Avrupa’nın çöpü denizimizde ve tarım topraklarımızda birikiyor! + Japonya’da şirketler öğrencileri kapışıyor; ‘Kosen’ sistemi merceğinden Türkiye ve Japonya -T24-


Avrupa’nın çöpü denizimizde ve tarım topraklarımızda birikiyor!-Gürkan Akgüneş- 

Atmamamız gerekeni doğaya atıyoruz. Değerini bilmemiz gerekeni de çöpe. Yaşadığımız problemin temelinde şu yatıyor: Biz hem çöpü hem de kaynaklarımızı maalesef doğru yönetemiyoruz. Üzerinde tarım yaptığımız toprağı plastiğe boğuyoruz ve toprağın çalışma biçimini değiştiriyoruz.

Türkiye'nin en temiz koyları bugünlerde plastik çöplerle kaplı. Yapılaşmanın olmadığı antik koylarda bile, artık balıktan çok mikroplastik parçacıkları yüzüyor. Akdeniz’deki kıyılarımızdan sosyal medyaya yansıyan görüntüler, yürek yakıcı.

Tabii hakiyle soruyoruz; Kim attı bunları denize? Tekneler mi. Turistler mi.. Sahilde piknik yapanlar mı?

Keşke mesele birkaç sorumsuz insanın denize attığı pet şişeler ve poşetlerden ibaret olsaydı. Maalesef değil.

Plastiğin geldiği yere doğru gidelim

Çukurova Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi'nden Prof. Dr. Sedat Gündoğdu ve ekibinin Alanya kıyılarında yaptığı araştırma, denizin bazı noktalarındaki mikroplastik yoğunluğunun Akdeniz'deki mevcut kirlilik seviyesinin 60-65 katına çıktığını gösteriyor.

Bazı istasyonlarda bulunan plastiklerin yüzde 60 ila yüzde 93'ünün geri dönüşüm tesislerinde parçalanmış plastiklerle ilişkili olduğu saptanmış. Daha da ilginci, plastiğin izini denizden geriye doğru takip ettiğinizde karşınıza Adana çıkıyor.

Kanallar... Geri dönüşüm tesisleri... Atık sular... Yağmurla sürüklenen plastik kırıntıları...

Araştırmalarda tek bir kanaldan, saatte 1 metreküp su üzerinden yaklaşık 1,5-2 milyar mikroplastik parçacığının Akdeniz'e taşınabildiği hesaplanmış.

Sulama kanallarından tarım toprağına taşınan plastik yığını

Yani denizde gördüğümüz plastiklerin hikâyesi her zaman denizde başlamıyor. The Guardian gazetesinin bu hafta yayımladığı çalışmada da Adana'daki plastik geri dönüşüm tesislerinin yakınındaki sulama kanalları incelenmiş.

Tesislerin aşağı kesimlerinden alınan sularda mikroplastik yoğunluğu, yukarı kesimlere göre 10 kat daha yüksek bulunmuş.

Buraya kadar hâlâ “Akdeniz'i kirletiyoruz” diyebilirsiniz. Ama mesele tam burada başka bir yere gidiyor. Çünkü bu kanallar yalnızca denize su taşımıyor. Çukurova'nın tarlalarını da suluyor.

Toprak plastiği unutmuyor

Çukurova dediğimiz yer herhangi bir arazi değil. Mısırı, pamuğu, narenciyesi, sebzesiyle Türkiye'nin en önemli tarımsal üretim merkezlerinden biri. Şimdi aynı sulama kanallarından yıllarca aynı tarlalara su verildiğini düşünün.

Bir yıl.. Beş yıl. On yıl!

Suyun taşıdığı mikroplastikler toprağa karışıyor. Plastik yok olmuyor; giderek daha küçük parçalara ayrılıyor, sürümle ve su hareketleriyle toprağın farklı katmanlarına taşınıyor. Bilim dünyasının son yıllarda üzerinde yoğunlaştığı mesele de tam olarak bu. Mikroplastik yalnızca toprağın içinde duran yabancı bir madde değil.

Çalışmalar, mikroplastiklerin toprağın parçacıklarını bir arada tutan yapısını, gözenekliliğini ve su hareketlerini değiştirebildiğini gösteriyor.

Daha önemlisi toprağın görünmeyen işçileri de bundan etkileniyor; Bakteriler ve mantarlar...

Toprağın organik maddesini parçalayan, azotu ve fosforu döngüye sokan mikroorganizmalar... Bir avuç verimli toprak aslında başlı başına yaşayan bir ekosistem.

FAO'nun 2025'te yayımladığı bilimsel değerlendirme de plastik kirliliğinin toprağın fiziksel, kimyasal ve mikrobiyolojik özelliklerini değiştirebildiğine; su tutma kapasitesi, besin döngüsü ve bitki gelişimi üzerinde etkiler oluşturabileceğine dikkat çekiyor.

Yani mesele yalnızca: “Bir domateste mikroplastik var mı?” sorusu değil. Çok daha temel bir mesele var: Üzerinde tarım yaptığımız toprağı plastiğe boğuyoruz ve toprağın çalışma biçimini değiştiriyoruz.

Bir tarafta kuraklık nedeniyle her damla sulama suyunun hesabını yapıyoruz. Diğer tarafta aynı suyla tarlaya kirlilik taşıyoruz. Üstelik mikroplastik denize ulaştığında denizin, toprağa ulaştığında toprağın meselesi haline geliyor. Doğaya karıştıktan sonra onu geri toplamak ise kaynağında engellemekten çok daha zor.

Daha çöpümüzü çöpe atmayı beceremedik

İşin bilimsel tarafı böyle. Ama bir de bizim çöple olan tuhaf ilişkimiz var. Sahile gidiyorsunuz, çöp.

Türkiye'nin en güzel koylarından birine gidiyorsunuz; kayaların arasında pet şişeler, içecek kutuları, plastik ambalajlar sizi karşılıyor.

Hafta sonu bir ağacın altında piknik yapayım diyorsunuz, sizden önce gelenlerin bıraktığı poşetler, mangal artıkları, plastik tabaklar her yana saçılmış halde.. Yürüyüş için Belgrad Ormanı'na gidiyorsunuz, bazı noktalarda neredeyse ağaçtan çok çöp görüyorsunuz.

Özetle; yol kenarı çöp, dere yatağı çöp, sahil çöp..

Sonra o plastik yağmurla dereye, dereden nehre, nehirden denize gidince “Akdeniz neden bu hale geldi?” diye şaşırıyoruz.

Oysa ki, daha çöpümüzü çöpe atmayı beceremedik. Üstelik mesele yalnızca çöpü nereye attığımız değil.

Biz çöpe ne attığımızın da pek farkında değiliz!

Geçenlerde Su Politikaları Derneği'nin hazırladığı “Çöpe Giden Sularımız” başlıklı raporu inceledim.

Başlığı okuyunca insanın aklına açık bırakılmış musluklar geliyor değil mi?  Oysa rapor, başka bir çöpten söz ediyor. Biz aslında suyu ekmekle, pilavla, makarnayla, meyveyle, sebzeyle birlikte çöpe atıyoruz.

Bir ekmek, 400 litre su

Mesela bir ekmek...

Raporda kullanılan hesaba göre 300 gramlık bir ekmeğin su ayak izi yaklaşık 400 litre.

Türkiye İsrafı Önleme Vakfı'nın 2025 yılı için açıkladığı günlük 12 milyon ekmek israfı esas alındığında, her gün ekmekle birlikte milyonlarca metreküp su ayak izini de çöpe gönderiyoruz.

Yıllık hesap daha da çarpıcı.

Rapora göre yalnızca ekmek israfından kaynaklanan sanal su kaybımız yaklaşık 1 ila 1,5 milyar metreküp.

Bu miktar, İstanbul ve Ankara'ya bir yılda temin edilen toplam su miktarına yaklaşık olarak karşılık geliyor.

Ekmekle de bitmiyor.

Evde bir gün önceden kalan, dibi tuttuğu ya da lapa olduğu için çöpe döktüğümüz pilavı düşünün.

Raporda, Türkiye'de tüketilen yerli pirincin sadece yüzde 5'inin çöpe gittiği varsayımıyla bile kaybedilen suyun yılda yaklaşık 68,8 milyon metreküp olduğu hesaplanmış.

Makarna?

Tükettiğimiz makarnanın yüzde 10'unun çöpe gittiği varsayılırsa yaklaşık 130 milyon metreküp su kaybediyoruz.

Raporun karşılaştırmasıyla bu, Ankara'ya bir yılda verilen içme ve kullanma suyunun yaklaşık yüzde 35'i.

Bir tabak pilav...

Yarım kalmış makarna...

Bayatladı diye attığımız ekmek...

Çöp kutusuna bakınca bunların hiçbirini su olarak görmüyoruz.

Keban Barajı'ndan daha fazlası çöpte

Asıl rakam ise bundan sonra geliyor. Su Politikaları Derneği, farklı kurumların gıda kaybı ve israfına ilişkin çalışmalarını bir araya getirerek yıllık toplam gıda kayıp ve israfını yaklaşık 28 milyon ton kabul etmiş. Bunun su ayak izi için yaptığı tahmini hesap: 26,6 milyar metreküp.

Bu miktarı insanın gözünde canlandırması zor. Rapor bunun için daha anlaşılır bir karşılaştırma yapıyor: Keban Barajı'nın aktif depolama hacminden daha fazla..

Hatta hesaplamaya göre gıda kaybı ve israfıyla boşa giden bu miktar, tarımsal üretimde kullanılan mavi ve yeşil suyun yaklaşık dörtte birine karşılık geliyor.

Daha garibi ne biliyor musunuz?

TÜİK verilerine göre evlerde en fazla israf edilen gıda yüzde 39,7 ile taze meyve ve sebze. Arkasından yüzde 32,5 ile ekmek geliyor. Gıdaların çöpe gitmesinin açık ara en büyük nedeni ise yüzde 74,4 ile bozulma.  Yani tarlada suyu veriyoruz. Gübreyi veriyoruz. Enerji harcıyoruz. Çiftçi yetiştiriyor. Nakliyeyle markete pazara geliyor. Market soğutuyor. Biz parasını verip eve getiriyoruz. Sonra buzdolabında unutuyoruz.

Ve çöpe atıyoruz. Aslında çöp kültürümüzün iki ucunda aynı problem var. Atmamamız gerekeni doğaya atıyoruz. Değerini bilmemiz gerekeni de çöpe.

Yaşadığımız problemin temelinde şu yatıyor: Biz hem çöpü hem de kaynaklarımızı maalesef doğru yönetemiyoruz.

/././

Japonya’da şirketler öğrencileri kapışıyor; ‘Kosen’ sistemi merceğinden Türkiye ve Japonya -Mitsuru Horiguchi- 

Alternatif eğitim kollarına göre 30 kat daha fazla iş ilanı alan ‘Kosen’lerin ortaya koyduğu Japonya’nın “insan kaynağını kurgulama” sistemi çok çarpıcı sonuçlar üretiyor. Peki nedir Kosen sistemi ve yoğun beyin göçü yaşayan Türkiye için ilham verici olabilir mi? Türkiye’nin zaten sahip olduğu imkânları yeni ilişkiler içinde yeniden bir araya getirmek ve onları ortak bir sistem hâline dönüştürmek mümkün olabilir mi?

Bu yazı, Nihon Keizai Shimbun gazetesinin 29 Temmuz 2026 tarihli sabah baskısında yayımlanan “Kosen öğrencileri için 30 katlık işe alım yarışı” başlıklı haberden esinlenerek kaleme alındı. Türkiye’de genç işsizliğinin kronikleşmiş olmasından duyduğum üzüntüyle, Japonya’nın deneyiminin belki bir ölçüde fikir verebileceğini düşünerek yazıyorum.

Bugün Japonya’da doğum oranlarının düşmesi ve nüfusun yaşlanması nedeniyle gençlerin sayısı giderek azalıyor. Bunun sonucunda birçok şirket ciddi bir nitelikli eleman sıkıntısı yaşıyor. Japonya’nın bugünkü durumunu bilmeyen Türk okurlar için bu belki de inanılması güç bir tablo olabilir. Çünkü bugün Japonya’da şirketler, yeni mezun öğrencileri adeta birbirlerinin elinden kapmaya çalışıyor.

Bu rekabetin merkezinde ise Japonya’nın kendine özgü eğitim kurumlarından biri olan Kosen’ler (Kōtō Senmon Gakkō – Yüksek Teknik Kolejler) bulunuyor.

Japonya Ulusal Kosen Kurumu’nun verilerine göre, bugün Kosen mezunları için iş ilanı oranı yaklaşık 30.
Bu sayı neyi ifade ediyor, derseniz, mezun olan her öğrenci için ortalama 30 ayrı iş fırsatı bulunuyor. Karşılaştırmak gerekirse, dört yıllık üniversite mezunları için bu oran yaklaşık yüzde 1,66. Aradaki fark tek başına bile durumun ne kadar sıra dışı olduğunu göstermeye yetiyor.
Benim evimin yakınında da bir Kosen bulunuyor. Bu okulun öğrencileri için iş bulma oranının 30 kat olduğunu öğrendiğimde, doğrusu ben de büyük şaşkınlık yaşadım.

Peki neden şirketler Kosen mezunlarını bu kadar yoğun biçimde arıyor?
Bunun ilk nedeni, mezun sayısının oldukça az olması. Kosen’lerden her yıl yaklaşık 8 bin 800 öğrenci mezun oluyor ve bunların yaklaşık 6 bini doğrudan iş hayatına atılıyor. Şirketler açısından bakıldığında ise herkes aynı sınırlı insan kaynağını elde etmeye çalışıyor. Başka bir ifadeyle, tek bir genci 30 farklı şirket işe almak istiyor.

Genç işsizliğinin önemli bir sorun olduğu Türkiye açısından bakıldığında bu gerçekten dikkat çekici bir tablo.
Peki nüfusu azalan Japonya’da böyle bir sistem nasıl ortaya çıkabildi?
Bunun cevabı, Japonya’nın yıllar içinde oluşturduğu kendine özgü insan kaynağını etkin biçimde değerlendirme mekanizmasında yatıyor.

Kosen nedir?

Türk okurlar için önce Kosen sistemini açıklamak gerekir.
Kosen ne klasik bir lise ne de sıradan bir üniversitedir. Öğrenciler 15 yaşında bu okullara girer ve beş yıl boyunca mühendislik ile teknik alanlarda yoğun bir eğitim alırlar.
Bu sistemin en önemli özelliği, yalnızca teorik bilgiye değil, laboratuvar çalışmalarına, uygulamalara, üretime ve araştırmaya büyük önem vermesidir.

Üniversitelerin mühendislik fakültelerinde çoğu zaman önce teori öğretilip daha sonra uygulamaya geçilir. Kosen’lerde ise öğrenciler çok erken yaşlardan itibaren gerçek makinelerle, üretim süreçleriyle ve teknolojilerle iç içe eğitim görürler.

Kısacası burada teoriden çok pratik ön plandadır.
Bu nedenle Kosen mezunları, işe başladıkları ilk günden itibaren üretim sahasında katkı sağlayabilecek bilgi ve deneyime sahip olmaya başlarlar.

Kosen mezunları tercihinde dört temel neden?

Şirketler neden Kosen öğrencilerini tercih ediyor?
Bunun başlıca dört nedeni olduğu söylenebilir.

Birincisi, mezunlar doğrudan çalışabilecek düzeyde yetişmektedir. Bir şirket için yeni mezun bir çalışanı sıfırdan eğitmek ciddi zaman ve maliyet gerektirir. Kosen mezunları ise hem mühendislik bilgisini hem de uygulama deneyimini okuldayken kazanmış olarak mezun olurlar.

İkincisi, üretim sahasını gerçekten tanırlar. Sadece teknik çizim yapabilen kişiler değildirler; makineleri kullanabilir, sorunları tespit edebilir ve çözüm geliştirebilirler.

Üçüncüsü, problem çözme becerileri yüksektir. Robot yarışmaları, bitirme projeleri, laboratuvar çalışmaları ve çeşitli uygulamalar sayesinde sürekli düşünmeye, denemeye ve hata yaparak öğrenmeye alışırlar.

Dördüncüsü, şirketlerde uzun süre çalışma eğilimleri daha yüksektir. Bir şirket açısından işe aldığı kişinin uzun yıllar kurumda kalması büyük bir değerdir.

Kosen’i tercih eden gençlerin önemli bir kısmı, yalnızca bilgi ezberlemekten hoşlanan öğrenciler değildir. Onlar, kendi elleriyle bir şey üretmekten mutluluk duyan, üretmeyi hedef alan kişilerdir. Robotlara, makinelere ya da programlamaya tutkuyla ilgi duyan öğrenciler bu okullarda oldukça yaygındır.

Şirketler arasındaki rekabetin ön cephesi

Kosen mezunları için yaşanan bu “30 katlık işe alım yarışı”nın ne kadar kızıştığını anlamak için birkaç somut örneğe bakmak yeterlidir.

Japonya’da su altyapısı hizmeti veren Tokyo Su İdaresi (Tokyo Suido), ülke genelindeki 45 Kosen okulunun hemen yakınlarına elektrik direği reklamları yerleştirmiş durumda. Reklamlarda doğrudan okulun adı kullanılarak “… Kosen öğrencilerine” diye sesleniliyor ve adayların şirketin internet sitesine ulaşabilecekleri bir QR kodu da bulunuyor.
Başka bir deyişle şirket, Japonya’nın kuzeyinden güneyine kadar Kosen bulunan bölgeleri tek tek belirleyip öğrencilerin her gün görebileceği noktaları hedef alıyor.

Büyük kimya şirketlerinden biri ise daha da dikkat çekici bir yöntem geliştirdi.
Şirket, ana üretim tesislerinin bulunduğu Güney Japonya’da “mezun olduktan sonra memleketinde çalışma garantisi” uygulamasını başlattı. Özellikle yarı iletken sektörünün de yoğun biçimde mühendis aradığı günümüzde, Kosen öğrencilerine daha işe başlamadan önce görev yerlerinin kendi bölgeleri olacağı taahhüt ediliyor.

Artık şirketler yalnızca maaş ve sosyal haklarla rekabet etmiyor. Gençlerin geleceğe ilişkin en büyük kaygılarından biri olan “nerede yaşayacağım ve çalışacağım” sorusuna da cevap vermeye çalışıyorlar.

Japonya’yı ayakta tutan şey, okullar ile şirketler arasındaki bağ

Burada asıl önemli olan yalnızca Kosen sistemi değildir.
Esas dikkat çekici nokta, okullar ile şirketler arasındaki ilişkinin öğrenciler mezun olmadan çok önce kurulmuş olmasıdır.
Örneğin Japonya’nın kuzeyindeki bir Kosen’de, il sınırları içindeki yaklaşık 250 şirket, “Glocal İnsan Kaynağı Geliştirme Birliği” adı verilen ortak bir oluşum kurmuştur.
Böylece şirketler okulla tek tek ilişki kurmak yerine ortak bir platform üzerinden hareket ederler. Öğrencilere düzenli olarak staj imkânları, fabrika ziyaretleri, kariyer buluşmaları ve birebir görüşmeler sunulur.
Sonuç olarak şirketler öğrencilerle ilk kez mezuniyet sonrasında tanışmaz.
Onları öğrencilik yıllarından itibaren tanır; yeteneklerini gözlemler ve güven ilişkisi kurarlar. İşe alım süreci de bu ilişkinin doğal devamı hâline gelir.
Çünkü yalnızca okul insan yetiştiremez.
Yalnızca şirketler de yetiştiremez.
Yerel toplum da eğitimin bir parçasıdır.

Türkiye ile Japonya arasındaki temel fark

İşte Japonya ile Türkiye arasındaki önemli farklardan biri burada ortaya çıkıyor.
Türkiye’de genel olarak süreç üniversite → mezuniyet → iş arama şeklinde ilerliyor.
Ancak üniversite yıllarında öğrencilerin şirketlerle yeterince temas kuramaması, mezuniyet sonrasında ciddi bir çelişki doğuruyor.
Şirketler deneyimli çalışan arıyor.
Gençler ise deneyim kazanabilecekleri ilk fırsatı bulamıyor.
Ben de bugüne kadar birçok Türk arkadaşımın ve tanıdığımın, çocukları için staj yeri konusunda yardım istediğine defalarca tanık oldum.
Çünkü Türkiye’de çoğu zaman güçlü bir çevreniz yoksa staj yapacak yer bulmak bile kolay olmuyor.

Beyin göçünü önlemenin gerçek yolu

Türkiye ile 40 yılı aşkın bir süredir iç içe yaşayan biri olarak beni en çok üzen konulardan biri de budur.
Toplamda yaklaşık 20 yılımı Türkiye’de geçirdim. Bu süre boyunca çok sayıda yetenekli Türk gencinin yükseköğrenimini tamamladıktan sonra kendi ülkesinde kendisine uygun bir gelecek göremediği için yurt dışına yöneldiğine tanık oldum.
Eskiden bu göçün temel adresi Avrupa ve Kuzey Amerika idi.
Son yıllarda ise Doğu Asya ve Güneydoğu Asya ülkelerine giden başarılı Türk gençlerinin sayısının arttığını bizzat çevremden de duyuyorum.

Sık sık “Türk gençleri gelecekten umudunu kesiyor” deniliyor.
Peki gerçekten sorun yalnızca bu mu?
Elbette ücretler önemlidir.
Ancak mesele sadece gelir düzeyi değildir.
Bir insanın kendi bilgi ve yeteneklerini kullanabileceği, gelişebileceği ve değer göreceği bir ortam bulabilmesi çok daha belirleyici olabilir.
Gerçek anlamda beyin göçünü azaltmanın yolu, gençlere “Bu ülkede kendi geleceğimi kurabilirim” duygusunu verebilmektir.

Kosen sisteminin bize gösterdiği asıl şey

Bence Kosen sisteminin başarısı yalnızca eğitim sisteminin başarısı değildir.
Asıl başarı, toplumun tamamının insan kaynağını en verimli şekilde değerlendirebilen bir “insan kaynağını kurgulama sistemi” olarak çalışabilmesidir.

Okullar öğrencileri yetiştirir.
Şirketler onları çalışma hayatına kazandırır.
Yerel toplum sanayiyi destekler.
Öğrenciler ise kendi geleceklerini daha öğrenciyken somut olarak tasarlamaya başlar.
Bu aktörlerin hiçbiri birbirinden bağımsız hareket etmez.
Hepsi aynı sistem içinde birbirine bağlanmıştır.
Elektrik direklerine verilen ilanlar…
Yerel çalışma garantisi…
250 şirketten oluşan ortak insan kaynağı platformu…

İlk bakışta bunlar birbirinden bağımsız kesimler gibi görünebilir.
Oysa hepsi aynı düşünce biçiminin, aynı toplumsal tasarım anlayışının farklı yansımalarıdır.

Türkiye’nin elinde zaten gerekli malzemeler var

Türkiye’nin böyle bir sistemi kurabilmek için hiçbir imkâna sahip olmadığını söylemek doğru olmaz. Tam tersine, gerekli unsurların önemli bir bölümü zaten mevcuttur.
Meslek liseleri, uygulamalı eğitime uzun yıllardır önem veren köklü kurumlardır.
Ankara yakınlarındaki OSTİM gibi organize sanayi kümelenmeleri, şirketlerin bilgi, teknoloji ve insan kaynağını paylaşabilecekleri güçlü bir altyapı sunmaktadır.
Buna ek olarak, Türkiye’deki aile şirketleri ve ustalık-çıraklık geleneği de gençlerin işi doğrudan üretim ortamında öğrenmesine dayanan önemli bir kültürel mirastır.

Sakarya Ticaret ve Sanayi Odası Mesleki ve Teknik Anadolu Lisesi

Bu yönüyle bakıldığında, Kosen felsefesi ile Türkiye’nin geleneksel üretim kültürü arasında aslında şaşırtıcı derecede güçlü ortak noktalar bulunmaktadır.
Dolayısıyla sorun, Türkiye’de gerekli unsurların bulunmaması değildir.

Asıl eksik olan, bu unsurların ortak bir amaç doğrultusunda birbirine bağlanabilmesidir.
Meslek liseleri…
Sanayi kümeleri…
Ustalık geleneği…
Bunların her biri bugün kendi başına varlığını sürdürüyor.
Ancak Japonya’da olduğu gibi birbirini besleyen tek bir sistem hâline gelebilmiş değiller.

Bu nedenle Japonya’nın Kosen modelini olduğu gibi Türkiye’ye taşımaya çalışmak doğru olmayacaktır.
Asıl yapılması gereken, Türkiye’nin zaten sahip olduğu bu değerleri yeni ilişkiler içinde yeniden bir araya getirmek ve onları ortak bir sistem hâline dönüştürmektir.
Belki de Türkiye için gerçek başlangıç noktası tam olarak burasıdır.

Sonuç

Yıllardır Türkiye hakkında aynı cümleyi duyuyoruz:
“Türkiye genç ve dinamik nüfusa sahip bir ülkedir.”
Bu doğrudur.
Fakat yalnızca genç nüfusa sahip olmak tek başına yeterli değildir.
Asıl mesele, o gençlerin sahip olduğu yeteneklerin toplumla buluşabileceği mekanizmaları kurabilmektir.
Belki de Türkiye’nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey; eğitim kurumlarını, şirketleri ve yerel toplumu birbirine bağlayacak yeni bir editing*, yani yeni bir ilişki tasarımıdır.

Kosen sistemi bize yalnızca başarılı bir mühendis yetiştirme modelini göstermiyor.
Aynı zamanda insan yeteneğinin toplum içinde nasıl değerlendirilebileceğini de öğretiyor.
Çünkü bir toplumun geleceğini belirleyen yalnızca insanların yetenekleri değildir.
O yetenekleri birbirine bağlayan ilişkilerin nasıl kurulduğudur.
İşte Japonya’nın Kosen sistemi bana göre tam da bunu anlatıyor.
Ve belki de bugün Türkiye’nin üzerinde en çok düşünmesi gereken konu da budur.

*Bu yazıda kullandığım “editing” (編集) kavramı, yalnızca bilgiyi düzenlemek anlamına gelmiyor. Burada kastettiğim, birbirinden bağımsız görünen insanları, kurumları ve toplumsal mekanizmaları yeni ilişkiler içinde yeniden bir araya getirerek, bütünden yeni bir değer üretme sürecidir.


Kağıtta vakıf, aslında şirket: Patronların üniversitelerinde neler oluyor? -Emre Alım / soL-

Patronların insafına bırakılan vakıf üniversitelerinde yaz tatiliyle birlikte yeni bir kıyımın düğmesine basıldı. Onlarca öğretim üyesinin işine son verildiği İstanbul Aydın Üniversitesi ile bir açılıp bir kapanan Bilgi Üniversitesi'nden akademisyenler kampüslerdeki saldırının arka planını soL'a anlattı.

Yukarıdaki fotoğraf 1967 yılında çekildi.

Arkada yarısı görünen pankartta “Özel okullar devletleştirilmelidir” yazıyor.

Bu taleple İstanbul’dan yola çıkan devrimci öğrenciler 441 kilometre yürüdü, yol boyunca tüm il ve ilçelerde mitingler düzenledi, köylerde konuşmalar yaptı, 13 günün sonunda Ankara’ya vardı.

Yürüyüş amacına ulaştı, özel yüksekokullar kapatıldı veya devlet akademilerine dönüştürüldü. 

Patronlar 12 Eylül'le birlikte yeniden güç buldu. Özel üniversiteler darbenin ardından bu defa “vakıf” adıyla kuruldu. Vakıf üniversiteleri 40 yıl sonra bugün de kapatılıyor. Kimi kısım kısım kimiyse tümden. Hatta vazgeçilip birkaç gün içinde yeniden açılan da var.

Fakat kararı verenler bu kez devrimci öğrenciler değil, bizzat okulların sahibi olan patronlar veya AKP iktidarı. Haliyle motivasyon da farklı. Niyetleri üniversitenin devlet tarafından idare edilip kamu için var olması değil. Tek hedefleri üniversitenin kâr etmesi ya da zarar etmeyerek vergi kaçırma işlevini sürdürmesi.

Vakıf üniversitelerinde yaz tasfiyesi

Akademiyi hedef alan son saldırı dalgası içinden geçtiğimiz yaz günlerinde yaşanıyor.

Eğitim yılı biter bitmez vakıf üniversitelerinde toplu işten çıkarmalar başladı.

İstanbul Aydın, Maltepe, Beykent, Atlas, Arel, Yeni Yüzyıl, Gelişim ve Bilgi Üniversitesi’nde 100'den fazla akademisyenin işine son verildi. Sadece son iki yılda işten çıkarılan akademisyen sayısının 500'ü aştığı tahmin ediliyor.

Üniversiteler “daralmaya gidiyoruz”, “kadro fazlaydı”, “zaten sözleşmeniz bitmişti” gibi bahanelere sığınıyor. Akademisyenler ise kadroların gelir-gider hesaplarına göre daraltıldığını söylüyor.

Kâr getirmeyen bölümü gözden çıkardılar

Bunun en açık örneği İstanbul Aydın Üniversitesi’nde yaşandı.

Başta sosyal bilimler olmak üzere birçok bölümden çok sayıda akademisyen toplu olarak işten çıkarıldı. Kısa süre sonra daha kârlı bölümler için yeni kadro ilanları açıldı.

Patronların Ensesindeyiz Ağı bünyesinde bir araya gelen akademisyenler haklarını alabilmek için harekete geçti, üniversite önünden ses yükseltti ve hukuki süreç başlattı.

İşine son verilen akademisyenlerden biri de Müzik Öğretmenliği programında görev yapan Ulaş Özer. soL'a konuşan Özer, üniversitedeki tasfiye döngüsünü şu sözlerle özetledi:

"Her yıl sınavlar bittikten sonra üniversite birilerini işten çıkarıyor. Bu sene birçok arkadaşımızla yan yana gelmeyi başarabildik. Aslında olan şu: Üniversite belli alanları kârlı, belli alanları görece daha az kârlı ya da zarar eden şeklinde sınıflandırıyor. Bunun sonucunda fakülte ve bölümlerden eleman çıkarıyor. Diyelim ki bir bölümde 5 kişi var ve bu bölüm yeterince kârlı değil. Biz bu 5 kişinin yaptığı işi 3 kişiyle de yapabiliriz diyorlar."

Ulaş Özer'in hesabı kısa sürede doğrulandı. İstanbul Aydın Üniversitesi, neredeyse işten çıkardığı kadar yeni akademisyen alacağını duyurdu. 

l1İstanbul Aydın Üniversitesi, sanki onlarca emekçiyi haklarını ödemeden kapı önüne koyan kendileri değilmiş gibi “akademik kadromuzu büyütüyoruz” diye ilan vermekten çekinmedi.

'Tamamen patron şımarıklığı'

Personel azaltılan ve artırılan bölümlerin farklı olduğuna dikkat çeken Özer, "Kendilerince kârlı olan bölümlere kadro aktarıyorlar" dedi.

Nitekim vakıf üniversitelerinin işleyişi de bu mantığa dayanıyor. Vergi kaçırmak veya kamuoyu nezdinde itibarını makyajlamak isteyen sermaye grupları, bir vakıf üniversitesi kuruyor ya da satın alıyor. Üniversitenin bu işlevini sürdürebilmesi için sık sık giderlerde kesintiye gidiliyor. Getirisi düşük bölümler ya kapatılıyor ya da daraltılıyor.

Son yıllarda öğrenci sayısı düşen vakıf üniversiteleri, az tercih edilen bölümleri "masraf kalemi" olarak görüyor.

İşten çıkarılan akademisyenler bir de hak gaspıyla karşı karşıya. Üniversite yönetimi tarafından hukuksuz anlaşmalar dayatıldığını aktaran Özer, şu ifadeleri kullandı:

"Zaten hakkımız olan, üniversitenin ödemek zorunda olduğu kıdem tazminatı, ihbar tazminatı gibi başlıklar pazarlık konusu haline getirilmeye çalışılıyor. Sunulan anlaşmayı imzalamayanlara ödeme yapılmıyor ve mahkeme yolu gösteriliyor. Mahkeme 1-2 yıl içinde sonuçlanana dek ödeyecekleri paranın değerini kaybedeceğini biliyorlar. Tamamen bir patron şımarıklığı söz konusu."

Adı vakıf, işi şirket

Aslında kanunen vakıf üniversitelerinden kazanç sağlamak mümkün değil. Vakıf Yüksek Öğretim Kurumları Yönetmeliği’nin 28. maddesi şöyle diyor:

“Vakıflar kendilerine kazanç sağlamak amacı ile yükseköğretim kurumu kuramazlar. Kurmuş oldukları yükseköğretim kurumundan herhangi bir surette gelir, kazanç ve hak elde edemezler.”

Ancak uygulama farklı. Vakıf üniversiteleri doğrudan olmasa da dolaylı olarak kâr etmeye uygun. 

Üniversitenin yemekhane, güvenlik, temizlik, inşaat, teknoloji altyapısı ve yayıncılık gibi ihtiyaçları mütevelli heyeti üyelerinin veya yakınlarının sahip olduğu özel şirketlerden temin ediliyor. Bu tedarikçi şirketler üzerinden kâr elde edilebiliyor.

Kampüs binaları, yurtlar veya arazi genellikle kurucu vakfa ya da kurucuların gayrimenkul şirketlerine ait oluyor. Üniversite bu mülkleri yüksek kira bedelleriyle kullanarak patronlarına düzenli nakit akışı sağlıyor.

Özellikle tıp fakültesi bulunan vakıf üniversitelerinde hastaneler başlı başına bir finansman kaynağı oluyor.

Fakat bunlar bir noktada teferruat. Çünkü vakıf statüsünün kendisi patronlar için oldukça önemli bir kapıyı aralıyor.

Vakıf statüsünde olduğu için özel üniversitelere aktarılan kaynaklar eğitime yapılan yatırım veya bağış sayılıyor. Bu da çeşitli vergi muafiyetleri, indirimler ve kamu desteklerini beraberinde getiriyor.

Holdinglerin elde ettiği kârlar normal şartlar altında kurumlar vergisine tabi olacakken, bir kısmı vakıf üniversitelerine aktarılarak şirketlerin kurumlar vergisi matrahından düşülüyor.

Kara para, kayyım, kıyım

Bu yöntemle vergiden kaçınmak kadar kara para aklamak da mümkün. Can Holding örneği bunun en taze ispatı.

AKP içerisinde büyüyen kavga Can Holding’e uzanmış, on milyarlarca lirayı akladığı tespit edilen şirketle birlikte bağlantılı olduğu Bilgi Üniversitesi de TMSF’ye devredilmişti.

İşlevi gereği TMSF’nin bir süre sonra üniversiteyi satması bekleniyordu. Ani bir kararla üniversite 22 Mayıs’ta AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla kapatıldı ama 3 gün sonra yeniden açıldı.

Öğrenciler ve akademisyenler Bilgi Üniversitesi'nin kapısına kilit vurulmasına boyun eğmedi, günlerce direndi.

Akademisyeninden öğrencisine tüm üniversite o günden bu yana diken üstünde.  

Akıbeti belirsiz olan okulda neredeyse her gün yeni bir karara imza atılıyor.

Üniversitede 21 yıldır görev yapan Tarih Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Bülent Bilmez, dönem ortasında haksızca işten çıkarıldı.

Önümüzdeki akademik yılda Tarih, Sosyoloji, Spor Yöneticiliği, Genetik ve Biyomühendislik ile İş Sağlığı ve Güvenliği programlarına yeni öğrenci alınmayacağı duyuruldu.

soL’a konuşan Bilgi Üniversitesi'nden bir akademisyen, kampüste yaşanan değişimi şöyle anlattı:

“Kampüste aylardır yoğun bir yenileme ve onarım faaliyeti var. Binaların içi, kaldırımlar yenileniyor, her köşeye yeni lambalar ve kameralar yerleştiriliyor, sayısı görünür biçimde artan güvenlik görevlilerinin altına elektrikli scooter veriliyor. Üniversite yönetimi göründüğü kadarıyla bunlara para harcamayı tercih ediyor. Ve tabii bir de üniversite tercih dönemi için reklam panolarına. Sanırım kaygıları ‘müşteri çekmek’. Üniversiteye dair ufukları da imajdan ibaret.”

Bilgi Üniversitesi neye hazırlanıyor?

Yeni öğrenci almayan bölümler kapatılacak mı? Hummalı çalışmaların sürdüğü üniversite satışa mı hazırlanıyor? Kampüsün taşınması mümkün mü? Bu defa üniversitenin kapısına kalıcı olarak kilit vurulabilir mi?

Yanıtlar belirsiz ama yaşananlardan çıkarılacak ders net. Sözü tüm sürece tanıklık eden akademisyene bırakalım:

“Kapatılma, satış, taşınma, bölüm kontenjanları gibi birçok konuda ortada sayısız dedikodu dolaşıyor. Bunların ne kadarı hayal ürünü, ne kadarı ön hazırlık, ne kadarı pazarlık kozu, ne kadarı gerçek bilemiyoruz. Dünkü Can Holding rezaletleriyle yarın için elitler düzeyinde dönen bilemediğimiz hesaplar iç içe girmiş durumda olmalı. Köklü eğitim kurumlarının bu konularla anılması bana kalırsa utanç verici. Bugün Bilgi'nin başına gelenler ileride bir eğitim kurumunu piyasacı bakış açısıyla yönetmeye çalışmanın tutarsızlıklarını gösteren bir örnek olarak okutulacaktır.”

Dünden bugüne

1967’de, devrimci öğrenciler Ankara’ya yürürken çeşitli engelleme girişimleriyle de karşılaştı. Özel okul patronları adına bu vazifeyi yerine getirenlerin başında o dönem kanlı provokasyonlara imza atan Bugün Gazetesi yer alıyordu.

Kıdemli gerici Mehmet Şevket Eygi, yürüyüş boyunca gazetede kaleme aldığı yazı dizisinde, “Özel okullar yürüyüşünün arkasında komünizmin çirkin yüzünün göründüğünü” söylüyordu.

Eygi’nin sözleri tesadüf değildi. Kendisi 1959’dan itibaren Özel Harp Dairesi’nde Fethullah Gülen ile birlikte "komünizmle mücadele faaliyetleri" için bizzat görevlendirilmişti.

Nitekim Eygi’nin temsil ettiği akıl iktidara geldiğinde hırsla kamu mallarını yağmaladı, piyasayı eğitim dahil her alana soktu.

60 yıl önce Eygi’lere rağmen üniversitelerde patronların hesaplarını yerle bir edenler, bugün de görev başında.

Patronların Ensesindeyiz Ağı’nda örgütlenen eğitim emekçileri, bu mücadeleyi büyütmeye çağırıyor:

“İstanbul Aydın Üniversitesi’nde yaşananlar münferit değildir. Bu tablo vakıf üniversitelerini birer ‘ticarethaneye’, akademisyenleri ise ‘ucuz iş gücüne’ dönüştüren sermaye düzeninin çıplak bir fotoğrafıdır. Haklarımızı gasp edenlerin, bilimi tüccar zihniyetine kurban edenlerin ensesinde olmaya davet ediyoruz!”

Emre Alım / soL

Yetmez ama evet diyenler, seyirci kalanlar ve direnenler + Türkiye’nin Sırat Köprüsü: Açılım Masalı (I) -CUMHURİYET-


Yetmez ama evet diyenler, seyirci kalanlar ve direnenler -Zülal Kalkandelen- 

Ben bu satırları yazarken PKK terör örgütüne af getiren yasa önerisi, AKP, MHP, DEM, CHP ve YENİ Parti oylarıyla TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçti. Bugün Meclis’te oylandıktan sonra AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından da onaylanınca, büyük olasılıkla 10 Ağustos 2026 günü yani Osmanlı Devleti’ni hukuken ve siyasi olarak parçalayıp egemenliğini yok eden Sevr Antlaşması’nın 106. yıldönümünde kabul edilecek.

AKP, MHP, DEM/Öcalan tarafından hazırlanan yasa tasarısına CHP, HÜDA PAR ve DSP’nin de evet diyeceği belli; zaten öneriyi imzaladılar.

İmza vermeyenler arasında İYİ Parti başından beri karşı olduğunu ortaya koydu. Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan, yasanın halkoyuna sunulması gerektiğini söylemişti. Yeni Yol grubunun genel kurulda ne yönde oy vereceğini göreceğiz. Yasa önerisine imza atmayan TİP, sessizliğini koruyor.

BELİRSİZLİKLE TEPKİLER DİZGİNLENMEYE ÇALIŞILDI

Özgür Özel’in kurduğu YENİ Parti’nin yönetimi ise günlerdir muğlak açıklamalarıyla kamuoyunun kafasını karıştırdı. Açılım için kurulan TBMM komisyonu kurulurken yaşanan kaos, bu kez de çerçeve yasa konusunda yaşandı.

Hatırlarsanız o zamanki CHP üyeleri, partinin komisyona girmemesi için yalvarmış ama parti yönetimi dinlemeyip girmişti. Komisyon heyetinin İmralı’ya Öcalan’ın ayağına gitmesi söz konusu olduğunda da aynı gerilime tanık olduk ve CHP, tabanın baskısıyla o heyete katılmadı.

Mutlak butlan kararından sonra CHP’den ayrılıp bir umutla YENİ Parti’ye geçen, evinin mutfak harcamalarından, çocuklarının eğitim masrafından ayırdığı paralarla partiye destek olan yüz binlerce insan, çerçeve yasa konusunda net bir tavır bekledi. Çünkü cumhuriyetçi ve Atatürk’ün ilkelerini sahiplendiğini iddia eden bir yönetim vardı karşılarında...

CUMHURİYETÇİ TABANIN TEPKİSİ BÜYÜK 

Ama yasa önerisi açıklanmadan hemen önce Diyarbakır Milletvekili Sezgin Tanrıkulu, basına açıklama yaparak silah bırakan PKK terör örgütü üyelerinin siyaset yapmalarının güvence altına alınmasını istedi. Sosyal medyada adeta kıyamet koptu ancak YENİ Parti yönetiminden hiçbir yorum gelmedi. Hemen ardından gerçekten de PKK teröristlerine siyaset yolunu açan af metni gizli kapaklı toplantıların ardından ortaya çıktı.

YENİ Parti, milletvekillerinden önce Öcalan’a sunulan yasa önerisini yalnızca kendilerine geç gönderilmesi ve kayyım uygulamalarıyla yarattığı çelişki yönünden eleştirdi ve yine tabanın tepkisinden çekindiği için o aşamada imza vermedi. Ama bazı noktalarda eksikler olduğunu Adalet Komisyonu’nda ifade etseler de orada “evet” oyu verdiler. TBMM Genel Kurulu’nda da bu yönde oy kullanacakları anlaşılıyor.

Toplumdan yansıyan yoğun tepkileri değerlendirirsek YENİ Parti, bugün Meclis’te bu tasarıyı onayladığında ölü doğmuş olacak.

KUVÂ-Yİ MİLLİYE RUHU MU DEDİNİZ! 

Hem ABD ve İsrail’in Ortadoğu’daki planları için tasarlanan hem de anayasa değişikliği ile Erdoğan’ın yeniden başkanlığının önünü açan, gerçekte Kürt yurttaşlarımız için değil PKK teröristleri için yapılan, barış ya da demokrasi ile bir ilgisi olmayan bu anayasaya aykırı düzenlemeye “evet” diyenlerin Kuvâ-yi Miliye ruhu ile ilgisi olamaz.

Diyeceksiniz ki o ruhu ara ki bulasın... Haklısınız! Tüm bunlar yaşanırken Le Monde’a yazı yazıp emperyalizmin savaş örgütü NATO’ya bağlılığını ısrarla ortaya koyan bir parti söz konusu sonuçta...

2010’daki yıkıcı dalgadan sonra yeni bir YETMEZ AMA EVET kasırgası ile karşı karşıyayız. Bu kasırganın geleceğini 2023 seçimlerinden sonra bu köşede duyurmuş, 2025’in başında da yeniden sahneye çıktıklarını yazmıştım. Bu süreçte kimlerin onlara katıldığını da gördük.

Çerçeve yasa konusunda susan herkes, anayasa değişikliği ve sonrasındaki bütün gelişmelere karşı da sussun ki tutarlı olsun, ikiyüzlülükle halk aldatılmasın!

/././

Türkiye’nin Sırat Köprüsü: Açılım Masalı (I)-Özdemir İnce-

PKK terör örgütü üyelerine “örtülü af” olarak değerlendirilen yasa tasarısının tezgâhlandığı şu günler, benim “Türkiye’nin Sırat Köprüsü: Açılım Masalı” adlı kitabımın gerekli ve zorunlu olduğu günler. Hiç çekinmeden, konuyu ele alan en kapsamlı ve yetkin kitap olduğunu söyleyebilirim. Kitabın önsözünün giriş bölümünü okumanıza sunuyorum:

[Elinizdeki kitap bir Kürtçülük tarihi değildir, Kürtçülük isyanları tarihi de değildir. Ama bu konularda söylenip yazılan yalanları bozmayı, iftiraları dağıtmayı, konu bağlamında kurulan fesatları ortaya çıkarmayı amaç edinmiş bir gazete yazısı tomarıdır. Kürtçülük karşıtı, Kürt dostu bir kitaptır. Bakın, Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Daimi Temsilcisi Büyükelçi Volkan Vural’ın New York’ta imzaladığı “Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi Alt Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi” hakkında 3 Eylül 2000 tarihli Hürriyet gazetesinde neler yazmışım:

[Pandora’nın kutusu tam anlamıyla açılıp Türkiye Cumhuriyeti’nin uluslararası tutumu belli olmadan Kürtçe ile ilgili görüşleri çok dikkatli dile getirmek gerekiyor. Çünkü hiçbir sözcük masum ve sorumsuz değil.

Anadilde eğitim deyişinin kapsamı çok geniş: Kürtçenin ikinci resmi dil olması; anaokulundan üniversiteye eğitimin içerdiği bütün derslerin bu dilde yapılması anlamına geliyor. Bu işin kültürel yanı. Kültürel yanın işaret ettiği politik amaç ise tam bağımsızlık değilse bile siyasal özerklikten aşağı değil. Türkiye’nin imzaladığı metinler böyle bir anlayışa yol vermiyor.

İkinci görüş ise anadilin öğrenilmesi. “Her birey kendi anadilini öğrenmek, öğretmek, yazmak ve kullanmak özgürlüğüne sahip olmalıdır” ilkesine devletin uzun süre karşı çıkabileceğini sanmıyorum.

Bu nedenle, ister okullarda ister kurslarda olsun, Kürtçe öğrenimi programının uygulanmaya başlayacağını düşünüyorum.

Uzlaşma ve verimli sonuç alma çabalarının karşısında iki engel var: Türk ve Kürt milliyetçilikleri.

İki milliyetçiliğin etkisizleşmesi Türkiye’nin gerçek demokrasiyi kurmasına bağlı.

O zamana kadar da yazarken, konuşurken çok dikkatli olalım. Çünkü dil (lisan) ve sözcükler tekin değildirler. Hiç ummadığınız zamanlarda pişmiş aşa su katarlar.]

Elinizdeki kitapta yer alan ilk yazı bu. Aydınlık gazetesinde yayınlanan “Türk-Kürt Federal İslam Cumhuriyeti” başlıklı son yazı ise 21 Kasım 2013 günü yayımlanmış. Şöyle başlıyor:

[17 Kasım 2013 Pazar günü Diyarbakır’da en azından “bölünme paranoyası” ve “şeriat paranoyası” iddiaları fiilen sona erdi. Paranoya uçup gitti. Şeriat ve bölünme kaldı.

Ne idüğü belirsiz “daha fazla demokrasi”yi isteyen İslamcılar ile Kürtçülerin, liberaller ile soldan dönmelerin, bu kavramın içinin doldurulmasını, tanımının ve öğelerinin sayımının yapılmasını isteyenlere “paranoyak” sıfatını yapıştırdıklarını anımsayalım.

“Daha fazla demokrasi”nin kuşkusuz kurumları ve kuruluşları, anayasa maddeleri, yasaları vardı, olmalıydı. Bunların ne olduğunu sır gibi saklıyorlar, söylemiyorlardı. Bu konuda soru soranları (ki sayıları fazla değildi), “şeriat paranoyası”na, “bölünme paranoyası”na kapılmakla suçluyorlardı.

İşte bu sona erdi!]

Kitabın ilk ve son yazılarında fesadın şifresi çözülüyor. Ama kurgulanan tarihsel mitoslar çok daha ilginç:

1- Kürtler, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun gerçek sahibidir, Türkler bu toprakların yeni kiracılarıdır. “Kürt tarihi Subarular, Hurriler ve Mitanilerden dolayı MÖ 7250 yılına dayanır.”

O halde, Anadolu’nun adı sadece Türkiye olmamalıdır.

İyi de önce Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin adına da itiraz etmeleri gerekmez miydi?

O halde, Türkiye’nin adı Türkiye olmamalıdır. Ama şu soruya cevap verilememektedir: Peki Kürtler, Anadolu’yu İzmir’e kadar ele geçirip kendi Kürdistan devletlerini yüzlerce yıl kuramadılar da Anadolu’yu neden Türklere ikram ettiler?

2- “1071 yılında Alparslan’ın Bizanslılarla yaptığı savaşta Mervaniler tüm güçleriyle Müslüman Türkleri desteklemiştir” ya da “Hırıstiyan Bizanslılarla savaşan Alparslan komutasındaki altmış bin kişilik Selçuklu ordusunun on beş bini Kürtlerden oluşuyordu.” (Bak: “Tarihi Çarpıtmak 2” adlı yazı)

O halde, Anadolu’nun adı sadece Türkiye olmamalıdır.

İyi de önce Selçuklu ve Osmanlı devletlerinin adına da itiraz etmeleri gerekmez miydi?

3- “Sünni Osmanlılarla Alevi Safevilerin arasında siyasi gerginliğin giderek artması üzerine, Safevi yönetiminden rahatsız olan Sünni Kürtlerde de Osmanlılarla bir olarak Safevilere karşı koyma eğilimi ortaya çıktı. Bu eğilimin güçlenerek Kürtlerle Osmanlılar arasında bir siyasi ittifaka dönüşmesinde meşhur Kürt âlimi İdris-i Bitlisi’nin büyük etkisi oldu.”

İttifak iki eşit güç arasında yapılır: Bir tarafta gücünün doruklarındaki Osmanlı İmparatorluğu, bir tarafta kendilerine Yavuz Sultan Selim’in lütfettiği beylerbeyi seçme hakkını kullanamayıp sultandan bir beylerbeyi göndermesini isteyen başıbozuk Kürt beyleri.

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

Avrupa’nın çöpü denizimizde ve tarım topraklarımızda birikiyor! + Japonya’da şirketler öğrencileri kapışıyor; ‘Kosen’ sistemi merceğinden Türkiye ve Japonya -T24-

Avrupa’nın çöpü denizimizde ve tarım topraklarımızda birikiyor!-Gürkan Akgüneş-  Atmamamız gerekeni doğaya atıyoruz. Değerini bilmemiz gerek...