26 Ekim 2026 Pazartesi

ÇİZGİLERİN DİLİ -26 Ekim 2026-

 


(Derleyen: mstfkrc)

soL "Köşebaşı + Gündem"-26 Ekim 2026-

Bayram tebriki -Aydemir Güler- 

Karşıdevrimcilerin yıktıklarının yerine bir Yeni-Osmanlı düzeni koymalarına halktan izin çıkmıyor. Sonuç, Türkiye’nin arafta kalma halidir. Bu bir statüko olamaz. Nihai hesaplaşmaya hazırlanıyoruz… O hesaplaşmadan başı dik çıktığımızda bayramların en coşkulusunu hak edeceğiz…

Cumhuriyet’in yıldönümünü yalnızca “kutlamak”, epey zamandır anlamsız oldu. Ortada fiilen laiklik, bağımsızlık, kamuculuk, halkçılık namına bir şey kalmamışsa ve yine de “bayram ediliyorsa”, neyi kutladığımız sorulmalıdır!

Kuşkusuz AKP rejimine ne denebileceği bir yana, 29 Ekimlerde sokaklara, alanlara çıkan insanların zihninde pozitif bir Cumhuriyet algısı yerli yerinde duruyor. Büyük çoğunluk artık bunun gerçekliğe denk düşmediğinin de ayırdında…

Önümüzdeki günlerde büyük kalabalıklar olarak bir kez daha kendini gösterecek olan bu “farkındalık”, bir mücadele örgütlenmesinin altyapısı olabilecekse çok büyük değer taşır. Ama buluşmaların bu işleve kanalize olması için politize edilmeleri, otuz yıla yaklaşan pop-arabesk eğlenti sınırlarının ötesine taşmaları da şarttır.

İçeriksiz eğlence, yaşanan yıkımı örten, 29 Ekim’in içerdiği anlamı bozan, çürüten bir işlem. Bu yolla, Cumhuriyeti erdem bellemiş ve gidişattan rahatsız milyonların farkındalığının mücadele dinamiğine dönüşmesinin önüne geçilmiş oldu. Bir araya gelenler, tam ne kadar büyük bir potansiyeli temsil ettiklerini kavramak üzereyken enerjileri deşarj ediliyor ve evlerine geri yollanıyor. Hoş, 2026 Ekim’inin şu son günlerinde, ana muhalefetin imza attığı bu tür etkinlikleri kotaracak bir enerji bile bayağı azalmış görünüyor…

Halkı her görüşte elleri ayakları titreyen karşıdevrimciler ise rahatlıyor. Eğlence bittiğinde arife gününe geri dönülüyor...

Herkes biliyor ki, siyasi iktidarın ve daha geniş anlamıyla egemen güçlerin çoktan terk ettiği Cumhuriyet, halk kitlelerinin sahiplendiği bir değer olarak yaşatılmaya devam edecek. Ama bu, soygun ve aşağılamanın sürüp gitmesini önlemeyecek!

Bu hüzünlü tablo bile isteye yaratıldı. İlk devrim yıllarını atlayalım; sonrasında Türkiye çok uzun zaman ulusal bayramların “resmi törene” hapsedilmesine sahne oldu. “Devletli” soğukluğun toplumun üstüne örttüğü kasvetten haklı olarak bunalanlar için olay tatilin kaç gün süreceğiydi artık…

Faturayı, ne kadar doğru olsa da, “bürokrasinin beceriksizliğine” kesmek yetmez. Konu sorumluluk olunca kimse “ayaklar baş olmasın” diyen, spor gösterilerinde kız çocuklarının etek boyuna takılan, laiklikten nefret eden, hakkını arayan yurttaşta tehdit gören, halkçılığı “her şeyi devletten beklemek” olarak mahkûm edip kamu kaynaklarını kasasına bağlamakta özgürlük isteyen bir egemen güçler blokunun önüne geçemez. Toplumun Cumhuriyete yabancılaşması bunların işine yaradı.

12 Eylül’le birlikte ise yabancılaşma sözcüğünün yetmeyeceği bir zirveyi gördük. İstiklal Marşının işkence eşlikçisi olarak kullanıldığına tanık olduk. Darbe lideri laik cumhuriyetin devlet başkanı sıfatıyla kürsülerde ayet okudu. Parti kurdurttukları general “elimizde taş gibi, aslan gibi polisler varken” kadınlara copla tecavüze gerek olmadığını dile getirebildi. Belediye otobüslerinin olur olmaz durdurulup üst araması yapıldığı darbe günleri geçti, Taksim Meydanında bayrak töreni diye yüzlerce insanı bağıra çağıra hazır ola geçirme türünden işlerle devam edildi. Yeri gelmişken; AKP’li yıllarda Ramazanda uluorta oruç yemenin, dayak hatta öldürme nedeni olabilmesi ile bu 12 Eylül atmosferi arasındaki mesafe pek kısadır…

Elbette o günler sürgit devam edemezdi. Eski yabancılaşmaya dönmenin ise zamanı geçmişti.

Yeni bir bayram tasarımı olarak içeriksiz pop-arabesk eğlencenin denenmesi AKP’den öncedir; aşağı yukarı Cumhuriyetin 75. Yıldönümü kutlamalarına denk düşer… AKP’ye kalsa tümden yasaklardı. Ama bu mümkün olmayacağına göre şeriatçı iktidar, Cumhuriyetçi enerjinin içeriksizleştirilip, en önemlisi 29 Ekim olmak üzere takvim yapraklarına sıkıştırılmasına çoktan razı olmuştur.

Görüldü ki, bütün bunlar üçayaklı bir yıkım için! “Ekonomide verimlilik, dünya ile entegrasyon ve dindarlara özgürlük.” Siz sömürünün şiddetlenmesi, emperyalizme bağımlılık, laikliğin tasfiyesi diye anlayın…

Bugün üçü de gerçekleşmiş bulunuyor. Hiçbiri tek başına başarılı olamayacak olan “mahşerin üç atlısının”, sermaye, emperyalizm ve dinci gericiliğin büyük ittifakı sayesinde.

Ancak toplumdan şu veya bu yolla aldıkları onayın süresi çoktan bitmiş bulunuyor. Zaten bu hissedildiği için birbirlerini yiyorlar. 29 Ekim’de buluşacak olan kitlelerin işaret ettiği de budur.

Karşıdevrimcilerin yıktıklarının yerine bir Yeni-Osmanlı düzeni koymalarına halktan izin çıkmıyor. Sonuç, Türkiye’nin arafta kalma halidir. Bu bir statüko olamaz. Nihai hesaplaşmaya hazırlanıyoruz…

O hesaplaşmadan başı dik çıktığımızda bayramların en coşkulusunu hak edeceğiz…

/././

ABD’de Sosyalist Cumhuriyet mi?-Erhan Nalçacı- 

ABD Sosyalist Cumhuriyeti sadece ABD’dekilere değil dünyadaki bütün tekelci sermaye iktidarlarına kapak olacak, ama bu kapak Newsweek kapağına benzemez.

Bu köşede işlediğimiz başlıca temalardan biri ABD’de içinde bulunduğumuz dönemde sosyalist bir devrimin gerçekleşmesinin mümkün olduğuydu.

ABD’de 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında güçlü bir işçi sınıfı dinamiği gelişmişti. Birinci Dünya Savaşı sonrası 1920’lerde milyonlarca işçinin katıldığı grevlerle sarsılıyordu ABD.

Ancak 1920’lerde ve 1950’lerde işçi sınıfının dünyada kazandığı mevzilerle güçlenen sosyalizm düşüncesine karşı ABD sermaye sınıfı kapsamlı bir anti-komünist kampanya düzenledi. Emekçi sınıflara karşı komplolar, hileler ve cinayetler birbirini izledi. Emekçi mahalleleri uyuşturucuya alıştırıldı. İşçi sınıfı beyaz ve siyah diye ikiye bölündü. İkinci Dünya Savaşı sonrası işçi sınıfı içinden bir “orta sınıf” yaratıldı, “Hadi şimdi eğleniyoruz” kampanyası ile içi boş bir eğlenme ve tüketim kültürü pompalandı. Sarı sendikaları unutmayalım, işçi sınıfının kontrol altına alınmasında sarı sendikacılık önemli bir rol oynadı.

Klişelerden ve dogmalardan devrimcilik adına nefret ediyoruz. Ancak ABD’de bu uzun süren karşı-devrimci dalga zihinlerde mutlaklaştırıldı, sanki ABD’de hiçbir zaman sosyalist bir cumhuriyet olmayacakmış algısı beyinlere yerleşti.

Oysa son 10 yıl içinde ABD’de devrimci bir atılımın yaşanabileceğine ilişkin çok veri birikti. Düzeni sarsan kısır döngüler halinde üst üste katlanan bir kriz sarmalıyla karşı karşıyayız.

Şimdi ABD’deki dinamiklere bir ipucu daha eklendi. ABD sermayesinin etkili yayın araçlarından Newsweek aşağıdaki kapakla yayınlandı:

Newsweek’in bu haftaki sayısının kapağı Amerika Sosyalist Cumhuriyeti olarak çıktı. Kapak 1949 Çin devrimini anımsatıyor ve ABD sosyal demokratlarından Bernie Sanders, Alexandria Ocasio-Cortez, Zohran Mamdani, Abdul El-Sayed ve Hasan Piker’i bu dekor ve kostüm içinde gösteriyor.

ABD sermayesinin bütün Amerika kıtasını kendi malı gibi görmesine dayanan “Amerika” lafını bir kenara bırakalım ve ABD Sosyalist Cumhuriyeti kavramını ABD’de sosyalist devrimin olası olduğunun sadece bizim tarafımızdan fark edilmediğinin bir belirtisi sayalım.

Ancak toplumsal olaylar çok karmaşıktır ve çok sayıda çelişkiyi barındırır. Eğer bu bir medya patronunun tiraj patlatma kaygısının ürünü değilse, ideolojik bir yanılsamayı ve bir müdahaleyi içinde barındırıyor.

Kapakta yer alan siyasi figürler kendilerini “Demokratik Sosyalistler” olarak tanımlıyor, 120 bin aktiviste ulaşan bu parti olmayan grup bazen bağımsız ama çoğunlukla demokratlarla birlikte davranıyor.

Sosyalizmin başına ne zaman “demokrat” veya “güler yüzlü” vb. gelse burada sermayenin parmak izi olduğunu biliriz. Zaten sosyalizm emekçiler için kapitalizme göre binlerce defa daha fazla demokratik ve neşelidir.

Parmak izini takip etmek için Demokratik Sosyalistlerin programına bakmamız gerekiyor.

Tahmin edileceği gibi bu program sermaye sınıfını mülksüzleştirmeyi içermiyor, onunla birlikte yaşamayı öngörüyor. Sermaye sınıfının gelirlerinden daha fazla vergi alarak sosyal uygulamalara ayırmayı vaat ediyorlar.

Mücadele ise tamamen sandığa dayanıyor ve ABD tekelci sermayesinin başlıca partisi olan Demokratlarla birlikte seçimlerde hareket ediyorlar. Başka bir deyişle “devrimlerinin” seçimle olmasını umuyorlar.

Bir yanıyla toplumdaki değişim isteğinin yansımasını, öte yandan büyük bir yanılsama ve dürüst olmayan bir ideolojik hattı temsil ediyorlar.

Bütün Latin Amerika halklarını sömüren, İkinci Dünya Savaşında Alman şehirlerini halkıyla birlikte eriten yangın bombaları kullanan, Japonya’da sivil halkın üzerine atom bombası atan, Kore’de Endonezya’da, Vietnam’da insanlığın utancı katliamları gerçekleştiren, Küba halkını abluka ile soykırıma uğratmaya çalışan, Gazze’de katliamcı, İran’da çocuk katili, Türkiye’de darbe süreçlerinde onlarca aydını öldüren, on binlerce kişinin işkencecisi ABD tekelci sermayesi ile birlikte yaşamak. Oysa insanlık çoktan sermaye sınıfsız bir toplum kurulabileceğini gösterdi.

Bu program bütün sosyal demokrat programlar gibi bir namus eksikliğini içerisinde barındırıyor.

Peki, ama neden Newsweek bu ideolojik yanılsamayı kapağa taşıdı? Bu yanılsama düzenin işine geliyor. Bir tampon rolü oynuyor.

Ancak bir hafta kadar sonra ABD’de seçimler yapılacak, Temsilciler Meclisi tamamen yenilenecek, Senato’daki 100 koltuktan 30’u değişecek. Trump’ın partisi olan Cumhuriyetçilerin oy oranının özellikle İran Savaşı’ndan sonra %30’lara kadar düştüğü söyleniyor ve seçimi, daha doğrusu her iki mecliste de çoğunluğu yitirecekleri kuvvetle tahmin ediliyor.

Newsweek kapağından sonra zaten geçen Temmuz’da başlayan anti-komünist propagandanın çok fazla şiddetlendiği söyleniyor. Bahsettiğimiz gibi kapaktakiler komünist değiller ama önemli değil, anti-komünist propagandanın şiddetinin seçimleri kapsaması olası. Sosyal demokrat aktivistleri, sendikacıları, gazetecileri Küba ile ilişkili bir komünist terör ağının parçası gibi gösteren yalan bir propaganda yürütülüyor.

Zaten kapak fotoğrafında Sovyetlerle değil, şu anda emperyalist hegemonya krizinin başlıca unsuru olan Çin ile ilişki kurulması, yakın dönem göçmeni olan bireylerin öne çıkarılmasının iyi niyetli olduğu çok şüpheli.

Trump’ın giderek yoksullaşan ve ağır bir geçim sıkıntısı yaşayan ABD halkını üretmeyen ama hisse senetlerinin borç faiziyle geçinen rantiye ve asalak bir sermaye sınıfına karşı yanında tutması imkansız gözüküyor.

Bazı şeyler ne kadar Türkiye’yi andırıyor!

Trump’ın temsil ettiği sermaye kliği seçim sonuçlarını tanımayabilir, ortamı adli vakalarla terörize edebilir, İran ve Küba’ya başlatacağı saldırılarla yaşananları örtmeye çalışabilir.

Ancak kısır döngüler savaşla birlikte yönetilemez bir kriz başlığına dönüşecektir.

Ömrü olan her şeyi görecek:

Yükselen meşruiyet krizine ve yönetememe haline hızla büyüyen emekçi sınıfların siyasi öznesinin müdahalesi, ordunun yarılması, donanmada isyan, savaşın ilk kez ABD topraklarına taşınması, devrimin mümkün hale geldiğinin fark edilmesi…

ABD Sosyalist Cumhuriyeti sadece ABD’dekilere değil dünyadaki bütün tekelci sermaye iktidarlarına kapak olacak, ama bu kapak Newsweek kapağına benzemez.

/././

Avrupa’da uyanan sınıf bilinci -Engin Solakoğlu- 

Ortada yadsınamayacak bir gerçeklik var. Sınıf uyanıyor... Yoksulluğun da, Gazze’de devam eden soykırımın da, göçmen düşmanlığının da, ırkçılığın, homofobinin de, çevre tahribatının da kapitalist düzenden kaynaklandığı bilinci yayılıyor, yaygınlaşıyor.

Avrupa’da halk direnişleri gerçekte uzun yıllardır sürüyor. Kimi zaman Balkanlar’da patlak veriyor kimi zaman Batı Avrupa’da. Yalnız son dönemde bir yoğunlaşma ve örtüşme olgusuna tanık oluyoruz.

Farklı ülkelerde çok farklı sebeplerle başlayan direniş ve gösterilerde zaman içinde ortak sloganlara ve taleplere ulaşıldığını görüyoruz. Bu ne tesadüf ne de kukuletalı adamların perde gerisinde hazırlayıp sahneye sürdükleri şeytani bir planın sonucu.

Kuduran kapitalizmin gelinen aşamada teknoloji tekellerinin iplerini çektiği bir diktatörlüğe dönüştüğü, bilginin ve haberin kitlelerin aklına ve vicdanına yönelmiş bir silah olarak kullanıldığı yadsınamaz. Halkları kötürümleştirerek rıza ve itaat üretme araçları arasında en etkililerinden biri bu.

Burjuva diktatörlüğü kurumsal şiddetin ve kolluk aracılığıyla uyguladığı fiziksel şiddetin yanında düşünsel bir şiddet türünü de iletişim teknolojileri üzerindeki tekelinden faydalanarak devreye sokuyor.

Çok teorik mi gittik? Somutlaştıralım. Avrupa’da 1980’lerde başlayan ama 1991’den sonra hızlanan halkları yoksullaştırarak sermayeye ilave kaynak yaratma stratejisi kılıflara ihtiyaç duyduğunda basılan düğmelerden biri göçmen meselesiydi.

II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da fikri ve fiili planda çok güçlü ve meşru görünen sosyalizm talebine karşı bir tür imdat freni olarak kurulan Refah Devleti veya Sosyal Devlet 1991 sonrası sermaye iktidarları bakımından katlanılması gereksiz bir yük haline geldi. Dünyanın ekonomik dengeleri değişiyordu. Küresel ekonomik odak, özellikle de üretim bağlamında Asya’ya kaymıştı ve kâr hadleri düşen Avrupa sermayesinin rekabet gücü eriyordu. Böyle bir durumda akla ilk gelen telafi mekanizması emekçilerin soluk almasını ve davulcuya zurnacıya (sosyalizm ve komünizm olarak okuyun) kaçmamasını sağlayan Sosyal Devletin tasfiyesiydi.

Fransa’da ve birçok başka ülkede ana akım durumundaki liberal iktisatçılar “çok fazla harcama yapıyoruz, borçlanıyoruz” yakınmaları eşliğinde, hatalı ve masraflı olarak niteledikleri sosyal devlet uygulamalarını eleştirilerinin odak noktasına yerleştirdiler. Peki ne olmuştu da, nüfus artışı ihmal edilebilir düzeyde kalan bu ülkelerde sosyal harcamalar bu kadar artmış, devlet bu yüzden borçlanmaya gitmek zorunda kalmıştı. Savaş sonrası Avrupa’nın kalkınmasını sırtlayan ve artık emekli olan Avrupalı emekçilere “size artık pek para vermek istemiyoruz” demek siyaseten riskli olduğu için aynı kalkınma sürecinde payı olan göçmenlerin hedef gösterilmesi yoluna gidildi. Dayatılan söyleme göre, çok “fazla” göçmen vardı ve bu yüzden devletin parası sosyal harcamalara yetmiyordu.

Oysa en azından Fransa’da göçün, göçmenliğin tarihi çok gerilere gidiyor. Bunun temel sebebi de sömürgecilik. Siz gidip bir ülkeyi işgal ediyor, kaynaklarını yağmalıyor, dilini kültürünü eritip kendinizinkini dayatıyorsanız bunun elbet bir bedeli oluyor. Yaşanmaz hale getirdiğiniz ülkelerden kaçanların ilk adresi siz oluyorsunuz. Uzatmayalım, Fransa’da sömürgecilik kaynaklı göçmenlik olgusu 100 yılı aşkın süredir mevcut. Buna bir de sanayi devrimi döneminde sermayenin kömür madenlerinde öldürene kadar sömürmek için ihtiyaç duyduğu İtalyan, İspanyol, Polonyalı ve Portekizli emekçileri eklerseniz 200 yıllık bir göçmenlik gerçeğinden de söz edebiliriz.

Toparlarsak, savaştan sonra 30-40 yıl çalışıp emekli olan Bay veya Bayan Dupont’a artık devlet hastanelerinde eskisi ölçüsünde nitelikli ve ücretsiz hizmet verilemeyeceğini, çocuklarının veya torunlarının ücretsiz devlet okullarında ve üniversitelerde kaliteli aynı kalitede eğitim göremeyeceğini söylerken, bunun sebebi olarak göçmenleri göstermek çok pratik bir yöntem haline gelmişti. 
Sermaye diktatörlükleri çılgınca zenginleşen sermaye sınıfının bütün bu gerilemenin sebebi olduğunu söylemiyor, bunun yerine Bay ve Bayan Abdulkarim ve üç çocuğunu hedef tahtasına yerleştiriyor. Bunlar zaten esmer, hatta kimi zaman maazallah kara renkli! Üstüne üstlük en azından bir kısmı başka bir dine inanıyor. O yüzden de toplumun en ilkel “ötekileştirme” reflekslerini kışkırtmak için ideal örnekleri oluşturuyorlar. Aşırı sağ böylece pompalanıyor ve emekçi sınıfın kendi içerisinde bölünmesi güvence altına alınıyor.

Fransa’da Lagardere grubunun veya diğer büyük tekellerin denetimindeki medya sabahtan akşama kadar aşırı sağ tezleri pazarlıyor. Basit bir örnek vermek gerekirse, “renkli” veya göçmen bir bireyin işlediği suça saatler ayrılırken, aşırı sağın parlak beyaz çocuklarının yine aşırı sağın denetimindeki polisin gözünün önünde yedikleri herzeleri görmezden geliyorlar. Fransa’da siyasi şiddete ilişkin istatistiklerin ortaya koyduğu bir gerçek var. Son yirmi yılda sağcıların işledikleri cinayetler, siyasi kategoriye sokulan ölümlü saldırıların yüzde doksanını oluşturuyor. Oysa medyaya ve onun ekranlarını parselleyen liberal siyasetçilere bakarsanız göçmenler ve onları destekleyen solcular “terörist”. Nasıl? Gözünüzün önüne “Bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz” diyen bir Türk büyüğü geldi mi?

Bu arada semirtilen zengin kesimi aklamak için devreye “ama onlar çok çalışıyorlar ya da çok zekiler” anlatısı da devreye sokuluyor. Bu anlatının yanına “bunlar çok zengin olurlarsa daha çok yatırım yapar, daha çok iş alanı açarlar’ palavrası da devreye sokuluyor. Oysa gerçek çok farklı. Fransa’da da başka yerlerde de zenginliğin kaynağı yüksek zekâ veya yoğun emek değil, kamu kaynakları. Halkın, milyonların üretiminden kaynaklanan değer çeşitli mekanizmalarla aktarıldığı için bunlar daha da zenginleşiyor.

Bütün dünyaya büyük zekâ olarak pazarlanan Elon Musk’ın servetinin neredeyse tamamı kamu ihalelerinden (Pentago, NASA vs) yani ABD halkının parasından geliyor. Musk gibi ırkçı pislikler üzerine oturdukları o paranın içerisinde 20 bin şubeli bir hamburger zincirinde üç otuz paraya çalışan Afrikalı-Amerikalı veya hispanik emekçinin sömürülen emeğinin de bulunmasından pek rahatsızlık duymuyorlar ama “beyaz üstünlükçü” propagandaya yakıt sağlamaktan da hiç geri durmuyorlar.

Konumuza dönersek, Avrupa’nın dört bir yanında yanan çoban ateşlerinin Eylül sonu, Ekim başı gibi yaygınlaşması ve şiddetlenmesi de rastlantı değil. Her yıl yaz bitip sonbahar gelince sadece yapraklar değil burjuvanın sözde demokrasisinin de sırları dökülüyor. Somut olarak, bir sonraki yılın bütçe taslağının parlamentolarda görüşülmesine başlanıyor.

Yukarıda anlattığımız patronlara kaynak aktarma mekanizması herkesçe bilinmesine rağmen örneğin Macron veya onun en az kendisi kadar vasıfsız Başbakanı Lecornu Eylül ayında halkın karşısına çıkıp “Biz bu yılki bütçede de, çocukların okullarındaki sıralardan bir kısmını daha yenilemek ya da temizlenmeyen tuvaletlerine görevli atamak yerine büyük tekellere daha fazla kaynak aktaracağız” diyemiyor. Bu gerçeği kitap kalınlığındaki bütçenin verilerine gömerek gizlemeye çalışıyor.

Ne var ki, olanı biteni her geçen yıl zorlaşan geçim koşullarıyla daha fazla fark eden kitleler bu yüzden sokağa dökülüyorlar. Bu arada, teknoloji tekellerinin iletişim silahının namlusu en azından bu noktada sömürü düzenine çevrilebiliyor. Arnavutluk’ta, doğal bir park alanı ABD/İsrail sermayesine peşkeş çekilmesin diye sokağa çıkan genç, Yunanistan’da bir iş kazasıyla başlayan gösterilere katılan bir diğeri, Fransa’da olup biteni o iletişim araçları sayesinde görüyor ve dönüp kendi yaşadığı koşullara bakıyor. Bu sebeple “ücretsiz eğitim”, “NATO mezbahalarına değil halka bütçe” talepleri ortaklaşıyor.

Bu sorunlara barınma krizinin de eklendiği İspanya ve Portekiz’de meydanları dolduranların, tıpkı Fransa, Belçika ve Yunanistan’da olduğu gibi Enternasyonal marşıyla yürümelerinin, “El pueblo unido jamas sera vencido” şarkısına eşlik etmelerinin hiç de hafifsenemeyecek bir anlamı var.

Sermaye düzenlerinin sosyalizmi ve komünizmi halkların belleğinden silmek için ortaya koydukları 70 yıllık gayret, en gelişmiş yalan uydurma teknolojileri, kimlikçiliğe ve ideolojiden yoksun bir çevreciliğe sıkışıp kalarak sınıftan kopan Avrupa solunun bu sürece verdiği verdiği katkı, hepsi bir anda çöp oluyor.

Şimdilik Avrupa’daki eylemlerde öncü örgüt ve partilerden söz edebilecek durumda değiliz. Burada öncülüğü yapan bir fikir. Fransız devriminin doğurduğu, Ekim Devrimi’nin hayata geçirdiği, kapitalizmin bir türlü öldüremediği eşitlik fikri. Düzene karşı isyanının bu fikir etrafında örgütlenmesi sermaye diktatörlüğünün ortadan kaldırılmasının yolunu açmak üzere.

Ortada yadsınamayacak bir gerçeklik var. Sınıf uyanıyor... Yoksulluğun da, Gazze’de devam eden soykırımın da, göçmen düşmanlığının da, ırkçılığın, homofobinin de, çevre tahribatının da kapitalist düzenden kaynaklandığı bilinci yayılıyor, yaygınlaşıyor. Çok sevdiğim deyimle, mücadeleler ortaklaşıyor (la convergence des luttes) ve asıl hedef belirginleşiyor.

Çok kalabalık ve güçlüyüz. Bunu fark ettiğimizde gücümüz ve kalabalığımız daha da büyüyecek.

Hep söylüyorlar ya, “vergi alırsanız sermaye kaçar” diye. Sermayenin ve patronlara kaçabilecek yer bırakmadığımız bir dünya kuracağız!

/././

23 Ekim 2026 Cuma

ÇİZGİLERİN DİLİ -23 Ekim 2026-

 

Eski mahalleler, yeni mahalleler!.



                                                      SANAT BAYRAMI VE HAFTASI 



(Derleyen: mstfkrc)

KÖŞEBAŞILAR -23 Ekim 2026-



 Z kuşağı diye bir şey yok; dünyayı sarsan, yoksul ve geleceksiz gençlik -Nuray Sancar/Evrensel-

Fransa Creteil’de liseli öğrencilerin başlattığı, ülke genelinde 410 liseyi kapsayarak genişleyen öğrenci eylemleri, yakın geçmişte meydanları doldurmuş olan Sarı Yeleklilerin, gençlerin anne babalarının, farklı kesimlerden emekçilerin katılımı ve Genel Emek Federasyonunun da (CGT) tam destek açıkladığı eylemler geçtiğimiz cumartesi zirveye ulaştı. Aynı hafta sonu İspanya, Arnavutluk, İtalya ve Portekiz’de de gençler ve emekçiler kıtayı sarsıyorlardı. Her ülkede eylemi tetikleyen somut talep ve sebep farklı olsa da birikmiş bir öfkenin dışa vurumu bakımından 17 Ekim 2026 önemli bir tarihti. Hareketleri kontrol altına alamayan hükümetler sokağa çıkma yasağı (Fransa), ordunun ‘sokağa inmesi (Portekiz), İyi Parti Milletvekili Turhan Çömez’in iddia ettiği gibi Türkiye’den TOMA transferi (Arnavutluk) yaparak kriz çözmeye çalıştılar. Ne var ki Fransa’da yarın için de bir eylem çağrısı yapılmış olması bu önlemlerin kaynak ülkede pek de sökmediğini gösteriyor.


Epeydir, dijital yetenekleri gelişmiş, anne babaları gibi yıllarca aynı işte 9-5 çalışıp emekli olmak istemeyen, kendi işlerini kurma hayalinde, her konuda bir fikri olan ama biraz uyuşuk, pervasız ama apolitik, asosyal, hedonist ve keyfine düşkün bir Z kuşağı profili çıkaran şirket sosyologları, düşünce kuruluşları ve oralardan beslenen medya bu neslin Fransa’da kalabalık sınıflara, üniversite giriş programındaki eşitsizliklere, öğretmen azlığına yönelik bir tepkiyle harekete geçmesini neredeyse Oblomov’un ayağa kalkışını izler gibi izlemekte. Biber gazı, toplu gözaltılar sonunda geriye çekilecek bir gel-geç öfkenin hasbelkader sokağa inmiş gençleri bilgisayarlarının başına döndüreceğini de beklediler. Ama işler giderek büyüdü.

Babası Cezayirli bir işçi, annesi Fransız olan Liseli Öğrenci Sendikası Başkanı Ryad Rani’nin melez kimliği, hareketin yoksul banliyölerdeki okullardan başlaması bu konuda fikir yürütme zorunluluğunu hisseden Trump tarafından Fransa’nın göçmenlere karşı lakayıtsızlığı ile açıklandı. Bu arada kendi damadının turistik tesisler kurmak için anlaştığı Başbakan Edi Rama’ya karşı Arnavutluk bir süredir ayaktaydı ve 17 Ekim onlar için de önemli bir tarih oldu. Medyanın geneli bu antiemperyalist-milli hareketi çevre eylemleri gibi ‘kabul edilebilir’ bir kategoriye sığdırarak açıklamayı tercih etti. Ne de olsa gençliğin yanında, bir zamanlar onların ana babalarını harekete geçiren kavramları anmamak gerekiyordu!

İspanya’ya gelince; 87 yaşındaki Maricarmen Abascal yıllarca yaşadığı evden çıkarıldığında, kendileri de had safhaya çıkmış barınma sorunu yaşayan İspanyol gençliği Abascal evine geri yerleştirilinceye kadar sokakları bırakmadı. Ne var ki Maricarmen kısa bir süre sonra vefat edecekti.

Hindistan’da da bir süredir sınav yolsuzlukları, işsizlik sorunu, iktidar baskıları ve seçim yolsuzluklarına karşı eylemde olan gençler kendilerine hamamböceği diye seslenen Başbakan Narendra Modi’nin bu sözünü alıp kendilerine ‘Hamamböceği Hareketi’ adını taktılar ve eylemler bir süredir devam ediyor.

Ekseni kayan dünya, gençler tarafından düzeltilmeye çalışılıyor.

Bu gençlik hareketleri içinde totalleştirici ve aynılaştırıcı bir Z kuşağı kimliğine sahip çıkan olmadı ama eylemciler kendilerine çeşitli adlar takarak, ellerinden kayan bir şimdiyi ve yarını geri alabilmek için meydanları ve sokakları doldurdu. İşlerden iş beğenmeyen, hazcı ve keyif düşkünü, bilgisayarından başını kaldırmayan bir nesil olarak tarif edilen Z kuşağı diye kapsayıcı bir kategori yok ve hiç olmadı çünkü.

Avrupa’da, Hindistan’da, Arjantin’de harekete geçenlerin büyük bir çoğunluğunu toplumun en kırılgan kesimleri; giderek derinleşen eşitsizliğe, yoksulluğa, diktatörlerin baskılarına en çok maruz kalanlar oluşturuyor. Kuşağın Türkiye’deki muadili MESEM’lerde güvencesiz ve düşük ücretle istihdam edilerek ölümle burun buruna çalıştırılıyor; yükseköğrenim görebilenlerin iş garantisi yok, gençliğin bir bölümü akranlarının eğitim hakkı için mücadele ettiği Avrupa’ya gitmek için can atıyor.

Toplumsal sınıfları literatürden silmek, en çok da ezilen sınıfları sınıf diye bir şeyin olmadığına ikna etmek için onca para ve çaba harcayan, kavramı ve kapsadıklarını sürekli aşağılayan iktidarlar, şimdi bir sınıf tepkisiyle karşı karşıya. Demek ki erken yaşta proleterleştirilen gençlik kesimleri alıklaştırmaya yönelik eğitim programlarına ve dayatmalara rağmen dünyadan ve tarihten bihaber değil.

’90’ların sonundan itibaren herhangi bir ülkedeki toplumsal kalkışmanın komşu ya da uzak ülkelerde yankılanması, domino etkisi yaratarak büyümesi hareketin yasası oldu. 17 Ekim umulmadık bir eş zamanlılığın, çakışmanın tarihidir. Dünya tekellerinin şiddetlenen paylaşım savaşı için bütçenin hatırı sayılır bir bölümünü ayırıp silahlanan ve bunun bedelini halka açlık ve yoksullukla ödeten, gençlere belirsiz bir gelecekten veya ‘Rejimin askeri olmak’tan başka bir şey vadetmeyen devletlerin tercihleri, dünyanın meydanları arasındaki pasaportlu geçişleri yıkmış bulunuyor.

Ancak bir tehlike de var. Kabaran kitlesel dalganın karşısında, ulusal sükuneti ve kontrolü sağlama iddiasıyla eşikte bekleyen faşist partilerin -ki bunun en yakın örneği Fransa’dır- eylem istismarcılığı başladı bile. İspanya’da erken seçim kararı alan Pedro Sanchez’in yerini aşırı sağ almaya hazırlanıyor. Uyguladıkları yıkım ve yoksullaşma politikalarıyla; beslenme, eğitim, barınma vb. sorunları yaratan liberal hükümetlere yönelik tepkiyi faşizmin maya olarak kullandığı bir dönemden geçiyoruz.

Zaten faşizm devrimini yapamayan, kurulu düzeni değiştiremeyen hareketlerin ödediği diyet olmuştur genellikle. Hareketin niyeti, gücü ve örgütlülüğü bu eşik zamanı aşabilecek mi, bütün mesele bu?

/././

Avrupa’nın keskinleşen çelişkileri, silahlanma ve sokaktaki öfke -Yücel Özdemir / Evrensel- 

Dünyanın son birkaç yıldır içine girdiği emperyalist rekabet, savaş, silahlanma ve neoliberal politikalar sarmalı, her yerde halkın yaşam ve çalışma koşullarını öncesine göre çekilmez hale getirdi. Bu nedenle sosyal patlama ya da isyanlar her yerde ve ülkede adeta kaçınılmaz görünüyor.

Avrupa’daki gösteriler iki önemli farkı açık olarak ortaya koyuyor.

Birincisi: Egemen sınıfların, hükümetlerin halkı diğer ülkelere nazaran çok kolay bir şekilde ikna edip peşine takamaması. Hükümetlerin ve onların bilumum sözcülerinin yaptığı kara propagandanın tutmasının koşulları zorlaşıyor. Hükümetlerin eğitim, sağlık, sosyal alanlarda yaptığı kısıtlamalara gerekçe olarak “bütçe yetersizliğini” göstermesi inandırıcılığını yitirdi. Keza, az çok gelişmeleri izleyenler asıl sorunun paranın olmaması değil, olan paranın halkın temel ihtiyaçlarına ayrılmadığını biliyor.

Gençliğin dilinden düşmeyen “Silahlanmaya değil, eğitime bütçe” sloganı halkta bir karşılık buldu. Resmi verilere göre, Macron’un cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduğu 2017’de 36 milyar avro olan askeri harcamalar 2030 yılına kadar 76.3 milyar avroya yükselecek. Yani tam iki katına.

Bütçeden eğitime ayrılan pay her ne kadar yaklaşık 90 milyar avro olarak görünse de bunun dörtte birinden fazlası, yıllık 25 milyar avro, memurların emekli maaşlarının finanse edilmesinde kullanılıyor. Bu durumda harabeye dönen okulların tamirinin de olduğu pek çok acil ihtiyaç karşılanamıyor. Keza, askeri harcamalara rekor düzeyde bütçe ayrılırken 15-24 yaşları arasındaki gençlerin yüzde 20’sinden fazlası işsiz. Bu rakam OECD ortalaması olan yüzde 11’in çok üzerinde.

Benzer bir durum Almanya için de geçerli.

 2017’de askeri harcamalar için ayrılan bütçe 37.7 milyar avro iken, bu miktarın 2027’de 140 milyar avroya çıkarılması kararlaştırılmış durumda. 10 yıl içindeki yüzde 268’lik artışa tekabül ediyor. Fransa’dan çok daha yüksek.

Bu çarpıcı gerçek, halkın önemli bir bölümü tarafından görünürken, bir kısmı “Rusya’nın Avrupa’ya saldırmaya hazırlandığı” söylemi üzerinden desteğe ikna edilirken, bir kısmı ise tepkisini her fırsatta ortaya koyuyor. Gençlerin zorunlu askerliğe karşı düzenlediği eylemlerde, barış yürüyüşlerinde “Savaşa ve silahlanmaya değil, eğitime bütçe” talebi her geçen gün daha fazla duyuluyor. 31 Ekim’de ülke genelinde gençlerin yapacağı eylemlerde de bu talebin öne çıkması bekleniyor.

Sadece askeri harcamalardaki artış ile eğitimdeki sefil durum arasındaki ilişkiye bakıldığında, halkın, gençliğin aleyhine olan bir gerçek kendiliğinden görünebiliyor. Bunu diğer alanlara da yaymak mümkün. Örneğin emperyalist çıkarlar için Ukrayna ve İran’a yapılan müdahaleler, çıkarılan savaşlar halka hayat pahalılığı olarak geri döndü.

Özetle çelişkilerdeki derinlik, ağır sorunlara yol açan nedenler belirgin bir şekilde ortaya çıktıkça, öfke ve tepki kaçınılmaz hale geliyor.

İkincisi: Mesleki, sendikal örgütlerin izledikleri politikalardan bağımsız olarak, kitleleri bir arada tutan, tepki göstermesini sağlayan mekanizmaların varlığı, kendiliğinden başlayan eylemlere kitlesel ve sürekli bir karakter kazandırabiliyor. Fransa’da gençliğin özgün örgütlerinin eylemler içinde yer alması, sonra sendikaların, ilerici partilerin ve diğer örgütlerin sürece dahil olması, harekete kısa sürede yeni bir boyut kazandırdı. Bu örgütlerin süreci nereye taşımayı hedeflediğinden bağımsız olarak, hareketin içinde yer almaları, taleplere fazla sarılmayı da beraberinde getiriyor.

Eylül ayında Hollanda’da da hükümet neoliberal bir sosyal saldırı planı ilan etti. Ancak sendikaların sokakta tepkisini ortaya koyması üzerine geniş bir toplumsal hareketin oluşacağı endişesiyle hemen planı geri çekmek zorunda kaldı.

Almanya’da ise hükümet askeri harcamalara kaynak yaratmak için eğitimden, sağlıktan, sosyal alanlardan kesintiler yapmaya kararlı görünüyor. 26 Eylül’de 15 kentte 175 bin işçi ve emekçi sokağa çıktı. Buna rağmen geri adım atma niyetinde olmayan hükümet partileri bir taraftan girdikleri her seçimde ağır yenilgiler alırken, diğer taraftan güven kaybediyorlar. Yeni bir protesto dalgası ise kaçınılmaz görünüyor.

Özetle, Avrupa’daki derinleşen ekonomik sosyal sorunlar, bir taraftan hükümetlere, düzene karşı tepkiyi büyütürken diğer taraftan sendikalar, meslek örgütleri üzerinde harekete geçme baskısını artırıyor.

Gelişmeler, öfkeye neden olan toplumsal sorunların kısa sürede çözülmesi bir yana artacağını gösteriyor. Bu nedenle biriken öfkenin devlet zoruyla bastırılmaya çalışılması en güçlü seçenekler arasında görünüyor. Kapitalist devletlerdeki otoriterleşme, gericileşme, demokratik hakları yok etme üzerinden ilerleyecek bu hatta aşırı sağ, egemen sınıflar için dayanak olmaya aday durumda. Bu konuda önümüzdeki yıl Fransa ve İtalya’da yapılacak seçimler adeta turnusol işlevi görecek. “Demokrat” maskesi takanların solun yükselişini engellemek için faşistlerin arkasında hizalanacağı, yükselen protesto hareketine gösterdikleri ortak tepkilerden anlaşılıyor.

Ne var ki Victor Hugo’nun dediği gibi “Hiçbir şey vakti gelen düşünceden daha güçlü değildir.” Bir süredir aşırı sağdan estirilen havanın yönünü sola dönmesinin vakti geldi. Yeni bir sosyal hareket aynı zamanda yükselen ırkçılığın da panzehri olacak.

/././

Teslim alamayacaksınız -Zafer Arapkirli/Birgün- 


Tarih boyunca diktatörlüklerin tüm ülkelerde ortak bir davranış biçimi ve ortak bir kaderi vardır.

Her icraat, her buyruk, her baskı ve her azgınca saldırıyla kendi kendilerini adım adım bir köşeye sıkıştırmak ve kendi sonlarını hazırlamak.

Zaten ezdikleri, sömürdükleri, memleketi berbat ettikleri yetmiyormuş gibi, kalan tüm enerjilerini de baş kaldıranları ezmek için çaresizce kullanıp, giderek saldırganlaşmak.

Ama şöyle bir sıkıntı da, kaçınılmaz olarak karşılarına çıkar.

Milyonlarca insana yetecek kadar zindan, milyonlarca bileğe takacak kadar kelepçe, milyonlarca insana yaylım ateşi açacak kadar mermi, milyonların üzerine sıkacak kadar çok miktarda tazyikli su bulamazlar.

Arada bir başka ülkelerdeki "meslektaş - mevkidaşlarına" ödünç ya da hibe olarak TOMA yollayarak komik duruma bile düşebilirler bu uğurda.

Halkına içecek suyu, yakacak odunu - kömürü - gazı sunamayan ama meydanlarda coplatarak, bombalayarak, gazlayarak, su sıkarak "hizmet" verme durumuna düşerler zavallıca.

Bir yandan da olup bitenden halkı haberdar etmeye çabalayan, yani "mesleki misyonunu" yerine getirmeye çalışan gazetecileri ve basın kuruluşlarını hedef alırlar.

Duyulmasın diye. Görülmesin diye. Okunmasın diye. Konuşulmasın diye. Tartışılmasın diye.

Bu uğurda yapamayacakları şey, alamayacakları mesafe, durabilecekleri bir sınır da yoktur diktatörlüklerin.

Kimi zaman sinsice yöntemlerle tehdit ve baskı altına almaya çalışırlar gazeteciyi.

Sağdan soldan trolleri, kiralık besleme unsurları gazetecilerin üzerine salarak mütemadiyen "havlama" sesiyle tedirgin etmeyi denerler.

O şekilde başaramayınca, kendi komuta ettikleri yargı mekanizmasını devreye sokarlar.

Yazılan çizilen her bir metnin noktasına - virgülüne kadar, radyo veya televizyonda yapılan konuşmanın her bir cümlesini didik didik edip, hatta kaş - göz işaretinden bile bir anlam çıkarmaya çalışıp şikayette bulunur, dava açarlar.

Öyle gözü dönmüştür ki diktatörlük mekanizmalarının, kimi zaman "yazılmayanı, anlatılmayanı, yayınlanmayanı, konuşulmayanı" bile dava konusu, gözaltı konusu hattâ tutuklama ve cezalandırma konusu yapabilirler. Bunu nasıl yaparlar diye sormayın. Yapılmışı var. Vallahi, böyle takdire (!) şayan özel bir yetenekleri var.

Yargıyı ellerine geçirmiş olmaları, onlara "doğru dürüst dellillendirmeden, savunma almadan, zanlıyı ve avukatını bile dinlemeden" hapse atma ve hattâ hüküm giydirme hakkını görmelerini sağlar...

Bunları yapamadıkları yerde doğrudan kaba şiddete, hattâ cinayetlere imza atmaktan da çekinmezler.

Adı üzerinde, "diktatörlük" dedik ya...

Gazetecileri bir köşe başında kıstırıp dövdürdükleri, faili meçhul cinayetlerde "kim vurduya" götürdükleri, arabalarının içinde havaya uçurdukları bile görülmüştür.

Örnekleri tarihin o kapkara, o utanç dolu, o utanılası sayfalarında ciltler halinde öylece durmaktadır.

Bu saldırıyı öyle aman vermeden ve biteviye gerçekletirirler ki, amaçları en azından "susturmak, sindirmek, yıldırmak, korkutmak", en ileri seviyede de "etkisiz hale getirmek" olarak tanımlanabilir.

Ama bir şeyi unuturlar diktatörlükler.

Çok önemli bir şeyi.

Tarihin, aynı zamanda "korkmayıp direnenlerin, kendini halkına adamışların, karanlığa karşı aydınlığı ve halkı aydınlatmayı savunanların" şanlı ve gurur verici öyküleriyle dolu olduğunu...

Çünkü; yoksul bırakılan, iliğine - kemiğine kadar sömürülen, ezilen hor görülen, sözü dinlenmeyen, açlığa mahkum edilen, en temel hakları olan eğitim, sağlık, adalet gibi haklarından mahrum edilen halklar, bir gün bir noktada "yeter artık!" demesini de bilirler.

Diktatörlükler, evrensel anlamda böyle bir arıza ile de malûldürler işte. Bu gerçeği bilmezler ya da bilmezden gelirler.

Böyle bir "defo" vardır yaratılışlarında.

Hiç bitmeyecek sanmak gibi bir yanılgı içindedirler.

Son ana kadar umutlarını korurlar.

"Sopa elimde olduğu müddetçe kimse bana bir şey yapamaz" umudunu hep sıcak tutarlar.

Uykuları kaçsa, bir tek gece bile yastığa başlarını rahatça koyamasalar bile kendilerine ve bir avuç yandaşlarına bu umudu her sabah yeniden aşılamaya çalışırlar.

Oysa ki, karşılarındaki haklı, mağdur ve onlardan milyonlarca kez güçlü çoğunluğun umudu bir araya geldiğinde, diktatörlüklerin bu "sanal umudunu" bir sel gibi yıkar geçer.

Bir nevi "dere yatağına yapılmış derme çatma gecekondu"dur diktatörlükler.

O sel, bir gün mutlaka gelir ve siler süpürür.

Emekçiyi aç karnına çalıştır.

Emekliyi dünyaya geldiğine pişman et.

Çocuğu güvensiz bir ülkede yaşat.

Kadını sürekli ölüm korkusuyla dolaşmaya mahkûm et.

Hayvanlar için bu gezegeni bir cehenneme çevir.

Doğayı hunharca mahvet.

Hasta olanın, zengin (hem de çok zengin) değilse ölüme mahkûm olacağı bir sistem kur.

Ülkenin yer altı ve yer üstü tüm zenginliklerini emperyalistlere peşkeş çek.

Bölgedeki herkesle dalaş ve insanlarını sürekli savaş riskine açık bir iklimde yaşat.

Nefes alana, ses çıkarana, düşünene, espri yapana, şarkı söyleyene, dans edene, yazana, çizene sopa salla.

Bir de bütün bunları hatırlatan yani "dünyaya ayna tutan" medyaya- gazeteciye sürekli ateş et.

Sonra da "ilelebet" ayakta kal...

Yok be canım.

Öyle olmuyor işte...

Sana kim anlattıysa, (nasıl desem?) yanlış anlatmış.

Bizi tıkacak kadar büyük bir zindanı, önümüze dizecek kadar çok barikat ve demir parmaklığı, hepimizin bileklerine geçirebileceğin kadar çok kelepçeyi bugüne kadar daha hiçbir diktatör tedarik edemedi.

/././

GÜNDEM -23 Ekim 2026-

‘Türkiye yüzyılı’ vurgundan alındı -Evrensel Gazetesi - Manşet-


AKP’nin seçim konsepti ‘Türkiye Yüzyılı’ söyleminin mimarı, ve Erdoğan’ın başdanışmanlığı görevini yapmış olan Ertan Aydın, fon vurgunu nedeniyle gözaltına alındı. Aydın’ın Tera’nın yönetim kurulundan istifası için ‘Büyüklerimizle istişare ettim’ sözlerini hatırlatan Yeni Partili Murat Emir ‘Bu tavsiyeyi veren büyük kim?’ diye sordu. Eski Bakan Sayan Kaya, vurgundan elde ettiği 2 milyarı geri ödediğini açıklarken, AKP ‘fon vurgunu ile AKP’yi bağdaştırıyorlar’ suçlamasıyla dava açtı.

***

Fatma Betül Sayan Kaya ve İlyas Kaya: Eski AKP’li Bakan ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi, 4 ayda 2 milyar 170 milyon TL nakit kâr elde etti. AKP’nin WhatsApp grubundan çıkarıldı.
***
Mustafa Yazıcı: AKP Kurucusu ve Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın oğlu. Mal varlığına tedbir konuldu, yurt dışına çıkış yasağı getirildi.
***
Özdemir Ataseven: Eski AKP Tuzla İlçe Başkan Yardımcısı Özdemir Ataseven’in 9.7 milyar liralık şüpheli işlemi tespit edildi.
***

Şimşek’in 7 yıl çalıştığı şirket 8 milyar TL’yi kapıp kaçtı: Fatma Betül Sayan Kaya ile aynı fona girmiş -Evrensel Gazetesi-

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in 7 yıl çalıştığı Merrill Lynch International’ın, fon operasyonlardan kısa süre önce 8 milyarlık pozisyonlarını kapattığı öne sürüldü.
***

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının fonlara yönelik yürüttüğü soruşturmada, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in 7 yıl çalıştığı, Bank of America bünyesindeki Merrill Lynch International’ın (MLI) adli operasyonlardan kısa süre önce Borsa İstanbul’daki milyarlarca liralık pozisyonlarını kapattığı ve bu işlemlerden yaklaşık 8 milyar TL net kazanç sağladığı öne sürüldü. Şirketin, Destek Faktöring, Özata Denizcilik, Katılım Evim, Odine ve Peker Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı fonlarına girdiğini belirten Yeni Parti Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, “Merrill Lynch en verimli fonları bulmuş; en verimli fonları bulmakla yetinmemiş, onlara tam zamanında girmiş. Sonra vatandaşın içeride kilitli kaldığı zaman gelmeden Merrill Lynch'e haber uçurulmuş” dedi.

Konuyu Sabah muhabiri duyurdu
Sabah’tan Halit Turan’ın haberine göre İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının yürüttüğü soruşturmada, Merrill Lynch International’ın borsadaki pozisyonlarını kapatma zamanı ile adli operasyonların başlangıcı arasındaki paralellik incelendi. Şirketin söz konusu işlemler sonucunda yaklaşık 8 milyar TL net kazanç sağladığı öne sürüldü.

Yeni Parti Grup Başkanvekili Gökhan Günaydın, Mecliste düzenlediği basın toplantısında fon vurgunu ve AKP’nin Meclise getirdiği teklifle ilgili değerlendirmede bulundu.

“Merrill Lynch tam zamanında kanatlanmış”
Bank of America bünyesinde faaliyet gösteren uluslararası finans kuruluşu Merrill Lynch’in Türkiye’de bazı fonlara yatırım yaptığını ifade eden Günaydın, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in geçmişte Merrill Lynch’te 7 yıl çalıştığını ve Avrupa, Orta Doğu ve Afrika Bölgesi Ekonomik ve Stratejik Araştırmalar Bölüm Başkanlığı görevinde bulunduğunu söyledi.

Günaydın, şu ifadeleri kullandı: “Şimdi bu Merrill Lynch Türkiye'de fonlara giriyor. Hangi fonlara giriyor? Söyleyelim: Destek Faktöring, Özata Denizcilik, Katılım Evim, Odine ve Peker Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı. Yani yetenekli Merrill Lynch, İngiliz Mehmet'in içinde çalıştığı yetenekli Merrill Lynch en verimli fonları bulmuş; en verimli fonları bulmakla yetinmemiş, onlara tam zamanında girmiş. Sonra vatandaşın içeride kilitli kaldığı zaman gelmeden Merrill Lynch’e haber uçurulmuş. Kim haber uçurulmuş artık bilinmiyor ve Merrill Lynch zamanında kanatlanmış. Giden para ne kadar? 8 milyar lira. Vatandaşın kendisi içeride kilitli, parası içeride kilitli.”

***
Fon iktidarı vuruyor: Erdoğan kendi tabanını ikna edebilecek mi?-Barış Avşar ve Nergis Demirkaya/Evrensel Gazetesi-
https://youtu.be/mYAexP8IBjM

***

Tasfiye edilen fonlarda 55 bin 755 hesaba 49,7 milyar lira ödendi -Evrensel Gazetesi -

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında yapılan 7'nci Fon Kurulu Toplantısı'nın ardından, tasfiye sürecindeki fon sayısının 131'den 47'ye gerilediği açıklandı.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz başkanlığında 7’nci Fon Kurulu Toplantısı gerçekleştirildi. Toplantıya Adalet Bakanlığı, Hazine ve Maliye Bakanlığı ile ilgili kurum ve kuruluşların yetkilileri katıldı.

Toplantının ardından İletişim Başkanlığı tarafından yapılan açıklamada, tasfiye sürecindeki yatırım fonlarına ilişkin son bilgiler paylaşıldı. Açıklamaya göre, sürecin başından bu yana tasfiye edilen fonların sayısı 131’den 47’ye düşerken, 55 bin 755 hesaba toplam 49,7 milyar lira tutarında ayni ve nakdi ödeme yapıldı.

Hedef Portföy fonlarının 18’i tasfiye edildi

Sermaye Piyasası Kurulunun (SPK) 15 Ekim 2026 tarihli kararıyla tasfiye ödemelerine başlanan Hedef Portföy Yönetim Şirketi A.Ş.’nin kurucusu olduğu 31 fondan 18’inin tasfiye işlemlerinin 21 Ekim itibarıyla tamamlandığı bildirildi.

Bu fonlar kapsamında 10 bin 8 hesaba toplam 8,9 milyar lira ödeme yapıldığı belirtildi. Kalan 13 fonun tasfiyesinin de kısa sürede tamamlanmasının hedeflendiği kaydedildi.

Ara ödemeler için yasa teklifi bekleniyor
İletişim Başkanlığı açıklamasında, tasfiyesine karar verilen bazı yatırım fonlarında sürecin adil, şeffaf ve etkin yürütülmesi ile ödemelerin hukuki güvenceye kavuşturulmasını amaçlayan kanun teklifinin TBMM Genel Kurulunda görüşüldüğü belirtildi.

Teklifin kısa süre içinde yasalaşmasının öngörüldüğü ifade edilen açıklamada, kabul edilmesinin ardından kalan fonlara ilişkin ara ödeme süreçlerinin hızlandırılacağı kaydedildi.

Haksız kazançların geri alınması takip ediliyor

Açıklamada, elde edildiği belirtilen fahiş ve haksız kazançların geri alınmasına yönelik süreçlerin Adalet Bakanlığı, Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) ve Mali Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) tarafından takip edildiği bildirildi.

Tasfiye sürecinin hisse senedi piyasalarını olumsuz etkilemeyecek biçimde yürütüleceği, yatırımcıların ödemelerini mümkün olan en yüksek değerde almasının hedeflendiği ifade edildi.

Sürecin günlük takibi ve kurumlar arası koordinasyon için Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Kutluhan Taşkın’ın görevlendirildiği belirtilirken, bağımsız düzenleyici ve denetleyici kurumların kendi yetki alanlarındaki konularda kamuoyunu bilgilendireceği kaydedildi.

***

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -26 Ekim 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)