soL "Köşebaşı + Gündem" -5 Şubat 2026-

Bir AKP vizyonu: Fosil yetmedi, yenilenebilir enerjide de dışa bağımlı Türkiye 

Suudi Arabistan’la garantili güneş/rüzgar santralleri anlaşması imzalandı. Enerji Uzmanı Önder Algedik, “Güneşte Suudi Arabistan’a bağımlı hale geceğiz, bir cari açık daha yaratacağız” dedi.

Kış aylarıyla birlikte ülkenin daha fazla gündeme gelen enerji sorununa kalıcı çözümler üretmek konusunda herhangi bir girişimde bulunmayan AKP iktidarı kömür, petrol ve doğal gazın ardından yenilenebilir enerjide dahi dışa bağımlı olma yoluna girdi.

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Riyad ziyareti sırasında Türkiye ile Suudi Arabistan arasında yenilenebilir enerji santrali projeleri için anlaşma imzalandı.

Enerji ve İklim Uzmanı Önder Algedik, Suudi Arabistan’la yapılan anlaşmanın Türkiye için ne ifade ettiğini soL TV’ye değerlendirdi.

Anlaşma kapsamında toplam kurulu gücü 5 bin megawatta kadar olan güneş ve rüzgar santrali projeleri iki fazda hayata geçirilecek. Birinci Fazda, Sivas ve Karaman'da yer alan, toplam 2 bin megawat kapasiteli iki güneş enerji santrali ikinci Fazda ise taraflarca üzerinde mutabık kalınacak koşullarda 3 bin megawattlık yenilenebilir enerji santrallerini kurma imtiyazı verilecek.

Yaklaşık 2 milyar dolarlık yatırım karşılığında Türkiye dünyanın en büyük fosil yakıt ihracatçılarından Suudi Arabistan’a satın alma garantisi de verecek.

Türkiye’nin enerji krizi derinleşirken bölgesel aktör olma yolunda Erdoğan’a meşruiyetini veren ABD bir dizi başka anlaşmanın yanı sıra sıvılaştırılmış doğalgaz - LNG tedarik anlaşmasıyla payını garanti altına almış Türkiye ile nükleer enerji alanında da anlaşma imzalanmıştı.

Yaptırımlar nedeniyle Rusya ve İran ile petrol ve doğalgaz alımında yaşanan sorunlarla birlikte Akkuyu Nükleer Santrali için yapımında 35 milyar dolar civarında finansman sağlayan Rusya’ya Türkiye’nin 15 yıl boyunca taahhüt ettiği yaklaşık 210 milyar dolarlık elektrik alımı enerji krizini gündemden düşmeyen bir tartışma konusu hâline getirdi.

'Güneşte Suudi Arabistan’a bağımlı hale geleceğiz, bir cari açık daha yaratacağız'

Enerji ve İklim Uzmanı Önder Algedik, Suudi Arabistan ile yapılan güneş ve rüzgar enerjisi anlaşmasının ekonomik ve ekolojik faturasını soL TV ekranlarında deşifre etti. 

Piyasa değerinin çok üzerinde maliyetlerle hayata geçirilen projelerin kamusal bir zarara dönüştüğünü kaydeden Algedik, AKP iktidarının nükleer ve fosil yakıttan sonra yenilenebilir enerjide de Türkiye’yi dış aktörlere bağımlı kıldığını ifade etti.

Algedik şunları söyledi:

“Burada kaçırılan çok önemli bir nokta var. Birincisi, bakanın açıklamış olduğu 2000 MW için 2 milyar dolarlık yatırım çok çirkin bir rakam. Çünkü şunu biliyoruz, örneğin Birleşik Arap Emirlikleri'nde 2021'de biten bir projede 2000 MW 1 milyar dolara mal oldu. Dolayısıyla biz şu an fazla bir para ödeyeceğiz. Bu projeyle birlikte bizim enerjide bir kez daha dışa bağımlı olduğumuz gerçeği ortaya çıkıyor. Zaten biliyorsunuz Rusya'ya bağımlıyız. Bu son enerji anlaşmalarıyla Amerika'ya bağımlılığımız daha da arttı. Ve şimdi güneş gibi bir konuda Suudi Arabistan'a bağımlı hale geleceğiz.

Onlara enerji maliyetini döviz olarak ödeyeceğiz ve dolayısıyla bir cari açık daha yaratacağız ve bu anlaşma bu anlamda da çok kötü.

İklim açısından bakıldığında, bu meselenin asıl sorumlusu ve fosil yakıt ticaretinin merkezi olan Suudi Arabistan ile böyle bir anlaşma yapmak, sorunun kaynağını görmezden gelmek anlamına gelecektir.

Ayrıca, aşırı merkezi bir yapı inşa ederek enerji kayıplarının yüksek olduğu bir sisteme geçiş yapmış olacağız. Türkiye’deki iletim ve dağıtım kayıplarının yüzde 10 civarında olduğu göz önüne alındığında, üretilen elektriğin daha tüketiciye ulaşmadan yüzde 10’luk kısmını peşinen kaybedeceğiz.

Sonuçta bu sürecin kazananı Suudi Arabistan olacaktır. Karşımızdaki tablo, iklim dostu bir yenilenebilir enerji projesinden ziyade; fosil yakıt ticaretiyle bilinen bir ülkeye kendisini aklama fırsatı sunan, ona gelir sağlayan ve Türkiye'nin enerji bağımlılığını pekiştiren bir girişimdir.

Nasıl Osmangazi Köprüsü'nde geçiş garantisi, şehir hastanesinde hasta garantisi varsa; burada da vatandaşın o parayı ödeme garantisi veriliyor.

Ama ikinci önemli nokta, bu kadar pahalı bir sistem kurgulanmasıyla beraber, şu an yapılan anlaşma hem kamuyu zarara uğratıyor, hem toplumu hem de iklimi zarara uğratıyor. Bu iki açıdan çok önemli olduğunu düşünüyorum.”

***

Sürekli yıkıma ve kara yıkıma hayır!-Ali Rıza Aydın- 

Yükümlülüğün devlete ait olduğu durumda -ki bu tartışmasız- sorumluluk da piyasa düzeniyle birlikte devlete aittir. Devlet yükümlüyken sorumluluğun bireysel olarak kimi görevlilere yıkılması, devleti temize çıkarmaz. Düzenin hukuksal, yönetsel ve denetsel araçlarıyla kendi içinde çözemediği durumlarda güç halkındır ki bu ilişkinlik, egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun sözüyle ve özüyle anayasaldır.

“Yıkım” ve “kara yıkım”, sırasıyla, Arapçadan dilimize yerleşmiş gözüken “afet” ve “felaket” in Türkçe karşılıkları. Yaygın kullanımı Türkçe yerine Arapça, Farsça ya da diğer dillerden olup kullanılmaya devam eden başka sözcükler de var. Türkçe sözcükler üzerinde baskın olan bu tür kullanımların kaynakları arasında hukuk var. Örneğin Anayasa’da “tabii afet” sözcükleri geçiyor OHAL yönetimi maddesinde. Örneğin afet ve acil durumlar ile sivil savunmaya ilişkin hizmetlerin ülke düzeyinde etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltma, olay sırasında yapılacak müdahale ve olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarını yürüten kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanması, yurt içinde ve yurt dışında insani yardım operasyonlarının yapılması ve koordine edilmesi ile bu konularda politika önerilerinin geliştirilmesi ve uygulanmasıyla görevli kurumun adı Afet ve Acil Durum Başkanlığı (AFAD).

Konumuz dil değil, başka.

6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yılındayız. Bu kara yıkım, Türkiye’de devletin olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltmada, risk yönetiminde görevini yerine getirmediğini bir kez daha açıkça gösterdi. Üç yılda gelinen yer ise olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarının da hedefine ulaşmadığı açık.

Zeminden altyapıya, mimari ve yapısal tasarımdan malzemeye, yapımdan denetime bütün süreçlerde yıkıma, yaralanma ve ölümlere karşı direnme gücü olmayan ya da zayıf bir durumla karşı karşıyayız. Sorunlu da olsa hukukun çiğnendiği, bilimselliğin reddedildiği, rant ve kâra teslimiyetin yaygın olduğu; piyasa değeri yüksek yapımlarla direnme gücü yaratıldığı gerçek. Piyasanın tercihlerine teslimiyetle birlikte devletin yasama, yürütme, merkezi ve yerel yönetimleriyle ve de yargısıyla sorumluluğu da gerçek.

Süren davalar da gösteriyor, hukukuyla, hukuklu hukuksuzluğuyla, imar planları ve planların sıklıkla değiştirilmesiyle, ruhsat sorunları ve ruhsatsız yapılarıyla, denetimsiz denetimleriyle, imar aflarıyla egemen sermaye sınıfına çalışan bir düzende gündemine, dosyasına egemen olamayan yargı hiç şaşırtıcı olmuyor. Ceza hukukundaki ihmalkarlık, dikkatsizlik, kasta yakın kusurlu davranış, görevi kötüye kullanma… ne denirse densin yıkıma ve başkalarının yaşamını tehlikeye atma suç cezaları sömürücü düzenin çizdiği sınırlarla çalışabiliyor ancak.

Sonuçları yönünden kara yıkım, yaşam hakkının ihlali emekçi halkı vuruyor. Yıkıma ve kara yıkıma çağrı yapan bir sorumsuzluk yalnızca doğal olayların olduğu zamanlarda değil, tüm sömürü zamanlarında söz konusu ve sömürücü düzene hizmet ediyor.

Yıkımda, kara yıkımda, yaşam hakkının ihlalinde herkesin gözü önündeki tablo büyük ortaklığı işaret ediyor: Sermaye sınıfı egemenliğindeki ekonomik ilişkilerle bu ilişkilerin ürünü olan devlet ve hukuk işbirliğini.

Yaşam hakkı, ölümleri engellemeyle birlikte yaşamayı koruma, güvence altına alma yükümlülüğünü devlete veriyor. Bu yükümlülük kamuya özgü olan ya da olmayan her türlü iş ve işlemi kapsayacağı gibi her türlü yıkım tehdidini de kapsıyor. Doğal olaylar kaçınılmaz olsa da devlet bu olaylarla ortaya çıkacak riskleri azaltacak önlemleri planlamak ve uygulamak zorunda.

Kapitalizmin kara yıkımlarına ortak olan bir devlet anayasal güvence altına da alınan yükümlülüğünü doğa ve toplum yararına yerine getirmekten vazgeçmiş olur. Yıkımla baş etme gücüne sahip olması gereken devlet sömürücüler yararına davrandıkça gücünü de aynı yarara kullanır. O zaman hesap sormanın ve çözümün devlet içinde, düzen içinde olamayacağına ilişkin örnekler yağ lekesi gibi çoğalır.

Yıkan 6 Şubat depremleri değil sömürücü düzendir.

Yükümlülüğün devlete ait olduğu durumda -ki bu tartışmasız- sorumluluk da piyasa düzeniyle birlikte devlete aittir. Devlet yükümlüyken sorumluluğun bireysel olarak kimi görevlilere yıkılması, devleti temize çıkarmaz. Düzenin hukuksal, yönetsel ve denetsel araçlarıyla kendi içinde çözemediği durumlarda güç halkındır ki bu ilişkinlik, egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun sözüyle ve özüyle anayasaldır.

/././

Bir laiklik yazısı: Halat gevşedi mi, ülke ikiye bölünmez sadece, düşer, bin parçaya ayrılır -Gülizar Biçer Karaca*- 

Laiklik, insanın insana kutsal adına hükmetmesini engelleyen son eşiktir. O eşik aşıldığında geriye hukuk, yurttaşlık, eşitlikten eser kalmaz. Sadakatle, biatle, hiyerarşiyle baş başa kalırsınız. Ve biz, bir ülkeyi yitirmeyi çoğu zaman küçük küçük sessizliklerle yaşadığımız için, laiklik, tam da o sessizliğe karşı, kamusal bir uyarı zili gibidir. Çalar. Çalıyor. Duymak, duymamak değil mesele... Nasıl bir hayatı savunduğumuzu hatırlamak meselesi duruyor önümüzde.

5 Şubat 1937…

Laikliğin Anayasa’ya “devletin nitelikleri” olarak girdiği tarih…

Ama bu tür yıldönümlerini takvime çentik atar gibi anmak yetmiyor, çünkü laiklik, bir ilke olmanın ötesinde, bir hayat sigortası…

Üstelik sigortanın kıymeti, elektrik kesilince anlaşılıyor.

Bugün de tam oradayız. Işık gidip geliyor, evin içindeki rejim, karanlığın içindeki hiyerarşiyi belirliyor. Teolojik hiyerarşiyi…

Laiklik çekildiğinde sanılanın aksine toplumun üstüne “din” çökmez, dinin içine saklanan iktidar çöker.

Bu ayrımı unuttuğumuz an, meselenin en kritik damarını kesmiş oluruz.

Araladığımız kapı Afganistan’a açılır.

***

Cumhuriyet’in kurucu felsefesi bir şeyi hedefliyordu: kamusal alanı “kabile” mantığından çekip çıkarıp yurttaşlık zeminine oturtmak.

Laiklik bunun motoru, aynı zamanda freniydi.

Motoruydu, çünkü modern hukukun, bilimsel eğitimin, eşitliğin yürüyebilmesi için ortak bir zemine ihtiyaç vardı.

Freniydi, çünkü devlet, “kutsal” adına hareket etmeye başladığı an, frenleri patlamış bir kamyon gibi devrilir, hem de toplumun üstüne devrilir.

Ne hak bırakır, ne özgürlük, ne de itiraz....

Laiklik, devleti inançtan arındırmak kadar, inancı da devletin sopasından koruyan bir alan…

İnananın vicdanı da inanmayanın haysiyeti de ancak o alanda nefes alır.

Yaşadık, biliyoruz.

Bugün AKP’nin yaptığı, laikliği bir günde ortadan kaldırmak değil.

Onu gün gün aşındırmak.

Fatih Yaşlı söylemişti: “Kimse çıkıp bir gün 'şeriat ilan ediyoruz' demeyecek. Biz bir gün uyandığımızda adı konulmamış bir şeriat yasasına tabi olduğumuzu anlayacağız.”

Bu aşınmanın bir tekniği var elbette, bir idari sessizlikle ilerliyor iktidar.

Bir kıyı şeridini düşün.

Denizin geri çekildiğini fark etmezsin, ama yıllar sonra yürüdüğün yolun suyla ilişkisi kesilmiştir.

Laiklik de böyle oyuluyor. Önce kavram itibarsızlaştırılıyor. "Milletin değerlerine düşman, yasakçı, elitist" diye aşağılanıyor. Sonra kurumlar yeniden kurgulanıyor, sonra alışkanlıklar değişiyor, sonunda da toplum yeni rejimi “zaten talep böyle” diye kabullenmeye zorlanıyor.

Gramsci’nin “rıza” dediği şey tam burada üretiliyor.

İnsanlar sadece korkudan değil, zamanla normal sandıkları için susuyor.

Bu süreç bir yandan ideolojik aygıtlarla, bir yandan da sınıfsal koalisyonlarla işliyor. Tarikat-cemaat örgütlenmeleri birer sosyal ağ ve kaynak dağıtım mekanizması gibi çalışıyor.

Sermayenin kimi fraksiyonları için ise bu ağlar, hem emek rejimini disipline etmenin hem de kamu kaynaklarına erişmenin güvenli koridoru olarak işliyor.

Devlet dediğimiz şey burada tek bir blok halinde durmuyor.

Güç ilişkilerinin içinden geçtiği bir alan olarak yeniden şekilleniyor.

Safi Arpaguş’un Diyanet’i devasa bir söylem üretim merkezine dönüşürken, Yusuf Tekin, Milli Eğitim’i “dindar nesil” imal eden bir fabrika gibi çalıştırıyor.

TBMM ise bu dönüşümün hukukunu üretmekle kalmıyor, onun arkasından koşan bir onay makamı gibi konumlandırılıyor.

Böylece laiklik, gündelik hayatın damarlarındaki kan olarak seyreltiliyor.

***

Somutlaştırayım…

Laiklik karşıtlığının ilk hedefi eğitimdir; çünkü eğitim, gelecek kuşaklara kimin sesinin kalacağını belirler.

Okul laiklikten uzaklaştıkça, çocuk “cemaate emanet” olur.

E orada da bilim, merak ve eleştirel akıl yerini ezbere, itaate, “soru sormanın günah sayıldığı” bir disipline bırakır.

Bu esasen sınıfsal bir mühendisliktir. Yoksul çocuğa “kader”, işçi çocuğuna, “şükür”, kız çocuğuna eşitlik değil, “terbiye” dağıtılır.

Laiklik çekilince okul, eşitleyici bir merdiven olmaktan çıkar; sınıfların ve cemaatlerin ayrı ayrı karanlık dehlizlerine dönüşür.

Oysa laiklik, çocuğu “aileye ait mal” olmaktan çıkarıp toplumun ve hukukun koruması altına alan özerk bir hak öznesi olarak görür.

İşte laiklik zayıflayınca, çocuğu koruyan kamusal akıl geri çekilir, yerini denetimsiz alanlar, kapalı yapılar, hesap vermeyen örgütlenmeler alır.

O zaman çocuğun başına gelen felaketler “bir kere…” diye anlatılır.

Yaşıyoruz, biliyoruz.

Laikliğin çekildiği yerde ikinci büyük çöküş, kadının hayatında görünür.

Çünkü patriyarka, kendini en kolay kutsalla tahkim eder.

Kadının bedeni, emeği, eşitlik ve itirazı aile söylemiyle çevrelenir.

İşçiye söylenen “fıtrat” kadın için de çalıştırılır.

Öyle ya “eşitlik fıtrata terstir bir kere”.

Dahası, şiddet sıradanlaşır; failin dili namus ve tahrik gibi gerekçelerle cilalanır, mağdurun hayatı sabır kefenine sarılır.

Laiklik burada doğrudan yaşam hakkının zırhıdır.

Mahkeme salonunda da karakolda da hastanede de okulda da fabrikada da eşit yurttaş muamelesi görmenin ön şartıdır.

Üçüncü kırılma, özellikle işaret etmek gerekir ki şükretmesi tavsiye edilen işçide belirir. Laiklik, emeğin taleplerini günahkar hırs gibi gösteren ahlakçılığın panzehiridir.

Emekçinin hakkı, sendikal mücadeleyle, hukuki güvenceyle korunurken, laiklik aşındığında; adalet talebi, sınıf meselesi dini bir öğüt ya da ahlak meselesine indirgenir.

Yaşadık, biliyoruz…

Emeğin itirazı günah, sevap terazisine konmak istenir, sendika susturulur, grev utanılacak bir şey olsun istenir, yoksulluk kutsanır.

Çelikaslan Tekstil işçilerinin grevinde BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen, “'bu kadar para kazandın, işçinin hakkını ver' demek edepsizlik mi?" diye sorduğunda Gaziantep Milletvekili olan AKP’li patron İrfan Çelikaslan, “benim zenginliğimi Allah verdi, edepli ol” demişti.

Yani ücret artışı isteyen nankör, hak arayan fitneci, itiraz eden düzeni bozan oluyor laiklik aşındığında.

Böylece sınıfsal eşitsizlik, “kaderin yazgısı” diye pazarlanıyor.

Ama tarihten de biliyoruz: Laiklik, bu kaderciliğin karşısına “insan eliyle kurulan düzen, insan eliyle değişir” cümlesini koyuyor.

Eksik bir nokta kalmasın diye ekleyeyim.

Laiklik aynı zamanda kamusal aklın da sigortasıdır. Depremde, salgında, yangında, kararların bilimle değil, "ben yaptım oldu"culuka alınıp felaketle karşılaşıldığında, propaganda yerine sorumlulukla hareket edilmesini de belirler laiklik.

Çünkü bilimsel akıl geri çekildiğinde, yerini rant alır, felaket alır.

Çünkü denetimsizlikle kutsallık birleşti mi, hesap sormak “günah” sayılır.

Laiklik burada da somuttur.

Kamu kaynaklarının kimlere, hangi ağlara, hangi sadakat karşılığında aktığını görmeyi sağlar.

Ez-cümle laiklik yoksa yurttaş, tebaadır.

***

O yüzden mesele “dindarlar-dinsizler” meselesi değildir.

Mesele, devletin tarafsız olup olmayacağıdır.

Laiklik, devletin herhangi bir inancı üstün kılmasını engeller, dedim ya, teolojik hiyerarşiyi önler.

Böylece toplumu bir arada tutan çelik halat gibi çalışır.

Halat gevşedi mi, ülke ikiye bölünmez sadece, düşer, bin parçaya ayrılır.

Mezhepler, tarikatlar, kimlikler, sadakat zincirleri…

Her biri bir yere dağılır.

O yüzden 5 Şubat 1937’den bahis açmak, nostalji falan değildir.

Bir rejim tartışması da değildir, bir hayat tartışmasıdır.

Laiklik, birilerinin inancını bir başkasına, hele hele kamusal zor olarak, dayatmaması için vardır.

Laiklik, vicdan özgürlüğüdür.

Laiklik, hukukun eşitliği ve kamusal hizmetin adaletidir.

Laiklik, yoksulun ekmeği, kadının canı, çocuğun uykusu, emekçinin hakkıdır.

Bugün laikliğin kıymeti şu basit cümlede saklı tutayım:

Laiklik, insanın insana kutsal adına hükmetmesini engelleyen son eşiktir.

O eşik aşıldığında geriye hukuk, yurttaşlık, eşitlikten eser kalmaz.

Sadakatle, biatle, hiyerarşiyle baş başa kalırsınız.

Ve biz, bir ülkeyi yitirmeyi çoğu zaman küçük küçük sessizliklerle yaşadığımız için; laiklik, tam da o sessizliğe karşı, kamusal bir uyarı zili gibidir.

Çalar. Çalıyor.

Duymak, duymamak değil mesele; nasıl bir hayatı savunduğumuzu hatırlamak meselesi duruyor önümüzde.

*Cumhuriyet Halk Partisi Denizli Milletvekili

/././

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -5 Şubat 2026-


Kentsel dönüşüm -Arif Nacaroğlu- 

Depremin yıl dönümü. Uzmanlar(?) yine ekranlarda. Uzman dediğimiz, herkesin uzmanı kendine. Parası olmayan çoğunluk, “Büyük deprem olmayacak. Enerji yavaş yavaş boşalacak” diyenlerin arkasında. Evi yenilemek, değerini ikiye katlamak ve bunun için parası olanlar da, “Kazmayı alıp yıkacaksın eski binaları” diyen uzmanların peşinde. Uzmanların çoğu akademisyen, profesör, doçent. Ölçme aletleri, hesap yöntemleri, matematik, fizik bilgileri aynı ama neden aynı ve tek doğruda buluşamıyorlar belli değil.

Halkın durumu ne? Tam anlamıyla mala çökme hikayeleri yaşanıyor bir çok yerde. 12 daireli bir apartman. 99 öncesi yapılmış. Daireleri o zaman emekli olanlar ikramiyeleri ile almışlar. Bazı daireler zaman içerisinde “rantsal dönüşümcülere” satılmış. Bu adamlar oturmadıkları evler için yıkıp, yapma peşinde. Karot filan alıp da, ev sağlam da olsa, “Bu ev sağlam” raporu vermeye cesaret edebilecek yetkili var mı? Yıkılırsa başının belaya girmesini kim ister?

Yeni yapım için gereken paranın yarısını devlet verse bile ev sahibine çıkan fatura bir kaç milyon. Amcam, teyzem 30 yıl önce güç bela bir ev almış. İyi ki almış ki bugün 20, 25 bin lira ile yaşayabiliyorlar. Değil milyon, yüz lira ödeyecek güçleri yok. Şimdi rantçı komşusunun baskısı altında. “Paran yoksa sat evini yok pahasına, git sana uygun mahallede yaşa.”

İlgililerde çıt yok. Kira yardımı dedikleri para ile kiralık kulübe bile yok. Ama bu somut ve ortada duran soruna ciddi tek kelime eden de yok. Ukala yetkililerin, “Evin yenilenecek, değerlenecek. Sen de katkıda bulunacaksın.” dediği insanın cebinde simit parası yok. Zaten o, evinin yenilenmesini, değerlendirilmesini filan da istemiyor, isteyemiyor. Kesin sokakta kalmaktansa, olup olmayacağı üzerine profesörlerin bile ortak sonuca varamadığı depremi denemeyi tercih ediyor.

Devlet farkın tamamını ödeyebilir. Ödediği daireye “10 yıl satılamaz. Kiraya verilemez” şartı koyup rantçıların önünü kesebilir.

Yapar mı?

Bırakın yardım etmeyi; aralık, ocak enflasyon oyunuyla yoksula vermiş gibi yaptığı zammı ilk ayda geri alan iktidar hiç böyle bir şey yapar mı?

/././

Kanlı panorama -Hediye Levent- 

Gazze sahilinin bembeyaz, yuvarlak balkonlu, yüksek katlı binalarla dolduğu tasarımları görmüşsünüzdür. Gazze’ye ateşkesin şartı olan yiyecek, ilaç, yakıt gibi hayati ihtiyaçlar bile doğru düzgün girmiyorken Gazzelilere ‘Barış getirenler’ sahilleri düşünmüş! İsrail çeşitli gerekçelerle insani ihtiyaçların girişini neredeyse sembolik miktarlara indirmiş durumda. İnsanlar kış şartları ve yağışlar nedeniyle su basan çadırlarında yaşam mücadelesi veriyor. Gazze hâlâ yerle bir, binlerce ceset tonlarca molozun altında. İnsanların geleceğini bir tarafa bırakın, yarını bile belli değilken Gazze sahillerini bölgenin turizm cenneti, Gazze’yi vergisiz ticaret merkezi yapma planları konuşuluyor. Uluslararası basının Gazze’ye girişine hâlâ izin verilmiyor. Ateşkes var ama insanlar ölmeye devam ediyor. Bir lokma için onurlarını bırakın birbirlerini ezdikleri bir vahşet Gazze’nin normali...

Trump’ın derdi savaşları bitiren, küsleri barıştıran lider olarak Nobel Barış Ödülü alabilmek. Netanyahu ve ekibinin, ülke içinde canlarını epeyce sıkan tepkileri bir şeylerle örtmesi gerekiyor. Zaten Netanyahu’yu da aşan, Filistinlilerin olmadığı bir devlet inşasının en önemli eşiklerinden biri Gazze. Dolayısıyla Gazze’nin su kaynaklarının ve tarım arazilerinin olduğu meşhur ‘sarı hat’a kadar çekilmiş olan İsrail, burayı bırakmayı hiç istemiyor. Ki bu bölge Gazze’nin yüzde 50’sinden biraz fazlasına tekabül ediyor. Peki sahil kısmına sıkıştırılması planlanan 2 milyondan fazla Gazzeliye ne olacak? Alttan alta devam eden bir zorunlu göç senaryosuna kurban gidecekler gibi görünüyor. Ana vatanlarını yaşanmaz hale getirip sonra göç etmeyi kendileri istediler senaryosu kulağa ne kadar da basit, kabul edilemez, inanılamaz geliyor değil mi? Ama bu senaryolar zamana yayılınca gerçeğin kendisi oluyor.

Bu arada gündemde kendisine bir türlü yer bulamayan Lübnan da, İsrail saldırıları ile Batı dünyasının baskıları arasında kendisine çıkış bulmaya çalışıyor. Ekonomik kriz ve İran’dan Suudi Arabistan’a birçok ülkenin müdahale çabaları da cabası. İsrail ile Lübnan on yıllar sonra ilk kez doğrudan görüştü ama Lübnan hâlâ olası bir İsrail saldırısı ve yeni bir savaş riskiyle karşı karşıya!

Suriye’de de durum çok farklı değil. Suriye’nin, Türkiye ve İsrail’in nüfuz alanları şeklinde fiilen ikiye bölündüğünü söylemek yanlış olmaz. Golan Tepelerini ve Şam’ı içine alan güney Hama kırsalına kadar İsrail’in, Hama kırsalından Halep’i de içine alacak şekilde Türkiye sınırına kadar olan kısım Türkiye’nin sahası artık.

Suriye’de hâlâ bir devlet yok, ordu dahil kurumlar yok, ekonomide yaprak kımıldamıyor. Sonuçta sermaye korkaktır, her şeyden önce güvenlik ve istikrar ister, ki Suriye’de varlığından kesinlikle bahsedilmeyecek şeyler bunlar. Radikalinden yağmacısına yüz binlerce silahlı adam sahada. Kim kiminle ne için savaşıyor, belli değil. Üstelik hesap soran da yok, hesap sorulur korkusu yaşayan da!

Son olarak Kürt-Arap ittifakı olan SDG dağıldı. SDG dağılınca Kürtler Haseke’nin tamamı bir tarafa, Kamışlı’nın bir kısmına kadar çekilmek zorunda kaldı. SDG ile birlikte yine Kürt-Arap ittifakı olan öz yönetim de dağıldı. Şam ile Kürtler arasında uzlaşmalar yapıldığına dair açıklamaları görmüşsünüzdür. SDG’nin Şam’a bağlı güvenlik birimlerine entegre edileceği belirtiliyor ama SDG dağıldı, kimi nereye entegre edecekler? SDG’nin yüzde 65 kadarı zaten Arap’tı. Entegrasyon sürecinde Kürtlerle Araplara eşit şartlar sunulacak mı? Entegre edileceklerin yüzde kaçı Kürt olacak mesela? Yine Kürtlerin bazı üst düzey kamu kurumlarındaki koltuklara isim önereceği şeklinde bir madde de var ama etkili ve yetkili isimler olabilecek mi bu isimler? Son uzlaşmanın her maddesini tek tek yorumlamaya gerek yok. Kısacası şunu söylemek mümkün: Kürtler neredeyse 2012 yılındaki durumlarına ve bölgelerine geri döndüler. Entegrasyon süreci de çok sancılı ve zaman zaman çatışmalara varan gerilimlerle ilerleyecek gibi görünüyor.

SDG hâlâ bir Kürt-Arap ittifakıyken ve ABD başta olmak üzere uluslararası koalisyonun yerel müttefiki iken sahip olduğu güç de gitti. Görünen o ki, Suriye’deki Kürtlerle ilgili konularda artık muhatap Erbil ve Mesud Barzani!

Ancak şunu da belirtmek gerekiyor; Suriye’de henüz içeriği, sınırları belirsiz bir ademimerkeziyetçi sistemin uygulanması da oldukça muhtemel. Şu anda birçok konu gibi Dürzilerden Alevilere ve ılımlı Sünnilere kadar güvenlik ve istikrar kaygısı ile hareket eden kesimler de gidişatı anlamaya çalışıyor. Gelecek aylar merkezde Eş Şara’nın güçlü olduğu ama sahada gelişmelere göre şekillenecek olan ademimerkeziyetçi bir anlayışın şekillenmesi mümkün.

Irak ise İran ile ABD ve İsrail geriliminden dolayı hedef tahtasında. İran bölgedeki son kalesi olan Irak’taki siyasi ve silahlı nüfuzunu korumak için bastırıyor. ABD ise açıkça, İran destekli isimleri ve yapıları hedef alarak Bağdat’ı tehdit ediyor. Mesaj açık; sizi de vururuz!

Ve elbette İran!

Amerikan savaş gemileri İran açıklarına yığılırken harıl harıl işleyen diplomasi sonuç vermiş gibi görünüyor. ABD ve İran arasında ilk görüşmelerin Umman’da yapılması konusunda genel bir uzlaşma var ancak bunlar, müzakerelerde konuşulacak konuların neler olacağına dair müzakereler. Amerika, İran’dan nükleer çalışmalarını oldukça sınırlandırmasını, barışçıl amaçlarla bile olsa uranyum zenginleştirmeyi bırakmasını, balistik füze ve İHA-SİHA üretimine son vermesini, bölgedeki İran destekli gruplara desteğini kesmesini istiyor.

İran tarafı rahat aslında, sonuçta Amerika, İran’ı vurursa olasılıkları görmekte zorlanıyor. Petrol fiyatlarının uçacağı, enerji piyasalarının felç olacağı, Hürmüz Boğazı’na bağımlı olan Kuveyt, BAE, Suudi Arabistan gibi ülkelerin çok ağır darbe alacağını biliyor. Bu nedenle İran Amerika’nın taleplerini şimdilik reddediyor. Ancak ekonomik yaptırımlar, ülke içindeki ayaklanmalar ve sayısını hâlâ bilmediğimiz kadar çok insanın öldürülmesi ve bölgede iyice yalnızlaşması gibi faktörler, İran yönetimi açısından bu sürecin sürdürülemez olduğunu gösteriyor.

Muhtemelen bir ara formül bulunacak ve ABD İran’a yönelik ekonomik, siyasi baskı yapmaya devam ederken savaş ihtimalini öteleyerek ilerleyecekler.

Elbette yine olan halka olacak.

Bu yazıda saydığım coğrafyaların hepsinde bedeli hep halk ödedi, ödemeye devam edecek. Savaşı çıkaranlar onlar değildi, savaşı sürdürenler de!

Diğer tarafa bakınca kimleri görüyoruz? Epstein’in yakın dostlarını. Mesela Trump ya da Amerika’nın Ankara Büyükelçisi, Suriye Özel Temsilcisi, Lübnan işlerinden de sorumlu, boş zaman kalırsa Tel Aviv’e gitmekten geri durmayan Tom Barrack. Bu arada Trump, Irak dosyasını da Barrack’a bağlamış.

Bu adamların dolaştıkları ve kaderlerini şekillendirdikleri coğrafyalardaki yıkımı, dağılmış aileleri, kayıtları bile olmayan, kimsenin ‘Başına bir şey mi geldi?’ diye sormadığı çocukları düşünmemek elde değil!

/././

Epstein belgeleri (II): Hangi isimler belgelerde nasıl geçiyor?-Eray Özer /T24-

 

Epstein Belgeleri’ne ilişkin yazı dizisinin bu ikinci bölümünde isimlere giriyoruz. Önce iş insanları ve teknoloji devlerinin patronları. X’in sahibi Elon Musk, Google’ın kurucu ortağı Sergey Brin, Microsoft’un kurucusu Bill Gates. Hepsinin yolu bir şekilde Epstein’le kesişmiş, hepsi “Epstein’in ne mal olduğunu anlayınca uzaklaştım” diyor.

Epstein

Epstein belgelerinde son dalgayla ilgili mini yazı dizisinin ikinci bölümünde size öne çıkan isimleri ve bu isimlerin ortalığa saçılan belgelere verdiği tepkileri anlatmak istiyorum.

Ama önce belgelerin geneliyle ilgili birkaç bilgi daha paylaşayım.

ABD Adalet Bakanlığı ellerinde 6 milyon belge olduğunu lakin çok fazla tekrarlayan ve konuyla ilgisiz belgeyi elediklerini açıklamıştı. Demokratlar duruma tepki gösterdi ve her belgenin yayımlanmasını talep etti.

Eğer böyle bir durum yaşanırsa 3 milyon yeni içerik daha sisteme yüklenecek demektir. Fakat bakanlığın böyle bir niyeti yok gibi. O nedenle bu son partiyle birlikte Epstein dosyalarının sonuna gelinmiş gibi görünüyor.

Masumlar ve hatta bazı kurbanların kimliklerinin belgelerde yeteri kadar sansürlenmediğini yazmıştım. Manhattan’da federal bir hakim bu şikayetlerle ilgili duruşma kararı aldı. Adalet Bakanlığı sitesine erişim engellenirse şaşırmayın.

Şimdi geçelim isimlere... Şunu belirtmek isterim, günlerce yazsam isimlerin sonunu getiremem. O kadar kalabalık bir liste ve fazla detay var. En acayip bulduğum, en çok konuşulan ve bu işlere en bulaşmış kişiler üzerinden ilerleyeceğim. Bazen kişisel yorumlarımı da ekledim yazarken. İnsanda öyle bir nefret uyandırıyor ki bu rezillikler, tepkisiz kalmak mümkün değil. Belirtmiş olayım.

Elon Musk

Onun bu kadar konuşulmasının nedeni geçen yılki seçimden kısa süre sonra Trump’la kapışınca hemen “Bomba düşmek üzere. Epstein dosyalarında Trump da var” diye tweet atması.

Şimdi artık kendi de var o dosyalarda.

Neredeyse tüm yazışmalarını okudum. Epstein’le bir “muhabbeti” olduğu kesin. Epstein onu adasında ağırlamayı çok istiyor, aradan yıllar geçse bile soruyor: “N’oldu? Hani gelecektin? Nisanda adada olacağım, gelsene.”

Epstein ilk olarak Musk’la bir iş yemeği yemek istiyor, belli ki o yemek yenmiş, sonra e-posta trafiği başlamış. 2013’ün hemen ilk günlerinde adaya çağırıyor Musk’ı. Epey bir yazışıyorlar. Musk “1 Ocak’ta geleyim” diyor, Epstein “2’sinde gel, ben 2’sinde orada olacağım” diye cevap veriyor. Musk, “Ya 2’si de olur aslında, 3’ünde ayrılmam gerekiyor ama sabah erkenden ayrılırım” diye devam ediyor. Sonra Epstein “Helikopterle aldırırım seni” diyor. “Her zaman bu adada yerin hazır” diye ekliyor.

Musk bir şekilde adaya gitmiyor, anladığımız kadarıyla. Bu yazışmalar çıkınca bu tip adamların hep yaptığını yaptı ve “Beeeeen… Çocuklar için canımı verdimmmm… O yüzden bana bu tuzaklar kuruluyor” tadında bir tweet attı.

Asıl Linkedin’in kurucu ortağı Reid Hoffman’la X’teki kapışmalarında söyledikleri ilginçti: “Ben sapıklığa gidiyor olsam, yanımda eşimi götüreceğimi söylemem” diyor. “Bu tuzağa ben düşmedim ama sen düştün Reid. O adaya gittin, hem de birden fazla kez” diye de ekliyor.

Şunu anlamazlıktan geliyor tabii: Arkadaş, sen bu belgelere kadar orada adı çıkan herkesi, hatta sevgili başkanını bile hedefe koyuyordun. E şimdi senin de adın çıktı. Hem de Epstein’in “Bu adada her zaman yerin hazır” yahut “Sana helikopter göndereyim” diyeceği biçimde yakınmışsın adamla. Hani adı geçen herkes suçluydu?

Bill Gates

Çok kısa ifade edeyim: Bu hikâyede kaçacak yeri olmayanların başında geliyor. Epstein’le de arkadaş, beraber iş de konuşmuş, adaya da gitmiş, her naneyi de yemiş belli ki. “Yapmadım, etmedim” açıklamaları yapıyor ama en son bir süre önce boşandığı karısı Melinda Gates bir podcast’e konuk oldu ve yani neredeyse tüm iddiaları doğruladı. “Çok üzgünüm olanlara” dedi, “Ben zaten bu adamı bu yüzden boşadım, hatta ortak vakfımızdan da ayrıldım en son” dedi. Dedi de dedi.

Son belgelerde Epstein’in 18 Temmuz 2013’te kendine gönderdiği bir e-postada şunu yazdığı ortaya çıktı. “(Gates’e) …Rus kızlarla yaşadığı cinsel ilişkilerden kaptığı hastalıklar için ilaç bulmada ve evli kadınlarla gizlice buluşabilmesi konusunda yardımcı oldum.”

Gates’in normal şartlarda bu dosyadan kendini kurtarması pek mümkün değil. Ama tabii para ve güçle bu isimler paçayı kurtaracak mı, göreceğiz.

Bill Gates

Bill Clinton

Kısa ifade edeyim: Bir başka “kaçacak yeri olmayan” isim de Bill Clinton. Hani Epstein’in bir numaralı “kankası” desek yeridir. Adada jakuzide, “lolita express” diye bilinen özel uçakta, bahçede, New York’taki evde… Epstein belgelerinin her yerinden Clinton “fışkırıyor.”

Demokratların eski başkan adayı eşi Hillary ise Epstein’le hiç tanışmadığını söylüyor. Şimdi bu ikili konuyla ilgili olarak Kongre’de ifade vermeyi kabul etmek zorunda kaldı. Zira aksi takdirde hapis cezası alabilirlerdi. Ne çıkacak, göreceğiz ama adada yaşanan sapkınlıkların cezalandırılması halinde adanın daimi müdavimi Bill Clinton’ı da zor günler bekliyor. Orası kesin.

Bill Clinton

Prens Andrew

Bir “olağan şüpheli” daha... Bu yeni belgelerde Epstein prense “26 yaşında bir Rus arkadaşım seninle tanışmak istiyor” diyor. Prensteki heyecanı görmelisiniz. Önce “Harika” diye cevap veriyor, hemen ardından dayanamayıp bir mesaj daha göndererek “E-postamı verdin mi” diye soruyor. Transatlantik bir “tanışma” için İngiliz Kraliçesi’nin oğlunun düştüğü hâl akıl alır gibi değil ama oluyor işte.

Sergey Brin

Brin, Google’ın kurucu ortağı, dünyanın en zengin insanların ve son dokümanlarla birlikte onun da sapkınlıklar adasını ziyaret ettiği ortaya çıktı. Epstein’in partneri ve suçlarının ortağı Ghislaine Maxwell ta 2003’te Brin’i New York’taki evde bir akşam yemeğine davet etmiş.

Ayrıca Epstein’i ilk suçlayanlardan biri olan Sarah Ransome, Brin ve o dönemki nişanlısıyla adada tanıştıklarını açıklamıştı. Epstein’in teknesinde kaptanlık yapan bir isim de daha önce Brin’i adada birden fazla kez gördüğünü söylemişti. Epstein’in Brin’i JP Morgan bankasının yöneticileriyle tanıştırdığı da biliniyor. Sergey Brin tüm suçlamalara karşın sessiz kalmayı sürdürüyor. Nereye kadar, göreceğiz.

Richard Branson

Virgin Group’un milyarder sahibi, çılgın işadamı olarak bilinen Richard Branson da Epstein’le ilişkisi ifşa olan isimlerden. Epstein’le bir yazışmasında onu kendi adasına davet ediyor ama bir de şart koşuyor: “Haremini de getireceksin!” Epstein sahiden de Branson’ın adasına gitmiş. Beraberinde üç kadınla birlikte!

Richard Branson (sağda) ve arkada Epstein 

Steve Tisch

New York Giants, Amerikan futbol takımının sahibi ve mesela Denzel Washington’ın “The Equalizer” serisi gibi filmlerin yapımcısı. Epstein’le en berbat yazışmaları yapanlardan biri. Epstein’le, evinde tanıştığı -ve Epstein’in sekreterinin arkadaşı- Ukraynalı bir kadın hakkında bir yazışmaları var ki… Bir noktada şöyle yazıyor mesela Tisch: “İletişime geçeceğim ama ‘profesyonel’ mi, ‘sivil’ mi?” Epstein’in bu e-postaya verdiği cevap da ilgili çekici: “Bana aramam için bir numara ver. Bu yazışmaların kayda geçmesi hoşuma gitmiyor.” İğrenç işler. Yazışmalar ortaya çıkınca Tisch de çoğu kişi gibi adaya gitmediğini ve Epstein’i tanımaktan dolayı pişman olduğunu açıkladı.

Reid Hoffman

Linkedin’in kurucu ortağı ve yukarıda Elon Musk’la X üzerinden atışan kişi. Adaya ve Epstein’in New Mexico’daki çiftliğine, New York’taki evine gitmek için çeşitli rezervasyonlar yaptırdığına dair belgeler bu son dalgada ortaya çıktı. Hoffman da masum olduğunu, her şeyin yayınlanması gerektiğini söyleyenlerden.

Peggy Siegal

Diğer isimler kadar ünlü biri değil Siegal aslında. Ama Epstein’e yazdığı bir mesaj var ve o mesaj o kadar kan dondurucu ki siz de öğrenin istedim. 2009’da Kenya gezisindeyken Epstein’e gönderdiği e-postada şöyle diyor Siegal: “Dönerken sana bir bebek getirebilirim. Belki iki. Kız mı olsun, erkek mi?”

Başka kimler var?

Liste bitecek gibi değil. Bugün iş insanları ve Silikon Vadisi patronlarını anlatmış oldum. Yarın da New York Belediye Başkanı Mamdani, mevcut Ticaret Bakanı Howard Lutnick, eski Beyaz Saray danışmanı Steve Bannon gibi siyasi isimlere bakalım.

Bitirmeden sadece isimlerini paylaşarak dosyalarda adı  geçen birkaç tanınmış kişiyi daha aktarayım istiyorum: Woody Allen ve eşi (eski üvey kızı) Soon-Yi Pervin, Mick JaggerDavid CopperfieldKevin SpaceyChris Tucker, Noam Chomsky, Michael Jackson, Stephen Hawking, Mehmet Öz, Peter Thiel.

Woody Allen ve Epstein 


YARIN: HANGİ SİYASİLER VAR, EN ÇARPICI BELGELER NE ANLATIYOR?

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Şubat 2026-

Enflasyon fotoğrafı: Bakan bir simiti üçe pay etti!..-Yalçın Doğan- 

Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan, katıldığı bir etkinlikte tek bir simiti üçe bölüyor, üç emekliye pay ediyor!.. Birer simit bile vermiyor!.. Siyaseten skandal bir ikram. Enflasyonla birlikte iktidarın emekliye bakışını anlatan yılın fotoğrafı

vedat ışıkhan simitÇalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan, Ordu’da katıldığı TOKİ’nin “Yüzyılın Konut Projesi” kura çekiminin ardından bir araya geldiği emeklilere bir simiti üçe bölerek ikram etti


Güney Sudan’da yıllık gıda enflasyonu yüzde 106, İran’da 57.9, Arjantin’de 32.2 ve...

Türkiye gıda enflasyonunda yıllık yüzde 31.7 ile dünyada 183 ülke arasında en yüksek dördüncü ülke.

TÜİK’e göre, ocak ayında gıda fiyatlarındaki artış yüzde 6.59.

Türkiye’yi Bolivya, Malavi, Burundi ve Lübnan izliyor.

Birleşmiş Milletler’in uzman kuruluşu Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) 2025 Ekim raporuna göre:

“Eylül 2021’den itibaren Türkiye’de gıda fiyatları yüzde 583 artıyor. Buna karşılık, dünyada gıda fiyatları düşüyor.

Türkiye’de gıda fiyatları dünya gıda fiyatlarından yedi kat daha yüksek.”

İnsanlar pazarlarda sebze ve meyve artıkları toplarken...

Ekmeğe bile ulaşamayanlar için “askıda ekmek” gibi, görülmemiş uygulamalar varken...

Ucuza yemek veren kent lokantaları önünde uzun kuyruklar oluşurken...

Tek bir simit 20 liraya satılırken...

Milyonlarca insan “geçinemiyoruz” diye haykırıyor.

Kötü sinyaller

Hayatımızı önemli ölçüde etkileyen diğer alanlara gelince...

Yıllık fiyat artışı:

-Eğitimde yüzde 64.70,

-Konut, su, elektrik, gazda yüzde 45.36.

-Ulaştırmada yüzde 29.39.

Her biri ayrı can yakan anormal artışlar.

Ulaştırma fiyatlarındaki artış gıda fiyatları açısından kötü sinyaller veriyor. Motorin ve benzin fiyatlarına zam üstüne zam yapılırken, tarladaki üretim maliyeti ile nakliye maliyetindeki artışın gıdaya yansıyacağı belli.

Garip aralık, garip ocak

Bir önceki yılın aralık, bir sonraki yılın ocak aylarına bakınca, fiyat istatistikleri hayli garip.

Son dört yıldır aralık aylarında aniden düşen enflasyon, onu izleyen ocak ayında gerçeğe ulaşıyor.

İstatistikler ortada.

-2022 Aralık yüzde 1.18... 2023 Ocak yüzde 6.65.

-2023 Aralık yüzde 2.93... 2024 Ocak yüzde 6.70.

-2024 Aralık yüzde 1.02... 2025 Ocak yüzde 5.03.

-2025 Aralık yüzde 0.89... 2026 Ocak yüzde 4.84.

Aralık verileri onu izleyen yılın emekli ve çalışanların ücret artışında bir ölçü.

Aralık düşük olsun ki, ücret artışları da, ona paralel düşük tutulsun!..

Skandal ikram

AKP, 2026 yılı için yüzde 16’lık enflasyon öngörüyor. O öngörü yirmi yıldır hiç bir zaman tutmadığı gibi, ocak rakamıyla birlikte o hayal yine başka bahara kalıyor.

Çalışma Bakanı Vedat Işıkhan hayali netleştiriyor, katıldığı bir etkinlikte...

Tek bir simiti üçe bölüyor, üç emekliye pay ediyor!..

Birer simit bile vermiyor!..

Bir yanıyla siyaseten skandal bir ikram.

Ama öte yanıyla da, milyonlarca emekli ve çalışan insanın gerçeği.

Enflasyonla birlikte iktidarın emekliye bakışını anlatan yılın fotoğrafı.

Üç emekliye pay edilen tek bir simit!..

***

“Kararımız net” ne demek, dediği olmazsa Bahçeli ne yapacak?

devlet bahçeli

Açıklanan enflasyon doğrultusunda, herkes kara kara hesap yaparken...

MHP Lideri Devlet Bahçeli çarpıcı sürprizlerinden birine daha imza atıyor:

“Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına dönene kadar kararımız net.”

Öcalan’a “umut hakkı” tanınmasına, yerlerine kayyım atanan Ahmet Özer ile Ahmet Türk’ün Belediye Başkanlıklarına dönmesine, Selahattin Demirtaş’ın AİHM’in tahliye kararı çerçevesinde serbest bırakılmasına yönelik çağrısı...

Hiçbir tereddüt bırakmayacak ölçüde, doğrudan Tayyip Erdoğan’a yönelik.

O çağrıdan önce iki cümlesi daha var, ikisinde de yine Erdoğan’a sesleniyor. İlki:

“MHP ve Cumhur İttifakı nereden kaynaklanırsa kaynaklansın, küçük siyasi hesapların kendi ayaklarına  pranga vurulmasına izin vermeyecektir.”

AKP ile ortaklığın devamına ilişkin güvence veriyor.

İkincisi:

“Erken seçim diye bir şey asla gündeme alınmayacaktır.”

Bu da bir güvence.

İlk bakışta, Erdoğan’ı yalnız bırakmayacağını, erken seçimi düşünmediğini belirten ifadeler.

Gerçekten öyle mi?.. 

Bu soruyu gerekli kılan, açıklamaya muhtaç kritik vurguyu çağrının sonuna bırakıyor:

“Kararımız net”.

Nedir net olan karar?..

Söyledikleri yerine getirilmez ise...

Bir yaptırımı var mı?..

Ne kadar bekleyecek?..

Önce “birlikte yola devam” güvencesiyle, erken seçimi koz olmaktan çıkartıyor ama, sonra “net karar” doğrultusunda, elbette tam tersini söyleyerek, yine de erken seçime açık kapı mı bırakıyor?..

Daha önce bir kaç konuda yaşadığı gibi, söylediği tekrar havada kalırsa, bir planı var mı?..

Öte yandan da, şimdi Erdoğan’ı bir düşünce almış olmalı!..

Umut Hakkı’nda nasıl yol alacak?.

“Ahmetler” Başkanlıklara dönerse, diğer kayyım uygulamaları sona mı erecek?..  

Demirtaş çıkarsa, AİHM’in tahliye isteği çerçevesinde diğer tutuklu insanlar tahliye mi edilecek?..

Çağrı çok yerinde, ancak “kararımız net” cümlesi ile Bahçeli siyaseten risk alıyor.

/././

Enflasyon ağırlaştı, sepet hafifledi -Binhan Elif Yılmaz- 

2025 yılının çok önemli bir kısmında yüksek faiz politikası uygulandı. Enflasyonla mücadele iç talebin baskılanması üzerinden devam etti. Ücretli ve emeklinin hem enflasyon hem de enflasyonla mücadele sonucunda reel geliri ve yaşam standardı en alt seviyeye indi. Gelir dağılımı giderek bozuldu. Tüm bu sürecin sonunda enflasyon kontrol altına alınamıyorsa, bu durum TCMB’nin faiz indirimlerinde daha temkinli ve yavaş hareket etmesine yol açacaktır.

Ocak ayı enflasyonu bugün açıklandı. TÜFE aylık yüzde 4,84 ve yıllık yüzde 30,65 oldu. Beklentilerin de üstünde açıklanan Ocak enflasyonuna gıda, eğitim, ulaşım, sağlık damgasını vurdu.

Enflasyon ağırlaştı.

Gıda ve alkolsüz içeceklerde yıllık yüzde 31,7’ye ulaşan bir artış yaşanırken ulaştırmada yüzde 29,4, konutta yüzde 45,4’lük yükselişler oldu.

Aylık bazda gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 6,6, ulaştırmada yüzde 5,3, eğitimde yüzde 6,61, konutta yüzde 4,43 ve sağlıkta ise yüzde 14,9’luk artış ortaya çıktı.

Ocak ayı fiyat ayarlamalarını özellikle yüksek gıda fiyatlarında gördük. Gıda ve alkolsüz içeceklerde aylık fiyat artışları yüzde 6,6 olmakla beraber, işlenmemiş gıdada yüzde 11,8 ve taze meyve-sebzede yüzde 22’lik artış söz konusu. Sn. Şimşek bugün gıdadaki fiyat artışları için dönemsellikten bahsetti. Gıda enflasyonu önceki aylarda da düşük değildi ki. Örnek verelim:

2025 Ocak ayında yılbaşı fiyat ayarlamalarıyla gıda enflasyonu yüzde 5,1 olurken, Şubat ayında 4’e, Mart ayında ramazan etkisiyle 5’e yaklaştı. Eylül ve Ekim aylarında da yüzde 3’lerdeydi. Yılın neredeyse yarısında gıda enflasyonu manşet enflasyonun üzerindeydi. 2024 yılı da benzerdi.

Gıda hep pahalıydı ve pahalılık tarım, hayvancılık vb. politikalarının yönsüzlüğüyle ilgili. O nedenle bu durumu dönemsel veya geçici olarak nitelendirmek ne kadar mümkün? Belli ki gıda enflasyonu bir süre daha bizle beraber olacak.

Çünkü şubat ayında ramazan, mart ayında da yine ramazan ve ayrıca bayram nedeniyle gıda fiyatlarında artış bekleniyor. Bu fiyat artışlarının (talep dışında) mübarek günlerle ne kadar uyumlu olduğu ise geçen yıllarda olduğu gibi tartışma konusu olmaya devam edecek.

Ocak ayında hizmet enflasyonu yüzde 7,4’e yükselirken mal enflasyonu da yüzde 3,25 seviyesinde gerçekleşti.

Döviz kuru kontrolü mal enflasyonunu sıçratmasa da hizmet enflasyonunda yapışkanlık devam ediyor.

Kira, sağlık, eğitim ve ulaştırmada fiyat yapışkanlığı uzun zamandır sürüyor. Hatta 2025 yılında en yüksek fiyat artışı gösteren ilk 30 kalemin 19’u hizmet eğitim, kira başta olmak üzere hizmet grubundaydı.

Eğitim TÜFE Ocak ayında yüzde 64,7 oldu dedik ama böyle yüksek bir orana bir anda ulaşılmadı. Yılların birikimi var. Örneğin 2019 sonunda TÜFE yaklaşık 8 kat artarken eğitim hizmetlerinde artış 10 kat oldu. Özellikle üniversite ücretleri bu dönemde 15,1 kat artarak (Bkz. Merkez’in Güncesi Blog sayfası) hizmet enflasyonunda yerini sağlamlaştırdı.

Hizmet enflasyonunda dikkat çeken bir başka kalem, kira. Yeni inşaatlar, deprem, iki yıl uygulanan kira artış sınırı, kira artışında geçmişe endeksleme derken kira enflasyonunda yapışkanlığı giderek arttırdı. Buradaki sorun yumağı da görüldüğü gibi bir anda ortaya çıkmadı.

Eğitim, kira gibi hizmet enflasyonu ayrıca hane halklarının bütçeleri üzerinden enflasyon üzerinde ikincil etkiler ortaya çıkarabiliyor. Tüm bu faktörler enflasyon ataletini arttırıyor.

Sepet hafifledi.

TÜİK, geçen ay TÜFE hesaplamalarında Avrupa standartlarına uygun şekilde baz yılı olarak 2003 yerine 2025’i esas alınacağını açıklamıştı. Bu da mal ve hizmetler sepetinde ağırlıkların değişeceği anlamına geliyor.

Bu güncellemeyi, toplumun güncel harcama yapısını yansıtmak ve uluslararası standartlara uymak amacıyla yaptığını ifade ediyor. Önceden bu ağırlıkların daha çok anketlere dayandığını ama artık ulusal hesapların yani gerçek harcama verilerinin esas alınmaya başlayacağını belirtiyor.

Ayrıca yeni güncellemelere göre madde sepetine giren ve çıkan ürünler var. Robot süpürge, simit, bebek elbisesi, kuru hurma, kurye servisi, umre ücreti gibi 38 kalem sepete eklendi. Gazete, dergi, dizel otomobil, yufka, çocuk elbisesi, kravat, otopark ücreti, fotoğraf çekme ücreti gibi kalemler de sepetten çıktı.

TÜFE madde sepeti ağırlıklarında değişimler şöyle:

Tablodan da görüldüğü gibi TÜİK’in madde sepetinde konut grubuna “su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlar” eklendi. Çeşitli mal ve hizmetler ise “kişisel bakım, sosyal koruma, çeşitli mal ve hizmetler” ile “sigorta ve finansal hizmetler” olarak ikiye ayrıldı.

Yeni sepete göre konut ve sağlık grubunun ağırlığı belirgin biçimde azalırken, lokanta-konaklama ve ulaştırma grubunun ağırlığı arttı.

Konut grubunda kiranın ağırlığı fazla değişmedi ama buraya yeni eklenen su, elektrik, gaz gibi enerji harcamalarının paylarındaki düşüş, konut grubunun payını yüzde 15,22'den yüzde 11,4'e indirdi.

Su, elektrik ya da doğalgazda harcamaların payı bir anda düşürülünce kış ortasında tasarruf başladığı sanılmış olabilir. Diğer yandan hem kira hem de bu enerji faturaları dar ve sabit gelirlilerin toplam harcamaları içinde zaten çok büyük yer tutuyor. Madde sepetinde bu harcama kalemlerinin ağırlığının düşürülmesinin yaşamın gerçekleriyle uyuşmadığı ortada.

Dezenflasyonda duraksama zamanı.

Zaten 2025 yılının çok önemli bir kısmında enflasyonla mücadele amacıyla yüksek faiz politikası uygulandı. Hane halkları ve işletmeler için borçlanma maliyeleri arttı.

Enflasyonla mücadele iç talebin baskılanması üzerinden devam etti. Ücretli ve emeklinin hem enflasyon hem de enflasyonla mücadele sonucunda reel geliri ve yaşam standardı en alt seviyeye indi. Gelir dağılımı giderek bozuldu.

Tüm bu sürecin sonunda enflasyon kontrol altına alınamıyorsa, bu durum TCMB’nin faiz indirimlerinde daha temkinli ve yavaş hareket etmesine yol açacaktır. Ancak faiz aracı, yapısal sorunlarla büyüyen gıda enflasyonu ile katılaşmış hizmet enflasyonunu düşürmede etkisiz kalacaktır.

/././

5 soruda kredi kartı limit düzenlemesi: Kimler etkilenecek, ne hedefleniyor, eleştiriler neler?-Cengiz Anıl Bölükbaş- 

Ekonomi yönetimi, 30 Ocak cuma günü gece yarısı Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ile Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası koordinasyonunda kredi kartları, krediler ve konut finansmanını kapsayan yeni makroihtiyati adımlar açıkladı.

Düzenlemeyle, kredi kartında toplam limiti 400 bin liranın üzerinde olan ve limitini doldurmayan kullanıcıların limitleri kademeli olarak düşürüleceği duyuruldu. Limit azaltım kararı ise bir kesim tarafından tepkiyle karşılandı.

5 soruda yapılan düzenlemeler, detaylar ve eleştiriler şöyle:

1- Yapılan düzenlemelerde neler var?

BDDK, makroihtiyati önlemlere ilişkin ilk açıklamasını geçen cuma günü saat 23.57’de yayımladı. Açıklamada, finansal istikrarın güçlendirilmesine yönelik koordineli kararlar doğrultusunda bireysel kredi kartları ve ihtiyaç kredilerinin yeniden yapılandırılması, kredi kartları ile kredili mevduat hesaplarının limitlerinin belirlenmesi ve konut kredilerinde kredi değer oranına ilişkin değişiklikler yapıldığı belirtildi.

BDDK açıklamasında, kart sahibinin tüm bankalardaki toplam kredi kartı limitinin, ilk yıl için aylık ortalama gelirin en fazla iki katı, ikinci yıldan sonra ise dört katı olabileceğini duyurdu. Yeni kart çıkarılması veya mevcut kartların limit artırımlarında yalnızca aylık ya da yıllık ortalama gelir dikkate alınacaği ve gelir düzeyi bankalarca ispata elverişli belgeler üzerinden teyit edileceği bildirildi.

2- Limitler ne kadar ve nasıl düşürülecek?

Düzenlemeler arasında en fazla eleştiri alan başlık kredi kartı limitlerine ilişkin değişiklik oldu. Buna göre, kart hamillerinin tüm bankalardaki toplam kredi kartı limitlerinin 400 bin TL’nin üzerinde olması halinde, son bir yıl içindeki en yüksek harcamanın yapıldığı hesap kesim tarihindeki kullanılmayan limitlerin bankalarca kısmen azaltılması kararlaştırıldı.

Toplam kredi kartı limiti 400 bin TL üzerinde 750 bin TL'nin altında olanların kredi kartlarının limitleri, hesap kesim tarihleri itibarıyla, kullanılabilir limitinin en düşük olduğu dönemdeki miktarının yüzde 50'sine tekabül eden tutar kadar azaltılacak.

Toplam kredi kartı limiti 750 bin TL'nin üzerinde olanların kredi kartlarının limitleri, hesap kesim tarihleri itibarıyla, kullanılabilir limitinin en düşük olduğu dönemdeki miktarının yüzde 80'ine tekabül eden tutar kadar azaltılacak.

Limit düşüşü sonrası tüm bankalardaki toplam kredi kartı limiti 400 bin TL ve altına gerileyen kart sahipleri için limit artış taleplerinde 400 bin TL’ye kadar gelir ispatı aranacak, bunun üzerindeki artışlarda ise finansal skorlama esas alınacak. Kullanıcıların beyan ettiği gelirleri ispatlaması gerekecek.

BDDK, bu uygulamayla düşük limitli dar ve orta gelirli kart kullanıcılarının mevcut limitlerinin korunacağını, yüksek fakat aktif kullanılmayan limitlerin ise gelir düzeyiyle uyumlu hale getirileceğini savundu.

3- Limitler ne zaman düşecek?

Limit azaltım işlemleri 15 Şubat’a kadar tamamlanacak. Bankalar, tüm kart limitlerini 1 Ocak 2027’ye kadar müşterilerin aylık ya da yıllık ortalama gelirleriyle uyumlu hale getirecek.

4- Düzenleme ne amaçla yapıldı, kimler etkilenecek?

Düzenlemelerin gerekçeleri düzenlemelerin yapılmasının ardından yapılan açıklamayla duyuruldu. BDDK tarafından yapılan açıklamada, düzenlemelerin bir paket halinde Hazine ve Maliye Bakanlığı ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ile koordinasyon içerisinde temelde tüketicinin korunması, alt gelir gruplarının desteklenmesi, yasa dışı bahisle mücadele ve uluslararası düzenlemelere uyum adına alındığı ifade edildi.

BDDK açıklamasında kullanıcıların sadece yüzde 25'inin yeni düzenlemeden etkileneceği belirtildi. Aralık 2025 itibarıyla 40,7 milyon tekil kredi kartı kullanıcısı olduğu, bunun 30,6 milyonunun (yüzde 75'inin) 400 bin TL altında kredi kartı limitine sahip olduğu kaydedildi.

Açıklamaya göre, 750 bin TL altında kredi kartı kullanıcısının oranı ise yaklaşık yüzde 90 düzeyinde. Açıklamada 400 bin TL kredi kartı limiti olan bir kart kullanıcısının kredi kartı limitlerinde herhangi bir kesintiye gidilmeyeceği belirtildi.

Kredi kartı kullanıcılarının gelirlerini teyit etmek suretiyle gelirlerinin 4 katına kadar kredi kartı limiti kullanmalarının önünde bir engel bulunmadığı kaydedildi.

5- Yapılan düzenlemeye yönelik eleştiriler neler?

BDDK'nın kararına yönelik eleştirilerde acil ve yüksek tutarlı ihtiyaçların nasıl karşılanacağı sorusu öne çıktı. Eleştirilerde kredi kartının ilave bir satın alma gücü yaratmadığı, yalnızca beklenen gelirin öne çekilmesini sağlayan bir ödeme aracı olduğu vurgulandı.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) verilerinde kredi kartıyla yapılan toplam harcamalar içerisinde en yüksek payı genellikle market harcamaları oluşturuyor. Özellikle okul taksitleri ve beklenmeyen sağlık harcamalarında kredi kartları yaygın olarak kullanılıyor.

Yapılan eleştirilerde, ödeme kapasitesi olan bir kullanıcının bugüne kadar limitini kullanmamış olmasının, gelecekte kullanmayacağı anlamına gelmeyeceği ifade edildi. Uzmanlar limitlerin azaltılmasının, bu tür harcamaların sistem dışına çıkmasınaayrıca nakit zorluğu yaşayan ve acil ihtiyaçlarını kredi kartından karşılayan kişilerin yasa dışı kanallara yönelme riskine dikkat çekiyor.

***

Rakamların ötesinde bir hayat: Avrupa asgari ücretleri ve Türkiye gerçeği -Murat Batı- 

Türkiye’de asgari ücret, adeta “ülkenin ortalama ücreti” haline gelmiştir. Bu durum, yalnızca ekonomik bir sorun değil; sosyal devlet ilkesinin ve çalışma barışının da ciddi biçimde zedelendiğinin göstergesidir.

Asgari ücret, yalnızca çalışanlara ödenen bir taban ücret değil; bir ülkenin refah anlayışını, emeğe verdiği değeri ve sosyal devlet iddiasını gösteren en somut göstergelerden biridir. Bu nedenle asgari ücret tartışmaları, yalnızca rakamların değil, aynı zamanda yaşamın kendisinin tartışıldığı alanlardır.

2026 Ocak ayına ilişkin Avrupa asgari ücret verileri açıklandı. Kâğıt üzerinde bakıldığında ülkeler arasında ciddi farklar olduğu görülüyor. Ancak bu farkları yalnızca euro cinsinden rakamlarla okumak, gerçeğin ancak küçük bir bölümünü görmemize yol açıyor. Asıl soru şudur: Asgari ücretle çalışan bir kişi, bulunduğu ülkede yalnızca hayatta kalabiliyor mu, yoksa gerçekten yaşayabiliyor mu?

Türkiye’de asgari ücretin hukuki tanımı son derece nettir. Mevzuata göre asgari ücret, çalışanın yalnızca gıda ve barınma gibi temel ihtiyaçlarını değil; sağlık, ulaşım ve kültürel ihtiyaçlarını da karşılayabilecek bir düzeyi ifade eder. Ne var ki bugün asıl tartışılması gereken, bu tanımın kâğıt üzerinde mi kaldığı, yoksa gerçek hayatta bir karşılığının olup olmadığıdır.

İşte bu yazıda, 2026 yılı Avrupa asgari ücret verileri ışığında Türkiye’nin konumunu yalnızca sıralamalar üzerinden değil; asgari ücretin çalışanlara nasıl bir hayat sunduğu sorusu üzerinden değerlendirmeye çalışacağım.

Şu an uygulanan brüt asgari ücret 33.030 TL, net asgari ücret ise 28 bin 75,50 TL’dir ve bu sayılanlardan hangisine yeter bu tutar, doğrusu kestirmek güç.

Aşağıdaki tablo, Avrupa Birliği İstatistik Bürosu’nun (Eurostat) 2026 yılı Ocak ayına ilişkin verilerinden yararlanılarak hazırlanmıştır. Karşılaştırmayı genişletmek amacıyla Avrupa Birliği üyesi olmayan bazı ülkelerin asgari ücret verilerine de tabloda ayrıca yer verilmiştir.

Tabloda görüldüğü üzere, aylık brüt asgari ücret düzeyi açısından Türkiye üst sıralarda yer almamaktadır. Lüksemburg 2.704 Euro ile ilk sırada bulunurken, bu ülkeyi İrlanda ve Almanya takip etmektedir. Listenin alt sıralarında ise 173 Euro ile Ukrayna, 319 Euro ile Moldova, 517 Euro ile Arnavutluk ve 620 Euro ile Bulgaristan yer almaktadır. Türkiye, 654 Euro’luk brüt asgari ücretle bu ülkelerin hemen üzerinde konumlanmakta; ancak Avrupa ülkelerinin büyük çoğunluğunun gerisinde kalmaktadır.

Bu tablo, Türkiye’nin asgari ücret düzeyinin Avrupa ölçeğinde ne kadar sınırlı bir yerde durduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.

Satın alma gücü paritesine göre asgari ücret sıralaması

Ulusal para birimlerinin değerindeki dalgalanmalar, asgari ücretlerin euro cinsinden karşılığını doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle her ülkenin asgari ücret tutarının yalnızca döviz kuruna çevrilerek karşılaştırılması, o ülkedeki gerçek satın alma gücünü tam olarak yansıtmayabilir. Ülkeler arasındaki yaşam maliyetleri ve fiyat düzeylerindeki farklılıklar dikkate alındığında, karşılaştırmaların Satın Alma Gücü Standartları (Purchasing Power Standards – PPS) üzerinden yapılması daha sağlıklı sonuçlar vermektedir.

Eurostat’ın 2026 yılı Ocak ayına ilişkin verilerine göre, ulusal asgari ücrete sahip Avrupa Birliği ülkeleri PPS açısından, euro cinsinden sıralamaya benzer olmakla birlikte farklı bir dağılım göstererek üç gruba ayrılmaktadır.

1.500 PPS ve üzeri

Bu grupta Almanya, Lüksemburg, Hollanda, Belçika, İrlanda, Fransa, Polonya ve İspanya yer almaktadır. Söz konusu ülkelerde ulusal asgari ücretler, İspanya’da 1.519 PPS’den başlayarak Almanya’da 2.157 PPS’ye kadar yükselmektedir.

1.000 PPS ile 1.500 PPS arasında

Slovenya, Litvanya, Hırvatistan, Romanya, Portekiz, Yunanistan, Kıbrıs, Macaristan, Malta, Slovakya, Bulgaristan ve Çekya bu grupta bulunmaktadır. Bu ülkelerde asgari ücretler Çekya’da 1.009 PPS ile Slovenya’da 1.417 PPS arasında değişmektedir.

1.000 PPS’nin altında

Letonya ve Estonya bu grupta yer almakta olup, asgari ücretler Estonya’da 886 PPS ile Letonya’da 954 PPS arasında seyretmektedir.

Türkiye’ye ilişkin PPS verilerinin henüz açıklanmadığı belirtilmektedir. Ancak geçmiş yıllara ait PPS verileri dikkate alındığında, Türkiye’nin yalnızca euro cinsinden yapılan sıralamaya kıyasla PPS esaslı değerlendirmede bir miktar daha üst sıralarda yer alması beklenebilir.

Rakamların ötesinde

Asgari ücret, yalnızca rakamlarla ifade edilen bir ücret değildir; bir ülkenin emeğe, insana ve sosyal hayata bakışının aynasıdır. Bir ülkede asgari ücret, çalışanın yalnızca karnını doyurabildiği ama sosyal hayattan dışlandığı bir düzeye sıkışmışsa, orada ekonomik büyümeden, refah artışından ya da adil gelir dağılımından söz etmek mümkün değildir.

Bugün Türkiye’de asgari ücret, mevzuatta tanımlandığı gibi çalışanın gıda, barınma, sağlık ve kültürel ihtiyaçlarını “asgari düzeyde” dahi karşılamaktan uzaktır. Avrupa ülkeleriyle yapılan nominal karşılaştırmalar ya da satın alma gücü paritesine dayalı sıralamalar tek başına bir teselli yaratmamalıdır. Çünkü mesele sıralamada kaçıncı olduğumuz değil, bir asgari ücretlinin hayatı gerçekten yaşayıp yaşayamadığıdır.

Daha da düşündürücü olan, ücretli çalışanların yarıdan fazlasının asgari ücretle çalışıyor olmasıdır. Asgari ücret, kural değil istisna olmalıdır. Oysa Türkiye’de asgari ücret, adeta “ülkenin ortalama ücreti” haline gelmiştir. Bu durum, yalnızca ekonomik bir sorun değil; sosyal devlet ilkesinin ve çalışma barışının da ciddi biçimde zedelendiğinin göstergesidir.

Övünmemiz gereken şey başka ülkelerle yapılan sıralamalarda birkaç basamak yukarı çıkmak değil; çalışanların insanca yaşayabildiği, emeğinin karşılığını alabildiği bir ücret düzeni kurabilmektir. Asgari ücretlinin sinemaya gidebildiği, çocuğuna harçlık verebildiği, ay sonunu hesaplamak zorunda kalmadan yaşayabildiği bir düzen kurulmadıkça, rakamlar değişse de gerçek değişmeyecektir.

Gerçek başarı, asgari ücreti konuşmadığımız; çünkü çalışanların çok büyük bir bölümünün zaten onun üzerinde ücret aldığı bir ülke olabilmektir. İşte o zaman sıralamalar da, tablolar da kendiliğinden anlam kazanacaktır.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -5 Şubat 2026-

Bir AKP vizyonu: Fosil yetmedi, yenilenebilir enerjide de dışa bağımlı Türkiye  Suudi Arabistan’la garantili güneş/rüzgar santralleri anlaşm...