T-24 "Köşebaşı + Gündem" -26 Haziran 2026-

Türkiye’nin su kuşları tehdit altında: 20 yılda türlerin neredeyse beşte biri yok oldu -Dr. Gültekin Yılmaz / İklim Masası-

Konya Kapalı Havzası’nın biyoçeşitliliğiyle meşhur sulak alanları, aşırı su tüketimi ve iklim krizi nedeniyle günden güne kuruyor. Yeni bir çalışmaya göre son 20 yılda, bölgede üreyen her beş kuş türünden biri yok oldu. Ekosistemde kritik görevler üstlenen türlerin kaybını gösteren işlevsel çeşitlilik ise yüzde 66 azaldı. Göller artık üreme sezonu tamamlanmadan kuruyor ve yavrular gelişemeden yaşam alanlarını kaybediyor. Araştırmacılar, Elmabaş Patka ve Dikkuyruk gibi tehdit altındaki türlerin korunması için tek tek gölleri değil, havzanın tamamını kapsayan sürdürülebilir su politikalarına ihtiyaç olduğunu vurguluyor.

Bir zamanlar sayısız sulak alan kuşunun üreme alanı olan İç Anadolu gölleri, artık daha erken çekiliyor, daha hızlı kuruyor ve uluslararası öneme sahip doğal yaşam çeşitliliğini kaybediyor. 

Yeni bir akademik çalışmaya göre, Türkiye’nin en büyük kapalı havzası olan Konya’daki sulak alan tahribatı, aynı zamanda büyük bir su kuşu çeşitliliği kaybına yol açıyor. 1998 ile 2018 yılları arasında, bölgede üreyen sulak alan kuşu sayısı 120’den 97’ye geriledi. Bu, sadece 20 yıl içinde bölgede bulunan neredeyse her beş kuş türünden birinin artık yok olduğu anlamına geliyor. 

Durumun gerçek vehameti ise hangi türlerin kaybolduğuna bakıldığında ortaya çıkıyor: Üreyen kuş türlerinin sayısı yüzde 19 düşerken, kuş türlerinin işlevsel çeşitliliği ise yüzde 66 gibi sarsıcı bir oranda azaldı. Bu, ekosistem tahribatı sonucu bölgedeki kuş nüfusunun tektipleştiği anlamına geliyor. 

En özgün işlevlere sahip türler birer birer yok oluyor

Konya Kapalı Havzası’ndaki kuş topluluğun tektipleşmesi şu demek: Vücut büyüklükleri, beslenme alışkanlıkları, yuvalama davranışları veya göç rotalarıyla birbirinden farklılaşan

ve en özgün işlevlere sahip olan türler birer birer yok oluyor. Arkalarında ise ekolojik nişlerini dolduracak veya üstlendikleri görevleri üstlenebilecek hiçbir tür kalmıyor. 

İşlevsel çeşitliliği kaybediyoruz

Biyoçeşitliliği yüksek, sağlıklı bir sulak alan, pek çok canlı türüne ev sahipliği yapan renkli bir ekolojik ‘‘sıcak nokta’’dır. Aynı zamanda bitkilerden tek hücreli canlılara, sürüngenlerden balıklara, eklembacaklılardan su kuşlarına kadar tüm canlı gruplarının belirli bir görevi yerine getirdiği, karmaşık ve verimli bir ekosistem oluşturur.

İşlevsel çeşitlilik nedir?  

Sulak alanlarda sürekli yaşayan veya buralara mevsimsel olarak gelen sucul kuşlar da bu ekosistemlerin önemli bir bileşeni. Kimi zararlılarla mücadele ediyor, kimi istenmeyen canlıların sayısını kontrol altında tutuyor, kimi kara ile su arasındaki besin döngüsünü düzenliyor kimi ise bitki tohumlarını ve küçük su canlılarının yumurtalarını başka sulak alanlara taşıyor. Bunları sayısal olarak ifade eden ölçüte de ‘‘işlevsel çeşitlilik’’ diyoruz.

Yok oluşlar bir uyarı: Denge bozuluyor

Ekosistemdeki canlıları bir senfoni orkestrasına benzetecek olursak, durumu şöyle açıklayabiliriz: Orkestra üyelerinin yüzde 19’unu kaybetmek elbette önemlidir. Fakat her bir enstrüman grubundan birer kişi eksildiyse, orkestra küçülse bile durumu idare ettirebilir. Fakat orkestradaki tek kemancının, trompetçinin ya da çellistin ayrılması durumunda müziğin uğrayacağı değişim, sadece kişi sayısındaki azalmayla açıklanamayacak kadar büyük olacaktır. 

Bozulmuş bir sulak alan da ilk bakışta tamamen boş görünmeyebilir. İçinde hâlâ su, martılar veya balıkçıllar barındırabilir. Ancak dalıcı ördeklerin, kamış bülbüllerinin, pelikanların veya yelve kuşlarının yokluğu; göldeki derinlik bölgelerinin, besin ağlarının ve mevsimsel dengelerin bozulduğuna dair gözle görülür bir uyarıdır. 

Mevsimsel çekilme %29’dan %88’e çıktı

Bu çöküşün arkasındaki temel itici güç, havzadaki su varlığının ciddi şekilde azalması. Uydu analizleri ise en kritik faktörün, göllerdeki mevsimsel çekilmenin ulaştığı vahim boyutlar olduğunu gösteriyor. 

Konya Havzası’nda Önemli Kuş Alanı (ÖKA) statüsündeki yedi gölün ve sulak alanın 1998 ve 2018’deki durumları karşılaştırıldığında ortaya çıkan tablo oldukça çarpıcı. 1998’de üreme sezonunun başından sonuna kadar göl yüzey alanlarındaki küçülme %29 seviyesindeyken, bu oran 2018’de %88’i buluyor. Mevsimsel çekilme gittikçe hızlanıyor.

Buharlaşma kayıpları, barajlar ve aşırı sulama baskı yarattı

Adından da anlaşılacağı üzere Konya Kapalı Havzası, sularını denize akıtmayan, kapalı bir havza. Dolayısıyla yağmur ve yeraltı suları; buharlaşana veya tüketilene kadar havzada kalıyor. Bu durum ise sıcaklık artışının yol açtığı buharlaşma kayıplarına ve baraj yapımı, sulama kullanımı gibi hidrolojik değişimlere hassas bir denge yaratıyor.

Yükselen sıcaklıklar, aşırı sulama ve çok su tüketen tarım ürünlerine yönelim, baskıyı artırıyor. 

Yağış yetersizliğine rağmen tarımsal üretimi sürdürmek için barajlara, yüzeysel sulara ve yeraltı sularına aşırı yüklenilmesi, bölgedeki sulak alanları kuruttu veya tahrip etti.

Bölgedeki doğal göl ve sulak alanları besleyen akarsular, tarımsal ve evsel kullanım için barajlarla çevrildi ve sulak alanların küçülmesine yol açtı. Ereğli Sazlıkları ve Akgöl bu örneklerden biri. Sazlıkları besleyen akarsular barajlarla çevrilmeden önce bölgede kışlayan kuşların sayısı yüz binleri bulurken, sazlıkların kuruması bölgedeki kuş sayısını ve tür çeşitliliğini de yok etti.

Yavrular gelişemeden göller kuruyor

Sezon sonuna doğru yaşanan bu devasa kuruma, kuş popülasyonlarını doğrudan ve ciddi şekilde tehdit ediyor. Kuşlar, suya, üreme dönemlerinin başından sonuna kadar ihtiyacı duyar. Yuva kurma, yumurtlama, kuluçka ve yavruların uçup kendi başlarına beslenebilecek erginliğe erişmesine kadar geçen tüm süreçte, su varlığı kritik önemde. Göllerin, yavrular henüz gelişimini tamamlamadan, bu denli erken ve yoğun bir şekilde kuruyup küçülmesi, pek çok kuş türü için üreme döneminin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açıyor.

Ekolojik fatura çok ağır 

Burada temel sorun, bölgedeki su stresi. Geçim kaynakları tarıma dayandığı için su talebini azaltmak kolay değil, ancak mevcut yaklaşımın ekolojik faturası çok ağır. Göller erkenden kurumaya devam ederse hem türleri hem de sulak alanların sağladığı doğal işlevleri tamamen kaybedeceğiz.

İklim değişikliği krizi körüklüyor

Üstelik bu kriz, iklim değişikliği tarafından körükleniyor. Artan buharlaşma ve düzensiz yağışlar, su tüketimiyle birleştiğinde çifte tehdit oluşturuyor. Bu durum sadece Türkiye’ye özgü de değil. Dünya genelinde iç sulak alanlar, iklim ve insan baskısı yüzünden yok oluyor.

Elmabaş patka, dikkuyruk gibi türler tehlike altında

Geçen yıllarda Tuz Gölü’nde yaşanan toplu yavru flamingo ölümleri, bunun bir  örneğiydi.

Bu durum ayrıca, üreme döneminin sonlarına doğru aktif olan ve derin sulara dalan Elmabaş Patka (aythya ferina) ile nesli küresel ölçekte tehdit altında olan Dikkuyruk (oxyura leucocephala) gibi dalıcı ördekler için büyük bir yok olma tehditi oluşturuyor. 

Bu türler, beslenmek için derin su bölgelerine ihtiyaç duyar ve doğaları gereği sığ su kuşlarıyla ve yüzeyden beslenen ördeklerle rekabetten kaçınırlar. Fakat göller vaktinden önce sığlaştıkça, derin su alanları da yok oluyor. Dalıcı ördekler, kalabalık sığlıklara sıkışmak zorunda kalıyor. Bu da tam üreme ve yavru büyütme döneminde yiyecek ve alan için sert bir rekabeti tetikliyor. Eğer sulak alan, yavrular erginleşmeden tamamen kurursa, durum üreme felaketiyle sonuçlanıyor.

Uzak ekosistemler bile doğrudan etkileniyor

Türkiye; Dikkuyruk ve Elmabaş Patka için her zaman en kritik ülkelerden biri oldu. Özellikle Konya Kapalı Havzası’ndaki göller, bir dönem en önemli üreme alanları arasındaydı. Geçmişte binlerce Dikkuyruk ve Elmabaş Patka çiftine ev sahipliği yapan bazı göllerde artık bu kuşlardan ya çok az var ya da hiç kalmadı. Bu türlerin nüfuslarındaki düşüş sadece yerel bir sorun değil. Sulak alan kuşları genellikle ülkeler ve kıtalar arası göç ettikleri  için tek bir havzadaki üreme başarısızlığı, o bölgenin çok ötesindeki ekosistemleri de doğrudan etkiliyor.

Göl ölçeğindeki koruma tedbirleri artık yeterli değil 

Çalışmanın bir diğer bulgusu, koruma tedbirleri açısından önemli dersler içeriyor. Araştırma, havzanın farklı bölgelerindeki kuş topluluklarının zaman içinde birbirinden farklılaştığını ortaya koyuyor. Ancak ilk bakışta tür çeşitliliğinin artması olarak yorumlanabilecek bu farklılaşma, aslında ‘‘eksilmeli değişim’’ adı verilen bir olguya işaret ediyor: Yani bu farklılaşma, yeni tür topluluklarının gelmesinden değil, her bir sulak alanın kendi benzersiz kuş kombinasyonlarını kaybetmesinden kaynaklanıyor. Bu, kitap koleksiyonları birbirinden farklı şekilde yağmalanan birkaç kütüphaneyi karşılaştırmaya benzetilebilir. 

Bu durum; koruma, rehabilitasyon ve restorasyon çalışmalarını daha da zorlaştırıyor. Geçmişte, türce en zengin birkaç sulak alan etrafında koruma alanları ilan etmek, havzanın biyoçeşitliliğinin büyük kısmını kurtarmaya yetebilirdi. Oysa şimdi, hayatta kalabilen ekolojik roller sulak alanlar arasında o kadar düzensiz dağılmış durumda ki, göl ölçeğindeki koruma tedbirleri yetersiz kalıyor. 

Çözüm: Sürdürülebilir su politikaları

Gerçek bir koruma; tarımsal sulama kaynaklı aşırı tüketimin yeraltı su kaynaklarını tüketmesi ve yüzey sularında tuzlanmaya yol açması gibi yapısal krizlere karşı sürdürülebilir su politikaları uygulamayı gerektiriyor. 

Bu durum, suyun ekosistemin en çok ihtiyaç duyduğu doğru zamanlarda havzada kalmasını sağlayacak sistematik ve havza ölçekli bir su yönetimini zorunlu kılıyor.

Kaynak makale: Changes in diversity of wetland birds across spatial scales following 20 years of wetland degradation: a case study from central Türkiye 

Dr. Gültekin Yılmaz kimdir?

Dr. Gültekin Yılmaz, lisans eğitimini Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Kimya Bölümü'nde, yüksek lisans ve doktora eğitimini ODTÜ Deniz Bilimleri Enstitüsü'nde tamamlamıştır. Doktora tezi "Tuzlu Sığ Göllerde Sera Gazı Dinamikleri: Çevresel Değişimin Etkileri Üzerine Bir Araştırma" ile iç Anadolu ve Akdeniz kıyı göllerinde tuzlanma ve iklim değişiminin etkileri üzerine çalışmalar yürütmüştür. 2025 yılından itibaren Nebraska Üniversitesi, Lincoln, Doğal Kaynaklar Okulu'nda doktora sonrası araştırmacı olarak görev yapmaktadır.

Uzmanlık alanı göl ve kıyı ekolojisidir. Araştırmaları, iklim değişikliği ve arazi kullanımının göl ve kıyı ekosistemlerin yapısı, işleyişi, sera gazı salımları ve karbon çevrimi üzerindeki etkilerini inceler. Ayrıca göl ve sulak alanlarda tuzlanmanın etkileri ve karbon tutulumunu arttırmaya  yönelik restorasyon yöntemleri üzerine araştırmalar yürütmektedir.

Uzmanlık alanları: Ekoloji, iklim değişikliği, göller, kıyı ekosistemleri

/././

ABD’den Türkiye’ye KAAN motorları için 700 milyon dolarlık satış adımı 

ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, Türkiye’ye 700 milyon doların üzerinde jet motoru satışına ilişkin niyetini Kongre’ye resmen bildirdi.

Reuters’ın konuya yakın kaynaklara dayandırdığı haberine göre satış, Türkiye’nin yerli savaş uçağı KAAN’da kullanılacak General Electric üretimi motorları kapsıyor. KAAN, Ankara’nın savunma sanayisinde dışa bağımlılığı azaltma hedefi kapsamında geliştirdiği en önemli projelerden biri olarak görülüyor. 

Satış paketinin değerinin 700 milyon doların üzerinde olduğu belirtilirken, motorların Türkiye’nin ilk yerli muharip uçağı KAAN’a güç vermesi planlanıyor. Reuters, kararın Türkiye’ye yönelik önemli bir diplomatik jest olarak değerlendirildiğini, ancak Kongre’de bazı itirazlarla karşılaşabileceğini aktardı. 

Bazı ABD’li milletvekilleri, Türkiye’nin 2019’da Rusya’dan satın aldığı S-400 hava savunma sistemi nedeniyle satışa karşı çıkıyor. Washington, S-400 sistemlerinin NATO teknolojisi ve özellikle F-35 programı açısından güvenlik riski oluşturduğunu savunuyor. Türkiye, S-400 alımının ardından F-35 programından çıkarılmıştı. 

Reuters’a göre Demokrat Temsilciler Meclisi üyeleri Gregory Meeks, Chris Pappas ve Dina Titus gibi bazı isimler, motor satışının engellenmesi için yasal girişimlerde bulunabilecekleri uyarısında bulundu. Kongre’nin satışı reddetmek için 15 günlük değerlendirme süresi bulunuyor. Ancak böyle bir karar çıkması halinde Trump’ın veto yetkisini kullanabileceği belirtiliyor.

Haberde, Trump yönetiminin satış sürecini NATO zirvesi öncesinde ilerletmek istediği belirtildi. Reuters, motor satışının Ankara ile Washington arasındaki savunma ilişkilerinde sınırlı fakat sembolik öneme sahip bir adım olduğunu, ancak Türkiye’nin F-35 programına dönüş talebini doğrudan çözmediğini aktardı.

Trump yönetimi döneminde Türkiye-ABD ilişkilerinde daha sıcak bir hava oluştuğu ifade edilirken, iki ülke arasındaki temel anlaşmazlıklardan birinin S-400 meselesi olmaya devam ettiği vurgulandı. 

***

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -26 Haziran 2026-


 Vassallık düzeninin reenkarnasyonu -Nuray Sancar-

Tom Barrack’ın Ortadoğu ülkeleri için biçtiği ‘iyiliksever monarşi’ devlet modeli; sultanlık, krallık ve imparatorlukları yıkmak, sömürgecilerinden kurtulmak, halk egemenliği, bağımsızlık ve özgürlük kazanmak için bedeller ödemiş halkların tepkisini çeker. Tek adam yetkesine dayanan feodalizmi kapitalist iktisadi ilişkilere monte eden Barrack’ın yeni sömürgeci zihniyeti tek tek devletlerin ABD’nin çıkarlarına entegre olmuş birer vassal haline gelmesi, monarkların da kendine bağlı vassallarını oluşturmasından başka bir anlama gelmiyor. Türkiye’deki tartışmalara bakılırsa soya bağlı egemenlik bile hortlamak üzere.

Halk için ise istikamet reayalaşmak. Feodal ürün rantın yerini verginin ve yoğunlaşmış artı değer sömürüsünün; kanunla belirlenmiş iş düzeninin yerini modern köleliğin aldığı bir düzenleme içinde giderek yoksullaşmak ve bağımlılaşmak.

Türkiye modern kapitalist iktisadi ilişkilerin üzerine monarşik bir siyasal kalıp geçirmek bakımından doğrusu bir hayli yol katetti. On yıldır müteahhitlerin, sanayicilerin, orta boy sermayenin kâr ve rantı merkezle bölüştüğü bir tek adam rejiminde yaşıyoruz. Bütün bunlar seçimler, referandumlar, hukuk, parlamento gibi burjuva demokrasisinin normlarından geçerek kurumlaştı. Oysa yakın geçmişte normlar ve kurumlar bütün dünyada burjuvanın, ilk doğum yıllarında açıkça, daha sonraları üstü örtülü devam ettiği, kimi zaman kılıfına uydurarak, bazen devlet kararnameleriyle hayata geçirdiği ilksel (ilkel) birikimi terbiye ederek denetim altına alan, bunu görünürde yasadışı hale getiren bariyerlerdi.

Ne var ki durum artık öyle değil. Krallıkları devirmek için vaktiyle epey çaba harcamış olan egemen sınıf, çocukluk dönemine duyduğu nostaljiyi bir fiili durum haline getirmek için uğraşıyor. El koyuyor, mala mülke çöküyor, rakip ve hasımlarının ticari faaliyetlerine set çekebiliyor, vassallaştırmak istediği ekonomik yapılara kayyum atıyor. Siyasi rekabeti butlanla düzenlemeye çalışıyor. Çünkü, halk gücünün ve örgütlerinin geri çekildiği bir tarihsel dönemde bunları yapabiliyor.

2023 yılında çıkarılan rezerv yasasına dayanarak Sarıyer’in ‘mutena’ bir bölgesindeki milyonlarca lira değerindeki evlerinin tapularına el konulduğundan satış sırasında haberdar olan mülk sahiplerinin durumuyla, ana muhalefet partisinin yönetimine mutlak butlanla el konulması arasındaki ilişki hiç de karmaşık değil. Birincisi iktidara bağlı taşeron şirketin (modern prensliğin) yolunu açarken diğeri ise 25 yıllık saltanatı tehdit ediyor.

Tavukçulara önce kayyum atayıp sonra kim bilir hangi pazarlıklar sonucunda geri çekilmesi, akaryakıt sektöründe 10 şirkete kayyum atanmasından sonra bunun yine kim bilir hangi ödünlerden sonra 6’ya düşürülmesi gibi ‘gelişmeler’ kanun, hukuk, kuvvetler ayrılığı, cumhuriyet, demokrasi, seçim gibi modern zamanların normlarıyla şekillenmiş toplumsal zekanın radarlarına arıza sinyalleri gönderiyor elbette. Ama durumun ne kadar tehlikeli hale geldiğini, Tom Barrack’ın giderek yerleşen bu nizama sadece bir ad koyduğunu da görmek lazım.

Barrack’ın, mültezimliğini yaptığı monark, yani Trump ABD’si Venezuela’nın başkanını kaçırarak petrolüne el koydu. İran’ı vassallaştırma girişiminde duvara toslamasına rağmen imparatorluğunu genişletmekten vaz geçmedi; Küba’ya saldırmaya hazırlanıyor. Avrupa Birliği ülkelerini haraca bağlıyor, Ortadoğu’ya diz çöktürmenin keyfini sürüyor. İtalya ve İspanya’yı cezalandırıyor.

Orta Çağ’ın düzeni de böyle işliyordu zaten. Vassalların veya Osmanlıda olduğu gibi mültezimlerin bağlılıkları ve sağladığı askeri güç karşılığında teb’alarını istedikleri kadar ezme yetkisinin verildiği derebeylik düzeni, başını Trump’ın çektiği yeni sömürgeciliğin siyasi modeli haline geldi. Ne yazık ki kapitalistlerin birkaç yüzyıldır, büyük ölçüde işçi sınıfı ve bağımsızlık mücadeleleri sayesinde gemlenmiş olan vahşi kâr güdüsü, araziye ve mala çökme pratiği zincirlerinden boşalmış; rekabet, kanun, nizam tanımaz hale gelmiş durumda. Atı alanın Üsküdar’ı geçtiği yüzsüzlük süper sonic füzeler ve ağır silahlarla donatılarak dünyadaki üretici güçleri tehdit ediyor.

Günün kralları ve imparator kopyaları, asıllarının geçmişte tarihin karanlığına nasıl gömüldüğünü hatırlamalılar. Tarihin kendilerine yeni bir şans tanıdığına inanarak eski egemenlik ilişkilerini reankarne etmeye çalışırken deneyimin sadece onların çıkınında olmadığını, ekmek, onur ve özgürlük için önlerindeki siyasal engeli yıkıp geçmeye kalkan milyonların da hafızasında kayıtlı olduğunu bilmeliler.

/././


Tatil Hazzı: Adana’da bilim, araştırma, sanat hevesi sokağı -Adnan Gümüş-

Okullar tatile giriyor. Hem öğrenciler hem aileler için yaz tatili büyük bir sıkıntıyı da beraberinde getiriyor. Serbest zaman değerlendirilebilecek mi, yoksa boş boş avare avare salınan salımını belirsiz bir süre, anne babalar için kaygı, öğrenciler için belirsiz verimsiz boş beleş bir zaman mı olacak? Güncel durumda, maalesef her hanemize hepimize sirayet ettiği üzere, sanal medya mı bu boşluğu ve zihinlerimizi, hatta bedenlerimizi işgal edecek?

Haz mutluluk dinlenme eğlenme tatil merakla, dinlemeyle, araştırmayla, denemeyle, teoriyle, hayalle birleşse nasıl olur acaba, böyle bir sentez çok mu zor yoksa biz kolay olanı mı zorlaştırıyoruz?

Özgürlük zamanı en çok da merak etme, hayal etme, üzerine düşünme, deneme, yeni ufuklara açılma zamanı mıdır?

Vakit Nasıl Geçirilir, Sokak veya Kişi Nesinden Anlaşılır?

Aslan yattığı yerden anlaşılırmış. Ya bir mahalle, bir sokak, bir hane, bir kişi nesinden anlaşılır? Buna verilecek yerinde yanıtlardan biri eğitiminden anlaşılır olurdu. Çünkü hem düşünce/kafa gelişimi hem de karakter/kişilik gelişimi, kısaca uygarlık gelişimi en çok da eğitime bağlıdır.

Peki, bir toplumun, bir kentin, bir sokağın, bir bireyin eğitimli olup olmadığı nesinden anlaşılır?

Bu sorunun yanıtı eğitim tanım tarifinde bulunabilir. Eğitim nedir diye sorulsa, kişisel ve toplumsal potansiyelleri/yetileri geliştirme, çocuğun ve tolumun bireysel ve toplumsal yetilerinde olumlu yönde değişim dönüşüm yaratma sanatı denebilir. Eğitimli toplum, kent, sokak, hane veya birey olumlu yetilerini geliştirmiş ve sürekli geliştirenlerdir; ne kadar yeti geliştirmişse ve bunları ne kadar derinleştirmişse o kadar eğitimlidir.

Bu durumda şunu sormamız gerekmektedir: Eğitimin ana amaçları nelerdir sorusunun yanıtını da içeren eğitimin geliştireceği, edinmemiz gereken olumlu yetiler nelerdir?

Bu yetiler nasıl geliştirilir?

Bu yetilerin geliştirilmesinde okulların, müzelerin, laboratuvarların yanında kentin, mahallenin, sokağın hanenin yeri rolü nedir, ne olmalıdır?

Yetişkinlerin, gerçek veya tüzel kişilerin yeri rolü ne olur?

Bir toplum, kent, sokak veya hane neler yaparsa tersini, neler yaparsa uygun olanını yapmış olur? En çok yapılan hatalar nelerdir, doğrular nelerdir?

Hevesini Merakını Kırıma Uğratma, Soğutma Hatası

Bir anne baba veya öğretmen için en üzücü yargılardan biri herhalde “Bu çocuğun hevesi merakı yok” yargısı olur, “okulundan soğudu” olur. Heves, merak, yönelim, eğilim yoksa, eğitim sözcüğünün de kökeni olan eğilim yaratmadan bunu olumlu yönde daha da geliştirmek çok zor olacaktır.

Aristoteles’in insan olmanın başına yerleştirdiği “insan doğası gereği merak eder” ve “insan akıllı siyasal bir varlıktır” savları, insanın, toplumların yönelimsel olduğunu tarif etmektedir. Yönelme; hevesle merakla tasavvur edebilmeyle hayal edebilmeyle başlar.

Ayrımcı toplumlar, eşitsizliğe baskıya dayalı hane, kent, devlet veya toplumlar tam da hevesi merakı hegemonyası altına almaya çalışır, halkı “at gözlüğü” ile bakmaya zorlar, merak/sorma coşkusunu, buna heveslenmeyi/arzuyu ve bundan haz almayı öldürür.

Merak Heves Kırıcılar: Küçümseme, Norm Dayatma, Korkutma, Rekabet, Ayrıştırma…
Birilerini küçümsediğinizde, alaya aldığınızda, başarısız saydığınızda, normlara sıkıştırdığınızda, yeteneksiz hissettirdiğinizde, dahası dayak şiddet korku baskıyla hevesini merakını kırmış olursunuz.

Okullarımız, devletimiz böyle yapmıyor, böyle yapmaz, ben böyle yapmıyorum diyebiliyoruzdur umarım.

Mahalle okulu-puanlı (niteliksiz-nitelikli, başarısız-başarılı) okul ayrıştırmasını tek başına dikkate alırsanız ne yaptığımızı, hele de resmi düzeyde ne yapıldığını, sadece bu örnekten bile büyük oranda anlayabiliriz.

Tüm Yetilerin Başı Sorma Araştırma Hevesi/Merakı/Yetisi
Bir çocuk yetiştirmek, bir toplum yetiştirmek, kenti sokağı geliştirebilmek için en başta heves, merak, ilgi, duyarlılık, yönelim, eğilim, motivasyon yaratmak gerekmektedir.

Bir kişi, hane, sokak, kent, toplumda bu eğilim yönelim nasıl oluşturulabilir?

Eğer böyle bir heves merak oluşturulacaksa hayatın, dünya ve evrenin, sokakta yaşananların merak edilmesi, araştırma sorularına dönüştürülmesi önemli başlangıç oluşturacaktır.

Çukurova Sanat Girişimi, Yazarlarevi taşıyıcılığında, büyük bir hevesle, merak heves yaratmak, merakımızı hevesimizi derinleştirmek üzere Bilim Matematik Felsefe Sanat Sokağı oluşturmaya, sokağı buna dönüştürmeye, başta çocuk ve gençler olmak üzere ama yaş ayrımı yapmaksızın tüm sokağın, tüm kentin merakını denemesini araştırmasını desteklemeye, böyle yönelimlere kaynaklık etmek üzere sokağa çıkılmıştır.

Hevesle Mutlulukla Gidilecek, Üzülerek Ayrılınılacak Okul ve Sokak
Eğitim ile ilgili ütopya değil iki amaç; okulların koşularak heyecanla girileceği çıkış saatinde çıkmaktan üzüntü duyulacağı yerler, sokakların da her noktasıyla merak estetik güzellik hissini artırdığı yaşam ve gelişim mekanları olmasıdır.

Okulun da sokağın da tatillerin de özgürlüğü -irade ve deneyimi- derinleştirici olması çok daha istenir.

Yani vazgeçilmesi kayıp haline gelinecek sokak ve okul, ancak farklı bir evresi veya çeşidi için yer değiştirilecek okul ve sokak yaratmalıyız.

İstenmeyen değil istendik kentleri, sokakları, kişileri, toplumları yaratmalıyız. Hevesle merakla mutlulukla yaşanacak okul ve sokağın bunları yaratan okul ve sokak olacağı açıktır.

Okul ve sokak araştırma ve yaratma sokağı olabilirse, kendisi ince işlenmiş bir sokak olursa yaşanır meraklı heyecanlı bir sokak olacaktır.

Adana’da Bizzat Sokağında Merak, Araştırma, Deneme, Teori Hevesi Zamanı


Yaşam hazzı ve mutluluğu en çok da merak ile, deneme araştırma ile, teori ile sanat ile beraber gider. En yüksek haz merak etme, merak ettiğini hayal etme, araştırma, deneme, açıklama, anlama, yeniden şekillendirme, bulma yaratmadır. İnsan hayal ettiğinde, merak ettiğinde, bizzat denediğinde yaptığında yarattığında en çok yaşar, haz alır, mutlu olur, gelişir, derinleşir.


Yüksek maliyetlerden daha çok eşgüdüm, merak/istendiklik, kararlılık, buna uygun hane, sokak, okul ortamı sorunudur eğitim, bilim, araştırma.

Türkiye’de bu konudan en başarılı örneklerden biri Nesin Vakfı ve Şirince Matematik Köyü. Daha da artarak devam etmesi önemlidir.

Ancak günümüzde bu tür etkinliklerden belli bir düzenli geliri, dahası ailesinin de genelde eğitimli olduğu gruplar daha çok yararlanabiliyor. Ayrıca konaklama da olduğundan Vakfa da çok ağır sorumluluklar yüklüyor.

Benzer başarılı örnekler bizzat en yoksul sokaklarda o kentin emekli öğretmeni akademisyeni mühendisi sakini desteği ile gerçekleştirilebilir. Bu ayrı bir kamp yeri ile aynı anlama gelmeyecektir ama yerinde çok geniş kesimlere ücretsiz çok daha masrafsız ulaşır olacaktır. Bizzat sokağı öğrenme öğretme ortamına dönüştürmek, Adana’daki denenen model tüm mahallelere, tüm kentlere yaygınlaştırılabilir bir model oluşturabilme amacını taşımaktadır.

İçerikli amacı da özellikle merak, sorma araştırma hevesi yaratılmasıdır.

Temel anlayışı; bilim, matematik, felsefe, jimnastik ve sanatın birbiriyle süreklilik, hayatın hepsi ile birlikte bir bütün oluşturduğudur.

Bu merakın hevesin, deneyim ve araştırma yöneliminin en yoksul sokaklarda bile oluşması oluşturulabilmesidir.

Öğrenen Öğreten Sokaklar: Bilim Matematik Felsefe Jimnastik Sanat Sokağı
Çukurova Sanat Girişimi, Yazarlarevi'nde Fen Matematik Sosyoloji etkinliklerinin ilki 29 Haziran – 1 Temmuz arasında üç günlük 4 etkinlikle başlıyor:

* 29 Haziran Saat 13:30 – 17:00 Fizik: Basit Sarkaç (Değişkenlerini Ölçme, Hesaplama ve Grafikleştirme) ve Newton’un Evrensel Çekim Yasası – Prof. Dr. Metin Özdemir
* 30 Haziran Saat 13:30 – 17:00 Matematik: Fonksiyon, Ters Kare Fonksiyonu, Logaritma – Matematik Öğretmeni Aynur Koç
* 1 Temmuz Saat 13:30 – 15:30 Sosyoloji: Demografik Sarkaç (Kentin Özgül Ağırlığı ve Toplumsal Çekim) – Prof. Dr. Adnan Gümüş
* 1 Temmuz Saat 15:30 – 17:30 Biyoloji: Yerçekiminin İnsanın Bedensel Yapılanması Üzerindeki Etkisi – Dr. Suat Kahveci
Etkinlikler ücretsizdir (İletişim: cukurovasanatgirisimi@gmail.com).


Bu etkinliklerin amacı bizzat yaşadığı sokağında merak yaratma, merakı hayatla ilişkilendirme, değişkenlerini bulma, bu değişkenler üzerinden hesap yapabilme, yorumlama senteze kavrama ulaşma denemeleri oluşturmadır. Teorisi de bunlarla birlikte oluşacaktır.

İşe basit bir sarkaçla, bir ipe bir silgi bağlayarak, salınımın nasıl başladığını, salınımı sağlayanın ne olduğunu sorarak araştırarak, dahası salınım mesafesi ve zamanını nasıl ölçebiliriz, gerçek bir ölçümünü yapabilir miyiz, nasıl diye başlayabilirsiniz. İpin uzunluğu 30 cm olursa ne oluyor, 50 cm veya farklı uzunluklarda olursa ne oluyor?

Bu salınımın matematiği nedir, hesaplanabilir mi?
Salınım nelere işaret ediyor? Evrendeki yeri nedir?
Bir bebeğin gelişimi, salınımı nasıl oluyor?
Bir şehrin nüfus gelişimi, salınımı hesaplanabilir mi?


/././

Ankara Zirvesi öncesinde önemli hamle: ‘Avrupa NATO’su mu? -Yücel Özdemir-

7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO Zirvesi öncesinde ev sahibi Türkiye’de güçlü bir protestonun olmaması için NATO karşıtlarına yönelik gözaltı ve tutuklamalar gerçekleştiriliyor. Saray rejiminin hazırlık anlamında yaptığı “temizlik” Avrupa devletleri tarafından memnuniyetle izleniyor. Zirveye haftalar kala yapılan operasyonlar Erdoğan’ın misafirleri en iyi şekilde karşılamak istediğini gösteriyor.

Bunun bir nedeni, Türkiye’nin küresel rekabette bir rol kapmak istemesi. Özellikle NATO ülkeleriyle sürdüreceği iyi ilişkiler, silah satışını artırma öncelikleri arasında yer alıyor. Türkiye, resmi rakamlara göre 2002’de 248 milyon dolar olan silah ihracatını geçen yıl 10 milyar dolara çıkardı. Türkiye en fazla silahı Pakistan, BAE ve Ukrayna’ya satarken, hedefte NATO üyesi ülkeler de bulunuyor. Bu nedenle pazar payının özellikle Avrupa’da arttırılması hedefleniyor. Erdoğan, bu nedenle zirveyi silah satış pazarı olarak değerlendirmenin gayreti içerisinde olacak.

Avrupa ülkelerinin hedefi ise NATO içinde daha etkili olmak. Bu açıdan Ankara zirvesine büyük anlamlar yükleniyor. Daha önce NATO ve Avrupa konusunda olumsuz mesajlar veren, tehditler savuran ABD Başkanı Donald Trump, Ukrayna ve İran savaşlarındaki başarısızlığı nedeniyle eleştiri dozajını düşürmüş görünüyor. En son Fransa’daki G7 Zirvesi’nde göstermiş olduğu “uyum” pek çok kesimi şaşırtmıştı. Bunun uzun sürmeyeceği basındaki yorumlarda sıkça ifade ediliyor.

Bu arada Avrupa ülkeleri NATO içindeki etkilerini artırmak için harekete geçti. Çarşamba günü Berlin’de başbakanlıkta yapılan “E5” (Europa 5) toplantısında Ankara zirvesindeki hedefler beş madde şeklinde sıralandı.

Toplantıya Almanya Başbakanı Friedrich Merz, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, İtalya Başbakanı Giorgia Meloni, Polonya Başbakanı Donald Tusk ve pazartesi günü istifasını açıklayan İngiltere Başbakanı Keir Starmer katıldı. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte de ABD Başkanı Donald Trump ile aynı gün yaptığı görüşme öncesinde “E5” toplantısına Washington’dan video konferans yoluyla katıldı.

“E5” toplantısında Ankara Zirvesi için belirlenen beş hedef Merz tarafından düzenlenen basın toplantısında şu şekilde sıralandı:

1- Güçlü ve birleşik bir NATO için ortak tutum.
2- NATO’nun “Avrupa ayağını” güçlendirmek için “E5” ülkeleri savunma alanında büyük yatırımlar yapmaya devam etmesi.
3- NATO içinde ülkelerin tek başına hareketinin önüne geçilmesi.
4- Ukrayna’ya desteği arttırarak Ankara’da Rusya’ya güçlü bir mesaj vermek.
5- İran-ABD arasındaki barış sürecine destek vermek


Avrupa’daki en büyük beş NATO üyesi ülkenin Ankara Zirvesi için belirlediği bu beş hedefin tümünde, NATO’yu kendi politikalarına yedeklemeye çalışan ABD’ye ince mesajlar var. Geçen yıl Lahey’de yapılan zirvede, 2035 yılına kadar üye ülkelerin toplam bütçelerinin yüzde 5’yle askeri harcama yapmaları karar altına alınmıştı. Bu temelde hızla silahlanan Avrupa ülkeleri, birinci maddede yer aldığı gibi “güçlü bir NATO’dan yana olduğunu ilan ediyor. Dolayısıyla Trump’ın NATO’yu zayıflatma hamlelerine karşı çıkılıyor. Üçüncü maddede ise açık olarak üye ülkelerin tek başına hareket etmesi eleştiriliyor ve bunun önlenmesi isteniyor. Bundan tam olarak neyin kast edildiği ifade edilmemekle birlikte, örneğin ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a saldırmasına bir itiraz olarak okunabilir. Gelecekte bir NATO üyesinin benzer şekilde savaşlara katılarak, ittifakın tümünü doğrudan ya da dolaylı etkileyecek tutumlardan kaçınılması hedefleniyor. Dolayısıyla, girilecek savaşlara NATO ülkelerinin birlikte karar vermesi amaçlanıyor. Hatırlanacağı gibi, E5 ülkeleri başta olmak üzere, çok sayıda NATO üyesi ülke İran savaşına karşı çıkmış, İspanya ve İtalya ABD’ye üsleri kullandırmamıştı.

Görünen o ki; Trump’ın Ukrayna ve İran’daki başarısızlıkları Avrupa ülkelerinin elini NATO içerisinde güçlendirdi. Bu havayla Ankara’da pazarlık masasına oturacaklar. Türkiye ise Avrupa ile ABD arasında NATO düzleminde yaşanan gelişmelere göre tutum almanın, aracılık yapmanın hesabını yapıyor. İran’da E5’e, Ukrayna’da ABD’ye yakın bir politika izleyen Erdoğan’ın bölge üzerindeki güç çatışmalarının ortasında kaldığı söylenebilir. Avrupa’nın Ortadoğu’da aradığı güvenli bir partner olma konusunda verdiği mesajlar, Almanya ile yeniden canlandırılan “Stratejik Diyalog Mekanizması” ve kusursuz ev sahibi hazırlıkları bir planın parçası olarak okunabilir.

NATO’nun Ankara Zirvesi’nde emperyalist devletler arasındaki çıkar çatışmaları, güç dengeleri ve bunlara bağlı yapılacak hamleler; Avrupa’nın kendi ortak askeri gücünü (Avrupa NATO’su) yaratma arzusunun mu yoksa ABD’nin kendi çıkarlarını dayatıp yeni bir kopuşa mı kapı aralayacağı bakımından Ankara zirvesinin sonuçları belirleyici olacaktır.

2004’te İstanbul’da olduğu gibi bu kez Ankara’da savaş örgütüne karşı ortaya konulacak güçlü direniş, maskenin düşürülmesi ve planların boşa çıkarılması açısından önemli olacaktır.


/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -25 Haziran 2026-

Başkentte utanç verici önlem: NATO liderlerinin göz zevki için binaların ve gecekonduların önüne set çekiyorlar -Yalçın Çuğ-

AKP NATO zirvesi öncesi kenti açık hava hapishanesine çevirmeye hazırlanırken, bir yandan da utanç verici "önlemler" almaya devam ediyor.

NATO zirvesi öncesi başkent Ankara’da fiili bir OHAL ilan etmeye hazırlanan AKP iktidarı bir yandan üst üste yeni yasak kararlarına imza atarken bir yandan da utanç verici kararlar alıyor.

Macron koşu yapacak diye kentteki kimi parkları halka kapatmaya hazırlanan iktidarın bu hamlesinin yanı sıra Ankara Büyükşehir Belediyesi de “protokol” güzergahındaki evleri boyamaya girişmişti.

Bölgede yoksul yurttaşların bakımsız kalan binalarını boyayan belediye ekipleri belli ki iktidarı tatmin etmeyince binaların önüne büyük reklam tabelalarından oluşan setler çekilmeye başlandı.

Bunun dışında gecekonduların da önüne benzer şekilde set çekildi.

soL’un havalimanı yolunda çektiği utanç verici o görüntüler şöyle:

https://twitter.com/i/status/2069781073190388126

***

Ankara'da hastanelere talimat: NATO Zirvesi'ne gelenlere VIP hizmet verin, izole edin, vatandaşla karıştırmayın -Özkan Öztaş- 

Dünyanın en büyük terör örgütü olan NATO’nun liderleri gelecek diye Ankara'da alınacak tedbirlere bir yenisi eklendi. İl Sağlık Müdürlüğü, hastanelere gönderdiği genelgeyle zirveye katılacak konuklara VIP muamelesi yapılmasını, acil servislerde izole alan oluşturulmasını ve stokların tamamlanması istedi.

NATO Zirvesi kapsamında Ankara'yı açık hava hapishanesine dönüştüren ve yurttaşlarımızın onurunu ayaklar altına alan uygulamalar hastanelere de sıçradı.

Ankara Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü Sağlık Hizmetleri Başkanlığı tarafından hastanelere ulaştırılan genelgede NATO Zirvesi için bazı talimatlar yer aldı.

5-11 Temmuz arasında tüm hastanelerin, zirveye katılacak konuklara "VIP muamelesi" yapmaları istenildi.

Bunun için hastanelerde yöneticilerin 24 saat usulüne göre çalışmaları gerektiği ve idarecilere olası durumlarda ulaşılamaması durumunda yedek bir telefon belirlenmesi gerektiği ifade edildi.

Genelgede "Kamu, üniversite hastanelerimizde tüm kliniklerde yeterli sayıda deneyimli, akademisyen hekim, sağlık ve destek personeli planlanarak nöbetler güçlendirilmeli" talimatı yer alırken NATO Zirvesi kapsamında nöbetçi personelin de İl Sağlık Müdürlüğüne kimlik numaralarının iletilmesi gerektiği kaydedildi.

Zirveye gelenlere izole alan, hastaya VIP muamelesi

Genelgede dikkat çeken detaylardan biri de "Acil servislerde zirve kapsamındaki katılımcılar için ayrı bir alan tahsis edilerek özellikle ambulansla gelen hastaların izole şekilde acil müdahale, tanı ve tedavilerinin gerçekleştirilmesi ve bu süreçlerin sağlık personeli refakatinde yapılması sağlanmalıdır" ifadeleri oldu. Genelgenin 5. maddesinde yer alan bu ifadeyle zirveye gelenlerin rutindeki hastalardan izole edilerek muayene edilmesi emredildi.

Ayrıca "Zirve kapsamındaki katılımcıların kamu, vakıf üniversite hastaneleri ve özel hastanelere başvurmaları durumunda VIP hasta kabulü ve takibi şeklinde yapılması sağlanmalı" talimatı da dikkat çekti.

"Kamu, vakıf üniversiteleri ve özel hastanelerde İngilizce bilen yeterli sayıda personel bulundurulmalıdır" denilen genelgede aynı zamanda hastanelerin üst seviye alarm durumuna geçmesi, tüm stokların ve kan rezervlerinin tamamlanmasının yanı sıra olası acil durumlarda 112 ambulanslarının kullanılmaması gelen talimatlar arasında yer alıyor.

***

NATO'dan medyaya abluka: Çok sayıda kurumun akreditasyon talebine gerekçesiz ret 

Ankara'da 7-8 Temmuz'da düzenlenecek olan NATO Zirvesi öncesinde kenti eylem yasakları, "Kırmızı Alan" uygulamaları ve yoksulluğu gizleme çabalarıyla fiili bir OHAL alanına çeviren AKP iktidarının ardından, NATO da zirveyi takip etmek isteyen çok sayıda medya kuruluşunun akreditasyon talebini gerekçe sunmadan reddetti.

Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi öncesinde, Türkiye'den zirveyi yerinden takip etmek üzere başvuruda bulunan çok sayıda basın ve yayın organına engelleme geldi.

Halk TV, Sözcü TV, Cumhuriyet, ANKA Haber Ajansı, Medyascope, T24, YetkinReport, Nefes ve İlke TV'nin de aralarında bulunduğu geniş bir medya ağının akreditasyon talepleri reddedildi.

Kapsamlı bir medya ablukasına dönüşen ret kararı, başvuruda bulunan gazetecilere NATO Stratejik İletişim Ofisi'ne bağlı akreditasyon birimi tarafından e-posta yoluyla bildirildi.

NATO gerekçe açıklamadı

NATO Stratejik İletişim Ofisi'ne bağlı akreditasyon birimi tarafından basın mensuplarına gönderilen resmi bilgilendirmede, alınan kararın "nihai" olduğu vurgulanırken, engellemeye dair herhangi bir argüman sunulamayacağı belirtildi. Gönderilen e-postada şu ifadelere yer verildi: “Ankara'da gerçekleşecek zirveyi takip etmek amacıyla yaptığınız başvuru için teşekkür ederiz. Üzülerek belirtiyorum ki medya akreditasyon talebiniz bu sefer karşılanamıyor. Nihai olan bu kararın gerekçelerini açıklayamıyorum. Toplantının kamuya açık bölümlerini NATO web sitesinden takip edebilir ve NATO'nun çalışmalarıyla ilgili sorularınız için web sitemizdeki form üzerinden bizimle iletişime geçebilirsiniz.”

soL yazmıştı: Egemenlik 'kırmızı halı' oldu

Ankara, NATO'nun ulusal egemenliği yok saymasına da çanak tutuyor.

Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı tarafından basın akreditasyonu verilen gazeteciler NATO tarafından "uygunsuz" bulunup zirveyi takip etmekten men ediliyor.

7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek zirveyi takip etmek için basın akreditasyonları Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı yok sayılarak doğrudan NATO tarafından veriliyor. 

soL, NATO tarafından ret cevabı verilen gazeteciler arasında yıllardır Cumhurbaşkanlığı’na akredite olup Erdoğan’ı takip eden gazeteciler olduğu, hatta iktidara yakın gazetecilerin de reddedildiği öğrenildiğini yazmıştı. Karara itiraz eden gazetecilere NATO tarafından cevap dahi verilmiyor.

Başkentte utanç verici önlemler

NATO zirvesi öncesi başkent Ankara’da fiili bir OHAL ilan etmeye hazırlanan AKP iktidarı bir yandan üst üste yeni yasak kararlarına imza atarken bir yandan da utanç verici kararlar alıyor.

Macron koşu yapacak diye kentteki kimi parkları halka kapatmaya hazırlanan iktidarın bu hamlesinin yanı sıra Ankara Büyükşehir Belediyesi de “protokol” güzergahındaki evleri boyamaya girişmişti.

Bölgede yoksul yurttaşların bakımsız kalan binalarını boyayan belediye ekipleri belli ki iktidarı tatmin etmeyince binaların önüne büyük reklam tabelalarından oluşan setler çekilmeye başlandı.

Bunun dışında gecekonduların da önüne benzer şekilde set çekildi.

13 gün boyunca her türlü eylem, etkinlik ve protestoyu yasaklayan Valilik, ana arterleri kapsayan "Kırmızı Alan" uygulamasıyla başkentin ulaşımını durma noktasına getirmeye hazırlanıyor.

Ankara Valiliği tarafından önceki gün ilan edilen ve Ankara’yı her anlamıyla kilitleyecek kararlara karşı Türkiye Komünist Partisi tarafından yürütmeyi durdurma talebiyle dava açıldı.

***

BİRGÜN "Köşebaşı" -25 Haziran 2026-


Yenikapı çağrısı monarşi davetidir -Yaşar Aydın- 

Dün itibarıyla Erdoğan bir kez daha Yenikapı Ruhu'nu çağırıyor. Çünkü 10 yıl önce kurdukları rejim artık onları taşımıyor. Daha baskıcı, daha otoriter, seçimi ve sandığı anlamsız kılacak rejimde "Tek Adam 2.0" versiyonunu devreye sokacak. Bunun için "Yenikapı 2.0"ı inşa etmek istiyor. Butlancıların CHP'si artık iktidarla aynı cephede, Türkiye'nin yol ayrımında monarşi saflarında duruyor. O yüzden adı, kimliği ne olursa olsun meşruiyetini Saray'dan almış bir siyaset muamelesi görmelidir. Aksi durum, kalıcılaştırılmak istenen rejime su taşımaktan başka bir anlam taşımayacaktır.

Ve Erdoğan, kendisini yeniden iktidara taşıyacak formülü açıkladı. Partisinin Meclis grup toplantısında konuşan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhur İttifakı'nın “Terörsüz Türkiye” adını verdiği süreci, “Yenikapı Ruhu”nun yeniden vücut bulacağı zemin olarak tanımladı.

Erdoğan; 15 Temmuz darbe girişiminin ardından iktidarın ve düzen muhalefeti temsilcilerinin bir araya geldiği mitingden adını alan “Yenikapı Ruhu” arayışında olanları, “çözüm süreci”nde birleşmeye çağırdı. Erdoğan'ın sözleri tam olarak şöyle:

“Tekrar Yenikapı ruhu aranıyorsa, vücut bulması gereken süreç Terörsüz Türkiye sürecidir. Cumhur İttifakı olarak Meclisimizin de desteğiyle inşallah bu hayırlı süreci tamama erdirecek, tarihe gururla anacağımız bir kayıt düşeceğiz.”

Peki nedir bu Yenikapı Ruhu? Hatırlanacağı gibi İstanbul Yenikapı'da, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, 7 Ağustos günü aralarında AKP, CHP ve MHP'nin de bulunduğu bir miting düzenlenmiş ve sonrasında ülke tam anlamıyla bu rüzgârla yönetilmişti. Uzun süren OHAL süreci, 16 Nisan 2017'de yaşanan referandum ve bir yıl sonra yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi ülkeyi adım adım bu noktaya taşıdı.

Dün itibarıyla Erdoğan bir kez daha Yenikapı Ruhu'nu çağırıyor. Çünkü 10 yıl önce kurdukları rejim artık onları taşımıyor. Daha baskıcı, daha otoriter, seçimi ve sandığı anlamsız kılacak rejimde “Tek Adam 2.0” versiyonunu devreye sokacak. Bunun için “Yenikapı 2.0”ı inşa etmek istiyor.

YENİ İTTİFAK GEREKİYOR

Erdoğan on yıl önce Kürtleri ve sol-sosyalistleri dışarıda bırakarak yol aldı. Aslında sosyal demokrat taban da böyle bir yolculuğa "hayır" diyordu. Ama dönemin CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu o gün de Yenikapı'ya kimseye sormadan koşarak gitti. Yine gönüllü olacaktır.

Erdoğan'ın istediği yeni partner, 10 yıl önce düşman olarak konumlandırdığı Kürt siyaseti oldu. “Terörsüz Türkiye” adı verdikleri bu yeni düzlemde, Orta Doğu'daki gelişmeleri de arkalarına alarak Kürt siyasetini de kapsama alanı içine almaya çalışıyorlar.

Erdoğan dün Meclis çıkışında yaptığı değerlendirmede Temmuz ayına işaret ederek “Gelişme yaşanacak” dedi. Kürt seçmenin giderek meseleden uzaklaşmasını ve Erdoğan'a olan güvensizliğin kalıcı hâle gelmesini önlemek için yapılan açıklamalardan biri olarak da bunu değerlendirmek mümkün. Ama öte yandan Kürt seçmenin önümüzdeki günlerde en azından muhalefet cephesinden ayrılıp üçüncü bir odak olmasının istendiği sır değil. Çözüm süreci zemininde Cumhur İttifakı, butlancılar ve Kürtler olsun istiyorlar. Bu fotoğrafın aynı zamanda Erdoğan'ı bir kez daha iktidara taşıyacak siyasal atmosferin yaratılmasında başat rol oynayacağını düşünüyorlar.

Bugünün BirGün'ü

KURGUNUN ÖN ŞARTI: CHP'NİN DAĞILMASI

Erdoğan ve Saray bileşenleri Kürt seçmenini “cepte” olarak görebilir. Ama hem DEM'den gelen açıklamalar hem de Kürt halkının eğilimleri meselenin pek de öyle olmadığını gösteriyor. Siyasi parti düzleminde de seçmen düzleminde de demokrasi talebi hâlâ çok üst perdeden ifade ediliyor. Saray rejimi, Kürt siyasetinden gelen itirazların arkasında AKP'ye güvensizlikten çok CHP ile yaşanan fikrî ortaklık olduğunu düşünüyor. Ömer Çelik'in DEM'e yaptığı “CHP'den uzaklaş” çağrısının arkasında da bu anlayış var.

Hem “Terörsüz Türkiye” sürecinin ilerlemesi hem de ülkede toplumsal muhalefetin geriletilmesi için CHP'yi ciddi bir sorun alanı olarak gördüler. Bu nedenle de tüm güçleriyle CHP'ye saldırdılar.

Erdoğan'ın dün yaptığı konuşmada akılda kalması gereken bir diğer cümle de, “Ülke meselelerinin çözüm noktasında muhalefet de iktidar kadar yapıcı davranmalı” oldu. Bu sözle bir kez daha CHP'ye alan çizilmiş oldu. Çok açık; “Ya bizim istediğimiz siyaset içerisinde olursun ya da başına olmaz işler gelir” denildi. Açıkça; yeni Yenikapı ittifakında evet dedikleri için butlancılara, evet derlerse de Kürtlere yer vardı. Diğerleri yine dışarıdaydı.

BUTLAN SİYASETİ MEŞRU KILINAMAZ

Bu denklemde CHP kritik bir yerde duruyor. Özgür Özel liderliğinde CHP'nin izlediği siyaset ciddi anlamda kurguyu bozuyor. Değişmesi şarttı ve yolculuğa bildik bir isimle devam edilmeliydi. İşte tam da bu yüzden Kılıçdaroğlu'nun “istediği meşruiyet”, bizzat Erdoğan tarafından yargı yoluyla kendisine verilmişti. Barrack'tan Erdoğan'a, oradan Kılıçdaroğlu'na uzanan, Saraylar eliyle sağlanan meşruiyet yeni rejimin kimliğini oluşturuyordu.

Özetle; CHP'de yaşanan butlan tartışmasıyla Yenikapı Ruhu'yla hedeflenen yeni tip monarşik rejim, iç içe geçmiş matruşkadan başka bir şey değil. “Terörsüz Türkiye”yi kaldırınca Yenikapı Ruhu, onu kaldırınca da Barack'ın merhametli monarşisi çıkacaktır.

Bu yüzden CHP'deki mutlak butlan tartışması bir iç mesele ya da siyasetin olağan gündemi olarak değerlendirilemez. Mutlak butlanla birlikte iktidar-muhalefet denklemi bir kez daha değişti. Butlancıların CHP'si artık iktidarla aynı cephede, Türkiye'nin yol ayrımında monarşi saflarında duruyor. O yüzden adı, kimliği ne olursa olsun, meşruiyetini Saray'dan almış bir siyaset muamelesi görmelidir. Aksi durum, kalıcı hâle getirilmek istenen otoriter rejime su taşımaktan başka bir anlam taşımayacaktır.

/././

Gazetecinin yolu -Nazım Alpman 

İletişim Yayınları arasından çıkan “Geç Kaldığımız Her Şey Gibi” adlı kitap Ekin Kadir Selçuk’un ilk romanı. Kitapta okurları usta işi bir metin karşılıyor. İlk sayfadan itibaren alıp götürüyor. Zaten İletişim Yayınları’nın amatörlüğe tevessül etmediği de yayıncılık dünyasında biliniyor. Kitaba yeniden döneceğim. Ama ilk olarak başarılarıyla beni çok gururlandıran yazarından ve onun uzun yolundan söz etmek istiyorum.

∗∗∗

Yıllar önce İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin pek çok ünlü gazeteci yetiştiren değerli dekanı Suat Gezgin beni arayarak şöyle dedi:

-Sana çok çalışkan bir öğrencimi yolluyorum!

Kara gözlerinden ışıklar saçan güler yüzlü bir gazeteci adayı geldi. 2003 yılıydı, Akşam gazetesinin ilk kadın genel yayın yönetmeni Nurcan Akad, yaptığı yayınlarla gazeteye prestij kazandırıyordu. Beni de gazeteye o çağırmıştı. Pazar röportajları yanında, dizi yazıları, siyasi miting izlenimleri dahil geniş bir çalışma alanım vardı.

Suat Hoca’nın öğrencisi Ekin Kadir Selçuk tam bu dönemde geldi staj için… Bir daha hiç ayrılmadık. Ekin ile birlikte İstanbul’un renkli gece hayatından Anadolu ve Trakya kasabalarına kadar her yerde gazetecilik yaptık.

Daha sonra üç kitaplık Beykoz Sözlü Tarihi’ne imza attık. Bu tür çalışmaların en ağır bölümü yüzlerce sayfa tutan söyleşi bantlarının çözümüdür. Ekin inanılmaz bir tempo ile bu işi de kotarıyordu.

Okulu bitirince, gazetecilik aşkıyla yanan pek çok genç için acıklı olan durumu sordu Ekin:

-Nazım Abi, gazeteciliği çok seviyorum ama istikrar yok. Ben ne yapayım?

Gazetecilik birinci tercihiydi ama B planı da vardı. Akademiyi seçti. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) İletişim Fakültesi’nde başladı. Şimdi Bolu İzzet Baysal Üniversitesi İletişim Fakültesi hocaları arasında Doç. Dr. Ekin Kadir Selçuk kimliğiyle derslerini veriyor.

Ekin daha önce üzerinde hiç çalışma yapılmamış  “Mücadele Birliği” adlı yapıyı doktora tezinde ortaya çıkardı. 1960 ile 1980 yılları arasında çok aktif olan sağ siyasi bu hareketin içinde Aykut Edebali, Taha Akyol, Melih Gökçek, Cemil Çiçek, Hüseyin Gülerce, Ahmet Taşgetiren gibi sağın önemli isimleri yer alıyordu. Bu tez aynı adla İletişim’den yayımlandı.

Ekin akademik hayatı ile birlikte gazeteci-yazarlığını da geliştirdi. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) 12 Eylül 1980’de genel sekreteri olan daha sonra da Halkın Emek Partisi (HEP) genel başkanı görevinde bulunan Fehmi Işıklar ile nehir söyleşi yaptı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 100. yılında çok kapsamlı bir kitabı İletişim Yayınları Ekin’in koordinatörlüğünde 2023’te yayımladı.

Ekin gibi okuyup yazmayı çok seven biri elbette başka alanlara yönelecekti. Dersler, okul kantinleri, kafeler, sokak köpekleri arasında geçen çok renkli öyküleri “Gençlik Güzel Şey” adıyla 2022’de İletişim’den okurlarına ulaştı. Sait Faik Hikâye Ödülü yarışmasında finale kalan eserler arasına girdi.

Ekin ile yollarımız iki buçuk yıl süren Fikri Sağlar’ın siyasi biyografisi olan “Mücadelenin Onurlu Yolu Fikri Sağlar” kitabında yeniden kesişti. Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan bu çalışmada artık kaptan Ekin olmuştu!

∗∗∗

Yazının girişinde sözünü ettiğim “Geç Kaldığımız Her Şey Gibi” bir üniversite içinde ve yerleşkenin bulunduğu küçük şehirde geçen olayların örgüsü… Bir hocanın kendisine hayranlık duyan öğrencisiyle olan ilişkisi… Roman kahramanının köpeği… Sempozyum kaçamaklarında yaşanan aşklar… Siyasete olan soğukluk kadar gençlerin inatçı örgütlenme çabaları ve politikaya davet toplantıları… Kitabı okuyanlar ilk önce şaşırarak şunu soruyorlar:

-Akademi dünyasında bu kadar renkli hayat kaldı mı?

Ekin yazdığına göre kalmış demektir. Bu da gelecek için umut verici bir tohum.

Kitabı bir çırpıda okuyup bitirenlerin yazarın yeteneğine hayran kalmalarına saygı duymak lazım… Ama buraya gelene kadar geçtiği aşamaları da teslim etmeliyiz. Bu zorlu kulvarın bir adı var:

-Gazetecinin yolu!

/././

T-24 "Köşebaşı" -25 Haziran 2026-


Yasak ve gözaltı cumhuriyeti -Gökçer Tahincioğlu- 

Ankaralılar olmasa Ankara’nın NATO Zirvesi’ne ne de güzel ev sahipliği yapabileceğini gösteriyor yasaklar… Ne kararlar alınırsa alınsın, Ankaralılar zirveyi yasaklarla, gözaltılarla, cezalarla anımsayacak. Bir dönem moda olan “özgürlük-güvenlik dengesi” kavramından bile artık bahseden kalmadı. Gerek de yok zira... Yasaktan, cezadan, soruşturmadan, davadan ibaret bir memleket burası…

Osmanlı Dönemi'nde Maarif Nazırlığı yapmış Emrullah Efendi’nin, “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” sözleri sıkça anımsatılır… Belki bu kadar sık anımsatılması da hemen hiçbir şeyin değişmediğinin göstergesidir.

Sözün gerçek sahibinin kim olduğu çok belirgin değil esasen. Emrullah Efendi mi bir başka bakan mı?

Yoksa kimse bu sözü söylemedi de bir anlayışı ifade etmek için bu hikâye mi uyduruldu, belirsiz.

Ancak bugünü de çok iyi anlattığından yana kuşku yok…

* * *

Ankara, NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak. Aslında zirve 7-8 Temmuz’da yapılacak ancak tarih aralıkları geniş tutuluyor.

Hatta Ankara’da yasakların bir bölümü 28 Haziran’dan itibaren başlatılacak.

Kamu personeli zirvenin olduğu hafta boyunca idari izinli sayıldı. Zaten normal karşılanabilecek tek tedbir de bu…

Gerisi yasaklar listesinden ibaret…

Ankaralılar olmasa Ankara’nın NATO Zirvesi’ne ne de güzel ev sahipliği yapabileceğini gösteriyor yasaklar…

Tam dokuz ilçe merkezindeki ana caddelerin neredeyse tamamı kapalı olacak.

Eğlence, şenlik, toplu organizasyon yasak.

Ankara’nın kalbi olarak nitelendirilebilecek noktaların tamamı trafiğe kapanacak.

Esnaf dükkanına, insanlar işlerine nasıl mı gidecek?

Önemi yok, maksat trafik aksın, liderler beklemesin…

Kırmızı alan ilan edilen bölgelerde liderlerin kalacağı oteller bulunuyor. Diyelim ki işe o otelin bulunduğu caddeden gitmeniz gerekiyor. Öyle kolay değil, buralarda yürümek de yasak!

* * *

NATO’yu ve zirveye gelen liderleri protesto hakkı da var insanların değil mi?

Hayır, yapamazsınız.

Anayasal bir hak olan basın açıklaması bile Ankara Valiliği’nin kararıyla yasaklandı. Anayasal bir hak valiliğin idari kararıyla nasıl yasaklanır sorusunu yöneltebilirsiniz elbette ama kimsenin yanıt vermeyeceği de ortada.

Uçakla, otobüsle seyahat de kolay değil. Zaten uçuşlar da seferler de kısıtlandı. Bir biçimde önceden plan yapanların da burnundan gelecek…

* * *

Kırmızı bölgedeki apartmanların önüne araç bırakmak yasak. Arabanızı nereye koyacağınız sizin bileceğiniz iş… Ama AVM otoparklarına da koyamazsınız, o da yasak…

Hastaneden randevunuz var ya da ani gelişen ancak ambulans da gerektirmeyen bir rahatsızlık yaşadınız. Kolay gelsin, hastaneye gitmek hiç de kolay değil. Gitseniz de dönüşünüz kolay değil. Yollar kapalı…

Peki esnaf ne yapacak ne yiyecek ne içecek bu kadar süre içerisinde… O da esnafın problemi önlem alanlara göre… Ne yaparlarsa yapsınlar.

Bütün bu yasaklardan bıkıp parklarda hava mı almak istediniz, bu da kolay değil. Macron’un koşması muhtemel parklar kapanacak, başka sportif liderler varsa onlar için de parkların tamamı kapatılacak.

Maksat, ülkemizi en iyi şekilde temsil etmek.

* * *

Elbette toplantılara gidip gelecek olan liderler, makam araçlarından dışarıyı izlerken, “Bu Ankaralılar nerede, kaç milyonluk şehir” diye sorabilirler.

Onlara da Ankara’nın ne ferah feza bir kent olduğunu söylersiniz, olur biter.

Aslında evine kapanmak zorunda kalanların dışındaki Ankaralıların da gözaltına alındığını söylemeye gerek yok elbette.

Sabahın köründe onlarca insanın kapılarının kırılarak yapılan operasyonların nedenini yakında göreceğiz.

Ancak belli ki “başı bozuk” bulunanlar tek tek toplanıyor, olur ya anayasal bir hakkı kullanmak isterler.

Yetmiyor, gözaltına alınan, aralarında meslektaşlarının da bulunduğu insanları emniyette görmek, dosyalarını incelemek isteyen avukatlar da işkence şikayetinde bulunuyor.

Çağdaş Hukukçular Derneği’nin açıklamasına bakın inanmıyorsanız. Emniyetin yalanlayacağına kuşku yok ama herhalde ismi cismi belli avukatlar yüzlerce kez gittikleri emniyette karşılaştıkları bu muameleyi durup dururken uydurmadılar.

* * *

Ama devletin kutsallaştırıldığı, insanların varlığının bütünüyle devlete bağlandığı sistemlerde böyledir. İnsanların gündelik hayatının neyden nasıl etkileneceğinin hiçbir önemi yoktur. En iyi bilinen yöntem yasaklamak, engellemektir.

Pandemi dönemini anımsayın.

Dönemin İçişleri Bakanı’nın sokağa çıkma yasağını bile son dakika duyurarak büyük bir iş yapıyormuş gibi davranmasını. Sonradan tepkilerden bunalınca olayın duygusal bir yanı varmış gibi istifa etmesini. Bir de istifasının kabul edilmemesi komedisi var elbette. Oysa aldığı en doğru karardı…

Bizimki gibi ülkelerde iki insan tipolojisinden yasaklayanı, engelleyeni, kural icat edeni, tuzak kuranı makbuldür. İyi yönetici bunlar sayılır.

Halkı önceleyen, özgürlüğü önceleyen, gerçekten halkın refahı için hareket edeni pek bulamazsınız.

Hatta bu anlayış öylesine yerleşmiştir ki on, yirmi insanın çalıştığı şirketlerde de yöneticiler benzer yöntemleri taklit eder. Yasak koyar, engel oluşturur. Bunu da düzenli olmakla, düzene koymakla açıklamaya çalışır. 

Oysa olan biten ortada…

Ne kararlar alınırsa alınsın, Ankaralılar zirveyi yasaklarla, gözaltılarla, cezalarla anımsayacak.

Bir dönem moda olan “özgürlük-güvenlik dengesi” kavramından bile artık bahseden kalmadı. Gerek de yok zira...

Yasaktan, cezadan, soruşturmadan, davadan ibaret bir memleket burası…

* * *

Haftanın kitabı: “Avram’ın Yolculuğu”

Hatice İkinci, uzun yıllar çok önemli haberlere imza atmış olan bir gazeteci. Bu kimliği fazla bilinmese de aynı zamanda arkeolog olan İkinci’nin, yıllar boyu profesyonel olarak gazetecilik yapmasına rağmen arkeolojiden de uzak kalmadığını romanıyla anlıyoruz. İkinci, kaleme aldığı romanla bu sıfatlarına yazar kimliğini de ekledi. Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Avram’ın Yolculuğu” adlı romanında İkinci, Mezopotamya’daki dinler tarihine tarihsel, arkeolojik, sınıfsal ve diyalektik bir bütünden bakmaya çalışıyor.

Romanda, Mezotopamya’nın kadim topraklarında tanrıların gölgesinde büyüyen bir çocuğun hikayesi anlatılıyor. Avram, gerçekliği sorguluyor, çamurdan yapılan kutsalların arasında, yolunu arıyor. Avram’ın hikayesi aslında İbrahim’in hikayesi… İbrahim’in hikayesi dinlerin, nasıl doğduğunun hikayesi… İkinci, romanında hem sırlarla dolu bir macerayı anlatıyor hem de bu tarihi… Kendisini yazar değil “anlatıcı” olarak ifade ediyor ancak kaleme aldığı roman anlatıcılığın ötesine geçiyor.

/././

Güzel günler göremeyeceğiz çocuklar -Mine Söğüt- 


Güzel günler görmek için “Her şey çok güzel olacak” demekle mi yetineceğiz, “Her şey çok güzel olsun diye ne yapmak lazım” sorusunu sormaya cesaret mi edeceğiz?

Nazım Hikmet Nikbinlik şiirini 1930 yılında yazdı. Sol ideallerin, sanattan politikaya kendine geniş alanlar bulabildiği ve insanların gelecekle ilgili umut dolu hayalleri büyük bir güvenle devrimci bir inanca dönüştürdüğü bir çağda, bugünkü rezil dünyayı inşa eden o iki korkunç savaşın tam ortasında…

Şiirinde “Güzel günler göreceğiz çocuklar” diyordu şair. “Güneşli günler göreceğiz” 

O zamanlar nikbinlik yani iyimserlik bir şairin kaleminde bedbinliğin yani kötümserliğin karşısına dimdik dikilebiliyordu. İnsanlar savaşların, açlığın, eşitsizliğin çok yakın bir zamanda biteceğine ve iyiliklerle dolu bir dünyaya doğacak çocukların nihayetinde “güzel günler” göreceğine gerçekten inanabiliyordu. O dize, o tek bir dize güzel günler görmeyi bir ideale dönüştüren ve umuda inançla sarılan insanların bu ülkedeki en güzel laik duasıydı.

O dizenin yazılmasının üzerinden neredeyse bir asır geçti.

Ve çocuklar bu ülkede güzel tek bir gün bile göremedi.

Çünkü umut gerçek hayatta şiirde durduğu gibi durmaz. Sadece hayal edilerek güzel günlere kavuşulmaz.

Siyasal ya da dinsel gelenekte geleceğe umutla bakmak bir kurtuluşu “beklemek” anlamına gelir. Yani durağan ve pasif bir haldir. Oysa kurtuluş denilen şey beklentiye değil eyleme bağlı bir olasılık hesabıdır.

Eylem yerine beklenti temelli bir umut üzerine inşaa edilen politik heyecanlar kalabalıkların bir lidere, bir partiye, bir devlete bel bağlamasına ve o insanların ya da kurumların birgün onları içinde bulundukları kabustan çekip çıkarma olasılığına sırt dayamasına yol açar.

Oysa meseleleri sırtlanmak yerine bir şeylere sırt dayamayı tercih eden kalabalıkları bekleyen mutlak son umut değil umut kaybıdır.

Adaleti, eşitliği, özgürlüğü bir liderin becerisine ya da beceriksizliğine, iyi ya da kötü niyetine, aklına ya da akılsızlığına emanet ederek sistemin çarklarına hiç çomak sokmadan, konforlu alanlarda sağ kalmaya çalışarak ve başlarına gelen her kötü şeyde köhne bir umut geleneğine sığınarak bekleşen bir halkın kaderini devrimci komünist şairler değil vahşi kapitalistler yazar.

Pasif bir beklentiyi umut olarak kodlayarak beklenti hımbıllığına kapılmak yerine kolektif bir ezber bozma enerjisi yaratmayı beceremeyen halklar kötü politikacıların birinin kucağından kalkar diğerinin kucağına konarlar.

Bunun değişmesi için insanın öncelikle bir umuda değil kendi aklına ve becerisine değer vermesi gerekir. Her gün on binlerce uçağı düşürmeden milyonlarca insanı gökyüzünde hızlıca oradan oraya taşımayı beceren incelikler ve marifetlerle dolu teknik bir sistemi kusursuza yakın bir şekilde işletebilen aklın, yeryüzünde insanları birbirine düşürmeden güvenli bir sosyal sistem kuramaması bir kader değil bilinçli bir tercihtir.  

Güzel günler görmek için insanın önce başındaki zorlayıcı otoritelere olan yersiz güveninden vazgeçmesi akabinde de başında zorlayıcı otoriteler olmadan hayatta kalabileciğine olan güvenini hızlıca kazanması gerekir.

Umudu geleceğe havale etmek, bir kurtarıcı tarafından kurtarılmayı beklemek, ütopyalarla oyalanmak yerine bugün, şu an, hemen neler yapılabileceğine, otoritelerin sarsılmazlığının üstesinden nasıl gelinebileceğine, hızlı ve beklenmedik bir değişimin tüm planları nasıl alt üst edebileceğine odaklanan bir kalabalığın önünde hiçbir engel duramaz. Ama hesaplanamaz reflekslerle iktidarı şaşırtmayı göze alamayan bir muhalefet makus kaderinden kaçamaz. Çaresizlik öğretilen bir şeydir. İsteyen öğrenir, isteyen öğrenmez. Bir şeyleri değiştirmek için o yüzden önce isteklere bakmak gerekir.

Mesela gerçekleri görmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz?

Güzel günler görmek için “Her şey çok güzel olacak” demekle mi yetineceğiz, “Her şey çok güzel olsun diye ne yapmak lazım” sorusunu sormaya cesaret mi edeceğiz?

Gökyüzündeki o muazzam trafiği en az riskle idare edebilen akılla yeryüzündeki politik trafiği idare ederken ortalığı kan gölüne çeviren aklın aynı olmasından kuşku duyduğumuz anda olaylara bakış açımızın değişmesi nelere mal olacak bunu hesaplayacak mıyız, yoksa böyle şeylerle hiç uğraşmayacak mıyız?

Bu ve bunun gibi sorulara dürüstçe cevap vermediğimiz sürece güzel günler göremeyeceğiz çocuklar. Güneşli günler göremeyeceğiz. Motorları uçurumlara süreceğiz çocuklar. Karanlık uçurumlara… Ve umudu uzun süre külliyen gömeceğiz şairle aynı mezara.

/././

KKTC’de yeni nesil siyaset; Ankara’ya baş eğmeyen ama kavga da etmeyen -Barçın Yinanç- 

KKTC’nin solda yer alan genç kuşak siyasetçileri, hem Ankara ile ilişkilerini hem çözüm sürecine dair tutumlarını geçmiş tecrübelerden alınan dersler ışığında şekillendiriyor. Ankara’daki iktidarla her konuda mutabık olmasalar da Türkiye ile kavga etmeden ilişkileri yönetmeye önem verdikleri anlaşılıyor.

BM Genel Sekreteri Antonio Guiterres aralık ayında görev süresi dolmadan Kıbrıs sorununu çözmek için son bir girişimde bulunmak istiyor. Genel sekreterin özel temsilcisi Maria Holguin’in bu ay başında adada yaptığı temaslar sonrasında BM’nin kafasındaki planın kabaca bazı ayrıntıları Rum basını sayesinde ortalığa döküldü.

Kıbrıs’ta barış görüşmelerinin 2017’den sonra tekrar başlaması ihtimâlinin Türkiye’de kamuoyunu heyecanlandırmayacağının farkındayım.

Ada’nın kuzeyinde heyecan düşük

İlginç olan, diplomatik hareketlenmenin yıllardır izolasyon altında yaşayan, çözüme en fazla ihtiyaç duyan Kuzey Kıbrıs’ta da heyecan yaratmamış olması. 

Daha da ilginci, genelde çözüm için barış görüşmelerinden yana olan merkez solda yer alan liderlerin de son derece temkinli bir duruş içinde olmaları.

KKTC’de yeni nesil siyasetçilerin, geçmiş tecrübelerden alınan dersler ışığında; gerek Ankara gerekse uluslararası toplumla ilişkilerde diplomatik taktikleri elden bırakmadan akılcı ve pragmatik bir konumlanma içine girdiklerini söylemek mümkün.

Bu söylediğimin altını doldurmam gerek.

Önce, KKTC’nin görevinde 200 günü geride bırakan yeni cumhurbaşkanından başlayayım.

KKTC’nin galeyana gelmeyen genç lideri


Tufan Erhürman, lideri olduğu Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) yanı sıra Toplumcu Demokrasi Partisi’nin (TDP) de desteğiyle, geçen ekimde 53 yaşında cumhurbaşkanı seçildi.

Çözüm konusunda Ankara ile farklı çizgide dursa da Türkiye ile kavga etmeyeceği mesajını inandırıcı şekilde vermesi, rakibine karşı seçimi açık ara kazanmasını sağladı.

Çözüm yanlısı-federasyoncu olarak bilinen muhalefetin ortak adayının karşısında iki devletli çözümü savunan, Ankara’nın “tam saha pres” desteklediği Ersin Tatar vardı. 

Bir önceki seçimlerde, iki sol partinin desteklediği Mustafa Akıncı MİT tarafından tehdit edilmiş; Ankara’nın olağanüstü müdahaleleriyle Ersin Tatar üç buçuk puan farkla seçilmişti.

Bu ciddi travmanın gölgesinde yapılan seçimlerde, Erhürman’ın Ankara’yla “kavga etmeme stratejisi” cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturana kadar izlediği geçici bir taktik olabilirdi.

Bir Kıbrıslı meslektaşın ifadesiyle, “kendi yol arkadaşı Abdullah Gül’e bile aday olmaması için ağır baskı yapan; bahçesine neredeyse asker indiren bir liderliğin” aslında istese Erhürman’ı seçtirmeyebileceği elbet hatırda tutuluyordu.

Erhürman, seçim kampanyası sırasında Türkiye karşısında “ezik” kalmakla eleştirildi.

Ancak Erhürman’ın tutumunu belirleyen Ankara’daki koalisyonun gücünden çekinmesi değildi. Tersine, seçimlerden önce görüşme fırsatı bulduğum Erhürman’ı oldukça özgüvenli bulmuştum. 

Erhürman’ın yakın çevresine göre Ankara da Tatar’ın kaybedeceğini anlamıştı. Tam saha pres yapmasının ardında Tatar’ın oy kaybını sınırlı tutma amacı vardı. Bir de sahaya inenlerin koalisyonun MHP kanadı olduğunun da altını çizenler var.

Ankara geçmişi olan, Siyasal Bilgiler mezunu Erhürman, seçim döneminde yakın çevresine de aktardığı gibi galeyana gelmemeye, kışkırtıcı tuzaklara düşmemeye dikkat etti.

Erhürman’ın Ankara siyaseti seçim taktiği değildi

Genç siyasetçinin Ankara’yla iyi geçinme yoluna gitmesinin bir seçim taktiği olmadığı, gerçekçiliğin dikte ettiği bir zorunluluk olduğuna inandığı, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan sonraki performansıyla da ortaya çıktı.

Seçimden sonra da Ankara’ya karşı dik durmamakla eleştirildi. Yine de çok dikkatli bir söylem kullandı. Örneğin, eski partisi CTP’nin kardeş partisi CHP’nin uğradığı baskılar konusunda sessiz kalmayı tercih etti.

Erhürman Ankara ile aynı sayfada olmadan, uluslararası toplum tarafından ciddiye alınmayacağını bildiği için Türkiye ile bir orta yol bulma yolunu seçti.

Erhürman elbette iki devletli çözümü savunmuyor. Ancak genelde adadaki sol partilere hâkim olan bir an önce masaya oturma naifliğinde de değil. 

Görüşmelerin yeniden başlaması için hevesli görünmemesi, onu önceki sol kuşak liderlerden ayırıyor.

Maria Holguin’le temaslar konusunda temkinli bir dil kullandı. “Ne dışarı çok hevesliymişim gibi bir izlenim vermek isterim ne de içeride içini dolduramayacağım beklentilerin altına girerim,” dedi.

BM Genel Sekreteri'nin aralık ayında görev süresi dolmadan soruna çözüm bulunması gerektiği şeklinde bir baskı altında da hissetmiyor.

Yeni nesil siyasetçiler geçmişten ders çıkarmışlar

Geçmişte yaşananlardan ders aldığı için, yine aynı fasid daire içine girmek istemiyor.

“Görüşmelerin ucu açık olmasın; başarısızlıkla sonuçlanırsa, status quo’ya dönülmesin,” diyor. Masaya oturmadan şart koşuyor. Ama bence çok akıllıca bir taktikle, KKTC tarafını olumsuz göstermemesi için bunlara şart değil, metodoloji diyor.

Zira şart dediğiniz anda, Rum tarafına “biz masaya oturmaya hazırız; şart koşan, görüşmeleri aslında istemeyen Türk tarafı” şeklinde aleyhte propaganda yapma imkânı vermiş oluyorsunuz.

Bir yandan, sol partilerin geneldeki tavrının tersine masaya oturmak için çok istekliymiş görüntüsünü vermekten kaçınıyor. Ama diğer yandan sağ partilerin, “varsın uluslararası toplum masaya oturmamakla bizi suçlasın” şeklindeki diplomatik taktikten uzak, nobran vurdumduymazlığına da kapılmıyor.

Erhürman bu hafta içinde yaptığı açıklamada Genel Sekreter’in çabalarını desteklediklerini söyledikten sonra, “Bizi başa döndürecek bir sürece girmeyeceğimizi bütün taraflar biliyor. Sakiniz, soğukkanlıyız, sabırlıyız. 2004’te ve 2017’de büyük hayal kırıklıkları yaşadı bu halk. 2026’da yeni bir hayal kırıklığı yaşamasına asla izin vermeyiz. Ne umutsuzluk satacak ne de umut tacirliğine soyunacağız,” dedi.

Bu taktik ve  “metodoloji” önerisiyle, bu aralar Batı’yla iyi geçinmeye çalışan Ankara’nın çizgisini kendisine doğru çekmiş görünüyor.

Ankara da Erhürman’a “boş” değil. Ankara’nın tutumlarını beğenmediği Kıbrıslı Türkleri Türkiye’ye sokmamak gibi son derece nahoş bir uygulaması var. Son dönemlerde bu listeyi küçülttüğü söyleniyor.

Erhürman uluslararası dengeler konusunda da hassas. Örnek vermek gerekirse; son dönemde KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’na (TDT) gözlemci üye olması için yapılan ısrarlı girişimlerin Türkiye’ye Orta Asya devletleri nezdinde kaybettirdiği zeminin farkında. 

Selefi Ersin Tatar’ın KKTC’nin ilişkilerinin derinleşmesi, doğrudan uçuşların başlamasına dönük sözlerinin, bu ülkeleri gereksiz yere gerdiği saptamasından yola çıkıp onları sakinleştirme yoluna gitti.

Orta Asya cumhuriyetleri ile toplantılarda, Kıbrıs Türkleri olarak beklentilerini gerçekçi bir zeminden belirlediklerini, BM ve AB’nin çeşitli kararlarının ekonomi, eğitim, kültürel alanlarda işbirliğine meşru zemin oluşturduğunu hatırlattı. Bir nevi onları rahatlatmaya çalıştı.

Başbakan adayı Sıla Usar İncirli

Tıpkı Erhürman gibi CTP’nin liderliğine seçilen ve bir sonraki başbakan gözüyle bakılan Sıla Usar İncirli ve ekibi de Kıbrıs sorununu uluslararası dengelerin perspektifinden okuyor. CTP gibi Toplumcu Demokrasi Partisi Genel Başkanı Zeki Çeler ve ekibi de Ankara’yla ilişkileri germeden, dikkatli yönetmekten yanalar.

Kıbrıs siyasetinin bu genç yüzleri ayrı bir yazıyı hak ediyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -26 Haziran 2026-

Türkiye’nin su kuşları tehdit altında: 20 yılda türlerin neredeyse beşte biri yok oldu -Dr. Gültekin Yılmaz / İklim Masası- Konya Kapalı Hav...