‘Teyzeler koğuşu’ndan iyi haber!-Barış Terkoğlu- Cumhuriyet, devrimlerini ve değerlerini eğitim ile aktardığı için öğretmenleri yükseltme hamlesiyle doğdu.
Geçen hafta bugün “Maocu teyzeler örgütü!”nü yazdım. Hatırlayın, Ankara’daki NATO toplantısı öncesinde “Acaba eylem yaparlar mı” diyerek alakalı alakasız herkesin evi basılmış, gözaltına alınıp tutuklamalar yapılmıştı. Aralarında Ankara Üniversitesi’nde doçent olan Emel Memiş’ten gazeteci Yıldız Tar’a ve TEMA Vakfı gönüllülerine kadar 200’ün üzerinde insan vardı. Yazıdan sonra mahkemeye çıktılar, 178’i tutuklandı.
Hafta sonu Emel Memiş’ten ilk mektubu aldım. Sincan’da “teyzeler koğuşu”nda kalıyordu. “Maocu teyzeler örgütü!” yazımın koğuşta neşe yarattığını söylüyordu.
Ankara Üniversitesi’nin resmi sitesine girdim. Memiş tam 73 yayına katkı koymuş, yayınlarına 1133 atıf yapılmıştı. Yargıya sorarsanız, bu kadar çalışmanın içine NATO’ya karşı eylem yapma potansiyeli sıkıştırmıştı! Son dönemde Cumhurbaşkanlığı’ndan İçişleri Bakanlığı’na kadar, devlet personellerine çalıştığı alanla ilgili çok sayıda eğitim vermişti. Bunun için güvenlik incelemelerinden geçmişti. Yine yargıya sorarsanız bu kadar incelemede mensubu olduğu çok tehlikeli örgüt fark edilememişti!
Emel’in tutuklama kararına bakarken beraber mahkemeye çıktığı, benim “teyzeler” dediğim isimler dikkatimi çekti. Biri 79 yaşında emekli bir kadın mühendisti. “Buna da şükür” dedirtecek şekilde ev hapsiyle bırakılmıştı. Diğeri 75 yaşında emekli bir öğretmen. O ise tutuklanmış, Emel ile aynı koğuşa yerleştirilmişti. Adı Ayten’di.
Hikâyesinin peşine düştüm.
BİR CUMHURİYET ÖĞRETMENİ
Ayten Öğretmen 1951 yılında Rize’de doğmuş.
Öğretmenlik, ailesi için seçimden çok bir alışkanlık gibi. Babası, iki halası, bir erkek iki kız kardeşi, enişteleri hep öğretmen. Aile boyunca Cumhuriyete öğretmenlik yaparak hizmet etmişler.
Ayten Hoca da erken yaşta öğretmen okulunu bitirip ilkokul öğretmeni olmuş. Anadolu’nun farklı şehirlerinde okullarda ilkokul çocuklarına okuma yazma öğretti. Çalışkan ve başarılıydı. Okula gelenler “Çocuğumu Ayten Hoca’nın sınıfına yazdırmak istiyorum” diye ricacı olurlardı. En son Çankaya İkokulu’nda görev yaptı. Son çocuklarını mezun ettikten sonra emekli oldu.
Eşi ile mutlu bir yaşlılık düşünüyordu. İstanbul Üniversitesi Hukuk Bölümü mezunu eşi ile babası aracılığıyla tanışmış, kısa süre sonra 1972 yılında evlenmişlerdi. Biri kız, biri erkek iki çocuğu olmuştu. Eşi uzun yıllar ağır ceza savcılığı yapmıştı. Biri öğretmen biri savcı, karı-koca Anadolu’yu dolaşmışlardı. Ancak emeklilik beklediği gibi olmadı. Eşini 2004’te kaybetti. Bir süre torun baktı. Ama hayatı boyunca çalışmış bir insan için boş zaman aynı zamanda sıkıcı zamandı. Etrafındakilere göre Ayten Öğretmen bunalımdaydı.
“Sana bir hobi bulalım” dediler. Ancak Ayten Öğretmen’in hiç hobisi yoktu. Çoğu öğretmen olan arkadaşı TEMA Vakfı’nda gönüllü olmuştu. “Sen de gel” dediler. TEMA, Ayten Öğretmen’e yeni bir heyecan oldu. Ağaçların, çiçeklerin hikâyelerini öğreniyor, doğaya dair geziler yapıyorlardı. Ayten Öğretmen yeniden doğmuş gibiydi.
75 YAŞINDA İLK KEZ KARAKOL
Yıllarını çocuklarla geçirdiği için çocuklara doğayı anlatma görevini üstlendi. Kendi evlatları ona bir bilgisayar aldı. Çok iyi olmasa da kullanmayı öğrendi. Oturup saatlerce doğa üzerine çalışıyor, öğrendiklerini okulları dolaşarak çocuklara anlatıyordu.
3 Haziran’da da Ayaş-Beypazarı-Çayırhan’a endemik bitkileri tanımak üzere gittiler. Pek kimse bilmez. Bu bölgede, dünyanın hiçbir yerinde olmayan, yani Ankara’ya özgü 400’e yakın bitki vardır. Bunları tanıyacaklardı. Gezi herkese açıktı. Daha önce bu köşede okudunuz. O gün Ankara’daki madenci eylemi nedeniyle üç kez kimlik kontrolüne takıldılar. Otobüsteki herkesle birlikte 23 Haziran’da önce gözaltına alındı, ardından tutuklandı. Eski ama iş görür bilgisayarına bile el konmuştu. Yargıya göre 75 yaşındaki Ayten Öğretmen, NATO zirvesi sırasında protesto eylemi yapma potansiyeli olan tehlikeli bir terör şüphelisiydi! 75 yaşına kadar karakol görmemiş, hayatı eğitim ve okul olan Ayten Öğretmen, Sincan’da kadın cezaevine TEMA’cı arkadaşlarıyla birlikte kondu. Emel de onunla aynı koğuşta kalıyordu.
VE İYİ HABER...
Dün kızı Fatma ile konuşuyordum. Annesinin hikâyesini anlatıyordu. Tam bu sırada telefon çaldı. Fatma Hanım’ın yüzü bir anda güldü. Ayten Öğretmen tahliye olmuştu. Cumhuriyete ömrünü vermiş Ayten Öğretmen, “yaşı, sağlık durumu...” diye başlayan bir kararla serbest bırakılmıştı. Geçen hafta da aynı yaştaydı ama belli ki yargının “pardon” deme yöntemi böyleydi. Ayten Öğretmen’in ömründen 75 yaşında 8 gün çalınmıştı.
Tahliye kararını bir gardiyan haber vermişti. Koğuştakilerle sarılarak vedalaşmıştı. “Darısı başına” diye iyi dilekler söylenmişti. Sincan’daki “teyzeler koğuşu” bir kişi eksildi. Kapı bu kez üstüne değil ardından kapanırken aklı içerde kalanlardaydı.
Emel Hoca ya da Ayten Öğretmen...
Bir düzeni anlamak için öğretmenlerine bakın. Sizi okula değil hapishaneye götürüyorsa niteliği kendini belli etmiştir.
/././
250 yaşında, hasta adam -Ergin Yıldızoğlu-
Amerika’da başkanlar görevi devralırken hemen her zaman John Winthrop’un ünlü, “Yeni Kudüs”, “istisna ülke”, “aşikâr yazgı” (manifest destiny) vaazını (1630) anarlar. Bu umutlu, kutsanmış başlangıç ne yazık ki gerçekte yerlileri hedef alan bir soykırım ve kölelik üzerine inşa edilen bir tarihin de başlangıcıydı. 1776’daki bağımsızlık bildirgesi “Bütün insanlar eşit yaratılmıştır” derken milyonlarca insanın zincir altında yaşıyor olması, Amerikan tarihinin ilk ve en derin çelişkisini oluşturuyordu. Bu yeni cumhuriyet, feodalizmin yükünden arınmış, saf kapitalizmin ilk laboratuvarı oldu; mülkiyet, toprak, emek ve sermaye arasındaki ilişkiyi Avrupa’nın bin yıllık geleneklerinden kopuk bir şekilde, derin bir bireycilik ve toplumsal dayanışma fikrine düşman bir karakter (ethos) üzerinde kuruldu.
İngiltere’ye karşı kazanılan antiemperyalist zafer, zamanla ironik bir dönüşümle Amerikan emperyalizmine açıldı. ABD, iki dünya savaşı arasındaki dönemde, dünyanın en yıkıcı askeri gücünü ve 1929-33 Büyük Buhran’ının ardından en büyük mali kapasitesini kurdu, Fordizm olarak bilinecek, yeni sermaye birikim rejiminin temellerini attı. Bu zeminde emperyalist reflekslerini güçlendiren ABD, 1945 sonrasında Bretton Woods sistemi, NATO ve küresel demokrasi söylemiyle yeni bir dünya düzeninin mimarı oldu. Soğuk Savaş boyunca “özgür dünyanın lideri” sıfatını taşıyan Amerika yeni düzenin, zaman zaman askeri darbeleri, suikastları besleyen, rejimleri değiştirebilen bir küresel hegemonuydu.
Bu yıl, 250. yaşını kutlayan ABD, John Winthrop’un o vaazındaki, “görkemli” başlangıçtan çok uzakta. Hegemonyası Çin’in hızla yükselişi karşısında görece gerilerken içeride “süreç olarak faşizm” hızlanıyor: Trump’ın ikinci dönemi, ilkinden çok daha organize, kurumsal; eğitim politikalarından sivil haklar mekanizmalarına kadar her alan, kültür savaşlarının (faşist propagandanın) cephesi haline geldi. Yüksek mahkemenin yürütmenin (Trump’ın) yetkisini genişleten kararları da liberal demokrasinin çöküşünün devam ettiğini gösteriyor. Mahkemenin başkana tanıdığı, Federal Rezerv dışında kalan federal bürokrasinin personelini, keyfi olarak işten çıkarma yetkisi adeta “Devlete ve topluma ne yaparsan yap ama Wall Street’in işine karışamazsın” diyor. Böylece Nixon’un skandal istifasından sonra kurulan denetleme ve denge mekanizmaları altüst oluyordu.
Trump’ın yetkileri artıyor ama onu, Proje 2025 faşizmini iktidara taşıyan sosyal taban MAGA hareketi ikiye bölünüyor, önemli liderleri Trump’ı terk ediyor. Bu sırada muhalefette Demokrat Parti içinde sosyalistler ile ılımlılar arasında bir kutuplaşma derinleşiyor; Zohran Mamdani gibi yeni liderlerin yükselişi, merkez siyasetin tükendiğini kanıtlıyor.
Toplumsal dokuyu seyrelten kutuplaşmanın altında beyaz nüfusun azınlık konumuna düşeceğini savunan “Büyük Değişim” paranoyası ve iklim felaketlerinin kapitalist büyümeye dayattığı fiziksel sınırın getirdiği gerginlikler de var. Colorado’da kuraklık, Kaliforniya’da yangınlar, Florida kıyılarındaki kasırgalar milyonlarca Amerikalıyı iç göçe zorlarken su ve enerji kaynakları üzerinde eyaletler, yerel halk ile veri işlem merkezleri arasındaki rekabet merkezi hükümetin otoritesini aşındırıyor.
En derin kriz ise tarih ve kimlik üzerine: “Dönemler arasındaki çizgiler aşılırken algılanamazlar. Bir dönemin artık geride kaldığı, geriye dönmek isteyenler kalın bir duvara çarptığında bilinçlere çıkar.”
Bugün, 250. yıldönümünde, “güzel zamanlara” geri dönmek isteyenler de silahlı isyancıların Capitol’ü bastığı, LGBT+ bireylere karşı ayrımcılığın meşrulaştığı, pedofil elitlerin cezalandırılamadığı, göçmen ülkesinde göçmenlere yönelik ırkçı saldırıların, devlet zulmünün arttığı, milyarlarca dolarlık savunma bütçesinin Çin’in teknoloji liderliğini engellemeye yetmediği bir ortamda duvara çarpıyorlar.
Amerikan deneyi, başlangıcındaki çelişkilerle yüzleşiyor: Bir imparatorluk olarak kurulmamıştı ama imparatorluğa dönüştü. Antiemperyalist bir savaşla doğdu ama emperyalizmin aracı, Siyonist soykırımı destekleyen, yeni faşizmi besleyen, yayan ülke oldu. ABD’nin yaşadığı kriz yalnızca siyasi değil, varoluşsal. 250 yıl önce başlayan “Yeni Kudüs” öyküsü, şimdi bir çöküş öyküsüne dönüşüyor.
/././
NATO zirvesinin ekonomi-politiği -Mehmet Ali Güller-
Anadolu Ajansı’na konuşan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Ankara zirvesinde üç temel başlığın ele alınacağını açıkladı. Sırasıyla, savunma harcamaları, Ukrayna’ya destek ve NATO 3.0 dönüşümü...
Savunma harcamalarının ilk sırada olması çok şey ifade ediyor. Zira ABD’nin uzun süre bastırdığı ve NATO üyelerine kabul ettirdiği konuydu: NATO üyeleri, savunma harcamalarını gayrisafi milli hasılalarının yüzde beşine çıkaracaklar.
Bu durum, konunun ekonomi-politiğini incelememizi gerektiriyor.
TRİLYON DOLARLIK PASTA
NATO ortalaması yakın zamana kadar yüzde ikinin altındaydı, hızla yüzde iki buçuğu geçti. Polonya yüzde dördü geçen ilk ülke oldu.
NATO üyelerinin kısa zamanda yüzde dörde ve ardından yüzde beşe ulaşması demek, hacimli bir pastanın ortaya çıkması demek. Buna Japonya gibi hızla askerileşme programı uygulayan NATO ortaklarını da eklediğinizde, bu hacim birkaç yıl içinde trilyon dolar mertebesinde olacak.
İşte ABD bu büyük parasal varlığı kullanarak ve kendi istediği doğrultuda üyelerin nemalanmasını sağlayarak amaçlarına ulaşmak istiyor.
ASELSAN ÖVGÜSÜNÜN NEDENİ
Örneğin ABD bu pastadan alacağı pay üzerinden Ankara’ya yeni NATO görevlerini verdi. Kuşkusuz Ankara da alacağı pay üzerinden o yeni NATO görevlerine talip oldu. Pasta da büyük, pay da...
NATO Genel Sekreteri Rutte’nin ASELSAN’ı ziyareti ve övgüsü boşuna değil. ABD, ASELSAN başta Türk askeri şirketlerini, kendi hedefi doğrultusunda Avrupa’nın silahlandırılmasında değerlendirmek istiyor. Kuşkusuz bu, Türkiye’nin NATO’da merkez cephe ülkesi haline getirilmesinin de havucudur.
Ancak meselenin kamu şirketleri dışında bir de özel şirketler ayağı var:
ASKERİ SANAYİ MERKEZLİ YENİ EKONOMİ
İktidar, NATO zirvesini aynı zamanda Baykar merkezli savunma sanayinin büyük atılımı olarak görüyor. Ankara’daki liderler zirvesi öncesinde İstanbul’da yapılan NATO parlamenterler zirvesinin katılımcıları da Baykar tesislerine götürüldü.
Aynı işi yapan kamu şirketimiz TUSAŞ yerine iktidarın sürekli Baykar’ı öne çıkarması, askeri sanayi merkezli yeni AKP ekonomisi nedeniyle elbette.
Örnek olması amacıyla onlardan birine bakalım.
NATO SÖZLEŞMELERİ
Birkaç gün önce Türkiye’nin ihracat şampiyonları açıklandı. Listenin beşinci sırasında 2.9 milyar dolarlık ihracatla ARCA Savunma Sanayi var. Kurulalı 6 yıl olan bu şirket Türkiye’nin en büyük beşinci ihracatçısı durumunda!
Nasıl mı? Size iki yıl öncesinin bir haberini anımsatayım: “NATO, ittifakın savunma kabiliyetini güçlendirmek ve Ukrayna’ya destek olmak amacıyla 155 milimetrelik top mermisi tedariki için 1.2 milyar dolarlık sözleşme imzaladı.”
Altı yıllık bir şirketin bu sözleşmeleri imzalayabilmesi elbette aynı zamanda politik bir konu. Çorum’daki ana tesisinin temel atma töreni bizzat cumhurbaşkanı tarafından yapılabilen bir şirket bu çünkü.
JAPON SERMAYESİ
Anımsayacaksınız. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, kısa süre önce Japonya merkezli Nikei Asia’ya bir makale yazmıştı ve Japonya ile birlikte ABD’nin Asya-Pasifik’teki ortakları Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda’yı NATO’nun Ankara zirvesine davet etmişti.
O makale aynı zamanda iktidarın Japonya’ya “ortak insansız hava aracı geliştirme ve üretme” teklifini içeriyordu. Teklif elbette gazete köşeleriyle sınırlı değil. Örneğin Japonya Savunma Bakanı Gen Nakatani, geçen sene Türkiye’ye Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’i ziyarete geldiğinde, Baykar’a götürülmüş ve gezdirilmişti.
NATO-SERMAYE-NATO’CULUK
Türk savunma şirketlerinin büyümesine itiraz ediyor değiliz elbette. İtirazımız, kamu şirketleri varken siyasetin özel şirketleri pazarlıyor oluşu. Kamu şirketleri bizim, hepimizin ama o özel şirketler bizim değil, sahiplerinin.
Ekonomi ile politika arasındaki ilişki temel ilişkidir. Bu özel şirketlerin NATO savunma harcamalarının ortaya çıkardığı büyük pastadan alacağı pay, sadece parasal bir mesele değil, aynı zamanda siyasal bir meseledir, bağımsızlıkçılığın ve bağlantısızlıkçılığın değil NATO’culuğun zeminini oluşturmaları meselesidir.
/././
Cumhuriyet