Çin Halk Cumhuriyeti izlenimleri (I +II) -Zülal Kalkandelen/Cumhuriyet-

Bozkır yangınını başlatan kıvılcım!(I) 

Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) kurucusu Mao Zedong, başlangıçta ufak da olsa, doğru bir toplumsal hareketin ya da ideolojik kıvılcımın, uygun şartlar altında sistemi temelinden sarsacak kitlesel bir ayaklanmaya (yangına) dönüşebileceğini anlatan “Tek bir kıvılcım bozkır yangınını başlatabilir” sözünü, 5 Ocak 1930’da asker ve stratejist Lin Biao’ya yazdığı ünlü mektubunun başlığına koymuştu. Günümüzde Çin’in dünyada artan etkisini düşününce izlenimlerime bu başlığı koymayı uygun buldum.

Çin anakarasının tarihini incelediğimizde, MÖ 2100’den günümüze kadar görkemli bir hanedanlıklar, imparatorluklar ve cumhuriyet tarihi ile karşılaşıyoruz. Yüzyıllar boyuca bölünmelere ve birleşmelere sahne olan bu dev ülke, bugün dünyayı her bakımdan etkileyen süper güçlerden biri. 

Image

1.4 milyar nüfusuyla Hindistan’dan sonra dünyanın en kalabalık ikinci ülkesi ve ABD’den sonra dünyanın en büyük ikinci ekonomisi konumunda. Bu durum aslında tarihsel açıdan bir geriye dönüş olarak da nitelenebilir. Çünkü 1800’lerin ortalarına kadar dünyanın en büyük birinci ve ikinci ekonomisini Çin ve Hindistan temsil ediyordu. 1950’de Çin’in dünya gayri safi yurtiçi hasılasından (GSYİH) aldığı pay yüzde 5’e gerilemişken bugün bu oran yüzde 18.5’e çıkmış durumda. 

Barutun, kâğıdın, matbaanın ve pusulanın keşfedildiği, İpek Yolu’nun kurulduğu, Çin Seddi’nin inşa edildiği bu ülke, 21. yüzyılda kendi ülkemizde ya da dünyanın herhangi bir yerinde elimizi neye atsak “Made in China” ibaresini bize göstererek ağırlığını hissettiriyor. Mao’nun öncülüğünde çakılan kıvılcım, bu eski topraklarda öyle bir yangına dönüşmüş ki Çin’in birçok alanda gösterdiği ilerleme, bugün kimsenin reddedemeyeceği bir aşamada. 

EMPERYALİST KUŞATMADAN BUGÜNE 

Bu görkemli ülkeyi görmek için Güneydoğu Asya’ya doğru on saatlik bir uçak yolculuğundan sonra Şanghay’a vardık. Dünyanın en önemli finans merkezlerinden biri olan Yangtze Nehri deltasındaki Şanghay, küçük bir balıkçı kasabasından küresel bir ticaret devine dönüşen ve yaklaşık 30 milyon insanın yaşadığı bir kent. 

Geleneksel Çin mimarisi ile gökdelenlerin iç içe geçtiği, uluslararası kültürün etkili olduğu Şanghay’ın bugün Çin’in en kozmopolit şehirlerinden biri haline gelmesinin ardında, tarihi Afyon Savaşları’ndan bu yana gelişen bir süreç var. 

Image

Çin’in, İngiliz tüccarların ülkeye soktuğu afyonu yasaklaması ve imha etmesiyle 1839’da başlayan savaşları İngiliz donanmasının kazanması, Çin’de Batılı devletlerin ticaret ve toprak ayrıcalıkları elde ettiği antlaşmalar dönemini açtı. Nanjing Antlaşması ile Şanghay resmi olarak dış ticarete açılan liman kentlerinden biri oldu. 

1856’da İngiltere ve Fransa’nın ticari ayrıcalıklarını artırmak ve afyon ticaretini yasallaştırmak için ikinci kez başlattığı savaşlar, yine Çin’in yenilgisi ile sonuçlanınca Pekin Antlaşması yapıldı; Hong Kong’un bazı bölgeleri bu antlaşma ile Birleşik Krallık’a devredildi. 

Bu süreç, Çin toplumunda müthiş bir yozlaşma ve çürümeye yol açtı, şehrin demografik yapısı değişti, ülkede yabancı ülkelerin yasalarının geçerli olduğu imtiyaz bölgeleri oluştu. Çin savaş tazminatı ödediği gibi, Hıristiyan misyonerlere Çin’de serbest dolaşım hakkı verildi. 

‘100 YILLIK AŞAĞILANMA’ VE ANTİEMPERYALİST 4 MAYIS HALK HAREKETİ 

Çin halkının hafızasında emperyalizm karşısında ulusal onurun ayaklar altına alındığı bu dönem, “100 yıllık aşağılanma” adıyla yer alıyor. O yıllarda devlet otoritesi zayıflarken büyük halk isyanları yaşandı. Bir yandan da milliyetçi düşüncelerin ve devrimci hareketlerin geliştiği bir ortam oluştu. 

Yarı sömürge döneminin tüm izlerinin sergilendiği, halkın işsizliğin ve yoksulluğun pençesinde kıvrandığı Şanghay, aynı zamanda Çinli yurtseverler, aydınlar, öğrenciler arasında ulusal bilincin geliştiği, Marksizm ve bilimsel düşüncenin ilk öne çıktığı kent oldu. 

I. Dünya Savaşı sonrasında Paris Barış Konferansı’nda Shandong bölgesinin Japonya’ya bırakılması, 4 Mayıs 1919’da kitlesel antiemperyalist bir halk hareketinin başlamasına neden oldu. 

ÇKP’NİN İLK KONGRESİNİN YAPILDIĞI TUĞLA EV! 

4 Mayıs ayaklanması, Çin’de ÇKP’nin kurulmasına giden yolu açtı. 

ÇKP’nin ilk kongresinin 23 Temmuz - 2 Ağustos 1921 tarihleri arasında dönemin Fransız İmtiyaz Bölgesi’nde yer alan Şanghay’daki bir tuğla evde gizli olarak toplanması, kentin tarihi açısından önemli bir gelişme. Mao’nun da aralarında yer aldığı 13 delege, o tarihte Çin’deki tüm komünist grupları temsilen kongrede bir araya gelmiş. Ancak kongrenin son günü, Fransız polis baskını nedeniyle toplantı yarıda kesilince, delegeler Şanghay’dan ayrılarak Zhejiang eyaletindeki Jiaxing şehrinde bulunan bir göldeki teknede kongreyi tamamlamış. 

Bugün bir müze olarak açık tutulan o binayı da ziyaret etme olanağı bulduk. 

Image

Çin resmi anlatısında 100 yıllık aşağılanmanın sona erdiği tarih olarak 1949 tarihindeki Çin Halk Devrimi kabul ediliyor. Mao Zedong liderliğindeki Çin Komünist Partisi’nin, on yıllar süren iç savaşın ardından Çin Milliyetçi Partisi Kuomintang (KMT) hükümetini yenerek 1 Ekim 1949’da Pekin’de Çin Halk Cumhuriyeti’ni kurmasıyla sonuçlanan devrim, büyük bir siyasi ve sosyal dönüşüme yol açtı. 

KAÇAMAK BİR KÜTÜPHANE ZİYARETİ! 

İlk kez ziyaret ettiğim her kentte mutlaka bir kütüphane görme alışkanlığımı Şanghay’da da bozmadım ve birlikte olduğum gruptan ayrılarak Zikawei Kütüphanesi’ne tek başıma gidip geldim. 

Bir kentte kütüphanelere verilen değerin, orada yaşayanlar konusunda bir gösterge olduğunu düşünüyorum. 2023’te açılan Zikawei Kütüphanesi, gördüğüm en güzel yapılardan biri olmakla kalmadı; aynı zamanda eşsiz bir sanat merkezinde bulunma hissi de yarattı.

Bazilika tarzı kubbesi bulunan okuma salonundaki sanat yerleştirmesi, Şanghay’daki Cizvitlerin geliştirdiği geleneksel Tou-Se-We cam işçiliğinden esinlenmiş. Biyolojik olarak tamamen parçalanabilir çevre dostu plastikten yapılan ve üç boyutlu yazıcıyla üretilen pagoda, modern teknolojiyi kullanarak eski bir Çin yapı tipolojisini kullanıyor. 

Image

28 metre genişliğinde, 8 metre enindeki bu Çin kemeri görüntüsündeki yerleştirme, Tou-Se-We’nin görkemine tezat bir şekilde saydam görüntüsüyle eşsiz bir sembolizmi de yansıtıyor. 

Gelenek ve gelecek arasındaki diyalog ile teknoloji ve kültürün bütünleşmesini, benim için Çin’de en çarpıcı şekilde simgeleyen bu 3D kemerdi. Ayrıca bugüne kadar en kolay girip çıktığım, en üst kattaki plak koleksiyonunda yer alan plakları keyifle dinlediğim, ana okuma salonundaki 30 metrelik masasına oturup bir bilgi tapınağının içinde bulunma hazzını yaşadığım yapı da Zikawei Kütüphanesi oldu.

/././ 

Komünist partinin yönettiği Çin sosyalist bir ülke mi ?(II) 

Başlıktaki soru, heyecanlı bir tartışmaya yol açabilecek kadar ilginç. Bu konuyu Çin yurttaşları ile tartışmak keyifli olurdu ama dil engeli nedeniyle gezimiz boyunca yalnızca yerel rehberlerle konuşma olanağı bulabildik.

Komünizmin ya da sosyalizmin tek bir tanımı var. Üretim araçlarının bireylerin değil kamunun mülkiyetinde olduğu ve ekonomik faaliyetlerin bireysel kâr amacıyla değil, toplumsal gereksinimlerin karşılanması amacıyla planlı ve kolektif olarak gerçekleştirildiği bir ideolojiden söz ediyoruz.

Günümüzde ise Çin’de üretim araçlarında özel mülkiyet var; bu açıdan sosyalist bir ülke değil. Dünyanın en büyük holdinglerinin bazıları Çin kökenli ve bu holdinglerin yöneticileri ile sıradan vatandaşlar arasında gelir açısından büyük farklar söz konusu.

KONUT VE ARSA DEVLETİN, KULLANIM HAKKI SATILIYOR

Fakat özel mülkiyetin geçerli olmadığı alanlar da var. Örneğin, konut alanında tam anlamıyla bir özel mülkiyet yok ama ilginç bir sistem uygulanıyor. Konutlar ve arsalar devlete ait. Devlet, bir arsanın ya da bir binanın 70 yıllık kullanım hakkını satışa çıkarıyor. Bunu alan kişi, orayı kiraya verebiliyor ya da kendisi oturabiliyor. Kiraya verirse vergi de veriyor ama onun dışında emlak vergisi alınmıyor.

Oturum hakkınız bulunan bir evden taşınacaksanız, o hakkı devlete devrediyorsunuz, devlet de bunu tekrar satışa sunuyor. Bir kentten başka bir kente taşınmak izne bağlı. Bunun için de üniversitede okumak ya da iş bulmak gibi geçerli bir neden olması gerekiyor.

Bir evde oturum hakkı olan bir kişi vefat ettiğinde ise 70 yıllık kullanım hakkının kalan süresini çocuklarına miras bırakabiliyor. 70 yıl bitince ise o çocukların aynı evi daha uygun fiyata alabilmeleri için kendilerine öncelik tanınıyor.

ÇİN, ÇKP’NİN BEŞ YILLIK KALKINMA PLANLARIYLA YÖNETİLİYOR

Pekin, Şanghay gibi büyük kentlerde dolaşırken bizdeki Fikirtepe’yi andıran çok katlı devasa binalar, çarpık kentleşme ve hava kirliliği sorunu sıklıkla karşımıza çıktı. Başka kente taşınmanın izne bağlanmasının nedeni de nüfus yığılmasını önlemek, aksi halde 30 milyonu aşan kentler oluşması işten değil!

Hava kirliliği sorununa çözüm olması için devlet politikası olarak elektrikli araçlara daha kolay plaka (yeşil plaka) veriliyor. Şanghay’daki 6 milyon aracın yüzde 60’ı yeşil plakalı.

Çin’de tek bir asgari ücret uygulaması yok. Onun yerine, oranlar 31 eyalet, belediye ve özerk bölgenin her birinde bağımsız olarak belirleniyor ve bu da bölgesel farklılıklara yol açıyor. Ülke genelinde, tam zamanlı çalışanlar için aylık asgari ücret, genellikle 1.750 ila 2.740 yuan arasında. Belki bir fikir verir diye bir marketten dört mandalina ve bir muz alıp karşılığında 10 yuan verdiğimizi belirteyim. (Şu anda 1 Çin yuanı 6.82 Türk lirası.)

Ülke ekonomisine beş yıllık planlar yön veriyor. Bu, ülkeyi kapitalist ülkelerden ayıran önemli bir özellik; liderler değişince planlar altüst olmuyor. İnsanın bir zamanlar Türkiye’de Atatürk döneminde başlatılan devletçi kalkınma planlarını hatırlayıp derin bir ah çekesi geliyor!

ŞİYAN’IN RENKLİ CADDELERİ

Çin’de bulunduğum süre boyunca en eğlendiğim yer, Çin’in orta batısındaki Shaanxi eyaletinin başkenti, Şiyan’ın (Xi’an) Ever Brite diye anılan bölgesi oldu. Muhteşem bir renk karışımı sunan ışık tasarımları, Tang hanedanının mimarisini yansıtan pagodaları, geleneksel fenerleri, karakteristik yerel kostümlü insanları, sokak dansçıları ve yaratıcı zanaatkârlık eseri olan ürünleriyle eşsiz bir panayırdı. 2.1 km uzunluğundaki yaya bölgesinde yürürken nereye bakacağımı şaşırıp adeta gerçek dünyadan koptum.

Bu caddede alışveriş yapmak isterseniz, tüm Çin’de olduğu gibi dil engelini aşmak için buldukları pratik bir yol var. Hemen çeviri uygulamasını açıp kendi dillerinde yazıp İngilizceye çeviriyorlar, sonra telefonu size uzatıp İngilizce söylediğinizi Çinceye çeviriyorlar.

Sıkı pazarlığın adet olduğu her yerde hesap makinesine ürünün fiyatını yazıyorlar siz olmaz anlamında başınızı sallıyorsunuz, makineyi size uzatıyorlar ki önerinizi yazın. Anlaşana kadar pazarlık böyle devam ediyor!

MÜSLÜMAN MAHALLESİ

Şiyan, İpek Yolu’nun Doğu’daki başlangıç noktası olduğundan Müslüman bir nüfusu da barındırıyor. Ancak bunlar Uygur kökenli değil, Çince konuşan ağırlıklı olarak Hui kökenli Müslümanlar. O nedenle burada “helal mutfak” da gelişmiş.

GÜLERYÜZ, YARDIMSEVERLİK VE GÜVENLİK

Sokakta birine bir şey sorduğunuzda hiçbir Çinli “Bilmiyorum” demiyor; hemen telefonla çeviriye başlayıp uzun zaman ayırarak yardım etmeye çalışıyorlar. Bu kadar güleryüzle yardım eden başka bir halk gördüğümü hatırlamıyorum.

Merak edenler için belirteyim: Çin’de her yerde sokak kameraları var. Amacın güvenlik olduğu belirtiliyor. Bu bir yandan “devletin kontrol mekanizması”, diğer yandan suç oranının düşmesi için önlem olarak görülüyor. Gerçekten de Çin’de insanın günün her saatinde kendisini güvende hissettiği bir ortam var.

Ayrıca dikkat çekici bir not: Daha önce hiçbir seyahatimde pasaportum bu kadar çok kullanılmamıştı. Müze, alışveriş merkezi, turistik tesis, tren istasyonu vb. birçok yere girerken pasaport sorulduğu için mutlaka yanınızda bulundurmanız gerek.

AĞIR ÇALIŞMA KOŞULLARI VE Z KUŞAĞININ KAÇIŞI

Çin’de işsizlik oranı yüzde 4 dolayında. 1.4 milyar nüfusu olan bir ülkede bunu nasıl sağlamışlar diye sorarsanız, herkese iş bulabilmek için farklı iş türleri yaratmışlar derim! Örneğin, tek işi parkta bir aletle çam kozalağı toplamak olanlar ya da trene binenleri “Adımınıza dikkat edin” diye uyarmak olanlar var.

Ancak Çin’de çalışma koşullarının genel olarak epeyce ağır olduğunu belirtmek gerekiyor. Çok yoğun çalışıyorlar ve rekabet yüzünden sürekli kendilerini geliştirmeleri, bazı kurslara katılmaları, tekrar tekrar eğitime girmeleri gerekiyor. Bir işe girmek kadar o işte kalıcı olmak da ciddi bir çaba gerektiriyor.

Rehberimizin anlattığına göre, iş ortamları o kadar stresli ki Z kuşağı her geçen gün uzaktan çalışmaya daha fazla ilgi duyuyor. Kentlerde bu baskı altında kalmaktansa köylerde daha rahat bir yaşam sürmeyi yeğliyorlar.

Ülkede seyahat özgürlüğü var. Vatandaşlar ülke içinde ve dışında istedikleri şekilde seyahat edebiliyor.

İKİ UYGULAMA ÜZERİNDEN SÜREN HAYAT! 

Çin’de bugün hayatınızı sürdürmek için ihtiyacınız olan iki uygulama var. Birincisi Alipay, diğeri WeChat. Orada yaşıyorsanız da turist olarak ziyaret ediyorsanız da akıllı telefonunuz yoksa ve bu uygulamaları kullanmıyorsanız zorlanır, hatta birilerinin yardımına gereksinim duyarsınız.

Tek bir hissedarın yüzde 30’dan fazla hisse sahibi olamadığı Alipay, Çin kökenli devasa bir teknoloji ve finans şirketi olan Ant Grup’un bünyesinde yer alıyor. WeChat ise merkezi Shenzhen şehrinde bulunan çokuluslu bir teknoloji ve eğlence holdingi. Taksi çağırmaktan yemek sipariş etmeye, metro ya da tren bileti almaktan otel odası bulmaya, sokak satıcısından restoranlara ve büyük mağazalardaki alışverişinize kadar tüm işlem ve ödemeleri bu uygulamalar üzerinden yapıyor ve mesajlaşıyorsunuz.

Çin’de başka bir ülkeden alınan kredi kartları geçmiyor ama bu uygulamalara tüm kimlik bilgilerinizi ve kredi kartı bilgilerinizi girdiğinizde sistem ödemenize izin veriyor.

Çin’de dünyada yaygın olarak kullanılan tüm sosyal medya platformları engelli. WhatApp yerine WeChat’i, Google Harita yerine Amap’i kullanıyorlar. Hepsi için kendi seçeneklerini yaratmışlar. Ama alışkın olduğunuz sosyal medya hesaplarınıza girmek istiyorsanız, Çin’e ayak basar basmaz bir sim kart ya da e-sim edirseniz, onların bir kısmı içinde VPN yüklü olarak geliyor ve sorunsuz bir şekilde telefonunuzu kullanabiliyorsunuz.

Zülal Kalkandelen/Cumhuriyet

(sürecek)


‘9 Haziran saflaşması’yla yıkılan köprü + Yaklaşan fırtınaya hazır mıyız? + Kılıçdaroğlu’nun yeni Osmanlıcılık gömleği -CUMHURİYET-


‘9 Haziran saflaşması’yla yıkılan köprü -Barış Terkoğlu- 

Tarihteki çatışmaların da uzlaşmaların da ardında birikmiş nedenler vardır. Hepimiz nefesimizi tutmuş bekliyorduk. Özgür Özel ve Kemal Kılıçdaroğlu geçen salı günü aynı saate randevu vermişti. Özel’i destekleyen 4 bin 400, Kılıçdaroğlu’nu destekleyen 1400 kişi kayıt yaptırdı. Buna vekilleri ve Meclis’in olağan kadrolarını da ekleyin. 6 bini aşkın öfkeli insan aynı salona girerse neler olacak? Cevabı güç değil, “Kan çıkar” dedikleri türden hadiseler yaşanacaktı. 

Sabahtan itibaren Meclis kapısında biriken insanları, itişmeleri, atılan sloganları izledik. Meclis idaresinin olağanüstü toplanmalarını, alınan güvenlik önlemlerini takip ederken tansiyonu düşüren haber geldi. İki arabanın birbirine doğru hızlandığı ve birinin son anda direksiyonu kırdığı film sahneleri gibi... Kılıçdaroğlu, Meclis’e gelmekten vazgeçti. Kendisini destekleyenleri genel merkeze davet etti. 

Yarım saat arayla Özel ve Kılıçdaroğlu kürsüye çıktı. Özel’in açıklamalarından daha fazla Kılıçdaroğlu’nun çıkışları konuşuldu. Sonuçta Türk siyasi tarihine geçen “9 Haziran saflaşması”nın politik sonuçları oldu. 

Neler mi? 

MASAYA KONAN UZLAŞMA FORMÜLÜ 

Bir gün önceye, yani 8 Haziran’a gidelim. O gün CHP’de kendisine “sağduyu grubu” diyen isimler hareket halindeydi: Vekilerden Gürsel Erol, Engin Altay ve Ali Öztunç; belediye başkanlarından Mansur Yavaş, Vahap Seçer ve Zeydan Karalar. “9 Haziran saflaşması”nın kırılmaya dönüşmemesi için görüşmeler yapıyorlardı. Altı isim de geçmişte Kılıçdaroğlu ile yakın olmakla birlikte butlan meselesinde ondan farklı pozisyon almışlardı. Varmaya çalıştıkları çözüm, partinin kurultaya götürülerek sulh içinde geçişin gerçekleşmesiydi. 

Bir hafta önce, Özgür Özel, kapalı kapılar ardındaki diplomasinin şartlarını açıklamıştı: “Doğrudan değil ama dolaylı görüşülür, aracılar üzerinden, tarafsız. Bizim beklentimiz kurultay.” 

8 Haziran günü görüşme trafiğinin ortasında Ali Öztunç vardı. Saat 15’ten 23’e kadar, 8 saat boyunca Özel ve Kılıçdaroğlu arasında bir mekik diplomasisi yaptı. Birinden aldığı mesajı öbürüne taşıdı. Herkesi bir adım geriye çekilmeye zorluyorlardı. 

Ortaya çıkan formül şu oldu: CHP’nin 4 Eylül’de kurultay yapması, Kılıçdaroğlu’nun bunu resmen açıklaması, kavgalı geçeceği düşünülen grup toplantısını bu uzlaşmanın ruhuna uygun olarak Özgür Özel’in açması ve konuşması, ardından kürsüye Kılıçdaroğlu’nu davet etmesi, Kılıçdaroğlu’nun konuşmasının ardından iki ismin salonu birlikte terk ederek Özel’in makamında çay içtikleri görüntünün verilmesi, ertesi gün iki tarafın kurmaylarıyla masada buluşarak süreci planlaması... 

FORMÜLE BAHÇELİ MÜDAHALESİ 

Anlatılana göre Ali Öztunç, mekik diplomasisinde birinin sözlerini yorum yapmadan diğerine aktarıyordu. Tek bir yerde söze karıştı. O da 9 Eylül olarak konuşulan tarihin değişmesi için. Öztunç, Bahçeli’nin o günü işaret ettiğini hatırlatarak Sivas Kongresi’nin yapıldığı 4 Eylül’ü önerdi. “Bahçeli’nin dediğini yaptılar” dememek için 5 günlük bir müdahale gerçekleşmişti. 

O gün Sözcü Tv’de İpek Özbey’in konuğu olan Gürsel Erol, sürekli telefonuna bakıyordu. Bir yandan yorum yaparken öte yandan Ali Öztunç ile mesajlaşıyordu. Konuşurken “Sayın Özel ve Kılıçdaroğlu ile görüştüm, inşallah bir müjde veririz programdan çıkmadan” dedi. 

Ancak... 

Saat 23’ü geçtikten sonra o köprü yıkıldı. Anlatılana göre Öztunç ile Kılıçdaroğlu son konuşmayı yaptı. Kılıçdaroğlu, kurmaylarıyla görüştüğünü, kurultay planlamasının 4 Eylül’e yetişmeyeceğini söylüyordu. 

İşte uzlaşma defteri ne olduysa o gece kapandı. Ertesi gün uzlaşmalı grup ihtimali yerini iki ayrı merkezde sert konuşmalara bıraktı. 

TASFİYEDEN SONRA KURULTAY DEDİ 

Gelelim politik sonuçlara. 

Kılıçdaroğlu’nun konuşmasında parti içine yönelik kullandığı kelimeler ne olacağını söylüyor: “Söküp atacağız”, “İşine son vereceğiz”, “Hesap soracağız”, “Güle güle diyeceğiz.” 

İfadeler açık ki Kılıçdaroğlu’nun yol haritasını gösteriyor. Parti içinde bir tasfiye gerçekleştireceğini net olarak söylüyor. Atıfta bulunduğu olaylara bakılırsa belediye başkanlarından vekillere, delegelerden parti medyasına uzanan bir liste söz konusu. Kılıçdaroğlu’nun “Kurultayı toplayacağım, endişe etmeyin; ahlaklı, erdemli bir kurultayı elbette yapacağım” sözleri, genel başkanlığı Özgür Özel’e devrettiği sembolik bir kurultay yerine, tasfiyelerin ardından gerçekleştirilecek şartları, özelliği, sonucu başka bir kurultayı işaret ediyor. 

Nitekim “sağduyu grubu” da Kılıçdaroğlu’nun “4 Eylül’e yetişmez” sözlerinden olağanüstü değil olağan kurultay sonucu çıktığını, bunun ilçelerden illere baştan aşağı delegelerle yenilenmeyi işaret ettiğini, haliyle tasfiye yolunu açtığı sonucunu çıkarıyor. 

YARGININ GÖRÜLMEYEN HAMLELERİ 

Dün bu yazı yazılırken aradığım isimler halen “yeni girişimler” olduğunu söylüyordu. Ancak bu pek de kolay değil. 

Zira Kılıçdaroğlu konuşmasında iktidara da mesaj verdi. Biri, kendisinin de çözüm sürecini destekleyeceğine işaret ediyor. İkincisi ise iktidarın bölgesel çıkışları başta olmak üzere dış politika duruşuyla karşı karşıya gelmeyeceğini söylüyor. Haliyle iktidar, butlan kararının hem CHP’de yarattığı krizle hem vardığı sonuçla istediğini alıyor. Doğal olarak iktidar da CHP’de bir uzlaşmayı istemiyor. 

Nitekim bu yazı yazılırken iki kritik gelişme oldu. 

Hatırlayın; geçen yazıda Özgür Özel liderliğine yönelik hukuk eliyle bir büyük müdahale hazırlığı olduğunu madde madde anlatmıştım. Antalya’dan Uşak’a İstanbul’dan Manisa’ya ifadeler, gizli tanıklar, soruşturmalar Ankara’da bir havuza doğru akıyordu. Böylece Veli Ağbaba’dan Ali Mahir Başarır’a, Burhanettin Bulut’tan Umut Akdoğan’a kadar Özel ekibine karşı atılacak adımın altyapısı yaratılıyordu. 

İşte 8 Haziran günü, günlerce ortadan kaybolan bir ismin, Veli Ağbaba’nın şoförü Gökhan Cumalı’nın İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na ifade verdiği ortaya çıktı. Cumalı’ya sorulan sorular asıl hedefin Veli Ağbaba olduğunu gösteriyordu. 

İkincisi; dünkü gözaltılar... 

Özgür Özel’in eski danışmanı Cem Yüzer ve Özel’in tutuklanan yakın arkadaşı Demirhan Gözaçan’ın şoförü Anıl Demir, Manisa’da gözaltına alındı. Bu gözaltılar da doğrudan Özel’i hedef alıyordu. 

Kısacası... 

“9 Haziran saflaşması” uzlaşmayla değil çatışmayla bitti. Kılıçdaroğlu’nun mesajlarını yargının adımlarıyla alt alta koyarsak... Önümüzdeki dönem Kılıçdaroğlu’nun disiplin kurulu eliyle CHP’de gerçekleştireceği tasfiyeyi; yargının gözaltılar, tutuklamalar, fezlekeler ile gerçekleştireceği tasfiyeler izleyecek. Özel liderliği önşartları olan uzlaşma kapısını açık bıraksa da o kapıdan içeri beklenen el uzanmayacak. Ekrem İmamoğlu belki durumu böyle okuduğu, belki olası uzlaşmanın sonucundan “Arınalım” denenler adına hayırlı bir sonuç çıkmayacağını bildiği için dün kurulmaya çalışılan köprülere “Saray kayyumu” ifadesiyle son tekmeyi attı. 

Herkes istiyorum derken gerçekleşmeyen uzlaşma belki de tüketilmemiş çatışma nedeniyledir. 

Son not: Bu yazı CHP’deki MYK kararları öncesinde yazılmıştı. Çıkan kararlar da anlatılanları teyit etti.

/././

Yaklaşan fırtınaya hazır mıyız?-Ergin Yıldızoğlu- 

LSE, Harvard, Pekin, Yale üniversitelerinden, Soğuk Savaş ve Doğu Asya uzmanı tarihçi, Prof. Arne Westad kitabında (2026- Mayıs) dünya 1914 öncesindeki gelişmeleri andıran bir jeopolitik fırtınanın eşiğinde diyor.

Önceki yazımda, Türkiyeânin bir Süper El Niño iklim olayına hazır olmadığını yazmıştım. Türkiye, iklim krizinden çok daha hızlı, çok daha öngörülemez bir biçimde yaklaşan bu jeopolitik fırtınaya da hazır değil.

FIRTINANIN ÜÇ TEMEL BİLEŞENİ

1- Yirminci yüzyılın ikinci yarısında kurulan uluslararası ticaret düzeni, bizzat onu inşa eden güçler tarafından bozuluyor. Korumacılık yükseliyor, tedarik zincirleri “eve dönmeye” zorlanıyor, ekonomik karşılıklı bağımlılık silaha dönüştürülüyor. 1914 öncesinde de böyleydi: Onlarca yıllık ticaret entegrasyonu, büyük güçlerin sistemi terk etmesiyle birkaç yılda çöktü. O çöküş içinde, kaybedecek çok şey olduğu yanılgısıyla hareket eden devletler daha pervasız ve hızlı davrandı.

2- 1914’te demiryolu, telgraf, iç patlamalı motor, yeni silahlar, ilk uçaklar dünyayı tanınmaz biçimde dönüştürmüştü. Bir teknolojik devrimi hızı ilerliyor, kültürün, kurumların uyum çabaları bu hızın gerisinde kalıyordu. Askeri öğreti, diplomatik refleks, siyasi hayal gücü de gelişmelerin çok gerisindeydi. I. Dünya Savaşı’nda, generaller eski taktiklerle savaştı ve tarihin görmediği katliamlar yaşandı: 1916-17 döneminde, hemen hepsi emekçi sınıflardan, Somme’da bir milyon, Verdun’de 700 bin, Passchendaele’de 600 bin asker öldü.

Bugün yapay zekâ, kuantum bilgisayar, otonom silah sistemleri benzer bir belirsizlik yaratıyor. Milyon dolarlık füzeler 30 bin dolarlık İHA’ları vurmaya çalışıyor. Siber saldırı ucuzladı, yaygınlaştı; YZ ve kuantum bilgisayarı buluştuğunda tüm şifreleme sistemleri etkisizleşecek, mali, askeri sistemler korunaksız kalacak. Dezenformasyon devlet politikasına dönüştü. Hangi eylemin savaş sayılacağı, hangi eylemin nükleer caydırıcılığı aşacağı hâlâ belirsiz. 1914’te olduğu gibi, bugün de yeni teknolojinin savaş üzerindeki olası etkileri belirsizliğini koruyor.

3- Böyle kritik bir dönemde, büyük güçlerin başında kapasitesi kuşkulu liderlikler var. Bunlar yerel krizleri, savaşları sonlandıramıyorlar. Washington, Moskova, Pekin, New Delhi gibi merkezlerde liderler iç siyasetin baskısı altında eziliyor. Bunların, belki Pekin hariç, hiçbiri uzun vadeli stratejik hesaplar yapamıyor, kısa dönemli kaygılar içinde karşı tarafın motivasyonlarını çoğu kez doğru okuyamıyor. 1914’te de benzer bir durum vardı: Askeri sivil elitler, çoğu kez birbirleriyle akrabaydı, aynı dilleri konuşuyordu, aynı kültürün parçasıydı, sürekli haberleşiyorlardı ama olayların önüne geçemediler. Yapısal dinamiklerin baskısı bireyleri aştı.

HER KRİZİN TAM GÖBEĞİNDE

Türkiye, coğrafi konumu açısından her krizin tam göbeğinde: Rusya’nın batısında, İran’la komşu, Akdeniz’in kuşatma altındaki doğu ucunda, Kafkasya’nın kapısında. Bu konum, olağanüstü diplomatik refleks, uzun vadeli stratejik planlama, sağlam kurumsal kapasite gerektiriyor.

Bu sırada, hem iktidar hem muhalefet, kendi beka sorunlarıyla boğuşuyor. Rıza alma kapasitesini yitirmiş bir rejim, baskıyı artırarak, muhalefetini parçalayarak ayakta kalmaya çalışıyor.

Türkiye’nin dış politikası, tutarlı bir stratejik çerçeveden değil, konjonktürel hamle mantığından, bu beka sorunundan besleniyor. NATO müttefikleriyle ilişkiler araçsallaştırıldı, hem ABD hem Rusya ile tehlikeli bağımlılıklar yaratıldı, Ortadoğu’da birbirine zıt aktörlerle eşzamanlı denge arayışına girildi.

Enerji bağımlılığı, döviz kırılganlığı, kurumsal erozyonla “toplumsal dokusunun örüntüsü” zayıflamış bir rejim, büyük bir krizde manevra alanını kaybeder; dayatmalara direnemez. Bir beka sorunuyla boğuşan muhalefet cephesinde de uzun vadeli bir vizyon, güvenlik stratejisi, enerji bağımsızlığı üzerine ciddi, bir alternatif program yok.

Türkiye’de ağaçlar kesilmeye, ormanlar yakılmaya, su havzaları kurutulmaya gıda krizi derinleşmeye devam ediyor; toplumsal dokusunun örüntüsü çözülüyor. Bir yanda iklim sistemi çökerken öte yanda uluslararası düzen sarsılıyor. İki kriz aynı anda, aynı hızda derinleşiyor. Önümüzdeki 2-3 yol çok ama çok kritik! Bu gidiş içinde iyimser olmak olanaksız. Ülke adeta intihar ediyor!

/././

Kılıçdaroğlu’nun yeni Osmanlıcılık gömleği -Mehmet Ali Güller- 

Yeni Osmanlıcılık, fiilen Türk-Kürt federasyonudur. Projenin sahibi de ABD’dir.

Emekli Amiral Vedii Bilget’in, 24 Şubat 1987 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayımlanan yazısına göre ABD, 1965 yılında Türkiye’ye bağlanacak bir “Federe Kürt Cumhuriyeti” için dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in ağzını aramıştı. Bilget’e göre “Federe Kürt Cumhuriyeti”, Türkiye, Irak ve İran Kürtlerini kapsayacak ve Türkiye ile federal bir çatı altında birleştirilecekti.

Yine dönemin Senato Üyesi Sadi Koçaş, anılarında, “ABD’nin AP’yi ve Demirel’i 1965’te iktidara getirdiğinde, ‘Irak-İran ve Türkiye Kürtlerini Federe bir Cumhuriyet haline getirelim, bunu Türkiye’ye bağlayalım’ isteğinde bulunduğunu” belirtiyordu. (Atatürk’ten 12 Mart’ta Anılar, 4. Cilt, May Yayınları, 1977)

ÖZAL’DAN ERDOĞAN’A ABD PROJESİ

ABD, bu projesini Türkiye’nin önüne bir kez de 1974 yılında getirdi. “Şartların olgunlaşmadığı” 1965 ve 1974 yıllarından sonra ABD, aynı projeyi bu kez 12 Eylül Türkiye’sinin önüne 1986 yılında getirdi ve Turgut Özal’a kabul ettirdi. Talabani, “Özal’ın Kürdü” olarak tanınan Nurettin Yılmaz’a anlatmış, o da 2008’de açıklamıştı: Özal, Barzani ve Talabani’ye “Kürtlerin bir federasyon şeklinde Türkiye’ye bağlanmasını” teklif etmişti, onlar da kabul etmişti. (Neşe Düzel, Pazartesi Konuşmaları, Taraf, 24.11.2008)

AKP’nin BOP eşbaşkanlığı ile ABD projesi 2002’de yeniden işleme koyuldu. İktidarın çeşitli adlar altında döne döne sarıldığı “Kürt açılımı” işte o projedir. AKP zaman zaman bu projeye Arap boyutu katarak ve “Osmanlı coğrafyasına yeniden açılmak” diye formüle ederek muhafazakâr kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. DEM’li açılım koordinatörü Ahmet Türk de “Irak Kürtleri de Suriye Kürtleri de tıpkı Osmanlı’daki gibi, Türklerle birlikte yaşamak istiyor” diyerek Kürt kamuoyuna pazarlamaya çalışıyor. Diğer aktörler de “Türkiye’yi Kürtlerle genişletmek” diyerek milliyetçi kamuoyuna pazarlıyor.

BÜYÜK İSRAİL’E RIZA ÜRETİMİ

Bu elbette bir genişleme değil, strateji düzeyinde “Türkiye’yi büyüterek küçültme” projesidir. ABD Türkün ya da Kürt’ün çıkarını düşündüğü için değil, kendi Ortadoğu planlaması için bu projeyi işletmektedir.

ABD’nin “İsrail hegemonyasında yeni Ortadoğu düzeni” içindir bu proje. Büyük İsrail’e rızanın “Büyük Türkiye” ile üretilmesi çabasıdır. ABD Büyükelçisi Tom Barrack’ın “Türkiye ile İsrail Hazar’dan Akdeniz’e işbirliği yapacak” iddiası da bölgeye “Osmanlı millet sistemi” önermesi de bölge için “demokrasi yerine monarşi”nin daha iyi olacağını söylemesi de “İsrail’in güçlü ulus-devlet istemediğini” belirtmesi de ve son olarak bir “Türkiye, Irak, Suriye eksenine” işaret etmesi de bu projeye dahildir. 

KILIÇDAROĞLU AÇILIMLA UYUMLU

Kemal Kılıçdaroğlu’nun 9 Haziran’da yaptığı konuşmada “Türkiye, yeniden Osmanlı coğrafyasına yönelmeli, büyümeli” vurgusu, CHP’ye de “yeni Osmanlıcılık” gömleği giydirilmek istendiğine işaret etmektedir. 

Kılıçdaroğlu’nun yeni Osmanlıcılık çıkışı ile İmralı’ya gitmeyen ve Öcalan’la masaya oturmayan CHP’li milletvekillerine tepki göstermesi birbirini bütünlemektedir. Çünkü başta da belirttiğimiz gibi yeni Osmanlıcılık fiilen Türk-Kürt federasyonudur.

SİYASETE AÇILIM DİZAYNI

Böylece tablo tamamlanmaktadır. ABD’nin Türk-Kürt federasyonu planı, Barrack’ın Türkiye-Irak-Suriye görevleri ve mesajları, Erdoğan’ın yeni rejim inşası, Bahçeli’nin Kürt açılımına koçbaşı olması, Öcalan’ın yeni rejim inşasına siyasi aktör yapılması, Bahçeli’nin yeni rejimde başkana “biri Kürt biri Alevi iki yardımcı” önermesi... 

Bu durumda Kılıçdaroğlu Erdoğan’ın yardımcılığına mı oynuyor peki?

Önemle belirtelim: Yeni Osmanlıcılık da Türk-Kürt federasyonu da hayaldir. ABD kendi planlaması gereği dayatıyor, AKP de iktidarını sürdürebilmek için plana uyuyor. Ayrıca Ankara bunu NATO’nun yeni dönüşümüne uygun görüyor.

Ancak ABD’nin artık bu coğrafyayı dizayn edebilecek gücü yok. Türk, Kürt, Arap, Fars ve diğer halklar, bu coğrafyanın dört ülkesinde, ABD adına ülkelerini bölerek değil, ülkelerini ABD’ye karşı konumlandırarak yükselecektir.

/././

Cumhuriyet


Öne Çıkan Yayın

Çin Halk Cumhuriyeti izlenimleri (I +II) -Zülal Kalkandelen/Cumhuriyet-

Bozkır yangınını başlatan kıvılcım!(I)  Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) kurucusu Mao Zedong, başlangıçta ufak da olsa, doğru bir toplumsal ha...