17 Eylül 2026 Perşembe

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -17 Eylül 2026-


OGM koridorlarında dolaşıyor: Ormanların ölüm fermanı ‘taslağı’-Gökay Başcan


BirGün’ün ulaştığı taslağa göre, "karbon yutak ormanı" kılıfıyla devlet ormanları 49 yıllığına özel sektöre açılıyor. Doç. Dr. Erdönmez, bu adımla ormanların tapu hariç özelleştirildiğini ve kazananın şirketler olacağını belirtti. https://www.birgun.net/haber/ogm-koridorlarinda-dolasiyor-ormanlarin-olum-fermani-taslagi-735189

***

Erdoğan imzaladı: 27 ilde bazı alanlar orman sınırı dışına çıkarıldı 


AKP'li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın kararıyla 27 ildeki bazı alanlar orman sınırları dışına çıkarıldı. Karar Resmi Gazete’de yayımlandı. Karar kapsamında bazı alanların orman sınırları dışına çıkarıldığı iller şöyle:  Afyonkarahisar, Ankara, Balıkesir, Bingöl, Bolu, Bursa, Çorum, Denizli, Diyarbakır, Elazığ, Eskişehir, Gümüşhane, Isparta, İstanbul, Karaman, Kayseri, Konya, Kütahya, Malatya, Manisa, Mersin, Muğla, Sinop, Sivas, Tokat, Trabzon ve Uşak.https://www.birgun.net/haber/erdogan-imzaladi-27-ilde-bazi-alanlar-orman-siniri-disina-cikarildi-735217

Piyasada domino etkisi: Fon krizi şimdi de Tera'ya sıçradı 


BirGün/ANKARA

Pusula Portföy'de patlak veren likidite krizi ve temerrüt açıklaması fon piyasasında domino etkisi yarattı. Satış dalgası Tera Grubu hisselerine sıçradı. SPK dahil ilgili tüm kurumlar sessiz kalmaya devam ediyor.

Fon piyasasında Pusula Portföy Yönetimi ile başlayan ve Borsa İstanbul'u da sarsmaya başlayan kriz büyüyor. Borsa İstanbul'da BİST 100 endeksi, likidite krizinin genele yayılmasıyla yüzde 5'in üzerinde değer kaybederek gün içinde 13 bin puan seviyesine kadar geriledi.

Pusula Portföy'ün Para Piyasası Fonu'nda (PPF) temerrüde düşmesi, Katılımevim hisselerindeki sert dalgalanmalar ve Tera Yatırım üzerinden gerçekleştirilen satış işlemleri düşüşlere sebep oldu.

Piyasada Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SPK) bir süredir piyasalarda yüksek sesle dile getirilmeye başlanan manipülasyon iddialarının ve uluslararası indeks sağlayıcısı MSCI'ın Borsa İstanbul'daki bazı şirketlerin değerlerinin suni olarak şişirildiği ve halka açıklık oranlarında problemler bulunduğu uyarılarının ardından yaptığı düzenleme sonrası, hisse senedi ve fonlarda dalgalanma başlamıştı.

YENİ NESİL DOLANDIRICILIK

Sermaye piyasalarında son dönemde klasikleşmiş manipülasyon vakalarının yerine yatırım fonları üzerinden çok daha büyük ölçekli piyasa dolandırıcılığı iddiaları yaygınlaşmıştı. Bu yöntemlerden biri de TEFAS'ta işlem gören serbest fonlar kullanılarak Borsa'da işlem gören birçok hissede yapay kurumsal talep oluşturulup hisse fiyatının ve dolayısıyla fon fiyatının yükseltilmesi oldu. Bu yöntemle piyasa gerçeklerinin üzerinde geri dönüş sağlanarak fona gelen yeni yatırımcıların kaynağının yine bu fondaki hisselerin fiyatını artırmak için kullanıldığı ifade ediliyordu.

Hisselerin piyasa değeri ve defter değeri arasında oluşan belirsiz, fonlarda yapılan bu "yeni nesil manipülasyonlar" ile gerçekleştirilmişti. Piyasada aylardır yapılan uyarılara rağmen adım atılmaması, suni fiyat oluşumlarının boyutunu da artırdı.

PUSULA PATLADI

SPK düzenlemesi öncesi Pusula Grubu'nun para ve hisse fonlarının toplam büyüklüğü 500 milyon TL, Tera Grubu'nunki ise 800 milyon TL seviyelerine ulaşmıştı. Düzenlemeden ilk etkilenen grup olan Pusula fonlarının piyasa değeri 100 milyon TL seviyesine kadar geriledi.

Piyasalardaki satış dalgasının ana tetikleyicisi, Pusula Portföy'ün yönettiği bazı fonlarda yaşanan likidite krizi oldu. Yoğun nakit talebiyle karşılaşamayan Pusula Portföy, Kamuyu Aydınlatma Platformu'na (KAP) yaptığı açıklamada, kurucusu oldukları bazı yatırım fonlarının katılma payı iade ödemelerinde temerrüt durumunun oluştuğunu resmi olarak duyurdu. Şirket, fonlar hesabına işlem yapılan aracı kurumlarla mutabakat ve likidite yönetim sürecinin devam ettiğini bildirse de fon yatırımcılarının nakde dönememesi piyasadaki panik havasını büyüttü.

Para piyasası fonundaki geri çekilme, hisse senedi piyasasına Katılımevim tahtası üzerinden yansıdı. Pusula Portföy tarafından yönetilen fonların Katılımevim'deki toplam payının yüzde 31 seviyelerine kadar ulaşmış olması, fonlardaki likidite ihtiyacının hisse senedi piyasasında yüklü satışlara dönüşmesine neden oldu.

Fon analiz platformları Fonbul ve Fintables tarafından derlenen verilere göre yatırımcılar, ağustos sonundan bu yana Pusula fonlarından yaklaşık 142 milyon lira çekti. Pusula Portföy'ün Hisse Senedi Yoğun Fonu bu dönemde yüzde 92 değer kaybederken diğer bazı portföyleri yüzde 45 ile yüzde 94 arasında geriledi.

Pusula ile başlayan panik dalgası Tera Grubu'nu da vurdu. Tera hisselerinde satışlar yaşanmaya başladı. Tera'nın popüler para piyasası fonundan da gün içinde 32 milyon liranın üzerinde çıkış gerçekleşti. Fonun varlık dağılımının yüzde 63'ü ters repoda bulunuyordu.

Takasbank fon alım-satım talimatlarına ilişkin açıklama yaptı. Sosyal medya hesabından yapılan açıklamada, "Türkiye Elektronik Fon Alım Satım Platformu'nda (TEFAS) fon alım satım talimatlarının sistem tarafından iptal edildiğine dair ifadelerin sosyal medya aracılığıyla paylaşıldığı görülmüştür. Bankamız ve TEFAS sistemi kaynaklı talimat iptali söz konusu değildir" ifadeleri kullanıldı.

Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) ise gelişmeler karşısında sessiz kaldı.

∗∗∗

İKTİDARLA İÇ İÇE İLİŞKİ

Faizsizlik ilkesi nedeniyle halka arzı tartışma konusu olan Pusula Holding bünyesinde bulunan Katılımevim, 2023 yılında halka arz oldu. Katılımevim hisse senedinde manipülasyon yapıldığı şüphesi nedeniyle SPK, 2023 yılında 13 kişiye 6 ay süreyle işlem yasağı getirmişti. İşlem yasağı getirilen kişilerden biri de geçmişte eşinden dayak yediği için gündeme gelen ve tutuklanan Muhammed Yazıcı'nın babası Celal Yazıcı olmuştu.

Kendisi de defalarca alım satım cezası alan 28 yaşındaki Serdar Turhan daha önce AKP Zeytinburnu ilçe teşkilat üyesi olduğu biliniyor. Serdar ve Salih Turhan kardeşlerin sahibi olduğu Katılımevim, iktidarla kurduğu yakın ilişkilerle de dikkat çekiyor. İki kardeş, AKP Bingöl Milletvekili Feyzi Berdibek tarafından "hayırsever iş insanları" olarak tanıtılırken mart ayında Bingöl'de Serdar Turhan adına yaptırılan çocuk bakımevinin temel atma törenine Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ile Feyzi Berdibek katıldı. Pusula-Katılımevim soruşturması ve Katılımevim KİK açıklaması duyurulmasının ardından Kasım/Ekim'den KAP açıklaması geldi. Serdar Turhan ve Ahmet Özcan yönetim kurulundan istifa etti. Turhan'ın yerine Yönetim Kurulu Başkanlığı'na Tera Yatırım'ın kurucusu Emre Temiz getirildi.

***

Öğrenci bekler vakıflar beklemez: Yunus ve Maarif’e 3,4 milyar TL -Mustafa Bildircin-

Eğitimde kangren halini alan sorunlar ve öğrencilerin talepleri ödenek yetersizliğine takılırken Maarif Vakfı ve Yunus Emre Vakfı’na aktarılan kaynak, rekor seviyeye ulaştı. Maarif Vakfı ve yolsuzluk iddiasıyla gündeme gelen Yunus Emre Vakfı’na Ocak-Ağustos 2026 döneminde eğitim bütçesinden 3,4 milyar TL aktarıldı.

2026-2027 eğitim öğretim yılı, bir dizi sorunun gölgesinde başladı. 2025-2026 eğitim öğretim yılında kangren halini alan sorunlar, yeni eğitim öğretim yılına da devretti. Öğrencilerin ücretsiz yemek talebine kayıtsız kalan Milli Eğitim Bakanlığı, iş cinayetleriyle gündeme gelen MESEM’lerin mevcut yapısında da ısrarını sürdürdü.

Eğitimde çözümsüz bırakılan sorunların büyük bölümü, “Ödenek yetersizliği” gerekçesiyle çözülemedi. Çözüm bekleyen öğrencilere ücretsiz yemek, servis ve yeni okul inşaatları gibi uygulamalar, kaynak yetersizliğine takıldı. Öğrencilerin, velilerin ve eğitimcilerin taleplerini karşılayamayan bütçe, vakıflar için ise adeta seferber edildi. Eğitim bütçesinden Yunus Emre Vakfı ve Türkiye Maarif Vakfı’na Ocak-Ağustos 2026 döneminde aktarılan kaynak, 3,5 milyar TL’ye dayandı.

VAKIFLARA TRANSFER

Eğitimcilerin ve öğrencilerin taleplerini karşılamanın uzağında kalan bütçe, vakıf ve derneklerin kasasını doldurdu. Kuruluş yasasında olmasına karşın yönetiminde Milli Eğitim Bakanlığı temsilcisine yer verilmeyen Türkiye Maarif Vakfı ve Yunus Emre Vakfı için eğitim bütçesinden aktarılan toplam kaynak, vakıflara sağlanan ayrıcalığı bir kez daha gözler önüne serdi.

BÜYÜK DİLİM MAARİF’E

Yunus Emre Vakfı ile Türkiye Maarif Vakfı için Ocak-Ağustos 2026 döneminde merkezi bütçeden toplam 3 milyar 460 milyon 354 bin TL kaynak aktarıldığı öğrenildi. Toplam 3,5 milyar TL’lik kaynak transferinin 1,8 milyar TL’sini Maarif Vakfı, 1,6 milyar TL’sini ise Yunus Emre Vakfı için gerçekleştirilen transfer oluşturdu.

HER AY YÜZ MİLYONLAR

Usulsüzlük ve on milyarlarca liralık kamu zararı iddiasıyla gündeme gelen Yunus Emre Vakfı’na Ocak-Ağustos 2026 döneminde aktarılan kaynağın aylara göre dağılımı şöyle sıralandı:

• Ocak-Şubat: 430,4 milyon TL

• Mart-Nisan: 358,7 milyon TL

• Mayıs-Haziran: 334,8 milyon TL

• Temmuz-Ağustos: 478,3 milyon TL

∗∗∗

EĞİTİM BÜTÇESİNDEN TASARRUF

MEB’e 2027 yılı için öngörülen bütçenin merkezi bütçe içindeki payı, uluslararası standart olarak kabul görülen yüzde 12’nin, üç puan altında kalıyor. AKP'nin, “Aslan payını ayırıyoruz” dediği eğitim bütçesinin, 2014’te yüzde 13, 2026’da yüzde 11 olan bütçe içindeki oranı, yıllar itibarıyla giderek eriyerek 2027 yılı için yüzde 9,8’e kadar geriliyor.

***

ÇİZGİLERİN DİLİ -17 Eylül 2026-



ÇİZGİLERİN DİLİ - 17 Eylül 2026-










(Derleyen: mstfkrc)

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -17 Eylül 2026-


Üsküdar’dan sonra sıra İBB’de mi?-Barış Terkoğlu- 

Matematik, karmaşık dünyanın soyutlamasıdır. Geçen pazartesi bu köşede “Üsküdar’dan Türkiye’ye kalkan gemi”yi yazdım. O günden beri okuyan herkes bana aynı soruyu sordu: İBB Meclisi’nde son durum ne, iktidar İBB’yi ele geçirebilir mi? İşte bu sorunun yanıtını ben de tam olarak bilmiyordum. İşin ilginci sorduğum CHP’li ya da YENİ Partili isimler de tam olarak bilmiyordu. “Aşağı yukarı”“tahmin ediyorum”lu cevaplar veriyordu.

İş başa düştü dedim. Elime kâğıt kalemi aldım. Son durumu çıkardım. Ortaya çıkan sayılar hepimize bir şey söylüyordu.

OPERASYONLARLA DEĞİŞEN TABLO 

Önce 31 Mart 2024 akşamı oluşan tablodan bahsedeyim.

İBB Meclisi’nin başkan hariç 316 üyesi var. Seçim akşamı yalnızca Ekrem İmamoğlu başkan seçilmedi. CHP de meclisi ezici çoğunlukla kazandı. Meclisin 186 üyesi CHP’liydi. Başkanı da sayarsanız 187 ediyordu. AKP’nin 122, MHP’nin 6, BBP’nin 2 üyesi vardı. Bu da Cumhur İttifakı’nın 130 üyesi olması demekti.

2024 yılı ekim ayından sonra olanları biliyorsunuz. Esenyurt ile başlayıp Üsküdar’a kadar gelen belediye operasyonları oldu. Öyle bir noktaya vardı ki... Seçim akşamı CHP’nin 26, AKP’nin ise 13 ilçe belediyesi vardı. Bugün CHP’nin 17 ilçe belediyesi kaldı. Halihazırda 20 ilçeyi AKP’li başkanlar ya da başkanvekilleri yönetiyor. 2 belediye ise kayyum yönetiminde. Yani iktidarın 22 belediyesi var.

SAYI 155’E DÜŞTÜ

İşte bu operasyon süreçlerinin bir sonucu oldu. Kâh tutuklamalarla kâh el değiştirmelerle aşama aşama İBB Meclisi’ndeki tablo da değişti. Örnek olsun Üsküdar’da yapılan operasyonda tutuklanan üye aynı zamanda İBB Meclisi’ndeydi. Öte yandan Üsküdar Belediye başkanı, bir ilçe belediye başkanı olarak İBB Meclisi’nin doğal üyesi. Sinem Dedetaş hapse girince muhalefette bir eksilme daha oldu. Onun yerine gelen AKP’li başkanvekiliyle birlikte AKP’nin sayısı bir daha arttı. Dahası... Üsküdar’da AKP’ye oy veren CHP’li Halit Onur Bayav da İBB Meclisi üyesi. CHP’den bir eksilme ve AKP’de bir artış da bu şekilde sayılabilir.

İşte tüm ilçe operasyonlarının İBB’ye yansımasıyla tablo 31 Mart sonrasında çok değişti. Bugünkü tabloda İBB Meclisi’nde153 kişi halen CHP’li. CHP’den istifa etmiş YENİ Parti’ye yakın olan bağımsız 3 kişi daha var. Bunlardan yakasındaki CHP rozetine rağmen Üsküdar’da AKP’ye oy vermiş olan Halit Onur Bayav’ı çıkarırsanız... Bugün İBB Meclisi’nde CHPYENİ Parti etkisinde kent uzlaşısı ile seçilenler dahil toplam 155 üyenin kaldığını söyleyebiliriz. Buna halihazırdaki başkanvekili Nuri Aslan dahil.

CUMHUR İTTİFAKI NASIL ARTTI 

Gelelim Cumhur İttifakı’na...

AKP’nin ilçe belediyelerine yapılan operasyonlarla artan meclis üyelerinin son sayısı 129. MHP’nin 6, BBP’nin 2 üyesi var. Hesaba katılmayan bir detay daha... Adları anılmasa da Esenyurt ve Şişli kayyumları da İBB’nin doğal üyesi. Halihazırda kimi meclis toplantılarına katılıyorlar. Buna CHP içindeki AKP’li Halit Onur Bayav’ı da eklerseniz... Cumhur İttifakı’nın İBB’de 140 üyesi olduğunu söyleyebiliriz.

Kısacası 31 Mart’tan bu yana CHP-YENİ Parti 187’den 155’e düşerken Cumhur İttifakı 130’dan 140’a çıkmış.

KENT UZLAŞISINDA SON DURUM 

Bir detay daha...

Herkes CHP içindeki kent uzlaşı ile seçilmiş üyeleri merak ediyor. Zira bu isimler ittifak nedeniyle CHP’den seçilmiş olsalar da fiilen DEM Parti’ye daha yakınlar. Biraz önce saydığım 155 kişinin içinde onlar da var. Operasyonlarla orada da bir değişim yaşandı. 31 Mart akşamı bu üyelerin sayısı 17 idi. 5’i kent uzlaşısı, 1’i Adalar Belediyesi’ndeki yolsuzluk operasyonuyla, toplamda 6’sı tutuklandı. Biri ise hakkındaki yakalama kararı nedeniyle kaçak durumda. Bu isimlerin sayısı bugün itibarıyla 10’a düştü. Kimileri bu üyelerin yarın farklı oy kullanabileceğini söylese de konuştuğum CHPYENİ Partili ve DEM’li isimler 31 Mart’taki ittifakın İBB Meclisi’nde halen devam ettiğini söylüyor. Haliyle olası İBB seçiminde CHP-YENİ Parti ile birlikte davranmaya devam edecekler.

SEÇİMİ BEKLEYEN DOSYA

İşte gelinen noktada 10’u DEM’e yakın olmak üzere 155 CHP-YENİ Parti, 140’ı Cumhur İttifakı tablosu İBB için bıçak sırtı bir tabloyu işaret ediyor. İktidarın 31 Mart’tan bu yana attığı adımların matematiğine bakılırsa hedefin ilçe belediyelerinden sonra İBB’nin el değiştirmesi olduğu görülüyor.

Bunu tetikleyecek bir dizi etken var. Her şeyden önce İBB seçiminin yeniden yapılması için İmamoğlu hakkındaki siyasi yasak dosyalarından birinin kesinleşmesi gerekiyor. Konuştuğum avukatlar şu an buna en yakın dosyanın Yargıtay’daki “ahmak davası” olduğunu söylüyor.

İBB’DE CHP-YENİ PARTİ DENKLEMİ 

Öte yandan...

Bu süreçte muhalefet adına ise üç büyük tehlike var. Birincisi, bıçak sırtı tabloyu değiştirmek için yapılması muhtemel yeni belediye operasyonları. İkincisi, Üsküdar’daki gibi baskı ya da ikna ile gerçekleştirilebilecek üye transferleri. Üçüncüsü, CHP-YENİ Parti arasındaki gerilimlere bağlı olarak İBB’deki 155 üyenin bölünmesi. Hep Mansur Yavaş üzerinden bu mesele tartışılsa da İBB’de konuştuğum isimler halihazırda başkanvekilliği yapan Nuri Aslan’ın grubu bir arada tutmaya çalıştığını, bunun için İmamoğlu’ndan farklı bir tutumla CHP’de kalmaya devam ettiğini, Meclis üyeleriyle yaptığı toplantılarda da birlikte kalmanın farklı siyasi yol haritalarından daha önemli olduğunu ifade ettiğini anlatıyor. Zira CHP ile YENİ Parti’nin İBB’de iki ayrı grup olması demek, fiilen İBB’de kent uzlaşısının da bitmesi, DEM’in de üçüncü bir grup olarak ortaya çıkması demek.

‘AHMETLER GÖREVE’ MATEMATİĞİ

Bir detay daha...

Devlet Bahçeli ne kadar “Ahmetler göreve” diye ısrar etse de iktidar bunun gereğini yapmaktan kaçındı. Bu mu düşünüldü bilinmez ama gereğinin yapılması, yani kayyumun gidip yerine Ahmet Özer başta olmak üzere kent uzlaşısı soruşturmasındaki isimlerin görevlerine dönmesi, İBB Meclisi’ndeki tabloda CHP-YENİ Parti lehine en az 7-8 kişilik değişim olması demek. Belki de “gereğinin yapılmaması”nın nedenlerinden biri AKP’nin olası İBB hesabı.

Sonuç olarak... Matematik; iktidarın, ilçe belediyelerinden İBB’yi almaya uzanan bir strateji izlediğini gösteriyor. Öyle ki... CHP’den alınan belediyelerde, başkanvekili seçilen isimler, özellikle İBB Meclis üyesi olmayan isimlerden belirlenerek bir aritmetik hesabı yapıldığı açıkça görülüyor.

Zor gibi gelir oysa dünyayı anlamaya başladıkça matematik hem kolaylaşır hem kolaylaştırır.

/././

25 yıl sonra 9/11-(II)-Ergin Yıldızoğlu 

Son 25 yılda dünyanın hiçbir bölgesi Ortadoğu kadar köklü ve kanlı bir dönüşüm yaşamadı. Bugün Filistin topraklarında şahit olduğumuz soykırım ve etnik temizlik felaketini 7 Ekim 2023’ten başlatmak, bu tarihin arkasındaki çeyrek yüzyıllık birikimi görünmez kılar.

Aslında Gazze’ye giden yol 11 Eylül’den de önce açıldı. 1996’da Binyamin Netanyahu için hazırlanan “Clean Break” başlıklı strateji belgesi, iki devletli çözümü terk etmeyi, İsrail’in güvenliğini mevcut bölgesel dengeler içinde aramak yerine bu dengeleri değiştirmeyi öneriyordu. Irak’ta Saddam Hüseyin’in devrilmesi, Suriye’nin zayıflatılması, İsrail’in bölgesel üstünlüğünün güçlendirilmesi bu düşüncenin parçalarıydı. Belgenin Perle, Feith, Wurmser gibi “neocon” yazarları birkaç yıl sonra Bush yönetiminin en etkili isimleri arasında yer alacaktı.

11 Eylül, bu stratejik düşünceyi neoconların Emporium America projesiyle birleştiren tarihsel kırılma oldu. Afganistan’ın ardından Irak işgal edildi. ABD, Irak’ta Saddam rejimini yıktıktan sonra, tüm bölgeyi Büyük Orta Doğu Projesi ile siyasi, ekonomik olarak yeniden yapılandırmayı planlıyordu. Demokrasi, özgürlük, piyasa ekonomisi söylemiyle savunulan bu emperyalist proje, başarılı olamadı ama en azından Türkiye’deki rejimi değiştirdi, bölgedeki güç dengelerini altüst etti.

Saddam’ın devrilmesi, Irak’ın parçalanması, mezhep çatışmalarının derinleşmesi İran’ın en büyük bölgesel rakiplerinden birini ortadan kaldırarak nüfuz alanını genişletti. Daha sonra Suriye savaşı, Hizbullah, IŞİD ve Yemen üzerinden uzanan çatışmalar, Ortadoğu’yu giderek birbiriyle bağlantılı savaş alanları sistemine dönüştürdü.

Filistin sorunu çözümsüz bırakıldı. İsrail sömürge yerleşimleri genişlerken Filistinlilerin siyasal ve ekonomik yaşam alanı daraldı. Washington’ın bir yandan “iki devletli çözümü” savunup diğer yandan İsrail’in işgal ve yerleşim politikasına göz yumması, ABD’nin bölgedeki siyasal meşruiyetini aşındırdı.

2011 Arap ayaklanmaları yeni bir fırsat yaratmış gibi görünüyordu. Ancak Mısır’dan Libya’ya, Suriye’den Yemen’e uzanan süreç demokratik dönüşümden çok, devletlerin parçalanması, iç savaşlar ve dış müdahalelerle sonuçlandı. Ortadoğu’da eski devlet düzenleri zayıflarken yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi kurulamadı.

İsrail ise bu ortamda güvenliğini giderek daha fazla askeri üstünlük ve bölgesel caydırıcılık üzerinden tanımladı. İran’ın nükleer programı, Hizbullah’ın güçlenmesi ve Hamas’ın Gazze’deki varlığı İsrail güvenlik doktrininin merkezine yerleşti. 2020’lerde İbrahim Anlaşmaları ile İsrail’in bazı Arap devletleriyle ilişkilerini normalleştirmesi, Filistin sorununu bölgesel diplomasinin merkezinden çıkarmaya yönelikti ama aslında Netanyahu’nun ve Ben Gvir, Smotrich gibi Kahanist/ırkçı-dinci liderlerin başka planları vardı. Geçen hafta Netanyahu’nun 7 Ekim saldırısının bilgisini önceden aldığını ancak hareketsiz kalmayı seçtiğini öğrendik.

7 Ekim 2023 olayı Ortadoğu kaleydoskopunu bir kez daha çevirdi. “Her şey” yeniden değişti: İsrail’in güvenlik doktrininin başarısızlığı gözler önüne serildi; ama Netanyahu hükümeti beklediği fırsata kavuştu. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırısı soykırım boyutuna ulaşınca Filistin sorunu yeniden dünya siyasetinin öncelikler listesinde yükselmeye başladı.

Savaşın Lübnan, Suriye, Yemen ve İran’a uzanması, İsrail güvenlik çevrelerinin Türkiye’yi “yeni İran olarak nitelemesi” artık yalnızca İsrail-Filistin çatışmasından değil, Ortadoğu’nun bütün güvenlik düzeninin krizinden söz etmemizi gerektiriyor. Aslında tarihsel olarak bu kriz göçmenler krizi üzerinden Avrupa’da yükselen faşizme de bağlanıyor.

Böylece 25 yıl sonra iki tarihsel paradoks oluşuyordu: Birincisi: 2001’de ABD ve müttefikleri Ortadoğu’yu kendi stratejik amaçları doğrultusunda yeniden biçimlendirebileceklerine inanıyorlardı. Irak işgaliyle başlayan süreç ise İran’ın güçlenmesine, devletlerin zayıflamasına, milis ve vekil güçlerin yayılmasına ve sonunda İsrail’in güvenlik sorunlarının daha da büyümesine yol açtı. İran savaşının başarısızlığı, İsrail’in geleceği, ABD’nin askeri gücü üzerine kocaman bir soru işareti koydu.

İkincisi: Ortadoğu’yu askeri üstünlük, işgal, vekâlet savaşları, dış müdahaleler yoluyla yeniden düzenleme stratejisi iflas etti. Gazze’da yaşananlar ise uğursuz bir ironiydi: Soykırımdan kaçanların eliyle gerçekleşen bir soykırım! Artık “canavarların zamanındayız”.

/././

S-400 İsrail’in müttefikine mi veriliyor?-Mehmet Ali Güller- 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Yeni Şafak’a yaptığı açıklamada, S-400 hava savunma sistemlerinin üçüncü bir ülkeye satışı için görüşmelerin sürdüğünü belirterek “İlgili tüm ülkeler arasında teknik müzakereler devam ediyor” dedi.

S-400 almaya karar verildiğinde itiraz edenlere karşı “Kimse bize karışamaz” diyen, alırken “vazgeç” baskısı yapanlara “Geri adım atmayız” diyen iktidarın ABD baskısına direnemeyip S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, öncelikle Ankara’nın iradesi açısından vahimdir.

S-400 SİLAH OLMANIN ÖTESİDİR 

S-400 sadece bir füze savunma sistemi değildir;

- Askeri açıdan silah envanterini çeşitlendirerek tek adrese bağımlılıktan kurtulma tutumudur,

- Program düzeyinde ABD’den “stratejik özerk” olma hedefidir,

- Politika düzeyinde komşularla iyi işbirliği ve “bölge merkezli dış politika” izleme amaçlıdır.

Neo-Abdülhamitçi AKP hükümeti ise S-400’ü taktik amaçla, ABD’yle daha iyi pazarlık yapabilmek amacıyla aldı ama doğru dürüst pazarlık bile yapmadan, ABD’nin baskısıyla elinden çıkarmayı kabul etti.

ABD ONAYLI ALICI 

Türkiye’nin S-400’ü verebileceği “onaylı” ülkenin Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olduğu belirtiliyor.

Fidan’ın ifade ettiği teknik müzakerenin sürüyor olmasının nedeni bu “onaylı” olma durumu olasılıkla. Türkiye’den S-400’ünü satmasını isteyen ABD’nin, devredilecek ülkeyi haliyle “onaylaması” gerekiyor. O ülke hem ABD’nin müttefiki olmalı hem de alacağı S-400 ABD’nin müttefiklerine karşı risk oluşturmamalı.

BAE bu kriterlere fazlasıyla uyuyor. Fazla kısmı da BAE’nin neredeyse İsrail’in bölgedeki en iyi işbirliği yaptığı ülke olmasıdır. BAE İsrail’le sadece bölgemizde değil Afrika’daki operasyonlarda da birlikte hareket ediyor.

Dolayısıyla Türkiye S-400’ü elinden çıkarırsa ve BAE’ye verirse, bu S-400’ü İsrail’in müttefikine vereceği anlamına gelir.

MOSKOVA’NIN TUTUMU 

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın bahsettiği “süren teknik müzakerelerin” önemli bir aktörü de S-400’ün üreticisi olan Rusya’dır.

Moskova’nın sözleşmeye rağmen Ankara’nın satışını engelleyeceğini sanmıyorum. Putin, S-400’ü satarken de Türkiye’nin elden çıkarmasına razı olurken de ülkesinin çıkarlarını düşünür haliyle.

Oradaki temel çıkarı da şudur: NATO üyesi Türkiye ile iyi işbirliği sürdürebiliyor olmak. Bunun değeri konuşulan yeni bir nükleer santraldan çok daha fazladır Moskova için.

ASTANA-ATLANTİK TERAZİLERİ

Dikkat edilirse, Ankara’daki NATO zirvesi, Türk dış politikası açısından bir viraj oldu. Son tahlilde Ankara’nın S-400’ü elden çıkarmayı kabul etmesi, NATO 3.0’ın sonucudur.

Türkiye iyi kötü denge kurmaya çalıştığı dış politika konularında, NATO zirvesinden bu yana, dengeyi Atlantik’in çıkarlarına uygun şekilde kırmaya başladı. Bu UkraynaRusya savaşından da böyle, ABDİran savaşında da diğer bölge sorunları konusunda da...

S-400, Türkiye’nin Rusya ve İran’la birlikte Astana Platformu’nda hareket ederek ABD dışı bölgesel çözümler aramasının sembolüydü. S-400’ün elden çıkarılması ise Türkiye’nin ABD stratejisine eklemlenmesi demektir. Bunun Ankara’nın İsrail politikasına nasıl yansıyacağını da önümüzdeki dönemde görmeye başlarız.

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -17 Eylül 2026-

OGM koridorlarında dolaşıyor: Ormanların ölüm fermanı ‘taslağı’-Gökay Başcan BirGün’ün ulaştığı taslağa göre, "karbon yutak ormanı...