T-24 "Köşebaşı + Gündem" -14 Temmuz 2026-


15 Temmuz’un 10. yılında durum tespiti!-Tolga Şardan- 

TSK başta olmak üzere emniyet, adliye ve eğitim sistemine “sızmayla başlayan kadrolaşma” politikasını merkezine yerleştiren FETÖ’nün, aradan geçen 10 yıla ve devletin, hem de iktidarın “tam desteği” ile yürüttüğü ifade edilen mücadeleye karşın halen ayakta kalabilmesini sağlayan etken ya da etkenler nedir?

Yarın 15 Temmuz.

AKP’nin “birlikte yol yürüdüğünü” söylediği Fetullah Gülen cemaatinin organize ettiği ifade edilen başarısız darbe girişiminin 10. yılı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Kasım 2014’te “ne istediler de vermedik” diyerek, 15Temmuz’dan yaklaşık 1.5 yıl önce pişmanlığını dile getirdiği ve Gülen cemaati için FETÖ adıyla henüz silahlı terör örgütü tanımlaması yapılmadığı dönemde ülkeye yaşatılan vahim sürecin başladığı günün 10. yılı.

Toplum bilimine göre; 1996 – 2012 yılları arasında doğan Z kuşağının ergenlik dönemini, yanı sıra ve Alfa kuşağı olarak kabul edilen 2012 - 2025 yılları arasında gözlerini dünyaya açanların çocukluk yıllarından itibaren tüm yaşamları boyunca “doğrudan etkilenecekleri” ve unutamayacakları gecenin 10. yılı.

İktidarın, hemen her başarısızlığının üzerinin örtülmesi amacıyla “belirli ve aynı kitle” tarafından sürekli gündeme getirilen “FETÖ’cüler / FETÖ” söylemlerinin kaynağı olarak tarihe geçen yüzleşmenin 10. yılı.

1990’ların ortasından itibaren bilhassa Tansu Çiller’in başbakanlığı sırasında “gizliliğini” kaldırıp, toplum içinde “görüntü vermeye” başlayan ve AKP iktidarı döneminde “üst düzeyde temsil ve faaliyet olanağına ulaşan” sözde dini yapının, ABD güdümünde hareket eden “istihbarat örgütü” olduğunun anlaşılmasının 10. yılı.

Ve nefes aldığımız coğrafyada yıllardan bu yana “masum dini yapı” olarak tanımlanan ve referans gösterilen bir İslami içerikli cemaat yapılanmasının, silahlı terör örgütüne evrilerek “göz göre göre oluşturulan” siyasi ve toplumsal iklim içinde insanımızı nasıl katlettiğine tanık olunmasının 10. yılı.

Bakan Gürlek’in dikkat çeken açıklaması

FETÖ’nün planlayıp uygulamaya koyduğu başarısız darbe girişimin üzerinden geçen 10 senede, her yıl anma sürecine girilirken özellikle iktidar cephesinden örgüte karşı yapıldığı ifade edilen mücadele kamuoyuna yansıtılıyor.

Birbiri ardına dini ve kurumsal anma törenleri düzenleniyor. Yitirilen sivil ve kamu görevlisi 15 Temmuz şehitleri anılıyor, geride kalan ailelerinin duyguları paylaşılıyor.

Bu yıl da, geride kalanlara benzer geçiyor anma takvimi.

İktidara yakın yayın organları, şehitlerin aileleriyle ilgili yayınlara geçen haftadan itibaren başladı.

İletişim Başkanlığı, 15 Temmuz’la ilgili gerçekleştirilecek törenleri duyurdu.

17 – 25 Aralık 2013’ten önce Gülen cemaatiyle iç içe olmaktan çekinmeyen, cemaatin bayrağını taşıyan pek çok AKP’li siyasi – NATO zirvesi, sürecin gündemini bu yıl biraz olumsuz etkilese de – FETÖ’nün aleyhine sert açıklamalar yapmaktan geri durmadı. Yarın geceye kadar büyük olasılıkla açıklamalar daha da yoğunlaşacak.

Özellikle yargı camiası, FETÖ’yle yürütülen mücadelenin “hız kesmeden devam ettiğini” vurgulayıp sonuçları aktaracak.

İşte Adalet Bakanı Akın Gürlek, pazar günü iktidara yakın Sabah gazetesine yaptığı açıklamada, FETÖ’yle mücadeleyi ve örgütün son durumunu özetle şöyle değerlendirdi:

“Dini değerleri istismar eden, ‘mahrem hücreler’ şeklinde birbirinden kopuk gizli gruplar halinde örgütlenen, ‘takiyye ve renklendirme’ adını verdikleri çift kimlikli yaşamı kurumsal bir ilke haline getiren bir casusluk şebekesinden bahsediyoruz.

Darbe teşebbüsüne kadar silahlı kapasitesini açık alanda değil; bürokrasi, istihbarat, yargı ve ordu içerisine sızdırdığı elemanları vasıtasıyla saklamıştır. Yani bu yapı, yasal bir görünüm altında yasa dışı amaçlar güden profesyonel bir ağdır.

Bu yapının uluslararası boyutu incelendiğinde, FETÖ/PDY için sadece bir terör örgütü değil, aynı zamanda bir ‘casusluk şebekesi’ demek hukuken ve fiilen en doğru tespittir.”

Gürlek, örgütün son dönemdeki tablosunu şöyle değerlendirdi:

“Son dönemdeki tespitler gösteriyor ki; ticari faaliyetler, paravan şirketler, bazı iş çevreleri ve gündelik hayatın doğal akışı içinde dikkat çekmeyecek yeni temas noktaları oluşturmaya çalışmaktadırlar.

Kendilerini çok farklı sosyal grupların, akımların içinde gizleyerek kamufle etmeye çalışmaktadırlar.”

T24’ün, röportajın önemli bölümlerini özetlediği haberin linkini paylaştım.

Tabii, Adalet Bakanı’nın tespit ve değerlendirmelerini aynı zamanda “itiraf” gibi de anlamak mümkün elbette.

Gürlek konuştuğuna göre, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi de “bir FETÖ açıklaması” yapmaktan geri durmayacaktır büyük olasılıkla.

FETÖ nasıl halen ayakta?

Adalet Bakanı Gürlek’in açıklamasından, aslına bakılırsa FETÖ’nün faaliyetlerinin sona ermediği; tam tersine farklı isim, yapılanma, amaç ve hedefte devam ettiği anlaşılıyor.

Zaten son dönemde Ankara ve İstanbul’da yürütülen adli soruşturmalarda da bu tabloyu görmek mümkün.

15 Temmuz’dan sonra başlatılan yargılamalarda bugün gelinen noktada, özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eski mensuplarının anlatımlarından ve ortaya çıkan gelişmelerden Gürlek’in verdiği bilgilerin örtüştüğünü söylemek yanlış olmaz.

Soru işaretleri var kuşkusuz.

Soru işaretlerinin ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla dönemin iki kritik ismi, Eski Milli Savunma Bakanı ve 15 Temmuz’un Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’la da tıpkı Gürlek gibi bir söyleşi yapılıp haberleştirilse keşke.

Süreçle ilgili şimdiye kadar hiç konuşmayan iki ismin olası açıklamaları Gürlek’in tespitleri kadar “gerçekçi” olur mu, emin değilim doğrusu.

Öte yandan Gürlek’in 10 yıl sonra gelinen tabloyu anlamlandıran sözlerini referans kabul edersek, Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere emniyet, adliye ve eğitim sistemine “sızmayla başlayan kadrolaşma” politikasını merkezine yerleştiren FETÖ’nün, aradan geçen on yıla ve devletin hem de iktidarın “tam desteği” ile yürüttüğü ifade edilen mücadeleye karşın halen ayakta kalabilmesini sağlayan etken ya da etkenler nedir?

Devletin, hele ki tüm istihbarat kurumlarının, örgütle mücadelede FETÖ’nün hayata geçirdiği her uygulamayı takip edip taktiklerini açığa çıkarmasına rağmen örgütün şekil ve yaklaşım değiştirip iktidarla mücadeleye devam etmesinin önünü açan parametre / parametreler nedir?

Konuya yarın devam edeceğim.

/././

Dernek ve vakıflar yeterince denetleniyor mu?-Murat Batı- 

Vergisel teşviklerin bulunduğu yerde güçlü mali denetim bir tercih değil, hukuki bir zorunluluktur. Çünkü korunması gereken yalnızca kamu gelirleri değil; dürüst bağışçılar, dürüst sivil toplum kuruluşları ve toplumun bu kuruluşlara duyduğu güvendir.

Şu sıralar gündemden düşmeyen AHBAP Derneği ve Haluk Levent hakkındaki iddialar, hepimizin hem canını sıkıyor hem de güven kavramını yeniden sorgulamasına neden oluyor.

AHBAP ve Haluk Levent hakkında ileri sürülen iddialar somut delillerle açıklığa kavuştukça bu konuyu ayrıca ele alacak, özellikle de vergisel boyutunu değerlendirmeye çalışacağım.

Ancak bu aşamada peşin hüküm vermenin doğru olmadığı kanaatindeyim. Soruşturma sürecinin tamamlanmasını ve ortaya çıkacak somut delillerin beklenmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bu yazıda ise iddialardan bağımsız olarak dernek ve vakıflara daha genel bir çerçeveden bakmak, bu alandaki hukuki ve vergisel sorunları değerlendirmek istiyorum.

Türkiye’de kaç dernek var?

İçişleri Bakanlığı Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğünün verilerine göre bugün itibarıyla Türkiye'de 102.758 faal dernek bulunmaktadır. Bunlardan yalnızca 369'u, kamu yararına çalışan dernek statüsüne sahiptir.

Bu iki grup arasındaki temel fark, kamu yararına çalışan derneklerin Dernekler Kanunu ile Dernekler Yönetmeliğinde öngörülen şartları taşımalarının yanı sıra Cumhurbaşkanı kararıyla bu statüyü kazanmış olmalarıdır.

Bu statü, yalnızca bir unvan niteliği taşımamaktadır. Aynı zamanda bu derneklere bağış yapan gerçek ve tüzel kişilere, belirli şartlar altında yaptıkları bağışları vergi matrahından indirebilme imkânı sağlamaktadır.

Benzer vergisel avantaj, Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflar için de geçerlidir. Vakıflar Genel Müdürlüğü verilerine göre Türkiye'de binlerce yeni vakıf bulunmaktadır.

Bağışların vergisel avantajı nedir?

Vergisel avantajın kapsamı sanıldığı kadar geniş değildir. Örneğin Yeşilay ve Kızılay'a yapılan bağışların tamamı indirim konusu yapılabilmektedir. Aynı şekilde, Cumhurbaşkanınca başlatılan yardım kampanyaları kapsamında AFAD'a makbuz karşılığında yapılan bağışların tamamı da Gelir Vergisi Kanunu'nun 89'uncu maddesinin (10) numaralı bendi ile Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 10'uncu maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi uyarınca matrahın tespitinde indirim konusu yapılabilmektedir.

Ancak bunun dışındaki dernek ve vakıflara yapılan bağışların tamamının indirim konusu yapılması mümkün değildir. Burada uygulanan yüzde 5'lik sınır, yapılan bağışın yüzde 5'i anlamına gelmemektedir. Söz konusu sınır, o yıl beyan edilen gelir veya kurum kazancının yüzde 5'i üzerinden hesaplanmaktadır.

Örneğin bir limited şirketin ilgili yılda beyan ettiği kurum kazancının 1 milyon TL olduğunu ve aynı yıl bir derneğe depremzedeler için kullanılmak üzere makbuz karşılığında 90 bin TL bağış yaptığını varsayalım. Bu durumda beyan edilen kurum kazancının yüzde 5'i 50 bin TL olduğundan, yapılan 90 bin TL'lik bağışın yalnızca 50 bin TL'lik kısmı indirim konusu yapılabilecek, kalan 40 bin TL ise indirilemeyecektir. Buna karşılık bağış tutarı 50 bin TL veya daha düşük olsaydı, tamamı indirim konusu yapılabilecekti. Dolayısıyla önemli olan yapılan bağışın tutarı değil, bağışı yapan kişinin o yıl beyan ettiği gelir veya kurum kazancıdır.

Bu sistem hem Gelir Vergisi Kanunu hem de Kurumlar Vergisi Kanunu bakımından aynı esaslara dayanmaktadır.

Peki hangi kurumlara yapılan bağışlar yüzde 5 sınırına tabidir?

Hangi kurum, kuruluş, dernek veya vakfa yapılan bağışların yüzde 5'lik indirim sınırına tabi olduğu, Gelir Vergisi Kanunu'nun 89'uncu maddesinin (4) numaralı bendi ile Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 10'uncu maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde düzenlenmiştir.

Buna göre aşağıdaki kurum ve kuruluşlara yapılan bağışlar bu kapsamdadır:

* Genel ve özel bütçeli idareler,

* İl özel idareleri,

* Belediyeler,

Kamu yararına çalışan dernekler,

* Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflar,

* Bilimsel araştırma ve geliştirme faaliyetinde bulunan kurum ve kuruluşlar.

Bu kurum ve kuruluşlara yapılan bağışların, ilgili yılda beyan edilen gelir veya kurum kazancının en fazla yüzde 5'ine isabet eden kısmı indirim konusu yapılabilmektedir. Bu sınırı aşan tutar ise bağışlanmış olsa dahi indirilememektedir.

Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanunu'ndaki düzenlemeler bu yönüyle büyük ölçüde paraleldir. Her iki Kanun da vergisel avantajı, yapılan bağışın niteliğine değil, bağışın yapıldığı kurumun hukuki statüsüne bağlamaktadır. Bu nedenle özellikle kamu yararına çalışan dernekler ile Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflar, vergi hukuku bakımından ayrı bir öneme sahiptir.

Kamu yararına çalışan dernekler

Kamu yararına çalışan derneklerin listesi, İçişleri Bakanlığı Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğünün internet sitesinde yayımlanmaktadır. Bu listede Sultanahmet Camii Koruma Derneği, Önder İmam Hatipliler Derneği, Mülkiyeliler Birliği Derneği, İlim Yayma Cemiyeti, Hacıbektaş Veli Kültür Derneği, Atatürkçü Düşünce Derneği ve kamuoyunda Pelikan Grubu ile ilişkilendirilen Boğaziçi Küresel İlişkiler Derneği gibi farklı alanlarda faaliyet gösteren toplam 369 dernek yer almaktadır.

Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflar

Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıfların listesi Gelir İdaresi Başkanlığının internet sitesinde yayımlanmaktadır. Türkiye Diyanet Vakfı, TÜRGEV, TÜGVA, İlim Yayma Vakfı, Ensar Vakfı, Albayrak Vakfı ve Yeni Dünya Vakfı bunlardan yalnızca birkaçıdır. Hâlihazırda Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıf sayısı 348'dir.

Bu vakıflara yapılan bağışların indirim konusu yapılabilecek tutarı, yıllık beyannamede beyan edilen gelir veya kurum kazancının yüzde 5'i ile sınırlıdır.

Sonuç ve genel değerlendirme

Derneklerin denetimi esas itibarıyla mülkî idare amirleri tarafından yürütülmekte, İçişleri Bakanlığı da mevzuattan kaynaklanan yetkileri kapsamında resen veya ihbar ya da şikâyet üzerine denetim yaptırabilmektedir. Vergi Denetim Kurulunun ise derneklerin genel idari ve mali denetimine ilişkin bir görevi bulunmamaktadır. Bununla birlikte derneklerin vergi mükellefiyeti doğuran faaliyetleri ile varsa iktisadi işletmeleri ve bu derneklerle ilişkili vergisel işlemler elbette vergi incelemesine konu olabilmektedir.

Ancak konu yalnızca derneklerin kendi mali işlemleriyle sınırlı değildir. Kamu yararına çalışan dernekler ile Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflara yapılan bağışlar, bağış yapan gerçek ve tüzel kişiler bakımından doğrudan vergisel sonuçlar doğurmaktadır.

Bu nedenle burada oluşan parasal hareketlerin, bağışların gerçek mahiyetinin ve bağış yapan mükelleflerin bu bağışları hangi hukuki ve ekonomik amaçla gerçekleştirdiklerinin gerektiğinde etkin biçimde denetlenebilmesi, yalnızca vergi güvenliği açısından değil kamu güveni açısından da büyük önem taşımaktadır.

Hiç kimse yaptığı bağış nedeniyle peşinen şüphe altında bırakılmamalıdır. Ancak önemli vergisel avantajlar sağlayan bir sistemde, bağışların gerçekten kanunun öngördüğü amaçlara uygun olarak yapılıp yapılmadığının ve vergi matrahından indirilen tutarların hukuka uygunluğunun denetlenmesi de hukuk devletinin bir gereğidir.

Nitekim kamu yararına çalışan dernek statüsünün belirlenmesi sürecinde Hazine ve Maliye Bakanlığının görüşünün aranması da bu statünün yalnızca dernekler hukukunu değil, aynı zamanda vergi hukukunu ve kamu maliyesini de ilgilendirdiğini göstermektedir.

O hâlde aynı hassasiyetin, bu statüye sahip dernek ve vakıfların mali hareketlerinin ve bunlara yapılan bağışların vergisel sonuçlarının denetiminde de gösterilmesi gerekir.

Vergisel teşviklerin bulunduğu yerde güçlü mali denetim bir tercih değil, hukuki bir zorunluluktur. Çünkü korunması gereken yalnızca kamu gelirleri değil; dürüst bağışçılar, dürüst sivil toplum kuruluşları ve toplumun bu kuruluşlara duyduğu güvendir.

/././

Psikiyatrist Türkay Demir: Dijital sadizm yalnızca kötü niyetle olmaz, bireysel kaygılar bazen ahlâki öfke kılığına da bürünür -Aslı Atasoy- 

"X algoritması: Dijital linç ve ifşa" yazı dizisi kapsamında Psikiyatrist Prof. Dr. Türkay Demir ile dijital dünyanın sahneleme kültürünü, linç reflekslerini ve kaybettiğimiz derinlik hissini yeniden kazanmanın yollarını konuştuk. Prof. Dr. Demir, insanların kendi kırılganlıklarıyla temas etmekte zorlandıklarında, bu kırılganlığı dışarıdaki bir kişiye ya da gruba yükleme eğiliminde olduklarını söylüyor ve sosyal medya bunun için çok elverişli bir ortam yaratıyor: "Daha önemli olan şey, sosyal medyanın öfkeyi ödüllendirmesi. Öfke dikkat çekiyor, dikkat görünürlük getiriyor, görünürlük de bir tür psikolojik ödül hâline geliyor"

Twitter ya da X, ilk yıllarında fikirlerin dolaşıma girdiği ortak bir alan hissi uyandırıyordu. Ancak köprünün üstünden çok sular aktı. Bugün algoritmaların ödüllendirdiği bu alanda, herkesin bir performans sergilemesi bekleniyor. Hızın ve görünürlüğün revaçta olduğu dijital düzende, bir olay hakkında hüküm vermek, onu anlamaya çalışmaktan çok daha kolay. Psikiyatrist Prof. Dr. Türkay Demir, sosyal medyanın insan zihnini nasıl kutuplaştırdığını, "üçüncü" dediği düşünme alanını nasıl kaybettirdiğini ve bu dijital kaosta "anlam" arayışını nasıl yeniden kurabileceğimizi anlatıyor.

-En çok kullanılan sosyal medya platformlarından olan Twitter’ın başlangıçtaki ile şu andaki hâlini nasıl tanımlarsınız?

İlk yıllardaki Twitter daha çok bir kamusal meydan gibiydi. İnsanlar gazetelerde ya da televizyonlarda yer bulamayan fikirlerini dolaşıma sokabiliyordu. Farklı çevrelerden kişiler birbirleriyle karşılaşabiliyordu. Elbette o dönemde de öfke ve kutuplaşma vardı; ancak platformun baskın duygusu merak ve keşifti. Bugün ise görünürlük konusu çok daha ön planda. Algoritmalar dikkat çeken, öfke uyandıran ve taraflaşma yaratan içerikleri ödüllendirdiği için platform giderek bir fikir alışverişi alanından çok bir performans alanına dönüştü. İnsanlar ne düşündüklerini değil, hangi tarafta olduklarını belirtiyorlar daha çok.

-Sosyal medyadaki linçleri “üçüncünün” boşluğunda nasıl değerlendirmeliyiz?

Psikanalitik anlamda üçüncü, iki taraf arasındaki ilişkiyi düşünmeyi mümkün kılan alandır. Mahkemeler, üniversiteler, bağımsız medya kuruluşları ya da güvenilir uzmanlık kurumları toplumsal düzeyde böyle bir işlev görebilir. Bu kurumlara güven azaldığında insanlar doğrudan birbirlerini yargılamaya başlıyor. Sosyal medyadaki birçok linç hareketi bunu düşündürüyor. Ortada haklı bir öfke ya da gerçek bir mağduriyet olabilir; ancak üçüncü konumun zayıfladığı yerde yargılama ile düşünme arasındaki mesafe de kayboluyor. O zaman amaç gerçeği anlamaktan çok birilerini mahkûm etmek hâline gelebiliyor.

Her 3 çocuktan biri maruz kalıyor: Akran zorbalığı nedir; ebeveynlerin yaklaşımı nasıl olmalıdır?

-İnsanlar dijital ortamda körü körüne taraf olmayı bilinçli olarak mı seçiyor?

Sanmıyorum, zaten öyle davransalar da insanlar körü körüne taraf olduklarını düşünmüyorlardır. İnsan zihni belirsizlikte bocalar ve bu yüzden de belirsizlikten pek hoşlanmaz. Karmaşık olayları iyi-kötü, fail-mağdur gibi kategorilerle ele almak rahatlatıcıdır. Sosyal medya da bu eğilimi güçlendiriyor. Bir olay hakkında hüküm vermek, onu anlamaktan daha kolaydır. Taraf olmak da çoğu zaman düşünmekten daha hızlıdır. Bu nedenle sosyal medyada sürekli olarak insanların en ilkel ya da en temel psikolojik eğilimlerinin harekete geçtiğini görürüz. 

-Taraf olmama hâli mümkün mü? 

Tarafsızlık ile üçüncü konumu birbirinden ayırmak gerekir. Üçüncü olmak, hiçbir değer taşımamak ya da her konuda ortada durmak değildir. Bir haksızlığı görebilir ve ona karşı çıkabilirsiniz. Ama aynı zamanda kendi öfkenizin sizi körleştirmesine izin vermeyebilirsiniz. Bu nedenle üçüncü konum bir tarafsızlık/görüşsüzlük değil, düşünme kapasitesidir. Bize kazandırdığı şey de budur: Tepki vermeden önce anlayabilme, hüküm vermeden önce dinleyebilme ve kendi haklılığımızdan kuşku duyabilme kapasitesi.  

-Troll ve bot hesaplar karşıdakini nesneye dönüştürüyor. Bu konuda ne söylersiniz?

İnsanî iletişimin temel koşullarından biri, karşımızdakini bizim kadar gerçek bir özne olarak görebilmektir. Troll hesaplar, botlar ve anonim saldırılar bu kapasiteyi tahrip ediyor. Karşımızdaki kişi bir insan olmaktan çıkıp bir hedefe, bir etikete ya da bir sembole dönüşüyor. Böyle olduğunda empati azalıyor, sadizm kolaylaşıyor ve iletişim yerini manipülasyona bırakıyor. 

-Dijital dünyada öfke ve sadizm neden bu kadar kolay ortaya çıkıyor? 

Dijital ortam günlük hayatta saldırganlığımızı sınırlayan birçok unsuru zayıflatıyor. Karşımızdaki kişinin yüzünü görmüyoruz, ses tonunu duymuyoruz, acısına tanıklık etmiyoruz. İnsan ilişkilerinin önemli bir bölümü soyutlaşıyor. Bu da karşıdakini bir insan olmaktan çok bir fikir, bir etiket ya da bir hedef gibi algılamayı kolaylaştırıyor. Ama bunun tek nedeni anonimlik değil. Bana kalırsa daha önemli olan şey, sosyal medyanın öfkeyi ödüllendirmesi. Öfke dikkat çekiyor, dikkat görünürlük getiriyor, görünürlük de bir tür psikolojik ödül hâline geliyor. Bir başka nokta da şu: İnsanlar kendi kırılganlıklarıyla temas etmekte zorlandıklarında, bu kırılganlığı dışarıdaki bir kişiye ya da gruba yükleme eğiliminde olurlar. Sosyal medya bunun için çok elverişli bir ortam yaratıyor. Böylece bireysel kaygılar ve hayal kırıklıkları bazen ahlâki öfke kılığına bürünerek ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle dijital sadizmi yalnızca kötü niyetle değil, aynı zamanda üzerine düşünülmemiş acılarla da ilişkilendirmek gerekir.

Her 3 çocuktan biri maruz kalıyor: Akran zorbalığı nedir; ebeveynlerin yaklaşımı nasıl olmalıdır?

-Toplumun yavaş ve derin olmak için hâlâ bir şansı var mı?

Öyle olduğuna inanmak isterim. Çünkü insan zihninin temel ihtiyaçları değişmedi. Sosyal medya hızlandı, haber döngüsü hızlandı, iletişim hızlandı; ama insanların anlaşılma, düşünülme ve tanınma ihtiyacı aynı kaldı. Psikanalitik çalışmada bazen iyileştirici olan şey analistin söylediği bir söz değil, hastanın deneyimine acele etmeden eşlik etmesidir. Toplumsal düzeyde de benzer bir şeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bugün her olay hakkında hemen konuşuyoruz, hemen yorum yapıyoruz, hemen hüküm veriyoruz. Oysa bazı şeylerin anlaşılabilmesi için beklemek gerekiyor. Bu nedenle umutlu olmak için nedenler görüyorum. İnsanlar hâlâ roman okuyor, dostlarıyla uzun sohbetler ediyor, terapiye gidiyor, müzik dinliyor, çocuk yetiştiriyor. Bunların hepsi hızın değil derinliğin alanları. Sorun derinliğin tümüyle ortadan kalkması değil; görünürlüğünün azalması.  

-Sahneleme yerine anlamı birlikte aramak için bir öneriniz olabilir mi? 

Bana kalırsa ilk adım, haklı olmaktan biraz daha az, merak etmekten biraz daha fazla hoşlanmayı öğrenmek. Çünkü sosyal medya bizi sürekli bir şey söylemeye, bir tavır almaya, bir tarafta yer almaya çağırıyor. Oysa düşünce çoğu zaman konuşmaktan önce gelir. Anlamak, yargılamaktan daha yavaş bir iştir. Bugün kamusal tartışmaların önemli bir kısmı anlam arayışından çok bir sahnelemeye dönüşmüş durumda. İnsanlar çoğu zaman bir meseleyi birlikte düşünmeye değil, kendi pozisyonlarını göstermeye çağrılıyor. Böyle olunca da konuşmalar kolayca bir güç mücadelesine dönüşüyor: Kim haklı, kim haksız? Kim fail, kim mağdur? Kim bizden, kim onlardan? 

Oysa anlam, tek başına sahip olunabilecek bir şey değildir. İnsanlar arasında ortaya çıkar. Bunun için de karşımızdakini bir rakip, bir hedef ya da bir sembol olarak değil, bizim kadar gerçek bir insan olarak görebilmemiz gerekir. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni fikirlerden önce yeni bir dinleme biçimidir. İnsanlar birbirlerini yargıladıklarında kutuplaşırlar; ama birbirlerini merak etmeye başladıklarında düşünce ortaya çıkar. İhtiyacımız olan şey daha yüksek sesle konuşmak değil, birlikte düşünebileceğimiz alanları yeniden kurmaktır. Çünkü hem bireysel hayatta hem toplumsal hayatta dönüşüm, çoğu zaman birilerinin kazandığı tartışmalarda değil, insanların birlikte anlam üretebildikleri anlarda gerçekleşir.

YARIN - Prof. Dr. Elif Koparal anlatıyor: Arkeolojinin gözünden dijital çağ 

/././

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -14 Temmuz 2026-

Ahmet Telli'nin ailesi Kılıçdaroğlu'nun görüşme talebini kabul etmedi. 

Şair Ahmet Telli'nin ailesi, mutlak butlan kararıyla CHP Genel Başkanlığı görevine gelen Kemal Kılıçdaroğlu'nun başsağlığı ziyareti talebini reddetti. Aile, açıklamasında Kılıçdaroğlu'nun "kayyum görevinin vermiş olduğu yoğunluk nedeniyle" yanlarında olamadığını ifade ederken, taziye sürecini yalnızca yakınlarıyla yaşamak istediklerini ve Telli'nin anısının siyasi polemiklere konu edilmesini istemediklerini belirtti.

Geçtiğimiz günlerde yaşamını yitiren Şair Ahmet Telli'nin ailesi mutlak butlan kararıyla CHP Genel Başkanlığına atanan Kemal Kılıçdaroğlu'nun başsağlığı dilemek için kendilerine ilettiği görüşme talebini kabul etmedi.

Ahmet Telli'nin oğlu Hakkı Telli tarafından yapılan açıklamada şu ifadelere yer verildi:

"Basına ve Kamuoyuna

Son günlerde, sevgili babamız Ahmet Telli'nin cenaze töreni ve taziye süreciyle ilgili kamuoyunda çeşitli değerlendirmeler ve tartışmalar yer almaktadır.

Öncelikle belirtmek isteriz ki, cenaze töreninde yaşanan bazı gelişmeler ailemiz tarafından planlanmış ya da yönlendirilmiş değildir. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi, bu süreçte yaşananlar konusunda ailemizin herhangi bir tasarrufu bulunmamaktadır.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu'nun taziye ziyaretinde bulunmak istediği tarafımıza iletilmiştir. Babamızın vefatına kadar olan süreçte Kayyum görevinin vermiş olduğu yoğunluk nedeniyle, yanımızda olamadığını biliyor, kendisinin bu nazik düşüncesi için teşekkür ediyoruz.

"TAZİYE SÜRECİNİ YALNIZCA AİLEMİZ VE YAKIN DOSTLARIMIZIN SESSİZLİĞİ İÇİNDE YAŞAMAYI TERCİH EDİYORUZ"

Bununla birlikte, içinde bulunduğumuz derin yas nedeniyle ve babamızın anısının siyasi tartışmaların ya da polemiklerin konusu olmasını istemediğimiz için, artık taziye sürecini yalnızca ailemiz ve yakın dostlarımızın sessizliği içinde yaşamayı tercih ediyoruz.

En büyük arzumuz, Ahmet Telli'nin ardında bıraktığı şiirlerin, düşüncelerinin ve yaşamı boyunca savunduğu insani değerlerin konuşulması; yasımızın ise her türlü siyasi tartışmanın dışında tutulmasıdır.

Bu hassasiyetimize anlayış gösterilmesini rica ediyor, kamuoyundan da aynı özeni göstermesini bekliyoruz."

ÇELENGİ CENAZE ALANINA ALINMAMIŞTI

Ahmet Telli'nin cenazesi 12 Temmuz Pazar günü ankara'da düzenlenen törenle son yolculuğuna uğurlanmış, Kemal Kılıçdaroğlu tarafından gönderilen çelenk ise anma töreninin yapıldığı alanda bulunan yurttaşlar tarafından geri gönderilmişti.

Kılıçdaroğlu'na yakınlığıyla bilinen kimi isimler ise bu olayın ailenin değil, orada bulunan yurttaşların bireysel inisiyatifiyle gerçekleştiğini savunmuş, Kemal Kılıçdaroğlu'nun aile ile bir görüşme gerçekleşrtireceğini belirtmişlerdi.

Ailenin bugün yaptığı açıklamada ise Kılıçdaroğlu'nun bu talebi "Kayyum görevinin vermiş olduğu yoğunluk nedeniyle, yanımızda olamadığını biliyor, kendisinin bu nazik düşüncesi için teşekkür ediyoruz" sözleriyle reddedildi.

***

Özgür Özel yönetiminden Olağanüstü Kurultay için mahkemeye başvuru 

CHP'de Özgür Özel yönetimi, olağanüstü kurultayın toplanması talebiyle Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi'ne başvurdu. Başvuruya ilişkin yapılan açıklamada, noter onaylı imzaları bulunan 833 kurultay delegesinin talebine rağmen parti yönetiminin kurultay çağrısı yapmadığı belirtilirken, mahkemeden üç kişilik bir çağrı heyeti görevlendirilmesi istendi.

CHP'de olağanüstü kurultay tartışmaları sürerken, Özgür Özel yönetimi bugün Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi'ne başvurdu.

Başvuruya ilişkin kamuoyuyla paylaşılan bilgi notunda, Cumhuriyet Halk Partisi kurultay delegelerinden 833'ünün, parti içi demokratik meşruiyetin yeniden tesis edilmesi amacıyla noter onaylı ortak gündemli olağanüstü kurultay talebinde bulunduğu belirtildi.

ÇAĞRI HEYETİ GÖREVLENDİRİLMESİ İSTENDİ

Açıklamaya göre, kurultay üye tam sayısının üçte ikisinden fazlasını temsil eden delegelerin imzaları, CHP Tüzüğü'nde öngörülen 15 günlük süre içinde toplanarak 17 Haziran 2026'da Genel Merkez'e teslim edildi. Ancak bu tarihten bugüne kadar olağanüstü kurultay çağrısı yapılmadığı ifade edildi.

Bunun üzerine Türk Medeni Kanunu'nun 75. maddesi uyarınca Ankara Sulh Hukuk Mahkemesi'nde dava açıldığı belirtilen açıklamada, isimleri daha sonra bildirilecek üç kurultay delegesinin olağanüstü kurultayı toplamak üzere "çağrı heyeti" olarak görevlendirilmesinin talep edildiği kaydedildi.

KURULTAYIN TOPLANMASI İSTENDİ

Açıklamada, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay kararlarında da yeterli sayıda delegenin olağanüstü kurultay isteminin parti yönetiminin takdirine bağlı olmadığına işaret edilerek, bu iradenin parti yönetimini hukuken bağladığı savunuldu.

Bilgi notunda, açılan davanın "833 kurultay delegesinin kanundan ve CHP Tüzüğü'nden doğan haklarının kullanılmasını, parti içi demokratik işleyişin sağlanmasını ve partinin en yüksek karar organı olan kurultayın toplanmasını amaçladığı" ifade edildi.

ZEYNEL EMRE: ÇAĞRI HEYETİ YALNIZCA KURULTAYI TOPLAR

CHP Sözcüsü Zeynel Emre de dün yaptığı açıklamada, sulh hukuk mahkemesinin görevlendireceği çağrı heyetinin yetkilerinin sınırlı olduğuna dikkat çekmişti.

Emre, "Sulh hukuk mahkemesine başvuruyorsunuz, üç kişilik bir çağrı heyeti sadece kurultay yapmak üzere bir görev yapıyor. Maaş dışında hiçbir ödeme yapamıyor, hiçbir işlemde bulunamıyor" ifadelerini kullanmıştı.

***

15 Temmuz… Ya başarılı olsaydı?-L. Doğan Tılıç

Temel Reis, Kırmızı Başlıklı Kız, Garfield, Cinderella, Bugs Bunny, Alaaddin ve Sihirli Lambası … Bunlar İlhan Cihaner’in Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanıp yargılandığı davada deliller arasında dosyaya giren, kızı Sıla’ya ait 50 kadar çizgi film CD’sinden bazıları. Onlar arasında Sıla’nın ödevlerini kopyaladıkları CD’ler de vardı.

Eşi Muhteber Cihaner’e ait yemek tarifi CD’leriyle birlikte dinledikleri Mozart, Sezen Aksu, Mahsun Kırmızıgül, Mor ve Ötesi, Zülfü Livaneli, Ahmet Kaya, Neşet Ertaş, Zeki Müren ve Funda Arar CD’leri de iddianamenin ek klasörleri içindeydi.

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı olarak, dokunanın elinin yandığı JİTEM’e ve cemaatlere dokunan, Gülen’le ilgili ilk bütünlüklü soruşturmayı başlatan Cihaner hiç kuşkusuz Fethullahçıların hedef tahtasında 12’nin olduğu noktadaydı.

Nitekim hakkında 26 yıl isteyen ve cezaevine gönderen savcı Osman Şanal da 15 Temmuz’un ardından FETÖ üyeliğinden 11 yıl 3 ay hapis cezası aldı.

***

Buradan bakınca, 15 Temmuz’u “lütuf” sayacakların başında Cihaner’in olması gerek!

Ancak, “lütuf” tanımlaması ilk önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan geldi. 15 Temmuz gecesi İstanbul Atatürk Havalimanı’nda yaptığı açıklamada, “Şu anda bu çıkış, bu hareket Allah’ın büyük bir lütfu. Bu tertemiz olması gereken TSK’nın temizlenmesine vesile olacak bir harekettir” dedi.

Darbe girişiminin ikinci yılında Sabah ve Hürriyet için yazdığı makalede de “Darbecilerin, sokağa çıkmayacağını, silah görünce sineceğini, pusacağını, hatta çil yavrusu gibi dağılacağını varsaydığı” milletin ilk kez direnerek darbeyi püskürttüğünü vurguladı. Artık “27 Mayıs darbesi sonrasında Başbakan ve bakanlarının, 12 Eylül sonrasında evlatlarının uyduruk bahanelerle darağacına gönderilmesini çaresizce, içi kan ağlayarak izleyen” millet gitmiş, darbecileri dağıtan ve “tüm dünyada demokrasinin şeref ve haysiyetini kurtaran” bir millet gelmişti!

***

Lütuf ya da şer gibi görünen ama hayır olan şey de “7 Ağustos’ta Yenikapı Meydanı’nda ete kemiğe bürünen o diriliş sürecinin sonunda, 16 Nisan Halkoylaması ve 24 Haziran seçimleriyleCumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçmekti.

Yarın 15 Temmuz’un 10’uncu yılında 81 ildeki törenlerde bunları anacağız.

Ancak, FETÖ’nün ülke için ne büyük tehlike ve tehdit olduğunu ilk saptayan ve onun gazabına uğrayan biri olmasına karşın, dün 15 Temmuz değerlendirmesini aldığım Cihaner pek de o havada değil.

***

Fethullahçıları, siyasi iktidarla birlikte ekonomiye, yargıya, akademiye ve nihayet orduya hukuk dışı yollarla müdahale etmiş ve orduda edindiği güçle darbe yapmaya bile cüret edebilmiş bir yapı olarak değerlendiren Cihaner, 15 Temmuz’un devlet içindeki yapılarla gerçekten mücadele etmek, hukuk devleti, özgürlükler ve demokrasinin inşası için bir fırsat olabilecekken tersi yönde kullanıldığını söylüyor.

Fethullahçıların tasfiyesi için çıkan ilk kararnameyle 15 bin kadar Eğitim-Sen’li öğretmen ihraç edildi. Yargıda bağımsız duran, Fethullahçılara karşı ancak dünya görüşü AKP’ye uymayan hâkim ve savcılar da tasfiye edildi. Ve OHAL koşullarında yapılan bir referandumla bugün karşı karşıya olduğumuz temel sorunların kaynağı olan cumhurbaşkanlığı sistemine geçildi.

Cihaner’e göre, bugünün mahkemeleri ve iddianamelerinde de Sıla’nın CD’lerini bile aratan “deliller” var!

Asıl dehşet verici olansa, 15 Temmuz’un 10’uncu yıldönümünde FETÖ’nün en önemli hedeflerinden birinin ağzından şu cümleyi duymak: Darbe gerçekleşseydi de yaşayacaklarımız bugün yaşadıklarımızla yarışırdı!”  

/././ 

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -14 Temmuz 2026-


Ahbap soruşturması: Haluk Levent’e sorular -Murat Ağırel-
Türkiye’nin hafızasında bazı tarihler vardır6 Şubat da onlardan biri.


O gece yalnızca şehirler yıkılmadı. İnsanların devlete, kurumlara ve sisteme duyduğu güven de enkaz altında kaldı.

Nasıl olmasın ki? Depremin ertesi günü yıkılmış sokaklarda yürüdüm. Yüreğim hâlâ acıyor.

O çaresizlik ortamında, sisteme olan güven yıkılmışken tam da o saatlerde milyonlarca insan başka bir adrese yöneldi.

Ahbap ve Haluk Levent’ten bahsedeceğim.

O dönemde yapılan yardımları herkes hatırlıyor.

Kimisi bir günlük yevmiyesini gönderdi. Kimisi çocuğunun kumbarasını açtı. Kimisi yılların birikimini. Kimisi şirket kasasını. Çünkü insanlar yalnızca para göndermedi. İnandıkları bir isme emanet bıraktılar.

Haluk Levent’e...

Geçen ay, yani haziran ayında aradım Haluk Levent’i.

Onlar TV yayınına katılıp katılmayacağını sordum. Katılabileceğini ancak öncesinde bir albüm çalışması olduğunu ve BM (Birleşmiş Milletler) toplantısında konuşması olduğunu belirtti ve sonraki haftalarda çıkabileceğini belirtti.

Tam da kamuoyunun cevabını beklediği soruları sormak istemiştik.

Yapamadık.

Bugün geldiğimiz noktada Haluk Levent ve Ahbap Derneği ile bağlantılı isimlerin gözaltına alındığını öğrendik.

Ahbap Derneği hakkında yürütülen soruşturma, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından başlatıldı. Soruşturma “Dernekler Kanunu’na muhalefet”, “suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama” ve “örgüt üyeliği” suçlarından yürütülüyor.

Levent Bursa’da yakalandı. Levent’in asistanı Yeliz Kaya daha önce tutuklanmıştı. İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri de Ahbap’ta arama yaptı, dijital verilere ve evraklara el koydu.

Soruşturma kapsamında 2024 tarihinde resmi yazışmalar başlamış. Ulaşıp inceleyebildiğim belgelere göre soruşturmanın üç ayağı bulunuyor. Bir ayağı Haluk Levent’in kardeşi Berkant Acil’e dayanıyor. Acil soyadı Haluk Levent’in gerçek soyadı.

Kardeş Berkant Acil’e Şile Belediyesi ile bağlantılı konser organizasyonları kapsamında rüşvet, usulsüzlükler ve yolsuzluklar yaptığı, maliyetleri yüksek gösteren sahte faturalar kullandığı iddiası ile operasyon yapılmıştı.

Yeliz Kaya, Haluk Levent’in asistanı olarak biliniyor ve hesaplarında yüksek miktarlı para transferleri olduğu tespit edildi. Yeliz Kaya ifadesinde bu hesabın Haluk Levent tarafından kullanıldığını iddia etti.

İkinci ayak ise iş insanı Hüseyin Başaran’ın suç duyurusuna dayanıyor.

Başaran, Haluk Levent kimsesiz kız çocuklarına yurt yaptırmak amacıyla Başaran’a ait gayrimenkulleri dernek adına satın aldığını, paranın ise ödenmediğini belirtti. Kızının vefatı sonrasında duygusal bir boşluk yaşayan Başaran, yurtdışından gelecek yardım fonlarının alınabilmesi amacı ile Haluk Levent’in isteği doğrultusunda teklifi kabul etmiş ve evleri de teslim etmiş. 21 tapu Kaya’nın üzerine geçirilmiş. Yeliz Kaya tapu devri sonrasında 24 saat içerisinde tapuları Esin Önder Çağlayan’a devretmiş.

Savcılığın üzerinde durduğu üçüncü ayak ise dernek çevresindeki bazı isimlerin hesaplarının fiilen başkaları tarafından kullanıldığı yönünde. Bir başka başlık ise bu hesaplar arasında gerçekleştiği belirtilen yoğun para transferleri.

Transfer açıklamalarında yer aldığı belirtilen “borç”, “borç iadesi”, “Ahbap faaliyetleri”, “Haluk için” gibi ifadeler ise soruşturmanın dikkat çektiği ayrıntılar arasında.

Dosyanın en fazla tartışılan başlıklarından biri de yurtdışından geldiği belirtilen yüksek tutarlı para transferleri.

Savcılık bu paraların kaynağının açıklığa kavuşturulması gerektiğini söylüyor. Uluslararası konser gelirleri mi, telif gelirleri mi, yoksa Ahbap adına gelen yardım paraları mı?

Savcılık, soruşturma kapsamında bazı hesaplardan yüksek tutarlı yasal bahis işlemleri gerçekleştirildiğini öne sürüyor. Raporlarda da bu tespit edilmiş durumda. Gözaltına alınan Alper Çelik hakkında da MASAK’ın tespitleri var.

Savunma’nın sahibi İsmail Terlemez de hem kendi hem şirketi adına toplam 70 milyon lirayı, gözaltına alınan Ahbap Mali İşler Müdürü Emrah Gödeliner’e göndermiş.

Bir de işin bahis ayağı var.

Bir yasal bahis sitesine 279 milyon TL gönderilmiş ve aynı şirketten 89 Milyon TL giriş yapmış. Bu hesabın Haluk Levent tarafından kullanıldığı iddia ediliyor. Bu para Alper Çelik’in veya Haluk Levent’in şahsi parası mı -kaynağı nedir- veya Ahbap’a gelen yardım parası mı; bunun tespitinin yapılması gerekiyor. Ancak MASAK bu durumun hayatın olağan akışına aykırı olduğunu belirtiyor.

MASAK raporunda üç kişi incelenmiş.

Alper Çelik, Zafer Yay ve Emrah Gödeliner. Üçünün de sicili kabarık.

Resmi belgede sahtecilik, kasıtlı yaralama, dolandırıcılık; uyuşturucu kullanmak, bulundurmak, satın almak; basit yaralama, hırsızlık, belgesiz senedi kullanmak... Yargılamaların hepsi kapanmış. Bazılarına takipsizlik verilmiş, bazıları yargının konusu olmuş ve bitmiş.

Bu kişilerin banka hesaplarında milyarlarca lira para hareketi var. Haluk Levent’e gönderilen para da var.

AHBAP gibi bir dernek ile bu kişilerin ne işi var?

Savcılık bu hesapların da Haluk Levent tarafından kullanıldığını iddia ediyor.

Savcılık karapara aklama suçunun da işlendiğini iddia ediyor.

Savcılık, Haluk Levent’in resmi olarak beyan ettiği 60 milyon dolar olarak açıkladığı yurtdışından gelen paranın kuşkulu olduğunu düşünüyor.

Kimseyi peşinen suçlayamayız. Fakat açıklanmaya muhtaç bir tablo var.

Keza Haluk Levent de avukatları aracılığıyla sosyal medya hesabından bir açıklama yaptı.

Gözaltına alınmadan önceki akşam İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan’a mesaj attığını belirterek Ahbap’ın denetlenmesini istediğini söyledi.

“Kişisel borç-alacak ilişkilerimi Ahbap ile ilişkilendirmeyin” diyen Haluk Levent, “Biliyorum, bu bombardıman altında gerçeği açığa çıkarmak güç ve zaman alacak ama netice olarak haklılığımız tescillenecek” ifadelerini kullandı.

İlginçtir, açıklamasında “Asıl bombayı bekleyin. Yakında yapacağım açıklamalarda göreceksiniz. En baştan bu sürece nasıl gelindiğini öğrenecek ve hayretler içerisinde kalacaksınız” diye yazdı.

Haluk Levent ısrarla, “Kişisel borç-alacak ilişkilerimde Ahbap tamamen konu dışıdır” dedi.

Uzatmayalım.

Gazetecilik, herkes susarken soru sormaktır. Bugün de yapılması gereken budur.

/././

Zirveden geriye kalanlar -Ergin Yıldızoğlu- 

NATO’nun Ankara zirvesi geldi, yüzlerce tutuklunun üzerinden geçerek gitti. Geriye ne kaldı? NATO’nun, Batı merkezli emperyalist sistemin, Çin gibi yükselen güçlere, BRICS grubunun kendi çıkarını koruma çabalarına karşı küresel savunma/önleyici saldırı aracına dönüşme süreci hızlandı. Avrupa ile Batı’nın “lideri” ABD arasında açılan çatlak genişlemeye devam etti. Trump yönetiminin, istikrarsız, güvenilmez bir liderlik sergilediğine ilişkin algılar güçlendi. Türkiye’nin dış bağımlılığının arttığına, ulusal egemenlik iddialarının içinin biraz daha boşaldığına ilişkin kaygılar da...

KÜRESEL NATO

NATO’nun, 1990’ların başından bu yana sık sık kendini gösteren “alan dışına çıkma” eğilimi, “NATO 3.0” içinde kurumsallaşmaya başladı. Ankara toplantısında ABD’nin NATO’yu Transatlantik sahnesinin dışında kullanma amacı daha da belirginleşti.

NATO Genel Sekreteri Mark -İran’a saldırı mutlak olarak gerekliydi- Rutte, Çin’i uzun vadeli tehdit olarak kodluyor, Hint-Pasifik’i Avro-Atlantik güvenliğinin uzantısı olarak gördüklerini vurguluyor. Sözde bir “Rusya-Çin-Kuzey Kore-İran” bloku üzerinden yeni bir NATO söylemi gelişiyor. NATO’nun pasifik havzasında bu “bloklaşmaya” karşı kurulan Avustralya, Japonya, Yeni Zelanda, Güney Kore işbirliğini betimleyen IP4 ortaklığı da bir üyelik anlamına gelmese de o yönde kurumsallaşmaya işaret ediyor. Trump’ın sürekli NATO’yu “Bize yardıma gelmiyorlar” (çıkardığımız savaşlara katılmıyorlar-EY) yakınmaları da bu “küreselleşme arzusunu” yansıtıyor. NATO ülkelerinin savunma harcamalarını artırma telaşı da...

BİR GÜVEN SORUNU

Ankara zirvesinde, Avrupa-ABD çatlağı genişlemeye devam etti, “Trump yönetiminin dış politikası artık belirsiz, tutarsız” algısı iki anlamda güçlendi. 1) Basın toplantısında “Islamic Republic of Japan” ifadesi, Zelenski’ye Putin demesi, kapanış konuşmasındaki uzun laf çorbası, kaynağı, zamanı ve gerekçesi belirsiz bir komünizm tehlikesi tiradı, aklı melekelerinin gerilemeye devam ettiğini gösteriyordu. 2) Trump’ın hem basın toplantısı hem de son kapanış konuşması Transatlantik çatlağı derinleşiyor algısını daha da güçlendirdi. Trump, “Avrupa’dan yardım istedik, gelmediler” dedikten sonra İspanya’yı açıkça “kötü” hatta ticaret bile yapılamaz ülke, İngiltere’nin cevabını “tuhaf” diye nitelendiriyor, AB merkez ülkelerini sadakat testinden geçirip “fişliyordu”. Avrupa’yla ilişkileri adeta silah satışı/tarife diline (“Amerikan malı istiyorlar”); müşteri ilişkisine indirgiyordu. En çarpıcısı: Çin’i savaşa girmediği için övüyor, NATO müttefiklerini girmedikleri için azarlıyordu. Ama zirvede herkesi çok seviyordu, zirve adeta bir sevgi yumağıydı: “Efendim, seni çok seviyoruz diyorlar; yetişkin insanlar bana bunu söylüyor. Ne güzel değil mi?” Sonra, Trump, eve dönerken yine Grönland’ı ilhak etme, Avrupa’dan asker çekme niyetlerini vurguladı.

BAĞIMLILIK-EGEMENLİK 

Zirvenin sahnesinde, Trump Türkiye’nin devlet başkanına, rejimine övgüler yağdırdı: “Dostluk hiç bu kadar iyi olmamıştı”... Türkiye “en sadık müttefikti”. Bu sırada sahne arkasında dört ayrı zaman aynı anda akıyordu. (1) Sahnenin zamanı: CAATSA kalkacak, F-35 “değerlendirilecek”, KAAN’a motor gelecek... ama Kongre’de güçlü bir itiraz bloku var. (2) Sessizliğin zamanı: 2019’da Erdoğan S-400 için “Geri dönüşümüz asla olamaz, tükürdüğümüzü yalamayız” demişti. Hâlâ orijinal konteynerlerinde bekleyen sistemlerin, bir üçüncü tarafa devri/satılması (?) konuşuluyor ama bir açıklama yok, tam bir sessizlik. (3) Orduyu bir rant kaynağına çevirme niyetinin zamanı: “Avrupa’daki en büyük kara ordusuna sahip ülke olarak yeteneklerimizi ihtiyaç duyulan her yerde ittifakın hizmetine sunmanın gayreti içindeyiz” açıklaması, ordunun artık salt ulusal savunma aracı olmadığını, birtakım kısıtlamaların kalkması karşılığında bir pazarlık kozuna dönüşeceğine ilişkin niyetileri sergiliyor. (4) Baskı ve terörün zamanı: Gazeteci, avukat, aktivistten oluşan yüzlerce kişi zirve güvenliği gerekçesiyle gözaltına alındı rejimin haklar ve özgürlükler üzerindeki baskısı ivme kazandı.

Dört zaman da aynı anda, farklı hızlarda akıyor. Dışarıdan meşruiyet devşirilirken içeride baskı derinleşiyor, tarihi yeniden yazma çabaları, Batı merkezli emperyalizmle uyumlu bir “süreç olarak faşizm” hızlanıyor. 

/././

Zihni Göktay için -Ayşegül Yüksel- 

Zihni Göktay’ı sonsuzluğa uğurladık. Bıraktığı “hoş seda” gökkubbemizde yankılansa da o güler yüzlü, tatlı dilli oyuncu artık bizimle değil. Sesi, çok ünlü “Lüküs Hayat” operetinin buram buram İstanbul kokan şarkılarıyla duyuldu, 12 yıl öncesinin -internette izleyebileceğiniz- yine çok ünlü “Ulan İstanbul” dizisinin çekimiyle günümüze ulaştı. Zihni Göktay -daha uzun yıllar yaşamalarını dilediğim -Metin Akpınar, Zeliha Berksoy, Ali Poyrazoğlu, Müjdat Gezen, Suna Keskin, Nevra Serezli ve birçok başka yaşıtları gibi 1940’lı yıllarda doğmuş tiyatrocular kuşağının simgelerinden biriydi. Bu sanatçılar ve aynı kuşaktan olan -benim gibi- seyirciler tiyatromuzun 1960’lar olarak saptanmış en parlak döneminin insanlarıdır.

Zihni Göktay’ın oyunculuğunun temelinde yoğun bir seyircilik deneyimi ve 1960-64 yılları arasındaki amatör tiyatro çalışmaları vardır. İstanbul Şehir Tiyatrosu’nun çocuk oyunlarıyla büyümüş, ustaların ustası, ortaoyuncu ve tuluatçı İsmail Dümbüllü’yü belki canlı olarak, belki de radyoda ve filmde izlemiştir. Muhsin Ertuğrul’un, Vasfi Rıza Zobu’nun, Ulvi Uraz’ın, Gazanfer Özcan’ın yorumlarıyla birinci elden tanışmış; Muammer Karaca ve Nejat Uygur’un kıvrak oyunculuğunu yakından tanımıştır. Ustaları arasında Yıldız ve Müşfik Kenter’i de sayan Göktay, bütün bu sanatçılardan aldığı etkilerle geleneksel halk tiyatromuza ve tuluat tiyatrosuna özgü hünerler yanında, çağdaş oyunculuğun gerektirdiği donanımı da edinmiştir. Profesyonel olarak sahneye ilk kez 1964’te Ankara Meydan Sahnesi’nde çıkmış, bu tiyatroda dokuz yıl çalıştıktan sonra 1973’te İstanbul Şehir Tiyatroları’na girmiş ve yıllar içinde 72 oyunda oynamıştır.

‘ŞİŞLİ’DE BİR APARTIMAN...’ ŞARKISIYLA GELEN POPÜLERLİK 

Göktay, tiyatromuzun en uzun soluklu oyunlarından olan ve ilk kez 1933 yılında sahnelenen Ekrem-Cemal Reşit Rey kardeşlerin yapıtı “Lüküs Hayat” operetinin şarkılarını, benim kuşağımdakiler gibi, sahneden yapılmış soluk bir film çekiminden izlemiştir. Bu filmde epeyce zorluk çekerek Vasfi Rıza Zobu’yu, Halide Pişkin’i, Şevkiye May’ı, Melahat İçli’yi, Muammer Karaca’yı seçebilirsiniz. Rıza rolündeki ünlü aktör Hazım Körmükçü’nün söylediği Lüküs Hayat şarkısı ise 1960’larda arada bir yayınlanan pürüzlü ses kayıtlarından dinlenebiliyordu. Bu oyunun 1985’te genel sanat yönetmeni Gencay Gürün’ün projesi olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları yapımları arasında bir kez daha yer alması ve Rıza rolünün Zihni Göktay’a verilmesi, sanatçının uğraşında önemli bir dönüm noktası oluşturur. Haldun Dormen’in sahnelediği bu müzikalde tam 28 yıl oynayan Göktay’ın izleyicileriyle kurduğu iletişim sanatçıyı günümüzdeki popüler kimliğine ulaştırır. Lüküs Hayat şarkısı artık onun sesiyle gündemdedir.

Göktay’ın oyunculuk dağarında, ustaları olarak sıraladığı kimi sanatçıların parlattığı oyunlar vardır. Muammer Karaca, popüler uyarlaması “Cibali Karakolu”nun komiser karakterini 16 yıl boyunca oynamıştı. Daha sonra Nejat Uygur’un da canlandırdığı komiser rolü 2018’de Göktay tarafından yorumlandı. Vasfi Rıza Zobu’nun doruklarda gezinen bir oyunculuk sunduğu İbnürrefik Ahmet Sekizinci’nin “Hisse-i Şayia”sının baş erkek rolü de Göktay’a kısmet oldu. Geleneksel halk tiyatromuzun biçemine ve tuluat (doğaçlama) söylemine yatkın olan bu yapıtlar Göktay için biçilmiş kaftandı. Sadık Şendil’in, ortaoyununu sahne yapıtına dönüştürdüğü “Kanlı Nigâr”, Turgut Özakman’ın seyirlik oyunlarımızla çağdaş dram biçemini kaynaştırdığı “Resimli Osmanlı Tarihi” ve “Sarıpınar 1914”, Bilgesu Erenus’un, Anadolu’nun “yaren” geleneğinden yola çıkarak yazdığı “Misafir” oyunları, Göktay’ın “göstermeci” oyunculuğunun ürünleriydi. Son oyunlarından biri olan, Alexander Galin’in “Gidiş Dönüş-Retro”sunda (2023) ise dramatik oyunculuğun güldüren ve hüzünlendiren hünerlerini değerlendiriyordu.

Özellikle Kemal Sunal’ın oynadığı, “Tosun Paşa”, “Hababam Sınıfı” gibi filmlerle Yeşilçam dünyasına da giren Göktay’ın dizi filmlerinin arasında, ustalarından biri olan Gazanfer Özcan’la oynadığı “Kuruntu Ailesi” ve çok tutulan “Cennet Mahallesi” de yer alır. “Ulan İstanbul” dizisinde ise yalnızca belinden yukarısını gördüğümüz Zihni Göktay, karşı evlerde ve yol üstünde yaşananları penceresinden izleyen “meraklı/geveze komşu”dur. Dizi boyunca yalnızca “aktör Zihni Göktay” olduğu için vardır. Görevi, anadilimizi imrendirici bir akıcılıkla kullandığı, o üstün düzeyli konuşma biçemiyle yoldan geçenlerin üstüne “felsefe kırıntıları” serpiştirmektir. Sanki dilimizi taçlandırmak, doğru Türkçe kullanmanın yüce değerini öğretmek için seslenmektedir hepimize...

Zihni Göktay’ın insan ve oyuncu olarak bizimle paylaştığı erdemler hep özlemle anılacak.

/././

Vurdumduymaz AKP -Özdemir İnce- 

5 Temmuz 2026 günkü Sözcü gazetesinin manşeti uyandırıcı bir tokat gibi indi milletin suratına: “Türkiye içeride butlanla uğraşırken Doğu Akdeniz’deki enerji sahalarını kaybediyoruz. ŞARA, ÇAYI BİZE İÇİRDİ PARSELİ ABD’YE VERDİ. Ahmet Şara yönetimi, KKTC’nin doğusundaki Lazkiye açıklarını Amerikan, Fransız ve Katarlı şirkete açtı. 3.6 milyon sığınmacı yükünü taşıyan Türkiye ise dışarıda kaldı.”

Sözcü de biraz tuhaf! Görünen köyün kılavuza ihtiyacı mı olur? “Arap, Türkten nefret eder!” önyargımı rafa kaldırıp yazıya devam ediyorum. Nizamülmülk Medreseleri’ni anlatmazsam bu yazı eksik kalır. Ahmet Şara adlı adamın Türkiye zararına yaptığı işlere karşı AKP iktidarının tepki göstermeyeceğine dair köklü bir inancı var. Ülkemizin kanını sömüren 3.6 milyon Suriyeli sığınmacının Türkiye’den ülkelerine postalanmayacağını düşünüyor. Düşünmekle kalmıyor, buna inanıyor: AKP, önünde sonunda bu 3.6 milyon Suriyeli sığınmacıyı ilk seçimde kendisine oy versin diye TC vatandaşı yapacak.

Telos Yayınları’nı yönettiğim sırada Amin Maalouf’un Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri adlı kitabını okurun gözünü açması amacıyla 1997 yılında yayımlamıştım ve Amin Maalouf çok mutlu olmuştu. Sözünü ettiğim kitabın son sözünden (s.335) kısa bir bölüm aktarıyorum:

“Peygamberin cemaati, IX. yüzyıldan itibaren kaderine egemen olmaktan uzaklaşmıştır. Yöneticilerinin neredeyse tümü yabancıydı, iki yüzyıllık Frenk işgali sırasında resmi geçit yapan bu çok sayıda kişiden hangileri Araptı? Vakanüvisler, kadılar, birkaç yerel küçük emir -İbn Ammar, İbn Munkid- ve iktidarsız halifeler. Fakat gerçek iktidar sahipleri, hatta Frenklere karşı mücadelenin başlıca kahramanlarından Zengi, Nureddin, Kuduz, Baybars, Kalavun Türktü...”

“Eğri oturup doğru konuşalım” derler ya... Arap aydınlar, düşünürler, yazarlar yukarıda okuduğunuz satırlar yüzünden, nefret ederler demeyelim ama pek hoşlanmazlar Türkten. Düşünsenize; taa Asya’nın göbeğine kadar giden şanlı Bağdat halifeleri dönemi, MS 750 ile 1258 yılları arasını kapsar. Devletin sınırları, en geniş dönemi olan MS 850 civarında Kuzey Afrika (Mısır hariç), Arap Yarımadası, İran ve Orta Asya’ya kadar uzanmıştır. Bu göz kamaştırıcı dönemde devleti yöneten vezirler Arap değil Türk kökenlidir.

ABBASİLERİN TÜRKLERLE OLAN İLİŞKİLERİ (VİKİPEDİ)

847-861 yılları arasında Abbasi halifeliği yapan; kendisinden önceki kardeşi Vasik’in kimseyi veliaht göstermeden ölümünden sonra Abbasi ordusundaki Türk komutanların da desteğiyle halife seçilen Mütevekkil’in halife olmasında annesinin Şucağ adlı Harezmli Türk asıllı bir cariye olmasının da etkisi olmuştur. Mütevekkil her ne kadar Türk komutanlarının desteği ile halife olabilmişse de Türklerin kendisi ve devlet yönetimi üzerindeki baskılarından rahatsızlık duymaktaydı. Mütevekkil halifelik yaptığı dönem boyunca devletin idare mekanizmasını ele geçirmiş olan Türk komutanların devlet üzerindeki etkisini yıkmak ve kendi otoritesini sağlamak için mücadele etmiştir.

Mütevekkil, devlet yönetimindeki Türk nüfuzunu yok etmek için ilk olarak kendisinden sonra yönetimdeki en güçlü kişi olan, Türk komutanların lideri olan ordu komutanı İnak et-Türki’yi başka Türk komutanları kullanarak öldürtmüştür. Mütevekkil, Türkler için kurulmuş olan Samerra kentinde iktidar mücadelesini kazanamayacağını biliyordu ve bundan dolayı da başkenti Arap milliyetçiliğinin daha yoğun olduğu Şam’a taşımak istemiş ama başarısız olmuştur. Mütevekkil, devlet yönetimindeki  Türk nüfuzunu kırmak için ordudaki Türk gücünü dengelemek amacıyla Berberi, Arap ve Ermeni gibi milletlerden askeri birlikler kurmuştur. Ancak Halife Mütevekkil’in bu girişimi, devlet içinde birbirine rakip iki ordunun oluşması nedeniyle devletin bütünlüğünü tehdit eder bir hale gelmiştir.

Türk komutanların devlet üzerindeki baskı ve etkisini bozma çabaları Mütevekkil’in öldürülmesine sebep olmuştur. Türk komutanlar, Mütevekkil’in oğlu ile işbirliği yapıp 11 Aralık 861 (4 Şevval 247) tarihinde hilafet sarayını basarak Mütevekkil’i öldürmüşlerdir.

Bu eylem İslam tarihinde özel koruma birlikleri tarafından halifeye karşı işlenen ilk cinayettir. Bu durum Abbasi devletinde Türklerin iktidarı tamamen ele geçirdiklerini göstermektedir. Halife Mütevekkil’in Türklerden oluşan özel birliklerce öldürülmesiyle Abbasi Devleti gerileme dönemine girmiştir. Bu dönemde Türk komutanların adeta kuklaları haline gelen Abbasi halifeleri, Türklerin iradesi yönünde hareket edecekler, aksi takdirde makamlarından hatta hayatlarından olacaklardır. Abbasi Devleti’nde vezirlik, valilik gibi çeşitli makamlarda bulunmuş olan Bermeki ailesi bile Arap değildi...

***

Şara’nın bize çay, elaleme petrol ikram etmesinin nedenini elimden geldiğince özetledim. Yazımın başında sözünü ettiğim yazıyı Mehmet Emre Öztürk yazmış. Yazının yer aldığı sayfada TC Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile Suriye lideri Ahmet Şara’nın fotoğrafı var. Fotoğrafın altında “Dostluk diplomasi masasına yansımadı” diye yazıyor. Ancak fotoğraf yoruma muhtaç: Şara’nın yüzü hafifçe gülüyor ama gözlerinde sıkıntı var. Hakan Fidan ise sol koluyla Şara’nın sarkan sağ koluna girmiş, mutluca gülümsüyor.

Ülkenin siyaset ve ekonomide karaya oturmasının tek sorumlusu kuşkusuz AKP’nin “tek adam” tutsaklığı. AKP, siyasetin profesyonel birinci liginde oynamıyor, hâlâ amatör kümede. Eh kılavuzu karga olanın... Ne de olsa “dilim ekmeğe muhtaç” zavallı emeklilerimizin iktidara getirdiği hükümet...

/././

Endüstri 4.0 sahada -Tuğrul Aşkar- 

Küresel futbol, 2026 Dünya Kupası ile birlikte yalnızca sahada oynanan bir oyun olmaktan çıkıp, “Endüstri 4.0”ın şekillendirdiği yeni bir üretim ve organizasyon modelinin sahadaki yansımasına dönüştü. Artık oyunun kaderi sadece fiziksel güç ya da teknik beceriyle değil; veri analitiği, algoritmalar ve kolektif aklın nasıl organize edildiğiyle belirleniyor.

Bu yeni çağın en çarpıcı sonucu ise futbolun tarihsel “taktiksel kimliklerinin” giderek belirsizleşiyor olması.

Endüstri 4.0, üretim süreçlerinin dijital teknolojilerle yeniden kurulduğu bir dönemi ifade ediyor. Veri akışının sürekliliği, yapay zekâ destekli karar mekanizmaları ve otomasyon, sistemleri daha hızlı ve daha verimli hale getirirken insan faktörünü de dönüştürüyor. Futbol da bu dönüşümden bağımsız değil. Artık kulüpler ve milli takımlar birer “oyun takımı” olmanın ötesinde, veriyle yönetilen organizasyonlara dönüşmüş durumda.

2026 Dünya Kupası’na baktığımızda, bu dönüşümün sahadaki karşılığını net biçimde görüyoruz. Turnuvada elenen birçok takım, kötü oynadığı için değil; birbirine fazlasıyla benzeyen oyun anlayışları içinde küçük farklarla kaybettiği için sahneden çekildi. Bu tablo, modern futbolun geldiği noktayı anlamak açısından oldukça öğretici. Bu bağlamda oyun, artık fark yaratmaktan çok, hatayı minimize etme üzerine kurulu.

Bu yeni düzeni anlamak için merkez-çevre yaklaşımı bize önemli bir bakış açısı sunuyor. Günümüz futbolunun “merkezi”ni; veri, teknoloji, finansal güç ve oyuncu akışını kontrol eden büyük ligler ve ülkeler oluşturuyor. “Çevre”si ise yetenek üreten; ancak bu yeteneğin değerini geliştirip kendi içinde maksimize edemeyen yapılardan oluşuyor. Bu kapsamda Endüstri 4.0’ın sunduğu tüm araçlar merkezde yoğunlaşırken, çevre bu sistemin ham madde tedarikçisi gibi çalışıyor.

Bu yapı sadece ekonomik bir eşitsizlik üretmiyor; aynı zamanda oyunun aklını da standardize ediyor. Veri temelli karar alma süreçleri, benzer oyun modellerini küresel ölçekte yaygınlaştırıyor. Artık takımların oyun stiline bakarak hangi ülkeye ait olduğunu anlamak neredeyse imkânsız. İngiltere’nin fiziksel oyunu, Brezilya’nın estetik futbolu ya da İtalya’nın savunma disiplini gibi tarihsel kimlikler yerini ortak bir oyun diline bırakıyor: topa sahip olma, alan kontrolü, hızlı geçiş ve kompakt savunma.

Peki bu yapıda çevre ülkeler için sürdürülebilir bir başarı mümkün mü? 2026 Dünya Kupası’nda son 32 ve son 16’da çevre ülkelerin sayısında artış görülse de turnuvanın ileri aşamalarında merkezin belirleyici gücü devam ediyor. Finansal kapasite, altyapı yatırımları ve oyuncu gelişim ekosistemi, merkez ülkeleri hâlâ belirgin biçimde öne çıkarıyor.

/././

Türkiye'de kim nereye göç etti? Gerekçeler ve iller listelendi...


TÜİK’in açıkladığı verilere göre geçen yıl iller arasında yaklaşık iki buçuk milyon kişi göç ederken, en fazla göç hareketliliği genç nüfusta yaşandı. İstanbul hem en çok göç alan hem de en çok göç veren il olarak zirvedeki yerini korudu. 
https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/turkiye-de-kim-nereye-goc-etti-gerekceler-ve-iller-listelendi-2520639

***

CUMHURİYET

 

 

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -14 Temmuz 2026-

15 Temmuz’un 10. yılında durum tespiti!-Tolga Şardan-  TSK başta olmak üzere emniyet, adliye ve eğitim sistemine “sızmayla başlayan kadrolaş...