18 Ağustos 2026 Salı

Diplomasiye iade-i itibar idealizm değil, stratejik bir gereklilik + "Süleymancılar" soruşturması - Avukat Bekiroğlu: Glooper uygulamasının yazılımı Alihan Kuriş tarafından Hindistan’da özel olarak yaptırıldı.-T24-

Diplomasiye iade-i itibar idealizm değil, stratejik bir gereklilik - Barçın Yinanç-T24 -


Günümüzde, askeri güç ön plana çıkarken, diplomasi ve diyalog geri plana itiliyor. Ancak diplomatların yer almadığı odalarda alınan kararlar dünyayı daha güvenli yapmadı. Diplomatik kapasitenin köreldiği, askerî kapasitenin ise genişlediği bir dünya, çatışmaları başlatma konusunda giderek daha yetkinleşirken, onları sona erdirme konusunda giderek daha yetersiz hâle gelen bir dünya. Global İlişkiler Forumu ile Sınır Tanımayan Diplomatlar’ın birlikte kaleme aldığı rapora göre diplomasiye yeniden alan açılması idealist bir tercih değil, stratejik bir gereklilik...

ABD Başkanı Donald Trump ikinci dönemine başladığı sıralarda uluslararası bir toplantıda karşılaştığım Ortadoğulu bir uzman, İranlı diplomatların Trump’ın ekibini parmaklarında fırfır oynatacağını söylemişti.
ABD’yi uzak diyarlardaki biteviye savaşlardan uzak tutacağı vaadiyle iktidara gelen Trump’ın İran’a saldırıp sonra içinden çıkamadığı savaş haline baktığımda yukarıdaki anekdot aklıma geliyor. Bu debelenmenin biraz da Amerikan diplomasisinin uğratıldığı zafiyetten kaynaklandığını düşünmeden edemiyorum.
Trump’ın ikinci döneminde iki bin diplomat Dışişleri’nden ayrıldı ya da ayrılmak zorunda bırakıldı. Halen ABD’nin 195 diplomatik misyonunun 107’sine yani yarısından fazlasına büyükelçi ataması yapılmadı. Yapılan atamalar da genelde kariyer diplomatlardan seçilmedi. Trump’ın Yunanistan’a oğlunun eski nişanlısını, İsrail ve Türkiye’ye ise yakın iş arkadaşlarını atadığını hatırlatmaya gerek yok sanırım.
Trump’ın kritik konularda sorumluluk verdiği müzakere ekibine baktığımızda da kariyerlerini emlak pazarlığı üzerine kurmuş damadını ve iş insanlarını görüyoruz.
Sonuçta Trump’ın ikinci dönem performansına baktığımızda ise ABD’nin başarıdan başarıya koştuğunu söylemek zor. Ukrayna - Rusya savaşını bir günde bitiririm dedi; güncel durumda savaş daha da şiddetlendi. “Bitmeyen savaşlara girmeyeceğim” dedi; İran’la savaş hâli şubat ayından beri devam ediyor. Gazze’de savaş bitmiş görünse de İsrail kafasına göre Gazze’ye ve Lübnan’a saldırılarına devam ediyor.
Trump, o çok küçümsediği diplomatların katkısını arkasına alsa, belki Gazze’de kalıcı bir sükûnet sağlama, İran sarmalından çıkma, Rusya’nın savaşını bitirme yönünde daha iyi yol kat edebilirdi.
“Diplomatlar kararların alındığı odada bulunmadığında, kısa vadeli bir kazanım yerine kalıcı bir sonucu önceleyen bakış açısı da ortadan kalkar. Bunun yerini, süreçleri başlatabilen ancak çoğu zaman sürdüremeyen al-verci (transactional) bir mantık alır. Anlaşmalar ilan edilir; uygulama aşamasında aksaklıklar yaşanır; altta yatan temel nedenler varlığını sürdürür ve bunun sonucunda çatışma yeniden ortaya çıkar.”
Bu paragrafı okuyunca Jared Kushner, Steve Witcoff gibi isimlerin Ortadoğu’da mekik dokumaları canlandı gözümde. Trump’ın birinci döneminde ortaya çıkan İbrahim anlaşmaları Trump’ın ikinci dönemine gelindiğinde bölgeye istikrar getirmemişti. Türkiye’nin de katılımıyla büyüt şatafatla ilan edilen Trump’ın Barış Kurulu da Gazze’ye barış getirmedi.
Yukarıdaki görüş, merkezi İstanbul’da bulunan Global İlişkiler Forumu ile 2022 yılında kurulan Sınır Tanımayan Diplomatlar’ın birlikte hazırladığı raporda yer alıyor.
Yine rapordan şu bölüm dikkat çekici:
“Askerî ve zorlayıcı eylemler, nasıl sonuçlanacağına dair bir strateji olmaksızın, yani “ertesi gün ne olacak?” sorusuna cevap verilmeden giderek daha fazla başlatılıyor. Diplomasi, bu boşluğu sonradan geriye dönük olarak dolduramaz. Sonuçta ulaşılmak istenen hedef, daha en başından planlamanın bir parçası olmalıdır. Bunun için de diplomatik düşüncenin eylem başlamadan önce karar alma sürecinin içinde yer alması, sonrasında ise ortaya çıkan sonuçları yönetmek üzere devreye sokulmaması gerekir.”
Bu bölümü okuyunca da İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Trump’ı, İran’a saldırmaya ikna ettiği kapalı toplantı gözümün önüne geldi. O kozmik odada kaç diplomat vardı acaba? Ak Parti iktidarının askeri güç kullanma ya da kullanma tehdidinde bulunma ya da ilişkilerin gerilmesine neden olan çıkışların kararının alındığı odalarda kaç diplomat vardı? Arap baharında bozulan ilişkilerin tamiri için 10 yıldan fazla süre geçmesi gerekti. Üstelik ilişkiler de tam tamir oldu mu, o da tartışmalı.
Sert güç ön plana çıkarken, diplomasi geri plana itiliyor
Bu yazıyı kaleme almama sebep olan rapordan biraz daha bahsetmek isterim.
Diplomasi Marifetiyle Barış ve Güvenlik başlıklı rapor, öncelikle içinde bulunduğumuz uluslararası ortamın bir fotoğrafını çekiyor ve temel bir tespitte bulunuyor:
“Sert güç kullanımı ön plana çıkarken, diplomasi geri plana itiliyor.
-------------------------------------------------------------------------
Yaptırımlar, baskı araçları ve kuvvet kullanma tehdidi giderek devletlerin başlıca dış politika araçları hâline gelirken, diyalog rafa kaldırılıyor.”
Peki bu durumda diplomasi işlevini yitirdi mi?
Dokuz ülkeden 18 katılımcı bu yılın ilk yarısında bir nevi bu soruya yanıt aradılar. Üç ayrı çalışma grubunda bir araya gelen emekli diplomat ve akademisyenler, aslında tam tersine diplomasiye tam da bu ortamda, yani sert gücün öne çıktığı ortamda daha fazla ihtiyaç olduğu sonucuna vardılar.
Aralarında Avrupa’dan emekli diplomatların da bulunduğu bu grubun öz saygıları ve mesleklerine olan inançları gereği başka bir sonuca varamayacaklarını söyleyebilirsiniz. Ancak rapora göz atarsanız, pek çok inandırıcı argümanla karşılaşabilirsiniz.
Uluslararası düzen çökmedi, sorun siyasî iradede
-------------------------------------------------------
Birbirinden bağımsız çalışan üç grubun vardığı ortak değerlendirmeye göre öncelikle uluslararası düzen bütünüyle çökmüş değil; kurallara dayalı düzen ve çok taraflı kurumlar varlığını sürdürüyor.
Yıpranmakta olan bu yapıların etkin biçimde işlemesini sağlayacak siyasi irade, karşılıklı güven ve uzlaşma zemini.
Yani sorun, düzenin çökmüş olması ya da kuralların ortadan kalkması değil. Sorun, öncelikle siyasi iradenin düzene ve kurallara uymakta yan çizmesi, ya da işine geldiği gibi yorumlaması. Üstüne, uluslararası aktörlerin küresel kuralların hilafına yaptıklarının yanında kalması sorunu katmerli hale getiriyor.
Buna dair pek çok örnek verebiliriz. ABD’nin bir gece yarısı operasyonu ile Venezuela devlet başkanını sarayından kaçırması. Kimse itiraz edebildi mi? Ya da itiraz bir sonuç getirdi mi? Israil’in Lübnan’daki BM gücünü hedef alan saldırılarına sert tepki geldi mi? 2008’de Rusya önce Gürcistan’a ait özerk bölgeleri aldı, ardından 2014’te Kırım’ı işgal ve ilhak etti. Rusya’dan ucuz gaz almaya devam etmek isteyen Almanya ve komşuları Kuzey Akım iki projesine hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler. 2021’de biten proje, an itibariyle Ukrayna savaşı nedeniyle ölü yatırıma döndü.
Baş aktörler kurallara uymayınca yaptıkları yanlarına kalınca başkaları da yan çizmeye başlıyor. Kuralları yorumlama biçimi laçkalaşınca, herkes her kuralı kafasına göre yorumlayınca, diplomasinin etkinlik alanı daralıyor. Hal böyle olunca, karşılıklı güven de erozyona uğruyor; diplomasi ve diyalog devletlerarası ilişkilerde geri plana atılan bir enstrüman haline geliyor.
Askeri güce abanma bizi daha güvenli yapmıyor
------------------------------------------------------
Öte yandan raporun temel savı, ülkelerin askeri güce abanmasının ve diplomasiye tu kaka muamelesi yapılmasının dünyayı daha güvenli hale getirmediği. Askeri gücün ön plana çıkmasının, tersine, risklerin daha da yükseldiği tehlikeli ve tekinsiz bir döneme girilmesine yol açtığını yaşayarak görüyoruz.
Bu nedenle de “Diplomasinin yeniden canlandırılması ve kapasitesinin genişletilmesi, idealist bir tercih değil, stratejik bir gerekliliktir” diyor rapor.
Raporun “savaşma seviş” şeklinde naif bir mesajı yok. Tersine, “mesele, diplomasi ile askerî güç gösterisi arasında tercih yapmak değildir,” deniyor ve şöyle devam ediyor:
“Her ikisi de aynı stratejik yelpazenin içinde işlev görür ve uluslararası ilişkilerin yürütülmesinin ayrılmaz unsurlarını oluşturur. Asıl mesele, diplomasinin diğer araçlarla birlikte, sonuçları etkilemek amacıyla zamanında, tutarlı ve etkin bir şekilde kullanılıp kullanılmadığıdır; yoksa yalnızca diğer seçenekler başarısız olduktan sonra devreye sokulması değil.”
Yani savaş kararı almadan önce diplomatları karar odasından çıkartıp, sonra işler sapa sardığında diplomatları çağırıp “gel de çık işin içinden” demenin faydası yok deniyor.
Diplomasi nedir, günümüz şartlarında diplomasiyi devreye sokma konusunda yaşanan açmazı da şu bölüm çok iyi açıklıyor:
“Diplomasinin kendine özgü niteliği, ulusal çıkarları sıfır toplamlı yaklaşımlara teslim olmaksızın müzakere yoluyla ifade etmesidir. Diplomasi, barış içinde bir arada yaşamaya elverişli ortak bir zemin bulmayı amaçlar. Buradaki temel mesele, diplomasinin sunduğu imkânlardan en iyi şekilde yararlanmaktır. Daha sıkıştırılmış, kişiselleşmiş ve güvenlikleştirilmiş bir karar alma ortamında diplomatik angajman çoğu zaman gecikmeli olarak, seçeneklerin daraldığı ve risklerin tırmandığı bir aşamada devreye sokulmaktadır. Bu durum, diplomasi yoluyla sonuçları şekillendirme potansiyelini azaltmakta ve ortaya çıkan sonuçların yönetilmesindeki etkinliğini sınırlamaktadır. Bu, ele alınması gereken önemli bir açmazdır.”
Rapor diplomasi ve diplomatlara bir methiye sayılamaz. Diplomasi, uluslararası kurumlar ve diplomatlara dönük kısmi eleştiriler de var. Zaten, eskiye dönülmesini de savunulmuyor.
“Buradaki mesele, artık var olmayan bir sistemi yeniden tesis etmek değildir. Mesele; işleyen unsurları korumak, yeniden işler hâle getirmek ve ölçeklendirmek; işlemeyenlerden vazgeçmek; zarar görenleri daha iyi bir şekilde yeniden inşa etmek ve büyük ölçüde değişmiş bir dünyaya hızla uyum sağlamaktır” deniyor.
Üç ayrı çalışma grubu da oturup durumun daha da kötüleşmesini seyretmek yerine neler yapılabileceğine dair somut ve detaylı öneriler getirmişler.
En önemli tavsiyelerden biri “diplomatik silahlanma yarışı!” Bu öneri şöyle formüle edilmiş:
“Diplomatik kapasitenin köreldiği, askerî kapasitenin ise genişlediği bir dünya, çatışmaları başlatma konusunda giderek daha yetkinleşirken, onları sona erdirme konusunda giderek daha yetersiz hâle gelen bir dünyadır. Askerî kapasiteyi diplomatik kapasiteyle birlikte güçlendirin. Mevcut askerî yeniden silahlanma eğilimi, diplomatik hizmetlere yapılacak eşdeğer bir yatırımla el ele gitmelidir. Bu, diplomatik kapasitenin aşınmasını tersine çevirecek, dışişleri bakanlıkları bünyesindeki yenilikçiliği finanse edecek ve diplomatik uzmanlığın kararların alındığı masalarda yeniden hak ettiği yeri bulmasını sağlayacak bir ‘diplomatik silahlanma yarışı’ anlamına gelir.”
Diplomasi ve diplomatlardan hazzetmeyen AK Parti iktidarının karar vericileri, 25 yıllık performansının ardından bu rapora bir göz atarlar mı; bilemiyorum.

/././

"Süleymancılar" soruşturması - Avukat Bekiroğlu: Glooper uygulamasının yazılımı Alihan Kuriş tarafından Hindistan’da özel olarak yaptırıldı. -T24 -

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, 'Süleymancılar' cemaatinin lideri Alihan Kuriş'in tutuklandığı "çıkar amaçlı suç örgütü operasyonuna ilişkin olarak yaptığı açıklamada FETÖ'nün ByLock uygulamasına benzer şekilde Glooper adlı bir uygulama kullandıklarını söyledi. Alihan Kuriş yapılanmasını yakından takip eden Avukat Burak Bekiroğlu, uygulamaya ilişkin olarak yaptığı açıklamada Glooper'ın dünya nüfusunun kullanımına açık olmadığını ve telefonunuza indiremeyeceğinizi belirterek; "Programın yazılımı Alihan Kuriş tarafından Hindistan’da özel olarak yaptırıldı, kendisi, kurmayları ve 3.300 civarı yönetim kadrosu tarafından kullanılıyor. Öncelikle bu şekilde çok gizli bir programın kullanım amacını anlamak hiç zor değil" dedi. 17 Mayıs 2025’te İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na Kuriş örgütlenmesiyle ilgili 17 sayfalık şikayet dilekçesi veren Erdal Arıkan da uygulamanın kullanıldığını doğrulayarak; "O zaman idareciydim. O zaman bize söylediler, cemaatin havuzunda, merkez sekretarya kararıyla Hindistan’dan özel program alacağız, mesajlaşma programı. Alihan Kuriş’in mektuplarının dağılımı, özel-acil haberleşme yapılacak. Herhangi bir siber saldırı olmasın diye bu program alındığını biliyorum" ifadelerini kullandı.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, 'Süleymancılar' cemaatinin lideri Alihan Kuriş'in tutuklandığı "çıkar amaçlı suç örgütü operasyonuna ilişkin olarak, Bakan Çiftçi, “Alihan Kuriş 2016 yılında örgütün başına geçiyor. Geçmesiyle beraber büyük para hareketleri var, mal varlığı hareketleri var. Bir dini cemaat gizli bir yazılım kullanır mı? Önceden FETÖ'cüler Bylock uygulamasını kullanıyorlardı. Bu akımın da şu anda kullandığı, örgüt üst yönetiminin kullandığı Glooper diye bir uygulama var. Üst kademe üç kademeli doğrulamayla uygulamaya girilebiliyor” dedi.

Kuriş yapılanmasını yakından takip eden avukat Bekiroğlu, Glooper adlı uygulamaya ilişkin sosyal medya paylaşımında şunları söyledi:

“Glooper’ı Apple Store ya da Android marketlerden indiremezsiniz. Zira dünya nüfusunun kullanımına açık değil. Programın yazılımı Alihan Kuriş tarafından Hindistan’da özel olarak yaptırıldı, kendisi, kurmayları ve 3.300 civarı yönetim kadrosu tarafından kullanılıyor. Öncelikle bu şekilde çok gizli bir programın kullanım amacını anlamak hiç zor değil. Diğer yandan AİHM kararlarının yanlı olduğunu ve özellikle Türkiye karşıtı her türlü karara imza attıklarını tartışmaya dahi gerek yok. Özellikle devamlı AİHM’nin fiziken kapısını aşındıran ve hükümeti karalayıp sanki siyasi bir yaklaşımda bulunuluyormuş izlenimi veren Avrupa’daki firari örgüt unsurları cabası.

ByLock konusunda hata yapılmadı, suç konusu eylemlerini gizlilik içerisinde icraya koyabilmek ve neticede arkalarında delil bırakmamak için ve yargılanma durumunda muhtemel bir cezadan kurtulabilmek amacıyla kullanılan bir haberleşme programını yok saymakta kabul edilemez. Ancak kendinizi kandırmak olur. Kaldı ki ByLock içeriklerini hepimiz dosyalarda ve basında ayrı ayrı gördük, doğrudan örgüte içeriği suç olan veya kumpas yargılamalarla bağlantılı talimatlar verilmiş.

"Ankara onca insan hiçbir ilan olmadan nasıl koordine toplandı?"
-----------------------------------------------------------------------
Glooper’a gelince, iddia olunan Alihan Kuriş Silahlı Suç Örgütü(aramalarda ele geçen çok sayıda ruhsatsız silah söz konusu) tarafından kullanılan bu programın ne amaç için kullanıldığını anlamamış olmak garip. Anlamamak değil işine gelmemek demek lazım. Zira herkes kimin neyi ne için yaptığını gayet iyi biliyor ve/fakat bir diğerinin işine gelmiyor. Diğer yandan birkaç gün önce Ankara’da onca insan nasıl toplandı? Nasıl 24 saat içinde hiçbir ilan yapmadan koordine olarak toplandılar?”

"Siber saldırı olmasın diye alındı"
--------------------------------------
17 Mayıs 2025’te İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na Kuriş örgütlenmesiyle ilgili 17 sayfalık şikayet dilekçesi veren Erdal Arıkan da Nefes yazarı Aytunç Erkin'e yaptığı açıklamada uygulamanın kullanıldığını doğruladı. Arıkan şunları söyledi:

“Bu hesaplar tek düzen hesap diye bilanço hesapları excel üzerinde tutuluyor. Mavi defterler vardı, yurtlarda gizleniyordu. Daha sonra her yurdun ağabeyi mavi defterleri evlerine götürüyordu. O süreçte o zaman idareciydim. O zaman bize söylediler, cemaatin havuzunda, merkez sekretarya kararıyla Hindistan’dan özel program alacağız, mesajlaşma programı. Alihan Kuriş’in mektuplarının dağılımı, özel-acil haberleşme yapılacak. Herhangi bir siber saldırı olmasın diye bu program alındığını biliyorum.”

***
T-24

16 Ağustos 2026 Pazar

soL "Köşebaşı + Gündem"-16 Ağustos 2026-

İktidar Süleymancılar'ın çocuk tacirliğinin de üzerini örtmüş: Yurtdışından getirilen çocuklar yurda yerleştirilmiş 

Süleymancılar'a yönelik soruşturma dosyasından yansıyanlar tarikatın çocuk tacirliğini ortaya serdi. Yıllardır faaliyetlerine göz yumulan tarikatın yabancı çocukları yurtlara yerleştirdiği, turist vizesiyle Türkiye'de tuttuğu ortaya çıktı. Bilgileri sızdıran yandaş gazete çocukların durumlarını yazmadı. Öte yandan Kuriş Ailesi'nin serveti ve kayıtdışı para da dikkat çekti.

Ankara Başsavcılığı tarafından yürütülen soruşturmada, Alihan Kuriş liderliğindeki Süleymancılar cemaatine ilişkin detaylar ortaya çıkmaya başladı. 

Cemaatin 2025’te 2 bin 82 dernek üzerinden elde ettiği 7,2 milyar liralık geliri kayıt dışı kullandığı, şifreli haberleşme uygulamaları ve “ulak” adı verilen kuryelerle gizli ağ kurduğu, Alihan Kuriş’in tabana “mehdi” olarak sunularak itaat sağlandığı iddia edildi.

Yandaş Sabah gazetesinden Halit Turan'ın haberinde, soruşturma dosyasında yer alan bilgiler aktarıldı. Yapılanmanın genel iletişim uygulamaları yerine şifreli e-posta, özel yazılımlar ve "ulak" olarak adlandırılan kuryeler üzerinden haberleştiği öne sürüldü. 

Ulakların takip edilmemek için aynı güzergâhları ve araçları kullanmadığı, hassas evrakların ise kilitli çantalarda muhafaza edildiği iddialar arasında yer aldı. Ayrıca yurtlarda resmi kayıtların dışında gayriresmi kayıtlar tutulduğu ve denetimlerde kamera görüntülerinin verilmemesi yönünde talimatlar bulunduğu belirtildi.

Yabancı çocuklar yurtlara yerleştirildi, turist vizesiyle Türkiye'de tutuldu

Dosyada ayrıca yurtdışından getirilen yaşı küçük yabancı çocukların Türkiye'deki bazı yurtlara yerleştirildiği ve burada yapılanmaya bağlı bir eğitimden geçirildikleri iddia edildi. 

Kütahya, Mersin ve Antalya'daki yurtlarda kalan çocukların turist vizesiyle Türkiye'de tutulduğu, uzun süreli kalışlarını sağlamak için dil eğitimi gerekçesiyle farklı kuruluşlarla iletişim kurulduğu ileri sürüldü.

Bilgileri sızdıran yandaş gazete çocukların durumlarını yazmadı.

Avrupa'da koordinasyon merkezi planı

Dosyada 2 bin 82 dernek üzerinden sağlanan 7,2 milyar liralık gelirin kişisel hesaplar üzerinden aktarılarak kayıt dışı şekilde kullanıldığı savunuldu. Türkiye'deki denetimler sebebiyle merkezin Almanya'nın Köln’de 17 bin metrekarelik arazi üzerinde yaklaşık 70 milyon avro maliyetiyle inşaatı tamamlan İslam Kültür Merkezleri Birliği (VIKZ) tesisinin Avrupa'daki dini ve eğitim faaliyetlerinin koordinasyon merkezi haline getirilmesinin planlandığı belirtildi.

Ayrıca kaçak ve ruhsatsız olarak yapılması veya depreme karşı riskli olması nedeniyle yıkılan dernek ve yurtlarının ardından cemaat tabanının hükümete karşı yönlendirildiği iddia edildi.

Ailenin dikkat çeken malvarlığı

Soruşturma kapsamında Kuriş Ailesi'nin tapu kayıtları da ortaya çıktı. 

Resmi belgelere göre anne, baba, oğul ve kardeşten oluşan Kuriş Ailesi'nin üzerine kayıtlı toplam 191 adet gayrimenkul bulunduğu tespit edildi.

Sabah'tan Nazrin Malikova'nın haberine göre, mal varlığının çok büyük bir kısmının Alihan Kuriş'in annesi Ayşe Gülderen Kuriş'in üzerine kayıtlı olması dikkat çekti. Anne Kuriş'in üzerine tescilli tam 138 taşınmaz olduğu saptandı. Hayatını kaybeden babası Mahmut Sabri Kuriş'in üzerine ise 26 taşınmaz kayıtlı olduğu belirlendi.

Soruşturma dosyasında yer alan detaylı mülk listelerinde, Türkiye'nin en değerli lokasyonlarında yer alan lüks konutlar, geniş araziler ve ticari ofisler göze çarptı.

Evraklar imha edildi

Bazı evrakların imha edildiği yönünde ihbar alınması üzerine Ümraniye'deki bir evde arama kararı verildi. İhbarın doğru olduğu tespit edilirken, imha edilmek amacıyla parçalandığı belirlenen evraklara da el konuldu.

***

Grevlerden savaş ekonomisine: Avrupa'da silahlanmaya gelince kaynak nasıl bulunuyor?-Gamze Özdemir- 

Sosyal güvenlikten çalışma haklarına kadar kemer sıkma politikalarını sürdüren Avrupa, savunma söz konusu olduğunda bütçe sınırlarını hızla esnetiyor. Hollanda’da peş peşe gelen grevlerse bu dönüşümün karşısında farklı işkollarını aşan bir sınıf mücadelesinin olanaklarını yeniden tartışmaya açıyor.

Belçika’da emeklilik, Hollanda’da sosyal güvenlik, Yunanistan’da çalışma süresi, Portekiz’de iş yasası... Avrupa’da işçilerin karşısına çıkan başlıklar birbirini pek tutmuyor.

Hollanda’da ise son haftalarda dikkat çekici bir gelişme yaşanıyor. Sosyal güvenlikte yapılmak istenen kesintilere karşı farklı sektörler peş peşe harekete geçiyor. Liman işçileri 4 Eylül’de Rotterdam, Amsterdam ve Zeeland’da greve çıkacak; kamu sektörleri 8 Eylül’de ortak bir eylem ve grev günü düzenleyecek; toplu taşıma ve demiryolu çalışanları ise 9 Eylül’de 24 saatlik greve hazırlanıyor.

Üstelik ulaşım işçilerinin çağrısı yalnız kendi sektörlerinin taleplerine dayanmıyor. İşsizlik ve iş göremezlik güvencesinde yapılmak istenen kesintilerin bütün çalışanları ilgilendirdiği özellikle vurgulanıyor.

Bu tablo birkaç ay önce olduğundan farklı bir soru sormayı gerektiriyor. Mücadele yalnızca tek tek sektörlerin kendi sorunları etrafında mı ilerliyor, yoksa farklı işkolları arasında daha ortak bir hat oluşmaya mı başlıyor?

Hollanda işçi sınıfının tarihinde bu soruyu düşündüren çok daha eski bir örnek var. 1941 Şubat Grevi’nde (Februaristaking) Amsterdam’da tramvay işçilerinin başlattığı grev tersanelere, fabrikalara ve çevre kentlere yayıldı.

Seksen beş yıl sonra ne Hollanda aynı Hollanda ne de sınıf mücadelesinin koşulları aynı. 1941’den bugüne hazır bir mücadele modeli çıkarmak mümkün değil. Ancak bugünkü hareketlilik geçmişle karşılaştırıldığında başka bir noktayı görünür hale getiriyor: Bir mücadeleyi farklı işkollarına taşıyabilmek ile bu mücadeleleri ortak bir siyasal sınıf çıkarı etrafında birleştirebilmek aynı şey değil.

Hollanda’da bugün birincisinin işaretleri görülmeye başlıyor. Asıl soru ikincisinin ne ölçüde mümkün olacağı. Bugünkü tabloyu yalnızca yeniden silahlanmaya, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’ne (North Atlantic Treaty Organization, NATO) ya da Ukrayna-Rusya savaşına bağlamak ise kolay ama yanlış olur. Avrupa’da sosyal hakların aşınması savaşla başlamadı.

Sosyal haklardan ‘güvenlik’ siyasetine

Avrupa’da bugün yeniden tartışmaya açılan hakların önemli bölümü savaş sonrasında güçlü işçi hareketlerinin, sendikal örgütlülüğün, sosyalist ve komünist hareketlerin ve reel sosyalizmin yarattığı güç dengesi içinde kazanılmıştı. 1980’lerden itibaren bu denge sermaye lehine bozulurken özelleştirme, kamu hizmetlerinin piyasalaştırılması, çalışma yaşamının esnekleştirilmesi ve sosyal güvenliğin yeniden yapılandırılması farklı ülkelerde farklı hızlarla ilerledi. 2008 krizinden sonra bütçe disiplini, kamu borcu ve “sürdürülebilirlik” bu geri çekilişin ortak diline dönüştü; daha önce kamusal sorumluluk kabul edilen alanların bir bölümü giderek bireyin ve piyasanın sorumluluğuna bırakıldı.

Ukrayna-Rusya savaşı bu geri çekilişi başlatmadı; fakat ona çok kullanışlı yeni bir başlık açtı: güvenlik. Yeni olan yön değil, silahlanmanın bu yönelime kazandırdığı hız, ölçek ve siyasi meşruiyet.

‘Güvenlik’ artık ekonomik bir program

Temmuz ayında Ankara’da yapılan NATO Zirvesi’nde yeni bir savunma hedefi açıklanmadı. Buna ihtiyaç da yoktu; yol büyük ölçüde bir yıl önce Lahey’de çizilmişti. Ankara daha çok, alınan kararların bütçelere, yatırımlara ve devlet politikalarına ne kadar yerleştiğini gösteren bir ara durak oldu.

Avrupa’nın yeniden silahlanmasını hâlâ gelecek yıllara ait bir planmış gibi tartışmak bu nedenle yanıltıcı. Bütçeler hazırlanıyor, finansman araçları kuruluyor, borçlanma olanakları genişletiliyor, kamu bankalarının görev alanları değiştiriliyor ve özel sermayenin savunmaya yönelmesi için yeni yollar açılıyor.

Mart 2025’te yayımlanan Avrupa Savunması için Beyaz Kitap – 2030 Hazırlığı (White Paper for European Defence – Readiness 2030), ardından gelen Avrupa’yı Yeniden Silahlandır / 2030 Hazırlığı (ReArm Europe / Readiness 2030) planı, 150 milyar avroluk Avrupa için Güvenlik Eylemi (Security Action for Europe, SAFE), Avrupa Yatırım Bankası’nın (European Investment Bank, EIB) savunmadaki rolünün genişletilmesi ve savunma harcamalarına tanınan bütçe esneklikleri bu yeni düzenin parçaları.

Beyaz Kitabın gerekçeleri tanıdık: Ukrayna-Rusya savaşı, Rusya tehdidi, ABD’nin Avrupa güvenliğini gelecekte ne ölçüde üstleneceğine ilişkin belirsizlik, mühimmat ve ekipman açıkları ve Avrupa’nın uzun yıllar savunmaya yeterince yatırım yapmadığı iddiası.

Komisyon bu tehdit tarifinden yalnızca daha büyük ordu bütçeleri çıkarmıyor. Mühimmat üretiminin artırılması, savunma şirketlerinin kapasitesinin büyütülmesi, kritik teknolojilere yatırım yapılması, tedarik zincirlerinin güvence altına alınması ve ulaşım ile enerji altyapısının askerî ihtiyaçlara uyarlanması da aynı çerçevenin içinde yer alıyor.

Savunma böylece Savunma Bakanlıklarının bütçesinde duran ayrı bir kalem olmaktan çıkıp sanayi politikasına, enerjiye, ulaştırmaya, teknoloji yatırımlarına ve altyapıya yayılıyor.

Savunma, Avrupa sermayesi için yeni bir alan

Bu dönüşümü yalnızca NATO hedefleriyle açıklamak eksik kalır. Avrupa uzun süredir düşük büyümeyi, yüksek enerji maliyetlerini, sanayide rekabet kaybını ve ABD ile Çin karşısındaki teknoloji açığını tartışıyor. Savunma ise yüksek kamu harcamasının, ileri teknoloji yatırımlarının ve yıllarca devam edebilecek devlet garantili siparişlerin aynı yerde buluşabildiği az sayıdaki alanlardan biri.

Bu nedenle yeniden silahlanma askerî olduğu kadar ekonomik bir programa dönüşüyor.

Avrupa’da sosyal harcamalar söz konusu olduğunda yıllardır aynı sınırlar hatırlatılıyor: bütçe açığı, kamu borcu, mali disiplin ve sürdürülebilirlik. Savunmada ise tartışma başka türlü ilerliyor.

Kaynak yok denilen Avrupa’da kaynak bulundu

Avrupa’yı Yeniden Silahlandır planı üye devletlere yalnızca daha fazla savunma harcaması yapmalarını söylemiyor; harcamanın önündeki engellerin nasıl kaldırılacağını da tarif ediyor. Ulusal bütçelere daha fazla hareket alanı açılıyor, Avrupa düzeyinde yeni finansman olanakları kuruluyor, Avrupa Yatırım Bankası’nın kredi kanalları genişletiliyor ve özel sermayenin sektöre girmesi teşvik ediliyor.

Son kırk yılın “devlet küçülmeli” söylemi açısından bakıldığında ortaya ilginç bir tablo çıkıyor. Savunma sanayisinde devlet ortadan kaybolmuyor; tam tersine finansmanı örgütlüyor, sipariş veriyor, yatırım riskinin bir bölümünü üstleniyor ve gelecekteki talebi güvence altına alıyor.

Sağlıkta, sosyal güvenlikte ya da konutta sınır diye gösterilen şeylerin savunmada yeniden tarif edilebilmesi tartışmayı başka bir yere taşıyor. Mesele yalnızca Avrupa’nın ne kadar silahlanacağı değil, bu ölçekte bir program için gereken paranın nasıl yaratılacağı ve bunun bedelinin kimlerin hayatına dokunacağı.

Bir sonraki yazıda Hollanda, Almanya, Danimarka ve Britanya’da verilen yanıtlara bakacağız.

/././

‘Sermayeden alınmayan öğrenciden alınıyor’: Harç zammına tepki -Aslı İnanmışık- 

Üniversite harçlarına yeni eğitim-öğretim yılında ortalama yüzde 20 zam geldi. Barınmadan beslenmeye, ulaşımdan ders masraflarına kadar artan giderleri karşılamak için çalışmak zorunda kalan öğrenciler, şimdi de uzayan eğitimlerinin faturasını harçlarla ödüyor. Marmara, Hacettepe ve İTÜ öğrencileri soL'a konuştu.

Üniversite öğrencileri yeni akademik yıla bir zam haberiyle daha giriyor.

15 Ağustos'ta Resmi Gazete'de yayımlanan Cumhurbaşkanı Kararı'yla 2026-2027 eğitim-öğretim yılında yükseköğretim kurumlarında uygulanacak öğrenci katkı payları ve öğrenim ücretleri yeniden belirlendi. Birçok fakülte ve programda tutarlar geçen yıla göre ortalama yüzde 20 artırıldı.

Normal öğrenim süresindeki birinci öğretim ve açık öğretim öğrencilerinin katkı payları devlet tarafından karşılanırken, öğrenim süresini aşan öğrenciler harç ödemek zorunda. İkinci ve uzaktan öğretimde de öğrenim ücretleri öğrencilerin cebinden çıkıyor.

Yeni tarifeye göre yıllık katkı payı tıp fakültelerinde 4 bin 386 liraya, diş hekimliğinde 3 bin 669 liraya, eczacılıkta 2 bin 569 liraya, veteriner fakültelerinde 2 bin 911 liraya yükseldi.

Ancak öğrencilerin karşı karşıya olduğu ekonomik tablo harçlardan ibaret değil.

YÖK'ün açıkladığı son verilere göre Türkiye'de yaklaşık 6,7 milyon yükseköğretim öğrencisi bulunuyor. Bunların yaklaşık 3,7 milyonu örgün eğitim görüyor. Gençlik ve Spor Bakanlığı ise devlet yurtlarının toplam yatak kapasitesinin yaklaşık 1 milyona ulaştığını açıklıyor.

Yurt bulamayan öğrenciler yüksek kiralar ve özel yurt ücretleriyle karşı karşıya kalırken, barınma sorununu çözenler için de beslenme, ulaşım, kırtasiye ve sosyal yaşam giderleri her geçen gün daha ağır bir yük oluşturuyor. Çok sayıda öğrenci bu giderleri karşılayabilmek için eğitim hayatıyla birlikte çalışmak zorunda kalıyor.

Çalışmak ise derslerin kaçırılması, sınavlara hazırlanacak zamanın azalması ve kimi durumda okulun uzaması anlamına geliyor. Okulu uzayan öğrencinin önüne bu kez katkı payı çıkıyor.

soL'a konuşan Marmara Üniversitesi, Hacettepe Üniversitesi ve İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri de harç zammını tam olarak bu tablo içinde değerlendirdi.

'Öğrenci artık yalnız hayatta kalmaya çalışan bir genç anlamına geliyor'

Marmara Üniversitesi öğrencisi Emre, üniversitesinde çoğunlukla emekçi ailelerin çocuklarının eğitim gördüğünü, kendisi gibi çok sayıda arkadaşının haftanın üç-dört günü hizmet sektöründe çalışmak zorunda kaldığını anlattı.

Çalışmanın öğrencilerin okulla bağını zayıflattığını söyleyen Emre, hayat pahalılığının "öğrenci olmanın anlamını" değiştirdiğini belirtti: Benim gibi neredeyse tüm arkadaşlarım hizmet sektöründe haftanın üç dört günü çalışmak zorunda kalıyor. Bu arkadaşlarımızın okulla ve dersleriyle kurdukları bağ zayıflıyor. Hayat pahalılığı öğrenci olmanın anlamını bütünüyle değiştirdi. Eskiden öğrenci dediğimiz kişinin ülkesine ve kendine faydalı olmak için alanında yoğunlaşan, geleceğe hazırlanan ve geleceği hazırlayan bir profili vardı. Bugün bu yoksulluk çarkında öğrenci dediğimiz varlık yalnız hayatta kalmak için çabalayan bir genç anlamına geliyor.

Bir öğrencinin dışarıda yemek yemesinin ya da kahve içmesinin bile sorgulanır hale geldiğini söyleyen Emre, harç zammına da tepki gösterdi: Bir de utanmadan, usanmadan yurttaşlarına eşit ve ücretsiz eğitimi sunması gereken bu cumhuriyette harç zamlarını dayatıyorlar. Sermayeden alınmayan öğrenciden alınıyor. Sermayeye ayrılan bütçe öğrenciye ayrılmıyor.

Emre, öğrencilerin üniversitelerinden ve ülkelerinden uzaklaştırıldığını belirterek Ancak bu memleket bizim, öyle kolay kolay bırakmayacağız dedi.

'Çalıştığımız için kaçırdığımız derslerle okul uzuyor, sonra bizden harç isteniyor'

Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Nehir de üniversiteye başlayan bir gencin artık yeni bir yaşamın heyecanından önce barınma ve geçim kaygısıyla karşı karşıya kaldığını söyledi.

Acaba yurt çıkacak mı? Sadece KYK bursu ile geçinebilir miyim? Üniversiteyi bitirdiğimde ne yapacağım?” sorularının daha öğrencilik başlamadan gençlerin karşısına çıktığını belirten Nehir, devlet yurduna yerleşmenin de sorunların bittiği anlamına gelmediğine dikkat çekti.

Yurtlardaki beslenme ve barınma koşullarını anlatan Nehir, ekonomik nedenlerle öğrencilerin okurken çalıştığını, bazılarınınsa eğitimlerini yarıda bırakmak zorunda kaldığını söyledi.

Harç artışının bu tabloyu daha da ağırlaştırdığını belirten Nehir şöyle konuştu: Bütün bunlara rağmen okula ödenecek olan harçlara yüzde 20 zam uygulayacaklarını açıkladılar. Yani çalıştığımız için kaçırdığımız dersler, sınavlarla okulumuz uzayınca bizden yaklaşık 2 bin 700 lira istiyorlar. Yukarıda bir kısmını sıraladığımız sorunlara ise umursama ibresi dahi göstermiyorlar.

Nehir, yeni döneme girerken öğrencilerin birbirlerine güvenmekten başka seçeneklerinin olmadığını belirterek Gençlik bulunduğu her alanda umudun taşıyıcısı olmayı başarmış, ülkesine ve okuluna karşı sorumluluğunu her zaman hissetmiştir dedi.

'Çalışmak nitelikli eğitime erişimimizi engelliyor'

İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencisi Çiğdem ise üniversite için aile evinden ayrılıp İstanbul'a geldiğinde hayat pahalılığıyla çok daha sert biçimde karşılaştığını anlattı.

Kendisinin de önceki yıllarda okurken çalışmak zorunda kaldığını belirten Çiğdem, bugün çok sayıda öğrencinin yalnızca temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek ya da sosyal yaşamına küçük bir bütçe ayırabilmek için çalıştığını söyledi.

Ancak bunun doğrudan eğitim hakkını etkilediğini vurguladı: Çalışan öğrenciler dersleri kaçırıyor, sınavlara yeterince hazırlanmak için vakit yaratamıyor. Bunları akademik başarının düşüşü ve yükseköğrenime karşı bir motivasyonsuzluk izliyor. Çok azımızın almaya hak kazandığı ve yetersiz burslar başarımıza bağlı olduğundan burslarımızı da kaybetmemizin yolu açılmış oluyor.

Üniversite eğitiminin başından itibaren ücretsiz ve nitelikli barınma ile beslenme hakkına ulaşılamamasının bir kısır döngü yarattığını söyleyen Çiğdem, harçların ve diğer eğitim giderlerinin de bunun üzerine eklendiğini belirtti.

Ekonomik eşitsizliğin en ağır sonucunun öğrencinin eğitimini bırakması olduğunu söyleyen Çiğdem, barınma krizinin başka bir sonucuna da dikkat çekti: Devlet yurtlarının yetersizliğinden ötürü yerleşemeyen ve özel yurtlara gidecek imkanı da olmayanlar ya eğitim hayatlarına ara veriyor ya da tarikat yurtlarına mahkum oluyor.

/././

15 Ağustos 2026 Cumartesi

Hepsi AKP'de birleşiyor: ‘Ampul ampuldür yani, bunun başka izahı olur mu?’ -soL-

Siirt seçimlerinden "laiklik tehlikede değil" çıkışına, Yenikapı ruhundan çözüm sürecine, NATO’nun genişleme oylamasından emperyalizmle işbirlikçiliğe uzanan bir yol var. Yani ortada bir “şaşırma” hali yok. AKP’nin nasıl bir misyona sahip olduğunu, bizzat Erdoğan’ın taktığı rozetin ne anlama geldiğini son derece iyi biliyorlar. Erdoğan’ın dediği gibi, ‘Ampul ampuldür yani, bunun başka izahı olur mu?’

AKP kurulduktan hemen sonra partinin simgesinin ne anlama geldiğini soranlara başlıktaki yanıtı vermişti Erdoğan.

Bugün aradan tam 25 yıl geçti.

25 yılın sonunda AKP’nin de simgesinin de ne anlama geldiği çok açık olsa gerek.

Cumhuriyet'in tasfiyesi, Yeni Osmanlıcılık, gericilik, emperyalizmle işbirliği gibi başlıklarda bir hayli yol aldı iktidar partisi.

Bunu yaparken de en büyük gücü söylendiği üzere “halktan” değil, patronlardan, tarikatlardan ve tabii ki Meclis’teki diğer düzen partilerinden aldı.

Sadece bugün yaşananlara baktığımızda dahi AKP’nin gücünü nereden aldığını çok net şekilde görebiliyoruz.

Halkın oylarını “oyunu bize ver, yoksa boşa gider, AKP’ye gider” diye toplayanların sıraya dizilmiş şekilde AKP’ye katıldığına şahitlik ediyoruz.

AKP'nin çerçevesini çizdiği sürece, tüm partilerin "balıklama" şekilde dahil olduğunu, AKP tarafından nasıl hizaya sokulduklarını görüyoruz.

Hem de son derece "doğal" şekilde.

Neler oluyor?

*CHP’nin Ankara Kahramankazan Belediye Başkanı Selim Çırpanoğlu
*CHP'den istifa eden Espiye Belediye Başkanı Erol Karadere
*CHP'den istifa eden Eceabat Belediye Başkanı Saim Zileli
*CHP’den istifa eden Tekirdağ Hayrabolu Belediye Başkanı Tuncer Başoğlu
*İYİP Gaziantep Milletvekili Mehmet Mustafa Gürban
*İYİP Aydın Milletvekili Ömer Karakaş
*Gelecek Partisi İzmir Milletvekili Mustafa Bilici

Bu isimlerin tamamı bugün AKP’ye katılıyor.

CHP’li Ankara Gölbaşı Belediye Başkanı Yakup Odabaşı’nın da kısa süre içinde AKP’ye katılması bekleniyor.

İYİP vekili olup sonrasında CHP’ye katılan Ümit Dikbayır’ın da bugün AKP’ye katılması bekleniyordu, belli ki AKP tarafından reddedildi.

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Cemil Tugay da bugün AKP’ye katılacaktı, tepkilerden korkunca çekinip şimdilik “bağımsız” kalma kararı aldı.

Bunlar sadece bir güne sığanlar.

Daha bundan iki hafta önce CHP’nin İstanbul’daki üç ilçe belediye başkanı AKP’ye katılmıştı.

Sonuç olarak tüm bu istifaların ardından tam 24 CHP’li belediye başkanı AKP’ye katılmış oldu.

Yine CHP oylarıyla Meclis’e giren birçok sağcı vekil de AKP’nin yolunu tuttu.

Seçimlerden 268 vekille çıkan AKP bu sayede tam 280 vekile ulaştı.

İlerleyen günlerde AKP’nin hem vekil hem de belediye başkanı sayısının artması bekleniyor.

Hem CHP’den hem Yeni Parti’den hem de diğer sağcı partilerden AKP’ye geçiş hiçbir şekilde sürpriz görünmüyor.

Şu anda AKP’ye katılan CHP’li belediye başkanlarının tamamını 31 Mart seçimlerinde bizzat Özgür Özel yönetimi aday göstermişti. AKP’ye katılmak için sıraya giren sağcı vekillerin CHP listelerinden seçime girmesini sağlayan isim de Kılıçdaroğlu’ydu.

İki isim de AKP’yi geriletmek için talep ettikleri oylarla kazanılan koltukları AKP’ye teslim etmiş oldu.

Nasıl oluyor?

Akıllardaki soru bu.

Nasıl oluyor da AKP’ye karşı onca açıklama yapan ve tepki gösteren isimler, en ufak tehdit ya da menfaat uğruna partisinden ayrılıp AKP'ye katılabiliyor.

Aslında o kadar basit ki bu sorunun yanıtı.

AKP, düzen siyasetinin tüm kodlarını baştan aşağı yeniden yazdı.

Meclis’teki partilere bakın, hemen hepsi programsızlık, ilkesizlik vaaz ediyor; siyaseti programa ve ilkeye değil, kahramanlara ve tabii ki paraya havale ediyorlar.

Hepsi AKP’nin ilkelerle ve programla değil ilkesizlikle ve daha da sağcılaşarak geriletileceğini söylüyor.

Bunları söyleyip böyle davranınca da çürüme de her yanı sarıyor, daha fazla AKP’ye benziyorlar.

AKP’ye benzedikçe de geriye sadece rozetin takılması kalıyor.

Siirt seçimlerinden "laiklik tehlikede değil" çıkışına, Yenikapı ruhundan çözüm sürecine, NATO’nun genişleme oylamasından emperyalizmle işbirlikçiğe uzanan bir yol var.

Yani ortada bir “şaşırma” hali yok.

AKP’nin nasıl bir misyona sahip olduğunu, bizzat Erdoğan’ın taktığı rozetin ne anlama geldiğini son derece iyi biliyorlar.

Erdoğan’ın dediği gibi, ‘Ampul ampuldür yani, bunun başka izahı olur mu?’

soL

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -15 Ağustos 2026-

Afganistan'da Taliban zulmünün beşinci yılı: Dünya uzlaşıyor, kadınlar direniyor -Sarya Toprak-

Taliban’ın Afganistan’da yeniden iktidara gelişinin üzerinden beş yıl geçti. Yirmi yıllık ABD/NATO işgalinin ardından Taliban’a bırakılan ülkede kadınlar kamusal yaşamdan sistematik biçimde silinirken dünya devletleri Taliban’la ilişkilerini giderek normalleştiriyor. Afgan insan hakları savunucusu Shaharzad Akbar, “Afganistan dünyadaki en ağır kadın hakları krizinin yaşandığı ülke. Hukuki hesap verebilirlik tek başına Afganistan’daki durumu değiştiremez. Ancak Taliban üzerinde önemli bir baskı aracı yaratabilir” dedi.

Afganistan’da Taliban’ın yeniden iktidarı ele geçirmesinin üzerinden beş yıl geçti. Ancak ülkenin bugün içine sürüklendiği karanlık,15 Ağustos 2021’de başlamadı. Afganistan’ın son yarım yüzyılı emperyalist müdahalelerin, işgallerin, vekâlet savaşlarının ve büyük güçlerin bölgesel çıkar hesaplarının şekillendirdiği bir tarih oldu. ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı mücahitleri desteklediği döneme, 11 Eylül’ün ardından başlayan 20 yıllık ABD/NATO işgalinden Washington’ın 2021’deki çekilmesine kadar Afganistan halkı, küresel ve bölgesel güç mücadelelerinin ağır bedelini ödedi. ABD, “terörle mücadele”, “demokrasi” ve kadın hakları söylemleri eşliğinde yürüttüğü yirmi yıllık savaşın ardından ülkeyi, Doha’da yıllarca müzakere ettiği Taliban’a bırakarak çekildi. Aradan geçen beş yılda ise Taliban kadınları eğitimden, çalışma yaşamından ve kamusal alandan sistematik biçimde tasfiye ederken, bir dönem Afgan kadınlarının özgürlüğünü askeri müdahalenin gerekçelerinden biri haline getiren Batılı devletler giderek Taliban yönetimiyle pragmatik ilişkiler kurmaya yöneldi. Bölge ülkelerinin de dahil olduğu bu normalleşme sürecinde kadınların hakları bir kez daha devletlerin jeopolitik ve ekonomik çıkarlarının gerisine itiliyor.

Taliban’ın dönüşünün beşinci yılında Afganistan’daki tabloyu, kadınların sürdürdüğü direnişi ve uluslararası toplumun sorumluluğunu Afgan insan hakları savunucusu ve Rawadari Direktörü Shaharzad Akbar ile konuştuk.

Taliban’ın Afganistan’da yeniden iktidarı ele geçirmesinin yıldönümünde yaşanan dönüşümü nasıl tanımlarsınız? 5 yıllık Taliban iktidarı kadınlar ve kız çocukları açısından ne anlama geldi?

Taliban’ın yeniden iktidara gelmesi, kadınları ve kız çocuklarını tüm temel haklarından mahrum bıraktı ve onları evlerine hapsetti. Kız çocuklarının ilkokuldan sonra eğitim görmesi yasaklandı. Kadınlar pek çok sektörde işlerinden uzaklaştırılarak evlerine gönderildi. Kadınların ne giyecekleri ve nasıl hareket edecekleri kısıtlandı. Ev içi şiddet normalleştirildi ve artık suç olarak görülmüyor. Kadınların yükseköğrenime erişimi engellendi, hemşire yada doktor olmalarının önü kapatıldı.

Bunun yanı sıra Taliban, baskıcı kurallarını büyük bir şiddetle uyguluyor. Seçimler yok, parlamento yok, siyasi partiler yok, bağımsız medya yok. Taliban’ın politikalarına karşı çıkmak hapis, işkence ve hatta zorla kaybedilme anlamına gelebiliyor. Sivil ve siyasi değişimin önünü açabilecek bütün kanallar Taliban tarafından acımasızca bastırılmış durumda.

Taliban’ın nihai amacı kadınları kamusal ve siyasi yaşamdan tamamen dışlamak mı?

Taliban’ın kadınlara ilişkin tek bir tahayyülü var: Kadınlar eve aittir ve tek sorumlulukları kocalarına hizmet etmek ve çocuk yetiştirmektir. Onlara göre kadınların kamusal yaşamda hiçbir rolü yok. Kadınları hem kırılgan hem de toplumsal huzursuzluğun kaynağı olarak görüyorlar. Bu nedenle kadınların kamusal alandaki varlığının denetlenmesi ve sınırlandırılması gerektiğine inanıyorlar.

Taliban’ın kadınların yanlarında erkek bir akrabaları olmadan acil sağlık hizmetlerine erişmesine dahi izin vermemesinin arkasında bu ideoloji var. Bir kadının yanında erkek akrabası olmadan dışarı çıkmasındansa hastalıktan ölmesini tercih ediyorlar. Kadınların hemşirelik ve tıp eğitimi almasını engelleyerek kadın sağlık çalışanlarına ihtiyaç duyulan ülkede kadın sağlık çalışanlarının yetişmesinin de önünü kesiyorlar.

Bu politika, kadınların nitelikli kadın doktor ve hemşirelere erişemedikleri için doğum sırasında hayatlarını kaybetmeleriyle birlikte, zaman içerisinde kademeli bir kadın kırımına yol açabilir. Afganistan’da kız çocuğu olarak doğmak adeta bir suç. Bu, bir erkekten daha aşağı görülmeniz, daha az hakka ve varsa bile çok daha az özgürlüğe sahip olmanız; tecavüze, ev içi şiddete ve çocuk yaşta dahi zorla evlendirilmeye karşı korunmamanız anlamına geliyor. Taliban rejiminde kadınların hak, onur ve adalet sahibi bireyler olduğu kabul edilmiyor.

Afganistan’da toplumsal cinsiyete dayalı zulüm ve diğer insan hakları ihlalleri konusunda uluslararası düzeyde hesap verebilirliği sağlamaya yönelik girişimler görüyoruz. Uluslararası adalet mekanizmaları bugün Afgan kadınları açısından ne kadar önemli? Taliban iktidarda kalmaya devam ederken hukuki hesap verebilirliğin sahada somut bir etkisi olabilir mi?

Hukuki hesap verebilirlik tek başına Afganistan’daki durumu değiştiremez. Ancak Taliban üzerinde önemli bir baskı aracı yaratabilir, Afganistanlı kadınlar için adaletin sağlanmasına katkıda bulunabilir ve Taliban’ın baskıcı politikalarının normalleştirilmesine karşı koyabilir.

Önemli ve acil girişimlerden biri, Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (CEDAW) kapsamında yürütülen hukuki süreçtir. Bu girişim Eylül 2024’te Almanya, Avustralya, Kanada ve Hollanda tarafından duyuruldu. Aradan yaklaşık iki yıl geçmesine rağmen henüz ilerleme göremedik. Artık bu girişimi ileriye taşımanın ve Taliban’ı Uluslararası Adalet Divanı (UAD) aracılığıyla hesap vermeye zorlamanın zamanı geldi. Böyle bir adım, Afganistanlı kadınlara güçlü bir dayanışma mesajı verecek ve Taliban’ın normalleştirilmesi ve tanınması yönündeki süreci yavaşlatacaktır.

Taliban’la diplomatik ve pratik ilişkilerin giderek arttığını da görüyoruz. Pek çok ülke Taliban’la farklı düzeylerde ilişkilerini sürdürüyor. Sizce uluslararası toplum giderek Taliban yönetimini normalleştirmeye mi yöneliyor?

Hükümetlerin sınır dışı etme politikaları gibi kısa vadeli iç siyasi çıkarlarını ilerletmek uğruna Taliban’la ilişkilerini utanmazca normalleştirdiğini görüyoruz. Almanya ve Avrupa’daki başka bazı ülkeler bunu yapıyor. Bunun yanı sıra Çin, Hindistan ve Türkiye dahil bölge ülkelerinin hükümetleri tarafından da Taliban’ın giderek normalleştirildiğini görüyoruz.

Bu durum Afganistanlı kadınlara ürpertici bir mesaj veriyor: Hayatlarınızın ve haklarınızın hiçbir önemi yok ve dünyanın dört bir yanındaki siyasi liderler kısa vadeli çıkarları uğruna toplumsal cinsiyet apartheid’ına göz yumabilir. Bu ülkelerdeki kadınlar ve feministler de kaygı duymalı Çünkü hükümetlerinin tutumu, toplumsal cinsiyet eşitliğine ve kadın haklarına yönelik açık bir saygı eksikliğini ortaya koyuyor.

Olağanüstü boyutlardaki baskıya rağmen Afgan kadınlar hem ülke içinde hem de sürgünde direnmeye devam ediyor. Bu direniş bugün hangi biçimlerde sürüyor? Afgan kadınların neye ihtiyacı var?

Afgan kadınlar eğitim almanın yollarını aramaya, sanat, müzik ve edebiyat üretmeye, kendi evlerinin içinden dahi protesto etmeye ve insan hakları örgütleriyle uluslararası yargı mercilerine tanıklıklarını aktarmaya devam ediyor. Gizli okullar ve spor salonları işletiyorlar. Kadınlar sanatlarını ve şiirlerini paylaşmak için sosyal medyayı kullanıyor. Evlerinde toplantılar ve protestolar düzenliyor, yüzlerini gizleyerek bu buluşmaların videolarını yayınlıyorlar. Arkadaşlarının evlerinde bir araya gelerek egzersiz yapıyor, kitap kulüpleri oluşturuyor veya yazdıkları metinleri birbirleriyle paylaşıyorlar. Gelir elde edebilmek, ailelerine ve topluluklarına katkıda bulunabilmek için küçük işletmeler kuruyorlar. Uzaktan eğitim için radyo ve internetten yararlanıyorlar.

Diasporadaki Afgan kadınlar, Afganistan’daki kadın gruplarıyla yakın biçimde çalışarak onların seslerini ve taleplerini duyuruyor; tanıklıklarını belgeliyor ve yayımlıyor. Sürgündeki Afgan kadınlar kadınlara yönelik medya kuruluşları işletiyor, filmler yapıp yönetiyor, konserler ve müzik etkinlikleri düzenliyor; BM Güvenlik Konseyi, BM İnsan Hakları Konseyi ve bölgesel platformlar gibi en üst düzey mercilerde savunuculuk faaliyetleri yürütüyor. Afganistan’daki kız kardeşleri için destek oluşturabilmek amacıyla dünyanın dört bir yanındaki siyasetçiler, akademisyenler ve dini liderlerle temas kuruyorlar.

Diğer ülkelerdeki feminist hareketlerin, sivil toplum örgütlerinin ve gazetecilerin Afganistan’daki durumu öğrenerek ve görünür kılarak, Taliban’ın normalleştirilmesini engellemek için kendi hükümetlerinden hesap sorarak ve Afganistan’daki koşulların iyileştirilmesine yönelik girişimleri destekleyerek Afgan kadınlarla dayanışma göstermeleri gerekiyor.

Türkiye’dekiler için yapılabilecek basit şeylerden biri, #Power2AfghanWomen gibi kampanyalara katılmak; Afganistanlı kadınlarla dayanışma amacıyla bir şarkı söyleyip ya da şiir okuyup bunu sosyal medyada paylaşmak veya İstanbul Toplumsal Cinsiyet Müzesi’nin Afganistanlı kadınlara ilişkin sergisine katılmak olabilir.

Bunun yanı sıra yurttaşlar, ilgili milletvekillerinden Afganistan’daki kadın haklarının durumunu Meclis gündemine taşımalarını ve hükümeti Afganistan konusunda ilkeli bir politika izlemeye çağırmalarını isteyebilir. Türkiye hükümeti en azından Afganistan’da eğitim görmeleri yasaklanan kadınlar ve kız çocukları için burs programlarını yeniden başlatabilir.

Sizce uluslararası toplum Afgan kadınları yüzüstü bıraktı mı?

Evet. Afganistan, dünyadaki en ağır kadın hakları krizinin yaşandığı ülke ve uluslararası toplumun verdiği karşılık yetersiz; durumun vahametiyle kesinlikle orantılı değil. Erkekler yalnızca cinsiyetleri nedeniyle evlerine hapsedilip haklarından mahrum bırakılsaydı, hükümetlerin yine bu kadar zayıf bir tepki verip vermeyeceğini merak ediyorum.

Shaharzad Akbar

∗∗∗

KAMUSAL HAYATTAN SİLİNMENİN KRONOLOJİSİ

2021: Taliban 15 Ağustos'ta Kabil'i ele geçirdi. Kız çocuklarının ortaöğretime dönüşü engellendi. Kadın İşleri Bakanlığı kapatılarak yerine Erdemi Teşvik ve Ahlaksızlığı Önleme Bakanlığı getirildi. Kadın kamu çalışanlarının önemli bir bölümü evde kalmaya zorlandı. Yıl sonunda kadınların uzun mesafeli yolculuklarında yanlarında erkek bir mahrem bulunması şartı getirildi.

2022: Mart ayında kız çocuklarının ortaokul ve liselere dönüşü son anda engellendi ve yasak süresiz hale geldi. Mayısta kadınların kamusal alanda yüzlerini de örtecek şekilde giyinmeleri emredildi. Kasımda kadınların park ve spor salonlarına girmesi yasaklandı. Aralıkta kadınların üniversite eğitimi askıya alındı; birkaç gün sonra yerli ve uluslararası STK'larda çalışmalarına da yasak getirildi.

2023: Nisan ayında Afgan kadınların Birleşmiş Milletler bünyesinde çalışması yasaklandı; böylece daha önce STK'lara getirilen çalışma yasağı BM'ye kadar genişletildi. Temmuzda ülke genelindeki kadın güzellik salonlarının kapatılması emredildi; on binlerce kadının geçim kaynağı ortadan kalktı.

2024: Ağustosta 35 maddelik Erdemi Teşvik ve Ahlaksızlığı Önleme Yasası yürürlüğe girdi. Kadınların bedenlerini ve yüzlerini kamusal alanda örtmesi öngörülürken, kadın sesinin yabancı erkekler tarafından duyulmasına da kısıtlamalar getirildi. Ahlak görevlilerine geniş denetim ve yaptırım yetkileri verildi. Aralıkta kadın ve kız çocuklarının tıp enstitülerinde eğitim görmesinin engellenmesi, gelecekte kadın hemşire ve ebelerin yetişmesini de tehdit eder hale geldi.

2025: Kadınların çalışma hayatına yönelik denetim yerelde daha da sertleşti; örneğin Kandahar'da kadın sağlık çalışanlarının işe giderken yanlarında kimlik kartına sahip bir erkek mahrem bulundurmaları istendi. Eylül ayında üniversitelerde kadınlar tarafından yazılmış kitapların okutulmasına yönelik yeni kısıtlamalar getirildi.

2026: Taliban yeni ceza düzenlemeleriyle kadınların hukuki statüsünü daha da zayıflattı. Kadınların evlilikten ayrılmasını zorlaştırırken çocuk yaşta kararlaştırılan evliliklere hukuki koruma sağladı. Haziranda Herat'ta zorunlu hicap uygulamalarına karşı düzenlenen protestolar güvenlik güçlerinin müdahalesiyle bastırıldı.

∗∗∗

Taliban’ın Afganistan’da yeniden iktidara gelmesinin beşinci yılında UN Women, Afgan kadınların yaşam koşullarına ilişkin yeni değerlendirmesini yayımladı. Rapora göre Taliban’ın kadınları kamusal yaşamdan dışlayan politikaları artık gündelik hayatın neredeyse her alanına nüfuz etmiş durumda.

• Kadınların istihdam oranı: %7

• Erkeklerin istihdam oranı: %84

• Ayda yalnızca 1-2 kez evden çıkabilen kadınların oranı: %50

• Ruh sağlığını "kötü" veya "çok kötü" olarak tanımlayan kadınların oranı: %70

• Gelecekleri konusunda umutsuz olduğunu belirten kadınların oranı: %75

• Kadın haklarına ilişkin koşulların önümüzdeki dönemde daha da kötüleşeceğini düşünenlerin oranı: %40

• Taliban’ın Ağustos 2021’den bu yana kadınların ve kız çocuklarının haklarını kısıtlayan karar ve düzenleme sayısı: 100+

∗∗∗

TALİBANLA İLİŞKİLER GELİŞİYOR

Taliban'ın Ağustos 2021'de Kabil'i ele geçirmesinin ardından hiçbir devlet yeni yönetimi resmen tanımadı. Ancak beş yıl içinde bu diplomatik tecrit aşınmaya başladı. Kadınların ve kız çocuklarının temel haklarına yönelik yasaklar sürerken büyük ve bölgesel güçler güvenlik, ticaret, enerji ve nüfuz hesapları üzerinden Taliban'la ilişkilerini geliştirdi.

RUSYA: İLK TANIYAN ÜLKE

Rusya, 3 Temmuz 2025'te Taliban yönetimini Afganistan'ın meşru hükümeti olarak resmen tanıyan ilk ülke oldu. Moskova, Taliban'la ilişkilerinde güvenlik, IŞİD-Horasan'la mücadele, uyuşturucu kaçakçılığı ve ekonomik işbirliğini öne çıkarıyor. Rusya, resmi tanımadan önce Taliban'ı yasaklı örgütler listesinden çıkarmış ve Taliban'ın atadığı büyükelçiyi kabul etmişti.

ÇİN: TANIMA YOK, DİPLOMATİK İLİŞKİ VAR

Çin Taliban yönetimini resmen tanımadı ancak ilişkilerini önemli ölçüde geliştirdi. Pekin 2023'te Taliban yönetimindeki Kabil'e büyükelçi gönderen ilk ülke olurken, 2024'te Devlet Başkanı Şi Cinping Taliban'ın Pekin'e gönderdiği büyükelçinin güven mektubunu kabul etti. Çin'in Afganistan politikasında güvenliğin yanı sıra madenler, ekonomik yatırımlar ve bölgesel bağlantı projeleri öne çıkıyor. ABD'nin çekilmesi sonrası bölge ülkeleriyle ilişkilerini geliştiren Pekin yönetimi, Afganistan ve Pakistan arasında bu yılın başlarında tekrar alevlenen çatışmalarda da arabuluculuk rolünü üstlenmişti.

HİNDİSTAN: KABİL'E YAKLAŞTI

Taliban'ın yeniden iktidara gelmesinin ardından Kabil'deki büyükelçiliğini kapatan Hindistan, 2022'de teknik misyonla geri döndü. Ekim 2025'te ise Kabil'deki temsilciliğini yeniden büyükelçilik statüsüne yükseltti. Hindistan Taliban'ı resmen tanımasa da bu yakınlaşma, Pakistan'la rekabet ve Çin'in Afganistan'daki artan etkisiyle birlikte değerlendiriliyor.

ABD: MÜZAKERE YENİ DEĞİL

ABD'nin Taliban'la doğrudan ilişkisindeki kritik dönüm noktalarından biri Donald Trump'ın ilk başkanlık döneminde yaşandı. Şubat 2020'de imzalanan Doha Anlaşması'nda Washington, dönemin Afgan hükümetini müzakerelerin dışında bırakarak Taliban'la doğrudan anlaşmaya vardı ve Amerikan askerlerinin ülkeden çekilmesinin yolunu açtı. Taliban böylece iktidarı ele geçirmeden önce uluslararası bir müzakere tarafı olarak kabul edilmiş oldu. Trump, ikinci başkanlık döneminde de Afganistan'dan çekilmenin bir hata olduğunu dile getirirken Güney Kafkaslar ve Batı Asya'daki jeopolitik hesapları kapsamında birçok kez bölgeye geri dönme isteğinin sinyallerini verdi.

AFGANİSTAN NEDEN ÖNEMLİ?

Afganistan; Çin, İran, Pakistan ve Orta Asya'nın kesişimindeki konumu, zengin maden kaynakları, bölgesel ticaret yolları, IŞİD-Horasan tehdidi ve Hindistan-Pakistan rekabeti nedeniyle yeniden büyük güçlerin nüfuz mücadelesinin alanlarından biri haline geliyor. Taliban ise bu rekabetten diplomatik tecridini kırmak, yatırım çekmek ve uluslararası meşruiyet kazanmak için yararlanıyor.

***

Logo parlak rejim karanlık -Birgün- 

Çeyrek asır önce adalet ve kalkınma iddiasıyla başlayan süreç emeğin ucuzladığı, yoksulluğun derinleştiği ve devlet kurumlarının Saray'a bağlandığı bir rejime dönüştü. AKP'nin 25. yılı için hazırlanan parlak logosunun arkasında yoksulluk, ticarileşen kamusal hizmetler ve hukuksuzluk var. Logo çeyrek asırlık yıkımı gizleyemiyor. https://www.birgun.net/haber/logo-parlak-rejim-karanlik-729347

***

Cemaatin "bereket" tablosu: Bin katlık sermaye artışı -Mustafa Bildircin-

Süleymancılar Cemaati’ne yönelik operasyon kapsamında dosyaya giren şirketlerin sermaye yapısındaki büyük değişimler dikkati çekiyor. Sağlıktan turizme, inşaattan gıdaya kadar çok sayıda alanda faaliyet gösteren cemaat şirketlerinden bazılarının sermayesinde kısa süre içinde bin katlık artışlar yapıldığı görülüyor. https://www.birgun.net/haber/cemaatin-bereket-tablosu-bin-katlik-sermaye-artisi-729340

***

Çocuklar yoksulluk sarmalında: İstismar, ihmal, yoksunluk -Mustafa Bildircin-


Sokakta çalıştırılan, dilendirilen, okula devamsızlığı olan ve istismara uğrama riski bulunan çocuk sayısının 55 bin 711’e ulaştığı belirlendi. Okullara yapılan ziyaretlerde ise 68 bin 854 çocuğun, “Risk altında” olarak sınıflandırıldığı öğrenildi. https://www.birgun.net/haber/cocuklar-yoksulluk-sarmalinda-istismar-ihmal-yoksunluk-729330

***

Öne Çıkan Yayın

Diplomasiye iade-i itibar idealizm değil, stratejik bir gereklilik + "Süleymancılar" soruşturması - Avukat Bekiroğlu: Glooper uygulamasının yazılımı Alihan Kuriş tarafından Hindistan’da özel olarak yaptırıldı.-T24-

Diplomasiye iade-i itibar idealizm değil, stratejik bir gereklilik - Barçın Yinanç-T24 - Günümüzde, askeri güç ön plana çıkarken, diplomasi ...