BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -12 Temmuz 2026-

Peki ya görüntü olmasaydı?-Gözde Bedeloğlu- 

Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde, bir gencin elinde “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” ayetinin yazılı olduğu pankartla sahneye çıkması, ardından yaşanan “kriz” ve devlet ricalinin jet hızıyla kınama yarışına girmesi... Nereden baksanız tam bir “haftanın mağduriyeti” tasarımıydı. İddiaya göre muhafazakâr bir genç, seküler bir üniversitede inancından ötürü engellenmiş, eski Türkiye’nin vesayetçi zihniyeti bir kez daha hortlamıştı. YÖK ışık hızıyla soruşturma başlattı, valisinden parti sözcüsüne kadar herkes kınama kürsüsündeki yerini aldı. Sonra ne mi oldu? Araya can sıkıcı bir detay, yani “gerçek” girdi.

Ortaya çıkan görüntüler, iddia edilen o “müdahaleyi” bir türlü doğrulamıyordu. Fiziksel bir engelleme yoktu; aksine söz konusu öğrenci yaklaşık altı dakika süren seremoni boyunca, arkasında diğer arkadaşları dikilirken pankartını gayet sakin bir şekilde taşımaya devam etmişti. Ortada bir linç değil, her mezuniyette görebileceğiniz türden bir kadraj itiş kakışı ve rektörlüğün deyimiyle “kişisel bir sürtüşme” vardı. İşte tam bu noktada, akıllara düşen o soru: Peki ya görüntü olmasaydı?

***

Eğer o altı dakikalık kayıt yayınlanmasaydı, bugün neyi konuşuyor olacaktık? Evet, hafızamız bizi yanıltmıyor. Görüntülerin olmadığı, daha doğrusu “bir türlü yayınlanamadığı” o meşhur olayı çok iyi hatırlıyoruz. Akla hemen Kabataş geliyor, değil mi? “Deri pantolonlu, üstleri çıplak adamların, başörtülü bir kadını darp ettiğine” dair ortaya atılan o absürt, o inandırıcılıktan fersah fersah uzak senaryo günlerce bu ülkeye gerçekmiş gibi anlatılmıştı. Dönemin iktidar medyası çalışanları “Görüntüleri izledim, çok feciydi” diye ekranlarda boy gösterirken, dönemin başbakanı Erdoğan “Görüntüler var, cuma günü yayınlayacağız” demişti. O cuma bir türlü gelmedi, çünkü öyle bir görüntü hiç olmamıştı.

Yeditepe’deki olayda ise “küçük” bir fark var: Bu kez görüntü mevcut ama olay yine anlatıldığı gibi değil. Ama değişmeyen şey, toplumun fay hatlarını kaşıma, yapay bir mağduriyetten siyasi rant devşirme hevesi. Üstelik pankartta yazan ayet ne güzel, ne kadar manidar bir hatırlatma yapıyor: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Bir hukuk fakültesi mezuniyetinde bu çağrının yapılması, tam yerine rast gelmiş. Çünkü bugün bu ülkede yargıdan, hukuk sisteminden tam olarak beklediğimiz şey bu: Dürüstlük, adalet ve her koşulda dosdoğru olabilmek.

***

Adalet Bakanı her kürsüye çıktığında yargı bağımsızlığından, hukukun üstünlüğünden bahsededursun; hafızamız bizi yine yakın geçmişe götürüyor. Donald Trump’ın her bulduğu fırsatta “Rahibi (Brunson) Türkiye’den şak diye istedim tak diye aldım” diye övünmesini unutmak ne mümkün? Ya da o dönem gönderilen, diplomatik nezaketi geçtik, devlet ciddiyetiyle bağdaşmayan o rezil mektubu? Trump bu konuyu o kadar çok seviyor ki her fırsatta tekrarlıyor. Ve biz bugün, bırakın yargı bağımsızlığını, sıradan vatandaşın en temel anayasal hakkı olan “savunma hakkının” bile fiilen gasp edildiği bir hukuk ikliminden söz ediyoruz.

Ezcümle; mezuniyet kürsüsünde bir ayetin yazılı olduğu pankart açıp “Beni engelliyorlar!” diye mağduriyet devşiren genç arkadaş, bu sayede Türkiye’nin en büyük yapısal sorununa da parmak basmış oldu. Ama keşke o “dosdoğru ol” çağrısı; hukuku kişilere, siyasi gündeme veya okyanus ötesinden gelen telefonlara göre eğip büken koca bir sisteme karşı yapılmış olsaydı. Dosdoğruluk bunu gerektirir.

/././

İstanbul Erkek, Kabataş, KAL, Vefa: Köklü okullara tırpanın tablosu -Semra Kardeşoğlu- 

LGS’de tercihlerinin başlamasına üç gün kala kentlerin en eski liselerinde kontenjanların ne kadar budandığı ortaya çıktı. Zaten çok zor olan dezavantajlı çocukların Boğaz kıyısında parasız yatılı okuma ihtimali daha da azaldı.


Önce gazetemiz yazarı Feray Aytekin Aydoğan ardından eğitim muhabiri Deniz Güngör yazdı. Liselere Giriş Sınavı sonuçlarının açıklanmasının ardından Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) ‘Rota Maarif’ adını taşıyan bir tercih programını önceki gün açtı.

YÖK Atlas benzeri bir program daha önce yayımlanan kılavuz yerine getirildi. Bu vesileyle birkaç kez gündeme taşınan MEB’in en son ‘proje okul’ dediği, aslında kentlerin en eski liselerinin, Anadolu ve fen liselerinin kontenjanlarında nasıl bir değişikliğe gidildiğini gördük.

Ortadaki tablo hayli dikkat çekici. Zira LGS’de büyük bölümü yüzde 1-3’lük dilimden öğrenci alan bir başka deyişle ilk bin ila 2 bine giren öğrencileri kabul eden liselerde çok ciddi bir kontenjan budanmasına gidildiği görüldü. Yani çocukların okumak için gece gündüz test çözdüğü, hemen her mezununun ülkenin en iyi üniversitelerine girdiği, yurt dışında en iyi üniversitelere kabul aldığı liselerden söz ediyorum. Hazırlık sınıfında bir dili neredeyse kusursuz öğreten okullar. Büyük bölümü tüm bilim alanlarında farklı bakış açısına sahip, edebiyata düşkün, şiiri seven çocuklar yetiştiren okullar .

BOĞAZ’DA OKUMA İHTİMALİ YOK EDİLDİ

Bu okulların bir bölümünde pansiyon ayrıcalığının olması, maddi durmu yetersiz çocukların parasız yatılı imkanı tanıyabiliyor. Ülkenin en doğusundan gelip Boğaz kıyısındaki Kabataş Erkek Lisesi’nde okuma, hatta ömründe ilk ve belki son kez Boğaz’a bakan bir yatakhanede uyuyabilme ayrıcalığıdır bu okullar.

Gerçi durumu herkes biliyor. Uzunca süredir köklü liselere girebilenler ailesinin eğitim düzeyi yüksek, önemli bir kesimi özel okulda eğitim almış, özel dersler ve kurslarla beslenmiş çocuklar. Eğitimde son 20 yılda daha da derinleşen eşitsizlik liselerin sonuçlarına da yansıyor. Ama yine de bu son kararlarla dezavantajlı bir çocuğun bu liselerdeaz da olsa okuma imkanı açıkça elinden alınıyor. Isparta’nın bir köyünden gelen öğrencinin Vefa Lisesi’nde bir dili mükemmel öğrenme şansı yok denecek kadar azalıyor. Şimdi yılların Kadıköy Anadolu Lisesi’nde kontenjanın 30 kişi düşürülmesinin gerekçesi nedir? Okul ilgi mi görmüyor, sınıflar mı kalabalık? Buna anlaşılabilir bir yanıt verildi mi? Eğitimde bu kadar sorun varken Anadolu liseleri, fen liseleriyle neden bu kadar uğraşılıyor? Bu kurumlardan bir türlü “istenen nesil” çıkmadığı için mi? Bu soruları tekrar tekrar sormakta fayda var.

ŞAMPİYON ÇOCUKLAR HANGİ OKULLARDAN?

Tüm bu soruları sorarken, LGS şampiyonlarına yakından bakmakta fayda var. Şampiyon olan 452 öğrenciye ilişkin bir bilgi vermeden, 2010’lara kadar bu tür sınavlarda sayılı öğrencinin (3- 5 gibi) birinci olduğunu hatırlatalım. Sonra ne olduysa binlerin dahi üstüne çıktı birinciler! Bu yıl da devlet okullarında okuyup birinci çıkan öğrenciler haber yapılıyor. Ama ayrıntısına bakalım, pek çoğu aynı zamanda bir dershane birincisi. Yani destek alıyor. Şampiyonlar için kısa bir internet araştırması yaptım. Sonuç şu, LGS’de en çok şampiyon çıkaranlar yine özel okullar. Bilfen okulları 35, Bahçeşehir 31, Final okulları 26, Malatya Çamlıca Koleji 6 birinci çıkarmış. Tablonun bu yönünü unutmadan bakalım meseleye.

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -12 Temmuz 2026-

Savaş örgütü NATO’nun ‘sadık ve vefakar uzvu’: Türkiye. -Zeynep Algedik-

Makyajlanan şehirlerin ve küresel "güvenlik" söylemlerinin ardında 75 yıllık bir savaş ve bağımlılık kronolojisi yatıyor.
***
Ankara – NATO, “ortak savunma” ve “güvenlik” söylemi altında 75 yıldır dünyanın en büyük emperyalist savaş ittifakı olarak faaliyet yürütüyor. Zirveler ve dışişleri bakanları toplantıları incelendiğinde ise gündemi daha fazla silahlanma, askeri harcamaların artırılması, yeni müdahale alanları ve emperyalist güçlerin çıkarlarının korunması oluşturuyor.

İlk zirvesini Aralık 1957’de Paris’te yapan ve şimdiye dek 36 zirve gerçekleştiren NATO, 1949-1989 aralığında 10 zirve, 1990-2020 aralığında 18 zirve düzenledi. 2021-2026 yılları arasında ise “güvenlik sınamaları” gerekçesiyle her yıl düzenli olarak toplanıyorlar.

Türkiye’nin 1952’de NATO’ya katılmasının ardından ülkede gerçekleştirilen toplantılar da uluslararası krizlerin gölgesinde yapıldı. Darbeden yalnızca 25 gün önce Ankara’da düzenlenen 1960 dışişleri bakanları toplantısı, Irak işgalinden bir yıl sonra gerçekleştirilen 2004 İstanbul zirvesi ve bugün Ankara’da yapılan zirve… Her birinde NATO bölgesel stratejilerini güncelledi, Türkiye’nin ittifak içindeki rolünü yeniden teyit etti ve savaş karşıtı gösteriler, NATO karşıtı eylemler iktidarların baskı ve saldırılarının hedefi haline geldi.

Türkiye’deki ilk NATO toplantısı

Türkiye’deki ilk NATO dışişleri bakanları toplantısı 2-3 Mayıs 1960’ta Ankara’da gerçekleştirildi. Toplantıda Sovyetler Birliği’ne karşı ittifakın siyasi dayanışmasının güçlendirilmesi, nükleer caydırıcılık ve NATO’nun ‘güney kanadı’nın tahkim edilmesi öne çıkan başlıklar oldu. Türkiye’ye biçilen stratejik rol de bu toplantıda tekrar konuşuldu.

Toplantıdan günler önce ise Demokrat Partinin Tahkikat Komisyonuna karşı 28-29 Nisan’da İstanbul ve Ankara’da başlayan öğrenci protestolarına polis müdahale etti; İstanbul Üniversitesi Öğrencisi Turan Emeksiz öldürüldü, çok sayıda öğrenci gözaltına alındı. Ardından İstanbul ve Ankara’da sıkıyönetim ilan edildi.

1960’ta toplumsal muhalefetin odağında NATO değil, Demokrat Partinin baskıcı politikaları bulunuyordu. Kitlesel NATO karşıtı, antiemperyalist hareket ise ancak 1960’ların ikinci yarısında, öğrenci hareketinin yükselişi ve 6. Filo protestolarıyla görünür hale gelecekti.

İç siyasette karşı karşıya gelen Demokrat Parti ile CHP ise NATO üyeliği konusunda ortak bir çizgiyi paylaşıyordu. İsmet İnönü, DP’nin baskıcı uygulamalarını eleştirirken Türkiye’yi “NATO’nun sadık ve vefakar bir uzvu” “NATO’nun sadık ve vefakar bir uzvu” olarak tanımlıyor; Menderes Hükümeti de Batı ittifakına bağlılığını sürdürüyordu. Nitekim toplantıdan yalnızca 25 gün sonra gerçekleşen 27 Mayıs darbesi NATO üyeliğini değiştirmedi. Darbe yönetimi de Türkiye’nin ittifak içindeki konumunu aynen korudu.

Bu yönüyle 1960 Ankara dışişleri bakanları toplantısı, Türkiye’de hükümetlerin değişmesine rağmen NATO ile kurulan stratejik ilişkinin devlet politikası olarak sürdürüldüğünü gösteren ilk önemli eşiklerden biri oldu. Bu süreklilik, sonraki yıllarda Türkiye’de gerçekleşecek olan NATO toplantıları ve zirvelerinde de tekrar etti; ittifakın uluslararası kriz dönemlerinde Türkiye’ye yüklediği roller giderek arttı.

Soğuk Savaş boyunca değişmeyen rol
1960’ın ardından Türkiye, Soğuk Savaş boyunca NATO’nun diplomatik ve askeri merkezlerinden biri olmaya devam etti. 1967’de Ankara’da düzenlenen savunma bakanları toplantısı, Fransa’nın NATO’nun askeri komuta yapısından çekilmesi ve aynı yıl patlak veren Altı Gün Savaşı’nın ardından gerçekleştirildi. ABD’nin İsrail’i Ortadoğu’daki temel stratejik müttefiki olarak daha güçlü biçimde konumlandırdığı bu dönemde NATO da Doğu Akdeniz ve Ortadoğu politikalarını yeniden şekillendirirken Türkiye’nin jeostratejik önemini artırdı.

1980’de Ankara’da gerçekleştirilen dışişleri bakanları toplantısı ise Ortadoğu’daki dengelerin değiştiği ve ABD’nin bölgeyi yeniden şekillendirmeye yöneldiği bir atmosferde yapıldı. NATO, Ortadoğu ve “güney kanadı “na ilişkin askeri stratejilerini tartışırken Türkiye, sermaye sınıfının 24 Ocak kararları ile hayata geçirmek istediği neoliberal dönüşüm, yükselen işçi hareketi ve toplumsal muhalefetle karşı karşıyaydı. Türkiye, 12 Eylül darbesine gidiyordu.

Bu atmosferde yapılan toplantının ardından yalnızca birkaç ay sonra yönetime el koyan askeri cunta, yalnızca muhalefeti ezmekle kalmadı; NATO üyeliğini ve Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki konumunu tartışmasız biçimde sürdürdü. Böylece darbe, sermayenin yeniden yapılandırılmasının ve NATO eksenli stratejilerin önündeki toplumsal direnci bastıran bir siyasal zemin işlevi gördü.

Dört yıl sonra, 1984’te İstanbul’da düzenlenen NATO dışişleri bakanları toplantısı bu kez 12 Eylül rejiminin gölgesinde Avrupa’daki nükleer silahlanma ve Ortadoğu politikalarını konuştu.

NATO’nun yeni hedefi: Sınır ötesi müdahaleler
1990’ların başında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte NATO’nun varlık gerekçesi de değişmeye başladı. Bu yeni dönemde Türkiye de yalnızca Sovyetler Birliği’ne karşı “güney kanadı” ülkesi değil, Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu’ya yönelik NATO operasyonlarının lojistik ve siyasi merkezlerinden biri haline geldi. İncirlik başta olmak üzere askerî üsler, Afganistan ve Irak’a yönelik operasyonlarda kritik rol oynarken, “terörle mücadele”, “kriz yönetimi” ve “insani müdahale” söylemleri bu yeni dönemin temel meşruiyet araçları olarak öne çıktı.

Bu dönüşümün simge toplantılarından biri, 28-29 Haziran 2004’te İstanbul’da düzenlenen NATO zirvesi oldu. İstanbul günler öncesinden abluka altına alındı; on binlerce polis görevlendirildi, savaş karşıtı gösterilere polis müdahale etti ve yüzlerce kişi gözaltına alındı.

ABD’nin Irak’ı işgalinden yalnızca bir yıl sonra gerçekleştirilen zirvede Afganistan’daki ISAF misyonunun genişletilmesi, Irak güvenlik güçlerinin eğitilmesi ve NATO’nun Körfez ülkeleriyle askeri iş birliğini öngören İstanbul iş birliği girişimi kararlaştırıldı. Böylece NATO, Soğuk Savaş sonrasında Avrupa merkezli bir “savunma ittifakı” olmaktan çıkarak emperyalist müdahalelerin küresel koordinasyonunu sağlayan bir savaş örgüt olma yönündeki dönüşümünü İstanbul’da bir kez daha pekiştirdi.

Türkiye’nin NATO rotası değişmedi

Ankara’da bugün başlayan zirve, 1960’tan 2004’e uzanan çizgiyi sürdürüyor. NATO, her yeni kriz döneminde daha fazla silahlanmayı, askerî yığınağı ve bölgesel müdahaleleri planlarken; Türkiye ise bu stratejilerdeki rolünü yeniden teyit ediyor. Zirve öncesinde gerçekleştirilen gözaltılar, tutuklamalar ve fiili olağanüstü hâl uygulamaları, savaş politikalarının yalnızca sınırların ötesinde değil içeride de baskı rejimini tahkim ettiğini gösteriyor. Yetmiş yılı aşkın NATO üyeliğinin ortaya koyduğu tablo, değişen iktidarlara rağmen Türkiye’nin emperyalist ittifakın bölgesel politikalarındaki konumunun korunduğu; savaş politikalarının bedelinin ise her dönemde emekçilere, demokratik haklara ve kamusal kaynaklara kesilmesi oldu.

/././

Almanya savaşa, silah tekelleri kâra doymuyor! -Avrupa Gündemi - Evrensel-

Avrupa’nın Gündemi’nde bu hafta savaş kışkırtıcısı Almanya’daki silah tekellerinin yeni silah anlaşmaları, Fransa’da polise rahatça insan öldürme yetkisi veren yasa ve İngiltere’de aşırı sağcı Nigel Farage’ın istifasına dair tartışmalar var.

***

Almanya, Avrupa’da savaş hazırlığını en çok kışkırtan ülkelerin başında geliyor. Alman silah üreticileri de yalnızca yurt içindeki askeri yığınaktan değil, aynı zamanda Atlantik’in ötesindeki fırsatlardan da büyük kazançlar elde ediyor Kanada Başbakanı Mark Carney, hükümetinin on iki yeni denizaltının inşasına ilişkin sözleşmeyi Alman ThyssenKrupp Marine Systems’e (TKMS) verdiğini duyurdu. Junge Welt’ten seçtiğimiz yazıda da Brezilya ve Meksika’daki silah anlaşmalarına dikkat çekiliyor. Meksika’ya yapılan yasa dışı silah satışının nasıl silah şirketinin ve Alman devletinin kasasını şişirdiği aktarılıyor. Romanyalı Şair Paul Celan’ın toplama kamplarında yaşadıklarını anlattığı Ölüm Fügü şiirindeki “Ölüm Almanya kökenli bir ustadır” metaforu varlığını sürdürüyor. Alman silah tekelleri 2025 yılı sonuçlarından mutlu, 2026 yılında ise kârlarına kâr katacaklarından eminler.

Fransa Parlamentosu, polisin ölümcül güç kullanımını adeta dokunulmazlık zırhına kavuşturan tartışmalı yasa teklifini kabul etti. İktidar ve sağ partilerin desteğiyle geçirilen düzenleme, polislerin hesap vermesinin önünü daha da kapatıyor. İnsan hakları örgütleri ve muhalefet yasayı “öldürme ruhsatı” olarak tanımlarken, yasayla birlikte polis şiddeti normalleşecek ve cezasızlık düzeni kalıcı hale gelecek. En büyük bedeli ise yine Fransa’nın yoksul mahallelerinde yaşayan siyah ve Arap gençlerin ödeyeceği vurgulanıyor.

İngiltere’de aşırı sağcı Reform UK Partisi Lideri Nigel Farage, ülkenin son on yılına damga vuran en etkili sağ popülist figürlerden biri. Brexit kampanyasından (Birleşik Krallık’ın Avrupa Birliği’nden ayrılmasını savunan kampanya) göç karşıtı söylemlere, Muhafazakar Parti üzerindeki baskısından Reform UK’nin yükselişine kadar Farage’ın etkisi çoğu zaman partisinin kurumsal gücünün ötesine geçti. Ancak son dönemde gündeme gelen mali skandallar (Farage’ın bazı zengin destekçilerden aldığı büyük miktardaki para), Farage’ı seçmenleri ve destekçileri nezdinde güven tazelemek için milletvekilliğinden istifa edip yeniden aday olacağı bir ara seçim sürecine sürükledi. İngiltere’de bir milletvekili istifa ettiğinde, öldüğünde ya da görevini sürdüremediğinde, temsil ettiği bölgede koltuğu doldurmak için ara seçim yapılıyor. Böylece mesele yalnızca Farage’ın siyasi geleceği değil, Reform UK’nin onsuz ne kadar ayakta kalabileceği sorusuna da dönüştü. The Guardian Yazarı Gaby Hinsliff, yazısında Farage’ın istifasını ve seçim bölgesi Clacton’da yapılacak ara seçimi, onun etrafında büyüyen bağış ve çıkar ilişkisi iddialarıyla birlikte değerlendiriyor.

Orada ölüm, burada kazanç -Niki Uhlmann / Junge Welt/Almanya

Günümüzde savaş, 1945’ten bu yana hiç olmadığı kadar yaygın. Etkisi ise geçmiştekiyle aynı: Luxemburg’un sözleriyle ifade edecek olursak: “Temettüler yükselir, proleterler düşer.” Şimdilik bu düşüşler çok uzaklarda gerçekleşiyor; dolayısıyla işler tıkırında işliyor ve iş yapma maliyetlerine çoktan dahil edilmiş olan suçlar nedeniyle -en fazla- ara sıra ödenen para cezalarıyla yetiniliyor.

Diehl şirketi salı günü finansal sonuçlarını açıkladı. Şirketin savunma alanındaki iştiraki Diehl Defence, kendisini “Güdümlü füzeler ve hava savunma sistemleri konusunda önde gelen bir sistem tedarikçisi” olarak tanımlıyor. Şirket, diğerlerinin yanı sıra “IRIS-T SLM” silah sistemini de üretiyor; ana şirket pazartesi günü yaptığı açıklamada, Federal Dışişleri Bakanı Dr. Johann Wadephul liderliğindeki iş dünyası temsilcilerinden oluşan bir heyetin Güney Amerika ziyareti sırasında, bu sistemin Brezilya’da daha geniş çapta kullanılmasına yönelik bir anlaşmaya varıldığını duyurdu. Şirket salı günü yaptığı açıklamada, “Zorlu genel ekonomik koşullara rağmen Diehl Grubunun 2025 yılında da varlığını başarıyla sürdürdüğünü ve büyümeye devam ettiğini” belirterek, yıllık gelirinde bir önceki yıla kıyasla yüzde 15.4’lük devasa bir artışla 5.4 milyar avroya ulaşılmasını kutladı. Grup, içinde bulunduğumuz yıl için 6 milyar avroluk bir hedef belirlemiş durumda…

2025 yılı faaliyet raporuna göre, faaliyet kârı 460 milyon avrodan 703 milyon avroya yükseldi; bu da “2025 yılına dair öngörülerin tam anlamıyla gerçekleştiği” anlamına geliyor…

Heckler & Koch (HK) da salı günü düzenlenen yıllık genel kurul toplantısı sırasında, Meksika ile yaptığı yasa dışı silah anlaşmaları meselesini Alman devlet hazinesine 3.7 milyon avro aktararak kapattığıyla övündü. Federal Adalet Divanı 2021 yılında, Stuttgart Bölge Mahkemesinin Meksika’ya 4 bin 200 adet “HK G36” saldırı tüfeği ve aksesuarı sevkiyatının yasa dışı olduğuna dair kararını onamıştı. Silah üreticisi, 2006 ile 2009 yılları arasında, Alman makamlarından ihracat lisansı alabilmek amacıyla sevkiyatın varış noktası olarak yalnızca “kritik olmayan” bölgeleri göstermişti. Ancak HK’ye göre bu ödeme, yalnızca tutarı düşürmeye yönelik tüm hukuki yollar tüketildikten sonra yapılmıştı.

Dpa’nın haberine göre, yıllık genel kurul toplantısında eleştirel bir hissedar sıfatıyla Alman Barış Derneğini temsil eden Jürgen Grässlin, bu geciktirme taktiklerini “Yıllık yüz milyonlarca avro gelir elde eden ve yüksek kârlılığa sahip bir şirket için gülünç ve utanç verici” olarak nitelendirdi. Şirketin “her bir avro için” pazarlık yapması, demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne olan bağlılık iddiasıyla çelişiyor. Eleştirel hissedarlara göre HK, silahlarının yol açtığı sonuçları telafi etmek için çok daha fazla kaynak ayırmalıdır. Sundukları önergelerden biri, “Yönetim Kurulu ve Denetleme Kurulu tarafından ortaya konulan kâr payı teklifinin” aşırı olduğunu belirtiyor: “Net kârın büyük bir kısmı, Heckler & Koch silahlarının çatışma bölgelerinde kullanılmasından kaynaklanan zararların telafisine ve bu zararların önlenmesine yönelik tedbirler için kullanılmalıdır.”

Söz konusu zararlar iyi belgelenmiş durumdadır; nitekim -en çok ihraç edilen ürünlerden biri olan “HK SFP9” gibi- hafif silahlar, “Kolayca el değiştirebildikleri, yasa dışı yollarla ticareti yapılabildiği ve on yıllar boyunca kullanılabildiği” için “dünya genelinde siviller açısından en ölümcül silah sistemleri arasında” yer almaktadır. Bu silahlar, örneğin Sudan’da sıklıkla kullanılmaktadır.

Bunun yanı sıra, Yönetim Kurulunun faaliyetlerinin resmen onaylanmasına karşı çıkan bir başka önerge, grubun devlet kurumlarıyla yaptığı sözleşmelerden yalnızca beş milyon avro kazanmasına karşılık, ABD sivil ateşli silahlar pazarında yaklaşık 100 milyon avro gelir elde etmiş olmasını eleştiriyor. Önerge, HK’nin pazarlama faaliyetlerinin “Ateşli silahların sahiplerini daha güvende kıldığı ve yalnızca kişisel meşru müdafaa amacı taşıdığı yönündeki tehlikeli efsaneyi beslemeye devam ettiğini” savunuyor. Kanıtlanmış gerçekler ise tam tersini, yani silah taşımanın “cinayet, intihar veya kazara yaralanma riskini” artırdığını ortaya koyuyor: “Ateşli silah taşıyan biri tarafından korunduğunu belirtenlerin sayısına kıyasla, ateşli silahlı birinin mağduru olduğunu bildirenlerin sayısı dokuz kat daha fazladır.” Silah endüstrisi, özünde ölüm üzerine kurulu bir ticari faaliyettir ve güvenlikle uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur. Sorgulamayan hissedarlar da oylarını ölümden yana kullanmış olacaktır.
Çeviren: Semra Çelik

Fransa’da polise kalkan- halka tehdit: ‘Öldürme ruhsatı’ tartışması
Humanité - Başyazı/Fransa


Fransa Meclisi, 7 Temmuz Salı günü, Cumhuriyetçiler Partisi (LR) tarafından sunulan ve polislerin görev silahlarını kullandıkları durumlarda “meşru müdafaa karinesi” getirilmesini öngören yasa teklifini kabul etti. Sol partiler ve mağdur haklarını savunan dernekler, polise fiilen bir “öldürme ruhsatı” verildiğini belirterek bunun tarihi bir dönüm noktası olduğunu vurguluyor.

Oylamanın ardından, polis kurşunları sonucu hayatını kaybedenlerin ailelerini temsil eden kolektiflerin üyeleri, Meclis genel kurul salonundan “Adalet yoksa barış da yok!” sloganını attı. Yasa teklifinin temel düzenlemesi, aşırı sağcı Jean-Marie Le Pen’in uzun yıllardır savunduğu tarihi fikirlerden biriydi. (Polis şiddetinin son bulması için mücadele eden) Adama Kolektifi üyelerinden biri de Meclis görevlileri tarafından salondan çıkarıldı. Daha sonra Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Milletvekili Aymeric Caron, “En mide bulandırıcı olan, locada bulunan ve polis tarafından öldürülen gençlerin aileleriyle alay eden ve onları provoke eden (aşırı sağcı Ulusal Birlik Partisi) RN milletvekilleriydi” diyerek tepki gösterdi.

Aşırı sağ açısından kutlama yapmak için yeterince neden vardı. Polislerin görev silahlarını kullandıkları durumlarda “meşru müdafaa karinesi” getirilmesini öngören Cumhuriyetçiler (LR) yasa teklifi, 7 Temmuz Salı günü Ulusal Birlik (RN), Cumhuriyetçiler (LR) ve Macron yanlısı milletvekillerinin oylarıyla kabul edildi. Toplam 313 milletvekili yasa lehinde oy kullandı.

Yasaya uygun hareket edildiği varsayımı

Sol partilerin polise “öldürme ruhsatı” verdiğini savundukları yasa teklifine sundukları değişiklik önergeleri karşısında hükümet, “blok oylama” yöntemini devreye soktu. Bu düzenleme, milletvekillerinin değişiklik önergelerini oylamasını engelliyor. Oylamanın ardından İçişleri Bakanı Laurent Nunez, yaptığını bu dayatmayı savunmayı sürdürerek tepkileri de “fantezi” olarak nitelendirdi…

Hauts-de-Seine Milletvekili ve Komünist Parti Üyesi Elsa Faucillon, Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmada, kabul edilen metni kınayarak bunun “Yalnızca hukukumuzda değil, aynı zamanda adalet arayacak insanların bedenlerinde ve gözyaşlarında da iz bırakacağını” söyledi. Milletvekili daha sonra polis tarafından öldürülen Nahel, Souheil, Adama, Olivio Gomes ve gerçeğin ortaya çıkması için mücadele etmek zorunda kalan tüm aileleri andı.

Boyun Eğmeyen Fransa (LFI) Lideri Jean-Luc Mélenchon, YouTube kanalında yayımladığı videoda yaşananları tarihi bir kırılma olarak değerlendirerek şöyle konuştu: “Dünyanın hiçbir ülkesinde, örneğin kaçmaya çalışan bir suçluya ölüm cezası uygulanmasını öngören bir yasa yoktur. Böyle bir şey yok. Öyleyse neden Fransa’da olsun? Üstelik bu karar, yalnızca görev silahını taşıyan tek bir kişinin takdirine bırakılıyor.” Sosyalist Parti Birinci Sekreteri Olivier Faure da bunun “Hukuk devletimiz açısından muazzam bir gerileme” olduğunu belirtti. Seine-Saint-Denis Milletvekili Clémentine Autain ise bunun “Sağın farklı kesimleri arasındaki ittifakta en kötü yönde atılmış yeni bir adım” olduğunu ifade etti…
Çeviren: Eren Can

Farage uçurumun eşiğinde, ama giderse İşçi Partisi rahat bir nefes almayacak -Gaby Hinsliff/The Guardian/İngiltere-

Hiçbir siyasetçi partisinden büyük değildir. Ne kadar parlak parlıyor olursanız olun, yarın yerinize bir başkasının geçirilemeyeceği kadar vazgeçilmez değilsinizdir; en azından genel kabul böyledir. Ama İngiliz siyasetinde teamüllerin pek işlemediği bir adam var; Nigel Farage’ı şimdi kuşatan çok sayıdaki finansman skandalının İngiltere siyaseti açısından böylesine bir dönüm noktası olmasının nedeni de bu. Çünkü onsuz -eğer iş gerçekten bir gün oraya varırsa- Reform UK’den geriye tam olarak ne kalır?

Parlamento standartları komiseri, Guardian’ın ortaya çıkardığı üzere Farage’ın İngiliz-Taylandlı kripto milyarderi Christopher Harborne’dan aldığı 5 milyon sterlini beyan edip etmemesi gerektiğine dair henüz karar vermiş değil. Üstelik Farage’ın, ABD’de elektronik dolandırıcılıktan hapis yatmış, uzun süredir yakınındaki isimlerden “Posh George” Cottrell’dan (“posh”, İngilizcede üst sınıf, zengin, aristokrat ya da elit tavırlı kişiler için kullanılan bir ifade) aldığı iddia edilen ek paralar konusunda da henüz bir karar yok. Kayıtlara geçmesi açısından, Farage kuralları çiğnemediğinde ısrar ediyor; çünkü o sırada aktif siyasette olmadığını söylüyor. Ancak Cottrell’dan gelen paranın bir kısmının Farage’ın sosyal medya faaliyetlerini güçlendirmek üzere personele harcandığı iddia ediliyor ve milletvekilleri, seçilmeden önceki bir yıl içinde kişisel olmayan nitelikteki kayda değer menfaatleri beyan etmekle yükümlü…

Reform’un milyonlarca seçmeni, liderleri utanç verici bir şekilde koltuğundan edilse de ya da siyaseti bırakıp şansını Washington’da denemeyi seçse de bir anda buharlaşıp yok olmayacaktır. Gerçek inananlar paranın nereden geldiğini pek umursamaz, en azından küçük tekneler meselesini (göçmenler) umursadıkları kadar değil. Üstelik Farage’ın bu kadar ustalıkla yönlendirdiği düzen karşıtı öfke, nihayetinde kendisine başka bir çıkış yolu bulacak kadar derin. Ama Farage olmadan bu öfkenin aynı seçimsel bütünlüğe sahip biçimi alması pek olası görünmüyor. İngiltere sağında onun yaptığını tam olarak onun gibi yapabilecek başka kimse yok. Böyle bir hakimiyet ise beraberinde beklenmedik bir kırılganlık getiriyor.

Farage, siyasi girişimlerini uzun süredir esasen kişisel mülkü gibi yönetti. 62 yaşına gelmişken hiçbir halef yetiştirmedi; hatta potansiyel veliahtlara birer tehdit gibi davrandı. O, büyük bağışları koparabilecek tek sert sağ figür olmaya devam ediyor, üstelik görünen o ki bu bağışlar sanıldığından çok daha fazlaymış. Robert Jenrick (Muhafazakar Partinin sağ kanadında yer alan eski bakan) ya da Zia Yusuf’un (Reform UK’nin önde gelen isimlerinden biri) ilham veremeyeceği türden, neredeyse kült benzeri bir bağlılık yaratabilen tek kişi de o. Ama en önemlisi, Reform gibi bir projeyi daha önce kendisini saygın muhafazakar seçmen olarak gören insanlara satabilecek hafifliğe, rahatlığa ve yüzeysel cana yakınlığa sahip tek kişi o. Farage’ın kaybı, Reform için gecenin sonunda yapış yapış halılı yerel bir gece kulübünde ışıkların yanmasına ve bira gözlüğünün bir anda çıkmasına benzerdi.

Bu, (istifa eden Başbakan) Keir Starmer için buruk bir an olabilir; zira iktidarda biraz daha uzun kalabilseydi düşmanlarının cesetlerinin nehirden aşağı süzülüşünü görebileceğini düşünerek hayıflanabilir. Ama geçmiş iki yılın hayal kırıklıklarının yükünü taşımayan, yepyeni ve pırıl pırıl bir İşçi Partisi liderinin göreve gelmesi için inanılmaz derecede şanslı bir zaman olurdu.

Farage dışında herhangi bir liderlik altında Reform, onun kaçınmaya çalıştığı bölücü tercihle neredeyse kesin olarak yüzleşmek zorunda kalırdı: Rupert Lowe’un sert sağcı Restore Britain partisinin peşinden dar bir seçim çıkmazına doğru mu gidecek, yoksa İngiltere sağının daha ana akım kesiminin baskın partisi olmaya mı çalışacak? Hangisi kazanırsa kazansın süreç dağınık olur ve kazanana Reform desteğinin bir kısmına mal olabilir. Bundan asıl kazançlı çıkacak kişi (Muhafazakar Parti Lideri) Kemi Badenoch olurdu; çünkü Reform’un yeni destekçilerinin büyük bölümü ve nispeten becerikli milletvekillerinin çoğu zaten onun tarafından kopup gelmişti. Yine de bunun İşçi Partisinin moraline sağlayacağı katkı küçümsenemez.

Peki, “öcü” korkusundan kurtulmuş bir İşçi Partisi hükümeti neye benzerdi? Yeniden seçilmek için yalnızca Reform’u dışarıda tutmak adına İşçi Partisine oy verilmesi gerektiğini savunmak yerine, kendi başarıları üzerinden bir gerekçe sunmak zorunda kalırdı. Bu da göründüğü kadar kolay olmak zorunda değil. Andy Burnham (İşçi Partisinin muhtemel yeni lideri) son yıllarda Manchester’da kapı kapı dolaşırken sadık İşçi Partisi seçmenleri arasında bile göç kontrolünün siyasi önemini anlayacak kadar çok şey duymuş biri. Bu nedenle, Farage’ın sonunun gelmesinin, daha liberal eğilimli seçim bölgelerine sahip İşçi Partisi milletvekillerinin nefret ettikleri bütün o konulardan vazgeçebilecekleri anlamına gelmediğine onları ikna etmekte zorlanabilir. Ayrıca, Reform’un yüzde 30’dan fazla oy almasının dar bölge seçim sistemi altında ne anlama gelebileceği korkusu ortadan kalkarsa, bazı İşçi Partisi milletvekillerini uzun süredir savunduğu seçim reformuna ikna etmekte de daha fazla zorlanabilir…

En azından iki şey açık. Birincisi, siyasette işler hâlâ bir anda tersine dönebilir. Durdurulamaz gibi görünen güçler, beklenmedik şekilde yerinden oynatılamaz nesnelere çarpabilir. Tamamen yok olduğu sanılan şeyler -tüm kusurlarına rağmen İşçi Partisinin yön bulmasını mevcut çok partili Jenga oyunundan kuşkusuz daha kolay kılan iki partili siyaset sistemi de dahil- zaman zaman yeniden canlanabilir. Hiçbir şey göründüğü kadar taşa kazınmış değildir.

İkincisi ise, iç rahatlatıcı biçimde, İngiltere’de demokratik hesap verebilirliğin çarkları yavaş dönse de tamamen yerinden çıkmış değiller. Henüz popülist liderlerin kendilerini hukukun üstünde görebildiği, gazetelerin başka tarafa bakmaya zorlanabildiği ya da denetimin hiçbir anlam taşımadığı türden bir ülke değiliz. Başka hiçbir şey yoksa bile, bu sürdüğü sürece bunun kıymetini bilin.
Çeviren: Dış Haberler Servisi

/././
Bu kadar savaş aletini ne yapacağız?-Kaan Biçici-

NATO Zirvesi'nde savaş bütçeleri büyütülürken, milyarlarca dolarlık silahların gelecekte ne olacağı sorusu gündemde. Tarih ve doğa gösteriyor; bugünün ölüm makineleri, yarının çorba tencerelerine ve saksılarına dönüşebilir.

***

İnsanlığın birikimi keşke sadece düşünsel, bilimsel ya da sanatsal oluyor olsaydı. Kişi başına düşen mühimmat miktarında da artış yaşanıyor. Ankara’daki NATO zirvesinden tam da tahmin ettiğimiz gibi kararlar çıktı: Savaş bütçeleri büyüyecek, silah tekellerine milyarlarca dolar akıtılacak, Ukrayna’ya 70 milyar avroluk yeni mühimmat yollanacak… Dünyanın savaş aletlerinin kullanılmasıyla koca bir cehenneme çevrilmesi gibi kullanılmadığında da koca bir cephaneye çevrilmesi demek oluyor bu. Savaş çıksa da çıkmasa da eninde sonunda elimizde kalacak ve paslanacak bu kadar savaş aletiyle, sahiden gelecekte ne yapacağız? Dünyada savaşın ortadan kalkacağı muhtemel bir gelecekte bile bunları nereye gömeceğiz? İnsan mezarlıklarını boşaltıp savaş aletleri mezarlıkları yapmak mı, işe yaramaz. Toprak kusacaktır. Ne o halde?

En distopik olana önden yol verelim ki biraz önümüz açılsın. Savaşın ve savaşa sürükleyenlerin “mutlak zaferiyle” gelen küresel kıyamet; felakete sürüklenmiş ağacın yeşiline dair hiçbir şey barındırmayan bir dünya. Mad Max’teki gibi metal yığınlarından yapılmış koca yapılar… Bir barınma ihtiyacını da çözmek üzere değil olağanlaşmış savaş halinin yapıları olabilirler. Ya da başka bir akıllı yaşam formu dünyaya gelmiş olsun; bu devasa savaş aleti hangarlarını, okyanus altındaki nükleer denizaltı çöplüklerini görse muhtemelen şöyle düşünecektir: “Bu canlı formu galiba çeliğe tapıyor.”

Savaş aletleri, insanlığın ürettiği diğer tüm nesnelerden temel bir noktada ayrılır: Onlar, daha fabrikadan çıktıkları an yok olmak ya da yok etmek üzere tasarlanmış, ömürleri kendi imhalarına endeksli araçlardır. Orta Çağ simyacıları değersiz metalleri altına dönüştürmeye nasıl çalıştıysa “savaş simyacıları” da tam tersini yapıyor; insanın emeğini, bütçesini, zamanını ve geleceğini çalıp, değersiz, paslanmaya mahkum, tek işleyişi yok etmek olan bir çeliğe dönüştürüyorlar. Ancak doğanın da tarihin de kendi simyası var.

Doğanın simyası meselesiyle ekolojik tahribat meselesini birlikte düşünmek gerek. Bir tarafıyla bugün bunlara yol açmış olan “bilimin” gelecekte sahici işleviyle bu savaş aletlerinin dönüştürülmesinin yollarını arayacağını kabul edelim. Ancak bir yandan da insanın feraseti gibi doğanın da “ferasetine” güvenelim. Doğadan isimlerini (ç)aldıkları o “Leopardlar” metal çöplüğüne döndüğünde belki de gerçek leoparların yuvası haline gelebilecekler. Falconlar belki de gökyüzünde süzülen gerçek şahinlerin pislediği birer paslı tünek haline gelecekler.

Kore DMZ bölgesi, en ağır silahlandırılmış engellerin ve dikenlerin olduğu bölgeyken 70 seneyi aşkın sürede el değmemiş vahşi yaşam koridoru haline geldi. İnsanların birbirini öldürmek için kurduğu barikatlar nesli tükenmekte olan hayvanlara ya da binlerce bitki türüne sığınak oldu. Ya da mühimmat yüklü askeri kargo gemilerinin batıkları bugün deniz altında devasa yapay resiflere dönüştü. İçindeki tanklar ve tüfekler şu an rengarenk mercanların, balıkların ve deniz canlılarının yuvası. Dün gözlük camı üreten taşeronlar nasıl bir gecede kokpit camı imalatına geçebildiyse; o kokpit camından günü geldiğinde çok güzel bir akvaryum da yapılacaktır. İnsan elinden çıkıp denizin dibine gömüldüğünde diğer canlılara “hizmet eder” hale gelebiliyorlar ancak.

Tarihten örnekler
Bir de “tarihin simyasının” görülebileceği tarihsel örnekler var tabii, onlardan da faydalanmak gerek. İkinci Dünya Savaşı sonrası çöller ve kıyılar uçak ve miğfer çöplüğüne dönmüştü. Libya ve Mısır’daki bedevilerle İtalya’da ya da Yunanistan’da insanlar terk edilmiş tank paletlerinden saban yaptılar. Uçak gövdelerinden ev çatısı, bombaların boş kovanlarından su kovası ve çiçek saksısı… Ölümün araçlarından yaşamın araçlarına çok hızlı bir geçiş; olması gereken.

Kamboçya ve Vietnam’da milyonlarca patlamamış mühimmat toplandı. Buralardaki topluluklar da bomba kalıntılarından elde ettikleri metalleri eriterek kaşık, çatal ya da hediyelik eşya yaptılar. Savaş niyetiyle yapılmış yapılar ya da mühimmat depoları da nasibini aldı bu “yaşamsallaştırma” girişiminden; nükleer füze siloları ya da sığınaklar nemli, karanlık ve sabit ısılı yapıları sayesinde mantar yetiştiriciliğinin yapıldığı ya da topraksız tarımın denendiği tesislere dönüştürüldü. Isısı bu derece bir şeyler yetiştirmeye uygun olmayanlar da kafe, dövme stüdyosu ya da depo olup hayata dahil edildi.

Daha biçimiyle bile işlevselliğe açık üretilenler de var nasılsa. 1945’te Nazilerin yenilmesiyle Almanya’da milyonlarca çelik miğferin (Stahlhelm) ne yapılacağı sorunu ortaya çıkmıştı. Savaş sonrası gelen muazzam kıtlık ve ham madde eksikliği gibi sebeplerle de birleşince fabrikalardaki bu miğferler ters çevrilip delikler açılarak mutfak süzgecine ya da çorba tenceresine dönüştürüldü. Daha da güzeli çocuklar ve savaş ilişkisine sanatsal bir müdahale gibi çocuk lazımlığı da miğferin dönüştürüldüğü malzemelerdendi.

Şu da şimdiden kulağa hoş geliyor tabii; bir yerlerde mühendisler gece gündüz çalışıp milyarlarca dolarlık bütçeyle öyle bir alaşım geliştiriyorlar ki tank mermisinin delemeyeceği zırh üretilsin. Sonra o zırh atıl kalıyor, eritilip tencere yapılıyor. O tencerede kuru fasulye pişiyor. Mühendislik dehasının, milyar dolarlık bütçelerin ulaştığı nihai zirve kuru fasulyenin lokum gibi pişmesi. Afiyet olsun.

DIY (Kendin yap) alışkanlığı ya da rüstik dekorasyon için değerlendirilmek üzere de kullanılabilir belki. Geleceğin video başlıklarını şimdiden tahmin etmek zor değil: “Eski Obüs Namlusundan Evde Pratik Rustik Kitaplık Yapımı”, “F-35 Kanadından Yemek Masası Tasarımı” ya da “Tank Paletini Nasıl Kullanabilirsiniz: 10 Harika Fikir”. Keşke renk kartelasını da biraz daha geniş tutsalardı, askeri yeşil her salona uymuyor.

Ya da bit pazarlarında yine çeşitli önerilerle satışa sunulabilirler. “Az kullanılmış, içi temizlenmiş akıllı füze başlığı (mikroçiplerinden arındırıldı), harika bir retro şemsiyelik veya salon bitkileri için saksı olur.” Ya da “İHA/SİHA kanadı, rüzgarı kesmesi için bir paravan ya da üzerine bir minder atıp uzanmalık bir divan için idealdir,” ilanı.

Roma’nın lejyonlarının zırhlarından hediyelik eşyaya
Savaş anıtları yapmak da ilk akla gelen hallerden olabilir. Ama bu sefer hamasete yer yok. Napolyon’un Austerlitz Savaşı’ndan sonra savaşı anmak için Avusturya ve Rus ordusundan ele geçirdiği bronz topları eritip Paris’in göbeğine diktirdiği Vendome Sütunu tarihteki yalnız örneklerden kalsın. Böyle “hamasi anıtsal” olmasa da turistik hale getirilecek birkaç kalıntı da işlevsel olabilir. Bir rehber eşliğinde gezilecek rotalarda denk gelinecek birkaç “eser”; “Zamanında milyarca harcanan bir savunma sistemi; şimdi ise çocukların içerisinden kayarak çıktığı bir kaydırak, aynı zamanda burada yaşayanlar da çamaşırlarını asmak için de kullanıyorlar.” Ya da uyarılar bile gösterecek ne olduklarını; “Lütfen füze rampasının üzerine tırmanıp fotoğraf çekilirken dikkat edin paslı demirler tehlikeli olabilir.” Bugün milyarlarca anlaşmalara imza atan savaş lordlarının takındığı ciddiyet fetişizmini, geleceğin hafifmeşrep turizm kültürüne teslim etmekten daha iyi bir intikam olamaz herhalde.

Roma’nın o yenilmez lejyonlarının zırhları bugün müzelerde sergilenen paslı hediyelik eşyalardan ibaret. “Zirvelerde” övünülerek pay edilmiş bütçelerle gelecek çelik yığınları böyle bir kaderi bile paylaşamayacak. Müze bile olamayacak, bitpazarlarında satılacak. Doğa da tarih de bize gösteriyor; kodamanlar ne kadar büyük ordular hayal ederse etsinler, insanlık savaş aletlerinden sonunda bir su kovası ya da saksı yapmanın yolunu bulacaktır.

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Temmuz 2026-

CNNTürk'ten habercilik örneği: Trump'ın oturduğu klozetten canlı yayın yaptılar 

NATO Zirvesi öncesinde Ankara yolundaki Trump'ı taşıyan uçağın konumunu dakika dakika ekrana getirerek yayıncılık başarısına imza atan CNNTürk, zirvenin ardından da benzer bir performansa imza attı. Trump'ın kullandığı tuvaletten canlı yayın yapıldı, dışkısını yanında götürüp götürmediği araştırıldı.


Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi için milyonlarca lira harcandı. NATO liderlerinin geçeceği yol güzel görünsün diye antik görünümlü saksılar koyuldu, Türkiye'deki yoksulluk gerçeğini görülmesin diye gecekondu mahallelerinin önüne bariyerler döşendi.

En yoğun çalışma, ABD Başkanı Donald Trump'ın kalacağı otel ve çevresinde yapıldı. Otelin önü asfaltlandı, güzergahlara çiçekler ekildi, dış cepheler fırçalarla temizlendi.

Utanç verici çalışmalar yandaş basın tarafından gururla duyuruldu. Öyle ki zirvenin üzerinden 3 gün geçmiş olmasına rağmen CNNTürk, Trump'ın kaldığı otele gitti, kaldığı odayı görüntüledi. Otel müdürü stüdyoda ağırlanırken, muhabir ise Trump'ın kaldığı odadan canlı yayın yaptı. 

Yayının bir bölümü Trump'ın kullandığı tuvalete ayrıldı. Ekrana canlı olarak Trump'ın kullandığı klozet yansıtılırken, otel müdürüne, Trump'ın geride DNA'sını bırakmamak adına dışkısını alıp götüreceği özel bir tuvalet sistemini beraberinde getirip getirmediği soruldu.

Müdür, şu yanıtı verdi: Bizim otelimiz içerisinde, odamız içerisinde yapılan en ufak bir tuvaletle alakalı değişiklik yoktu.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-07/trump.mp4

***

NATO Zirvesinin halkımıza tek yararı Trump’ın dışkısını da yanına alarak defolup gitmesi oldu -Erhan Nalçacı- 

Belki Zirvenin bir yararı egemenler için halkımızın zararlı bir haşarat gibi görüldüğünün iyice ortaya çıkması oldu. Ne verdiği oyun kıymeti var, ne düşüncesinin. Sadece muhtemel protestocu olarak zararlı muamelesi gördüler. Protesto ederek ülkenin onuruna sahip çıkanların uğradığı muameleyi izlediniz zaten.

Başlıktaki konuya geleceğiz ama NATO Zirvesinin “yararını” tartışmadan önce şu 3.0 meselesine bakalım. NATO kendi tarihini Ankara Zirvesi öncesi dönemlendirdi, 1.0, 2.0 ve son dönemi 3.0 olarak. Sanki NATO teknolojik bir gelişme ve onun yeni modelleri piyasaya sürülüyor gibi.

Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözünde çok ünlenmiş bir genellemesi vardır. Burada kendisine sadık kalarak hatırlamakta yarar var:

Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilemezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak bir hükme varılamaz...

NATO’nun kendisine ait bu sınıflandırmanın ideolojik bir araç olduğu, bir yanılsama ve güzelleme sunduğu ortada. Öte yandan Zirveden iki yıl önce bu köşede sunulan dönemlendirme denmesi ile NATO’ya ait dönemlendirmenin çakıştığı yerler var.  

1- Sosyalizme karşı emperyalizmin karşı-devrim örgütü olarak NATO (1949-1990) yani NATO 1.0

2- Sovyetler Birliği’nde karşı devrim sonrası dünyanın emperyalist yeniden yapılandırılmasının aracı olarak NATO (1990-2011) yani NATO 2.0

3- Emperyalist paylaşım savaşında Batı emperyalizminin topyekûn savaş örgütü olarak NATO (2011- …) Yani NATO 3.0

Zamansal olarak tek çakışmayan kısım NATO 3.0’ın NATO’cular tarafından çok yeni bir tarihte, hani nerdeyse Ankara zirvesiyle başlatılması. Oysa kendi sınıflandırmamızı Obama’nın 2011’de yaptığı konuşmaya, bundan sonra önceliğin Çin’i askeri olarak kuşatmak üzere Pasifik’e vereceklerini söylemesine dayandırmıştık. O günden bu yana adım adım Ukrayna savaşı da dâhil olmak üzere bu sürecin ilerletilmesine tanıklık ettik.

Öte yandan bu zirvede gerçekten çok fazla yol aldılar. Yiğit Günay soL Haber’deki yazısında Zirvenin sonuç bildirisini yorumlarken haklı olarak her kararın olduğu gibi resmileştirilmediğini ve sonuç bildirisine yansımadığını yazdı. Batılı tekellerin bu hizmetkârları ikiyüzlü, yalancı ve hilekârlardır. Ancak sürecin tümü ve satır araları değerlendirilerek sonuç hakkında bir fikir sahibi olabiliriz.

Sonuç bildirgesinde NATO’nun Ukrayna’yı araç olarak kullanarak Rusya’ya karşı yürüttüğü savaşa bir yıl içinde 70 milyar Avro sağlaması gibi somut maddeler var.

Ancak gözden kaçan ve en masumu gibi anlaşılan bir maddenin arkasındaki niyetini anlamak zorundayız. Bu madde NATO’ya bağlı silahlı kuvvetlerin savaş yeteneklerinin nasıl artırılacağı ile ilgili. “Derinlikte hassas vuruş, bütünleşmiş hava savunma sistemleri…, birbiriyle uyumlu çalışabilen transatlantik muharebe bulutu…

Bu maddenin siyasi önemi lafla anlatılamaz, insan sadece dehşete düşer.

Çünkü 1949’dan 2011’e kadar NATO topyekûn bir savaş örgütü değildi. Özellikle 2. Döneminde köşeye sıkıştırılan ülkeye karşı savaş açıldığında devletler katılırlarsa bir miktar kuvvetlerini NATO emrine veriyorlardı, onun dışında bağımsız davranıyorlardı.

Şimdi bu zirveden sonra ABD Genel Kurmayının yönettiği tek bir ordu oluşturuluyor. Tamamen birbiri ile bütünleşmiş, bağımsız karar yetkisi olmayan, büyük bir uluslararası savaşa dâhil olmak üzere ön hazırlıklarını yapan bir süreçten bahsediyoruz.

Bu şu anlama gelir: Egemenler Türkiye’nin siyasi bağımsızlığını bu zirve ile kendi çıkarları doğrultusunda elden çıkarmışlardır. Boğazlar ve Karadeniz egemenliği, istediği silah sistemlerine sahip olma, bütçenin ne kadarının askeri harcamalar için kullanılacağı, bağımsız askeri operasyon vb. bu zirveyle bitmiş oldu.

Apar topar S-400’leri ellerinden çıkarmaları bununla ilişkili.

Trump dünyanın gördüğü en ahlaksız adam. Bir ülkeyi resmi olarak ziyaret ederken o ülkenin komşusuna savaş açmak nasıl bir şeye denk geliyor? 

İşte buna, ABD isterse komşu ülkenin köprülerini, demiryollarını ülkenizden verilen bir emirle bombalar, yüzlerce kız öğrencinin kasıtlı olarak öldürüldüğü saldırının bir numaralı suçlusunu baş konuk olarak ağırlarsınız.

Düzen medyası Zirve boyunca bu rezalete kılıf bulmak için İsrail’in ne kadar gelişmelerden rahatsız olduğunu yazıp durdu. Oysa bundan sonra Türkiye’nin İsrail ile savaşma olasılığı İran ile savaşa sürüklenme olasılığından bir milyon kere daha az.

Milliyetçi bir hava estirmek için Yunanistan ile bir rekabet körükleniyor. Buna hiç aldanmayın, ABD’li bir generalin emrinde Türkiye ve Yunanistan’dan emekçi çocukları birlikte savaşıp ABD, Alman ve Fransız şirketleri için ölecekler.

Zirvenin kazanımı olarak, zirve esnasında 50 milyar dolarlık silah alış verişi yapıldı ve Türkiye kökenli şirketlerin bundaki payı konuşuluyor.

Ama biz halkımızın kazanımlarını başlığa taşıdık. Silah üreticileri ve tüccarları kazanmış olabilir, bunun halkımıza faydası nedir? Ne emeklinin yaşam koşulları iyileşti, ne gençlere bir aşağılanmadan başka bir şey sunmayan çalışma koşulları. Ne de ülkenin bağımsızlığına ve egemenliğine bir katkı yaptı, aksine egemenlikten son kalanlar da tükendi gitti.

Belki Zirvenin bir yararı egemenler için halkımızın zararlı bir haşarat gibi görüldüğünün iyice ortaya çıkması oldu. Ne verdiği oyun kıymeti var, ne düşüncesinin. Sadece muhtemel protestocu olarak zararlı muamelesi gördüler. Protesto ederek ülkenin onuruna sahip çıkanların uğradığı muameleyi izlediniz zaten.

Trump’ın dışkısı rakip ülkeler DNA’sını incelemesinler diye toplanıp götürüldü. Bu da halkımızın tek kazanımı olarak kaldı, bu iğrenç adam ülkemizi kirletmemiş oldu.

Diğerleri ne yaptılar bilmiyoruz. Günü gelir arkalarından yollarız yaptıklarını.

/././

NATO'da pişti, patronlara da düştü: Savaşın yeni ortaklıkları Ankara'da kuruldu -Emre Alım Cem Demirok-

Ankara'daki NATO Zirvesi, bir süredir dümeni silah sanayiine kıran patronlara da can suyu oldu. Öyle ki kâr hırsı için soykırım ortaklarıyla dahi aynı masaya oturuldu. Zirve, Türkiye sermayesini savaş ekonomisine daha sıkı bağladı.

Savunma Sanayii Forumu için TUSAŞ tesislerinde düzenlenen resepsiyon silah sanayi için vitrin vazifesi gördü. (Fotoğraflar: AA)

Ankara'da NATO Zirvesi'ne paralel bir de “Savunma Sanayii Forumu” düzenlendi. Adı “forum” olsa da, aslında şirketlerin stant kurmadığı bir tür silah fuarıydı bu. 

Askerler ve patronlar yeni projelerin temellerini attı, nihayete erenleri kamuoyuna duyurdu.

NATO projeleri kapsamında yeni siparişler için sembolik imza törenleri yapıldı. Ev sahibi olarak Türkiye de payını aldı.

Savaşın sipariş defteri Ankara'da açıldı

Türkiye, 7 farklı silah sanayii projesinin tamamında katılımcı ülke olarak yer aldı. 

Projelerden henüz ikisinin detayları açıklanmadı. Kalan beşinin toplam büyüklüğü 74 milyar dolar. 

Türkiye, bu projelerin yüklenicileri belli olan 4 tanesinde doğrudan üretici olarak görev üstlenecek. 

Uydu ve radardan 30 milyar lira kazanacaklar

NATO'dan Türkiye silah sanayiine düşen ilk pay uzay teknolojisinden geldi. NATO’nun önüne koyduğu hedeflerden biri uzay teknolojisini askeri sanayiye daha fazla entegre etmek.

Bugün Türkiye dahil birçok ülke kendi uydusunu yapıp, eskiye kıyasla daha düşük maliyetlerle fırlatabiliyor. Bu uydular gözetleme, istihbarat, hızlı iletişim, füze takibi gibi kritik alanlarda kullanılabiliyor.

NATO şimdi üye ülkelere ait askeri uyduları bir çatıda buluşturmaya hazırlanıyor.

Ankara’dan ilan edilen bu projenin adı “Halo”.

Bu kapsamda Türkiye’ye iki yeni uydu siparişi verildi. Yüksek çözünürlüklü bu uydular Ankara'da TÜBİTAK tarafından üretilecek. Karşılığında en az 300 milyon dolar (14 milyar lira) ödenecek.

Uzay teknolojisi alanında bir imza da Aselsan ile atıldı. Şirket, hava savunma sistemi Çelik Kubbe için geliştireceği radarları NATO ülkelerine satacak. Ayrıca NATO’nun alçak yörüngedeki uydularla haberleşmesini sağlayan sistemin tasarımına dahil edilecek. Aselsan'ın bu sözleşmelerin toplam maliyetinin 350 milyon dolardan (16,4 milyar lira) fazla tutacağı öngörülüyor.

Forumdaki gösterinin merkezinde yer alan savaş uçağı KAAN için zirve öncesinde Beyaz Saray'da yeşil ışık yakılmıştı. Trump, jet motorlarının satışı sorulduğunda “Erdoğan'ı çok mutlu edecek bir şey yapacağını” söylemişti. Bugün itibariyle motorların ihracatına ilişkin ABD Kongresi’ndeki 15 günlük resmi inceleme süreci tamamlandı. Kongre'den bir itiraz gelmemesi dikkat çekti.

Aselsan, Roketsan ve Palantir aynı karede

Ukrayna ve İran örneklerinin ardından NATO hava saldırısı kapasitesini artırmaya yönelik yeni girişimlerde bulunmuştu.

Bu girişimlere üç ek Ankara’da yapıldı. 

İlk olarak insansız hava araçlarını önleme kapasitesini artırmak için NATO ülkelerinin 5 yıl içinde 40 milyar dolar harcamasına karar verildi. "NATO Dron Edge Girişimi" adı verilen bu projenin yüklenici firmaları henüz açıklanmadı ama üreticiler arasında Türkiye’den firmaların da yer alması bekleniyor.

İkinci olarak Roketsan’ın ürettiği Atmaca isimli uzun menzilli füzelerden “önemli sayıda” satın alma taahhüdünde bulunuldu. Türkiye'nin yanı sıra başka ülkelerden de füze tedarikinin yapılacağı bu proje için 1,6 milyar dolar harcanacak.

Ve son olarak hava savunma sistemleri için aralarında Türkiye'nin de bulunduğu sekiz ülke toplam 26 milyar dolarlık anlaşmalara imza attı.

Detayları paylaşılmayan bu projede Türkiye’den Aselsan ve Roketsan birlikte yer alacak.

Projenin yüklenicileri arasında Filistin'de, İran'da, Lübnan'da katliam yapabilmesi için yapay zeka sistemlerini ABD ve İsrail ordularının hizmetine sunan Palantir de var.

sSoldan sağa doğru Palantir (Shon Manasco), NCIA (Dylan Browne), Anduril (Brian Moran) ve Athea (Philippe Gasc) yöneticileri temsili imza töreninde. 

Palantir ortaklığının maliyeti ne olur?

NATO’nun hava savunma sistemlerinin inşasında Türkiye'nin daha kapsamlı bir rol üstlenmesi kararı, aynı zamanda Türkiye'nin savunma altyapısının NATO'nun teknolojik sinir sistemine, yani doğrudan ABD merkezli veri ve yapay zeka şirketi Palantir'in ekosistemine de entegre olması anlamına geliyor. Haliyle karşımızda duran tabloda, "Teknolojik Cumhuriyet" manifestosuyla niyetini açıkça ortaya koyan bir şirket var ve şirketin CEO’su Alex Karp’ın doğrudan devletlerin karar alma mekanizmalarına el koyma yetkisi istediğini biliyoruz. 

Peki, böylesi karanlık bir sicile ve açıkça tekno-emperyalist bir vizyona sahip Palantir'in, Türkiye'nin savunma ağına sızması ne anlama geliyor ve ne gibi tehlikeler barındırıyor?

Cevabın birden fazla boyutu var. Hava savunma sistemleri, saniyenin onda biri hızında karar verilmesini gerektiren, insan zihninin işleyemeyeceği büyüklükte veri setleriyle çalışıyor. Palantir'in askeri sistemleri (örneğin NATO'nun entegre etmeye başladığı yapay zeka hedefleme programı Maven ile onun altyapısını oluşturan Gotham ve AIP), sahadaki "tehdidi" algılayan, olasılıkları hesaplayan, hedefleri önceliklendiren ve nihayetinde vurma veya müdahale etme kararını öneren yapay zeka algoritmaları sunuyor.

Türkiye ise bu sisteme entegre olduğunda, neyin tehdit olup olmadığını kendi dinamiklerine göre değerlendirmek yerine, doğrudan ABD ve NATO'nun küresel çıkarlarına göre eğitilmiş bir yapay zekanın filtrelerinden geçirerek görmek zorunda kalacak. Bu durum da egemenliğin ve inisiyatifin teknolojik olarak ve tek taraflı bir biçimde devredilmesi, yani açık bir algoritmik vesayet anlamına geliyor.

Ayrıca Palantir'in temel iş modeli salt bir yazılım satmak değil. Şirket, verileri birleştiriyor, analiz ediyor ve kendi tekelinde tutuyor. Böylece NATO'nun hava savunma sorumluluğunda ortak rol üstlenilmesiyle birlikte Türkiye'nin hava sahasındaki hareketliliklere ilişkin veriler de Palantir'in platformlarına ve veri merkezlerine akmış oluyor.

Özetle Türkiye'nin ABD emperyalizminin küresel veri ağında bir veri toplama uydusu haline getirilmesi söz konusu. Palantir yöneticilerinin açıkça Batı'nın (özünde ABD'nin) sert gücü olmayı hedeflediklerini ilan ettikleri bir denklemde, Türkiye'nin en kritik güvenlik verileri ticari bir tekelin elinde toplanmış olacak. İstihbarat özelleştirilmekle kalmayıp doğrudan emperyalist ülkelere devredilecek. 

NATO Zirvesi için akreditasyon verilmeyen birçok gazeteciye Savunma Sanayii Forumu için vize çıktı.  

Sermaye NATO’nun gölgesinde büyüyor

Aselsan ve Roketsan ile Palantir’i NATO çatısı altında bir araya getiren şey iddia edildiği gibi “ittifakın savunma mimarisini inşa etmek” değil, sadece daha fazla kâr etmek.

Zira NATO kendi başına bir silah pazarı. Ve bu pazar da tıpkı diğerleri gibi “serbest” değil. Bir ülkenin kapacağı payın doğal bir sınırı var.

Türkiye için bu sınır son yıllarda esnetilmeye başlandı. Zirvede imzalanan projeler de bunun göstergesi. Türkiye artık sadece bir müşteri olmaktan çıkıp, üretici ortaklardan biri haline getiriliyor.

Bu noktada Türkiye silah sanayiinin yapısına mercek tutmakta fayda var. Çünkü Aselsan Aselsan’dan, Roketsan Roketsan’dan ibaret değil.

Bugüne nasıl gelindi?

1970’lerin sonlarından itibaren Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıfları kuruldu. Bu vakıflar, 1987’de Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı (TSKGV) çatısı altında birleşti. Bugün Türkiye silah sanayiinin omurgasını oluşturan Roketsan, Aselsan, Havelsan ve Tusaş gibi şirketler de bu dönemde doğdu.

1985’te kurulan Savunma Sanayii Müsteşarlığı ve onun finansal aracı olan Savunma Sanayii Destekleme Fonu, sistemin temel dayanaklarından biri oldu. Fon akaryakıt, sigara, içki, piyango gibi kalemlerden alınan paylarla besleniyor ama bütçenin dışına taşınıyordu. Bu durum, Meclis denetiminden büyük ölçüde muaf bir ekonomik yapı yarattı.

NATO şefi Mark Rutte'yi, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün uğurladı.

Bugün milyarlarca dolara ulaşan bu ekonomik yapı önce büyük sermaye gruplarını, sonra onların altındaki binlerce taşeronu besliyor.

Örneğin, NATO Zirvesi’nde de gündeme gelen, motorunu ABD’den ithal edecek olması tartışma yaratan KAAN uçağı projesinde ana yüklenici TUSAŞ. Ancak TUSAŞ'a bağlı yüzlerce alt yüklenici şirket bulunuyor. Bu şirketlerdeki toplam çalışan sayısı 2 binden fazla. TUSAŞ’ın Ankara yerleşkesinin hemen karşısına bu amaçla kurulmuş dev bir sanayi bölgesi var.

Savaş ve sömürü el ele

NATO’dan vakıf şirketlerine, oradan irili ufaklı binlerce şirkete uzanan bu zincir Türkiye sermayesinin soluk alanlarından biri haline geldi.

Tekstil sanayiinden, gıda sanayiinden elde edilemeyen yüksek kârlar artık silah sanayiinden çıkarılıyor. Sermaye, silah imalatında bulduğu yüksek sömürü oranlarıyla, klasik üretim alanlarında karşılaştığı krizleri telafi ediyor. NATO zinciri boyunca birbirine eklemlenen bu şirketler, yalnızca üretimin değil, emperyalist savaş ekonomisinin asli bileşenleri haline gelmiş durumda.

Silah üretimi, doğası gereği riskten arındırılmış bir yatırım alanı sunuyor. Siparişler NATO ülkelerinden ya da doğrudan devlet ordularından geliyor, ödemeler garanti altında ve fiyatlar imalat sanayi ortalamasının üzerinde.

Onursuzluğa boyun eğmediler

NATO Zirvesi'nden iki gün önce "ülkemizin ve onurumuz ayaklar altına alınmasına izin vermeyeceğiz" diyen TKP'liler başkentteki polis ablukasını delmiş, Kızılay Meydanı'na yürümüştü.

Komünistlerin itirazı yalnızca Ankara'ya adeta kilit vuran fiili OHAL tedbirlerine değildi. Savaş patronlarının Saray'da ağırlanmasına itiraz eden TKP'liler, Türkiye'nin NATO'dan derhal çıkmasını, ülkedeki tüm yabancı üslerin kapatılmasını talep ediyordu. 

Komünistler gözaltındayken tamamlanan zirve, Türkiye silah sanayiinin emperyalist savaş makinesine daha da derinden eklemlenmesine yol açtı.

Ankara'da ortaya çıkan tablo, savaş ekonomisinin sermaye birikimi için nasıl bir kurtuluş reçetesi olarak kullanıldığını ortaya koyuyor. Emekçinin alın terinden çalınanlar emperyalist savaşın değirmenine su taşımak için harcanıyor, özetle NATO’nun "güvenliği" adına Türkiye halkının geleceği ipotek altına alınıyor.

*** 

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -12 Temmuz 2026-

Peki ya görüntü olmasaydı?-Gözde Bedeloğlu-  Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyet töreninde, bir gencin elinde “Emrolunduğun gibi...