15 Temmuz’un 10. yılında durum tespiti!-Tolga Şardan-
TSK başta olmak üzere emniyet, adliye ve eğitim sistemine “sızmayla başlayan kadrolaşma” politikasını merkezine yerleştiren FETÖ’nün, aradan geçen 10 yıla ve devletin, hem de iktidarın “tam desteği” ile yürüttüğü ifade edilen mücadeleye karşın halen ayakta kalabilmesini sağlayan etken ya da etkenler nedir?
Yarın 15 Temmuz.
AKP’nin “birlikte yol yürüdüğünü” söylediği Fetullah Gülen cemaatinin organize ettiği ifade edilen başarısız darbe girişiminin 10. yılı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Kasım 2014’te “ne istediler de vermedik” diyerek, 15Temmuz’dan yaklaşık 1.5 yıl önce pişmanlığını dile getirdiği ve Gülen cemaati için FETÖ adıyla henüz silahlı terör örgütü tanımlaması yapılmadığı dönemde ülkeye yaşatılan vahim sürecin başladığı günün 10. yılı.
Toplum bilimine göre; 1996 – 2012 yılları arasında doğan Z kuşağının ergenlik dönemini, yanı sıra ve Alfa kuşağı olarak kabul edilen 2012 - 2025 yılları arasında gözlerini dünyaya açanların çocukluk yıllarından itibaren tüm yaşamları boyunca “doğrudan etkilenecekleri” ve unutamayacakları gecenin 10. yılı.
İktidarın, hemen her başarısızlığının üzerinin örtülmesi amacıyla “belirli ve aynı kitle” tarafından sürekli gündeme getirilen “FETÖ’cüler / FETÖ” söylemlerinin kaynağı olarak tarihe geçen yüzleşmenin 10. yılı.
1990’ların ortasından itibaren bilhassa Tansu Çiller’in başbakanlığı sırasında “gizliliğini” kaldırıp, toplum içinde “görüntü vermeye” başlayan ve AKP iktidarı döneminde “üst düzeyde temsil ve faaliyet olanağına ulaşan” sözde dini yapının, ABD güdümünde hareket eden “istihbarat örgütü” olduğunun anlaşılmasının 10. yılı.
Ve nefes aldığımız coğrafyada yıllardan bu yana “masum dini yapı” olarak tanımlanan ve referans gösterilen bir İslami içerikli cemaat yapılanmasının, silahlı terör örgütüne evrilerek “göz göre göre oluşturulan” siyasi ve toplumsal iklim içinde insanımızı nasıl katlettiğine tanık olunmasının 10. yılı.
Bakan Gürlek’in dikkat çeken açıklaması
FETÖ’nün planlayıp uygulamaya koyduğu başarısız darbe girişimin üzerinden geçen 10 senede, her yıl anma sürecine girilirken özellikle iktidar cephesinden örgüte karşı yapıldığı ifade edilen mücadele kamuoyuna yansıtılıyor.
Birbiri ardına dini ve kurumsal anma törenleri düzenleniyor. Yitirilen sivil ve kamu görevlisi 15 Temmuz şehitleri anılıyor, geride kalan ailelerinin duyguları paylaşılıyor.
Bu yıl da, geride kalanlara benzer geçiyor anma takvimi.
İktidara yakın yayın organları, şehitlerin aileleriyle ilgili yayınlara geçen haftadan itibaren başladı.
İletişim Başkanlığı, 15 Temmuz’la ilgili gerçekleştirilecek törenleri duyurdu.
17 – 25 Aralık 2013’ten önce Gülen cemaatiyle iç içe olmaktan çekinmeyen, cemaatin bayrağını taşıyan pek çok AKP’li siyasi – NATO zirvesi, sürecin gündemini bu yıl biraz olumsuz etkilese de – FETÖ’nün aleyhine sert açıklamalar yapmaktan geri durmadı. Yarın geceye kadar büyük olasılıkla açıklamalar daha da yoğunlaşacak.
Özellikle yargı camiası, FETÖ’yle yürütülen mücadelenin “hız kesmeden devam ettiğini” vurgulayıp sonuçları aktaracak.
İşte Adalet Bakanı Akın Gürlek, pazar günü iktidara yakın Sabah gazetesine yaptığı açıklamada, FETÖ’yle mücadeleyi ve örgütün son durumunu özetle şöyle değerlendirdi:
“Dini değerleri istismar eden, ‘mahrem hücreler’ şeklinde birbirinden kopuk gizli gruplar halinde örgütlenen, ‘takiyye ve renklendirme’ adını verdikleri çift kimlikli yaşamı kurumsal bir ilke haline getiren bir casusluk şebekesinden bahsediyoruz.
Darbe teşebbüsüne kadar silahlı kapasitesini açık alanda değil; bürokrasi, istihbarat, yargı ve ordu içerisine sızdırdığı elemanları vasıtasıyla saklamıştır. Yani bu yapı, yasal bir görünüm altında yasa dışı amaçlar güden profesyonel bir ağdır.
Bu yapının uluslararası boyutu incelendiğinde, FETÖ/PDY için sadece bir terör örgütü değil, aynı zamanda bir ‘casusluk şebekesi’ demek hukuken ve fiilen en doğru tespittir.”
Gürlek, örgütün son dönemdeki tablosunu şöyle değerlendirdi:
“Son dönemdeki tespitler gösteriyor ki; ticari faaliyetler, paravan şirketler, bazı iş çevreleri ve gündelik hayatın doğal akışı içinde dikkat çekmeyecek yeni temas noktaları oluşturmaya çalışmaktadırlar.
Kendilerini çok farklı sosyal grupların, akımların içinde gizleyerek kamufle etmeye çalışmaktadırlar.”
T24’ün, röportajın önemli bölümlerini özetlediği haberin linkini paylaştım.
Tabii, Adalet Bakanı’nın tespit ve değerlendirmelerini aynı zamanda “itiraf” gibi de anlamak mümkün elbette.
Gürlek konuştuğuna göre, İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi de “bir FETÖ açıklaması” yapmaktan geri durmayacaktır büyük olasılıkla.
FETÖ nasıl halen ayakta?
Adalet Bakanı Gürlek’in açıklamasından, aslına bakılırsa FETÖ’nün faaliyetlerinin sona ermediği; tam tersine farklı isim, yapılanma, amaç ve hedefte devam ettiği anlaşılıyor.
Zaten son dönemde Ankara ve İstanbul’da yürütülen adli soruşturmalarda da bu tabloyu görmek mümkün.
15 Temmuz’dan sonra başlatılan yargılamalarda bugün gelinen noktada, özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin eski mensuplarının anlatımlarından ve ortaya çıkan gelişmelerden Gürlek’in verdiği bilgilerin örtüştüğünü söylemek yanlış olmaz.
Soru işaretleri var kuşkusuz.
Soru işaretlerinin ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla dönemin iki kritik ismi, Eski Milli Savunma Bakanı ve 15 Temmuz’un Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’la da tıpkı Gürlek gibi bir söyleşi yapılıp haberleştirilse keşke.
Süreçle ilgili şimdiye kadar hiç konuşmayan iki ismin olası açıklamaları Gürlek’in tespitleri kadar “gerçekçi” olur mu, emin değilim doğrusu.
Öte yandan Gürlek’in 10 yıl sonra gelinen tabloyu anlamlandıran sözlerini referans kabul edersek, Türk Silahlı Kuvvetleri başta olmak üzere emniyet, adliye ve eğitim sistemine “sızmayla başlayan kadrolaşma” politikasını merkezine yerleştiren FETÖ’nün, aradan geçen on yıla ve devletin hem de iktidarın “tam desteği” ile yürüttüğü ifade edilen mücadeleye karşın halen ayakta kalabilmesini sağlayan etken ya da etkenler nedir?
Devletin, hele ki tüm istihbarat kurumlarının, örgütle mücadelede FETÖ’nün hayata geçirdiği her uygulamayı takip edip taktiklerini açığa çıkarmasına rağmen örgütün şekil ve yaklaşım değiştirip iktidarla mücadeleye devam etmesinin önünü açan parametre / parametreler nedir?
Konuya yarın devam edeceğim.
/././
Dernek ve vakıflar yeterince denetleniyor mu?-Murat Batı-
Vergisel teşviklerin bulunduğu yerde güçlü mali denetim bir tercih değil, hukuki bir zorunluluktur. Çünkü korunması gereken yalnızca kamu gelirleri değil; dürüst bağışçılar, dürüst sivil toplum kuruluşları ve toplumun bu kuruluşlara duyduğu güvendir.
Şu sıralar gündemden düşmeyen AHBAP Derneği ve Haluk Levent hakkındaki iddialar, hepimizin hem canını sıkıyor hem de güven kavramını yeniden sorgulamasına neden oluyor.
AHBAP ve Haluk Levent hakkında ileri sürülen iddialar somut delillerle açıklığa kavuştukça bu konuyu ayrıca ele alacak, özellikle de vergisel boyutunu değerlendirmeye çalışacağım.
Ancak bu aşamada peşin hüküm vermenin doğru olmadığı kanaatindeyim. Soruşturma sürecinin tamamlanmasını ve ortaya çıkacak somut delillerin beklenmesi gerektiğini düşünüyorum.
Bu yazıda ise iddialardan bağımsız olarak dernek ve vakıflara daha genel bir çerçeveden bakmak, bu alandaki hukuki ve vergisel sorunları değerlendirmek istiyorum.
Türkiye’de kaç dernek var?
İçişleri Bakanlığı Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğünün verilerine göre bugün itibarıyla Türkiye'de 102.758 faal dernek bulunmaktadır. Bunlardan yalnızca 369'u, kamu yararına çalışan dernek statüsüne sahiptir.
Bu iki grup arasındaki temel fark, kamu yararına çalışan derneklerin Dernekler Kanunu ile Dernekler Yönetmeliğinde öngörülen şartları taşımalarının yanı sıra Cumhurbaşkanı kararıyla bu statüyü kazanmış olmalarıdır.
Bu statü, yalnızca bir unvan niteliği taşımamaktadır. Aynı zamanda bu derneklere bağış yapan gerçek ve tüzel kişilere, belirli şartlar altında yaptıkları bağışları vergi matrahından indirebilme imkânı sağlamaktadır.
Benzer vergisel avantaj, Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflar için de geçerlidir. Vakıflar Genel Müdürlüğü verilerine göre Türkiye'de binlerce yeni vakıf bulunmaktadır.
Bağışların vergisel avantajı nedir?
Vergisel avantajın kapsamı sanıldığı kadar geniş değildir. Örneğin Yeşilay ve Kızılay'a yapılan bağışların tamamı indirim konusu yapılabilmektedir. Aynı şekilde, Cumhurbaşkanınca başlatılan yardım kampanyaları kapsamında AFAD'a makbuz karşılığında yapılan bağışların tamamı da Gelir Vergisi Kanunu'nun 89'uncu maddesinin (10) numaralı bendi ile Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 10'uncu maddesinin birinci fıkrasının (e) bendi uyarınca matrahın tespitinde indirim konusu yapılabilmektedir.
Ancak bunun dışındaki dernek ve vakıflara yapılan bağışların tamamının indirim konusu yapılması mümkün değildir. Burada uygulanan yüzde 5'lik sınır, yapılan bağışın yüzde 5'i anlamına gelmemektedir. Söz konusu sınır, o yıl beyan edilen gelir veya kurum kazancının yüzde 5'i üzerinden hesaplanmaktadır.
Örneğin bir limited şirketin ilgili yılda beyan ettiği kurum kazancının 1 milyon TL olduğunu ve aynı yıl bir derneğe depremzedeler için kullanılmak üzere makbuz karşılığında 90 bin TL bağış yaptığını varsayalım. Bu durumda beyan edilen kurum kazancının yüzde 5'i 50 bin TL olduğundan, yapılan 90 bin TL'lik bağışın yalnızca 50 bin TL'lik kısmı indirim konusu yapılabilecek, kalan 40 bin TL ise indirilemeyecektir. Buna karşılık bağış tutarı 50 bin TL veya daha düşük olsaydı, tamamı indirim konusu yapılabilecekti. Dolayısıyla önemli olan yapılan bağışın tutarı değil, bağışı yapan kişinin o yıl beyan ettiği gelir veya kurum kazancıdır.
Bu sistem hem Gelir Vergisi Kanunu hem de Kurumlar Vergisi Kanunu bakımından aynı esaslara dayanmaktadır.
Peki hangi kurumlara yapılan bağışlar yüzde 5 sınırına tabidir?
Hangi kurum, kuruluş, dernek veya vakfa yapılan bağışların yüzde 5'lik indirim sınırına tabi olduğu, Gelir Vergisi Kanunu'nun 89'uncu maddesinin (4) numaralı bendi ile Kurumlar Vergisi Kanunu'nun 10'uncu maddesinin birinci fıkrasının (c) bendinde düzenlenmiştir.
Buna göre aşağıdaki kurum ve kuruluşlara yapılan bağışlar bu kapsamdadır:
* Genel ve özel bütçeli idareler,
* İl özel idareleri,
* Belediyeler,
* Kamu yararına çalışan dernekler,
* Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflar,
* Bilimsel araştırma ve geliştirme faaliyetinde bulunan kurum ve kuruluşlar.
Bu kurum ve kuruluşlara yapılan bağışların, ilgili yılda beyan edilen gelir veya kurum kazancının en fazla yüzde 5'ine isabet eden kısmı indirim konusu yapılabilmektedir. Bu sınırı aşan tutar ise bağışlanmış olsa dahi indirilememektedir.
Gelir Vergisi Kanunu ile Kurumlar Vergisi Kanunu'ndaki düzenlemeler bu yönüyle büyük ölçüde paraleldir. Her iki Kanun da vergisel avantajı, yapılan bağışın niteliğine değil, bağışın yapıldığı kurumun hukuki statüsüne bağlamaktadır. Bu nedenle özellikle kamu yararına çalışan dernekler ile Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflar, vergi hukuku bakımından ayrı bir öneme sahiptir.
Kamu yararına çalışan dernekler
Kamu yararına çalışan derneklerin listesi, İçişleri Bakanlığı Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğünün internet sitesinde yayımlanmaktadır. Bu listede Sultanahmet Camii Koruma Derneği, Önder İmam Hatipliler Derneği, Mülkiyeliler Birliği Derneği, İlim Yayma Cemiyeti, Hacıbektaş Veli Kültür Derneği, Atatürkçü Düşünce Derneği ve kamuoyunda Pelikan Grubu ile ilişkilendirilen Boğaziçi Küresel İlişkiler Derneği gibi farklı alanlarda faaliyet gösteren toplam 369 dernek yer almaktadır.
Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflar
Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıfların listesi Gelir İdaresi Başkanlığının internet sitesinde yayımlanmaktadır. Türkiye Diyanet Vakfı, TÜRGEV, TÜGVA, İlim Yayma Vakfı, Ensar Vakfı, Albayrak Vakfı ve Yeni Dünya Vakfı bunlardan yalnızca birkaçıdır. Hâlihazırda Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıf sayısı 348'dir.
Bu vakıflara yapılan bağışların indirim konusu yapılabilecek tutarı, yıllık beyannamede beyan edilen gelir veya kurum kazancının yüzde 5'i ile sınırlıdır.
Sonuç ve genel değerlendirme
Derneklerin denetimi esas itibarıyla mülkî idare amirleri tarafından yürütülmekte, İçişleri Bakanlığı da mevzuattan kaynaklanan yetkileri kapsamında resen veya ihbar ya da şikâyet üzerine denetim yaptırabilmektedir. Vergi Denetim Kurulunun ise derneklerin genel idari ve mali denetimine ilişkin bir görevi bulunmamaktadır. Bununla birlikte derneklerin vergi mükellefiyeti doğuran faaliyetleri ile varsa iktisadi işletmeleri ve bu derneklerle ilişkili vergisel işlemler elbette vergi incelemesine konu olabilmektedir.
Ancak konu yalnızca derneklerin kendi mali işlemleriyle sınırlı değildir. Kamu yararına çalışan dernekler ile Cumhurbaşkanınca vergi muafiyeti tanınan vakıflara yapılan bağışlar, bağış yapan gerçek ve tüzel kişiler bakımından doğrudan vergisel sonuçlar doğurmaktadır.
Bu nedenle burada oluşan parasal hareketlerin, bağışların gerçek mahiyetinin ve bağış yapan mükelleflerin bu bağışları hangi hukuki ve ekonomik amaçla gerçekleştirdiklerinin gerektiğinde etkin biçimde denetlenebilmesi, yalnızca vergi güvenliği açısından değil kamu güveni açısından da büyük önem taşımaktadır.
Hiç kimse yaptığı bağış nedeniyle peşinen şüphe altında bırakılmamalıdır. Ancak önemli vergisel avantajlar sağlayan bir sistemde, bağışların gerçekten kanunun öngördüğü amaçlara uygun olarak yapılıp yapılmadığının ve vergi matrahından indirilen tutarların hukuka uygunluğunun denetlenmesi de hukuk devletinin bir gereğidir.
Nitekim kamu yararına çalışan dernek statüsünün belirlenmesi sürecinde Hazine ve Maliye Bakanlığının görüşünün aranması da bu statünün yalnızca dernekler hukukunu değil, aynı zamanda vergi hukukunu ve kamu maliyesini de ilgilendirdiğini göstermektedir.
O hâlde aynı hassasiyetin, bu statüye sahip dernek ve vakıfların mali hareketlerinin ve bunlara yapılan bağışların vergisel sonuçlarının denetiminde de gösterilmesi gerekir.
Vergisel teşviklerin bulunduğu yerde güçlü mali denetim bir tercih değil, hukuki bir zorunluluktur. Çünkü korunması gereken yalnızca kamu gelirleri değil; dürüst bağışçılar, dürüst sivil toplum kuruluşları ve toplumun bu kuruluşlara duyduğu güvendir.
/././
Psikiyatrist Türkay Demir: Dijital sadizm yalnızca kötü niyetle olmaz, bireysel kaygılar bazen ahlâki öfke kılığına da bürünür -Aslı Atasoy-
"X algoritması: Dijital linç ve ifşa" yazı dizisi kapsamında Psikiyatrist Prof. Dr. Türkay Demir ile dijital dünyanın sahneleme kültürünü, linç reflekslerini ve kaybettiğimiz derinlik hissini yeniden kazanmanın yollarını konuştuk. Prof. Dr. Demir, insanların kendi kırılganlıklarıyla temas etmekte zorlandıklarında, bu kırılganlığı dışarıdaki bir kişiye ya da gruba yükleme eğiliminde olduklarını söylüyor ve sosyal medya bunun için çok elverişli bir ortam yaratıyor: "Daha önemli olan şey, sosyal medyanın öfkeyi ödüllendirmesi. Öfke dikkat çekiyor, dikkat görünürlük getiriyor, görünürlük de bir tür psikolojik ödül hâline geliyor"
Twitter ya da X, ilk yıllarında fikirlerin dolaşıma girdiği ortak bir alan hissi uyandırıyordu. Ancak köprünün üstünden çok sular aktı. Bugün algoritmaların ödüllendirdiği bu alanda, herkesin bir performans sergilemesi bekleniyor. Hızın ve görünürlüğün revaçta olduğu dijital düzende, bir olay hakkında hüküm vermek, onu anlamaya çalışmaktan çok daha kolay. Psikiyatrist Prof. Dr. Türkay Demir, sosyal medyanın insan zihnini nasıl kutuplaştırdığını, "üçüncü" dediği düşünme alanını nasıl kaybettirdiğini ve bu dijital kaosta "anlam" arayışını nasıl yeniden kurabileceğimizi anlatıyor.
-En çok kullanılan sosyal medya platformlarından olan Twitter’ın başlangıçtaki ile şu andaki hâlini nasıl tanımlarsınız?
İlk yıllardaki Twitter daha çok bir kamusal meydan gibiydi. İnsanlar gazetelerde ya da televizyonlarda yer bulamayan fikirlerini dolaşıma sokabiliyordu. Farklı çevrelerden kişiler birbirleriyle karşılaşabiliyordu. Elbette o dönemde de öfke ve kutuplaşma vardı; ancak platformun baskın duygusu merak ve keşifti. Bugün ise görünürlük konusu çok daha ön planda. Algoritmalar dikkat çeken, öfke uyandıran ve taraflaşma yaratan içerikleri ödüllendirdiği için platform giderek bir fikir alışverişi alanından çok bir performans alanına dönüştü. İnsanlar ne düşündüklerini değil, hangi tarafta olduklarını belirtiyorlar daha çok.
-Sosyal medyadaki linçleri “üçüncünün” boşluğunda nasıl değerlendirmeliyiz?
Psikanalitik anlamda üçüncü, iki taraf arasındaki ilişkiyi düşünmeyi mümkün kılan alandır. Mahkemeler, üniversiteler, bağımsız medya kuruluşları ya da güvenilir uzmanlık kurumları toplumsal düzeyde böyle bir işlev görebilir. Bu kurumlara güven azaldığında insanlar doğrudan birbirlerini yargılamaya başlıyor. Sosyal medyadaki birçok linç hareketi bunu düşündürüyor. Ortada haklı bir öfke ya da gerçek bir mağduriyet olabilir; ancak üçüncü konumun zayıfladığı yerde yargılama ile düşünme arasındaki mesafe de kayboluyor. O zaman amaç gerçeği anlamaktan çok birilerini mahkûm etmek hâline gelebiliyor.
-İnsanlar dijital ortamda körü körüne taraf olmayı bilinçli olarak mı seçiyor?
Sanmıyorum, zaten öyle davransalar da insanlar körü körüne taraf olduklarını düşünmüyorlardır. İnsan zihni belirsizlikte bocalar ve bu yüzden de belirsizlikten pek hoşlanmaz. Karmaşık olayları iyi-kötü, fail-mağdur gibi kategorilerle ele almak rahatlatıcıdır. Sosyal medya da bu eğilimi güçlendiriyor. Bir olay hakkında hüküm vermek, onu anlamaktan daha kolaydır. Taraf olmak da çoğu zaman düşünmekten daha hızlıdır. Bu nedenle sosyal medyada sürekli olarak insanların en ilkel ya da en temel psikolojik eğilimlerinin harekete geçtiğini görürüz.
-Taraf olmama hâli mümkün mü?
Tarafsızlık ile üçüncü konumu birbirinden ayırmak gerekir. Üçüncü olmak, hiçbir değer taşımamak ya da her konuda ortada durmak değildir. Bir haksızlığı görebilir ve ona karşı çıkabilirsiniz. Ama aynı zamanda kendi öfkenizin sizi körleştirmesine izin vermeyebilirsiniz. Bu nedenle üçüncü konum bir tarafsızlık/görüşsüzlük değil, düşünme kapasitesidir. Bize kazandırdığı şey de budur: Tepki vermeden önce anlayabilme, hüküm vermeden önce dinleyebilme ve kendi haklılığımızdan kuşku duyabilme kapasitesi.
-Troll ve bot hesaplar karşıdakini nesneye dönüştürüyor. Bu konuda ne söylersiniz?
İnsanî iletişimin temel koşullarından biri, karşımızdakini bizim kadar gerçek bir özne olarak görebilmektir. Troll hesaplar, botlar ve anonim saldırılar bu kapasiteyi tahrip ediyor. Karşımızdaki kişi bir insan olmaktan çıkıp bir hedefe, bir etikete ya da bir sembole dönüşüyor. Böyle olduğunda empati azalıyor, sadizm kolaylaşıyor ve iletişim yerini manipülasyona bırakıyor.
-Dijital dünyada öfke ve sadizm neden bu kadar kolay ortaya çıkıyor?
Dijital ortam günlük hayatta saldırganlığımızı sınırlayan birçok unsuru zayıflatıyor. Karşımızdaki kişinin yüzünü görmüyoruz, ses tonunu duymuyoruz, acısına tanıklık etmiyoruz. İnsan ilişkilerinin önemli bir bölümü soyutlaşıyor. Bu da karşıdakini bir insan olmaktan çok bir fikir, bir etiket ya da bir hedef gibi algılamayı kolaylaştırıyor. Ama bunun tek nedeni anonimlik değil. Bana kalırsa daha önemli olan şey, sosyal medyanın öfkeyi ödüllendirmesi. Öfke dikkat çekiyor, dikkat görünürlük getiriyor, görünürlük de bir tür psikolojik ödül hâline geliyor. Bir başka nokta da şu: İnsanlar kendi kırılganlıklarıyla temas etmekte zorlandıklarında, bu kırılganlığı dışarıdaki bir kişiye ya da gruba yükleme eğiliminde olurlar. Sosyal medya bunun için çok elverişli bir ortam yaratıyor. Böylece bireysel kaygılar ve hayal kırıklıkları bazen ahlâki öfke kılığına bürünerek ortaya çıkabiliyor. Bu nedenle dijital sadizmi yalnızca kötü niyetle değil, aynı zamanda üzerine düşünülmemiş acılarla da ilişkilendirmek gerekir.
-Toplumun yavaş ve derin olmak için hâlâ bir şansı var mı?
Öyle olduğuna inanmak isterim. Çünkü insan zihninin temel ihtiyaçları değişmedi. Sosyal medya hızlandı, haber döngüsü hızlandı, iletişim hızlandı; ama insanların anlaşılma, düşünülme ve tanınma ihtiyacı aynı kaldı. Psikanalitik çalışmada bazen iyileştirici olan şey analistin söylediği bir söz değil, hastanın deneyimine acele etmeden eşlik etmesidir. Toplumsal düzeyde de benzer bir şeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Bugün her olay hakkında hemen konuşuyoruz, hemen yorum yapıyoruz, hemen hüküm veriyoruz. Oysa bazı şeylerin anlaşılabilmesi için beklemek gerekiyor. Bu nedenle umutlu olmak için nedenler görüyorum. İnsanlar hâlâ roman okuyor, dostlarıyla uzun sohbetler ediyor, terapiye gidiyor, müzik dinliyor, çocuk yetiştiriyor. Bunların hepsi hızın değil derinliğin alanları. Sorun derinliğin tümüyle ortadan kalkması değil; görünürlüğünün azalması.
-Sahneleme yerine anlamı birlikte aramak için bir öneriniz olabilir mi?
Bana kalırsa ilk adım, haklı olmaktan biraz daha az, merak etmekten biraz daha fazla hoşlanmayı öğrenmek. Çünkü sosyal medya bizi sürekli bir şey söylemeye, bir tavır almaya, bir tarafta yer almaya çağırıyor. Oysa düşünce çoğu zaman konuşmaktan önce gelir. Anlamak, yargılamaktan daha yavaş bir iştir. Bugün kamusal tartışmaların önemli bir kısmı anlam arayışından çok bir sahnelemeye dönüşmüş durumda. İnsanlar çoğu zaman bir meseleyi birlikte düşünmeye değil, kendi pozisyonlarını göstermeye çağrılıyor. Böyle olunca da konuşmalar kolayca bir güç mücadelesine dönüşüyor: Kim haklı, kim haksız? Kim fail, kim mağdur? Kim bizden, kim onlardan?
Oysa anlam, tek başına sahip olunabilecek bir şey değildir. İnsanlar arasında ortaya çıkar. Bunun için de karşımızdakini bir rakip, bir hedef ya da bir sembol olarak değil, bizim kadar gerçek bir insan olarak görebilmemiz gerekir. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni fikirlerden önce yeni bir dinleme biçimidir. İnsanlar birbirlerini yargıladıklarında kutuplaşırlar; ama birbirlerini merak etmeye başladıklarında düşünce ortaya çıkar. İhtiyacımız olan şey daha yüksek sesle konuşmak değil, birlikte düşünebileceğimiz alanları yeniden kurmaktır. Çünkü hem bireysel hayatta hem toplumsal hayatta dönüşüm, çoğu zaman birilerinin kazandığı tartışmalarda değil, insanların birlikte anlam üretebildikleri anlarda gerçekleşir.
YARIN - Prof. Dr. Elif Koparal anlatıyor: Arkeolojinin gözünden dijital çağ
/././



.webp)







