2027 bütçesi: Yük kime, kaynaklar nereye?(I)-Erkan Aydoğanoğlu/Evrensel Gazetesi-
Yaklaşık iki ay sürmesi beklenen, önümüzdeki yılın kaynaklarının ve harcama dağılımının belirleneceği 2027 yılı merkezi yönetim bütçe görüşmeleri dün resmen başladı. 2027 bütçesi, sadece bir rakamlar tablosu değil; kaynakların toplumun hangi kesimlerinden toplanıp kimlere nasıl dağıtıldığını gösteren en açık sınıfsal ve siyasal belge olarak karşımıza çıkıyor. Kimi zaman karmaşık ekonomik göstergeler ve teknik kavramlar kullanılarak anlaşılmaz hale getirilmek istense de 2027 bütçesi, tıpkı öncekiler gibi büyük bölümü emekçilerden toplanan kaynakları, çeşitli adlar altında sermayeye aktarmayı hedefliyor.
2002’de bütçede genel kamu hizmetlerine ayrılan pay yüzde 42 iken, bu oran 2026 itibarıyla yüzde 31.2’ye gerilemiş durumda. Yine resmi olarak tek adam rejimine geçilen 2018’de 1 trilyon 180 milyar lira olan toplam kamu borcu, ağustos 2026 itibarıyla 13 kattan fazla artarak 15 trilyon 893.8 milyar liraya çıkmış durumda. Bu noktaya nasıl gelindiğini her yıl yapılan bütçe kalemlerinin dağılım oranlarında görmek mümkün.
2027 bütçesinin yaklaşık yüzde 15’ini faiz giderleri oluşturacak. Faiz harcamaları yüzde 45 artışla 2.74 trilyon liradan 3.97 trilyon liraya çıkacak. Bu rakam, sosyal yardım ve desteklere ayrılan 1 trilyon 341 milyar liralık bütçenin üç katı. Faiz giderlerine ayrılan yüksek pay, 3 trilyon 868 milyar liralık bütçe açığı ile birlikte düşünüldüğünde, 2027’de kamusal hizmetlerde ciddi kaynak daralması yaşanması kaçınılmaz.
Bütçeye en büyük katkı sağlayan doğrudan vergi kalemi gelir vergisi. Bunun büyük bölümü (üçte ikisinden fazlası) ücretli emekçilerden alınıyor. Gelir vergisinin toplam vergi gelirleri içindeki payı 2025’te yüzde 19, 2026’da yüzde 25 iken 2027’de daha da artarak yüzde 27.8’e çıkarılıyor. Emekçinin mutfağına, barınmasına, elektriğine, suyuna, ulaşımına yansıyan vergilerle devletin kasası dolarken; aynı anda büyük bölümü sermaye gruplarına yönelik 4 trilyon 879 milyar liralık muafiyet tanınması (vergi harcaması) açık bir çelişki. 2027 bütçesi, bugüne kadar emekçinin sırtına en çok vergi yükü bindiren bütçe olarak tarihe geçecek.
2027 bütçesinden patronlara destek için 1 trilyon 9 milyar (2025’te 561 milyar, 2026’da 713 milyardı) kaynak ayrıldı. Vergi muafiyetleri, yatırım teşvikleri ve enerji sübvansiyonlarıyla birlikte değerlendirildiğinde verilen desteğin çok daha fazla olduğunu söylemek mümkün. İktidar bütçeden patronlara ekonomik olarak her türlü mali desteği verirken, 2027’de bütçe yükünün önemli bölümü yine ücretli emekçilerin sırtına yıkılacak.
Devletin elindeki kaynaklar yine üretken kamu yatırımlarına değil, sermayenin kâr garantisine yöneliyor. “kamu-özel iş birliği” (KÖİ) adı altında yürütülen köprü, otoyol, şehir hastanesi projeleri için ayrılan 306 milyar liralık devasa kaynak da bu durumun en somut kanıtı. Müşteri garantili ödemeler her bütçe döneminde önceki yıllara göre olağanüstü düzeyde artarak tıpkı bir “kara delik” gibi bütçe kaynaklarının önemli bir bölümünü yutacak.
2027 bütçesinde kamu hizmetlerine ve kamu yatırımlarına bütçeden ayrılan payın azalması, halkın sırtındaki vergi yükü ve cepten yapacağı özel harcamaların artacak olması 2027 bütçesinin gerçekte kimin için hazırlandığını açıkça gösteriyor.
2027 bütçesini önümüzdeki hafta bazı temel kalemler (eğitim, sağlık, savunma ve güvenlik harcamaları vb.) üzerinden daha ayrıntılı inceleyeceğiz.
/././
Fon şeytanları, harama el uzatanlar, ak tövbe hesabı…-Hakkı Özdal/Evrensel Gazetesi-
Eylül ortasında para piyasası fonlarındaki panik dalgasıyla başlayan ve bir büyük vurgunun alenen açığa çıkmasıyla birlikte iktidar için bir ‘fon krizi’ne dönüşen olayın sarsıntısı, alınan tüm bastırma tedbirlerine rağmen sürüyor. AKP içinde, siyasetin ve bürokrasinin pek çok kademesine bulaştığı anlaşılan bu vurgunculuğa karşı ne yapılacağı konusunda tereddütler, görüş ayrılıkları, kızgınlıklar ve açmazlardan oluşan bir sorun yumağı oluştuğu görülüyor. Yeni Şafak gazetesinde aynı gün (21 Ekim) yayınlanan iki yazı huzursuzluğun boyutlarını gösteriyor.
İlk yazı “Yüzü yere düşenler…” başlığı taşıyor ve yazının telif sahibi, fon vurgununun ilk günlerinde yazdığı yazı nedeniyle de şahin gözlü AKP edevatının hışmına uğrayan Ersin Çelik. AKP elindeki Kırıkkale Yahşihan ve kayyım yoluyla el koydukları Esenyurt Belediyesindeki büyük yolsuzlukları hatırlatıyor ve “Bir imar müdürünün serveti ilçe bütçesinin dört katına çıkarken teşkilat bu zenginleşmeyi nasıl görmedi, kimseler neden duymadı” diye sorup, bu durumun tabanda ‘yüzleri yere düşürdüğünü’ söylüyor ve ekliyor: “Bu sorular sorulmazsa, Allah muhafaza, sessiz ama ağır sonuçları olur.”
Sessiz ama ağır sonuçlar dedikleri elbette seçim. İktidarı kaybetmek. Daha ağır bir şey akıllarına gelmiyor. Lekelenmek, artık eskiden olduğu gibi toplumu asla yolsuzluk yapmadıkları konusunda ikna edememek gibi ‘manevi’ sonuçlara değil; son noktada yine maddi olan ve bazı maddi imkanların elden çıkması anlamına gelecek olan konuya basarak dikkat çekmeye çalışıyorlar: “Allah muhafaza!”
Zaten Abdülkadir Selvi gibi bir telgraf cihazı bile ‘oy kayıplarının derinleştiğine’ ilişkin yazılar tıkırdatıyor ve bu ‘kayıp’ miktarı çeşitli iktidar mahfillerinde 3 puandan 7 puana kadar bahse konuluyor. Bu arada Fuat Uğur gibi yine mazisi geniş bir başka iktidar katibi kendi video kanalında, Esenyurt Belediyesinde ortaya çıkan hırsızlık ne ki daha geride neler var neler yayını yapıyor.
Yeni Şafak’ta Özgür Bayram Soylu’nun yazdığı “AK Parti’nin kendi mahallesinde kaybettiği savaş” başlıklı ikinci yazı ise şu cümlelerle başlıyor: “Türkiye Belediyeler Birliği seçim sonuçları, AK Parti’nin izlemiş olduğu seçim stratejilerinin yoksunluğunu ve başarısızlığa mahkûm olduğunu bir kez daha gösterdi”. Muhalefet adayının kazandığı TBB seçimleri kast ediliyor ama devamında AKP’li yerel yönetimlerden girip anketlerden çıkarak tehlike çanları çalıyor. Elbette onun da gündeminde fon vurgunu var: “Ekonomi yönetiminin ‘enflasyonla mücadele ediyorum’ hikâyesiyle başlatmış olduğu hezimet yolculuğunun pastasına çileği de fon krizi koydu” diyor.
Elbette yine “Aman ha seçimleri ve iktidarı kaybederiz” sirenleri çalıyor bu yazıda da… Ama o seçimleri ‘kazanmayı’ da sağlayan ve vaktiyle bir ‘makine gibi işlediği’ söylenegelen teşkilatın kırgınlıkları da neşrediliyor: “Birileri makamının keyfini sürerken teşkilat mensubu hem vatandaşın derdini dinliyor hem de kendi kırgınlığını içine atıyor.”
Teşkilat olmadan seçim kazanılmaz. Zaten bu yazı da Erdoğan karşıtlığı AK Parti karşıtlığı oldu, farklı siyasi gelenekler tabanda da bize karşı birleşiyor, ittifak ediyor diyerek endişe dozunu artırıyor. AKP’nin sosyal ve sınıfsal tabanı açısından son derece önemli olan sanayi ve ticaret odalarındaki seçimler ile ikinci baro gibi neredeyse arka bahçe olarak inşa edilmiş kurumlardaki seçimlerin bile kaybedilir olması kast ediliyor belli ki…
Ekonomi yüksek bürokrasisinde ‘sağlık sorunu’, ‘emeklilik’ gibi kılıflara büründürülmüş görevden almalarla yangına köpük sıkılıyor. Konuyu gündeme getiren ve ne olduğunu aktaran gazeteciler tutuklanarak, yayın kuruluşları imha edilerek koyu bir sansür dalgası yükseltilmesine rağmen ‘içerideki’ közlenmenin bir yangına dönüşme tehlikesi önlenemiyor, ateş söndürülemiyor belli ki... Erdoğan’ın dünkü grup konuşmasında ortaya çıkan manzara da bu yönde. Erdoğan partinin ‘çelik çekirdeği’nde de tabanda da tenkitler olduğunu biliyoruz, demeye getiriyor… “Ne mutu bize ki eleştiren bir tabanımız var” diye neşeli bir teselli çıkarmaya çalışıyor. ‘Eleştirilere kulak veriyoruz’, ‘cerrah titizliğiyle temizliyoruz’ diyor. Ama herkes biliyor ki böyle olmuyor. En açık şekilde ifşa olanı bile sanki ibreti alemlik bir cezaymış gibi ‘whatsapp grubundan kovulması’ ile tahliye ediliyor. Zaten kendisi de grup toplantısından sonra Meclis koridorunda “yeni görevden almalar olacak mı” sorusunu yanıtsız bırakıyor. Bir yandan da koalisyon ortağı Bahçeli’nin açık-örtük sıkıştırmalarına maruz kalıyor.
Bu fon vurgununun etrafında bir ilahiyat oluşuyor! AKP sözcüsü Ömer Çelik ‘fon şeytanları’ tabirini kullanmıştı. MHP lideri Bahçeli vurguncuları ‘harama el uzatanlar’ diye adlandırdı. En isabetli isim ise Özgür Özel’den geldi: Vurgun parasını geri getirenleri affetme mekanizmasına ironiyle ‘tövbe hesabı’ dedi. Özellikle iktidar tarafının konuyu siyasetin ve bürokrasinin dışına sürme gayretinin ürünü olan bu ilahiyat belli ki derin bir yoksullaşma içindeki AKP teşkilatı neferlerinde ile karşılık bulmuyor. Türkiye’nin fon vurgununu daha uzun süre konuşmaya devam edeceği anlaşılıyor.
İsmail hapiste,gazeteciler 24 Ekim’de sokakta
BirGün gazetesinden arkadaşımız İsmail Arı dün bir kez daha tutuklandı. Gazetecilere ve basın mecralarına yönelik saldırılar da bu iktidarın içine sürüklendiği bu fon kriziyle doğrudan bağlantılı, bunu biliyoruz. Basın meslek örgütleri 24 Ekim günü ülkenin dört bir yanında “Sansüre hayır! habere özgürlük!” sloganıyla yürüyecek. Tutuklu arkadaşlarımız, kayyımla çökülen kanallardaki tüm basın emekçileri ve halkın haber alma hakkı için 24 Ekim’de sokakta olacağız.
Bir emekli işçi veya memur, işsiz bir genç, tencerede makarnadan başka bir şey kaynatamayan kadın, erkek, atanmayan öğretmen olmasam tek adam sisteminden iyi sistem mi olur. Bir koy bin al. Tek yapman gereken, erkeksen, sınırları belli kirli sakal, açık mavi kravat, odana tahta bir seccade, yanına terlik, parlak, iri bir saat. Cumadan cumaya doğru seçilmiş bir cami avlusu ve makara mesajı. “Tensipleriyle”, “takdirleriyle” kelimelerinin bol kullanıldığı cümleler. Bir koy bin çal bile yetmez, bir koy milyon çal. Yeter ki ilgilileri “dava için” çaldığına ikna et.
Dava ne? Belli değil.
Çeşme akarken su doldurma davası mı?
Hadi diyelim çalanlar, hortumlayanlar, rüşvet alanlar, komisyon alanlar bu işi dava uğruna yaptı, ya treni kaçıranlar. Tam çalacakken kazık yiyenler? Trenden inmekte gecikince “mağdur” kervanına katılanlar. Sanki iktidar partisinin vekili değillermiş gibi, mağdur(?) oldukları için “Suçluların listesi açıklansın” diye tepinirken araştırma önergelerine “hayır” oyu verenler? Fon soygununu yazan, çizen, konuşan eli, yüzü, aklı düzgün insanları içeri tıkanlar?
Sisteme bak. 67 yaşında, “Artık yaşlandın, kafan çalışmaz” diye kapı önüne konulan üniversite hocası, yaşı doksana dayanmış, ülke yönetmeye ısrarla talip siyasetçi.
Sisteme bak. 3 üniversiteyi 27 yaşında bitirmiş, iş bulamadığı, Avrupa’ya kaçamadığı için pazarda hıyar, domates satan genç, okul filan bitirmeden treni bir ucundan yakalayıp milyar liraları cukkalayan malum partili Necip Türk genci.
Sisteme bak. Kitap makale yazıp üç kuruş ek ders parası için çırpınan akademisyen, ayda bir twit sallayıp ortalığı karıştırmanın karşılığı, milletvekili azarlayan, yüz binlerce lirayı cebe indiren danışman.
Ben de bu gruptan olsam sistemin sürmesi için amuda bile kalkardım.
Ama deniz bitiyor. Dünya bir yanda trilyon dolarlık genci diğer yanda babadan harçlık isterken yerin dibine geçen genci aynı zaman ve mekanda taşıyamaz duruma geldi. Tek adam sistemleri balonu patlayacak.
Şalteri indiren işçiyi, “Geleceğiniz olmayacağız” diye sokakları dolduran genci kim durdurabilir?
Neoliberalizm 1973 petrol kriziyle hakim paradigma haline gelmişken, 53 yıl sonra başka bir petrol kriziyle birlikte bu sefer çanlar neoliberalizm için çalıyor.
1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan tam altı yıl sonra, 1973’te, İsrail ve Araplar bir kez daha savaştı ve ABD destekli İsrail bu savaşta da üstünlüğünü korudu. Savaşın bölgesel en önemli sonucu, İsrail’le Mısır arasında yapılan Camp David Anlaşmasıyla Mısır’ın İsrail’i tanımasıydı ama bu savaş esas olarak bir de küresel sonuçlar doğurdu ve tüm insanlık olarak aslında halen o sonuçların yarattığı dünyanın, yani neoliberal dünyanın içerisinde yaşıyoruz.
Savaş devam ederken, Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Birliği İsrail’i destekleyen Batı’ya karşı petrol üretimini azaltma ve fiyatları artırma kararı aldı. Birkaç ay içerisinde petrol fiyatları varil başına 3 dolardan 12 dolara çıktı, yani dört kat arttı ve bunun Batı ekonomileri üzerinde ciddi etkileri oldu. Üretim maliyetlerinin artması enflasyonu, enflasyonun artması beraberinde faiz artışlarını getirdi.
Böylece kapitalizm 1929’dan sonra yeni bir kriz konjonktürüne girdi ve bu, “stagflasyon”, yani “enflasyon içerisinde durgunluk” olarak adlandırıldı. O tarihe kadar enflasyondaki artışın ekonomideki canlılıkla el ele gideceği varsayılıyordu ama şimdi ilk kez hem fiyatlar artıyor, hem de durgunluk yaşanıyordu.
1973’teki ilk petrol şokunun üzerine 1979’da İran İslam devrimi ve hemen sonrasında da İran-Irak savaşı eklendi. Her iki hadise de küresel enerji arzı üzerinde yeni basınçlar yaratarak petrol fiyatlarını artırdı ve Batı ekonomilerinin krizini derinleştirdi. 70’ler boyunca kamu bütçeleri devasa açıklar vermeye başladı, büyük mali krizler yaşandı.
İşte tam da bu noktada, uzun yıllardır pusuya yatmış bekleyen canavar, yani neoliberalizm devreye girdi. Neoliberal ideologlar tarafından yaşanan mali krizlerin gerisinde kamu sektörünün aşırı büyümesinin olduğu ilan edildi, Keynesçi politikalar yerden yere vuruldu ve çözüm olarak da o sihirli formül gündeme getirildi: Devleti küçültmek ve serbest piyasanın egemenliği.
Devleti küçültmekle kast edilen şey aslında “sosyal devleti küçültmek” ve her şeyi piyasalaştırmaktı, o zamandan bu zamana özelleştirme politikalarıyla, deregülasyonlarla, devletin sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, konut gibi alanlardan çekilip bu boşluğu piyasa aktörlerinin doldurmasıyla, şirketlerin egemenliğiyle adım adım yeni bir paradigma inşa edildi.
Bu, ABD ve İngiltere’den başlayıp küresel ölçekte yaşanan bir karşı-devrim ve sınıf saldırısıydı.
(Geçerken not edelim: Bizde de 24 Ocak Kararları, 12 Eylül darbesi ve oradan bugünlere uzanan süreç, küresel karşı-devrimin ve sınıf saldırısının bir parçasıydı ve halen devam ediyor.)
Neoliberal karşı-devrim ilk büyük krizini 2008’de yaşadı ve kriz bu sefer petrol değil konut sektörü merkezliydi. ABD’de konut kredilerinin geri ödenememesiyle başlayan bu kriz bütün bir finansal sistemi çökertti ve krizden tam da neoliberallerin sözde karşı olduğu bir şekilde devlet müdahalesiyle çıkıldı, devlet banka ve şirketleri kurtarmak için piyasaya milyarlarca dolar pompalarken kimsenin aklına serbest piyasa gelmiyordu.
2008 krizinin etkileri bugün hala devam ediyor; düşük büyüme oranları, borçlanma oranlarındaki yükseliş, en tepedeki gelir gruplarının zenginlikten aldığı paydaki astronomik artış ve gelir dağılımındaki bozukluk adeta kapitalizmin kalıcı özellikleri haline geldi.
Bu süreklileşmiş düşük yoğunluklu kriz, emekçi sınıfların genel sessizliğinin devam ettiği ve ekstra faktörlerin devreye girmediği bir konjonktürde en azından yönetilebiliyordu; ancak yakın zamanda o ekstra faktörler devreye girdi, sonra da emekçi sınıfların sesi duyulmaya başlandı.
Önce Ukrayna-Rusya savaşı başladı ve bu savaş enerji fiyatlarında çok hızlı bir sıçramaya neden oldu, bunu önce bu sene içerisindeki ABD-İsrail ikilisinin İran savaşı ve sonra da Yemen’deki Ensarullah’la Suudi Arabistan Savaşı’nın yeniden başlaması izledi.
Her üç bölge de birer petrol bölgesiydi ve her üç bölgede başlayan savaşlar, tıpkı 1973’te olduğu gibi petrol fiyatlarını tetikledi, bu da henüz 2008 krizinin etkilerini atlamamış kapitalist sisteme vurulan ikinci büyük darbe oldu. Bir kez daha üretim maliyetleri arttı, bu enflasyonu, enflasyon da faizleri tetikledi, halkın alım gücü düşerken devletlerin borçlanma maliyetleri yükseldi, 2008’den beri artış ivmesinde olan bütçe açıkları hızlandı ve yeni bir mali kriz gelip kapıya dayandı.
Şimdi Avrupa’da ve ABD’de tanıklık ettiğimiz her şey tam olarak bu eksende yaşanıyor; neoliberalizm 1973 petrol kriziyle hakim paradigma haline gelmişken, 53 yıl sonra başka bir petrol kriziyle birlikte bu sefer çanlar neoliberalizm için çalıyor.
Ancak bu sefer 1973’ten farklı olarak denkleme dâhil edilmesi gereken başka şeyler var, artık başka bir dünyada, başka koşullarda yaşıyoruz ve bugünkü koşullar o günkü koşullardan çok daha kötü.
Birincisi, 1970’lerin krizinden neoliberalizme geçilirken Batı’da hala arkasına sığınılabilecek bir sosyal devlet ve karşıda ise her şeye rağmen bir Sovyetler Birliği ve sosyalist blok vardı, bugün ikisi de yok. Bugün petrol kriziyle birlikte bir de barınma ve geçinme krizi söz konusu. Dolayısıyla neoliberalizmin krizi, halk kitleleri üzerinde 1970’lerdekinden çok daha şiddetli etkiler yaratabilir ve daha uzun sürebilir.
İkincisi, 1970’lerde Batı henüz bugünkü gibi sanayisizleşmemiş, üretim doğuya kaymamıştı. Bugün ise hem ABD’si hem Avrupa’sıyla sanayisizleşen bir Batı, enerji kaynaklarından yoksun bir Avrupa ve hızla yükselen bir Çin var, bu nedenle de kriz kuvvetle muhtemeldir ki çok daha sancılı geçecektir.
Üçüncüsü, 1970’ler dünyasında henüz neo-faşizm ya da aynı anlama gelmek üzere radikal sağ bu kadar güçlü değildi; bugün ise anti-kapitalist bir retoriğin arkasına saklanıp kitlelere müesses nizamla mücadele vaat etmekte ve giderek bir alternatif haline gelmektedir. Merkez siyasetlerin yaşadığı meşruiyet kriziyle birlikte düşünüldüğünde bu durum günümüz faşizminin neoliberal evredeki kapitalizmin krizine karşı göreve çağrılmasına yol açabilir, faşizm artık bir kez daha güncel bir tehlikedir.
Dördüncüsü, 1970’lerde dünya yeni bir militaristleşme evresinde değildi; bugün ise savaşlar istisna olmaktan çıkıp kural haline dönüşmekte, silahlanma harcamaları hızla artmaktadır. ABD’nin NATO’nun yükünü Avrupa’ya daha fazla yıkma arayışı ve Ukrayna savaşına verilen destek, yaşanan mali krizi daha da derinleştirecek, kemer sıkma programları çok daha gündeme gelecektir.
Beşincisi, söz konusu militarizm, esas olarak ABD emperyalizmin Çin’e karşı enerji kaynakları üzerindeki kontrolünü artırma çabasıyla iç içe geçmektedir ve Venezuela ve İran’a yönelik haydutluk doğrudan bununla ilişkili olarak okunmalıdır.
Altıncısı, tüm dünyada sınıf hareketleri ve devrimci mücadele kendi iç krizini yaşamakta, sürekli geri çekilmektedir ve bugün özellikle Batı’da emekçi sınıfların hoşnutsuzluğunu devrimci kanallara akıtacak ve düzen dışı seçenekleri halkın önüne koyacak öncü güçler yoktur.Bu ise açıkça radikal sağın işini kolaylaştırmakta, geniş kitlelerin bir alternatif olarak yüzünü faşizme dönmesini beraberinde getirmektedir.
Yedincisi, 1970’lerin krizi neoliberalizmin ideolojisi ve mekânsal örgütlenmesi olarak küreselleşmeyi beraberinde getirmişken bugün tam tersine bir süreç yaşanmakta ve post-küreselleşme çağına doğru hızla ilerlenmektedir. Artık hakim paradigma serbest ticaret değil, gümrük duvarları, ticaret savaşları ve merkantilizmdir; ayrıca ulus-devlet geri dönmektedir ve tüm bunları yükselen militarizmle birlikte değerlendirmek gerekmektedir.
Sekizincisi, Batılı elitlerin ve sermayenin elinde şu an için neoliberalizme alternatif olabilecek başka bir sermaye birikim modeli yoktur, yeni bir Keynesçilik ya da kamucu bir dalga ufukta gözükmemektedir; tam tersine kapitalizm toplumlara daha çok kemer sıkmadan başka bir şey vaat edememektedir.
Dokuzuncusu ve son olarak, bugün Fransa’da tanıklık ettiğimiz ve oradan başka ülkelere de yönelen isyan dalgası devrimci bir potansiyeli içinde barındırmakla birlikte, henüz kapitalizmi köklerinden sarsacak bir nitelik taşımamaktadır ve bir siyasi programa ve öncüye sahip değildir. Ancak neoliberalizmin krizinin dünyayı çok daha karanlık bir yere doğru götürme vesilesi yapılmasına dair niyetler karşısındaki en büyük direnç de yine bu halk hareketlerinden gelmektedir.
Velhasıl, artık klişe oldu ama bir kez daha Gramsci’ye başvurarak söylemek gerekirse dünyamız ve insanlık tıpkı onun döneminde olduğu gibi yine “eskinin öldüğü ama yeninin doğmadığı” bir dönemden ve dolayısıyla bir “canavarlar çağı”ndan geçmektedir.
Yeninin ne olacağını ise yine insanlığın vereceği mücadele belirleyecektir.
Neoliberalizmin aslında öldüğü ama bir “zombi neoliberalizm” olarak yaşamaya devam ettiği, bunun için de neo-faşist rejimlerin iş başına geldiği bir dünya ihtimali hiç de uzağımızda değildir ama bu ihtimale karşı mücadele de diyalektiğin gereği kendini adım adım inşa etmekte ve “buradayım” demektedir.
O halde gelecek orada bir yerde, o sözün içerisinde gizlidir.
/././
Su çürüdü, öfkemizi de sosyal demokratlar çürüttü!-İnci Boyacıoğlu-
Halk olarak içimizde büyüyen bu olumsuz ortak duyguların, yapıcı bir toplumsal güce dönüşmesine ihtiyacımız var. Yapıcı olabilmesi için de öfkenin umutla yan yana gelebileceği bir örgütlülük kültürü geliştirmeye…
Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim. Yalnızca anahtar deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri. Yalnızlık hiç de tanrısal değil, görkemli değil. O yalnızca geçmişle gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta. Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir leke yalnızlık denilen. Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan havayla ışıkta... (Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?)*
Yirmi dört yıldır bir sandıkta kilitliyiz. Farkına vardıkları tüm delikleri birer birer kapattılar, geriye belki bir, belki iki hava girişi kaldı. Yalnız hissedenlerimiz çoğunlukta. Işığı görebilenlerimiz ise çok az.
Ülkenin siyasal atmosferinde kesif, ciğerleri tıkayan bir şeyler var, hemen hepimiz hissediyoruz. Sıkışmış göğsümüzün tam üzerinde ağır bir öfke yığını duruyor; bekledikçe çürüyen, alıştıkça zehirleşen bir duygu hali içindeyiz.
Öfke, ana akım psikolojinin bir kolunun lanetlediği bir duygu uzun zamandır. “Pozitif kal” saçmalığını kendine şiar edinmiş bu psikoloji, düzenin sadık bir tamamlayıcısı olarak öfke ve devamında daha birçok olumsuz duyguyu toksik ilan ediyor sırayla. Oysa olumsuz duyguların sosyal hayatta ve psikolojik esenliğimizi sürdürmemizde önemli birçok işlevi var. O yüzden, bireyin kendisine ve çevresindeki insanlara zarar veren ve psikolojik desteğe konu olan “öfke” ile sağlıklı bir tepki olarak hissedilen “öfke” arasında çizilmesi gereken sınırlar var. Ve hatta haklı bir öfkenin yutulmasının, yok sayılmasının veyahut birilerinin eğlencesine dönüşmesinin, psikolojimize büyük zarar verdiği gerçeği tekrar hatırlanmalı.
On bir yıl önce Özgecan Aslan’ın ardından tüm ülkede sokaklara dökülen insanlar veya bugün İspanya’da emlak şirketleri tarafından sokağa atılan 87 yaşındaki María del Carmen Abascal için meydanları dolduran halk, öfke kontrol problemi yaşayan yetişkinler değil elbette. Sağlıklı insanlar onlar. Ahlaki öfke dediğimiz, toplumsal haksızlıklar karşısında iyiden ve doğrudan yana olan kolektif bir iradeyle vücut bulan iyicil bir duygunun paydaşları onlar.
Ama bugün havada asılı duran o ağır öfke duygusu, ahlaki öfkeyi de kapsayan ama onu aşan bir niteliğe sahip. Yoksulluk, yoksunluk, adaletsizlik, geleceksizlik, korku, memleketin yağmalanması, değerlerin içinin boşaltılması, haksızlık… sayısız kökten beslenip, tek vücut haline gelmiş bir öfke hali bu. Aslında sanayileşme sonrası ortaya çıkan kapitalist üretim ilişkileri, kendi doğal dinamiklerine bağlı olarak sürekli öfke üretir. Çünkü insanın emeğine, doğasına ve birbirine yabancılaşmasının çıktılarından biridir öfke. Ancak kimi tarihsel dönemlerde bizde olduğu gibi şiddetlenip yaygınlaşır. Adaletsizliği, eşitsizliği ve tahakkümü aşmaya dönük muazzam bir kolektif enerjiye dönüşebilir. Ancak bu enerji, mekanik bir belirlenimcilik ilkesiyle çalışmadığı için, kendiliğinden her zaman ve her koşulda ileriye sıçratan, dönüştürücü bir nitelik taşımaz. Çoğu durumda, düzen toplumsal öfkeyi bastıracak, yönünü değiştirecek veya toplumsal felç yaratacak gelişkin mekanizmalara sahiptir.
Haklı olarak merak ediyoruz, bu sessizlik nasıl mümkün olabilir? Sebebi çok ama bu yazıda sosyal demokrasinin öfkeyi çürüten rolü üzerinde durmak istiyorum. Sosyal demokrasi, yüz yılı aşkın süredir tarihin önemli kesitlerinde kendine düşen görevi sayısız kez yerine getirdi ve bu sayede öfkeyi toplumsal felç haline sürükleme becerisinde ustalaştı.
Sosyal demokrasinin temel misyonlarından biri, işçi sınıfının haklı öfkesinin düzeni tehdit edecek bir niteliğe dönüşmesini engelleyip, onu evcilleştiren ve sistemin sınırları içine hapsetmektir. Türkiye'nin yakın siyasi tarihi, sosyal demokrasinin hünerlerini keşfetmek için çok zengin bir yelpaze sunmakta.
Biliyorum hatırlamak istemiyorsunuz, ama en can alıcı olanlardan birkaç örnek sıralamak istiyorum. Kılıçdaroğlu ve onun bir zamanlar sağ kolu olan Özgür Özel’in dönemleri veya şu an temsil ettikleri partiler arasında ayrıma gitmenin gereksiz olduğunu düşünerek toptan bir liste hazırladım sizin için: Gezi eylemlerinin sönümlenmesinde büyük çaba sarf ettiler; laiklik sorunu yoktur deyip Kemalist devrimin ilerici adımları için özür dilediler; iktidara sayısız kez normalleşme, helalleşme ve uzlaşma eli uzattılar; Özal’ın veliahtı ve muhalefetin bir sonraki cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’nun Silivri duvarlarına gömülmesine izin verdiler; CHP merkezi butlancılar tarafından alınırken direniş örgütlemek yerine nostaljik fotoğraf karelerinde poz verdiler; fon yolsuzluğu patlak verince tüm saçmalıklarının üstüne siyah karanfil diktiler. Bunların her biri halkın siyasal bir özne olarak yaşamı dönüştürme ve toplumsal sorunlara kalıcı çözümler yaratma potansiyeli taşıdığı dönemeçlerde, sosyal demokratların yürüttüğü siyasete örnektir.
Halkı örgütlenmeye, sendikaları yasal bir hak olan greve, akademisyenleri ve öğrencileri sonuç alıcı bir eylem planına davet etmediler. İstanbul Üniversitesi öğrencileri polis barikatını delince, halkın artık sokaktan uzak tutulamayacağını görünce, etkili ve hedefi olan eylemler yerine tek düze mitingler düzenlemeye başladılar.
Sizin ne hissettiğinizi bilmiyorum ama “sandık” kelimesini duyunca sinirden kalp çarpıntısı yaşar oldum ben.
Öfke nasıl çürür? Soma’daki işçi katliamından sonra ülkede hayat durmayınca, 6 Şubat deprem felaketinden sonra yaşanan kibirli sorumsuzluklarda da elimiz kolumuz bağlı kaldı. Yenidoğan çetesinden sonra siyasal yetkililerin sorumluluk almasını sağlayamadığımız için, okul saldırıları da normalleşiverdi. Madde bağımlılığı yüzünden psikolojik rahatsızlıkları psikotik ataklara dönüşen 19 yaşındaki bir erkek, iki genç kadının kafasını kestiğinde dükkanları açmaya devam ettiğimiz için, çocuklarımız uyuşturucu çetelerinin fedaisi olmak için sıraya girer oldu şimdi. O sırada toplumsal muhalefete güya liderlik etmesi gerekenler mecliste yönerge, mahkemede temyiz peşinde koşmaktaydılar. Oysa, kurtuluş hep halkın politik eylemliliğinden geçiyordu. Paulo Freire Ezilenlerin Pedagojisi adlı kitabında, ezilenlerin kaybettikleri insanlıklarını geri kazanmak için mücadele etmek zorunda olduklarını söyler. Son zamanlarda sıkça dile getirilen “biz toplum olarak çürüdük” tespiti, onurlu bir mücadeleye duyulan özlemin de ifadesi aslında.
İnsanın sosyal demokrat demeye bile dilinin varmadığı ana muhalefet partisi, halkımıza düzenli aralıklarla "öğrenilmiş çaresizlik" enjekte etmekte. Güncel sinirbilim çalışmaları, çaresizlik duygusunun, beynin uzun süreli ve kontrol edilemeyen strese verdiği doğal felç tepkisi olduğunu gösteriyor. Kitlelerin "kontrol bizde, örgütlenerek, dayanışarak bu adaletsizliği değiştirebiliriz" inancını içi boş mitinglerle yıkan sosyal demokratlar felç etti bizi.
Sonra soruyoruz, bu toplumsal şiddet sarmalı nereden çıktı diye? Felç olmuş kitlelerin iğdiş edilmiş öfkesi, siyasi bir hedefe kanalize olamadığı için en zayıf bulduğuna yöneliyor. Mahalle aralarındaki çete savaşlarının, trafikte çıkan kavgaların, lümpen şiddetin, göçmenlere yönelen ırkçı saldırganlığın temelinde, siyasal olarak bir türlü ilerleyemeyen bir halkın başıboş kalmış hıncı var.
Oysa kolektif eylem konusunda yapılan çalışmalar, öfkenin umutla birleştiği hemen her noktada insanların kıvançla anımsayacakları kazanımlar elde edebildiğini göstermekte. Umut, öfkenin zamanla yorgunluğa, sinizme, çaresizliğe veya hınca dönüşmesini engelleyen; gerekli durumlarda risk almayı teşvik eden ve bireyleri daha adil bir geleceğin mümkün olduğuna ikna eden bir katalizördür. Özgür Özel’in son açıklamalarından birini dinliyorum, “İlk yerel seçimlerde İzmir'deki 31 belediyenin hepsini kazanarak dünya rekoru kıracağız” diyor! İzmir Büyükşehir Belediyesinin bu şekilde el değiştirmesine razı olduğunu söylemiş oluyor aslında. Seçimi beklerken, çürüdü öfkemiz.
Halk olarak içimizde büyüyen bu olumsuz ortak duyguların, yapıcı bir toplumsal güce dönüşmesine ihtiyacımız var. Yapıcı olabilmesi için de öfkenin umutla yan yana gelebileceği bir örgütlülük kültürü geliştirmeye… Çünkü örgütsüzlük toplumsal yenilgilerin ana sebebidir. Kendiliğinden harekete geçen ve salt öfkeyle güdülenen bir kitle tamamen kör değildir, ancak ortak hedefleri belirlerken sezgisel davranır. Öfkeyi tetikleyen her ne ise, onun sosyal temsillerine yönelir. Hedef lüks mağazalar, belirli bir araba markası, tarihi bir heykel veya belirli bir sosyal grup olabilir. Nihai hedefin siyasi strateji ve taktiklerden yoksun şekilde ortaya çıkması sebebiyle, örgütsüz halk kitleleri öfkeyle harekete geçtiklerinde kolayca manipüle edilebilirler.
İnsan sosyal becerileri ile türünü devam ettirebilmiş, bu beceriyle karmaşık toplumsal örgütlenmeler geliştirebilmiştir. Beynimizin uzmanlık alanıdır sosyal yaşam ve bu uzmanlığın en üst düzey eseridir devlet dediğimiz örgütlenme. İnsan evrimi ve toplumlar tarihi, en açık şekilde birlikte hareket edebilme becerimizin en güçlü niteliğimiz olduğunu göstermesine karşın, siyasal olarak örgütlenmeye bu kadar mesafeli ve ön yargılı olunması, sistemin ideolojik başarısıdır. Bugün iktidar da ana muhalefet de halkın geniş kesimlerinde artan huzursuzluğun sokağa taşmasından ürkmekte; ama çözümü ısrarla halkın haklı taleplerini bastırmakta veya gençler başta olmak üzere herkesi umutsuzluğa sevk etmekte arıyorlar. Işığı görebilenlerimizse çok az; ama işte ne varsa, anahtar deliğinden sızan havayla ışıkta...
* Ahmet Telli’nin anısına saygıyla…
/././
Sınıf ve 'yağmalama': Édouard Louis neyi savunuyor?-Cem Demirok-
Louis, "Bu mesele ahlaki değildir: Yani mesele yaptıklarının doğru mu yanlış mı olduğunu bilmek değildir. Mesele politiktir" diyerek doğrudan egemen aklın ikiyüzlülüğünü hedef aldı.
Fransız yazar Édouard Louis, gerek sahip olduğu edebi üslupla gerekse edebiyatın içine siyaseti doğrudan ve tavizsiz bir biçimde sokmak istemesiyle, günümüzün en çok tartışılan edebiyatçıları arasında.
Aslına bakılırsa etrafında kopan bu fırtına ve yarattığı kutuplaşma, onun yeni bir edebi çağın mihenk taşlarından biri olduğunun göstergesi olarak da okunabilir. Ancak üslup tartışmalarını bir yana bırakırsak Louis’nin edebiyatına dair asıl meselenin, sanatı toplumsal dönüşüm ve politik mücadelenin bir aracı olarak kullanmaktaki ısrarı olduğu da görülecektir. Zira o, kelimeleri estetik bir haz yaratmaktan ziyade yaşamış olduğu yakıcı gerçekliklerin siyasal nedenlerini aramak için kuşanan kararlı bir yazar.
Ayrıca bu iradesi yalnızca yazdığı kitap sayfalarında da kalmıyor. Yazarın bizzat sokağın ve siyasetin nabzının attığı eylemlere katılması, edebiyatla kökenine indiği sorunları eylemle değiştirme iradesinin de en net kanıtını oluşturuyor.
Édouard Louis'nin kişisel Instagram hesabında paylaştığı, eylemlere katıldığı günden fotoğraf.
Geçtiğimiz günlerde Fransa’da yüz binlerce insan sosyal adalet, eşitlik ve servetin yeniden dağıtımı talebiyle sokağa döküldüğünde, Louis de o kalabalığın bir parçası olmuştu. Hatta bir haber kanalına verdiği röportajda lise çağlarından beri gösterilere katıldığını fakat bu defa epey korkarak buraya geldiğini söylemekten de çekinmedi. Korkusunu büyüten şeyi ise “Macronizm”in ölçüsüz şiddeti olarak kodladı ve çözümün ancak sokakta daha fazla kalabalık olarak geleceğini savundu.
İşin ilginç yanı şu ki Louis, bu kararlı siyasal pratiği henüz küresel çapta yankı bulmadan önce, -tıpkı ülkemizde de bir dönem olduğu gibi- dünyanın pek çok yerinde yoksulluk hikayelerini pazarlayarak zengin olmakla eleştiriliyordu. Hatta Elena Ferrante’yi beğenmediğini söylediğinde sosyal medyada eril dil kullanan bir fail olarak kodlandığı dahi oldu.
Onu paragöz bir yeni yetme ya da kadın düşmanı olarak addedenlerin Louis’yi pek anlamadığı ise ortadaydı. Çünkü Édouard Louis’nin edebiyattaki asıl amacı edebiyat kürsüleri için yeni anlamlar üretmek hiç olmadı. O her daim doğrudan dünyayı değiştirmenin yollarını keşfetmek için uğraştı ve bu uğraşını sürdürmeye devam ediyor.
Her ne kadar bu keşif güzergâhı kimi zaman dönemin popüler söylemlerinin cazibesine kapılıp eklektik savrulmalara veya parçalı ideolojik duraklara uğrasa da özündeki arayış hiç kaybolmuyor. Bilhassa Babamı Kim Öldürdü adlı romanında bu devrimci çabasının izleri oldukça berraktır.
Louis'nin yine kişisel Instagram hesabında paylaştığı, eylemlere ait bir fotoğraf. Dövizde "Devrim başarıya ulaştığı sürece yasadışı değildir" yazıyor.
Bu yöndeki arayışının en büyük sembolü sayılabilecek olan metnini ise geçtiğimiz gün bir köşe yazısı formunda yayınladı. Yıllar içinde biriken tüm ününe ve mali refahına rağmen; yayınevlerinden veya kültür endüstrisinden ne gibi tepkiler ve kısıtlamalar alacağının hesabına da düşmeden, epey netameli bir konu olan yağmalama vakalarında kalem oynattı.
Libération gazetesinde yayımlanan yazısında Fransa’nın çeşitli kentlerinde yaşanan şiddet olaylarına dair, "Bu mesele ahlaki değildir: Yani mesele yaptıklarının doğru mu yanlış mı olduğunu bilmek değildir. Mesele politiktir" diyerek doğrudan egemen aklın ikiyüzlülüğünü hedef aldı. Lise öğrencileri okul işgal ettiğinde bu eylemi bağlamlarıyla ve gerekçeleriyle açıklayanların, konu yağma yapan yoksullar olduğunda takındığı tavrı sorguladı.
Yazısını şu sorunun çatısı altında kurdu: Sosyoloji kimler içindir? Ve yağmalama yapanlar emekçi mahallelerin gençleri olduğunda, neden aniden kapitalist üretim ilişkilerinden türeyen o şiddet sarmalının dışında konumlandırılıyorlardı?
Louis'nin yazısındaki çarpıcı ifadeyle; yoksulluğa hapsedilmiş kitleler neden birdenbire "nedensiz, geçmişsiz ve hiçbir şeyin şekillendirmediği bireylere" dönüştürülüyorlar ve onlara "saf bir irade, neredeyse doğuştan gelen bir kötülük" atfediliyordu?
Görüldüğü üzere Édouard Louis bu gençlerin eylemlerini tarihsel ve sınıfsal bir bağlama oturtmanın, doğrudan doğruya sömürü düzenini sanık sandalyesine oturtmak anlamına geleceğinin epey derinlikli olarak farkına varabilmiş bir yazar. Ve egemen akıl, sistemi temize çıkarmak için isyancıları "saf bir kötülükle" yaftalarken; bu sosyolojiden arındırma operasyonuna cepheden itiraz etmekten de çekinmiyor. Dolayısıyla işçi sınıfının yaşamını görünür kılmaya ve onu kalıcı olarak değiştirmeye çalışan bir yazarı eleştirmek, önce onu anlamayı şart koşuyor diyebiliriz. İşçi sınıfının en alt kademesinden kopup gelen birini anlamaksa, kapitalizmin derinli bir analizine vakıf olmayı gerektiriyor.
Louis’nin bu cesur ve tavizsiz tutumunun, kuşkusuz Türkiye için de koca bir yüzleşme vesilesi olduğunu söyleyerek bitirelim.
Öyle ki sokağın tekinsizliğinden korkan, muhalifliği yalnızca imza günlerinde ve kimseyi ürkütmeyen sosyal medya paylaşımlarında taşınan risksiz bir kimlik olarak kodlayan yerli sanatçılarımız için, Édouard Louis pratik bir ders veriyor: Sanat, yoksulların ve öfkelilerin yanında bizzat ateşe dokunmadığı sürece, statükonun estetik bir aparatından başka bir şey olamaz.
Bu dersin alındığını gördüğümüz günlere hızla kavuşmak dileğiyle.
Gelecek halkın ellerinde -Berkant Gültekin/Birgün-
Fon skandalının ortaya saçılması ve AKP’nin üst düzey isimlerinden Fatma Betül Sayan Kaya’nın eşiyle birlikte 2 milyar lira vurgun yaptığının anlaşılmasının üzerinden 24 gün geçti.
İktidar kurmaylarının “Ucu kime dokunursa dokunsun sonuna kadar gidilecek” dediği olayın ardından esas büyük darbeler muhalefete vuruldu. Rejim, muhalefet üzerindeki baskıyı artırırken fon skandalını da “temizlik gösterisi”ne çevirdi. İşe hukuku karıştırmadan, tamamen bir iç muhasebe mantığıyla elbette...
26 Eylül’de, yani fon skandalının ülke gündemine geldiği günden sadece 3 gün sonra, T24’e erişim engeli getirildi. Ülkenin en çok takip edilen bağımsız haber mecralarından biri, bu kararla görünmez kılındı.
18 gün sonra ise bu kez daha olağanüstü bir hamle yapıldı. Türkiye’nin bir numaralı haber kanalı olarak tanımlayabileceğimiz Halk TV’nin kapısına polis dayandı. Kanala kolluk kuvvetleriyle gelen kayyum heyeti, yayına el koydu ve Halk TV’nin yayını durduruldu.
Kurumsal ve toplumsal muhalefetin sesini en çok duyurduğu, iktidarın en çok topa tutulduğu, eleştirel habercilikte başı çeken medya kurumu birkaç dakika içinde hukuksuz bir şekilde karartıldı. Operasyon tam da Ekrem İmamoğlu’nun savunmasına başlayacağı gün gerçekleştirildi.
Gazeteciliğe hedefe koyan saldırı dalgası sadece kurumlarla sınırlı kalmadı. X’te (Twitter) binlerce kişisel ve kurumsal hesaba erişim engeli kararı verildi. Dijital bir abluka başlatıldı. Yetmedi, bu engelleri tutuklamalar izledi. Fon skandalından önce gazeteci Tuğba Tekerek tutuklanmıştı. Merdan Yanardağ zaten 1 yıldır tutuklu.
Skandaldan sonra da gazetecilere yönelik gözaltı ve tutuklamalar sürdü. Bunlardan bazıları fon olayıyla alakalı, bazıları da alakasızdı. Ancak sonuçta hepsi aynı amaca hizmet etti. Gazeteci Derya Okatan 2 Ekim’de tutuklandı. Mustafa Balcı ve Şaban Sevinç 9 Ekim’de tutuklandı.
Murat Ağırel ve İsmail Saymaz ise aynı gün ifade verdikten sonra adli kontrolle bırakıldı; karar daha sonra ev hapsine çevrildi. Birkaç gün sonra, Halk TV’ye el konulmasının hemen peşinden, kanalın yorumcularından ve yıllardır fon/borsa konularında uyarıcı nitelikte pek çok yazı kaleme alan gazeteci Bahadır Özgür evinden gözaltına alındı. Bir gece gözaltında tutulduktan sonra yurt dışına çıkış yasağıyla serbest bırakıldı.
Son olarak önceki gece (19 Ekim) eşine az rastlanır bir hukuk garabeti daha yaşandı. Ayağındaki elektronik kelepçeyle ev hapsinde tutulan meslektaşımız ve ülkenin en güvenilir gazetecilerinden Murat Ağırel tutuklandı. Ağırel’i 3 gün gözaltında beklettikten sonra üzerinde çalıştığı bir haberle ilgili “örgüte yardım ettin” diyerek tutukladılar.
“Örgüt” denilen örgütten, soruşturmaya kadar kimsenin haberi yoktu üstelik. Bahsedilen örgüt Sarıgül Ailesi’ydi ve Ağırel, elindeki bir haberle ilgili onlardan cevap istediği için örgüte yardım eden kişi oldu! Ağırel elindeki belgeleri neden yargı makamlarıyla paylaşmamış!
Bir haberci, haber üstünde çalışırken böyle tuhaf bir suçlamayla karşılaştı ve hapse gönderildi. Hayatında oturup çay bile içmediği insanlara örgütlü faaliyet kapsamında yardım ettiği iddia edildi. Peki neden yardım etmiş; bunun cevabı yok! “Para aldın” diyemiyorlar. İdeolojik bir motivasyon mu var? Nasıl olsun, Sarıgül Ailesi siyasi bir örgüt değil ki! İnanılır gibi değil ama Türkiye’nin gerçeği tam olarak bu.
Tüm bu baskı ve sansür Türkiye’nin içinden geçtiği tarihsel kırılma anının ürünü. Tek adam rejimi kurumsallaşırken siyaset, medya ve kamusal alan başta olmak üzere her şeyi dönüştürmeye çalışıyor. 19 Mart 2025’te İBB operasyonu ve Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla bunun adaysızlaştırma/ muhalefetsizleştirme adımını görmüştük. CHP’ye yönelik mutlak butlan hamlesi, “seçimsiz Türkiye” projesinin başka bir aşamasıydı. Yine bu proje doğrultusunda belediye başkanları tutuklandı, görevden uzaklaştırıldı.
Yurttaşın sandıkta verdiği oylar fiilen geçersizleştirildi. Seçme ve seçilme hakkını hedef alan bu saldırıdan sonra şimdi de toplumun dilini, gözünü bağlama anlamına gelebilecek basına yönelik yüksek yoğunluklu saldırılar devreye alındı.
İktidar görmeyen, duymayan, bilmeyen, tartışmayan, organize olamayan, ortak bir hedefe kilitlenemeyen ve tabiri caizse başı kesilmiş tavuk gibi hareket eden bir muhalefet istiyor. Bunun için de bilgi trafiğine, bilginin üretildiği ve yaygınlaştırıldığı merkezlere saldırılar düzenleniyor.
Bu atmosferde en önemlisi, değişim umudunu ve ülkeye dair inancı canlı tutabilmek. Ancak bu hamasi söylemlerle, demagojiyle sağlanamaz. Halkın umudu kararlı, dirençli ve tavizsiz bir muhalefetle büyütülebilir.
İktidarın karşısında teslim olmayan, karanlığı kabullenmeyen, demokraside, adalette, eşitlikte ve özgürlükte ısrarcı toplumsal kesimler, böyle bir muhalefeti ancak kendi iradeleriyle yaratabilir. Dolayısıyla ses çıkarmak ve tüm yıldırma politikalarına rağmen ülkeden vazgeçilmeyeceğini gösterme zamanıdır.
Bu akşam saat 19.00’da Halk TV’nin önünde, 24 Ekim Cumartesi ise saat 14.00’te İstanbul, Ankara, İzmir, Van, Diyarbakır ve birçok kentte yaşananlar karşısında bir irade sergilenecek. Eylem meşru bir haktır, alanlarda olmak da demokrasiden yana olan yurttaşlara düşen görevdir.
Memleketin güzel yarınları, halk iradesinin güçlenmesine ve dayanışmanın yaygınlaşmasına bağlıdır. Onurlu bir geleceği, toplumun onurlu duruşu yaratabilir. Yan yana gelmekten, haksızlıklara karşı birleşmekten ve bedel ödeyen insanlara sahip çıkmaktan başka çıkar yol yok.
Halk ülkesine ve geleceğine sahip çıkarsa, ne kadar pervasız olursa olsun hiçbir saldırı amacına ulaşamaz.
/././
Rejimin finansal röntgeni -Güldem Atabay/Birgün-
Türkiye'yi sarsan fon vurgunundaki her yeni gelişme, meselenin birkaç portföy yöneticisinin manipülasyonundan çok daha büyük olduğunu gösteriyor. Soruşturma kapsamında eski TCMB yöneticilerinin, kamu bürokrasisinden isimlerin ve iktidar kanadından siyasilerin adları gündemde. Üstelik kara para dahil, üst düzey bürokraside görevden almalarla “gönüllü iade” hesabına kadar her kademede suçun ceza ile bağlantısı kesiliyor.
Yalnızca yatırımcıların nasıl zarara uğradığını değil, bu işlemlerin kamu kurumlarının gözetimi altında nasıl yapılabildiğini sorgulamak gerekiyor. Ekonomik istikrarın temel koşulları arasında hukukun üstünlüğü, bağımsız denetim, liyakat ve kamu kaynaklarının korunması da var.
Fon vurgununda yer alan tüm isimler -özellikle açıklanmayan 214 kişilik liste dahil- ne kadar önemliyse, bürokrasi içinde bu büyük vurguna yol açan kurumsal yapının deşifresi de o kadar önemli.
İlişkiler ağının geçmişini anlamak için 2026'dan geriye, 2021'e kadar gitmek şart.
21 Aralık 2021 gecesini hatırlayalım. Ülkeye yaklaşık 70 milyar dolara mal olan Kur Korumalı Mevduatın açıklandığı saatlerde dolar 18 liranın üzerinden olağanüstü fiyat hareketleriyle hızla 10 civarına geriledi. O gece döviz piyasasında kimler, hangi saatlerde, hangi büyüklükte işlem yaptı? Kamu bankalarının gerçekleştirdiği işlemlerin karşı tarafında kimler vardı? Karar açıklanmadan hemen önce yapılan işlemler incelendi mi?
Bunlar, fon vurgunundan geriye bakınca kamu otoritesinin güven ve piyasa şeffaflığı açısından çoktan yanıtlaması gereken sorular.
Keza karşımızda önemli bir kurumsal ilişkiler ağı görünüyor.
O dönemde TCMB yönetiminde bulunan Taha Çakmak'ın bugün fon soruşturmasında adının geçmesi geçmişten bugüne uzanan kamu görevlerinin ve finansal ilişkilerin incelenmesini daha önemli hale getiriyor.
Çakmak 2005-2019 Ziraat Bankası görevlerinin ardından Ekim 2021'de TCMB Başkan Yardımcılığına atandı. 2019-2021 arasında BDDK Başkan Yardımcılığı sonrası 2023’te Türkiye Sigorta Genel Müdürü oldu. Basına yansıyan soruşturma haberlerinde, yönettiği kurumun 100 milyon lirasını tartışmalı fonlara “kaptırdığı” fakat aynı fonlarda kişisel yatırımlarından elde ettiği bazı kazançları “gönüllü iade” hesabına aktardığı belirtiliyor.
Borsa İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı ve Türkiye Varlık Fonu Yönetim Kurulu Başkan Vekili Erişah Arıcan'ın akademik çevresiyle finans bürokrasisindeki atamalar arasındaki bağlantılar kamuoyunda tartışılıyor. Burada belirleyici olan kişisel veya akademik yakınlıklar değil, bu ilişkilerin kamu görevlerine atama süreçlerinde, denetim kararlarında ve olası çıkar çatışmalarının yönetiminde nasıl ele alındığı.
Eski TCMB Başkan Yardımcısı Erkan Kilimci'nin daha sonra Tera Yatırım yönetiminde görev alması ve fon soruşturması kapsamında tutuklanması, kamu görevinden özel finans sektörüne geçişlerin neden etkili denetim kurallarına ihtiyaç duyduğunu gösteriyor.
Tera Yatırım'ın sahibi Emre Tezmen'in Merkezi Kayıt Kuruluşu yönetiminde görev yapmış olması da aynı açıdan incelenmeli. Sermaye piyasalarının altyapısında görev üstlenen kişilerle piyasanın ticari aktörleri arasındaki çıkar çatışmalarını önlemek için hangi mekanizmalar işletildi?
Bir başka kritik kurum Takasbank.
Takasbank'ın 17 Ekim'deki açıklaması bazı iddialara teknik itirazlar içeriyor. Ancak fonların takas ve ödeme altyapısındaki rolü, olağan dışı işlem hareketlerinin hangi kurumlar tarafından ne zaman görülebildiği sorusunu ortadan kaldırmıyor.
Borsa İstanbul, Takasbank, Merkezi Kayıt Kuruluşu ve SPK arasında bilgi paylaşımı nasıl yürütüldü? Riskler ne zaman tespit edildi? Hangi uyarılar yapıldı? Alınan tedbirler neden yeterli olmadı? Kurumsal sorumluluğu bireysel cezai sorumluluktan ayırarak tartışmak gerekiyor.
Ekonomi yönetiminin sorundan haberdar olduğu ve konuyu resmî mekanizmalar üzerinden ele aldığını da 4 Kasım 2025'te bazı fonlarda manipülasyon olduğunu açıklayan Mehmet Şimşek'ten öğrendik.
Peki 10 ay boyunca neden sonuç alınamadı?
Şimşek'in açıklamasının yapıldığı dönemde, daha sonra tasfiye kapsamına alınan 131 fonun büyüklüğü yaklaşık 297 milyar liraydı. Manipülasyon bilgesine rağmen Eylül 2026'da 800 milyar lirayı aştı.
Şimşek hangi tedbirlerin alınmasını istedi? Bu tedbirlerden hangileri uygulandı? Hangileri gecikti? Gecikmelerin teknik, hukuki veya kurumsal nedenleri nelerdi?
Asıl çelişki ise ekonomi politikasının toplumsal sonuçlarında ortaya çıkıyor.
Şimşek yönetimi üç yılı aşkın süredir dezenflasyon programını yüksek faizler, sıkı kredi koşulları ve iç talebin baskılanması üzerinden sürdürüyor. Ücretliler, emekliler, küçük esnaf ve sanayiciler bu politikanın ağır maliyetlerini yüklenenler. Enflasyon gerilese de yaşam maliyeti baskısı devam ediyor.
Milyonlarca insandan enflasyonla mücadele adına fedakârlık istenirken, finansal piyasalarda kuralların herkese aynı biçimde uygulanmadığı gerçeği çok rahatsız edici.
Fon vurgunu bize bugün Türkiye'deki yönetim düzeninin finansal röntgenini çekiyor. Bu röntgende yalnızca şüpheli işlemler değil, kamu kurumlarının hesap verebilirliği ve siyasi yönetimle finansal denetim arasındaki ilişkinin sorunları da görünüyor.
Durum, ekonomi yönetiminin bütününün hesap vermesi gereken bir mesele. Birkaç yöneticinin görevden ayrılmasıyla kapatılamayacak kadar büyük. Kamu gücünün kimler tarafından, hangi kararlarla ve kimin yararına kullanıldığının açıklığa kavuşturulması şart.
Bugünkü siyasi ve kurumsal yapı içinde bu soruların tamamına bağımsız ve tatmin edici yanıtlar verileceği umudu yok.
Türkiye'nin ihtiyacı tam da bu nedenlerle kamu kurumlarını, iyice merkezileşen iktidar gücünün siyasi etkisinden bağımsızlaştıracak çoğulcu, demokratik bir yönetim değişimi.
/././
“Terörsüz Türkiye” ve “silahlı siviller”-Şükrü Aslan/ Birgün-
Türkiye bir yandan ‘terörsüz ülke ve bölge’ söylemiyle silahların yakılmasını idealize ederken, sivil alandaki muazzam silahlanmayı görmüyor. Oysa ülkenin silahla ilgili en büyük sosyolojik sorunlarından birisi tam da sivil alandaki bu silahlanmadır. Daha ilköğretim ve ortaöğretim çağındaki çocukların silahlı saldırı girişimleri bu tehlikeli durumun bir neticesidir. Bir kısmı ölümlerle biten bu girişimlerin yarattığı toplumsal tedirginlik de sanılandan çok daha ağırdır. Her zaman olduğu gibi iktidar mensupları, konunun ciddiyetini çeşitli gerekçelere dağıtıp sıradanlaştırmayı, muhalif kesimler ise iktidarın ve özellikle Milli Eğitim Bakanı’nın yetersizliğine gönderme yapmayı tercih ediyor ama mesele bu sınırların çok ötesinde anlam ve boyutlar taşıyor.
Bu köşede zaman zaman yazdığım gibi Türkiye’yi yöneten siyasetin en temel sorunu sosyolojisi ile arasındaki uyumsuzluktur. Hemen her dönem ülkeyi yönetenler, toplum alanını anlamak yerine onu kendi politik tahayyüllerine uygun şekilde biçimlendirmek gibi hem daha karmaşık, hem de aslında beyhude bir politik yol inşa ettiler ve o yolda yürümeyi tercih ettiler. Ne var ki, bu ülkenin hiç vazgeçmediği politik mühendislik, daima sorun alanlarını büyüten bir işlev gördü. Şimdi de öyle. Oysa sosyoloji, hiçbir politik mühendislik alanına sığmayacak kadar kendine özgüdür.
***
Gündelik hayatta da gözlendiği gibi Türkiye’nin sivil alanı, uzun zamandır açık ya da örtük biçimde silahlanıyor. Bunun en somut kanıtı ilgili kurumların silahlanmaya dair verileridir. Umut Vakfı’na göre Türkiye’de 36 milyon ruhsatsız silah bulunuyor. Ruhsatlı silahlar açısından da durum farklı değil. Kasım 2024’te dönemin İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya, ‘son dört yılda 2 milyon 579 bin 553 silah ruhsatı düzenlendi’ diye açıklama yapmıştı. Bu demektir ki bu ülkede hanelerin büyük bölümünde silah bulunuyor. Hane mensupları silahları bulundurabiliyor, taşıyabiliyor ve dolayısıyla kullanabiliyorlar. Çocukların da bulunduğu hanelerde rutin ev eşyaları içinde sayılan silahlar, çocuklara gösteriliyor ve hatta kullanımı öğretiliyor. Üstelik bütün bu edimler kültürel olarak türlü şekillerde meşrulaştırılıyor.
Yanısıra aile mensuplarının her akşam izledikleri TV dizilerinde silahlar, sanki bir aksesuar gibi kullanılıyor ve dizilerin akışında kitleler halinde insanlar öldürülüyor. Türlü silahlar ‘olağan’ bir biçimde işlevlerini yerine getirirken sanki sıradan bir iş gibi cinayet işleyenler mahkeme karşısına bile çıkarılmıyorlar. Yani sadece silahın varlığı değil, cinayet işlemek için kullanımları da olağan bir iş ve eylem gibi sunuluyor.
Böyle bir iklimde yetişen çocukların silaha ilgi göstermeleri, ötesinde bunları çeşitli zaman-mekânlarda kullanma eğilimleri muhtemel eylemlere dönüşüyor. Dolayısıyla son zamanlarda örneklerini gördüğümüz çocukların bile silahla okulları basma eylem ya da girişimleri sıradanlaşıyor. Karşısındakine sinirlenince belindeki silaha davranan yetişkinlerin hali ise büsbütün olağan sosyolojik bir vak’aya dönüşmüş görünüyor. Çünkü artık çoğu kişi, kolunda saat olması gibi bir de silah taşıyor.
***
Bütün bu manzara içinde tuhaf olan bu sosyolojik vak’yı görmek yerine, arkasından dolanan siyasi bakıştır. Çocukların evlerindeki silahları sokağa taşıyarak başkalarının hayatına kıymaları karşısında, güvenlik görevlisi sayısını artırma veya çocukların ebeveynlerini tutuklama gibi ‘tedbirler’e başvuran bu siyasi bakış, sözkonusu vak’ayı anlamaktan çok uzak görünüyor. Bu tür tedbirler, belki okullarda silahlı saldırıları frenleyebilir ama herhangi bir yerde benzer girişimlerin önüne geçemez. Çünkü çocukların silahlarla cinayet işleyebilme imkânı devam ediyor.
Bu ülkenin hâkim siyaseti alışılmış olduğu gibi, ülkenin sosyolojisine bakarken adeta körleşiyor. Böyle olunca sosyolojiyi anlamak yerine palyatif çözümlerle uğraşmayı tercih ediyor ve aslında bir sorunu çözmekten çok, içinden çıkılamaz hale getiriyor. Açıktır ki ülkede hanelerin çoğunda silah bulunması, kendi başına bir büyük güvenlik sorunudur ve bunu ortadan kaldırmaya yönelik bir radikal politika üretimi, en önemli toplumsal ihtiyaçlardan birisidir. Bakalım hakim siyaset bunu görebilecek mi?
İşte Mekke Anlaşması maddeleri: Ülkeyi savaşa sürükleyebilecek anlaşmadan 10 yıl boyunca çıkmayı yasaklıyorlar!
AKP iktidarının Meclis'e sunduğu Mekke Anlaşması'nın maddeleri belli oldu. Söz konusu anlaşmadan çıkmanın 10 yıl boyunca yasaklanması isteniyor.
AKP iktidarının ülkemizi Suudi çıkarları doğrultusunda savaşa sokabilecek Mekke Anlaşması'nı Meclis'e sunmasının ardından ilgili kanun teklifinin maddeleri de ortaya çıktı.
Daha önce gündeme gelen içeriğin maddelere dökülmüş formülü olan kanun teklifiyle birlikte, Türkiye'nin 10 yıl boyunca anlaşmadan çıkması da yasaklanmak isteniyor.
İşte ilgili maddeler:
Madde 1: "Taraflar" birbirlerinin bağımsızlığının, egemenliğinin, toprak bütünlüğünün ve uluslararası alanda tanınan hudutlarının ihlal edilemezliğinin sağlanması ve korunmasını teminen işbirliği yaparlar. "Taraflardan" herhangi birinin toprak bütünlüğünün, egemenliğinin ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının tehdit edilmesi veya tehlikeye düşmesi durumunda, "Taraflar" bu tehdit(ler) veya tehlike(ler)i bertaraf etmek maksadıyla gerekli tüm yöntemleri kullanırlar.
Madde 2: "Taraflardan" herhangi birine yönelik dış kaynaklı bir silahlı saldırı, tüm "Taraflara" yönelik bir saldırı olarak kabul edilir. "Taraflardan" birinin başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya veya askeri saldırganlığa uğraması halinde, "Taraflar" saldırıya uğrayan "Tarafa" birbirlerine sağlayabilecekleri karşılıklı yardım imkanlarının tamamını kullanarak derhal yardım edecektir. Bu amaçla "Taraflar", Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51'inci Maddesinin tanıdığı meşru müdafaa hakkının kullanılmasını teminen, ihtiyaç duyulan yardımın objektif değerlendirmesini müteakip sağlanacak desteğin kapsam ve niteliğine karar vererek; askeri imkân ve kabiliyetler de dahil olmak üzere mevcut imkanları çerçevesinde işbirliği yaparlar.
Madde 3: "Taraflar" savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapar; Silahlı Kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirir ve savunma alanındaki işbirliğini güçlendirmeye yönelik mutabık kalınan faaliyetleri uygular.
Madde 4: "Taraflar" uluslararası güvenlik konularında düzenli olarak istişarelerde bulunurlar. "Taraflar" hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak ve milli güvenliklerine karşı tehdit ve tehlikeleri bertaraf etmek maksadıyla ortak değerlendirmeler temelinde bireysel ve müşterek tedbirler geliştirmek üzere sürekli ve etkili bir şekilde birbirlerine yardım eder ve işbirliği yaparlar.
Madde 5: "Taraflar", bölgesel ve uluslararası istikrar ve güvenliği olumsuz etkileyen terörizmin tüm çeşit ve tezahürleriyle mücadelede operasyonel seviye de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve müşterek çabaları güçlendirirler.
Madde 6: Savaşta ve barışta "Taraflar", savunma yeteneklerini geliştirmek maksadıyla, savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimi, ortak eğitim programları ve tatbikatlar ile "Tarafların" Silahlı Kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğinin artırılmasına yönelik, konuşlanma ve faaliyetleri teşvik ederler.
Madde 7: Savunma yeteneklerini güçlendirmek maksadıyla "Taraflar" karşılıklı mutabakat temelinde aşağıdaki alanlarda savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirilmesini, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklerler:
a) Savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi, b) Uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak Ar-Ge projeleri ile savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi, c) "Tarafların" topraklarında, herhangi bir "Tarafın" uzmanları vasıtasıyla insan kaynağının yetiştirilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi, d) Savunma sanayii ile savunma Ar-Ge ve inovasyonu alanlarında uzmanlık ve edinilen derslerin paylaşılması, e) "Tarafların" karşılıklı mutabakata varacağı diğer işbirliği alanları.
Madde 8: "Çekirdek Taraflar", ortak savunmaya stratejik yön vermek, "Taraflar" arasındaki savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve işbu Anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak maksadıyla, "Tarafların" Dışişleri Bakanları, Savunma Bakanları ile Genelkurmay Başkanlarından oluşan "Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi"ni kurar. Komite "Taraflar" arasında dönüşümlü evsahipliğiyle yılda iki defa toplanır. "Tarafların" Liderleri, gerekli görüldüğü takdirde, yılda bir kez toplanabilir.
"Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi", gerekli gördüğü takdirde, alt komiteler kurabilir. Gerektiğinde "Taraflar" arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilir.
Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi", "Çekirdek Tarafların" oydaşmasıyla, bu Anlaşmaya diğer "Tarafların" katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkilidir.
"Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi"ne hizmet vermek üzere, merkezi Suudi Arabistan Krallığı'nda bulunan bir Sekretarya ihdas edilir. Sekretarya, Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdeder. Sekretaryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar, "Çekirdek Tarafların" oydaşmasıyla bilahare kararlaştırılır.
Sekretaryaya, "Çekirdek Taraflar" arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir süre için görevlendirilen bir Genel Sekreter başkanlık eder. İlk Genel Sekreter Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacaktır. Bu maddenin hükümleri, "Taraflar" arasında mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmez.
Madde 9: İstihbarat alanındaki işbirliğini derinleştirmek ve bu doğrultuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla "Taraflar", bilgi güvenliği verilerin korunması ve gizliliğe riayet ederek, karşılıklı mutabakata varılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşımında bulunacaktır.
Madde 10: "Taraflar", lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak, barışta, savaşta ve diğer olağanüstü durumlarda, silah mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer teçhizat dahil olmak üzere birbirlerine lojistik destek sağlar.
Madde 11: Uluslararası hukuk ve "Tarafların" ilgili iç hukukları saklı kalmak kaydıyla, "Taraflar", bu Anlaşmanın hükümlerinin uygulanmasında işbu Anlaşmayı hukuki dayanak olarak kabul edecek ve ihtiyaç halinde ilave yasal düzenlemeler önerecektir.
Madde 12: İşbu Anlaşma, "Tarafların" daha önce akdetmiş oldukları uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine halel getirmez.
Madde 13: "Taraflar", işbu Anlaşma kapsamında elde edecekleri gizlilik dereceli bilgi ve belgelerin mahremiyetine riayet ederler ve milli mevzuatlara saygı gösterirler. Gizlilik dereceli bilgi ve belgeler, "Taraflar" dışındaki bir devlet, şirket ya da kişiyle paylaşılmaz. Gizlilik dereceli bilgi ve belgelere erişimin "bilmesi gereken" prensibiyle ve sadece uygun seviyede güvenlik yetkisine sahip kişilere sağlanması temin edilir.
Madde 14: İşbu Anlaşmanın yorumundan veya uygulanmasından doğacak herhangi bir anlaşmazlık, "Taraflar" arasında istişareler ve görüşmeler vasıtasıyla dostane bir şekilde çözülür.
Madde 15: İşbu Anlaşma "çekirdek Taraflar" arasında istişareler ve oybirliğiyle tadil edilebilir.
Madde 16: İşbu Anlaşma, her bir "Tarafın" tabi olduğu usuller uyarınca onaylanacak ve son onay belgesinin "Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi" Sekretaryasına tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecektir.
***
Sisi söz verdi, Konsey 'tam destek' dedi ama tezkere Meclis'te takıldı: Cepheye asker sürmek o kadar kolay mı?-Yalçın Çuğ-
Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve Ulusal Savunma Konseyi’nin Suudi Arabistan’a "her türlü desteği sağlama" kararının ardından toplanan Mısır Temsilciler Meclisi, sınır ötesi askeri yetki tezkeresini iki oturumda da onaylayamayarak görüşmeleri 26 Ekim’e erteledi. Kahire’de yaşanan tıkanıklık, bir ülkenin ordusunu başka bir devletin savaşına sürmenin "karar verdim" demekle oldubittiye getirilemeyeceğini bir kez daha gösterdi.
Kürsülerden verilen "her türlü adımı atacağız" taahhütleri, saraylarda toplanan güvenlik konseylerinden çıkan "tam destek" bildirileri ve acil kodlu toplantı çağrıları şimdilik işe yaramamış görünüyor.
Kağıt üzerinden ve mikrofon başında son derece hızlı işleyen savaş bürokrasisi, iş bir ülkenin ordusunu fiilen cepheye sürmeye geldiğinde halkın tepkisi ve dolayısıyla kimi çekincelerle karşılaşıyor.
Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfetteh Sisi geçtiğimiz cumartesi günü Suudi Arabistan'ı savunmak için "her türlü adımı atacaklarını" ilan etmiş ve hemen ertesi gün Mısır Ulusal Savunma Konseyi de Riyad'a "gerekli ve mümkün olan her türlü desteği sağlaması" yönünde karar almıştı. Böylece Mısır ordusunun Suudi Arabistan'a konuşması için gereken tek onay Mısır Temsilciler Meclisi'ne kalmıştı.
Ancak Sisi'nin acil çağrısıyla pazar günü toplanan Mısır Temsilciler Meclisi, silahlı kuvvetlere sınır ötesi "savunma" tedbirleri alma yetkisi veren tezkerede uzlaşamadı ve oturum ertesi güne ertelendi. Dün yapılan ikinci oturumda da tezkereye onay çıkmaması üzerine Meclis görüşmeleri 26 Ekim'e ertelenmek zorunda kaldı.
Kahire'de iki gün üst üste yaşanan bu tıkanıklık, Ortadoğu'da yeniden harlanan savaş denklemine dair çarpıcı bir gerçeği ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanları ya da savunma konseyleri ne kadar kararlı görünürse görünsün, bir ülkenin askerlerini iki dudak arasından çıkan "karar verdim" sözüyle başka bir devletin savaşına sürmek o kadar da kolay değil.
Benzer bir "oldubitti" siyaseti Türkiye cephesinde ise çok daha kuralsız biçimde işletiliyor. Ağustos ayında imzalanan "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"nın metnini hala kamuoyundan gizleyen ve TBMM onayına sunmayan AKP iktidarı, henüz hiçbir hukuki geçerliliği bulunmayan bu pakt üzerinden ekim ayı başında Suudi Arabistan’a hızla asker ve teçhizat konuşlandırma kararı aldı. Riyad’da kapalı kapılar ardında verilen sevkiyat sözlerini sonradan Meclis’te bir "el kaldırıp indirme" formalitesiyle meşrulaştırmaya hazırlanan iktidar, ülkeyi kimseye sormadan bölgesel bir savaşın tarafı haline getiriyor.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'dan oluşan Mekke İttifakı ülkelerinin ve Yemen ile Mısır'ın haritadaki yerleri.
Sisi 2013'ü işaret etti ve Suudilere 'borcunu ödeyeceğini' bildirdi
Mısır'ı Suudi Arabistan-Yemen cephesinin eşiğine getiren hareketlilik, 17 Ekim Cumartesi günü Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi'nin Askeri Akademi öğrencilerinin mezuniyet töreninde yaptığı konuşmayla başladı.
Mısır ve Suudi Arabistan'ı "Arap ve İslam dünyasının kalbi" olarak tanımlayan Sisi, Kahire yönetiminin Suudi Arabistan'ın sınırlarına ve güvenliğine yönelik hiçbir tehdidi kabul etmeyeceğini söyledi. Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın "direktifleri doğrultusunda" Riyad yönetiminin talep edeceği her türlü adımı atmaya ve Suudi Arabistan'ı savunmaya hazır olduklarını belirten Sisi, şu ifadeleri kullandı: "Suudi Arabistan'ı korumak için her türlü adımı atacağız ve bizden talep edilmesi halinde yetki vermesi için Meclisi acil oturuma davet edeceğim."
Konuşmasında, AKP'nin bölgedeki en büyük müttefiki ve dönemin Mısır Devlet Başkanı olan Muhammed Mursi'yi askeri darbeyle devirdiği 2013 yılına işaret eden Sisi, o dönem Suudi Arabistan'ın kendisine verdiği desteğe işaret ederek "Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin ulusal güvenliğinin birbiriyle bağlantılı olduğu doğrudur" dedi. Böylece Sisi, askeri hazırlığın arkasındaki borcu açıkça dile getirmiş oldu.
Mısır Ulusal Savunma Konseyi 'evet' dedi
Sisi'nin bu açıklamalarının ardından Kahire’de devlet çarkları hızla dönmeye başladı.
Mısır resmi ajansı MENA'nın duyurduğuna göre, Sisi'nin Suudi Arabistan'a destek vermek amacıyla yetki talebinde bulunması üzerine Mısır Meclisi Genel Sekreterliği yazılı bir açıklama yayımlayarak Meclis Genel Kurulu'nun ertesi gün (18 Ekim Pazar) acil şekilde toplanacağını bildirdi.
Pazar günü Meclis oturumu öncesinde de Kahire'deki İttihadiye Sarayı'nda Sisi başkanlığında Mısır Ulusal Savunma Konseyi toplandı. Meclis Başkanı, Başbakan, Silahlı Kuvvetler Genel Komutanı ve Savunma ve Askeri Üretim Bakanı, Genelkurmay Başkanı, Genel İstihbarat Servisi Başkanı ile içişleri, maliye, dışişleri ve uluslararası işbirliği ve yurt dışındaki Mısırlılardan sorumlu bakanların yanı sıra üst düzey askeri ve güvenlik yetkililerinin katıldığı toplantıda Suudi Arabistan ve Ensarullah arasında devam eden savaş değerlendirildi.
Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaya göre Konsey; "Yemen’deki Ensarullah’ın saldırılarına maruz kalan Suudi Arabistan’ın güvenliğini ve istikrarını savunması, ülkenin kazanımlarını, toprak bütünlüğünü ve İslam’ın kutsal mekanlarını koruması amacıyla Riyad’a gerekli ve mümkün olan her türlü desteğin sağlanmasına" karar verdi.
Meclis iki oturumda karar vermedi, görüşmeleri bir hafta sonrasına erteledi
Ne var ki sarayda alınan bu karar, birkaç saat sonra toplanan Mısır Temsilciler Meclisi’nden aynı hızla geçmedi.
Sisi’nin "acil toplanma" çağrısı üzerine pazar günü bir araya gelen Temsilciler Meclisi, Suudi Arabistan’a destek amacıyla Mısır silahlı kuvvetlerine savunma tedbirleri alma yetkisi verilmesini görüştü ancak herhangi bir karara varamadı.
Mısır’ın El-Kahire el-İhbariyye televizyonunun aktardığına göre Meclis, görüşmelerin sonucuna veya detaylara ilişkin hiçbir açıklama yapmadan oturumu sonlandırdı ve görüşmeleri pazartesi gününe bıraktı.
Fakat dün yeniden toplanan Meclis’ten bir kez daha onay çıkmadı.
Mısır’da devlete ait Ahbar el-Yevm gazetesinin haberine göre, Sisi’nin askeri destek yetkisi talebinin ele alındığı ikinci oturumda da nihai karara ulaşılamadı. Meclis Başkanı Hişam Bedevi, "Suudi Arabistan'a destek ve yardım için gerekli tedbirlerin alınması konusunda yetki verilmesi" görüşmelerinde ikinci oturumun gerçekleştirildiğini ve görüşmelere 26 Ekim’de devam edilmesine karar verildiğini açıkladı.
Mısır Temsilciler Meclisi.
Gereken tek onay Meclis'in vereceği 'olur' kararı
Mısır Anayasası’nın 152. maddesi uyarınca, Mısır ordusunun cumhurbaşkanı tarafından başka bir ülkede muharebe amacıyla görevlendirilmesi için yalnızca cumhurbaşkanının talebi ve Ulusal Savunma Konseyi’nin onayı yetmiyor; aynı zamanda Mısır Meclisi’nin üçte iki çoğunluğunun onayı şart koşuluyor.
Mısır Anayasası’ın 152. Maddesi uyarınca, Mısır ordusunun başka bir ülkeye muhabere amacıyla görevlendirilmesi için üç aşamalı bir onay süreci gerekiyor.
Bunlardan ilki Cumhurbaşkanının talebi, ikincisi de Ulusal Savunma Konseyi’nin onayı. Mısır’da halihazırda bu iki gereklilik de karşılanmış durumda.
Şartın karşılanması için gereken üçüncü adım ise Mısır Meclisi’nin üçte iki çoğunluğunun onayı.
Mısır Meclisi’nin iki gündür karara varamaması ve oturumu bir hafta sonraya ertelemesinin nedeni, çoğunluğun sağlanması halinde Mısır askerlerinin Suudi Arabistan’a konuşlandırılması için tüm onayların sağlanacak olması.
Dahil olunmayan ittifak, masaya konulan senet, fiili hizalanma...
Kahire’de Meclis mesaisini kilitleyen, Ankara ve İslamabad’ı ise Suudi Arabistan topraklarına asker sevkiyatına hazırlayan sürecin arkasında, Riyad yönetiminin 12 yıldır Yemen’de sürdürdüğü yıkım ve kuşatma politikasının kendilerini vurması yatıyor.
Hem Hürmüz’de hem de Kızıldeniz’de ekonomik nefes boruları kesilen Suudi Arabistan, Washington’ın gözetiminde askeri riski ve faturayı paylaştıracağı bölgesel ittifaklara sarıldı. Temmuz sonundaki 14 devletlik deniz görev gücünün ardından, 7 Ağustos’ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında NATO’nun 5. maddesini kopyalayarak "birine yapılan saldırıyı hepsine yapılmış sayan" Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalandı. Ekim başında ise Riyad’da yapılan olağanüstü toplantıyla da kimseye sorulmadan Türkiye ve Pakistan birliklerinin hızla Suudi topraklarına konuşlandırılması kararlaştırıldı.
Aslında 2024’ten bu yana "Müslüman Dörtlüsü" olarak kurgulanan paktın dördüncü ayağı olan Mısır, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın "doğal ortağımız" açıklamalarına rağmen 7 Ağustos’ta Mekke’de kurula imza masasına oturmamıştı.
Mada Masr ve Middle East Eye’a yansıyan kulis bilgilerine göre bu mesafenin arkasında derin siyasi çekinceler ve karşılıklı güvensizlikler yatıyordu: Kahire, Suudi liderliğindeki bir bloğun askeri yükümlülüğü altına girmekten, milyarlarca dolarlık yatırım aldığı Birleşik Arap Emirlikleri ile Riyad arasındaki rekabette taraf olmaktan ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile Kıbrıs hattıyla kurduğu ortaklıkları riske atmaktan kaçındı.
Ne var ki Ensarullah füzelerinin Suudi şehirlerini sarsmasıyla birlikte, 13 yıl önce Sisi yönetimine açılan milyarlarca dolarlık Körfez kredisinin senedi masaya kondu… Böylece resmi olarak pakta imza atmayan Kahire, çıkarları için Türkiye ve Pakistan ile aynı cephede fiilen hizalanmaya yöneldi.
AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in, Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde üçlü savunma anlaşmasını imzaladığı tören.'Dedim oldu'yla savaşa girmek kolay değil, Meclis'te el kaldırıp indirmek de yetmez
Gelinen noktada Mısır yönetiminin siyasi irade beyanına ve Ulusal Savunma Konseyi’nin kararına rağmen yetki tezkeresinin Temsilciler Meclisi’nde iki gün üst üste takılması ve görüşmelerin bir hafta sonraya ertelenmesi son derece dikkat çekici.
Çünkü Körfez sermayesine duyulan mali bağımlılık ne kadar derin olursa olsun, bir ülkenin ordusunu Kızıldeniz’de ve Suudi çöllerinde on yılı aşkın süredir kırılamayan asimetrik bir savaşın içine sokmak, ağır askeri, ekonomik ve toplumsal maliyetler barındırıyor.
Bu tablo, orduları başka ülkelerin savaşına sürmenin iki dudak arasından çıkan "karar verdim" sözüyle geçiştirilemeyecek kadar ağır bir mesele olduğunu bir kez daha gösteriyor. Fakat Mısır Temsilciler Meclisi'nin oturumu ikinci kez ertelemesi her ne kadar yaşanan çekinceye işaret etse de Mısır yönetiminin Suudi Arabistan pazarlıkları devam ediyor. Söz konusu erteleme kararları 26 Ekim'de yapılacak oturumda ret kararı çıkacağı anlamına da gelmiyor.
Öte yandan Türkiye’de yaşanan süreç, bu oldubitti siyasetinin çok daha çarpıcı bir örneğini sunuyor. AKP iktidarı, 7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın içeriğini ve Türkiye’ye yüklediği ağır mükellefiyetleri halktan gizlemekle kalmadı, anlaşmayı TBMM’nin onayına dahi sunmadı. Başka ülkelerin kendi parlamentolarında ve kamuoylarında tartıştığı bir askeri paktın, Türkiye’de kendi halkından kaçırılarak kapalı kapılar ardında yürütülmesi, iktidarın toplumla ve Meclis iradesiyle kurduğu sorunlu ilişkiyi bir kez daha gözler önüne seriyor.
Oysa Anayasa’nın 90. maddesi uluslararası anlaşmaların yürürlüğe girmesini TBMM’nin onayına bağlarken, 92. maddesi ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesine izin verme yetkisini de doğrudan Meclis’e bırakıyor.
Ancak AKP iktidarı, hiçbir resmi ve hukuki geçerliliği bulunmamasına karşın, Riyad’da yapılan toplantıda Suudi Arabistan’ın askeri taleplerini kabul ederek hızla askeri güç ve teçhizat konuşlandırma kararı aldığını duyuruyor.
İktidar cephesinden yükselen "adımlar Anayasa'ya uygun olacak" söylemi ise, sahada çoktan verilmiş bir kararın sonradan Meclis’e getirilerek el kaldırıp indirme formalitesiyle meşrulaştırılması arayışından öteye gitmiyor.
/././
İliç faciası öncesi toplantı itirafı: 'Kaymayı biliyorlardı, zenginlere ayrı yoksullara ayrı adalet var bu ülkede'-Özkan Öztaş-
Erzincan İliç'te 9 işçinin katledildiği maden faciası davasının 9. duruşmasında tüm tutuklu sanıklar serbest bırakıldı. Yeni itirafların ortaya çıktığı duruşmada madenci yakını Duygu Yıldız, işçiye ve patrona ayrı işleyen adalete isyan etti.
Erzincan'ın İliç ilçesinde, Anagold şirketine ait maden ocağında 13 Şubat 2024'te meydana gelen ve 9 işçinin hayatını kaybettiği facianın 9. duruşması bugün görülmeye başlandı. Duruşmaya verilen arada, faciada yaşamını yitiren maden işçisi Uğur Yıldız'ın kardeşi Duygu Yıldız, ortaya çıkan yeni bilgiler ve ifadeler karşısında tepkisini dile getirdi. Tutuklu bulunan son iki kişinin de serbest bırakıldığını belirten Yıldız, davanın seyrine ilişkin ayrıntıları soL'a anlattı.
Duruşmada sanıklardan Murat Bayraktar'ın verdiği ifadeyle, facia günü işçilerin göz göre göre ölüme gönderildiği bir kez daha ortaya çıktı. Duygu Yıldız, mahkemede ilk kez dile getirilen bu itirafı soL'a şu sözlerle aktardı: "Aynı gün kaymanın olacağı belliyken saat 14.00'te sendika ve işçi haklarıyla alakalı genel bir toplantı yaptıklarını söyledi. Zaten toplantının bitmesinin sebebi de kayma olmuş. Kaymanın olacağını bildikleri halde bu acil durum uyarılarını kimse dinlemedi. Bu durum ve ifade duruşmalarda ilk defa söyleniyor."
Katliamın sorumlularına tahliye ödülü
Faciayı önleyebilecek yetkiye sahip isimlerin birer birer serbest bırakılmasına tepki gösteren Yıldız, yargı sistemindeki çifte standarda dikkat çekti. Yıldız, yargılama sürecindeki adaletsizliği şu ifadelerle dile getirdi: "Faciayı durduracak yetkili kişiler Cengiz Yalçın Demirci ve onun altındaki Kanadalı Iain Ronald Guille ile Ali Rıza Kalender'di. Iain daha önce serbest bırakılıp tekrar tutuklanmıştı, duruşmadan önce tekrar serbest bırakılmış. Ben bugün Cumhurbaşkanı'na sözlü bir hakaret etsem beni aynı gün içerisinde gözaltına alıp tutuklarlar. Ancak bu ülkede yaşanmış en büyük çevre katliamına, madencilerin ölümüne sebebiyet verenlerden kimse tutuklu değil. Şirketin Türkiye müdürü Cengiz Yalçın Demirci yurt dışında yaşamasına rağmen yurt dışı yasağı bile kaldırıldı."
'Mahkemeye göre bırakın suçluyu, ortada suç bile yok sanki'
Sürecin yalnızca bir cinayet davası olarak ele alınamayacağını belirten Yıldız, yaşananların bir çevre katliamı ve işçi sınıfına yönelik bir saldırı olduğunu vurguladı.
Maden faciasında hayatını kaybeden işçi Uğur Yıldız'ın kız kardeşi Duygu Yıldız ve annesi Sevda Yıldız
Yıldız, sözlerini şöyle sürdürdü:"Süreç sanki Uğur Yıldız ya da bir başka madenci öldürülmüş ve sadece onun için adalet arıyormuşuz gibi, bir cinayet soruşturmasıymış gibi dönüyor. Hayır, biz bu ülkede yaşayan bir işçinin, bir emekçinin sermaye tarafından kurban edildiğine inanıyoruz; bu toplumsal bir dava. Bilirkişi raporlarında da var; siyanürlü toprak su havzasına karıştı. Su zehirlendi, hava zehirlendi, toprak zehirlendi. 9 emekçi insanı katlettiler ve ortada suçlu da yok, suç da yok, ceza da yok. Adaletin kıstası var herhalde; zenginler ve güçlüler ile yoksullar, işçiler... Ve adalet ne yazık ki bu işçilere uğramıyor."
Yıldız, yaşananlara duyduğu itirazı ve öfkeyi dile getirerek adalet çağrısını yineledi:"Tabloya göre, tonlarca siyanürün doğaya karıştığı ve 9 canın yitip gittiği bu büyük felakette, davanın işleyişine bakıldığında ortada suçlu olmamasını geçtik, sanki ortada işlenmiş bir suç bile yok."
Duruşmada ilk kez gündeme gelen bu bilgilerin gölgesinde yapıldı.
Mahkeme tutuksuz sanıkların tutuklanması talebini reddetti, adli kontrollerin devamına karar vererek duruşmayı 26 Ocak 2027'ye erteledi.