soL "Köşebaşı + Gündem" -15 Mart 2026 -


AKP’nin ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ile imtihanı -Yiğit Günay- 

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran savaşı sonrası dün “Yurtta sulh, cihanda sulh” mesajı vermesi, AKP’nin iktidarı boyunca bu ilkeye ilişkin çizdiği sert zikzaklarla düşünülünce daha da ilginç hale geliyor.

12 Mart Perşembe akşamı Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, külliyesinde Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Antonio Guterres’i ağırlayıp “Atatürk Uluslararası Barış Ödülü” verdi.

Erdoğan, ödülü verirken “Yurtta sulh, cihanda sulh” vurgusu yaptı: Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ten miras kalan 'Yurtta sulh, cihanda sulh' ilkesini proaktif, atılgan ve girişimci bir anlayışla yoğurarak dış politikamızın odağında tutmayı sürdürüyoruz.

İran’a yönelik ABD ve İsrail saldırısının tüm dünyanın gündeminde olduğu günlerde Erdoğan’ın bu ilkeyi hatırlatması dikkat çekti.

AKP iktidarı, sonuçlarından tedirgin olduğu savaşa dair, ilk günlerdeki bazı savaşa katılmaya hevesli sesleri kıstığından beri itidalli bir tavır takınıyor.

Erdoğan’ın “yurtta sulh, cihanda sulh” ifadesini kullanması, bir başka sebeple de dikkat çekti: AKP’nin bu ilkeyle tarihsel bir gerilimi var.

Ahmet Davutoğlu’nun 2001’de yayımlanan “Stratejik Derinlik” kitabının temel argümanlarından biri, Cumhuriyet’in kuruluş dönemindeki bu ilkenin, Türkiye’yi içe kapanmaya, kabuğuna çekilmeye sürüklediğiydi.

Bu argüman, özellikle 2006’da kurulan SETA’da (bugünün MİT Başkanı) İbrahim Kalın, Burhanettin Duran, Muhittin Ataman gibi isimlerce yıllar boyu tekrar edildi, “yurtta sulh cihanda sulh” yaklaşımı, Birinci Dünya Savaşı’ndan miras bir travma, bir Soğuk Savaş bagajı olarak mahkum edildi.

Türkiye’nin kendi egemenliğine karışılmasına izin vermeyeceği ve başkalarının iç işlerine de karışmayacağı yönündeki bu geleneksel yaklaşımı, sermayenin yayılma isteği yeni Osmanlıcı politikada vücut buldukça aşılması gereken bir engel haline geldi.

Erdoğan başta olmak üzere AKP çevresi, yıllar içinde, tıpkı Erdoğan’ın son konuşmasındaki gibi dışarıdan tehdit algıladığı dönemlerde sahiplenip dile getirdiği bu ilkeyi, Türkiye’nin emperyalizmle paralel bir dış maceraya atıldığı dönemlerde yerden yere vurmayı seçti.

2009 yılında AKP hükümeti, ilk çözüm sürecinin başlangıcını oluşturacak “açılım süreci” toplantısını, Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” sözüyle anlatmıştı.

Fakat “Arap Baharı” denilen süreçte hükümet, emperyalizmle birlikte başta Suriye olmak üzere bölgedeki ülkelere yönelik saldırgan politikaları benimseyince, bu sözün yerden yere vurulduğu bir dönem açıldı. 2016’da 15 Temmuz sonrasının tedirginliğiyle bir süre rafa kaldırılan eleştiriler, son yıllarda ABD emperyalizmiyle tutturulan yakın işbirliğinden alınan güçle bir kez daha güçlendi.

soL, yıllar içinde AKP çevresinden bu ilkeye gelen saldırıları derledi.


Recep Tayyip Erdoğan, 2012

Yurtta sulh cihanda sulh, sulhun egemen olduğu yerde olur. Bizim can damarımıza bastıkları zaman o zaman sulh konuşamayız. ‘Hazır ol cenge, sulh-u salah istiyorsan’ (‘Barış istiyorsan savaşa hazır ol’) denirken, yeri gelir o zaman cenk barışın anahtarı olur.


Recep Tayyip Erdoğan, 2012

Biz yurtta sulh cihanda sulh ilgisini asla bir pasiflik tepkisizlik olarak yorumlayamayız. Biz Dumlupınar’daki şehitlerimizi zihniyetliyle hareket ediyoruz. Biz Domaniç’te Osmanlı’yı kuran ruhun anlayışı ile hareket ediyoruz. Muhalefete bakıyorsunuz ‘Gazze’de Suriye’de Sudan’da ne işiniz var?’ diyor. Biz ecdadımızın at sırtında gittiği her yere gitmek zorundayız.


Recep Tayyip Erdoğan, 2012

Sıfır sorun demek, her mesele, her olay karşısında sessiz kalmak değildir. Bunlar, 'Yurtta sulh, cihanda sulh' politikasını yan gelip yatmak olarak anladılar. Şimdi de sıfır sorun politikasını zulme, haksızlığa, hukuksuzluğa karşı boyun eğmek olarak anlıyorlar.


İbrahim Kalın, 2013

Türkiye''de ''Yurtta sulh, cihanda sulh'' ilkesi, uzun yıllar adı konulmamış pasifist, minimalist ve tek-boyutlu bir dış politika anlayışına gerekçe olarak kullanıldı.

Pasif, inisiyatif alamayan, hedef koyamayan, sorunlardan kaçan bir dış politika, 21''inci yüzyılda ölçek küçültmek demektir. Milli maslahatını, güvenliğini, istikrarını, refahını ve kalkınmasını teminat altına almak isteyen bir Türkiye için ölçek küçültmek artık bir alternatif değildir.


Recep Tayyip Erdoğan, 2014

Türkiye Cumhuriyeti on yıllar boyunca doğuya ve güneye sırtını döndü. ‘Yurtta sulh cihanda sulh’ sözü doğru anlaşılmadı. Setler çekildi, mayınlar döşendi. Bunun aynısını bizler de yapabilirdik. Mısır’da Irak’ta Suriye’de susabilirdik. Kafasını kuma gömen ülke büyük ülke olamaz. İddia hedef sahibi ülke olamaz.


Özlem Albayrak, 2016

Görünen o ki, Türkiye dış ilişkilerinde, hem eksen hem de bakış açısı itibariyle bir değişikliğe gidiyor. Gitmek istemese bile sanki şartlar tarafından buna zorlanıyor. Zira, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin 2000'li yıllara kadar strateji adına dış politikada yürüttüğü ne varsa geçersizleşti, geçersizleşiyor. “Yurtta Sulh Cihanda Sulh” düsturu, “Hazır ol cenge, ister isen sulh-u salah” gerek-şartıyla revize edildi bile…


Müfit Yüksel, 2016

Bölgenin eski patronu olan bir imparatorluğun bakiyesi ve mirasçısı olarak son 90 yılda kendisine Batı Avrupa ve resmi ideoloji tarafından ve hatta sınırlarına mayın döşenerek Ortadoğu haram kılınmış olan Türkiye''ye son yıllarda Ortadoğu denklemine dahil olması adeta farz kılınmıştı. Esasen, neredeyse son 90 yıllık, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” söylemine, daha keskin bir ifade ile “Kâbe Arab'ın olsun, Çankaya bize yeter” hezeyanına dayalı Misâk-ı Millici hariciye siyasetinin Türkiye'ye ve Ortadoğu'ya çok şeyleri kaybettirdiği iyice açığa çıkmaktaydı.


Mevlüt Çavuşoğlu, 2020

Bugünün şartlarında yurtta sulh, cihanda sulh deyip oturamayız.


Aydın Ünal, 2024

CHP, Türkiye’nin sadece Suriye’de değil, Filistin, Irak, Libya, Somali, Kafkasya ve Balkanlar’daki hatta Rusya-Ukrayna krizi ve Azerbaycan’ın Ermenistan’a operasyonundaki aktif politikalarına karşı. Bunda “yurtta sulh cihanda sulh” anlayışının arkasına gizlenmiş pısırıklığın ve İsmet İnönü’nün ürkek dış politika mirasının etkisi var.


Aydın Ünal, 2025

Türkiye’nin AK Parti iktidarına kadar olan dönemini de aynı korku şekillendirdi. Dış politikanın temel ilkesi olan “Yurtta sulh, cihanda sulh” anlayışı aslında korkunun meşrulaştırılması ve bir politika haline getirilmesiydi. Bu korku politikasının Türkiye’ye ödettiği bedelleri hepimiz biliyoruz…

Bugün CHP’nin hala Ortadoğu’yu “bataklık” olarak nitelendirmesi, Türkiye’nin buradaki her gelişmeden uzak kalmasını istemesi, soykırıma dahi cesaretle ses çıkaramıyor olması, İsrail’e selam çakması, İngiltere’den medet umması, Almanya ile müttefik olması, “yurtta sulh cihanda sulh” söylemiyle Türkiye’yi içine kapatma çabası, Sevr ile başlayan, Lozan ile pekişen, İnönü ile zirvesine ulaşan bir korkunun, korku politikasının, istikrarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir.


İsmail Kılıçarslan, 2025

Tayyip Erdoğan, adına “Türkiye merkezli Türkiye modeli” diyebileceğimiz bir model inşa etmeye çalışarak Türkiye’yi kendisinde başlayıp kendisinde bitmeyecek, “yurtta sulh cihanda sulh” yavesine teslim etmeyecek, belirli bir güç merkezinin gönüllü askerliğini kabul etmeyecek bir yere doğru ilerletmeye çalışıyor.

/././ 

Küba insanlık tarihine ne kattı?-Erhan Nalçacı- 

Küba demin bahsettiğimiz yaratıcı siyasi önderliği sayesinde bugüne kadar geldi, hatta gelişerek, üreterek ve ışık saçarak geldi. Yakın tarih içinde açılıp kapanan bütün siyasi olanakları yaşamak için kullandı.

Küba halkı insanlık tarihinde hep anılacak ve şu anda yaşanan canice saldırı aslında Küba halkının insanlığa kazandırdıkları karşısında bir bedel ödemedir. ABD’nin kötülüğün doruğuna ulaşmasının aslında çöküşüne doğru gitmesinin sonucu olduğunu bu köşede çok işledik. Ancak bu yazıda bununla ilgilenmeyeceğiz, Küba halkının insanlığa kattıklarını soyutlamaya çalışacağız.

Devrimci iradenin sürekliliği

Küba İspanyollar tarafından sömürgeleştirildikten sonra bir devrim yatağına dönüştü. Önce Kolomb öncesi adanın yerli halkının isyanı, sonra İspanya’ya karşı bağımsızlık savaşı, sonra ABD’nin hegemonyasına ve işbirlikçi egemenlerine karşı mücadele. Küba Devrimi bu geleneğe bağlı kalarak tarihe müdahale etti.

Örneğin, Fidel ve arkadaşları Granma ile Jose Marti’nin 1895’te çıkarma yaptığı bölgeye çıktılar tekrar. Hem dağlık olan Küba’nın doğusu devrimci harekete olanaklar sunuyor, hem de devrimci geçmişle kurulan bağlam moral bir güç ve devamlılık duygusu veriyordu.

Böyle bir devrimci dönemler arasında bağ kurmayı ve bir üst düzeyde ama ülkenin ayaklanma geleneğine sahip çıkmayı bugün deniyoruz Türkiye’de. 1923 Cumhuriyet Devrimi ile güncel devrim arasında bağ kurmanın önemli bir kazanım olduğunu fark ediyoruz. 

Ayrıca karşılaştırmalı bir bağ da kuruluyor, bağımsızlık mücadelesinin simgeleri olan Bandırma ve Granma arasında.

Emperyalizm çağında bağımsızlık ancak sosyalizmle gelebilir

Küba halkının tarihe eşsiz bir diğer katkısı ise günümüz emperyalist sisteminde bağımsızlığın kazanılması ve sürdürülmesi için sosyalizmim zorunlu olduğunu pratik süreçte keşfetmiş olmalarıdır.

Fideller toplumsal adalet için işbirlikçi Batista rejiminden kurtulmayı ve anayasal bir demokrasi kurmayı hedeflemişlerdi, sosyalizmi değil. Hatta ABD bile Batista’nın yenileceğini anlayınca yeni iktidar ile uzlaşabileceğini düşünmüştü.

Ancak Fidellerin bağımsızlık ve toplumsal adalet fikri çok güçlüydü, satın alınmaz bir karakterleri vardı. ABD’nin ülke içine yayılmış şirketlerinden kurtulmadan bağımsızlığın mümkün olmadığını kısa sürede kavradılar. Devletleştirme hamlesi göbekten ABD’ye bağlı sermaye sınıfının ülkeyi terk etmesiyle sonlandı. Doğalına sermayesiz bir ülke buldular geleceğini belirleyecekleri. Zaten bu sosyalizmden başka bir şey değildi.

Küba’da yaratılan bu toplumsal laboratuvar bugün birçok ulusun devrimcileri için yol gösteriyor.

Devrimci yaratıcılık

En zor ve ümitsiz durumda bile bir çıkış yolu vardır. Evet, bu Kübalı devrimcilerin geçmişte ve bugün temel şiarı oldu. Devrimci iyimserlik, somut durumun siyasi analizi ve yaratıcı siyasi müdahaleler… Özellikle bu yıl doğumunun 100. yılı kutlanacak olan Fidel’in ve arkadaşlarının karakterlerinin odağına yerleşmişti.

Küba tarihine sinmiş binlerce örneğe burada yer verme şansı yok, ancak şuna değinmeliyiz. Küba başından beri haydutça davranan ABD’nin ablukası ve sonu gelmez kötülüklerinin sürekli hedefi durumundaydı. Bunlarla Sovyetler Birliği’nin varlığında daha kolay başa çıkabiliyordu. Sovyetler Birliği bir karşı devrimle çözülünce 1990’ların başında yapayalnız kaldı.

Hep çocuklarını korudular önce. O dönemde çekilen fotoğraflarda önde gürbüz bir çocuk arkada her an bayılacak gibi zayıflamış anne ve babasının siluetine rastlarsınız.

Bu çok özel yıllarda demin söylediğimiz yaratıcı siyasi irade çalıştı. Bu tarım ülkesinden dünyaya öncülük eden bir biyoteknoloji devrimi çıktı. Hemen pandemiden sonra yaptığımız ziyarette bize Finley Aşı Enstitüsü’nün mütevazı yöneticisini yaşamına beş çocuk aşısı geliştirmeyi sığdıran kişi diye takdim ettiler.

2017’de yaptığımız biz ziyarette ise heyetimizi Havana yakınlarında Lenin Parkı’na götürmüşlerdi. Aşağıdaki fotoğraf o sırada çekildi.

Havana yakınlarında geniş bir araziye kurulu Lenin Parkı’ndaki Lenin büstü görülüyor. (Havana, 2017, E. Nalçacı)

Dışişleri bakanlığı yetkilileri ve yerel Parti yöneticilerinin olduğu toplantıda bilgiççe “Siz uluslararası işçi sınıfı liderlerinden daha çok kendi liderlerinizi öne çıkarmayı tercih ediyorsunuz, Lenin Parkı hangi motivasyonla kuruldu?” diye sorduğumda olabildiğince işçi sınıfı enternasyonalizmi üzerinden açıklamaya çalıştılar.

Şimdi bu soruyu sorduğum için pişmanlık duyuyorum, çünkü en olanaksız durumda bile tarihe müdahale edebilen yaratıcı siyasi önderlik Leninizm değilse ne olacak başka?

Karanlık bir çağda sosyalizmim pırıltısı oldular 

Sovyetler Birliği’nin çözüldüğü yıllardan beri bir gericilik çağı içinde yaşıyoruz. Tarihi bilenler için bu gidiş gelişler doğaldır. İlericilik ve gericiliğin git gelli nöbetlerini biliriz tarihten. Şimdi içinde bulunduğumuz dönemde insanlığın dibe batışı bu karanlığın sonuna doğru gelişimizden. Epstein Vakası, Fatma Nur ve kızının öldürülüşü ve katillerin korunması, Ukrayna ve Rusya arasındaki 1000 km’lik cephede dört yıldır kardeş halkların birbirine kırdırılması, ABD’nin tek tek ülkeleri kuşatıp sizi ben yöneteceğim demesi, aşağılık birinin bunu sosyal medya hesaplarından duyurması…

Herkes tarihi bilmek zorunda değil, emekçi halkın çoğu yaşadığı günlerde bir ışık görmek ister umudunu canlı tutabilmek için.

İşte Küba 40 yıla yaklaşan bu gericilik döneminde kendisi abluka altında ezilmesine rağmen bu umudu sundu insanlığa.

Gelişkin sağlık hizmetleri ile sağlanan dünyadaki en düşük bebek ölüm hızı oranlarından birine sahip olması, dünyanın her yerindeki felaketlerde insanlığın yardımına koşan sağlıkçıları, yüksek eğitim düzeyi, toplumsal eşitlik içinde elde edilen başarılar, bilimin halk için kullanılması…

Tek ülkede sosyalizmin olanaklı olduğuna dair yapılan katkı

1917 Devriminden sonra 30 yıla yakın Sovyetler Birliği Avrupa devrimi gecikince tek ülkede sosyalizmi yaşamak zorunda kaldı. Ancak Sovyet topraklarının uçsuz bucaksızlığı, ham madde kaynakları ve dev insan gücü sosyalizmi yaşatan siyasi iradeye büyük bir olanak sağlıyordu.

Küba ise 36 yıldır tek ülkede sosyalizm durumunda yaşıyor. On bir milyon nüfus, büyükçe bir ada ama Sovyetler Birliğinin ellide biri bile değil.

Ada ülkesi olmanın savunma açısından avantajları var ancak Küba ABD gibi bir emperyalist devletin burnunun dibinde.

Küba demin bahsettiğimiz yaratıcı siyasi önderliği sayesinde bugüne kadar geldi, hatta gelişerek, üreterek ve ışık saçarak geldi. Yakın tarih içinde açılıp kapanan bütün siyasi olanakları yaşamak için kullandı.

***

Tarihsel olarak borçlu olduğumuz Küba halkı için en imkânsız koşullarda bile yapılabilecek şeyler var. Örneğin Küba halkına destek olmak için açılan imza kampanyasına katılabilirsiniz.

Türkiye Halk temsilcileri Meclisi ve Küba Dostluk Derneği’nin organize ettiği resim, heykel, karikatür, fotoğraf sergisine katılabilirsiniz.

Ama daha iyisi kendi ülkemizde emperyalizmi ve işbirlikçilerini köşeye sıkıştırmak ve yenmek değil mi?

Küba halkının tarihe kazandırdıkları yol gösterici olacak bu mücadelede.

/././

ABD politikalarını kim belirliyor: Trump mı, yoksa sermaye mi?-Haluk İşler- 

ABD’de siyasi ve ekonomik tablo şimdilik korumacı önlemleri savunan sermaye grupları lehine şekillenmiş görünmektedir. Ancak bu tablo, ABD kapitalizminin vahşi ve kaotik rekabet ortamındaki sermaye savaşlarının seyrine göre her an değişme olasılığını kuvvetle içinde barındırmaktadır.

1970’li yıllarla birlikte kapitalist ekonomiler, değişen pazar koşulları karşısında Taylorist/Fordist üretim modelinin tıkanmasından kaynaklanan sorunlar nedeniyle dünya çapında derin bir kâr ve sermaye birikim krizi içine girmiştir. Kapitalist/emperyalist çevreler, içine girdikleri kâr ve sermaye birikim krizini aşmak amacıyla, üretimde yeni teknolojilerin de katkısıyla “esnek üretim sistemlerini” geliştirmeye başlamış ve bunun yanında küreselleşme de denilen neoliberal politikaları dünya genelinde yaygınlaştırmaya yönelmiştir. Esnek üretim sistemleri, mal ve hizmet üretiminde, sermayenin çok çeşitli ve değişken pazarlara hızla uyumunu sağlarken, neoliberal politikalar sermaye için yeni kâr ve sermaye birikim alanları yaratmanın zeminini oluşturmuştur. 

Neoliberal politikalar genel hatlarıyla, dünyadaki tüm pazarların serbestçe küresel sermayeye açılmasını; ulus devletlerin elinde bulunan kârlı işletme ve varlıkların özelleştirmeler yoluyla özel sermayeye devredilmesini; kamu hizmetleri ve sosyal devlet uygulamalarına kısıtlamalar getirilmesini; ulus devletlerden, federalleştirme, özerkleştirme, yerelleştirme gibi bölme yöntemleriyle sermaye karşısında savunmasız mikro devletler çıkarılmasını hedeflemiştir. Küresel sermaye güçleri, neoliberal politikaların hayata geçirilebilmesi için, yoğun propagandanın yanı sıra, ülkelerdeki iktidarların askeri darbeler de dâhil olmak üzere çeşitli yöntemlerle değiştirilmesine yaygın olarak başvurmuştur. Örneğin Türkiye’de, emperyalizm tarafından iktidara dayatılan ve bütünüyle bir neoliberal politikalar seti olan 24 Ocak 1980 kararlarının kolayca hayata geçirilebilmesi için, 12 Eylül 1980 faşist askeri darbesi yapılmış, 24 Ocak kararlarına karşı çıkabilecek tüm olası muhalefet unsurları yok edilmiştir.  

Yeni sömürgecilik düzeni trajediye dönüşürken

1980’li yıllardan itibaren kapitalist dünyaya ve 1990’lı yıllardan itibaren de eski sosyalist ülkelere yayılan neoliberal politikalar, çokuluslu şirketlerin kâr ve sermaye birikimlerini tek yönlü arttırmalarına uygun olarak kurgulanmış çok karmaşık siyasi ve ekonomik ilişki ağları yaratmıştır. Kapitalist/emperyalist sömürüyü daha da yoğunlaştıran bu ilişki ağları adeta yeni bir sömürgecilik düzeni ortaya çıkarmıştır. Bu sömürü ağlarına sanayi sermayesiyle birlikte finans sermayesinin de dâhil olmasıyla küresel sömürü olağanüstü boyutlara ulaşmıştır. Küresel sermaye grupları ve çokuluslu şirketler, daha fazla kâr hırsıyla, başta üretim birimleri olmak üzere, birçok faaliyet birimini ve tedarik zinciri halkasını dünyanın çeşitli bölgelerindeki çok sayıda bağlı şirkete ya da taşerona dağıtmıştır.

Bu durum, neoliberalizmle birlikte genişleyen siyasi ve ekonomik ilişki ağlarının düzenli ve kesintisiz işlemesini zorlaştıran olağanüstü karmaşık bir yapı ortaya çıkarmıştır. Çokuluslu şirketleri dünyanın farklı bölgelerindeki partnerlerle işbirliğine zorlayan şiddetli kapitalist rekabet ve daha fazla sermaye birikim hırsı, özellikle ABD ve kapitalist batı ülkelerinde sanayisizleşmeye yani maddi üretimden uzaklaşmaya yol açmıştır. Sanayisizleşmenin olduğu ülkelerde, işsizlik sorunu büyürken, nihai ve ara mallar konusundaki dışa bağımlılık nedeniyle tedarik akışlarının kesintiye uğradığı durumlarda ekonomik sarsıntıların şiddeti çok daha büyük olmaya başlamıştır. Örneğin 2020 Covid-19 salgını döneminde, ABD gibi sanayi üretimini büyük ölçüde terk eden ülkelerde, basit bir cerrahi maske dâhil birçok temel ihtiyaç maddesi bulunamaz hale gelmiştir.  

1980’li yıllarda dünyaya, demokrasi, özgürlük, refah getireceği söylenerek pazarlanan neoliberalizmin, 2000’li yıllara gelindiğinde, tam tersine, bölgesel ve küresel gelir dağılımında büyük adaletsizlikler; halkların geniş kesimleri için derin yoksullaşma ve işsizlik; büyük trajedilere dönüşen göçler; ırkçılık, faşizm ve köktendinciliğin yükselişi; ülkelerin kamu varlıklarının yağmalanması; sosyal devlet ve kamu güvencelerinin ortadan kaldırılması; çevre felaketleri; bölgesel savaşlar gibi birçok sorunun kaynağı olduğu görülmüştür. 

Kırılganlıkla birlikte büyüyen tehdit algısı

Neoliberal/kapitalist düzenin yarattığı, küresel siyasi ve ekonomik ilişki ağlarının kırılganlığı (ve dolayısıyla kriz üretme potansiyeli) 2000’li yıllarda daha da artmıştır. Neoliberal/kapitalist düzen, 2000’li yıllardan itibaren kâr oranlarının ve sermaye birikim hızının düştüğü, kriz risklerinin arttığı yeni bir istikrarsızlık dönemine girmiştir. Kapitalizmin, kendi yapısına içkin plansız ve anarşik doğası gereği belli dönemlerde krize girmesi kaçınılmazdır. Bu nedenle de küresel kapitalizm, “1998 Asya ve Rusya krizi”, “2000 dot.com krizi”, “2008 ABD mortgage krizi”, “2010 AB borç krizi”, “2020 Covit-19 krizi”, “2022 küresel aşırı enflasyon ve yüksek faiz krizi” olarak tanımlanan bir dizi krizle karşı karşıya kalmıştır. İçine düştüğü krizlerden çıkmaya çalışan sermayenin ürettiği, yüksek ya da düşük faiz oranları; parasal genişleme ya da daralma; sosyal harcamaları kısma; aşırı borçlanma gibi burjuva ekonomi-politiğine uygun yöntemler, hep, sermaye sahipleri dışında kalan geniş halk yığınlarının ödediği yüklü toplumsal ve ekonomik faturalara dönüşmüştür. 

Küresel kapitalist düzenin çeşitli dinamiklerle içine girdiği karmaşık siyasal ve ekonomik ilişkiler ağının, üretim, tedarik ve ticaret zincirlerinde sürekli aksamalara yol açan kırılgan ve riskli yapısı, üretim faaliyetlerini dünyanın farklı bölgelerine dağıtarak bağımlılık ilişkilerini arttıran şirket ve ülkeler açısından 2000’li yıllardan itibaren tehdit olarak görülmeye başlamıştır. Sanayisizleşme politikalarıyla üretimin büyük ölçüde dışa kaydırıldığı ülkelerde yaşanan, yüksek işsizlik, endüstriyel ve temel ihtiyaç maddelerinin temininde güçlükler, dış ticaret açıkları, vergi gelirlerinde azalma, enerji akışlarında aksamalar, toplumsal çalkantılar sözü edilen tehdit algısını daha da büyütmüştür. Bu durum, ABD’de ve diğer kapitalist batı ülkelerinde, dışarıya kaydırdıkları üretimi tekrar ülkelerine döndürmeyi hedefleyen ve ekonomide korumacı önlemleri arttırmayı öngören ekonomi politikalarının yeniden ön plana çıkarılmasına neden olmuştur.

Strateji değişikliğinin ilan edilen hedefleri

Yukarıda belirtilen gelişmelerin etkisiyle, devletler, korumacı önlemlerle birlikte çokuluslu sermayeye, ülkenin dışında yatırım yapmak yerine içeride yatırım yapma teşvikleri sunmaya başlamıştır. Kronik durgunluk karşısında yatırım fırsatları arayan çokuluslu sermayeyi çekmek amacıyla, devlet sübvansiyonları, gümrük vergileri ve diğer ulusalcı ekonomik politikalar dünya genelinde artış göstermiştir (Robinson, 2025). Bu amaçla birçok ülkede, teşvik ve korumacı önlemlerin yanı sıra zorlayıcı yöntem ve düzenlemelere de başvurulduğu görülmüştür.

Küresel kapitalist/emperyalist düzenin, sermaye birikim süreçlerinde istikrarın bozulduğu ve yeni bir sıkışma dönemine girdiği 2020’li yıllarda, özellikle ABD’de ekonomide korumacı önlemler ve yeni gümrük tarifeleri ardı ardına ilan edilmeye başlamıştır. ABD Başkanı Donald Trump, 2 Nisan 2025 tarihinde düzenlediği basın toplantısında, ABD’nin ticaret ortaklarına yönelik geniş kapsamlı yeni gümrük tarifeleri uygulayacağını duyurmuş, bu uygulamaların Amerikan sanayisini canlandırmayı ve ülke ekonomisini güçlendirmeyi amaçladığını belirtmiştir. Trump ayrıca, 2 Nisan 2025 tarihini “kurtuluş günü” olarak ilan etmiş, ABD'yi yabancı mallara bağımlılıktan kurtaracağını söylemiştir (Sputnik Türkiye, 2025). 

Trump’ın gümrük tarifeleri planının amacı resmi olarak, “ülkede istihdam oluşturmak ve istihdamı korumak”, “yerli ürünleri daha rekabetçi hale getirerek sanayi kapasitesini yükseltmek”, “haneler ve şirketler için yatırımları finanse ederek gelirleri artırmak” (Perspektif, 2025), “dış ticaret açığını azaltmak”, “yerli üretimi güçlendirmek ve haksız ticaret uygulamalarına karşı koymak” (Okay, 2025) olarak açıklanmıştır. Kasım 2025’te yayımlanan “Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi” isimli belgenin 4. bölümünde ise korumacı önlemlere ilişkin makro hedefler şöyle belirlenmiştir (The White House, 2025: 14):  Gelecek üreticilere aittir. Amerika Birleşik Devletleri ekonomisini yeniden sanayileştirecek; endüstriyel üretimi tekrar ülke içine taşıyacak; ekonomimize ve iş gücümüze yatırımı teşvik edip çekecek ve geleceği belirleyecek kritik ve gelişmekte olan teknoloji sektörlerine odaklanacağız. Bunu, ülkemizin her köşesinde yaygın endüstriyel üretimi destekleyen stratejik tarife kullanımı ve yeni teknolojiler aracılığıyla yapacağız. Amerikalı işçilerin yaşam standartlarını yükselteceğiz ve ülkemizin kritik ürünler veya bileşenler için bir daha asla mevcut veya potansiyel herhangi bir rakibe bağımlı olmamasını sağlayacağız. Amerikan enerji hâkimiyetini (petrol, gaz, kömür ve nükleer enerjide) yeniden tesis etmek ve gerekli temel enerji bileşenlerini tekrar ülkeye getirmek en önemli stratejik önceliktir. 

Aynı belgenin 3. bölümünde de stratejik hedefler içinde şu ifadeye yer verilmiştir (The White House, 2025: 13): Orta sınıfı daha da desteklemek ve kendi tedarik zincirlerimizi ve üretim kapasitelerimizi kontrol etmek için ekonomimizi yeniden sanayileştirmek.

'Amerika'yı yeniden inşa etmek üzere...'

ABD’nin son yıllarda gündeme getirdiği korumacı politikaların arkasında, özellikle üretim sektörlerinde faaliyet gösteren bazı güçlü sermaye gruplarının etkisinin olduğu görülmektedir.  CPA (Coalition for a Prosperous America/Refah İçinde Bir Amerika İçin Koalisyon) ABD’de ticarette korumacı politikaları savunan bir araştırma ve destek (lobi) grubudur. Bu grup, ABD'nin Çin’le yaptığı çeşitli ticaret anlaşmalarına karşı çıkmaktadır (Influence Watch, 2025). CPA, ithalat korumasını savunan ve Trump'ın ticaret konusundaki sert yaklaşımını destekleyen üreticileri temsil etmektedir (Palmer vd., 2024). Bu üreticilerin başında çelik sanayicileri gelmektedir. CPA’nın resmi sitesinde, “biz kimiz” bölümünde şu ifadeler yer almaktadır (CPA, 2025): Yalnızca Amerikan sanayi üreticilerini temsil ediyoruz. (...) CPA, ABD ekonomisinin birçok sanayi ve sektöründe faaliyet gösteren yerli üreticileri ve çalışanları özel olarak temsil eden, ülke çapında önde gelen çift taraflı bir kuruluştur. (...) CPA, ABD ekonomisinin birçok sektör ve endüstrisindeki yerli üreticileri temsil eden ve kâr amacı gütmeyen tek ulusal kuruluştur. Kendimiz, çocuklarımız ve torunlarımız için Amerika'yı yeniden inşa etmek üzere birlikte çalışan, rakipsiz bir üretici, işçi, çiftçi ve çiftlik sahibi koalisyonuz. Ucuz tüketimden ziyade kaliteli istihdama, ulusal güvenliğe ve yerel öz yeterliliğe değer veriyoruz. (...) Ekibimiz, üyelerimizin refahını sağlamaya yönelik olarak, stratejik ticaret ile vergi ve büyüme politikalarını ilerletmek amacıyla, yasa koyucular, yönetim, düzenleyiciler, kurumlar ve hükümetteki diğer önemli karar vericilerle yakın bir şekilde çalışmaktadır.

Yukarıdaki açıklamalarda, ABD’nin yerli üreticilerini temsil ettiğini belirten CPA’nın, “Amerika'yı yeniden inşa etmek üzere çalıştıkları” ve “kurumlar ve hükümetteki diğer önemli karar vericilerle yakın bir şekilde çalıştıkları” tarzındaki ifadeleri oldukça dikkat çekicidir. “Amerika'yı yeniden inşa etmek üzere çalıştıkları” ifadesi aynı zamanda ABD’nin halihazırda çökmüş olduğunun iddia edilmesi anlamına da gelmektedir. Ayrıca, “karar vericilerle yakın bir şekilde çalışılmaktadır” ifadesi de “kurumlar ve hükümetteki karar vericiler bizim kontrolümüz altındadır” şeklinde tercüme edilebilir.  

ABD’de, hükümet yetkilileri üzerinden ekonomi politikalarının belirlenmesinde büyük etkiye sahip olduğu anlaşılan CPA’nın son dönemlerde gerçekleştirdiği bazı faaliyetler şunlardır:  

* 2019 yılında, CPA, Çin'den yapılan bütün ithalatlara koyulacak potansiyel %25'lik genel bir gümrük vergisinin etkisine dair çığır açıcı bir çalışma yayınladı. CPA araştırması, böyle bir adımın ABD ekonomisine önemli ve sürdürülebilir faydalar sağlayacağını, bunların arasında, 2024 yılında GSYİH'ye 125 milyar dolar katkı ve 721.000 ek istihdam yaratılmasının da bulunduğunu ortaya koydu (Stumo, 2019).

* Şubat 2023'te, CPA, Çin şirketlerinin teknoloji ürünlerinin kullanımına bağlı potansiyel ulusal güvenlik risklerine atıfta bulunarak, Georgia ve Florida eyaletlerinin devlet dairelerinde Çin teknoloji markalarının kullanımının yasaklanmasını öven bir makale yayımladı (Rapoza, 2023’ten aktaran Influence Watch, 2025).

* CPA, ABD'yi, Çin'in en çok kayrılan ülke (MFN-most-favored-nation) statüsünü kaldırmaya, ilaç sektöründeki Çin'e bağımlılığını azaltmaya ve ABD'nin ticaret açığını azaltmak için ABD dolarının değerini düşürmeye çağırdı (Rapoza, Kenneth ve Jeff Ferry, 2023’ten aktaran Influence Watch, 2025).

* 2023 yılında, CPA, 26 adet yasa tasarısı üzerinde lobi yaptı ve lobi faaliyetlerine 460.000 US dolar harcadı (Coalition for a Prosperous America Lobbyists, 2023’ten aktaran Influence Watch, 2025).

Görüldüğü gibi, CPA’nın hedefleri ve söylemleriyle, bugün ABD’de Trump eliyle uygulamaya koyulmaya çalışılan ekonomi politikaları arasında büyük paralellik bulunmaktadır. 

Sermaye gruplarının rekabetinin yansımaları

Tüm kapitalist ülkelerde olduğu gibi, ABD’de de birbirleriyle rekabet eden ve farklı çıkarlara sahip çok çeşitli sermaye grupları vardır. ABD kapitalizmi, çok büyük bankacılık ve finans sermayesinin yanı sıra, yeni nesil teknoloji sektörlerinden geleneksel petrol ya da madencilik sektörlerine kadar geniş bir yelpazeye yayılan sermaye yapılarını içerir. ABD’de getirilmeye çalışılan ekonomide korumacı önlemleri, CPA gibi destekleyen sermaye grupları olduğu gibi, çıkarlarına uygun bulmayarak engellemeye çalışan sermaye grupları da vardır. Örneğin, ABD Ticaret Odası (U.S. Chamber of Commerce), Ulusal İmalatçılar Birliği (The National Association of Manufacturers), Ulusal Perakende Federasyonu (National Retail Federation) ve diğer bazı kuruluşlar ABD’nin Çin’e yönelik gümrük tarifelerine ve diğer önlemlerine karşı çıkmaktadırlar. Trump’ın Meksika ve Kanada’ya yönelik gümrük vergilerini açıklamasının hemen ardından büyük iş grupları itirazlarını dile getirdiler (Robinson, 2025).

CPA grubundan farklı olarak serbest ticareti savunan ABD Ticaret Odası, korumacı önlemlere ve gümrük tarifelerine, tüketici harcamalarını azaltma, enflasyonu attırma, sermaye çıkışına yol açma gibi olumsuz etkileri olabileceği gerekçesiyle karşı çıkmaktadır. Örneğin, ABD Ticaret Odası resmi web sitesinde şu açıklamalara yer vermektedir (U.S. Chamber of Commerce, 2025):  Geniş tabanlı gümrük vergileri, tüketiciler ve işletmeler için fiyatları yükseltir ve ekonomik büyümeye zarar verir. Bu gümrük vergileri, belirsizliğe yol açar, tedarik zincirlerini aksatır ve özellikle bunlara dayanacak yeterli kaynağa sahip olmayan küçük işletmeler için büyük bir sorun teşkil eder.  Gümrük vergileri ayrıca, ihraç edilen Amerikan ürünlerine karşı misillemelere yol açarak Amerikan işçilerine zarar verebilir. ABD Ticaret Odası, ABD'de üretimi artırma hedefini desteklemektedir, ancak bunun maliyetleri artırarak ve pazarları kısıtlayarak yapılmasına karşıdır. Piyasaların açılmasına ve ekonominin büyümesine yardımcı olacak fırsatlar yaratılmasına yardımcı olmak için serbest ticaret anlaşmalarını teşvik ediyoruz.  Tarifeler, ülke genelindeki binlerce küçük işletme ve tüm Amerikalılar üzerinde gerçek ve yıkıcı bir etkiye sahiptir; belirsizlik, artan maliyetler ve iptaller herkesin hayatını etkiliyor.  Oda, hükümete geniş tabanlı tarifelerin kullanımını reddetmesi için sürekli baskı yapıyor. Üyelerimizle, özellikle küçük işletmelerle, gümrük vergilerinin etkisini anlamalarına yardımcı olmak için çalışıyoruz. Küçük işletmelerin, eyalet ve yerel ticaret odalarının tarife politikalarındaki değişikliklerle başa çıkmalarına yardımcı olmak için zamanında güncellemeler ve kaynaklar sağlıyoruz.

ABD’de, CPA gibi ABD Ticaret Odası da kendi çıkarları doğrultusunda hükümete baskı yaptığını açıkça dile getirmektedir. Zaten bütün kapitalist ülkelerde farklı güç ve çıkar ilişkilerine sahip şirketlerin içinde bulundukları yoğun egemenlik mücadelesinin, bir ayağını ekonomik rekabet, diğer ayağını ise devlet ve iktidar aygıtının ele geçirilmesi oluşturmaktadır. Devlet ve iktidarı kimin kontrol edeceği, iç ve dış sermaye grupları arasındaki mücadele sonunda belirlenir. Kapitalist üretim tarzında devlet ve iktidar bir zor aygıtı olarak her zaman sermayenin kontrolü altındadır. 

Çokuluslu şirketler, içeride ve dışarıda sermayenin dolaşımını kısıtlayan her türlü korumacılığa ve devlet müdahalesine hep karşı çıkmışlardır. Sermayenin küreselleştirilmesinde en temel koşul, sermaye hareketlerinin önündeki bütün kısıtlamaların kaldırılmasıdır. Bu noktada çokuluslu sermayenin ulus devletlerin sınırları içine geri dönme niyetinden söz edilemeyeceği gibi, bunun kısa vadede gerçekleştirilebilmesinin de koşulları yoktur. Bu nedenle, kapitalist ülkelerde, korumacı önlemleri çıkarlarına uygun gören ve nispeten ulusal nitelik taşıyan şirketler ile korumacı önlemlere karşı çıkan çokuluslu şirketler arasında güç mücadelesinin olması kaçınılmazdır. ABD’de tam da olan budur ve bu mücadele sermaye grupları üzerinden yürütülmektedir. 

Görüldüğü gibi, ABD’de, Trump yönetiminin uygulamaya çalıştığı ekonomik korumacı önlemlere, bazı sermaye grupları destek vermekte, bazıları ise karşı çıkmaktadır. 

Trump'ın, başkanlık seçimi vaatlerinde ekonomide korumacı önlemlerin büyük yer tutması ve seçildikten sonra bu önlemleri uygulamaya koymak için hızlı adımlar atması, Trump ve ABD yönetimi üzerindeki hâkimiyetin şimdilik korumacı önlemleri savunan sermaye gruplarının elinde olduğunu göstermektedir. Nitekim ABD’de, ekonomide korumacı politikaları savunan CPA ile Trump’ın dile getirdiği politikaların büyük ölçüde örtüşmesi bunun en açık kanıtıdır. Dolayısıyla, Trump yönetiminin uyguladığı politikalar, kimilerinin dile getirdiği gibi Trump’ın kişisel tercihleri ya da hezeyanlarının bir sonucu olarak değil, egemen sermaye gruplarının baskı ve çıkarları doğrultusunda belirlenen politikalardır. Bunun da ötesinde Trump’ın ikinci kez başkanlığa getirilmesi de, sermaye gruplarının siyasi otoriteyi belirleme gücüyle ilişkilidir. Daha açık söylemek gerekirse, Trump, daha önceki başkanlar gibi iktidara getirilen ve yönlendirilen bir kukladır. Bu noktada, yazının başlığında sorulan sorunun yanıtını da artık net olarak verebiliriz: ABD politikaları sermaye tarafından belirlenmektedir. Bu durum aynı şekilde diğer kapitalist ülkelerde de söz konusudur. ABD’de siyasi ve ekonomik tablo şimdilik korumacı önlemleri savunan sermaye grupları lehine şekillenmiş görünmektedir. Ancak bu tablo, ABD kapitalizminin vahşi ve kaotik rekabet ortamındaki sermaye savaşlarının seyrine göre her an değişme olasılığını kuvvetle içinde barındırmaktadır.

Kaynaklar
CPA (2025). https://prosperousamerica.org/about/
Influence Watch. (2025). Coalition for a Prosperous America (CPA). (https://www.influencewatch.org/non-profit/coalition-for-a-prosperous-america-cpa/
Okay, D. Z. (2025). Trump'ın ilk 100 gününe tarifeler damga vurdu. Anadolu Ajansı.   (https://www.aa.com.tr/tr/dunya/trumpin-ilk-100-gunune-tarifeler-damga-vurdu/3551548)
Palmer, D., Swan, B. W., Hawkins A. (2024). Trump picks lighthizer acolyte to be his trade chief. Politico Yayını. https://www.politico.com/news/2024/11/26/jamieson-greer-trade-represent…
Perspektif, (2025). Trump’ın Küresel Ekonomi Anlayışı: Tarife Savaşının Amacı Nedir? https://perspektif.eu/2025/04/09/trumpin-kuresel-ekonomi-anlayisi-tarife-savasinin-amaci-nedir/
Robinson, W. I. (2025). Behind Trump Tariffs Is Capital’s Warfare Against the Working Class. Truthout Published, February 17. https://truthout.org/articles/behind-trump-tariffs-is-capitals-warfare-against-the-working-class/
Sputnik Türkiye, (2025). Trump, 'Bugün Amerika'nın kurtuluş günü!' diyerek duyurmuştu: Neler bekleniyor? https://anlatilaninotesi.com.tr/20250402/trump-bugun-amerikanin-kurtulus-gunu-diyerek-duyurmustu-neler-bekleniyor-1095071186.html
Stumo, M. (2019). Press Release: New CPA Study Shows across-the-Board China Tariff Would Boost US Economy, Create Thousands of Jobs. CPA-Coalition For A Prosperous America. https://prosperousamerica.org/press-release-new-cpa-study-shows-across-the-board-china-tariff-would-boost-us-economy-create-thousands-of-jobs/
The White House, (2025). National Security Strategy of the United States of America. USA, Washington. November. https://www.whitehouse.gov/wp-content/uploads/2025/12/2025-National-Security-Strategy.pdf
U.S. Chamber of Commerce (2025). https://www.uschamber.com/tariffs?tab=0

/././

Cerrah gitti, müteahhit geldi + Rönesans tablosu: Milyarlar kazandı, hiç vergi ödemedi -Evrensel Manşet-14 Mart 2026-

 Cerrah gitti, müteahhit geldi 

Cerrahpaşa yıkıldı, doktorlar gönderildi, temeli ancak 3 yıl sonra atıldı.

Türkiye’nin en önemli üniversite hastanelerinden Cerrahpaşa’nın yeni binasının temel atma töreni dün Erdoğan’ın katılımıyla gerçekleşti. Türkiye’deki kamusal sağlık hizmetinin geldiği noktanın resmi olan şantiye alanı, Erdoğan için temizlendi, boyandı. Cerrahpaşa’nın doktorları ise ‘Saray’ın müteahhidi’ olarak bilinen Rönesans tarafından üç yıldır çivi çakılmadığı için yıllardır başka bir hastanede yetersizlikler içinde çalışıyor.

Cerrahpaşa'da temel atma töreni: Abluka büyük, randevular iptal -Eylem Nazlıer- 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yakınlığıyla bilinen Rönesans Holding tarafından 600 günde tamamlanacak denilen Cerrahpaşa’da 1104 gün sonra Erdoğan’ın katılımıyla temel atma töreni gerçekleşti.

Sabah erken saatlerde Cerrahpaşa’ya geldiğimizde gördüğümüz manzara bizi şaşırtmadı. Recep Tayyip Erdoğan’ın İstanbul Üniversitesi-Cerrahpaşa bünyesindeki Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesi 1. etap temel atma törenine katılacak olması nedeniyle çevrede güvenlik önlemleri üst düzeye çıkarılmıştı. Samatya’dan Cerrahpaşa’ya kadar uzanan güzergahta adım başı polis vardı.

Yollar araç trafiğine kapatılmış, bazı otobüs seferleri iptal edilmişti. İnsanlar gidecekleri yerlere yürüyerek ulaşmaya çalışıyordu. Evlerine girmek isteyenler bile çanta ve üst aramasından geçiyordu. Yerleşkenin çevresi bariyerlerle kapatılmış, tören alanına girişler ise isim listeleri üzerinden yapılıyordu. Açılışa sivil vatandaşların girmesine izin verilmiyordu.

Hastanenin içinde dolaşırken dikkatimizi çeken başka ayrıntılar da vardı. Erdoğan’ın geçeceği güzergahtaki bordür taşları boyanmış, bazı yerlerde boyama işlemi hâlâ sürüyordu. Bir noktada iki temizlik işçisinin önden yolu süpürdüğünü gördük. Arkalarında sivil giyimli bir kişi vardı. İşçilerin gözünden kaçan küçük bir çöp olduğunda onları geri çağırıp elleriyle aldırıyordu.

"Bu tantana bitmesi gereken inşaatın temel atma töreni için"

Konuştuğumuz bir sağlık emekçisi, yapılacak törene tepki göstererek şunları söyledi: “13 Nisan 2023’te imzalanan protokolle Yeşilköy’deki Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanesi, Cerrahpaşa Tıp Fakültesinin kullanımına verildikten sonra bölüm bölüm taşınmaya başlandı. Taşınmayla birlikte TOKİ’nin açtığı ihaleyi ‘Saray’ın müteahhidi’ olarak isimlendirilen Rönesans Holdinge bağlı Rec Uluslararası İnşaat Şirketi aldı. 2 milyar 60 milyon liraya imzalanan sözleşmeye göre kaba inşaatı 600 günde teslim edecekti. Ancak aradan geçen 3 yıllık süreye rağmen kampüsün büyük bölümü hâlâ dev bir çukur görünümünde. Bugün Cumhurbaşkanı, ihalesi 3 yıl önce yapılan ve 600 günde kaba inşaatı bitirme taahhüdünde bulunulan hastane inşaatının temel atma törenini yapmaya geliyor. Düşünün, bu inşaatın şimdiye kadar bitmiş olması gerekiyordu. Bu kadar tantana bitmeyen bir inşaat için.”

"Biri geleceğinde inşaat hızlanıyor, sonra duruyor"

Yerleşkede karşılaştığımız bir öğrenci, inşaat çalışmalarının son günlerde hızlandığını aktardı. Öğrencinin anlatımına göre 6 Mart’ta monoblok binanın çevresine iş makineleri getirildi. Öğrenci “Daha Erdoğan’ın geleceğinden haberimiz yoktu ama kendi aramızda ‘Herhalde biri gelecek, o yüzden yıkmaya başlıyorlar’ diye konuşuyorduk. Çünkü genelde biri geleceğinde inşaat bir iki hafta hızlanıyor, sonra yine duruyor” dedi. Öğrenci, Erdoğan’ın gelişini pazartesi günü öğrendiklerini söyledi: “Törene katılmak isteyen öğrencilerin isimlerini sınıf gruplarından istediler. Pazartesiden itibaren inşaat aralıksız devam etti. Gece yarılarına kadar çalıştılar. Çevrede oturan arkadaşlarımız bir haftadır sesten uyuyamadıklarını söylüyor.”

Sabah okula geldiğinde yerleşkenin tamamen bariyerlerle çevrildiğini belirten öğrenci, kampüs içinde de yoğun polis varlığı olduğunu söyledi: “TOMA’lar sabah çevredeki otoparklardan çıkarılıyordu. Kapılarda polisler vardı. Kütüphanede, tuvaletlerde, kafeteryalarda bile polislerle karşılaşıyoruz. Her köşede bir polis bekliyor.”

Erdoğan gelecek diye randevular iptal edildi

Hastanede çalışan bir sağlık emekçisi önceki akşamdan itibaren hazırlıkların hızlandığını anlattı. “Fatih Belediyesi yolları suladı, temizledi. Sabah çok erken saatlerde hastanenin etrafı bariyerlerle kapatıldı. İlk saatlerde giriş çıkışta sorun yoktu ama sonra kimlik ve çanta kontrolleri başladı” dedi.

Aynı sağlık emekçisi, öğleden sonra için planlanan sağlık hizmetlerinin büyük bölümünün iptal edildiğini söyledi: “Poliklinikler boşaltıldı. Randevulu hastalar önceden aranarak iptal edildiği söylendi. Geçmişte grev yaptığımızda ‘Hastaların sağlık hakkını engelliyorsunuz’ diye propaganda yapılıyordu. Ama şimdi Cumhurbaşkanı geliyor diye hastaların sağlık hizmeti alması engelleniyor.”

Hastanede programa kimlerin katılacağına ilişkin de konuşan sağlık emekçisi, günler öncesinden katılımcıların belirlendiğini söyledi. “Ana bilim dalı başkanları, senato üyeleri, üniversite yönetim kurulu üyeleri, rektör yardımcıları ve dekanlar katılacak. Onun dışında diğer öğretim üyeleri, akademik personel dahi katılamıyor” diyen sağlık emekçisi, katılmak isteyenlerin de programa dahil edilmediğini belirtti.

Onkolojide tedaviler iptal: Gelenleri geri gönderdik

Onkoloji servisinde çalışan bir başka sağlık emekçisi de tedavilerin büyük ölçüde ertelendiğini anlattı: “Güvenlik gerekçesiyle poliklinikler kapatıldı. Onkolojide tedavilerin büyük kısmını iptal ettik. Uzun süren kemoterapiler ertelendi, bazı hastalara ulaşamadık. Gelenleri de geri göndermek zorunda kaldık.”

Cerrahpaşa çevresinde dolaşırken en çok hissedilen şey ise hayatın adeta durmasıydı. Çok geniş bir alana yayılan güvenlik önlemleri ile yüzlerce polis, onlarca araçla bölgeye getirilmiş. Bir sağlık emekçisi durumu şöyle özetledi: “Etrafta hayat durmuş gibi. Bu kadar geniş güvenlik önleminin anlaşılır bir yanı yok.”

Bütün itirazlarıma rağmen arama yaptılar

Konuştuğumuz bir hasta ise sabah saat 11.00 sularında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinde yaşadıklarını şöyle anlattı: “Cerrahpaşa hematolojideki tedavimi tamamlayıp merkez acil laboratuvar kapısından dışarı çıkarken kalabalık bir polis grubuyla karşılaştım. İtirazlarıma rağmen önce elle vücudumda arama yaptılar, ardından çantamı açtırdılar. Neden böyle yaptıklarını sorduğumda ‘Reis burada, yapmak zorundayız’ dediler.”

Erdoğan’ın gelişi sırasında uzun bir araç konvoyu hastane çevresinde hareket etti. Çoğu Audi marka ve son model araçlardan oluşan konvoy yaklaşık 15 dakika boyunca hastanenin bahçesine girmeye çalıştı. Konvoyun geçişi sırasında düşük sesle de olsa bir yurttaş tepki gösterdi: “Paralarımızın nereye gittiği belli; onlar lüks içinde, bizler yoksulluk içinde yaşıyoruz.”

***

Rönesans tablosu: Milyarlar kazandı, hiç vergi ödemedi 

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinin yapımını üstlenen Rönesans Holding, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a oldukça yakın. Dünyanın en büyük 58’inci inşaat şirketi olan şirket 2023 yılında hiç vergi ödemedi.

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinin yapımını üstlenen Rönesans Holding, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a oldukça yakın. Rönesans Holdingin Ankara Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı sarayının yanı sıra Marmaris Okluk Koyu’ndaki yazlık sarayı da inşa eden şirket olduğu biliniyor. Dünyanın en büyük 58’inci inşaat şirketi olan şirket 2023 yılında hiç vergi ödemedi ve 2023 yılında 18 milyar TL net kâr elde etti.

Dilmener de Rönesans’ın

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastanesinin taşınması 10 yıllardır gündemdeydi. Binaların çürük olduğu 2009’da raporlansa da 2014’te ilk yıkımlar gerçekleşti. Bu noktada yeni binalar yapılması talep edilse de yıkılan alanlar otoparka dönüştürüldü. Ana taşınma kararı ise 6 Şubat 2023 Maraş depremlerinin hemen ardından alındı. Kliniklerin çoğu bu tarihten sonra boşaltılarak Prof. Dr. Murat Dilmener Acil Durum Hastanesi gibi geçici yerleşkelere taşındı. Murat Dilmener hastanesinin yapımını da pandemi döneminde Rönesans Holding gerçekleştirmişti. Pandemi hastanesi olarak 2020’de 45 gün içinde tamamlanmasıyla övünülen hastanenin yeri İstanbul’daki Yeşilköy Atatürk Havalimanı yerleşkesinin pistinde olması nedeniyle büyük tartışmalara sebep olmuştu.

2 milyar 60 milyonluk ihale

Fatih’te bulunan Cerrahpaşa ana yerleşkesinin taşınması sonrası binaları resmi olarak TOKİ yapıyor olsa da, ana yüklenici firma Rönesans Holdinge bağlı REC Uluslararası İnşaat.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığına bağlı TOKİ, 6 Mart 2023 tarihinde “Cerrahpaşa hastane yapıları kompleksi kaba inşaatı” adı altında bir ihale düzenledi. Bu ihale ile Cerrahpaşa’daki hastane binalarının yenileneceği ifade edildi. İhale kapsamında Rönesans Holdinge bağlı Rec Uluslararası İnşaat Şirketi ile TOKİ arasında 2 milyar 60 milyon TL’lik sözleşme imzalandığı öğrenildi. Üstelik 220 bin metrekarelik alan üzerinde yapılacak binaların 600 gün içinde yani 26 Ekim 2024’e kadar teslim edilmesi planlanıyordu. Ancak 14 Mart 2026’da aradan geçen 504 günde daha temel atma töreni gerçekleşiyor.

Cerrahpaşa Yerleşkesinde yeniden yapılanma süreci kapsamında yapımı planlanan tarihi göğüs hastalıkları binasının temel atma töreni, 29 Aralık 2022 tarihinde gerçekleştirilmişti. Temel atma törenine; Rektör Prof. Dr. Nuri Aydın, rektör yardımcıları, dekanlar, öğretim üyeleri ve daire başkanları katılmıştı.

Saray destekli Rönesans

Faaliyetlerine 1993 yılında başlayan Rönesans, bugün Türkiye ve Avrupa başta olmak üzere, dünyanın pek çok yerinde inşaat, enerji, sağlık, gayrimenkul ve endüstriyel yatırımların ana müteahhidi konumunda. Şirketin, otoyollardan, demir yollarına, yenilenebilir enerjiden, hidroelektrik santrallerine kadar pek çok alanda yatırımı bulunuyor.

* Türkiye’deki Adana, Yozgat, Elâzığ, Bursa ve Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanelerinin inşaatlarını gerçekleştiren şirket, bu şehir hastanelerinin işletmelerini de yürütüyor. 2025 yılında şehir hastanelerinin kamuya toplam maliyetinin 111.1 milyar TL’yi aştığı biliniyor. Sağlık Bakanlığının ödemeleri Sağlık Bakanlığı bütçesinin yaklaşık yüzde 10’una tekabül ediyor. 2026 yılı için ise şehir hastanelerine ödenmesi planlanan tutar 136 milyar TL’nin üzerinde.

* Rönesans Holdingin inşa ettiği Ankara Adalet Sarayı’nın maliyeti ise 5 yılda 2.8 milyar TL’den 36 milyar TL’ye çıktı. Böylece proje maliyeti 5 yılda yaklaşık 13 kat artmış oldu.

* Rönesans Holdinge bağlı Rönesans Eğitim Vakfı, vergi muafiyeti kapsamında. Vakfın mütevelli heyetinde, şirketin sahibi Erman Ilıcak da yer alırken, vakıf, tapu ve kadastro harçları, emlak vergisi ve veraset ve intikal vergisi gibi birçok vergiden muaf tutuluyor.

* “Hiçbir yere çıkmayan yol” olarak adlandırılan Kuzey Marmara Otoyolu’nun Nakkaş-Başakşehir kesimini işletecek şirket yine Rönesans Holding. Bu yolun TOKİ’nin bölgede başlattığı 24 bin konutluk proje için hazırlandığı ortaya çıktı. Yaklaşık 45 kilometre uzunluğundaki otoyol, yap-işlet-devret (YİD) modeliyle ve 4 yıl öncesinin fiyatlarıyla yaklaşık 8 milyar TL’ye ihale edildi.

* Rönesans Gayrimenkul Yatırım Anonim Şirketi ve bağlı ortaklıklarının 1 Ocak-31 Aralık 2025 dönemine yönelik finansal tablolarına göre, 2024 yılında 6 milyar 133 milyon 725 bin TL olan şirketin net dönem kârı, 2025 yılında 16 milyar 306 milyon 362 bin TL’ye yükseldi. Şirketin 2024-2025 döneminde net dönem kârında yüzde 166’lık artış kaydedildi.

***

Rönesans Holdingin en kârlı faaliyet olan inşaat segmenti, son yıllarda istikrarlı bir faiz, amortisman ve vergi öncesi kâr (FAVÖK) büyümesi sergiledi. Şirket verilerine göre inşaat faaliyetlerinden elde edilen gelir, 2022’de 2.33 milyar avro, 2023’te 2.42 milyar avro ve 2024’te 3.13 milyar avro seviyesinde gerçekleşirken; 2025’in ilk yarısında bu rakam 1.43 milyar avro oldu.

İnşaat faaliyetlerinden 2022 yılında 70 milyon avro boyutunda faiz, vergi ve amortisman öncesi kâr (FAVÖK) elde edildi, 2023’te ise 177 milyon avro ve 2024’te 227 milyon avro seviyesinde gerçekleşti. 2024’ün ilk yarısında 83 milyon avro olan inşaat FAVÖK’ü, 2025’in aynı döneminde 126 milyon avroya yükseldi.

Geleceğe yönelik beklentilerde ise şirket, mevcut iş hacmini ve faaliyet kâr marjlarını korumayı hedefliyor. Ayrıca, yaklaşık 6 milyar avro bandındaki bakiye siparişlerin (order book) yeni yatırımlarla sürdürülmesi planlanıyor.

Şehir hastanelerini de kapsayan “imtiyaz (concession)” yatırımlarının FAVÖK miktarı, 2022 yılında 45 milyon avro, 2023’te 35 milyon avro ve 2024’te 58 milyon avro olarak açıklandı. 2024’ün ilk 6 ayında 34 milyon avro olan imtiyaz kârı, 2025’in ilk yarısında 40 milyon avroya ulaştı.

Hastanelerin gelecekteki kârlılığına ilişkin olarak raporda, uzun vadeli imtiyaz modelinin öngörülebilir nakit akışları ile gelecekteki kazançlar için sağlam bir görünürlük sağlamaya devam ettiği vurgulandı. Özellikle 2023’ün son çeyreğinde açılan Gaziantep Şehir Hastanesinin de etkisiyle bu alandaki nakit yaratma kapasitesinin genişlediği belirtildi.

***

Evrensel




Evrensel "Köşebaşı + Gündem" -13 Mart 2026-

Memleketi limon gibi sıkıyorlar -Evrensel Manşet-

Türkiye’nin örtülü IMF programı ‘acil durum sinyalleri’ veriyor. Ocak ayı verilerine göre ihracat çakılırken, cari açık fırladı. Ülke, tersi yöndeki vaatlere rağmen tam bir ‘sıcak para’ cennetine dönüşüyor. 2025 ocakta 2.6 milyar dolar olan sıcak para girişi bu yıl 9.8 milyar dolara yükseldi. Yabancı sermaye sadece 10 hisseden bir ayda 14 milyar TL kazandı. Bir yıllık faiz ödemesi 200 milyar dolara yaklaştı. Bu esnada limon ithalatında vergi Erdoğan’ın imzasıyla yüzde 54’ten yüzde 10’a düşürüldü. https://www.evrensel.net/haber/5974750

***

THY Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat'ın huzur hakkı 404 bin TL 

CHP’li Gökhan Günaydın, TBMM’de THY Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat’ın ayda 404 bin TL huzur hakkı aldığını, Bolat’ın Ticaret Bakanı Ömer Bolat’ın kardeşi olduğunu belirterek “Emekliye kaynak yok, yandaşa var” dedi.

TBMM Genel Kurulu’nda konuşan CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, THY Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat’ın aldığı astronomik maaşı gündeme getirdi. Günaydın, "Hani para yoktu? Para yandaşlarınıza var" diyerek iktidarın ekonomi politikalarını eleştirdi. Meclis Genel Kurulu’nda devam eden görüşmelerde söz alan CHP Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, kamudaki liyakat kaybı ve çift maaş düzenine ilişkin sert açıklamalarda bulundu. Günaydın, Türk Hava Yolları (THY) Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Bolat’ın sadece "huzur hakkı" adı altında aldığı meblağı açıklayarak, bu ismin Ticaret Bakanı Ömer Bolat ile olan akrabalık ilişkisine dikkat çekti.

Ayda 404 bin TL huzur hakkı

Günaydın, yüksek enflasyon altında ezilen yurttaşlara "tasarruf" telkin eden iktidarın, kendi çevrelerine devasa kaynaklar aktardığını vurguladı. Kürsüden rakam paylaşan Günaydın, şu ifadeleri kullandı:"Ahmet Bolat, THY Yönetim Kurulu Başkanı olarak ayda 404 bin TL huzur hakkı alıyor. Kimdir bu? Ticaret Bakanı Ömer Bolat'ın kardeşi. Buradan soruyorum; hani para yoktu? Emekliye, işçiye gelince 'kaynak yok' diyorsunuz ama para yandaşlarınıza gelince var."

***

Cengiz, İliç Madeni’ni 1,2 milyar dolar ucuza alıyor 

SSR’ın İliç’teki varlıklarının değeri 2 milyar 688 milyon dolar olarak hesaplanırken, Cengiz Holding’in bu varlıklar için teklif ettiği tutar yalnızca 1 milyar 500 milyon dolar.


CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, 9 işçiye mezar olan İliç’teki madenin işletmecisi Anagold’un hisselerinin, "hukuk üstü güvencelerle" Cengiz Holding’e devredilmeye hazırlandığını açıkladı. Yavuzyılmaz, "Bu bir ticari başarı değil, kamunun varlıklarına yandaş eliyle çökme operasyonudur" dedi.

13 Şubat 2024’te meydana gelen ve 9 işçinin ölümüyle sonuçlanan maden faciasıyla hafızalara kazınan Erzincan İliç’teki Çöpler Altın Madeni’nde sular durulmuyor. CHP Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, madenin %80 ortağı olan Kanadalı SSR Mining şirketinin, hisselerini değerinin çok altında bir bedelle yandaş Cengiz Holding’e devretmek üzere olduğunu belgeleriyle ortaya koydu.

Değerinin yarısına "adrese teslim" satış

Yavuzyılmaz’ın SSR Mining’in resmi raporlarına ve borsa verilerine dayanarak yaptığı açıklamaya göre; 31 Aralık 2024 itibarıyla SSR’ın İliç’teki varlıklarının değeri 2 milyar 688 milyon dolar olarak hesaplanırken, Cengiz Holding’in bu varlıklar için teklif ettiği tutar yalnızca 1 milyar 500 milyon dolar.

Altın fiyatlarının ve şirket hisselerinin küresel piyasalardaki artışına dikkat çeken Yavuzyılmaz, Cengiz Holding’in tek bir imzayla elde edeceği haksız kârı şöyle özetledi:

"Aradaki fark, yani Cengiz’in kârı 1 milyar 188 milyon dolar! Güncel kurla tam 52 milyar 307 milyon lira. Bu devasa fark, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının hakkından çalınarak yandaşın cebine konulmaktadır."

"Cengiz varsa hukuk yok"

Haberin odağındaki asıl çarpıcı iddia ise bu devrin arkasındaki "siyasi garantiler". Madenin işletme ruhsatının 8 ay sonra bitecek olması, yabancı şirket SSR Mining için büyük bir risk oluştururken, iktidara yakınlığıyla bilinen Cengiz Holding için tüm kapıların açık olduğu vurgulanıyor.

Yavuzyılmaz, Anagold ile Cengiz Holding arasındaki "imtiyaz" farkını şu maddelerle sıraladı:

* Ruhsat Garantisi: Anagold’un ruhsatının uzatılmama riski varken, Cengiz için böyle bir risk bulunmuyor.

* Yöntem Serbestisi: 9 işçiyi hayattan koparan "yığın liç" yöntemine Anagold için izin verilip verilmeyeceği belirsizken, Cengiz’e bu konuda açık çek veriliyor.

* Çevresel İzinler: Bölgeyi zehirleyen maden sahası için gerekli çevresel izinler, yandaş şirket söz konusu olduğunda jet hızıyla onaylanıyor.

"Vatandaşın altınına vahşice çökülüyor"

Hazırlanan raporların ve resmi belgelerin, "ticari bir cesareti" değil, AKP’nin yandaşa sunduğu "hukuk tanımaz güvenceleri" kanıtladığını belirten Deniz Yavuzyılmaz, "Bu altın varlığının gerçek sahibi Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıdır. Bu yapılan; halkın havasına, suyuna, doğasına ve varlığına vahşice çökmektir" ifadelerini kullandı.

***

Kuşadası Belediyesine operasyon: Başkan Ömer Günel dahil 6 kişi gözaltına alındı 

Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel’in de aralarında bulunduğu 6 kişi, “rüşvet” ve “irtikap” suçlamalarıyla gözaltına alındı.

Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel’in de aralarında bulunduğu 6 kişi, “rüşvet” ve “irtikap” suçlamalarıyla yürütülen soruşturma kapsamında gözaltına alındı. Operasyonun Aydın, İzmir ve Antalya’da eş zamanlı olarak gerçekleştirildiği bildirildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamada, Kuşadası Belediyesi ile bağlantılı olarak “rüşvet” ve “irtikap” suçlarına ilişkin soruşturma yürütüldüğü belirtildi.

Açıklamada, tanık ve müşteki beyanları, şüpheli ifadeleri, soruşturma dosyasındaki bilgi ve belgeler, HTS kayıtları ile Mali Suçları Araştırma Kurulu’nun hazırladığı raporlar ve hesap hareketlerinin birlikte değerlendirildiği kaydedildi. Bu incelemeler sonucunda soruşturmaya konu suçların işlendiğine dair makul şüpheye ulaşıldığı ifade edildi.

Başsavcılık, Kuşadası Belediye Başkanı Ömer Günel, İmar ve Şehircilik Müdürü Ahmet Taşkan ve Yapı Kontrol Müdürü Mustafa Burak Gündeş’in de aralarında bulunduğu 6 kişi hakkında 13 Mart 2025 tarihinde Aydın, İzmir ve Antalya’da eş zamanlı operasyon düzenlendiğini, gözaltı, arama ve el koyma işlemlerinin gerçekleştirildiğini bildirdi.

“Hukuksuzluğa, siyasi operasyonlara asla boyun eğmeyeceğiz”

CHP’nin Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi Genel Koordinatörü Bülent Tezcan, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada Ömer Günel’in sabah saatlerinde gözaltına alındığını duyurdu. Tezcan, “Kumpas operasyonlarına bir yenisi eklendi. Kuşadası Belediye Başkanımız Ömer Günel sabah gözaltına alınmıştır” dedi.

Gözaltı kararına tepki gösteren Tezcan, “Sandıkta yenemediklerini kumpas dosyalarıyla susturmaya çalışanlar, halkın iradesine müdahale etmektedir. Kuşadası’nın iradesi gözaltına alınamaz. Başkanımız Ömer Günel derhal serbest bırakılmalıdır” ifadelerini kullandı.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut da gözaltı kararına sosyal medya hesabından yaptığı açıklamayla tepki gösterdi. Bulut, “Kuşadası Belediye Başkanımız Ömer Günel'in sabah operasyonuyla gözaltına alınması, hukukun değil siyasetin gölgesinde yürütülen bir sürecin göstergesidir” dedi.

Bulut açıklamasında, “Yargıyı bir baskı aracına dönüştürenler, milletin sandıkta verdiği iradeye göz dikenler ve kaybettiklerini adliye koridorlarında kazanmaya çalışanlar şunu bilsin ki; demokrasiyi de hukuku da halkın iradesini de savunmaktan vazgeçmeyeceğiz. Hukuksuzluğa, siyasi operasyonlara ve demokrasiye yönelik bu müdahalelere asla boyun eğmeyeceğiz” ifadelerine yer verdi.

***

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -15 Mart 2026 -

AKP’nin ‘Yurtta sulh, cihanda sulh’ ile imtihanı -Yiğit Günay-  AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İran savaşı sonrası dün “Yurtta sulh, cihand...