İktidar Süleymancılar'ın çocuk tacirliğinin de üzerini örtmüş: Yurtdışından getirilen çocuklar yurda yerleştirilmiş
Süleymancılar'a yönelik soruşturma dosyasından yansıyanlar tarikatın çocuk tacirliğini ortaya serdi. Yıllardır faaliyetlerine göz yumulan tarikatın yabancı çocukları yurtlara yerleştirdiği, turist vizesiyle Türkiye'de tuttuğu ortaya çıktı. Bilgileri sızdıran yandaş gazete çocukların durumlarını yazmadı. Öte yandan Kuriş Ailesi'nin serveti ve kayıtdışı para da dikkat çekti.
Ankara Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada, Alihan Kuriş liderliğindeki Süleymancılar cemaatine ilişkin detaylar ortaya çıkmaya başladı.
Cemaatin 2025’te 2 bin 82 dernek üzerinden elde ettiği 7,2 milyar liralık geliri kayıt dışı kullandığı, şifreli haberleşme uygulamaları ve “ulak” adı verilen kuryelerle gizli ağ kurduğu, Alihan Kuriş’in tabana “mehdi” olarak sunularak itaat sağlandığı iddia edildi.
Yandaş Sabah gazetesinden Halit Turan'ın haberinde, soruşturma dosyasında yer alan bilgiler aktarıldı. Yapılanmanın genel iletişim uygulamaları yerine şifreli e-posta, özel yazılımlar ve "ulak" olarak adlandırılan kuryeler üzerinden haberleştiği öne sürüldü.
Ulakların takip edilmemek için aynı güzergâhları ve araçları kullanmadığı, hassas evrakların ise kilitli çantalarda muhafaza edildiği iddialar arasında yer aldı. Ayrıca yurtlarda resmi kayıtların dışında gayriresmi kayıtlar tutulduğu ve denetimlerde kamera görüntülerinin verilmemesi yönünde talimatlar bulunduğu belirtildi.
Yabancı çocuklar yurtlara yerleştirildi, turist vizesiyle Türkiye'de tutuldu
Dosyada ayrıca yurtdışından getirilen yaşı küçük yabancı çocukların Türkiye'deki bazı yurtlara yerleştirildiği ve burada yapılanmaya bağlı bir eğitimden geçirildikleri iddia edildi.
Kütahya, Mersin ve Antalya'daki yurtlarda kalan çocukların turist vizesiyle Türkiye'de tutulduğu, uzun süreli kalışlarını sağlamak için dil eğitimi gerekçesiyle farklı kuruluşlarla iletişim kurulduğu ileri sürüldü.
Bilgileri sızdıran yandaş gazete çocukların durumlarını yazmadı.
Avrupa'da koordinasyon merkezi planı
Dosyada 2 bin 82 dernek üzerinden sağlanan 7,2 milyar liralık gelirin kişisel hesaplar üzerinden aktarılarak kayıt dışı şekilde kullanıldığı savunuldu. Türkiye'deki denetimler sebebiyle merkezin Almanya'nın Köln’de 17 bin metrekarelik arazi üzerinde yaklaşık 70 milyon avro maliyetiyle inşaatı tamamlan İslam Kültür Merkezleri Birliği (VIKZ) tesisinin Avrupa'daki dini ve eğitim faaliyetlerinin koordinasyon merkezi haline getirilmesinin planlandığı belirtildi.
Ayrıca kaçak ve ruhsatsız olarak yapılması veya depreme karşı riskli olması nedeniyle yıkılan dernek ve yurtlarının ardından cemaat tabanının hükümete karşı yönlendirildiği iddia edildi.
Ailenin dikkat çeken malvarlığı
Soruşturma kapsamında Kuriş Ailesi'nin tapu kayıtları da ortaya çıktı.
Resmi belgelere göre anne, baba, oğul ve kardeşten oluşan Kuriş Ailesi'nin üzerine kayıtlı toplam 191 adet gayrimenkul bulunduğu tespit edildi.
Sabah'tan Nazrin Malikova'nın haberine göre, mal varlığının çok büyük bir kısmının Alihan Kuriş'in annesi Ayşe Gülderen Kuriş'in üzerine kayıtlı olması dikkat çekti. Anne Kuriş'in üzerine tescilli tam 138 taşınmaz olduğu saptandı. Hayatını kaybeden babası Mahmut Sabri Kuriş'in üzerine ise 26 taşınmaz kayıtlı olduğu belirlendi.
Soruşturma dosyasında yer alan detaylı mülk listelerinde, Türkiye'nin en değerli lokasyonlarında yer alan lüks konutlar, geniş araziler ve ticari ofisler göze çarptı.
Evraklar imha edildi
Bazı evrakların imha edildiği yönünde ihbar alınması üzerine Ümraniye'deki bir evde arama kararı verildi. İhbarın doğru olduğu tespit edilirken, imha edilmek amacıyla parçalandığı belirlenen evraklara da el konuldu.
***
Grevlerden savaş ekonomisine: Avrupa'da silahlanmaya gelince kaynak nasıl bulunuyor?-Gamze Özdemir-
Sosyal güvenlikten çalışma haklarına kadar kemer sıkma politikalarını sürdüren Avrupa, savunma söz konusu olduğunda bütçe sınırlarını hızla esnetiyor. Hollanda’da peş peşe gelen grevlerse bu dönüşümün karşısında farklı işkollarını aşan bir sınıf mücadelesinin olanaklarını yeniden tartışmaya açıyor.
Belçika’da emeklilik, Hollanda’da sosyal güvenlik, Yunanistan’da çalışma süresi, Portekiz’de iş yasası... Avrupa’da işçilerin karşısına çıkan başlıklar birbirini pek tutmuyor.
Hollanda’da ise son haftalarda dikkat çekici bir gelişme yaşanıyor. Sosyal güvenlikte yapılmak istenen kesintilere karşı farklı sektörler peş peşe harekete geçiyor. Liman işçileri 4 Eylül’de Rotterdam, Amsterdam ve Zeeland’da greve çıkacak; kamu sektörleri 8 Eylül’de ortak bir eylem ve grev günü düzenleyecek; toplu taşıma ve demiryolu çalışanları ise 9 Eylül’de 24 saatlik greve hazırlanıyor.
Üstelik ulaşım işçilerinin çağrısı yalnız kendi sektörlerinin taleplerine dayanmıyor. İşsizlik ve iş göremezlik güvencesinde yapılmak istenen kesintilerin bütün çalışanları ilgilendirdiği özellikle vurgulanıyor.
Bu tablo birkaç ay önce olduğundan farklı bir soru sormayı gerektiriyor. Mücadele yalnızca tek tek sektörlerin kendi sorunları etrafında mı ilerliyor, yoksa farklı işkolları arasında daha ortak bir hat oluşmaya mı başlıyor?
Hollanda işçi sınıfının tarihinde bu soruyu düşündüren çok daha eski bir örnek var. 1941 Şubat Grevi’nde (Februaristaking) Amsterdam’da tramvay işçilerinin başlattığı grev tersanelere, fabrikalara ve çevre kentlere yayıldı.
Seksen beş yıl sonra ne Hollanda aynı Hollanda ne de sınıf mücadelesinin koşulları aynı. 1941’den bugüne hazır bir mücadele modeli çıkarmak mümkün değil. Ancak bugünkü hareketlilik geçmişle karşılaştırıldığında başka bir noktayı görünür hale getiriyor: Bir mücadeleyi farklı işkollarına taşıyabilmek ile bu mücadeleleri ortak bir siyasal sınıf çıkarı etrafında birleştirebilmek aynı şey değil.
Hollanda’da bugün birincisinin işaretleri görülmeye başlıyor. Asıl soru ikincisinin ne ölçüde mümkün olacağı. Bugünkü tabloyu yalnızca yeniden silahlanmaya, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (North Atlantic Treaty Organization, NATO) ya da Ukrayna-Rusya savaşına bağlamak ise kolay ama yanlış olur. Avrupa’da sosyal hakların aşınması savaşla başlamadı.
Sosyal haklardan ‘güvenlik’ siyasetine
Avrupa’da bugün yeniden tartışmaya açılan hakların önemli bölümü savaş sonrasında güçlü işçi hareketlerinin, sendikal örgütlülüğün, sosyalist ve komünist hareketlerin ve reel sosyalizmin yarattığı güç dengesi içinde kazanılmıştı. 1980’lerden itibaren bu denge sermaye lehine bozulurken özelleştirme, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, çalışma yaşamının esnekleştirilmesi ve sosyal güvenliğin yeniden yapılandırılması farklı ülkelerde farklı hızlarla ilerledi. 2008 krizinden sonra bütçe disiplini, kamu borcu ve “sürdürülebilirlik” bu geri çekilişin ortak diline dönüştü; daha önce kamusal sorumluluk kabul edilen alanların bir bölümü giderek bireyin ve piyasanın sorumluluğuna bırakıldı.
Ukrayna-Rusya savaşı bu geri çekilişi başlatmadı; fakat ona çok kullanışlı yeni bir başlık açtı: güvenlik. Yeni olan yön değil, silahlanmanın bu yönelime kazandırdığı hız, ölçek ve siyasi meşruiyet.
‘Güvenlik’ artık ekonomik bir program
Temmuz ayında Ankara’da yapılan NATO Zirvesi’nde yeni bir savunma hedefi açıklanmadı. Buna ihtiyaç da yoktu; yol büyük ölçüde bir yıl önce Lahey’de çizilmişti. Ankara daha çok, alınan kararların bütçelere, yatırımlara ve devlet politikalarına ne kadar yerleştiğini gösteren bir ara durak oldu.
Avrupa’nın yeniden silahlanmasını hâlâ gelecek yıllara ait bir planmış gibi tartışmak bu nedenle yanıltıcı. Bütçeler hazırlanıyor, finansman araçları kuruluyor, borçlanma olanakları genişletiliyor, kamu bankalarının görev alanları değiştiriliyor ve özel sermayenin savunmaya yönelmesi için yeni yollar açılıyor.
Mart 2025’te yayımlanan Avrupa Savunması için Beyaz Kitap – 2030 Hazırlığı (White Paper for European Defence – Readiness 2030), ardından gelen Avrupa’yı Yeniden Silahlandır / 2030 Hazırlığı (ReArm Europe / Readiness 2030) planı, 150 milyar avroluk Avrupa için Güvenlik Eylemi (Security Action for Europe, SAFE), Avrupa Yatırım Bankası’nın (European Investment Bank, EIB) savunmadaki rolünün genişletilmesi ve savunma harcamalarına tanınan bütçe esneklikleri bu yeni düzenin parçaları.
Beyaz Kitabın gerekçeleri tanıdık: Ukrayna-Rusya savaşı, Rusya tehdidi, ABD’nin Avrupa güvenliğini gelecekte ne ölçüde üstleneceğine ilişkin belirsizlik, mühimmat ve ekipman açıkları ve Avrupa’nın uzun yıllar savunmaya yeterince yatırım yapmadığı iddiası.
Komisyon bu tehdit tarifinden yalnızca daha büyük ordu bütçeleri çıkarmıyor. Mühimmat üretiminin artırılması, savunma şirketlerinin kapasitesinin büyütülmesi, kritik teknolojilere yatırım yapılması, tedarik zincirlerinin güvence altına alınması ve ulaşım ile enerji altyapısının askerî ihtiyaçlara uyarlanması da aynı çerçevenin içinde yer alıyor.
Savunma böylece Savunma Bakanlıklarının bütçesinde duran ayrı bir kalem olmaktan çıkıp sanayi politikasına, enerjiye, ulaştırmaya, teknoloji yatırımlarına ve altyapıya yayılıyor.
Savunma, Avrupa sermayesi için yeni bir alan
Bu dönüşümü yalnızca NATO hedefleriyle açıklamak eksik kalır. Avrupa uzun süredir düşük büyümeyi, yüksek enerji maliyetlerini, sanayide rekabet kaybını ve ABD ile Çin karşısındaki teknoloji açığını tartışıyor. Savunma ise yüksek kamu harcamasının, ileri teknoloji yatırımlarının ve yıllarca devam edebilecek devlet garantili siparişlerin aynı yerde buluşabildiği az sayıdaki alanlardan biri.
Bu nedenle yeniden silahlanma askerî olduğu kadar ekonomik bir programa dönüşüyor.
Avrupa’da sosyal harcamalar söz konusu olduğunda yıllardır aynı sınırlar hatırlatılıyor: bütçe açığı, kamu borcu, mali disiplin ve sürdürülebilirlik. Savunmada ise tartışma başka türlü ilerliyor.
Kaynak yok denilen Avrupa’da kaynak bulundu
Avrupa’yı Yeniden Silahlandır planı üye devletlere yalnızca daha fazla savunma harcaması yapmalarını söylemiyor; harcamanın önündeki engellerin nasıl kaldırılacağını da tarif ediyor. Ulusal bütçelere daha fazla hareket alanı açılıyor, Avrupa düzeyinde yeni finansman olanakları kuruluyor, Avrupa Yatırım Bankası’nın kredi kanalları genişletiliyor ve özel sermayenin sektöre girmesi teşvik ediliyor.
Son kırk yılın “devlet küçülmeli” söylemi açısından bakıldığında ortaya ilginç bir tablo çıkıyor. Savunma sanayisinde devlet ortadan kaybolmuyor; tam tersine finansmanı örgütlüyor, sipariş veriyor, yatırım riskinin bir bölümünü üstleniyor ve gelecekteki talebi güvence altına alıyor.
Sağlıkta, sosyal güvenlikte ya da konutta sınır diye gösterilen şeylerin savunmada yeniden tarif edilebilmesi tartışmayı başka bir yere taşıyor. Mesele yalnızca Avrupa’nın ne kadar silahlanacağı değil, bu ölçekte bir program için gereken paranın nasıl yaratılacağı ve bunun bedelinin kimlerin hayatına dokunacağı.
Bir sonraki yazıda Hollanda, Almanya, Danimarka ve Britanya’da verilen yanıtlara bakacağız.
/././
‘Sermayeden alınmayan öğrenciden alınıyor’: Harç zammına tepki -Aslı İnanmışık-
Üniversite harçlarına yeni eğitim-öğretim yılında ortalama yüzde 20 zam geldi. Barınmadan beslenmeye, ulaşımdan ders masraflarına kadar artan giderleri karşılamak için çalışmak zorunda kalan öğrenciler, şimdi de uzayan eğitimlerinin faturasını harçlarla ödüyor. Marmara, Hacettepe ve İTÜ öğrencileri soL'a konuştu.
Üniversite öğrencileri yeni akademik yıla bir zam haberiyle daha giriyor.
15 Ağustos'ta Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı'yla 2026-2027 eğitim-öğretim yılında yükseköğretim kurumlarında uygulanacak öğrenci katkı payları ve öğrenim ücretleri yeniden belirlendi. Birçok fakülte ve programda tutarlar geçen yıla göre ortalama yüzde 20 artırıldı.
Normal öğrenim süresindeki birinci öğretim ve açık öğretim öğrencilerinin katkı payları devlet tarafından karşılanırken, öğrenim süresini aşan öğrenciler harç ödemek zorunda. İkinci ve uzaktan öğretimde de öğrenim ücretleri öğrencilerin cebinden çıkıyor.
Yeni tarifeye göre yıllık katkı payı tıp fakültelerinde 4 bin 386 liraya, diş hekimliğinde 3 bin 669 liraya, eczacılıkta 2 bin 569 liraya, veteriner fakültelerinde 2 bin 911 liraya yükseldi.
Ancak öğrencilerin karşı karşıya olduğu ekonomik tablo harçlardan ibaret değil.
YÖK'ün açıkladığı son verilere göre Türkiye'de yaklaşık 6,7 milyon yükseköğretim öğrencisi bulunuyor. Bunların yaklaşık 3,7 milyonu örgün eğitim görüyor. Gençlik ve Spor Bakanlığı ise devlet yurtlarının toplam yatak kapasitesinin yaklaşık 1 milyona ulaştığını açıklıyor.
Yurt bulamayan öğrenciler yüksek kiralar ve özel yurt ücretleriyle karşı karşıya kalırken, barınma sorununu çözenler için de beslenme, ulaşım, kırtasiye ve sosyal yaşam giderleri her geçen gün daha ağır bir yük oluşturuyor. Çok sayıda öğrenci bu giderleri karşılayabilmek için eğitim hayatıyla birlikte çalışmak zorunda kalıyor.
Çalışmak ise derslerin kaçırılması, sınavlara hazırlanacak zamanın azalması ve kimi durumda okulun uzaması anlamına geliyor. Okulu uzayan öğrencinin önüne bu kez katkı payı çıkıyor.
soL'a konuşan Marmara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri de harç zammını tam olarak bu tablo içinde değerlendirdi.
'Öğrenci artık yalnız hayatta kalmaya çalışan bir genç anlamına geliyor'
Marmara Üniversitesi öğrencisi Emre, üniversitesinde çoğunlukla emekçi ailelerin çocuklarının eğitim gördüğünü, kendisi gibi çok sayıda arkadaşının haftanın üç-dört günü hizmet sektöründe çalışmak zorunda kaldığını anlattı.
Çalışmanın öğrencilerin okulla bağını zayıflattığını söyleyen Emre, hayat pahalılığının "öğrenci olmanın anlamını" değiştirdiğini belirtti: Benim gibi neredeyse tüm arkadaşlarım hizmet sektöründe haftanın üç dört günü çalışmak zorunda kalıyor. Bu arkadaşlarımızın okulla ve dersleriyle kurdukları bağ zayıflıyor. Hayat pahalılığı öğrenci olmanın anlamını bütünüyle değiştirdi. Eskiden öğrenci dediğimiz kişinin ülkesine ve kendine faydalı olmak için alanında yoğunlaşan, geleceğe hazırlanan ve geleceği hazırlayan bir profili vardı. Bugün bu yoksulluk çarkında öğrenci dediğimiz varlık yalnız hayatta kalmak için çabalayan bir genç anlamına geliyor.
Bir öğrencinin dışarıda yemek yemesinin ya da kahve içmesinin bile sorgulanır hale geldiğini söyleyen Emre, harç zammına da tepki gösterdi: Bir de utanmadan, usanmadan yurttaşlarına eşit ve ücretsiz eğitimi sunması gereken bu cumhuriyette harç zamlarını dayatıyorlar. Sermayeden alınmayan öğrenciden alınıyor. Sermayeye ayrılan bütçe öğrenciye ayrılmıyor.
Emre, öğrencilerin üniversitelerinden ve ülkelerinden uzaklaştırıldığını belirterek “Ancak bu memleket bizim, öyle kolay kolay bırakmayacağız” dedi.
'Çalıştığımız için kaçırdığımız derslerle okul uzuyor, sonra bizden harç isteniyor'
Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Nehir de üniversiteye başlayan bir gencin artık yeni bir yaşamın heyecanından önce barınma ve geçim kaygısıyla karşı karşıya kaldığını söyledi.
“Acaba yurt çıkacak mı? Sadece KYK bursu ile geçinebilir miyim? Üniversiteyi bitirdiğimde ne yapacağım?” sorularının daha öğrencilik başlamadan gençlerin karşısına çıktığını belirten Nehir, devlet yurduna yerleşmenin de sorunların bittiği anlamına gelmediğine dikkat çekti.
Yurtlardaki beslenme ve barınma koşullarını anlatan Nehir, ekonomik nedenlerle öğrencilerin okurken çalıştığını, bazılarınınsa eğitimlerini yarıda bırakmak zorunda kaldığını söyledi.
Harç artışının bu tabloyu daha da ağırlaştırdığını belirten Nehir şöyle konuştu: Bütün bunlara rağmen okula ödenecek olan harçlara yüzde 20 zam uygulayacaklarını açıkladılar. Yani çalıştığımız için kaçırdığımız dersler, sınavlarla okulumuz uzayınca bizden yaklaşık 2 bin 700 lira istiyorlar. Yukarıda bir kısmını sıraladığımız sorunlara ise umursama ibresi dahi göstermiyorlar.
Nehir, yeni döneme girerken öğrencilerin birbirlerine güvenmekten başka seçeneklerinin olmadığını belirterek “Gençlik bulunduğu her alanda umudun taşıyıcısı olmayı başarmış, ülkesine ve okuluna karşı sorumluluğunu her zaman hissetmiştir” dedi.
'Çalışmak nitelikli eğitime erişimimizi engelliyor'
İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencisi Çiğdem ise üniversite için aile evinden ayrılıp İstanbul'a geldiğinde hayat pahalılığıyla çok daha sert biçimde karşılaştığını anlattı.
Kendisinin de önceki yıllarda okurken çalışmak zorunda kaldığını belirten Çiğdem, bugün çok sayıda öğrencinin yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek ya da sosyal yaşamına küçük bir bütçe ayırabilmek için çalıştığını söyledi.
Ancak bunun doğrudan eğitim hakkını etkilediğini vurguladı: Çalışan öğrenciler dersleri kaçırıyor, sınavlara yeterince hazırlanmak için vakit yaratamıyor. Bunları akademik başarının düşüşü ve yükseköğrenime karşı bir motivasyonsuzluk izliyor. Çok azımızın almaya hak kazandığı ve yetersiz burslar başarımıza bağlı olduğundan burslarımızı da kaybetmemizin yolu açılmış oluyor.
Üniversite eğitiminin başından itibaren ücretsiz ve nitelikli barınma ile beslenme hakkına ulaşılamamasının bir kısır döngü yarattığını söyleyen Çiğdem, harçların ve diğer eğitim giderlerinin de bunun üzerine eklendiğini belirtti.
Ekonomik eşitsizliğin en ağır sonucunun öğrencinin eğitimini bırakması olduğunu söyleyen Çiğdem, barınma krizinin başka bir sonucuna da dikkat çekti: Devlet yurtlarının yetersizliğinden ötürü yerleşemeyen ve özel yurtlara gidecek imkanı da olmayanlar ya eğitim hayatlarına ara veriyor ya da tarikat yurtlarına mahkum oluyor.
/././





.webp)











