Hangi hukukla kurtuluş…-Ali Rıza Aydın-
Hukuk ve yargıyı içinde bulunduğu düzenden soyutlayarak tek başına sorumlu ya da kurtarıcı ilan etmek hem gerçek hedefi saklıyor hem de bu hedefe karşı savaşımı saptırıyor.
Mutlak butlan tartışmalarında hukuk ve hukuksuzluğun ağızlarda sakız edilmesi ve çözümsüzlük batağı içinde kaybolunması “kuyuya atılan taş” deyimini ve 12 Eylül 1980 darbesini anımsatıyor.
Kuyuya atılan taş öyküsü bilinmez değil.
12 Eylül darbeydi ama beş generalden oluşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) daha ilk bildirilerinde darbenin meşruluğu için gerekçelerini “Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyetini kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur” sözleriyle, yani hukukla açıkladılar. Sonra da seçimle oluşan Parlamento ve içinden çıkan Hükümet feshedildi. 12 Eylül 1980’e kadar kurulmuş olan siyasi partilerin faaliyetleri yasaklandı. Ardından bütün siyasi partilerin tüm merkez, il, ilçe ve diğer şube teşkilatları, kadın ve gençlik kolları, temsilcilik, lokal ve diğer adlarla kurulan her türlü yardımcı kuruluş ve yan organları feshedildi.
Sonradan yargılanan MGK baş silahşorunun “ben kurucu iradeyim, yargılayamazsınız” sözleri kayıtlarda duruyor. Beş generalin bildirileri hukuk, kararları yasa oldu. 27 Ekim 1980 günlü Anayasa Düzeni Hakkında Kanun’la 1961 Anayasasında Türkiye Büyük Millet Meclisline, Millet Meclisine ve Cumhuriyet Senatosuna ait olduğu belirtilmiş bulunan görev ve yetkilerin 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren geçici olarak MGK’ce ve Cumhurbaşkanına ait olduğu belirtilmiş bulunan görev ve yetkilerin de MGK Başkanı ve Devlet Başkanınca yerine getirilmesi ve kullanılması öngörüldü. 12 Eylül 1980 - 6 Aralık 1983 arasındaki MGK, Kurucu Meclis ve Danışma Meclisi imzalı 669 kanun bir yandan yasama organı olmaksızın statü kazandı diğer yandan 2001 Ekimine kadar anayasal denetim dışında tutuldu.
12 Eylül düzeni ve hukukundan kurtulma, demokratik düzene kavuşma isteği, 1982 Anayasasının yüzde 91,37 ile kabulünü sağladı. ANAP aynı politikaları ve hukuku sürdürdü. Türkiye’yi emperyalizmin yörüngesine oturtan, neoliberalizmle özdeşleştiren 24 Ocak kararlarının kalemşoruyken 12 Eylül sonrasının Başbakanı olan Turgut Özal, “12 Eylül olmasa bu ekonomik programın neticelerini alamazdık” diyerek 12 Eylül’ün ekonomi politiğini vurguladı. 90’ların koalisyonlar dönemi bu ekonomi politiği değiştirmeden sürdü. AKP, Özal’ı hep takdirle anarken aynı ekonomi politiği uygulamaya devam etti.
O günlerden bu yana, sermayenin yolu temizlenirken, sınıfsal bakışa, emekçilere, devrimcilere, aydınlara, düşünenlere, muhalefete karşı sindirme, susturma, uyuşturma, gericileştirme politikaları uygulanmaya devam ediyor. Asker destekli siyaset, yargı ve polis destekli siyasete dönüştü. Artık “seçim yalnızca benim için”, “istediğimi istediğim gibi sorgulatır, kovuşturur, yargılatırım; istediğim kararı verdirir, istediğimi uygularım; benim seçmen iradem bana başkalarının seçme ve seçilme hakkını tanımamayı verdi” dönemindeyiz.
Sevgili Kadir Sev’in 30.12.2020 günlü soL yazısının başlığı “Yasama, sipariş üzerine iş yapan bir kurum oldu” idi. Sipariş üzerine iş yapan kurumun yasalarına dayanarak karar veren yargının önünde sonunda sipariş üzerine karar veren kurum olması şaşırtıcı değil.1
Ulusal ve uluslararası ilişkilerde ekonomi politikası sömürü olan düzenin siyasal yapısı, hukuku ve bu hukuka dayanarak karar veren yargı düzeneği artık egemenlerin işlerine yaramaz durumda. Altüst edilmiş bir kurumsal ve kuralsal yapıya karşın burjuva siyasetinin, demokrasisinin, devletinin ve hukukunun kapitalist/emperyalist egemenlere yetmediğini söylemek yanlış olmaz. Yazarımız sevgili Sinan Sönmez’in 2.6.2026 günlü soL yazısında vurguladığı gibi yaşananlar “zamanın ruhuna ters düşmemekte”.
Emekçiler kendilerine neyin yaşatıldığını, sömürüyü açıkça görmekte. Ancak sınıfsal analiz yapmadan, düzene dokunmadan biçimsel bozukluklarla, iç çelişkilerle, düzen içi yollarla uğraşanlar emekçileri de düzen içinde tutup çürümeye ortak ediyor.
Nasıl 12 Eylül darbesi sermayenin iç-dış birlikteliği, siyasal İslam-neoliberalizm uyumunun yolunun açılması, emeğin ve sınıfsal savaşımın baskı altına alınması için yapıldı ve siyaset, anayasa, devlet ve hukuk bu amaçla biçimlendirildiyse bugün daha esnetilmiş üst yapı kurumları üzerinde yeniden biçimlendirmeyle karşı karşıyayız. Bu biçimlendirme baskı ve otoritenin artırılmasından öte Cumhuriyet’le hesaplaşma, emekçileri siyaset dışında tutma yönünde yol alıyor.
Hukuk ve yargıyı içinde bulunduğu düzenden soyutlayarak tek başına sorumlu ya da kurtarıcı ilan etmek hem gerçek hedefi saklıyor hem de bu hedefe karşı savaşımı saptırıyor. Bu kurumları düzenleyenler de bozanlar da piyasacılığın ve gericiliğin egemen olduğu, liberalizmin at oynattığı aynı ekonomik ve siyasal yapı. Kurtuluş bu düzenin uzattığı ellerden tutmada değil yapıdan kurtulmakta.
1 Kadir Sev’i 5 Haziran 2026 Cuma günü saat 19.30’da Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde (Konur Sokak No:51 Kızılay/Ankara) Oğuz Oyan, Aydemir Güler, Ali Ufuk Arikan ve Ali Rıza Aydın sunuşlarıyla “Cumhuriyet” toplantısında anacağız. Tüm dostları bekliyoruz.
/././
Yaşar -Mesut Odman-
Hem Yaşargillerin o yanda hem bizim cephede, iki yanlı bir kaynak savurganlığı kaçınılmaz olur. Kaynak savurganlığı ise daha yeri ve zamanı gelmemiş teknik bir konu değil, suyun başını tutmuş olanlara karşı mücadele edenlerin her zaman gözetecekleri bir sorundur.
Halkımız başlıca iki nedenle çocuklarına bu adı koyar. Bunlardan ilki, doğan çocuklarının pek kısa süre yaşadıktan sonra ölmeleridir. Arkadan gelenler uzun yaşasınlar dilek ve beklentisinin ürünüdür. Önceleri “Allah verdi, Allah aldı” denilerek sonsuz bir iyimserlikle olağan karşılansa da yüce yaratıcıya bağlanan bu verme alma işi yinelendikçe, adlar içinde bu ad belirgin biçimde öne çıkar. İkinci nedene gelince, eş dostta, hısım akrabada bu tür erken ölümler, daha doğrusu, doğum ile ölümün birbirine çok yaklaşması sıkça gerçekleşiyorsa, aynı acı sondan uzak kalmak için bir tür dua yerine geçmek üzere konulduğu da olur.
Eskiden “bizim Yalçın Hoca’nın kulakları çınlasın” derdik yazıp çizdikleriyle, yapıp ettikleriyle onu anarken ya da ben öyle demeye alışmıştım. Şimdi olmaz, kulakları çınlamaz artık, geçenlerde Orhan “ışıklar içinde yatsın” demişti, biz de öyle diyelim, adlarımızın “biseksüel” olup olmadıklarına bakmayı ondan öğrenmiştik, gerekli gereksiz bu kadar çok şey öğrendiğimiz başka kim vardır acaba? Bu Yaşar adı da “biseksüel” adlarımızdandır. Kızlarımıza da oğullarımıza da koyuyoruz. Yaşasınlar istiyoruz.
Benim şimdi sözünü edeceğim çok eski arkadaşımın adı da Yaşar’dı. Aslında onunki “göbek adı”ydı; herkesin kullandığı adı farklıydı. Onu belirtmeyeceğim, çünkü sorup onayını alma şansım yok; olsaydı, istemeyebilirdi. Ayrıca, kimliği açıkça belli olursa, burada yazacaklarımdan incinebilirdi.
Üniversite yıllarımdan bir arkadaştı. Demek, çağımızda uzadığı bilinen ortalama insan ömrü kadar, hatta daha çok zaman geçmiş üzerinden. Benden bir iki yaş kadar küçüktü. Aynı üniversitenin aynı fakültesinde, farklı bölümlerdeydik. Adanalı, yoksul denebilecek bir aileden gelen, delidolu bir çocuktu. Düşündüğünü pat diye söylemekle kalmaz, söylediğinden kolay kolay geri adım da atmazdı. Militan bir CHP’liydi, partide etkin sayılabilecek görevler alır, o tür görevlerde bulunanlarla ilişkilerini gizlemezdi. Örneğin, bizim üniversitede mühendislik bölümlerinin birinde öğrenci olan ve “Ecevit’in prensi” diyebileceğimiz bir arkadaşı ile kavgalarını gelir, bana anlatırdı. Devam etmeden, bu “prens” yakıştırmasının erken olduğunu belirtmeliyim; çünkü daha bu tür yakıştırmalar yapılmaya başlamamıştı. Onlar Özal ile birlikte ortaya çıkıp yaygınlaştı. “Ne tesadüf!” mü diyelim, bizim Yaşar’ın arkadaşı o çocuk da çok sonraları, başbakanlık yıllarında “Özal’ın prensi” olarak ün kazandı, bakanlık falan yaptı. Bana sorulursa, kimi insanların kolayca “gömlek değiştirebilir” oluşundan çok, düzen partileri arasındaki uyumsuzluğun görünüşte kalmasına bağlanması gereken bir durumdur.
Yaşar, on beş yıl kadar sonra Özal’ın bakanı olacak o arkadaşının başkanlığında yapılan bir toplantıyı nasıl bastığını anlatmıştı bir gün bana. Toplantı odasının kapısını çalmadan, neredeyse tekmeyle açarak içeri dalmış ve üstüne yürümüş “Ulan, sen ne biçim adamsın? Biz nasıl konuşmuştuk!” falan diye... Güç bela araya girip atışmanın fiziksel kavgaya dönüşmesini önlemişler.
İçinde bulunduğu partiyle uyumsuz bir görünüm içinde olması bu tür davranışların epey ötesindeydi Yaşar’ın. Daha doğrusu, asıl uyuşmazlığı olaylara bakışıyla ilgiliydi. Ara sıra ona “Arkadaş, sen içinde bulunduğun yere uygun değilsin!” derdim. Kimi zaman gülümsemekle yetinir, kimi zaman da “Öyle mi diyorsun?” diyerek sanki çağrı beklediğini akla getiren bir tutum takınırdı. Ama hiçbir zaman onu bilinen anlamda “örgütleme” çabasına girişmedim. Şimdi düşünüyorum da herhalde o delidolu tavırlarının yol açabileceği durumlarla karşı karşıya kalacak bizim taraftaki arkadaşların “Yahu, kim sardı bu deliyi başımıza?” diye arkamdan ya da yüzüme karşı söylenmelerinden korkmuş olabilirim.
Mezun olduktan sonra çok kısa bir süre aynı işyerinde çalıştık. Bir gün yanıma geldi, elinde bir yazı, meğer yaptığı bir başvuruya olumlu yanıt almış. Kabul yazısını gönderen, Britanya’dan ünlü bir okul: Fabiancı sosyalistlerden Beatrice ve Sidney Webb çiftinin kuruluşuna önayak oldukları, LSE kısaltmasıyla bilinen Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu. Sonradan devlet ya da hükümet başkanı olmuş çok sayıda politikacı ile yakınlarının, onların yanı sıra yine çok sayıda milyarderin “feyz aldığı” bir okul.
Çok fazla konuşmadan çekti gitti. Benimle konuşursa caydıracağımdan mı çekiniyordu, bilmem. Bildiğim, kimsenin onu durduramayacağı idi. Londra’dan birkaç mektup gönderdiğini hatırlıyorum, o zamanlar bugünkü iletişim araçlarının hiçbiri yoktu elbette. Oralarda tanık olduğu bazı olayları ve öğrendiklerinden bazılarını belli bir hayranlıkla olumlu yönde abartarak yazıyor, en az onlar kadar da aklının yatmadığı işlerle ilişkileri anlatarak atıp tutuyordu.
Yüksek lisans ve benzeri bir derece alarak mı, yoksa kafası bozulup derece merece beklemeden mi dönüp geldiğini hatırlamıyorum. Dönüşünden sonra pek görüşemedik. Ne yaptığını, hatta hâlâ yaşayıp yaşamadığını bile bilmediğimi söylemeliyim. Adına yakışacak kadar uzun bir ömrü olmuş mudur, onu da bilmiyorum. Bu kadar “bilmiyorum”dan sonra Yaşar’ın benim anlatabileceğim çok kısa öyküsünü sürdürmek mümkün görünmüyor doğal olarak.
Ama eskiden, düş ürünü ya da gerçek, uzun ya da kısa her öykünün, hepsinin olmasa bile çoğunun sonuna bir “kıssadan hisse” ekleme geleneği varmış. Onu da büsbütün boşlamayalım.
Kırklı yıllardan bu yana düzen partisi özelliğini pekiştiren Cumhuriyet Halk Partisi ile CHP’li dediklerimizin oluşturdukları büyük insan topluluklarının, bu ikilinin, “bütünleşmiş, kaynaşmış” bir kitle olduklarını düşünmemek gerekir. Bunlardan ilki, dışarıdaki ve içerideki rakipleriyle yer yer “kayıkçı dövüşü”ne dönüşen kavgaları eksik olmayan, şu ya da bu biçimde egemen sınıf ve katmanlarla bağlantılı hiziplerden oluşan, iktidarda olmanın sağlayacağı kazançları paylaşmaya çabalamaktan vazgeçmeyen, orasından burasından biraz “düzeltme” peşine düştüğü düzenin partisidir. Ötekilerse çoğunluğu emekçi kökenli ve düzenin adamı olma şansı da niyeti de bulunmayan insanlarla dolu büyük bir topluluk. O topluluğun bambaşka bir düzen kurmak üzere yola çıkanların ihmal edemeyecekleri kadar değerli bir gizilgüç (potansiyel) barındırdığı unutulmamalıdır. Yoksa, hem Yaşargillerin o yanda hem bizim cephede, iki yanlı bir kaynak savurganlığı kaçınılmaz olur. Kaynak savurganlığı ise daha yeri ve zamanı gelmemiş teknik bir konu değil, suyun başını tutmuş olanlara karşı mücadele edenlerin her zaman gözetecekleri bir sorundur.
/././
NATO prangası ve Cumhuriyetçilerin sınavı -Berkay Kemal Önoğlu-
İçeride, patron egemenliği sürsün diye nice gençlerimiz, işçilerimiz, aydınlarımız vuruldu. NATO kontrgerillanın beşiği oldu. Türkiye içinde ABD oldu. Artık bu prangadan kurtulmanın, Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkmasının en hayati olduğu süreçten geçiyoruz. Bu memleket tam bağımsız, emekçi bir Cumhuriyet olarak yeniden ayağa kalkacak!
Ankara, 2026’nın Temmuz sıcağına alışılmışın ötesinde bir gerilimle hazırlanıyor.
Başkent sokaklarında şimdiden polis barikatlarının, kimlik kontrol noktalarının ve "kırmızı alan" ilan edilen protokol yollarının yerleri belirlenmiş durumda. Yüksek önlem paketi çoktan açıklandı. 7-8 Temmuz tarihlerinde Külliye’de toplanacak 36. NATO Zirvesi öncesinde, şehrin 9 merkez ilçesinde adeta ilan edilmemiş bir olağanüstü hal yaşatmaya kararlılar.
Kültür sanat etkinlikleri, paneller ve açık hava buluşmaları yasaklanırken sınavlar bile apar topar ertelendi. Lojman sakinleri evlerinden tahliye edildi; tarihi alanlar ve fabrikalar NATO altyapısı için şantiyeye dönüştürüldü. Elbette, halkın günlük yaşamını felç edecek bu devasa kuşatma, okyanusun diğer kıyısından getirilen emperyalist planların ülkemize dayatılması için.
AKP iktidarı; derinleşen ekonomik krizin, içeride yaşadığı açmazların ve diplomatik sıkışmışlığın faturasını emperyalizme tam teslimiyetle ödemeye çalışıyor. Tüm dünyada savaş rüzgarları hiç olmadığı kadar sert esiyor. NATO; haksız ve hukuksuz şekilde doğuya, güneye, Asya-Pasifik’e doğru genişleyerek bağımsız ülkeleri açıkça hedef alıyor. Rusya kuşatılıyor, Ortadoğu’da İsrail-ABD ekseni kan dökmeye devam ediyor, İran doğrudan namlunun ucuna yerleştiriliyor. İşte böyle karanlık tabloda ABD yönetiminin ve bizzat Ankara'ya geleceği açıklanan Donald Trump’ın dünyayı ateşe veren saldırgan politikalarına için Türkiye, adeta gönüllü bir ileri karakol olmak için öne atılıyor. Türkiye’yi yönetenler, Ankara'daki zirvede son derece tehlikeli, operasyonel yeni görevlere talip olacak gibi görünüyor.
Karadeniz'i bir NATO gölüne çevirme operasyonlarının parçası olmak, Avrupa güvenlik mimarisi dedikleri projeye mal bulmuş mağribi gibi koşup taraf olmak, ABD ve İsrail vekil güçlerinin lojistik ve askeri sorumluluğuna yeltenmek oldukça kısa vadede çok ağır sonuçlar doğurabilir. Her şeyden önce, emekçi halkımızın bütün bu tavizleri ve işbirlikçi pozisyonun bedelini sofrasında hissetmesi kaçınılmazdır. Ama bu gelişmeler aynı zamanda, Türkiye'yi geniş çaplı bir çatışmanın doğrudan hedefi hâline getirebilecek ölçüde büyük bir sorumsuzluktur da.
Bu ülkenin bağımsızlığı, egemenliği, evlatlarının canı, halkının refahı; Washington’daki lobilerin, silah tekellerinin, patronların bitmeyen kâr hırsının, emperyalist büyüme iştahının ya da iktidarın koltuk ömrünü uzatma hamlelerinin pazarlık konusu olamaz.
Bunun için Ankara sokaklarındaki gerilim sadece polis bariyerinden, kapanan yollardan ya da yasaklardan ibaret değil. Etimesgut Askeri Havalimanı’nın genişletilmesi, VIP karşılama salonları ve lüks konukevleri için sadece ilk kalemde harcanan milyarlarca lira, açlık sınırında yaşayan halkın cebinden çıkıyor. Bizim kaynaklarımız, emperyalist patronların önlerine serilen kırmızı halılarla ağırlanması için çarçur edilirken, bu tavizkar politikaların asıl faturası yarın savaş gerçekten kapıya dayandığında ödenecek. Eğer bu işbirlikçi siyaset engellenmezse Türkiye komşularıyla kalıcı düşmanlıklara itilecek, çok ciddi tehditlerin ortasında kalacak ve haksız savaşların lojistik üssü olarak tescillenecek.
Cumhuriyetçilerin, yurtseverlerin, komünistlerin, bu ülkenin namuslu bütün yurttaşlarının sesini kısmak istemelerinin sebebi tam olarak budur.
Memleketi sevmek lafla değil, eylemle olur diyorsak; bugün NATO’dan medet ummanın, Batı başkentlerinden demokrasi dilenmenin ne büyük bir saflık olduğunu da çoktan görmüş olmamız gerekiyor. Bunu bize Minab okul saldırısında 165 kız çocuğunu bomba atıp katlederek gösterdiler. Gazze'de yıkıntılar altına on binlercesini canlı canlı gömdüklerinde gösterdiler. Avrupa bu katliamlara sesini çıkaranı sokaklarda copladı, hapse attı. Biz gerçeği görelim diye…
Artık o boyalı liberal demokrasinin makyajı tamamen dökülmüş, ideolojik sermayesi sıfırlanmıştır.
Bugün Cumhuriyetçiler Kurultayı'nın 3 ana oturumundan birinde işte bunları konuşuyor olacağız.
“Ya NATO, ya tam bağımsızlık” diyeceğiz. Bu sözde ittifak 1952’den beri bize çok pahalıya mal oldu. Ne cinayetler, ne katliamlardan geçtik. İçeride, patron egemenliği sürsün diye nice gençlerimiz, işçilerimiz, aydınlarımız vuruldu. NATO kontrgerillanın beşiği oldu. Türkiye içinde ABD oldu. Artık bu prangadan kurtulmanın, Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkmasının en hayati olduğu süreçten geçiyoruz. Arkamızda koca bir Milli Mücadele mirası var; emperyalizmin yenilmez olmadığını bu topraklara biz kanıtladık. Cumhuriyetçiler yan yana geldikçe o barikatlar birer birer yıkılacak. Bu memleket tam bağımsız, emekçi bir Cumhuriyet olarak yeniden ayağa kalkacak!
/././















