soL "Köşebaşı + Gündem" -22 Şubat 2026-

Kutsal maskenin ardındaki ağ: Epstein, Vatikan ve MAGA -Tevfik Taş- 

Milyonlarca sayfalık Epstein belgeleri yalnızca bir pedofili ağını değil; sermaye sınıfı, Vatikan ve Amerikan sağı arasındaki girift ilişkileri de görünür kılıyor. Din, bu karanlık ağın dışında değil; tam merkezinde.

Epstein Dosyası'nda görünür hale gelen olgu, kabuğunda hedonist sapkınlığın domine ettiği grift sermaye ilişkilerinin dinden muaf tutulamayacak olduğu gerçeğidir. 

Din başlığı az ya da çok bütün dosyaya sinmiş durumda. Daha doğru bir ifade ile, dinler coğrafyasının hâkim sınıfları ile Epstein Dosyası karanlığı içli dışlı durumda. 

Jeffrey Epstein Yahudi inancından bir aileden geliyor. Din değiştirdiğine dair ikna edici bir veri bulunmuyor. Görece yeni bir veriye göre, Florida emniyet ofisinde bir şartlı tahliye bilgi formunda Epstein, din bölümüne “Katolik” 1 olarak kaydedilmiş. Üye kaydı tutmasındaki titizliği ile tanınan Katolik Kilisesi envanterlerinde bu veri tastiklenemedi. Epstein'ın suç ortağı ve sevgilisi Ghislaine Maxwell'in Çekoslovakya doğumlu İsrail ve İngiltere vatandaşı Yahudi kökenli medya patronu bir babanın Angelikan mezhebine geçmiş kızı olduğu da bir kenara not edilmeli.

Epstein, niçin Katolik olarak kaydedilmiş, bilinmiyor. Basit bir “yanlışlık” mı? Milyon sayfalık dosyayı daha da içinden çıkılmaz hale getirmek için tasarlanmış bir özel ima mı? Yoksa Epstein'ın da içinde olduğu/olması istendiği bir planın parçası mı?

Epstein'ın dini onu sorunu. Ancak dini siyasal alana taşıyıp kullanması ise kamuoyunun sorunudur. Ortaya saçılan milyonlarca sayfa içinde Epstein'ın antikomünist tarafgirliği ile ün yapmış Polonyalı Papa II. Johannes Paul ile arasının sıkı olduğu ortaya çıktı. Epstein'ın avukatı ve mali koordinatörü Richard Kahn'ın patronu Epstein ile 2015'de yaptığı yazışmalarda Epstein'ın 2003'de Vatikan'da bir süre yaşadığını öğreniyoruz. Pedofili, kara para aklama ve antikomünizm konusunda pek idmanlı Vatikan'dan öğrenecek çok şey olduğunu anlamış olmalı ki Epstein, Vatikan'la ve Vatikan üzerine özenle çalışmış.

MAGA ve Katolik Bannon

Vatikan üzerinden icazet ve teopolitik sıçramalar yapmak isteyen Amerikan sağı, nihayetinde Epstein katalizatörlüğünde mesafe alacak işlere soyunuyor. Soğuk Savaş antikomünizminin çürüterek kötürümleştirdiği Vatikan, Polonyalı Papa'nın 2005'de ölümü ile onun yerine seçilen Alman Papa ile içine girdiği çıkmazdan kurtulmak şöyle dursun daha da batağa gömülmüştü. 

İleri yaşını bahane ederek tanrıdan affını dileyen Papa XVI. Benedigt, Arjantinli Papa'ya İsa'nın koltuğunu devrediyordu. 2013 ilk çeyreği ile Vatikan'ın başına geçen Arjantinli Papa Françis, bataklığa dönüşmüş Roma'yı temizlemek için epey mesai harcadı. Polonyalı ve Alman Papaların Soğuk Savaş parametreleri üzerine kurgulanmış antikomünizminden hızla uzaklaşmak şarttı. Kurumun sağlığı ve özerkliği için bu şarttı.

CIA'nın istihbarat ve operasyon hücresi gibi kullandığı Vatikan'ı kısmen de olsa temizlemek için çok uğraştı Papa Françis. Arjantinli Papa'nın seçilmesi öncesinde Vatikan Bank'ın (IQR) CEO'sunun değişmesini değerlendiren Epstein, ''Vatikan'da çok önemli değişiklik'' 2 notunu mail ediyordu. Avrupa'nın en önemli kara para aklama merkezi olan Vatikan Bank, Epstein'ın da saptadığı gibi, CEO değişikliği ile radikal bir değişikliğe yöneldiğinin ilk işaretini veriyordu. Antikomünizmde kantarın topunu kaçıran Soğuk Savaş parametreli geleneksel Vatikan yönetimi, bin yıllık kurumsallığı istihbarat örgütlerinin ve kara para aklayıcıların çiftliğine dönüştürmüştü. Arjantinli Papa bu duruma dur demek için göreve getiriliyordu.

Trump'ın eski danışmanı ve MAGA ideoloğu Steve Bannon, kendisi de bir Katolik olarak Vatikan'daki dönüşüme ilk itiraz edenlerdendi. Epstein ile koordinli çalışan Bannon, Vatikan'ın Çin ile olan ilişkilerini Epstein'a rapor ederken, Epstein Bannon'a kendi ekibi içinde exorzist olmayı önerecek kadar zıvanadan çıkmışlardı. ''Küresel elitler''den şikayet eden faşizm özlemcisi Bannon, tam bir faşiste yakışan ikiyüzlülükle Epstein'ın küresel pedofili hedonizmi ile sorhoş edilmiş sermaye ağında vazifeleniyordu!

Bannon, ABD'li Kardinal Raymond Leo Burkey'i de içine alan Katofaşizan bir örgütlenmeye giderek, göçmen karşıtlığına direnen yenilikçi Papa Françis'i alaşağı etmek için planlar hazırlıyordu. Epstein'ın 2019'da ölümü ve ABD siyasetindeki türbülanslar sonucunda bu plan suya düştü, Bu kez tasfiye edilen kendisi oldu. İkinci Trump iktidarında bu kez ABD iktidarının iki etkili yöneticisi Katolik olarak yer aldı. Tramp'ın sağ kolu JD Vance 2019'da Katolikliğe geçti. Dışişleri Bakanı Marco Rubio zaten Katolikti. 2025 başında Arjantinli Papa'nın yerine ABD'li Papa seçilince Katolikliğin ABD teopolitiği içindeki önemi değer kazandı. Angelikanlık güç kaybetmeden, Katoliklik uluslararası siyasette ABD emperyalizminin elini güçlendiren bir alana yerleşti.

Epstein ile sermaye sınıfının sapkın hedonizmi, moda deyimle, küresel ölçekte görünür hale geldi. Epstein olgusu, soylu soytarılığının 21. yüzyılda nasıl olup da ''en ileri'' olduğu varsayılan ülkelerde dahi yaşayabildiğini gösterirken, dinin ve dinsel kurumların sermaye sponsorluğu olmadan yaşayamayacağının da en açık kanıtı olsa gerek.

----- 

1https://www.justice.gov/epstein/files/DataSet%2010/EFTA01309571.pdf

2https://www.justice.gov/epstein/files/DataSet%2010/EFTA01904032.pdf

/././

Komünist Manifesto 178 yaşında: TKP’den özel yayın 


178 yıl önce “Bütün ülkelerin işçileri, birleşin!” çağrısıyla yayımlanan Komünist Manifesto, bugün de sınıf mücadelesinin temel metinlerinden biri olmayı sürdürüyor. TKP, yıldönümünde Komünist Manifesto’yu özel yayında ele alacak.

Komünist Manifesto’nun yayımlanmasının üzerinden 178 yıl geçti. 

Karl Marx ve Friedrich Engels tarafından kaleme alınan ve işçi sınıfının tarihsel mücadelesinin en önemli metinlerinden biri olan Komünist Manifesto, bugün hâlâ güncel.

Türkiye Komünist Partisi (TKP), Manifesto’nun yıldönümünde özel bir yayın gerçekleştirecek.

Dr. Öğr. Üyesi Neslişah Başaran Lotz ve TKP Parti Meclisi Üyesi Oğuz Kavala’nın katılımıyla düzenlenecek “Manifesto Özel Yayını”, bu akşam saat 21.30’da TKP’nin YouTube kanalında izleyiciyle buluşacak.

Yayında, Komünist Manifesto’nun tarihsel arka planı, yazıldığı dönemin siyasal koşulları ve günümüz açısından taşıdığı anlam ele alınacak.

https://x.com/tkpninsesi/status/2025207414010577245

***

Diziler, senaryolar, emekçiler, ideolojiler -E. Zeynep Suda- 

Elde avuçta borçtan ve başarısızlıktan başka bir şey kalmadığını unutturmak içindir anlatılan bütün hikâyeler. “Ama bunlar da var” düşüncesinden ne bilim olur ne sanat. Anlatılan her şey gerçekliğe temas ettiği durumda bile “elleriniz isyan etmesin” diyedir.

Aşka hürmetimiz var, ayrılıklara, aşk için çıkılan yolculuklara, tereddütlere, kavuşmalara, hepsine. Ama klişelerle işliyor senaryolar. Muchos palabras.. Bir çoğumuz, dünyanın her yerinde hâlâ televizyonlardan ve dijital platformlardan film ve diziler izliyoruz. Kimilerini bir kez, açılışıyla, kurucu hikâyesiyle, bir kısmını sonuna kadar, ama ne çok laf, ne çok emek ve ne çok ideoloji..

Bu büyük bir sektör, içinde sanatı, klasikleri, yaratıcıları, taklitçileri, emekçileri içeriyor. Kimisi, oyuncular da dahil, yıldızlaşıyor, çok para kazanan başrol oyuncuları olduğu efsanesi dolaşıyor, kimileri ise yoksulluk çekiyor, biliyoruz. Yoksulluk çekenler, yani üreticiler, sanatçılar, yazarlar, adıyla söylemek gerekirse senaryo yazarları bu yazının esas konusu. Sektörü bir “fabrika” olarak tanımlıyor bir süredir içinde bulunan genç bir senaryo yazarı, yapımcıların fabrikatör olduğu ve bir fabrika açtıklarını düşünebiliriz. Yazarların bazıları hariç kimse hikâye, sanat gözüyle bakmıyor sektördeki ana akım dizilere. Tam da bu nedenle çalışanları, üretenleri de işçiler olarak tanımlamakta bir beis yok. Çünkü öyleler. Bütün yaldızlı, yıldızlı dünyasına karşın üreticiler, yazarlar, set çalışanları, ekipler genç, iyi eğitimli, çoğunlukla gazetecilik, drama yazarlığı, sinema televizyon, tiyatro gibi bölümlerden mezun, mühendis, beyaz yakalı kurumsal işlerden ayrılmış ve bu alana gönül vermiş insanlardan oluşuyor. Bu insanlar setlerde ve setler yaklaşık 100 kişi ile, haftada altı gün ve günde 12 saat çalışıyorlar. Bu süreler de mücadeleler sonucu kazanılmış durumda. Haftalık diziyi yetiştirebilmek için çift ekip çalışıyorlar. Set işçileri arasında hayatını kaybedenler olunca sendikalar bir araya geldi ve oyuncular sendikası da onlara katıldı. Bu alana yeni kurallar getirildi. Ancak bölüm süreleri azalmadı. Her şeye karşın niye yoksullar, çünkü Nazımın Memleketimden İnsan Manzaraları’nda dediği gibi “İşsiz kalırsam” diye düşünüyorlar, zaman zaman işsiz kalarak ve umudunu kaybetmemeye çalışarak yaşamlarını sürdürme gayretindeler. Herkes bekleyiş içinde; hayallerini gerçekleştirmek istiyorlar, ama her aşamada bu hayaller boğuluyor. Kendileri isim yaparak daha iyi koşullara kavuşma ve hem de belki sektörün daha iyi bir hale gelmesini bekliyorlar. Ancak bu hayaller pek çok kişi için gerçekleşecek gibi görünmüyor.

Sektör nasıl işliyor?

Dizi sektörünü bir bütün olarak düşünecek olursak içinde senaristler, yönetmen ve yapımcılar, oyuncular ve set emekçilerini barındırıyor..1 Ülkemiz bu alanda gelişmiş insan kaynağı en iyi olan örneklerden biri. Sektörde 10-12 büyük yapımcı şirket var, gerisi batarsa tam batacak cinsten şirketlerle dolu. Bir oyuncunun dediği gibi “bir yatırım gibi, fabrika gibi, mevcut koşullar altında, kapitalizmde başarılı olabilenler çok az, kimse yatırımını riske atmak istemiyor.” Diziler pazar ve kâr açısından düşünülüyor, kurgulanıyor. İşleyiş şöyle: kanal yapımcılara bu sezon şöyle diziler istiyoruz, elinizde var mı diye soruyor. Örneğin kadın, aşk, mafya, laik/dindar çelişkisi, tarih gibi ana temaları belirliyor. Ya da güçlü yapım şirketleri tema önerisinde bulunuyor. Daha büyükler yukarıdan aşağıya doğru tema, konu, hatta başrol oyuncusu önerisi ile geliyorlar yapım şirketlerine. TRT-tabii gibi “global streaming” platformlar, yani küresel abonelik peşinde olanlar farklı türden yapımlara yönelebiliyorlar. Ancak onlar da yine TRT’nin ideoloji ve siyasetine uygun diziler sipariş edip kendine yakın yapımcılarla çalışıyor, başka bazı ana akım yapımcılardan iş alıyor; genelde de reytingde kendi yandaşlarının değil, ana akımdan aldığı işler tutuyor. Böylece kanal sipariş veriyor ve dizinin genel hikâyesi yazılıyor. Bu konuda drama + teknik (sinema) + pazar düşünülüyor, çünkü üretilen bir meta ve piyasa için üretim yapılıyor. Bu aşamadan sonra hızlı bir çalışma başlıyor, bir bant sistemi gibi.

Dizilerin amacı maddi kaynak yaratmak, kâr etmek açısından reklam almak ve izletmek. Sektörde bulunan, hayalleri ve yetenekleri olanlar da var elbette ama piyasa reklam dilimleri için çalışıyor. Aslında bu piyasada reklam gelirleri bile dizileri ekonomik olarak kurtarmıyor, daha çok yurt dışı satış için çalışılıyor. Genel hikâye ve karakter analizi yapıldıktan sonra üç bölüm senaryo yazılıyor ve sete çıkılıyor. İlk bölüm için 15 gün/üç hafta çekim sürüyor, bu süreler ikinci ve üçüncü bölümlerde azalıyor. Böylece dizi setlerinde gündüz ve gece koşuşturan ekipleri görebiliyoruz İstanbul’un bazı semtlerinde, bazı taşra illerinde. İlk bölüm yayınlanıp izlenme rakamları (reyting) gelmeye başlayınca işin aslı anlaşılıyor. Hatta dizi oynarken anlık izlenme rakamları yapımcıların eline geliyor ve hangi sahnenin, hangi oyuncunun daha yüksek izlenirliği olduğu görülerek devamında senaryoya yolda şekil veriliyor. Reyting nasıl ölçülür diye sormayın, çünkü bu konuda rivayet muhtelif.

Uygulamada kanal parayı veriyor, yapım şirketi oyuncu, yönetmen ve senaryoyu buna bağlı olarak belirliyor, onlarla anlaşmalar yapıyor. Bu anlaşmalar hem yönetmen, senarist ve oyuncularla hem de reklam verenlerle reklam kuşakları, bant reklam ve ürün yerleştirme için düzenlemeler içeriyor. Dizi süreleri bu yüzden çok uzun ve amaç 4-5 kuşak reklam alabilmek, bu süre boyunca izleyicileri ekran başında tutabilmek. Diziler dünyanın başka bölgelerinde 30-60 dakika iken Türkiye’de reklamlar hariç 120-150 dakika. Dizi süreleri 2000-2005 yılları arasında 60-80 dakikaya ulaştı, daha sonraki yıllarda 90 dakikalık diziler yayınlandı, süreler giderek daha da uzadı.

Bölümü uzatmak için düşük tempoda, donuk bakışlar, uzayan bir sahne, diyalogsuz bakışmalar.. Kurulmuş bir sahnenin ekonomik nedenlerle dizi boyunca kullanılması çok yaygın uygulamalar. Sitcom’ların yaygınlaşma nedenleri arasında bunlar var. Diğer yandan Avrupa Yakası, Yalan Dünya vb gibi bir dönem başarılı sayılan sitcomların devam edememe nedenleri arasında sürenin uzun olması yer alıyor. 120-150 dakikada kimse komedi yapamıyor, üstelik komediler yurtdışına da satılmıyor. Sürelerin reklam kuşakları nedeniyle uzamasının sonucu, çok fazla yan karakter ve yan hikayeler ve uzayan konular olarak karşılık bulduğu için diziler devam ediyor. Bu durumu eleştirmek amacıyla “Yerli Dizi, Yersiz Uzun” gibi kampanyalar düzenlendi. Ancak durum giderek kötüleşiyor; her şey kâr amacıyla düzenlendiği için kanallar 2011 öncesinde fabrikasyon usulü akşam haberlerinin ardından Prime Time denilen kuşağa ek olarak bir kuşak program daha yayınlamaya başladı. İkinci kuşakta yarışma türü programlar yer alıyordu. Ancak günümüzde bu sistem de işlemiyor, yıllardır artık ana haberden sonra saat sekizde dizinin özeti yani eski bölümün kısaltılmış 60 dakikalık yayını başlıyor. 21:00’de reklama giriliyor. 21:25 gibi yeni bölüm başlıyor. Ve dizi gece yarısı bitiyor. Yani artık PT1 var sadece ve o da tek diziyle 4 saat olarak geçiriliyor. Bu da aslında televizyonculuğu da öldürüyor. Son ekonomik krizden sonra dizilerin maliyeti çok artınca bazı kanallar haftada 7 gün 7 ayrı dizi yayını maliyeti yerine haftada 4-5 gün dizi, 2-3 gün yarışma programı gibi denemeler yapmaya başladı.

Karasal ya da konvansiyonel, yani televizyonlarda yayınlanan diziler ailecek izleniyor, ailenin ucuz eğlencesi. Bu TRT dizileri olan Kaynanalar’dan, Bizimkiler’den Perihan Abla’ya, Asmalı Konak’tan Bizim Aile’ye, Aşkı Memnu’ya böyle iken buradan Muhteşem Yüzyıllar, Çukur ya da Kızılcık Şerbeti gibi dizilere uzanıyor. Ve unutmayalım ki Türk dizileri dünyada yüzlerce ülkeye satılan, dünyaca popüler hale gelmiş, başka pazarlara uzanmış durumda. Türkiye, ABD’den sonra dünyaya en çok dizi ihraç eden ülke. Karasal diziler 2000’lerde dünyaca popüler olmayı başardı, pandemi sonrası dijital kanallar giderek yaygınlaştı. Dijital kanallar için üretilen dizilerin izlenirliği giderek artsa da hâlâ konvansiyonel yayınlardan dizi izleyenlerin oranı daha yüksek seyrediyor.

Senaryo yazarları nasıl çalışıyor?

Yapım şirketleri, yönetmenler, senaryo yazarları ve oyuncular dizi sektörünün kilit rollerini üstleniyor. Ancak dizi setlerini ve set emekçilerini de düşünecek olursak sektörden para kazananların sayısını kimse bilmiyor, tahminen binlerce insanın ekmek yediği bir çalışmadan söz ediyoruz. Senaryolar ise bir filmi, diziyi izleten en önemli faktörlerden birini oluşturuyor. Senaryolar ismi, ünü bilinen senaryo yazarlarından tanınmayan senaryo yazım ekiplerine doğru bir evrim geçirdi. Sektörde eskiden örneğin Meral Okay gibi solcu bir geçmişe, birikmiş bir üne, fikre ve emeğe yaslanan “marka” yazarlar, entelektüel senaristler, ya da Binbir Gece gibi büyük yapımların senaryoda isimleri çok da ortada olmayan Ayfer Tunç, Murat Gülsoy gibi tanınmış yazarları vardı. Berkun Oya gibi kendi efsanesini yaratmış, genellikle aynı ve güçlü yapım şirketleri ile çalışan yazar ve yönetmenler de var bu sektörde. Ancak günümüzde dikkat ederseniz senaryo yazarlarını bilmediğimiz ekiplerin üstlendiği diziler izliyoruz. Dizi jeneriğinde çoğu kez bir kişinin adı görünüyor, ama mutlaka bir ekip olarak yazılıyor senaryolar. Bu çalışmada genişleyerek ilerleyen bir üretim ilişkisi görmek mümkün. Sonuç olarak emekçiler belirli bir ücret karşılığında, çoğunlukla örgütsüz ve sürekliliği olmayan bir işte çalışıyorlar, bu bakımdan koşulları diğer emekçilere benziyor. Dizilerin gösterilmediği yılın bir kısmında herhangi bir gelir elde edemiyorlar. Çalışma koşulları belirsizlikler ve düzensizliklerle dolu; örgütlü değiller, sosyal haklarını elde etmiş güçlü bir emek kategorisi oluşturmuyorlar.

Senaryo yazarları bir bölümün 140 dakika çıkabilmesi için haftada 100-120 sayfa senaryo teslim etmek zorunda kalıyor. Bu metinlerde solda aksiyon, sağda ise diyaloglar yer alıyor. Üstelik bu iş zahmetli bir ön çalışma, emek gerektiriyor; bölümün genel hikâyesi, sezon hikâyesi, önceden hazırlanmış karakter dosyaları ve sonraki bölümler için yol haritası, her bölüm için ana çatışmalar, A, B, C hikâyeleri üzerine çalışıyor yazarlar ekibi ve senaryonun diyalogsuz hali olan tretman ortaya çıkıyor. Uyarlama dizilerde ve dönem dizilerinde karakterlere ne olacağı, hikâyenin izlenip izlenmeyeceği ve ilerleyen bölümlerde neye evrileceğine göre değişiklik gösterebiliyor, yolda farklılaşıyor. Uyarlamalar alındığı kültürün özelliklerini taşıyor ve süreleri çok kısa. “Bize özgü hale” getirmek amacıyla son derece standardlaşıyor, yaratıcılığa izin verilmiyor, klişeler çalışıyor. Siyasal konulardan uzak duruluyor, aman bu konuya girmeyelim deniliyor. Örneğin Musaddık dönemi İran’ı anlatan bir diziden yapılan uyarlamada, Türkiye’nin benzer yılları kullanılırken Kanlı Pazar gibi olaylara asla girilemiyor, suya sabuna dokunmayan senaryolar çıkıyor ortaya. Bir dönemin siyasal atmosferini ve mücadelelerini temel almak üzere oluşturulmuş bir senaryo, örneğin Öyle Bir Geçer Zaman Ki yoldan çıkıp bir aşklar ve aldatmacalar, ihanetler öyküsüne dönüşüyor.

Dizi süreleri çok uzun olduğu için senaryo ilerlerken başta elde olan kurucu hikâyenin uzatılmış, sündürülmüş hali ile devam ediliyor. Senaryo yazarları bunu “bir delilik” olarak tarif ediyor. Böylece üzerinde düşünülmemiş, çalışılmamış, yaratıcı olmayan anlamsız sahneler ortaya çıkıyor. İş bir fabrikasyon üretim olduğu için patron hiçbir zaman bu fabrikayı kapatayım, başka bir şey yapayım diye düşünmüyor, mevcudu tutmaya, sürdürmeye devam ediyor. İsterse konudan uzaklaşılsın, isterse saçma bir hal alsın, yeter ki para kazanılsın. Üstelik Türk dizileri hem ülke içindeki yayından para kazanıyor, hem de yurt dışı satışlar kâr getiriyor. Dünyanın her yerine dizi satıldığı gibi aman Ortadoğu ülkelerine de satalım, onlarda para vardır düşüncesiyle siyasete, etliye sütlüye karışmayalım, cinselliği iyice geriye çekelim tutumu yaygınlaşıyor. Satışın daha çok olduğu Latin Amerika gibi bölgelere kadın hikayeleri, aile dramları satılıyor. Türk dizilerine bu bölgelerde aile ile birlikte izlenecek dizi gibi yaklaşılıyor, yani daha az cinsellik.. Türkiye içinde ise sansür mekanizmaları yüzünden, yasaklanır korkusuyla etliye sütlüye dokunmuyorlar.

Senaryo yazarları dijital kanalların çıkmasıyla beraber daha özgün, daha rahat senaryolar yazabileceklerini, koşulların değişebileceğini düşünerek umutlandı. Ama gelişmeler durumun hiç de böyle olmadığını gösterdi. Orada da yasaklar, gençlere fırsat vermeme durumu, yüksek bürokrasi duvarları mevcut. Bu işler orada da yalnızca özgün fikirlerle ve yaratıcılıkla gitmiyor, çeşitli anlaşmalar, tanışıklıklar, kontenjanlar vb. ile devam ediyor. Özgün fikirler yerine reyting getirecek mafya, silahlar, kavga dövüş, kıyamet, dedikodu, sansasyon aranıyor. Ayrıca kısıtlar, Türk halkı şöyle kadın sever, mağdur kadın sever, erkek düşüp ayağını burkmaz, kadın ona yardım etmez, evlenmeden yatağa girilmez vb. kurallar halen geçerli. Milliyetçi ve cinsiyetçi önyargılar senaryo yazımında yazarları kısıtlayan, daraltan başlıklar olarak anlatılıyor. Ayşe teyze fasulye ayıklarken bu diziyi takip edebilecek mi, anlatılanı anlayabilecek mi? Soru böyle konuluyor senaryo yazarlarının önüne. Bölüm uzadıkça yaşananlar bir de “dış ses” (voice over) olarak anlatılıyor. Senaryolarda bomba haber düşmesi, kötü adamın neden olduğu anlaşılmaz şekilde iyi adama dönmesi, diziye dışarıdan yeni bir karakter girmesi gibi şeyler ortaya çıkıyor. Diziler bir çatışma üzerine kuruluyor ve bölümler uzadıkça o çatışma zayıflıyor, o yüzden yenilikler getirmeye mecbur kalıyorlar. Böylece günün sonunda bütün diziler birbirine benziyor, yazarlar, senaristler de öyle olmadıkları halde aptal yerine konuyor. Sinemada “anlatma göster” ilkesinin tersine dizilerde “gösterme anlat” ilkesi geçerli oluyor. Dizilerin gösterildikleri kanallara bağlı olarak total izleyiciye mi, yoksa AB ya da ABC 1 izleyicisine mi hitap etmek istediği senaryoları belirliyor.

Dizileri ünlü yönetmenler çekmiyor çoğunlukla, iki yönetmen adı görüyoruz çünkü dizi çekimleri zaman kısıtı nedeniyle iki ayrı yerde paralel biçimde ilerliyor. Yönetmenler çift ekip şeklinde çalışıyor setlerde, biri kurucu yönetmen, dünyayı kuruyor, cast’ı yapıyor, ana sahneleri çekiyor; diğer yönetmen aynı gün aynı saatlerde başka bir ekiple diğer sahneleri çekiyor.. bir fabrika demiştik ya... Biz senaryolar ve yazarlarından ancak bir skandal, bir intihal söylencesi, bir magazin haberi olduğunda haberdar oluyoruz. Yönetmenler için bile bu söylenebilir. Ancak ayaklarından vuruldukları zaman haber oluyorlar yoksa işleriyle, çalışmalarıyla değil çoğu zaman.

Türk dizilerinde türler ve ideolojiler: aile, silah külah, tarih..

Türk dizilerinin üç temel izleği olduğunu anlatıyor görüştüğüm bir oyuncu, bunlar aile, silahlı külahlı konular ve tarih yazımı. Tarih konusu önemli, doğrudan ideoloji üreten bir alan. Bugüne damgasını vurmak isteyenler, geçmişi de buna göre şekillendiriyor, geçmiş bugünün öncelikleri ile okunuyor, toplumsal hafıza böyle tekrar ve tekrar oluşturuluyor. Bütçesi yüksek tarihsel işler TRT ve ATV gibi bir kanala öneriliyor, hatta başrol oyuncuları bile belirlenmiş oluyor. Bunlar Büyük Selçuklu, Osman, Ertuğrul, Fatih, Bir Cihan Fatihi Mehmet, Payitaht Abdülhamit, Mehmetçik Kutülamare gibi sanki Osmanlı geçmişini yeniden yorumlamayı hedefleyen ama aslında resmi tarihi yeniden üreten ve karikatürize eden yapımlar. Yeniden uyarlama elbette her zaman günümüz siyasal koşulları ile paralel gidiyor, geçmişe bugünden bakılıyor. Ülkemizde Kurt Seyit ve Şura gibi oyuncu performansına yaslanan ama yine de bir tarih yorumu içeren diziler de çekildi, içlerinden bazıları konu ve oyunculara karşın izlenme açısından başarısız olunca yayından kaldırıldı. Muhteşem Yüzyıl’ı da bu kategoride görebiliriz, ama o bir harem hikâyesi ve bu nedenle aile bahsinde söz etmek daha uygun olabilir. Bu diziler çoğunlukla aile boyu izleniyor, izin böyle çıkıyor RTÜK’ten, ama yine de kan, vahşet, kılıç, öldürme, kesme, biçme gibi abartılı efektlerle aslında genç ve çocuk izleyiciler için hiç uygun olmayan sahneler içeriyor.

Bakmayın siz giderek daha vurdulu kırdılı, silahlı külahlı sahneler gördüğümüze, aile teması Türk dizilerinin esas eksenini oluşturuyor. Melodram ve entrika dolu, anne eksenli, ana oğul gerilimi ile inşa edilen, kadınların, kızların arkada, sessiz, az görünen figürler olarak şekillendiği, esas sözü söyleyenin, karar vericinin erkekler olduğu bir alem, bu asıl onların oyunu. Çünkü kadınlar duygular aleminden, cadılık hormonu ile yüklü, erkekler ise akıl aleminden, bazen elinin ölçüsü kaçsa da rasyonel düşünüyor. Eğer bunda bir sapma olursa, dağıtırsa erkekler, arkalarını toplayacak “anne” figürü de hazır bekliyor. Bir “harem” dünyası, geçmişte, Sultan Süleyman’ın sarayında ya da günümüzde İstanbul’da, Bursa’da, Mardin’de ya da Kapadokya’da olması bir şey değiştirmiyor. Aşk için fırtınalar kopuyor, ama yine de kadın vuruluyor, yüzü yakılıyor, içindeki mermiyle yaşıyor, elinden tutup sürükleniyor, bulutların üstüne çıkartıldığı gibi yere de çalınıyor, terk ediliyor, üstüne kuma getiriliyor, öldürülüp Sarayburnu’ndan denize atılıyor. Anne, aile içi ve sosyal ilişkileri dizayn ederken kadın olarak gözü kara âşık olduğu astığı astık, kestiği kestik kocasının elini öperek bağlılığını, sadakatini gösteriyor. Hatta hangi devirde olursak olalım, haremin annesi, baş kadını bile aldatılmış olabiliyor. Bu siyasi bir ilişki olarak tarif edilebilir: geçmişte ya da günümüzde haremin ana çelişkileri kadınlar arası rekabet ve çekişme olarak gösteriliyor. Saflar değişiyor, saik değişmiyor: Haremin ve erkeğin kontrolünü sağlamak. Bu hem kendinin ve çocuklarının geleceğini garanti altına almak ve hem de daha geniş dünyanın kontrolü olarak tarif ediliyor.

Karakterlere gelecek olursak çoğu zaman tüm iyi (baş iyi) ve tüm kötü (baş kötü), ak ve kara tipler çiziliyor. Anlaşılması kolay, tarifi, akılda kalması mümkün, ama aynı zamanda yüzeysel karakterler bunlar. İstanbullu, İzmirli güzel kızlar, Vartolu kötü adamlar var bu dizilerde, travmaları ile damgalanmış. Kötüler dışsal ve yabancılık damgası yemiş, içeriden olduğu, hakkı yendiği, hatta kardeş olduğu sonradan anlaşılsa bile aksanı, kara kafasıyla kendini ele veren tipler. Bunu söylerken İstanbullu Gelin (87 bölüm), Çukur (131 bölüm), Aile (30 bölüm) gibi çok izlenen dizilerden söz ediyorum. Kurucu hikâyeler böyle oluşturuluyor. Belirli bir periyod için hazırlanan ve çekilen mini diziler de mevcut ama ana akımda dizinin devam etmesi hedefleniyor. Bunlar izlenirlik, popülerlik ve en önemlisi reklam alma potansiyeli gibi faktörlere bağlı olarak şekillendiriliyor. Senaryo, hikâye, oyuncular buna göre yeniden ve yeniden düzenleniyor. Örneğin başarılı olanlar ve devam edenler olduğu gibi başarısız olup hızla yayından kaldırılanlar da var.. 2

Dikkat edilecek olursa günümüze yaklaştıkça daha çok uyarlama diziler görüyoruz televizyonlarda ve dijital platformlarda. Bunlar üç kuşak aşk ilişkilerini gösteren Medcezir gibi diziler, Sopranos gibi yıllarca devam etmiş sürmüş ve başarısı bu şekilde kanıtlanmış mafyatik diziler, ya da Baba filminden, İran ya da Kore dizilerinden uyarlama formatlar da olabiliyor; bazıları dönemlere uyarlanıyor. Sonuç değişmiyor, melodram baş rolde, üstelik her kuşaktan, her sınıftan insanın özdeşlik kurabileceği karakterler kataloğu ile çalışıyor çok izlenen, başarılı sayılan diziler. Alt metni “zenginler de ağlar” oluyor, sınıf farklarını gizliyor çeşitli yöntemlerle. Zengin ailenin marinasına başka mafya çökmeye çalışıyor, mahalleye uyuşturucu mafyası dadanıyor falan, ama bizim aile buna karşı, kaçak mazot işine de girmiyor.

Yukarıdakiler/aşağıdakiler meselesi dizilerde başlı başına önemli bir konu, örneğin Aşkı Memnu’yu sırf bu açıdan analiz etmek mümkün. Diğer yandan eski dizilerde, örneğin 2001-2002 yılları arasında 47 bölüm yayınlanan Yeditepe İstanbul’da 12 Eylül nedeniyle ruhu ve bedeni kırılmış solcu karakterler yer almıştı. Çemberimde Gül Oya ya da Öyle Bir Geçer Zaman Ki gibi dizilerde solcular ve sol siyasi hareketlere, mücadelelere yer verilirken giderek bu azaldı, aile ve şirket entrikalarına batmak durumunda kalsa da arada kitap okuyan karakterler yazıldı, bu da bir süre sonra tamamen ortadan kalktı.

Türkiye’nin ve dünyanın farklı siyasal/entelektüel atmosferine bağlı olarak şekillenen diziler yapıldı. Örneğin 2008’de yayınlanan Aşk Yakar dizisinde aynı mahallede yaşayan, komşu olan, aralarında herhangi bir düşmanlık, husumet bulunmayan farklı dinden insanlara ve göçmenlere yer verilmişti. Senaryosunu Meral Okay’ın yaptığı, 2009 yılında yayınlanan Bir Bulut Olsam dizisinde tam AB üyelik sürecinin hız kazandığı bir dönemde BM ve sınırlardaki kara mayınlarını toplama gibi konuların eşlik ettiği hikâyeler anlatılmıştı. Bunlar anlattığı aşk hikâyelerinin arka planını oluşturan “proje” diziler olmuştu.

İstanbullu Gelin ve özellikle de Bahar gibi dizilerde kadınlar için daha özgür, yapıcı ve bağımsızlığı vurgulayan karakterler çizilmişti. Bu nedenle bu iki diziyi beğenenler, izleyiciler ve senaryo yazarları arasında yaygın. Ancak şunu da belirtmek lazım, bu bağımsızlık belirli fedakârlıklar, ödünler, standart eşlik ve annelik rolleri ile pazarlık yapılan bir şekilde kuruluyor. Bu dizilerde yer alan örtülü, açık, gizli, serbest her tür reklamdan söz etmeyelim şimdi. Bir özel hastane ortamında geçen, hikâyenin tamamının orada şekillendiği bir doktorlar dizisi Bahar ve reklamın bini bir para. Kapitalizmin işleyişi, yasaları, öznel tercihleri, çatlağı onarıyor, yerine yerleştiriyor. Yine açık ve örtülü biçimde özel hastane, yine zengin evleri, konakları, holdingler, özel okul ve üniversiteler vb. izletiliyor bize diziler. Yaratıcılar istedikleri gibi yönetemiyor senaryoyu ve akışı, bunda sermaye düzeninin istemleri ile oto sansür mekanizmaları, ayrıca içinde yetiştikleri siyasal ve kültürel ortamın belirlediği görüş ve sınırlar da rol oynuyor. Manzara bile zengin evinden görülen boğaz, kamusal alan yalnızca karakol, yargı, orada da sizi bilen tanıdıklar var, işler kolayca hallediliyor. Yalnızca gündelik yaşamımızı değil, yaratıcılık açısından da ufkumuzu belirliyor düzenin kendisi. Hani Kâmil Masaracı’nın bir zamanlar çizdiği bir bant karikatürde söylettiği gibi: “Kuş olup uçmak istiyorum. Nereye? Evden işe, işten eve!”

İçerik bir yana diziler anlatı açısından pek çok defoya sahipler: ana öyküye dışsal, bilinmeyen kardeşler, akrabalar, eski arkadaşlar hatta varlığı bilinmeyen çocuklar giriyor, bir nedenle çıkıveriyor karşımıza; bunların ölenleri, yeniden canlananları da var, ama bu da “trics of the trade”, mesleğin incelikleri. Sağlam bir kurucu hikâyesi ve onu izleyen, devam bölümleri arttıkça sönümlenen, sündürülen, ana eksenden uzaklaşan ve sonra hızla nihayete eren, hüsranla biten diziler bunlar. Unutuluyorlar, yerini başkaları alıveriyor. Show must go on!

İstanbullu Gelin dizisinden bir sahne

… Sessizlik.. Set.. Motor

Türkiye’de dizi sektörü birçok başka alanda olduğu gibi biçim ve içerik açısından sermaye düzeninin istemleri doğrultusunda şekilleniyor. Yeni Türkiye’de erkeklik/erillik ve kadınlara dair şablonlar kendini aşarak yeniden üretiliyor. Artık dizilerde muhafazakar, mutaassıp, başörtülü aileler görüyoruz, onlar arasındaki temaslar, ilişkiler, çekişmeler ele alınıyor. Ama hepsi yine iyi/kötü şablonunu kullanıyor, onlarda da iyiler ve kötüler var, bunlarda da.. Bu formlar normalleşiyor, alıştırılıyoruz takkeli, cüppeli tarikat dergahı ve evlerinde, işyerlerinde geçen hikâyelere. Vurdulu kırdılı diziler fetihçi dış siyasetin ve yaratılan, göz yumulan yasadışı yeraltı ekonomisinin bir yansıması olarak yerini alıyor. Düzenin uyuşturucu, yağma, çökme hikâyeleri, çukurları dizilerde boy gösteriyor. Bütün bunların Türkiye’deki “illegal ekonomiden”, emeğe karşı kullanılan ‘zor’dan, yasaklanan grevlerden ve düzenin illegaliteye duyduğu gereksinimden bağımsız ele alınamayacağını söylemek durumundayız.

RTÜK yasaklarına karşın dizilerde reklamlar at koşturuyor; RTÜK cinsellik, alkol ve uyuşturucuya odaklanırken bunların iması ile dolu diziler. Silah külah dizilerin başlı başına izlenirliğini artırıyor, mafya çetelerinin boy gösterdiği vurdulu kırdılı diziler izlenme rekorları kırıyor ve gizli, örtük ya da açık reklamlarla yaşam biçimi propagandası yapılıyor. İnsanlar bu şirketlerin nasıl para kazandığını, holding sahipleri ve ailelerinin nasıl olup da bu kadar geniş olanaklarla yalılarda, rezidanslarda, havuzlu villalarda yaşadığını, lüks arabalarla gezdiğini izleyedursun, bu dizilerin izleyicileri borç batağından kurtulamıyor, işsizlikle boğuşuyor. Türk ailesi geçtiğimiz yıl tüm “Aile Yılı” etkinliklerine ve söylemine karşın içe doğru çöküyor. Evet, zenginler de ara sıra ağlayabilir ama yoksullar her gün kan ağlıyor.

Bu kadar emek, bu kadar çaba, nitelikli oyunculuklar bir lafı, bir ideolojiyi yeniden ve yeniden üretmek için çalışmaktadır: Bu düzen böyle kuruluyor: senaryo icabı güzel, kısmi gerilimler kurgulanıyor, ama hepsi günün sonunda çözülüyor, hayat böyle devam ediyor, böyle gelmiş, böyle gidiyor!

Yoksul insanların eğlencesi bize tarikatlar içinde iyilerin ve kötülerin olduğu hikâyeler anlatırken bu tarikatlar niye var diye sordurmuyor. Dizi senaryolarının amacı çoğunlukla yeni çıkan üvey oğlun babanın mezarını açtırıp DNA aldırma tehdidine kızan, miras bölünecek diye üzülen, kendi yoksulluğu yerine bunları dert eden kitleler yaratıyor. Amaç dizi izleyicisi geniş kitle için bir yandan hedefi büyütmek, bir yandan da elindeki küçük şeyleri kaybetme korkusu yaratmak. Gerçek hayatta insanlar çoğunlukla sevdiği ile evlenmez, mutlu değildir, orta sınıf hayalleri ile yaşar. Elden ne gelir diye avunur.

Elde avuçta borçtan ve başarısızlıktan başka bir şey kalmadığını unutturmak içindir anlatılan bütün hikâyeler. “Ama bunlar da var” düşüncesinden ne bilim olur ne sanat. Anlatılan her şey gerçekliğe temas ettiği durumda bile “elleriniz isyan etmesin” diyedir.

-----

1Bu alanda örgütlülük son derece kısıtlı, Senaristbir’in 350-400 arası üyesi bulunuyor. Bu da daha çok yurt dışına satılan dizilerin teliflerini takip edebilmek amacını taşıyor ve içinde sert tartışmalar yürüyor. Tüm senaryo yazarlarının buraya üye olmadığı düşünülürse bu alanda çalışanların yaklaşık 500 ile 1000 civarında olduğu tahmin ediliyor. Aktif olarak şu anda çalışan sayısı daha da düşük. Çünkü proje arası bazen iki yıl işsiz kalabiliyorsunuz. Bu büyük sektörde de örgütlenme olmadığı için, “parayı veren düdüğü çalıyor.”

2Çocuklar Duymasın 464 bölüm, Behzat Ç. 105 bölüm, Leyla ile Mecnun 103 bölüm, Kurtlar Vadisi 97 bölüm gösterildi, sonrasında filmler ve farklı konularda devam filmleri çekildi.

/././

Münih’te uğursuz nostalji + BM düzenine üç tehdit +NATO 3.0 -Cumhuriyet-


Münih’te uğursuz nostalji -Ergin Yıldızoğlu- 

Münih Güvenlik Konferansı’nın en tehlikeli konuşmasını ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio yaptı. Rubio, İkinci Dünya Savaşı’ndan Soğuk Savaş’a, oradan küreselleşmeye uzanan, beş yüzyıllık Avrupa yayılmacılığını transatlantik ittifakın hikâyesiyle birleştiren uzun anlatıyı, sömürgecilik, kölelik ve yerli halkların yok edilmesi (soykırımlar) gibi karanlık yanlarını silerek bir “altın çağ” nostaljisine dönüştürdü.

MAGA REİCH ÜBER ALLES 

Rubio’nun konuşmasında Hıristiyan inancı, ortak soy, Avrupa’dan taşınan ata mirası ve “üstün medeniyet” vurguları, Batı’yı beyaz ve Hıristiyan kimlik üzerinden tanımlayan bir çerçeve kuruyordu. Rubio’ya göre 1945 sonrası dönem; BM, insan hakları ve uluslararası kurumların oluşturduğu düzen ABD’nin gelişmesini engellemişti. Böylece konuşma boyunca gerçekler, 1984 romanının dünyasına yakışır biçimde tersyüz ediliyordu: ABD hegemonyası, ABD’nin zararına işlemiş!

BM’yi, uluslararası hukuku, serbest ticareti, liberal demokrasiyi işe yaramaz ilan ederken ABD’nin tek taraflı askeri müdahalelerini yeni normal olarak sunan bu ırkçı-sömürgeci imparatorluk tonu, konferansın “Yıkım Halinde” başlıklı raporunun uyarılarına, Merz ile Macron’un daha temkinli konuşmalarına rağmen salonda ayakta alkışlandı. Belli ki bu “uğursuz nostalji”, Batı elitleri için hâlâ cazibesini koruyordu.

Rubio’nun çağrısı, “ortak medeniyet” adına transatlantik ittifakı yeniden kurmayı öneriyor ancak bu kez demokratik değerler üzerinden değil, kültürel homojenlik, beyaz, Hıristiyan miras ve “medeniyetin silinmesi” korkusu üzerinden. Bu yaklaşım yalnızca dış politikaya değil, Avrupa demokrasilerinin iç dengelerine yönelik bir müdahale programı anlamına da geliyor. ABD, kendini “Batı’nın öncü gücü” ilan ederken Almanya’dan Fransa’ya, Britanya’dan Orta Avrupa’ya kadar MAGA’ya akraba faşist akımları doğal müttefik, hatta ileri karakol olarak görüyor. Böylece ABD dış politikasında Trump çizgisi, en azından bu yüzyılı kapsama iddiası taşıyan bir “MAGA Reich” vizyonu olarak beliriyor.

AB’NİN SUSKUNLUĞU 

Merz’in konuşmasının tonu Rubio’dan farklıydı. Almanya’nın askeri kapasitesini, caydırıcılığını artırması gerektiğini, Avrupa’nın NATO içinde daha fazla sorumluluk almasının zorunluluğunu vurguladı. Ancak Trump çizgisinin Almanya’da göçmen karşıtı, kültür savaşçısı çevreleri teşvik eden pratikleri karşısında suskunluğunu korudu. ABD kaynaklı bu iç müdahale, Alman muhafazakâr kanadında hâlâ “doğal siyasi evrim” gibi görülebiliyor.

Macron daha meydan okuyan bir tonda konuştu. “Stratejik özerklik”, Avrupa merkezli sanayi ve savunma, “Avrupa’yı Avrupalılar tarif eder” vurgularıyla Trump-Rubio hattının hiyerarşik Atlantik anlayışına itiraz etti. Fakat Fransa’daki  LePen  ve Zemmour gibi faşist aktörlerin ABD’deki faşist MAGA ekosistemiyle kurduğu ideolojik, finansal bağlar konusunda o da sessiz kaldı. Bu suskunluk da Trump çizgisinin Avrupa ülkelerinin içişlerine müdahalesini adeta normalleştiriyordu.

Starmer ise NATO’ya ve hukukun üstünlüğüne bağlılık vurgusu yaparken hem Corbyn döneminin NATO karşıtı refleksini hem de Tory sağının son dönemdeki içe kapanmacı milliyetçiliğini dengelemeye çalışıyordu. Ancak o da ABD kaynaklı  “anti-woke, anti-göç, anti-Brüksel” söylemini ithal eden kültür savaşları, medya ağları, bağış kanalları karşısında açık bir tutum almadı.

Münih’te, Rubio’nun dillendirdiği “uğursuz emperyal nostalji” geçmişe dönük bir özlem olmaktan öte Avrupa’nın siyasal geleceğine, dünyanın geri kalanına -eski sömürgelere- yönelik bir ortak müdahale tasarımıydı. Merz, Macron ve Starmer bu tasarımın risklerini sezseler de ABD’nin MAGA benzeri hareketler üzerinden Avrupa’nın içişlerine sistematik, kararlı müdahalesini açıkça adlandırıp sorgulamadıkları sürece bu müdahale biçimi “yeni normale” dönüşüyor.

Münih’teki o ayakta alkış, Batı’nın siyasal ve güvenlik kurumlarını yöneten seçkinlerinin, kendi iç çelişkilerine rağmen, insanlık tarihinin en karanlık dönemlerinden birini “altın çağ” olarak gören bir nostaljinin cazibesine kapılmaya hazır olduğunu gösteriyordu. Anlaşılan, “Batı”nın üzeri türlü liberal fantezilerle örtülen “gerçeği”, Münih konferansında, Transatlantik çatlağından başını dışarı çıkarıvermişti! 

/././

BM düzenine üç tehdit -Mehmet Ali Güller- 

Önce Davos’ta, ardından Münih’te “uluslararası düzenin yıkıma uğradığı” saptandı. Uluslararası düzen dedikleri 1945 düzenidir, BM düzenidir. Yani II. Dünya Savaşı’nın galiplerinin veto yetkili güvenlik konseyini oluşturdukları düzendir. Beş daimi üyenin nükleer gücü nedeniyle nükleer düzen de diyebiliriz. (Amerikan düzeni ise 1947 Truman Doktrini ve 1947 Marshall Yardımı ile 1945 düzenini ABD lehine bozan ikinci bir yoldur.)

Şimdi Avrupa, bu BM düzeninin yıkıma uğradığından yakınıyor ki Avrupa’nın iki üyesi, İngiltere ve Fransa, BM düzeninin en tepesindeki beşli konseyin üyesidir.

Ama sorun şu ki bugüne gelinmesinde, yani BM düzeninin yıkıma uğramasında Avrupa’nın da payı ve suçu vardır.

BM DÜZENİNE NATO TEHDİDİ 

BM düzeni, dünden bugüne üç tehdit altında.

İlk tehdit SSCB’nin dağılmasının ardından NATO’nun başlattığı saldırganlıktı. Bu saldırganlık önce Yugoslavya’yı parçalayarak, ardından da Rusya’ya doğru genişleyerek ilerledi.

Bugün her ne kadar Avrupa Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesini BM düzenini bozan “egemenliğe karşı güç kullanımı” diye niteliyorsa da Rusya’nın müdahalesi bir neden değil sonuçtu. Düzeni asıl tehdit eden NATO genişlemesine karşı bir varlık-yokluk tepkisiydi. Askeri anlamda NATO kuşatmasına karşı bir yarma harekâtıydı.

Dolayısıyla Avrupa, ABD’nin patronluğunda NATO’nun bu saldırgan genişlemesine destek vererek, dahası bizzat Almanya’nın Yugoslavya’nın parçalanmasında rol almasıyla, gerçekte BM düzenine ilk tehdidin bir parçası olmuştu.

BM DÜZENİNE İSRAİL TEHDİDİ 

BM düzenine ikinci tehdit, İsrail’in Filistin’i de aşarak yürüttüğü bölgesel saldırganlıktır. ABD ise beşli konseydeki veto yetkisiyle bu saldırganlığı dizginlemeye çalışan BM’nin elini kolunu bağlayarak BM düzenini arkadan vurmuştur. Elbette ABD doğrudan İsrail saldırganlığının askeri, mali ve siyasi sponsoru olarak BM düzenini önden de vurmuştur.

Washington şimdi “BM Gazze’ye barış getiremedi ama ABD Başkanı getirdi” diyerek Trump’ın başkanlığındaki Barış Kurulu’nu alternatif BM’ye dönüştürme peşindedir.

ALMANYA VE JAPONYA NÜKLEER PEŞİNDE 

BM düzenine üçüncü tehdit, nükleer tehdittir.

Hayır, ABD, İsrail ve Avrupa’nın diline doladığı İran’ın nükleer çalışması değil tehdit olan. Ki İran uluslararası kurallara uyarak, tıpkı onlarca ülkenin yaptığı gibi askeri olmayan barışçıl nükleer çalışma yürütüyor. Ve Tahran yönetimi uzun yıllardır İran’ın nükleer silah peşinde olmadığını sürekli tekrarlıyor. Ki ilgili kurumlar da denetimlerinde bunu defalarca teyit ettiler.

BM düzenine yönelik nükleer tehdit Almanya, Japonya ve Polonya’dan geliyor!

Almanya Başbakanı Friedrich Merz CFR’nin ünlü dergisinde yazdı: “Avrupa’da nükleer caydırıcılık konusunda Fransa ile gizli görüşmelere başladık.” (Foreign Affairs, 13.2.2026)

Japonya’nın saldırgan Başbakanı Sanae Takaichi’nin danışmanı Japon medyasına konuştu, “Japonya artık kendi nükleer caydırıcılığını geliştirmeyi düşünmeli” dedi.

Yani 1945’in iki faşist mağlubu, Almanya ve Japonya birkaç yıldır başlattıkları askerileşmeyi ve silahlanmayı, şimdi nükleer ile taçlandırmak istiyorlar.

Onlara Avrupa’da merkezi bir güç olma peşindeki Polonya da dahil oldu. Polonya Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki“Rusya tehdidi gerekçesini göstererek Polonya’nın kendi nükleer silah programını geliştirmesi gerektiğini” belirtti.

ÇİN’İN ROLÜ 

Çin ise tersine “BM’nin öncü rolünün güçlendirilmesini” savunuyor. O nedenle Çin ve Rusya, BM düzeninin iyi kötü hâlâ sürebiliyor olmasının dayanakları durumunda.

“BM’nin öncü rolünün güçlendirilmesi” ise BM Güvenlik Konseyi’nin reformuyla geliştirilebilir. Bunda kriter ise Güney Amerika ve Afrika’nın da BM Güvenlik Konseyi’nde doğrudan temsil edilebilmesidir.

/././

NATO 3.0 -Mehmet Ali Güller- 

Münih Güvenlik Konferansı’nın önemli başlıklarından biri de NATO’ydu. “Amerikan düzeninin yıkılmakta olduğu” ve “Transatlantik ilişkilerin hasar aldığı” saptamasını birçok konuşmacı dile getirdi.

Peki bu çözülme içinde NATO’nun geleceği ne olacaktı? Çünkü NATO hem yıkılmakta olduğu saptanan Amerikan düzeninin merkezindeydi hem de hasar aldığı belirtilen Transatlantik ilişkilerin ta kendisiydi.

Bu nedenle ABD Savaş Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby’nin konuşması merakla bekleniyordu.

COLBY’NİN 5. MADDE MESAJI 

Colby Washington yönetiminde yer alan özel isimlerden biri. Zira ekip içinde strateji çizen yönüyle öne çıkıyor. Örneğin geçen ay yayımlanan ABD Ulusal Savunma Stratejisi’nin mimarı o. Colby uzun zamandır ABD’nin Hint-Pasifik bölgesine yönelmesi gerektiğini savunanların başında geliyor.

Bu nedenle Pentagon temsilcisi Elbridge Colby’nin Münih’te ne söyleyeceği NATO Genel Sekreteri Mark Rutte başta olmak üzere Avrupa’nın şefleri tarafından merakla bekleniyordu.

Colby, ABD’nin 5. madde uyarınca NATO’nun ortak savunulmasına bağlı kalmaya devam edeceğini söyledi. Bu mesaj Avrupalılar tarafından önemli ölçüde “rahatlatan mesaj” diye yorumlandı. Çünkü “NATO’yla devam” anlamına geliyordu.

Ancak...

ABD STRATEJİ VE NATO 

ABD Savaş Bakanlığı Politika Müsteşarı Elbridge Colby, Pentagon için çizdiği stratejiye uyumlu olarak, ABD’nin odağının Batı Yarımküre’de çıkarlarının savunulması ile Batı Pasifik’teki caydırıcılığın güçlendirilmesi olacağını, bu nedenle NATO’nun değişmesi gerekeceğini belirtti.

Bu Avrupalılar tarafından özetle şöyle anlaşılıyor: NATO faaliyetleri ittifak topraklarını savunmak esaslı olacak ve Avrupa kendi savunması için artık daha fazla para harcayacak.

Bu aynı zamanda “NATO’nun genişlemesi” meselesinde de bir fren anlamına geliyor. Gerçi Rusya’nın Ukrayna’ya müdahalesi, zaten tam da NATO’nun genişlemesini durdurma hamlesiydi.

AVRUPA’NIN YÜKÜ AVRUPA’YA 

Avrupalılar Pentagon Politika Müsteşarı Elbridge Colby’nin işaret ettiği değişimi “NATO 3.0” diye yorumluyorlar. Örneğin Norveç Savunma Bakanı Tore Sandvik“NATO 3.0, onun (Colby’nin) görüşünü açıklamak için iyi bir yol”  dedi Politico’ya verdiği demeçte ve şunları ekledi: “Amerikalıları tanıyoruz, Pasifik’te daha fazla varlık göstermeleri gerekiyor ve bu da NATO’yu değiştiriyor.”

Colby’nin konuşmasının ardından açıklamalarda bulunan Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius, Fransa Savunma Bakanı Catherine Vautrin, Hollanda Savunma Bakanı Ruben Brekelmans başta çeşitli isimler, “Avrupalıların kıtanın savunması için daha fazla yük üstlenilmesi gerektiği konusunda hemfikir olduklarını” belirttiler.

ABD HER CEPHEDE OLAMAZ 

ABD’nin Avrupa’nın sorumluluğunda esas yükü Avrupalılara bırakması, Ankara’nın da ilgisini çeken bir konu. İktidar, Avrupa’nın savunmasında rol alabilmek üzerinden AB’yle ilişkileri geliştirmeyi istiyor. (Böylesi bir “jandarmalığın” AB üyeliği getireceği fazlasıyla kuşkulu ama bu tür bir ilişkinin pek çok açıdan sorunlu olduğu kuşkusuz!)

Küresel ölçekte ise asıl “güncel” soru şu: Batı Yarımküre’de egemenlik kurmaya odaklanan ve Batı Pasifik’te caydırıcılığı güçlendirmeye çalışacak olan ABD’nin İran’a gerçek bir savaş açabilmesi mümkün mü?

Bunun pek olası olmadığı ortada. O nedenle Neo-Con’lar, yayımladıkları makalelerle, Trump’ın İran’a savaş açmasının Çin’e yarayacağını savunuyorlar bir süredir.

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -22 Şubat 2026-

Kutsal maskenin ardındaki ağ: Epstein, Vatikan ve MAGA -Tevfik Taş-  Milyonlarca sayfalık Epstein belgeleri yalnızca bir pedofili ağını deği...