verilmesini önermişti.

AKP ise bu öneriye sıcak bakmıyor. Parti kaynakları, Öcalan’ın mevcut hükümlü statüsünün devam ettiğini belirterek, çerçeve yasanın herhangi bir af ya da statü değişikliği içermediğini ifade ediyor.

Bununla birlikte aynı kaynaklar, mevcut infaz rejimi kapsamında cezaevi koşullarına ilişkin idari düzenlemelerin farklı hukuki süreçlerle değerlendirilebileceğini dile getiriyor.

DEM Parti ile görüş ayrılığı

Öte yandan iktidar ile DEM Parti arasındaki temel görüş ayrılığının da düzenlemenin kapsamında yaşandığı belirtiliyor.

AKP, yalnızca "suça karışmamış" PKK üyelerinin yasadan yararlanmasını savunurken, DEM Parti ise silah bırakılması sonrasında ayrım yapılmaksızın tüm örgüt mensuplarını kapsayacak bir hukuki düzenleme yapılmasını istiyor. Bu nedenle teklif Meclis’e sunulmadan önce taraflar arasında kapsam konusunda görüşmelerin sürdüğü belirtiliyor.

'Beş yıl sonra siyaset yolu'

Yasadan yararlanacak örgüt mensuplarının ilk etapta beş yıl boyunca siyaset yapamayacağı aktarılıyor. Ancak bu sürenin sonunda mevcut mevzuat çerçevesinde siyasi faaliyette bulunmalarının önü açılabilecek. 

***

Yüzünü yıka çalış -EVRENSEL MANŞET-

Enflasyonu düşürme adı altında uygulanan kemer sıkma programları da büyük tavizlerle girişilmiş uluslararası meşruiyet arayışları da Türkiye ekonomisini düzeltemiyor. Faizleri düşüremeyen Saray hükümeti, sanayideki erimeyi de ve itirazları da durduramayınca ‘seçici’ kredilerle bazı sermaye kesimlerini kurtarmaya yöneliyor. İstikrarlı olan tek şey tüm ücretlilerin ve emeklilerin ücretlerinin erimesi. Emekçilerin payına, sıcaktan fenalaşan bir liman işçisine söylenen söz düşüyor: Yüzünü yıka çalış.

                                                    ***

Şimşek programının yüksek faizi, ücretliler için reel gelir kaybı, emekliler için tüketimlerini azaltma ve borçlular için daha fazla faiz yükü anlamına geliyor ve bu ‘dezenflasyonun gereği’ sayılıyor. Ancak Saray iktidarının sınıfsal tabanını oluşturan sanayi sermayesinin de maliyetlerini yükseltiyor. İç pazara çalışan işletmelerin satışları zayıflıyor. Bu noktada devreye iktidarın ‘seçici kredileri’ giriyor. Ama bu destekler büyük firmaları avantajlı hale getirirken, küçük ve orta ölçekli işletmelerin önemli bir bölümü yüksek kredi faizleri ve zayıflayan iç taleple karşı karşıya kalmayı sürdürüyor. Şimşek programının maliyeti toplum içinde eşit dağılmıyor.

İstanbul Sanayi Odasının geçtiğimiz hafta düzenlediği “Türkiye’yi bekleyen tehlike: Erken sanayisizleşme” başlıklı toplantıda Oda Başkanı Erdal Bahçıvan, “erken sanayisizleşme tehlikesi karşısında uzun vadeli bir sanayi politikasına ihtiyaç” olduğunu söylüyordu. Ancak sanayideki erimeye yalnızca para politikalarıyla çözüm bulmak mümkün değil. Ücretleri baskılayarak, çalışma koşullarını ağırlaştırarak ve şirketlere yeni vergi indirimleriyle teşvikler sağlayarak kurulacak bir rekabet rejiminin geniş kesimlere sunacağı fazla bir şey olmadığı açık. Bu koşullarda işçi sınıfının payına, Derince’deki bir limanda kliması bozuk makinede çalışan işçiye amirinin söylediği söz düşüyor: “Elini yüzünü yıkasın, devam etsin.”

‘Kalp krizi geçirmesek iyi’
Kavurucu yaz sıcaklarında Türkiye’nin dört bir yanındaki işçilerin ortak sorunları var. Çalışma ortamlarında ve servislerde çalışmayan klimalar, aşırı sıcaklara rağmen mola saatlerinin değişmemesi, soğuk suya erişememek… İzmit Körfezi’ndeki doklarda çalışan liman işçileri de Antep’in dokumacıları da aynı sorunlarla karşı karşıya. Safiport limanının işçileri yemek yiyebilmek için güneşin altında kilometrelerce yürümek zorunda kalıyor. Antep işçileri “Soğuk suyu geçtik içmeye temiz su bulamıyoruz. Lavabodan su içiyoruz” diyor.

***

Makineler soğutuluyor, işçiler yanıyor -Mesut Baylav-
Antep’te makineler için binlerce liralık soğutma sistemleri kuran patronlar; işçileri sıcak suya, klimasız servislere ve kirli sulara mahkum bırakıyor.
***


Antep –
Yaz mevsiminin başlaması fabrikalarda var olan sorunlara ek başka sorunları da beraberinde getiriyor. Bunların en öne çıkanları soğuk suya erişememek, fabrikanın korkunç sıcak çalışma ortamı, işe gidiş gelişlerde servislerde klimaların çalışmaması. Antep’te de yaz aylarının gelmesiyle işçilerin çokça dile getirdiği sorunlar bunlar. Bu seneye özgü değil tabi. İşçilerden ‘her sene böyle’ cümlesini sık duyuyoruz. Soğuk suya erişmek, çalışma ortamının düzenlenmesi, klimalı ulaşım da bir mücadele konusu. Bazı fabrikalardan kimi işçi aktarımlarına göz atalım.

Şireci işçisi: “Şireci’de hâlâ içme suyuna çözüm bulamadık. Su kokuyor. Sürekli karnımız sancılanıyor. Geçtiğimiz haftalarda çok sayıda işçi zehirlendi sudan dolayı. Amire, çavuşa, müdüre herkese söyledik, hiçbir şey yapan yok. Bu sıcakta içecek su yok. Fabrikada artık suyu evden getiriyoruz. Sıcakta çalışıyoruz, temiz bir su içemiyoruz. Şireci, işçisine bir içme suyu ayarlayamayacak kadar berbat bir yer. Su içtiğimiz dolapların içi yosun tutmuş.”

Eruslu işçisi: “Mesai bitene kadar üstümüzdeki kıyafetler 5-6 defa ıslanıp kuruyor. Sular kan gibi. Servisler ateş gibi yanıyor. Üstüne bir de promosyon muhabbeti çıktı. Allah bildiği gibi yapsın. Allah süründürmeden almasın canlarını.”

Sanat Ambalaj işçisi: “Soğuk suyu geçtik içmeye temiz su bulamıyoruz. Lavabodan su içiyoruz. Başımızdaki şefin elinden gelse fiş takacak bize. Mola süresi iki dakika geçeni hemen uyarıyor, tutanak tutuyor. Soğuk suyu sorunca sürekli dolap gelecek diyor. Soğuk suya hasret kaldık.”

Akınal Sentetik işçisi: “İşletme çok sıcak. Kalp krizi geçirmesek iyi. Kan ter içinde çalışıyoruz. Sular da kan gibi sıcak, içilmiyor.”

Aşırı sıcakta çalışmanın getirdiği dikkat dağınıklığı, yorgunluk, reflekslerin yavaşlaması, sıvı kaybı gibi durumlar işçilerin çalışırken iş kazası geçirme ihtimalini de arttırıyor. Peki sorun sıcaklar mı, yoksa patronların önlem almaması mı? Bir işçi bu soruya yanıt olarak şöyle diyor: “Sıcak Allah’ın emri. Ama ona karşı hiçbir tedbirin olmaması işçinin değersizliğinin sonucu. Benim eski çalıştığım iş yerinde makineler için çok pahalı soğutma sistemleri kurulmuştu. Ama biz yanmaya devam ediyorduk. Bir keresinde sıcaktan artık bayılma noktasına geldiğimi hatırlıyorum. Düşüyordum, arkadaşlar tutmuştu. Yani önlem almak falan hikaye.”

/././

Hakan Safi’yi daha ne yapsak da memnun etsek? -Adem Korkmaz-

Hakan Safi için cennet olan liman, işçiler için cehenneme dönüşmüş durumda: Yıllardır çalışmayan klimalar, aşırı sıcaklara rağmen değişmeyen çay ve yemek molaları, yarım saatlik yemek molasında yemekhaneye gidip gelmek için en az 1.5 km yürümek...
***


Kocaeli –
Yazın kavurucu sıcağından herkesin şikayet ettiği bugünlerde, liman işçileri konteyner, beton ve makine sıcaklığı üçgeninde mekik dokuyor. Liman sahaları büyüdükçe işçilerin ekmeği küçülüyor. Kliması bozuk makinede çalışan işçiye amirinin, “Elini yüzünü yıkasın, devam etsin” demesi ise çalışma koşullarının adeta özeti. Yıllardır çalışmayan, tamir edilmeyen klimalar, aşırı sıcaklara rağmen değişmeyen çay ve yemek molaları, yarım saatlik yemek molasında yemekhaneye gidip gelmek için en az 1.5 kilometre yol yürünmesi… Safiport liman işçileri bunları ve daha fazlasını anlattı.

“İşçinin onuru, gururu çiğneniyor. Sanki biz baba değiliz, sanki biz evlat değiliz, sanki eş değiliz gibi işçiye kaba davranıyorlar. Bizim tek hakkımız var; o da çalışmak. Başka da hiçbir hakkımız yok. Limana gelmeden stres başlıyor. ‘Acaba bugün başımıza ne gelecek?’ kaygısıyla psikolojimiz bozuldu. Şikayetçi olmak, itiraz etmek; hedef olmak, fişlenmek anlamına geliyor. Sonra vay o işçinin haline… Gemi operasyonu bir an önce bitsin diye amir ve memurlar prim alıyor; ama bu durum biz işçiler için baskı, stres ve iş kazası demek.”

‘Yapay zeka gelsin bizim geçim derdimizi ölçsün’
Telsizlerden yapılan anonslarda kullanılan dilin işçiyi hor gören ve aşağılayan bir dil olduğunu söyleyen başka bir işçi ise “Biz yıllık zam alıyoruz. Yılın başında aldığımız zam her işçi için farklı ve çok düşük oldu. Bunun da yapay zeka destekli performans ölçümüne göre belirlendiğini biliyoruz. Gelsin o yapay zeka bizim evdeki, mahalledeki geçim derdini, psikolojik sorunlarımızı, çocuğumuza ‘hayır’ demenin yarattığı bunalımı ölçsün. Ölçemez. Yapay zeka kafayı yer. Bu durumdayız. Patron yıllardır banka promosyonlarımıza el koyuyor. Geçtiğimiz Kurban Bayramı’nda dokuz günlük resmi tatilde yaptığımız fazla mesailerin ücretlerine de çöktüler. Normal günlerdeki gibi çalıştık. Patronun arkası sağlam olacak ki yasa da dinlemiyor, kural da” diyor.

‘Başarı ve kâr onların; baskı, düşük ücret, stres bizim’
Evine gittiğinde çocuğunun herhangi bir isteğine ‘hayır’ demek istemediğini söyleyen bir başka liman işçisi de “Liman çok yoğun. Dar alanda, çok kısa sürede yapılması istenen ve ‘hep acil’ denilen işler nedeniyle işçiler kaza yapıyor. Her gün irili ufaklı kazalar oluyor. Üç tutanak tazminatsız işten atılmak demek. Kaza yaptın diyelim; teknik ekibin hazırladığı raporda hasar işçiye yıkılıyor. İşçi kabul ederse, ‘iyiliksever’ amirler hasarın bedelini ya tazminatından kesiyor ya da her ay maaşından 10, 15 ya da 25 bin lira gibi tutarlarla taksit taksit kesinti yapıyor. İşçi kabul etmezse de doğrudan kapı gösteriliyor. Başarı ve kâr onların; baskı, düşük ücret, stres ve hak kaybı bizim. İşçi bu halde nasıl mutlu ve huzurlu olsun? Kısacası, Hakan Safi için cennet olan liman, biz işçiler için cehenneme dönüşmüş durumda.”

Geçtiğimiz günlerde yaşanan bir iş kazasını hatırlatan aynı işçi, “Kaza yapan arkadaşımız işten atıldı. Kaza masrafını tazminatından keserek kapıyı gösterdiler. Limanda işçinin hukuku budur. Sizlerin huzurunda tüm işçi arkadaşlarımız adına şu soruyu sormak istiyorum: Acaba daha ne yapsak da liman yönetimini ve her şeyden haberdar olan Hakan Safi’yi memnun ederiz?” diye soruyor.

‘İşçi dağınık olduğu için böyle at koşturuyorlar’

Resmi tatillerde yüzde 50 zamlı ödenmesi gereken fazla mesai ücretlerine el konulduğunu söyleyen bir başka işçi ise yaşadıklarını şöyle anlattı: “Müdür geldi, bayramda ailemizi bırakıp işe geldiğimiz için ne kadar özverili ve fedakar olduğumuzu uzun uzun anlattı. Affedersiniz ama işçiye köpek muamelesi yapıyorsunuz. Biz işçiler bunun farkındayız. Ama birliğimiz yok. İşçi dağınık olduğu için böyle at koşturuyorlar.” Sözlerini şöyle tamamladı: “Geçen gün bir haberde Hakan Safi’nin ‘türkiye’nin gönlü zengin 50 patronu’ listesinde 10. sırada yer aldığını okudum. Bizim yaşadıklarımız ise ortada. İnsan onuruna yaraşır bir yaşam ve çalışma koşulları istiyoruz. İşçisine adeta nefret edercesine yaklaşan, onu ezilmesi gereken bir böcek gibi gören, milyonlarca avro ödediği bir futbolcunun formasından bile daha değersiz sayan bir anlayışın vicdanı hiç mi sorgulanmaz? Gerçeği gelin Safiport işçisine sorun; size Hakan Safi’nin kim olduğunu onlar anlatsın.”

/././

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -26 Temmuz 2026-


Yeni Parti, eski siyaset...-Zülal Kalkandelen- 

Özgür Özel ile birlikte 91 milletvekilinin CHP’den ayrılıp kurdukları Yeni Parti’ye geçmesi, Türkiye’nin yakın geleceğini tümüyle etkileyecek.

İktidar, “mutlak butlan” operasyonuyla Türkiye’nin kurucu partisi, ana muhalefet partisi CHP’yi böldü. Artık seçimlere yönelik hesaplar açısından Cumhur İttifakı’nın işi daha kolay.

Diğer yandan TBMM’de dengeler değişti. CHP’nin 3 Kasım 2002 genel seçimlerinden beri 24 yıl boyunca kesintisiz süren ana muhalefet konumu sona erdi. Meclis aritmetiği değişince Yeni Parti ana muhalefet oldu, CHP kalan 44 milletvekiliyle TBMM’de beşinci sıraya geriledi.

Kılıçdaroğlu yönetimindeki CHP’nin “Atatürk’ün partisi” kozunu kullanmaktan başka elinde kalan bir şey yok. Ancak genel başkanlığı sırasında partiden Kemalistleri atan ve 6 Ok’u sürekli çiğneyen bir siyasetçi olduğundan ona inanacak kitle çok sınırlı. CHP, daha önce defalarca yazdığım gibi, nicedir Atatürk’ün partisi değil.

Bu konudaki eleştirinin Kılıçdaroğlu cephesi ile sınırlı olmadığını da belirtmem gerekir. Özel de Kılıçdaroğlu’nun genel başkanlığı sırasında bu duruma ses çıkarmadı, kendisi genel başkan olduğunda da benzer yanlışları sürdürdü.

LAİKLİK YİNE ÇİĞNENDİ

17 Temmuz’da “Türkiye İttifakı nedir?” başlıklı yazımda bu nedenle kurulacak yeni parti halka anlatılırken ideolojik hatların netleştirilmesi zorunludur diye belirtmiş ve sormuştum: Türkiye İttifakı’nı yaratacağı söylenen parti, Kemalistleri de kapsayacak mı?

Bu soruya tepki gösterecek olanlar için de şu iki örneği vererek sorumun ne kadar yerinde olduğunu kanıtlamıştım:

Tam bağımsızlığı savunacaksanız NATO’cu olamazsınız.

Laikliği gerçek anlamıyla savunacaksanız cuma namazı çıkışına medyayı çağırıp açıklama yapmazsınız.

Yeni Parti yönetimi, belli ki o yazımdaki eleştiriyi umursamamış. Özgür Özel, 24 Temmuz Cuma günü Yeni Parti’nin kuruluşunu Hacı Bayram-ı Veli Camisi’nde cuma namazı kılarak duyurdu. Bu program önceden tüm örgüte bildirilerek tüm partililer oraya çağrıldı. Ayrıca medyaya duyurularak görüntüler verildi.

NUTUK’U OKUYUN VE ANLAYIN!

Özel’in kıldığı cuma namazının, Mustafa Kemal Paşa’nın 23 Nisan 1920’de Meclis çalışmalarına başlamadan önce Hacı Bayram-ı Veli Camisi’nde kıldığı cuma namazına bir referans olduğu söylendi. Muhalif TV kanallarında konuşan gazeteciler, bunu “çok iyi düşünülmüş bir ayrıntı” olarak niteledi.

Kimsenin aklına Atatürk’ün “Nutuk”ta o güne ilişkin anlattıklarına bakmak gelmemişti herhalde. Şunları yazmış Atatürk:

“Büyük Millet Meclisi’nin toplanmasını ve açılmasını temin için çalıştığımız günlerde bizi en çok meşgul eden, Düzce, Hendek, Gerede gibi Bolu mıntıkasına dahil mevkilerden başlayıp Nallıhan, Beypazarı üzerlerinden Ankara’ya yaklaşma eğilimini gösteren irtica ve isyan dalgaları olmuştur. Ben bir taraftan bu dalgaların durdurulmasına çalışırken bir taraftan da Ankara’da toplanmakta olan ve genel vaziyete henüz layıkıyla vakıf bulunmayan mebusları dehşete düşürecek manzaralar karşısında bırakmamak ve bu gibi vaziyetlerin ortaya çıkmasıyla Meclis’in toplanmaya muvaffak olamaması gibi uğursuz ihtimallere meydan vermemek çarelerini düşünüyordum.”

Atatürk bunları vurgulayıp 21 Nisan 1920 tarihli tebligatını paylaşmadan önce şu notu ekliyor: “O günün hissiyat ve anlayışına ne derece uymak mecburiyetinde bulunulduğunu gösterir bir vesika olması itibarıyla aynen bilginize arz etmeyi uygun görüyorum.”

DEVRİME YALNIZCA SÖZLE SAHİP ÇIKILMAZ 

Çok açık ki Atatürk, 106 yıl önce irtica ayaklanmalarının olduğu bir dönemde Meclis’in açılmasını engelleyecek bir olayı önlemek için o kararı vermiş. O dönemde hilafet varlığını sürdürürken 1928’e kadar devletin dini İslam’dı. Anayasadan hilafeti kaldıran devrim yasası 1924’te, devletin dini ile ilgili maddeyi kaldıran değişiklik ise 1928’de Atatürk liderliğinde gerçekleşti.

Kimsenin kişisel ibadetine karışacak değiliz kuşkusuz ancak anayasaya 1937’de laikliği sokan bir liderin izinden gidecekseniz, 2026 yılında dini siyasete alet etmemeniz gerekir. Sadece 6 Ok arasında laikliğin sayılması yetmez, davranışların da ona uygun olması gerekir.

/././

Milli eğitim bakanıyla hesaplaşma -Özdemir İnce-

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin tuhaf bir insan. Geçenlerde kendinden beklenen bir tuhaflık daha yaptı. Basından aktarıyorum:

[“Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in yeni müfredatta ‘Kurtuluş Savaşı’ ifadesinin çıkarılarak yerine ‘Milli Mücadele’ kavramının kullanılacağını açıklaması ve ‘Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı’ sözleri, siyaset ve eğitim çevrelerinde yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi.”]

Ülkenin Mondros Mütarekesi’nden, sömürge olmaktan kurtulduğunu bilmeyen profesörcü bir bilimadamı (!). “Kurtuluş Savaşı” çıkışı tepki çekti: Ciddi, yurtsever uzmanlar “Kurtuluş Savaşı’na laf etmek onun haddi değildir” tepkileriyle kulak çekti.

Tepkilerden birini Ufuk Sepetci imzalı bir yazıdan aktarıyorum: [Eğitim sendikaları ve muhalefet temsilcileri, söz konusu değişikliğin yalnızca terminolojik bir düzenleme olmadığını, Cumhuriyetin kuruluş anlatısına yönelik ideolojik bir müdahale anlamı taşıdığını belirtti. Cumhuriyet konuya ilişkin CHP Gölge Milli Eğitim Bakanı Suat Özçağdaş ve Tüm Öğretmenler Birliği Sendikası (TÖBSEN) Genel Başkanı Deniz Ezer ile konuştu. “Kurtuluş Savaşı ifadesinin yerine ‘Milli Mücadele’ denilmesi tek başına masum bir tercih olarak görülemez. Mesele yalnızca bir isim değildir; mesele, Türkiye Cumhuriyeti’ni doğuran tarihsel iradenin nasıl anlatılacağıdır” dedi. Bakan Tekin’in sözlerini “Cumhuriyetin kuruluş felsefesine yönelik açık bir ideolojik müdahale” olarak değerlendiren Ezer, şu soruyu yöneltti:

“Vatanı işgal eden emperyalist devletlere karşı canını ortaya koyan Kuvayı Milliyeciler mi yanlıştı, yoksa işgali kabullenip teslimiyeti savunanlar mı? Siz o gün yaşasaydınız hangi safta yer alırdınız?”

Ezer, Osmanlı Devleti’nin son döneminde ülkenin fiilen işgal edildiğini, İstanbul Hükümeti’nin işgal güçlerine teslim olduğunu ve milletin kendi kaderini kendi ellerine alarak bağımsızlık mücadelesini başlattığını belirterek “Türkiye Cumhuriyeti işte bu direnişin eseridir” ifadelerini kullandı. Eğitimde laik ve bilimsel anlayışın aşındırıldığını savunan Ezer, Bakan Tekin’in söylemlerinin, tarikat ve cemaatlerle yapılan işbirlikleri ve “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ile birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.

“Ortada tesadüf değil, sistemli bir yönelim bulunmaktadır” diyen Ezer, “Amaç; Cumhuriyetin kuruluş felsefesini, laik ve bilimsel eğitimi, Atatürk ilke ve devrimlerini eğitim sisteminin merkezinden uzaklaştırmak; yerine siyasal iktidarın ideolojik anlayışını yerleştirmektir” değerlendirmesinde bulundu.

Ezer, “Cumhuriyet işgali kabul edenlerin değil, işgale direnenlerin eseridir. Kurtuluş Savaşı ise yalnızca bir tarih dersi konusu değil; bu milletin esareti reddederek bağımsızlığını kazandığı destanın adıdır” dedi.

CHP’nin milli eğitimden sorumlu genel başkan yardımcısı ve gölge milli eğitim bakanı Suat Özçağdaş da Tekin’in açıklamalarına sert tepki gösterdi. Özçağdaş, “Türkiye, Yusuf Tekin’in yeni bir Cumhuriyet düşmanı davranışıyla karşı karşıya. Tekin bu sefer de Kurtuluş Savaşı’na kafayı takmış” dedi.

Kurtuluş Savaşı’nın yalnızca emperyalist işgal güçlerine karşı değil, aynı zamanda onların yerli işbirlikçilerine karşı da verildiğini belirten Özçağdaş, “Boynunda idam fermanıyla Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşları bu ülkeyi hem iç hem de dış düşmanlardan kurtarmışlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu büyük bir destandır” ifadelerini kullandı.

Mustafa Kemal Atatürk’ün söz konusu mücadeleyi bizzat “Kurtuluş Savaşı” olarak tanımladığını anımsatan Özçağdaş, “Bu sebeple de sonsuza kadar böyle hatırlanacaktır” dedi.

Özçağdaş, Bakan Tekin’e çağrıda bulunarak “Bugün eğitim sistemini getirdiği halle, öğretmenlerin ve öğrencilerin sorunlarıyla, okulların durumlarıyla ilgilensin. Tarihi değiştirmeye çalışmak, bu milletin canıyla kazandığı Kurtuluş Savaşı’na dil uzatmak onun haddi değildir” diye konuştu.]

Sözü müellif Cemil Öztürk’e bırakıyorum: “1918 yılına gelindiğinde I. Dünya Savaşı, Osmanlı Devleti’nin de dahil olduğu İttifak Devletleri’nin her bakımdan aleyhine gelişmeye başlamıştı. 1917 Bolşevik İhtilali’nin ardından Rusya’da başlayan iç savaş İtilaf Devletleri’nin askeri gücüne önemli bir darbe vurmuş ve bu durum İttifak Devletleri’nin savaşın seyrine dair ümitlerini artırmışsa da aynı yıl Amerika Birleşik Devletleri’nin savaşa katılması yenilgiyi kaçınılmaz hale getirmiştir. Savaşı kaybetmekte olduklarını anlayan Almanya-AvusturyaMacaristan-Bulgaristan ve Osmanlı Devleti barışın sağlanması için İtilaf Devletleri’yle temasa geçmenin yollarını aramaya koyulmuşlardı.”

***

Mondros Mütarekesi veya Mondros Ateşkes Antlaşması, I. Dünya Savaşı’nı bitiren ve Osmanlı İmparatorluğu’nun İtilaf Devletleri’ne teslim olmasını sağlayan 30 Ekim 1918 tarihli belgedir. Limni Adası’nın Mondros Limanı’nda, Agamemnon zırhlısında imzalanan bu anlaşma, Osmanlı için fiili bir sona erme ve Anadolu’nun işgaline zemin hazırlama anlamına geliyordu.

Bir ateşkes antlaşması olmasına karşın içerdiği maddelerle Osmanlı Devleti’ni savunmasız bırakan ve İtilaf Devletleri’ne imparatorluğu parçalama yetkisi veren hükümler içeriyordu. En çok öne çıkan kritik maddeler şunlardır:

7. Madde: İtilaf Devletleri, güvenliklerini tehdit edecek herhangi bir durum ortaya çıkarsa istedikleri stratejik bir noktayı işgal edebileceklerdi. Bu madde, Anadolu’nun işgaline hukuki bir kılıf oluşturmuştur

Ulaşım ve haberleşme: Boğazlar açılacak, demiryolları ve telgraf hatlarının denetimi İtilaf Devletleri’ne bırakılacaktı.

Sonuçları: İmparatorluğun siyasi egemenliğini fiilen sona erdiren bu metin, imzalandığı andan itibaren Osmanlı topraklarının dört bir yandan işgal edilmesine yol açmıştır.

SON SÖZ: Vahdettin Kuvayı Milliye’yi karşılayıp kucaklayacağına neden bir İngiliz zırhlısına binerek ülkeden kaçtı? Buna cevap versin tarihten sıfır alan Milli Eğitim “Bakmayanı” Yusuf Tekin!!! Kurtuluş Savaşı sadece ülkeyi işgalci düşmanlardan değil aynı zamanda Türk düşmanı Osmanlı’dan da kurtarmıştır!

/././

AKP’nin oyları neden düşmüyor -Işıl Özgentürk- 

Sevgili okurlarım, kurulacak yeni parti ülkemizde yepyeni bir heyecan yarattı. Ama bu işler heyecanla olmuyor. Şimdi en önemli soruyu soruyorum: Bunca hukuksuzluğa, insanların evlerini, meralarını işgal eden maden şirketlerine, korkunç eflasyona rağmen hâlâ AKP’in oyları neden yeterince düşmüyor? Hepiniz bilirsiniz ben bir sokak kızıyım, artık dinozoru da diyebilirsiniz; özel arabam yok, hep toplu taşıt kullanıyorum. Özel hastanelere de verecek param yok. Ama huyum kurusun bir özelliğim var, insanlarla şıp diye muhabbet kurarım. Kocaeli’ne bağlı Çayırova’dayım, Değirmendere’ye gideceğim, durakta bekliyorum; yanımda benim yaşlarımda güleç bir adam var. Hemen muhabbet başlıyor, gözlerini yeni ameliyat ettirmiş, doktorlarına dua ediyor ve söz emekli parasına geliyor. “Yahu” diyor, “Üç kuruş parayı da bir türlü ödemediler”. Ben hemen atılıyorum, “Bu iktidar emeklileri sevmiyor” diyorum. “Doğru söylüyorsun ama yaptıkları inkâr edilmez, bak az sonra otobüse binip koskoca boğazın üstünden pırt diye geçeceğiz. Daha öncekiler böyle bir köprü yaptılar mı?” Aldın mı cevabını. Hemen kafamı kurcalayan neden oyları düşmüyor sorusunu bir kez daha soruyorum.

Evet, son yirmi üç yıl içinde Türk halkı diğer sağ iktidarlar döneminde hiç görmedikleri kadar sosyal yardım almaya başladı. Hemen makarna kömür demeyin, ısrarla söylediğim bir bilgi var; bu ülkenin engellileri ancak son nüfus sayımında Türk vatandaşı sayıldı. Rakam dehşet verici, 12 milyon; öte yandan coğrafi şartlar, savaş ve akraba evlilikleri nedeniyle sayıları daha çok olması gerekirken Güneydoğu ve Doğulu aileleri yıllarca engellilerini göstermemiş bile ve onlar şimdiye kadar insandan sayılmamış. AKP hükümeti, kimden akıl alıyorsa alıyor, engellilere maaş bağlıyor; onlara bakanlara da. 1600- 1800 lira büyük kentlerde oturanlar için hiçbir şey ifade etmeyebilir ama küçük kentler kasabalar için iyi paradır. Ve insanlar bu yardımın bir sosyal devlet yardımı olduğunu bilmiyor, Tayyip amcanın verdiğini sanıyor. O giderse paranın ödenmeyeceğini düşünüyorlar.

Gelelim hastalık hallerimize... Özel hastanelere hepimiz gidemeyiz, külliyetli bir miktarda sağlık sigortası ödemek pek çoğumuz için imkânsızdır. Ancak istenildiği kadar lüks otel koşullarında olmasa da eğitim, devlet, şehir hastaneleri gerçekten bir zamanların hastanelerine göre son derece iyi işliyor. Geçenlerde düştüm ve bir şehir hastanesine gittim Bir saat içinde röntgenim çekildi, gencecik bir kadın doktor anında röntgenime bakıp içimi rahatlattı. Gerçekten insanlar tedavi ediliyor, ameliyatlar yapılıyor ve çok şefkatli doktorlar var. Öte yandan, doğrusunu söylemek gerekirse hastaların ilaçlara ulaşımı bence İngiltere’den bile iyi. Şaşkınlık içindeyim, arkadaşımın eczanesinde oturuyorum; hastalar yedi sekiz ilaç alıp en fazla 110 lira ödeyip gidiyorlar. Ben de alıyorum.

Bir zamanlar taşı toprağı altındır diyerek büyük kentlere göçen ve hemen bir toprak parçası çevirip gecekondu kuran (gençliğimde onlar için az dayak yememiştim) aileler, imar afları sonucu topu aldılar ve daha sonra kentsel (rantsal) dönüşüm sayesinde en az boğaz manzaralı yedi sekiz apartman katları oldu. Rezidansı olanlar bile var.

Ülkemiz sadece sermaye sahipleri için değil, bilumum esnaf, sanatkâr için de bir vergi cennetidir. İktidar sermaye sahiplerinin vergilerini affederken diğerlerinin vergilerini de vergi affı bahanesiyle resmen siler. Şimdi vergi vermeyen bir milletin, rüşvetçi devlet ve belediye çalışanına hesap sormasını bekler misiniz? Kendi seçtiği milletvekilinden bile hesap soramaz, tencere dibin kara benimki senden kara misali. Ülkemizin gümrükleri ise tam bir alavere dalavere sistemi içindedir. Büyük miktarda uyuşturucu şıp diye geçer; bir iki küçük yakalama vakası da göz boyamak için acayip abartılır. Yani parayı veren düdüğü çalar.

Eğitim sistemi hallaç pamuğu gibi atıldığından aileler çocuklarını özel okullara vermek için var güçleriyle çalışırlar. Özel okullar ise tam bir para tuzağıdır, anne baba bir köle gibi çalışmaya mahkûmdur. Patron her gün ensesine de vursa sesini çıkaramaz; aksi halde çocuk bakıcılara kalır, onlar da ucuz değil.

Duydum ki 80 milyonluk ülkede dünyayı dolaşmak amacıyla pasaport alanların sayısı bir milyonu zor buluyormuş. Ayrıca kendi ülkesini bile gezenlerin sayısı pek fazla değilmiş. Ören yerlerini merak edenlerin sayısı da kitap okuyanlar kadar azmış. Yani yüzde 1... Eh böyle olunca Suruç ovası satılmış, Karadeniz yaylaları satılmış kime ne? Arabası altında mı, çoluk çocuk bir AVM’de sekiz saat geçirebiliyor mu, bir külah doldurma yiyebiliyor mu? Ne yazık ki ülkemizin büyük çoğunluğu için bu yeterli.

Hamiş: Şimdi duydum, mazota acayip bir zam geliyormuş, imdat soğan yetmiş liraya yükselecek! Yıllar yıllar önce Namık Kemal şöyle haykırmış: “Vatanın bağrına düşman dayamış hançerini/ Yok mudur kurtaracak bahtı kara maderini!” (“Mader” Farsça bir sözcük olup ana-vatan anlamına gelir.)

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -26 Temmuz 2026-

Patronların üstünü örttüğü 'yavaş' ölümler: İstatistikler 'sıfır' dese de milyonlarca işçi risk altında -Aslı İnanmışık- Dün...