İdris Naim Şahin ve “tahsisli plaka” mevzusu -Tolga Şardan-
Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in Süleymancılar soruşturmasında ifade vermesi, isme tahsis edilen muafiyetli plakaların şahsi veya illegal ilişkilerde nasıl usulsüz kullanıldığını ortaya çıkardı.
AKP döneminin en ilginç siyasi figürlerinden olan eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Süleymancılar’ın lideri Alihan Kuriş’e yönelik başlatılan adli soruşturmada “şüpheli” sıfatıyla savcılığa ifade verdi.
AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte İçişleri Bakanlığı görevine getirilen Abdülkadir Aksu ve Beşir Atalay’ın “ağır” konumları sonrasında atandığı bakanlık görevi sırasında kırdığı potlar ve yaptığı açıklamaları halen hatırlanan Şahin, bu tarzıyla kendisinden sonra gelen kimi İçişleri Bakanları’na “örnek” oldu.
İsme tahsis edilen plakalar, takılan araçlara yasa gereğince trafikte “geçiş üstünlüğü” ve “muafiyet” hakkı tanıyor. Şahin hakkındaki iddia tahsisli plakaların takılı olduğu araçların kendisinin bilgisi dışında ve tahsis amacı dışında kullanılması.
Ülkenin siyasi tarihinde pek görülmemiş bir durum, en azından şimdilik! Yarın ne olacağı belli olmaz elbette. Aynı görevi yapan başka önemli isimlere de sıra gelebileceğini akıllarda tutmak lazım.
Savcılıkta “örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme” ve “suçluyu kayırma” suçlarını işlediği iddiasıyla ifade veren eski İçişleri Bakanı, “yurt dışına çıkış yasağı” koşuluyla salıverildi.
Adliyeden yansıyan bilgilere bakılırsa; savcılık, Şahin’in savunmasına “eski içişleri bakanı” olmasına karşın pek itibar etmedi. Zira, savcılık, Şahin’le ilgili istediği adli kontrol talebinde “Şüpheli İdris Naim Şahin, her ne kadar araçların bilgisi dışında kullanıldığını beyan etmiş ise de; dosya şüphelilerinin ifadelerinden, bir kısım tahsisli araçların şüpheli İdris Naim Şahin'in bilgisi dahilinde tahsis edildiği ve şüphelilerce kullanıldığı beyan edilmiştir.
Ayrıca, buna ilişkin telefon ön inceleme tutanakları, HTS kayıtları, PTS geçiş kayıtları ve görüntüleri, kiralama sözleşmeleri, aracın fiilen kimin tarafından kullanıldığının tespitine yönelik kolluk sistemlerinde yer alan kayıtlar, şüpheli savunmasının aksini göstermektedir” görüşünü verdi.
Savcılık mahkemeye sevk yazısında ayrıca, eski içişleri bakanı olması sebebiyle Şahin’in nüfuzunu dosyanın diğer şüphelileri veya tanıkları üzerinde kullanabilme ihtimaline ve delilleri karartma şüphesi bulunduğuna dikkati çekti. Şahin’in siyasi kimliğinden dolayı muhtemel yurt dışı bağlantıları olduğunu ve kaçma şüphesinin bulunabileceğini dikkate aldı savcılık.
Savcılık görüşü, Süleymancılar’ın lideri Kuriş’le ilgili hazırlanacak iddianamede, Şahin’in “sanık” olacağının sinyalini verdi.
Hakkında böylesi savcılık değerlendirmesi olan sıradan bir yurttaşın gideceği yer cezaevi. Ancak Şahin, sıradan bir isim değil. Eski İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde belediyenin genel sekreter yardımcısı.
Arşivden çıkan isimler
Geçmişte çalıştığım Milliyet gazetesinde İçişleri Bakanlığı’nı izleyen muhabir olarak Şahin’in bakanlık dönemini de yakından takip ettim. İfade vermeye gitmesiyle birlikte arşivimi yokladım. Eski bakana sorgusunda sorulan isimlerden ikisine denk geldim.
Bu isimler, Nevzat Büküm ve Süleyman Hilmi Kalcı’ydı.
Büküm, AKP’li dönemin Bayındırlık ve İskân Bakanı Zeki Ergezen’in danışmanıydı. Aynı zamanda İçişleri Bakanlığı’nda KGYS, Entegre Sınır Yönetimi, MERNİS gibi bilişim projelerinde görev aldı. Ergezen bakanlıktan alınıp Faruk Özak bu göreve atanınca Büküm, soluğu İçişleri Bakanlığı’nda aldı. Tam zamanlı bakan danışmanı oldu. Bilişim sektöründe tanınıyordu. Hatta yine hatırladığım kadarıyla Büküm’ün bakanlıkta danışman olduğu dönemde, çipli nüfus cüzdanlarının üretimi için gereken çip ihalesiyle ilgili gelişmeler yaşandı. AKP’den Manisa milletvekili adayı oldu.
Kalcı ise, Şahin’in İstanbul’dan tanıdığıydı. Her ne kadar savcılık ifadesinde Şahin, Kalcı için “Belarus’ta cep telefonu işi yaptığını biliyorum” dese de Kalcı, Şahin’in bakan olduğu dönemde Belarus’ta “halıcılık” işindeydi. Üstelik işlerinin de epeyce iyi olduğu bakanlık koridorlarında konuşuldu o dönemde. Koridorlarda konuşulma sebebi ise; Kalcı’nın, Şahin’i makamında ziyaret eden Belarus heyetinin görüşmesinde “bizzat protokolde yer alması” ve sonrasında Kalcı’nın bakanlık ziyaretleri oldu!
Arşiv, zamanı geldiğinde çıkıveriyor ortaya.
Muafiyet veren plakalar meselesi
Şahin’in savcılıkta ifade vermesine “muafiyetli plaka” konusunun neden olması, soruşturmanın beraberinde “trafikte sağladığı geçiş üstünlüğü” sebebiyle tahsis edilen plakaları gündeme getirdi.
Eski İçişleri Bakanı, bakanlıkça kendisine “dört tahsis” plaka verildiğini açıkladı ifadesinde!
Ortaya çıkan tablo şu; eski içişleri bakanları, mevcut koruma yönetmeliğince ölünceye kadar “özel” veya” yakın” koruma statüsünde korunuyorlar.
Devlet, haklarında koruma kararı bulunan gerek görevde gerekse emekli veya eski cumhurbaşkanları, başbakanlar, TBMM başkanları, içişleri bakanları, adalet bakanları, milli savunma bakanları, genelkurmay başkanları başta olmak üzere pek çok özel statülü kamu yöneticisi ve siyasetçiye “muafiyetli plaka”ya sahip en az bir makam aracı tahsis ediyor. Bazen artçı koruma aracı veriliyor. Bu aracın plakası da zaten polis aracı olması nedeniyle muafiyetli, yani trafikte geçiş üstünlüğüne sahip.
Şahin’in ifadesine göre, koruma altında olması nedeniyle Allah geçinden versin zaten ölünceye kadar bu imkânı kullanması olanağı bulunan eski İçişleri Bakanı’nın fazladan muafiyetli dört plakaya sahip olduğu anlaşılıyor.
Her türlü koruması devlete ait eski içişleri bakanına neden muafiyetli plaka tahsis edildiğinin nasıl bir açıklaması olabilir?
Eski İçişleri Bakanı’nın muafiyetli dört plakası varsa; eski içişleri bakanlarında, müsteşar ve bakan yardımcısı gibi üst yöneticilerde kim bilir kaç tane plaka var? Eski Emniyet Genel Müdürleri’nde de var mı acaba?
Kaldı ki mevcut veya emekli milletvekillerine de koruma kararı dışında muafiyetli plaka tahsisi yapılıyor. Ve bu araçlara çakar adı verilen sesli ve ışıklı cihazlar takılıyor.
Peki bu uygulama hangi mevzuata göre yapılıyor?
Yürürlükteki 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 71. maddesinin hükümleri, “statü istismarı”na olanak tanıyor maalesef. İçişleri Bakanı’nın talimatıyla istenilen kişilere muafiyetli plaka işlemi gerçekleşebiliyor.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi bu konuda araştırma talimatı verse, hangi bakanlarda kaç muafiyetli plaka var, ayrıca, hangi içişleri bakanı kaç kişiye muafiyetli plaka vermiş? Bu isimler kimlermiş, tespit edilse, kamuoyu aydınlansa.
Bu konuda birkaç örnek vereyim; yakın geçmişte gerçekleştirilen bir yolsuzluk soruşturmasının İstanbul ayağında hakkında adli işlem yapılan bir galericide hakkında koruma kararı olmamasına rağmen muafiyetli plaka çıktı. Aracında bir de çakar lamba vardı üstelik. Kendisiyle yaptığım telefon görüşmesinde söz konusu hakkı nasıl elde ettiğini sorduğumda verdiği yanıtı buraya yazmak ayıp olur.
Ankara’dan bir örnek, yakın geçmişte İçişleri Bakanlığı’nın personel yemekhanesinde pişirilen yemekler için et sağlayan bir kasapta muafiyetli plaka çıktı! Hem de tesadüfen. Çukurambar’daki kasabın bu durumunu ortaya çıkaran Emniyet Genel Müdürlüğü’nde görevli üst düzey polis müdürü, “üst düzey atama çerçevesinde görevinden alındı, başka bir kente il müdürü” olarak gönderildi, kasaba muafiyetli plaka tahsisi talimatını veren dönemin İçişleri Bakanı’nca.
Bir örnek İstanbul’dan. İstanbul’un ünlü pastacılarından birisi olan iş insanına trafikte muafiyet sağlanması amacıyla – o dönemde henüz muafiyetli plaka keşfedilmemişti – trafikte rahat yolculuk yapmasının sağlamak amacıyla dönemin İstanbul Emniyet Müdürü’nün talimatıyla “motorlu trafik polisi” tahsis edildi.
Bunlar kulislerde konuşulan örneklerden. Biraz araştırmayla daha neler çıkar ortaya kuşkusuz.
* * *
Kısa kısa: Emniyet’te tayinler
Sürekli gündem değişmesi sebebiyle bekleyen birkaç küçük bilgiyi aktarayım. Aslında her biri yazı konusu olacak türden bu bilgiler.
Emniyette tayinler gerçekleşti geçtiğimiz günlerde. İller arası tayinlerin tamamlanması sonrasında bu kez illerde iç atamalar yapıldı.
İstanbul’da ilginç bir atama vardı; ATV’nin ünlü programcısı Müge Anlı Yüzbaşıoğlu’nun polis müdürü olan eşi Şinasi Yüzbaşıoğlu, son iki yılda dördüncü tayini gördü ve İstanbul Emniyeti kadrosundan polis okuluna tayin edildi. Böylece aktif polislik dışında kaldı.
Daha önce İstanbul’da çalışan Yüzbaşıoğlu’na, Üsküdar İlçe Emniyet Müdürü’yken “görülen lüzum” üzerine dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan tarafından il dışı tayin yapıldı. Adana’da göreve başlayan Yüzbaşıoğlu, dönemin Adana Emniyet Müdürü Zafer Aktaş’ın İstanbul’a atanmasıyla beraber kentte Asayiş Müdürü görevine getirildi.
Yüzbaşıoğlu’nun şansı Aktaş’ın emekli olmasıyla döndü. Aktaş’ın ekibi olarak anılması nedeniyle yeni gelen Selami Yıldız, Yüzbaşıoğlu’nu önce Aralık 2024’te Beşiktaş’a atadı. Yüzbaşıoğlu, Temmuz 2025’te Sarıyer’e görevlendirildi. Mayıs 2026’da ise Sarıyer’den alınıp Eyüp Sultan’a kaydırıldı. Burada geçen yaklaşık üç aylık süre sonunda Yüzbaşıoğlu bu kez tamamen pasif göreve getirildi.
Emniyet içinde hele ki İstanbul’da özellikle Asayiş Şube Müdürlüğü’nden alınan ve iki yıl içinde pasife çekilen Yüzbaşıoğlu’nun görevlendirilmesi dikkat çekici.
Diğer bir dikkat çeken tayin ise, Ankara’da yürütülen Ayhan Bora Kaplan soruşturmasında görev alan ve sonrasında beraberinde polis müdürleri Murat Çelik ve Kerem Gökay Öner ile bazı polislerle birlikte “kumpas” iddiasıyla yargılaması devam eden dönemin Ankara Emniyet Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdür Yardımcısı Şevket Demircan’ın, Ankara’nın Akyurt ilçesindeki Polis Meslek Eğitim Merkezi Müdürlüğü bünyesine tayin edilmesi!
Ankara’daki görevinden alındıktan sonra Eskişehir’e görevlendirilen Demircan, son tayinlerde yeniden “dolaylı” olsa da Ankara’ya döndü.
Demircan’ın, POMEM’deki görevi sırasında polis adaylarının eğitilmesinde görev alacak. Bu görev sırasında, “bir organize suç örgütü dosyası nasıl amacından saptırılır? Nasıl yönetimsel zafiyet gösterilir? Adli dosya yapılırken nasıl çete kumpasına düşülür? Nasıl adli ve idari soruşturmalar geçirilir?” gibi konu başlıklarında mesleki tecrübelerini polis olmayı hedefleyen adaylara doğrudan aktarma imkânı bulacak.
/././
Demokrasi-enflasyon: Biri varsa, diğeri yok; örnekleri ortada -Yalçın Doğan-
Adil yargılama hakkı, bağımsız yargı, yasalar karşısında eşitlik ve bireysel özgürlükler piyasaları destekliyor, üretim artıyor, üretim artışı enflasyonu düşürüyor, gelir bölüşümünü daha adil hale getiriyor. Demokrasinin fazileti ve vazgeçilmezliği... Ya bugünkü Türkiye?
“Devletler insan haklarını korumak amacıyla vardır, özgürlük insanların vazgeçilmez ve devredilemez haklarıdır” ilkeleriyle ülkelere yol gösteren, liberal iktisadın babası sayılan İngiliz filozofu John Locke (1632- 1704) insanların eşitliğini savunurken...
“1672 - 1674 arasında, iki yıllığına da olsa, Ticaret ve Yurtdışı Plantasyonlar Kurulu’nun genel sekreteri olarak, köle ticaretinden gelir elde ediyor!” (Yılmaz Karakoyunlu, Liberalizmin Türkiye Promönadı, s.23).
Bireysel özgürlükleri savunurken, köle ticareti gibi insan haklarına aykırı bir işte çalışmak, yüz yılları etkileyen bir filozof için ayıp ötesi.
“Yoksulluğu, yasakları kaldıracağım” diye iktidara gelen AKP’nin, her gün yeni bir yasakla, özgürlükleri tırpanladığı...
“Yoksulluğu” ise, yıllardır çözemediği enflasyon çıkmazıyla, daha da derinleştirdiği gibi...
Söylem ve eylemin birbirini tutmadığı yılları yaşıyoruz.
John Locke’un dramı kişisel, AKP’nin dramı ise, hepimizi etkiliyor. Dün açıklanan ağustos ayı enflasyon verileri, bu dramın resmi kanıtı.
“Yoksulluk”, bir adım ötesi, “açlık sınırı” aydan aya yükselirken...
Gıda fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 33.79.
Tahmin yüzde 8.5
Tayyip Erdoğan’ın, son yıllarda ekonomiden sorumlu Bakanlar Berat Albayrak, Nurettin Nebati, Mehmet Şimşek, Cevdet Yılmaz’ın, say sayabildiğin kadar, Merkez Bankası Başkanlarının, say sayabildiğin kadar, hepsinin sayısını çoktan unuttuğumuz açıklamaları var:
“Enflasyonla mücadelemiz kararlılıkla sürmektedir, enflasyon düşecektir”.
Örneğin, 2023 yılı Orta Vadeli Programında:
“2026 yılında enflasyon yüzde 8.5 olarak öngörülmüştür”.
Son üç yıldır yüzde 30 ile 33 arasında debelenen enflasyon, şu anda yıllık yüzde 31.51, o da zerre kadar inandırıcılığı olmayan TÜİK’e göre.
Sadece enflasyon tahmini değil, işsizlik, kişi başına gelir, bütçe açığı, ekonomik büyüme gibi temel göstergelere ilişkin tahminlerin hiç biri tutmuyor.
Dört hayati kalem
Bir kaç yıl önce İngiliz Parlamentosu hararetle tartışıyor:
“Ülkenin en büyük siyasi ve sosyal tehlikesi pahalı ve kalitesiz eğitimdir”.
Sağdan sola, bütün İngiliz milletvekilleri bu görüşte birleşiyor.
Dün açıklanan verilerin ayrıntılarına inildiğinde, gıdaya ek olarak, dört ana kalemdeki yıllık fiyat artışları hayatımızı doğrudan etkiliyor:
Kirada yüzde 31.08,
Ulaştırmada yüzde 35.08,
Sağlıkta yüzde 43.46,
Eğitimde yüzde 53.44.
Ücret artışlarıyla karşılaştırılığında, yetişilmesi mümkün olmayan artışlar.
Örneğin, sağlıkta ve eğitimdeki anormal fiyat artışları devletin yeterli hizmeti sağlayamadığını gösteriyor. Halkın belli bir gelire sahip bölümünün, sağlık ve eğitim hizmetini özel hastaneler ve özel okullardan aldığına işaret ediyor. Oradaki talep artışı, genel enflasyon beklentisiyle birlikte, özel okullar ve özel sağlık kurumlarında fiyatları uçuruyor.
Bir milyon lirayı aşan okul ücretleri, 15 bin lirayı bulan özel doktor muayeneleri.
İlkokuldan üniversiteye kadar, her geçen gün çağın dışına düşen, saçma sapan uygulamalara ek, okullarda çeşitli sorunları ağırlaştıran eğitimde ülke çapındaki sınav sonuçları yüz kızartıcı.
İngiliz milletvekillerinin kulakları çınlasın!..
Vazgeçilemez
“Güney Kore, Tayvan, Brezilya ekonomileri demokrasiye geçtikten sonra, teknolojik olarak daha sofistike ve rekabetçi hale geldi, büyümeleri hızlandı. Ekonomik büyüme demokrasiye geçişin ardından daha geniş kesimlerce paylaşıldı.
(...) Demokratikleşen ülkeler, demokratikleşme öncesine göre, kişi başına gelirlerinde yüzde 20 oranında artış sağlıyor. Aynı model Latin Amerika’da 1980’lerden itibaren askeri diktatörlüklerin çöküşü ve demokrasiye geçmeleri ile birlikte geçerliğini koruyor” (Daron Acemoğlu, Hangi Liberal Demokrasi, s.123).
Adil yargılama hakkı, bağımsız yargı, yasalar karşısında eşitlik ve bireysel özgürlükler piyasaları destekliyor, üretim artıyor, üretim artışı enflasyonu düşürüyor, gelir bölüşümünü daha adil hale getiriyor.
Demokrasinin fazileti ve vazgeçilmezliği!..
Ya bugünkü Türkiye?..
Dünyada kanıtlanmış gerçek ortada iken, otoriter baskının her yönden kol gezdiği bu ülkede hangi demokrasi?..
Bu durumda enflasyonun düşüşü nutuklardaki temennilerde kalıyor.
/././
Örnek bir yerli ve milli aile!-Mehmet Y. Yılmaz-
İddiaya göre birileri Binali Yıldırım’ın çocuklarıyla birlikte emek emek biriktirdiği servetin bir bölümüne çökmüş. Binali Bey’in çocukları da sahip oldukları gemileri ve şirketleri annelerine devretmiş, “işte örnek bir yerli ve milli aile”, bütün okullarda bir ünite olarak işlenmeli ki bu bilgi nesilden nesle aktarılabilsin!
Binali Yıldırım’ın çocuklarının sahip oldukları gemileri ve şirketleri annelerine devrettiklerini okuyunca “işte örnek bir yerli ve milli aile” dedim.
Hayırlı evlat böyle olur.
Sen çalış, didin, iki memurun çocukları olarak önündeki görünür, görünmez bütün engelleri aş, dünya denizlerine hükmeden bir tür Barbaros ol, sonra getir, varını yoğunu annene ver!
Malda mülkte gözlerinin olmaması biraz da yetiştirilme biçimlerinden kaynaklanıyor olmalı.
Bunda da gemiler ve şirketler kendisine devredilen annenin rolü büyük olmalı!
Önümüzdeki Anneler Günü haftasında, “yerli ve milli anne modeli” olarak bütün okullarda bir ünite olarak işlenmeli ki bu bilgi nesilden nesle aktarılabilsin!
Bir sahih hadise göre “cennet, annelerin ayaklarının altında” olduğuna göre, bu devir teslim işlemleri de bir tür cennete giriş bileti sayılır mı, benim teolojik bilgim yetmez ama nihai sorguda avantaj yaratacak bir müktesebat olduğunu düşünmek mümkün.
Bir de Türklerin denizci millet olmadığını söylerler.
Erzincan gibi “ortası bağlı, etrafı dağlı” bir yerden çıkıp, dünya denizlerinde sancak gezdirmek boru değil.
Tabii bizim memlekette biraz çekemezlik vardır, bu da bir gerçek.
Nitekim böyle bir tip iddiaya göre Binali Bey’in çocuklarıyla birlikte emek emek biriktirdiği servetin bir bölümüne çökmüş!
Bunu duyunca inanamadım tabii.
Böyle şeyler girişim hürriyetinin olduğu bizim gibi memleketlerde olmaz diye biliyorum.
Bu artık nasıl bir güç ise “götürdüğün parayı getir” dediğinde akan sular duruyor, para park edildiği yeden çıkarılıp, teslim ediliyor.
Bizim memleketin işleri işte!
Olmaz demeyin, olmaz olmaz cennet vatanımızda!
***
Binali Bey belki bu sorunun yanıtını biliyordur
Singapurlu bir yatırım fonu ile bazı Türkler önce bir şirket kurdular. Şirketin amacı petrol nakliyesi yapmaktı. Bu şirket, kuruluşundan sadece 6 ay sonra, 61. T.C. hükümetini ikna ederek Bakanlar Kurulu kararıyla “Kuzey Irak’tan karayoluyla petrol ve ürünleri” taşımak konusunda “tek yetkili şirket” olmayı başardı. Irak hükümeti petrolünün çalındığını fark edince de dava açtı ve Türkiye 1 milyar 400 milyon dolar ceza ödeyecek. Gerçekten çok merak ediyorum: Bu şirketin sahipleri kimler? Gözleri çekik mi? Bıyıkları ve sakalları var mı?
Türkiye-Irak petrol boru hattı
Mübarek Cuma gününün yüzü suyu hürmetine sorduğum bir sorunun yanıtını, sorunun ana muhatabı eski Enerji Bakanı Taner Yıldız’dan alamadım.
Taner Bey adeta yer yarıldı da içine girdi!
Utancından mı saklanıyor yoksa vereceği yanıt bazı vakvakları ürkütür diye mi çekiniyor, bunu bilemiyorum.
İnsan bir arar; “kusura bakma ben bu sorunun yanıtını veremem” der, niye veremeyeceğini “yazılmamak kaydıyla” açıklar, ben de bırakırım sormayı.
Yani sormayı bırakmam da Taner Bey’e sormayı bırakabilirim.
Meseleye yeni vakıf olanlar için önce geçmiş bölümlerin özeti:
Olay cennet vatanımızda geçiyor.
Kahramanları T.C. 61. Bakanlar Kurulu, Singapur’da kurulu iki yatırım fonu, Kuzey Irak Kürt Yönetimi, Irak Cumhuriyeti yönetimi, Fransa’daki uluslararası tahkim mahkemesi, bir de bendeniz cennet kuşu!
Singapurlu bir yatırım fonu ile bazı Türkler önce bir şirket kurdular. Şirketin amacı petrol nakliyesi yapmaktı.
Sonra Türkler, sanırım öngörü sahibi olmadıkları için sahip oldukları hisseleri başka bir Singapurlu fona devrettiler.
Bu şirket, kuruluşundan sadece 6 ay sonra, 61. T.C. hükümetini ikna ederek Bakanlar Kurulu kararıyla “Kuzey Irak’tan karayoluyla petrol ve ürünleri” taşımak konusunda “tek yetkili şirket” olmayı başardı.
Irak hükümeti petrolünün çalındığını fark edince de dava açtı ve Türkiye 1 milyar 400 milyon dolar ceza ödeyecek.
Böyle bir ikinci cezanın da eli kulağında, yakında gelir.
Taner Bey, yer yarılıp da içine girince hükümetin diğer bakanlarına sorayım dedim.
Sırasıyla Bülent Arınç, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu’ndan yanıt çıkmadı.
Birinin özgül ağırlığı vardı, kullanamadı.
Diğeri iddialı bir parti genel başkanı, duymazdan geldi.
Umudum “bu kirli hesapların içinde olmayacağım” diyen Ahmet Davutoğlu’nda idi o da fos çıktı!
Sorum ortada duruyor: Bu şirketin ortakları kimlerdi, bu Bakanlar Kurulu kararı nasıl verildi?
1 milyar 400 milyon ABD dolarını tüyü bitmemiş yetim bile ödeyecek.
61. hükümetin önde gelen bakanlarından biri de Binali Yıldırım idi.
Sırada o var, belki Binali Bey, bu mübarek cuma günü sorunun yanıtını vermek ister diyorum.
Kuruluşundan altı ay sonra bu şirkete bu imtiyaz verilirken, bunlar kimdir, neyin nesi, kimin fesidir diye sordunuz mu?
Yoksa boş kâğıda mı imzayı bastınız?
Gerçekten çok merak ediyorum: Bu şirketin sahipleri kimler? Gözleri çekik mi? Bıyıkları ve sakalları var mı?
Onlar para kazandılar, niye cezayı biz ödemek zorunda kalıyoruz?
Binali Bey, gördüğünüz gibi dünya malı dünyada bile kalmayabiliyor.
Önemli olan arkanda iyi bir isim bırakmak değil mi?
Bu sorunun yanıtını siz biliyorsunuzdur diye ümit ediyor, heyecanla bekliyorum.
/././







