14 Eylül 2026 Pazartesi

soL "Köşebaşı + Gündem" -14 Eylül 2026-

Kavramlar ve mücadele -Aydemir Güler- 

Kapitalist toplumda hüküm süren türlü eşitsizlikleri yok etmek istiyor muyuz? Evetse, bunun yolu her bir sorunu virgülle birbirinden ayıran bir bakışla açılamaz. Bölgesel eşitsizlikleri, bazı din, mezhep veya inanç gruplarının ayrıcalıklı sayılıp diğerlerinin küçümsenmesini, toplumsal cinsiyet adaletsizliklerini, etnik ve ulusal karakterde olanları ve ekonomik sömürüden kaynaklananları aynı düzleme yerleştiremeyiz.

Kavramlar aracılığıyla düşünürüz. Sadece o kadar da değil; kavramlar aracılığıyla mücadele de ederiz. 

Titizlik, bazen faydasız ve dolayısıyla gereksiz bir duyarlılıktan kaynaklanabilir. “Aşırı titizlik” denen şey işte… Ama gerekli duyarlılık gösterilip doğru kavramlar kullanılmazsa pratik mücadelede karaya oturmaktan kurtulamazsınız. 

Örnek olsun; “Kürt sorunu” ifadesi Kürt yurttaşlarımızın memleket için bir dert kaynağı olduklarını çağrıştırabilir. Buradaki anlam kaymasının bir parçası “mesele” sözcüğünün güncellenmiş karşılığı olan “sorun”un negatif bir nüans içermesi. 

Ama bundan ibaret de değil. Öncesi bir yana, 1960’larda Türkiye’de ilericiler, görmezden gelinen, varlığı yadsınan bu konuya işaret etmek maksadıyla bu tamlamayı kullandıklarında kimsenin aklına sorunun Kürtlerde olduğu gelmemişti. Gündem farklıydı çünkü…

Sonraları, Kürtlerin ezilmişliğine ve ulusalcı damarlara yaslanan siyasal akımlar yükselir. Sağcı Türk milliyetçilerinden başlayıp açılan bir yelpazeden yorumcular, bu olguda bir “dert” görürler. Kürt “sorunu”, Kürtlerin uğradığı ayrımcılığa dikkat çekmekten daha farklı bir anlam içermeye başlamıştır. 

Çaresi var elbette; daha iyisi bulunana kadar eski dile dönmek. Örnek olsun, Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi’nin Kurtuluş Programı çalışmasında ilgili bölüme “Kürt meselesi” demeyi seçtik. Gördüğüm kadarıyla aynı duyarlılık diğer Cumhuriyetçi kesimlerde de yayılıyor. Emekçi yurttaşlarımızın tamamını ortak sorunumuzun çözücü öznesi haline getirmek istiyoruz çünkü…

*    *    *

Milliyetçilik kavramı geçti az yukarıda… 

Dünyaya hangi sosyal mercekten bakılmalıdır? Ulus, bir ortak çıkarlar topluluğu mudur? Milliyetçilik veya burada aynı anlama kullanabileceğimiz ulusalcılık, ikinci soruya olumlu yanıt vermesiyle ayırt edilir. Ancak ulusun tanımı konusunda milliyetçilik bir evrim geçirmiştir. Başlangıçta, yani modern ulus kimliğinin kurulması sürecinde milliyetçiler, esas olarak siyasi bir içerikten hareket ederler. Örneğin Atatürk’e göre, Türk diye Cumhuriyeti kuranlara denmelidir.

Ancak devrim öncesinin egemenleri, hiçbir yerde yer yarılıp da ortadan kaybolmadılar. Kapitalist uluslar ve ulus-devletler ise, geçmişi silip süpürecek bir devrimciliğe sahip değillerdi. Siyasal kapsayıcılığı kendilerince genişletmek durumundaydılar. Kısa süre içinde hissedilen bu gereksinim, modern ulusun ezelden beri var olduğu iddiasıyla karşılandı. 

Ama bu doğru değildir ve daha önemlisi modern milliyetçiliğin etnik milliyetçilikle bağlanmasına neden olur. Birçok toplumda, ulusa tarih öncesinden kök arayışına, baskın etnik kimliğin dini, mezhebi de karıştırıldı. Avrupa’nın uluslar haritasına yakından bakan, mezhep kökeninin kayda değer etkisini kolaylıkla ayırt edecektir. 

Kavramımızın macerası burada da durmadı. Kuruluş çağında eski düzene karşı, yeni bir birleştirici kimliği ifade eden ulus, bir süre sonra işçi sınıfının burjuvaziyle “aynı gemide” olduğu iddiasıyla bütünleşti. Ulus her zaman karşıt toplumsal sınıfları barındırmıştı elbette. Ama artık, eski düzen kapanmıştı; milliyetçiliğin işlevi, emekçilerin eşitlik ve özgürlük mücadelesinin önüne kurulan barikata indirgeniyordu. Buna bir de, geçen yüzyılda yaşanan Nazizmin ve faşizmin anti-komünist huruç harekâtını, Soğuk Savaş döneminin NATO’cu, Amerikancı milliyetçiliğini ekleyin…

Türkiye’ye ve bugüne dönersek, ülkenin Cumhuriyet’in öncesine döndürülmesine, toplumun etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırılmasına, gerici Osmanlı sevdasına ve dağılma tehlikesine karşı, cepheyi ulus ekseninin üstüne kurmak isteyenler var… 

Ulus-devletin ve içerdiği yurttaşlık kavramının gericiliğe ve emperyalizme karşı savunulması başka şeydir, geleceğin kurgulanması ve kurulması için bu zemini yeterli saymak başka. Gericiliği ve emperyalizmi geri püskürtmekte ulus-devlet ve onunla bağlı bir mücadele yetmemektedir. Yetmediği 1990’lardan bu yana yaşanan karşıdevrimlerde defalarca görülmüş olmalıdır.  

*    *    *

Yetmez, çünkü tek tek kavramların titizlik gerektirmesine ek olarak, bunların aralarında da sistematik bir tutarlılık olması gerekir. Yurttaşlık sözcüğü için olduğu gibi…

Modern ulus tanımında asıl birleştirici olan siyasi içerik hafifletilmiş, etnik milliyetçilik ağırlık kazanmışsa, bu ağırlık dinle, mezheple daha da şişirilmişse, yurttaşlık insan hakları beyannamesinde olduğu gibi kalabilir mi? Her insan, gerçekten eşit doğar mı? 

Yurttaş kavramının açıkça iddia ettiği eşitlik hukuksaldır. Eşitliğin hukuken reddedildiği bir yapıya göre bunun devrim niteliğinde olduğu açık. Ama eşitlik gerçek yaşama, toplumsal ilişkilere dair bir kategoridir ve aslında ne kadar büyük puntolarla ve anayasanın kaçıncı maddesinde yazıldığıyla değil, devrim ne kadar güçlüyse o kadar geçerlidir. 

Kapitalist toplumda hüküm süren türlü eşitsizlikleri yok etmek istiyor muyuz? Evetse, bunun yolu her bir sorunu virgülle birbirinden ayıran bir bakışla açılamaz. Bölgesel eşitsizlikleri, bazı din, mezhep veya inanç gruplarının ayrıcalıklı sayılıp diğerlerinin küçümsenmesini, toplumsal cinsiyet adaletsizliklerini, etnik ve ulusal karakterde olanları ve ekonomik sömürüden kaynaklananları aynı düzleme yerleştiremeyiz. Aynı düzlemdeki çözüm arayışları, her bir başlık için, en iyi olasılıkla küçük ve biçimsel düzeltmeler getirecektir. Eşitsizliklerin ortadan kalkmasının gerek şartı, insanın insanı sömürmemesidir. Yani küçük bir azınlığın üretim araçlarının sahibi, büyük çoğunluğun ise onların ücretli kölesi olması. Gerçek eşitliğe hukuktan değil buradan, toplumsal ilişkilerin kökten dönüştürülmesinden varılır. Yurttaşlığın asıl değeri, bu dönüştürme eylemini, devrimi meşrulaştırmasındadır…

Cumhuriyetçilerin bunları tartışması gerekiyor. Bu bir başlangıç olsun; devam ederiz…

/././

Türkiye’nin rejimi(III): Kimin kökü dışarıda, kim yurtsever?-Erhan Nalçacı- 

Türkiye’de sermayenin ülkenin bağımsızlığına olan ilgisini kaybettiği bir dönemi yaşıyoruz. Kusura bakmasın kimse, Cumhuriyet’in ayağa kaldırılmasında sömürücülüğünün yanı sıra ülkesine yabancılaşmış bu sınıfa ve onunla ilgili siyasetlere rol düşmeyecek. Boşuna demiyoruz cumhuriyetçilerin birliği emekçilerin birliğidir diye.

Türkiye’nin rejimine ilişkin çerçeve denemesinin üçüncü ve son başlığına geldik.

İlkinde, Türkiye’nin rejiminin son on yıllarda faşizm değil, sermaye diktatörlüğünün özel bir evresine denk geldiğini yazmış, bunu sermaye sınıfının bütün ülkeyi mülkü haline getirmesi ile ilişkilendirmiştik. Pardon, bütün ülke değilmiş, son kalan köprü ve yolları da bu üç hafta içinde sermayeye devrettiler. 

İkincisinde ise, söz konusu diktatörlüğün tekelci sermayeye ait olduğunu, çeşitli boylarda sermaye gruplarının tekelci sermayenin hegemonyasını kabul ettiğini söylemiştik. Bunun siyasete yansımasının ise bütün düzen partilerinin programlarının aynılaşmasına neden olduğunu, içerdikleri bazı renklere rağmen test edildiklerinde geriye sadece tekelci sermayenin siyasi programının kaldığını ele almıştık

Bugünse tekelci sermaye rejimini biraz daha açalım ve sermayenin ne kadar uluslararası bir özellik gösterdiğine bakalım. Şüphesiz bu konu kitaplara sığar ancak ama bütünü oluşturmak için bazı verilere göz atabiliriz.

Öncelikle günümüz emperyalizminin ana karakterini tanımlamalıyız. Geçen yüzyılın başındaki sömürgecilikten çok farklı bir işleyişi var emperyalizmin. Tekellerin devletleri geçen yüzyılın ortalarına kadar eski fetihçi dönemin araçlarını halkları sömürmek için kullandılar. Trump’ın fetih hayallerine bakmayın, günümüz emperyalizminde geriye çıplak bir sermaye ihracatı kaldı. Yabancı tekeller ve onların devletleri bir ülkeye ne oranda sermaye ihracı yaptılarsa o ülkenin tekelci sermayesi ile iktidarı paylaşıyorlar. Başka bir deyişle bir ülkedeki sermaye diktatörlüğü uluslararası bir boyut kazanıyor. O ülkenin tekelci sermayesi de başka ülkelere sermaye ihraç ediyor ve ettiği ülkeyi sermayesinin gücüne göre yönetmeye başlıyor.

Bir ülkedeki kozmopolitleşmiş, uluslararasılaşmış sermaye iktidarı yasaların yapılmasını veya uygulanmayan yasaların yargıdan kaçırılmasını, emekçilerin sömürü oranının artırılmasını, uluslararası siyasette tavır alışları vb. belirliyor. 

Birkaç örneğe bakarsak konu daha iyi anlaşılır.

Madencilik bu konuda çok kafa açıcı veriler sunuyor. Türkiye sermayesinin iktidarını yabancı sermayeyle paylaşma kararı yeni değil, 1980’lerden beri bir tercih olarak ortaya çıktı. İlk başlıca uygulayıcısı Özal’dı ve 1985’te çıkan kanunla Türkiye’de madenlerin arama ve işletmesi sermayeye ve yurtdışına açıldı. AKP ise Maden Kanunu’nu son 24 yıl içinde uluslararası tekellerin ihtiyacını görecek şekilde yirmiden fazla kez değiştirdi. En son 2025’te değiştirilen Kanun’un orman filan dinlemeden madencilik arama ve işletme izinlerini kolaylaştırdığını biliyoruz.

Türkiye’de yüzden fazla yabancı sermayeli maden arama şirketi var ve bunlar binlerce arama ruhsatına sahipler. Bir kere yabancı şirketlerin bazı durumlarda yerli sermayeyle ortaklık yaptığını belirtmeliyiz. Örneğin, Anagold Madencilik esas olarak ABD ve Kanada kökenliyken Çalık Holding’i küçük ortak olarak yanlarına almış.
Madencilikte yurtseverlik gibi bir kavramın sermaye diktatörlüğünün lügatinde olmadığını anlıyorsunuz. 

Örneğin, madencilikte çevrenin korunması bir kriter olmaktan fiili olarak çıkıyor, birçok ülkede siyanür kullanılması yasaklanmışken Türkiye’de böyle bir kısıt fiili olarak aşılmış durumda. Ülkelerin çoğunda yabancı sermayenin çıkardığı madenin bir kısmına kamu hakkı olarak el konurken Türkiye’de bu oran mümkün olduğu kadar düşük tutuluyor ve şirketin beyanı esas olarak alınıyor. Ayrıca ileride Türkiye’yi inşa ederken kullanacağımız madenler adeta yurtdışına kaçırılırken çevreye, halk sağlığına verdiği zararların maliyeti halkın üzerine yıkılıyor.

Bir diğer örnek otomotiv sanayisinden geliyor. Bilindiği gibi bütün yabancı otomotiv tekellerinin Türkiye’de fabrikası bulunuyor. Her birinin bankalarla ilişkisi, siyaset ve yerel yönetimlerle kurduğu bağ Türkiye’de bütün yaşam tarzını son 25 içinde değiştirdi. Kentin içinden orman ağaçları kesildi, daha çok araba sığsın diye konut ve kentin yapısından, otobandaki hız limitlerine kadar birçok şey uluslararası sermayenin gizli eliyle dönüştürüldü.

Geçenlerde şu haberi görmüşsünüzdür, Gebze’de büyük fabrikalara ara mal üreten çok sayıda firmanın patronları gizlice bir araya gelerek işçilerin ücretlerini düşürmek ve kazara bile olsa yükseltmemek için bir birlik kurmuşlar. Bu veri hem orta ölçekli sermayenin uluslararası özellik gösteren tekellerle nasıl kaynaştığını bize gösteriyor, hem de bu ülkenin emekçi sınıflarına olan düşmanlıklarını.

Bu arada başka konuya geçmeden otomotiv sektöründeki siyasi bir olaya da bakalım. Çin tekellerinin iki büyük araba üreten fabrikası için ön hazırlıklar yapılmıştı ancak projeler iptal oldu. Bu olay emperyalist rekabetin Türkiye siyasetini nasıl belirlediğinin önemli bir örneği olarak ele alınmalı.

Türkiye’de sermaye diktatörlüğünün yurtdışı karakterinin neden olduğu iki siyasi olaya bakalım:

Bunlardan biri Türkiye’deki yargı operasyonlarına emperyalist devletlerin hiç ses çıkarmaması. Oysa eskiden yürütme yargıyı böylesine araçsallaştırsaydı, bütün sahtekârlıklarıyla daha fazla yön vermek ve çıkarlarını korumak için ABD’den AB’ye herkes Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışırdı. Oysa şimdi sessizliğe bakılırsa şu anda daha fazla alabilecekleri bir şey kalmadığı anlaşılıyor. Zaten rejimin kozmopolit özelliği nedeniyle verilebilecek her şey verilmiş yabancı sermayeye ve devletlerine.

NATO üzerinden Türkiye’nin aldığı pozisyon da bu yöne işaret ediyor. Baltık devletlerinin askeri olarak korunması, Karadeniz ve Ortadoğu’da alınan pozisyon Batı emperyalizmin çıkarlarının Türkiye sermayesinin de çıkarları olduğunu gösteriyor.

Türkiye’de sermayenin ülkenin bağımsızlığına olan ilgisini kaybettiği bir dönemi yaşıyoruz. 

Kusura bakmasın kimse, Cumhuriyet’in ayağa kaldırılmasında sömürücülüğünün yanı sıra ülkesine yabancılaşmış bu sınıfa ve onunla ilgili siyasetlere rol düşmeyecek.

Boşuna demiyoruz cumhuriyetçilerin birliği emekçilerin birliğidir diye.

/././

12 Eylül direnişçisi: Reha İsvan -Atilla Özsever- 

Gazeteci/yazar Zeynep Oral, 12 Eylül 1980 darbesi döneminde 38 ay tutuklu kalan Barış Derneği davasının tek kadın sanığı Reha İsvan’ın direnişinden söz eder. Zeynep Oral’ın “Direniş ve Umut Reha İsvan” başlıklı kitabını bir 12 Eylül yıldönümünde hatırlatmak istedik… 

12 Eylül 1980 darbesinden bu yana 46 yıl geçti. Bu faşist nitelikli askeri darbe, 1970’lerde yükselen sol hareketin önünü kesmek, yine bu bağlamda yükselen işçi sınıfı mücadelesini sekteye uğratmak, DİSK başta olmak üzere emek örgütlerini güçsüzleştirmek, sendikal hakları budamak amacını güdüyordu.

Keza “ihracata dönük sanayileşme” adı altında ücretlerin baskılanıp ülke kaynaklarının dışa açıldığı yeni bir sermaye birikim modeli yaratılmayı hedefliyordu. 12 Eylül darbesi, 1982 Anayasası ile sosyal ve sendikal haklara kısıtlama getirirken aynı zamanda din derslerinin zorunlu hale gelmesini sağlayarak siyasal İslamcı hareketin gelişmesine de zemin hazırlamıştır.

Darbeyle birlikte ülkede bir “cadı avı” başlamış, özellikle sol kesimde sendikacılar, devrimciler, demokratik kitle örgütünün yöneticileri ve üyeleri gözaltına alınmış, işkenceden geçirilmiştir. Bu süreçten Barış Derneği yöneticileri de nasibini almış, 44 kişi tutuklanmıştır.

Emekli büyükelçi Mahmut Dikerdem’in başkanlığını yaptığı derneğin yöneticileri ve kurucuları arasında Dr. Erdal Atabek, dönemin İstanbul Barosu Başkanı Orhan Apaydın, gazeteciler Ali Sirmen, Hüseyin Baş, şair ve yazar Ataol Behramoğlu, siyasetçi Kemal Anadol, Prof. Dr. Metin Özek, Doç. Dr. Gencay Şaylan gibi aydınların yanı sıra eski İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan’ın eşi, eğitimci Reha İsvan da vardı.

Dimdik bir duruş

Deneyimli gazeteci/yazar Zeynep Oral, Barış Derneği davasının tek kadın sanığı olan Reha İsvan’ın 12 Eylül dönemindeki yaşadıklarını kaleme almıştır. Yazarın “Direniş ve Umut Reha İsvan” isimli kitabında (Metis yayınları, 2013), 38 ay tutuklu kalan bu kadın eğitimcinin dimdik duruşuyla direnişin ve umudun simgesi olduğu belirtilir.

Reha İsvan (1925-2013), 27 Şubat – 23 Aralık 1982 ile 14 Kasım 1983-17 Şubat 1986 tarihleri arasında tutukluydu. Zeynep Oral, Reha hanımla Metris Cezaevi’nden çıktıktan sonra bir nehir söyleşisi gerçekleştirir ve daha sonra bunu kitap yapar.

Reha İsvan’ın tutuklandığı gün, eşi Ahmet İsvan da DİSK davasından 14 Kasım 1980’de tutuklanmıştı. Zeynep Oral, Reha İsvan’ın tutuklanışını anlatırken kadın polis memurunun “Özür dilerim, size kelepçe takmak zorundayım” şeklindeki sözlerine karşılık Reha hanımın “Buyrun, onlar benim onur bileziklerim” dediğini ifade eder.

29 Ekim doğumlu

Reha İsvan’in babası Kemal Doğan asker kökenlidir, Kara Harp Okulu’ndan topçu subayı olarak mezun olduktan sonra 1908’de İstanbul’daki 31 Mart gerici ayaklanmasını bastırmak için Selanik’ten yürüyüşe geçen “Hareket Ordusu”nda görevlidir.

Kemal Doğan, Birinci Dünya Savaşı sırasında çeşitli cephelerde savaşır, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığında yanındadır, Büyük Taarruz’da da topçu komutanı olarak görev yapar ve İzmir’in kurtuluşu sırasında da yine görev başındadır.

Albay Kemal’in 29 Ekim 1925 tarihinde ilk çocuğu doğar, adına Cumhuriyet, kurtuluş anlamına gelen Reha ismini verir. Kemal Doğan, korgeneral rütbesinde emekliye ayrılır...

Reha İsvan, 27 Şubat 1982 akşamı tutuklandığını Zeynep Oral’a anlatırken “Ben kendime hiçbir zaman tutukluyum demedim, Tutsağım dedim. Çünkü bize Metris’te tutsak muamelesi yapılıyordu, esir gibi görüyorlardı” şeklinde bir ifade kullanır.  
  
Zeynep Oral, Reha İsvan’ın tutuklu bulunduğu süreçte eşi Ahmet İsvan’a, üç çocuğuna yazdığı mektuplardan da örnekler sunar, şiirsel bir anlatımla bunları dile getirir.

Metris’ten kesitler

Reha İsvan, Metris Cezaevi’ne girdiğinde 57 yaşındadır, hapishanede ise daha çok 20-25 yaşlarında gençler vardır. Reha hanım öğretmenlik de yaptığı için kimi gençlerin “Hocam Yalova’dan öğrencinizim” deyişini sevinçle karşılar.

Zeynep’in kitabında, cezaevinde tahtakurusu ve bitle mücadele, tutukluların yaptığı yemekler, gençlerin hapishane yönetimi ve uygulamalarıyla mücadelesi, günlük yaşamdan kesitler halinde anlatılır.

Özellikle siyasi tutukluların kaldığı koğuşlar kalabalıktır, iki yatakta üç kişi yatmaya mecbur olur. Karavanadan taş çıkması da doğaldır. Aslında bir nevi ceza olsun diye bu taşlar yemeklere konur.

Tüm bunların yanı sıra cezaevi ile ilgili ilginç bir durum da, Reha hanımın babasının daha önce bu kışlada, yani Metris Topçu Atış Okulu’nda komutanlık görevi yapmasıdır.

Esas duruşa itiraz

Metris Cezaevi’nde sayım yapıldığı sırada tutukluların hazır olda, esas duruşta beklemesi söylenmiştir. Reha İsvan buna itiraz eder, 38 ay boyunca hazır olda ellerini iki yanına yapıştırıp durmaz. Bu bir tür “direniş”tir.

Tüm görevlilere, hatta erlere “komutanım” diye hitap edilmesi de hapishane kuralları arasındadır. Reha İsvan, bunu unutup zaman zaman erlere “oğlum, evladım” diye hitap edince kendisi uyarılıp “evlat yok” denir.

Cezaevindeki kötü bir uygulama da, duruşmalara gidip gelirken ya da avukat görüşüne çıkarken tutukluların hapishanenin koridoru boyunca dayağa maruz kalmasıdır. Gerçi Reha İsvan bu anlamda bir muameleye maruz kalmamıştır.

Cezaevinde tutukluların moralini bozan diğer bir uygulama da, çeşitli zamanlarda koğuşların boşaltılıp arama yapılmasıdır. Görevliler, bu arama sırasında tutukluların kimi eşyalarını kesip yırtarlar, sutyenlerini ikiye bölerler, duvar yapıştırılan fotoğraflar sökülüp yırtılır, kızların yaptıkları turşular yataklara dökülür. Yani arama, tam bir eziyettir…

Tüm bu uygulamalara rağmen kızlar koğuşu, arama sonrasında halay çekip, türkü söyleyerek etrafı toplamaya başlar, sökükler, yırtıklar dikilir.

Savunma ve dilekçeler

24 Haziran 1982 günü Barış Derneği yöneticilerinin yargılanması başlar. Reha İsvan, savunmasına şu cümlelerle girer:

İnsanım. İçgüdüsel olarak yaşamak istiyorum. Savaş insanı yok eder. Bu nedenle barıştan yanayım”.

Ardından kadın olduğunu, mesleki anlamda ziraat mühendisliği ve öğretmenlik yaptığını, gelecekte savaşsız bir dünyanın gerçekleşeceğine inandığı için Barış Derneği’nin kurucuları arasında yer alıp 1977’den beri onur ve övünç duyduğunu ifade eder.

Öte yandan hapishane idaresi, Reha İsvan’a “Dilekçe verirseniz sizi eşiniz Ahmet İsvan’la görüştürürüz” teklifini yapar. Hem Reha hanım, hem de Ahmet İsvan, birbiriyle görüşmek istediklerini ancak bu konuda dilekçe vermeyi kabul etmediklerini belirtir.

Reha İsvan’ın tutukluluk sürecinde diğer bir itiraz noktası da yapılan haksız uygulamalara karşı, örneğin havalandırma süresinin azlığı, kısa sürede koğuş değiştirme, mektupların engellenmesi, hapishane doktorlarının ilgisizliği gibi konularda sürekli dilekçe vermesidir.

Cumartesi, Pazar günleri hapishanede kaloriferler yanmayınca Reha İsvan, “Bu nasıl iştir, biz insan değil miyiz” sözlerini dile getiren bir dilekçe yazar. Hatta kadın tutuklu arkadaşları, “Bu dilekçe değil, bildiri olmuş” derler. Ama sonunda hafta tatillerinde de kaloriferler yanacaktır.

Aslında dilekçe vermek de Reha İsvan açısından yasal bir direniş yoludur…

'Helal olsun hırsıza'

Tutuklu Ahmet İsvan, bir süre sonra DİSK davasından serbest bırakılır. Bir yılbaşı günü eşi Reha İsvan’ı Metris Cezaevi’nde ziyaret eder. Ziyarete ise şu nedenle izin verilmiştir: İsvan’ların Levent’teki evleri soyulmuştur.

Her ne hikmetse eve giren hırsız, yalnız Reha İsvan’a ait takıları çalmış, başka bir şeye dokunmamıştır. İşte bu konuyu görüşmek üzere Ahmet ile Reha İsvan, “açık görüş”te bir araya gelirler.

Reha hanım, görüşme sonunda Ahmet İsvan’a “Helal olsun hırsıza. İyi ki bizim eve girmiş, takılarımı almış. Aksi halde seninle burada görüşemezdik. Bütün çaldıkları helal olsun” diyecektir…

Hey özgürlük!

Barış Derneği davası, Askeri Yargıtay tarafından “noksan soruşturma” nedeniyle bozulmuştur, İstanbul 2.Nolu Askeri Mahkemesi’nde yargılama yeniden başlar. Sanıklar arasında yer alan Reha İsvan, siyah tayyörü ve her zamanki dik duruşuyla mahkeme salonundadır.

Kimlik saptamasından sonra avukatlar söz alır. Sıra sanıklara gelir, Reha İsvan, şu konuşmayı yapar:

“Yazılı yasalara uyarak somut ve yansız belgelere dayalı yargılansaydım, suç bana ilişmeyecekti. Ben zaten özgürüm. Özgürlük mekanla sınırlı değildir. Özgürlük bilinçle ilgili bir şeydir. Tutuklanmamla ilgili dilediğiniz kararı verebilirsiniz. Atıfet değil, adalet istiyorum”.  

Daha sonra mahkeme heyeti kararını açıklar. Reha İsvan’la birlikte birçok sanığın tahliyelerine karar verilecektir. 17 Şubat 1986 günü, 61 yaşındaki Reha İsvan, 38 aylık tutukluluğundan sonra özgürlüğüne kavuşacaktır.

Reha İsvan, hapislik sürecini değerlendirirken Zeynep Oral’a şu sözleri söyler:

Gençlerden çok şey öğrendim. Ama en önemlisi insan onurunu korumada onların dirençlerine tanıklık ettim, kendi iradelerine sahip çıkmada nasıl bütünleştiklerini gördüm. Onun için diyorum ki, asıl, insanlık onurumu korumada onlardan çok şey öğrendim”.

Zeynep Oral’ın Reha İsvan kitabı bize, en zor koşullarda bile onurla direnmeyi ve umutlu olmayı salık veriyor…

/././

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -14 Eylül 2026-


Üsküdar’dan Türkiye’ye yaklaşan gemi -Barış Terkoğlu- 

İrade ortadan kalkarsa seçim yapılabilir olmaktan çıkar.

Sanki aslında yoktu da bizi açıklasın diye hayatımıza girdi. “Butlan” kelimesinden söz ediyorum. CHP’ye yapılan müdahale boyunca kullandık. Sonra unuttuk gitti. Oysa tam da şimdi hatırlamak gerekiyor.

2024 yılı Üsküdar Belediye seçimlerinde 401 bin 184 kişi oy kullandı. Sinem Dedetaş net bir sonuçla, yüzde 49.9 oy alarak başkan oldu. Sinem ile aynı okulda okuduk. Bugüne gelişi sürpriz değil. İTÜ’de gemi inşa mühendisliği okudu. Ardından gemicilik sektöründe çalıştı. Gemi Mühendisleri Odası’nda başkanlık yaptı. Gemicilik ve denizcilik birikimini şehir hatları genel müdürü olarak sürdürdü. Okul arkadaşları toplantısında siyasete gireceğini anlatırken “Neden Üsküdar” diye sorduğumda söze “Çünkü denizcilik” diye başlıyordu. Haliyle Üsküdar’a birileri gibi “ele geçirilmesi gereken yer” olarak değil, “bir vizyonla yönetilmesi gereken ilçe” olarak bakıyordu.

ÜSKÜDAR DA ÇOK DEĞİŞTİ

Aslında Üsküdar için de sürpriz değil. Muhafazakâr kesim Üsküdar’a ezberden bir ideoloji tanımlıyor. Peyami Safa’nın Fatih Harbiyesi’nde Fatih’e verilen rolün bir benzeri Anadolu Yakası’nda Üsküdar’a biçiliyor. Oysa Üsküdar’da da sosyolojik bir dönüşüm vardı. AKP’nin ilk yerel seçimi olan 2004’te yüzde 52.71 karşısında yüzde 19.88 alan CHP; geçen yıllarda aşama aşama bu tabloyu değiştirdi. Örnek olsun, Dedetaş’tan önceki yerel seçimi, 2019 yılında, sadece 9 bin oy farkla, yüzde 45.48 oy almasına rağmen kaybetmişti. Kısacası Dedetaş’ın Üsküdar’dan aday olması tesadüf değilse Üsküdar’ın onu seçmesi de tesadüf değildi. Seçimin bir tarihi, seçmenin bir sosyolojisi varsa tercih kolayca öngörülebilirdi.

İşte bu tabloyu birkaç günde değiştirdiler. Önce Sinem Dedetaş’ı tutukladılar. Ardından yapılan vekalet seçimini iptal ettiler. Belediye meclis üyelerinden ikisini tutukladılar. Kalanlardan dördü birkaç günde ideolojik ve siyasi tercihlerini değiştirip (!) AKP’ye geçti. Son olarak mecliste bazı muhalif üyelerin fikri nasıl olduysa yalpaladı. Ve Üsküdar AKP’li başkanvekiline geçti. AKP, seçimi değil seçenin iradesini teslim alarak aldığı sonucu “demokrasi zaferi” olarak duyurdu.

TUTUKLAMA TEHDİDİ

Olaya tepki gösteren ve ardından ifadeye çağrılan YENİ Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik geçen hafta Sözcü TV’de konuğumuzdu. Verdiği ifadeyi anlatırken asıl suç olanın peşine düşmek için kendisinin de suç duyurusunda bulunduğunu hatırlatıyordu. Program sonunda savcılığa verdiği dosyayı paylaştı. Yol boyunca okudum.

En çok Ayhan Aydın kısmı biliniyor: “Üsküdar Belediye Meclis üyesi Ayhan Aydın, YENİ Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik’in ve YENİ Parti İstanbul Milletvekili Suat Özçağdaş’ın bulunduğu bir ortamda başka bir meclis üyesi ile yapmış olduğu telefon görüşmesinde bir savcı tarafından tutuklanmakla tehdit edildiğini ve ailesinin durumunu gerekçe göstererek baskıya boyun eğmek zorunda kaldığını söylemiştir. Bunun yanı sıra Ayhan Aydın başka bir partilimizin telefonu ile Özgür Çelik ile görüşmüş olup o konuşmada ‘Beni tutuklama ile tehdit ettiler, tutuklandığım takdirde benim engelli eşim ve çocuğuma kim bakacak’ ifadesini kendisi kullanmıştır.” Söylediklerine göre bunun birçok şahidi vardı: “Bu telefon görüşmesi de Üsküdar Belediye Başkanımız Sinem Dedetaş’ın eşi Barış Dedetaş ve bir kısım partililerin bulunduğu ortamda gerçekleşmiştir. Bu kişiler de ilgili telefon görüşmesinin şahididir.”

OĞLUM İÇİN SÖZ VERİLDİ

Özgür Çelik, konuşmamız sırasında, Ahmet Başbaydar meselesinin daha da önemli olduğunu söyledi. Onun adı da savcılığa verilen dosyada şöyle yer alıyordu: “Üsküdar Belediye Meclis üyesi Ahmet Başbaydar, 5 Ağustos 2026 tarihinde gerçekleştirilen Üsküdar Belediye Başkanvekilliği seçiminin 3. ve 4. tur arasındaki zaman diliminde meclis grup odasında tüm meclis üyelerinin ve partililerin bulunduğu ortamda ‘Oğlum örgüt üyeliği kapsamında ceza aldı. İngiltere’den Türkiye’ye dönemiyor. Türkiye’ye dönmesinin önündeki engellerin kaldırılacağı konusunda bakanlık tarafından bana söz verildi. Bu nedenle AKP’ye oy verdim ve tekrar oyum bu yönde olacaktır’ demiştir.”

MADDİ MENFAAT İDDİASI

Suç duyurusunda Onur Bayav ile ilgili şunlar yazıyor: “Seçiminin gerçekleştiği 8 Eylül 2026’dan iki gün önce Üsküdar Belediyesi Onur Bayav’ın çalıştığı işyerinin sahibinin savcılık tarafından çağrıldığı ve tehdit edildiği...”

Özgür Çelik’in dilekçesi devam etmiş: “Ayrıca Tahsin Usta, Tahsin Epli ve yukarıda bahsi geçen diğer belediye meclis üyelerinin siyasi tercihlerini değiştirmeleri karşılığında maddi menfaat sağladığı ve kendilerine çeşitli vaatlerde bulunulduğu...”

‘YAKLAŞAN SEÇİM’ HABERCİSİ

Sonuç olarak...

Çok değil birkaç ay önce “butlan”ı konuştuk durduk. Davanın esası bir grup delegenin iradesinin maddi yolla sakatlandığına dayanıyordu. En büyük dayanak kimi delegelerin verdiği ifadelerdi. Duydum, düşündüm, öğrendim delil oldu. Sonunda bir karar verildi. Üsküdar’da ise çok daha fazlası var. Özgür Çelik’in bahsettiğine göre onlarca şahit, herkesin önünde yapılmış beyan ve somut iddia var. Yargı, Üsküdar için de “Butlan var” der mi? Burası Türkiye, elbette hayır.

Ama dahası var.

Üsküdar sadece Üsküdar değil. Her ilçe belediye operasyonu ile bir grup Meclis üyesi tasfiye edildi. Sonucunda İBB’de meclis aritmetiği değişti. Adeta bıçak sırtı hale geldi. İmamoğlu hakkında siyaset yasağı anlamına gelecek kararlardan birinin onanması halinde yapılacak seçimlerde belli ki İBB’nin de “butlanlı yol” ile el değiştirmesi için çalışılacak.

Dahası...

Bütün bunlar Erdoğan’ın deyimiyle “yaklaşan seçimler”de olacakların da habercisi. Türkiye’nin asrı aşan seçim tarihinde, seçmen kendi tercihi kaybetse dahi “sandığın adaleti”ne ikna edilmişti. Şimdi ise kendi tercihi kazansa dahi sandıktan adil olanın çıkmayacağı adeta zorla kabul ettiriliyor. Yargı, seçim zorunun doğrudan aracı, ülkeyi kimin yöneteceğinin seçmenden önce karar vericisi oluyor. Muhalefet adına bu sorunun nasıl aşılacağı önümüzdeki dönemin en büyük siyasi meselesi olacak.

Bir seçimin yapılabilmesi iradenin özgür olmasıyla başlar.

/././

25 yıl sonra 9/11-(I)-Ergin Yıldızoğlu- 

11 Eylül 2001 sabahı 3 bin+ insanın hayatını kaybettiği korkunç bir terör saldırısı tarihte yeni bir sayfa açtı. Aradan geçen 25 yılda dünyanın ekonomik, siyasal, teknolojik, ekolojik yapısı öylesine değişti ki 2001’deki dünya, şimdi, adeta başka bir çağa ait gibi.

11 Eylül’ün ilk sonucu jeopolitikti. ABD, “teröre karşı savaş” ilan ederek Afganistan’ı, ardından Irak’ı işgal etti. Fakat Amerika savaşlarını artık büyük ölçüde borçlanarak finanse ediyordu. Vietnam’dan, özellikle II. Dünya Savaşı’ndan farklı olarak savaşın maliyetini toplumun tamamına yayacak büyük bir vergi seferberliği yapılmadı. Harcamalar borçla karşılandı. 2010’a gelindiğinde yalnızca Irak ve Afganistan savaşlarının ABD kamu borcunu yaklaşık 1.3 trilyon dolar artırdığı ve kamu borcu/GSYH oranına 9-10 puan eklediği hesaplanıyordu.

Evet, 2008 krizinin merkezinde konut balonu, mortgage piyasası, menkul kıymetleştirme, aşırı kaldıraçlı finansman vardı ama savaş harcamaları, Bush döneminin vergi indirimleriyle birlikte, ABD ekonomisinin zaten hızla genişleyen borç ve finansallaşma düzenini daha da büyüttü. Irak savaşının ekonomik maliyetinin daha 2006’da 1 trilyon doları aşabileceği hesaplanıyordu. Nitekim daha sonraki araştırmalar, savaş harcamalarının borçlanmayı artırmasının uzun vadeli faizleri de yukarı ittiğini ortaya koydu.

O dönemde derin bir paradoks oluştu: ABD, küresel konumunu askeri güçle korumaya çalışırken bu gücün maliyetini küresel finans sisteminden borçlanarak karşılıyordu. Aynı dönemde Çin ve diğer ülkelerin dolar rezervleri ABD Hazine tahvillerine akıyor, Amerikan finans sistemi olağanüstü miktarda sermayeyi emiyor, kredi genişliyor ve risk giderek finansal sistemin içine dağıtılıyordu. Böylece jeopolitik güç ile finansal genişleme birbirini besleyen bir mekanizmaya dönüşüyordu.

Bu mekanizma 2008’de kırıldı. Devlet, çöken finans sistemini kurtarmak için yeniden devreye girdi; merkez bankaları trilyonlarca dolarlık likidite sağladı. 11 Eylül sonrası “savaş için borçlanma” ile başlayan süreç, 2008 sonrasında “finans sistemi yaşatmak için borçlanma” biçiminde devam etti. Pandemi sonrasında buna bir de devasa kamu harcamaları eklendi. Sonuçta 2001’de yaklaşık 3.4 trilyon dolar olan ABD federal borcu bugün 40 trilyon doların üzerine çıktı.

Jeopolitik açıdan da sonuç çarpıcıydı. 2001’de ABD rakipsiz bir küresel güç olarak görünüyordu. Çin henüz Dünya Ticaret Örgütü’ne yeni katılmıştı; Rusya zayıftı, Avrupa Birliği genişliyordu, küreselleşme tarihin doğal yönü olarak kabul ediliyordu. Bugün ise Taliban iktidarda, Çin ekonomik ve teknolojik bir süper güç, Rusya yeniden önemli bir askeri güç merkezi, BRICS genişleyen bir blok, AB’nin birlik süreci ve İran’da patinaj yapmakta olan ABD’nin dünya düzenindeki merkezi konumu tartışılıyor.

Teknolojik dönüşüm daha da köklüydü. İnternet, 2001’de bilgisayar başında kullanılan bir ağdı. Bugün akıllı telefonlar, sosyal medya, bulut bilişim, algoritmik gözetim ve yapay zekâ günlük hayatın altyapısını oluşturuyor. 11 Eylül sonrasında devletlerin geliştirdiği gözetleme, denetleme kapasitesi ile şirketlerin sahip olduğu devasa veri ve algoritma gücü artık iç içe geçmiş durumda. Bu alanda gündemdeki en önemli sorular: “YZ tüm insanlığı yok edebilecek düzeye ne zaman ulaşacak? Neden devletler önlem almıyor?”

Ekolojik değişim ise belki hepsinden daha yaşamsal. 2001’de iklim değişikliği büyük ölçüde geleceğin sorunu olarak tartışılıyordu. Aşırı sıcaklar, kuraklık, seller, yangınlar, su ve gıda güvenliği bugünün en önemli ekonomik ve siyasal sorunları; küresel ısınmada geri dönüş noktasının geçilmiş olacağına ilişkin korkular giderek güçleniyor.

Dolayısıyla 11 Eylül’den sonraki 25 yıl yalnızca terörizm ve savaşların tarihi değildir. Amerikan hegemonyasının aşınması, neoliberal küreselleşmenin krizi, borç ve finansallaşma olağanüstü büyürken mali sistemin kırılganlaşması, teknolojik devrim ve iklim krizinin derinleşmesi aynı tarihsel sürecin parçalarıdır.

2001’de dünya küreselleşmenin nasıl genişleyeceğini tartışıyordu. Büyük güçler rekabetinin sertleştiği, faşist hareketlerin yükseldiği, ekolojik krizin derinleştiği, teknolojinin varoluşsal kaygılar yarattığı 2026’da “Bir dönem kapandı ama yenisi başlayamıyor: Canavarların zamanındayız”.

/././

Tiyatro ve danışıklı dövüş meselesi -Mehmet Ali Güller- 

Tiyatrocular haklı olarak kızıyorlar ama ne yazık ki mahkeme tutanağına geçtiği için tiyatroyu, bu makalede, siyasette bir benzetme olarak kullanmak durumundayım. Zira Nasuh Mahruki bu benzetme nedeniyle, üstelik kullanmadığı halde tutuklu.

16 Eylül’de Bakırköy’de ilk duruşmasına çıkacak olan Nasuh Mahruki’nin tutuklanma gerekçesi, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama”. Peki kim tahrik oldu? Hangi halk Mahruki’nin analizi nedeniyle kin ve düşmanlığa tahrik oldu? Kamuoyuna yansıyan bir tahrik olma durumu yok. Demek ki bir tek suçlayanlar tahrik oldu!

“Halkı aşağılama” suçlaması ise uğradığı her afette halkın yardımına ilk koşan Mahruki’ye yapılacak en büyük hakarettir. Tersine Mahruki, halkın onurunu Türk bayrağı ile dünyanın zirvelerine dikmiş bir isimdir.

Öte yandan Mahruki, 15 Temmuz’a tiyatro demekle de suçlanıyor. Oysa Mahruki’nin suça gerekçe gösterilen mesajında tiyatro kelimesi yok. Kaldı ki tiyatro denmesi de bir suç değildir, sorunlu bir analiz olarak değerlendirilebilir, başta Kemal Kılıçdaroğlu olmak üzere birçok siyasetçi tarafından da 15 Temmuz geçmişte tiyatro diye nitelenmiştir.

‘DANIŞIKLI DÖVÜŞ’ YALANI 

Siyasette tiyatro benzetmesi gibi kullanılan bir başka kavram da “danışıklı dövüş”tür. Örneğin Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan kimi köşe yazarları, geçen yılki 12 gün savaşında İsrail ile İran’ın danışıklı dövüştüğünü iddia ettiler. Güya İsrail İran’a, İran da İsrail’e zarar vermeyecek türden füzeler atıyormuş!

Ardından bu yıl 40 gün savaşı geldi; ABD ve İsrail İran’ı vurdu, İranlı en üst düzey yetkilileri öldürdü, İran’ın önemli altyapılarını tahrip etti. İran en sert şekilde yanıt verdi; İsrail’i vurdu, ABD’nin füze fırlattığı çeşitli ülkelerdeki üsleri vurdu. Öyle ki Pakistan’ın barış teklifine ABD, İran’dan daha fazla istekli oldu.

Tüm bunlara rağmen Sünni mezhepçiliğini esas alarak siyaseti yorumlayan aynı kişiler, ABD ile İsrail’in İran’la savaşına da yine danışıklı dövüş dediler!

YALANLAR

Türkiye Gazetesi’nin dünkü manşeti de böyleydi: “İran’ın hedefi Mekke İttifakı” başlığı atmışlar. Gazete, Husilerin (Ensarullah) Yemen’deki atağını ve Babülmendep Boğazı’nı ele geçirmesini bir “Ortadoğu uzmanı”na yorumlatmış. Buna göre;

- Husilerin Yemen’deki atağı, İran’ın işiymiş. İran bu hamleyle Mekke Paktı’nı hedef almış, çünkü Yemen’de hedef alınan Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye ile Mekke Paktı’ndaymış.

- İran Husileri Suudi Arabistan’a saldırtarak Mekke Anlaşması üzerinden Türkiye’yi ateşe çekmek istiyormuş.

- Bu Mekke Paktı’na karşıtlıkta da İran ile İsrail işbirliği yapıyormuş.

DOĞRULAR

“Uzman”ın ve Türkiye Gazetesi’nin bu yanlışlarının hangi birini düzeltelim ki?

- İran Türkiye’yi neden ateşe çekmek istesin ki? Yemen’den daha büyük ateş İran’dır ve Türkiye o ateşe girmedi, İran da Türkiye ateşe girmediği için Ankara’ya teşekkür etti.

- Husilerin Suudi Arabistan güçleriyle mücadelesi 12 yıldır sürüyor, Mekke Paktı kurulalı daha bir ay oldu.

- İsrail ve İran’ın işbirliğini iddia edebilmek ancak bu türden “uzmanlıkla” mümkündür! Gerçek çırılçıplak ortada: İsrail ve İran savaşıyor.

- İran ile İsrail Mekke Paktı’na karşı işbirliği yapıyorsa aynı mantıkla ABD’nin de İsrail gibi Mekke Paktı’na karşı olması gerekir. Oysa ABD Mekke Paktı’na desteğini açıkladı.

ABD’Lİ SENATÖRÜN O SÖZLERİ 

Gelelim işin “Türkiye’yi ateşe çekme” kısmına.

ABD’li Senatör Joe Wilson’ın sözleri ortada: “Mekke Savunma İttifakı, birine yönelik saldırının herkese yönelik olduğunu söylüyor. Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti.”

Görüldüğü üzere Türkiye Gazetesi İran’ı suçlarken Türkiye’yi asıl ateşe atmaya çalışanları perdeliyor. Bunda Türkiye Gazetesi’nin sahibi Ahmet Mücahit Ören’in ABD vatandaşı olmasının bir etkisi olup olmadığını da lütfen siz yorumlayın.

/././

Doğruyu söylemenin cesaret olduğu zamanlar -Jale Özgentürk-

Türkiye’deki şirketlerin üye olmak zorunda olduğu, 1 milyonu aşkın üyeyi temsil eden Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) yeni bir seçim döneminde.

Bir zamanlar cumhurbaşkanları, başbakanlar, milletvekilleri çıkaran TOBB’un en büyük odalarından biri İstanbul Sanayi Odası (İSO). Koç, Sabancı gibi Türkiye’nin en büyük gruplarının üye olduğu İSO, iş dünyasının en önemli örgütlerinden biri.

İSO da seçim dönemine girdi. Henüz resmi olarak açıklanmasa da Adnan Dalgakıran ile halen İSO meclis başkanı olan Ender Yılmaz’ın başkanlık için yarışması bekleniyor.

13 yıldır yönetim kurulu başkanlığı yapan Erdal Bahçıvan ise üç dönemin sonunda koltuğu kendi iradesiyle bırakacağını geçen hafta açıkladı.

Düzenlediği basın toplantısında veda ederken en büyük gururunu birkaç kelimeyle, özellikle vurgulayarak anlattı:

“Susmadık, doğruları söyledik.”

Bahçıvan’ın konuşmasında “Susmadık” sözcüğünün ısrarla öne çıkması dikkat çekiciydi. Çünkü normal bir demokraside bir sanayicinin, hele ülkenin en büyük sanayi odalarından birinin başkanının doğruları söylemesi neden ayrıca gurur duyulacak bir davranış olsun?

Bahçıvan’ı yıllardır izleyen bir gazeteci olarak sözünü sakınmadan depremden enflasyona, hukuk sisteminde yaşanan sorunlardan erken sanayisizleşme tehlikesine kadar yaptığı uyarılara yakından tanığım.

Türkiye’de öyle bir dönemdeyiz ki artık konuşmak başlı başına cesaret meselesi.

Bahçıvan’ın vedasına biraz da Türkiye iş dünyasının son çeyrek yüzyıllık serüveninden bakmak gerekiyor.

KONUŞMAKTAN SESSİZLİĞE 

Takvimi 2001’e çevirelim.

Türkiye, tarihinin en ağır ekonomik krizlerinden birini yaşıyor. Bankalar batıyor, fabrikalar kapanıyor, işsizlik artıyor. Esnaf Başbakanlık’ın önünde yazar kasa fırlatıyor. Üçlü koalisyon iktidarda. Siyasete güven hızla eriyor.

İş dünyası ise susmuyor.

Rifat Hisarcıklıoğlu tam bu dönemde, Haziran 2001’de TOBB Başkanlığı’na geliyor.

Bugün hâlâ TOBB başkanı olan Hisarcıklıoğlu, o günlerde yalnızca faizden, krediden, kurdan yakınmıyor. Sorunun siyasal sistemde olduğunu da açıkça söylüyor. 2002’ye gelindiğinde seçim ve siyasi partiler yasalarının değiştirilmesini talep ediyor.

Yani Türkiye’nin en büyük iş dünyası örgütü iktidara açıkça “Bu düzen böyle gitmez” diyebiliyor.

Ardından 3 Kasım 2002 seçimleri geliyor.

Siyasi tablo altüst oluyor. AKP tek başına iktidara geliyor.

Başlangıçta iş dünyasının yeni iktidardan beklentisi büyük: Avrupa Birliği üyeliği, yapısal reformlar, hukukun üstünlüğü, mali disiplin, özelleştirmeler, yabancı sermaye...

“Siyasi istikrar” iş dünyasının en sevdiği kavramlardan birine dönüşüyor.

Ama yıllar geçtikçe başka bir Türkiye ortaya çıkıyor.

Özellikle 2018 sonrasında ekonomi yönetiminde bilinen kuralların dışına çıkılıyor. Merkez Bankası başkanları değişiyor. “Faiz sebep, enflasyon sonuç” politikasıyla faizler indirilirken kur patlıyor.

Bahçıvan ise herkesin faiz indirimleri ve teşvikler beklediği o günlerde, izlenen politikaların ağır bedeller yaratacağı uyarısında bulunuyor. Yüksek enflasyonun toplumda derin yaralar açacağını söylüyor.

Bugün vurgulamak istediği de bu:

“Susmadık, haklı çıktık.”

Aslında bu cümle Türkiye’de iş dünyasının geçirdiği dönüşümün de özeti.

Çünkü AKP, 2002’de iktidarı açıkça eleştirebilen, siyasi sistemin değişmesini talep edebilen bir iş dünyası devralmıştı.

Bugün ise ekonomi politikalarından yakınan ama konu siyasete, hukuka ve kurumlara geldiğinde kelimelerini tartarak kullanan bir iş dünyası var.

Bunun nedenlerini de görmezden gelemeyiz.

TÜSİAD yöneticilerinin açıklamalarının ardından yaşananları hatırlayın. İş dünyasından gelen eleştirilerin nasıl sert siyasi karşılıklar aldığını, şirketlere yönelik soruşturmaları, kayyım uygulamalarını, TMSF üzerinden şirketlere el konmasını düşünün.

2001’de ekonomik kriz siyaseti de tartışmaya açıyordu. Bugün ekonomik kriz konuşuluyor ama siyasetin kendisini tartışmak çok daha zor.

2002 öncesinde Seçim Yasası’nın, Siyasi Partiler Yasası’nın değiştirilmesini isteyen, “Sistem değişmeli” diyebilen iş dünyası bugün çoğunlukla faiz ve kredi konuşuyor.

Peki hukuk? Kurumlar? Liyakat? Öngörülebilirlik? Demokrasi? Bahçıvan giderken arkasında bu nedenle çok önemli bir cümle bırakıyor:

“Susmadık. Doğruları söyledik.

Bir ülkede doğruları söylediğini belirtmek, 13 yıllık bir başkanlığın en büyük gururlarından birine dönüşmüşse asıl tartışılması gereken zaten budur.

Türkiye 2002’ye konuşan bir iş dünyasıyla girmişti.

Çeyrek asır sonra yeni bir seçim dönemine girerken tablo tersine dönmüş durumda.

Doğruyu söylemek meziyet, susmak güvenli liman olmuşsa durum gerçekten vahim.

Türkiye’nin geldiği yerde iş dünyasının öğrendiği yeni kural ise daha kısa:

Konuşan yanıyor!

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -14 Eylül 2026-

Kavramlar ve mücadele -Aydemir Güler-  Kapitalist toplumda hüküm süren türlü eşitsizlikleri yok etmek istiyor muyuz? Evetse, bunun yolu her ...