T-24 "Köşebaşı + Gündem" -18 Temmuz 2026-

15, 16, 17, 18 Temmuz... 2016-2026 -Umur Talu- 

Darbe darbedir. Darbeci, darbecidir. İktidar ne kadar anti-demokratik olursa olsun, darbe anti-demokratikliğin, demokrasi karşıtlığının daniskasıdır.

10 yıl önce "darbe girişimi" olduğunda Montreal'deydim. Kızımın yanında. Uzunca bir süre için. Öğleden sonra "Cirque du Soleil" gösterisine gidiyorduk ki henüz girmeden içeri, o "garip haberler" gelmeye başladı. "Sirk çadırı"na adım atarken, niteliği değil ama manası anlaşılıyordu. Gösteri başlamak üzereyken "sirk çadırı"ndan çıkıp Türkiye'nin "çadır sirki"ni anlamak, hatta tam anlaşılmasa bile hızla bir yazı yazmak için kızımın evine koştum.

Bir yandan muğlak haberleri izlerken yine hızla kısa bir yazı yazıp Habertürk'ün internet sitesine koydurdum. O sırada ne "darbe girişimi"nin adı ve gücü ya da güçsüzlüğü ortadaydı, ne iktidar ortadaydı ne de gazete ve diğer medya kuruluşları ne tavır alacaklarını bilebiliyordu. Yazıyı gazetede çıkmak üzere versem, ancak sabah çıkacak, internet sitesine de öyle girecekti. O yüzden rica ederek hemen o an konmasını istedim.

Attığım başlık şuydu: Darbe darbedir, darbeci de darbecidir... Darbeye hayır!

Sanırım o bilinemezlik içinde alınmış en erken tavırlardandır; "en erken" diye iddia edemediğim için. 

Yazı şöyle akmıştı:

Bu başlığı en son "Mısır darbesi" için atmıştım. Kısmet bir de bugüneymiş!

İktidar ve TSK yahut "bir kısım darbeci TSK" Türkiye'yi bir iç savaşın eşiğine getirdi. Yok, diyebilirsiniz ki, "Zaten bitmeyen bir iç savaş var." Öyledir. Hem din hem etnisite, hem demokrasi-cumhuriyet ekseninde yıllardır süren, darbelerle doruğa ulaşan, 30 yılda 40 bin ölüyle yayılan, bir yenisi "paralel" denen her şey ile ortaya konan iç savaşlarımız zaten var. Darbeler, darbe girişimleri, darbe tasavvurları bunların şahikaları. Bu da öyle. 

İktidarın darbelerle ilginç serüveni ise, 28 Şubat sonrasında doğup 2002'den sonra bir dizi darbe hevesiyle yüz yüze kalıp "darbeciler" yargılayıp sonra onları serbest bırakıp "darbecileri içeri atan darbeciler"i kumpasçı, ötekileri kumpas kurbanı saymasında... Ama lafı uzatmadan söyleyeyim: Darbe darbedir. Darbeci, darbecidir. İktidar ne kadar anti-demokratik olursa olsun, darbe anti-demokratikliğin, demokrasi karşıtlığının daniskasıdır.

İster emir-komuta zincirinde olsun, ister zincirlerinden boşalmış olsun!  

12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan'da aynı tavrı alan... Ayrıca iktidara "Evet" demeyen biri olarak... Darbeye tüm kalbimle, tüm aklımla Hayır diyorum. Bir daha söyleyeyim: Darbeye hayır... Darbeye hayır! Her türlü darbeye, her türlü hukuksuzluğa, her türlü dayatmaya, her türlü baskıya, her türlü kuşatmaya, her türlü otoriterliğe hayır! Bir kez daha: Darbeye Hayır! Öyle de böyle dee, darbeye hayır!

Yukarıdaki ilk, erken, acele yazıdan sonraki yazılarım, 2016 kasımında yazılarıma son vermek zorunda kaldığım güne kadar hep şunu anlatmaya çalıştı:

Bu bir darbe girişimi ya da hevesi ama "darbeciler" bizzat bu iktidarın Genelkurmay, Silahlı Kuvvetler, Emniyet, yargı vd. içinde "konuşlandırdığı kişilerdi. Kimi, Astsubay Ömer'in vurduğu General Semih başta, Yüksek Askeri Şura'da ilk sıradan general yapılmıştı. Kimi Genelkurmay Başkanı'nın yanı başındaydı, hatta AKP'li Dişli ailesinden biri zar zor "paşa" yapılıp Genelkurmay içinde ona özel stratejik bir birim tahsis edilmişti.

Kendimden bir örnek vereyim: Kıbrıs'ta bir albay bir astsubayı darp etmiş, ben de bunu birkaç kez yazmıştım. "Sıralı amirler" bana dava açtı: O albaydan başlayarak, Kıbrıs'taki bir general... ve Genelkurmay ikinci başkanı Yaşar Güler ile Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar, aynı dosyada sıralı imzalarla. Bir de o meşhur ve kayıp "Genelkurmay Adli Müşaviri." Darpçı albay o 15 Temmuz gecesi, "darbeci general" olarak ortaya çıktı. General Semih'le birlikte aynı Şura'da terfi ettirilmişti, arkasında bir astsubayı darp edişi olduğu halde. Kıbrıs'taki o general emekliydi ama o da içeri alındı. Adli Müşavir kaçtı. En üstteki iki sıralı amir ise, "direnmeden teslim" ve derdest olmuştu. Bir astsubay veya uzman çavuş, er böyle teslim olsa, "direnmeyerek TSK'nın onurunu zedelemek"ten ordudan atılır. IŞİD kovalarken esir düşen bir astsubay atılmıştı mesela! 

Aynı şey, Hrant Dink cinayetinin kilit devlet görevlilerinden olup Emniyet İstihbarat'ın başına iktidarın en üst imzalarıyla getirilen kişi için de geçerliydi. Yine kendi hayatımdan örnekle, "Malatya'da kitabevi vahşeti" için yazdığım yazıda beni dava eden hâkimle ilgili olarak, davayı Yargıtay'da kazanmış iken ben, istinafta oylarını değiştirip beni mahkum eden birkaç üye için de. (Yıllar yıllar sonra o davayı AİHM'de kazandım.)

Kasım 2016'ya kadar yazılarım bu minvalde aktı. "Darbe girişimi gerçekse, FETÖ'cü ise; bu yapıyı yıllardır iktidar, devlet, yargı, askeriye, Emniyet iktidarı yapan iktidar da sorumluydu." Direnmek için sokağa çağrılanların öldürülmesinden de, bu iktidarın getirdiği sıkı disiplin kuralları yüzünden emre itaatsizlik yapamayıp hiçbir şey bilmeden "darbe girişimi"nin ortasında kalan gencecik askerlerin öldürülmesinden veya hayatlarının çalınmasından da. (15 Temmuz'un hemen arkasından Emekli Astsubaylar Derneği Başkanı arayıp "Bu darbenin önlenmesinde sizin de payınız var çünkü yıllarca alttaki askerlere her hukuksuzluğa boyun eğmemeyi anlattınız. Ve onların birçoğu, astsubay ya da uzman çavuş, tankları, zırhlıları, helikopterleri, uçakları çalıştırmadı" dedi. Bilemem elbette!)

2016-2026 arasını zaten biliyorsunuz. Bugünü de. O 15 Temmuz'da yazdığım erken yazıdaki cümleyle: Her türlü darbeye, her türlü hukuksuzluğa, her türlü dayatmaya, her türlü baskıya, her türlü kuşatmaya, her türlü otoriterliğe hayır! 

Bu cümledeki ve tavırdakilerden sadece "darbe" 10 yıl öncede kaldı; diğerlerinin hepsi 10 yılda koyulaştı, koyulaştı, koyulaştı. O yüzden onlara da her zaman Hayır!


Not: Elbette varsayım ama, daha önce de belirttiğim şüphelerle, şimdi "suikast" ve "ölüme terk" kuşkularıyla yeniden açılmış Muhsin Yazıcıoğlu (ve gazeteci İsmail Güneş) dosyasının, yani olayın "Dink suikastı" ile bağlantılarına da bakılsa iyi olur!

Not: Çok sevdiğim bir arkadaşımı, Galatasaray Lisesi yıllarımızın şahane bir dostunu, Vedat Yılmaz'ı da kayıplarımız listesine ekledik. 2016 kasımında yazılarımı kesmek zorunda kalıp 2017'de Paris'te çalışmaya başlamış, 2018 sonu da dönüyordum. Vedat'ın mesajları duruyor: "Canım ya, gönlüm diyor ki gelme. Burada neyi özleyeceksin ki." "Mecburiyet" dedim, "Canımsın" yazdı. "Artık görüşürüz Vedatcığım. Sana ve ailene güzel bir yıl dilerim" yazmışım. Sonra okul pilavlarında görüştük ayaküstü de olsa. Geriye "görüşeceğimiz" tek yer kaldı işte! Huzurla uyu canım kardeşim.

/././

Karl Marks yapay zekâ işinde de hizmetinizde!-Mehmet Y.Yılmaz- 

Artı değer, yani işçilerin üretim sürecinde yarattığı toplam değer ile aldığı ücret arasındaki fark Marksistlere göre “karşılığı ödenmeyen emek”, kapitalistlere göre “sermayenin payı”dır. Peki ya artı değeri makine yaratırsa? İşte Çinli akademisyenlerin son zamanlarda yanıt aradığı sorulardan biri de bu...

Geçtiğimiz nisan ayının sonunda Çin’deki bir mahkemenin verdiği karar, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki çizgiyi bir kez daha çizdi.

Aslına bakarsanız Çin’e ne kadar sosyalist denebilir, bilmiyorum.

Sosyalizm, üretim araçlarının kolektif mülkiyete tabi olması ile tanımlanıyorsa Çin bildiğiniz kapitalist bir ülke.

Ama kapitalistliği de bir tuhaf çünkü devlet düzenleyici olarak iktisadi hayatın tam merkezinde.

Sanayi dallarına hedefler koyuyor, birini geri çekerken, diğerine yol veriyor filan.

Nisan ayının sonunda Hangzhou Orta Halk Mahkemesi, bir teknoloji şirketinde işten çıkarılan bir işçinin açtığı davayı görüştü.

İşçi, yapay zekâ nedeniyle işinden atıldığını savunuyordu. Şirket, işçi ile yapay zekâ yazılımı arasındaki tercihini yapay zekâdan yana kullanmıştı.

Mahkeme işçi lehine karar verdi. Kararda “yapay zekâ teknolojisinin gelişimi, emeği özgürleştirmek, istihdamı teşvik etmek ve insanların yaşam standartlarını iyileştirmek için kullanılmalıdır” deniliyordu.

Bu Çin mahkemeleri tarafından bu konuda bugüne kadar verilen üçüncü karar. Üçünde de karar işçi lehine çıktı.

Çin’de bildiğimiz anlamda, daha doğrusu Batılı anlamda bir demokrasiden söz edebilmek mümkün değil, bunu söylememe gerek var mı, bilmiyorum.

Tıpkı bizim gibi

Sosyal medyadan tutun da televizyonlara, gazetelere kadar her şey sıkı kontrol altında.

“Aykırı seslere” tahammül yok, bu açıdan bizim alaturka demokrasimize benzediğini söylemek de mümkün aslında.

Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) de en son isteyeceği şey huzursuz ve söylenmeye başlayan işçi sınıfı. Tıpkı bizim buralarda olduğu gibi.

Çalışan kitleler arasında huzursuzluk yayabilecek sosyal medya sıkı bir sansüre tabi tutuluyor elbette ama bizim ile aralarındaki fark ÇKP’nin sansürlediği paylaşımları görmezden gelmemesi.

Tabii onlarda “şüyuu vukuundan beterdir” (duyulması, gerçekleşmesinden kötüdür) gibi bir atasözü yok.

Onun için duyulan, konuşulan sorunu konuşulamaz hale getiriyorlar ancak yok saymak yerine çözmek için planlamayı öne alıyorlar.

Belki hatırlarsınız, sonradan pandemiye dönüşecek COVID-19’un ilk görüldüğü yer Çin’in Hubei eyaletine bağlı Wuhan şehriydi.

Wuhan’ın şöhreti sadece buradan gelmiyor; kent sürücüsüz taksileri ile de tanınıyor, bu alanda dünya lideri.

Çinli teknoloji devi Baidu, 2022 yılında Wuhan merkezinde tamamen otonom taksi işletme izni aldı ve o zamandan beri şehirde 400 robot taksi çalışıyor.

Robot taksilerin trafiği ağırlaştığından ve fiyat rekabetine girişerek müşterilerini aldığından yakınan “insan taksi şoförleri” sosyal medyada büyük bir isyan başlattı.

ÇKP yetkilileri protestoları sosyal medyada sansürlediler ancak ortaya çıkan sorunu halının altına süpürmediler.

Çözülmesi istenen sorun şuydu: Yapay zekânın işgücü piyasasında insanları kitlesel olarak yerinden etmesini ve bununla birlikte gelen siyasi tepkileri nasıl önleyebiliriz?

Çin, otomasyon konusunda birçok ülkeden daha fazla deneyime sahip.

Fabrikalarında iki milyondan fazla robot çalışıyor. Sürücüsüz teslimat araçları birçok şehrinde dolaşıyor.

Otel ve restoranlarda servis robotları hizmet veriyor. Otopark robotları, ömrü tükenmekte olan elektrikli araç bataryalarını değiştiriyor. Drone’lar öğle yemeği teslimatı yapıyor vs.

Onun için Çin’in “yapay zekâ süper gücü olmak” hedefi resmi olarak yenilendi; artık hedef yapay zekâ ekonomisinin merkezinde insanları tutmak.

Bu mevcut beş yıllık plana da eklendi, Çin, yapay zekânın istihdam üzerindeki etkisini “kapsamlı şekilde ele almayı” taahhüt etti.

Brookings Enstitüsü’nde Çin’in yapay zekâ politikasını inceleyen Kyle Chan, New York Times’tan Katrin Bennhold’a “Çin’in yapay zekânın insanları desteklemesini, yani eski ve yeni sektörlerde daha verimli olmalarını istediğini, yerlerini almasını istemediğini” söylüyor.

‘Hedefli istihdam’

Yine New York Times’tan Catie Edmondson’un haberine göre, Çin’in İnsan Kaynakları ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, “kilit sektörler için hedefli istihdam desteği” sözü veriyor.

Ulusal Halk Kongresi’nin bir üyesi, işini kaybeden işçiler için bir güvenlik ağı olarak “yapay zekâ işsizlik sigortası programı” isterken, ÇKP yetkilileri işçilerin yapay zekâ merkezli bir iş piyasasına uyum sağlamalarına yardımcı olmak için mesleki eğitim verilmesini savunuyor.

Marksist terminolojide “artı değer” olarak tanımlanan mesele, Marksist teorinin tam merkezinde yer alır.

Marksizm, kapitalist sistemin işleyişini, sermaye birikimini ve sömürü mekanizmasını bu kavramla açıklar.

İşçinin üretim sürecinde yarattığı toplam değer ile kendisine ödenen ücret arasındaki farktır. Marksistlere göre “karşılığı ödenmeyen emek”, kapitalistlere göre “sermayenin payı” tartışmasına elbette burada girmeye niyetim yok.

SBF’de seminer ödevi olarak “sanatçı emeği ve Marksist artı değer” gibi yazıp da teslim edene kadar beni canımdan bezdiren bir konuyu seçtiğimi hatırladım, sırtımdan soğuk terler aktı.

Onun için o sulara girmeyeceğim.

Ancak Çinli akademisyenler benim bu lüksüme sahip değil doğal olarak.

“Yapay Zekâ Devrimi’nden sonra artı değeri kim veya ne yaratacak: Makine mi? Onu icat eden insan mı? Onu kullanan insan mı?” gibi soruların yanıtlarını aramaya başladılar bile.

Bu bilimsel alan artık “Yapay Zekâ Marksizmi” diye tanımlanıyor.

Yapay zekâ kaynaklı işsizliği önlemek için planlar geliştirilirken, hükümet de günü kurtarmaya çalışıyor doğal olarak.

ABD’de işler farklı

En yaygın uygulanan yol ise şirketlere işten çıkarmalardan kaçınmaları için yoğun baskı yapmak. Bunu ihlal eden şirketlerin sahip ve yöneticileri soluğu mahkemede alıyor.

ABD’de ise durum tam tersi.

Silikon Vadisi öncelikle tek bir şeye odaklanmış durumda: İnsanların yerini alabilecek süper zeki makineler geliştirmek!

Bu, Trump yönetiminin genel olarak desteklediği bir yaklaşım.

Brookings Enstitüsü uzmanı Chan, Çin’in kendi kendine yeten bir ekonomi istediğini ve bu nedenle, robotik gibi göz alıcı yeni işletmelerden çelik veya çimento gibi eski, popüler olmayanlara kadar her sektöre yapay zekâyı entegre ederek verimliliği artırmayı hedeflediğini anlatıyor.

Chan’e göre Çin’in yapay zekâ vizyonu devlet, Amerika’nınki ise şirket odaklı.

Open AI gibi şirketler şu an için daha geniş bir ABD stratejisi nedeniyle değil, kendi çıkarlarıyla örtüştüğü için süper zekâ peşindeler.

Biz ne yapacağız diyorsanız ona da bir yanıtım var: Geçen hafta yazdığım gibi Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın açıkladığı bir “yapay zekâ eylem planımız” bile var.

“Fark et”, “İstifade Et”, “Üret” ve “Yönet” gibi dört ana başlığa sahip bu planla nereye varabileceğiz derseniz, Çin’in ya da ABD’nin vardığı yere varamayacağımızı şimdiden söyleyeyim.

Yine mi ıska?

Milli Eğitim Bakanı bunları bırakmış, Kurtuluş Savaşı’nın adına takmış.

Üniversiteler deseniz nepotizmini dini inancına bağlayan rektörlerle, öğrencisine fotoğraf çektirmedi diye üniversite kampüsüne 5 yıl girememe cezası verenlerle ne kadar olabilecek ise o kadar olacak.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın yatırım programında imam hatip liseleri ve uygulama atölyeleri inşaatları için 2025 yılında 3 milyar 469 milyon 429 bin liralık harcama planlanmıştı.

Aynı programa göre fen liseleri için 1 milyar 397 milyon 264 bin lira kaynak ayırılıyordu.

Osmanlı İmparatorluğu büyük ölçüde dini taassuptan kaynaklanan nedenlerle Sanayi Devrimi’ni ıskaladı.

Sermaye birikimi sağlanamadı, eğitim ise hepten ihmal edilmişti.

Bugün yaşadığımız sorunların büyük bölümünün temelinde o dönemdeki geri kalmışlık var.

Öyle görünüyor ki yapay zekâ devrimini de kaçıracak, diğer ülkelerin arkasından bakakalacağız.

Not: Bu yazıyı yazarken New York Times’tan Katrin Bennhold, aynı gazeteden Catie Endmondson, ve Çin’de yayınlanan Sixth Tone adlı online gazeteden Ye Zhanyahng’ın haberlerinden yararlandım.

Oksijen'den alınmıştır.

/././

Sanal partnerler için yas tutuluyor: Çin'de yapay zekâ sevgililere kısıtlama -Melis Karaca- 

Çin’de yapay zekâ destekli sanal partner hizmetlerini düzenleyen yeni kurallar yürürlüğe girdi. Teknoloji şirketlerinin kullanıcıları duygusal bağımlılığa sürükleyecek içerikler ve özellikler sunmasını yasaklayan düzenleme, özellikle yapay zekâ sevgilileriyle uzun süreli bağ kuran kullanıcıların tepkisine yol açtı.  https://t24.com.tr/dunya/sanal-partnerler-icin-yas-tutuluyor-cinde-yapay-zek-sevgililere-kisitlama,1336831

***

Caretta carettalardan al haberi: İnci ve Mercan yola çıktı, Akdeniz’den haber getirecek!-Candan Yıldız-

Antalya-Manavgat Kızılot sahilinde koruma altındaki caretta carettalardan İnci ve Mercan, uydu cihazlarıyla Akdeniz’de yolculuk yapacak.

Carretta carettaların dünyasına gitmek ister misiniz?

Boğucu gündeme onların da gezegenimize kötü haberleri var.

Temmuz 2024’te Antalya’nın Manavgat ilçesi Kızılot sahilinde Altın ve Gümüş isimli iki caretta caretta sert kabuklarına takılan uydu cihazıyla birlikte denize uğurlandı. Gümüş, geçen iki yıl içinde 28 bin kilometre yol katetti. Bu esnada sırtında taşıdığı cihazla Akdeniz hakkında, göç yolları konusunda birçok bilgiyi karaya, bilim insanlarına ulaştırdı.

O bilgiler neydi?

Ordu Üniversitesi öğretim üyesi ve Ekolojik Araştırmalar Derneği Yönetim Kurulu üyesi Prof. Dr. Onur Candan açıkladı:

“10 yıl önce hayvanların göç rotaları üzerinden bir modelleme yapılmış, küresel ısınmanın etkileri 2050'de nasıl olacak diye. Bakın ne oldu? 2050'de beklediğimiz rotayı Gümüş 2025’te kullandı. Yani 25 yıl öne çekilmiş oldu bu rota. Buradan da diyoruz ki küresel ısınmanın etkileri tahmin ettiğimizden çok daha hızlı yaşanıyor. “Hem Prof. Dr. Onur Candan hem de caretta carettalarla bizi buluşturan, bu bilgileri sizlere duyurmamıza vesile olan etkinlik, maden firması TÜPRAG ile Ekolojik Araştırmalar Derneği’nin (EKAD) son iki yıldır su kaplumbağaları ile ilgili yaptığı iş birliği.

Son iki yılda altı caretta carettaya uydu takip cihazı takıldı. Onlar şimdi denizlerde veri toplamaya aracılık ediyor. Adları: Altın, Gümüş, Flora, Fauna, İnci ve Mercan. İnci ve Mercan da geçtiğimiz günlerde denize uğurlandı.1990’larda Türkiye nesli tüken caretta carettaları konuşuyordu. İnsanın doğayla kurduğu ilişkinin acımasız bir yüzünü öğreten caretta carettalar için, yumurtlama alanlarının korunmaya alınmasıyla neslin sürdürülmesi konusunda riskli seviye aşılmıştı. Ama insan doğanın efendisi olarak kendisini gördüğü sürece bu risk hep var.

İnci ve Mercan uydu takılarak denizle buluşturuldu

Onur Candan buna noktaya da dikkati çekti:

“Akdeniz'deki deniz kaplumbağası yuvalaması görülen ülkelerde, Kuzey Afrika hariç, düzenli koruma çalışmaları uzun yıllardır yapılıyor. 40 yıl önce caretta cerattaların yuvalarının korunması konusunda kritik derecede tehlike altındaydık. Bu seviye asgari endişe seviyesine indi ama bu korunmaya gerek olmadığı anlamına gelmiyor. Koruma devam etmeli. Çünkü bırakırsak ne olur? Bunun en güzel örneklerinden biri 1970’lerde yeşil kaplumbağa (chelonia mydas) ihraç ürünü sayılıyor, deniz ürünü sayılıyor. O dönem kaplumbağa yakalama işinde çalışmış bir adamla tanıştım. ‘O yıllarda balıkta çok sıkıntı oldu,  kaplumbağa satışına izin verilince bu kumsallar aylarca kandan kıpkırmızıydı’ dedi. 1970’lerde İskenderun Körfezi’nde bir kayda göre yılda 50 bin, bir kayda göre yılda 70 bin yeşil kaplumbağa katledilmiş. Tahminen 3 bin 500 dişi kalmış. Yine geçen sene Tunus civarında bir bölgede lokal balıkçıların etkisine bakıldı, sonuçları balıkçılık krizi olarak yayımlandı. 25-30 kadar orta ölçekli lokal balıkçı teknesi var bölgede. Yılda 3 binin üzerinde kaplumbağanın ölümüne sebep oldukları ortaya çıktı. Dolayısıyla korumayı sonlandırdığınız an 40 yıllık emek bir yılda çok daha kötü hale getirilebilir" 

Son iki yılda 110 bin yavru caretta caretta yumurtalarından çıkmış. Ancak bunların sadece 120 ya da 130 tanesi erişkin birey olabiliyor. Zira çevre faktörleri hayat imkânı bırakmıyor.Caretta carettaların yuvalarının korunması projesinde gençler de gönüllü olarak yer alıyor. Yurt dışından gelenler de vardı.

Akdeniz Üniversitesi Biyoloji Bölümü 4. sınıf öğrencisi Merve Yılmaz’la konuştum. İki yıldır yuvaların korunması için Kızılot sahilindeki kampa katılıyor.

Günlük olarak araziye çıkıp yuvalama alanlarını tespit ediyor. Bulunduğu yerin koordinatlarını kaydediyor. Çünkü bu dönem yavruların çıkış dönemi… Yuvalardaki kaç kaplumbağa denize ulaşıyor, kaçı ölüyor, bu bilgiler de kayıt atına alınıyor. 

Biyoloji öğrencisi Merve Yılmaz

Merve Yılmaz Yavru caretta carettaların hayatta tutunmasını zorlayan faktörleri de anlattı. İnsan baş sorumlu…

“Sadece bir canlının yemesi olarak bakmıyoruz. İnsan da bir predatör. Işık çok etkiliyor. Mesela alanlarımızdaki otel ışıkları çok önemli. Işık çok etkiliyor yuvaları. Onlara yön tayin ediyor. Anneler ışıktan nefret eder, yavrular ışığa âşıktır derler. Anneler ışık gördüğü zaman yuvalama yapmaz. Kendini denize götürür, gider, uzaklaşır. Ama yavrular yönlerini ay ışığına bakarak buldukları için aslında o yapay ışıklar, otel ışıkları, onları yanlış yere yönlendirir, bu yüzden denizden uzaklaştırır. İnsanların akşam saat 8'den sonra arazilerde bulunması yasak normalde. Her gün araziye çıkıyorum ve çöpleri topluyorum. Ertesi gün yine aynı yerde aynı çöpü görüyorum. Mesela geçen sene yavru bir kaplumbağanın pet bardağa sıkışıp öldüğünü gördüm. İnsanlar sahilde konuşuyor, eğleniyor, güzel ama bu aynı zamanda kaplumbağaların yuvalama alanı. Sen onların alanını işgal ediyorsun aslında. Ve insanlar şey bile diyebiliyor, kaplumbağa buradan niye çıksın? Sen onun yuvasındasın aslında… “

Uydu izleme cihazı takılan Altın, Gümüş, Flora ve Fauna, İnci ve Mercan’ı bu linkten canlı olarak izleyebilir, hangi rotaları takip ettiklerini, ne kadar yol gittiklerini takip edebilirsiniz.

İnci ve Mercan’a takılan uydu takip cihazlarıyla -daha gelişkin cihazlar olduğu açıklandı- caretta carettaların dalış derinlikleri, dalış süreleri, deniz yüzey sıcaklıkları gibi verilere ulaşılacak. Bu veriler NASA’da toplanıyor. Ve veri akışı ilgili kuruma belirli bir ücret karşılığında sağlanıyor.

Uzun miller yaparak kışlama alanlarına, yani ‘uyuşma’ alanlarına giden bu kaplumbağalar enerjisini tekrar topladıktan sonra, ki bu üç ya da dört yıl sürebiliyormuş, jeomanyetik dalgaların yönlendirmesiyle yuvaladığı kumsala geri dönecekler. Bu yolculukta hem kendi eko sistemleri hem de bilim için hayati bilgiler üretmiş olacaklar.

/././

X Algoritması : Dijital Linç ve İfşa -Aslı Atasoy / T24-

Sosyal psikolog Prof. Dr. Sinan Alper: İnsan psikolojisinde ‘olumsuzluk yanlılığı’ var, sosyal medya algoritmaları da daha fazla etkileşimle bu davranışı ödüllendiriliyor. 

Prof. Dr. Sinan Alper, kötüyü ödüllendiren sosyal medya algoritmalarının değiştirilmesi yönünde halkın söz sahibi olması gerektiğini ifade ediyor: “İnsanlar olumsuz içeriklere daha fazla dikkatlerini veriyorlar. Günlük hayatta da böyle. Sosyal medyada da insanlar böyle şeyleri daha çok paylaşıyor. Kendilerine yönelik bu olumsuz bir şeye dikkatlerini veriyor ve ona laf yetiştirmeye çalışıyorlar. Düşman gördükleri kişiye laf sokan olumsuz içerikleri de yine aynı şekilde daha çok destekliyorlar. Daha fazla etkileşim aldığı için sosyal medya algoritmaları da bunu daha fazla gösterip bu davranışı ödüllendiriliyor”

Twitter/X, yirmi yılın ardından artık sadece bir iletişim platformu olmaktan çıkıp duyguların, öfkelerin ve toplumsal kutuplaşmaların ana sahnesi haline geldi. Platformun insanı bir "araç" olarak kullandığı ya da bizleri bambaşka bir kimliğe bürüdüğü bu süreçte, dijital medyanın insan psikolojisi üzerindeki etkileri kaçınılmaz bir tartışma konusu. Sosyal psikolog Prof. Dr. Sinan Alper, yaşadığımız kutuplaşmanın sadece platformlardan kaynaklanmadığını, sosyal medyanın aslında mevcut eğilimlerimizi "kolaylaştıran" bir sahne sunduğunu vurguluyor. Prof. Alper ile dijital dünyadaki öfke döngülerini, "karanlık dörtlü" kişilik özelliklerinin yükselişini ve iyileşme ihtimalini konuştuk.

-Twitter/X 20. yılına girdi. Sizin çalışmalarınızdan hareketle; bu platform insanı “araç” olarak mı kullanıyor, yoksa bizi yeniden mi tasarladı? Bu 20 yılda insan psikolojisinde neler yaşadık?

Sosyal medyanın normal geleneksel medyadan farkı insanların araya aracı sokmadan doğrudan başkalarıyla iletişime geçebiliyor olması. Herhangi biriyle herhangi bir zamanda iletişim kurabiliyor olmak tabii alışık olduğumuz bir şey değildi bu zamana kadar. Bunun bazı olumsuz yönleri de oldu. Neden? Çünkü biz normalde günlük hayat içinde aslında iletişim kurduğumuz insanları kişisel olarak tanıyoruz bir geçmişimiz, hikayemiz var. O insanların yüzüne bakacağımızı biliyoruz yani aslında görünmeyen bir sözleşme var. Herkes buna göre davranıyor. Sosyal medyada ise bu yok. Twitter’ın ise daha ekstra özelliği var, o da çok metin ağırlıklı bir iletişim aracı. Instagram’dan, Facebook'tan farklı olarak sadece yazılanları görüyoruz. Dolayısıyla onların nasıl bir ses tonuyla söylendiğini veya niyetleri bilmiyoruz. Tamamen yazı üzerinden bir şey çıkartıyoruz. Bu da bazen olumsuz şeylere sebep olabiliyor. 

-Yazının çok daha hızlı kitleselleşme özelliği var. Özellikle de negatif içerikli yazıların daha fazla ödüllendirilmesi söz konusu. Son 20 yılda insan psikolojisine dair kendi kişisel araştırmalarınızdan yola çıkarak neler söylersiniz?

Sosyal medya son 20 yılda yaygın bir şekilde kullanılıyor. İnsanın kültüründe bir değişiklik oldu evet ama bu sosyal medya yüzünden mi böyle oldu yoksa zaten öyle mi oluyordu da sosyal medya bundan etkilendi? İkisi de muhtemelen doğru. Aslında dünyada ekonomik süreçlerle ilgili insanları birbirine karşı kutuplaştıran bir süreç var. İnsanlar dönüp bir günah keçisi aramaya başlıyorlar. Dünyada aşırı ideolojilerin, kutuplaşmanın yükselişini buna bağlayabiliriz. Sosyal medyada da aslında bunun yansımasına görüyoruz. Her şey güllük gülistanlıkken sırf Twitter yüzünden insanlar kutuplaşmadı. Zaten insanlar hayatımızın kötüye gidişinden dolayı kimi suçlayalım diye bakıyorken sosyal medya onlara kolaylaştırıcı bir platform sundu.

-X’deki öfke patlamalarını bir eylem olarak görmek mümkün mü? 

Burada yaşadığımız öfke patlamaları neden bu kadar kolay diye sorarsak yanıtı şu olur; çünkü bize bir geri dönüş yok. Genellikle rahatlıkla yapıyoruz ve başımıza pek bir şey gelmiyor. Politik veya sosyal amacınızı fazla efor sarf etmeden bir şekilde desteklemek gibi. Dolayısıyla sosyal medyada yapılan bazı paylaşımlar bir eylem olarak yapılıyor aslında oradaki öfke patlamaları da aynı şekilde. Aslında paylaştıkları içerikler insanların kendi dünya görüşlerini sinyalledikleri bir mesaj taşıyor. Bunu eylem olarak gördüğünüzde bu gerçekten somut dünyada herhangi bir dönüşüme sebep oluyor mu o kısmı literatürde biraz tartışmalı. Artık başka bir şey yapmamıza gerek yok gibi bir rahatlama da olabilir ama bir yandan da oradaki eylem bir bilinçlendirme veya toplumda yeni bir norm, ortak uzlaşı yaratmaya hizmet eden bir şey de olabilir. Dolayısıyla gerçekten işe de yarıyor olabilir. Bunu savunanlar da var.  

-Anladım ama çok genel oldu. Evet olabilir ama olmaya da bilir diyorsunuz. Biz akademik olarak sizin araştırmalarınızdan yola çıkarak daha somut bir şeyler öğrenmeyi istesek yanıtınız nasıl olur?

Ama bu sorunun cevabı böyle. Çok spekülasyon olur öteki türlü.

-Bir fikir beyan ederken, “nötr” kalmak neredeyse imkansız. Twitter, kişiyi, kendi takipçileri tarafından onaylatmaya ve karşı tarafı susturmaya zorluyor. Dijital ortamdaki bu “ya bendensin ya kara toprağın” hali nedir? Ve bir insanın kendi düşüncesi yerine grubunun öfkesini temsil etmek zorunda kalması duygusal olarak onu nasıl etkiler?

Burada sosyal medyanın aslında ödül mekanizmasıyla ilgili bir durum var. Sosyal medya sistemi her iki tarafı da anlayan bir yerde yani tam ortada olmayı ödüllendirilen bir şey değil. Aslında burada biraz önce biraz sizin bahsettiğiniz “olumsuzluk yanlılığı” denilen bir şey var insan psikolojisinde. İnsanlar olumsuz içeriklere daha fazla dikkatlerini veriyorlar. Günlük hayatta da böyle. Hakkınızda 100 kişi iyi şey söylerken sadece bir kişi kötü bir şey söylesin, siz bütün gün o bir kişiyi düşünürsünüz. Bunun mantığı ise şu; evrimsel olarak olumsuz bilgi potansiyel olarak bazı tehditlerle ilgili bize bilgi verebileceği için biz buna dikkatimizi veririz. Sosyal medyada da insanlar böyle şeyleri daha çok paylaşıyor. Kendilerine yönelik bu olumsuz bir şeye dikkatlerini veriyor ve ona laf yetiştirmeye çalışıyorlar. Düşman gördükleri kişiye laf sokan olumsuz içerikleri de yine aynı şekilde daha çok destekliyorlar. Daha fazla etkileşim aldığı için sosyal medya algoritmaları da bunu daha fazla gösterip bu davranışı ödüllendiriliyor. Burada şu notu düşmek lazım herkes böyle değil. Sosyal medyadaki herkes aslında sürekli aşırı uçlarda yorumlar yapmıyor. Tam tersine çoğu insan aslında ya böyle konulara girmiyor ya yorum yapmıyor. 

-Peki bir insanın kendi düşüncesi yerine bir grubun öfkesini temsil etmek zorunda kalması duygusal olarak onu nasıl etkiliyor?

Grubumuzun öfkesi aslında zaten bizim öfkemiz. Çünkü hangi gruba ait olduğumuz zaten bizim kendi bireysel kimliğimizin önemli bir parçası. Kolektif bir öfke hissetmek olumsuz tabii ama bir yandan da o güçlü duygularla ortaklaşıyoruz.

-Peki ya o kadar ortak değilsek? Bazı durumlarda inanmasak bile o grupta kabul görmek ya da o grubun temsiliyetini hakkıyla yerine getirebilmek amacıyla da yapılıyor bazen…

Bu aslında bir görüşe ne kadar katıldığınızdan, inandığınızdan çok sizin aslında sizin kimlerden olduğunuzu gösteren bir şey. Bununla ilgili çalışmalar da var. İnsanların retweet ediyor olması aslında o retweet ettikleri şeyin içeriğine yüzde 100 inandıkları anlamına gelmeyebiliyor. Kendini gruplarının işine gelen bir şey, stratejik olarak o zaman bu amaçla da paylaşılabiliyor.

-Birilerinin “kötülük” gösterisi yaparak takipçi ve gelir elde etmesi, toplumsal ahlakı ve iyilik algımızı nasıl etkiliyor? Psikolojik olarak, birini düşman ilan ettiğimizde beynimizde neler oluyor? 

Burada şimdi bir önceki aslında şeyle bağlantılı bir soru. Birçok insan “başıma bir şey gelir” diye susuyor dediniz ama aslında çoğunluk için tam sebebi o değil. Birçok insanın umurunda değil böyle konular. Çoğu insan sosyal medyayı eğlenmek için kullanıyor çok hoş, komik video izleyeyim diye bakıyor. Bu Türkiye’de de dünyada da böyle. Onlara üretilen içerik de eğlenceli içerikler. İstatistiksel anlamda Twitter'da birçok insanın kötü veya düşmanca içerik tükettiğini söylemek çok doğru değil. Tabii ki bir grup insan da var özellikle siyaseti, gündemi takip edip bu tanıma uyan. Burada bizim de düşman olarak algıladığımız taraf kötü, bizim grubumuz iyi diye içerik sunulduğu zaman artık hayatı aslında biraz siyah beyaz görmeye başlıyoruz. İkili sisteme geçiyor beynimiz. Karşı tarafı düşman olarak tanımladığımız zaman da aslında bir tehdit olarak görüyoruz. Burada mantıksal düşünme yerine duygular giriyor. Duyguların yoğun olduğu zaman artık rasyonel düşünememeye başlıyoruz.

-Araştırmalar özellikle X’in insanların “Karanlık Dörtlü” denilen kişilik özelliklerini beslediği ve daha görünür kıldığı yönünde bazı bulguları ortaya koyuyor. Siz neler söylersiniz?

Karanlık üçlü veya dörtlü diye geçen kişilik özellikleri narsizm, psikopati, makyavelizm, sadizm. Bunların hepsi aslında günlük hayatın içinde hafif versiyonları olan şeyler. Yani bir insanı zor duruma düşürüp bu durumdan hoşlanmak gibi düşünebiliriz.  Bu özellikler yükseldikçe sosyal medyada özellikle trollük dediğimiz davranışların arttığını görüyoruz. Sosyal medya bu şekilde davranmayı kolaylaştırıyor. 

-Haklı bir hesap sorma gerektiren durumlarda nasıl tepki vermeliyiz? Bu konuda bir gelenek oluşturulabilir mi?

Gelenek oluşturulabilir. Biz Twitter örneğinden konuşuyoruz. Yeni düzen kurulurken yeni bazı gelenekler veya yöntemler oluşturulabilir. Burada önemli olan aslında tepkiyi gösterirken ne yapmaya çalıştığımızı her zaman aklımızda tutmamız gerekiyor. Örnek vereyim Meclis’te yeni bir yasa tasarısı var ve bu yasa geçmesini istiyoruz. Bunu yapmak için mümkün olduğunca geniş çevreden insanı bu konuda ikna etmemiz gerekiyor. Bu bunu unutuyoruz bazen. Bunu unuttuğumuzda kendi siyasi tarafımızın hoşuna giden ama karşı tarafa yönelik agresif bir dil kullandığımız zaman zaten bu hiçbir işe yaramıyor. Çünkü bir yankı odası oluşturuyor. Söylediğinizi sadece kendinizi dinliyorsunuz. Yeni bir norm oluşturmak, insanları gerçekten ikna etmek gibi bir niyetimiz varsa o zaman karşı tarafı düşmanlaştırmanın, hakaret etmenin aslında o tartışmayı daha başlamadan bitirdiğini unutmamamız gerekiyor. Diyalog zemini oluşturmak için farklılıklardan değil ortak yanlardan bahsetmek gerekiyor. 

-Bunu bireysel çabayla yapabilir miyiz yoksa sizin gibi araştırmacılar sosyal medya ya da sivil toplum örgütleri gibi toplu çabalar mı gerekli?

İkisinin de yapabileceğini düşünmüyorum. Bu konuda çalışan STK’lar var. Dananın kuyruğunun koptuğu yer bu sizin ne söylediğiniz gibi sosyal medyanın ödüllendirdiği ve ödüllendirmediği şeyler. Kullanılan algoritmanın ne olacağı üzerinde halkın bir söz sahibi olması gerekiyor. Büyük teknoloji şirketlerinin insafına bırakılmış bir şey olmaması gerekiyor. Dolayısıyla burada bir kurumsal bir müdahale gerekiyor yani daha köklü radikal bir çözüm istiyorsak eğer bunu ancak işte halkın işte çıkarını savunan siyasetçilerin gidip teknoloji devlerine “bunu böyle yapmayacaksınız artık şöyle yapacaksınız” demesi ile anlayacak olabilecek bir şey. Bu sadece sosyal medya algoritması da değil bizim zihnimizin algoritması da böyle. Evet belki daha fazla çıkarıyor örneğin olumsuz içeriği ama aynı zamanda biz orada sıradan böyle kaydıra kaydıra okur okurken de bizim zihnimiz olumsuz olanları ön plana çıkartıyor. Aslında kişisel olarak kendimizi disipline edebileceğiniz bir durum.  

-Biz buradan sağ çıkmak için ne yapmalıyız? “Dijital diyet”ten öte, zihinsel düzeyde bize nasıl bir davranış pratiği önerirsiniz? Twitter/X’in 20. yılına girdiğimiz şu dönemde, iyileşme mümkün mü yoksa artık geri dönülemez bir noktada mıyız?

Zor soru tabii, iyi hissettiren şeyler ve iyi gelecek şeyler arasındaki ayrımı daha iyi yapabilmemiz gerekir. Twitter'da beğeniyoruz, paylaşıyoruz ya da troll diyoruz bu bize orada anlık olarak iyi hissettiriyor olabilir ama toplumu orada kutuplaştırıyoruz.  Bu yarattığımız iklim somut olarak hayatımızı olumlu mu etkiliyor olumsuz mu biraz bu kısmı düşünmek gerekiyor belki.

/././

Online itibar yönetimi uzmanı Gönül Uğurel: ‘Linç dalgası’nda ilk refleksler önemlidir; panikle yapılan savunmalar ve öfkeyle yazılmış paylaşımlar krizi büyütüyor. 

Dijital dünyanın hızı insan hayatını bir anda değiştirebiliyor. Online itibar yönetimi uzmanı Gönül Uğurel, bu yeni düzende kriz anını beklemeden, şimdiden sağlam bir dijital varlık inşa etmenin önemine dikkat çekiyor: “Teyit edilmemiş bir bilgi, manipüle edilmiş bir görüntü veya bağlamından koparılan kısa bir video, çok kısa sürede milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Dijital ortamın hızı, krizlerin de hızını artırıyor. Ancak burada önemli olan sadece krizin ne kadar hızlı yayıldığı değil, kurumun veya kişinin ilk saatlerde nasıl hareket ettiğidir. İlk refleksler çoğu zaman sürecin geri kalanını belirliyor”

Sözlükler itibar kelimesini, toplumda kazanılan saygınlık ve değer görme hali olarak tanımlıyor. Geleneksel dünyada itibar, yeri geldiğinde kapıları sizden önce açıp, siz odadan çıktığınız da bile orada duran bir sermayeydi. İnşası bir ömre yayılan bu sermaye, şimdilerde saniyeler içinde yok olabiliyor.  

Online itibar yönetimi uzmanı Gönül Uğurel ile kriz anlarında sükuneti korumanın kıymetini ve hız tuzağına düşmeden varlık göstermenin yollarını konuştuk.  

-Yaptığınız işi bize tarif eder misiniz?  

Çalışma alanımız, online itibar yönetiminin iki önemli ayağına odaklanıyor. Birincisi, hukuka aykırı veya gerçeği yansıtmayan, kişi ya da kurumlara zarar veren dijital içeriklerin yayından kaldırılması süreçlerini yönetmek. İkincisi ise dijital içerik küratörlüğü. Yani internette bir kişi ya da marka hakkında karşılaşılan bilgi ekosistemini analiz ediyor, doğru, güvenilir ve sürdürülebilir bir dijital görünürlük oluşturulmasına katkı sağlıyoruz. Bugün insanlar bir kişiyle tanışmadan, bir şirketle çalışmadan ya da bir ürün satın almadan önce internette araştırma yapıyor. Bu nedenle dijital görünürlük artık yalnızca iletişim değil; güven, itibar ve karar alma süreçlerinin de önemli bir parçası haline geldi.  

-Günümüzde itibar nedir ve nasıl korunur? Sosyal medyada itibarımızı nasıl inşa eder ve koruruz?  

Eskiden itibar yıllar içinde oluşan bir kavramdı. Bugün ise hem yıllar içinde inşa ediliyor hem de dakikalar içinde zarar görebiliyor. Dijital itibar yalnızca sosyal medyada paylaşım yapmak değildir. Arama motorlarında çıkan sonuçlardan haber içeriklerine, yapay zekâ destekli arama sistemlerinin ürettiği özetlerden sosyal medya yorumlarına kadar çok geniş bir alanı kapsıyor. İtibarı korumanın temel yolu kriz çıktığında tepki vermek değil, kriz çıkmadan önce güçlü bir dijital varlık oluşturmaktır. Düzenli iletişim, doğru bilgi paylaşımı, şeffaflık ve yanlış bilgilerin hızlı şekilde düzeltilmesi bugün en önemli unsurlar arasında yer alıyor.  

-Şu anda bir kurum ya da kişinin itibarının "sıfırlanması" ne kadar sürüyor?  

Ne yazık ki bazen bir saat bile sürmeyebiliyor. Teyit edilmemiş bir bilgi, manipüle edilmiş bir görüntü veya bağlamından koparılan kısa bir video, çok kısa sürede milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Dijital ortamın hızı, krizlerin de hızını artırıyor. Ancak burada önemli olan sadece krizin ne kadar hızlı yayıldığı değil, kurumun veya kişinin ilk saatlerde nasıl hareket ettiğidir. İlk refleksler çoğu zaman sürecin geri kalanını belirliyor.  

-Bir "linç dalgası" ile karşı karşıya kalan kişi veya kurumların, o anki panikle yaptıkları en büyük hata nedir?  

En sık gördüğümüz hata, panikle yapılan açıklamalardır. Yeterince doğrulanmamış bilgilerle yapılan savunmalar, öfkeyle yazılmış paylaşımlar ya da her yoruma tek tek cevap verme çabası çoğu zaman krizi büyütüyor. Kriz anlarında sessizlik her zaman doğru değildir; ancak plansız konuşmak da doğru değil. Öncelikle olayın doğru analiz edilmesi, ardından stratejik ve tutarlı bir iletişim kurulması gerekir.  

-Sosyal medyada gerçekleşen linç sonrasında dava açmak itibarı onarıyor mu, yoksa ateşe benzin mi döküyor?  

Bunun tek bir doğru cevabı yok. Her olay kendi içinde değerlendirilmeli. Eğer açık bir hak ihlali, iftira veya hukuka aykırı içerik söz konusuysa hukuki süreç elbette önemli bir araçtır. Ancak dava açmak tek başına itibarı onarmaz. Son yıllarda ne yazık ki bazı kişi veya platformların olumsuz içerikleri ekonomik kazanç elde etmek amacıyla kullandığına da tanık oluyoruz. Böyle durumlarda hukuki süreç kadar doğru iletişim yönetimi de büyük önem taşıyor. Asıl amaç yalnızca içerik kaldırmak değil, kamuoyunun güvenini yeniden oluşturabilmektir.  

-Yakın zamanda şahit olduğunuz, dijital itibarın tamamen yıkıldığı, müdahale edilerek ya da edilmeyerek kurtarılan ilginç bir olaydan bahsedebilir misiniz?  

Yakın zamanda kamuoyunda geniş yankı uyandıran bir olayda, henüz doğruluğu kesinleşmemiş iddialar sosyal medyada çok hızlı yayıldı ve kısa sürede ciddi bir linç dalgasına dönüştü. Süreç boyunca gerçeği yansıtmayan pek çok içerik dolaşıma girdi ve oluşan algı, hukuki sürecin önüne geçti. Daha sonra iddiaların önemli bir kısmının asılsız olduğu ortaya çıktı ve ilgili kişi serbest bırakıldı. Ancak süreç sonrasında verdiği bir röportajda yaptığı bazı spontane açıklamalar yeni bir tartışma dalgasını tetikleyebilecek nitelikteydi. Bu tür krizlerde en büyük hata, duygusal yükün hâlâ çok yoğun olduğu bir dönemde plansız açıklamalar yapmaktır. Kriz yalnızca hukuki sürecin sona ermesiyle bitmez; kamuoyu algısı çoğu zaman yaşamaya devam eder. Bu nedenle bazen en doğru iletişim stratejisi, ilk anda konuşmak değil; süreci doğru analiz edip uygun zamanda, kontrollü ve tutarlı bir açıklama yapmaktır. Böylece oluşabilecek ikinci bir linç dalgasının önüne geçmek mümkün olabilir.  

-Negatif içeriklerin daha fazla etkileşim alması gerçeği, sizin sektörünüzde bir sorun mu yoksa fırsat mı? İnsanlar "kötü şöhretin de şöhret olduğunu" düşünüyor mu?  

Algoritmaların çalışma biçimi nedeniyle olumsuz içerikler çoğu zaman daha hızlı yayılıyor. Bu nedenle bizim açımızdan bu durum hem bir risk hem de yönetilmesi gereken bir gerçek. Ne yazık ki son yıllarda bilinçli olarak provokatif içerik üreten, tartışma yaratmayı görünürlük stratejisi haline getiren kişi ve hesapların sayısında artış görüyoruz. Ancak kısa vadede görünür olmak ile uzun vadede güven kazanmak aynı şey değil. Dijital itibarın temelinde sürdürülebilir güven bulunur.  

-Şahit olduğumuz vakalarda, linç edilen birine destek çıkanların linç edildiğini, daha sonra da linç edenlerin de linç edildiğini görüyoruz. Bu "lincin linci" durumunda bir itibar yönetim uzmanı olarak nasıl bir strateji izliyorsunuz?  

Böyle durumlarda öncelikle bilgi kirliliğinin önüne geçmeye çalışıyoruz. Gerçeği yansıtmayan içerikleri tespit ediyor, gerekli durumlarda hukuki süreçleri başlatıyor ve dijital ortamı düzenli olarak takip ediyoruz. Ancak yalnızca içerik kaldırmak yeterli olmuyor. Asıl hedef, yanlış bilgilerin yayılmasını durdururken doğru bilginin güvenilir kanallar üzerinden görünürlüğünü artırmaktır. Bugün itibar yönetimi yalnızca savunma yapmak değil, doğru bilgi ekosistemini oluşturabilmektir.  

-Siz sosyal medyayı nasıl kullanıyorsunuz? Ve nelere dikkat ediyorsunuz?  

Sosyal medyayı hem bireysel hem de mesleki açıdan gözlemlemek için aktif kullanıyorum. Bir haberi veya iddiayı tek bir kaynaktan görerek paylaşmamaya özen gösteriyorum. Dijital ortamda hız çoğu zaman doğruluğun önüne geçebiliyor. Bu nedenle özellikle teyit edilmemiş içeriklere karşı dikkatli davranıyorum. Ayrıca sosyal medyada her tartışmaya dahil olmanın gerekli olmadığını düşünüyorum. Dijital dünyada bazen en doğru strateji konuşmak değil, doğru zamanda ve doğru zeminde konuşabilmektir. 

YARIN - T24 Teknopolitik yazarı Füsun Sarp Nebil anlatıyor.

/././

T-24

soL "Köşebaşı + Gündem" -18 Temmuz 2026-


Türkiye NATO’ya sığar mı?-Aydemir Güler- 

Ancak daha önemlisi, bu denli yoksullaştırılmış halk kitlelerine, daha da berbat etki yaratacağı belli olan fetih hayalleri satmak olanaklı değildir. Hele bu halkın ABD ve İsrail’le birlik olup İran’a, Almanya ve Ukrayna’yla kol kola girip Rusya’ya saldırtılması olacak şey değildir. 

Burjuva siyaseti faydacı ve ilkesizdir. Mottosunu Süleyman Demirel “dün dündür, bugün bugündür” diye ilan etmişti yıllar önce. Anlatılana göre 1970’lerde eski Cumhurbaşkanının görev süresinin sonuna gelindiğinde askerler o makamda eski genelkurmay başkanını görmek istiyor, bu doğrultuda siyasetçilere baskı yapıyorlardı. Bu yönde bir temas kurulduğunu reddeden Demirel’i, görevdeki genelkurmay başkanı yalanlayıverdi! Doğal olarak gazeteciler soruyu yinelediler. Süleyman bey de yalanın, ilkesizliğin, faydacılığın sloganını anında icat etti. Bu yanıtı kimileri komik, başkaları dürüst bulmuştur…

AKP’nin son dönemki keskin Batı manevrasını açıklamak için ise Demirel’e başvurmak çok da gerekmiyor. Aslında direksiyonun, Türkiye kapitalizmini “fabrika ayarlarına” döndürmek üzere bu kadar sert kırıldığı bile söylenebilir. 

Bir dönem Ankara’da, Yeni-Osmanlı’nın büyük güçler arası dengelerin üstüne inşa edileceği tezi ve pratiği egemen oldu. Ama ABD/AB ile Rusya/İran fay hattının üstüne bina çıkılmasını gerçekçi bir proje haline getiremezsiniz!

Bizim ölçeğimizde bir kapitalist ülkenin emperyalist bir güç haline sıçraması için, hiç olmazsa bu kadar sarsıntı yaşanmaması gerekirdi. Oysa Ortadoğu, Sovyet sonrası dönemde deprem fırtınasına sahne olmuştur. Rusya’nın, onuncu yıldönümünü yeni geride bıraktığımız Fethullahçı darbe günlerinde Erdoğan’a açtığı krediyi, Ankara’nın Avrasya çıpasına bağlanmasına yoranlar oldu. Ama bir yere kadar... 

Türkiye kapitalizminin AB/ABD bağları o kadar güçlüdür ki, Rusya dengeciliği bir dönem işe yarasa da, bugünden bakıldığında esas olarak, dümenin tekrar Batıya kırılacağı sıra ödenecek faturayı şişirmeye yaramıştır. Gerçekten de ABD arada elinde çok koz biriktirmiştir. Fatura ağırdır. 

NATO’nun Türkiye’yi askeri olarak işlevlendirdiği bir dizi örnek vardır geçmişte. Bugün hepsinin ötesinde; Türkiye savaşın eşiğindedir. İran savaşının üçüncü perdesi Trump’ın komutuyla Ankara’da açıldı. Fidan da anında İran’ı suçlayan demeçlerle gereğini yerine getirdi. Rusya alenen ve yazılı olarak yine NATO zirvesinde düşman ilan edildi. Yine Fidan Kiev’e koşup Zelenski’den “ikinci derece liyakat nişanı” kabul etti. Trump, Çin’i ABD seçimlerine müdahale etmekle suçlayarak provokasyon dilinde yeni bir sayfa açmış bulunuyor. Fidan’ın durumdan vazife çıkaracağına emin olabiliriz…

TKP’nin önceki günkü doyurucu açıklamasını tekrarlamaya gerek yok. Benim geleceğim nokta şu ki, AKP’nin işi daha kolaylaşmış değildir!

Yeni-Osmanlı -veya emperyalist kimliğiyle güncellenmiş, bu hedefe uygun olarak Cumhuriyeti bütünüyle tasfiye etmiş bir tuhaf Türkiye- Batı ile Doğu arasındaki fayların üstüne kurulamazdı; bu bir. İkincisi, Doğu’ya giden yol zaten büyük ölçüde, yapısal olarak kapalıydı. Şimdi, zorunlu istikamet olarak direksiyonun Batı’ya kırılmasının adını koyalım: AKP, emperyalist Yeni-Osmanlı’yı NATO şemsiyesi altında inşa etmeye karar vermiştir. 

İşte bu da olanaksızdır. “NATO altında Yeni-Osmanlı” birden fazla nedenle olmaz. Nedenlerin bir bölümü dış, diğer bölümü de iç dinamikler altında değerlendirilebilir. 

Dış nedenlerin özeti şudur: Emperyalizm, taşeronluğu bu denli arzuyla içine sindiren bir ülkeye, Ortadoğu’nun devasa pastasını teslim etmez. AKP iktidarı, bir süre büyük güçlerle rekabet edip onlar arasındaki dengeleri istismar ettikten sonra hizaya girmiş bulunuyor. Onunla birlikte sıralanan bölgesel aktörler ikinci lig oyuncularıdır. Böyle bir Yeni-Osmanlı, deyiş uygunsa, düşük profil bir emperyalist olur ancak. 

İçeriden bakıldığında ise, kaç parçaya bölündüğü hesaplanamayan darmadağınık bir iktidar bloku görülüyor. Bu bloku her şeye rağmen bir arada tutan figür bellidir. Ama Erdoğan’ın da Cumhurbaşkanı adaylığı, yani liderlik rolünün sürmesi, yerine kimin geçeceği bu kadar tartışıldıktan sonra inandırıcılığını kaybetmiştir. Görev süresinin uzatılması, AKP’nin dağılmasının bir unsurudur artık. 

Ancak daha önemlisi, bu denli yoksullaştırılmış halk kitlelerine, daha da berbat etki yaratacağı belli olan fetih hayalleri satmak olanaklı değildir. Hele bu halkın ABD ve İsrail’le birlik olup İran’a, Almanya ve Ukrayna’yla kol kola girip Rusya’ya saldırtılması olacak şey değildir. 

Bütün bu kriz yollarının bir kavşağında, yoksul emekçi halkın, eşitlik ve adalete giden yol olarak barışa ve Cumhuriyet’e sahip çıkması bu zırvalıklardan daha büyük, daha gerçek bir olasılıktır.

/././

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan: Sistemde korkunç bir çıkar kavgası var 

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, 15 Temmuz’un tarihsel arka planından iktidar içindeki güç kavgalarına, Muhsin Yazıcıoğlu dosyasından AHBAP ve Haluk Levent tartışmalarına kadar gündemdeki başlıkları değerlendirdi. Okuyan, tüm bu gelişmelerin birbirinden bağımsız olmadığını belirterek, “Türkiye’de kamusal alan çökertilmiş durumda. Barbar bir sermaye birikim süreci yaşanıyor. Sistemde korkunç bir çıkar kavgası var” uyarılarında bulundu.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan, gazeteci Fatma Karaağaç’ın Elips TV’deki Filtresiz Siyaset programında siyasal gelişmeleri, 15 Temmuz’un perde arkasını, devlet içindeki güç savaşlarını ve Haluk Levent vakasını kapsamlı bir şekilde değerlendirdi.

Okuyan, yaşanan olayların birbirinden bağımsız olmadığını, aksine sistematik bir sermaye birikim sürecinin parçası olduğunu vurguladı.

‘Devletin ya da bu sistemin önemli stratejik hamlelerinin hepsinde Fethullahçılar vardı’

15 Temmuz darbe girişiminin 10. yılındaki tartışmalar etrafında sürecin tarihsel arka planına dikkat çeken Kemal Okuyan, Fethullahçı yapılanmanın AKP ile başlamadığını, devletin stratejik bir tercihi olarak 90'lardan itibaren yapılandırıldığını ifade etti. Okuyan konuyu şu sözlerle detaylandırdı:  "Meseleyi 15 Temmuz'a daraltarak değerlendirdiğimiz anda başka bir sonuca ulaşırız ama meseleyi 25-30 yıllık bir Türkiye öyküsü olarak ele aldığımızda başka bir sonuca ulaşırız. Çünkü bu cemaat ya da 'Hocaefendi'den FETÖ’ye geçiş çok zaman aldı. Dikkatle bakarsak Türkiye'de aslında Fethullahçıların hakim bir örgütlenme haline gelmesinin öyküsü AKP'den önce başlıyor. AKP'nin iktidara gelişini hazırlayan ortamda cemaatin çok ciddi bir rolü var. Hedefleri Türkiye'de cumhuriyetçi birikimi paralize etmek, hatta yok etmek; kamu kültürünü ortadan kaldırmak ve Türkiye'nin tamamen Amerikancı bir eksene yerleşmesini sağlamaktı. Bunlar iç içe geçmiş birbirini besleyen hedeflerdi.  Bu hedefler AKP iktidarından önce planlandı, devletin neredeyse resmi bir stratejisi haline geldi ve AKP onun üzerine iktidar oldu. İktidar olduğunda da hem kadro kaynakları açısından hem de siyasi hedefler açısından cemaate muhtaçtı AKP.  Bir siyasi parti gibi örgütlenen hareketler değiller bunlar. İktidarlılar, devletliler; dolayısıyla devleti ele geçirdiler gibi bir öykü yanlış. Devletle beraber hareket ettiler ve bir strateji uyguladılar, devlet dediğimiz şey soyut bir kavram değil. 1990'lardan itibaren bu yapı devletin merkezine yerleştirildi. Devletin önemli stratejik hamlelerinin, ya da bu sistemin önemli stratejik hamlelerinin hepsinde Fethullahçılar vardı."

‘ABD, kendi sözünü dinleyecek bir ekibin iktidara gelmesini ya da Erdoğan'ın korkutulmasını istedi’

Darbe girişiminin uluslararası boyutuna değinen Kemal Okuyan, asıl belirleyici gücün ABD olduğunu ve meselenin bir "pasta kavgası"ndan öte, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki konumunu belirleme çabası olduğunu belirtti:

"Cemaatle AKP arasında bir pasta kavgası var mıydı; evet vardı. Ama asıl mesele AKP'nin bir dönem Amerika Birleşik Devletleri ve genel olarak Batı ittifakıyla daha pazarlıkçı bir tutum geliştirmesiydi. Buna itiraz etti ABD ve daha sadık, daha kendi sözünü dinleyecek bir ekibin iktidara gelmesini ya da Erdoğan'ın korkutulmasını istediler. Dolayısıyla bizi 15 Temmuz'a götüren süreç yalnızca Türkiye'nin iç dinamikleriyle ilgili değil, hatta asli olarak Amerika Birleşik Devletleri ile ilgilidir. Yani şu anda tekrar ‘kucaklaştığımız’, ‘dostum Trump’ falan denilerek “çok yakın ilişkiler kurduğumuzu” iddia ettiğimiz ABD’nin istekleriyle ilgilidir 15 Temmuz. Karmaşık bir süreçtir. 

Sonuca baktığımızda 10 yıl sonra “kim kazandı” sorusunun yanıtı tartışmalı çünkü cemaatin hedeflerinin tamamı gerçekleşmiş durumda. Cumhuriyetçi birikim baskılanmış durumda, büyük ölçüde ortadan kaldırılmış durumda. Türkiye'nin Amerikancı bir çizgiye yerleştirilmiş bir durumda. Neredeyse komşularımızla savaş haline gelmek üzereyiz. Bunları unutmayalım. Uğursuz bir darbe girişimi, kanlı bir darbe girişimi, Amerikancı bir darbe girişimi. Kesinlikle 15 Temmuz’da direkten döndü bu ülke. Bazıları bunu hafife alıyorlar ama öte yandan da sonuç pozitif bir noktaya mı geldi, hayır."

‘'15 Temmuz olsaydı da fark etmeyecekti' türünden bir değerlendirme yanlış’

TKP Genel Sekreteri Okuyan, darbe girişiminin olası sonuçlarını tartışmanın dahi doğru olmayacağının altını çizerken iktidarın siyaset alanını daraltmış olmasının, darbenin başarıya ulaşması halinde yaşanacak felaketin boyutlarını gölgelememesi gerektiğini ifade etti: “İktidar bu darbeyi çok iyi kullandı kendi açısından ve Türkiye’de özgürlükleri ciddi anlamda daralttılar. Siyaset alanını daralttılar. Bugün görüldüğü gibi seçme ve seçilme hakkına dönük çok sert müdahalelerde bulundular. Bunları, 15 Temmuz’un yarattığı imkanları kullanarak gerçekleştiriyorlar ama 15 Temmuz başarıya ulaşsaydı bu ülkenin üstünden dümdüz geçerlerdi; bunun tartışılacak tarafı yok. Çünkü bu örgütlenme riyakarlık ve fesat üzerine kurulu, çok karmaşık bir örgütlenme ve ne kadar acımasız olabileceklerini yalnızca 15 Temmuz'da değil, öncesinde de çok gösterdiler. En küçük bir etik sınırlamaya tabi olmayan bir çalışma tarzları vardı.  “15 Temmuz olsaydı da fark etmeyecekti” türünden bir değerlendirme yanlış. Bir yabancı ülkenin çıkarları doğrultusunda gerçekleştirilmek istenen bir darbenin olası sonuçlarının tartışılmaması dahi gerekiyor; bunun bizim ülkemize hiçbir yararı olmazdı ve çok büyük bir felaket olurdu. Bu çok açık."

‘Türkiye sağının bütün kadroları cemaatle ilişkiliydi’

Fatma Karaağaç’ın sorusu üzerine BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindekilerin bulunduğu helikopterin düşmesi sonucu ölümleriyle ilgili yürütülen soruşturmada yeniden açılan dosyaları ve sızdırılan belgeleri değerlendiren Okuyan, yargı alanında yapılan hamlelerin bir "hukuki arınma" değil, iktidar bloku içindeki sertleşen kavganın bir yansıması olduğunu belirtti:

"Muhsin Yazıcıoğlu’nun 12 Eylül öncesindeki görevi, örneğin ülkü ocakları genel başkanlığı herhangi bir görev değil. Türkiye’deki sistem yeniden yapılandırılırken önemli roller üstlendi. Türkiye sağı zaten bütün kadrolarıyla böyledir. Görünen siyasi tercihler ile bu ilişkilerin karmaşıklığını birbirinden ayırmak gerekir. Aslında Türkiye sağı her zaman birbiriyle ilişkilidir. 

‘Cemaatle Muhsin Yazıcıoğlu’nun zamanında birbiriyle ilişkili olduğu sonradan arasının açıldığı’ tezine itiraz edebilecek bir istihbaratım yok. Doğrudur, çünkü Türkiye sağının bütün kadroları cemaatle ilişkiliydi. Yalnızca Fethullahçılarla değil diğer cemaatlerle de ilişkilidir. Türkiye sağı cemaatsiz siyaset yapamaz. Ortaya çıkan kimi iddialar, kanıt diyemiyorum. Bir parantez açayım, Türkiye’de işin içine gizli tanık giren her soruşturmaya kuşkuyla bakmak gerekir, yurttaşlık bilincine sahipsek eğer. Korkunç bir mekanizma. Baktığımız zaman gözüken belki de bir çıkar ortaklığı ya da birlikte hareket etmekten daha sonra karşı taraflara geçme ya da ilişkide güven zedelenmesi olmuş. O helikopterin düşmesine yardımcı olunmuş. 

İktidar aslında toplumun ilgisini biraz da risk alarak CHP içindeki tartışmalara çekti. Toplum siyaset konuşuyorsa yalnızca CHP’liler değil AKP’liler de ‘ne olacak bu Kılıçdaroğlu’ meselesine odaklandılar.  Kılıçdaroğlu ile Özel arasında ya da CHP'deki iki kanat arasındaki gerilimin çok daha serti iktidar cenahında yaşanıyor ve bugün Türkiye'de gerçekleşen ‘hukuki’ operasyonların çok büyük bir bölümü iktidar içerisindeki gerilimlerle ilgili. Bu zaman zaman uyuşturucu dosyasıyla, son Haluk Levent meselesiyle ya da Muhsin Yazıcıoğlu meselesiyle ortaya çıkıyor. Bütün bu yargı eliyle yürütülen operasyonlarda iktidar içerisindeki -buna devlet örgütlenmelerini de katalım- çekişmelerin rolü olduğunu düşünmek gerekiyor. 15 Temmuz bir milatsa, 10 yıldır dokunulmayan bazı isimler var. Deniyor ki paralel yapı, o paralel yapının siyasi ayağına ilişkin hiçbir şey yapılmadı. Mücadele sertleştikçe iktidar cenahında bunlarla daha sık karşılaşacağız çünkü Türkiye'de hala en geçerli suçlamalardan biri Fethullahçılık hâlâ."

‘Türkiye yağmalandı, korkunç bir ekonomi oluşturuldu’

Kemal Okuyan bu çekişmelerin arkaplanındaki sermaye birikim sürecinin rolüne şu sözlerle değindi: “Ben bu türden iktidar içerisindeki çekişmelerin zaman zaman bazı suçların ortaya çıkmasını sağladığını biliyorum; bu kaçınılmaz zaten. Ama şunu beklemiyorum tabii; Türkiye'de hiçbir zaman böyle bir arınma olamaz. Neden? Çünkü bu kavgaların kaynağında aslında bir kaynağı ideolojik kimi farklılıklar da var ama Türkiye yağmalandı, korkunç bir ekonomi oluşturuldu. Bunun kaymağını büyük sermaye yedi, holdingler yedi ama görüyoruz ki şu anda yargı süreçlerinde ortaya çıkan bazı şeyler var. Başkaları da yedi. Bürokratlar yedi, siyasetçiler yedi.  Ortada çok büyük bir kaynak var bu pasta çeşitli şekillerde bir hiyerarşi doğrultusunda dağılmış durumda ama bu ekonomik çıkar çatışmaları önünde sonunda farklı siyasi konumlanışlara da ittiriyor. Çünkü Türkiye büyük bir ülke, çok büyük bir zenginlik var ortada. Ne yazık bu zenginlikten halkımızın payına hiçbir şey düşmüyor. Görüyoruz ki Türkiye’de çok barbar bir sermaye birikim süreci de yaşanmış. Ne ile yaşanmış? Uyuşturucu parasıyla, silah kaçakçılığıyla ya da silah üretimiyle. Ne yasal, ne yasadışı? Bunun ayrımına gitmemizin çok zor olduğu bu sistemde korkunç bir çıkar kavgası var.”  

‘Türkiye’de kamu çıkarları, kamusal alan çökertilmiş durumda’

6 Şubat depremi sonrası AHBAP Derneği ve Haluk Levent üzerinden yürütülen tartışmalara ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Okuyan, meselenin bir "yardımseverlik" konusundan ziyade, kamunun tasfiyesi ve sermaye aktarımı olduğuna işaret etti:

"Toplumda en son suçlanacak olan yurttaşlarımızdır. Çünkü çaresizlik nedeniyle birtakım arayışlar içerisine giriyorlar. Depremde herkesin odaklandığı nokta yardımların geç gitmesiydi. Bunun ikinci planda sorgulanması lazım. İlk sorgulanması gereken asıl deprem sırasında kamunun görevini yapmaması. Yıkımdan sonra ortaya çıkan felakette hani devletin sıcak elinden söz edilir, ‘o sıcak el niye gecikti’ sorusu doğru bir sorudur, haklı bir sorudur ama ilk soru şu; niye oldu bu? Çünkü kamu binaları da yıkıldı. Lojmanlar, hastaneler, karakollar, kışlalar; onlar da yıkıldı ve çok sayıda kamu görevlisi deprem sırasında öldü, hareket edemediler. Bunu unutmayalım. 

Türkiye'de devasa bir iş makinesi parkı var, niye kullanılmadı? Kullanılmadı çünkü devletin elinde değil. Türkiye’de Karayolları Genel Müdürlüğü’nün DSİ’nin, Kömür İşletmeleri’nin 15-20 katı makine özel sektörün elinde var. Depremde harekete geçmediler. Bunların sorgulanması gerekiyor. Türkiye’de kamu çıkarları, kamusal alan çökertilmiş durumda. 25 yıllık AKP iktidarının en önemli marifetlerinden birisi budur. Kafası sürekli olarak bireysel çıkarlar üzerine kurulu bir sistem depremzede yurttaşlarımıza yarım elini ulaştırmadı ve burada yurttaşlarımız farklı arayışlara girdiler. Kimi cemaatler, tarikatlar devletin boşluğunu doldurdu. Ama hizmet götürmek için değil, kendi çıkarları doğrultusunda. Bazı çocukları kaçırttılar o bölgeden bunları haber olarak hep okuduk. Kendi yurtlarına götürdüler ailesi ölen çocukları. Haluk Levent de burada ortaya çıktı bir figür olarak. Dedi ki, 'Bana güvenin, ben bu yardımları yerine ulaştıracağım.'

Depremin ilk 2-3 günü, 10 gün, o toz bulutu içerisinde denetim tam anlamıyla yapılamamış olabilir. Ancak ortaya çıkan rakamlar ve para trafiği, sistemin içerisine girmeden olmaz. Türkiye'de gerçekten yardım amacıyla toplanan kampanyaları devlet o kadar sıkı denetliyor ki kıpırdayamazsınız. Haluk Levent korkunç bir para toplamış, bu parayı halkımız güvendiği için vermiş. Ama bunun yanı sıra Haluk Levent başka faaliyetlerde de birtakım paralar kullanmış."

https://twitter.com/i/status/2078077425515102398

‘İktidarın bilinçli bir çabası olmadan böyle bir düzenek kurma olasılığı imkansız’

TKP Genel Sekreteri Okuyan, AHBAP’taki sürecin bir kaynak aktarma mekanizmasının parçası olduğunu vurguladı: "Buna izin veriliyorsa bu sistem içi bir şeydir. Haluk Levent bir tarafta sistem bir tarafta diye bir şey yok. Birleşmişler, istismar etmişler hep birlikte gayet açık bu. Burada halkımızın çaresizliği var gayet açık. Bu meselede, iktidarın ve resmî görevlilerin bilinçli bir çabası olmadan Haluk Levent'in böyle bir düzenek kurma ihtimali yok. Toplanan büyük paralardan söz ediyoruz, bu sistem bu parayı kullanır. Bu da bir sermaye birikim yöntemidir. Birtakım ek kaynaklarla para toplarsınız. Deprem yardımları eğer küçük bir bölümü halka gidiyorsa onun dışında birtakım mekanizmalarla silah şirketlerine, başkalarına aktarıldıysa bu bir sermaye birikim yöntemidir, bir ek vergilenmedir örneğin topluma. Toplumun kimi zaaflarını kullanarak bir kaynak yaratıyorsunuz. Bu kaynağı Haluk Levent’e yedirtmezler. Şu anda mesela bazı şirketlere el konuyor. Bazıları iddia ediyor ki ‘ne güzel işte iktidar büyük zenginlere de el koyuyor.’ Bazıları da diyor ki ‘serbest piyasa ekonomisine aykırı bu, müdahale ediliyor.’ Hiç ilgisi yok. Serbest piyasa ekonomisinin parçası bu. Bu bir tekelleşme sürecidir.  Bu sistem bu kadar oyuncuya izin vermez; küçükleri elerler, büyük silah şirketlerine kaynak aktarırlar. Bu kadar basit. Haluk Levent de bu işin parçası olmuş durumda.”

‘Bahis yasaklanmalı, asıl yanlışlık yoksul insanların bu tuzağa düşmesi’

Kemal Okuyan, son olarak devlet eliyle önü açılan ve toplumsal bir yara haline gelen bahis ve kumarın yasaklanması gerektiğini vurguladı:

"Bahis meselesi, yaşantının normal bir unsuru haline getirildi ve bunu devlet yaptı. Yasal bahis, yasadışı bahis ayrımı olmaz. Bahis yasaklanmalıdır çünkü bu bir sermaye birikim kanalıdır; yoksuldan alıp zengine iletmedir. Kaybeden hep yoksullar olur. Kumar yasaklanmalıdır çünkü zenginlere kaynak aktarımıdır. Biz görüyoruz; çok düşük ücretle çalışan insanlar o paralarının bir bölümünü bahise gömüyorlar ve bu ailelerinde büyük bir travma yaratıyor. Konunun bir de bahisle ilgili boyutu var. ‘Ben bahis oynadım yanlış yaptım’ diyen birisi var ama asıl yanlışlık yoksul insanların bu tuzağa düşmesi. Haluk Levent’e bir şey olmaz.

/././

Dünyanın içinde bulunduğu altüst oluş dönemi nereye varacak?-Erhan Nalçacı- 

Kimse bu koşullarda umudunu kaybetmesin, çok uzak olmayan bir gelecekte dünyada yeni bir yaşam kurmamız mümkün olacak. Bu mücadele insanın insanı sömürüsüne karşı çıkan ahlaki bir tutum olmaktan çıktı, emeğiyle geçinen bütün insanların bir yaşam mücadelesine dönüştü.

Bu köşedeki yazılar asıl olarak iki tez etrafında döndü durdu.

Bunlardan ilki, emperyalist dünya düzeninde son 20 yıl içinde beliren hegemonya krizinin bir paylaşım savaşına yol açacağıydı. 

Buna ilişkin o kadar çok veri birikti ki artık tartışılır yanı kalmadı. Bir paylaşım savaşının kenarında mıyız yoksa içinde miyiz diye sorulabilir belki. Bu sorunun yanıtını ileride tarihçilere bırakabiliriz. Ancak bana kalırsa Ukrayna ve İran savaşları ile hatta öncesindeki Suriye komplosu ile zaten içindeyiz. 

Bu saptama doğal olarak insanlar için ürkütücü bir şey, bu kadar büyük bir akılsızlığın ve saçmalığın insan eliyle üretilmesi imkânsız gibi geliyor. Sonuçları açısından da insanlar ürkmekte haklılar.

Ancak bu tezin bir kardeşi var, paylaşım savaşı esnasında veya hemen sonrasında bir sosyalist devrimler dalgasının başlayacağı ve dünyayı parça parça kaplayacağına dair düşünceye dayanıyor. 

Bu tezin ilki kadar somut olmadığı ve yeterince veri birikmediğini düşünenler çoğunlukta bugün.

Çeşitli ulusların içinde siyasi öncülerin varlığının bu tezin garantisi olmasına rağmen insanlar inanmak için daha fazlasını talep ediyorlar. Şu veya bu ulusta devrimci durumun doğması, iktidarı almak için emekçiler tarafından yapılan girişimler, yer yer ikili iktidarlar vb.

Bunların hiçbirine rastlamıyoruz. Buna karşılık Birinci Dünya Savaşı öncesi dünyada bir devrimin yakın olacağına inanan çok ama çok az insan vardı. Rusya’da bir fraksiyon olan Bolşeviklerden kimsenin haberi yoktu, küçük ve önemsiz gözüküyorlardı.

Yine de biz tezin aslında çağımızı ve yakın geleceği belirleyeceğine ilişkin verileri paylaşalım.

Ama önce dogma haline gelmiş bir saptamayı ele almamız gerekiyor. Marx’ın zamanında kapitalizmin en gelişkin olduğu coğrafyalarda devrim bekleniyordu, işçi sınıfının büyüklüğü ve büyük yığın partileri bunun tartışılmaz kanıtı olarak gözüküyordu. Lenin ise bu konuda çok önemli ve bütün bir yüzyıl boyunca pratikte doğrulanan bir tanımlama yaptı.

Büyük kapitalist ülkeler emperyalizm çağındaydılar, sermaye bütün dünya emekçilerinin sömürüsü ile elde ettiği zenginliği kendi ülkelerinde işçi sınıfını düzen içinde tutmak için kullanıyordu. Eşitsiz gelişim boyunca kapitalizmin çelişkilerinin biriktiği kapitalizmin yol aldığı ancak çok gelişmediği ülkelerde devrimlerin gerçekleşmesi çok daha olasıydı.

Tarih Lenin’i haklı çıkardı, Rusya, Balkan ve Orta Avrupa Ülkeleri, Çin, Kore, Vietnam, Küba, bunlar gelişkin kapitalist ülkeler değillerdi.

Ancak günümüzde bu dönemin koşulları mutlaklaştırılmış gözüküyor. Örneğin, G20 ülkelerinde bir devrim olasılığı çoğu kişinin aklına gelmiyor. Oysa bu durumun değiştiğini anlamamız gerekiyor. Eşitsiz gelişim yasası işlemeye devam ediyor tabi ama kapitalizmin çelişkileri buralarda en çok birikiyor.

Marx’ın çalışmalarını genellediği Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözünde yazdığı bir cümle çok eleştirilmiştir. Cümle şöyle: İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz…” 

Eleştirilmesinin nedeni kapitalizm içinde devrim olması için üretici güçlerin mümkün olan seviyeye kadar geliştirilmesinin devrimleri ve devrimci iradeyi dışlamasıdır. Bu eleştirinin haklı yanı olmakla birlikte Marx devrim olmayacak dememiştir ki, dünyada kapitalizmin ortadan kalkmayacağını söylemiştir. 

Geçen yüzyılda başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalizmin hızlı bir şekilde kurulduğuna ve üretici güçlerin geliştirildiğine tanıklık ettik. Ancak ABD’nin öncülüğünde de üretici güçler paralel olarak geliştiriliyordu. Geçen yüzyılın devrime yaramayan denge durumu buradan da doğmuştu.

Bundan sonrasının anlaşılması için Marksist terminolojiye yabancı okur için şu hatırlatmayı yapalım: Üretici güçler teknolojinin gelişmesi değildir, doğaya müdahale eden araç gereç ile birlikte onu üreten ve kullanan insanın da gelişimidir.

Şimdi yapay zekâ ve robot teknolojileri ile birlikte kapitalizm içinde üretici güçlerin gelişiminin sonuna varıldığını anlıyoruz.

Yapay zekâya salt bir teknolojik gelişim olarak bakanlar çok yanılıyorlar, mülkiyet ilişkileri dışında yapay zekâ anlaşılamaz bugün. Yapay zekâ tekelci sermayenin mülküdür ve emekçi sınıflara karşı kullanılmaktadır.

ABD verilerine bakalım: 

Yapay zekâ uygulamaları nedeniyle işten çıkarılan işçi sayısı bu yıl Mayısa kadar 90 bini bulmuş. Teknoloji sektöründeki iş kayıpların geçen seneye göre %66 oranında arttığı söyleniyor. Her ay 16 bin kişi işini kaybediyor. Bu şekilde iş kaybının daha çok gençlere yöneldiği, çünkü veri girişi ve müşteri hizmetleri gibi alanlarda çalışan gençlerin daha çabuk işinden edildiği bildiriliyor.

Hani üretici güçlerin gelişimi insanı da kapsar demiştik, genel olarak tekellerin mülkiyetindeki yapay zekâ uygulamalarının insan zekâsı üzerinde şimdiden geriletici bir etkisi olduğu saptanıyor. Öte yandan işsizliğin geldiği boyut zaten kapitalizmin insanı artık geliştirmediğini gösteriyor.

ABD tekelleri panik halinde bu gelişmeye karşı fon ayırıyorlar ve iş imkânları yaratmaya çalışıyorlar, ancak nafile. Kâr için yapılan ve küçük bir azınlığa ait mülkiyete dayanan üretim tam otomatizasyon ve yapaya zekâ uygulamaları birlikte gitmiyor.

O zaman şirketler bu teknolojiyi kullanmaktan vazgeçsinler denebilir, ama rekabet buna izin vermiyor. Birbirleriyle rekabet içindeki bütün şirketler, Çin’dekiler de dâhil olmak üzere bu alana giriyorlar ve benzer sorunlar dünyanın her yerinde yükseliyor.

Eşitsiz gelişimin ABD’de nasıl çelişki biriktirdiği ile devam edelim.

ABD egemenleri eğer savaşmazlarsa ABD hegemonyasının çökeceğinin farkındalar, savaşı göze almış oldukları anlaşılıyor. Ancak, bu konuyu burada çok işledik, ABD’nin üretimini aşan borcu bir savaşı finanse etmeye izin vermiyor. Trump 2027 için 1,5 trilyon dolar askeri bütçe talep ediyor, ama nereden gelecek bu para? Emekçi sınıfların sosyal fonlarına göz dikiyorlar. Buna karşılık sermayeden alınan vergileri azaltıyorlar, toplumsal eşitsizlik büyük bir hızla artıyor.

ABD’de çalışanların  %70’e yakınını oluşturan işçiler (93 milyon kadar) aileleri de düşünülürse toplumun ezici çoğunluğu anlamına geliyor. Asgari ücretle çalışan bir işçinin ek işlerde çalışmadığı sürece iki odalı bir daireyi kiralamasının imkânsız olduğu söyleniyor. 

Adaletsizlik duygusu topluma hâkim oluyor, başta sosyalizm olmak üzere toplumsal arayış artıyor.

Sermaye sınıfı tehlikenin farkında ve Trump Ekim Devriminin olduğu haftayı “Anti-komünizm haftası” olarak ilan etti. Her on cümlesinden biri komünist tehlikeyle ilişkili oluyor artık.

Öte yandan kapitalizmin çelişkilerinin birikmesi mi, Trump’ın kendisi bütün yalancılığı, güvenilmezliği, halk düşmanlığı ve sermaye küstahlığının uç noktasına varan sapıklığı ile sermaye düzeninin ne kadar çaresiz ve çürümüş olduğunun kanıtı olarak duruyor.

Ve paylaşım savaşları, önce milliyetçi ve gerici propaganda ile taraftar toplayabilir ancak sonra yıkım başlayınca inanılmaz bir meşruiyet krizi yaratır.

Kimse bu koşullarda umudunu kaybetmesin, çok uzak olmayan bir gelecekte dünyada yeni bir yaşam kurmamız mümkün olacak.

Bu mücadele insanın insanı sömürüsüne karşı çıkan ahlaki bir tutum olmaktan çıktı, emeğiyle geçinen bütün insanların bir yaşam mücadelesine dönüştü.

/././

Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin’in vizyonu ve misyonu!-Rıfat Okçabol- 

Y. Tekin’in vizyonunun "laik toplumu din toplumuna dönüştürmek" ve misyonunun da "eğitimi imam hatipleştirmek" olduğunu söylemek yanlış olmamaktadır. Bu tür vizyon ve misyon sahipleri içinde, “Keşke Yunanlar galip gelseydi” diyenler bile vardır!

Yusuf Tekin, imam hatip mezunu olarak Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın, “Bir mektep mensubiyeti ya da bir diploma değildir. Bir Zihniyettir, Bir Misyondur"1 dediği "İmam Hatip Camiası" mensubudur.

Y. Tekin, Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığına getirildiğinde (28 Mayıs 2013-10 Temmuz 2018) “zihinsel kodları düzeltmek, diğer bir deyişle Müslüman zihnini inşa etmeye katkıda bulunmak için çalışan”  "Cihannüma Dayanışma ve İşbirliği Derneği"nin başkanlığını yürütmüştür! Onun Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı zamanında,

  • 7 Eylül 2013’te değiştirilen Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği, 2014’te üç kez olmak üzere sekiz kez değiştirilmiştir; 
    Açıklanan stratejik planlarda yer verilen liyakat ve fırsat eşitliği gibi değerlerle "Atatürk ilkelerine bağlı, bilimsel düşünceyi rehber edinmiş, demokrasi kültürü ve değerlerini benimsemiş öğrenci yetiştirme" gibi hedefler, kağıt üzerinde kalmıştır; 
  • AKP’nin bakanlıkta kadrolaşmasını kolaylaştıran, Talim ve Terbiye Kurulu’nu (TTK) sıradan bir birime dönüştüren ve nitelikli okulları AKP’lileştirecek "proje okulları" uygulamasını getiren dershane yasası çıkarılmıştır; 
  • AİHM, 2014’te Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu olamaz dese de, bu karar uygulanmamıştır;
  • ÖNDER İmam Hatipliler Derneği tarafından 24-25 Eylül 2016 günlerinde Kahramanmaraş’ta düzenlenen 13. İmam Hatipliler Kurultayı’ndaki konuşmasında, evin reisinin erkek olduğu ve kadının reise itaat etmesi gerektiği gibi ifadeler kullanan bir ilahiyatçı, Ağustos 2016-2019 tarihleri arasında TTK başkanlığına getirilmiştir. 
  • 2017’de, özünde “İslam’ın inanç, ibadet ve ahlak esaslarını içselleştiren; İbadetlerle ilgili uygulama becerisine sahip, dünya ve ahiret dengesini kurabilen; Kuran ve sünneti merkeze alarak güncel meseleleri çözümleyen; İslam’ın temel kaynaklarını tanıyan, toplumu din konusunda aydınlatan ve dinî bilgilerle ilgili ihtiyaçlara cevap verebilen bireyler" yetiştirme amacıyla gerici bir müfredat uygulamaya konmuştur; 
  • 2017’de, ilköğretim mezunlarının ağırlıklı olarak imam hatip liselerine gitmelerini sağlayacak adrese dayalı Liselere Geçiş Sistemi getirilmiştir.  

Y. Tekin 4 Haziran 2023 tarihinden bu yana Eğitim Bakanıdır ve onun bakanlığındaki uygulamalar da özetle şöyledir: 

  • "Manevi danışmanlık" adı altında sınıflara imam ve hafızların girmesi sağlanmıştır;
  • Devletin koruması altında olan çocuklar, 40 günlük tarikat kampına gönderilmiştir;
  • Kaçak dini öğretim kurumları ile Taliban kılıklı kız ve erkekler için gerçekleştirilen "icazet" törenleri yaygınlaşmıştır; 
  • "Yaz spor okulunda eğitim almak isteyene, Kuran kursuna da kayıt koşulu getiren; “din eğitimi her şeyin çözümüdür. Akıl ve bilimden önce din vardır” ve benzeri ifadeleri içeren yayınları çocuklara dağıtan; “kültürümüzde yok” diyerek bale gösterisini yasaklayan, okulun spor salonunda öğrencilere cuma namazını kıldıran, … okul yöneticileri giderek artmıştır;  
  • Haftalık ders programında din dersleri saatleri artırılırken, dini içerikli yeni seçmeli dersler üretilmiştir;
  • Y. Tekin’in “sivil toplum kuruluşu” dediği tarikat niteliğindeki kuruluşlarla yapılan işbirliği yaygınlaşmıştır;
  • 29 Ekim 2024 günü yaptığı konuşmada Cumhuriyeti savunan öğretmen, bakanlık tarafından görevden alınmıştır;
  • 2024’te, 2017 müfredatı gibi gerici bir müfredat-"Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli"- uygulamaya konmuştur. 
  • El-Kaide anlayışındaki yeni Suriye yönetimiyle eğitim alanında işbirliği başlatılmıştır;
  • Yönetmelik değişikliği ile "Proje Okulları"na "hami" uygulaması getirilmiştir;
  • 2025’te kabul edilen Öğretmenlik Meslek Kanunu ile öğretmenler kariyer basamaklarına ayrılırken, Milli Eğitim Akademisi oluşturulup AKP’li öğretmen yetiştirilmesinin yolu açılmıştır; 

Bu durumda Y. Tekin’in vizyonunun "laik toplumu din toplumuna dönüştürmek" ve misyonunun da "eğitimi imam hatipleştirmek" olduğunu söylemek yanlış olmamaktadır. Böylesi vizyon ve misyon sahipleri için, 

  • II. Abdülhamit diktatör değildir, 1,5 milyon metrekare kadar toprak kaybetmemiştir, donanmayı Haliç’te çürütmemiştir, Osmanlı borçlarının ödenmesi için yabancıların denetiminde olan Düyun-u Umumiye’yi de kurmamıştır; Ulu Hakandır!
  • Çanakkale Savaşları, gökten inen yeşil cübbeliler sayesinde kazanılmıştır! 
  • Vahdettin, İngilizlerle işbirliği yapmamıştır, Kuvayı Milliye’cileri idama mahkum etmemiştir, bir İngiliz zırhlısıyla kaçmamıştır; yurtsever bir sultandır!
  • Osmanlı, "Avrupa’nın hasta adamı" değil koskoca bir imparatorluktur!
  • Hilafet, padişahlık, Osmanlı-tebaa- olmak, Osmanlıca ve Arapça, halk egemenliğinden, özgür yurttaş olmaktan ve Türkçeden çok daha önemlidir!

Hatta bu tür vizyon ve misyon sahipleri içinde, “Keşke Yunanlar galip gelseydi” diyenler bile vardır!

Bu tür vizyon ve misyon sahibi olan bakan Y. Tekin’in, “Ders kitaplarından ‘Kurtuluş Savaşı ifadesini çıkarıyoruz. Neden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” demesinde bir tuhaflık yoktur.

"Laik, demokratik ve sosyal hukuk devletinde" tuhaf olan, bu tür vizyon ve misyon sahiplerinin bakan, TÜBA/ TÜBİTAK/ YÖK üyesi, eğitim kurumlarına yönetici ve üniversitelere rektör yapılmasıdır. Bu tür vizyon ve misyon sahibi olacak öğretmen yetiştirmek üzere Milli Eğitim Akademisi’nin açılmasıdır.  

1 Bu açıklama 2000’li yılların başlarında Ensar Vakfı’nın internet sayfasının (www.ensar.org/-index.php) en üstünde yer alan bir ifadedir. Ensar Vakfında çocuk istismarı ortaya çıkınca bu ifade web sayfasından çıkarılmıştır.

/././

'Savaş var, kaynak yok' bahane: Emekliye asgari ücret için patronlardan 1 aylık vergi yeter -Emre Alım- 

AKP emekliye daha fazla zam yapmamak için bu defa savaş bahanesine sarıldı, "İsterdik ama ekonomik koşullar uygun değil" dedi. Halbuki aranan "koşullar" çok uzaklarda değil. AKP patronlardan sadece 1 ay vergi alarak milyonlarca emeklinin aylığını asgari ücrete eşitleyebilir. 

Ölmeden emekli olabilmek yeni kuşaklar için artık neredeyse hayal. Öyle ki, devlet bile bu hayali satmaktan vazgeçti, emekliliği özelleştirmenin yeni yollarını arıyor.

Bir şekilde emekli olabilmeyi başaranların durumuysa pek farklı değil. Tam 11 yıldır bir emekliye ödenmesi gereken minimum tutar, bir işçiye ödenmesi gereken minimum tutardan düşük.

En düşük emekli aylığı ile asgari ücret arasındaki bu makas giderek açılıyor. Gelinen noktada emekli aylığı market-manav alışverişine dahi yetmiyor.

AKP’ye göre bu bile fazla. Nitekim emeklinin alım gücünü biraz olsun artırabilecek bir fırsat daha sessizlikle geçiştirildi.

Yine aynı bahaneye sarıldılar: Kapıda savaş, içeride kriz var

En düşük emekli aylığına zam yapabilmek için gerekli kanuni düzenleme önceki gece Meclis’te ilgili komisyona getirildi. AKP, zaten şaibeli olan enflasyondan bir puan fazlasını vermedi. Milyonlarca emekliye reva görülen zam 3 bin 552 lira oldu. Tutarın küsuratı bile yukarı yuvarlanmadı.

Mikroskobik zammın kendisi kadar tepki çeken bir başka nokta bunun gerekçesi oldu. 

Komisyonda bulunan AKP’li Yaşar Kırkpınar neden daha fazla zam yapılmadığını şöyle açıkladı: Tabii ki bizler de emeklilerimizin bu artıştan daha fazla artışlarla refah seviyelerini yükseltilmesini istiyoruz, arzu ediyoruz ama buradaki gerek bölgenin gerekse dünyanın gerekse ülkemizin ekonomik şartları ve koşulları göz önünde bulundurularak bu değerlendirmeyi yaptık."

Zorunluluk mu, tercih mi?

AKP’li Kırkpınar giderek ölçek küçülttüğü açıklamasında önce dünyanın, sonra bölgenin ve nihayetinde Türkiye’nin ekonomik halinin emeklilere zam yapmaya uygun olmadığını savunuyor.

Dünya ve bölge ile kastedilenin Hürmüz krizinin tetiklediği petrol fiyatlarındaki artış, Türkiye ile kastedilenin ise AKP’nin 5 yıldır çözümü için sabır istediği yüksek enflasyon olduğu anlaşılıyor.

Öncelikle petrol fiyatlarının hâlâ dalgalanmakla birlikte savaş öncesi seviyelere gerilediğini hatta yer yer savaş öncesinden de ucuz olduğunu hatırlatalım. 

Türkiye’de kronikleşen enflasyon ise savaştan farklı olarak iktidarın tercihlerinin bir sonucu. Bu sonucun kazananı da patronlar. Çünkü enflasyon teknik bir arıza değil, toplumda üretilen pastanın kimin elinde kalacağına dair verilen örtülü bir sınıf kavgası. Patronlar kendi ürünlerine ve varlıklarına anında zam yaparak kârlarını koruma gücüne sahipken, işçinin ve emeklinin maaşı sabit kaldığı ya da fiyat artışlarının gerisinde kaldığı için emeğin alım gücü eriyor. Ve bu kayıp, sermaye sahibinin hanesine artı olarak yazılıyor. AKP ilk günden beri bunu istiyor ve yapıyor.

AKP'nin 'yok' dediği kaynağı bulduk

Peki, AKP’yi bunca bahane ve çarpıtmaya iten ne? Yani en düşük emekli aylığını asgari ücrete eşitlemek için kaç para lazım?

En düşük emekli aylığını alan kişi sayısı 5 milyon. En düşük aylığı almayan ama asgari ücretin altında kalan emekli sayısının da 5 milyon olduğu tahmin ediliyor. İkinci gruptaki emeklilerin aylık düzeyi SGK tarafından paylaşılmadığı için onların da en düşük aylık tutarını aldığını varsayalım.

Bu durumda 10 milyon emeklinin aylığını 6 ay boyunca asgari ücrete eşitlemenin bütçeye yükü 270 milyar lira olacaktır. Bu tutarın bol keseden hesaplandığını unutmayalım.

Şimdi hesabı daha iyi anlayabilmek için iki örnekle somutlayalım:

* Emekliye yapılmayan zam, hükümetin bu yılki bütçe giderlerinin yüzde 1,4’üne denk düşüyor. Bu da gösteriyor ki emekliye ek zam yapmak hükümeti krize sokmuyor.

İktidarın daha yılın başında patronlardan almaktan vazgeçtiği vergi tutarı en az 3,2 trilyon lira. Yani AKP patronlardan sadece 1 aylığına vergi almaya karar verirse, buradan elde ettiği kaynakla emeklilere ek zam yapabilir.

Özetle, ortada iddia edildiği ekonomik bir zorunluluk yok, açıkça sınıfsal bir saldırı var.

Kaynaklar, emeklinin mutfağına girmek yerine sermayenin büyümesine ve bütçe disiplini adı altında kemer sıkma politikalarına kurban ediliyor. Emekliyi açlık sınırının altında yaşamaya mahkum eden "kaynak yok" masalı, bizzat iktidarın kendi verileriyle çökmüş bulunuyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -18 Temmuz 2026-

15, 16, 17, 18 Temmuz... 2016-2026 -Umur Talu-  Darbe darbedir. Darbeci, darbecidir. İktidar ne kadar anti-demokratik olursa olsun, darbe an...