T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Haziran 2026-


Vergi daireleri vergi matrahından girişim sermayesi fonu indirimi yapan mükellefleri beyannamelerini düzeltmeye yönlendiriyor!-Erdoğan Sağlam-

Sermaye Piyasası Kurulu'nun düzenleme ve denetimine tabi olarak Türkiye'de kurulmuş veya kurulacak olan girişim sermayesi yatırım ortaklıklarına sermaye olarak konulması veya girişim sermayesi yatırım fonu paylarının satın alınması amacıyla, ilgili dönem kazancından veya beyan edilen gelirden girişim sermayesi fonu ayrılabilir.

Değerli okurlar, girişim sermayesini destekleyen iki önemli vergisel teşvik vardır. Bunları aşağıda kısaca açıklayacağım. Önce girişim sermayesinden neyi anlamak gerektiğini belirtmek isterim.

"Girişim sermayesi", Türkiye'de kurulmuş veya kurulacak olan, gelişme potansiyeli taşıyan ve kaynak ihtiyacı olan şirketleri ifade eder.

1- Ar-Ge ve tasarım indirimi ile teknopark istisnasından yararlananlara getirilen girişim sermayesine yatırım yapma zorunluluğu

Birincisi 2021 yılından itibaren yıllık kurumlar vergisi beyannamesi üzerinde belli bir tutarı aşan Ar-Ge ve tasarım indirimi ile teknopark istisnasından yararlanan mükelleflere belli oranda fon ayırma ve girişim sermayesine yatırım yapma zorunluluğu getirilmiş olmasıdır.

Bu uygulamaya ilişkin oran ve tutarlar Cumhurbaşkanınca artırılmış olup, güncel oran ve tutarlar şöyledir:

Uygulama kapsamında yukarıdaki tabloda belirtilen oran ile asgari ve azami tutarlar dikkate alınarak hesaplanan tutarlarda (istisna ve indirimler için ayrı ayrı) fon ayrılması ve bu tutarlar kadar fonun oluşturulduğu yılın sonuna kadar Türkiye'de yerleşik girişimcilere yatırım yapmak üzere kurulmuş girişim sermayesi yatırım fonu payının satın alınması veya girişim sermayesi yatırım ortaklıkları ya da 4691 sayılı Kanun kapsamındaki kuluçka merkezlerinde faaliyette bulunan girişimcilere sermaye konulması zorunludur.

Bu sürede yatırım şartı sağlanamazsa, yararlanılan istisna ve/veya indirim konusu edilen kazançların yüzde 20'sinin istisna ve indirim hakkı kaybedilecek ve yüzde 20'ye tekabül eden tutarlar nedeniyle zamanında alınmayan vergiler vergi ziyaı cezası uygulanmaksızın mükelleflerden tahsil edilir.

Bu konuda ayrıntılı açıklamalara 8 Şubat 2021 tarihli yazım ile 22 Mart 2021 tarihli yazımdan ulaşabilirsiniz. (Oran ve tutarlardaki değişikliklere dikkat!)

2-Girişim sermayesi fonu ayırma imkânı

Girişim sermayesini teşvik amacıyla getirilmiş ikinci vergisel düzenleme ise zorunlu olmayıp gönüllü bir uygulama olan, bilanço esasına göre defter tutan mükelleflere “girişim sermayesi fonu” ayırma ve bu fon tutarını kurumlar vergisi beyannamesi üzerinde Kurumlar Vergisi Kanunu Madde 10/1-g kapsamında “indirim” olarak matrahtan düşme imkânının getirilmiş olmasıdır.

Sermaye Piyasası Kurulu'nun düzenleme ve denetimine tabi olarak Türkiye'de kurulmuş veya kurulacak olan girişim sermayesi yatırım ortaklıklarına sermaye olarak konulması veya girişim sermayesi yatırım fonu paylarının satın alınması amacıyla, ilgili dönem kazancından veya beyan edilen gelirden girişim sermayesi fonu ayrılabilir. 

Bu fon, kurum kazancının veya beyan edilen gelirin yüzde 10'unu ve öz sermayenin yüzde 20'sini aşamaz. (Vergi Usul Kanunu Md.325/A)

Girişim sermayesi fonunun vergi matrahından indirim konusu yapılabilmesi için;

- İlgili yıl için ayrılan fon tutarının[1] beyan edilen gelirin yüzde 10’unu ve toplam fon tutarının ise öz sermayenin yüzde 20’sini aşmaması (İki şartın birlikte gerçekleşmesi gerekmektedir),

- Fonun ayrıldığı yılın sonuna kadar Türkiye’de kurulmuş veya kurulacak olan ve Sermaye Piyasası Kurulu’nun düzenleme ve denetimine tabi girişim sermayesi yatırım ortaklıklarına veya fonlarına yatırım yapılması,

- Ayrılan fon tutarının ilgili yılın kurumlar/gelir vergisi beyannamesinde ayrıca gösterilmesi gerekmektedir.

Buna göre 2025 yılına ilişkin fon tutarı 2025 yılı bilançosuna göre belirlenmiş, hesap dönemi takvim yılı olanlarda 2026 Nisan ayı sonuna kadar fon kaydı yapılmış olmalıdır. Yatırım şartı da 2026 sonuna kadar gerçekleştirilmelidir.

Girişim sermayesi yatırım fonuna ilişkin ayrıntılara 19 Mart 2025 tarihli yazımdan ulaşabilirsiniz.

3-Vergi daireleri beyannamelerinde girişim sermayesi fonu indirimi yapan mükellefleri beyannamelerini düzeltmeye zorluyor!

Bugünkü yazımda, “Ar-Ge/Tasarım İndirimi” ile “Teknopark İstisnası” için yapılması gereken yatırım zorunluluğu kapsamında gerçekleştirilen yatırımların girişim sermeyesi fonuna ilişkin olarak da kullanılıp kullanılamayacağını irdeleyeceğim.

Vergi dairelerinin, tek bir girişim sermayesi yatırımının bu iki uygulama için de gerekli yatırım şartını sağlamadığı görüşünde olduğu için düzeltme talep ettiği anlaşılıyor.

Sayın Murat Softa, “Bir Koyundan İki Post Çıkar Mı?” başlıklı blog yazısında, farklı kanunlarda düzenlenen iki uygulamanın girişim sermayesini desteklemek amacıyla getirilmiş farklı uygulamalar olduğunu, birisi taahhütten doğan diğeri ise yükümlülükten doğan iki ayrı girişim sermayesi yatırımı gerektirdiği yönünde görüş belirttikten sonra; bir koyundan iki post çıkarmaya çalışmanın, buna dair resmi bir açıklama/izin olmadığı sürece riskli bir işlem olacağı sonucuna ulaşmış bulunuyor.

Bu tahmininde haklı çıktı Sayın Softa; çünkü vergi daireleri, girişim sermayesi fonuna ilişkin ayrı yatırım yapmayan mükellefleri bu indirimi iptal ederek düzeltme beyannamesi vermeye zorlamaya başladı.

Kişisel görüşüm, VUK Md. 325/A kapsamında ayrılan girişim sermayesi fonu ile indirim ve istisnadan yararlananların ayırdıkları fonlar farklı yasal düzenlemelere dayandığı için ilgili düzenlemelerde aranan şartlar her ikisinde de sağlandığı sürece uygulamalardan yararlanmak mümkündür.

İlgili düzenlemelerde her iki uygulama bakımından da ayrı yatırım yapılması şartı aranmadığı gibi, Ar-Ge/tasarım indirimi ile teknopark istisnası nedeniyle yapılmış olan yatırımların girişim sermayesi fonu indirimi için gerekli yatırım şartı için kullanılamayacağına dair açık bir yasaklayıcı hüküm bulunmamaktadır. Bu nedenle girişim sermayesi fonu indiriminin ayrı bir yatırıma gerek kalmaksızın yapılması mümkündür.

Eğer kanun koyucu bunun engellemek isteseydi, kanuna açık bir hüküm koyarak bunu sağlardı.

Örneğin, 5746 sayılı Araştırma, Geliştirme ve Tasarım Faaliyetlerinin Desteklenmesi Hakkında Kanunun 4/5 inci maddesinde, bu Kanun kapsamındaki indirim, istisna, destek ve teşviklerden yararlananların 193 sayılı Kanunun 89 uncu maddesinin birinci fıkrasının (13) numaralı bendi, 5520 sayılı Kanunun 10 uncu maddesinin birinci fıkrasının (ğ) bendi hükümleri ile 4691 sayılı Kanunun geçici 2 nci maddesi hükümlerinden ayrıca yararlanamayacakları açıkça hükme bağlanmıştır.

Kaldı ki indirim ve istisna için yapılan yatırımın elden çıkarıldığı ve yeni yatırıma yönlendirilmediği durumlarda yatırım şartı ihlal edilmiş sayılmamaktadır. Oysa girişim sermayesi fonu indiriminin yapılabilmesi için, yapılan bu yatırımın elden çıkarılması halinde girişim sermayesi fonu olarak ayrılan tutarların altı ay içinde aynı amaçla yeniden kullanılması şarttır.

Görüldüğü üzere, iki uygulama birlikte yapılması yatırımın devamlılığı ve girişim sermayesinin teşvikini tam olarak sağlamaktadır.    

[1] Fonun ilgili dönem gelir veya kurumlar vergisi beyannamesinin verildiği tarihe kadar ayrılması gerekir. Bu tarihe kadar fon ayrılmaması durumunda indirimden yararlanılamaz.

/././

Türkiye yapay zekâ stratejisinde yeni dönem: Dijital egemenlik merkeze yerleşti, peki bu yeterli mi?-Füsun Sarp Nebil- 

Türkiye'nin yeni Yapay Zekâ Eylem Planı'nın en önemli tarafı, ilk kez açık biçimde "dijital egemenlik" kavramını merkeze yerleştirmesi. Bu, dünyadaki jeopolitik gelişmelere uyumlu. Ancak dijital egemenlik yalnızca yerli dil modeliyle sağlanamaz. Bugünün yapay zekâ savaşında asıl güç; veri merkezleri, enerji, çip erişimi ve insan kaynağında yatıyor. Türkiye'nin önündeki asıl soru artık "yerli model geliştirebilir miyiz?" değil, "yerli yapay zekâ ekonomisi kurabilir miyiz?" sorusu. Umarız bu sefer açıklanan strateji başarılı olur…

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın açıkladığı 2026-2030 Türkiye Yapay zekâ Vizyonu ve Eylem Planı, önceki stratejilerden farklı olarak "dijital egemenlik" kavramını merkeze koyuyor. Plan, "Fark Et", "İstifade Et", "Üret" ve "Yönet" olmak üzere dört temel eksen üzerine inşa edilirken, yerli büyük dil modeli  (LLM) "Bilge", Türkiye'de kurulacak yapay zekâ altyapıları stratejinin omurgası olarak sunuluyor. Hedef ise Türkiye'yi yapay zekâ alanında dünyanın ilk 20 ülkesi arasına taşımak.

Bu yaklaşım, dünyada ortaya çıkan yeni eğilimlere paralel gözüküyor. ABD yapay zekâyı ulusal güvenlik meselesi ilan ederken, Avrupa Birliği "teknolojik egemenlik" söylemini güçlendiriyor, Çin ise kendi dil modellerini ve çip ekosistemini kuruyor. Türkiye'nin de ilk kez açık biçimde "yapay zekâ bağımsızlığı" ve "veri egemenliği" hedefi koyması stratejik açıdan önemli bir değişim anlamına geliyor.

Strateji belgesinin tam metni henüz yayımlanmadığı için bütçe, yönetişim modeli, Bilge'nin teknik mimarisi ve performans göstergeleri gibi kritik başlıklarda kesin değerlendirme yapmak mümkün değil. Bu nedenle mevcut analizler, Cumhurbaşkanı'nın açıkladığı hedefler ve kamuoyuna yansıyan bilgiler üzerinden yapılabiliyor.

Bir yandan da hatırlatalım, bir önceki yapay zekâ stratejisi 2021-2025 arasını kapsayacak şekilde, o zamanlar var olan (şimdi çoğu çalışanı siber güvenlik başkanlığı altına geçen) Cumhurbaşkanlığı Dijital Dönüşüm Ofisi tarafından yayınlanmıştı. O zamanki en önemli eleştirilerimiz altyapı ve eğitim konusundaydı.  2024 yılında ne kadar uygulandığına dair bir analiz de yapmıştık.

Stratejinin güçlü yanları

Yeni yayınlanan planın en güçlü tarafı, yapay zekâyı yalnızca yazılım meselesi olarak değil, bir altyapı ve egemenlik meselesi olarak ele alması. Bilge gibi yerli bir büyük dil modelinin geliştirilmesi de önemli. Bilge;

  • Türkçe'nin korunması,
  • Kamu verilerinin yurtdışına çıkmaması,
  • Kritik sektörlerde yabancı modellere bağımlılığın azaltılması,
  • Savunma ve kamu uygulamalarında milli çözümler geliştirilmesi

açısından önemli avantajlar sağlayabilir. Ayrıca kamunun "ilk müşteri" rolü üstlenmesi de dikkat çekici. ABD'de Palantir, OpenAI ve Anthropic'in büyümesinde, Pentagon ve federal kurumların etkisi büyük olmuştu. Türkiye de benzer bir modeli uygulamaya çalışıyor.

Eksik olan ne?

Ancak planın en büyük açığı, dünya yapay zekâ yarışının artık yalnızca model geliştirmekten ibaret olmaması. Bugün OpenAI, Google, Anthropic, Meta ve xAI'ın rekabet ettiği alanlarda başarıyı belirleyen üç unsur var: Çip, Veri merkezi, Elektrik.

Türkiye'nin stratejisinde yerli model ve uygulama tarafı anlatılırken, bu üç başlıkta yeterince somut hedefler yok.  Oysa yapay zekânın geleceğini belirleyen unsur artık algoritmadan çok hesaplama gücü (compute). ABD'de ve Körfez ülkelerinde yüz milyarlarca dolarlık veri merkezi yatırımları yapılırken Türkiye'nin bırakın hiper ölçekli veri merkezi kapasitesini, --BTK'nın vizyonsuzluğu sonucu-- normal veri merkezleri sektörü bile oluşamadı ve büyüyemedi. Bu nedenle stratejinin güçlü yönleri dediğimiz ifadeler, aynen 2021-2025 stratejisi gibi  "lafta" kalabilir.

Bir diğer önemli eksik ise insan Kaynağı. Türkiye'nin güçlü mühendisleri var ancak küresel ölçekte rekabet eden araştırmacı sayısı hâlâ sınırlı. Türkiye’de bugün, OpenAI, Anthropic, Google DeepMind, Meta AI seviyesinde model geliştirecek araştırma yoğunluğu henüz yok. Bunu bir soru ile ifade edelim; Türkiye'de son 5 yılda kaç araştırmacı NeurIPS, ICML, ICLR gibi en üst konferanslarda temel model geliştirme alanında lider yazar olarak yer aldı? Bu soru stratejinin insan kaynağı tarafındaki açığını ortaya koyuyor.

Diğer yandan yerli model geliştirmek kadar o modeli geliştirecek araştırmacıları ülkede tutmak da kritik. Türkiye'de dünya ölçeğinde tanınan LLM araştırmacıları vardı ancak önemli bir kısmı artık Türkiye dışında çalışıyor. Örneğin:

Bu araştırmacılar Türkçe LLM değerlendirmeleri, benchmark'lar ve Türkçe dil modelleri üzerine uluslararası literatürde görülen isimler arasında yer alıyor. Ayrıca bugün OpenAI, Anthropic, Google DeepMind, Meta veya xAI seviyesinde model geliştiren ekiplerde Türkiye kökenli araştırmacılar olsa da, Türkiye'nin içinde faaliyet gösteren ve dünya sıralamasında ilk ligde yer alan bir LLM araştırma merkezi henüz yok.

Bilge başarılı olabilir mi, TÜBİTAK Bilge ekibi ne durumda?

Türkiye'nin en ciddi girişimi şu anda TÜBİTAK BİLGEM Yapay zekâ Enstitüsü tarafından yürütülen “Bilge projesi”. Amaç Türkçe odaklı temel modeli geliştirmek ve kamu uygulamalarında kullanmak olarak veriliyor.  Fransa'nın Mistral'i, Almanya'nın Aleph Alpha'sı veya Çin'in DeepSeek'i de tam olarak bu nedenle geliştirildi. Hiçbiri OpenAI'ı tamamen yenmek için değil, ülkelerinin dijital egemenliğini korumak için ortaya çıktı.

Yani Bilge sadece bir "Türkçe fine-tuned model" olacaksa başka, sıfırdan eğitilmiş gerçek bir "foundation model" olacaksa bambaşka bir yatırım ve araştırma ölçeği gerekiyor. Bu ayrım henüz kamuoyuna net anlatılmış değil.

TÜBİTAK son birkaç yıldır Türkçe LLM, tokenizer ve veri setleri üzerinde çalışıyor. Fakat burada kritik soru şu: "Bilge, GPT-5 ile mi yarışacak, yoksa Türkiye'nin kamu ve özel sektör ihtiyaçlarını mı karşılayacak?"

Yani haberleri okuduğumuzda "Türkiye kendi GPT'sini yapıyor" izlenimi oluşuyor. Ama hedefler, bütçeler, altyapı ve takvim incelendiğinde daha çok, "Türkçe ve kamu odaklı egemen yapay zekâ altyapısı" hedefine işaret ediyor.

Stratejide bu konuda iki farklı ifade aynı anda kullanılıyor. Kamuya verilen mesaja bakarsak, Türkiye kendi LLM'ini geliştiriyor, dijital bağımsızlık geliyor, Bilge yerli GPT olacak. Bu söylem siyasi olarak anlaşılır çünkü kamuoyunun ilgisini çekiyor. Teknik metinlerde görünen hedefe bakarsak ise, kamu hizmetleri, e-Devlet, hukuk, eğitim, sağlık, savunma, Türkçe veri egemenliği çok daha fazla vurgulanıyor. Bu da ikinci senaryonun ağır bastığını düşündürüyor.

Bilge'nin başarısı, teknik özelliklerinden çok konumlandırılmasına bağlı olacak. Eğer Bilge'nin amacı, GPT-5'i geçmek, Claude'u yenmek, Gemini ile yarışmak olarak tanımlanırsa başarı ihtimali düşük. Çünkü öyle bir kaynak (araştırmacı, altyapı vs) yok. Birinci hedef gerçekçi olsa yani "OpenAI, Anthropic, Google ile yarışacağız" deniyorsa stratejide şu başlıkların olması gerekirdi:

  • 50-100 bin GPU hedefi
  • Birkaç milyar dolarlık compute yatırımı
  • Türkiye AI Cloud
  • Ulusal veri merkezi programı
  • Uluslararası araştırmacı transfer programı
  • Çip erişim stratejisi

Ama özellikle hesaplama yeteneği (compute) konusu neredeyse hiç konuşulmuyor. Oysa bugün GPT-4, Claude Opus, Gemini Ultra seviyesinde yarışın temel belirleyicisi algoritma değil, GPU.

Ama ikinci hedef için mantıklı görülebilir. Yani "Türk kamu sektörünün OpenAI'a bağımlı olmaktan çıkarılması" güzel bir hedef. Örneğin, SGK, Adalet Bakanlığı, Gelir İdaresi, e-Devlet, Sağlık Bakanlığı, Savunma Sanayii için GPT-5 seviyesinde bir model gerekmiyor. Gereken şey, Türkçe'yi iyi anlaması, mevzuatı bilmesi, veriyi Türkiye'de tutması ve güvenilir olması olacaktır. Bu açıdan Bilge'nin başarı şansı var.

Ama stratejiye yönelik açıklamalar şu soruya cevap vermiyor, "Bilge bir ürün mü, Bir araştırma projesi mi, Bir ulusal platform mu?" Bu net değil. Mesela Fransa'da Mistral, Çin’de DeepSeek birer şirket. OpenAI zaten şirket. Bilge ise devlet projesi mi, vakıf modeli mi, ekosistem mi tam belli değil. Bu nedenle yatırımcı da, üniversite de, özel sektör de nerede konumlanacağını tam anlayamayabilir.

Üniversitelerde eğitim yeterli mi?

Bence en büyük sorun burada. Türkiye'de, ODTÜ, İTÜ, Boğaziçi, Koç Üniversitesi, Bilkent Universitesi, Sabancı Universitesi, Ege Üniversitesi gibi kurumlarda güçlü makine öğrenmesi ve doğal dil işleme ekipleri bulunuyor. Ama dünya artık yalnızca algoritma öğretmiyor. Bugün bir frontier model geliştirmek için, 10.000+ GPU, petabaytlarca veri, yüz milyonlarca dolar bütçe ve çok disiplinli araştırma ekipleri gerekiyor.

Türkiye'deki üniversitelerin çoğunda öğrenciler hâlâ, PyTorch kullanmayı, model fine-tune etmeyi, RAG kurmayı öğreniyor. Ama bildiğim kadarı ile henüz OpenAI veya DeepMind ölçeğinde temel model eğiten araştırma altyapısı yok.

Ayrıca bu tür bir çalışma için, hesaplama gücü (GPU kümeleri), veri merkezi kapasitesi, uzun vadeli araştırma fonu, akademi-sanayi ortaklığı, araştırmacıyı ülkede tutacak ücret ve kariyer sistemi eksik. Bugün Türkiye'den çıkan iyi araştırmacıların önemli kısmı birkaç yıl sonra, OpenAI, Google DeepMind, Nvidia, Meta, Microsoft, Amazon, gibi şirketlere gidiyor.

Yani Türkiye'nin LLM alanında yetenek sorunu değil, ölçek sorunu var. Üniversiteler iyi mühendis yetiştiriyor. Fakat dünya ile rekabet edecek temel model geliştirmek için gereken altyapı ve sermaye henüz yeterli değil. Bilge projesinin başarısı da büyük ölçüde model mimarisinden çok şu soruya bağlı olacak: "Türkiye, araştırmacıyı, veriyi, GPU'yu ve enerjiyi aynı çatı altında toplayabilecek mi?"

Eğer bunu başarabilirse Bilge, Türkçe ve kamu uygulamalarında başarılı olabilir. Eğer başaramazsa, Bilge teknik olarak başarılı olsa bile OpenAI, Anthropic veya Google'ın gölgesinde kalacaktır.

Açıklanan yapay zekâ strateji uygulanabilir mi?

Planın uygulanabilirliği teknikten çok finansmana bağlı. Türkiye'nin önümüzdeki beş yılda, yüksek kapasiteli veri merkezleri, bugünkünden daha yüksek enerji altyapısı, GPU kümeleri, araştırma fonları ve uluslararası yetenek çekme programları oluşturması gerekiyor.

Eğer strateji yalnızca Bilge ve birkaç kamu projesiyle sınırlı kalırsa beklenen dönüşüm gerçekleşmez. Ancak Bilge'nin etrafında, veri merkezleri, ulusal bulut altyapısı, yapay zekâ çip erişimi, kamu alımları, özel sektör teşvikleri oluşturulabilirse Türkiye ilk kez gerçek anlamda bir yapay zekâ ekosistemi kurabilir.

Özetle, Türkiye'nin yeni Yapay Zekâ Eylem Planı'nın en önemli tarafı, ilk kez açık biçimde "dijital egemenlik" kavramını merkeze yerleştirmesi. Bu, dünyadaki jeopolitik gelişmelere uyumlu. Ancak dijital egemenlik yalnızca yerli dil modeliyle sağlanamaz. Bugünün yapay zekâ savaşında asıl güç; veri merkezleri, enerji, çip erişimi ve insan kaynağında yatıyor.

Bilge önemli bir başlangıç olabilir. Fakat Bilge'nin başarısı, onu çevreleyen ekosistemin ne kadar güçlü kurulacağına bağlı olacak. Türkiye'nin önündeki asıl soru artık "yerli model geliştirebilir miyiz?" değil, "yerli yapay zekâ ekonomisi kurabilir miyiz?" sorusu. Yani stratejinin başarısı Bilge'nin parametre sayısı ile değil; Türkiye'nin veri merkezi, enerji, GPU ve araştırmacı ekosistemini aynı anda oluşturup oluşturamayacağı ile  anlaşılacak.

Umarız bu sefer açıklanan strateji başarılı olur…

/././

KÖŞEBAŞI -16 Haziran 2026-


Muhalefet ve demokrasi mücadelesi -Mustafa Yalçıner / Evrensel-

Faşizmin mevzi kazanarak devlete biçimini vermek üzere ilerleyişi hız kesmiyor.

Belediyelerde operasyon sıradanlaştı. İktidar partilerininkiler yolsuzluk ve rüşvete batmışken, yapıyorlarsa bile bu koşullarda kendilerine çeki-düzen vermeleri beklenen muhalefet belediyeleri peş peşe sırayla basılıyor, tutuklamalar sürüyor. Tahliye hatta beraat eden başkanlar, iki Ahmetler örneğin, Esenyurt ve Mardin belediyelerini ancak dışarıdan seyredebiliyor.

Kürt partileriyle başkan ve önde gelen yöneticilerinin tutuklanıp yargılanmalarına “alışılmıştı”. Sıra bu tutuklamalara ses çıkarmayan ana muhalefete geldi. Cumhurbaşkanı adayı tutuklandıktan sonra partinin kendisi hedefe kondu. “Uyumlu muhalefet” istenmekteydi. Hukuku ara ki bulasın! Yasaya uysa da uymasa da Türkiye “mutlak butlan”ın ne demek olduğunu öğrendi. Mahkeme kararıyla başına eski genel başkanı getirilen parti seçilmiş yöneticilerinden “arınma” sürecinde. “Butlan” yönetimi de hukuku, tüzüğü falan takmıyor. Yöneticileri disiplinde ve ihraçlar kapıda. Bu, parti-içi mücadeleyi koşulluyor.

Bu noktaya yerel seçimleri kazanan ana muhalefet partisinin iktidar alternatifi oluşunun netleşmesiyle gelindi. Koltukların boşaltılmasına yanaşılmıyor. Çare, zor!

Ana muhalefetin üstüne varan iktidarın dayanaklarının zayıfladığıysa görünen şey. Hayır, devlet içindeki mevzileri zayıflamıyor. Ama buna da götürecek ülke ekonomisindeki dayanakları ve dolayısıyla toplumsal desteği zayıflıyor.

Piliç tekellerine bile kayyım atanırken sömürülen baskı altındaki sınıf ve tabakaların halini açıklayacak sözcük herhalde “perişan”! Kentte ve kırda, fabrikalarda, madenlerde, tarlalarda tüm zenginlikleri üretenler bir ay önceki gibi bile geçinemiyor. Geçinme bir yana, madencilerin direnişlerinde tanık olunuyor, alın terlerinin bir bölümünün karşılığı olan ücretleri dahi ödenmiyor. Emeklinin yaşamını nasıl sürdürebildiğini sadece kendisi biliyor! Üretici tarımda ekim yapmaktan kaçınır halde, ürünü masrafını kurtarmıyor.

Bu koşullarda CHP’nin tasfiye edilmekte olan seçilmiş yönetiminin, eğer Özel’in açıkladığı gibi mücadeleye niyeti varsa, parti-içi mücadeleye dalıp “sen-ben kavgası”ndan başka türlü görünmesi olanaksız yolu değil, herhalde halkın taleplerini sahiplenip sırtını halka dayaması beklenir. Demokrasi ve hukuku sadece kendileri için istemiyorlarsa, “mesele rejimle ‘millet’ arasında” diyorlarsa, emekçi halkın yüzleştiği binbir ekonomik ve sosyal adaletsizlikle sendikal örgütlenme, toplanma, söz söyleme vb. alanlarında yüz yüze oldukları hak yoksunluklarının giderilmesi için mücadele şarttır.

Tartışma konusu edilen “Ankara siyaseti” ile “sokak siyaseti” arasındaki fark ve Bahçeli’nin Özel’e yönelttiği uyarı asıl buradadır, yoksa sokak ve meydanlarda “Biz daha iyi yönetiriz”, “Sandıktan AKP değil, biz çıkmalıyız” içerikli mitingler düzenlemede değil. O da sokaktır, ama “üstten” siyaset yapmaktır.

Anlaşılır şeydir, başlı başına bir kurum ve “devleti kuran parti” olan CHP’yi terk etmekten kaçınılmaktadır. Ancak hele bu hukuksuzluk ve faşizmin inşa ortamında parti-içi didişmeyle varılabilecek bir hedef de yoktur.

Tamam, görülüyor, Kılıçdaroğlu iktidarın istediğini yapmaktadır; ancak onunla mücadele de iktidarla mücadeleye, öyleyse demokrasi mücadelesine bağlanmadan sonuç alınamaz.

CHP’nin sınıf karakteri parti-içinde ve AKP ile bir “sen-ben kavgası” yürütmeyi aşan gerçek bir demokrasi mücadelesine uygun değil. Aşağıdan bir demokrasi mücadelesi, sözünü etmekle yetinmeyip halkın taleplerinden hareket eden bir demokrasi mücadelesi çünkü önünde sonunda sosyalizme bağlanmadan edemez. Ancak “tarihin doğru tarafında” olmak isteniyorsa, başka yol yoktur; halka dayanılacak, talepleri mücadelenin hareket ettiricisi olacaktır.

Bu, barış ve demokrasi mücadelesi ilişkisi açısından da geçerlidir. Barış görüşmelerinin iktidarda kim varsa onunla yapılması olağandır. Ancak Kürt sorunu da bir ulusal siyasal hak eşitliği, öyleyse bir demokrasi sorunudur. Barış mücadelesi demokrasi mücadelesiyle birleştirilmediğinde “Pax-Americana”ya varır ve demokratik çözüm gerçekleşemez. Hafta sonu düzenlenen konferansın hem de Kürt sorunuyla sınırlanmayan demokrasi mücadelesi vurgusu bu nedenle önemlidir.

/././

Fiyat böyle düşer mi?-Özge Güneş / Birgün- 

Geçen hafta beyaz et sektörüne yönelik gerçekleştirilen ve "örgütlü suç" çerçevesine oturtulan operasyonu ben de herkes gibi merakla takip ediyorum. Ülkenin kronikleşen gıda enflasyonu ve yönetim krizlerinin kesişim noktasında duran bu meselenin değerlendirilmesi hem sermaye mantığını hem de kamunun müdahale araçlarını sorgulamayı zorunlu kılıyor.

Meselenin arka planında, fiyat artışından bağımsız ele alınamayacak bir alım gücü sorunu yatıyor. Enflasyonun hanehalkı bütçelerini yıllardır sistematik biçimde aşındırdığı bu ortamda beyaz et, uzun süre kırmızı etin “uygun fiyatlı alternatifi” olarak işlev gördü. Bu işlevin de sorgulanır hale gelmesi, salt bir sektörel fiyat sorununu değil daha derin bir erişim krizini işaret ediyor. Operasyonu yalnızca hukuki bir müdahale olarak okumak bu gerçekliği görünmez kılıyor.

Süreç, beyaz et üretiminde faaliyet gösteren üreticilerin “kartelleşme” ve fiyat manipülasyonu iddialarıyla mercek altına alınmasıyla başladı. Rekabet Kurumu’nun geçmişteki cezai yaptırımlarının ötesine geçilerek, bu kez meselenin ticari bir ihlalden ziyade "suç örgütü" faaliyeti olarak kodlanması dalgayı büyüttü. Şirket yöneticilerine yönelik gözaltılar ve üretim tesislerine denetim kayyımı atanması olayı yeni bir boyuta taşıdı.

Sektör temsilcileri ve şirket savunmaları, soya, mısır gibi ithal yem hammaddelerinin fiyatlarını, döviz kurunu, işçilik ve enerji girdi maliyetlerindeki muazzam artışı öne sürerek fiyatları rasyonalize etmeye çalışıyor. Elbette makroekonomik gerçeklikler fiyat artışlarında yadsınamaz bir öneme sahip. Ancak bu rasyonelleştirme çabası, sermayenin kâr marjlarını koruma güdüsünü ve oligopolistik eğilimlerini gizlemeye yetmiyor.

***

Şirketlerin bu türden mağduriyet söylemi, halkın geniş kesimlerinin besin kaynaklarına erişemediği bir sosyolojik gerçeklikte toplumsal bir karşılık da bulmuyor. Dolayısıyla bu denklemde sermayeyi tamamen masum ve sadece dışsal faktörlerin kurbanı olarak görmek, piyasa içi asimetrik yapıyı görmezden gelmekten başka bir işe yaramayacaktır. Kaldı ki Türkiye beyaz et sektöründeki yoğunlaşma başlı başına bir tartışma konusu.

Öte yandan, kamunun müdahale biçimi de büyük bir soru işareti. Şeffaf olmayan yargı süreçleri ve operasyonların arka planındaki idari tasarruflar, ortada gerçekten teknik bir denetim mi yoksa mülkiyet transferi veya siyasi bir dizayn mı olduğu gibi soruları ortaya çıkarıyor. Denetim kayyımı incelemesinden ne çıkacağını, iddiaların somut delillere mi yoksa konjonktürel ihtiyaçlara mı dayandığını bilemiyoruz. Dolayısıyla müdahalenin biçimi, müdahalenin gerekli olup olmadığından bağımsız olarak, kendi meşruiyetini başlı başına bir sorunsala dönüştürüyor.

Fiyat istikrarının piyasanın insafına bırakılmayacak kadar kırılgan olduğu yadsınamaz ama bu tür polisiye yöntemlerin fiyatları kalıcı olarak düşürmediğini, aksine arz güvenliğini riske atarak üretimi baltalayacağını geçmiş deneyimlerden biliyoruz. Kaldı ki ortada beyaz etten büyük ve kronikleşmiş bir finansallaşmış tarım-gıda sistemi sorunu var. Bu açıdan üretim planlaması, girdi destekleri veya gümrük politikaları gibi onlarca araç varken, işi "örgüt suçlamasına" vardırmak, tarımdaki mutlak politikasızlığın da itirafı niteliğinde.

***

Bunun yerine küçük ölçekli üreticilerin tutunabilmesi için destek mekanizmaları devreye alınabilirdi. Kamu kuruluşları piyasa dengeleyici bir aktöre dönüştürülebilirdi. Uzun vadede ise yem bağımlılığını azaltacak tarım politikaları geliştirilebilirdi. Bunlar ilk akla gelen örnekler… Tüm bu alternatiflerin masada durduğu bir ortamda operasyonun bu biçimde tasarlanmış olması konunun ciddiyetine de gölge düşürüyor.

Dahası, tohumdan üretime, üretimden depoya, depodan dağıtıma ve son olarak tezgâha uzanan zincirin her halkasının ele alınması gerekir. Bu bağlamda zincir marketlerin rolü de ayrıca sorgulanmalıdır. Büyük perakende zincirleri, tedarik süreçlerindeki pazar güçleri sayesinde üreticiden düşük fiyatla alım yaparken tüketiciye yüksek fiyatla satmakta ve böylece fiyat farkını kendi bünyelerinde eritmektedir. Raf fiyatları üzerindeki bu tekele karşı etkin bir düzenleme mekanizması olmaksızın, tek bir sektördeki operasyonun kalıcı bir fiyat düşüşü sağlaması mümkün olmayacaktır.

Geçen haftaya kadar memlekette derin bir yoksulluk ve açlık sınırında yaşam mücadelesi verilirken, gündemin yapay tartışmalar veya ünlülere yönelik operasyonlarla meşgul etmesi eleştiriliyordu. Bu açıdan beyaz et operasyonu, tam da bu "halkın gerçek sorunlarından kaçılıyor" algısını kırmak istemiş gibi duruyor. Ancak gerçek anlamda olumlu etkisi olması olası görünmüyor. Zira gıda enflasyonu verileri incelendiğinde, beyaz et fiyatlarındaki artış oranının gıda sepetinin genel ortalamasından çok da radikal bir şekilde sapmadığı görülüyor. Yani ortada sektörel bir anomaliden ziyade, sistemik bir çöküş var. Sonuçta, fiyatların düşüp düşmeyeceğini hep birlikte göreceğiz, ancak bu operasyonun yapısal sorunlara çare olamayacağı  şimdiden ortada.

/././

121 milyar liralık soru -Murat Ağırel / Cumhuriyet- 

Bir düşünün...

Mahallenizde bir bakkal var. Vergi kaydı silinmiş. Kestiği faturaların çoğu sistemde görünmüyor. Komşular defalarca ihbarda bulunuyor. Banka bile “Burada sorun var” diye yazı gönderiyor. Ama o bakkal sadece açık kalmıyor, iş hacmini de katlayarak büyütüyor.

İşte Merkez Bankası denetçilerinin Sipay hakkında hazırladığı raporun ortaya koyduğu tablo tam olarak buna benziyor.

Önceki yazılarımı okuyanlar bilir. PayBull, PayCO ve son olarak da Sipay gibi ödeme kuruluşlarının MASAK ve çeşitli resmi inceleme raporlarına ulaştım.

Bu kadar ağır tespitlerin bulunduğu bir Merkez Bankası raporundan sonra Sipay için nasıl faaliyetlerine devam kararı verilebildi?

Çünkü raporun anlattıkları sıradan eksiklikler değil. Raporu okurken insanın aklına ilk gelen kelime “sistematik” oluyor.

Denetçiler 1.039 işyerini incelemiş. Bunların 327’sini yüksek riskli bulmuş. Yani her üç işyerinden biri. Bu işyerlerinden geçen para ne kadar?

121 milyar 494 milyon lira. Bugünkü kurla 2.6 milyar dolar.

Bankalar bazı işyerleri için; “Bahis riski var”, “Amaç dışı POS kullanıyor”, “Olumsuz istihbarat mevcut” şeklinde notlar göndermiş.

Normalde ne beklersiniz?

Bu işyerlerinin faaliyetlerinin durdurulmasını. En azından detaylı inceleme yapılmasını. Ama rapora göre tam tersi olmuş. Bu uyarıların ardından aynı işyerleri üzerinden geçen işlem hacmi 107 milyar lirayı aşmış.

Raporun belki de en ürkütücü bölümü vergi kayıtları.

İncelenen 90 faturanın 54’ü Gelir İdaresi sisteminde görünmüyor. Başka bir ifadeyle her 10 faturadan 6’sı yok. Bir esnaf vergi denetiminde böyle bir tabloyla karşılaşsa ne olur? Muhtemelen günlerce ifade verir. Burada ise denetçiler bunun organize biçimde araştırılması gerektiğini söylüyor.

Daha sonra iş re’sen terkin edilen şirketlere geliyor.

Yani devletin fiilen kapanmış kabul ettiği firmalara. İlk 450 büyük işyerinin 243’ü bu durumda. Yüzde 54... Yani yarısından fazlası. Bazıları vergi kaydı silindikten sonra işlem yapmaya devam etmiş. Bazıları ise vergi kaydı silindikten sonra müşteri olmuş.

Bir başka bölüm ise adeta polisiye roman gibi...

Hakedişlerin işyerine değil, üçüncü kişilere gönderildiği örnekler var. Aynı IBAN’ı kullanan farklı şirketler var. Bir cüzdandan on binlerce farklı hesaba para transferleri var.

Bu paranın gerçek sahibi kim?

Aslında bütün dosyanın özü de burada. Paranın kaynağı kadar, nereye gittiği de bilinmiyor.

Raporda Libya bölümü dikkat çekici.

69 bin yabancı kart işleminin 44 bini Libya kaynaklı. Rapora göre seçilmiş işyerlerinde Libya menşeli kartlardan gelen hacim 70.31 milyon USD ve bu, 2023-2025 dönemi boyunca kuruluşun USD işlem hacminin yaklaşık yüzde 94.16’sını oluşturuyor. Üstelik işlemler Libya’nın resmi tatil günlerinde belirgin şekilde düşüyor. Bu artık tesadüf değil. Denetçilerin dikkatini çeken de bu.

Bazı hesaplardan binlerce farklı kişiye para çıkışı yapıldığı görülüyor. Bir hesap 17 binden fazla farklı banka hesabına transfer gerçekleştirmiş.

Bir de savcılık aklama suçu soruşturma bürosunun yazısı var.

Uzatmandan özet geçeyim.

Bu yazıya göre Sipay’ın hisselerinin 2019 yılında tamamen Turgut Nezih Sipahioğlu’nda toplandığı, 2024 yılı sonunda ise şirketin Hollanda merkezli Sipay Holdings B.V’ye devredildiği görüldü. Sipay Holdings B.V’nin kontrolünün de yine Sipahioğlu’nda bulunduğu anlaşıldı. Ayrıca Sipay altyapısının son yıllarda çeşitli yasadışı faaliyetlerde kullanıldığına ilişkin bulgulara, cumhuriyet başsavcılığına intikal eden farklı soruşturmalarda rastlandı.

Sipay yatırımcısı olarak öne çıkan Nusret Can Yanyalı’nın, CEO’luğunu üstlendiğini belirttiği Jova Digital, Duuple ve JuiceBot isimli girişimlerin, hakkında yakalama kararı bulunan Burak Başel’e ait olduğu belirlendi. Yanyalı’nın ayrıca Malta’da yerleşik Murat Mayda ile aynı IP adresleri üzerinden banka hesaplarına erişim sağladığı, iki ismin Corepeys Ltd ve International Finance House Ltd şirketlerinde yöneticilik yaptığı görüldü. Bu şirketlerin Burak Başel bağlantılı olduğu, avukatı tarafından yapılan açıklamalar ve açık kaynak verileriyle de desteklendi. İncelemelerde söz konusu yapıların, yasadışı bahis sitelerine yazılım hizmeti sunan Pronet Gaming Ltd ile bağlantılı olduğu bilgisine ulaşıldı.

Anlatılanlardan açıkça görüldüğü üzere Sipay yatırımcısı olan Nusret Can Yanyalı’nın yasadışı bahis örgütleri ile yakın ilişkide olduğu tespit edilmiş.

Yapılan incelemede, Turgut Nezih Sipahioğlu’na ait Global Trust ve Conpani Global markalarının kullanım haklarının, babası Ömer Sipahioğlu’nun yönettiği Hollanda merkezli Stak International Fidelity fonuna ait olduğu belirlenmiş.

Fonun sahip olduğu İngiliz şirketleri arasında yer alan Coforza’nın tek yetkilisinin, farklı pasaportlar kullanarak çok sayıda bağlantılı şirkette görev aldığı tespit edilen Ertugrul Salich Oglou olduğu görülmüş. Bu kişinin ilişkili olduğu şirketlerin önemli bölümünün Kasım Garipoğlu kontrolünde bulunması, ayrıca Coforza’nın eski unvanının Garipoğlu’na ait GKPay olması ve şirketlerde ortak yöneticilerin yer alması dikkate alındığında, Turgut Nezih Sipahioğlu’nun Sipay’ın gerçek faydalanıcısı olmadığı, asıl faydalanıcının gizlenmesi amacıyla trust yapısının kullanıldığı anlaşılmış.

Bakın bu bilgiler Google’dan değil. Savcılık makamının bizzat resmi belgelerinde yer alıyor.

O zaman şu soru akla geliyor: Bu kadar ağır bulgular varsa neden lisans tamamen ortadan kalkmadı?

Aslında meselenin en kritik noktası da burada.

Mesele, Türkiye’de ödeme sistemlerinin ne kadar denetlendiği ve denetim raporlarının ne kadar sonuç doğurduğudur.

121 milyar liralık soru hâlâ masada duruyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Haziran 2026-

Vergi daireleri vergi matrahından girişim sermayesi fonu indirimi yapan mükellefleri beyannamelerini düzeltmeye yönlendiriyor!-Erdoğan Sağla...