Ters kelepçeler onların utancı, öğretmenin onurudur -Feray Aytekin Aydoğan-
Her “Kalkınma planı” patronları daha da zengin etmek içindi. Halkın, emekçilerin payına düşen de daha fazla yoksullaşma, güvencesizleştirilme, kamusal hakların daha da fazla budanması oldu.
Eğitim başlığı altında her kalkınma planında ana hedef özel okul oranının artırılmasıydı. Son kalkınma planında da kamu okullarının kapatılması, dönüştürülmesi öne çıkarılan maddelerdendi.
Yalnızca son bir yılda 1775 devlet okulu kapandı. 348 yeni özel okul açıldı.
Özel öğretim kurumlarında çalışan öğretmenlerin 2014’te taban maaş hakkı ellerinden alındı. Öğretmen emeği sömürüsü ile birlikte 2014 sonrası özel okul sayıları devasa oranlara ulaştı.
Devlet okullarının sayısı azaltılırken özel okullar zirve sayılara yükseldi. Okul öncesinde özel öğretimin oranı yalnızca son bir yılda yüzde 36’dan yüzde 41’e fırladı. Liselerde ise bu oran yüzde 24,81’e yükseldi. 2001-2002’de 1887 özel okul varken 2024-2025’te bu sayı rekor artışla 14 bin 700’e ulaştı. 2002-2003’te özel okul oranı yüzde 2 olurken 2024-2025’te yüzde 19,85’e yükseldi. Artık 5 okuldan 1’i özel okul.
***
2002-2003’te özel okullarda çalışan öğretmen sayısı 25 bin 180 iken 2025’te öğretmen sayısı 177 bin 738’e dek ulaştı. On binlerce öğretmen açlık, yoksulluk sınırı altında güvencesiz çalışma koşullarına mahkûm ediliyor. İdeolojik, politik hat adım adım adım işletiliyor. Özel okul patronları rantlarına rant katsın eğitim kamusal hak olmaktan çıkarılsın diye tüm çabaları.
Mülakat mağduru, atama bekleyen öğretmenlere, öğretmensiz bırakılan öğrencilere cevap olarak “Bütçe yetersiz” dediler. Teşvik, destek adıyla özel okul patronlarına ise kamu kaynakları sınırsızca aktarıldı. Yalnızca 2014-2016’da özel okul patronlarına toplamda 1 milyar 695 milyon TL verildi. Kamu kaynaklarının sınırsızca aktarımı teşviklerle de sınırlı kalmadı. KDV istisnası, gümrük vergisi muafiyeti, arazi tahsisi, vergi indirimi, sigorta primi işveren hissesi desteği, faiz veya kâr payı desteği adıyla ne istedilerse verdiler.
***
Öğretmenler şimdi eylemde, açlık grevinde. Yaşamı boyunca eğitim emekçileri, öğrencilerimizin eğitim hakkı mücadelesini kesintisiz sürdüren Eğitim Sen Başkanı Kemal Irmak yere yatırılarak, darbedilerek, ters kelepçe ile gözaltına alındı. Taban maaş hakkı, öğretmen hakları mücadelesi veren Öğretmen Sendikası Başkanı Eren Edebali ters kelepçe ile gözaltına alındı. Hakları için mücadele eden öğretmenler, öğretmenlerin sesine ses olmak için gelenler gözaltına alındı.
O ters kelepçeler onların utancı bizim onurumuzdur, dayanışmamızdır.
Öğretmenler hak mücadelesini sürdürürken hiçbir açıklama yapılmadan proje okul görevlendirme takviminde değişiklik yapıldı.
Proje okullarına yönetici ve öğretmen görevlendirmelerinin 16 Haziran’dan itibaren açıklanacağı 26 Haziran’da da tebligat ve ilişik kesme işlemlerinin yapılacağı açıklanmıştı. Proje okullarına yönetici görevlendirmeleri açıklandı ancak öğretmen görevlendirmeleri 26 Haziran’a karne sonrasına ertelendi. Geçtiğimiz eğitim yılında proje okullarında fiili öğretmen sürgünleri dalga dalga eylemlere dönüşmüştü. Proje okullarda yaşanılanlar ve proje okul yönetmeliği değişikliği birlikte düşünüldüğünde öğretmen görevlendirmelerinin açıklanmaması öğretmenler, öğrenciler ve veliler için yeni soru işaretleri anlamına geliyor.
Özel okul öğretmenlerinin de mülakat mağduru öğretmenlerin de proje okulu öğretmenlerinin de meselesi hepimizin tüm öğretmenlerin meselesidir.
Öğretmenlerin birlikte mücadelesi öğretmenlik mesleğini yaşatma mücadelesidir. Öğretmenlerin birlikte mücadelesi; öğretmenlik mesleğini, adaleti, liyakati, öğrencilerimizin kamusal, bilimsel eğitim hakkını yaşatma mücadelesidir.
Ve bu mücadele mutlaka kazanacak.
/././
Cepeda’nın zaferi tüm Latin Amerika’yı etkiler -İbrahim Varlı-
Güney Amerika’da iktidarlar birer birer ABD destekli sağın eline geçerken gözler solun son kalelerinden biri olan Kolombiya’da. Pazar günkü seçime dair konuşan Kolombiyalı aktivist Capote, aradaki farkı kapatan solcu Cepeda'nın kazanmasının tüm Latin Amerika'yı etkileyeceğini kaydetti.
Güney Amerika’da iktidarlar birer birer ABD destekli sağcıların eline geçerken gözler son kalelerden Kolombiya’da. Yüz yıl sonra ilk kez solun geçen seçimde yönetime geldiği ülkede 21 Haziran’da kritik bir seçim var. Mevcut Devlet Başkanı Gustavo Petro’nun desteklediği solcu Iván Cepeda ile sert güvenlik politikaları vaat eden aşırı sağcı Abelardo de la Espriella hafta sonunda kozlarını paylaşacak.
Trump yönetiminin açık destek sunduğu Espriella devlet başkanlığı seçiminin ilk turunda oyların yüzde 43,7’sini Cepeda ise yüzde 40,9’unu almıştı. Trump ve ekibi ikinci tur öncesinde Espriella için oy çağrısında bulunurken solun sandıktan çıkmaması için açık-örtülü her türlü yola başvuruyor. Seçim Kolombiya’nın güvenlik, barış, ekonomi ve ABD ile ilişkilerde nasıl bir yol izleyeceği konusunda kritik önemde.
HESAPLAR ŞAŞABİLİR
Kolombiya’daki kritik seçimlere dair konuşan Latin Amerika için Bolivarcı İttifak (ALBA) Kıtasal Koordinatörü Laura Capote ikinci tura dair net bir tahminde bulunmanın zor olduğunu kaydederek farklı kesimler arasındaki hareketliğin devam ettiğini bunun da ucu açık bir senaryoya kapı araladığını belirtti.
Capote, sağ kanadın adayı Espriella'nın ilk turdaki zaferinin ardından aradaki farkın daha da açılacağı ve Espriella'nın bir şekilde bu yolu çok daha kolay yürüyeceğine dair erken okumaların yapıldığını ancak solun adayı Cepeda'nın kampanyasındaki değişiklikler ve halkın stratejiyi sahiplenmesi sayesinde durumun değişmeye başladığını söyledi. Ülkenin farklı bölgelerinde insanların kendi kendilerine organize ettiği, tabandan gelen girişimlerin Cepeda'yı daha görünür kıldığını ve daha iddialı bir süreç ortaya çıkardığını ifade eden Capote, iyimserliğini koruyor.
MERKEZ SAĞIN OYLARI HEDEF
Birkaç unsuru göz önünde bulundurmak önemli diyen Capote, şunları söylüyor: “Birincisi, oy kullanma yerlerine gidemeyen kişiler. Buralar zaten Cepeda'nın kazandığı bölgeler. Bunlar, iç kesimlerde yer alan ve coğrafi özellikleri, siyasi yapısı ya da silahlı çatışma dinamikleri nedeniyle bazı toplulukların oy kullanma merkezlerine ulaşmasının oldukça zor olduğu bölgeler. Bu nedenle, şu anda Cepeda'nın kampanyasının önceliklerinden biri, insanların oy kullanma haklarını yerine getirebilmelerini sağlamak. Bu çok önemli bir unsur, çünkü ilk turda Cepeda'nın kazandığı birçok yerde sandığa gitmeme oranı oldukça yüksekti.”
Ülkede başkanlık yarışı kıyasıya sürerken aradaki oy farkı azalıyor. İlk turda Sergio Fajardo ve Claudia López gibi adaylara giden merkez oyların kazanılması mücadelesinin yoğunlaştığını söyleyen Capode, ikinci turda bu oyların, ideolojik bir yakınlıktan ziyade, aşırı sağcı aday Espriella'ya duyulan tepki nedeniyle Iván Cepeda'nın tarafına çekilmesinin amaçlandığını kaydetti.
Seçime günler kalırken siyasi atmosferin çok gergin olduğunu ve kutuplaşmanın net bir şekilde görüldüğünü belirten Kolombiyalı aktiviste göre özellikle alt sınıflar, halk kesimleri Cepeda'nın kampanyasını sahiplenmiş durumda.
Sınıfsal farkın kampanyalara da yansıdığına işaret eden Capode şöyle diyor: “Espriella’nın destekçileri büyük lüks araçlarla konvoy yaparken —aralarında daha mütevazı olanlar olsa da— genel olarak ülkenin önde gelen ekonomik çevrelerini arkasına alan, çok para harcanan kampanyalar yürütüyorlar. Cepeda'nın kampanyasında ise toplumun genelini oluşturan sıradan insanların, kazanmak için kampanyayı bizzat sahiplendiği bir süreç yaşanıyor.”
Kolombiya'yı gelecekte nelerin beklediğine yönelik soruya ise şöyle yanıt veriyor capote: “Bir yanda aşırı sağ seçeneği var. Ülkemiz tarih boyunca her ne kadar egemen sınıflar, sağcılar, ulusal burjuvazi ve oligarşi tarafından yönetilmiş olsa da Pacto Histórico'nun ve Cumhurbaşkanı Gustavo Petro'nun zaferinden bu yana geçen son 4 yılda dengelerde bir değişim yaşandı. Önceliğin halk kesimlerine verildiği bir gerçek. Mevcut veriler de bunu kanıtlıyor. Asgari ücretteki artış, açlık, yoksulluk, eşitsizlik ve işsizlik rakamlarındaki önemli düşüşler, halk kesimlerinin ve en çok ihmal edilmiş olanların hükümetin önceliği olduğunu gösteriyor.”
KOLOMBİYA YOL AYRIMINDA
Aşırı sağcı Espriella’nın saldırdığı ve tam olarak yıkmak istediği şeyin bu durum olduğunun altını çizen Laura Capote sözlerini şöyle sürdürüyor: “Tarihsel Pakt’ın değişim projesini destekleyen halk sınıflarını cezalandırarak egemen sınıflara ayrıcalık tanımak istiyor. Ayrıca bununla bağlantılı olarak, ideolojik olarak ABD dış politikasıyla tam bir uyum içinde. Trump'a açık bir hayranlık besliyor ve hatta Benjamin Netanyahu'ya da hayranlık duyuyor. Netanyahu'nun İsrail'de yaptıklarını, kendi ifadesiyle Kolombiya'da yapmak istedikleriyle bağdaştırma niyetinde. ‘Düşman’ olarak gördüğü unsurlara karşı bir yok etme politikası geliştirmek istiyor. Çeşitli fırsatlarda solun kökünü kazımayı ve kendi hükümetine muhalif olan kesimleri bir şekilde ortadan kaldırmayı amaçladığını belirtti. Konuşurken "destripar" kelimesini kullanıyor —bu “içini deşmek" yani "katletmek" anlamına geliyor.”
Seçim sonuçlarının bölgesel etkilerine dair ise Capote şunları ifade ediyor: “Kolombiya şüphesiz tüm bölge ve bölgenin genel siyasi dinamikleri için çok önemli. Bugün ilerici bir hükümete sahip olmamız, bölgesel tabloyu büyük ölçüde değiştiriyor. Kıtanın en büyük üçüncü ekonomisiyiz ve bu durum şüphesiz ülkemizin bölgesel düzeydeki siyasi yönelimlerini de etkiliyor. Bu çerçevede, bu ilerici hükümetin devam etmesi durumunda, kıta genelindeki alternatif kesimlerin güçlenmesi önemli olacak. Kolombiya'nın da dahil olduğu, Meksika ve Brezilya'nın liderlik ettiği bu bloğun güçlenmesi, Kolombiya özelinde ABD'nin emirlerini takip etmenin ötesine geçen bir egemenlik ve bölgesel entegrasyon vizyonunun güçlenmesini sağlayacak. Espriella'nın seçilmesi durumunda, Iván Duque ve öncesinden bu yana ülkemizdeki eski yönetimlerin yaptığı gibi, tamamen ABD dış politikasının takipçisi olan bir çizgiye dönüş yapılacaktır. İlerici ittifakın adayı Haliyle ilerici ittifakın ve Cepeda’nın kazanması bölge için kritik bir öneme sahip.”
***
HABERLER YALAN, PETRO GÖREVİNİN BAŞINDA
Gazeteci Monica Valdes ise solcu devlet başkanı Gustavo Petro’nun görevden alındığına ilişkin geçen günlerde yayılan haberlerin gerçeği yansıtmadığını kaydetti. Valdes şunları söyledi: Hızla yayılan o haberlerin anayasal, yasal bir dayanağı yok. Petro’nun görevden alınması yönünde bir karar alınmadı. Bu, sadece bir milletvekilinin Petro’yu 21 Haziran saat 16:00’ya kadar, yani cumhurbaşkanlığı ikinci tur oylamasının sona ermesine kadar, görevden uzaklaştırmaya yönelik başarısız bir talebiydi. Milletvekili Gloria Arizabaleta cumhurbaşkanının (devlet Başkanı) siyasete müdahale etmemesi için görevinden geçici olarak uzaklaştırılması talebi sundu. Bu talebin yürürlüğe girebilmesi için, komisyonda kabul edilmesi ve sonrasında da iki meclisli sisteme göre son sözü söyleyen kurum olan Senato’ya gitmesi gerekirdi. Ancak öyle olmadı. Görevden azletme talebinin anayasal hiçbir dayanağı yok. Suçlama Komisyonu bu talebi görüşmedi ve nihai kararı da vermedi.”
/././
Tavukta kayyum, ekonomide çaresizlik -Güldem Atabay-
Beyaz et sektörüne yönelik operasyon ve 13 şirkete kayyum atanması, ilk bakışta “tüketiciyi koruma” amacıyla yapılmış bir rekabet soruşturması gibi sunuluyor. Ancak dosyanın kapsamına ve kullanılan yöntemlere bakıldığında ortaya çıkan tabloda durum ekonomik bir sorundan çok siyasi ve idari bir tercih.
Yapılan açıklamada suçlama; “Fiyatı birlikte belirlemek, arz ve satış fiyatlarını tüketici aleyhine yönlendirmek, serbest piyasayı bozmak ve haksız kazanç elde etmek”. Eğer ortada gerçekten rekabet hukukunu ilgilendiren bir ihlal varsa, bunun soruşturulması elbette devletin görevi. Ancak piyasanın yaklaşık yüzde 90’ını temsil eden şirketlere aynı anda denetim kayyumu atanması, iddia edilen suçla kullanılan yöntem arasındaki ölçüsüzlüğün göstergesi.
Her şeyden önce, serbest piyasayı bozduğu iddia edilen şirketlere hukuk eliyle müdahale ederek sektörün tamamına yakınını kamu denetimi altına almak, bizzat piyasa işleyişine doğrudan müdahale demek. Mülkiyet hakkını zedeleyen bu yaklaşım hukukta karşılığı olan “ölçülülük” ilkesiyle bağdaşmıyor.
Üstelik şirket yöneticilerinin “örgütlü suçlar” kapsamında gözaltına alınması ve bu kapsamda yargılanacak olmaları son yıllarda Türkiye’de giderek yaygınlaşan tehlikeli bir anlayışın devamı. Neredeyse aynı sektörde faaliyet gösteren birkaç kişinin bir araya gelmesi, bilgi paylaşması, piyasa koşullarını değerlendirmesi veya sektör hakkında görüş alışverişinde bulunması dahi “örgüt” kavramı içine sokulabiliyor. Oysa piyasa ekonomisi tam da bu bilgi akışları, beklentiler ve rekabet süreçleri üzerine kurulu.
Ekonomide işleri bu şekilde sürdürmek mümkün değil.
Bir yatırımcı zaten her yatırım kararında sermayesini riske atar. Fabrika kurar, kredi kullanır, istihdam yaratır, üretim yapar. Ancak aldığı riskin ekonomik sınırları aşarak bir gün kendisini örgütlü suç kapsamında soruşturulan bir sanık haline getirebileceğini düşünürse, ülkede yatırım iştahı hızla kaybolur. Türkiye’nin bugün karşı karşıya olduğu en büyük sorunlardan biri zaten özel sektör yatırımlarındaki zayıflama ve sonucunda genç işsizliğin ve geniş tanımlı işsizliğin kalıcı biçimde yüksek seyretmesi.
Ana faaliyet alanı hakkında kulis yapan, bilgi toplayan, maliyetlerini analiz eden ve buna göre rekabet stratejisi geliştiren şirketleri potansiyel suç örgütü gibi gören bir anlayışın ülkeye yeni yatırım çekemez. Bu yaklaşım yalnızca mevcut yatırımcıyı korkutmakla kalmaz, uluslararası sermayeye de Türkiye’de hukuki öngörülebilirliğin giderek zayıfladığı mesajını verir.
Peki neden çok daha tartışmalı olan kırmızı et piyasası ortada dururken devlet beyaz et sektörünün üzerine gidiyor? Cevabı, halkın zorunlu tüketim tercihlerindeki değişimde yatıyor.
2005’te Türkiye’de kişi başına yıllık beyaz et tüketimi yaklaşık 13,5 kilogramken bugün 27 kilogram seviyesinde. Bunun nedeni insanların daha fazla tavuk sevmesi değil, alım güçlerinin düşmesi.
AKP döneminde gelirler enflasyon karşısında eridikçe milyonlarca vatandaş protein ihtiyacını kırmızı et yerine çok daha ucuz olan tavuk etiyle karşılamak zorunda. 2021-2025 döneminde kuzu eti fiyatları yaklaşık yüzde 660, dana eti fiyatları ise yüzde 617 artarken tavuk eti fiyatlarındaki artış yaklaşık yüzde 242 seviyesinde kaldı.
Bu oranlar elbette çok yüksek. Ancak ortada göz ardı edilen: gerçek maliyetler.
Aynı dönemde yem maliyetleri yaklaşık yüzde 500, enerji maliyet yüzde 300 civarında, işçilik maliyeti ise yüzde 627 yükseldi.
Tarım Bakanlığı ve TÜİK verilerine göreyse tavuk eti üretimi bu zorlu 2021-2025 döneminde yaklaşık yüzde 31 arttı. Tüketim sadece 2025’te yüzde 12’ye yakın artarken arzın sürekli genişlediği, üretimin rekor seviyelere ulaştığı ve maliyet şoku yaşayan bir sektörü üretimi kısmak ve fiyatları yapay biçimde yükseltmekle suçlamak ekonomik açıdan yanlış.
Veriler maliyet şokuna rağmen üreticilerin arzı kısmadığını, tam tersine artırdığını gösteriyor. Dolayısıyla ortada üretim kaynaklı bir kriz değil, maliyet kaynaklı bir sorun bulunuyor. Şimdi burada kartel/tekel nerede o zaman?
Eğer birkaç şirket hakkında soruşturma açılsaydı, rekabet ihlali iddiaları daha ciddi tartışılabilirdi. Ancak sektörün tamamına yakınının aynı anda “örgüt” suçlamasıyla karşı karşıya bırakılması farklı bir tabloyu ortaya koyuyor.
Bu tabloyu daha önce de patates ve soğan depolarına yapılan baskınlarda, sebze-meyve fiyatlarındaki artışların “stokçulara” bağlanmasında gördük.
İktidar, yıllardır uyguladığı ekonomi politikalarının yarattığı enflasyonla mücadele etmekte başarısız oldukça sorunun kaynağını üreticilerde, marketlerde, komisyoncularda ya da şimdi olduğu gibi tavuk üreticilerinde aramaya devam etsin. Oysa yüksek gıda enflasyonunun temel nedeni Saray’ın tam merkezinde.
Bugün Türkiye’de milyonlarca insan açlık sınırının altında kalan ücretlerle, emekli aylığıyla yaşam mücadelesi veriyor. Tarım sektörü ayrı, sanayi sektörü ayrı bir maliyet krizi içinde.
AKP iktidarı ise tükenmişlik içinde bu sorunlara giderek daha fazla polisiye yöntemler ve hukuk baskısı ile çözüm peşinde. Bütçeden milyarlarca lira faiz ödemesine ayrılırken hayat pahalılığının gerçek nedenleriyle mücadele edilmiyor.
Tavuk üreticilerine yönelik operasyonun asıl anlamı da burada zaten. Bu dosya yalnızca beyaz et sektörüyle ilgili değil. Bu dosya, ekonomik sorunları çözmek yerine sorumlular arayan bir yönetim anlayışının yeni örneği. AKP yatırımcıyı suçlu ilan ederek, hukuku ekonomik yönetimin yerine koyarak ve maliyet enflasyonunu polis operasyonlarıyla bastırmaya çalışarak refaha ulaşamaz.
/././



