BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -31 Mart 2026-


Diyanet ‘çevresi’ bir bir Bakanlığa -Mustafa Bildircin- 

Ülkedeki liyakat tartışmalarını alevlendirecek görevlendirmelerin bir yenisi daha ortaya çıktı. Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na bağlı Kentsel Dönüşüm Başkanlığı’nın ardından, Personel Genel Müdürlüğü’nün de eski bir Diyanet İşleri Başkanlığı bürokratına teslim edildiği belirtildi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nda, Mehmet Görmez döneminde basın danışmanı olarak görev yapan Halil Erdoğan, Görmez’in görev süresinin dolmasının ardından Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nda Daire Başkanı olarak görevlendirildi. KURUM’UN EKİBİNDE Erdoğan’ın, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanı Murat Kurum’un İBB Başkan Adaylığı döneminde seçim çalışması ekibinde de yer aldığı öne sürüldü. Kurum’un seçimleri kaybetmesinin ardından Halil Erdoğan’ın, bir süre TBMM’de kurum ile birlikte çalışmaya devam ettiği bildirildi. BAKANLIĞA DÖNÜŞ Kurum’un, yeniden bakanlığa atanmasının ardından Erdoğan’ın da bakanlığa döndüğü kaydedildi. Bu kapsamda bakanlığın Personel Genel Müdürlüğü biriminin başına Halil Erdoğan getirildi.  LİYAKAT TARTIŞMASI  İlahiyatçı ve eski Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez’in özel kalem müdürü olarak görev yapan, ardından Kentsel Dönüşüm Daire Başkanlığı’na atanan Oğuzhan Dinler ile eski Diyanet bürokratı Halil Erdoğan’ın bakanlıkta görevlendirilmesinin liyakat tartışmalarına yol açtığı savunuldu.

İstismar dosyası böyle kapatıldı: "Isırmadı ve bağırmadı"-Mustafa Bildircin- 

Balıkesir’de 14 yaşındaki çocuk, akrabasının cinsel istismarına uğradığını annesine anlattı. Annenin şikâyetiyle başlatılan soruşturmada çocuğun verdiği ifade uzman tarafından, “Güvenilir nitelikte” olarak değerlendirilse de Başsavcılık, “Isırmak ve bağırmak suretiyle tepki verilmemesi” gerekçesiyle kovuşturmaya yer olmadığına karar verdi.

Henüz 14 yaşında olan bir kız çocuğunun annesi, 21 yaşındaki akrabaları E.Ö’ün kızına cinsel istismarda bulunduğunu belirterek karakola şikayetçi oldu. Anne emniyetteki ifadesinde, kızının kendisine cinsel saldırıya uğradığını ve “Zor kaçtığını” belirtti. Anne öte yandan, akrabalarının kızını sabah 8.30’da mesaj ile eve davet ettiğini, kızının eve girdiğinde çok sayıda içki şişesi gördüğünü de ifadesine ekledi. 2020 yılında yaşanan olayın ardından Gönen Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Başvuru hakkında 24 Aralık 2020 tarihinde düzenlenen adli muayene raporunda, “Darp ve cebir izine rastlanmadığı, alkolmetre ölçümünde ise sıfır promil alkol tespit edildiği” belirtildi. TEHDİT VE TACİZ  Akrabasının istismarına uğradığını belirten 14 yaşındaki kız çocuğu, 25 Aralık 2020 tarihinde Çocuk İzlem Merkezi’nde ifadeye alındı. Kız çocuğu ifadesinde, özetle şunları söyledi: “E.Ö. evde iken ‘Benim elimde kanıtlar var ailene söylememi ister misin?’ diyerek eski sevgilimin beni kızlık anlamında bozduğunu konuşmaya başladı. Ben, ‘Böyle bir şey yok’ dediğimde, ‘Yalan söyleme seni döverim’ dedi. Kafası güzeldi. Bana, ‘İç’ dedi, ‘İçmeyeceğim’ dedim ama içmeye zorladı. Biraz içtiğimi hatırlıyorum. Daha sonra benim dudaklarıma yapışıp öptü. Beni yorganın altına aldı. Cinsel organını ağzıma soktu.” Çocuk ifadesinde, evden çıkmak istediğini ancak E.Ö’nün, “Gidemezsin” diyerek kendisini koltuğun üzerine attığını kaydetti. Cinsel istismarın, koltukta da devam ettiğini dile getiren kız çocuğu, “Bana, ‘Tekrar gelecek misin?’ diye sordu, beni bırakırsa geleceğini söyledim” diyerek evden ancak bu şekilde kurtulabildiğini kayda geçirdi. E.Ö’nün kendisine dokunmaya çalıştığı sırada üzerinde mont olduğunu belirten çocuk, “Bu nedenle vücudumda herhangi bir kızarıklık ya da morartı oluşmadı” diye konuştu.  İFADELER GÜVENİLİR NİTELİKTE Çocuğun ifadesinde alan uzman adli görüşmeci, görüşmenin ardından hazırladığı raporda çocuğun anlama, kavrama ve ifade becerilerinin yaşına uygun düzeyde olduğunu bildirdi. Çocuğun anlatımının da “Sebep-sonuç ilişkisi yönünden tutarlı olduğunu” belirten adli görüşmeci, “İfadeler açık, samimi ve güvenilir niteliktedir” yorumunu yaptı. Şüpheli E.Ö. ise savunmasında, çocuğun uzaktan akrabası olduğunu belirterek, olay günü arkadaşlarıyla sabaha kadar içki içtiğini söyledi ve “Sosyal medya uygulaması üzerinden bir konu konuşmak istediğimi yazdım. Ona, başkalarını ile birlikte olduğunu duyduğumu söyledim. İddia edildiği gibi cinsel istismarda bulunmadım” ifadelerini kullandı. TARTIŞMALI KARAR Dosyayı değerlendiren Başsavcılık, “Kovuşturmaya yer olmadığına” yönelik karar aldı. Kararın gerekçesinde ise tartışma yaratacak ifadelere yer verildi. Kararda, mağdurun ifadesinde yer alan, “Yorgan altında cinsel organını sokma” eyleminin, “Fiziki olarak hayatın olağan akışına uygun olmadığını” savunuldu. Öte yandan çocuğun, “İstismar eylemi sürerken mağdurun şüphelinin cinsel organını ısırmak veya itmek suretiyle tepki vermemesi” ve “İlk harekette hiçbir suretle sesini çıkarmayışı veya bağırmayışı”, “Hayatın olağan akışına uygun bulunmayan ve soyut iddialar” olarak nitelendirildi. YENİDEN SORUŞTURMA KARARI  Başsavcılığın, “Kovuşturmaya Yer Yok” kararına yönelik Bandırma Sulh Ceza Hakimliği’ne yapılan itiraz da 16 Temmuz 2021 tarihinde reddedildi. Hakimliğin ret kararının ardından çocuğun annesi tarafından AYM’ye, “Kötü muamele yasağının ihlal edildiği” iddiasıyla bireysel başvuruda bulunuldu. Dosyayı inceleyen Yüksek Mahkeme, 23 Aralık 2025 tarihli kararında kötü muamele yasağının usul boyutunun ihlal edildiğine karar vererek, ihlalin ortadan kaldırılması ve yeniden soruşturma yapılması gerektiğine hükmetti.

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey hakkında gözaltı kararı: Evinde arama yapılıyor 

CHP'li Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey hakkında gözaltı kararı verildi. Bozbey'in evinde arama yapıldığı ve telefonuna el konulduğu belirtildi. Bozbey'in kızı Side Bozbey olmak üzere bazı yakınları hakkında da gözaltı kararı verildiği öğrenildi.

CHP'li belediyelere yönelik operasyon ve soruşturma dalgası devam ediyor. Halktv.com.tr'den İsmail Saymaz'a konuşan CHP'li milletvekili Kayıhan Pala, Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Mustafa Bozbey hakkında gözaltı verildiğini açıkladı. Saymaz'ın aktardığına göre, Pala, Mustafa Bozbey'in evinde arama yapıldığını belirtti.Saymaz, Bozbey'in telefonuna da el konulduğunu ifade etti. Gözaltı kararının sadece Bozbey ile sınırlı olmadığı; başta kızı Side Bozbey olmak üzere bazı yakınları hakkında da gözaltı kararı verildiği öğrenildi.

Kimyasal dev tesis suyu bitirecek -Gökay Başcan- 

Cengiz Holding, Mardin’deki tesisini devasa bir kimyasal üsse çeviriyor. “Özel Endüstri Bölgesi” statüsüyle kurulan tesislerde binlerce ton tehlikeli asit kullanılacak, saatte 356 tona varan yeraltı suyu sömürülecek.

Ülkenin dört bir yanındaki ekolojik yıkım projelerinin bir numaralı aktörü Mehmet CengizMardin Mazıdağı’ndaki tesisini devasa bir kimyasal atık üssüne çevirmeye devam ediyor. Samsun’daki fosforik asit tesisinin atıklarını Karadeniz’e dökmek için çevresel etki değerlendirme (ÇED) süreci başlatan Cengiz Holding (Eti Bakır A.Ş.), şimdi de Mardin Mazıdağı’ndaki entegre tesisi için harekete geçti.Cumhurbaşkanlığı kararıyla "Özel Endüstri Bölgesi" (ÖEB) ilan edilen alanda kurulan tesisin, bölgenin kısıtlı yeraltı sularını sömürerek halk arasında "kezzap" ve "tuz ruhu" olarak bilinen kuvvetli asitlerle devasa kapasitelerde yeni üretimler yapacağı ortaya çıktı. 'ÖZEL ENDÜSTRİ BÖLGESİ' ZIRHI 1974 yılında kamuya ait Etibank bünyesinde kurulan ve 1994’te Tansu Çiller döneminde "zarar ediyor" gerekçesiyle kapatılan Mardin Mazıdağı Fosfat Tesisleri, 2011 yılında 380 milyon lira gibi düşük bir teklif sınırı üzerinden yok pahasına Cengiz Holding’e satılmıştı. Özelleştirme kıyağıyla alınan bu devasa alan, iktidarın 10 Mayıs 2019 tarih ve 1041 sayılı Cumhurbaşkanlığı Kararı ile ÖEB ilan edildi. Şirketin hazırladığı 450 milyon TL bedelli yeni ÇED dosyasında, bu "özel zırhın" nasıl kullanıldığı da açıkça gözler önüne serildi. Şirketin "sıfır atık" söylemiyle pazarladığı tesis, Kastamonu Küre ve Elazığ madenlerinden çıkarılan pirit küllerinin (atıklarının) Mardin’e taşınmasıyla çalışacak.   SAATTE 356 TON SU HARCAYACAK İklim krizinin etkilerinin en yoğun hissedildiği Güneydoğu Anadolu Bölgesi’ndeki tesiste, sadece yeni kurulacak Kobalt Tuzları Üretim Tesisi’nde saatte 20 metreküp proses suyu ve 86 metreküp soğutma suyu kullanılacak. Oksijen Üretim Tesisi’nin soğutulması için ise saatte tam 250 metreküp su harcanacak. Şirket, saatte toplam 356 tona ulaşan bu devasa su ihtiyacını ilk etapta bölgedeki yeraltı su kuyularından karşılayacak. KEZZAPTAN TUZ RUHUNA  Yeni hazırlanan ÇED dosyasına göre Cengiz Holding, bu atıklardan elde ettiği yarı mamulleri daha da saflaştırmak için tesise üç yeni ünite ekleyecek: • Yüksek Saflıkta Kobalt Tuzları Üretim Tesisi: Yılda tam 6 bin 837 ton kapasiteyle çalışacak. • Çinko Sülfat Monohidrat Üretim Tesisi: Yılda 7 bin 208 ton kapasiteyle toz halinde çinko ürünü elde edecek. • Oksijen Üretim Tesisi: Fırınları beslemek için saatte 6 bin metreküp oksijen üretecek. "Kobalt Nitrat" üretmek için halk arasında "kezzap" olarak bilinen kuvvetli nitrik asit (HNO3), "Kobalt Klorit" üretmek için temizlikte de kullanılan ancak sanayi tipi son derece zehirli ve tahriş edici olan "tuz ruhu" yani hidroklorik asit (HCl) kullanılacak. "Kobalt Asetat" üretmek için "sirke ruhu/asidi" olarak bilinen asetik asit ile çözündürme işlemi yapılacak. Ayrıca tüm bu ayrıştırma işlemlerinde bazik bir kimyasal olan kostik (sodyum hidroksit) yoğun olarak kullanılacak.

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -31 Mart 2026-

İsrail, "Filistinlileri idam" yasasını onayladı, İsrailli bazı vekiller Meclis'te şampanya ile kutlama yaptı.

İsrail Meclisi (Knesset), Filistinli mahkumlara idam cezası getirilmesini öngören tartışmalı yasa tasarısını onayladı. Uluslararası kamuoyunun tepkisine yol açan yasa tasarısı Knesset Genel Kurulu'nda yapılan oylamada 48'e karşı 62 oyla kabul edildi. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun da Filistinlilere idam cezası getirilmesini öngören yasa tasarısına lehte oy kullandığı görüldü. Yasanın onaylanmasının ardından bazı İsrailli milletvekillerinin birbirlerini tebrik ettikleri ve kutlama yaptıkları görüldü. Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir'in şampanya patlatarak kutlama yaptı. Filistin'den yapılan açıklamada ise, kararın Filistin halkına karşı işlenen bir savaş suçu olduğu ifade edildi. 

İsrail Meclisi (Knesset), Filistinli mahkumlara idam cezası getirilmesini öngören tartışmalı yasa tasarısını onayladı. İsrail Meclisi'nde yapılan oylamanın sonucu ise tasarıyı hazırlayan aşırı sağcı Yahudi Gücü Partisi milletvekili Limor Son Har-Melech tarafından duyuruldu. Son oylama sırasında Demokratlar Partisi Milletvekili Gilad Kariv ile tasarıyı destekleyen aşırı sağcı milletvekilleri arasında sözlü atışma yaşandı.

"Ben-Gvir: Hüküm saati geldi"

Filistinlilere karşı daha fazla şiddet, baskı ve bölgede daha saldırgan politika takip eden ve yasanın öncülerinden aşırı sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir, oylama öncesi yaptığı konuşmada "hüküm saati geldi" ifadeleriyle tehditler savurdu.

İdam yasasına şampanya ile kutlama

Ayrıca Ben-Gvir'in tasarının onaylanmasının ardından Meclis'te şampanya ile kutlama yaptı. Ben-Gvir'in oylamaya yakasında idam ipi şeklinde bir yaka iğnesi ile gelmesi de dikkat çekti. 

Filistin'den tepki: Filistin halkına karşı savaş suçu

Filistin Devlet Başkanlığı, İsrail'in Filistinli esirleri hedef alan "idam yasasını" reddettiklerini ve bunun Filistin halkına karşı savaş suçu olduğunu bildirdi.

Filistin Devlet Başkanlığından yapılan yazılı açıklamada, İsrail Meclisi'nin Filistinli mahkumlara idam cezası getirilmesini öngören tartışmalı yasa tasarısını onaylamasına tepki gösterildi.

İsrail makamlarının Filistinli esirlerin idamına ilişkin yasayı onaylamasının reddedildiği ve şiddetle kınandığı açıklamada, şu ifadelere yer verildi: "Bu yasa, özellikle kişilerin korunmasını ve adil yargılanma güvencelerini içeren Dördüncü Cenevre Sözleşmesi başta olmak üzere uluslararası insancıl hukukun açık bir ihlali olduğu gibi Medeni ve Siyasi Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmeye de aykırıdır."

Tel Aviv yönetiminin Gazze Şeridi ve işgal altındaki Batı Şeria'da Filistin halkına karşı izlediği tırmandırıcı politikalar bağlamında bu adımı attığına işaret edilen açıklamada, "İsrail'in Filistinli esirleri hedef alan idam kararını reddediyor ve bunu halkımıza karşı savaş suçu olarak kabul ediyoruz." denildi.

Bu tür yasa ve uygulamaların Filistin halkının iradesini kıramayacağı, direnişini zayıflatamayacağı ve halkı meşru mücadelesini sürdürmekten, özgürlük ve bağımsızlığını elde etmekten, başkenti Doğu Kudüs olan bağımsız Filistin devletini kurma hedefinden vazgeçiremeyeceği vurgulanan açıklamada, şunlar kaydedildi: "Bu tür ırkçı yasaların tehlikeli sonuçları konusunda uyarıyoruz: Bunlar, gerilimi ve tırmanışı artırmanın yanı sıra bölgede güvenlik ve istikrarın sağlanması fırsatlarını tehdit edecek."

Yasa ne getiriyor?

Onaylanan yasaya göre, cezanın infazı İsrail Cezaevi Servisi tarafından görevlendirilen gardiyanlar tarafından asılma yoluyla gerçekleştirilecek. İnfazı gerçekleştiren gardiyana kimlik gizliliği ve cezai dokunulmazlık tanınacak.

İdama mahkum edilen kişiler ayrı bir gözaltı merkezine yerleştirilecek ve yetkili kişiler dışında kimse ziyaret edemeyecek, avukat görüşmeleri ise sadece görüntülü olacak.

Savcılığın talepte bulunmasına gerek kalmaksızın idam cezasının verilmesinin mümkün olacağı belirtilen tasarıda, idam cezası için oy birliği şartının aranmayacağı ve kararın basit çoğunlukla verileceği belirtildi.

İsrail'in işgali altındaki Batı Şeria'da yaşayan Filistinlilerin tabi tutulduğu askeri mahkemelerin de idam cezası verebileceği, bu cezada Savunma Bakanı'nın yargı heyetine görüş bildirme hakkının tasarıda yer aldığı aktarıldı. İsrail işgali altındaki Filistinli mahkumlara ölüm cezası verilmesi halinde, af ve temyiz yolunun kapanacağının tasarıya eklendiği kaydedildi.

İsrail'de yargılanan mahkumlar için idam cezası ömür boyu hapis cezasına çevrilebilecek.

Onaylanan yasada, "İsrail'in varlığını inkar etme amacıyla bir İsrailli veya burada yaşayan birini öldürmek" idam cezasına çarptırmak için gerekçe gösterildi.

48 saat arayla iki operasyonun farkı ve MHP’li Yönter hakkında iddialar -Tolga Şardan- 

Otel odasına yapılan baskın, gözaltı ve arama işlemleri tüm detaylarıyla kameraya çekildi. Ve çekilen görüntüler tüm ayrıntısıyla iktidara yakın yayın organlarınca kamuoyuna aktarıldı. Edindiğim bilgiye göre; Yalım’la ilgili CMK’nin 135. maddesi hükmü gereğince iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması kararı vardı. Yalım’ın son günlerdeki faaliyetlerinin özellikle iktidara yakın yayın organlarında yapılan haberlerin detaylarında dakikasına kadar yayınlanması bunu gösteriyor zaten.

Başkentte, birbirine benzeyen iki ayrı polisiye operasyon gerçekleştirildi geçen hafta.

İlki, 25 Mart günüydü. Bu operasyonda hakkında yakalama kararı bulunan eski AKP milletvekili Bayram Ali Bayramoğlu, yakalanarak gözaltına alındı.

İkinci operasyon ise, ilkinden iki gün sonraydı. Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım da aynı eski AKP milletvekili Bayram Ali Bayramoğlu gibi hakkındaki gözaltı kararı uyarınca yakalandı.

Şimdi, aralarında sadece 48 saat bulunan iki ayrı operasyonun ayrıntılarına bakalım.

Yine ilk olarak AKP’li Bayramoğlu’nun yakalanmasından başlayalım.

Bayramoğlu, aynı zamanda iktidara yakın MÜSİAD’ın eski başkanı. Rize’den hemşehrisi olması nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın çevresinden. TBMM’de 23. dönem AKP milletvekiliydi. İş çevrelerinde tanınan bir kişilik.

Bayramoğlu hakkındaki yakalama kararının merkezi İstanbul Adliyesi. Yani İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı. Başsavcılık, SPK’nın yaptığı suç duyurusu sonrasında eski AKP’li milletvekili hakkında adli soruşturma başlattı. Soruşturma konusu öyle pek de yenir yutulur cinsten değildi doğrusu.

Bayramoğlu’na yönelik soruşturmanın konusu; “yetkilisi olduğu şirket/şirketlerin banka hesaplarının kullandırılması suretiyle izinsiz sermaye piyasası faaliyeti suçuna iştirak edilmesi”ydi. Basit anlamıyla yolsuzluktu.

Savcılık, başlattığı adli soruşturma çerçevesinde İstanbul Emniyeti’ne gözaltı talimatını verdi. İstanbul Emniyeti, yaptığı araştırma sonrasında Bayramoğlu’nun yerini Ankara olarak tespit etti. Gelişme Ankara Emniyeti’ne bildirildi.

Diğer yandan da İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nı bilgilendirdi. Yapılan ön araştırma sonrasında yeri belirlenen Bayramoğlu, bulunduğu yerde gözaltına alındı. Önce Ankara Emniyeti’ne getirildi. Sonrasında ise İstanbul’dan gelen polis ekibine teslim edilip gönderildi. Emniyet’teki işlemleri tamamlandıktan sonra adliyeye çıkartılan Bayramoğlu tutuklandı.

Farkındaysanız, Bayramoğlu’na yönelik işlemler hem İstanbul’da hem de Ankara’da “sessiz sedasız” tamamlandı. Eski AKP’li milletvekilinin gözaltına alınmasıyla ilgili en küçük bilgi, açıklama ya da kamera görüntüsü kamuoyuna sızmadı, sızdırılmadı. Öyle ki, T24’te haber yayınlanmasaydı, eski AKP’li milletvekilinin gözaltına alınıp tutuklandığından Bayramoğlu’nun yakın çevresi dışında kimselerin bilgisi ve haberi olmayacaktı.

Bu arada resmî açıklama ya da gayri resmi sızdırma olmadığı için kamuoyu Bayramoğlu’nun nerede gözaltına alındığını bile öğrenemedi. Otelde mi, evde mi, misafirhanede mi? Yanında kim vardı? Yalnız mıydı? Kimse bilmiyor.

Gelelim, Uşak Belediye Başkanı Yalım’ın gözaltına alınmasına.

Yalım’ın hakkında yolsuzluk iddiasıyla yürütülen soruşturmanın merkezi de yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı. Dosyayı tamamlayan başsavcılık, Yalım’ın gözaltına alınması talimatını İstanbul Emniyeti’ne verdi. İstanbul Emniyeti, yaptığı araştırmada Yalım’ın, tıpkı Bayramoğlu gibi Ankara’da olduğunu tespit etti. Tespit ve yakalama kararı hem Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı hem de Ankara Emniyeti ile paylaşıldı.

Ayrıca Yalım’ın gözaltına alındıktan sonra İstanbul’a götürülmesi ve gözaltı sırasında bulunduğu yerdeki arama çalışmalarına katılması amacıyla Bayramoğlu’nda olduğu gibi İstanbul’dan özel polis ekibi de Ankara’ya geldi. Yakalama ve arama işlemine nezaret etti.

Otel odasına yapılan baskın, gözaltı ve arama işlemleri tüm detaylarıyla kameraya çekildi. Ve çekilen görüntüler tüm ayrıntısıyla iktidara yakın yayın organlarınca kamuoyuna aktarıldı.

Burada bir ek bilgi aktarayım. Edindiğim bilgiye göre; Yalım’la ilgili CMK’nin 135. maddesi hükmü gereğince iletişimin tespiti, dinlenmesi ve kayda alınması kararı vardı. Yalım’ın son günlerdeki faaliyetlerinin özellikle iktidara yakın yayın organlarında yapılan haberlerin detaylarında dakikasına kadar yayınlanması bunu gösteriyor zaten.

Yurt dışından yanında belediyede çalışan kadın personelle birlikte Ankara’ya gelip gözaltına alındığı otelde konaklama yapan Yalım’ın konumunun tespiti sonrasında olanlar oldu.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, bu konudaki açıklamasında Ankara Emniyeti’nden kendilerine “sakın bizden bilmeyin, haberimiz yoktu” mesajının ulaştığını açıkladı. Ortalık karıştı. Özel’in açıklaması sonrasında gözler İstanbul Emniyeti’ne çevrildi doğal olarak.

Ayrıca, Yalım’ın gözaltına alınmasında “Ankara’dan bilgi sızması olacağı için İstanbul’dan ekip geldiği” iddiası gündeme geldi. Ancak bu iddia, yine Bayramoğlu’nun yakalanmasında yaşananlarla çürüdü. Eski AKP’li milletvekilinin gözaltına alınması bilgisi dışında ne kamera görüntüsü ne gözaltına alındığı mahal ne de yanında kimlerin var olup olmadığı bilgisi sızmadı.

Doğrusunu isterseniz uygulama Bayramoğlu örneğindeki gibi olmalı. Yürürlükteki yasalar, şüpheli ve mağdurların haklarını düzenlemiş durumda. Yasalar, yasaları uygulamakla görevli makamlarca “tam anlamıyla” uygulansa zaten böylesi durumlar yaşanmaz.

Fakat siyaset, yargı ve kolluktaki farklı gerekçeler ile parametreler sebebiyle teorideki yasa hükmünün sahadaki pratiğe yansıması yasadaki gibi olmuyor maalesef.

Sürecin sonunda iki adli dosyada “dosyanın hedef kişilerinin farklı siyasi yelpazede yer almaları” nedeniyle iki farklı uygulama yapılmasından hem adliye hem de adli kolluk olarak polis sorumlu.

Sorumluluğun adliye boyutundan Adalet Bakanlığı, polis tarafında ise, önce İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız ve Emniyet Genel Müdürü Mahmut Demirtaş, sonrasında İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi sorumlu.

Çiftçi, hafta sonu Ankara’da gazetecilerle bir araya geldi. Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’tan polisin sorunlarına, trafik cezalarından araç plakalarına kadar değişik konular gündeme gelmiş. Ancak, Çiftçi’nin etrafında bulunan gazetecilerin hiçbirinin aklına, “polisin kameralı baskın uygulamasında ortaya çıkan durumu” sormak gelmemiş. Ya da soruldu, Bakan yanıt vermedi! İlginç elbette.

“Polis, savcının emriyle soruşturma yapar” görüşü böylesi durumlarda ortaya atılır. Taraflar, birbirlerine topu atarak hem zaman kazanmak ister hem de dikkatleri kendi üzerlerinden dağıtmaya çalışırlar. Bu yıllardır süre gelen bir durumdur.

Büyüteç aracılığıyla Çiftçi ve Demirtaş’a soralım; olayın iç yüzünün ortaya çıkarılması için müfettiş görevlendirmesi yapsanız nasıl olur?

MHP’de yaşanan gelişmelerde neler var?

Geride kalan haftanın dikkat çeken diğer konusu MHP’li İzzet Ulvi Yönter’in partisinin genel başkan yardımcılığından istifa etmesiydi.

İstifanın ardından MHP cenahında epey hareketli saatler yaşandı. Heyecan, önümüzdeki günlerde devam edecek gibi görünüyor. Partide suların kolay kolay durulmayacağı görüşü hâkim.

Yaşananlar içinde en merak edilen konuların başında Yönter’in parti yönetimindeki görevinden neden istifa ettiği geliyor.

Farklı değerlendirmeler var kuşkusuz.

Ancak en bilineni Ankara’nın yeraltı dünyasının önde gelen isimlerinden Ayhan Bora Kaplan’ın merkezinde yer aldığı olaylar zincirinde adının geçtiği iddiası.

Bu iddia, geçen hafta Büyüteç’te de gündeme geldi. Halen tutuklu bulunan Serdar Sertçelik’e ait olduğu öne sürülen cep telefonunda yapılan incelemede elde edilen mesajlarda MHP’li Yönter’in de adı geçtiği görüldü.

Yaşanan gelişmeler sonrasında gündeme gelen iddiaya göre; soruşturmayı yürüten Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı yönetimi, dosyayı tamamladı. Yine kulislerde konuşulan iddialara göre, Yönter hakkında fezleke hazırlanarak TBMM’ye gönderilmesi yönünde çalışma yapıldı. Aynı dosyada Yönter’le birlikte MHP’li Necmi Yıldırım’ın da isminin geçtiği öne sürülüyor.

Bu iddiaları sormak için Büyüteç’i kaleme almadan önce Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Gökhan Karaköse’yle telefonla görüşme girişiminde bulundum. Büyüteç’in yayına gireceği ana kadar başsavcılıktan görüşme talebine karşı herhangi bir yanıt gelmedi.

Belki doğrudan kamuoyuna bir açıklama yapılırsa Yönter’le ilgili süreç ve iddialar daha net anlaşılabilir.

Adliye Borsası’na soruşturma yok mu?-Mehmet Y.Yılmaz- 

İBB davasında, sözlerden ibaret olan, maddi deliller ile desteklenmeyen bazı ifadeler sonuç doğurur, insanların bir yıldır tutuklu yargılanmasına yol açarken bazı ifadeleri savcıların duymazdan geldiği iddia ediliyor. Dilekçe veren Murat Kapki’nin, Mücahit Birinci ile ilgili ortaya attığı, “2 milyon dolar rüşvet istedi” ifadesini savcıların tutanağa bile geçirmediğini söylemesi bunu düşündürtüyor.

Ekrem İmamoğlu’nun seçimde Cumhurbaşkanı adayı olamaması amacıyla açılan davada iş adamı Murat Kapki, ifadesi sırasında verdiği dilekçede kendisinden  tutukluluğunun kaldırılması için 2 milyon dolar rüşvet istendiğini ihbar etti.

Kapki mahkemeye verdiği dilekçede AKP’li avukat Mücahit Birinci’nin kendisinden rüşvet istediğini söylüyor:

“Üçüncü ifademi esasen Mücahit Birinci’nin bana yaptığı teklifi anlatmak için verdim. Savcılara; Mücahit Birinci’nin bana gelip iftiralar atmamı ve kendisine 2 milyon dolar vermemi, bu sayede tahliye olabileceğimi söylediğini anlattım. Ancak savcılar bunları tutanağa geçirmedi.”

Ekrem İmamoğlu’nun 401 kişi ile yargılandığı davanın iddianamesi büyük ölçüde bu tür ifadelere dayanıyor.

Bizde ise bir süredir bu iş kaymakamlara, valilere emirle veriliyor ki seçimle göreve gelmiş birini zorla görevden alıp, yerine bir memur tayin etme işi darbe dönemlerinde tanıklık ettiğimiz ortak uygulamalardandır.

Başbakan Süleyman Demirel’in 12 Eylül 1980’de bir darbeyle devrilip, yerine bir emekli devlet memuru olan Bülent Ulusu’nun tayin edilmesi buna bir örnektir.

Özel’e soruşturma nasıl sonuçlanır bilemiyorum ama savcılarımızın hazır bu konuya ilgi duydukları anlaşıldığına göre, Anayasa’nın delik deşik edilmesi meselesi de belki gündeme gelir.

Savcılık, bu davadaki sanıklar aleyhine söylenen her şeyi “delildir” diyerek iddianameye koymuş.

Buradan anlıyoruz ki evrensel ceza hukukunda pek yeri olmayan “o dedi, bu dedi” ifadeleri İstanbul Adliyesi için son derece makul ve uygun deliller.

İlgimi çeken şey, sözlerden ibaret olan, maddi deliller ile desteklenmeyen bazı ifadeler sonuç doğurur, insanların bir yıldır tutuklu yargılanmasına yol açarken, bazı ifadeleri savcıların duymazdan gelmesi.

Kapki’nin Mücahit Birinci ile ilgili ifadesini savcıların tutanağa bile geçirmemeleri bunu düşündürtüyor.

Normal olarak böyle bir ifade verildiğinde bu iddiaya maruz kalan savcıların yerlerinden öfkeyle zıplamaları gerekir.

Sadece savcıların değil Birinci’nin de ayağa fırlamasını beklerdim.

Ama görülüyor ki umurlarında bile olmamış.

Niye acaba?

Tıpkı futbolda olduğu gibi bizim adliyemizde de böyle “iş bitiriciler” olduğunu hep duyarız.

Olay futbolda şöyle cereyan ediyormuş: Birileri falanca takım ile oynayacak filanca takımın şu, şu oyuncularını belli bir paraya “bağlayarak” maçı falanca takımın kazanmasını sağlayacaklarını söylermiş. Buna inanan falanca takımın yöneticisi de belli bir parayı bunlara teslim eder, maç gününü beklermiş.

Maç oynandığında falanca takım kazanamazsa “şike parası” diye verilen parayı aracılar kulüp yöneticisine iade eder, “namussuzlar vazgeçti” derlermiş

Çünkü aslında herhangi bir futbolcuyu bağlamamış olurlar, bir tür kumar oynarlarmış. Şansları yaver giderse falanca takım maçı kazandığında da paraları kendi aralarında üleşirlermiş.

Adliye Borsası’nın da böyle olduğu iddialarını hep duyarım.

Belki de Kapki ve başka sanıklara ulaşan bazı avukatlar böyle zarf atıyorlardır.

Tahliye kararı çıkarsa paralar cebe, çıkmazsa iade!

Bu anlatılanların ne kadar doğru olduğunu bilemeyiz elbette ama bunu iş edinen avukatların bulunduğu hep söylenir.

Namuslu hukukçuları elbette tenzih ederim.

Kapki gibi bir sanık böyle bir ifade verdiyse bunun en azından soruşturulması gerekmez miydi diye sormak istiyorum.

Böylece bu işi alışkanlık haline getirenler varsa onları yakalamak, Adliye’nin adını temize çıkarmak mümkün olurdu ki yakışan da zaten budur.

Madem savcılar bu iddiaya duyarsız kalıp, tutanağa bile bağlamadılar, Mücahit Birinci bu işe el atmalı.

İddia bu dilekçeyle artık alenileştiğine göre bir suç duyurusu da kendisi yapmalı.

Daha önce de yazmıştım, bu tür dedikodulara ben inanmamayı tercih ederim.

Ama ben inanmıyorum diye torba ağızlar büzülmüyor, Adliyemizin haberi olsun.

***

“Darbe” konusu savcıların dikkatini çekmiş

CHP lideri Özel’e açılan soruşturma AKP Adliyesi’nin en sevdiği soruşturmalar arasında kuşkusuz ki ilk sırayı alır: Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu! Muhalif politikacıyı cezalandırma hevesi, bizim memlekette hep olmuştur. Bunun nedeni bir türlü “gerçekten sivilleşmeyi başaramamış” olmamız. İktidara gelen, sivil siyasetten geliyor, bununla övünüyor ama eleştiriye karşı tahammülsüz.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in, Kuşadası mitinginde yaptığı konuşma nedeniyle soruşturma başlattı.

Hep diyorum, bir gün öyle bir an gelecek ki hakkında soruşturma başlatılmamış bir tek T.C. vatandaşı kalmayacak!

Özel’e açılan soruşturma AKP Adliyesi’nin en sevdiği soruşturmalar arasında kuşkusuz ki ilk sırayı alır: Cumhurbaşkanı’na hakaret suçu!

Özel, Cumhurbaşkanı’na “darbeci” suçlaması yapmış, soruşturmanın nedeni bu.

Bir siyasetçinin biz sıradan vatandaşlar gibi konuşması beklenemez.

Siyaset doğası gereği bizim memlekette biraz sert gidiyor.

Cumhurbaşkanı da bir siyasetçi olarak zaten hayli sert ifadeler kullanabiliyor.

Onun için Erdoğan’ın Özel’e söyledikleri, Özel’in Erdoğan için söylediklerini götürür, geriye iki taraftan biri lehine diğeri aleyhine üç beş söz ancak kalır.

Böyle konuşmak kendi bilecekleri iş ama onaylamadığımı söyleyeyim.

Muhalif politikacıyı cezalandırma hevesi, bizim memlekette hep olmuştur.

Bunun nedeni bir türlü “gerçekten sivilleşmeyi başaramamış” olmamız.

İktidara gelen, sivil siyasetten geliyor, bununla övünüyor ama eleştiriye karşı tahammülsüz.

Hesap vermek istemiyor, eleştiri dinlemek taraftarı değil.

Bugünkü iktidar da bundan vareste değil.

Hesap vermek istemiyor, eleştiriye tahammülü yok hatta eleştiriyi doğrudan hakaret diye algılamaya eğilimli.

Öte yandan memlekette Anayasal düzenin ciddi bir darbe aldığı da gerçek.

Anayasa’ya göre idareyi, yargı organlarını vs. bağlayan AYM kararlarının yargıyı bağlamayabileceğini gördük.

Anayasa’ya göre kararları kesin olan Yüksek Seçim Kurulu kararlarını tanımayan ilk derece mahkemeleri bile var.

Bu işleri hâkimken başlatan kişi, politikaya girdi, Adalet Bakanı da oldu.

 “Anayasal düzene karşı bir yargı darbesinden” bu nedenle söz ediliyor.

Öte yandan seçimle iş başına gelen belediye başkanlarının yerine devlet memurlarının atanması meselesi var.

Normal olarak seçimle göreve gelen, herhangi yasal bir nedenle görevden alınıyorsa yerine gelecek olanın da seçimle gelmesi beklenir.

Belediye Meclislerinin üyeleri seçimle geldikleri için onlardan birini kendi aralarında seçerler, yeni belediye başkanının hukuki meşruiyeti seçimden gelir.

Bizde ise bir süredir bu iş kaymakamlara, valilere emirle veriliyor ki seçimle göreve gelmiş birini zorla görevden alıp, yerine bir memur tayin etme işi darbe dönemlerinde tanıklık ettiğimiz ortak uygulamalardandır.

Başbakan Süleyman Demirel’in 12 Eylül 1980’de bir darbeyle devrilip, yerine bir emekli devlet memuru olan Bülent Ulusu’nun tayin edilmesi buna bir örnektir.

Özel’e soruşturma nasıl sonuçlanır bilemiyorum ama savcılarımızın hazır bu konuya ilgi duydukları anlaşıldığına göre, Anayasa’nın delik deşik edilmesi meselesi de belki gündeme gelir.

soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Mart 2026-

TKP'den NATO’ya yanıt: 'Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız!' 

Ankara Beştepe’de Temmuz ayında zirve yapmaya hazırlanan NATO’nun “100 gün kaldı” paylaşımına TKP’den yanıt geldi: “Şimdiden ilan ediyoruz: Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız!”. TKP 4 Nisan'da NATO’nun kuruluş yıldönümünde yurttaşları Ankara’da sokağa çıkmaya çağırıyor.

Dünyanın en büyük terör örgütü NATO 2004 yılından sonra ikinci kez ülkemizde zirve toplamaya hazırlanıyor.

7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara Beştepe’de düzenlenecek NATO Zirvesi’ne 100 gün kaldığına dair bir paylaşım bugün NATO’nun resmi sosyal medya hesaplarından yapıldı.

Paylaşımda “Ankara’da düzenlenecek 2026 NATO Zirvesi'ne 100 gün kaldı” denilirken, NATO zirvelerinin “ittifakın karşı karşıya olduğu önemli konularda kararlar almak üzere” toplandığı belirtildi, Türkiye’nin 2004’teki zirveden sonra ikinci kez bir NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağı hatırlatıldı.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) NATO’ya “Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız” uyarısında bulundu.

NATO’nun paylaşımını alıntılayan TKP'den yapılan açıklamada şöyle denildi:  Şimdiden ilan ediyoruz: Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız! Dünyanın en büyük terör örgütü NATO’ya geçit vermeyeceğiz. NATO’yu ülkemizden söküp atmak için 4 Nisan’da Ankara’da bir araya geleceğiz.” 

Şimdiden ilan ediyoruz: Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız!  Dünyanın en büyük terör örgütü NATO’ya geçit vermeyeceğiz. NATO’yu ülkemizden söküp atmak için 4 Nisan’da Ankara’da bir araya geleceğiz.  https://t.co/Ge2cbL9ydL https://t.co/W8WsHyFP0X — TKP (@tkpninsesi) March 29, 2026

NATO'nun kuruluş yıldönümünde Ankara'da yürüyüş: 'Ülkemizden söküp atacağız'

TKP önümüzdeki hafta sonu NATO’nun kuruluş yıldönümü olan 4 Nisan'da Ankara’da sokağa çıkacağını duyurmuştu.

Eylem 4 Nisan Cumartesi günü saat 18.30’da Kolej'de başlayacak.  Buradan Sakarya Meydanı’na düzenlenecek yürüyüşün ardından saat 19.00’da basın açıklaması yapılacak. TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın da katılacağı eylemde bir ağızdan "NATO'yu ülkemizden söküp atacağız!" denilecek. Emekçilere ve yurtseverlere çağrı yapan TKP eylem duyurusunda şu ifadelere yer verdi:  Dünyanın en büyük terör örgütü NATO'nun kuruluş yıldönümünde Ankara'da yürüyoruz! 4 Nisan Cumartesi günü saat 18.30'da başlayacak yürüyüşe 'NATO'yu ülkemizden söküp atacağız!' diyen tüm Ankaralı emekçileri, yurtseverleri davet ediyoruz.”

Frontal lob ve boğazımıza geçirilen NATO ilmeği -Engin Solakoğlu- 

Temsil eder gibi yaptıkları halkın Boğazlar üzerindeki egemenliğini yabancı devletlere devretmeye kalkışanlar, şahsi kurtuluş kaygıları sebebiyle Türkiye halkını İran halkıyla boğazlaştırmaya yeltenenler hesabı da yine o halka verirler. Bu bir temenni değildir. Mutlaka verirler.

Bu hafta birbiriyle bağlantılı gördüğüm iki konuyu açmaya çalışacağım. Kısa olmayacak. İlle de okuyacağım diyorsanız, yanınıza büyükçe bir bardak çay ya da kahve almanızı öneririm.

Frontal lobun yediği herzeler

İran’a yönelik emperyalist saldırı birinci ayını doldurdu. İran salt savaş alanında değil, siyaset ve propaganda konusunda da düşmanlarına kök söktürüyor.

ABD-İsrail ikilisinin ya da son zamanlarda kullanmayı tercih ettiğim deyimle, İsrail Birleşik Devletleri’nin ise bocaladığını görüyoruz. Savaşın sonu ne olur bilemeyiz ama şunu itiraf etmek zorundayız: İran hepimizi şaşırttı ve şaşırtmaya devam ediyor. Daha önce yaşamadığımız türden  bir savaş manzarası karşısındayız.

“Daha önce yaşamadığımız” tanımına sokabileceğimiz bir gelişme İsrail’den. İsrail Genelkurmay Başkanı Zamir soykırımcı güruhun içe doğru çökmesi riskinden söz ediyor. Gazze’de çoluğu çocuğu katledip insanlık suç teşkil eden marifetlerini sosyal medyada paylaşacak kadar keyif alan askerleri savaşın bu yeni evresinde bitap düşmüşler. Bu suç çetesinin başındaki Zamir “bana yeni asker bulun” diyor. Filistin ve Suriye’de işgali sürdüren, Lübnan’da ilhak amaçlı bir saldırı yürüten üniformalı haydutlara takviye gerekiyormuş. Bu bir yandan beklenebilecek bir durum ama Zamir’in zırlamasının asıl sebebinin Lübnan’ı savunan direniş, Hizbullah olduğu açık. Şu ana kadar verilen sayılarda abartma payı bulunduğunu varsaysak dahi İsrail kara ordusunun Lübnan’da büyük kayıplara uğradığı anlaşılıyor.

İsrail Birleşik Devletleri’nin Washington cephesinde ise bir tür manyaklık hali hüküm sürüyor. Trump’ı daha sonra ele alacağız ama önce diğerlerine bakalım.

İran savaşının ilk haftalarında pek de ön saflarda gözükmeyen Rubio zuhur etti. En iyi bildiği işi yapıp büyük bir ciddiyetle savaş yalanlarını art arda sıralıyor. Bana sorarsanız savaşı değil, sonrasını düşünüyor. İran konusunda yaşanacak bir başarısızlığın 2028 yılında aday olmayı düşündüğü Başkanlık seçimlerine yapabileceği olumsuz etkilere kafa yoruyor.

Başkan Yardımcısı Vance başka bir alemde. İranlıların müzakere edilebilir Amerikalı olarak kabul etmesinin ardında yatan sebebin Cumhuriyetçi mafya bünyesinde savaş ve İsrail konusunda yaşanan görüş ayrılıklarını derinleştirme isteği olduğu söyleniyor. Bana kalırsa odaklanma zorluğu çeken düz bir salak olmasının da payı var. Vance önceki gün, İranlıların nükleer intihar yeleği imal ettiklerinden söz etti. Sonra bu sözlerinin yeterince ahmakça olmadığını düşünmüş olmalı ki, dün UFO’lar hakkındaki görüşlerini açıklama ihtiyacı duydu. Uzaylıların şeytani varlıklar olduğunu düşündüğünü söyledi. Bu son cümledeki en iddialı sözcük “düşünmek” olsa gerek.

Trump’ın Savaş Bakanı Hegseth’in konuşma ve davranışları Türkiye’de aşina olduğumuz bir durumu gösteriyor. Yetenek ve kapasite bağlamında altından kalkamayacakları görevlere getirilenler, eksikliklerini insanlıktan ve asgari ahlakî standartlardan uzaklaşarak, bir de kendilerini o göreve getirenlere olmadık şekillerde yaranarak gidermeye çalışırlar.

Çete liderine geldik. Trump’ın hayatına dair filmi (The Apprentice-2024) izlerseniz karşınızda, gençliğinden itibaren düz kötü bir adam olduğunu öğrenmiş olursunuz. Epstein skandalındaki rolüne değinmeye bile ihtiyaç duymuyorum. Standart bir patron. Irkçı, faşizan eğilimli, kadın düşmanı, bencil, empatiden yoksun, kötücül vs.. Kendisine tek standart olarak belirlediğini söylediği kişisel ahlâkı zaten mevcut değil. Bunların hepsini biliyoruz. Trump’ın genel özelliklerini yazıp “enter” tuşuna bastığınızda karşınıza ilk gelen teşhislerden biri narsisizm.

Yalnız son birkaç gün içinde ağzından püsküren herzeler sanki zamanla gelişen ikinci bir hastalığa da işaret ediyor. Tıp biliminin profesyonelleri, özellikle de nörologlar beni bağışlasınlar. Bu konulara kişisel merakım olduğu için haddimi biraz aşacağım. Anglo-saksonların deyimiyle düzeltilmeye (I stand to be corrected) hatta azar işitmeye de hazırım.

İran’a karşı yürütülen emperyalist saldırının müsebbipleri, Gerald Ford uçak gemisindeki hasarlara dair sürekli "yangın", "kaza" gibi gerekçeler dile getiriyor, geminin savaş bölgesinden bu yüzden uzaklaştığını söylüyor. Hasarlar neden kaynaklıdır tam bilmiyorum. Bunun fazla bir önemi de yok. Sonuçta koca gemi kaçmış. Bu da tartışmasız bir rezalet ABD için.

Trump’ın söylediklerinin yarısını o gemide görevli bir başçavuş söyleseydi askeri mahkemenin yolunu tutmuştu. ABD Başkanı utanç verici boyutta bir askeri sırrı gözünü kırpmadan ifşa etti. Bunu sadece narsisizmle açıklamak ya da kimilerinin yaptığı gibi kurduğu büyük oyunun içinde yer alan kurnazca bir hamleyle açıklamak mümkün değil.

İkinci örnek ise, Suudi Veliaht Prensi Bin Salman’ın Trump’ın bedeninin gerisiyle girdiği etkileşime dair sözleri. Bu arada, isnat edilen eylemin şeklinin değil ama özünün doğru olduğuna kimsenin kuşkusu yok. Trump yağcılık veya yalakalık da diyebilirdi ve bu yine murat edilen aşağılama etkisini yaratırdı. Ancak o durumu en galiz ifadelerle açıkladı. Bu normal değil.

Son birkaç güne sığan bir iki örnek daha var. Bir tanesi canlı yayında bir televizyon sunucusuna yönelik sözlü sarkıntılık, bir diğeri konuşması sırasında “istediğiniz konuda konuşabiliriz, örneğin seks” deyivermesi. Bu noktada evlilik görünümlü çocuk tecavüzü dahil her türlü pisliği yaptıkları halde görünüşte ahlakçılığı kimseye bırakmayan evanjelist kilise ve benzeri yobaz toplulukların Trump’ın en güçlü destekçileri olduğunu akılda tutalım lütfen. Daha açık bir deyişle bu yaptıkları siyaseten işine yarayacak eylemler gibi görünmüyor.

Bence Trump’ın beyin filtreleri devre dışı kalmış. “Ağzına geleni söylemek” deyiminin tıbbi açıklaması sanırım bu.

Yakın çevremde tanık olduğum kimi olaylardan da yararlanarak ve daha önce okuduklarımdan aklımda kalan beyindeki filtreler meselesinin süzgecinden geçirerek internette  yapay zekâ destekli bir arama yaptım. Karşıma aşağıdaki tanım çıktı:

Beyinde filtrelerin (bilişsel/duyusal inhibisyon) kalkması; dürtü kontrol bozukluğu, uygunsuz davranışlar ve aşırı uyarılma ile sonuçlanan, genellikle frontal lobun işlevini yitirdiği durumlardır. Başlıca nedenleri Alzheimer, demans, Huntington hastalığı, frontotemporal demans, beyin tümörleri/travmaları, epilepsi ve MS (Multiple Skleroz) gibi nörodejeneratif veya yapısal rahatsızlıklardır.”

İsrail Birleşik Devletleri’nin emperyalist saldırganlığının kişilerle ilgili olmadığı, İsrail’in başında Ehud Olmert, ABD’nin başında Kamala Harris olsaydı da bu savaşın bir şekilde yaşanacağı sorgulanamaz bir gerçek.

Yalnız birkaç hafta içinde nükleer bir eşiği geçme ihtimali bulunan bu savaşı çıkartan ve sürdüren sarı boyalı primatın “frontotemporal demans”tan mustarip olduğu sonucuna vardım ben. Kendisine değil ama dünyaya acil şifa diliyorum.

Boğazımıza geçirilen NATO ilmeği

Geçen hafta da değindiğim İrancılık tartışmasına giren eski meslektaşlarımdan birisi secaat arz ederken “sicilli NATO düşmanları”ndan söz etmişti. Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi mecazi. Belki bilinen, tanınan anlamında kullanmıştır. Olabilir. Diplomatlardan sadece yabancı dillere değil, kendi dillerine çok hâkim olmaları beklenir. Emekli büyükelçi bu terimi kullanarak bir olasılıkla zevahiri kurtarma çabasına anlatım zenginliği kazandırmak istemiştir. İkinci anlam ise biraz daha vahim. Sicil devlet memuriyetinde bayağı önemli bir kavramdır. Dışişleri özelinde bunun yazılı olanı ve sözlü olanı da mevcuttur. Sözlü olanına koridor sicili denir ki, çoğu zaman koridor sicili yazılı sicil dosyasından daha belirleyici olur. Şayet bu durum geçerliyse, emekli meslektaşım “biz sizin kimler olduğunuzu biliyoruz, hesabınızı tutuyoruz” demek istemiş olabilir. Bir tür tehdittir ama ciddiye alacak değiliz.

Hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın ben o “sicilli NATO düşmanlarından” biriyim. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve dünyanın bir yurttaşı olarak, NATO’ya düşman olmamayı iki şekilde açıklarım. Birincisi NATO ve NATO düzeninden doğrudan nemalanmak veya nemalanma beklentisi taşımak, ikincisi cehalet.

NATO emperyalizmin terör örgütüdür ve uyguladığı şiddet salt NATO’nun düşman bellediği diğer devletleri değil, aynı zamanda ve bazen daha da çok üye devletlerin haklarını hedef alır. NATO üye devlet halklarını değil, sermaye düzenini korur, o düzenin bekasına hizmet eder.

NATO Türkiye ve dünya halklarının başına örülmüş bir sermaye çorabıdır. Savaşla öldüremediği zamanlarda, boğarak, nefessiz bırakarak öldürür.

Şimdi o NATO, yıllardır soluksuz bıraktığı Türkiye halkının boğazına bir ilmek daha atmaya hazırlanıyor.

Virajı biraz geniş alacağım zira konu önemli.

26 Mart günü İstanbul Boğazı girişinde saldırıya uğrayan ve ağır hasar alan 140 bin ton ham petrol yüklü “Altura” adlı İstanbul merkezli Pergamon Denizcilik şirketine ait tanker konusu elbirliğiyle örtbas edildi.

Rusya’nın Novorossisk limanından hareket eden ve İstanbul Boğazı'ndan geçmeye hazırlanan tanker boğazın Karadeniz girişine yaklaşık 14 deniz mili mesafede saldırıya uğramıştı. Saldırının eşzamanlı olarak bir SİHA ve bir İnsansız Deniz Aracı tarafından gerçekleştirildiği sanılıyor.

Saldırı, resmi makamlar, ana muhalefet partisi ve ana akım medyada karartıldı ve çarpıtıldı. Batılı haber ajansları ve onların Türkçe uzantıları haberi başta “tanker drona çarptı” tadında vermişlerdi. Ertesi gün ise mesele geminin makine dairesinde bir patlama olduğuna indirgendi ve yavaş yavaş gündemden buharlaştırıldı.

Pakistan’da iki balıkçı gemisi çarpışsa resmî açıklama yapan Dışişleri Bakanlığı da bu konuda sadece soruya cevap formatında bir metin paylaştı. Metinde “saldırının büyük endişeyle karşılandığı, uluslararası hukuka aykırı olan bu ve benzeri saldırıların bölgede ciddi riskler oluşturduğu” belirtildi. Saldırı kınanmadı, kimden geldiği belirtilmedi. Ana muhalefet CHP’nin anlı şanlı dış politika ağızlarından da anlamlı bir ses çıkmadı.

Bu arada NATO üyesi olan Türkiye’nin en kalabalık kenti ve ekonomisinin can damarı olan bir bölgede kıyameti yaşatabilecek olan bu saldırıya NATO da tepki vermedi. Aynı NATO uzaydan giden ve hiçbir şekilde Türkiye’yi hedef almayan füzeleri vurup “müttefikimizin yanındayız” demeyi biliyordu ama bu konuda lâl oldu.

Neden? Çünkü saldırı doğrudan veya dolaylı olarak NATO kaynaklıydı.

Hatırlanacağı üzere geçen Aralık ayında NATO Rusya’ya karşı aldığı asimetrik savaş yürütme kararının ardından Karadeniz’de üç tanker Türkiye açıklarında Ukrayna’nın saldırısına uğramıştı. Geçen hafta da ABD yapımı bir insansız deniz aracı mühimmatla yüklü olarak Ordu’nun Ünye ilçesinde kıyıya vurmuştu. Dahası da var ama uzatmayalım.

Denizcilik sektöründe çok sık rastlanan şekilde son iki yıl içinde üç kez isim ve sahip değiştiren gemi, İsrail Birleşik Devletlerinin ortak suikastı sonucu öldürülen İran Savunma Konseyi Genel Sekreteri Ali Şamhani’nin oğluna ait olduğu gerekçesiyle geçen yıl Ekim ayında AB yaptırım listesine dahil edilmişti. Gemi ABD, İsviçre, Ukrayna ve İngiltere’nin de kara listesinde bulunuyordu.

Özellikle Rusya-Ukrayna savaşından sonra ABD ve saz arkadaşları kafalarına göre yaptırım listeleri düzenlemeye başladılar. Rusya’nın “gölge” filosu, İran’ın “gizli” tankerleri, Venezuela’nın “çok ayıp” petrol sevkiyatı filan derken, ticari gemilere saldırmak, bunlara el koymak adet haline geldi.

İran uğradığı emperyalist saldırıya karşı Hürmüz Boğazı’ndaki denetimini sıkılaştırınca seyrüsefer serbestliğinin kısıtlanmasından yakınan “medeni” Batı’ya atış serbest ne de olsa! Haydutluğunu geniş bir alanda icra eden ABD’nin yanı sıra son birkaç ay içinde Fransa Akdeniz’de, Belçika da Atlantik Okyanusu’nda Rusya bağlantılı olduğunu iddia ettikleri tankerlere el koymuşlardı.

Bu geminin de şu ya da bu ülkenin kafasına göre ilan ettiği yaptırım listelerinde bulunması  bölgede yaşayan milyonlara ve bütün bir ekosisteme kasteden böyle bir saldırının olağan karşılanmasını ve örtbas edilmesini gerektirmiyor.

Boğazımıza geçirilmekte olan NATO ilmeğine gelmeden bu saldırının ortaya koyduğu üç olguyu anımsatalım. Birincisi Karadeniz’de 12 mil olan karasularımızın az ötesinde yaşanan bu saldırıyı önceden tespit, önleme ve caydırma yeteneğinden yoksun olduğumuz. İkincisi NATO’nun kendi gündemi uğruna bu ülkede yaşayanların güvenliğini sağlamak bir yana hayatlarına kastetmekten çekinmediği. Üçüncüsü ise harita boyamakla ve üstüne bayrak iliştirmekle Mavi Vatan yaratılmadığı. Nasıl 100 km yükseklikten geçen bir füze hava sahamızı ihlal etmiş sayılmıyorsa, 14 mil açıkta yaşanan bir saldırı da mavi,  yeşil ya da kahverengi “vatan”a karşı yapılmış olmuyor. Elbette bu tanker saldırısının Türkiye’ye bir mesaj niteliği taşımadığı anlamına da gelmiyor.

Biz mesajın ne olduğu üzerine düşüneduralım, yanıt yine NATO’dan geldi. Adana’da konuşlanacak yeni NATO kolordusunun üzerine bir de İstanbul Boğazı’nda, Anadolu Kavağı’nda İngiltere ve Fransa'nın başını çektiği koalisyon üzerinde NATO taşeronu bir Deniz Unsur Komutanlığı kurulacağı “müjdelendi”. Bunun üzerine bir de, NATO/Epstein sermaye düzeninin köşe taşlarından siyonizm destekçisi BlackRock şirketinin CEO’sunun Akepe Genel Başkanı’yla görüştüğü duyuruldu.

Boğaz girişinde NATO saldırısı, Boğaz’a NATO deniz “unsuru” üssü ve Blackrock... Bir yandan da yanı başımızda süren emperyalist saldırı. O saldırının İsrail Birleşik Devletleri’nin “zafer”iyle bitmesi için Türkiye’nin etkin katkısına duyulan “yakıcı” ihtiyaçla yan yana okunduğunda şifre çözmeye veya derin jeopolitik analizlere gerek kalmıyor.

Emperyalizm ve NATO’su boğazımıza bir ilmek geçirip soluksuz kalana kadar sıkma niyetini ortaya koyuyor. Olağan koşullarda NATO üyesi bir Türkiye dahi bu baskıya direnebilir ve o ilmeği sahiplerinin eline tutuşturabilirdi.

Bununla birlikte İran saldırısındaki Akepe tutumu olağan koşullar altında bulunmadığımızı gösteriyor. Kendi tabanı da dahil, Türkiye’de yaşayanların ezici çoğunluğunun savaşın dışında kalma isteği sebebiyle yoğurdu üfleyerek yediği görüntüsü veren Akepe iktidarı birçok zaman yaptığı gibi içeriye başka dışarıya başka bir hikâye anlatma peşinde. Erdoğan, Kalın, Fidan üçlüsü emperyalist saldırıdan söz ederken ABD’nin adını dahi telaffuz edemiyor. İsrail aşağı, İsrail yukarı. En ileri gidebildikleri nokta, İsrail’in ABD’yi sürüklediği söylemi. Bir aşamada Trump’ın “kandırıldık, Allah affetsin” demesini bekliyorlar sanırım. Onlar da biliyorlar aslında gerçeği ama ABD-Akepe ilişkilerinde iki ülke arasındaki alışılmış hiyerarşiyi de aşan bir durum olduğu çok belli.  Buna bir de “frontal lob”daki işlev bozukluğu olgusunu eklersek, kaygının derinliğini tartabiliriz.

İşin bir de Montrö boyutu var. Uluslararası anlaşmaların metinleri, özellikle de Montrö gibi özgül, teknik unsurlar barındıranlar ebedi değildir. Hükümlerin kimileri zaman içinde kapsayıcılık niteliklerini yitirebilirler. Nitekim savaş teknolojisindeki değişimin Montrö’yü nasıl etkilediğini görüyoruz. 1936’da akıllarda dahi olmayan silah teknolojileri bugün karşımızda.

Bununla birlikte, uluslararası anlaşmalar ve sözleşmeler sadece ana metinle var olmazlar. Bunların bir de özü veya ruhu (essence) vardır. Montrö’deki gemi tipleri, tonaj sınırlamaları gibi unsurlar demode de olsalar, sözleşmenin ruhu, özü, ana maksadı değişmez.

Montrö Marmara ve Boğazlar Sözleşmesi'nin ruhunun dayandığı temel ilke ev sahibi ülke, Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler ve diğerleri ayrımıdır. Bunların yetki, sorumluluk ve hakları arasında net bir hiyerarşi bulunur. Türkiye NATO ülkesi olduğu için, sözleşmeyle tanımlanan Boğazlar üzerindeki hak ve yetkileri NATO üyelerinin tamamına veya NATO’ya  devredilmiş olmaz. Keza Karadeniz’e kıyısı bulunan diğer 2 NATO ülkesinin sözleşmeden kaynaklanan hak ve çıkarları otomatik olarak NATO’nun kıyıdaş olmayan diğer ülkelerine  ait hale gelmez.

Ancak... Evet, ancak. Uluslararası ya da çok taraflı  anlaşma ve sözleşmelerin dayandığı bir başka temel ise “iyi niyet (bona fide-burası ‘bakın ben Latince de biliyorum ukalâlığı yapılan bölüm)” ilkesidir. Niyetini bozan ülke her haltı yiyebilir. Sözleşmede gemi tipleri arasında insansız deniz araçları (İDA) sayılmadığı için 20 bin ABD İDA’sına boğazdan geçiş izni verebilir, yine sözleşmede NATO zikredilmediği için, Boğaz’a NATO üssünü açtım, egemenliğimin bir kısmını devrettim diyebilir.

O durumda diğer taraf, kıyıdaş ülkeler ve özellikle de Montrö’nün Türkiye’den sonraki en önemli muhatabı Rusya tepki gösterir veya göstermez. Bizi birincil derecede ilgilendirecek kısım da o değildir.

Temsil eder gibi yaptıkları halkın Boğazlar üzerindeki egemenliğini yabancı devletlere  devretmeye kalkışanlar, şahsi kurtuluş kaygıları sebebiyle Türkiye halkını İran halkıyla boğazlaştırmaya yeltenenler hesabı da yine o halka verirler.

Bu bir temenni değildir. Mutlaka verirler.

Yeni SOL: Beşinci kol -Serdal Bahçe- 

Yeni SOL’un artık “Sol” olmadığını birilerinin söylemesi gerekiyordu ve zaten çok uzun bir süredir söylenmekteydi. Ama İran’a saldırıya yönelik Yeni SOL tepkiler bunun sadece akademik ve düşünsel bir gereklilik olmadığını, aynı zamanda siyasal bir zorunluluk olduğunu da ortaya koydu.

1960 yılında kuruldu New Left Review (Yeni Sol Bülten) dergisi. Şimdi web sitesinde kendi tarihini anlatırken 1956 yılının dönüm noktası olduğunu vurgulamaktadır dergi çevresi. 1956’da hem Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millîleştirmesinin üzerine İngiltere-Fransa-İsrail ortak müdahalesi geldi hem de Macaristan’daki karşı-devrim çabası Sovyetlerin müdahalesiyle sonlandırıldı. Kısacası dergi çevresi hem kapitalist emperyalist gericiliğin hem de onların deyimiyle “yozlaşmış” ya da “bürokratikleşmiş” sosyalizmin müdahalelerinin yeni bir sol anlayış için zemin oluşturduğunu ve kendilerinin bu yeni arayışın ürünü olarak doğduğunu belirtmektedir. Neticede hem kapitalizme hem de sovyet sosyalizmine mesafeli bir yeni sol anlayış doğmuştu.

Dergi daha ilk sayısından “İngiliz işçi sınıfının derdi ne?” sorusunu sorarak başladı yayın hayatına. Öyle ya, eğer Marx’ın ve tilmizlerinin beklentileri doğru olmuş olsaydı en gelişmiş kapitalist ülke olarak İngiltere’nin işçi sınıfının tarihsel devrimci rolünü ifa etmesi, ona uygun davranması gerekirdi. Oysa İngiliz işçi sınıfı çok erken tarihlerde kendi burjuvazisiyle uyuşmuştu. Uyuşmak iki anlama da gelmekteydi; hem burjuvazinin oyununun kurallarını kabul etmişti, hem de devrimcilikten uzak bir mayışma, tembelleşme emareleri göstermişti. Peki ama neden böyle olmuştu? Dergi bu sorunun cevabını bulmayı kendine amaç edindiğini açıklamıştı, ama bulamadı. Başta Marksizmin kara suları içinde bu cevapları aradı ama bulamayınca başka kara sularına yöneldi. Giderek Marx’ı kovdu ve başka mahallenin azizlerine yöneldi. Bir süre sonra da aramayı bırakıp kestirmeden işçi sınıfının, Marx’ın beklentisinin aksine, tarihsel özel bir rolünün olmadığına karar verdi. Böylece Yeni “Sol” giderek anti-marksist bir solu ifade etmek için kullanılmaya başlandı.

Daha sonra bu Yeni SOL başlığının ya da şemsiyesinin altına pek çok başka akımlar da girmeye başladılar. Aslında Yeni SOL, yeni bir tanımlama da değildi, tanımlamanın tarihi daha eskilere dayanıyordu. Ama bir süre sonra anti-marksist, anti-sovyetik tüm akımları altında toplayan geniş bir şemsiyeye dönüştü. Sovyet sosyalizminin intiharından ve leninist parti ve örgütlenme pratiklerinin gözden düşmesinden sonra şemsiyenin altındaki nüfus giderek büyüdü. Başarısız olduğu kabul edilen marksizmin ve sovyet sosyalizminin uzağındaki tüm sol akımlar için sığınılacak sıcak bir yuva sağladı.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra hem moral hem de fiziksel olarak güçlenen Yeni SOL hemen “biz demiştik”çi, “kaba ekonomizm ile hesaplaşılmalı”cı, “demokrasisiz sosyalizm olmaz”cı, “toplum mühendisliğini amaçlayan büyük (grand) anlatıların mahkum edilmeleri gerekir”ci bir hatta savruldu. Başlarda pek coşkulu idiler; içinde Marx’ın, Engels’in, Lenin’in ve Stalin’in olmadığı, daha özgürlükçü, daha az mekanik, daha az indirgemeci, daha kapsayıcı bir sosyalist anlayışı inşa edecekleri beklentisi vardı. Bu süreçte kuramsal bakış açısını ve bu bakış açısına uygun dili değiştirerek marksizmi kovmak ve yenisini kurmak gibi iddialı bir hedefleri de vardı. Marx’ı kovdular, amma velakin yerine bir şey koyamayınca ortaya çıkan, “Sol” da olmayan bir garip yapı oldu. Yeni SOL ile ilgili olarak vurgulanacak ilk belirleme budur; kuramı olmayan zavallı bir çorbadır. 

Peki ama neden bu yazının konusu oldu Yeni SOL? İki nedenle. Birincisi İran’a Amerikan emperyalizmi ile İsrail faşizminin ortak müdahalesi bu yeni solun hem yeniliğini hem de solculuğunu test eden bir ortamı yarattı. İkincisi de, bir süredir Türkiye’de bir dergi çevresi ve onun yazarları hakkında devam eden tartışmadır. Biz bu ikincisiyle doğrudan ilgilenmiyoruz. Zaten bolca yazıldı çizildi. Bu yazıda Yeni SOL’un genel olarak bazı niteliklerinden bahsedeceğiz.

Bu vasıflardan ilkinin ciddi anlamda kuramsızlık olduğunu söylemiştik. Yanlış anlaşılmasın, bu akımın önde gelen yazarları entelektüel ve kültürel olarak çok deruni yazarlardır. Çok gösterişli bir şekilde yazmakta ve gösterişli bir şekilde sunmaktadırlar. Bu konuda bir şüphemiz yok. Ama kuram da yok. Malum Marx’ı ve diğerlerini kovduktan sonra arayışa çıktılar. Pek çok isim ve bu isimlere ait kuramsal çerçeve denendi, ama yeni bir kuramsal bakış açısı üretemediler. Weber, Nietzsche, Polanyi, Durkheim, Spinoza, Foucault, Kant; neyse şimdi hepsini saymayalım, liste çok uzun. Ama olmadı, bugün Yeni SOL’un üzerinde konuştuğu konular hakkında derli toplu analiz yapmaya el verecek bir kuramsal altyapısı yok. Ortaya sürülenler ise yamalı bohça formunda, kitsch tadında.

Yamalı bohça türünden bir kuramsal altyapıdan türetilen ve insanlığın güncel sorunlarına cevap niyetine sunulan argümanların bir bütün olmadığını söylemek malum olanı bildirmek anlamına gelecek. Sokak diliyle dün dediğini bugün reddeden, hatta bir önceki paragrafta kelam ettiğini bir sonraki paragrafta yalanlayan garip bir anlayış doğdu. Üstelik bu anlayışın kendisi oldukça apolitik bir tarza da yol açtı. Tutarlı cevap vermeyince tutarlı ve keskin bir politik hat da tutturulamadı. Örneğin bu cenahın kimlik sorunlarını, toplumsal cinsiyet düzeyindeki eşitsizlikleri, çevre ve iklim sorunlarını, anayasal ve siyasal düzen sorunlarını ele alış tarzlarına bir bakın.

Bu son dediğimiz Yeni SOL’un ikinci ayırt edici niteliğini de ortaya sermektedir. Malum bunlar grand/totalist (bütünlükçü) bakış açılarını yekten reddettiler ya şimdi her sorunun kendine ait bir dünyası olduğunu savunmaktalar. Örneğin Kürt sorunu ile Türkiye kapitalizminin sınıfsal ve toplumsal sorunları arasında bir ilişki yoktur bunlara göre. İkisi ayrı dünyaların sorunlarıdır. Böylece bir dünyada solcu, ötekinde sağcı, berikinde liberal, şu en sonda gördüğünüzde de muhafazakâr hatta İslamcı olma şansını elde etmiş oldular. Bunun politik getirisi de oldu. Artık herkesle birlikte olabilecek, herkesle iş tutabilecek hale geldiler. Çevre sorununda liberal, gelir dağılımı sorununda solcu olabilmek müthiş bir manevra alanı yarattı.

Peki birileriyle birlikte olmak gerekiyor muydu? Gerekiyordu çünkü hatırlayın başta alternatif, daha özgürlükçü, daha demokratik bir sosyalizmi kurmak için yola çıkmışlardı. Şimdi utansalar da o zaman vaatleri pek büyüktü. Şimdi apolitik olsalar da o vakitler politik olma yeminiyle yola çıkmışlardı. Ama kendi politik öznelerini yaratamadılar tabii ki. Çünkü leninist parti ve benzeri örgütlenme pratiklerinden uzak durmaya söz vermişlerdi ama onların yerine de bir şey koyamadılar. Oysa siyaset örgütlenmek demekti. Kendileri yaratamayınca başkalarının örgütlenmelerine maydanoz oldular. Bir dönem Yeni SOL’un gözleri Meksika’daki Zapatista isyanındaydı. Sonra bu gözler yavaşça Seattle’daki anti-küreselleşmeci isyana, sonra da küreselleşme karşıtı başka kitle hareketlerine kaydı. Hatta o vakitler bunun kuramını bile yapmaya çalıştılar, gerçek bir kuram değildi ortaya çıkan tabii ki. “İktidarı hedeflemeyen sol”, “yeni kitle hareketleri”, “tavandan değil tabandan gelen örgütlenme”; daha bir sürü süslü, albenili tanımlama ürettiler. İktidarı hedeflemeden, alttan alta sermayeyi reforma zorlayarak yaşadığımız dünyayı değiştirmek gibi bir hayalleri vardı. Bu yol tutsaydı tepeden inmeci sovyetik/leninist yolun ne kadar yanlış olduğunu da gösterebileceklerdi. Olmadı, sermaye bunları takmadan gemisini, lokomotifini yürüttü. İktidarı hedeflemeyen solun “iktidar”sız sol olduğunu ve “iktidar”sızlığın solculuk anlamına gelmeyeceğini bir türlü anlamadılar. Daha da hazin olanı, bu yollar daha önceleri denenmişti ve başarısızlıktan başka bir yere de çıkmamışlardı. Bilmiyorlardı ya da bilmez gibi yapıyorlardı.

Kendi politik öznelerini yaratamayınca başka mecralara yamandılar. Çareleri yoktu, apolitik olmaya çalışsalar da politikleşmeleri gerekiyordu. Uçmak istemeseler bile kanatları çıkmalıydı, denize girmek istemeseler de yüzmeleri gerekiyordu. Böylece parçalanmış bakış açılarıyla giderek pragmatikleştiler, bugün kırmızı, yarın sarı, öbür gün de turkuaz mavisi olmaya çalıştılar. Dün bununla, bugün şununla, yarın da öbürüyle olmaktan alınmamaya alıştılar. Ortalara döküldüler. liberallerle, muhafazakarlarla, sağcılarla çalışmaya, birlikte olmaya alıştılar. Alıştıkça bir garip sanrıya kapıldılar.

Herkesle birlikte olmaya ve her tekil sorunda herkesin meşrebine göre cevaplar verebilmeye başlayınca kendilerini zamanın geist'ı, ruhu gibi algılamaya başladılar. Zamanın, insanlığın, evrenin ve dahi doğanın en acil sorunlarını en iyi bunlar görebilmeye başladılar. Sağın ve solun ötesine geçtiler, zaten uzunca süredir bu kavramları sevmez olmuşlardı. Sağ/sol ayrımı tüm bu sorunlara verimli olmayan, üretken olmayan, partizan bir tarzda yaklaşabilmenin güdük ontolojisi oldu, oysa onlar yeni bir varoluşa açılmışlardı. Sağda iyi ve güzel olan ile solda iyi ve güzel olanları, sağda ve solda kötü olanlardan ayırabilen yalnızca onlardı. Işığı görmüşlerdi, kendi örgütlerine ihtiyaçları yoktu; artık insanlığın beka ve salahiyeti açısından herkes ile birlikte olabilirlerdi. Birlikte olamayacakları tek cenah eski yoldaşlarıydı. Neden mi? Çünkü mevzileri terk etmeyen eski yoldaşlar onların ciğerini biliyorlardı. Bu nedenle Yeni SOL ontolojik olarak, varoluşsal olarak anti-marksizm olageldi.

Ancak anti-marksist devrim karşıtlıkları sadece işçi ve köylü devrimlerine karşıtlık mevziisinde kalmadı, devrimlere yönelik tiksintileri burjuva devrimlerini de hedef aldı. Böylece Büyük Fransız Devrimi giyotin ile, kemalist burjuva devrimi de baskıcılık ve hatta faşizm ile özdeşleştirildi. Yeni SOL sağcılıkta sağcıları geçti.

Kuramları olmadığı için bakış açılarını parçaladılar, her bir sorun için özel bir gündem oluşturdular. Her sorun için oradan buradan devşirilmiş bir kavramlar seti, hem de uyumsuz bir kavramlar seti oluşturdular. Malum büyük genelleştirici anlatılara karşıydılar ya soruna özel, sorun-spesifik kavramlar ile konuşmaya başladılar. Ama bir ortaya çıktı ki aslında telaffuz ettikleri kavramlar artık miadını doldurmuş, burjuvazinin ikiyüzlü evrenselliğiyle damgalanmış kavramlardı: Özgürlük, evrensel hukuk ilkeleri, çoğulculuk, demokrasi… Bu kavramların gerçek anlamda değerli olabilmesi için emekçiler, işçi sınıfı tarafından sahiplenilmeleri ve işçi sınıfının genel kurtuluş mücadelesinin bir parçası olmaları gerekiyordu. Ama bir yenilgi çağındaydık, bu kavramlar burjuvazinin ikiyüzlü sinikliğini benliklerinde barındırıyorlardı. Hatta anlamlarını yitirdikleri için büyük sevaplara yol açmak yerine büyük günahların üstünü örtmeye yarıyorlardı artık. Demokrasinin arkasına sinmiş otokrasi ve utanmaz bir plütokrasi, evrensel hukuk normlarının arkasına saklanmış katliamcı hukuksuzluk, özgürlük vaadinin arkasında pusuya yatmış kölelik, çoğulculuk suretine bürünmüş tek tipleşme…

Bir örnek verelim, Amerikan emperyalizmi düzmece sebeplerle 2003’te Irak’ı bombalamaya, işgale ve yok etmeye başladığında bu Yeni SOL’un güzide figürlerinden bazıları Irak’ta, Mezopotamya’da yarım kalmış Aydınlanma sonunda tamamlanabilecek diye sevinçten ağladılar, hem de Iraklı çocuklar öldürülürken. Yatacak yerleri yoktur, not etmiş olalım. Şimdi İranlı çocuklar ölürken Avrupalı Yeni SOL’un tavrına bakın ne demek istediğimizi anlarsınız. Karşı çıkışı yoktur, Gazze’deki katliama “kendini savunma” diyen işte bu Yeni SOL’dur.

Bu evrensel kavramlar sosyalizmin yenilgisinden sonra anlamlarını yitirdiler, İngilizcesiyle “bullshit”e dönüştüler. Yeni SOL yine İngilizcesiyle sürekli “bullshitting” yapmaktadır, palavra atmaktadır. İran’da demokrasi olsaydı buna gerek kalmazdı demek evrensel olarak demokrasiye karşı duyulan aşkı, sevgiyi göstermez, emperyalizmle işbirliğini gösterir. Yeni SOL daha bunun bilincinde bile değil.

Başa dönelim Yeni SOL sevmese de evrensel kavramları kullanarak analiz yapmakta, akıl vermektedir. Evrensel olduğu düşünülen sihirli kavramların içeriklerini yitirmiş olmaları işlerini kolaylaştırmaktadır. Öyle ya demokrasi artık ne anlama gelmektedir? Evrensel hukuk normları ne demektir? Bu içeriksizlik Yeni SOL’u, dilinin ve anlatısının tüm zenginliğine ve görünüşte derinliğine rağmen, içeriksiz bir palavra haline getirmektedir.

“Şimdi bu yazıya ne gerek vardı? “Zaten onların belirleyiciliği ne kadar ki?” “Neden yükleniyorsun gariplere?” türünden itirazlar gelebilir. Belirleyicilikleri sanılandan daha fazladır, birkaç nedenle.

Öncelikle sağın düşünsel üretim yetileri çoktandır tükenmiştir. Sağ artık iyice dogmatize olduğu, tüm zamanını özel mülkiyetin, piyasa mekanizmasının, kapitalist üretimin şu ya da bu şekilde kör gözlü savunulmasına, her düzeydeki eşitsizlikleri ruhanileştirmeye ya da doğallaştırmaya ayırdığı için kendini dayatan, güncel ve acil cevap bekleyen sorunlara cevap üretebilme kapasitesini tüketmiştir (iklim, çevre konusundaki katkılar kimlerden geliyor bakınız). Açığı Yeni SOL kapatmaktadır. İkincisi, sağın düşünce kuruluşları, üniversiteleri, yayın organları Yeni SOL’u işlevsel bir şekilde kullanmaktadır. İran’a emperyalist saldırı konusunda egemen görsel ve yazılı medya kanallarında söz söyleyenlere bakınız. Üçüncüsü de sağın kendisinin bile kullanamadığı geleneksel sağcı düşünce damarlarını Yeni SOL maharetle kullanabildiğini göstermiştir. Bu nedenle Yeni SOL, sayısal azlığına rağmen, çok büyük bir işlevi yerine getirmektedir.

Yeni SOL’un artık “Sol” olmadığını birilerinin söylemesi gerekiyordu ve zaten çok uzun bir süredir söylenmekteydi. Ama İran’a saldırıya yönelik Yeni SOL tepkiler bunun sadece akademik ve düşünsel bir gereklilik olmadığını, aynı zamanda siyasal bir zorunluluk olduğunu da ortaya koydu.

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -31 Mart 2026-

Diyanet ‘çevresi’ bir bir Bakanlığa -Mustafa Bildircin-  Ülkedeki liyakat tartışmalarını alevlendirecek görevlendirmelerin bir yenisi daha o...