2 Eylül 2026 Çarşamba

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -2 Eylül 2026-


Melih Gökçek’e dokunmanın anlamı -Berkant Gültekin- 

Gazeteci Murat Ağırel’in takdire şayan çabasıyla ortaya çıkardığı ve Onlar TV’nin YouTube kanalında yayınlanan haberler sonrası, AKP’li yılların sembol isimlerinden Melih Gökçek hakkında soruşturma başlatıldı.

Yurt dışındaki şirketlere kayıt dışı para aktardığı iddiasıyla ilgili maddi gerçekleri ortaya çıkarmak üzere Gökçek hakkında resen soruşturma açan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, gazeteci Ağırel’i de tanık sıfatıyla ifadeye çağırdı. Önceki gün savcılığa giderek ifade veren Ağırel, adliye çıkışında gazetecilere yaptığı açıklamada, “soruşturmanın genişleyeceğini” söyledi.

Soruşturmaya konu olan haberde Ağırel, Melih Gökçek ve ailesinin Türkiye’den Almanya’ya çıkardığı paranın izini sürmüştü. Gökçeklerin Almanya’da edindiği gayrimenkullerle birlikte ailenin ticari girişimlerini ortaya çıkarmıştı.

Ağırel’in haberine göre, Gökçekler, 2022 yılında Düsseldorf'ta HAMAG GmbH isimli bir şirket kurduktan sonra bu şirket üzerinden 4,5 milyon Euro bedelle 18 daireli bir binayı satın almış, 8,5 milyon Euro karşılığında bir AVM satın almak için anlaşma imzalamış ancak bu satın alım gerçekleşmemişti. Hiç çalışanı ve cirosu olmayan şirkete Türkiye’den gönderilen paranın kaynağı belirsiz. 30 bin Euro sermayeyle kurulan HAMAG GmbH’nin 2024’te gayrimenkul varlığı 4 milyon Euro’ya yaklaşıyor.

Melih Gökçek ise beklendiği gibi habere karşı saldırgan bir tutum takındı. Ancak Ağırel’in ortaya koyduğu gerçekleri toptan yalanlayamadı. Yalanlanabilecek gibi de değildi zaten… Bunun yerine gerçeği eğip bükerek yaptığına kılıf uydurmaya çalıştı. Oğlu Ahmet Gökçek ve çocuklarının, Almanya vatandaşı olabilmek amacıyla şirket kurup daire aldıklarını söyledi. Oysa Almanya’nın mülk edinme karşılığı vatandaşlık vermediği biliniyor. Belki de Gökçek, daha büyük bir şeyi gizlemek için, “Hani Almanya bizi kıskanıyordu” yüklenmelerine de göğüs gererek, bu açıklamaya sığındı…

Ardından Ağırel, Gökçek’in mahkeme kayıtlarına girmiş 20’si Ankara’da 3’ü Urfa’da olmak üzere 23 kalem taşınmazını gösterdi. Gökçek buna ise e-devlet’ten aldığı ekran görüntüsüyle yanıt vermek istedi ve “Üzerime kayıtlı tapu yok” dedi. Ancak e-devlet’te güncel kayıt olmaması, geçmişe dair bir şey söylemiyor. Ayrıca mesele yolsuzluksa, sadece kişinin mal varlığı ya da tapu kayıtları değil, yakınlarının mal varlıkları da incelenir. Savcılık herhalde bu işlemleri yapacaktır.

İşin teknik tarafı bir yana, “Gökçek’e dokunulması” başlı başına merak uyandıran bir tartışma. Çünkü Melih Gökçek sıradan bir isim değil. Siyasi kariyerinin genellikle 1994’te Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı seçilmesiyle başladığı kabul edilir ama öncesi de var. Gökçek, 1984’te ANAP’tan Keçiören Belediye Başkanı olarak seçilmiş, 5 yıl sonraki seçimleri kaybetmiş, ardından 1991’e kadar Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürü olarak görev yapmış, 1991 genel seçimlerinde ise Necmettin Erbakan’ın daveti üzerine katıldığı Refah Partisi’nden Ankara Milletvekili sıfatıyla Meclis’e girmişti.

Vekilken 1994 yerel seçimlerinde Refah’ın ABB adayı olan Gökçek, seçimi SHP’nin adayı Korel Göymen’e kaybetse de YSK’ye yaptığı itiraz sonucu seçimin 6 bin oy farkla kazananı ilan edilmişti. O gün Gökçek için bir milat oldu. Refah Partisi’nin kapatılmasıyla Fazilet’e geçen, 1999’da bu partiden bir kez daha ABB Başkanı seçilen Gökçek, 2017’de görevden el çektirilene kadar bu görevini sürdürdü.

Gökçek aslında sanıldığı gibi kökenden AKP’li değil. AKP ilk kurulduğunda, partinin Fazilet’in devamı olduğunu söyleyerek uzun süre yeni oluşuma katılmadı. Demokrat Parti’ye girerek merkez sağcı bir ivme yakalamaya çalıştı. Partinin lideri olmak istiyordu. Ancak AKP’nin tek başına iktidara gelişi ve arkasına aldığı rüzgâr, Gökçek’i boşa düşürdü. Gökçek, ABB Başkanlığı görevini sürdürürken, AKP’nin 2’nci kuruluş yıl dönümünün kutlandığı Ağustos 2003’te partiye katıldı. 2004’te bu kez AKP adayı olarak yerel seçimi kazandı.

1994’ten 2017’ye, 23 yılı aşkın süre boyunca ABB Başkanlığı görevini yürüten Gökçek’in adı hep yolsuzluk iddialarıyla gündeme geldi. Çeyrek asra yaklaşan belediye başkanlığı döneminin yarısından fazlasında göğsünde AKP rozeti taşıdı. AKP’nin de Gökçek’ten başka Ankara’da seçim kazanabilen bir adayı olmadı. Gökçek’le ilgili iddialar bugüne kadar hep duvara çarptı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Ankara’yı bu yapıya (FETÖ) parsel parsel sattı” sözleri üzerine soruşturma başlatıldı ama o da takipsizlikle sonuçlandı. Çünkü Gökçek’i o zamanlar soruşturmak kolay değildi ve işin ucu başka yerlere çıkabilirdi.

Haliyle bugün Gökçek hakkında başlatılan soruşturmanın bir dönemin sonuna işaret ettiği söylenebilir. Elbette soruşturmanın nasıl seyredeceğini bugünden bilebilmek imkânsız. Ancak şunu net olarak vurgulayabiliriz, bu soruşturma, herkese dokunulabileceği ya da yargının muhalif-yandaş ayrımı yapmadan hareket ettiği anlamına kesinlikle gelmiyor.

Çünkü Gökçek derken, neredeyse 10 yıl önce ıskartaya çıkarılmış, siyaseten fonksiyonu kalmamış, güncel saflaşmalar içinde belirleyici bir pozisyonu bulunmayan, tek faaliyeti sosyal medyada gevezelik yapmak olan, varlığı yokluğuna denk bir isimden bahsediyoruz. Yani, muhalefetin cumhurbaşkanı adayını hapse atmak ya da seçilmiş belediye başkanlarını görevlerinden uzaklaştırmakla, Gökçek gibi bir profile dokunmak siyaseten aynı şey değil. Soruşturmanın sınırları da ona göre çizilecektir.

Her şey bir maliyet hesabına dayanır. Evet, Gökçek düne kadar işlevi olduğu ve ona dokunmanın maliyetinin ağır olacağı düşünüldüğü için korundu. Ancak düzen artık, Gökçek gibileri korumanın maliyetinin, korumamanın maliyetinden daha ağır olduğuna karar vermiş olabilir. Bunu ancak soruşturmanın seyrine bakarak anlayabiliriz.

Herkese dokunabilen değil, herkese dokunulduğu izlemini uyandıran bir yargı stratejisinin izlerini önümüzdeki dönemde çokça göreceğiz gibi duruyor. “Gökçek’e bile soruşturma açıldı, yargıya güven geri gelecek” demeden önce sistemin hareket sistematiğini ve hukuku nasıl seçici bir kurguyla araçsallaştırdığını anlamak gerekiyor.

/././

Sir Ken Robinson’un mirası ve Köy Enstitüleri -Ümit Kartoğlu- 


Altı yıl önce 21 Ağustos’ta kaybettiğimiz, en etkileyici TED konuşmalarıyla tanınan İngiliz eğitimci, yazar, yaratıcılık ve hayal gücü ile eğitimde daha insan odaklı bir yaklaşımın uluslararası çapta tanınan savunucusu Sir Ken Robinson’un geride bıraktığı şey, eğitim için bir şablon değildi; belki de bundan daha da değerli bir şeydi: İnsan potansiyeline farklı bir bakış açısına sahipsek ve bu potansiyelin tam anlamıyla ortaya çıkmasını istiyorsak sormamız gereken sorulardı.

Robinson’un vizyonunun merkezinde birbiriyle bağlantılı üç fikir vardı: Yaratıcılık, çeşitlilik ve insan potansiyeli. Yaratıcılığın eğitime sonradan eklenen, isteğe bağlı bir unsur olmadığı; her çocuğun sahip olduğu ve okulların geliştirmesi gereken temel bir kapasite olarak görülmesi gerektiğini savundu. Zekanın tek bir biçimi olduğu varsayımına karşı çıktı. İnsanların farklı yetenekleri, farklı düşünme biçimleri ve farklı öğrenme yolları olduğunu; eğitimin de herkesi aynı kalıba sokmak yerine bu çeşitliliği kucaklaması gerektiğini ısrarla vurguladı. Eğitimin, her şeyden önce insan potansiyelini açığa çıkarması gerektiğine inandı: Bireyleri, standartlaştırılmış bir başarı tanımına göre ölçmek yerine, kendi yeteneklerini, tutkularını ve olanaklarını keşfetmelerine yardımcı olmak. Bu fikirler birlikte, eğitimin amacına ilişkin kökten farklı bir anlayış ortaya koyuyordu.

Robinson’un karmaşık fikirleri tek bir anlatımda apaçık kılma konusunda nadir rastlanan bir yeteneği vardı. Mizahı bizi savunmasız bırakıyor, hikayeleri bizi içine çekiyor, ardından neredeyse fark ettirmeden varsayımlarımızı tersine çeviriyor, matematiği ve bilimi sanatların üzerinde konumlandıran bu hiyerarşiye meydan okuyordu.

Eğitimi, insanların kendi elementlerini bulabilecekleri bir ekosistem olarak tanımlıyordu: doğal yetenekleriyle kişisel tutkularının buluştuğu yer. Böyle bir ortamda öğrenme, dışarıdan dayatılan bir şey olmaktan çıkıp derinden insani bir sürece, bir keşif sürecine dönüşüyordu.

KÖY ENSTİTÜLERİ

Robinson’u dinledikçe, ülkemin gerçeğinde beklenmedik bir tarihsel yankıyla karşılaşıyorum. TED sahnesinde böylesine güçlü bir biçimde dile getirdiği ilkelerin bazıları, Türkiye’ye hiç de yabancı değildi. Hatta Robinson’un eğitimde dönüşümün dünyaca tanınan savunucularından biri olmasından birkaç on yıl önce, Türkiye 20. Yüzyılın en iddialı eğitim deneylerinden birine girişmişti. Bu, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un Köy Enstitüleri denemesiydi.

Hasan Âli Yücel, eğitim bilimcisi ve Milli Eğitim Bakanı (1938-1946) ile İsmail Hakkı Tonguç, eğitim bilimcisi, Köy Enstitüleri’nin kurucusu ve o dönemde İlköğretim Genel Müdürü

1940 yılında kurulan Köy Enstitüleri, geleneksel okul anlayışından kökten farklı bir eğitim modeli olarak tasarlanmıştı. Amaç yalnızca ders kitapları aracılığıyla bilgi aktarmak ve bunu sınavlarla ölçmek değildi: Eğitim, hayatın kendisiyle ilişkilendirilecekti. Öğrenciler yaparak, üreterek, yaratarak ve birlikte çalışarak öğreniyordu. Akademik derslerin yanında tarım, teknik beceriler, edebiyat, müzik ve sanat da eğitimin bir parçasıydı. Bu anlayışın temelinde, son derece bütüncül bir eğitim felsefesi vardı. Eğitim, bir sınava hazırlanmaktan çok, hayata hazırlanmaktı.

Tonguç, eğitimin insanların içinde yaşadığı toplumsal ve fiziksel çevreden ayrı düşünülemeyeceğini kavramıştı. Eğitim sistemi, topluma katkıda bulunabilecek yetkin, yaratıcı ve kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler yetiştirmeliydi. Yücel ise dünya edebiyatından yüzlerce önemli eserin Türkçeye çevrilmesini de kapsayan, eğitim ve kültüre ilişkin geniş kapsamlı hümanist bir anlayışın savunucusuydu.

Buna karşın, bugün Türkiye’deki eğitim sistemiyle arasındaki karşıtlık çarpıcı ölçüde büyük. Bugün, Türkiye’de eğitim, siyasi ve dini yaklaşımlar bir yana, onlarca yıldır son derece rekabetçi bir sınav kültürü tarafından şekillendiriliyor. Bir çocuğun eğitim yolculuğu, her kademede bir kez girilen yüksek riskli sınavdaki performansıyla belirlenebiliyor; bu da öğrenciler, aileler ve öğretmenler üzerinde büyük bir baskı yaratıyor.

Köy Enstitüleri sonunda kapatıldı ve onları ayakta tutan eğitim felsefesinin yerini giderek daha geleneksel okul yaklaşımları aldı. Kaybedilen yalnızca bir kurum değil; aynı zamanda eğitimin entellektüel, pratik, sanatsal ve toplumsal boyutlarıyla aynı anda var olabileceği ve hayatla derinden bağlantılı olması gerektiği fikriydi.

Tarihsel bağlamın bugünün Türkiye’sinden çok farklı olduğunun farkındayım ve Köy Enstitüleri modelinin 21. Yüzyıla olduğu gibi taşınamayacağını biliyorum. Geçmişi de romantikleştiriyor değilim. Ancak bu girişim ilkelerinin bugün de şaşırtıcı ölçüde geçerli olduğunu düşünüyorum.

YALNIZCA KONUŞMANIN GÜCÜ

Robinson’un yalnızca fikirleriyle değil, onları aktarma biçimindeki olağanüstü yeteneğiyle de hatırlanmayı hak etmesinin başka bir nedeni daha var. Konuşmalarından herhangi birini ele alabilirsiniz; ben en sevdiğimden, efsanevi TED konuşması, TED tarihinin en çok izlenen konuşması olan “Okullar yaratıcılığı öldürüyor mu?” ile yetineceğim. Robinson’un hiç slayt kullandığını görmedim. Çocukken geçirdiği çocuk felcinin etkisiyle aksayarak sahnenin ortasına yürür, orada neredeyse sabit kalarak açıklığı, zekası ve sıcaklığıyla konuşurdu. Sunum teknolojisine giderek daha fazla takıntılı hale gelen bir çağda, bu neredeyse radikal bir tutumdu. Robinson bize, güçlü bir fikrin süslemeye ihtiyacı olmadığını gösterdi.

MİRAS

Robinson’un geride bıraktığı sorular, yapay zeka, otomasyon ve hızla değişen teknolojilerin giderek daha fazla şekillendirdiği bir dünyada bugün daha da anlamlı. Makineler bir zamanlar benzersiz biçimde insana özgü olduğu düşünülen hesaplama, tahmin etme, üretme ve gerçekleştirme becerilerini giderek daha fazla üstlenirken, eğitimin insanda neyi geliştirmesi gerektiğini daha büyük bir aciliyetle sormamız gerekiyor: Hayal gücünü, merakı, yaratıcılığı, eleştirel düşünmeyi, empatiyi, işbirliğini ve her şeyden önce farklı görme ve farklı düşünme cesaretini.

Belki de Robinson’u hatırlamanın en anlamlı yolu, onun fikirlerini yalnızca tekrarlamak değil, sorularının bizi, yarattığımız eğitim sistemini ve unutmuş olabileceğimiz olanakları yeniden düşünmeye yöneltmesine izin vermektir.

ÖLÜM VADİSİ

Robinson’ın bir başka TED konuşması olan “Eğitimin Ölüm Vadisi’nden nasıl kurtuluruz?” konuşmasının en çarpıcı finali, eğitimde doğru koşullar sağlandığında, içimizde zaten var olan olasılık tohumlarının yeniden filizlenebileceğini bir kez daha hatırlatıyor:

“Yaşadığım yerden çok uzakta olmayan bir yerde Ölüm Vadisi diye adlandırılan bir yer var. Ölüm Vadisi, Amerika’nın en sıcak ve en kurak yeri ve orada hiçbir şey yetişmiyor. Hiçbir şey yetişmiyor, çünkü yağmur yağmıyor. Adı da buradan geliyor: Ölüm Vadisi. 2004 kışında Ölüm Vadisi’ne yağmur yağdı. Çok kısa bir süre içinde metre kareye yedi inç yağmur düştü. 2005 ilkbaharında ise olağanüstü bir olay gerçekleşti. Ölüm Vadisi’nin bütün tabanı bir süreliğine çiçeklerle kaplandı. Bunun kanıtladığı şey şu: Ölüm Vadisi ölü değil. Uykuda. Yüzeyin hemen altında, doğru koşulların ortaya çıkmasını bekleyen olasılık tohumları var. Organik sistemlerde, koşullar doğru olduğunda yaşam kaçınılmazdır. Bu her zaman olur. Bir bölgeyi, bir okulu, bir eğitim bölgesini ele alırsınız; koşulları değiştirirsiniz, insanlara farklı bir olasılık duygusu, farklı beklentiler, daha geniş bir fırsatlar yelpazesi sunarsınız; öğretmenlerle öğrenciler arasındaki ilişkileri önemser ve değer verirsiniz; insanlara yaptıkları işlerde yaratıcı olma ve yenilik yapma özgürlüğü tanırsınız ve bir zamanlar hiçbir şey üretemeyen okullar yeniden hayat bulur.”  https://www.sirkenrobinson.com/home/

/././

Sanayi olmadan iş-aş olmaz -Güldem Atabay- 

Sanayi olmadan kalıcı ve nitelikli istihdam yaratılmıyor. Birinci sanayi devriminden bu yana teknoloji geliştikçe dalga dalga gelen sanayi devrimlerinden çıkan ortak ders bu. Çalışan kesimin önemli bölümünü dış rekabete kapalı hizmet sektörlerine sıkıştırarak ne ücretleri yükseltebiliriz ne de sağlıklı bir büyüme sağlayabiliriz.

Bir ekonomide üretim zayıflarken kurye, garson, güvenlik görevlisi, çağrı merkezi çalışanı ve düşük ücretli büro personeli sayısı artabilir. İstihdam kâğıt üzerinde yükselir. Ancak verimlilik ve ücretler aynı ölçüde yükselmez.

Türkiye’de özellikle 2018’den bu yana yaşanan tam olarak bu. Sanayi üretimi kesintisiz biçimde küçülmedi ama belirgin bir durgunluğa girdi. İki-üç yıllık tabloya baktığımızda üretimin istikrarlı biçimde güçlenmediğini; işletmelerin yatırım, sipariş, finansman ve rekabet sorunlarının giderek ağırlaştığını görüyoruz.

İstihdam verileri daha açık. Sanayinin toplam istihdamdaki payı 2023’te %21,2 iken 2025’te %20,2’ye indi. Sanayide çalışanların sayısı da 2024’te 6,8 milyon iken 2026 Haziran ayı itibarıyla 6,3 milyona geriledi.  Sanayi istihdamındaki kayıp 422 bin kişiyle çok ciddi seviyede! Aynı dönemde hizmetlerin istihdamdaki payı %53’ten %55’e çıktı.

Mesele, hizmet sektörünün gereksiz olması değil. Elbette ticarete, bakıma, turizme, eğitime, sağlığa ve teknoloji hizmetlerine ihtiyacımız var. Sorun, sanayide nitelikli ve görece yüksek ücretli işler azalırken insanların düşük verimli, güvencesiz ve düşük ücretli hizmet işlerine sıkışması.

Bu tablo tesadüf değil. Arkasında AKP’nin yıllardır birbiriyle çelişen ekonomi kararları, bütünlüklü bir sanayi politikasının bulunmaması var.

Önce faizin sonuç, enflasyonun sebep olduğu iddiasıyla kredi ve para genişlemesi teşvik edildi. Kur ve enflasyon kontrolden çıkınca bu kez sert parasal sıkılaşmaya geçildi. Dün ucuz krediye göre yatırım yapan işletme bugün çok yüksek finansman maliyetiyle karşı karşıya. KOBİ yeni makine almak bir yana, mevcut üretimini çevirecek işletme sermayesini bulamıyor.

Bir taraftan üç yıldır enflasyonu düşürmek için iç talep sert biçimde daraltılırken diğer taraftan üretimi ve istihdamı nasıl koruyacağımıza ilişkin bir program ortaya konulmuyor. Döviz kuru maliyet artışlarının gerisinde tutuluyor. Ücret, enerji, kira, vergi ve finansman giderleri hızla artarken ihracatçı fiyat tutturamıyor. İç pazara çalışan işletme müşteri, dış pazara çalışan işletme rekabet gücü kaybediyor.

Büyük işletmeler nakitlerini korumak için ödeme vadelerini uzatınca küçük tedarikçi birer bire yok oluyor. Tahsilat gecikiyor, vergi/SGK borcu birikiyor, konkordato bir firmadan diğerine yayılıyor. Sanayi yatırımı erteleniyor, bakım harcamaları kısılıyor, vardiyalar azaltılıyor.

İhracat yapmak isteyen firmaya değerli TL, üretimi sürdürmek isteyen KOBİ’ye yüksek faiz, çalışanı korumak isteyen işletmeye ağır vergi ve prim yükü uygulanıyor. Sonra bütün bunların üzerine kazananların daha baştan seçilmiş olduğu birkaç teşvik paketi açıklanarak sanayi politikası yapıldığı söyleniyor.

Oysa yapısal sorunlar dediğimiz şey tam olarak bunlar.

Türkiye’nin ihtiyacı çalışanı daha ucuza çalıştırmak değil, bir çalışanın bir saatte ürettiği değeri artırmak. Orta gelir tuzağından düşük ücretle değil; teknoloji, verimlilik, eğitim, hukuk ve planlamayla çıkabiliriz.

Bunun için üretim, yatırım ve ihracat kredilerini tüketici kredilerinden ayırmak gerekiyor. KOBİ’nin finansmana erişimini yalnız gayrimenkul teminatına değil, siparişini, üretimini ve istihdamını da dikkate alarak kurgulamalıyız.

KOBİ’nin nakit akışı güvence altına almalı, KDV iadelerini hızlandırmalı, ticari alacak sigortasını genişletmeli, büyük işletmelerin küçük tedarikçilere uyguladığı ödeme vadelerini sınırlandırmalıyız.

Çalışanın net ücretini artıracak seçici şekilde kayıtlı istihdam üzerindeki vergi ve prim yükünü azaltmalıyız. Verilecek desteği üretimi ve becerisi geliştirilecek istihdamı koruma şartına bağlamalıyız.

Mesleki eğitimi okul binası ve diploma sayısından ibaret göremeyiz. Güvenli, ücretli, sigortalı, devlet olma görevini ihmal etmeyen bir sistem içinde öğrencinin mezun olduğunda bir meslek edineceği bir mesleki eğitim kurmalıyız.

Sanayi alanını, suyu, enerjiyi, demiryolunu, limanı, konutu ve çevreyi birlikte planlamalıyız. Fabrikanın nereye kurulacağına karar verirken çalışanın nerede yaşayacağını ve işe nasıl gideceğini de düşünmeliyiz.

Yeşil ve dijital dönüşümün maliyetini KOBİ’nin üzerine bırakmamalıyız. Ortak teknoloji, yazılım, karbon ölçüm, enerji verimliliği ve danışmanlık merkezleri kurmalıyız.

Hukuku ekonominin dışında görmek mümkün değil. Türkiye artık hukukun üstün olmadığı, kişiye göre değişen kararların tek kişinin keyfine endeksli olduğu bir ülke. Yabancı doğrudan yatırımı yıllardır çekemediğimiz ölçüde son birkaç yıldır yerli yatırımcıyı da kaçırıyoruz. Üstelik, konkordato, ihale, vergi, denetim ve ticari uyuşmazlıklarda hızlı, adil ve öngörülebilir bir düzen kurmadan uzun vadeli yatırım bekleyemeyiz.

Türkiye’nin üreticisi çalışmaktan kaçmıyor. Çalışanı da daha iyi bir hayat istemekten vazgeçmiş değil. Eksik olan emek veya girişim isteği değil; güven veren kurumlar, planlama ve ortak bir gelecek fikri.

Sanayiyi korumak patronu korumak anlamına gelmiyor. Sanayiyi korumak; nitelikli işi, daha yüksek ücreti, teknolojik gelişmeyi ve ülkenin kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmasını korumak anlamına geliyor.

Üretmeden bölüşemeyiz. Verimliliği artırmadan da adil bölüşemeyiz.

/././

ŞÜKRAN SONER (Dosya) -2 Eylül 2026-

Parlayan Yıldız: Şükran Abla -Işık Kansu- 

Tam 60 yıl! Şükran abla, 102 yıllık Cumhuriyet gazetesinin ve dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin son 60 yılına doğrudan tanıklık etti.

Kendi kuşağının, 1968 gençliğinin özgürlük için tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de yürüttüğü onurlu ve bilinçli savaşımın hem içten katılımcısı hem de gazeteci olarak gözlemcisiydi.

Ardından bağımsızlık ve özgürlük istemlerini boğmak için görevlendirilmiş 12 Mart’ın asker ve sivil zorbalarının iki Cumhuriyet’e, 1923’ün devrimci, bağımsız Cumhuriyetin ilkeleri ile onu savunmak üzere kurulmuş gazetesi Cumhuriyet’e, onun dağ gibi yönetici ve yazarları, Nadir Nadi, İlhan Selçuk’a yönelen baskı ve zulmünü doğrudan yaşamıştı. Onların gazetedeki direnci olmuştu. Dünya sömürgenlerinin 1970’li yıllarda ülkemizi karanlık bir işbirlikçi faşizme sürüklemek üzere yarattıkları kanlı kardeş kavgasının nedenlerini en iyi kavrayan ve çözümleyen yurtseverlerin başında geldi.

Emperyalizmin insan kıyıcı yaratığı 12 Eylül’de cefaya, cezaya, işkenceye uğrayanların yanı başında dimdik duran, mesleğini insan hakları savunuculuğu ile bütünleştirerek topluma bilgi taşıyan bir kamusal melekti. Çernobil nükleer tesisindeki kaza sonrası, Turgut Özal’ın bakanı Cahit Aral, herkesin gönül rahatlığıyla çay içmesini önerirken karşılarına işinin ustası ve yetkin bir araştırmacı gazeteci olarak çıktı. Almanya’ya gitti.

Türkiye’de içilen çayların, yenen fındıkların radyasyonlu olduğunu bilimsel ölçütlerle belirleyip gazetesi Cumhuriyet aracılığıyla yurttaşlarına ve bütün dünyaya duyurarak insanlığa hizmet etti. Türk basınında ilk iş-sendika servisini, gönülden bağlı olduğu Cumhuriyet gazetesinde kurdu, yönetti. Emeğin hakkını verdi, düşüncesini eylemine kattı, tutarlı sendikacılığı da tüm saygınlığıyla yaptı. Onlarca gazetecinin elinden tuttu, yetişmelerini sağladı.

Temiz yürekli, iyilik simgesi “Şükran abla” tanımlaması oradan gelir. Cumhuriyetin Cumhuriyet’ine, gazetesine, onun çizgisine içten ve dıştan yöneltilen tüm saldırı ve sinsi girişimlere karşı kaplan kesilirdi, hepimiz çok yakından biliriz.

Alçakgönüllülüğün doruklarında yaşardı. 80 yaşında bile sabah erkenden evinden çıkar, otobüse, metroya biner, yürüyerek gazetesine gelir; kâğıtlar, notlar, biriktirdiği kupürler, belgeler, gazeteler, fotoğraflar, afişler ile tıkabasa dolu küçücük odasında yazısını yazar, kitap taslaklarını kurgular, gencecik meslektaşlarının derdini dinlerdi. Bizim bir Şükran ablamız vardı, örnek aldığımız, dayanağımız, yol göstericimiz...

Ne mutlu bize. Ne mutlu ona ki böyle bir yaşamı oldu.

Şükran ablanın ömrü, Stefan Zweig’in kitabının adı gibi “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar”dan biridir bizim için.

/././

Şükran ablanın kumpasa tanıklığı -Barış Pehlivan- 

“1964-66 dönemini öğrenci, 1966-80 dönemini gazeteci olarak yaşadığım, İstanbul’daki kayda değer tüm gençlik, öğrenci-işçi olaylarının en göbeğinden tanıklıklarımı sizlerle paylaşmanın bir toplumsal sorumluluk olduğunu hep düşündüm. Cumhuriyet gazetesinde yayımlanmış, o tarihlere ilişkin haberlerin neredeyse tümünü kaleme almış, doğal olarak önünden arkasından olup bitenleri izlemeye çalışmış biri olarak, haber dilinde yeri olmayan tanıklıklar, ayrıntılarla birlikte yaşadıklarımı aktarmak görevim.”

Dün kaybettiğimiz iyi insan, iyi abla ve iyi gazeteci Şükran Soner, “Bizim 68’liler” kitabının önsözünde böyle diyordu. Dün ayrıca yeni adli yılın açılış günüydü. Adaletsizliğe uğrayanların çığlığı tebriklere, vaatlere, dileklere karıştı.

Bu vesileyle... Bize onurlu bir yaşamın nasıl olabileceğini gösteren Şükran ablanın kitabından, bugünkü hukuksuzluklara benzer Madanoğlu davasına dair şu anısını aktarayım:

“18 Nisan’da, eski TMTF başkanlarından, uzun yıllar öğrenci eylemleri, siyaset içinde olan Ahmet Güryüz Ketenci ile evlendik. Maksadım özel yaşamımı bu kitaba taşımak değil. Ancak kiralık olarak tuttuğumuz evi ben bulmuştum. Gerçekten bir rastlantı olarak sonradan MİT’te önemli üst görevlerde olduğunu öğreneceğimiz, o tarihlerde hepimizin sıkı solcu bildiği öğretim üyesi Mahir Kaynak ile alt kat üst kat komşu olacaktık. (...)

(...) Tam tarihi iddianame kayıtlarında vardır. Evimizin, benim yemek hazırlamaya, konuk ağırlamaya yönelik zamanımın elverişli olması bağlantılı, 10 kişi geçmeyecek gruplar oluşturmayı gözeterek çok kalabalık olan akraba, dost çevresini geleneklerimize uygun evlilik yemeğine davet etmeye çalışıyordum. İlhan ağabeyi (Selçuk), yakın arkadaş olduklarını bildiğim Raif Ertem, Ali Sirmen başta, TÖS’ten Cengiz Ballıkaya’nın da olduğu bir grubun içine yerleştirmiştim. Yemeklerim hazırdı, yine de biraz gecikmeli işten döndüğüm için koşturarak merdivenleri çıkıyordum ki Mahir Kaynak kendi kapısının önündeki merdiven başında yolumu kesti. ‘Hiç telaşlanma, güzel bir rastlantı, bana da ortak çevreden dostlar, Cemal Madanoğlu Paşa ve arkadaşları geleceklerdi. Ahmet’le senin yemekleri bizim eve, masaya taşıdık. Ortak sofra kurduk, konukları birleştirdik. Çoğu geldiler, sofraya oturdular bile. Ama hep erkek olduk. Siz iki Şükran konuklara hoş geldin dedikten, sofra açıldıktan sonra, çocukları alıp sizin kata çıksanız?’ dedi.

Doğrusu içimden çok bozulmuştum. Benim düğün yemeği konuklarımdı. Bizim çevrede ‘çok erkek, az kadın’ gibi bir kavram olabilir miydi? Her nedense, kimbilir belki de yeni gelin olmanın baskısı altında itiraz edemedim. Denileni yaptım. (...)

EVLİLİK YEMEĞİ ÖRGÜT BELGESİ OLDU!

(...) Sonra ne mi oldu? 12 Mart’ın aydınlarını aylarla, en azı bir altı ayı olmak üzere cezaevinde tutan, kamuoyunu yıldıran, İlhan Selçuk başta kimilerinin Ziverbey’de işkenceden geçirilmelerinde kullanılan; hani İlhan ağabeyin dışarıya gönderdiği mektupta, yukarıdan aşağıya ‘İşkence altındayım’ mesajını ulaştırmayı başardığı, 12 Mart’ın en büyük gizli örgüt, darbe davası, Madanoğlu davasının, ilk gizli örgüt toplantısının belgesi oldu. O zamanki teknolojiyi bilemeyeceğim. Dinleme sistemi kurulmuş, kadınsız ortak çevrenin sohbeti, istenildiği gibi kesilip biçilerek kayıtlara, gizli örgütün eylemi, bantlı, delilli toplantısı olarak geçirilmişti.

Davanın bütünü, üst düzey ajan görevi açıklanmış olarak Mahir’in tanıklıkları üzerine kurulmuş, ünlü cunta davası yargılamasında, yargıç sadece benim evlilik yemeğim için değil, pek çok gelişmede Mahir’in maharetlerini, birbiri ile uzun yıllar bir araya gelmemiş, birbirini tanımayan kişileri bir araya getirdiğini öğrendikçe; ifadesine başvurduğunda ‘Ama siz onları bir araya getirmişsiniz. İstihbarat görevi böyle mi olur?’ anlamında itirazlarda bulunmuştu. ‘İstihbarat görevlerimizin içinde, aynı düşüncedekileri bir araya getirip, bir araya geldiklerinde ne yapacaklarını görmek de var.’ türünden yanıtlar vermişti Mahir. (...)”

Evet...

Bize düşen; Şükran Soner’in bıraktığı gazetecilik mirasına sahip çıkmak ve onlarca yıldır değişmeyen kumpas çarklarına karşı gerçeğin sesini yükseltmeye devam etmektir.

/././

80 yaşında hayatını kaybeden gazeteci Şükran Soner'in cenaze programı belli oldu -T24-

Soner adına 2 Eylül 2026 Çarşamba günü İstanbul’da Cumhuriyet Gazetesi’nde 11.30'da tören düzenlenecek. Törenin ardından öğle namazından sonra Soner, Şişli Camisi'nden alınarak Eyüpsultan Mezarlığı'nda toprağa verilecek.https://t24.com.tr/gundem/80-yasinda-hayatini-kaybeden-gazeteci-sukran-soner-in-cenaze-programi-belli-oldu,1345369

Şükran Soner kimdir?

1946 yılında Yugoslavya’da doğdu. Mesleğe 1966 yılında Cumhuriyet Gazetesi’nde başladı. Mesleğini Cumhuriyet Gazetesi’nde sürdürdü. Cumhuriyet Gazetesi Yazarı ve Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyesiydi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nde üç dönem Onur Kurulu Üyeliği yaptı. Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda Genel Sekreter ve Genel Başkan olarak görev yaptı. Ekonomik Toplumsal Tarih Vakfı ve İnsan Hakları Derneği’nin Kurucularındandı. Yönetim kurulu üyeliğini sürdürdü. Son olarak Cumhuriyet Gazetesi’nde İşçinin Evreninden başlıklı köşesinde yazılarını kaleme alıyordu. Bizim 68’liler, Düşler Kuruyorum & Biz de Çocuktuk, İşçiyim Haksızım, Göçün Göbeğinde yayınlanmış kitaplarından bazıları. Bir çocuk annesiydi. 2016 TGC Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü ve Sürekli Basın Kartı sahibiydi.

***

Gazetecilikten işçi sağlığına uzanan bir tanıklık - Emeğin sesi: Şükran Soner -Çağatay Güler- 

Şükran Soner’in gazetecilik çizgisinde işçi hakları, sendikal örgütlenme ve işçi sağlığı–iş güvenliği olağan bir uzmanlık alanının ötesinde, yaklaşık 60 yıllık mesleki tanıklığının temel dayanaklarıdır.

Soner, gazeteciliğinin erken dönemlerinden itibaren çalışma yaşamını sahadan izledi. Özellikle 1960’ların sonlarından başlayarak fabrikalardaki sendikalaşma mücadelelerini, grevleri, toplusözleşmeleri ve işveren baskılarını haberleştirdi. Kendi anlatımına göre, Cumhuriyet’te hazırladığı haftalık işçi sayfasında, 15-16 Haziran (1970) olaylarından sonra işverenlerin oluşturduğu kara listeler nedeniyle işten çıkarılan işçilerin durumlarını anlatıyordu.

Image

TARİHE TANIKLIK 

Bu nedenle Soner’in yazıları yalnızca gazetecilik ürünü değil, aynı zamanda Türkiye’nin 1960’lardan günümüze emek tarihinin birinci elden tanıklıkları olarak değerlendirilebilir. DİSK’in kuruluş ve gelişme dönemini, Türk-İş içindeki hareketleri, Maden-İş’i, Kemal Türkler’i, 15–16 Haziran direnişini ve sonraki sendikal mücadeleleri doğrudan izlemiştir. Özellikle 15–16 Haziran’ı yalnızca DİSK’in değil, Türk-İş üyesi çok sayıda işçinin de katıldığı geniş bir işçi hakları ve sendikal özgürlük hareketi olarak nitelendiren tanıklığı önemlidir.

Ayrıca Soner uzun yıllar Türkiye Gazeteciler Sendikası’nda (TGS) yöneticilik yapmış ve bir dönem genel başkanlık görevini üstlenmiştir. Dolayısıyla işçi hakları konusundaki katkısı yalnızca gözlemci gazetecilikle sınırlı değildir; kendisi de sendikal örgütlenmenin içinde yer almıştır.

‘BU DÜZEN BÖYLE Mİ GİDECEK?’ 

Halk sağlığı açısından bakıldığında Soner’in gazeteciliğinin özellikle dikkate değer bir yanı vardır: İş kazalarını münferit olaylar olarak değil, çalışma koşulları ve sosyal politika ile ilişkili yapısal bir sorun olarak ele alan ilk aydınlarımız arasındadır.

Soma faciasından sonra yazdığı 2014 tarihli “Bu düzen böyle mi gidecek?” başlıklı yazısı bunun çok açık örneklerinden biridir. Soner burada Türkiye’de iş kazalarının yüksekliğine karşılık meslek hastalıklarının resmi kayıtlarda olağanüstü düşük görünmesi sorununa dikkat çekmektedir. Başka bir ifadeyle, meslek hastalıklarının bulunmamasının değil, yeterince tanınmaması, saptanmaması ve kaydedilmemesinin üzerinde durmaktadır.

Aynı yazıda 1970’lerde izlediği önemli bir işçi sağlığı olayını aktarır: Kurşun kullanılan bir fabrikada çalışanların kronik kurşun zehirlenmesine uğradıklarının hastane raporlarıyla ortaya konması ve dönemin Çalışma Bakanı Bahir Ersoy’un gerekli sağlık önlemleri alınana kadar fabrikayı kapattırması. Soner, işçilerin sağlıklarının korunması ile işlerini kaybetme korkusu arasında nasıl sıkıştıklarını çok iyi vurgular. Bu örnek, günümüzde “sağlık-iş güvencesi çatışması” diye tartışmayı sürdürdüğümüz sorunu oldukça erken bir tarihten belgelemektedir.

EMEK MÜCADELESİNİ GÜNDEME TAŞIDI 

Tersanelerdeki kötü çalışma koşulları ve “iş cinayetleri”, taşeronlaşma, kayıt dışı çalışma ve sendikasızlaştırma da Soner’in tekrar tekrar gündeme taşıdığı konulardır. Böylece işçi sağlığını ücret ve sendika hakkından ayrı değil; örgütlenme, iş güvencesi, çalışma koşulları ve sosyal devlet bütünlüğü içinde değerlendirmiştir.

Sendikalaşma, grev ve toplusözleşme mücadelelerini uzun yıllar izlemesi, olayların doğrudan gazeteci tanığı olması ve sonraki kuşaklara aktarması, kara listeler, işten çıkarmalar ve sendikasızlaştırmayı belgelemesi, iş kazaları ve meslek hastalıklarını sürekli gündemde tutması, Türkiye’deki yetersiz kayıtların gerçek hastalık yükünü yansıtmadığına dikkat çekmesi, koruyucu ve önleyici önlemlerin maliyet gerekçesiyle ihmal edilmesini eleştirmesi, ölümlü iş kazalarını çalışma düzeninin yapısal sonuçlarıyla ilişkilendirmesi, TGS yöneticiliği ve genel başkanlığıyla örgütlü emek hareketinin içinde bulunması, işçiler ve sendikacılarla yaptığı görüşmelerle sözlü tarih niteliğinde bir arşiv oluşturmasını bilimsel bir tez konusu olarak değerlendirmek akademik sorumluluk gereğidir.

Şükran Soner’i Türkiye’de işçi sağlığı alanına katkıda bulunan kişiler arasında yalnızca “gazeteci” başlığı altında değerlendirmek eksik kalacaktır. Onun asıl katkısı, işçi sağlığının tıbbi boyutuyla sendikal haklar, sosyal güvenlik, iş güvencesi, ücret politikası ve çalışma rejimi arasındaki bağlantıyı kamuoyuna sürekli göstermesidir. Bu yönüyle Türkiye’de “emek gazeteciliğiişçi sağlığı” ilişkisinin önemli temsilcilerinden birisi olarak yol göstermeyi sürdürecektir.

Onu sevgi ve saygıyla anacağız...

PROF. DR. ÇAĞATAY GÜLER

/././

1 Eylül 2026 Salı

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -1 Eylül 2026 -


Google arama sonuçlarının kapısını yapay zekâ botlarına kapatırken, yayıncılar da etkileniyor -Füsun Sarp Nebil-

Google'ın küçücük görünen google.com/goto değişikliğinin önemi de burada. Bu yalnızca kullanıcıyı bir URL'den diğerine yönlendiren teknik bir numara değil. Google, yapay zekâ çağında en değerli varlıklarından birinin yani web indekslerinin etrafındaki duvarı yükseltiyor.

Google mayıs 2024'de, arama sonuçlarına "AI Overwiev" diye bir özellik getirmiş ve yayıncıların trafiklerinin azalmasına neden olmuştu. Bu özellik, arama sayfasında gözüken linkin üstüne gelindiğinde, haberi içeriğini veriyor ve böylece insanlar sayfaya gitmeden vazgeçebiliyordu. Türk yayıncılar trafiklerinin düşüşünü mart 2025'de protesto etmiş ve Google'a bir açık mektup yayınlamışlardı.

Google'un cevabı ise, toplam organik tıklamalarda değişim olmadığı ve yayıncıların trafik kaybının kendilerinden kaynaklandığını söylemişti.

Google.com/goto

Şimdi, Google, arama sonuçlarının üçüncü taraf yazılımlar ve yapay zekâ şirketleri tarafından kitlesel biçimde toplanmasını zorlaştırabilecek yeni ve önemli bir teknik değişikliği devreye almaya başladı. Arama sonuçlarındaki bağlantıları doğrudan kaynak siteye göndermek yerine önce google.com/goto adresinden geçiren yeni bir yönlendirme sistemi uygulamaya başladı.

Sorular üzerine, Google değişikliğin “artan kötüye kullanım biçimlerine karşı, hizmetlerini ve kullanıcılarını korumak" amacıyla uygulandığını açıkladı. Ancak sektör uzmanları, asıl nedenin, Google Search sonuçlarını otomatik olarak tarayan SERP araçlarının ve yapay zekâ şirketlerinin işini zorlaştırmak ve pahalı hale getirmek olduğu düşüncesindeler.

Değişiklik ilk olarak Temmuz 2026'da sınırlı testlerde görülmüştü. Ağustos sonunda ise SEO şirketleri uygulamanın çok daha geniş çapta kullanılmaya başladığını fark etti. Rank-tracking şirketi Nozzle'dan Derek Perkins, bazı IP sağlayıcılarında, yeni sistemin kullanımının neredeyse yüzde 100'e ulaştığını bildirdi. Google da 26 Ağustos'ta uygulamanın yaygınlaştırıldığını doğruladı.

Bu ilk bakışta küçük bir URL değişikliği gibi görünüyorsa da, Google ile yapay zekâ şirketleri arasında giderek büyüyen “web'deki bilgiyi kim, hangi şartlarla toplayabilir?” mücadelesinin yeni cephesi gibi yorumlanıyor.

Google Neyi Değiştiriyor?

Google'da bir arama yaptığınızda sonuçtaki bağlantı, şimdiye kadar hedef web sayfasını gösteriyordu. Örneğin Googel’daki arama sonucunda turk-internet.com'daki bir haber görünüyorsa, bağlantının hedefi doğrudan ilgili turk-internet.com adresiydi. Yeni sistemde ise kullanıcıya aynı sonuç yani turk-internet.com'daki haber gösteriliyor ama HTML içerisindeki bağlantı önce Google'ın kendi yönlendirme sistemine gidiyor:  "google.com/goto?..." ve Google yönlendirmeyi işliyor. Ardından kullanıcıyı aranan web sitesine gönderiyor.

Çok hızlı gerçekleşen bu işlemi, mormal bir kullanıcı farketmiyor. Kullanıcı yine istediği siteye ulaşıyor. Fakat makine açısından önemli bir fark var.

Web sayfalarını otomatik olarak okuyup üzerindeki bilgileri çıkaran yazılımlara, İngilizcede “scraper (kazıyıcı/sıyırıcı)” deniliyor.  Google sonuçlarını tarayan klasik bir program daha önce arama sonuçları sayfasını indirir, HTML içindeki bağlantıları okur ve hangi sitenin 1., 2., 3. sırada olduğunu çıkarırdı.

Yeni sistem bunu zorlaştırıyor. Çünkü sonuçlardaki linklerden, gerçek hedef URL artık kolayca okunamıyor. Bunun yerine Google'ın yönlendirme bağlantısı görülüyor. SEO platformu DemandSphere'in açıklamasına göre yeni bağlantılar hedefi hash'lenmiş yani opak bir değer arkasına koyuyor. Programın gerçek hedefi öğrenmek için yönlendirmeyi tek tek takip etmek gerekiyor.

İşte kritik nokta bu. Bir insan günde birkaç düzine Google sonucu tıklayabilir. Ama bir SERP şirketi, düzenli olarak milyonlarca sorgunun ilk 100 sonucunu takip ediyor olabilir. Her link için ayrıca Google'a gidip yönlendirmeyi çözmek gerekiyorsa operasyonun maliyeti ve Google tarafından bot olarak tespit edilme ihtimali ciddi biçimde artıyor.

Yapay Zekâ Şirketleri Açısından Durum Ne Olur?

Yapay zekâ sistemlerinin önemli bir içerik kaynağı, arama motorları.  Bir yapay zekâ sistemi, kullanıcıdan güncel bir soru aldığında, yalnızca eğitim sırasında öğrendiği bilgilerle cevap vermiyor. Arama motorlarından güncel kaynaklar bulup bunları okuyarak cevap oluşturabiliyor.

Bunun için yapay zekâ şirketinin üç seçeneği var :

Kendi web indeksini oluşturmak,

* Google veya başka bir arama motorundan lisanslı veya API erişimi satın almak,

* Arama sonuçlarını otomatik yöntemlerle toplamak (scrape).

Google'ın yeni sistemi özellikle üçüncü yöntemi zorlaştırabilir.

Search Engine Roundtable değişikliğin üçüncü taraf araçların ve AI şirketlerinin Google sonuçlarını scrape etmesini güçlendirmek için tasarlanmış olabileceğini iddia ediyor.

Google Açıklamasında resmen “yapay zekâ şirketlerini engelliyoruz” demedi. Uzun süredir değişen kötüye kullanım yöntemlerine karşı teknik önlemler aldığını söyledi.

Yani Google'ın yeni anti-abuse mekanizması, Google sonuçlarını izinsiz ve otomatik biçimde toplayan yapay zekâ sistemlerinin de işini zorlaştırıyor.

Google neden bunu yapıyor?

Bunun arkasında büyük bir ekonomik mücadele bulunuyor. Google'ın arama indeksi yaklaşık 25 yıllık yatırımın ürünü. Şirket milyarlarca web sayfasını sürekli tarıyor, indeksliyor, sıralıyor, spam'le mücadele ediyor ve sorgular için sonuç üretiyor.

Yapay zekâ şirketleri ise, kendi işlerini yaparken Google sonuçlarını scrape edebildiğinde, bu dev altyapının çıktısından ücretsiz yararlanabiliyor.

Google açısından soru şu hale geliyor: “Ben milyarlarca dolar harcayarak interneti indeksliyorum; başka bir şirket neden para harcamadan, benim sonuçlarımı otomatik olarak alıp kendi yapay zekâ ürününü bunun üzerinde çalıştırabilsin?” Üstelik yapay zekâ chatbot'ları Google Search'ün doğrudan rakibine dönüşüyor.

Kullanıcı eskiden, Google'da arama yaparak ilgili web sitesine ulaşırken, bugün ChatGPT, Claude ya da Perplexity'den aldığı cevap ile yetinebiliyor. Arama motoruna gitmesi gerekmiyor. Bu nedenle Google'ın arama sonuçları stratejik bir varlık haline geliyor ama kazancını yapay zekâ firmaları elde ediyor.

Arkada "SerpApi" kavgası da var

Google’un yeni hareketinin zamanlamasını ilginç yapan bir başka konu, Google'ın SerpApi ile sürdürdüğü hukuk mücadelesi. SerpApi, Google ve diğer arama motorlarının sonuçlarını programatik olarak toplayıp müşterilerine API üzerinden sunan bir hizmet.

Google, SerpApi'ye karşı dava açarak şirketin otomatik araçlarla arama sonuçlarını toplamasına itiraz etmişti. Search Engine Roundtable, yeni goto mekanizmasının SerpApi benzeri hizmetlerin scraping faaliyetlerini zorlaştırabilecek bir önlem olduğunu değerlendiriyor.

Yani Google bir yandan hukuki mücadele yürütüyor. Diğer yandan da teknik olarak kapıyı daraltıyor olabilir. Fakat scraper'lar tamamen duracak mı? Muhtemelen hayır. Yeni sistem scraping'i imkânsız hale getirmiyor. Scraper gerçek bir tarayıcı gibi davranıp google.com/goto bağlantısını ziyaret edebilir ve Google'ın onu hangi adrese yönlendirdiğini görebilir.

Ama burada ölçek problemi ortaya çıkıyor. Nozzle'dan Perkins'in açıklamasına göre, yönlendirmeler küçük ölçekte takip edilebilse bile tek bir arama sonuç sayfasında yüzlerce bağlantının ayrı ayrı çözülmesi gerekebilir. Google da bu isteklerin otomasyondan geldiğini belirleyerek CAPTCHA, rate limit veya IP engellemesi gibi başka anti-bot mekanizmalarını kullanabilir.

Bu nedenle amaç kapıyı tamamen kilitlemekten ziyade, scraping'in maliyetini yükseltmek olabilir. Bu, siber güvenlikte çok kullanılan bir yaklaşım. Bir saldırıyı veya kötüye kullanımı tamamen imkânsız hale getirmek yerine ekonomik olarak sürdürülemez hale getirirsiniz.

SEO şirketleri açısından sonuç daha doğrudan. Değişiklik yalnız yapay zekâ şirketlerini ilgilendirmiyor. SEO dünyasının büyük bir bölümü Google sonuçlarını sürekli ölçmeye dayanıyor. Örneğin bir şirket: “5G” kelimesinde kaçıncı sıradayım? “yapay zekâ” aramasında rakibim benden yukarı mı çıktı? Google algoritması değişince hangi sayfalarım düştü? gibi soruların cevabını Semrush, Ahrefs veya başka rank-tracking/SERP sistemlerinden alabiliyor.

Bu araçların bir bölümü Google sonuçlarını otomatik olarak takip ediyor. Yeni yönlendirme sistemi bu altyapıların veri toplama yöntemlerini değiştirmesine neden olabilir. DemandSphere, değişikliğin rank tracking sistemleri üzerinde doğrudan etkisi bulunduğunu ve goto yönlendirmelerini kendi sistemlerinde çözmek için uyarlamalar yaptığını söylüyor.

Dolayısıyla kısa vadede SEO şirketleri yeni sisteme adapte olacaktır. Fakat bunun bedeli daha fazla işlem, daha fazla altyapı ve daha yüksek veri toplama maliyeti olabilir.

Yayıncılara Etkisi Ne Olur?

Arama motorları üzerinden aranıldığında,  kullanıcı hâlâ aradığı siteye ulaşıyor. Yani Google'a tıklayınca, goto'ya gidiyorsunuz, o da aradığınız siteye yönlendiriyor. Arada bir yönlendirme var ama trafiği tamamen kesmiyor.

Bununla birlikte SEO ve analytics sektörünün, yeni sistemin referrer, attribution ve click tracking üzerindeki etkilerini incelemesi gerekecek. Google henüz yönlendirme sisteminin teknik ayrıntılarını kamuya açık biçimde belgelememiş durumda. 

Ancak, trafiğin etkileneceği tahmin ediliyor.

İşin İronik Tarafı: Google'un Kendisi de Web'i Scrape Ediyor

Google'ın karşı karşıya kalacağı en önemli eleştirilerden biri de bu olacak. Google'ın kendisi internetin en büyük crawler'larından birini işletiyor: Googlebot. Googlebot her gün milyarlarca web sayfasını ziyaret ediyor, içeriğini okuyor ve Google Search indeksine ekliyor. Şimdi Google kendi indeksinin, başka şirketler tarafından otomatik biçimde okunmasını zorlaştırıyor.

Yayıncıların itirazı burada başlayabilir: “Bizim içeriğimizi tarayıp kendi arama motoruna ve AI sistemlerine koyuyorsun; fakat senin oluşturduğun sonuçları başka AI şirketlerinin taramasını engelliyorsun.”

Bu tartışma özellikle yazının başında anlattığımız, AI Overviews nedeniyle daha da hassas. Çünkü Google artık web sitelerinden topladığı bilgileri yalnız link listesi oluşturmak için kullanmıyor. AI Overviews, birçok sorguda web kaynaklarını kullanarak cevabı doğrudan Google sayfasında oluşturuyor. Bu hafta Google bazı sorgularda AI Overview'ları otomatik olarak tamamen açmaya da başladı. Bunun sonucunda klasik web bağlantıları ekranda daha aşağıya itilebiliyor.

Yayıncıların sıkıntısı tam olarak bu: “Google benim içeriğimi okuyor ve yapay zekâ cevabını oluşturuyor.  Kullanıcı bu cevabı Google'dan alınca benim siteme gelmiyor. “ 

Tam da bu nedenle yayıncılarla Google arasındaki kavga büyüyor. Medya şirketleri uzun süredir AI Overviews'ın kendilerine gelen trafiği azalttığını söylüyor.

Google ise toplam organik tıklamaların yıllık bazda büyük ölçüde istikrarlı olduğunu ve trafik kaybı iddialarının hatalı metodolojilere dayandığını savunuyor. Fakat yeni goto sistemi tartışmaya başka bir boyut ekliyor. Google bir taraftan web'deki bilgiyi kendi de topluyor ve bu bilgiden yapay zekâ cevabı üretiyor. Ama kendi arama sonuçlarının başkaları tarafından otomatik toplanmasını daha zor hale getiriyor. Bu nedenle mesele basit bir anti-scraping güncellemesinden daha büyük.

Asıl savaş “arama” değil, internetin bilgi katmanı

Son birkaç yılda internetin mimarisi sessizce değişiyor. Eski modelde, Google web sitelerini  indeksler.  Kullanıcı aradığında, Google ilgili adrese link verir ve kullanıcı siteye gider idi. Yeni yapay zekâ modelinde, Web sitesini arama motoru (crawler) indeksliyor. Yapay zekâ bu bilgiyi buluyor, sentezliyor ve kullanıcı cevabını sayfadan değil yapay zekadan alıyor.

Bu modelde en değerli varlıklardan biri artık web sayfasının kendisi kadar web'i indeksleyen ve hangi bilginin nerede olduğunu bilen altyapı.  

Google'ın avantajı burada olağanüstü büyük. Şirket yalnız Gemini'ye değil, Aynı zamanda dünyanın en gelişmiş web indekslerinden birine de sahip. OpenAI, Anthropic veya başka bir yapay zekâ şirketleri Google Search sonuçlarına kolayca programatik erişebildiği ölçüde Google'ın bu avantajının bir bölümünden yararlanabiliyor.

google.com/goto bu erişimi tamamen kapatmıyor. Ama Google'ın arama indeksinin ücretsiz ve kolayca kopyalanabilecek bir veri kaynağı olmadığını giderek daha açık biçimde gösteriyor.

Ama soru şu; o içerikler olmasa, Google neyi indeksler?  

Yapay Zeka dünyası için sonucu ne olabilir?

Uzmanlar burada üç önemli sonuç beklenebileceğini söylüyor. İlki, büyük yapay zekâ şirketleri kendi arama ve crawling altyapılarına daha fazla yatırım yapmak zorunda kalması olabilir. İkincisi, arama indekslerine yönelik lisanslama ve API anlaşmaları daha değerli hale gelebilir. Üçüncüsü ve belki daha önemlisi, internet giderek açık bir bilgi havuzundan birbirine kapalı veri bahçelerine dönüşebilir.

Google kendi sonuçlarını koruyor. Yayıncılar yapay zekâ crawler'larını engelliyor. Reddit gibi platformlar verilerine erişim için lisans anlaşmaları yapıyor. Yapay zekâ şirketleri kendi crawler'larını gönderiyor. Arama motorları anti-bot sistemlerini güçlendiriyor. Sonuçta yapay zekâ çağının paradoksu ortaya çıkıyor: "Yapay zekânın daha fazla bilgiye ihtiyacı var, fakat bilgiye erişim giderek daha kontrollü ve daha pahalı hale geliyor."

Google'ın küçücük görünen google.com/goto değişikliğinin önemi de burada. Bu yalnızca kullanıcıyı bir URL'den diğerine yönlendiren teknik bir numara değil. Google, yapay zekâ çağında en değerli varlıklarından birinin yani web indekslerinin etrafındaki duvarı yükseltiyor.

Ve bundan sonraki mücadele muhtemelen “Kimin yapay zekâ modeli daha iyi?” sorusunun yanı sıra “Yapay zekâ modeli, hangi arama indeksine ve hangi web verisine erişebiliyor?” sorusu üzerinden de yürütülecek.

/././

Ankara’nın “siyasî ve kriminal” gündemi!-Tolga Şardan-

İddiaya göre, tutuklanan Beyaz TV’nin programcılarından Tahir Sarıkaya ile Cem Küçük soruşturmasında itirafçı olduğu öne sürülen İsmail Çanak, bugünlerde hakkında arama kararı bulunan silah sanayi sektöründen iş insanı Serdar Özyurt’un, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda üst düzey bir isme götürüp görüşmesini sağladılar. Kulislere göre, görüşme, Özyurt’un Paramount Otel’in işletme hakkının yüzde 50’sini almak istemesiyle ilgiliydi

Soldan sağa; Sezgin Baran Korkmaz, Cem Küçük, Tahir Sarıkaya

Ülkede, özellikle iç siyasette, son dönemde yaşananlara bakıldığında “yakın gelecekte kimin, hangi şartlar altında ne ile karşılaşacağını” kestirmek hayli güçleşti.

İktidar yanlısı iş insanı, siyasetçi, gazeteci, iş takipçisi, halkla ilişkiler organizatörü bazı isimlere yönelik başlatılan adlî soruşturmalar, her gün farklı bir gündem oluşturuyor.

Muhalif siyaset ve siyasetçilerin adının karıştığı kriminal olaylarının benzerlerinin, bu kez iktidardaki Cumhur İttifakı’nın büyük ortağı AKP ile küçük paydaşı MHP’de kimi yapıları, organizasyonları ve kişileri tehdit etmeye başladığını söylemek yanlış olmaz kanımca.

Kısa zamanda arka arkaya yaşananlarla birlikte “anlatmaya nereden başlamak gerektiği” bu tabloyla epeyce zorlaşıyor.

Tahir Sarıkaya’nın ifadesinde başka kimler var?

Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olmasıyla birlikte bu yaklaşım daha geçerli ve etkin hâle geldi kuşkusuz.

Faili meçhul dosyaların raftan indirilip yeniden açılmasının yanında farklı, finans odaklı soruşturmalar da var. Bu konuda hakkında soruşturma açılan son isim AKP’li, eski Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek oldu.

Şimdi iktidar kanadında yakından takip edildiği bilinen ancak özellikle AKP yanlılarınca fazlaca seslendirilmeyen birbiriyle bağlantılı değerlendirilecek sürece bakalım.

Hatırlanacağı üzere; Ankara’da AKP’liler başta olmak üzere iktidar bürokrasisinin yakından tanıdığı ve gazetecilik yaptığı ileri sürülen Tahir Sarıkaya, hakkında başlatılan soruşturma kapsamında tutuklandı. Sarıkaya, aynı zamanda Gökçek Ailesi’ne ait olduğu öne sürülen Beyaz TV’nin programcılarından.

Kamuoyuna yansıyan bilgiye göre Sarıkaya, jandarmadaki sorgusunda 74 sayfalık ifade verdi. Fakat bu ifadenin sadece “o gün için gereken” belirli bölümü kamuoyuna yansıdı. Nedense ifadesi, benzer ifadeler gibi çarşaf çarşaf yayınlanmadı. Demek ki henüz ifadeyle ilgili işler tam olarak tamamlanmadı, devam ediyor.

Bu satırların yazarının da aralarında bulunduğu gazeteciler, “haber” amacıyla Sarıkaya’nın ifadesinin peşinde. Ancak bizzat ifadede isimlerinin geçip geçmediğini merak eden kimileri de bu ifadenin tam metninin peşinde! Bunu bir tarafa koyalım.

Bu ifade savcılık dosyasında yer alırken, Sarıkaya’nın yakın çevresindeki isimlerden Cem Küçük’le ilgili bu kez şantaj, fuhuş ve kara para iddiası kamuoyuna yansıdı.

Peşinden, Sarıkaya’nın “halkla ilişkiler” çalışması yürüttüğü ve silah sanayi sektöründe iş insanı olduğu ifade edilen Serdar Özyurt ile ilgili yakalama kararı verildi. Özyurt’la birlikte gözaltı kararı verilenlerden birisi de Sarıkaya’nın en yakınındaki isimlerden İsmail Çanak.

Yeri gelmişken, aldığım bilgiye göre; firari konumundaki Çanak, adliyeye teslim oldu, iki gün gözaltında kaldı, ifadesini verdi ve serbest kaldı. İtirafçı olduğu iddiası var Çanak hakkında. Büyüteç’i kaleme aldığım dün öğle saatlerinde, Serdar Özyurt’un da İstanbul’da adliyeye teslim olacağı bilgisi vardı.

Bir parantez açayım; Serdar Özyurt, hakkında yakalama kararı çıkartıldığı gün Ankara’daydı. Kardeşi İhsan Özyurt’la öğle yemeğinde cağ kebabı yerken İstanbul’dan arayan çocuğunun haber vermesiyle süreci öğrendi. Öğrendikten sonra da kayıplara karıştı. Telefonlarını bıraktı ve adeta buharlaştı.

Böylesi önemli bir soruşturmada adı geçen “önemli” bir isim, 26 Ağustos’tan bu yana firar.

Oysa İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin talimatı var: “Vatandaşımıza korku salmaya çalışan suç şebekeleri, hak ettikleri muameleyi mutlaka görecek. Devletimizin gücünü sınamaya kalkan alçakları yakaladığımızda, ters kelepçe uygulayıp yere yatıracağız ve burunlarını sürteceğiz. Hiçbir karanlık yapı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kudretinden ve adaletinden kaçamaz.”

Çanak, aynı zamanda Sezgin Baran Korkmaz’ın da yakın adamı. Her ne kadar Serdar Özyurt’un kardeşi İhsan Özyurt’un geçen aralıkta gözaltına alındığı dönemde şirketlerin bir bölümünü geçici olarak üzerine alıp sonradan devretse de aslen Sezgin Baran Korkmaz’ın adamı olduğu belirtiliyor. Korkmaz’la Çanak’ı tanıştıran isim; Tahir Sarıkaya.

Sarıkaya, sonrasında Çanak’ı, ticari faaliyetleriyle ilgili hakkında soru işaretleri bulunan Serdar Özyurt’la tanıştırdı. Çanak, Korkmaz’ın sosyal medya hesaplarını yönetirken diğer yandan da Sarıkaya ile birlikte Özyurt’u “İstanbul ve Ankara’da çoğunluğu iktidara yakın isimlerden oluşan” gazetecilerle tanıştırdı.

Sarıkaya aynı zamanda yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen ve AKP ile MHP arasında “hafif” gerginliğe neden olan savunma sanayi firması Assan’ın merkezinde yer aldığı soruşturmanın halen tutuklu sanığı Avukat Cem Duman’la da bağlantılı.

Sarıkaya ve Çanak’ın yakın çevresinden edindiğim bilgiye göre; ilerleyen süreçte Sarıkaya ile Çanak, Sezgin Baran Korkmaz’ın sahip olduğu ve yakın geçmişte bazı siyasi skandalların içinde yer alan Bodrum’daki Paramount Otel’in yarı hissesinin, aynı zamanda otelcilik yapan Serdar Özyurt’a satılması amacıyla Korkmaz ve Özyurt’u “uzaktan erişimle” buluşturdu.

Otelin yüzde 50 hissesine biçilen değer 40 milyon dolardı.

Görüşme sürecinin yürütüldüğü tarih 2025’in mart ve nisan aylarıydı!

Türkiye’nin halen Interpol’ün kırmızı bülteniyle aradığı firari iş insanı Sezgin Baran Korkmaz’a ait otelin yüzde 50’sinin Özyurt’a satışının cezbedici noktası, otelin işletme hakkının 2029’a kadar devam etmesiydi.

İddiaya göre, Sarıkaya ile Çanak, devletin söz konusu işletme hakkını uzatacağı yönünde Özyurt’a telkinde bulundu!

Özyurt, otelin işletme hakkının yüzde 50’sini alma fikrini değerlendirirlerken, Sarıkaya ile Çanak, Özyurt’u Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda üst düzey bir isme götürüp “devletin işletme hakkını uzatma” konusunu görüşmesini sağladılar. Öğrendiğime göre; Özyurt, bu görüşmeden olumlu izlenimle ayrıldı.

Buna rağmen Paramount Otel’in işletme hakkının yüzde 50’sinin satışı nedense gerçekleşmedi.

Bunu da bir tarafa koyalım.

KTB’deki dikkat çeken görev değişimi

Resmî Gazete’nin dünkü sayısına bakanlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzaladığı bazı yeni atamalara tanık oldu.

Atamalar arasında, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda (KTB) bakan yardımcılığına yapılan yeni görevlendirmeler vardı.

AKP döneminin “altın çocukları”ndan Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Batuhan Mumcu görevinden alındı. Mumcu, BTK Yönetim Kurulu’na üye yapıldı.

Tenzil-i rütbe mi dersiniz, yoksa terfi mi? Bilemiyorum, ancak bilinen gerçek Mumcu’nun Bakan Yardımcılığı’ndan alındığı. Baktım, atamanın gerçekleşmesinden hemen sonra Mumcu’nun adı KTB resmî internet sitesinden silinmişti.

Kültür ve Turizm Bakan Yardımcılığı görevinden alınan Batuhan Mumcu, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu Üyeliğine atandı

İddia; Mumcu ile görüşüldü

Şimdi kenara koyduğumuz bilgi zincirini birleştirelim.

Tahir Sarıkaya ve İsmail Çanak’ın, Serdar Özyurt’u görüştürdükleri isim, Ankara kulislerine düşen iddiaya göre, eski Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Batuhan Mumcu’ydu.

Mumcu, kendi ifadesine göre beş yıl aynı bakanlıkta özel kalem müdürlüğü, peşinden üç yıl bakan yardımcılığını yürüttü. Özel kalem müdürlüğünden başlayıp bakan yardımcılığına uzanan bir kariyer dikkat çekici haliyle. Yerine atanan isim ise, Mumcu’ya göre daha akademik ve bürokratik kariyere sahip olduğu anlaşılan eski İstanbul Turizm İl Müdürü Coşkun Yılmaz.

Mumcu, yeni atamasından sonra X’teki paylaşımında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’a teşekkür etti. Mumcu’nun bürokrasideki rüzgârı hafiften yavaşlamaya başladı anlaşılan.

Mumcu’nun görevden alınmasında söz konusu iddianın payının olup olmadığı yakın zamanda, daha doğrusu Sarıkaya’nın iddianamesi hazırlanınca ortaya çıkacak. Beklemekte fayda var.

“Ankara kulisleri”

Yakın zamana kadar “Ankara kulisleri” denildiğinde öncelikle siyaset ve ekonomi, peşinden de diplomasi akla gelirdi.

Fakat son dönemde Ankara kulisi tanımının arkasında çoğunlukla, hatta neredeyse tamamına yakınında “kriminal işler” kendisini göstermeye başladı.

Siyaset, kriminal işlerin gölgesinde kaldı. Odak merkezini, yargının yürüttüğü suç soruşturmaları oluşturuyor artık.

ÖSYM’ye DDK incelemesi yapılamaz mı?

Söz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünkü atamalarından açılmışken, çok sayıda yurttaşın beklentisini aktarayım.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünkü atamalarından devletin en temel kurumları arasındaki Bilgi Teknolojileri ve İletişim Başkanlığı’nın (BTK) yönetimini bir kişi hariç değiştirdi.

Değişim çerçevesinde BTK Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Abdullah Karagözoğlu, İkinci Başkan Selamettin Ermiş, üyeler Nurettin Şar ve Hüsnü Kılınç’ı görevden aldı. Sadece eski kuruldan üye Mehmet Koçyiğit kaldı.

Yeni atamalar çerçevesinde, başkanlığa eski yönetimden kalan üye Mehmet Koçyiğit atandı. Dört üye ise, KTB Bakan Yardımcısı Batuhan Mumcu, DHMİ Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Enes Çakmak, Celalettin Dinçer ve Liman Peker oldu.

BTK’nın ünlü “sahte e – imza” skandallarının merkezinde olan kurum olduğunu sanırım hatırlatmama gerek yok. Suç örgütlerinin BTK’nın verilerini kullanarak isteyenlere para karşılığında sahte imza sattıklarıyla ilgili davalar Ankara Adliyesi’nde görülüyor.

Kurumla ilgili iddialar ayyuka çıkınca Cumhurbaşkanlığı bünyesindeki Devlet Denetleme Kurulu (DDK), devreye sokuldu. DDK müfettişleri, BTK’da uzun süren araştırma ve inceleme yürüttü.

Bu konuyu şundan dolayı yazdım; geçen hafta ÖSYM’nin yine bir sınav skandalı patladı. YKS’deki soru iptali skandalının dumanı tüterken geçen hafta Millî Eğitim Bakanlığı’nın Akademiye Giriş Sınavı (AGS)’de soruların hatalı puanlandığı ortaya çıktı.

ÖSYM’de bu işler sıkça yaşanıyor. Sınava giren adayların canı yanıyor. Ama ÖSYM yönetimi pek oralı değil. Umursamıyor.

Oysa ÖSYM’nin sınavlarına deyim yerindeyse dünya kadar aday giriyor. Ter döküp geleceklerini planlamaya çalışıyorlar. Fakat her sene mutlaka bir sınav skandalı patlıyor.

Sonrasında neler oluyor kimse bilmiyor!

ÖSYM yönetimi iktidar için muteber kişilikler, anlaşılıyor. BTK yönetimi de öyleydi. Ama operasyon yapıldı yönetime.

BTK’da yeni dönemin yolunu açan DDK denetimi, ÖSYM’de de yapılsa ne olur?

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, bu konuda talimat verse, doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlı ÖSYM iyice bir elden geçirilse nasıl olur?

Belki ÖSYM’de de bir kan değişimine ihtiyaç var!

/././

Adli tatil bitti ama dikkat: Dava açma süreniz 7 Eylül’den önce bitebilir -Murat Batı-

Yeni adli yıl bugün başladı; hayırlı olsun. Ancak adli tatilden kaynaklanan ek süre, dava açma süresinin son günü 20 Temmuz-31 Ağustos arasına rastlayanlar bakımından 7 Eylül’e kadar devam ediyor. Fakat bu tarihi herkes için geçerli ortak bir son gün olarak görmemek gerekiyor. Son gün adli tatile rastlamışsa 7 Eylül; 1 Eylül veya sonrasına rastlamışsa kural olarak kendi tarihidir.


Bugün 1 Eylül. Adli tatil sona erdi ve yeni adli yıl başladı. Yeni adli yılın başta yargı mensupları, avukatlar ve tüm hukuk camiası olmak üzere herkes için hayırlı olmasını; adaletin güçlendiği bir yıl olmasını diliyorum.

Ancak vergi yargısında dava açma süreleri bakımından adli tatilin etkisi bazı mükellefler için 7 Eylül’e kadar devam ediyor.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım var: 7 Eylül, herkes için dava açma süresinin son günü değil.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 8’inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre, Kanun’da yazılı sürelerin bitmesi çalışmaya ara verme (adli tatil) zamanına rastlarsa bu süreler, ara vermenin sona erdiği günü izleyen tarihten itibaren yedi gün uzamış sayılır.

Buna göre dava açma süresinin son günü 20 Temmuz-31 Ağustos arasındaki adli tatil dönemine rastlayanlar, davalarını 7 Eylül 2026 Pazartesi günü sonuna kadar açabilirler.

Ancak dava açma süresinin son günü 1 Eylül veya sonrasına rastlıyorsa bu yedi günlük uzama uygulanmaz. Başka bir ifadeyle, dava açma süresinin son günü 1 Eylül veya sonrasındaki bir güne denk geliyorsa, adli tatil nedeniyle 7 Eylül’e kadar uzamaz; hangi gün sona eriyorsa kural olarak o gün biter.

Bu hususu iki örnekle açıklayalım

Bir vergi/ceza ihbarnamesine karşı 30 günlük dava açma süresinin normal şartlarda 28 Ağustos’ta sona erdiğini düşünelim. Son gün adli tatil dönemine rastladığı için yükümlü davasını 7 Eylül’e kadar açabilir.

Buna karşılık aynı sürenin son günü 3 Eylül ise durum farklıdır. 3 Eylül adli tatil döneminin dışında kaldığından herhangi bir uzama söz konusu olmaz ve dava açma süresi 3 Eylül’de sona erer.

Dolayısıyla;

Son gün 28 Ağustos ise → 7 Eylül’e kadar dava açılabilir.

Son gün 3 Eylül ise → dava 3 Eylül’e kadar açılmalıdır.

Aradaki farkın nedeni oldukça basit: Adli tatil, dava açma sürelerini durdurmaz. Süreler 20 Temmuz-31 Ağustos arasında da işlemeye devam eder. Kanun yalnızca sürenin son gününün adli tatile rastlaması hâlinde yedi günlük ek süre tanımaktadır.

Bu nedenle bir vergi/ceza ihbarnamesinin adli tatil döneminde tebliğ edilmiş olması da tek başına dava açma süresinin 7 Eylül’e uzadığı anlamına gelmez. Önemli olan tebliğin hangi tarihte yapıldığı değil, bu tarihe göre hesaplanan dava açma süresinin son gününün hangi tarihe denk geldiğidir.

Örneğin; 4 Ağustos 2026 tarihinde tebliğ edilen bir vergi/ceza ihbarnamesine karşı 30 günlük dava açma süresinin son günü 3 Eylül Perşembe günüdür. Bu tarih 20 Temmuz-31 Ağustos arasındaki adli tatil dönemine rastlamadığından, dava açma süresi 7 Eylül’e uzamaz; 3 Eylül’de sona erer.

1-7 Eylül arasına özellikle dikkat

Dava açma süresinin son günü adli tatile rastlayanların süreleri 7 Eylül’e kadar devam ederken, normal dava açma süresi 1, 2, 3 veya 4 Eylül’de sona erenlerin süreleri kendi tarihlerinde bitecektir.

Ancak 5 ve 6 Eylül 2026 tarihlerinin hafta sonuna rastlaması nedeniyle, dava açma süresinin son günü bu tarihlerden birine denk gelirse süre 7 Eylül Pazartesi gününe uzayacaktır. Buradaki uzamanın nedeni ise adli tatil değil, sürenin son gününün tatil gününe rastlamasıdır.

Dolayısıyla 7 Eylül 2026, bazıları için adli tatil nedeniyle, bazıları için ise son günün hafta sonuna rastlaması nedeniyle dava açma süresinin son günü olacaktır.

Bu nedenle “adli tatil nedeniyle 7 Eylül’e kadar sürem var” düşüncesiyle hareket etmek hak kaybına neden olabilir.

Özellikle vergi/ceza ihbarnamesi, ödeme emri ve diğer idari işlemlere karşı dava açacakların öncelikle normal dava açma süresinin son gününü hesaplamaları gerekir.

Son gün 20 Temmuz-31 Ağustos arasına denk geliyorsa süre 7 Eylül’e kadar uzar.

Son gün 1 Eylül veya sonrasına denk geliyorsa adli tatil nedeniyle herhangi bir ek süre söz konusu değildir. Ancak son günün hafta sonu veya başka bir tatil gününe rastlaması hâlinde, süre hesabında buna ilişkin genel kurallar ayrıca dikkate alınmalıdır.

Danıştay ve Anayasa Mahkemesi bakımından durum nedir?

Danıştay’da da adli tatil 31 Ağustos itibarıyla sona erdi ve 1 Eylül itibarıyla yeni adli yıl başladı. Danıştay’ın çalışmaya ara vermesi, 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun 86’ncı maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre Danıştay daireleri de her yıl 20 Temmuz-31 Ağustos tarihleri arasında çalışmaya ara verir.

Dolayısıyla yukarıda anlattığımız süre uzaması Danıştay bakımından da geçerlidir. 2575 sayılı Kanun’un 87’nci maddesinde sayılan istisnalar dışında, sürenin son günü çalışmaya ara verme dönemine rastlamışsa süre 7 Eylül’e kadar uzamış sayılır. Buna karşılık sürenin son günü 1 Eylül veya sonrasına denk geliyorsa, sırf adli tatil nedeniyle 7 Eylül’e kadar bir uzama söz konusu olmaz.

Anayasa Mahkemesi bakımından ise durum farklıdır. Anayasa Mahkemesi’nde adli tatil uygulaması bulunmadığından, bireysel başvuru süreleri bakımından da adli tatile bağlı bir uzama söz konusu değildir. Dolayısıyla yukarıda sözünü ettiğimiz 7 Eylül’e kadar uzama kuralı Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak bireysel başvurular için geçerli değildir.

Ezcümle

Yeni adli yıl bugün başladı; hayırlı olsun. Ancak adli tatilden kaynaklanan ek süre, dava açma süresinin son günü 20 Temmuz-31 Ağustos arasına rastlayanlar bakımından 7 Eylül’e kadar devam ediyor.

Fakat bu tarihi herkes için geçerli ortak bir son gün olarak görmemek gerekiyor.

Son gün adli tatile rastlamışsa 7 Eylül; 1 Eylül veya sonrasına rastlamışsa kural olarak kendi tarihidir.

/././

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -2 Eylül 2026-

Melih Gökçek’e dokunmanın anlamı -Berkant Gültekin-  Gazeteci Murat Ağırel ’in takdire şayan çabasıyla ortaya çıkardığı ve Onlar TV’nin YouT...