soL "KÖŞEBAŞI" -21 Mayıs 2026-


Cumhuriyetin izinde bağımsızlık savaşımı -Ali Rıza Aydın-

Komünistlerle cumhuriyet arasındaki ilişkinin temelinde eşitlik var, sömürüsüz toplumda halkın egemen ve iktidar olması var. Kapitalizmin ekonomi politiğine karşı sosyalizmin ekonomi politiği… Savaşımın kilitleneceği hedef burası.

17 Mayıs Pazar günü Ankara/Esat Semt Evinde aynı başlıkla yaptığım sunuşta, 23 Nisan 2026 günlü yazımda değindiğim “halksız cumhuriyet olmaz” konusunu “halksız bağımsızlık savaşımı” olmaz içeriğiyle 19 Mayıs 1919’a, ilk adıma taşımaya çalıştık dostlarımızın değerli katkılarıyla. Emeklere, yüreklere sağlık.   

Emperyalizme ve saltanata karşı Kurtuluş Savaşı, kuruluş adımları ve Cumhuriyet ne düzenin biçimlendirmesine ne de dar bakışlara sığdırılabilir. Halkla birlikte ve sınıfsal olarak okunmak, analiz edilmek zorunda. Bugün, bir asrı aşan bir zaman dilimi önce yaşananları biçimsel sahip çıkışlarla, savunmada kalınarak, kutlayarak korumak da olanaklı değil. Kaldı ki bu duruş hem baskı altında tutuluyor hem de çürümenin, sömürünün, emperyalist saldırıların önünü kesemiyor.    

Güneş her gün doğuyor ama karanlığın içinde kaybolan günler zamanındayız. Umut olarak gösterilen “demokrasi”, “insan hak ve özgürlükleri”, “seçim”, “yeni anayasa” ya da diğerleri… Hepsi aynı karanlığın içinde. Askıda ekmek zamanındayız.

Birinci Dünya Savaşının sonunda, işgal günlerinde de dağıtılması olanaksız karanl

ık içinde olunduğu sanılıyordu. Oysa 1917 Ekim Devriminin güneşi ile Anadolu ve Trakya’nın dört bir yanına dağılan yerel/bölgesel kongre iktidarları, cemiyetler ve meclislerin “halk ateşleri” vardı. Mustafa Kemal ve önderliğindeki kadroların 1919'daki ilk adımı ve Ankara yolculuğu bu güneş ve ateşlerin varlığı bilinerek atıldı. 23 Nisan 1920’de Büyük Millet Meclisi ile Ankara Hükümetinin ve Kurtuluş Savaşının kaynağını, Cumhuriyetin harcını bu güneş ve ateşler besledi. 

Mustafa Kemal’in Cumhuriyet ilanından önce yaptığı “halkın egemenliği ve iktidarı” tanımlamasının içi boş değildi, halkın içindeki direniş kolları ve iktidar seçenekleriyle doluydu. Ve bu onurlu hareketlerin ortak özelliği yerel ya da bölgesel olmalarına karşın ulusal hedefe bütünsel kilitlenmeleriydi. Özetle saltanata bağımlı kalmayan, siyasal temsiliyetin siyasi partiler arasında paylaşılmadığı, yerellikten ulusallığa yükselen bir egemenlik ve meclisli yönetimden söz ediyoruz. 

Halk olmadan direniş ve Kurtuluş Savaşı, kurtuluş ordusu ve kumandanları olmuyor,  meclisli yönetim olmuyor.

Nâzım Hikmet’in Kuvayı Milliye Destanında tam da bu anlatılır:

“Onlar ki toprakta karınca,
                            suda balık,
                                                havada kuş kadar
                                                                  çokturlar;

korkak,
     cesur,
          cahil,
                  hakîm
                                     ve çocukturlar

ve kahreden
                              yaratan ki onlardır,
destânımızda yalnız onların mâceraları vardır.”

Emperyalizme, işgal iktidarına ve ordularına, İstanbul Hükümetine karşı Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasının ve kuruluşta halkın geleceğinin esas alınmasının, Cumhuriyet Devriminin, örgütlenme alışkanlıklarının sömürülen sınıfları da sarmasının özünde halkçılık, yurttaşlık hakkını kullanmak yatıyor. Her ne kadar ekonomi politikte kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı kapitalistleşme söz konusu olsa da 1961 Anayasasıyla güçler ayrılığına geçilene kadar sosyalizmden etkilenen bir meclisli yönetim yapısından söz ediyoruz. 

Cumhuriyetin temel ilkelerinden ve halktan uzaklaşılarak yine kimi zaman yavaş, kimi zaman hızlı bir “güçlü yürütme” modeli benimsenirken, bugün işlevsizleştirilmiş ve önemsizleştirilmiş bir Meclisle “başkanlı rejim” uygulanırken kurtuluş ve kuruluşu unutturmamak önemli ama etkili değil.  Sorun “kişisel iktidar”dan “ulusun meclisi”ne oradan da başka bir “kişisel iktidar”a geçmekten öte… Ekonomik ve siyasal bağımlılığı esas alan, kendi anayasal ve hukuksal düzenini dahi tanımayan bir sömürü dünyasındayız. Halk onlar için tüketici ve kul olarak seçimden seçime genel oylarını çaldıkları sömürülenler kitlesi. 

Cumhuriyetin izinde bağımsızlık savaşımından bugüne sınıfsal analiz yapıldığında adına demokrasi dedikleri devasa bir yanılsama ve sömürü dünyasına gelindiği görülüyor. Emperyalizm haydutluk, işgal, yurtsuzlaştırma, soykırım peşinde. Sömürüye doymuyorlar.

Cumhuriyet devrimi, emeğin cumhuriyetini getirmedi ama halkı yurttaşlık meşruluğuna kavuşturarak, cumhuriyetin ilkeleriyle, gelişme ve ilerleme tez ve etkileriyle sosyalizm için olanaklar ortaya çıkardı. Çıkardı ama düzen içi arayışların sınıf uzlaşmacılığıyla nasıl köreltildiğini, devrimci hedeflerin nasıl saptırıldığını, cumhuriyet için verilen emeğin nasıl sömürüldüğünü, karşı devrimin nasıl palazlanarak sürekli duruma getirildiğini yaşayarak gördük. 

Cumhuriyetin izinde bağımsızlık ve aydınlanma savaşımı bugün yerini kapitalizme/emperyalizme, gericiliğe, bağımlılığa bıraktı. Emekçilerin sömürü düzenini yıkma istenç ve hedefi meşruluğunu hiç kaybetmiyor.

Komünistlerle cumhuriyet arasındaki ilişkinin temelinde eşitlik var, sömürüsüz toplumda halkın egemen ve iktidar olması var. Kapitalizmin ekonomi politiğine karşı sosyalizmin ekonomi politiği… Savaşımın kilitleneceği hedef burası. 

NOT: Yazıyı yayıma göndermeden önce Prof. Dr. Mustafa Türkeş’in “Kemalist Devrim: Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne Geçişte Reformlar ve Devrim 1839-1939” konulu yeni kitabı elime geçti. Okuyacak, söyleşecek, okutacağız. Sevgili Hocamızın emeğine sağlık. Kutluyoruz.

/././

Türkiye özel sektörden kurtulmalıdır -Alpaslan Savaş- 

Kaynakları yöneten ülkeyi de yönetir. Bu adlı adınca bir işgaldir. Özel sektörün ülkeyi işgali. Kurtulmanın tek yolu devletleştirmedir. Üretim araçlarına toplum adına el koymak anlamına geliyor. Halk için pek güzeldir. Adalete, özgürlüğe ve eşitliğe giden yolun açılması demektir.

Türkiye’nin çözüm bekleyen pek çok sorunu var. Hayat pahalılığı ve geçim derdi ilk sırada. Çoğu büyük şirket sahibi ve rantiyer olan bir avuç sermayedar zenginin dışında milyonların derdidir.

Oysa Türkiye zengin bir ülke.

Madenleri çoktur. İmalat sanayi gelişkindir. Savunma sanayi ilerlemiştir. Petrolü yoktur ama rafinerileri büyüktür. Neredeyse dört mevsimi bir arada yaşanan coğrafyasıyla bir turizm cennetidir. Gelen turist sayısında dünya dördüncüsü, elde ettiği turizm gelirinde dünya yedincisidir. Toprakları verimli, tarımsal ürünü bereketlidir. Onlardan 22 tanesi dünya üretiminde ilk üçte, dünyanın yarısından fazlasını ürettiğimiz fındık ilk sıradadır.

Peki bunca kaynağa ve olanağa sahip bu ülkenin emekçi halkı neden yoksullukla yüz yüze?

Ülke bunca zenginken neden açlık sınırı 34 bin 808 lira, yoksulluk sınırı 114 bin 348 liradır da ülkenin ücretli çalışanları için ortalama ücret haline gelen asgari ücret 28 bin liradır?

1.6 milyondan fazla insan neden kredi kartı borcunu ödeyemiyor? Ülke içinde üretilen mal ve hizmetlerin toplamı her yıl bir öncekine göre artıp ekonomi büyürken borçlu yurttaşlarımızın sayısı nasıl oluyor da son üç yıl içinde iki katına çıkabiliyor?

Neden sokaklarda boş boş gezen 10 milyonun üstünde işsiz var? 16-24 yaş arasındaki her dört gençten biri neden o on milyonun içinde olup ne işte ne okuldadır?

Binlerce emekli neden kent merkezlerinde barınamayıp ucuz otellerin paylaşımlı odalarında ömürlerini tamamlamayı bekliyor?

Neden emekçiler kendi çocuklarını ülkenin en iyi okullarında okutamıyor, ailelerini en nitelikli sağlık hizmeti veren hastanelerde tedavi ettiremiyor?

İktidar bu sorulara “Türkiye’de işler iyi gidiyor” diye yanıt veriyor. Onlara göre var olan sorunlar dönemseldir ve kaynağı dışarıdadır. Türkiye büyüktür, her şeyin üstesinden gelinmektedir. Muhalefete göre ise mesele liyakatsizlikten, particilikten, eğitimsizlik ve hoşgörüsüzlükten kaynaklanıyor.

İktidara göre büyütmeye gerek bulunmayan, muhalefete göre ise ‘tek adam rejimi’ olan sorunun kaynağını kimse sorgulamıyor. İşte buna eskilerin deyimiyle müesses nizam, yani kurulu düzen diyoruz. Adı kapitalizm olan bu düzen emek sömürüsüne dayanıyor ve her alanda eşitsizlik üretiyor.

Sorun yaratan düzenin devam edebilmesinin koşulu sorunların kaynağının karartılabilmesinde. TKP'nin Şubat ayında yaptığı bir açıklamada “Sermayenin egemen olduğu bu toplumsal sistemin sorgulanmasını engellemek çokuluslu tekellerin, holdinglerin, emlak ve borsa spekülatörlerinin büyük becerisidir” deniyordu. Evet, tam olarak özel sektörün ülkeyi örümcek ağı gibi sarmasına ve bunun yarattığı büyük yıkımın karartılmasına işaret ediyoruz.

Çok açık bir gerçek var. Milyonlar geçim derdiyle boğuşurken ülkede üretilen büyük zenginlik şirketlerin kasasına, o şirketlerin sahibi ailelerin serveti olarak banka hesaplarına akıyor. Gizli saklı olanları bilemiyoruz ama kamuoyuna açıklanan kısmı bile dudak uçuklatıyor. 2025 yılında Koç Holdingin net kârı 22 milyar liradır, Sabancı’nın 3.8, Nurol’un 3.1, Akfen’in 3.7, Limak’ın 2.9, Cengiz’in 1.5 milyar lira…

Sahi, asgari ücret kaç liraydı? Bu servetin yanında onun iki katı ne kadar eder, iki katını onla çarpsan ne yazar?

Şöyledir. Türkiye’de en büyükler, yani holdinglerin sayısı 1000 civarındadır. Bunların da en büyüklerinin sayısı 100’ün altında. Hepsine bağlı yüzlerce şirket var. Bu şirketler tüm üretim ve hizmet alanlarında faaliyet gösteriyor. Madenler, rafineriler, oteller. Demir çelik, otomobil, beyaz eşya fabrikaları, onların yan sanayileri. Merkezi ve yerel yönetimlerin açtığı ihalelerde, okullarda, hastanelerde, otoyollar ve köprülerde, her yerdeler. Tüm kaynakları onlar yönetiyor. Ülkenin bütün zenginliği bu holdinglerin, bunlara bağlı olan ya da olmayan yüzlerce şirketin kasasına giriyor.

Kaynakları yöneten ülkeyi de yönetir. Bu adlı adınca bir işgaldir. Özel sektörün ülkeyi işgali. Kurtulmanın tek yolu devletleştirmedir.

Üretim araçlarına toplum adına el koymak anlamına geliyor. Halk için pek güzeldir. Adalete, özgürlüğe ve eşitliğe giden yolun açılması demektir.

/././

Asgari ücret: Açlığın dibine doğru…-Atilla Özsever- 

İlk 4 ayda 28 bin liralık asgari ücretle 35 bin liralık açlık sınırı arasındaki fark, asgari ücretin yüzde 25’ine ulaştı. Ara zam yapılmazsa yıl sonunda asgari ücretle açlık sınırı arasındaki fark, asgari ücretin yüzde 60’ını aşacak.  Asgari Ücret İnisiyatifi, zam için eylemdeydi.

Nisan 2024’ten bu yana, yani 25 aydır asgari ücret açlık sınırının altında bulunuyor. Nisan 2024’te asgari ücret 17 bin 2 liraydı, açlık sınırı ise Türk-İş’in verilerine göre, 17 bin 725 lira olarak saptanmıştı.

Ocak 2025’te asgari ücret 22 bin 105 liraya çıkarıldı, açlık sınırı ise 22 bin 131 liraydı. Asgari ücret, yine açlık sınırının altındaydı. Ocak 2026’da asgari ücret 28 bin 75 liraya yükseltilirken açlık sınırı 34 bin 587 lira olarak belirlenmişti. Görüldüğü gibi iki yılı aşkın bir süredir asgari ücret, açlık sınırının hep altında kaldı.

Açlık sınırındaki aylık artışlar ve giderek tırmanan hayat pahalılığı dikkate alındığında Aralık 2026’da dört kişilik bir ailenin sadece gıda harcamasından oluşan açlık sınırının 45 bin lira dolayına gelmesi bekleniyor.

Bu durumda asgari ücrete Temmuz ayında ara zam yapılmaması halinde, 28 bin liralık asgari ücretle 45 bin liralık açlık sınırı arasındaki fark, asgari ücretin yüzde 60’ını da aşacak bir noktaya gelecek.

Yani, asgari ücretliler, emeklileri de kattığımız takdirde toplumun yarısından fazlası, açlık sınırının da dibinde bir ücretle yaşamaya mahkum olacak.  

Yılda tek zam

Asgari ücrete yüksek enflasyonun yaşandığı 2022 ve 2023 yıllarında iki kez zam yapılırken 2024 ve 2025 yıllarında ise sadece yılda bir kez artış yapıldı. 

Oysa gerek 2024 ve gerekse 2025 yıllarında yüksek enflasyon ile pahalılık devam etti. 2024 yıl sonu “resmi” enflasyonu, yaklaşık yüzde 45 olarak açıklanmasına rağmen asgari ücrete gerçekleşen resmi enflasyon oranında bile değil hedeflenen enflasyon doğrultusunda yüzde 30 zam yapılmıştı.

2026 yılının asgari ücreti, yüzde 27 oranında artırılırken TÜİK’in (Türkiye İstatistik Kurumu) sahte “resmi” enflasyon oranı bile yüzde 30,89 olarak açıklandı. 2026 başında asgari ücret, hem enflasyon artışının, hem de açlık sınırının altında kalmıştı. 

Yüksek enflasyon koşullarında asgari ücretin yılda bir kez artırılması kabul etmek mümkün değildir. Asgari ücret Türkiye’de küçük bir kesimin değil ücretle çalışanların neredeyse yarısını ilgilendiren ortalama ücrettir. Başka bir ifadeyle asgari ücret genel ücret haline gelmiştir.

Yönetmelikteki tanım

Bu koşullarda asgari ücretin insanca yaşanacak bir ücret olarak saptanması hayati önemdedir. Asgari ücret, gıda harcamalarıyla birlikte barınma, ısınma, eğitim, sağlık dahil zorunlu ihtiyaçların karşılandığı bir ücret düzeyinde gerçekleşmelidir.

Nitekim Asgari Ücret Yönetmeliği’nde de buna benzer bir tanım söz konusudur. Yönetmelik şöyle diyor: “Asgari ücret, işçilere normal bir çalışma günü karşılığında ödenen ve işçinin; gıda, konut, giyim, sağlık, ulaşım ve kültür gibi zorunlu ihtiyaçlarını günün fiyatları üzerinden asgari düzeyde karşılamaya yetecek miktarda belirlenen ücrettir”.

Tabii bu tanımda, günümüz koşulları dikkate alınarak konut kavramını ısınma, aydınlanma ihtiyaçlarını da içerecek şekilde düşünmek gerekir. Keza “zorunlu ihtiyaçlar” kavramından hareketle eğitim ihtiyacını da bunun içinde saymak uygundur.

Ayrıca asgari ücretin saptanmasında tek işçi değil, ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) standartlarına göre aile dikkate alınmalıdır.

AKP: Gündemimizde yok

AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, asgari ücrete ara zam yapılıp yapılmayacağı konusundaki bir soruya “gündemimizde böyle bir çalışma yok” demişti.

Türk-İş, söylem düzeyinde asgari ücrete ara zam yapılması konusunda görüş açıklamasına rağmen fiili anlamda gerekli bir çaba içinde görülmüyor. DİSK de, gerek rapor, gerekse açıklamalarıyla ara zam konusunda ısrarlı olsa da her iki konfederasyon kitlesel anlamda bu taleplerini henüz yükseltmiş değiller.

Oysa asgari ücret meselesi, bir sınıf mücadelesi meselesidir. Güçlü bir biçimde taleplerinizi ortaya koyup mücadele etmezseniz siyasal iktidar sizi dikkate almaz.

Mevcut işçi konfederasyonları bu anlamda bir mücadele yükseltmezken çeşitli dernek, platform ve sol siyasi parti temsilcilerinden oluşan Asgari Ücret İnisiyatifi adı altındaki bir birliktelik, kendi olanakları çerçevesinde eylemliliklerde bulunuyor.

Asgari Ücret İnisiyatifi, her pazar günü İstanbul’un çeşitli mekanlarında kitlesel basın açıklamaları düzenliyor. İnisiyatif temsilcileri, geçen ay da TBMM’de siyasi parti temsilcileriyle görüşüp taleplerini iletmişti.

Üsküdar’daki eylem

Asgari Ücret İnisiyatifi temsilcileri, geçtiğimiz pazar günü (17 Mayıs 2026) Üsküdar'da kitlesel bir basın açıklaması yaparak asgari ücrete, tüm ücretlere ve emekli aylıklarına ara zam yapılması taleplerini dile getirdi.

İnisiyatif, ücretlerin gerçek enflasyon ve milli gelir baz alınarak yılda dört kez güncellenmesini istedi. İnisiyatif sözcüleri, asgari ücrete ara zam yapılana kadar her pazar bu eylemlerine devam edeceklerini belirttiler.

Bu etkinlik sırasında, “Emekçinin hakkı en az 70 bin”, “Tencere boşsa meydanlardayız”, “Asgari ücrete yeniden zam”, “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz”, “Birleşe birleşe kazanacağız” şeklinde sloganlar atıldı.

Bu eylemlerin daha güçlü olması ve sonuç alınması açısından örgütlü sendikaların, konfederasyonların kitlesel mücadelesi çok daha fazla önem kazanıyor…

/././

soL "Gündem" -21 Mayıs 2026-

TKP'den ABD'nin Raúl Castro iddianamesine tepki: 'Anti-komünist histeriyle ortaya atılan iddiaların asılsızlığını tartışma ihtiyacı dahi duymuyoruz'

TKP, ABD Adalet Bakanlığı'nın Küba devrimi liderlerinden Raúl Castro hakkında hazırladığı iddianameyi kınayan bir açıklama yayımladı. ABD'nin bu iddianameyle, Küba'nın yaşadığı güncel sorunların asıl sorumlusu olan kendi terör faaliyetlerini gizlemeye çalıştığını savunan TKP, Washington'ın temel amacının yöneticileri hedef alarak ülkeye yönelik olası bir askeri müdahalenin yolunu açmak olduğunu vurguladı.

ABD Adalet Bakanlığı'nın, 1996 yılında ABD merkezli 'Brothers to the Rescue' (Kurtuluş Kardeşleri) grubuna ait iki uçağın düşürülmesiyle ilgili olarak Küba'nın eski Devlet Başkanı ve Devrim'in tarihi liderlerinden Raúl Castro'yu hedef alan iddianamesine Türkiye Komünist Partisi’nden (TKP) sert bir tepki geldi.

TKP Merkez Komitesi imzasıyla, "Çekin o kirli ve kanlı ellerinizi Küba ve Kübalı devrimciler üzerinden" başlığıyla yayımlanan açıklamada, söz konusu girişimin "saçmalıktan ibaret" olduğu belirtildi ve bütünüyle mahkum edildiği duyuruldu.

Parti tarafından yapılan açıklamada, 1996 yılında Küba Devrimci Silahlı Kuvvetleri tarafından düşürülen uçakların sıradan sivil uçaklar olmadığı, aksine CIA tarafından finanse edilen ve Küba hava sahasını yüzlerce kez ihlal ederek biyolojik ajanlar dahil yasadışı faaliyetler yürüten karşı devrimci bir gruba ait olduğu hatırlatıldı.

ABD'nin bu iddianameyle, Küba'nın yaşadığı güncel sorunların asıl sorumlusu olan kendi terör faaliyetlerini gizlemeye çalıştığını savunan TKP, Washington'ın temel amacının yöneticileri hedef alarak ülkeye yönelik olası bir askeri müdahalenin yolunu açmak olduğunu vurguladı. Açıklamada ayrıca, Küba halkının ve devrimci önderliğinin meşru müdafaa ve egemenliğini savunma hakkına sahip olduğunun altı çizilerek, TKP'nin Küba ile olan dayanışması yinelendi.

'Anti-komünist histeriyle ortaya atılan bu iddiaların asılsızlığını ayrıca tartışma ihtiyacı dahi duymuyoruz'

Açıklamanın tamamı şöyle:

"Çekin o kirli ve kanlı ellerinizi Küba ve Kübalı devrimciler üzerinden

ABD emperyalizmi son aylarda petrol kuşatmasıyla, ülkenin kurum ve yöneticilerini hedef alan yeni yaptırımlarla, askeri müdahale tehditleriyle tırmandırdığı saldırganlığına meşruiyet zemini kazandırmak için yalan dolan dolu suçlamalarına bir yenisini ekledi. Raúl Castro’ya karşı, 1996 yılında ABD’ye ait iki sivil uçağı düşürme emri verdiği ve dört kişinin ölümüne yol açtığı iddiasıyla saçmalıktan ibaret bir iddianame yayınladı.

Haddini bütünüyle aşan ABD hükümeti, Küba Devrimi’nin tarihsel liderlerinden biri olan ve Ordu Generali unvanını tarihsel olarak hala taşıyan Raúl Castro’ya el uzatma cüretini göstermiştir.

ABD Adalet Bakanlığı tarafından anti-komünist histeriyle ortaya atılan bu iddiaların asılsızlığını ayrıca tartışma ihtiyacı dahi duymuyor, söz konusu girişimi baştan sona mahkûm ediyoruz.

'Raúl Castro’yu sözde mahkemelerinde sanık sandalyesine oturtmak için adım atmaya kalkışmak kimsenin, hele hele ABD emperyalizminin hiç haddine değildir'

Küba Devrimi’nin liderliği devrim tarihi boyunca en ağır sınavlardan başı dik çıkmış, tarih tarafından sınanmış ve aklanmıştır. Böyle bir tarihsel mücadelede en kritik sorumlulukları üstlenmiş, Küba halkının aklında ve kalbinde devrimin kahramanı olarak silinmez bir yer edinmiş Raúl Castro’yu sözde mahkemelerinde sanık sandalyesine oturtmak için adım atmaya kalkışmak kimsenin, hele hele ABD emperyalizminin hiç haddine değildir.

ABD ne zaman Küba’yı bir şeyle suçlasa asıl failin kendisi olduğunu biliyoruz. Tıpkı ülkenin yaşadığı enerji darboğazından Küba sosyalizmini sorumlu tutmaya çalışırken olduğu gibi, burada da kendi terör faaliyetlerinin sonuçlarından Küba’yı sorumlu tutmaya çalışıyorlar.

Küba Devrimci Silahlı Kuvvetleri tarafından 1996 yılında düşürülen uçaklar sıradan sivil uçaklar değiller. Miami’de konuşlanmış, CIA tarafından finanse edilen karşıdevrimci çetelerin başında gelen Brothers to the Rescue grubuna ait iki uçaktan bahsediyoruz.

Küba halkını devrimci hükümete karşı ayaklanmaya teşvik etmek için faaliyet yürüten ve radyo yayınlarını, propaganda broşürlerini, hatta Küba’nın tarım arazilerini zehirleyen biyolojik ajanları ülkeye serpmek için Küba hava sahasını yüzlerce kez ihlal etmiş olan Brothers to the Rescue gibi örgütlerin yasadışı faaliyetleri defalarca tespit edilmiş, ABD hükümetine defalarca rapor edilmiş, bu faaliyetlerin önlenmesi için defalarca uyarılarda bulunulmuş ve sürmesi halinde uçakların düşürüleceği defalarca yinelenmiş olmasına rağmen ABD hükümeti bu örgütleri beslemeye ve teşvik etmeye devam etmiştir.

'Türkiye Komünist Partisi Küba’yı hedef alan her türlü saldırının karşısındadır'

Küba halkı ve Küba hükümeti vatanını karşı devrimci faaliyetlere karşı, terör saldırılarına karşı savunma hakkına sahiptir; Küba, egemenliğini savunma hakkına sahiptir. ABD emperyalizmi bu akıldışı iddianameyle bir kez daha Küba’nın kendini savunma hakkını, egemenlik hakkını hedef almaktadır.

ABD, otuz senenin ardından böyle bir iddianameyi gündeme getirerek ülkeye yönelik askeri müdahalenin yolunu açmaya; ülkenin yöneticilerini, devrimin önderlerini haydutça kaçırmak için zemin yaratmaya çalışmaktadır.

Türkiye Komünist Partisi Küba’yı hedef alan her türlü saldırının karşısındadır; bundan sonra da öyle olacaktır. Küba halkının ve onun devrimci önderliğinin yanındayız.

Yaşasın Küba Devrimi! Yaşasın devrimin büyük kahramanı Raúl!

Türkiye Komünist Partisi 
Merkez Komite

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

***

Karanlığı yırtan iktidar iradesi: Küba'nın enerji politiği ve sosyalist demokrasi -Abdülkadir Deveci- 

Karşımızdaki tablo yüzeydeki kablolardan, trafolardan, şebeke frekanslarından ibaret teknik bir sorun değildir; asıl mesele emperyalist abluka ile sosyalist iktidar arasındaki tarihsel çelişkidir.

Dünya kapitalizminin tarihsel bir tıkanma ve yapısal bir buhran içinde debelendiği, hegemonya krizini aşamayan emperyalist bloğun tüm saldırganlığıyla yerküreyi ateşe atmaya hazırlandığı bir tarihsel kesitten geçiyoruz. Sermaye düzeni, kendi yarattığı çöküş emarelerini ve yönetememe krizini gizlemek için, boyun eğmeyen bağımsızlıkçı ve sosyalist odaklara yönelik saldırılarını her zamankinden daha pervasız bir stratejiye dönüştürmüş durumdadır. Uluslararası finans sisteminin, lojistik ağların ve temel yaşamsal tedarik zincirlerinin (enerji, ilaç, gıda) doğrudan birer şantaj ve kitle imha silahı olarak kullanıldığı bu yeni kuşatma doktrini, direnen halkları içeriden çökertmeyi hedefliyor.

İşte tam da böylesi bir küresel saldırganlık ikliminde, yarım asrı aşkın süredir emperyalizmin onurunu ayaklar altına alan Küba, bu ekonomik savaşın en sert cephelerinden biri haline gelmiştir. Burjuva ideologları ve onların liberal-sol, reformist ekürileri, ABD saldırılarının yarattığı bu nesnel yıkımı ustaca gizleyerek; Küba’da 2024 Ekim’inde Antonio Guiteras santralinin çöküşüyle başlayan ve bugüne kadar silsile halinde devam eden devasa enerji krizini büyük bir iştahla "sosyalizmin teknolojik yetersizliği" veya "altyapısal iflası" olarak lanse etmektedirler.

Salim Lamrani'nin eserlerinde kanıtlarıyla ve sayısız örnekle ifşa ettiği üzere; Batı medyası Küba'yı sistematik olarak şeytanlaştırmakta, adadaki her nesnel maddi zorluğu "merkezi planlamanın ve sosyalizmin çöküşü" olarak sunmak için orantısız, yalanlara dayalı bir dezenformasyon kampanyası yürütmektedir (Lamrani, 2009). Bu devasa manipülasyon aygıtının ardında yatan asıl ve yegâne amaç, meselenin sınıfsal özünü gizlemektir. Karşımızdaki tablo yüzeydeki kablolardan, trafolardan, şebeke frekanslarından ibaret teknik bir sorun değildir. Asıl mesele, üretici güçlerin gelişimini boğmaya yeminli, acımasız bir emperyalist abluka ile üretimi ve enerjiyi yalnızca insan ihtiyaçları için örgütlemekte inat eden proleter iktidar arasındaki uzlaşmaz, tarihsel çelişkidir. Rebeca Cutie’nin yıllar önce Gelenek sayfalarından haykırdığı o net hakikat bugün de geçerliliğini korumaktadır: "Sadece iki seçenek var. Biri ABD’nin bir kolonisi olmak, diğeri ise sosyalist kalmak" (Cutie, 1992, s. 12). Küba işçi sınıfı ve onun komünist öncüsü, emperyalist kuşatma ne kadar ağırlaşırsa ağırlaşsın bu tarihsel ikilemi her defasında ikinci seçenek lehine, yani proletarya diktatörlüğünü taviz vermeksizin savunma yönünde çözdüğü içindir ki devrim bugün hâlâ ayaktadır.

Sosyalist toplumsal ilişkiler ile enerji yönetimi

Anaakım literatürde Küba enerji politikalarının tarihsel seyri sıklıkla "dış şoklara karşı dayanıklılık" veya "krizlere uyum sağlama” başlıkları altında incelenmektedir (Boudreault-Fournier, 2023). Oysa Marksist-Leninist bir devlet kuramı için bu süreç, yalnızca idari bir kriz yönetimi veya pasif bir "esneme" hali değil; doğrudan proletarya diktatörlüğünün, iktidarı sınıf çıkarları lehine icra etme pratiğidir.

Kapitalizmin tarihteki en büyük özgüllüğü ve aldatmacası, ekonomik alan ile siyasi alanın birbirinden koparılmış olmasıdır. Kapitalist düzende sömürü ve kaynakların dağıtımı, devletin doğrudan siyasi zoruyla değil; kâr maksimizasyonuna dayalı, sözde "tarafsız" piyasa mekanizmaları ve piyasa “zorunlulukları” aracılığıyla gerçekleşir. Kapitalizmde enerji bir kullanım değeri değil, satın alma gücüne endeksli bir metadır; 2021’de Teksas'taki bir elektrik kesintisinde kâr oranları fırlarken insanların donarak ölmesinin yegâne bilimsel açıklaması budur.

Küba'da ise devrim, üretim araçlarının mülkiyetini toplumsallaştırarak, kapitalizmin bu sahte ikiliğini parçalamıştır. Sosyalist inşada ekonomi, piyasanın kör ve anarşik zorunluluklarının elinden alınarak toplumsallaştırılmıştır. Enerji üretimi ve dağıtımı; dalgalı fiyatlara, borsalara veya emperyalist şirketlerin kâr beklentilerine değil, doğrudan toplumsal ilişkilerin belirlediği siyasal planlamaya tabidir. Dışsal bir şok anında (ister 1990'lardaki Sovyet çözülüşü, isterse 2026'daki devasa yakıt kıtlığı olsun), Küba devleti eldeki kısıtlı enerjiyi karaborsaya veya en çok parayı verene değil; hastanelere, okullara, temel gıda üreten fırınlara ve su pompalarına yönlendirir. Bu tahsis iradesi, salt iyi niyetli bir yönetim hamlesi değil, üretimi doğrudan toplumsal kullanım değerine bağlayan sosyalist ilişkilerin maddi sonucudur.

'Ambargo' değil emperyalist saldırı

Bu bağlamda, Küba devrimine yönelen emperyalist saldırganlığı diplomasinin steril terminolojisiyle, basit bir "ambargo" veya sıradan bir "ticaret engeli" olarak tanımlamak, ekmeğine yağ sürmektir. Salim Lamrani'nin (2013) The Economic War Against Cuba adlı çalışmasında hukuki belgeler, uluslararası anlaşmalar ve tarihsel kanıtlarla ortaya koyduğu üzere; ABD'nin adaya uyguladığı şiddet doğrudan rejim değişikliğini hedefleyen, sınır ötesi (yani üçüncü ülkeleri de etkileyen) yasalara dayanan, tüm küresel ticareti şantajla yöneten ve sivilleri açlık, hastalık ve enerjisizlikle boğmayı amaçlayan tam teşekküllü, ekonomik yolla yapılan bir soykırımdır.

Bu ekonomik savaş, uluslararası literatürde de işaret edildiği gibi Küba'nın uluslararası finansa, teknoloji transferine ve sınır ötesi yatırımlara erişimini boğarak (Mesa‐Lago, 2020; Rehman vd., 2024), adanın enerji politikası tasarımını doğrudan bir "varoluş ve bağımsızlık mücadelesine" dönüştürmektedir. Erhan Nalçacı’nın işaret ettiği gibi, emperyalizm bir ülkeyi doğrudan askeri olarak işgal edemediğinde veya bunun siyasi maliyetinden kaçındığında, "ülke egemenlerinden suçlu yaratmayı" ve yaptırım ve ambargolarla halkı temel ihtiyaçlar üzerinden devlete karşı kışkırtmayı bir kitle imha mekanizması olarak kullanır (Nalçacı, 2008). 2026 yılında %64'ü bulan devasa enerji açığı, tam da bu kitle imha silahının eyleme geçirilmiş halidir.

Sosyalist demokrasi: Kitle çizgisi ve işçi sınıfının doğrudan müdahalesi

Batı akademisi ve liberal yazarlar, sosyalist planlamayı tepeden inme, kaba bir bürokratik emir-komuta zinciri olarak göstermek için olağanüstü bir çaba harcarlar. Küba'nın merkezi planlama aygıtları, bilimi ve araştırmayı özel sektörün tekelinden çıkardığı için Batı literatüründe sıklıkla “totaliter bilim ve teknoloji" başlığı altında şeytanlaştırılmaya çalışılır.

Oysa Kübalılar için sosyalist demokrasi, liberalizmin sandık oyunlarına değil; karar alma süreçlerinin parti yönetimi öncülüğünde kitle örgütleri aracılığıyla doğrudan toplumsallaştırılmasına dayanır (Yaffe, 2013). Kübalı iktisatçı Osvaldo Martinez’in belirttiği üzere, Küba’nın ekonomik tarihsel başarısı salt uzmanlara değil, "katılıma ve önderliğe" dayanmaktadır (Martinez, 2006). Planlama sadece merkez komitenin bir hesaplaması değil, işçi sınıfının sürece doğrudan müdahalesidir. Bugün de enerji krizinin aşılmasında, yerel enerji yönetimi politikalarında ve dağıtık enerji kaynaklarının inşasında (Soto vd., 2018), uygulayıcılar doğrudan Devrimi Savunma Komiteleri (CDR) ve işçi kitlelerdir. Bazıları bu durumu liberal bir yerelleşme veya zararsız bir sivil toplum faaliyeti olarak yorumlasa da böyle açıklanamaz. Che Guevara’nın kooperatif deneyleri üzerinden yürüttüğü tartışmalarda ısrarla vurguladığı gibi; merkezi bir sosyalist devletin yönlendirmesi olmaksızın, salt kooperatiflere dayalı bir özerklik, kapitalist mülkiyet ilişkilerini yeniden üretebilir (Yaffe, 2013). Dolayısıyla Küba'da enerjinin mahallelerde CDR'ler tarafından örgütlenmesi liberal bir "esneklik" değil, tam tersine, üretici demokrasisinin doğrudan iktidar icrasıdır. Kıtlığın karaborsaya düşmemesini sağlayan da bu örgütlü sınıf bilincidir.

Özel dönemden vekalet ablukasına Küba’da enerji yönetimi (1990-2026):

Tarihsel materyalizm, toplumsal olguları ve kriz anlarını durağan, birbirinden yalıtılmış anlık fotoğraflar olarak değil; mülkiyet ilişkileri, sınıf mücadeleleri ve üretici güçlerin uluslararası ölçekteki diyalektik gelişimi bağlamında inceler. Küba’nın 2026 yılında karşı karşıya kaldığı enerji savaşını kavrayabilmek için, devrimin son otuz beş yılda içinden geçtiği tarihsel aşamaları, maruz kaldığı nesnel şokları ve bu şoklara burjuva devletlerin aksine nasıl "sınıfsal" yanıtlar ürettiğini didik didik etmek zorundayız.

Özel dönem: Şok doktrini karşısında sosyalist demokrasi

1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin ve Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi'nin (COMECON) çözülüşü, Küba ekonomisi için dış ticaretinin %80’ini ve enerji ithalatının neredeyse tamamını bir gecede kaybettiği, emsali görülmemiş devasa bir nesnel şoktu. Akademik literatür, Küba’nın Sovyet enerji girdilerine olan bu ağır bağımlılığını genellikle "dışsal enerji şoklarına karşı yaratılmış bir kırılganlık" veya bir planlama hatası olarak kodlamayı tercih eder (Hamilton vd., 2013). Oysa bu durum basit bir politika hatası değildir; Soğuk Savaş koşullarının amansız nesnel bir zorunluluğu ve emperyalist kuşatmaya karşı kurulan sosyalist blok içi enternasyonalist dayanışmanın doğal bir ürünüdür.

Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte küresel burjuvazi, "Tarihin Sonu" nidaları atarak ve kadehler kaldırarak, Karayipler'deki bu inatçı adanın serbest piyasa anarşisine, kapitalizmin kör yasalarına teslim olmasını bekliyordu. Doğu Avrupa’da tam da bu yaşandı; revizyonist ihanetle çöken devletlerin ardından uygulanan "şok terapileri" halkı bir anda yoksulluğun, işsizliğin ve donarak ölmenin pençesine atarken, onlarca yıllık devasa kamu malları türedi oligarklara ve Batılı tekellere peşkeş çekildi.

Ancak Küba, bu yıkıcı krizi "Özel Dönem" (Período Especial) ilan ederek, kapitalizmin bu yapısal hilesini tersine çevirdi. Küba, ekonomik alanı pazarın anarşik ve acımasız ellerine bırakmak yerine, onu işçi lehine tekrar şekillendirdi. Enerji kıtlığı karaborsaya veya fiyat dalgalanmalarına terk edilmedi; kısıtlı petrol ve elektrik, kâr getiren lüks sektörlere değil, tavizsiz bir merkezi planlamayla hastanelere, okullara ve temel gıda üretimine tahsis edildi.

Bu aşamanın en kritik, en devrimci ama liberal çevreler tarafından bilinçli olarak en çok gizlenen unsurunu anlamak için İşçi Parlamentolarını anlamak zorundayız. Devrimi kurtaran asıl güç, sanıldığı gibi yukarıdan aşağıya kararnameler yayınlayan donuk bir bürokrasi değil, İşçi Parlamentoları (Parlamentos Obreros) olmuştur. Her ne kadar liberal akademi ve ana akım medya Küba’nın ayakta kalmasını merkezi yönetime bağlasa da bu tam gerçeği yansıtmamaktadır. Che Guevara devrimin inşasında kooperatiflerin ve halk inisiyatiflerinin ancak daha derin, ulusal bir sosyalist mülkiyet projesi içinde anlamlı olacağını, aksi takdirde kapitalist ilişkilerin geri dönebileceğini belirtmişti (Yaffe, 2013). Bu doğrultuda Küba'da yerel enerji yönetimi (Municipal Energy Management) modelleri geliştirilirken, yenilenebilir enerji altyapıları, güneş panelleri ve dağıtık şebekeler (DER) kırsala entegre edilirken (Soto vd., 2018; Merconchini vd., 2023; Cherni, 2020); bu süreç, dışarıdan fonlanan burjuva STK'larına veya özel şirketlere değil, doğrudan halk meclislerine (Poder Popular) ve Devrimi Savunma Komiteleri'ne (CDR) emanet edilmektedir.

Küba İşçi Merkezi (CTC) eski Genel Sekreteri Pedro Ross Leal'in içeriden, bizzat o günlerin ateşi içinden aktardığı tarihi tanıklığında belirttiği gibi; fabrikalarda, tarlalarda, hastanelerde ve atölyelerde toplanan üç milyondan fazla işçi, devrimin kaderini ellerine almıştır. Örneğin, 1994 yılının o en karanlık ve umutsuz günlerinde, ülke çapında tam 80.000 ayrı işçi meclisi kurulmuş ve bu meclislerde 3 milyonun üzerinde işçi doğrudan söz almıştır (Ross Leal, 2022). Bu, nüfusu 11 milyon olan bir ülkede, yetişkin ve üreten nüfusun neredeyse tamamının devletin direksiyonuna geçmesi demektir. IMF'nin 'fabrikaları kapatın, işçileri sokağa atın, sağlığı özelleştirin' şantajına karşı bu 3 milyon işçi; hangi fabrikaların vardiya düşüreceğine, eldeki bir damla petrolün hangi okulu açık tutacağına bizzat karar vermiştir. Sosyalist planlama masa başı bir mühendislik işi değil, bizzat iktidarı eline alan, kendi kaderini çizen işçi sınıfının canlı ve aktif eylemidir. Devrimi Özel Dönemin karanlığından çekip çıkaran, bu sarsılmaz sosyalist cumhuriyetidir.

ALBA, teknolojik egemenlik ve dağıtık enerji sistemlerine geçiş

Özel Dönem'in en ağır safhaları işçi sınıfının eşsiz fedakarlığıyla atlatıldıktan sonra, Sovyet sonrası dönem, Küba devleti için enerji tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesi ve yeni enternasyonalist bağlar kurulması zorunluluğunu doğurdu (Faria & Arce, 2018; Mikhailov & Losev, 2021). Küba bu zorunluluğu, Batılı finans tekellerine boyun eğerek veya IMF programlarına imza atarak değil, kıtasal sınıf mücadelesine aktif müdahale ederek karşıladı.

2000'li yıllarda Venezuela ile kurulan ve Latin Amerika'daki eşitsiz gelişim yasasının yarattığı devrimci krizlerin bir ürünü olan ALBA ekseni yani “Amerika Halkları İçin Bolivarcı İttifak”, enerjiyi jeopolitik bir şantaj aracı veya kâr odaklı bir meta olmaktan çıkardı. Petrol ve tıbbi hizmet takasına dayanan bu ittifak, enerjiyi enternasyonalist dayanışmanın ve anti-emperyalist bölgesel entegrasyonun doğrudan yakıtı haline getirdi.

Eş zamanlı olarak Küba içinde başlatılan ve uluslararası arenada yankı bulan "Enerji Devrimi" (Revolución Energética), salt teknik bir modernizasyon hamlesi değildi. Bu hamle, Küba'nın yenilenebilir enerjiye ve dağıtık enerji kaynaklarına yönelik bir stratejiydi (Connolly vd., 2010). Liberal ekonomistler, Küba'nın güneş ve rüzgâr enerjisine yönelimini, Batı'daki yeşil kapitalizm veya karbon ticareti safsatasının bir kopyası olarak okumaya çok heveslidir. Oysa, Yalçınpınar’ın (2019) vurguladığı gibi "yeşil kapitalizm imkânsızdır" ve doğayı kâr hırsının yarattığı yıkımdan kurtaracak olan teknolojik inovasyonun kendisi değil, o teknolojiyi üreten üretim araçlarının doğrudan işçi sınıfının mülkiyetinde olmasıdır.

Küba için rüzgâr potansiyelinin hassas bilimsel haritalanması (Alonso vd., 2018), dağlık ve kırsal alanların elektrifikasyonu için kurulan modüler güneş enerjisi (PV) sistemleri (López-González vd., 2021; Khattab vd., 2010) ve monokültür şeker kamışı tarımının tarihsel bir mirası olan tarımsal atıkların devlet eliyle biyogaza dönüştürülmesi (Dávila vd., 2022); emperyalist teknoloji tekeline ve fosil yakıt bağımlılığına karşı atılmış birer devrimci bağımsızlık adımıdır. Enerji kaynakları, artık dışarıdan lütfedilen bir ithalat kalemi değil, sosyalist toprakların üzerinde, proleter devletin kendi öz kaynaklarıyla ürettiği bir bağımsızlık kalkanı olmak için bir araç olmaya doğru ilerlemektedir. 

Küresel saldırganlık, vekalet ablukası ve 2026 enerji kuşatması

Tarihsel diyalektik bize gösterir ki, emperyalizm yapısal krizlerini aşamadıkça ehlileşmez, tam tersine daha da vahşileşir. 2024 Ekim’inde Küba'nın can damarlarından Antonio Guiteras santralinde yaşanan ulusal elektrik kesintisi, bir mühendislik hatası veya yönetim beceriksizliği değil; 60 yılı aşan acımasız teknolojik ambargonun, yedek parça engellemelerinin yarattığı sabit sermaye eskimesinin kaçınılmaz, fiziksel bir sonucuydu. Normalde 10 yıl içerisinde eskiyip yenilenmesi gereken bu santral Küba işçi sınıfının yenilikçi hamleleriyle 30 yıldan fazla çalıştırılmıştır. Antonio Guiteras santrali Küba için önemli bir sorun haline gelmişse de Küba'nın asıl büyük sınavı henüz başlamamıştı.

Kriz anları, devletin ve mülkiyet ilişkilerinin sınıfsal karakterini en çıplak haliyle açığa çıkarır. Emperyalizmin Küba'ya dayattığı devasa enerji şokunun bir benzeri kapitalist bir ülkede yaşansaydı faturanın kime kesileceğini görmek için 2021 Teksas fırtınasına bakmak yeterlidir. Hiçbir dış abluka yokken salt enerji tekellerinin kâr hırsı ve bakımsızlık yüzünden çöken şebeke; zenginlerin malikanelerinde özel jeneratörlerle aydınlandığı, yoksul emekçilerin ise dalgalı fiyatlandırmayla kesilen on binlerce dolarlık fahiş faturalar eşliğinde donarak can verdiği bir barbarlık sahnesine dönüşmüştür. Kendi işçi sınıfını dahi kâr bilançolarına kurban edip dondurarak katleden bu gözü dönmüş sermaye diktatörlüğünün; burnunun dibinde yarım asırdan fazla bir süredir teslim olmayan sosyalist bir halkı karanlıkta boğmak için ne tür bir cinayet şebekesine dönüşebileceği apaçık ortadadır. Teksas'taki bu piyasa cinayetlerinin aksine Küba'da hiç kimse bir başkasının karanlığı ve ölümü üzerinden aydınlık satın almamakta; proletarya diktatörlüğü karanlığı da aydınlığı da tavizsiz bir eşitlikle paylaştırmaktadır.

2026’ya gelindiğinde emperyalizm, hegemonya kaybının verdiği panikle sadece Küba'da değil, tüm dünyada saldırganlığını yükseltti. Uluslararası hukukun, sözde "kurallara dayalı küresel düzenin" maskesi tamamen düştü. Epstein sınıfının bu yıl İran'a karşı başlattığı açık ve yıkıcı savaş, yalnızca Ortadoğu'da bir çatışma değil; küresel enerji havzalarını, ticaret yollarını ve direniş odaklarını zapt etmeye yönelik kanlı bir sınıf taarruzu olarak karşımıza çıktı. Benzer bir barbarlık Latin Amerika'da sahnelendi: Venezuela devlet başkanının, hiçbir ulusal egemenlik tanımayan pervasız bir emperyalist operasyonla doğrudan kaçırılması, sermaye düzeninin çıkarlarını korumak için devletleri nasıl mafyatik çeteler gibi yönettiğini en çıplak şekliyle ortaya koydu. Bu emperyalist saldırının Küba’ya adımı ise 2026 Ocak ayında çıkarılan kararnamelerle atılmıştı.

2026 Ocak ayında ABD yönetimi 14404 Sayılı Başkanlık Kararnamesi'ni devreye sokarak Küba'ya yönelik ekonomik savaşı yepyeni ve ölümcül bir aşamaya, bir "Vekalet Ablukası"na (Proxy Blockade) dönüştürdü. Anaakım küresel medya, Küba'daki enerji krizlerini sistemin kendi içindeki bir çöküşü ya da Hürmüz Boğazının kapatılmasının bir sonucu gibi resmetmeye çalışırken, emperyalizmin günahlarını beceriksizce saklamaya çalışadursun, artık herkes tarafından bilinmektedir ki bu emperyalist kuşatma, on yıllardır akıl almaz bir terör arşivi biriktirmiştir. ABD emperyalizmi sadece Devrimci Fidel Castro’yu öldürmek için tam 634 farklı suikast planı tezgâhlamıştır (Escalante ile Röportaj, Gelenek 136, 2017). Dahası, CIA eliyle adaya domuz humması ve dang humması virüsleri sokularak sivillere ve tarıma yönelik açık bir biyolojik savaş yürütülmüştür. Dün adaya virüs sokarak çocukları öldürmeyi hedefleyen zihniyet ile, bugün enerji taşıyan gemileri engelleyerek hastanelerdeki ameliyatları durduran zihniyet aynı emperyalist aklın ürünüdür. Salim Lamrani'nin (2013) Torricelli ve Helms-Burton yasaları üzerinden ısrarla ifşa ettiği o "sınır ötesi dayatma" mekanizması, bu kez en acımasız haliyle sahaya sürülmüştür. Küba limanlarına bir varil dahi petrol veya dizel taşıyan, Küba ile enerji ticareti yapan herhangi bir üçüncü ülke gemisi, şirketi veya bankası, anında küresel finans sisteminden, SWIFT ağından ve denizcilik sigortası sisteminden atılma şantajıyla yüz yüze bırakılmaktadır. Bu koşullar altında şirketler Küba'ya mal taşımayı reddederken, Küba, küresel pazardan her bir damla yakıtı ve güneş panelini, üzerine doğrultulmuş bu ekonomik namluların gölgesinde söküp almaktadır.

Bu, silah patlamadan yürütülen bir kitle imha savaşıdır. Erhan Nalçacı’nın özetlediği gibi; emperyalizm, bir ülkeyi doğrudan askeri olarak işgal edemediğinde veya Vietnam’daki gibi bir fiyaskodan korktuğunda, "egemenlerden suçlu yaratmayı" ve halkı temel yaşamsal ihtiyaçlar üzerinden kışkırtmayı en etkili kitle imha silahı olarak kullanır (Nalçacı, 2008).

2026 yılında Küba’da gerçekleştirilen bu operasyon, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği'nin dahi raporlarına utançla geçirmek zorunda kaldığı tam bir "Enerji Açlığı" soykırımıdır. Hastanelerde jeneratör yakıtlarının tükenme noktasına gelmesi, 11 binden fazla çocuğun hayati ameliyatlarının durdurulmak zorunda kalınması; emperyalist Epstein sınıfının, onuruyla teslim alamadıkları, siyaseten boyun eğdiremedikleri devrimci bir halkı, çocuklarının sağlığını karanlığa boğarak rehin alma girişimidir. Ana akım medya bu süreci "altyapı çöküşü" veya "sosyalizmin sonu" diye manşetlere çekerken, aslında ABD'nin karanlık ve çaresizlik yaratarak içeriden kışkırtılmış bir renkli karşı-devrim denemesi yürüttüğünü gizlemektedir. Ancak Küba işçi sınıfı, bu alçakça saldırıya teslim olmak bir yana, en keskin silahı proleter demokrasisiyle yanıt vermeye hazırdır.

İşte kapitalizmin ve ekonomik alanı siyasetten koparan o sözde "tarafsız" piyasa zorunluluklarının özü budur. Kapitalizm, enerjiyi bir "insan hakkı" veya "toplumsal bir kullanım değeri" olarak değil, sadece "satın alma gücüne" bağlı alınıp satılan bir meta olarak gördüğü için, krizin faturasını doğrudan işçi sınıfının canıyla tahsil etmiştir. Küba'da ise hiç kimse, Teksas'taki gibi bir başkasının karanlığı veya ölümü üzerinden aydınlık satın almamaktadır. 

Che Guevara Küba sosyalizminin yeni insanını şu sözlerle tarif etmiştir: "İnsan ancak fiziksel varoluşunu sürdürmek için zorunlu olmayanları yarattığı sırada, yani çalışma bir sanat olduğunda ya da gönüllü çalıştığında ve kendine özgü bir şeyi topluma aktardığında insan olarak kişiliğini gerçek kılar." (Gelenek 49, 1995). Bugün kısıtlı enerjinin mahallelerde karaborsaya veya parası olana teslim edilmeksizin, fedakârca ve ortaklaşa örgütlenmesi; Che'nin işaret ettiği yeni insan bilincinin somut halidir. Özkan’ın 26 Temmuz Hareketi için dediği gibi, devrimin asıl gücü "işçi sınıfının sahip olduğu kritik rolü deneyerek ve cesaretle dönüşerek öğrenmesinde" yatar ve Küba bu emperyalist saldırganlık sürecinde cesaretli dönüşümünü gerçekleştirerek emperyalizm karşısında bağımsızlığını perçinlemektedir.

Bize düşense emperyalizmin zalim kuşatmasına karşı bir anti-emperyalist dayanışma örmek, yalnızca bir ada halkını savunmak değil; insanlığın yegâne onur kavgası olan bu cephede, tarihin şaşmaz ve doğru tarafında saf tutmaktır. Sermaye düzeninin dünyayı sürüklediği bu zifiri karanlıkta Küba halkına omuz vermek, bizim en yakıcı vazifelerimizden biridir.  

Kaynakça

Alonso Díaz, Y., Bezanilla, A., Roque, A., Centella, A., Borrajero, I., & Martinez, Y. (2019). Wind resource assessment of Cuba in future climate scenarios. Wind Engineering, 43(3), 311-326.
Boudreault-Fournier, A. (2023). Cuban Crisis and Policy Adaptive Consequences.
Cherni, J. A. (2020). Renewable energy and rural livelihoods in Cuba.
Connolly, D., vd. (2010). Integration of renewable energy technologies into energy systems: A review of tools and scenarios.
Cutie, R. (1992). Yalnızca iki seçenek var. Gelenek, (41), 11-13.
Dávila, A., vd. (2022). Agro-waste methane and bioenergy trajectories in Cuba.
Escalante, F. (2017). 50 Yıllık Komünist İstihbaratçı Fabian Escalante ile Röportaj. Gelenek, (136).
Faria, J., & Arce, A. (2018). Post-Soviet energy diversification and external relations in Cuba.
Hamilton, J., vd. (2013). Vulnerability and the Special Period: Energy shocks and adaptation in Cuba.
Jales, M., vd. (2018). Bilateral energy arrangements and the Venezuelan alliance.
Khattab, A., vd. (2010). Renewable energy portfolios and target planning.
Lamrani, S. (2015). Cuba, the Media, and the Challenge of Impartiality. NYU Press.
Lamrani, S. (2013). The Economic War Against Cuba: A Historical and Legal Perspective on the U.S. Blockade. New York: Monthly Review Press.
López-González, A., vd. (2021). Rural electrification and decentralized PV strategies in Cuba.
Martinez, O. (2006). Küba ekonomik başarısını katılıma ve önderliğe borçlu (Röportaj). Gelenek, (91), 10-11.
Merconchini, C., vd. (2023). Hybrid generation and DER integration: Power quality challenges in Cuba.
Mesa-Lago, C. (2020). Cuba’s economy under sanctions: External pressures and policy design.
Mikhailov, A., & Losev, A. (2021). Reconfiguration of socialist-era energy relationships.
Nalçacı, E. (2008). Bir emperyalist işgal mekanizması: Egemenlerden suçlu yaratma. Gelenek, (99), 15-18.
Özkan, N. (2021). 26 Temmuz Hareketi’nin işçi sınıfıyla imtihanı. Gelenek, (156), 15-18.
Ross Leal, P. (2022). How the Workers' Parliaments Saved the Cuban Revolution: Reviving Socialism after the Collapse of the Soviet Union. New York: Monthly Review Press.
Soto, M., vd. (2018). Municipal Energy Management Models: Local governance and efficiency in Cuba.
Josephson, P. R. (2005). Totalitarian science and technology. Humanity Books.
Yaffe, H. (2013). Che Guevara, cooperative experiments, and socialist transition in Cuba.
Yalçınpınar, Z. (2019). Sosyalizmin çevre sicili: Çevre sorunları ve sovyet deneyimi. Gelenek, (146), 8-9.

/././

İstanbul'un Gizi -Eminönü Hanları (VII+VIII) -Aslı Atasoy / T24-

Müze bilimci Yeşim Kartaler: Tarihi hanları sadece binaları onararak koruyabilir miyiz?(VII)

İstanbul’un Tarihi Yarımada’sında hanları ve usta hikâyelerini bir kent arşivi ile korumak mümkün. Yeşim Kartaler ile hanların duygusal karmaşasını bozmadan, sakinlerini tahliye etmeden nasıl "müzeleşebileceğini" konuştuk.

Eminönü, dünyanın en görkemli müzeleri kadar etkileyici bir ruha sahip, üstelik buraya girmek için bilete de ihtiyacınız yok. Günün herhangi bir saatinde dolaşmak, alışveriş yapmak ya da kaybolmak için ideal en ideal yer. Daha da güzeli aradığınız en absürt nesneyi orada bulabilirsiniz. 

Ancak gezmek için zaman ayırmanız yetmez. Kalabalıktan ve mütevazi akıştan da hoşlanmanız gerekir. Küçük bir taburede közde kahve içip, acıktığınızda kokoreç yiyip sonra da bitmek bilmeyen insan kalabalığında izinizi kaybettirebilirsiniz.  

Denizden yukarı, Kapalıçarşı’ya doğru tırmandıkça beliren hanlar, bugün zamanın etkilerine direnmeye çalışıyor. Kimisi kamunun, kimisi yüzlerce mirasçının paylaştığı birer hafıza mekânı olan bu yapılar, gün batımıyla kapılarını kapattığında aslında koca bir devri de içine hapsediyor. Ta ki ertesi sabah kapıları açılana dek.

Peki, bu yaşayan mirası sadece binaları restore ederek koruyabilir miyiz? Yoksa hanların asıl mucizesi içindeki zanaatın ve gündelik hayatın devamlılığında mı saklı? Kurum ve kişi tarihi üzerine çalışmalarıyla tanıdığımız Müze Bilimci Yeşim Kartaler ile hanları birer “müze nesnesi” olarak okumaya çalıştık.

- İstanbul’da Eminönü’ne yakın bir mesafede yaşıyorsunuz. Eminönü ve oradaki tarihi yapılar ve hanlar ile ilgili düşüncelerinizi, ilişkinizi merak ediyorum.  

Eminönü ve Hanlar Bölgesi’yle kurduğum ilişki, bir araştırmacı ilgisinin ötesine geçiyor; İstanbul’un üst üste yerleşmiş bütün kültürlerden iz bulabileceğiniz bir yer Eminönü, özellikle hanlar bölgesi, tek tek yapılardan çok daha fazlası yaşamın odağında bir yer olmuş her zaman. Yüzyıllardır ticaretin, farklı kültürlerin birbirleriyle temasının, ticari mal dolaşımın, üretimin ve gündelik hayatın üst üste biriktiği yaşayan bir kentsel arşiv gibi.

Hanlar bölgesine her gidişimde en çok dikkatimi çeken şey, buranın hâlâ çalışıyor olması. Sadece geçmişin izleriyle karşılaşmıyoruz; geçmişin bugüne sızan devamlılığıyla temas kuruyoruz. Bu yüzden Eminönü’nü donmuş bir tarih alanı gibi görmek yerine, ritmi değişmiş ama hafızası canlı bir şehir organizması gibi geliyor bana

- Bir müze bilimci olarak size sormak istiyorum. Mekanın kendisini bir müze nesnesi olarak ele alabilir miyiz? 

Evet, kesinlikle mümkün. Hatta bugün çağdaş müzeciliğin en önemli açılımlarından biri tam da bu: nesneyi vitrinden çıkarıp bağlamı görünür kılmak. Bu açıdan bakınca han dediğimiz şey yalnızca taş, tuğla, revak, tonoz ya da cephe değil. Hanın kendisi; avluya giriş biçimi, katlar arası geçişi, dükkânların zaman içinde nasıl bölündüğü, hangi iş kolunun nereye yerleştiği, hangi mekânın depo, hangisinin büro, hangisinin zanaat alanı olduğu gibi katmanlarla birlikte okunmalı. Yani mekânın kendisi sergilenen şey haline gelebilir.

- Mesela hangi han bir müzeye dönüşebilir ve bunu nasıl kurgularsınız? Ve çıktıları ne olur?

Burada seçim kriteri çok önemli olur. Yapının mimari özgünlüğü kadar, bugünkü kullanım durumu, erişilebilirliği, avlu düzeni, katmanlarının okunabilirliği ve yaşayan ticaretle kurduğu ilişki de belirleyici olmalı. Bu anlamda Âşir Efendi Hanı gibi hem tarihsel katmanları güçlü hem de ticari hayatın bütünüyle sönmediği yapılar ilginç örnekler sunuyor. Ben böyle bir kurguda üç katman önerirdim. Birincisi, koruma katmanı: yapının özgün mimari öğeleri, cepheleri, revakları, dolaşım sistemi, malzeme karakteri dikkatle ortaya çıkarılır ve görünür kılınır. İkincisi, hafıza katmanı: hanın iş kolları, ustaları, ticaret biçimleri, arşiv belgeleri, sözlü tarih kayıtları ve gündelik yaşam izleri sergilenir. Üçüncüsü ise kamusal deneyim katmanı: ziyaretçi, mekânı yalnızca gezmez; işleyişini anlar, hikâyelerini duyar, üretim süreçlerine tanıklık eder ve bölgenin bugünle kurduğu ilişkiyi deneyimler.

- Sizce Eminönü Hanlar Bölgesi için doğru model tek bir hanı müzeye dönüştürmek mi, yoksa bölgeyi “yaşayan miras ağı” olarak ele almak mı?

Ben ikinci yaklaşımın daha güçlü olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu bölgeyi değerli kılan şey tekil bir anıt olmasından çok, yapıların birbirleriyle ve çevredeki ticaret dokusuyla kurduğu ilişkiler. Sokaklar, avlular, kot farkları, yaya akışları, sesler, taşıma biçimleri, çarşı aksları. Bunların hepsi birlikte bir kültürel peyzaj oluşturuyor. Dolayısıyla doğru koruma modeli, yalnızca bir hanı parlatıp geri kalan dokuyu ihmal eden bir yaklaşım olmamalı. Bunun yerine bir pilot yapı seçilebilir, ama o yapı da bölgedeki daha geniş miras ağının bir düğüm noktası olarak kurgulanmalı.

- Eminönü Hanları, yüzyıllardır süregelen ticaretin canlı birer arşivi. Şimdi ise hanlar, turistlerin ve işi düşenlerin gezdiği bir açık hava müzesi. Binaların içindeki ticaret hayatını bir “sergileme unsuru” olarak korumak teknik olarak nasıl mümkün olabilir?

Burada en kritik nokta, yaşayan ticaret hayatını bir sergileme unsuru olarak korurken onu seyirlik bir dekor haline getirmemek. Çünkü hanların asıl değeri, onların hâlâ gündelik hayatın parçası olması. Eğer koruma modeli buradaki esnafı dışarı iter, üretimi sona erdirir ve yerine yalnızca turistik tüketim bırakırsa, biz binayı korurken ruhunu kaybetmiş oluruz. Bu nedenle yaşayan ticaretin korunması için teknik olduğu kadar etik bir çerçeve de gerekiyor. Teknik olarak bakarsak; tabela, klima, tesisat, ara kat, sundurma gibi yapının algısını bozan müdahalelerin denetlenmesi; ortak cephe düzeni, ortak altyapı çözümleri, görünür ama baskın olmayan bilgilendirme sistemleri, avlu kullanım rehberleri gibi araçlar geliştirilebilir. Etik olarak bakarsak da çalışan esnafı sergilenen insan konumuna düşürmeden, onların bilgisini ve emeğini görünür kılacak yöntemler kurulmalı. Yani insanlar izlenen bir dekor değil, anlatının öznesi olmalı.

- Projelerinizde kurumların tarihsel hafızasını gün yüzüne çıkarıyorsunuz. Eminönü Hanları da aslında binlerce küçük işletmenin ortak hafızasıyla örülü ve ortaya çıkan şey önemli bir kültür hazinesi. Hanın fiziksel restorasyonunun yanı sıra oradaki zanaat kollarının, usta hikâyelerinin ve ticaret geleneğinin belgelenmesi kent hafızası için ne anlam ifade eder? 

Bir hanı yalnızca fiziksel olarak restore etmek yetmez; çünkü hanın asıl belleği çoğu zaman duvarların içinde değil, orada süren ilişkilerde saklıdır. Usta hikâyeleri, malın geliş-gidiş ritmi, pazarlık dili, dükkân düzeni, taşıma biçimleri, çay molaları, sesler, kokular, hitap biçimleri. Bunlar kayda alınmadığında aslında en kıymetli miras sessizce yok oluyor. Kent hafızası açısından bu belgeleme çok önemli. Çünkü hanlar, tek bir büyük kurumun arşivinden değil, binlerce küçük işletmenin, ustanın ve gündelik pratiğin ortak hafızasından oluşuyor. Bu hafızayı belgelemek, bir anlamda İstanbul’un ekonomik ve toplumsal tarihini aşağıdan yukarıya okumak demek. Bu da yalnız koruma için değil, gelecekteki araştırmalar, sergiler ve eğitim programları için de çok güçlü bir zemin oluşturur.

- Geleneksel müzecilikten “deneyimsel müzeciliğe” geçişin savunucularındansınız. Hanlar, doğası gereği kaotik ve yaşayan yerler. Modern bir koruma projesinde, hanın duygusal karmaşasını koruyup aynı zamanda nitelikli bir ziyaretçi rotası kurgulanabilir mi?

Deneyimsel müzecilik açısından bakıldığında Eminönü Hanları çok özel bir potansiyel taşıyor. Çünkü burası zaten doğası gereği steril değil; yoğun, çok katmanlı, zaman zaman düzensiz ve duygusal olarak da çok yüklü bir yer. Bana göre iyi bir koruma projesi bu karmaşayı tamamen ortadan kaldırmamalı. Tersine, onu anlaşılır ve güvenli hale getirirken temel ruhunu korumalı. Nitelikli bir ziyaretçi rotası bu yüzden aşırı tasarlanmış, her şeyi açıklayan, mekânı bir tema parkına çeviren bir düzende olmamalı. Bazı şeyler görünür anlatılmalı, bazıları ise ziyaretçi tarafından keşfedilmeli. Yani rota biraz öğretici, biraz sezgisel, biraz da merak uyandırıcı olmalı. Hanın duygusal karmaşası tamamen törpülenirse, orası Eminönü olmaktan çıkar.

- İstiklal Yolu Müzesi gibi projelerinizde dijital uygulamaları başarıyla kullandınız. Eminönü’nün analog dünyasına dijital katmanlar eklemek nasıl etki eder? 

Dijital katmanlar burada çok dikkatli kullanılmalı. Eminönü’nün güçlü yanı zaten analog yoğunluğu. Dolayısıyla dijital araçlar, mekânın önüne geçmemeli; onu daha okunur kılmalı. Örneğin artırılmış gerçeklik, konum bazlı sesli rehber, eski harita katmanları, sözlü tarih durakları, dükkân hikâyeleri, iş kolu haritaları gibi uygulamalar çok işlevsel olabilir. Ama bunların hepsi yalnızca ekran deneyimi olarak kalmamalı, ziyaretçinin mekânı daha derin algılaması için tasarlanmalı. Ben dijitali burada özellikle üç amaç için anlamlı buluyorum: birincisi görünmeyeni görünür kılmak; yani artık var olmayan katmanları, dönüşmüş mekânları, eski işlevleri göstermek. İkincisi çok sesliliği taşımak; yani esnafın, ustanın, araştırmacının, arşivin sesini aynı anda duyurmak. Üçüncüsü de yükü azaltmak; yani fiziksel mekâna fazla tabela, pano, vitrin yüklemeden bilgiyi erişilebilir kılmak.

- Bir sergiyi veya müzeyi kurarken sakinlerinin katılımını önemsiyorsunuz. Eminönü’nde olası bir müzede bu nasıl mümkün olur?

Böylesi bir proje topluluk katılımı olmadan zaten sağlıklı kurulamaz. Üstelik burada topluluk katılımı, son aşamada fikri alınan sembolik bir süreç olmamalı. Esnafın, mülk sahiplerinin, zanaatkârların, mahallelinin, araştırmacıların ve yerel yönetimin daha baştan birlikte düşünmesi gerekir. Çünkü hanlar bölgesinde koruma kararı yalnız mimari bir karar değildir; aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir karardır. Katılımın gerçek olması için de birkaç araç önemli: sözlü tarih atölyeleri, esnaf meclisleri, ortak kullanım rehberleri, pilot dükkân uygulamaları, genç zanaatkâr programları, mahalleliyle birlikte geliştirilen sergi içerikleri ve sürekli geri bildirim mekanizmaları. İnsanlara yalnızca “görüş” sormak değil, kararın bir kısmını gerçekten onlarla kurmak gerekir.

                                                             /././

Kervan seslerinden depoların sessizliğine… Rehber Hüseyin Avni: Hanlar İstanbul’un terk edilmiş yapıları, çünkü işlevlerini yerine getirmiyorlar (VIII)

Kapalıçarşı ve hanlar rotasını gezdiren deneyimli rehber Hüseyin Avni ile Eminönü’nün dönüşümünü konuştuk. Avni, bir zamanlar değerli eşya yüklü kervanların konakladığı hanların bugün, ticari depolar ve turistik dükkânlara dönüşen hüzünlü hikâyeleri ile daha pek çok şeyi anlattı.

Eminönü hanlar dosyası için günlerdir semtin altını üstüne getiriyorum. Adımlarım bu kez beni İstanbul’un hafızasını en iyi bilen isimlerden biriyle, yılların rehberi Hüseyin Avni ile buluşturuyor. “Kapalıçarşı ve Hanlar Bölgesi” turunun ilk kısmı tamamlanmış ve öğle yemeği için Çemberlitaş’taki Şeymuz Kebap’ta ara verilmiş. Hüseyin Avni hesabını ödeyip grubu tatlıcıya yolluyor ben de sorularımı yanıtlamak üzere kayıt cihazımı çıkarıyorum. Dünyanın en güzel camilerinden Nuruosmaniye Camii’nin yakınında yavaştan konuşmaya başlıyoruz. Sonrasında rotamız belli. Cami gezilip, Kapalıçarşı’nın Sandal Bedesteni kısmına yapılacak kısa ziyaret sonrası hanlar ziyaret edilecek. 

Katılımcılar tarihe olduğu kadar dostluğa da meraklı. Çoğu yıllardır Hüseyin Avni ile başta İstanbul olmak üzere dünyanın farklı yerlerini gezmiş isimler. Aralarındaki yakınlık hemen seziliyor. Grupta iki tane de tur rehberi var. Bölgeyi çok bildikleri halde sırf bu dostluk sebebiyle buradalar. Hüseyin Avni anlatıyor biz de dinliyoruz:

Hüseyin Avni

- Dünyanın herhangi yerinde yaşayan biri İstanbul’a geldi ve sizi buldu. Tura katılacak ama "Ben buraları hiç bilmiyorum, bana buranın ruhunu nasıl özetlersiniz?" dediğinde o yabancıya ne anlatırsınız?

Buranın dünyanın en eski AVM’lerinden biri olan Kapalıçarşı’yı barındıran bir yer olduğunu söylerim. Kapalıçarşı’ya iliştirilmiş hanları anlatırım. Sonra da Kapalıçarşı ile hanları geziyoruz diye eklerim. Vezir Han, Büyük Yeni Han, Büyük Valide Han oralarda tarihi anlatıyoruz. Hem hanların tarihi, ilk inşaları, şehir, pazar ve kervansaray da denen menzil hanlarının yaşadıkları dönüşümleri anlatıyoruz. Mesela bir sürü han, en sağlam alt yapılar olan Bizans sarnıçlarının üzerine yapılmış. O sarnıçların depo ya da bizzat sarnıç olarak kullanıldığını anlatıyoruz. Kısacası tarih ve mekân ilişkisini. 

- Rota çok zengin görünüyor, tüm hanları gezdiriyor musunuz?

Zaman yetmediği için bu mümkün olmuyor. İç avlulu hanları gezerken modern hanlara uğramıyoruz. 

- “Kapalıçarşı ve Hanlar Bölgesi” turunda bir günde kaç adım atıyorsunuz?

Toplam 12-13 bin adım atıyoruz.

- Yıllardır bu sokakları adımlayan biri olarak, hanlara dair kişisel duygularınızı öğrenebilir miyim?

Hanlar bugün itibariyle İstanbul’un terk edilmiş yapıları çünkü artık eski işlevlerini yerine getirmiyorlar. Özellikle Büyük Valide Han, Vezir Han gibi büyük avluları olan hanlara zamanında kervanlar geliyordu. Sürekli canlı bir ortam vardı. Hanların alt katları üretim, üst katları konaklama için kullanılıyordu. Şehrin ekonomisinin çok güçlü damarları. Fakat zamanla el üretimi bitti. Sanayi devriminin bize yansımasıyla üretim büyük ölçekli mekanlara, fabrikalara kaydı. Haliç'in iki yakasında fabrikalar açıldı. Süleymaniye'de Fatih Cami çıkışında eski tekstil fabrikaları binaları duruyordu. Haliyle buradaki hanlar da modern hanlara dönüştü. 19. yüzyılda avlusuz ve büro hanları diye tabir edilen bir katında banka gibi yerlerin, bir katında büroların olduğu hanlara dönüştü. 

Nuruosmaniye Camii

- Genel dönüşümden bahsettiniz ama odağı biraz daraltırsak, Kapalıçarşı’yı çevreleyen 16 handan söz edersek neler söylersiniz?

Onlar Kapalıçarşı’ya iliştirilmiş hanlar diyebiliriz. Her biri farklı dönemlerde genelde paşalar tarafından yaptırılıyor. Handa üretim yapılıyor ve sokağında o üretimler satılıyor. Bugün itibariyle o hanlarda artık üretim yok.  

- Yani işlev tamamen değişti; şu anda dükkân ve depo olarak kullanılmaya başladılar diyebilir miyiz?

Evet. 

- Peki tarihi hanları gezerken duygusal olarak neler hissediyorsunuz?

Öncelikle geçmiş kaybolmuş durumda. Bir iki han haricinde Kapalıçarşı hanları tarihi özelliklerini kaybetmişler. Kapalıçarşı'da bir esnaf buradaki dükkanların %80'inin artık özel mülk olduğunu söylemişti. Şahsın kendi dükkânı, istediğini yapıyor, değiştiriyor. O hanlara girince tarihi çok fazla hissedemiyorsunuz. 

“Zincirli Han yapısını korumuş”

- Kaybolan bu atmosfere tanıklık ederken tam olarak hissettiğiniz duygu ne?

Bir tarihin gidip yerine başka bir tarihin gelme duygusu. O hanın ruhu artık gerilerde, geçmişte kalmış. Zincirli Han hariç, çünkü o yapısını korumuş. Bu özelliği nedeniyle en çok sevilen ve fotoğraf çekilen yapı. Zincirli Han’da tarihi hissedebiliyorsunuz. Ben tarihlerini geçmişlerini, yaşadıkları süreçte de dönüşümleri bildiğim için kafamda bir sürü şey canlanıyor. 

Zincirli Han

- Üst katlarında konaklama imkânı da vardı değil mi?

Evet. Hanlar bir ara Anadolu’dan göçle gelenlerin bekar odalarında kaldıkları yerlerdi.  Bir odada 4-5 kişi kalıyorlardı. Hatta filmlere konu oldu. Bir ara bugün esnafın arabalarını park ettiği yerlerde el arabaları vardı. Mesela o üç tekerli arabaya çantaları yükleyip Zeytinburnu’nda satışa götürenler varmış. Onların dönüşümü beni üzüyor. 

Zincirli Han'ın merdivenleri

- En çok hangisinin dönüşümü sizi üzüyor?

Beni en çok üzen Beyoğlu’ndaki Narmanlı Han. O hanın ruhu tamamıyla yok edildi. Bambaşka bir şeye dönüştürüldü. Orası sessiz sakin bir köşeydi. Bir sürü ünlü edebiyatçı, sanatçının atölye ya da ev olarak kullandığı yerdi. 

- Hazır rota üzerindeki büyük hanlardan bahsetmişken, şimdi ziyaret edeceğimiz Vezir Han hakkında neler söylersiniz?

Köprülü Ahmet Paşa'nın 1660 yılında inşa ettiği Vezir Han’ı anlatacağız. İki katlı ortada büyük bir avlu. Deve, at gibi hayvanların ulaşım ve taşıma işlerinde kullanılması nedeniyle büyük avlular yapılıyor. Kervanın yürüme hızı devenin yürüme hızıdır. İpek Yolu’yla ilgili bir dizi çekilmişti. Orta Asya’dan Anadolu’ya uğrayarak Avrupa’ya gittiler. O belgeselin müziğini yapan Kitaro, müziğin ritmini devenin yürüyüş hızına göre yapmıştı. 

- Büyük ölçekli sanayiye yenildiklerini söylediniz ama hala geleneksel anlamda üretimin az da olsa devam ettiği yerler var değil mi?

Az da olsa üretim devam ediyor. Büyük Yeni Han’da el emeğiyle çalışan bakır ve gümüş eşyası üreten ustalar var. Orayı anlatırken konu olmuş filmlerden söz ediyorum. Ali Özgentürk’ün “At” filminden, yine Hülya Koçyiğit, Tarık Akan, Yaman Okay’ın oynadığı “Herhangi Bir Kadın” filminden söz ediyorum. Tarık Akan orda Büyük Yeni Han’da çalışan bir hamalı canlandırır. 

- Kapalıçarşı’nın bilinen yüzünün ötesinde, saklı kalmış hangi tarihsel gerçekleri açıyorsunuz?

İnsanların bilmediği şeyleri anlatıyorum. Başlangıçta Kapalıçarşı kapalı değildi. İsmi de Çarşı-yı Kebir (Büyük Çarşı) idi. Bedesten çarşının merkezi oluyor. Bedestenli çarşı büyük vilayetlerde olur çünkü bedesten en değerli malların satıldığı yerdir. İpek, kuyum ne geliyorsa aklınıza. Kapalıçarşı’nın şu kapalı hale gelmesi 1700’lerde başlıyor. Burası aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu’nun borsası. Burada kumaş üreticileri kumaş borsasını belirliyor, kuyumcular aynı şekilde altın fiyatlarını. Buranın bedesteni merkez bankası. İmparatorluğun en zenginleri, yükte hafif pahada ağır neyi varsa o bedestenin altında demir dolaplarda tutuyorlar. Hele savaşa giden paşa konutunda bırakmıyor o kasalarda saklıyor. Gördüğümüz 1330 m² Cevahir Bedesteni dünyadaki en büyük servetin korunduğu yer. Deprem ve yangın sonrası yağmalar dışında soygun olmuyor. Çünkü soyguna cesaret edilecek bir yer değil. Sonraları Cevahir Bedesteni yetmemiş ipekli pamuklu karışımı kumaşların satıldığı yer olan Sandal Bedesteni yapmışlar. Şu anda geleneksel anlamda üretilen değerli kumaşları satan sadece 4 dükkân kaldı. Bu kumaşlar paha biçilmez. 

“Çakma çanta satışı olmasa Kapalıçarşı krize girer”

- Kapalıçarşı dünyanın ilk AVM’lerinden…

Evet ama şu an itibariyle o özelliğini kaybetmiş durumda çünkü bu çarşıda şu an en çok satılan emtia sahte mallar. Başta çakma çanta satılıyor. Yabancı turist burada çakma çanta alışverişini bıraksa Kapalıçarşı büyük bir krize girer.  

- Son dönemde bölgede çok ciddi bir otelleşme furyası var. Siz bir koruma ve kültür penceresinden bakınca ne düşünüyorsunuz?

Dönüşsün çünkü yoksa bu yapılar çürüyüp gidecek. Hatta keşke Büyük Valide Han daha önceden bir şekilde kullanılabilseydi. Oranın sakinlerine tamamıyla gidin denmesi gerekmiyor belki ama çok güzel bir örneği var. Perşembe Pazarı’ndaki Kurşunlu Han yani Rüstem Paşa Han buna güzel bir örnek. O handa sağlı sollu hırdavatçılar var. Üst kata çıkıyorsunuz sanatçılar var. Orada hırdavatçı ile sanatçı komşu oluyor. Zaten bir sürü boş dükkân var bu şekilde değerlendirilebilir.

- İstanbul’da en çok hangi yerler ilgi görüyor?

Yürüyüş turlarında “Kapalıçarşı ve Hanlar” ile “Kınalı ve Burgaz Ada” çok ilgi görüyor. 

- Sizin turlarınıza kimler katılıyor, nasıl bir profil geliyor?

Sadık ve tarihe meraklı bir kitlemiz var. Genelde tanıyoruz birbirimizi. Mesela 12 yıldır bizimle gezen dostlarımız var. Birkaç bin kişiden oluşan müdavimlerimiz var. Çok reklam yapmıyoruz çünkü o zaman ilgi düzeyleri farklı oluyor. Bilgiden ziyade daha çok alışveriş yapmak isteyen kitleye dönüşebiliyor. Bunu istemiyoruz.

Aslı Atasoy / T24


Öne Çıkan Yayın

soL "KÖŞEBAŞI" -21 Mayıs 2026-

Cumhuriyetin izinde bağımsızlık savaşımı -Ali Rıza Aydın- Komünistlerle cumhuriyet arasındaki ilişkinin temelinde eşitlik var, sömürüsüz top...