Kavramlar ve mücadele -Aydemir Güler-
Kapitalist toplumda hüküm süren türlü eşitsizlikleri yok etmek istiyor muyuz? Evetse, bunun yolu her bir sorunu virgülle birbirinden ayıran bir bakışla açılamaz. Bölgesel eşitsizlikleri, bazı din, mezhep veya inanç gruplarının ayrıcalıklı sayılıp diğerlerinin küçümsenmesini, toplumsal cinsiyet adaletsizliklerini, etnik ve ulusal karakterde olanları ve ekonomik sömürüden kaynaklananları aynı düzleme yerleştiremeyiz.
Kavramlar aracılığıyla düşünürüz. Sadece o kadar da değil; kavramlar aracılığıyla mücadele de ederiz.
Titizlik, bazen faydasız ve dolayısıyla gereksiz bir duyarlılıktan kaynaklanabilir. “Aşırı titizlik” denen şey işte… Ama gerekli duyarlılık gösterilip doğru kavramlar kullanılmazsa pratik mücadelede karaya oturmaktan kurtulamazsınız.
Örnek olsun; “Kürt sorunu” ifadesi Kürt yurttaşlarımızın memleket için bir dert kaynağı olduklarını çağrıştırabilir. Buradaki anlam kaymasının bir parçası “mesele” sözcüğünün güncellenmiş karşılığı olan “sorun”un negatif bir nüans içermesi.
Ama bundan ibaret de değil. Öncesi bir yana, 1960’larda Türkiye’de ilericiler, görmezden gelinen, varlığı yadsınan bu konuya işaret etmek maksadıyla bu tamlamayı kullandıklarında kimsenin aklına sorunun Kürtlerde olduğu gelmemişti. Gündem farklıydı çünkü…
Sonraları, Kürtlerin ezilmişliğine ve ulusalcı damarlara yaslanan siyasal akımlar yükselir. Sağcı Türk milliyetçilerinden başlayıp açılan bir yelpazeden yorumcular, bu olguda bir “dert” görürler. Kürt “sorunu”, Kürtlerin uğradığı ayrımcılığa dikkat çekmekten daha farklı bir anlam içermeye başlamıştır.
Çaresi var elbette; daha iyisi bulunana kadar eski dile dönmek. Örnek olsun, Türkiye Halk Temsilcileri Meclisi’nin Kurtuluş Programı çalışmasında ilgili bölüme “Kürt meselesi” demeyi seçtik. Gördüğüm kadarıyla aynı duyarlılık diğer Cumhuriyetçi kesimlerde de yayılıyor. Emekçi yurttaşlarımızın tamamını ortak sorunumuzun çözücü öznesi haline getirmek istiyoruz çünkü…
* * *
Milliyetçilik kavramı geçti az yukarıda…
Dünyaya hangi sosyal mercekten bakılmalıdır? Ulus, bir ortak çıkarlar topluluğu mudur? Milliyetçilik veya burada aynı anlama kullanabileceğimiz ulusalcılık, ikinci soruya olumlu yanıt vermesiyle ayırt edilir. Ancak ulusun tanımı konusunda milliyetçilik bir evrim geçirmiştir. Başlangıçta, yani modern ulus kimliğinin kurulması sürecinde milliyetçiler, esas olarak siyasi bir içerikten hareket ederler. Örneğin Atatürk’e göre, Türk diye Cumhuriyeti kuranlara denmelidir.
Ancak devrim öncesinin egemenleri, hiçbir yerde yer yarılıp da ortadan kaybolmadılar. Kapitalist uluslar ve ulus-devletler ise, geçmişi silip süpürecek bir devrimciliğe sahip değillerdi. Siyasal kapsayıcılığı kendilerince genişletmek durumundaydılar. Kısa süre içinde hissedilen bu gereksinim, modern ulusun ezelden beri var olduğu iddiasıyla karşılandı.
Ama bu doğru değildir ve daha önemlisi modern milliyetçiliğin etnik milliyetçilikle bağlanmasına neden olur. Birçok toplumda, ulusa tarih öncesinden kök arayışına, baskın etnik kimliğin dini, mezhebi de karıştırıldı. Avrupa’nın uluslar haritasına yakından bakan, mezhep kökeninin kayda değer etkisini kolaylıkla ayırt edecektir.
Kavramımızın macerası burada da durmadı. Kuruluş çağında eski düzene karşı, yeni bir birleştirici kimliği ifade eden ulus, bir süre sonra işçi sınıfının burjuvaziyle “aynı gemide” olduğu iddiasıyla bütünleşti. Ulus her zaman karşıt toplumsal sınıfları barındırmıştı elbette. Ama artık, eski düzen kapanmıştı; milliyetçiliğin işlevi, emekçilerin eşitlik ve özgürlük mücadelesinin önüne kurulan barikata indirgeniyordu. Buna bir de, geçen yüzyılda yaşanan Nazizmin ve faşizmin anti-komünist huruç harekâtını, Soğuk Savaş döneminin NATO’cu, Amerikancı milliyetçiliğini ekleyin…
Türkiye’ye ve bugüne dönersek, ülkenin Cumhuriyet’in öncesine döndürülmesine, toplumun etnik ve dinsel kimliklere ayrıştırılmasına, gerici Osmanlı sevdasına ve dağılma tehlikesine karşı, cepheyi ulus ekseninin üstüne kurmak isteyenler var…
Ulus-devletin ve içerdiği yurttaşlık kavramının gericiliğe ve emperyalizme karşı savunulması başka şeydir, geleceğin kurgulanması ve kurulması için bu zemini yeterli saymak başka. Gericiliği ve emperyalizmi geri püskürtmekte ulus-devlet ve onunla bağlı bir mücadele yetmemektedir. Yetmediği 1990’lardan bu yana yaşanan karşıdevrimlerde defalarca görülmüş olmalıdır.
* * *
Yetmez, çünkü tek tek kavramların titizlik gerektirmesine ek olarak, bunların aralarında da sistematik bir tutarlılık olması gerekir. Yurttaşlık sözcüğü için olduğu gibi…
Modern ulus tanımında asıl birleştirici olan siyasi içerik hafifletilmiş, etnik milliyetçilik ağırlık kazanmışsa, bu ağırlık dinle, mezheple daha da şişirilmişse, yurttaşlık insan hakları beyannamesinde olduğu gibi kalabilir mi? Her insan, gerçekten eşit doğar mı?
Yurttaş kavramının açıkça iddia ettiği eşitlik hukuksaldır. Eşitliğin hukuken reddedildiği bir yapıya göre bunun devrim niteliğinde olduğu açık. Ama eşitlik gerçek yaşama, toplumsal ilişkilere dair bir kategoridir ve aslında ne kadar büyük puntolarla ve anayasanın kaçıncı maddesinde yazıldığıyla değil, devrim ne kadar güçlüyse o kadar geçerlidir.
Kapitalist toplumda hüküm süren türlü eşitsizlikleri yok etmek istiyor muyuz? Evetse, bunun yolu her bir sorunu virgülle birbirinden ayıran bir bakışla açılamaz. Bölgesel eşitsizlikleri, bazı din, mezhep veya inanç gruplarının ayrıcalıklı sayılıp diğerlerinin küçümsenmesini, toplumsal cinsiyet adaletsizliklerini, etnik ve ulusal karakterde olanları ve ekonomik sömürüden kaynaklananları aynı düzleme yerleştiremeyiz. Aynı düzlemdeki çözüm arayışları, her bir başlık için, en iyi olasılıkla küçük ve biçimsel düzeltmeler getirecektir. Eşitsizliklerin ortadan kalkmasının gerek şartı, insanın insanı sömürmemesidir. Yani küçük bir azınlığın üretim araçlarının sahibi, büyük çoğunluğun ise onların ücretli kölesi olması. Gerçek eşitliğe hukuktan değil buradan, toplumsal ilişkilerin kökten dönüştürülmesinden varılır. Yurttaşlığın asıl değeri, bu dönüştürme eylemini, devrimi meşrulaştırmasındadır…
Cumhuriyetçilerin bunları tartışması gerekiyor. Bu bir başlangıç olsun; devam ederiz…
/././
Türkiye’nin rejimi(III): Kimin kökü dışarıda, kim yurtsever?-Erhan Nalçacı-
Türkiye’de sermayenin ülkenin bağımsızlığına olan ilgisini kaybettiği bir dönemi yaşıyoruz. Kusura bakmasın kimse, Cumhuriyet’in ayağa kaldırılmasında sömürücülüğünün yanı sıra ülkesine yabancılaşmış bu sınıfa ve onunla ilgili siyasetlere rol düşmeyecek. Boşuna demiyoruz cumhuriyetçilerin birliği emekçilerin birliğidir diye.
Türkiye’nin rejimine ilişkin çerçeve denemesinin üçüncü ve son başlığına geldik.
İlkinde, Türkiye’nin rejiminin son on yıllarda faşizm değil, sermaye diktatörlüğünün özel bir evresine denk geldiğini yazmış, bunu sermaye sınıfının bütün ülkeyi mülkü haline getirmesi ile ilişkilendirmiştik. Pardon, bütün ülke değilmiş, son kalan köprü ve yolları da bu üç hafta içinde sermayeye devrettiler.
İkincisinde ise, söz konusu diktatörlüğün tekelci sermayeye ait olduğunu, çeşitli boylarda sermaye gruplarının tekelci sermayenin hegemonyasını kabul ettiğini söylemiştik. Bunun siyasete yansımasının ise bütün düzen partilerinin programlarının aynılaşmasına neden olduğunu, içerdikleri bazı renklere rağmen test edildiklerinde geriye sadece tekelci sermayenin siyasi programının kaldığını ele almıştık.
Bugünse tekelci sermaye rejimini biraz daha açalım ve sermayenin ne kadar uluslararası bir özellik gösterdiğine bakalım. Şüphesiz bu konu kitaplara sığar ancak ama bütünü oluşturmak için bazı verilere göz atabiliriz.
Öncelikle günümüz emperyalizminin ana karakterini tanımlamalıyız. Geçen yüzyılın başındaki sömürgecilikten çok farklı bir işleyişi var emperyalizmin. Tekellerin devletleri geçen yüzyılın ortalarına kadar eski fetihçi dönemin araçlarını halkları sömürmek için kullandılar. Trump’ın fetih hayallerine bakmayın, günümüz emperyalizminde geriye çıplak bir sermaye ihracatı kaldı. Yabancı tekeller ve onların devletleri bir ülkeye ne oranda sermaye ihracı yaptılarsa o ülkenin tekelci sermayesi ile iktidarı paylaşıyorlar. Başka bir deyişle bir ülkedeki sermaye diktatörlüğü uluslararası bir boyut kazanıyor. O ülkenin tekelci sermayesi de başka ülkelere sermaye ihraç ediyor ve ettiği ülkeyi sermayesinin gücüne göre yönetmeye başlıyor.
Bir ülkedeki kozmopolitleşmiş, uluslararasılaşmış sermaye iktidarı yasaların yapılmasını veya uygulanmayan yasaların yargıdan kaçırılmasını, emekçilerin sömürü oranının artırılmasını, uluslararası siyasette tavır alışları vb. belirliyor.
Birkaç örneğe bakarsak konu daha iyi anlaşılır.
Madencilik bu konuda çok kafa açıcı veriler sunuyor. Türkiye sermayesinin iktidarını yabancı sermayeyle paylaşma kararı yeni değil, 1980’lerden beri bir tercih olarak ortaya çıktı. İlk başlıca uygulayıcısı Özal’dı ve 1985’te çıkan kanunla Türkiye’de madenlerin arama ve işletmesi sermayeye ve yurtdışına açıldı. AKP ise Maden Kanunu’nu son 24 yıl içinde uluslararası tekellerin ihtiyacını görecek şekilde yirmiden fazla kez değiştirdi. En son 2025’te değiştirilen Kanun’un orman filan dinlemeden madencilik arama ve işletme izinlerini kolaylaştırdığını biliyoruz.
Türkiye’de yüzden fazla yabancı sermayeli maden arama şirketi var ve bunlar binlerce arama ruhsatına sahipler. Bir kere yabancı şirketlerin bazı durumlarda yerli sermayeyle ortaklık yaptığını belirtmeliyiz. Örneğin, Anagold Madencilik esas olarak ABD ve Kanada kökenliyken Çalık Holding’i küçük ortak olarak yanlarına almış.
Madencilikte yurtseverlik gibi bir kavramın sermaye diktatörlüğünün lügatinde olmadığını anlıyorsunuz.
Örneğin, madencilikte çevrenin korunması bir kriter olmaktan fiili olarak çıkıyor, birçok ülkede siyanür kullanılması yasaklanmışken Türkiye’de böyle bir kısıt fiili olarak aşılmış durumda. Ülkelerin çoğunda yabancı sermayenin çıkardığı madenin bir kısmına kamu hakkı olarak el konurken Türkiye’de bu oran mümkün olduğu kadar düşük tutuluyor ve şirketin beyanı esas olarak alınıyor. Ayrıca ileride Türkiye’yi inşa ederken kullanacağımız madenler adeta yurtdışına kaçırılırken çevreye, halk sağlığına verdiği zararların maliyeti halkın üzerine yıkılıyor.
Bir diğer örnek otomotiv sanayisinden geliyor. Bilindiği gibi bütün yabancı otomotiv tekellerinin Türkiye’de fabrikası bulunuyor. Her birinin bankalarla ilişkisi, siyaset ve yerel yönetimlerle kurduğu bağ Türkiye’de bütün yaşam tarzını son 25 içinde değiştirdi. Kentin içinden orman ağaçları kesildi, daha çok araba sığsın diye konut ve kentin yapısından, otobandaki hız limitlerine kadar birçok şey uluslararası sermayenin gizli eliyle dönüştürüldü.
Geçenlerde şu haberi görmüşsünüzdür, Gebze’de büyük fabrikalara ara mal üreten çok sayıda firmanın patronları gizlice bir araya gelerek işçilerin ücretlerini düşürmek ve kazara bile olsa yükseltmemek için bir birlik kurmuşlar. Bu veri hem orta ölçekli sermayenin uluslararası özellik gösteren tekellerle nasıl kaynaştığını bize gösteriyor, hem de bu ülkenin emekçi sınıflarına olan düşmanlıklarını.
Bu arada başka konuya geçmeden otomotiv sektöründeki siyasi bir olaya da bakalım. Çin tekellerinin iki büyük araba üreten fabrikası için ön hazırlıklar yapılmıştı ancak projeler iptal oldu. Bu olay emperyalist rekabetin Türkiye siyasetini nasıl belirlediğinin önemli bir örneği olarak ele alınmalı.
Türkiye’de sermaye diktatörlüğünün yurtdışı karakterinin neden olduğu iki siyasi olaya bakalım:
Bunlardan biri Türkiye’deki yargı operasyonlarına emperyalist devletlerin hiç ses çıkarmaması. Oysa eskiden yürütme yargıyı böylesine araçsallaştırsaydı, bütün sahtekârlıklarıyla daha fazla yön vermek ve çıkarlarını korumak için ABD’den AB’ye herkes Türkiye’yi köşeye sıkıştırmaya çalışırdı. Oysa şimdi sessizliğe bakılırsa şu anda daha fazla alabilecekleri bir şey kalmadığı anlaşılıyor. Zaten rejimin kozmopolit özelliği nedeniyle verilebilecek her şey verilmiş yabancı sermayeye ve devletlerine.
NATO üzerinden Türkiye’nin aldığı pozisyon da bu yöne işaret ediyor. Baltık devletlerinin askeri olarak korunması, Karadeniz ve Ortadoğu’da alınan pozisyon Batı emperyalizmin çıkarlarının Türkiye sermayesinin de çıkarları olduğunu gösteriyor.
Türkiye’de sermayenin ülkenin bağımsızlığına olan ilgisini kaybettiği bir dönemi yaşıyoruz.
Kusura bakmasın kimse, Cumhuriyet’in ayağa kaldırılmasında sömürücülüğünün yanı sıra ülkesine yabancılaşmış bu sınıfa ve onunla ilgili siyasetlere rol düşmeyecek.
Boşuna demiyoruz cumhuriyetçilerin birliği emekçilerin birliğidir diye.
/././
12 Eylül direnişçisi: Reha İsvan -Atilla Özsever-
Gazeteci/yazar Zeynep Oral, 12 Eylül 1980 darbesi döneminde 38 ay tutuklu kalan Barış Derneği davasının tek kadın sanığı Reha İsvan’ın direnişinden söz eder. Zeynep Oral’ın “Direniş ve Umut Reha İsvan” başlıklı kitabını bir 12 Eylül yıldönümünde hatırlatmak istedik…
12 Eylül 1980 darbesinden bu yana 46 yıl geçti. Bu faşist nitelikli askeri darbe, 1970’lerde yükselen sol hareketin önünü kesmek, yine bu bağlamda yükselen işçi sınıfı mücadelesini sekteye uğratmak, DİSK başta olmak üzere emek örgütlerini güçsüzleştirmek, sendikal hakları budamak amacını güdüyordu.
Keza “ihracata dönük sanayileşme” adı altında ücretlerin baskılanıp ülke kaynaklarının dışa açıldığı yeni bir sermaye birikim modeli yaratılmayı hedefliyordu. 12 Eylül darbesi, 1982 Anayasası ile sosyal ve sendikal haklara kısıtlama getirirken aynı zamanda din derslerinin zorunlu hale gelmesini sağlayarak siyasal İslamcı hareketin gelişmesine de zemin hazırlamıştır.
Darbeyle birlikte ülkede bir “cadı avı” başlamış, özellikle sol kesimde sendikacılar, devrimciler, demokratik kitle örgütünün yöneticileri ve üyeleri gözaltına alınmış, işkenceden geçirilmiştir. Bu süreçten Barış Derneği yöneticileri de nasibini almış, 44 kişi tutuklanmıştır.
Emekli büyükelçi Mahmut Dikerdem’in başkanlığını yaptığı derneğin yöneticileri ve kurucuları arasında Dr. Erdal Atabek, dönemin İstanbul Barosu Başkanı Orhan Apaydın, gazeteciler Ali Sirmen, Hüseyin Baş, şair ve yazar Ataol Behramoğlu, siyasetçi Kemal Anadol, Prof. Dr. Metin Özek, Doç. Dr. Gencay Şaylan gibi aydınların yanı sıra eski İstanbul Belediye Başkanı Ahmet İsvan’ın eşi, eğitimci Reha İsvan da vardı.
Dimdik bir duruş
Deneyimli gazeteci/yazar Zeynep Oral, Barış Derneği davasının tek kadın sanığı olan Reha İsvan’ın 12 Eylül dönemindeki yaşadıklarını kaleme almıştır. Yazarın “Direniş ve Umut Reha İsvan” isimli kitabında (Metis yayınları, 2013), 38 ay tutuklu kalan bu kadın eğitimcinin dimdik duruşuyla direnişin ve umudun simgesi olduğu belirtilir.
Reha İsvan (1925-2013), 27 Şubat – 23 Aralık 1982 ile 14 Kasım 1983-17 Şubat 1986 tarihleri arasında tutukluydu. Zeynep Oral, Reha hanımla Metris Cezaevi’nden çıktıktan sonra bir nehir söyleşisi gerçekleştirir ve daha sonra bunu kitap yapar.
Reha İsvan’ın tutuklandığı gün, eşi Ahmet İsvan da DİSK davasından 14 Kasım 1980’de tutuklanmıştı. Zeynep Oral, Reha İsvan’ın tutuklanışını anlatırken kadın polis memurunun “Özür dilerim, size kelepçe takmak zorundayım” şeklindeki sözlerine karşılık Reha hanımın “Buyrun, onlar benim onur bileziklerim” dediğini ifade eder.
29 Ekim doğumlu
Reha İsvan’in babası Kemal Doğan asker kökenlidir, Kara Harp Okulu’ndan topçu subayı olarak mezun olduktan sonra 1908’de İstanbul’daki 31 Mart gerici ayaklanmasını bastırmak için Selanik’ten yürüyüşe geçen “Hareket Ordusu”nda görevlidir.
Kemal Doğan, Birinci Dünya Savaşı sırasında çeşitli cephelerde savaşır, Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıktığında yanındadır, Büyük Taarruz’da da topçu komutanı olarak görev yapar ve İzmir’in kurtuluşu sırasında da yine görev başındadır.
Albay Kemal’in 29 Ekim 1925 tarihinde ilk çocuğu doğar, adına Cumhuriyet, kurtuluş anlamına gelen Reha ismini verir. Kemal Doğan, korgeneral rütbesinde emekliye ayrılır...
Reha İsvan, 27 Şubat 1982 akşamı tutuklandığını Zeynep Oral’a anlatırken “Ben kendime hiçbir zaman tutukluyum demedim, Tutsağım dedim. Çünkü bize Metris’te tutsak muamelesi yapılıyordu, esir gibi görüyorlardı” şeklinde bir ifade kullanır.
Zeynep Oral, Reha İsvan’ın tutuklu bulunduğu süreçte eşi Ahmet İsvan’a, üç çocuğuna yazdığı mektuplardan da örnekler sunar, şiirsel bir anlatımla bunları dile getirir.
Metris’ten kesitler
Reha İsvan, Metris Cezaevi’ne girdiğinde 57 yaşındadır, hapishanede ise daha çok 20-25 yaşlarında gençler vardır. Reha hanım öğretmenlik de yaptığı için kimi gençlerin “Hocam Yalova’dan öğrencinizim” deyişini sevinçle karşılar.
Zeynep’in kitabında, cezaevinde tahtakurusu ve bitle mücadele, tutukluların yaptığı yemekler, gençlerin hapishane yönetimi ve uygulamalarıyla mücadelesi, günlük yaşamdan kesitler halinde anlatılır.
Özellikle siyasi tutukluların kaldığı koğuşlar kalabalıktır, iki yatakta üç kişi yatmaya mecbur olur. Karavanadan taş çıkması da doğaldır. Aslında bir nevi ceza olsun diye bu taşlar yemeklere konur.
Tüm bunların yanı sıra cezaevi ile ilgili ilginç bir durum da, Reha hanımın babasının daha önce bu kışlada, yani Metris Topçu Atış Okulu’nda komutanlık görevi yapmasıdır.
Esas duruşa itiraz
Metris Cezaevi’nde sayım yapıldığı sırada tutukluların hazır olda, esas duruşta beklemesi söylenmiştir. Reha İsvan buna itiraz eder, 38 ay boyunca hazır olda ellerini iki yanına yapıştırıp durmaz. Bu bir tür “direniş”tir.
Tüm görevlilere, hatta erlere “komutanım” diye hitap edilmesi de hapishane kuralları arasındadır. Reha İsvan, bunu unutup zaman zaman erlere “oğlum, evladım” diye hitap edince kendisi uyarılıp “evlat yok” denir.
Cezaevindeki kötü bir uygulama da, duruşmalara gidip gelirken ya da avukat görüşüne çıkarken tutukluların hapishanenin koridoru boyunca dayağa maruz kalmasıdır. Gerçi Reha İsvan bu anlamda bir muameleye maruz kalmamıştır.
Cezaevinde tutukluların moralini bozan diğer bir uygulama da, çeşitli zamanlarda koğuşların boşaltılıp arama yapılmasıdır. Görevliler, bu arama sırasında tutukluların kimi eşyalarını kesip yırtarlar, sutyenlerini ikiye bölerler, duvar yapıştırılan fotoğraflar sökülüp yırtılır, kızların yaptıkları turşular yataklara dökülür. Yani arama, tam bir eziyettir…
Tüm bu uygulamalara rağmen kızlar koğuşu, arama sonrasında halay çekip, türkü söyleyerek etrafı toplamaya başlar, sökükler, yırtıklar dikilir.
Savunma ve dilekçeler
24 Haziran 1982 günü Barış Derneği yöneticilerinin yargılanması başlar. Reha İsvan, savunmasına şu cümlelerle girer:
“İnsanım. İçgüdüsel olarak yaşamak istiyorum. Savaş insanı yok eder. Bu nedenle barıştan yanayım”.
Ardından kadın olduğunu, mesleki anlamda ziraat mühendisliği ve öğretmenlik yaptığını, gelecekte savaşsız bir dünyanın gerçekleşeceğine inandığı için Barış Derneği’nin kurucuları arasında yer alıp 1977’den beri onur ve övünç duyduğunu ifade eder.
Öte yandan hapishane idaresi, Reha İsvan’a “Dilekçe verirseniz sizi eşiniz Ahmet İsvan’la görüştürürüz” teklifini yapar. Hem Reha hanım, hem de Ahmet İsvan, birbiriyle görüşmek istediklerini ancak bu konuda dilekçe vermeyi kabul etmediklerini belirtir.
Reha İsvan’ın tutukluluk sürecinde diğer bir itiraz noktası da yapılan haksız uygulamalara karşı, örneğin havalandırma süresinin azlığı, kısa sürede koğuş değiştirme, mektupların engellenmesi, hapishane doktorlarının ilgisizliği gibi konularda sürekli dilekçe vermesidir.
Cumartesi, Pazar günleri hapishanede kaloriferler yanmayınca Reha İsvan, “Bu nasıl iştir, biz insan değil miyiz” sözlerini dile getiren bir dilekçe yazar. Hatta kadın tutuklu arkadaşları, “Bu dilekçe değil, bildiri olmuş” derler. Ama sonunda hafta tatillerinde de kaloriferler yanacaktır.
Aslında dilekçe vermek de Reha İsvan açısından yasal bir direniş yoludur…
'Helal olsun hırsıza'
Tutuklu Ahmet İsvan, bir süre sonra DİSK davasından serbest bırakılır. Bir yılbaşı günü eşi Reha İsvan’ı Metris Cezaevi’nde ziyaret eder. Ziyarete ise şu nedenle izin verilmiştir: İsvan’ların Levent’teki evleri soyulmuştur.
Her ne hikmetse eve giren hırsız, yalnız Reha İsvan’a ait takıları çalmış, başka bir şeye dokunmamıştır. İşte bu konuyu görüşmek üzere Ahmet ile Reha İsvan, “açık görüş”te bir araya gelirler.
Reha hanım, görüşme sonunda Ahmet İsvan’a “Helal olsun hırsıza. İyi ki bizim eve girmiş, takılarımı almış. Aksi halde seninle burada görüşemezdik. Bütün çaldıkları helal olsun” diyecektir…
Hey özgürlük!
Barış Derneği davası, Askeri Yargıtay tarafından “noksan soruşturma” nedeniyle bozulmuştur, İstanbul 2.Nolu Askeri Mahkemesi’nde yargılama yeniden başlar. Sanıklar arasında yer alan Reha İsvan, siyah tayyörü ve her zamanki dik duruşuyla mahkeme salonundadır.
Kimlik saptamasından sonra avukatlar söz alır. Sıra sanıklara gelir, Reha İsvan, şu konuşmayı yapar:
“Yazılı yasalara uyarak somut ve yansız belgelere dayalı yargılansaydım, suç bana ilişmeyecekti. Ben zaten özgürüm. Özgürlük mekanla sınırlı değildir. Özgürlük bilinçle ilgili bir şeydir. Tutuklanmamla ilgili dilediğiniz kararı verebilirsiniz. Atıfet değil, adalet istiyorum”.
Daha sonra mahkeme heyeti kararını açıklar. Reha İsvan’la birlikte birçok sanığın tahliyelerine karar verilecektir. 17 Şubat 1986 günü, 61 yaşındaki Reha İsvan, 38 aylık tutukluluğundan sonra özgürlüğüne kavuşacaktır.
Reha İsvan, hapislik sürecini değerlendirirken Zeynep Oral’a şu sözleri söyler:
“Gençlerden çok şey öğrendim. Ama en önemlisi insan onurunu korumada onların dirençlerine tanıklık ettim, kendi iradelerine sahip çıkmada nasıl bütünleştiklerini gördüm. Onun için diyorum ki, asıl, insanlık onurumu korumada onlardan çok şey öğrendim”.
Zeynep Oral’ın Reha İsvan kitabı bize, en zor koşullarda bile onurla direnmeyi ve umutlu olmayı salık veriyor…
/././



