AKP, Fethullahçıların taktiğini kullandığını itiraf etti: CHP operasyonundaki yeni hamleler ne anlama geliyor?
Son dönemde yandaş medya, trol ağı ve AKP’ye yakın sosyal medya hesapları, “video” servisleri ve “bel altı” imalarla CHP’yi hedef alıyor. Yapılan bu saldırı, her ayrıntısıyla AKP’nin eski ortağı Fethullahçıların taktiğini andırıyor. Bu taktiğin kullanıldığına dönük üstü kapalı bir itiraf da gelirken bu hamlelerin arka planında hangi amaç yatıyor?
Sorgu süreciyle ilgili görüştüğümüz adli kaynaklar, aynen şöyle dedi: ‘Özel hayat demeyip her anlattığı tutanağa geçirilseydi Özel sokağa çıkamaz hale gelirdi.’ Çok vahim.
Bu sözler eski AKP yöneticisi ve milletvekili Şamil Tayyar’a ait.
Tayyar, haftalardır doğrudan yandaş basın ve trol ağları aracılığıyla servis edilen onlarca “bel altı” hamleyi kimse bilmiyor ve görmüyor gibi bu sözleri dile getiriyor, AKP'nin özenli davrandığı kanısı yaratmaya çalışıyor.
Ancak sadece bunu yapmıyor Tayyar, "elimizde çok şey var" kanısı yaratmaya çalışıp aynı zamanda bir tehdit de savuruyor.
Peki, bu tehdit ne anlama geliyor?
Cumhuriyet’in tasfiyesi sürecinde AKP’nin en büyük ortaklarından biri olan Fethullahçıların yıllarca imal edilmiş görüntüler ve “deliller” üzerinden yaptığı hamleler malum.
Son dönemde buna benzer adımlar atan iktidar partisine tepkiler yağmaya başlayınca bu çıkışı yapan Tayyar, devamla ise şunları söylüyor: Israrla, başından beri suçla doğrudan bağlantılı değilse müstehcen görüntü veya iddialara yer vermiyorum. Hem hukuki hem insani hem ahlaki değil. Ayrıca, süreci magazinleştirir, yolsuzluk dosyalarına gölge düşürür. Bu endişemi Adalet Bakanımız Akın Gürlek’e de ilettim, 'kesinlikle haklısın' dedi. Gayri ahlaki paylaşımların üzerine gidileceğini, sızıntının kaynağını araştıracaklarını, buna izin verilmeyeceğini söyledi. Duyarlı bir tavır, olması gereken budur.
Yani önce sopa gösterme niyetiyle AKP’nin titiz davrandığı iddiasını savunuyor, ardından da itirafta bulunuyor Tayyar.
Sızıntılar yapıldığını kabul ediyor.
Peki, kim yapıyor bu sızıntıları?
Akın Gürlek itirafı
Tayyar doğrudan Akın Gürlek ile konuşmuş.
AKP’nin şu an yürütülen tüm siyasi davalarının kısa süre öncesine kadar “başsavcı” sıfatıyla sürdürücüsü olan Gürlek’in kontrolündeki “sızıntıları”, davadaki tüm ifadelerin anlık olarak Yeni Şafak’a nasıl servis edildiğini bir an için unutalım ve gelelim Gürlek’in Adalet Bakanlığı’na.
Yandaş bir kanalın canlı yayınına çıkıp, (Şamil Tayyar’ın düzenli konuk olduğu kanala) Gökhan Böcek ve Özkan Yalım’ın itirafçı olduğunu daha ilk gün, kimse bilmezken kamuoyuna duyuran isim kimdi?
Akın Gürlek.
Peki, Gürlek’in bu duyurusunun sadece bir gün sonrasında bu iki ismin de “itirafları” denilen ifadeleri basına kim servis ettirdi?
Daha bu iki isim savcılıktan çıktığı anda basına çarşaf çarşaf servisi yapanlar kimdi?
Yine hatırlayalım…
Gökhan Böcek itirafçı olmadan kısa süre önce Böcek Ailesi’ne ilişkin “bel altı” iddialar AKP’ye yakın trol hesaplar tarafından sosyal medyadan paylaşıldı, mesajlar ve videolar servis edildi.
Bundan çok kısa süre sonra ise bir bütün olarak Böcek Ailesi’nin itirafçı olduğu haberini aldık.
Şimdi başa dönersek, Tayyar ne diyor: “Özel hayat demeyip her anlattığı tutanağa geçirilseydi Özel sokağa çıkamaz hale gelirdi.”
Bu doğrudan iktidar güdümünde, tam da Fethullahçıların yıllarca kullandığı taktik değil de ne?
Üstelik ortada Tayyar'ın iddia ettiği gibi Özkan Yalım’ın ifadelerini kayda geçip servis etmeyen bir merci de yok.
Daha dün Yalım üzerinden CHP’li iki kadın yönetici, Gamze Pamuk ve Gizem Özcan çirkin şekilde hedef alınmış, iki isim de bu iddialara çok sert sözlerle tepki göstermişti.
Yani AKP’liler hem yalan söylüyor hem de sopa sallıyorlar.
Tüm bu yaşananlar ve Şamil Tayyar’ın Akın Gürlek ile görüşmesi sonrası açıklamada bulunan CHP’li Murat Emir, “Günlerdir 'Devletin namusuna teslim edilmiş, adli emanetteki cep telefonlarındaki o görüntüleri kimler, hangi amaçla sızdırdı?' diye soruyoruz. Bu ahlaksız sızıntılar için neden bugüne kadar kılınızı kıpırdatmadınız? Öte yandan Özkan Yalım’ın orijinal ve değiştirilmemiş ifadesinde; savcının dosya ile uzaktan yakından ilgisi yokken rahmetli başkanımız Gülşah Durbay’ı kasıtlı olarak sorduğu açıkça sabittir. Üstelik ortada medyaya servis edilen tahrif edilmiş metinler var” dedi.
Evet, AKP eski ortağını belli ki çok özlemiş.
Attığı tüm adımlar, son dönemdeki tüm hamleler buna ilişkin.
Peki, amacı ne?
AKP ne yapmak istiyor?
AKP son dönemdeki siyasi davaların merkezine hep İmamoğlu'nu koymuştu.
İmamoğlu saf dışı bırakıldıktan sonra açılan davalar da uzun süre İmamoğlu merkezli ilerlemeye devam etti.
Ancak tutuklanması İmamoğlu dosyasıyla bağlantılı olan Muhittin Böcek üzerinden servis edilen "itiraflar" ve Özkan Yalım hamlesi, Özgür Özel'in ve CHP yönetiminin de doğrudan hedef alındığı yeni bir hamle anlamına geldi.
Bu hamlelerin de kuşkusuz CHP kurultayı üzerinden İmamoğlu bağlantısı var ancak Özel ilk kez doğrudan hedef alınıyor.
Hem Yalım hem de Böcek üzerinden Özel'in "para aldığı" iddiaları her yana servis ediliyor.
İki CHP'li dolayımıyla yapılan bu servisleri Özel'in yakın arkadaşının gözaltına alınması takip etti, bu da niyeti ortaya koyan bir diğer hamle oldu.
AKP son süreçteki bu hamleleriyle CHP'ye kayyım atama davasında yeni bir atağa kalkmış görünüyor ve belli ki bu atak, eski ortağı Fethullahçıların taktikleriyle daha sert şekilde ilerleyecek.
soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.
Hukukla, yargıyla, seçimle adalete ulaşılabilir mi?-Ali Rıza Aydın-
Hukuk ve yargı kılıflı dokunmaların bir yanında yönetememe ve çürüme, diğer yanında sömürüyü yeni tasarımlarla yönetip sürdürme var. Bu tür iç çelişkilerle oyalanan halk, alanlara çıksa da seçim seraplarıyla çözümsüzlük batağında boğuluyor.Son dönemlerde yaygınlaşan “hak, hukuk, adalet” sav-sözü “hak”tan daha çok hukuksuzluk ve adaletsizlik üzerine vurgulamaya yöneliyor. Hukukun üstünlüğü ve bağımsız yargı söylemleri de bu vurgulamayı güçlendirici olarak devreye sokuluyor. Özetle söylenen şu: Hukuka uyulsa, yargı bağımsız olsa, yargı kararlarına uyulsa adaletli bir dünya kurulabilecek…
Aynı ihale hukukuyla yapılanları “iyiler ve kötüler” başlıkları altında ayrıştırarak siyasal iktidarın gücü ve çıkarı için düzen içi muhalefeti kırma ve siyaseten güçsüz bırakma, ilan edilmediği halde OHAL’li yönetme, ekonomi politiği sömürü olan düzeni muhalefet üzerinden perdeleme, rantı iktidar ağırlıklı paylaşma, kaynakları ulusal ve/veya uluslararası sermayeye aktarma, sermaye sınıfı ve siyasal iktidar egemenliğini hukuk ve yargıyı kullanarak meşrulaştırma, halkı ya kendi siyasetine mahkum etme ya da siyasetten uzaklaştırma, akıl ve bilimin içine dinselleşmeyi yerleştirme ve daha birçoğu…
Oy hakkını çalmaya, seçme ve seçilme hakkını yok saymaya, kendisine oy vermeyen seçmeni cezalandırmaya, milletvekili ve belediye başkanı transferlerine, ihraçlara ne demeli? 17 belediye başkanının CHP’den AKP’ye geçmesi safralar temizleniyor diyerek açıklanabilir mi? Bu çürüyen ve çürüten siyaset ortamında ve de adaletsiz seçim hukukunun içinde “seçim” nasıl umut olacak? Ortaklaşa dergisi yazısında belirttiğim gibi (Çürüyen ve çürüten siyaset: Siyasi partiler, Sayı 4, Ocak 2026), siyasette ilkesizliği sorun görmediği gibi zemin hazırlayan, gericilikle ortaklaşan, çürümüş bir burjuva düzeni var. Halkı meydanlara toplamak iyi de düzen içi eleştirilerle, sosyal reformculukla, kapitalizmin iyileştirilmesi programlarıyla ne çürüme ne de sömürü ortadan kalkıyor.
Peki bunlar olmasaydı, yaşanmasaydı; diğer deyişle siyasal iktidarın istek ve gereksinmelerine göre biçimlendirilen ihlaller, el atmalar yaşanmasaydı hak, hukuk, adalet savı gerçekleşecek miydi? Sömürü, eşitsizlik ortadan kalkacak mıydı?
Görmezden gelinen, yargının da içinde olduğu devletin ve hukukun, hangi toplumsal ve ekonomik ilişkilerin ürünü olduğu, sınıfsallığı…
Düzenin hukuku, yasaması, yönetimi, denetimi ve yargısı kapitalist/emperyalist egemenlik ve iktidar için devrede olunca sömürülenlerin hak savaşımlarıyla oluşan hukuksal kazanımlar da düzen içine sıkışıp kalıyor. Hak savaşımlarıyla kazanılanlar hukuk normları içinde yazılı olsa dahi yaşamda var olmuyor. Kaldı ki kapitalizm ve emperyalizm, kriz süreçlerinde ve yeni arayışlara gereksinim duyduğunda, -ihale, imar, çalışma, seçim hukukunda olduğu gibi- ya sıklıkla değişikliğe yöneliyor ya da kendi hukuklarının dışına çıkmaktan kaçınmıyor. Öylesine esnek, belirsiz, öngörülemeyen bir hukuk var ki aynı kurallarla farklı yorum ve uygulamalar yapılabiliyor; aynı kuralları uygulayanlardan bir kısmı suç savıyla yargılanabiliyor.
Demokrasiye en yakın yönetim biçimleri olarak tanımlansa dahi yerel yönetimler de organsal, kadrosal, kaynaksal, hukuksal yönleriyle aynı toplumsal ve ekonomik ilişkilerin araçları. Neoliberalizmin yerel yönetimleri küreselleşmenin ikizi olarak görmesi buraya oturuyor. Kapitalist/emperyalist akılla düşünüp araya sosyallik adaları serpiştirmek toplumcu yerel yönetimi oluşturmaya yetmiyor. Hatta yerel halkın sömürü gerçeğini görmesini perdeliyor. AKP’nin yerel yönetimler üzerindeki kriz başlığı ve yeni hukuksal düzenlemelere girişmesi, -yaparsak biz yaparız söylemiyle- bu tür sosyalliklerin önünü kesmeyi de amaçlıyor. Buradan seçimle gelen vali/belediye başkanı modeline geçiş de -başkanlı rejimle koşut olarak- hiç zor olmayacak.
Anayasa, demokratik düzen, seçimler ve muhalefet mi? Gereksinim duyuldukça… Gereksinim öyle planlanıp yapılıyor ki, kendi kapatma davasında öğreti ve uygulama üzerinden sert tepki veren AKP içinden CHP’ye kapatma davası göndermeleri yapılabiliyor.
“Adalet mülkün temelidir” deyişi, toplumsal üretim araçlarının, sağlığın, eğitimin, enerjinin, madenlerin kamusallık yerine özelin elinde olmasını, özel mülkiyetin güvencesini açıklıyor artık.
Hukuk ve yargı kılıflı dokunmaların bir yanında yönetememe ve çürüme, diğer yanında sömürüyü yeni tasarımlarla yönetip sürdürme var. Bu tür iç çelişkilerle oyalanan halk, alanlara çıksa da seçim seraplarıyla çözümsüzlük batağında boğuluyor.
“Hak”tan “hukuk”a, “hukuk”tan da yargı destekli “adalet” arayışına ulaşılmasında kanıksatılmış bir senaryo var: Adalet arayışı uyuşmazlık doğması ya da hak ihlaliyle başlatılıyor; uyuşmazlık arabulucu ya da idari kararlarla giderilmezse, uzlaşma sağlanmazsa yargıya gidiliyor. Herkesin hakkını arayabilir olması, adil yargılama hakkının ihlal edilmemesi, yargının hukuka sarılarak onu daha dengeli yorumluyor olması gibi örnekler toplumsal adaleti getirmiyor. Ki yargı da yerelinden bölgesine, yükseğinden uluslararasına kadar gerektiğinde egemenler ve iktidar çıkarına yorumdan kaçınmıyor.
Adaletin görünürdeki ucu hukukta ama gösterilmeyen gövdesi ve kökü ekonomi politikte, sömürücü ve eşitsiz düzende. Adaletsiz düzenden sömürülenler adına adalet çıkmıyor. Muhalefet partilerinin düzenin hukukuyla eleştiri yapması da egemenler ve iktidar karşısında anlamsızlaşıyor. Sömürünün hukukla güvence altına alındığı düzende adalet kostümleri çoğaltılıyor, yargıya da biçme dikme görevi düşüyor. Yeri geldiğinde bu kılıflar dinselle besleniyor.
Adalet yargıya, dinsele muhtaç olmadığı zaman gerçek olacak.
Lenin’le bitirirsek; adalet “bir söz değil”, “en dokunaklı, en canlı, en önemli sorun, açlıktan ölmek sorunu, bir lokma ekmek sorunu”. “Aç ve yıkıma uğramış insanların çıkarlarıyla sömürücülerin çıkarları arasında bir ‘uzlaşma’ üzerine herhangi bir siyaset kurmak, işte bu yüzden olanaksız”.
Kemer'de 57 yıllık izinle otel inşaatı: Mevzuat değişti, antik kent bulundu ama 'muafiyet' baki kaldı -Yusuf Yavuz-
1969’da turizme tahsis edilen orman arazisinde 2023’de tahsis süresi uzatıldı, 2024’de ise 900 yataklı otel için ÇED muafiyeti belgesi verildi. Vatandaşlar ise ÇED kapsam dışı kararına karşı dava açtı. Davanın ilk duruşması 18 Mayıs’ta görülecek.Antalya’nın Kemer ilçesinde İdyros antik kentinin bulunduğu bölgede inşa edilmek istenen 900 yataklı otel projesi için verilen ÇED muafiyeti kararı yargıya taşındı.
Kemer Ayışığı Koyunun bitişiğinde 1969 yılında tahsis edilen orman arazisinde kamuoyunda Fransız tatil köyü olarak bilinen ClubMed adlı turizim tesisi inşa edildi. Bölgenin ilk tatil köylerinden biri olarak bilinen ClubMed’in 49 yıllık tahsis süresinin 2020’de dolmasının ardından süre uzatımına gidildi.
Beydağları Sahil Milli Parkı sınırları içerisinde bulunan 293 bin metrekarelik orman arazisi 2023 yılında ÖZAK GYO’na geçti. Turizme tahsisli orman arazisinin üs kullanım hakkı, 2068 yılına kadar bu şirketin oldu.
Kemer'de bir garip ÇED hikayesi
İdyros antik kentinin bulunduğu bölgede yer alan tahsisli arazi içerisinde tescil edilmiş 1. ve 3. derece arkeolojik sit alanları var. Arazi üzerinde geçmişte inşa edilen ve tatil amaçlı iki katlı evlerden oluşan Fransız tatil köyünün binalarının yıkılarak yerine 900 yatak kapasiteli otel inşa edilmek isteniyor.
Bu amaçla yapılan başvuruya Antalya Valiliği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü'nü 29 Nisan 2024 tarihinde "ÇED Kapsam Dışı" belgesi düzenledi.

Vatandaşlar Valiliğe karşı dava açtı
Bölgede yaşayan dört vatandaş, yapılan işlemin 1993 yılında çıkarılan ÇED Yönetmeliğine aykırı olduğunu öne sürerek, Valilik kararına karşı iptal davası açtı. Davacılar, daha önce başka bir şirket adına düzenlenen 5 Şubat 2020 tarihli belgenin, tahsisli araziyi devralan Özak GYO için de geçerli sayılmasının hukuka aykırı olduğunu savunarak, idari işlemin iptalini talep etti.
'Tadilat izlenimi yaratılmak isteniyor'
Otel projesinin bulunduğu parseli kapsayan Koruma Amaçlı İmar Planı ile, Koruma Bölge Kurulu kararına karşı açılan iki ayrı davanın devam ettiğini belirten davacılar, yeni inşa edilmek istenen otel projesinin ÇED kapsamı dışında tutulamayacağını savunarak; “1993 yılından önce planlanan yahut başlayıp biten projeler için ÇED Kapsam Dışı Yazısı verilmesi mümkün ise de mevcut projenin yeni bir proje olduğu ve muafiyetten yararlanamayacağı, sanki eski otel tadil ediliyormuş izlenimi uyandırılmak istendiği, halbuki öncekiden farklı olarak beş katlı ve yüzme havuzlu yeni bir projenin uygulamaya konulduğu, eski otel binası ve eklerinin yıkıldığı, yeni proje olduğu için ÇED projesi yapılmasının zorunlu olduğu” gerekçesiyle Mahkeme’den idari işlemin yürütülmesinin durdurularak iptalini talep etti.
Valilik: 'Faaliyet sahibinin değişmesi kararı değiştirmez'
Davalı idare olan Antalya Valiliği’nin, Antalya 1. İdare Mahkemesi’nde görülen davaya sunduğu savunmada, dava konusu ÇED kapsam dışı işleminin mevcutta varolan bir tesise ilişkin olduğu belirtilerek, “çevresel açıdan proje sahibi tüzel/gerçek kişilerin değil yürütülen faaliyetlerin incelendiği, faliyetin değişmesi durumunda yeniden değerlendirme yapıldığı ancak faaliyet sahibinin değişmesinin verilmiş görüş ve kararları değiştirmeyeceği, dava konusu işlemin hukuka uygun olduğu” görüşü savunuldu.
250 yatak ve üzeri oteller için ÇED şartı var
Antalya 1. İdare Mahkemesi’nde görülen davanın duruşması 18 Mayıs 2026 tarihinde yapılacak. Duruşma öncesinde bölgede yürütülen otel projesi ve idari işlemlere ilişkin bir basın açıklaması yapan İdyros Antik Kentine Dokunma Hareketi, “250 yatak kapasitesi üzerindeki otel projeleri için ÇED raporu şartının arandığına işaret ederek, “Özak GYO şirketine olağanüstü bir ‘kıyak’ yapılmış ve yıllar önce Club Med için verilmiş olan ‘ÇED Muafiyeti’ belgesinden yararlanmaları sağlanmıştır” görüşünü savundu.

'Alan dikenli telle çevrildi, kamyonlarca malzeme çıkarıldı'
Kemer’in yapılaşmadan korunmuş bölgesinde yer alan tahsisli arazinin turistik tesise kurban edilmemesi amacıyla 3 ayrı dava açıldığı hatırlatılan platform açıklamasında, şöyle denildi: “Geçen zaman diliminde, hem Idyros Antik Kenti arkeolojik sit alanı, hem de Kemer'in son bakir orman alanı olan bölge üzerine tahsis verilen ÖZAK GYO şirketi, alanın etrafını dikenli ve jiletli tellerle, 3 metrelik metal panolarla çevirip sit alanlarını dışarıdan görünmeyecek şekilde kapattı ve kamera ve hoparlörlerle donattı. Böylesi bir ortamda inşaat işlerine girişmesine izin verilen ÖZAK GYO şirketi, alandan içeriği belirsiz kamyonlarca malzeme çıkardı, meçhul bir yere götürdü. Bu esnada tahsis alanının bir bölümünde arkeolojik sondaj kazılarının da devam ettiğini Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'ndan öğrendik.
‘Buluntular hakkında bilgi verilmiyor'
Ancak buluntular ve inşaatın devam ettiği alanla ilgili bir bilgi verilmiyor. Konunun uzmanı arkeologlar, potansiyel arkeolojik kalıntılara zarar verilebileceği endişesini dile getirmişlerdir ancak ne yetkili kurumlar ne de inşaatçı ÖZAK GYO şirketi bu uyarılara kulak asmamaktadır, inşaat çalışması bütün hoyratlığıyla devam etmektedir. İşin traji-komik yanı, bütün bu feci çalışmalar, 57 yıl önce verilmiş bir izinle yürütülmektedir! Evet, ÖZAK GYO adlı şirket, nasıl olabildiyse, tam 57 yıl önce, Kültür Bakanlığı kurulmadan önce, henüz Idyros Antik Kenti arkeolojik sit alanı ilan edilmeden önce, hatta ve hatta sit kanunu bile çıkmadan önce verilmiş bir izinle bu yeni inşaatı yapmaktadır.
'Proje 57 yıl öncekiyle aynı değil'
Oysa bilindiği gibi, 250 yatağı geçen oteller için ÇED raporu şartı vardır. Ancak ÖZAK GYO şirketine olağanüstü bir ‘kıyak’ yapılmış ve yıllar önce Club Med için verilmiş olan ‘ÇED Muafiyeti’ belgesinden yararlanmaları sağlanmıştır. İnanılır gibi değil! 57 yıl önceki izinle yepyeni bir otel inşaatı yapılması kabul edilemez. Arada geçen zaman zarfında bölgede antik kent bulundu, sit alanları (1., 2. ve 3. derece) ilan edildi, yeni imar planları yapıldı, koruma imar planı yapıldı ve Kemer'in turistik ve altyapısal durumu tamamen değişti. Üstelik iddia edildiği gibi bugünkü proje 57 yıl önceki projenin birebir aynısı değildir.”
İdyros Antik Kentine Dokunma Hareketi’nin, ÇED muafiyeti iznine karşı da dava açtığı vurgulanan açıklamada, “Hem fiziki koşullar hem de mevzuat, 57 yılda çok büyük değişikliklere uğramıştır ve ÖZAK GYO adlı şirketin böylesine bir kayırmayla ÇED raporu almaktan muaf tutulması kabul edilemez bir durumdur. Antalya 1. İdare Mahkemesi'nde görülen davamız ile bu hukuksuzluğun yüce Türk yargısı tarafından giderileceğine inanıyoruz.”
'Arkeolojik çalışma sonlanana kadar inşaat durdurulmalı'
İdyros antik kentiyle ilgili açılan iki ayrı davaya da değinilen açıklamada, şöyle denildi:
“Özellikle mevcut Sit alanlarının güncellenmesi talebiyle açtığımız dava çok önemlidir. Çünkü, şu anda inşaat yapılmakta olan alanda antik kalıntılar bulunmaktadır ve sit derecelendirmesi için yeni sondajlar, jeoradar gibi ileri tekniklerle kapsamlı bir araştırma yapılmadan potansiyel kültür varlıklarının bulunduğu alan inşaata terk edilmiştir. Türkiye Arkeologlar Derneği Antalya Şubesi'nin hazırladığı rapor, bu alanın kültür varlığı ihtiva ettiğini neredeyse kesin olarak işaret etmektedir. ÖZAK GYO şirketinin yapmakta olduğu yoğun inşaat çalışmalarının, potansiyel kültür varlıklarımıza geri dönülmez zararlar vermesi olasılığı yüksektir. Mahkememizden bir talebimiz de, daha fazla zarar verilmeden yürütmeyi durdurma kararı vererek, alanda gerekli arkeolojik çalışmalar tamamlanana kadar inşaatın durdurulmasıdır.”
İdyros Antik Kentine Dokunma Hareketi’nin açıklamasında, 18 Mayıs 2026 Pazartesi günü Antalya 1. İdare Mahkemesi'ndeki duruşma hatırlatılarak kent kamuoyuna kültürel ve doğal mirasa sahip çıkması çağrısı yapıldı.