Reklamlar “pat” diye tüydü!-Umur Talu-
Mesele futbolun sürprizleri, mucizeleri yahut hayal kırıklıkları değil aslında. Mesele ayakla ve yerde oynanan bir oyunda bile ayağının yere basmaması, “bi' havalarda” gezinmen, abartman, köpürtmen ve neşeden, coşkudan ziyade pompalanan bir kibrin köpükleri içinde yuvarlanman.
Futbolda her şey mümkün… Dünya Kupası’nın sürprizi sadece “Türkiye’nin rekor topa hâkimiyet, rekor pas, onca şut ile elenmesi” değil elbette.
Şu ana kadar Curaçao’nun Almanya’ya golü, sonra ilk puanını alması; Yeşil Burun Adaları’nın biri İspanya, diğeri Uruguay, iki dünya şampiyonu ile iki maçını da puanla kapatması, İran’ın Belçika maçı, Fas’ın oyunu ve puanları da öyle. Kimi sürprizden öte, belki mucizevi.
Türkiye’ninki dahil, hepsinde öyle böyle emek var. “Bizim çocukların”ki boşa emek, diğerlerininkin karşılık da bulan emek olması dışında!
“Biz”i ötekilerden ayıran, “kaderden kedere” hızlı geçişimiz! “Gazdan saza” yuvarlanışımız!
Devletten medyaya gaz, şişinme, kibir… turnuva öncesi, maç öncesi, maç sonrası ve sözde “su molası” anlarını dolduran reklamların bile, ürün veya hizmet pazarlarken, “milleti gaza getirmesi!”
Umut ve inanç ile göz boyama ve şişirme arasındaki fark.
Ne umut kötü ne inanç. Ama öyle olmuyor. Kendini abartırken ötekileri küçümseme dünyasının hayallerinin kırıklığı belki daha şiddetli işte.
Muhtemelen kupaya katılan 48 takımın oyuncuları arasında “bizim çocuklar” kadar çoluk çocuğun karşısına marketten kurye şirketine kadar “reklam yüzü” olan yoktur! Nihayetinde bu yüzsüzlük. Sahadaki beceriksizlik, şanssızlık, tutarsızlıktan daha büyük yük olanı, bu saha dışındaki “kusurlu hareketler.”
Sizden “iyi futbol ve sonuç” bekleyenlerin karşısına birer pazarlamacı olarak çıkıyorsunuz. Türkiye ve Avrupa’nın birçok yerinde “iyi kazanan” ve başarısı şöhret ve sevgi kadar maddi olarak da karşılık olarak bulan profesyonellik yetmiyor; şirket şirket, ürün ürün, mal mal kendinizi sunuyorsunuz.
Bu çirkin açıkçası! Çünkü “umut ve inanç”ı esas tüketen bu gazlı, gazozlu seferberlik. Togg’lar sıralanmış, bir devlet reklamı olarak; Cumhurbaşkanı forma giymiş, bir devlet otoritesi olarak; reklamlarda gol üstüne gol atan “milli” futbolcular, canlı ya da anime, koşturuyor… Ama gol yok, puan yok! İki maçta gol atamayan kaç takım var ki! Bir de Haiti mi?
“Türkiye’nin lider devlet” olması gibi bir şey belki de! Değilsin ama öyle gazlanıyorsun, öyle şişiniyorsun. Eğitimin daha kötüleşmiş, üniversite sayın çok artmış ama akademi çürütülmüş, halkın daha yoksullaşmış, gençlerinin en eğitimli görünenleri bile işsiz, kadınlar ve çocuklar öldürülüyor, emeklin sürünüyor, hak arayan öğretmenler dövülüyor; siyaset, demokrasi, özgürlükler, haklar paramparça…
Kendi liginden bir “yerli” santrafor bile çıkaramamışsın… Ama kasım kasım kasılıyorsun. Aaa bir bakıyorsun, Almanya için iki maçta üç gol atan, Fildişi Sahili maçındaki biri son saniye, iki golüyle bir “dünya devi”ni kurtaran santraforun adı Deniz. Ama onu da tribünlerden linç etmişsin, biraz “kimlik konuştu” diye!
Bosnalısı, Norveçlisi, Faslısı tezahüratların yanına “Filistin”i ekliyor. Kibrinin; kapsama alanına o çok atıp tuttuğun, çok duyarlı göründüğün mevzu bile girememiş pek. Ama reklamlarda “en büyük”sün!
Mesele futbolun sürprizleri, mucizeleri yahut hayal kırıklıkları değil aslında. Mesele ayakla ve yerde oynanan bir oyunda bile ayağının yere basmaması, “bi' havalarda” gezinmen, abartman, köpürtmen ve neşeden, coşkudan ziyade pompalanan bir kibrin köpükleri içinde yuvarlanman.
Gel bunları şimdi Yeşil Burun’un 40 yaşındaki kalecisi Vozinha’ya ya da Curaçao’nun bir maçta 7 gol yedikten sonra ikinci maçta 15 kurtarış yapan kalecisi Room’a anlat. Onların mütevazı, neşeli ve sürprizli dünyasını neden sevebildiğimizi idrak edebilsek, kendi abartılı, yaldızlı, cilalı taş devrimizi de daha iyi anlayabiliriz belki!
Öyle ya; haberler kötü geldi, reklamlar pat diye bitti!
/././
Vicdan kaç numarada çalışıyor?-Mehmet Y. Yılmaz-
Bir tarikat lideri, çocuk yaştaki kızın bir müridiyle evlendirdiği için mahkûm oldu, sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. Hasta hastadır, en ağır suçu işlemiş bile olsa insan olmasından kaynaklanan haklara sahiptir. Aklıma tabii MS hastası olan, AYM kararına göre salıverilmesi gereken Tayfun Kahraman’ın, kanser hastası olan ve hastalığı zaman zaman ağırlaşan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık’ın tahliye edilmemesi geliyor. Onlarla birlikte isimlerini bile bilmediğimiz kişiler de bu temel haklara sahipler; en az Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel kadar! Ama onlara gelince adalet sistemi, vicdanı olmayan taş bir duvara dönüşüyor.
Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel, avukatlarının sağlık sorunlarını gerekçe göstererek yaptığı başvuru üzerine, oturduğu konutu terk etmeme şartıyla tahliye edildi.
Gümüşel, çocuk yaştaki kızını bir müridiyle evlendirdiği için 18 yıl 9 ay hapse mahkûm edilmişti.
Gümüşel’in eşi Fatma Gümüşel de 16 yıl 8 ay hapse mahkûm edilmişti ancak kendisi halen firarda.
Böyle vakalar olabiliyor, çünkü bizim memlekette polis istediğini yakalar, istemediğini yakalamaz.
Belli ki Fatma Hanım’ın yakalanmasını engelleyen bir takım “melekler” var!
Gümüşel’in ne tür bir sağlık sorunundan mustarip olduğunu bilmiyoruz çünkü açıklanmadı.
Neden açıklanmadığını anlayabiliyorum; kişisel sağlık verilerinin alenileşmesi gerekmiyor çünkü.
Bu kadarını bilmemiz yeterli: Bir tarikat lideri, çocuk yaştaki kızın bir müridiyle evlendirdiği için mahkûm oldu, sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi.
İnsani konularda ayrımcılık yapılmaz.
Hasta hastadır, en ağır suçu işlemiş bile olsa insan olmasından kaynaklanan haklara sahiptir.
Aklıma tabii Tayfun Kahraman’ın neden bu hakka sahip olmadığı sorusu da geliyor.
Kahraman’ın rejim tarafından uydurulmuş bir suçla mahkûm edildiğine ilişkin iki tane de Anayasa Mahkemesi kararı var.
Kahraman’ın MS hastalığı ile ilgili teşhis 2005 yılında konuldu. Hastalığı nedeniyle geçirdiği ataklar son yıllarda hayli arttı, ciddi güç kaybı ve hissizlik yaşıyor.
Ama Tayfun Kahraman için AYM kararına göre hemen salıverilmesi gerekirken “ev hapsi” kararı bile verilmiyor.
Suçsuz olduğu halde, hasta haliyle cezaevinde tutuluyor.
Aynı şekilde kanser hastası olan ve hastalığı zaman zaman ağırlaşan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık da cezaevinde.
Üstelik Çalık mahkûm değil, sadece tutuklu ama salıverilmiyor.
Birleşik Tekstil, Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in işçilerin haklarını aradığı için tıkıldığı cezaevinden çıktığında sağlık durumunun vahametine dikkat çektiği ve “hemen tahliye edilmesi gerekir” dediği Mehmet Çıtlak isimli mahkûm ise cezaevinde öldü.
Bildiğimiz kadarıyla cezaevlerinde 335’i ağır olmak üzere en az 1.412 hasta var.
İsimlerini bile bilmediğimiz bu hastalar da insan olmaktan kaynaklanan temel haklara sahipler; en az Yusuf Ziya Gümüşel kadar!
Ama onlara gelince adalet sistemi, vicdanı olmayan taş bir duvara dönüşüyor.
Baskın Hocam bu tür adaletsizliklere dikkat çekip “Adalet kaç numarada çalışıyor” diye sormuştu.
Başlık oradan mülhem: Peki, vicdan kaç numarada çalışıyor?
***
Sizin çocuğunuz için dayak yiyorlar!
Özel okul öğretmenleri bir süredir farklı eylemlerle seslerini duyurmaya çalışıyorlar ve bunun ödülü olarak da polisten düzenli olarak dayak yiyorlar.
Rejim, daha önce başka örneklerde de gördüğümüz gibi çözemediği ya da çözmeyi istemediği bir sorunu polis dayağı ile görünmez hale getirebileceğini düşünüyor.
Özel okul öğretmenlerinin dertleri çok.
Bu dertleri yaratan temel faktör, rejim tarafından, özel okul sahiplerinin insafına terk edilmiş olmaları.
“Özel okul sahipleri” deyince hepsinin aynı olduğunu iddia ediyor değilim elbette.
Onun için lütfen “bizim okulumuzdaki uygulama şöyle, bizimkinde böyle” gibisinden bir açıklama yollamayınız.
Elbette okulların üniversite sınavlarındaki başarısının düzeyine bakarsanız, kimin öğretmenine iyi ücret verdiğini, kimin öğretmenini süründürdüğünü tahmin edebilirsiniz.
Ancak bazı okullarda öğretmenlerin çalışma ve yaşam koşullarının iyi olması temel gerçeği değiştirmiyor.
Temel gerçek de bu: Özel okul öğretmenleri çoğunlukla bir öğretim yılını kapsayan sözleşmelerle çalıştırılıyorlar, dönem sonunda hepsi teorik olarak işsiz kalıyor.
Bu tablo, ücret pazarlığı yapma şansını ortadan kaldırdığı gibi yaz aylarını da fiilen işsiz geçirmelerine yol açıyor.
AKP iktidarı özel okullardaki taban maaş uygulamasını kaldırdığından beri özel okul öğretmenlerinin ücretleri, devlet okullarındaki öğretmenlerin maaşlarının altına düştü.
Önemli bölümü asgari ücret ile çalıştırılıyor.
Özel okul öğretmenlerinin haftalık ders saati limiti 30 saat olarak belirlendiği için sigorta primleri eksik yatıyor, emeklilik hakkını kazanabilmeleri için daha uzun yıllar çalışmaları gerekiyor.
Bu sorunlar AKP iktidarının yarattığı diğer sorunlar gibi temel siyasi tercihlerden kaynaklanıyor.
AKP iktidarı, kendisinden önceki sağcı iktidarlar gibi patronları, işçilerden daha çok seviyor, onların çıkarlarını önceliyor.
Olan bitenin temel nedeni bu.
Tabii bu anlattığım konunun, benzeri birçok konu gibi bizim ülkemiz için bir anlamı yok. Sadece özel okul öğretmenlerini ilgilendiren bir sorun olarak algılanıyor, kimse kafasını çevirip bakmıyor bile.
Çocuklarını özel okullara gönderen veliler farkında değil belki ama aslında Ankara’da Kurtuluş Parkı’nda, Güvenpark’ta dayak yiyen öğretmenler değil, esasen sizin çocuklarınız!
Devlet okullarına güvenemediğiniz için yediğinizden, giydiğinizden kısıp, özel okullara gönderdiğiniz çocuklarınız!
Devamlılığı olmayan, kendi dertleriyle meşgul öğretmenlerle verilen bir eğitim için para ödüyorsunuz.
En iyi öğretmeni talep etmek hakkınız ama bununla değil, okulda çıkan yemeğin kalitesiyle, çocuğunuzun öğlen aç kalıp kalmadığıyla daha çok ilgileniyorsunuz.
Yakın geçmişte bir özel okul yöneticisinin şöyle yakındığını duymuştum: “Velilerin ilk sordukları her zaman çocuklarının ne yediği oluyor. Bugün ne öğrendiler sorusuyla hiç karşılaşmıyoruz.”
Onun için de rejimin polisi, hakkını arayan öğretmenleri dövüyor, özel okullara milyonlar döken veliler “Bunun sebebi nedir?” diye sormuyor.
Millî Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre geçtiğimiz öğretim döneminde okul öncesi dahil olmak üzere özel eğitim kurumlarındaki öğrenci sayısı 1 milyon 540 bin.
En az 1 milyon kişilik bir veli topluluğundan söz ediyoruz yani.
Gözünüzü açın: Çocuklarınızın okulda ne yediği ile de elbette ilgilenin ama daha önemlisi ne öğreniyorlar, kimden öğreniyorlar meselesi.
Bunu aklınızdan çıkarmayın.
/././
Peter Thiel'in gizli ağı deşifre oldu: "Dialog" sızıntısı yapay zekâ çağının güç elitini gözler önüne serdi -Füsun Sarp Nebil-
Yapay zekâ standartlarını kimin belirlediği sorusu giderek daha kritik hale geliyor: Seçilmiş parlamentolar mı, yoksa birkaç şirket ve yatırımcı mı?
Bugünlerde dünyada en çok konuşulan konuların başında Peter Thiel ve gizli ağı var. Milyarder yatırımcı Peter Thiel ve girişimci Auren Hoffman tarafından 2006'da kurulan, yalnızca davetle girilebilen gizli ağ "Dialog"un iç işleyişi ve üye listesi büyük bir veri sızıntısıyla ortaya çıktı. Sızdırılan belgeler; teknoloji, siyaset, finans, akademi ve ulusal güvenlik dünyasından 222 ismi kapsıyor.
Thiel ilginç bir kişilik, Elon Musk’ın sonradan ortak olduğu PayPal’ın asıl kurucusu ama Musk’ın aksine hep gölgede kalmayı tercih ediyor. Kendisini ilk iflasa sürüklediği basın kuruluşuna ait film ile farkettik. Sonrasında da zaman zaman ortaya çıkan şaşırtıcı ifadeleri oldu. Mesela, bir tarihte iddialı bir şekilde "Merkez Bankaları iflas ediyor" dedi. Bir başka seferinde "Finansal Gerontokratlar Bitcoini Engelliyor" iddiasında bulundu. Ama ilginçtir, 2022 mayısındaki kripto çöküşünden 1 ay önce elindeki kripto paraları sattığı ortaya çıktı. Trump'ı en önce destekleyen teknoloji patronuydu. İkinci dönemde de faydasını gördü. Kendi adamlarından olan JD Vance, Trump'ın yardımcısı oldu. Hatta belki gelecek dönemin başkanı olarak göreceğiz kendisini. Yani Thiel ve ortaya çıkan ağı bu derece önemli. Ne oldu yakından bakalım.
Sızıntı nasıl gerçekleşti?
Daha önce, FBI’ın "ABD uçuş yasaklıları" listesini gün yüzüne çıkaran İsviçreli hacktivist "maia arson crimew", Dialog'un web sitesinin kaynak kodunda herkese açık bırakılmış bir dizin keşfetti. Ardından bağımsız bir kaynak, WIRED'e 2026 Dublin toplantısının kayıt listesini ulaştırdı. Sızıntı, WIRED tarafından bağımsız olarak doğrulandı.
Olayın teknik boyutuna bakıldığında, bu bir hackleme değil; kötü güvenlik uygulamalarının yarattığı bir açık. Üye verileri Airtable üzerinde tutuluyordu; erişim bağlantıları ve üyelik kayıtlarının bir kısmı internete açık kalacak şekilde yapılandırılmıştı. Belgeler arasında üye bilgileri, erişim token'leri, e-posta adresleri ve katılımcı profilleri yer alıyor.
Dialog nedir?
2006'da kurulduğu belirlenen Dialog, sıklıkla Bilderberg Grubu'nun teknoloji çağı muadili olarak tanımlanıyor. Halka açık konferanslardan farklı olarak, katılımcılar arasında samimi tartışmayı teşvik etmek amacıyla tasarlanmış, katı kurallar çerçevesinde yürütülen kapalı bir yapılanma. Kuruluş, tarihsel olarak üyelik listelerini ve toplantı gündemlerini kamuoyuyla paylaşmaktan kaçınmış; bu nedenle Silikon Vadisi'nin en az şeffaf ağlarından biri olarak nitelendiriliyor.
Yapıyı tek bir kategoriye koymak güç: Dialog, Bilderberg'in kapalı versiyonu, Davos, Aspen Institute, Bohemian Grove ve Council on Foreign Relations'ın bir karışımı gibi görünüyor. Ancak farkı, tamamen teknoloji çağının ruhunu taşıması.
2026 Dublin Toplantısında Neler Konuşulacaktı?
Sızdırılan belgeler, İrlanda'nın Dublin kenti yakınlarında düzenlenecek 2026 toplantısının gündemine ilişkin dikkat çekici ayrıntılar içeriyor. Oturum başlıkları arasında şu ilginç başlıklar yer alıyor:
* "III. Dünya Savaşı'nda Yolculuk"
* "Bir Tarikat Kurmak"
* "Cinsel Hayatınız Nasıl?"
Gündemin ağırlıklı konuları ise yapay zekâ, uzun ömür araştırmaları, jeopolitik istikrarsızlık ve işin geleceği. Katılımcılara ayrıca yapay zekânın önümüzdeki yıllarda toplumu, hükümeti, iş piyasalarını ve dini nasıl yeniden şekillendirebileceğine dair tahminlerde bulunmaları isteniyor.
Sızıntının ortaya koyduğu güç ağı
Sızdırılan katılımcı listesi, birbirini besleyen altı farklı güç katmanını gözler önüne seriyor.
1-PayPal Mafyası — Ağın Çekirdeği Peter Thiel, Elon Musk, Reid Hoffman, Joe Lonsdale ve David Sacks gibi isimlerden oluşan bu grup, artık yalnızca teknoloji yatırımcısı değil; ABD siyasetinin en büyük finansörleri arasında.
2-Savunma ve İstihbarat Listede NATO komutanları, eski istihbarat yöneticileri, ABD ulusal güvenlik yetkilileri ve Palantir yöneticileri yer alıyor. Palantir; savaş analitiği, sınır güvenliği, gözetim sistemleri ve askeri yapay zekâ alanlarında faaliyet gösteriyor. Teknoloji ile savunma dünyası artık aynı masada.
3-Yapay Zekâcılar Sızdırılan belgelerde en sık geçen tema yapay zekâ. İş kayıpları, toplumsal dönüşüm, veri merkezleri ve savaş teknolojileri katılımcıların gündeminin merkezinde. Dialog'u, "yapay zekâ sonrası dünyanın gayriresmî planlama odası" ya da “laboratuarı” olarak tanımlamak mümkün.
4-Büyük Sermaye Hedge fon yöneticileri, özel sermaye patronları, milyarder yatırımcılar ve büyük vakıf yöneticileri. Teknoloji tek başına güç değildir; ama sermayeyle birleştiğinde dönüşür.
5-Siyaset Erbabı ABD senatörleri, eyalet valileri, Trump yönetiminden isimler ve Avrupalı siyasetçiler. Bu yapı yalnızca bir teknoloji kulübü değil, aynı zamanda aktif bir politika ağı.
6-Fikir Üreticileri Jonathan Haidt, Richard Haass, Larry Summers, Garry Kasparov gibi akademisyenler, gazeteciler ve düşünce kuruluşu temsilcileri. Bu katman, ağın ürettiği fikirlerin meşrulaştırılmasını sağlıyor.
Katılımcılardan öne çıkan isimler
Haberlerde adı geçen isimlerden bir bölümü:
Teknoloji / Yapay Zekâ / Girişim Sermayesi: Peter Thiel, Auren Hoffman, Elon Musk, Reid Hoffman, Greg Brockman (OpenAI), Eric Schmidt, Chamath Palihapitiya, Joe Lonsdale, Scott Bessent (ABD Hazine Bakanı)
Siyaset / Hükümet: Ted Cruz, Cory Booker, Tulsi Gabbard (ABD Ulusal İstihbarat Direktörü), Jared Polis (Kolorado Valisi), Wes Moore (Maryland Valisi), Jim Himes, Kaja Kallas (AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi), Jared Kushner
Akademi / Entelektüeller: Jonathan Haidt, Richard Haass, Larry Summers, Garry Kasparov
Eğlence / Medya: Sophia Bush, Joseph Gordon-Levitt, Josh Brolin, Scooter Braun
WIRED, 2026 toplantısı için yaklaşık 222 kayıtlı katılımcı olduğunu bildirdi; ancak isimlerin yalnızca küçük bir bölümü haberlerde yer aldı.
Asıl mesele: Yeni bir tekno-oligarşi mi?
Sızıntının yarattığı tartışma, "gizli kulüp deşifre oldu" düzeyinin çok ötesine geçiyor. Asıl soru şu: ABD'de yapay zekâ çağının güç eliti kimlerden oluşuyor ve bu elit, demokratik denetimin dışında mı hareket ediyor?
Geçen yüzyılda Rockefeller petrolü, JP Morgan finansı, Pentagon da askeri gücü kontrol ediyordu. Bugün güç, veriyi, algoritmaları, yapay zekâyı, sermayeyi ve politikayı tek bir ağda birleştiriyor. Dialog'un listesine bakıldığında, yapay zekâ şirketleri, veri brokerları, savunma şirketleri, istihbarat çevreleri, büyük sermaye ve politikacıların aynı yapı içinde yer aldığı görülüyor.
Öte yandan devlet ile teknoloji şirketi arasındaki sınır giderek bulanıklaşıyor. Palantir bunun en çarpıcı örneği: eskiden devlet istihbarat toplar, analiz eder, karar verirdi. Artık veri toplama, analiz ve yapay zekâ sistemleri özel şirketlerin elinde; ABD devleti ise bu şirketlerin müşterisi konumunda.
Eleştirmenler, Dialog gibi yapıların güçlü bireylerin kamuoyu denetiminden uzakta fikir ve ilişki ağları oluşturmasına zemin hazırladığını savunuyor. Destekçiler ise farklı sektör ve siyasi geçmişlerden liderlerin bir araya gelmesinin kaliteli diyalog için nadir bir fırsat olduğunu öne sürüyor.
Sonuç: Gerçek haber ne?
Bu sızıntının gerçek önemi, birkaç yüz kişinin bir otelde toplanmasında değil; bu kişilerin geleceğin teknoloji, güvenlik ve ekonomi mimarisini eş zamanlı olarak etkileyecek pozisyonlarda bulunmasında yatıyor.
Yapay zekâ standartlarını kimin belirlediği sorusu giderek daha kritik hale geliyor: Seçilmiş parlamentolar mı, yoksa birkaç şirket ve yatırımcı mı? Avrupa'nın GAIA-X, EuroStack ve egemen yapay zekâ gibi projelere yönelmesinin altında tam da bu kaygı yatıyor.
Dialog sızıntısı bir magazin haberi değil. İlk kez, ABD'nin yükselen teknoloji-devlet-güvenlik kompleksinin haritasının —kazara da olsa— önümüze serilmesi.
/././














