BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -6 Ağustos 2026-

CHP İlçe Başkanı olarak atanan isim 8 ay önce AKP rozeti takmış -İsmail Arı-


CHP’nin mutlak butlan yönetimi tarafından Arnavutköy İlçe Başkanı olarak atanan Savaş Aras’ın aralık ayında AKP rozeti taktığı ortaya çıktı. BirGün’ün ulaştığı Aras, rozet taktığını doğrulayarak, “Nezaketen taktım” dedi.  https://www.birgun.net/haber/chp-ilce-baskani-olarak-atanan-isim-8-ay-once-akp-rozeti-takmis-727848

***

Rüşvetçi hâkim suçüstü yakalanmış -İsmail Arı-


Danıştay, FETÖ şüphelisini serbest bırakma karşılığında rüşvet alırken yakalanan ve bir şirketin kayyum kararını "Ucuza altı daire" karşılığında kaldıran hakimin açtığı özlük haklarının iadesi davasını reddetti.  https://www.birgun.net/haber/rusvetci-hakim-sucustu-yakalanmis-727749

***

Nilda Müge Şahin cinayeti: Katil, cinayetten 9 gün önce uzaklaştırma kararı verilerek serbest bırakılmış



Şişli'de eskiden birlikte olduğu Nazir Ilgın tarafından katledilen 26 yaşındaki Nilda Müge Şahin'in, tehdit edildiği gerekçesiyle cinayetten 9 gün önce polise başvurduğu, katil hakkında uzaklaştırma kararı çıkarılmasına rağmen adli kontrol şartıyla serbest bırakıldığı ortaya çıktı. Ilgın'ın gözaltına alınması için çalışmalara devam ediyor. https://www.birgun.net/haber/nilda-muge-sahin-cinayeti-katil-cinayetten-9-gun-once-uzaklastirma-karari-verilerek-serbest-birakilmis-727792

***

Gülistan Doku soruşturmasında yeni gelişme: Barajda not ve makas bulan iki dalgıç tutuklandı 

Dersim'de 2020'den bu yana kayıp olan Gülistan Doku soruşturmasında dikkat çeken bir gelişme yaşandı. Bilirkişi raporunun ardından, baraj gölünde not ve makas bulduklarını beyan eden iki su altı dalgıcı, "delil karartma" suçlamasıyla tutuklandı. https://www.birgun.net/haber/gulistan-doku-sorusturmasinda-yeni-gelisme-barajda-not-ve-makas-bulan-iki-dalgic-tutuklandi-727788

***

Resmi Gazete’de yayımlandı: Kritik yeşil pasaport kararı 

Anayasa Mahkemesi bazı kamu görevlilerine verilen yeşil pasaporta ilişkin başvuruda kritik bir karar verdi. Mahkeme başvuruyu reddetti. Karar, Resmi Gazete'de yayımlandı.

Yeşil pasaport olarak bilinen hususi damgalı pasaporttan kamu belirli kamu görevlileri ile şartları sağlayan ihracatçılar ve bu kişilerin aileleri faydalanabiliyor. İzmir Bölge İdare Mahkemesi 6. İdari Dava Dairesi belediye başkanlarının hususi damgalı (yeşil) pasaport alabilmesi için aranan "birinci derece kadro ile emekliliğe hak kazanmış olma" şartının Anayasa’ya aykırı olduğunu iddia ederek Anayasa Mahkemesi’ne (AYM) taşıdı. Anayasa Mahkemesi ise itirazı reddetti. EŞİTSİZLİK İDDİASI  AYM’ye başvuran mahkeme, kuralın hukuki güvenlik ve belirlilik ilkesiyle bağdaşmadığını, çünkü şartın uygulamada duraksamaya yol açabilecek şekilde düzenlendiğini kaydetti. İtirazda, kamu görevlisi statüsü dışında çalışan öğretim üyelerine daha esnek koşullar tanınmışken belediye başkanları için çok daha katı bir şart getirilmesi, aynı ya da benzer konumdaki kişiler arasında eşitsizliğe yol açtığı ileri sürüldü. İncelemeyi somut olayla sınırlı tutan AYM yalnızca ilk defa 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu'nun 4. maddesinin birinci fıkrasının (c) bendi kapsamında sigortalı olan - yani 2008 Ekim ayından sonra memur statüsünde göreve başlayan - belediye başkanları yönünden esasa girdi. AYM KABUL ETMEDİ AYM, açıkladığı gerekçeli kararında itirazı kabul etmedi. Kararda belirlilik ilkesi bakımından, kuralın belediye başkanlarının hangi şartlar altında hususi damgalı pasaport alabileceğini açık ve net biçimde ortaya koyduğu, dolayısıyla hukuki belirsizlikten söz edilemeyeceği ifade edildi. Mahkeme, hususi damgalı pasaportun sağladığı imkanların bir "ayrıcalık" niteliğinde olduğuna işaret ederek her Türk vatandaşının zaten umuma mahsus pasaportla yurt dışına çıkabildiğini hatırlattı. Eşitlik ilkesi yönünden ise AYM, 5434 sayılı (eski) Emekli Sandığı Kanunu'na tabi olanlarla 5510 sayılı Kanun'un 4/1-c bendi kapsamında sigortalı olanların baştan itibaren farklı sosyal güvenlik rejimlerine tabi olduğunu belirtti. Bu iki grup karşılaştırılabilir/benzer durumda sayılamayacağından, aralarındaki farklı muamelenin eşitlik ilkesini zedelemediğine karar verildi.

***

Kamu Başdenetçisi’nden Diyanet’in mülakatı hakkında ‘Cevaplar kayıt altına alınmalı’ kararı -Okan Yücel- 


Diyanet İşleri Başkanlığı’nın düzenlediği Kuran kursu hocalığı sınavının mülakat sonucuna itiraz eden adayın başvurusunu değerlendiren Kamu Başdenetçisi, mülakatlar öncesinde soru ve cevap anahtarlarının hazırlanması, adayların cevaplarının yazılı olarak kayıt alınması ve komisyon üyelerinin adaya verdiği puanların gerekçelerinin ayrı ayrı kayıt alınması yönünde Diyanet İşleri Başkanlığı’na tavsiye kararında bulundu.  https://www.birgun.net/haber/kamu-basdenetcisinden-diyanetin-mulakati-hakkinda-cevaplar-kayit-altina-alinmali-karari-727883

***

soL "Köşebaşı + Gündem" -6 Ağustos 2026-


Sürecin taşlı yolları -Aydemir Güler- 

Kimse kusura bakmasın, anayasal eşitlik kavramını, bireyler değil de etnik, dinsel kimlik öbekleri düzleminde tanımlamak sanıldığı kadar kolay bir işlem olmayacaktır. Ama bizim coğrafyamızda, federasyona doğru çekiştirilen bir siyasi-idari yapının yırtılıp kopuvermesi, tahmin edilemeyecek kadar kısa sürede gerçekleşecektir.

Önceki “süreç” günlerinde sahneye sürpriz bir starın çıkması beklenirdi adeta. Şimdi makbul olan sükûnet tavsiyesi! 2015’te sol tribünleri coşturmak için tura çıkan kimilerinin, “size ittifak değil iktidar öneriyoruz” dediği rivayet olunur. Bu özgüvenin karşılığının olamayışının nedeni, tam da beklentilerin yüksekliği olmuştu. 

Hatırlayalım; AKP Kürt siyasetinin “barış sürecinin” dalgaları üstünde kazandığı hızdan son derece rahatsızdı. Birincisi, ulusal politik bir hareketin biriktirdiği gücün ayrılıkçılığa tahvil olması çok ciddi bir olasılıktı. İkincisi, böyle bir dönüşüm olacaksa, karar Ankara veya Diyarbakır’da değil Washington’da alınacaktı. Emperyalizm “Kürt kartını” Türkiye’ye de karşı kullanabileceğini saklamadığı gibi, ABD ikâmetli Gülen de çoktan Erdoğan’la çatışmaya girmişti…

Bugün ise bütün aktörler “sürpriz çıkmayacağını” anlatmakla meşgul! On bir yıl önceki atmosfer liberal sol dışında kimseyi ikna etti mi, emin değilim. Ama Bahçeli ayağını gazdan çekeli beri, sükûnet çağrılarının işin esas esprisini öldürdüğü açık. Böyle bir sürecin “endişe etmeyin” diye yürütülmesi eşyanın tabiatına aykırıdır. Bu bir çaresizlik halidir. 

Sadece muhalif kesimlerin eleştirilerinde değil, ilgili tarafların pazarlıklarında da boş tartışmalar öne çıkıyor. Örneğin 1949 doğumlu yani an itibariyle 77 yaşını doldurmuş, 78’e ilerleyen Abdullah Öcalan’ın yaşamının geri kalanını nasıl geçireceği öyledir. Bundan böyle sıfatının kurucu lider mi, çocuk katili mi, baş müzakereci mi olacağı ilgili taraflar açısından elbette önemsiz değildir, ama sonuç ülkede yaşanan gerçekleri herhangi bir biçimde değiştirmeyecektir. 

Hazırlandığı söylenen yasa taslağının önden İmralı’ya gösterilmesi üstünden de sesler yükseliyor. Bizim tek doğrumuz, herhangi bir konunun kapalı kapılar ardında değil, halkın içinde, halk tarafından tartışılmasıdır. Ama kimse unutmamalıdır ki, 1999’da Öcalan Türkiye’ye getirildiğinde, ileride yazılacak bütün taslakların Washington’dan geçeceği hükme bağlanmıştı! Taslak İmralı’dan geçse de geçmese de, asıl sorun budur… 

Bu süreç terörün sonlanmasının yanında başka bir şeyle daha anlamlandırılıyor. Soru şu: Kürt yurttaşlarımızın yaşamında bir şeyler olumlu yönde değişecek mi? 

Peki, geriliğin ve gericiliğin kaynağı aşiret sistemi dağıtılmadan, dinci tarikat ağırlığı yok edilmeden, bölgesel asgari ücret sopası icat edenlerin elinden alınıp kırılmadan, mevsimlik tarım işçiliği emekçiye aşağılanma ve sefalet, çocuklarına okulsuzluk olmaktan çıkarılmadan… ve benzeri başlıklar gündeme gelmeden bu nasıl olacak? Bunları dert etmeyen Kürt milliyetçilerinin ve liberallerin konuyu Öcalan’ın statüsüne kilitlemesi sahtekârlık olmuyor mu? 

Bir de “örgüt üyelerinin geleceği” var. Bir kesim “af çıkmayacak, hallederiz” diye sözcüklerle oynayacak, diğer taraf demokratik siyasete entegrasyon gibi tumturaklı kavramlar ortaya atacak… Peki, belirli fiillerin suç sayılmaktan çıkarılması veya cezasızlaştırılması veya cezaların hafifletilmesi af değilse nedir? Öte yandan aşiretli-tarikatlı-kayyumlu demokrasi ne menem şeydir? 

Sonunda bunlar geçilir, bir orta yol bulunur! Ama bazı şeylerin “geçilmesi” imkânsızdır… 

Örneğin sürecin tarafları ya şeriatçılardan ya da laiklik özürcülerinden oluştuğuna göre bu durumun yeni Anayasa gündemine en azından tartışma olarak yansımaması düşünülemez. Zaten sömürge valisi de sinyali çoktan çaktı! Bunun içinden nasıl çıkılacağına dair fikri olan beri gelsin…

Sömürge valisi monarşi dedi, AKP semalarında “ömür boyu başkanlık” telaffuz edildi. Yetkilerin tek elde toplanmasının çözüm için daha elverişli olduğunu, eski süreçlerde Kürt siyasetçilerinden az duymamıştık. Peki, tarikatları, holding yönetim kurullarını falan çıkartırsak, toplumun Cumhuriyetle ilintisiz bir modeli kabul etme olasılığına yüzde kaç verirsiniz? Beş mi, on mu?

Bahçeli’nin antiemperyalist konsolidasyon olarak ambalajladığı sürecin, Türkiye’nin NATO Ordusunda sağlam yer tutmasına evrilmesinde şaşacak bir şey yok. Türk-Kürt-Arap birliğinin de, emperyalizmin yeni Haçlı savaşının içinde inşa edilmesi düşünülmüş olmalı... Lakin sürecin bu bölümünü nasıl örecekleri konusunda bir “orta yol” bulup anlaşmaları olanaksız!

Daha yurttaşlık tanımına gelmedik bile… Kimse kusura bakmasın, anayasal eşitlik kavramını, bireyler değil de etnik, dinsel kimlik öbekleri düzleminde tanımlamak sanıldığı kadar kolay bir işlem olmayacaktır. Ama bizim coğrafyamızda, federasyona doğru çekiştirilen bir siyasi-idari yapının yırtılıp kopuvermesi, tahmin edilemeyecek kadar kısa sürede gerçekleşecektir. Bunun altından kalkacak bir komisyon henüz icat edilmedi!

Sürecin taşlı yollarından kaçıp işleri lafı dolandırarak idare etmek istiyorlar. Burada bir başlık da dil. Buna ayrıca -belki haftaya- gelirim. Ama şimdiden söyleyeyim: Dil birliğinin toplumu bir arada tutma gücünü yok saymak özgürlükçülük falan değildir. Buradan toplumun etnik kaynaklarına, kimliklere ayrışıp dağılması çıkar. Öte yandan insanın insanı sömürdüğü, emperyalizme iltihak etmiş, cemaatlerin cirit attığı bir ülkede, temel bir hak olan anadil öğrenimini ve kullanımını başlıca bölünme nedeni saymak da en hafifinden aymazlıktır. Öyle bir toplum, herkes anadilini unutsa da bir arada tutulamaz. Bunu daha konuşacağız…

/././

Çerçeve yasa önerisi: Belirsizlik içinde yolculuk -Ali Rıza Aydın- 

Hukuk, kimilerince sıklıkla savlandığı üzere ortaklaşa bir organizasyonun ürünüyse “ilkeleri” ve “kimlerin egemenliğinde, kimlerin hak ve özgürlükleri için” soru ve yanıtları önemsizleştirilemez. Düzen içi siyasetin, yasamanın, yürütmenin ve yargının aynı sınıfsallığın havuzu içinde olması da buraya oturur.

Burjuva hukukunun içinden deneme, uygulama ve öğretiyle ortaya çıkan “yasallık ilkesi”, burjuvaziyle bağlarını koparmadığı süreçte dahi belirli esaslara, alt ilkelere dayanır. Polis devleti, yasa devleti gibi nitelendirmelerin üstüne yerleştirilen “hukuk devleti” günümüzde yasallık ilkesinin de içinde olduğu evrensel kabul görmüş hukuk ilkelerinin bütünleşmiş halidir. Anayasada, Cumhuriyetin nitelikleri arasında yer alarak ve birçok maddeye dağılarak yer bulan hukuk devleti ilkesi kısmen mahkemeler ve akademik alan, asıl olarak da Anayasa Mahkemesi kararları olmak üzere zenginleşerek olgunlaşmış bir ilkeler iskeletidir. Hukuk devleti diye sıklıkla yinelenen sözcükler dile getirilirken deyim yerindeyse yüz kere düşünmek gerekir. 

Hukuk devleti konusunu ilgililerine bırakıp yasallık ilkesine dönersek, yasallık bir konuyu parlamentoda biçimsel olarak yasayla düzenlemek, değiştirmek ya da yürürlükten kaldırmakla sınırlı değil. O yasanın, hukuk devletinin ilkelerini ve yasallık ilkesinin alt ilkelerini de içermesi gerekiyor.

Kısaca; yasanın belirsiz olmaması, kuşkuya yer vermeyecek biçimde açık, net, anlaşılabilir, öngörülebilir, ölçülebilir tanımlamaları içermesi, temel ilkelerinin, sınırlarının ve çerçevesinin yasama işlemiyle belirtilmesi, keyfi ve takdiri uygulamalara izin vermemesi, hukuksal güvenceyi ve herkesin eşit biçimde kapsanmasını sağlaması, geçmişe yürümemesi, yasama yetkisinin devredileceği genişlik ve esneklikte yetki devrine yer vermemesi gerekiyor. Özetle yasa koyucu sınırsız yetkiye sahip değil hem Anayasayla hem de hukuk devleti ilkeleriyle sınırlı.

Yasa metninde, yorumunda ve uygulamasında ortaya çıkan, çıkacak olan belirsizlik, esneklik, liberalizm yasallık ilkesinin büyük düşmanı. 

Kaç imzayla TBMM’ye sunulmuş olursa olsun “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun” önerisini, adı başta olmak üzere içeriği yönünden yasallık ilkesinin esaslarını yok sayan, birtakım belirsiz göndermelerle belirsiz amaçları işaret eden, TBMM içindeki yasama organı üyelerine bile birtakım bilgilendirmeler dışında inceleme fırsatı vermeyen bir kap-kaç önerisi olarak tanımlamak yanlış olmayacak. 

Bu içerikte bir önerinin siyasi iktidar ve birkaç siyasi partinin sınırlı yöneticileri içinde değil tüm siyasi partilerin ve toplumun içinde tartışılması gerekmez mi? Siyasal iktidarın ve çevresindeki belirli siyasetin güdümünde ve de sınıfsal bir düzende dayanışma ve bütünleşme nasıl toplumsal olacak? 

Kapalı kapılar arkasında hazırlıkları süren yasa önerisinin uygulamaya yönelik maddelerine bakıldığında da aynı gizem ve belirsizlik görülüyor. TBMM’de İzleme Komisyonu var. Değerlendirme ve Koordinasyon Kurulu Cumhurbaşkanlığı bünyesinde; Toplumsal Bütünleşme, İzleme ve Koordinasyon Kurulu (adlarıyla, oluşumlarıyla oynanıp duruluyor) adalet, içişleri ve kimi bakanlıklarla, Milli Güvenlik Kurulu temsilcisiyle birlikte MİT bünyesinde. Bu belirsizlik içeren çerçeve önerisi yasalaşırsa uygulamaya yönelik düzenlemeler de Cumhurbaşkanlığı karar ya da kararnameleriyle yapılacak. Yani TBMM kimi alanlarda devre dışı kalacak, ipler siyasal iktidarın elinde. Bir yandan da üst mahkemede erteleme kararı yerine dosyanın bozularak ilk derece mahkemesine gönderilmesiyle yargıya talimat veriliyor. Öte yandan OHAL’e özgü bir düzenleme burada da var: Bu yasanın amaç ve faaliyetleri kapsamında verilen görevleri yerine getiren kişilerin bu görevleri nedeniyle hukukî, idarî veya cezaî sorumluluğu doğmayacak. Bu, görevler hukukla değil talimatla yerine getirilecek anlamına geliyor.

Çerçeve yasa önerisi bu içeriğiyle gideceği yeri belli olmayan bir gemiye benziyor. Dümendeki AKP ve siyaset bunu zaman kazanma, zamana yayma olarak görebilir. Aynı gemideki DEM ve İmralı ise bu belirsizlikten beslenerek incelikli rota hesaplarında. Daha baştan Lozan, Cumhuriyet, Anayasa değişiklikleri, sınıfsız ve sömürüsüz toplumun hak eşitliğine dayanmayan eşit yurttaşlık başlıklarını açarak emareleri belirlediler. İlkelerin gereksinmeye göre esneyeceğini, burjuva hukukunun çok telli saz olduğunu, hangisine vurulursa onun sesinin çıkacağını, tel koparıp yenilemenin de iyi taktik olacağını iki taraf da biliyor: Çerçevesiz çerçeve ortaya çıksın, duruma ve zamana göre, başka yasa değişiklikleriyle, cumhurbaşkanı kararnameleriyle arkası gelsin… Koşullar uygun olursa Anayasa’ya da el atılsın…

Ek olarak yasa önerisinin “çerçeve” olması af ilanı kapsamında olduğu, TBMM üye tamsayısının beşte üç (360) çoğunluğunun kararıyla kabul edileceği niteliğini değiştirmeyecek. Bu niteliğin önünü kesmek için yapılan “cezasızlık ve af uygulaması olmayacağı” açıklaması şu an boşlukta kalıyor. İlk etapta hukuksal olarak söz TBMM’de, son söz de eğer iptal davası açılırsa Anayasa Mahkemesinde. 

Başlıkta “belirsizlik içinde yolculuk” dedik ama Graham E. Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti”, AKP’nin “Yeni Osmanlıcılığı”, DEM’in “demokratik İslamı” gibi hayli geniş, anlamlı, çarpıcı hedefler var. Yeni Parti izlemede gözüküyor ama Programında “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı tam olarak uygulanacaktır” diyerek bir yönüyle dışarda kalmıyor.

Bir kez daha eşitlikçi savaşımlara özgürlükçü saldırılarla karşı karşıyayız. Laiklik esnetilecek, kapitalizm, emperyalizm karşıtı olunmayacak ama barış gelecek… Düzen için yaşanacak ama barış gelecek… Silahlar susacak ama övünülen NATO ilişkileriyle barış gelecek… 

Hem hukuk olacak hem de keyfi ve takdiri uygulamalar, hareket serbestisi… Liberalizmin istediği bu. Hukuk, kimilerince sıklıkla savlandığı üzere ortaklaşa bir organizasyonun ürünüyse “ilkeleri” ve “kimlerin egemenliğinde, kimlerin hak ve özgürlükleri için” soru ve yanıtları önemsizleştirilemez. Düzen içi siyasetin, yasamanın, yürütmenin ve yargının aynı sınıfsallığın havuzu içinde olması da buraya oturur.

Hukuksal ve teknik boyutlara eklenecek çok şey var. Maddeler tartışıldıkça tartışma konuları çoğalacak. Bu nedenlerle de etnik ve dinsele bağlanan soyut, esnek düzenlemelerle idare etmeyi yeğliyorlar. Asıl söz siyasetin, ideolojinin ve sınıfın ancak emekçilerde, sömürülenlerde değil, sömürücülere ait.

Büyük sorun sömürenle sömürülenin hukuksal, siyasal, ekonomik ve toplumsal ilişkilerini aynı anlayışla gören, sınıfları uzlaştırmaya yönelten, ulusal dayanışma ve toplumsal bütünleşme adı altında biçimsele sıkıştırılan, hukuk kılıflı sahte eşitlikte.

Böyle bir yasa önerisi görünürdeki gerekçesini kat kat aşarak gerçek anlamda emekçilerin cumhuriyetini engellemeye, sömürücü düzene ve emperyalist emellere hizmete aday.

/././

Yeni Osmanlıcılar ülkemizin varlığına kastediyor -Berkay Kemal Önoğlu- 

Türkiye egemenleri kararını vermiş, cumhuriyetten tamamen kurtulmayı önlerine koymuş ve NATO hamiliğinde Yeni Osmanlıcı yayılma politikasına bağlanmıştır. Bu saatten sonra şu ya da bu nedenle NATO'ya bağlı kalanlar, NATO üyeliğini savunanlar, objektif olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin karşısında yer almaktadır.

Türkiye’nin bugün sürüklendiği yol, bağımsız bir ülkenin yürüyeceği bir yol değil. Ülkemizin varlığını, bütünlüğünü ve geleceğini doğrudan tehlikeye atan çok büyük bir yıkım projesiyle karşı karşıyayız.

Bu intihar yolunu bize kimler dayatıyor? Elbette bu düzenden beslenenler ve yıkıntıların üzerinde kendi saltanatını kuranlar.

Peki olası bir felaket herkesi etkilemez mi? Hayır, etkilemez. Krizlerden çıkar sağlayanlar her zaman vardır. En azından patronların göreceği zarar, emekçilerin yaşayacağı yıkımla kıyaslanamaz bile. Ülkenin tapusu ve halkın geleceğiyle büyük bir kumar oynanıyor ve bu kumar birileri için oldukça cazip.

Bu yolun adını "Yeni Osmanlıcılık" koyduk; bu terimi siyasete TKP taşıdı. Bu model her alanda kuralsızlığa, sınırların aşınmasına ve sömürüye dayanıyor. Ecdat masallarıyla milyonlara yutturmaya çalıştıkları, o eski ve köhnemiş düzendir. Şalvarı şaltak, eğeri kaltak; ekende yok, biçende yok, yiyende ortak bir Osmanlı düzeni… Aynı zamanda okyanus ötesini soframıza, ülkemizin kaynaklarına ortak etmenin ve yine ABD ile İsrail’in bölgemizi ateşe veren planlarına gönüllü asker yazılmanın düzeni.

İktidar, özellikle Batı’ya teslimiyetinin zirvesine ulaştığı son yıllarda attığı her büyük adımda bu bütüncül politikanın taşlarını döşedi. Aklınıza ne geliyorsa; yeni çözüm sürecinden Kanal İstanbul'a, İstanbul Havalimanı'ndan Ekümenik Patrikhane'ye varıncaya kadar her büyük adım ve girişimin Yeni Osmanlıcı bir hesabı olageldi. Bundan emin olabilirsiniz. İmparatorlukvari hareket tarzının zeminini oluşturmaya dönük irili ufaklı pek çok adım sayabiliriz.

Bazıları tarihi sadece dizilerdeki kahramanlık öykülerinden ibaret sandığı için, “İmparatorluk kulağa hoş geliyor, fena mı?" diye düşünüyorlar. Sınıf gerçeğini ve tarihi bilmiyorlar. Bilmedikleri için de Yeni Osmanlıcılık onları kolayca devşiriyor. İster liberal ister milliyetçi olsun, sınıf gerçeğinin farkında olmayanları padişah kendi tebaası haline getiriyor. Kimi cumhuriyet devrimini öcü gördüğü için, kimi Osmanlı'yı ulus devlete yeğlediği için, kimi de güya güçlü bir Türkiye istediği için atlıyor bu Yeni Osmanlı trenine.

Güçlü bir ülkeyi kim istemez ki? Ancak bunun için bize imparatorluk, krallık, sultanlık değil; eşit, onurlu ve kendi ayakları üzerinde duran yurttaşlar gerekiyor. Kendi geleceğine hükmeden, hiçbir güce boyun eğmeyen, eğitimli ve güçlü nesiller gerekiyor. “Sizin yayılmacı imparatorluk hayallerinizin parçası olmayacağız. Başka topraklarda gözümüz yok ve kendi toprağımıza da dokundurtmayız”, diyen onurlu, cumhuriyetçi bir duruş gerekiyor. Bu kural tanımazlığın ve yayılmacı adımların, Türkiye'nin emperyalizmin alt yükleniciliğine soyunmasından ileri geldiğini gözden kaçırmayan, uyanık ve yurtsever bir gençlik gerekiyor. Türkiye'deki patronlar elbette büyüdüler ama uluslararası sermaye ile aralarındaki bağımlılık ilişkilerini görmezden gelirseniz hayal dünyasında yaşarsınız. Şimdilik yaşıyorsunuz da. Kimse bedelini ödetmeden Türkiye’ye bu oyunu oynatmaz ama varsın güvenmeyi seçelim şeytana, yarınlar yokmuşçasına…

Zirveden sonra pek çok alamet belirdi; başımıza büyük belaların sarılacağı günden güne daha net anlaşılmaya başlandı. Rusya'yı Karadeniz'de ve Avrasya boyunca sıkıştırma planının ayakları devreye giriyor ve Türkiye kendisini yeni bir zemine taşıyarak buna hazırlık yapıyor. Ukrayna ve İran cepheleri Hazar Denizi üzerinden birleştirilir mi dersiniz? Türkiye, tam bir ateş çemberinin ortasına itiliyor. Irak’la apar topar imzalanan enerji anlaşmaları da aslında Rusya'dan tam bir kopuş ve yoğunlaştırılacak kuşatma öncesi atılan önemli bir adım. Türkiye bu oyuna sürülürken, ABD ve Avrupa başkentleri Ankara'dakilerin sırtını sıvazlıyor. "Bölgesel güç", "oyun kurucu" gibi süslü laflar pek hoş gerçekten ama sırtını sıvazlayan eller aynı zamanda ittiriyor ülkemizi çukura.

Biz bu plansız, bilimsellikten uzak, yalnızca piyasaya endeksli Osmanlıcı düşünme biçiminin gerçek bir kriz anında nasıl felç olduğunu, ülke güvenliğini sağlamaktan nasıl aciz olduğunu 6 Şubat depremlerinde çok acı bir şekilde görmüştük. Takip eden yıllarda yürüttükleri halkla ilişkiler çalışması da bir inşaat firmasının reklam faaliyetinden başka bir şey değildi. İnşaattan anlıyor olabilirler, buna itirazımız yok; ama olağanüstü bir kriz anında ne kadar çaresiz ve beceriksiz kaldıklarını defalarca ispatladılar. Boylarını aşan savaşlara ve emperyalist tertiplere imparatorluk hayalleriyle balıklama atlamalarının da ülkemiz üzerinde telafisi imkansız sonuçlar doğurması çok endişe verici.


Kısacası, sürükleniyoruz. Ufak tefek müdahalelerle burnunu biraz kıpırdattıklarında hükmetmiş olmuyorlar. Bu akışa direnmek gibi ne bir niyetleri ne de imkanları var, olamaz da. Bizim cephemizde ise -geçen hafta da bir miktar değinmiştim- gidişata "dur" diyeceksek, mevcut düzenle bağları tamamen koparmak şart olmuştur ve durum ciddidir.

Türkiye egemenleri kararını vermiş, cumhuriyetten tamamen kurtulmayı önlerine koymuş ve NATO hamiliğinde Yeni Osmanlıcı yayılma politikasına bağlanmıştır. Bu saatten sonra şu ya da bu nedenle NATO'ya bağlı kalanlar, NATO üyeliğini savunanlar, objektif olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin karşısında yer almaktadır. Tıpkı tarikatlarla kol kola girip laikliği savunamayacağınız gibi, bu vesayetçi savaş örgütüne bağlı kalarak da ülkemizi savunamazsınız.

ABD ile uyumlu sahte bir muhalefete ait değilsek ve ülkemizi sermaye planları karşısında çaresiz ve alternatifsiz bırakmayacaksak şu gerçekle hareket edeceğiz: Çıkarları sonuna kadar savunulacak tek bir Türkiye vardır ve o da emekçilere aittir.

/././

‘Çöp’ değil, ‘sermaye’ dolaşıyor: Türkiye neden Avrupa’nın en büyük atık ithalatçısı oldu? + TÜPRAŞ nasıl savaş zengini oldu: Sömürü oranı yüzde 1060'a çıktı (EVRENSEL)


‘Çöp’ değil, ‘sermaye’ dolaşıyor: Türkiye neden Avrupa’nın en büyük atık ithalatçısı oldu? -Kansu Yıldırım-

Türkiye kapitalizminin “agresif büyüme” temposu, emeğin ve doğal kaynakların aşırı sömürüsü yanında, giderek artan biçimde atık ithalatı ile de hızlanıyor. Her yıl başta Avrupa Birliği (AB) ülkeleri olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinden milyonlarca ton demir-çelik hurdası, plastik atık ve çeşitli endüstriyel atık Türkiye’deki işleme tesislerine geliyor. Endüstriyel atık kompleksi, sermayenin uluslararasılaşmasına paralel olarak küresel atık ekonomisinin büyüme dinamikleriyle birlikte genişliyor.

Türk şirketlerinin iştahını kabartan en önemli unsur, küresel atık pazarının bugün 1 trilyon doları aşmış olmasıdır. Bu pazarı cazip kılan yalnızca sanayinin ihtiyaç duyduğu ucuz ham maddeyi sağlaması değil, aynı zamanda çevre ve sağlık risklerini büyüten, ucuz emeğe dayalı yeni bir birikim alanını oluşturmasıdır. Marx’ın kapitalistlerin hareket tarzını anlatırken kullandığı “benden sonrası tufan” sözü tam da bu mantığı özetler. Sermaye çevresel riskleri sadece bir maliyet olarak değil, yeni yatırım ve değerlenme fırsatları olarak görür.

Atık ile sermaye birikimi arasındaki ilişkiyi anlamak için Giacomo D’Alisa ile Federico Demaria’nın geliştirdiği “kirlilik yoluyla birikim” (accumulation by contamination) kavramına bakabiliriz. Yazarlar, Güney İtalya ve Hindistan üzerine yaptıkları çalışmalarda kapitalizmin yalnızca doğayı kirletmediğini, kirliliği ve atığın kendisini de yeni bir sermaye birikim alanına dönüştürdüğünü savunuyor.

Bu yaklaşım, Karl W. Kapp’ın şirketlerin çevresel maliyetleri topluma aktarma eğilimine ilişkin analizi ile David Harvey’in “mülksüzleştirme yoluyla birikim” kuramının sentezinden ileri geliyor. Ancak D’Alisa ve Demaria, Harvey’in yaklaşımını çevre alanına mekanik biçimde taşımak yerine kirliliğin üretimi, yönetimi ve bertarafının giderek daha kârlı ekonomik faaliyetlere dönüştüğünü, çevresel yıkımın yalnızca sermaye birikiminin bir sonucu olmadığını, sermayenin yeniden üretimini mümkün kılan mekanizmalardan biri haline geldiğini gösteriyor.

Kirlilik böylece doğrudan yeni bir kâr alanına dönüşüyor. Atık yönetimi sermaye için yeni bir yatırım alanı haline geldikçe şirketler çevresel maliyetleri ve riskleri kamunun üzerine daha fazla yüklüyor. Buna karşılık atığın toplanması, işlenmesi ve bertarafı için sağlanan teşviklerle yüksek kârlar elde ederken emek ve çevre maliyetlerinden kaçmanın yeni yollarını da buluyorlar.

Günümüzde “kirlilik yoluyla birikim” mekanizmasının daha fazla hızlandığı görülebilir. “Yeşil dönüşüm”, “döngüsel ekonomi” ve “sürdürülebilirlik” söylemlerinin üzerindeki perde kaldırıldığında atık toplama, ayrıştırma, lojistik, geri dönüşüm teknolojileri, bertaraf hizmetleri ve atık yönetiminden oluşan devasa bir küresel sermaye havuzu ortaya çıkıyor.

Birleşmiş Milletler ile Uluslararası Katı Atık Birliğinin (ISWA) yayımladığı “Global Waste Management Outlook 2024” raporu dünyada üretilen katı atık miktarının 2050 yılına kadar yaklaşık 3.8 milyar tona çıkacağını öngörüyor. “Waste Recycling Services Market (2026–2033)” raporuna göre ise küresel atık geri dönüşüm hizmetleri pazarı 2025 yılında 68.2 milyar dolar büyüklüğe ulaşırken, pazarın 2026 yılında 71.6 milyar dolara, 2033 yılına kadar ise yıllık ortalama yüzde 6.3 büyüyerek 109.8 milyar dolara çıkması bekleniyor. 2025 yılı itibarıyla Asya-Pasifik bölgesi yüzde 42’lik payla pazarın lideri konumunda bulunurken, küresel atık yönetimi ekonomisinin toplam büyüklüğü bugün 1.52 trilyon dolara ulaşıyor.

Küresel atık ekonomisindeki bu büyüme eğilimi, Türkiye kapitalizminin son yıllardaki yeniden örgütlenme süreciyle de örtüşüyor. Türkiye artık yalnızca atık tüketen bir ülke olarak değil, uluslararası sermayenin maddi dolaşımında stratejik bir işleme merkezi olarak konumlanıyor. Sanayi üretiminde kullanılan ikincil ham maddelerin giderek daha büyük önem kazanması, ülkeyi küresel atık ticaretinin kilit duraklarından biri haline getiriyor.

Uluslararası ticarete konu olan atıkların önemli bir bölümü, sanayi üretiminde yeniden kullanılacak ikincil ham maddelere dönüşüyor. Avrupa açısından bu durum iki yönlü bir avantaj yaratıyor. Bir yandan çevresel yükler ve geri dönüşüm maliyetleri azalıyor, diğer yandan bu atıklar ucuz emeğin, düşük çevre standartlarının ve gelişmiş işleme kapasitesinin bulunduğu Türkiye gibi ülkelere yönlendiriliyor.

Türkiye’de “sıfır atık projesi” kapsamında bugüne kadar 74.5 milyon ton atığın “ekonomiye kazandırıldığı” açıklandı. Ancak Eurostat ile Greenpeace verileri tablonun uluslararası boyutunu daha açık gösteriyor. Avrupa Birliği 2024 yılında toplam 31.6 milyon ton atık ihraç etti. Bunun 12.25 milyon tonunu, yani yaklaşık üçte birini tek başına Türkiye aldı. Bu tablo Türkiye’nin küresel atık ticaretindeki merkezi konumunu açık biçimde ortaya koyuyor. Türkiye, Birleşik Krallık, ABD, Çin, Hindistan ve Pakistan’ın da bulunduğu 213 ülke arasında son 10 yıldır Avrupa’nın en büyük atık ithalatçısı olmayı sürdürüyor. 2014 yılında 7.9 milyon ton olan toplam atık ithalatı, 2021’de 14.5 milyon tonla zirve yaptı. Hacim 2022 ve 2023’te 11.8 milyon ton bandına gerilese de 2024’te yeniden 12.25 milyon tona yükseldi.

Demir-çelik hurdasında tablo daha da dikkat çekici. AB’nin ihraç ettiği 17.8 milyon ton demir hurdasının yaklaşık yüzde 60’ı, yani 11.2 milyon tonu, Türkiye’deki tesislere gidiyor. Bu hurdalar doğrudan elektrik ark ocaklarında yeniden işlenerek demir-çelik sanayisinin temel girdilerinden birine dönüşüyor.

Plastik atık ithalatı üzerinde durulması gereken diğer bir önemli nokta. 2023 yılında Avrupa Birliği ve Birleşik Krallık’tan 456 bin 507 ton plastik atık ithal edildi. Bu miktar günde ortalama 125 çöp kamyonuna karşılık geliyor. Eurostat ile Greenpeace Türkiye’nin güncel verilerine göre yalnızca AB-27 ülkelerinden yapılan plastik atık ithalatı 2025 yılında yüzde 19 artarak 503 bin tona ulaştı ve tüm zamanların rekoru olarak kaydedildi. AB kaynaklı plastik atık akışı 2004 yılına göre 435 kat artarken, Ticaret Bakanlığı verileri Türkiye’nin tüm dünyadan yaptığı toplam plastik atık ithalatının 1.29 milyon tona yükseldiğini gösteriyor.

Geri Dönüşümcüler Konfederasyonu ile Pagder Plastik Sanayicileri Derneği verileri bu ticaretin ekonomik boyutunu ortaya koyuyor. 2018 yılında 116 milyon dolar karşılığında ithal edilen 436 bin ton hurda plastik, geri dönüşümün ardından 770 milyon dolarlık ihracat geliri yarattı ve yaklaşık 654 milyon dolarlık cari fazla sağladı. Bugün toplam plastik atık ithalatı 1.29 milyon tona ulaşırken geri dönüştürülmüş ikincil ham maddeler başta ambalaj ve tekstil olmak üzere plastik mamul sanayisinin temel girdilerinden biri olmayı sürdürüyor.

Türkiye’nin küresel atık ekonomisinde giderek merkezi bir konuma yükselmesi tek bir nedenle açıklanamaz. Coğrafi avantajların, sanayi yapısının ve uluslararası iş bölümünün birlikte şekillendirdiği özgül bir sermaye birikim modelinin sonucu söz konusudur. Avrupa Birliği’ne yakınlık, Gümrük Birliği ilişkisi, gelişmiş liman altyapısı ve uluslararası taşımacılık ağındaki konumu, atıkların düşük lojistik maliyetleriyle kısa sürede Türkiye’ye taşınmasını kolaylaştıran öncelikli etkenlerdir.

Ne var ki, belirleyici olan sadece coğrafi avantajlar değil. Türkiye’nin elektrik ark ocaklarına dayalı demir-çelik üretim kapasitesi ile plastik işleme sanayisinin yüksek ikincil ham madde talebi, ithal edilen atıkları doğrudan sanayi üretiminin girdisine dönüştürür. Buna düşük iş gücü maliyetleri, çevre mevzuatının AB’ye kıyasla daha esnek uygulanması ve kamu teşvikleri de eklendiğinde Türkiye, küresel atık ticaretinde önemli bir işleme merkezi haline gelir.

Türkiye’ye yönelen atık akışı yalnızca çevresel yüklerin yer değiştirmesi anlamına gelmez. Aynı zamanda uluslararası üretim ağlarında ikincil ham maddelerin yeniden dolaşıma sokulduğu ve yeniden değer kazandığı bir üretim sürecini ifade eder. Başka bir deyişle, atık Türkiye’ye girdikten sonra kullanım değeri tükenmiş bir artık olmaktan çıkarak ve yeniden işlenerek yeni metaların üretimine katılan stratejik bir girdiye dönüşür.

Avrupa’dan Türkiye’ye taşınan, sanayi üretiminde kullanılacak ikincil ham maddeler, bunlar üzerinden üretilecek artık değer ve Avrupa’nın üstlenmek istemediği çevresel maliyetlerin toplamıdır. Çevresel riskler merkez ülkelerden çevre ülkelere aktarılırken, sermayenin değerlenme süreci de yeni maddi girdiler üzerinden yeniden örgütleniyor. Bu nedenle “çöp ticareti” olarak görünen süreç gerçekte küresel sermaye dolaşımının özgül biçimlerinden biri olup, üretime yeniden girecek ham maddeler, bunların yaratacağı yeni değer ve çevresel maliyetlerin eşitsiz paylaşımı birlikte dolaşmaktadır.

/././

TÜPRAŞ nasıl savaş zengini oldu: Sömürü oranı yüzde 1060'a çıktı -Uğur Zengin -

Donald Trump, önceki gün İran’a karşı yürüttüğü savaşın ortasında Teksas merkezli iki petrol şirketini kastederek herkesin gördüğünü dile getirdi: “Ortada bir kıtlık varken çok fazla para kazanıyorlar. Bunu beğenmiyorum.” Trump’ın işaret ettiği Chevron üç ayda 12 milyar dolar, Exxon ise 14.5 milyar dolar kâr etti.

Yüzyıllar önceki sömürgeci fetihlerden bu yana, savaş ve doğal kaynaklar arasında yakın ilişki var. Yüzyıl önce Standart Oil’in ‘mucizevi savaş yakıtını’ üreten işçiler ne uğruna akıl sağlığını kaybetti? Amerikan uçaklarının daha yükseğe ve daha hızlı uçmasını sağlayan kurşunlu benzini üretirken kurşunun zehirlediği işçiler neden boşluğu tokatlıyordu? Vücutlarında ve etraflarında sürekli böceklerin uçuştuğunu sandıkları için. Fabrikanın adı işçiler arasında “Kelebekler Evi”ne çıkmıştı.

Harp zenginlerine ilişkin sayısız hikaye anlatılabilir. Dünyaca ünlü dizi Dallas’ın baş karakteri bu yüzden “Kan sudan yoğun olabilir ama petrol ikisinden daha yoğundur” diyordu. Aile bağları her şeyden önemlidir ancak petrol (servet, çıkar ve güç) aile bağlarından daha baskın ve güçlüdür.

ABD’nin Chevron’u, Exxon’u, Standard Oil’i var da, bizim yok mu? Trump’ın bu şirketler için kurduğu, “Ortada bir kıtlık varken çok fazla para kazanıyorlar” cümlesini TÜPRAŞ için de kurabilirsiniz. Ancak zaten ortadaki ‘kıtlık’ (doğrusu savaştır) TÜPRAŞ’a (Yani Koç Holdinge) kazandırıyor.

Kâr artışı yüzde 320

Exxon net kârını yüzde 384 artırdıysa, TÜPRAŞ yüzde 320 artırdı. TÜPRAŞ’ın esas faaliyet kârı bu yılın ilk 6 ayında 59 milyar liraya çıktı. Bu 1.32 milyar dolar net kâr demek. Peki bu kâr nasıl gerçekleşti ve daha önemlisi işçi gelirleri karşısında ne anlama gelir?

Her şeyden önce, dünya günde yaklaşık 100 milyon varil petrol tüketiyor. İran savaşı öncesinde bunun yaklaşık yüzde 20’si Basra Körfezi bölgesinden Hürmüz Boğazı üzerinden dünya pazarlarına ulaşıyordu. Stratejik rezervlerin devreye sokulması ve benzeri yöntemlerle bu miktar 92 milyon varilde stabilize oldu. Ve TÜPRAŞ’ın üretimi bu tüketimin yaklaşık olarak binde 5.5’ine denk geliyor.

TÜPRAŞ’ın kârını ne artırdı?

Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ve Rusya’da petrol rafinerilerinin art arda vurulması TÜPRAŞ’ın önünü açtı. Savaşlar ve saldırılar nedeniyle daralan rafineri arzından (özellikle Rusya ve Ortadoğu) yüksek oranda beslendi. Avrupa’da jet yakıtı stokları bir aylık tüketimin altına indi. Trump’ın kastettiği ‘kıtlık’ bu.

TÜPRAŞ’ın rafineri marjları ise bu nedenlerle tarihsel zirveye çıktı. Jet yakıtında 5 yıllık ortalama rafineri marjı 20 ($/v) altındayken martta 84.4’ü, nisanda 65.5’i, haziranda 42.1’i gördü. Benzer şekilde örneğin geçtiğimiz yılın temmuzunda motorinde rafineri marjı 26.3 iken bu yıl 75’e çıktı. Benzinde de geçtiğimiz yılın temmuzunda 16.2 olan marj 43.9’u gördü. Bu büyük artışlar kârı besledi ve ücret ile kâr makası ücretler aleyhine açıldı.

Savaş enflasyonu körükledi. Altı aylık resmi enflasyon dahi yüzde 17.76’yı gördü. Ve bundan TÜPRAŞ işçileri de doğrudan etkilendi. Halbuki işçiler üç yıllık sözleşmede yüzde 35 zam almış ve zaten ek protokol istememiş miydi?

Bundan sonrası daha az çarpıcı değil.

TÜPRAŞ rafinerilerinin kapasite kullanımı bu olağanüstü dönemde yüzde 95.1’e çıktı. Ana ortaklığa ait net dönem kârı, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yaklaşık 4 katına çıkarak 49.8 milyar TL oldu.

İşçi başına 7.8 milyon TL net kâr
TÜPRAŞ’ta çalışan her bir işçi başına yaratılan net kâr bir yılda yaklaşık 4 katına çıktı ve bir TÜPRAŞ işçisi üzerinden Koç Holding 7.8 milyon TL net kâr etti. Geçtiğimiz yıl bu tutar 1.9 milyon TL (İşçi başına net kâr 4 katına çıktı) idi. İşçi sayısındaki artış ise sadece yüzde 2.7. Yani kâr artışı istihdam artışından değil, tamamen marj/kârlılık genişlemesinden kaynaklanıyor.

Kâr yüzde 320 artarken, iş gücü giderlerinin toplam maliyet içindeki payı da yüzde 3.5’ten yüzde 2.9’a kadar geriledi. Peki ne arttı? Ham madde alımı.

Bir lira işçiye, 10 lira 60 kuruş Koç’a

Kârın (50.3 milyar TL) ve ücretin (ortalama saatlik 477 TL) olduğu TÜPRAŞ’ta işçilerin haftada 50 saat fiili çalışıp haftalık 60 saatlik ücret (fazla mesailer dahil) aldığını, 6 aylık dönemi 26 hafta olarak kabul edelim.

Bir işçi bu 6 ayda 744 bin 120 TL ücret geliri elde etmiştir. TÜPRAŞ’ta çalışan 6 bin 378 işçinin toplam ücreti 4.7 milyar TL’dir. İlk 6 aylık net kâr (50.3 milyar TL) karşısında sömürü oranı tam yüzde 1060! Başka bir deyişle şirket, işçilere ödediği her 1 TL’lik ücrete karşılık işçilerin sırtından 10.6 TL net kâr elde etti.

Bu sömürü oranı (yüzde 1060), günde 10 saat (600 dakika) rafineri başında olan bir işçinin zamanının kime ait olduğunu net olarak gösterir. Üretilen toplam değer 11.6 birim (1 birim işçiye + 10.6 birim patrona) olduğuna göre, kendisi için çalıştığı süre günlük 10 saatin sadece 52 dakikasını kendi ücreti için çalışmış olur. Geriye kalan 9 saat 8 dakika doğrudan şirketin bilançosuna net kâr olarak yazılır.

Tüm bunlar şu demek: 50.3 milyar TL’lik net kâr, 6 bin 378 TÜPRAŞ işçisini bu şartlar altında yaklaşık 4 yıl 10 ay boyunca çalıştırmak için yeter. Yani şirketin 6 aylık net kârı, 6 bin 378 işçinin 4 yıl 10 aylık gelirine denk. Bu inanılmaz bir sömürü demek.

Sömürü sadece düşük ya da yüksek ücret almak veya kötü muamele görmek değildir. Patron risk de alsa, yönetim kararlarıyla verimliliği de artırsa, savaşlar nedeniyle kucağında şans topu da bulsa… Hiçbiri emek olmadan yeni değer yaratmaz. Tüm bunlar yalnızca emeğin koşullarını değiştirir ya da geliştirir. Dolayısıyla işçiler aldıkları ücretin yüksek olduğunu düşünse dahi sömürü gerçekleşir. Günümüz savaşlarının yarattığı muazzam şans da TÜPRAŞ’a tatlı gelirken, işçi sınıfının maruz kaldığı sömürüyü artırdı. Çünkü kan sudan yoğun olabilir ama petrol ikisinden daha yoğundur.

/././

EVRENSEL


soL "Köşebaşı + Gündem" -31 Temmuz 2026-

Yakınlarında çok ‘Cem’ var: Cem Küçük gözaltısı bize ne anlatıyor? 

Şimdi kullanım değeri azalan ve Erdoğan sonrasına yönelik adım atmaya, plan kurmaya, rol kapmaya çalışan bu isimlerin tamamı operasyonlara konu oluyor. Murat Ongun'un sözlerini hatırlayalım, operasyonların devam edeceğini de öngörerek: "Üstelik Cem tek değil. Yakınlarınızda çok Cem var.”


Nedim Şener ile Fuat Uğur'un, Ekrem İmamoğlu'nun diplomasını sürekli olarak gündeme getirerek iptal ettirdiğini söylüyordu Cem Küçük, kendi rolünü de, "Ben de MASAK raporları ve İBB dosyasının kamuoyu tarafından bilinmesinde görevim vardı" sözleriyle açıklıyordu.

AKP’nin İBB operasyonları sürecinde medyada görevlendirdiği isimler olduğu yönünde okunan bu sözlere rağmen Cem Küçük, özellikle CHP operasyonlarında AKP’nin “muhalif” isimlerinden biriydi.

CHP’ye yönelik operasyonların AKP’ye yaramadığı tezini savunan, bu açıdan bu konuda partideki “muhalif” kanatta sayılanlardan biriydi.

Peki, neden?

Gelin Küçük’ün gözaltına alınmasına giden sürecin satır başlarına birlikte bakalım.

AKP içi kavga ve Erdoğan sonrası

CHP’li ya da muhalif medya mensuplarının AK Partili sanılan müteahhitlerle görüşmeleri biliniyor. Muhalif bazı haber sunucularının bazı AK Partililerle yakınlığı biliniyor. AK Partili bazı gazetecilerin İmamoğlu ve ekibiyle perde arkasından görüşmeleri biliniyor. Bazı bürokratların Erdoğan sonrasına hazırlandığı biliniyor. İBB yolsuzluk, rüşvet ve terör dosyasını üç dört gazeteci ve birkaç medya kuruluşu götürüyor. AK Parti içindeki sessizliği anlamak mümkün değil! Kimse ağzını açmıyor. Bu kadar net delil var, buna rağmen çoğunluk kafasını kuma gömüyor! Bunların kim olduğunu da bence Sayın Erdoğan biliyor…

Bu sözleri söyleyen kişi Cem Küçük’tü.

Sonra bu "kritik" yazıyı şöyle bitiriyordu: İBB soruşturması bitiminde bakarsanız Erdoğan sayesinde bir yerlere gelip Erdoğan sonrasına hazırlık yapanlar da tasfiye olur. Erdoğan acele etmez, yavaş yavaş kendisine ihanet ettiğinden emin olduğu herkesi tasfiye eder…

Aslında kendi öyküsünü yazmış oldu Küçük.

AKP’de Erdoğan sonrasına yönelik hazırlıklarda sözünü ettiği pozisyonu alan isimlerden biri olduğu sürekli olarak kulislerde konuşuldu.

Ancak bunlar sadece konuşulmakla da kalmadı, bir noktada “yok artık” deyip Cem Küçük’ün kendileriyle olan bağını ifşa edecekti İBB davasında tutuklu olan Murat OngunGeçen yıl bu zamanlar… Asgari ücrete yapılan küçük zam, büyük tepki toplamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan çok sert eleştiriliyordu. Aynı akşam evdeyim. Telefonuma Whatsapp’tan bir mesaj geldi. Yazan Cem Küçük. Diyor ki; 'Murat, asgari ücret işinde büyük yanlış yaptılar. Hükümete GOL ATMAK için büyük fırsat. Ekrem Bey (İmamoğlu) fırsatı kaçırmasın, bir tweet atsın büyük PUAN TOPLAR.' Goller, puanlar, Cem Küçükler… Şaşırdım. Bu anıyı neden anlattım? Hükümet asgari ücret artışında elini bol tutmalı. En yakınındakiler bile bu konuda hassas. Belki Cem gibi tepkilerini farklı metodlarla gösteriyorlar ama hassaslar. Üstelik Cem tek değil. Yakınlarınızda çok Cem var.

Evet, Küçük’ün İmamoğlu bağını, Erdoğan sonrasına hazırlığını ifşa eden, yukarıda yazdığı satırları da her anlamıyla doğrulayan bir ifşaydı bu.

Küçük, tam da bu nedenle, sadece kendi çıkarını düşündüğü için son dönemde CHP operasyonlarındaki her gelişmede iktidarın “yanlış adım atığını” savunan konuşmalar yaptı.

Mutlak butlan çıkmaması gerektiğini düşünüyorum. Ama çıksa bile Kemal Bey’in gelip devam etmesi durumunda işinin zor olduğunu düşünüyorum. Kemal Bey'in olduğu hiçbir yer CHP tabanından destek görmez. Özgür Özel ve İmamoğlu bir parti kurarsa, onların (CHP’nin) yüzde 7 barajını aşamayacağını, yeni kurulacak partinin daha çok oy alacağını düşünüyorum” diyordu örneğin karar öncesi.

Son çıkışı ise Yeni Parti’nin güçleneceği tezine karşı çıkanlaraydı: “Hey gidi hey, bazıları vekillerin çoğu CHP’de kalır diyorlardı. Ben de çoğunluk yeni partiye geçer, Özgür Özel’le hareket eder diyordum. Ne günlerdi! Daha iki ay öncesi.”

Sonrasında TGRT’den kovuldu.

Tamar Tanrıyar tartışması bize ne anlatıyordu?

Küçük’ün buraya doğru ilerlediğini görmek aslında çok da zor değildi.

Daha bir ay önce ülke gündeminde fazlasıyla yer tutan Tamar Tanrıyar tartışmasını hatırlayalım.

Küçük, kendisiyle ilgili açıklamalar yapan Tanrıyar’a “Seni bana kimin saldırttığını çok iyi biliyorum. Sırf 'mutlak butlana' itirazlarım var diye seni tetikçi olarak kullanıyorlar. Sen git sahibin gelsin. Küçük bir çete olduğunuzu tüm Türkiye biliyor. Suriye hatlarını kullanıp sana, Tamar’a ve diğerlerini arayan çete başını da çok kötü günler bekliyor. Hodri Meydan” diye sesleniyordu.

Tüm bu tartışmada Tanrıyar’ın ne dediğini de yeniden kayıtlara geçelim: "Cem Küçük, Özgür Özel’i savunmaya devam ederse onu da deşifre ederim, arşivim sağlam.”

Belli ki AKP şimdi Tanrıyar’a da ulaşan bu arşivi kullanmaya karar verdi.

Küçük, Tanrıyar'a ilişkin imalarının kaynağını açıklayacak mı, işte orası belli değil.

AKP’nin medya ağını ve nasıl işlediğini de ifşa etmişti

Haberin başında AKP iktidarının medyayı siyasi operasyonlarda nasıl kullandığını Cem Küçük’ün itiraf ettiğini hatırlatmıştık.

Küçük bu konuda sadece diploma ve MASAK gündemiyle sınırlı olmayan bir kepazeliği de itiraf etmişti: Bak Ahmet Hakan'ı ben okuyorum, herkesin okuduğu gibi. Onun belli konulardaki yazıları birileriyle istişareyle oluyor. Bak 5 tane konu yazıyor, biri mutlaka o gün atıyorum bazen bir şey yazıyor, belli ki o işte Bilal Bey'le bir istişare olmuş. Bence Cumhurbaşkanı bir dönem, ‘Bu tartışılsın’ tamam mı, veriyordu bunu Abdülkadir Selvi'ye söylüyorlardı, yazıyordu. Hiçbir dediği çıkmıyordu. Abdülkadir abi iyi bir gazetecidir severim ama 50 kere yazdı, kabinede bir kere… Benim hukukum var, ben Abdülkadir abinin arkadaşıyım, hiç şeyimiz yok. Ama ona da söyledim bunu. Bazen yazıyor ‘Kabine değişecek’. Biz de tartışıyoruz. Ya meğer böyle isteniyormuş!

Küçük’ün ipinin çekilmesine neden şeylerden biri de bu itiraflardı. 

Akın Gürlek'in rolü: Beş ay önce 'Cem Küçük’ü yıkan haber' demiştik

Ve gelelim sona, Akın Gürlek’e.

Tarih 12 Şubat 2026. 

O gün soL’da şu başlıkta bir habere yer vermiştik: “Cem Küçük’ü ve 'bazı' AKP'lileri yıkan haber: Akın Gürlek'in yanına aldığı Furkan Torlak’ı nereden hatırlıyoruz…”

Mehmet Akif Ersoy operasyonu Can Holding operasyonuyla birlikte aslında ucu AKP içi hesaplaşmaya da uzanan en çarpıcı adımlardan biriydi.

Söz konusu operasyon kapsamında ismi Mehmet Akif Ersoy ile birlikte geçenlerden biri olan Furkan Torlak, bu süreçten sıyrılacak ve Akın Gürlek Adalet Bakanı olduğunda onun basın müşaviri olacaktı.

Peki, bunun Küçük ile ilgisi ne?

Özel hayatı beni ilgilendirmiyor. Uyuşturucu testinden Furkan Torlak’ın da geçmesi lazım. Bize yaptığın kötülükler hadi neyse. Meseleyi kişiselleştirmek istemiyorum. Ankara’da oturduğun ev 40 milyon lira, bindiğin araba 10 milyon lira. Menekşe İnşaat üzerinden neler çevirdiğini biliyoruz. Detayı hepsi bizde belgeleriyle de mevcut. Yani neler yaptığın, arsaları kapattığın ve benzeri biliniyor. Yani bakanlar hakkında bile 'şunların hakkında raporlar hazırlandı' diyor, 'böyle istedi Cumhurbaşkanı' diyor, o isimler hakkında rapor hazırlatılıyor, bakanlar bile korkutulmaya çalışıyor.

Yani Küçük, Torlak’ın operasyon ve fişleme tetikçilerinden biri olduğunu söylüyor, "onların devri sonlandı" diye düşünerek üstüne üstüne gidiyordu.

Ancak düşündüğü gibi olmadı, Torlak, Gürlek’in yanında görev aldı.

Bu nedenle Cem Küçük’ü yıkan haber demiştik, o yıkılma dün resmen hayata geçmiş oldu.

Neden önemli?

Mehmet Akif Ersoy ve Rasim Ozan Kütahyalı uzun süre AKP'nin en yakınında yer alan isimlerdendi.

Birisi "fuhuş" ve "uyuşturucu" diğeri ise "yasadışı bahis" iddialarıyla tutuklandı. Yani AKP, bir dönem kendisini övmekle meşgul olan ve kazandığı her şeyi AKP'ye borçlu olan isimlerin itibarını yerle bir edecek operasyonlara imza attı.

Şimdi de İBB dosyasındaki isimler lehine tweet atmak için para istediği, santaj yaptığı haberleriyle Cem Küçük gözaltına alındı.

Adı geçen isimlerin tamamının kirli olduğu, siyasi operasyonlarda rol aldıkları, muhaliflere yönelik linçlerde en ön safta yer tuttukları bilinen isimler. Özellikle Kütahyalı ve Küçük.

Şimdi kullanım değeri azalan ve Erdoğan sonrasına yönelik adım atmaya, plan kurmaya, rol kapmaya çalışan bu isimlerin tamamı operasyonlara konu oluyor.

Murat Ongun'un sözlerini hatırlatarak bitirelim, operasyonların devam edeceğini de öngörerek:

"Üstelik Cem tek değil. Yakınlarınızda çok Cem var.”

***

Baskı ve gaz alıcılıkla yola devam mı?-Ali Rıza Aydın- 

Halkı kin ve düşmanlığa tahrikin aranacağı yer sömürüsüz ve sınıfsız toplumu, bağımsızlığı, laikliği, eşitliği, özgürlüğü, adaleti savunma siyaseti olamaz. Bu siyasetin baskıcı ve gaz alıcı yollarla susturulmasına boyun eğilemez. Emekçilerin yeri sömürücü düzene karşı ilkeli, kararlı, örgütlü savaşımdır.

Burjuvazinin kandırmacalarla, yanılsamalarla, baskılarla süren ilişkiler ağı gereksinmelerine ve çıkarlarına göre zamansal farklılıklar göstererek hemen her konuda sürer. Egemen sermaye sınıfının ve iktidarlarının işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki baskısını ve sömürüyü gizleyen, soyut hak ve özgürlükleri, hukuku ve siyaseti, sosyal devlet ve demokrasiyi kılıf yapan bir ilişki ağıdır kurulan. Boyun eğmeyen, sözünü ve tavrını sakınmayan varsa gelsin baskı… 

Öyle bir düzen bağımlılığı kurulur ki hukuk devleti, bağımsız yargı, seçim ve bunlar gibi birçok kurumsallık ve kuralsallık iyi işlerse iyi gidecektir her şey. Kime iyi gideceği, kimin nasıl sömürüleceği sorgulanmaz; zenginlik ve yoksulluk, eşitsizlik ve adaletsizlik kanıksatılır, sömürü sorgulanmaz. Yargı adalet dağıtırsa her şeyin yolunda gideceği söylenir de adaletli kararlara neden uyulmadığı, adaletsiz kararların kimlere neden verildiği, dahası yargının dayanağı olan anayasa ve hukukun söz ve özündeki eşitsizlikler sorgulanmaz. 

Yeni denilenlerin aslında düzen içi yinelemenin, hizaya getirmenin, mülkiyet paylaşım planlarının, meşrulaştırmanın başka renklere bürünmüş maske ya da tabelaları olduğu, aynı zamanda bireysel ve toplumsal heyecan yaratarak gaz alıcılık rolünü üstlendiği tartışılmaz. Anayasa ve yasalar sınıfsal özüne girilmeden dar alanlarıyla tartışmaya açılır ve değiştirilir, siyasi partiler kısır çekişmelerle bölünür, anlatım becerileriyle yeni denilen programlar yazılır, siyaset insanları transfer adı altında nöbet değiştirir; olmadı iç savaşlar ya da savaşlar çıkarılır, olmadı işgaller/göçler ve soykırımlar yaşatılır, ulus devletler yok edilir.

Demokrasi, siyasi faaliyet hakkı, hukuk devleti dillerden düşürülmez ama egemen siyaseti, NATO gibi emperyalist kurumları, kapitalist düzeni ve ekonomi politiği, sömürüyü, gericiliği eleştiri hakkı, çözüm olarak da sömürüsüz toplumda eşit ve özgür yaşama iradesini dışa vurma hakkı hakarete ya da halkı kin ve düşmanlığa tahrike sokularak gözaltılar, soruşturmalar, tutuklamalar başlatılır.

Bunun en yakın örneklerinden birini Türkiye Komünist Partisi'nin açıklamalarını paylaşan kimi üyelerinin, parti dostlarının ya da bu açıklamaları ülkesinin ve insanlığın geleceği için çözüm yolu olarak benimseyenlerin ifadeye çağrılmalarında görüyoruz. 

Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası hükümleri gereğince demokratik toplum düzeninin vazgeçilmez unsurlarından olup anayasal güvence altında, tüzük ve programlarına göre faaliyet gösterip iktidarı hedefleyen toplumsal kuruluşlardır. Parti üyeleri ve yöneticileri ile partiye sempati duyan, oy veren, destek olan yurttaşlar partilerle birlikte siyasi çalışma yapar, düşünce ve siyaset üretir, propaganda, toplantı, eylem, açıklama yapar, bildiri yayımlar.

Çalışmalarını kamuoyuyla paylaşmak, düşünce ve önerilerini açıklayıp yaymak, örgütlü çalışma ve eylem siyasi partilerin en olağan faaliyetleri arasındadır. Bu bütünsellik olmadan siyasi faaliyet hakkının siyasi partilerle yaşama geçmesi mümkün olmaz ve de siyasi partiler arasında da ayrımcılık yapılmaz.

Türkiye Komünist Partisi, 16.08.1993 tarihinde kurulan, 81 ilin ve ilçelerinin çoğunluğunda kuruluş ve kongrelerini tamamlayan, hukuka uygun olarak seçimlere katılma hakkını kazanan bir siyasi partidir.

TKP’ye, üye ve dostlarına yönelik baskı, ifadeye başvuru, soruşturma ve kovuşturmalar ne hukuksal ne de meşrudur. Hukuken ve siyaseten kabul edilemeyecek bu durum TKP’nin, üye ve dostlarının yanında halkın bilgilenme, gerçekleri öğrenme, siyasi faaliyet ve propaganda haklarını etkileyici ve engelleyici niteliktedir; demokratik cumhuriyet ve siyaset ilkelerine, seçimlerin serbest, eşit ve genel oy esaslarına göre yapılması ilkelerine aykırıdır. İnsanların içinde yaşadığı toplumun ve dünyanın geleceğini kurma programı, savaşımı ve umudu ne sermaye sınıfının ne dinsel ve etnik gericiliğin ne kapitalist/emperyalist histerinin ve çürümenin ne bağımlılığın ne sömürücülerin ne de faaliyetini bu alanlarda kullanan kimi siyasi partilerin tekelindedir. Farklı siyasi partilere farklı davranışlar gösterilemez. 

Kimse vitrin ve kılıf değiştirerek, anayasa ve yasa değiştirerek, ayrımcılık yaparak, transferlere bel bağlayarak yeni sömürücülüklerle yoluna devam etmek isteyen bu kesimler ile emekçilerin, işçi sınıfının, sömürülenlerin uzlaşmasına zorlanamaz. Kimse kapitalist/emperyalist özgürlükle, liberalizmle, neoliberalizmle uyumlaşmaya zorlanamaz. Onurlu yurtseverlik, bağımsızlık savaşımı, yoksulluğu ve eşitsizliği anlatmak suç değildir. 

Halkı kin ve düşmanlığa tahrikin aranacağı yer sömürüsüz ve sınıfsız toplumu, bağımsızlığı, laikliği, eşitliği, özgürlüğü, adaleti savunma siyaseti olamaz. Bu siyasetin baskıcı ve gaz alıcı yollarla susturulmasına boyun eğilemez. Emekçilerin yeri sömürücü düzene karşı ilkeli, kararlı, örgütlü savaşımdır. 

/././

Bölgesel asgari ücret masalı -Atilla Özsever- 

“Yandaş” basında “yaşam maliyeti farklılıkları” öne sürülerek bölgesel asgari ücret konusu yeniden gündeme getirildi. Özellikle Anadolu illerinde asgari ücret daha düşük tutularak ülke genelinde ortalama ücret haline gelen bu ücretin daha da aşağıya çekilmesi isteniyor. Üç işçi konfederasyonu da bu girişime karşı çıktı.

Geçen hafta AKP Hükümeti’nin siyasi çizgisine yakın gazetelerde, “bölgesel asgari ücret” konusu yeniden gündeme getirildi. Söz konusu haberlerde, büyükşehirler ile Anadolu kentlerinde yaşayanlar arasında “yaşam maliyeti farkı” gerekçe gösterilerek tek tip asgari ücretin mağduriyete yol açtığı iddia edildi.

İlgili haberlerde, “çalışanların alım gücünün korunması, istihdamın artırılması ve işletmenin rekabet gücünün desteklenmesi” amacıyla bölgesel asgari ücret fikri ortaya atılıyor. Aslında işverenlerin maliyet yükünü hafifleterek “yaşam maliyeti farkını” öne sürüp zaten açlık sınırının altında olan asgari ücretin daha da aşağıya çekilmesi amaçlanıyor.

Büyükşehirlerle Anadolu kentlerini karşılaştırdığımızda; kira ve ulaşım giderleri bir yana doğal gaz, elektrik, iletişim, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçların fiyatları nerdeyse ülkenin hemen her yerinde aynı. Sadece kira meselesi üzerinden bölgesel asgari ücreti savunmak gerçekçi değil. Zaten o illerde de kiralar, 15 - 20 bin lira dolayında bulunuyor.

Gıda harcamaları açısından da baktığımızda; 28 bin 75 liralık asgari ücretin büyük bir bölümü bu tür harcamalara gidiyor. Nitekim Türk-İş’in Haziran 2026 verilerine göre, dört kişilik bir ailenin sadece gıda harcamalarından oluşan açlık sınırı, 35 bin 759 lira. İstanbul’da da, Şanlıurfa’da da bu harcamalar birbirine yakın. 

Keza ekonomik yönden daha az gelişmiş kentlerde daha düşük asgari ücret dayatarak yoksulluğun daha kalıcı hale gelmesi, dolayısıyla büyük şehirlerde de asgari ücretin daha düşük saptanmasına olanak sağlanması isteniyor.

Yeniden ısıtılıyor

Bölgesel asgari ücret meselesi, IMF ile birlikte çeşitli işveren örgütleri tarafından da uzun zamandan beri savunulan bir konudur. Özellikle son dönemde AKP’ye yakınlığı ile bilinen MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği) tarafından da çokça dile getiriliyor.

Türkiye’de bölgesel asgari ücret, 1951-1974 yılları arasında uygulandı. 1974 yılında Bülent Ecevit Başbakanlığındaki CHP-MSP koalisyon hükümeti döneminde bu uygulamaya son verildi. Yani bölgesel asgari ücret meselesi, 52 yıl önce vazgeçilmiş bir uygulamadır.

Uygulamasından vazgeçilmiş bir meseleyi, bir masal gibi yeniden hatırlatmak, ısıtıp ısıtıp kamuoyuna maletmeye çalışmak, ülkemizde sömürünün daha da yoğunlaşmasına hizmet eden bir “ucuz emek cenneti” yaratmayı amaçlıyor. 

Aslında bu sistem, dünyada da ABD, Kanada, Hindistan, Çin gibi eyalet ve federal sisteme sahip sınırlı ülkede uygulanıyor. Avrupa Birliği ülkelerinde böyle bir uygulama yok. Eyalet sistemine sahip Almanya’da bile bölgesel asgari ücret değil ulusal asgari ücret sistemi yürürlükte bulunuyor (DİSK-AR Asgari Ücret Raporu 2025).

Eşitlik ilkesine aykırı

Bölgesel asgari ücret önerisi, asgari ücretin tanımı ve özüyle çelişen bir öneridir. Çünkü asgari ücret, bir ülkenin en düşük ücretidir, onun altı olamaz. Bu anlamda da Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olur.

Ülkemizde asgari ücret, ortalama ücret haline gelmiştir. DİSK-AR’ın (DİSK Araştırma Merkezi) Haziran 2026 Araştırma Raporu’na göre, Türkiye’de asgari ücretin yüzde 5 fazlası ve altı bir ücretle çalışanların kapsamı yüzde 35’e yakındır. Böylece Türkiye asgari ücretin yaygınlığı bakımından Avrupa ülkeleri arasında ilk sırada yer almaktadır.

Keza Türkiye’de her 100 çalışandan 15’i asgari ücretin altında çalıştırılmaktadır. Bir kez daha ifade edelim; asgari ücret açlık sınırının altında, yoksulluk sınırının (116 bin 478 lira) dörtte biri düzeyindedir.

3 konfederasyon da karşı

Bölgesel asgari ücret konusunun medyada gündeme gelmesi üzerine üç işçi konfederasyonu, ayrı ayrı açıklama yaparak bu yaklaşımın ekonomik ve sosyal gerçeklerle uyuşmadığını, sadece ücretleri düşük tutmaya yönelik bir girişim olduğunu vurguladılar. 

Türk-İş Yönetim Kurulu’nca yapılan yazılı açıklamada, "Bölgesel asgari ücreti gündeme getirmek ya da bunu savunmak, işçiye de emekçiye de, ülkeye de kötülüktür. Konuşulması gereken, asgari ücretin geçim ücretine dönüştürülmesidir" ifadesi kullanıldı.

Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan da, "Bölgesel asgari ücrete kesinlikle karşıyız. Bölgesel asgari ücret isteyenlerin arkadaki planları, İstanbul'daki kişiyi de Hakkari'deki ücretle çalıştırmaktır” diye görüş belirtti. 

DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu da, bu tür görüşlerin asgari ücrete zam yapılmasından kaçınmak olduğunu ifade etti. Çerkezoğlu, Türkiye'de çalışanların yarısının gelirinin asgari ücret civarına, yani ortalama ücret haline gelmesinin önemli bir sorun olduğunu vurguladı.

Görüldüğü gibi Türkiye’de esas mesele, bölgesel asgari ücret değil çalışan nüfusun yarısının mahkum edildiği bu ortalama ücretin insanca yaşanacak bir düzeye gelmesi için mücadele edilmesidir...

/././

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -6 Ağustos 2026-