T-24 "Köşebaşı + Gündem" -21 Haziran 2026-

Beyaz et ve kırmızı et operasyonları ve proteinin geleceği -Gürkan Akgüneş- 

Daha verimli üretim sistemlerinden, gıda teknolojilerinden, biyoteknolojik yeniliklerden, proteinle zenginleştirilmiş ürünlerden ve katma değerli tarımsal üretimden geçiyor. Bugün kırmızı et fiyatlarını konuşuyoruz. Yarın ise protein arzını konuşacağız.

Günümüz insanı artık her lokmada daha fazla protein istiyor. Market raflarında protein ilaveli içecekler, yoğurtlar, kahveler, makarnalar ve atıştırmalıklar hızla çoğalıyor. Sosyal medyada sağlık uzmanları, sporcular ve influencer'lar protein tüketimini artırmanın yollarını anlatıyor. Dünyanın en büyük gıda şirketleri ise geleceğin en stratejik gıda savaşlarından birinin protein alanında yaşanacağını düşünüyor.

Ama bu küresel protein iştahı, beraberinde yeni sorunlar da getiriyor.

İşte geçtiğimiz hafta yaşadıklarımız...

Normal şartlarda sofraya ulaşan en ucuz hayvansal protein kaynakları beyaz et ve yumurta. Ancak geçtiğimiz günlerde Türkiye'nin en büyük kanatlı eti şirketleri rekabete aykırı fiyat belirledikleri iddiasıyla soruşturma ve operasyonların merkezine yerleşti.

6 ayda 28 kilo et soframızdan eksildi

Bundan birkaç ay önce benzer görüntüler kırmızı et sektöründe yaşanmıştı. Et üreticileri ve tüccarlar hakkında soruşturmalar açılmış, fiyat artışlarının önüne geçilmeye çalışılmıştı. Ama ne oldu? Kırmızı et fiyatları o günden bu yana daha da arttı.

Zaten halkın bir bölümü kırmızı eti çoktan unuttu.  Bir aylık net asgari ücret, 2020 yılında yaklaşık 72 kilogram karkas dana eti alabiliyordu. Bugün aynı ücretle ancak 44 kilogram alınabiliyor. Altı yılda kaybedilen 28 kilogram et, sadece bir fiyat artışını değil, aynı zamanda sofralardaki proteinin sessizce uzaklaşmasını da anlatıyor.

Devlet bir yandan ithalatla fiyatları dizginlemeye çalışıyor. Bir yandan soruşturmalar yürütüyor. Bir yandan piyasaya müdahale ediyor. Ancak bütün bu çabalar, delik deşik olmuş bir salın yalnızca bir deliğini kapatmaya benziyor. Çünkü sorun sadece et fiyatları değil.

Sorun, dünyanın hızla bir protein çağına giriyor olması.

Protein çağı

Bugün Amerika'da tüketicilerin yüzde 55'i yeterli protein aldığından emin olmak için beslenmesini günlük olarak planlıyor. Yüzde 72'si protein ilaveli ürünler için daha fazla ödeme yapmaya razı. Genç tüketicilerin yarısından fazlası, protein içeriği yüksek ürünlere daha fazla para vermeyi kabul ediyor. Protein artık yalnızca bir besin öğesi değil; tüketicinin gözünde premium bir değere dönüşmüş durumda.

Cargill'in 2025 Protein Profili araştırmasına göre Amerikalıların yüzde 61'i son bir yılda protein tüketimini artırdı. Bu oran beş yıl önce yüzde 48 seviyesindeydi. OECD ve FAO ise küresel et tüketiminin önümüzdeki on yılda yaklaşık 48 milyon ton artacağını ve 2034 yılında 406 milyon tona ulaşacağını öngörüyor.

Dünya daha fazla protein arıyor. Türkiye ise hâlâ eti nasıl ucuzlatacağını tartışıyor. Aslında eti değil, proteini konuşmalıyız.

Tabii yanlış anlaşılmasın; "Et yerine başka şeyler yiyelim" önerisinde bulnmak değil amacım. Çünkü et, insan beslenmesindeki en değerli protein kaynaklarından biri olmayı sürdürüyor. İçerdiği aminoasit profili, biyoyararlanımı ve besleyiciliği nedeniyle kırmızı et, beyaz et, süt ve yumurta hâlâ çok önemli.

Ancak mesele artık yalnızca et üretmek değil. Çünkü dünya nüfusu büyüyor. Aynı zamanda yaşlanıyor.

Önümüzdeki yıllarda daha fazla insan, daha fazla protein talep edecek. Üstelik bu talep sadece spor salonlarından gelmeyecek. Yaşlanan nüfus, kas kaybını önlemek için daha fazla proteine ihtiyaç duyacak. GLP-1 olarak bilinen kilo verme ilaçlarını kullanan milyonlarca kişi, kilo verirken kas kaybetmemek için daha yüksek proteinli beslenme programlarına yönelecek.

Kısacası protein talebi geçici bir moda değil. Demografik ve ekonomik dönüşümün sonucu.

Protein çağında Türkiye'nin avantajı ne?

Asıl ilginç soru burada başlıyor. Türkiye proteini nasıl daha erişilebilir hale getirecek? Bugün kırmızı et fiyatlarını konuşuyoruz. Oysa dünyanın birçok ülkesi protein ekonomisini konuşuyor. Bezelye proteini üretimi büyüyor. Bitkisel protein izolatları milyarlarca dolarlık pazarlara dönüşüyor.

Proteinle zenginleştirilmiş ürünler marketlerde ayrı raflar oluşturuyor. Yüksek proteinli gıda pazarı önümüzdeki yıllarda 100 milyar doların üzerine çıkmaya hazırlanıyor.

Üstelik Türkiye bu yarışa sıfırdan başlamıyor. Mercimeğin, nohutun ve baklagillerin genetik merkezlerinden birinde yaşıyoruz. Dünyanın önemli tavuk üreticilerinden biriyiz. Güçlü bir süt sanayimiz var. Gıda işleme teknolojilerinde önemli bir altyapıya sahibiz.  Sorun kaynak eksikliği değil. Sorun, proteini hâlâ sadece et olarak görüyor olmamız.

Geleceğin meselesi

Protein çağında asıl mesele, insanların tabağına daha fazla ve daha kaliteli protein koyabilmek olacak. Bunun yolu da yalnızca daha fazla hayvan yetiştirmekten geçmiyor.

Daha verimli üretim sistemlerinden, gıda teknolojilerinden, biyoteknolojik yeniliklerden, proteinle zenginleştirilmiş ürünlerden ve katma değerli tarımsal üretimden geçiyor. Bugün kırmızı et fiyatlarını konuşuyoruz. Yarın ise protein arzını konuşacağız.

Belki de son aylarda yaşanan bütün bu operasyonlar, aslında çok daha büyük bir dönüşümün habercisi. Çünkü mesele artık yalnızca et değil.

Mesele, gelecekte 90 milyon insanın protein ihtiyacını nasıl karşılayacağımız. Ve görünen o ki, bu sorunun cevabı kasap vitrinlerinden çok daha büyük bir yerde saklı.

Sözcü TV’de KK dağıldı: Söyleşide can alıcı anlar -Yalçın Doğan- 

13 seçim kaybettiği hatırlatıldığında, referandumları hariç tutarak, “ben 13 seçim kaybetmedim” diyebiliyor. Hep “arınma” ya... “Ahlaki üstünlüğünü kaybeden parti nasıl birinci parti çıkıyor” sorusuna, ilgisiz bir karşılık veriyor, “kaç belediye başkanı AKP’ye geçti” gibi. Nasıl geçtiklerini bilmemesi mümkün mü?.. Sorular karşısında dağılıyor.

“Hain, işbirlikçi, darbeci, Sarayın kayyımı, proje. Sizin için kullanılan bu ifadeleri duyduğunuzda, bir an için kendinizi sorguladınız mı?.. İçiniz rahat mı?..”

Önceki akşam Sözcü TV’de KK ile yapılan söyleşiye Senem Toluay Ilgaz bu soruyla girince, KK daha ilk anda saptırıyor: “Onları troller söylüyor”.

Hayır, troller değil, CHP tabanı, CHP seçmeni, pek çok siyasetçi, gazeteci kullanıyor bu ifadeleri. Ilgaz’ın sorusuna yandaşlardan itiraz yükseliyor:

“Kılıçdaroğlu program konuğudur. Bu saygısızlıktır, gazetecilik değildir”.

Kendileri çıktıkları kanallarda her türlü iftirayı, hakareti pervasızca atarken, o gazetecilik oluyor, ama onların korumasındaki birisine yöneltilen toplumsal soru “saygısızlık” oluyor!..

Gazeteciler iyi hazırlanmış

KK’nın Sözcü TV’ye çıkacağı haberi yayıldığında, bir kuşku uyanıyor, “bu da nereden çıktı” yolunda.

Ancak, üç gazeteci Senem Toluay Ilgaz, Barış Terkoğlu ve Aslı Kurtuluş sorularıyla bu kuşkuyu ilk dakikadan itibaren dağıtıyor.

Üçü de, söyleşiye iyi hazırlanmış, hem KK’nın icraat ve sözlerini,  hem de CHP’lilerin tutumunu iyi incelemişler.

Herhangi bir Batı TV’sinde bu tür röportajlar nasıl yapılıyorsa, karşıdaki kişinin konumu ne olursa olsun, nasıl sorgulanıyorsa, üç gazeteci de aynen öyle yapıyor.

Yine de, KK sorulara farklı yanıt verdiğinde, üzerine gitmemek, bana eksiklik olarak geliyor. 

“Yargı bağımsız değil”

KK mutlak butlanla CHP’ye çöktüğünü sonuna kadar savunuyor. Yargı bağımsızlığına ilişkin soruya KK: “Yargı siyasallaşmış, yargı bağımsız değil”.

 Dolayısıyla:

Mutlak butlan kararının da, siyasal bir karar olduğunu itiraf etmiş oluyor, hukuk üzerinden siyasal bir girişimle o koltuğa oturduğunun ilanı.

Bununla birlikte, “mutlak butlan kararı siyasi midir, bilmiyorum” diyor!..

Bir yandan “yargı bağımsız değil” diyor, iki dakika sonra “yolsuzluk davaları siyasi değil” diyerek, eski yol arkadaşlarını suçluyor.

Zaman zaman zor durumlarda kalıyor, soruya soruyla karşılık vermeye çalışıyor. 

“Partiye zarar gelmesin diye, mutlak butlanı kabul ettiğini” söylüyor ama, CHP’yi her kademede tasfiye ederek, CHP’ye tarihin görmediği zararı vererek, rejimin devamına katkıda bulunuyor.  

“Arınma”

Dönüp dolaşıp vurgu sürekli aynı, “partinin arınması, yolsuzluk yapanlardan temizlenmesi”.

Yolsuzluğun kaynağı neresi?.. Kendisinin de söylediği gibi:

CHP’nin 38. Kurultayı.

O kurultayın delegeleri kendi zamanında seçilmiyor mu?..

Kaldı ki, yargı eliyle sadece CHP’li belediyelere operasyonlar düzenleniyorsa, duruşmalarda sık sık ortaya çıktığı gibi, insanlar etkin pişmanlığa zorlanıyorsa, o davalara “siyasi değil” demek, AKP ile aynı çizgiyi savunmak değil mi?..

Üstelik, “iddianameleri tamamen okumadım” diyor ama, okumadığı iddianameler üzerinden...

Kendisini savcı yerine koyarak, adeta yeni bir iddianame yazıyor, Silivri’deki iddianamelere hak veren tonda.

“İddianamelere inanıyor musunuz” sorusunu kaçamak yanıtlıyor:

“Ben arınmalardan söz ediyorum”.

Kendisini desteklemeyen milletvekili, il, ilçe yönetimleri, belediye başkanlarını arınma gerekçesiyle ya ihraç etmek için düğmeye basıyor ya da görevden alıyor.

Dokunulmazlıklar

Bir başka tutarsızlık dokunulmazlıklar.

“Selahattin Demirtaş’ın dokunulmazlığının kaldırılmasına olumlu oy kullandığı için pişman olmadığını” söylüyor, bununla birlikte “kendisine haksızlık yapıldığını biliyorum” diyor. DEM milletvekili Sırrı Sakık dün kendisine çok ağır bir yanıt veriyor.

Özgür Özel ve Ali Mahir Başarır’ın dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla ilgili “ben suçlansam, dokunulmazlığımın kaldırılmasını isterdim, gidip aklanmak isterdim” diyor.

Kendisine bağlı CHP milletvekillerinin dokunulmazlıkların kaldırılmasında olumlu oy kullanacaklarının işaretini veriyor.

Can alıcı noktalarından biri burada:

Dokunulmazlık üzerinden Özgür Özel’i tasfiye planı!..

Kurulacağı söylenen yeni partiyi de, sakat bırakmak hedefi!..

“13 seçim kaybetmedim”

13 seçim kaybettiği hatırlatıldığında, referandumları hariç tutarak, “ben 13 seçim kaybetmedim” diyebiliyor.

Hep “arınma” ya...

“Ahlaki üstünlüğünü kaybeden parti nasıl birinci parti çıkıyor” sorusuna, ilgisiz bir karşılık veriyor, “kaç belediye başkanı AKP’ye geçti” gibi. Nasıl geçtiklerini bilmemesi mümkün mü?..

Sorular karşısında dağılıyor. Herkes bunun farkında ki AKP ve yandaşları öfkeli, hele biri: “Sistem Kılıçdaroğlu’nu madara etmek için kurulmuştu”.

Sanmıyorum, mutlak butlanla döndüğü andan itibaren zaten “madara” değil mi?..

/././

Dünya Kupası’ndaki başarısızlık bir hayal kırıklığı değil, yapısal sorunların yeşil sahaya yansımasıdır!-Tuğrul Aşkar- 

Türk futbolu, günü kurtaran reflekslerden çıkmak zorundadır. Aksi halde aynı döngü, farklı turnuvalarda yeniden üretilecektir. Altyapı sisteminin yeniden tasarlanması, oyuncu yetiştirme modelinin modern futbolun hız ve karar alma gerekliliklerine göre güncellenmesi artık ertelenemez bir zorunluluktur. Teknik direktör tercihleri, kısa vadeli skor baskısına göre değil, oyun felsefesi ve süreklilik üzerinden belirlenmelidir.

Türk millî takımı, Dünya Kupası’nda oynadığı iki maçı da kaybederek turnuvaya erken veda etti. Bu tablo karşısında duygusal reflekslerle hareket etmek yerine, daha soğukkanlı ve yapısal bir değerlendirme yapmak artık kaçınılmaz görünüyor. Çünkü sahadaki sonuç, yalnızca iki maçın skoru olmaktan daha çok, uzun süredir kendini gösteren futbol yetersizliğimizin ve bu yetersizliği üreten futbol aklının doğal bir sonucudur.

Aslında bugün yaşananlar büyük bir sürpriz değil, gecikmiş bir yüzleşmedir. Çünkü bu takım turnuvaya geldiğinde ne oyun organizasyonu açısından güven veriyordu, ne de tempo ve karar alma kalitesi bakımından istikrarlı bir yapı sergiliyordu. Modern futbolun temel belirleyicileri olan oyun aklı, geçiş organizasyonu ve baskı sürekliliği açısından bakıldığında, turnuva öncesi işaretler zaten yeterince açıktı.

Dünya Kupası bileti de doğrudan, dominant bir oyun üzerinden değil, oldukça zorlu ve kırılgan bir play-off sürecinin ardından alınmıştı. Bu gerçek göz ardı edilerek turnuvada bir anda seviye atlanacağı beklentisi, daha en baştan rasyonel olmayan bir iyimserlik üretmiştir. Futbolun doğası ise bu tür sıçramalara değil, sürekliliğe ve yapısal istikrara dayanır.

Bugün gelinen noktada yaşanan hayal kırıklığı, bir sonuçtan çok bir süreçtir. Yıllardır inşa edilemeyen bir oyun kimliğinin, uluslararası rekabet seviyesinde görünür hale gelmesidir. Asıl problem kaybedilen maçlar değil, hangi oyunu oynadığını bilmeyen bir futbol kültürünün varlığıdır.

Yapısal eksiklikler ve oyun aklının yokluğu

Zaten yapısal sorunları olan bir futbol sisteminden sürdürülebilir başarı beklemek, çoğu zaman iyi niyetli bir temenniyi aşamaz. Çünkü mesele yalnızca bireysel form düşüklüğü değildir; mesele, oyunun bütününe yayılan stratejik zafiyettir. Organizasyon eksikliği, planlama zayıflığı ve karar alma süreçlerindeki dağınıklık, sahadaki görüntüyü belirleyen temel faktörlerdir.

Modern futbolda başarı; rastlantısal performanslara, tekil yıldız katkılarına veya anlık motivasyon patlamalarına indirgenemez. Aksine başarı, kurumsallaşmış bir oyun felsefesinin sahaya sistematik biçimde yansımasıyla mümkündür. Türk millî takımında ise bu sürekliliği sağlayan bir yapıdan söz etmek güçtür.

Bu nedenle sahada görülen kırılganlık, aslında yapısal bir durumun yansımasıdır. Takımın maç içi dalgalanmaları, oyunun belli bölümlerinde tamamen kontrolü kaybetmesi ve baskı altında çözülme eğilimi, bireysel değil sistemsel bir soruna işaret etmektedir.

İyimserlik yanılgısı ve gerçekliğin bastırılması

Futbol kamuoyunda sıkça görülen bir eğilim, gerçekliği analiz etmek yerine onu duygusal bir çerçeveyle yeniden üretmektir. Bu durum, bir tür iyimserlik refleksi yaratır. Her turnuva öncesi “bu kez farklı olacak” beklentisi, çoğu zaman geçmiş deneyimlerin üzerine örtülen bir unutma haliyle beslenir.

Oysa saha bu iyimserliği sürekli test eder. Ve çoğu zaman sonuç, bu beklentinin karşılıksız kaldığını gösterir. Çünkü gerçeklik, duygularla değil, yapılarla işler. Yapı yoksa, sonuç da sürdürülebilir olmaz.

Elbette iyimserlik bireysel düzeyde anlamlıdır; ama futbol gibi kolektif ve sistemsel bir oyunda başarı, tesadüfi sıçramaların değil, kurumsallaşmış bir oyun aklının ürünüdür.

Bu noktada beklentileri ayakta tutan şey çoğu zaman rasyonel analiz değil, bir tür iyimserlik refleksi oluyor. Gerçekliği yumuşatarak beklentiyi koruma eğilimi… Ancak saha, bu iyimserliği sürekli test ediyor ve çoğu zaman boşa çıkarıyor.

Aslında asıl mesele, Türk millî takımının zorluklar karşısında nasıl bir reaksiyon vereceğini öngörebilme imkânımızın ne kadar sınırlı olduğudur. Bu öngörü eksikliği bize gerçekten heyecan mı veriyor, yoksa belirsizliğin içinde sürekli yeniden kurulan bir beklenti döngüsüne mi hapsediyor? Ve bu hissi kaç yılda bir yaşayabildik?

Bu sorulara verilecek yanıtlar, ne yazık ki tatmin edici bir tablo sunmuyor. Büyük ölçüde cevap olumsuz. Bu da bize şunu gösteriyor: Sorun yalnızca sonuçlarda değil, beklentinin kendisinde yatıyor.

Kaosun normalleşmesi ve futbol kültürü

Türk futbolunun en temel problemlerinden biri, kaotik yapının normalleşmesidir. Oyun planının olmadığı yerde bireysel çözüm beklentisi, sistemin yerini alır. Bu durum kısa vadede bazı sonuçlar üretebilir; ancak uzun vadede sürdürülebilir bir başarı modeli oluşturmaz.

Kaotik futbol, seyir zevki açısından zaman zaman heyecan üretse de, rekabet düzeyi yükseldiğinde kırılganlığını açıkça gösterir. Dünya Kupası gibi turnuvalar ise bu kırılganlığı gizlemez, tam tersine görünür kılar. Çünkü bu seviyede oyun, tesadüflere değil, organizasyona dayanır.

Bu nedenle bugün yaşananlar bir çöküş değil, bir teşhir anıdır. Yıllardır ertelenen sorunların uluslararası sahnede görünür hale gelmesidir.

Soru sorma zamanı

Millî takımdan Dünya Kupası’nda üstün başarı bekleyenlere önce daha temel bir soruyu sormak gerekir: Bu takımı ne zaman koltuğumuza yaslanıp “bu maçı kesin kazanırız” duygusuyla izledik? Bize böyle bir güven veren, akılda yer eden tek bir oyun ya da performans oldu mu?

Gerçek şu ki sahada çoğu zaman kırılgan, her an dağılmaya açık bir yapı gördük. Bu nedenle bugün ortaya çıkan tabloyu sürpriz gibi karşılamak, süreci görmezden gelmekten başka bir anlam taşımıyor. Asıl mesele, bu güven duygusunu besleyen bir oyun hafızasının neden hiç oluşmadığı. Yoksa biz her seferinde, kaotik bir akışın içinden çıkacak tesadüfi sonuçlara tutunarak mı umutlandık?

Futbol, duygusal beklentilerle değil, yapısal gerçekliklerle açıklanmalıdır. Aksi halde her başarısızlık “şanssızlık”, her yenilgi “geçici düşüş” olarak okunur ve hiçbir şey değişmez. Oysa değişim, doğru teşhisle başlar.

Yeniden yapılanma zorunluluğu

Bugün gelinen noktada en önemli ihtiyaç, sonucu değil sistemi tartışan bir aklın inşasıdır. Türk futbolu, günü kurtaran reflekslerden çıkmak zorundadır. Aksi halde aynı döngü, farklı turnuvalarda yeniden üretilecektir.

Altyapı sisteminin yeniden tasarlanması, oyuncu yetiştirme modelinin modern futbolun hız ve karar alma gerekliliklerine göre güncellenmesi artık ertelenemez bir zorunluluktur. Teknik direktör tercihleri, kısa vadeli skor baskısına göre değil, oyun felsefesi ve süreklilik üzerinden belirlenmelidir.

Federasyon düzeyinde ise şeffaflık, hesap verebilirlik ve uzun vadeli planlama kültürü oluşturulmadan, hiçbir sportif başarı kalıcı hale gelemez. Çünkü modern futbol artık yalnızca saha içi bir oyun değil; aynı zamanda bir yönetim ve organizasyon bilimidir.

Sonuç yerine bir gerçeklik notu

Dolayısıyla bu tabloyu “şanssızlık” ya da “geçici formsuzluk” olarak okumak yerine, yapısal gerçekliğin doğal sonucu olarak görmek gerekir. Belki de tek teselli şu oldu. Bu hayal kırıklığıyla sorunlar artık daha görünür hale geldi. Ve bu görünürlük, eğer doğru okunursa, gerçek bir yeniden yapılanmayı başlatabilmek için bulunmaz bir fırsat olabilir.

Zaten yapısal sorunları olan bir futbol anlayışından sürdürülebilir ve kaotik olmayan bir başarı beklemek, iyi niyetli bir beklenti olmaktan çok bir iyimserlik yanılgısıdır. Çünkü ortada sadece formsuzluk değil; oyunun organizasyonuna, karar alma süreçlerine ve stratejik aklına işlemiş derin eksiklikler var.

Bu noktada beklentileri ayakta tutan şey çoğu zaman rasyonel analiz değil, bir tür iyimserlik refleksi oluyor. Gerçekliği yumuşatarak beklentiyi koruma eğilimi… Ancak saha, bu iyimserliği sürekli test ediyor ve çoğu zaman boşa çıkarıyor.

Elbette iyimserlik bireysel düzeyde anlamlıdır; ama futbol gibi kolektif ve sistemsel bir oyunda başarı, tesadüfi sıçramaların değil, kurumsallaşmış bir oyun aklının ürünüdür.

Peki ne yapılmalı?

 Öncelikle sonuçları değil, sistemi tartışan bir akla ihtiyaç var. Türk futbolu günü kurtaran reflekslerden vazgeçip, veri temelli, planlı ve sürdürülebilir bir oyun ekosistemi inşa etmek zorunda. Altyapıdan başlayarak oyuncu yetiştirme modelinin yeniden tasarlanması, teknik direktör tercihinin kısa vadeli sonuçlardan bağımsız olarak oyun felsefesi üzerinden belirlenmesi ve federasyon düzeyinde şeffaf, hesap verebilir bir yönetim anlayışının kurulması artık ertelenemez bir zorunluluktur. Yapısal sorunların olduğu yerde ümidimizi kaotik futbolun getireceği tesadüfi sonuçlara bağlayamayız. Çünkü modern futbolda başarı, duygularla değil; yapı, akıl ve süreklilikle üretilir.

/././

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -21 Haziran 2026-

Tarikat Şeyhi evine, hasta tutsaklar hücreye!-Gözde Bedeloğlu- 

Türkiye bu büyük skandalı, Timur Soykan’ın titiz gazeteciliği sayesinde öğrenmişti. Haberde, İsmailağa Cemaati’ne bağlı Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in kızı H.K.G’nin, 6 yaşından itibaren bir cemaat mensubu ve aynı zamanda komşuları olan Kadir İstekli tarafından cinsel istismara maruz bırakıldığı; 14 yaşında bu kişiyle evlendirildiği; 17 yaşında anne olduğu; 18 yaşında ise resmi nikahının kıyıldığı anlatılıyordu. Mahkeme, 23 Ekim 2023’te açıkladığı kararında tutuklu sanık Kadir İstekli’ye "birden fazla kez çocuğun nitelikli cinsel istismarı" suçundan 30 yıl, baba Yusuf Ziya Gümüşel’e ise aynı suçtan 20 yıl hapis cezası vermişti.

Ancak yerel mahkemenin kararının ardından devam eden hukuki süreç, vicdanları bir kez daha yaralayan bir noktaya evrildi. 6 yaşındaki kız çocuğunu evlendirerek yıllarca süren bir istismara zemin hazırlayan tarikat şeyhi Yusuf Ziya Gümüşel, önceki gün “sağlık sorunları” öne sürülerek ev hapsi ve yurt dışı çıkış yasağı şartıyla tahliye edildi. Kararın hemen ardından "Cübbeli Ahmet” olarak bilinen Ahmet Mahmut Ünlü’nün bunu “büyük bir sevinçle” karşılaması ve tahliyede payı olanlara, özellikle de Yeni Şafak’a teşekkür etmesi adaletin hangi kulislerde şekillendiğinin açık bir itirafı gibiydi.

***

Devletin bu “sağlık” hassasiyeti biliyoruz ki herkese eşit işlemiyor. Örneğin, bugün ileri derece MS (Multipl Skleroz) hastası olan ve cezaevi koşullarında tedavisi her geçen gün zorlaşan Tayfun Kahraman yıllardır parmaklıklar ardında tutuluyor. Kanser geçmişi olan, cezaevi sürecinde ağır kilo kayıpları yaşayan ve son olarak boynundaki kitle nedeniyle ameliyat edilen Murat Çalık’ın tahliye talepleri de ısrarla reddedildi.

İnsan Hakları Derneği (İHD) verilerine göre cezaevlerinde yüzlercesi ağır olmak üzere binin üzerinde hasta tutsak bulunuyor. Ağır hasta mahpusların önemli bir kısmı tek başına yaşamını idame ettiremeyecek durumda olmasına rağmen infazları ertelenmiyor. Diğer yandan, somut delillere ve ağır cezalara rağmen bir tarikat liderine gösterilen bu jet konfor, iktidarın kimin “sağlığı ve özgürlüğü” için endişelendiğini açıkça gösteriyor.

İstismarcının sağlık sorunları titizlikle gözetilirken, sivil toplumun ve hak savunucularının nefes alabileceği alanlar da hızla daraltılmaya devam ediliyor. Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) talebiyle, X Platformu’nda aralarında Kaos GL, SPoD, Mor Çatı, İnsan Hakları Derneği ve Kadının İnsan Hakları Derneği gibi onlarca LGBTİ+ ve kadın hakları örgütünün hesaplarına Türkiye’den erişim engeli getirildi.

Dayanak ise yine tanıdık: 5651 Sayılı Kanun’un kamu düzenini ve milli güvenliği korumayı amaçlayan 8/A maddesi. Anlaşılan o ki, toplumun ahlakını ve güvenliğini tehdit eden şey; 6 yaşındaki çocukların istismar edilmesi ya da faillerin serbestçe evlerine dönmesi değil, sivil toplum örgütlerinin hak ihlallerine karşı ses çıkarması, Onur Haftası etkinlikleri düzenlemesi veya meclisteki ayrımcı yasa paketlerini eleştirmesidir.

***

Bir yanda haklarında ses kayıtları ve fotoğraflar dahil tonlarca delil bulunan çocuk istismarcılarına gösterilen hukuki esneklik ve siyasi şefkat; diğer yanda ise insanların özgürce yaşama, örgütlenme ve ifade hakkını gasp eden sistematik bir baskı mekanizması… Karşımızda duran bu iki güncel gelişme, iktidarın inşa ettiği yeni Türkiye’nin ideolojik haritasını oluşturuyor. İktidar, hak savunucularını "sakıncalı" ilan edip sustururken; ağır hasta olan Tayfun Kahraman ve Murat Çalık gibi isimler hücrelerde yaşam mücadelesine terk ediliyor. Ancak iş, 6 yaşındaki bir çocuğun istismar edilmesine göz yuman tarikat şeyhine gelince, devletin şefkatli eli uzanıveriyor hemen. İşte hükümetin ülkeye reva gördüğü ahlak, güvenlik ve adalet terazisi tam olarak bu.

/././

Gel ne olursan ol gel -Hayri Kozanoğlu- 

İstanbul Finans Merkezi (İFM), AKP zihniyetinin cisim bulmuş hâlidir. Bir yandan en yükseği 60 katı bulan görkemli binalar yapacaksın. Yandaş müteahhitlere büyük projelerle büyük paralar kazandırırken, beton çekişli ekonomik büyümeye de doping vereceksin. Öte yandan 2002’den beri aşina olduğumuz partinin neoliberal yönelimini öne çıkarıp, küresel sermayeye büyük fırsatlar sunan türlü çeşitli finansal enstrümanlarla havanı atacaksın. Bu arada fıtratından kaynaklanan muhafazakâr-İslamcı aslını da inkar etmeyip; “sukuk, tekafül, İslami fonlar” gibi faizsiz  mekanizmaları, fintech gibi dijitalleşme atraksiyonlarıyla harmanlayarak muhafazakâr kitlene de mesaj vermekten geri kalmayacaksın.

2023’te Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından kullanıma açılan, yaklaşık 100 bin çalışanı bünyesinde barındıran; lüks ofisleriyle, havalı AVM’leriyle, konforlu konaklama tesisleriyle bir zenginler vahası olarak tasarlanan İFM’nin son aylarda yeni bir heyecan dalgası yaratmasının asıl nedeni, ABD ve İsrail’in İran’a karşı açtığı savaşta hem fiziksel olarak zarar gören hem de bir “zenginler cenneti” olarak imajı zedelenen Dubai’nin yerine oturma iştahının kabarmasıydı.

KÜRESEL FİNANS MERKEZLERİ

Finans merkezleri neoliberalizmin kumanda ve kontrol üsleri kabul edilir. Küresel kapitalizmin sermaye birikimi, kuralsızlaştırma ve piyasalaştırma süreçlerinin tüm ekonomiye nüfuz etmesinde kilit rol oynarlar. Yabancı yatırımları ve sıcak parayı cezbetmekte hem iyice gevşek kuralları sayesinde, hem de ultra zenginlere eğlenme, dinlenme ve rekreasyon imkânları sunma gibi atraksiyonlarıyla bir çekim merkezi oluşturmaya çalışırlar.

New York ve Londra; tarihleriyle, gelenekleriyle, coğrafi konumlarıyla; birinin ABD gibi dünyanın birinci ekonomik gücüne dayanma, diğerinin asırlardan beri tahvil ve döviz piyasalarının başlıca merkezi olma gibi özellikleriyle küresel finansın, ancak kendi aralarında rekabete tenezzül eden liderleridir.

Hong Kong ve Singapur da Asya ekonomilerinin yükselişi, her ikisinin de çok önemli dış ticaret merkezleri olması, Anglo-Sakson kültürüne yakınlıkları, aşırı piyasa dostu mevzuatları, ılıman iklimleri ve eşsiz yeme içme seçenekleri ile hemen New York ve Londra’nın arkasında sıralanıyorlar.

Neoliberal rejimlerde finansal merkezler; gevşek sermaye kontrolleri, düşük kurumlar vergileri, bankacılık yasalarının esnekliğiyle ulusötesi sermayenin ülkeden ülkeye akışını kolaylaştırma misyonunu üstlenirler.

Bu misyonu benimseyen hükümetler, finansal merkezleri sermaye açısından hijyenik hâle getirmeye, güvenliklerini sağlamaya, risklerini azaltmaya, bir sorun baş gösterirse kurtarma operasyonlarıyla piyasaların istikrarını sağlamaya soyunurlar.

Finans merkezleri geliştikçe kentsel dönüşümün en hızlandığı, alt sınıfları o yörelerden uzaklaştırmak anlamında soylulaştırma girişimlerinin en keskinleştiği bölgeler hâline gelirler. Ya da İFM gibi, baştan sona bu parametrelere göre tasarlanırlar. Toplumsal kaygıların en az hissedildiği, gelir ve servet uçurumlarının derinleştiği ülkelerde kaymak tabakanın özlemlerine cevap vermek için kurgulanan, piyasa etkinliğini tüm değerlerin üzerinde kabul eden kurtarılmış bölgeler olarak öne çıkarlar.

BİR ZENGİNLER VAHASI: DUBAİ

Finans merkezleri içerisinde Dubai son dönemlerde en hızlı yükselen ve yukarıda sayılan finansal merkezlere özgü niteliklerin en keskin ve abartılı gözlendiği coğrafya olarak temayüz etti.

Dubai kendini yüksek vergilerin, kompleks düzenlemelerin olduğu bir dünyada girişimcilik ruhunun, risk alma kültürünün karşılık bulduğu bir dünya cenneti olarak pazarlamaya başladı. Bir yanda 7 yıldızlı otelleriyle, ışıldayan kuyumcu dükkânlarıyla, bilumum markaların cirit attığı alışveriş merkezleriyle, dünyanın en yüksek binası unvanını elinde tutan Burç Halife’yle, tam korunaklı rezidanslarıyla nam saldı.

Başarıyı kutlayan bir kültür, insanların servetinden utanmadığı bir muhit, yeteneğin ödüllendirildiği doğal bir ortam (habitat) diye kendini lanse etse de Dubai’yi asıl çekici kılan özelliği bir vergi cenneti olmasıydı.

Genel olarak Birleşik Arap Emirlikleri, bazı istisnalar dışında kurumlar ve gelir vergisinin sıfır olduğu bir ülkedir. Ancak Dubai’de yılın yarısını yani 180 günü burada geçirmek, hâliyle lokantaları, pilates merkezleri, güzellik salonlarıyla harcamaları mahallinde yapmak gibi bir kural vardır. O nedenle gün eksiği bulunan zenginler, özel uçak kiralayıp vergi avantajını heba etmemek telaşına düşmüşlerdi.

TÜRKİYE’NİN SERMAYE İŞTAHI KABARDI

Türkiye’nin de Dubai’nin yerini alır mıyım diye iştahının kabarıp, “Gel de ne olursan gel” tarzı Mevlevi bir söylemi benimsemesi işte bu döneme rastladı.

DEİK sürecine katılan Erdoğan, yatırımcılara seslenerek şöyle dedi:

“Türkiye’ye gelin, Türkiye’ye yerleşin; sizler de yeni ve güçlü Türkiye’nin büyüme hikâyesinin bir parçası olun.” çağrısında bulundu.

“Ülkemize yerleşen yabancılar ve yurt dışında yaşayan vatandaşlarımız, belirli şartları sağlamaları hâlinde yurt dışından elde ettikleri gelirler için 20 yıl boyunca vergi ödemeyecek. Türkiye’yi sadece yatırım yapılan değil, inşallah yatırımın yönetildiği, ticaretin yönlendirildiği, sermayenin buluştuğu küresel bir merkez hâline dönüştürmekte kararlıyız.” mesajını verdi.

Türkiye ekonomisinin her zamanki gibi ciddi bir döviz açığı var. Şimdilik yüksek faiz önerilerek gerek yabancı kökenli sıcak paraya, gerekse yerel yatırımcılara  hatırı sayılır bir getiri sağlanıyor. Ama bu kurgunun uzun süre devam edemeyeceğini kendileri de biliyor. O nedenle Türkiye’ye gelecek yabancılara büyük tavizler vermeyi göze alıyorlar.

Hâlbuki Dubai’nin tamamen farklı bir modeli var. Sonuçta Birleşik Arap Emirlikleri, büyük petrol geliri bulunan, harcamalardan alınan katma değer vergisiyle ekonomisini döndürebilen, yaklaşık 11,5 milyon nüfusa sahip bir ülke. Dubai’nin işgücünü büyük ölçüde düşük ücrete talim eden, hiçbir sosyal güvencesi ve örgütlenme hakkı bulunmayan, en küçük bir mızıldanmada sınır dışı edilen Asyalı işçiler oluşturuyor.

Her ne kadar yabancılara cazip gelen göreceli izole bir ortama sahip lüks rezidanslar İstanbul’da da mevcutsa da, tam rafine bir yaşamın sürdürüldüğü, dış etkilerden bütünüyle tecrit edilmiş vahalar oluşturmak Dubai kadar kolay değil. Ayrıca bağıra bağıra küresel zenginlere ve yurt dışında kazanç sağlayan vatandaşlara vergi bağışıklığı sağlanmasının hem vergi adaletini bozmak, hem de yerelde vergi ödeme motivasyonunu düşürmek gibi sakıncaları var.

TÜM DERTLERİN ÇÖZÜMÜ İFM Mİ?

Yandaş basında İFM, ülkenin tüm sorunlarını çözecek bir stratejik sıçrama tahtası gibi pazarlanılıyor. Vergi avantajları sunulunca büyük yatırımların Türkiye’ye akın edeceği, yüksek katma değerli istihdam sağlanacağı öne sürülüyor. İFM sayesinde Dubai ve Londra üzerinden yönetilen bölgesel sermayenin Türkiye’yi Körfez, Orta Asya, Balkanlar ve Kuzey Afrika için doğal merkez hâline getireceği; 500 milyar–1 trilyon dolar arasında büyüklüğünde bir varlık yönetimi potansiyeli doğuracağı hülyası görülüyor.

Bu öngörülerin gerçekçi olmadığı saptamasını bir yana bıraksak dahi; 2002’de “insan hakları, demokrasi, hukukun üstünlüğü” gibi “Kopenhag Kriterleri’ni” uygulama vaadiyle iktidara gelen AKP’nin bugün “vergi bağışıklığı, güvencesizlik, zenginlere ayrıcalık” gibi özelliklere sahip “Dubai Kriterleri’ne“ bel bağlayacak hale düştüğünü söylemek yanlış olmaz.

/././

Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel + ABD’nin ‘NATO 3.0’ dönüşüm planı -CUMHURİYET-


Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel -Murat Ağırel- 

Şimdi size garip bir Türkiye tablosu anlatacağım. Adı: Sadık Karayel.


Bir dosyada tanık, başka bir dosyada sanık sıfatıyla yer alıyor. Biraz arattığınızda da siyasi bağlantılarıyla ön plana çıkıyor.

Tabii bugünlük bir durum değil. Yıllar sonra mahkeme evrakları, savunmalar ve haber arşivleri yan yana konulduğunda tekil bir olay değil, bir ilişki ağı görülüyor.

Sadık Karayel’in adı daha önce “suçtan kaynaklanan mal varlığını aklama ve uyuşturucu ticareti” suçları nedeniyle gerçekleştirilen “Bataklık” operasyonu çevresinde yansıyan haberlerde geçmişti.

DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın haberine göre, tutuklu eski Emniyet müdürü Necmettin Yüksek, savcılık ifadesinde Nejat Daş ile kendisini AKP Altındağ İlçe Yöneticisi Sadık Karayel’in tanıştırdığını ileri sürmüştü. Karayel ise Zorlu Center’daki görüşmeyi doğrulamış ancak tanıştıran kişinin kendisi olduğu iddiasını reddetmişti.

Bu ayrıntı dikkat çekiciydi. Çünkü haberde adı geçen Nejat Daş, uyuşturucu para trafiği iddialarının olduğu soruşturmanın merkezindeydi. Necmettin Yüksek ise makam aracını ve şoförünü çetenin uyuşturucu parasının taşınması için görevlendirmekle suçlanan eski bir Emniyet müdürüydü. Karayel bu tabloda şüpheli olarak yer almasa da kritik bir buluşmanın etrafındaki isimlerden biri olarak kamuoyuna yansımıştı. Ancak bu dava sonucunda sanıklar beraat etti.

Fakat mahkeme belgeleri, Karayel’in yalnızca bu haberle sınırlı bir figür olmadığını gösteriyor.

Adı: Fatma Karcı.

Sadık Karayel hakkında, “nitelikli cinsel saldırı” ve “kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” suçlamalarıyla şikâyette bulundu.

Dosyada önce kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmiş, bu karar itiraz üzerine kaldırılmış ve kamu davası açılmış. Mahkeme ise 7 Aralık 2023 tarihli kararıyla Karayel’in bu suçlardan beraatına hükmetmiş.

Ancak aynı kişiler arasındaki başka bir dosya farklı bir tablo ortaya koyuyor.

Ankara 48. Asliye Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararında taraflar bu kez karşılıklı şikâyetçi ve sanık konumunda yer almış.

Suç başlıkları; hakaret, tehdit ve ısrarlı takip.

Mahkeme kararına göre Fatma Karcı, Karayel hakkında birden fazla kez uzaklaştırma kararı aldırdı. Buna rağmen Karayel’in mesaj atmaya, telefon etmeye, işyerine ve kapısına gitmeye devam ettiği kabul edildi.

Mahkeme, bu eylemlerin Karcı üzerinde ciddi huzursuzluk ve endişe yarattığını belirtti.

Dosyada yalnızca taraf beyanları değil; WhatsApp yazışmaları, koruma kararları, tanık anlatımları ve Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi dosyası da delil olarak değerlendirildi.

Karcı’nın ifadesinde Karayel’in okula giderek odasını bastığı, telefonuna el koyduğu ve işinden attırmaya çalıştığı iddiaları yer alıyor.

Mahkeme, Karayel’in gönderdiği kabul edilen mesajlarda hakaret ve tehdit suçlarının oluştuğu sonucuna vardı. Karayel ise savunmasında mesajları kendisinin göndermediğini, tehdit ve hakarette bulunmadığını ileri sürdü. Ancak mahkeme bu savunmayı kabul etmedi.

Sonuçta mahkeme, Karayel hakkında ısrarlı takip suçundan 2 yıl hapis cezası belirledi; hakaret ve tehdit suçlarından da adli para cezasına hükmetti. Ancak davada hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildi. Bu ayrıntı önemli. Çünkü mahkeme eylemleri sabit görmüş.

Bu iki dosya yan yana konulduğunda karşımıza katmanlı bir tablo çıkıyor. Bir yanda ağır ceza dosyasında beraat, diğer yanda asliye ceza dosyasında ısrarlı takip, tehdit ve hakaret yönünden mahkemenin kabulü bulunuyor.

Bir kişiyi beraat ettiği suçtan mahkûm olmuş gibi göstermek ne kadar yanlışsa başka bir mahkemenin sabit gördüğü eylemleri yok saymak da aynı ölçüde eksik bir anlatım olur.

Sadık Karayel ismini neden anlattığıma gelelim.

Kendisinin daha önce AKP Altındağ ilçe yöneticisi olarak anılması, dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman’a yakınlığı iddiası ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yapılan ziyaret üzerinden gündeme gelmesi, dosyaları yalnızca adli vaka olmaktan çıkarıyor.

Taraf anlatımlarında sık sık “nüfuz”, “tanıdık”, “güç”, “işten attırma” ve “Yukarıda tanıdıklarım var” gibi ifadeler yer alıyor.

Karayel’in adı Sezgin Baran Korkmaz ile birlikte Türk Hava Kurumu Üniversitesi Mütevelli Heyeti’nde de geçmişti.

Fatma Karcı’nın beyanlarında Karayel’in siyasi ve bürokratik ilişkilerini baskı unsuru olarak kullandığı iddiası bulunuyor. Karayel ise bu iddiaları reddediyor.

Bir kişi organize suç ve uyuşturucu para trafiği iddialarının tartışıldığı bir soruşturma haberinde kritik bir temas noktasında anılıyorsa, aynı kişinin başka bir dosyada ısrarlı takip, tehdit ve hakaret nedeniyle hakkında hüküm kuruluyorsa ve anlatımlarda siyaset ile bürokrasi bağlantıları öne çıkıyorsa mesele yalnızca bireysel bir adli vaka olmaktan çıkar.

Türkiye’de çoğu zaman dosyalar ayrı ayrı ele alınır. Oysa araştırmacı gazetecilik tam da bu parçaları yan yana koyma işidir.

Sadık Karayel dosyasında da yapılması gereken budur. Mesele yalnızca bir kişinin özel hayatı değil; siyaset, bürokrasi, Emniyet ve yargı çevreleriyle anılan isimlerin adli dosyalarda nasıl konumlandığıdır.

Bir ülkede güce yakın duranlar için asıl denetim yalnızca mahkeme salonlarında yapılmaz.

Soruyorum:

Sadık Karayel kimlerle oturdu?

Kimlerle tanıştı?

Hangi dosyalarda adı geçti?

Hangi suçlardan beraat etti?

Hangi eylemler mahkemece sabit görüldü?

Kurduğu ilişkilerin mahkeme kararlarında bir etkisi var mıydı?

Bu soruların cevabı yalnızca Sadık Karayel’i değil; Türkiye’de güç, siyaset ve adalet ilişkisini de anlatır.

/././

ABD’nin ‘NATO 3.0’ dönüşüm planı -Mehmet Ali Güller-

Adana’daki yeni NATO kolordu karargâhını ve İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı’nı analiz ettiğimiz yazılarımızda önemle vurguladık:

ABD, NATO’yu dönüştürüyor. ABD, Avrupa’yı savunmayı birincil öncelik olmaktan çıkararak NATO’nun yönünü Asya’ya çeviriyor ve bunun için de alan kaydırıyor. NATO’nun alanı kaydığı için de Türkiye’nin kanat ülkesi olma özelliği değişiyor ve yeni süreçte Türkiye daha içeride bir pozisyona sahip oluyor.

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in, “NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında vurguladığı “Eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumundayız” tanımı, tam da bu dönüşüme işaret ediyor.

HEGSETH’TEN NATO ÜYELERİNE DİKTE 

7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO liderler zirvesinde bu dönüşüm kesinleştirilecek. Ankara zirvesinin hazırlığı için Brüksel’de toplanan NATO üyeleri savunma bakanları, NATO’nun dönüşümünde anlaştılar.

Daha doğrusu ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth bunu diğer üye ülkelerin savunma bakanlarına dikte etti ve yorumlarını bile almadan toplantıdan erken ayrılıp gitti. Arkasından açıklama yapan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Hegseth’in önerisinde üye ülke savunma bakanlarının hemfikir olduğunu söyledi.

NATO’NUN EN BÜYÜK DÖNÜŞÜMÜ 

Hegseth açık açık Avrupalıları “Kendi savunmanızı artık kendiniz üstleneceksiniz”, “Gerekli harcamayı yapmazsanız katkımızı azaltırız”, “NATO 3.0 dönüşümüne uyum sağlayacaksınız” diye uyardı.

Neydi Hegseth’e göre NATO 3.0?

NATO 1.0 SSCB’ye karşı Soğuk Savaş’ı kazanan ittifaktı. NATO 2.0 ise Soğuk Savaş sonrası dönemin yapısıydı ve Hegseth’e göre “dağınıklığın, sanayisizleşmenin ve askeri kapasite kaybının dönemi” oldu. Ve ABD artık NATO 3.0 istiyordu!

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, NATO 3.0 için “ittifak tarihinin en büyük dönüşümü” tanımlaması yaptı.

TÜRKİYE İÇİN BÜYÜK RİSK 

Bu köşede, örneğin, 26 Şubat’ta “NATO 3.0” başlığıyla, örneğin 13 Nisan’da “NATO’da alan kaydırma dönüşümü” başlığıyla bu stratejik dönüşüme işaret etmiş ve Türkiye için taşıdığı riskleri incelemiştik.

NATO’nun yönünü Asya’ya/ Avrasya’ya dönmesinin Türkiye’yi komşularıyla ve Asya ülkeleriyle karşı karşıya getireceğini belirtmiştik.

Türkiye’nin NATO 3.0’da merkezi bir rolde olması, NATO 1.0’da (Soğuk Savaş’ta) kanat ülkesi olmasından çok daha riskli bir durumdur.

ADANA VE KONYA’YA FÜZE SAVUNMA SİSTEMİ

Anımsayacaksınız, Milli Savunma Bakanlığı 18 Mart’ta açıklamıştı, ABD Almanya/Ramstein üssündeki Patriot’u İncirlik’e getiriyordu. İncirlik’te zaten İspanya’nın Patriot’u vardı ama İran’ın attığını ve NATO’nun düşürdüğünü iddia ettikleri füzelere karşı “Türkiye’yi korumak” için Almanya’dakini de getirdiler.

O zaman işaret ettik: İran’dan atılan füze yoktu ve ABD Türkiye’ye kumpas kuruyordu. İncirlik’e Patriot da ABD’nin Akdeniz-Ortadoğu planlaması ile ilgiliydi.

Nitekim ABD ve İran anlaştı ama Türkiye’ye yeni bir füze savunma sistemi daha geldi. Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre İtalya’ya ait SAMP/T hava savunma sistemi “NATO Daimi Savunma Planı kapsamında” 18 Haziran’da Konya’da 3. Ana Jet Üssü’ne konuşlandırıldı.

NATO’NUN S-400’Ü ‘GEREKSİZLEŞTİRME’ HAMLESİ

Peki Adana’daki ve Konya’daki bu füze savunma sistemleri nereden gelecek bir füze saldırısına karşı konumlandı acaba? Suriye meselesi bitti, ABD İran’la anlaştı, nereden bir saldırı bekleniyor?

Biri asıl, diğeri tali iki yanıtı var:

1) Adana ve Konya’ya getirilen füze savunma sistemleri, NATO 3.0’ın gereği getirildiler. Adana’daki NATO karargâhı Doğu Akdeniz’den ve Ortadoğu’dan sorumlu.

2) Ama bu füze savunma sistemleri ayrıca S-400’ü “gereksizleştirmek” için getirildiler. Türkiye’nin S-400’ü elinden çıkarmasını sağlayabilmek için getirildiler!

Türkiye için risk dolu yeni dönemin NATO 3.0 dönüşümünü, ABD’nin yeni stratejisi açısından incelemeyi sürdüreceğiz.

/././

Cumhuriyet



Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -21 Haziran 2026-

Beyaz et ve kırmızı et operasyonları ve proteinin geleceği -Gürkan Akgüneş-  Daha verimli üretim sistemlerinden, gıda teknolojilerinden, biy...