9 Ekim 2026 Cuma

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Ekim 2026-


Kemalistler ve biz -Mesut Odman- 

Var oldukları kuşkusuz. Ama, keşke biraz daha çok olsalardı! O zaman işimiz kolaylaşırdı.

Tekrar etmekten genellikle zarar gelmez. Doğrudur, gelmez; ama bir koşulla: Tekrar edilen, yanlış olmayacak. Yanlışlar tekrarlanırsa, zararın en büyüğü gelir. Öğrenmenin vazgeçilmezlerinden biri tekrar olduğuna göre, yanlışlar öğrenilmiş olur, o yüzden.

Burada sözünü edeceğimiz, Kemalizm ve Kemalistler ile ilgili olarak yaptığımız ve yapmakta olduğumuz tekrarlardan bazıları. Kullanılan “biz” öznesi ise kendilerine komünist, sosyalist, devrimci adlandırmalarını yakıştıranların nitelik ve nicelik olarak kayda değer sayılabilecek olanlarını kapsıyor.

Bütün siyasal mücadelemiz boyunca Kemalistlerden farklı olduğumuzu anlatmak için epeyce çaba ve zaman harcadık. Böyle derken, bundan başka bir şey yapmadık değil, yaptıklarımız içinde bu her zaman belli bir yer tuttu, demek istiyorum elbette. Doğal olarak da bu farklılığı kanıtladık; hatta, kanıtlayışımızın üstünden çok zaman geçti. Doğal olarak deyişim, bir özsaygının ürünü. Öyle ya, kırk yıl uğraşıp da hiçbir iş becerememek gibi bir durumu kendimize niye reva göreyim, üstelik de hiçbir anlamda hak etmemişken!

Nasıl kanıtladık peki? Bir kez, yazıp çizerek, anlatarak… Biz şöyleyiz, onlar böyledir diyerek… Doğrudan doğruya farklılıklarımızı, benzemezliklerimizi ortaya koyarak…Zaten, bu anlatmak dediğim, bizim en büyük hünerlerimizden biridir. Yoksa, en büyüğü müydü?

İkincisi, Kemalistlerin yaptıklarına ve söylediklerine itiraz edip karşı çıkarak kanıtladık. Karşı çıktık bu karşı çıkışı, zaman zaman, düpedüz kavga etmeye vardırdık.

Üçüncüsü, kendi içimizde, birbirimizi Kemalistlikle suçlayarak kanıtladık. Biraz ilkel bir yoldu. Ama, bunu yaparak, öyle olmamak gerektiğini, öyle olmaktan kaçınmanın kimliğini korumanın bir gereği olduğunu hep aklımızda bulundurmuş ve birbirimize hatırlatmış oluyorduk.

Dördüncüsüyse, Kemalizm ya da Kemalistler tarafından kırılıp dökülerek kanıtladık. Daha doğrusu, bunu kendimiz değil karşımızdakiler yaparak, bir bakıma, bize yardımcı oldular.

Bütün bunları yaptık, bunlar olup bitti ve sonunda biz haklı çıktık.

Siyasette ya da sınıf mücadelesinde haklı çıkmak, iktidarı almaktan bu kadar bağımsız olabilir mi? İktidarı alamadığımıza göre, nasıl haklı çıkmış olabiliriz?

Bu sorunun ilk akla gelen yanıtı ya da bunu anlamlı bir soruya dönüştüren şudur: Nicedir onlar da iktidarlarını sürdürüyor sayılmazlar! Sürdürüyor olsalardı, haklılığımızı bu kadar rahatlıkla dile getiremezdik.

Haklı çıkmanın hem anlamını hem de göstergelerini ise en kısa yoldan şöyle anlatmak mümkün:

Birincisi, bizim dediklerimizin doğruluğu ortaya çıktı. Pek çok örnek gösterebiliriz ama, şu kadarı ile yetinelim: İsmet Paşa, büyük devletlerle ilişki kurmak bir ayı ile aynı yatağa girmeye benzer, yollu bir söz etmişti. Onlarla ilişki kurmadan yaşayamayız ama bunu yaparken akıllı ve dikkatli olursak, ezilmeden yataktan çıkabiliriz, demek istiyordu. Kaynak karıştırıp eksiksiz bir alıntı yapma gereği duymuyorum; anlam olarak tam da böyleydi. Büyük devlet sözünün yanlış kullanıldığını, emperyalizm demek gerektiğini ve ayılarla yatağa girenlerin, ne kadar akıllı, dikkatli, uyanık davransalar da, çaresiz, dümdüz olacaklarını söylemeye uğraştık. Söylediğimizin doğruluğundan emindik. Tehditlere, baskılara aldırmadan söyleyip durduk. Dediğimiz çıktı dümdüz oldular. Ülkemiz de öyle oldu. Her türlü kötülüğe karşı çıplak, korunaksız bırakıldı.

İkincisi, dediklerimizin doğruluğu ortaya çıkmakla kalmadı, sonunda Kemalistler, nesnel olarak, bize muhtaç duruma geldiler. Nesnel olarak derken, onlar bunun pek de farkında değiller ama, görünen köyün kılavuz istemediği anlaşılacaktır, demeye getirdiğimiz bellidir.

Az önce değindiğimiz kırılma konusuna dönecek olursak, bu konuda tarihe geçmiş bir yığın olgu var. Bütün cumhuriyet dönemi boyunca pek çok kırıma uğratıldığımız ortadadır. En eskiden, kitleselleşmenin çok uzağında olduğumuz için kırılmamız sayılara döküldüğünde dikkat çekici büyüklüklere ulaşmazdı. Buna karşılık, kitleselleştiğimiz 1960 ile 80 arasındaki yirmi yılın ortasında ve sonunda uğradığımız kırımların, sadece şiddet açısından değil, yaygınlık bakımından da çok büyük olduğu, artık tarihe geçmiş bir gerçektir.

Yine de, bütün o kırımların sonunda, beynimizi kırdırmadık. O arada, ilkel intikamcılığa düşmemeyi, genellikle, başarabildik. En ağır koşullarda bile, Kemalist olduklarını söyleyerek meşruiyet ve iktidar elde edenlerin üstümüze saldığı halk kesimlerine intikamcılıkla yaklaşmadık. Bu anlamda, bir derviş tavrı gösterebildik. Ama o halkımız da, genellikle değilse bile hiç de seyrek olmayan bir biçimde, bizi kendisine öğrettikleri yere koymadı; düşman bellemedi.

Böyle derken, bundan aşağı yukarı 50 yıl kadar önce dev bir hapishaneye dönüştürülmüş ülkemizin başlıca kentlerinde kurulan toplama kamplarının birinde tutulurken gardiyanlığımızı yapan çavuş geliyor aklıma. Çoğumuz onun büyük ağabeyi, kimilerimiz de amcası ya da babası yaşlarındaydık. Ufak tefek, güleç yüzlü bir çocuktu. Bizim koğuşun nöbetleşe görev yapan iki üç gardiyanından biriydi. Çavuşluğa yükseltilmişti ama askerliğinin bitmesine daha epeyce vardı. Ötekiler de kendilerine verilmiş talimatlarla öğretilmiş davranış biçimlerine tam olarak uymazlardı gerçi, ama bu güleryüzlü çocuk hiç mi hiç uymazdı. Neler miydi o talimatlar? Örneğin, en küçük bir disiplinsizlikte, daha doğrusu, disiplinsizlik yorumunda bütün koğuşu sıraya dizip açtırılan avuç içlerinin her birine ikişer üçer okkalı cop vuruşundan oluşan sıra dayağı. O çocuk bunu hiç yapmazdı. Daha üst  rütbelilerin bulunduğu ortamlarda yapmak zorunda kaldığında ise vuruşları disiplin meraklısı babaların tembel oğullarına uyguladıkları cetvel vuruşlarından daha acıtıcı olmazdı. Bu kesinlikle hoşlanmadığı işi yaparken de yüzünden hiç eksilmeyen gülümsemesi biraz ağlamaklı olurdu sanki. Bana öyle gelirdi. Disiplini sağlama konusunda kendi sorumluluğu ile baş başa kaldığında ise koğuşun yaşça ve bedence en küçük tutuklusu gibi davranır, ranzalarımızın bir köşesine ilişerek konuşmalarımızı merakla dinlerdi.

Bu ülkede belli bir yaş yaşamış hemen her devrimcinin belleğinde buna benzer kişiler ve öyküler bulunur.

Bize gelince, sadece sıradan insanlara karşı değil, bize yapılanların birincil, hadi o kadar demeyelim, ikincil derecedeki sorumlularına karşı bile “intikamcı” olmayanlarımızın, içten içe, başını yastığa koyduğunda bile intikamcı olmayanlarımızın çoğunluğu oluşturduklarını sanıyorum. Demek ki, şöyle bir olgunluğa çoktan ulaşmış olmamız gerekir: Biz onlardan farklıyız. Bunu yüz küsur yıldır, en azından bu uzun sürenin belirli dilimlerinde, yeterli açıklıkta ortaya koyduk. Ama Kemalistler ya da kendilerine içtenlikle öyle diyenlerle bir alıp veremediğimiz, bir hesap görme takıntımız yoktur. Bu artık zavallı konumuna düşmüş/düşürülmüş cumhuriyetin “bağımsızlık, aydınlanmacılık-laiklik, halkçılık-kamuculuk” diye özetlenebilecek kuruluş ilkelerine sadakatini yitirmemiş Kemalistler hâlâ varsa eğer, öylelerinin başımızın üzerinde yerleri var demektir.

Var oldukları kuşkusuz. Ama, keşke biraz daha çok olsalardı! O zaman işimiz kolaylaşırdı.

/././

Meşru çocuklar olarak Cemil Tugaylar -Cangül Örnek- 

İşte bu çürümüş siyaset ortamında Cemil Tugaylar, doğal birer sonuç ve bu siyaset biçiminin meşru çocukları olarak ortaya çıktı. Merkezde Türkiye’nin tarihsel ve yapısal çöküşünün vahametiyle uyumsuz bir siyaset oyunu, yerelde ise rantçı belediyecilik; bu tür sığ isimlerin beslendikleri bugünkü siyasi bataklığı yarattı. 

“Catch-all party”, Türkçesiyle “toplayıcı parti/herkesi yakala partisi” kavramını siyasi literatüre kazandıran akademisyen Otto Kirchheimer, 1950’li yıllardan itibaren Avrupa’da siyasi partilerin bir dönüşümden geçtiğini, bu dönüşümün ideolojiyi seyreltip lideri güçlendirdiğini belirtiyordu. Bu partiler, farklı sınıflardan bir seçmen tabanı yaratmaya çalışıyor, bu nedenle pragmatik olmayı oyunun bir kuralı olarak benimsiyorlardı.

Böylece Avrupa’daki merkez partiler kendilerini tam bir “seçim canavarına” dönüştürdüler. Sosyal demokratlar ve Hristiyan demokratlar bu yola giren ilk partilerdi. Siyasi hedef sandıkta galip gelmek olunca; karizmatik lider siyaseti, egemen sınıfları ve istikrar tutkunu orta sınıfları memnun edecek bir uzlaşmacılık ile farklı siyasi konumlar arasında kolaylıkla yer değiştirmeyi sağlayan bir pragmatizm bu başarı hedefinin yöntemi olarak benimsendi. Soğuk Savaş boyunca Avrupa’da, sosyal devletin sağladığı konfor sayesinde, katı ideolojiler olmadan ya da sınıfların çelişen çıkarları yokmuş gibi davranılarak her şeyin yolunda gideceği zannedildi. Fakat gitmedi. Sosyal devleti çökerttiler, emeğin haklarını elinden aldılar; ancak kitle partileri birbirinin kopyası profesyonel aygıtlar olarak ortaya çıkabilecek radikal tepkileri soğurma işleviyle sistemdeki yerlerini bugüne kadar korudular. Avrupa’da bugün yaşanan çok yönlü kriz, nihayet onları da sarsıyor...

Türkiye siyasi tarihinde de 1950’lerden itibaren “catch-all” (toplayıcı) partilerden söz edebiliyoruz. Ancak Avrupa’dan farklı olarak, özellikle 1960-1980 döneminde toplumdaki yüksek dozlu siyasileşme ve işçi sınıfı siyasetinin güç kazanması, partileri ideolojiler ekseninde şekillenmeye itti. Burada amacım Türkiye’nin siyasi tarihini anlatmak değil; o yüzden konuyu ayrıntılandırmadan yakın döneme gelmek istiyorum.

CHP, özellikle Kemal Kılıçdaroğlu liderliğinde “catch-all” (toplayıcı) parti anlayışına sıkı sıkıya tutundu. Katı ilkelerle siyaset yapılamazdı; karşı mahalleden oy almak için söylem ona göre değiştirilmeli, kavga yerine uzlaşmacı bir görüntü sergilenmeli ve ideolojileri kesen ittifaklar kurulmalıydı. Bu esnekliği bir başarı reçetesi olarak parlatan “siyaset bilimciler”, “siyasal iletişimciler” de eksik olmayınca, AKP’nin rejim değişikliği programına karşı cumhuriyetçilerin gardı önemli ölçüde düşürüldü. İktidarın attığı her radikal adım karşısında halktan, CHP liderliğinin bir planı olduğuna inanarak beklemesi istendi. Kitle protestoları; istikrar bozucu ve kutuplaştırıcı siyaset yöntemleri olarak karalandı. O süreçte, örneğin laikliğe yönelik saldırılar, karşı mahalleyle kutuplaşma yaşanmasın diye önemsizleştirildi. Seçimde mühürsüz zarfların geçerli sayılması gibi Seçim Kanunu’nu çiğneyen uygulamalara karşı radikal bir tepki verilmesi engellendi. İki seçim arası adeta siyaset tatil edilmek istendi. Seçim hukuku çok yönlü olarak yok sayılırken, sandıkta başarı tek siyaset yapma biçimi olarak kutsallaştırıldı.

“Catch-all” (toplayıcı) partinin tüm siyasi kademeleri de bu yeni siyaset doğrultusunda şekillendirildi. Koltuğu kazanmaya odaklanan, ilkeleri ve ideolojileri geniş kesimleri kucaklamanın önünde bir engel olarak gören, her kalıba uyan siyasetçiler ortalığı kapladı. Partilerde liderler tek adam haline gelirken partilerin il ve ilçe teşkilatları kendi derebeylerini yarattı.

Haklı olarak şu sorulabilir: CHP’li siyasetçiler daha önce farklı mıydı? Özellikle 1970’li ve 1980’li yıllarda CHP’de ve CHP geleneğinden gelen partilerde görev üstlenen kadrolarla kıyaslandığında, niteliksel olarak büyük bir düşüş yaşandığı inkar edilemez. Tabii ki bu düşüşün tek nedeni, "herkesi yakala" mantığının bir gereği olarak ideolojisiz siyaset yapılması değil. Dünyada ve Türkiye’de siyasi elitlerin niteliksizleştiğine dair çok sayıda araştırma var. Ama Türkiye’nin çok önemli bir özgünlüğü bulunuyor: Bu süreçte Türkiye’de, Cumhuriyet’in üzerine kurulu olduğu halk egemenliği, laiklik ve bağımsızlık gibi temel ilkeler yerle bir edilirken, tarihin görmediği büyüklükte bir sermaye yağması ve yolsuzluk ekonomisi tüm sınıfsal dengeleri altüst etti. Siyasi kadroların tarihsel bir sorumlulukla sınandığı böyle bir dönemde, gidişatın vahametiyle uyuşmayan hafiflikte bir "siyaset oyunu" oynamak siyaset sınıfında da büyük bir çürümeye yol açtı. Üstelik bu çürüme, halkın oyu da kullanılarak derinleştirildi: Verilen oylar farklı partilerden gelen sağcı siyasetçilerin seçilmesi için harcandı; kazanılan belediyelerde kritik makamlara bu tür isimler getirildi.

Ek olarak, belediye pratiklerinin muhalefetin elindeki Batı Ege belediyelerinde arazi, inşaat, turizm rantıyla şekillendiği herkesin bildiği bir gerçekti. Bu pratikler içinde kariyer yapan yerel siyasetçilerin büyük çoğunluğu için, halkçı belediyecilikle de siyasi ahlakla da ilişkileri kalmadığını söylemek lazım.

İşte bu çürümüş siyaset ortamında Cemil Tugaylar, doğal birer sonuç ve bu siyaset biçiminin meşru çocukları olarak ortaya çıktı.

Merkezde Türkiye’nin tarihsel ve yapısal çöküşünün vahametiyle uyumsuz bir siyaset oyunu, yerelde ise rantçı belediyecilik; bu tür sığ isimlerin beslendikleri bugünkü siyasi bataklığı yarattı.

Yukarıda tanımlamaya çalıştığım ve hâlâ sürdürülen bu siyaset biçimi, daha çok Cemil Tugaylar yaratır. İronik ama AKP’nin, iktidarın elinden alınan her koltuk için ağır bedeller ödeten saldırıları, bundan sonrası için bu tür siyasetçileri siyasete atılmaktan alıkoyan tek etken olabilir.

Bu siyasi çürümüşlük karşısında, Türkiye gibi seçimlere katılımın her daim yüksek olduğu bir ülkenin tarihinde, insanlar ilk kez oy kullanmanın anlamsızlaştığını konuşmaya başladılar. Bir dahaki seçimde insanları sandığa götürecek tek etken, AKP iktidarına karşı duyulan öfke olabilir. Ancak halk, daha şimdiden gelecekteki bir seçimin hakiki bir seçim olmayacağının bilinciyle endişeli. Gelişmeleri yakından takip edenler arasında önemli bir kesimin, sandıktaki iradeye sahip çıkmanın yolunun siyasetin radikalleşmesinden geçtiğinin farkında olduğunu düşünüyorum. Ancak bana kalırsa, bundan sonraki dönemde tüm oyunu bozabilecek tek hakiki soru şu: Halk, bu siyaseti yıkıp geçecek mi?

Cemil Tugay’ın AKP’ye geçişi sonrası İzmir’de, Yeni Parti önünde yapılan protesto eyleminde bir yurttaşın il yönetimine tepki gösterdiğine şahit olduk. Polisin gelmesi üzerine eylemi sonlandıran Yeni Parti il başkanına tepki gösteren o yurttaşın tepkisi, halk egemenliğinin yok sayılmasının ağırlığını sonuna kadar yansıtan bir siyasete çağrıydı. Bu tepki üzerine yurttaşların arasından hızla ayrılan, daha sonra sosyal medya hesabında yaptığı paylaşımda “provokasyon”dan bahseden il başkanının tavrı ise Cemil Tugaylar çıkaran siyasetin son bir örneği olarak kayda geçti.

Cemil Tugay’ın, bir siyaset yapma biçiminin sonucu olduğunu belirttim; ancak bir siyasetçinin basit insani ilkelerden ve ahlaki kaygılardan kendisini bu denli arındırmış olmasının insanı yine de hayrete düşürdüğünü söylemem lazım. “Böyle bir insan olmak nasıl bir şeydir?” sorusu, sanırım her ahlaklı insanın kafasını meşgul ediyordur; özellikle de AKP tarafından rozetlendiği törende yaptığı konuşmadan sonra...

Yine de biz yazının sonunda Cemil Tugay’ın hakkını yemekten sakınalım: Katıksız bir ilkesizliği ete kemiğe bürünme başarısı, bir gün Atatürk’ü överken ertesi gün Erdoğan’ı göklere çıkarma kabiliyeti... Kendisine “Türkiyeli Fouché” diyeceğim ama ne o kadar nitelikli ne de o kadar becerikli. Fouché, kendine hayran bırakan öz benliği gelişkin, pragmatik bir zekaydı; Cemil Tugay örneğinin uyandırdığı duyguların ise hayranlıkla uzaktan yakından alakası yok.

/././

PISA 2025 sonuçları ve okul güvenliği -Rıfat Okçabol- 

Eğitim öğretim adına yapılması gerekenlerin tam da tersini yapan bir iktidarın alacağı polisiye önlemlerle okul güvenliği sağlanabilir mi? Şimdi de bir an için, Eğitim Bakanı'nın hâlâ bu görevde neden tutulduğunu düşünün!

PISA 2025’te de öğrencilerin kendilerini okulda güvende hissetmeleri ile okula aidiyet hissi konusundaki ortalamaları, öğrencilerin çoğu başarılı liselerden gelmiş olsa da, OECD ülkeleri ortalamasının altında kalmış!

PISA 2025 sonuçlarına göre bizim öğrencilerin;

  • %22,3’ü, diğer öğrencilerin onu sevmediklerini düşünüyor!
  • %20,1’i, kendini okulun bir parçası olarak hissetmiyor!
  • %19,6’sı, okulda diğer öğrencilerle kolaylıkla arkadaşlık kuramıyor!
  • %17,3’ü, kendisini aykırı ve okula ait değilmiş gibi hissediyor!
  • %17,2’si, okulda kendini yalnız hissediyor!
  • %15,5’i, okulda kendini yabancı (ya da dışlanmış gibi) hissediyor!
  • %8,7’si, sınıflarda kendini güvende hissetmiyor! 
  • %13,2’si, okulun diğer yerlerinde kendini güvende hissetmiyor!
  • %12,6’sı, okula giderken kendini güvende hissetmiyor!
  • %12,7’si, okuldan eve giderken kendini güvende hissetmiyor!  
  • %3,2’si, diğer öğrenciler tarafından tehdit ediliyor!
  • %15,7’si, ayda en az bir kez, diğer öğrenciler tarafından alay ediliyor!
  • %9,5’i hakkında, ayda en az bir kez, çirkin dedikodular çıkarılıyor!
  • %3,8’i, ayda en az bir kez, diğer öğrenciler tarafından itiliyor ya da şiddete maruz kalıyor!

Kimileri örneğin 3,2 ya da 3,8 gibi yüzdelerin önemsiz olduğunu düşünebilir. Oysa yukarıda değinilen sorunları yalnız PISA örneklemine giren 15 yaşındaki çocukların değil her yaştaki çocukların yaşayabildiği gerçeği karşısında %3,2’nin, 500 küsur bin öğrenci anlamına geldiğini unutmamak gerekiyor. Ayrıca PISA örnekleminin %74 kadarı başarılı liselerden seçilmiş olacağına diğer liselerden seçilmiş olsaydı yukarıdaki yüzdelerin çok daha yüksek olacağını da düşünmek gerekiyor.

Her PISA sonrasında, üç aşağı beş yukarı benzer sonuçlar alınıyor; ancak Eğitim Bakanlığı bu konularla ilgilenmek yerine, PISA’ya katılan ülkeler içinde sırası yükseldi diye, neredeyse göbek atmaya kalkıyor!  

Bu arada öğrencilerimizin PISA kapsamına alınmayan sorunlarla karşı karşıya olduğunu unutmamak gerekiyor. Öğrenciler arasında;

* Evinde annesi, kardeşleri ve/ya da kendisi şiddet görenler var!

* Açlık sınırının altındaki bir ücretle çalışan 11 milyondan fazla emekçinin çocukları var!

* Okula aç gidenler var!

* Depremde enkaz altında kalan, ailesini ve arkadaşlarını kaybeden çocuklar var!

* İş kazasına uğrayanlar var!

* İstemeye istemeye oruç tutanlar, camiye götürülenler ve türbana girenler var! 

* Ailesi ya da LGS/YKS nedeniyle hiç istemediği okullarda okumak zorunda olanlar var!

* Dayak yiyen de var, soru sorduğunda azarlanan da var!

* İnancı ve/ya etnik kökeni küçümsenen var!

* Başarısız olursa okuldan ayrılma, açık öğretime ya da MESEM’e gönderilme korkusu yaşayanlar var!

* Mali yolsuzluk yapanlara, mafya eylemlerine, televizyonlarda birbirlerine hakaretler yağdıranlara, … özenenler var!

Bir an için kendinizin bu öğrencilerden biri olduğunuzu varsayın!

Yukarıda değinilen konular karşısında öğrencilerin ne hissettiği sorulsaydı, bu konulardaki olumsuz yanıt yüzdesinin ne olacağını insan düşünmek bile istemiyor.  

Okula giden çocuklar;

* Yeterince beslenmek istiyor. Oysa devlet çocukların aç açına okula gitmesine aldırmıyor!

* Yeterince sevgi, şefkat ve anlayış görmeyi özlüyor. Oysa devlet, çocukların imam hatiplere ya da meslek liselerine gitmesi için elinden geleni yapıyor, MESEM’lerdeki iş kazalarına (cinayetlerine) aldırmıyor, cinsel istismar yapanları görevlerine iade edebiliyor, çocuk evliliklere izin veriyor, çocukları Cumhurbaşkanı'na hakaretten tutuklayabiliyor!

* Derdini anlatabilecek yetkin rehber öğretmenlerle psikolojik danışmanlara gereksinim duyuyor. Oysa devlet, ancak ilkokullarda 300 ve liselerde ise 150 öğrenci için bir rehber ya da psikolojik danışman atarken, okulları imam ve hafızlarla dolduruyor,  “manevi rehberlerden” medet umuyor. Öte yandan da sorunlarla boğuşan öğrenciyi, bir de, “sol elle yemek yemek şeytanın işidir” gibi söylemlerle/fetvalarla yobazlık kıskacına alıyor!

* Kendisini ifade edebileceği spor, resim, müzik ve edebiyat derslerine ve etkinliklerine gereksinim duyuyor. Oysa devlet, bu tür derslerin saatlerini azaltırken dini derslerin sayısını artırıyor. Çocukları gerici kişilerin konferanslarına götürüyor. Tarikat niteliğindeki kuruluşlarla yaptığı protokollere hız veriyor!

Öğrencilerin önemli bir bölümünün yukarıda değinilen türden sorunları olan bir ülkede, eğitim öğretim adına yapılması gerekenlerin tam da tersini yapan bir iktidarın alacağı polisiye önlemlerle okul güvenliği sağlanabilir mi?  

Şimdi de bir an için, Eğitim Bakanı'nın hâlâ bu görevde neden tutulduğunu düşünün!

/././

ÇİZGİLERİN DİLİ -9 Ekim 2026-

 








(Derleyen: mstfkrc)

8 Ekim 2026 Perşembe

ÇİZGİLERİN DİLİ -8 Ekim 2026-

 





(Derleyen: mstfkrc)

KÖŞEBAŞI -8 Ekim 2026-


7 Ekim’den üç yıl sonra -Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet- 

Üç yıl önce Ortadoğu jeopolitiği iskambil kâğıdından yapılmış bir kale gibiydi; taşıyıcı kolonları İsrail-Filistin, İsrail-İran ve Sünni-Şii arasından geçen fay hatları üzerinde duruyordu. Kalenin ağırlık merkezi Filistin halkı unutulmuş gibiydi. Hamas Filistin halkının bu çaresizlik durumunu 7 Ekim saldırısıyla değiştirmeye kalkınca kâğıttan kale hızla yıkılmaya başladı.

Faşist Netanyahu rejimi (önceden haberi olduğu anlaşılan) bu saldırıyı kullanarak Gazze’de bir soykırım, Batı Şeria’da etnik temizlik başlattı; Lübnan’a saldırdı, sonra da Trump rejimini İran’a saldırmaya ikna etti. İran’a yönelik saldırı enerji, hammadde tedarik zincirlerini kırarak dünyada ekonomisini bir finansal kriz, enflasyon ve resesyon ortamına taşıdı. Böylece Ortadoğu jeopolitiği, Kafkasya’dan Kızıldeniz’e, Doğu Afrika’dan Güney Asya’ya, hatta Ukrayna savaşına kadar uzanan bir alana doğru genişledi. Kimi yorumculara göre Ortadoğu’nun geleneksel tanımı artık bu gelişmeleri açıklamaya yetmiyor.

YENİ JEOPOLİTİK

Üç yıl öncesinin kâğıttan kalesi yıkılmaya başlayınca ortaya çok karmaşık, bir o kadar da patlayıcı bir jeopolitik karışım çıktı. İsrail-Yunanistan yakınlaşması; Körfez ülkelerinin İsrail’le ilişkileri; ABD’nin Irak’tan çekilmesi, Hindistan’ın İsrail’le ortaklığına karşın İran ve Rusya ile bağlarını sürdürmesi; Çin’in İran’dan petrol alırken Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri ile ilişkilerini koruması, Suudi Arabistan-Türkiye-Pakistan arasındaki Mekke Savunma Anlaşması bu “yeni jeopolitiğin” güvenlik, enerji, ticaret ve teknoloji çıkarları tarafından belirlendiğini, büyük güçler rekabeti ortamında şekillendiğini gösteriyor.

İran savaşının ABD’nin tanımladığı biçimde sonuçlanmaması, Hürmüz’ün kapanması, Husilerin Kızıldeniz’in Babülmendep çıkışını kapatma kapasitesi, Körfez’deki ABD üslerinin, enerji altyapısının saldırıya açık hale gelmesi, ABD’nin caydırıcılığının artık tartışmasız olmadığını gösterdi. Bu yeni jeopolitiğin içinde ABD’nin Ortadoğu’daki askeri kapasitesine duyulan güven sorgulanıyor, bu sorgulama Körfez ülkelerini kendi savunma kapasitelerini geliştirmeye, bölgesel güvenlik seçenekleri aramaya doğru itiyor.

Bu güvensizlik Ortadoğu halklarının algısında da karşılık buluyor. Bir 2026 Pew araştırmasında 36 ülkede ABD’yi güvenilir ortak görenlerin oranı 2022’ye göre belirgin biçimde gerilemiş. Türkiye’de nüfusun yaklaşık beşte dördü ABD’ye olumsuz bakıyormuş.

Yeni jeopolitik içinde, İsrail, Hamas ve Hizbullah’ın askeri kapasitesini büyük ölçüde geriletti; Suriye’de İran’ın etkisinin kırılmasından yararlandı; İran’a karşı bölgesel askeri üstünlüğünü gösterdi. Ancak bu üstünlük İsrail’in uzun dönemli varlığı açısından çok ciddi sorunlar yarattı. Gazze soykırımı, İsrail’in Batı’daki geleneksel diplomatik konumunu sarstı; Netanyahu hükümeti ile Avrupa arasındaki gerilim, İngiltere örneğinde olduğu gibi derinleşti. İsrail’in uluslararası hukuk, Filistin sorunu bağlamında da meşruiyeti ilk kez bu derinlikte sorgulanıyor.

VE TÜRKİYE 

Türkiye, Avrupa ile Asya, Doğu Akdeniz ile Kızıldeniz arasında “bağlayıcı” bir güç olarak “yeni jeopolitiğin” tam merkezinde. Savunma sanayisi, İHA kapasitesi, diplomatik erişimi ve Suriye’den Somali’ye uzanan askeri-siyasi ilişkileri Ankara’ya daha geniş bir hareket alanı açıyor ama yeni çok karmaşık, ekonomik kapasitelerini, rejimin iç dengelerini çok aşan riskler de getiriyor.

Yeni jeopolitik son derecede akışkan ve değişken. İran direniyor, İsrail meşruiyet kaybediyor; ABD’nin caydırıcılığı sorgulanıyor; Çin ekonomik teknolojik hatta diplomatik ağırlığını artırıyor.

Türkiye ise farklı jeopolitik alanları birbirine bağlamaya çalışıyor. Bu konumu onu İsrail ile çatışma olasılığı içine sokuyor. Suudi Arabistan’ın ABD’nin şemsiyesine bütünüyle bağımlı kalmadan kendi güvenlik ağlarını kurma amacıyla Türkiye ve Pakistan’la imzaladığı Mekke İttifakı da Türkiye’ye yeni sorumluluklar, askeri riskler getiriyor: İttifakın 5 Ekim tarihli ikinci toplantısı sonrasında yapılan ortak açıklamaya göre ortak savunma taahhüdü kapsamında Türkiye ve Pakistan askerlerinin “hızlı” şekilde Suudi Arabistan’a intikali gerçekleştirilecek.

Peki, kime karşı ve Türkiye bu yeni jeopolitiğin risklerine hazır mı? Ekonomisiyle, asalak sınıfların talan aracına dönüşmüş devlet kapasitesiyle...

/././

Mekke Antlaşması’nın zor imtihanı - Hediye Levent / Evrensel Gazetesi

Türkiye ve Pakistan Mekke Antlaşması gereği Suudi Arabistan’a askeri destek vereceklerini duyurdular. Haliyle bir kez daha “Türkiye, Yemen’de savaşa mı sürükleniyor?” gibi sorular çerçevesinde tartışmaları alevlendirdi.

Peki Suudi Arabistan neden anlaşmanın iki imzacı ülkesinden destek istedi? Türkiye ve Pakistan Riyad’ın sahadaki askerine mi dönüşecek? Cephenin diğer tarafındaki Husiler ve İran ne yapmaya çalışıyor? Türkiye Husilerin hedefi olur mu, Ankara-Tahran ilişkileri dağılır mı?

Türkiye’yi en çok ilgilendiren sorudan başlayacak olursak mevcut duruma göre;

-Türkiye’nin ve Pakistan’ın Yemen’e müdahale etmesi hâlâ çok uzak bir olasılık.

-Her iki ülke de Suudi Arabistan’ın stratejik komplekslerinin ve petrol tesislerinin savunmasının güçlendirilmesi çerçevesinde destek sağlayacak.

-Türkiye’nin radar, hava savunma sistemi, İHA, stratejik noktaların izlenmesini sağlayacak teknik altyapı gibi destekler vermesi beklenirken Pakistan’ın eğitim ve asker sağlamanın yanı sıra Suudi Arabistan’ın kara savunmasına katkıda bulunması bekleniyor.

-Hem Türkiye hem de Pakistan Yemen’de devam eden savaşa dahil olma niyetinde görünmüyor. Keza her iki ülke de İran ile ilişkilerini korumak istiyor. Sonuçta Türkiye ve Pakistan, Yemen’deki savaşa dahil olursa İran’ın da açıktan dahil olması ya da üç ülkenin farklı cephelerde hesaplaşması riski ortaya çıkabilir.

Elbette bu noktada bir başka soru daha ortaya çıkıyor; İran ile ilişkilerini korumaya çalışan Türkiye ve Pakistan, Suudi Arabistan savunmasını güçlendirmek için bile olsa neden sürece dahil olmaya karar verdi?

Aslında Yemen savaşı alevlendiğinden beri sürece dahil olma konusunda temkinli olan sadece Türkiye ve Pakistan değil. Suudi Arabistan bölge ülkeleri başta olmak üzere uluslararası platformu sürece dahil olmaya, Bab El Mendeb Boğazı’nın dünya enerji piyasası ve tedarik zinciri için önemine dikkat çekerek Husilere karşı hareketlendirmeye çalışıyor bir süredir. Suudi Arabistan özetle “Bab El Mendeb krizi sadece benim sorunum değil. Bu boğazdan geçen gemilerin taşıdıkları yükün satıcıları da alıcıları da sorumlu” şeklinde özetlenebilecek söylemlerle diplomatik trafiğine devam ediyor. Ancak nükleer silah tehdidinden çok daha etkili olan Hürmüz ve Bab El Mendeb Boğazlarını kapatma tehdidi iki tarafı keskin bıçak. Bu kart, İran’ın ve Yemen’deki Husilerin elini güçlendirse de kış kapıdayken enerji piyasalarındaki dengesizlik ve tedarik hattındaki belirsizlik İran savaşına ve Yemen’e müdahaleye katılmak istemeyen ülkeleri de yavaş yavaş pozisyon olmaya zorlamaya başladı.

İran destekli olsa da kendi ajandaları çerçevesinde hareket eden Husiler, Yemen’de yeni bir hükümet dahil düzenin kurulacağını biliyor ve yeni yapılanma müzakereleri başlamadan önce ellerini mümkün olduğunca kuvvetlendirmeye çalışıyor. Suudi Arabistan destekli koalisyon güçlerinin zayıflığı ile sahada hızla ilerleyen Husiler ile masaya oturmak istemeyen Riyad, mevcut şartlarda başlayacak müzakerelerin tamamen Husilerin lehine olacağının farkında. Diğer taraftan Hürmüz ve Bab El Mendeb Boğazlarının dünya enerji ihtiyacının yüzde 30’undan fazlasını sağladığı göz önüne alındığında Husilerin, “Suudi Arabistan ve İsrail dışında hiçbir ülkeye tehdit değiliz” garantileri pek etkili olamıyor. Sonuçta Suudi Arabistan petrolünün alıcısı bütün ülkeler Husilerin bu politikasından olumsuz etkileniyor. Ayrıca Suudi Arabistan’ın kuzeyde Irak’taki İran destekli birkaç silahlı grubun petrol tesislerine yönelik saldırıları güneyde Yemen’den artarak devam eden saldırıları petrol alıcısı ülkeleri Riyad’dan çok daha fazla korkutuyor. Bu duruma ek olarak son günlerde Husilerin ağır silahlarını ve güçlerini Suudi Arabistan sınırına yığmaya başladıklarına dair haberler petrol transferinin yanı sıra üretiminin de tehdit altında olduğu şeklindeki inancı iyice pekiştirdi. İran’ın ve Husilerin Suudi Arabistan üzerindeki baskısı, Riyad’a uluslararası desteği artıran bir politikaya dönüşmeye başladı. Bu çerçevede İngiltere ve Fransa Riyad’a hava ve deniz savunmasında destek vereceğini duyurmuştu.

Bab El Mendeb’deki gemi trafiğinin neredeyse yüzde 70 azaldığı bugünlerde savunma kapasitesini artıran Suudi Arabistan epeyce rahatlayacak gibi görünüyor.

Türkiye ve Pakistan, iş birliklerini Riyad’ın savunması ile sınırlı tutsalar da savunma yükü hafifleyen Suudi Arabistan’ın Yemen’de desteklediği taraflara ayırdığı silah, finans, eğitim gibi ihtiyaçlara daha fazla odaklanabilir. Ki, kısa süre önce Suudi Arabistan’ın dikkat çekici silah desteği sayesinde toparlanan Yemen’deki koalisyon güçleri başkent Sana’yı Husilerden almak üzere saldırılar başlattı. Suudi Arabistan’ın Husilerin silah ve füze depoları gibi savaşın seyrini değiştirebilecek stratejik noktalarına yönelik hava saldırıları yaparak dahil olduğu savaş sahada bütün şiddeti ile sürüyor.

Aslında hem Mekke Antlaşması’nın hem de Türkiye’nin bu antlaşmaya dahil olmasını sağlayan savunma sanayi gücünün ilk ciddi sınavı ile karşı karşıya olduğu söylenebilir.

Türkiye’nin ürettiği savunma ve saldırı sistemleri, silahları sahada görünür olacak ve özellikle stratejik tesislere/noktalara yönelik saldırılara karşı etkisi herkes tarafından takip edilebilecek. Bu durum Türkiye’ye Suudi Arabistan’ı ürettiği silahları uygulamalı olarak gösterdiği bir ‘showroom’a dönüştürürken aynı zamanda test ve veri toplama imkanı da sağlayacak. Ancak diğer taraftan küçük başarısızlıklar bile Türkiye’nin bir süredir diplomasinin bir parçası haline getirdiği savunma sanayisinin yeterliliğinin sorgulanmasının önünü açacak gibi görünüyor.

Mekke Antlaşması bölgede yeni ittifakların yükseldiği ve bölgenin ekonomik ilişkiler ağı çerçevesinde yeniden yapılandırıldığı bir dönemde yapılmıştı. Türkiye’nin ve Pakistan’ın Riyad’a destek verme kararı da ABD-İran müzakerelerinin uzadıkça uzadığı, İsrail’in Netanyahu’suz bir döneme hazırlandığı, bölgedeki gerilimin Afrika’ya ve hatta Kuzey Afrika’ya yayıldığı bir dönemde verildi. Bu nedenle Türkiye ve Pakistan, Yemen iç savaşına katılmasa da Mekke Antlaşması bölgedeki yeni şartları ve ittifakları şekillendiren bir faktör olacak muhtemelen. Bu nedenle hem antlaşmanın hem de Türkiye-Pakistan-Suudi Arabistan iş birliğinin sert denemelere sınanması beklenebilir. Elbette Türkiye’nin Yemen gibi coğrafyalarda iç savaşlara çekilmemek için oldukça dikkatli politika yürütmesi ve aynı zamanda yüzlerce km ortak sınırı olan İran ile ilişkilerini de neredeyse bıçak sırtında ama dengede tutması gerekebilir.

/././

AKP’ye Ortadoğu’da yeni görev -Mehmet Ali Güller/ Cumhuriyet- 

Mekke İttifakı’ndan Suudi Arabistan’a “askeri destek” kararı çıkmasını ilk kutlayan kişinin ABD’li Senatör Joe Wilson olması bile yeterince uyarıcı olmalı. Wilson, kararın hemen ardından yaptığı açıklamada iki kritik mesaj verdi: 

1) “Husilerin İran destekli saldırganlığı karşısında ittifakı harekete geçirdikleri için müttefiklerimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a minnettarım.”

2) “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”

TRUMP’IN MEKKE İTTİFAKI’NDAN BEKLENTİSİ 

Ufuk Ötesi okurları anımsayacaktır, Cumhuriyetçi Senatör Wilson, daha ilk günden “Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” diyerek ittifakın kuruluşunu kutlamıştı.

Wilson ve benzerlerine göre Mekke İttifakı, “ABD Başkanı Trump’ın Ortadoğu stratejisinin” bir parçası. Nitekim Trump’ın Mekke İttifakı’na destek açıklamasında da bunun işareti vardı: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın yakın zamanda ve nihayet Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Bu anlaşma, Ortadoğu’nun nasıl bir araya geldiğini ve ülkelerin nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor. Bahsi geçen üç ülkenin büyük liderliklerini tebrik ediyorum. Bu, büyük, cesur ve önemli bir ilk adım. Vay canına.”

ABD’NİN SUUDİLERİ KORUMA GÖREVİ TÜRKİYE’YE 

Trump’ın açıklamasındaki anahtar cümle şu: “Nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor.”

Trump yönetiminin hazırladığı Donroe Doktrini’nin müttefiklerle ilgili kısmı tam da buydu. ABD Batı Yarımküre’ye egemen olmayı önüne hedef koyarken Avrupa ve Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine paylaştıracaktı. ABD’li yetkililer bunu “yük paylaştırma stratejisi” olarak yorumluyorlar.

İşte Trump’ın “Nihayet kendilerini savunacaklar” derken kastettiği bu: ABD’nin Suudi Arabistan’ı savunma işini fiilen Türkiye ve Pakistan üstlenmiş oluyor!

MEKKE İTTİFAKI İSRAİL’LE AYNI CEPHEDE 

Başından beri Mekke İttifakı’nın ikili yönüne işaret ediyoruz: ABD’nin güvenlik mimarisine alternatif olabildiği ölçüde olumlu ama ABD’nin yük paylaştırma stratejisiyle uyumlu olarak onu tamamlayan nitelikte İran’a karşı pozisyon aldığı ölçüde olumsuzdur.

Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı, “ABD’yle ittifaklarını tamamlar” nitelikte yorumlamaları, ikinci olasılığın güçlü olduğunu gösteriyordu. Artık Yemen’de Husilere karşı Suudi Arabistan’a askeri destek kararı alarak, ağırlığı tümden terazinin ikinci kefesine koyduklarını ortaya koymuş oldular.

Yemen’de Ensarullah Hareketi’ne (Husilere) karşı pozisyon almak, fiilen Ortadoğu’da da İran’a karşı konumlanmak demektir. Daha önemlisi, Husilere ve İran’a karşı konumlanmak, ABD ve İsrail ile aynı cephede olmak demektir.

ABD’NİN HEDEFİ: ORTADOĞU NATO’SU 

Türk ve Suudi yetkililerin Mekke İttifakı’nı ABD’yle ittifakın bütünleyeni olarak değerlendirmeleri ile Trump’ın işaret ettiği gibi “ABD’nin Suudileri koruma görevinin Mekke İttifakı’nca yüklenilmesi” toplandığında, Wilson’un temenni ettiği asıl hedef ortaya çıkıyor: “Mekke Savunma İttifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”

Peki iktidar bu görevi neden üstleniyor? Yemen’de Suudileri desteklemenin Türkiye’nin ulusal çıkarıyla ilgisi ne? Mesele bu adımın salt Körfez sermayesini çekebilmeyi kolaylaştırması mı, ya da AKP’nin “askeri sanayi”ye dayalı ekonomi modeliyle uyumu mu, yoksa ABD’nin işlerini üstlenerek Ortadoğu’da yine “neo-Osmanlıcı liderlik” hedeflemek mi?

Üçünün toplamı olduğu anlaşılıyor zira her biri diğerini kolaylaştırıyor ve bütünlüyor. Sorun şu ki ve 24 yılda birkaç kez görüldü ki bu tür hamleler, stratejik düzlemde ciddi sorunlar doğuruyor ve geri dönüşü ağır maliyet yaratıyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -9 Ekim 2026-

Kemalistler ve biz -Mesut Odman-  Var oldukları kuşkusuz. Ama, keşke biraz daha çok olsalardı! O zaman işimiz kolaylaşırdı. Tekrar etmekten ...