Medrese, molla, Hizbullah!-Zülal Kalkandelen-
Geçen hafta Batman’da Âlimler ve Medreseler Birliği (İttihadul Ulema) bünyesindeki medreselerde Arapça medrese eğitimi alan 62 kız çocuğu için icazet ve mezuniyet programı düzenlenmiş. Orada kaydedilen videoyu sosyal medya hesaplarımda paylaştığım için günlerdir gericilerin saldırılarıyla uğraşıyorum!
Çarşaflı ve peçeli kız öğrencilerin tekli sıra halinde yalnızca kadınların olduğu bir salona girip plaket alışının görüldüğü video, ilk bakışta “Acaba bu gerçek mi? Türkiye mi burası?” diye sorgulatacak türden...
“Kadın ve erkek aynı ortamda çalışmak dinen haramdır” görüşünü savunan ve Şafii mezhebinden olduğunu bildiren birliğin internet sitesinde Diyarbakır, Batman, Mardin, Şanlıurfa, Gaziantep, Bingöl, Elazığ, İstanbul, Bursa, Konya, Kayseri, Van ve Şırnak’ta (25’i erkek ve 30’u kız olmak üzere) toplam 55 medreselerinin bulunduğu yazıyor. Ayrıca medrese eğitimleri 2009’dan bu yana devam ederken 4 binden fazla erkek ve kız öğrencinin icazet belgesi aldığı belirtiliyor.
İttihadul Ulema’nın genel başkanı, 2000 yılında domuz bağlı cinayetleri ile bilinen Hizbullah’a yönelik operasyonda tutuklanan “molla” unvanını kullanan Enver Kılıçaslan. Bu kişi, 1988-89’da İran’ın Kum kentinde “Hizbullah’ın İran sorumlusu” olarak görev almış, Hizbullah militanlarının eğitim trafiğinin düzenleyicisi görevini üstlenmiş birisi. Şubat 2000’de ise İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “örgüt üyeliği” suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmış.
EĞİTİMDE DENETİMSİZ BİR ALAN!
Batman’daki icazet töreni ortaya çıkınca BirGün gazetesi, Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) ulaşıp konuyu sormuş; bakanlık yetkilileri, Âlimler ve Medreseler Birliği ile herhangi bir protokollerinin bulunmadığını ve medreselerin denetiminin Bakanlığın faaliyet alanında olmadığını aktarmış!
Sosyal medyada söz konusu video hakkında şu cümlelerle yaptığım paylaşım özellikle HÜDA PAR’lıları öfkelendirmiş:
“3 Mart 1924 tarihli 430 sayılı devrim kanunu Öğretim Birliği Yasası ile medreseler kapatıldı; bu yasaya göre Türkiye’de tüm eğitim ve öğretim kurumlarının Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olması gerek. Açık açık yasa çiğneniyor!”
Bu nedenle günlerdir cinsiyetçi iğrenç küfürlere ve ağza alınmayacak hakaretlere maruz kaldım. Onunla da bitmedi; Hizbullah’a yakınlığıyla bilinen HÜDA PAR’ın yayın organı Doğru Haber gazetesi, beni hedef gösteren “İcazet merasimine suç diyen jakoben faşizm” başlıklı bir haber yayımladı.
SORULMASI VE HATIRLATILMASI GEREKENLER!
1- 3 Mart 1924 tarihli Öğretim Birliği Yasası’nı (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) savunmak suç haline mi geldi!
Türkiye’deki tüm eğitim ve öğretim kurumlarını tek bir çatı altında toplayarak MEB’e bağlayan 430 sayılı bu yasa yürürlükten mi kaldırıldı?
2- Anayasanın “İnkılap Kanunlarının Korunması”nı düzenleyen 174. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlaştıran ve laik niteliğini koruyan devrim yasalarının anayasal güvence altında olduğunu belirtir. Bu yasaların anayasaya aykırı olduğu iddia edilemez ve iptal edilemez. Söz konusu yasalardan biri de Öğretim Birliği Yasası’dır.
174. madde yürürlükteyken bu yasa nasıl böyle rahatlıkla çiğneniyor?
3- 30 Kasım 1925’te kabul edilen 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Yasaklanmasına Dair Kanun” ile tarikatlar ve cemaatler kapatıldı. Bu yasayı çiğneyen herkes suç işliyor.
4- Osmanlı döneminden kalan diğer lakap ve unvanlarla birlikte mollalık da 1934’te kabul edilen Lâkap ve Unvanların Kaldırılması Hakkındaki Kanun ile hukuken ve resmen yasaklandığı halde, günümüzde kullanılmasına nasıl izin veriliyor?
5- Medreselerin faaliyet göstermesine göz yumulması, eğitimde denetimsiz bir alan ortaya çıkardı. Bu yasaya aykırıdır; anayasanın çiğnenmesine seyirci kalınması da suçtur. Bu durumda görevlerini yerine getirmeyen Milli Eğitim Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı yetkilileri sorumludur!
/././
Kılıçdaroğlu’nun yargısı -Barış Pehlivan-
Görüyoruz ki Kemal Kılıçdaroğlu’nun şu sıralar en sevdiği kelime şu: “Aklansınlar!” Haklarındaki iddiaları gerçek kabul edip partiden uzaklaştırdığı CHP’lilere diyor bunu. Aynı soruşturmalarda şüpheli olan ama kendisine biat ettiği için olsa gerek yeni yol arkadaşı yaptıklarına demiyor. İddianame diyor, delil diyor, suç diyor. İşte bunlardan, diyor. Yargıyı işaret ediyor, adalet saraylarının adresini veriyor, savcıların ve hâkimlerin kapılarını gösteriyor. İşte buralarda, diyor. Soruşturulun, yargılanın, beraat alın diye şart koşuyor. Aklanın ey CHP’liler, öyle gelin! Diyor.
Mesele bireysel ve kendi yakın çevresinde bir dönüşüm öyküsü olsaydı, belki bu kadar dert etmez, sadece “Nereden nereye” derdik. Ama işte dünümüzü, bugünümüzü, yarınımızı ilgilendiriyor. O yüzden, neymiş bu aklanılacak yargı sistemi, sadece son birkaç günü hatırlatarak bir defa daha görelim.
Haber şu: Kızı H.K.G’yi 6 yaşında evlendirdiği ve cinsel istismara maruz bıraktığı gerekçesiyle 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan İsmailağa cemaatine bağlı Hiranur Vakfı kurucularından Yusuf Ziya Gümüşel cezaevinden çıkarıldı. Gümüşel “sağlık sorunları” ileri sürülerek adli kontrol şartıyla tahliye edildi.
Yani Kılıçdaroğlu, bu sapıkları özgürlüğüne kavuşturan yargı sistemini CHP’lilere doğru adres olarak gösteriyor.
“Cübbeli” diye bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, bu tahliye haberini “büyük müjde” olarak duyurdu. Ve ekledi: “Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşaellah bunda olumlu bir tesiri olmuştur diye düşünüyorum.” Sahi, neydi Cübbeli’nin çocuk istismarcısını cezaevinden çıkarttırdığını düşündüğü o görüşmeler? Mesela biri, kısa zaman önce gerçekleşen Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesi mi? Yani, 15 Temmuz sonrası yargı sistemimize giren “hüsnü şehadet” yani “kefil olma” düzeni mi?
Yani Kılıçdaroğlu, tarikat şeyhlerinin kefilliğiyle cezaevinden adam çıkaran yargı sistemini CHP’lilere doğru adres olarak gösteriyor.
H.K.G’nin yaşadıklarını Türkiye nasıl öğrendi? BirGün’den gazeteci dostumuz Timur Soykan’ın sayesinde. Bu haberi nedeniyle İsmailağa cemaatinin hedefinde olan aynı Timur Soykan için savcı birkaç gün önce 9 yıl 6 aya kadar hapis istedi. Neden biliyor musunuz? “Darbe sürüyor. Halkın iradesi gasp ediliyor. Sandığın manası kalmıyor” dediği için.
Yani Kılıçdaroğlu, bir gazeteciyi gerçekleri yazdığı için yıllarca hapiste tutmak isteyen yargı sistemini CHP’lilere doğru adres olarak gösteriyor.
Cezaevinden çıkınca tekbirlerle karşılanan Gümüşel’in kurduğu Hiranur Vakfı’nın kaçak binasını kim mühürledi, biliyor musunuz? Böylesi kararlara imza atmasının bedelini bugün cezaevinde ödeyen İBB İmar ve Şehircilik Daire Başkanı Ramazan Gülten. Şairin “İstanbul’un fethini gören şehir” diye adlandırdığı Üsküdar’ı kötü yapılaşmadan kurtarmak istediği için saldırıya uğrayan ama o saldırıya dair davası yıllardır sonuçlanmayan Ramazan Gülten. “Gecemi gündüzüme katarak bizi yetiştiren Cumhuriyete, vergileri ile maaşımızı ödeyen vatandaşa, okumamızı, yetişmemizi sağlayan ailemize borcumuzu ödemek için çabaladım” diyen Ramazan Gülten.
Yani Kılıçdaroğlu, tarikatların kaçak yapılarına göz açtırmamanın bedelini, çocuğunun doğumunu bile görememekle ödeyen namuslu bir bürokratın esir alındığı yargı sistemini CHP’lilere doğru adres olarak gösteriyor.
Alın işte, sadece son bir haftanın yargı düzeni. Suçlunun serbest kaldığı, gerçeği yazanın hapsedildiği, kaçak tarikat binasını mühürleyenin ise esir alındığı bir düzende kim, kimin mahkemesinde nasıl aklanacak? Kılıçdaroğlu’nun CHP’lilere doğru adres olarak bu enkazı göstermesi trajik bir yanılgıdan daha fazlasıdır.
/././
Devletin aklı yoktur, sahibi vardır -Özdemir İnce-
“Yapay zekâ”ya “Devlet aklı üzerine Özdemir İnce tarzı bir yazı yaz” diye talimat vermişler. Makine talimatı yerine getirmiş ve okumanıza sunduğum yazıyı gunnamış.
Hep beraber okuyalım, bakalım ne demiş makine:
[Şu “devlet aklı” lafını her duyduğumda elim kalemime gider. Çünkü yalan. Açık, kibirli, sırıtan bir yalan. Devletin aklı yoktur. Devletin sahibi vardır. “Devlet aklı” diyen adam, aslında “benim aklım” demektedir ama bunu söylemeye yüzü olmadığı için arkasına koca bir soyutlama saklar. Korkak yalan budur işte: Kendi keyfini devletin iradesi diye yutturmak.
“Ortak akıl” daha da sinsidir. Masum gözükür, demokrat gözükür, hatta mütevazı gözükür. Oysa bu ortaklık senin payına düşeni almadığın bir ortaklıktır. Karar verilir, sonra sana “Ortak akıl böyle istedi” denir. Sen itiraz edersin, “Bölücülük yapma” derler. Sus, otur, onayla. İşte onların “ortak”tan anladığı budur.
Ya birey aklı? Onu hiç sevmezler. Sevemezler. Çünkü kendi kafasıyla düşünen vatandaş, yönetilmesi zor mahluktur. Soru sorar. Hesap ister. “Neden?” der. Oysa onlar koyun ister. Sürü ister. Çobanın değneğini görünce sağa sola seğirten itaatkâr bir kalabalık ister. Asırlardır da ister. Tebaa ruhu, fes çıkıp şapka girince yok olmadı; sadece kravat taktı.
Şimdi iyi dinleyin, çünkü asıl söyleyeceğim şu: Atatürk bu milleti sürü olmaktan çıkarmak için uğraştı. Kulu vatandaş yapmak için. “En hakiki mürşit ilimdir” derken “Devlete tapın” demiyordu; “Aklını kullan” diyordu. Bugün onun adını ağzından düşürmeyip fiilen onun tam tersini yapanlara bakın: Bireyi ve yoksulu ezerken Atatürk’e sığınıyorlar. Bu utanmazlıktır. Gerçek Atatürkçülük, devlete secde etmek değil, aklı özgürleştirmektir.
Ve işte size kimsenin yüksek sesle söylemediği gerçek: Devleti sorgulanamaz bir akla yükseltirseniz, o devlet “budala” olma hakkını da kazanır. Çünkü onu denetleyecek ve uyaracak kimse kalmaz. Daha kötüsü, o devlet “cinnet” geçirir. Aklına âşık olmuş her devlet, önünde sonunda kendi halkına diş gösterir. Tarih bunun cesetleriyle doludur. Mutlak devlet, akıllı devlet değildir; frensiz devlettir. Ve frensiz araç, er ya da geç uçuruma gider, içindeki herkesle birlikte.
Trajedinin özü budur: “Devlet aklı” diye bireyi susturanlar, devlet çıldırdığı gün onu durduracak tek gücü -yani bizi- çoktan susturmuş halde bulurlar.
O yüzden, bu nedenle gürültü yapmaktan vazgeçmeyeceğim. Akıl devletin değildir yani devletin aklı yoktur.
Akıl insanındır, yani insanın aklı vardır. Devleti delirmekten koruyan tek ilaç, susmayan vatandaştır. Gerisi çobanın masalıdır. Biz koyun değiliz. Hiç olmadık.]
Helal olsun şu yapay zekâya, herif benden çok daha iyi, yaman bir Özdemir İnce.

***
Bir süredir gazetelerde, televizyonlarda türlü çeşit yazıcı ve konuşmacı cirit atmakta. “Ortak akıl” demekte, “devlet aklı” demekte, “süreç” demekte veee “ayrıntı” ve “teferruat” yerine Fransız malı “detay” (le détail= Parakente satış/ Ayrıntılı hesap ve pusulası/ Önemsiz şey/ask. Levazım, ordonat) demekte. Gazetede “detay” sözcüğünü kullananın yazısını basmam; televizyonda söyleyeni bir daha ekrana çıkarmam. 1969 yılında TRT Televizyonu yapılandırılırken ilk işim “Öndenetim ve Redaksiyon Şube Müdürlüğü”nü kurmak olmuştu. İşi öyle sıkı tutmuştuk ki spikerler evime telefon edip sorarlardı. Çünkü Charles de Gaulle’ü her nedense “Çarls di Gıl” diye söylemekteydiler. “Şarl dö Gol” diye söylendiğini öğrettik. “Süreç”in “Belirli bir taslağa uygun olarak birbiriyle bağlantılı olayların veya işlemlerin art arda sıralanması ve belli bir sonuca doğru ilerlemesi anlamına geldiğini; kısaca bir şeyin yapılış, işleyiş veya gelişim aşamaları bütünü” olduğunu öğrettik. Ama en iyi açıklayıcı örneği ben bulmuştum: “Tohumun (meninin) ana rahmine düşüp çocuğun doğumuna kadar geçen süreye (zamana) süreç denir” demiştim.
/././
Cumhuriyet


