5 Eylül 2026 Cumartesi

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -5 Eylül 2026-

Munzur Üniversitesi personeli Cem Tekinoğlu’nun dikkat çeken para trafiği: Para gönderdiği kadınlar arasında üniversite öğrencileri de var -Candan Yıldız- 

“Fuhuş ve para aklama” soruşturmasında tutuklanan Yeni Partili Cemal Enginyurt’un danışmanı Cem Tekinoğlu, aynı zamanda eski Munzur Üniversitesi personeli. Tekinoğlu’nun “Yardımsever bir insanım, eğitim desteği” diyerek açıkladığı para trafiği akıllara, Gülistan Doku'nun ablası Aygül Doku’nun “Dinar köprüsünü gören Munzur Üniversitesi'nin kameralarını kim, kimler sildi? Siz mi sildiniz Cem Tekinoğlu" sorusunu getirdi.

Cem Tekinoğlu

Altı yıl önce kaybolan Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku soruşturmasında yeni dalgalar yaşanırken kritik bir isim; Cem Tekinoğlu başka bir soruşturmadan tutuklandı. Hatırlayacaksınız, AKP İstanbul Milletvekili Salim Ensarioğlu "4 yıl önce Tunceli'de bir kafede Munzur Üniversitesi'nin daire başkanı, buradaki kızların telefonlarını asker, polise veriyorsun diye dövülüyor” demişti.

Telefonla görüştüğüm Ensarioğlu söz konusu kişinin Bilgi İşlem Daire Başkanı olduğunu söylemişti.

Dört yıl önceki Munzur Üniversitesi Bilgi İşlem Daire Başkanı, o dönem üniversitenin rektörü olan Prof. U.İ’nin imzasını taşıyan Munzur Üniversitesi Stratejik Plan’da adı geçen Cem Tekinoğlu. 49 yaşındaki Cem Tekinoğlu Gülistan Doku soruşturması kapsamında değil, “Fuhuşa teşvik etmek, yaptırmak veya aracılık etmek, yer temin etmek”, “Uyuşturucu madde ticareti yapma veya sağlama”, “Uyuşturucu madde bulundurma ve kullanma” suçlamalarından gözaltına alındı ve tutuklandı. Cem Tekinoğlu savcılık sorgusunda Yeni Parti Milletvekili Cemal Enginyurt’un danışmanı olmadan önce Munzur Üniversitesi Bilişim Daire Başkanı olduğunu, geçmişte 10 yıllık öğretmenlik yaptığını, aylık gelirinin 110 bin TL olduğunu söylüyor. Devlet memurluğu hala sürüyor.  

Polis sorgusunda ise Cem Tekinoğlu için MASAK raporundan yola çıkarılarak şu ifadeler kullanılıyor:

“Burs, kurs ücreti, cilt pakım paket ücreti, kitap ücreti, diploma ücreti, krem ücreti, çikolata parası gibi jargon kelimeler kullanılarak, genelde gece saatlerinde 39 farklı şahsın hesaplarına 24.06.2022 – 11.08.2026 tarihleri arasında 58 farklı işlemde toplamda 120.820 TL para çıkışının olduğu tespit edilmiştir.”

Cem Tekinoğlu’nun farklı gerekçelerle para gönderdiği isimler arasında 15 kadın ismi var. Bunların çoğu ya üniversite öğrencisi ya da üniversite eğitimini yarım bırakmış kişiler.

Bu para hareketleri için Tekinoğlu’na para gönderdiği tespit edilen kişileri tanıyıp tanımadığı, aralarındaki ilişkiyi, neden para gönderdiği gibi sorular soruluyor. Bu tabloya karşı Tekinoğlu’nun açıklaması şu oluyor:

“Genelde yardımsever bir insanım ve maddi ihtiyacı olan öğrencilerden talep olduğunda ben de onlara maddi destek olmak için küçük meblağlar şeklinde eğitimlerine destek amaçlı para göndermişimdir. Kesinlikle eğitim amacı dışında bu şahıslardan çıkar veya başka bir menfaat ilişkim olmamıştır. Yukarıda şahıslardan bazıların tanımam bile yani yakın bir ilişkimin olmadığını da bu şekilde beyan ederim.”

Tekinoğlu’nun para gönderdiği 58 kişi arasında “fuhuş” ya da “narkotik” kaydı olan isimler de var.

Dikkati çeken bir diğer nokta ise mal varlığı konusunda Cem Tekinoğlu, Ankara’da bir dairesinin, İzmir’de kooperatif hissesinin, Tunceli’de de 14 dönüm tarlası olduğunu beyan ediyor. Ancak bir ifadesinde yazlığı, arabası olduğunu, sattığını söylüyor. Banka hesaplarındaki meblağı da 120 bin olarak beyan ediyor.

Tekinoğlu’nun hesap hareketleri konusunda yüksek miktarların da altı çizilmiş MASAK raporunda:

“2017 – 2026 yılları arasında toplamda 110 farklı şahıs ve firmaların hesaplarından olmak üzere 5248 farklı işlemde toplamda 980.165.128,5 TL hesabına para girişinin olduğu, bu şahıslardan haklarında narkotik suç kaydı bulunan 3 farklı şahıs tarafından 20.000 TL, fuhşa teşvik, aracılık veya zorlama suçundan kaydı bulunan tek şahıs tarafından 500 TL ve 15 farklı şahıs tarafından toplamda 3.937.752,54 TL yüklü miktarda olduğu değerlendirilen para gönderme işleminin olduğu tespit edilmiştir.”

Tekinoğlu ise 984 milyon liralık bir transfer hacminin olmasının mülkün olmadığını savunuyor.Yine hatırlatalım, Cemal Enginyurt danışmanı Tekinoğlu’nun tutuklanmasından sonra “danışmanlık görevini iptal ediyorum” demişti. Gülistan Doku’nun ablası Aygül Doku da Cem Tekinoğlu’na “Dinar köprüsünü gören Munzur Üniversitesi’nin kameralarını kim, kimler sildi? Sil mi sildiniz Cem Tekinoğlu” diye seslenmişti. Soruşturmanın nerelere ulaşacağını göreceğiz, üniversite öğrencisi genç kadınların fuhuş ağlarına çekildiği, itildiği yönündeki iddialar mutlaka ama mutlaka araştırılmalı. Zira üniversite hayatını tamamlamadan okuldan ayrılanlar olduğu soruşturma dosyasından da anlaşılıyor.

Evet, o genç kadınlar neden okullarından ayrıldı?

/././

Para piyasası fonlarına yüzde 10 stopaj geldi -Murat Batı- 

Tam mükellef kurumlar açısından bu stopaj, hesaplanan vergiden mahsup edilebilecek bir peşin vergi niteliğinde olacak. Böylece daha önce kazancın elde edilmesi aşamasında yapılmayan vergi kesintisi artık peşinen yapılacak. Düzenlemenin dikkat çeken diğer yönü ise yeni stopajın daha önce alınmış fonların 5 Eylül 2026 tarihinden sonra oluşacak kazançlarına da uygulanacak olmasıdır. Bu hususun Anayasa’nın hukuk devleti, hukuki güvenlik, belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri bakımından ayrıca tartışılması gerektiği kanaatindeyim.

5 Eylül 2026 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan 11734 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile kurumların para piyasası fonlarından elde ettikleri kazançların vergilendirilmesinde önemli bir değişiklik yapıldı. 

Yeni düzenlemeyle tam ve dar mükelleflerin para piyasası fonlarından elde ettikleri kazançlara yüzde 10 stopaj getirildi. 

Önceki uygulama nasıldı? 

Önceki düzenlemede, Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 2’nci maddesinin birinci fıkrası  kapsamındaki kurumların bu kapsamdaki kazançları yüzde 10 stopaj uygulanacak kazançların dışında tutuluyordu. 

Bunun sonucu olarak şirketlerin para piyasası fonlarından elde ettikleri kazançlardan stopaj yapılmıyordu. 

Ancak bu kazançların vergisiz olduğu anlamına gelmiyordu. Tam mükellef kurumlar, elde ettikleri fon kazançlarını kurum kazancına dahil ediyor ve vergisini kurumlar vergisi kapsamında ödüyorlardı. 

Dolayısıyla bugüne kadarki sistemde vergi vardı ancak fon kazancı elde edildiği anda stopaj yoluyla “peşin” bir vergi kesintisi yoktu. 

Şimdi ne oldu? 

11734 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile kurumların kazançları bakımından yeni bir ayrım yapıldı. Buna göre, Kurumlar Vergisi Kanunu’nun 2’nci maddesinin birinci fıkrası kapsamındaki mükellefler ile Kararda ayrıca belirtilen kurumsal yatırımcıların; para piyasası fonlarının katılma paylarından ve unvanında “para piyasası” ibaresi bulunan serbest yatırım fonu katılma paylarından elde ettikleri kazançlarda stopaj oranı yüzde 10, diğer kazançlarında ise yüzde 0 olacak. 

Dolayısıyla bütün yatırım fonlarına yüzde 10 stopaj getirilmiş değil. 

Değişiklik para piyasası fonlarına yönelik 

Bir başka ifadeyle, önceki düzenlemede kurumların kazançları yüzde 10’luk stopajın dışında tutulurken, yeni düzenlemeyle para piyasası fonu kazançları bu uygulamanın dışına çıkarılarak yüzde 10 stopaja tabi tutuldu. 

Tam ve dar mükellefler açısından sonuç aynı mı? 

Stopaj oranı her ikisi için de yüzde 10 olmakla birlikte vergisel sonuç aynı değil. 

Tam mükellef kurumlarda kesilen yüzde 10 stopaj peşin ödenmiş vergi niteliğinde. Kurum, fon kazancını yine kurum kazancına dahil edecek; kesilen stopajı ise hesaplanan vergiden mahsup edebilecek. 

Örneğin şirket para piyasası fonundan 1 milyon TL kazanç elde ettiğinde, 100 bin TL stopaj kesilecek. Bu tutar daha sonra hesaplanan kurumlar vergisinden mahsup edilebilecek. 

Bu nedenle tam mükellef kurumlar açısından düzenleme yüzde 10 oranında ilave bir vergi getirilmesinden çok, verginin bir kısmının peşinen tahsil edilmesi anlamına geliyor. 

Dar mükellef kurumlarda ise yüzde 10 stopaj genel olarak nihai vergi niteliğinde olacak. 

Daha önce alınmış fonlara ne olacak?  

Karar yalnızca bundan sonra alınacak para piyasası fonlarını kapsamıyor; daha önce alınmış fonlar bakımından da oldukça önemli bir düzenleme içeriyor. 

Şöyle ki: 

Kararın yayımlandığı tarihten önce alınmış fonlarda da 5 Eylül 2026 tarihinden sonra oluşan kazanç kısmı yüzde 10 stopaja tabi olacak. Karardan önceki dönemde oluşan kazanç ise yeni stopajdan etkilenmeyecek. 

Örneğin bir şirket, fonu, kararın yayımlanmasından bir ay önce almış ve kararın yayım tarihinden üç ay sonra satmışsa, ilk bir aylık döneme isabet eden kazanç yeni stopaja tabi olmayacak; kararın yayımlanmasından sonraki üç aylık döneme isabet eden kazanç üzerinden yüzde 10 stopaj yapılacak. 

Dolayısıyla düzenleme geçmişte oluşmuş kazançları değil, kararın yayımlandığı tarihten itibaren oluşacak kazancı kapsamaktadır. 

Sonuç olarak 

11734 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla kurumların para piyasası fonlarından elde ettikleri kazançlara yüzde 10 stopaj getirildi. Tam mükellef kurumlar açısından bu stopaj, hesaplanan vergiden mahsup edilebilecek bir peşin vergi niteliğinde olacak. Böylece daha önce kazancın elde edilmesi aşamasında yapılmayan vergi kesintisi artık peşinen yapılacak. 

Düzenlemenin dikkat çeken diğer yönü ise yeni stopajın yalnızca bundan sonra alınacak fonlara değil, daha önce alınmış fonların 5 Eylül 2026 tarihinden sonra oluşacak kazançlarına da uygulanacak olmasıdır. 

Bu hususun Anayasa’nın hukuk devleti, hukuki güvenlik, belirlilik ve öngörülebilirlik ilkeleri bakımından ayrıca tartışılması gerektiği kanaatindeyim.

/././ 

Putin’den Uzak Doğu’ya yönelik teknoloji hamlesi: Kuantum iletişim ağı 2030’a kadar Pasifik’e ulaşacak -Füsun Sarp Nebil- 

Rusya’nın Uzak Doğu bölgesindeki teknoloji hamlesi, kuantum iletişim ağının genişletilmesiyle sınırlı kalmayacak. Putin’in açıkladığı diğer teknoloji başlıkları arasında yapay zekâ, robotik, biyoteknoloji, tele-tıp ve yeni enerji teknolojileri de bulunuyor. Bu alanlarda yapılacak yatırımlar ve geliştirmelerle birlikte Uzak Doğu’nun teknolojik altyapısı güçlendirilerek bölgenin kalkınmasına önemli katkılar sağlanması hedefleniyor. Putin’in belirlediği 2030 hedefleri doğrultusunda, Uzak Doğu’nun teknolojik olarak da daha ileri bir seviyeye taşınması planlanıyor.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Vladivostok’ta Doğu Ekonomik Forumu’nun (EEF 2026) genel kurulunda yaptığı konuşmada, Rusya’nın Uzak Doğu kalkınma stratejisinin önemli bir bölümünü teknoloji üzerine kurdu. Putin’in teknoloji başlıkları  arasında kuantum iletişim ağının Uzak Doğu’ya kadar genişletilmesi, yapay zekâ ve robotik için özel düzenleme rejimi, biyoteknoloji ve biyomedikal araştırmalar, tele-tıp ve yeni enerji teknolojileri öne çıktı.  

Bunların içinde en dikkat çekeni ise Rusya’nın halihazırda 7.800 kilometreyi aştığını not ettiği, “kuantum iletişim ağını” 2030’a kadar bütün Uzak Doğu bölgesel başkentlerine ulaştırma hedefiydi. 

Putin konuşmasını esas olarak Rusya’nın Uzak Doğu bölgesinin 2036’ya kadar kalkınma stratejisine ayırdı. Ancak konuşmanın teknoloji açısından dikkat çekici tarafı, bölgeyi yalnızca limanlar, demiryolları ve enerji tesisleriyle değil, yeni nesil dijital altyapıyla da Rusya’nın Asya-Pasifik kapısı haline getirme hedefi oldu. 

Putin’in konuşmasındaki teknoloji başlıklarına bakıldığında üç katman görülüyor: kuantum iletişim altyapısı; yapay zekâ, robotik ve insansız sistemlerin daha hızlı uygulanması; bunları destekleyecek bilim, enerji ve düzenleme altyapısı. 

Putin: Rusya’nın kuantum ağı 7.800 kilometreyi geçti 

Konuşmanın teknoloji açısından en somut açıklaması kuantum iletişim ağıyla ilgiliydi. Putin, güvenli ve hızlı veri iletiminin kritik olduğunu belirterek Rusya’nın geliştirdiği kuantum iletişim ağının ana yüklenicisinin Russian Railways (Rus Demiryolları - RZD) olduğunu söyledi. 

Putin’e göre Rusya’daki ana kuantum ağının uzunluğu şimdiden 7.800 kilometreyi aşmış durumda. Ağ 27 federal bölgeyi ve nüfusu bir milyonun üzerinde olan 13 büyük şehri birbirine bağlıyor. Putin hükümete ve RZD’ye 2030’a kadar ağı Uzak Doğu’ya ve bölgedeki bütün bölgesel başkentlere ulaştırma talimatı verdi. 

Burada önemli bir terminoloji sorunu var. Putin’in bahsettiği “kuantum ağı”, kuantum internet değil. İkisibirbirine karıştırılabilir. Kuantum iletişim, bugünkü interneti daha güvenli hale getirmeye çalışıyor. Kuantum internet ise gelecekte kuantum cihazlarının birbirleriyle doğrudan haberleşeceği yepyeni bir ağ kurmayı amaçlıyor. 

Örneklersek, Kuantum iletişimde, İstanbul'daki A Bankası Ankara'daki şubesine bir dosya gönderiyor. Dosyanın kendisi yine normal fiber internetten gidiyor. Fakat dosyayı şifrelemek için gereken gizli anahtarın güvenli biçimde paylaşılmasında kuantum teknolojisi kullanılıyor. 

Birisi anahtarın iletildiği kuantum kanalını dinlemeye çalışırsa, fotonları ölçmesi onların kuantum durumunu değiştirir. Taraflar böylece hattın dinlenmiş olabileceğini fark edebilir. Putin'in bahsettiği Rusya'daki 7.800 km'lik ağ esas olarak bu kategoriye giriyor. 

Yani Rusya'nın bankaları veya devlet kurumları arasında dosyalar “kuantum halinde uçmuyor". Normal  veri iletişimine kuantum tabanlı bir güvenlik katmanı ekleniyor. 

Kuantum internet ise çok daha ileri ve henüz gerçekleşmemiş bir hedef. Gelecekte İstanbul'daki bir kuantum bilgisayarıyla Ankara'daki başka bir kuantum bilgisayarını düşünün. Amaç bu 2 bilgisayar ile bir kuantum ağ oluşturmak. Burada artık yalnız şifreleme anahtarı değil,  kuantum bilgisi (qubit-kuantum durumları) ağ üzerinden paylaşılabilecek. 

Bu sayede uzaktaki kuantum bilgisayarları, kuantum sensörleri ve başka kuantum cihazları birbirleriyle bağlantılı çalışabilecek. Bunu bugünkü dünyaya benzetirsek, QKD yani kuantum iletişim = Çok güvenli bir zarf sistemi. Mektubunuz hâlâ normal posta ile gidiyor; ama zarfın güvenliği kuantum fiziğiyle kontrol ediliyor. Kuantum internet, posta sisteminin kendisinin tamamen yeni bir teknolojiye dönüşmesi oluyor. 

Neden Rus Demiryolları? 

İlk bakışta garip gelebilir: Kuantum teknolojisiyle Rus Demiryolları’nın ne ilgisi var? Aslında oldukça mantıklı. İnternetin kablolarla taşındığını düşünürseniz, tüm ülkeyi boydan boya geçen elektrik hatları, demiryolları, karayolları gibi altyapıların yanında bu kabloları döşemek daha kolay.   

Demiryollarının ülke boyunca uzanan çok geniş fiber-optik telekom altyapısı bulunuyor. Moskova’dan ülkenin uzak bölgelerine kadar uzanan bu fiziksel koridorlar, uzun mesafeli kuantum iletişim altyapısı kurmak için kullanılabiliyor. 

Rusya bu nedenle kuantum iletişim yol haritasının koordinasyonunu RZD’ye verdi. Putin’in bugün açıkladığı 2030 hedefi gerçekleşirse, bu ağın Rusya’nın Avrupa bölümünden başlayarak Sibirya üzerinden Pasifik kıyısındaki Uzak Doğu'ya kadar genişletilmesi anlamına gelecek. 

Bu da yalnız bilimsel bir deney değil; devlet, finans, ulaştırma ve kritik altyapı iletişiminin güvenliği açısından stratejik bir altyapı yatırımı anlamına geliyor. Putin’in ikinci teknoloji hamlesi: Uzak Doğu bir “regulatory sandbox” olacak 

Konuşmadaki belki de kuantum ağından sonraki en önemli teknoloji açıklaması ise 1 Ocak 2027 hedefi. Putin, modern teknolojilerin ekonomi, sosyal hizmetler ve kamu yönetiminde daha hızlı kullanılabilir hale gelmesi için Uzak Doğu’da özel bir hukuki rejim oluşturulmasını istedi. Amaç yeni teknolojilerin mevcut bürokratik izin süreçlerine takılmadan gerçek ortamda denenebilmesi. 

Putin’in konuşmasında bunun için verdiği örnekler oldukça dikkat çekici, tarımda drone'lar, endüstriyel robotlar, tele-tıp ve tıbbi değerlendirmelerde yapay zekâ. Yani Uzak Doğu'nun bir çeşit büyük ölçekli regulatory sandbox haline getirilmesi planlanıyor. 

Yeni bir yapay zeka veya robotik uygulaması önce yıllarca düzenlemelerin oluşturulmasını beklemek yerine bölgede daha hızlı denenebilecek, yapay zekâ özellikle sağlık sistemine giriyor. 

Putin'in yapay zeka konusunda verdiği örnek de önemli. Yapay zekânın tıbbi sonuçların ve değerlendirmelerin hazırlanmasında kullanılmasını, yeni hukuki rejim kapsamında denenebilecek teknolojiler arasında saydı. Bu, yapay zekanın yalnız sanayi veya savunma teknolojisi olarak değil, kamu hizmetlerinin parçası olarak konumlandırıldığını gösteriyor. 

Ancak konuşmada hangi yapay zekâ modellerinin kullanılacağı, verilerin nerede tutulacağı veya tıbbi yapay zekâ kararlarının hukuki sorumluluğunun kimde olacağı konusunda ayrıntı verilmedi. Dolayısıyla bu bölüm şimdilik politik hedef, teknik uygulama planı değil. 

Rusya yabancı bilim insanlarını da Uzak Doğu’ya çekmek istiyor 

Putin ayrıca konuşmanın yapıldığı Russky Island'daki inovasyon ve bilim merkezine dikkat çekti. Merkezin, bilgi teknolojileri, biyoteknoloji, biyomedikal ve diğer ileri teknoloji alanlarında uygulamalı çalışmalar yürüttüğünü söyledi. 

Putin, Uzak Doğu'daki bilim merkezleri ve üniversitelere yalnız Rus bilim insanlarının değil, yabancı bilim insanı ve mühendislerin de çekilmesini istedi. Bunun için konut, başlangıç desteği ve ailelere yardım gibi teşvikleri içerecek ayrı bir program hazırlanmasını hükümetten talep etti. 

Bu özellikle Rusya'nın Ukrayna savaşı sonrasında Batı teknoloji ekosisteminden büyük ölçüde kopmuş olması düşünüldüğünde dikkat çekici. Hedefin doğal yönü giderek Asya-Pasifik bilim ve teknoloji ekosistemi oluyor. 

Enerji teknolojisi de planın parçası 

Putin'in teknoloji stratejisinin başka bir ayağı enerji. Uzak Doğu'nun 2050'ye kadar enerji gelişimi için kapsamlı bir program hazırlanacağını söyledi. Bunun içinde temiz üretimin artırılması ve uzak bölgelerin enerji ihtiyacının karşılanması bulunuyor. 

Konuşmada özellikle küçük ölçekli nükleer enerji tesislerinden bahsedildi. Bu ayrıntı yapay zeka ve veri merkezleri açısından da önemli. Çünkü kuantum iletişim, yapay zeka, veri merkezleri ve yüksek performanslı hesaplama altyapısı büyüdükçe Uzak Doğu'nun elektrik ihtiyacı da artacak.  

Malum, yapay zekanın elektrik ihtiyacı masaya konulunca, ABD ve Avrupa’da da Nükleer Enerji yeniden moda oldu. Birden bire nükleer enerji “yeşil enerji” sınıfına alındı ve eskimiş ve kapatılmış tesisler bile yeniden çalıştırılıyor. 

Dolayısıyla konuşmada birbirinden bağımsız düşünülebilecek, enerji, dijital altyapı, yapay zeka ve kuantum iletişim başlıkları aslında aynı ekonomik dönüşüm planının parçaları. 

Putin’in teknoloji mesajı: Uzak Doğu'yu Rusya'nın Asya'ya dijital kapısı yapmak 

Putin'in bugünkü konuşmasını teknoloji açısından ayırdığımızda ortaya oldukça net bir strateji çıkıyor. Rusya Uzak Doğu'yu yalnızca: liman, demiryolu, petrol, doğal gaz bölgesi olarak değil yanısıra teknoloji bölgesi olarak da planlıyor. 

Putin, klasik fiziksel altyapıların üzerine ikinci bir katman ekliyor. Kuantum güvenli haberleşme, Yapay zeka, robotik, biyoteknoloji, yeni enerji ve teknoloji deney alanı. Ve kuantum ağının 2030'a kadar Pasifik'e ulaştırılması bu stratejinin dijital omurgalarından biri olacak. 

Rusya bu 7.800 kilometrelik QKD altyapısını zaman içinde kuantum bilgisayarlarını birbirine bağlayan gerçek bir kuantum ağa dönüştürebilecek mi? Putin'in bugünkü konuşması bunu vaat etmiyor. Fakat Rusya'nın şimdiden ülke çapında fiziksel kuantum iletişim altyapısı kuruyor olması, o geleceğe yönelik önemli bir temel oluşturabilir. 

Putin’in bu konuşması gerçekten de önemli. Rusya'nın mevcut gelişmeleri ve durumu iyi analiz edebildiğini, ülkeyi ileri götürmek için ana noktalarının farkında olduklarını  gösteriyor.

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -5 Eylül 2026-


Vekalet savaşı sürüyor: Sudan'da BAE'nin paralı askerleriyle AKP'nin Yeni Osmanlıcılığı çarpışıyor -Yalçın Çuğ- 

Sudan'ı fiilen ikiye bölen kanlı iç savaşta "dış güçlerin" rolü bir kez daha belgelendi. Ülke, liman ve değerli madenlerin peşindeki BAE'nin Kolombiyalı paralı askerleriyle, AKP'nin "Yeni Osmanlıcı" heveslerinin çarpıştığı vekalet savaşına sahne oluyor.

Sudan, Kızıldeniz'in kontrolünü, Darfur'un maden kaynaklarını ve Sahra Çölü'ndeki kaçakçılık rotalarını ele geçirmek isteyen yabancı güçlerin kozlarını paylaştığı tam teşekküllü bir vekalet savaşına sahne oluyor. Sudan'da 2023 yılında başlayan ve ülkeyi fiilen ikiye bölen bu iç savaşta bölgesel aktörlerin rolü bir kez daha belgelendi.

Birleşmiş Milletler'in (BM) yayımladığı rapor, bu gerçeği en yalın ve kanlı haliyle belgeliyor. Rapor, askeri operasyonların dış güçlerin sağladığı destekle sürdüğünü ve çatışan tarafların kapasitelerini sivil katliamlar pahasına nasıl genişlettiğini açıkça ortaya koyuyor.

Eski silah arkadaşlarının tutuştuğu iktidar kavgası, bugün ülkeyi yabancı devletlerin silah test alanına ve çıkar yarışına dönüştürmüş durumda. Bu aktörlerden biri ise oldukça tanıdık: Yeni Osmanlıcı AKP ve Türkiye sermaye sınıfı.

BM'den savaşa yönelik dış müdahaleler hakkında rapor

2023 yılında başlayan Sudan İç Savaşı’yla ülke fiili olarak ikiye bölündü. Ülkenin batısını Hızlı Destek Kuvvetleri’nin (HDK) lideri Muhammed Hamdan Dagalo ya da bilinen adıyla Hemedti, doğusunu ise Sudan Egemenlik Konseyi Başkanı Abdulfettah el-Burhan yönetiyor.

Geçtiğimiz yılın son aylarında şiddetlenen çatışmalar ve yaşanan katliamlar sonucunda Sudan’ın 18 eyaletinden 13’ü Sudan Egemenlik Konseyi’nin, 5’i ise HDK’nin kontrolü altına girdi.

Savaş öncesinde ülkeyi birlikte yöneten Burhan ve Hemedti’nin iktidar mücadelesi, 150 binden fazla kişinin hayatını kaybetmesine, 10 milyonu aşkın kişinin de yerinden edilmesine neden oldu.

Savaşa resmi olarak hiçbir yabancı güç katılmamış olsa da ülkenin ekonomik ve jeopolitik konumu nedeniyle çeşitli devletlerin Sudan topraklarındaki rekabeti sürüyor. Söz konusu dış müdahalelere dair bu zamana kadar çeşitli raporlar yayımlandı.

Savaşa yönelik dış müdahaleler hakkındaki son rapor ise Birleşmiş Milletler Sudan Bağımsız Uluslararası Gerçekleri Araştırma Misyonu'ndan geldi.

HDK'nin, kontrolünde olan Darfur bölgesi, beş eyaletten oluşuyor. Darfur'un Sudan haritasındaki konumu. (K: Kuzey Darfur, B: Batı Darfur, O: Orta Darfur, G: Güney Darfur, D: Doğu Darfur)

Baykar İHA'ları raporda

BM raporunda Türkiye'nin, Sudan'daki savaşa dahline dair son derece somut bulgular yer alıyor.

Hatırlanacağı üzere AKP iktidarı, Sudan'da önce "arabulucu" rolüne soyunmuş, ardından Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) HDK'yi silahlandırmasına karşılık taktik değiştirerek Sudan Egemenlik Konseyi'ne arka çıkmaya başlamıştı.

Bu zamana kadar Sudan'a İHA ve İHA'ları kullanacak askeri personel gönderildiği, BAE ile çeşitli gerilimlerin yaşandığı, Mısır'daki gizli üsten kalkan Baykar'a ait dronların HDK mevzilerine saldırdığına dair haberler kamuoyuna yansımıştı. Yayımlanan BM raporu ise ihraç edilen bu İHA'ların sahada sivilleri hedef alan ve savaş suçu teşkil edebilecek saldırılarda kullanıldığına işaret ediyor.

Raporda, 2023'ün sonlarından itibaren Sudan Egemenlik Konseyi'nin, dışarıdan tedarik edilen sistemler aracılığıyla insansız hava aracı kapasitesini önemli ölçüde genişlettiği vurgulanıyor. Elde edilen açık kaynaklı görüntülerin analiz edildiği raporda şu ifadelere yer veriliyor:  "Teknik analiz, enkazlarda bulunan çift turboprop itki bileşenleri, kendine özgü pervane donanımları, mühimmat bırakma mekanizmaları ve üretici işaretleri dâhil olmak üzere Bayraktar Akıncı muharip insansız hava araçlarıyla tutarlı özellikleri tanımlamıştır".

Peki bu İHA'lar ne işe yaradı? BM'nin yayımladığı rapor, AKP'nin Sudan'da Yeni Osmanlıcılık hülyaları ve silah tüccarlığıyla eline bulaşan kanı resmileştirdi...

BM misyonu, dışarıdan tedarik edilen İHA'ların kullanıldığı sivil katliamlarını madde madde sıralıyor. Yabus Pazarı'na dolanan mühimmatlar ve İHA'larla düzenlenen saldırıda en az 13 sivil hayatını kaybetti. Kuzey Kordofan'daki Ebu Zaima Pazarı'nda sivillerin bulunduğu bir dükkan İHA saldırısıyla imha edildi. Doğu Darfur'da 2 milyon kişiye hizmet veren Ad-Da'ein Eğitim Hastanesi'ne yönelik hava saldırısında ise 70 kişi öldü, 146 kişi yaralandı ve hastane tamamen hizmet dışı kaldı.

Geçtiğimiz yıllarda HDK tarafından düşürüldüğü belirtilen Bayraktar Akıncı.

Bir diğer aktör BAE: Silah ve personel tedariki

Krizin en önemli aktörlerinden Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) Sudan'daki temel motivasyonunun barış veya istikrar olmadığı da bir sır değil. 

BAE, Somaliland'daki Berbera, Eritre'deki Assab ve Yemen'deki Sokotra Adası'yla kurmaya çalıştığı Kızıldeniz hegemonyasını Port Sudan ile tamamlamak, aynı zamanda HDK'nin kontrolündeki devasa altın madenlerini sömürmek istiyor. Nitekim BM raporu, BAE'nin Sudan'daki çıkarlarını korumak için ne kadar ileri gittiğini net bir şekilde ifşa ediyor.

Kızıldeniz'de limanlar ve Sahra Çölü'nde kaçakçılık rotaları kovalayan BAE bu iddiaları tamamen reddetse de rapordaki kanıtlar BAE'den kalkan kargo uçaklarının Çad üzerinden geçerek silah ve personeli Sudan'a ulaştırdığını gösteriyor. Silah sevkiyatları arasında CH-95 İHA'ları ve NORINCO AH-4 obüsleri gibi sistemler bulunuyor.  

Ancak mesele sadece silah değil. Savaşın "taşeronlaşma" boyutu da BM tarafından belgelenmiş durumda. Rapor, BAE ve Kolombiya merkezli paravan şirketlerin organizasyonuyla sayıları 2 bine yaklaşan Kolombiyalı eski askerlerin "Çöl Kurtları" taburu altında Sudan'a taşındığını belgeliyor. Bu paralı askerler, BAE'de askeri eğitimden geçirildikten sonra insansız hava araçlarının işletilmesi ve gelişmiş silah sistemlerinin kullanımında kritik bir rol üstleniyor. Ayrıca Çad, Etiyopya ve Güney Sudan'dan da yabancı savaşçıların getirildiği belirtiliyor.

Tek kaybeden Sudan halkı

Gelinen noktada Sudan'daki çatışma, iki liderin iktidar hırsını çoktan aşarak bölgesel güçlerin Afrika kıtasındaki nüfuz mücadelesine evrilmiş durumda. Kızıldeniz'de stratejik derinlik arayanlar, Darfur'un altınlarına göz dikenler ve kendi silah sanayileri için yeni pazar yaratma peşinde koşanlar, Sudan'ı devasa bir savaş laboratuvarına çevirdi.

AKP iktidarının "Yeni Osmanlıcılık" vizyonu ve dış politikadaki askeri-ticari hamleleri de tam olarak bu kanlı tabloda kendine yer buluyor. "Arabuluculuk" ve "istikrar" söylemleriyle başlayan sürecin, milyonlarca dolarlık İHA satışlarına ve Afrika çöllerindeki gizli üslerden kalkan SİHA'lara dönüşmesi, Türkiye'nin Sudan'daki yıkıma dair payını netleştiriyor. Dış politikadaki yayılmacı hevesler ve holdinglerin bilançolarını büyütme hırsı, BAE'nin tüccar zihniyetiyle Sudan semalarında çarpışıyor.

BM'nin yayımladığı raporun satır araları, bu hegemonya yarışının bedelini kimin ödediğini yüzümüze çarpıyor. Yabancı güçlerin çıkarları uğruna tepesine bomba yağan pazaryerleri, hizmet dışı kalan hastaneler ve katledilen siviller... Silahı, mühimmatı, dronu ve paralı askeri dışarıdan ihraç edilen bu vekalet savaşının tek bir kaybedeni var: Bölgesel aktörlerin rant ve nüfuz hayalleri uğruna kanı dökülen, yerinden edilen Sudan halkı.

Hatırlatma:

*https://haber.sol.org.tr/haber/etiyopya-da-dahil-oldu-sudan-ic-savasi-sadece-sudanlilarin-savasi-mi-406941

*https://haber.sol.org.tr/haber/sudan-ic-savasinda-aktorler-artiyor-sahra-colundeki-gizli-usten-kalkan-turk-ihalari-hdkyi

*https://haber.sol.org.tr/haber/sudanda-ayrilikci-hukumet-kuruldu-bae-yalanladi-turkiye-sustu-kolombiyali-parali-askerler

/././

Deniz Göktaş’ı ihbar eden ismi tanıyalım: 12 yaşındaki çocuğun istismarcısına nasıl sahip çıktılar?

Komedyen Deniz Göktaş hakkında ihbarda bulunan 12 ayrı isim ve kurum olduğu, bunlardan birinin çocuk istismarından tutuklanan müftüyü savunan sendika olduğu ortaya çıktı.

Komedyen Deniz Göktaş büyük bir hukuksuzlukla cezaevinde tutulmaya devam ederken, bugün ortaya çıkan iddianameye göre 10 yıla kadar da hapsi istendi.

Mahkeme sürecinin nasıl seyredeceğini kısa süre içinde göreceğiz.

Ancak geçtiğimiz hafta önce tahliye edilmesi, cezaevinden çıkmasına izin verilmeden başka bir suçlamayla yeniden tutuklanması, ardından da jet hızıyla tahliye edildiği suçlamadan da bir kez daha tutuklanması bize çok şey anlatıyor zaten.

Tüm bu tuhaflıklar son hızıyla devam ederken, gazeteci Barış Pehlivan dikkat çeken bir bilgi paylaştı.

Deniz Göktaş’ın ihbarcısını bakın nereden tanıyoruz?” başlığıyla X hesabından bir video paylaşan Pehlivan, "Deniz Göktaş hakkında CİMER dışında 12 ayrı ihbar görünüyor” dedi.

Bu ihbarcılardan birinin dikkat çekici olduğuna işaret eden Pehlivan, Manevi, İlkeli, Liyakatli Diyanet ve Vakıf Görevlileri Sendikası’na işaret etti.

Evet, Göktaş hakkında ihbarda bulunanlardan biri bu sendika olmuş durumda.

Kısa adları da Mil Diyanet-Sen.

Peki, biz bu sendikayı nereden tanıyoruz?

Bundan üç yıl önce, Şanlıurfa’nın Akçakale İlçe Müftüsü Halil B., ders verdiği sınıfta 12 yaşındaki çocuğa cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla tutuklanmıştı.

Bu skandalın ardından Mil-Diyanet Sen adlı sendikanın Genel Başkanı Celalettin Gül, müftüye sahip çıkarak şu ifadeleri kullanmıştı:

Bir okulda din derslerine giren Şanlıurfa’nın Akçakale İlçe Müftüsü, çirkin bir iftiraya maruz kalarak çıkarıldığı mahkemece tutuklandı ve cezaevine gönderildi. İddialara göre, yapılan sınıf başkanlığı seçiminde seçimi kaybeden kız öğrenci, müftünün teselli amaçlı kendisine sarıldığını ve bu sırada cinsel istismarda bulunduğunu öne sürerek şikayetçi oluyor ve hocamız tutuklanarak cezaevine gönderiliyor. İstanbul sözleşmesinin uzantısı 6284 sayılı kanun yüzünden öğretmenlerimiz ve hocalarımız yetim ve öksüz bir öğrencisinin, talebesinin başını dahi okşamaya korkar oldu. Düşük not verdiği için, kendisiyle tartıştığı için öğretmenine taciz iftirasında bulunan vakalarda ciddi artışlar var. İstanbul Sözleşmesi'nin bir ürünü olan 6284 sayılı kanun iftira yasasına dönüşmüş durumda. Kadının beyanının esas alındığı, delilsiz beyana dayalı bu kanuna göre iddia ispatlanmadığı takdirde dahi muhataplar göz göre göre cezalandırılabilmektedir."

İşte Göktaş hakkında ihbarda bulunan sendikanın sahip çıktığı profil bu.

***

Survivor’da kopan bacak sonrası skandal iddialar: Sahte ifade için ödül teklifi, sakinleştirmek için esrar! 

Acun Ilıcalı'nın yapımcısı olduğu Survivor'da yaşanan bir 'kaza' ve bunun sonucunda kopan bir bacak sonrası çok çarpıcı iddialar gündeme geldi.


Acun Ilıcalı’nın dünyanın farklı ülkelerine de sattığı ‘ünlü’ yarışma programı “Survivor” büyük bir skandalla anılıyor.

Olayın merkezinde, Survivor Yunanistan ve bir gencin kopan bacağı var.

22 yaşındaki Yunan yarışmacı Stavros Floros, 11 Mayıs 2026'da Dominik Cumhuriyeti’nde çekimleri yapılan Survivor Greece (13. Sezon) yarışması sırasında ağır bir kaza geçirdi.

Yarışma, bir adada hayatta kalma mücadelesini işliyor.

Bu “mücadele” kapsamında açık denizde zıpkınla balık avlamaya çalışan Floros, dalış yaptığı esnada bir tur teknesinin pervanesinin çarpması sonucu yaralandı.

Bu olay sonrası bir bacağını kaybeden Floros, birçok ameliyat geçirdi.

Yarışma bu olayın ardından sonlandırılırken, birincilik ödülü olan 291 bin dolarlık ödül de Floros’a verildi.

Ancak olay tabii ki bu şekilde kapanmadı.

100 milyon dolarlık dava ve skandal iddialar

Floros, Yunan basınında yer alan haberlere göre, hem Acun Medya’ya hem de yarışmayı Yunanistan’da yayınlayan kanala tam 100 milyon dolarlık bir dava açtı.

Davada yapımcıların, yarışmacıları tur teknelerinin yoğun olarak geçtiği açık denizlerde avlanmaya zorlayan bir oyun kurgusu oluşturdukları ifade edildi.

Davacının ifadesine göre; aynı deniz bölgesinde geçmişte tehlikeli olaylar ve hatta can kaybı yaşanmış olmasına rağmen, güvenlik tekneleri, koruma alanları veya yeterli uyarı işaretleri bulunmuyordu.

Floros dava dilekçesinde, bacağının denizin içinde koptuğunu ve hayatının "kendisine çarpan tur teknesindeki bir yolcu tarafından uygulanan turnike" sayesinde kurtulduğunu anlatıyor.

Yunan medyasında yer alan bu iddiaların yanı sıra İngiliz Daily Mail gazetesinde de son derece dikkat çekici bir haber yer aldı.

Habere göre, Floros yaralandıktan sonra yapımcıların çekimlere devam etmeye çalıştığı, ekibi "sakinleştirmek ve yatıştırmak" için yarışmacılara kokain ve esrar sağladığını iddia edildi.

Ayrıca yapımcıların, yarışmanın Floros yaralanmadan önce sona erdiğini belirten sahte bir belgeyi imzalaması için başka bir yarışmacıya baskı yapmaya çalıştığı da öne sürülüyor.

***

4 Eylül 2026 Cuma

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Eylül 2026-


İdris Naim Şahin ve “tahsisli plaka” mevzusu -Tolga Şardan- 

Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in Süleymancılar soruşturmasında ifade vermesi, isme tahsis edilen muafiyetli plakaların şahsi veya illegal ilişkilerde nasıl usulsüz kullanıldığını ortaya çıkardı.

AKP döneminin en ilginç siyasi figürlerinden olan eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Süleymancılar’ın lideri Alihan Kuriş’e yönelik başlatılan adli soruşturmada “şüpheli” sıfatıyla savcılığa ifade verdi.

AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte İçişleri Bakanlığı görevine getirilen Abdülkadir Aksu ve Beşir Atalay’ın “ağır” konumları sonrasında atandığı bakanlık görevi sırasında kırdığı potlar ve yaptığı açıklamaları halen hatırlanan Şahin, bu tarzıyla kendisinden sonra gelen kimi İçişleri Bakanları’na “örnek” oldu.

İsme tahsis edilen plakalar, takılan araçlara yasa gereğince trafikte “geçiş üstünlüğü” ve “muafiyet” hakkı tanıyor. Şahin hakkındaki iddia tahsisli plakaların takılı olduğu araçların kendisinin bilgisi dışında ve tahsis amacı dışında kullanılması.

Ülkenin siyasi tarihinde pek görülmemiş bir durum, en azından şimdilik! Yarın ne olacağı belli olmaz elbette. Aynı görevi yapan başka önemli isimlere de sıra gelebileceğini akıllarda tutmak lazım.

Savcılıkta “örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme” ve “suçluyu kayırma” suçlarını işlediği iddiasıyla ifade veren eski İçişleri Bakanı, “yurt dışına çıkış yasağı” koşuluyla salıverildi.

Adliyeden yansıyan bilgilere bakılırsa; savcılık, Şahin’in savunmasına “eski içişleri bakanı” olmasına karşın pek itibar etmedi. Zira, savcılık, Şahin’le ilgili istediği adli kontrol talebinde “Şüpheli İdris Naim Şahin, her ne kadar araçların bilgisi dışında kullanıldığını beyan etmiş ise de; dosya şüphelilerinin ifadelerinden, bir kısım tahsisli araçların şüpheli İdris Naim Şahin'in bilgisi dahilinde tahsis edildiği ve şüphelilerce kullanıldığı beyan edilmiştir.

Ayrıca, buna ilişkin telefon ön inceleme tutanakları, HTS kayıtları, PTS geçiş kayıtları ve görüntüleri, kiralama sözleşmeleri, aracın fiilen kimin tarafından kullanıldığının tespitine yönelik kolluk sistemlerinde yer alan kayıtlar, şüpheli savunmasının aksini göstermektedir” görüşünü verdi.

Savcılık mahkemeye sevk yazısında ayrıca, eski içişleri bakanı olması sebebiyle Şahin’in nüfuzunu dosyanın diğer şüphelileri veya tanıkları üzerinde kullanabilme ihtimaline ve delilleri karartma şüphesi bulunduğuna dikkati çekti. Şahin’in siyasi kimliğinden dolayı muhtemel yurt dışı bağlantıları olduğunu ve kaçma şüphesinin bulunabileceğini dikkate aldı savcılık.

Savcılık görüşü, Süleymancılar’ın lideri Kuriş’le ilgili hazırlanacak iddianamede, Şahin’in “sanık” olacağının sinyalini verdi.

Hakkında böylesi savcılık değerlendirmesi olan sıradan bir yurttaşın gideceği yer cezaevi. Ancak Şahin, sıradan bir isim değil. Eski İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde belediyenin genel sekreter yardımcısı.

Arşivden çıkan isimler

Geçmişte çalıştığım Milliyet gazetesinde İçişleri Bakanlığı’nı izleyen muhabir olarak Şahin’in bakanlık dönemini de yakından takip ettim. İfade vermeye gitmesiyle birlikte arşivimi yokladım. Eski bakana sorgusunda sorulan isimlerden ikisine denk geldim.

Bu isimler, Nevzat Büküm ve Süleyman Hilmi Kalcı’ydı.

Büküm, AKP’li dönemin Bayındırlık ve İskân Bakanı Zeki Ergezen’in danışmanıydı. Aynı zamanda İçişleri Bakanlığı’nda KGYS, Entegre Sınır Yönetimi, MERNİS gibi bilişim projelerinde görev aldı. Ergezen bakanlıktan alınıp Faruk Özak bu göreve atanınca Büküm, soluğu İçişleri Bakanlığı’nda aldı. Tam zamanlı bakan danışmanı oldu. Bilişim sektöründe tanınıyordu. Hatta yine hatırladığım kadarıyla Büküm’ün bakanlıkta danışman olduğu dönemde, çipli nüfus cüzdanlarının üretimi için gereken çip ihalesiyle ilgili gelişmeler yaşandı. AKP’den Manisa milletvekili adayı oldu.

Kalcı ise, Şahin’in İstanbul’dan tanıdığıydı. Her ne kadar savcılık ifadesinde Şahin, Kalcı için “Belarus’ta cep telefonu işi yaptığını biliyorum” dese de Kalcı, Şahin’in bakan olduğu dönemde Belarus’ta “halıcılık” işindeydi. Üstelik işlerinin de epeyce iyi olduğu bakanlık koridorlarında konuşuldu o dönemde. Koridorlarda konuşulma sebebi ise; Kalcı’nın, Şahin’i makamında ziyaret eden Belarus heyetinin görüşmesinde “bizzat protokolde yer alması” ve sonrasında Kalcı’nın bakanlık ziyaretleri oldu!

Arşiv, zamanı geldiğinde çıkıveriyor ortaya.

Muafiyet veren plakalar meselesi

Şahin’in savcılıkta ifade vermesine “muafiyetli plaka” konusunun neden olması, soruşturmanın beraberinde “trafikte sağladığı geçiş üstünlüğü” sebebiyle tahsis edilen plakaları gündeme getirdi.

Eski İçişleri Bakanı, bakanlıkça kendisine “dört tahsis” plaka verildiğini açıkladı ifadesinde!

Ortaya çıkan tablo şu; eski içişleri bakanları, mevcut koruma yönetmeliğince ölünceye kadar “özel” veya” yakın” koruma statüsünde korunuyorlar.

Devlet, haklarında koruma kararı bulunan gerek görevde gerekse emekli veya eski cumhurbaşkanları, başbakanlar, TBMM başkanları, içişleri bakanları, adalet bakanları, milli savunma bakanları, genelkurmay başkanları başta olmak üzere pek çok özel statülü kamu yöneticisi ve siyasetçiye “muafiyetli plaka”ya sahip en az bir makam aracı tahsis ediyor. Bazen artçı koruma aracı veriliyor. Bu aracın plakası da zaten polis aracı olması nedeniyle muafiyetli, yani trafikte geçiş üstünlüğüne sahip.

Şahin’in ifadesine göre, koruma altında olması nedeniyle Allah geçinden versin zaten ölünceye kadar bu imkânı kullanması olanağı bulunan eski İçişleri Bakanı’nın fazladan muafiyetli dört plakaya sahip olduğu anlaşılıyor.

Her türlü koruması devlete ait eski içişleri bakanına neden muafiyetli plaka tahsis edildiğinin nasıl bir açıklaması olabilir?

Eski İçişleri Bakanı’nın muafiyetli dört plakası varsa; eski içişleri bakanlarında, müsteşar ve bakan yardımcısı gibi üst yöneticilerde kim bilir kaç tane plaka var? Eski Emniyet Genel Müdürleri’nde de var mı acaba?

Kaldı ki mevcut veya emekli milletvekillerine de koruma kararı dışında muafiyetli plaka tahsisi yapılıyor. Ve bu araçlara çakar adı verilen sesli ve ışıklı cihazlar takılıyor.

Peki bu uygulama hangi mevzuata göre yapılıyor?

Yürürlükteki 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 71. maddesinin hükümleri, “statü istismarı”na olanak tanıyor maalesef. İçişleri Bakanı’nın talimatıyla istenilen kişilere muafiyetli plaka işlemi gerçekleşebiliyor.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi bu konuda araştırma talimatı verse, hangi bakanlarda kaç muafiyetli plaka var, ayrıca, hangi içişleri bakanı kaç kişiye muafiyetli plaka vermiş? Bu isimler kimlermiş, tespit edilse, kamuoyu aydınlansa.

Bu konuda birkaç örnek vereyim; yakın geçmişte gerçekleştirilen bir yolsuzluk soruşturmasının İstanbul ayağında hakkında adli işlem yapılan bir galericide hakkında koruma kararı olmamasına rağmen muafiyetli plaka çıktı. Aracında bir de çakar lamba vardı üstelik. Kendisiyle yaptığım telefon görüşmesinde söz konusu hakkı nasıl elde ettiğini sorduğumda verdiği yanıtı buraya yazmak ayıp olur.

Ankara’dan bir örnek, yakın geçmişte İçişleri Bakanlığı’nın personel yemekhanesinde pişirilen yemekler için et sağlayan bir kasapta muafiyetli plaka çıktı! Hem de tesadüfen. Çukurambar’daki kasabın bu durumunu ortaya çıkaran Emniyet Genel Müdürlüğü’nde görevli üst düzey polis müdürü, “üst düzey atama çerçevesinde görevinden alındı, başka bir kente il müdürü” olarak gönderildi, kasaba muafiyetli plaka tahsisi talimatını veren dönemin İçişleri Bakanı’nca.

Bir örnek İstanbul’dan. İstanbul’un ünlü pastacılarından birisi olan iş insanına trafikte muafiyet sağlanması amacıyla – o dönemde henüz muafiyetli plaka keşfedilmemişti – trafikte rahat yolculuk yapmasının sağlamak amacıyla dönemin İstanbul Emniyet Müdürü’nün talimatıyla “motorlu trafik polisi” tahsis edildi.

Bunlar kulislerde konuşulan örneklerden. Biraz araştırmayla daha neler çıkar ortaya kuşkusuz.

* * *

Kısa kısa: Emniyet’te tayinler

Sürekli gündem değişmesi sebebiyle bekleyen birkaç küçük bilgiyi aktarayım. Aslında her biri yazı konusu olacak türden bu bilgiler.

Emniyette tayinler gerçekleşti geçtiğimiz günlerde. İller arası tayinlerin tamamlanması sonrasında bu kez illerde iç atamalar yapıldı.

İstanbul’da ilginç bir atama vardı; ATV’nin ünlü programcısı Müge Anlı Yüzbaşıoğlu’nun polis müdürü olan eşi Şinasi Yüzbaşıoğlu, son iki yılda dördüncü tayini gördü ve İstanbul Emniyeti kadrosundan polis okuluna tayin edildi. Böylece aktif polislik dışında kaldı.

Daha önce İstanbul’da çalışan Yüzbaşıoğlu’na, Üsküdar İlçe Emniyet Müdürü’yken “görülen lüzum” üzerine dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan tarafından il dışı tayin yapıldı. Adana’da göreve başlayan Yüzbaşıoğlu, dönemin Adana Emniyet Müdürü Zafer Aktaş’ın İstanbul’a atanmasıyla beraber kentte Asayiş Müdürü görevine getirildi.

Yüzbaşıoğlu’nun şansı Aktaş’ın emekli olmasıyla döndü. Aktaş’ın ekibi olarak anılması nedeniyle yeni gelen Selami Yıldız, Yüzbaşıoğlu’nu önce Aralık 2024’te Beşiktaş’a atadı. Yüzbaşıoğlu, Temmuz 2025’te Sarıyer’e görevlendirildi. Mayıs 2026’da ise Sarıyer’den alınıp Eyüp Sultan’a kaydırıldı. Burada geçen yaklaşık üç aylık süre sonunda Yüzbaşıoğlu bu kez tamamen pasif göreve getirildi.

Emniyet içinde hele ki İstanbul’da özellikle Asayiş Şube Müdürlüğü’nden alınan ve iki yıl içinde pasife çekilen Yüzbaşıoğlu’nun görevlendirilmesi dikkat çekici.

Diğer bir dikkat çeken tayin ise, Ankara’da yürütülen Ayhan Bora Kaplan soruşturmasında görev alan ve sonrasında beraberinde polis müdürleri Murat Çelik ve Kerem Gökay Öner ile bazı polislerle birlikte “kumpas” iddiasıyla yargılaması devam eden dönemin Ankara Emniyet Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdür Yardımcısı Şevket Demircan’ın, Ankara’nın Akyurt ilçesindeki Polis Meslek Eğitim Merkezi Müdürlüğü bünyesine tayin edilmesi!

Ankara’daki görevinden alındıktan sonra Eskişehir’e görevlendirilen Demircan, son tayinlerde yeniden “dolaylı” olsa da Ankara’ya döndü.

Demircan’ın, POMEM’deki görevi sırasında polis adaylarının eğitilmesinde görev alacak. Bu görev sırasında, “bir organize suç örgütü dosyası nasıl amacından saptırılır? Nasıl yönetimsel zafiyet gösterilir? Adli dosya yapılırken nasıl çete kumpasına düşülür? Nasıl adli ve idari soruşturmalar geçirilir?” gibi konu başlıklarında mesleki tecrübelerini polis olmayı hedefleyen adaylara doğrudan aktarma imkânı bulacak.

/././

Demokrasi-enflasyon: Biri varsa, diğeri yok; örnekleri ortada -Yalçın Doğan- 

Adil yargılama hakkı, bağımsız yargı, yasalar karşısında eşitlik ve bireysel özgürlükler piyasaları destekliyor, üretim artıyor, üretim artışı enflasyonu düşürüyor, gelir bölüşümünü daha adil hale getiriyor. Demokrasinin fazileti ve vazgeçilmezliği... Ya bugünkü Türkiye?

“Devletler insan haklarını korumak amacıyla vardır, özgürlük insanların vazgeçilmez ve devredilemez haklarıdır” ilkeleriyle ülkelere yol gösteren, liberal iktisadın babası sayılan İngiliz filozofu John Locke (1632- 1704) insanların eşitliğini savunurken...

1672 - 1674 arasında, iki yıllığına da olsa, Ticaret ve Yurtdışı Plantasyonlar Kurulu’nun genel sekreteri olarak, köle ticaretinden gelir elde ediyor!” (Yılmaz Karakoyunlu, Liberalizmin Türkiye Promönadı, s.23).

Bireysel özgürlükleri savunurken, köle ticareti gibi insan haklarına aykırı bir işte çalışmak, yüz yılları etkileyen bir filozof için ayıp ötesi.

“Yoksulluğu, yasakları kaldıracağım” diye iktidara gelen AKP’nin, her gün yeni bir yasakla, özgürlükleri tırpanladığı...

“Yoksulluğu” ise, yıllardır çözemediği enflasyon çıkmazıyla, daha da derinleştirdiği gibi...

Söylem ve eylemin birbirini tutmadığı yılları yaşıyoruz.

John Locke’un dramı kişisel, AKP’nin dramı ise, hepimizi etkiliyor. Dün açıklanan ağustos ayı enflasyon verileri, bu dramın resmi kanıtı.

“Yoksulluk”, bir adım ötesi, “açlık sınırı” aydan aya yükselirken...

Gıda fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 33.79.    

Tahmin yüzde 8.5

Tayyip Erdoğan’ın, son yıllarda ekonomiden sorumlu Bakanlar Berat Albayrak, Nurettin Nebati, Mehmet Şimşek, Cevdet Yılmaz’ın, say sayabildiğin kadar, Merkez Bankası Başkanlarının, say sayabildiğin kadar, hepsinin sayısını çoktan unuttuğumuz açıklamaları var:

“Enflasyonla mücadelemiz kararlılıkla sürmektedir, enflasyon düşecektir”.

Örneğin, 2023 yılı Orta Vadeli Programında:

“2026 yılında enflasyon yüzde 8.5 olarak öngörülmüştür”.

Son üç yıldır yüzde 30 ile 33 arasında debelenen enflasyon, şu anda yıllık yüzde 31.51, o da zerre kadar inandırıcılığı olmayan TÜİK’e göre.

Sadece enflasyon tahmini değil, işsizlik, kişi başına gelir, bütçe açığı, ekonomik büyüme gibi temel göstergelere ilişkin tahminlerin hiç biri tutmuyor.

Dört hayati kalem

Bir kaç yıl önce İngiliz Parlamentosu hararetle tartışıyor:

“Ülkenin en büyük siyasi ve sosyal tehlikesi pahalı ve kalitesiz eğitimdir”.

Sağdan sola, bütün İngiliz milletvekilleri bu görüşte birleşiyor.

Dün açıklanan verilerin ayrıntılarına inildiğinde, gıdaya ek olarak, dört ana kalemdeki yıllık fiyat artışları hayatımızı doğrudan etkiliyor:

Kirada yüzde 31.08,

Ulaştırmada yüzde 35.08,

Sağlıkta yüzde 43.46,

Eğitimde yüzde 53.44.

Ücret artışlarıyla karşılaştırılığında, yetişilmesi mümkün olmayan artışlar.

Örneğin, sağlıkta ve eğitimdeki anormal fiyat artışları devletin yeterli hizmeti sağlayamadığını gösteriyor. Halkın belli bir gelire sahip bölümünün, sağlık ve eğitim hizmetini özel hastaneler ve özel okullardan aldığına işaret ediyor. Oradaki talep artışı, genel enflasyon beklentisiyle birlikte, özel okullar ve özel sağlık kurumlarında fiyatları uçuruyor.

Bir milyon lirayı aşan okul ücretleri, 15 bin lirayı bulan özel doktor muayeneleri.

İlkokuldan üniversiteye kadar, her geçen gün çağın dışına düşen, saçma sapan uygulamalara ek, okullarda çeşitli sorunları ağırlaştıran eğitimde ülke çapındaki sınav sonuçları yüz kızartıcı.

İngiliz milletvekillerinin kulakları çınlasın!..

Vazgeçilemez

“Güney Kore, Tayvan, Brezilya ekonomileri demokrasiye geçtikten sonra, teknolojik olarak daha sofistike ve rekabetçi hale geldi, büyümeleri hızlandı. Ekonomik büyüme demokrasiye geçişin ardından daha geniş kesimlerce paylaşıldı.

(...) Demokratikleşen ülkeler, demokratikleşme öncesine göre, kişi başına gelirlerinde yüzde 20 oranında artış sağlıyor. Aynı model Latin Amerika’da 1980’lerden itibaren askeri diktatörlüklerin çöküşü ve demokrasiye geçmeleri ile birlikte geçerliğini koruyor” (Daron Acemoğlu, Hangi Liberal Demokrasi, s.123).

Adil yargılama hakkı, bağımsız yargı, yasalar karşısında eşitlik ve bireysel özgürlükler piyasaları destekliyor, üretim artıyor, üretim artışı enflasyonu düşürüyor, gelir bölüşümünü daha adil hale getiriyor.

Demokrasinin fazileti ve vazgeçilmezliği!..

Ya bugünkü Türkiye?..

Dünyada kanıtlanmış gerçek ortada iken, otoriter baskının her yönden kol gezdiği bu ülkede hangi demokrasi?..

Bu durumda enflasyonun düşüşü nutuklardaki temennilerde kalıyor.

/././

Örnek bir yerli ve milli aile!-Mehmet Y. Yılmaz- 

İddiaya göre birileri Binali Yıldırım’ın çocuklarıyla birlikte emek emek biriktirdiği servetin bir bölümüne çökmüş. Binali Bey’in çocukları da sahip oldukları gemileri ve şirketleri annelerine devretmiş, “işte örnek bir yerli ve milli aile”, bütün okullarda bir ünite olarak işlenmeli ki bu bilgi nesilden nesle aktarılabilsin!

Binali Yıldırım’ın çocuklarının sahip oldukları gemileri ve şirketleri annelerine devrettiklerini okuyunca “işte örnek bir yerli ve milli aile” dedim.

Hayırlı evlat böyle olur.

Sen çalış, didin, iki memurun çocukları olarak önündeki görünür, görünmez bütün engelleri aş, dünya denizlerine hükmeden bir tür Barbaros ol, sonra getir, varını yoğunu annene ver!

Malda mülkte gözlerinin olmaması biraz da yetiştirilme biçimlerinden kaynaklanıyor olmalı.

Bunda da gemiler ve şirketler kendisine devredilen annenin rolü büyük olmalı!

Önümüzdeki Anneler Günü haftasında, “yerli ve milli anne modeli” olarak bütün okullarda bir ünite olarak işlenmeli ki bu bilgi nesilden nesle aktarılabilsin!

Bir sahih hadise göre “cennet, annelerin ayaklarının altında” olduğuna göre, bu devir teslim işlemleri de bir tür cennete giriş bileti sayılır mı, benim teolojik bilgim yetmez ama nihai sorguda avantaj yaratacak bir müktesebat olduğunu düşünmek mümkün.

Bir de Türklerin denizci millet olmadığını söylerler.

Erzincan gibi “ortası bağlı, etrafı dağlı” bir yerden çıkıp, dünya denizlerinde sancak gezdirmek boru değil.

Tabii bizim memlekette biraz çekemezlik vardır, bu da bir gerçek.

Nitekim böyle bir tip iddiaya göre Binali Bey’in çocuklarıyla birlikte emek emek biriktirdiği servetin bir bölümüne çökmüş!

Bunu duyunca inanamadım tabii.

Böyle şeyler girişim hürriyetinin olduğu bizim gibi memleketlerde olmaz diye biliyorum.

Bu artık nasıl bir güç ise “götürdüğün parayı getir” dediğinde akan sular duruyor, para park edildiği yeden çıkarılıp, teslim ediliyor.

Bizim memleketin işleri işte!

Olmaz demeyin, olmaz olmaz cennet vatanımızda!

***

Binali Bey belki bu sorunun yanıtını biliyordur

Singapurlu bir yatırım fonu ile bazı Türkler önce bir şirket kurdular. Şirketin amacı petrol nakliyesi yapmaktı. Bu şirket, kuruluşundan sadece 6 ay sonra, 61. T.C. hükümetini ikna ederek Bakanlar Kurulu kararıyla “Kuzey Irak’tan karayoluyla petrol ve ürünleri” taşımak konusunda “tek yetkili şirket” olmayı başardı. Irak hükümeti petrolünün çalındığını fark edince de dava açtı ve Türkiye 1 milyar 400 milyon dolar ceza ödeyecek. Gerçekten çok merak ediyorum: Bu şirketin sahipleri kimler? Gözleri çekik mi? Bıyıkları ve sakalları var mı?

Türkiye-Irak petrol boru hattı

Mübarek Cuma gününün yüzü suyu hürmetine sorduğum bir sorunun yanıtını, sorunun ana muhatabı eski Enerji Bakanı Taner Yıldız’dan alamadım.

Taner Bey adeta yer yarıldı da içine girdi!

Utancından mı saklanıyor yoksa vereceği yanıt bazı vakvakları ürkütür diye mi çekiniyor, bunu bilemiyorum.

İnsan bir arar; “kusura bakma ben bu sorunun yanıtını veremem” der, niye veremeyeceğini “yazılmamak kaydıyla” açıklar, ben de bırakırım sormayı.

Yani sormayı bırakmam da Taner Bey’e sormayı bırakabilirim.

Meseleye yeni vakıf olanlar için önce geçmiş bölümlerin özeti:

Olay cennet vatanımızda geçiyor.

Kahramanları T.C. 61. Bakanlar Kurulu, Singapur’da kurulu iki yatırım fonu, Kuzey Irak Kürt Yönetimi, Irak Cumhuriyeti yönetimi, Fransa’daki uluslararası tahkim mahkemesi, bir de bendeniz cennet kuşu!

Singapurlu bir yatırım fonu ile bazı Türkler önce bir şirket kurdular. Şirketin amacı petrol nakliyesi yapmaktı.

Sonra Türkler, sanırım öngörü sahibi olmadıkları için sahip oldukları hisseleri başka bir Singapurlu fona devrettiler.

Bu şirket, kuruluşundan sadece 6 ay sonra, 61. T.C. hükümetini ikna ederek Bakanlar Kurulu kararıyla “Kuzey Irak’tan karayoluyla petrol ve ürünleri” taşımak konusunda “tek yetkili şirket” olmayı başardı.

Irak hükümeti petrolünün çalındığını fark edince de dava açtı ve Türkiye 1 milyar 400 milyon dolar ceza ödeyecek.

Böyle bir ikinci cezanın da eli kulağında, yakında gelir.

Taner Bey, yer yarılıp da içine girince hükümetin diğer bakanlarına sorayım dedim.

Sırasıyla Bülent Arınç, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu’ndan yanıt çıkmadı.

Birinin özgül ağırlığı vardı, kullanamadı.

Diğeri iddialı bir parti genel başkanı, duymazdan geldi.

Umudum “bu kirli hesapların içinde olmayacağım” diyen Ahmet Davutoğlu’nda idi o da fos çıktı!

Sorum ortada duruyor: Bu şirketin ortakları kimlerdi, bu Bakanlar Kurulu kararı nasıl verildi?

1 milyar 400 milyon ABD dolarını tüyü bitmemiş yetim bile ödeyecek.

61. hükümetin önde gelen bakanlarından biri de Binali Yıldırım idi.

Sırada o var, belki Binali Bey, bu mübarek cuma günü sorunun yanıtını vermek ister diyorum.

Kuruluşundan altı ay sonra bu şirkete bu imtiyaz verilirken, bunlar kimdir, neyin nesi, kimin fesidir diye sordunuz mu?

Yoksa boş kâğıda mı imzayı bastınız?

Gerçekten çok merak ediyorum: Bu şirketin sahipleri kimler? Gözleri çekik mi? Bıyıkları ve sakalları var mı?

Onlar para kazandılar, niye cezayı biz ödemek zorunda kalıyoruz?

Binali Bey, gördüğünüz gibi dünya malı dünyada bile kalmayabiliyor.

Önemli olan arkanda iyi bir isim bırakmak değil mi?

Bu sorunun yanıtını siz biliyorsunuzdur diye ümit ediyor, heyecanla bekliyorum.

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -5 Eylül 2026-

Munzur Üniversitesi personeli Cem Tekinoğlu’nun dikkat çeken para trafiği: Para gönderdiği kadınlar arasında üniversite öğrencileri de var -...