YÖK'ten Yeditepe Üniversitesi'ndeki 'ayet pankartı' olayına soruşturma + Yeditepe'deki 'ayetli pankart' tartışmasında yeni görüntüler ortaya çıktı: Pankart uzun süre açık kalmış -Cumhuriyet-

YÖK'ten Yeditepe Üniversitesi'ndeki 'ayet pankartı' olayına soruşturma 

Yükseköğretim Kurulu (YÖK), Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde Kur'an-ı Kerim'den bir ayetin yer aldığı pankartın engellendiği iddiasına ilişkin görüntülerin ardından soruşturma başlattığını duyurdu.

Yükseköğretim Kurulu (YÖK), Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde yaşanan "ayet pankartı" tartışmasına ilişkin soruşturma başlatıldığını açıkladı.

YÖK'ten yapılan açıklamada, "Yeditepe Üniversitesinde gerçekleştirilen Hukuk Fakültesi Mezuniyet Töreni sırasında yaşanan ve kamuoyuna yansıyan olaylarla ilgili olarak Yükseköğretim Kurulu tarafından soruşturma başlatılmıştır." denildi.

Olay, 7 Temmuz'da düzenlenen mezuniyet töreninde bir öğrencinin üzerinde Kur'an-ı Kerim'den "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" ayetinin yer aldığı pankart açmasının ardından yaşanmıştı. Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde pankartın önünün bir grup öğrenci tarafından kapatıldığı ve bu duruma alkışlarla destek verildiği iddia edilmişti.

ÜNİVERSİTE İNCELEME BAŞLATILDIĞINI DUYURMUŞTU

Tepkilerin ardından Yeditepe Üniversitesi de yazılı bir açıklama yaparak gerekli idari incelemenin başlatıldığını duyurmuştu. Üniversite, Kur'an-ı Kerim'den ayet içeren pankarta kurumsal olarak herhangi bir engelleme yapılmadığını, ilk değerlendirmelere göre yaşanan gerginliğin pankartın içeriğinden değil, pankartı taşıyan kişiden kaynaklandığını savunmuştu.

Üniversite ayrıca, hiçbir kutsal değere veya inanca saygısızlığın kabul edilemeyeceğini belirterek, kurumun İslam karşıtı bir tutum içinde olduğu yönündeki iddiaları reddetmişti.

***

Yeditepe'deki 'ayetli pankart' tartışmasında yeni görüntüler ortaya çıktı: Pankart uzun süre açık kalmış 

Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde Kur'an-ı Kerim'den bir ayetin yer aldığı pankart nedeniyle yaşanan tartışmalara ilişkin yeni görüntüler yayımlandı. Görüntülerde öğrencinin pankartı tören boyunca taşıdığı, fiziksel müdahale yaşanmadığı görüldü.

Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde Kur'an-ı Kerim'den bir ayetin yer aldığı pankart nedeniyle yaşanan tartışmalara ilişkin yeni görüntüler ortaya çıktı.  https://twitter.com/i/status/2075317075233407018

halkTV "Köşebaşı" -10 Temmuz 2026-


Yüzde 1’e ‘cennet’ memlekete felaket: Yine Cengiz… Halk TV görüntüledi -Bahadır Özgür-

Şu son çeyrek asırda memleket toprağına en fazla zarar veren kimdir diye sorsanız, herhalde ilk akla gelen isim Cengiz Holding’in sahibi Mehmet Cengiz olur. Her yaptığı iş bir doğa parçasını yok ediyor çünkü.İşte yeni işi de böyle. Kaz Dağları ve Artvin’de olduğu gibi bir büyük ‘talan anıtını’ da Bodrum’a dikiyor şu sıralar.Bodrum’daki Cennet Koyu’na inşa edilen ultra lüks devasa malikanelerin...https://halktv.com.tr/makale/yuzde-1e-cennet-memlekete-felaket-yine-cengiz-halk-tv-goruntuledi-1041337

/././

Mehter, F-35 ve NATO Masası -Serra Karaçam- 


NATO Zirvesi, Türkiye açısından yalnızca bir ittifak toplantısı değildi.Washington ile savunma dosyalarının yeniden masaya geldiği bir diplomasi sahnesiydi.En dikkat çekici başlıklardan biri, yıllardır Türkiye-ABD ilişkilerinin en zor dosyası olan S-400 ve F-35 meselesi oldu.Erdoğan S-400'e ne olacağı sorusuna manevralarla cevap vermedi.Soracak cesarette gazeteci çıksada cevabı alacak babayiğit...https://halktv.com.tr/makale/mehter-f-35-ve-nato-masasi-1041326

/././

halkTV


soL "Köşebaşı" -9 Temmuz 2026-

Aile hekimine yük üstüne yük!-Atilla Özsever- 

Son çıkan yönetmelikle aile hekimlerine evde hastaya bakım hizmeti vermesi öngörüldü. Keza aile hekimleri, kayıtlı hastalarının poliklinik hizmetini gerçekleştirmek, hastaneden randevu almak ve 12 ay içinde gelmeyen hastalar için de ücretinden kesintiye uğramak gibi sorunlarla uğraşıyor.

Sağlık Bakanlığı’nın 23 Haziran 2026 tarihli yönetmeliğiyle aile hekimlerinin evde hastaya bakım hizmeti vermesi öngörüldü. Sağlık emekçileri, söz konusu yönetmelikle birlikte aile hekimlerinin iş yükünün daha da artacağına dikkati çekti.

Birlik ve Dayanışma Sendikası Genel Başkanı Dr. Ahmet Mehlepçi, aile hekimlerine ek personel ve finansman desteği sağlanmadan önemli bir iş yükünün getirildiğini ifade etti. Yönetmeliğe göre, kişinin aile hekimine başvurusundan itibaren 24 saat içinde hekimin yanıt vermesi veya hastayı ziyaret ederek gerekli işlemleri gerçekleştirmesi gerekiyor.

Sendika Başkanı Dr. Mehlepçi, aile hekimlerinin yoğun bir poliklinik hizmeti verdiğini hatırlatarak şu görüşleri savundu:

“Böyle bir durumda hastaya ev ziyareti nasıl gerçekleştirilecektir? Aile hekimi aynı anda hem Aile Sağlığı Merkezinde (ASM) hizmet vermek, hem de evde bakım hizmeti alan kişinin evinde bulunmak durumunda mı kalacak? Evde sağlık hizmeti alan bir hastanın ziyareti sırasında aile hekiminin kendi kayıtlı hastalarına kim hizmet verecek?”

Dr. Ahmet Mehlepçi, evde sağlık hizmeti verilmesini önemsediklerini ancak gerekli personel planlaması yapılmadan, aile hekimlerinin çalışma koşullarının iyileştirilmeden böyle bir yükümlülüğün yeni sorunlara yol açacağını belirtti (Taylan Gülkanat, Cumhuriyet, 25 Haziran 2026).

Bürokratik yükler

İstanbul Aile Hekimleri Derneği (İSTAHED) de, son çıkan yönetmelikle ilgili görüşlerini şöyle açıkladı:

    •    Evde sağlık hizmetlerine ilişkin yapılan son düzenleme, vatandaşın hizmete erişiminde yeni bir kolaylık sağlamamaktadır. Başvuru süreçleri değişmezken, aile hekimlerine yeni değerlendirme, kayıt ve bürokratik işlem yükleri eklenmektedir.
    •    Aile hekimleri bugün koruyucu sağlık hizmetlerinden kronik hastalık takibine, aşılamadan tarama programlarına kadar sağlık sisteminin en yoğun alanlarından birini yürütmektedir. Buna rağmen sağlık sistemindeki her yeni ihtiyacın çözüm adresi olarak yine aile hekimlerinin gösterilmesi kabul edilebilir değildir.
    •    Evde sağlık hizmetlerinde ihtiyaç duyulan şey yeni formlar, yeni onay mekanizmaları ve yeni bürokratik basamaklar değildir. İhtiyaç; daha fazla personel, daha güçlü evde sağlık ekipleri ve yeterli saha kapasitesidir.
    •    Sahadaki yapısal sorunları çözmeden sorumluluğu aile hekimlerine devretmek çözüm üretmek değil, sorunu ötelemek ve görünmez kılmaya çalışmaktır.
    •    İSTAHED olarak sağlık hizmetlerini geliştirecek her adımı destekliyoruz. Ancak aile hekimliğinin sağlık sistemindeki her eksikliği kapatacak bir “yedek parça” ya da her soruna uygulanacak bir “yama” olarak görülmesine karşı olduğumuzu bir kez daha vurguluyoruz.

Randevu sorunu

Aile hekimleri, daha önce çıkarılan yönetmeliklerle hastalara kamu hastanelerindeki uzman doktorlardan randevu alınması, 12 ay içinde muayeneye gelmeyen hastalar için de ücretlerinden kesinti yapılması gibi sorunlarla karşı karşıya bulunuyorlar. Aile hekimlerinin randevu sorunuyla birlikte iş yükünü artıran şikayetleri özetle şöyle:

    •    Bizler randevu almaya başlayınca aynı hasta daha sık gelmeye başladı. İki haftada 10 kez gelen hasta var. Randevu nedeniyle kapıda muayene için bekleyen diğer hastalar da kuyruk oluşturuyor.
    •    Bir doktor olarak hastaya en az 20 dakika ayırmamız gerekir. Ancak bu pek mümkün olmuyor. Günde 80 hastayı muayene etmek durumunda kalıyoruz. Nüfus olarak 3 bin kişilik bir kesime bakmak zorundayız. Bu sayının mutlaka düşürülmesi lazım.
    •    Nüfus düşürülmeden ek işler veriliyor. Gerek randevu alma ve gerekse yeni yönetmelikle evde hasta bakımı nedeniyle iş yükümlülüğümüz daha da artıyor. Hastalarımıza gereken koruyucu hekimliği yapamıyoruz.
    •    Keza kapanan Aile Sağlığı Merkezleri var. Yenisi açılmadığı için oradaki hastalara da bakmak zorunda kalıyoruz. Yükümüz iyice artıyor. Angaryalar çok.
    •    Hasta Yönetim Platformu (HYP) adı altında hastaların diyabet, hipertansiyon, obezite ve kardiyovasküler gibi kronik rahatsızlıklarıyla ilgili bir anket çalışması yapmamız gerekiyor. Bu anket formunu doldurmak en az 15 dakikayı gerektiriyor. HYP yapmadığımız zaman hem soruşturma açılıyor, hem de ücretimizden kesinti yapılıyor. Bu tarz bürokratik işler arttı.
    •    AKP, oy kazanmak uğruna sözüm ona hastayı memnun etmek için randevu ve evde bakım sistemini getirdi. Ancak bu durumlar, aile hekiminin iş yükünü arttırdığı için hastayla da yeterince ilgilenemiyoruz. Alt yapı çalışmaları hazırlanmadan bu tür ek işler verilmesinin gerçek anlamda ne hastaya, ne de bizlere bir yararı oluyor.

/././

Kamu düzeni mi, NATO düzeni mi?-Ali Rıza Aydın- 

Emperyalizme karşı olmak suçu diye bir suç olmadığının da eklenmesiyle tüm gözaltılar derhal sonlandırılmalı, tüm hukuksuzluklar derhal giderilmelidir. ‘NATO suçu, emperyalizme karşı olma suçu bulamadık ama NATO’nun ve emperyalizmin dünya üzerindeki planları, emelleri içerikli suç ya da suçlar bulalım’ zamanının gelmesine izin verilemez.

NATO Zirvesi'ne damga vuran çok başlık var; analiz edilecek, tartışılacak. İkisi var ki NATO’nun emperyalist, hukuk tanımaz ve saldırgan yüzünü, patronunun ABD olduğunu, Türkiye’ye büyük tuzak kurulduğunu göstermeye yetiyor: Birincisi Trump’ın İran’a tehdidi ve saldırı emrini Ankara’da vermesi, ikincisi kendi seçim kampanyasını komünizm karşıtı söyleme bağlaması. 

Komünizm karşıtlığı konusu, Zirve öncesi ve sırasındaki NATO karşıtı eylemlere, özellikle de Türkiye Komünist Partisi’nin 5 Temmuz Kızılay eylemine yanıt anlamına da geliyor. Yurtseverleri, sosyalistleri, komünistleri silip atma yanıtı. 

Emperyalizme, saltanata ve hilafete karşı Kurtuluş Savaşı'yla kurulan, yurtta ve dünyada barışı amaç edinen Cumhuriyet ve geleceği için emek verenler kendilerine, uluslarına ve dünya emekçilerine karşı yapılan ve yapılacak olan tüm kara planları yırtıp atmak amacıyla toplumcu anayasayı ve düzeni savunurken, onların NATO karşıtı eylemlerini kamu düzeni ve yararı adına yasaklayan, engelleyen, saldırarak yaralayan ve gözaltı uygulayan, terörle bağlantı kurmaya çabalayan düzen neyi savunuyor?

“Kamu düzeni”, sıklıkla kullanılan ve anayasal anlatımla “herkes”in arkasında bir hinlik aramadan ortaklaşacağı, kendi adına, çocukları adına, içinde yaşadığı toplum adına olumlu şeyler duyumsayıp anlatacağı, toplum halinde yaşamanın gereği olduğunu bildiği, “kamu yararı”yla birbirini tamamlayan anayasal bir kavram. Hukuksal meşruluğuyla olgusal meşruluğunun iç içe geçtiği, birbirini etkilediği kavramlardan biri. İçeriği bakımından herkesin kendince kurduğu bir dünyayı değil herkesin bir arada yaşadığı eşitleştirilmiş, özgürleştirilmiş, adaletli bir dünyayı, elbette maddi ve manevi yaşam hakkının kullanıldığı yaşanabilir bir canlılar topluluğunu ve doğayı anlatır. Tam da bu nedenlerle sınıfsaldır. 

Sermaye sınıfının, siyasal iktidarın ve ortaklarının, etnik ve dinsel gericilerin, kamu görevlisi ya da özel kişi olarak yandaşların, burjuvazinin, emperyalistlerin kamu düzeni anlayışı halkın içinde olmadığı, zaman zaman kıyısından geçmesine izin verildiği egemen sınıf anlayışıdır. 

Kamu düzeni ve yararını hukuksal biçimsellikten kurtarırsak ayrımcılığa, imtiyaza hayır diyerek eşitliğin, özgürlüğün ve adaletin sağlanmasına ulaşırız. Böyle bir siyaset, ideoloji, program ve eylem toplumsal düzenin özü olup kapitalizm, emperyalizm gibi düzenlere sıkıştırılamaz.

Hukuksal okuma yaparsak eşitlikçi kamu düzenini savunan bir siyasi partinin toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin, eleştirinin ve propagandalarının kamu düzeni gerekçesiyle yasaklanmasında haklı neden olmadığı gibi savaş ve silah yanlısı, emperyalist ve kapitalist düzenin siyasal ve ekonomik besleyicisi, kendisi de emperyalist olan NATO’nun toplantısı gerekçe gösterilerek yapılan yasaklamaların da haklı nedeni yoktur. Özetle Zirve'nin yapıldığı ülkenin kamu düzeni NATO için bozulmuş, siyasal iktidar da buna ortak olmuştur. Yasakların, baskının ve şiddet kullanarak gözaltına almaların toplumda yaratacağı etki de kamu düzenini bozucudur. NATO liderleri yönünden bakıldığında, özel çıkarlar için belli kişilerin yararına kural konulmama ilkesi de ihlal edilmiştir.

Ankara halkı potansiyel suçlu sayılarak kamu düzeni ve yararı ile NATO toplantısı arasında denge kurulamaması, önlem adı altında yapılanların meşruluğunu ortadan kaldırıcı niteliktedir.

Anayasasında hukuk devleti ve demokratik toplum düzeni yazan bir ulusta NATO’cu siyasi partilerin bulunması nasıl olağan karşılanıyorsa NATO karşıtı siyasi partilerin bulunması da olağan karşılanmalıdır. Öte yandan NATO akla gelen gelmeyen hemen her alanda çalışma ve eylem yaptığı için ve bu çalışma ve eylemler Türkiye’de ve diğer ülkelerde ulusal/uluslararası tüm alanları, siyaset ve ekonomiyi, bireysel olarak insanları ve toplumu yakından ilgilendirdiği için siyasal partiler dışındaki diğer kitle örgütlerinin, sendikaların, derneklerin, vakıfların, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının ve de basın yayın kuruluşlarının da ilgi alanındadır, bu da olağandır. 

Bu nedenlere, emperyalizme karşı olmak suçu diye bir suç olmadığının da eklenmesiyle tüm gözaltılar derhal sonlandırılmalı, tüm hukuksuzluklar derhal giderilmelidir.

‘NATO suçu, emperyalizme karşı olma suçu bulamadık ama NATO’nun ve emperyalizmin dünya üzerindeki planları, emelleri içerikli suç ya da suçlar bulalım’ zamanının gelmesine izin verilemez.

Kapitalizmin/emperyalizmin, sömürücü düzenin sınırsız çıkarları ve tahakkümü için tüm yolların temizlenmesine ve emekçi halkın, işçi sınıfının toplumsal düzeni ve yararının yok sayılmasına izin verilemez. 

İşçi sınıfına korku salacaklarını sanıyorlar, yanılıyorlar.

Zirvede savaş hazırlığı -Alpaslan Savaş- 

Bu sefer NATO’culuk Amerikan çıkarları için sadece Mehmetçiği feda etmekle sınırlı değil. Bu kez Türkiye’nin para babalarının iştahı büyük. Türkiye burjuvazisi yeni kârlı alanlara lig atlayarak yerleşmeyi hedefliyor. Bu nedenle Ankara’yı kapattılar, pek çok ilde NATO protestolarını yasakladılar, yüzlerce kişiyi gözaltına alıp onlarca kişiyi tutukladılar. NATO Zirvesi sırasında iktidarın sergilediği çılgınlık Türkiye sermaye sınıfının gözünü ne kadar kararttığının kanıtı olarak sayılmalı.

Macron’un sabah koşusu, Trump’ın Erdoğan’la kanka pozları, yeniçeri ritüelleri, NATO’culukta kendini kaybetmiş iktidar gazetecilerinin gerçeküstü yorumları derken Türkiye tarihine utanç vesikası olarak geçecek NATO Zirvesi sona erdi.

Zirve’nin en net sonucu, dünyanın bir savaşa doğru koşar adımlarla ilerlediğidir.

Trump’ın ikinci gün katıldığı basın toplantısında sarf ettiği sözler durumun vahametini yeterince gösteriyor. İran’la işinin bittiğini, İspanya’dan nefret ettiğini, Danimarka’dan Grönland’ı alacağını, NATO için daha az para veren ülkelere duyduğu öfkeyi, hangi liderleri sevip hangilerini sevmediğini anlatan bir küstahı dinledik. Aynı toplantıda konuşan NATO Genel Sekreteri Rutte ise Rusya’nın kendileri için bir tehdit olduğunu bir kez daha ilan etti ve savunma yatırımlarının ekonomilerini büyüteceğini söyledi.

Savaşmak istiyorlar, bu açık. Çünkü doymak nedir bilmeyen uluslararası tekeller, sanayi ve finans burjuvazisi kazançlarının ancak savaşarak katlanacağını düşünüyor.

Sadece Trump değil, AB liderleri de iki gün boyunca savaş naraları atıp durdu. Trump kadar sakil değiller belki ama açıktan savaş sanayini övüp silahlanmaya ayrılacak bütçeleri konuşuyorlar. Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Ursula von der Layen Avrupa’yı savunmak için yeniden silahlandıklarını ve silah sanayinin Avrupa’da iyi işler yarattığını söylüyor.

Geçmişte iki dünya savaşına gözünü kırpmadan imza atmış devasa şirketlere sahip uluslararası tekellerin, savaşarak kazanma isteği daha açık nasıl ilan edilebilir ki.

Adına Avrupa’nın yeni güvenlik mimarisi diyorlar. Bir savaş hazırlığıdır.

Kiminle mi savaşacaklar? Düşman mı yok! Suriye’de yapılanlara, Filistin’e, İran’a, Venezuela’ya, Ukrayna-Rusya savaşına, Küba ambargosuna bakmak yeterli. Emperyalizm için uluslararası ilişkilerde iş birliğinin değil rekabetin esas olduğu da akıldan çıkarılmamalı.

Türkiye bu savaşta asker olmaya çok istekli görünüyor. Zirve, bunun kanıtı oldu. Erdoğan için belki de tek çıkış yolu bu.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi, büyük ayak bağı onlar için. Milli Eğitim Bakanı’nın Kurtuluş Savaşı için “neyden kurtulmuşuz canım” demesi ve bunun zirveye denk gelmesi bu nedenle tesadüf değil. Yeni Osmanlıcılık, yayılma arzusunu içeren bir iddiadır ve emekçi halkımızın değil Türkiye burjuvazisinin çıkarlarını ifade eder.

Zirveye katılan Hollanda Genelkurmay Başkanı Eichelsheim, bu arzunun karşılığı olduğunu en açık ifade eden kişi. Türkiye’nin, AB’nin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir savunma sanayisine sahip olduğunu vurguluyor ve bu nedenle önümüzdeki dönem AB için askeri açıdan Türkiye’nin öneminin artacağını söylüyor.

NATO Genel Sekreteri de benzer görüşlere sahip. O da Türkiye’nin sahip olduğu savunma sanayi kapasitesinden övgüyle söz ediyor. Belli ki o kapasiteyi tepe tepe kullanmak istiyor.

İktidar medyası günlerdir tüm bunları “İşte Büyük Türkiye” diye sundu. Manşetleri Erdoğan ve Trump’ın el ele verdikleri fotoğraflar süslüyor.

Trump rüzgarı…

Tarihi buluşma…

Papazı anlattı…

Çantasındaki F-35…

Minab’ı unuttular demek ki. Gazze’yi de. Ya da hiç umurlarında olmadı zira Amerikancılık en büyük ikiyüzlülük.

Emperyalist kibir büyük, ona yaranma çabası aşağılayıcıdır.

Bu uğursuz örgüte, NATO’ya 1952’de girdik. Girişi hızlandıran en önemli olay 1950’de Kore’ye asker göndermemizdi. Kore’de Türk askerini ABD komutasında savaştırdılar. O zaman da utanmamışlardı. “Düşman çok üstün bir kuvvetle karşımızda belirdiği ve onun önünden çekilmek zorunda kaldığımız zaman Türkleri muharebeye soktum. Eğer elimin altında Türk Birliği mevcud olmasaydı, bugün bütün Amerikan kıtaları imha edilmiş olacaktı.”

24 Aralık 1950 tarihli Cumhuriyet Gazetesi’nin kahramanlık hikayesi diye manşetten verdiği bu demeç, Kore savaşının ABD’li Generali Walton Walker’e ait. Kendisi fotoğrafta Türk askerine madalya takarken görülüyor.

İşte Amerikalı generalin itiraf ettiği gibi, Amerikan askeri ölmesin diye 721 Türk askeri öldü, 171’i kayboldu, 243’ü esir oldu, 2143’ü yaralandı.

Dönemin iktidarları NATO’ya böyle kapıladılar ülkeyi. Komünizm en büyük korkularıydı. Anti-komünizm ülkeyi ABD müstemlekesi yaptı.

Şimdi ev sahipliği yaptığımız NATO Zirvesi'nin tarihe bir “savaş hazırlığı zirvesi” olarak geçeceğini düşünebiliriz. Tüm dünyayı Birinci Dünya Savaşı öncesinin siyasi, ekonomik ve askeri iklimine soktular. Savaşmak istiyorlar. Uluslararası tekellere ve burjuvaziye savaşarak kazandırmak arzusundalar.

Türkiye’nin bu zirveden ne aldığını ise sanıyorum en güzel özetleyen şey Uykusuz mizah dergisinin kapağındaki, Erdoğan’ı ellerinin üstünde havaya atıp tutan Trump’ın ve diğer liderlerin “En büyük asker bizim asker” diye bağırdıkları karikatürüdür.

Bu sefer NATO’culuk Amerikan çıkarları için sadece Mehmetçiği feda etmekle sınırlı değil. Bu kez Türkiye’nin para babalarının iştahı büyük. Türkiye burjuvazisi yeni kârlı alanlara lig atlayarak yerleşmeyi hedefliyor. Bu nedenle Ankara’yı kapattılar, pek çok ilde NATO protestolarını yasakladılar, yüzlerce kişiyi gözaltına alıp onlarca kişiyi tutukladılar. NATO Zirvesi sırasında iktidarın sergilediği çılgınlık Türkiye sermaye sınıfının gözünü ne kadar kararttığının kanıtı olarak sayılmalı.

Ülkeyi bu çılgınlıktan çıkaracak tek kuvvet, bağımsız, cumhuriyetçi ve eşitlikçi siyasi hattın toplumsallaşmasıdır. Zirve sırasında düzen siyasetinin A’dan Z’ye tüm çizgilerinin açık ya da çekingen NATO’culuğu bunun kanıtı sayılsın. Bunun diğer kanıtı da başta 5 Temmuz Pazar günü Kızılay’da olmak üzere Türkiye’nin dört bir yanında Amerikancılığa karşı sokağa çıkan, direnen komünistler, sosyalistler ve yurtseverlerdir.

Çünkü bizim için Amerikancılık yüz kızartıcı bir suçtur.

Ülkemizi bu suçun utancından mutlaka kurtaracağız.

/././

soL

BİRGÜN "Köşebaşı" -9 Temmuz 2026-


İranlı general Moghaddam: Bir daha gelecekler, sonraki savaşa hazırız -İbrahim Varlı- 

İran’ın savaş stratejilerini belirleyen çekirdek kadrodan olan general çifte savaşa dair bilgi verirken “Bekliyorduk, geri geleceklerini biliyorduk. Hazırlıklarımızı ona göre yapmıştık” diyor. Ahmadi-Moghaddam “Onları iyi tanıyoruz. Durmayacaklar, kendimizin ve düşmanın güçlü ve zayıf yönlerini çok iyi analiz ettik. Olası savaşa karşı farklı senaryolarımız hazır” ifadelerini kullanıyor.

“12 Gün Savaşı’nın ardından düşmanın geri döneceğini biliyorduk. Amerika başkanı biz İsrail’i kurtardık dedi. Biz gerekli dersleri çıkardık o savaştan, bir sonraki savaşı bekliyorduk, her türlü hazırlıklarımızı yapmıştık.”

Tahran’da Esteghlal Otel’de uluslararası medyanın karşısına çıkan İranlı Tuğgeneral Esmail Ahmadi-Moghaddam, 12 Gün ve 40 Gün Savaşları’na dair yukarıdaki değerlendirmelerde bulunurken çarpıcı ifadeler kullanıyor: “Onları çok iyi tanıyoruz. Durmayacaklar, yine gelecekler, kendimizin ve düşmanın güçlü ve zayıf yönlerini çok iyi analiz ettik.  ABD’nin saldırılarına karşı farklı senaryolar üzerinde çalışıyoruz.”

İran’ın savaş stratejilerini şekillendiren çekirdek kadronun içinde yer alan ve aynı zamanda Yüksek Millî Savunma Üniversitesi Başkanlığı’nı da yapan Ahmadi-Moghaddam, bu sözlerle ABD ve İsrail’in durmayacağının farkında olduklarını dile getiriyor. Bir nevi sekiz ayda yaşanan iki savaşın gelecekteki yeni savaşların da ön sahneleri olduğunu ima ediyor.

HER TÜRLÜ SENARYOYU BAŞINDAN İTİBAREN DETAYLICA ÇALIŞTIK

Savaşın askerî, siyasi ve stratejik sonuçlarını kapsamlı şekilde analiz ettiklerini belirten General Ahmadi-Moghaddam, “düşman” olarak nitelendirdiği İsrail ve ABD’nin uzun yıllardır bu savaşları planladıklarını, bunun da farkında olduklarını kaydederek “Birinci savaşın aksine ikinci savaş bölgesel olacaktı, bunu da başından itibaren hesaplamıştık” ifadelerini kullanıyor.

Birinci savaşın (12 Gün Savaşı) aksine ikinci savaşta (40 Gün Savaşı) ABD-İsrail’e karşı “göze göz, dişe diş” stratejisi uyguladıklarını şu sözlerle aktarıyor: “Onlar bizim altyapımızı, enerji hatlarımızı, sanayimizi vurduğunda biz de onların altyapısını, yatırım yaptıkları yerleri vurduk. Onlar bizim rafinelerimizi vurduklarında biz de onların müttefiklerinin enerji hatlarını bombaladık. Amerika ve Siyonistlerin saldırıları karşısında biz her iki ülkenin hedeflerine misilleme yaptık. ABD’nin bölgedeki 880 farklı noktası vuruldu. İsrail içlerine füzeler, İHA’lar, SİHA’lar gönderdik.”

MOZAİK DOKTRİNİ: GÖZE GÖZ, DİŞE DİŞ STRATEJİ

İran’ın savaş kapasitesinin İsrail ve ABD’yi şaşkına uğrattığını, “mozaik savunma” doktrininin düşmanın tüm hesaplarını bozduğunu ifade eden General, bu kapsamda uygulanan “göze göz, dişe diş” stratejisini ne İsrail’in ne de Amerika’nın hesaplayamadığını kaydederek ülkesinin stratejik ve askeri kurmay aklına vurgu yapıyor.

Mozaik doktrini kapsamında komuta zincirinin çok katmanlı yedekleme sistemiyle oluşturulduğunu ifade eden İranlı general, bir komutanın etkisiz hâle gelmesi durumunda yerine geçecek isimlerin önceden belirlendiğini söylüyor. Aynı şey yönetim kadrosu için de geçerliydi.

Haberleşme sistemlerinin devredışı kalması ihtimaline karşı füze sistemlerinin önceden tanımlanmış hedeflerle çalışacak şekilde hazırlandığını belirten Ahmadi-Moghaddam, her şehir ve her bölgenin kendi başına savunma yapabilecek şekilde planlandığını savunuyor. Savaşı bölgeye yaymalarının onların tüm hesaplarını alt üst ettiğini ileri sürerek “Tüneller, sığınaklar inşa ettik, yeraltında yer üstünde füzelerimiz ateşlenmeye hazırdı. Sürekli, kesintisiz şekilde füze, insansız hava aracı üretiyorduk. Her şeyi adım adım planlamıştık, düşman bizim alt yapımızı vurduğunda biz ne gibi hamlelerde bulunacaktık hepsi hazırdı. Onlar bizim vuracağımız yerleri kestiremiyorlardı, biz ise nereleri hangi kanalları vuracaklarını biliyorduk tahmin ediyorduk” diyor.

LİBYA, SURİYE, VENEZUELA’DAN DERSLER ALINDI

Ahmadi-Moghaddam, savaşa ve bugüne dair değerlendirmelerde bulunurken akıllardaki şu soruya da yanıt veriyor: “İran savaş öncesinde büyük ekonomik, siyasi, toplumsal çalkantılar içerisindeydi. ABD ve İsrail içeriye oynayacaklarını açıkça dillendirdiler. Nasıl oldu da Trump ve Netanyahu’nun hesapları boşa düştü?”

İranlı general, rejimin sadece askeri hazırlıklar yapmadığını, içeride de kapsamlı önlemler aldığını aktarıyor.

Generale göre “İran’ın Suriye, Libya ve Venezuela olmaması için çalışmalar yapılmış, ülke içinde vuku bulacak olası kalkışmalara ve kendi ifadesiyle provokasyonlara karşı tedbirler alınmış. Sınırlardan silahlı unsurların sızmaları engellenmiş. Daha da önemlisi İranlılar da emperyalist-Siyonist zihniyetin tuzaklarına düşmemiş, her şeye rağmen ülkelerinin yanında yer almış.”

Ahmadi-Moghaddam, Irak, Lübnan, Yemen ve diğer bölgelerdeki “direniş unsurlarının” da artık birbirinden bağımsız hareket eden yapılar değil, aynı stratejik hedef doğrultusunda eşzamanlı baskı oluşturabilen bir ağ hâline geldiğini söylüyor.

EKONOMİDEN VURACAKLARDI, ÖNLEMLER ALINDI

Bir taraftan içeride kitlesel mobilizasyon sağlanmaya çalışırken diğer taraftan da en zayıf halka olan ekonomik tedbirler alınmaya çalışılmış. Ahmadi-Moghaddam savaş öncesinde var olan ekonomik krizin daha da derinleşmemesi için de girişimlerde bulunduklarını vurgulayarak “Bu nedenle savaş sırasında yemek, ekmek sıkıntısı çekmedik, tedbirler alınmıştı. Savaş zamanında fiyatlar artsa da korkulan artış olmadı, her şey kontrolümüz altındaydı” diyor.

Tuğgeneral şu ifadeleri kullanıyor: “Ekonomik ambargoları sıklaştırmalarını, halkın mevcut rahatsızlığını körüklemelerini bekliyorduk. Beklediğimiz gibi de oldu. Hürmüz ve diğer su yollarını kendi kontrollerine almak istemeleri, sanayi-ekonomi alt yapısını vurmaları, ekonomiyi toptan çökerterek halkı ayaklanmaya yöneltmek planlarının parçasıydı. Bu hamleleri boşa düşürdük.”

HAMANEY’İN YERİNE GELECEK KİŞİYİ DE BELİRLEMİŞTİK

General, Amerika ve İsrail’in ülkenin liderlerini hedef alacaklarını da hesapladıklarını belirterek buna karşı da ülkeyi yönetecek kadroların çoktan hazırladıklarını kaydediyor: “Öngörülerimiz vardı, rehberlik (dini lider) makamı hedef alınırsa bu direniş her şeye rağmen sürecekti. Yerine gelecek olanları daha önceden belirlemiştik. Rehber’in (Hamaney) ve askeri-siyasi komutanın vurulmasıyla dağılacağımızı, lidersiz kalacağımızı sandılar. Ancak öyle olmadı, bu da emperyalist-Siyonist düşmanı şaşırttı.”

Amerika’nın İran’ın petrolüne ve enerji kaynaklarına göz koyduğunu defalarca açıkça dile getirmekten sakınmadığını kaydeden General, tıpkı Venezuela’da olduğu gibi ülkeye çökerek petrolü kontrol altına almak istiyorlardı. Ancak beceremediler ifadelerini kullanıyor.

ÇİN’İ ABD KARŞISINDA 10 YIL ÖNE GEÇİRDİK

İranlı general ülkesinin tek başına ABD ve İsrail’e kafa tutmasının tüm dünyayı da şaşkınlığa ittiğini belirterek Çin elçisinin kendisine “ABD’nin zaaflarını gördünüz, muazzam işler yaptınız” dediğini, kendisinin de elçiye “Sizi ABD karşısında 10 yıl öne geçirdik” dediğini aktarıyor.

Amerika’nın “yenilgiyi” kabul ettiğini, 14 maddelik İran taleplerini kabul etmek zorunda kaldığını, üstüne de savaşın zararını karşılayacağını belirten General, Amerika halkının üçte ikisinin de savaşa karşı olduğunu söylüyor.

Trump yönetiminin yenilgisinin bir diğeri göstergesinin de “direniş cephesini” tanımak zorunda kalmaları olduğunu ifade eden General, “Hizbullah ile telefonla konuştular. Hizbullah’ı resmen muhatap aldılar. Bu büyük bir başarı bizim ve Hizbullah açısından” diyor.

İran sekiz ay içerisinde yaşanan iki büyük savaşın yol açtığı yaraları sarmaya çalışırken her alanda büyük bir muhasebe ve seferberlik içinde.

Dini lider Ayetullah Ali Hamaney’in cuma gününden bu yana süren cenaze törenlerinin Tahran ayağı dün itibariyle sona erdi. Bugün Kum’da, sonrasında Irak’ın Necef ve Kerbala kentlerindeki törenlerin ardından Hamaney Perşembe günü Meşhed’de defnedilecek.

AMERİKA’NIN 85 BİN 410 GÜNLÜK SAVAŞ KIŞKIRTICILIĞI

Aynı gün eğitim enstitüsünde Amerikan emperyalizminin tarihine mercek tutan profesör Dr. Mecid Şah Hüseyni çarpıcı bilgiler sunuyor. Ağırlıklı olarak Türkiyeli öğrencilerin olduğu kalabalık bir amfide kapsamlı bir sunum hazırlayan Profesör, “Amerika’nın 85.410 günlük savaş kışkırtıcılığı” başlıklı sunumunda kurulduğu günden bu yana ABD’nin sadece 16 yıl savaşsız kaldığını onun dışında sürekli bir savaş halinde olduğunu savaş halinin sürekliliğini aktarıyor. Tarih tarih örnekler sunan profesör, bugün yaşanılanların da sürpriz olmadığını, savaş canavarının bu sefer de kanlı dişlerini kendi ülkesine batırmaya çalıştığını söylüyor.

/././

Müfredatta Kurtuluş Savaşı yok, NATO’ya ve ABD’ye güzelleme var -Feray Aytekin Aydoğan- 

Tam bir yıl önce basında şu haber yer aldı: “Kore Savaşı'nda şehit olan 4 Türk askerinin kalıntıları 75 yıl sonra Türk yetkililere teslim edildi.”

Dönemin iktidarı Demokrat Parti, ABD’nin isteği ve NATO’ya katılma hedefi doğrultusunda Kore’ye asker gönderme kararı aldı. Yüzlerce genç savaşta yaşamını yitirdi, yaralandı ya da kayboldu. Aileleri “kaybolan” gençlerin cenazelerine bile ulaşamadı. Annelerinin, babalarının, eşlerinin belki de çocuklarının dahi yaşamını kaybetmesinden 75 yıl sonra cenazeleri “kalıntıları” ifadesiyle “başarı” vaveylasıyla haber olarak servis edildi.

O “tarih” devam ediyor. NATO’nun Türkiye toplantısı için NATO karşıtı eylemlerde bulunma veya eylem yapma ihtimali var diye yüzlerce kişi gözaltı yapıldı. ABD’nin kurtuluş günü, köprüye ABD bayrağının renkleri yansıtılarak kutlandı. Polise NATO armalı üniformalar giydirildi. Ankara’da ve ülkemizin her yerinde fiili OHAL ilan edildi. Fiili OHAL’i yaşadığımız günlerde basına Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” sözleri ile müfredattan Kurtuluş Savaşı kavramının çıkarılacağı açıklamaları yansıdı.

Aslında Kurtuluş Savaşı kavramının çıkarılarak "Milli Mücadele" kavramının kullanılması yeni bir durum değil. 2023-2024 eğitim yılından itibaren ders kitaplarında "Kurtuluş Savaşı" kavramı kullanılmıyor.

***

Emperyalizme, işgale karşı mücadelenin adı olan Kurtuluş Savaşı kavramından vazgeçilirken müfredata adını veren ve bir siyasi partinin sloganı olan Yeni Türkiye Yüzyılı Maarif Müfredatı’nda ABD ve NATO’ya ilişkin çokça güzellemeler yapılıyor. T.C. İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük dersinde Türkiye’nin ABD’ye bağımlılığı için atılan adımlar olan Truman Doktrini’ne ve Marshall Planı’na övgüler düzülüyor ve Türkiye’nin Truman Doktrini’nin uygulanmasından sonra NATO’ya katılma isteğini bildirdiği yer alıyor. Müfredatta Türkiye’nin DP dönemindeki siyasi duruşunun “ABD liderliğindeki Batı Bloku” nda olma vurgusu başlığıyla yer alıyor. Türkiye’yi ABD’ye borçlandırma planı olan Marshall Planı doğrultusunda kendi sütünü üreten köylerde bile çocuklara okullarda süt tozu dağıtılan Marshall Planı için “aralarında Türkiye’nin de olduğu 16 Avrupa Devleti kendi içlerinde bir ekonomik plan hazırlayıp uygulayacak, eksik kalan noktalarda ABD bu devletlere yardımda bulunacaktı” ifadeleri yer alıyor. Başta Gazze olmak üzere İsrail-NATO ortaklığına, NATO’nun dünyada yarattığı acılara ilişkin tek bir satır yer almazken, NATO için “Üye ülkelerin özgürlük ve güvenliğini sağlamak amacıyla ABD öncülüğünde kurulan uluslararası bir askeri savunma ve ittifak kuruluşudur.” deniliyor. Müfredatta Kore Savaşı ve Türkiye’nin NATO’ya katılması başlığı altında “Türkiye ABD desteğini alabilmek ve NATO’ya üye olabilmek için Birleşmiş Milletler Komutanlığı emrine asker gönderdi. Türkiye ABD’den sonra savaşa en fazla asker gönderen ülke oldu” denilerek ABD ve NATO için kaybedilen hayatlar bir övünçle müfredatta yer alıyor. Kore Savaşı’nda kaybedilen yaşamlar için “Bu durum Türkiye’nin NATO’ya katılmasında dönüm noktası oldu.” deniliyor. ABD’nin ülkemize üsler açabilmesi ülkemizin tam bağımsızlığı için en büyük kuşatma iken “SSCB’ye yakın bölgelerde askeri üslere ihtiyaç duyan ABD Türkiye’nin NATO’ya alınmasını istedi. 1952’de Türkiye’nin NATO’ya üyeliği resmen gerçekleşti” ifadeleri yer alıyor.

***

Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi kitabında ise NATO üyeliği Kapsamında Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki Değişim Başlığı altında bölümündeki ifadelerin bir bölümünde ise

“1947’deki anlaşma gereğince Ankara’da Amerikan Askeri Yardım Kurulu heyeti kuruldu. ABD’den gelen askeri uzmanlar Türk ordusuna eğitim programları uygulamaya başladı. Türk ordusu aşamalı olarak Amerikan askeri doktrinine geçiş yaptı. Türk ordusu NATO standartlarına göre yeniden yapılandırıldı. Türk ordusu, üniformalarından eğitimine, silahlarından doktrinlerine kadar her yönden Amerikan sistemine göre yeniden yapılandırıldı. Türkiye 1954’te imzalanan NATO Kuvvetler Statüsü Sözleşmesi ile kendi topraklarında Amerikan hava üssü kurulmasına izin verdi. Bu sözleşmeye göre Amerikan uçakları belli başlı havaalanlarını kullanabilecek, Amerikan gemileri de Türk limanlarından yararlanabilecekti. Ayrıca Türkiye’de kendilerine ait askeri tesisler kurabilmeleri için de ABD’ye arazi tahsis edildi. ABD ve NATO başta Adana İncirlik Hava Üssü olmak üzere Türkiye’de birçok hava ve füze üssü ile elektronik gözetleme ve haberleşme üssü kurdu… ABD Lübnan’a asker gönderirken de Adana İncirlik Hava Üssü’nü kullandı” cümleleri yer alıyor. Emperyalizme, işgale karşı mücadelenin adı olan Kurtuluş Savaşı artık müfredatta yer almayacak. Emperyalizmin aygıtı NATO, müfredatta yer alan ifadesiyle “öncülü” ABD ise sonsuz güzellemelerle ders kitaplarında. Ancak NATO’ya karşı eylemlerde bir kez daha görüldü ki, Kurtuluş Savaşı müfredattan çıkarılsa da, emperyalizme karşı verilen Kurtuluş Savaşı’ndan bugüne bizim ülkemizin mücadele tarihinde çok köklü bir direniş tarihi ve birikimi var. Bu topraklarda emperyalizme karşı tam bağımsız Türkiye, saltanata karşı devrimci demokratik Cumhuriyet, gericiliğe karşı aydınlanma ve laiklik mücadelesi verenler her daim olacaktır.

/././

Trump’ın alkışı Türkiye’nin kaybı mıdır!-Fikri Sağlar- 

Tarih bazen tekerrür etmez; çünkü aynı hataları yapanlara aynı faturayı yeniden çıkarır…
Trump, NATO zirvesinde Türkiye için "CAATSA yaptırımlarını kaldıracağız" dedi. Ankara’da sevinç havası esti... Oysa alkışlamadan önce şu soruyu sormak gerekir!

Eğer bu yaptırımlar bugün kalkabiliyorsa, altı yıldır Türkiye neden ağır bedel ödedi? Bu bedelin faturası kime çıkarılmalı?

Türkiye, S-400 kararı nedeniyle CAATSA yaptırımlarıyla karşı karşıya kaldı. Ardından milyarlarca dolar katkı yaptığı F-35 programından çıkarıldı… Türk savunma sanayii üretim zincirinden uzaklaştırıldı! Kaybedilen yalnızca para değildi; teknoloji, prestij ve zamandı! Peki bunun siyasi sorumluluğunu kim üstlenecek?

Dahası, ABD’nin kabadayılık yaptığı bir dizi örnek verebilirim… 1964’te ABD Başkanı Johnson’ın mektubu…

O mektubunda ABD Başkanı Türkiye’ye; "Kıbrıs’a müdahale edersen NATO seni korumayabilir" mesajını vermiş, İsmet İnönü ise karşılığında “Yeni bir dünya kurulur, Türkiye orada yerini alır” diye yanıtlamıştı… Bir başka örnek; Irak’ın işgaline Türkiye’nin katılmaması adına Sıhhıye Meydanı’nda toplanan 100 binlerce yurttaşın tepkisi nedeniyle 1 Mart Tezkeresi Meclis’ten geçmemişti… Bu durum ABD/Türkiye ilişkilerini sarstı…

O olay sonrası; CIA Türkiye eski şefi Paul Henze, Beyaz Saray’a sunduğu Türkiye raporunda; “Türkiye’nin bu şekliyle, Amerikan politikalarının yanında olacağından emin olamayız. Ülkeyi kuranlar, denetim mekanizmasını çok sıkı tutmuşlar. Hükümeti ikna ettiğimizde Meclis, Meclis’i ikna ettiğimizde ordu, orduyu ikna ettiğimizde yargı karşımıza geçebiliyor. Eğer Amerika’nın çıkarı Türkiye’de bir federal devlet kurulması ise, mutlaka ve öncelikle yargı, ordu, Meclis ve hükümeti tek elde toplayan başkanlık rejimine geçilmelidir! Bir kişiyi ikna etmek, birbirini denetleyen yapıyı ikna etmekten daha kolay olacaktır. Eğer o kişi Amerikan çıkarlarına yardım etmek konusunda tereddüt ederse, bir kişi üzerine kurulmuş yapıyı yıkmak, Amerika için sorun olmaz” demişti…

Dönemin ABD Başkanı Bush/Erdoğan görüşmesi sonrası Türkiye’de FETÖ’nün kurguladığı, Türk Silahlı Kuvvetleri mensuplarını, aydınları, gazetecileri ve siyasileri tasfiye etmek için açılan “Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davalarını yaşadık…

Ardından ABD, Başbakan Erdoğan’ı BOP eş başkanlığını ilan etti! Sonrasında Süleymaniye’de Türk askerlerinin başına çuval geçirildi… Her olaydan sonra "stratejik ortaklık" denildi ama faturayı her zaman Türkiye ödedi…

Ne tesadüftür ki Trump Türkiye’ye gelmeden önce, mahkeme yapay suçlar üreterek, “Mutlak Butlan” kararıyla CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel yerine Kemal Kılıçdaroğlu’nu “Kayyum” olarak atadı…

Böylece "Görev" yerine getirildi…

Yani; Türkiye Cumhuriyeti’nin laik demokratik sosyal hukuk Devletini koruyan, tam bağımsız Türkiye adına, yurttaşlarımızın Refah, Huzur ve Güveni için mücadele eden son kale CHP’yi ele geçirmiş oldu… Bugün yine aynı övücü cümleleri duyuyoruz! Trump’ın sözleri, havuz medyasında büyük manşetler oluyor… Ancak Trump başkanlık döneminde kaç sözü eksiksiz yerine getirdi?  NATO’dan çekilmeyi söyledi, çekilemedi…  Ukrayna savaşını kısa sürede bitireceğini söyledi, gerçekleşmedi… Orta Doğu’da kalıcı barış vaat etti, bölgedeki gerilimler daha da arttı… Kısaca demem o ki; “Siyasette şov ile devlet yönetimi aynı şey değildir!”

Asıl sorgulanması gereken ise Türkiye’nin dış politika anlayışıdır… Washington ne hakla 85 milyonluk bir ülkenin geleceğiyle ilgili açıklama yapabiliyor?  Demek ki bugünkü yöneticiler ülke çıkarlarını korumada zayıf kalmışlar… Yani, CIA şefi Paul Henze’nin raporu işlevini sürdürüyor… Bu ülke için yüz karası bir durum… Oysa, “Güçlü devletler, başka başkentlerden gelecek haberlere göre rota çizmezler..”.

İç politikada ise cevap bekleyen sorular giderek büyüyor…

Kamuoyunda iktidar çevrelerinin yurt dışındaki mal varlıkları, uluslararası ticari ilişkiler ve bazı iş insanlarına yönelik adli süreçlerle ilgili çeşitli iddialar uzun süredir tartışılıyor… Bu iddiaların önemli bölümü bağımsız mahkemelerce kesinleşmiş değildir! Yapılması gereken, bu konuların üzerini örtmek değil; tam şeffaflıkla araştırılmasını sağlamaktır…  Demokratik ülkelerde hesap vermek zayıflık değil, meşruiyetin temelidir!

NATO üyeliği, duygularla değil, ülke çıkarı hesabıyla değerlendirilmelidir! Türkiye, en büyük ordulardan birine sahip olmasına rağmen, ülke olarak beklediği desteği görememektedir… Halkıyla paylaşacağı kaynağı NATO’ya harcaması adil değildir… Aslında NATO’nun Türkiye ile ilgili samimiyetsiz duruşu, ülke çıkarlarına da ters düşmektedir… Bu konunun artık, kamuoyu önünde açıkça tartışılması gerekir!

Bugün ihtiyaç duyulan şey, Trump’ın övgüsü ya da başka bir liderin tebessümü değildir! Türkiye’nin ihtiyacı; hukukun üstünlüğü, güçlü kurumlar, hesap verebilir yönetim, üretim ekonomisi, adil paylaşım ve bağımsız bir dış politikadır… Yani tam bağımsız Türkiye’dir!

Çünkü tarih bize şunu öğretiyor: “Dışarıdan gelen alkışlar geçicidir. Kalıcı olan, milletin çıkarını koruyan devlet aklıdır! Eğer geçmişte yapılan hatalar sorgulanmazsa, yarın aynı senaryo farklı aktörlerle yeniden sahnelenecektir!

Ve asıl soru şudur: Türkiye artık kendi oyununu kuran bir ülke mi olacak, yoksa başkalarının yazdığı senaryoda figüran olarak rol almaya devam mı edecektir?

Çözüm hemen seçimdir!

/././

CUMHURİYET "Köşebaşı" -9 Temmuz 2026-


 9 Temmuz’dan sonrasının ipucu -Barış Terkoğlu-

Bilinmesi gerekeni gördüğümüzde ararız. Oysa asıl hikâye görünmeyendedir.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in iki hafta önce verdiği üçüncü pişmanlık ifadesini medyada okudunuz. Aday olma şartı olarak İmamoğlu’nun kendisinden 15 milyon Avro istediğini, bunun 5 milyon Avro’sunu havala denilen yöntemle verdiğini anlatıyordu.

İfadenin ardından Onlar yayını için İmamoğlu’na bu iddiayı sordum, cevabını yayınladım. “Ağır bir hastayı, oğlu ve geliniyle tehdit edip iftiracı haline getiriyorlar” dedikten sonra “Eğer serbest kalmasına faydası olacaksa, böyle taksit taksit değil de bir seferde ne söyletmek istiyorlarsa önüne koyup imzalatsınlar da bari bir işe yarasın” dedi. Özetle Böcek’in baskı altında önüne konanı imzalatıldığını söylüyordu.

Olan biteni konuştuktan sonra etrafımdaki pek çok arkadaşıma “Böcek’in ifadesinin ikinci kısmını okudunuz mu” diye sordum. Hiçbiri okumamıştı. İfadede akıllarında kalanlar, medyada günlerce konuşulduğu şekliyle “İmamoğlu’na para verme iddiası”ndan ibaretti.

BÖCEK’İN İFADESİNDEKİ İPUÇLARI

Oysa...
Bana kalırsa ikinci bölüm daha ilginç. Hem Böcek’in bir, iki değil; üçüncü ifadesinde “İmamoğlu bahsini açması”nın nedeni anlaşılıyor. Hem de önümüzdeki dönemde olacaklara ilişkin bazı ipuçları içeriyor. Sanki bir strateji Böcek’in ağzından dile gelmiş gibi görünüyor.

Bahsettiğim ikinci kısım şöyle başlıyor: “Bu ifade nedeniyle siyasi tecrübelerim ve gözlemlediğim bazı değerlendirmeleri de arz etmek isterim.”

Aslında savcılar böyle durumlarda “Tecrübeleriniz, değerlendirmeleriniz, görüşleriniz bizi ilgilendirmez, suçla ilgili kısımları anlatın” derler. Fakat öyle olmamış. Böcek’in devamındaki sözleri kayıt altına alınmış:

- “İmamoğlu, CHP belediyeciliğinin öncü isimlerinden biri olarak, halkın teveccühü sayesinde uzun yıllar sonra çok sayıda belediyenin kazanılmasında önemli rol oynamıştır. Ancak bu siyasi başarının ardından herkesin kendi görev alanında sorumluluklarını yerine getirmesi gerekirken, kendisi belediye başkanlığı görevini ikinci plana iterek erken bir cumhurbaşkanlığı hazırlığı sürecine yönelmiştir.”
- “Bu kapsamda siyasi stratejiler geliştirilmiş, ekonomik kaynak oluşturma çabalarına girişilmiş ve ülke genelini ilgilendiren çeşitli görüşme ve çalışmalar yürütülmüştür.”
- “Bizler zaman zaman her şeyin bir zamanı olduğunu, şartların olgunlaşması gerektiğini ve halkın vermiş olduğu belediye yönetme yetkisinin gereğinin öncelikle yerine getirilmesinin daha doğru olacağını dile getirmiş olsak da bu görüşler karşılık bulmamıştır.”
- “Kontrolsüz ve öngörüsüz şekilde yürütülen bu süreç, başta Antalya olmak üzere birçok CHP belediyesini olumsuz etkilemiş; siyasi huzursuzlukların artmasına ve kamu hizmetlerinin geri planda kalmasına neden olmuştur.”
- “İmamoğlu, kendisi de bir belediye başkanı olmasına rağmen, zaman içerisinde tüm belediye başkanlarının belirlenmesinde etkili olan, parti üstü bir siyasi güce dönüşmüştür.”
- “Öyle ki parti meclisi ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in dahi birçok konuda onun görüşü dışında hareket edemediği bir durum oluşmuştur.”
- “Belediyeler, milletvekilleri, iş insanları, gazeteciler ve çeşitli toplumsal aktörler bu süreçlerin bir parçası hâline getirilmiştir.”

KILIÇDAROĞLU’NA YAPILAN ATIF

Bütün bu açıklamalar anlık bir tepki, tesadüfen söylenmiş sözler değil gibi. Zira Böcek’in ifadesinde Kılıçdaroğlu’na ilginç bir atıf var:

“Kılıçdaroğlu’nun birkaç gün önce yaptığı, ‘Belediyeler, genel merkezlerin ve liderlerin taleplerini karşılayacak yerler değildir’ şeklindeki açıklaması da bu tartışmaların özünü ortaya koymaktadır.”

Yetmemiş, Böcek adeta “CHP’de yolsuzluk sorunu değil İmamoğlu sorunu var” tarifi yapmış gibi: “Elbette belediyelerimizde mevzuattan kaynaklanan veya uygulamada ortaya çıkan eksiklikler ve hatalar olabilir. Ancak CHP belediyeciliğinin halk nezdinde yakaladığı güçlü desteğin bugün zayıflamasının sebeplerinden biri de siyasi hedeflerin belediyecilik faaliyetlerinin önüne geçirilmesidir. Bu durum hem CHP’ye hem de ülkemize zarar veren sonuçlar doğurmaktadır.”

BAŞKANLARA AÇILAN KAPI
Böcek, bunları “kişisel hırsların bir kurumun tamamını nasıl belirsizlik, tedirginlik ve savunmasızlık içine sürükleyebileceğini göstermek adına” ifade ettiğini söylese de... Aslında açık bir formül öneriyor. Şöyle özetleyeyim:

- Bir buçuk yıldır süren farklı şehirlerdeki CHP davalarının tamamını İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı niyetinin üzerine bırakmak.
- Suçlamalara neden olan paraların bunun için kullanıldığını söyleyip, tüm davaların asıl failini fiilen İmamoğlu haline getirirken yargılanan başkanlara da bir tür “Kurban edildim” seçeneği yaratmak.
- CHP’de yaşanan kırılmanın ardından, “İmamoğlu’na kurban edilen CHP’li başkanlar” formülüyle açılan kapıdan geçmeyi kabul eden başkanlar için bir çıkış yolu sunmak. Bunun “kurulacak yeni partiye geçmemek” ile aynı anlama geleceği açık.
- Elbette nihayetinde Özgür Özel ekibine yönelen yargı kuşatmasıyla İBB davasını aynı potada buluşturmak. Böylece CHP’nin bir kanadına meşruiyet alanı açarken öbür yanını “suç örgütü uçurumu”na doğru itmek.

Biz “9 Temmuz’dan sonra ne olacak” diye tartışırken... Böcek’in çok konuşulan ifadesinin konuşulmayan ikinci bölümünden çıkan sonuçlar böyle. Bu yazı yazılırken Silivri’deki mahkeme kürsüsünden çıkan tahliye kararı da çıkan sonuçların altını çizer nitelikteydi.

Dünyanın karanlıkta kalan yüzü görünen kısmından daha açıklayıcıdır.

/././

Kendi seyrini izleyen şeyler -Ergin Yıldızoğlu-

NATO toplantısı gerekçesiyle hak ve özgürlükler üzerinde devlet baskısı arttı. Bu sırada, milli eğitim bakanı, “Kurtuluş Savaşı” kavramının yeni müfredatta yer almayacağını söylemiş, eklemiş, “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı”. Ben sosyal medyada “Şaşırmayın, ‘Ne oluyor? Ne oluyor?’ diye sormayın: ‘şeyler kendi serini izliyor’” notuyla karşıladım. “Kendi seyrini izleyen” şeyleri sorarsanız, bunları AKP Siyasal İslam ve Restorasyon (Tekin Yayınları-2015) kitabımda tartıştım, daha sonra da restorasyon çabalarının, çağımızda, bir “süreç olarak faşizme” dönüşmesinin kaçınılmazlığını göstermeye çalıştım.

SORUN SINIFSAL
İdeoloji, kültür, bilgi kategorileri sınıflar üzerinde düşünürken pek akla gelmez. Odisseia filmi ve o kurucu metnin çevirileri üzerinde süren tartışmaları, bilgi mülkiyeti bağlamında özgün bir sınıf şekillenmesine işaret edebilmek için aktarmıştım:

“Ya toplumsal yapısı, kültürü, dili, duyarlılıkları bugünden çok farklı temel/kurucu bir metin, vatandaşların karşısına, bugün toplumsal yaşamı belirlemek amacıyla konursa? O zaman özgün bir bilginin üretimi, dolaşımı, tüketimi bağlamında sınıfsal bir yarılma, şekillenme oluşmaz mı?” Bir tarafta “Bu kurucu metni anlayan, yorumlayan, ondan kaynaklanan bir hakikat rejimini” toplumu düzenlemek amacıyla dayatan, “siyasi kültürel seçkinler” sınıfı, diğer tarafta “bunların sunduğu ‘bilgiyi’, tartışma, yorumlama eleştirme, sorgulama olanağına, hakkına sahip olmayan, hatta izin verilmeyen, sunulan bilgiyi kabul etmek, uymak zorunda olan vatandaşlar”. Bir tarafta bir egemen sınıf diğer tarafta egemenlik altında olan sınıflar.

AKP’nin uzun iktidarına bu sınıfsal şekillenmenin merceğinden bakınca, eğitimi, kültürü, cinsel eğilimleri denetlemeye, tarihsel mirasın anlatılarını yeniden kurgulamaya verdikleri özel önem, topluma dayattıkları hakikat rejiminin ilkelerine, kurucu metne ilişkin özgün yorumlarını sorgulayanlara karşı kişisel ya da devlet şiddetine varan bir öfke ile verdikleri tepki daha kolay anlaşılır. Cumhuriyetin çok partili döneminde, özellikle 12 Eylül darbesinin ardından, fiziki, kurumsal olarak, emperyalist sistemin ve liberal entelijansiyanın katkılarıyla, büyük sermayenin onayıyla, toplumsal meşruiyet kazanarak şekillenen bir sınıf, varlığının fiziki kaynaklarını, tarihsel dayanaklarını restore etmek, böylece iktidarını kalıcılaştırmak istiyor. Öyleyse Cumhuriyetin, kurumları yıkılmalı, tüm simgeleri, tarihsel izleri silinmelidir!

PEKİ YA NATO

NATO toplantısı bağlamında yükselen baskı, bu emperyalist militarist kuruma yönelik eleştirilerin baskılanması, solcu, çevreci, cumhuriyetçi entelektüellerin tutuklanması ile bakanın “Neyden kurtuluyoruz” sorusu arasında da biri tarihe diğeri söyleme ilişkin iki bağlantı var. Tarihe ilişkin: Emperyalist işgale karşı savaşta, sınıfsal ayrıcalıklarını korumak için emperyalizmle işbirliği yapan ulemanın bugünkü mirasçıları, bu ihaneti örtmek, emperyalizmin rolünü tarihten silmek için, imparatorluğun çoktan çöktüğü, sultanın kaçtığı gerçeğini ısrarla yadsıyor “Cumhuriyet yıkmasaydı...” fantezisine sığınıyorlardı. Bugün de emperyalizmin, siyasal İslamın şekillenmesinde, Soğuk Savaş döneminde komünizme, ulusalcılığa karşı, sonra BOP bağlamında “ılımlı İslam” arayışında doğrudan desteğini (“iç ve dış dinamikler örtüştü” filan), restorasyon sürecinin yerli ve özgün olmadığını gizlemek için yine o fanteziyi devreye sokuyorlar: “Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı”.

Söyleme ilişkin: Bir hakikat rejimi, doğru ve yanlışı tanımaya olanak veren prosedürleri belirler, konuşulabilenin sınırlarını, kimi kavramları sözcükleri, düşünme modellerini bastırarak, dışarıda bırakarak da çizer. Siyasal İslamın hakikat rejimi, dikkat ettiyseniz, bireysel özgürlükler, eşitlik, demokrasi, kapitalizm, sınıf, sömürü, emperyalizm gibi kavramları dışarıda bırakıyor, bastırıyor. “Emperyalizm” ise ekonomik siyasi bir destek kaynağı olarak algılanıyor. Siyasal İslamın iktidara yürüyüşünün her aşamasında emperyalizm tarafından desteklenmiş olduğu için de bakan, emperyalizmin açık işgalini yadsıyarak “Neyden kurtuluyoruz?” diye biliyor. “Şeyler kendi seyrini izliyor”.

/././


Türkiye 3.0: NATO’nun merkez cephe ülkesi -Mehmet Ali Güller-


NATO 3.0, ne yazık ki aynı zamanda Türkiye 3.0’dır.

NATO 1.0, NATO’nun kurulmasından SSCB’nin 1991’de dağılmasına kadarki süreçtir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek kuruluşunun iki temel niteliği olan bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi sulandırdılar, Yeşil Kuşak projesi içerisinde Türkiye’nin laik karakterini aşındırdılar, ABD’nin komünizmle mücadele programı içinde Türkiye’nin insan birikimini öğüttüler. Böylece NATO 1.0 sürecinde, Türkiye 1.0 oluştu.

ABD NATO ÜZERİNDEN TÜRKİYE’Yİ DÖNÜŞTÜRÜYOR
NATO 2.0, SSCB’nin 1991’de dağılmasından 2026’ya kadarki süreçtir. Bu süreçte ABD NATO’yu Rusya’ya doğru genişletti, Yugoslavya’yı parçaladı ve Ortadoğu’ya saldırdı. NATO 2.0’da Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek “ılımlı İslamcılığa” bağladılar. Böylece NATO 2.0 sürecinde, Türkiye 2.0 oluştu.

NATO 3.0 ise Avrupa’nın Rusya’ya karşı güvenlik sorumluluğunu alması, Ortadoğu’da İsrail hegemonyasında yeni bir düzen kurulması, ABD’nin Asya-Pasifik’e ağırlık vermesi ve NATO’nun Asya’yı hedef alması sürecidir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek Avrupa’nın güvenliğine jandarma yapmayı, İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi üzerinden Ortadoğu düzeninden pay almasını sağlamayı, ABD ve İsrail için İran engelinin kaldırılmasında rol almasını zorlamayı amaçlıyorlar. Özetle Türkiye’yi NATO’nun merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar. Böylece NATO 3.0 süreci, Türkiye 3.0 süreci olacak.

ABD’NİN NATO’YU İRAN’A SOKMA HEDEFİ

Evet, NATO 3.0, Türkiye’yi merkez cephe ülkesi yapmanın adıdır. Türkiye’yi İstanbul Boğazı’ndan Rusya’ya karşı, Adana’dan Ortadoğu’ya karşı bir merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar.

Erdoğan’ın NATO zirvesindeki şu sözleri çok şey ifade ediyor: “NATO 3.0 hedefine en kısa zamanda ulaşmamız için şu iki hususa dikkat çekerim: Birincisi, savunma işbirliğinde engeller kaldırılmalıdır. İkincisi, Avrupalı müttefikler olarak kıta savunmasında daha fazla sorumluluk üstlenirken ittifakın bütünlüğünü ve Transatlantik ilişkileri zayıflatabilecek tasarruflardan da kaçınmamız gerekiyor.”

Transatlantik ilişkileri, yani ABDAvrupa ilişkilerini şu anda zayıflatan konular ne peki? Danimarka toprağı Grönland’ın ABD’ye verilmemesi, NATO ülkelerinin İran’a karşı ABD ve İsrail’e destek vermemesi ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan Ukrayna’da savaşa girmemesi...

Bu durumda Ankara Transatlantik ilişkilerin zayıflamaması için Grönland’ın ABD’ye verilmesini, NATO’nun İran’a saldırmasını ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan devreye girmesini mi destekliyor yani?

Zirve günü ABD’nin İran’a saldırması ve Trump’ın “İran’la mutabakat benim için bitti” diyerek “yeni bir saldırı başlatacaklarını” ilan etmesi önemli.

ABD’YE ‘SADIK’ OLMAYI REDDEDİYORUZ!

NATO 3.0, ne yazık ki Türkiye 3.0’ı doğurdu. NATO zirvesi öncesi başlayan tutuklamalar ve gazetecilerin akredite edilmemesi gibi konular işte bu nedenleydi. Uçak motoru ve F-35 havucu ile savunma ihalelerinden pay üzerinden Türkiye’ye merkez cephe ülkesi olma görevi verdiler. İktidar “Artık kanat ülkesi değil, NATO’nun merkez ülkesiyiz” diyerek bu göreviyle övünüyor!

ABD Başkanı Trump’ın Erdoğan’la görüşmesi sırasında Türkiye’yi “sadık olacağını düşündüğümüz birçok ülkeden daha sadık” diye nitelemesi işte bu nedenledir. Hayır, “ABD’ye sadık olmayı” reddediyoruz!

NATO ZİRVESİ SONUÇ BİLDİRGESİ

NATO zirvesinin kısa sonuç bildirgesinde iki önemli karar var: Birincisi Rusya’ya karşı Ukrayna’ya 70 milyar dolarlık destek paketi açıklandı, ikincisi de NATO doğrudan İran’ı tehdit etti.

Bu iki karar Türkiye’yi ilgilendiriyor. İstanbul Boğazı’ndaki ve Adana’daki yeni askeri yapılarla örtüşen NATO’nun bu iki kararı Türkiye açısından ciddi risk potansiyeli oluşturuyor.

Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve NATO’nun Türkiye’den çıkarılması artık çok daha yakıcı bir ihtiyaç.

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

YÖK'ten Yeditepe Üniversitesi'ndeki 'ayet pankartı' olayına soruşturma + Yeditepe'deki 'ayetli pankart' tartışmasında yeni görüntüler ortaya çıktı: Pankart uzun süre açık kalmış -Cumhuriyet-

YÖK'ten Yeditepe Üniversitesi'ndeki 'ayet pankartı' olayına soruşturma  Yükseköğretim Kurulu (YÖK), Yeditepe Üniversitesi Hu...