Patronların üstünü örttüğü 'yavaş' ölümler: İstatistikler 'sıfır' dese de milyonlarca işçi risk altında -Aslı İnanmışık-
Dünyada yüzde 80 olarak açıklanan meslek hastalıklarından kaynaklı ölümler, ülkemizde resmi verilere göre yok. Uzmanlar sahada binlerce kişiyi sakat bırakan hatta öldüren meslek hastalıklarının işyeri bağlantısının görünmez kılındığını vurguluyor. Fabrikalardaki yavaş ölüm düzenini soL anlatıyor.
Ülkemizde işçi sömürüsü ve bu barbarlığa devlet eliyle göz yumulduğu gerçeği, yaygınlaştıkça daha çok görünür olmaya başladı.
Pek çok sektörden emekçi yalnızca maaşlarını almak için bile eylem yapmak zorunda kalıyor. Yan haklar, izinler, sosyal haklar gibi konularsa gündem bile olamıyor.
Ancak sömürü tek boyutlu değil.
Patronlara yapılan teşvikler, hak gasplarına cezasızlık arttıkça güvencesiz çalışma da katlanıyor. İş cinayetlerine, kazalara alışılıyor.
AKP döneminde Cumhuriyet tarihine çeşitli sebeplerle geçen felaketlerin sorumlularının aldığı komik cezalar, hatta bir kısmının ödüllendirilmesi de cabası.
Üstü örtülenlerde ilk sırada: Yavaş ölümler
Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) 2025 yılına ilişkin "iş kazası ve meslek hastalığı istatistiklerini" kamuoyuna açıkladı. Veriler sömürünün güvencesiz çalışma boyutunun tam olarak özeti.
Buna göre 2025 yılında 766 bin 625 sigortalı iş kazası geçirdi, bu kazalar sonucunda bin 944 emekçi yaşamını yitirdi, 168 bin 607 işçi ise en az beş gün süreyle iş göremez duruma geldi.
Aynı yıl meslek hastalığına tutulduğu kayıtlara geçen sigortalı sayısı ise yalnızca 916 olarak açıklandı. Bu vakaların tamamı 4/a kapsamındaki sigortalılara aitken, 4/b kapsamındaki sigortalılar bakımından herhangi bir meslek hastalığı vakası kayıtlara geçmedi. Kurumun istatistiklerinde meslek hastalığı sonucu yaşamını yitiren sigortalı sayısı ise “0” olarak gösterildi.
Bu tablonun Türkiye’nin çalışma yaşamındaki gerçeklerle alakası bile yok.
Kimyasal maddelerin, tozun, gürültünün, titreşimin, radyasyonun ve ergonomik risklerin yaygın olduğu; milyonlarca emekçinin sağlıksız, güvencesiz ve ağır çalışma koşullarına maruz bırakıldığı ülkemizde söz konusu veriler hem üstü örtülen bir gerçeği hem denetimsizliği hem de tanı ve kayıt mekanizmalarının yetersizliğini gösteriyor.
Bu görünmezleştirmenin en somut örneklerinden biri, kot kumlama/taşlama işçiliğine bağlı silikozis vakaları. 2000’li yıllarda İstanbul Esenyurt’taki “merdiven altı” kot kumlama/taşlama atölyelerinde çalıştıktan sonra silikozise yakalanan Bingöl Karlıovalı işçi Ferhat Gezer, 23 Mayıs 2026’da yaşamını yitirdi.
Ferhat Gezer'in ölümüyle birlikte Bingöl’ün Karlıova ilçesinde silikozis nedeniyle hayatını kaybettiği bildirilenlerin sayısı 32’ye yükseldi. Kot kumlamanın 2009 yılında yasaklanmasının üzerinden on yılı aşkın süre geçmesine karşın ölümlerin sürmesi meslek hastalıklarının nasıl görmezden gelindiğinin de bir kanıtı.Ağır sanayi, kimya, metal, maden ve lojistik sektörlerinde milyonlarca işçi toz, kimyasal ve kronik maruziyet altında çalışırken meslek hastalıklarının resmi istatistiklerde neredeyse yok denecek kadar az gösterilmesinin sebeplerini Patronların Ensesindeyiz İSG Emekçileri Dayanışma Ağı adına konuşan İSİG Uzmanı Elif Doğan Çiftçi'ye sorduk.
Türkiye’de meslek hastalıklarına bağlı gerçek ölüm sayısının resmi verilerin katbekat üzerinde olduğunun altını çizen Elif Doğan Çiftçi, resmi sistemin yalnızca tanısı konabilen dosyaları saydığını, maruziyet sonucu gelişen binlerce hastalığın istatistiklere girmediğini vurguluyor: Sorun hastalıkların azlığı değil, tespit edilmemesi. Tanı süreci uzun, bürokratik ve işçi açısından caydırıcı. Meslek hastalığı tanısı almak çoğu zaman işten atılma riski anlamına geliyor. Bu nedenle hastalıklar sağlık sistemi içinde 'normal hastalık' gibi kayda geçiyor, işyeri bağlantısı görünmez hale geliyor.
Patronların Ensesindeyiz İSG Emekçileri Dayanışma Ağı, Elif Doğan Çiftçi (sağdan ikinci)Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, dünyada işle bağlantılı ölümlerin yaklaşık yüzde 80’i iş kazalarından değil meslek hastalıklarından kaynaklanıyor.
Bu verilerle Türkiye'deki durum arasındaki çelişkiye dikkat çeken Elif Doğan Çiftçi, "Meslek hastalıkları görünmez kılındıkça sorumluluk da görünmez oluyor. İstatistiklerde yok görünen hastalıklar, sahada binlerce işçiyi sakat bırakmaya ve öldürmeye devam ediyor" diyor.
'Test yapılan yerler anlaşmalı, sorun çıksa da görmezden geliniyor'
Yıllardır kimyasal ürünler satan bir firmada çalışan işçiyse yaşadıklarını soL'a anlatıyor:
İşe ilk girişte bazı sağlık raporları isteniyor ve bu raporlar içerisinde akciğer filmi, solunum testi gibi testler mevcut. Bu testler çoğu zaman şirketlerin anlaşmalı olduğu yerde yapılıyor ve testte problem varsa dahi görmezden geliniyor. Kimyasal veya boya üretiminde çalışmış birçok kişi aslında bu testleri geçemeyecek duruma geliyor.
'Mola sırasında dahi zehir solumak zorunda kalıyorsunuz'
Çalışırken ise öncelikle fabrikanın üretim hattında bazen yeterince bazen de hiç havalandırma bulunmaması nedeniyle gün içerisinde zehirli gaz çıkışlarını kimyasal boya maddeleri veya solvent bazlı tiner gibi bazı ürünleri mola sırasında dahi solumak durumunda kalıyorsunuz. Çalışırken çoğunlukla denetimleri geçmek adına ucuz, kalitesiz ve bu zehirli gazları sızdıran maskeler veriliyor. Ve bu pek de işe yaramayan maskeler bile oldukça sınırlı veriliyor. Zaten aslında görüntü olarak işçi korunuyor gibi görünse de boyar maddeler veya kimyasallar bu sağlıksız maskelere yapışarak bütün gün daha fazla solumak durumunda kalıyorsun.
Zehirli kimyasalları solumak, maruz kalınan maddenin türüne ve süresine bağlı olarak akut (ani) solunum yetmezliğinden kronik organ hasarlarına ve hatta ölüme kadar uzanan çok ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Solunan gazlar akciğer dokusunu doğrudan yakabilir, kana karışarak oksijen taşınmasını engelleyebilir veya sinir sistemini felç edebilir. Fotoğrafta görülenden farklı olarak böyle ortamlarda çalışan işçilere en iyi ihtimalle toz maskeleri veriliyor. Onlar da bu etkileri engellemekte faydasız.Bakan'a sorular: 'Kaç işyeri denetlendi, işçilerin ölümü incelendi mi?'
DEM Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek de konuyu Meclis'e taşıdı.
Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan'ın yanıtlaması için soru önergesi veren Çiçek, "İşyeri hekimliği hizmetlerinin işverenle kurulan sözleşme ilişkisi üzerinden yürütülmesi, yetkilendirilmiş sağlık hizmeti sunucularına erişimde yaşanan güçlükler, mesleki maruziyet geçmişinin belgelenememesi ve kayıt dışı çalışma bu daralmayı daha da derinleştiriyor" dedi.
Çiçek 2023, 2024 ve 2025 yıllarında SGK'ya bildirilen meslek hastalığı dosyalarının kaçının kabul edilip, kaçının reddedildiğini sordu. Ret kararlarının gerekçelerinin detaylarını istedi. Ve meslek hastalığı vakalarının neden kayda geçmediğini sorguladı:
* 2025 yılında işyerinde veya çalışma sırasında kalp krizi ve beyin kanaması nedeniyle yaşamını yitiren kaç sigortalının ölümü; çalışma süresi, iş yükü, vardiya düzeni ve mesleki maruziyetler yönünden incelenmiştir? İSİG Meclisi'nin aynı yıl bu nedenlerle kaydettiği 299 ölüm Bakanlığınızca değerlendirilmiş midir ve bu kayıtlarla SGK istatistikleri arasındaki farklılığa ilişkin herhangi bir çalışma yapılmış mıdır?
* 2025 yılında meslek hastalığı riskleri bakımından kaç işyeri denetlenmiştir? Bildirim yükümlülüğünü yerine getirmediği tespit edilen kaç işveren ve sağlık hizmeti sunucusu hakkında işlem yapılmıştır?
* Meslek hastalıklarının tanı, bildirim ve tespit süreçlerinin işverenden bağımsız, kamusal ve bilimsel bir yapıya kavuşturulması; kurumlar arasında ortak bir kayıt sistemi kurulması ve emekçilerin tanıya erişiminin kolaylaştırılması amacıyla yürütülen bir çalışma bulunmakta mıdır?
Patronlar sisteme, işçiler bileğine güveniyor
Patronlar en çok örgütsüz, güvencesiz ve yalnız bırakılmış işçiye güveniyor.
İş sağlığı ve güvenliğinin piyasalaştırılmış sistemi, zayıf denetim ve yaptırım, kayıt dışılık ve taşeron zincirinin kendisi de sermayenin elini güçlendiren başlıklar.
Ancak işçiler patronların sisteme ve iktidara olan bu güvenini kazandıkları direnişlerle boşa çıkarıyor.
/././
Özel okullarda patron düzeni ve her yıl yeniden işsiz kalan öğretmenler: Gelecek Okulları örneği -Özkan Öztaş-
Mersin'deki Gelecek Okulları kampüslerinde çalışan öğretmenler, 12 ayı kapsamayan sözleşmeler, sezon sonu toplu işten çıkarmalar ve mobbing iddialarıyla gündemde. Konuştuğumuz öğretmenler, kurumun ticari anlayışla yönetildiğini ve mesleki saygınlıklarının zedelendiğini savunuyor.
Eğitim piyasasında kâr hırsı, özel okulları adeta patronların çiftliği haline dönüştürmüş durumda. Ama mevzunun bu hale gelmesinin arka planında eğitimdeki piyasalaşmanın öyküsü yer alıyor.
Türkiye’de eğitim uzun süredir kamusal niteliğinden koparılarak tamamen bir piyasa mekanizmasına dönüştürülmüş durumda. Eğitimcilerin hakları, emeği ve mesleki onurları bu çarkın dişlileri arasında eziliyor. Okulların eğitim yuvası olmaktan çıktığı, birer şantiye, market ya da bakkal mantığıyla işletilen ticarethanelere dönüştüğü gerçeği her geçen gün birçok örnekte kendini yeniden gösteriyor.
Bu düzen karşısında hak arayan, ses çıkaran öğretmenler ise sürekli bir tehdit ve baskı ortamıyla baş başa bırakılıyor. Sektörün genelindeki bu karanlık tablo, Mersin'deki uygulamalarla bir kez daha karşımıza çıktı. Gelecek Okulları'nda yaşananlar bu keyfiliğin ve sömürünün en çarpıcı örneklerinden birini gözler önüne serdi.
Kafe gibi işletilen okullar, garson muamelesi çekilen öğretmenler
Mevzu şirket yönetmek olunca eğitim ve öğretim haliyle ikinci planda kalıyor. O da iyi ihtimalle...
soL’a konuşan özel okul öğretmenlerinin anlattıkları Gelecek Okulları'nın Mersin Yenişehir, Mezitli ve Tarsus kampüslerinde yaşananları, kurumun arkasındaki zihniyeti ve öğretmenlerin nasıl bir kıskaca alındığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Patronun sadece okullarla yetinmediğini aynı zamanda kafeler de işlettiğini belirten öğretmenler, bu "işletme" mantığının eğitim kurumlarını etkilediğini aktardılar.
Eğitim kurumlarında kamu yararı gözetilmesi ve nitelikli eğitim verilmesi gerekirken, burada tamamen ticari kâr ve patronun kişisel istekleri merkezde. Öğretmenlerin garson, velilerin de bir kafe müşterisi gibi algılandığı bu cenderede ezilenler sadece öğretmenler değil aynı zamanda bu mantıkta eğitim alan öğrenciler.
Yaz dönemini kapsamayan sözleşmeler ve güvencesizlik
Öğretmenlerin yaşadığı sorunların başında her eğitim-öğretim yılı başında imzalatılan sözleşmeler var.
Her yıl yeni bir sözleşme imzalatılmasına rağmen bu sözleşmelerin süresi fiilen on iki ayı kapsamıyor ve yaz dönemini dışarıda bırakacak şekilde düzenleniyor. Oysa eğitim kurumlarında öğretmenlerin çalışma düzeni ve yıllık planlama dikkate alındığında, sözleşmelerin kesintisiz bir dönemi kapsamalı. Yaz aylarında güvencesiz bırakılan öğretmenler, ekonomik sıkıntının yanısıra bir de işsiz kalma ve gelecek kaygısı yaşıyor.
Sezon sonu kıyımları ve bildirim yalanı
Güvencesizlik sadece yaz aylarına özgü değil. Görev yapılan süre boyunca okulda iş güvencesi konusunda ciddi bir belirsizlik hâkim.
Geçtiğimiz eğitim-öğretim yılı sonunda yaklaşık yirmi beş öğretmene, okulun kapanmasına yalnızca birkaç gün kala işten çıkarılacakları bildirildi. Bu tür örnekler hem öğretmenlerin yeni okullar ile görüşmelerinin önünde takvimsel sorunlar yaratıyor hem de çoğu örnekte okul patronunun işten çıkarma durumunu öğretmene bildirme gereği dahi duymadığını ifade ediyorlar.
İşin tuhaf yanı, mevcut durumdaki iş sözleşmelerinin hukuken okul patronu koruyacak şekilde düzenlenmesinden dolayı, birçok öğretmen ihbar tazminatını da alamıyor. Bu durum, aynı zamanda çalışanların yeni bir iş planlaması yapmasını ve ekonomik açıdan hazırlıklı olmasını büyük ölçüde zorlaştırıyor.
Yıllarca aynı kuruma emek vermiş, çocukların geleceği için ter dökmüş öğretmenler, tek bir imzayla ve birkaç günlük ihbar hakkı bile tanınmadan sokağa bırakıldıklarını ifade ediyor.
'Öğretmenleri kendi meslektaşlarına karşı muhbirliğe teşvik ediyorlar'
Okuldaki işleyişe dair deneyimlerini aktaran öğretmenlerin dikkat çektiği bir diğer konu ise baskı ortamı ve bundan doğan bir tür "muhbirlik" görevi.
Çalıştıkları kurumda yönetimin en ufak bir katılımcı ya da demokratik iletişime müsaade etmediklerini ifade eden öğretmenler, yapılan toplantılarda öğretmenlerin görüşlerini rahatça ifade etmelerine çoğu zaman fırsat verilmemesinden şikayetçi. Farklı düşünceler dile getirildiğinde sözlerinin kesildiğini iddia eden öğretmenler bu durumun çalışma ortamını olumsuz etkilediğini ve okul içerisindeki tüm sesleri bastıran korku iklimine neden olduğunu ifade ediyorlar.
Bunun yanı sıra rehberlik öğretmenlerinin ya da kurum psikologlarının asli mesleki sorumluluklarının dışında, öğretmenler hakkında yönetime bilgi aktarmasının teşvik edildiği yönündeki iddialar ise yine öğretmenlerin ifadeleri arasında yer alıyor. Hâl böyle olunca da iş ortamı insanların birbirine kuşkuyla baktığı bir ortama dönüşüyor.
Servis kısıtlaması ve kıdemli öğretmenlerin tasfiyesi
Servis hizmetleri de yine okulda yaşanan bir başka sorun başlığı. Yaşadıkları sorunları aktaran öğretmenler servis hizmetleri konusunda eşitsiz bir durum var.
Bir dönem tüm öğretmenlerin yararlanabildiği servis imkânının, sonraki dönemlerde herhangi bir gerekçe sunulmadan kaldırıldığını ve bu uygulamanın çalışanlar arasında derin bir eşitsizlik hissine neden olduğu ifade ediliyor. Ulaşım gibi temel bir hakkın dahi keyfi kararlarla ellerinden alınması, öğretmenler nezdinde yönetimin bakışındaki "ucuzcu, hesapçı" yaklaşımın bir başka yansıması.
Tüm bu uygulamaların neticesinden çıkan bir diğer sonuç da Mersin Yenişehir Kampüsü'nden ve Mezitli Kampüsü'nden de öğretmenlerin şirketin keyfi kararları doğrultusunda tasfiye edilmesi.
Burada göz ardı edilmemesi gereken çok sinsi bir ekonomik strateji geliştirildiğini ifade eden öğretmenler, kıdemli, deneyimli öğretmenlerin aldıkları maaş zamlarının oransal olarak fazla olmaması için işten çıkarıldıklarını, yerlerine daha düşük ücretle yeni öğretmenler alındığını anlatıyor. Bunun sonucu olarak sürekli piyasanın çok altında maaşlara çalışan yeni öğretmenlerle ilerleyen okul patronu eğitimin kalitesini değil kendi adına "alınan hizmetin" ekonomik olmasını gözetiyor.
Gelecek, geleceğini göremeyen öğretmenlere emanet!
Mersin'de eğitim sezonunun kapanmasıyla birlikte okul patronu tarafından işine son verilen öğretmenler, yaşadıkları mağduriyetlere karşı haklarını arama mücadelesi veriyor.
İhbar tazminatlarını ödememek adına asılsız hukuki gerekçeler üreten kurum yönetimi, şimdi de kıdem tazminatlarını eksik ya da zamanında vermemek için çeşitli adımlar atıyor.
Ülkenin geleceğini şekillendirmesi gereken eğitimcilerin asıl odaklanması gereken konu yarının eğitim planlaması olması gerekirken, bu düzen onları sadece geçim derdine ve ayakta kalma hesabına mahkum ediyor.
Önünü göremeyen öğretmenler, sözleşmelerin sona erdiği aylarda güvencesiz, ücretsiz izinli veya tamamen işsiz bırakılarak yeni eğitim öğretim yılına umutla değil, derin bir kaygıyla hazırlanmak zorunda kalıyor.
/././
Çerçeve yasada sona yaklaşırken: 'Kandil kapsam dışı, Öcalan'a düzenleme yok'
İktidarın "Terörsüz Türkiye" iddiasıyla başlattığı sürecin hukuki altyapısının pazartesi günü Meclis'e gelmesi bekleniyor. 11 maddeden oluşacağı aktarılan yasa teklifinde Kandil ve Öcalan kapsam dışında tutulurken, sadece "suça karışmamış" örgüt mensuplarının dönüşüne olanak tanınacağı iddia edildi.
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz haftalarda "çözüm sürecinin" hukuki altyapısını oluşturacak yasanın Meclis tatile girmeden çıkarılacağını duyurmuştu.
İktidar cephesinin "Terörsüz Türkiye" olarak adlandırdığı süreç kapsamında hayata geçirilmesi planlanan yasal düzenlemenin kısa süre içinde Meclis gündemine gelmesi beklenirken, çerçeve yasaya dair ayrıntılar da haberlere yansımaya başladı.
Cumhuriyet'ten Merve Kılıç'ın haberine göre AKP’nin süreç kapsamında hazırladığı “çerçeve yasayı" pazartesi günü TBMM’ye sunması bekleniyor. Teklifin 10 ila 11 maddeden oluşacağı ve süreli bir yasa niteliği taşıyacağı belirtiliyor.
Düzenleme, PKK'nin silah bıraktığının devlet tarafından resmen teyit edilmesi halinde yürürlüğe girecek. Teklifin “PKK-KCK terör örgütünün feshi, silah bırakması ve hukuki varlığının sona erdirilmesine ilişkin kanun teklifi” ya da benzeri bir isimle Meclis’e sunulması bekleniyor. PKK'nin adı başlıkta yer almasa bile amaç ve kapsam maddelerinde açık şekilde tanımlanacak.
'Silah bırakmanın nasıl tespit edileceği düzenlenecek'
Teklifte amaç, kapsam ve tanım maddelerinin yanı sıra silah bırakan PKK mensuplarının hukuki statüsüne ilişkin hükümlerin de yer alacağı belirtiliyor.
Buna göre örgütün feshi ve silah bırakmasının hangi yöntemle teyit edileceği, soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin nasıl yürütüleceği ile cezaevindeki hükümlülerin durumunun hangi kriterlerle değerlendirileceği ayrıntılı biçimde düzenlenecek.
Yasadan yararlanmak isteyen PKK üyelerinin belirlenen süre içinde Türkiye’ye dönmeleri gerekecek. AKP’nin bu süreyi bir yıl olarak belirlemeyi planladığı öğrenildi.
'İlk aşamada suça karışmayanlar yararlanacak'
Edinilen bilgilere göre tekliften ilk etapta yalnızca "suça karışmadığı" değerlendirilen örgüt üyeleri yararlanabilecek. Bu kişiler Türkiye’ye döndükten sonra belirli bir süre adli kontrol hükümlerine tabi tutulacak.
Ayrıca düzenleme kapsamında beş yıl boyunca aktif siyaset yapmaları da yasaklanacak. AKP kurmayları, örgüt yöneticilerine yönelik herhangi bir dönüş düzenlemesinin ise ilk pakette yer almayacağını belirtiyor.
‘Kandil yönetimi kapsam dışında'
AKP kaynakları, Kandil’de bulunan yöneticilerin Türkiye'ye dönüşünü sağlayacak herhangi bir hükmün çerçeve yasada bulunmayacağını ifade ediyor.
Parti yönetimi, ilerleyen dönemde infaz hukukunda yapılabilecek olası değişikliklerin ayrı değerlendirilmesi gerektiğini, ancak ilk aşamada yalnızca "suça karışmamış" örgüt mensuplarının ele alınacağını vurguluyor.
'Öcalan'a ilişkin düzenleme yok'
Teklifte Abdullah Öcalan’a ilişkin de herhangi bir hüküm bulunmayacağı ifade ediliyor.
MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli daha önce Öcalan’a “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” benzeri bir statü verilmesini önermişti.
AKP ise bu öneriye sıcak bakmıyor. Parti kaynakları, Öcalan’ın mevcut hükümlü statüsünün devam ettiğini belirterek, çerçeve yasanın herhangi bir af ya da statü değişikliği içermediğini ifade ediyor.
Bununla birlikte aynı kaynaklar, mevcut infaz rejimi kapsamında cezaevi koşullarına ilişkin idari düzenlemelerin farklı hukuki süreçlerle değerlendirilebileceğini dile getiriyor.
DEM Parti ile görüş ayrılığı
Öte yandan iktidar ile DEM Parti arasındaki temel görüş ayrılığının da düzenlemenin kapsamında yaşandığı belirtiliyor.
AKP, yalnızca "suça karışmamış" PKK üyelerinin yasadan yararlanmasını savunurken, DEM Parti ise silah bırakılması sonrasında ayrım yapılmaksızın tüm örgüt mensuplarını kapsayacak bir hukuki düzenleme yapılmasını istiyor. Bu nedenle teklif Meclis’e sunulmadan önce taraflar arasında kapsam konusunda görüşmelerin sürdüğü belirtiliyor.
'Beş yıl sonra siyaset yolu'
Yasadan yararlanacak örgüt mensuplarının ilk etapta beş yıl boyunca siyaset yapamayacağı aktarılıyor. Ancak bu sürenin sonunda mevcut mevzuat çerçevesinde siyasi faaliyette bulunmalarının önü açılabilecek.
***






