Beş yıldır zirve değişmiyor: 2025'in vergi rekortmenleri yine Bayraktar kardeşler oldu - Cengiz Anıl Bölükbaş / T24-

Türkiye’nin 2025 yılına ilişkin en fazla gelir vergisi ödeyen ismi, Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar oldu. Bayraktar'ı sırasıyla Baykar Genel Müdürü Haluk Bayraktar ve Koç Holding Yönetim Kurulu Şeref Başkanı Mustafa Rahmi Koç takip etti. 100 kişilik listede 78 mükellef ise isminin açıklanmasını istemedi.


Gelir İdaresi Başkanlığı (GİB), 2025 vergilendirme dönemine ilişkin yıllık gelir vergisi ve kurumlar vergisi beyannamelerinin değerlendirilmesi sonucunda Türkiye genelinde en fazla vergi beyan eden 100 mükellef listesini açıkladı. Listenin ilk sırasında yer alan Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar, 2 milyar 991 milyon 536 bin 760 lira vergi ödedi.

İkinci sıradaki Lütfü Haluk Bayraktar 2 milyar 502 milyon 27 bin 660 lira, üçüncü sıradaki Mustafa Rahmi Koç 830 milyon 795 bin 72 lira, dördüncü sıradaki Enka İnşaat ve Sanayi Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Sinan Tara 676 milyon 261 bin 751 lira, yedinci sırada Rönesans Holding Onursal Başkanı Erman Ilıcak 557 milyon 655 bin 112 lira, dokuzuncu sıradaki Cengiz Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Cengiz 448 milyon 694 bin 700 lira, 10'uncu sıradaki Tara Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ceyda Lale Tara 430 milyon 317 bin 465 lira vergi ödemesiyle listede yer buldu. 

  • 1- Selçuk Bayraktar - 2.991.536.760,62
  • 2 - Lütfü Haluk Bayraktar - 2.502.027.660,87
  • 3 - Mustafa Rahmi Koç - 830.795.072,17
  • 4 - Mehmet Sinan Tara - 676.261.751,92
  • 5 - İsminin açıklanmasını istemedi.
  • 6 - İsminin açıklanmasını istemedi.
  • 7 - Erman Ilıcak - 557.655.112,13
  • 8 - Adının açıklanmasını istemedi. 
  • 9 - Mehmet Cengiz - 448.694.700,95
  • 10 - Ceyda Lale Tara - 430.317.465,73
  • 11 - Adının açıklanmasını istemedi.
  • 12 - Ahmet Cengiz -  417.497.090,84
  • 13 - Mehmet Ömer Koç - 414.993.536,41
  • 14 - Adının açıklanmasını istemedi. 
  • 15 - Adının açıklanmasını istemedi.
  • 16 - Adının açıklanmasını istemedi.
  • 17 - Ekrem Cengiz - 397.509.699,21
  • 18 - Adının açıklanmasını istemedi.
  • 19 - Adının açıklanmasını istemedi.
  • 20 - Veli Ergin İmre - 297.765.221,63

İhracatta 2,2 milyar dolarlık yeni rekor

Savunma ve havacılık sektöründe son 5 yılın ihracat lideri olan Baykar, Bayraktar TB2 SİHA için 36, Bayraktar AKINCI TİHA için 16 ülkeyle olmak üzere toplamda 39 ülkeyle tedarik sözleşmesi imzaladı.

2021'de 664 milyon dolar olan ihracatını 2022'de 1,2 milyar, 2023 ve 2024'te 1,8'er milyar dolara çıkaran firma, 2025 yılında bu rakamı 2,2 milyar dolara ulaştırdı.

Cirosunun yüzde 90'ını ihracattan elde eden Baykar, Türkiye genelinde tüm sektörler arasında en çok ihracat yapan ilk 10 firma arasındaki yerini üst üste üçüncü kez korurken, küresel SİHA pazarındaki liderliğini de pekiştirdi.

Mükellef sayıları ve beyan edilen matrahlar

GİB'den gelen açıklamada, 2025 yılında 5 milyon 586 bin 760 mükellefe yıllık gelir vergisi beyannamesi verildiği, 12 trilyon 394 milyar 768 milyon 820 bin 670 TL matrah beyan edildiği  ve beyan edilen bu tutar üzerinden 710 milyar 565 milyon 105 bin 352 TL gelir vergisi tahakkuk ettirildiği belirtildi. 

Vergilendirme dönemi için her bir mükellef kurum ortalama 5 milyon 737 bin 526 TL matrah beyanında bulunurken, bu matrah üzerinden mükellef başına ortalama 1 milyon 329 bin 20 TL kurumlar vergisi tahakkuk etti.

En fazla vergi tahakkuk ettirilen ilk 100 mükellefin illere göre dağılımında zirvede 80 mükellef ile İstanbul yer aldı. İstanbul'u 14 mükellef ile Ankara takip ederken; İzmir, Antalya, Konya, Kocaeli, Muğla ve Kastamonu'dan 1'er mükellef ilk 100 listesine girmeyi başardı.

100 kişiden 78'inin adı açıklanmadı

Vergi rekortmenlerinin yer aldığı listede 100 kişiden sadece 22'inin adı yer alırken, 78 kişinin ismi açıklanmadı. 

Beş yıldır zirve değişmiyor

Türkiye’nin 2024 yılına ilişkin en fazla gelir vergisi ödeyen ismi, ihracat gelirleriyle Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar olmuştu. Bayraktar'ı sırasıyla Baykar Genel Müdürü Haluk Bayraktar ve Koç Holding Yönetim Kurulu Şeref Başkanı Mustafa Rahmi Koç takip etmişti. 100 kişilik listede 21 kişinin adı yer alırken, 79 kişinin ismi açıklanmamıştı. 

Listenin ilk sırasında yer alan Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar, 2 milyar 767 milyon 587 bin 718 lira vergi ödemişti.  İkinci sıradaki Lütfü Haluk Bayraktar 2 milyar 528 milyon 619 bin 921 lira, dördüncü sıradaki Mustafa Rahmi Koç 757 milyon 755 bin 302 lira vergi ödemesiyle listede yer bulmuştu. 

Kurumlar vergisi

2025 yılına ilişkin vergileme döneminde en fazla kurumlar vergisi beyan eden mükellefler listesinde de 70 milyar 394 milyon 482 bin lira vergi tahakkuku ile Ziraat Bankası birinci oldu. Listenin üçüncü sırasında 22 milyar 908 milyon 18 bin lira vergiyle Türkiye Vakıflar Bankası yer aldı. Garanti Bankası da 20 milyar 77 milyon 580 bin lira ile listenin dördüncü sırasında yer buldu. Listenin ikinci sırasında yer alan kurumun ismi açıklanmadı. 

GİB verilerine göre, 2025 yılı vergilendirme dönemi kurumlar vergisi beyannameleri, 1 milyon 215 bin 24 mükellef tarafından verildi. Bu beyannamelerle toplam trilyon 971 milyar 232 milyon 11 bin 841 TL matrah beyan edilirken, bu tutar üzerinden 1 trilyon 614 milyar 791 milyon 537 bin 584 TL kurumlar vergisi tahakkuk ettirildi.

Listede 100 kurumdan 64'ünün adı yer alırken, 36 kurumun adı açıklanmadı. 

Cengiz Anıl Bölükbaş / T24

MHP’li Emet Belediyesinde işçilerin isyanı: ‘2.5 yıldır yarım maaş alıyoruz, hak arayanı işten çıkartıyorlar’ -Kübra Kırımlı/EVRENSEL-

Kütahya’nın Emet ilçesinde MHP’li belediyeden 2.5 yıldır eksik maaş alan işçiler, hak arama mücadelesi verdikleri için baskı, mobbing ve işten çıkarmalarla karşı karşıya kaldı.

Ankara – Kütahya Emet’te MHP’li belediye, Hak-İş’e bağlı Hizmet İş’te örgütlü iki sendika temsilcini haklarını vermeden işten çıkardı, bir sendika üyesini de emekliliğe zorladı. İşten çıkarılan İşçiler Murat Erdem, Ahmet Öztaş ve Mustafa Altındal ile konuştuk.

Yaklaşık 11 yıldır belediyede çalışan ve 9 yıldır sendika temsilciliği görevini yürüten Murat Erdem, son 3 yıldır ücret ödemelerinde sorun yaşadıklarını belirtti: “Aslında sıkıntı bundan önceki AKP’li belediye başkanının son 8 ayında başlamıştı. 2.5 yıldır da bu MHP’li belediye ile sıkıntılarımız devam etti. Diyalog ile çözmeye çok uğraştık. Kendisine öneriler sunduk, olmadı. Maaşlarımızın 3’te ikisi ödeniyordu. Arkadaşlarımızın içeride 450 bin liraya yakın biriken parası var. Baktık olmuyor gittik Çalışma Bakanlığına başvurduk, geldiler incelediler. Bir etkisi olmadı. 22 işçi ben ve diğer sendika temsilcisi toplam 24 kişi dava açtık.”

‘Sürgünün ardından sahte tutanaklarla işten atıldık’

Murat Erdem

Murat Erdem

Açtıkları davaların ardından Belediye Başkanı Mustafa Koca’nın kendilerini çağırarak tehdit ettiğini öne süren Erdem, “‘Bu işte önder olursanız, karşı çıkarsanız, siz iki temsilciyi işten çıkartırım’ dedi. Biz de ‘Bizim görevimiz bu. Bu davaları açacağız. Biz size gerekli zamanı verdik. Hiçbir şekilde bir ilerleme olmadı’ diye yanıt verdik. Hemen ardından biz iki sendika temsilcinin görev yerlerini değiştirdi. Görev yerim fen işleri saha ustalığı iken beni temizlik işlerine sürdü. Ben o dönem asfaltlarda tamirat yapıyordum. Dediler ki; ‘Senin birimin değişti, burada çalışamazsın.’ Ben de kanunen yerimin değiştirilemeyeceğini söyledim. ‘Hayır, çalışamazsın’ dediler. Baskı yaptılar bize. Akabinde sanki biz hiç işe gitmemişiz gibi sahte tutanaklar ile haksız hukuksuz yere, kıdem tazminatı ve işsizlik maaşı alamayacak şekilde ikimize çıkışımızı verdiler” sözleriyle yaşananları anlattı.

 8 saat belediyeye sonra ek işe

Çıkarıldıkları hafta işe iade davası açtıklarını söyleyen Erdem, “Alacak davasını da aynı hafta açtık. Martta davalarımız açıldı. Şimdi 10. ayda işe iade davamızın duruşması var. Ardından alacak duruşmamızın da davaları başlar. Benim içeriden alacağım 350 bin lira civarıydı. Fakat diğer arkadaşlarımızın 500 bin lira civarı. Dava açanlardan iki arkadaşımız mobbinge dayanamadı, haklı fesih yaptılar. Diğer 20 arkadaşımız çalışmaya, yarım maaş almaya devam ediyorlar. Fakat o arkadaşlarımıza aldıkları ücret yetmiyor. 8 saat belediyede çalıştıktan sonra bir de ek işe gidiyorlar. Bize bu süreçte sağ olsun sendika asgari ücret bazında bir ödenek gönderiyor her ay. Ben de geçimimi o şekilde idame ettiriyorum şimdilik” dedi. 

 Emekliliğe zorlandı, Kod 4’le işten atıldı

Ahmet Öztaş

Ahmet Öztaş

16 aylık yarım maaşı kalan ve emekliliğe zorlanan Ahmet Öztaş ise “‘31 Aralık 2024’e kadar emeklilik dilekçesi vermezseniz sizi işten çıkaracağız’ mesajı iletildi. Aynı baskıya maruz kalan 8 arkadaşım emeklilik dilekçesi verdi, ben reddettim. 3 günlük sağlık raporumun bitmesi bile beklenmeden 31 Aralık 2024’te Kod 4 (gerekçesiz fesih) ile iş akdime son verildiğini öğrendim.” diye konuştu. İşe iade davasını kazanan Öztaş’ı işe başlatmamak için tazminatı ödendi. Baskılara dayanamayarak 5 Temmuz’da zorunlu olarak emeklilik dilekçesi veren Öztaş, emekli edilen diğer 8 işçiyle birlikte haklarını almak için hukuk mücadelesini sürdürüyor. Maaşlarını alamayan işçilerden 20 kadar işçinin halen belediyede çalıştığını ancak halen onlara yarım maaş ödendiğini belirten Öztaş belediyenin mahkemeye vermeyen işçilere tam maaş ödeyerek ayrımcılık yaptığını söyledi.

 ‘İnsanlar eziyet yüzünden işi bırakıyor’

Mustafa Altındal

Mustafa Altındal

Bir diğer İşçi Temsilcisi Mustafa Altındal ise kanuni haklarını savunduğu için sürekli sürgüne uğradığını ve nihayetinde işine son verildiğini belirtti: “Bana kalırsa bana karşı kişisel kini de vardı, çünkü seçimde oy vermedim ona. MHP belediyeyi almadan önce ben zabıtaydım. Fakat maaşlar yatmadı, dava süreci başladı, biz iki sendika temsilcisinin yerini değiştirdiler. Oysa kanun temsilci istemediği müddet yerini değiştiremezsiniz diyor. Sonra da işten çıkardılar.”

Zabıtayken MHP belediye seçimini kazanınca önce çöp kamyonu arkasına, ardından fen işlerinde taşa sürüldüğünü ifade eden Altındal “Taşta 1.5 yıl çalıştım, ses çıkarmadım. Fakat bir kez daha sürmek istediler; kaplıca işletmelerine görevlendirdiler, ‘Yeter artık, köleniz değilim’ diyerek almadım görevlendirmeyi. Başkan odasına çağırdı bizi, ‘Sizi işten atarım, bu sendikayı buraya sokmam’ dedi. ‘Vallahi bu senin tercihin, atıyorsan at’ dedim. Başkan da ‘Bu para benden çıkmayacak’ dedi. Böyle tehdit etti bizi” dedi.

Altındal, “100 küsur personelden sadece 24’ümüz dava açtık. Diğerleri korkup gelmedi. Böyle bir arsızlık olamaz. Bu belediyede insanlara eziyet var. Eziyetten iş bırakıyorlar. Daha bu hafta iki işçi işi bıraktı. Ben şimdi bir kahvehanede günlük 500 liraya çalışıyorum. Emet’in nüfusu 11 bin. Bu belediye başkanı hakkında yolsuzlukla ilgili haberler çıktı. Fakat bunlara neden ses çıkmıyor biliyor musunuz? Çünkü belediye başkan yardımcısının kardeşi Emet AKP İlçe Başkanı. İşçiyi değil sadece ilçeyi sömürüyorlar da ondan. YouTube’da var, yolsuzluk haberlere konu oldu” dye konuştu.

İşçilerin anlatımları üzerine Emet Belediyesini aradık. Belediye başkanının toplantıda olduğu iletildi fakat herhangi bir geri dönüş yapılmadı. Daha sonraki aramalarımız ise cevapsız kaldı.

Kübra Kırımlı/EVRENSEL

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Ağustos 2026-

Üç tavır, tek tarz-ı siyaset: 'Düşünmeyin, itaat edin' çağrısı -Yiğit Günay- 

Biri, "Öcalan akılla kavranamaz, Nuh Peygamber'e inanır gibi inanmak gerekir" diyor. Öteki, emperyalizmin tehdidi karşısında "Erdoğan teminattır, ötesini düşünmeyin" vaaz ediyor. Beriki, Atatürk'ün gözlerini koyup okurunu hipnotize etmek istiyor. Türkiye siyasetinde akıl kapı dışarı ediliyor.

Siyasetin kişiler üzerinden yürümesi… Programsızlık, ilkesizlik… Yüzeysellik, duygusallık… Kült yaratma, tapınma, hatta ilahi güçlere sırtını yaslama…

Tüm bunların Türkiye siyasetindeki etkisi, uzun zamandır tartışma konusu.

İş öyle bir noktaya geldi ki, sadece duygulara hitap etmek bile kesmiyor, açıktan “aklınızı bir kenara bırakın” propagandası yapılıyor.

Arka arkaya üç gün, üç bambaşka tavra sahip gazetede çıkan üç yazı, bu tek siyaset tarzını ortaya koydu.

'Nuh Peygamber gibi Serok Apo'ya inanın, akılla değil ilahi hakiketle yaklaşın'

10 Ağustos günü. Yeni Yaşam gazetesi.

Haydar Ergül, köşesinde, çözüm süreci ve çerçeve yasayı ele alıyor.

Önce, çoğu kez tersini ifade etmek için dile getirilen “Ben kişi olarak kendimden bahsetmekten pek hazzetmem” cümlesini yazıp, uzun uzun PKK içinde yıllarca ne kadar önemli roller üstlendiğini, Öcalan’la ne kadar yakın vakit geçirdiğini, hapishanede ne kadar çile çektiğini anlatıyor.

Ardından, küçüklüğünde köy meydanında Süleyman Ağa’nın anlattığından hareketle Nuh Tufanı mitini ele alıyor. Kimse Nuh Peygamber’e inanmıyor, dalga geçiyor, deli diyor. Ama Nuh tanrıyı dinliyor: Umutsuzluğun zirve yaptığı sırada yer gözükür, yani sular çekilmeye başlamıştır. O anda yeri gören coşku ve sevinçle Cûdî (Kürtçe kara-yer gözüktü) diye haykırır. Gemide moral, coşku ve heyecan doruğa çıkacaktır. Nihayet gemi karaya inecektir. Rivayete göre geminin indiği yer Cûdî Dağı’dır.

Ergül, gemidekilerin Nuh Peygamber’e inancının tufanı atlatmakla (ve bu arada insanlığın aklı ve eleştirel düşünceyi seçen kalanının itlafıyla) sonuçlanması üzerine “böylece yeni bir hayat başlar” diyor, “Eski, çürümüş, yozlaşmış, sapmış topluluklar yerine yeni bir toplum inşa ediliyor. Neyle? O gemiye inananlar umutla bindiler. Çünkü önderleri Nuh’a inandılar.”

Ancak kurulan parallellik, basit bir metafor olmaktan çıkarılıyor. Haydar Ergül, “evet umutlu olmalıyız”ın, hatta “Öcalan’a inanmalıyız”ın ötesinde bir ders çıkarılmasını sağlamak için, doğrudan eleştirel aklı hedef alıyor: Nuh öyküsü bir efsane gibi gözükür ama efsanelerin hakikat payları vardır ve bunun Kürdistan’da gerçekleşmesi anlamlıdır. Çünkü kutsal kitaplara göre cennet Yukarı Mezopotamya’dır. İncil’de bu açıkça bir ayette yazar, Kuran’da da 'iki nehir arası' der. Bu hakikatleri bilmeden, bugünkü tarihi adımları anlamlandırmak son derece güçtür. Pozitif bilimle tarih ve insan hakikati çok eksik anlaşılır. Mezopotamya tarihsel hakikatinde bakıldığında Serok Apo’nun attığı adım son derece anlamlı ve geleceği aydınlatıyor.

İçeriğinin, doğrultusunun ne olduğu bir türlü halkla paylaşılmayan sürecin ilk kısmi somut adımında, çerçeve yasa tartışmasında, “akıl yetmez, Öcalan’a inanın, sürece güvenin” deniliyor.

"Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi"nin TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilip yasalaşmasının ardından DEM Partili vekillerin verdiği fotoğraf. Fotoğraf: Anadolu Ajansı
'Emperyalizmi kurnazlıkla alt ederiz çünkü Erdoğan teminattır, gerisi lafügüzaftır'

11 Ağustos günü. Sabah gazetesi.

Salih Tuna, Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında kurulan ittifakı değerlendiriyor.

AKP cenahında körü körüne Erdoğan tapınısı zaten çok yerleşik olduğu için bu yazıyı seçtik. Tuna, o cenahta özellikle dış politika söz konusu olduğunda çok kez merkezden propaganda edilen doğrultuyu sorgulamaktan çekinmeyen, akla hitap eden isimlerden biri.

Yazısında ittifaka yönelik “ABD ve İsrail’in bu ittifakı İran’a karşı kullanacağı” eleştirisini aktarıyor. “Bu işler hamasetle olmaz” dedikten sonra şunları yazıyor: Stratejik akıl şart. Bakınız, Suriye Başbakanı 'Türk-Arap Federasyonu' teklif ettiğinde Mustafa Kemal buna yanaşmadı. Neden mi? Şundan, bundan, Hatay meselesinden ama en önemlisi de İtilaf Devletleri'nin 'Osmanlı yeniden diriliyor' yaygarasıyla emperyalist müdahaleyi genişleteceğinden. Türkiye'nin bugün 'Mekke Paktı' için 'Bu NATO'nun alternatifi değildir' demesi de aynı stratejik aklın ürünüdür.  Tuzağa çare ararken tuzağa düşmek de var. Tuzağı göreceksin, belirli bir plan doğrultusunda çareyi üreteceksin ki vaktinden önce emperyalistleri üstüne sıçratmayasın.

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde imzaladığı "üçlü savunma anlaşması" iktidarın ülkemizi bölgede savaşa sokma ihtimalini artırıyor. Fotoğraf: Anadolu Ajansı

Salih Tuna, aslında verimli bir tartışmaya kapı aralıyor. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında hem Osmanlıcı hem İttihatçı geleneklerin benimsediği maceracı yayılmacılıktan uzak durmayı ve işgali alt edip kendini var eden bir ülke olarak başkalarının kendi iç işlerine karışmamasının, başkalarının iç işlerine karışmamaktan geçtiğini idrak ettiğini hatırlatmaya zemin hazırlıyor.

AKP iktidarının yıllardır sistematik biçimde “yurtta sulh cihanda sulh” yaklaşımını bu yüzden topa tuttuğunu, Yeni Osmanlıcı yayılmacılığın motor gücünün AKP değil iyice semiren Türkiye sermayesi olduğunu, üstelik bu çizginin yelkenlerini şişirenlerin Batı emperyalistleri olduğunu söylemeye fırsat veriyor.

NATO’nun ve emperyalizmin ve hatta hayatın ta kendisinin sonuçta birtakım masalardaki kurnazlıklarla değil, ekonomik alandaki çıkar ve bağımlılıklarla çalıştığını bir kez daha anlatmamız için pas atıyor.

Ama Tuna, açtığı kapıyı derhal, bizzat okurunun yüzüne çarpıp kapatıyor:  Şükür ki şükür, 15 Temmuz'u ve CAATSA yaptırımlarını iliklerine kadar yaşayan Türkiye'nin Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın varlığı teminattır. Gerisi lafügüzaftır.

Recep Tayyip Erdoğan, kerameti kendinden menkul bir kült olarak ortaya atılıyor, “yahu” diyecek olanların dile getirecekleri “gerisi lafügüzaftır” diye ağızlarına tıkılıveriyor.

'Bir çift mavi göze bakın, hipnotize olmuş gibi biz ne dersek onu yapın'

12 Ağustos günü. Sözcü gazetesi.

Sürmanşette, “Bir çift mavi gözü hep üzerimizde hissediyoruz” başlığı atılmış.

Bu sözleri zikreden, gazeteye özel mülakat veren Özgür Özel.

Özel, Sözcü’nün önceki manşetine atıfta bulunuyor. Sözcü, çerçeve yasa oylamasının yapılacağı gün, “Unutmayın, bir çift mavi göz üzerinizde. Cesur olun tuzağı bozun” manşetiyle çıkmış, “Çıktığı yolda halka umut olan YENİ Parti’den ‘hayır’ demesi bekleniyor” yazmış, ama esas önemlisi, kapağa bir baştan bir başa Mustafa Kemal’in gözlerini yerleştirmişti.

Özgür Özel’in partisi, malum, süreç karşısında ne diyeceğine karar bile veremedi. Parti oylamada karpuz gibi ortadan ikiye bölündü. Programlar, ilkeler bir yana, siyasi kararı bile olmayan bir parti görüntüsü verdi.

İşte Özel bu vaziyet üzerine Sözcü’ye konuşuyor, “Sözcü’nün dostça hatırlatmasına dostça yanıt vereyim” diyor ve “Atatürk’e layık olmayacak hiçbir işin içinde olmadık” diye ekliyor.

Sözcü gazetesi “bir çift mavi göz”ü kapağına taşırken Mustafa Kemal Atatürk’ün konuya yaklaşımı neydi, o dönemin bağlamı içinde nereye oturuyordu, bugüne nasıl dersler sunuyordu gibi soruları tartışmıyordu.

Mustafa Kemal akılla ele alınmak yerine, okuru hipnotize etmenin aracına dönüştürülüyor, “bu gözlere bak, ben ne dersem onu yap” diye kestirip atılıyordu.

Sonra gazetenin “halka umut olduğunu” ilan ettiği Yeni Parti bir karar dahi alamayınca, gerçekçi bir analizle kavranmak yerine kült gibi içi boş bir göstergeye dönüştürülmek istenen Atatürk yine “kurtarıcı” oluyor, Özel’in ağzından “Bir çift mavi gözü hep üzerimizde hissediyoruz” deniliveriyor.

Ülke bir felakete doğru sürüklenir, halk yoksulluktan ne yapacağını bilmezken Türkiye’nin düzen siyasetinin farklı akımları, giderek aynı yaklaşımda birleşiyor.

Sorgulamayın, düşünmeyin, körü körüne inanın, arkanıza yaslanıp seyredin mesajı veriliyor.

/././

Postmodern çağda benliğin süreklilik savaşımı -İnci Boyacıoğlu- 

Benliğimizdeki parçalanma ve süreklilik kaybı, bireysel olarak yaşadığımız psikolojik bir sorundan ziyade, doğrudan doğruya neoliberal üretim ilişkilerinin ve toplumsal koşulların kişiliğimizde yarattığı yapısal bir kriz.

Garip bir çağda yaşıyoruz. Bu çağa doğan her şey belli bir düzeyde absürtlük, çelişki, parçalılık ve belirsizlik özellikleriyle kuşanmış. Peki bu çağa doğan bireyler postmodern sakatlıklardan azade mi?

Çağın benliğimize en sıkı saldırdığı noktalardan birisi geçmişten bugüne kendimizi bir bütün olarak, sürekli bir varlık olarak hissetme özelliğimiz. Benlik sürekliliği dediğimiz bu duygu psikoloji açısından hep önemli bir kavram olagelmiş. Benliğin bilimsel olarak incelenmeye başlandığı yıllardan itibaren, dünkü, iki ay önceki veya 10 yıl önceki benle şu anki ben arasında hissettiğimiz sürekliliğin nasıl ortaya çıktığı araştırmalara konu olmuştur. Benlik psikolojisinin öncü isimlerinden William James bu soruya şu şekilde cevap vermiştir: Bilincin akışında işleme alınan her şey o bilincin izlerini taşır, kendine has bir varlık olarak her bireyin zihni işlemleyerek elde ettiği psikolojik ürüne kimi karakteristik özellikler kazandırır. James devam eder, benlikle ilgili süreçlere dahil olan duygular geçmişteki benlerle şu anki ben arasında tanıdıklık duygusu yaratan kilit unsurlardır. İnsanların görece daha kestirilebilir, düzenli ve sade bir yaşamın içerisinde daha az kimlikle, daha mütevazı amaçlarla ve daha küçük bir sosyal çevreyle bağlantılı varolduğu o yıllarda görece sağlıklı işleyen bir mekanizma tarif ediyordu William James. O yıllardan günümüze çok şey değişti. 

Birey olarak maruz kaldığımız bilgi bombardımanı gigabaytlar düzeyine erişti; sosyal çevremiz onlu sayılardan sosyal medya sayesinde binli rakamlara dayandı; kimlik siyasetiyle her tutumumuz, her düşüncemiz yeni bir sosyal kimlik olarak varoluşumuza yamalanmaya başladı. Benliğin bir meta olarak tanımlanmasında kat edilen yol öyle noktalara geldi ki artık adımlarımızı sayan, uyku kalitemizi ölçen, beğenirliğimizi sosyal medyada aldığımız kalplerle sayısallaştıran bir teknolojiye kavuştuk. Aydınlanma çağının anlam arayan bireylerinin yerini, mutlu olma sanatında yetkinleşmek için kişisel gelişim programlarını büyük bir ciddiyetle uygulayan bireyler aldı. Esnek üretime uygun amorf bir varlığa dönüştürüldük ve bu varlık huzursuz. 

Peki postmodern birey için benlik sürekliliği mekanizması hâlâ işleyebiliyor mu? Bu soru üzerine kitaplar yazılır. Geçmişteki benlerle şu anki beni ve gelecekteki olası benlikleri birbirine bağlayan unsurlara kısaca göz attığımızda sorunun devasa kapsamı da ortaya çıkar. William James’in kendine has niteliklere sahip bir bilinç ifadesinde tutarlı bir varoluş biçimine gizli gönderme vardır. Bu nitelikler bireyin sahip olduğu değerlerden, inançlardan, dünya görüşlerinden, gündelik alışkanlıklardan ve hatta estetik eğilimlerden hasıl olur. Modern çağda bu nitelikleri bireyler somut yaşantıları içinde damıtarak, yaşayarak elde ederlerdi. Psikolojik süreçlerde dönemin ana sorunu üretim ilişkilerinden kaynaklı yabancılaşmaydı. O yüzden de Sovyetler'de psikoloji alanındaki tartışmaların tam kalbinde duran konu işte bu etkinlik ve zihin ilişkisiydi. 

Postmodern çağda praksis ile bilinç arasındaki bağ arka arkaya daha ağır darbeler aldı, yabancılaşma olgusu ulaşabileceği en üst niteliklere kavuştu. Market stantlarında artık sadece ürünler sıralanmıyor çünkü, aldığımız ürün bir yaşam stili paketinin bileşeni olarak sunuluyor. Çevreciler için ayrı markalar, muhafazakârlar için ayrı markalar, saygın elitler, feministler, zengin görünmeyi sevenler, yogacılar, doğaseverler gibi bir dolu yaşam stili kredi kartımızın emrinde. Üstelik bu yaşam stillerini herhangi bir değer bütününü sahiplenmeden, o kimliğe büyük anlamlar yüklemeden elde edebiliyoruz. Uçucu ve geçici bir varoluş akışı içerisinde anlık performanslar olarak deneyimleyebiliyoruz hepsini. Duygular ise performansın sükseli bir uzantısından ibaret. Oysa bu ürünler, benlik sürekliliğini kurmak için birer tutamak noktası olmaktan çok uzak. Bu sahte özgürlük ve tüketim alanlarında birey ne kadar "farklı" olmaya çalışırsa çalışsın, gerçekte tarihsel-toplumsal mirasla bağını kuramadığı için içi boşalmış bir benlik yaşamakta. Çağın pandemilerinden biri olan depresyon, kaygı bozuklukları, her tür reçeteyi harfiyen uygulamamıza karşın bir türlü mutlu hissedemeyen, tatmin olamayan iç dünyamız, binlerce insanla hemen her gün "like", "atıf" veya "bilgi" takası yaptığımız halde aşamadığımız yalnızlık duygusu kökenlerini buralardan alıyor. Deneyim cümbüşüne dönen piyasada, benliğimizi olduğu gibi, bir süreklilik içerisinde doyasıya deneyimleyemiyoruz.

Oysa, benlik sürekliliği, psikologların üzerinde hemfikir olduğu az sayıdaki evrensel psikolojik ihtiyaçlar arasında yer alır. Evrensel psikolojik bir ihtiyacımızın karşılanmasında kitlesel bir kriz yaşamaktayız. Kimlik politikalarının yaygınlaştığı, esnek üretim rejimleriyle insanların sürekli yeni çalışma koşullarına uyum sağlamaya zorlandığı ve geleceğin giderek öngörülemez bir belirsizliğe büründüğü bu dönemde benlik, eşine az rastlanır düzeyde bir parçalılık arz etmekte. İşte tam da bu yüzden, benliğimizdeki parçalanma ve süreklilik kaybı, bireysel olarak yaşadığımız psikolojik bir sorundan ziyade, doğrudan doğruya neoliberal üretim ilişkilerinin ve toplumsal koşulların kişiliğimizde yarattığı yapısal bir kriz. Farkında olmasak da…

Yine de tarihte ara ara bir pencere açılıyor ve insanlar gerçekliği olduğu gibi kavrayabiliyorlar. Bir meta olarak benle, eyleyen ben arasındaki farkı geziye katılanlar biliyor örneğin. Mutluluğun ne olduğunu çetin bir mücadelenin sonunda haklarını alan maden işçilerinin bildiği gibi. En güzel ben; tarihin, eylemin, insani değerlerin ve toplumsal kazanımların kesiştiği yerlerde yaşanabiliyor. Ben’i o limana çıkarma zamanı geldi kaptan…

Sevgili soL Haber okuyucuları, sizlere benlik-sistem ilişkisini odağına alan bir konuyla merhaba demek istedim. Bundan sonra iki haftada bir çarşamba günleri sosyal psikoloji alanının birikimine yaslanan yazılarla soL Haber’de olacağım.  

/././

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -12 Ağustos 2026-

Kamuda tasarruf söylemi ve gerçekler -Binhan Elif Yılmaz-

Kamuda tasarruf genelgeleriyle hedeflenen bürokratik gider kısıntıları hem yetersiz kalıyor hem de uygulanamıyor (genelge kapsamındaki harcamalar %27,1 artmaya devam ediyor). Buna karşın ilk 6 ayda faiz giderleri 1,4 trilyon TL’yi, kamu bankası görevlendirme giderleri 134,5 milyar TL’yi aşarken, asıl kısıntı yüzde 1’lik sembolik artışla emeklinin bayram ikramiyesinden yapılmış oluyor.

                                        -Bak tasarruf için birini söndürdük...

Bir ülkede kamu parasının nereye ve nasıl harcandığı sadece rakamlardan ibaret değil. Bütçe, toplumun bugünkü ve gelecekteki refahını, sosyal adaleti doğrudan şekillendiren en somut tercihlerdir. Toplanan her bir kuruş verginin etkin kullanımı aynı zamanda kamu yönetiminde şeffaflık ve hesap verebilirliğin de gereğidir.

Kamu maliyesinde verimliliği yakalamanın temel yollarından biri de, aynı hizmeti daha az harcamayla (girdileri azaltarak) sunabilmek. Özellikle enflasyonla mücadelede hane halkı talebi baskılanır ve enflasyonla mücadelenin neferi olurken, maliye politikasının bu mücadeleye verebileceği en güçlü destek, kamuda tasarruf ve kendi harcamalarını disipline etmesidir.

Tam da bu nedenle kamunun tasarruf edip-etmediğini görmek için yürürlükteki Tasarruf Genelgesine konu harcamaları belli periyotlarla karşılaştırıyorum. Yürürlükteki Tasarruf Genelgesi gerçekten işe yarıyor mu, yoksa kâğıt üstünde bir söylemden mi ibaret?

Genelgeye göre; deprem harcamaları hariç tutularak resmî araçlardan binalara, temsil ve tören giderlerinden enerji, kırtasiye ve haberleşmeye kadar her alanda kemer sıkılması bekleniyor. Peki, resmi rakamlar ne söylüyor? 2025’in ilk altı ayı ile 2026’nın ilk altı ayını karşılaştırdığımızda karşımıza çıkan tablo aşağıda:

Bütçe harcamaları yılın ilk 6 ayında geçen yılın ilk 6 ayına göre yüzde 27,1 artış gösterdi ama kısılması hedeflenen kalemlerin tamamında artış var ve bazılarında artış çok yüksek. Örneğin;

* Yüzde 87,2 ile Lojman ve Sosyal Tesis giderleri, yüzde 82,9 ile Taşıt Alım giderleri ve yüzde 62,8 ile Kırtasiye-Baskı giderleri kalemlerinde çok yüksek oransal artışlar var.

* Enerji giderleri kaleminde 12 milyar TL artış ile bütçenin en büyük kısmını oluşturan en yüksek hacimsel artış söz konusu ki savaş etkisiyle yükselen maliyetlerin yansıması kamunun enerji maliyetlerini yukarı çekti.

Bu veriler, 2025-2026 yılları ilk altı aylık karşılaştırmada genelgenin bürokraside pek de işlemediğini gösteriyor. Oysa 2024 ve 2025 yıllarının ilk 3 aylık verileri karşılaştırılıp, istendiğinde bu harcamaların düşürülebildiğini yazmıştım. 2024 ilk 3 ayda genelgeye konu harcama 35,1 milyar TL’den 40,2 milyar TL’ye çıkmıştı, artış oranı da yüzde 14,5’ti. Temsil-Tanıtma giderleri yüzde 77,6, Taşıt Alım giderleri yüzde 56,1 ve Kırtasiye-Baskı giderleri yüzde 19,1 gerilemişti.

Ancak bu azalışta etkili faktör, 2024 ilk çeyrekte hızlanan seçim ekonomisiydi. Yerel seçim hazırlığında hızla artan bu harcamalar seçim sonrasında normale dönmüştü. Ancak 2026’ya geldiğimizde ne yazık ki musluklar yeniden açılmış durumda, bir sonraki seçimlerde kamuda tasarruf kelimesi dahi telaffuz edilmez sanırım.

Tasarruf Genelgesi’nin nihai hedefi; israfı önlemek ve kamu kaynaklarını etkili kullanmaktır. Ancak ortada “kamu tasarruf etti” dedirtecek yeterli somut veri yok. Neden mi?

Çünkü genelgenin kapsadığı alanlar hem çok dar hem de uygulamada yüzeysel kalıyor. Hesap ortada:

* 2025’in ilk 6 ayında toplam bütçe gideri 6.580 milyar TL iken, genelgeye tabi tüm bu kalemlerin toplamı sadece 80,5 milyar TL’ydi, yani 2025 ilk 6 ay bütçesinin sadece yüzde 1,22’si.

* 2026’nın ilk 6 ayında toplam bütçe gideri 8.730 milyar TL ve genelgeye konu harcamalar 102,3 milyar TL olduğundan 2026 ilk 6 ay bütçesinin sadece yüzde 1,17’si.

Genelgenin radarına girmeyen bütçe kalemlerine baktığımızda, büyük ve kısılamayan harcama kalemleri olduğunu görürüz. Yani bürokrasiye “kırtasiyeyi, lojmanı, aracı kısın” derken, bütçenin kalan devasa harcama kalemlerinde bambaşka dinamikler işliyor.

* 2025’in ilk 6 ayında faiz harcamaları 1.111,4 milyar TL iken, 2026 ilk 6 ayda yüzde 31,8 artışla 1.465 milyar TL’ye yükseldi, bütçenin yüzde 16,8’lik kısmı burada zaten.

* 2025’in ilk 6 ayında kamu bankaları görevlendirme giderleri 69 milyar TL iken, 2026’nın ilk 6 ayında yüzde 95 gibi rekor bir artışla 134,5 milyar TL’ye fırladı. Sadece kamu bankalarının bu yükü, Tasarruf Genelgesi’ne konu olan bu harcamaların toplamını (102,3 milyar TL) geride bırakıyor.

Acaba kemeri kim sıktı? Tasarruf nereden yapıldı?

Peki, bütçede hiç düşen ya da sabit kalan bir şey yok mu? Var, ama kamu idaresinin kendi harcamalarında değil:

Emekli bayram ikramiyeleri, 2025 ilk 6 ayda 115 milyar TL iken, 2026 ilk 6 ayda 116,2 milyar TL oldu. Artış oranı sadece yüzde 1. Enflasyon karşısında neredeyse tamamen sabit bırakılan ve reel olarak eriyen bir kalem.

SGK Hazine Yardımları, 2025 ilk 6 ayda 493,6 milyar TL iken, 2026 ilk 6 ayda bu tutar yüzde 37,2 kesintiyle 309,8 milyar TL’ye geriledi.

Tablo net bir gerçeği ortaya koyuyor: Kamuda tasarruf genelgeleriyle hedeflenen bürokratik gider kısıntıları hem yetersiz kalıyor hem de uygulanamıyor (genelge kapsamındaki harcamalar %27,1 artmaya devam ediyor).

Buna karşın ilk 6 ayda faiz giderleri 1,4 trilyon TL’yi, kamu bankası görevlendirme giderleri 134,5 milyar TL’yi aşarken, asıl kısıntı yüzde 1’lik sembolik artışla emeklinin bayram ikramiyesinden yapılmış oluyor.

Kamunun büyük ölçekli harcamaları yerine tabloda da gördüğünüz gibi küçük ölçekli giderlere bakıyoruz. O nedenle “Kamuda tasarruf yapıyoruz” demek, ne yazık ki kâğıt üstünde kalan bir söylemden öteye geçemiyor.

/././

Süper Lig’de 69. sezon başlarken futbolda ötekileştirme, iktidar ve kutuplaşmanın ekonomisi -Tuğrul Aşkar- 

Futbolumuz ya ötekileştirme üzerinden kalabalıkları yöneten mevcut anlayışını sürdürecek ya da gerilim akılcı biçimde yönetilerek, oyunun gerçek değeri büyütülecektir. İlk seçenek kısa vadede daha kolay ve konforlu görünebilir. Ancak ikinci yol; gerçek liderlik, kurumsal cesaret ve uzun vadeli bir vizyon gerektirir. Aynı zamanda doğru ve kalıcı çözümü temsil eden seçenek de budur

Süper Lig 69. kez perdesini bir kez daha açıyor…

Süper Lig’de 2026-2027 sezonu 14 Ağustos 2026 Cuma günü başlıyor. Planlamaya göre Süper Lig lig 23 Mayıs 2027'de sona erecek.

Yeni Süper Lig sezonu yalnızca sportif rekabetin değil, aynı zamanda Türkiye’de futbol üzerinden yeniden üretilen bir sosyolojik gerilim hattının da sahneye konulacağı bir dönem olacak gibi görünüyor.

Futbol, uzun süredir bu ülkede sadece bir oyun değil; kimliklerin, aidiyetlerin, hatta siyasal ve kültürel pozisyonların kristalize olduğu bir alan olup çıktı maalesef. Bu alanın en kritik dinamiklerinden biri ise hiç kuşkusuz ötekileştirme olarak karşımıza çıkıyor.

Ötekileştirme nedir?

Ötekileştirme, bir kişi ya da grubun “bizden olmayan” olarak tanımlanıp dışlanması, damgalanması ve değersizleştirilmesi sürecidir. Toplumsal kimliklerin inşasında kurucu bir rol oynar. Psikolojik düzeyde bu süreç, bireyin aidiyet ihtiyacını “biz–onlar” ayrımıyla karşılamasıyla işler. Sosyolojik açıdan bakıldığında ise egemen sınıfların statükoyu sürdürme aracına dönüşür.

Ötekileştirme kavramı futbolda ise taraftar kimliğinin keskinleşmesiyle rakip kulübün “öteki” olarak konumlandırılması olarak ortaya çıkar.

Ötekileştirme kime ne fayda sağlar?

Ötekileştirme, futbol dünyasında özellikle kulüp yöneticilerinin sıkça başvurduğu etkili ve kendileri bakımından çok “yararlı” bir aparattır. Sportif başarısızlıklar, kötü finansal yönetim ya da şeffaflıktan uzak kararlar gündeme geldiğinde; kulüp yönetimleri bu sorunları tartışmak yerine en kolay ve düşük maliyetli yol olarak “bize karşılar” söylemine sığınır. “Hakemler”, “federasyon”, “rakip kulüpler”, “yapı” ya da “hakkımız yeniyor” gibi ifadeler üzerinden bir “düşman” kurgulanır; böylece kulüp içindeki gerçek sorunlar görünmez hâle getirilir. Sonuçta başarısızlıklar sorgulanmak yerine örtülür, yerini ise bilinçli biçimde üretilmiş bir mağduriyet anlatısı alır.

Bu strateji sayesinde taraftarın dikkati içerideki yapısal sorunlardan dışarıya yönlendirilir. Yönetimlerin hesap verme sorumluluğu zayıflarken, eleştirel sesler de kolaylıkla bastırılır. Dahası, bu söylem kitleleri duygusal olarak konsolide eder; taraftar, kulübün etrafında bir savunma refleksi geliştirir ve sorgulamak yerine sahiplenmeye yönelir.

Ortaya çıkan tablo, aslında klasik bir Gramsciyen hegemonya üretimidir. Burada rıza, somut başarılar ya da rasyonel yönetim performansıyla değil; duygusal mobilizasyon ve algı yönetimiyle sağlanır. Böylece yöneticiler, başarısızlıklarını perdeleyerek iktidarlarını sürdürme imkânı bulur.

Sosyal psikoloji literatüründe ötekileştirme, bireyin kendi grubunu tanımlarken karşıt bir grup yaratma eğilimi olarak açıklanır. Ancak Türkiye’de futbol bağlamında bu süreç, yalnızca taraftarlar arasında kendiliğinden gelişen bir rekabetten ibaret değildir. Aksine, ötekileştirme çoğu zaman kulüp yöneticileri tarafından bilinçli ya da yarı bilinçli biçimde kullanılan bir “iktidar aparatı”na dönüşmüştür. Çünkü bu yöntem, taraftar kitlelerini en hızlı ve en düşük maliyetle konsolide etmenin en etkili yollarından biridir.

Peki kim zarar görüyor?

Ötekileştirme söylemi kısa vadede bazı aktörlere avantaj sağlıyor gibi görünse de, uzun vadede bedelini geniş bir kesim ödüyor. Bu sürecin en ağır yükünü ise taraftar tüketici ve futbol paydaşları taşıyor. Sürekli gerilim ve öfke atmosferi içinde kalan taraftar tüketici, zamanla futbolu keyif almak için değil, adeta bir mücadele ya da “savaş” izlemek için takip eder hale geliyor. Kimlikler keskinleşiyor, farklı düşünce ve aidiyetlere karşı tolerans azalıyor. Sonuçta futbolun sunduğu ortak sevinç ve estetik haz giderek kayboluyor.

Ancak zarar gören yalnızca taraftar değil. Kulüpler de uzun vadede bu söylemin yıkıcı etkisiyle karşı karşıya kalıyor. Kısa vadede dikkat dağıtıcı bir araç olarak kullanılan ötekileştirme, zamanla kurumsallaşmayı zayıflatıyor, mali disiplini bozuyor ve yönetim kalitesini düşürüyor. Bu da kulüplerin uluslararası rekabet gücünü geriletiyor. Başka bir ifadeyle, ötekileştirme kulüpleri içeriden aşındıran görünmez bir çürüme yaratıyor.

Toplumsal düzeyde ise bu dilin etkileri daha da derinleşiyor. Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” olarak tanımladığı olgu, futbol üzerinden yeniden üretiliyor. Takım aidiyeti, sosyal kimliğin bir parçası haline geliyor; “bizim takım” anlayışı, “bizim mahalle” algısına dönüşüyor. Bu süreçte farklı olan dışlanıyor, karşıtlıklar keskinleşiyor. Böylece futbol, toplumsal kutuplaşmayı besleyen ve hızlandıran bir mecra haline geliyor.

Belki de en büyük zararı ise futbolun kendisi görüyor. Oyun, ikinci plana itiliyor; estetik, yaratıcılık ve sportif rekabetin doğallığı giderek zayıflıyor. Rekabet, yerini düşmanlığa bırakıyor. Sonuçta futbol, birleştirici bir oyun olmaktan uzaklaşıp ayrıştırıcı bir araca dönüşüyor.

Medya, ötekileştirmeyi yeniden üretim aracıdır

Medya ve içerik ekonomisi açısından bakıldığında, ötekileştirme adeta bir “reyting motoru” işlevi görür. Gerilim yükseldikçe tartışma programlarının izlenme oranları artar, sosyal medyada etkileşim hızlanır ve algoritmalar bu yoğun ilgiyi ödüllendirerek daha fazla görünürlük sağlar. Böylece kutuplaşma, dikkat ekonomisinin en güçlü yakıtlarından birine dönüşür.

Siyasi düzlemde ise futbol, toplumsal gerilimleri yönlendiren bir “emniyet supabı” gibi işlev görebilir. FutbolEkonomiyazarlarından Prof.Dr.Ahmet Talimciler’in sıkça vurguladığı üzere, futbol gündelik hayatta biriken sıkışmışlık duygusunun sembolik olarak dışa vurulduğu bir alandır. Ancak burada temel sorun, bu boşaltımın çoğu zaman iyileştirici (sağaltıcı) olmaktan ziyade, mevcut gerilimleri yeniden üretmesi ve derinleştirmesidir.

Yine FutbolEkonomi yazarlarından Prof. Dr. Fuat Tanhan da makalelerinde futbolu yalnızca sahada oynanan bir oyun olarak değil, ötekileştirmenin üretildiği ve yeniden dolaşıma sokulduğu güçlü bir toplumsal alan olarak ele alır. Tanhan’a göre tribünlerdeki rekabet ve taraftar kimlikleri, derinlerde biriken kolektif travmalar, ekonomik eşitsizlikler ve kimlik çatışmalarıyla şekillenir; bu dinamikler de “biz” ve “onlar” ayrımını sürekli yeniden üretir. Özellikle Türkiye gibi gerilim düzeyi yüksek toplumlarda futbol, bastırılmış öfke ve adaletsizlik duygularının dışa vurulduğu bir katarsis alanına dönüşürken, aynı zamanda sembolik bir varoluş mücadelesinin sahnesi haline gelir. Tanhan, bu nedenle ötekileştirmenin yalnızca tribün davranışlarıyla sınırlı kalmadığını; kulüp organizasyonlarından spor psikolojisine uzanan kurumsal bir boyut taşıdığını vurgular ve çözümün, bireysel tutumların ötesine geçerek futbolun tüm paydaşlarını kapsayan yapısal ve psikososyal bir dönüşümle mümkün olabileceğini ileri sürer.

Benzer biçimde Prof. Dr. Ahmet Talimciler de futbolun Türkiye’de hem bir “kaçış alanı” hem de bir “yönlendirme aracı” olduğunu belirtir. Talimciler’e göre futbol, gündelik yaşamda biriken ekonomik ve sosyal gerilimlerin sembolik olarak boşaltıldığı bir sahadır; ancak bu boşaltım çoğu zaman kalıcı bir rahatlama yaratmaz, aksine yeni gerilimlerin üretildiği bir döngüyü besler. Taraftarlar, kendi takımlarının başarısı üzerinden kimlik inşa ederken, rakip takım taraftarını yalnızca sportif bir rakip olarak değil, giderek keskinleşen bir “öteki” olarak konumlandırır. Böylece futbol, bir yandan toplumsal duyguların ifadesine alan açarken, diğer yandan ötekileştirme mekanizmalarını yeniden üreten bir enstrüman olarak işlev görür.

Sosyal kimlikten gerilim siyasetine kayış, Türk futbolunda ‘biz ve onlar’ı inşa ediyor

Jacques Lacan’ın yaklaşımından hareketle sosyolojik düzeyde “biz ve onlar” ayrımı, kimliğin ilişkisel olarak kurulmasının bir sonucudur. Birey, kendini tanımlarken yalnızca “ne olduğu” üzerinden değil, aynı zamanda “ne olmadığı” üzerinden de bir sınır çizer. Bu sınır, Lacan’ın “Öteki” kavramıyla ifade ettiği referans alanıdır; yani özne, kendini anlamlandırmak için daima dışsal bir karşıtlığa ihtiyaç duyar.

Bu çerçevede toplumlar da benzer bir mekanizma ile çalışır. “Biz” dediğimiz kolektif kimlik, ortak değerler, semboller ve aidiyetler etrafında kurulur; ancak bu inşa süreci çoğu zaman bir “onlar” tanımıyla tamamlanır. “Onlar”, farklı olanı temsil eder ve bu farklılık üzerinden “biz” daha görünür ve anlamlı hale gelir. Sosyolojik olarak bu durum, grup dayanışmasını güçlendirebilir; fakat aynı zamanda ötekileştirme, dışlama ve çatışma riskini de beraberinde getirir.

Bu bağlamda, FutbolEkonomi yazarlarından Prof.Dr.Turgay Biçer, futbolun yalnızca bir rekabet alanı olmadığını, aynı zamanda “biz” ve “onlar” ayrımının üretildiği güçlü bir kimlik sahası olduğunu” vurgular. Bu çerçevede taraftarlar, kendi aidiyetlerini pekiştirmek ve yüceltmek adına rakibi sıradan bir sportif karşıt olmaktan çıkararak düşmanlaştırma eğilimi gösterir; böylece ötekileştirme, tribün kültürünün ve futbol söyleminin merkezinde yeniden üretilen bir dinamiğe ve sürece dönüşür.

Bu süreç, Henri Tajfel’in “Sosyal Kimlik Teorisi” ile birebir örtüşür. Taraftar, “biz” duygusunu güçlendirmek için “onlar”ı yaratır. Ancak Türkiye’de bu ayrım, çoğu zaman spor sınırlarını aşar; kültürel, sınıfsal ve hatta siyasal kodlarla iç içe geçer. Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş gibi büyük kulüpler, yalnızca sportif markalar değil; aynı zamanda farklı yaşam tarzlarının ve sembolik dünyaların temsilcileri haline gelir.

Kulüp yöneticileri ise bu kimlikleri mobilize etme konusunda son derece pragmatik davranır. Başarısızlık dönemlerinde taraftarın dikkatini saha dışına çekmek, hakemler, federasyon ya da rakip kulüpler üzerinden bir “mağduriyet” söylemi üretmek, Türkiye futbolunun neredeyse kronikleşmiş reflekslerinden biridir. Bu söylem, taraftarı yeniden konsolide eder; çünkü dış tehdit algısı, grup içi dayanışmayı artırır. Sosyal psikolojide bu durum “tehdit altında birlik” olarak tanımlanır.

Ancak bu strateji, kısa vadede işe yarasa da uzun vadede yıkıcıdır. Çünkü ötekileştirme, rekabeti düşmanlığa dönüştürür. Bu noktada Zygmunt Bauman’ın modern toplum analizleri devreye girer. Bauman’a göre modern toplumlar, belirsizlikle baş edebilmek için “düşman figürleri” üretir. Türkiye futbolunda bu figür bazen hakem, bazen federasyon, bazen de rakip kulüp olur. Ancak sonuç değişmez: Sürekli bir gerilim hali.

Mahalle baskısı futbolda da etkili

Bu gerilim, yalnızca tribünlerde kalmaz; toplumsal polarizasyonu da besler. Şerif Mardin’in “mahalle baskısı” kavramı burada yeniden anlam kazanır. Futbol taraftarlığı, bireyin sosyal çevresi içinde bir kimlik göstergesine dönüşür. Hangi takımı tuttuğunuz, sadece bir tercih değil; aynı zamanda bir aidiyet beyanıdır. Bu aidiyetin dışına çıkmak ise çoğu zaman sosyal baskıyla karşılanır. Böylece futbol, mikro düzeyde mahalle baskısının, makro düzeyde ise kutuplaşmanın yeniden üretildiği bir alan haline gelir.

Bu sürecin en tehlikeli boyutu ise ötekileştirmenin giderek sertleşmesidir. Rekabetin yerini düşmanlık aldığında, sporun birleştirici gücü ortadan kalkar. Tarihsel olarak bakıldığında, ötekileştirmenin bu tür yoğunlaştığı alanların zamanla daha otoriter ve dışlayıcı ortamlara zemin hazırladığı görülür. Bu durum, sporun doğrudan faşizme evrildiği anlamına gelmez; ancak ötekileştirmenin kontrolsüz bırakıldığında otoriter refleksleri beslediği açıktır.

Ötekileştirme neden sürdürülemez?

Ötekileştirme üzerine kurulu model, doğası gereği sürekli yeni bir “düşman” üretmek zorundadır. Çünkü bu anlayış gerilimle beslenir; tartışma, çatışma ve karşıtlık olmadan varlığını sürdüremez. Ancak bu gerilim zamanla dağılmaz, aksine birikir ve yoğunlaşır. Tam da bu noktada, René Girard’ın işaret ettiği “günah keçisi mekanizması” devreye girerek, sistem krizlerini dışsallaştırarak çözmeye çalışır. Fakat bu mekanizma sonsuza kadar işlemez; bir noktada çöker ve sistem kendi krizini üretmeye başlar.

Bu çöküşün sonuçları ise kaçınılmazdır. Biriken gerilim, sahadan tribünlere, oradan da kurumsal örgütlenmelere sirayet eder. Şiddet olayları artar, taraftar davranışları sertleşir ve en sonunda kulüplerin ve futbolun kurumsal niteliği zarar görür. Kısacası, ötekileştirme kısa vadede işe yarıyor gibi görünse de uzun vadede kendi zeminini aşındıran, sürdürülemez bir döngü yaratır.

Süper Lig’de gerilim nasıl “topraklanır”?

Süper Lig’de biriken gerilimi azaltmak için romantik “hoşgörü” çağrıları yeterli görünmüyor. Kalıcı çözüm ancak doğru tasarlanmış bir sistemle mümkün olabilir. Bunun ilk adımı kurumsal şeffaflık ve hesap verebilirliğin gerçek anlamda tesis edilmesi olarak kendisini somutluyor. Bunun için ilke etapta bağımsız ve etkili denetim mekanizmaları kurulmalı, kulüplerin finansalları açık ve düzenli biçimde izlenebilir hale getirilmelidir. Yönetimlerin popülist söylemlerle alan kazanmasının önüne geçildiğinde, iç sorunları gizlemek için dış düşman üretme refleksi de doğal olarak zayıflayacaktır.

İkinci olarak, gelir dağılımında daha adil bir yapı kurulmalı; rekabetçi dengeyi güçlendirecek ve futbol kalitesini yukarı çekecek bir sistem hayata geçirilmelidir. Yayın gelirlerinin daha dengeli paylaşılması ve kulüpler arasındaki finansal uçurumun daraltılması, sistemin tansiyonunu düşürür. Çünkü ekonomik eşitsizlik, rekabeti beslemekten çok, ötekileştirmeyi körükleyen bir yakıta dönüşmektedir.

Üçüncü olarak, Muzafer Sherif’in “Gerçekçi Çatışma Teorisi”nde ortaya koyduğu gibi, gruplar arasındaki gerilim çoğu zaman rekabetten beslenir; ancak ortak ve ulaşılması gereken üst hedefler tanımlandığında bu gerilim iş birliğine dönüşebilir. Bu çerçevede kulüpler yalnızca rakip değil, aynı futbol ekosisteminin paydaşlarıdır. Avrupa’da başarı gibi ortak hedefler etrafında birleşmek, rekabeti yıkıcı olmaktan çıkarıp yapıcı hale getirebilir. Bu doğrultuda kulüpler arası iş birliği platformlarının oluşturulması kritik önemdedir.

Dördüncü başlık, medya dilinin düzenlenmesidir. Burada sert bir sansürden daha çok, “yumuşak denetim” mekanizmalarıyla nefret dili yerine analitik ve sorumlu bir dilin teşvik edilmesi gerekir. Spor medyasında etik standartların güçlenmesi, gerilim dilini zayıflatır; bu da doğrudan taraftar davranışlarına yansır.

Beşinci olarak, taraftar deneyimi yeniden tasarlanmalıdır. Aile tribünleri, karma etkinlikler ve farklı takım taraftarlarını bir araya getiren projeler, Gordon Allport’un “temas” hipotezinin işaret ettiği gibi önyargıları azaltır. Bu hipoteze göre, farklı gruplardan insanlar uygun koşullarda bir araya gelip etkileşime girdikçe, birbirlerine yönelik önyargıları zayıflar. İnsanlar birbirini tanıdıkça “öteki” kavramı anlamını yitirir; tanıdık olan düşman olmaktan çıkar.

Ötekileştirmenin ekonomisi

Ötekileşmeyi sağlıklı biçimde anlamlandırabilmek için, Türk futbolundaki sorunun yalnızca sahadaki sportif sonuçlarla sınırlı olmadığını da görmek gerekir. Asıl mesele, sürdürülebilirlikten uzak bir ekonomik ve yönetsel yapının varlığıdır. Kısa vadeli başarıya odaklanan, şeffaflıktan uzak ve sürekli kriz üreten bu model, futbolun tüm dinamiklerini belirleyen temel zemin haline gelmiştir.

Bu örgütlenme içinde ötekileştirme, basit bir sosyolojik refleks olmanın ötesine geçerek işlevsel bir ekonomik araca dönüşür. Çünkü modern futbolda gerilim dikkat üretir, dikkat ise doğrudan ekonomik değere çevrilir. Yayıncılar için reyting, kulüpler için taraftar mobilizasyonu, medya için etkileşim… Bu gerilim sürekli yeniden üretilir ve tüm aktörler bir şekilde bundan beslenir. Bu yüzden “futbol ekonomisi bir gösteri ekonomisine dönüşmüştür” tespitimiz, mevcut düzeni açıklayan en net ve isabetli çerçevelerden biri olarak öne çıkar.

Ancak bu düzenin kaçınılmaz bir bedeli vardır ve bu bedeli en ağır şekilde taraftar tüketiciler öder. Sürekli kutuplaşma ve gerilim üzerinden işleyen sistem, futbolun keyif veren doğasını aşındırırken, taraftar tüketiciyi de giderek artan bir duygusal ve psikolojik yükün içine çeker.

Futboldaki tüm sorunların temelinde gelir dağılımı adaletsizliği yatar!

Yıllardır vurguladığım gibi, futboldaki sorunların temelinde gelir dağılımındaki dengesizlikten beslenen eko-politik sebepler yer alır. Bu nedenle bugünün Türk futbolunu doğru anlamak kritik bir önem taşır. Eğer futbol ekonomisi sürdürülebilir bir yapıya sahip değilse, oyunun kendisinin de sürdürülebilir olması olanaklı değildir. Bugün gelinen noktada tam da böyle bir tabloyla karşı karşıyayız. Sürdürülebilirlikten uzak ekonomik model, oyunun doğasını tehdit eden derin bir krize dönüşmüş durumda...Futbol ekosisteminde giderek belirginleşen yapısal anomaliler ise bu krizi daha da derinleştirerek sistemi adeta patolojik bir vakaya dönüştürüyor.

Ötekileştirmeye karşı neler yapılmalı?

Makro bazda ise en önemli ve acil problem, Türkiye Futbol Federasyonu (TFF)’nun futbolu düzenleme ve yönetme rolü yeniden tanımlanması gerektiği ile ilgilidir. TFF’nin Mevcut yapısı, çağdaş futbolun ihtiyaçlarına uygun biçimde yeniden kurgulanmalıdır. Federasyon, yalnızca kriz anlarında devreye giren bir hakem değil; güven üreten, sistemi inşa eden ve yön veren bir kurum haline gelmelidir. Şeffaf, öngörülebilir ve tutarlı karar mekanizmaları oluşturulduğunda hem komplo teorileri hem de güvensizlik doğal olarak zemin kaybedecektir.

Ötekileştirme kısa vadede güç üretir; kitleleri harekete geçirir ve dikkat çeker. Ancak uzun vadede sistemi aşındırır ve kaçınılmaz olarak çöküşe sürükler. Bugünkü Süper Lig modeli büyük ölçüde bu gerilim üzerinden ayakta duruyor; ancak bu yapı sürdürülebilir değildir. Oysa sürdürülebilir olmayan hiçbir sistem kalıcı olamaz. Bu nedenle, sürdürülebilirlik ve dayanıklılık için gerilim üreten yapı “topraklanmalı”; kulüpler ve tüm futbol paydaşları üzerinden bu gereksiz yük sistemden uzaklaştırılmalıdır. Bu işlevi yerine getirecek, yani gerilimi azaltacak ve dengeleyecek kurumsal mekanizmaları kurma sorumluluğu ise futbolun en üst otoritesi olan Türkiye Futbol Federasyonu’na aittir.

Ötekileştirmenin panzehiri

Ötekileştirmenin panzehiri; bireysel ve toplumsal düzeyde empatiyi, sosyal teması ve çoğulcu demokrasi ilkelerini hayata geçirmektir. Farklı grupların eşit koşullarda ve ortak hedefler etrafında bir araya gelmesi, yerleşik önyargıları aşındırarak karşılıklı anlayışı güçlendirir.

Toplumsal düzeyde; eşit koşullarda bir araya gelmeyi artırmak, adil ve kapsayıcı kurumları güçlendirmek ve dili sorgulayan eleştirel bir bilinç geliştirmek büyük önem taşır.

Birey açısından ise öz-farkındalık belirleyicidir. İnsan kendi iç dünyasıyla yüzleştiğinde, “öteki”ni bir tehdit olarak görmek yerine daha anlaşılır ve insani bir konumda değerlendirmeye başlar.

Futbolda gerçek bir dönüşüm ise, sadece sahadaki oyunu değil; yönetimden teşvik sistemlerine, taraftar deneyiminden iletişim diline kadar her alanı kapsayan bir değişimi gerektirir. Şeffaf ve güven veren bir yönetim kurulmadan, dengede rekabet sağlanmadan, kaynaklar ve gelirler daha dengeli ve adil dağıtılmadan ve farklı taraftarları buluşturan ortak alanlar oluşturulmadan kalıcı ilerleme sağlanamaz.

Bu yüzden çözüm; doğru kuralların konulduğu, doğru teşviklerin verildiği ve birleştirici bir dilin benimsendiği bir sistemi birlikte kurmaktan geçer. Gerilimi besleyen değil, ortak değeri büyüten bir anlayış ancak bu şekilde hayata geçirilebilir.

Sonuç olarak

Türk futbolunun önünde açık bir yol ayrımı bulunuyor… Futbolumuz ya ötekileştirme üzerinden kalabalıkları yöneten mevcut anlayışını sürdürecek ya da gerilim akılcı biçimde yönetilerek, oyunun gerçek değeri büyütülecektir.

İlk seçenek kısa vadede daha kolay ve konforlu görünebilir. Ancak ikinci yol; gerçek liderlik, kurumsal cesaret ve uzun vadeli bir vizyon gerektirir. Aynı zamanda doğru ve kalıcı çözümü temsil eden seçenek de budur.

Bunda en büyük sorumluluk kulüp yönetimlerindedir.

Gerilimin yerini sevginin aldığı, ayrışmanın değil birliğin büyüdüğü; karşılıklı anlayışın ve hoşgörünün yükseldiği bir sezon olsun. Fair play’in yalnızca sahada kalmadığı, tribünlere, sokaklara ve dile de yayıldığı; rekabetin sert ama kalplerin yumuşak kaldığı bir futbol yılına adım atalım.

Keyifli olduğu kadar estetik, mücadele dolu olduğu kadar saygılı bir sezon dileğiyle… Hoş geldin 69. sezon!

/././

İspanya’ya mülteci akını: Avrupa’da dengeler değişebilir mi?-Eray Özer- 

Görünen o ki Avrupa’da da yeni cepheleşmeler oluşuyor. İspanya-Fransa hattına karşı İtalya-Almanya ittifakı mesela. Avrupa’nın Kuzey Afrika politikası yeniden yazılıyor. Cezayir-Fas geriliminin silahlı çatışmaya dönüşme riski var. Fas ise giderek ABD-İsrail cephesine daha bağımlı hâle geliyor.

Üçüncü ve son yazıyla İspanya’ya mülteci akını ve Kuzey Afrika bahsini kapatalım istiyorum. Trump-İsrail ekseninin konuya nasıl dahil olduklarını anlatacağım ama önce buraya kadar olan kısmı özetleyeyim.

* Ceuta, İspanya yönetimindeki bir Kuzey Afrika şehri. İspanya, Batı Sahra’dan çekildikten sonra burası ve Melilla’daki varlığını da kaybetmek istemiyor. Bu nedenle Fas’ın Batı Sahra’daki egemenlik tezine destek veriyor.

* 2021’de İspanya, Batı Sahra’daki ayrılıkçı Polisario Cephesi liderini tedavi edince Ceuta’ya benzer bir durum yaşanmış ve Fas mülteci kapılarını açmıştı. Benzer bir mülteci akınını o zaman da görmüştük.

* İspanya’nın Fas’la arasını iyi tutmak istemesinin bir nedeni de bu. Mültecileri üstüne salmasından korkuyor.

* Lakin Fas’ın ABD-İsrail cephesiyle yakın zamanda değişen ilişkileri İspanya’yı endişelendiriyor. Trump ilk başkanlık döneminde Fas’ın Batı Sahra’daki egemenliğini tanıyarak büyük bir diplomatik hamle yapmıştı. Karşılığında Fas, İsrail’in Ortadoğu’daki varlığını perçinleyen İbrahim Anlaşmaları’na katıldığını açıkladı.

* İspanya, İsrail’in Gazze’deki insanlık dışı katliamlarını kınayan nadir Avrupa ülkelerinden. Ayrıca NATO’da da Trump’ın askeri harcama kotasına direniyor. Fas’ın ABD-İsrail hattıyla bu kadar yakınlaşmasından endişelenen İspanya yakın zamanda bir hamle yaptı: Fas’ın düşman kardeşi Cezayir’le -yine Fas’a verdiği destek yüzünden- bozulan ilişkileri yeniden kurmak için girişimlerde bulunmaya başladı.

* Öte yandan Fas’ın baş düşmanı ayrılıkçı Polisario Cephesi de ateşkese son vererek silahlı mücadeleye dönme kararı aldı. Fas, Polisario’nun arkasında Cezayir desteği olduğuna inanıyor.

* Bu temmuzda önce Fransa sonra İspanya en üst düzeyde -başbakan düzeyinde- Cezayir ziyaretleri yapınca Fas’ta alarm zilleri çalmaya başladı. Üstüne ABD ve İsrail’in İspanya’ya bir ders verme çabası da eklenince Fas yine mülteci musluğunu açtı ve Ceuta’dan iki günde -kimi kaynaklara göre- 100 bin mülteci İspanya’ya geçiş yapmaya çalıştı.

* Bu arada, denklemde İtalya ve Almanya da var. İtalya’nın İspanya’ya sınır kontrolü başlatması da tesadüf değil. Geçmişte İspanya-Fransa cephesi Fas’la yakınlaşırken İtalya-Almanya hattı da Cezayir’le ilişkileri sıkı tutuyordu. İspanya’nın politika değişikliği İtalya’yı da tetikledi. Onlar da ABD-İsrail hattıyla ittifaka gidecek gibi görünüyor.

İşte tüm meselenin özet hali bu.

Evet, İspanya denizden gelen mültecilerle ilgili bir yasa tasarısını mecliste kabul etti ve bu durum spekülasyonlarla mülteci dalgasını tetikledi.

Evet, İspanya’nın Batı Sahra’daki eski yerleşimcilerin akrabalarına vatandaşlık vereceğini duyurması Fas’ın hoşuna gitmedi.

Bunlar da etkili kuşkusuz. Ama büyük resmi anlatmıyor.

Mesele birkaç pratikten çok ötede bir çelişki barındırıyor. Bir kere her şeyden önce, Avrupa’nın Kuzey Afrika politikasının yeniden şekillendiğini görebiliyoruz. Ve bu durum Ortadoğu’daki gelişmelerden bağımsız değil, hatta bir tür domino etkisi sonucu ortaya çıkıyor.

ABD’nin burayı “kaşıyacağını” görebiliyoruz. Trump anında vaziyeti İspanya Başbakanı Sanchez’in beceriksizliğine bağladı. Sık sık Türkiye hakkında da atıp tutan itici, tam olarak ne iş yaptığı da belli olmayan bir adam var: Michael Rubin. Bu adam, son krizde de devreye girdi/sokuldu ve “Faslılar bir buldozerle sınırı yıkıp Ceuta ve Melilla’yı kendi topraklarına katmalıdır” diyerek bir anlamda Fas’a “akıl” verdi.

İsrail durur mu? BM Temsilcisi Danny Danon İspanya’yı “Kuzey Afrika’daki sömürgeci zihniyetinden kurtulamamakla” suçladı. Bunu söyleyenin bir İsrailli olması trajikomik bir fıkra gibi. Gerçi İsrail hükümeti hızla Danon’la kendi tavrı arasına bir çizgi çekti. Şimdilik daha nötr durmayı tercih ediyor, İspanya aleyhine yeni bir laf etmiyorlar.

Tabii bir de meselenin “ibretlik” kısmı var: ABD ve Avrupa sağı “sınırları denizden/karadan geçmeye çalışan Afrikalı mülteciler” görüntüsüne bayıldı. Trump “Kasım’daki seçimleri Demokratlar kazanırsa bizim sınırlar da ‘nah’ böyle olacak” demeye başladı bile. Bir taşla iki kuş…

Peki bundan sonra ne olabilir?

Fas ve Cezayir geriliminin silahlı çatışmaya dönüşme ihtimali var. Kuzeyde Rusya cephesi varken Avrupa güneyde büyük bir savaşa izin vermez gibi ama belli de olmaz. Büyük savaş olmasa bile sınır çatışmaları şeklinde bir cereyan görebiliriz.

İspanya’yla İtalya arasındaki gerilimin İspanya-Fransa çizgisine karşı İtalya-Almanya iş birliğini getirme ihtimali de yüksek. İspanya ve Fransa, Trump’a karşı biraz daha mesafeli, Çin’le iş birliğine daha açık bir çizgiyi takip ederken İtalya ve Almanya ABD/İsrail ikilisiyle ilişkileri derinleştirme yoluna gidebilir.

Enerji meselesinin buradaki önemini de atlamayalım. Rusya’dan gelemeyen doğal gaz Cezayir’den gelebiliyor. Cezayir Avrupa’daki bu çekişmeyi avantaja çevirerek daha da güçlü bir pozisyon elde edebilir.

Bu durumda Fas, Amerikalı ve İsrailli dostlarına daha bağımlı hale gelecektir. Öyle oldukça gerilim daha da artacaktır. Döndük mü başa? Zaten dünya böyle böyle, her şey birbirini tetikleyerek ilerlediği için uçuruma doğru yuvarlanıyor.

Şöyle bitireyim: İspanya, Portekiz, İtalya, Fransa kıyılarında mis gibi geçinip gidiyorken… Akdeniz’in nefis nimetlerinden yararlanıp yaşayıp gidiyorken… “Yok, buralar yetmez. Daha çok toprak lazım. Daha çok ganimet lazım. Daha çok köle lazım” diye gemilerle okyanuslara açılıyorsun. Bulduğun her yeni toprağa çörekleniyorsun. Etinden sütünden, kölesinden madeninden sonuna kadar yararlanıyorsun. Bunu da bir 400-500 yıl kadar mutlu mesut yapmaya devam ediyorsun.

Sonra sanayideki devrimler, iletişimin ve ulaşımın hızlanması seni bir anda buralardan vazgeçmeye zorluyor. Vazgeçer misin?

Geçmezsin tabii. Geçmiyorsun. Senin topraklarındaki halkın mutluluğu öte coğrafyaların kaynaklarıyla mümkün ancak. Biliyorsun.

İşte bu yüzden sömürdüğün yerlerden çekilmiş gibi yaparak, başka yöntemlerle oranın kaynaklarını kurutmaya devam ediyorsun.

Hep söylüyorum, hep de söyleyeceğim: Nerede bir kardeş kavgası varsa bilin ki işin içinde oranın kaynaklarını sömürmek isteyenlerin parmağı var.

Filler tepişiyor, çimenler eziliyor.

İyi haftalar.

NOT: Konuya dair birinci ve ikinci yazılara bu bağlantılardan ulaşabilirsiniz.

/././

Öne Çıkan Yayın

Beş yıldır zirve değişmiyor: 2025'in vergi rekortmenleri yine Bayraktar kardeşler oldu - Cengiz Anıl Bölükbaş / T24-

Türkiye’nin 2025 yılına ilişkin en fazla gelir vergisi ödeyen ismi, Baykar Yönetim Kurulu Başkanı Selçuk Bayraktar oldu. Bayraktar'ı sı...