20 Ağustos 2026 Perşembe

Arif Ahmet Denizolgun'un "şüpheli" ölümü -T24-

Başsavcılığın bilgi notunda dikkat çeken soru işaretleri: Şoförüyle eve gelen kişi kim, özel doktoru ne dedi?


"Süleymancılara" yönelik operasyon sonrası eski lideri Arif Ahmet Denizolgun'un şüpheli ölümüne ilişkin dosya yeniden açıldı. Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Denizolgun'un ölümüne ilişkin hazırladığı bilgi notunda dikkat çeken detaylar yer aldı. Çiftlikte çalışan Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow, ifadesinde Denizolgun'u akşam 7'de kanepede hareketsiz bulduğunu ve bu sırada şoförünün Ahmet adlı birisiyle cesedin yanına gittiğini öne sürdü. Kadyrow ifadesinde Denizolgun'u akşam 7'de bulduklarını söylerken özel doktorunun da akşam 9'da kendisine "kötüleştiği" bilgisinin geldiğini iddia etmesi dikkat çekti. 

Süleymancılara yönelik operasyonun ardından eski milletvekili ve bakan Arif Ahmet Denizolgun'un şüpheli ölümüne ilişkin de soruşturma devam ediyor. Bu kapsamda Denizolgun'un mezarı ölümünden 10 yıl. sonra açılarak kemikleri incelenmek üzere Adli Tıp Kurumu'na götürüldü. Kurumdan henüz konuyla ilgili bir rapor çıkmadı. 

Nefes yazarı Aytunç Erkin, Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Denizolgun'un şüpheli ölümüne ilişkin hazırladığı bilgi notunu aktardı. Erkin'in yazısından ilgili kısım şöyle: 

"Ölüm olayının gerçekleştiği çiftlikte çalışan Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow, 8 Eylül 2016 günü sabah 9.51’de Riva Polis Merkezi’nde ifade verdi. İfadesinde dedi ki:

- Arif Ahmet Denizolgun, 6 Eylül 2016 günü saat 15.00 sıralarında çiftliğe geldi.

- 7 Eylül 2016 günü saat 07.00 sıralarında Denizolgun’un şoförü Murat, çiftliğe geldi ve Ahmet Arif Denizolgun’un gidip gitmediğini sordu. Ahmet Bey’in gitmediğini söyledim ve ‘Saat 15.00 gibi evden çıkar’ dedim. Saat 13.00’e kadar Ahmet Bey’i bekledi; daha sonra da çiftlikten ayrıldı.

- Ahmet Bey’den hiç haber alınmayınca 7 Eylül 2016 günü saat 19.00 sıralarında eve girdim. Evin anahtarının kapının üzerinde olduğunu gördüm.

- Üst kata çıktım, Ahmet Bey’i kanepede hareketsiz gördüm ve kendisine seslendim, cevap vermedi.

- Bu sırada şoför Murat ve Murat’la birlikte gelen Ahmet isimli biri yukarı çıktı.

At binmeye geldi, 36 saat kimse merak etmedi

Şimdi çiftlikte çalışan Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow’un ifadesiyle ortaya çıkan sorulara bakalım.

SORU 1:

36 saat boyunca neden merak etmedi?

İfadesinde Ahmet Bey’in at binmek üzere çiftliğe geldiğini söylemesine rağmen 36 saat boyunca Ahmet Bey’i görmemiş, haber almamıştır. Buna rağmen hiçbir şekilde merak etmemiş, şoför Murat’ın ricası üzerine eve girmiştir. Ev anahtarının kapıda bırakılması hayatın olağan akışına uygun değildir.

SORU 2:

Şoför Murat'ın ifadesi alındı mı?

Şoför Murat’ın çiftliğe gelip 6 saat Ahmet Bey’i beklemesi ve çıkma ihtimali bulunan 2 saat önce çiftlikten ayrılması dikkat çekicidir.

SORU 3:

Şoför Murat'la gelen Ahmet Bey kim?

İfadesinde Ahmet Bey’i yukarıda bulduklarını söylediği Ahmet Bey (şoför Murat ile gelen) kimdir? İfadesinde bahsetmemiş ve hiçbir şey söylememiştir.

SORU 4:

İfadede kandan neden bahsetmedi?

Polis tutanaklarında Ahmet Bey’in ağzından kabarcıklı yoğun kan çıkışı olduğu yer alırken, şahıs verdiği ifadede Ahmet Bey’in hareketsiz olduğunu ve seslendiğini söylemiştir. Kandan bahsetmemiştir.

Şimdi gelelim “Bilgi Notu”nun ikinci sayfasına

SORU 1:

Kayıp 8 saat 30 dakikada neler yaşandı?

Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow ifadesinde, saat 19.00’da Ahmet Bey’i 2. katta hareketsiz bulduğunu söylemiştir. Riva Polis Merkezi’ne ihbar saati ‘Olay Yeri İnceleme Raporu Formu’na göre 03.30’dur. 8 saat 30 dakika niçin beklenmiştir. Bu sürede ne olmuştur?

SORU 2:

Özel doktoru neden konuşmadı?

Olay Yeri İnceleme ve Ölü Muayene Tutanağı’na göre, Ahmet Bey’in özel doktoru olduğunu beyan eden Nurettin Demirkol, 07.09.2016 günü saat 21.30 sularında kötüleştiği haberini aldığını söylemiştir. Oysaki Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow ifadesinde bundan hiç bahsetmemiştir. Bilakis ifadesinde saat 19.00’da Ahmet Bey’in bulunduğu söylenmektedir. Saat 19.00’da vefat etmiş olarak bulunan bir kişi ile ilgili kim ve niçin Nurettin Demirkol’a “kötüleştiği” bilgisini vermiştir? Nurettin Demirkol kendisine kimin haber verdiğini de söylememektedir.

SORU 3:

19-20 saat boyunca ağzıdan kan gelir mi?

Olay Yeri İnceleme ve Ölü Muayene Tutanağı’na göre, Dr. Ergül Demiral bilirkişi olarak atanmış ve kendi beyanında, 08.09.2016 saat 02.30 sularında olay yerine geldiğini ve geldiği saatten itibaren en az 24 saat önce ölüm olayının gerçekleştiğini düşündüğünü ifade etmiştir. Doktor bilirkişinin beyanına göre ölüm 07.09.2016 günü saat 02.30’da gerçekleşmiştir. Ahmet Bey, 07.09.2016 günü saat 19.00 civarında bulunmuştur. Bulunduğunda ağzından halen kan geldiği belirtilmiştir. 19-20 saat boyunca ağzından kan gelmesi olağan mıdır?"

( ALINTI www.nefes.com.tr/yazarlar/aytunc-erkin/denizolgunun-olumunde... )

***

Arif Ahmet Denizolgun'un mezarına Fekk-i Kabir işlemi: Zehirlenme vakası 10 yıl sonra ortaya çıkabilir mi, deliller nasıl inceleniyor?

Adli Tıp Uzmanı Alkan, Özal'ın Fekk-i Kabir işlemini hatırlatarak; "Orada 4 tane zehir iddiası vardı. Hepsi analiz edilebildi" dedi.

Süleymancılara yönelik operasyon sonrası eski liderleri Arif Ahmet Denizolgun'un ölümü de tekrar gündeme geldi. Denizolgun'un ailesinin talebiyle mezarı açıldı ve kemikleri inceleme için Adli Tıp Kurumu'na götürüldü. İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Alkan, zehirlenme olayı varsa 10 yıl sonra dahi tespit edilebileceğini belirterek; "Mezar yerini açtığımızda elimizde ne materyal geçeceğiyle ilişkili bir şey bu. 10 yıl geçtiği için biz normalde sadece kemik doku bekliyoruz. Ama kemik doku yanında, tırnak, saç, kefen parçası, belki yumuşak doku ele geçerse analizler o zaman daha sağlıklı yapılır" dedi.

Süleymancılara yönelik operasyonda liderleri Alihan Kuriş tutuklandı. Operasyonların ardından eski liderleri Arih Ahmet Deniz Olgun'un ölümü de tekrar gündeme geldi. Denizolgun’un kardeşi Mehmet Beyazıt Denizolgun ve yeğeni Fatih Süleyman Denizolgun, yaklaşık 10 yıl sonra 20 Ocak 2026’da Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Savcılığa sunulan dilekçede, Arif Ahmet Denizolgun’un vefatının şaibeli olduğu iddia edilerek araştırılması istendi. 

Ailesinin talebi üzerine Denizolgun'un mezarı açılarak çıkarılan parçalar incelenmek üzere Adli Tıp'a götürüldü. İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Alkan, 10 yıl sonra zehirlenmenin anlaşılıp anlaşılamayacağına ve sonuçların ne zaman çıkabileceğine dair Hürriyet'e konuştu. 

Alkan'ın açıklamalarından öne çıkanlar şöyle: “Tespit edilebilir. Mezar yerini açtığımızda elimizde ne materyal geçeceğiyle ilişkili bir şey bu. 10 yıl geçtiği için biz normalde sadece kemik doku bekliyoruz. Ama kemik doku yanında, tırnak, saç, kefen parçası, belki yumuşak doku ele geçerse analizler o zaman daha sağlıklı yapılır. Mesela Turgut Özal, 1993’te ölüp de cenazesi 18 sene sonra mezardan çıkartıldığında hiç bozulmadığı için tam bir otopsi işlemi yapıldı. Ve bütün zehirler de arandı. Orada 4 tane zehir iddiası vardı. Hepsi analiz edilebildi. Böyle bir analizde yaklaşık 150 tane maddeye bakılır zehir olarak.

Sonuçlar ne zaman çıkabilir, inceleme nasıl yapılıyor?

Adli Tıp ekibi hafta sonunda çalışır. Pazartesi, salı, çarşamba çıkmış olur bütün analizler. Sonra eski tıbbi bilgileri de gelir. Çünkü milletvekili, bakan olduğu için zaten onlar kayıtlıdır. Bir de ilk öldüğünde 2016’da otopsi yapıldı deniyor. Oradaki rapor da gelir. Orada yapılan analizlerin doku örnekleri Adli Tıp’ta şu an duruyordur zaten. Onlar belki bir daha analiz edilir.

(Darp varsa) Adli osteoloji diye bir bilim var. Orada böyle bir şey yapılabiliyor. Bu kırık yeni mi, ilgi mi, ölüme sebep verir mi, vermez mi hepsi ortaya konabiliyor.

(Ölüm nedeni beyin kanaması ya da kalp kriziyse anlaşılır mı) Sırf kemik çıkarsa edilemez. Yumuşak doku olmadığı için nerede ne kan var onları tespit edemeyeceğiz. O tür lezyonlar ilk iki ayda tespit edilir.

( ALINTI www.hurriyet.com.tr/gundem/denizolgunun-kabri-acildi-4327884... )

***

19 Ağustos 2026 Çarşamba

İlim Yayma Vakfı gitti, AKP’li belediye geldi: Süleymaniye’nin siluetine bir hançer daha -BİRGÜN-

Geçen Şubat’ta İlim Yayma Vakfı’nın inşaatı ile gündeme gelen Süleymaniye Camisi, bir siluet tehlikesi ile daha karşı karşıya. AKP’li Fatih Belediyesi’nin hazırladığı imar planları, İBB’nin uyarısına rağmen AKP ve MHP’nin oylarıyla Belediye Meclisi’nden geçirildi.

Süleymaniye Camisi’nin muhteşem Haliç ve Boğaz manzarasını gölgeleme riski taşıyan imar planı değişikliği teklifi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) uyarısına rağmen AKP ve MHP gruplarının oy çokluğu ile kabul edildi.

İlim Yayma Vakfı’nın yaptırdığı yurt inşaatının, siluetini bozması nedeniyle gündeme gelen Süleymaniye Camisi, çevresindeki imar hareketleri yeniden gündemde. AKP’li Fatih Belediyesi tarafından hazırlanan ve geçtiğimiz mart ayında İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından, düzetmelerle uygun bulunan plan değişikliği teklifi, İBB Meclisi’nin onayına sunuldu.

İBB YÜKSEKLİK İÇİN UYARDI

Söz konusu Koruma Kurulu, Fatih Belediyesi tarafından hazırlanıp gönderilen imar planlarını, Süleymaniye Camisi’nin siluetinin bozulması ile ilgili tartışmaların ışığında inceledi. Kurul planları, yeni yapılacak inşaatlardaki yüksekliği 4’kattan 3’e düşürerek uygun gördü. Düzeltilerek uygun görülen planlar, onay için İBB’ye gönderildi. İBB Planlama Müdürlüğü söz konusu teklifi, kendi değerlendirmesini de ekleyerek Belediye Meclisi’ne gönderdi. Planlama Müdürlüğü, yeni yapılacak olan inşaatların 4 kattan 3 kata düşürüldüğünü ancak, 9.50 metre olan toplam inşaat yükseklik değerinin plan notlarından çıkartıldığına dikkat çekti. Ticarethane olarak kullanılacak giriş katların, asma katıyla birlikte 6 metre yüksekliğinde yapılabileceğini, bunun da toplan inşaat yüksekliğini arttıracağını vurgulayan Planlama Müdürlüğü, 2012 tarihli Korum Amaçlı Uygulama İmar Plan notlarında, toplam inşaat yüksekliğinin 9.50 metreyi aşılmayacağı ilkesinin olduğunu belirtti.

ilim-yayma-vakfi-gitti-akp-li-belediye-geldi-suleymaniye-nin-siluetine-bir-hancer-daha-1102425-1.

Ancak plan değişikliği teklifi İBB Meclisi’nde, AKP ve MHP’li üyelerin oylarıyla, oyçokluğu ile kabul edildi.

CHP ve İYİ Parti grupları söz konusu teklife, İBB tarafından üst ölçekli plan yapılması gerektiği düşüncesiyle şerh düştü.

İBB ekipleri 8 Şubat 2022 tarihinde, söz konusu plan sınırları içinde kalan ve İlim Yayma Vakfı tarafından yaptırılan yurt inşaatını, fazla yükseldiği gerekçesiyle mühürlemişti.

ilim-yayma-vakfi-gitti-akp-li-belediye-geldi-suleymaniye-nin-siluetine-bir-hancer-daha-1102431-1.

PLANLAMA MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN DEĞERLENDİRMESİ

“04.10.2012 tt’li 1/1000 ölçekli KAUİP bölge plan notlarının ‘Yeni yapılaşmalarda Hmaks:9.50 m. aşılmayacak, bölgenin geleneksel mimari karakteri göz önünde bulundurularak, doku bütünlüğünü zedelemeyecek uygulamalara izin verilecektir.’ şeklindeki ‘1. Derece Koruma Bölgeleri” başlıklı plan notunda H:9.50 irtifa değerinin aşılmayacağının belirtildiği, ancak meri planda H:9.50 olan irtifanın teklif plan ile iptal edilerek H:3K irtifanın işlendiği, meri İstanbul İmar Yönetmeliği’nin 30. maddesinin 1-a bendinde “Kat yükseklikleri uygulama imar planında daha fazla belirlenmemiş ise döşeme üst kotundan döşeme üst kotuna olmak üzere en fazla; Ticaret bölgelerinde; zemin katlarda 4.50 metre, asma katlı zemin katlarda 6.00 metre; diğer katlarda 4.00 metre… kabul edilerek uygulama yapılabilir’ denildiği, dolayısıyla Ticaret bloğunun nihai yapı yüksekliği ve kullanılabilir alanının arttırıldığı tespit edilmiştir.”

ilim-yayma-vakfi-gitti-akp-li-belediye-geldi-suleymaniye-nin-siluetine-bir-hancer-daha-1102426-1.

Erdoğan'ın başdanışmanı 'Sıra sana da gelecek' demişti: Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul gözaltına alındı - EVRENSEL-

Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul ve eşi Semra Kuytul, polis operasyonuyla gözaltına alındı. Çok sayıda ildeki baskınlar, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Saral'ın Kuytul'a yönelik "Sıra sana da gelecek" açıklamasından sonra geldi.

Adana'da Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul ve eşi Semra Kuytul, sabah saatlerinde evlerine düzenlenen operasyonla gözaltına alındı. Vakıf, operasyonun birçok ilde eş zamanlı yürütüldüğünü açıkladı.
Seyhan ilçesi Reşatbey Mahallesi'ndeki Kuytul'un evinin çevresi, sabah saatlerinde çevik kuvvet ve özel harekat polisleri tarafından abluka altına alındı.

Alparslan ve Semra Kuytul gözaltında 
Alparslan Kuytul'un eşi Semra Kuytul, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda "Evimize polisler geldiler" diye yazdı.

Alparslan Kuytul'un kızı Meryem Kuytul da yaptığı açıklamada, ellerinde gözaltı kararı olmamasına rağmen anne ve babasının götürüldüğünü iddia ederek, "Gözaltı kararı ellerinde olmamasına rağmen hem annemi hem babamı gözaltına alıyorlar. Sadece arama kararı var. 'Arama sonucunda bir sey bulunursa gözaltı kararı savcı tarafından talimat verilir' dediler. Evden bir şey çıkmadı. Her şeyin videosu var. Ama yine de götürüyorlar" diye yazdı.

Furkan Vakfına çok sayıda ilde eş zamanlı operasyon
Furkan Vakfı, Adana başta olmak üzere birçok ilde üyelerine yönelik eş zamanlı operasyon düzenlendiğini açıkladı. Vakfın X hesabından yapılan açıklamada, Alparslan Kuytul, Semra Kuytul ve çok sayıda kişinin evinde arama yapıldığı ve gözaltına alındığı belirtildi. Gözaltına alınanlar arasında Kuytul'un avukatının da bulunduğu bildirildi.

Ne olmuştu?
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Süleymancılar Cemaatine yönelik operasyonları eleştiren Alparslan Kuytul'a tepki göstererek, "Senin de suyun yeterince ısındı, sıra sana da gelecek" demişti. Saral, şu ifadeleri kullanmıştı: "Devletten büyük hiçbir güç yoktur. Kim devlete kafa tutarsa karşısında milletin iradesini ve hukukun kudretini bulur. Senin de suyun yeterince ısındı Kuytul! Akıllanmamışsın, sıra sana da gelecek! Bu ülkede son sözü din tüccarları değil devlet, şahıslar değil millet, karanlık yapılar değil hukuk söyler."

18 Ağustos 2026 Salı

Diplomasiye iade-i itibar idealizm değil, stratejik bir gereklilik + "Süleymancılar" soruşturması - Avukat Bekiroğlu: Glooper uygulamasının yazılımı Alihan Kuriş tarafından Hindistan’da özel olarak yaptırıldı.-T24-

Diplomasiye iade-i itibar idealizm değil, stratejik bir gereklilik - Barçın Yinanç-T24 -


Günümüzde, askeri güç ön plana çıkarken, diplomasi ve diyalog geri plana itiliyor. Ancak diplomatların yer almadığı odalarda alınan kararlar dünyayı daha güvenli yapmadı. Diplomatik kapasitenin köreldiği, askerî kapasitenin ise genişlediği bir dünya, çatışmaları başlatma konusunda giderek daha yetkinleşirken, onları sona erdirme konusunda giderek daha yetersiz hâle gelen bir dünya. Global İlişkiler Forumu ile Sınır Tanımayan Diplomatlar’ın birlikte kaleme aldığı rapora göre diplomasiye yeniden alan açılması idealist bir tercih değil, stratejik bir gereklilik...

ABD Başkanı Donald Trump ikinci dönemine başladığı sıralarda uluslararası bir toplantıda karşılaştığım Ortadoğulu bir uzman, İranlı diplomatların Trump’ın ekibini parmaklarında fırfır oynatacağını söylemişti.
ABD’yi uzak diyarlardaki biteviye savaşlardan uzak tutacağı vaadiyle iktidara gelen Trump’ın İran’a saldırıp sonra içinden çıkamadığı savaş haline baktığımda yukarıdaki anekdot aklıma geliyor. Bu debelenmenin biraz da Amerikan diplomasisinin uğratıldığı zafiyetten kaynaklandığını düşünmeden edemiyorum.
Trump’ın ikinci döneminde iki bin diplomat Dışişleri’nden ayrıldı ya da ayrılmak zorunda bırakıldı. Halen ABD’nin 195 diplomatik misyonunun 107’sine yani yarısından fazlasına büyükelçi ataması yapılmadı. Yapılan atamalar da genelde kariyer diplomatlardan seçilmedi. Trump’ın Yunanistan’a oğlunun eski nişanlısını, İsrail ve Türkiye’ye ise yakın iş arkadaşlarını atadığını hatırlatmaya gerek yok sanırım.
Trump’ın kritik konularda sorumluluk verdiği müzakere ekibine baktığımızda da kariyerlerini emlak pazarlığı üzerine kurmuş damadını ve iş insanlarını görüyoruz.
Sonuçta Trump’ın ikinci dönem performansına baktığımızda ise ABD’nin başarıdan başarıya koştuğunu söylemek zor. Ukrayna - Rusya savaşını bir günde bitiririm dedi; güncel durumda savaş daha da şiddetlendi. “Bitmeyen savaşlara girmeyeceğim” dedi; İran’la savaş hâli şubat ayından beri devam ediyor. Gazze’de savaş bitmiş görünse de İsrail kafasına göre Gazze’ye ve Lübnan’a saldırılarına devam ediyor.
Trump, o çok küçümsediği diplomatların katkısını arkasına alsa, belki Gazze’de kalıcı bir sükûnet sağlama, İran sarmalından çıkma, Rusya’nın savaşını bitirme yönünde daha iyi yol kat edebilirdi.
“Diplomatlar kararların alındığı odada bulunmadığında, kısa vadeli bir kazanım yerine kalıcı bir sonucu önceleyen bakış açısı da ortadan kalkar. Bunun yerini, süreçleri başlatabilen ancak çoğu zaman sürdüremeyen al-verci (transactional) bir mantık alır. Anlaşmalar ilan edilir; uygulama aşamasında aksaklıklar yaşanır; altta yatan temel nedenler varlığını sürdürür ve bunun sonucunda çatışma yeniden ortaya çıkar.”
Bu paragrafı okuyunca Jared Kushner, Steve Witcoff gibi isimlerin Ortadoğu’da mekik dokumaları canlandı gözümde. Trump’ın birinci döneminde ortaya çıkan İbrahim anlaşmaları Trump’ın ikinci dönemine gelindiğinde bölgeye istikrar getirmemişti. Türkiye’nin de katılımıyla büyüt şatafatla ilan edilen Trump’ın Barış Kurulu da Gazze’ye barış getirmedi.
Yukarıdaki görüş, merkezi İstanbul’da bulunan Global İlişkiler Forumu ile 2022 yılında kurulan Sınır Tanımayan Diplomatlar’ın birlikte hazırladığı raporda yer alıyor.
Yine rapordan şu bölüm dikkat çekici:
“Askerî ve zorlayıcı eylemler, nasıl sonuçlanacağına dair bir strateji olmaksızın, yani “ertesi gün ne olacak?” sorusuna cevap verilmeden giderek daha fazla başlatılıyor. Diplomasi, bu boşluğu sonradan geriye dönük olarak dolduramaz. Sonuçta ulaşılmak istenen hedef, daha en başından planlamanın bir parçası olmalıdır. Bunun için de diplomatik düşüncenin eylem başlamadan önce karar alma sürecinin içinde yer alması, sonrasında ise ortaya çıkan sonuçları yönetmek üzere devreye sokulmaması gerekir.”
Bu bölümü okuyunca da İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Trump’ı, İran’a saldırmaya ikna ettiği kapalı toplantı gözümün önüne geldi. O kozmik odada kaç diplomat vardı acaba? Ak Parti iktidarının askeri güç kullanma ya da kullanma tehdidinde bulunma ya da ilişkilerin gerilmesine neden olan çıkışların kararının alındığı odalarda kaç diplomat vardı? Arap baharında bozulan ilişkilerin tamiri için 10 yıldan fazla süre geçmesi gerekti. Üstelik ilişkiler de tam tamir oldu mu, o da tartışmalı.
Sert güç ön plana çıkarken, diplomasi geri plana itiliyor
Bu yazıyı kaleme almama sebep olan rapordan biraz daha bahsetmek isterim.
Diplomasi Marifetiyle Barış ve Güvenlik başlıklı rapor, öncelikle içinde bulunduğumuz uluslararası ortamın bir fotoğrafını çekiyor ve temel bir tespitte bulunuyor:
“Sert güç kullanımı ön plana çıkarken, diplomasi geri plana itiliyor.
-------------------------------------------------------------------------
Yaptırımlar, baskı araçları ve kuvvet kullanma tehdidi giderek devletlerin başlıca dış politika araçları hâline gelirken, diyalog rafa kaldırılıyor.”
Peki bu durumda diplomasi işlevini yitirdi mi?
Dokuz ülkeden 18 katılımcı bu yılın ilk yarısında bir nevi bu soruya yanıt aradılar. Üç ayrı çalışma grubunda bir araya gelen emekli diplomat ve akademisyenler, aslında tam tersine diplomasiye tam da bu ortamda, yani sert gücün öne çıktığı ortamda daha fazla ihtiyaç olduğu sonucuna vardılar.
Aralarında Avrupa’dan emekli diplomatların da bulunduğu bu grubun öz saygıları ve mesleklerine olan inançları gereği başka bir sonuca varamayacaklarını söyleyebilirsiniz. Ancak rapora göz atarsanız, pek çok inandırıcı argümanla karşılaşabilirsiniz.
Uluslararası düzen çökmedi, sorun siyasî iradede
-------------------------------------------------------
Birbirinden bağımsız çalışan üç grubun vardığı ortak değerlendirmeye göre öncelikle uluslararası düzen bütünüyle çökmüş değil; kurallara dayalı düzen ve çok taraflı kurumlar varlığını sürdürüyor.
Yıpranmakta olan bu yapıların etkin biçimde işlemesini sağlayacak siyasi irade, karşılıklı güven ve uzlaşma zemini.
Yani sorun, düzenin çökmüş olması ya da kuralların ortadan kalkması değil. Sorun, öncelikle siyasi iradenin düzene ve kurallara uymakta yan çizmesi, ya da işine geldiği gibi yorumlaması. Üstüne, uluslararası aktörlerin küresel kuralların hilafına yaptıklarının yanında kalması sorunu katmerli hale getiriyor.
Buna dair pek çok örnek verebiliriz. ABD’nin bir gece yarısı operasyonu ile Venezuela devlet başkanını sarayından kaçırması. Kimse itiraz edebildi mi? Ya da itiraz bir sonuç getirdi mi? Israil’in Lübnan’daki BM gücünü hedef alan saldırılarına sert tepki geldi mi? 2008’de Rusya önce Gürcistan’a ait özerk bölgeleri aldı, ardından 2014’te Kırım’ı işgal ve ilhak etti. Rusya’dan ucuz gaz almaya devam etmek isteyen Almanya ve komşuları Kuzey Akım iki projesine hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler. 2021’de biten proje, an itibariyle Ukrayna savaşı nedeniyle ölü yatırıma döndü.
Baş aktörler kurallara uymayınca yaptıkları yanlarına kalınca başkaları da yan çizmeye başlıyor. Kuralları yorumlama biçimi laçkalaşınca, herkes her kuralı kafasına göre yorumlayınca, diplomasinin etkinlik alanı daralıyor. Hal böyle olunca, karşılıklı güven de erozyona uğruyor; diplomasi ve diyalog devletlerarası ilişkilerde geri plana atılan bir enstrüman haline geliyor.
Askeri güce abanma bizi daha güvenli yapmıyor
------------------------------------------------------
Öte yandan raporun temel savı, ülkelerin askeri güce abanmasının ve diplomasiye tu kaka muamelesi yapılmasının dünyayı daha güvenli hale getirmediği. Askeri gücün ön plana çıkmasının, tersine, risklerin daha da yükseldiği tehlikeli ve tekinsiz bir döneme girilmesine yol açtığını yaşayarak görüyoruz.
Bu nedenle de “Diplomasinin yeniden canlandırılması ve kapasitesinin genişletilmesi, idealist bir tercih değil, stratejik bir gerekliliktir” diyor rapor.
Raporun “savaşma seviş” şeklinde naif bir mesajı yok. Tersine, “mesele, diplomasi ile askerî güç gösterisi arasında tercih yapmak değildir,” deniyor ve şöyle devam ediyor:
“Her ikisi de aynı stratejik yelpazenin içinde işlev görür ve uluslararası ilişkilerin yürütülmesinin ayrılmaz unsurlarını oluşturur. Asıl mesele, diplomasinin diğer araçlarla birlikte, sonuçları etkilemek amacıyla zamanında, tutarlı ve etkin bir şekilde kullanılıp kullanılmadığıdır; yoksa yalnızca diğer seçenekler başarısız olduktan sonra devreye sokulması değil.”
Yani savaş kararı almadan önce diplomatları karar odasından çıkartıp, sonra işler sapa sardığında diplomatları çağırıp “gel de çık işin içinden” demenin faydası yok deniyor.
Diplomasi nedir, günümüz şartlarında diplomasiyi devreye sokma konusunda yaşanan açmazı da şu bölüm çok iyi açıklıyor:
“Diplomasinin kendine özgü niteliği, ulusal çıkarları sıfır toplamlı yaklaşımlara teslim olmaksızın müzakere yoluyla ifade etmesidir. Diplomasi, barış içinde bir arada yaşamaya elverişli ortak bir zemin bulmayı amaçlar. Buradaki temel mesele, diplomasinin sunduğu imkânlardan en iyi şekilde yararlanmaktır. Daha sıkıştırılmış, kişiselleşmiş ve güvenlikleştirilmiş bir karar alma ortamında diplomatik angajman çoğu zaman gecikmeli olarak, seçeneklerin daraldığı ve risklerin tırmandığı bir aşamada devreye sokulmaktadır. Bu durum, diplomasi yoluyla sonuçları şekillendirme potansiyelini azaltmakta ve ortaya çıkan sonuçların yönetilmesindeki etkinliğini sınırlamaktadır. Bu, ele alınması gereken önemli bir açmazdır.”
Rapor diplomasi ve diplomatlara bir methiye sayılamaz. Diplomasi, uluslararası kurumlar ve diplomatlara dönük kısmi eleştiriler de var. Zaten, eskiye dönülmesini de savunulmuyor.
“Buradaki mesele, artık var olmayan bir sistemi yeniden tesis etmek değildir. Mesele; işleyen unsurları korumak, yeniden işler hâle getirmek ve ölçeklendirmek; işlemeyenlerden vazgeçmek; zarar görenleri daha iyi bir şekilde yeniden inşa etmek ve büyük ölçüde değişmiş bir dünyaya hızla uyum sağlamaktır” deniyor.
Üç ayrı çalışma grubu da oturup durumun daha da kötüleşmesini seyretmek yerine neler yapılabileceğine dair somut ve detaylı öneriler getirmişler.
En önemli tavsiyelerden biri “diplomatik silahlanma yarışı!” Bu öneri şöyle formüle edilmiş:
“Diplomatik kapasitenin köreldiği, askerî kapasitenin ise genişlediği bir dünya, çatışmaları başlatma konusunda giderek daha yetkinleşirken, onları sona erdirme konusunda giderek daha yetersiz hâle gelen bir dünyadır. Askerî kapasiteyi diplomatik kapasiteyle birlikte güçlendirin. Mevcut askerî yeniden silahlanma eğilimi, diplomatik hizmetlere yapılacak eşdeğer bir yatırımla el ele gitmelidir. Bu, diplomatik kapasitenin aşınmasını tersine çevirecek, dışişleri bakanlıkları bünyesindeki yenilikçiliği finanse edecek ve diplomatik uzmanlığın kararların alındığı masalarda yeniden hak ettiği yeri bulmasını sağlayacak bir ‘diplomatik silahlanma yarışı’ anlamına gelir.”
Diplomasi ve diplomatlardan hazzetmeyen AK Parti iktidarının karar vericileri, 25 yıllık performansının ardından bu rapora bir göz atarlar mı; bilemiyorum.

/././

"Süleymancılar" soruşturması - Avukat Bekiroğlu: Glooper uygulamasının yazılımı Alihan Kuriş tarafından Hindistan’da özel olarak yaptırıldı. -T24 -

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, 'Süleymancılar' cemaatinin lideri Alihan Kuriş'in tutuklandığı "çıkar amaçlı suç örgütü operasyonuna ilişkin olarak yaptığı açıklamada FETÖ'nün ByLock uygulamasına benzer şekilde Glooper adlı bir uygulama kullandıklarını söyledi. Alihan Kuriş yapılanmasını yakından takip eden Avukat Burak Bekiroğlu, uygulamaya ilişkin olarak yaptığı açıklamada Glooper'ın dünya nüfusunun kullanımına açık olmadığını ve telefonunuza indiremeyeceğinizi belirterek; "Programın yazılımı Alihan Kuriş tarafından Hindistan’da özel olarak yaptırıldı, kendisi, kurmayları ve 3.300 civarı yönetim kadrosu tarafından kullanılıyor. Öncelikle bu şekilde çok gizli bir programın kullanım amacını anlamak hiç zor değil" dedi. 17 Mayıs 2025’te İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na Kuriş örgütlenmesiyle ilgili 17 sayfalık şikayet dilekçesi veren Erdal Arıkan da uygulamanın kullanıldığını doğrulayarak; "O zaman idareciydim. O zaman bize söylediler, cemaatin havuzunda, merkez sekretarya kararıyla Hindistan’dan özel program alacağız, mesajlaşma programı. Alihan Kuriş’in mektuplarının dağılımı, özel-acil haberleşme yapılacak. Herhangi bir siber saldırı olmasın diye bu program alındığını biliyorum" ifadelerini kullandı.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, 'Süleymancılar' cemaatinin lideri Alihan Kuriş'in tutuklandığı "çıkar amaçlı suç örgütü operasyonuna ilişkin olarak, Bakan Çiftçi, “Alihan Kuriş 2016 yılında örgütün başına geçiyor. Geçmesiyle beraber büyük para hareketleri var, mal varlığı hareketleri var. Bir dini cemaat gizli bir yazılım kullanır mı? Önceden FETÖ'cüler Bylock uygulamasını kullanıyorlardı. Bu akımın da şu anda kullandığı, örgüt üst yönetiminin kullandığı Glooper diye bir uygulama var. Üst kademe üç kademeli doğrulamayla uygulamaya girilebiliyor” dedi.

Kuriş yapılanmasını yakından takip eden avukat Bekiroğlu, Glooper adlı uygulamaya ilişkin sosyal medya paylaşımında şunları söyledi:

“Glooper’ı Apple Store ya da Android marketlerden indiremezsiniz. Zira dünya nüfusunun kullanımına açık değil. Programın yazılımı Alihan Kuriş tarafından Hindistan’da özel olarak yaptırıldı, kendisi, kurmayları ve 3.300 civarı yönetim kadrosu tarafından kullanılıyor. Öncelikle bu şekilde çok gizli bir programın kullanım amacını anlamak hiç zor değil. Diğer yandan AİHM kararlarının yanlı olduğunu ve özellikle Türkiye karşıtı her türlü karara imza attıklarını tartışmaya dahi gerek yok. Özellikle devamlı AİHM’nin fiziken kapısını aşındıran ve hükümeti karalayıp sanki siyasi bir yaklaşımda bulunuluyormuş izlenimi veren Avrupa’daki firari örgüt unsurları cabası.

ByLock konusunda hata yapılmadı, suç konusu eylemlerini gizlilik içerisinde icraya koyabilmek ve neticede arkalarında delil bırakmamak için ve yargılanma durumunda muhtemel bir cezadan kurtulabilmek amacıyla kullanılan bir haberleşme programını yok saymakta kabul edilemez. Ancak kendinizi kandırmak olur. Kaldı ki ByLock içeriklerini hepimiz dosyalarda ve basında ayrı ayrı gördük, doğrudan örgüte içeriği suç olan veya kumpas yargılamalarla bağlantılı talimatlar verilmiş.

"Ankara onca insan hiçbir ilan olmadan nasıl koordine toplandı?"
-----------------------------------------------------------------------
Glooper’a gelince, iddia olunan Alihan Kuriş Silahlı Suç Örgütü(aramalarda ele geçen çok sayıda ruhsatsız silah söz konusu) tarafından kullanılan bu programın ne amaç için kullanıldığını anlamamış olmak garip. Anlamamak değil işine gelmemek demek lazım. Zira herkes kimin neyi ne için yaptığını gayet iyi biliyor ve/fakat bir diğerinin işine gelmiyor. Diğer yandan birkaç gün önce Ankara’da onca insan nasıl toplandı? Nasıl 24 saat içinde hiçbir ilan yapmadan koordine olarak toplandılar?”

"Siber saldırı olmasın diye alındı"
--------------------------------------
17 Mayıs 2025’te İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na Kuriş örgütlenmesiyle ilgili 17 sayfalık şikayet dilekçesi veren Erdal Arıkan da Nefes yazarı Aytunç Erkin'e yaptığı açıklamada uygulamanın kullanıldığını doğruladı. Arıkan şunları söyledi:

“Bu hesaplar tek düzen hesap diye bilanço hesapları excel üzerinde tutuluyor. Mavi defterler vardı, yurtlarda gizleniyordu. Daha sonra her yurdun ağabeyi mavi defterleri evlerine götürüyordu. O süreçte o zaman idareciydim. O zaman bize söylediler, cemaatin havuzunda, merkez sekretarya kararıyla Hindistan’dan özel program alacağız, mesajlaşma programı. Alihan Kuriş’in mektuplarının dağılımı, özel-acil haberleşme yapılacak. Herhangi bir siber saldırı olmasın diye bu program alındığını biliyorum.”

***
T-24

16 Ağustos 2026 Pazar

soL "Köşebaşı + Gündem"-16 Ağustos 2026-

İktidar Süleymancılar'ın çocuk tacirliğinin de üzerini örtmüş: Yurtdışından getirilen çocuklar yurda yerleştirilmiş 

Süleymancılar'a yönelik soruşturma dosyasından yansıyanlar tarikatın çocuk tacirliğini ortaya serdi. Yıllardır faaliyetlerine göz yumulan tarikatın yabancı çocukları yurtlara yerleştirdiği, turist vizesiyle Türkiye'de tuttuğu ortaya çıktı. Bilgileri sızdıran yandaş gazete çocukların durumlarını yazmadı. Öte yandan Kuriş Ailesi'nin serveti ve kayıtdışı para da dikkat çekti.

Ankara Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada, Alihan Kuriş liderliğindeki Süleymancılar cemaatine ilişkin detaylar ortaya çıkmaya başladı. 

Cemaatin 2025’te 2 bin 82 dernek üzerinden elde ettiği 7,2 milyar liralık geliri kayıt dışı kullandığı, şifreli haberleşme uygulamaları ve “ulak” adı verilen kuryelerle gizli ağ kurduğu, Alihan Kuriş’in tabana “mehdi” olarak sunularak itaat sağlandığı iddia edildi.

Yandaş Sabah gazetesinden Halit Turan'ın haberinde, soruşturma dosyasında yer alan bilgiler aktarıldı. Yapılanmanın genel iletişim uygulamaları yerine şifreli e-posta, özel yazılımlar ve "ulak" olarak adlandırılan kuryeler üzerinden haberleştiği öne sürüldü. 

Ulakların takip edilmemek için aynı güzergâhları ve araçları kullanmadığı, hassas evrakların ise kilitli çantalarda muhafaza edildiği iddialar arasında yer aldı. Ayrıca yurtlarda resmi kayıtların dışında gayriresmi kayıtlar tutulduğu ve denetimlerde kamera görüntülerinin verilmemesi yönünde talimatlar bulunduğu belirtildi.

Yabancı çocuklar yurtlara yerleştirildi, turist vizesiyle Türkiye'de tutuldu

Dosyada ayrıca yurtdışından getirilen yaşı küçük yabancı çocukların Türkiye'deki bazı yurtlara yerleştirildiği ve burada yapılanmaya bağlı bir eğitimden geçirildikleri iddia edildi. 

Kütahya, Mersin ve Antalya'daki yurtlarda kalan çocukların turist vizesiyle Türkiye'de tutulduğu, uzun süreli kalışlarını sağlamak için dil eğitimi gerekçesiyle farklı kuruluşlarla iletişim kurulduğu ileri sürüldü.

Bilgileri sızdıran yandaş gazete çocukların durumlarını yazmadı.

Avrupa'da koordinasyon merkezi planı

Dosyada 2 bin 82 dernek üzerinden sağlanan 7,2 milyar liralık gelirin kişisel hesaplar üzerinden aktarılarak kayıt dışı şekilde kullanıldığı savunuldu. Türkiye'deki denetimler sebebiyle merkezin Almanya'nın Köln’de 17 bin metrekarelik arazi üzerinde yaklaşık 70 milyon avro maliyetiyle inşaatı tamamlan İslam Kültür Merkezleri Birliği (VIKZ) tesisinin Avrupa'daki dini ve eğitim faaliyetlerinin koordinasyon merkezi haline getirilmesinin planlandığı belirtildi.

Ayrıca kaçak ve ruhsatsız olarak yapılması veya depreme karşı riskli olması nedeniyle yıkılan dernek ve yurtlarının ardından cemaat tabanının hükümete karşı yönlendirildiği iddia edildi.

Ailenin dikkat çeken malvarlığı

Soruşturma kapsamında Kuriş Ailesi'nin tapu kayıtları da ortaya çıktı. 

Resmi belgelere göre anne, baba, oğul ve kardeşten oluşan Kuriş Ailesi'nin üzerine kayıtlı toplam 191 adet gayrimenkul bulunduğu tespit edildi.

Sabah'tan Nazrin Malikova'nın haberine göre, mal varlığının çok büyük bir kısmının Alihan Kuriş'in annesi Ayşe Gülderen Kuriş'in üzerine kayıtlı olması dikkat çekti. Anne Kuriş'in üzerine tescilli tam 138 taşınmaz olduğu saptandı. Hayatını kaybeden babası Mahmut Sabri Kuriş'in üzerine ise 26 taşınmaz kayıtlı olduğu belirlendi.

Soruşturma dosyasında yer alan detaylı mülk listelerinde, Türkiye'nin en değerli lokasyonlarında yer alan lüks konutlar, geniş araziler ve ticari ofisler göze çarptı.

Evraklar imha edildi

Bazı evrakların imha edildiği yönünde ihbar alınması üzerine Ümraniye'deki bir evde arama kararı verildi. İhbarın doğru olduğu tespit edilirken, imha edilmek amacıyla parçalandığı belirlenen evraklara da el konuldu.

***

Grevlerden savaş ekonomisine: Avrupa'da silahlanmaya gelince kaynak nasıl bulunuyor?-Gamze Özdemir- 

Sosyal güvenlikten çalışma haklarına kadar kemer sıkma politikalarını sürdüren Avrupa, savunma söz konusu olduğunda bütçe sınırlarını hızla esnetiyor. Hollanda’da peş peşe gelen grevlerse bu dönüşümün karşısında farklı işkollarını aşan bir sınıf mücadelesinin olanaklarını yeniden tartışmaya açıyor.

Belçika’da emeklilik, Hollanda’da sosyal güvenlik, Yunanistan’da çalışma süresi, Portekiz’de iş yasası... Avrupa’da işçilerin karşısına çıkan başlıklar birbirini pek tutmuyor.

Hollanda’da ise son haftalarda dikkat çekici bir gelişme yaşanıyor. Sosyal güvenlikte yapılmak istenen kesintilere karşı farklı sektörler peş peşe harekete geçiyor. Liman işçileri 4 Eylül’de Rotterdam, Amsterdam ve Zeeland’da greve çıkacak; kamu sektörleri 8 Eylül’de ortak bir eylem ve grev günü düzenleyecek; toplu taşıma ve demiryolu çalışanları ise 9 Eylül’de 24 saatlik greve hazırlanıyor.

Üstelik ulaşım işçilerinin çağrısı yalnız kendi sektörlerinin taleplerine dayanmıyor. İşsizlik ve iş göremezlik güvencesinde yapılmak istenen kesintilerin bütün çalışanları ilgilendirdiği özellikle vurgulanıyor.

Bu tablo birkaç ay önce olduğundan farklı bir soru sormayı gerektiriyor. Mücadele yalnızca tek tek sektörlerin kendi sorunları etrafında mı ilerliyor, yoksa farklı işkolları arasında daha ortak bir hat oluşmaya mı başlıyor?

Hollanda işçi sınıfının tarihinde bu soruyu düşündüren çok daha eski bir örnek var. 1941 Şubat Grevi’nde (Februaristaking) Amsterdam’da tramvay işçilerinin başlattığı grev tersanelere, fabrikalara ve çevre kentlere yayıldı.

Seksen beş yıl sonra ne Hollanda aynı Hollanda ne de sınıf mücadelesinin koşulları aynı. 1941’den bugüne hazır bir mücadele modeli çıkarmak mümkün değil. Ancak bugünkü hareketlilik geçmişle karşılaştırıldığında başka bir noktayı görünür hale getiriyor: Bir mücadeleyi farklı işkollarına taşıyabilmek ile bu mücadeleleri ortak bir siyasal sınıf çıkarı etrafında birleştirebilmek aynı şey değil.

Hollanda’da bugün birincisinin işaretleri görülmeye başlıyor. Asıl soru ikincisinin ne ölçüde mümkün olacağı. Bugünkü tabloyu yalnızca yeniden silahlanmaya, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (North Atlantic Treaty Organization, NATO) ya da Ukrayna-Rusya savaşına bağlamak ise kolay ama yanlış olur. Avrupa’da sosyal hakların aşınması savaşla başlamadı.

Sosyal haklardan ‘güvenlik’ siyasetine

Avrupa’da bugün yeniden tartışmaya açılan hakların önemli bölümü savaş sonrasında güçlü işçi hareketlerinin, sendikal örgütlülüğün, sosyalist ve komünist hareketlerin ve reel sosyalizmin yarattığı güç dengesi içinde kazanılmıştı. 1980’lerden itibaren bu denge sermaye lehine bozulurken özelleştirme, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, çalışma yaşamının esnekleştirilmesi ve sosyal güvenliğin yeniden yapılandırılması farklı ülkelerde farklı hızlarla ilerledi. 2008 krizinden sonra bütçe disiplini, kamu borcu ve “sürdürülebilirlik” bu geri çekilişin ortak diline dönüştü; daha önce kamusal sorumluluk kabul edilen alanların bir bölümü giderek bireyin ve piyasanın sorumluluğuna bırakıldı.

Ukrayna-Rusya savaşı bu geri çekilişi başlatmadı; fakat ona çok kullanışlı yeni bir başlık açtı: güvenlik. Yeni olan yön değil, silahlanmanın bu yönelime kazandırdığı hız, ölçek ve siyasi meşruiyet.

‘Güvenlik’ artık ekonomik bir program

Temmuz ayında Ankara’da yapılan NATO Zirvesi’nde yeni bir savunma hedefi açıklanmadı. Buna ihtiyaç da yoktu; yol büyük ölçüde bir yıl önce Lahey’de çizilmişti. Ankara daha çok, alınan kararların bütçelere, yatırımlara ve devlet politikalarına ne kadar yerleştiğini gösteren bir ara durak oldu.

Avrupa’nın yeniden silahlanmasını hâlâ gelecek yıllara ait bir planmış gibi tartışmak bu nedenle yanıltıcı. Bütçeler hazırlanıyor, finansman araçları kuruluyor, borçlanma olanakları genişletiliyor, kamu bankalarının görev alanları değiştiriliyor ve özel sermayenin savunmaya yönelmesi için yeni yollar açılıyor.

Mart 2025’te yayımlanan Avrupa Savunması için Beyaz Kitap – 2030 Hazırlığı (White Paper for European Defence – Readiness 2030), ardından gelen Avrupa’yı Yeniden Silahlandır / 2030 Hazırlığı (ReArm Europe / Readiness 2030) planı, 150 milyar avroluk Avrupa için Güvenlik Eylemi (Security Action for Europe, SAFE), Avrupa Yatırım Bankası’nın (European Investment Bank, EIB) savunmadaki rolünün genişletilmesi ve savunma harcamalarına tanınan bütçe esneklikleri bu yeni düzenin parçaları.

Beyaz Kitabın gerekçeleri tanıdık: Ukrayna-Rusya savaşı, Rusya tehdidi, ABD’nin Avrupa güvenliğini gelecekte ne ölçüde üstleneceğine ilişkin belirsizlik, mühimmat ve ekipman açıkları ve Avrupa’nın uzun yıllar savunmaya yeterince yatırım yapmadığı iddiası.

Komisyon bu tehdit tarifinden yalnızca daha büyük ordu bütçeleri çıkarmıyor. Mühimmat üretiminin artırılması, savunma şirketlerinin kapasitesinin büyütülmesi, kritik teknolojilere yatırım yapılması, tedarik zincirlerinin güvence altına alınması ve ulaşım ile enerji altyapısının askerî ihtiyaçlara uyarlanması da aynı çerçevenin içinde yer alıyor.

Savunma böylece Savunma Bakanlıklarının bütçesinde duran ayrı bir kalem olmaktan çıkıp sanayi politikasına, enerjiye, ulaştırmaya, teknoloji yatırımlarına ve altyapıya yayılıyor.

Savunma, Avrupa sermayesi için yeni bir alan

Bu dönüşümü yalnızca NATO hedefleriyle açıklamak eksik kalır. Avrupa uzun süredir düşük büyümeyi, yüksek enerji maliyetlerini, sanayide rekabet kaybını ve ABD ile Çin karşısındaki teknoloji açığını tartışıyor. Savunma ise yüksek kamu harcamasının, ileri teknoloji yatırımlarının ve yıllarca devam edebilecek devlet garantili siparişlerin aynı yerde buluşabildiği az sayıdaki alanlardan biri.

Bu nedenle yeniden silahlanma askerî olduğu kadar ekonomik bir programa dönüşüyor.

Avrupa’da sosyal harcamalar söz konusu olduğunda yıllardır aynı sınırlar hatırlatılıyor: bütçe açığı, kamu borcu, mali disiplin ve sürdürülebilirlik. Savunmada ise tartışma başka türlü ilerliyor.

Kaynak yok denilen Avrupa’da kaynak bulundu

Avrupa’yı Yeniden Silahlandır planı üye devletlere yalnızca daha fazla savunma harcaması yapmalarını söylemiyor; harcamanın önündeki engellerin nasıl kaldırılacağını da tarif ediyor. Ulusal bütçelere daha fazla hareket alanı açılıyor, Avrupa düzeyinde yeni finansman olanakları kuruluyor, Avrupa Yatırım Bankası’nın kredi kanalları genişletiliyor ve özel sermayenin sektöre girmesi teşvik ediliyor.

Son kırk yılın “devlet küçülmeli” söylemi açısından bakıldığında ortaya ilginç bir tablo çıkıyor. Savunma sanayisinde devlet ortadan kaybolmuyor; tam tersine finansmanı örgütlüyor, sipariş veriyor, yatırım riskinin bir bölümünü üstleniyor ve gelecekteki talebi güvence altına alıyor.

Sağlıkta, sosyal güvenlikte ya da konutta sınır diye gösterilen şeylerin savunmada yeniden tarif edilebilmesi tartışmayı başka bir yere taşıyor. Mesele yalnızca Avrupa’nın ne kadar silahlanacağı değil, bu ölçekte bir program için gereken paranın nasıl yaratılacağı ve bunun bedelinin kimlerin hayatına dokunacağı.

Bir sonraki yazıda Hollanda, Almanya, Danimarka ve Britanya’da verilen yanıtlara bakacağız.

/././

‘Sermayeden alınmayan öğrenciden alınıyor’: Harç zammına tepki -Aslı İnanmışık- 

Üniversite harçlarına yeni eğitim-öğretim yılında ortalama yüzde 20 zam geldi. Barınmadan beslenmeye, ulaşımdan ders masraflarına kadar artan giderleri karşılamak için çalışmak zorunda kalan öğrenciler, şimdi de uzayan eğitimlerinin faturasını harçlarla ödüyor. Marmara, Hacettepe ve İTÜ öğrencileri soL'a konuştu.

Üniversite öğrencileri yeni akademik yıla bir zam haberiyle daha giriyor.

15 Ağustos'ta Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı'yla 2026-2027 eğitim-öğretim yılında yükseköğretim kurumlarında uygulanacak öğrenci katkı payları ve öğrenim ücretleri yeniden belirlendi. Birçok fakülte ve programda tutarlar geçen yıla göre ortalama yüzde 20 artırıldı.

Normal öğrenim süresindeki birinci öğretim ve açık öğretim öğrencilerinin katkı payları devlet tarafından karşılanırken, öğrenim süresini aşan öğrenciler harç ödemek zorunda. İkinci ve uzaktan öğretimde de öğrenim ücretleri öğrencilerin cebinden çıkıyor.

Yeni tarifeye göre yıllık katkı payı tıp fakültelerinde 4 bin 386 liraya, diş hekimliğinde 3 bin 669 liraya, eczacılıkta 2 bin 569 liraya, veteriner fakültelerinde 2 bin 911 liraya yükseldi.

Ancak öğrencilerin karşı karşıya olduğu ekonomik tablo harçlardan ibaret değil.

YÖK'ün açıkladığı son verilere göre Türkiye'de yaklaşık 6,7 milyon yükseköğretim öğrencisi bulunuyor. Bunların yaklaşık 3,7 milyonu örgün eğitim görüyor. Gençlik ve Spor Bakanlığı ise devlet yurtlarının toplam yatak kapasitesinin yaklaşık 1 milyona ulaştığını açıklıyor.

Yurt bulamayan öğrenciler yüksek kiralar ve özel yurt ücretleriyle karşı karşıya kalırken, barınma sorununu çözenler için de beslenme, ulaşım, kırtasiye ve sosyal yaşam giderleri her geçen gün daha ağır bir yük oluşturuyor. Çok sayıda öğrenci bu giderleri karşılayabilmek için eğitim hayatıyla birlikte çalışmak zorunda kalıyor.

Çalışmak ise derslerin kaçırılması, sınavlara hazırlanacak zamanın azalması ve kimi durumda okulun uzaması anlamına geliyor. Okulu uzayan öğrencinin önüne bu kez katkı payı çıkıyor.

soL'a konuşan Marmara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri de harç zammını tam olarak bu tablo içinde değerlendirdi.

'Öğrenci artık yalnız hayatta kalmaya çalışan bir genç anlamına geliyor'

Marmara Üniversitesi öğrencisi Emre, üniversitesinde çoğunlukla emekçi ailelerin çocuklarının eğitim gördüğünü, kendisi gibi çok sayıda arkadaşının haftanın üç-dört günü hizmet sektöründe çalışmak zorunda kaldığını anlattı.

Çalışmanın öğrencilerin okulla bağını zayıflattığını söyleyen Emre, hayat pahalılığının "öğrenci olmanın anlamını" değiştirdiğini belirtti: Benim gibi neredeyse tüm arkadaşlarım hizmet sektöründe haftanın üç dört günü çalışmak zorunda kalıyor. Bu arkadaşlarımızın okulla ve dersleriyle kurdukları bağ zayıflıyor. Hayat pahalılığı öğrenci olmanın anlamını bütünüyle değiştirdi. Eskiden öğrenci dediğimiz kişinin ülkesine ve kendine faydalı olmak için alanında yoğunlaşan, geleceğe hazırlanan ve geleceği hazırlayan bir profili vardı. Bugün bu yoksulluk çarkında öğrenci dediğimiz varlık yalnız hayatta kalmak için çabalayan bir genç anlamına geliyor.

Bir öğrencinin dışarıda yemek yemesinin ya da kahve içmesinin bile sorgulanır hale geldiğini söyleyen Emre, harç zammına da tepki gösterdi: Bir de utanmadan, usanmadan yurttaşlarına eşit ve ücretsiz eğitimi sunması gereken bu cumhuriyette harç zamlarını dayatıyorlar. Sermayeden alınmayan öğrenciden alınıyor. Sermayeye ayrılan bütçe öğrenciye ayrılmıyor.

Emre, öğrencilerin üniversitelerinden ve ülkelerinden uzaklaştırıldığını belirterek Ancak bu memleket bizim, öyle kolay kolay bırakmayacağız dedi.

'Çalıştığımız için kaçırdığımız derslerle okul uzuyor, sonra bizden harç isteniyor'

Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Nehir de üniversiteye başlayan bir gencin artık yeni bir yaşamın heyecanından önce barınma ve geçim kaygısıyla karşı karşıya kaldığını söyledi.

Acaba yurt çıkacak mı? Sadece KYK bursu ile geçinebilir miyim? Üniversiteyi bitirdiğimde ne yapacağım?” sorularının daha öğrencilik başlamadan gençlerin karşısına çıktığını belirten Nehir, devlet yurduna yerleşmenin de sorunların bittiği anlamına gelmediğine dikkat çekti.

Yurtlardaki beslenme ve barınma koşullarını anlatan Nehir, ekonomik nedenlerle öğrencilerin okurken çalıştığını, bazılarınınsa eğitimlerini yarıda bırakmak zorunda kaldığını söyledi.

Harç artışının bu tabloyu daha da ağırlaştırdığını belirten Nehir şöyle konuştu: Bütün bunlara rağmen okula ödenecek olan harçlara yüzde 20 zam uygulayacaklarını açıkladılar. Yani çalıştığımız için kaçırdığımız dersler, sınavlarla okulumuz uzayınca bizden yaklaşık 2 bin 700 lira istiyorlar. Yukarıda bir kısmını sıraladığımız sorunlara ise umursama ibresi dahi göstermiyorlar.

Nehir, yeni döneme girerken öğrencilerin birbirlerine güvenmekten başka seçeneklerinin olmadığını belirterek Gençlik bulunduğu her alanda umudun taşıyıcısı olmayı başarmış, ülkesine ve okuluna karşı sorumluluğunu her zaman hissetmiştir dedi.

'Çalışmak nitelikli eğitime erişimimizi engelliyor'

İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencisi Çiğdem ise üniversite için aile evinden ayrılıp İstanbul'a geldiğinde hayat pahalılığıyla çok daha sert biçimde karşılaştığını anlattı.

Kendisinin de önceki yıllarda okurken çalışmak zorunda kaldığını belirten Çiğdem, bugün çok sayıda öğrencinin yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek ya da sosyal yaşamına küçük bir bütçe ayırabilmek için çalıştığını söyledi.

Ancak bunun doğrudan eğitim hakkını etkilediğini vurguladı: Çalışan öğrenciler dersleri kaçırıyor, sınavlara yeterince hazırlanmak için vakit yaratamıyor. Bunları akademik başarının düşüşü ve yükseköğrenime karşı bir motivasyonsuzluk izliyor. Çok azımızın almaya hak kazandığı ve yetersiz burslar başarımıza bağlı olduğundan burslarımızı da kaybetmemizin yolu açılmış oluyor.

Üniversite eğitiminin başından itibaren ücretsiz ve nitelikli barınma ile beslenme hakkına ulaşılamamasının bir kısır döngü yarattığını söyleyen Çiğdem, harçların ve diğer eğitim giderlerinin de bunun üzerine eklendiğini belirtti.

Ekonomik eşitsizliğin en ağır sonucunun öğrencinin eğitimini bırakması olduğunu söyleyen Çiğdem, barınma krizinin başka bir sonucuna da dikkat çekti: Devlet yurtlarının yetersizliğinden ötürü yerleşemeyen ve özel yurtlara gidecek imkanı da olmayanlar ya eğitim hayatlarına ara veriyor ya da tarikat yurtlarına mahkum oluyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

Arif Ahmet Denizolgun'un "şüpheli" ölümü -T24-

Başsavcılığın bilgi notunda dikkat çeken soru işaretleri: Şoförüyle eve gelen kişi kim, özel doktoru ne dedi? "Süleymancılara" yön...