15 Ekim 2026 Perşembe

ÇİZGİLERİN DİLİ -15 Ekim 2026-

 


(Derleyen: mstfkrc)

KÖŞE BAŞILAR -15 Ekim 2026-

Bir fare asla yalnız değildir!-Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet 

İspanya’da sosyalist başbakan Pedro Sánchez erken seçim kararı aldı. Kamuoyu yoklamaları, muhafazakâr Halk Partisi ve faşist Vox’ın zaferine belki de bir koalisyon kurma olasılığına işaret ediyor. İspanya’da Vox’ın hükümet ortağı olma olasılığı korkutucu çünkü -1930’ları anımsarsak- bir fare asla yalnız değildir. Gerçekten de Avrupa Birliği’nin çatlaklarında çok hareketli sürüler yaşıyor.

SÜPER DEVRE...

İspanya’nın erken seçim kararı üzerine Financial Times, böylece AB çapında 12 aylık bir “süper seçim döneminin” başladığına işaret etti: Finlandiya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Polonya’ya, Yunanistan’dan Slovakya’ya, Almanya’da iki eyalet seçimine uzanan bu dönem, AB’nin siyasal geleceğini belirleyecek. Çünkü hemen tüm seçimlerin favori adayları hep faşist partilerden oluşuyor. Dahası, bu faşist partilerin aynı dönemde güç kazanması, AB çapında genel bir siyasal krizin mayalanmakta olduğunu gösteriyor.

Bu partilerin aralarındaki benzerlikler çok dikkat çekici. Göçmenlere, özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan gelenler, ulusal kimliğe/kültüre yönelik tehdit olarak sunuluyor; küreselleşmeye karşı çıkılıyor; Brüksel (Avrupa Birliği merkezi), halkın iradesini boğan uzak bir bürokrasi olarak görülüyor; iklim krizi inkâr ediliyor; Ukrayna’ya verilen desteğin çekilmesi isteniyor; yerleşik merkez partileri ülkelerin sorunlarını çözmekten aciz, kendi çıkarlarına odaklanmış bir siyasal sınıf olarak tanımlanıyor. Böylece bu partiler gerçek sorunların, eşitsizliklerin sorgulanmasına değil, içerideki düşmanlardan arınma arzusuna odaklanıyor.

Bu partilerin salt seçim başarıları değil gündelik siyasal söylemi değiştirme kapasiteleri de büyük bir tehlike oluşturuyor: Almanya’da AfD’nin çocukların eğitiminden yurttaş devriyelerine, Rusya’yla ekonomik ilişkilerden göçmenlerin geri gönderilmesine uzanan önerileri, faşist düşüncelerin, AfD programını aşan bir “normalleşme” sürecine işaret ediyor. Fransa’da 2027 cumhurbaşkanlığı seçimi de benzer bir dönüşümü ve dönüşümün Avrupa Birliği ve NATO üzerindeki sonuçlarını gündeme getirebilecek. Dahası, faşist partilerin sağında, İtalya’da Meloni’nin sağında güçlenmeye başlayan Ulusal Gelecek Partisi, İngiltere’de Reform UK’yi sağdan zorlayan Restorasyon gibi “daha faşist” partiler var. Portekiz’de Chega’nın güçlenmesi de bu faşist radikalleşmeyi güçlendiriyor. ABD’de Trump rejimini yöneten “Project 2025” ve Elon Musk gibi teknoloji milyarderleri de Avrupa’daki faşist dalgayı finansal ve düşünsel düzeyde besliyor, bu “süper seçim dönemini” etkilemeye hazırlanıyor.

FARELER NASIL ÇOĞALDI? 

Yanıt, ekonomik güvensizlikle siyasal temsil krizinin kesiştiği yerde yatıyor. Ama gelin 1990’lardan başlayalım. O dönemde Alman Şansölyesi Schröder, İngiltere’de Tony Blair, küreselleşmeyi, yeni neoliberal dalgayı temsil ediyorlar, başı da ABD’de Clinton çekiyordu. Bu dalga tüm kapitalist merkezleri etkisi altına aldı, sonra geldi 2008 finansal krizinde duvara tosladı. AB’nin merkezçevre dinamiği açığa çıktı. “Büyük durgunluk”, göçmenler krizi ve pandemi, geçim sıkıntısı, kamu hizmetlerinin gerilemesi, gelecek kaygısı ve merkez partilerin neoliberal politikaları, geniş kesimlerde değişim arzusuna, dönemin neoliberal seçkinlerine yönelik giderek artan bir öfkeye dönüştü.

Faşist hareketler bu tepkiyi devşirmeye başlarken sol, filozof Susan Neuman’ın bu ay yayımlanan Call It Evil (kötülüğün adını koyalım) başlıklı kitabında Trump bağlamında vurguladığı gibi, illiberal demokrasi, otoriterlik, rekabetçi otoriterlik gibi bulanık kavramlarla oyalanıyor, “kötülüğün” (faşizmin) adını koyamıyordu. “Otoriter” denince bu insanlar bunu rejimin niteliği hakkında bir uyarı değil, siyaset biliminin, bir derece sorununa işaret eden, nötr bir kategorisi gibi algılayabiliyordu: Yeterince demokratik değil ama sonuçta otoriter bir hükümet; kurumlar onu sınırlar... gelecek seçimlerde gider... Bu düşünce hattı, aciliyeti örtüyor, geniş kitleleri uyarmakta gecikiyordu. Kötülüğün adını koyamamak onun normalleşmesine yardımcı oluyordu. Bu adeta “abartmayalım altı üstü bir fare” demeye benziyordu, çatlaklarda çoğalanları düşünmeden...

Gelmekte olanı önlemek istiyorsak kötülüğün adını koyarak başlayalım!

/././

TRÇ’den ASİT’e -Mehmet Ali Güller/Cumhuriyet 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AKP hükümetinin imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın gereğinin yapılmasını istedi: “Mekke İttifakı kapsamında Suudi Arabistan’ın savunmasına mümkün olan her türlü askeri desteği vermeliyiz.”

Daha imzalı metni ve TBMM’den onayı olmayan bir anlaşmaya dayanarak “gereğinin yapılmasını” istemek, kuşkusuz Türkiye’nin değil, başkalarının acil ihtiyacı. Kimin, daha doğrusu kimlerin?

TRUMP’IN ERDOĞAN’DAN BEKLENTİSİ

Halk TV’ye kayyım atanmadan saatler önce, televizyonun Washington Temsilcisi Serra Karaçam, ABD Başkanı Donald Trump’a şu soruyu sordu: “Türkiye’den Yemen’deki askeri yanıta katılmasını talep ediyor musunuz?”

Trump’ın yanıtı şu oldu: “Yapabilirim. O (Erdoğan) harika biri. Bildiğiniz gibi, benim çok yakın bir dostum, bunu yapabilirim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, benim isteğimi yerine getireceğini düşünüyorum. Kendisine çok saygı duyuyorum.”

Trump’ın, “isteğini Erdoğan’ın yerine getireceğini düşünmesi” acı ama işaretleri de ne yazık ki ortada. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Suudilere askeri destek” mesajı verdiler ve 5 Ekim toplantısında o kararı onayladılar.

Ancak bugün meselenin bir başka yönüne dikkatinizi çekmek istiyorum.

HUSİLERE KARŞI OLANLAR CEPHESİ 

Biliyorsunuz, MHP lideri Bahçeli, kısa bir süre önce “ABD-İsrail saldırganlığına karşı TRÇ: Türkiye-Rusya-Çin ittifakı” önermişti. Ama Bahçeli Yemen’deki Husilere karşı Suudilere askeri destek verilmesini isteyerek bugün fiilen “ASİT: ABD-Suudiler-İsrail-Türkiye ittifakı” önermiş oluyor!

Çünkü ABD ve İsrail de Suudiler gibi Yemen’deki Husilere (Ensarullah Hareketi) karşı. Suudiler 11 yıldır yemen topraklarını bombalayarak Husileri geriletmeye çalışıyor. ABD son üç yıldır Husilere karşı dönem dönem açık saldırılar düzenledi. Ayrıca ABD’li Albay MacGregor açıkladı, ABD ve İsrail Özel Kuvvetleri, birlikte Yemen’de Husilere karşı iki yıl önce operasyon yaptılar ama püskürtüldüler.

Dolayısıyla, bugün ister “Kâbe’ye saldırı” yalanı üzerinden, ister “kutsal toprakları savunma” propagandası üzerinden savunulsun, fark etmez, Husilere karşı Suudilere askeri destek verildiği an, ABD-İsrail cephesinde konumlanılmış olunuyor.

ABD NEDEN TÜRKİYE’Yİ İSTİYOR? 

Husiler Suudi Arabistan’a değil, Suudiler Husilere saldırıyor, hem de 11 yıldır. Husiler ise Suudilerin saldırısına karşı vatanlarını, Yemen’i savunuyorlar. Ayrıca Husiler’in yönettiği Yemen, Gazze soykırımına karşı İsrail’e silahlı yanıt veren tek Arap ülkesidir. ABD ve İsrail bu nedenle Husileri hedef almaktadır.

İki gün önce İsrail basını yazdı; İsrail Başbakanı Netanyahu bizzat Husilere operasyon yapmak istiyor. Ancak Suudi Veliaht Prensi Selman, “İsrail ile yan yana görüntünün” Arap kamuoyunda oluşturacağı olumsuz tablo nedeniyle buna karşı çıkıyor. ABD’li yetkililer, Türkiye’nin Yemen’de Husilere karşı konumlanmasını, işte tam da bu nedenle istiyor!

TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ TUZAK 

AKP-MHP ittifakı, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan yıllardır yapamadığını, Husileri geriletme işini, şimdi ülkemize yaptırmaya kalkıyor!

Türkiye’nin Husilere karşı konumlanması demek, ABD-İsrail cephesine girmek demektir ve bu kabul edilemez. Bu köşede “AKP’nin Yemen zikzakları” başlığı altında inceledik: AKP iktidarı Suudiler-Husiler savaşında 11 yılda üç kez tavır değiştirdi. Bu köşede “Sünni İttifak tarihçesi” başlığı altında inceledik: ABD ve İsrail 14 yıldır bölgemizde İran’a karşı Sünni ittifak kurmaya çalışıyor.

Dolayısıyla Husilere karşı Suudilere askeri destek vermek hem Türkiye’nin ABD-İsrail cephesine konumlanması hem de ABD-İsrail’in Türkiye’yi İran’la karşı karşıya getirmesinin tuzağı demektir. Türkiye bu tuzağa düşmemelidir.

/././

Asrın fon vurgunu adım adım geldi!(I)-Miyase İlknur- 

Bu bir piyasa kazası değil, özenle hazırlanmış bir vurgun tasarımı. Getiri sanal olarak üretildi, halkın parasıyla büyütüldü, kazanç fonun dışına çıkarıldı. Vurgun gizli değildi. Borsada, KAP’ta ve TEFAS’ta herkesin gözü önünde işlendi.

SPK’de ve Borsa İstanbul’da denetimi sağlayan kurullar gelmekte olan tehlikeyi görmelerine karşın ne denetim kurullarını çalıştırmış ne de Volatilite Bazlı Tedbir Sistemi’ni (VBTS) devreye soktu. Tera’nın sahibi Emre Tezmen’i Borsa İstanbul’un Merkezi Kayıt Kurulu’na kimin soktuğu sorgulanmadı. Kapüşonlu kıyafetlerle sinemaya gittikleri çok yetkili arkadaşının soktuğuna ilişkin söylentiler borsada herkesin dilinde.

Eylül 2026’da bazı yatırım fonları yatırımcıların parasını geri ödeyemez hale geldi. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) yedi şirkete ait 131 fonu işleme kapattı ve tasfiyeye aldı, bu fonlarda 455 bin yatırımcının 800 milyar lirayı aşan parası var.

Fon vurgununda 455 bin yatırımcının 800 milyar lirayı aşan parası gitti. Devlet 131 fondan yüzde 17 stopaj geliri elde etti. Toplamda 140 milyar lira stopaj geliri elde eden devlet, göz göre göre gelen fon soygununu bu yüzden mi seyretti sorusunu akla getiriyor. Devlet fonlardan olağandışı kâr elde edenlerden paraları iade etmesini isterken 140 milyarlık stopaj gelirini iade edecek mi?

HERKESİN GÖZÜ ÖNÜNDE

Vurgunun başını Tera, Pusula ve Hedef çekti, aynı kümede Atlas da vardı. Tera, Pusula ve Hedef’in fonları zirvedeyken toplam büyüklük yaklaşık 35-40 milyar dolara ulaştı. Çöküşten haftalar önce küçülme başlamıştı, tasfiye listesindeki 800 milyar lira, bu zirvenin geriye kalanıdır.

Bu bir piyasa kazası değil, bir tasarım... Getiri sanal olarak üretildi, halkın parasıyla büyütüldü, kazanç fonun dışına çıkarıldı. Vurgun gizli değildi, borsada, KAP’ta ve TEFAS’ta herkesin gözü önünde işlendi.

Asıl soru bu yüzden fonlara değil, kurumların içindeki kişilere dönüyor: Görmekle yükümlü olanlar neden görmedi, gördüyse neden durdurmadı? Bu kişiler ayıklanmadan bu piyasada güven yeniden kurulamaz.

ŞİŞİRİLMİŞ SANAL DEĞER 

Kapalı fon, sanal getiri. Önce halka kapalı, birkaç kişilik bir fon kuruldu. Az parayla, az işlem gören hisseler alınıp fiyatı yükseltildi. Fonun getirisi kâğıt üzerinde olağanüstü göründü. Bu getiri gerçek bir kazanç değil, kendi alımlarıyla şişirilmiş sanal bir değerdi.

Halka açılış, sanal getiri referansı. Fon TEFAS’a yani halka açıldı. Kapalı dönemde üretilen sanal getiri “geçmiş performans” diye gösterildi, “Getiri şampiyonu fon halka açılıyor” diye yaygara koparıldı, sosyal medya ve basın yoluyla halktan para toplandı. Yüz binlerce kişi yatırdı.

KÂRLAR HALKIN PARASI 

Halkın parasıyla kendi kârlarını aldılar. Fonu kuranlar, halk girer girmez ilk turda kendi kârlarını halkın parasıyla alıp çıktı. Sonra aynı oyunu isimleri değiştire değiştire, farklı kişilerle tekrarladılar: Halkın parasını fonlara çekip 1’e 100’e varan kârlarını cebe indirdiler ve parayı fonun dışına çıkardılar.

SANAL DEĞERDE ŞİRKET ALIMLARI

Toplanan parayla, gerçek değeriyle alakası kalmamış, sanal değerde şirketlerin hisseleri ana hissedarlardan toplu olarak satın alındı. Fon, 10 lira etmeyen hisseye 100 lira ödedi.

GERÇEKLİKTEN KOPUŞ 

Aynı hisseye tekrar tekrar alım. Fonlar aynı hisseleri sürekli ve yalnızca alım yönünde işlemle daha da yükseltti. Fiyat gerçeklikten koptu; fonun değeri şişti; şişen değer yeniden “getiri” olarak pazarlandı. Döngü böyle kapandı.

Çöküş. Vurgun yalnızca yeni para girdiği sürece ayakta kalır. SPK 28 Ağustos’ta fonların az işlem gören hisselerde tutabileceği payı sınırlayınca fonlar satmak zorunda kaldı; fiyatlar düştü, çıkış satışı, satış yeni çıkışı getirdi. 15-16 Eylül’de temerrütler geldi, 17 Eylül’de SPK fonları kapattı.

GRİ ALAN: KAYIT DIŞI PARA

İddiaya göre ana hissedarlar, hisselerini fona sanal değerden sattıklarında ellerine geçen paranın bir bölümünü vurgunu kuranlara elden geri verdi. Temsili örnek: 100 liranın 70’i el altından vurgunu kuranlara döndü, 30’u patrona kaldı, zararı yalnızca fonun yatırımcısı taşıdı.

Şirket sahibi açısından hesap basit: Şirketinin gerçek değerinin çok üstünde, sanal bir fiyattan satıldığını biliyor, büyük bir “iskontoya” razı oluyor. Ama iskonto fona değil, vurgunu kuranlara gidiyor.

Bu adım fonun defterlerinde görünmez. Paranın izi fonun dışında, şirket sahiplerinin ve vurgunu yönetenlerin hesaplarında sürülmeli.

YURTTAŞIN PARASI PATRONUN LÜKSÜ OLDU

FON soruşturması kapsamında Pusula Portföy Yönetimi AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Muhammed Yarız’a ait piyasa değeri 200-220 milyon TL arasında olan beş lüks araca el konmuştu. Yarız’ın 26 bin 280 TL karşılığında otomobilleri operasyondan iki hafta önce devrettiği ortaya çıkmıştı.

El konulanlar arasında Yarız ve Emre Tezmen’e ait olduğu belirlenen iki özel jet ile Pusula Holding Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Turhan’a ait olduğu belirlenen lüks yat da vardı. İki özel jet ile lüks yatın toplam piyasa değerinin yaklaşık 1 milyar 8 milyon TL olduğu değerlendiriliyor.

BİR FONUN HİKÂYESİ: TLY

Tera’nın TLY fonu Mart 2021’de TEFAS’a kapalı bir fon olarak kuruldu. Dört yıl boyunca 12 yatırımcıyla kapalı kaldı ve bu dönemde yukarıdaki yöntemle kâğıt üzerinde sanal bir getiri geçmişi üretti: 2021’den Ağustos 2026’ya 524 kat.

2025 yazında fon TEFAS’a açıldı ve “Getiri şampiyonu fon halka açılıyor” diye pazarlandı. KAP’taki izahname değişikliği 12 Ağustos 2025’te ilan edildi ve 6 Ağustos 2025 tarihli bir SPK izin yazısına dayandırıldı.

Beş yıl kapalı kalmış, 12 yatırımcıyla 500 kat getiri yazmış bir fonun halka açılmasına hangi değerlendirmeyle izin verildiği açıklanmadı. Bu karar tek başına incelenmeyi hak ediyor.

Açıldığında fonun büyüklüğü 20-30 milyar lira mertebesindeydi. On üç ay sonra, 17 Ağustos 2026’da 282 milyar liraya ulaştı; yatırımcı sayısı Ekim 2025’te 46 binden Eylül 2026’da 111 bine çıktı; son bir yıllık getirisi yüzde 668’di. Tera’nın bütün fonları birlikte 700-800 milyar liraya ulaşmıştı. Bu büyüme TEFAS’ın günlük tablolarında her gün görünüyordu; kimse durdurmadı.

SESSİZCE KALDIRILDI 

Fonun sahibi Emre Tezmen, 3 Ağustos 2023’ten itibaren Merkezi Kayıt Kurulu (MKK) yönetim kurulu üyesiydi. MKK, piyasadaki her hesabın kaydını tutan kurumdur, SPK, rehber taslağı için 18 Şubat 2026’da MKK’nin görüşünü istedi. O tarihte masada Tezmen oturuyordu. Adı, kriz patladıktan sonra, Eylül 2026’da MKK’nin sitesinden sessizce kaldırıldı. Onu o kurula kim önerdi, kim yerleştirdi? Kapüşonlu kıyafetlerle birlikte sinemaya gittikleri çok yetkili arkadaşının soktuğuna ilişkin söylentiler borsada herkesin dilinde.

Şaibeli bir fon, halka açılış izninden zirveye kadar her adımda otoritenin gözü önündeyken nasıl büyüdü, kim göz yumdu? Bu notun asıl sorusu budur.

KİMLER İNCELENMELİ: ÜÇ HAT

Fon dışından aynı hisseyi alanlar. Fonların hangi hisseleri alacağı dar bir çevre tarafından önceden biliniyordu. İlgili dönemlerde, fonların dışında, yalnızca bu hisselerde yüksek tutarlı alım yapan kişisel hesaplar incelenmeli. Her hesabın hangi hisseyi ne zaman aldığı MKK’de kayıtlı, veri mevcut, istenmesi yeter.

BLOK SATAN ŞİRKET SAHİPLERİ

Fonlara toplu hisse satan şirketlerin ana hissedarlarının banka hesapları, kripto hesapları ve satış sonrası nakit çıkışları incelenmeli. Satıştan gelen paranın nereye gittiği, gri alanı aydınlatacak tek izdir.

VURGUNU YÖNETENLER 

Fon yöneticilerinin ve ilişkili kişilerin kişisel hesapları ve yan hesapları; fonun aldığı hisselerdeki kişisel pozisyonları ve bu pozisyonların zamanlaması.

Savcılık 17 Eylül’de MASAK’tan yöneticilerin ve yakınlarının para ve kripto hareketlerini istedi. İlk iki hat için benzer bir adım henüz duyulmadı.

/././

Bedeli ortada(II) -Miyase İlknur/Cumhuriyet- 

FON VURGUNLARININ BİR DAHA YAŞANMAMASI İÇİN ÜÇ KOŞUL:

1- Borsa İstanbul’dan SPK’ye kadar bu süreçte ihmali veya kabahati olan herkesin tespit edilmesi, ayıklanması ve cezalandırılması.

2-  Kapalı dönem getirisinin pazarlanmasından endekse alma kriterlerine ve çıkış esaslarına kadar boşlukların düzenlemeyle kapatılması.

3- Gözetim zincirinin baştan kurulması

Bu vurgun, kamu otoritesinin kendi verileriyle görülebilirdi. Sorun veri eksikliği değil; görüleni durdurmakla yükümlü kişilerin durdurmamasıdır. Aşağıdakiler kamuya açık yükümlülükler ve takvim üzerinden sorulan sorulardır.

SPK’DEKİ YETKİLİLER BİLİYORDU, GÖZ GÖRE GÖRE BEKLEDİLER

SPK’nin kendi açıklamasına göre sorun 2025’in son çeyreğinde gözlemlendi; düzenleme ise ancak 28 Ağustos 2026’da yayımlandı. Aradaki on ayda bu fonlardaki para 297 milyar liradan 800 milyar liranın üzerine çıktı: 500 milyar lira, otoritenin “bildiği” dönemde halktan toplandı.

Tespit ile tedbir arasındaki on ay kimin kararıyla, hangi gerekçeyle geçti? Bu kararı verenler ve bekleyenler kimdi? Bu sürede fonlar işlem yapmaya, yatırımcı toplamaya ve reklam vermeye devam etti.

Aynı rehber, faaliyetteki fonlar dahil, serbest fonlara çıkış esaslarını 30 günlük ilan süresini beklemeden değiştirme imkânı da tanıdı; Tera ve Atlas bunu 16 Eylül’de kullanarak çıkışları aylık takvime aldı. Bu esnekliğin ne anlama geldiğini SPK’nin kendisi açıklamalı.

SPK’NİN İÇİNDE GÖZ YUMANLAR

SPK’nin gözetim ve denetim dairelerinde her şeyin farkında olan, buna göz yuman ve görevini kötüye kullanan kişiler var. Bu kişiler tespit edilmeli, ayıklanmalı ve cezalandırılmalı.

Piyasa gözetim. Manipülasyon soruşturması SPK’nin tekelinde. Aynı hisselere aynı yerden aylarca yalnızca alım yapılıyordu; bunu piyasada herkes görüyordu. 38 kişilik suç duyurusu ve işlem yasakları ancak kriz patladıktan sonra, Eylül’de geldi.

PARA PİYASASI FONLARI

Halka “düşük riskli” diye satılan para piyasası fonlarının ilişkili fonlara teminatsız borç verdiğini SPK’nin kendisi açıkladı. Vurgun, halkın en güvenli saydığı üründen finanse edildi. Bu ilişki SPK’ye giden düzenli raporlarda görünürdü; o raporları okuyanlar ne yaptı?

Serbest fonlar yalnızca “nitelikli yatırımcı”ya satılabilir. Kriz sonrasında yapılan hesaplara göre tasfiye kapsamındaki yatırımcıların büyük çoğunluğunun, 400 bine yakın kişinin, hesabı 1 milyon liranın altında. Bu insanlar nitelikli yatırımcı olmadıkları halde bu fonlara nasıl kabul edildi, beyanları nasıl alındı? Eşiğin Aralık 2025’te 10 milyon liraya çıkarılması içerideki yatırımcıyı dışarı çıkarmadı.

DESTEK FAKTORING’İ ENDEKSE ALMAK EN BÜYÜK HATAYDI

Borsa İstanbul’un gözetim birimi olağandışı fiyat ve hacim hareketini anlık izlemekle yükümlüdür. Aynı hesaplardan aynı hissede aylarca süren tek yönlü alım, bu sistemin tespit etmek için kurulduğu şeyin ta kendisidir. “Bildirim gönderdik” savunması sorumluluğu bitirmez.

Borsa İstanbul’un en büyük hatası, bu vurgunla şişirilen hisselerden biri olan Destek Finans Faktoring’i BIST 30 endeksine almasıdır. Hisse bir yılda yaklaşık yüzde 700 yükselmiş, fiyatı 3 bin 960 liraya çıkmıştı; şirketin piyasa değeri zirvede yaklaşık 1,3 trilyon lira, yani 27-28 milyar dolardı. Bir faktoring şirketi için akıl almaz olan bu değer gerçek değil, sanaldı. Dolaşımdaki hisselerinin yüzde 39’u tek bir grubun fonlarında toplanmış, mayıstan ağustosa art arda tedbir listesinde yer almış bu şirket, Türkiye’nin en büyük 30 şirketinin endeksine girdi.

Bu karar piyasa nezdinde bir tasdik olarak okundu: vurgunu yürüten yapı sanki otorite tarafından onaylanmıştı. Endekse bağlı fonlar hisseyi almak zorunda kaldı; getiri tablosu bir kez daha “resmi” bir referans kazandı. Piyasa oyuncuları böyle bir şirketin BIST 30’a giremeyeceğini biliyordu; profesyoneller arasında endeks “BIST 29” diye anılır oldu.

Hisse endeksten ancak kriz patladıktan sonra, 1 Ekim 2026 revizyonuyla çıkarıldı ve Katılımevim ile birlikte Yıldız Pazar’dan Ana Pazar’a indirildi. Fiyat bugün 410 liraya, piyasa değeri 137 milyar liraya düştü: zirveden yüzde 90 kayıp. Endekse alma kararı Borsa İstanbul’un kendi gözetim bildirimlerini de anlamsız kıldı. Bu kararın da sorumluları hesap vermelidir.

PARANIN İZİ ‘DEPO HESAPLARDA’ ARANMALI

Fon vurgununda kayıp trilyonların izi nedense fon yöneticileri ile çöküş başlamadan erken çıkanların para hareketleri üzerinden araştırılıyor. Oysa bu fonların TEFAS’a kapalı olduğu dönemde hisseleri piyasa değerinin yüz katına fiyattan portföye alınan şirket sahiplerinin hesaplarına bakılmalı.

Tera ve Pusula gibi aracı kurumlar fona aldıkları şirketlerin fiyatı düşük hisseleri fahiş fiyattan satın alıırken ödedikleri paralar kâğıt üstüne sahibine ödenmiş gibi gösteriliyor. Ancak arka kapıdan ödenen bu paraların belli bir komisyonu şirket sahibine aslan payını kendileri elden geri alıyor.

Örnek vermek gerekirse; Bigen Enerji hissesinin değeri 10 TL iken Tera Fonu bu hisseyi 140 liradan alıyor. Yüzde 30’unu Bigen Enerji’nin sahibine bıraksa o şirketin sahibinin canına minnet. Geri kalan yüzde 70’i Tera Fon’un patronu Bigen Enerji’nin patronundan geri alıyor. Aynı yöntem Odin Bilgisayar, Özata Denizcilik ve fondaki diğer “çöp” hisselerde du uygulanıyor.

Bu paralar tabii ki banka hesapları üzerinden yapılmıyor. Kripto para olarak alınıp soğuk cüzdanlar üzerinden yurtdışındaki depo hesaplara gönderiliyor. Bu şekilde paranın izini sürmek zorlaşıyor.

Nitekim kripto piyasasısın Türkiye’deki duayen ismi Bülent Uygun’un Tera Yatırım’ın yönetiminde yer alması bu şüpheleri güçlendiriyor.

Savcılık soruşturmasına göre Bülent Uygun paraları çoktan yurtdışına çıkarmış. Sadece kendi paralarını çıkarmamıştır herhalde. Yönetiminde bulunduğu Tera Yatırım’ın sahiplerinin ve TEFAS’a kapalıyken halka arzı ve fiyatı düşük hisseleri toplamak için sermaye koyan kişilerin paralarını soğuk cüzdanlara yükleyip yurtdışındaki depo hesaplara göndermemiş midir?

Bülent Uygun, bu işlerde mahir olduğunu borsa da bilmeyen yok. Zaten matruşka şirketler kurarak aslında aynı hisseyi defalarca halka açan Verusa Holding’te tecrübe edinmiştir.

Yine TERA Holding yönetimide yer alan Sezai Bekgöz de bu konulardaki stajını Verusa Holding’te yapmıştı.

Son yıllarda çok sayıda halka açık şirket ve finans kuruluşunda yönetim kurulu üyeliği yapan Bekgöz, halen Pusula Portföy Yönetimi AŞ’nin yönetim kurulunda görev alıyor.

SPK ve Borsa İstanbul’da üst düzey görevlerde bulunduktan sonra edindiği tecrübeyi yatırımcıyı soyan Verusa ve Pusula Portföy AŞ’nin hizmetine sunmuş belli ki.

DESTEK FATORİNG’İ BİST 30’A KİM ALDI 

Fonzi olayında soruşturulması gereken bir başka konu da Destek Faktoring’in Bis 30 hisseleri arasına alınması olayı.

Türkiye’nin dev sanayi ve bankacılık kuruluşlarının yer aldığı BİS 30 şirketleri arasına girmek bir faktoring kuruluşu için mucize gibi bir şey. BİST 100’e girmesi bile öyle.

Belli ki birileri Destek Faktoring’e “yürü ya kulum” demiş.

BU SİHİRLİ EL KİMİN ACABA? 

Fiyatı 57 liradan 3 bin 800 liraya kadar yükselen Destek Faktoring’den birileri iyi vurgun yapmış. Üç ayda yüzde 3 bin 500 yükselen Destek Faktoring hisselerinin gerçek değeri 45 lira oysa.

TERA’YA KAPILARI ERTAN AYDIN MI AÇTI? 

Fon soruşturmasında şüpheliler arasına adı giren eski AKP milletvekili ve Erdoğan’ın eski danışmanı Ertan Aydın’ın Tera ile ilişkileri iyi araştırılmalı.

Tera’nın yönetim kuruluna da giren Ertan Aydın’ın Emre Tezmen’e kapıları açan kişi olduğu iddia ediliyor.

Emre Tezmen’e aracı kurum olarak izin almasında, fonlarının halka arzında ve MKK’ye üye olarak girmesi bir siyasi destek olmadan pek olanak görünmüyor.

KRİZ YÖNETİMİ: 455 BİN MAĞDURDAN MİLYONLARA

Vurgunu temizlemekle görevli düzenleyici, kriz patladıktan sonra da hata üstüne hata yaptı. Alınan kararlar vurgunu değil, bütün piyasayı cezalandırdı.

17 Eylül’de 131 fonun bir anda işleme kapatılıp tasfiyeye alınması, bu fonların elindeki hisselerin zorunlu satışa çıkacağı beklentisini yarattı. BIST 100 bir günde yüzde 5’ten fazla düştü; tek bir günde 134 hisse taban fiyattan kapandı, yani borsadaki her dört buçuk şirketten biri. Vurgunla hiçbir ilgisi olmayan şirketlerin hisseleri de bu dalgada eridi.

Panik, halkın en güvenli saydığı ürüne sıçradı: para piyasası fonlarından bir haftada 2.7 milyar dolar çıktı. Kriz yönetimi güveni onarmak yerine kaçışı büyüttü.

Tasfiye süresi önce üç ay, sonra altı ay dendi, ara ödemeye 1 milyon lira sınırı kondu; yatırımcı haftalarca parasına ne zaman kavuşacağını bilmedi. Belirsizlik satışı, satış belirsizliği büyüttü.

SONUÇ

455 bin fon mağduru varken krizin yönetiliş biçimi milyonlarca borsa yatırımcısını mağdur etti. Vurgunun bedeli vurgunu yapanlara değil, bütün piyasaya ödetildi.

Doğru olan, tasfiye kapsamındaki hisselerin piyasayı ezmeyen bir takvimle elden çıkarılması, yatırımcıya baştan net bir ödeme takvimi verilmesi ve sürecin panik yerine bilgiyle yönetilmesiydi.

ARINMA VAKTİ 

Türkiye bunu daha önce yaşadı. 2001’de bankacılık sektörü çöktü; ardından düzenleme ve denetim öyle ciddiyetle örüldü ki sektör krizden güçlenerek çıktı ve 2008’de dünya sarsılırken ayakta kaldı.

Sermaye piyasaları bugün aynı eşikte. Fark şu; arınma henüz başlamadı. Bu vurgun yalnızca birkaç şirketin değil, onu görmesi gereken kurumların içindeki kişilerin de sınavıydı ve o sınav kaybedildi.

Bir daha yaşanmaması için şart olan üç şey: Borsa İstanbul’dan SPK’ye kadar bu süreçte ihmali veya kabahati olan herkesin tespit edilmesi, ayıklanması ve cezalandırılması; kapalı dönem getirisinin pazarlanmasından endekse alma kriterlerine ve çıkış esaslarına kadar boşlukların düzenlemeyle kapatılması; gözetim zincirinin baştan kurulması.

BEDEL ORTADA

Halkın kucağına 800 milyar lirayı aşan, on milyarlarca dolarlık bir yük bırakıldı. Arınma layıkıyla yapılmazsa aynı vurgun başka isimlerle geri gelir.

Yapılırsa, bankacılıkta olduğu gibi, piyasa bu krizden büyüyerek çıkar.

BİTTİ

/././

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -15 Ekim 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)