15. yüzyıldan bugüne Eminönü ve eşsiz hanları: Dünya mirası kime emanet? + Restorasyon duayeni Prof. Dr. Zeynep Ahunbay: Hanlar, Osmanlı’nın son döneminde satıldığı için zor durumda; depremde yok olmamaları için kamu desteği gerekir -Aslı Atasoy/T24-

15. yüzyıldan bugüne Eminönü ve eşsiz hanları: Dünya mirası kime emanet? 

İBB Kültürel Miras’ın hazırladığı Kültür Varlıkları Envanterine göre Fatih’te kayıtlı 292 han var. İstanbul genelinde ise 500’ün üzerinde han inşa edildiği düşünülüyor. Şimdilerde çoğu han artık hayatta değil. Bazıları otel oldu. Restore edilmeden yaşayanlar ise asıllarına uygun olmayan eklemeler ve bakımsızlıklarla hayatta kalma mücadelesi veriyor.

İstanbul eşsiz kültür varlıkları ile her dem dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış bir şehir. Fatih Sultan Mehmet’in temellerini attığı, dünyanın ilk AVM’lerinden olan Kapalıçarşı 1461 doğumlu. Bugünlerde çarşı esnafı “işler kesat” diyor ancak yine de her gün yüz binlerce ziyaretçinin çoğunluğu sosyal medya hatırına da olsa 4 bin dükkanlı bu muhteşem labirenti arşınlıyor. Oysa şehrin gizli zenginliği, o kalabalığın hemen yanı başında Tarihi Yarımada’daki Eminönü hanlarında saklı.

İnsanlığın ortak mirası

İnsanlığın en büyük izleri arasında yer alan bu kültür varlıkları belki de hafızanın bizlerle konuşma biçimi. İster koruma altına alınmış ister kaderine terk edilmiş olsun hepsi eşsiz hikâyeler anlatıyor. Hem de bizim dinleyip dinlemediğimize aldırış etmeden.

Kültür hukukçusu John Henry Merryman; değer atfedilen kültür eserlerinin bulundukları yerden bağımsız, “insanlığın ortak mirası” olarak ele alınması ve korunması gerektiğini söylüyor. Merryman’ın bu savı bir yandan çok tartışmalı çünkü eserlerin ait oldukları yere gönderilmesini savunanlar çoğunlukta. Haksız da değiller. 

Önemli kültür kuramcılarımızdan felsefeci Nermi Uygur ise varlıkların neden korunması gerektiğini duygusal bir yerden açıklıyor; “Kültür; insanın kendini, kendi evinde hissetmesini sağlayacak bir dünya ortaya koymasıdır.” 

Evde olmak güvende olmak

İnsanın kendini evinde yani güvende hissetmesi işte tüm sır bu aidiyet duygusunda saklı. Burada “Genius Loci” yani mekânın ruhu kavramı devreye giriyor. Güzel mekânların ruhu insanın ruhunu da güzel besliyor. Konu bu kadar basit ama çok derin. O yüzden mekânı ve ruhu korumakta fayda olduğu aşikâr. 

Hele de bu eserlerin, zamana iz bırakma gayesi olmadan salt gündelik hayatın parçası olarak tasarlanmış olduklarını bilmek onları daha da çekici kılıyor. Çabasız ihtişam.

Dünya mirası kime emanet?

İstanbul’daki tarihi yapılar 1985 yılından bu yana UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alıyor. Yani insanlığın ortak mirası olarak kabul edilen eserler, "Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi" (1972) uyarınca bulundukları ülke tarafından korunmak zorunda. 

Türkiye elbette yekpare bir yapı değil. Kamu kurumları, özel sektör, sivil toplum kuruluşları ve ülke sakinleri dünya mirasını koruma sorumluluğuna ortak.

Gelgelelim bunca zamandır bu sorumluluk yeterince dikkate alınmadığı için ortaya çıkan tablo pek iç açıcı değil. En azından Eminönü’ndeki Hanlar Bölgesi için durum böyle. Daha içler acısı yerler de var elbette ama bu kez konumuz Eminönü’nün hanları.

Eminönü ve eşsiz hanları

Kapalıçarşı dünyanın vitriniyse, etrafındaki hanlar bu vitrinin gerisindeki gizli odalar desek yeridir. Şehrin merkezinde yer alan ve geçmişte para akışının en yoğun olduğu yer olan Tarihi Yarımada’nın belki de en az kıymeti bilinen parçaları.

Günün karmaşasında insan trafiği içinde hayatına devam edip, gün sonunda aniden el ayak çekilince kendilerini gösteriyorlar. Hem de ne göstermek! Altın saatlerde gölgeler uzadıkça renkler, mimari incelikler ortaya çıkıyor ve mekânın ruhu taş duvarlarda konuşmaya başlıyor. Merak etmeyin Osmanlıca bilmenize gerek yok, dileyen fotoğraf da çekebilir.

15. yüzyıldan bugüne

İstanbul dünyada en çok han olan şehirlerden. Han geleneği Osmanlı İmparatorluğu’nun şehirlerarası ulaşımı kolaylaştırmak için yaptırdığı kervansaraylara dayanıyor ki bunlara “menzil hanı” da deniyor. Osmanlı bu geleneği Selçuklu’dan almış. Selçuklu öncesinde de pek çok uygarlıkta hanlar var. İşlevleri o çağlar için göz kamaştırıcı.

Hanlarla ilgili ilk araştırmaları yapan isimlerden Dr. Ceyhan Güran, “Türk Hanlarının Gelişimi ve İstanbul Hanları Mimarisi” (1978) isimli kitabında, hanları “Bir avlu etrafını çeviren revaklar ve gerisindeki mekanlardan oluşan yapılar” olarak tarif eder. Elbette tanımı bu kadar sade olsa da işlevi çok geniş. 

Yüzlerce yıldır ayaktalar

Tarihi 15. yüzyıla uzanan hanlar, ticari hayatın gereklilikleri nedeniyle hayata geçirilir. Çünkü Fatih Sultan Mehmet’in fermanı ile Ayasofya Vakfı’na gelir sağlamak amacıyla yapılan Cevahir Bedesteni ile Kapalıçarşı’nın küçük versiyonu ortaya çıkınca bölgede ticaret hızlanır. Malını satmak için gelen tüccarlara dükkân, amelelere bekar odaları ve atlara ahırların yer aldığı tasarımlarıyla hanların yapılması zaruri olur. Taş ve tuğladan ibaret bu yapılar, bir yandan da yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan birer zanaat aktarım merkezi olarak kültür taşıyıcısı görevini üstlenir. Yemeniciden sadekâra, mıhlamacıdan saraca ince insan emeğinin incelikle aktarıldığı yerlerdir. 72 milletten insanla İstanbul’un mimari karakterinde tamamlayıcı olurlar.

Çarşı büyüdükçe ki bu süreç 250 yılı bulur, etrafındaki Rüstem Paşa, Tahtakale, Mercan, Sururi, Dayahatun, Beyazıt ve Kapalıçarşı mahallelerinde 16 han kullanıma açılır.

Hanlar aynı zamanda Osmanlı vergi sistemi ile lonca yapısının merkezinde yer alır. Malın şehre girdiği, kontrol edildiği ve narh sistemi olarak isimlendirilen alt ve üst satış limitlerinin belirlendiği yerlerdir. Ticari hayatın ekonomik ve ahlaki sistemin kuralları buralarda gelişir.

Kürkçü Han hâlâ hayatta

Kürkçü Han, Eminönü’deki ilk han ve dönemin veziri Mahmut Paşa tarafından mimar Atik Sinan’a yaptırılır ve 1467 yılında hayata geçer. Fatih Sultan Mehmet döneminden kalan tek yapı olması nedeniyle çok kıymetlidir. Mahmut Paşa Yokuşu’nda yer alan 2 avlulu bu hanın zemin katı işyeri üst katı ise konaklama amacıyla hizmete açılır. Elbette atlar unutulmaz, onlar için de bir ahır yapılır. Ne mutlu ki Kürkçü Han hâlâ yaşamaya devam ediyor. 

İlk başta ahşap olan hanlar daha sonra taş ve tuğlanın birlikte kullanıldığı kargir binalar olarak inşa edilir. Tonoz ve kubbe tarzı örtü sistemi kullanılır. Farklı amaçlar için yapılmış hanlar da vardır. Mesela devlet misafirlerinin konaklaması için Elçi Han’ı misafirhane olarak yaptırılır. 

Kürkçü Han, 1937

Farklı üsluplar

Başlangıçta Osmanlı mimarisi daha sonraları ise zamanın ruhuna uygun olarak farklı mimari gelenekler ile her biri birbirinden güzel hanlar ortaya çıktı. Varlıkları ve işlevleri ile hayatı güzelleştirip kolaylaştırdılar.

Bizans döneminde başlayan ticaretin Osmanlı zamanında yükselmesi ile hanlar dönemi 20. yüzyıla dek sürdü. En gösterişli zamanlarını 18. yüzyılda yaşadılar. Yaklaşık 500 yıl boyunca ticaretin nabzını tuttular, bazıları farklı biçimde de olsa hâlâ tutmaya devam ediyor. 

İBB Kültürel Miras’ın hazırladığı Kültür Varlıkları Envanterine göre Fatih’te kayıtlı 292 han var. İstanbul genelinde ise 500’ün üzerinde han inşa edildiği düşünülüyor. Şimdilerde çoğu han artık hayatta değil. Bazıları otel oldu. Restore edilmeden yaşayanlar ise asıllarına uygun olmayan eklemeler ve bakımsızlıklarla hayatta kalma mücadelesi veriyor. 

Oteller bölgesi

Hanların otellere dönüştürülmesi uzun zamandır gündemde. Son 20 yıldır bu konuda çalışmalar hız kazandı ve bölgedeki bazı hanlar lüks otel olarak hizmet vermeye başladı. Uzun yıllar İstanbul Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan ve bir dönemin işkence merkezi olan Sansaryan Han bugün beş yıldızlı bir otel. Mimar Kemaleddin’in mirası olan görkemli 4. Vakıf Han ise Legacy Ottoman ismiyle turistleri ağırlıyor. Geçmişte tüccarların konakladığı, malların istiflendiği bu devasa taş yapılar şimdi ışıltılı lobilerde, şık odalarda ağırladıkları insanlarla bambaşka hikâyeler biriktiriyor. 

Hayatına Legacy Ottoman olarak devam eden 4. Vakıf Han

Hanların otele dönüşmesi, dışarıdan bakıldığında metruk bir yapının "kurtarılması" gibi görünse de aslında içindeki o kadim zanaat kültürünün yok edilmesi anlamına da geliyor. Binayı fiziken yaşatan bu hamle, ne yazık ki onun ruhunu, esnafını, ustasını ve asırlık üretim hafızasını oradan söküp atıyor. Oysa bir yeri ya da şeyi dönüştürürken katılımcı süreç tasarımıyla bezeli, rasyonel, sağlıklı bir önermenizin olması beklenir. Orada çalışan ustalara, insanlara “Burayı otel yapıyoruz siz de nereye giderseniz gidin” demek topluma, kültüre her açıdan yapılmış haksızlık.

Aslında temel mesele, hanı salt bir bina olarak görmek yerine süregelen hayatı tamamlayan bir varlık olarak görmekte yatıyor. Eleştirel miras kuramcısı Laurajane Smith, mirasın fiziksel nesneden ibaret olmadığını asıl mirasın o nesne etrafındaki sosyal hayat olduğunu savunuyor. Bu bakış açısıyla, bir hanı tamamen lüks bir otele dönüştürmek yapıyı fiziken kurtarsa da ruhunu sahipsizleştirmek anlamına geliyor. 

“Metruk hanların lüks otellere dönüşmesi neden sizi rahatsız ediyor” diye soranlara Smith’in savını uyarlayarak şöyle yanıt verebiliriz: “Farklı bir koruma modeli mümkün. Hanın üst katları turizme hizmet ederken, alt katlarındaki zanaat atölyelerinin ve geleneksel esnafın korunduğu karma bir işlev tasarımı, yapının sadece dekor olarak kalmasını engeller.”

Böylece eleştirel miras çalışmaları alanında uzman olan David Lowenthal’in uyardığı gibi, o han “icat edilmiş ya da dondurulmuş geçmiş” nesnesi olmaktan çıkar. Bugünün ekonomik gerçeklerine uyum sağlar ve asırlık zanaat hafızasını kanlı canlı geleceğe taşır.

Geleceğe miras

Evet bir kısmı vakıf bir kısmı da özel mülkiyete tabi olan hanlar yavaş yavaş değişiyor, dönüşüyor. Onlara bakıp geçmişin zenginlikle dolu şaşaalı dönemleri de görebilirsiniz şimdinin klima borularını da. Ancak kesin olan şu ki bu halleri bile çok etkileyici. 

Eminönü’ndeki Hanlar Bölgesi’ne yakından bakarak, kimlik politikalarından doğru koruma yaklaşımlarına işin bilimsel ve felsefi boyutuna uzanan bir dosya hazırlamak istedik. Mimar Zeynep Ahunbay, İBB Kent Tarihi ve Tanıtımı Turizm Dairesi Başkanı Merve Gedik, mimar Bağış Kankotan, tarihçi Prof. Dr. Ahmet Yaşar, müze bilimci Yeşim Kartaler, fotoğraf sanatçısı Timurtaş Onan ve gümüş ustası Şahin Karaman sorularımı yanıtladı.

Bir hanın anatomisi

Dr. Ceyhan Güran’ın envanter çalışmalarına göre, hanları eşsiz kılan temel özellikler:

Hanlar, büyük külliyelerle (cami kompleksleri) boy ölçüşmeye çalışmaz. Aksine kentin silüetini tamamlayan, sokağın eğimine ve dar kavislerine uyum sağlayan formlara sahiptir. Genellikle iki veya üç katlıdırlar. Zemin kat; malların istiflendiği serin mahzenler ve dükkanlarla sokağa açılır. Üst katlar tüccarların konakladığı, içinde birer ocağı ve nişi bulunan "bekar odası" olarak avluya bakar. Bir hanın mimari ruhu avlusundan belli olur. Revaklar ise esnafın hem güneşten korunduğu hem de komşusuyla hasbihal ettiği birer sosyalleşme alanıdır. İstanbul hanlarının karakterini "küfeki taşı" ile tuğladan oluşan almaşık duvar örgüsü belirler. Bu örgü, yapıya hem depreme dayanıklı bir esneklik hem de yüzyıllar geçse de eskimeyen bir renk paleti sunar. Hanlar, dışarıdan bakıldığında tek bir büyük kapısı olan kaleyi andırır. Amaç içindeki değerli mallar ile tüccarların güvenliğini sağlayan korunaklı bir ticaret alanı yaratmaktır.

Meraklısı için okuma listesi: 

Müller Wiener – İstanbul’un Tarihsel Topografyası 

Dr. Ceyhan Güran - Türk Hanlarının Gelişimi ve İstanbul Hanları Mimarisi Tarihi Yarımadadaki Osmanlı Dönemi Hanları 

Jacques Pervititch - Sigorta Haritaları

/././

Restorasyon duayeni Prof. Dr. Zeynep Ahunbay: Hanlar, Osmanlı’nın son döneminde satıldığı için zor durumda; depremde yok olmamaları için kamu desteği gerekir 

Eminönü’nün tarihi yokuşlarından Divanyolu’na uzanan bu taş yapılar, geçmişte kentin ekonomi merkezi oldu. Bugün ise bakımsızlık, kontrolsüz turizm ve beklenen deprem arasında sıkışmış durumdalar. Koruma dünyasının duayeni Prof. Dr. Zeynep Ahunbay ile hanları konuştuk.

İstanbul’un en eski yerlerinden olan Tarihi Yarımada’da, yüzyıllardır ticaretin nabzını tutan hanlar, bugün "eski" yapılar olarak görülse de kentin en canlı organik bağlarından birini temsil ediyor. Fatih Sultan Mehmet döneminden bugüne, vakıf kültüründen özel mülkiyete evrilen bu devasa miras ya otelleşerek kimliğini kaybedecek ya da doğru koruma yöntemleriyle kentin yaşayan belleği olmaya devam edecek. Restorasyon dünyasının duayen ismi Prof. Dr. Zeynep Ahunbay ile hanların dününe, bugününe ve henüz geç olmadan yapılması gerekenleri konuştuk..

Prof. Dr. Zeynep Ahunbay

- Mimari birer yapı olmanın ötesinde, hanlar İstanbul’un kültürel geçmişinde tam olarak neyi temsil ediyor?

Tarihi Yarımada’daki hanlar, geçmişi Bizans dönemine uzanan bir ticari alanda bulunmaktadır. Haliç kıyısında Eminönü’nden, Divanyolu’na- Çemberlitaş ve Bayezıt’a kadar yükselen yamaçta tarihi kentin ticari merkezi gelişmişti. Osmanlı döneminden kalan çok sayıda arasta, kapan, han ekonomik yaşamın boyutuna, yoğunluğuna işaret etmektedir. Kara ve deniz ticareti ile şehre gelenler buradaki tüccarlarla bağlantı kurar, alışveriş yapar, konaklarlardı. Dolayısıyla Hanlar bölgesi İstanbul’un ticari yaşamının merkezi, belleği olarak tanımlanabilir.

Günümüzde Hanlar bölgesinde üretim, depolama, perakende, toptan satış işleri yoğun olarak sürmektedir. Ancak zamanla yapılar ve kullanımları değişmiş; Fatih döneminden başlayarak, birçok sultan, vezir, varlıklı kişinin cami, medrese gibi eserlerine gelir sağlamak için vakfettikleri han ve hamamlar satılarak ilk işlevlerinden farklı amaçlarla kullanılır olmuşlardır. Mahmut Paşa’nın camisine yakın bir konumda bulunan hamamı ve Kürkçü Hanı bu değişime örnek yapılardır.

Ticari işlevi devam eden, sokakları, çeşmeleri, sebil, han ve hamamları ile çok değerli olan Hanlar bölgesindeki tarihi yapıların birçoğu bakımsız durumdadır. Yapım teknikleri, tasarımları yapıldıkları döneme, yaptıran kişinin ayırdığı maddi kaynağa göre farklılık gösteren hanlar uzun yaşamları içinde yangın, deprem gibi felaketlerden etkilendiklerinden, 20. yüzyıla yarı harap durumda girmişler; 20. yüzyılda da özensiz onarımlar sonucu büyük değişime uğramışlardır. Kültür varlığı olarak değeri pek bilinmeyen hanların korunması özel ilgi ve çaba gerektirmektedir. 

- Günümüzde hanlar genelde “eski ve bakımsız” yerler olarak algılanıyor. Ancak Eminönü’ndeki bu yapıların içinde hala çok ciddi bir ticari üretim döngüsü ve yaşayan bir usta-çırak hiyerarşisi söz konusu. Hanların şehirle kurduğu bu organik bağ, bugün yapılan “iyileştirme” çalışmalarından veya işlev değişikliklerinden nasıl etkileniyor?

Hanların kullanımı devam ediyor ancak bakımsızlık, özgün tasarımı değiştiren, genel görünüşü bozan ekler, uyumsuz yenilemeler mimari değerlerini zedeliyor, kavranmalarını güçleştiriyor. Kargir yapı sisteminin özelliklerini bilmeden yapılan müdahaleler tarihi yapıların güvenliğini tehdit ediyor. Tarihi hanların beklenen İstanbul depreminden önce sağlamlaştırılması, hasarlı duvar, kemer, tonoz ve kubbelerin güvenli hale getirilmesi için çalışmalar yapılması gerekli. Birçok handa hücre ve revakların mekânsal özelliklerinin değişime uğradığı gözleniyor. Hücrelerdeki ocak, niş, pencere gibi ayrıntıların korunması, avlu ve çatıların eklerden arındırılması gerekiyor. Onarımlar öncesinde özgün yapım malzeme ve tekniklerinin araştırılması, ayrıntılı belgeleme yapılarak, proje hazırlanması söz konusu. Restorasyon projelerinin kargir yapı konusunda bilgili mühendis ve mimarlarca yürütülmesi önemli. 

Günümüzde tarihi kentlerimizde bulunan bazı hanlar restore edilerek otel, lokanta gibi işlevlerle kullanılmaktadır. Yeni kullanımın tarihi hanın mimari özelliklerine saygılı bir yaklaşımla yürütülmesi, hanın kentin belleğindeki yerinin gözetilmesi önemlidir. Otel olarak kullanılan tarihi hanlara bir örnek olarak Edirne’de bulunan Rüstem Paşa Kervansarayı verilebilir.  Mimar Sinan’ın eseri olan ve 1960’tan bu yana otel olarak kullanılan hanın otele dönüştürülmesiyle ilgili önemli sorun hücrelere eklenen banyo ve diğer tesisat konusudur. Çağdaş konaklama tesislerinde her odada banyo-tuvalet olması istenmektedir. Yeniden kullanım projelerinin en az ekle, özgün ayrıntıları zedelemeden gerçekleştirilmesi istendiğinden mekanların bölünmesi, bazı duvarların kaldırılması gibi müdahaleler sıkıntı yaratmaktadır. Yeniden kullanımlarda tarihi dokuyu olabildiğince koruyan projeler hazırlanması hedeflenmelidir. 

- Bir yapıyı pırıl pırıl bir yapıya dönüştürmekle, onu kendi haline bırakıp çürümesine göz yummak arasında bir orta yol yok mu? Eski bir hanın içindeki yaşamı” olduğu gibi korumayı, nasıl başarabiliriz?

Tarihi yapıların yaşatılması için sürekli bakım onarım çalışmalarına gerek vardır. Bozulan yüzeylerin onarımı, çatıların bakımı harabiyeti önler. Yeniden kullanım projelerinin titiz çalışmalarla yürütülmesi gerekir. Tescilli kültür varlıkları geleneksel malzeme ve yapım teknikleri ile onarılırlar. Onarımlar sırasında yapıların yüzeylerinde zamanla oluşmuş, ‘patina’ denilen, katmanı korumak önemlidir. Tarihi hanların içindeki yaşamın korunması konusu dikkatle, çok yönlü olarak değerlendirilmelidir. Hanın geçmişteki ve günümüzdeki işlevi, anlamı gözden geçirilmelidir. Günümüz kullanımının yörede hala etkin olan geleneksel zanaatlarla bağlantısı, günümüz sanat ortamına katkısı, ticari getirisi, anlamı tartışılmalıdır. Eski bir hanın içinde günümüzde yürütülmekte olan faaliyetler geleneksel sanata çağdaş bir katkı sağlıyorsa, ekonomik olarak uygunsa, hanın sınırlı dokunuşlarla onarılması oradaki üretim faaliyetini destekleyecek, olumlu bir gelişme sağlayacaktır.   

Tarihi hanların korunması sürecinde, taşıyıcı sisteminin güvenliği açısından tehlikeli titreşimler yaratan, havayı kirleten faaliyetlerden arındırılması gerekir. Eğer tarihi bir han günümüzde demir döküm işleri için kullanılıyorsa, bu amaçla içinde değişiklik yapılmış, hücreleri arasındaki kargir duvarlar kaldırılmışsa, faaliyetinin durdurulması gerekir. Kötü kullanımın durdurulmasının ardından, tarihi yapının ayrıntılı olarak incelenmesi, gerekli sağlamlaştırma işlemlerinin yapılması gerekir. 

- Siz kariyerinizin büyük bir bölümünü Dünya Mirası anıtlarına adadınız. Bu yapıların restorasyonunda yıllarca çalıştınız. Hanlardaki durumu yanlış ve doğru uygulamalar perspektifinden nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hanlardaki işgal ve kötü kullanımları 1970’li yıllardan bu yana izliyorum. Doktora konum 17. Yüzyıl Osmanlı Mimarlığı ile ilgiliydi. Bu kapsamda İstanbul’daki Büyük Valide ve Vezir hanlarını incelemiştim. Çok harap, bakımsız durumda olmalarına üzülmüştüm. 1999 depreminden sonra bu yapıların durumunu merak ettim ve yakından inceledim.  Korunmaları için ne yapılabilir, diye düşündüm.  Kötü durumda olan bu önemli yapılar beklenen güçlü depremde büyük kayıplar yaşayabilirler. Aslı vakıf olan hanların satılarak elden çıkarılmış olmasının, kamunun onlarla ilgili sorumluluğunu üstünden atması için yeterli bir gerekçe değil kanısındayım.  Hanların hak ettikleri nitelikli onarımlarla yaşatılmaları sağlanmalı. Bu yönde kamu desteği gerekli. Halen özel mülkiyette olan tarihi hanların ulusal değerleri dikkate alınarak projelerinin, uygulamalarının Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla, bilim kurulları oluşturularak hazırlanması ve uygulanması uygun olacaktır. 

Şu anda yürütülmekte olan han restorasyonlarıyla ilgili sorunuzu Laleli Taşhan üzerinden yanıtlamaya çalışacağım. Laleli Külliyesi’nin parçası olan Taşhan satılmış ve otel olarak kullanılmak üzere restore edilmekte. Yerine giderek yapılmakta olan çalışmayı görmek istedim ancak Han’a girmeme izin verilmedi. 18. yüzyıla tarihlenen Taşhan’ın girişinde onarımıyla ilgili bir tabela yok. Hangi firma yapıyor, ne zaman bitecek öğrenemedim. Yapının etrafını dolaştım.  Cephelerde bazı özensiz müdahaleler gözledim. Özellikle giriş cephesinde od taşından yapılmış ve yeşil renkle olan söve taşlarının beyaz renkli bloklar kullanılarak yenilendiğini, güney cephedeki bütünlemelerin beyaz harçla yapıldığını, onarımda renk ve malzeme dokusuna özen gösterilmediğini gözledim. 

Hanların onarımı kapsamlı projeler gerektirdiğinden, uygulama deneyimi olan koruma uzmanı ekiplerce yapılmalı. İlk yapıldığı dönemden kalan kısımların kendi malzeme ve tekniğiyle, 1766 ve 1894 depremlerinden sonra yenilenen kısımların ise onarımın yapıldığı dönemin yapım teknikleri dikkate alınarak uygulanmasına özen gösterilmesi önemli. Böylece onarım sonrasında yapıları inceleyenler hanların zaman içinde geçirdikleri değişimleri, onarımları okumak olanağı bulabilirler. 

- Bugün dünyanın her yerindeki lüks oteller ve alışveriş merkezleri birbirinin neredeyse aynı. Eminönü hanlarının da otellere dönüştürülmesi başladı ve kalanların da otel olması fikri zaman zaman gündeme geliyor. Bu gelişme olursa neler olur?

Eminönü’ndeki hanların bir kısmının otele dönüştürülmesi dikkatle ele alınması gereken bir konu. Otellerin hangi konfor düzeyinde olacağı önemli. Odalarda banyo, havalandırma vb. tesisatın olması istendiğinde tarihi hanlar fazla müdahaleye maruz kalıyorlar. Bu da istemediğimiz bir durum. Dönüşümün “tarihi kervan yolcularının yaşadığı konaklama deneyimini” yaşamak isteyen turistlere yönelik olarak, daha düşük konforlu, pahalı olmayan konaklama yapıları şeklinde olması hedeflenirse, hanlar az müdahaleyle, özgün işlevlerine yakın biçimde değerlendirilebilir. 

- Eminönü hanlarının o kendine has zanaat odaklı yapısı, İstanbul’a küresel ölçekte nasıl bir “ayrıcalıklı değer” katıyor?

Eminönü hanlarında çok sayıda işkolu çalışıyor. Bunların bir kısmı tarihi kullanımlarla ilgili. Birçoğu da yeni. Tarihten gelen zanaatların sürdürülmesi önemli ve nitelikleri onların uluslararası düzeyde tanınırlığını ve takdirini sağlıyor. Günümüzde etkin olan sanatlardan biri kuyumculuk. Kapalıçarşı’ya yakın hanlarda kuyumcu esnafının atölyeleri bulunuyor. Turistlerin Kapalı Çarşı’nın ışıltılı mekanından sonra, kuyumcu esnafının ve diğer zanaatkarların atölyelerini ziyaret etmeleri, incelikli işlerin nasıl yapıldığını görmeleri ilgi çekici olabilir.  Atölye ziyaretleri için hanların rahat dolaşılabilir olmaları gerekir. Atölyeleri ziyarete açmak için yapılacak müdahaleler projelendirilebilir ve onay alınarak uygulanabilir. Ancak bazı geleneksel zanaatlar zor koşullarda, sıkışık ortamlarda yapılmakta; esnaf sıkıntı yaşamaktadır. Bölgenin sağlıklı hale getirilmesi kapsamında ayıklamalar yapılması, ihtiyaç duyulan alanlarda, esnafa tarihi merkez dışında geniş atölyelerde çalışma olanağı sağlanması tercih edilebilir. Böylece büyük mimari değer taşıyan hanların daha iyi koşullarda sunulabilmesi, avlu ve revaklarının sahip olduğu mekânsal, görsel etkinin daha iyi kavranması mümkün olabilir.

- Sizin her zaman vurguladığınız Venedik Tüzüğü, “koruma” ile “yeniden yapım” arasına keskin bir çizgi var. İstanbul’daki han restorasyonları, uygulamalardan nasıl etkileniyor? Bilimsel bir restorasyonun “yaşanmışlık izlerini” yok etmeden yapılması teknik olarak neden bu kadar zor görülüyor?

Hanların restorasyonunda özellikle deprem hasarı görmüş bölümlerin onarımı, yeniden yapımı söz konusu olabiliyor. Ancak her zaman yeniden yapmak için yeterli veri bulunamıyor. Bu durumda var olan belge ve bilgilerle sağlamlaştırma yapmak, yeniden yapıma girişmemek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Deneyimsiz, uzmanlık eğitimi olmayan ekiplerin han restorasyonlarına girişmesi kültür varlığını olumsuz etkileyeceğinden, proje ve uygulama kadrolarının seçimine özen gösterilmesi önemlidir. Hanların restorasyon ve yeniden kullanım projelerinde, uygulamalarda çalışacak ekiplerin gerekli görülürse, ön eğitimden geçirilmesi istenebilir. Uygulamaların uzmanlarca sürekli izlenerek denetimi  kaliteyi yükseltecektir. 

- Bu kadar kıymetli bir mirasın önemi, toplumsal belleğimizde neden yeterince yer bulmuyor? Oradan geçim sağlayan esnaftan ziyaretçilere kadar geniş bir kitlede farkındalık geliştirmek mümkün mü? Sizin engin tecrübeniz bu noktada bize neler önerir?

Aslında vakıf yapıları olan hanların Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde satılarak elden çıkarılmasının sonucunda hanlar bugün çok zor durumdadır. Bakım-onarımları çok sayıda mülk sahibi eliyle gerçekleştirilmektedir. Onları bir araya getirerek restorasyon projeleri yaptırmak, uygulamayı düzgün bir şekilde yürütmek zor olmaktadır. Hanların önem ve değerlerine uygun düzeyde onarımları için gerekli kapasiteyi, kaynağı sağlamak konusunda Kültür Bakanlığı’nın, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün desteğine gerek vardır. Bilimsel denetimi yapılmayan uygulamaların hatalı olması, istenmeyen sonuçlarla karşılaşılması kaçınılmazdır. 

Tüm toplumda, kullanıcılarda farkındalık geliştirmek için ticari yapıların kentlerimiz için değerinin, ilişkili oldukları diğer tarihi yapılarla bağlantılarının anlatılması önemlidir. Kenti, anıtlarını korumak için onun tarihini ve mimari değerlerini tanımak gerekir. Hanları dönemlerindeki mimari ortam, kentle ilişkileri bağlamında tanıtmak, onlara daha çok ilgi gösterilmesini sağlayacaktır. Örneğin 1640 yılında Kösem Sultan’ın, Üsküdar’daki Çinili Külliyesi için yaptırdığı üç avlulu Büyük Valide Han İstanbul’daki en büyük handır. Eğer insanlar çok harap durumda olan Büyük Valide Han’ın Üsküdar’da hala kullanılmakta olan Çinili Cami ve külliyesi ile bağlantısını bilirlerse, onları birlikte değerlendirebilir, harap olan kültür varlığının korunması için uğraşabilirler. Benzer biçimde Çemberlitaş meydanında bulunan Vezir Hanı Köprülü Külliyesinin vakfıdır. Köprülü Mehmet Paşa’nın Divanyolu üzerinde yaptırdığı mescit ve medrese, Fazıl Ahmet Paşa’nın yaptırdığı kütüphane hala ayaktadır. Vezir Hanı ise 1999 depremi sonrası yapılan çelik desteklerle ayakta durmaktadır. 

Yapılacak toplantı ve yayınlarla insanların konuyla daha yakından ilgilenmelerinin sağlanmasının yararlı olacağını, hanların daha çok tanıtılmasının sahiplenme duygusunu, çabasını arttıracağını düşünüyorum. Hanların karşı karşıya olduğu riskler konusunda Kültür Bakanlığı’nı uyarmak önemli; harap hanların ilk büyük depremde yıkılmasının kentin merkezinde yaratacağı kaybın sorumluluğunun büyüklüğü anlatılmalı. Böylece eyleme geçmeleri sağlanabilir. Hanların korunması yönünde bir strateji tanımlanmasına katkıda bulunmalarını sağlamak hayati önem taşıyor.

                                                           /././  

T-24

Tütünden nikotine, Palantir’den MAHA’ya ve oradan bize -Efza Evrengil / soL-

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

Forbes dergisi duyurdu, tekno-faşist manifestosuyla gündemden düşmeyen istihbarat şirketi Palantir, savaş, ölüm ve soykırım projeleri geliştirdiği Washington’daki ofisine nikotin kesesi ihtiva eden otomat yerleştirmiş. Çalışanlar belli bir markanın nikotin kesesi kutularına buradan ücretsiz erişebiliyorlar. Şirketin yaptığı açıklamaya göre, söz konusu yenilik 21 yaş üzeri tüm çalışanların yararlanabilecekleri yan hak misali bir şirket kıyağı ve amaç verimliliği artırmak.

ABD medyasında haberin yankısı geniş oldu. 

Kısa sürede anlaşıldı ki, Palantir bu işte yalnız değil. Başka teknoloji şirketleri de işyerlerinde çalışanların kullanımı için nikotin kesesi bulundurmaya başlamış. 

Silikon Vadisi şirketlerinde ortaya çıkan bu yeni akımın medya yansımalarında, meselenin sağlık, hukuk ve etik boyutlarından ziyade, magazinsel yönü ön plana çıkartıldı, anekdot nitelikli anlatılarla nikotinin gerçekten verimliliği artırıp artırmadığı tartışıldı. Sağlık riski uyarısı içeren kısa bir paragraf eklendi, ama daha çok Palantir ve benzerlerinin bu orijinal buluşuna duyulan hayranlık dile getirildi. Bir yorumcu, “Bir yandan kötü. Diğer yandan, o kadar ustaca eski usul bir kötülük ki, ne kadar berbat olduğuna kızmaktan çok, bu cüretkarlığa hayran kaldım” diyor. 

Kâr için her şey mübah

Sermayenin sömürü ve verimlilik artsın diye madde kullanımını özendirmesi aslında bir yenilik değil. ABD’de, yüksek stresli hayatlar süren Wall Street borsa işlemcilerinden lokantaların harlı ocak başlarında ağır koşullarda çalışan mutfak emekçilerine kadar, çalışanlara yasadışı uyarıcıların el altından dağıtıldığı dönemler belki geride kaldı, ama işçisine ücretsiz öğle yemeğini bile fazla gören Amerikan şirketleri, işyerlerini kahve makineleri, enerji içecekleri ve anlaşılan şimdi de nikotin ürünleri ile donatıyor.

Palantir yöneticileri, nikotin keselerinin şirkette çalışan mühendis ve hukukçu ordularından daha yüksek verim almanın ucuz, pratik ve şirket imajı ile uyumlu bir yöntemi olduğunu düşünmüş olmalılar. Ölüm sistemleri tasarlamak, devletle yapılacak milyar dolarlık sözleşmeleri kaleme almak kolay iş olmasa gerek. 12 saati aşan iş gününde nasıl sürekli uyanık kalınacak, konsantrasyon kaybolmayacak, nasıl kusursuz sistemler, kusursuz sözleşmeler üretilecek? Bunun için Palantir’de kimsenin ıhlamur, rezene içmediği kesin. Belki, çalışanları yaptıkları korkunç işe bağlamanın tek çaresi bu: yüksek dozlarda espresso kahve, enerji içeceği ve nikotin ile zombileştirme.

Palantir'de Stratejik Etkileşim Başkanı olan Eliano A Younes, nikotin kesesi otomatıyla poz veriyor. Kaynak: X

Üstelik, nikotin kesesinde, çalışanların masa başından ayrılmasına gerek yok. Şık kutusundan bir kese alıp bunu ağızlarına yerleştirmeleri yeterli. Artık sigara molası için dışarı çıkılan, tuvalette e-sigara tüttürülen günler tarih olmuş bu ofislerde. Bağımlılığı başlatmak ve sürdürmek hiç bu kadar zahmetsiz olmamıştı.

Nikotin kesesi de ne ola?

Hiç bilmesek daha iyi olurdu bu nikotin şeysini, ama ne olduğunu öğrenmek zorunda kaldığımız bir dünyadayız. Türkçe’ye nikotin kesesi veya poşeti olarak giren bu ürün, sigaranın 100+ yıllık saltanatının sallanması ve satışının küresel ölçekte hızla inişe geçmesi üzerine, ulusötesi tütün şirketlerince bilimsel dayanaktan yoksun “zarar azaltım” iddiasıyla piyasaya sürülen yeni nesil tütün ve nikotin ürünleri arasında günümüzde en hızlı büyüyen kategoriyi oluşturuyor.

İçinde toz halinde tütün bazlı veya sentetik nikotin, özellikle gençlere yönelik cazip aromalar ve dolgu malzemesi bulunan bu selüloz keseler diş eti ile dudak arasında 15-60 dakika süreyle tutularak tüketiliyor. Nikotin, mukoza zarından emilerek, kan dolaşımıyla kısa sürede beyne ulaşıyor. Nikotin düzeyi markaya göre her bir kesede 3mg’dan 12,5 mg’a kadar değişebiliyor. Sigara ile karşılaştırıldığında nikotin konsantrasyonu ve emilim oranı çok daha yüksek. Sigara dumanının büyük kısmı sigaranın iki ucundan havaya dağıldığı için, sigarada bulunan 10 mg nikotinin genellikle 2 mg'dan daha azı vücuda giriyor. Keselerde ise, nikotinin tamamı doğrudan ağız mukozasından geçerek kan dolaşımına dahil oluyor.

Nikotin keselerinin, benzer şekilde ağız içinde tüketilen snus gibi geleneksel tütün ürünlerinden farkı, bunların içinde doğrudan yaprak tütün bulunmaması ve tükürmeye gerek olmaması. Özetle, tütün yerine nikotinin ön plana çıkartıldığı, tütün bitkisinin renk, koku gibi fiziksel özelliklerinin gitgide kaybolduğu, sentetik olarak üretilen nikotinin kullanımı dolayısıyla tütün tarımının sonunu işaret eden, tedavi amaçlı ve rekreasyonel kullanım ayrımının flulaştırıldığı bir ürün. Beyaz rengin hakim olduğu minimalist ambalajlarda, modern, temiz ürün imasıyla pazarlanıyor.

Piyasa ve oyuncuları

Nikotin kesesi piyasası 2025’te 6,96 milyar dolar gelir getirmiş. Yıllık bileşik büyüme oranı yüzde 28. Bu baş döndürücü hızla piyasanın 2033’te 42,48 milyar dolar büyüklüğe ulaşacağı tahmin ediliyor. Günümüzde ürünün en yaygın olduğu ABD küresel piyasanın yüzde 64’ünden fazlasını temsil ediyor, ancak nikotin keseleri Avrupa ve Asya-Pasifik ülkelerinde de hızlı yaygınlaşıyor. 

Nikotin kesesi piyasasının hakimleri, dörtlü çete dediğimiz, Çin haricinde dünya genelinde ve Türkiye’de tütün piyasasını ellerinde bulunduran yine aynı ulusötesi tütün şirketleri. Küresel ölçekte, Zyn markası ile Philip Morris International (PMI) piyasa lideri. Onu Velo ile British American Tobacco (BAT) izliyor. PMI’nin ebeveyn şirketi ve ABD piyasasında faaliyet gösteren Altria Group On! markası ile üçüncü konumda. Japon Tütün (JTI) de Nordic Spirit markası ile piyasaya dahil oldu.

Türkiye’de nikotin keselerinin tütün ürünü statüsünde olup olmadığı belirsiz ve diğer yeni nesil tütün ve nikotin ürünlerinde olduğu gibi bu ürün de ruhsatsız, dolayısıyla yasadışı. Buna rağmen, ülkemizde yukarıda adı geçen her bir markanın internetten yasadışı satışı yapılıyor. Daha yeni bir ürün olduğu için daha az tüketildiği varsayılabilir, ancak piyasa hacmi, eğilimleri hakkında elimizde bilgi bulunmuyor. ABD’de ise, Gıda ve İlaç İdaresi’nin onay verdiği bazı markaların yanı sıra piyasada yüzlerce onaysız marka bulunuyor. Palantir’de kullanıma sunulan marka da onaysız, yani ABD hukukunda yasadışı bir ürün.

Sağlık penceresinden nikotin

Adli tıp ve toksikolojide nikotin zehir olarak sınıflandırılıyor. Nikotinin pestisit olarak kullanımı bu özelliğinden geliyor. Tütün tarımı yapanlarda, özellikle çocuklarda görülen Yeşil Tütün Hastalığı da, yaş tütün yapraklarının deri ile teması sonucu ortaya çıkan bir zehirlenme biçimi. Nikotin, yeterli yüksek dozlarda, bulantı, kusma, ishal, yüksek tansiyon, hızlı soluma, baş dönmesi, işitsel ve görsel bozukluk, terleme, daha ileri aşamada kalp atışı yavaşlaması, solunum yavaşlaması, tansiyon düşmesi, nöbet, koma ve ölüme yol açabiliyor.

Tütün bağımlılığıyla ilgili yazımızda nikotinin yüksek bağımlılık yapıcı niteliğini ve yeni nesil tütün ve nikotin ürünlerinin, eczacılık ve mühendislik yöntemleriyle birer nikotin zerk aracı olarak tasarlanmasını ele almıştık.

Nikotin beyin gelişimine zarar veriyor ve bu nedenle özellikle 25 yaş altı bireyler için ciddi sağlık riski taşıyor. Ergenlikte uzun süre nikotine maruz kalmak, bilişsel, dikkat ve ruh hali bozukluğu riskini artırıyor ve sigaraya geçişin, çoklu kullanımın önünü açıyor.

Dünya Kalp Federasyonu’nun konu hakkındaki politika notunda uzmanlar, tüm nikotin içeren ürünlerin, kan damarlarını daraltarak ve kan basıncı ile kalp atış hızını yükselterek, kalp krizi ve felç dahil, kalp-damar hastalıkları riski oluşturduğunu ortaya koyuyor. Yeni bir ürün olan nikotin kesesinin kalp-damar hastalığı ötesindeki kısa ve uzun vadeli zararları halen tartışılıyor ve araştırılıyor.

Nikotinin genel sağlık etkilerini araştıran bilimcilere göre, kalp damar, solunum ve sindirim bozuklukları riskinden öte, nikotinin sağlık tehditleri arasında bağışıklık yanıtını azaltması ve üreme sağlığını olumsuz etkilemesi de bulunuyor. Kansere yol açan hücre çoğalması, oksidatif stres, apoptoz ve DNA mutasyonunu gibi mekanizmalar ile tümör proliferasyonunu ve metastazını etkilediği ve kemoterapi ile radyo tedavisine direnç oluşturduğu ortaya konuyor.

Bu tablodan, Palantir’in çalışanlarına yüksek bağımlılık yapıcı ve ciddi sağlık riskleri olan bir zehri bile isteye verdiği sonucu çıkıyor. Nikotinin hiç mi faydası yok? Olumlu etkileri olduğunu savunan, tütün şirketleri ile ilişkileri ortaya konmuş uzmanlar dahi, nikotin ürünlerinin “normal kapasitede çalışan birinin bilişsel işlevine yardımcı olma olasılığının çok düşük olduğunu,” “zekileştiren ilaç” iddiasının yanılgı olduğunu teslim ediyorlar. Nikotinin, zihni keskinleştirdiği veya konsantrasyonu artırdığı yönünde bilimsel kanıt yok; nikotin kullanan bazı bireylerin böyle hissetmelerinin nedeni beynin sürekli dopamin akışına bağımlı hale gelmesi olabilir.

MAHA: 'Kendini optimize et'

Palantir’in nikotine yönelmesinin Trump ve onun siyasi projesiyle yakın ilişkisi var. Trump ile sağlık bakanı Robert F. Kennedy Jr.’ın birlikte başlattıkları, başta aşı karşıtlığı olmak üzere, genel olarak bilim karşıtlığı üzerine kurulu “Amerika’yı Tekrar Sağlıklı Yap” (MAHA) hareketi nikotini seviyor. Kennedy’nin nikotin kesesi kullandığı, hatta 2025’te Senato karşısında sorulara yanıt verirken mahsus ağzında bulundurduğu biliniyor. MAHA’cıları üst dudaklarının üstündeki belirgin çıkıntıdan ayırt etmek mümkün.

Kaynak: https://people.com/rfk-jr-speculation-nicotine-pouch-confirmation-hearing-8783718

MAHA’cı fenomenler, influencerlar ile uzmanlıkları sorgulanmaya muhtaç birtakım sağlık ve wellness meraklısı ünlüler, açık açık marka reklamı yapmaktan da geri durmayarak, nikotinin zihin açıklığı, odaklanma, enerji ve üretkenliği artırdığını, hatta ömrü uzattığını iddia ediyorlar. Palantir ne kadar verimlilik ile aklını bozmuşsa, bunların da derdi performans artırmak. Bedenleri yetmiyor onlara; bedenin sınırlılığını aşmaları gerek. Performans için her şey mübah. Bunun için biraz risk bile alınır. Nikotin kesesi kullanan Palantir çalışanları da böyle bakıyor olmalılar iş ve nikotin ilişkisine.

Sağlık bakanı Kennedy, sağlığın ve sağlık hizmetinin toplumsallığını yok sayıyor, ABD’nin özel sektöre teslim edilmiş sağlık sisteminin bozukluğuyla ilgilenmiyor. Bunun yerine, MAHA’cılıkta bireye “kendini optimize et” komutu veriliyor; özel gıdalar, takviyeler, ritüeller, egzersizler ile kendi sağlığını kontrol altına alması öğütleniyor. Öğütlerden biri de “nikotinden sorumlu biçimde yararlanın”. Sigaraya ve hatta e-sigaraya çok karşılar; en temiz, en saf, en optimal doz nikotinin peşindeler. Bu durumda, nikotin keseleri onlar için ideal ürün oluyor.

Dörtlü çetenin nikotin reklamı ve tanıtımı stratejisi

Geçen yüzyılın başlarında, nikotinin uyarıcı etkisini fark eden sigara şirketleri daha 1920’lerde sigaranın uyanıklığı artırdığı, kafa çalıştırdığı yönünde reklamlar yapmışlardı. O dönemde sigara tüketimi Amerikan ordusu tarafından da moral ve performans için teşvik edilmiş, bu yolla yaygınlaştırılan tüketim ile aslında sigara şirketleri desteklenmişti.

Şimdi, nikotin keseleri için benzer reklamlar yapılıyor. Fransızcada “bisiklet” anlamına gelen Velo markasının ismi, hız ve enerji çağrışımı yapıyor. Velo logosu F1 araçları üzerinde de yer alıyor. Zyn'in reklam görsellerinde ise genç, aktif insanların sırt çantalarıyla doğa yürüyüşü, kar kayağı yapması veya son maddesi “anı yaşa” olan yapılacaklar listesi hazırlaması gösteriliyor. PMI’nin websitesinde nikotin ürünlerinin sigarayı gereksiz kılacağı, nikotin anlayışımızı sigaradan bağımsız olarak oluşturmak gerektiği, nikotinin bilişsel faydaları bulunduğu, tedavi edici uygulamaları olabileceği, dikkat hafıza ve ince motor becerileri geliştirmeye yardımcı olabileceği iddia ediliyor.

Rezil bir Milei klasiği

Kendi halkına savaş açan faşist lider Javier Milei, 4 Mayıs’ta ulusötesi tütün şirketlerine teslim bayrağı çekerek, Arjantin Resmi Gazetesi’nde yayınlanan kararla, ülkenin 2011 tarihli e-sigara ve 2023 tarihli ısıtılan tütün ürünü üretim ve ticaret yasaklarını kaldırdı, bu iki ürünün ve nikotin keselerinin ticarileştirilmelerinin önünü açtı ve güya denetimli, kurallı zarar azaltım stratejisini yürürlüğe soktu. Kararın arkasında, PMI’nin bu ürünlerin imalatına yönelik 300 milyon dolarlık yatırım sözü olduğu iddia edildi

Halk sağlığını korumaya yönelik yasakları kaldırarak Arjantin’in yeni ürünlere kucak açması karşısında uluslararası tütün kontrolü camiası suskun kalırken, bir tek Arjantinli halk sağlığı savunucusu kurumlar ile Türkiye’den Sağlığa Evet Derneği güçlü tepki verdi.

Arjantin’de olup biten, ulusötesi tütün şirketlerinin yeni nesil tütün ve nikotin ürünlerini yasallaştırmak için yoğunlaşan küresel ölçekli saldırısının doğrudan bir sonucu. Bu ürünlerin üretim ve ticaretinin yasak olduğu birkaç önemli büyük pazardan biriydi Arjantin ve oradan istediklerini elde ettiler. Geri kalanın da ele geçirilmesi için yoğun çaba sürdürülüyor. 

Sıra kimde?

PMI’nin 2025 Yıllık Raporu’nun önsözünde “Özellikle Türkiye, Hindistan, Brezilya ve Vietnam gibi dumansız ürünlerin yasak olduğu ve bu durumun sigara tüketiminin sürmesine neden olduğu pazarlarda etkili zarar azaltım önlemlerinin avukatlığını yapmaya devam ediyoruz” deniyor. Yanıltıcı imalarla dolu bu sözlerden ve aşağıda yer alan, kendi deyimleriyle “dumansız ürünler” için erişimin bloke olduğundan şikayetçi oldukları ülkeleri bayraklarıyla gösteren şirket sunum dosyası görüntüsünden, hedef tahtasına hangi ülkelerin konduğu anlaşılıyor.

Kaynak: https://www.pmi.com/content/dam/pmicom/global/docs/investor_relation/PMI-2026-CAGNY-slides.pdf 

Acaba PMI sözünü ettiği avukatlığı Türkiye’de spesifik olarak nasıl yaptı, yapıyor? Bunun yanıtını bilmiyoruz, ancak kamuya açık kaynaklardan, reklam, tanıtım ve zarar azaltım stratejilerine paralel yürütülen “hükümetlerle ilişkiler” çalışmalarını izleyebiliyoruz. Dörtlü çete, yeni nesil ürünleri meşrulaştıran, yasallaştıran, kendi oligopol düzenlerini koruyan, kendilerine müsamahakâr, rekabete yasaklayıcı düzenlemelerin kabulü için küresel ölçekte amansız bir mücadele veriyor. 

Bu çerçevede hükümetlere dayatılan politikalar arasında,

  • Başta ısıtılan tütün ürünü ve nikotin kesesi olmak üzere, piyasa hakimiyeti kurabildikleri yeni nesil tütün ve nikotin ürünlerine üretim ve ticaret serbestisi tanınması,
  • Başta tek kullanımlık e-sigaralar olmak üzere, kendi markalarının dışında kalan e-sigara türlerinin yasaklanması, yasadışıyla mücadele konusu yapılması
  • Bu ürünlerde aroma ve katkı maddelerine kısıtlama getirilmemesi, 
  • Nikotin için makul sınırlamalar belirlenmesi,
  • Belli yeni nesil ürünlerin riski azaltılmış ürün olarak tanıtımının yapılabilmesi, 
  • Satın alma yaşı sınırlaması, ürün kalitesi, piyasa denetimi, yüksek cezalar gibi unsurlarla “denetimli zarar azaltım modeli”nin benimsenmesi, 
  • Ürünleri risklerine göre teşvik eden vergi yapısı ve 
  • Hızlı değerlendirme ve ruhsatlandırma usulleri var.

Bugüne kadar benzer politikalar eşliğinde kapılarını yeni nesil ürünlere açan ülkelerin piyasalarında bu ürünlere yönelim ve gençler arasında baş gösteren tüketim artışı, sigara tüketimindeki düşüşlerle dengelendi. Ancak bu piyasalar, zaten sigara tüketiminin iniş trendi içinde olduğu, uzun yıllardır güçlü tütün kontrolü politikalarının devrede olduğu ülkelerdeydi. Ulusötesi tütün şirketlerinin hükümetlerin önüne örnek olarak koyduğu Japon modeli, İsveç, Norveç modelleri, Yeni Zelanda modeli gibi senaryolar sahte çözümlerdir.

Sigara tüketiminin hem çok yüksek hem de artışta olduğu Türkiye piyasasına bu ürünlerin yasal statüde olası girişi, daha önce denenmemiş bir model olduğu için, dörtlü çete için bile deneysel nitelikte olacaktır; ancak, tüketim üzerinde mevcut durumdan da olumsuz sonuçları olacağı beklenmelidir. Zira, şirketler lehine işleyen yukarıdaki politikalarda toplam tüketimi aşağı çekecek hiçbir unsur bulunmuyor ve yeni ürün girişleriyle tütün salgını mücadelesi yapmaya kalkışmak en hafif deyimle oksimoron bir yöntem olacaktır. Mücadele ancak, talebi düşürmeye yönelik önlemlerin yanı sıra, doğrudan salgının vektörüne, yani dörtlü çeteye karşı yürütüldüğü taktirde ve ihtiyatlılık ilkesi çerçevesinde ürün düzenlemesi yapılması, diğer bir deyişle belli hedefler doğrultusunda ürün yasaklama ve sınırlandırmaları ile cazibe unsurlarının ortadan kaldırılmasıyla, başarılı olabilir.

Dörtlü çetenin baskılarına karşı koyan, yeni nesil tütün ve nikotin ürünlerini piyasalarına sokmaya karşı direnen ülke sayısı fire vermeden artabilecek mi? Bu ürünlerin birey ve halk sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri ortaya çıktıkça, neyse ki bu yönde artan sevindirici bir eğilim var. Ancak Arjantin örneğinde olduğu gibi, içinde Türkiye’nin de yer aldığı ülkeler listesinden kopuşlar olursa, gerisi çorap söküğü gibi gelecek ve sonuçta dörtlü çetenin Tütün Kontrolü Çerçeve Sözleşmesi’ni kadük kılma ve onun yerine zarar azaltım paradigmasını geçirme planı gerçekleşmiş olacaktır.

Efza Evrengil / soL

Tarladan mutfağa yüksek gıda fiyatlarının politik-ekonomisi -Kansu Yıldırım / EVRENSEL-


Türkiye’de kentlerde ve kırda yaşayan tüm emekçi sınıfları ilgilendiren en kritik sorunlardan biri yüksek gıda fiyatları ve gıda enflasyonundaki önlenemeyen artış. OECD ve Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO) başta olmak üzere uluslararası kuruluşların raporlarına da yansıdığı üzere Türkiye gıda enflasyonu sıralamasında birinci sırada olup, gıda fiyatları son beş yıllık dönemde hiper-enflasyonist faza geçti.

FAO’ya göre 2020 başından 2025’e kadar gıda fiyatlarındaki kümülatif artış yaklaşık yüzde 35-45 bandında iken, Türkiye’de gıda ve alkolsüz içecekler endeksi bazında 2020-2025 (ilk on ay) yılları arasında 700-800 bandında arttı. Burada esasen yöntemsel bir farka dikkat çekmek gerekiyor: Küresel veri setleri uluslararası meta/fiyat endeksi iken, Türkiye verisi tüketici perakende fiyatları (market fiyatları) üzerinden analizlere dahil edilir. Ne var ki, bu fark bile Türkiye’de gıda fiyatlarının küresel fiyat ortalamasının üzerinde olduğu gerçeğini değiştirmemektedir. Türkiye’de gıda enflasyonu dünya ortalamasının yaklaşık 19 katı.

Yıl

Türkiye Gıda Enflasyonu (%)

Dünya (FAO) Değişim (%)

Analiz

2020

20,6

3,1

Pandemi başlangıcı; Türkiye’de kur baskısı başladı.

2021

43,8

25,2

Küresel tedarik zinciri krizi; Türkiye’de makas açılıyor

2022

77,8

-0,6

Ukrayna Savaşı; Türkiye’de hiper seviyelere geçiş.

2023

72,0

-14

Dünya fiyatları düşerken Türkiye’de artış sürdü.

2024

43.5

8,2

Küresel denge; Türkiye’de yapışkan yüksek enflasyon.

2026
(Mart, yıllık)

32,3

6,2

Baz etkisiyle düşüş başlasa da fiyat seviyesi yüksek.


Gıda fiyatlarındaki hiper artışı tek başına “para” ve “maliye” politikalarıyla açıklamak, “kötü ekonomi yönetimine” bağlamak yetersiz. Tarımsal üretimde kamu kaynaklarının uluslararası tekellere aktarılması, küçük ölçekli üreticilere ait tarım arazilerine acele kamulaştırma gibi mekanizmalarla el konması, büyük sermaye lehine arazi toplulaştırmaları ve toprak satışları, küçük üreticilerin ve köylülerin proleterleşmesi, endüstriyel tarıma öncelik veren neoliberal politikaların yürürlüğe konması, şirketlerin kâr oranlarını ve pazar paylarını gözeten politikalar gibi çok sayıda faktörün bulunduğu sermaye birikim rejimi ve gıda egemenliğiyle ilgili çok boyutlu bir süreç söz konusu. Bu süreci tarımsal üretim ve gıda sektörleri bağlamında inceleyebiliriz.

Öncelikle bu sürecin altında yatan hareket ilkesi, sermayenin merkezileşmesi. Büyük sermaye, küçük üreticiyi piyasadan tasfiye ederken bankacılık ve finans sistemini doğrudan kullanır. Bankacılık ve finans sisteminin asli rolü, küçük üreticiye “büyümesi” için kredi vermek değil, dağınık durumdaki küçük sermayeleri finansal bir havuzda toplayarak, devasa yatırımlar yapabilmeleri için büyük kapitalistlerin hizmetine sunmaktır. Bu finansal kanallar ve bağlar büyük sermayenin çok kısa sürede muazzam bir güçle belli üretim alanlarında toplaşmasını sağlar.

Marx’ın “Bir kapitalist daima birçok kapitalisti öldürür” şeklinde betimlediği sermayenin merkezileşme süreci, tarımsal üretimde endüstriyel tekelleşmenin ta kendisi. Tarımda büyük sermayenin tasfiye ve yutma işini birkaç finans verisiyle çerçevelendirebiliriz:

* Çiftçilerin ve küçük üreticilerin bankalara borcu 1.4 trilyon TL seviyesine ulaştı.
* Çiftçilerin borcunun yaklaşık yüzde 75-80’i kamu bankaları (başta Ziraat Bankası) ve tarım kredi kooperatiflerine, geri kalanı ise özel bankalara ait.
* Tarım sektöründe batık kredi tutarı 2025 martta 5.4 milyar TL iken, 2026 yılında yüzde 292.5’lik artışla 21.2 milyar TL’ye yükseldi.
* Her yıl icra daireleri üzerinden satışa çıkarılan tarım arazisi ve traktör/biçerdöver sayısı, geçmiş beş yıla oranla yüzde 25-30 civarında arttı. Özellikle traktör hacizleri, çiftçinin üretim gücünü doğrudan kıran bir unsur olarak öne çıktı.

Tarım sektöründe finansal bağımlılığın ve devlet politikalarıyla sermaye kontrolünün artışı tarımsal üretimin geleceğini büyük sermayenin inisiyatifine terk ediyor. Sermayenin merkezileşmesine paralel olarak mülksüzleşmenin hızlanması, çiftçileri ya topraktan kopararak proleterleştirir ya da “yarı-proleter” statüsüne dönüştürür.

Haczedilen ve icra yoluyla satılan küçük ölçekli araziler, genellikle büyük tarım-sanayi şirketleri veya yatırım fonları tarafından satın alınarak, tarımsal üretim araçlarının giderek daha az sayıda büyük sermaye grubunun elinde toplanmasını hızlandırır. Diğer taraftan bankalara olan bağımlılık nedeniyle çiftçiler ve köylüler tapuda mülk sahibi olarak görünseler de, toprağın üzerindeki ipotek ve hasadın doğrudan bankaya gitmesi nedeniyle kendi topraklarında “yarı proleter”e dönüşmüşlerdir. Çiftçinin ürettiği artı değer, banka faizi ve girdi maliyetleri yoluyla önce finans kapital tarafından emilir, daha sonra emek gücü, toprak, traktör vs. üretim araçları büyük endüstriyel şirketlerin hakimiyetine geçer.

Türkiye pazarı, uluslararası endüstriyel tarım ve gıda tekellerinin kontrolü altında ve bu tekeller, teşvik ve destek sistemleriyle pazar paylarını sürekli genişletirler. AKP’li yıllarda üretim ölçeğinin belli alanlardan çıkarak tüm Anadolu ölçeğine yayılması, küresel transit ticarette lojistik kapasiteye yatırımların artırılması ve emek maliyetlerini sürekli düşüren politikalar nedeniyle Türkiye, Coca-Cola, Unilever, Nestle, Pepsi, Cargill gibi uluslararası gıda ve tarım tekellerinin hem üretim hem operasyon merkezi konumuna geldi.

Endüstriyel tekellerin işlevi sadece üretim ve dağıtım işiyle de sınırlı değil; Elif Karaçimen’in belirttiği üzere tekeller üretimin ön koşullarını belirleyen alanlarda yeniden örgütlenmekte, tarımsal üretimde tüm aşamalarında denetimi yoğunlaştırmaktadır: “Tohum, gübre ve diğer tarımsal girdilerden başlayarak işleme ve nihai ürün aşamasına kadar uzanan süreçte, aynı sermaye gruplarının farklı halkalarda konumlandığı görülüyor. Dolayısıyla, son yıllarda artan çiftçi eylemlerinin temel motivasyonu, sadece ‘yüksek maliyetler’ değil, bu dikey kuşatmanın yarattığı çaresizliktir.”

Tarımsal kapitalizmin yerleşiklik kazanmasında ve gelişiminde, buna karşılık küçük üreticiliğin tasfiyesinde devletin ekonomik aygıtlarının rolü kritik öneme sahiptir. Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ile Tarım Bakanlığı verilerine göre, “gıda ürünleri imalatı” ve “tarım” sektörleri, yatırım teşvik belgelerinden en büyük payı alan sektörler arasında.

Gıda imalatı sektöründe 2024 yılında yaklaşık 1150, 2025 yılının ilk yarısında ise 580 teşvik belgesi düzenlendi.

Büyük ölçekli (stratejik) yatırımlar kapsamında, 2024-2025 döneminde gıda sektörüne taahhüt edilen teşvikli yatırım tutarı 140 milyar TL’yi aştı. Büyük ölçekli yatırımların yüzde 90’ı KDV istisnası ve gümrük vergisi muafiyeti gibi teşviklerden yararlandı.

Tarımda hakimiyet şirketlere devredildikten sonra gıda fiyatlarındaki hiper artış, emekçi sınıfının reel ücretlerinde erimeye yol açtı, işçinin geçim araçlarının pahalılaşması ise artı-değerin işçiden alınarak gıda tekellerine ve perakende zincirlerine (ticari sermaye) transfer edilmesini hızlandırdı.

Kısacası “yüksek gıda fiyatları” salt para politikasından ya da tek başına yüksek enflasyondan kaynaklı bir sorun ya da “başarısız” bir ekonomi programının eseri değildir. Konuya daha bütünlüklü bakılması gerekir. Topraktan başlayarak mutfağa ulaşan, küçük üreticiyi kendi toprağında proleterleştiren, tarımsal üretimde kontrolü sermayeye bırakan bir sömürü ve sermaye birikim zincirinin yarattığı bir tablodur. Jayati Gosh’un “vampir şirketler” olarak tarif ettiği birikim koşulları hiper-enflasyonist ortama bağlı şirketler böyle bir bataklıkta büyür ve her geçen gün tarım ve gıda sektörünü ele geçirir.

İhtiyacımız olan şey, bizleri mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesidir, bunu yapacak olan yine biziz.

Kansu Yıldırım / EVRENSEL.

Öne Çıkan Yayın

15. yüzyıldan bugüne Eminönü ve eşsiz hanları: Dünya mirası kime emanet? + Restorasyon duayeni Prof. Dr. Zeynep Ahunbay: Hanlar, Osmanlı’nın son döneminde satıldığı için zor durumda; depremde yok olmamaları için kamu desteği gerekir -Aslı Atasoy/T24-

15. yüzyıldan bugüne Eminönü ve eşsiz hanları: Dünya mirası kime emanet?  İBB Kültürel Miras’ın hazırladığı Kültür Varlıkları Envanterine gö...