28 Ekim 2026 Çarşamba

ÇİZGİLERİN DİLİ -28 Ekim 2026-

 



(Derleyen: mstfkrc)

KÖŞEBAŞILAR -28 Ekim 2026-


Dallı budaklı fon skandalı -Hayri Kozanoğlu/Birgün-

Fon vurgunu dallanıp budaklanırken skandalın faturası kabarıyor. Vurguna göz yuman iktidar şimdi krizi yönetme rolüne soyunurken sermayenin zararını kurtarma telaşı, milyonları yeni bir yıkımla baş başa bırakıyor.

Fon krizi ya da daha doğru bir ifadeyle fon vurgunu bir çözüme ulaşmak şöyle dursun dallanıp budaklanarak devam ediyor. Dikkatler yatırım fonları üzerinde. Ama finansal piyasalardaki ”bulaşıcılık” etkisiyle artçı şoklar özel sektör tahvillerinden başlamak üzere     diğer piyasalarda da gözleniyor. Bunun bir nedeni güven kaybı, diğeri de fonlarla iltisaklı kurumların likidite sıkışıklığı nedeniyle mecburi satışlara yönelmeleri.

Fon tasfiye sürecinde de belirsizlikler ve tutarsızlıklar diz boyu. Örneğin, madem bazı hisselerde manipülasyon yapıldığını, fiyatların “dar alanda kısa paslaşmalarla” suni bir biçimde şişirildiğini kabul ediyorsunuz; o zaman aynı hisselerde doğrudan alım-satım yapıp haksız kazanç sağlayanların da peşine düşmek zorunda değil misinizi? Aynı şekilde, belli hisselerin kaçınılmaz biçimde dibe vuracağını anlayıp, nasıl tam yerinde bir zamanlamayla fonlardan çıkış yapanları cezalandırıyorsanız, açığa satış yapanlara da, yani ayni olarak hisseyi borçlanıp, oluşan yüksek fiyattan elden çıkardıktan sonra, fiyatlar dibe vurunca borcunu kapatanlara  aynı müeyyideleri uygulayacak mısınız? Bunlar arasında yabancı yatırımcılar varsa onları da aynı kurallardan muaf tutmayıp, daha keskin bir yabancı çıkışını tetiklemeyi göze alacak mısınız?

Ayrıca piyasa sistemi içerisinde “spekülasyon” yapmak, fiyatların düşeceği-çıkacağı beklentisi üzerinden pozisyon alarak kar sağlamak meşrudur. Bu nedenle her bir işlemde,  manipülasyon veya içeriden bilgi almak koşulları kanıtlanamadığı takdirde, elde edilen kazançlara geriye dönük el konulması da hukuksal sonuçlar yaratacaktır.

Sorular rahatlıkla çoğaltılabilir, ama açıkça görülen iktidarın bu işin içinden kolaylıkla çıkamayacağı, toplumdaki tartışmaların yoğunlaşarak süreceğidir. Daha 10 ay önce 1 milyon lira olan nitelikli yatırımcı sınırının 50 milyon liraya (tam 50 katına) çıkarılması bile tek başına kamu otoritelerinin ne kadar büyük ihmali ve sorumluluğu bulunduğunun kanıtı kabul edilebilir.

İLK RİSK İLKESİ

Böyle bir kriz halinde sermaye piyasalarının en az hasarla yoluna etmesini istiyorsanız, iki temel prensibi gözetmelisiniz. Birincisi, yatırımcıların “ne kadar risk alırsam alayım, zararım nasıl olsa kamu tarafından karşılanır” rahatlığı içerisine girmesini, literatürde “ahlaki tehlike” denilen duruma savrulmasını önlemektir. İkincisi ise, uğranan zararlardan, yaşanan mağduriyetlerden ürkerek, sermaye piyasalarından tamamen uzak durma eğiliminin güçlenmesinin önüne geçmektir. Şimdiden bu ikinci psikolojinin belirginleştiğini görüyoruz. Bu zafiyet sermaye piyasalarının şirketlere yatırım veya çalışma sermayesi için finansman sağlamak fonksiyonunun kesintiye uğraması yanında, şimdiki gibi fiyatların keskince düşmesi sonucu,   zayıf talep üzerinden ekonomiyi durgunluğa sürükleme riski de taşır.

Daha önceki yazılarımızda K-tipi bir ekonomik büyümeden söz ederken, geniş halk kitlelerinin bu büyümeyi kendi yaşamında hissedemediğini, iç talebin ana unsurunun üst gelir grupları olduğunu vurgulamıştık. Başta hisse senetleri finansal varlık fiyatlarındaki gerileme bu kesimlerin tüketim iştahını törpüleyebileceği gibi, hali hazırda finansal piyasalarda 13 milyon kişinin bakiyeli yatırıma ulaşan tabandaki bu yaygınlık küçük yatırımcılara büyük bir sosyal ve insani fatura çıkarma potansiyeli de taşıyor.

FİNANSAL PİYASALARDA KESKİN DÜŞÜŞ

Merkezi Kayıt Kuruluş verilerine göre 9 Ekim’e göre iki haftada piyasadaki pay senetlerinin piyasa değeri 358 milyar dolardan 48 milyar dolar kayıpla 310 milyar dolara inmiş durumda. Tüm finansal varlıkların piyasa değerinin ise 645 milyar dolardan 54 milyar dolar düşüşle 597 milyar dolara gerilediği görülüyor. Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği’nin 2025 yılı raporuna göre İstanbul Borsası’nda asimetrik bir yapı söz konusu. Şöyle ki, toplam portföyün %60’ını 5 milyon lira ve üzeri portföye sahip 51 bin kişi, %81’ini 1 milyon lira ve üzeri yatırımı bulunan 291 bin kişi tutuyor. Buna karşın 10 bin lira ve altı 3 milyon 639 bin kişi, 50 bin lira ve altı 4 milyon 704 bin kişi bulunuyordu. Zenginlerin portföyünün ağırlığı bire bir olmasa da ekonomide toplam talebi yavaşlatacak ölçüde yüksek iken; finansallaşmanın toplumun tüm dokularına nüfuz etmesi sonucu küçük yatırımcı sayısının fazlalığı da bireysel trajedileri yaygınlaştıracak boyutta görünüyordu.

Böyle finansal kriz dönemlerinde borçlara ilişkin iki sorun ortaya çıkar: Birincisi, finansal varlık fiyatlarının düşüşü, piyasada likiditenin yetersizliği borç geri ödeme güçlüğü yaratır. Nitekim dün Merkez Bankası’nın (TCMB) özel sektör tahvillerinin geri ödenmesi amacıyla kullandırılacak kredilerin kredi büyüme sınırından muaf tutulması kararı, işin ciddiyetini gösteriyor. Özellikle kamu bankalarına, bir anlamda  “kredi verin temerrütlerin yaygınlaşmasını önleyin” mesajı veriliyor. Çünkü TCMB’nin haftalık menkul kıymet istatistiklerinde özel sektör borçlanma araçlarının piyasa değerinde belirgin bir düşüş gözleniyor. Bu risk algılanmasının yükselmesi, satışlar sonucu faizlerinin sıçraması anlamına geliyor. En belirgin hareketlilik, aracı kurumları da kapsayan banka dışı finansal kuruluşların tahvil portföyünün piyasa değerinin 18 Eylül’deki 576 milyar liradan geçen hafta 518 milyar liraya kadar gerilemesi. Geçen hafta 5 tahvil geri ödemesinde temerrüte düşülmesi.

SORUNLU KREDİLERDE SIÇRAMA

BDDK’nın haftalık verileri 16 Ekim itibarıyla bankacılık sektörünün takipteki alacaklarının 934 milyar liraya yükseldiğini gösteriyor. Bunun 391 milyar lirası bireysel krediler, 541 milyar lirası ticari krediler kaynaklı. Ekonomi gazetesinden Şebnem Turhan’ın haberine göre, bankalar eğer 75 milyar liralık sorunlu alacak satışı yapmasaydı, tahsili gecikmiş alacak bakiyesi 1 trilyon lirayı aşacaktı. 186 milyar liraya dayanan tüketici kredilerinde takibe düşen alacak oranı %5,1, 207 milyarı bulan bireysel kredilerde bu oran %5,8 gibi endişe verici noktalara ulaşmış bulunuyor. Ağustos 2026 itibarıyla veriler, borçlarını ödememiş gerçek kişi sayısının bireysel kredilerde 1 milyon 779 bine, bireysel kredi kartlarında 1 milyon 940 bine, toplamda ise 2 milyon 820 bine kadar fırladığını gösteriyor.

Böyle güvensizlik ortamlarında  makro ekonomi açısından ortaya çıkan bir sorun da insanların kendini güvende hissetmemesi, işsizlik korkusu yaşaması nedeniyle borçlanmaktan kaçmaları, aksine borçlarını kapama yoluna gitmeleri. Bu risklerin azalması anlamında olumlu bir anlam taşısa da, harcamaların düşmesine yol açtığı için talebi olumsuz etkileyebiliyor. Yoksul kesimler zaten kıtı kıtına geçindikleri, gelirlerini zorunlu ihtiyaçlara tahsis ettikleri için bu durumdan doğrudan etkilenmeseler de, orta gelir grubunun özellikle turizm, restoran, giyim-kuşam harcamalarında kısıntılar gözlenebilir.

DÖVİZ KURU DA SIKINTI YARATABİLİR

İşte böyle sıkışık bir durumda enflasyonda kayda değer bir düşüş sağlanamamışken, petrolün varili 115 dolar civarında seyrederken, enflasyon korkusuyla küresel faiz oranları yükselme eğilimindeyken,, TCMB 1 puan faiz indirimi yaparak, politika faizini %36’ya çekti. Buna rağmen 2 yıllık tahviller %40, 10 yıllık tahviller %36 civarında gezinerek henüz iç borç faiz yükünü hafifletecek olumlu bir etki yaratmadı. Kur artışlarının da hafifçe artacağı mesajının yanı sıra, faizlerdeki düşüş de göz önüne alınırsa yabancı çıkışlarını teşvik eden bir ortam söz konusu. 9 Ekim haftasında net döviz rezervlerinin 6.2 milyar dolar düşüşü, 1 yılda ödenmesi gereken döviz borcunun 243 milyar dolara çıkışı, önümüzdeki süreçte,  döviz cephesinde de sıkıntı yaşanabileceğini haber veriyor.

Özetle, AKP iktidarının seçimlerden önce bu fon krizi tartışmasını geride bırakma şansı bulunmuyor. Muhalefetin öncelikle bu skandalın siyasi sorumlularını teşhir etmeye, onlardan hesap sormaya ağırlık vermesi gerekiyor. “Ucu nereye dokunursa dokunsun” söylemi üzerinden, iktidarın kendini aklamasına izin vermemek, ortaya çıkan her usulsüzlükte onların vebali bulunduğu gerçeğini hatırlatmak için, hayat toplumsal muhalefeti daha aktif tutum almaya çağırıyor.

/././

Babalar ve Oğullar: Brezilya halkı neyi reddetti?-Güldem Atabay/Birgün- 

Fon vurgunu ortaya çıktığından beri Türkiye’de AKP iktidarı içinden çıkan bazı babaların, oğullarının, damatlarının ve hatta manevi kızlarının halka yaptıklarını konuşuyoruz. Korumakla yükümlü oldukları milyonların cebinden kendi ceplerine para aktarmak için devlet kurumlarını adeta “bir ahtapotun kolları” gibi kuşatan organizasyon ağını deşifre etmeye çalışıyoruz.

Dünyanın başka bir ucunda ise Brezilya halkı yaptıkları seçimde yine bir baba-oğul ilişkisine dayalı soygun düzenine engel olma iradesi gösterdi. "Yetenekli" baba Bolsonaro’nun sırtını Trump’a yaslayan yeteneksiz oğlunun iktidarını reddetti. Dördüncü kez ülkeyi yönetmek üzere, milyonların yoksulluktan çıkmasını sağlayan sosyal politikalarla tanınan Lula’yı 4. kez seçti.

Brezilya halkının tam olarak neyi reddettiğini anlamak çok önemli.

Sandıkta yenilen Bolsonaro programının birbirini tamamlayan iki ayağı vardı: Latin Amerika’yı Washington’ın nüfuz alanına bağlamak ve ekonomik istikrarın bedelini çalışanlara, emeklilere, yoksullara ödetmek.

Oğul Bolsonaro, ABD öncülüğündeki bölgesel güvenlik ittifakına katılmayı vaat ediyordu. Brezilya’nın zengin kritik maden yataklarını, Amerika’nın Çin’e bağımlılığını azaltacak bir kaynak olarak sunuyordu. Trump’ın Latin Amerika’ya biçtiği role uygun şekilde  Brezilya’nın doğal kaynaklarını Amerikan çıkarlarına açan, güvenlik politikasını Washington’a bağlayan, ekonomik yönelimini bu ilişkinin ihtiyaçlarına göre belirleyen ülkeler zincirine eklenmeyi vaat ediyordu.

Arjantin’de Milei bu projenin başlıca ortaklarından biri. Ülkenin lityum sahalarına ve enerji kaynaklarına yönelen yatırımlar Arjantin’in Trump’ın bölgesel düzenindeki önemini artırıyor. Fakat kaynak ihracatından gelen büyüme, aynı ölçüde iş ve toplumsal refah yaratmıyor. Ülkenin stratejik değeri yükselirken halk hem fakirleşiyor hem sosyal güvencelerden yoksun bırakılıyor.

Brezilya’daki sonuç, bu bağımlılık projesinin kıtanın en büyük ülkesine yayılmasına da engel oldu.

Oğul Bolsonaro, kamu harcamalarını millî gelirin %1,5’i kadar azaltmayı vaat ediyordu. Kulağa teknik bir bütçe hedefi gibi geliyor. Oysa bu rakamın içinde insanların emekli aylıkları, çocukların eğitimi, hastaların tedavisi, yoksul ailelerin geçimi var.

Brezilya bütçesinin büyük bölümünü emeklilik ödemeleri, asgari ücrete bağlı sosyal ödemeler, sağlık ve eğitim oluşturuyor. Böylesine büyük bir kesintiyi bunlara dokunmadan yapmak mümkün değil.

Türkiye’de derinden yaşadığımız üzere, emeklinin cebinden eksilen para mahalle esnafının satışından, küçük işletmenin gelirinden, kuryenin işinden de eksiliyor. Sosyal harcamalar daraldığında, bu harcamalarla ayakta duran ekonomik faaliyet de daralıyor.

Oğul Bolsonaro’nun kamu harcamalarını sosyal harcamalar üzerinden daraltma planı işte bu zincirleme etkiyle ilk yıl Brezilya’nın ekonomik büyümesinde %3’e yakın bir kayıp yaratacaktı. Ardından ekonomi yavaşladıkça vergi gelirleri de azalacak, yeni kesintiler gündeme gelecekti. Bütçeyi kurtarma vaadi, hem toplumu yoksullaştıran hem bütçeyi zora sokan bir döngüye dönüşecekti.

Bu programın uygulanmış örneği hemen yanı başlarında, Arjantin’de duruyor.

Milei’nin motorlu testeresi kamu yatırımlarına, sosyal harcamalara ve kamu istihdamına indi. Merkezi yönetimde 51 bini aşkın, kamu şirketlerinde ayrıca 23 bin çalışan işten çıkarıldı. Kamu yatırımları donduruldu. Sağlık, eğitim ve bilim kurumlarının kaynakları budandı.

Enflasyon düştü, bütçe fazla verdi. Sonuçların bedelini kim ödedi?

İşini kaybedip kayıt dışı çalışmaya itilenler. Kamu hizmeti zayıfladığı için özel hizmet satın almak zorunda kalanlar. Geliri yetmediği için gündelik ihtiyaçlarını borçla karşılayanlar. Bilimsel çalışmalarını sürdürecek ücret ve kaynak bulamayan genç araştırmacılar.

Bugün Arjantin’de çalışanların %40–50’si kayıt dışı işlerde geçiniyor. Gençlerde bu oran yaklaşık %70’e ulaşıyor. Bütçe hesabındaki düzelmenin yanında, geleceğini planlayamayan bir toplum büyüyor. Kısaca enflasyon durgunlukla düşüp bütçe fazla verirken, halkın hayatı enflasyondakş büyük düşüşe rağmen toparlanmadı.

Brezilya’da sandıkta yenilen oğul Bolsonaro programı, bu yolu izlemeyi öneriyordu.

Anlaşılması gereken, halkın sosyal haklarını “bütçeye yükü fazla olsa da” korumayı tercih ettiğiyle sınırlı değil. O yükün nasıl hesaplandığı kritik. Emekliye yapılan ödeme hemen maliyet sayılırken, zengine tanınan vergi ayrıcalıkları neden aynı tartışmanın merkezine yerleşmiyor? Harcamalar konuşulurken yüksek faizlerin payı neden geri plana itiliyor?

Kamu maliyesini düzeltmenin yolu, sürekli aynı kesimlerin gelirini ve güvencesini azaltmaktan geçmek zorunda değil.

Brezilya halkının kararı bu nedenle önemli. Bütün sorunları çözülmüş bir ülkenin memnuniyet oyu değil bu. Hayat pahalılığının, borçluluğun ve siyasi yorgunluğun sürdüğü bir ülkede, sosyal kazanımların tasfiyesini öneren programa verilmiş bir ret.

Türkiye’den bakarken üzerinde durmamız gereken de bu irade. Devletin kaynaklarını kimin kullandığıyla, bütçenin yükünü kimin taşıdığı aynı siyasi meselenin parçaları. Halktan toplanan kaynakların ayrıcalıklı çevrelere aktarıldığı bir düzende, tasarruf sırası neden hep halka geliyor?

AKP yönetimindeki Türkiye’de asgari ücretlinin insanca yaşayacağı ücrete, emeklinin geçimine, çocuğun okulda bir öğün yemek yemesine, okul kapısında güvenle içeri girmesine gelince kaynak bulunamıyor. Ama fon vurgununda ortaya çıkan iddialar, kamu kaynaklarının iktidar çevresindeki ilişkiler ağına nasıl seferber edilebildiğini gösteriyor. Milyonların ihtiyaçlarına ayrılmayan para, borsada fiyatları şişirmenin, manipülasyonla özel servetler yaratmanın kaynağına dönüşüyor. Kazanç bu ağı kuranların cebine girerken kayıp, geçiminden zaten kesilmiş milyonlara bırakılıyor.

Brezilya halkının reddettiği programla Türkiye’de hesap sormamız gereken düzenin buluştuğu yer işte tam burası.

/././

Çin'in yapay zekâ stratejisi-Mahir Ulutaş/Birgün- 

Çin’in yapay zekâ stratejisi bir tarafta sanayi hâkimiyeti ile kontrol arzusu, diğer tarafta ise Doğu felsefesi ve sosyalist teoriyle insani özü koruma arayışı arasındaki diyalektik gerilim üzerinde yürümeye çalışıyor.

Çin Komünist Partisi (ÇKP) liderliğindeki merkezi siyasi komuta, yapay zekâyı bir yandan devlet gücünü pekiştiren, küresel jeopolitik rekabeti şekillendiren ve teknokratik yönetimselliği tahkim eden stratejik bir sanayi hamlesi olarak konumlandırırken; diğer yandan bu dönüşümün getirdiği toplumsal ve iktisadi risklerin farkında olduğunu gösteren bir tartışmayı yürütüyor.

Pekin’in "kalkınma ve güvenlik" diyalektiği üzerine inşa ettiği yapay zekâ rejimi, altyapısal güç arzusu ile toplumsal istikrarı koruma kaygısı arasındaki hassas dengede yürütülmektedir. Batı’nın sırf pazar ve rasyonalite odaklı modeline karşın Çin; “stratejik devlet aklı”nı, kadim felsefi mirası ve kendine has bir yoruma tabi tuttuğu sosyalist kuram ile aynı potada eriten özgün ve gerilimli bir hat çizmeye çalışıyor.

MERKEZİ SİYASİ HİZALANMA VE DEVLET AKLI

ÇKP; devleti, özel teknoloji devlerini, akademiyi ve orduyu tek bir ulusal vizyon etrafında katmanlı olarak hizalayarak yapay zekâyı küresel güç projeksiyonunun merkezine yerleştiriyor.  Çin’in yapay zekâ stratejisi, dört ana kurumsal sütun üzerine oturtulmuş somut bir yönetişim mimarisiyle yürütülüyor. Siber Alan Yönetimi ideolojik denetim, algoritma şeffaflığı ve sansür hattını elde tutarken; Bilim ve Teknoloji Bakanlığı temel Ar-Ge yönlendirmesini ve etik kurulları yönetmekte, Sanayi ve Enformasyon Teknolojileri Bakanlığı da yapay zekâyı devasa imalat altyapısına entegre etmekte. Dördüncü sütunu oluşturan Ulusal Veri İdaresi ise veriyi doğrudan 5. stratejik üretim faktörü olarak (toprak, emek, sermaye ve teknolojinin yanında) ticarileştirip gerekli hukuki zemini kurmaya çalışıyor.  Bu bürokratik orkestrasyon, ülkenin devasa fiziksel üretim kapasitesini ve 5G/IoT ağlarını yapay zekâ modellerini besleyen sürekli bir veri ekosistemine dönüştüren "Çift Döngü" (Dual Circulation) sanayi modeliyle birleştiriyor. Çin, açık kaynak stratejileriyle küresel endüstriyel standartları belirlemeyi hedeflerken veriyi ulusal egemenliğin çekirdeği sayıyor.

Ancak diğer yandan bu devasa teknolojik atılım, Çin devlet anlayışının en hassas olduğu toplumsal istikrar duvarına çarptığında, tarihsel kökleri derinlerde olan somut hukuki ve idari fren mekanizmaları derhal devreye sokuluyor. ÇKP, teknolojik otomasyonun kitlesel işsizlik yaratarak toplumsal istikrarı bozmasına izin vermemek yönünde kararlı bir başka politika daha izlemeye çalışıyor. Bu durumun karakteristik olarak görülebilecek, somut ve Çin’in tarihsel- teknolojik gelişimine derin etkileri de olan oldukça zengin tarihsel arka planı var. Bu bahiste, büyük bir tarihsel etki yaratmış olan en önemli örneği, Ming Dönemi’nde tahıl tedariki için deniz yolunun çok daha ucuz ve hızlı olmasına rağmen, Büyük Kanal boyunca çalışan bir milyondan fazla kanal işçisinin geçimini korumak adına deniz taşımacılığı reformunun engellenmiş olması oluşturuyor. (Bu politikanın Çin’i bir kara imparatorluğu olarak içine kapayan ve son kertede çok daha gelişmiş bir uygarlıkken Avrupa/Batı uygarlığının gerisine düşüren vahim sonuçları olduğu biliniyor.) Aynı şekilde 1881’de Bahriye Nezareti’nin demiryolu yapımına karşı sunduğu tarihi itiraz ("Düşmana yardım eder, halkı huzursuz eder, halkın geçimini çalar") ve Foshan’daki buhar gücüyle çalışan iplik fabrikasının, kitlesel işsizliğin sosyo-politik çatışma doğuracağı gerekçesiyle yerel yönetici tarafından kapatılması, aynı tarihsel reflekslerin tezahürleri.

Bu refleksin süreklilik taşıdığı yönündeki en belirgin örneği ise günümüz Wuhan’ında Baidu robo-taksilerinin kitleler halinde trafiği kilitlemesi ve sürücülerin tepkisi üzerine izinlerin dondurulması veya Guangzhou taksi sendikalarının otonom filolara sert kotalar getirmesi talebi oluşturuyor. Bu alanda en somut hukuki fren ise Mayıs 2026’da Hangzhou Orta Halk Mahkemesi’nin şirketlerin sırf yapay zekâ ikamesi gerekçesiyle işçi çıkarmasını yasaklayan tarihi kararı ile verilmiş durumda. Bu kararla ilgili tartışmalarda da alıntılanan Antik Çin filozofu Mengzi’nin "Sürekli bir geçim aracı olmayanın, sürekli bir moral kararlılığı/ahlakı olamaz." radikal iktisat ilkesi, Konfüçyüsçü anlayışın günümüz sosyo-teknik yönetişimine doğrudan yansıması olarak değerlendirilebilir.

"MAKİNE KALBİ" VE İNSANIN MAKİNELEŞMESİ

Bu konu Çin üniversitelerinin felsefe departmanlarında da yoğun bir tartışma yaratmış durumda. Çağdaş Doğu filozofları, yapay zekâyı, Batı’nın rasyonel zekâ eksenli varoluşsal korkularından sıyrılarak antik Çin düşünürlerinin geleneği ile ontolojik bir eksende tartışmaya çalışıyorlar.  Batı felsefesi insanı bilişsel üstünlük üzerinden tanımlayıp (Homo sapiens) yapay zekânın yüksek hesaplama gücü karşısında varoluşsal bir panik yaşarken; Konfüçyüsçü gelenek insan olmanın ölçütünü rasyonel akla değil, ahlaki duyarlılık ve erdem anlamına gelen Ren ile düşünce ve duygunun ayrılmaz merkezi olan Xin yapısına bağlar. Mengzi’nin belirttiği gibi merhamet kalbinden yoksun bir yapının zekâsı, yalnızca tali ve araçsal bir kurnazlıktır; insani varoluşa ontolojik bir rakip olamaz.

Antik Taoist filozof Zhuangzi’nin 2300 yıllık bahçıvan alegorisinde, kuyudan kovayla su taşıyan yaşlı adam emekten tasarruf sağlayan mekanik kuyu kaldıracını kullanmayı reddeder. Gerekçesi aracın işleyişini bilmemek değil; kolaylık sağlayan düzeneklerin insanın göğsüne hesapçı, kurnaz ve yalınlığını yitirmiş bir "makine kalbi" yerleştireceği korkusudur. Göğsünde makine kalbi yeşeren insan, doğanın ve kendi özünün saflığını yitirir.

Pekin Renmin Üniversitesi teknoloji filozofu Liu Yongmou, Zhuangzi’nin uyarısını günümüz algoritmik yönetimsellik çağına taşıyarak Batı’nın "insanlaşan makineler" korkusunu tersine çeviriyor: "İnsanlığın en büyük sorunu makinelerin insanlaşması değil, insanların makineleşmesidir" Algoritmik sistemler, insanı verimlilik ve hesapçılık uğruna kendi içsel derinliğinden koparıp otomata dönüştürmektedir.

Çin Sosyal Bilimler Akademisi’nden (CASS) Zhao Tingyang’a göre, Silikon Vadisi’nin "değer hizalaması" çabaları "intihar niteliğinde bir hata"; zira mevcut insani değerler çelişkili ve bencil. Post-ChatGPT dönemini Büyük Dil Modelleri ve Bedenlenmiş YZ üzerinden "Çift Öznellikler" çağı olarak gören Zhao’ya göre asıl tehlike, YZ’nin doğrudan kötülük yapması değil, sunduğu kusursuz konfor ve hizmetle insan iradesini felç etmesi. Bu durum, "Hizmet Güçtür" ilkesine dayalı yumuşak bir despotizm ve "Konfor Yoluyla Yok Oluş" riski yaratıyor. Çözüm, statik değerler yerine eylemselliği merkeze alan bir "Fiil Felsefesi" geliştirmek. Pekin Genel Yapay Zekâ Enstitüsü Başkanı Zhu Songchun ise, yürütücüsü olduğu "Tong Tong" (dünyanın ilk yapay zeka çocuğu) projesi ile çözümü, YZ’yi sadece veri ezberleyen papağan modeller olmaktan çıkarıp sistemlere içsel ahlaki pusula kazandırmakta, yani "makinelere kalp vermek"te buluyor.

Konfüçyüsçü ve Taocu felsefi değerlendirmeleri kapsayıp aşan bir bakışla değerlendirildiğinde, bugün inşa edildiği haliyle yapay zekânın toplumsal sınıflar, mülkiyet ilişkileri ve zihinsel emek süreçleri üzerinde oluşturmaya başladığı yeni nesil tahakküm daha net görülebilir.  Marx’ın Grundrisse’deki "Makine Üzerine Fragman"da bahsettiği insanlığın tarihsel, dilsel, bilimsel ve zihinsel kolektif birikimi, “Genel Zekâ”sı, Büyük Dil Modelleri (LLM) aracılığıyla sermaye tarafından gasp ediliyor ve özel "sabit sermayeye" dönüştürülüyor. İnsanlık, kendi ürettiği kolektif toplumsal zekâyı teknoloji devlerinden bir hizmet olarak satın alan edilgen bir müşteri haline geliyor. İnsanın düşünme, yazma ve karar alma süreçlerini algoritmik sistemlere devretmesi, kendi zihinsel üretkenliğine yabancılaşmasını ve kendi zihinsel ürününün algoritmik tahakkümü altına girmesini getiriyor.  Çin’in yapay zekâ stratejisi bir tarafta ÇKP’nin altyapısal güç, sanayi hâkimiyeti ve teknokratik kontrol arzusu, diğer tarafta ise Doğu felsefesi ve sosyalist teoriyle harmanlanmış insani özü koruma arayışı arasındaki diyalektik gerilim üzerinde yürümeye çalışıyor. “Pekin modeli”, yüksek teknolojiyi küresel bir güç projeksiyonu olarak konumlandırırken, toplumsal dengeleri ve insani erdemi ayakta tutma sınavı veriyor. Sonuç olarak insanlığın bu yeniçağında kendi türsel varlığını kaybetmeden makinelerle birlikte var olabilmesi, zekâyı ilahlaştıran teknolojik fetişizmi aşıp, bilişsel teknolojiyi insani değerlerin ve toplumun hizmetine sokabilmesine bağlı.

/././

Ölüm girdabı! -EVRENSEL MANŞET-

 Yıl içinde binlerce kardeşi çalışırken can veren Türkiye işçi sınıfı, sadece çalışırken değil derme çatma barınma yerlerinde dinlenirken de öldüğü bir girdabın içinde! Yangın gibi önlenebilir olaylar da sel, hortum gibi öngörülebilir doğa olayları da işçi canını alan felakete dönüşüyor! Son acı haber Antalya’dan: ‘Dünyayı iklim felaketinden kurtarma zirvesi COP 31’e hazırlanan kentte hortum 4 can aldı!

İşçilerin kaldığı konteynerlerin rüzgar yüklerine karşı dayanıklılığı hesaplanmış mıydı? Zemine nasıl sabitlenmişlerdi?

Kule vincin devrilme alanıyla işçilerin barınma alanı arasındaki mesafe değerlendirilmiş miydi?

Meteorolojik uyarılar üzerine güvenli tahliye önlemleri alınmış mıydı?

***

Konteyner işçiye her mevsim ölüm kabini -Murat Uysal- 

İşçiler çalışırken de derme çatma barınaklarda dinlenirken de ölüyor. Önlenebilir yangınlar da öngörülebilir sel ve hortumlar da işçinin canını alıyor. Son acı haber, 'iklim zirvesi' COP31’e hazırlanan Antalya’dan: Hortum 4 işçiyi öldürdü.

Pazartesi gecesi, saat 23.00. Antalya Kepez’in Fevzi Çakmak Mahallesi’nde, 6199 Sokak’taki site şantiyesinin bir köşesinde iki konteyner duruyor. İçlerinde demir ranzalar var. Gün boyu inşaatta çalışan işçiler, öğrenildiğine göre ekranda Galatasaray-Fenerbahçe derbisini izliyor. Mesai bitmiş; işçiler “evlerinde”, yani konteynerde.

Hortum beş dakika ya sürüyor ya sürmüyor. Şantiyenin karşısındaki sitede oturan Nedim Ünver, yağmurun sesini duyunca balkona çıkmak istiyor ama çıkamıyor: “Ben hayatım boyunca böyle bir gürültü duymadım. Sanki bir uçak gelmişti ve onun sesiydi.” Ses dindiğinde bağrışmalar başlıyor. Şantiyedeki 40 metrelik kule vinç yerinde yok. “Adeta mahşer yeri gibiydi. İşçilerin her gün orada çalıştıklarını görüyorduk” diyor Ünver.

Felaketin boyutu sabah ortaya çıkıyor. İşçilerin yattığı demir ranzalar 100 metre ötedeki bir sitenin bahçesine savrulmuş, konteyner parçaları Ünver’in balkonuna kadar gelmiş. Mahallede camlar patlamış, bir okulun çatısı zarar görmüş.

Ama o gece hayatını kaybedenler yalnızca konteynerde kalan işçiler oldu: İsa Elnevvaf, Aycan Kılınç, Salah Muhammet Elnaim ve Muhammet Emin Elnaim. Yaralanan bir işçinin tedavisi sürüyor.

"Çok enteresan bir doğa olayı"

Antalya Valisi Hulusi Şahin, olay yerinde gazetecilere “Çok enteresan bir doğa olayı ile karşı karşıyayız” dedi ve şöyle devam etti: “Şehrin herhangi başka bir yerinde fırtına, hortum ihbar edilmedi. Civarındaki binalarda bir şey yok ama sadece bu alanda iki konteyneri paramparça eden bir hortumla karşı karşıyayız.” Vali, ölümlerin devrilen vinçten kaynaklanmadığını da söyledi.

Valinin gerekçesi, aslında ölümlerin nedenini de ortaya koyuyor. Hortum bütün mahalleyi vurdu ama çevredeki binalarda kimse ölmedi; ölenler yalnızca sac konteynerin içinde yatan işçilerdi. Üstelik hortum ne habersiz geldi ne de Antalya için yeni bir şeydi.

Meteoroloji Genel Müdürlüğü (MGM) kent için sarı kodlu sağanak uyarısı yapmıştı. MGM’nin 26 Ekim tahmininde Batı Akdeniz için kuvvetli rüzgar, sel ve hortum riskine karşı uyarı da yer alıyordu. Uyarının ardından şantiyede işçiler için herhangi bir önlem alınıp alınmadığı ise bilinmiyor.

Antalya, Türkiye’de hortumun en sık görüldüğü kent. 1946’dan bu yana kentte yaklaşık her on yılda bir büyük hortum yaşandı; son olarak 2008, 2015, 2017 ve 2019’da. Bu yılın başında da art arda gelen sel, hortum ve fırtınalar 2 bin 519 çiftçinin 14 bin hektar arazisine zarar verdi. Mart 2024’te Kumluca’da turuncu kod uyarısının ardından çıkan hortumda 6 kişi yaralanmıştı.

Hortumun işçi konteynerini vurması da ilk değil. 9 Nisan 2012’de Elâzığ’ın Maden ilçesinde hortum, bir şantiyede işçilerin yemek yediği konteyneri 50 metre kadar savurdu; 6 işçi öldü, 6 işçi yaralandı. Çevre köylerde evlerin çatıları uçmuş ama orada kimse ölmemişti. Dönemin valisi de “Kayıp vatandaşımız yok, maddi hasarımız var” demişti. Aradan geçen 14 yılda tablo değişmedi.

İTÜ İklim Bilimi ve Meteoroloji Mühendisliği Bölümünden Prof. Dr. Mikdat Kadıoğlu, afetlerde tehlike ile kırılganlığın ayrı şeyler olduğunu vurguluyor. Kadıoğlu’na göre hortum bir tehlike; ama kimin zarar göreceğini yapıların dayanıklılığı, sığınağa ve uyarıya erişim belirliyor. Kepez’de hortumu kimse durduramazdı. Ancak işçileri uyarı verilmiş bir gecede, zemine sabitlenip sabitlenmediği bile bilinmeyen bir sac konteynerde yatırmak bir tercihti.

Afetin arkasına saklanan ilk ölüm de bu değil. 15 Ekim’de İstanbul Valiliği “Evinizden çıkmayın” çağrısı yaparken 52 yaşındaki Bekçi Faik Şentürk, Beykoz’daki Firuzbey İlkokulu şantiyesinde sel suyunu boşaltmaya gönderildi ve suyla dolu bodruma düşerek hayatını kaybetti. Şentürk’ün ölümü resmi sel bilançosuna bile yazılmadı.

Fotoğraf: AA
Fotoğraf: AA
Sac kutudan ev

Hayatını kaybeden işçilerden Aycan Kılınç 30 yaşındaydı ve Niğdeliydi; cenazesi memleketi Çiftlik’te toprağa verilecek. Suriyeli İşçiler İsa Elnevvaf, Salah Muhammet Elnaim ve Muhammet Emin Elnaim’in cenazeleri ise Suriye’ye gönderilecek. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisinin verilerine göre 2025’te en az 2 bin 105 işçi çalışırken hayatını kaybetti; bunların 521’i inşaat işçisi, 91’i göçmen ya da mülteci işçiydi.

Facianın yaşandığı yer bir site inşaatı; inşaatı yürüten firmanın adı henüz açıklanmadı. Antalya Cumhuriyet Başsavcılığının başlattığı soruşturma kapsamında müteahhit, şantiye şefi ve iş güvenliğinden sorumlu iki kişi gözaltına alındı.

Soruşturmanın yanıt bulması gereken sorular ise ortada duruyor. Konteynerler zemine sabitlenmiş miydi? İki konteynerde kaç işçi kalıyordu? Vali, inceleme sürerken ölümlerin vinçten kaynaklanmadığını nasıl kesin olarak söyleyebildi? Uyarı geldiğinde işçileri daha sağlam bir yere taşımayı düşünen oldu mu? Suriyeli işçiler kayıtlı ve sigortalı mıydı; işverenleri ana firma mıydı, yoksa bir taşeron mu?

DİSK de olayın ardından yaptığı açıklamada kapsamlı bir soruşturma yürütülmesini, işçilerin çalışma ve barınma koşullarının derhal gözden geçirilmesini ve gerekli önlemlerin zamanında alınıp alınmadığının şeffaf biçimde ortaya konmasını istedi. Konfederasyon, aşırı hava koşullarında işi durduracak mekanizmaların kurulması gerektiğini belirterek “İşçi hayatının hiçbir suretle maliyet hesaplarına ve kâr hırsına feda edilemeyeceğini” vurguladı.

Tehlike de geçmiş değil. Meteoroloji 27 Ekim’de Antalya’yı da kapsayan yeni bir kuvvetli yağış uyarısı yaptı. Kentteki diğer şantiyelerde işçiler bu gece de konteynerlerde yatacak.

Konteyner her mevsim öldürüyor

İşçilere barınak diye verilen konteyner, çadır ve barakalar kışın sobayla yanıyor, zehirli dumanıyla boğuyor, fırtınada savruluyor. Kepez’deki ölümler bu zincirin son halkası.

Mart 2012, Esenyurt çadır yangını: Marmara Park AVM inşaatında, acil çıkışı bile olmayan naylon çadırlarda kalan 11 işçi yanarak öldü. Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi 2021’de Kayı İnşaat yöneticilerine yedişer yıl hapis cezası verdi; Yargıtay kararı bozdu. Kayı İnşaat, dava sürerken 9 kez başarı plaketi aldı.

Nisan 2012, Elâzığ Maden hortum: Esenyurt’taki yangından bir ay sonra hortum, bir şantiyedeki işçi konteynerini 50 metre savurdu; 6 işçi öldü, 6 işçi yaralandı.

Ocak 2024 bir ayda altı işçi: İSİG Meclisi verilerine göre yalnızca o ay 6 işçi, kaldığı konteyner ya da barakada yanarak öldü. Sultanbeyli’deki Tube Çelik Yapı’da Murat Çolak (23), Muhammed Şahin (17) ve Türkmenistanlı Vefa (17) hayatını kaybetti. Yangından yaralı kurtulan Ahmet Kama, “Yeni başlamıştım, sigortam yoktu” dedi. Komşu işletmenin Karslı bekçisi ise o geceyi şöyle anlattı: “Konteyner değil de dört tane duvar olsaydı bir dakika düşünmezdim, girerdim.”

Mart 2024 bir günde iki yangın: İTÜ Ayazağa Kampüsündeki ATR Yapı Şantiyesinde ve Antep İslahiye’deki deprem konutları inşaatında işçilerin kaldığı konteynerler yandı. İşçiler yangını erken fark ettiği için kimse ölmedi.

İş Sağlığı ve Güvenliği Uzmanı Gökhan Turan, o günlerde Evrensel’e yaptığı değerlendirmede patronun sorumluluğunun iş yeriyle sınırlı olmadığını vurgulamıştı: “Patron sadece iş yerinde değil, konaklaması için tesis ettiği yerde de işçinin eksiğini kontrol etmek, güvenliğini sağlamak zorundadır.”

"Maliyet düşük diye kullanılan konteyner, işçilere mezar oluyor"

Dev Yapı-İş Genel Başkanı Özgür Karabulut, Antalya’daki ölümlerin afet değil iş cinayeti olduğunu söyledi. Karabulut’un aktardığına göre şantiyelerde işçiler genellikle altı kişilik prefabrik konteynerlerde kalıyor; büyük şantiyelerde iki-üç katlı konteyner kampları kuruluyor. “Bu konteynerlerin yere sabitlenmesinin projelendirilmesi gerekiyor. Ama yönetmelikler ve standartlar yok sayıldığı için, maliyet düşük olsun diye kullanılmaması gereken basit malzemeler kullanılıyor. Sonuç da işçilerin ölümü oluyor” diyen Karabulut, standarda uygun yanmaz malzemeden yapılmış konteynerlerde yangınların tek bir odada, kimse ölmeden söndürülebildiğini, standart dışı konteynerlerde ise onlarca inşaat işçisinin yanarak can verdiğini anlattı.

Özgür Karabulut | Fotoğraf: MA
Özgür Karabulut | Fotoğraf: MA

Ölümlere afet denmesine tepki gösteren Karabulut şunları söyledi: “Afet ya da doğa olayları öldürmüyor; önlem almayan, tedbirleri uygulamayan sömürü düzeni öldürüyor. Antalya’da standartlara uygun barınma alanları kurulsaydı, yönetmeliğe uygun konteynerler kullanılsaydı bugün işçiler yaşıyor olurdu. Afet denilince suç ve sorumluluk doğaya atılıyor, suçlular temize çıkarılıyor.”

Karabulut’a göre konteynerlerin güvenliğinden taşeronla birlikte her şeyden önce ana firma sorumlu. Şantiyeye izin veren yerel yönetim ve denetim yapmayan bakanlıklar da sorumluluk taşıyor. Mevzuatın yetersiz olduğunu ama mevcut haliyle bile uygulansa işçilerin hayatta olacağını belirten Karabulut, “Davalar adil biçimde sonuçlanmadığı için patronlar adeta cezasızlık zırhıyla korunuyor, işçiler şantiyelerde şans eseri hayatta kalıyor” dedi.

Sarı kod gibi uyarılarda dış mekandaki işlerin genellikle durdurulduğunu, ancak bu kararı çoğunlukla patronların verdiğini söyleyen Karabulut, son yağışlarda durması gereken iş durmadığı için bir işçinin yağmur altında elektrik akımına kapılarak öldüğünü hatırlattı.

Karabulut, şantiyelerin ancak işçilerin örgütlü olduğu yerde içeriden denetlenebileceğini vurguladı; sendikaların da bu noktada eksik ve yetersiz kaldığını kabul etti. Patronlara ise şöyle seslendi: “Şirketlerinizin üç kuruş kârı için işçilerin hayatıyla oynamayın. İşçilerin canı sizin kârınızdan daha değerlidir.” İşçileri sendikalarda örgütlenmeye çağıran Karabulut, kötü hava koşullarında can tehlikesi doğduğunda çalışmama haklarını kullanmaları gerektiğini söyledi.

***

Çadırdan konteynere, değişmeyen işçi ölümleri -Deniz İpek- 

Sonbahar geldiğinden beri neredeyse her meteoroloji uyarısının ardından bir iş cinayeti haberi alıyoruz. Hava durumu bültenleri, işçiler için adeta nokta atışı ölüm ihbarlarına dönüştü. Kuvvetli yağış deniyor, bir kurye sel sularında yaşamını yitiriyor. Fırtına uyarısı yapılıyor, bir şantiyeden ölüm haberi geliyor. Meteoroloji tehlikeyi haber veriyor, patronlar üretimi sürdürüyor, işçiler ölüyor.

Antalya’da bir inşaat şantiyesinde işçilerin kaldığı iki konteyneri hortum parçaladı. Antalya Valiliğinin ilk açıklamasına göre dört işçi yaşamını yitirdi, bir işçi yaralandı. Şantiyedeki kule vinç de devrildi.

İşçiler, ertesi gün emek güçlerini yeniden satmak üzere dinlenmeye çekildikleri konteynerlerde yaşamlarını yitirdi. Gün boyu inşaat baronlarına konutlar yükselten işçilerin, gece başlarını soktukları yer onları hayatta tutamadı.

Hortumun şaşırtıcı olmadığı coğrafya

Antalya Valisi Hulusi Şahin, çevredeki binalarda hasar bulunmadığını, başka bir yerden benzer bir ihbar gelmediğini belirterek yaşananları “Çok enteresan bir doğa olayı” olarak değerlendirdi.

Oysa meteoroloji bilimi açısından şaşırtıcı olan hortumun kendisi değil, bu tehlikenin hâlâ olağanüstü bir olay gibi anlatılması.

Meteorolog Abdullah Kahraman ve Paul Markowski’nin 2014 yılında Monthly Weather Review dergisinde yayımlanan Tornado Climatology of Turkey başlıklı araştırması, Antalya ile Anamur arasındaki yaklaşık 210 kilometrelik kıyı bandını Avrupa’da hortumların en sık görüldüğü bölgeler arasında gösteriyor. Araştırmada incelenen beş yıllık dönemde bu bölgede yılda ortalama 12 hortum kaydedilmiş.

Akdeniz siklonları olarak bilinen alçak basınç sistemleri, sıcak ve nemli deniz havasıyla soğuk hava kütlelerinin karşılaşmasına bağlı olarak özellikle sonbahar ve kış aylarında şiddetli yağış, fırtına ve hortum oluşumuna elverişli koşullar yaratabiliyor.

Hortumların dar bir alanda etkili olması da meteorolojik özelliklerinden biri. Çevredeki binaların zarar görmemiş olması, yaşanan olayın bilimsel olarak bilinmeyen bir tehlike olduğu anlamına gelmiyor. Bilimsel olarak bilinen tehlikeler karşısında önlem alınmaması ise meteorolojinin değil, çalışma yaşamının sorunudur.

Üstelik Meteoroloji Genel Müdürlüğü Antalya için sarı kodlu kuvvetli yağış uyarısında bulunmuştu. Bu uyarı belirli bir şantiyede hortum oluşacağını göstermese de olumsuz hava koşullarına karşı hazırlık yapılmasını gerektiriyordu.

Peki işçilerin kaldığı konteynerlerin rüzgâr yüklerine karşı dayanıklılığı hesaplanmış mıydı? Zemine nasıl sabitlenmişlerdi? Kule vincin devrilme alanıyla işçilerin barınma alanı arasındaki mesafe değerlendirilmiş miydi? Meteorolojik uyarılar üzerine güvenli tahliye önlemleri alınmış mıydı?

On bir işçinin yandığı çadırlardan bugüne

11 Mart 2012’de İstanbul Esenyurt’taki Marmara Park AVM inşaatında işçilerin kaldığı çadırlarda yangın çıktı. On bir işçi, inşa ettikleri alışveriş merkezinin yanı başında, uyudukları yerde yanarak yaşamını yitirdi.

O günlerde işçilerin barındığı çadırların koşulları, elektrik ve ısıtma tesisatları, yangın önlemleri tartışıldı. 2013 yılında yürürlüğe giren Yapı İşlerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği ile şantiyelerde barınma amacıyla çadır ve branda kullanılması, belirli istisnalar dışında yasaklandı.

Aradan on dört yıl geçti. Pek çok şantiyede çadırların yerini konteynerler aldı. İşçilerin barınma güvenliği ise yeniden ölüm haberleriyle gündeme geldi.

6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanunu işverene riskleri değerlendirme, gerekli önlemleri alma ve acil durumlara hazırlanma yükümlülüğü getiriyor. Yapı İşlerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği’nin Ek-4 hükümleri de geçici yapıların sağlamlığından barınma yerlerinin sağlık ve güvenlik koşullarına kadar çeşitli zorunluluklar içeriyor.

Konteynerlerin yer seçimi, taşıyıcı sistemleri, zemine bağlantıları ve meteorolojik etkilere karşı dayanıklılıkları mühendislik esaslarına göre değerlendirilmeli. Barınma alanlarının geçici olması, işverenin sorumluluğunu geçici kılmıyor.

Mesai bitince tehlike bitmiyor

Daha iki hafta önce şiddetli yağışlar altında çalışmak zorunda kalan kuryelerin ölümlerini konuştuk. İstanbul Beykoz’da bir okul şantiyesinde bekçilik yapan Faik Şentürk’ün ölümünü gündeme getirdik. Şimdi de Antalya’da işçilerin uyudukları konteynerlerden ölüm haberleri geliyor.

Türkiye’nin dört bir yanında konutlar, oteller, alışveriş merkezleri yükseliyor. Bu yapıları inşa eden işçilerin önemli bir bölümü ise şantiyelerin kenarına yerleştirilmiş konteynerlerde yaşıyor. Sermayenin milyonlarca liralık yatırımlarında işçinin başını sokacağı yer, maliyeti düşürülmesi gereken kalemlerden biri sayılıyor.

İşçinin uyuduğu yerin sağlamlığı, temiz suya erişimi, ısınması, havalandırması, mahremiyeti ve dinlenmesi üretimin dışındaki meseleler değil. Bunların tümü işçi sağlığı ve güvenliğinin, insanca yaşama hakkının parçası.

İklim değişikliğiyle birlikte aşırı yağışlar, fırtınalar, seller ve sıcak hava dalgaları çalışma yaşamındaki tehlikeleri ağırlaştırıyor. Buna karşılık işçilerin barınma alanlarının güvenliği, patronların maliyet hesabına ve yetersiz denetimlere bırakılamaz.

Antalya’daki ölümlerin ardından konteynerlerin teknik özellikleri, şantiye yerleşim planı, risk değerlendirmeleri ve meteorolojik uyarılar karşısında alınan önlemler incelenmeli. Sorumlular belirlenmeli. Ülke genelindeki şantiye yatakhaneleri ve yaşam alanları bağımsız, etkin denetimlerden geçirilmeli.

İşçinin insanca barınması patronun sağladığı bir lütuf değil, temel bir haktır. Bu hakkın güvencesi de işçilerin örgütlü mücadelesi ve kamusal sorumluluktur.

İnşaat baronlarına ev yapan işçilerin, başlarını soktukları yerde ölmediği bir düzen kurmak zorundayız.

/././

Evrensel

26 Ekim 2026 Pazartesi

ÇİZGİLERİN DİLİ -26 Ekim 2026-

 


(Derleyen: mstfkrc)

soL "Köşebaşı + Gündem"-26 Ekim 2026-

Bayram tebriki -Aydemir Güler- 

Karşıdevrimcilerin yıktıklarının yerine bir Yeni-Osmanlı düzeni koymalarına halktan izin çıkmıyor. Sonuç, Türkiye’nin arafta kalma halidir. Bu bir statüko olamaz. Nihai hesaplaşmaya hazırlanıyoruz… O hesaplaşmadan başı dik çıktığımızda bayramların en coşkulusunu hak edeceğiz…

Cumhuriyet’in yıldönümünü yalnızca “kutlamak”, epey zamandır anlamsız oldu. Ortada fiilen laiklik, bağımsızlık, kamuculuk, halkçılık namına bir şey kalmamışsa ve yine de “bayram ediliyorsa”, neyi kutladığımız sorulmalıdır!

Kuşkusuz AKP rejimine ne denebileceği bir yana, 29 Ekimlerde sokaklara, alanlara çıkan insanların zihninde pozitif bir Cumhuriyet algısı yerli yerinde duruyor. Büyük çoğunluk artık bunun gerçekliğe denk düşmediğinin de ayırdında…

Önümüzdeki günlerde büyük kalabalıklar olarak bir kez daha kendini gösterecek olan bu “farkındalık”, bir mücadele örgütlenmesinin altyapısı olabilecekse çok büyük değer taşır. Ama buluşmaların bu işleve kanalize olması için politize edilmeleri, otuz yıla yaklaşan pop-arabesk eğlenti sınırlarının ötesine taşmaları da şarttır.

İçeriksiz eğlence, yaşanan yıkımı örten, 29 Ekim’in içerdiği anlamı bozan, çürüten bir işlem. Bu yolla, Cumhuriyeti erdem bellemiş ve gidişattan rahatsız milyonların farkındalığının mücadele dinamiğine dönüşmesinin önüne geçilmiş oldu. Bir araya gelenler, tam ne kadar büyük bir potansiyeli temsil ettiklerini kavramak üzereyken enerjileri deşarj ediliyor ve evlerine geri yollanıyor. Hoş, 2026 Ekim’inin şu son günlerinde, ana muhalefetin imza attığı bu tür etkinlikleri kotaracak bir enerji bile bayağı azalmış görünüyor…

Halkı her görüşte elleri ayakları titreyen karşıdevrimciler ise rahatlıyor. Eğlence bittiğinde arife gününe geri dönülüyor...

Herkes biliyor ki, siyasi iktidarın ve daha geniş anlamıyla egemen güçlerin çoktan terk ettiği Cumhuriyet, halk kitlelerinin sahiplendiği bir değer olarak yaşatılmaya devam edecek. Ama bu, soygun ve aşağılamanın sürüp gitmesini önlemeyecek!

Bu hüzünlü tablo bile isteye yaratıldı. İlk devrim yıllarını atlayalım; sonrasında Türkiye çok uzun zaman ulusal bayramların “resmi törene” hapsedilmesine sahne oldu. “Devletli” soğukluğun toplumun üstüne örttüğü kasvetten haklı olarak bunalanlar için olay tatilin kaç gün süreceğiydi artık…

Faturayı, ne kadar doğru olsa da, “bürokrasinin beceriksizliğine” kesmek yetmez. Konu sorumluluk olunca kimse “ayaklar baş olmasın” diyen, spor gösterilerinde kız çocuklarının etek boyuna takılan, laiklikten nefret eden, hakkını arayan yurttaşta tehdit gören, halkçılığı “her şeyi devletten beklemek” olarak mahkûm edip kamu kaynaklarını kasasına bağlamakta özgürlük isteyen bir egemen güçler blokunun önüne geçemez. Toplumun Cumhuriyete yabancılaşması bunların işine yaradı.

12 Eylül’le birlikte ise yabancılaşma sözcüğünün yetmeyeceği bir zirveyi gördük. İstiklal Marşının işkence eşlikçisi olarak kullanıldığına tanık olduk. Darbe lideri laik cumhuriyetin devlet başkanı sıfatıyla kürsülerde ayet okudu. Parti kurdurttukları general “elimizde taş gibi, aslan gibi polisler varken” kadınlara copla tecavüze gerek olmadığını dile getirebildi. Belediye otobüslerinin olur olmaz durdurulup üst araması yapıldığı darbe günleri geçti, Taksim Meydanında bayrak töreni diye yüzlerce insanı bağıra çağıra hazır ola geçirme türünden işlerle devam edildi. Yeri gelmişken; AKP’li yıllarda Ramazanda uluorta oruç yemenin, dayak hatta öldürme nedeni olabilmesi ile bu 12 Eylül atmosferi arasındaki mesafe pek kısadır…

Elbette o günler sürgit devam edemezdi. Eski yabancılaşmaya dönmenin ise zamanı geçmişti.

Yeni bir bayram tasarımı olarak içeriksiz pop-arabesk eğlencenin denenmesi AKP’den öncedir; aşağı yukarı Cumhuriyetin 75. Yıldönümü kutlamalarına denk düşer… AKP’ye kalsa tümden yasaklardı. Ama bu mümkün olmayacağına göre şeriatçı iktidar, Cumhuriyetçi enerjinin içeriksizleştirilip, en önemlisi 29 Ekim olmak üzere takvim yapraklarına sıkıştırılmasına çoktan razı olmuştur.

Görüldü ki, bütün bunlar üçayaklı bir yıkım için! “Ekonomide verimlilik, dünya ile entegrasyon ve dindarlara özgürlük.” Siz sömürünün şiddetlenmesi, emperyalizme bağımlılık, laikliğin tasfiyesi diye anlayın…

Bugün üçü de gerçekleşmiş bulunuyor. Hiçbiri tek başına başarılı olamayacak olan “mahşerin üç atlısının”, sermaye, emperyalizm ve dinci gericiliğin büyük ittifakı sayesinde.

Ancak toplumdan şu veya bu yolla aldıkları onayın süresi çoktan bitmiş bulunuyor. Zaten bu hissedildiği için birbirlerini yiyorlar. 29 Ekim’de buluşacak olan kitlelerin işaret ettiği de budur.

Karşıdevrimcilerin yıktıklarının yerine bir Yeni-Osmanlı düzeni koymalarına halktan izin çıkmıyor. Sonuç, Türkiye’nin arafta kalma halidir. Bu bir statüko olamaz. Nihai hesaplaşmaya hazırlanıyoruz…

O hesaplaşmadan başı dik çıktığımızda bayramların en coşkulusunu hak edeceğiz…

/././

ABD’de Sosyalist Cumhuriyet mi?-Erhan Nalçacı- 

ABD Sosyalist Cumhuriyeti sadece ABD’dekilere değil dünyadaki bütün tekelci sermaye iktidarlarına kapak olacak, ama bu kapak Newsweek kapağına benzemez.

Bu köşede işlediğimiz başlıca temalardan biri ABD’de içinde bulunduğumuz dönemde sosyalist bir devrimin gerçekleşmesinin mümkün olduğuydu.

ABD’de 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında güçlü bir işçi sınıfı dinamiği gelişmişti. Birinci Dünya Savaşı sonrası 1920’lerde milyonlarca işçinin katıldığı grevlerle sarsılıyordu ABD.

Ancak 1920’lerde ve 1950’lerde işçi sınıfının dünyada kazandığı mevzilerle güçlenen sosyalizm düşüncesine karşı ABD sermaye sınıfı kapsamlı bir anti-komünist kampanya düzenledi. Emekçi sınıflara karşı komplolar, hileler ve cinayetler birbirini izledi. Emekçi mahalleleri uyuşturucuya alıştırıldı. İşçi sınıfı beyaz ve siyah diye ikiye bölündü. İkinci Dünya Savaşı sonrası işçi sınıfı içinden bir “orta sınıf” yaratıldı, “Hadi şimdi eğleniyoruz” kampanyası ile içi boş bir eğlenme ve tüketim kültürü pompalandı. Sarı sendikaları unutmayalım, işçi sınıfının kontrol altına alınmasında sarı sendikacılık önemli bir rol oynadı.

Klişelerden ve dogmalardan devrimcilik adına nefret ediyoruz. Ancak ABD’de bu uzun süren karşı-devrimci dalga zihinlerde mutlaklaştırıldı, sanki ABD’de hiçbir zaman sosyalist bir cumhuriyet olmayacakmış algısı beyinlere yerleşti.

Oysa son 10 yıl içinde ABD’de devrimci bir atılımın yaşanabileceğine ilişkin çok veri birikti. Düzeni sarsan kısır döngüler halinde üst üste katlanan bir kriz sarmalıyla karşı karşıyayız.

Şimdi ABD’deki dinamiklere bir ipucu daha eklendi. ABD sermayesinin etkili yayın araçlarından Newsweek aşağıdaki kapakla yayınlandı:

Newsweek’in bu haftaki sayısının kapağı Amerika Sosyalist Cumhuriyeti olarak çıktı. Kapak 1949 Çin devrimini anımsatıyor ve ABD sosyal demokratlarından Bernie Sanders, Alexandria Ocasio-Cortez, Zohran Mamdani, Abdul El-Sayed ve Hasan Piker’i bu dekor ve kostüm içinde gösteriyor.

ABD sermayesinin bütün Amerika kıtasını kendi malı gibi görmesine dayanan “Amerika” lafını bir kenara bırakalım ve ABD Sosyalist Cumhuriyeti kavramını ABD’de sosyalist devrimin olası olduğunun sadece bizim tarafımızdan fark edilmediğinin bir belirtisi sayalım.

Ancak toplumsal olaylar çok karmaşıktır ve çok sayıda çelişkiyi barındırır. Eğer bu bir medya patronunun tiraj patlatma kaygısının ürünü değilse, ideolojik bir yanılsamayı ve bir müdahaleyi içinde barındırıyor.

Kapakta yer alan siyasi figürler kendilerini “Demokratik Sosyalistler” olarak tanımlıyor, 120 bin aktiviste ulaşan bu parti olmayan grup bazen bağımsız ama çoğunlukla demokratlarla birlikte davranıyor.

Sosyalizmin başına ne zaman “demokrat” veya “güler yüzlü” vb. gelse burada sermayenin parmak izi olduğunu biliriz. Zaten sosyalizm emekçiler için kapitalizme göre binlerce defa daha fazla demokratik ve neşelidir.

Parmak izini takip etmek için Demokratik Sosyalistlerin programına bakmamız gerekiyor.

Tahmin edileceği gibi bu program sermaye sınıfını mülksüzleştirmeyi içermiyor, onunla birlikte yaşamayı öngörüyor. Sermaye sınıfının gelirlerinden daha fazla vergi alarak sosyal uygulamalara ayırmayı vaat ediyorlar.

Mücadele ise tamamen sandığa dayanıyor ve ABD tekelci sermayesinin başlıca partisi olan Demokratlarla birlikte seçimlerde hareket ediyorlar. Başka bir deyişle “devrimlerinin” seçimle olmasını umuyorlar.

Bir yanıyla toplumdaki değişim isteğinin yansımasını, öte yandan büyük bir yanılsama ve dürüst olmayan bir ideolojik hattı temsil ediyorlar.

Bütün Latin Amerika halklarını sömüren, İkinci Dünya Savaşında Alman şehirlerini halkıyla birlikte eriten yangın bombaları kullanan, Japonya’da sivil halkın üzerine atom bombası atan, Kore’de Endonezya’da, Vietnam’da insanlığın utancı katliamları gerçekleştiren, Küba halkını abluka ile soykırıma uğratmaya çalışan, Gazze’de katliamcı, İran’da çocuk katili, Türkiye’de darbe süreçlerinde onlarca aydını öldüren, on binlerce kişinin işkencecisi ABD tekelci sermayesi ile birlikte yaşamak. Oysa insanlık çoktan sermaye sınıfsız bir toplum kurulabileceğini gösterdi.

Bu program bütün sosyal demokrat programlar gibi bir namus eksikliğini içerisinde barındırıyor.

Peki, ama neden Newsweek bu ideolojik yanılsamayı kapağa taşıdı? Bu yanılsama düzenin işine geliyor. Bir tampon rolü oynuyor.

Ancak bir hafta kadar sonra ABD’de seçimler yapılacak, Temsilciler Meclisi tamamen yenilenecek, Senato’daki 100 koltuktan 30’u değişecek. Trump’ın partisi olan Cumhuriyetçilerin oy oranının özellikle İran Savaşı’ndan sonra %30’lara kadar düştüğü söyleniyor ve seçimi, daha doğrusu her iki mecliste de çoğunluğu yitirecekleri kuvvetle tahmin ediliyor.

Newsweek kapağından sonra zaten geçen Temmuz’da başlayan anti-komünist propagandanın çok fazla şiddetlendiği söyleniyor. Bahsettiğimiz gibi kapaktakiler komünist değiller ama önemli değil, anti-komünist propagandanın şiddetinin seçimleri kapsaması olası. Sosyal demokrat aktivistleri, sendikacıları, gazetecileri Küba ile ilişkili bir komünist terör ağının parçası gibi gösteren yalan bir propaganda yürütülüyor.

Zaten kapak fotoğrafında Sovyetlerle değil, şu anda emperyalist hegemonya krizinin başlıca unsuru olan Çin ile ilişki kurulması, yakın dönem göçmeni olan bireylerin öne çıkarılmasının iyi niyetli olduğu çok şüpheli.

Trump’ın giderek yoksullaşan ve ağır bir geçim sıkıntısı yaşayan ABD halkını üretmeyen ama hisse senetlerinin borç faiziyle geçinen rantiye ve asalak bir sermaye sınıfına karşı yanında tutması imkansız gözüküyor.

Bazı şeyler ne kadar Türkiye’yi andırıyor!

Trump’ın temsil ettiği sermaye kliği seçim sonuçlarını tanımayabilir, ortamı adli vakalarla terörize edebilir, İran ve Küba’ya başlatacağı saldırılarla yaşananları örtmeye çalışabilir.

Ancak kısır döngüler savaşla birlikte yönetilemez bir kriz başlığına dönüşecektir.

Ömrü olan her şeyi görecek:

Yükselen meşruiyet krizine ve yönetememe haline hızla büyüyen emekçi sınıfların siyasi öznesinin müdahalesi, ordunun yarılması, donanmada isyan, savaşın ilk kez ABD topraklarına taşınması, devrimin mümkün hale geldiğinin fark edilmesi…

ABD Sosyalist Cumhuriyeti sadece ABD’dekilere değil dünyadaki bütün tekelci sermaye iktidarlarına kapak olacak, ama bu kapak Newsweek kapağına benzemez.

/././

Avrupa’da uyanan sınıf bilinci -Engin Solakoğlu- 

Ortada yadsınamayacak bir gerçeklik var. Sınıf uyanıyor... Yoksulluğun da, Gazze’de devam eden soykırımın da, göçmen düşmanlığının da, ırkçılığın, homofobinin de, çevre tahribatının da kapitalist düzenden kaynaklandığı bilinci yayılıyor, yaygınlaşıyor.

Avrupa’da halk direnişleri gerçekte uzun yıllardır sürüyor. Kimi zaman Balkanlar’da patlak veriyor kimi zaman Batı Avrupa’da. Yalnız son dönemde bir yoğunlaşma ve örtüşme olgusuna tanık oluyoruz.

Farklı ülkelerde çok farklı sebeplerle başlayan direniş ve gösterilerde zaman içinde ortak sloganlara ve taleplere ulaşıldığını görüyoruz. Bu ne tesadüf ne de kukuletalı adamların perde gerisinde hazırlayıp sahneye sürdükleri şeytani bir planın sonucu.

Kuduran kapitalizmin gelinen aşamada teknoloji tekellerinin iplerini çektiği bir diktatörlüğe dönüştüğü, bilginin ve haberin kitlelerin aklına ve vicdanına yönelmiş bir silah olarak kullanıldığı yadsınamaz. Halkları kötürümleştirerek rıza ve itaat üretme araçları arasında en etkililerinden biri bu.

Burjuva diktatörlüğü kurumsal şiddetin ve kolluk aracılığıyla uyguladığı fiziksel şiddetin yanında düşünsel bir şiddet türünü de iletişim teknolojileri üzerindeki tekelinden faydalanarak devreye sokuyor.

Çok teorik mi gittik? Somutlaştıralım. Avrupa’da 1980’lerde başlayan ama 1991’den sonra hızlanan halkları yoksullaştırarak sermayeye ilave kaynak yaratma stratejisi kılıflara ihtiyaç duyduğunda basılan düğmelerden biri göçmen meselesiydi.

II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da fikri ve fiili planda çok güçlü ve meşru görünen sosyalizm talebine karşı bir tür imdat freni olarak kurulan Refah Devleti veya Sosyal Devlet 1991 sonrası sermaye iktidarları bakımından katlanılması gereksiz bir yük haline geldi. Dünyanın ekonomik dengeleri değişiyordu. Küresel ekonomik odak, özellikle de üretim bağlamında Asya’ya kaymıştı ve kâr hadleri düşen Avrupa sermayesinin rekabet gücü eriyordu. Böyle bir durumda akla ilk gelen telafi mekanizması emekçilerin soluk almasını ve davulcuya zurnacıya (sosyalizm ve komünizm olarak okuyun) kaçmamasını sağlayan Sosyal Devletin tasfiyesiydi.

Fransa’da ve birçok başka ülkede ana akım durumundaki liberal iktisatçılar “çok fazla harcama yapıyoruz, borçlanıyoruz” yakınmaları eşliğinde, hatalı ve masraflı olarak niteledikleri sosyal devlet uygulamalarını eleştirilerinin odak noktasına yerleştirdiler. Peki ne olmuştu da, nüfus artışı ihmal edilebilir düzeyde kalan bu ülkelerde sosyal harcamalar bu kadar artmış, devlet bu yüzden borçlanmaya gitmek zorunda kalmıştı. Savaş sonrası Avrupa’nın kalkınmasını sırtlayan ve artık emekli olan Avrupalı emekçilere “size artık pek para vermek istemiyoruz” demek siyaseten riskli olduğu için aynı kalkınma sürecinde payı olan göçmenlerin hedef gösterilmesi yoluna gidildi. Dayatılan söyleme göre, çok “fazla” göçmen vardı ve bu yüzden devletin parası sosyal harcamalara yetmiyordu.

Oysa en azından Fransa’da göçün, göçmenliğin tarihi çok gerilere gidiyor. Bunun temel sebebi de sömürgecilik. Siz gidip bir ülkeyi işgal ediyor, kaynaklarını yağmalıyor, dilini kültürünü eritip kendinizinkini dayatıyorsanız bunun elbet bir bedeli oluyor. Yaşanmaz hale getirdiğiniz ülkelerden kaçanların ilk adresi siz oluyorsunuz. Uzatmayalım, Fransa’da sömürgecilik kaynaklı göçmenlik olgusu 100 yılı aşkın süredir mevcut. Buna bir de sanayi devrimi döneminde sermayenin kömür madenlerinde öldürene kadar sömürmek için ihtiyaç duyduğu İtalyan, İspanyol, Polonyalı ve Portekizli emekçileri eklerseniz 200 yıllık bir göçmenlik gerçeğinden de söz edebiliriz.

Toparlarsak, savaştan sonra 30-40 yıl çalışıp emekli olan Bay veya Bayan Dupont’a artık devlet hastanelerinde eskisi ölçüsünde nitelikli ve ücretsiz hizmet verilemeyeceğini, çocuklarının veya torunlarının ücretsiz devlet okullarında ve üniversitelerde kaliteli aynı kalitede eğitim göremeyeceğini söylerken, bunun sebebi olarak göçmenleri göstermek çok pratik bir yöntem haline gelmişti. 
Sermaye diktatörlükleri çılgınca zenginleşen sermaye sınıfının bütün bu gerilemenin sebebi olduğunu söylemiyor, bunun yerine Bay ve Bayan Abdulkarim ve üç çocuğunu hedef tahtasına yerleştiriyor. Bunlar zaten esmer, hatta kimi zaman maazallah kara renkli! Üstüne üstlük en azından bir kısmı başka bir dine inanıyor. O yüzden de toplumun en ilkel “ötekileştirme” reflekslerini kışkırtmak için ideal örnekleri oluşturuyorlar. Aşırı sağ böylece pompalanıyor ve emekçi sınıfın kendi içerisinde bölünmesi güvence altına alınıyor.

Fransa’da Lagardere grubunun veya diğer büyük tekellerin denetimindeki medya sabahtan akşama kadar aşırı sağ tezleri pazarlıyor. Basit bir örnek vermek gerekirse, “renkli” veya göçmen bir bireyin işlediği suça saatler ayrılırken, aşırı sağın parlak beyaz çocuklarının yine aşırı sağın denetimindeki polisin gözünün önünde yedikleri herzeleri görmezden geliyorlar. Fransa’da siyasi şiddete ilişkin istatistiklerin ortaya koyduğu bir gerçek var. Son yirmi yılda sağcıların işledikleri cinayetler, siyasi kategoriye sokulan ölümlü saldırıların yüzde doksanını oluşturuyor. Oysa medyaya ve onun ekranlarını parselleyen liberal siyasetçilere bakarsanız göçmenler ve onları destekleyen solcular “terörist”. Nasıl? Gözünüzün önüne “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” diyen bir Türk büyüğü geldi mi?

Bu arada semirtilen zengin kesimi aklamak için devreye “ama onlar çok çalışıyorlar ya da çok zekiler” anlatısı da devreye sokuluyor. Bu anlatının yanına “bunlar çok zengin olurlarsa daha çok yatırım yapar, daha çok iş alanı açarlar’ palavrası da devreye sokuluyor. Oysa gerçek çok farklı. Fransa’da da başka yerlerde de zenginliğin kaynağı yüksek zekâ veya yoğun emek değil, kamu kaynakları. Halkın, milyonların üretiminden kaynaklanan değer çeşitli mekanizmalarla aktarıldığı için bunlar daha da zenginleşiyor.

Bütün dünyaya büyük zekâ olarak pazarlanan Elon Musk’ın servetinin neredeyse tamamı kamu ihalelerinden (Pentago, NASA vs) yani ABD halkının parasından geliyor. Musk gibi ırkçı pislikler üzerine oturdukları o paranın içerisinde 20 bin şubeli bir hamburger zincirinde üç otuz paraya çalışan Afrikalı-Amerikalı veya hispanik emekçinin sömürülen emeğinin de bulunmasından pek rahatsızlık duymuyorlar ama “beyaz üstünlükçü” propagandaya yakıt sağlamaktan da hiç geri durmuyorlar.

Konumuza dönersek, Avrupa’nın dört bir yanında yanan çoban ateşlerinin Eylül sonu, Ekim başı gibi yaygınlaşması ve şiddetlenmesi de rastlantı değil. Her yıl yaz bitip sonbahar gelince sadece yapraklar değil burjuvanın sözde demokrasisinin de sırları dökülüyor. Somut olarak, bir sonraki yılın bütçe taslağının parlamentolarda görüşülmesine başlanıyor.

Yukarıda anlattığımız patronlara kaynak aktarma mekanizması herkesçe bilinmesine rağmen örneğin Macron veya onun en az kendisi kadar vasıfsız Başbakanı Lecornu Eylül ayında halkın karşısına çıkıp “Biz bu yılki bütçede de, çocukların okullarındaki sıralardan bir kısmını daha yenilemek ya da temizlenmeyen tuvaletlerine görevli atamak yerine büyük tekellere daha fazla kaynak aktaracağız” diyemiyor. Bu gerçeği kitap kalınlığındaki bütçenin verilerine gömerek gizlemeye çalışıyor.

Ne var ki, olanı biteni her geçen yıl zorlaşan geçim koşullarıyla daha fazla fark eden kitleler bu yüzden sokağa dökülüyorlar. Bu arada, teknoloji tekellerinin iletişim silahının namlusu en azından bu noktada sömürü düzenine çevrilebiliyor. Arnavutluk’ta, doğal bir park alanı ABD/İsrail sermayesine peşkeş çekilmesin diye sokağa çıkan genç, Yunanistan’da bir iş kazasıyla başlayan gösterilere katılan bir diğeri, Fransa’da olup biteni o iletişim araçları sayesinde görüyor ve dönüp kendi yaşadığı koşullara bakıyor. Bu sebeple “ücretsiz eğitim”, “NATO mezbahalarına değil halka bütçe” talepleri ortaklaşıyor.

Bu sorunlara barınma krizinin de eklendiği İspanya ve Portekiz’de meydanları dolduranların, tıpkı Fransa, Belçika ve Yunanistan’da olduğu gibi Enternasyonal marşıyla yürümelerinin, “El pueblo unido jamas sera vencido” şarkısına eşlik etmelerinin hiç de hafifsenemeyecek bir anlamı var.

Sermaye düzenlerinin sosyalizmi ve komünizmi halkların belleğinden silmek için ortaya koydukları 70 yıllık gayret, en gelişmiş yalan uydurma teknolojileri, kimlikçiliğe ve ideolojiden yoksun bir çevreciliğe sıkışıp kalarak sınıftan kopan Avrupa solunun bu sürece verdiği verdiği katkı, hepsi bir anda çöp oluyor.

Şimdilik Avrupa’daki eylemlerde öncü örgüt ve partilerden söz edebilecek durumda değiliz. Burada öncülüğü yapan bir fikir. Fransız devriminin doğurduğu, Ekim Devrimi’nin hayata geçirdiği, kapitalizmin bir türlü öldüremediği eşitlik fikri. Düzene karşı isyanının bu fikir etrafında örgütlenmesi sermaye diktatörlüğünün ortadan kaldırılmasının yolunu açmak üzere.

Ortada yadsınamayacak bir gerçeklik var. Sınıf uyanıyor... Yoksulluğun da, Gazze’de devam eden soykırımın da, göçmen düşmanlığının da, ırkçılığın, homofobinin de, çevre tahribatının da kapitalist düzenden kaynaklandığı bilinci yayılıyor, yaygınlaşıyor. Çok sevdiğim deyimle, mücadeleler ortaklaşıyor (la convergence des luttes) ve asıl hedef belirginleşiyor.

Çok kalabalık ve güçlüyüz. Bunu fark ettiğimizde gücümüz ve kalabalığımız daha da büyüyecek.

Hep söylüyorlar ya, “vergi alırsanız sermaye kaçar” diye. Sermayenin ve patronlara kaçabilecek yer bırakmadığımız bir dünya kuracağız!

/././

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -28 Ekim 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)