Faşizmi yenen Sovyet mirası siliniyor: Avrupa’nın 'hafıza temizliği' - Umut Can FIRTINA / BİRGÜN -

Ukrayna Savaşı ile birlikte Avrupa’da vites yükselten “tarihi yeniden yazma” girişimi, topyekûn bir hafıza kırımına dönüştü. Nazi faşizmini yenilgiye uğratan Sovyet mirası kamusal alandan siliniyor, kıta genelinde dizginlerinden boşalan bir militarizm ve NATO merkezli bir kültür düzeni inşa ediliyor.

Çekya'da geçen yıl yasaklanan Komünist Parti lideri Kateřina Konečná, Prag'daki protestoda hükümetin kararına karşı çıkmıştı. (Fotoğraflar: Depo Photos, BirGün, JungeWelt)

Avrupa egemenleri için 2022 yılının Şubat ayı, sadece jeopolitik bir kırılma değil aynı zamanda geçmişle hesaplaşmanın ve geleceği silahların gölgesinde tasarlamanın miladı oldu. Yıllardır sinsi bir biçimde sürdürülen "Sovyet mirasını tasfiye etme" operasyonu, bugün Ukrayna’daki savaş bahane edilerek topyekûn bir kültürel ve ideolojik saldırıya dönüştü. Doğu Avrupa’dan İskandinavya’ya kadar uzanan bu süreçte, 1945’te faşizmi dize getirenlerin anıtları balyozlarla yıkılırken, boşalan meydanlar yükselen militarizmin ve savaş çığlıklarının sahası haline getiriliyor.

BALYOZ SOSYALİZMİN MİRASINA İNİYOR

Bu "hafıza temizliği" operasyonunun somut örnekleri kıtanın dört bir yanına yayılmış durumda. Letonya’da, başkent Riga’nın simgelerinden olan "Kurtarıcılar Anıtı" halkın protestolarına rağmen yerle bir edildi. Estonya’da gece yarısı operasyonlarıyla sökülen T-34 tank anıtları ve Polonya’da Ulusal Anma Enstitüsü (IPN) eliyle yürütülen "propaganda nesnelerini temizleme" adı altındaki yıkımlar, liberal revizyonizmin geldiği noktayı özetliyor. Bulgaristan’da Sofya’daki Kızıl Ordu Anıtı parçalanırken, NATO üyeliğiyle "tarafsızlık" maskesini atan Finlandiya, Helsinki’deki "Dünya Barışı" anıtını sökerek yeni safını ilan etti.

Nazilerin elinden kurtardığı 1945’te Berlin’e kızıl bayrağı diken, Auschwitz’i özgürleştiren ve 27 milyon evladını toprağa veren Sovyet halkının mirası; bugün bizzat o faşizmin suç ortağı olan sermaye odaklı yapılar tarafından "işgalci" ilan edilerek tarihten kazınmak isteniyor.

Ukrayna, Estonya, Letonya, Polonya, Litvanya, Çekya dahil birçok Doğu Avrupa ve Baltık ülkesinde onlarca Sovyet anıtı yıkıldı. Antikomünist revizyonun hedeflerinden biri de 2022'de yıkılan Letonya'nın başkenti Riga'daki "Kurtarıcılar Anıtı" oldu.

ALMANYA: ‘SUÇLULUKTAN’ MİLİTARİZME DÖNÜŞ

Bu revizyonist dalganın merkez üssü ise Almanya haline geldi. On yıllar boyunca Nazi geçmişiyle "yüzleşme" kültürü üzerinden bir dış politika yürüten Berlin, bugün bu gömleği üzerinden atıyor. Başbakan Olaf Scholz’un ilan ettiği "Zeitenwende" (Dönüm Noktası), sadece 100 milyar avroluk bir silahlanma bütçesi değil, Alman militarizminin "Avrupa’nın en güçlü ordusu" olma hedefiyle yeniden sahalara dönüşü oldu. Nitekim Almanya’nın yeni strateji belgesinde Rusya artık resmen "baş düşman" olarak tanımlanıyor.

Avrupa’nın “ilerici” güçleri de bu militarist dönüşümün en hırslı savunucuları haline geliyor. Bunlardan biri de Almanya’da kökleri barış hareketine dayanan Yeşiller Partisi. Berlin’deki Rus Evi’nin (Russisches Haus) kapatılmasında başrolü oynayan Yeşiller, şimdi de gözünü kentin sembolü olan Sovyet anıtlarına dikti.

Verdikleri önergelerle, Treptower Park ve Tiergarten gibi noktalardaki anıtların "yeniden yorumlanmasını" talep eden Yeşiller, "kurtarıcı asker" imgesini bugünün siyasi konjonktürüne kurban ederek "işgalci" anlatısıyla değiştirmek istiyor. Bu hafıza kırımı sokaklara da yansıyor: Son iki yıldır 8 ve 9 Mayıs’ta faşizme karşı zafer kutlamalarına getirilen Sovyet bayrağı ve sembol yasakları, bizzat faşizmin ana vatanında tarihin polis gücüyle sansürlenmesi anlamına geliyor.

Almanya'da tüm yasaklamalara karşın komünistler, Nazilere karşı zaferi Sovyet anıtları önünde kutlamıştı.

MİLİTARİZM VE SAVAŞA KÜLTÜREL HAZIRLIK

Tarihin yeniden yazılması, bugünkü silahlanma histerisinden bağımsız değil. Geçmişin anti-faşist direnç hafızası silinirken, Avrupa toplumları devasa silahlanma bütçelerine ikna ediliyor. Sosyal devletin kazanımları birer birer tırpanlanırken, kaynaklar savunma sanayiine akıtılıyor.

Bu süreçte medyanın rolü de "psikolojik harp" aygıtı olarak şekilleniyor. Geçtiğimiz aylarda ortaya çıkan, NATO yetkililerinin Batılı sinema ve televizyon sektörü temsilcileriyle yaptığı kapalı kapalı toplantılar, haber dilinin ardından kültürel alanda da bir savaş inşasına girişildiğini ortaya koydu. Ekranlarda savaşa karşı çıkmak "hainlik", Sovyet mirasını savunmak ise "ajanlık" parantezine alınırken egemenler, tarihi baştan yazarak yeni nesilleri savaşa hazırlanıyor.

∗∗∗

FAŞİZMLE EŞİTLEME SUÇLARIN AKLANMASI

Avrupa Parlamentosu’nun sistematik hale getirdiği "komünizm ve Nazizm eşitlemesi", Sovyetlerin düşmanlaştırılmasının yanı sıra faşizmin tarihsel suçlarını aklama operasyonu. Sermayenin faşizmle olan organik bağını unutturmak isteyenler, suçu "totalitarizm" kavramı üzerinden paylaştırarak halkın hafızasındaki o büyük zaferi değersizleştiriyor.

Anıtların yıkıldığı her şehirde, aslında faşizme karşı kazanılan o büyük insanlık zaferinin ve "başka bir dünya" umudunun izleri siliniyor. Avrupa, kendi geçmişini yıkarak, aslında NATO’nun ve savunma sanayiinin tahakkümü altındaki karanlık bir geleceğin temellerini atıyor. Bugün yıkılan sadece taşlar değil, insanlığın faşizme karşı kazandığı kolektif onuru.

Rus Evi Ankara Başkanı Doç. Dr. Aleksandr Sotniçenko, Avrupa’da yeni bir tarih inşasına dair sorularımızı yanıtladı.

Avrupa’da Sovyet mirasını silmeye yönelik bu girişimleri kapsamlı bir “tarihsel revizyon” planının parçası olarak görebilir miyiz? Avrupa, bunda ne kadar ileri gidebilir?

Modern liberal dünya düzeninin ideolojik temellerine baktığımızda, tarihi yeniden yazma yönünde bir planın kesinlikle mevcut olduğunu görüyoruz. Tüm insanlığa ifade ve ticaret özgürlüğü vadeden J. Mill ve A. Smith çizgisindeki klasik liberalizm dönemi çoktan kapandı. Her taraftan yaptırımlarla, kotalarla, kapalı kapılar ardındaki anlaşmalarla ve lobi faaliyetleriyle kuşatılmış olan bugünkü uluslararası ticarete bakmanız bile bunu anlamak için yeterli.

Aynı durum, uzun süredir dar bir çerçeveye hapsedilen ifade özgürlüğü için de geçerli. Örneğin Büyük Britanya, internetteki paylaşımlar ve yorumlar nedeniyle gerçekleştirilen 12 bin gözaltıyla 2026 yılında dünyada ilk sıraya yerleşti.

Tüm bu yaşananların, modern liberal toplumun arkasındaki temel felsefi paradigmaya, yani "Açık Toplum" konseptine dayanan son derece mantıklı bir açıklaması var. K. Popper, 1944 yılında kaleme aldığı "Açık Toplum ve Düşmanları" kitabında, liberal demokrasiyi (yani açık toplumu) otoriter ve totaliter ideolojilerin bütünüyle karşı karşıya getirir.

Bu ideolojilerin kökenini Platon'un eserlerine dayandırır; oradan Hegel aracılığıyla Marx ve Hitler'e kadar uzatır. Ona göre bu fikirler, geçmişin en aşağılık, en geri kalmış ve şiddetten beslenen muhafazakar görüşlerinin birer yansımasından ibarettir. Popper'ın bakış açısıyla bakıldığında, Okyanusya adalarındaki yamyam yerlilerin vahşi pratikleri, Osmanlı sultanlarının katı hiyerarşik düzeni, Lenin sosyalizmi ve Hitler'in nasyonal sosyalizmi arasında özünde hiçbir fark yoktur. Bunların hepsi ilerlemeye, bireyselciliğe ve insan haklarına düşman olan, "açık toplumun" karşısında yer alan totaliterliğin farklı biçimleridir (zaten kitabın başlığı da bunu söyler).

Bu arada, belki bilmeyenler vardır, ünlü Amerikalı finansör J. Soros da K. Popper'ın fikirlerinin açık bir takipçisidir ve servetini bu "açık toplum" ideolojisinin propagandası için harcamaktadır.

İşte bu konsept, Batı toplumunun eline çok güçlü bir ideolojik silah verdi. Bu sayede bazı ülkeleri, halkları veya belli dünya görüşleri ile kültürlerin taşıyıcılarını, sırf açık toplumun düşmanı ilan ederek genel kabul görmüş liberal özgürlüklerin tamamen dışına itebiliyorlar.

Daha önce, yani 19. yüzyılda Batı dünyasında, liberal hukuki normların Avrupa dışındaki halklara uygulanmamasını meşrulaştıran bir ırkçılık egemendi. Örneğin, özel mülkiyetin dokunulmazlığı ilkesi Amerikalı Kızılderilileri, Hintlileri ya da Avustralya yerlilerini ilgilendirmiyordu. Siyahi insanlar en temel kişisel özgürlük haklarını bile arayamıyorlardı, çünkü doğrudan ticaretin birer nesnesiydiler.

Bugün biyolojik ırkçılık artık rağbette değil ancak yerini tamamen sosyokültürel nitelikte bir yaklaşıma bıraktı. Örneğin, Avrupa kültürü kendisini son derece hoşgörülü gösterir ve diğer kültürlerin mirasını titizlikle koruduğunu iddia eder. Fakat bu koruma, "kapalı toplum" kategorisine sokulan medeniyetlerin anıtları söz konusu olduğunda geçerliliğini yitirir. Aynı çifte standart ifade özgürlüğünde de vardır. Eğer bilgi kaynağı Rusya menşeliyse, Avrupa'nın liberal hukuki normları onun için devre dışı kalır. Nitekim Avrupa Birliği genelinde erişimi engellenen yüzlerce Rus kaynağı gibi kolayca yasaklanabilir (Hatta 2017'de E. Macron, Rus haber ajansı Sputnik'in bir propaganda organı olduğunu ileri sürerek onun için ifade özgürlüğü kavramının geçerli olamayacağını açıkça söylemişti).

Liberaller için normalde dokunulmaz olan özel mülkiyet hakkı da bugün revizyondan geçiyor; mülk sahibinin bir şekilde Rusya ile bağı varsa, hesaplarına ve varlıklarına rahatça el konulabiliyor, dondurulabiliyor ya da "iyi bir amaç" uğruna kullanılabiliyor.

Modern liberalizme göre komünizm ile Nazizm arasında hiçbir fark yoktur. Onların gözünde Büyük Vatanseverlik Savaşı, haklının ya da haksızın olmadığı, iki totaliter ideolojinin birbiriyle çarpışmasından ibarettir. İkinci Dünya Savaşı'nda kurtarıcı rolü sadece Anglo-Amerikan güçlerine verilirken, SSCB ise Nazi Almanyası'ndan hiçbir farkı olmayan totaliter bir işgalci olarak konumlandırılıyor.

Nazi rejimine ait tüm sembol ve anıtlar nasıl ortadan kaldırıldıysa, modern liberallerin mantığına göre askeri mezarlıklar, anıtlar, müzeler ve hatıra levhaları dahil olmak üzere Sovyet totaliter geçmişine dair ne varsa hepsi tasfiye edilmelidir.

Bugün Avrupa için modern Rusya, totaliter "kapalı toplumun" yeni lideri, dolayısıyla da doğrudan düşmandır. Bu yüzden ne Rus devletine, ne onun vatandaşlarına ne de Rus kültürüne karşı hukuk veya evrensel insani ilkeler gözetilir.

Bunun bir sınırı da yok. Avrupa'da önce Rus yazar ve bestecilerin eserlerini yasakladılar, ardından iş insanlarının hesaplarını dondurdular; şimdiyse anıtları yıkıp tarihi baştan yazıyorlar. Sırada ne var?

Avrupa devletlerinin geçmişine ya da Birinci Dünya Savaşı'nın galip güçlerinin 1920 yılında Türkiye için çizdiği kadere bakarak bunu öngörebiliriz: Toprakların parçalanması, yerel halkın belirli rezervasyon alanlarına sıkıştırılması ve kaynakların küresel şirketlerin çıkarına olacak şekilde gasp edilmesi.

Almanya’daki Yeşiller ve Sosyal Demokrat Parti (SPD) örneğinde olduğu gibi “ilerici” sayılabilecek güçlerin bu girişimlerde başrolde olması bize ne anlatıyor?

Batı'da siyaset kurumu aslında işlevini yitirdi, bitti. Sağdaki ya da soldaki tüm siyasi partiler, özünde 20. yüzyılda zaferini ilan eden liberal ideolojinin birer temsilcisidir ve çağımızın temel meselelerinde tamamen ortak bir uzlaşı içindedirler. Üstelik artık Avrupa'da yasal ve demokratik yollarla bir şeyleri değiştirebilmek neredeyse imkansız hale geldi. İktidarı elinde tutan elit kesim, bir tarafta seçim mühendisliği teknolojilerini, diğer tarafta ise siyasi rakiplerini baskı altına alacak hukuki mekanizmaları o kadar iyi kullanıyor ki, seçimler artık Avrupalı gençlerin ilgisini dahi çekmiyor.

Bahsettiğiniz Yeşiller (Birlik 90) ve SPD (Almanya Sosyal Demokrat Partisi) gibi partiler, yalnızca elitlerin sınırlarını net bir şekilde çizdiği Rusya karşıtı şablonun içinde hareket ederek kendilerine yer edinmeye ve takdir toplayabilmeye çalışıyorlar. Rus varlıklarının müsadere edilmesi yönünde getirdikleri önerilerin, o çok kutsal sayılan özel mülkiyet sınırlarını çiğniyor olması artık Avrupa'da kimseni umurunda değil.

Çünkü Rusya; insanı, tarihi, ekonomisi ve kültürüyle bir bütün olarak Avrupa hukuk düzeninin dışına tamamen itilmiş durumdadır.

Avrupa’nın genç kuşaklarının faşizme karşı verilen bu mücadeleyi ve ödenen bedelleri bilmemesi ne gibi tehlikeler barındırıyor? Bu durumun, kıtada yükselen aşırı sağ ideolojilerle nasıl bir ilişkisi olacak?

1945 yılının ardından, Nazi ideolojisinin bir suç şebekesi olduğu ve bu belanın defedilmesinde SSCB'nin asli bir rol oynadığı tüm dünya için tartışmasız bir gerçekti. Ancak SSCB'nin yıkılışıyla birlikte dünyada, "açık toplum" konseptinin argümanlarıyla paralellik gösteren yeni fikirler zemin bulmaya başladı. İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasında Nazizm ile komünizmin eşit derecede suçlu olduğu ve komünist mirasla kararlı bir mücadele yürütülmesi gerektiği tezi yayılmaya başladı.

Liberal ideologlar, komünizm ile Nazizmi aynı kefeye koyarak aslında sinsice Nazizmi aklama ve rehabilite etme sürecini başlattılar. Ukrayna bu durumun en somut örneğidir. Eğer "Galiçya" SS tümenindeki Ukraynalı gönüllüler komünizme karşı silah kuşandıysa, kendilerince bir haklılık payları olduğu düşünülüyor. Eğer bugün mutlak kötülük olarak Rusya görülüyorsa, Ukrayna'da Rusya'ya karşı savaşan Neonazi yapılanmalar da bir şekilde meşru kabul edilebiliyor.

Batı'daki modern tarih yazımı, İkinci Dünya Savaşı yıllarında SSCB ile ittifak kurulmuş olmasını, o dönemki Nazi tehdidine karşı koyma zorunluluğuyla açıklayarak rasyonalize ediyor. Bugün de sözde “dünyanın en büyük kötülüğü” olan Rusya'ya karşı mücadele etmek adına her türlü unsurla işbirliği mubah görülüyor; bu ister Ukrayna'daki Neonaziler olsun, ister Kafkasya'daki Vahhabi militanlar olsun fark etmiyor. Ortak düşmanı zayıflatmak için, mevcut Avrupa sistemine doğrudan meydan okumadıkları sürece her yol ve araç mubah sayılıyor.

Türkiye’de yaşayan biri olarak, sizin Türk toplumuna ilişkin gözlemleriniz neler? Bölgesel ve küresel jeopolitiğin etkisiyle Türkiye, ABD ve Avrupa blokuna giderek daha fazla yaklaşırken Rusya ve Sovyet mirasına bakış açısı nasıl değişecek?

Türkiye'de İkinci Dünya Savaşı tarihine ve SSCB'den kalan mirasa yönelik ilgi oldukça sınırlıdır. Bu sebeple Avrupa'da yürütülen bu anıtlar savaşının, Türk kamuoyunun Rusya'ya bakışı üzerinde derin bir kırılma yaratacağını düşünmüyorum. Ben şahsen Türkiye'nin ABD ve Avrupa Birliği çizgisine doğru keskin bir siyasi yakınlaşma içinde olduğunu da gözlemlemiyorum.

Ankara şu ana kadar, bölgedeki temel krizler ve bu krizlerin aktörleri karşısında oldukça temkinli, dengeli ve çok boyutlu bir diplomasi yürütmeyi sürdürüyor. Türkiye'nin bölgesel meselelerdeki bu bağımsız pozisyonu kesinlikle takdiri hak eden bir duruştur.

Tabii Ukrayna başlığına geldiğimizde Ankara'nın adımlarını tamamen tarafsız olarak nitelendirmemiz mümkün değil. Özellikle Rusya ile yapılmış olan mevcut mutabakatlara aykırı bir şekilde, 2023 yılında Azov taburuna mensup Nazi militanlarının Ukrayna'ya geri gönderilmesi ilişkilerimize ciddi bir darbe vurdu. Bunun yanı sıra Türkiye, Ukrayna tarafına askeri teçhizat ve silah sevk etmeye de devam ediyor. Ancak tüm bunlara rağmen, Türkiye'de Avrupa'dakine benzer cinsten bir Rus kültürünü sansürleme dalgası ya da Rus vatandaşlarına yönelik bir ayrımcılık politikası görmüyoruz. Temennimiz, Türkiye'nin küresel siyasette bundan sonra da kendi bağımsız perspektifini koruyarak yola devam etmesidir.

Aleksandr Sotniçenko

Avrupa’daki bu “tarihsel revizyon” girişimine karşı Rusya ne gibi adımlar atıyor ve ne gibi adımlar atması lazım?

Rusya'nın bu tarih revizyonizminin önüne geçebilmesinin yegâne yolu, Ukrayna'daki Özel Askeri Operasyon'u zaferle neticelendirerek gidişatı kendi lehine çevirmesidir. Bununla birlikte Rusya; İkinci Dünya Savaşı'na dair gerçeklerin anlatılması, Avrupa'da zemin bulan Neonazizm akımının teşhir edilmesi, Doğu Avrupa'da Batılı liberallerin çizgisine uymayan hükümetlerin nasıl devrildiğinin ortaya konması ve modern liberalizmin totaliter çehresinin gösterilmesi adına elindeki tüm enstrümanları kullanmaktadır.

Bu mücadelede Türkiye de dâhil olmak üzere dünyadaki tüm ilerici odakların desteğine güveniyoruz. Günün sonunda, çok kutuplu bir dünya düzenini, Avrasya coğrafyasının güvenliğini, insan hakları ve kimlik meselelerine yeni bir bakışı, ticaret serbestliğini ve siber güvenliği esas alan ortak bir vizyon inşa etmek zorundayız. Kendisini dünyanın geri kalanından üstün gören modern Batı liberal medeniyetinin, insanlığı kanlı bir çıkmaza doğru sürüklediğini açıkça fark etmemiz gerekiyor.

Eğer bizler buna güçlü bir alternatif üretemezsek, çok yakın bir gelecekte, kendilerini tüm insanlığın yegâne lideri sanan figürlerin kurguladığı büyük bir felaketle karşı karşıya geleceğiz.

Umut Can FIRTINA / BİRGÜN


GÜNDEM -1 Haziran 2026 -

TOKİ projesi yalanıyla arsa sattılar: Tuncay Sonel'in adı bu kez kooperatif soruşturmasında -Onur Durmuş/Birgün- 

Ordu'da yıllarca TOKİ adı kullanılarak sürdürülen kooperatif projesine ilişkin savcılığa sunulan dosyada, milyonlarca liralık para hareketlerinin bulunduğu öne sürüldü. Dosyada o dönem Ordu Valisi olan, Doku soruşturmasında tutuklanan dönemin Tunceli Valisi Sonel’in isminin geçmesi dikkat çekti.  https://www.birgun.net/haber/toki-projesi-yalaniyla-arsa-sattilar-tuncay-sonel-in-adi-bu-kez-kooperatif-sorusturmasinda-715621

***

Hamas'ın mücadelesi ve Filistin geleceği: Bayram Gazze'ye de gelir mi? + Dinler tarihine yazılan tarihsel bir roman: Avram'ın Yolculuğu ve tanrıların öyküsü -Özkan Öztaş/soL-


Hamas'ın mücadelesi ve Filistin geleceği: Bayram Gazze'ye de gelir mi? 

Mustafa Kemal Erdemol ile yeni kitabı "Hamas" üzerinden Filistin direnişini, Ortadoğu'daki güncel gelişmeleri ve İsrail'in saldırılarını konuştuk. Erdemol, meselenin sınıfsal kökenlerine inerek ezber bozan bir yaklaşımla Filistin'in tarihsel ve siyasi tablosunu tüm şeffaflığıyla analiz ediyor.

Mustafa Kemal Erdemol'un geçtiğimiz ay okuyucuyla buluşan Hamas kitabı vesilesi ile Ortadoğu'da yaşanan son güncel gelişmeleri ve bayram günlerinde dahi devam eden İsrail saldırılarını konuştuk.

Geçtiğimiz mart ayında Yazılama Yayınevi tarafından yayımlanan Hamas kitabı, Erdemol'un bölgeye ve konuya dair ürettiği çalışmaları açısından bakıldığında bir süreklilik niteliğinde.

Yine geçtiğimiz sene yayımlanan Mustafa Kemal Erdemol'un Gölgeden Gün Işığına: İran-İsrail Savaşı adlı eseri, Ortadoğu'nun en karanlık, en fazla çarpıtılan, en çok ezber üretilen çatışmalarından birini tüm tarihsel ağırlığıyla masaya yatırıyordu.

Hamas çalışması ise bu konuyu biraz daha ayrıntılandırırken konunun Filistin denklemindeki direnişine, bunun sınıfsal boyutlarına ve geriye düşen sınıf mücadelesinden sonra ortaya çıkan İslamcı direnişi kaleme alıyor.

Öncelikle emeklerinize sağlık. Geçtiğimiz yıl okurla buluşan İran-İsrail savaşı ile ilgili kitabınızın üzerinden bir yıl geçmemişti ki şimdi de Hamas ile okurla buluştunuz. Buradaki çalışkanlığı ve üretme azminizin bölgeyi takip eden okurlar için kıymetli olduğunu belirterek başlamak istedim. Hamas kitabı nasıl şekillendi? Bu bağlamda kitap hazırlığı yapmak hep aklınızda mıydı yoksa Filistin-İsrail arasında 6 Ekim 2023 tarihinden sonra meydana gelen savaşla mı daha çok şekillendi bu durum?

Teşekkür ederek başlayayım. Önce kişisel nedeni belirteyim; bölgeyle ilgiliyim. O nedenle her türlü gelişme, gündemdeki yeri ne olursa olsun, benim açımdan mutlaka bilinmesi, izlenmesi gereken önemde. Yani sadece gündemin ilk sıralarında olduğu için izlediğim bir bölge değil Ortadoğu. Filistin de öyle tabii. İkincisi; Filistin'de en ilgisiz olanın bile kayıtsız kalamayacağı bir trajedi yaşanıyor. Yarım asrı aşkın bir süredir var olmaya çalışan, işgal altındaki yurdunu kurtarma mücadelesi veren bir halk var. Sadece işgalci İsrail devletinin silahlı varlığına karşı değil, uzun vadede ondan daha yıkıcı olan Siyonist propagandaya karşı da, kelimenin tam anlamıyla, savaşıyor.

Savaşın ardından Gazze'ye dönen Filistinli bir aile. Foto Muhabir: Mohammed Nassar, Kaynak: AA
'Komünistler ezberlerden yola çıkmazlar, o nedenle yaratılan algının tuzağına da düşmezler'

Ama bir yandan da konuya dair ciddi bir enformasyon sorunu var diyebilir miyiz? Türkiye'den dahi "İsrail haklıydı, Filistinliler topraklarını sattı" gibi çıkışlar gördük.

Kesinlikle. Asıl darbeyi aldığı, kendini anlatmakta zorlanmasına yol açan savaş da bu zaten. Büyük insanlık suçu Yahudi soykırımının tarihi utancını üzerinde taşıyan Batı'nın medyası da Filistin meselesine objektif bakmaktan uzak. Hatta İsrail'in algı operasyonunun en önemli aracı durumunda. Bunun bize de yansıması oluyor.

Peki böylesi bir durumda kalbi Filistin'den yana atanlar? Bize ne düşüyor?

Durum böyle olduğunda komünistlere kanımca şu görev düşüyor: Yaşananların malum kesimlerce aktarıldığı gibi olmadığını anlatmak. Komünistler bunu yıllardır yapıyor zaten. Ancak bu büyük trajedinin her sayfasının ısrarla, gerçeğe bağlı kalarak defalarca yazılması, anlatılması gerek.

Nasıl peki? Yani tam olarak anlatılması gereken ne oluyor bu durumda?

Şimdi Hamas'ın aktif olarak göründüğü bu evreyi de bizim anlatmamız gerekiyor. Bunu biz anlatmayınca algılar İsrail propagandasıyla şekilleniyor. Komünistlerin ezberi yoktur, o nedenle yaratılan algının tuzağına da düşmezler. Bu nedenle, hiçbir düşünce yakınlığı olmayan, hatta tarihsel olarak çatışmalı da olduğu bir düşüncenin temsilcisi olan Hamas'a da ezberlerden yola çıkarak bakmaz, bakmamalı komünistler. İçinde yer aldığı zihin dünyasıyla çatışmamızın varlığı başka ama Hamas'ın Filistin mücadelesinde, kendisinin dışındaki etmenlerin de yardımıyla, üstlendiği rolü kabul etmek başka. O nedenle Hamas'ın anlatılması gerektiğini düşündüm.

Konu Hamas olunca nesnellikten kopuk değerlendirmeler daha çok yer alıyor sanırım değil mi?

Kesinlikle. Tam da bu nedenle bu konunun komünistler tarafından değerlendirilmesi çok önemli. Hamas söz konusu olduğunda ya tümden bir ret ya da tamamıyla koşulsuz bir kabul var. Okuyabildiğim, izleyebildiğim çalışmalarda bu iki yaklaşımın egemen olduğunu gördüm. Oysa her iki tutum da, Filistin kurtuluş mücadelesinde bocalamaya yol açar. Hamas söz konusu olduğunda ne reddetmek ne de savunmak doğru bir tutum olmaz. Ret ya da kabulden çok, bu her iki tutumu haklı çıkaracak tarafları olsa da tek bir Hamas var çünkü. Kabul ile reddi çıkardığımızda nasıl bir Hamas'la karşı karşıya olduğumuzun bilinmesinin bugün Gazze'de yaşananları anlamamız açısından daha iyi bir yol olacağını düşündüm. O nedenle peşin kabullerim ile ön yargılarımdan arınarak bu Hamas'ı yazmak istedim. Ne kadar başardım bilemem ama hatalarını da sevaplarını da yazdığım için bu iki tutumdan birinin bakışıyla yazılmış gibi görülemez bir kitap oldu. Tabii savunucularını da reddedenleri de memnun etmeyecek, ondan eminim. Ama Hamas tam olarak neymiş diye düşünenlere yardımcı olacağını sanıyorum.

Mustafa Kemal Erdemol

'Siyonizm için bugün sözcük olarak bile Filistin yoktur'

Filistin'de yaşananlar da Filistin sorunu da Hamas'tan çok daha büyük ve çok daha eski sonuçta. Mesela hala hafızalarda Nakba var. Mayıs ayı biraz da Nakba'dır Filistinliler için değil mi?

Evet. Ama önce bir hatırlatma yerinde olacaktır okurlar için. Nakba, büyük felaket anlamına geliyor; İsrail'in kuruluşunun ilan edildiği gündür. Takvimler 15 Mayıs 1948'i gösteriyordu. Bu adlandırma Filistinlilerin, aralarında Sovyetler Birliği'nin de olduğu dönemin büyük güçlerinin desteğiyle kurulan ve tanınan İsrail tarafından yok sayılacağını vurgulamak için de kullanılmıştır. O günden başlayarak, 1967 savaşıyla daha da katmerlenerek Filistinliyi imhaya dönük bir politikası olmuştur İsrail'in. Büyük İsrail'i hedefleyen Nil'den Fırat'a kadar stratejisi öncelikle Filistinlinin yok edilmesini gerektirmektedir. Siyonizm için bugün sözcük olarak bile Filistin yoktur. Batı Şeria için Yahudiye-Samiriye denilmektedir örneğin.

Ama konu Filistin olunca yalnızca acının ve mücadelenin değil, Filistin'in yalnız ve kimsesiz bırakılmasının da tarihini okuyoruz aynı zamanda değil mi?

Evet. Maalesef madalyonun öteki yüzünde de bu var. İslam dünyasından da beklediği desteği hiçbir zaman alamamış Filistinli varoluş mücadelesini, antiemperyalist kamuoyunun desteğiyle sürdüregelmiştir. Nakba emperyalist birer dayatmadır.

Türkiye'den bakınca Sevr Antlaşması'na benzer mi?

Emperyalist dayatma açısından evet. Ama sonuç olarak hayır. Çünkü yırtılıp çöpe atılmış bir anlaşma olan Sevr'i, bugün emperyalistlerce desteklenen Siyonist işgal ve yok etme politikasıyla karşılaştıramam. Biri antiemperyalistlerce yürürlüğe giremeden yok edilmiştir, diğeri yani İsrail varlığını sürdürmektedir, bu yanıyla İsrail'in kuruluşu Sevr'den daha berbat bir anlaşmadır.

Soykırımcı İsrail'in yarattığı yıkımdan bir görüntü: Gazze. Foto Muhabir: Abdalrahman T. A. Abusalama, Kaynak: AA

'Milliyetçilik de tersine döndürülmüş sınıf mücadelesidir özünde'

Kitapta sürekli Filistin meselesinin sınıfsal olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu vurguyu 1936 ayaklanması gibi tarihsel örnekler üzerinden biraz açar mısınız?

Her şey sınıfsaldır öncelikle. Kitapta da belirttim; şimdi bulundukları topraklara taşınan Yahudi göçmenler geldikleri ülkelerin sermayesiyle içli dışlı sermaye yapılarını da beraberinde getirdiler. Oradaki sermaye çelişkilerini Filistin'e de taşıdılar. Ancak belirteyim, İsrail kurulmadan önce, 1936'da patlak veren Büyük Arap Ayaklanması, İngilizlerin Balfour Bildirisi'nin ardından, bölgede Batı sermayesiyle bağlantılı yerli Siyonist Yahudiler ile Araplar arasında ekonomik eşitsizlik kaynaklı bir ayaklanmaydı. Milliyetçilik ya da din izi görülmez.

Bu bağlamda ele alınca Siyonistlerin Filistin halkına yaptığı zulmün İsrail devletinden öncesine uzanan bir öyküsü var. Değil mi?

Evet. İngiliz sömürgeciliği İsrail kurulmadan çok önce de Filistin'deki yerli Siyonist Yahudi sermayesini güçlendirirken Arapları yoksullaştırmıştı. Meselenin din ya da milli meseleye dönüşmüş gibi görünmesi yıllar sonradır. Ancak biliyoruz ki milliyetçilik de tersine döndürülmüş sınıf mücadelesidir özünde.

Meselenin diğer tarafına bakarsak, Siyonistlerin sınıfsal olarak her zaman net bir çizgide olmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Bir yanda emperyalizm ile işbirlikleri, diğer yanda Filistin'de yaptıkları zalimlikler duruyor. Siyonistlerin hedefi en başından beri belli değil miydi?

Siyonistler sınıfsal olarak ne kadar nettiler tartışılır. Ama özellikle İngiliz sömürgeciliğinin desteklediği, teşvik ettiği bir Yahudi milliyetçiliği vardır. Bu milliyetçilik kendi sermayesini de yarattı. Arapların ise toprak sahibi olanları milliyetçilikle henüz buluşmamışlardı. Arapların toprağa dayalı sermayesi ile Siyonizmin kentleşmiş sermayesinin yarattığı farklar Siyonist Yahudiler lehine bir ortam yarattı.

Buradaki açıyı Yahudilerin çok iyi kullandığını görüyoruz sanırım tarihsel olarak bakınca.

Evet. Güçlü sermaye yapısı Siyonistler arasında birliği de oluşturdu doğal olarak. Ama Yahudiler olarak genellemek doğru olmaz. Bunun Yahudi emekçiye bir faydası olduğunu söylemiyorum o da Arap yoksulu ile aynı kaderi paylaştı. Ama Yahudi sermayesi Batı eliyle palazlandırıldı. Siyonistlerin sınıfsal olarak net sanılmasının nedeni büyük oranda budur. Siyonistlerin hedefi, evet, başından beri belliydi. Vaat edilmiş topraklar 1800'lü yıllarda Theodor Herzl öncülüğünde politik bir hedefe dönüştürülmüştü zaten.

Foto Muhabir: Abdalrahman T. A. Abusalama. Kaynak: AA

'Hamas, gün geçtikçe FKÖ çizgisine gelmiş bir hareket oldu'

Kitapta zor bir terazi kuruyorsunuz. Bir yandan İslamcılaşmanın Filistin direnişine kaybettirdikleri, diğer yanda da kaybettiren İslamcılığın son zamanlarda bir sığınağa dönüşmesi gerçeği var. Bunu anlatmak zor değil mi?

Sınıfsal açıdan bakıldığında anlamanın zor bir tarafı yok. İslamcılık, bildiğimiz anlamıyla ortaya çıktığı ana kadar Filistin kurtuluş mücadelesinde engelleyici bir rol oynadı. Sınıfsal çelişkiler İslamcılıkla bastırıldı hep. Bunun İslam'da toprak kavramının bulunmayışıyla ilgisi vardır elbette. Ancak toprak savunuculuğu yapmamanın Siyonizmin emellerine yardımcı olduğunun farkına İslamcılar geç vardılar. Bu fark edişte İran İslam devriminin de katkısı var. Filistin, ancak İslam'ın siyasallaşmasıyla beraber İslamcının gündemine girdi.

Tek belirleyici unsur İran mı peki? Yani İran'daki 1979'daki mollaların iktidara gelmesi mi esas belirleyici olan? Bugünün anlatıları sadece İran'ı gösteriyor çünkü.

Tek başına böyle bir tarif doğru olmaz. Kabul edilmeli ki, büyük Sovyetler'in dağılması da İslamcılığın bölgede yayılmasında etkili oldu. Sovyetler'in temsilcisi olduğu sosyalizme karşı Batı, Siyonizm ve İslamcı ittifakının varlığı hatırlanmalı bu arada.

Peki bugün? Sovyetler Birliği yok ama İran hala bölgede en etkili güçlerden biri. Filistin halkının dolayısıyla tek kurtarıcısı İslami direniş midir?

İslamcılığın bir sığınak olduğunu düşünmüyorum, çünkü Filistinli İslam'a sığınmadı. Bunu Hamas'ın, söylemi İslami olmasına rağmen eylemlerinin hiç de İslamcı olmamasından anlayabiliyoruz. İslamcılık Filistin'de sandığımız anlamda bir kurtarıcı gibi görülmüyor. Dönemin özelliklerinden ötürü etkinleşmiş bir İslamcılık var, bu nedenle duruma hakim görünüyor. Bunda maalesef sol ve seküler yapıların, yılların yorgunluğunun da etkisiyle, hatalar yapmaları da etkili. Hamas, gün geçtikçe FKÖ çizgisine gelmiş bir hareket oldu. Ayrıca Filistin küçük bir Lübnan sayılır, hatırı sayılır bir Hıristiyan nüfus da var. İslamcılık sökmez orada.

Foto Muhabir: Hani Alshaer. Kaynak: AA

'Türkiye söylem dışında somut adımlar atmadı'

Bu süreçte bölge ülkelerinin tutumuna gelirsek, Türkiye ve Arap halkları bu dönemde Filistin'i yalnız bıraktı mı? Eğer bıraktıysa, bu süreç nasıl gelişti, biraz anlatır mısınız?

Elbette bıraktı. Halkların desteği oldu hep ama İslam ve Arap ülkeleri, İran dışında, Siyonizmle başta sermaye ortaklığı olmak üzere işbirliği yaptılar, yapıyorlar. Daha önce Arap devletlerinin İsrail ile savaşları da, savaşa katılan Arap ülkelerinin İsrail'le olan jeostratejik sorunlarından kaynaklandı temel olarak. Filistin için İsrail'le savaşan, Esad Suriyesi ile İran dışında, İslam ülkesi olmadı hiç.

Peki Türkiye?

Türkiye ise, başından beri İsrail'le iyi ilişkiler kurdu. Onu resmi olarak tanımadığı zamanlarda bile. AKP hükümetlerinin İsrail'le gerginliğe rağmen ticari ilişkiler başta olmak üzere kimi ortaklıklarının olduğu sır değil. Güney Afrika ya da İspanya, Türkiye'den daha kararlı bir biçimde İsrail karşıtı konumdalar. En azından uluslararası hukuka başvurular yaparak bu karşıtlıklarını gösterdiler. Türkiye söylem dışında somut adımlar atmadı.

Esasında Türkiye'nin de konu İsrail olunca, İsrail'le kurulan ilişkilerin tarihsel boyutu ve uzun yıllara dayanan bir sürekliliği var değil mi?

Olmaz mı? Çünkü önce SSCB'ye karşı içinde İsrail'in de yer aldığı blokla hareket etti Türkiye. Sovyetler'den sonra da jeopolitik konumu İsrail'le karşı karşıya gelmeme üzerine oturtuldu. Ama bu eylemsizlik, Oded Yinon Planı uyarınca Büyük İsrail'i oluşturmaya çalışan İsrail'in Irak, Suriye, Filistin'in ardından Türkiye'yi de hedef almayacağı anlamına gelmiyor. An meselesi değilse de zaman meselesidir bu.

'Bir kurtuluş olacaksa sınıf mücadelesiyle olacak'

Güncel duruma ve Türkiye'deki yansımalarına yeniden dönmek istiyorum. Son dönemdeki direniş örnekleri ve Yahya Sinvar gibi figürler Türkiye'de laik çevrelerce eleştirildi, hatta Siyonizme destek veren paylaşımlar yapıldı. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

AKP iktidarının laiklik karşıtı söylemlerinin yarattığı genel hava bunda etkili oldu. Filistin'de örneğin Hamas etkili bir kurtuluşun Türkiye'de İslamcılığı yeniden dirilteceği korkusuyla da ilgili bu. Oysa Filistin'in yapısını bilenler, Gazze ile Batı Şeria arasındaki yaşam tarzı başta olmak üzere farklılıktan haberdar olanlar, laikliğin Filistin'de başka bir İslam toprağında görülmeyecek biçimde kök saldığını fark edenler için böyle bir korku yoktur. Hamas, söylemi İslami ama mücadelesi milli olan bir yapıdır. Anlamak isteyenler 2000 tarihli Hamas Belgesi'ne göz atsınlar.

Peki ya bugün. İnsanlar bayram için sevdikleriyle buluşurken Gazze'ye hala bombalar yağıyor saldırılar oluyor. Gazze'ye bayram gelmeyecek mi?

Kısa vadede çok mümkün görünmüyor. Hem siyasi olarak yalnız bırakılmış hem sınıfsal olarak gözden çıkarılmış yoksul bir halk Filistin halkı. Türkiye'de ya da Filistin'de çok bir şey değişmiyor. Acıları yaşananları mukayese etmek mümkün değil elbette. Ama sonuç aynı. Bir kurtuluş olacaksa sınıf mücadelesiyle olacak. Tarih aksinin mümkün olmadığını gösteriyor.

***

Gölgeden Gün Işığına İran-İsrail Savaşı: ‘Emperyalizmin kör noktasını yazmak zorundaydım’

                                                                   /././

Dinler tarihine yazılan tarihsel bir roman: Avram'ın Yolculuğu ve tanrıların öyküsü 
Hatice İkinci’nin yeni romanı Avram’ın Yolculuğu, Mezopotamya’da tek tanrılı dinlerin doğuşunu ve putların yıkılışını İbrahim’in serüveni üzerinden anlatıyor. Arkeoloji ve sosyolojiyi kurguyla harmanlayan eser, dinler tarihine diyalektik bir pencere açıyor.

Tüm hikayelerin kaynağı, dünyanın en doğurgan coğrafyası iki nehrin arasında şekillendi. Fırat ve Dicle'nin arasında şekillenen ve Nil’e kadar uzanan coğrafyada kurulan kentler, medeniyetler, şehir devletleri, imparatorluklar ve konuşulan diller tüm dünyanın incelediği bir konu oldu.

Bu hem ilk olmasındandı hem de tüm ilkleri az biraz belirlemiş olmasından.

Yasemin kokulu sabahlar, taş değirmende dövülen buğdaylar ve tüm insanlığın ortak şiirleri, destanları, ninnileri ve ağıtları Mezopotamya'da şekillendi. Uzaktan bakanların en büyük hatası tek bir Mezopotamya olduğunu düşünmeleridir. Oysa Mezopotamya bin çehresi olan bir insana benzer.

Bunun belki de en iyi okumalarından birisi binlerce yıllık serüvenin dinler tarihi üzerinden okunmasıdır. 

Hatice İkinci’nin geçtiğimiz haftalarda okurla buluşan Avram’ın Yolculuğu adlı romanı Mezopotamya’daki dinler tarihine tarihsel, arkeolojik, sınıfsal ve diyalektik bir bütünden bakmaya çalışıyor. Romanda hem kurgunun etkileyici büyüsü ve ona eşlik eden masalsı anlatım, hem de Avram’ın ya da bir başka isimle İbrahim’in sistemi çözen, dönüştüren, yüzlerce tanrının yıkılmasına sebep olan gerçekçi sorgulamaları okura eşlik ediyor.

Hatice İkinci ile romanı Avram’ın Yolculuğu’nu konuşmak için Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde bir araya geliyoruz. Belki de binlerce tanrının yer aldığı ve sonunda tanrıların erkeğe dönüştüğü figürlerin gelenleri uğurladığı bu büyük hafıza mekanında dinler tarihine yazılmış bir romanı konuşmak, roman için verilen emeğe hak ettiği buluşmayı gerçekleştirmek olur diye düşündüm.

İkinci, "Romancı ya da yazar... Ne derler adına bilemem ama kendimi öyle hissetmedim. Hissetmiyorum. Bir mesele var. Bunu anlatmak istedim. Anlatıcı demek daha doğru olurdu sanırım bunun için" diyerek başlıyor söze.

"İnsan dini yaratmasaydı, keşfetmek demiyorum, yaratmasaydı bence hayatla baş etmesi çok zor olurdu" diye devam ediyor sözüne ve ekliyor: "Çünkü nedensellik ilişkisini kuramamak, bilinmezlik içinde yaşamak zor. Gerçekten insanoğlunun macerasına her zaman hayran kaldım."

Anadolu Medeniyetler Müzesi'nde dini içerikli tabletlere dair konuşurken.

Dinler tarihinin düğüm noktası: İbrahim

Hatice İkinci’yi soL okurları daha çok gazeteci kimliği ile tanıyor. soL’da uzunca bir dönem kaleme aldığı söyleşiler ve haberler ile adına aşina olduğumuz yazarın romanı Avram'ın Yolculuğu'nu konuşurken, söze dinler tarihini anlatmanın aslında ne kadar meşakkatli bir şey olduğundan bahsederek başlıyor.

Ancak anlattığı konu olan dinler tarihinin kurgusal romanı Avram'ın Yolculuğu'ndaki okuru içine çeken büyüleyici atmosferin kaynağında Hatice İkinci'nin, aslında bu kitapla birlikte daha çok öğrenmiş olduğumuz arkeolog kimliği yatıyor.

İkinci, Avram’ın Yolculuğu'nu anlatırken dinlerin tarihsel olarak nedensellik ilişkisi üzerinden nasıl bir ihtiyaca tekabül ettiğinden, inancın evriminden ve bunun sınıfsal kökenlerinden söz ediyor

Roman, Mezopotamya’daki tarihsel ve mitolojik bir göç hikayesi üzerinden insanlığın dinler tarihinin öyküsünü anlatıyor. Hatice İkinci, Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan yeni romanı Avram’ın Yolculuğu ile bizi Mezopotamya’nın ışıltılı şehirlerinden Harran’ın tozlu yollarına, oradan Kenan diyarına uzanan bir yolculuğa çıkarıyor.

"İbrahim peygamber beni hep etkilemiştir dinler tarihine bakınca" diyor.

"Ne oldu da tüm tek tanrılı dinleri birleştiren bir figür oldu bu isim diye hep düşünmüşümdür. Adına uluslararası sempozyumlar düzenleniyor, ülkeler birbiriyle savaşıyor onun mirası için, İsrail, Irak, Türkiye, orada mı doğdu burada mı doğdu diye bakarken nedir bu işin aslı diye düşündüm hep. Biraz oradan çıktı bu düşünce. İbrahim'i anlatmak dinler tarihini biraz daha anlaşılabilir kılar diye düşündüm" sözleriyle anlatıyor kitabın fikirsel gelişimini.

Ur kentinden Urfa’ya genişleyen bir bilinmezlik

Peki ama İbrahim nerede doğdu? 

Bu konuda da muhtelif rivayetler ve kaynaklar mevcut. Kimi kaynaklar Mezopotamya’da Ur kentini işaret ederken kimi kaynaklar ise Urfa’daki Harran’ı işaret ediyor. Tüm bu bilinmezlikler içinde arkeolojik verilerden yola çıkarak tüm insanlığın öyküsünün iki nehrin arasında şekillendiğini kavrıyoruz: İkisi için de kesin bir şey söylemek zor. Bir yerden sonra insanlar hangisine ikna olduysa ona inanarak yaşıyorlar. Bir örnek bir diğerini çelmiyor çünkü. İnsanlığın öyküsünde özel bir farklılığa yol açmıyor. Ama bir yolculuk üzerinden anlatacağım için ben bu topraklarda doğmasını tercih ettim.

Peki ama Avram, nasıl bir yolculuk yapacaktı? Hangi kaynaklara ve hangi verilere dayanarak bu anlatı şekillendi?

Hatice İkinci romanın bu açıdan arkeolojik verilerle nasıl şekillendiğini aktarıyor: Elde birden fazla senaryo var. Ama bu anlatıların düğümlendiği noktalar mevcut. Yani haritaya ve anlatılara geniş bir perspektiften bakınca 'olsa olsa buradan buraya göçmüştür' diyebiliyor araştırmacılar. Mezopotamya'da çok ciddi bir kırılma var o zamanlarda. Büyük göçler yaşanıyor. Anadolu'ya kadar geliyor bu yolculuk ve bugün Filistin toprakları olarak bilinen Kenan diyarına gelince bitiyor romanımız.

Hangi duvar yıkılmaz, sorular doğruysa

Avram'ın soruları ve sorgulamaları aynı zamanda tek tanrılı dinlere doğru insanlığın zihinsel evriminin hikayesini paylaşıyor okurla. Söze şu cümlelerle devam ediyor İkinci: Başına gelenleri sorguluyor Avram. Yaşadıklarından yola çıkıyor. Sorgulaya sorgulaya aslında yaşadığı toplumdaki çok tanrılı dinlerin tabularını sarsıyor ve bir düzenin yıkılmasına sebep olan bir sorular sistemi inşa ediyor. Buna o günün koşullarında devrim diyebiliriz. Ve tek tanrılı dinlere uzanan bir öykü çıkıyor ortaya. Ondan sonra ne oldu? Ondan sonrası her dinin farklı öyküsü. Ama öncesinde ne vardı, nasıl şekillendi bu süreç biraz onu anlatmak istedim.

Anlatılardan yola çıkan şey aslında hem Hristiyanları hem Yahudileri hem de Müslümanları ilgilendiren bir öykü çıkarıyor İbrahim'in yaşantısında.

"Bir fikirle başlıyor her şey, var olan sistem insanın ihtiyaçlarını, duygu dünyasını, inancını karşılamıyorsa, insan tanrıları dahi yıkıyor işte" diyor Hatice İkinci.

İbrahim'in öyküsünü kıymetli kılan şey biraz da bu. Bir sembol olarak İbrahim, çok tanrıcılığın yıkılıp tek tanrıcılığa geçişinde tanrının evrimi olarak ortaya çıkıyor. Sümerlerin yıkılması, şehir devletlerinden imparatorluğa giden yolun açılması, büyük imparatorluklar kurulurken o yüzlerce binlerce tanrının imparatorlukların ayaklarına dolanması, bir sürü tapınağın, bir sürü tanrıya yapılan ritüelin ekonomik külfeti... Bunları görmeden, sınıfsal boyutu anlatmadan bu evrimi açıklayamayız.

İkinci’nin bu sözleri romanın kurgusal kısmı ile tarihsel ve sosyolojik ilişkisi arasındaki zorlu teraziyi de betimliyor bir yanıyla. Evet romanı kaleme alırken kimi yolcuların güzergahları ve tarihsel karakterlerle temaslar kurgularla ilerlese de tüm bir anlatı aslında arkeolojik veriler ve sosyolojik tahlillerin bir araya getirilerek harmanlanmasıyla şekilleniyor.

Roman bu vesile ile düş ile gerçek arasında ayakları yere basan bir sarkaç görevi görüyor.

Hatice İkinci

Değişmeyen şeyler var değişen onca şeyin arasında

Tanrının ve inancın evrimine bakınca bir sürü farklı dönem ve ögeye rastlıyoruz. Ata kültünden kutsal sembollere, berekette kadının savaşta erkeğin kutsal sayılmasına, ana tanrıçalara ve bunların kadın figürlerinin zamanla kimliksiz bir form kazanmasına ve akabinde gelişen ataerkil sistem ve erkek tanrılar dünyasına...

Bu büyük değişimler ve sorgulamalar bugüne de mesaj veriyor.

İkinci, "Aslında hep benzer sorgulamalar içinde insanlık. Birçok kutsal metin toplumda ciddi sorgulamaların konusu değil mi içinden geçtiğimiz süre zarfında? Yani bu sorgulamalar hep olmuş, hep devam etmiş aslında bir yandan" diyor. Gülümseyerek ekliyor cümlelerine: Mesela kitaptaki Sümer-Sami savaşlarının bugüne devrettiği bir sürü hikaye var. Aynı zamanda bugün benzer şekilde tekrar eden örnekler de var. Sümerlerin kendilerini üstün görmesi, başkalarının göç etmeye zorlanması hâlâ benzer şeyleri yaşıyor olduğumuzu gösteriyor. Ama öte yandan şöyle bir şey daha var. Burada hayranlık uyandırıcı şey onca bilinmezliğe rağmen insanların sonu gelmeyen arayışı. Ben mesela bunca bilinmezlik içinde kalsam ya çıldırır ya da dağlara kaçardım herhalde...

Kitabın hazırlığında çok ayrıntılı araştırmalar yaptığını ifade eden Hatice İkinci, bazen bir öykünün içinde geçen bir detay için bir sürü tablet ya da o tabletlere dair yazılmış makaleler incelediğini ifade ediyor.

Özellikle Mezopotamya'nın antik dönemlerine dair gündelik hayatı araştıran İkinci buradan edindiği detayları romanına da yansıtmış: O dönemin insanları gerçekten çok ilginç. Çok neşeliler, kavga etmeyi, sorun çözmeyi hep hayatlarının merkezine koymuşlar. Sorunların karşısında bırakıp gitmemişler. Sümerliler belki de bizden daha düşkünler adalete mesela. Ve bu durum, tanrılar karşısında sorgulamaları da besliyor. Ben tanrıya yaptım diyor görevimi. O halde onlar da bana iyi bir kader yazmak zorunda diyorlar. Bir doğrusal ilişki ve bir terazi kuruyor.

Aksi, aksi o terazinin sorgulanması. Zamanla da bu gelişiyor zaten.

İnancın toplumsal ilişkilerde, sömürü çarklarında, tanrıların ve devletlerin birbiriyle olan savaşında nasıl bir ihtiyaca tekabül ettiğini anlatan İkinci, "Yaş ortalamasının 30 olduğu, açlıkla, kıtlıkla sınanan, göç eden insanların çağı kitabın anlattığı dönem. Hayatta kalma dürtüsü ciddi bir belirleyen. Ve araştırmaların sonucunda kitabı şekillendiren bir sürü detay ortaya çıktı. Bunlar çıktıkça ortaya roman da şekillendi" diyor, romandaki detayları anlatırken.

Dinler tarihini anlatmak için yola çıktığının altını çizen Hatice İkinci, bunu yaparken formu en başından beri bir roman olarak düşündüğünü ifade ediyor: İbrahim'in benim anlattığım gibi bir hikayesi yok zaten. Tevrat'ta bir küçük kısım var. Ur şehrinde doğdu, kardeşi öldü, babası Terah işte oğlunu falan yanına alarak Harran'a yola çıktı. Bu kadar. Esasında benim yaptığım bu paragrafı ben roman yapmak oldu.  Kuran’da hiç yok hayatına dair detaylar mesela. Babasından bahsediliyor sadece. Tevrat'taki Yaratılış Kitabı'ndaki paragrafı alarak bir roman haline getirmeye çalıştım.  Yola çıktılar evet ama o yolculukta neler oldu? İşte onu o dönemin değer yargılarıyla, arkeolojik verileriyle bir araya getirmeye çalıştım. Bunlarla karşılaşmıştır dedim. Yolda başına şunlar gelmiş olmalı, bu sorgulamaları yapmadan bu sonuçlara varamaz diye baktım tüm bir serüvene.

Peki okurun heyecanla takip ettiği bu serüvenin dayanakları nasıl oluşuyor? Nasıl oluyor da İbrahim’in öyküsünde bu ihtimaller ergin hale gelebiliyor?

Orada da yola çıkmadan önceki gerçeklik ile yolculuk sonrasındaki açı yardıma koşuyor: Çatışmalar derinleşiyor, sorgulamalar derinleşiyor. Anlatılar, hadiseler, babasıyla olan çatışmalar... Babası statükoyu, çok tanrılı dinleri temsil ediyor. İbrahim ise yeni dünyanın kapısını aralıyor.

"Eski, antik dönemlere ilişkin olan ile modern din anlatıları arasındaki en yakın köprünün Tevrat olduğunu düşünüyorum" diyor Hatice İkinci.

"Sonuçta bu sürece ve tarihe inancın penceresinden bakmayan biriyim. Ama bu dönemin kendi anlatımına bakılacak olursak önceki dönemden en fazla iz taşıyan anlatı Tevrat'taki diyebiliriz" diye de ekliyor.

Bu açıdan yeni olan ilk metin. Dolayısıyla konuya diyalektik bir pencereden bakıldığında da son arkaik metin de diyebiliriz bir yanıyla. Bu durumu "otantik değeri daha fazla" diyerek tarif ediyor İkinci.

"Peki insanlık tarihinin tanrıyı arayışı neden bugün bir okurun öyküsüne dahil olmalı?" diye sorunca düşünüyor. Ellerinde romanı yazarken kaleme aldığı notlar, arkeolojik makaleler ve daha nice veri var. Onların arasında parmaklarını gezdirirken dönemin sorgulamalarına değiniyor: İbrahim'in binlerce tanrıyı sorgulamasını hafife almamalı. Basit bir şey değil. Binlerce tanrı bir ihtiyacı karşılamadığı zamanlarda gerçek sorular onların yerine geçiyor. Ve putlar yıkılıyor. Bu öykü bugün bize çok şey anlatıyor. Bugünün dünyasında, bugüne kadar dinlediğimiz ve anladığımız birçok şeyin, belki de hiçbir şeyin sorularımıza yanıt vermediği bir zaman diliminde, belki de putları yıkan bir insan öyküsünün sorgulamalarını kendimize yeniden hatırlatmalıyız.

Var olan düzenin reddi. 

O günün çağının denklemini, putları yıkan ve tek tanrılı dinlerin kilidini açan sorgulamalar bugün hangi sorgulamalara eşlik edecek? Hangi kapıları açacak insanlara?

Roman okura "daha önce yapıldı, yeniden yapılabilir ya da daha önce yaptık yine yapabiliriz" denklemi sunuyor. Aslında arkeolojik tüm metinler bir yanıyla hep bu öyküyü anlatıyor.

Hatice İkinci ise buradan yola çıkarak bu değişimin hikayesinin kritik bir evresine edebiyatla dokunmayı başarıyor.

'Havva anan dünkü çocuk sayılır'

İnsanlık tarihinde, dinler tarihinin öyküsü ve özellikle de öykünün bu topraklardaki örnekleri ve çıktıları Türkiyeli Marksistler tarafından araştırmaların merkezine alınmıyor. Konuya dair pek çok okumayı coğrafyaya ve kültüre dışardan bakan ve doğal olarak daha büyük genellemeleri derleyerek çerçeve çizen araştırmalardan okuyoruz.

Bu durum ilkesel olarak doğrular sunmakla birlikte bizdeki örnekleriyle zenginleştirilmeye ihtiyacı olan bir biçim sunuyor aynı zamanda.

Hatice İkinci, Ali Ekber Çiçek’in türküsünde geçen, "On dört bin yıl gezdim pervanelikte" sözünü hatırlatıyor. Anadolu'daki inanışlara bu açıdan bakıldığında aslında tanrılardan ve onların anlatılarından daha eski başka bir sürü öykü çıkarılabileceğinden bahsediyor.

Aynı zamanda Avram’ın Yolculuğu'nda bir sürü coğrafi öge ve kültürel form da okurla buluşuyor. Anadolu kısmı Ahmed Arif’in şiiriyle bezeniyor. Ve haliyle Havva ana dünkü çocuk sayılıyor.

Bu ifade hem yolculuğun kadim kısmını hem de aslında içindeki kültürel zenginliği barındırıyor. Turnalar, abdallar ve daha bir nicesi... Tüm bunları düşünmek, bu tarihi verileri irdelemek çok keyifli ve geliştirici. Bunları okurken aslında bazen de 'her şey böyle değildi' diyebiliyoruz, bunu görmenin, okumanın kılavuzu bu. Düşünsene o dönem bu adamlar yüz tane tanrıyı elinin tersiyle itti.  Kolay değildi.  Peki ya bugün? Ya bizler?

Kitabın içerisine yedirilen destanlar, şiirler ve tabletler düş ile gerçeklik arasındaki terazide okuru metnin içinde tutarak tarihi anlatıyı şekillendiriyor İkinci. Kitap boyunca bildiğimiz kentlerin ya da coğrafi bölgelerin antik isimlerine rastlıyoruz. Nemrut'tan Dicle ve Fırat'a ve oradan da Nuh Tufanı'na kadar birçok alışılageldik kavram ve hikaye de sayfalara konuk oluyor.

Hatice İkinci romanda geçen bazı sofralardaki detaylar için sayfalarca makale ve tez incelediğinden, her bir detayın, okurken geçilen en basit bir ayrıntının dahi gerçekliğe en yakın olması için uğraş verdiğinden bahsediyor. Kitapta gezegenlerin insanların anlam arayışına eşlik eden imgeleri ve Avram’ın her koşulda ve başlıkta sorgulayan aklı sürekli kendini hissettiriyor.

Romanı okurken hem bir gerçekliğin peşinde hem de onu arayan kurgunun içinde yer alıyor okur. Dinler tarihinin diyalektik olarak olay örgüsüne sadık kalan bu anlatısı üzerine tartışmayı ve konuşmayı oldukça hak ediyor.

                                                        /././

Özkan Öztaş / soL


Öne Çıkan Yayın

Faşizmi yenen Sovyet mirası siliniyor: Avrupa’nın 'hafıza temizliği' - Umut Can FIRTINA / BİRGÜN -

Ukrayna Savaşı ile birlikte Avrupa’da vites yükselten “tarihi yeniden yazma” girişimi, topyekûn bir hafıza kırımına dönüştü. Nazi faşizmini ...