(Derleyen: mstfkrc)
EKONOMİ, POLİTİKA, ÇEVRE, SANAT, TARİH ve İSTANBUL
Üç yıl önce Ortadoğu jeopolitiği iskambil kâğıdından yapılmış bir kale gibiydi; taşıyıcı kolonları İsrail-Filistin, İsrail-İran ve Sünni-Şii arasından geçen fay hatları üzerinde duruyordu. Kalenin ağırlık merkezi Filistin halkı unutulmuş gibiydi. Hamas Filistin halkının bu çaresizlik durumunu 7 Ekim saldırısıyla değiştirmeye kalkınca kâğıttan kale hızla yıkılmaya başladı.
Faşist Netanyahu rejimi (önceden haberi olduğu anlaşılan) bu saldırıyı kullanarak Gazze’de bir soykırım, Batı Şeria’da etnik temizlik başlattı; Lübnan’a saldırdı, sonra da Trump rejimini İran’a saldırmaya ikna etti. İran’a yönelik saldırı enerji, hammadde tedarik zincirlerini kırarak dünyada ekonomisini bir finansal kriz, enflasyon ve resesyon ortamına taşıdı. Böylece Ortadoğu jeopolitiği, Kafkasya’dan Kızıldeniz’e, Doğu Afrika’dan Güney Asya’ya, hatta Ukrayna savaşına kadar uzanan bir alana doğru genişledi. Kimi yorumculara göre Ortadoğu’nun geleneksel tanımı artık bu gelişmeleri açıklamaya yetmiyor.
YENİ JEOPOLİTİK
Üç yıl öncesinin kâğıttan kalesi yıkılmaya başlayınca ortaya çok karmaşık, bir o kadar da patlayıcı bir jeopolitik karışım çıktı. İsrail-Yunanistan yakınlaşması; Körfez ülkelerinin İsrail’le ilişkileri; ABD’nin Irak’tan çekilmesi, Hindistan’ın İsrail’le ortaklığına karşın İran ve Rusya ile bağlarını sürdürmesi; Çin’in İran’dan petrol alırken Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerini koruması, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan arasındaki Mekke Savunma Anlaşması bu “yeni jeopolitiğin” güvenlik, enerji, ticaret ve teknoloji çıkarları tarafından belirlendiğini, büyük güçler rekabeti ortamında şekillendiğini gösteriyor.
İran savaşının ABD’nin tanımladığı biçimde sonuçlanmaması, Hürmüz’ün kapanması, Husilerin Kızıldeniz’in Babülmendep çıkışını kapatma kapasitesi, Körfez’deki ABD üslerinin, enerji altyapısının saldırıya açık hale gelmesi, ABD’nin caydırıcılığının artık tartışmasız olmadığını gösterdi. Bu yeni jeopolitiğin içinde ABD’nin Ortadoğu’daki askeri kapasitesine duyulan güven sorgulanıyor, bu sorgulama Körfez ülkelerini kendi savunma kapasitelerini geliştirmeye, bölgesel güvenlik seçenekleri aramaya doğru itiyor.
Bu güvensizlik Ortadoğu halklarının algısında da karşılık buluyor. Bir 2026 Pew araştırmasında 36 ülkede ABD’yi güvenilir ortak görenlerin oranı 2022’ye göre belirgin biçimde gerilemiş. Türkiye’de nüfusun yaklaşık beşte dördü ABD’ye olumsuz bakıyormuş.
Yeni jeopolitik içinde, İsrail, Hamas ve Hizbullah’ın askeri kapasitesini büyük ölçüde geriletti; Suriye’de İran’ın etkisinin kırılmasından yararlandı; İran’a karşı bölgesel askeri üstünlüğünü gösterdi. Ancak bu üstünlük İsrail’in uzun dönemli varlığı açısından çok ciddi sorunlar yarattı. Gazze soykırımı, İsrail’in Batı’daki geleneksel diplomatik konumunu sarstı; Netanyahu hükümeti ile Avrupa arasındaki gerilim, İngiltere örneğinde olduğu gibi derinleşti. İsrail’in uluslararası hukuk, Filistin sorunu bağlamında da meşruiyeti ilk kez bu derinlikte sorgulanıyor.
VE TÜRKİYE
Türkiye, Avrupa ile Asya, Doğu Akdeniz ile Kızıldeniz arasında “bağlayıcı” bir güç olarak “yeni jeopolitiğin” tam merkezinde. Savunma sanayisi, İHA kapasitesi, diplomatik erişimi ve Suriye’den Somali’ye uzanan askeri-siyasi ilişkileri Ankara’ya daha geniş bir hareket alanı açıyor ama yeni çok karmaşık, ekonomik kapasitelerini, rejimin iç dengelerini çok aşan riskler de getiriyor.
Yeni jeopolitik son derecede akışkan ve değişken. İran direniyor, İsrail meşruiyet kaybediyor; ABD’nin caydırıcılığı sorgulanıyor; Çin ekonomik teknolojik hatta diplomatik ağırlığını artırıyor.
Türkiye ise farklı jeopolitik alanları birbirine bağlamaya çalışıyor. Bu konumu onu İsrail ile çatışma olasılığı içine sokuyor. Suudi Arabistan’ın ABD’nin şemsiyesine bütünüyle bağımlı kalmadan kendi güvenlik ağlarını kurma amacıyla Türkiye ve Pakistan’la imzaladığı Mekke İttifakı da Türkiye’ye yeni sorumluluklar, askeri riskler getiriyor: İttifakın 5 Ekim tarihli ikinci toplantısı sonrasında yapılan ortak açıklamaya göre ortak savunma taahhüdü kapsamında Türkiye ve Pakistan askerlerinin “hızlı” şekilde Suudi Arabistan’a intikali gerçekleştirilecek.
Peki, kime karşı ve Türkiye bu yeni jeopolitiğin risklerine hazır mı? Ekonomisiyle, asalak sınıfların talan aracına dönüşmüş devlet kapasitesiyle...
/././
Mekke Antlaşması’nın zor imtihanı - Hediye Levent / Evrensel Gazetesi
Türkiye ve Pakistan Mekke Antlaşması gereği Suudi Arabistan’a askeri destek vereceklerini duyurdular. Haliyle bir kez daha “Türkiye, Yemen’de savaşa mı sürükleniyor?” gibi sorular çerçevesinde tartışmaları alevlendirdi.
Peki Suudi Arabistan neden anlaşmanın iki imzacı ülkesinden destek istedi? Türkiye ve Pakistan Riyad’ın sahadaki askerine mi dönüşecek? Cephenin diğer tarafındaki Husiler ve İran ne yapmaya çalışıyor? Türkiye Husilerin hedefi olur mu, Ankara-Tahran ilişkileri dağılır mı?
Türkiye’yi en çok ilgilendiren sorudan başlayacak olursak mevcut duruma göre;
-Türkiye’nin ve Pakistan’ın Yemen’e müdahale etmesi hâlâ çok uzak bir olasılık.
-Her iki ülke de Suudi Arabistan’ın stratejik komplekslerinin ve petrol tesislerinin savunmasının güçlendirilmesi çerçevesinde destek sağlayacak.
-Türkiye’nin radar, hava savunma sistemi, İHA, stratejik noktaların izlenmesini sağlayacak teknik altyapı gibi destekler vermesi beklenirken Pakistan’ın eğitim ve asker sağlamanın yanı sıra Suudi Arabistan’ın kara savunmasına katkıda bulunması bekleniyor.
-Hem Türkiye hem de Pakistan Yemen’de devam eden savaşa dahil olma niyetinde görünmüyor. Keza her iki ülke de İran ile ilişkilerini korumak istiyor. Sonuçta Türkiye ve Pakistan, Yemen’deki savaşa dahil olursa İran’ın da açıktan dahil olması ya da üç ülkenin farklı cephelerde hesaplaşması riski ortaya çıkabilir.
Elbette bu noktada bir başka soru daha ortaya çıkıyor; İran ile ilişkilerini korumaya çalışan Türkiye ve Pakistan, Suudi Arabistan savunmasını güçlendirmek için bile olsa neden sürece dahil olmaya karar verdi?
Aslında Yemen savaşı alevlendiğinden beri sürece dahil olma konusunda temkinli olan sadece Türkiye ve Pakistan değil. Suudi Arabistan bölge ülkeleri başta olmak üzere uluslararası platformu sürece dahil olmaya, Bab El Mendeb Boğazı’nın dünya enerji piyasası ve tedarik zinciri için önemine dikkat çekerek Husilere karşı hareketlendirmeye çalışıyor bir süredir. Suudi Arabistan özetle “Bab El Mendeb krizi sadece benim sorunum değil. Bu boğazdan geçen gemilerin taşıdıkları yükün satıcıları da alıcıları da sorumlu” şeklinde özetlenebilecek söylemlerle diplomatik trafiğine devam ediyor. Ancak nükleer silah tehdidinden çok daha etkili olan Hürmüz ve Bab El Mendeb Boğazlarını kapatma tehdidi iki tarafı keskin bıçak. Bu kart, İran’ın ve Yemen’deki Husilerin elini güçlendirse de kış kapıdayken enerji piyasalarındaki dengesizlik ve tedarik hattındaki belirsizlik İran savaşına ve Yemen’e müdahaleye katılmak istemeyen ülkeleri de yavaş yavaş pozisyon olmaya zorlamaya başladı.
İran destekli olsa da kendi ajandaları çerçevesinde hareket eden Husiler, Yemen’de yeni bir hükümet dahil düzenin kurulacağını biliyor ve yeni yapılanma müzakereleri başlamadan önce ellerini mümkün olduğunca kuvvetlendirmeye çalışıyor. Suudi Arabistan destekli koalisyon güçlerinin zayıflığı ile sahada hızla ilerleyen Husiler ile masaya oturmak istemeyen Riyad, mevcut şartlarda başlayacak müzakerelerin tamamen Husilerin lehine olacağının farkında. Diğer taraftan Hürmüz ve Bab El Mendeb Boğazlarının dünya enerji ihtiyacının yüzde 30’undan fazlasını sağladığı göz önüne alındığında Husilerin, “Suudi Arabistan ve İsrail dışında hiçbir ülkeye tehdit değiliz” garantileri pek etkili olamıyor. Sonuçta Suudi Arabistan petrolünün alıcısı bütün ülkeler Husilerin bu politikasından olumsuz etkileniyor. Ayrıca Suudi Arabistan’ın kuzeyde Irak’taki İran destekli birkaç silahlı grubun petrol tesislerine yönelik saldırıları güneyde Yemen’den artarak devam eden saldırıları petrol alıcısı ülkeleri Riyad’dan çok daha fazla korkutuyor. Bu duruma ek olarak son günlerde Husilerin ağır silahlarını ve güçlerini Suudi Arabistan sınırına yığmaya başladıklarına dair haberler petrol transferinin yanı sıra üretiminin de tehdit altında olduğu şeklindeki inancı iyice pekiştirdi. İran’ın ve Husilerin Suudi Arabistan üzerindeki baskısı, Riyad’a uluslararası desteği artıran bir politikaya dönüşmeye başladı. Bu çerçevede İngiltere ve Fransa Riyad’a hava ve deniz savunmasında destek vereceğini duyurmuştu.
Bab El Mendeb’deki gemi trafiğinin neredeyse yüzde 70 azaldığı bugünlerde savunma kapasitesini artıran Suudi Arabistan epeyce rahatlayacak gibi görünüyor.
Türkiye ve Pakistan, iş birliklerini Riyad’ın savunması ile sınırlı tutsalar da savunma yükü hafifleyen Suudi Arabistan’ın Yemen’de desteklediği taraflara ayırdığı silah, finans, eğitim gibi ihtiyaçlara daha fazla odaklanabilir. Ki, kısa süre önce Suudi Arabistan’ın dikkat çekici silah desteği sayesinde toparlanan Yemen’deki koalisyon güçleri başkent Sana’yı Husilerden almak üzere saldırılar başlattı. Suudi Arabistan’ın Husilerin silah ve füze depoları gibi savaşın seyrini değiştirebilecek stratejik noktalarına yönelik hava saldırıları yaparak dahil olduğu savaş sahada bütün şiddeti ile sürüyor.
Aslında hem Mekke Antlaşması’nın hem de Türkiye’nin bu antlaşmaya dahil olmasını sağlayan savunma sanayi gücünün ilk ciddi sınavı ile karşı karşıya olduğu söylenebilir.
Türkiye’nin ürettiği savunma ve saldırı sistemleri, silahları sahada görünür olacak ve özellikle stratejik tesislere/noktalara yönelik saldırılara karşı etkisi herkes tarafından takip edilebilecek. Bu durum Türkiye’ye Suudi Arabistan’ı ürettiği silahları uygulamalı olarak gösterdiği bir ‘showroom’a dönüştürürken aynı zamanda test ve veri toplama imkanı da sağlayacak. Ancak diğer taraftan küçük başarısızlıklar bile Türkiye’nin bir süredir diplomasinin bir parçası haline getirdiği savunma sanayisinin yeterliliğinin sorgulanmasının önünü açacak gibi görünüyor.
Mekke Antlaşması bölgede yeni ittifakların yükseldiği ve bölgenin ekonomik ilişkiler ağı çerçevesinde yeniden yapılandırıldığı bir dönemde yapılmıştı. Türkiye’nin ve Pakistan’ın Riyad’a destek verme kararı da ABD-İran müzakerelerinin uzadıkça uzadığı, İsrail’in Netanyahu’suz bir döneme hazırlandığı, bölgedeki gerilimin Afrika’ya ve hatta Kuzey Afrika’ya yayıldığı bir dönemde verildi. Bu nedenle Türkiye ve Pakistan, Yemen iç savaşına katılmasa da Mekke Antlaşması bölgedeki yeni şartları ve ittifakları şekillendiren bir faktör olacak muhtemelen. Bu nedenle hem antlaşmanın hem de Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan iş birliğinin sert denemelere sınanması beklenebilir. Elbette Türkiye’nin Yemen gibi coğrafyalarda iç savaşlara çekilmemek için oldukça dikkatli politika yürütmesi ve aynı zamanda yüzlerce km ortak sınırı olan İran ile ilişkilerini de neredeyse bıçak sırtında ama dengede tutması gerekebilir.
/././
AKP’ye Ortadoğu’da yeni görev -Mehmet Ali Güller/ Cumhuriyet-
Mekke İttifakı’ndan Suudi Arabistan’a “askeri destek” kararı çıkmasını ilk kutlayan kişinin ABD’li Senatör Joe Wilson olması bile yeterince uyarıcı olmalı. Wilson, kararın hemen ardından yaptığı açıklamada iki kritik mesaj verdi:
1) “Husilerin İran destekli saldırganlığı karşısında ittifakı harekete geçirdikleri için müttefiklerimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a minnettarım.”
2) “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”
TRUMP’IN MEKKE İTTİFAKI’NDAN BEKLENTİSİ
Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır, Cumhuriyetçi Senatör Wilson, daha ilk günden “Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” diyerek ittifakın kuruluşunu kutlamıştı.
Wilson ve benzerlerine göre Mekke İttifakı, “ABD Başkanı Trump’ın Ortadoğu stratejisinin” bir parçası. Nitekim Trump’ın Mekke İttifakı’na destek açıklamasında da bunun işareti vardı: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın yakın zamanda ve nihayet Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Bu anlaşma, Ortadoğu’nun nasıl bir araya geldiğini ve ülkelerin nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor. Bahsi geçen üç ülkenin büyük liderliklerini tebrik ediyorum. Bu, büyük, cesur ve önemli bir ilk adım. Vay canına.”
ABD’NİN SUUDİLERİ KORUMA GÖREVİ TÜRKİYE’YE
Trump’ın açıklamasındaki anahtar cümle şu: “Nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor.”
Trump yönetiminin hazırladığı Donroe Doktrini’nin müttefiklerle ilgili kısmı tam da buydu. ABD Batı Yarımküre’ye egemen olmayı önüne hedef koyarken Avrupa ve Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine paylaştıracaktı. ABD’li yetkililer bunu “yük paylaştırma stratejisi” olarak yorumluyorlar.
İşte Trump’ın “Nihayet kendilerini savunacaklar” derken kastettiği bu: ABD’nin Suudi Arabistan’ı savunma işini fiilen Türkiye ve Pakistan üstlenmiş oluyor!
MEKKE İTTİFAKI İSRAİL’LE AYNI CEPHEDE
Başından beri Mekke İttifakı’nın ikili yönüne işaret ediyoruz: ABD’nin güvenlik mimarisine alternatif olabildiği ölçüde olumlu ama ABD’nin yük paylaştırma stratejisiyle uyumlu olarak onu tamamlayan nitelikte İran’a karşı pozisyon aldığı ölçüde olumsuzdur.
Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı, “ABD’yle ittifaklarını tamamlar” nitelikte yorumlamaları, ikinci olasılığın güçlü olduğunu gösteriyordu. Artık Yemen’de Husilere karşı Suudi Arabistan’a askeri destek kararı alarak, ağırlığı tümden terazinin ikinci kefesine koyduklarını ortaya koymuş oldular.
Yemen’de Ensarullah Hareketi’ne (Husilere) karşı pozisyon almak, fiilen Ortadoğu’da da İran’a karşı konumlanmak demektir. Daha önemlisi, Husilere ve İran’a karşı konumlanmak, ABD ve İsrail ile aynı cephede olmak demektir.
ABD’NİN HEDEFİ: ORTADOĞU NATO’SU
Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı ABD’yle ittifakın bütünleyeni olarak değerlendirmeleri ile Trump’ın işaret ettiği gibi “ABD’nin Suudileri koruma görevinin Mekke İttifakı’nca yüklenilmesi” toplandığında, Wilson’un temenni ettiği asıl hedef ortaya çıkıyor: “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”
Peki iktidar bu görevi neden üstleniyor? Yemen’de Suudileri desteklemenin Türkiye’nin ulusal çıkarıyla ilgisi ne? Mesele bu adımın salt Körfez sermayesini çekebilmeyi kolaylaştırması mı, ya da AKP’nin “askeri sanayi”ye dayalı ekonomi modeliyle uyumu mu, yoksa ABD’nin işlerini üstlenerek Ortadoğu’da yine “neo-Osmanlıcı liderlik” hedeflemek mi?
Üçünün toplamı olduğu anlaşılıyor zira her biri diğerini kolaylaştırıyor ve bütünlüyor. Sorun şu ki ve 24 yılda birkaç kez görüldü ki bu tür hamleler, stratejik düzlemde ciddi sorunlar doğuruyor ve geri dönüşü ağır maliyet yaratıyor.
/././
Uyarı, olumsuz gelişmelerden korunmak, tehlikeleri öngörerek sakınmak, dikkat çekmek amacıyla yapılan öneri, ikazdır. Uyarı algılandığında tehlikeleri, olumsuz gelişmelere kapılmayı önler.
Günümüzdeki fon skandalı da, irdelenmeyen reklam etkisine kapılarak yüksek gelir arayan safderun vatandaşın söğüşlenmesi, birikimini aktarma oyununun sahnelenmesidir. Oyun, farklı dönemlerde, farklı efektle oynanıyor.
1950’li yıllarda köyün varsılı, “ağa” olarak tanımlanan kişileri İstanbul’a geldiğinde Sülün Osman, Osmanlar hareketlenir; ağaya Galata Kulesi’nden tramvaya kadar satış yaparlardı.
Ufak paraları -argo sözcükler için özür dilerim- söğüşlemek için de parklarda, köşebaşlarında üçkâğıt açılırdı.
Tramvayda bir gün Eminönü’nden geçerken yanımda tanımadığım bir kişi bana dert yanarak İstanbul’a geldiğinde nasıl söğüşlendiğini anlattı.
Eminönü’nde bir köşede bir kalabalık görünce yanaşır; üçkâğıtçı ve etrafında hempaları, safderun vatandaş yaklaşınca üçkâğıt açılmaya başlanır, bul karayı al parayı. Bakar hempalar kazanıyor. Önce ufak bir meblağ ile temkinli olarak oyuna girer. Argoda “mazmoz” verilir, kazanır, oltaya girer. Derken oyun büyür, büyüdükçe birikim tükenir, soyulur, “ipipullah sivri külâh” kalır.
1980’lere gelindiğinde serbest piyasa ekonomisi, Sülün Osmanların, üçkâğıtçılarının yerini bankerler oyunu kurar. Bir kasa, bir masa iki koltuk alıp büro kiralayanlar banker olarak yüksek getiri vaadinde bulunmaya başlarlar. Yüksek getiri duyan, arayan vatandaş banker kim, varlığı, gelir kaynakları ne diye sorgulamadan reklamla tanıtılan bankerlerin önünde sıraya girerek para yatırırdı. Bir süre yatırdıkları anaparanın bir bölümünü geri alarak, yüksek getiri elde ettikleri sanısına kapılarak örnek olarak tavsiyelerde bulundular, uyarıda bulunanları da “Hani batacaktı” diye sarakaya aldılar. Anapara getiri, faiz diye ödemeye yetmeyince taahhüt, para girişini aşınca bankerler battılar, kepenk indirdiler. Yurtdışına kaçanlar da oldu. Ardından vaveyla başlar, “yatırımcı” korunsun. Niçin?
Teknoloji, finansal dolandırıcılık alanında da ilerledi. Fon, borsa, kripto varlık, forex... Yüksek getiri vaadi... Buralara para kaptırmayı kim öneriyor? Reklamlar, her alanda olduğu gibi, yandaş kanallar, bu konuda da vatandaşı yanılgıya sürüklüyor. Son fon skandalı beklenen, amaçlanan sonuç -özür dilerim- 500 bine yakın kişinin söğüşlenmesi, yandaşa kaynak aktarılmasıdır. Tasfiyede kuralları öncelikleri bilmiyorum. Temenni hiç olmazsa burada “katakulli” olmamasıdır.
İktisatta yüksek kâr getiri yoktur. Neoliberal yaklaşımda da yoktur. Serbest tam rekabet piyasasında firmalar faaliyetlerini sürdürecek kadar “muhasebe kârı” üretim faktörlerinden katma değere katkıları ölçüsünde gelir elde ederler. Uzun vadede ekonomik kâr sıfıra evrilir. Aşırı bir getiri varsa bunun ardında katakulli, dalavere, dolandırıcılık, rant vardır.
Altın, bazı endüstrilerde girdi olarak kullanılan değerli bir maden olduğu gibi bir ödeme, birikim, değer koruma aracıdır. Dünyada para olarak geleneği vardır. Dünya, altının tek para olduğu “altın standardı”nın ardından banknotların, kâğıt paranın altına çevrildiği altın külçe dönemi yaşanmıştır. Günümüzde de merkez bankalarının rezervlerinin önemli bölümü altındır. Altın alınmasını önermiyorum, benim pek altınım olmamıştır. Altın borsaya, fona, kripto vb. para kaptırmaktansa güvenli bir finansal varlıktır.
Önemli olan vatandaşın birikimlerini gerçekten mal ve hizmet üreten; katma değer, sosyal fayda yaratanlara yönelmek, vatandaşa da düzenli, güvenilir, makul bir gelir ve barınma olanağı sağlamak, bunun araçlarını geliştirmektir.
/././
İstanbul Lozan’da kurtarıldı -Sinan Meydan/Cumhuriyet-
İstanbul resmi olarak Lozan’da kurtarıldı. Lozan’da birçok konuda olduğu gibi İstanbul’un boşaltılıp Türkiye’ye teslim edilmesi konusunda da İtilaf Devletleriyle başarıyla mücadele edildi. Bu konudaki Türk tezleri neredeyse eksiksiz olarak kabul ettirildi. “Lozan Tahliye Protokolü”ne uygun olarak 6 Ekim 1923’te Türk ordusu İstanbul’u geri aldı.
Dün 6 Ekim “İstanbul’un Kurtuluş Bayramı”ydı. Evet, yanlış okumadınız, 6 Ekim 1923’te İstanbul’un kurtuluş yıl dönümleri bir zamanlar, “İstanbul’un Kurtuluş Bayramı” olarak kutlanırdı. (Akşam, 6 Ekim 1929, Cumhuriyet, 6 Ekim 1942) Ancak zamanla “İstanbul’un Kurtuluş Bayramı” unutuldu. Bilindiği gibi “Yeni Türkiye” adını verdiği yeni rejime yeni bir tarih yazmaya kalkan Siyasal İslamcı AKP iktidarı ise kentlerimizin kurtuluşlarını yok sayarak sadece fetihlerini kutluyor; İstanbul’un işgalini ve kurtuluşunu da önemsemiyor. Oysa 6-7 Ekim 1923 tarihli gazeteler, İstanbul’un kurtuluşunu “İstanbul’un İkinci Fethi”, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı da “İkinci Fatih” olarak adlandırmıştı.
İşgal Kuvvetleri Kumandanları ordularıyla İstanbul’dan ayrılırken hep birlikte Türk bayrağını selamlıyorlar.
Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İtilaf Devletleri önce 13 Kasım 1918’de, sonra 16 Mart 1920’de İstanbul’u iki kere işgal ettiler. İtilaf Devletleri, İstanbul ve Boğazları, aslında hiç gitmemek üzere işgal etmişlerdi. Öyle ki bir ara İngilizler, Türkleri İstanbul’dan tamamen atmayı bile düşünmüşlerdi. (Bilal Şimşir, Atatürk ve Cumhuriyet, s. 59-64, 74)
Büyük Zafer’in ardından, Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın, “Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir” emiyle Türk ordusu, 9 Eylül’de İzmir’i, 18 Eylül’de Batı Anadolu’yu düşmandan temizledi. Başkomutanın ikinci hedefi Yunan işgali altındaki Doğu Trakya ve İtilaf Devletlerinin işgali altındaki İstanbul ve Boğazlardı.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’nın emriyle Türk ordusu İstanbul ve Boğazlar üzerine yürümeye başladı. Bir Türk birliği, 19 Eylül 1922’de İngilizlerin “tarafsız bölge” ilan ettiği Çanakkale Erenköy’e girdi. Buradaki İngiliz birliği geri çekilmek zorunda kaldı. Çünkü İstanbul’da ve Boğazlarda İngilizlerin Türklerle savaşabilecek sayıda yeterli gücü yoktu. Mustafa Kemal Paşa, Doğu Trakya’nın boşaltılıp kendilerine teslim edilmesini, aksi takdirde ordunun İstanbul ve Boğazlar üzerinden Trakya’ya yürümeye devam edeceğini bildirdi.
Fransa ve İtalya artık Türklerle savaşmak istemiyordu. İngilizler sömürgelerinden ve Balkan ülkelerinden de istedikleri yardımı alamadılar. Fakat her şeye rağmen İngiliz Parlamentosu, İstanbul’daki İşgal Kuvvetleri Komutanı General Ç. Harington’a, Mustafa Kemal, İstanbul ve Boğazları tehdit etmeye devam ederse Türklerle savaşa girilmesini emretmişti. Ancak elinde yeterli kuvvet olmayan Harington, sağduyulu davranıp bu emri uygulamayacaktı.
23 Eylül 1922’de İtilaf Devletleri, Mustafa Kemal Paşa’ya bir nota verdiler. Buna göre barış antlaşması imzalanıncaya kadar İstanbul ve Boğazlara girilmemesi şartıyla Doğu Trakya’nın boşaltılıp TBMM’ye teslim edilmesini kabul ettiklerini bildirdiler.
Gerçek şu ki, Kurtuluş Savaşı kazanıldığı için emperyalizmin İstanbul’la ilgili planları suya düştü; Kurtuluş Savaşı kazanıldığı için, Mudanya Ateşkes Antlaşması ve Lozan Barış Antlaşması imzalandığı için İstanbul kurtarılıp yeniden vatana katıldı.
MUDANYA’DAN LOZAN’A İSTANBUL
11 Ekim 1922’de TBMM ile İngiltere, Fransa ve İtalya arasında Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalandı. Mudanya Ateşkes Antlaşması’na göre Yunanlar, Doğu Trakya’yı 15 gün içinde boşaltıp İtilaf Devletlerine teslim edecekler, İtilaf Devletleri de bölgenin yönetimini 15 gün içinde TBMM’ye bırakacaklardı.
TBMM, 8000 kişilik jandarma ile bölgeyi kontrol edecekti. Mudanya Ateşkes Antlaşması’nın 11. ve 12. maddelerine göre İtilaf Devletlerinin kuvvetleri barış antlaşması imzalanıncaya kadar şimdi bulundukları topraklarda (İstanbul ve Gelibolu’da) kalacaklardı. TBMM, Doğu Trakya’yı teslim almak için Refet Paşa’yı görevlendirdi.
Refet Paşa, Doğu Trakya’ya İstanbul üzerinden gidecekti. Böylece bahaneyle İstanbul’u da kontrol etmesi planlanmıştı. Refet Paşa, 19 Ekim 1922’de 100 jandarma ile İstanbul’a gitti. İngilizler gönülsüz de olsa halkın tepkisinden çekinerek Refet Paşa’nın jandarmalarıyla İstanbul’a girmesine izin verdiler.
Refet Paşa İstanbul’da İstanbul Hükümetinin yaptığı tüm kanun, anlaşma, sözleşme ve ekonomik hükümlerin geçersiz olduğunu ilan etti. Bu arada TBMM 1 Kasım 1922’de saltanatı kaldırdı. 4 Kasım 1922’de Tevfik Paşa Hükümeti istifa etti. Refet Paşa, TBMM adına İstanbul’daki Osmanlı saraylarının yönetimine el koydu. Halife Vahdettin’in muhafızlarını bile değiştirdi. Refet Paşa daha sonra İstanbul’daki işgal yönetimini etkisiz hale getirmek için harekete geçti. İtilaf Devletlerinin İstanbul’da kurmuş olduğu Müttefikler Arası Polis Komisyonu, Gümrük Rejimi, Geçici Mali Komisyon, Karma Mahkemeler, Müttefikler Arası Sağlık Komisyonu, Müttefikler Arası Pasaport Komisyonu ve Müttefikler Arası Sansür Komisyonu’nu kapattı. 1922 yılı İngiliz Yıllık Raporu’na göre “Bu önlemler Müttefik güçlerin hakimiyetine açık bir meydan okumaydı.” Böylece her geçen gün İstanbul’daki etkisini ve otoritesini kaybeden İngilizler panik halinde İstanbul’da sıkıyönetim ilan etmeye kalktılar. Ancak bu durumun İstanbul’da karışıklığa neden olacağı ve “Kemalist ordunun ilerlemesine yol açacağı” endişesiyle bu karardan vaz geçtiler.
Bu sırada Türk ordusu olası bir savaşa karşı gerekli hazırlıklarını yapmış, diplomatik gelişmelerin sonucunu bekliyordu. İşte 1922 yılı Kasım ayı sonundaki Lozan Görüşmeleri bu koşullarda başladı.
LOZAN’DA İSTANBUL TARTIŞMASI
Türkiye Lozan’da, Misakımilli’nin 4. maddesinde belirtildiği gibi “İstanbul şehriyle Marmara Denizi’nin güvenliğinin sağlanması için” İstanbul’un kayıtsız şartsız biçimde boşaltılarak TBMM’ye bırakılmasını istedi. Buna karşın İtilaf Devletleri ise artık İstanbul’da uzun süre kalamayacaklarını anlamışlardı. Fransa’nın ve İtalya’nın İstanbul için Türklerle savaşmayacağı kesindi. İngiltere ise yalnız başına Türklerle savaşacak durumda değildi. Bu nedenle İtilaf Devletleri Lozan’da İstanbul’un boşaltılmasını başka konularda bir pazarlık kozu olarak kullanmak istediler. Örneğin Fransa, eğer Türkiye Osmanlı borçlarının altınla ödenmesini kabul etmezse İstanbul ve Boğazları boşaltmayacaklarını bildirdi. İngiltere ise İstanbul’un boşaltılmasına karşılık Türkiye’deki 3 yabancı şirketin ayrıcalıklı durumlarının devam etmesini sağlamaya çalıştı. İsmet Paşa Lozan’da her iki isteği de reddetti.
İtilaf Devletleri Lozan’da, “işgal kuvvetleri” kavramına deniz kuvvetlerin dahil olmadığını iddia ederek İtilaf Devletlerinin deniz kuvvetlerinin çekilmesine karşı çıktılar. Bunun üzerine Türk heyeti, İstanbul ve Boğazların boşaltılması söz konusu olduğunda buna deniz kuvvetlerinin de dahil olmasının doğal olduğunu belirterek İtilaf Devletlerin deniz kuvvetlerinin de çekilmesini istedi.
Türkiye’nin kararlılığı etkisini gösterdi. 12 Temmuz 1923’te Lozan’daki İngiliz Heyeti Başkanı Sir Horace Rumbold, Lord Curzon’a gönderdiği bir telgrafta Türkiye’nin kararlılığı karşısında açıkça geri adım atmayı önerdi:
“Bugünkü özel toplantıda İsmet Paşa işgale son verirken İtilaf Devletlerinin bütün savaş gemilerinin de Türk sularından çekilmesini istedi. Bu olmadıkça hiçbir tahliye teklifini imzalamayacağını söyledi. Gerilemek niyetinde değilim ama, eğer donanma için (Boğazlardan) sınırsız geçiş hakkı elde edersem Majesteleri Hükümeti acaba son dakikada bu sularda hiçbir savaş gemisi bırakmama kararı veremez mi?”
Çok açıkça görüldüğü gibi Türkiye’nin kararlılığı karşısında sıkışan Lozan’daki İngiliz temsilci Rumbold, Türk sularında “hiçbir savaş gemisi bırakmadan” çekilmenin yolunu arıyordu.
İstanbul’u boşaltırken deniz kuvvetlerini İstanbul’da bulundurmak isteyen İtilaf Devletleri, Türkiye’nin kararlılığı karşısında büyük bir geri adım atmak zorunda kalarak Lozan Boğazlar Sözleşmesi yürürlüğe girene kadar İstanbul’da sadece 2 kruvazör ve küçük savaş gemileri bulundurmak istedi. Türkiye, 31 Aralık 1923 tarihine kadar İtilaf Devletlerinin İstanbul’da 1’er kruvazör ve 2’şer destroyer bulundurmalarını kabul etti.
Ayrıca Türkiye, İtilaf Devletlerinden, İstanbul ve Boğazları boşaltıp Türkiye’ye teslim ederken, savaş sırasında el koydukları Yavuz Sultan Selim gemisi dahil, savaş gemileri ile Ümit vapurunda el koydukları toplar dahil, savaş sırasında el koydukları silah ve cephaneyi de Türkiye’ye iade etmelerini istedi. Bunun yanında Türkiye, tahliye protokolünün imzalanmasına kadar geçecek birkaç gün içinde İstanbul’da bulunan silah, cephane ve her çeşit malzemeye dokunmamalarını; önceden Maçka Kışlası’ndan aldıkları ve Kilikya’da korudukları tüfek kapaklarını da iade etmelerini İtilaf Devletlerine kabul ettirdi.
İtilaf Devletleri, Türkiye- Irak sınırının belirlenmesi (Musul sorunu) için yapılacak görüşmelere İstanbul’un tahliyesiyle birlikte başlanmasını isterken Türkiye, o görüşmelere İstanbul’un tahliyesinden sonra başlanmasını istedi ve bunu da İtilaf Devletlerine kabul ettirdi.
Türkiye, İtilaf Devletlerinin, Yunan işgali altındaki İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada’nın tahliye edilip Türkiye’ye teslim edilmesi sırasında Milletler Cemiyeti’nden tayin edilecek bir temsilcinin gözlemcilik yapması teklifini de reddetti.
Görüldüğü gibi Lozan’da İstanbul’un boşaltılmasının şartları büyük oranda Türkiye’nin istediği biçimde belirlendi.
LOZAN TAHLİYE PROTOKOLÜ VE AÇIKLAMASI
Lozan Barış Antlaşması’na ek 24 Temmuz 1923 tarihli “İngiltere, Fransa, İtalya’nın Silahlı Kuvvetlerince İşgal Edilen Türkiye Topraklarının Boşaltılmasına İlişkin Protokol ve Açıklama” imzalandı.
Bu protokol ve açıklamanın 1.maddesine göre Lozan Barış Antlaşması’nın TBMM’de onaylandığı İtilaf Devletlerine bildirilir bildirilmez, bu devletlerin silahlı kuvvetlerinin işgal etmiş oldukları toprakların boşaltılmasına başlanacaktı. Boşaltma işlemi, Boğazlardaki ve Marmara Denizi’ndeki İngiliz, Fransız ve İtalyan savaş gemilerini de kapsayacaktı. Protokolün 2. maddesine göre boşaltma işlemi 6 hafta içinde bitirilecekti.
Protokolün 3. maddesine göre Türkiye’ye ait olan ancak İtilaf Devletlerinin kullandıkları her türlü taşınır taşınmaz mallar Türkiye’ye geri verilecekti. Her türlü el koyma ve haciz işlemi kaldırılacaktı.
Protokolün 4. maddesine göre daha önce Osmanlı’ya ait olan ve 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes Antlaşması ile İtilaf Devletlerinin eline geçen Yavuz Sultan Selim de dahil olmak üzere diğer savaş gemileri ile silah ve cephane gibi çeşitli araç ve gereçler 6 hafta içinde Türkiye’ye geri verilecekti.
Protokolün 7. maddesine göre Türkiye-Irak sınırı (Musul konusundaki) görüşmelerine İstanbul ve Boğazların tahliyesi tamamlandıktan sonra başlanacaktı.
Açıklamanın 1. maddesine göre Lozan Boğazlar Sözleşmesi yürürlüğe girene kadar üç Müttefik Devletin donanması Boğazlardan serbestçe geçebilecekti.
Açıklamanın 2. maddesine göre Lozan Boğazlar Sözleşmesi yürürlüğe girene kadar veya 31 Aralık 1923 tarihine kadar Türkiye Boğazlarda üç Müttefik Devletin her biri için 1 kruvazör ve 2 torpido muhribinin bulunmasına izin verecekti.
Açıklamanın 3. maddesine göre İtilaf Devletleri, Lozan Barış Antlaşması’nın yürürlüğe girmesinden itibaren kabotaj hakkının ve liman hizmetlerinin “yalnız Türk ulusal bayrağına ait olduğunu” kabul edecekti. Bununla birlikte 1 Ocak 1923’te Türkiye’de kabotaj yapan veya kuruluşlarını işleten şirketlerin 31 Aralık 1923 tarihine kadar işlerini serbestçe sürdürmelerine izin verilecekti.
İstanbul Komutanı Selahattin Adil Paşa, Lozan Barış Antlaşması Tahliye Protokolü’ne uygun olarak İtilaf Devletlerinin, Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası el koydukları savaş araç gereçlerini, silah ve cephaneleri geri almak için 1 Ekim 1923’te İtilaf Devletlerine bir tutanak imzalattı. 1923 Ağustos ayı başında da bir Tahliye ve Teslim Komisyonu kuruldu.
İSTANBUL’UN BOŞALTILMASI
TBMM, 23 Ağustos 1923’te Lozan’ı onayladı. Lozan’da imzalanan Tahliye Protokolü’ne göre Lozan Barış Antlaşması’nın TBMM’de onaylandığı İtilaf Devletlerinin İstanbul’daki temsilcilerine bildirilir bildirilmez İtilaf Devletleri işgal etmiş oldukları Türk topraklarını 6 hafta içinde tamamen boşaltacaklardı. Türk Dışişleri Bakanlığı TBMM’nin Lozan’ı onayladığını 23 Ağustos 1923 akşamı saat 19.30’da İstanbul’daki Türk Dışişleri Temsilcisi Adnan (Adıvar) Bey’e duyurdu. Aynı gece saat 22.00’de İsmet Paşa da TBMM’nin Lozan’ı onayladığını ve Tahliye Protokolü’ne göre, işgal edilmiş Türk topraklarının boşaltılmasını bir notayla İngiliz, Fransız ve İtalyan yüksek komiserlerine bildirdi.
İtilaf Devletleri, 24 Ağustos 1923 tarihinde Anadolu yakasından İstanbul’u boşaltmaya başladılar. 2 Ekim 1923’te İstanbul tamamen boşaltıldı. O gün sabah saat 09.00’da yapılan bir törenle İşgal Kuvvetleri Genel Karargâhı olarak kullanılan Harbiye Mektebi’nde İtilaf Devletlerin bayrakları indirildi ve Türk bayrakları çekildi. Törende İtilaf Devletlerinin komutanlarıyla birlikte Selahattin Adil Paşa da yer aldı. Saat 11.00 sularında ise Dolmabahçe’de hükümet temsilcileri, İtilaf Devletinin generalleri; Harington, Monbelli ve Chapry ile Türkiye’yi temsilen Selahattin Adil Paşa’nın hazır bulunduğu bir törende İstanbul’daki son işgal birlikleri Türk bayrağını ve Türk birliklerini selamlayarak gemilerine binip İstanbul’dan ayrıldılar.
4 Ekim 1923’te Şükrü Naili (Gökberk) Paşa komutasındaki 3. Kolordu 1. Tümen birlikleri Gebze’den İstanbul’a doğru hareket ettiler. 5 Ekim 1923’te Haydarpaşa’dan bir vapurla karşıya geçtiler. 6 Ekim 1923’te Gülhane’de toplandılar ve geniş katılımlı bir törenle İstanbul’u geri aldılar. (Ayrıntılar ve belgeler için bkz. Sinan Meydan, Lozan, Onurlu Barış, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2024, s. 304-316)
Dönemin gazeteleri İstanbul’un kurtuluşunu, “İstanbul’un İkinci Fethi”, Başkomutan Gazi Mustafa Kemal Paşa’yı da “İkinci Fatih” olarak adlandırdı. (İleri, Tevhid-i Efkâr, 6 Ekim 1923, Tan, 7 Ekim 1923)
***
Gerçek şu ki, İstanbul resmi olarak Lozan’da kurtarıldı. Lozan’da birçok konuda olduğu gibi İstanbul’un boşaltılıp Türkiye’ye teslim edilmesi konusunda da İtilaf Devletleriyle başarıyla mücadele edildi. Bu konudaki Türk tezleri neredeyse eksiksiz olarak kabul ettirildi. Lozan Tahliye Protokolü’ne uygun olarak İstanbul kurtarıldı.
“İstanbul’un Kurtuluş Bayramı” kutlu olsun.
/././
Fon çarkının başı-ucu aynı yerde -Berkant Gültekin/ Birgün-
Fon meselesini bireylerin cezai sorumluluklarıyla sınırlayan, iktidarın siyasi sorumluluğunu tartışmayan her yaklaşım kasıtlı ve sorunludur.
Fon meselesi AKP’yi ve etrafını hayli karıştırdı. Bu belirsizlik içinde kimse nasıl pozisyon alacağını tam olarak bilmiyor. AKP İstanbul Milletvekili Serkan Bayram krizin patlamasından sonra “ahlak timsali” rolüyle sahneye çıktı ama pek uzun soluklu bir performans sergileyemedi. Belediye başkanlarına yapılan operasyondan FBSK’nin yaptığı vurguna kadar birçok konuda eleştiriler yönelten Bayram, sonunda özür dileyerek sahneden çekildi. Çünkü bu kadar etik, göstermelik bile olsa, AKP’ye fazla geldi.
Şimdi şöyle bir kurgu yapılıyor: “Foncuları, vurguncuları, göze batanları ayıralım, buradan bir temizlik hikâyesi çıkaralım. Muhalefetin de eleştirilerini boşa düşürelim. Biz hesap soruyoruz, siz soramadınız diyelim.” Birkaç gündür iktidar çevrelerinde “Reis çok kızdı, kabahati olan herkesten hesap sorulması talimatı verdi” hikâyesi işleniyor. Ortada AKP’nin genel başkan yardımcılığı makamına kadar uzanan koca bir skandal var ama ülkenin en sorumlu siyasi aktörü olan bitenin mağduru gibi yansıtılıyor. Yeni Türkiye’ye özgü bir tuhaflık…
Ortada sistemin ortasında doğup büyümüş, iktidardan güç ve yetki alan isimlerin yürütücüsü oldukları devasa bir vurgun çarkı var. Tutuklulardan Tera YK Üyesi Emre Alkin, eski Cumhurbaşkanlığı Akademik İstişare Kurulu Üyesi, Topkapı Üni. Rektörü; Tera yatırım yöneticisi Kerem Alkin 2021-2024 yılları arasında OECD Daimi Temsilcisi/Büyükelçi/Türkiye Varlık Fonu ve Halkbank YK Üyesi, ayrıca Sabah yazarı; Tera yöneticisi Abdulkadir Özkan eski başbakan başdanışmanı, eski MEB ve Diyanet müşaviri; Tera Finansal Yatırımlar CEO’su Erkan Kilimci eski Merkez Bankası Başkan Yardımcısı; Pusula Portföy yöneticisi Muhammed Yarız eski AKP Gençlik Kolları yöneticisi; Özata Denizcilik YK Başkanı Özdemir Ataseven eski AKP Tuzla ilçe örgütü yöneticisi… Dosyada AKP’nin bir diğer genel başkan yardımcısı Hayati Yazıcı’nın oğlu, Adil Varlık Yönetim AŞ’nin sahibi ve Yönetim Kurulu Başkan Vekili Mustafa Yazıcı da var. Mustafa Yazıcı’nın ifadesi alındıktan sonra mal varlığı üzerindeki tedbir aynı gün kaldırıldı ama yurt dışına çıkış yasağı duruyor. Böyle bir tabloda, iktidarın siyasi sorumluluğu nasıl reddedilebilir? Bir de üstüne SPK gibi kurumların üzerine düşeni yapmaması, piyasayı denetleyememesi ekleniyor.
Bu baştan sonra AKP iktidarının sorumluluk alanındaki bir skandal. Kimsenin görevini layıkıyla yaptığını söylenemez. Sıklıkla Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in geçen yıl 4 Kasım günü Türkiye Sermaye Piyasaları Kongresi'nde yaptığı “Bazı fonlar üzerinden manipülasyonların yapıldığını biliyoruz” açıklaması hatırlatılarak “Şimşek uyarmıştı” deniyor. Peki bu uyarıdan sonra kendi bakanlığı ya da SPK, hangi önemleri aldı? Ayrıca Şimşek’in yakın çalışma ekibinde yer alan Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı İskender Balcı'nın da soruşturma kapsamında tutuklananlar arasında olması çarpıcı bir ironi. Balcı, Özata Denizcilik eski bağımsız YK üyesi. Özata şirketi malum, FBSK’nin eşiyle birlikte 163 milyon lira yatırıp 2,2 milyar lira kazanmasına vesile olan fonların sahibi…
Bir gazetede ya da internet sitesinde herhangi bir haberle ilgili soruşturma başlatılsa, hemen o yayının yöneticileri, sorumluları gözaltına alınıyor, en iyi ihtimalle ifadeye çağırılıyor. Bunun örneğini defalarca gördük. Ancak ülkeyi sarsan tarihi fon vurgununda, iktidara yakın onca isim işin içinde olmasına ve denetleyici kurumlar ayan beyan ortada olan bir manipülasyon karşısında görevini yapmamasına rağmen ülkeyi yöneten siyasi irade skandaldan ayrı tutuluyor. Bu akla, mantığa sığacak bir durum değil. Fon meselesini bireylerin cezai sorumluluklarıyla sınırlayan, iktidarın siyasi sorumluluğunu tartışmayan her yaklaşım kasıtlı ve sorunludur.
24 yıllık AKP iktidarı kendi zenginlerini yarattı ve bu tabaka gelinen aşamada halktan tamamen koptu. İktidar olanaklarından yararlanarak tartışmalı yöntemlerle servetlerini büyüten bu elitler, ağır geçim krizi içinde geleceklerinden endişe eden milyonların olduğu bir ülkede istisnai bir hayat yaşıyor. AKP düzenin yarattığı derin sınıfsal ve ekonomik çelişkiler, kendi kaymak tabakasının su yüzüne çıkan devasa servetleriyle kristalize oluyor. Her skandal birkaç ismi tartışılır hale getirse de aslında düzenin kazananları çok daha fazla.
Açık ki fon dosyası birkaç kişinin üzerine yıkılarak kapatılmak istenecek. “Gerekli temizlik yapıldı” mesajının verilebilmesi için taşınmasının maliyeti ağır olacak isimler kontrollü bir şekilde yol kenarında bırakılacak. Ancak asla gerçek bir hesap sorulmayacak. Çünkü süreç, AKP iktidarına zarar vermeyecek şekilde tasarlanacak.
Her şeye rağmen etkili bir muhalefet, iktidarın tüm planlarını bozabilir. Eşitsizliklerle örülü AKP düzeni, adaletsizliğin zırhıyla kendini koruma altına almaya çalışırken geniş halk kesimlerine bu çarkların kimin için döndüğünü, ülke kaynaklarının nerede biriktiğini anlatmak gibi önemli görev tüm muhalif aktörlerin ve kurumların önünde duruyor.
Emeğiyle geçinen ve sistemli şekilde yoksullaştırılan yurttaşların, parmağını bile kıpırdatmadan milyarlarca lira kazanan elit takımından alacağı var. Muhalif siyaset bu haklı talebin taşıyıcısı ve yürütücüsü olabilirse AKP’nin tüm baskı ve kutuplaştırma siyasetine karşın başarıya ulaşacaktır.
/././