Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel + ABD’nin ‘NATO 3.0’ dönüşüm planı -CUMHURİYET-


Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel -Murat Ağırel- 

Şimdi size garip bir Türkiye tablosu anlatacağım. Adı: Sadık Karayel.


Bir dosyada tanık, başka bir dosyada sanık sıfatıyla yer alıyor. Biraz arattığınızda da siyasi bağlantılarıyla ön plana çıkıyor.

Tabii bugünlük bir durum değil. Yıllar sonra mahkeme evrakları, savunmalar ve haber arşivleri yan yana konulduğunda tekil bir olay değil, bir ilişki ağı görülüyor.

Sadık Karayel’in adı daha önce “suçtan kaynaklanan mal varlığını aklama ve uyuşturucu ticareti” suçları nedeniyle gerçekleştirilen “Bataklık” operasyonu çevresinde yansıyan haberlerde geçmişti.

DW Türkçe’den Alican Uludağ’ın haberine göre, tutuklu eski Emniyet müdürü Necmettin Yüksek, savcılık ifadesinde Nejat Daş ile kendisini AKP Altındağ İlçe Yöneticisi Sadık Karayel’in tanıştırdığını ileri sürmüştü. Karayel ise Zorlu Center’daki görüşmeyi doğrulamış ancak tanıştıran kişinin kendisi olduğu iddiasını reddetmişti.

Bu ayrıntı dikkat çekiciydi. Çünkü haberde adı geçen Nejat Daş, uyuşturucu para trafiği iddialarının olduğu soruşturmanın merkezindeydi. Necmettin Yüksek ise makam aracını ve şoförünü çetenin uyuşturucu parasının taşınması için görevlendirmekle suçlanan eski bir Emniyet müdürüydü. Karayel bu tabloda şüpheli olarak yer almasa da kritik bir buluşmanın etrafındaki isimlerden biri olarak kamuoyuna yansımıştı. Ancak bu dava sonucunda sanıklar beraat etti.

Fakat mahkeme belgeleri, Karayel’in yalnızca bu haberle sınırlı bir figür olmadığını gösteriyor.

Adı: Fatma Karcı.

Sadık Karayel hakkında, “nitelikli cinsel saldırı” ve “kişiyi hürriyetinden yoksun kılma” suçlamalarıyla şikâyette bulundu.

Dosyada önce kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilmiş, bu karar itiraz üzerine kaldırılmış ve kamu davası açılmış. Mahkeme ise 7 Aralık 2023 tarihli kararıyla Karayel’in bu suçlardan beraatına hükmetmiş.

Ancak aynı kişiler arasındaki başka bir dosya farklı bir tablo ortaya koyuyor.

Ankara 48. Asliye Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararında taraflar bu kez karşılıklı şikâyetçi ve sanık konumunda yer almış.

Suç başlıkları; hakaret, tehdit ve ısrarlı takip.

Mahkeme kararına göre Fatma Karcı, Karayel hakkında birden fazla kez uzaklaştırma kararı aldırdı. Buna rağmen Karayel’in mesaj atmaya, telefon etmeye, işyerine ve kapısına gitmeye devam ettiği kabul edildi.

Mahkeme, bu eylemlerin Karcı üzerinde ciddi huzursuzluk ve endişe yarattığını belirtti.

Dosyada yalnızca taraf beyanları değil; WhatsApp yazışmaları, koruma kararları, tanık anlatımları ve Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi dosyası da delil olarak değerlendirildi.

Karcı’nın ifadesinde Karayel’in okula giderek odasını bastığı, telefonuna el koyduğu ve işinden attırmaya çalıştığı iddiaları yer alıyor.

Mahkeme, Karayel’in gönderdiği kabul edilen mesajlarda hakaret ve tehdit suçlarının oluştuğu sonucuna vardı. Karayel ise savunmasında mesajları kendisinin göndermediğini, tehdit ve hakarette bulunmadığını ileri sürdü. Ancak mahkeme bu savunmayı kabul etmedi.

Sonuçta mahkeme, Karayel hakkında ısrarlı takip suçundan 2 yıl hapis cezası belirledi; hakaret ve tehdit suçlarından da adli para cezasına hükmetti. Ancak davada hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildi. Bu ayrıntı önemli. Çünkü mahkeme eylemleri sabit görmüş.

Bu iki dosya yan yana konulduğunda karşımıza katmanlı bir tablo çıkıyor. Bir yanda ağır ceza dosyasında beraat, diğer yanda asliye ceza dosyasında ısrarlı takip, tehdit ve hakaret yönünden mahkemenin kabulü bulunuyor.

Bir kişiyi beraat ettiği suçtan mahkûm olmuş gibi göstermek ne kadar yanlışsa başka bir mahkemenin sabit gördüğü eylemleri yok saymak da aynı ölçüde eksik bir anlatım olur.

Sadık Karayel ismini neden anlattığıma gelelim.

Kendisinin daha önce AKP Altındağ ilçe yöneticisi olarak anılması, dönemin Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Yüksel Kocaman’a yakınlığı iddiası ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yapılan ziyaret üzerinden gündeme gelmesi, dosyaları yalnızca adli vaka olmaktan çıkarıyor.

Taraf anlatımlarında sık sık “nüfuz”, “tanıdık”, “güç”, “işten attırma” ve “Yukarıda tanıdıklarım var” gibi ifadeler yer alıyor.

Karayel’in adı Sezgin Baran Korkmaz ile birlikte Türk Hava Kurumu Üniversitesi Mütevelli Heyeti’nde de geçmişti.

Fatma Karcı’nın beyanlarında Karayel’in siyasi ve bürokratik ilişkilerini baskı unsuru olarak kullandığı iddiası bulunuyor. Karayel ise bu iddiaları reddediyor.

Bir kişi organize suç ve uyuşturucu para trafiği iddialarının tartışıldığı bir soruşturma haberinde kritik bir temas noktasında anılıyorsa, aynı kişinin başka bir dosyada ısrarlı takip, tehdit ve hakaret nedeniyle hakkında hüküm kuruluyorsa ve anlatımlarda siyaset ile bürokrasi bağlantıları öne çıkıyorsa mesele yalnızca bireysel bir adli vaka olmaktan çıkar.

Türkiye’de çoğu zaman dosyalar ayrı ayrı ele alınır. Oysa araştırmacı gazetecilik tam da bu parçaları yan yana koyma işidir.

Sadık Karayel dosyasında da yapılması gereken budur. Mesele yalnızca bir kişinin özel hayatı değil; siyaset, bürokrasi, Emniyet ve yargı çevreleriyle anılan isimlerin adli dosyalarda nasıl konumlandığıdır.

Bir ülkede güce yakın duranlar için asıl denetim yalnızca mahkeme salonlarında yapılmaz.

Soruyorum:

Sadık Karayel kimlerle oturdu?

Kimlerle tanıştı?

Hangi dosyalarda adı geçti?

Hangi suçlardan beraat etti?

Hangi eylemler mahkemece sabit görüldü?

Kurduğu ilişkilerin mahkeme kararlarında bir etkisi var mıydı?

Bu soruların cevabı yalnızca Sadık Karayel’i değil; Türkiye’de güç, siyaset ve adalet ilişkisini de anlatır.

/././

ABD’nin ‘NATO 3.0’ dönüşüm planı -Mehmet Ali Güller-

Adana’daki yeni NATO kolordu karargâhını ve İstanbul Boğazı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı’nı analiz ettiğimiz yazılarımızda önemle vurguladık:

ABD, NATO’yu dönüştürüyor. ABD, Avrupa’yı savunmayı birincil öncelik olmaktan çıkararak NATO’nun yönünü Asya’ya çeviriyor ve bunun için de alan kaydırıyor. NATO’nun alanı kaydığı için de Türkiye’nin kanat ülkesi olma özelliği değişiyor ve yeni süreçte Türkiye daha içeride bir pozisyona sahip oluyor.

Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler’in, “NATO’nun Ankara Zamanı” konferansında vurguladığı “Eskiden kanat ülkesiydik, artık merkez konumundayız” tanımı, tam da bu dönüşüme işaret ediyor.

HEGSETH’TEN NATO ÜYELERİNE DİKTE 

7-8 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO liderler zirvesinde bu dönüşüm kesinleştirilecek. Ankara zirvesinin hazırlığı için Brüksel’de toplanan NATO üyeleri savunma bakanları, NATO’nun dönüşümünde anlaştılar.

Daha doğrusu ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth bunu diğer üye ülkelerin savunma bakanlarına dikte etti ve yorumlarını bile almadan toplantıdan erken ayrılıp gitti. Arkasından açıklama yapan NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, Hegseth’in önerisinde üye ülke savunma bakanlarının hemfikir olduğunu söyledi.

NATO’NUN EN BÜYÜK DÖNÜŞÜMÜ 

Hegseth açık açık Avrupalıları “Kendi savunmanızı artık kendiniz üstleneceksiniz”, “Gerekli harcamayı yapmazsanız katkımızı azaltırız”, “NATO 3.0 dönüşümüne uyum sağlayacaksınız” diye uyardı.

Neydi Hegseth’e göre NATO 3.0?

NATO 1.0 SSCB’ye karşı Soğuk Savaş’ı kazanan ittifaktı. NATO 2.0 ise Soğuk Savaş sonrası dönemin yapısıydı ve Hegseth’e göre “dağınıklığın, sanayisizleşmenin ve askeri kapasite kaybının dönemi” oldu. Ve ABD artık NATO 3.0 istiyordu!

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, NATO 3.0 için “ittifak tarihinin en büyük dönüşümü” tanımlaması yaptı.

TÜRKİYE İÇİN BÜYÜK RİSK 

Bu köşede, örneğin, 26 Şubat’ta “NATO 3.0” başlığıyla, örneğin 13 Nisan’da “NATO’da alan kaydırma dönüşümü” başlığıyla bu stratejik dönüşüme işaret etmiş ve Türkiye için taşıdığı riskleri incelemiştik.

NATO’nun yönünü Asya’ya/ Avrasya’ya dönmesinin Türkiye’yi komşularıyla ve Asya ülkeleriyle karşı karşıya getireceğini belirtmiştik.

Türkiye’nin NATO 3.0’da merkezi bir rolde olması, NATO 1.0’da (Soğuk Savaş’ta) kanat ülkesi olmasından çok daha riskli bir durumdur.

ADANA VE KONYA’YA FÜZE SAVUNMA SİSTEMİ

Anımsayacaksınız, Milli Savunma Bakanlığı 18 Mart’ta açıklamıştı, ABD Almanya/Ramstein üssündeki Patriot’u İncirlik’e getiriyordu. İncirlik’te zaten İspanya’nın Patriot’u vardı ama İran’ın attığını ve NATO’nun düşürdüğünü iddia ettikleri füzelere karşı “Türkiye’yi korumak” için Almanya’dakini de getirdiler.

O zaman işaret ettik: İran’dan atılan füze yoktu ve ABD Türkiye’ye kumpas kuruyordu. İncirlik’e Patriot da ABD’nin Akdeniz-Ortadoğu planlaması ile ilgiliydi.

Nitekim ABD ve İran anlaştı ama Türkiye’ye yeni bir füze savunma sistemi daha geldi. Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasına göre İtalya’ya ait SAMP/T hava savunma sistemi “NATO Daimi Savunma Planı kapsamında” 18 Haziran’da Konya’da 3. Ana Jet Üssü’ne konuşlandırıldı.

NATO’NUN S-400’Ü ‘GEREKSİZLEŞTİRME’ HAMLESİ

Peki Adana’daki ve Konya’daki bu füze savunma sistemleri nereden gelecek bir füze saldırısına karşı konumlandı acaba? Suriye meselesi bitti, ABD İran’la anlaştı, nereden bir saldırı bekleniyor?

Biri asıl, diğeri tali iki yanıtı var:

1) Adana ve Konya’ya getirilen füze savunma sistemleri, NATO 3.0’ın gereği getirildiler. Adana’daki NATO karargâhı Doğu Akdeniz’den ve Ortadoğu’dan sorumlu.

2) Ama bu füze savunma sistemleri ayrıca S-400’ü “gereksizleştirmek” için getirildiler. Türkiye’nin S-400’ü elinden çıkarmasını sağlayabilmek için getirildiler!

Türkiye için risk dolu yeni dönemin NATO 3.0 dönüşümünü, ABD’nin yeni stratejisi açısından incelemeyi sürdüreceğiz.

/././

Cumhuriyet



Medrese, molla, Hizbullah! + Kılıçdaroğlu’nun yargısı + Devletin aklı yoktur, sahibi vardır -CUMHURİYET-


Medrese, molla, Hizbullah!-Zülal Kalkandelen- 

Geçen hafta Batman’da Âlimler ve Medreseler Birliği (İttihadul Ulema) bünyesindeki medreselerde Arapça medrese eğitimi alan 62 kız çocuğu için icazet ve mezuniyet programı düzenlenmiş. Orada kaydedilen videoyu sosyal medya hesaplarımda paylaştığım için günlerdir gericilerin saldırılarıyla uğraşıyorum!

Çarşaflı ve peçeli kız öğrencilerin tekli sıra halinde yalnızca kadınların olduğu bir salona girip plaket alışının görüldüğü video, ilk bakışta “Acaba bu gerçek mi? Türkiye mi burası?” diye sorgulatacak türden...

“Kadın ve erkek aynı ortamda çalışmak dinen haramdır” görüşünü savunan ve Şafii mezhebinden olduğunu bildiren birliğin internet sitesinde Diyarbakır, Batman, Mardin, Şanlıurfa, Gaziantep, Bingöl, Elazığ, İstanbul, Bursa, Konya, Kayseri, Van ve Şırnak’ta (25’i erkek ve 30’u kız olmak üzere) toplam 55 medreselerinin bulunduğu yazıyor. Ayrıca medrese eğitimleri 2009’dan bu yana devam ederken 4 binden fazla erkek ve kız öğrencinin icazet belgesi aldığı belirtiliyor.

İttihadul Ulema’nın genel başkanı, 2000 yılında domuz bağlı cinayetleri ile bilinen Hizbullah’a yönelik operasyonda tutuklanan “molla” unvanını kullanan Enver Kılıçaslan. Bu kişi, 1988-89’da İran’ın Kum kentinde “Hizbullah’ın İran sorumlusu” olarak görev almış, Hizbullah militanlarının eğitim trafiğinin düzenleyicisi görevini üstlenmiş birisi. Şubat 2000’de ise İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “örgüt üyeliği” suçundan 7 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırılmış.

EĞİTİMDE DENETİMSİZ BİR ALAN!

Batman’daki icazet töreni ortaya çıkınca BirGün gazetesi, Milli Eğitim Bakanlığı’na (MEB) ulaşıp konuyu sormuş; bakanlık yetkilileri, Âlimler ve Medreseler Birliği ile herhangi bir protokollerinin bulunmadığını ve medreselerin denetiminin Bakanlığın faaliyet alanında olmadığını aktarmış!

Sosyal medyada söz konusu video hakkında şu cümlelerle yaptığım paylaşım özellikle HÜDA PAR’lıları öfkelendirmiş:

“3 Mart 1924 tarihli 430 sayılı devrim kanunu Öğretim Birliği Yasası ile medreseler kapatıldı; bu yasaya göre Türkiye’de tüm eğitim ve öğretim kurumlarının Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olması gerek. Açık açık yasa çiğneniyor!”

Bu nedenle günlerdir cinsiyetçi iğrenç küfürlere ve ağza alınmayacak hakaretlere maruz kaldım. Onunla da bitmedi; Hizbullah’a yakınlığıyla bilinen HÜDA PAR’ın yayın organı Doğru Haber gazetesi, beni hedef gösteren “İcazet merasimine suç diyen jakoben faşizm” başlıklı bir haber yayımladı.

SORULMASI VE HATIRLATILMASI GEREKENLER!

1- 3 Mart 1924 tarihli Öğretim Birliği Yasası’nı (Tevhid-i Tedrisat Kanunu) savunmak suç haline mi geldi!

Türkiye’deki tüm eğitim ve öğretim kurumlarını tek bir çatı altında toplayarak MEB’e bağlayan 430 sayılı bu yasa yürürlükten mi kaldırıldı?

2- Anayasanın “İnkılap Kanunlarının Korunması”nı düzenleyen 174. maddesi, Türkiye Cumhuriyeti’ni çağdaşlaştıran ve laik niteliğini koruyan devrim yasalarının anayasal güvence altında olduğunu belirtir. Bu yasaların anayasaya aykırı olduğu iddia edilemez ve iptal edilemez. Söz konusu yasalardan biri de Öğretim Birliği Yasası’dır.

174. madde yürürlükteyken bu yasa nasıl böyle rahatlıkla çiğneniyor?

3- 30 Kasım 1925’te kabul edilen 677 sayılı “Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Kapatılmasına ve Türbedarlıklar ile Birtakım Unvanların Yasaklanmasına Dair Kanun” ile tarikatlar ve cemaatler kapatıldı. Bu yasayı çiğneyen herkes suç işliyor.

4- Osmanlı döneminden kalan diğer lakap ve unvanlarla birlikte mollalık da 1934’te kabul edilen Lâkap ve Unvanların Kaldırılması Hakkındaki Kanun ile hukuken ve resmen yasaklandığı halde, günümüzde kullanılmasına nasıl izin veriliyor?

5- Medreselerin faaliyet göstermesine göz yumulması, eğitimde denetimsiz bir alan ortaya çıkardı. Bu yasaya aykırıdır; anayasanın çiğnenmesine seyirci kalınması da suçtur. Bu durumda görevlerini yerine getirmeyen Milli Eğitim Bakanlığı ve Adalet Bakanlığı yetkilileri sorumludur!

/././

Kılıçdaroğlu’nun yargısı -Barış Pehlivan- 

Görüyoruz ki Kemal Kılıçdaroğlu’nun şu sıralar en sevdiği kelime şu: “Aklansınlar!” Haklarındaki iddiaları gerçek kabul edip partiden uzaklaştırdığı CHP’lilere diyor bunu. Aynı soruşturmalarda şüpheli olan ama kendisine biat ettiği için olsa gerek yeni yol arkadaşı yaptıklarına demiyor. İddianame diyor, delil diyor, suç diyor. İşte bunlardan, diyor. Yargıyı işaret ediyor, adalet saraylarının adresini veriyor, savcıların ve hâkimlerin kapılarını gösteriyor. İşte buralarda, diyor. Soruşturulun, yargılanın, beraat alın diye şart koşuyor. Aklanın ey CHP’liler, öyle gelin! Diyor.

Mesele bireysel ve kendi yakın çevresinde bir dönüşüm öyküsü olsaydı, belki bu kadar dert etmez, sadece “Nereden nereye” derdik. Ama işte dünümüzü, bugünümüzü, yarınımızı ilgilendiriyor. O yüzden, neymiş bu aklanılacak yargı sistemi, sadece son birkaç günü hatırlatarak bir defa daha görelim.

Haber şu: Kızı H.K.G’yi 6 yaşında evlendirdiği ve cinsel istismara maruz bıraktığı gerekçesiyle 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırılan İsmailağa cemaatine bağlı Hiranur Vakfı kurucularından Yusuf Ziya Gümüşel cezaevinden çıkarıldı. Gümüşel “sağlık sorunları” ileri sürülerek adli kontrol şartıyla tahliye edildi.

Yani Kılıçdaroğlu, bu sapıkları özgürlüğüne kavuşturan yargı sistemini CHP’lilere doğru adres olarak gösteriyor.

“Cübbeli” diye bilinen Ahmet Mahmut Ünlü, bu tahliye haberini “büyük müjde” olarak duyurdu. Ve ekledi: “Geçen haftalarda yaptığım iki mühim görüşmenin de inşaellah bunda olumlu bir tesiri olmuştur diye düşünüyorum.” Sahi, neydi Cübbeli’nin çocuk istismarcısını cezaevinden çıkarttırdığını düşündüğü o görüşmeler? Mesela biri, kısa zaman önce gerçekleşen Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmesi mi? Yani, 15 Temmuz sonrası yargı sistemimize giren “hüsnü şehadet” yani “kefil olma” düzeni mi?

Yani Kılıçdaroğlu, tarikat şeyhlerinin kefilliğiyle cezaevinden adam çıkaran yargı sistemini CHP’lilere doğru adres olarak gösteriyor.

H.K.G’nin yaşadıklarını Türkiye nasıl öğrendi? BirGün’den gazeteci dostumuz Timur Soykan’ın sayesinde. Bu haberi nedeniyle İsmailağa cemaatinin hedefinde olan aynı Timur Soykan için savcı birkaç gün önce 9 yıl 6 aya kadar hapis istedi. Neden biliyor musunuz? “Darbe sürüyor. Halkın iradesi gasp ediliyor. Sandığın manası kalmıyor” dediği için.

Yani Kılıçdaroğlu, bir gazeteciyi gerçekleri yazdığı için yıllarca hapiste tutmak isteyen yargı sistemini CHP’lilere doğru adres olarak gösteriyor.

Cezaevinden çıkınca tekbirlerle karşılanan Gümüşel’in kurduğu Hiranur Vakfı’nın kaçak binasını kim mühürledi, biliyor musunuz? Böylesi kararlara imza atmasının bedelini bugün cezaevinde ödeyen İBB İmar ve Şehircilik Daire Başkanı Ramazan Gülten. Şairin “İstanbul’un fethini gören şehir” diye adlandırdığı Üsküdar’ı kötü yapılaşmadan kurtarmak istediği için saldırıya uğrayan ama o saldırıya dair davası yıllardır sonuçlanmayan Ramazan Gülten. “Gecemi gündüzüme katarak bizi yetiştiren Cumhuriyete, vergileri ile maaşımızı ödeyen vatandaşa, okumamızı, yetişmemizi sağlayan ailemize borcumuzu ödemek için çabaladım” diyen Ramazan Gülten.

Yani Kılıçdaroğlu, tarikatların kaçak yapılarına göz açtırmamanın bedelini, çocuğunun doğumunu bile görememekle ödeyen namuslu bir bürokratın esir alındığı yargı sistemini CHP’lilere doğru adres olarak gösteriyor.

Alın işte, sadece son bir haftanın yargı düzeni. Suçlunun serbest kaldığı, gerçeği yazanın hapsedildiği, kaçak tarikat binasını mühürleyenin ise esir alındığı bir düzende kim, kimin mahkemesinde nasıl aklanacak? Kılıçdaroğlu’nun CHP’lilere doğru adres olarak bu enkazı göstermesi trajik bir yanılgıdan daha fazlasıdır.

/././

Devletin aklı yoktur, sahibi vardır -Özdemir İnce- 

“Yapay zekâ”ya “Devlet aklı üzerine Özdemir İnce tarzı bir yazı yaz” diye talimat vermişler. Makine talimatı yerine getirmiş ve okumanıza sunduğum yazıyı gunnamış.

Hep beraber okuyalım, bakalım ne demiş makine:

[Şu “devlet aklı” lafını her duyduğumda elim kalemime gider. Çünkü yalan. Açık, kibirli, sırıtan bir yalan. Devletin aklı yoktur. Devletin sahibi vardır. “Devlet aklı” diyen adam, aslında “benim aklım” demektedir ama bunu söylemeye yüzü olmadığı için arkasına koca bir soyutlama saklar. Korkak yalan budur işte: Kendi keyfini devletin iradesi diye yutturmak.

“Ortak akıl” daha da sinsidir. Masum gözükür, demokrat gözükür, hatta mütevazı gözükür. Oysa bu ortaklık senin payına düşeni almadığın bir ortaklıktır. Karar verilir, sonra sana “Ortak akıl böyle istedi” denir. Sen itiraz edersin, “Bölücülük yapma” derler. Sus, otur, onayla. İşte onların “ortak”tan anladığı budur.

Ya birey aklı? Onu hiç sevmezler. Sevemezler. Çünkü kendi kafasıyla düşünen vatandaş, yönetilmesi zor mahluktur. Soru sorar. Hesap ister. “Neden?” der. Oysa onlar koyun ister. Sürü ister. Çobanın değneğini görünce sağa sola seğirten itaatkâr bir kalabalık ister. Asırlardır da ister. Tebaa ruhu, fes çıkıp şapka girince yok olmadı; sadece kravat taktı.

Şimdi iyi dinleyin, çünkü asıl söyleyeceğim şu: Atatürk bu milleti sürü olmaktan çıkarmak için uğraştı. Kulu vatandaş yapmak için. “En hakiki mürşit ilimdir” derken “Devlete tapın” demiyordu; “Aklını kullan” diyordu. Bugün onun adını ağzından düşürmeyip fiilen onun tam tersini yapanlara bakın: Bireyi ve yoksulu ezerken Atatürk’e sığınıyorlar. Bu utanmazlıktır. Gerçek Atatürkçülük, devlete secde etmek değil, aklı özgürleştirmektir.

Ve işte size kimsenin yüksek sesle söylemediği gerçek: Devleti sorgulanamaz bir akla yükseltirseniz, o devlet “budala” olma hakkını da kazanır. Çünkü onu denetleyecek ve uyaracak kimse kalmaz. Daha kötüsü, o devlet “cinnet” geçirir. Aklına âşık olmuş her devlet, önünde sonunda kendi halkına diş gösterir. Tarih bunun cesetleriyle doludur. Mutlak devlet, akıllı devlet değildir; frensiz devlettir. Ve frensiz araç, er ya da geç uçuruma gider, içindeki herkesle birlikte.

Trajedinin özü budur: “Devlet aklı” diye bireyi susturanlar, devlet çıldırdığı gün onu durduracak tek gücü -yani bizi- çoktan susturmuş halde bulurlar.

O yüzden, bu nedenle gürültü yapmaktan vazgeçmeyeceğim. Akıl devletin değildir yani devletin aklı yoktur.

Akıl insanındır, yani insanın aklı vardır. Devleti delirmekten koruyan tek ilaç, susmayan vatandaştır. Gerisi çobanın masalıdır. Biz koyun değiliz. Hiç olmadık.]

Helal olsun şu yapay zekâya, herif benden çok daha iyi, yaman bir Özdemir İnce.

Image

***

Bir süredir gazetelerde, televizyonlarda türlü çeşit yazıcı ve konuşmacı cirit atmakta. “Ortak akıl” demekte, “devlet aklı” demekte, “süreç” demekte veee “ayrıntı” ve “teferruat” yerine Fransız malı “detay” (le détail= Parakente satış/ Ayrıntılı hesap ve pusulası/ Önemsiz şey/ask. Levazım, ordonat) demekte. Gazetede “detay” sözcüğünü kullananın yazısını basmam; televizyonda söyleyeni bir daha ekrana çıkarmam. 1969 yılında TRT Televizyonu yapılandırılırken ilk işim “Öndenetim ve Redaksiyon Şube Müdürlüğü”nü kurmak olmuştu. İşi öyle sıkı tutmuştuk ki spikerler evime telefon edip sorarlardı. Çünkü Charles de Gaulle’ü her nedense “Çarls di Gıl” diye söylemekteydiler. “Şarl dö Gol” diye söylendiğini öğrettik. “Süreç”in “Belirli bir taslağa uygun olarak birbiriyle bağlantılı olayların veya işlemlerin art arda sıralanması ve belli bir sonuca doğru ilerlemesi anlamına geldiğini; kısaca bir şeyin yapılış, işleyiş veya gelişim aşamaları bütünü” olduğunu öğrettik. Ama en iyi açıklayıcı örneği ben bulmuştum: “Tohumun (meninin) ana rahmine düşüp çocuğun doğumuna kadar geçen süreye (zamana) süreç denir” demiştim. 

/././

Cumhuriyet



 

Öne Çıkan Yayın

Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel + ABD’nin ‘NATO 3.0’ dönüşüm planı -CUMHURİYET-

Bir Türkiye tablosu: Sadık Karayel -Murat Ağırel-  Şimdi size garip bir Türkiye tablosu anlatacağım. Adı: Sadık Karayel. Bir dosyada tanık, ...