Prof. Dr. Ahmet Yaşar: Oteller hafızayı siler; hanlar, fotoğraf çekilen bir dekora dönüşür -Aslı Atasoy/T24-

Tarihçi Prof. Dr. Ahmet Yaşar, Eminönü’ndeki hanları, geçmişin toplumsal ve gündelik hayat ilişkilerini fiziksel dokusunda taşıyan "katmanlı hafıza mekânları" olarak tanımlıyor ve otelleşme süreçlerinin hafızayı silme riskine karşı uyarıyor: “Hanlar, yaşayan bir mekândan fotoğraf çekilen bir dekora dönüşmüş olacaktır”

Eminönü’ndeki Hanlar Bölgesi; yüzyıllar boyu kesintiye uğramadan, zamanın ruhuna göre evrilerek bugüne ulaşan İstanbul’un en açık sözlü anlatıcısı. Sokaklar, binalar ve o binaların içinde nefes alan hayatın kendisi; zamanın ve insanların tüm hoyratlığına rağmen hâlâ göz kamaştırıyor. Ticaretin yanında toplumsal hafızanın da omurgasını oluşturan bu yapılar, bugün tarihlerinin belki de en kritik yol ayrımında duruyor.

Bu eşsiz binaları salt taştan ve görkemli avlulardan ibaret görmek, hanların asıl ruhunu ıskalamak demek. Zira bu hafıza sadece büyük tüccarların hikayelerinden ziyade, bekâr odalarına sıkışmış kayıkçıların, hamalların ve kentin "marjinal" damgası yiyen ama ekonomiyi sırtlayan o görünmez emeğinin de hikâyesi. Bugün hanlar, ya bu canlı ve insani organizmayı koruyacaklar ya da ruhlarını kaybedip sadece fotoğraf çekilen turistik birer objeye dönüşecekler.

İstanbul’un Osmanlı dönemi kent dokusuna dair çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Ahmet Yaşar, bu yapıları birer "kültür varlığı" olarak ele almanın eksik kalacağını vurguluyor. Ona göre hanlar; geçmişin karmaşık toplumsal ilişkilerini ve iktidar pratiklerini fiziksel dokusunda taşıyan "çok katmanlı bir hafıza mekânı". Yaşar, üretimi ve mekânın sakini olan insanı dışlayan güncel otelleşme sürecini ise kentsel kimliğin ve tarihin silinmesi olarak niteliyor.


- Bir tarihçi olarak kültür varlığı kavramını nasıl tanımlarsınız? Bu varlıkların tarih-toplum ilişkisindeki temel işlevini nasıl okumalıyız? 

İstanbul Çakmakçılar Yokuşu’nda, bir 18. yüzyıl eseri olan Büyük Yeni Han’ın avlusunda durup etrafa baktığınızda, yüzyıllar boyu aynı taş üzerinde birikim yapmış onlarca farklı hayatın izlerini hissedebiliyorsunuz. İşte bu yüzden kültür varlığını yalnızca korunması gereken bir yapı olarak değil, geçmişin karmaşık toplumsal ilişkilerini, iktidar pratiklerini ve gündelik hayat deneyimlerini fiziksel dokusunda taşıyan çok katmanlı bir hafıza mekânı olarak görmek daha anlamlıdır. Tarihçiler bu yapıları, toplumun ve mekânın zaman içindeki dönüşümünü okuyabildikleri somut birer birincil kaynak olarak ele alır. İstanbul’un Eminönü hanları bu ilişkinin en açık biçimde izlenebildiği yerlerden biri. Ben kendi çalışmalarımda bu hanları “bir aradalığın mekânı” olarak kavramsallaştırıyorum; yani farklı kökenden, farklı statüden insanların zorunluluk ya da alışkanlık nedeniyle bir arada var olduğu, birbirini dönüştürdüğü alanlar. Avlularındaki kahve ocakları, toptan ve perakende ticaretin dükkânları, uzak diyarlardan gelen yabancıların konakladığı bekâr odaları, devletin mekân üzerindeki yoğun gözetim refleksi. Tüm bunlar bir arada düşünüldüğünde bu hanlar, Osmanlı İstanbul’unun farklı toplumsal katmanlarını bir çatı altında buluşturan mekânlar olarak karşımıza çıkıyor. Kısacası bu yapıları kültürel miras kılan şey yalnızca yaşları değil; bize şehri kimin inşa ettiğini, kimin yaşadığını anlatmalarıdır.

- Bu coğrafyadaki tarihi yapıların, bilinen birincil amaçları dışında, bölgenin sosyal dokusuna özgü üstlendiği karakteristik nelerdir?

Bu yapıların en ilginç özelliği, tek bir işleve sığmamalarıdır. Han, gündüz kalabalık çarşının ortasında herkese açık bir kamusal mekâna dönüşürken, gece kapıları kapanıp şehrin yabancılarına bir konaklama evi olur. Mimari de bu ikiliği yansıtır: kapılar işlek sokaklara açılır ama avlu, dışarıdan kolayca ulaşılamayan yarı-kapalı bir dünya kurar — çarşının içinde bir çıkmaz sokak gibi.

Bu çift kimlik aslında Osmanlı kentinin genel mantığıyla örtüşür. 16. yüzyıl yazarı Gelibolulu Mustafa Ali, hanları hamamlar, kahvehaneler ve dergâhlarla aynı kategoride, yani kamusal mekânlar arasında sayar. Oysa odalar özel, avlu kamusal, dehlizler ikisi arasında bir eşiktir. Bu geçişkenlik, hanı salt bir ticaret ya da konaklama mekânı olmaktan çıkarıp kentin toplumsal hayatının tam ortasına yerleştirir.

- Odağımızı Eminönü’ne çevirirsek, Hanlar Bölgesi’nin İstanbul’un kent hafızasındaki tarihsel yeri nedir? 

Eminönü ve çevresindeki hanlar bölgesi, Osmanlı İstanbul’unun ticari merkezi olmasının yanı sıra toplumsal ve simgesel hafızasının da odak noktasıdır. Bu bölgenin tarihi fetihle başlar: II. Mehmet, Konstantiniyye’yi aldıktan hemen sonra şehri bir imparatorluk başkentine dönüştürme projesinin parçası olarak ticari bir altyapı kurmaya girişti. Liman bölgesi ile Bedesten arasında ikili bir eksen oluştu; bu iki merkezi birbirine bağlayan Uzunçarşı ise şehrin ticari omurgası haline geldi. 16. yüzyılda Mimar Sinan’ın önderliğinde olgunlaşan bu doku, 1701 yangınının ardından çarşı bölgesinin üstünün kapatılarak Kapalıçarşı’nın ortaya çıkışı ve 1703’te hanedanın İstanbul’a dönüşüyle yeni bir ivme kazandı; 18. yüzyıldaki pek çok başka yapıyla zirveye ulaştı. Hanlar bölgesi zamanla yalnızca ticaretin değil, paranın da kalbine dönüştü: 19. yüzyılın başlarında sarrafların büyük çoğunluğu Çakmakçılar Yokuşu’ndaki hanlarda toplandı ve İstanbul’un kredi ile finans ağlarının düğüm noktası burası oldu. Ama bölgenin kent hafızasındaki yeri yalnızca ekonomik bir hikâyeyle açıklanamaz. Hanlar, farklı dinlerden, etnik kökenlerden ve toplumsal statülerden insanların yan yana yaşadığı, ticaret yaptığı, ibadet ettiği, eğlendiği “toplumsal eşikler”di; avlularında saz şairleri çalıp söyler, birliktelik ile kamusal ifade iç içe geçerdi. Hanlar bölgesini kent hafızasında tutan şey tam da bu çakışmadır: hem paranın hem de insanın aktığı bir yer. Taşlar değil, o çok katmanlı hayat kalıcı izi bırakmış.

- Literatürdeki “klasik ticaret hanları”, “geçiş hanları” ve “büro hanları” ayrımı, mimari bir farklılaşmanın ötesinde toplumsal veya ekonomik olarak ne anlama gelmiştir?

Klasik ticaret hanları, büro hanları ve ikisi arasındaki geçiş hanları ayrımı, mimari bir sınıflandırmanın çok ötesinde, Osmanlı başkentinde ticaretin, sermayenin ve kamusal mekânın köklü bir dönüşümünü işaret eder. Kendi çalışmalarımda odaklandığım klasik ticaret hanları, II. Mehmet’in fetihten hemen sonra başlattığı imparatorluk başkenti kurma projesinin ticari mekân anlamındaki somut çıktılarıdır; liman ile Bedesten arasında kurulan ikili eksen üzerinde, vakıf sermayesinin yatırım aracı olarak yükselen bu yapılar, içlerinde mescit, kahvehane, avlu, dükkân, oda, ahır ve su kuyusuyla kendi kendine yeten birer mekânsal bütün oluştururken aynı zamanda farklı din ve etnik kökenden tüccarların, bekârların, askerlerin ve seyyahların bir arada var olduğu “toplumsal eşikler” işlevi görüyordu. 

- Büro hanları klasik hanlardan çok farklı işlev ve yapılanmaya sahip değil mi?

Vakıf hanlarındaki kiracı ilişkisi ile sonraki dönemin yapıları arasındaki mesafe yalnızca ekonomik değil, toplumsal ve sembolik bir kırılmayı da barındırır. 19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan büro hanları bu tablonun neredeyse tam karşıtıdır: artık avlularında farklı kökenden insanlar yan yana yaşamaz; bunların yerini Galata merkezli uluslararası sermaye, banka ve sigorta şirketleri alır. Kiracı artık bu ağların mensubu değil, anonim bir piyasa aktörüdür; mekânla kurulan ilişki güvenden değil sözleşmeden doğar. Bu yapılar böylece yalnızca sermayenin uluslararasılaşmasının değil, aynı zamanda köklü ticaret ağlarının çözülmesinin, toplumsal eşiklerin ortadan kalkmasının ve şehirde yeni bir yabancılaşma biçiminin mekânsal ifadesi hâline gelir.

Dolayısıyla bu tipoloji, aslında Osmanlı başkentinde kimin, nerede, kimlerle ve hangi sermaye ilişkileri içinde var olduğunun; kamusal mekânın nasıl dönüştüğünün ve bu dönüşümün şehrin toplumsal dokusunu nasıl değiştirdiğinin bir haritasıdır.

- Süreçte hanların işlev değiştirmesi örneğin günümüzdeki otelleşme süreci, kentin tarihsel kimliği açısından ne anlama gelmektedir?

Hanların işlev değiştirmesi aslında yeni bir şey değil. Mevcut çalışmalar göstermektedir ki, hanlar Osmanlı döneminden itibaren hiçbir zaman tek işlevli yapılar olmadı; ticaret, üretim, konaklama ve sosyalleşme her zaman iç içe geçmişti. Dolayısıyla bu mekânların tarih boyunca dönüştüğü, yeniden anlamlandırıldığı bir hakikat. Ancak günümüzdeki otelleşme süreci, bu tarihsel dönüşümlerden nitelik itibarıyla farklıdır. Önceki işlev değişimleri şehrin kendi iç dinamiklerinden, ticari pratiklerin ve toplumsal ihtiyaçların dönüşümünden besleniyordu; han ne kadar dönüştüyse de şehrin üretim ve değişim ağlarının içinde kalmaya devam etti. Buna karşın günümüzdeki otelleşme, bu yapıları o ağların dışına çıkarıyor.

Bu noktada Büyük Yeni Han meselesi keskin bir soru işareti doğurmaktadır. Sultan III. Mustafa tarafından 1761-1763 arasında inşa ettirilen, iki avlusuyla ve Çakmakçılar Yokuşu’na bakan yola uyumlu cephesiyle hâlâ ayakta duran bu yapı, 18. yüzyılda Osmanlı imparatorluk başkentinin ticari zirvesini temsil eden bir vakıf eseridir; sarrafların ve büyük tüccarların faaliyet gösterdiği, şehrin mali ağlarının tam merkezinde yer alan bir mekândır. Eğer Büyük Yeni Han yenilenip turizme kazandırılacaksa, bu yalnızca bir restorasyon değil, aynı zamanda köklü bir anlam dönüşümü olacaktır. Otelleşme bu yapının fiziksel dokusunu belki koruyacaktır; ancak onu bir zamanlar anlamlı kılan şeyi — şehrin üretim, ticaret ve güven ağlarıyla olan canlı bağını — kalıcı olarak silecektir. Avlularında bir zamanlar şehrin nabzı atan bu yapı, böylece yaşayan bir mekândan fotoğraf çekilen bir dekora dönüşmüş olacaktır.

- Hanlardaki bekâr odaları ve buralarda şekillenen sosyal hayat, İstanbul’un o dönemki marjinal ya da gündelik tarihine dair bize neler söyler?

19. yüzyıl ortalarına ait bir vakıf kaydına göre İstanbul’da kayıt altına alınan 593 yapının 418’i han, 175’i ise bekâr odasıydı. Bu iki mekân türü birbirinden kategorik olarak ayrılmakla birlikte pratikte iç içe geçmiş bir görünüm sergiliyordu. Hanlar ticaret ve kısa süreli konaklama işlevini bir arada yürüten müstakil yapılardı; ancak özellikle liman bölgesinde, Kasımpaşa ve Tavukpazarı gibi muhitlerde pek çok han, bekâr odasından farklı olmayan bir konaklama mekânına dönüşüyordu. Bekâr odaları ise çoğunlukla müstakil yapılar olmaktan ziyade kahvehanelerin üstünde, dükkânların arasında ya da iskele kenarlarında, şehrin gündelik ticaret dokusuna sıkışmış küçük barınaklardı. Bu iç içe geçişin kendisi de başlı başına anlamlıdır: iki kategori arasındaki sınırın idari mi yoksa toplumsal mı olduğu her zaman net değildi; belki de ikisi birden. Bu mekânlarda ailelerinden uzakta yaşayan kayıkçılar, hamallar, çıraklar ve mevsimlik işçilerden oluşan “mücerret” (bekar) taife barınıyordu. Bekâr odalarının Unkapanı merkezli liman bölgesinde ve Tavukpazarı ile Beyazıt arasında yoğunlaşması tesadüf değildi; bu dağılım, şehrin emek ve ticaret coğrafyasıyla birebir örtüşüyordu. Burada dikkat çekici olan bir paradoks vardır: iktidar bu grupları şehrin düzenine tam oturmayan, denetlenmesi gereken “marjinal” unsurlar olarak görüyordu; oysa şehrin gündelik ekonomisi — limanın işlemesi, malın taşınması, ticaretin dönmesi — büyük ölçüde bu insanların emeğine dayanıyordu. Marjinallik bir toplumsal konum değil, siyasi bir etiketleme biçimiydi. Osmanlı siyasi iktidarının bu mekânları ısrarla kayıt altına almakta gösterdiği titizlik de bu açıdan okunmalıdır. Nitekim bekâr odalarına ilişkin şikâyet kayıtları ve ara sıra uygulanan sürgün kararları, iktidarın bu mekânları yalnızca barınak olarak değil, potansiyel bir düzensizlik odağı olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Şehrin en işlek noktalarına sıkışmış bu küçük odalar, böylece hem Osmanlı kentsel ekonomisinin dinamiği hem de siyasi gözetimin sürekli nesnesi olarak var olmaya devam etti. 

Aslı Atasoy/T24

***

Prof. Dr. Ahmet Yaşar kimdir?

Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü'nde "On Sekizinci ve Erken On Dokuzuncu Yüzyıllarda İstanbul Hanları: Mekânsal, Topoğrafik ve Toplumsal Bir Analiz" başlıklı teziyle doktora derecesi aldı.

Hâlihazırda İstanbul Beykent Üniversitesi Tarih Bölümü'nde öğretim üyesidir; Osmanlı İstanbul'unda kahvehane, hamam, han ve cadde gibi kentsel kamusal mekânlar üzerine çalışmalarını sürdürmekte.

Anthropic ve OpenAI, dini liderlerle görüştü ama Müslümanlarla değil: İslam tartışmalardan dışlanıyor mu? + Sosyal medyadan kripto paraya: İnternet nasıl küresel bir kumarhaneye dönüştü? -Füsun Sarp Nebil / T24-

Anthropic ve OpenAI, dini liderlerle görüştü ama Müslümanlarla değil: İslam tartışmalardan dışlanıyor mu?

Etkinlikle ilgili haberler ağırlıklı olarak Hindu, Sikh, Yahudi, Hristiyan ve Yunan Ortodoks gruplarına odaklandı. Bu da İslam'ın tartışmalardan dışlanıp dışlanmadığının sorgulanmasına yol açtı.

Anthropic ve OpenAI dahil Amerikalı büyük yapay zekâ şirketlerinin temsilcileri, gelişmiş yapay zekâ sistemlerine etik ve ahlak katma çabalarının bir parçası olarak Hindu, Sih, Yahudi, Mormon, Bahai ve Yunan Ortodoks dini liderleriyle bir araya geldi.

“İnanç-Yapay Zekâ Anlaşması” yuvarlak masa toplantısı olarak adlandırılan bu buluşma, New York'ta gerçekleşti ve Cenevre merkezli "Daha Güvenli Topluluklar için Dinlerarası İttifak" inisiyatifi tarafından organize edildi. Organizatörler, yapay zekâ şirketlerinin gelecekteki modelleri tasarlarken kullanabileceği ortak bir etik ilkeler kümesi oluşturmaya çalıştıklarını belirtiyor.

Katılımcılar arasında şunlar yer aldı:

  • Kuzey Amerika Hindu Tapınak Topluluğu,
  • Sih Koalisyonu,
  • Amerika Yunan Ortodoks Başpiskoposluğu,
  • New York Hahamlar Kurulu,
  • İsa Mesih'in Son Gün Azizleri Kilisesi,
  • Bahai temsilcileri.

Bu girişim, tarihsel olarak organize dinden uzak duran ve yapay zekâ gelişimini genellikle tamamen teknik veya bilimsel bir çerçevede oluşturan Silikon Vadisi için dikkat çekici bir değişim anlamına geliyor.

Yapay zekâ şirketleri neden birdenbire ahlaktan bahsediyor?

Yapay zekâ sistemleri eğitim, siyaset, ruh sağlığı, savaş, istihdam ve kişisel ilişkilerde giderek daha etkili hale geldikçe, teknoloji şirketleri zor bir soruya cevap verme konusunda artan bir baskıyla karşı karşıya kalıyor: "Yapay zekâ nasıl bir ahlaki çerçevede yönetilmelidir?"

Yapay zekâ şirketlerinin yöneticileri ve araştırmacılar yasaların yavaş ilerlediğini ve düzenlemelerin gelişim hızına ayak uydurmakta zorlandığını belirtiyor. Dolayısıyla, “teknik gelişmeler” daha derin etik soruları yanıtlayamıyor.

Toplantının kilit organizatörlerinden Barones Joanna Shields, “dini kurumların” insan ahlaki davranışını yönlendirmede yüzlerce yıllık deneyime sahip olduğunu ve bu nedenle yapay zekâ yönetimini şekillendirmede bir rolü hak ettiğini söyledi.

Anthropic özellikle aktif

Toplantıya katılan büyük yapay zekâ firmalarında Anthropic, zaten dini ve felsefi girdileri araştırma konusunda en agresif olanı gibi görünüyor. Bu yılın başlarında, şirketin San Francisco'daki genel merkezinde, Hristiyan liderlerle özel bir zirve düzenlediği ve ahlak, yas, kendine zarar verme, bilinç ve yapay zekâ sistemlerinin ahlaki statüye sahip olup olamayacağı konularının tartışıldığı bildiriliyor.

Anthropic, zaten chatbot'u Claude'un davranışlarını yönlendirmek için tasarlanmış büyük bir dahili etik çerçeve olan "Claude Anayasası" olarak bilinen bir sistemi kullanıyor. Şirket, bu toplantıda anayasal yapay zekâ, yerleşik etik koruma mekanizmaları ve makine ahlaki oluşumu konularını ortaya attı.

Peki Müslüman liderler neredeydi?

Toplantılarla ilgili haberler ortaya çıkınca, internette herkes, "Peki, Müslüman liderler neden yoktu?" diye sordular. Etkinlikle ilgili haberler ağırlıklı olarak Hindu, Sikh, Yahudi, Hristiyan ve Yunan Ortodoks gruplarına odaklandı. Bu da İslam'ın tartışmalardan dışlanıp dışlanmadığının sorgulanmasına yol açtı.

Gazze ve İran'da yapay zeka kullanımının tartışıldığı ve kısa bir süre önce OpenAI Donanım Şefi'nin, Otonom silahlar ve gözetim konusundaki endişeleri nedeniyle istifa ettiği düşünülürse, Palantir'in CEO'sunun, yapay zekayı batı dünyasının üstünlük aracı olarak tanımlaması göz öne alınırsa, üstüne Trump'ın yapay zeka konusundaki baskısı kaydedilirse, bu önemli bir sorudur. Özellikle de "21.yüzyılın petrolü, veridir" denildiğinde.

Ama Associated Press'in haberine bakılırsa, başka toplantılar da düşünülüyor:  "Müslümanların katılımı, daha geniş kapsamlı girişimin tamamen dışında değildi ve Abu Dabi, Nairobi ve Pekin dahil olmak üzere çeşitli yerlerde gelecekteki toplantılar planlanıyor. New York oturumunda ise, kamuoyuna açıklanan katılımcılar arasında büyük Müslüman teoloji kurumları veya önde gelen İslam alimleri yer almıyordu. Bu eksiklik dikkat çekti çünkü, İslam, dünya genelinde yaklaşık 2 milyar insanı temsil ediyor. İslam etiği, adalet, insan onuru, gözetim, savaş ve ahlaki sorumluluk konularında kapsamlı geleneklere sahip olan Müslüman çoğunluklu toplumlar ise yapay zekayı hızla benimsiyor.”

Yapay zekâ etiğinde Müslüman katılımının önemi

Uzmanlar, İslam hukuku ve felsefesinin yüzyıllardır, özerklik, hesap verebilirlik, niyet, bilgi etiği ve gücün sınırları konularını tartışıyor. Bu temalar, modern yapay zekâ yönetimi sorularıyla büyük ölçüde örtüşüyor.

Birçok analist, erken dönem yapay zekâ etiği tartışmalarından büyük Müslüman ilim kurumlarının dışlanmasının, meşruiyet sorunlarına yol açacağını belirtiyor ve batı merkezli etiğin dayatıldığı suçlamaları ve yapay zekâ ahlak çerçevelerinin yalnızca seçici kültürel gelenekleri yansıttığına dair endişeleri ortaya koyacağını düşünüyorlar.

Ama, birçok Körfez ülkesinin aynı anda büyük yapay zekâ yatırımcıları ve altyapı merkezleri haline geldiğini ve bu durumun gelecekte yapay zekâ etiği tartışmalarına İslam'ın katılımını giderek daha olası hale getireceğini düşünen analistler de var.

Acaba etik yapay zekâ toplantıları, bir çeşit "yapay zekâ aklama” mıdır?

Bu toplantıların anlamlı güvenceler üreteceği konusunda şüpheler var. Yapay zekâ şirketlerinin, etik tartışmaları halkla ilişkiler aracı olarak kullanmaya çalışabileceğini düşünen uzmanlar da var. Yani, bu hengamede, "yapay zekâ ile ilgili ahlaki tartışmalar", konuyla ilgili yeni düzenlemeleri ve şirket gücüyle ilgili daha zor soruları göz ardı etmemize neden olabilir.

Ayrıca, dev haline gelen özel yapay zekâ şirketlerinin, dini girdilerle bile olsa, makine ahlakını tanımlamasına izin vermenin, ideolojik önyargı, sansür, siyasi etki ve kültürel kayırmacılık oluşturabileceği gibi yeni riskler de ortada duruyor.

Yapay zekâ değerleri üzerine daha geniş bir mücadele

Toplantının yarattığı tartışma, küresel olarak ortaya çıkan daha derin bir sorunu gösteriyor. Yapay zekâ sistemleri artık sadece teknik ürünler değil, giderek "değer sistemlerini oluşturan" yeni çerçeveler yaratıyor.  Yani, yapay zekanın kullanıcılara, neleri reddetmesi gerektiği ya da din, şiddet, cinsellik, siyaset ve acıyla nasıl başa çıkılması konularında tavsiye vermesi doğru mudur? Ya da nasıl tavsiyeler vermelidir? Bunlar yapay zekâ yönetiminin geleceği için merkezi bir önem kazanıyor.

Ve teknoloji şirketleri şimdilerde, mühendisliğin tek başına bu soruları cevaplamak için yeterli olmayabileceğini fark etmiş olabilirler.

Sosyal medyadan kripto paraya: İnternet nasıl küresel bir kumarhaneye dönüştü? 

Endişe artık sadece kumar bağımlılığıyla ilgili değil. Endişe, modern internetin mimarisinin kendisinin kumarhane psikolojisi etrafında yeniden tasarlanıp tasarlanmadığıyla ilgili.

Giderek artan sayıda araştırmacı ve teknoloji analisti, modern internetin, kumarhaneler ve slot makineleri tarafından kullanılan aynı psikolojik prensiplere göre işlemeye başladığı uyarısı yapıyor. Bu da bazı uzmanların, dijital yaşamı "küresel davranışsal kumarhane" olarak tanımladığı bir şeye dönüştürüyor.

Antropolog Natasha Dow Schüll'ün çalışmalarına ve 404 Media tarafından yayınlanan "Dünya Nasıl Bir Kumarhane Oldu?" başlıklı son araştırmaya yeniden dikkat çekilmesinin, ardından bu konudaki tartışma yoğunlaştı.

Rapor, internetin baskın iş modellerinin, kullanıcıları doğrudan kumar oynamaya teşvik etmediğini ama dikkati, duygusal aktivasyonu ve sürekli davranışsal katılımı yani bağımlılığı en üst düzeye çıkarmak için, kumarhanelerin içinde on yıllardır mükemmelleştirilmiş aynı etkileşim mekanizmalarının kademeli olarak benimsendiğini iddia ediyor. Rapor, belirsizliğin kendisinin paraya dönüştürüldüğünü öne sürüyor.

Slot makinesi psikolojisi, Las Vegas'tan internete kaçtı

Schüll'ün araştırması, başlangıçta Las Vegas kumarhanelerindeki makine kumarına odaklanmıştı. Çalışması, birçok kumarbazın öncelikle para kazanma motivasyonuyla hareket etmediğini ortaya koydu. Bunun yerine, aralıklı ödüller, belirsizlik ve dopamin takviyesiyle yönlendirilen sürekli bir etkileşim hali olan psikolojik bir "bölge" yaratmak üzere tasarlandıkları ortaya çıktı.

Araştırmacılara göre, birçok modern dijital platform artık aynı psikolojik ortamı yeniden ve yeniden üretiyor. Kullanıcılar, slot makinesi kolunu çekmek yerine, sosyal medya akışlarını yeniliyor, bildirimleri kontrol ediyor, kripto para fiyatlarını izliyor, meme hisselerini takip ediyor, kısa videoları kaydırıyor veya beğeni ve yorumları bekliyor.

Her etkileşim, öngörülemeyen ödüller sunuyor; davranışsal psikologların "değişken ödül pekiştirmesi" olarak adlandırdığı bir mekanizma.

Dikkat ekonomisi interneti değiştirdi

Uzmanlar internet iş modellerinin, reklam gelirlerine, kullanıcıyı elinde tutmaya, etkileşim süresine ve davranışsal veri toplamaya gider ek daha fazla bağımlı hale gelmesiyle, dönüşümün hızlandığını söylüyor.

Kullanıcı dikkati, dijital ekonominin temel ekonomik varlığı haline geldiğinden, platformlar fayda veya bilgi kalitesini maksimize etmek yerine maksimum etkileşimi optimize etmeye başladı.

Bu durum, sonsuz kaydırma, otomatik oynatma sistemleri, bildirimler, seri mekanikleri, kişiselleştirilmiş öneri algoritmaları ve gerçek zamanlı etkileşimin ölçülmesinin yükselmesine neden oldu.

Eleştirmenler, bu sistemlerin tesadüfi tasarım seçimleri değil, kullanıcı bağımlılığını ve çevrimiçi geçirilen zamanı artırmak için bilinçli tasarlanmış ekonomik olarak rasyonel stratejiler olduğunu savunuyor.

Sosyal medya ve finans birleşmeye başlıyor

Rapor ayrıca eğlence, kumar ve finansal spekülasyon arasındaki artan örtüşmeyi de vurguluyor. Las Vegas'tan kaçtığı yorumu yapılan kumar bağımlılığı felsefesi şimdi aşağıdaki uygulamaların temelinde yer alıyor.

  • Kripto para alım satım uygulamaları,
  • Robinhood gibi perakende yatırım platformları,
  • Polymarket ve Kalshi gibi tahmin piyasaları,
  • Spor bahis uygulamaları,
  • Sosyal medya bildirimleri,
  • Algoritmik öneri sistemleri,
  • Ve hatta çevrimiçi içerik akışları.

Kullanıcılar artık slot makinelerinde fiziksel bir kolu çekmek yerine, zaman çizelgelerini yeniliyor, alım satım yapıyor, meme hisseleri satın alıyor veya jeopolitik krizlere ve seçimlere bahis oynuyor. Yani yatırım ve kumar arasındaki çizginin bulanıklaştığı iddia ediliyor. Perakende alım satım uygulamaları giderek artan bir şekilde oyun benzeri arayüzler, anlık geri bildirim döngüleri ve kumarhanelerde kullanılanlara benzer sosyal rekabet mekanikleri kullanıyor.

Meme hisselerinin, spekülatif kripto paraların ve yüksek kaldıraçlı perakende alım satımının yükselişi bu trendi hızlandırdı.  “Meme hisseleri”, fiyatları şirketin gerçek finansal performansından ziyade internet çılgınlığı ve sosyal medya toplulukları nedeniyle yükselen hisselerdir. Örnek olarak, GameStop ve AMC Entertainment sayılabilir. Bu tür hisseler genellikle Reddit grupları, TikTok, X.com, bireysel yatırımcılar, viral memler veya kısa pozisyon sıkıştırma” kampanyaları ile yükseltilir.  Fiyatları son derece hızlı bir şekilde yükselebilir veya düşebilir. Bu tahmin piyasaları yeni "oyunlaştırılmış finans" kültürünün sembolü haline geldi.

Yeni bir ekonomik model: Sürekli etkileşim

Analistler, genç nesillerin giderek risk almanın normalleştiği ve dalgalanmanın eğlence haline geldiği bir ortama sosyal olarak alıştırıldığını belirtiyor. Spekülatif davranış çevrimiçi kimliğin bir parçası haline geliyor.

 Birçok modern sistem artık sadece ürün veya reklam satmak yerine beklentilerden, duygusal gerilimden, dalgalanmadan, davranışsal zorunluluktan ve tekrarlanan kontrol davranışlarından para kazanıyor.  Mesela viral bir gönderi beklemek, hisse senedi fiyatlarının dalgalanmasını izlemek, içeriğin görüntülenme sayısını kontrol etmek, kripto para birimlerinin yükselişini izlemek veya beğeniler ve paylaşımlar yoluyla sosyal onay beklemek bunlara örnek olarak veriliyor.

Savaşlara, siyasete ve felaketlere bahis oynamak

Tahmin piyasaları, bu dönüşümün en açık örneklerinden biridir. Polymarket gibi platformlar, kullanıcıların seçimlerden ve ünlü haberlerinden, askeri çatışmalara ve ekonomik krizlere kadar her şey hakkında spekülasyon yapmalarına olanak tanıyor. Son olarak şu konularda bahisler yer aldı:

  • ABD'nin İran'a saldırıp saldırmayacağı,
  • Seçim sonuçları,
  • Faiz oranı kararları,
  • Ve Jeopolitik istikrarsızlık.

Eleştirmenler, bunun küresel krizlerin spekülatif bir eğlenceye dönüştüğü tehlikeli bir geri bildirim döngüsü yarattığını savunuyor. Destekçiler ise tahmin piyasalarının kolektif zekâ ve finansal teşvikler yoluyla daha doğru tahminler ürettiğini söyleyerek cevap veriyor.

 “Kumarhane kapitalizmi” yapay zekâ çağına giriyor

Üstelik analistlere göre, yapay zekâ "kumarhane mantıklı interneti" yoğunlaştırabilir. Yani yapay zekânın bu dönüşümü önemli ölçüde hızlandırabileceği uyarısı yapılıyor. Çünkü yapay zekâ sistemleri, dikkat çeken ya da kullanıcıları duygusal olarak harekete geçiren unsurlar ve kullanıcıların ne zaman savunmasız olduğu, hangi belirsizlik türlerinin etkileşimi en üst düzeye çıkardığı gibi konularda giderek daha fazla tahmin yeteneğine sahip.

Eleştirmenler, bunun, dijital platformların kullanıcı tutma oranını en üst düzeye çıkarmak için gerçek zamanlı olarak sürekli uyum sağladığı, son derece kişiselleştirilmiş davranışsal optimizasyon sistemlerine dönüşebileceğinden endişe ediyor. Gelecekteki platformlar, genelleştirilmiş bir "kumarhane modeli" yerine, her kullanıcı için ayrı ayrı optimize edilmiş bireyselleştirilmiş etkileşim mimarileri oluşturabilir.

Tartışmanın zamanlaması önemli. Yapay zekâ sistemleri giderek daha fazla kişiselleştirilmiş içerik sunarken, kullanıcı davranışlarını tahmin ederken ve gerçek zamanlı olarak etkileşimi optimize ederken, eleştirmenler internetin bir sonraki aşamasının daha da psikolojik olarak manipülatif hale gelebileceğini savunuyor.

Algoritmik ticaret, sentetik etkileyiciler, deepfake'ler ve gerçek zamanlı tahmin piyasalarıyla birleştiğinde, uzmanlar dijital platformların sürekli uyarım ve spekülatif katılım etrafında inşa edilmiş, son derece otomatikleştirilmiş davranışsal ekonomilere dönüşebileceği konusunda uyarıyor.

Endişe artık sadece kumar bağımlılığıyla ilgili değil. Endişe, modern internetin mimarisinin kendisinin kumarhane psikolojisi etrafında yeniden tasarlanıp tasarlanmadığıyla ilgili.

Kumarhane kapitalizmi, bir manipülasyon sistemi haline geliyor

Anlatmaya çalıştığımız gibi, tartışma artık kumar bağımlılığı veya sosyal medya aşırı kullanımıyla sınırlı değil. Araştırmacılar kumarhane tarzı etkileşim mekanizmalarının dijital kapitalizm, çevrimiçi finans, siyasi medya, eğlence ve hatta yapay zekâ destekli öneri sistemleri için temel oluşturduğuna dikkat çekmeye başladılar.

Tahmin piyasalarının genişlemesi, yeni etik ve ulusal güvenlik endişelerini de beraberinde getirdi. Bazı gözlemciler, savaşlar, darbeler, yaptırımlar veya siyasi istikrarsızlıkla bağlantılı piyasaların manipülasyonu teşvik edeceğini düşünüyor. Bu durumda, dezenformasyonun artacağı uyarısı var.

Eleştirmenler için asıl endişe, internetin insan dikkatini, duygusal değişkenliği ve davranışsal belirsizliği sürekli olarak endüstriyel ölçekte mühendislik ve ticarileştirme yoluyla manipüle eden bir sisteme dönüşüyor olması. Bu anlamda uzmanlar, herkes kumar oynamaya başladığı için değil ama dijital ekonominin, kumarın operasyonel mantığını benimmesi nedeniyle, dünyanın artık kumarhane haline geldiğini iddia ediyorlar.

Aynı zamanda, dünya genelindeki hükümetler bu platformların kumar şirketi gibi mi, finansal türevler şeklinde mi, ya da tamamen yeni dijital spekülasyon kategorileri gibi mi düzenlenmesi gerektiği konusunda çelişkiye düşmüş durumdalar. Düzenleme her zamanki gibi çok geriden geliyor.

Füsun Sarp Nebil / T24                                    

İBB Kent Tarihi ve Tanıtımı Turizm Dairesi Başkanı Merve Gedik: Eminönü turistik bir dekor olsun istemiyoruz; hanların içindeki hayatı tasfiye ettiğiniz anda mirasın önemli bir kısmını kaybetmiş oluyorsunuz -Aslı Atasoy/T24-

İBB Kent Tarihi ve Tanıtımı Turizm Dairesi Başkanı Merve Gedik: Eminönü turistik bir dekor olsun istemiyoruz; hanların içindeki hayatı tasfiye ettiğiniz anda mirasın önemli bir kısmını kaybetmiş oluyorsunuz

"Bizim yaklaşımımızda koruma, sadece yapıyı fiziksel olarak ayağa kaldırmak değil; o yapının taşıdığı gündelik hayatı, hafızayı ve kullanım pratiğini de yaşatabilmek demek. Özellikle Eminönü Hanlar Bölgesi gibi yerlerde bunu ticaretten bağımsız düşünmek mümkün değil. Çünkü burası yüzyıllardır İstanbul ticaretinin kalbinin attığı bir bölge. Hanların duvarlarını koruyup içindeki hayatı tasfiye ettiğiniz anda aslında o mirasın önemli bir kısmını kaybetmiş oluyorsunuz. Dolayısıyla biz burada topyekûn, üst ölçekli ve bölgeye dışarıdan dayatılan işlev değişikliklerini doğru bulmuyoruz"

Günümüzde şehir, salt binaların ve insanların bir araya geldiği fiziksel bir toplamın ötesinde, yaşayan bir organizma olarak ele alınıyor. Artık kenti, içinde nefes alan her canlının hakkını, geçmişin hafızasını ve geleceğe dair ortak arzuları kapsayan kavramsal bir çerçevede okuyoruz. Yani binanın, ağacın, hayvanın ve insanın da eşit haklara sahip olduğu kolektif bir üretim ve yaşam alanı.

Geçen yüzyılın ortalarından başlayan bu değişim, belediyecilik anlayışında da köklü bir dönüşümü beraberinde getirdi. Fransız Marksist Sosyolog Henri Lefebvre’in temellerini attığı “Kent Hakkı” kuramı, şehir sakinlerini hizmet alan tüketiciler olarak görmenin yanlış olduğunu belirtir ve onları yönetimin ve mekanın bizzat ortakları olarak tanımlar. Bu modele göre yerel yönetimler, devletin kontrol mekanizması olmaktan çıkarak tüm bileşenleri kapsayan demokratik bir özyönetim aracına dönüşmelidir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi bünyesinde 2019 yılında kurulan İBB Miras, bu teorik çerçeveyi pratikle buluşturan en somut örneklerden biri. Şehrin hafızasını korurken "mekânsal adalet" ilkesini merkeze alan birim; yapıları korumanın yanında o yapıların içindeki yaşamı da korumayı savunuyor.

İBB Kent Tarihi ve Tanıtımı Turizm Dairesi Başkanı Merve Gedik, "Duvarları koruyup içindeki hayatı tasfiye ederseniz, o mirasın ruhunu öldürürsünüz" diyerek İBB Miras’ın restorasyona bakışındaki kırmızı çizgiyi çekiyor. Merve Gedik ile Hanlar Bölgesi’nin "yaşayan miras" felsefesini, soylulaştırma sancılarını ve ortak hafızanın mülkiyet labirentlerindeki geleceğini masaya yatırdık.

Merve Gedik Yerebatan Sarnıcı'nda...

- İBB Miras, restorasyona “yaşayan miras” felsefesiyle yaklaşıyor. Ancak Eminönü hanları, ticaretin ve karmaşanın en yoğun yaşandığı yerler. Bu hanlarda yaşayanı korumak ile yapıyı korumak arasındaki o bıçak sırtı dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Bizim yaklaşımımızda koruma, sadece yapıyı fiziksel olarak ayağa kaldırmak değil; o yapının taşıdığı gündelik hayatı, hafızayı ve kullanım pratiğini de yaşatabilmek demek. Özellikle Eminönü Hanlar Bölgesi gibi yerlerde bunu ticaretten bağımsız düşünmek mümkün değil. Çünkü burası yüzyıllardır İstanbul ticaretinin kalbinin attığı bir bölge. Hanların duvarlarını koruyup içindeki hayatı tasfiye ettiğiniz anda aslında o mirasın önemli bir kısmını kaybetmiş oluyorsunuz. Dolayısıyla biz burada topyekûn, üst ölçekli ve bölgeye dışarıdan dayatılan işlev değişikliklerini doğru bulmuyoruz. Dünyada da Türkiye’de de bu tarz müdahalelerin çoğu yapaylaşma ve kimlik kaybı üretti. Çünkü bu alanların içinde yüzyıllar boyunca oluşmuş bir ticaret kültürü, kullanıcı alışkanlıkları ve gündelik hayat hafızası var. Elbette dönüşüm olabilir. Zaten tarih boyunca da ticaretin niteliği değişti. Üç yüz yıl önce urgan, halat, çuval satan bir yapı bugün başka ihtiyaçlara cevap veriyor olabilir. Ama burada esas olan, değişimin bölgenin kendi iç dinamiklerinden doğması. Yani kararın yukarıdan verilmesi değil; gündelik hayatın, kullanıcı ihtiyaçlarının ve lokalin kendi dönüşümünün bunu üretmesi. Bizim “yaşayan miras” dediğimiz şey tam olarak bu dengeyi kurabilmek. Yapıyı korurken, o alanın yaşayan ruhunu da korumak.

- Tarihi Yarımada’daki restorasyon projeleri genellikle “soylulaştırma” korkusunu beraberinde getiriyor. Bir hanı ihya ettiğinizde, oranın asıl sahibi olan zanaatkârın veya esnafın yerini lüks kafelere veya butik otellere bırakmamasını nasıl garanti ediyorsunuz?

Soylulaştırma genellikle dışarıdan gelen büyük ölçekli kararlarla ortaya çıkıyor. Yani mevcut kullanıcıyı oradan uzaklaştırıp yerine daha yüksek gelir grubuna hitap eden yeni bir kullanım modeli yerleştirildiğinde. Bizim yaklaşımımız bunun tam tersine dayanıyor. Özellikle Eminönü gibi bölgelerde dönüşümün yerelin kendi ihtiyaçlarından doğması gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü buradaki esnaf, zanaatkâr, taşıyıcı, küçük üretici ya da ticaret erbabı sadece ekonomik bir aktör değil; aynı zamanda bu bölgenin kültürel hafızasının taşıyıcısı. Dolayısıyla yapılacak müdahalelerin bölgenin mevcut yaşamıyla kavga eden değil, onunla birlikte çalışan müdahaleler olması gerekiyor. Belki bazı noktalarda yeni işlevler, kültürel kullanımlar veya kamusal dokunuşlar olabilir ama bunların bölgenin içine kılcal biçimde karışması lazım. Topyekûn bir dönüşüm anlayışıyla değil. Böyle olduğu zaman zaten hem daha kalıcı hem de daha sahiplenilen dönüşümler ortaya çıkıyor. Aynı zamanda soylulaştırmanın da önüne geçilmiş oluyor. Çünkü insanlar kendilerini ait hissettikleri gündelik hayatın içinde kalmaya devam ediyorlar.

Baruthane'nin öncesi...
Baruthane'nin sonrası...

- Hanların büyük bir kısmı özel mülkiyet veya vakıf malı. Kamu kurumu olarak, mülkiyet sorunlarının restorasyonun önünü kestiği noktalarda nasıl bir yol haritası izliyorsunuz? Sadece mülkiyeti belediyede olanlara mı dokunabiliyorsunuz yoksa “ortak miras” hukukuyla özel mülke müdahale yöntemleriniz var mı?

Burada en temel meselelerden biri gerçekten mülkiyet konusu. Eminönü Hanlar Bölgesi çok parçalı bir mülkiyet yapısına sahip. Vakıflar, özel mülk sahipleri, hissedarlar, kamu kurumları. Dolayısıyla bu alanlarda koruma süreçleri doğal olarak daha karmaşık ilerliyor. İBB Miras olarak bizim müdahale kapasitemiz doğrudan mülkiyet ilişkileriyle bağlantılı. Belediyeye ait alanlarda daha doğrudan hareket edebiliyoruz. Çünkü kamu kurumu olarak mülkiyet hakkını gözetmek zorundayız. Ancak bu, özel mülkiyetteki yapılara tamamen kayıtsız kaldığımız anlamına gelmiyor. Uzun süreli kullanım protokolleri, restorasyon karşılığı kullanım modelleri, kurumlar arası iş birlikleri ve ortak çalışma süreçleri gibi farklı yöntemlerle kamusal fayda üretmeye çalışıyoruz. Ama burada esas ihtiyaç tek tek yapılar üzerinden ilerlemekten çok, bölgesel bir koruma ve yönetim modeli geliştirebilmek. Özellikle Eminönü Hanlar Bölgesi gibi çok katmanlı ve çok aktörlü alanlarda; Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı, belediyeler, mülk sahipleri ve uzmanların birlikte çalışabileceği bir alan yönetim planına ihtiyaç olduğunu düşünüyoruz.

Çünkü bu alanlar sadece tekil mülkler değil; İstanbul’un ortak hafızasının parçaları. Bu nedenle kurumlardan ve mülkiyet sınırlarından bağımsız, ortak miras yaklaşımıyla çalışan daha bütüncül karar alma mekanizmaları geliştirilmesi gerekiyor. Aksi halde parçalı müdahalelerle bu kadar büyük ve karmaşık bir tarihi dokuyu sürdürülebilir biçimde korumak çok zorlaşıyor.

- Bugüne kadar Bukoleon Sarayı’ndan Botter Apartmanı’na kadar çok kritik dokunuşlar yaptınız. Peki, Eminönü’nün o eskimiş klima boruları ve tabelalar altındaki hanlar bölgesi için önümüzdeki 5 yılın “majör” planı nedir? Odağınızda neler var?

İBB Miras olarak son dönemde Bukoleon Sarayı’ndan Botter Apartmanı’na kadar çok farklı ölçeklerde ve karakterlerde miras alanlarında çalışmalar yürüttük. Bukoleon Sarayı’nda uzun süre görünmez kalmış arkeolojik mirası koruma altına alıp görünür hale getirdik. Botter Apartmanı’nda ise uzun yıllar metruklaşmış bir yapıyı yeniden kent yaşamına kazandırdık. Aslında bu iki örnek de bizim koruma yaklaşımımızı gösteriyor: Bir yandan fiziksel mirası korumak, diğer yandan onu yeniden gündelik hayatın parçası haline getirmek. Eminönü Hanlar Bölgesi’nde de mesele sadece cephe iyileştirmesi yapmak değil; yüzyıllardır yaşayan bir ticaret dokusunu, kamusal hafızayı ve gündelik hayatı birlikte koruyabilmek. Bu nedenle özellikle bu ölçekte ve nitelikte alanlarda parçalı müdahaleler yerine, farklı kurumların, uzmanlık alanlarının ve mülk sahiplerinin birlikte çalışabildiği bütüncül bir alan yönetimi yaklaşımının gerekli olduğunu düşünüyoruz. Çünkü bu bölgelerin geleceği tek bir kurumun müdahalesiyle çözülebilecek bir mesele değil. Bir yandan fiziksel olarak yıpranmış yapıların restorasyon ihtiyacını karşılamak gerekiyor. Çünkü bazı hanlar ciddi biçimde çöküntü riski altında. Ama diğer taraftan bu alanların yaşayan ticaret dokusunun devam etmesi de gerekiyor. Biz boşaltılmış, sterilize edilmiş, sadece turistik bir dekor haline gelmiş bir Eminönü istemiyoruz. Dolayısıyla burada fiziksel koruma kadar gündelik hayatın, ticaret kültürünün ve kamusal kullanımın sürdürülmesi de önemli. Çünkü kullanılmayan yapı yeniden atıllaşıyor. Korumanın en önemli araçlarından biri de doğru kullanım üretmek.

Botter Apartmanı restorasyon öncesi...
Botter Apartmanı restorasyon sonrası...

- Restorasyon bitince ekip sahadan çekiliyor ama hayat devam ediyor. Restore edilen bu hanların, birkaç yıl sonra eski bakımsız haline dönmemesi için bir yönetim ve denetim modeliniz var mı?

Aslında restorasyon çoğu zaman sürecin başlangıcı. Bir yapıyı restore etme kadar, o yapının sonrasında nasıl yaşayacağını kurgulamak da önemli. İBB Miras’ın yaklaşımında restorasyon sonrası kullanım modeli çok kritik bir başlık. Biz restorasyonu tamamladıktan sonra yapıları ilgili İBB birimlerine devrediyoruz; örneğin İBB Kültür ya da İBB Kütüphane gibi birimler bu alanların programlanmasını yürütüyor. Ancak İBB Miras süreçten tamamen çekilmiyor. Yapının karakterine uygun kullanım biçimleri, etkinlik programları, mekânsal ihtiyaçlar ve zaman içinde doğabilecek yeni müdahale ihtiyaçları konusunda diğer birimlerle sürekli temas halinde oluyoruz. Çünkü bu alanların yaşayan mekânlar olarak kalabilmesi için yönetim modeli en az restorasyon kadar önemli. Koruma sadece fiziksel müdahale değil; sürdürülebilir kullanımın devam etmesini sağlamak da korumanın bir parçası.

- İBB Miras’ın mülkiyeti özelde yapılarda gösterdiği restorasyon başarısı takdir topluyor. Mülkiyeti şahıslara ait ve yüzlerce hissedarı olan Büyük Yeni Han ve Kızlarağası Hanı gibi tescilli devasa yapılar, hukuki çıkmazlar nedeniyle zamana yenik düşüyor. Mülkiyeti sizde olmayan ortak miras niteliğindeki hanlar için maliklerle bir araya gelmek üzerine bir planlamanız var mı?

Aslında tam da bu nedenle biz “ortak miras” kavramını çok önemsiyoruz. Çünkü bu yapılar hukuken özel mülkiyet olabilir ama kültürel olarak hepimize aitler. İstanbul’un hafızasının bir parçasılar. Büyük Yeni Han ya da Kızlarağası Hanı gibi yapılarda yüzlerce hissedarın olması, farklı kurumların yetki alanlarının kesişmesi ve ekonomik zorluklar süreçleri ciddi biçimde zorlaştırıyor. Bu nedenle klasik koruma yöntemleri burada çoğu zaman yeterli olmuyor. Bizim yaklaşımımız, bu alanların sadece tek bir kurumun müdahalesiyle çözülemeyeceği yönünde. Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı, belediyeler, malik temsilcileri ve uzmanların bir araya geldiği yeni yönetim modellerine ihtiyaç var. Özellikle Eminönü Hanlar Bölgesi gibi alanlar için bir alan yönetim planı oluşturulması gerektiğini düşünüyoruz. Bu planın da kişilerden bağımsız, sürdürülebilir ve uzmanlık temelli bir yapıya sahip olması lazım. Çünkü bu alanların geleceği sadece restorasyon yapmakla değil; kullanım, yönetim, ekonomik sürdürülebilirlik ve gündelik hayatı birlikte düşünmekle mümkün olabilir.

Merve Gedik kimdir?

Lisans eğitimini Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Mimarlık Fakültesi’nde tamamlayan Merve Gedik, yüksek lisans eğitimini İstanbul Teknik Üniversitesi Mimari Tasarım Programı’nda, “Mimari Temsilde Hareket İmgesi: Gündelik Hayat ve Sinematografi Üzerinden Bir Okuma” başlıklı tezi ile 2013 yılında tamamladı. Meslek yaşamına mimarlık ofislerinde başladıktan sonra, 2013 yılında Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde göreve başlamış; bu süreçte kültürel mirasın korunması ve restorasyon alanlarında deneyim kazandı.

Aralık 2019 itibarıyla İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kent Tarihi, Tanıtımı ve Turizm Dairesi Başkanlığı (İBB Miras) bünyesinde görev almakta olup, 2021 yılından itibaren İBB Miras Projeler Müdürü olarak; restorasyon uygulamaları, meydan tasarım yarışmaları ve miras alanlarının yeniden işlevlendirilerek kamusal yaşama kazandırılmasına yönelik projelerin geliştirilmesi ve uygulanması süreçlerini yönetti. Aynı dönemde, İstanbul’un simge yapılarında yürütülen kapsamlı restorasyon projelerinde aktif sorumluluk üstlenmiştir. Nisan 2026 itibarıyla Kent Tarihi ve Tanıtımı Turizm Dairesi Başkanı olarak atanmış olup, kültürel mirasın korunması, yeniden işlevlendirilmesi ve kamusal erişimin güçlendirilmesine yönelik strateji ve uygulama süreçlerini yönetmeye devam etmekte.

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -16 Mayıs 2026-

İstanbul Emniyeti'nde kritik atamalar: İBB soruşturmasını yürüten Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürü görevden alındı 

Vali Davut Gül, İstanbul Emniyet Müdürlüğü atamalarını imzaladı. Atamalarla birlikte İstanbul Emniyeti Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nde son 17 ayda üçüncü kez müdür değişikliği gerçekleşti. Mali Suçlarla Mücadele Şubesi’nin yeni müdürü Eyüpsultan İlçe Emniyet Müdürü Çağlayan Kurt oldu. Önceki görevi İstanbul Havalimanı Koruma Şube Müdürlüğü olan ve Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü görevine geldikten sonra İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne (İBB) yönelik soruşturmaları yürüten Orhan Şen, İstanbul Havalimanı Koruma Şube Müdürlüğü görevine geri döndü. Müge Anlı'nın eşi Şinasi Yüzbaşıoğlu da Sarıyer İlçe Emniyet Müdürlüğü'nden Eyüpsultan İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne atandı.

İstanbul Valisi Gül, Emniyet'te yeni atamalara imza attı. Gül tarafından onaylanan listede İstanbul İl Emniyet Müdür yardımcılığı görevlerine Serkan Gömce ve Hasan Demirbağ atandı. İstanbul Emniyeti'nde Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Başkanlığı'na Serhat Kalyoncu, Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü'ne Çağlayan Kurt, İstanbul Havalimanı Koruma Şube Müdürlüğü'ne Orhan Şen, Asayiş Şube Müdürlüğü'ne Mehmet Ali Taşçı, Özel Güvenlik Şube Müdürlüğü'ne Sami Pektaş, Güven Timleri Şube Müdürlüğü'ne Ahmet Çobanoğlu, Bölge Trafik Denetleme Şubesi Müdürlüğü'ne Şükrü Çoşkun atandı.

Önemli ilçelerin müdürleri değişti

Öte yandan Bağcılar İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Mustafa Durantaş, Sarıyer İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Burak Gürakan, Kadıköy İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Halis Erdoğan, Gaziosmanpaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Lütfü Doğan, Beşiktaş İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Hakan Öztürk, Küçükçekmece İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Mustafa Aktan, Başakşehir İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Yusuf Erkan, Eyüpsultan İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne Şinasi Yüzbaşıoğlu atandı.

Kızının çakarlı araç videosu sonrası yaptığı paylaşım tepki çekmişti: Yazar Emin Pazarcı, Akşam gazetesinden ayrıldı 

Avukat kızının çakarlı bir lüks araçtaki görüntüleri sonrası yaptığı açıklama üzerine büyük tepki çeken ve görev yaptığı Akşam gazetesinde zorunlu izne çıkarılan gazeteci Emin Pazarcı, gazetedeki görevinden ayrıldığını açıkladı. 

İktidara yakın Akşam Gazetesi Ankara Temsilcisi Emin Pazarcı'nın avukat kızı Begüm Ece Pazarcı, lüks bir araçta seyahat ettiği anlara içeren bir video yayınladı. Söz konusu videoda araçta çakar düzeneği kullanıldığı fark edilince sosyal medyada büyük tepki oluştu. Emniyet güçleri tarafından yapılan incelemenin ardından, araçta çakarların izinsiz kullanıldığı tespit edildi. Araç sahibine 173 bin 392 lira idari para cezası uygulanırken, lüks otomobil bir ay süreyle trafikten men edildi.  Kızı hakkındaki eleştiriler sosyal medyada hızla büyüyünce, baba Emin Pazarcı tepkilere sosyal medya hesabından "Ulan it kopuk takımı... Çakarlı araç mı arıyorsunuz? Kızımda değil bende var. Ama bir kere bile kullanmadım. Tersini ispat eden çıkarsa, alnını karışlarım!" ifadeleriyle cevap verdi. Eski AKP MKYK üyesi Şamil Tayyar, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Pazarcı'nın söz konusu paylaşımları nedeniyle üç ay boyunca zorunlu izne çıkarıldığını duyurdu. Pazarcı, zorunlu izne çıkarılmasının ardından görevinden ayrıldığını açıkladı. “Arkadaşlarla el sıkıştık” diyen Pazarcı paylaşımında şöyle dedi: “Akşam Gazetesi'nden anlaşıp ve Ankara'daki arkadaşlarla el sıkışıp ayrıldım. Ankara Temsilciliğine getirilen Yusuf Alabarda'ya yeni görevinde başarılar dilerim.”

Kızının çakarlı araç videosu sonrası yaptığı paylaşım tepki çekmişti: Akşam gazetesi yazarı Emin Pazarcı, zorunlu izne çıkarıldı.

Başsavcılık, AKP'li vekilin oğlunun okula silahla gittiği iddiasını reddetti, haberlere soruşturma başlattı: Bazı öğrenciler boncuk tabanca getirmiş 

Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı, AKP Aydın Milletvekili Seda Sarıbaş'ın çocuğunun okuduğu okula silahla götürdüğü yönündeki haberler hakkında soruşturma başlatıldığını açıkladı. Sarıbaş'ın oğlunun okula silah götürdüğü iddialarını reddeden Başsavcılık, bazı öğrencilerin okula boncuk tabanca getirdiğini ifade etti. 

AKP Aydın Milletvekili Seda Sarıbaş'ın çocuğunun okuduğu okula silahla götürdüğü iddia edildi. CİMER'e başvuran öğrenciler Sarıbaş'ın çocuğunun okula önce bıçak ardından da silahla geldiğini öne sürdü. Öğrencilerin iddiasında göre durum okul müdürüne bildirildi ancak öğrenciye ceza verilmediği öne sürüldü. Aydın Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yapılan açıklamada yapılan haberler hakkında soruşturma başlatıldığı açıklandı. 

Başsavcılıktan yapılan açıklamada, bazı basın yayın kuruluşlarında "Milletvekilinin oğlu okulu silahla bastı", "Aydın'da milletvekilinin oğlu hakkındaki okulu silahla bastı iddiası CİMER kayıtlarına geçti" şeklinde haberlerin çıkması üzerine basın açıklamasının yapılmasına ihtiyaç duyulduğu belirtildi.

https://t24.com.tr/gundem/bassavcilik-akpli-vekilin-oglunun-okula-silahla-gittigi-iddiasini-reddetti-haberlere-sorusturma-baslatti-bazi-ogrenciler-boncuk-tabanca-getirmis,1322152

 4 öğrenci CİMER’e şikâyet etti, başsavcılık iddialar hakkında soruşturma başlattı: “AKP’li vekil Seda Sarıbaş’ın oğlu okula silahla gitti, olay kapatıldı” iddiası

Öne Çıkan Yayın

Prof. Dr. Ahmet Yaşar: Oteller hafızayı siler; hanlar, fotoğraf çekilen bir dekora dönüşür -Aslı Atasoy/T24-

Tarihçi Prof. Dr. Ahmet Yaşar, Eminönü’ndeki hanları, geçmişin toplumsal ve gündelik hayat ilişkilerini fiziksel dokusunda taşıyan "kat...