Medrese, molla, Hizbullah! + Kılıçdaroğlu’nun yargısı + Devletin aklı yoktur, sahibi vardır -CUMHURİYET-


Medrese, molla, Hizbullah!-Zülal Kalkandelen- 

Geçen hafta Batman’da Âlimler ve Medreseler Birliği (İttihadul Ulema) bünyesindeki medreselerde Arapça medrese eğitimi alan 62 kız çocuğu için icazet ve mezuniyet programı düzenlenmiş. Orada kaydedilen videoyu sosyal medya hesaplarımda paylaştığım için günlerdir gericilerin saldırılarıyla uğraşıyorum!

Çarşaflı ve peçeli kız öğrencilerin tekli sıra halinde yalnızca kadınların olduğu bir salona girip plaket alışının görüldüğü video, ilk bakışta “Acaba bu gerçek mi? Türkiye mi burası?” diye sorgulatacak türden...

“Kadın ve erkek aynı ortamda çalışmak dinen haramdır” görüşünü savunan ve Şafii mezhebinden olduğunu bildiren birliğin internet sitesinde Diyarbakır, Batman, Mardin, Şanlıurfa, Gaziantep, Bingöl, Elazığ, İstanbul, Bursa, Konya, Kayseri, Van ve Şırnak’ta (25’i erkek ve 30’u kız olmak üzere) toplam 55 medreselerinin bulunduğu yazıyor. Ayrıca medrese eğitimleri 2009’dan bu yana devam ederken 4 binden fazla erkek ve kız öğrencinin icazet belgesi aldığı belirtiliyor.

İttihadul Ulema’nın genel başkanı, 2000 yılında domuz bağlı cinayetleri ile bilinen Hizbullah’a yönelik operasyonda tutuklanan “molla” unvanını kullanan Enver Kılıçaslan. Bu kişi, 1988-89’da İran’ın Kum kentinde “Hizbullah’ın İran sorumlusu” olarak görev almış, Hizbullah militanlarının eğitim trafiğinin düzenleyicisi görevini üstlenmiş birisi. Şubat 2000’de ise İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “örgüt üyeliği” suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmış.

EĞİTİMDE DENETİMSİZ BİR ALAN!

Batman’daki icazet töreni ortaya çıkınca BirGün gazetesi, Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) ulaşıp konuyu sormuş; bakanlık yetkilileri, Âlimler ve Medreseler Birliği ile herhangi bir protokollerinin bulunmadığını ve medreselerin denetiminin Bakanlığın faaliyet alanında olmadığını aktarmış!

Sosyal medyada söz konusu video hakkında şu cümlelerle yaptığım paylaşım özellikle HÜDA PAR’lıları öfkelendirmiş:

“3 Mart 1924 tarihli 430 sayılı devrim kanunu Öğretim Birliği Yasası ile medreseler kapatıldı; bu yasaya göre Türkiye’de tüm eğitim ve öğretim kurumlarının Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olması gerek. Açık açık yasa çiğneniyor!”

Bu nedenle günlerdir cinsiyetçi iğrenç küfürlere ve ağza alınmayacak hakaretlere maruz kaldım. Onunla da bitmedi; Hizbullah’a yakınlığıyla bilinen HÜDA PAR’ın yayın organı Doğru Haber gazetesi, beni hedef gösteren “İcazet merasimine suç diyen jakoben faşizm” başlıklı bir haber yayımladı.

SORULMASI VE HATIRLATILMASI GEREKENLER!

1- 3 Mart 1924 tarihli Öğretim Birliği Yasası’nı (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) savunmak suç haline mi geldi!

Türkiye’deki tüm eğitim ve öğretim kurumlarını tek bir çatı altında toplayarak MEB’e bağlayan 430 sayılı bu yasa yürürlükten mi kaldırıldı?

2- Anayasanın “İnkılap Kanunlarının Korunması”nı düzenleyen 174. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlaştıran ve laik niteliğini koruyan devrim yasalarının anayasal güvence altında olduğunu belirtir. Bu yasaların anayasaya aykırı olduğu iddia edilemez ve iptal edilemez. Söz konusu yasalardan biri de Öğretim Birliği Yasası’dır.

174. madde yürürlükteyken bu yasa nasıl böyle rahatlıkla çiğneniyor?

3- 30 Kasım 1925’te kabul edilen 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Yasaklanmasına Dair Kanun” ile tarikatlar ve cemaatler kapatıldı. Bu yasayı çiğneyen herkes suç işliyor.

4- Osmanlı döneminden kalan diğer lakap ve unvanlarla birlikte mollalık da 1934’te kabul edilen Lâkap ve Unvanların Kaldırılması Hakkındaki Kanun ile hukuken ve resmen yasaklandığı halde, günümüzde kullanılmasına nasıl izin veriliyor?

5- Medreselerin faaliyet göstermesine göz yumulması, eğitimde denetimsiz bir alan ortaya çıkardı. Bu yasaya aykırıdır; anayasanın çiğnenmesine seyirci kalınması da suçtur. Bu durumda görevlerini yerine getirmeyen Milli Eğitim Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı yetkilileri sorumludur!

/././

Kılıçdaroğlu’nun yargısı -Barış Pehlivan- 

Görüyoruz ki Kemal Kılıçdaroğlu’nun şu sıralar en sevdiği kelime şu: “Aklansınlar!” Haklarındaki iddiaları gerçek kabul edip partiden uzaklaştırdığı CHP’lilere diyor bunu. Aynı soruşturmalarda şüpheli olan ama kendisine biat ettiği için olsa gerek yeni yol arkadaşı yaptıklarına demiyor. İddianame diyor, delil diyor, suç diyor. İşte bunlardan, diyor. Yargıyı işaret ediyor, adalet saraylarının adresini veriyor, savcıların ve hâkimlerin kapılarını gösteriyor. İşte buralarda, diyor. Soruşturulun, yargılanın, beraat alın diye şart koşuyor. Aklanın ey CHP’liler, öyle gelin! Diyor.

Mesele bireysel ve kendi yakın çevresinde bir dönüşüm öyküsü olsaydı, belki bu kadar dert etmez, sadece “Nereden nereye” derdik. Ama işte dünümüzü, bugünümüzü, yarınımızı ilgilendiriyor. O yüzden, neymiş bu aklanılacak yargı sistemi, sadece son birkaç günü hatırlatarak bir defa daha görelim.

Haber şu: Kızı H.K.G’yi 6 yaşında evlendirdiği ve cinsel istismara maruz bıraktığı gerekçesiyle 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan İsmailağa cemaatine bağlı Hiranur Vakfı kurucularından Yusuf Ziya Gümüşel cezaevinden çıkarıldı. Gümüşel “sağlık sorunları” ileri sürülerek adli kontrol şartıyla tahliye edildi.

Yani Kılıçdaroğlu, bu sapıkları özgürlüğüne kavuşturan yargı sistemini CHP’lilere doğru adres olarak gösteriyor.

“Cübbeli” diye bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, bu tahliye haberini “büyük müjde” olarak duyurdu. Ve ekledi: “Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşaellah bunda olumlu bir tesiri olmuştur diye düşünüyorum.” Sahi, neydi Cübbeli’nin çocuk istismarcısını cezaevinden çıkarttırdığını düşündüğü o görüşmeler? Mesela biri, kısa zaman önce gerçekleşen Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesi mi? Yani, 15 Temmuz sonrası yargı sistemimize giren “hüsnü şehadet” yani “kefil olma” düzeni mi?

Yani Kılıçdaroğlu, tarikat şeyhlerinin kefilliğiyle cezaevinden adam çıkaran yargı sistemini CHP’lilere doğru adres olarak gösteriyor.

H.K.G’nin yaşadıklarını Türkiye nasıl öğrendi? BirGün’den gazeteci dostumuz Timur Soykan’ın sayesinde. Bu haberi nedeniyle İsmailağa cemaatinin hedefinde olan aynı Timur Soykan için savcı birkaç gün önce 9 yıl 6 aya kadar hapis istedi. Neden biliyor musunuz? “Darbe sürüyor. Halkın iradesi gasp ediliyor. Sandığın manası kalmıyor” dediği için.

Yani Kılıçdaroğlu, bir gazeteciyi gerçekleri yazdığı için yıllarca hapiste tutmak isteyen yargı sistemini CHP’lilere doğru adres olarak gösteriyor.

Cezaevinden çıkınca tekbirlerle karşılanan Gümüşel’in kurduğu Hiranur Vakfı’nın kaçak binasını kim mühürledi, biliyor musunuz? Böylesi kararlara imza atmasının bedelini bugün cezaevinde ödeyen İBB İmar ve Şehircilik Daire Başkanı Ramazan Gülten. Şairin “İstanbul’un fethini gören şehir” diye adlandırdığı Üsküdar’ı kötü yapılaşmadan kurtarmak istediği için saldırıya uğrayan ama o saldırıya dair davası yıllardır sonuçlanmayan Ramazan Gülten. “Gecemi gündüzüme katarak bizi yetiştiren Cumhuriyete, vergileri ile maaşımızı ödeyen vatandaşa, okumamızı, yetişmemizi sağlayan ailemize borcumuzu ödemek için çabaladım” diyen Ramazan Gülten.

Yani Kılıçdaroğlu, tarikatların kaçak yapılarına göz açtırmamanın bedelini, çocuğunun doğumunu bile görememekle ödeyen namuslu bir bürokratın esir alındığı yargı sistemini CHP’lilere doğru adres olarak gösteriyor.

Alın işte, sadece son bir haftanın yargı düzeni. Suçlunun serbest kaldığı, gerçeği yazanın hapsedildiği, kaçak tarikat binasını mühürleyenin ise esir alındığı bir düzende kim, kimin mahkemesinde nasıl aklanacak? Kılıçdaroğlu’nun CHP’lilere doğru adres olarak bu enkazı göstermesi trajik bir yanılgıdan daha fazlasıdır.

/././

Devletin aklı yoktur, sahibi vardır -Özdemir İnce- 

“Yapay zekâ”ya “Devlet aklı üzerine Özdemir İnce tarzı bir yazı yaz” diye talimat vermişler. Makine talimatı yerine getirmiş ve okumanıza sunduğum yazıyı gunnamış.

Hep beraber okuyalım, bakalım ne demiş makine:

[Şu “devlet aklı” lafını her duyduğumda elim kalemime gider. Çünkü yalan. Açık, kibirli, sırıtan bir yalan. Devletin aklı yoktur. Devletin sahibi vardır. “Devlet aklı” diyen adam, aslında “benim aklım” demektedir ama bunu söylemeye yüzü olmadığı için arkasına koca bir soyutlama saklar. Korkak yalan budur işte: Kendi keyfini devletin iradesi diye yutturmak.

“Ortak akıl” daha da sinsidir. Masum gözükür, demokrat gözükür, hatta mütevazı gözükür. Oysa bu ortaklık senin payına düşeni almadığın bir ortaklıktır. Karar verilir, sonra sana “Ortak akıl böyle istedi” denir. Sen itiraz edersin, “Bölücülük yapma” derler. Sus, otur, onayla. İşte onların “ortak”tan anladığı budur.

Ya birey aklı? Onu hiç sevmezler. Sevemezler. Çünkü kendi kafasıyla düşünen vatandaş, yönetilmesi zor mahluktur. Soru sorar. Hesap ister. “Neden?” der. Oysa onlar koyun ister. Sürü ister. Çobanın değneğini görünce sağa sola seğirten itaatkâr bir kalabalık ister. Asırlardır da ister. Tebaa ruhu, fes çıkıp şapka girince yok olmadı; sadece kravat taktı.

Şimdi iyi dinleyin, çünkü asıl söyleyeceğim şu: Atatürk bu milleti sürü olmaktan çıkarmak için uğraştı. Kulu vatandaş yapmak için. “En hakiki mürşit ilimdir” derken “Devlete tapın” demiyordu; “Aklını kullan” diyordu. Bugün onun adını ağzından düşürmeyip fiilen onun tam tersini yapanlara bakın: Bireyi ve yoksulu ezerken Atatürk’e sığınıyorlar. Bu utanmazlıktır. Gerçek Atatürkçülük, devlete secde etmek değil, aklı özgürleştirmektir.

Ve işte size kimsenin yüksek sesle söylemediği gerçek: Devleti sorgulanamaz bir akla yükseltirseniz, o devlet “budala” olma hakkını da kazanır. Çünkü onu denetleyecek ve uyaracak kimse kalmaz. Daha kötüsü, o devlet “cinnet” geçirir. Aklına âşık olmuş her devlet, önünde sonunda kendi halkına diş gösterir. Tarih bunun cesetleriyle doludur. Mutlak devlet, akıllı devlet değildir; frensiz devlettir. Ve frensiz araç, er ya da geç uçuruma gider, içindeki herkesle birlikte.

Trajedinin özü budur: “Devlet aklı” diye bireyi susturanlar, devlet çıldırdığı gün onu durduracak tek gücü -yani bizi- çoktan susturmuş halde bulurlar.

O yüzden, bu nedenle gürültü yapmaktan vazgeçmeyeceğim. Akıl devletin değildir yani devletin aklı yoktur.

Akıl insanındır, yani insanın aklı vardır. Devleti delirmekten koruyan tek ilaç, susmayan vatandaştır. Gerisi çobanın masalıdır. Biz koyun değiliz. Hiç olmadık.]

Helal olsun şu yapay zekâya, herif benden çok daha iyi, yaman bir Özdemir İnce.

Image

***

Bir süredir gazetelerde, televizyonlarda türlü çeşit yazıcı ve konuşmacı cirit atmakta. “Ortak akıl” demekte, “devlet aklı” demekte, “süreç” demekte veee “ayrıntı” ve “teferruat” yerine Fransız malı “detay” (le détail= Parakente satış/ Ayrıntılı hesap ve pusulası/ Önemsiz şey/ask. Levazım, ordonat) demekte. Gazetede “detay” sözcüğünü kullananın yazısını basmam; televizyonda söyleyeni bir daha ekrana çıkarmam. 1969 yılında TRT Televizyonu yapılandırılırken ilk işim “Öndenetim ve Redaksiyon Şube Müdürlüğü”nü kurmak olmuştu. İşi öyle sıkı tutmuştuk ki spikerler evime telefon edip sorarlardı. Çünkü Charles de Gaulle’ü her nedense “Çarls di Gıl” diye söylemekteydiler. “Şarl dö Gol” diye söylendiğini öğrettik. “Süreç”in “Belirli bir taslağa uygun olarak birbiriyle bağlantılı olayların veya işlemlerin art arda sıralanması ve belli bir sonuca doğru ilerlemesi anlamına geldiğini; kısaca bir şeyin yapılış, işleyiş veya gelişim aşamaları bütünü” olduğunu öğrettik. Ama en iyi açıklayıcı örneği ben bulmuştum: “Tohumun (meninin) ana rahmine düşüp çocuğun doğumuna kadar geçen süreye (zamana) süreç denir” demiştim. 

/././

Cumhuriyet



 

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -19 Haziran 2026-


Satılık güneş: Sermaye birikimi, piyasa yoğunlaşması ve arazi gasbı -Kansu Yıldırım-

Türkiye Elektrik İletim AŞ (TEİAŞ) verilerine göre, Türkiye’de güneş enerjisinden günlük bazda üretilen elektrik, 15 Haziran Pazartesi günü 184 bin 466 megavatsaatle yılın en yüksek seviyesine ulaştı. Bu rekor, uzun yıllardır yenilenebilir enerji sektörünü büyütmek amacıyla yapılan yatırımların, kamudan özel sektöre kaynak transferinin ve temelde doğanın metalaştırılmasının bir sonucudur.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının ocak 2026 verilerine göre, toplam elektrik kurulu gücünün yüzde 62.5’ini yenilenebilir enerji oluşturmakta olup, bunun yüzde 21’lik bölümü güneş enerjisinden gelmektedir.

Kaynak Kurulu Güç (MW) Pay (%)

Hidroelektrik 32.324 26,2

Güneş 25.827 20,9

Doğal Gaz 24.165 19,6

Rüzgar 14.862 12,1

Yerli Kömür 11.550 9,4

İthal Kömür 10.456 8,5

Biyokütle 2.341 1,9

Jeotermal 1.759 1,4

TOPLAM 123.284 %100

EMBER’in “türkiye elektrik görünümü 2026” raporu, güneşten elektrik üretiminin 2018’den 2023’e kadar istikrarlı bir şekilde arttığını; 2023 yılında 18.4 TWh olan üretimin 2025 yılında iki katına çıkarak 37.3 TWh seviyesine ulaştığını belirtmektedir.

Güneşin metalaşması, kuşkusuz sermaye birikiminin karakteriyle ilişkilidir. Yenilenebilir enerji, kapitalist üretimin yarattığı emek ve çevre yıkımı düşünüldüğünde sıklıkla makul ve “temiz” bir kaynak olarak kabul edilir. Ne var ki yenilenebilir enerji alanı; üretim ölçeğinin aşırı büyümesi, devlet sübvansiyonlarının artışı ve elektrik piyasasının özelleştirilmesiyle birlikte sermaye açısından “yenilenebilir enerji” olarak görülmektedir.

Türkiye kapitalizminin agresif büyüme stratejisi kapsamında ucuz enerji talebinin artışı, enerji yatırımlarını çeşitlendirmeye zorladığı kadar, enerji piyasasında özel sektörün pozisyonunu daha da güçlendirmektedir. Yenilenebilir enerji pazarında lisanslı ve lisanssız üretimde özel sektörün hakimiyeti, bu durumun göstergelerinden biridir.

Güneş enerjisi pazarı; Kalyon Holding, Limak Holding, İçkale-Cengiz Holding, Sabancı Holding, Akfen Holding, Zorlu Holding, Akkök Holding ile bunların uluslararası sermayeli ortaklıkları arasında paylaşılmış durumdadır:

• Karapınar GES (YEKA-1): Konya’da bulunan ve yaklaşık 1350 MW kapasiteye sahip Türkiye’nin en büyük güneş enerji santrallerinden biridir. Santralin sahibi Kalyon Holdingdir. Yaklaşık 20 bin dönüm arazi üzerinde kurulmuş olup 3.25 milyon panel içermektedir. Proje için 812 milyon dolar finansman sağlanmış; finansmanda İngiltere merkezli UK Export Finance, Amerikan JP Morgan ve altı Türk bankası yer almıştır.

• Erzin-1 GES (YEKA): Hatay’ın Erzin ilçesinde bulunan santralin kapasitesi yaklaşık 500 MW’dır. Limak Yenilenebilir Enerji tarafından işletilmektedir. Limak Yenilenebilir Enerji, Limak Holding bünyesindedir. Türkiye’nin büyük ölçekli GES projelerinden biri olarak yaklaşık 2 bin dönüm arazi üzerinde kurulmuştur. Finansmanında Ziraat Bankası, Almanya merkezli DZ Bank ve Fransa merkezli Euler Hermes yer almıştır.

• YEKA Erzin-2 GES: Hatay/Erzin’de bulunan santralin kapasitesi 136 MW’dır. Proje IC Enterra Yenilenebilir Enerji tarafından yürütülmektedir. Şirket yapısı İçkale ve Cengiz ortaklığına dayanmaktadır.

• Enerjisa Üretim GES’leri: Enerjisa Üretim’in güneş enerjisi kapasitesi yaklaşık 300 MW seviyesindedir. Santraller farklı illere yayılmıştır. Şirket, Sabancı Holding (Yüzde 50) ve E.ON (Yüzde 50) ortaklığındadır; yabancı ortaklı özel sektör yapısına sahiptir.

• Akfen Yenilenebilir Enerji: Akfen Yenilenebilir Enerji’nin GES kapasitesi yaklaşık 200 MW seviyesindedir. Şirketin ana sahibi Akfen Holding olup toplam yenilenebilir enerji portföyü yaklaşık 699 MW seviyesindedir.

• Cengiz Enerji GES’leri: Cengiz Enerji’nin güneş enerjisi kapasitesi yaklaşık 150 MW civarındadır ve yatırımlar özellikle Güneydoğu Anadolu bölgesinde yoğunlaşmaktadır. Şirketin sahibi Cengiz Holding olup toplam enerji portföyü yaklaşık 3 bin 161 MW seviyesindedir.

• Zorlu Enerji GES’leri: Zorlu Enerji’nin güneş enerjisi kapasitesi yaklaşık 120 MW seviyesindedir. Santraller farklı illerde bulunmaktadır. Şirketin sahibi Zorlu Holdingdir.

• Akenerji GES’leri: Akenerji’nin güneş enerjisi kapasitesi yaklaşık 80 MW’dır. Şirketin ortaklık yapısı Akkök Holding ve Çek devlet şirketi ČEZ ortaklığına dayanmaktadır. Yabancı ortaklı özel sektör şirketidir. Toplam yenilenebilir enerji portföyü yaklaşık 320 MW seviyesindedir.

• EÜAŞ GES’leri: Elektrik Üretim AŞ (EÜAŞ), kamuya ait enerji üretim şirketidir. GES kapasitesi 500 MW’ın üzerindedir. Türkiye’nin en büyük elektrik üreticilerinden biri olup toplam kurulu gücü yaklaşık 21 bin 243 MW seviyesindedir. Yenilenebilir enerji portföyü giderek genişlemektedir.

Lisanslı güneş enerjisi pazarındaki sermaye yoğunlaşması, oligopolleşme eğilimini de hızlandırmaktadır. Kamu kurumu olan EÜAŞ’ı dışarıda bıraktığımızda, sekiz holdingin güneş enerjisi yatırımlarının toplam kurulu gücü yaklaşık 2 bin 836 MW düzeyinde iken, bunun 1350 MW’ını tek başına Kalyon’a ait Karapınar GES üretmektedir. Şirketlerin üretim ve faaliyet ölçeğini genişleten en önemli faktörler -finansman kaynaklarına ve yer tahsisine erişimi de belirleyen- enerji politikalarıdır.

Türkiye Sınai Kalkınma Bankasının “enerji görünümü 2025” raporuna göre, 2021 yılının ilk yarısına kadar geçerli olan ve YEKDEM-1 olarak bilinen dolar bazlı destek mekanizması, yenilenebilir enerji kapasitesinin artışında ve güneş enerjisi pazarında sermaye yoğunlaşmasında büyük rol oynamıştır. Yenilenebilir enerji santrallerine sağlanan YEKDEM-1 teşvikinin kur avantajı içermesi nedeniyle, dolar bazlı fiyatlardan yararlanmak isteyen santrallerin sayısı artmıştır.

2022 yılında YEKDEM’den faydalanan santral sayısı 1036’ya, toplam kapasite ise 22 bin 982 MW’a yükselmiştir. Ancak 2023 ve 2024 yıllarında mevcut para politikalarının etkisiyle YEKDEM’den yararlanan santral sayısı sırasıyla 887 ve 784’e; toplam kapasite ise 18 bin 684 MW ve 17 bin 670 MW’a gerilemiştir. 2025 yılında YEKDEM kapsamında yaklaşık 15 bin 620 MW gücündeki 762 santral desteklerden yararlanmıştır.

Buna karşılık, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının “2024-2028 stratejik planı” kapsamında GES kapasitesinin 33.1 GW seviyesine ulaşması, 2035 yılına ilişkin “yenilenebilir enerji yol haritası”na göre ise toplam GES ve RES kapasitesinin 2035 yılında 120 GW seviyesine yükselmesi öngörülmektedir. Bu hedeflere sadece iç pazara endeksli Türk şirketlerle ulaşmak mümkün olmadığı için yabancı sermaye ve finansal araçlara ihtiyaç duymaktadırlar.

Güneş enerjisi pazarında uluslararası sermayenin yoğunlaşması amacıyla çeşitli iş birliği projeleri ve anlaşmalar imzalanmaktadır. Bu kapsamda önemli devletler arası anlaşmalardan biri, Suudi Arabistan merkezli ACWA Power ile şubat 2026’da imzalanan 2 milyar dolar değerindeki anlaşmadır. Proje kapsamında Sivas ve Karaman Taşeli’de her biri 1000 MW gücünde olmak üzere toplam 2 bin MW kapasiteli santraller kurulacaktır.

GES’ler “temiz” olarak lanse edilmesine karşılık, arkasındaki finansal ilişkilerin ve sermaye akışının dışında en büyük tehditlerinden biri “yeşil arazi gasbı” (green grabbing) olarak adlandırılan mülksüzleştirme pratiğidir.

Andrea Rizzi’nin “Subtle Green Grabbing? The Extractive Dimensions of Carbon Offsetting” makalesi, Latin Amerika’daki karbon denkleştirme projelerinde ortaya çıkan yeşil arazi gasbı biçimlerine işaret ederek, “İklim krizini çözmek” amacıyla geliştirilen bazı “yeşil piyasa mekanizmalarının”, eski usul sömürgecilikten farklı görünse de özünde yeni mülkiyet ilişkileri ve yeni sömürü biçimleri yarattığını ileri sürmektedir.

Büyük GES projeleri için yine büyük alanlara ihtiyaç vardır ve güneş enerjisi çiftliklerinin kurulacağı alanlar için dünyada ve Türkiye’de çeşitli yasal ve yasal olmayan yollarla mülksüzleştirme biçimleri de artmaktadır.

Canan Emek İnan ve Koray Albulut tarafından kaleme alınan “Linking actors and scales by green grabbing in Bozbük and Kazıklı” isimli çalışma, Türkiye’de yeşil arazi gasbını somutlaştırması açısından önemlidir. Güney Ege’de yer alan Bozbük ve Kazıklı köy arazileri; “eko-turizm”, “doğayı koruma” ve “kırsal kalkınma” gerekçeleriyle devlet, şirket ve yerel aktörler arasındaki ilişkiler sonucunda sermayeye açılmıştır. Neoliberal çevre politikaları, sermaye lehine yeşil arazi gasbını hızlandıran bir mekanizmadır.

Türkiye’de güneş enerjisi çiftlikleri ve yeşil arazi gasbına dair net bir veri olmamasına karşılık, acele kamulaştırma kararlarının işlevi burada göz önünde bulundurulabilir.

2005’ten bugüne yayımlanan en az 2 bin 600 civarında acele kamulaştırma kararının önemli bölümü; madencilik ve (yenilenebilir) enerji başta olmak üzere organize sanayi bölgeleri, inşaat ve turizm sektörlerini kapsamaktadır. Çeşitli hesaplamalara göre, birim başına arazi ihtiyacı verisine göre 1 MW güneş enerjisi santrali için yaklaşık 1.2-1.5 hektar arazi gerekir. Türkiye’nin kurulu GES kapasitesi göz önüne alındığında, toplam kullanılan arazi miktarı kabaca 33 bin hektar civarındadır.

Bu ölçekte arazilerin bulunduğu alanların bazıları orman ve tarım arazileri ile kesişmektedir. Örneğin Limak’ın Çankaya’da tarım arazilerine kurmak istediği 74 milyon TL’lik GES projesine “ÇED gerekli değildir” kararı çıkarken, Cengiz Elektrik’in Ankara Polatlı’da tarım arazilerine kuracağı 112 hektarlık GES projesine “ÇED olumlu” kararı çıkarak acele kamulaştırma işlemleri başladı.
Lisanslı güneş enerjisi pazarı masum gibi görünmesine karşılık arkasında büyük bir yıkım bırakmakta; yenilenebilir enerji sektörü vasıtasıyla kamu enerji politikalarında daha fazla söz sahibi olmaktadır.

/././

Başkentte dayak taburları: Despotizmin ayrılmaz parçası korkutma ve şiddet -Adnan Gümüş-

Despotizmin açık ve kısa tanımı: İkili veya kamusal iş ve ilişkilerde ötekine karşı keyfi davranma hali. Derecesi ve bağlamları değişebilir ama özü bu. Bir diğerini ilgilendiren karar ve yürütmenin keyfiyete dönüştüğü tüm rejim tipleri, ister aile ve okul düzeyinde olsun isterse aşiret düzeyinde, en kötüsü resmi kurumlar ve resmi devlet düzeyinde DESPOTİK haldir, siyasal niteliği despotik rejimlerdir.

Despotik kapitalizmin başkentteki karşılığı
-------------------------------------------------------------
Kapitalizmin piyasa mekanizmalarından da kopmuş hali despotik kapitalizmdir. Günümüzde despotik kapitalizm/despotik emperyalizm halini yaşıyoruz.

Keyfi kapitalizmin/keyfi emperyalizmin güncel halini ABD-NATO-İsrail’in saldırganlığı ne kadar açıkça gösteriyorsa Türkiye’de kapitalist muhafazakar despotik rejimin geldiği yeri de her gün yaşadığımız, son haliyle başkentte öğretmenlere yönelik oluşturulan dayak taburları çok açık şekilde gösteriyor.

İkinci partisi birinci partisine, polisi öğretmenine dayak atan bir ülke nasıl adlandırılır?
---------------------------------------------------------------------------------------------------------
Her bir şeyin tanımı, en azından tarifi olur. İkinci partinin birinci partiye, polisinin yurttaşına öğretmenine dayak attığı bir ülke nasıl tarif edilir, nasıl tanımlanır. Despotizm bunun özsel bir niteliğidir.

Despotizmde dayak şiddet özsel
------------------------------------------------
Despotik/keyfi rejimlerin bu keyfiyetini sürdürebilme meşruiyetleri/halkın bunu haklı bulması onaması tümden olanaklı değildir, birileri veya halk bu keyfiyeti meşru görmediğinde, bunu haklı saymadığında keyfiyet nasıl sürdürülecek? Keyfiyetin/despotizmin dayak şiddet korkutma baskılama işkence özündendir. Bu hane için de okul için de siyasal rejim için de geçerli bir işleyiştir. Konu yöntemini/aracını belirler, despotikse dayak şiddet ayrılmaz parçasıdır.

Despotizmin belki de en örgütlü en kurumsal boyutu şiddetin kurumsallaşmasıdır.

Kurumsal/örgütlü şiddet: Başkentteki Maraş’taki okul şiddetinden çok daha ağır bir şiddet
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Nisan ayında Maraş’ta bir çocuk, çocuk arkadaşlarını öldürdü. Hanenin, resmi yetkili ve kurumların da pek çok ihmali yanlışı olmakla birlikte en azından fail bakımından bireysel bir şiddet düzeyine yakındı.

Bir öğrencinin öğretmene şiddeti bireyseldir ancak öğretmenin öğrenciye şiddeti, eğitim sistemi buna tedbir almıyorsa, kurumsaldır.

Şiddet çeşit ve derecesi için bazı nitelikli ölçütler sayılırsa; 1) Bireysel-kurumsal, 2) Neden/niyet/amaç, 3) Aletli-aletsiz, 4) Yöneldiği obje, 5) Zarar derecesi gibi bazı ölçütler bakımından hem şiddet türleri hem de derecesi değerlendirilebilir. İlk üç ölçüt bakımından şöyle bir şema çizilebilir.

Başkentte öğretmenlere yapılan, bizzat resmi emirler, amirler gözetiminde yapılmaktadır, kurumsal şiddettir.

Dahası keyfidir, despotiktir.

Öğretmenin yüzü ak, AKP, valiler, emniyet amirleri durumdan utanıyor mu?
----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kurumların düştüğü bu hal kimin için onur kimin için utanç kaynağı sayılır. Reislerin haksız emirlerine uyanların durumu reislerden/emri verenlerden de nicedir. Emri veren kendi özgür iradesini kullanıyor, doğru ya da yanlış. Haksız emri uygulayanların kişi olabilme durumu bile ayrı bir tartışma konusudur.

Hanedanlıklarda tebaa vardır, kul vardır, herkes hanedanın kuludur.

Despotizm/istibdat: Haksız emir verilen ülke demokratik midir?
------------------------------------------------------------------------------------------
Bir yerde haksız hukuksuz, hiyerarşik üstte olmakla emir verilebiliyorsa, o ülke demokratik bir ülke değildir, bu keyfiyete en uygun siyasal kavramlaştırma despotizmdir, istibdattır.

Bu ülkenin amiri memuru halkı bakımından da pek parlak bir durum bulunmamaktadır.

Haksız emri uygulayan amir, memur, birey yurttaş sayılabilir mi?
--------------------------------------------------------------------------------------------
Yurttaşlığın şartı özgür iradedir, rüştü olmasıdır, eylemlerinin bilincinde ve sorumluluğunda olmasıdır. Haksız emri uygulayanın rüşt olup olmadığı ontik siyasi olarak tartışmalıdır.

Fransız İhtilali’nden sonra bile yakın tarihe kadar “bağımlı” olanın, aynı konumda sayılan erkek işçinin, topraksız köylünün, kölenin, kadının oy hakkı yoktu. Yani “rüşt/özgür kişi” sayılmıyordu.

Kararın uygunluğunu tartamayan ve buna göre hareket edemeyen kişide basiret/iyi kötüyü ayırma gücü olabilir mi? İyiye göre hareket etmeyenlerde kişilik ne durumdadır?

Bu süreçleri ölçüp tartamayan, haksızlığa haksızlık diyemeyen herkesin durumu, kişilik bakımından çok zorlu tartışmalara açıktır.

Demokratik bir ülkede bu tür kişilerin memuriyet yeterliliği de tartışmalıdır.

Özgür irade, onurlu/kişi olma özgür akıldan, özgür seçimlerden geçer
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Türkiye ve dünyanın en büyük sorunu, hiyerarşi sorunudur, aklın sağduyunun hiyerarşik üste bağlanması sorunudur.

Hiyerarşik düzende ayrımlar ve eşitsizlikler özseldir. Hiç kimsenin ayrıcalıklı olmadığı durumda hiyerarşi zaten olmaz.

Hem kurallı olan her tür baskı rejiminin hem de kuralsız ilkesiz keyfi despotizmin ontik temel çeleni özgürlükçülüktür, eşitlikçiliktir.

Dünya ve Türkiye’de olumsuz bakımdan hiyerarşik yapılanmaları aşmak, olumlu bakımdan özgürlükleri sağlamak kişi ve yurttaş olabilmenin birincil şartıdır.

/././

Öne Çıkan Yayın

Medrese, molla, Hizbullah! + Kılıçdaroğlu’nun yargısı + Devletin aklı yoktur, sahibi vardır -CUMHURİYET-

Medrese, molla, Hizbullah!-Zülal Kalkandelen-  Geçen hafta Batman’da Âlimler ve Medreseler Birliği (İttihadul Ulema) bünyesindeki medreseler...