soL "Köşebaşı + Gündem" -25 Nisan 2026-


AKP saldırısının ikinci yılında…-Aydemir Güler-

Bu sorunlar sınıfsallık eksenine yerleştirilmediği sürece çözümler sahte, halkın siyasete katılımı da arızi kalacaktır. Kitleler “kim güçlü” sorusunun peşinde kendi yoksulları üstüne kurulu sahneyi seyretmeye devam edeceklerdir.

Bundan on üç ay önce AKP’nin ana muhalefete karşı operasyonunda İBB sıçraması yaşanmıştı. İktidar gücü kuvveti yerinde olduğu için değil, tersine zor durumdan çıkmış için başvuruyordu bu yola. Ama CHP bu saldırının hemen öncesinde güvenilirliğini daha da azaltan bir adım atmıştı. “Terörsüz Türkiye” komisyonunda yer alması, CHP tabanının tepkisini çekmişti. Gerçekten de zor durumdaki AKP’ye meşruiyet desteğiydi bu… Ne var ki, CHP yönetiminin ABD patentli bir açılımın dışında kalması o günlerde olanaksızdı. 

CHP mücadele çıtasını yükseltirken karşısında hukuk, adalet dinlemeyen pervasız bir iktidar vardı. Öyle ki, neredeyse yargıya CHP’li belediyeleri “silkemele” talimatı veren Erdoğan’ın bir intihar uçuşuna kalkıştığı düşünüldü. Ancak açık konuşmak gerekirse, süreç öyle işlemedi. 

Kuşkusuz memleketin hali ortadayken, toplumun çoğunluğunun CHP’nin yolsuzluk merkezi haline geldiğine ikna edilmesi, iktidarın saldırısını da meşru görmesi söz konusu olamazdı. AKP’nin de böyle bir hayalin peşinde olduğunu düşünmeyelim. Ama “hepsi birbirinden beter” düşüncesi mevcut iktidarın işine gelmiştir! 

CHP son yapılan yerel seçimleri birinci parti olarak tamamladıktan sonra iktidarın alternatifi haline gelmiş ve ağırlık kazanmıştı. Bugün oy sıralaması değişmemiş olabilir. Ancak “politik güç” sadece oyla ölçülmez. Dağılma emareleri zapt edilemeyen AKP’nin bir alternatifinin olduğu düşüncesi zayıflamıştır. 

AKP nasıl yıkılmak üzere olan bir diktatörlüktür ki, inisiyatifi ele geçirmiştir. CHP nasıl bir iktidar alternatifidir ki, bunca zamandır itilip kakılmaktadır. Sürecin nasıl evrileceğini ise şu soru belirleyecektir: Acaba halkımız güç imajının mı peşine yönelecektir, yoksa mağduriyet çekene mi sahip çıkacaktır? Yanıt bir dizi faktöre bağlı olmakla birlikte, örgütsüz kalabalıkların, güçlüden medet umma olasılığı hafife alınmamalıdır. 
Halkımızın, ülkemizin aydınlık geleceğini savunanlar, CHP’yi AKP karanlığının biricik alternatifi, yani umut olarak sunmaktan kaçınmalıdırlar. Örgütsüzlük hali veri olarak kabul edildiği sürece umut yoktur. 

CHP uzun süredir savunma halinde. Ancak bir dizi belediye başkanının gemiyi terk etmesinde görüldüğü gibi başarılı olamıyor. Bu durum, AKP’nin yeniden muktedir hale geldiği anlamına ise gelmiyor. İktidar, ittifak bileşenlerinden bu partilerin anlaşılmaz hiziplerine, bunların medya uzantılarına, uluslararası bağlantılardan sermaye gruplarına, devlet kurumlarının birbirini çelmesinden çeşitli düzeylerde liderlik çekişmelerine kadar sayısız başlıkta paramparça bir görüntü veriyor. “Çözüm süreci” yeni bir ittifak sistemi üretemedi, üretemeyecek. Bölgesel hesaplaşmalardan “güçlü Türkiye” imajı çıkmadı, çıkmayacak. Ülkenin ekonomiden güvenliğe her konuda kaygı düzeyi artıyor…

Sonuç olarak süregiden mücadelede kimin kazanıp kimin kaybettiği belli değildir. Göreli dengeler değişmeye devam edebilir. Ama toplam güç kaybı mutlaktır. Güç kaybeden düzenin bütünüdür. Bu bir düğümlenme tablosudur. Düğümün çözülmesi çatışan tarafları aşmaktadır. 

Düzen içi tartışmalarda bütün aktörler sınıfsallıktan kaçmaktadır. Oysa her şey sınıfsal! CHP’ye saldırı emekçilerin oy hakkının gaspı. Okullarda terör, eğitimin kamusal hak, yani emekçilerin hakkı olmaktan çıkartmasından filizleniyor. Enflasyon canavarı, kârları arttıkça artan kapitalistleri ısırmıyor. Kürt sorunu bu düzende emekçiler, düşmanı kendi içlerinde arasınlar diye çözümsüz bırakılıyor. Barınamıyoruz, çünkü barınma hakkı için değil ev alıp satmak için üretiyor inşaat sektörü. Ulusal güvenliğimiz yok, çünkü bu, tekellerin umurunda değil; Onlar dünyaya dron satıp parayı kırıyorlar. Madencilik sektörü bir sömürgenin yağmalanmasından beter…

Bu sorunlar sınıfsallık eksenine yerleştirilmediği sürece çözümler sahte, halkın siyasete katılımı da arızi kalacaktır. Kitleler “kim güçlü” sorusunun peşinde kendi yoksulları üstüne kurulu sahneyi seyretmeye devam edeceklerdir. Düzen partileri hep birlikte bunu güvence altına almaya uğraşıyorlar. Lakin güçleri birbirine yetedursun, sınıfsallıktan kaçış giderek zorlaşıyor. Bir üst paragrafta birkaç tanesi sayılan örnekler üstümüze yağıyor çünkü…

/././

Halkımızı 'güvenlik mimarisi'nden nasıl koruyacağız?-Erhan Nalçacı- 

Egemenler kendilerini örgütlü bir halk karşısında rahat hissetmezler ve savaşa çoğu kez cesaret edemezler.

Ortalıkta son günlerde çok popüler bir laf dolaşıyor, dolaşmak ne kelime, adeta üzerimize boca ediliyor: “Güvenlik mimarisi

Önüne bir coğrafya getiriliyor genellikle, “Avrupa Güvenlik Mimarisi, Karadeniz Güvenlik Mimarisi, Pasifik Güvenlik Mimarisi…”

Bazıları işleri zaten halka yalan söylemek olduğu, bazıları emperyalist merkezlerden maaş aldıkları, bazıları ise iyi niyetli oldukları halde ideolojik filtreleri sağlam olmadığı için bu kavramı kullanıyor.

“Güvenlik mimarisi” dedikleri adıyla sanıyla emperyalist bir paylaşım savaşına hazırlıktan başka bir şey değil.

Dünya emperyalist devletler tarafından paylaşılmıştır ve güçlenen kapitalist devlet veya devletler bu paylaşımın yeniden yapılması gerektiğini ileri sürerler.

Paylaşımın Birinci Dünya Savaşı öncesi gibi sömürgelerin devletlerin idaresi altına girmesine dayandığını düşünmeyin. Uzun süredir emperyalizm çeşitli ulusların tekelleri arasında pazarların, ham madde kaynaklarının, sanayi ve mali yatırımların ve siyasi, ideolojik hegemonyaların dağılımı şeklinde kendini gösteriyor.

Dünyanın yeniden paylaşımı genellikle emperyalist hegemonyanın lider devletinin yer değiştirmesi anlamına da geliyor ve bu çoğunlukla askerileşmeyle gidiyor.

Böyle bir savaşa hazırlanan devletler aslında küçük bir azınlığın tekellerine ait olan bu savaşa emekçi halkı katmak zorundadırlar. Tüm robotlarına ve egemenliklerindeki yapay zekâya rağmen hala savaşacak piyadeye, pilota, denizciye vb. ihtiyaçları var. Bu nedenle kendi halklarını ikna etmeye çalışırlar: Hep kendileri mağdurdur, hep saldırı altındadırlar, bu nedenle “güvenlik mimarisi” çok elzemdir. Aslında bu bütün milletin savaşıdır vb.

Geçenlerde bu köşede bir emperyalist savaşa sürüklenme halinin halkımız için çok somut ve acil bir tehdit haline geldiğini yazmıştık. Her geçen gün bu sürüklenişe dair yeni veriler geliyor.

Örneğin, geçtiğimiz hafta içinde Almanya Savunma Bakanı basın açıklamasında Almanya’nın açıkça Rusya’ya karşı savaşa hazırlandığını, 460 bin askerle Avrupa’nın en büyük konvansiyonel ordusunu kuracaklarını, teknolojik üstünlüğü ele geçireceklerini ve NATO’nun liderliğini üstleneceklerini açıkladı. Aşağıdaki fotoğrafta Alman savaş baronlarının toplantısı görülüyor:

Birkaç gün önce Almanya Savunma Bakanı Pistorius ve askeri yetkililer savaş hazırlıklarını basın toplantısında anlatıyor.

Rusya Avrupa’nın Kaliningrad’a çıkarma yapıp ele geçirecek bir hazırlık içinde olduğundan yakındı yine geçen hafta. Hatırlayacaksınız geçen ay Türkiye’den tatbikata katılan gemiler Baltık Denizinde çıkarma talimi yapmışlardı.

Sadece Avrupa’da değil hazırlık, Japonya da hızlıca hazırlanıyor gözüküyor. Kısa bir süre önce ABD ve Filipinler arasında düzenlenen askeri tatbikata Japonya tam boy katıldı. Ayrıca Japonya’yı pasif durumda tutan yasalar hızla değişmeye devam ediyor, son olarak diğer ülkelere saldırı silahları satabileceğine ilişkin yasalarda değişiklik yapıldı.

Hiçbir ülkenin halkı aptal değildir, bunu söylemek sadece ırkçılık olur. Ancak emekçi halklar sermayenin eline geçirdiği bütün iletişim olanakları ile kandırılıp kör edilebilirler. Başlarına gelen onca felaketten sonra Alman ve Japon halkının bu sürüklenişini anlamak kolay değil. Onları bağlayan şey, Almanya’nın kısmen, Japonya’nın tamamen 2. Dünya Savaşı sonrası ABD işgali ve hegemonyasında kalmaları ve savaşın esas suçlusu olan tekellerinin korunması oldu. 

Sermaye sınıfları kriz içindeki tekellerine kaynak aktarmış oluyor bu şekilde. Örneğin, Trump ABD askeri bütçesinin önümüzdeki yıl 1,5 trilyon dolara çıkarılmasını teklif ediyor, silah tekellerine ısmarlanan onlarca gemi, uçak ve balistik füzeler bu şekilde finanse edilecek. Bu kaynak yaratılırken halkın sosyal güvenliği, eğitim ve sağlık harcamalarından kısılacağı söyleniyor. Savaş hazırlığı daha savaş başlamadan halka zarar veriyor.

Ancak savaş nedenini sadece silah tekellerine kaynak aktarımıyla açıklayan indirgemecilik çok tehlikelidir bir yandan. Çünkü gerçekten emperyalist dünyada sömürüden aldıkları payı koruyabilmek veya artırabilmek için savaşa ihtiyacı var tekellerin.

Türkiye sermayesi ise NATO’nun peşinden hızla sürükleniyor gözüküyor savaşa.

Karadeniz ve Boğazlarda açılmak istenen ve Montrö’nün ilgası anlamına gelecek uluslararası üsleri biliyorsunuz. Ancak her geçen gün yeni veriler dökülüyor önümüze.

Geçen hafta NATO Genel Sekreteri Mark Rutte Türkiye’yi ziyarete geldi. Bu savaş baronu nitelikli dolandırıcının görüldüğü yerde tutuklanması gerekirken Devlet Başkanıyla görüştü, Türkiye’nin askeri sırrı olması gereken Aselsan Fabrikasını gezdi. Bol bol “güvenlik mimarisinden” bahsedildi. Tabi görüşmelerin içeriği basına tam olarak yansımadı.

Yine geçen hafta Türkiye ve İngiltere arasında “Stratejik Ortaklık Anlaşması” imzalandı. AB’den çıkan İngiltere ile İkili Ticaret Anlaşması önemliydi diyecek teknokratlar şimdi. Tamam, düzen içinde belki anlaşılabilir bu nokta. Ama basın toplantısında sürekli NATO üyeliğine vurgu yapma ve “Avrupa-Atlantik güvenliğini sağlamada iş birliğimiz” lafları nasıl tedirgin etmez insanı? Çanakkale’de boşuna öldü insanlarımız anlaşılan, Sevr’i yırtmak için boşuna Kurtuluş Savaşı verildi. Bütün dünya halklarına karşı suç işlemiş İngiliz emperyalizmi ile bu ülke nasıl stratejik ortak oluyor?

Türkiye’nin savaşa sürüklenişi ancak emekçi halkın bilinçlenmesi ve örgütlülüğü ile engellenebilir.

Egemenler kendilerini örgütlü bir halk karşısında rahat hissetmezler ve savaşa çoğu kez cesaret edemezler.

Bu örgütlülük tutarlı bir emperyalizm karşıtlığına yaslanarak gerçekleşebilir. Emperyalizm karşıtlığı laiklik ve emekçi sınıfların yurtseverliği ve sömürülmek istememesi ile bütünleşir.

Cumhuriyetçilerin birliği süreci önünde bu sorun bütün acilliği ile duruyor şimdi.

/././

İş bitirici bir vali portresi -Cangül Örnek- 

Gülistan Doku cinayetinin şüphelilerinden biri olarak tutuklanan bu “iş bitirici” karakterin ve onun tek telefonuyla hastane kaydı silen başhekimin, kanıt yok eden emniyet yetkililerinin bir arada hareket ettiği bürokrasi kültürü bize tamamen yabancı mı?

Gülistan Doku cinayeti dosyasına altı yıl sonra el atılması üzerine eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel, Türkiye’nin en çok konuştuğu isimlerden biri oldu. Bir yandan Sonel’in cinayetteki rolüne dair ifşaatlarla şaşkına döndük, diğer yandan kendisine dair önümüze konulan her ayrıntı ile birlikte bir bürokrat portresi ile karşılaştık.

Bu bürokrat portresi, Türkiye’nin yüksek bürokrasisinin özellikle AKP döneminde hızlanan dönüşümünün bir özeti gibi. Hızlanan diyorum çünkü bu dönüşümün yaklaşık 50 yıllık bir geçmişi var. Bu 50 yılın bürokrasiye kazandırdığı(!) temel özelliklerden biri, mevzuatı aşarak kestirme ve pratik yoldan iş görme alışkanlığı.1

Eskinin valisi, şimdinin tutuklu mülkiye müfettişi Sonel’in siciline dair öğrendiklerimiz ve görev yaptığı yerlerdeki “ünü”, kendisinin en önemli özelliklerinden birinin bu tür bir “iş bitiricilik” olduğunu gösteriyor.

“İş bitiricilik” devlet yönetimi lügatında özellikle Turgut Özal döneminde öne çıkmış bir kavram. Literatüre göre bu nitelik, devlet yöneticilerine neo-liberal dönemde musallat olmuş; daha doğrusu neo-liberal devlet yönetimi şirket yönetmeye dönüştükçe devlet yöneticilerinden ve yüksek bürokratlardan piyasa aktörü gibi hareket etmeleri beklenir olmuş.

“İş bitiricilik", özellikle bürokraside, öncelikle karar alma süreçlerinde kararların orta ve uzun vadeli etkilerinin göz önünde bulundurulduğu bir plan/program sürecini, işletilmesi gereken prosedürleri ve tabi olunması gereken hukuki çerçeveyi aşmak(!) anlamına geliyor. Bürokrata piyasa ile senkronize olacak bir hız anlayışı dayatılıyor. Bu anlayış, bürokratların kısa yolları ve kişisel ilişkileri devreye sokmalarını gerektiriyor. Böylece iş bitirici bürokratın hızlı karar aldığı, kararları uygulamak için her türlü yola başvurduğu, hukukun uygulamadan sonra geldiği ve hatta çoğunlukla uygulamaya uydurulduğu bir idari anlayış hakim kılınıyor.

Dahası, Türkiye’de bu iş bitiricilik tarzı, işlerin genellikle evrakta iz bırakmadan telefon trafiğiyle halledildiği, farklı kurum ve mevkilerdeki kişilerin yaptıkları iyilikler(!) nedeniyle birbirine borçlu kaldığı bir kültür üretmiş bulunuyor. Bu ilişkilerin özellikle taşrada kişiselleşmiş bir ilişkiler ağı yarattığı, bu ağları kullanarak yönetmenin sürekli bir yönetim tekniği haline geldiği görülüyor.

Kimi zaman “devlet ciddiyeti” olarak kodladığımız şey, aslında bürokraside yönetim anlayışının kişiselleşmemesi; hız yerine hukuki çerçeveye uymanın ve prosedürleri gözetmenin öncelikli olmasıydı. Bu tür bir bürokratik iş görme anlayışı, Türkiye tarihinde hiçbir zaman tam anlamıyla hakim hale gelmedi ancak bu kadar zayıfladığı da görülmemişti.

Tuncay Sonel’in kaymakamlık günlerinden itibaren nasıl övüldüğüne ve aldığı ödüllere bir bakın. Her işin içinde, sorun çözmek iddiasıyla yurttaşla ilişkileri kişiselleşmiş bir bürokrat portresiyle karşılaşıyoruz. Bu tipolojinin en önemli özelliklerinden biri, çıkarlardan ve şahsileşmeden uzak durmak için gerekli mesafeyi hemen aşabilmesi. Türkiye’deki yönetim anlayışı ise bu sınır tanımazlığı övgüyle karşılıyor ve ödüllendiriyor.

Üstelik şunu da vurgulamak gerekir: Bürokrasinin “iş bitiriciliği” en çok sermaye çevreleriyle ilişkilerin kişiselleşmesi anlamına gelir. Karşılıklı jestlerin, iyiliklerin(!) yapılması bir alışkanlık haline geldiğinde kamu çıkarı ile özel çıkar karışır.

Devletin zaten bir sınıf karakteri olduğu doğru. Ancak devletin mevcut sınıf karakterini “kamu çıkarı”yla, hukuki kaideyle, prosedürlerle biraz da olsa halk lehine sınırlayan her türlü engelin ortadan kaldırılması neo-liberal yönetim anlayışının bir gereği olarak gündeme geldi.

Bu yönetim anlayışında kimi zaman “benim memurum işini bilir” denir, kimi zaman “sen yürü, kanun arkandan gelsin” denir. Ama kamu çıkarı, plan, hukuk, denetim denmez.

Hatırlayalım: AKP’nin iktidara gelmesinin hemen öncesinde Refah Partisi’nin belediyecilik anlayışı tam olarak “iş bitiricilik ideolojisi”ni esas almaktaydı. İçinden büyük yolsuzlukların çıktığı icraatçı belediyecilik uzun süre “çalıyorlar ama yapıyorlar” koduyla meşrulaştırıldı. AKP kadrolarının sermayenin gözüne girmesi de bu süreçte oldu. Pragmatik, prosedürlere takılmayan, her işi kitabına uyduran bir tarzı sermaye de çok sevdi.  

Dahası, bürokrasinin dönüşümü sadece tepede yeni ilişkilerin kurulmasını sağlamakla kalmadı. Aşağıda, kamu kurumlarında yurttaşla kamu görevlilerinin doğrudan yüz yüze geldiği her alanda çatışma üretti.

2012 yılında o dönemin Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in öğretmenleri hedef göstererek “velimi üzeni ben de üzerim” dediğini ve bu “motto” ile Alo 147 şikayet hattının reklamını yaptığını hatırlayalım. Böylece iş halletmeyen(!) öğretmenler ile istek ve arzularının yerine getirilmesi gerektiğini düşünen öğrenci velileri karşı karşıya getirildi. Yine yakın dönemde sağlık sistemindeki randevu sorununu, muayene süresini kısaltıp muayene hızını artırarak çözmeye çalışmak aynı iş bitirici yaklaşımın bir sonucu. Bu iş yapma tarzının dayatılması ve yurttaşa propaganda edilmesi, yakın dönemde yapılan sokak röportajlarının birinde “eski dönem geride kaldı, artık doktor dövebiliyoruz” diyebilen bir insan tipi de yarattı.

Vali Sonel örneğine geri dönelim. Gülistan Doku cinayetinin şüphelilerinden biri olarak tutuklanan bu “iş bitirici” karakterin ve onun tek telefonuyla hastane kaydı silen başhekimin, kanıt yok eden emniyet yetkililerinin bir arada hareket ettiği bürokrasi kültürü bize tamamen yabancı mı? Yani bunun arizi bir yönetim tarzı olduğunu iddia edebiliyor muyuz?

İşte bu “iş bitirici” tipolojide bürokratlar, Tunceli’de büyük bir suça, hatta muhtemelen birkaç büyük suça imza atarken birbirlerini koruyup kollamış, birbirlerinin bir dediğini iki etmemiş, yapılan jestleri yanıtsız bırakmayıp karşılığını terfiler, ihaleler, hediyeleşmeler, referans olmalar şeklinde ödemiş.

“İş bitiricilik” ideoloji olunca devlet görevlisi için gelir artırıcı “yan faaliyet”lerde bulunmak da bir hak olarak görülmeye başlandı. Hakkını yemeyelim, AKP iktidarı bu konuda Türkiye tarihinde görülmemiş bir uygulamaya imza atıyor. Öyle ki AKP döneminde üst bürokraside “tek maaş” âdeta bir istisnaya dönüşmüş durumda. Kimisine birden fazla koltuk ve birden fazla maaş hak görülürken, kimisinin görevinin sağladığı olanaklar sayesinde gelir getirici başka işler yapması artık yeni normal olarak görülüyor. Öyle ki İçişleri Bakanlığı, kentte valiliğin yanı sıra Tunceli Belediyesi kayyumu olarak da görev yapan Sonel döneminde belediye ihalelerinde yolsuzluk yapılmasını olağan karşılayıp yargılama izni vermemiş. Sonel’in oğlu lüks içinde, ayrıcalıklı bir sınıf mensubu gibi yaşamış.

İşte bu bürokrat tipolojisinden, burada ele almaya yer bulamadığımız koşullarda (terörle mücadele bölgelerinde olağanlaşan olağanüstü yönetimler, paramiliter yapıların kalıntıları, bu bölgelerde düzenin her şeye rağmen, hatta kanuna rağmen sağlanabileceği fikri), Türkiye tarihinin en sarsıcı suçlarından birinin baş faili çıkabildi.

Bunun romanı yazılsa yeridir.

-----

1 Bu konuyu daha önce bir kitap bölümünde ele almıştım. Merak eden okurlar şu linkten ulaşabilirler: https://iupress.istanbul.edu.tr/book/faces-of-republican-turkey-beyond-the-modernization-hypothesis/chapter/the-bureaucracy-and-its-discontents-in-modern-turkey-liberalism-neo-liberalism-and-anti-intellectualism

/././

GÜNDEM "Cumhuriyet"-25 Nisan 2026-

Yavuzyılmaz’dan dikkat çeken iddia: ‘TEM Otoyolu artık ücretsiz değil, paralı olacak’ 

CHP’li Deniz Yavuzyılmaz, İstanbul 2. Çevre Yolu’nun 25 yıllığına özelleştirilmesinin planlandığını öne sürdü; yıllık gelirin en az 6 milyar lira olacağını iddia etti. 25 yıllık özelleştirme sürecinde şirketlerin kasasına girecek tutar ise 151 milyar lira...https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/yavuzyilmaz-dan-dikkat-ceken-iddia-tem-otoyolu-artik-ucretsiz-degil-parali-olacak-2498236

Milli Eğitim Bakanlığı Bakan Yardımcısı Nazif Yılmaz görevden alındı: Yerine Cihad Demirli atandı 

Resmi Gazete'de yayımlanan atama kararlarına göre, Milli Eğitim Bakanlığı Bakan Yardımcısı Nazif Yılmaz görevden alındı, yerine Talim ve Terbiye Kurulu Başkanı Cihad Demirli atandı. https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/son-dakika-milli-egitim-bakan-yardimcisi-nazif-yilmaz-gorevden-alindi-yerine-cihad-demirli-atandi-2498270

Cengiz Holding’e ait Eti Bakır AŞ’nin işlettiği antimuan madeninde kapasite artırımı onaylandı: 'Ölüm çukuru' genişletildi -Yusuf Körükmez

İzmir Ödemiş ve Beydağ sınırlarındaki antimuan madeni için kapasite artışına ÇED onayı verildi. Tarım arazileri ve barajlara yakınlığıyla tartışılan projede üretim 50 bin tona çıkarılacak. https://www.cumhuriyet.com.tr/cevre/cengiz-holding-e-ait-eti-bakir-as-nin-islettigi-antimuan-madeninde-kapasite-artirimi-onaylandi-olum-cukuru-genisletildi-2498260

Sağlık Bakanlığı tarafından kullanılan 55 taşınmazın ardından 32 ildeki 71 taşınmaz daha özelleştirme kapsamına alındı: Ne var ne yoksa satıyorlar!-Mustafa Çakır- 

İktidar, yurt genelinde Sağlık Bakanlığı tarafından kullanılan 55 taşınmazın ardından 71 taşınmazı daha özelleştirme kapsamına aldı. Özelleştirilecek yerler kent merkezlerinde daha önce devlet hastanesi ya da sağlık merkezi olarak da kullanılan bahçeleriyle birlikte geniş, değerli alanlar. Maliye de, eski Hazine Müsteşarlığı binasının yerine yapılacak yeni binanın finansmanı için başka bir yerdeki taşınmazı özelleştirme kapsamına aldı.  https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/saglik-bakanligi-tarafindan-kullanilan-55-tasinmazin-ardindan-32-ildeki-71-tasinmaz-daha-ozellestirme-kapsamina-alindi-ne-var-ne-yoksa-satiyorlar-2498224

Tom Barrack’ın merhametli monarşisi + Şiddet nedir? Yaşananlar bireysel şiddet mi kurumsal örgütlü şiddet mi? + AB’nin Türkiye’ye bakışı değişiyor mu? -EVRENSEL-

 Tom Barrack’ın merhametli monarşisi -Nuray Sancar-

Geçenlerde Antalya’da Demokrasi Forumu’nda konuşan ABD Ankara Büyükelçisi ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın Ortadoğu’da işe yarayan rejimlerin merhametli monarşi veya meşruti monarşi türü siyasi yapılar olduğunu, dünyanın bu bölgesinde demokrasi arayışlarının çöktüğünü ve sadece tek bir şeye; güç’e saygı duyulduğunu söylemesi burada ve ABD’de örneğin Wall Street Journal’de tepki ve eleştiri konusu oldu.

Tom Barrack nev’i şahsına münhasır biri değil; ABD’nin küresel siyasi ve ticari haritayı çizmeye yeltendiği ve istikrarsızlaşan hegemonik gücünü yeniden inşa etmek için bir ölüm kalım savaşına girdiği şu günlerde potları, patavatsızlıkları ve saldırganlığıyla dünyayı uğraştıran Trump’ı ortaya çıkaran koşullardan türeyen, tamamlayıcı fonksiyonel bir aparattır. Ona ABD’de İstanbul’daki adamımız yakıştırması yapıldı, Graham Greene’in Havana’daki Adamımız romanında anlattığı tipe benzetildi. Yıllar içinde, küçük küçük adımlarla monarşik bir rejimin imitasyonunun üretildiği kendi coğrafyamız göz önünde bulundurulursa ona Washington’daki adamımız demek de yanlış olmayacaktır.

2000’li yılların başında ABD Irak ve Afganistan’a sözde demokrasi ihraç etmek, kimyasal silahları ve Taliban gericiliğini temizlemek için işgal hareketi başlattığı sıralarda iktidara gelen AKP’nin o zamanki ortağı Cemaat ile birlikte başlattığı kurumsal dizaynın bugünkü sonucu siyasi iktidarda tekelleşme oldu. Ergenekon soruşturmaları ordunun bu tekele bağlanmasıyla, HSYK düzenlemesi yargının iktidar nüfuzuyla ilişkilendirilmesiyle sonuçlandı. Tek adam rejiminin kurulması da yasama ve yürütmeyi vesayet kurumlarına dönüştürdü. Bir sürü yasa ve Anayasa maddesi değiştirildi. Barrack’ın kanunun ve hukukun yerine geçirdiği muktedirin merhametine bağlı adalet bizde çoktan beri başarıyla inşa ediliyor. Ve genellikle bu merhamet mihenginin nasıl işlediğine her gün tanık olduğumuz için ayrıca tartışmaya gerek yok. Veliaht sistemi ise… eh o konuda da Türkiye halkı bu meseleye ısındırılmaya çalışılıyor. ABD mahreçli Büyük Ortadoğu Projesine Türkiye sermayesinin kendisini uyarlaması fetihçiliğin ve rantçılığın pazar ve sermaye dolaşımına eklemlendiği Yeni Osmanlıcılık paketiyle oldu; bu paketin içerdeki açılımı ideolojik ve kültürel kodlarla güçlendirilmiş tek adam rejimidir. Saray rejimi de denilebilir.

Yakın zamanda etrafına topladığı sahabesiyle kendisini kral, İsa ve neredeyse tanrı ilan eden Trump’ın Ortadoğu’daki memuru Tom Barrack da kendisini sömürge valisi koltuğuna yerleştirmiş bulunuyor. Bir zamanlar İngiltere’nin eski sömürgelerini egemenlik hakları, kendi kaderini tayin hakkı, demokrasi gibi kavramlarla baştan çıkarmaya, ekseninde kendisinin bulunduğu yeni bağımlılık ilişkilerine ısındırmaya çalışan son yüzyılın en büyük emperyalisti şimdi demokrasi tahayyülünün, Amerikan rüyasının ve mucizesinin işe yaramadığını iddia ediyor. O zaman bu kavramlar ABD’nin Vietnam’a, Kore’ye saldırmasına, Latin Amerika ve Türkiye’deki darbelerin arkasında durmasına da engel olmamıştı. Onun şartlarında riayet etmeyen ülkelere, azıcık direnmeye kalkanlara, hedef ülkelerdeki demokratik muhalefete tahammül edemeyen de başkası değildi. Ancak o zamanlar emperyalist maksatlar, sömürgeci zihniyet dünya halklarının politizasyon düzeyi nedeniyle bugünkü kadar açık telaffuz edilmiyordu. Emperyalizm bile karşılıklı bağımlılık olarak, sömürgecilik yardım ve kalkınma programı olarak süslenip püslendi.

Bugün ABD’nin durup bu ince şeyleri düşünmeye ne gücü ne hevesi ne de uğraşma isteği var. Tekellerin think-tank kuruluşlarından ve Tom Barrack’ın ağzından demokrasi arayışının tükendiği iddia edilebiliyor ve özellikle Ortadoğu halklarının emperyal şiddete layık ve istekli olduğu gibi bir alt metin sürekli dolaşımda. Emperyalizm artık sözlere pirim vermiyor; süpersonik füzeler, uzaktan kumandalı teknolojik silahlarla konuşmayı tercih ediyor. Trump’ın ABD’nin ‘uydu monarşi’lerinden Suudi veliaht prensini ‘popomu bile öper’ diye aşağılaması baş monarşistin merhamet, diplomatik nezaket, ‘karşılıklı bağımlılık’ gibi normlarla işi olmadığını gösteriyor. Silah zoruyla teb’a yaratan bir kral için bunların önemi yok.

Önemli olan; Amerikan mali sermayesinin yeni sömürgeci planlarında ayrıcalıklı bir yer tutan Ortadoğu’da, Latin Amerika’da ve hatta Avrupa’da eskiden kalmış devlet alışkanlıklarının çözülüp dağılması. Çünkü mal ve sermaye transferini düzenleyen korumacı önlemlerin, yatırımlar için dolambaçlı bürokratik izin sisteminin, el koyma pratiğini zorlaştıran prosedürlerin oyalayıcı süreçlerine artık tahammülü yok ABD’nin. Türkiye’nin kıymetli nadir elementlerine ve metallerine adam adama ilişkiyle el koymanın konforunu genelleştirmek yolunda. Yani yeni krallarla, tek adamlarla işini görmek istiyor. ABD emretsin yerel kralın bir işaretiyle kapılar açılsın!

ABD’nin peşi sıra gelen diğer irili ufaklı emperyalistler üzerindeki hükmünün erozyona uğraması ve Çin, Rusya ‘bloğunun’ dünya ekonomisindeki rolünün artması ve bu yeni emperyalistlerle arasındaki rekabetin şiddetlenmesi, Çin’in de devasa bir silah sanayisine ve nadir elementlere sahip olması ABD’yi erken ve kendi şartlarında savaşa zorluyor. Monarşist yönetimler tam da bunun için elzem.

Tom Barrack, işte, ABD mali sermayesinin içinde yaşadığı gerilimin bir elçide düzey ve akıl sorunu olarak beliren bir semptomu. Sözleri başka koşullar olsa gülünüp geçilecek birer deli saçması. Ne yazık ki mevcut durumda ciddiyetsizliği ciddiye almaya değer. Ait olduğu yere, kralının dizinin dibine göndermeye de.


/././

Şiddet nedir? Yaşananlar bireysel şiddet mi kurumsal örgütlü şiddet mi?-Adnan Gümüş-

Urfa’daki, Maraş’taki okul saldırıları, biraz daha bölgeye gidersek İsrail’in, ABD’nin saldırıları bireysel şiddet midir kurumsal şiddet midir? Şiddetin diğer boyutları bu soru ile birlikte ele alınmak durumundadır.

Şiddet Nedir? Kurumsal Örgütlü Şiddet Nedir?
“Şiddet” tanımı çok zor bir kavram, ölçütünün ne olacağı karar verici noktayı oluşturuyor. Mağdur/ mağduriyet temel ölçüt alınarak genel bir şiddet tanımı yapılabilir: “Mağdur açısından makro bir tanımlama, yani geniş anlamda şiddet “kendisi dahil herhangi bir varlığa veya doğaya yönelik olarak onu rahatsız edici veya mevcut durumunu olumsuz yönde bozucu veya olumlu olduğu bile düşünülse rızasına rağmen yapılan her tür etki” şeklinde olabilir, kısaca birinin kendisine veya bir diğerine yaptığı olumsuz etkidir. (Mağdur açısından şiddet. İlkögretmen Egitimci Dergisi, 12, 24-31).

Şiddetin illa bir karşıtı var mı, bir diğeri ile ilişkimizde en azından yaşama yaşatmaya destek olma şiddetin karşıtı gibi yorumlanabilir.

Bu iki uç arasında 1) Bireysel-kurumsal, 2) Neden/niyet/amaç, 3) Aletli-aletsiz, 4) Yöneldiği obje, 5) Zarar derecesi gibi bazı ölçütler bakımından hem şiddet türleri hem de derecesi değerlendirilebilir. İlk üç ölçüt bakımından şöyle bir şema çizilebilir.


Urfa ve Maraş’ta yaşananlardan öne çıkarılan kısım 1- “Bireysel”, 2- “Saldırı”, 3- “Silahlı/aletli”, 4- “Kişilere/cana yönelik”, 5- “Öldürme/cinayet” tarzında şiddettir.


Hiçbir yanını ihmal etmemekle beraber gerek sebepleri gerekse çözümü bakımından en temel başlangıç sorusu, birincisidir, bu saldırıların bireysel mi kurumsal mı bir şiddet olduğudur.

Yaşanan Şiddet Vakaları Bireysel mi Kurumsal Şiddet mi?
ABD’nin, İsrail’in saldırıları bireysel şiddetin ötesinde kurumsal şiddettir. Ancak kurumsal olanı arka plana itilmeye, sadece bireysel yanları öne çıkarılmaya çalışılmaktadır. Netanyahu veya Trump öne çıkarılmaktadır. Bunun kurumsal yanı ve daha esaslı makro tanım ve sebepleri görünmez kılınmaya çalışılmaktadır.

Urfa’da ve Maraş’ta yaşananların da toplamda bir çocuk ve gence, anne babaları dahil edildiğinde bile, belli bireylere indirgenerek sunulması, bu yaşananları kavramayı daraltmaktadır. Urfa’da Maraş’ta yaşananların çok küçük bir kısmı bireysel şiddet sınırındadır, sorunun ağırlığı kurumsal yanındadır.

Bu şiddetin ne kadar kurumsal olduğuna dair daha 20 Nisan’da yayımlanan 18 yaş altındaki çocuklara dair TÜİK’ten üç veri aktarayım:

Resmi kayda girmiş halde sadece 16-17 yaş grubunda sadece bir yılda 8 bin 68 kız çocuğu ve 574 erkek çocuk evlendirilmiş bulunuyor.
15-17 yaş grubunda 981 bin çocuk işgücünde/çalışma hayatı içindedir.

2025 yılında 7 milyon 866 bin çocuk yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında bulunmaktadır.

https://www.tuik.gov.tr/media/announcements/istcocuk_2025.pdf


Ölüm ve Ölüm Nedeni İstatistiklerine göre 2024 yılında 1-17 yaş grubunda dışsal yaralanma ve zehirlenmeler nedeniyle 1538 çocuk ölmüş bulunuyor.

Geçen hafta aktardım. 45 milyon dava dosyası var.

Okullarda seçmeli dersi bile öğrenci ve aile serbestçe seçemiyor.

Kurumsal Şiddetin Kaynağı ve Aşılması Kurumsal Olmalı
Sorunun analizi de çözümü de bireysel yanı da ihmal etmeden kurumsal olanın analizi ve aşılabilmesinden geçmektedir.

Maraş’ta okul öğretmenleri özgür özerk bilimsel pedagojik ilkelerle hareket etmekte özerk olabilselerdi, üzerlerinde başka baskılar kurulmasa idi, okul idarecileri başka korku kaygılara kapılmasa idi, sosyal güvenlik kurumları çocuk haklarını koruma yönünde özerk hareket edebilselerdi, belki bir müdür muavininin dikkati bile, bu şiddeti önlemeye yetebilirdi. Çevresel faktörler, silah erişimi bu kadar kolay olmasa idi, bu silahlı bir saldırı haline dönüşmeyebilirdi.

Ama dahası var. En büyük şiddet sosyal eşitsizliklerden ve adaletsizliklerden başlıyor.

Sosyal eşitsizliklerin en temel kaynağı artı değer birikimi sisteminden, kapitalizmden, tüm insanlığın kullanıma açık olması gereken ortak kaynakların özel mülkiyetinden, bu da sınıfsal yapılanmalardan kaynaklanıyor. Yönetsel yanlışlar adaletsizlikten liyakatsizlikten kaynaklanıyor, farklı zümre şeref pozisyonları adaletsizliği nepotizmi liyakatsizliği körüklüyor, bir rektör çıkıp bana itaat edenlere kadro makam vereceğim diyor. MHP’de AKP’de CHP’de veya çoğu partide üst hiyerarşiye sadakat veya karşılıklı çıkarlar birinci önceliği oluşturuyor.

Tüm bunlar rekabetçiliği, önyargıları, düşmanlıkları besliyor.

Eğitim öğretim sistemi tek başına çok duyarlı olsa bile bunları aşamaz, kaldı ki, eğitim öğretim de daha müdür atamalarından başlayarak partiye, bir sendikaya bağlanmış bulunuyor, hak ve eşitlikleri savunma durumunda olan sendikaların bir kısmı iltimas aracı haline gelmiş bulunuyor.

Yönetime gelme, iktidar olma siyaseti ele geçirmiş, politik üst mevkilere gelme zenginleşme aracına dönüşmüş bulunuyor.

Sadece bir mafya başının, sadece Peker’in açıklamaları bile, bazı valilerin, bazı belediye başkanlarının, bazı bakanların, bazı yöneticilerin durumu bile sistemin ne halde olduğunu gösteriyor. Demirel yeğenleri ile anılıyordu, Ağar’lar, Çiller’ler kimlerle, bugün siyasetçiler kimlerle anılıyor. Zengin zümreler kimlerle anılıyor. Kimlerin vergi borçları siliniyor, kimlere kolaylık sağlanıyor.

Her yanıyla örgütlü kurumsal bir kötülük, örgütlü kurumsal şiddet işliyor.

Urfa’da, Maraş’ta yetkili birimler bu konulardan haberdar. Sorunları çözme yerine duyarlı kesimler zor durumda bırakılmış, okullar ve olaylar görmezden gelinmiş veya baskılanmış.

Neresinden bakarsak bakalım, bireysel boyut da önemli olmakla beraber, sistemsel, kurumsal, örgütlü bir kötülük ve şiddet söz konusu. Sorunun daha makro, daha kalıcı çözümü de sistemsel, kurumsal, örgütlü kısımlarının toparlanmasından geçecek.

Şiddet Şiddetle Çözülemez: Hak ve Özgürlüklere Saygılı Okul, Kişi, Toplum, Devlet

Anadolu bazı halk sözleri bin yıllardan süzülüp gelir. Dedemin çok tekrarladığı bir sözdü: “Göz odur ki dağın ardını görebilmeli, akıl odur ki başa geleceğe bilmeli”. AKIL; insanı sorumlu kılan iyiyi kötüyü bilme ve ayırt etme gücü, düşünme, anlama, karar alma, öyle eyleme yetisi ve iradesidir.

Eğer şiddet en çok da kurumsal ise kurumsaldan başlamak gerekiyor. En başta yayılmacılığın, bir sınıfın bir diğer sınıf üzerinde, bir zümre veya nüfuz grubunun alttaki üzerinde hegemonya kurmasının, bunların kaçınılmaz parçası olan silahlanmanın, şiddet imkânı ve örgütlerinin kurumsaldan başlanarak tüm dünyada yasaklanması, aşılması gerekiyor.

İşin iktisadi ayağında insanlığın ortak kaynaklarının özel kişilerce mülk edinmesine izin veren iltimas, mültezimlik, kapitülasyonların kaldırılması gerekiyor.

İşin yönetsel yanında her tür eşitsizliğin ve ayrımcılığın kaldırılması gerekiyor. Adaletin temelinin eşitliklerden başlaması gerekiyor. Okul tür ve ayrımlarının, varlığına gücüne göre okul anlayışının aşılması gerekiyor. Ders kitaplarındaki, okullardaki ayrımcılık ve önyargıların aşılması gerekiyor. Okul beslenmesinden, okul bahçesinden, müziğinden sanatından biliminden felsefesinden başlanması gerekiyor. Hayat bilgisi ve sosyal bilgilerden, psikoloji sosyolojiden başlanması gerekiyor.

Şiddet ve her tür haksızlığın giderilmesi, minimize edilmesi, yurtta ve dünyada makrosunun mikrosunun hiçbirisinin ihmal edilmemesi gerekiyor.

Eşitsizlikler, hegemonyalar, mevkiler, makamlardan değil her kişi ve toplumun hak ve özgürlüklerinden başlanmasından, sorumlu duyarlı olana, hak edene hak ettiği yerin garanti edilmesinden geçiyor.

/././


AB’nin Türkiye’ye bakışı değişiyor mu?-Yücel Özdemir-

Türkiye kamuoyu ve basını, AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in, pazar günü Hamburg’da düzenlenen Die Zeit gazetesinin 80. kuruluş yıl dönümü etkinliğinde sarf ettiği sözleri yoğun şekilde tartışıyor. Von der Leyen, konuşmasında şu cümleyi kullandı: “Avrupa kıtasını, Rus, Türk veya Çin etkisine girmemesi için tamamen birleştirmeyi başarmalıyız. Daha büyük ve jeopolitik bir bakış açısıyla düşünmeliyiz.” (Zeit.de)
Alman basınında, örneğin Kuzey Almanya Radyo Televizyon Kurumu (NDR) sitesinde konuyla ilgili yer alan haberde, tartışmalı cümledeki “Türk” çıkarıldı. Diğer yayınlarda da “Türk” eksenli vurgu ve tartışma pek dikkat çekmedi.

Birçok gazete ve haber portalında asıl olarak von der Leyen’in “Avrupa yeniden yapılandırılmalı” çağrısı önde çıkarıldı. Bu yapılandırmanın bir ayağında karar mekanizmasındaki “oy birliği” ilkesini değiştirme yer alırken, diğer ayağını AB’nin Avrupa’ya hakim ve bağımsız bir güç olması oluşturuyor. Konuşmanın Türkiye basınında üzerinde pek durulmayan bu bölümünde von der Leyen şöyle diyor: “Uzun süredir rekabet gücümüzün temelini oluşturan model, çok basit şekilde şöyleydi: Rusya’dan ucuz enerji, Çin’den ucuz işgücü, ABD’den ucuz güvenlik garantisi. Bu artık geride kaldı.”

Dolayısıyla Avrupa’nın emperyalist hegemonya mücadelesinde ayrı bir güç olmak istemesi, Avrupa kıtası içinde yer alan Ukrayna ve Batı Balkan ülkelerine tam üyelik perspektifinin somutlaştırılarak, rakip güçlerin kıtadaki ekonomik ve politik etkisinin azaltılması hedefleniyor. Güney Kıbrıs’ta dün başlayan AB Zirvesi’nin en önemli gündemlerinden birisi bu nedenle “genişleme” oldu. Özellikle Ukrayna’nın üyelik sürecinin hızlandırılmasına dair çağrılar var. Önümüzdeki haziran ayındaki zirvede, genişleme konusunda bazı adımların atılması öngörülüyor.

Türkiye cephesinden gelen tepkilerin çoğunda ise, Türkiye’nin AB aday üyesi olması nedeniyle Rusya ve Çin ile aynı cümlede kullanılmasına karşı çıkılıyor. Türkiye yönetimi konunun açıklığa kavuşturulması için Avrupa Komisyonu’na başvuruda bulundu, yanlışın düzeltilmesini talep etti.

AB Komisyonu yetkilileri ise von der Leyen’in sözlerinin “bağlamından koparıldığını” ileri sürerek, Türkiye’nin AB için önemli olduğunu anlatmaya çalıştılar. Ancak ortada ne bağlamdan çıkarılma ne de yanlış anlaşılma var. Konuşmanın içeriğine bütünlüklü bakıldığında, Türkiye'nin, Balkanlarda “aday üye ”den çok “rakip” olarak görüldüğü için Rusya ve Çin ile aynı cümlede bilinçli olarak kullanıldığı görülüyor. Zira, Avrupa kıtasının AB’nin etkisi altında birleştirilmesine dair yıllardır üzerinde çalışılan plan bunu gerektiriyor. “AB’nin etkisi ”nden de asıl olarak Birliğin politikasına yön veren Almanya, Fransa... gibi ülkelerin çıkarlarını anlamak gerekiyor.

Von der Leyen’in kendisinin bugüne kadar sözleriyle ilgili bir düzeltmede bulunmamış olması da Türkiye’ye “rakiplik” üzerinden sarf ettiği sözlerin arkasında olduğuna inanmasından kaynaklanıyor.

Emperyal bir güç olarak AB, kontrol ettiği ya da etmek istediği bütün bölge ve ülkelerde önüne çıkan her gücü doğal olarak rakip olarak görüyor ve etkisini zayıflatmak istiyor. Bu bağlamda, üye olmayan Türkiye de izlediği “bölgesel aktör olma” çabası nedeniyle müttefik değil, rakip olarak gruplandırılıyor.

AB’nin Sırbistan başta olmak üzere Balkanlarda diğer güçlerin etkisinin artmasından rahatsızlığı yeni değil. Özellikle de AB üyesi olmayan ülkelerde. Son Bulgaristan seçimlerinde de olduğu gibi AB üyesi ülkelerde de Rusya’nın etkisi değişik düzeylerde hissediliyor. Bunun AB içinde sorunlara yol açtığı, Macaristan ve Slovakya örneklerinde görüldü. AB’nin düşman olarak gördüğü Rusya, -AB ya da NATO üyesi olup olmamasından bağımsız olarak- birçok Balkan ülkesinde halen etkili bir güç.

Son yıllarda Çin ile Sırbistan arasındaki ilişkilerde bir derinleşmenin olduğu biliniyor. Daha doğrusu Sırbistan giderek daha fazla Çin ve Rusya eksenine kayıyor. AB yanlısı güçlerle Rusya ve Çin yanlısı kesimler arasındaki dengeler sürekli değişebiliyor.

Bölgenin eski hamisi Türkiye de ekonomik, siyasi, kültürel etkisini arttırmak için hep yoğun bir çaba içerisinde oldu. Bu nedenle Balkanlar, Türkiye’nin dış politikasında önemli bir yer tutuyor. Yugoslavya’nın dağılması sonrasında Türkiye’nin Balkan politikası önemli ölçüde değişti. Dışişleri Bakanlığı Türkiye’nin Balkan politikasını dört ana eksen üzerine inşa ediyor: Siyasi diyalog, güvenlik, ekonomik entegrasyon ve kültürel etki. Türkiye’nin Balkanlardaki etkisini artırmak izlediği strateji genel olarak “Yumuşak güç politikası” olarak tanımlanıyor.

Rusya ve Çin’in yanı sıra son yıllarda Türkiye’nin de bölge üzerinde etkili olma çabaları bu nedenle AB merkezlerinin dikkatinden kaçmıyor. AB’nin Türkiye’ye yaklaşımı ise uzun süredir “tam üye olacak bir ülke” yaklaşımı değil. Ekonomik, politik, güvenlik ve bölgesel çıkarlarına bağlı olarak yedekleme esas politika haline gelmiş durumda. Çıkarların çatıştığı bölge ve ülkelerde ise yedekleyemediği koşullarda rakip olarak görülüyor. Bu nedenle von der Leyen’in söylediklerinde yeni olan bir şey yok.

/././

EVRENSEL.

El birliğiyle aklama -Evrensel Manşet- 24 Nisan 2026 -

Gülistan Doku soruşturmasını örtbas gayretleri TBMM tutanaklarında: El birliğiyle aklama

Gülistan Doku soruşturması kapsamında eski Tunceli Valisi dahil bazı kamu görevlilerinin tutuklanması, bu suçla iktidar bürokrasisi arasındaki ilişkiyi gündeme getirdi. Meclis tutanakları da başta eski İçişleri Bakanı Süleyman Soylu olmak üzere iktidar temsilcilerinin adeta olayı örtbas etmek için el birliğiyle davrandığını gösteriyor. ‘Cinayet yok’, ‘aşk intiharı’, ‘dağa kaçmıştır’ gibi ifadelerle suçu perdeleyen ‘siyasi ayağın’ da soruşturulması talep ediliyor.

***

Süleyman Soylu ‘cinayet değil’ dedi, valiyi akladı
-Zeynep Algedik - Evrensel-

Gülistan Doku dosyasının bir cinayet olduğunun gün yüzüne çıkmasının ardından Meclisteki tutanaklarda dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in AKP’liler tarafından nasıl aklandığı bir kez daha görüldü.

Ankara — Munzur Üniversitesi öğrencisi Gülistan Doku’nun 5 Ocak 2020’de kaybolmasının ardından geçen 6 yılda ilerlemeyen soruşturma dosyası önceki hafta birdenbire hareketlenmiş, aralarında dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel ve oğlunun da bulunduğu çok sayıda şüpheli tutuklanmıştı. Doku’yu öldürmek, cesedini saklamak ve bu cinayeti örtbas etmek için devlet ve kolluk gücü olanaklarını da kullandıkları tahmin edilen şüpheliler tutuklanırken, önceki yıllarda etkin soruşturma yürütülmediğinin ortaya çıkması nedeniyle suç ortaklığı ya da ihmal gibi yollarla cinayete katılan ‘olağan şüpheliler’in sayısı da arttı. Cinayetin işlendiği yıllarda Tunceli Valisi olan ve göreve İçişleri Bakanlığı Müfettişi olarak devam ederken tutuklanan zanlı Tuncay Sonel, dikkatlerin İçişleri ve Emniyet bünyesindeki üst düzey bürokratlara yönelmesine neden oldu. Örneğin dönemin Tunceli İl Emniyet Müdürü olan ve şimdi de Yalova Emniyet Müdürü olarak görev yapan Yılmaz Delen de herhangi başka bir polis müdürü de henüz soruşturmaya dahil edilmedi. Ancak konuyla ilgili en çok merak edilenlerden biri de elbette dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun ve genel olarak iktidar elitlerinin bu kayıp ve muhtemel cinayet olayı karşısındaki tutumunun ne olduğu...

TBMM tutanaklarında yapılan bir arşiv taraması, bazı AKP’li bakan ve milletvekillerinin Gülistan Doku dosyası Meclis gündemine geldikçe adeta ağız birliği etmiş gibi davranarak olayı örtbas etmeye çalıştıklarını gösteriyor.

Soylu: Konuyu PKK, HDP siyasallaştırıyor

Gülistan Doku’nun kayıp olması, HDP, CHP, TİP ve EMEP milletvekilleri tarafından, 78 kez Genel Kurulda, 16 kez ise farklı komisyonlarda olmak üzere toplam 94 kez Meclis gündemine getirildi. Ancak sorumlu pozisyondaki bakan ve bürokratların bu gayrete bir karşılık vermedikleri, bilakis olayı ‘intihar’, ‘aşk intiharı’ gibi ifadelerle etiketledikleri ve bugün baş şüpheliler arasında yer alan Vali Tuncay Sonel’i aklamaya çalıştıkları görülüyor.

Kadın yönelik şiddet olaylarını incelemek için kurulan Meclis Araştırma Komisyonu’nun 2021’deki toplantılarında konuya ilişkin sorular dönemin bakanlarına sorulmuş ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Munzur Çayı’nda baraj suyunu en alt seviyeye indirerek arama yaptıklarını söyleyerek, “Bu konuda tüm soruşturmalarımızı ortaya koyduk, bu konudaki tüm işler gerçekleştirildi ve biz bir cinayete rastlayamadık” demişti.

Soylu 27 Mayıs 2021 tarihli Komisyon toplantısında ise şöyle dedi: “Gülistan Doku meselesinde bana bir soru sorulursa veya burada bize sorulursa, biz haksızlıkla karşılaşmış oluruz. (…) Yani bu konu bizim takibimizde bir iş de onun için arkadaşlar, bu konuyu PKK, HDP siyasallaştırmaya çalıştı. Bu siyaset meselesi değildir.”

Bakan valiye kefil oluyor: İddiaların asılsız olduğu...
Soylu bir yıl sonra ise CHP Tunceli Milletvekili Polat Şaroğlu’nun yazılı soru önergesine şöyle karşılık verdi: “Gülistan Doku’nun en son olarak Uzunçayır Baraj Gölü üzerinde bulunan Sarı Saltuk Viyadüğü (Dinar Köprüsü) üzerinde görüldüğü, görgü tanıklarının beyanı ve araç kamerası görüntüsü ile tespit edilmiştir. Telefon sinyalinin köprü üzerinde kesildiğinin tespit edilmesi üzerine (…) Ayrıca bu süreçte Tunceli’de Gülistan Doku’nun ailesi ile tarafımca görüşülmüş, Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca olayın adli soruşturmasının beraber takip edildiği ve Vali Tuncay Sonel hakkındaki iddiaların asılsız olduğu anlaşılmıştır.”

33 soru önergesine gecikmeli tek yanıt

Muhalefet vekilleri, Soylu’nun yanı sıra, dönemin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’a, Adalet Bakanları Bekir Bozdağ ve Abdülhamit Gül’e, Doku soruşturması hakkında 33 yazılı soru önergesi yöneltti. Ancak bu önergelerin neredeyse tamamı yanıtsız bırakıldı. Tek yanıt, Soylu’nun, CHP’li Şaroğlu’nun yazılı soru önergesine “süresi geçtikten sonra”, 25 Temmuz 2022’de verdiği bu yanıt oldu.

AKP’lilere göre ‘aşk intiharı’ ya da ‘HDP provokasyonu’
Soruşturmanın Meclis gündemine taşındığı oturumlarda ise iktidar kanadından gelen tepkiler dikkat çekti. 1 Temmuz 2020’de konuyu TBMM Genel Kurulu’nun gündemine taşıyan HDP’li vekillere dönemin AKP Diyarbakır Milletvekili Oya Eronat “Yeter artık. Her aşk intiharını burada mı konuşacağız? Her intihar, her aşk intiharı bu yerin gündemi değildir” diye çıkışmıştı.

Bu süreç boyunca, Meclis’te de kamuoyunda da “intihar” algısı oluşturulmaya çalışılırken; Ulusal Kriminal Büro’nun hazırladığı raporda ise “intihar” ihtimalini destekleyecek herhangi bir bulguya rastlanmamıştı.

Aynı Genel Kurul’da AKP Denizli Milletvekili Cahit Özkan ise “Katillerin kolluk güçleri tarafından korunduğunu iddia etmek… bakınız cinayete ortak olmaktır; bunun kabulü mümkün değil, bunu kabul edemeyiz” demişti.

AKP’li vekiller, Gülistan Doku’nun gündeme geldiği her oturumda ‘olayın HDP’liler tarafından istismar edildiği’ni, ‘HDP provokasyonu’ olduğunu söyledi.

Araştırma önergelerine AKP-MHP oylarıyla ret

Meclis’teki tartışmalar yalnızca söylem düzeyinde kalmadı. Gülistan Doku dosyasının araştırılması için 2020-2026 aralığında verilen toplam 6 araştırma önergesi de reddedildi. Genel Kurul’un 23 Şubat 2022’deki birleşiminde, HDP Siirt Milletvekili Meral Danış Beştaş’ın “Gülistan Doku meselesinin araştırılması amacıyla verecekleri önergenin kabulünü ve Gülistan Doku’nun gözaltına alınan ailesinin serbest kalmasını” talep ettikleri açıklamasının ardından dönemin AKP Van Milletvekili Osman Nuri Gülaçar, “HDP’nin yeni bir provokasyonu mu bu? Aylardır yoklar da niye şimdi, niye bugün?” demiş, verilen araştırma önergesi AKP ve MHP oylarıyla reddedilmişti.

Aynı Genel Kurul’da yine Oya Eronat, Gülistan Doku davasının baş şüphelisi Zaynal Abakarov’un ifadesinin alınması gerektiğini söyleyen HDP’li vekillere karşı “Belki de siz yaptırdınız. Dağa götürmüş olabilirsiniz” şeklinde ithamda bulunmuştu.

Van Milletvekili Gülaçar ise “Zaynal Abakarov isimli şahıs iddia edildiği şekliyle –bakın, vallahi istismar ediyorsunuz– bu adam soruşturuluyor, telefonlarına ulaşılıyor. Telefonlardaki imaj alma ve inceleme işlemlerinin yapılmasından sonra sadece mesajlaştığı, olayın vuku bulmasıyla alakalı bir bilginin olmadığı sonucuna varılmıştır” demişti.

İktidar koalisyonu süreci aksatmaya devam ediyor
Son süreçte soruşturmanın yeniden ele alınmasıyla birlikte dosyadaki ihmaller zinciri ve kasıtlı müdahaleler ortaya çıktı. Dönemin Tunceli Valisi, oğlu, özel koruması, hastane başhekimi gibi pek çok kamu görevlisi şüpheli olarak tutuklandı.

Ancak tüm bu gelişmelerin ardından olayın tüm yönleriyle araştırılması için verilen Meclis araştırma önergesi görüşmelerinin öne alınması teklifi de 22 Nisan 2026 günkü oturumda iktidar vekillerinin oylarıyla reddedildi.
(Zeynep Algedik - Evrensel)

GÜNDEM -23 Nisan 2026-

Çocuk istismarcısı ‘şeyh’ Mehmet Latif Yeprem istismarı kabul etti, serbest bırakıldı!-soL- 

Diyarbakır Kulp’a bağlı Koçkar Köyünün fahri imamı Mehmet Latif Yeprem, 17 yaşındaki bir kız çocuğuna nitelikli cinsel istismarda bulundu. Yeprem, Jandarma sorgusunda “Olayla ilgim yok” derken savcılık sorgusunda “Şeytana uydum” dedi ve dosyanın kapatılmasını istedi. Adli kontrol şartıyla serbest bırakıldı. https://haber.sol.org.tr/haber/cocuk-istismarcisi-seyh-mehmet-latif-yeprem-istismari-kabul-etti-serbest-birakildi-408741

Yakalama kararı olan Fatih Tezcan yurtdışına topukladı: Polise ‘nerede olduğumu söylemeyeceğim’ dedi -soL- 


Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik tartışma yaratan söylemleriyle bilinen Fatih Tezcan'ın yurtdışına kaçtı. Hakkında yakalama kararı çıkarılan Tezcan'a ulaşmak isteyen polisin "Yurtdışındayım, adresimi paylaşmayacağım" cevabını aldığı öğrenildi. 
https://haber.sol.org.tr/haber/yakalama-karari-olan-fatih-tezcan-yurtdisina-topukladi-polise-nerede-oldugumu-soylemeyecegim

Trump’tan Pentagon’a 1,5 trilyon dolarlık bütçe: Savaşa kaynak, halka kemer sıkma -soL-

Pentagon'un bütçesi silah tekellerini sevindirirken, fatura sağlık, eğitim ve barınma gibi sosyal alanlardaki kesintilerle halka ödetilmek isteniyor. Trump’ın 2027 için istediği 1,5 trilyon dolarlık Pentagon bütçesi, Çin’in savunma bütçesinin yaklaşık 5,4 katına, Rusya’nınkinin yaklaşık 9,5 katına, Türkiye’nin Milli Savunma Bakanlığı bütçesinin ise yaklaşık 58 katına denk geliyor. https://haber.sol.org.tr/haber/trumptan-pentagona-15-trilyon-dolarlik-butce-savasa-kaynak-halka-kemer-sikma-408713

Artık kendimi çocuk yerine koymuyorum! + 23 Nisan'da eğitimde son 23 yılın yıkımının fotoğrafı + 23 Nisan hüzün doluyor insan! -23 Nisan 2026-


Artık kendimi çocuk yerine koymuyorum! -Eylem Nazlıer / EVRENSEL-

Çocuk Bayramı 23 Nisan’da kürsülerden kutlamalar yükselirken, sanayi sitelerinde çocukluk 12 saatlik mesailere kurban ediliyor. Oto sanayinden konuştuğumuz 3 çocuk işçi MESEM ve kayıt dışılık kıskacındaki yüz binlerce çocuk işçinin hayatını özetledi.

Bugün 23 Nisan. Okullarda törenler yapılırken, oto sanayide çocuklar çalışmayı sürdürüyor. İstanbul’daki bir sanayi sitesinde görüştüğümüz üç çocuk işçi de henüz 15 yaşında. Biri Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) kapsamında çalışıyor, diğer ikisi ise kayıt dışı.

Görüşme için önceden haberleştiğimiz bir dükkana giriyoruz. Çocuklarla konuşulmuş, zaman ayarlanmış. Ustanın gözünden uzak kalabilmek için dükkanın üst katına çıkıyoruz. Merdivenleri tırmanırken aşağıdan gelen metal sesleri ve yağ kokusu eşlik ediyor.

Çocuklar konuşmaya başlarken temkinli. Çalıştıkları yerleri anlatırken patronlarını övüyor, mevcut koşullara dair eleştiriden özellikle kaçınıyorlar. Ancak daha önce çalıştıkları yerlerden söz ederken daha rahatlar. Dikkat çekmemeye çalışarak yanımıza geliyorlar; ellerindeki yağ ve kir izlerini saklama refleksi neredeyse hepsinde ortak. İlk olarak Yusuf geliyor.

MESEM kapsamında çalışan çocukların karşı karşıya kaldığı riskler de ağır. Bugüne kadar en az 17 çocuk işçi hayatını kaybetti. Yusuf da bu sistem içinde çalışan çocuklardan biri. 15 yaşındaki Yusuf, 12 yaşında yaz tatillerinde başladığı sanayi işine bugün tam zamanlı devam ediyor. MESEM kapsamında haftanın bir günü okula gidiyor, kalan günlerde oto elektrik işinde çalışıyor.

‘12 saat çalışıyoruz, alışsam da çok zor’

-------------------------------------------
Yusuf, çalışma koşullarını anlatarak söze başlıyor: “Her işin zorluğu var. Zor yanları çok ama artık bana zor gelmiyor. 3 yıldır çalışıyorum. İlk zamanlar yaz tatilinde, okuldan sonra; şimdi de MESEM kapsamında tam zamanlı çalışıyorum. 12 saat çalışıyoruz. Ne kadar alışsam da çalışma saatleri çok uzun abla. Yaşı büyük biri de bu saate zor dayanır.

‘MESEM’in tek iyi yanı bir gün bir saat fazla uyumak’

----------------------------------------------------------
Yusuf’un eğitimi ise haftada bir günle sınırlı: “MESEM’e gidiyorum. Haftada bir gün okul var. Matematik, edebiyat görüyoruz ama zor. Beş gün çalışıyorum, bir gün okula gidiyorum. Hoca ‘şunu yap’ diyor, ödev veriyor ama zaman olmuyor. Yorgun oluyorsun, kafa da almıyor.”

MESEM kapsamında haftada 4 gün çalışması gerekirken 5 gün çalıştırıldığını ve günde 12 saat çalıştığını anlatan Yusuf, “Saat 9’da okul başlıyor. Ben de 8’de evden çıkıyorum; işe ise 8’de geliyorum” diye anlatıyor. Yusuf, okula gittiği günün tek iyi yanının bir saat fazla uyuyabilmek olduğunu söylüyor, bunu gülerek dile getiriyor.

‘Esenyurt dışından başka bir yer bilmiyorum’

-------------------------------------------------
Günde yaklaşık 12 saat çalışan Yusuf’un molası yok: “Yemek yiyip hemen işe başlıyoruz. Çay molası da yok. Çayı mesela doldurduktan sonra kenara koyuyorsun; çalışırken arada bir, oradan her geçtiğinde bir yudum alıyorsun.”

Haftalık 4 bin lira kazandığını söyleyen Yusuf, kazancını ailesine veriyor. Ailesi kirada yaşıyor ve aylık 16 bin lira kira ödüyor. Yusuf’la sohbetimiz kısa sorular ve net yanıtlarla ilerliyor. İki kardeşler. Kardeşinin okumasını özellikle istiyor. “Peki sen neden okumadın?” diye soruyorum. “Benim kafam ders almıyordu,” diye yanıtlıyor. Kendisine ait bir alanı yok. Bir gün izninde ne yaptığını sorduğumda ise hayatının sınırlarını anlatıyor: “Genellikle evdeyim. Bu aralar havalar soğuk. Isınınca arkadaşlarımın yanına gidiyorum. Mahalleden arkadaşlarla. Bir şey yapmıyoruz, oturuyoruz.”

“Nerede oturuyorsunuz?” sorusuna ise Yusuf şöyle yanıt veriyor: “Sokakta, parkta oturuyoruz. Bir kafede oturmaya paramız yok, o kadar para yok.” Arkadaşlarıyla dışarıda yemek yemeye gitmişliği yok. “Esenyurt’tan başka bir yer bilmiyorum,” diyor. Şehrin turistik yerlerini soruyorum. “Babam bir aralar Laleli’de çalışıyordu. O zamanlar onun yanına gittiğimde oralara gidiyordum,” diye anlatıyor. “Tatile gittin mi?” diye soruyorum. “Evet, gittim. Memlekete gittim, Ağrı’ya,” diye yanıtlıyor. “Denizi gördün mü hiç?” “Gördüm.” “Peki yüzmek için denize girdin mi?” “Hayır. Buralarda, bir kere gittim,” diyor. Denizi görmüş ama içine girmemiş; uzaktan bakmakla yetinmiş. Tatil dediği ise kısa bir memleket yolculuğundan ibaret.

Hastalandığında çalışmaya devam ediyor

-----------------------------------------------
“Hayalin ne?” sorusuna net cevap veriyor Yusuf: “Kendime bir dükkan açmak. İşi tam öğrenmek istiyorum. Çıraktım, kalfa oldum. Para biriktiriyorum. Açarsam kendi işim olur, daha rahat olurum. Çıraklara iyi davranırım, küfür etmem.” Sanayide uzun saatler çalışan Yusuf, hastalandığında da çalışmaya devam ediyor: “Dün akşam boğazım ağrıyordu. Bir tane ilaç içtim, geçti.”

Günün sonunda dinlenmeye pek vakti kalmadığını söyleyen Yusuf, “Bazen iş çıkışında dedemlere gidiyorum. Yemek yiyoruz, çay içiyoruz. Sonra eve gidip banyo yapıyorum. Kafamı yastığa koyduktan on dakika sonra uyuyorum. Telefona bakmaya bile fırsatım olmuyor. “

Sabahları artık kendi başına kalkıyor: “Eskiden annem kaldırıyordu, uyanamıyordum, geç kalıyordum. Şimdi alıştım, saatimi kendim kuruyorum.” Kış aylarında sanayide çalışmanın zorluğunu da anlatıyor: “Kalın giyiniyoruz ama öyle çalışmak zor. Hareket etmek gerekiyor. İçeride soba var, arada gidip ısınıyoruz. Bazen dışarıda çalışırken ıslanıyoruz. Usta da ‘git kurulan’ diyor.”

Boş zaman alışkanlıkları neredeyse yok: “Tiyatroya bir kere gittim. Sinemaya hiç gitmedim. Amcam çağırdı ama yorgun olduğum için gitmedim.” Eskiden futbol oynadığını söylüyor: “İyi oynuyordum ama bıraktım. Vaktim yok. Büyüdüm de 15 yaşındayım artık.”

Yusuf anlatıyor: “Sanayide 12-13 yaşında çalışanlar da var. Buradaki çocuklarla aram iyi; hepimiz birbirimizin halinden anlıyoruz. Bazıları ustalarının, patronlarının kötü olduğunu anlatıyor; küfür ettiklerini, azarladıklarını söylüyorlar. Çocuklar olarak kendi aramızda da iyiyiz; birbirimize iyi davranıyor, her gün selamlaşıyoruz.”

‘Kendimi çocuk olarak görmüyorum’
-----------------------------------------
23 Nisan’ın onun için ne ifade ettiğini ise şöyle anlatıyor: “Eskiden bayram denince mutlu olurdum. Şimdi normal bir gün gibi. Çalışıyorum. Diğer günlerden hiçbir farkı yok.” Kendini çocuk olarak görmediğini de ekliyor: “Artık kendimi çocuk yerine koymuyorum. Çalışırken kimse çocuksun demiyor. 23 Nisan’da da demeyecek büyüdüm abla ben bir kere sanayiye girersen yaşıtlarından en az yaş büyüksün.”

‘Çocuksun ya, köle muamelesi yapıyorlar’

--------------------------------------------------------
Yusuf’un patronu çağırınca sohbet yarım kalıyor. Ardından Eren ve Uğur geliyor. İkisi de birbirini tanıyor. Bu çocuklar da 15 yaşında ve 13 yaşında başlamışlar sanayide çalışmaya.

Eren, lise 1’e kayıt yaptırdığını ama okula gitmediğini anlatıyor. “Doğduğumdan beri arabaları çok seviyorum. Ben de baktım sanayi bana göre. Okumaktansa araba tamircisi olmak daha çok hoşuma gidiyor” diyor. Şu an çırak. Daha önce çalıştığı yerleri anlatırken daha rahat konuşuyor: “Küfür normal olmuş. Ama eskiden çalıştığım yer çok çalıştırıyordu. Umurlarında değildi. Sen çocuksun, yapar mısın yapamaz mısın bakmıyorlar. Çocuk muamelesi değil, köle muamelesi yapıyorlardı.” Bugün çalıştıkları yer için daha temkinli konuşuyor çocuklar. Ama geçmişte yaşadıkları ağır çalışma koşulları, anlattıkları her cümlede kendini belli ediyor.

Eren’in haftalığı yaklaşık 3 bin 500 lira. Sigortası yok. “Evimiz kira. Babam inşaatta çalışıyor ama düzenli değil. Abim fabrikaya girdi. Üç kardeşiz, bir kardeşim okuyor” diye anlatıyor. Hastalandığında ise babasının sigortasından yararlanıyor.

‘Büyük hayallerim yok’

-------------------------
Kendi hayatını tarif ederken beklentisini düşük tutuyor Eren, “Güzel bir yaşantım olsa yeter. Kendime ait bir araba olsun isterim. BMW, Mercedes gibi şeylerde gözüm yok. Dükkan açmayı isterim ama hayal gibi geliyor. Çalışıp para kazanmak daha mantıklı. Ben garanticiyim.”

Tiyatroya hiç gitmemiş. Sinemaya sadece ilkokulda, okul götürdüğünde gitmiş. Mahallesinde etkinlik olmadığını söylüyor. İzin gününde bir arkadaşıyla dışarı çıkıyorlar ama kafe fiyatları nedeniyle oturmak bile lüks: “Bir çay içerken bile düşünüyorum. Tatlı 300 lira olmuş. Onun yerine gezmeyi tercih ediyoruz.” Günde yaklaşık 12 saat çalışıyorlar. Eve gidince yemek, kısa bir dinlenme ve uyku. Sanayiye girdikten sonra çocukluğa dair alışkanlıklar da bitmiş: “Bir, bir buçuk senedir hiç top oynamadım.” Sabah erken kalkmak için her gün 21.30’da uyuduğunu söylüyor.

‘Çocuklar çok çalışmasın yeter’
----------------------------------
23 Nisan yaklaşırken sorulan soruya verdiği yanıt çarpıcı: “Benim için bir şey fark etmiyor. Çocukların bayramı ama ben çocuk değilim artık. Kendimi 35 yaşında hissediyorum. Bedenen çocuğum ama ruhum çok yaşlı.”

Ama 23 Nisan için dileği net: “Cumartesi tatil olsa çocuklar için, çok mutlu oluruz. Çalışma saatleri 12’den 8 saate düşsün. Yasak gelsin. Çocuklar çok çalışmasın yeter.”

‘Yatağa girince hemen sızıyorum’

--------------------------------------
Uğur 15 yaşında; üç ay sonra 16’sına girecek ve üç yıldır sanayide çocuk işçi olarak çalışıyor. “İşimiz çok ağır abla” diyor ve ardından ekliyor: “Yatağa girdiğimizde hemen uykuya dalıyorum. Sabah uyandığında da yorgun uyanıyorsun. Zamanla alışıyorsun bu düzene ama yine de zor. Bedenen yoruluyorsun. Eve gidince direkt sızıyorsun.” Onun için gün, işten sonra başlayan bir hayat değil. İşten sonrası sadece ertesi güne hazırlanmak: “İlk önce yemek yiyorum. Biraz televizyona bakıyorum, bazen bilgisayara bakıyorum. Sonra yatıyorum. Zaten hemen uyuyorsun. 9-10 gibi. Sabah yine işbaşı.” Bu tekrarın içinde ne dinlenmek var ne de çocukluğa ait bir boşluk.

‘Gezdim diye saydıklarım yerlerin hepsi işti’

------------------------------------------------
İstanbul’da nereye gittiğini sorduğumda saymaya başlıyor: “Avcılar’a gittim, Kadıköy’e gittim, Sarıyer’e gittim, Bakırköy’e gittim...” “İstanbul’u gezmişsin” dediğimde gülümsüyor. O gülümsemenin içinde bir düzeltme var: “Yok abla. Oralarda da çalışıyordum.”

Uğur anlatıyor: “Annem de babam da okumamı çok istiyordu ama ben okumak istemedim. Okuyan abileri, ablaları gördüm, kendime bir gelecek göremedim. Dedim ki bunca sene okuyacağım, iş bulamayacağım. En azından sanayiye girer iş öğrenirim.” Arkadaşlık, sosyalleşme, birlikte vakit geçirme… Bunlar Uğur’un hayatında oldukça sınırlı: “İnternet kafede buluşuyoruz.” Sevgilisi olup olmadığını sorduğumda verdiği cevap, çocukluğun nasıl yer değiştirdiğini gösteriyor: “Yok abla. Vakit ayıramam ki.”

Uğur’un hayalleri gösterişli değil. Aksine, oldukça sade: “Birkaç sene çalışıp paramı biriktirsem, usta olsam, dükkan açarım. Evim olsun, arabam olsun.” Sanayiye gelen lüks araçları her gün görüyor ama kendini o dünyanın içinde kurmuyor: “TOFAŞ olsun benim olsun yeter. Ayağımı yerden kessin.”

Aylık yaklaşık 16 bin lira kazandığını söylüyor. Denetimler nadiren geliyor. Geldiğinde ise herkes rolünü biliyor: “Çalışmıyoruz gibi yapıyoruz. Saklanıyoruz. Çoğu kişi saklanıyor.” Aynı yaş grubundaki çocuklarla dayanışma olup olmadığını sorduğumda kısa bir cevap veriyor: “Herkes kendine.”

Küfür, azar, sert dil ise gündeliğin bir parçası: “Çok küfür ediyorlar. Alışıyorsun.”

Türkiye’de çocuklar neler yaşıyor?

-------------------------------------
*İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi verilerine göre, son 13 yılda en az 852 çocuk işçi çalışırken hayatını kaybetti. 2025 yılı ise çocuk işçi ölümlerinde artışın en yüksek olduğu dönemlerden biri oldu. Aynı yıl içinde 94 çocuk işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.
* Şimdiye kadar MESEM kapsamında çalışan en az 18 çocuk çalışırken hayatını kaybetti.
* Eğitim Reformu Girişiminin (ERG) 2025 eğitim izleme raporuna göre, Türkiye’de en az 1 milyon 471 bin 694 çocuk örgün eğitim dışında kaldı. Lise çağındaki çocukların yüzde 8.6’sı okula devam etmiyor.
* Kız çocuklarında okul terkinin arttığı il sayısı 7’den 11’e yükseldi. Ayrıca 273 bin 557 çocuk açık öğretime kayıtlı bulunuyor. Açık liseye geçen öğrenci sayısı son bir yılda yüzde 30 arttı.
* OECD verilerine göre Türkiye’de her 5 çocuktan 1’i yeterli beslenemiyor, her 4 çocuktan 1’i okula aç gidiyor. 8 milyondan fazla çocuk yoksulluk riski altında yaşarken, yaklaşık 2 milyon çocuk derin yoksulluk içinde bulunuyor. 15 yaş altındaki her 3 çocuktan 1’i düzenli olarak et, tavuk veya balık tüketemiyor.
* Adalet Bakanlığı verilerine göre; 1 Aralık 2025 itibarıyla cezaevlerinde toplam 4 bin 666 çocuk bulunuyor. Bu çocukların 1259’u hükümlü, 3 bin 407’si ise tutuklu.
* CHP’li Suat Özçağdaş, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in bakanlığı boyunca, okullarda tespit edebilen 37 kişinin hayatını kaybettiğini bildirdi. 2026 yılının ilk 4 ayı içerisinde okullarda en az 16 şiddet ve silahlı saldırı olayı yaşandı.

/././

23 Nisan'da eğitimde son 23 yılın yıkımının fotoğrafı -Feray Aytekin Aydoğan/Birgün- 

Bir gelecek yaratma umudu olan okullar nasıl şiddetin, eşitsizliğin yerleri haline geldi?

17 Nisan Köy Enstitüleri’nin kuruluş yıldönümüydü. Köy Enstitüleri o çocukların eşit, laik, parasız, kamusal, nitelikli eğitime ulaşabildikleri okullardı. Bir gelecek umuduydu. O gün Köy Enstitüleri’ni hedef alanların mirasını devralanlar son 23 yılda laik, kamusal eğitime dair çocukların, gençlerin ellerinde kalan son kırıntıları da aldılar.

Son 23 yılın yıkım fotoğrafı;

• Eğitimin paralılaştırılması, eşitsizliğin, yoksulluğun artışı ile örgün eğitim dışına çıkan çocuk sayısı yaklaşık 1,5 milyona ulaştı. Kuzeydoğu, Orta ve Güneydoğu Anadolu bölgeleri ise alarm veriyor. Örneğin Şanlıurfa, Muş Ve Ağrı’da 14-17 yaş arası üç çocuktan biri eğitimin dışında.

• Eğitimin her kademesinde devamsızlık oranı ciddi bir boyuta ulaştı. İlkokulda on çocuktan biri (%13,2) ortaokulda beş çocuktan biri (%23,7) sürekli devamsız. Genel ortaöğretimde bu oran %28,1 imam hatip liselerinde %32,1 meslek liselerinde %40,6.

• Kamu okullarına ayrılmayan kaynaklar özel okul patronlarına aktarıldı. Akp dönemi özel okul artışının zirvede olduğu dönem oldu. Beş okuldan biri artık özel okul. Eğitim hak olmaktan çıkarıldı.

• Okullar eğitim adıyla çocuk yaşta işçiliğin perdelendiği istismarın, şiddetin yerleri haline getirildi. Mesleki eğitim merkezlerinin (MESEM) sayısı her geçen yıl yaygınlaştırıldı. Dört yeni okul modeli adıyla meslek liseleri de MESEM’leştirildi. Kayıt dışı istihdamla birlikte “çocuk işçi” sayısı 3,5 milyonu aştı. 2013’ten bugüne en az 853 çocuk iş cinayetlerinde yaşamını kaybetti. Geçtiğimiz hafta üç çocuk iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.

• Karma eğitim hakkı yönetmeliklerle, fiili uygulamalarla sınırlandırıldı, kaldırıldı. Lisede nişanlanan, evlenen öğrencilerin örgün eğitimle ilişiği kesilmesi düzenlenerek çocuk yaşta evliliklerin yaygınlaştırılmasına yol açacak adımlar atıldı. Çocuk yaşta evliliklerin, çok eşliliğin önünü açan resmi nikah olmaksızın dini nikah kıyan imam ve çiftlere ceza verilmesini öngören TCK maddesinin kaldırılmasına karar verildi. Çocukların “cinsel ilişkiye rıza yaşı” denilerek çocuklara yönelik istismar, tecavüz 15 yaştan 12’ye düşürüldü. “Çocuk istismarı, tacizi, tecavüzü” suç olmaktan yasalar eliyle çıkarıldı. Çocuk yaşta evliliğin 12 yaşa düşürülmesinin önü açıldı.

Çocuk yaşta evlilik verileri açıklanmıyor. Resmi evlilikler dışında çocuk yaşta evliliklerin geldiği durumu izleyebileceğimiz bir mekanizma yok.

Net okullulaşma oranlarının %80 ve altında olduğu iller, kız çocukların diğer illere göre eğitim dışına çıkma risklerinin daha yüksek olduğu yerler. Bu illerin sayısı son üç yılda 7’den 11’e çıktı. 2024-25’te Muş’taki oran %66,3, %Şanlıurfa’daki %63,9’dur.

• Son 23 yılda yirmi bine yakın köy okulu kapatıldı. Taşımalı eğitime de “tasarruf” adıyla sınırlama getirildi. Son bir yılda her kademede en az üç yüz bin çocuk okulu bıraktı.

• Müfredatta 2005, 2013, 2017-2018 (tüm kademelerde) ve son olarak 2024-2025 eğitim yılında "Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli" adıyla değişiklikler yapıldı. Her değişiklikte müfredatın bilimsel içeriğinde büyük tahribat yaratıldı.

• Okullaşma politikası yeni rejimin inşası ve patronların ihtiyacı üzerinden yapılandırıldı. Özel okul, imam hatip, meslek lisesi ve MESEM artışının hedeflenmesi üzerine kuruldu. Sınav merkezli eğitim sisteminde yapılan her değişiklikte ise ezbere, elemeye, rekabete dayalı bir sistem inşa edildi. Yüz binlerce çocuğun, gencin “başarısız” sayıldığı, eğitim için ücret ödeyemeyenlerin imam hatiplere, MESEM’lere, meslek liselerine mecbur bırakıldığı bir sistem inşa edildi.

• KPSS, ÖSS, ALES, Askeri Liseler ve YDS dahil olmak üzere ÖSYM'nin yaptığı neredeyse tüm sınav sorularının 2000-2013 arası çalındığı resmi raporlarda yer aldı. Çocuklar, gençler kopya skandalları, sahte diplomalar, çalınan sorular, torpiller hakikatini yaşamak zorunda bırakıldı.

• Öğretmenleri yarattıkları yıkımın sorumlusu ilan ettiler. Öğretmenlerin hakları, pedagojik özne olma kimliği ellerinden alındı. Şiddetin hedefi oldular. Öğretmenlik mesleğini itibarsızlaştırdıkları her adımda öğretmenlerin şiddeti önleyici rolleri zayıflatıldı. 13 Nisan’da “derslerin” başlatıldığı Akademi ile Eğitim Fakülteleri’ne kilit, öğretmenlik mesleğine son darbe vuruldu.

• Protokol, iş birliği, hamilik gibi isimlerle tarikat yapıları tüm okulları kuşattı. Laik, kamusal eğitim karşıtı dilleri, yaptıkları faaliyetler eğitim ortamının kendisini şiddet, baskı, eşitsizlik üreten ortamlar haline getirdi.

• Karma eğitim yönetmeliklerle, fiili uygulamalarla adım adım kaldırıldı.

• Çocukların laik, bilimsel, kamusal eğitim hakkında ülkemiz tarihinin en büyük tahribatı yaşatıldı.

Bugün 23 Nisan. Eğitim ortamlarının kendisinin eşitsizlik, şiddet ürettiği hakikati yaşıyor bugün çocuklar. Son 23 yılda eğitimde yaratılan yıkımın en ağır günlerini yaşıyorlar.

23 Nisan hüzün doluyor insan!-Nazım Alpman/Birgün- 

Sabah haberleri (22 Nisan 2026) arasında,  Ankara’nın Temelli ilçe sınırları içinde eğitim uçuşu yapan bir helikopteri düştüğü yer aldı. Kara Havacılığı Komutanlığı’na ait helikopterin düşme nedeni bilinmiyor. Ölen ve yaralanan olmadığı açıklandı.

Böylesi bir durum haliyle halk tarafından “merak” ediliyor. Bu merakı kim giderecek? Öncelikle gazeteciler. Çeşitli kaynaklara ulaşacaklar. Bazıları kimliklerini açıklayacaklar, bazılarıysa isminin saklı tutulması şartıyla önemli bilgeler verecekler. Gazeteci de bu bilgileri mesleki süzgecinden geçirerek haberleştirecek.

∗∗∗

Kaza haberinin peşinden bir de “ciddi uyarı” geldi. İletişim Başkanı Burhanettin Duran, iç ferahlatıcı bilgiler verdikten sonra açıklamasını şöyle bağladı:

-Konuya ilişkin kamuoyunda yer alabilecek teyitsiz ve dezenformasyon içeren bilgilere itibar edilmemesi önem arz etmektedir!

Aynı metin ile altı yıl önce bir “devlet uyarısını” Tunceli Valisi Tuncel Sonel de yapmıştı!

O uyarıya karşın Tunceli’de devlet içinden de iyi haber alan bir gazeteci haberi patlatsaydı:

-Gülistan Doku kaybolmadı öldürüldü. Valinin oğlu da bu işin içinde olduğu konusunda önemli kuşkular bulunuyor. Doku’nun telefonundan sim kartı çıkartılıp verilerin silindiği, isminin açıklamasını istemeyen üst düzey bir yetkiliğini söyledi.

Vali Sonel bu gazetecinin anasından emdiği sütü burnundan getirmez miydi? O zamanlar Tuncel Sonel, Tunceli’de devletin ta kendisiydi.

∗∗∗

Haberler öncelikle onun tarafından “teyitli” olması gerekiyordu!

Ama ne oldu?

Eski vali, oğlu Mustafa Türkay Sonel, yakın çevresinde yer alan kamu görevlileri tutuklandılar!

Demek ki devlet görevlilerinin “teyit etmesi” gerekmiyormuş!  Böyle bir zorunluluk sadece katilleri, hırsızları, görevi kötüye kullananları koruyup kolluyormuş!

Suç işleyen devlet görevlilerinin yargı önüne çıkartılması için altı yıl beklemek neden gerekiyor ki? Karışmayın gazeteciler haberlerini yapsınlar.

Devlet de (mümkünse) “temiz” kalsın!

Gerçek olmayan bilgileri aleni olarak yaymak diye saçma sapan bir yasa maddesiyle gazetecileri içeri atabilirsiniz ama gerçekler sonsuza kadar saklandığı yerde kalmaz.

Unutulmaması gereken başka bir şey de şudur:

-İki kişinin bildiği hiçbir şey sır değildir!

Hele daha fazla kişi biliyorsa; onların işleri eski Tunceli valisinden daha da zordur.

BirGün muhabiri İsmail ArıAlican Uludağ, TELE-1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ tamamen sonraki yılların “kesin gerçekleri” yüzünden hapisteler. Zafer Arapkirli’ye ise önceki yılların tarihe geçen gerçekleri (Alevi katliamları) yüzünden 2 yıl 6 ay hapis cezası verildi.

Muktedir olanlar yasaları delik deşik ederek ülkenin altını üstüne getirebilirler.

Ataların kalan zeytinleri savunduğu için tutuklanan Akbelen muhafızı Esra Işık’ın tutuklanma nedeni vatanını savunmak…

Seçim sandıklarında rakiplerini gömen belediye başkanları da öyle… En son Ataşehir Belediye Başkanı Onursal Adıgüzel ve 18 arkadaşı sadece “seçim kazanmak” suçu (!) yüzünden tutuklandılar.

∗∗∗

İstanbul’da geleceğin Cumhurbaşkanı olarak halk nezdinde yükselen Ekrem İmamoğlu bütün mesaini Silivri’de ülkenin üzerine adeta çöken sistemi paramparça etmeye harcıyor.

Benzeri bir vaziyeti Yasemin Sungur çocuklar ve gençler için yazdığı “Atatürk’ten Sana” adlı kitabının girişinde “bütün bu şeraitten daha elim ve vahim olarak memleket dahlinde iktidara sahip olanlar” diye alıntıladığı metni şöyle bitiriyor:

“Gaflet delalet hatta hıyanet içinde olabilirler!”

Bunlar çok iyi bilinen bir vasiyet ve görev tevdii… Mustafa Kemal Atatürk’ün gençliğe hitabından…

Peki, ülke işgale mi uğradı?

Hayır!

Ama sonuçları itibarıyla yaşanan mağduriyetler sanki o günleri aratmıyor.

Türkiye Büyük Millet Meclisi 23 Nisan 1920’de açıldı. Atatürk bu özel günü bir bayram olarak ülke çocuklarına armağan etti. Yıllarca neşe ile anıldı bu bayram. Ülkeyi yönetenler her 23 Nisan’da koltuklarını çocuklara verdiler. Benzerlerine hiç benzemeyen bir devlet büyüğü geçmiş yıllarda koltuğuna oturan çocuğu, alt beyni ile motive etmişti:

-Şimdi başbakansın, istediğini asar istediğini kesersin!

Çocuk öyle bir şey yapamadı… Diğeri ise… Neyse geçelim, günün anlamına ilişkin bir çocuk şarkısının güncel versiyonu ile yazıyı noktalayalım:

-Bugün 23 Nisan hüzün doluyor insan!

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -25 Nisan 2026-

AKP saldırısının ikinci yılında…-Aydemir Güler- Bu sorunlar sınıfsallık eksenine yerleştirilmediği sürece çözümler sahte, halkın siyasete ka...