24 Ağustos 2026 Pazartesi

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -24 Ağustos 2026-


Yılın ilk yedi ayında tahakkuk eden her 100 liralık verginin 78 lirası tahsil edildi -Murat Batı- 

Vergi sistemi, bir noktadan sonra yalnızca kanunla değil, vergi ahlâkıyla da ayakta durur. Mükellefin vergisini zamanında ödeme iradesini zayıflatan bir ortam varsa, tahakkuk ne kadar artarsa artsın tahsilat aynı ölçüde artmaz. Sürekli yapılandırma beklentisi, verginin adil dağıtılmadığı düşüncesi, bazı kesimlerin vergiden kaçınabildiğine ilişkin algı ve kamu kaynaklarının kullanımına duyulan güvensizlik vergi ahlâkını aşındırır.

Vergi gelirleri açıklandığında hemen tahsilata bakıyoruz. Hazine ne kadar vergi topladı, geçen yılın aynı dönemine göre tahsilat ne kadar arttı, bütçe hedefinin ne kadarı gerçekleşti?

Bunlar kuşkusuz önemli. Ama tahsilata gelmeden önce bakılması gereken başka bir veri daha var: o da tahakkuk.

Tahakkuk, Vergi Usul Kanunu’nun ifadesiyle, tarh ve tebliğ edilen bir verginin ödenmesi gereken safhaya gelmesidir. Dolayısıyla tahakkuk ile tahsilat aynı şeyi göstermez. Tahakkuk, verginin ödenecek hâle gelmesini; tahsilat ise paranın Hazineye girmesini ifade eder.

Bu nedenle yalnızca ne kadar vergi tahsil edildiğine değil, ne kadar verginin tahakkuk ettiğine ve bunun ne kadarının tahsil edilebildiğine de bakmak gerekir.

Buna rağmen bütçe ve vergi gelirleri tartışılırken tahakkuk rakamları çoğu zaman tahsilat rakamlarının gölgesinde kalıyor. Oysa tahakkuk ile tahsilat arasındaki fark, vergi sisteminin yalnızca gelir yaratma kapasitesini değil, tahakkuk eden vergiyi paraya dönüştürme kapasitesini de gösteriyor.

Yılın ilk yedi ayında tahakkuk tutarları ve oranları ne kadar oldu?

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın verileri uyarınca aşağıdaki tabloda tahakkuk tutarı ve oranları ile tahsilat ve tahsilatın bütçe hedefi içindeki payı görülmektedir.

2026 yılının Ocak-Temmuz döneminde toplam 10 trilyon 65 milyar liralık vergi tahakkukuna karşılık 7 trilyon 855 milyar liralık tahsilat yapılmış. Buna göre tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 78 olmuştur. Başka bir ifadeyle, tahakkuk eden her 100 liralık vergiye karşılık yaklaşık 78 liralık tahsilat yapılmış. Tahakkuk ile tahsilat arasındaki nominal fark ise yaklaşık 2 trilyon 211 milyar liradır.

Ancak bu farkı, “2026 yılının ilk yedi ayında 2,2 trilyon liralık vergi ödenmedi” şeklinde okumak doğru değil. Tablo kümülatif nitelikte. Önceki dönemlerden devreden tahakkuklar ile bunlara ilişkin tahsilatlar, mahsup ve düzeltmeler de rakamları etkileyebiliyor.

Bu nedenle 2,2 trilyon liralık farktan çok, tahsilat/tahakkuk oranının vergi türlerine göre nasıl değiştiğine bakmak gerekiyor.

Burada oldukça farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi’nde tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 99,8, Şans Oyunları Vergisi’nde yüzde 99,9, Özel İletişim Vergisi’nde yüzde 99,1, Dijital Hizmet Vergisi’nde yüzde 97,3. Özel Tüketim Vergisi’nde de oran yüzde 95,6. ÖTV’nin alt kalemlerinden motorlu taşıt araçlarında bu oran yüzde 98,3, tütün mamullerinde yüzde 97,9.

Gümrük vergilerinde oran yüzde 94,9. Noter, tapu, pasaport ve konsolosluk harçları ile yurt dışına çıkış harcında da tahsilat oranları yüzde 100’e oldukça yakın.

Bu vergilerin ve harçların ortak bir özelliği var. Tahsilat çoğunlukla işlemin gerçekleşmesi sırasında ya da işleme çok yakın bir aşamada güvence altına alınıyor. Otomobili satın alırken ÖTV’yi, tapu işlemini yaparken tapu harcını, yurt dışına çıkarken çıkış harcını ödemeden işlemi tamamlamak pek mümkün değil. Verginin tahsili, mükellefin daha sonra ödeme yapmasına bırakılmıyor.

Beyana dayanan vergilere geldiğimizde ise oranlar belirgin biçimde düşüyor.

Beyana dayanan gelir vergisinde 316,7 milyar liralık tahakkuka karşılık 187,4 milyar liralık tahsilat yapılmış. Tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 59,2. Aynı gelir vergisinin tevkifat yoluyla alınan kısmında ise bu oran yüzde 86,8.

Bu karşılaştırma önemli. Çünkü verginin adı aynı, tahsil edilme biçimi farklı.

Kurumlar vergisinde fark daha da çarpıcı. Kurumlar geçici vergisinde tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 92,4, kurumlar vergisi tevkifatında yüzde 81,1 iken beyana dayanan kurumlar vergisinde oran yüzde 10,1.

Elbette yüzde 10,1’lik oranı “beyana dayanan kurumlar vergisinin yaklaşık yüzde 90’ı ödenmedi” şeklinde okumak doğru olmaz. Tahakkuk ve tahsilatın dönemsel yapısı ile geçmiş dönemlerden devreden tutarlar da bu oranı etkileyebilir. Ancak aynı verginin farklı tahsil biçimlerinde ortaya çıkan bu fark yine de dikkat çekici.

KDV’de 815 milyar liralık fark

Tabloda ayrıca üzerinde durulması gereken bir başka vergi dahilde alınan KDV’dir.

2026 yılının ilk yedi ayında dahilde alınan KDV’de yaklaşık 1 trilyon 962 milyar liralık tahakkuka karşılık 1 trilyon 147 milyar liralık tahsilat yapılmış. Tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 58,5. İki tutar arasındaki nominal fark ise yaklaşık 815 milyar lira.

Ancak bu 815 milyar lirayı doğrudan “tahakkuk ettiği hâlde tahsil edilemeyen KDV” olarak değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü KDV önemli bir iade mekanizması barındırıyor. İhracat başta olmak üzere KDV Kanunu’nda öngörülen çeşitli işlemler nedeniyle KDV iadesi yapılabiliyor.

İadelerin boyutunu görmek için 2026 yılı bütçesine bakmak yeterli.

2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu ekinde dahilde alınan KDV için 3 trilyon 539 milyar liralık brüt gelir öngörülürken, 1 trilyon 638 milyar 691 milyon liralık red ve iade öngörülmüş.

Üstelik 2026 bütçesinde öngörülen toplam 1 trilyon 892 milyar liralık red ve iadenin yaklaşık yüzde 87’si dahilde alınan KDV’ye ait.

Dolayısıyla yüzde 58,5’lik tahsilat/tahakkuk oranını değerlendirirken iadeleri gözden kaçırmamak gerekiyor. Asıl bilinmesi gereken, 815 milyar liralık farkın ne kadarının gerçekten tahsil edilemeyen KDV’den, ne kadarının KDV’nin iade ve mahsup mekanizmasından kaynaklandığıdır.

Mevcut tahakkuk-tahsilat tablosu ise bu ayrımı tek başına göstermiyor.

Sonuç ve genel değerlendirme

Tablo bize yalnızca hangi vergiden ne kadar tahsilat yapıldığını göstermiyor. Aynı zamanda verginin nasıl tahsil edildiğinin, tahsilat başarısı üzerinde ne kadar belirleyici olduğunu da gösteriyor.

Vergi kaynağında kesildiğinde, yani stopajla alındığında, işlemin içine yerleştirildiğinde ya da ödenmeden işlemin tamamlanması mümkün olmadığında tahsilat oranı yüzde 100’e yaklaşıyor. Buna karşılık beyana dayanan vergilerde tahakkuk ile tahsilat arasındaki mesafe açılıyor.

Bu farkı yalnızca teknik bir tahsilat sorunu olarak görmek hatalı olur.

Çünkü vergi sistemi, bir noktadan sonra yalnızca kanunla değil, vergi ahlâkıyla da ayakta durur.

Mükellefin vergisini zamanında ödeme iradesini zayıflatan bir ortam varsa, tahakkuk ne kadar artarsa artsın tahsilat aynı ölçüde artmaz. Sürekli yapılandırma beklentisi, verginin adil dağıtılmadığı düşüncesi, bazı kesimlerin vergiden kaçınabildiğine ilişkin algı ve kamu kaynaklarının kullanımına duyulan güvensizlik vergi ahlâkını aşındırır.

/././

Kanuni faiz oranı değiştirildi!-Erdoğan Sağlam- 

Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen gecikme zammı oranı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından belirlenen tecil faiz oranları bakımından Merkez Bankası tarafından belirlenen reeskont işlemlerinde için geçerli iskonto oranı ile avans işlemleri için geçerli olan faiz oranının dikkate alınmamasını daha önce eleştirmiştim. Bence tüm mevzuatlar gereğince uygulanan faiz oranlarının birbiriyle uyumlu olması gerekir!

Değerli okurlar, bugün temmuz ayı sonunda yapılan kanuni faiz oranındaki değişikliği irdeleyeceğim.

Önce “faiz” kavramını açıklamakta yarar var. Anayasa Mahkemesi aşağıdaki kararında faiz kavramını çok güzel bir şekilde açıklamış:

Faiz alacaklının talep etmeye yetkili olduğu bir miktar paradan yoksun kalmasına karşılık olarak mahrum kalınan süreye bağlı olarak ödenmesini talep edebileceği miktardır. Bir başka yönüyle faiz; alacaklının zararını karşılama işlevi olan, edimini taahhüde uygun biçimde, süresinde, muaccel borcunun vadesinde ödemeyen borçlunun bu süreden yararlanma sonucunda alacaklı lehine doğan bir nakdi bir ödentidir (AYM, E.1997/34, K.1998/79, 15/12/1998)

Kanuni faiz, tarafların sözleşmeyle bir faiz oranı kararlaştırmadığı durumlarda borç ilişkisine kanun gereği uygulanan faizi ifade eder. Para borcunun ifasında temerrüde düşülmesi durumunda alacaklı, zarar ispatına gerek olmaksızın, kanuni faiz isteyebilir.

Temerrüt faizi ise borçlunun temerrüde düşmesiyle işlemeye başlayan faizdir.

Kanuni faiz ve temerrüt faizi, 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanunun 1'inci ve 2'nci maddelerinde düzenlenmiştir.

Kanuni faizi oranı

3095 sayılı Kanun’un Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilmeden önceki 1'inci maddesine göre; Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’na göre faiz ödenmesi gereken hallerde miktarı sözleşme ile tespit edilmemiş ise kanuni faizin yıllık yüzde 12 olarak uygulanacağı düzenlenmişti. Ayrıca Cumhurbaşkanı’na bu oranı aylık olarak belirleme, yüzde onuna kadar indirme ve bir katına kadar arttırma yetkisi verilmişti.

20 Mayıs 2024 tarihli ve 8485 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile 1 Haziran 2024 tarihinden itibaren kanuni faizin yıllık yüzde 24 olarak uygulanmasına karar verilmişti.

Temerrüt faizi oranı

3095 sayılı Kanunun 2'nci maddesine göre, bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1'inci maddede belirlenen orana (yani kanuni faiz oranına) göre temerrüt faizi ödemeye mecburdur.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda açıklanan orandan fazla ise, arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur.

Temerrüt faizi miktarının sözleşmede kararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdi faiz miktarı yukarıdaki fıkralarda öngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizi, akdi faiz miktarından az olamaz.

Kanuni faize ilişkin Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı

Kahramanmaraş 3. İdare Mahkemesi, deprem sonucunda taşınmazın yıkılması nedeniyle uğranılan zararların tazmini talebiyle açılan bir davada, 3095 sayılı Kanun’un kanuni faize ilişkin 1 inci maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

Kanuni faiz oranı sözleşmeden kaynaklanan borç ilişkilerine uygulanabildiği gibi haksız fiilden veya sebepsiz zenginleşmeden ya da -yargı uygulamaları gözetildiğinde- kamu hukukundan kaynaklanan borç ilişkileri bakımından da geçerlidir.

Anayasa Mahkemesi tarafından konu sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri yönünden incelenmiştir.

Anayasa Mahkemesi 22/7/2025 tarihli ve E: 2024/24, K: 2025/164 sayılı kararıyla, maddenin “sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri” yönünden iptaline ve iptal kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra (1/9/2026 tarihinde) yürürlüğe girmesine karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi, özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde kanuni faiz oranının gerçek zararı telafi edememesi sebebiyle, bu düzenlemenin, Anayasanın 35 inci maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa’nın 40 ıncı maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkına aykırılık oluşturduğuna hükmetmiştir.

Anayasa Mahkemesi, kanuni faizin, paranın zaman içindeki değer kaybını telafi etmesi gerektiğini, aksi durumda alacaklının uğradığı ekonomik kayıptan kurtulamayacağını, enflasyonun çok yüksek olduğu dönemlerde kanuni faizin buna yetişmediğinin açık olduğunu, bu durumun bireyin malvarlığının korunması güvencesiyle bağdaşmayacağını vurgulamıştır.

Anayasa Mahkemesi söz konusu maddede, borcun geç ödenmesi nedeniyle belli bir oranda faiz ödenmesi öngörülmekle birlikte paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi eden mekanizmaların öngörülmemesini ve hukuk sisteminde alacağın değer kaybının önlenmesi için etkili bir hukuk yolunun bulunmamasını mülkiyet hakkına aykırı bulmuştur.

7589 sayılı Kanun'la yapılan değişiklik

7589 sayılı Kanunla Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilen ancak 1 Eylül 2026 tarihinde yürürlüğe girecek iptal kararının gerekçesini de karşılayacak bir şekilde, 3095 sayılı Kanunun 1'inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirildi:

31 Temmuz 2026 tarihinde yürürlüğe giren bu değişiklikle, kanuni faiz ödenmesi gereken hallerde miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödemenin yıllık, Merkez Bankası'nın önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranının yüzde sekseni üzerinden yapılması ve söz konusu reeskont oranının, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan reeskont oranından 5 puan veya daha çok farklı olması halinde, yılın ikinci yarısı için belirlenen oranın yüzde sekseninin geçerli olacağı hükme bağlanmıştır.

Değişiklikten önce kanuni faiz oranı sabitti ve en yüksek yüzde 24 oranı uygulanabilmekteydi. Değişiklikten önce zaten bu sınıra gelinmişti. Bu durum, enflasyon oranının yüzde 24’ü geçtiği durumlarda alacaklının çok mağdur olmasına neden olmaktaydı. Yapılan değişiklikle, alacaklı ve borçlunun menfaatleri arasındaki denge önemli ölçüde sağlanmıştır. Hâlâ bu oran güncel mevduat ve kredi faizlerinin gerisindedir, ancak yine de bu değişiklik önemlidir.

Güncel kanuni faiz oranı nedir?

Merkez Bankası'nın 20 Aralık 2025 tarihli ve 33113 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan tebliği ile son kez belirlediği kısa vadeli kredi işlemlerine ilişkin reeskont (iskonto) oranı yıllık yüzde 38,75'tir. 2025 sonu itibariyle bu oran geçerlidir.

Yeni düzenlemeye göre, bu oranın yüzde 80’i olan (yüzde 38,75 × yüzde 80 =) yüzde 31 oranı 31 Temmuz 2026 tarihinden itibaren geçerli kanuni faiz oranıdır. Başka bir ifade ile kanuni faiz oranı 31 Temmuz 2026 tarihinden itibaren yüzde 24’ten yüzde 31’e çıkarılmıştır.

2026 yılı sonuna kadar yeni bir oran belirlenmediği sürece bu oran geçerli kalmaya devam edecektir.

30 Haziran 2027 günü itibarıyla, 31 Aralık 2026 günü uygulanan reeskont oranından 5 puan veya daha çok farklı yeni bir oran belirlenmediği taktirde, 2027 yılının ikinci yarısı için de yüzde 31 oranı geçerli olacaktır.

Oranlar arası uyum

Mevzuatımız gereğince ticari ve vergisel işlemlerde farklı oranlar uygulanmaktadır.

30 Ekim 2025 tarihli yazımda, Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen gecikme zammı oranı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından belirlenen tecil faiz oranları bakımından Merkez Bankası tarafından belirlenen reeskont işlemlerinde için geçerli iskonto oranı ile avans işlemleri için geçerli olan faiz oranının dikkate alınmamasını eleştirmiştim.

Bence tüm mevzuatlar gereğince uygulanan faiz oranlarının birbiriyle uyumlu olması gerekir!

/././

Jüpiter villası olmasaydı -Fikret İldiz- 

Kimliksiz, devasa, görkemli, kudretli, kocaman bir binadan “duruşma salonu” olmaz. İnsan onuruna aykırıdır demek bile böyle bir duruşma salonunu tarif etmiyor. İnsanlar; mekânlarla baskılanarak adalet dağıtılamaz.

Ne olurdu?

Roma İmparatoru, yazlık villasında kaç insanı dalgaların vurduğu kayalıklara atarak öldürdü?

Tarihte görkemli binaların mekânlardaki varlıkları tüm zamanlara hatırlatmalarda bulunur…

Nesilden nesile geçen ne saraylar boşunadır ne ihtişamları boşunadır ve ne hatırlatmaları...

İşte Jüpiter villası… Dağların doruklarındadır ve inanılmaz büyüktür, dehşetlidir, görkemlidir.

“Capri Adası'nın Napoli Körfezine bakan tepesinde, Roma İmparatoru Tiberius’un yazlık villasının harabeleri yer alır. Zirveye dek kıvrılarak uzanan dar yolu iki saat tırmandıktan sonra nihayet oraya vardığınızda manzara büyüleyicidir. Ne var ki, paramparça haliyle bile devasa bir saray olan villanın kendisi ondan daha etkileyici; haşmeti, kudreti ve dehşetiyle sizi müthiş etkiler. (… ) Buraya Luppiter (Jüpiter) Villası adı verilmesi tesadüf değil; hayallere dalmış imparatorun huzuruna titreyerek getirilen devlet görevlileri ile elçiler, kendilerini Tanrılar Kralı’nın önüne çıkmış gibi hissederlerdi herhalde. Zaten böyle bir etki hesap edilmişti. Üstelik Tiberius, Tanrının gazabını saçmaya muktedirdi.

Söylendiğine göre biri canını sıktığında (ki bunun için çok şey yapması gerekmezdi), oracıkta hemen aşağıya atılıp kayalara vuran dalgalara gömülmesini buyururdu

Tarih boyunca saraylar hesap edilmiş etkileriyle haşmetli, kudretli ve dehşetlidir. 

Herkesi etkilemesi için inşa edilmiş görkemli yapılardır.

Neden böyle yapılar? Neden böyle saraylar? Neden dehşetli ve kudretliler?

Hitler’in Mimarı ve Silahlanma Bakanı Albert Speer “Hatıralarım” adlı kitabında anlatıyor: Hitler’e göre mimari yapılar inşa etmek, kendi dönemi ile ruhunu gelecek nesillere aktarmanın bir yoluydu ve bunu çevresine anlatmayı severdi. Sonuçta, tarihin önemli dönemlerinin o zamana has anıtsal yapılar vasıtası ile hatırlanacağı görüşündeydi. Roma İmparatorluğu’nun hükümdarlarından geriye ne kalmıştı ki? Binaları olmasaydı onlar için bugün ne tanıklık edecekti? Ona göre bir milletin tarihinde zayıflık dönemleri her zaman olabilirdi; ancak böyle durumlarda da eski gücü hatırlatacak mimari yapılara ihtiyaç vardı. Elbette yeni bir ulusal bilinç yalnızca bu argümanla uyandırılamazdı. Uzun bir çöküş döneminden sonra ulusal yücelik hisse yeniden alevlenecekse, ataların inşa ettiği anıtlar en etkili eserler olmalıydı. Mussolini’nin yeni bir imparatorluk fikrini halka tanıtmak istediğinde eski Roma kahraman ruhuna atıfta bulunmasına olanak tanıyordu. Gelecek yüzyılların Almanya’sına da bizim inşa ettiğimiz yapılarımız hitap etmeliydi. Hitler, bu gerekçeyle bir yapı anlayışının değerini hep vurgulamıştır.”

Deneme, deneme bir, iki üç… Deneme, deneme bir iki üç…

Ses kontrol, ses kontrol... Bir, iki deneme…

Adliyenin duruşma salonu içinde mikrofonla “ses” denemesi yapılıyor… Bunlar, onlar.

Çünkü o kadar kocaman, o kadar heybetli ve o kadar birbirinden uzak mekânların birleştirilmiş hali gibiydi ki “duruşma salonu”; ne duyarsınız ne görürsünüz ne hissedebilirsiniz.

Sanıkları görmezsiniz… Avukat meslektaşımız söyledi, belki SEGBİS kayıtlarında çıkar.

Tutuklu, tutuksuz sanıklara ayrılan yer; Yusuf’un kuyusu!

Yusuf’un kuyusu gibi bir yerden eğer sanık gözükürse ve size bakarsa belki görebilirsiniz!

Kuyular sadece ve sadece insanlara su vermek için açılır!   

Duruşma salonu devasa…

Kim bilir kaç kişilik. Teknoloji müthiş! Görkemli bina teknolojiyle birleşmiş…

Ses için eğer yetmezse diye tavandan sarkan mikrofonlar var.

Sesinizi duyurmanız için oturulan yerlerde mikrofon var ama açılmasına bağlı. Yeşil yanarsa kapalı; kırmız yanarsa açık, konuşabilirsiniz! Sanki konuşmanın yasak olduğunu kırmızı ışık sürekli hatırlatıyormuş gibi bir terslik var ama yeşil ışık yanınca; kapalı olduğu anlaşılıyor… Konuşmadan önce ses kontrolü yapılıyor ve sesiniz geliyorsa varsınız; sesiniz kapalıysa yoksunuz. Sesiniz varsa, mikrofonuz açıksa; varsınız. Yoksa, yoksunuz!

Beğeniye açık değil… Beğenmezseniz gelmezsiniz o zaman! Karar size kalmış, durum bu!

Duruşma salonunda hâkimler için yapılan yer salonun en dibine yerleştirilmiş, çok uzakta… Çok yüksekte… Erişebilirsen eriş! Görebilirsen gör… Zaten mahkemeye ulaşmadan önce savcılık “makamına” ait yer var. En önde mi, önde… Görmemek mümkün değil! Onu görmeden geçilemez. Yeri yüksek mi yüksek… Avukat meslektaşımız hatırlattı. Savcının oturuşuna göre sırtı “Adalet mülkün temelidir” yazısına dönük… Oturma yerini öyle yaptıkları için zorunluluktan mı yoksa bilinerek mi yapılmış belli değil; iddia makamı adaletin mülküne ve temeline arkası dönük. Yüzü ise sanıklara dönük. Mahkeme Heyetine de sırtı dönük oturmak mecburiyetinde. Diyeceği varsa kafasını arkaya çevirerek konuşması gerekiyor.

Mimarlar öyle çizmiş herhalde ve inşaatçılar da böyle inşa etmiş. Görkemli ve ihtişamlı!

10 Numara olmuş sanki ve bu duruşma salonunu yaparken kimse kimseye sormamış mı acaba?

Gazeteciler salonda var mı? Fark etmek için dürbün kullanabilirsiniz. Şaka değil, varlıkları duruşma salonunda “şaka” gibi konumlandırılmış bir yerdeler ve salonun en sonuna yakın oturtulmuşlar. Çıkış kapısına yakın ve belki de “istenmeyenler”… Gazetecilerin Duruşma Salonuna girmeleri her gün ayrı bir dert! Renkleri turkuaz olacak. Öyle olsa bile kimlikleri “dağıtılan kartlara” bağlı… Kart yok, giriş yasak! Gazeteci olup olmadıklarına kararı kim veriyorsa; renk yoksa duruşma yok, haber hiç yok!  Kendileri haber… Salonda bu kadar uzaktan gerçekler, haberler, duruşlar, tepkiler, sözler fark ediliyor mu  bilinmez. Hiçbir haber yorumlara ve muhtemel eleştirilere imkân tanımayacak şekilde ulaşılmaz yükseklikte… Ulaşılmaz! Bilgi edinme hakkı ve gerçekleri görerek fikir sahibi olmak diye bir şey kalmamış. Koskocaman teknolojik görüntüden görmeye bağlanmış gerçeklerle yetinmeleri istenen gazeteciler; Kaf dağının  ardında ne var bilemiyorlar!

Ne sanık görürler ne mahkeme heyetini! Ama ortada durup duran savcılık makamını görmemek olası değil. Dinleyicilere yakın duruyorlar. Dinleyiciler zaten salonun en dibinde.

Varken, yoklar! Görebilirlerse görürler, görürlerse ve tanıyabilirlerse tanırlar!

Ne insan ne mimarlık ve ne de bir yer! İnsanı araç olarak bile görmeyen bir devasa mekân! 

Tiberius gelsin görsün; insanları görkemiyle etkilemek nasıl oluyormuş!   

İnsan ve mimarlık, yok! Ne derseniz deyin! 

Ne demeliyiz acaba?

İnsanı amaçlamayan bir mimarlık ne özgür ve ne özerktir…

Cezaevi içinde yapılan böyle bir duruşma salonu hangi adliyeye mensupsa; mensubiyeti yok

Cezaevi içinde yapılan böyle bir duruşma salonu; kimliksiz!

Bitirelim…

“Kamu yapıları için kimlik önemlidir. Tüm kamu yapılarını tek bir potada belirtmek kimlik açısından doğru değildir. Kamu yapıları çeşitli programlar içerirler. Bu yapıların kimlikleri kendi programlarına göre değişmelidir. Eğitim, adalet, yönetim yapısı arasında farklar olmalıdır. Adalet saraylarının baskı kurması gerekmez. Bu sebeple adalet yapılarının anıtsallığına karşıyım. Adalet binalarının adaleti aramaya gelen insanlara hitap ettiğini unutmamamız gerekir. Adaletin gücünü temsil eden, ağırlaştıran ve vatandaşın üzerinde ezici baskı yaratan tarzı doğru bulmuyorum.(… )”

Kimliksiz, devasa, görkemli, kudretli, kocaman bir binadan “duruşma salonu” olmaz.

İnsan onuruna aykırıdır demek bile böyle bir duruşma salonunu tarif etmiyor. 

İnsanlar; mekânlarla baskılanarak adalet dağıtılamaz.

Tüm zamanların hukukunda amaç insan değil midir?

-----

1- Tiranlar. Waller R. Newell. YKY. Ekim 2020. İstanbul. Sayfa 11

2- Albert Speer Hitler’in Mimarı ve Silahlanma Bakanı Hatıralarım. Çeviren Emir Öngüner. Kronik yayınları.2026. Sayfa 72-78   

3- Thomas Mann. Yusuf ve Kardeşleri/Yusuf’un Gençliği.2.Cilt.Hece Yayınları. İkinci Bası 2019.Sayfa 187-200

4- Günümüz Adalet Sarayları Üzerine Bir Sorgulama. Hakan Sağlam, Yrd. Doç. Dr. yazısında yer alan Cem Açıkkol görüşü. Bu tartışmalar için bakınız: Gazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde Prof. Dr. Aysu Akalın tarafından “Mekânsal İmajın Oluşumu ve Yapısı Bağlamında Algısal Süreç” başlıklı yüksek lisans / doktora dersi kapsamında, 2011-2012 dönemi 2. yarıyılında “Adalet Saraylarında İmaj Arayışları” teması ile yürütülen çalışmada D. Özden ve A. Özdemir’in gerçekleştirdiği söyleşilerde yer almıştır. Mimarlık Dergisi Mart Nisan 2013 Sayı 384.

/././

‘Sizi paramparça ederiz!’ + Öcalan’ın mesajlarının analizi -Cumhuriyet-


‘Sizi paramparça ederiz!’-Ergin Yıldızoğlu- 

“Sizi paramparça ederiz” (Jerusalem Post 28/08). Bu tehdit, emekli Hint tümgenerali Gagan Bakshi’ye ait. Hedef, Cumhurbaşkanı Erdoğan, 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan anlaşması. Bakshi, “Sünni NATO” olarak nitelediği bu anlaşmayı bir stratejik tehdit olarak algılıyor, uyarıyor: “Hindistan, Pakistan karşısında, İran’la ilişkilerini İsrail’in çıkarları uğruna feda etmez.”

Generalin bu “acayip” çıkışı Mekke anlaşmasının jeopolitiğinin Ortadoğu’dan geniş olduğunu gösteriyor. Anlaşma, NATO benzeri bir askeri ittifak değil; hatta Ankara özellikle bunun İran’a veya herhangi bir ülkeye karşı olmadığını da vurguluyor.

Ancak Hindistan da Mekke anlaşmasının jeopolitiğinin Ortadoğu’dan geniş olduğunu düşünüyor. Haksız da değil. Mekke anlaşması, Güney Asya ile Ortadoğu’nun güvenliklerini birbirine bağlıyor. Pakistan artık yalnızca Hindistan’ın karşısındaki nükleer güç değil; Suudi Arabistan’ın mali gücü ve Türkiye’nin askeri-teknolojik kapasitesiyle daha geniş bir stratejik ağın parçası. Bu bağlamda, General Bakshi, Hindistan’a Orta Asya ve Afganistan yönünde kara bağlantısı sağlayan İran’ı Pakistan’a karşı bir “dengeleyici” olarak görüyor.

Jeopolitiğin o klasik sorusu yeniden önem kazanıyor: Avrasya’nın merkezindeki kara kütlesi üzerinde ulaşım yollarını, stratejik bağlantıları (bugün Körfez’i, Orta Asya’yı, Kafkasya’yı, Güney Asya’yı ve Avrupa’yı birbirine bağlayan koridorları) kim kontrol edecek?

Cevabı ararken denklemi basitçe “ABD-İsrail karşısında Rusya-İran-Çin” olarak betimlemek yerine, şimdi Hindistan’ı da kapsamaya başlayan “orta güçlerin” iki blok arasında kendi hareket alanlarını yaratma çabaları bağlamında düşünmek daha doğru olur. Özellikle ABD merkezli güvenlik mimarisinin eskisi kadar etkili, “vazgeçilmez” olmadığı düşüncesi güçlenirken.

BU DENKLEMDE TÜRKİYE  

Türkiye, Rusya ile ilişkileri olan, İran’la sınır paylaşan, Körfez ülkeleriyle ekonomik ve askeri bağlarını genişleten, Pakistan’la stratejik işbirliği geliştiren, Suriye’de, Doğu Akdeniz’de İsrail ile karşılaşmaya başlayan bir NATO üyesi ülke.

Bu denklem içinde Türkiye, hem İran’ın yıkılmasını, bölgede kalıcı bir savaş çıkmasını arzulamaz hem de İran’ın bölgesel hegemonyasını, İsrail’in bölge üzerinde rakipsiz askeri üstünlük kurmasını istemez. ABD-İsrail ittifakının İran’ı etkisizleştirmesi Türkiye’nin önündeki bir rakibi ortadan kaldırabilir ama İsrail’in bölgenin belirleyici askeri gücü haline gelmesi Ankara’yı hiç arzulamadığı savaşların içine çekebilir. Türkiye, İran’ın yıkılmasının, doğu sınırında büyük bir istikrarsızlık, yeni göç dalgaları yaratacağını, Kürt sorununun uluslararasılaşması riskini getireceğini düşünür; İran’ın etkisinin sınırlanmasını ama devlet olarak ayakta kalmasını çıkarlarına uygun bulur.

Bu denklem içinde de Türkiye, taraflardan birine katılmaktansa taraflar açısından “vazgeçilmez ülke” konumunda olmayı amaçlar. Coğrafyası da bu amaca uygundur: NATO ve Avrupa’ya açılan kapı; Karadeniz ile Akdeniz arasında geçiş; Kafkasya ve Orta Asya’ya uzanan koridor; Irak üzerinden Körfez’e bağlantı. Enerji hatları, Orta Koridor ve Irak Kalkınma Yolu yalnızca ekonomik projeler değil, jeopolitik kaldıraçlar. Türkiye’nin Rusya, Çin, İran, Körfez ve Avrupa arasındaki bağlantı noktası olma özelliği çağın savaş ve yaptırımlar döneminde daha da değer kazanıyor.

Diğer taraftan, ABD’nin Ortadoğu üzerindeki eski güvenlik tekeli zayıfladıkça Türkiye’nin stratejik değeri artar ama riskleri de: Washington “NATO müttefiki misin, yoksa bağımsız bir bölgesel güç mü?” diye soracak. İran, Türkiye’nin Suudi Arabistan ve Pakistan’la yakınlaşmasından kaygılanacak. İsrail, Ankara’yı bir güvenlik riski olarak görecek. Hindistan ise Türkiye-Pakistan yakınlaşmasını artık kendi güvenliği açısından değerlendirecek.

Türkiye farklı jeopolitik sistemlerin birbirleriyle ilişkisini belirleyebilecek bir “menteşe güç” olma fırsatını değerlendirmeye çalışıyor. Ancak Suriye deneyimi pek umut vermiyor: Esad rejimi yıkıldığında kapı çok karmaşık, tehlikeli, İsrail ile çatışmaya doğru evrilmeye başlayan bir jeopolitik koridora açıldı. Mekke anlaşması, resmi daha da karmaşıklaştırıyor, riskleri çeşitlendiriyor.

/././

Öcalan’ın mesajlarının analizi -Mehmet Ali Güller- 

Siyasal Kürt aktörlerin bir kısmı, Öcalan’ın “Kürt davasını” sattığını düşünüyor. “Kürt kökenli Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı” olarak PKK’ye karşı çıkan ve bu nedenle PKK tarafından yıllardır hedef alınan kimi siyasal Kürt aktörler de şöyle diyor: “Devlet, federasyon hatta özerklik bile istemekten vazgeçip entegrasyonu savunan Öcalan, bizim savunduğumuz çizgiye geldi.”

Öcalan aslında ne davasını sattı ne de çizgisinde köklü bir değişiklik yaptı. Öcalan pragmatisttir ve şartları göz önünde bulundurarak yarın sıçramak için bugün en uygun kazanç zemininde uzlaşıyor. ABD’nin gerilemesi, Ortadoğu’daki yeni güvenlik mimarisi arayışları, yeni güç dengeleri ve bunun Türkiye siyasetine yansıması üzerinden Öcalan uzun vadeli bir strateji çiziyor.

Öcalan’ın medyaya yansıyan 20 Temmuz ve 2 Ağustos tarihli DEM heyetiyle yaptığı görüşmeler, bu bakımdan analiz edilmeyi gerektiriyor.

İMRALI GÜÇ MERKEZİNE DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR

Bahçeli’nin netleştirilmesini istediği Öcalan’ın statüsünde uzlaşılmış. Öcalan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın başkanlık ettiği Koordinasyon Kurulu’nun altında oluşturulacak “Silahsızlanma ve Siyasallaşma Kurulu”nun üyesi olacak. Öcalan özgürlüğü konusunda da rahat, “Süreç ilerlesin, onlar zaten beni burada tutmak istemezler” diyor. 

Öte yandan Öcalan, DEM ile PKK’yi yeni bir siyasal örgüt altında birleştirmenin hazırlığına da başlamış. Adını şimdilik “Demokratik Toplum ve Cumhuriyet hareketi” diye ifade ediyor.

Özetle Öcalan, adım adım Türkiye’de bir güç merkezi haline geliyor, getiriliyor.

AÇILIMLA YENİ CUMHURİYET 

Öcalan, bu sürecin sonunda yeni bir cumhuriyetin kurulacağına işaret ediyor. Zaten AKP’nin daha önce yeni bir cumhuriyet kurduğunu belirtiyor. Kurulacak bu en yeni cumhuriyetin en az iki sütunlu olması gerektiğini savunuyor. Ne ilk cumhuriyetteki gibi sadece CHP’lilik/Kemalist sütunlu ne de şimdiki cumhuriyette olduğu gibi sadece muhafazakâr demokratlık sütunlu; en az iki sütunlu, hatta üçüncü ve dördüncü sütunlar bile olabilir! Dahası Öcalan “En az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız” diyor.

Özetle; üniter bir ulus-devletin yerine çok kimlikli yeni bir modele işaret ediyor. Öcalan bu modelin anayasasında Kürtlerin bir hukuk öznesine dönüşeceğini söylüyor. Ama bunu özel bir taktikle yapacaklarını, anayasada bunun “kimlik özgürlüğü” şeklinde yer alacağını belirtiyor. Kimlik olunca Kürtlük, Türklük, Alevilik, kadınlık gibi kimliklerin her birine anayasal özgürlük sağlanacağını savunuyor.

Ve Öcalan tüm bu süreçte CHP/ YENİ Parti’nin de dönüşeceğini, Kemalist tarih tezlerinin değişeceğini savunuyor. Kürt açılımı ile CHP’li belediyelere operasyonun paralel yürütülmesinin de nedeni zaten oydu. Açılımın üç aktörü de biliyor ki kurucu partiyi teslim almadan yeni bir cumhuriyet kurulamaz.

‘İRAN’A KARŞI TÜRK-KÜRT İTTİFAKI’ AÇILIMI

Öcalan Türk-Kürt ittifakını ümmet temelinde yorumluyor. Ümmeti de İslam ve Ortadoğu enternasyonalizmi diye tarif ediyor ve Türk-Kürt İslam ümmetinin “Ortadoğu dinamiğini değiştireceğini” savunuyor.

Erdoğan ve Bahçeli’yle kurduğu ittifakı Yavuz-Kürt İdris ittifakına benzeten Öcalan, “Yavuz Kürt mirlikleri ile nasıl Ortadoğu’yu kazandıysa öyle kazanılacak” diyor. Yavuz-Kürt İdris ittifakı Safevi Türklerinin yönettiği İran coğrafyasına karşı savaşmıştı. Öcalan bugünkü Türk-Kürt ittifakının hedefinin de yine İran olduğunu söylüyor: İran böyle bırakılamaz. Suriye nasıl son dönemini yaşıyorduysa bu Şia iktidarı da son dönemini yaşıyor. Neçirvan Barzani ve Bafil Talabani’nin de içinde olacağı ve PJAK’ı da dönüştürecek bir hamle başlatmak gerekir. (…) İran çözülecekse buradan çözülür. İsrail-ABD çözemez. (…) İran’ı hallettiği oranda en büyük birikim Türkiye’dedir. Bu birikimler birleştikçe bizi bir Ortadoğu birliğine, enternasyonalizmine getirecek.”

STATÜ KARŞILIĞI BAŞKANLIK 

Peki bu açılımın daha önce yapılan açılımlardan farkı ne? Onlar yürümedi de bu neden yürüyecek? Öcalan’ın buna yanıtı şu: “2015’teki gibi yarım yamalak değil. Anayasayı, seçimleri, cumhurbaşkanlığını belirleyecek bu çalışma.” Yani Öcalan açıkça açılımın karşılığının Erdoğan’a sınırsız başkanlık yolu açmak olduğunu belirtiyor.

Bu, stratejik bir düzleme ve ilişkiye değil, taktik bir düzleme ve ilişkiye işaret ediyor. Mesele şu ki taktik düzeydeki ilişkiler, yeni siyasal ihtiyaçlara göre yine bozulabilirler.

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -24 Ağustos 2026-

Yılın ilk yedi ayında tahakkuk eden her 100 liralık verginin 78 lirası tahsil edildi -Murat Batı-  Vergi sistemi, bir noktadan sonra yalnızc...