soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Mart 2026-

TKP'den NATO’ya yanıt: 'Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız!' 

Ankara Beştepe’de Temmuz ayında zirve yapmaya hazırlanan NATO’nun “100 gün kaldı” paylaşımına TKP’den yanıt geldi: “Şimdiden ilan ediyoruz: Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız!”. TKP 4 Nisan'da NATO’nun kuruluş yıldönümünde yurttaşları Ankara’da sokağa çıkmaya çağırıyor.

Dünyanın en büyük terör örgütü NATO 2004 yılından sonra ikinci kez ülkemizde zirve toplamaya hazırlanıyor.

7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara Beştepe’de düzenlenecek NATO Zirvesi’ne 100 gün kaldığına dair bir paylaşım bugün NATO’nun resmi sosyal medya hesaplarından yapıldı.

Paylaşımda “Ankara’da düzenlenecek 2026 NATO Zirvesi'ne 100 gün kaldı” denilirken, NATO zirvelerinin “ittifakın karşı karşıya olduğu önemli konularda kararlar almak üzere” toplandığı belirtildi, Türkiye’nin 2004’teki zirveden sonra ikinci kez bir NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapacağı hatırlatıldı.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) NATO’ya “Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız” uyarısında bulundu.

NATO’nun paylaşımını alıntılayan TKP'den yapılan açıklamada şöyle denildi:  Şimdiden ilan ediyoruz: Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız! Dünyanın en büyük terör örgütü NATO’ya geçit vermeyeceğiz. NATO’yu ülkemizden söküp atmak için 4 Nisan’da Ankara’da bir araya geleceğiz.” 

Şimdiden ilan ediyoruz: Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız!  Dünyanın en büyük terör örgütü NATO’ya geçit vermeyeceğiz. NATO’yu ülkemizden söküp atmak için 4 Nisan’da Ankara’da bir araya geleceğiz.  https://t.co/Ge2cbL9ydL https://t.co/W8WsHyFP0X — TKP (@tkpninsesi) March 29, 2026

NATO'nun kuruluş yıldönümünde Ankara'da yürüyüş: 'Ülkemizden söküp atacağız'

TKP önümüzdeki hafta sonu NATO’nun kuruluş yıldönümü olan 4 Nisan'da Ankara’da sokağa çıkacağını duyurmuştu.

Eylem 4 Nisan Cumartesi günü saat 18.30’da Kolej'de başlayacak.  Buradan Sakarya Meydanı’na düzenlenecek yürüyüşün ardından saat 19.00’da basın açıklaması yapılacak. TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan’ın da katılacağı eylemde bir ağızdan "NATO'yu ülkemizden söküp atacağız!" denilecek. Emekçilere ve yurtseverlere çağrı yapan TKP eylem duyurusunda şu ifadelere yer verdi:  Dünyanın en büyük terör örgütü NATO'nun kuruluş yıldönümünde Ankara'da yürüyoruz! 4 Nisan Cumartesi günü saat 18.30'da başlayacak yürüyüşe 'NATO'yu ülkemizden söküp atacağız!' diyen tüm Ankaralı emekçileri, yurtseverleri davet ediyoruz.”

Frontal lob ve boğazımıza geçirilen NATO ilmeği -Engin Solakoğlu- 

Temsil eder gibi yaptıkları halkın Boğazlar üzerindeki egemenliğini yabancı devletlere devretmeye kalkışanlar, şahsi kurtuluş kaygıları sebebiyle Türkiye halkını İran halkıyla boğazlaştırmaya yeltenenler hesabı da yine o halka verirler. Bu bir temenni değildir. Mutlaka verirler.

Bu hafta birbiriyle bağlantılı gördüğüm iki konuyu açmaya çalışacağım. Kısa olmayacak. İlle de okuyacağım diyorsanız, yanınıza büyükçe bir bardak çay ya da kahve almanızı öneririm.

Frontal lobun yediği herzeler

İran’a yönelik emperyalist saldırı birinci ayını doldurdu. İran salt savaş alanında değil, siyaset ve propaganda konusunda da düşmanlarına kök söktürüyor.

ABD-İsrail ikilisinin ya da son zamanlarda kullanmayı tercih ettiğim deyimle, İsrail Birleşik Devletleri’nin ise bocaladığını görüyoruz. Savaşın sonu ne olur bilemeyiz ama şunu itiraf etmek zorundayız: İran hepimizi şaşırttı ve şaşırtmaya devam ediyor. Daha önce yaşamadığımız türden  bir savaş manzarası karşısındayız.

“Daha önce yaşamadığımız” tanımına sokabileceğimiz bir gelişme İsrail’den. İsrail Genelkurmay Başkanı Zamir soykırımcı güruhun içe doğru çökmesi riskinden söz ediyor. Gazze’de çoluğu çocuğu katledip insanlık suç teşkil eden marifetlerini sosyal medyada paylaşacak kadar keyif alan askerleri savaşın bu yeni evresinde bitap düşmüşler. Bu suç çetesinin başındaki Zamir “bana yeni asker bulun” diyor. Filistin ve Suriye’de işgali sürdüren, Lübnan’da ilhak amaçlı bir saldırı yürüten üniformalı haydutlara takviye gerekiyormuş. Bu bir yandan beklenebilecek bir durum ama Zamir’in zırlamasının asıl sebebinin Lübnan’ı savunan direniş, Hizbullah olduğu açık. Şu ana kadar verilen sayılarda abartma payı bulunduğunu varsaysak dahi İsrail kara ordusunun Lübnan’da büyük kayıplara uğradığı anlaşılıyor.

İsrail Birleşik Devletleri’nin Washington cephesinde ise bir tür manyaklık hali hüküm sürüyor. Trump’ı daha sonra ele alacağız ama önce diğerlerine bakalım.

İran savaşının ilk haftalarında pek de ön saflarda gözükmeyen Rubio zuhur etti. En iyi bildiği işi yapıp büyük bir ciddiyetle savaş yalanlarını art arda sıralıyor. Bana sorarsanız savaşı değil, sonrasını düşünüyor. İran konusunda yaşanacak bir başarısızlığın 2028 yılında aday olmayı düşündüğü Başkanlık seçimlerine yapabileceği olumsuz etkilere kafa yoruyor.

Başkan Yardımcısı Vance başka bir alemde. İranlıların müzakere edilebilir Amerikalı olarak kabul etmesinin ardında yatan sebebin Cumhuriyetçi mafya bünyesinde savaş ve İsrail konusunda yaşanan görüş ayrılıklarını derinleştirme isteği olduğu söyleniyor. Bana kalırsa odaklanma zorluğu çeken düz bir salak olmasının da payı var. Vance önceki gün, İranlıların nükleer intihar yeleği imal ettiklerinden söz etti. Sonra bu sözlerinin yeterince ahmakça olmadığını düşünmüş olmalı ki, dün UFO’lar hakkındaki görüşlerini açıklama ihtiyacı duydu. Uzaylıların şeytani varlıklar olduğunu düşündüğünü söyledi. Bu son cümledeki en iddialı sözcük “düşünmek” olsa gerek.

Trump’ın Savaş Bakanı Hegseth’in konuşma ve davranışları Türkiye’de aşina olduğumuz bir durumu gösteriyor. Yetenek ve kapasite bağlamında altından kalkamayacakları görevlere getirilenler, eksikliklerini insanlıktan ve asgari ahlakî standartlardan uzaklaşarak, bir de kendilerini o göreve getirenlere olmadık şekillerde yaranarak gidermeye çalışırlar.

Çete liderine geldik. Trump’ın hayatına dair filmi (The Apprentice-2024) izlerseniz karşınızda, gençliğinden itibaren düz kötü bir adam olduğunu öğrenmiş olursunuz. Epstein skandalındaki rolüne değinmeye bile ihtiyaç duymuyorum. Standart bir patron. Irkçı, faşizan eğilimli, kadın düşmanı, bencil, empatiden yoksun, kötücül vs.. Kendisine tek standart olarak belirlediğini söylediği kişisel ahlâkı zaten mevcut değil. Bunların hepsini biliyoruz. Trump’ın genel özelliklerini yazıp “enter” tuşuna bastığınızda karşınıza ilk gelen teşhislerden biri narsisizm.

Yalnız son birkaç gün içinde ağzından püsküren herzeler sanki zamanla gelişen ikinci bir hastalığa da işaret ediyor. Tıp biliminin profesyonelleri, özellikle de nörologlar beni bağışlasınlar. Bu konulara kişisel merakım olduğu için haddimi biraz aşacağım. Anglo-saksonların deyimiyle düzeltilmeye (I stand to be corrected) hatta azar işitmeye de hazırım.

İran’a karşı yürütülen emperyalist saldırının müsebbipleri, Gerald Ford uçak gemisindeki hasarlara dair sürekli "yangın", "kaza" gibi gerekçeler dile getiriyor, geminin savaş bölgesinden bu yüzden uzaklaştığını söylüyor. Hasarlar neden kaynaklıdır tam bilmiyorum. Bunun fazla bir önemi de yok. Sonuçta koca gemi kaçmış. Bu da tartışmasız bir rezalet ABD için.

Trump’ın söylediklerinin yarısını o gemide görevli bir başçavuş söyleseydi askeri mahkemenin yolunu tutmuştu. ABD Başkanı utanç verici boyutta bir askeri sırrı gözünü kırpmadan ifşa etti. Bunu sadece narsisizmle açıklamak ya da kimilerinin yaptığı gibi kurduğu büyük oyunun içinde yer alan kurnazca bir hamleyle açıklamak mümkün değil.

İkinci örnek ise, Suudi Veliaht Prensi Bin Salman’ın Trump’ın bedeninin gerisiyle girdiği etkileşime dair sözleri. Bu arada, isnat edilen eylemin şeklinin değil ama özünün doğru olduğuna kimsenin kuşkusu yok. Trump yağcılık veya yalakalık da diyebilirdi ve bu yine murat edilen aşağılama etkisini yaratırdı. Ancak o durumu en galiz ifadelerle açıkladı. Bu normal değil.

Son birkaç güne sığan bir iki örnek daha var. Bir tanesi canlı yayında bir televizyon sunucusuna yönelik sözlü sarkıntılık, bir diğeri konuşması sırasında “istediğiniz konuda konuşabiliriz, örneğin seks” deyivermesi. Bu noktada evlilik görünümlü çocuk tecavüzü dahil her türlü pisliği yaptıkları halde görünüşte ahlakçılığı kimseye bırakmayan evanjelist kilise ve benzeri yobaz toplulukların Trump’ın en güçlü destekçileri olduğunu akılda tutalım lütfen. Daha açık bir deyişle bu yaptıkları siyaseten işine yarayacak eylemler gibi görünmüyor.

Bence Trump’ın beyin filtreleri devre dışı kalmış. “Ağzına geleni söylemek” deyiminin tıbbi açıklaması sanırım bu.

Yakın çevremde tanık olduğum kimi olaylardan da yararlanarak ve daha önce okuduklarımdan aklımda kalan beyindeki filtreler meselesinin süzgecinden geçirerek internette  yapay zekâ destekli bir arama yaptım. Karşıma aşağıdaki tanım çıktı:

Beyinde filtrelerin (bilişsel/duyusal inhibisyon) kalkması; dürtü kontrol bozukluğu, uygunsuz davranışlar ve aşırı uyarılma ile sonuçlanan, genellikle frontal lobun işlevini yitirdiği durumlardır. Başlıca nedenleri Alzheimer, demans, Huntington hastalığı, frontotemporal demans, beyin tümörleri/travmaları, epilepsi ve MS (Multiple Skleroz) gibi nörodejeneratif veya yapısal rahatsızlıklardır.”

İsrail Birleşik Devletleri’nin emperyalist saldırganlığının kişilerle ilgili olmadığı, İsrail’in başında Ehud Olmert, ABD’nin başında Kamala Harris olsaydı da bu savaşın bir şekilde yaşanacağı sorgulanamaz bir gerçek.

Yalnız birkaç hafta içinde nükleer bir eşiği geçme ihtimali bulunan bu savaşı çıkartan ve sürdüren sarı boyalı primatın “frontotemporal demans”tan mustarip olduğu sonucuna vardım ben. Kendisine değil ama dünyaya acil şifa diliyorum.

Boğazımıza geçirilen NATO ilmeği

Geçen hafta da değindiğim İrancılık tartışmasına giren eski meslektaşlarımdan birisi secaat arz ederken “sicilli NATO düşmanları”ndan söz etmişti. Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi mecazi. Belki bilinen, tanınan anlamında kullanmıştır. Olabilir. Diplomatlardan sadece yabancı dillere değil, kendi dillerine çok hâkim olmaları beklenir. Emekli büyükelçi bu terimi kullanarak bir olasılıkla zevahiri kurtarma çabasına anlatım zenginliği kazandırmak istemiştir. İkinci anlam ise biraz daha vahim. Sicil devlet memuriyetinde bayağı önemli bir kavramdır. Dışişleri özelinde bunun yazılı olanı ve sözlü olanı da mevcuttur. Sözlü olanına koridor sicili denir ki, çoğu zaman koridor sicili yazılı sicil dosyasından daha belirleyici olur. Şayet bu durum geçerliyse, emekli meslektaşım “biz sizin kimler olduğunuzu biliyoruz, hesabınızı tutuyoruz” demek istemiş olabilir. Bir tür tehdittir ama ciddiye alacak değiliz.

Hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın ben o “sicilli NATO düşmanlarından” biriyim. Türkiye Cumhuriyeti’nin ve dünyanın bir yurttaşı olarak, NATO’ya düşman olmamayı iki şekilde açıklarım. Birincisi NATO ve NATO düzeninden doğrudan nemalanmak veya nemalanma beklentisi taşımak, ikincisi cehalet.

NATO emperyalizmin terör örgütüdür ve uyguladığı şiddet salt NATO’nun düşman bellediği diğer devletleri değil, aynı zamanda ve bazen daha da çok üye devletlerin haklarını hedef alır. NATO üye devlet halklarını değil, sermaye düzenini korur, o düzenin bekasına hizmet eder.

NATO Türkiye ve dünya halklarının başına örülmüş bir sermaye çorabıdır. Savaşla öldüremediği zamanlarda, boğarak, nefessiz bırakarak öldürür.

Şimdi o NATO, yıllardır soluksuz bıraktığı Türkiye halkının boğazına bir ilmek daha atmaya hazırlanıyor.

Virajı biraz geniş alacağım zira konu önemli.

26 Mart günü İstanbul Boğazı girişinde saldırıya uğrayan ve ağır hasar alan 140 bin ton ham petrol yüklü “Altura” adlı İstanbul merkezli Pergamon Denizcilik şirketine ait tanker konusu elbirliğiyle örtbas edildi.

Rusya’nın Novorossisk limanından hareket eden ve İstanbul Boğazı'ndan geçmeye hazırlanan tanker boğazın Karadeniz girişine yaklaşık 14 deniz mili mesafede saldırıya uğramıştı. Saldırının eşzamanlı olarak bir SİHA ve bir İnsansız Deniz Aracı tarafından gerçekleştirildiği sanılıyor.

Saldırı, resmi makamlar, ana muhalefet partisi ve ana akım medyada karartıldı ve çarpıtıldı. Batılı haber ajansları ve onların Türkçe uzantıları haberi başta “tanker drona çarptı” tadında vermişlerdi. Ertesi gün ise mesele geminin makine dairesinde bir patlama olduğuna indirgendi ve yavaş yavaş gündemden buharlaştırıldı.

Pakistan’da iki balıkçı gemisi çarpışsa resmî açıklama yapan Dışişleri Bakanlığı da bu konuda sadece soruya cevap formatında bir metin paylaştı. Metinde “saldırının büyük endişeyle karşılandığı, uluslararası hukuka aykırı olan bu ve benzeri saldırıların bölgede ciddi riskler oluşturduğu” belirtildi. Saldırı kınanmadı, kimden geldiği belirtilmedi. Ana muhalefet CHP’nin anlı şanlı dış politika ağızlarından da anlamlı bir ses çıkmadı.

Bu arada NATO üyesi olan Türkiye’nin en kalabalık kenti ve ekonomisinin can damarı olan bir bölgede kıyameti yaşatabilecek olan bu saldırıya NATO da tepki vermedi. Aynı NATO uzaydan giden ve hiçbir şekilde Türkiye’yi hedef almayan füzeleri vurup “müttefikimizin yanındayız” demeyi biliyordu ama bu konuda lâl oldu.

Neden? Çünkü saldırı doğrudan veya dolaylı olarak NATO kaynaklıydı.

Hatırlanacağı üzere geçen Aralık ayında NATO Rusya’ya karşı aldığı asimetrik savaş yürütme kararının ardından Karadeniz’de üç tanker Türkiye açıklarında Ukrayna’nın saldırısına uğramıştı. Geçen hafta da ABD yapımı bir insansız deniz aracı mühimmatla yüklü olarak Ordu’nun Ünye ilçesinde kıyıya vurmuştu. Dahası da var ama uzatmayalım.

Denizcilik sektöründe çok sık rastlanan şekilde son iki yıl içinde üç kez isim ve sahip değiştiren gemi, İsrail Birleşik Devletlerinin ortak suikastı sonucu öldürülen İran Savunma Konseyi Genel Sekreteri Ali Şamhani’nin oğluna ait olduğu gerekçesiyle geçen yıl Ekim ayında AB yaptırım listesine dahil edilmişti. Gemi ABD, İsviçre, Ukrayna ve İngiltere’nin de kara listesinde bulunuyordu.

Özellikle Rusya-Ukrayna savaşından sonra ABD ve saz arkadaşları kafalarına göre yaptırım listeleri düzenlemeye başladılar. Rusya’nın “gölge” filosu, İran’ın “gizli” tankerleri, Venezuela’nın “çok ayıp” petrol sevkiyatı filan derken, ticari gemilere saldırmak, bunlara el koymak adet haline geldi.

İran uğradığı emperyalist saldırıya karşı Hürmüz Boğazı’ndaki denetimini sıkılaştırınca seyrüsefer serbestliğinin kısıtlanmasından yakınan “medeni” Batı’ya atış serbest ne de olsa! Haydutluğunu geniş bir alanda icra eden ABD’nin yanı sıra son birkaç ay içinde Fransa Akdeniz’de, Belçika da Atlantik Okyanusu’nda Rusya bağlantılı olduğunu iddia ettikleri tankerlere el koymuşlardı.

Bu geminin de şu ya da bu ülkenin kafasına göre ilan ettiği yaptırım listelerinde bulunması  bölgede yaşayan milyonlara ve bütün bir ekosisteme kasteden böyle bir saldırının olağan karşılanmasını ve örtbas edilmesini gerektirmiyor.

Boğazımıza geçirilmekte olan NATO ilmeğine gelmeden bu saldırının ortaya koyduğu üç olguyu anımsatalım. Birincisi Karadeniz’de 12 mil olan karasularımızın az ötesinde yaşanan bu saldırıyı önceden tespit, önleme ve caydırma yeteneğinden yoksun olduğumuz. İkincisi NATO’nun kendi gündemi uğruna bu ülkede yaşayanların güvenliğini sağlamak bir yana hayatlarına kastetmekten çekinmediği. Üçüncüsü ise harita boyamakla ve üstüne bayrak iliştirmekle Mavi Vatan yaratılmadığı. Nasıl 100 km yükseklikten geçen bir füze hava sahamızı ihlal etmiş sayılmıyorsa, 14 mil açıkta yaşanan bir saldırı da mavi,  yeşil ya da kahverengi “vatan”a karşı yapılmış olmuyor. Elbette bu tanker saldırısının Türkiye’ye bir mesaj niteliği taşımadığı anlamına da gelmiyor.

Biz mesajın ne olduğu üzerine düşüneduralım, yanıt yine NATO’dan geldi. Adana’da konuşlanacak yeni NATO kolordusunun üzerine bir de İstanbul Boğazı’nda, Anadolu Kavağı’nda İngiltere ve Fransa'nın başını çektiği koalisyon üzerinde NATO taşeronu bir Deniz Unsur Komutanlığı kurulacağı “müjdelendi”. Bunun üzerine bir de, NATO/Epstein sermaye düzeninin köşe taşlarından siyonizm destekçisi BlackRock şirketinin CEO’sunun Akepe Genel Başkanı’yla görüştüğü duyuruldu.

Boğaz girişinde NATO saldırısı, Boğaz’a NATO deniz “unsuru” üssü ve Blackrock... Bir yandan da yanı başımızda süren emperyalist saldırı. O saldırının İsrail Birleşik Devletleri’nin “zafer”iyle bitmesi için Türkiye’nin etkin katkısına duyulan “yakıcı” ihtiyaçla yan yana okunduğunda şifre çözmeye veya derin jeopolitik analizlere gerek kalmıyor.

Emperyalizm ve NATO’su boğazımıza bir ilmek geçirip soluksuz kalana kadar sıkma niyetini ortaya koyuyor. Olağan koşullarda NATO üyesi bir Türkiye dahi bu baskıya direnebilir ve o ilmeği sahiplerinin eline tutuşturabilirdi.

Bununla birlikte İran saldırısındaki Akepe tutumu olağan koşullar altında bulunmadığımızı gösteriyor. Kendi tabanı da dahil, Türkiye’de yaşayanların ezici çoğunluğunun savaşın dışında kalma isteği sebebiyle yoğurdu üfleyerek yediği görüntüsü veren Akepe iktidarı birçok zaman yaptığı gibi içeriye başka dışarıya başka bir hikâye anlatma peşinde. Erdoğan, Kalın, Fidan üçlüsü emperyalist saldırıdan söz ederken ABD’nin adını dahi telaffuz edemiyor. İsrail aşağı, İsrail yukarı. En ileri gidebildikleri nokta, İsrail’in ABD’yi sürüklediği söylemi. Bir aşamada Trump’ın “kandırıldık, Allah affetsin” demesini bekliyorlar sanırım. Onlar da biliyorlar aslında gerçeği ama ABD-Akepe ilişkilerinde iki ülke arasındaki alışılmış hiyerarşiyi de aşan bir durum olduğu çok belli.  Buna bir de “frontal lob”daki işlev bozukluğu olgusunu eklersek, kaygının derinliğini tartabiliriz.

İşin bir de Montrö boyutu var. Uluslararası anlaşmaların metinleri, özellikle de Montrö gibi özgül, teknik unsurlar barındıranlar ebedi değildir. Hükümlerin kimileri zaman içinde kapsayıcılık niteliklerini yitirebilirler. Nitekim savaş teknolojisindeki değişimin Montrö’yü nasıl etkilediğini görüyoruz. 1936’da akıllarda dahi olmayan silah teknolojileri bugün karşımızda.

Bununla birlikte, uluslararası anlaşmalar ve sözleşmeler sadece ana metinle var olmazlar. Bunların bir de özü veya ruhu (essence) vardır. Montrö’deki gemi tipleri, tonaj sınırlamaları gibi unsurlar demode de olsalar, sözleşmenin ruhu, özü, ana maksadı değişmez.

Montrö Marmara ve Boğazlar Sözleşmesi'nin ruhunun dayandığı temel ilke ev sahibi ülke, Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler ve diğerleri ayrımıdır. Bunların yetki, sorumluluk ve hakları arasında net bir hiyerarşi bulunur. Türkiye NATO ülkesi olduğu için, sözleşmeyle tanımlanan Boğazlar üzerindeki hak ve yetkileri NATO üyelerinin tamamına veya NATO’ya  devredilmiş olmaz. Keza Karadeniz’e kıyısı bulunan diğer 2 NATO ülkesinin sözleşmeden kaynaklanan hak ve çıkarları otomatik olarak NATO’nun kıyıdaş olmayan diğer ülkelerine  ait hale gelmez.

Ancak... Evet, ancak. Uluslararası ya da çok taraflı  anlaşma ve sözleşmelerin dayandığı bir başka temel ise “iyi niyet (bona fide-burası ‘bakın ben Latince de biliyorum ukalâlığı yapılan bölüm)” ilkesidir. Niyetini bozan ülke her haltı yiyebilir. Sözleşmede gemi tipleri arasında insansız deniz araçları (İDA) sayılmadığı için 20 bin ABD İDA’sına boğazdan geçiş izni verebilir, yine sözleşmede NATO zikredilmediği için, Boğaz’a NATO üssünü açtım, egemenliğimin bir kısmını devrettim diyebilir.

O durumda diğer taraf, kıyıdaş ülkeler ve özellikle de Montrö’nün Türkiye’den sonraki en önemli muhatabı Rusya tepki gösterir veya göstermez. Bizi birincil derecede ilgilendirecek kısım da o değildir.

Temsil eder gibi yaptıkları halkın Boğazlar üzerindeki egemenliğini yabancı devletlere  devretmeye kalkışanlar, şahsi kurtuluş kaygıları sebebiyle Türkiye halkını İran halkıyla boğazlaştırmaya yeltenenler hesabı da yine o halka verirler.

Bu bir temenni değildir. Mutlaka verirler.

Yeni SOL: Beşinci kol -Serdal Bahçe- 

Yeni SOL’un artık “Sol” olmadığını birilerinin söylemesi gerekiyordu ve zaten çok uzun bir süredir söylenmekteydi. Ama İran’a saldırıya yönelik Yeni SOL tepkiler bunun sadece akademik ve düşünsel bir gereklilik olmadığını, aynı zamanda siyasal bir zorunluluk olduğunu da ortaya koydu.

1960 yılında kuruldu New Left Review (Yeni Sol Bülten) dergisi. Şimdi web sitesinde kendi tarihini anlatırken 1956 yılının dönüm noktası olduğunu vurgulamaktadır dergi çevresi. 1956’da hem Nasır’ın Süveyş Kanalı’nı millîleştirmesinin üzerine İngiltere-Fransa-İsrail ortak müdahalesi geldi hem de Macaristan’daki karşı-devrim çabası Sovyetlerin müdahalesiyle sonlandırıldı. Kısacası dergi çevresi hem kapitalist emperyalist gericiliğin hem de onların deyimiyle “yozlaşmış” ya da “bürokratikleşmiş” sosyalizmin müdahalelerinin yeni bir sol anlayış için zemin oluşturduğunu ve kendilerinin bu yeni arayışın ürünü olarak doğduğunu belirtmektedir. Neticede hem kapitalizme hem de sovyet sosyalizmine mesafeli bir yeni sol anlayış doğmuştu.

Dergi daha ilk sayısından “İngiliz işçi sınıfının derdi ne?” sorusunu sorarak başladı yayın hayatına. Öyle ya, eğer Marx’ın ve tilmizlerinin beklentileri doğru olmuş olsaydı en gelişmiş kapitalist ülke olarak İngiltere’nin işçi sınıfının tarihsel devrimci rolünü ifa etmesi, ona uygun davranması gerekirdi. Oysa İngiliz işçi sınıfı çok erken tarihlerde kendi burjuvazisiyle uyuşmuştu. Uyuşmak iki anlama da gelmekteydi; hem burjuvazinin oyununun kurallarını kabul etmişti, hem de devrimcilikten uzak bir mayışma, tembelleşme emareleri göstermişti. Peki ama neden böyle olmuştu? Dergi bu sorunun cevabını bulmayı kendine amaç edindiğini açıklamıştı, ama bulamadı. Başta Marksizmin kara suları içinde bu cevapları aradı ama bulamayınca başka kara sularına yöneldi. Giderek Marx’ı kovdu ve başka mahallenin azizlerine yöneldi. Bir süre sonra da aramayı bırakıp kestirmeden işçi sınıfının, Marx’ın beklentisinin aksine, tarihsel özel bir rolünün olmadığına karar verdi. Böylece Yeni “Sol” giderek anti-marksist bir solu ifade etmek için kullanılmaya başlandı.

Daha sonra bu Yeni SOL başlığının ya da şemsiyesinin altına pek çok başka akımlar da girmeye başladılar. Aslında Yeni SOL, yeni bir tanımlama da değildi, tanımlamanın tarihi daha eskilere dayanıyordu. Ama bir süre sonra anti-marksist, anti-sovyetik tüm akımları altında toplayan geniş bir şemsiyeye dönüştü. Sovyet sosyalizminin intiharından ve leninist parti ve örgütlenme pratiklerinin gözden düşmesinden sonra şemsiyenin altındaki nüfus giderek büyüdü. Başarısız olduğu kabul edilen marksizmin ve sovyet sosyalizminin uzağındaki tüm sol akımlar için sığınılacak sıcak bir yuva sağladı.

Sovyetler Birliği’nin çözülmesinden sonra hem moral hem de fiziksel olarak güçlenen Yeni SOL hemen “biz demiştik”çi, “kaba ekonomizm ile hesaplaşılmalı”cı, “demokrasisiz sosyalizm olmaz”cı, “toplum mühendisliğini amaçlayan büyük (grand) anlatıların mahkum edilmeleri gerekir”ci bir hatta savruldu. Başlarda pek coşkulu idiler; içinde Marx’ın, Engels’in, Lenin’in ve Stalin’in olmadığı, daha özgürlükçü, daha az mekanik, daha az indirgemeci, daha kapsayıcı bir sosyalist anlayışı inşa edecekleri beklentisi vardı. Bu süreçte kuramsal bakış açısını ve bu bakış açısına uygun dili değiştirerek marksizmi kovmak ve yenisini kurmak gibi iddialı bir hedefleri de vardı. Marx’ı kovdular, amma velakin yerine bir şey koyamayınca ortaya çıkan, “Sol” da olmayan bir garip yapı oldu. Yeni SOL ile ilgili olarak vurgulanacak ilk belirleme budur; kuramı olmayan zavallı bir çorbadır. 

Peki ama neden bu yazının konusu oldu Yeni SOL? İki nedenle. Birincisi İran’a Amerikan emperyalizmi ile İsrail faşizminin ortak müdahalesi bu yeni solun hem yeniliğini hem de solculuğunu test eden bir ortamı yarattı. İkincisi de, bir süredir Türkiye’de bir dergi çevresi ve onun yazarları hakkında devam eden tartışmadır. Biz bu ikincisiyle doğrudan ilgilenmiyoruz. Zaten bolca yazıldı çizildi. Bu yazıda Yeni SOL’un genel olarak bazı niteliklerinden bahsedeceğiz.

Bu vasıflardan ilkinin ciddi anlamda kuramsızlık olduğunu söylemiştik. Yanlış anlaşılmasın, bu akımın önde gelen yazarları entelektüel ve kültürel olarak çok deruni yazarlardır. Çok gösterişli bir şekilde yazmakta ve gösterişli bir şekilde sunmaktadırlar. Bu konuda bir şüphemiz yok. Ama kuram da yok. Malum Marx’ı ve diğerlerini kovduktan sonra arayışa çıktılar. Pek çok isim ve bu isimlere ait kuramsal çerçeve denendi, ama yeni bir kuramsal bakış açısı üretemediler. Weber, Nietzsche, Polanyi, Durkheim, Spinoza, Foucault, Kant; neyse şimdi hepsini saymayalım, liste çok uzun. Ama olmadı, bugün Yeni SOL’un üzerinde konuştuğu konular hakkında derli toplu analiz yapmaya el verecek bir kuramsal altyapısı yok. Ortaya sürülenler ise yamalı bohça formunda, kitsch tadında.

Yamalı bohça türünden bir kuramsal altyapıdan türetilen ve insanlığın güncel sorunlarına cevap niyetine sunulan argümanların bir bütün olmadığını söylemek malum olanı bildirmek anlamına gelecek. Sokak diliyle dün dediğini bugün reddeden, hatta bir önceki paragrafta kelam ettiğini bir sonraki paragrafta yalanlayan garip bir anlayış doğdu. Üstelik bu anlayışın kendisi oldukça apolitik bir tarza da yol açtı. Tutarlı cevap vermeyince tutarlı ve keskin bir politik hat da tutturulamadı. Örneğin bu cenahın kimlik sorunlarını, toplumsal cinsiyet düzeyindeki eşitsizlikleri, çevre ve iklim sorunlarını, anayasal ve siyasal düzen sorunlarını ele alış tarzlarına bir bakın.

Bu son dediğimiz Yeni SOL’un ikinci ayırt edici niteliğini de ortaya sermektedir. Malum bunlar grand/totalist (bütünlükçü) bakış açılarını yekten reddettiler ya şimdi her sorunun kendine ait bir dünyası olduğunu savunmaktalar. Örneğin Kürt sorunu ile Türkiye kapitalizminin sınıfsal ve toplumsal sorunları arasında bir ilişki yoktur bunlara göre. İkisi ayrı dünyaların sorunlarıdır. Böylece bir dünyada solcu, ötekinde sağcı, berikinde liberal, şu en sonda gördüğünüzde de muhafazakâr hatta İslamcı olma şansını elde etmiş oldular. Bunun politik getirisi de oldu. Artık herkesle birlikte olabilecek, herkesle iş tutabilecek hale geldiler. Çevre sorununda liberal, gelir dağılımı sorununda solcu olabilmek müthiş bir manevra alanı yarattı.

Peki birileriyle birlikte olmak gerekiyor muydu? Gerekiyordu çünkü hatırlayın başta alternatif, daha özgürlükçü, daha demokratik bir sosyalizmi kurmak için yola çıkmışlardı. Şimdi utansalar da o zaman vaatleri pek büyüktü. Şimdi apolitik olsalar da o vakitler politik olma yeminiyle yola çıkmışlardı. Ama kendi politik öznelerini yaratamadılar tabii ki. Çünkü leninist parti ve benzeri örgütlenme pratiklerinden uzak durmaya söz vermişlerdi ama onların yerine de bir şey koyamadılar. Oysa siyaset örgütlenmek demekti. Kendileri yaratamayınca başkalarının örgütlenmelerine maydanoz oldular. Bir dönem Yeni SOL’un gözleri Meksika’daki Zapatista isyanındaydı. Sonra bu gözler yavaşça Seattle’daki anti-küreselleşmeci isyana, sonra da küreselleşme karşıtı başka kitle hareketlerine kaydı. Hatta o vakitler bunun kuramını bile yapmaya çalıştılar, gerçek bir kuram değildi ortaya çıkan tabii ki. “İktidarı hedeflemeyen sol”, “yeni kitle hareketleri”, “tavandan değil tabandan gelen örgütlenme”; daha bir sürü süslü, albenili tanımlama ürettiler. İktidarı hedeflemeden, alttan alta sermayeyi reforma zorlayarak yaşadığımız dünyayı değiştirmek gibi bir hayalleri vardı. Bu yol tutsaydı tepeden inmeci sovyetik/leninist yolun ne kadar yanlış olduğunu da gösterebileceklerdi. Olmadı, sermaye bunları takmadan gemisini, lokomotifini yürüttü. İktidarı hedeflemeyen solun “iktidar”sız sol olduğunu ve “iktidar”sızlığın solculuk anlamına gelmeyeceğini bir türlü anlamadılar. Daha da hazin olanı, bu yollar daha önceleri denenmişti ve başarısızlıktan başka bir yere de çıkmamışlardı. Bilmiyorlardı ya da bilmez gibi yapıyorlardı.

Kendi politik öznelerini yaratamayınca başka mecralara yamandılar. Çareleri yoktu, apolitik olmaya çalışsalar da politikleşmeleri gerekiyordu. Uçmak istemeseler bile kanatları çıkmalıydı, denize girmek istemeseler de yüzmeleri gerekiyordu. Böylece parçalanmış bakış açılarıyla giderek pragmatikleştiler, bugün kırmızı, yarın sarı, öbür gün de turkuaz mavisi olmaya çalıştılar. Dün bununla, bugün şununla, yarın da öbürüyle olmaktan alınmamaya alıştılar. Ortalara döküldüler. liberallerle, muhafazakarlarla, sağcılarla çalışmaya, birlikte olmaya alıştılar. Alıştıkça bir garip sanrıya kapıldılar.

Herkesle birlikte olmaya ve her tekil sorunda herkesin meşrebine göre cevaplar verebilmeye başlayınca kendilerini zamanın geist'ı, ruhu gibi algılamaya başladılar. Zamanın, insanlığın, evrenin ve dahi doğanın en acil sorunlarını en iyi bunlar görebilmeye başladılar. Sağın ve solun ötesine geçtiler, zaten uzunca süredir bu kavramları sevmez olmuşlardı. Sağ/sol ayrımı tüm bu sorunlara verimli olmayan, üretken olmayan, partizan bir tarzda yaklaşabilmenin güdük ontolojisi oldu, oysa onlar yeni bir varoluşa açılmışlardı. Sağda iyi ve güzel olan ile solda iyi ve güzel olanları, sağda ve solda kötü olanlardan ayırabilen yalnızca onlardı. Işığı görmüşlerdi, kendi örgütlerine ihtiyaçları yoktu; artık insanlığın beka ve salahiyeti açısından herkes ile birlikte olabilirlerdi. Birlikte olamayacakları tek cenah eski yoldaşlarıydı. Neden mi? Çünkü mevzileri terk etmeyen eski yoldaşlar onların ciğerini biliyorlardı. Bu nedenle Yeni SOL ontolojik olarak, varoluşsal olarak anti-marksizm olageldi.

Ancak anti-marksist devrim karşıtlıkları sadece işçi ve köylü devrimlerine karşıtlık mevziisinde kalmadı, devrimlere yönelik tiksintileri burjuva devrimlerini de hedef aldı. Böylece Büyük Fransız Devrimi giyotin ile, kemalist burjuva devrimi de baskıcılık ve hatta faşizm ile özdeşleştirildi. Yeni SOL sağcılıkta sağcıları geçti.

Kuramları olmadığı için bakış açılarını parçaladılar, her bir sorun için özel bir gündem oluşturdular. Her sorun için oradan buradan devşirilmiş bir kavramlar seti, hem de uyumsuz bir kavramlar seti oluşturdular. Malum büyük genelleştirici anlatılara karşıydılar ya soruna özel, sorun-spesifik kavramlar ile konuşmaya başladılar. Ama bir ortaya çıktı ki aslında telaffuz ettikleri kavramlar artık miadını doldurmuş, burjuvazinin ikiyüzlü evrenselliğiyle damgalanmış kavramlardı: Özgürlük, evrensel hukuk ilkeleri, çoğulculuk, demokrasi… Bu kavramların gerçek anlamda değerli olabilmesi için emekçiler, işçi sınıfı tarafından sahiplenilmeleri ve işçi sınıfının genel kurtuluş mücadelesinin bir parçası olmaları gerekiyordu. Ama bir yenilgi çağındaydık, bu kavramlar burjuvazinin ikiyüzlü sinikliğini benliklerinde barındırıyorlardı. Hatta anlamlarını yitirdikleri için büyük sevaplara yol açmak yerine büyük günahların üstünü örtmeye yarıyorlardı artık. Demokrasinin arkasına sinmiş otokrasi ve utanmaz bir plütokrasi, evrensel hukuk normlarının arkasına saklanmış katliamcı hukuksuzluk, özgürlük vaadinin arkasında pusuya yatmış kölelik, çoğulculuk suretine bürünmüş tek tipleşme…

Bir örnek verelim, Amerikan emperyalizmi düzmece sebeplerle 2003’te Irak’ı bombalamaya, işgale ve yok etmeye başladığında bu Yeni SOL’un güzide figürlerinden bazıları Irak’ta, Mezopotamya’da yarım kalmış Aydınlanma sonunda tamamlanabilecek diye sevinçten ağladılar, hem de Iraklı çocuklar öldürülürken. Yatacak yerleri yoktur, not etmiş olalım. Şimdi İranlı çocuklar ölürken Avrupalı Yeni SOL’un tavrına bakın ne demek istediğimizi anlarsınız. Karşı çıkışı yoktur, Gazze’deki katliama “kendini savunma” diyen işte bu Yeni SOL’dur.

Bu evrensel kavramlar sosyalizmin yenilgisinden sonra anlamlarını yitirdiler, İngilizcesiyle “bullshit”e dönüştüler. Yeni SOL yine İngilizcesiyle sürekli “bullshitting” yapmaktadır, palavra atmaktadır. İran’da demokrasi olsaydı buna gerek kalmazdı demek evrensel olarak demokrasiye karşı duyulan aşkı, sevgiyi göstermez, emperyalizmle işbirliğini gösterir. Yeni SOL daha bunun bilincinde bile değil.

Başa dönelim Yeni SOL sevmese de evrensel kavramları kullanarak analiz yapmakta, akıl vermektedir. Evrensel olduğu düşünülen sihirli kavramların içeriklerini yitirmiş olmaları işlerini kolaylaştırmaktadır. Öyle ya demokrasi artık ne anlama gelmektedir? Evrensel hukuk normları ne demektir? Bu içeriksizlik Yeni SOL’u, dilinin ve anlatısının tüm zenginliğine ve görünüşte derinliğine rağmen, içeriksiz bir palavra haline getirmektedir.

“Şimdi bu yazıya ne gerek vardı? “Zaten onların belirleyiciliği ne kadar ki?” “Neden yükleniyorsun gariplere?” türünden itirazlar gelebilir. Belirleyicilikleri sanılandan daha fazladır, birkaç nedenle.

Öncelikle sağın düşünsel üretim yetileri çoktandır tükenmiştir. Sağ artık iyice dogmatize olduğu, tüm zamanını özel mülkiyetin, piyasa mekanizmasının, kapitalist üretimin şu ya da bu şekilde kör gözlü savunulmasına, her düzeydeki eşitsizlikleri ruhanileştirmeye ya da doğallaştırmaya ayırdığı için kendini dayatan, güncel ve acil cevap bekleyen sorunlara cevap üretebilme kapasitesini tüketmiştir (iklim, çevre konusundaki katkılar kimlerden geliyor bakınız). Açığı Yeni SOL kapatmaktadır. İkincisi, sağın düşünce kuruluşları, üniversiteleri, yayın organları Yeni SOL’u işlevsel bir şekilde kullanmaktadır. İran’a emperyalist saldırı konusunda egemen görsel ve yazılı medya kanallarında söz söyleyenlere bakınız. Üçüncüsü de sağın kendisinin bile kullanamadığı geleneksel sağcı düşünce damarlarını Yeni SOL maharetle kullanabildiğini göstermiştir. Bu nedenle Yeni SOL, sayısal azlığına rağmen, çok büyük bir işlevi yerine getirmektedir.

Yeni SOL’un artık “Sol” olmadığını birilerinin söylemesi gerekiyordu ve zaten çok uzun bir süredir söylenmekteydi. Ama İran’a saldırıya yönelik Yeni SOL tepkiler bunun sadece akademik ve düşünsel bir gereklilik olmadığını, aynı zamanda siyasal bir zorunluluk olduğunu da ortaya koydu.

Ergin Yıldızoğlu + Mehmet Ali Güller -CUMHURİYET-


Uygarlık intihar ederken...-Ergin Yıldızoğlu- 

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün State of the Global Climate 2025 (Küresel İklimin Durumu) raporuna göre küresel ısınma öngörülenden daha hızlı ilerliyor. Küresel iklim sisteminin neredeyse tüm göstergelerinde 2025 yılında, rekor aşırılıklar yaşanmış. Raporun yayımlandığı günlerde Financial Times, küresel otomobil üreticilerinin elektrikli araç planlarından vazgeçmeye başladıklarını aktarıyordu.

Otomobil şirketleri geri adım atarken, devletler fosil yakıtlar için savaşırken, bu savaşlar atmosferi daha da kirletirken, oluşan tablo akla “Tanrılar, yok etmek istediklerini önce delirtirmiş” sözleri getiriyor. Bu sözler artık salt mitolojik bir uyarı değil. Bu yıkım tablosunu, dışsal trajik bir irade değil, sistemin kendi diyalektiği üretiyor.

SON BULGULAR, ÖLÇÜMLER 

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün raporu, atmosfer, okyanuslar, buzullar ve deniz seviyesindeki değişimlerin birbirini besleyen zincirleme etkiler yarattığını vurguluyor.

Atmosferdeki CO2 yoğunluğu en az iki milyon yılın en yüksek seviyesine ulaşmış. Küresel sıcaklık, sanayi öncesi döneme göre 1.43°C’nin üstüne çıkarak, 2025’in tarihteki en sıcak ikinci veya üçüncü yıl olmasına yol açmış. Son 11 yıl, kayıtlardaki en sıcak yıllar arasındaymış.

Aşırı sıcaklık artışının yüzde 91’ini emen okyanuslarda ısınma hızı son 20 yılın ortalamasının iki katını aşmış. Küresel ortalama deniz seviyesi 1993’ten bu yana 11 cm yükselmiş, 2012-2025 arasındaki yükseliş hızı önceki dönemin neredeyse iki katına çıkmıştır. Kriyolojik (donmuş sulara ilişkin) sistemde ciddi bozulmalar görülmüş; 2016’dan beri en kötü 10 buzul kaybı yılının 8’i bu dönemde yaşanmış. 2025 yılında Arktik deniz buzullarında erime rekor düzeylere ulaşmış okyanus yüzey pH’ı son 40 yılda sürekli düşerek 26 bin yılın en düşük seviyelerine inmişti (asit oranı, on yıldır hiç toparlanma fırsatı bulamadan artmış). Bu durum mercanlar ve kabuklu canlılar için ağır bir tehdit oluşturuyor.

Sağlık, ekonomi ve gıda güvenliği üzerinde doğrudan etki yapan sıcak hava dalgaları, seller, tropikal fırtınalar gibi aşırı hava olayları artık daha sık, yoğun yaşanıyor. Rapor, sisteme giren enerjinin çıkan enerjiden daha fazla olduğunu, böylece Dünya’nın “enerji dengesinin bozulduğunu”, bu dengesizliğin giderek hızlandığını vurguluyor. Bu enerji fazlası dinamiği iklim sisteminin uzun dönemli, geri döndürmesi zor bir trende kilitlendiğini gösteriyor.

VE KAPİTALİZM

Kısacası dünya iklim sistemi dengeden çıkmış, mevcut göstergeler, ısınmanın ve etkilerinin hızlanarak devam edeceğini yadsınamaz biçimde gösteriyor. Uzun dönemli veriler bu ekolojik krizin sanayi kapitalizmiyle başladığını, 1980’lerden itibaren, egemen sermayeye (uluslararası finans kapital) yeni “avlanma alanları” açan, kaynak tüketimini, CO2 ve metan gazı salınımını, sanayi atıkları ve çevre kirlenmesini sürdürülemez düzeylere sıçratan neoliberal küreselleşme altında ölümcül bir hıza ulaştığını gösteriyor.

Bu arada, en az bir düzine küresel üretici, benzin ve dizel motorlu araçlara olan sürekli talep ve ABD ve Avrupa’da hükümetlerin destekleyici politikaları geri çekmesi nedeniyle elektrikli araç üretme hedeflerini düşürüyorlar.

Elektrikli taşıt araçları üretimine yönelik yatırım projelerinden geri çekilme eğiliminin, piyasanın lüks araç segmentinde özellikle güçlü olduğu -yüzde 1’in, yüzde 99’u etkileyen ekolojik krizi takmadığı- görülüyor. Stratejik değişikliklerin, iptal edilen lansmanların, revize edilmiş yatırım planlarının, geçen yıl küresel otomotiv endüstrisine en az 75 milyar dolara mal olması benzinli motorlardan uzaklaşmanın karmaşık, maliyetli doğasını vurguluyor.

Bu gelişmelerin arkasında ABD ve AB’de hükümet politikalarının teşvikleri azaltırken emisyon hedefleri sınırını yükseltmesi, hatta “0” emisyon hedefini terk etmesi piyasanın, diğer bir deyişle kapitalizmin insanının, hâlâ petrole dayalı yakıtları tercih ediyor olması yatıyor. Küresel ısınma hızlanırken kapitalist üretim tarzının egemen ekonomik ve siyasi aktörleri ve devletler küresel ısınmayı hızlandıracak adımlar atmaya devam ediyorlar: Uygarlık bir yıkıma doğru giderken önce çıldırıyor.

Savaş-karbon-sermaye -Ergin Yıldızoğlu- 

Ortadoğu’da ABD-İsrail-İran hattında tırmanan savaş, çoğu zaman yalnızca jeopolitik bir kriz olarak ele alınıyor. Oysa bu savaş, daha derin, yapısal bir krizin semptomudur: Kapitalist uygarlık, gezegenin ekosistemini -içindeki tüm canlılarla birlikte- giderek hızlanan bir oranda sürdürülemez kılıyor. Önceki yazımda, küresel ısınma hızlanırken taşıt aracı üreticilerinin elektrikli teknolojiden çekilmeye başladığını, devletlerin bu teknolojiye verdiği destekleri kaldırdığını, “sıfır karbon” hedeflerini sulandırdığını aktarmıştım. Savaşı da bu tabloya eklediğimizde krizin görüntüsü daha da netleşiyor.

KARBON AYAK İZİ

Savaşlar, küresel ısınmaya iki kanaldan katkı yapıyor: birincisi silahların ve taşıt araçlarının doğrudan kimyasal emisyonları, ikincisi yıkım, ardından yeniden inşa sürecinin dolaylı emisyonları.

Orduların taşıt araçları, patlayıcılar, füzeler, insansız hava araçları, savaş uçaklarının tümünün hesaplanabilir bir karbon ayak izi var. Bu silahlar “negatif üretim araçları” -artı değer üreten değil, birikmiş olanları yok eden araçlar olarak işlev görürken hem atmosfere CO₂, zehirli gazlar, kimyasal parçacık salarlar hem de yıktıkları binalarda, yollarda inşa sırasında depolanmış karbonu yeniden atmosfere karıştırırlar. Üstüne bir de yıkımın temizlenmesi, yeniden yapım süreçlerinin gelecekteki karbon ayak izi eklenir.

Örneğin, bu bağlamda, karbon ayak izi hesaplamaları yapılmış üç savaşa bakabiliriz.

Ukrayna (ilk iki yıl): Askeri yakıt kullanımı 25-30 milyon ton (Mt), altyapı yıkımı 50-60 Mt, gelecek yeniden inşa (projeksiyon) 60-80 Mt, yangınlar, endüstriyel hasar 10- 20 Mt. Toplam yaklaşık 100-200 Mt CO₂. Bir kıyaslama yapılacak olursa: Hollanda’nın bir yıllık emisyonuna ya da 30 milyon otomobilin bir yıl kesintisiz çalışmasına eşdeğer.

Gazze: Aynı bileşenler üzerinden, yeniden inşa maliyeti dahil edilmeksizin 30-40 Mt CO₂.

İran savaşı (ilk üç hafta, yeniden inşa hariç): 7-10 Mt CO₂ - yalnızca bu süre içinde İzlanda’nın bir yıllık emisyonunu aşıyor.

NEKROPOLİTİK VE GEZEGENİN ÖLÜMÜ

Sermaye birikim sürecinin merceğinden bakıldığında, modern savaşlar yalnızca yıkım aracı değil, aynı zamanda bir yeniden birikim olanakları yaratma aracıdır. Kentler, yollar, fabrikalar -sabit sermaye yıkıldığında, on yıllar içinde depolanmış karbon bir anda atmosfere salınmakla kalmaz; yıkımın açtığı alanda yeni sermaye birikim olanakları da doğar. Bu olanaklar, inşaat, enerji, belediye hizmetleri altyapısının yeniden kurulmasıyla yeni bir karbon döngüsünü başlatır. Sermaye yalnızca savaşları finanse ederek birikmez; savaşlar da yıkarak, öldürerek yeni birikim zeminleri yaratır.

Achille Mbembe’nin “nekropolitik” kavramı da bu savaşların gözden kaçan bir boyutuna ışık tutuyor. Mbembe, Foucault’nun “biyopolitik” (yaşamın yönetilmesi) kavramının karşısına, kimin ölüme terk edilebileceğine karar verebilen egemen gücün tercihlerini, “nekropolitiği” yerleştiriyor. Bu “nekropolitik”, kapitalizmle eşzamanlı gelişen ırkçı bir iktidar biçimi olarak ortaya çıktı: sömürge nüfusu zaten ölüme terk edilebilecekler sınıfındandı. Faşizm bu uygulamaları etnik, cinsel ve bedensel kimliklere göre yeniden çizerek bu kez sömürgeci ülkenin halklarına taşıdı (Aimé Césaire). Faşizm sömürgeci nekropolitiğin eve dönüşüydü. Neoliberalizm ise sosyal yardımları, altyapı desteklerini keserek kaynakları egemen sermayeye aktarırken emekçi sınıfları, yoksulları, kırılgan kesimleri yavaş bir ölüme bırakıyordu. Emperyalizm açısından bakıldığında, örneğin IMF yapısal uyum programında pazarları açılacak, ekonomileri yeniden yapılandırılacak ülkelerin halkları zaten harcanabilir nüfus sayılıyordu.

21. yüzyılda bu listeye bir halka daha ekleniyor: küresel ısınmanın aşırı iklim olayları karşısında yaşamaya layık görülenler ile görülmeyenler. Atmosferde birikmiş karbonu tarihsel olarak üretmiş, krize uyum sağlama kapasiteleri nispeten yüksek “gelişmiş zengin” ülkeler, karbon birikimine en az katkı yapan ama iklim krizinden en çok etkilenen yoksul ülkelerin halklarını kaderlerine terk ediyor, kaçıp gelenleri de “göçmenler” kriziyle mücadele kapsamında denizlerde ölüme bırakıyorlar.

Savaş ve “nekropolitik”, yalnızca insanların değil, gezegenin de ölüm biçimlerinden biri haline geliyor.

Kaplan-Kuneralp cephesi -Mehmet Ali Güller- 

İlginç zamanlardan geçiyoruz; “siyasal İslamcı” Yusuf Kaplan ile “liberal seküler” Büyükelçi Selim Kuneralp’ı aynı cephede birleştiren zamanlardan...

ABD ve İsrail’in İran’a saldırısı, bu iki ismi ve benzerlerini aynı cephede buluşturdu. İkisi de İran’a karşı. Siyasal İslamcı Kaplan Şii karşıtı olduğu için, liberal seküler Kuneralp Batıcı olduğu için İran’a karşılar.

TUNA’DAN KAPLAN’A İTİRAZ

Kaplan, 12 gün savaşında da aynı tutumu almıştı. Kaplan ve benzerleri, Sünnicilik yaptıklarından İran’ın füzelerini soba borusu ilan etmişlerdi, İsrail’e değil İran’a düşen füzelere sevinmişlerdi.

Kaplan Yeni Şafak’taki köşesinde şöyle yazdı: “Batılıların korkulu rüyası ehli sünnettir, Şia değil. Ehli sünnet, İslamın özü, özsuyudur. Şiilik dahil, ehli sünnetin dışındaki bütün oluşumlar, icattır, bidattır, sonradan zuhur etmiş oluşumlardır.”  Devamında da Batı’nın “Türkiye’yi laiklikle mankurtlaştırdığını” ileri sürdü  Kaplan.

Kaplan’a itirazlardan biri Sabah yazarı Salih Tuna’dan geldi: “Uzmanlık alanın olmayan konulara neden bu denli iddialı giriyorsun Yusuf Bey kardeşim. Hem kendini meczuplaştırıyorsun hem de hepimizin mensubu olduğu ehli sünnete zarar veriyorsun. Lütfen yapma artık, toparla kendini, kendi itibarını da iptizale uğratıyorsun. Yazık değil mi?”

KUNERALP ATATÜRKÇÜLERDEN RAHATSIZ 

Kuneralp ise İran karşıtlığını şöyle sergiledi: “Atatürkçü olduklarını iddia edenlerin molla sevgisini anlamakta güçlük çekiyorum. Rıza Şah Pehlevi ve oğlu Muhammed Rıza Atatürk’ün çizgisinden giderek mollaları siyasetten çıkarmak, kadın-erkek eşitliğini sağlamak gibi reformlara imza attılar. Tabii ki özellikle Muhammed Rıza’nın hataları oldu ve bedelini devrimle ödedi. Ancak yapılan reformları tersine çevirip bir istibdat rejimi getiren bu sözde din adamları Atatürkçü geçinenlerin desteğine neden sahip? Tek neden ilkel bir Batı düşmanlığı sanırım. O da yeterli olmamalıydı.”

Kuneralp’ın sosyal medyadaki bu mesajına şu yanıtı verdim: “Selim Kuneralp,  meselenin molla sevgisi olmadığını bilmiyor değil elbette. Ama ABD-İsrail saldırısına karşı çıkanları mollacı diye yaftalayarak tipik bir Atlantikçi diplomat kurnazlığı sergiliyor. Atatürkçüler molla sevdiği için değil, emperyalist ABD’nin bölge hesaplarını sizlerden daha iyi okuyabildikleri için İran’ı destekliyorlar! Solcular antiemperyalist olduğu için İran’ı destekliyorlar! Ve evet, ABD Selim Kuneralp’a karşı çıksa, Selim Kuneralp’ı da destekleriz.”

İSRAİL’İN LİSTESİNDEKİ ALTI ÜLKE

Tutturmuşlar bir molla rejimi diye. Oysa mesele rejim değil, ABD’nin çıkarı. Kuneralp, molla rejimi yokken ABD ve İngiltere’nin İran Başbakanı Musaddık’ı petrolü millileştirdiği için darbeyle yıktığını bilmez mi? ABD’nin pek anlaştığı Körfez ülkelerindeki krallılar, emirlikler, İran’daki molla rejiminden daha mı demokratik?

Daha da önemlisi, mesele teokrasiyse, İsrail İran’dan geri kalıyor mu? İsrail anayasasını dine dayandırıyor, dış poltiikasını dine dayandırıyor. Açık açık “Şuralar Tanrı’nın bize vaat ettiği topraklardır, alacağız” demiyor mu İsrailli yetkililer?

Vaat edilmiş topraklar hangi ülkelerde? Ürdün’de, Suudi Arabistan’da, Lübnan’da, Suriye’de, Irak’ta ve Türkiye’de... İsrailli yetkililer açık açık “hakları” olan buralardaki topraklarını sıra sıra alacaklarını söylüyorlar. (Ve İsrail pratikte Akdeniz’den Körfez’e, Türkiye’nin ticaret yollarını da kesmeye çalışıyor.)

Bakınız meselenin sadece bu yanı bile Türkiye’nin bir bütün olarak İran’ın yanında olmasını gerektirir. Çünkü İran ABD-İsrail saldırısına karşı kendi topraklarını savunurken İsrail’in sonraki hedef listesinde bulunan bu altı ülkenin de fiilen topraklarını savunmaktadır aslında.

ABD’NİN ASIL MARİFETİ

Kaplan-Kuneralp ve benzeri cepheler, geride kalan 35 yılda Afganistan’da, Irak’ta, Libya’da, Suriye’de, İran’da farklı gerekçelerle de olsa ABD’nin arkasında hizalandılar. Emperyalist ABD’nin asıl marifeti de budur işte: Benzemezleri bile kendi çıkarı için yan yana getirebiliyor!

‘ABD iyi, İsrail kötü’ koalisyonu -Mehmet Ali Güller- 

Uygulamalarından ve açıklamalarından hareketle AKP-MHP koalisyonunu “ABD iyi ama İsrail kötü” koalisyonu diye de niteleyebiliriz.

AKP’yle başlarsak...

TBMM Dışişleri Komisyonu Başkanı ve AKP Milletvekili Milletvekili Fuat Oktay, Uluslararası Stratejik İletişim Zirvesi’nde (STRATCOM) yaptığı konuşmada, “Bu ABD savaşı değil, İsrail savaşıdır ve tüm dünya, Amerikan vatandaşları da dahil, bunun bedelini ödüyor” dedi.

Eski cumhurbaşkanı yardımcısı da olan Fuat Oktay, konuşmasının devamında şöyle dedi: “Türkiye olarak temel pozisyonumuz çok nettir: Bu savaş adil değildir,  İsrail’in savaşıdır ve Körfez’e yayılmamalıdır. Bu savaşı durdurmak ve ateşkes sağlamak için elimizden geleni yapacağız.”

AKP’nin bu tutumu, hükümet olarak imzaladıkları Riyad bildirisine de yansıdı zaten.

ABD’Yİ DEĞİL, İSRAİL’İ SUÇLAMAK 

AKP’nin koalisyon ortağına gelirsek...

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli geçen haftaki TBMM grup toplantısında savaşı yorumlarken şöyle dedi: “İsrail’in ABD yönetimine nüfuz etmesi, istikamet çizmesi büyük tehlikedir.”

Bahçeli de esas olarak Fuat Oktay gibi bu savaşı ABD’nin değil, İsrail’in savaşı olarak görüyor. İsrail’in ABD yönetimini yönlendirerek bu savaşa soktuğunu ifade ediyor.

Kısacası AKP de MHP de ABD’yi değil, İsrail’i suçluyor.

ABD İÇİN İSRAİL’İN KULLANIM DEĞERİ

Oktay ve Bahçeli’nin tezinin doğru olmadığı ortada. İran’a saldırının asıl sahibi ABD’dir. ABD içinde buna itiraz edenlerin olması gerçeği değiştirmez. ABD’nin Afganistan, Irak ve Suriye saldırılarına da itiraz edenler, istifa eden yöneticiler vardı ama o savaşlar, sonuçları itibarıyla görüldü ki ABD’nin savaşıydı.

İsrail-ABD ilişkisi, Türkiye’de ve bölgemizde özellikle ters yorumlanmaktadır. Çünkü bölge hükümetleri, ABD’yle ilişkilerini bu yöntemle “aklamaya” çalışmaktadır. ABD’ye itiraz edemedikleri için İsrail’i suçlarlar hep.

İsrail ve Yahudi lobisi elbette Washington’da etkilidir ama bunu ABD’yi kontrol eden bir ilişki olarak tarif etmek doğru değildir, tersi doğrudur. ABD için İsrail, Ortadoğu stratejisini uygulamada kullandığı bir ileri karakoldur. Öyle olduğu için de İsrail’i her şartta korumaya çalışır, öyle olduğu için de karakolun sınırlarının genişlemesini destekler.

ABD OLMASA İSRAİL FİLİSTİN’İ İŞGAL EDEMEZDİ

ABD’nin İran dahil bölge politikalarının İsrail’e de yaraması, bu politikaların asıl sahibinin İsrail olduğu anlamına gelmez. 35 yıldır süren tüm bu saldırılarının temel amacı son tahlilde dünya egemenliğidir. Peki 9 milyonluk İsrail mi dünya egemenliği yürütebilecek ki bu politikaların asıl sahibi o olsun?

ABD’nin askeri, siyasi ve ekonomik sponsorluğu olmasa, İsrail varlığını bile sürdüremezdi. ABD’nin desteği olmasa, İsrail’in değil İran’a saldırması, Gazze’yi bile işgal etmesi mümkün olmazdı. Gerçek budur. Ama bu gerçek ABD’yle işbirliği yapan iktidarlara sıkıntı yaratmaktadır. Çünkü bölge halkları Gazze’deki soykırıma karşıdır ama bölge iktidarları soykırımın sponsoruna ses edemeyecekleri için sadece İsrail’i kınarlar. Sonuç? ABD’yle işbirliği yürüttükleri için İsrail’in soykırımını engelleyemediler!

ABD’NİN BÖLGEDEN ATILABİLMESİ 

Bu “ABD’ye ses edemeyip İsrail’e kızma” ve “ABD’nin suçlarını İsrail’e yazma”, bir bölge politikasıdır. Ne yazık ki Suud hanedanından Körfez’deki emirliklere ve Ankara’ya kadar böyledir bu...

Böyle olduğu için de ne Filistin devletinin tanınmasını sağlayabildiler ne de İsrail’in genişlemesini önleyebildiler. Böyle olduğu için de ABD’nin ne Irak ve Afganistan’a ne de Libya ve Suriye’ye saldırılarını önleyebildiler. Tersine bu saldırılardan yararlanmaya çalıştılar.

İran’ın emperyalist ABD karşısındaki bugünkü direnişi, bu kısır döngüyü de kırabilme potansiyeli taşımaktadır. ABD bölgeden çıkarılmadan, hiçbir bölge halkına gerçekten özgürlük yoktur çünkü.

İki yeni NATO komutanlığının anlamı -Mehmet Ali Güller- 

NATO için geçenlerde “ABD’siz kâğıttan kaplan” diyen ABD Başkanı Donald Trump, örgütü hedef almayı sürdürüyor. İran’da yardımına gelmedikleri için NATO üyelerine kızan Trump, “Onlar (NATO üyeleri) bizim yanımızda değilse biz neden onların yanında olalım ki?” diyerek “NATO çözülüyor mu” tartışmalarını körükledi.

Trump, konuşmasında Türkiye’yi ise diğer NATO üyelerinden ayırdı: “Türkiye bize son derece destekleyici oldu. Bence Türkiye şahaneydi, harikaydı. Onlar istediğimiz şeylerin dışında kaldılar. Bence Erdoğan harika bir lider.”

İktidara yakın medyanın Erdoğan övgüsü nedeniyle pek beğendikleri bu sözler, gerçekte büyük sorun içeriyor. “İstediğimiz şeylerin dışında kaldılar”, dolayısıyla “İstemediğimiz şeyleri yapmadılar” diyen Trump neyi, hangi fiili kastediyor?  Önemli.

ADANA VE İSTANBUL’DA YENİ NATO YAPILARI

NATO’nun “beyin ölümü”, “kâğıttan kaplanlığı”, “çözülmesi” tartışılırken Türkiye daha da NATO’culaşan işlere imza atmaya başladı ne yazık ki.

İlkini Cumhuriyet gazetesi yazarı Barış Terkoğlu ortaya çıkardı, Milli Savunma Bakanlığı kabul etmek zorunda kaldı: Adana’da NATO kolordu karargâhı  kuruluyor.

Ardından Milli Savunma Bakanlığı bir ziyaret nedeniyle ikinci bir yapıyı daha duyurdu: İstanbul Boğazı’nda, Beykoz’da, NATO deniz unsur komutanlığı kuruluyor.

Milli Savunma Bakanlığı’nın duyurduğu ziyaret şuydu: “Çok Uluslu Kuvvet-Ukrayna Operasyonel Karargâhı Komutanı Tümgeneral Jean-Pierre Fague (Fransa) ve komutan yardımcısı Tümgeneral Richard Stewart Charles Bell (Birleşik Krallık) ile beraberindeki heyet tarafından, Anadolukavağı / Beykoz’da konuşlanması planlı deniz unsur komutanlığına ziyaret gerçekleştirildi.”

Ne tesadüf! “Çok Uluslu KuvvetUkrayna Operasyon Karargâhı komutanlarının”  ziyaretinden birkaç gün önce, bir Türk petrol tankeri, İstanbul Boğazı’na 14 mil kala insansız hava ve deniz araçlarıyla vuruluyor!

ABD’NİN KARADENİZ STRATEJİSİNE AKP DESTEĞİ

Adana ve Boğaz’daki iki NATO yapısı, birbirini bütünlemektedir.

Adana’daki NATO kolordu karargâhı, Polonya ve Romanya’daki kolordularla birlikte kuzeyden güneye inen bir hat oluşturuyor. Baltık’tan Akdeniz’e inen ve esas olarak Rusya’ya ama daha geniş çerçevede Asya’ya karşı oluşturulan bir savaş cephesi inşa ediliyor.

İstanbul’daki NATO deniz unsur komutanlığı da fiilen Rusya’yı hedef alıyor, dahası Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ni riske atacak bir potansiyel taşıyor.  Türkiye’nin Lozan’ı Montrö’yle taçlandırarak elde ettiği silah tekelliğini ve boğazlardaki egemenliğini sulandırır. Dahası Türkiye’nin kendi eliyle Karadeniz’i NATO’ya açması anlamına gelir.

Ne yazık ki bu tablo, ABD’nin Karadeniz stratejisinin bir parçası olarak Zengezur’u Trump Koridoru yapmasını ve ardından Gürcistan’da üs elde etme amacını da bütünleştirmiş olur.

ASYA GİRİŞİNDE KOÇBAŞI ROLÜ

NATO’nun bu adımları, elbette ABD’nin geniş planlamasının içindedir. ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi ve Savunma Stratejisi belgeleri, emperyalist ABD’nin petrodolar sistemini kurtarabilmek için Asya’ya karşı başlattığı “uzun mücadeleye” işaret ediyor.

ABD, Türkiye’yi bu mücadelede, Asya’nın girişinde koçbaşı yapmak istemektedir. O nedenle NATO’ya karşı çıkmak ve İran’ı desteklemek gerekmektedir.

Hele de Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın A Haber’deki yayında yaptığı şu risk dolu açıklamasından sonra: “Hürmüz Boğazı ile ilgili taraflarla beraber bir paket üzerinde çalışıyoruz, çok detay vermek istemiyorum. Durum devam ederse İran’a karşı farklı yönlere gidecek bir koalisyon durumuna doğru gidecek konu.” (Hürriyet, 28.3.2026)

/././

Cumhuriyet



Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Mart 2026-

TKP'den NATO’ya yanıt: 'Burada hiç hoş karşılanmayacaksınız!'  Ankara Beştepe’de Temmuz ayında zirve yapmaya hazırlanan NATO’nun...