soL "KÖŞEBAŞI" -26 Mayıs 2026-

Yarım doğru yok, yanlış var -Aydemir Güler-

Çıkış mümkündür, ama doğrulara “zamansız” diye kulp takmaktan vazgeçilmelidir. Bu yapılamazsa bataktan “koşullar izin verdiği kadar” çıkılmış olunmayacaktır. Bir büyük devrimcinin dile getirdiği ikilem, bugün, en az telaffuz edildiği birinci paylaşım savaşı yıllarındaki kadar gerçektir: Ya sosyalizm ya barbarlık!

Cuma beklenen butlan Perşembe’den geldi. Devamında ne olacağına dair rivayet de olasılıklar da muhtelif. AKP operasyonunun geri püskürtülmesi kuşkusuz saldırının muhataplarının ötesinde bir toplumsal taleptir. 

Ne olacağı belirsiz, ama CHP’nin, kazandığı veya kaybettiği seçimlerde, Cumhuriyetçilik, laiklik gibi erdemler adına topladığı oyların soyut değil somut olarak düz sağcılara hediye edildiği konusunda bir belirsizlik kalmamış olmalı. 

İster Kılıçdaroğlu’nun AKP’ye yenilen altılı masasından boy vermiş olsun, ister Özel’in CHP’yi birinci parti olmaya taşıdığı yerel seçimlerden, aynı akış devam ediyor. Siz Cumhuriyete sahip çıktığınızı sanıyorsunuz, bakıyorsunuz oylarınıza AKP rozeti takmışlar!

Bu tablonun içinde ihanet var. Bu tablonun tepesinde Erdoğan rejiminin hukuksuzluğu var. Bu tablonun anlamı hukukun ilgası. Bu tabloda seçme ve seçilme hakkı yok. Bu tabloda siyasi parti denebilecek bir kurumsallık da kalmamakta…

Ancak bütün bunların devasını “gerçek CHP’lilikte” arayanlar var. Oysa bu arayış çoktan boşa düştü. Bu partinin, esir alındığı için hakkında olumsuz yargılarda bulunurken bile dayanışma duygusunu yitirmediğimiz Cumhurbaşkanı adayı CHP’li bile değil. İmamoğlu’nun adaylık olasılığı zayıfladıkça akla yeniden gelen Mansur Yavaş, hiç değil! 

Erdoğan hukuksuzluğuna karşı hukuk yollarında deva bulunacağını iddia edene kim inanır? Çözüm için sandığı gösteren işaret parmağı halka ve akla en ağır hakareti simgelemiyor mu? Siyasi parti denilen kurum ile halk arasındaki ilişki sandığa indirgendiği ölçüde, parti kurumsallığı diye bir şey kalmaz. Çünkü modern siyasi partiler, Sarayların koridorlarında birbirine karşı iş çeviren aristokrat hizipleri değil, toplumsal örgütlenmelerdir; yurttaşları bir araya getirirler. Düzen partileri arasında bunun örneğine artık rastlanamıyor. 

Ancak gerçeğin çeşit çeşit yarılarına bakıp, geçmişi ve derinliğiyle bütününün etrafından dolananlar, “iyi de, diyorlar, şimdi ne yapacağımızı söyle!” Yani, “herkes biliyor CHP’nin iç yüzünü” de, bugün CHP’de kenetlenmekten başka çare yoktur, bunlara göre… Gerçeğin yarısı doğrunun bir minik parçasına bile götürmüyor. 

Butlanla birlikte, “hukuk yolu” konusunda iki tez hemen sahneye çıktı. Kimileri diyor ki, hukuk yolunu geçelim, AKP’nin atadığı kanat ile diğeri birlikte kongreye gitsin. Yani yetkisiz bir mahkemenin aldığı deli saçması karar, veri olarak kabul edilsin! Kim bilir, belki haklıdırlar, bugünün somut krizine en işlevli yanıt bu olacaktır…

Özgür Özel yönetiminin şimdilik izlediği rota ise Yargıtay’a, YSK’ya çıkıyor. Yani, deniyor ki, AKP’nin ve başta tarikatlar olmak üzere çeşit çeşit odağın cirit attığı yargıdan adalet umulsun! Kim bilir, belki bu kadar dağılmış bulunan iktidar cephesindeki çatlaklarda bunun bir karşılığı vardır…

Karşımızdaki büyük derdin kaynaklarıyla ilgilenmeyi ve köklü bir çözüm aramayı zamansız buluyorsanız, iki ucu değil dört bir yanı kirli değneklerle yola devam edersiniz. Dediğim gibi bir çıkış bile bulabilirsiniz. Ancak o bataklıkta emekçi yurttaş kendine yer bulamaz. Sorunların bu raddeye varmasının özü, anlamı ve sürecin maksadı zaten emekçi yurttaşların üstüne kocaman çizikler atılması değil midir?

Yukarıda dedik ya; yarımlara bakıp, bütünü gözetmenin bugün için imkânsız olduğunu söyleyenler, doğrunun “bu koşullarda mümkün olan kadarına” ulaşmış olmuyorlar. Yanlışa batıyorlar. O çiziklerle uğraşmanın zamanı değilse, karşı taraf kazanmıştır!

Kimdir bu karşı taraf peki? Türkiye nasıl bir hesaplaşmaya gidiyor?

Sorun hainler mi? Sorun Erdoğan ve arkadaşlarının iktidar hırsı mı? 

Yoksa…

Bu “yarımlar” ve benzerleri asılsız değil. Ama bütünü görmekten vazgeçince yanlıştan çıkma ihtimali de kalmıyor.

Türkiye’nin koşar adım yaklaştığı hesaplaşma tarihsel ve bütünseldir. Emperyalizm, büyük sermaye ve dinci gericilik, AKP’nin gidebileceği en ileri noktaya taşıdığı bir operasyonu uzun bir süreçte olgunlaştırdılar. 

Yurttaş değil müşteri ve köle istiyorlardı. Bu tek tek ülkelerin sınırları içinde gerçekleştirilebilir bir istek değildi, dünyanın bütünü gerekiyordu, bağımsızlık fikri “halkın tahtından” indirilmeliydi. Yeryüzünde köleleştirilen müşteriler, yaşadıkları acıların öteki ve asıl yaşam için zorunlu bir sınav olduğuna inandırılmalıydılar... Olan budur ve AKP’nin iktidar yıllarından çok önce şekillendirilmiş bir paket söz konusudur. 

Çıkış mümkündür, ama doğrulara “zamansız” diye kulp takmaktan vazgeçilmelidir. Bu yapılamazsa bataktan “koşullar izin verdiği kadar” çıkılmış olunmayacaktır. Bir büyük devrimcinin dile getirdiği ikilem, bugün, en az telaffuz edildiği birinci paylaşım savaşı yıllarındaki kadar gerçektir: Ya sosyalizm ya barbarlık!

/././

Kırmızı Buğday’da Çanakkale ve emperyalist bir devletin peşine takılma olgusu -Erhan Nalçacı- 

Ahmet Büke acı gerçeği hatırlatıyor, 1914’te Savaş patlayınca bedelini ödeyip askere gitmeme yasası çıkıyor ve bey ağa çocukları cepheye gitmiyorlar. Çanakkale’de vuruşanlar emekçi çocukları oluyor. Bugün de Türkiye’yi bencil çıkarları doğrultusunda savaşa sürükleyecek patronların çocukları değil, bizim çocuklarımız cephelerde can verecek.

Sokullu’da Rönesans’ın 2025-2026 sezonu Ahmet Büke’nin katılımıyla son romanı Kırmızı Buğday üzerine söyleşiyle kapandı.

Ahmet Büke çok önemli ve farklı bir edebiyatçı. Bir akademisyen gibi incelediği döneme ilişkin yoğun bir çalışma yapıyor, tezler ileri sürüyor ve tezleri bir tarihçi titizliği ile sınamak için kanıt topluyor.

Sadece Kırmızı Buğday’ı yazmak için dört yıl harcaması ve romanın kapsadığı her tarihsel dönem için bir yıla yakın çalışması bir yaşam disiplinine işaret ediyor.

Sonra akademik bir yayın olarak kaleme alsa ancak birkaç uzmanın okuyacağı tezlerini geniş hayal gücüyle edebi bir kurgunun içine yerleştiriyor. Böylece akıl taşıyan satırlar on binlere ulaşıyor.

Farklı bir kulvardan şu anda örmekte olduğumuz cepheye güç aktarıyor.

Bir süredir ileri sürdüğümüz tezimiz şu: Cumhuriyetçilerin birliği bir emekçi cumhuriyeti için mücadele ederken yolda örülecek.

1923 Devrimini, Kurtuluş Savaşını, yurtseverliği sınıf mücadeleleri ile harmanlıyor Ahmet Büke. İnsanlar bazen yanılsamalı olarak sınıf mücadelelerinin tarihin belirli dönemlerinde belirdiğini düşünürler, oysa sınıf mücadelesi tarihin her anına sinmiştir, dikkatlice araştırılmayı ve emekçilerden yana bir gözle bakılmayı bekler.

Kitaptaki Çanakkale Savaşı ile ilgili tez de çok önemli.

Bu köşede Osmanlının nasıl bir hile ile emperyalist paylaşım savaşına sürüklendiğini, Osmanlı tarafından satın alınan fakat Osmanlı kıyafeti giydirilmiş Alman komutanlar ve bahriyeliler tarafından yönetilen zırhlıların Karadeniz’de Rus limanlarını bastığını kısa bir süre önce yazmıştık

Çanakkale Savaşı’nda ise Osmanlı ordusu Liman von Sanders Paşa ve Alman erkânı tarafından kumanda edilmektedir. Sanders doğal olarak Alman Genel Kurmayına bağlıdır. Genel Kurmay ise düşmanı karaya ayak basar basmaz püskürtmeyi değil, karanın içlerine çekmeyi ve burada mümkün olduğu kadar çok İngiliz ve Fransız askerini imha etmeyi planlar. Böylece büyük bir askeri gücü savaşın sürdüğü Avrupa’daki Batı cephesinden uzak tutabilecek ve bu cepheyi rahatlatacaklardır.

Daha önce Alman Genel Kurmayının Verdun’da buna benzer bir tuzak kurduğundan ama bu dar alanın her iki taraftan emekçilerin mezbahasına döndüğünden bahsetmiştik

Çanakkale’de başka bir ülkenin Genel Kurmayı savaşın sürdüğü bir ülkenin askerini yönlendirince strateji askerleri korumak değil, amaçları doğrultusunda harcamak olabiliyor. Üstelik bu taktiğin yanılsamalı basıncı altında Sanders çıkarma yapılacak yerlerin Saros Körfezi ve Anadolu olduğu tahmin eder ve hazırlıklarını buna göre yapar.

Osmanlının yurtsever subayları,  cephede görevli olan Mustafa Kemal başta olmak üzere planlara itiraz ederler. Onlara göre çıkartma Gelibolu yarımadasında gerçekleşecektir.

Haritada İngiliz ve Fransızların Gelibolu Yarımadasında çıkartma yaptığı bölgeler izleniyor. Mustafa Kemal’in 25 Nisan 1915’te komutasındaki ihtiyat birlikleri ile bulunduğu Bigalı köyü de görülüyor.

Gerçekten 25 Nisan 1915’te Fransız ve İngiliz Ordusu on binlerce askeri Gelibolu’ya çıkarır. Kıyıda sadece gözetlemeye yarayan zayıf birlikler bulunmaktadır. Makineli tüfekler Osmanlı subaylarının ısrarlarına rağmen kıyıya yerleştirilmemiştir. Romanda bu ilk günün hikâyesi bütün acılığı ile anlatılıyor. 

Bigalı’da bulunan Mustafa Kemal’in komutasındaki birlikler komut beklemeden adeta koşarak gelip çıkartmanın yapıldığı sırtlara cephe kurarlar.

Daha sonra Kurtuluş Savaşı ve 1923 Devrimine öncülük edecek yurtsever kadrolarda bağımsızlığa ve egemenliğe sıkıca bağlılığının oluşmasında Çanakkale Savaşının çok önemli olduğu haklı olarak söylenir. Bu mesele keşke tarihte kalsaydı ve biz de işimize baksaydık. Ancak öyle değil.

Türkiye sermayesi ülkeyi ve halkını çeşitli basınçların altında tekrar bir Avrupa savaşına sürükleme potansiyeli taşıyor. Almanya’nın Avrupa’nın en güçlü konvansiyonel ordusunu oluşturmayı hedeflediği bugünlerde NATO ve Alman Genel Kurmayı tarihte bir kez daha Türkiye’nin askeri olanaklarına gözlerini dikiyorlar.

NATO Başkanı Ruth Rusya’ya karşı Avrupa nüfusunu sayarken Türkiye’yi de dâhil ediyor, beş yüz milyon kişiymişiz. Bir kez daha bir paylaşım savaşına Türkiye’nin sürüklenmesi ve emperyalist devletlerin komutanlarınca ordusunun yönetilmesi tehlikesi 111 yıl sonra kapımıza geliyor.

Ahmet Büke acı gerçeği hatırlatıyor, 1914’te Savaş patlayınca bedelini ödeyip askere gitmeme yasası çıkıyor ve bey ağa çocukları cepheye gitmiyorlar. Çanakkale’de vuruşanlar emekçi çocukları oluyor.

Bugün de Türkiye’yi bencil çıkarları doğrultusunda savaşa sürükleyecek patronların çocukları değil, bizim çocuklarımız cephelerde can verecek.

7 Haziran’da Cumhuriyetçiler Kurultayı’nda bu konuyu da ele alacağız.

/././

Dünya yalan söylüyor -Berkay Kemal Önoğlu- 

Ortada organize işletilen kumpaslar, aynı manşetlerle "geliyorum" diyen operasyonlar var. Her şey göz göre göre yaşanıyor ama herkes yalan söylemeye devam ediyor.

Herkesin "ayak yaptığını" yine herkesin çok iyi bildiği bir ülke oldu burası. Ekranlarda sıkça tekrarlanan o ezberleri bilirsiniz: "Bu ülke bir hukuk devleti, burası muz cumhuriyeti değil, kanunlar var..." Elbette kendine göre kanunları var buranın, muz cumhuriyeti olmadığını da biliyoruz. Ama artık bu laf salatasını geçelim bir kalem.

Sokakta konuşulanlar, hissedilenler ve kulaktan kulağa söylenen çıplak gerçekler ile televizyon ekranlarında yansıtılanlar artık iki ayrı uçta, bambaşka şeyler. Tıpkı o muhteşem albüme adını veren şarkıdaki gibi:

Kimler yalansız ki onlar ağlasın
Kimler günahsız ki onlar saklasın
Yalandan kim ölmüş, zamandan kim korkmuş
Dünya yalan söylüyor...

Ortada organize işletilen kumpaslar, aynı manşetlerle "geliyorum" diyen operasyonlar var. Her şey göz göre göre yaşanıyor ama herkes yalan söylemeye devam ediyor. Adına "yargı kararı" ya da "millet iradesi" dedikleri oyunlara kimse inanmasa da, herkes sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda kalıyor. Bütün televizyonları, gazeteleri ve billboardları kaplayan devasa bir samimiyetsizlik, ülkenin üzerine çöken derin bir tekinsizlik ve güvensizlik hali…

Adalet; gücü olanın, holdinglerin ve tarikatların lehine tek taraflı işlerken, yurttaşlar her yeni günde tıpış tıpış işine gitmeye devam ediyor. Milyonluk üye sayısıyla övünen CHP’nin İzmir İl Başkanlığı önünde, butlan kararı açıklandığı gün hepi topu 150 kişinin toplanması bu tabloyu tamamlıyor. İktidarın, muhalif belediyeler üzerinden rüşvet ve yolsuzluk iddialarıyla başlattığı operasyonların "toplum bunu yutmaz" denerek hafife alınmaması gerektiğinin en büyük ispatı.

***

Hukuk kimi kimden koruyacak? 
Bu ülke artık orman kanunları ile yönetiliyor. 
Eğer bu düzenden hâlâ bir beklentisi olan emekçi kaldıysa, beklentilerini bu "orman" gerçeğine göre belirlemesinde yarar var. Sanılanın aksine ormanın da bir kanunu vardır; orman kanunu kuralsızlık demek değildir. Orada her canlının sınırı önceden çizilmiştir; av belli, avcı bellidir. Vahşi kurallara tabi bir hayatta kalma oyunudur.

"Oysa biz geliştik, insan olduk; artık herkesi insanca yaşatacak kaynağa, güce ve akla sahibiz" diyeceksiniz. Doğru, ama iktidarda değiliz. Birileri, sırf sömürmek ve ceplerini doldurmak için insanlığa ısrarla vahşi doğanın acımasız kurallarını dayatıyor...

Türkiye artık gücün, paranın ve gerekirse silahın konuştuğu, adeta orman kanunlarının geçerli olduğu bir düzene tamamen teslim oldu. Kağıt üzerinde yazan ahlakın, insaniyetin ya da hakkaniyetin hiçbir hükmü kalmadı. Dedim ya; dünya yalan söylüyor!

Nitekim "ha geldi ha geliyor" denen mutlak butlan kararı, sonunda 21 Mayıs’ta ilan edildi. Bir kişi bile çıkıp bunun sıradan bir yargı sürecinin ürünü olduğunu, delillere ve usule göre karar verildiğini iddia edemiyor. Tek bir kişi bile!

Özgür Özel’in Partiye genel başkan olduğu 2023 kurultayı hiç var olmamış sayıldı. Zincirleme olarak sonraki tüm kurultaylar ve yenilenmiş yönetimler de iptal edildi. Kemal Kılıçdaroğlu’nu yeniden koltuğa oturtan bu hamle, hukuk tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir içtihat yarattı.
Kaygı verici doğrusu… 

Maazallah yarın bir gün bir savcı çıkıp AKP’nin 14 Ağustos 2001’deki 1. Olağan Kongresi’nde bir usulsüzlük tespit etse ve o kongreyi “butlan” saysa, bunca yıl boşa mı gitmiş olacak? Bunca atılım, bunca "şahlanış" hiç yaşanmamış mı kabul edilecek? 

İşte önümüze konan içtihat budur!

Son kararla birlikte CHP'ye dönük hamleler mutlak bir kaosa dönüştü. Parti felce uğramış, karar mekanizmaları ağır darbe almış görünüyor. Yaşananlar, CHP’nin hem yönetilemez hale gelmesine hem de uzun sürecek bir belirsizliğin içine sürüklenmesine yol açıyor.

Belirsizlik herkes için. Ortada AKP için de bütünlüklü, uzun vadeli bir plan yok. Ama hamle üstünlüğü var. Bir hamle yapıp karşılarındakinin hata yapmasını bekliyorlar. Ve daima o hata yapılıyor. Yapılan hatalar AKP’nin kendi hatalarını telafi edebileceği kadar büyük hatalar oluyor.

Bizim sözümüz direneceklere, direnmesini gerekli gördüğümüz dostlarımıza ve halkımıza olur.

Eğer bu krize sadece 'CHP'yi savunma' ya da parti içi hizip kavgalarında taraf olma refleksiyle yaklaşılırsa, doğrudan iktidarın kurduğu tuzağa düşülecektir. Kendinizi ister CHP'li olarak tanımlayın ister partiye gönülden bağlı olun; sakın bu meseleyi AKP'nin ambalajlayıp sunduğu haliyle, sorgulamadan kabul etmeyin.
Kaldı ki bu hizipler arasında ideolojik, siyasal, programatik hiçbir önemli fark da yok. Bunu herkes gayet iyi biliyor. Ne yazık ki bugün ana akım siyasette güç ve para hırsından başka hiçbir itici güç kalmadı. Bu yüzden o yapılara angaje olmak, tek tek figürlerin peşine takılmak büyük bir hata olur.

Aman dikkat!
Sakın ülkenin geleceği ile birilerinin siyasi ikbal kavgası birbirine bağlanmasın.
Biz direnenlerle birlikteyiz.

Daha önce de yazdık: 
Ancak bu düzene borcu olmayanlar iktidardan hakkıyla hesap sorabilir. 
Ancak onlar dünya boyu yalanı çöpe gönderebilir. 
Ve karşımızdakilerin telafi edemeyecekleri bir hata yapmaları yakındır.

/././

İmefe’nin gizli tarihi III-Serdal Bahçe- 

İmefe ve Dünya Bankası’nda kararlar mutlak bir eşitlik anlayışı içinde alınmıyorlar. Nasıl politikalarında emperyalist ülkeleri gözetiyorlarsa, bu kurumlar karar alma süreçlerinde de bu ülkeleri baskın hale getiren bir yönetsel mekanizmayı idame ediyorlar.

İmefe (IMF) gibi kurumları anlatırken öğrencilerime her zaman bir uyarıda bulunurum. İmefe, Dünya Bankası veya Dünya Ticaret Örgütü kurumlar emperyalist sermayenin küresel kurumlarıdırlar, bu doğru. Ancak bu kurumların sermaye yanlısı programlardan tek başlarına sorumlu oldukları, başımıza gelen her melanetten sadece onların sorumlu oldukları algısı yanlıştır. Bu kurumlar kapitalist devletlere şartlı destekleri verirken ve şartların uygulanıp uygulanmadıklarını kontrol ederken ülkelerin kafalarına silah dayamıyorlar. Böyle bir güçleri yok. Ülkelerde bu programları uygulamaya teşne, onları ısrarla uygulamak isteyen toplumsal kesimler ve uygulamayı yürütecek bürokratlar ve siyasetçiler var. Türkiye’nin son 46 yılına bakın, IMF programlarını ısrarcı bir şekilde uygulayan, hem de IMF olmadan bile uygulayan ardışık hükümetleri görürsünüz. Gerçekten Türkiye İmefe programlarına en sadık ülkelerden biridir (sırf bu nedenle İmefe raporlarında Türkiye’den genellikle hoşnutlukla ve sitayişle bahsedilir).

Dolayısıyla ülkelerin burjuvazisi ve bürokrasisi de İmefe veya Dünya Bankası programlarını uygulamakta ısrarcı olurlar. Kısacası bu kurumların yerli işbirlikçileri vardır. Neticede bu programların yarattığı çöküntü, sefalet ve istikrarsızlık sadece İmefe’nin hesabına yazılamaz, esas sorumlular içeridedir. Bir uyarı notu olarak düşelim.

Bugünkü yazıda İmefe nasıl yönetilmektedir, buna bakacağız. Web sitesine bakarsanız 3100 kişi çalışmaktadır. Bunun önemli bir bölümü Washington DC’deki merkezde, geri kalanı bölge ofislerinde istihdam edilmektedir. İmefe ve Dünya Bankası’nda kararlar mutlak bir eşitlik anlayışı içinde alınmıyorlar. Nasıl politikalarında emperyalist ülkeleri gözetiyorlarsa, bu kurumlar karar alma süreçlerinde de bu ülkeleri baskın hale getiren bir yönetsel mekanizmayı idame ediyorlar.

Bir ara verelim ve kapitalizm ile kurumlar arasındaki ilişkiye biraz kafa yoralım. Kapitalizmin kurumlarla çok ikiyüzlü bir ilişkisi vardır. Özellikle temsili burjuva demokrasisinin yerleşmesinden sonra kurumlar sermaye birikim sürecinden kaynaklanan sınıfsal ve yapısal eşitsizlikleri gizlemek, siyasal ve yasal eşitlik görüntüsü verebilmek için kurgulanmış yapılar olarak ortaya çıktılar. Bundan daha da önemlisi aslında kurumlar görüntüde eşitlik perdesinin arkasında kapitalizme has eşitsizlikleri yeniden ve yeniden ürettiler. Hem ürettiler hem de onlara meşruiyet kazandırdılar. Parlamentolar, mahkemeler, yargı, yasama; tüm bunlar aslında genel olarak sermayenin uzun vadeli çıkarlarını gözeten kurumlardı. Meşruiyetini temsili demokrasi kanalıyla halktan alıyormuş gibi görünen kurumlar aslında gerici ve tutucu sermaye ideolojisinin savunma hattını oluşturdular. Kurumların bağlılığı ancak sınıf savaşımının açık hale geldiği ve işçi sınıfının mevzi kazandığı durumlarda sarsıldı; Lenin’in devrimci durum tanımlaması tam da bu bağlılığın sarsılması anlamına geliyordu. Yönetenlerin eskisi gibi yönetememeleri aslında bu kurumsal ağın aşağıdan, işçi sınıfından ve çalışanlardan gelen örgütlü direnişe karşı hassaslaştığı anlamına geliyordu. Bu durumda kurumların sermaye ideolojisine bağlılıkları azalıyor, kurumsal yekparelik parçalanıyordu (örneğin 1970'lerde askeriye içinde örgütlenen devrimciler, polis teşkilatı içine Pol-Der, öğretmenler içinde TÖBDER gibi yapılanmalar bu bağlılığın zayıfladığını gösteriyorlardı). Ama bu türden iç savaş benzeri durumlar dışında kurumlar hem sermaye tarafından tasarlandılar hem de toplumsal muhalefeti engelleyecek emniyet supaplarını tasarladılar.

Çalışan sınıfların muhalefetinin bütüncül yenilgisi durumunda ise bu kurumların sermayenin açık diktatörlüğünün araçlarına dönüşmeleri şaşırtıcı değildi. Çalışan sınıfların yenilgisi burjuva demokrasisini işlevsizleştirirken bu kurumları sermayenin sadece uzun değil kısa vadeli çıkarlarını da gözetir hale getirdi. Bu durumda kurumlar yekpare bir bütünlüğün paçası haline geldiler, farklılıkları silindi, aynılaştılar. Böylece faşizm saklandığı delikten çıktı. Faşizm açık sermaye diktatörlüğüdür.

Sermayenin uluslararası kurumları için ise durum biraz daha farklıydı. Bir kere Amerikan emperyalizminin önceliğini ve öncüllüğünü garanti altına alan yapılar olarak kuruldular. Dolayısıyla karar alma süreçlerinden gündelik rutin işlere kadar her şey küresel kapitalizm içindeki emperyalist egemenlik ilişkilerine göre dizayn edildi. Görünüşte eşitlik kaygısı bile güdülememesinin çok temel bir amacı vardı. Karar verme sürecinde görünüşte bile eşitlik, kurumları temel amaçlarından saptıracak durumların ortaya çıkmasına yol açabilirdi. Hele hele 1960'larda ve 70'lerde azgelişmiş bağımlı ülkeler devrim ateşine tutulmuşken bu kaldırılamaz bir şey olurdu kuşkusuz. Bu nedenle bu kurumlar karar verme süreçlerini bile eşitsizliğin hakim olacağı şekilde kurguladılar. Özellikle küresel ekonomik ve finansal kuruluşlarda bu yapılanma çok hayati bir öneme sahip oldu.

İmefe’nin yapısına ve oylama süreçlerine baktığınızda bu konudaki en yetkin örnek olduğunu hemen anlarsınız. Aslında İmefe kabaca üç ana yönetsel yapı üzerinde yükselmektedir: Guvernörler Kurulu, Yürütme Kurlu, Başkan ve ekibi. Bunlardan birincisi olan Guvernörler Kurulu tüm üye ülkelerin temsilcilerinin bulunduğu bir tür genel kuruldur. Ülkeler genellikle maliye bakanları ya da merkez bankası başkanları tarafından temsil edilirler. Bu kurul senede bir defa toplanır ve ana stratejinin belirlenmesi, yeni üye kabulü türünden durumlar hakkında karar alır.

Aslında aldığı kararlar kurumun, yani İmefe’nin uzun vadeli performansını etkileyecek kararlardır. Ama esas yönetsel dinamiklerin dışındadır bu kurul, etkisizdir ve göstermeliktir. Ancak yine de önemlidir. Çünkü tüm üye ülke temsilcilerinin toplandığı bir kuruldur sonuçta ve üye ülkelerin her birinin kararın oluşumunda söz hakkı vardır iddiasını haklı çıkarmak için kullanılan bir kuruldur. Oysa işin aslı öyle değildir.

İmefe’de karar alıcı kurullarda oyların ağırlığı eşit değildir. Her ülkenin dünya ekonomisi ve ticareti içindeki payına göre bir kotası vardır. Toplam kota içinde ülke kotasının oranı o ülkenin oyunun ağırlığını belirlemektedir. Kısacası ABD ile Senegal’in oyu eşit değildir. Guvernörler Kurulu’nda tüm ülkelerin oylarının ağırlıkları toplamı beş milyondur, yani 191 ülkenin her birinin oyunun ağılrıkları toplandığında 5 milyon oy etmektedir. ABD temsilcisinin oyu 831 bin değerindeyken Senegal’in oyu sadece 4688 değerine sahiptir. Kısacası Amerikan emperyalizminin tek başına oyu tüm oyların %16,7’sine denk gelirken, Senegal’in oyu tüm oyların %0,09’una denktir. Diğer bir ifadeyle ABD’nin oyu Senegal’in oyundan 170 kat değerlidir. Alın size eşitlik!

Pek tabii ki diğer gelişmiş kapitalist ve emperyalist ülkelerin oyları da azgelişmiş kapitalistlerin oylarına göre çok ama çok değerlidir. Örneğin İngiltere’nin oyu 40 kat, Hollanda’nın oyu 18 kat, Japonya’nınki 63 kat, Almanya’nınki 55 kat, Fransa’nınki 42 kat, Çin’inki ise 65 kat daha değerlidir Senegal’in oyundan. En zengin 7-8 ülkenin oylarının toplam ağırlığı neredeyse %45-50 civarındadır ve toplam ağırlıkları geri kalan 183 ülkenin oylarının ağırlıklarına eşittir. Alın size eşitlik! Böylece Senegal’in oyunun hiçbir hükmünün olmadığını anlamış olduk. Merak edenler için verelim Türkiye’nin oy ağırlığı ise %0,95’tir, yani %1 bile değildir.

Eşitsizliğin alası günlük işlerin yürütülmesi ve genel stratejinin belirlenmesi açısından daha önemli olan ikinci kurulun, Yürütme Kurulu’nun oylama süreçlerinde ortaya çıkar. Bu kurul yakın izleme anlaşmalarının (stand-by anlaşmalarının) şartlarının belirlenmesinden kredi taksitlerinin serbest bırakılmasına, kime kredi verileceğinden ülkelere yeni finansman olanaklarının belirlenmesine kadar pek çok önemli konuda karar verme yetkisine sahiptir.

Bu kurulun 25 üyesi vardır, ayrıca yürütücü direktör, yani başkan da kurulun doğal üyesidir. Bu 25 üyenin sekizi daimi üyedir. Peki bilin bakalım daimi üyeler kimlerdir? Pek tabii ki daimi üyeler arasında Senegal, Burundi ve hatta Türkiye yoktur. Daimi üyeler şunlardır: ABD, Çin, İngiltere, Fransa, Almanya, Japonya, Suudi Arabistan ve Rusya. Yani kota ve ekonomik ağırlıkları en yüksek sekiz ülke daimi üyedir. Geri kalan 17 üyenin her biri bir ülke grubunu temsil eder. Örneğin Türkiye’nin grubu şu ülkelerden oluşmaktadır: Avusturya, Beyaz Rusya, Çekya, Macaristan, Kosova, Slovakya, Slovenya ve Türkiye. Her ülke grubu kendi aralarından bir temsilci seçer, bu temsilciler belirli bir zaman aralığıyla değiştirilir. Çoğunlukla her ülke sırayla grubunu temsil eder.

Oy ağırlıkları bu kurulda da geçerlidir. ABD temsilcisinin oyu tüm oyların %16,5’ine denk gelir, Japon temsilcininki ise %6,14’üne. Sekiz daimi üyenin sekiz oyu toplam oyların %46,73’üne denk gelir. Geri kalan 183 ülkenin 17 temsilcisinin 17 oyunun toplamı ise %53,27 ağırlığa sahiptir. Örneğin en dipte bulunan, en az oy ağırlığına sahip grup 17 ülkeden oluşur ve bu 17 ülke için verilen tek oyun ağırlığı sadece %1,4’tür. Bu grupta Burundi, Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Kongo Cumhuriyeti, Çad, Gabon ve Kenya gibi Afrika ülkeleri vardır. Alın size eşitlik!

Şimdi denilebilir ki efendim azgelişmişler ve diğerleri örgütlenerek yine de oy çoğunluğunu elde edebilirler. Ne yazık ki Vehbi’nin kerrakesi öyle değildir. İmefe’nin kurullarında kararların alınabilmesi ve kabul edilebilmesi için en az %70 ve hatta daha kritik kararlar için %85 çoğunluk istenir. ABD’nin tek bir oyunun toplam oyların %16,5’ine denk düştüğünü belirtmiştik, dolayısıyla ABD çoğu kararı tek başına veto etme hakkına sahiptir.

Bu kurgu nedeniyle İmefe Amerikan emperyalizminin borazanlığını gizlemeden, açıkça yapabilmektedir. Çünkü iç işleyişinde ve karar alma süreçlerinde ABD ve diğer emperyalistler lehine muazzam bir eşitsizlik vardır. Yoksul ve bağımlı ülkelerin varlıkları göstermeliktir, sadece zevahiri kurtarmak için oradadırlar. İmefe’nin kurumsal yapısındaki eşitsizlikler pek tabi ki sadece yönetsel yapının yarattığı hakkaniyetsizlikleri değildir, bilfiil kapitalizmin yarattığı hakkaniyetsizliklerin yansımalarıdır.

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -26 Mayıs 2026-


Olay yerinden izlenimler: Kılıçdaroğlu’nu kim gaza getirdi?-Tolga Şardan- 

Kemal Bey, o merdivenleri çıkarken ne düşünecek acaba? Genel başkan makam odasındaki koltuğa oturduğunda neler hissedecek? Kendisinden ve Özgür Özel’den bağımsız biçimde; iktidarın, bilhassa sokakta kazandığı gücü elinde bulunduran ana muhalefet partisine yönelik operasyonun nasıl sonuçlanacağını fark edebilecek mi? Her şey bir yana, ailesinde kendisinden sonra gelen kuşaklara bırakacağı miras için ne diyecek?

24 Mayıs 2026, saat: 11.30 suları…

Kemal Kılıçdaroğlu’nun evinden ayrıldıktan sonra CHP Genel Merkezi’nin önüne ulaştım.

Trafik epeyce uzakta kesildiği için genel merkeze sadece yaya olarak ulaşmak mümkündü. 

Anadolu Bulvarı ile İcra Mahkemeleri’nin bulunduğu bölge, yaya ve araç trafiğine tamamen kapatılmıştı.

Polisin oluşturduğu üç ayrı barikatı geçip, müdahale için bekleyen polislerin bulunduğu alana ulaştım.

Bir süre resmi ve sivil polislerin konuşlandığı alanda kaldım, kimi polislerin “yaşananlardan rahatsızlıklarını” anlatan cümlelerine kulak kabarttım.  

Burada bulunduğum sırada AFAD’ın ekibini görmek, “kesin müdahale” durumunun sinyalini verdi. Kaldı ki üç saat sonra ilk hamleyi yapan demirleri kesen AFAD ekibiydi!

Genel merkezin önünde kontrolde tutulan alanda sadece polisler, gazeteciler, Kemal Kılıçdaroğlu ekibinden bir grup vardı.

Saat: 13.50 suları…

Gök gürültüsü yerini sağanak yağmura bırakırken, CHP Genel Merkezi’nin önü birden boşaldı.

İstinaf kararıyla görevi devralan Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelişmeleri izleyen bir grup taraftarı, canlı yayın yapan gazeteciler ve yağmurlukları üzerlerinde olmasına karşın sağanaktan etkilenen polisler, kendilerini korumak amacıyla genel merkezin karşısındaki binaların girişlerine sığındı.

Olası arbededen etkilenmek istemeyen bir vakıf hastanesi kapısına kilit vurmuştu. Giriş kapısı, yağmurdan korunmak isteyen onlarca polise korunak oldu. Zaten o alanda polis dışında hiç kimse yoktu.

Bir kafe ve bir kamu kurumu da kapalı olunca, korunaklı alanlar yağmurdan kaçanlara yetmedi.

Yağmur altında sadece kuşlar kaldı, yedikleri ve içtiklerinin artıklarını çevreye saçan insanlardan kalanlardan karınlarını doyurmaya çalıştılar bir süre.

CHP Genel Merkezi, sabahın ilk ışıklarından itibaren polis ablukasındaydı. (Fotoğraf:Tolga Şardan)

Saat 14.10 suları…

Yağmur henüz etkisini azaltmış değilken, cep telefonlarına bir mesaj düştü.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ile görüşen CHP Grup Başkan Vekili Murat Emir’in, “İçişleri Bakanımıza, güvenlik güçlerinin Genel Merkezimize güç kullanarak girmemesini arz ettik. Bunun ülkemize, demokrasimize hayrı yok. Daha itidalli olmamız gereken saatlerden, günlerden geçiyoruz” açıklamasıydı mesajın içeriği.

Saat 14.20 suları…

CHP’li Emir’in Çiftçi ile görüşmesinin detaylarının kamuoyuna yansımasının üzerinden henüz 10 dakika geçmişti ki, Emir’in Çiftçi’den talebinin yerini bulmadığı “net” biçimde anlaşıldı.

Yağmurun şiddetini azaltması ve güneşin çok hafif de olsa yüzünü göstermesiyle birlikte polis, genel merkez bahçesine girdi.

Anlaşıldı ki, yağmurun şiddetli yağdığı anlarda, herkes sokağı boşaltmışken, binanın Anadolu Bulvarı yönündeki bahçe demirlerinden iki büyük parçası, polis gözetiminde AFAD ekibince dışarıdan kesildi.

Bahçeye giren polislerle bahçede bekleyen CHP’li direnişçiler arasında ilk arbede başlarken, aynı anda genel merkezin kapalı garajının bulunduğu yerdeki demir kapı da başka bir AFAD ekibince kesilince bu taraftan da yine polisler genel merkeze girdi.

Polisin kestiği bahçe duvarı bölümü (Fotoğraf: Tolga Şardan)

Böylelikle, kendisiyle görüşen CHP heyetinin talepleri karşısında sağ gösterip sol çakan İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi de yaklaşımıyla ülkenin demokrasi tarihinde yerini aldı.

Keza Ankara’ya yeni atanan Vali Yakup Canbolat ve Ankara Emniyet Müdürü Maksut Yüksek de henüz ayaklarının tozuyla, demokrasi tarihinde kendilerine özel bir yer buldular.

Saat 14.30 suları…

Bahçeye giren polisler, plastik mermi atışlarının eşliğinde yine gaz kullanarak merdivenleri tırmandı.    

Bu sırada genel merkezin “kurşun geçirmez” kapılarını açmak için polis yüklendi. İlk kapının açılmasıyla birlikte göz yaşartıcı gaz eşliğinde maskeli polisler binaya girdi. 

Bahçenin diğer tarafında ise ellerinde göz yaşartıcı gaz bulunan takviye polisler, CHP’lileri gaz sıkarak etkisiz hale getirmeye çalışırken, genel merkezde konuşlanan partililerin yanıtı ise yangın tüpleriydi.

Genel merkezin yangın tüpleri, göz yaşartıcı ve biber gazı sıkan polisleri birkaç dakika duraksattı.

Yüzlerce Çevik Kuvvet ve sivil polis, bir anda genel merkezin içine girdi.

Sonrasında olanlar da mutlak butlan kararıyla başlayan gelişmeler gibi ülke ve dünya kamuoyuna an be an yansıdı.

Her şey bir saat içinde oldu, bitti.

Böylece Kemal Kılıçdaroğlu ile ekibi, “son kale”yi, demokratik kurultayla kaybettiği yönetimi iktidar ve devlet gücüyle ele geçirdi.

Saat 17.00 suları…

Seçilmiş CHP Genel Başkan Özgür Özel’in posteri sağanak yağmur altında binadan indirildi.

Binanın içi, halen gaz doluydu.

Ortalık, geçmişte Güney Amerika’dan çokça dünyaya yansıyan görüntülerden farkı yoktu.

* * *

Yine; 24 Mayıs 2026, saat 07.00 suları…

Sabahın erken saatlerinde Kılıçdaroğlu yanlısı CHP’lilerin genel merkeze yürüyüşe geçtikleri haberi, pazar sabahına uyanmış ülkenin gündemine düştü.

Televizyonlar canlı yayına bağlandılar. T24 başta internet haber siteleri haberleri geçmeye başladılar. Sosyal medya bir anda karıştı!

Genel merkeze müdahale olasılığına karşı, havanın aydınlanmasından itibaren yüzlerce resmi ve sivil polis genel merkez çevresine yerleştirildi.

Yaşananları görmek isteyenler binaya yaklaştırılmadı. Bu arada “siyah giyimli” bir grubun genel merkezin önünde sabahın erken saatlerinde yaşanan arbede de aktif rol alması dikkat çekiciydi.

Öğleden sonra müdahale olmadan kısa süre önce kolları dövmeli, garip saç traşlı, siyah giyimli 7-8 kişilik bu grup, - ki kendi aralarındaki konuşmalardan bölgeyi de bilmedikleri anlaşılıyordu – sivil polislerin kontrolünde genel merkezin önünde araçlarına yönlendirildiler.

Saat 10.30 suları…

Kemal Kılıçdaroğlu’nun evinin önündeyim, genel merkezde arbede yaşanan süreçte Park Apartmanı’nın önünde pek hareketlilik yok. Polis ekipleri apartmanın bulunduğu caddeyi iki yönlü trafiğe kapamıştı.

Şans eseri aracıyla sokağa girip çıkamayan sürücülerin direksiyon başındaki “pek de iyi olmayan” mırıldanmalarının anlamını, dudak hareketleri ve yüzlerinin aldığı sinirli ve kızgın bakışlardan tahmin etmek güç olmadı.

Bulunduğum anlarda evde sadece CHP Milletvekili Deniz Demir vardı.

Demir evden çıktıktan hemen sonra biraz uzakta gazetecilerle sohbet etmeye başladı. Derdimiz içerideki Kılıçdaroğlu’nun havasını anlayabilmekti.

Öyle ya, seçilmiş genel başkanın görev alınıp kendisinin atanmış genel başkan olarak yönetime gelmesi söz konusuydu.

Demir, birkaç kurgu cümlesi kurdu. Kılıçdaroğlu’nun olanlardan üzüntülü olduğuna dair bir kanaat oluşturacak bilgi çıkmadı ortaya.

Genel merkezde yaşananlarla ilgili gelişmeleri nasıl takip ettiğini öğrenmek istedik sorularla. Aldığımız yanıt, “olay yerindeki milletvekilleriyle telefonla görüştüğü buna karşın – saatlerdir televizyonların canlı yayın yapmasına rağmen - evdeki televizyonun kapalı olduğu”ydu!

Bu bilgi, bu satırların yazarı için yeterliydi.

Anlaşıldı ki; Kılıçdaroğlu, yaşananları canlı izlemek yerine, genel merkez çevresindeki ekibinden bilgi alarak kararlarını verip, istikameti belirledi. Gelişmeleri “canlı” izlemenin bir gereği de yoktu!

Sabah saatlerinde televizyonu kapalı olan Kılıçdaroğlu’nun, öğle saatlerinde göz yaşartıcı gaz ve biber gazıyla yüzlerce polisin CHP Genel Merkezi’ne müdahale etmesinin görüntülerini “canlı” ya da “banttan” izleyip izlemediği muamma.  

* * *

Saat 16.30 suları…

Seçilmiş Genel Başkan Özgür Özel yönetimindeki genel merkez yönetimi binayı terk etti. Müdahaleyi gerçekleştiren onlarca, yüzlerce polis de önce kumanyalarını yediler. Sonra yavaş yavaş olay yerinden ayrıldılar.

Saatlerce havada uçarak Ankara Emniyeti’ne görüntü aktaran dronların da mesaisi tamamlandı.

Peşinden araçlarla binaya getirilen genel merkez çalışanları iş başı yaptı. Kapıda bekleyen binanın korunmasında görev yapan polislerle selamlaşarak merdivenleri çıktılar.

Kimisi binanın önündeki kalıntıları temizlerken, kimileri de halen göz yaşartan ve insanın boğazını yakan gazın etkisindeki binanın katlarında görev aldı.

Bu arada, demir kapıdan içeri adım attığınızda karşınıza gelen olay yeri kalıntılarıyla, biraz başınızı yukarı kaldırdığınızda gördüğünüz Türk Bayrağı ve CHP’nin kurucu Genel Başkanı Mustafa Kemal Atatürk’ün posterinin “uyuşmadığını” hissetmek fazlasıyla yürek burktu.

Genel Merkez'in hemen girişindeki genel başkanların fotoğrafları. Kılıçdaroğlu ve Özel’in yeri boştu. (Fotoğraf: Tolga Şardan)

CHP’li Sarı, gazetecilere konuşurken olay yerini dolaştım. Mutfak, tuvaletler, giriş holü, katlar tam felaketti.

Elbette fiziki düzenlemeler yapılır. Eksikler, noksanlar yerine konabilir. Belki öncekinden çok daha güzel de olabilir. Ama yaşananlar ne olacak?

Kaybolan ruh nasıl yerine konacak bundan sonra?

Genel Merkez çalışanları, eşyalarını alıp binayı terk etti. (Fotoğraf: Tolga Şardan)

Saat 17.15 suları…

Eski CHP Milletvekili Müslüm Sarı, neden bu tablonun yaşandığını Kemal Kılıçdaroğlu cephesinden açıklamaya ve gerekçe bulmaya çalışırken; bir grup partili ise genel başkanın özel kaleminde servis edilen çikolatayı “ağız tadıyla” yiyebilme erdemini gösterdi!

*  *  *

Şimdi, binaya giriş sırası Kemal Kılıçdaroğlu’nda. Yakın çevresi 30 Mayıs günü partililerle bayramlaşma yapılacağını açıkladı.

Kemal Bey, o merdivenleri çıkarken ne düşünecek acaba? Genel başkan makam odasındaki koltuğa oturduğunda neler hissedecek?

Kendisinden ve Özgür Özel’den bağımsız biçimde; iktidarın, bilhassa sokakta kazandığı gücü elinde bulunduran ana muhalefet partisine yönelik operasyonun nasıl sonuçlanacağını fark edebilecek mi?

Her şey bir yana, ailesinde kendisinden sonra gelen kuşaklara bırakacağı miras için ne diyecek?

Kurban Bayramınız kutlu olsun...

/././

Tarihe böyle mi geçmek istiyorlar?-Mehmet Y.Yılmaz-

AKP yargısının CHP’ye tayin ettiği kayyım Kemal Kılıçdaroğlu, bu son hamlesiyle kuşkusuz Türk siyasi tarihinde de CHP’nin tarihinde de kendisine özel bir yer edinmeyi başardı. Polis zoruyla, biber gazlarıyla, partililerini dövdürerek oturduğu makamda ne kadar oturabileceğini zannediyor? İleride bu tarihleri okuyanlar bir insanın kendisine nasıl böyle bir kötülüğü reva gördüğünü anlamakta güçlük çekecekler...

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz hafta AKP TBMM Grup toplantısında şöyle konuştu:

“Bu hareket en başından itibaren millet, memleket, büyük Türkiye davasıdır. Bu hareket ümmet davasıdır. Bir Tayyip Erdoğan gider ama bu davayı omuzlayacak bin Tayyip Erdoğan gelir.”

AKP’nin eskiden vardıysa bir “davası” olduğunu artık hatırlayan kaldı mı bilmiyorum ama şunu kesin olarak söyleyebilirim:

“Bu dava” bir süredir “bir Tayyip Erdoğan’ın” ne olursa olsun iktidarda kalmasını sağlama davasına dönüşmüş bulunuyor.

“Birinci Recep Tayyip Erdoğan” gerçekten “nasıl olsa arkamda daha bin tanesi var, dava garanti” diye düşünüyor olsaydı, gitmemek için Cumhuriyetin ve “seçimli demokrasimizin” önemli kurumlarını bu hale getirmezdi.

Ana muhalefet partisi giderek halk nezdindeki etkisini arttırıyor, yargı operasyonları bu gidişi durdurmaya yetmedi.

Şimdi hedef muhalefet partisini felç ederek, kendi derdiyle uğraşır hale getirmek gibi görünüyor.

Erdoğan, tecrübeli bir politikacı olarak normal bir seçimi kazanamayacağının farkında.

Yenebileceği rakipler ile seçime girmenin hayalini kuruyor, bunun için de bugüne kadar kendi meşruiyetinin de kaynağı olan Anayasal düzeni yıkıyor.

Recep Tayyip Erdoğan ve partisi çeyrek yüzyıla yakın bir süredir iktidarda.

Bu süre içinde defalarca seçim kazandı ve kazandığı seçimlerin meşruiyeti hiç tartışılmadı.

YSK’nın, kanunun açık hükümlerini yok sayarak, TBMM’nin yetkisini gasp ettiği referandumun meşruiyeti bile tartışılmadı. (Seçim Kurullarının mührünü taşımayan zarf ve oy pusulalarının, oylama sürerken “geçerli sayılması” için verilen karardan söz ediyorum.)

Ancak CHP’nin Kemal Kılıçdaroğlu gibi bir kayyıma devredilmesi adımı, bundan sonraki seçimlerin meşruiyetini de tartışılır hale getirecek.

Çünkü bu adım, Türkiye’de 1950’den beri belki de demokrasimizin en az tartışma konusu olan kurumunu berhava etti.

Askeri dönemlerin sonunda, darbenin etkileri olanca gücüyle hissedilirken bile yürüyebilen süreçleri baltaladı.

12 Eylülcülerin kurdurduğu partinin, darbeciler her şeye hâkimken seçim sonunda üçüncü parti çıktığını, seçimin darbeciler tarafından bile kontrol edilemediğini hatırlayalım.

Yetkisiz mahkemeler, temyiz süreci beklenmeden uygulanmak istenen kararlar, ceza davasının bitmesini beklemeden ceza davasının konusu ile ilgili olarak alınan kararlar, YSK’nın kendi verdiği mazbataları yok sayması…

Önümüzdeki seçimler, parti rozetini çıkarıp hâkim cüppesi giyen partizanların gözetiminde yapılacak, itirazları da partinin bir uzantısına dönüşmüş seçim yargısı değerlendirecek.

Erdoğan da tarihte kendisinden önceki tek adamların sorununu yaşıyor aslına bakarsanız.

Sonucunun nereye varacağını hiç düşünmeden, elindeki gücü kullanmakta tereddüt etmiyor.

Hatta bazı durumlarda onun bu konuda bir talimat vermesine bile gerek kalmadan sadece göze girme kaygısıyla hareket edenler de aynı şeyi yapıyorlar.

Seçimlerin meşruiyetini tartışmalı hale getirmenin, muhalefeti kontrolsüz bir güçle ezmeye çalışmanın geçmiş muktedirlere ne kazandırdığını hatırlatmak isterdim ama böyle bir kazanç elde edemedikleri için yapamıyorum.

Çünkü geçmişin muktedirleri de bu tür müdahalelerden uzun vadeli bir zafer çıkarmayı başaramadılar.

Bu tür girişimlerin hiçbiri elde edilmek istenen sonucu sağlamıyor.

Böyle ekilen tohumların nihai hasadı hiçbir zaman iyi olmuyor.

Tarihe o son hamlenin sahibi olarak geçmek de cabası.

AKP yargısının CHP’ye tayin ettiği kayyım Kemal Kılıçdaroğlu’na gelince.

Bu son hamlesiyle kuşkusuz Türk siyasi tarihinde de CHP’nin tarihinde de kendisine özel bir yer edinmeyi başardı.

İleride bu tarihleri okuyanlar bir insanın kendisine nasıl böyle bir kötülüğü reva gördüğünü anlamakta güçlük çekecekler.

Polis zoruyla, biber gazlarıyla, partililerini dövdürerek oturduğu makamda ne kadar oturabileceğini zannediyor?

Günün birinde o koltuktan inmek zorunda kalacağını, insan içine çıkamaz hale geleceğini nasıl olup da düşünemiyor; anlamak gerçekten çok zor.

/././

Nasıl oluyor da oluyor?-Mehmet Y.Yılmaz- 

Hukuk fakültesinde okumuş, orada gördüğü teorik eğitimi staj sırasında ve daha sonra hâkim – savcı olduklarında pratikte de uygulamış olan insanlar, “hukuk dışıyım” diye bağıran kararları nasıl oluyor da bu kadar kolay alabiliyorlar, merak ediyordum. Yanıtı, geçen hafta New York Times’da yayımlanan bir haberde var…

AKP Sözcüsü Ömer Çelik’in, Kemal Kılıçdaroğlu’nun kayyım olarak CHP’nin başına tayin edilmesi operasyonunun herhangi bir yerinde parti olarak bulunmadıklarını söylediğini okuyunca, kendisine sessiz bir teşekkür yolladım.

Bunca can sıkıcı haberin içinde insanı en azından tebessüm ettirecek bir yaklaşım.

Meğer AKP bu işin bir tarafı değilmiş!

Polis tarafından parti merkezinden zorla çıkarılan Özgür Özel mağdur değilmiş de “siyasi zorba” imiş!

Çelik, gerçek bir sitcom yapmış, medyamız da bunu haber diye yayınlamış!

Eğlenceli bir durum yani!

Kemal Kılıçdaroğlu ve avanesi ile AKP yöneticileri dışında herkes bu işin hukuk dışı olduğunu söylüyor.

MHP Genel Başkanı, Kılıçdaroğlu’na “bırak bu işleri” derken Genel Başkan Yardımcısı da hukuken bu işin neden mümkün olamayacağını açıklamış.

Bunlar zaten günlerdir konuşulan, yazıp çizilen şeyler.

Bütün bu gürültü içinde, nasıl olup da hukuk fakültesinde okumuş, orada gördüğü teorik eğitimi staj sırasında ve daha sonra hâkim – savcı olduklarında pratikte de uygulamış olan insanlar, “hukuk dışıyım” diye bağıran kararları bu kadar kolay alabiliyorlar meselesini merak ediyordum.

Yanıtımı geçen hafta New York Times’da yayınlanan bir haberde buldum.

Amanda Taub, bu haberinde yeni yayımlanan bir kitaptan söz ediyor ve otoriter rejimlerin, daha alt kademelerde görevli bürokratları nasıl olup da kendi hukuksuzluklarına bu kadar kolayca alet edebildiğini anlatıyor.

Bugün bu haberden bir özet yapacağım; okurken gözünüzün önünde canlan tiplerin isimlerini söylemenize gerek yok, onlar kendilerini kolayca tanıyacaklardır zaten.

Taub’un haberi şu cümleyle başlıyor: En yetenekli otokratlar bile tek başına hüküm süremezler.”

Gerçekten de öyledir.

Süpermen bile olsa bütün işlere yetişemezler ve devlet bürokrasisinin alt kademelerinde yer alan bazı tiplerin kendilerine durumdan vazife çıkarmalarını beklerler.

“İktidarı pekiştirme ve sürdürmenin kirli işlerini fiilen yürütmek için bu liderler, çok daha fazla sayıda alt ve orta düzey kişiden yardım alırlar.”

İktidar elitlerinin ve iktidarın özel olarak zenginleştirdiği kişilerin nasıl bir “teşvik paketi” ile bu işe gönüllü olduklarını tahmin etmek zor değil.

Ancak asıl önemli olan “sıradan çalışanlar”; çünkü onlar olmasa rejimin işlerini görecek kimse olmayacak.

Alman siyaset bilimciler Christian Glassel ve Adam Scharpf’ın geçtiğimiz yılın sonunda yayınlanan kitapları “Diktatörlükte Kariyer Yapmak” adını taşıyor.

Adam Scharpf, genç bir doktora öğrencisi olarak Buenos Aires’te tez araştırması yaparken, bir kafede bir hükümet yetkilisi kendisine “askeri diktatörlük döneminde rejimin en kötü kirli işlerini yapan istihbarat görevlilerinin ‘özünde aptal’ olduklarını” söylemiş.

Dr. Scharpf, ilk başta yetkilinin bu sözü hakaret amacıyla söylediğini düşünmüş.

Ancak daha sonra yetkilinin sözünü kelimenin tam anlamıyla söylediğini fark etmiş.

Bunun üzerine 1970 ve 1980’lerde Arjantin’deki Kirli Savaş dönemi ile ilgili verilere dayanan bir araştırmaya girişmiş.

Taub’dan aktarıyorum:

“Her yerdeki çalışanların aşina olduğu kariyer baskılarının – durdurulmuş bir kariyeri canlandırma veya küçük bir terfi alma arzusu – alt ve orta düzey yetkilileri mesleki yükümlülükleri, temel normları ve hatta temel ahlakı ihlal etmeye teşvik etmek için yeterli olabileceği ortaya çıkıyor. Araştırmaya göre, bu kararları veren kişiler ne aşırılıkçı ne de mağdur. Çoğu zaman sadece yükselmenin bir yolunu arayan orta düzey çalışanlar.”

Kitap, bu hizmetin onlara asla elde edemeyecekleri terfi ve kariyer başarılarına ulaşmalarına olanak tanıdığını anlatıyor.

Taub şöyle yazmış:

“Modern çağda, otokratik liderler genellikle seçimler yoluyla iktidara gelir ve ardından gücü kendi ellerinde toplamak için denge ve denetleme mekanizmalarını ortadan kaldırırlar. Bu süreç, Arjantin askeri cuntası veya Stalin’in NKVD’si tarafından gerçekleştirilen eylemlerden çok daha az şiddet içerir, ancak zamanla siyasi rekabeti ve ifade özgürlüğünü ciddi şekilde kısıtlar. Michigan Eyalet Üniversitesi’nde demokratik gerilemeyi inceleyen siyaset bilimci Erica Frantz, her ülkenin kendine özgü özellikleri olsa da bu sürecin genellikle bir kalıbı izlediğini söyledi. Frantz’a göre, başlangıçta, seçilmiş otokrat adayları, iktidarı ele geçirme girişimlerini onaylamak için genellikle önemli pozisyonlara ‘sadık kaybedenleri’ atarlar. Lider, insanların başka kariyer seçenekleri yoksa daha sadık olma olasılıklarının daha yüksek olduğunu bilir.”

Otokrat liderin, bu kişilere “cezasızlık sinyali” vererek yanlış yapmaları durumunda herhangi bir sonuçla karşılaşmayacaklarından emin olmalarını sağlaması da bu işin bir başka boyutu.

Okurken gözümün önünden kimler kimler geçti, isimlerini şimdi vermek istemem.

Bir gün karşılıklı oturup sizlerin akınızdan geçen isimler ile benimkileri karşılaştırsak ortak isimlerin sayısının çokluğu karşısında şaşkınlığa düşebiliriz.

Bu haberin orijinalini bu bağlantıdan okuyabilirsiniz.

“Making a Career in Dictatorship” isimli kitaba Oxford Academic sitesinden ulaşabilirsiniz.

/././

İşçiler ‘Koç’lardan 109 kat fazla vergi ödedi + Okulun, özgürlük zamanının karşıtına dönüştürülmesi: Despotluk, boş zaman, tatil ve turizm + Emperyalist diplomasideki trafik neyi ifade ediyor? -EVRENSEL-

 İşçiler ‘Koç’lardan 109 kat fazla vergi ödedi -Uğur Zengin-

Siyasal iktidarın yeni vergi paketi TBMM’de yasalaştı. İstanbul Finans Merkezi (İFM) şirketlerine ve Türkiye’ye yerleşecek yabancı milyarderlere 20 yıla varan vergi muafiyetleri (sıfır vergi) ve sembolik miras vergisi avantajları sağlandı. Kaynağı belirsiz, kayıt dışı varlıkların çok düşük bir vergiyle (yüzde 0-5) sisteme sokulmasına ve cezalardan muaf tutulmasına olanak tanındı. İmalat sanayi için iki yıl önce getirilen asgari kurumlar vergisi oranı yüzde 9’a düşürüldü.

Türkiye’de vergi yükünün kimin omuzlarında olduğunu anlamak için karmaşık ekonomik teorilere ihtiyacımız yok. Sadece önümüzdeki yalın gerçeklere, bordrolu bir işçinin ücretinden kesilenlerle, devasa holdinglerin bilançolarına bakmak yeterli.

Vergi indirimleri bugün basit bir adaletsizlik değil. Vergi indirimleri kâr oranındaki düşüşe karşı bir ‘karşıt etki’. Vergileri azaltarak vergi sonrası kârları artırmak; kurumlar vergisini düşürmek bu “karşıt etki”nin büyük bir parçası.

‘Yük hiçbir şekilde dar gelirlilere yüklenmeyecek’

Yaklaşık iki yıl önce TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi toplantısında konuşan Bakan Şimşek, “Amacımız vergilendirilmemiş bir alan bırakmamak, vergide adalet ve etkinliği sağlamak. Yük hiçbir şekilde dar gelirlilere yüklenmeyecek” diyordu.

O yıl TÜİK enflasyonu yüzde 30.9, İstanbul Ticaret Odası yüzde 55 olarak açıkladı. 2025 için asgari ücrete yapılan zam yüzde 30 ile resmi enflasyonun dahi altında kaldı. Bir yılda 3.1 milyon kişi işsiz -yani gelirsiz- kaldı.

Ancak tüm bu tabloya rağmen ücret ve maaşlardan alınan doğrudan vergi yüzde 84 artarken, şirketlerden alınan kurumlar vergisi sadece yüzde 37 arttı. Dolayısıyla emekçi sınıflar Türkiye’de daha az reel gelir elde ederken, daha çok vergi ödedi ve ödeyecek.

Holding ve şirketler için 2024 ve 2026 yıllarında TBMM’den iki farklı kurumlar vergisi düzenlemesi geçirildi. TBMM’de 2024 ve 2026 yıllarında, holding ve şirketleri için iki kağıt üzerinde zıt görünen kurumlar vergisi düzenlemesi yasalaştı. 2024 yılındaki ilk düzenlemeyle kurumlar vergisinde artışa gidilirken, 2026’daki ikinci düzenlemeyle vergi indirimi sağlandı.

‘Ara durak’ta ne oldu?
Bu tabloya baktığımızda 2025 yılını tam bir ‘ara durak’ olarak tanımlayabiliriz. Peki, bu geçiş yılında Türkiye’nin en büyük iki sanayi devinin ve işçilerin tahsildarlarla mesaisi ne alemdeydi?

Karmaşık bir labirente dönüşmüş vergi sistemini karmaşadan yalıtmanın da Şimşek’in “Yük hiçbir şekilde dar gelirlilere yüklenmeyecek” sözlerini test etmenin de basit bir yolu var. Bu basit test için iki şirketin fiili vergi oranı (gelirine oranla ödediği vergi) ile işçilerin fiili vergi oranındaki eğilime bakalım.

İstanbul Sanayi Odası verilerine göre Türkiye’nin en büyük sanayi şirketi TÜPRAŞ, ikincisi ise Ford Otosan.

TÜPRAŞ, 2025 yılında 830 milyar TL (29.5 milyar TL net kâr) gelir elde ederken, Ford Otosan 831 milyar TL (34 milyar TL net kâr) gelir elde etti. Türkiye’nin holdingleşmiş en büyük ailesi olan Koçların elindeki bu iki şirketin 2025’te ödediği kurumlar vergisi tutarı 2.7 milyar TL.

TÜPRAŞ için 2025’te ödediği kurumlar vergisinin cirosuna oranı yüzde 0.31 (binde 3), Ford Otosan için ise yüzde 0.02 (On binde 2). Net kâra oranla ise sırasıyla yüzde 8.6 ve yüzde 0.5.

Türkiye’de 22 bin lira asgari ücretin uygulandığı 2025’te net ücreti yaklaşık 35 bin lira olan bir işçi yıl boyunca toplam 94 bin TL doğrudan vergi (90 bin TL gelir vergisi, 4 bin TL damga vergisi) ödedi.

Şimdi fiili vergi oranıyla birkaç kıyas yapalım:

* İki şirketin fiili vergi oranı ortalama yüzde 0.16 iken, işçinin fiili vergi oranı yüzde 17.8 oldu.
* TÜPRAŞ ve Ford Otosan işçi sistemiyle vergilendirilseydi, bu şirketlerin şu an ödediklerinden tam 109 kat daha fazla vergi ödemeleri gerekirdi.
* Şirketler, bir işçi gibi vergilendirilselerdi ödemeleri gereken toplam verginin sadece yüzde 0.9’unu (yüzde 1’inden bile azını) ödemiş oldular.
* 1.6 trilyon TL geliri olan iki koskoca holdingin devlete ödediği vergi katkısını, Türkiye’de 2025’te brüt ücreti 44 bin lira olan 28 bin 819 işçi tek başına ücretlerinden kesilen parayla yaptı.
* 3.1 milyondan fazla işçinin bir yıl boyunca hiç durmadan çalışıp elde ettiği toplam brüt gelir, sadece iki şirketin kasasına girdi. Üstelik bu 3.1 milyon işçi bu gelir üzerinden devlete 295 milyar TL vergi öderken, iki şirket devlete sadece 2.7 milyar TL ödedi.
* İşçinin sırtındaki vergi yükü oranı, şirketlerin vergi yükü oranının tam yüzde 10 bin 920’sine (yaklaşık 109 katına) denk geliyor. Yani sistem, işçinin gelirini şirketlerin gelirine kıyasla oransal olarak yüzlerce kat daha ağır vergilendiriyor.

Şimşek’in yürüttüğü uluslararası sermaye uyumlu programın hedefi bütçede “faiz dışı fazla” vermek. Enflasyonun dizginlenemediği, uluslararası tefecilerin faiz talebinin arttığı bu düzende denklemin sonucu çok açık.

Bütçeyi denkleştirmek için gereken o para; teşviklere boğulan yerli ve yabancı sermayedarlardan, holdinglerden değil, her ay ücreti eline dahi almadan vergisi kesilen emekçilerden çıkacak.

Metropollerden taşraya Türkiye işçi sınıfı bu adaletsiz vergi düzenine ve sermaye yanlısı politikalara karşı örgütlü bir itiraz yükseltmediği sürece, faturayı ödeyen hep emeğiyle geçinenler olacak.

/././


Okulun, özgürlük zamanının karşıtına dönüştürülmesi: Despotluk, boş zaman, tatil ve turizm -Adnan Gümüş-

Okul kökü ve kendisi Eski Yunanca ‘skhole/okul” kavramından geliyor: Serbest zaman denebilir belki ama zaman kişinin dışında bir şey olmadığından kişinin özgür olduğu zaman yani özgürlük zamanı. Okulun en iyi tanımı özgürlük zamanı olması olabilir.

Okulun okul, zamanının özgür olması: Sorabilme, araştırabilme, düşünebilme/teori yapabilme zamanı
Özgür olabilmenin zamanı “boş” zaman değil, fizikçilerin iddiası ile zaten boşluk kavramı boş bir kavram olabilir, gönderimi olmayabilir, boşluk hiç olmayabilir. Skhole, özgür zümrelerin özgürlük zamanı.

İşçilerin işçilik zamanı, esnafın esnaflık zamanı, askerlerin askerlik zamanı, memurun memurluk zamanı olur, kölenin zamanı ise Aristoteles’in Politika [Siyaset, Siyasal Toplum] eserine göre olmaz, bağımlının özgür/düşünme/okul zamanı olmaz, onun neyi ne kadar düşünmesi gerektiği dıştan belirlenmiştir, onun özgür zamanı, başka tarzda düşünme ve eyleme zamanı yoktur.

Özgür olma ile okulun aynı kökten oluşu içeriğinin ne olduğu sorusu içeriğinin ne olduğu sorusudur Antik Yunan’da bunun içeriği bilgi araştırmaları peşinde olmaktır. Özgür kişi kendi kararlarını kendisi verebilen, iradesi kendinde olandır. Hüküm hikmetten gelmektedir. Hikmet bilgiden, bilemiyorsa araştırma bilme yetisi ve hakkından gelmektedir. Bilgiyi ve bilme yetisini kaldıralım, özgürlük diye bir şey kalmaz, ne yapacağını bilememe hali kalır, mevcut iç biyofizyolojik akışa veya dış akışa uyma “kitle/sürü” hali kalır.

Okulların temel dersleri “Liberal Arts” yani “Özgürleştirme Sanatları” olarak anıldı, hala da öyle anılıyor. Yani özgürlük/kişi özgürlüğü ile bilme yetisi/özgürlüğü, eğitim olarak da okullarda en çok da bilme sanatlarının, düşünme yaratma sanatlarının geliştirilmesi gerekiyor, bunlar özgürlüğün ayrılmaz parçalarını oluşturuyor. Göreceği araştıracağı şeyi de bilebilme kararlaştırabilme yetisi.

Canetti: Karşıtına dönüştürme ezberletme, yedirttiğine razı hale getirme

Tevrat’taki Hava’nın bilgi meyvesinden yemesi temeldir, kişi olmasının, kendi iradesiyle, kendi merakıyla hareket etmesinin başlangıç noktası sayılabilir ancak inançlar bu merakı, bilme arzusunu “şeytanlaştırmaktadır”, bunu olumsuzlamaktadır. Bu olumsuzlamada da bir fenomen bulunmaktadır. Bir şeyler yerseniz yediğinize dönüşürsünüz. Paradoks yediğinize de dönüşmemektir, özgür kalabilmektir.

Bir de bizlere yedirilenler var. Okul boş zaman Araçsal aklın en büyük başarısı iyi bir şeyi bulup kendine çıkarına yontmasıdır. Canetti “Kitle ve İktidar’da , araçsallaştırmaya, bizzat araç olmaya razı olmaya, rıza üretimine, “karşıtına dönüşme” diyordu. Yani fırsatını bul sen de araçsallaştır veya araçsallaştıran mevkisine geç. Otoriteye boyun eğmenin, boyunduruk altında olmaya rıza göstermenin en geçerli yolunun bir gün öküzün sahibi olma mertebesine geçme hayalidir. Canetti, özellikle faşizm döneminde askerlerin her tür emre itaatini bir gün emir veren olma hayali olduğunu iddia ediyordu: Karşıtına dönüşme veya başkalaşıma uğrama.

Dahası okulun resmi kurumsallaşması, Foucault’ya da gönderme yaparsak, zaten karşıtına dönüştürme aracı haline mi geldi, getirildi.

Kant’ta heteronomi otonomi farkı
Kant, bir bireyin eyleminin/hayatının diğer bir şeylerde olmasına heteronomi diyor. Belki çocuklukta destek gerekiyor ancak bu desteğin amacı; heteronomiyi aşılması gereken bir eksiklik, olgunlaşmamışlık saymadır, amaç heteronominin aşılması, bireyin kişi olması, otonomisini/özerkliğini kazanmasıdır. Kant’ta “Aydınlanma nedir?” sorusunda heteronomi, “Başkasının kılavuzluğunu kullanma cesaretsizliği”dir. Eğitim, heteronomi ile başlar ama onu ortadan kaldırmak için vardır.

Okulun, özgür düşünmenin karşıtı: Metalaşan hiçbir şey özgürlükten değil
Antik Dönemde bazı Antik Özgürlerin özgürlükleri vardı da burjuvazinin özgür zamanı var mı, yapısal bakımdan dikkate alınırsa, burjuvaziye paranın peşinde olmak, artık birikiminin peşinde olmak düşüyorsa, Marx’ın metafetişizm dediği en yabancılaşmış en kendisi olmadığı hale düşüyor olabilir, parasının miktarı ile özgürlüğünün derecesi ters işliyor olabilir. Marcuse’un ifadesiyle ileri işleyim/endüstri toplumunda kişi olabilme yerine işletmeciliğe takılıp kalmış olabilir.

Melih Cevdet Anday’ın “Defne Ormanı” şiirinde ifade ettiği üzere, “Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin /Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin/ Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi. / Ekmeğin sahipsiz felsefesini/ Felsefenin sahipsiz ekmeği. / Ve yıkıldı gitti Likya. / Hala yeşil bir defne ormanı altında.”

Metalaşma düzeyi arttıkça, hele de bunlar yapılandıkça, okul/özgürlük ile ters işliyor. Köle üzerindeki sahibin yetkisi despotluktu, despotlukta zaten özgürlük bulunmuyor.”

Bayram zamanı nedir? Kişilik, toplum olma, düşünme, dayanışma zamanı mı? Yoksa?
Okullar yapılaştırıldıkça özgür zaman olmaktan çıkıyor, yapılaştırılmış zaman oluyor. Kant’ın paradoksu bu. Canetti bu paradoksu görüyor ama Kant’a göre daha spekülatif kalıyor.

Öğrenci ve kamu çalışanlarının bayram tatili hangi zamana karşılık geliyor acaba?

Bayram zamanı hiçbir şeyin ölmediği bir zamana dönüştürülebilir mi?

İyi bayramla

/././

Emperyalist diplomasideki trafik neyi ifade ediyor?-Yücel Özdemir-

ABD Başkanı Donald Trump’ın 14-15 Mayıs’ta Çin’e yaptığı ziyaret uzun süre daha uluslararası diplomasinin tartışma konusu olmaya devam edecek.

Öte yandan hafta başında son yılların yükselen gücü Hindistan’ın Başbakanı Narendra Modi de, Birleşik Arap Emirlikleri, Hollanda, İsveç, Norveç ve İtalya’yı kapsayan bir tura çıktı. Çok fazla dikkat çekmeyen ve üzerinde durulmayan Modi’nin Avrupa temasları, aynı zamanda yeni ortaklar arayışını ifade ediyor. Son durak olan İtalya’yı 26 yıl aradan sonra ziyaret eden ilk Hindistan başbakanı da Modi oldu.

Ve tabii ki, Trump’tan bir hafta sonra Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 19-20 Mayıs’ta Çin’e yaptığı ziyaret de tartışılıyor.

Uluslararası basında üzerinde en fazla durulan elbette Trump ve Putin’in Pekin ziyaretleri oldu. İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez iki ülkenin lideri bu denli kısa aralıklarla Çin’i ziyaret etti.

Toplamda bakıldığında Pekin’den Trump’ın elinin boş, Putin’in dolu döndüğü söylenebilir. Her iki ülkenin, yükselen güç Çin ile yakın gelecekte nasıl bir ilişki içerisinde olacağı emperyalist paylaşım mücadelesindeki saflaşma bakımından büyük bir önem arz ediyor. ABD’nin temel stratejisi Çin’in yükselişini durdurmak olurken, Rusya; Ukrayna savaşıyla birlikte içine düştüğü yalnızlığı aşmak, paylaşımdaki iddiasını sürdürebilmek için Çin’e ihtiyaç duyuyor. Çin’in de Rus petrolüne, doğal gazına ve pazarına ihtiyacı var. Rusya-Çin ticareti 2021’den bu yana iki katına çıktı. Ortak askeri tatbikatların sayısı da artıyor.

Şi’nin Trump’ın ziyareti sırasında verdiği mesajlarda da görülebileceği gibi Çin, ABD ile askeri olarak karşı karşıya gelmeyi mümkün olduğu kadar ertelemeyi tercih ederken, ihtiyaç duyduğu enerjiyi Rusya’dan temin etmeyi, ABD ve Avrupa’ya büyük ölçüde kapalı Rusya pazarını da kullanarak gücüne güç katmanın planlarını yapıyor.

İktidarda bulunduğu süre zarfında 25 kez Çin’i ziyaret eden Putin, enerji başta olmak üzere değişik alanlarda imzaladığı anlaşmalarla Moskova’ya dönerken, ABD ve Avrupa’nın yaptırımları karşısında elini güçlendirdi.

Denilebilir ki; emperyalist paylaşım mücadelesinde Çin’in diplomasi trafiğinin önemli duraklarından biri haline gelmesinin başlıca nedeni, rakiplerin, yani ABD, AB ve Rusya’nın zorlu bir dönemden geçmesi. Ekonomilerindeki daralma, savaşlar ve çelişkiler Çin’in elini güçlendirmiş görünüyor.

Emperyalist rekabetteki bloklaşmanın bir tarafında ABD, diğer tarafında Çin’in olduğu da, son diplomasi trafiğiyle daha belirginleşti. Bu nedenle bir süredir sıkça dile getirilen “çok kutupluluk” olup bitenleri tam olarak ifade etmiyor.

ABD ve Çin merkezli bloklaşmada hangi tarafın ağırlık ya da üstünlük kazanacağı ise Avrupa, Rusya ve Hindistan ile kuracakları ittifaklarla bağlı. Bu üç güç merkezinin dışında kalan Kanada ve Japonya belirleyici olmasa da kısmi bir rol oynayabilir. Bugünkü veriler üzerinden baktığımızda, Rusya’nın Çin’e, Avrupa’nın ABD’ye yakın olduğu, Hindistan’ın ise denge gözeterek ilişkileri geliştirmeyi esas aldığı söylenebilir.

Bu nedenle Alman basını da özellikle ABD ve Çin arasındaki rekabette Avrupa’nın durumunun ne olacağı üzerinde duruyor. Örneğin Die Zeit’ten Johan Roth kaleme aldığı yazıda şunları ifade ediyor: “Avrupa yalnız olabilir, ancak güçsüz değil. Çıkarlarını, özellikle Çin’e karşı, daha kararlı ve öz güvenli savunmaktan başka bir seçeneği yoktur. Trump-Şi zirvesi ve değişen güç dengesi, bunun en son kanıtıdır.” (zeit.de)

Tam da bu dönemde, AB uzun bir süredir rafta beklettiği ABD ile ticaret anlaşmasını kabul etti. ABD’nin koyduğu yüzde 15’lik gümrük vergisine karşılık, AB başta sanayi ürünleri olmak üzere ABD mallarından gümrük vergisi almayacak. Buna karşılık Çin mallarına yeni vergilerin getirilmesi planlanıyor. ABD, saflaşmayı netleştirmek için önümüzdeki dönem Avrupa-Çin ticaret savaşını kızıştırabilir. Avrupa içinde şimdiden Tayvan sorunu ve insan hakları üzerinden Çin ile ilişkilerin minimalize edilmesini isteyenler var. Almanya ve Fransa’nın Çin pazarını kaybetmemek için dengeli bir hat izlenmesinden yana olduğu da biliniyor.

Ama aynı zamanda Avrupa, Hindistan’ın Asya’daki en önemli ticaret ortağı olması yönünde adımlar da atılıyor. 2024’te imzalanan Hindistan-Avrupa Ticaret Koridoru bir gelecek vizyonu olarak sunulmuştu. Modi’nin Avrupa ziyaretinin İsveç ayağında konuşan Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen, bu yılın sonunda yürürlüğe girmesi planlanan Hindistan-AB Ticaret Anlaşmasını “anlaşmaların anası” ilan ederek, Avrupa ile Hindistan arasında “yeni bir devrin” başladığını söyledi. Anlaşmaya göre, Hindistan, AB’den alınan malların yüzde 96.6’sına, AB de yedi yıl içinde Hint mallarının yüzde 99.5’ine uygulanan gümrük vergilerini kaldırmayı planlıyor.

Gelişmeler, Avrupa’nın Çin’den uzaklaşarak Hindistan’a yakınlaşma eğilimi içinde olduğunu gösteriyor. Bu durumda Hindistan’ın, AB ile birlikte genel olarak ABD’nin merkezinde olduğu bloka daha yakın durarak, bölgede Çin’in en önemli rakibi olmaya aday olmak istediği söylenebilir. Olup olmayacağını ise zaman gösterecek.

Son bir hafta içinde gerçekleşen diplomasi trafiği, her emperyalist gücün kendi çıkarlarını korumak ve geliştirmek istediğini bir kez daha gösteriyor. ABD ve Rusya İran ve Ukrayna savaşıyla öncesine göre güç ve itibar kaybederken, Çin güç kazanmış görünüyor. Bu nedenle öncesine göre daha öz güvenli. AB ve Hindistan ise emperyalist paylaşım mücadelesinde belirleyici olmamakla birlikte önemli bir yere sahip.

Artan enerji, pazar, nadir element ihtiyacı emperyalist devletler arasındaki çelişkilerin derinleşerek saflaşmanın hızlanmasına yol açıyor. Her yeni gerilim, savaş ve çatışmaları içinde taşıyan bir süreç olarak ilerliyor. Bunlar emperyalizmin kaçınılmaz sonuçları... Tam da bu nedenle emperyalizme karşı mücadele de kaçınılmaz.

/././
EVRENSEL.

Öne Çıkan Yayın

soL "KÖŞEBAŞI" -26 Mayıs 2026-

Yarım doğru yok, yanlış var -Aydemir Güler- Çıkış mümkündür, ama doğrulara “zamansız” diye kulp takmaktan vazgeçilmelidir. Bu yapılamazsa ba...