Savaşa verilen ara ve emperyalizmin düşük çeneli temsilcisi + Cinnet! -soL-

Savaşa verilen ara ve emperyalizmin düşük çeneli temsilcisi -Engin Solakoğlu- 

Barrack, bölgeye bir yönetim modeli biçti ve Ortadoğu halklarının teba ve kul ötesinde bir statü kazanmasının gereksiz olduğunu yineledi. Bu yaklaşımı bir tür “culturalism” olarak görebiliriz. Barrack bize “sizi insan ya da yurttaş olarak gibi görmüyoruz” ya da “sizden bir cacık olmaz” demiş oldu. Aksini kanıtlamak yükümlülüğümüzdür.

Savaşın tarafların birbirlerine ateş ettikleri bir süreçten ibaret olmadığını yaşayarak öğreniyoruz.

İsrail Birleşik Devletleri’nin İran’a karşı başlattıkları saldırının ateşli kısmındaki duraklama savaşın bittiği anlamına gelmiyor. Öncelikle ABD’nin İran’a karşı uygulamaya çalıştığı abluka da bal gibi bir savaş aracıdır. İran Dışişleri Bakanlığı sözcüsünün de anımsattığı gibi, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2/4 maddesinin ihlalidir. Etkili olup olmaması ikincil önem taşıyor. Olabilecek en alçakça (viciously) yöntemlerle savaşacağını Savaş Bakanı Hegseth’in pis ağzından açıklamakta sakınca görmeyen Washington’un hesabı, silahla yenemediği İran’ın gelir kaynaklarını kurutup halkını aç bırakmak. Böylelikle halkın ayaklanarak rejimi devireceği ya da en azından zayıflatacağı düşünülüyor olmalı.

Bu aracın kısa vadede ve tek başına sonuç vermesi ise mümkün değildir. İran’ın devlet örgütünün hiçbir konuda kısa erimli düşünmediğini artık öğrenmiş olmalıyız. Basra çıkışlı  petrol ihracatı tümüyle durdurulabilse dahi, İran’ın alternatif rotaları yok değil. Hazar denizi orada duruyor. Savaş sırasında İsrail oradaki limanları da bombaladı ama Rusya tepki gösterince saldırıların devamı gelmedi.

İran’ı zayıflatmak için savaşın ateşli kısmının aralıklarla sürdürülmesi bu bakımdan da kaçınılmaz. Gelen haberler doğru ise, İran ve ABD önümüzdeki hafta muhtemelen Salı günü yeniden masaya oturacaklar. İran henüz bunu teyit etmedi. Aksine ABD ablukası kalkmadan görüşmelerin başlamayacağını söyledi.

Yalnız Tahran savaştan çekinmediği gibi, diplomatik masadan da korkmuyor. Esasen  buradan kalıcı bir anlaşma çıkma olasılığı bulunmadığının da farkında. Olası bir görüşmenin en olumlu sonucu, ateşkesin bir süre daha uzatılması olur. Temel çelişki ve anlaşmazlıklar orta yerde duruyor. İran savunma ve saldırı kapasitesini, bunun yanında devlet yapısını koruduğu sürece İsrail Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu ve dünya tasarımının önünde ciddi bir engel olma niteliğini de koruyacak.

Üstelik bu engel olma hali salt maddi bir gerçekliği göstermiyor. Epstein çetesinin kazanamadığı, “düşmanı”nı ezemediği her savaş bölge ve dünya halklarını bu çirkin hegemonyanın sona erebileceği konusunda cesaretlendiriyor.

Yeni görüşmelerle ilgili ilginç bir gelişme de, ABD heyetinin oluşumuyla ilgili. Washington önce, Başkan Yardımcısı Vance’in Pakistan’a gitmeyeceğini, siyonist müteahhit Witkoff ve Kushner’in gene heyetin başında olacaklarını duyurdu. Kimi gözlemcilere göre, Vance’in yokluğu Trump’ın görüşmelerde ilerleme kaydedilmesi halinde İslamabad’a gidebileceğinin işaretiydi. Malum, ABD’de geçerli güvenlik protokolüne göre Başkan ve Yardımcısı aynı anda ülke dışında ve aynı yerde bulunamıyorlar.

Bununla birlikte akşam saatlerinde, Beyaz Saray kaynaklı bir bilgi tabloyu yeniden değiştirdi. Buna göre Vance de Pakistan’a gidecekti. Heyet oluşumunun görüşmelerin seyrine olumlu bir etkisi olacağını sanmıyorum. Yanılmayı dileyerek yapacağım tahmin, masadan yine nihai bir anlaşma çıkmayacağı yönünde.

Sonuçta, ABD, yine İran’ın önüne saçma sapan koşullar koyacak, Tahran bunları haklı olarak reddettiğinde de bölgeye yığdığı askeri güçle yeniden ve İsrail’le birlikte saldıracak.

ABD’nin başındaki çetenin elebaşısı Trump tehdit savurmaya başladı bile. Yakarım, yıkarım deyip duruyor. Yalnız salt konvansiyonel silahlarla İran’ı boyun eğmeye zorlayamayacağı aşikâr. Kara savaşına girişmeyi de maçası sıkmıyor. Öyle bir senaryodan başarıyla çıkmak için birkaç milyon askere ve bölgedeki vasal devletlerin tam desteğine ihtiyacı var. Başta Birleşik Arap Emirlikleri olmak üzere Körfez’deki leş kargaları “gak gak“ ötüyorlar ama ötesine yürekleri yetmez. İran’ın karadan sıkıştırılabileceği cephelerde de ABD açısından umut verici bir manzara yok. İsterseniz bir gözden geçirelim.

Irak tarafında toplaşan irili ufaklı Kürt örgütlerinin askeri kapasitesi yetersiz. Böyle bir harekata en azından lojistik destek sağlaması gereken Irak’ın yerli Kürt güçlerinin ise pişmiş aşa su katmaya hiç niyetleri yok. Irak’ta Cumhurbaşkanlığı seçimleri nihayet sonuçlandı ve teamüle uygun olarak Kürdistan Yurtseverler Birliği’nin adayı Nizar Amedi  Cumhurbaşkanı oldu. İran’la tarihsel ve dinsel bağlantıları olan Şiilerin çoğunlukta olduğu bir ülkede her bakımdan sağlam bir konum elde etmişken, ucu açık bir maceraya atılmaları olasılığı çok düşük.

Pakistan cephesi de farklı sebeplerle kullanılabilir değil. Şimdi girsek içinden kolay kolay çıkamayacağımız bir Belucistan meselesi var ki, İslamabad ve Tahran’ı ortaklaştırıyor.

Yine çok konuşmadığımız bir olgu da, Pakistan’ın mezhepsel yapısı. Ülke nüfusunun yüzde 10 ila 20’sinin Şii olduğu biliniyor. Pakistan’ın jeopolitik konumunun karmaşıklığı da bir başka mesele. Ülke bir yandan ABD’ye yakın ama Çin Halk Cumhuriyeti’ne de yakın. Hayatı ve jeopolitiği siyah beyaz netliğinde yorumlamaya çalışanlar için içinden çıkılması güç bir denklem!

Az konuşulan bir başka olasılığa geçelim. Geçenlerde ABD/CIA destekli Turan Resarch Center’da bir makaleye denk geldim. Makalede, Türkmenistan’ın ABD desteğiyle askerî açıdan İran’ı sıkıştırabileceğinin unutulduğundan yakınılıyordu. Türkmenistan’ı biraz bilenlerin böyle bir iddiayı ciddiye almaları olanaksız. Geçiyorum, hem de gülerek geçiyorum.

Azerbaycan’ın savaşta oynadığı ve oynayabileceği rol hep gündemde. Bakü İsrail ile yakınlığını gizleme ihtiyacı dahi hissetmiyor. Petrol sevkiyatı, ticaret tam gaz. Yalnız, İran’a karşı bir kara harekâtına ülkeyi açmak ile bu tutum arasında kat edilmesi gereken çok mesafe var. Aliyev’e birçok eleştiri yöneltilebilir ama ahmak olduğunu veya bölge gerçeklerini bilmediğini  kimse söyleyemez.

Geriye malum cephe kaldı. Bir kere şunun altını kalın kalın çizelim. Türkiye’de NATO uzantısı çenelerin halkın kafasını karıştırmaya yönelik hamleleri benim beklentilerimi de aşan bir düzeyde hüsrana uğradı. Türkiye’de yaşayanların ezici çoğunluğu bir avuç mezhepçi salak ve Batıcı aparatın bütün çabalarına rağmen, İran’a yönelik emperyalist saldırının anlamını hızla kavradı ve buna göre tavır aldı. O tavır, kaderini Trump’a bağlamaktan başka bir çaresi bulunmayan Akepe düzenini bile dizginledi. Savaşın başındaki ukala tavırlar, yerini savaşı bir an önce bitirmeye yönelik çabalara bıraktı. Türkiye halkını 1000 yıllık komşusu ve kültür ortağı İran halkına karşı savaşa sokma niyetleri akim kaldı. Bir başka deyişle bence o cephe de açılmadan kapandı.

Sonuç olarak, hegemonyası çatırdayan ABD savaşa bir şekilde devam etmek zorunda. İsrail’in de durumu farklı değil. Dünyanın en güçlü, en kurnaz, en teknolojik ve en “falan filan” ordusu 9 km2 büyüklüğündeki bir kasabayı, Bint Cibeyl’i 40 günde düşüremedi. Yerle bir etti ama düşüremedi. İran’dan yediği füzelerin intikamını Lübnan’da fetih yaparak almak niyeti Hizbullah’ın duvarına çarptı. İsrail’in en büyük başarısı, hava savunması olmayan bir ülkede, Gazze’de olduğu gibi çoluğu çocuğu katletmek, hastane ve köprüleri bombalamak, çok sayıda Lübnanlı sağlık personelini bilerek isteyerek hedef alarak öldürmekle sınırlı kaldı. ABD tarafından dayatılan ateşkesin İsrail’in lehinde bir siyasi sonuç yaratabileceğini söylemek için ise çok erken. İran yenilmeden çok zor.

Artık öldürmekten başka bir gündemi olmayan İsrail düzeninin İran’a saldırmayı sürdürmesi gerekiyor. Yenebileceğinden değil ama yenemeyeceği netleştiğinde, Ortadoğu halklarının İsrail denilen Batılı sömürge köprübaşını önünde sonunda haritadan silmek için harekete geçeceğini bildiğinden.

İsrail Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu ve dünya tasarımından söz ederken o tasarım hakkında en net konuşan aktörlerden birine değinmemek haksızlık olur. ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi unvanını taşıyan ama gerçekte Trump’ın Ortadoğu bölge valiliğine soyunan düşük çeneli Tom Barrack bu hafta yine kendisine bolca sövdürmeyi başardı.

Akepe’nin gösteriş merakının somut örneklerinden birini teşkil eden ve yandaş otel zincirlerinin ilave finansmanı ötesinde bir etkisi olmayan Antalya Diplomasi Forumu’nda konuşturulan Barrack, bölgeye bir yönetim modeli biçti ve Ortadoğu halklarının teba ve kul ötesinde bir statü kazanmasının gereksiz olduğunu yineledi. Bu yaklaşımı bir tür “culturalism” olarak görebiliriz. Barrack bize “sizi insan ya da yurttaş olarak gibi görmüyoruz” ya da “sizden bir cacık olmaz” demiş oldu. Aksini kanıtlamak yükümlülüğümüzdür.

Bu görüşü herhangi bir siyaset bilimci, akademisyen, araştırmacı filan söylese, oturup tartışır, dersini de verirsiniz. Büyükelçilerin, diplomatlarının sıkı kurallarla belirlenmiş bir dokunulmazlıkları olduğu da doğrudur. Örneğin istisnai haller haricinde (ağır suç, suç üstü vs) görev yaptıkları ülkede yargılanmazlar. Yalnız bu statü, Türkiye nezdinde atanmış bir Büyükelçinin ülke halkına, tarihine ve Cumhuriyeti’ne saydırma hakkını vermez. “Beğenmiyorsan başka kapıya şekerim” der, bavulunu eline verirsiniz.

Yapmıyor, yapamıyorsanız, “söyleyene değil söyletene bak” dedirtirsiniz. O durumda, söyleyen değil, söyleten hesap verir.

/././

Cinnet!-Serdal Bahçe- 

Çocukluk toplumun kurulduğu momenttir, çocukluğu yok ederseniz toplumu da yok edersiniz. Nitekim artık toplum bir ormandır, çocuklukları alınmış çocuklar ise erken yaşta orman yasasını öğrenmekteler...

Maraş ve Urfa’daki okul saldırıları sarsıcı olmanın ötesinde korkutucuydu. Bir anda tüm ülke başka okullara da aynı türden saldırı olacak mı sorusunu sordu ve müthiş bir kaygı ve korkuya kapıldı. Bu türden saldırılar daha önce gelişmiş ülkelerde, en başta da ABD’de olduğunda bize ırak, buraya uzak diyerek sanki grotesk bir korku filmini seyreder gibi seyretmiştik. Norveç’te Brevik adayı basıp gençleri katlettiğinde, ABD’de Columbine Lisesi basıldığında bizim başımıza gelmez; bu tıyneti, ruhları bozulmuş batılıların başına gelir, merak etmeyelim diyerek kendimizi sakinleştirmiştik. Bu türden ergen cinnetleri bize yabancıydı, biz aile terbiyesi almış, dindar, değerlerine saygılı gençlere sahip bir toplumduk ya bize bir şey olmazdı. Oldu ama. Şimdi suçluyu arıyoruz.

Babası polis, annesi öğretmenmiş. Babası pek çok silaha sahipmiş, merak edince oğlunu da poligona götürüp atış talimi yaptırmış. Böylece oğlu bilgisayar oyunlarından ve dizilerden gördüğünü birebir tatbik etmeyi öğrenmiş. Sonra bir gün yanına silahları ve şarjörleri alıp kendi okuduğu okula gitmiş ve önüne gelene ateş etmeye başlamış. Ölüler ve yaralılar üstü üste yığılmışlar. Katliamı yapan da ölmüş. O da yaşayanların arasında kalamayacağını biliyormuş galiba. Suçun doğrudan failinin ölmesi bir yana dolaylı failler olarak anne ve baba hemen tutuklanmış. Katliamı yapan çocuk zaten normal değilmiş, tuhaf hareketler yapan bir sosyopatmış. Okulda hiç arkadaşı yokmuş. Balık da baştan kokarmış. Anne ve baba onun tuhaf hallerini görerek onu zorunlu tedaviye sokmak şöyle dursun, tam tersine ondaki karanlık tarafı beslemişler. Onu karanlığa teslim etmişler. Çocuğun içindeki karanlık büyümüş ve en sonunda onu yutmuş. Olan da buymuş. 

Ama kriminolojimiz çok gelişkin maşallah. Gelişkinliğinden herhalde, doğrudan fail ölmüşken, dolaylı failler gözaltına alınmışken bu kadarıyla yetinmemiş. Öyle ya, modern kriminoloji suçu bireysel bir cürümden öte bir şey olarak görür; onun sosyal kökenlerini de araştırır. Ülkemizin gelişmiş kriminolojisi de hemen bir araştırma yapmış ve bu cinnetin toplumsal kökenini bulmuş; şiddet içeren TV dizileri ve şiddet yüklü bilgisayar oyunları. Ha bir de her zaman olduğu gibi sosyal medya. Ah o sosyal medya ah! Var ya ülkedeki tüm toplumsal çürümenin kökleri sosyal medyadan besleniyor. Aslında gül gibi toplumuz, dert edecek hiçbir toplumsal, ekonomik sorunumuz yok, kendi halimize bırakılsak pamuk gibi, şeker gibi bir cemiyetiz. Ama gelin görün ki sosyal medya zehirlemekte bizi.

Pek tabii ki modern ve saygın kriminolojimiz sorunu teşhis etmekle yetinmeyecek kadar modern ve saygın olduğu için hemen çözümü de bulmuş. Efendim toplumumuz dini ve milli değerlerine dönerse bu melanetin kökü temizlenirmiş. Gerçi modern ve saygın kriminologlarımız bu ülkede dini ve milli değerlerimiz için insan öldürüldüğünü ve hatta yakıldığını görmezden gelmiş ama olsun. Dini ve milli değerlerimiz uyumlu, saldırgan olmayan, barışçıl nesiller yaratabilmenin anahtarıymış. Modern ve saygın kriminologlarımız pratik çözüm önerileri de üretmişler bu facia üzerinden: Okul kapılarına polis ya da bekçi, her okula psikolog, sosyal medya kullanımının sınırlandırılması ve kontrol edilmesi. Bu son öneriler sorunu çözemeyecek aslında, çünkü sorunun kökü derinlerde.

Modern ve saygın kriminolojimizi ve en az onun kadar modern ve saygın kriminologlarımızı hak ettikleri yerde bırakalım. İşin aslına gelmeye çalışalım. Bu türden saldırılar giderek yaygınlaşıyorlar. Ergenliğini yaşayan çocukların birer katliamcıya dönüşmeleri bizim topraklarımız için yeni ama dünya için artık o kadar da yeni değil. Doğru, önce gelişmiş kapitalist ülkelerde boy verdi bu felaket. Kapitalizmde mallar ve sermaye artık sınırsız bir şekilde akıyor dünyanın dört bir tarafına. Ama sınırsızca akan sadece onlar değil; bu lanetli toplumsal sistemin tüm toplumsal arazları, felaketleri de akıyor sınırsız bir şekilde.

Fail bir çocuk, tıpkı diğer katliamlarda olduğu gibi. Sorun da tam burada yatıyor. Biyolojik olarak çocuk ve hatta zihinsel gelişim seviyesine bakarsak çocuk, ama aslında yaşı küçük bir yetişkin o. Çünkü artık çocuklar çocukluklarını yaşayamadan yetişkin olmak zorunda kalıyorlar. Çocukluğumuz çalındı, yok edildi. Okulu basan da görünüşte çocuk ama bir yetişkinin psikosomatik patolojisine sahip. Çünkü küçük yaşta yetişkin olmak zorunda kaldı. Ancak zihinsel gelişim düzeyi, kişilik ve moral gelişimi yetişkinlere has kaygıları kaldırabilecek düzeyde değildi. Bu sadece onun sorunu değildi.

Çocukluğun kendine has bir dönem, kendine has bir kişilik yapısı olduğu geç keşfedilen bir olguydu. 19. yüzyılın büyük bir bölümünde çalışanların, yoksulların çocukları bedenleri küçük deliklere girmeye bile uygun olduğu için 5-6 yaşlarında madenlere, fabrikalara sürüldüler. Servet ve güç sahiplerinin çocukları ise ilerde elde edecekleri güce hazırlık mahiyetinde kişiliksizleştirici bir disipliner eğitime tabi tutuldular. Ama ortaya çıkan toplum pek hayırlı bir toplum olmadı. Derken işçi sınıfının mücadelesiyle çocuk emeği kullanımı sınırlandırıldı ve çocukluk tüm toplum için bir kazanca dönüştü. Çocuk dokunulmazlığa kavuştu, kısmen de olsa. Süregiden mücadele bu defa çocukluk haline has korumaların ve garantilerin yasal güvence altına alınmasına yol açtı. Dahası kapitalist devletler çocuğun kamusal bir varlık olarak korunması ve yetiştirilmesinin kamusal bir yükümlülük olduğunu da kabul ettiler. Bu ortamda emekçilerin çocukları bile çocuğa has bir kamusal alanın parçası oldular. Fark edildi ki çocukluğunu gerçek anlamda yaşayamamış bireyler moral ve fiziksel gelişimi sekteye uğratılmış bireylerdi. Yine fark edildi ki toplum çocuklukta kuruluyordu. Çocukluğa el koyduğunuzda toplum yok oluyordu.

Çocuklukta toplumsal gelişim ancak ve ancak oyun ve paylaşımla mümkündü. Oyun çocuğa sevinci ve üzüntüyü diğeriyle paylaşmayı, ödün vermeyi, utanmayı, dayanışmayı, empatiyi ve eşitliği öğretiyordu. Bu nedenle devlet oyun alanları ve oyun alanlarıyla desteklenmiş eğitim kurumları yaratmayı iş edindi kendisine. Çocuklar ve oyunlar rekabetçi değil dayanışmacıydı. Elbette ki oyun düzeneği içinde rekabet vardı ama bu rekabet bireysel yok oluşu, bireysel yıkımı değil sadece ve sadece birlikte sevinmeyi, birlikte üzülmeyi, sorumluluğu ortak bir şekilde yüklenmeyi öğreten bir rekabet idi. Bu sonuncusu çok önemliydi, diğeri rakip bile olsa birlikte olmaktan keyif alınacak bir yoldaştı aslında.

Son 40-50 yıldır çocuklukla toplumun kurduğu ilişki hızla değişti. Şimdi çocukluk sadece üretken ömre zorunlu bir hazırlık dönemi gibi algılanıyor. Bu dönemin mümkün olduğunca kısaltılması zamanın ruhuna uygun (ancak insanlığın kendisine uygun olmayan) bir adım oluyor. Çocuk artık oyun ve paylaşım aracılığıyla kişiliği oturtulacak bir insan adayı değildir, çocuk artık sonrasında daha üretken, daha kazançlı bir varlık olsun diye hazırlanan bir yatırım aracıdır. Ve kuşkusuz artık diğer çocuklar birer rakiptir, birer yoldaş, arkadaş değildirler. Diğerinin rakip olarak kabul edilmesiyle tehdit olarak kabul edilmesi arasındaki mesafe sanıldığından kısadır, fark edemediler.

Böylece çocukluğa giderek el konuldu. Çocuk erken yaşta yaşama hazırlanacak yetişkin çırağına dönüştürüldü. Bazıları gerçekten çırak oldular. Emekçilerin, yoksulların çocukları bilfiil çıraklaştılar. Ne yapacaklardı ki? İçi boşaltılmış ve toplumdaki sınıfsal hiyerarşiyi idame etmeye yarayan eğitim sistemi artık bir kurtuluş vaat etmiyordu. Dahası artık paralıydı. Böylece emekçi çocukları erken yaşta çıraklaştılar, sömürüye, iş kazalarında ölmeye pek çabuk alıştılar. Çıraklaşamayanlar ise boşluğa savruldular. Bir tür hiçleşmeyi erken yaşta deneyimlemeye başladılar. Nahif, çocuksu dimağları olana bitene katlanmalarını sağlayacak korunma mekanizmalarına sahip değildi. Uyuşturucu, zaten bir hükmü kalmamış ve anlamsızlaşmış ailenin boyunduruğundan kaçış, şiddet; zavallı bir yaşamın kapısı aralandı onlar için. Önlerinde yaşayacakları daha uzun bir ömür var tesellisi kâr etmiyordu artık çünkü o ömrün acı, sıkıntı ve bunalım ile yoğrulmuş bir ömür, anlamı kalmamış bir ömür olacağı açıktı. Onlar tesis edilmiş rekabetin daha başında kaybetmişlerdi.

Peki hali vakti yerinde olanların çocukları? Onların dramı daha farklı ancak yukarıda anlatılan dram kadar lanetli idi. Erken yaşta yaşama hazırlık diye disiplin altına alınmaları kaçınılmazdı, üstelik bunu aile de yapmayacaktı. Eğitim kurumları, ardı arkası kesilmeyen sınavlar, eğitim koçları, psikolojik rehberlik ve danışmanlık uzmanları, kariyer uzmanları, spor kulüpleri, dil kursları, piyano, bale, matematik, resim, basketbol, tenis, yüzme kursları, özel öğretmenler, aslında tatil olması gereken hafta sonları sırtlarına asılı kilolarca çanta ile koşuşturdukları envaı türden kurs; tüm bunlar ailenin yerine geçecekti. Aileler de memnundu. İçeride iyi bir okul ya da yurtdışı diye başlayan arayışlara cevap için çocuğun çocukluğunu yaşamadan zapturapt altına alınması gerekiyordu. Boş zamanlarında ise sadece telefon ya da bilgisayara mahkumdular. Bu kadar kursa giden bir nesilden neden yetenekli bir piyanist, iyi bir balerin, iyi bir Çince uzmanı, yetenekli bir yüzücü çıkmadığını sorgulayan var mı? Bu çocuklar işçi çocuklarından daha başka şekilde erken yetişkinleştiler. Kazara kendi akranları ile bir araya gelme şansı elde ettiklerinde ise oyun oynamak yerine bilgisayara ve telefona birlikte bakar oldular. Erken yaşta parayı sermayeyi, serveti, maaşı, ikramiyeyi, terfi etmeyi, atanmayı, CV'yi, portföyü, altını, kriptoyu öğrendiler. Küçük zihinleri sistemin tüm pislikleriyle dolduruldu. Yanındaki rakipti, arkadaş değildi. Yanındaki tehdit idi, yoldaş değildi. Yanındakinin tehdit olarak algılanması ile yok edilmesi gereken unsur olarak algılanması arasındaki mesafe de sanılandan kısadır. Bunu da fark edemediler.

Rekabet insani varoluşa aykırı bir durumdur. Bu sistemin borazanları yüz yıllardır rekabetin iyiyi, yeni olanı, yaratıcı olanı yaratacağını vaaz eder dururlar. Oysa rekabet hızı ve işleyişi koordine edilememiş bir şekilde arttırarak bedene ve topluma zarar verir. Bu toplumda rekabet kazananı ihya etme, kaybedeni ise hiçliğe itme üzerine kurulu olduğundan herkes açısından bir korku ve kaygı kaynağıdır. Çünkü her birey en azından bir kere kaybedecektir. Sürekli olarak bir şeyleri, birilerini, geleceği, statüyü kaybetme korkusu insanı korkuya teslim olmuş, sistemin görünmeyen güçleri karşısında iliklerine kadar titreyen zavallı bir yaratığa dönüştürmektedir. Korku ile şiddet ise karşılıklı olarak birbirlerini beslerler. Yetişkinler uzun yaşam tecrübeleri sayesinde hastalıklı bir şekilde olsa bile, belki ayakta kalacaklardır. Oysa çocuklar, çocukluklarına el konulmuş çocuklar bu baskıya direnebilme gücünden yoksundurlar. Anlamlandıramadıkları bu süreç zaten yeni yeni inkişaf eden benliklerini söküp alacaktır, geriye empatisi olmayan, hissiz, baştan aşağı kaygıya, korkuya ve şiddete dönüşmüş bir beden kalacaktır.

Çocukluk toplumun kurulduğu momenttir, çocukluğu yok ederseniz toplumu da yok edersiniz. Nitekim artık toplum bir ormandır, çocuklukları alınmış çocuklar ise erken yaşta orman yasasını öğrenmekteler, erken yaşlarda yaşam onlar için giderek bir varoluş mücadelesine dönüşmektedir. Moral ve fiziksel olarak hazır olmadıkları bu meydan okuma onları bir yok etme makinesine dönüştürmektedir. Hikaye budur.

/././

soL

Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -CUMHURİYET-

 


- Ergin Yıldızoğlu -

‘Adam’ gitti! Yenisi geliyor 

Pazar gecesi Budapeşte sokaklarında büyük bir coşkuyla tarihsel bir kırılma anı yaşanıyor gibiydi. Neofaşist Viktor Orbán, 16 yıl sonra ilk kez seçimleri, eski yoldaşı Peter Magyar’a kaybetmişti. Liberal yorumculara göre bu demokrasinin büyük bir zaferiydi. Seçim sonuçları önemli ama ne yazık ki karşımızda bir rejim değişikliği değil bir “rejim içi değişiklik” olasılığı var.

...AMA NASIL?

Orbán’ın seçim kampanyası “kültür savaşları” üzerine kuruluydu: göç tehlikesi, ailenin söylemi, Ukrayna’nın Macaristan’ı savaşa sürükleyeceği korkusu, Soros’un gölgesi. Bu argümanlar bu kez işe yaramadı. Çünkü Macaristan ekonomisi son üç yıldır adeta durma noktasında. AB fonlarından gelen 28 milyar Avro, kamu hizmetlerine değil yandaş şirketlere akıyor. Hastaneler bir yıl sonrasına randevu veriyor, demiryolları çürümeye terk edilmiş, okullar yoksullaşmış. Orbán 2010’da yoksulluk ve yolsuzlukla savaşma iddiasıyla iktidara gelmişti; şimdi bu sorunların simgesi olmuş.

Toplumda bir kültürel kutuplaşma olmayınca “kültür savaşı” da işe yaramıyor. Magyar, Orbán rejiminin kurucularından, 2002’den 2024’e kadar Fidesz içinde çalışmış bir isim. Magyar göçe, yabancılara, AB’nin göçmen kotalarına, Ukrayna’ya silah gönderilmesine karşı. LGBT hakları, İstanbul Sözleşmesi, kürtaj hakkı gibi konuları gündemine almıyor; Orbán’la aynı kültürel zeminde duruyor. Magyar, seçim kampanyasını yolsuzlukla mücadele etme, kurumları onarma, Macaristan’ın demokratik kültürünü yeniden inşa etmek, yargı bağımsızlığını restore etme, sivil alanı açma, AB ilişkilerini düzeltme vaatleri üzerine kurmuştu. Seçimler, dünya görüşü birbirine çok yakın iki lider ve parti arasında, esasen yönetim kalitesi ve yolsuzluk üzerinden yapıldı.

ÖYLEYSE... 

Seçim sistemi çalıştı: Macarlar, medya baskısına, yargı yıpranmasına, yabancı müdahaleye rağmen yüzde 78’e yakın katılımla sandığa gittiler. “Adamların değişmezliği” mitini “yıktılar”. Şimdi yeni olasılıklar şekillenebilir. Magyar’ın mecliste elde ettiği üçte iki çoğunluk ona yasa yapma, hatta anayasa değiştirme yetkisi veriyor ama önünde dev engeller var: Veto yetkisine sahip Cumhurbaşkanı Orbán’ın adamı, anayasa mahkemesi, Fidesz yanlısı hukukçuların elinde, medyanın yüzde 70-80’i Orbán yandaşlarının malı. Sivil ve güvenlik bürokrasisi Orbán’ın atadığı personel ile dolu.

Donald Tusk’ın Polonya’daki son deneyimi öğretici. Tusk hükümeti kamu medyasındaki propaganda aygıtını hızla sınırladı, sembolik adımlar attı. Buna rağmen kamuoyu desteği kararsız kaldı. Çünkü demokratik restorasyon süreçleri beklentileri hızla yükseltiyor, hayal kırıklığı üretiyor. Demokratikleşmenin şartı olan “bağımsız” eleştirel medya, her hatayı görünür kılıyor; “hiçbir şey değişmedi” duygusunu besleyebiliyor.

Macaristan’da bu zorluklar daha da derin. Orbancılık sona ermedi: Orbán’ın (62) Avrupa Parlamentosu’nda güçlü bir siyasi grubu var, Avrupa çapında, faşist partileri, dinci akımları destekleyen finansal, kurumsal ağlar çalışmaya devam edecek. Magyar, Orbán rejiminin liberal bir alternatifi değildi. Seçmenin öfkesinin yönelebileceği, “rejim içi” bir çıkış kapısıydı. Eğer rejimin karşısında, sol eğilimli ya da seküler-liberal bir hareket olsaydı, seçim sistemi aynı yumuşaklıkla çalışır, Orbán yenilgiyi kabul eder miydi?

Macaristan’da rejim değişmedi. Rejimin kurulu siyasi kültürel parametreleri içinde hareket eden biri iktidara geldi. Magyar, en fazla rejimin çatlaklarını onaracak gibi görünüyor. Rejim değil rejimin yönetimi değişiyor.

Macaristan’da seçim sandığına ve AB yanlısı olduğunu iddia eden bir siyasetçinin hükümete gelmiş olmasına bakan liberal yorumcular da “Orbán gitti bu her şeyi değiştirir” havası egemen.

Ancak Macaristan parlamentosunda, 1989’dan bu yana ilk kez hiçbir sol ya da sosyal demokrat parti yok. Orbán rejiminin baskıları kültür savaşları, (süreç olarak faşizm) sol siyasi alanda büyük bir yıkım yaratmış. Seçim sisteminin çalışmasına, belki de bu nedenle izin verildi.

Haklar ve özgürlükler, eşitlik, ekonomik refah için mücadele eden bir sosyalist hareket, en azından sosyal demokrat bir parti olmadan “süreç olarak faşizmden” geri dönülebileceğine inanmak, “süreç olarak faşizmin” ağrılarına katlanmayı kolaylaştıran bir fantezi olmaktan öteye geçmez.

/././

‘Çin Şoku 2.0’ ya da kriz dinamikleri 

Tarihin en büyük enerji krizine, küresel bir resesyon riskine, “geçim sıkıntısı krizinin” daha da derinleşmesine yol açan İran savaşının, gerçek nedeninin (İsrail bir yana) ABD ekonomisinin finansal yapısını ayakta tutan “petro dolar” sistemini korumak olduğuna ilişkin yorumlar var. Bir başka grup yorum da enerji krizinin, ABD ekonomisinin sınai, teknolojik üstünlüğünü tehdit eden teknolojik gelişmeleri, dış rekabeti önlemeyi amaçladığına ilişkin. Bu yorumların hepsi Çin üzerinde kesişiyor.

BU ‘ŞOK’ FARKLI

Geçen hafta, Financial Times, “Çin Şoku 2.0” (McMorrow, Fleming, Foster, Leahy) ve “İkinci Çin şokunda gerçekten şoke eden nedir?” (Soumaya Keynes) başlıklı iki araştırma yayımladı. Yazarlar Çin’in, düşük teknoloji içerikli ucuz tüketim malları ihracat dalgasının yarattığı birinci “Çin şokunun” yerini şimdi, ileri teknoloji içerikli ürünlere odaklanan ikinci bir dalgaya bıraktığına dikkat çekiyorlar. Soumaya Keynes’e göre bu kez “Bir de sürpriz var. Çin rekabetine karşı korunma çabaları, modern üretimin merkezi Çinli tedarikçilere erişimi engelleyen bir misillemeyi tetikleyebilir”. Çin kimi stratejik hammadde ve ara malların ihracatını engelleyerek tedarik zincirlerini kırabilir.

FT çalışmalarındaki veriler, Çin’in son yıllarda elektrikli araçlardan güneş panellerine, bataryalardan ileri elektronik mallara ve üretim teknolojilerine, yapay zekâya uzanan bir gelişme ve üretim “patlaması” yaşıyor. Bu hızlı gelişme şimdi, eriyen kâr marjları, aşırı kapasite/üretim aşamasına ulaşmış. Bu gözlem, “kâr oranlarının düşme eğilimi” ve aşırı birikim sorunu üzerinden kapitalizmin krizine işaret ediyor.

Çin’de dev ölçek, yoğun devlet desteği, sert rekabet, firmaları sürekli maliyet düşürmeye zorlarken fiyatları da aşağı çekiyor; bir deflasyon sarmalını besliyor. Bu koşullarda sermaye birikimi süreci kriz dinamiklerini “alan dışına” itmeye başlıyor.

KİMİ KAÇINILMAZLIKLAR VE BİR ÖRNEK

Teknolojik gelişmede “üretim patlaması” yaşanırken gelir düzeyi, iç tüketim yeterince hızlı artmıyor. Oluşan kapasite fazlası da iflaslar ve işsizlik artışıyla gelecek olası toplumsal istikrarsızlıklara ilişkin kaygılarla içeride tasfiye edilemeyince Çin kapitalizmi açısından, dış pazarların önemi hızla artıyor. Kendi ekonomik kapasitesini koruyarak yükü fazla kapasite sorunu yaşayan başka ülkeler üzerine “geçirmeye” başlayan Çin kapitalizmi, o ülkelerdeki kriz eğilimlerini daha da güçlendiriyor. ABD liderliğinde, teknolojik ve katma değerli üretim üstünlüğüne dayanan “Batı merkezli” düzenin dağılması hızlanıyor. Böylece görünüşte salt ekonomik bir dinamik ABD merkezli “dünya ekonomisinde” bir teknolojik, jeopolitik üstünlük yarışına dönüşüyor.

ABD egemen sınıfları bu tarihsel sürece tarifeler, yaptırımlar ve teknoloji kısıtlamalarıyla direnmeye çalışıyorlar. ABD’nin enerji politikaları, Ortadoğu’da Çin’i de hedef alan jeopolitik hamleleri, dünya ekonomisinin merkezlerinde, örneğin Avrupa ekonomisinde üretim maliyetlerini artırarak Çin’in kapasite fazlasını bu piyasalara aktarmasını kolaylaştırıyor. Çin devletinin kendi kapitalizminin krizini yönetme kapasitesi, Batı merkezli düzendeki çözülmeyi hızlandırırken sistemin farklı bileşenleri birbirini besleyen bir kriz döngüsü oluşturuyor.

“Çin Şoku 2.0”, karşımıza yalnızca Çin’in yükselişinin değil, kapitalizmin tarihsel sınırlarına dayanmış olmasının da bir göstergesi olarak çıkıyor.

Bu ortamda, tarihin en büyük enerji krizini, küresel bir resesyonu, enflasyon risklerini vurgulayan son IMF raporu, geleneksel neoliberal politikaların tükendiğini de gösteriyor. Örneğin, 315 trilyon dolar küresel borç (küresel hasılanın yüzde 250’si) yükü altında merkez bankaları hangi şoka (enflasyona mı deflasyon baskısına mı) göre faiz belirleyecek? Hükümetler mali disipline mi yoksa sanayi politikasına mı (hangi sektörleri destekleyecek, hangilerini feda edecek) öncelik verecekler? Halkların ülkelerinin yüneticilerine yönelik öfkesi, uluslararası işbirliği çağrılarıyla, Çin’in asimetrik ticaret yapısıyla ve Batı ittifakının çözülmesiyle nasıl bağdaşacak?

Tarih bize, böyle belirsizliklerin, sıkışıklıkların çoğu zaman büyük güçler arasında doğrudan ve sert çatışma dinamiklerini tetiklediğini gösteriyor.

                                                           /././ 

-Mehmet Ali Güller- 

İspanya Çin’i Ortadoğu’ya çağırdı 

Fransa, Kanada, İngiltere ve Almanya liderlerinin ardından İspanya Başkanı Pedro Sanchez de Çin’i ziyaret etti, 19 anlaşma imzaladı.

Oysa kısa bir süre öncesine kadar G7, NATO ve AB ülkeleri olan bu ülkeler, ABD’nin stratejisi gereği Çin’i “mücadele edilecek baş rakip” olarak görüyor, bu ülkeyle işbirliğinin sınırlanması gerektiğini savunuyor ve hatta Çin’in liderlik ettiği Kuşak ve Yol’dan çıkması için İtalya’ya baskı yapıyorlardı.

Peki ne oldu da şimdi sıra sıra hepsi Pekin’de Şi Cinping’le buluşup anlaşmalar imzalıyor?

ÇİN’LE İŞBİRLİĞİ AVRUPA’NIN YARARI

Atlantik ittifakındaki çatlak, Kanada ve Avrupalıları “ABD’den ayrı Çin’le işbirliğine” yöneltiyor. Zira “müttefikleri” gördü ki artık ABD doğrudan tehdit ediyor: Washington yönetimi Kanada’ya 51. eyalet muamelesi yapıyor, AB toprağı Grönland’ı ele geçireceğini ilan ediyor, gümrük tarifesi uyguluyor, ticaret savaşı açıyor.

ABD’nin İsrail’le birlikte İran’a saldırması ama İran’ın ABD’ye direnebilmesi, ABD’nin müttefiklerini yardıma çağırması ama reddedilmesi, bu ülkelerle ABD’nin arasını biraz daha açtı.

Ayrıca bu ülkeler, Çin’le işbirliğinin getirisini ve kazan-kazan formülünün kazancını gördüler.

SANCHEZ: ÇİN’DEN BAŞKASI ÇÖZEMEZ 

Sanchez’in Pekin’deki temaslarına dönersek...

Filistin’e tam destek veren ve tanıyan, İsrail’in soykırımına karşı eylemli karşı duruş sergileyen, İran’a saldırıda ABD’nin üs taleplerini reddeden İspanya’nın sosyalist Başbakanı Pedro Sanchez, Çin’i Ortadoğu’da göreve çağırdı.

Çin’den Ortadoğu’da barış için daha aktif rol üstlenmesini isteyen Sanchez’in şu sözleri, dünyanın değişimine işaret etmesi bakımından önemli: “İran’daki durumu ve Hürmüz Boğazı’nı Çin’den başka çözebilecek herhangi bir taraf hayal etmekte çok zorlanıyorum.”

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in yanıtı da yine dünyanın değişimine ve yeni ortaklıklara, yeni işbirliklerine işaret ediyor. Şi, İspanya’ya, “uluslararası düzeni korumak ve güçlünün haklı olduğu orman kanununa sapılmasını önlemek üzere birlikte çalışma” çağrısında bulundu.

ÇİN’İN BARIŞ KAPASİTESİ 

İspanya Çin’den neden ABD’nin yaktığı ateşi söndürmesini istiyor? Birçok neden sayılabilir ama en önemlisi, Çin’in söndürme kapasitesi olduğunu görmesidir.

Çin, “barış yapabilme” kapasitesini, hem de Ortadoğu’da, yakın zamanda göstermişti. Çin’in Pekin’de İran-Suudi Arabistan barışına imza atması ABD’yi nasıl şaşırtmış ve endişelendirmişti, anımsayın.

Daha yakın zamana gelelim. Pakistan’ın ABD ve İran’a sunduğu son ateşkes önerisinde acaba Çin’in hiç katkısı yok mu? Pakistan İslamabad’da Türkiye, Mısır ve Suudi Arabistan’la dörtlü girişim başlatmıştı ama aynı zamanda Çin’le de ikili girişim başlatıp “Çin-Pakistan’ın Ortadoğu için beş önerisini” duyurmuştu.

ÇİN’İN DÖRT ÖNERİSİ

Tam bu süreçte, Ortadoğu’daki savaşın göbeğinde olan ülkelerden birinin, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) veliaht Prensi Zayid el Nahyan da Çin’deydi.

Çin Cumhurbaşkanı Şi Cinping, el Nahyan ile görüşmesinde, Ortadoğu’da barış için dört maddelik önerisini sundu:

1) Barış içinde bir arada yaşama ilkesine bağlı kalınmalı. Ortadoğu ve Körfez bölgesi için ortak, kapsamlı, işbirliğine dayalı ve sürdürülebilir bir güvenlik mimarisi inşası teşvik edilmeli.

2) Ulusal egemenlik ilkesine bağlı kalınmalı. Ortadoğu ve Körfez bölgesindeki ülkelerin egemenlik, güvenlik ve toprak bütünlüğüne tam saygı gösterilmeli.

3) Dünyanın güçlünün zayıfı ezdiği düzene dönmesini önlemek için uluslararası hukukun üstünlüğü ilkesinin otoritesi korunmalı.

4) Tüm taraflar Ortadoğu ve Körfez bölgesindeki ülkelerin kalkınmasına elverişli bir ortam oluşturmak üzere birlikte çalışmalı.

ÇİN İLE BÖLGE ÜLKELERİNİN İŞBİRLİĞİ 

Türkiye, Pakistan, Mısır ve Suudi Arabistan dörtlüsünün çabası ile İspanya’nın ateşi söndürmesi için aktif rol üstlenmesini istediği Çin’in girişimini buluşturabilmek, buna Avrupa’dan katkı alabilmek, ateşkes hâlâ sürerken, kritik önemli.

ABD’nin bu bölge ülkelerini, kendisiyle hareket etmeye zorlamasına karşı koyabilmek ise öncelikli ve çok önemli

/././

Milliyetçilerin TRÇ kavgası 

İki milliyetçi parti, MHP ve İYİ Parti, TRÇ nedeniyle karşı karşıya.

TRÇ, yani Türkiye-Rusya-Çin ittifakı, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından önerilmişti. Dahası Bahçeli, bizzat MHP Genel Başkan Yardımcısı İlyas Topsakal’ı görevlendirmiş ve görüşmesi için Moskova’ya göndermişti.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu ise Türkiye-Rusya-Çin ittifakı önerisine cepheden karşı çıkıyor. Grup toplantısında şöyle dedi: “Bazılarını hayretle müşahede ediyoruz ki TürkiyeRusya-Çin ittifakını önermektedir. Allah kimseye, gençliğinde Alparslan Türkeş’in tedrisatından geçip yaşlılığında Doğu Perinçek çizgisinde siyaset yapmanın dayanılmaz hafifliğini yaşatmasın.”

TÜRKGÜN: DERVİŞOĞLU’NUN CONİ AĞZI 

Dervişoğlu’nun böylesi bir ittifak olasılığından rahatsız olabilmesi elbette üzerinde durulmayı gerektiriyor. Zira bu hem Soğuk Savaş partisi olan MHP’nin dönüşümünü hem de o dönüşümün sonucu olarak içinden çıkan partilerin konumlanışını anlamamızı sağlıyor.

Somutlamak için kolaylaştırıcı olarak MHP Genel Başkanı Danışmanı ve Türkgün Gazetesi Başyazarı Yıldıray Çiçek’in TRÇ’yi hedef alan Dervişoğlu’nu nasıl tanımladığına bakalım. Çiçek, TRÇ’ye karşı çıkan Dervişoğlu için “Bu ağız Coni ağzıdır, bu ağız Siyonist ağzıdır” diyor.

İlginç değil mi? Soğuk Savaş partisi MHP, ABD-İsrail saldırganlığı karşısında Türkiye-Rusya-Çin ittifakı öneriyor, MHP’den çıkmış İYİ Parti ise bu öneriyi Doğu Perinçek çizgisi diye suçluyor. MHP de bu tutumu ABD-İsrail ağzı olarak niteliyor.

MHP-İYİ PARTİ FARKI

İYİ Parti’nin MHP’nin Türkiye-RusyaÇin ittifakı önerisine itiraz etmesi, doğrudan bu partinin Atlantikçiliğinden kaynaklanmaktadır, görülüyor.

Türkiye-Rusya-Çin ittifakı ne kadar olası, tartışılır ama bugün Türkiye’nin Rusya ve Çin’le iyi ilişki geliştirmesinden rahatsız olabilmek, Amerikancılığın en somut halidir. MHP ve içinden çıkmış üç parti içerisinde, en Atlantikçi tutum alanın İYİ Parti olduğu birçok politikada görülmektedir.

TRÇ’NİN İKİ ZAYIF KARNI

Bahçeli’nin TRÇ ittifakı önerisi, elbette içeriğinde bazı sorunlar taşıyor, daha önce bu köşede analiz etmiştim. Zira öneri “Türkiye, çıkarları için yeni dönemde Rusya ve Çin’le ittifak yapmalı, nokta” netliğinde değil. İçeriğinde bazı bagajlar taşıyor.

Daha önce TRÇ önerisini Türkgün gazetesinde yayımlanan üç günlük söyleşisinde ayrıntılandıran Bahçeli, o bagajları şöyle ortaya koymuştu:

Bahçeli TRÇ’yi önce “ABD-İsrail’e karşı” diye önermişti ama ardından TRÇ’nin “NATO’ya karşı olmadığını” vurgulamıştı.

- Hatta Bahçeli TRÇ’nin “NATO’yu bütünleyeceğini” savunmuştu. Dahası Bahçeli, TRÇ’yi, Türk Devletleri Teşkilatı’na (TDT) “NATO sigortası” sağlayan bir öneri olarak yorumlamıştı.

“NATO ve TDT’ye sigorta” yaklaşımı, TRÇ önerisinin zayıf karnıdır ve eleştirilecekse tam da buradan eleştirilmelidir.

ANKARA’NIN TRİ KARNESİ 

Çeyrek yüzyıl öncesini anımsayın. Cumhuriyet yazarı Prof. Dr. Erol Manisalı ve Milli Güvenlik Konseyi (MGK) Genel Sekreteri Org. Tuncer Kılınç’ın dile getirdiği “Türkiye-Rusya-İran (TRİ) işbirliği” formülü, ciddi bir kırılmaydı.

Yıllar sonra Türkiye’nin önüne bir zorunluluk olarak geldi ve Astana Platformu olarak hayata geçti. Ama TRİ, Ankara tarafından ABD’yle pazarlıkta kart olarak görüldüğü için kurumlaşamadı, taktik düzeyde kaldı, Suriye’de oyalayıcı olarak kullanıldı ve uygulanamaz hale geldi.

İşte TRÇ de “NATO ve TDT’ye sigorta” yaklaşımıyla benzer bir riski taşıyor.

ABD DÜZENİNE PANZEHİR

Hayat er geç Ankara’ya dayatacak elbette. “NATO içinde kalarak NATO’dan korunma” çizgisinin işe yaramayacağı en sonunda görülecek.

Türkiye için ilk halkada komşuları İran, Mısır, Suudi Arabistan ve Pakistan ile ve daha geniş halkada Çin ve Rusya ile işbirliği yapabilmek, ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” kurmaya çalıştığı şartlarda kritik önemde. Kaldı ki bölge ittifakı, TRÇ olasılığını da artırmakta.

/././

ABD’nin ‘Osmanlı 2.0’ mesajının anlamı 

ABD Büyükelçisi Tom Barrack dışında kim “Türkiye ve İsrail liderlerinin karşılıklı sert söylemleri sadece siyasi retoriktir” dese savcılıklar anında harekete geçerdi!

Ancak söyleyen ABD Büyükelçisi Barrack olunca söyledikleri kamuoyunda sıkıntı yaratmasın diye yine görmezden ve duymazdan gelindi. İktidarın sözcüleri  Barrack’a haddini bildirmedi. CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Barrack’ın “persona non grata” yani “istenmeyen adam” ilan edilmesini istemesi ise önemle not edilmeli.

TRUMP-ERDOĞAN İLİŞKİSİNİN DERİNLİĞİ

Barrack’ın Antalya Diplomasi Forumu’ndaki konuşması, devletin ajansı tarafından da hakkıyla verilmedi, bu nedenle haliyle gazetelere de çok iyi yansımadı.

Neden? Çünkü işadamı kökenli Tom Barrack, ABD’nin Türkiye planlarını açık açık dile getirdi. Bu “rahatlığının” nedenlerinin başında elbette Trump-Erdoğan ilişkisine duyduğu güven var.

Nitekim konuşmasında bunu şu netlikte dile getirdi: “Son 16 ayda, ABD ile Türkiye ilişkilerinde son 15 yıldan daha fazla ilerleme kaydedildi.”

Barrack, bu ilerlemenin unsurlarından biri olan Ankara’nın Hamas’ı ikna etme sürecini de konuşmasında, kimin kimi hangi saatte ne için aradığına kadar ayrıntılı anlattı.

ABD’NİN MONARŞİ ÖNERİSİ

Barrack’ın konuşması daha çok monarşi mesajıyla öne çıktı. ABD Büyükelçisi Tom Barrack Ortadoğu’da demokrasilerin başarısız olduğunu söyleyerek “meşruti monarşi” ya da “merhametli monarşi” önerdi.

Böylece Barrack, emperyalizmin hedeflerini açıkça ortaya koymuş ve uzun yıllardır sürdürülen “demokrasi götürme” yalanının maskesini de çıkarmış oldu. (Nitekim Trump ve adamları, öncekilerden farklı olarak bu türden maskelere hiç ihtiyaç duymuyorlar, ağızlarına geleni doğrudan söylüyorlar.)

Peki nereden çıktı bu monarşi, hele de merhametli monarşi? İşte asıl mesele orada...

BÜYÜK İSRAİL - BÜYÜK TÜRKİYE

ABD Büyükelçisi Barrack’ın asıl dikkat çekici sözleri şunlardı: “Uyanıyorsunuz Tel Aviv’de, gazetelere bakıyorsunuz ve ne görüyorsunuz? Osmanlı İmparatorluğu 2.0’ın yeni bir versiyonunu görüyorsunuz. İşte İsrail şu anda Türkiye’nin olması gerektiği görüntüyü görüyor. Ve Türkiye de sabah uyanıyor, İsrail 2.0’u görüyor.”

ABD Büyükelçisi Barrack’ın konuşmasının bütününe bakılınca Osmanlı 2.0 ile İsrail 2.0, yani Büyük Türkiye ile Büyük İsrail, karşı çıkılan değil, amaçlanan bir ABD hedefi.

Ama bir şartla: Büyük Türkiye ile Büyük İsrail’in Ortadoğu’da ABD adına işbirliği yapması şartıyla...

ABD ADINA BÖLGE YÖNETİMİ

Barrack buna işaret ederken bir harita da çiziyor. Hazar’a, Azerbaycan ile Ermenistan arasındaki Zengezur (Trump) koridoruna, Akdeniz’e, Suriye’ye, Körfez’e işaret ediyor.

Bu konuşma önceki konuşmalarının da bütünleyeni. Anımsayacaksınız, bu köşede incelemiştik, Barrack iki kez “Göreceksiniz, Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” demişti.

İşte ABD Büyükelçisi Tom Barrack, Hazar-Akdeniz-Körfez üçgeninin, ABD adına Büyük Türkiye ile Büyük İsrail işbirliğinde “yönetilmesine” işaret ediyor özetle...

Bunu ABD’nin ortaklarına sorumluluğu daha çok vererek Batı Yarımküre’ye yoğunlaşmayı esas alan yeni ABD stratejisine gönderme yaparak şekillendiriyor.

Ve asıl önemlisi...

Barrack’ın “Osmanlı 2.0” mesajı, NATO’daki alan kaydırma dönüşümü ve bunun uygulaması olan Akdeniz ve Ortadoğu’dan sorumlu Adana’daki yeni NATO Kolordu Karargâhı ile birlikte daha da anlamlı.

                                                           /././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

Savaşa verilen ara ve emperyalizmin düşük çeneli temsilcisi + Cinnet! -soL-

Savaşa verilen ara ve emperyalizmin düşük çeneli temsilcisi -Engin Solakoğlu-  Barrack, bölgeye bir yönetim modeli biçti ve Ortadoğu halklar...