soL "Köşebaşı +Gündem" -21 Temmuz 2026-

Bir infaz yöntemi olarak operasyonlar ve gözaltılar: Zekeriya Öz’den Akın Gürlek’e uzanan yollar -Ali Ufuk Arikan-

Öyle bir yargı ortamı kuruldu ki, kişi daha gözaltına alındığında servisler başlıyor yandaş medya üzerinden. Kişisel, özel yazışmalar sayfa sayfa dolaşıma sokuluyor. Suçlamalar televizyon kanalları ve gazeteler üzerinden daha iddianame dahi ortaya çıkmadan karara bağlanıyor, hüküm veriliyor. Sonra da kimse, örneğin bu dosyalardaki itirafçıların yarısından çoğunun ifadesini geri çektiğini dahi konuşmuyor bile. Tıpkı Cemaat'in yargıya damgasını vurduğu yıllardaki gibi.

“Bazı köşe yazıları kayda geçirmek için yazılır. Bu, onlardan biri. Gecikmeden, ‘Zekeriya Öz’e teşekkür’ yazısı. 2007 yılında seçime yaklaşık bir ay kala, bir haziran akşamı dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile uluslararası bir toplantının ardından İstanbul’da Çırağan Oteli’nin bahçesinde gecenin çok geç vaktinde baş başa sohbet ediyordum. Hrant Dink öldürülmüştü. Birçoğumuzun üzerine can güvenliği kaygısı karabasan gibi çökmüştü. Abdullah Gül’ün kişiliği de müdahale edilen Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde ağır saldırılar altında kalmıştı. Gül’e kaygılarımı ve 22 Temmuz seçimlerinin gerçekleşebilmesi konusunda birçoğumuzun ortak kaygısını aktardığımda, yüzüme hayretle bakmış ve Ümraniye’de bulunan silahlar ve bombalar ile ilgili başlayan soruşturmaya atıf yapmıştı.”

Daha önce de defalarca atıf yaptığımız bir yazı bu.

Yazarı dönemin Cemaat gazetesi Taraf'ın kalemlerinden, şimdinin DEM vekili Cengiz Çandar.

Yazı konusu oldukça çarpıcı.

AKP’nin eski ortağı Fethullahçılarla birlikte Cumhuriyet’in tasfiyesi için düğmeye bastığı en sembolik operasyondan söz ediyor.

Yıllarca Cemaat basını ve AKP medyası bu el bombalarının çok sinsi bir hazırlığın delili olduğunu anlatıp durdu.

Binlerce kişiyi, Ümraniye’de bulunan bu el bombalarıyla açtıkları yolda tutuklayıp yıllarca cezaevinde tuttular.

Cumhuriyet’in tüm kurumlarına “darbeci” yaftasıyla, bu el bombaları üzerinden operasyon çektiler.

O kadar arsız bir süreç yürüttüler ki, bu itibarsızlaştırmaya dayanamayıp hayatlarını kaybedenler oldu.

Ümraniye'de bulunduğu söylenen el bombaları tek örnek değildi. Bir USB’ye bilgiler yükleyip, darbe planları uyduranları da, bir cep telefonuna yüklenen alakasız iletişim bilgilerini de gördük, sahte ve imal edilmiş delillerin bini bir paraydı...

Operasyonların temel amacı hedef göstermek ve itibarsızlaştırmaktı. Aynı anda tüm medyaya servis edilen "oluşturulmuş" bilgilerle hükmün daha kişi gözaltına alındığında verilmesi üzerine kurulmuştu her şey.

Şimdi aradan uzun yıllar geçti.

15 Temmuz’u "bir milat" olarak tarif edeceksek örneğin, 10 yıl geçti Fethullahçı çetenin "tasfiyesinin" üzerinden.

Ancak yargı hâlâ siyasi iktidarın operasyon aygıtı olarak değerlendirilmeye devam ediyor.

Peki, neden? Gelin günümüze uzanan ve birleşen yollara birlikte bakalım.

Fethullahçı Öz’ün damga vurduğu ilk dönem

AKP’nin 2002’de iktidara gelmesinin üzerinden neredeyse 25 yıl geçti.

Bu çeyrek yüzyıla damgasını vuran onca şey, yüzlerce isim oldu kuşkusuz.

Ancak söz konusu olan davalar ve operasyonlar olunca, akıllara gelen ilk isim kesinlikle Zekeriya Öz.

Diğer isim ise yine tartışmaya yer bırakmayacak şekilde Akın Gürlek.

Bu iki isimden Öz’e dair söylenecek hiçbir yeni şey yok. O, AKP-Cemaat ortaklığının bu ülkenin "adaletine" en büyük darbesinin öncüsüydü.

Şimdilerde kırmızı bültenle aranan bir Cemaat firarisi...

Geride büyük bir kir ve pislik bırakarak kaçtı.

15 Temmuz sonrası Akın Gürlek'in yükselişi

CHP lideri Özgür Özel tarafından “seyyar giyotin” ve “Yeni Zekeriya Öz” olarak tanımlanan Gürlek, kariyerinin ilk yükseliş döneminde siyasi davaların mahkeme başkanlığını yapmıştı.

Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder, Selçuk Kozağaçlı, Şebnem Korur Fincancı, Canan Kaftancıoğlu, Emin Çölaşan ve Can Dündar davalarında kürsünün başındaki isimdi ve aldığı kararlarla sık sık eleştiri konusu oldu.

Sonra buradaki başarılarıyla Adalet Bakan Yardımcılığı görevine yükseldi.

Ardından 2 Ekim 2024'te çok tartışmalı şekilde İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak atandı.

Bu atama sonrasında yaşananlar ise Gürlek’in adını çok daha fazla anmamıza neden oldu.

19 Mart’ta başlayan İBB operasyonu, CHP’li ilçe belediyelerine yönelik operasyonlar ve dahası.

AKP iktidarının Fethullah ortaklığının sona erdiği dönemine damga vuran tüm davaların arkasındaki isim oldu Gürlek.

Sonra Adalet Bakanlığı koltuğuna oturtuldu, tüm bu süreci bakanlık koltuğunda koordine edebilmesi için.

İş gelip öyle bir noktaya dayandı ki, Özgür Özel, geçtiğimiz haftalarda şu açıklamayı yaptı:

“Geçtiğimiz günlerde bir savcıya 'Seni Asliye Hukuk Mahkemesi'ne görevlendireceğiz, Sulh Ceza Mahkemesi'ne görevlendireceğiz. Yarın önüne geldiğinde şu şu isimleri tutuklama istenirse yapabilecek misin' deyip 'Suç varsa, kanıt varsa' diyene 'Sana bunu tutukla dendiğinde gözünü kırpmadan tutuklayabilecek misin' diye mülakat yapıyorlar Ankara'daki atamalar için. Şimdi yeni görev dağılımları ortaya çıkıyor. Bununla ilgili şu anda Meclis’te görevli bir milletvekilinin bir yakınına bunu sorulduğunu, birinci ağızdan duyduk. Eğer bunu isimli, cisimli söyleyecek bir noktaya gelmeleri durumunda bütün Türkiye’ye, bütün dünyanın gözü önünde ilan edeceğiz. Bugün kendilerinin gelecekte tasarladıkları operasyonlara isim vererek, 'Önüne bu geldi, bunu alacak mısın' diye soruyorlar görevliler. Bunları bir noter marifetiyle atanması düşünülen savcının adı ve kendisiyle konuşulan kişi ve verdiği isimler, şunlar önüne geldiğinde çok önemli CHP'li siyasetçilerin isimlerini söylüyorlar, tutuklamada tereddüt edip etmeyeceğini soruyorlar."

Aynı yöntemler, linç ve itibarsızlaştırma

Akın Gürlek denilince akla gelen ilk şey kuşkusuz İBB, yani İmamoğlu operasyonu.

Büyük bir beklenti yaratılarak hazırlanan 4 bin sayfalık iddianamenin açıklanacağı gün bir basın toplantısı düzenlendi Gürlek.

O zaman çok gündem olmayan bu adım, aslında hiç de alışıldık bir yöntem değildi.

Bir savcının hazırladığı iddianameyi, üstelik daha mahkemenin kabul edip etmeyeceği dahi belli değilken bir basın toplantısı gündemi yapması, gazetecilere daha kabul edilmemiş olan iddianamenin servis edilmesi olacak şey değildi.

Oldu.

Yine futbolda bahis operasyonları süreci de bir basın toplantısına konu edildi, bizzat Gürlek tarafından.

Artık her şeyin usulü ve yöntemi değişmişti.

Bir savcı, hazırladığı iddianameyi daha kabul edilmeden açık bir yargı kararı gibi sunabiliyordu. Savcılık adına X hesabı açıp sürekli olarak açıklama yapabiliyordu.

Bu yeni dönemin ruhuydu.

Haluk Levent, Akın Gürlek ve dahası

“Sayın Bakan Akın Gürlek, ‘Ben Beylerbeyine gitmedim, Yüksel Ersoy ile görüşmedim’ diyebilecek misiniz? Diyemeyeceksiniz. Çünkü HTS kayıtları devletin elinde var zaten. Sayın Bakan, benim alacak-verecekli olduğum insanla onun mekanında ne konuşmuş olabilirsiniz? Ardından gözaltına alındım. Eğer gözaltına alınmasaydım Pazartesi gününden sonra Ahbap'tan para çaldı yalanını diyemeyeceklerdi. Benim usulsüz borçlanmamı kapatmamı istemediler. Gözaltı akşamı haberlere bakalım: ‘7 milyar parayı kumarda batırmış’ diyerek MASAK rapor deyip herkesi manipüle ettiler. Suçsuz, dernekten 1 TL dahi almamış insanları tutukladılar.”

Gözaltına alınan insanlar cep telefonu şifrelerini devletin namusuna emanet ediyorlar. Sizin savcılarınız ise 3 saat sonra telefondaki özel mesajları (suç unsuru olmayan özel mesajları) Yeni Şafak gazetesinden Burak Doğan'a servis ediyorlar. Magazine aç toplum bunlarla günlerce oyalanıyor. Devletin mahremiyetini yok ettiniz, devletin güvenliğini yok ettiniz.”

Bu sözler Haluk Levent’e ait.

Gürlek'i kendisini suçlayan isimle bir araya gelmekle suçluyor, bunun dışında da cep telefonu bilgilerini verdiği devletin, buradan elde ettiği bilgileri yandaş gazetecilere, Burak Doğan gibi isimlere servis ettiğini söylüyordu.

Gürlek’in bizzat bunu yapıp yapmadığının bir önemi yok, böyle suçlamaların konusu olması dahi hayli dikkat çekici.

Ancak konu tek başına Haluk Levent de değil.

AKP iktidarının son dönemde yürüttüğü tüm operasyonlara bakın, hepsinde aynı manzara var.

Devlet, savcılık, emniyet… Daha yaptıkları operasyonun imzası kurumadan yandaşlara servise başlıyorlar.

Ortada masumiyet karinesine dair ufacık bir hava deliğine bile yer bırakılmıyor.

Hızlıca operasyona konu olan ismi itibarsızlaştırmak, hükmü daha gözaltına alındığı gün vermek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar ve açıkça suç işliyorlar.

Daha dün yapılan bir operasyona bakalım örneğin.

İzmit’de CHP’li Fatma Kaplan Hürriyet’in WhatsApp yazışma kayıtları anında trol hesaplar ve yandaş gazeteciler üzerinden servis edilmeye başlandı.

Konunun Kaplan’ın yolsuzluklara imza atıp, rüşvet alıp almadığıyla da ilgisi yok. Varsayalım ki hepsini yaptı ve birçok suça imza attı.

Ancak bu dahi, henüz daha yeni gözaltına alınan birinin tüm hukuki haklarının yok edilmesi ve özel yazışmalarının servis edilmesini haklı çıkarmaz. Ortada iddianame yok, yargılama yok ve dahası savunma, söz hakkı yok.

Bu yöntem ve tarz bize neyi hatırlatıyor?

Tıpkı Ergenekon ve Balyoz döneminde Fethullahçıların yaptıklarına benzemiyor mu bunlar?

Kaplan’ı geçelim.

Bahis, ünlüler, belediyeler ve diğer operasyonlara bakalım, hepsinde aynı şeyle karşılaşmıyor muyuz?

Birileri hedef alınıyor, birileri özenle torbanın dışında tutuluyor.

Onlarca ünlü, sıraya sokularak "uyuşturucu" iddiasıyla gözaltına alınıyor, medyaya görüntüleri çarşaf çarşaf servis ediliyor, yandaşların "en muteber" gazetecileri eliyle "bilgi" üstüne "bilgi" paylaşılıyor, hatta aralara uyuşturucu tüketiminde kullanılan birkaç malzemenin de fotoğrafı sıkıştırılıyor ve operasyon tamamlanıyor.

Sonra?

Sonrasında bir satır arası bilgisi verilp geçiliyor, "testleri negatif çıktı" diye.

Ancak bunun artık hiçbir önemi bulunmuyor. Suçlanan isimler özenle seçilmiş, AKP karşıtı olması malzeme edilmiş, "bakın işte bunların hepsi böyle" denilmiş oluyor zaten. Gerisinin, suçlu olup olmamasının bir önemi yok ki...

Bir belaltı operasyon ve asıl hedef

Son dönemin en belaltı operasyonuna bakalım örneğin.

CHP’lilerin itirafçı olduğu için hedef aldığı, AKP’lilerin ise “havlucu” dediği isme.

Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’dan söz ediyoruz.

Yalım'a yönelik otelde yapılan operasyon, otel odasındaki belediye çalışanı kadının da görüntüleriyle birlikte tüm ülkeye yandaş basın eliyle servis edildi.

Ne de olsa basılmıştı, ne de olsa “iğrenç” biriydi denilerek hükmün hızlıca kurulması için yapıldı bu.

Kimse de bu servisin en az hırsızlık ve rüşvetçilik kadar çürümüş bir iş olduğunu konuşmadı, konuşamadı.

Bu ismin servis edilen görüntülerin ardından itirafçı olmasına şaşırılmadı, sadece havlu ve belediye çalışanı genç kadın konuşuldu. Tam da bu düzene yakışan şekilde.

Yargının yeni dönem ruhu

Tekrarlayalım... Öyle bir yargı ortamı kuruldu ki, kişi daha gözaltına alındığında servisler başlıyor yandaş medya üzerinden. Kişisel, özel yazışmalar sayfa sayfa dolaşıma sokuluyor. Suçlamalar televizyon kanalları ve gazeteler üzerinden daha iddianame dahi ortaya çıkmadan karara bağlanıyor, hüküm veriliyor. Sonra da kimse bu dosyalardaki itirafçıların yarısından çoğunun ifadesini geri çektiğini dahi konuşmuyor bile.

En başta bir alıntıyla başlamıştık…

Ümraniye’de bulunan el bombalarıyla.

Akıbetlerinin ne olduğunu hatırlayan kaç kişi var acaba?

Çok çok az olduğuna eminiz. 

Hatırlatalım. 

O gecekonduda bulunan el bombalarının bizzat Cemaatçi bir asker tarafından yerleştirildiği, yıllar sonra yandaş basının satır arası bir haberiyle geçiştirildi.

Onca saldırı, onca itibar suikasti hatırlanmadı bile, çöken, un ufak edilen yaşamların sorumluluğunu kimse üstlenmedi…

Kandırılmışız denilip geçildi, bir sonraki kandırılma öyküsüne kadar

/././

AKP'nin AB makyajı döküldü, DGM'ler kılık değiştirdi: Nedir bu kurulacak 'Terör Suçları Soruşturma Büroları'?-Yalçın Çuğ- 

2004 yılında AB uyum süreci gerekçesiyle vitrinden kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 175 ayrı başsavcılık bünyesinde kurulacak "Terör Suçları Soruşturma Büroları" ile fiilen geri dönüyor. soL'a konuşan eski YARSAV Başkanı Eminağaoğlu'na göre yeni yapı, "terörle" mücadeleden ziyade hak ve özgürlükleri kısıtlayacak yeni bir kurumsal kılıf.

Adalet Bakanı Akın Gürlek'in talimatıyla 175 ağır ceza mahkemesi başsavcılığına "Terör Suçları Soruşturma Bürosu" konulu bir yazı gönderildi.

Gönderilen yazıya göre il Cumhuriyet başsavcılıkları nezdinde müstakil "Terör Suçları Soruşturma Büroları" kurulacak. Büroların görev tanımında ise "terör" dışındaki suçlara yer verilmeyecek.

Ayrıca söz konusu bürolarda görevlendirilecek Cumhuriyet savcıları, yalnızca "terör" suçlarıyla ilgilenecek. Bunun haricinde nöbet, duruşma savcılığı veya başka herhangi bir işte görevlendirilmeyecek.

Artık "terör" suçlarına ilişkin iş ve işlemler yalnızca il Cumhuriyet başsavcılıkları bünyesindeki Terör Suçları Soruşturma Bürolarınca yürütülecek.

Peki, bu kararla ne amaçlanıyor? 

AKP iktidarının sürekli hale gelen operasyon dalgaları göz önüne alındığında bu adım ne anlama geliyor? 

Terör Suçları Soruşturma Bürolarının olası tehditleri neler?

Eski Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, kurulması kararlaştırılan Terör Suçları Soruşturma Bürolarını soL'a değerlendirdi.

'Kaldırılan DGM'ler artık fiilen her ilde'

Eminağaoğlu, Terör Suçları Soruşturma Büroları için biçilen görevin daha öncesinde Devlet Güvenlik Mahkemelerince (DGM) yürütüldüğünü belirtti.

Peki, DGM'ler geçmişte nasıl bir rol üstlenmişti?

12 Mart Darbesi'nin ardından gelen sıkıyönetim tarafından önü açılan DGM'ler, 1961 Anayasası'na 1973 yılında eklenen bir maddeyle kuruldu. Askeri üyeler ve hükümet tarafından belirlenen hakimlerden oluşan bu mahkemeler, olağanüstü yetkilerle donatıldı.

İşçi sınıfının verdiği mücadeleler sonucu rafa kalktı ama 12 Eylül Darbesi'yle yeniden gündeme geldi. 1984 yılında çeşitli bölgelerde faaliyete geçen DGM'ler, gazeteci ve soL yazarı Orhan Gökdemir'in deyimiyle 20 yıl boyunca sınıfa ve sola karşı devletin kılıcını salladı. Sınıfın temsilcilerini işkence tezgahlarına çekti, hapislere kapattı. 

Avrupa Birliği'ne uyum süreci kapsamında AKP'nin 2004 yılında konuyla ilgili verdiği Anayasa değişikliği teklifinin, TBMM tarafından kabul edilmesiyle DGM'ler yürürlükten kalktı.

Kapatılan DGM'lerin yerine özel görevli mahkemelerin ve onlara bağlı savcılıkların kurulduğunu hatırlatan Eminağaoğlu, onların da kaldırılmasının ardından Hakimler ve Savcılar Kurulu'nun (HSK) aynı görevi yapmak üzere başsavcılıklarda birimler kurdurduğunu belirtti. Eminağaoğlu bu karara dair "Daha önce bölge bazında görev yapan DGM'ler artık her ilde görev yapar hale getirildi bir nevi" değerlendirmesinde bulundu.

Eminağaoğlu'na göre HSK kararıyla daha kurumsal hale getirilen mahkemelerin ardından, Akın Gürlek'in kurulmasına yönelik talimat verdiği "Terör Suçları Soruşturma Bürosu" ile kurumsallaşma sırası başsavcılıklara geldi.

Eminağaoğlu, "Başsavcılıklar, Türkiye'nin her bölgesinde terörle mücadele adı altında hak ve özgürlüklerin koruyucusu değil, adeta kısıtlayıcısı konumuna sürükleniyor" yorumunu yaptı.

Adli soruşturmalar denilince artık akıllara "terör soruşturmalarının" geldiğini, "terör" ve "terör örgütü üyeliğinin" yaftalama aracına dönüştüğünü belirten Eminağaoğlu, sözlerine şöyle devam etti:  "Böyle olunca bu adımı terörle mücadele değil de terör adı altında her alana el uzatacak nitelikte bir yapılanma olarak görmek gerekiyor. Şu ana kadar ki uygulamalara baktığımızda böyle yürütüldü ve daha da kurumsal hale getiriliyor."

Eminağaoğlu'na göre bu adımın özü, her ne kadar yürürlükten kaldırılmış olsa da adı konulmamış DGM'lerin fiilen her ilde yaratılması.

/././

Sol, sosyalist yayıncılığın görsel hafızası: Ömer Ülkenciler ile kitap kapakları üzerine -Özkan Öztaş- 

Sol yayıncılığın sessiz ustası Ömer Ülkenciler, hazırladığı yüzlerce kitap kapağının hikâyesini ve grafik tasarımın sanat-zanaat çatışmasını soL’a anlatıyor.

Türkiye’de sol ve sosyalist düşünsel hayatın çok önemli bir döneminde Ömer Ülkenciler ismine rastlarız. 

Kitaplara verilen kıymetin azalmasından mıdır yoksa eski alışkanlıklarda kapak tasarımcısının isminin kitaba yazılmamasından mı bilinmez, Ömer Ülkenciler bu tarihin biraz da sessiz tanıkları arasında yer alıyor.

Türkiye’de sol, sosyalist yayıncılık alanındaki pek çok kitapta rastlıyoruz Ömer Ülkenciler’in adına. Bugüne kadar tasarladığı, dizgisini yaptığı, mizanpajına emek verdiği kitap sayısını kendisi de tam olarak bilmiyor. "Tahminen kaç tane?" sorusuna ise birazcık düşününce, “100'den fazladır, bilemiyorum,” diyor gülümseyerek.

Ömer Ülkenciler ile tasarladığı kitaplar ve Türkiye’de bu sürecin zorlu dönemlerine dair söyleşimiz için kendisine konuk oluyoruz. Çalışmalarına, geçmiş deneyimlerine ve bugünkü örneklere değinen Ömer Ülkenciler, kitapla okurun ilk buluşması olan kapakları soL’a anlattı.

Ömer Ülkenciler

Kapakta adı yazmayan kapak tasarımcısı

Ömer Ülkenciler, resme olan ilgisinin aileden başladığını söylüyor. Babam çok iyi resim yapardı. Ailede vardı böyle yetenek. Hatta okuma yazma bilmeyen halam bile çok iyi resimler çizerdi. Komşuları gelir, nakış için ondan şablonlar isterdi, resimler çizerdi kumaşlara, diyor.

Ülkenciler, çocuk yaşta girdiği çizgilerin ve renklerin dünyasından hiç ayrılmamış. Tüm ömrünü buraya vakfetmiş. Bunları anlatırken bir yandan çay dolduruyor, diğer yandan dudaklarında ıslıkla bir melodiyi tekrarlıyor. Duvarda tablolar, kitaplıkta her birine karakter kazandırdığı kitaplar ve onların okura görünmeyen diziliminde sırt sırta duran suretleri...

Kitap alırken, kitap hediye ederken ya da bir yerde kitapları incelerken çok azımız kitabın kapağını tasarlayanın kim olduğuna dikkat ediyor. Bu durumun, yani kapak tasarımcısının ve grafikerlerin yazarlar, çevirmenler, hatta kitaplardaki banka logoları kadar dikkat çekmemesi konusunda ne düşündüğünü soruyorum.

Demli çayına attığı şekeri karıştıran Ülkenciler, biraz düşünüp yanıtlıyor.   “Eskiden bu durum daha da azdı. Şimdi yine nazaran daha iyi. En azından kitapların künyesine yazıyorlar. Eskiden o da yazılmazdı çoğu zaman. İşte yazarı, varsa çevireni, matbaası, şehri, bitti. Mesela benim ilk çalıştığım kitaplarda hiç adım yazmıyor. O zamanlar bilinirdi, daha çok bilinirdi belki bugüne kıyasla ama çok nadir yazılırdı tasarımcısının adı kapağın arkasında.”

Ömer Ülkenciler de tasarladığı yüzden fazla kitapla, birçoğunda adı yer alamasa da yaptıklarıyla, çizgisiyle ve tarzıyla bilinen biri olarak raflarda sessiz ve vakur bir şekilde bekliyor.

Ömer Ülkenciler tasarladığı çalışmaları gösterirken

Kapağı nedeniyle değişen önsöz ya da önsöz için değişen kapaklar oldu

Söz, bu tasarımları nasıl yaptığına ve hangi evrelerden geçtiğine geliyor.

“Her çalışılan kitap ciddiyetle okunmalı,” diye başlıyor söze Ülkenciler. “Her kitap çok dikkatli okunmalı. Belki bu açıdan kitabın en iyi, en sadık okuru kitabın kapağını tasarlayandır diyebilirim. Hatta öyle örnekler oldu ki bir kitap için hazırladığım kapaktan sonra yazar önsözü yeniden hazırladı. Ya da tam tersi. Bazen kitap baskıya girmeden önce bana geliyor, inceliyorum ama hâlâ önsözü hazır değil mesela. Yazar sonra öyle bir önsöz yazıyor ki ben kitaptan yola çıkarak hazırladığım kapağı değiştirmek zorunda kalıyorum. Bu açıdan canlı, yaşayan bir süreç bu.”

Kitabın kapak tasarımı kadar dizgisinin de önemli olduğunu ifade eden Ömer Ülkenciler, hazırladığı birçok örnekte, yayınevi de olanakları sağlıyorsa, kenar boşluklarının önemine ve içinde not tutulabilir olmasına özen gösterdiğini ifade ediyor.

Ülkencilerin kapağını tasarladığı dergilerin bazı örnekleri

'Beni en çok zorlayan kitap tasarımı sanırım o oldu'

İnsan Nasıl İnsan Oldu kitabının ilk baskılarından çeşitli dergilere, Yalçın Küçük kitaplarından nicesine birçok kitabın kapağını tasarlayan Ülkenciler, kendisini en çok zorlayan kitabın Yalçın Küçük’ün Kaligula kitabı olduğunu ifade ediyor. “En zoru o oldu sanırım. Yalçın hocayla çalışmak her zaman hem zor hem öğreticiydi zaten. Çok titiz, çok dikkatli, her detaya önem veren biriydi. Malum konu kitapların kapağına gelince de bu konular daha bir önem arz ediyor. Ama Kaligula hem ismindeki soyutlama hem içeriğindeki kapsam açısından beni zorlamıştı. En zoru oydu sanıyorum.”

"Peki unutamadığı kapak?" diye sorunca önce biraz düşünüyor. “Bir roman olmuştu. Hem kitabın kendisini çok sevmiştim hem de kapak çok içime sinmişti.”

Söz dönüp dolaşıyor, vaktiyle tasarladığı Bir Gün Bile Yaşamak romanına geliyor. Orhan İyiler tarafından kaleme alınan bu roman, aynı zamanda Türkiye’de Ekim Devrimi üzerine yazılmış nadir eserlerden biri. Romanın işçiliği ve detayları okuyanlarda etki bırakırken, kapağı tasarlayan Ömer Ülkenciler’de de benzer bir etki yaratmış. “Kitabı okurken çok etkilenmiştim. Türkiye’den bu denli detaylara sahip bir anlatım çıkması çok ilginç. Sanki o günleri yaşamış, oralarda bulunmuş gibi yazmış yazar. Kapağı da benim sevdiğim çalışmalarımdan biri olmuştu.”

Zanaat mı sanat mı?

Kitap kapaklarının tasarımlarına eşlik eden ve aynı zamanda dizgi işlemlerini de yapan Ülkenciler, bu alandaki tartışmalardan birinin de grafikerlik çalışmalarının sanat mı zanaat mı olduğu yönündeki tartışmalar olduğunu ifade ediyor. “Tartışma eski bir tartışma bu sektörde. Bir yanıyla gerçekten zanaat boyutu olan şeyler var. Bir yandan da yaratıcılığa çok açık bir alan. Ciddi emek ve yaratıcılık istiyor.”

Bu tür üretimlerin Türkiye'de yeteri kadar kıymet görmediğini ifade eden Ülkenciler, dünya çapında en öne çıkan çalışmaların Polonya’da olduğunu ifade ediyor. “Polonya klasik dizgi ve tasarım konusunda deneyimli. Bir de bu klasik biçimler yaratıcılığı biraz da şart kılıyor diyebilirim. O yüzden en iyileri genelde Polonya’dan çıkar.”

Buna ek olarak Bulgaristan’daki kitap kapaklarından söz eden Ülkenciler, Bulgaristan’da iletilen kitap kapaklarından oluşan bienalden söz ediyor:  “Hâlâ yapılıyor mu bilmiyorum, çok takip edemedim son sürecini ama bu işin bir araya getirilerek sanatseverlerle, okurlarla yan yana geldiği zaman aslında orasıdır.”

Bu alanda Sait Maden, Bülent Erkmen, Savaş Çekiç gibi önemli isimlerin eserlerine de değinen Ömer Ülkenciler, yeni dönemde artık kapak tasarımlarının derinliğini kaybettiğini ifade ediyor. “Hâlâ çok güzel şeyler var elbette. Ama artık sayısı sanırım daha az. Hele şu yapay zekâ ile birlikte sanırım iş tamamen değişti. Mesela artık bir grafikerin kitap tasarlayarak geçimini yapması mümkün değil sanırım. Bunlar ek işlere dönüştü. E artık kapak tasarımlarına ek bir iş olarak bakınca da o kadarlık sonuçlar alınıyor. Oysa daha çok emeğe, derinliğe ve yaratıcılığa ihtiyaç var.”

Ülkenciler; renkleriyle ve çizimleriyle hayat verdiği yüzden fazla kitap kapağının yanı sıra birçok derginin de kapağını tasarlamış. Bazı önemli yıllıklar ve almanaklar da çalışmaları arasında yer alıyor. TKP’nin 100. Yıl Ajandası'ndan politik dergilere kadar birçok üretime imza atan Ülkenciler, bir yandan çalışmalarını bir araya getirmek, diğer yandan başka çalışmalara hazırlanarak üretimlerine devam ediyor.

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -21 Temmuz 2026-

Özgür Özel, 34 yıllık partisi CHP'den ayrıldı: Veda vakti geldi; milletvekillerimizle yeni partimizi kuruyoruz, açık ara ana muhalefet partisi oluyoruz! -Ceren Teke-

21 Mayıs'ta verilen 'mutlak butlan' kararının ardından CHP Genel Başkanlığı görevinden alınan Özgür Özel, Yargıtay'ın dosyayı eylül ayında görüşeceği kararının ardından 34 yıllık partisi CHP'den ayrılarak kuracağı yeni partiyi duyurdu. Salona "Her son bir başlangıçtır" diyerek giren Özel, mutlak butlan kararı sonrası sürdürdükleri hukuki süreci anlattı. CHP'den ayrılığını ve yeni partiye geçişini "tarihî bir kavşak" olarak nitelendiren Özgür Özel, "Bugün bu kürsüye her zamankinden farklı duygularla, vakti gelmiş bir vedanın hüznünü taşıyarak çıktım" dedi. Özgür Özel, "yeni partinin milletvekilleriyle kurulacağını ve açık ara ana muhalefet partisi olacaklarını" ifade etti. Özel, "Atatürk'ün gösterdiği yol yolumuzdur, elbette sosyal demokratız, Altı Ok'a sonuna kadar bağlıyız ancak Türkiye ittifakı davetinin de sahibiyiz" dedi. Özgür Özel'in başkanlık ettiği son CHP grup toplantısı olma özelliği taşıyan toplantıya, 80'den fazla milletvekili katıldı.

CHP lideri Özgür Özel, partisinin grup toplantısında veda konuşması yaptı. Salonda Özel'e destek olmak için 80'in üzerinde milletvekili olduğu öğrenildi. Özel salona girerken "Her son bir başlangıçtır" dedi. Salonda "Hain Kemal" ve "iktidar" sloganları atıldı. 

Özel'in açıklamalarından öne çıkanlar şöyle: 

"Seçildikleri günden beri, seçildiğimiz günün ertesi sabahı ayrılıkları bir tarafa bıraktığımız, kol kola girdiğimiz, o günden bugüne yüzünü birlikte millete dönen, partisine ve birbirine hiç sırtını dönmemiş, bu partinin her bir tanesi mücadelenin en derinlerinden gelen bu partinin kıymetli evlatları, 74 il başkanım burada, seçilmiş il başkanlarım burada, hoş geldiniz!

NATO toplantısı yaklaşırken yüzlerce tutuklama yapıldı. Toplantı yapıldı. 29 gündür 10'u TEMA gönüllüsü, ÇYDD üyeleri, sendika üyeleri, gazeteciler... 100'ün üzerinde dostumuz içeride haksız yere tutuklu. Kendilerine dayanışma duygularımızı iletiyoruz. Hepimizin yerine içeride yatanlar var.

Bakırköy Cezaevi'nde sevgili Mine Özerden ve sevgili Çiğdem Mater. Yıllardır Gezi sağ salim sonuçlansın, kimsenin burnu kanamasın diye mücadele eden dayanışmanın üyeleri. Nasıl Tayfun Kahraman, Sayın Kavala, Can Silivri'deler... Bakırköy Cezaevi'nde, hepimiz yerine, İstanbul'u korudukları için, Taksim'i korudukları için, o süreçte diyalog kanallarını açık tuttukları için ve üçer sefer beraat ettikleri halde; birinin vicdanında mahkum edildiği, zihninde, saplantılarında mahkum edildikleri, 'Darbe girişimi yapacaklardı bana' diye bir saplantıya mahkum edildikleri için cezaevinde tutuluyorlar. Sebepsiz yere İzmir Aliağa Şakran Cezaevi'ne sevk edildiler. Mine Özerden'in, Çiğdem Mater'in durumunu takip ediyoruz. En kısa zamanda kendilerini arkadaşlarımız ziyaret edecekler. Hem kendilerine bu büyük haksızlık için hem ailelerine bir kez daha geçmiş olsun dileklerimizi iletiyoruz.

Mehmet Murat Çalık; annesinin gözyaşları, aylar süren beklemeleri, sürekli nükseden sağlık sorunlarıyla İzmir'de tutuldu ailesinden uzak, mahkemeler için Silivri'ye getirildi. Aynı Kocaeli Kandıra'dan getirilen Fatih Keleş, Necati Özkan, Serdal Taşkın ve Melih Geçek gibi. Mahkeme başkanının 'Burada kalacaksınız, bir daha sevk olmayacak, zulüm olmayacak' demesine, sözüne rağmen onlar da dün tekrar Buca'ya, Kandıra'ya sevk edildiler. Çile çekiyorlar, zulüm görüyorlar. Arkadaşlarımıza yapılan bu haksızlığı, mahkeme başkanının taahhüdüne, vermiş olduğu söze rağmen, kamuoyu önünde, tutanak altında, kayıt altında yaptığı ifadelere rağmen yapılan bu haksızlığı bir kez daha not ediyoruz.

Yapılan bir operasyon sırasında mesleğini yaptığı için ama esas olarak da Cumhuriyet Halk Partisi'nin yürüyüşüne inandığı için, TÜRMOB'un iki dönem genel başkanlığını yapan, her siyasi görüşten mali müşavirin görevlendirilmesini partimizde takdir ettiği, desteklerini ilettiği, 81 ilde sevgiyle anılan Emre Kartaloğlu Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisimizde görev aldığı için; ve yine Avukat Ece Üner, sadece ve sadece bağış yaptığı, yaptığı bağışlardan sonra daha yüksek katkılar istendiği, verdiği parayı güçlükle geri aldığını ispatladığı halde, Ekrem Başkanımızın savunmasına yaptığı katkılar ve mücadelesine yaptığı destekten dolayı hedef alınan Ece Güner tutuklu olarak bulunuyorlar. Son grup toplantımızdan sonra tutuklandılar. Bütün tutuklu arkadaşlarımıza dayanışma duygularımızı iletiyoruz. Onların masumiyetinin kefiliyiz. Onlara selamlar, sevgiler yolluyoruz grubumuzdan.

"Vakti gelmiş bir vedanın hüznünü taşıyarak çıktım"

Bugün bu kürsüye vakti gelmiş bir vedanın hüznünün taşıyarak çıktım ve huzurunuzdayım. Hep beraber tarihi bir kavşaktayız. Bugün buradan tarihi bir konuşma, çok sıralısı bir konuşma değil tarihe not düşen, hatırlatan ve emanet edilen cümleleri bırakan samimi bir konuşma yapmaya geldim. tarihi konuşmayı yapılacak ilk seçimin akşamında yapmak üzere tarihe emanet ediyorum. Yıllar geçse de tarih sayfalarını her siyasi başarıyı yazacağını, bazı kumpasların ve onurlu duruşların torunlarımıza miras kalacağını hepimiz görüyoruz.

Her şey bitecek ama hatırlayacağız. Birileri gelir geçer, unutulur gider bu işler unutulur yapanın yaptığı yanına kar kalır diye kimse düşünmesin. Zalimi zalim, mazlumu mazlum, sinip kaçanı korkak, sorumluluk alanı birer kahraman olarak, dost olanı dost olmayanı bugünlerdeki tutumunu unutmayarak anacağız. Tarih kaydediyor. Tarih herkesi bugünlerde nasıl duruyorsa öyle yazacak!

AKP'nin kara düzeninin devam edeceği görüldüğünde eski nesil siyasete karşı yeni nesil siyaseti kurmak için yola hemen orada çıkmadık. İl başkanıysa il başkanı, milletvekiliyse milletvekili... Bu milletin duygusal kopuşunu, başı önde yürüyen gençleri görenler, akşam ağızların bıçak açmadığını hatta beş yıldır kanalı değişmemiş kumandanın açılış düğmesine basılmadığını görenler bir tavır takındılar. Efendim televizyona çıktığında bir daha cumhurbaşkanı adayı genel başkan adayı olmayacağım demek yerine ben aday olmadım, hiç olamdım, gösterirlerse olurum diyenler... 'Bunlara karşı bu millet bir yerel seçime daha bizimle gitmeyecek. bu millet böyle davranırsak bir daha bize yüzünü dönmeyecek. Parti yüzde 13-14'lerde... Büyük bir felaket gelecek' diyenler bir yola girdi. O gün yol ayrıldı. 

Tarihin doğru yerinde durmayı, buna ilk karar veren olmak değil, gerekirse ilk baştaki hatadan dönmenin de bu kadar büyük bir erdem olduğunu görüyorum. Önemli olan samimiyettir. Önemli olan doğru yerde durmaktır. Önemli olan bencillik yerine, kendin için bir şey istemek yerine, gerekirse kendini feda etmek, memleketin, partinin önünü açmaktır.

O gün, CHP değişirse Türkiye değişir diyenler değişim kurultayına giderken 'bu delege yapısıyla değişim mümkün değil' diyordu. İki genel başkan adayının yarışıp da kazandığı kurultay mı var dediler. Dedim ki: "Evet, zordur. Bu delegenin iradesini ben değiştiremem." Dönüp baktılar, "Genel başkan adayıyız, nasıl değiştiremezsin?" Biz değiştiremeyiz. Ama o delegeyi Ankara'ya gelmeden önce uğradığı berber kulağına fısıldadıklarıyla, evinin 4. katına asansörle çıkarken 3. katta oturan 16 yaşındaki kız öğrenci dönüp de komşusuna söyledikleriyle, sabahın 6'sında yolcu ederken eşi kendi hakkının helalliğini ortaya koyarak, torunu dedesine, evladı babasına bir şeyler söyleyerek bu değişimi gerçekleştirecek demiştim. Salona girdik, üç kişinin başlattığı ama on binlerin saatlerce sürdürdüğü slogan hakim oldu. Delege sokağın sözünü dinle... Seçilenlerin hiçbirisi bu partiye uzaydan gelmedi. Hiçbirimiz bu partiye dışardan gelemedik, öz be öz evlatlarıydık. Tarihte ilk kez bir genel başkanı yarışmalı seçimle değiştirdik. Düzenin tekerine çomağı soktuk.

"Size gelip devletten konuşan var mı?"

Seçim ilerlerken hep sordular bize. 'Size gelip devletten konuşan var mı, derin yerlerden mesajlar geldi mi' Ben hep yok dedim. O zaman olmaz, size ne partiyi ne de düzeni vermezler dediler. Zararsız sistemin içinde olduğunu kanıtlayıp ancak öyle genel başkanlık oynayacaksın dediler.

O gün de yapmadık. Zaten seçim sonuçları bittiğinde beyefendinin kendi MYK'sında "Allah Allah ya hiç tahmin etmedik, bilseydik müdahale ederdik" demesi de bundandır. O günden sonra başımıza ne geldiyse, halen daha bizimle ne mücadele veriliyorsa, yapılanların hepsi de bundandır.

"Yedi yıllık ilçe başkanıyla üçüncü kez tanışıp memnun olan yerine çayı demleyen emekçinin torununu adını bilenler geldi"

Açık açık konuşulacak, açıkça söylenecek, tarihe bırakılacak, günü geldiğinde dönüp hatırlanacak ve bu milletin karşısına alnı açık çıkılacak bir konuşma yapmaya geldim. O gün partide genel başkan değişti, yöneticiler değişti. Ama esas o gün partide ve ülkede bir yönetim anlayışı değişti. O gün "tıpış tıpış oy verecekler", "benim dediğimi yapacaklar", "CHP'liler zaten başka ne tarafa gidecekler" diyen anlayış yerine; "ben söyleyeceğim onlar dinleyecek" yerine onları dinleyen, sokağı dinleyen, il başkanını dinleyen, ilçe başkanını dinleyen, "onlar ne derse o olur, onlardan gelen sesi duyarsak doğrusu budur" diyen bir anlayış partide yönetime geldi.

Örgütleri kapatsan bu partinin oyu beş puan artar diyenlerin yerine örgütün kapısını açmadan sokağa ayak basmayan bir anlayış partide iktidara geldi. Yedi yıllık ilçe başkanıyla üçüncü kez tanışıp memnun olan yerine çayı demleyen emekçinin torununu adını bilenler iktidara geldi. Bizi ötekileştirdiler diyorlar. Değişimcinin cenazesine gelmeyip, düğününü şereflendirmeyip aksi tutumda olanları gördük. Bizi karpuz gibi yarıdan bölemezler. Biz bir bütünüz bu bütünü asla bozamazlar. Bu bütün 103 yıllık bir gelenekle birbirinden ayrı durmayan bir bütündür.

O gün salonda genel başkan adaylığı sırasında sadece kendi adıma değil, yeni yönetim anlayışı adına şunu söylemiştim: Artık bize kimse bir kez daha yenilgiyle tanıştıramayacak. Nasıl Bülent Ecevit 70'lerde girdiği ikisi yerel ikisi genel 4 seçimden birinci parti çıktıysa, girdiğimiz herhangi bir seçimden ikinci parti çıkarsak ertesi gün kurultayı toplayacağım ve bir daha aday olmayacağım dedim. "Dur" dediler. "Yeni seçildin" dediler. "4 ayda nereye gidiyorsun?" dediler. Birileri, 1 Nisancılar, "Başarısızlık olsun, gitsin" diye bakarken; sevenler "Bu kadar erken veda mı olur, ya birinci parti olamazsan" dediler. Ama ben siyasetin kararlılık işi olduğunu, biz siyasetin ekip işi olduğunu, hepimiz artık bu partinin muhalefette kalmaya, yenilgiye doyduğunu, hedefinin iktidar olduğunu biliyorduk biz. Bunu söyledik biz.

Hepiniz şahitsiniz ki kurultay ardından yerel seçimler için sadece 4 ay vardı. Zaman kısaydı, yol uzundu. Esas partideki değişimin Türkiye'yi değiştirip değiştirmeyeceği milletin yeni bir kredi verip vermeyeceği orada belli olacaktı. Şükürler olsun, 47 yıl sonra söz verdiğimiz gibi Cumhuriyet Halk Partisi birinci partiydi. Çoktan yapmamız gerektiği gibi AK Parti artık yenilmiş, yenilgiyi tatmış ve "13 kere yarıştım hep ben kazandım" diyen bir kibrin karşısına, "Hadi ya, bir kere yarıştık onda da biz kazandık" diyen bir özgüveni görmüştük. Maalesef, maalesef iki sınav geçilemedi. İki sınav geçilemedi. Bunlardan bir tanesi Adalet ve Kalkınma Partisi’nin... Cumhuriyet Halk Partisi Demokrat Parti’ye yenildiğinde, 14 Mayıs 1950 gecesi yaverini çağırıp, birileri askeri kullanarak yönetimi devretmemeyi beklerken İsmet Paşa’dan, Demokrat Parti’ye yaverini yollayıp "Paşa devir teslime hazırdır" deyip, evladı Erdal’a yazdığı mektupta "Şüphesiz kişisel olarak en büyük yenilgim, Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasisinin en büyük zaferidir. Hedeflediğimiz cemiyet hayatına demokrasi yerleşmiştir"diyebilen İsmet Paşa’ya, yıllardır kazanan, ilk kez kaybettiğinde demokratlığını gösteren İsmet Paşa’ya nasip olan bunu; kaybettiği ilk seçime kadar kazandığı 13 seçimde "milli irade, milli irade" deyip, kaybettiğinde "kirli irade"ye çeviren, bir tarafta milli iradeyi baş tacı yapıp öbür tarafta alaşağı etmeye çalışan Recep Tayyip Erdoğan demokratlık sınavını geçemedi. Çünkü birisinin demokrat olup olmadığına seçimi kazandığı akşam bakmanın ne kıymeti var?

"Demokrat olup olmadığına kaybettiği akşam bakacaksın"

Birisinin demokrat olup olmadığına kaybettiği akşam bakacaksın. Bir ikinci kayıp var, yine İsmet Paşa'dan. Öyle bir noktaya, öyle bir noktaya geldik ki, öyle bir noktaya geldik ki bazı gecikmiş vedalar olur. O geciken vedalar en sonunda doğru yere oturur. O noktaya oturduktan sonra dönüp de kaybedene, çekilene, bırakana "Ne yapıyor?" diye bakarlar. İşte öyle günlerin, öyle günlerin, yani hem seçimi kaybettiğinde rakibine teslim edebilmenin hem seçimi kaybettiğinde emaneti teslim ettiklerinin huzur bulmasının, onların bundan sonraki görevlerini yaparken diğer partilerle rekabet etmesinin, partilerini iktidara getirmesinin önünde bir engel olmamanın tarih önünde çok büyük bir onuru ve gururu vardır. O gururu 1970'lerde yaşayan ve yaşatan İsmet Paşa'ya selam olsun. Seçim zaferleri Ecevit kadar İsmet Paşa'nın partisine huzur veren yaklaşımının eseridir. Bunu kimse unutmasın.

"Arkadaşlarımı satmadım, satmayacağım"

Belediye başkanlarımıza ardı ardına operasyonlar başladı. Partinin adaysızlaştırılma, kurumsuzlaştırılma ve lidersizleştirilme sürecinin düğmesine Recep Tayyip Erdoğan tarafından basıldı. Cumhurbaşkanı adayımızı alıp tutukladılar. Belediye başkanlarımızı, meclis üyelerimizi, kıymetli bürokratlarımızı aldılar, tutukladılar. O noktada millete "Bunlar casus, bunlar hırsız, bunlar yolsuz, bunlar terörist" damgaları vurmaya çalıştılar. Türkiye'nin en büyük belediyesini, Esenyurt'u kazanmışız, kayyum atayarak işe başladılar. Kayyum atayarak işe başladılar. Operasyonlarla Ekrem İmamoğlu gibi girdiği tüm seçimleri AK Parti'ye karşı kazanmış birisinin başarılarını kendisine de terör, yolsuzluk, hırsızlık, hızını alamayıp casus ve gayriahlaki suçlamalarla 1,5 yıl boyunca devletin televizyonu dahil birkaç muhalif, birkaç özgür yayıncılık yapan televizyon ve gazeteler dışında her türlü haysiyet suikastini servis ederek, önemli bir kısmında da özel ekiplerle üstünde tepinerek arkadaşlarımızı perişan etmeye çalıştılar. O Tayyip Erdoğan, "Dokunulmazlıkları kaldıracağım" diye iktidara gelip, 3 ay sonra "Bu yargıyla mı?" demiş Tayyip Erdoğan'ın bugüne getirdiği yargısını, arkadaşlarımıza yaptığı kumpaslara, haysiyet suikastlerine karşı önümüzde elbette ki bağımsız yargıya güvenimiz tamdır. Yargı süreçlerinin tamamlanmasını takip edeceğiz. Arkadaşlarımızın aklanması lazım, hatta "Aklanamazlar, partimizin bunlardan arınması lazım" diyecek genel başkan; Bağcıvan Abdullah Ağa'nın torunu, iki emekli öğretmenin evladı, 10 yaşından beri yatılı okulda arkadaş satmamış Özgür Özel olamazdı, olmadı, olmayacak!

"Kurultayı ve yerel seçimleri kaybedip hazmedemeyenler!"

Kurultayı kaybedip hazmedemeyenler ile yerel seçimleri kaybedip hazmedemeyenlerin, büyük kurguyu yapıp içinde bir memur çocuğuna, bir parasız yatılı öğrenciye, arkasında lobilerin olmadığı, arkasında çıkar gruplarının olmadığı, geçmişinde bağlantıları, geleceğe yönelik taahhütleri olmayan birine yarının iktidarını verecek miyiz yoksa derin devletin kirli hesabına uyacak bir iş birliği mi yapacağız sorusuna cevaptır bizim yürüyüşümüz.

Kadının iradesine karar veren erkekler. Yetki nereden, butlandan. Butlan yetkisi nereden, Saray'dan. Kadının seçtiğine karşı, Saray'ın seçtirdikleri karar verecek.

Kılıçdaroğlu'na seslendi 

CHP'liyim diyebilene söylüyorum; ister yarıştığımız kongrenin delegesiyle, ister son kongrenin delegeleriyle, ister 2 milyon üyemizin her birisiyle sandığı koyalım ortaya, karar versinler genel başkana. Yüzde 90'ın altında oyu güvensizlik sayarım, partinin önünü açarım. Hodri meydan, var mısın!

İşte bu arada o derin devlet dedikleri bir daha geliyor. İşte bu arada "Bizimle uzlaşacak mı yoksa biz onunla uğraşalım mı?" diyenler tekrar geliyorlar. Açık açık konuşmaya geldim, açık açık. Geliyor diyor ki, geliyor diyor ki sana: "Ankara merkezli siyaset yap. Otobüsün üstünden in" diyor. "Ekrem'i bırak" diyor.

"Onu AK Parti yargı kolları parçalayacak. Gel burada çimento var, kum var, harç var; karalım, eline verelim, arkadaşlarının üstüne betonu sen dök. Daha yaşın genç, 50 yaşındasın, 80'e kadar 30 yıl partinin başında oturursun" diyorlar. İşte bugün, bugün yol ayrımındayız. "Tarihin kritik kavşağındayız" diyoruz ya; öyle çok tarihi bir konuşma yapmayacağım. Tarihi hatırlatacağım.

"Yol ayrımı burası!"

Yol ayrımı burasıdır. Yol ayrımı; AK Parti'nin kadın kollarıyla yenemediği, gençlik kollarıyla yenemediği, ana kademesinden umudunun olmadığı, siyasetçileri dışlayıp bürokratları getirdiği yeni düzen, kara düzen siyasetine bu memleketin namuslu, temiz evlatlarını, kardeşlerini teslim edip onların üstüne beton döküp o betonun üstünde parti içi iktidarda mı oturacağım, kardeşlerim için mücadele mi edeceğim? Onun kararının verildiği gündür.

"İnceldiği yerden kopacaksa buradan kopacak"

İnceldiği yerden kopacaksa buradan kopacak. Ya CHP'li gibi davranılacak ya da saraydan alınan talimatla oturulacak. Başkası yok, böyle bir şey yok! Dünyanın lafını duyduk senelerce bir kez cevap vermedik. Şaşırıyor musunuz sokakta sel olup akanlara? Şaşırın! Kabaran duygu iktidara yürüme duygusudur. Siz de dört kişi davullu zurnalı esnaf ziyareti yapmaya kalkıyorsunuz. Doğru yolu milletle bulan bir yolda ilerliyoruz.

Kılıçdaroğlu'na kurultay tepkisi 

Delege imzalarını veriyoruz, yapmıyor. Sulh Hukuk Mahkemesi'ne gidiyoruz; "Haksızsın" demiyor, biliyor yapılacak o kongre, "3 Kasım'da, 3 Ekim'de görüşeceğim başvurunu" diyor, dün görüşmesi gerekirken. Yargıtay karar verecek, İstinaf Mahkemesi 7 günde kılacak kararı 59 gün tutuyor.

Ne zaman adli tatil başlayacak? Pazartesi. Cuma günü öğlen yolluyor. Talimatı bakanlıktan alıyor, Yargıtay'ın yetkisini gasp ediyor, kendi kararının arkasında durmuyor. Şimdi bugün geldiğimiz yolda, bugün geldiğimiz noktada biz milletimize hep şunu söyledik. İlk gün sokağa çıktık. Sokakta bizi gören kolumuzdan tuttu, kimi "Partiyi bunlara bırakma" dedi, kimi "Yeni parti kur" dedi. Hep sabır dedik. Bekleyin dedik. "Ya bir yol bulacağız ya yeni bir yol açacağız" dedik. Milletimize onları asla ve asla, asla ve asla yalnız bırakmayacağımızı, asla ve asla onların umutlarını köreltemeyeceğimizin sözünü geldik.

"Cumhuriyeti kuran geleneğin anlayışı bizimle"

Bugün mecbur bırakılmış, vakti gelmiş, hüzünlü bir vedanın hemen eşiğindeyiz. Ancak yeni bir başlangıcın sarsılmaz umudunu içimizde taşıdığımızı da milletimizle paylaşmak isterim. Bu partinin evlatları, Cumhuriyet Halk Partisi'nin bu ülkenin kurucu partisi olduğunun, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün bu partinin kurucusu olduğunun, bu partinin onun iki eserinden birisi, gurur duyduğu bir eseri ve onun emaneti olduğunun farkındadır.

Bu partinin evlatları, bu ülkenin kurucu partisi olduğunun bu partinin Atatürk'ün emaneti olduğunun farkındadır. İl başkanlarını suikastlara feda etmiş, hapislere atılıp işkenceler görmüş, darbeler, saldırılar görmüş bir partidi.r bu büyük mirasın her satırına her emekçisine her neferine ezbere bildiğimiz hatırasının geçmişteki her gününe sonuna kadar sahip çıkıyoruz. ancak artık partimiz butlanla saray duvarları arasına sıkışmış bir işgalin altındadır. Atatürk'ün mirasını korumanın sorumluluğu da bizim omuzlarınızdadır. Binayı terk ettik ama mirası alıp çıktık. Yetki, görev bizdedir. Cumhuriyeti kuran geleneğin anlayışı bizimledir. O ninadan çıktı. geride teslimiyetleri, hüzünleri bıraktık. Karşımıza onura iktidara yürüyüşü aldık. bir rahmet başladı ve doluya döndü. Haksız yere üzerimize sıkılan biber gazlarından ve kulaklarımızda duymak istemediğimiz o kendi arkadaşlarımızın teslimiyet sözlerinden arınarak adım adım ilerledik. Meclis'e geldik, o günden sonra mücadeleyi adım adım büyüttük. Sarayla uzalaşanların ya da uzlaşanla uzlaşmanın noktası değildir. İşgal altındaki Istanbul'da saray kuklası bir paşa olmak yerine kurtuluş mücadelesi veren Atatürk'ün gösterdiği yol bizim yolumuzdur.

Siyaseti hukuk eliyle dizayn etme girişimlerini ve bunun yarattığı korkuyu sessizliği geride bırakıyor bunları yapanları karşımıza alıyoruz. Bu bir ayrılık, vazgeçiş değil. Türkiye'de daha güçlü şekilde iktidar yürüyüşünü sürdürme adımlarıdır. Hiçbir siyasi parti milletten büyük değildir. Hiçbir makam demokrasiden ileride hiçbir yapı cumhuriyet ideallerinden daha büyük önemde değildir. Herkesin haberi olsun buradan ilan ederiz dosta ve olmayana, biz siyasette gömlek çıkarmıyoruz biz bu ülkenin yarınları için ateşten bir gömleği hep beraber giyiyoruz. Üç günlük dünyada şerefini değil de koltuklarını düşünenler geride kalsınlar. 

Yeni partiyi duyurdu: Ana muhalefet kürsüsünü bırakmıyoruz!

Bugün seçilmiş il başkanlarımızla, yarın seçilmiş Parti Meclisimiz, MYK'mızla, ardından milletvekillerimizle bir araya geliyoruz. Yeni partimizi milletimizin seçtiği, ona yetkisini emanet ettiği milletvekilleriyle ilk adımını atarak kuruyoruz.

Yeni partimizi milletimizin seçtiği ona yetkisini emanet ettiği milletvekillerimizle ilk adımını atarak kuruyoruz. Yeni kuracağımız partimizle açık ara farkla TBMM'nin ana muhalefet partisi oluyoruz.

Bugün bu kürsüye CHP'nin grup kürsüsüne veda ederken ana muhalefet partisi grup kürsüsünü asla bırakmıyoruz. Ana muhalefet partisi grup kürsüsüne veda etmenin iktidar partisi grup kürsüsüne kavuşmanın da günlerini sayıyoruz!

Elbette bizler sosyal demokratız. Altı oka sonuna kadar bağlıyız. Ülkenin kurucularına, kuruluş kodlarına, ülkenin kuruluşundan beri benimsediğimiz partimizin ideallerine elbette sahibiz. Ancak bununla birlikte biz bir büyük çağrının da sahibiyiz. 10 ay önce yüzde 5 parti yüzde 25 oy aldığımız yerden yüzde 38 oya giderken nasıl aslan sosyal demokratlarla muhafazakar demokratları, milliyetçi demokratları, Kürt demokratları, sosyalist demokratları, liberal demokratları kucaklamışsak, onlarla birlikte Türkiye ittifakını kurmuşsak; Atatürk'le sorunu olmayan, Misak-ı Milli sınırlarıyla sorunu olmayan, cumhuriyetle sorunu olmayan tüm demokratları Türkiye ittifakında kucaklamaya, birlikte iktidara yürümeye davet ediyorum. Bu davetin sahibiyiz.

Ayrıca milletvekillerimiz bu büyük yürüyüşün ilk adımını atarken; doğru tasarlanmış, doğru hazırlanmış, doğru takvimlendirilmiş, riskleri doğru analiz edilmiş şekilde elbette büyüyeceğiz, güçleneceğiz, hep birlikte olacağız. Buradan önemle ricamdır: Bugünlerde bizim bu partiyi milletvekilleriyle kurmamızla birlikte, doğru bir takvimlendirme ve ölçeklendirme içinde iktidar yürüyüşümüze herkes güvensin. Yarın sabah kimse, belediye başkanına "Sen niye geçmedin?", belediye meclis üyesine "Hala niye buradasın?", filanca kişiye "Hala niye orada değilsin?" demesin. Bir tane kuralımız var. Bir kere, kimseyi geride bırakmayacağız. Kimseden ayrı ya da uzak değiliz. Şu kadarını söyleyeyim: Ben yeni partide yokum. "Özgür Özel'le, arkadaşlarıyla birlikte değilim" diye kulağınızla duymadığınız herkes, emin olun ki bizimle birliktedir, bizimle birliktedir. Kimse şundan şüphe etmesin: Bu iktidar yürüyüşünde bizler, sizler, biz, hepimiz...

"Ne İmamoğlu'nu ne de Yavaş'ı bırakırız" 

Ne Ekrem İmamoğlu'nu geride bırakırız, ne Mansur Yavaş'ı; ne Zeydan Karalar kalır Adana'da, ne Vahap Seçer Mersin'de. Selam olsun Edirne'den Iğdır'a, Trabzon'dan Antalya'ya. Bir daha söylüyorum: "Ben onlarla değilim" diyen diyebilir, tarihin önünde milletin gönlünde ayrışabilir. Bu lafı duymadığımız herkes bizimle birliktedir iktidar yürüyüşünde. "Sahipsiz vatanın batması haktır, sen, siz böyle sahip çıktıktan sonra bu vatan batmayacaktır." Bu büyük yürüyüşe, bu yeni yürüyüşe hazır mısınız? Yolları kapattılar, yeni bir yol açmaya var mısınız? Yeni yolu açıyoruz, iktidara yürümeye var mısınız? Haydi bakalım, yolunuz açık olsun. Yeni yolda hep birlikte yürüyeceğiz, iktidara yürüyeceğiz. Yürüyelim arkadaşlar, yürüyelim arkadaşlar!

***

Gülistan Doku cinayeti soruşturmasında kritik soru: Dönemin Valisi Tuncay Sonel’in koruma polisi Şükrü Eroğlu’nun mal varlığındaki artış nasıl oldu?-Candan Yıldız-

Dönemin valisi Tuncay Sonel’in de mal varlığı dosyaya girecek. Diğer yandan soruşturmada ikinci dalga beklentisi yüksek. Gülistan Doku’nun bedeninin nerede olduğu ise hala belirsiz.

Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020’de kaybolmasının ardındaki gerçek öldürüldüğüydü… Dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel 6 yıl sonra yeniden canlandırılan soruşturma kapsamında tutuklandı. Tuncay Sonel’in koruma polisi Şükrü Eroğlu da cezaevinde. Gülistan Doku’nun telefon SIM kartını Ankara’ya, ihraç polis Gökhan Ertok’a gönderen, aynı SIM kartını Ankara’dan aldırtan, Gökhan Ertok’a para gönderen Şükrü Eroğlu’nun devlet kayıtlarındaki mal varlığı dikkat çekici. 

Tuncay Sonel’in soruşturmasını yürüten Erzurum Cumhuriyet Başsavcılığı, Erzurum İl Emniyet Müdürü’ne yazdığı yazıda Mali Suçları Araştırma Araştırma Kurulu (MASAK) raporunun kıymetlendirilmesini istedi. Dosyaya giren MASAK raporuna göre Şükrü Eroğlu’nun 2019-2025 yılları arasında edindiği gayrimenkullerin sayısı dikkat çekici bulunuyor. 

MASAK raporunda 2019 sonrası edinilen gayrimenkullerle ilgili şu tespit yapılıyor. “Tapu işlemlerinin 2019 yılı ve sonrasında olması dolayısıyla izaha muhtaç ve dikkat çekici olduğu…”

Analiz edilen gayrimenkul sayısı 12. 

Şükrü Eroğlu’nun bu taşınmazlarına ilişkin “kıymetlendirilme” istenmesi şu demek: Bu gayrimenkuller nasıl edinilmiş, miras yoluyla mı, satın alma yoluyla mı yoksa hibe yoluyla mı? Eğer bu gayrimenkuller satın alındıysa satıcıya para hangi yolla ve kim tarafından ödendi. Gayrimenkullerin alındığı tarihte ve güncel olarak piyasa değerlerine dair araştırma yapılması. Bir devlet memurunun sahibi ve paydaşı olduğu taşınmazları nasıl edindiği araştırılacak. Çünkü dikkat çekici…  Erzurum Başsavcılığı “Ticari hayatın olağan akışına uymayan muvazaalı (danışıklı) olduğu değerlendirilen alım satım işlemlerinin özellikle belirlenerek analiz edilmesini, özellikle gelir artışlarının ve mal edinimlerinin yükseldiği yıllar dikkate alınarak bu edinimlerin kaynaklarının detaylandırılmasını” istenmiş. MASAK’ın raporunda Şükrü Eroğlu’nun hissedarı olduğu şirket olmadığı belirtiliyor. 

Dönemin valisi Tuncay Sonel’in de mal varlığı dosyaya girecek. Diğer yandan soruşturmada ikinci dalga beklentisi yüksek. Gülistan Doku’nun bedeninin nerede olduğu ise hala belirsiz. Ancak Doku ailesi kızlarının bedenini bir yerlere saklayan kişilerin devletin elinde olduğunu düşündüğü için Gülistan Doku’yu bulacaklarına inanıyor. Hatırlatalım... Adalet Bakanı Akın Gürlek “ceset yoksa cinayet yoktur deniliyor. Burada öyle bir şey yok. Burada cesedin bulunamaması o olayın cinayet olmadığı sonucunu doğurmaz. Yargıtay'ın bu yönde kararları var. Burada ikrarlar vardır, deliller vardır, kamera kayıtları vardır" demişti.

/././

Gülistan Doku soruşturması: Tutuklu eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel'in eşinin de aralarında olduğu 15 kişi gözaltında! 

Gülistan Doku'nun kaybolmasına ilişkin yürütülen cinayet soruşturması kapsamında 5 ilde eş zamanlı operasyon düzenlendi. Soruşturmada daha önce eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel ile oğlu Mustafa Türkay Sonel'in de tutuklandığı dosyada, bu kez Sonel'in eşi Handan Sonel'in de aralarında bulunduğu 15 kişi gözaltına alındı.

Tunceli’de 5 Ocak 2020’den bu yana kayıp olan Gülistan Doku soruşturması, HSK'nın 2024 Haziran kararnamesiyle Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı görevine atanan Ebru Cansu'nun talimatıyla yeniden ele alındı. JASAT'tan oluşturulan özel ekip tarafından yaklaşık 700 saatlik KGYS ve güvenlik kamerası görüntüsü ile PTS kayıtları incelendi, yeni görüntüler dosyaya eklendi. Elde edilen deliller doğrultusunda soruşturma cinayet dosyasına dönüştürüldü. Düzenlenen operasyonlarda 17 şüpheli gözaltına alındı. ABD'de bulunan ve hakkında kırmızı bülten çıkarılan diğer şüpheli Umut Altaş ise bulunduğu ülkede gözaltına alınıp tutuklandı.

Vali ve oğlu tutuklu

Jandarmadaki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen şüphelilerden dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in oğlu Mustafa Türkay Sonel ile daraltılmış baz çalışmasıyla Gülistan Doku’ya son teması bulunduğu tespit edilen ve o dönem İl Özel İdaresi çalışanı olan Erdoğan Elaldı, ‘Kasten öldürme’ suçundan tutuklandı. Gülistan Doku’nun eski erkek arkadaşı Zeinal Abarakov, Abarakov'un babası Engin Yücer ve annesi Cemile Yücer, firari şüpheli Umut Altaş’ın babası Celal Altaş ile annesi Nurşen Arıkan, ihraç polis memuru Gökhan Ertok ve o dönem Tuncay Sonel’in yakın koruması olan Şükrü Eroğlu, ‘Suç delillerini gizleme ve yok etme’ suçundan tutuklandı. Ferhat Güven ise Gülistan Doku’nun ablası Aygül Doku’ya yönelik eylemi nedeniyle ‘Yağma’ suçundan tutuklanıp cezaevine gönderildi.

Gülistan Doku’nun hastane kayıtlarını sildiği iddiasıyla Bursa'da gözaltına alınan ve Tunceli Adliyesi’ne getirilen dönemin Tunceli Devlet Hastanesi Başhekimi Çağdaş Özdemir de 'Resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek' suçlarından tutuklandı. Vali Tuncay Sonel ise 'Suç delillerini yok etme, gizleme veya değiştirme’, 'Bilişim sistemindeki verileri engelleme, bozma, yok etme veya değiştirme, kişisel verileri hukuka aykırı olarak verme veya ele geçirme', 'resmi belgeyi bozmak, yok etmek veya gizlemek' suçlarından tutuklandı. Şüpheliler U.A. ile Munzur Üniversitesi'nden kameralardan sorumlu olan S.G. ve S.Ö. ise adli kontrolle serbest bırakıldı. Hastane kayıtlarının silindiği iddiasıyla 'Delilleri yok etme ve gizleme' suçlamasıyla gözaltına alınan Tunceli Devlet Hastanesi bilgi işlem görevlileri Burçin Y. ve Yücel E., adli kontrol şartıyla serbest kaldı.

15 kişi gözaltına alındı

Gülistan Doku'nun cansız bedenine ulaşılması için JAK ve JASAT ekiplerinin yer altı görüntüleme cihazlarıyla belirlenen bölgelerde arama çalışmaları sürerken, Erzurum ve Tunceli Cumhuriyet Başsavcılıkları tarafından yürütülen soruşturma kapsamında bugün sabah saatlerinde operasyon düzenlendi. Elazığ, Malatya, Ankara, İstanbul ve Tunceli’de yapılan eş zamanlı operasyonda, aralarında 3 doktor, 1 hemşire, 1 bilgi işlem görevlisi, 5 veri giriş personeli, eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in eşi Handan Sonel, Gülistan Doku’nun telefonuna müdahale ettiği değerlendirilen bilişim şirketinin sahibi, 1 iş insanı ve 2 güvenlik korucusunun da bulunduğu toplam 15 şüpheli, gözaltına alındı.

***

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı +Gündem" -21 Temmuz 2026-

Bir infaz yöntemi olarak operasyonlar ve gözaltılar: Zekeriya Öz’den Akın Gürlek’e uzanan yollar - Ali Ufuk Arikan - Öyle bir yargı ortamı k...