Yakınlarında çok ‘Cem’ var: Cem Küçük gözaltısı bize ne anlatıyor?
Şimdi kullanım değeri azalan ve Erdoğan sonrasına yönelik adım atmaya, plan kurmaya, rol kapmaya çalışan bu isimlerin tamamı operasyonlara konu oluyor. Murat Ongun'un sözlerini hatırlayalım, operasyonların devam edeceğini de öngörerek: "Üstelik Cem tek değil. Yakınlarınızda çok Cem var.”
Nedim Şener ile Fuat Uğur'un, Ekrem İmamoğlu'nun diplomasını sürekli olarak gündeme getirerek iptal ettirdiğini söylüyordu Cem Küçük, kendi rolünü de, "Ben de MASAK raporları ve İBB dosyasının kamuoyu tarafından bilinmesinde görevim vardı" sözleriyle açıklıyordu.
AKP’nin İBB operasyonları sürecinde medyada görevlendirdiği isimler olduğu yönünde okunan bu sözlere rağmen Cem Küçük, özellikle CHP operasyonlarında AKP’nin “muhalif” isimlerinden biriydi.
CHP’ye yönelik operasyonların AKP’ye yaramadığı tezini savunan, bu açıdan bu konuda partideki “muhalif” kanatta sayılanlardan biriydi.
Peki, neden?
Gelin Küçük’ün gözaltına alınmasına giden sürecin satır başlarına birlikte bakalım.
AKP içi kavga ve Erdoğan sonrası
CHP’li ya da muhalif medya mensuplarının AK Partili sanılan müteahhitlerle görüşmeleri biliniyor. Muhalif bazı haber sunucularının bazı AK Partililerle yakınlığı biliniyor. AK Partili bazı gazetecilerin İmamoğlu ve ekibiyle perde arkasından görüşmeleri biliniyor. Bazı bürokratların Erdoğan sonrasına hazırlandığı biliniyor. İBB yolsuzluk, rüşvet ve terör dosyasını üç dört gazeteci ve birkaç medya kuruluşu götürüyor. AK Parti içindeki sessizliği anlamak mümkün değil! Kimse ağzını açmıyor. Bu kadar net delil var, buna rağmen çoğunluk kafasını kuma gömüyor! Bunların kim olduğunu da bence Sayın Erdoğan biliyor…
Bu sözleri söyleyen kişi Cem Küçük’tü.
Sonra bu "kritik" yazıyı şöyle bitiriyordu: İBB soruşturması bitiminde bakarsanız Erdoğan sayesinde bir yerlere gelip Erdoğan sonrasına hazırlık yapanlar da tasfiye olur. Erdoğan acele etmez, yavaş yavaş kendisine ihanet ettiğinden emin olduğu herkesi tasfiye eder…
Aslında kendi öyküsünü yazmış oldu Küçük.
AKP’de Erdoğan sonrasına yönelik hazırlıklarda sözünü ettiği pozisyonu alan isimlerden biri olduğu sürekli olarak kulislerde konuşuldu.
Ancak bunlar sadece konuşulmakla da kalmadı, bir noktada “yok artık” deyip Cem Küçük’ün kendileriyle olan bağını ifşa edecekti İBB davasında tutuklu olan Murat Ongun: Geçen yıl bu zamanlar… Asgari ücrete yapılan küçük zam, büyük tepki toplamıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan çok sert eleştiriliyordu. Aynı akşam evdeyim. Telefonuma Whatsapp’tan bir mesaj geldi. Yazan Cem Küçük. Diyor ki; 'Murat, asgari ücret işinde büyük yanlış yaptılar. Hükümete GOL ATMAK için büyük fırsat. Ekrem Bey (İmamoğlu) fırsatı kaçırmasın, bir tweet atsın büyük PUAN TOPLAR.' Goller, puanlar, Cem Küçükler… Şaşırdım. Bu anıyı neden anlattım? Hükümet asgari ücret artışında elini bol tutmalı. En yakınındakiler bile bu konuda hassas. Belki Cem gibi tepkilerini farklı metodlarla gösteriyorlar ama hassaslar. Üstelik Cem tek değil. Yakınlarınızda çok Cem var.
Evet, Küçük’ün İmamoğlu bağını, Erdoğan sonrasına hazırlığını ifşa eden, yukarıda yazdığı satırları da her anlamıyla doğrulayan bir ifşaydı bu.
Küçük, tam da bu nedenle, sadece kendi çıkarını düşündüğü için son dönemde CHP operasyonlarındaki her gelişmede iktidarın “yanlış adım atığını” savunan konuşmalar yaptı.
“Mutlak butlan çıkmaması gerektiğini düşünüyorum. Ama çıksa bile Kemal Bey’in gelip devam etmesi durumunda işinin zor olduğunu düşünüyorum. Kemal Bey'in olduğu hiçbir yer CHP tabanından destek görmez. Özgür Özel ve İmamoğlu bir parti kurarsa, onların (CHP’nin) yüzde 7 barajını aşamayacağını, yeni kurulacak partinin daha çok oy alacağını düşünüyorum” diyordu örneğin karar öncesi.
Son çıkışı ise Yeni Parti’nin güçleneceği tezine karşı çıkanlaraydı: “Hey gidi hey, bazıları vekillerin çoğu CHP’de kalır diyorlardı. Ben de çoğunluk yeni partiye geçer, Özgür Özel’le hareket eder diyordum. Ne günlerdi! Daha iki ay öncesi.”
Sonrasında TGRT’den kovuldu.
Tamar Tanrıyar tartışması bize ne anlatıyordu?
Küçük’ün buraya doğru ilerlediğini görmek aslında çok da zor değildi.
Daha bir ay önce ülke gündeminde fazlasıyla yer tutan Tamar Tanrıyar tartışmasını hatırlayalım.
Küçük, kendisiyle ilgili açıklamalar yapan Tanrıyar’a “Seni bana kimin saldırttığını çok iyi biliyorum. Sırf 'mutlak butlana' itirazlarım var diye seni tetikçi olarak kullanıyorlar. Sen git sahibin gelsin. Küçük bir çete olduğunuzu tüm Türkiye biliyor. Suriye hatlarını kullanıp sana, Tamar’a ve diğerlerini arayan çete başını da çok kötü günler bekliyor. Hodri Meydan” diye sesleniyordu.
Tüm bu tartışmada Tanrıyar’ın ne dediğini de yeniden kayıtlara geçelim: "Cem Küçük, Özgür Özel’i savunmaya devam ederse onu da deşifre ederim, arşivim sağlam.”
Belli ki AKP şimdi Tanrıyar’a da ulaşan bu arşivi kullanmaya karar verdi.
Küçük, Tanrıyar'a ilişkin imalarının kaynağını açıklayacak mı, işte orası belli değil.
AKP’nin medya ağını ve nasıl işlediğini de ifşa etmişti
Haberin başında AKP iktidarının medyayı siyasi operasyonlarda nasıl kullandığını Cem Küçük’ün itiraf ettiğini hatırlatmıştık.
Küçük bu konuda sadece diploma ve MASAK gündemiyle sınırlı olmayan bir kepazeliği de itiraf etmişti: Bak Ahmet Hakan'ı ben okuyorum, herkesin okuduğu gibi. Onun belli konulardaki yazıları birileriyle istişareyle oluyor. Bak 5 tane konu yazıyor, biri mutlaka o gün atıyorum bazen bir şey yazıyor, belli ki o işte Bilal Bey'le bir istişare olmuş. Bence Cumhurbaşkanı bir dönem, ‘Bu tartışılsın’ tamam mı, veriyordu bunu Abdülkadir Selvi'ye söylüyorlardı, yazıyordu. Hiçbir dediği çıkmıyordu. Abdülkadir abi iyi bir gazetecidir severim ama 50 kere yazdı, kabinede bir kere… Benim hukukum var, ben Abdülkadir abinin arkadaşıyım, hiç şeyimiz yok. Ama ona da söyledim bunu. Bazen yazıyor ‘Kabine değişecek’. Biz de tartışıyoruz. Ya meğer böyle isteniyormuş!
Küçük’ün ipinin çekilmesine neden şeylerden biri de bu itiraflardı.
Akın Gürlek'in rolü: Beş ay önce 'Cem Küçük’ü yıkan haber' demiştik
Ve gelelim sona, Akın Gürlek’e.
Tarih 12 Şubat 2026.
O gün soL’da şu başlıkta bir habere yer vermiştik: “Cem Küçük’ü ve 'bazı' AKP'lileri yıkan haber: Akın Gürlek'in yanına aldığı Furkan Torlak’ı nereden hatırlıyoruz…”
Mehmet Akif Ersoy operasyonu Can Holding operasyonuyla birlikte aslında ucu AKP içi hesaplaşmaya da uzanan en çarpıcı adımlardan biriydi.
Söz konusu operasyon kapsamında ismi Mehmet Akif Ersoy ile birlikte geçenlerden biri olan Furkan Torlak, bu süreçten sıyrılacak ve Akın Gürlek Adalet Bakanı olduğunda onun basın müşaviri olacaktı.
Peki, bunun Küçük ile ilgisi ne?
Özel hayatı beni ilgilendirmiyor. Uyuşturucu testinden Furkan Torlak’ın da geçmesi lazım. Bize yaptığın kötülükler hadi neyse. Meseleyi kişiselleştirmek istemiyorum. Ankara’da oturduğun ev 40 milyon lira, bindiğin araba 10 milyon lira. Menekşe İnşaat üzerinden neler çevirdiğini biliyoruz. Detayı hepsi bizde belgeleriyle de mevcut. Yani neler yaptığın, arsaları kapattığın ve benzeri biliniyor. Yani bakanlar hakkında bile 'şunların hakkında raporlar hazırlandı' diyor, 'böyle istedi Cumhurbaşkanı' diyor, o isimler hakkında rapor hazırlatılıyor, bakanlar bile korkutulmaya çalışıyor.
Yani Küçük, Torlak’ın operasyon ve fişleme tetikçilerinden biri olduğunu söylüyor, "onların devri sonlandı" diye düşünerek üstüne üstüne gidiyordu.
Ancak düşündüğü gibi olmadı, Torlak, Gürlek’in yanında görev aldı.
Bu nedenle Cem Küçük’ü yıkan haber demiştik, o yıkılma dün resmen hayata geçmiş oldu.
Neden önemli?
Mehmet Akif Ersoy ve Rasim Ozan Kütahyalı uzun süre AKP'nin en yakınında yer alan isimlerdendi.
Birisi "fuhuş" ve "uyuşturucu" diğeri ise "yasadışı bahis" iddialarıyla tutuklandı. Yani AKP, bir dönem kendisini övmekle meşgul olan ve kazandığı her şeyi AKP'ye borçlu olan isimlerin itibarını yerle bir edecek operasyonlara imza attı.
Şimdi de İBB dosyasındaki isimler lehine tweet atmak için para istediği, santaj yaptığı haberleriyle Cem Küçük gözaltına alındı.
Adı geçen isimlerin tamamının kirli olduğu, siyasi operasyonlarda rol aldıkları, muhaliflere yönelik linçlerde en ön safta yer tuttukları bilinen isimler. Özellikle Kütahyalı ve Küçük.
Şimdi kullanım değeri azalan ve Erdoğan sonrasına yönelik adım atmaya, plan kurmaya, rol kapmaya çalışan bu isimlerin tamamı operasyonlara konu oluyor.
Murat Ongun'un sözlerini hatırlatarak bitirelim, operasyonların devam edeceğini de öngörerek:
"Üstelik Cem tek değil. Yakınlarınızda çok Cem var.”
***
Baskı ve gaz alıcılıkla yola devam mı?-Ali Rıza Aydın-
Halkı kin ve düşmanlığa tahrikin aranacağı yer sömürüsüz ve sınıfsız toplumu, bağımsızlığı, laikliği, eşitliği, özgürlüğü, adaleti savunma siyaseti olamaz. Bu siyasetin baskıcı ve gaz alıcı yollarla susturulmasına boyun eğilemez. Emekçilerin yeri sömürücü düzene karşı ilkeli, kararlı, örgütlü savaşımdır.
Burjuvazinin kandırmacalarla, yanılsamalarla, baskılarla süren ilişkiler ağı gereksinmelerine ve çıkarlarına göre zamansal farklılıklar göstererek hemen her konuda sürer. Egemen sermaye sınıfının ve iktidarlarının işçi sınıfı ve emekçiler üzerindeki baskısını ve sömürüyü gizleyen, soyut hak ve özgürlükleri, hukuku ve siyaseti, sosyal devlet ve demokrasiyi kılıf yapan bir ilişki ağıdır kurulan. Boyun eğmeyen, sözünü ve tavrını sakınmayan varsa gelsin baskı…
Öyle bir düzen bağımlılığı kurulur ki hukuk devleti, bağımsız yargı, seçim ve bunlar gibi birçok kurumsallık ve kuralsallık iyi işlerse iyi gidecektir her şey. Kime iyi gideceği, kimin nasıl sömürüleceği sorgulanmaz; zenginlik ve yoksulluk, eşitsizlik ve adaletsizlik kanıksatılır, sömürü sorgulanmaz. Yargı adalet dağıtırsa her şeyin yolunda gideceği söylenir de adaletli kararlara neden uyulmadığı, adaletsiz kararların kimlere neden verildiği, dahası yargının dayanağı olan anayasa ve hukukun söz ve özündeki eşitsizlikler sorgulanmaz.
Yeni denilenlerin aslında düzen içi yinelemenin, hizaya getirmenin, mülkiyet paylaşım planlarının, meşrulaştırmanın başka renklere bürünmüş maske ya da tabelaları olduğu, aynı zamanda bireysel ve toplumsal heyecan yaratarak gaz alıcılık rolünü üstlendiği tartışılmaz. Anayasa ve yasalar sınıfsal özüne girilmeden dar alanlarıyla tartışmaya açılır ve değiştirilir, siyasi partiler kısır çekişmelerle bölünür, anlatım becerileriyle yeni denilen programlar yazılır, siyaset insanları transfer adı altında nöbet değiştirir; olmadı iç savaşlar ya da savaşlar çıkarılır, olmadı işgaller/göçler ve soykırımlar yaşatılır, ulus devletler yok edilir.
Demokrasi, siyasi faaliyet hakkı, hukuk devleti dillerden düşürülmez ama egemen siyaseti, NATO gibi emperyalist kurumları, kapitalist düzeni ve ekonomi politiği, sömürüyü, gericiliği eleştiri hakkı, çözüm olarak da sömürüsüz toplumda eşit ve özgür yaşama iradesini dışa vurma hakkı hakarete ya da halkı kin ve düşmanlığa tahrike sokularak gözaltılar, soruşturmalar, tutuklamalar başlatılır.
Bunun en yakın örneklerinden birini Türkiye Komünist Partisi'nin açıklamalarını paylaşan kimi üyelerinin, parti dostlarının ya da bu açıklamaları ülkesinin ve insanlığın geleceği için çözüm yolu olarak benimseyenlerin ifadeye çağrılmalarında görüyoruz.
Siyasi partiler Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve 2820 sayılı Siyasi Partiler Yasası hükümleri gereğince demokratik toplum düzeninin vazgeçilmez unsurlarından olup anayasal güvence altında, tüzük ve programlarına göre faaliyet gösterip iktidarı hedefleyen toplumsal kuruluşlardır. Parti üyeleri ve yöneticileri ile partiye sempati duyan, oy veren, destek olan yurttaşlar partilerle birlikte siyasi çalışma yapar, düşünce ve siyaset üretir, propaganda, toplantı, eylem, açıklama yapar, bildiri yayımlar.
Çalışmalarını kamuoyuyla paylaşmak, düşünce ve önerilerini açıklayıp yaymak, örgütlü çalışma ve eylem siyasi partilerin en olağan faaliyetleri arasındadır. Bu bütünsellik olmadan siyasi faaliyet hakkının siyasi partilerle yaşama geçmesi mümkün olmaz ve de siyasi partiler arasında da ayrımcılık yapılmaz.
Türkiye Komünist Partisi, 16.08.1993 tarihinde kurulan, 81 ilin ve ilçelerinin çoğunluğunda kuruluş ve kongrelerini tamamlayan, hukuka uygun olarak seçimlere katılma hakkını kazanan bir siyasi partidir.
TKP’ye, üye ve dostlarına yönelik baskı, ifadeye başvuru, soruşturma ve kovuşturmalar ne hukuksal ne de meşrudur. Hukuken ve siyaseten kabul edilemeyecek bu durum TKP’nin, üye ve dostlarının yanında halkın bilgilenme, gerçekleri öğrenme, siyasi faaliyet ve propaganda haklarını etkileyici ve engelleyici niteliktedir; demokratik cumhuriyet ve siyaset ilkelerine, seçimlerin serbest, eşit ve genel oy esaslarına göre yapılması ilkelerine aykırıdır. İnsanların içinde yaşadığı toplumun ve dünyanın geleceğini kurma programı, savaşımı ve umudu ne sermaye sınıfının ne dinsel ve etnik gericiliğin ne kapitalist/emperyalist histerinin ve çürümenin ne bağımlılığın ne sömürücülerin ne de faaliyetini bu alanlarda kullanan kimi siyasi partilerin tekelindedir. Farklı siyasi partilere farklı davranışlar gösterilemez.
Kimse vitrin ve kılıf değiştirerek, anayasa ve yasa değiştirerek, ayrımcılık yaparak, transferlere bel bağlayarak yeni sömürücülüklerle yoluna devam etmek isteyen bu kesimler ile emekçilerin, işçi sınıfının, sömürülenlerin uzlaşmasına zorlanamaz. Kimse kapitalist/emperyalist özgürlükle, liberalizmle, neoliberalizmle uyumlaşmaya zorlanamaz. Onurlu yurtseverlik, bağımsızlık savaşımı, yoksulluğu ve eşitsizliği anlatmak suç değildir.
Halkı kin ve düşmanlığa tahrikin aranacağı yer sömürüsüz ve sınıfsız toplumu, bağımsızlığı, laikliği, eşitliği, özgürlüğü, adaleti savunma siyaseti olamaz. Bu siyasetin baskıcı ve gaz alıcı yollarla susturulmasına boyun eğilemez. Emekçilerin yeri sömürücü düzene karşı ilkeli, kararlı, örgütlü savaşımdır.
/././
Bölgesel asgari ücret masalı -Atilla Özsever-
“Yandaş” basında “yaşam maliyeti farklılıkları” öne sürülerek bölgesel asgari ücret konusu yeniden gündeme getirildi. Özellikle Anadolu illerinde asgari ücret daha düşük tutularak ülke genelinde ortalama ücret haline gelen bu ücretin daha da aşağıya çekilmesi isteniyor. Üç işçi konfederasyonu da bu girişime karşı çıktı.
Geçen hafta AKP Hükümeti’nin siyasi çizgisine yakın gazetelerde, “bölgesel asgari ücret” konusu yeniden gündeme getirildi. Söz konusu haberlerde, büyükşehirler ile Anadolu kentlerinde yaşayanlar arasında “yaşam maliyeti farkı” gerekçe gösterilerek tek tip asgari ücretin mağduriyete yol açtığı iddia edildi.
İlgili haberlerde, “çalışanların alım gücünün korunması, istihdamın artırılması ve işletmenin rekabet gücünün desteklenmesi” amacıyla bölgesel asgari ücret fikri ortaya atılıyor. Aslında işverenlerin maliyet yükünü hafifleterek “yaşam maliyeti farkını” öne sürüp zaten açlık sınırının altında olan asgari ücretin daha da aşağıya çekilmesi amaçlanıyor.
Büyükşehirlerle Anadolu kentlerini karşılaştırdığımızda; kira ve ulaşım giderleri bir yana doğal gaz, elektrik, iletişim, eğitim, sağlık gibi temel ihtiyaçların fiyatları nerdeyse ülkenin hemen her yerinde aynı. Sadece kira meselesi üzerinden bölgesel asgari ücreti savunmak gerçekçi değil. Zaten o illerde de kiralar, 15 - 20 bin lira dolayında bulunuyor.
Gıda harcamaları açısından da baktığımızda; 28 bin 75 liralık asgari ücretin büyük bir bölümü bu tür harcamalara gidiyor. Nitekim Türk-İş’in Haziran 2026 verilerine göre, dört kişilik bir ailenin sadece gıda harcamalarından oluşan açlık sınırı, 35 bin 759 lira. İstanbul’da da, Şanlıurfa’da da bu harcamalar birbirine yakın.
Keza ekonomik yönden daha az gelişmiş kentlerde daha düşük asgari ücret dayatarak yoksulluğun daha kalıcı hale gelmesi, dolayısıyla büyük şehirlerde de asgari ücretin daha düşük saptanmasına olanak sağlanması isteniyor.
Yeniden ısıtılıyor
Bölgesel asgari ücret meselesi, IMF ile birlikte çeşitli işveren örgütleri tarafından da uzun zamandan beri savunulan bir konudur. Özellikle son dönemde AKP’ye yakınlığı ile bilinen MÜSİAD (Müstakil Sanayici ve İş Adamları Derneği) tarafından da çokça dile getiriliyor.
Türkiye’de bölgesel asgari ücret, 1951-1974 yılları arasında uygulandı. 1974 yılında Bülent Ecevit Başbakanlığındaki CHP-MSP koalisyon hükümeti döneminde bu uygulamaya son verildi. Yani bölgesel asgari ücret meselesi, 52 yıl önce vazgeçilmiş bir uygulamadır.
Uygulamasından vazgeçilmiş bir meseleyi, bir masal gibi yeniden hatırlatmak, ısıtıp ısıtıp kamuoyuna maletmeye çalışmak, ülkemizde sömürünün daha da yoğunlaşmasına hizmet eden bir “ucuz emek cenneti” yaratmayı amaçlıyor.
Aslında bu sistem, dünyada da ABD, Kanada, Hindistan, Çin gibi eyalet ve federal sisteme sahip sınırlı ülkede uygulanıyor. Avrupa Birliği ülkelerinde böyle bir uygulama yok. Eyalet sistemine sahip Almanya’da bile bölgesel asgari ücret değil ulusal asgari ücret sistemi yürürlükte bulunuyor (DİSK-AR Asgari Ücret Raporu 2025).
Eşitlik ilkesine aykırı
Bölgesel asgari ücret önerisi, asgari ücretin tanımı ve özüyle çelişen bir öneridir. Çünkü asgari ücret, bir ülkenin en düşük ücretidir, onun altı olamaz. Bu anlamda da Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olur.
Ülkemizde asgari ücret, ortalama ücret haline gelmiştir. DİSK-AR’ın (DİSK Araştırma Merkezi) Haziran 2026 Araştırma Raporu’na göre, Türkiye’de asgari ücretin yüzde 5 fazlası ve altı bir ücretle çalışanların kapsamı yüzde 35’e yakındır. Böylece Türkiye asgari ücretin yaygınlığı bakımından Avrupa ülkeleri arasında ilk sırada yer almaktadır.
Keza Türkiye’de her 100 çalışandan 15’i asgari ücretin altında çalıştırılmaktadır. Bir kez daha ifade edelim; asgari ücret açlık sınırının altında, yoksulluk sınırının (116 bin 478 lira) dörtte biri düzeyindedir.
3 konfederasyon da karşı
Bölgesel asgari ücret konusunun medyada gündeme gelmesi üzerine üç işçi konfederasyonu, ayrı ayrı açıklama yaparak bu yaklaşımın ekonomik ve sosyal gerçeklerle uyuşmadığını, sadece ücretleri düşük tutmaya yönelik bir girişim olduğunu vurguladılar.
Türk-İş Yönetim Kurulu’nca yapılan yazılı açıklamada, "Bölgesel asgari ücreti gündeme getirmek ya da bunu savunmak, işçiye de emekçiye de, ülkeye de kötülüktür. Konuşulması gereken, asgari ücretin geçim ücretine dönüştürülmesidir" ifadesi kullanıldı.
Hak-İş Genel Başkanı Mahmut Arslan da, "Bölgesel asgari ücrete kesinlikle karşıyız. Bölgesel asgari ücret isteyenlerin arkadaki planları, İstanbul'daki kişiyi de Hakkari'deki ücretle çalıştırmaktır” diye görüş belirtti.
DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu da, bu tür görüşlerin asgari ücrete zam yapılmasından kaçınmak olduğunu ifade etti. Çerkezoğlu, Türkiye'de çalışanların yarısının gelirinin asgari ücret civarına, yani ortalama ücret haline gelmesinin önemli bir sorun olduğunu vurguladı.
Görüldüğü gibi Türkiye’de esas mesele, bölgesel asgari ücret değil çalışan nüfusun yarısının mahkum edildiği bu ortalama ücretin insanca yaşanacak bir düzeye gelmesi için mücadele edilmesidir...
/././











.webp)



