CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -25 Temmuz 2026-


Ahbap soruşturması: Cadı avı isteyenler var -Murat Ağırel-

Ahbap soruşturması başladı başlayalı bir cadı avıdır sürüp gidiyor.

Herkes birbirini suçluyor. “Sen destek verdin”, “Sen çağrı yaptın” diye paylaşımlar yapılıyor. İnsanlar hedef gösteriliyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı ise bu kaosa rağmen ayakları yere basan ciddi bir soruşturma yürütüyor.

Bir dönem destek veren ünlü isimler sabaha karşı şafak operasyonuyla değil de ifadeye çağrılarak bilgilerine başvuruluyor.

Demek ki neymiş, insanlar paldır küldür gözaltına alınarak değil de ifadeye çağrılınca da koşa koşa ifade vermeye gelebiliyormuş.

Bunu da görmüş olduk.

Keza bu cadı avının hedefinde ben de varım. Bir süredir sosyal medyada bilinen bilinmeyen isimler sürekli benim ismimi öne atıp gözaltına alınmam için uğraş veriyor.

Sırf “Kızılay Ahbap’a çadır sattı” haberim nedeniyle benim bu düzene destek verdiğimi söylüyorlar. Efendim, çadır satan Kızılay değilmiş; Kızılay Çadır AŞ adlı iştirakiymiş!

O zaman yandık arkadaşlar.

Başta Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere çadır satılma işini kabul edip tepki gösteren bir sürü devlet yetkilisi var.

Hayır, o zaman dönemin bakanları Hulusi Akar ile Fahrettin Koca, deprem zamanı Haluk Levent ile sık sık görüntü verdi. Onlar da mı Ahbap’ın önünü açmış oluyor?

İFTİRA ÇABALARI

Keza dönemin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay, dönemin bakanı Mustafa Varank, dönemin Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın...

Geçiniz bu iftira çabalarını.

Dedim ya başsavcılık bu hedef göstermelere atlamadan aklı başında bir soruşturma yürütüyor.

Ahbap soruşturması, uzun zaman sonra tüm kamuoyunun üzerinde uzlaştığı bir dosya oldu.

Soruşturmanın evveliyatı, Şile Belediyesi’nin düzenlediği “Şile Bezi Konseri” soruşturmasına dayanıyor.

Konseri düzenleyen firmalardan biri olan Berkant Acil’in (Haluk Levent’in kardeşi) ve çalışanı Yeliz Kaya’nın banka hesaplarındaki hareketler, izahı yapılamayan büyük tutarlı paralar, hatır çekleri, hesaplara giren kaynağı belirsiz milyon dolarlar ve sanatçılara ödenen ancak belediyeye ödenenden yüksek gösterilen tutarlar var.

Soruşturma savcısı, kişiler arasındaki bağlara iyi çalışmış. Yeliz Kaya’nın Haluk Levent ile olan bağ dokusu genişliyor. Soruşturmada muallak kısımlar yok değil. Av. Ece Güner, Babala TV sahibi Oğuzhan Uğur’un tutuklu yargılandığı bir soruşturmada Esin Önder Çağlayan ve Başaran Holding yetkililerinin tutuksuz yargılanması düşündürücü.

Neden tutuklu değiller sorgulaması değil; aksine, o kişiler neden tutuklandı sorgusu bu.

Bu dosyada asıl odaklanılması gereken, sosyal medyada yürütülen linç kampanyaları ya da siyasi kamplaşmalar değil; savcılığın ortaya koyacağı somut deliller ve yargılamanın sonunda verilecek karardır.

Hukukun temel ilkesini unutuyoruz, herkes için masumiyet karinesini yok sayamayız.

Kimse sosyal medya etiketleriyle suçlu ilan edilemeyeceği gibi, kimse popülerliği ya da geçmişte yaptığı yardımlar nedeniyle hukuki denetimin dışında da tutulamaz.

Dosyadaki iddialar delilleriyle birlikte yargı önünde tartışılmalı, suç işlediği tespit edilenler hesap vermeli, hakkında suç unsuru bulunmayanlar ise kamuoyu önünde yıpratılmamalı. Bu kadar basit aslında.

Çünkü bunu uzun yıllardır yaşıyoruz. Daha dosya karara bağlanmadan insanlar yargılanıp, karalanıp haysiyetleri paramparça ediliyor.

Bakın önemli nokta şu:

Ahbap soruşturması, Türkiye’nin sadece bir yardım derneğini değil, afet dönemlerinde oluşan para trafiğini, kamu-özel sektör ilişkilerini ve hesap verebilirlik mekanizmalarını da test eden önemli dosyalardan biri haline geldi.

Bu nedenle soruşturmanın başarısı, ne sosyal medyanın yönlendirmesiyle ne de siyasi saiklerle ölçülür. Başarı; delile dayalı, tarafsız, şeffaf ve hukuk devleti ilkelerine uygun bir yargılama sürecinin yürütülmesiyle mümkün olacaktır.

Gerçekler ortaya çıktığında kazanan ne bir taraf ne de bir kesim olacak; kazanan yalnızca adalet olacaktır, kamu yararı olacaktır.

Bu süreçte yaşanan bir başka sorun da “suçun şahsiliği” ilkesinin adeta unutulmuş olmasıdır.

Bir dönem aynı karede yer almak, bir yardım çağrısını paylaşmak ya da bir organizasyona destek vermek tek başına suçun delili olamaz.

Aksi halde yarın herhangi bir sosyal sorumluluk kampanyasına destek veren herkes, yıllar sonra bambaşka bir soruşturmanın hedefi hâline gelebilir.

ŞEFFAF DENETİM

Hukuk devletinde insanlar eylemlerinden sorumludur; tanışıklıklarından, fotoğraflarından ya da sosyal medya paylaşımlarından değil.

Soruşturmanın sonunda ortaya çıkacak tablo ne olursa olsun, Türkiye’nin bu dosyadan çıkarması gereken tek bir ders var.

Hem yardım kuruluşlarının mali denetimi çok daha şeffaf hale getirilmeli hem de sosyal medyada yürütülen itibar suikastlarına prim verilmemeli.

Gerçeklerin ortaya çıkması için en doğru adres savcılık dosyaları ve mahkeme salonlarıdır; X paylaşımları ya da YouTube yayınları değil. Yargı kararını vermeden herkesin birbirini suçladığı bu iklim, ne adalete ne de toplumsal vicdana katkı sunuyor.

Tabii cadı avı isteği biter de adalete izin verirsek Türkiye bu yargılamadan yüzü ak bir şekilde çıkabilir. Yoksa yine birçok ismin çuvala sokulduğu kaotik bir süreçle karşı karşıya kalırız.

Mesele üzüm yemek mi bağcıyı dövmek mi buna bir karar verelim artık.

/././

Altı ok Çin’de -Mehmet Ali Güller- 

Yeni Parti-CHP ayrışmasının konularından biri de altı ok. Kılıçdaroğlu cephesi ayrılmaları frenlemek için altı okçuluk propagandasına başladı. Kendilerinin altı okçu, yani Atatürkçü olduğunu vurgulayarak gidenlerin Atatürk ve altı oktan “kaçtığını” savunuyorlar.

Kuşkusuz sadece Kılıçdaroğlu ve CHP’deki ekibi değil, saray operasyonunun fiili parçası olan çevrelerde de “Kılıçdaroğlu eşittir altı ok” güzellemesi başladı. 13 yıl boyunca Kılıçdaroğlu’nu CHP’yi altı oktan uzaklaştırmakla suçlayanların bugün Kılıçdaroğlu’ndan altı okçu çıkarmaya çalışması ise siyasetin seviyesi bakımından ibretlik.

CHP’NİN ALTI OK SORUNU 

Kılıçdaroğlu altı okçu değil. CHP’yi yönettiği 13 yılda altı oku altı kere bile anımsamayan, anımsadığında da “Altı ok yeniden yorumlanmalıdır” diyerek Atatürk’ün altı okunu sulandıran Kılıçdaroğlu’nu “altı okçu” diye pazarlamaya çalışmak, nafile bir çabadır.

Kaldı ki altı ok, uzun zamandır CHP’de esas olmaktan çıkmış durumdadır ve program düzeyinde CHP’nin asıl sorunu da zaten budur. Atatürk’ün devrimciliğinin, milliyetçiliğinin, devletçiliğinin çoktan terk edildiği, son yıllarda Atatürk’ün laikliğinin de sulandırıldığı bir partidir.

CHP altı okta ısrar edebilseydi, zaten Türkiye bugün bu durumda olmazdı.

İdeolojik düzeyde tablo şudur: Kalanlar da gidenler de aslında 13 yılda Atatürk’ün CHP’sini birlikte “yeni CHP” yapanlardır: Yeni Particilerin ayrılması ise CHP’yi elbette “yeni CHP” olmaktan çıkarmıyor, elbette yeniden “eski CHP”ye dönüştürmüyor; kalan Atatürk’ün eski CHP’si değil, Baykal ve Kılıçdaroğlu’nun eskittiği CHP’dir.

ÇİN’İN KALKINMA PROGRAMI

Altı ok CHP’nin amblemindedir, iki kelime yazı olarak programındadır ama çoktandır uygulamada yoktur.

Oysa altı ok şu anda Çin’dedir. Çin’in 40 yıldır uyguladığı ve kalkınmasına neden olan program, kabaca altı oktur. Çin Halk Cumhuriyeti, devrimcidir, cumhuriyetçidir, milliyetçidir, devletçidir, halkçıdır ve laiktir.

Türkiye ile Çin’in ekonomi verilerini incelediğinizde açıkça görürsünüz: Türkiye iyi kötü altı ok programını uygularken Çin’in ilerisindeydi. Türkiye altı oktan vazgeçerken ve Çin altı oku uygularken önce makas kapandı, ardından tablo tersine döndü. Şimdi Çin nominal hesaplara göre dünyanın ikinci, satın alma paritesine göre dünyanın en büyük ekonomisi durumunda.

KÜLTÜREL ZENGİNLİK MESELESİ 

Bir hafta boyunca Türkiye’den 15 gazeteciyle birlikte Çin’in SincanUygur Özerk Bölgesi’ndeydik. Altı ok programının Uygurların hayatını da geliştirdiğini gözlemledik. Çin’in büyük ekonomik atılımından ve bunun doğurduğu refahtan her bölge yararlanıyor.

Ziyaretimiz yine “belli çevreleri” rahatsız etti. Bir partinin ırkçı genel başkan yardımcısı ve seferber ettiği aparatlar, gezimiz boyunca gazetecileri sosyal medyadan “yalanlarıyla” taciz etti.

En büyük yalanları Uygurların dilinin yasak olduğu şeklinde. Oysa Uygurların “Arap alfabeli” dili hayatın tam merkezinde. Bugüne kadar yüzlerce Uygurluyla tanıştım, hepsinin ismi Uygurcaydı, Uygurca konuşuyor, Uygurca eğitim almış. Tüm bölgede iki tabela var, uçaklarda Uygurca anons var, Uygurca TV ve gazeteler var. Uzun uzun yazmaya gerek yok, bir ülkenin bayraktan sonraki en önemli sembolü parasıdır, Çin’in parasında bile Uygurca var.

Neden? Çünkü Çin, farklı etnisiteleri bir kültürel zenginlik olarak görüyor.

NATO’TÜRKÇÜ UYGURCULUK

Uygurculuk yapanların derdi başka tabi. Onlar bölgenin Çin’den koparılmasını istiyorlar. Tam da ABD’nin arzuladığı gibi. Bunun propagandasını da Türkiye’de “Türkçülük” diye ama “ırkçılık” düzeyinde yapıyorlar ve bunun siyasi izdüşümü elbette NATO’Türkçülüktür. Örneğin o ırkçı genel başkan yardımcısının ekibi, bölgeye giden gazetecilerin aslında Türk olmadığını propaganda ediyor. Şu kişiler Kürt, şu kişiler Ermeni diye, şunun kafa şekli Türk değil diye yayın yapıyorlar!

Dolayısıyla bu tipler sadece Çin’de değil, daha önemlisi Türkiye’de bölücülük yapıyorlar. Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Atatürk’ün bu tanımı etnisiteyi dışarıda bırakan modern millet tanımıdır, etnik değil siyasal kimliği esas alır.

/././

Savcıları bu kadar çalıştırmayın -Miyase İlknur- 

Sabah güne başlarken ilk tıkladığımız kendi gazetemizin haber portalı yerine iktidar yanlısı haber portalları oluyor. Bunun nedeni malum; yeni bir operasyon olup olmadığını öğrenmek için elbette. Çünkü ilk haber o haber sitelerine düşüyor.

Suç şüphesi kuvvetli olan ister siyasetçi ister bürokrat isterse belediye başkanı olsun, kimse dokunulmaz değildir. Elbette operasyon ya da gözaltı olabilir. Bizim tek itirazımız bu operasyonların neden hep muhalefete mensup olanları hedef alması ve istisnasız hepsinin tutuklanması. Ayrıca tutuklu yargılanmaları bir yana, bazen öyle vahim hatalar yapılıyor ki suçlu suçsuz aynı torbaya dolduruluyor. İddianamelerde ya da henüz iddianameye dönüşmemiş suç isnatlarında yapılan hatalar en çok da suçluların işine yarıyor. Dönüp kamuoyuna “Bakın gördünüz mü, işte böyle vahim hatalarla bizi tutukladılar” denebiliyor.

Şimdi size buna örnek bir tutuklamanın öyküsünü anlatacağım. Beşiktaş Belediyesi’ne yönelik soruşturma kapsamında gözaltına alınan ve halen tutuklu bulunan İlker Uluer adlı şüphelinin itirafları sonucu birçok kişi gözaltına alındı ve tutuklandı. Bunlardan biri de CHP eski Eyüp ilçe başkanı ve kurultay delegesi Safi Karayalçın’dı. Kendisini 1980’li yıllardan beri tanırım. Divriğili olduğu için uzun yıllar Divriği Kültür Derneği’nde ve önce SHP, sonra da CHP Eyüp’te aktif olarak görevler üstlendi. İşin ilginci Karayalçın’ın tutuklanmasına neden olan ifadeyi veren İlker Uluer’in kendisini değilse bile ailesini de yakından tanırım. İlker Uluer de Safi Karayalçın gibi Divriğilidir.

Safi Karaylaçın’a yöneltilen suçlama; 38. Olağan CHP Kurultayı’nda Özgür Özel’e oy vermesi karşılığında Beşiktaş Belediyesi’nden ihale verilmesi nedeniyle Siyasi Partiler Kanunu’nun 112. maddesine aykırılık.

Bu suçlamalar hakkında basında çıkan haberleri üstünkörü okumuştum. Doğrusu bu haberlerde geçen vahim yanlışları atlamışım. Ancak kendisinden bir mektup alınca bunları öğrenebildim.

Safi Karayalçın mektubunda vahim hataları şöyle açıklıyor: “Savcılık makamına ifade işlemi sırasında, hakkımdaki suçlamanın Beşiktaş Belediyesi’nden aldığım bir ihaleye dayandırıldığını öğrendim. İddiaya göre bu ihale CHP kurultayında Özel’e oy vermem karşılığı bana verilmiş. Oysa söz konusu ihalenin tarihi 18 Nisan 2023, ihale kayıt numarası ise 2023/265176’dır. Üstelik ihale açık usulle gerçekleşmiştir. İhalenin gerçekleştiği tarihte henüz Cumhurbaşkanlığı seçimi bile yapılmamışken ne kurultay olacağı ne de bu kurultay da Özgür Özel’in adaylığı bile belli değilken ben nasıl onun adaylığını kestirebilirim? Kaldı ki ben o tarihte kurultay delegesi bile değildim.”

Karayalçın’ın tutuklanmasına neden olan Uluer’in ifadesindeki en vahim yanlışlığa daha gelmedik. Söz konusu ifadede “Erzurum il başkanı Safi Karayalçın’a Erzurum delegelerini ikna etmesi için 13 bin dolar verildiğini duydum” deniyor. Oysa Safi Karayalçın Divriğilidir ve 1980’den beri Eyüp ilçesinde siyaset yapmaktadır. Çelişkilerle dolu bu ifadeyi ya itirafçı olan İlker Uluer vermiş ya da savcılık sehven yazmıştır diyebiliriz.

Kalbinde 6 adet stent takılı olan Karayalçın, ciddi kalp yetmezliği olduğunu hatırlatarak Silivri Devlet Hastanesi’nde de bunun raporlandığı belirtiyor.

Ortada toplanacak ya da karartılacak bir delil olmadığına ve kaçma şüphesi bulunmadığına göre bu peşin cezalandırmaya artık bir son verilmeli.

Kurultaydaki oy pazarlıkları iddiası hakkında konuşan Uluer şunları söyledi:  “Erzurum il başkanı Safi Karayalçın’a kurultayda Özgür Özel’e oy vermesi için Beşiktaş Belediyesi’nden ihaleler verilmiş. Ayrıca bu kişinin Erzurum delegelerini (10 delege) ikna etmesi için kendisine 130.000 USD nakit para verildiğini duydum.”

/././

Firari Hizbullah yöneticileri jet hızında ‘yeniden’ yargılandı ve aklandı - 183 cinayete ‘iyi hal’ indirimi - EVRENSEL MANŞET-

Batman, Diyarbakır ve Mardin’deki domuz bağı katliamları ve 183 cinayetten sorumlu Hizbullah yöneticileri Edip Gümüş ile Cemal Tutar’ın jet yargılamayla aklanması tepki topladı. Mağdur ailelerden habersiz yürütülen davada, Hüseyin Velioğlu tek lider sayılarak sanıklar yöneticilik ve cinayet suçlarından muaf tutuldu. Mahkeme 15 yıldır firari olarak aranan ve Kozluk’ta ortaya çıkan, Batman’dan SEGBİS’le bağlanan sanıklara iyi hal indirimiyle 6 yıl 3 ay ceza verdi.

***

1990’ların karanlığı aklanıyor: 183 kişinin katili Hizbullah yöneticilerine ‘özel hukuk’ -Elif Ekin Saltık-
1990’lı yıllardaki faili meçhul cinayetlerde 183 kişinin öldürülmesinden sorumlu tutulan Hizbullah Yöneticileri Edip Gümüş ve Cemal Tutar, yargının jet hızıyla işleyen “özel hukuku” sayesinde 6 yıl ceza verilerek serbest bırakıldı.
***

Diyarbakır – 1990’lı yıllarda işlenen yüzlerce faili meçhul cinayet, domuz bağı katliamları ve sokak ortası infazlarla bilinen Hizbullah örgütünün yöneticileri, alelacele görülen ‘yeniden yargılamalar’ ile serbest bırakıldı.

Kürt coğrafyasında JİTEM gibi yarı resmi kuruluşların yanı sıra kontrgerilla gruplarının da katıldığı şiddet sarmalında, Gerçek Dergisi Diyarbakır Temsilcisi Namık Tarancı 20 Kasım 1992’de ve dönemin DEP Mardin Milletvekili Mehmet Sincar 4 Eylül 1993’te sokak ortasında katledilmiş; bu iki cinayetin de aralarında olduğu 183 cinayetin Hizbullah örgütü tarafından işlendiği ortaya çıkmıştı. O yıllarda cinayetlerin failini bilen halk örgüte Hizbulkontra adanı takmış ve örgütün lider kadrosu Diyarbakır Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’a düzenlenen suikast sonrası 2000 yılındaki operasyonlarla ele geçirilmişti. Bu lider kadro içinde yer alan Edip Gümüş ile askeri kanat sorumlusu Cemal Tutar hakkında daha önce verilen ağırlaştırılmış müebbet cezaları bozularak ve mağdur ailelere haber dahi verilmeden yapılan yeniden yargılamalarda alınan kararlar hukukçuların ve ailelerin tepkisini çekti. İki sanık alt sınırdan ceza verilerek ve ‘iyi hal indirimi’ de uygulanarak serbest bırakıldı.

Namık Tarancı cinayeti itirafı

1994’te yakalanan Hizbullah tetikçisi Mustafa Demir’in Gazeteci Namık Tarancı’yı katlettiğini itiraf etmesi ve 2000 yılında Hizbullah’ın kurucusu Hüseyin Velioğlu’nun öldürüldüğü Beykoz operasyonunda sağ yakalanan askeri kanat sorumlusu Cemal Tutar’ın Tarancı cinayeti dahil birçok katliam emrini Örgüt Yöneticisi İsa Altsoy’dan alarak tetikçilere ilettiğini kabul etmesi üzerine bu sanıklar ağırlaştırılmış müebbet cezalara çarptırılmıştı. Ancak Yargıtayın dosyayı zamanında karara bağlamaması ve uzun tutukluluk süresi gerekçesiyle 2011 yılında tahliye edilen Gümüş ve Tutar, kaçarak izlerini kaybettirdi. Haklarında kırmızı bülten ve 20 milyon liralık ödül bulunan sanıklar, 15 yıl boyunca firari olarak arandı.

Kırmızı bültenle aranırken Batman’da çıktılar
Herhangi bir Anayasa Mahkemesi (AYM) ya da AİHM ihlal kararı bulunmamasına rağmen sanıklar, mart 2026’da avukatları aracılığıyla yerel mahkemeye başvurarak yeniden yargılama talep etti. Başvurunun jet hızıyla kabul edilip infazın durdurulmasının ardından, yurt dışında olduğu sanılan firari sanıklar Batman’ın Kozluk ilçesinde ortaya çıktı ve ellerini kollarını sallayarak geldikleri mahkemeye SEGBİS üzerinden bağlandı. Duruşmada önceki somut delil ve itirafları reddederek beraatlerini isteyen sanıklar hakkındaki yargılama, yalnızca 3.5 ay gibi kısa bir sürede tamamlandı.

Yargılama ailelerden kaçırıldı
Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi, yıllardır adalet arayan mağdur ailelere duruşma tebligatı dahi göndermeden verdiği kararda, sanıkların Hüseyin Velioğlu’nu tek bir lider kabul ettikleri gerekçesiyle “yönetici” olamayacaklarını öne sürdü. Onlarca cinayetten beraat ettirilen sanıklara yalnızca “örgüt üyeliği” suçundan verilen 7 yıl 5 aylık ceza, 15 yıldır firari olmalarına rağmen uygulanan “iyi hal” indirimiyle 6 yıl 3 aya düşürüldü.

Evrensel’e konuşan Namık Tarancı’nın eşi Derman Tarancı ve Mehmet Sincar davası avukatı Mehdi Özdemir, ailelerin duruşmalardan dahi haberdar edilmeyerek yok sayıldığını söyledi.

Derman Tarancı: Devlet eliyle yapılan bir iş olduğu için hukuk beklemiyorsun

Katledilen Gazeteci Namık Tarancı’nın eşi Derman Tarancı, 1992 sonrasında karanlıkların aydınlanması için yıllarca mücadele verdiklerini, dosyaları TBMM’ye ve İnsan Hakları Komisyonuna taşıdıklarını ancak hiçbir sonuç alamadıklarını vurguladı. Hiçbir mağdura tebligat gönderilmediğini ve süreci sadece basından takip edebildiklerini belirten Tarancı, şunları söyledi: “183 kişiyi öldüren bir örgütün operasyonda yakalanan baş aktörleri bunlardı. Cemal Tutar ve Edip Gümüş, örgütün askeri kanat sorumlusu olduklarını kendi ağızlarıyla söyledi, savcılık tutanaklarında da geçiyor. Ama bu şahıslar bir süre sonra davullu zurnalı dışarı çıktılar. Biz onu izlerken de içimiz buruk ve umutsuz bir şekilde baktık. Yani devletin, hukukun, yargının olmadığı, sadece bu katillerin isimlerini bilmekle geçiştirdiğimiz bir dava oldu aslında. Böyle bir durum varken sen yargıdan ya da hukuktan bir şey bekler misin? Beklemezsin. Çünkü bunun devlet eliyle ya da sistem eliyle yapılan bir olay olduğunu düşünürsün. O dönem JİTEM kimdi, Mehmet Ağar neyin başındaydı? ‘Duvardan bir tuğla çekersek duvar yıkılır’ diyordu. Aslında davayı uzatıp tutukluluk sürelerinden dışarıya çıkarıp onları kaçırmak istediler ve öyle de oldu.”

“Ellerini kollarını sallayarak geziyorlar”
Yıllarca kırmızı bültenle arandığı söylenen sanıkların bir anda Türkiye’de ortaya çıkmasına dikkat çeken Tarancı, bölgedeki yoğun güvenlik tedbirleri ile bu durum arasındaki tezatlığı eleştirdi. “15 yıldır kırmızı bültenle aranan şahıslar Batman’ın Kozluk ilçesinde elini kolunu sallaya sallaya geziyor. Şimdi ben Diyarbakır’a gelirken 3-4 yerden kimlik kontrolünden geçiyorum. Bu şahıslar için Kozluk’ta hiç mi arama yapılmadı? Güneydoğu’da çok yoğun arama yapıldığını biliyoruz. Gerçekten adalet bakanı ya da iktidar yüzleşmek istiyorsa 17 bin faili meçhul cinayeti aydınlatırlar. Namık’ı seçtiler çünkü halka yönelikti, devrimciydi ve korkusuzca her şeyi basına yansıtıyordu. Musa Anter sokağın ortasında vuruldu, kimse üzerine gitmedi, Namık manşet yaptı. Emniyet Müdürü Gaffar Okkan’ın ve beş polisin ölümünden sorumlu olan bu örgüt hâlâ korunuyor. Kırmızı bültenle aranan, 15 yıl kaçak olan adam Kozluk’ta çıkıyor. Failleri ortaya koymadan, adaleti sağlamadan ‘yüzleşme yaptık’ demek imkansızdır.”

Avukat Mehdi Özdemir: Mağdur yakınlarından gizli apar topar karar verildi
Mehmet Sincar davası avukatlarından Mehdi Özdemir ise Edip Gümüş ve Cemal Tutar hakkındaki kararın bozulması istemiyle Yargıtaya başvurduklarını belirterek yargılama sürecindeki hukuksuzlukları ve aklama mekanizmasını anlattı. 2018’de başlayan yeniden yargılama furyasında Hizbullah sanıklarına ayrıcalık tanındığını vurgulayan Özdemir şöyle konuştu: “2018 yılında Hizbullah’tan hüküm giyenler açısından hiçbir AİHM veya Anayasa Mahkemesi kararı yokken ‘DGM’de askeri hakim vardı, adil yargılanma ihlal edildi’ denilerek 400’e yakın Hizbullah mensubu serbest bırakıldı. Aynı durumdaki PKK hükümlülerinde ise AİHM ihlali olan çok az kişi dışında kimseye bu yol açılmadı. Edip Gümüş ve Cemal Tutar o dönem firariydi. Hakkında 20 milyon lira ödül konulan bu kişilerin avukatı, 27 Mart 2026’da yeniden yargılama başvurusu yaptı. Başvuru hemen kabul edildi, infaz durduruldu ve dosya ana davaya kaydedildi. Kısa süre sonra İçişleri Bakanlığı ödül kararını kaldırdı. Dosya tefrik edildi, ardından avukatları ‘Müvekkillerimiz Kozluk’ta, beyan vermek istiyorlar’ dedi. SEGBİS ile bağlandılar, ‘Suçsuzuz, beraat istiyoruz’ dediler. Kimse onlara önceki eylemlerini, itiraflarını sormadı. Normalde duruşması aralık ayında olan dosya yine ayrılıp 14 Temmuz’a çekildi ve o gün karar verildi.”

“Üç gün içinde gerekçe yazıldı”

Gerekçeli kararın yangından mal kaçırır gibi hazırlandığını ve olayın mağdurlarından tamamen gizlendiğini belirten Avukat Özdemir şöyle devam etti: “Üç gün içerisinde 47 sayfalık gerekçeli karar çıkarıldı. Kararın son sayfasında tek paragraflık bir anlatımla ‘Hizbullah lidere bağlı bir örgüttür, yönetici olmaz. Ölümlerde de sorumlulukları yoktur, delil yetersizdir’ denilerek cinayetlerden beraat verdiler, yalnızca örgüt üyeliğinden 6 yıl 3 ay ceza kestiler. Bu dosyada domuz bağı işkencesiyle öldürülenlerin de yakınları var. Hiçbir mağdura tebligat yapılmadı, bilgilendirme olunmadı. Kararı çıktıktan sonra öğrendik ve temyiz ettik.”

Davayı kararlılıkla takip edeceklerini söyleyen Özdemir sözlerini şöyle tamamladı: “Ortada devasa bir mağdur kitlesi var. Bir anda Kozluk’ta ortaya çıkmaları, mahkemenin mağdurlardan bunu saklaması, hatta savcının temyiz etmek istediği noktada UYAP kayıtlarının kapatılarak savcının temyiz etmesinin imkansız kılınması gibi bir iddia var, bu hiç masum değil. Şu an dosyayı temyiz eden tek taraf Mehmet Sincar’ın yakınlarıdır, eşi Cihan Sincar ve çocukları dosyayı sonuna kadar takip ediyor. Gerçek adalet ve yüzleşme olmaksızın barış inşa edilemez. Bütün resmi verilere göre sayısız cinayetten sorumlu olan, örgütün bir ve iki numarası olarak bilinen isimlere sadece 6 yıl 3 ay gibi basit üyeliğe dayalı ceza verip aklarsanız, aynı dönemin bir benzerinin yaşanmasına imkan tanırsınız.”
***


Hizbullah yöneticilerine yönelik skandal karar Meclis gündeminde: Kişiye özel düzenleme -Elif Ekin Saltık-
EMEP Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca, 1990’lı yıllarda işlenen yüzlerce cinayetin sorumlusu olan Hizbullah yöneticileri Edip Gümüş ve Cemal Tutar hakkında verilen aklama ve iyi hal indirimi kararlarını Meclis gündemine taşıdı.
***

Emek Partisi (EMEP) Gaziantep Milletvekili Sevda Karaca, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yanıtlaması talebiyle TBMM Başkanlığına verdiği soru önergesinde, Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesinin Hizbullah terör örgütünün üst düzey yöneticileri Edip Gümüş ve Cemal Tutar hakkında verdiği kararı sordu.

Önergede, 1990’lı yıllarda özellikle Batman, Mardin ve Diyarbakır başta olmak üzere ülke genelinde yüzlerce cinayet, yaralama ve eziyet gibi ağır suçlar işleyen örgütün yöneticileri hakkındaki kararın skandal olduğu vurgulayan Karaca, mahkemenin, canice suçlar işleyen bu sanıklara yalnızca “örgüt üyeliği” suçlamasıyla ceza verdiği ve 2011’den beri firari olan sanıklar hakkında iyi hal indirimi uyguladığını belirtti.

AYM kararı Hizbullah’a özel bir düzenleme gibi işletildi

Önergede 2019 senesinde Anayasa Mahkemesinin (AYM), bir kısım Hizbullahçılar hakkında verdiği karara da atıf yapıldı. İlk mahkeme heyetinde askeri hakim bulunması sebebiyle “adil yargılanma hakkının ihlal edildiğine” yönelik bu kararın ardından yeniden yargılama süreçlerinin başladığını hatırlatan Karaca, bu dönemde hakkında AYM tarafından yeniden yargılama kararı verilmeyen Hizbullahçıların da bu karardan faydalandırıldığını, cezalarının infazları durdurularak serbest bırakıldıklarını ifade etti. Bu uygulamanın başka hiçbir örgüt açısından hayata geçirilmediğine dikkat çeken Karaca durumun adeta “Hizbullah’a özel bir düzenleme” gibi işlem gördüğünü kaydetti.

Firari sanıklar Batman’dan SEGBİS’le bağlandı, 3,5 ayda aklandı

Hizbullah’ın üst düzey yöneticisi Edip Gümüş ve askeri kanat sorumlusu Cemal Tutar’ın ilk tahliye kararının ardından 2011 senesinde yurt dışına kaçtığını hatırlatan Karaca, bu kişilerin 27 Mart 2026 tarihinde kendi haklarında bir AYM kararı olmamasına rağmen avukatlarının Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesine sunduğu dilekçe ile yargılamaların yeniden başladığını belirtti.

Karaca, yurt dışında olduğu bilinen sanıkların, duruşmaya Batman’dan SEGBİS ile bağlanarak mahkemeye beyanda bulunduğunu, mahkemenin herhangi bir işlem yapmadan 3,5 ay içinde sanıkların işlediği ve daha önce itiraf ettiği cinayetlerden “somut delil olmadığı” gerekçesiyle aklama kararı verdiğini vurguladı. Yıllar süren yargılamalardan elde edilen bütün delillerin mahkeme gerekçesinde yok sayıldığını belirten Karaca, örgütün ana karargahında yakalanan bu sanıkların “Hizbullah tek bir kişiyi lider kabul ettiği için yönetici olamayacakları” gerekçesiyle terör örgütü yöneticiliği suçlamasından da aklandıklarını ifade etti.

Karaca’ya göre tablonun daha vahim boyutu ise bu faillerin işlediği cinayetlerde yaşamını yitirenlerin yakınlarının dava dosyasına taraf olarak eklenmemesi ve temyiz hakkının gözlerden uzak bir şekilde gasbedilerek karar verilmesi oldu.

Karar İzaha muhtaç

1992’de Diyarbakır’da öldürülen Gerçek Dergisi Diyarbakır Temsilcisi Namık Tarancı’nın da aralarında bulunduğu onlarca cinayetin açık faili olan bu sanıkların, halka karşı işledikleri bütün suçların devlet tarafından affedilmesinin kabul edilemez olduğunu ifade eden Karaca, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl çözümünün konuşulduğu, hakikatlerin araştırılmasının istendiği bir dönemde, aralarında DEP Mardin Milletvekili Mehmet Sincar’ın da bulunduğu Kürt siyasetçileri katleden bir örgütün bu şekilde aklanmasının izaha muhtaç olduğunu belirtti.

Çözüm sürecinin kök yasası tartışmalarında üye-yönetici veya suç işlemiş-işlememiş ayrımının süreci tıkama noktasına getirdiğini hatırlatan Karaca, yüzlerce insanı katletmiş bu kişilerin eylemlerinden sorumsuz tutulması ve yöneticilik sıfatlarının yok sayılmasını “giderilmesi zor bir çelişki” olarak nitelendirdi.

Devlet içindeki koruma zırhı

Karaca önergede ayrıca, JİTEM’le iç içe geçmiş olan Hizbullah’ın ve işlediği cinayetlerin ardında doğrudan kamu görevlilerinin destek ve sorumluluğu bulunduğu gerçeğinin devlet raporlarında dahi yer aldığını hatırlattı. Karaca, dokunulmazlık zırhıyla korunan devlet görevlilerinin bunca zamandır hiçbir yargılamaya dahil edilmemesini de ayrı bir sorun olarak değerlendirdi.

Adalet Bakanı Akın Gürlek’e yöneltilen sorular

Karaca, Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yanıtlaması istemiyle şu soruları sordu:

1. Hizbullah yöneticileri Edip Gümüş ve Cemal Tutar’ın yeniden yargılanma talebinde bulunmasına dayanak bir AYM kararı var mıdır? AYM kararlarının Hizbullah sanıklarına “kişiye özel” biçimde uygulanmasının gerekçesi nedir?

2. Kürt siyasetçiler, gezi tutukluları gibi yüzlerce kişi bakımından AYM kararları yerel mahkemelerce uygulanmazken, Hizbullah sanıkları söz konusu olduğunda hukukun tüm kuralları esnetilerek uygulanmasını Bakanlığınız nasıl değerlendirmektedir?

3. Onlarca cinayet, yaralama ve eziyet suçunun sabit olduğu, geçmiş yargı kararlarıyla hüküm altına alınmış failler hakkında yalnızca 3,5 ay içerisinde ve “somut delil yokluğu” gerekçe gösterilerek aklama kararı verilmesi Bakanlığınızca nasıl değerlendirilmektedir?

4. Bu sanıklara iyi hal indiriminin uygulanmasının hukuki ve vicdani izahı nedir?

5. Yargılama sürecinin Edip Gümüş ve Cemal Tutar’ın faili olduğu cinayetlerde yaşamını yitirenlerin ailelerinden habersiz bir şekilde yürütülmesinin açıklaması nedir? Bakanlığınız bu konuda bir inceleme yapmış mıdır?

6. Yıllardır firari olmalarının yanında kırmızı bültenle aranan sanıkların Batman’dan SEGBİS vasıtasıyla duruşmaya katılmaları nasıl olanaklı olmuştur?

7. Başta gazeteci Namık Tarancı ve DEP Milletvekili Mehmet Sincar cinayetleri olmak üzere, 1990’lı yıllardaki Hizbullah cinayetlerinin dosyaları bu kararla birlikte “zamanaşımı” riskiyle yüz yüze mi bırakılmıştır?

8. AYM’nin askeri hakim gerekçeli adil yargılanma ihlali kararlarından faydalandırılarak tahliye edilen ve sonrasında kaçan toplam Hizbullah sanığı sayısı kaçtır? Bu kişilerden kaçı hakkında yakalama kararı infaz edilebilmiştir?

9. TBMM Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu Raporu başta olmak üzere resmi raporlarda da yer alan, 90’lı yıllarda Hizbullah terör örgütüne destek veren, göz yuman veya yönlendiren kamu görevlileri ve idareciler hakkında bugüne kadar açılmış bir soruşturma bulunmakta mıdır? Bu koruma zırhı ne zaman kaldırılacaktır?

10. Bakanlığınıza bağlı faili meçhul cinayetleri araştırma amacıyla kurulan daire başkanlığı Hizbullah cinayetlerini ele almış mıdır? Almışsa akıbeti nedir?

Evrensel Gazetesi

Öne Çıkan Yayın

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -25 Temmuz 2026-

Ahbap soruşturması: Cadı avı isteyenler var -Murat Ağırel- Ahbap soruşturması başladı başlayalı bir cadı avıdır sürüp gidiyor. Herkes birbir...