Pakistan Afganistan'a savaş ilan etti + “İntihar bombacılarımız var”: Taliban’dan Pakistan’a tehdit -BİRGÜN-

Pakistan Afganistan'a savaş ilan etti 

Pakistan Savunma Bakanı Khawaja M. Asif, Afganistan ile “açık savaş” ilan etti. Durand Hattı boyunca devam eden operasyonlarda taraflar, karşılıklı kayıp ve kontrol noktası ele geçirme iddialarında bulundu. Pakistan, Taliban’ı Hindistan’ın vekili olmakla suçlarken, Afganistan misilleme operasyonlarına devam ediyor.


Pakistan ve Afganistan arasındaki son çatışma dalgası sürerken, 27 Şubat'ın ilk saatlerinde Kabil ve Kandahar havadan bombalandı.

Pakistan Enformasyon Bakanı Attaullah Tarar, X'te yaptığı paylaşımda, "Afgan Talibanı'nın Kabil, Paktia (vilayet) ve Kandahar'daki mevzileri hedef alındı" açıklamasını yaptı.

Pakistan Savunma Bakanı Khawaja M Asif ise bombardımana ilişkin paylaşımında, "Sabrımız taştı. Aramızda açık savaş başladı" ifadelerini kullandı.

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif de tüm halkın silahlı kuvvetlerinin arkasında olduğunu ifade eden bir paylaşım yaptı.

AFP'nin Kabil'de bulunan ekibi, hava saldırısının iki saat boyunca sürdüğünü, çok sayıda patlamayla silah sesi duyulduğunu bildiriyor.

AFP, Taliban'ın bir numaralı ismi Hibetullah Ahundzade'nin yaşadığı Kandahar semalarında da savaş uçağı sesleri duyulduğunu bildiriyor.

Taliban hükümeti Pakistan'ın hava saldırılarını doğruladı, herhangi bir can kaybı olmadığı açıklandı.

Savunma Bakanı Khawaja M. Asif tarafından yapılan açıklamada şu ifadeler yer aldı:

''NATO güçlerinin çekilmesinin ardından Afganistan'da barışın sağlanacağı ve Taliban'ın Afgan halkının çıkarlarına ve bölgedeki barışa odaklanacağı bekleniyordu. Ancak Taliban, Afganistan'ı Hindistan'ın bir kolonisi haline getirdi. Dünyanın dört bir yanından teröristleri Afganistan'da topladılar ve terörizmi ihraç etmeye başladılar. Halklarını temel insan haklarından mahrum ettiler. İslam'ın kadınlara verdiği hakları ellerinden aldılar. Pakistan, durumu normal tutmak için doğrudan ve dost ülkeler aracılığıyla her türlü çabayı gösterdi. Kapsamlı diplomasi yürüttü. Ancak Taliban, Hindistan'ın vekili haline geldi. Bugün Pakistan saldırganlığı hedef almaya çalıştığında, Elhamdülillah, güçlerimiz kararlı bir karşılık veriyor. Pakistan'ın geçmişteki rolü olumluydu. 50 yıldır 5 milyon Afgan'a ev sahipliği yaptı. Bugün bile milyonlarca Afgan topraklarımızda geçimini sağlıyor. Sabrımız tükendi. Şimdi sizinle açık bir savaşa gireceğiz. Şimdi ateş kibrit olacak. Pakistan ordusu denizden gelmedi. Biz sizin komşularınızız, zamanınızı biliyoruz. Allahu Ekber.''

SÜREÇ SAVAŞA NASIL EVRİLDİ?

Çatışmalar bu geceye kadar genellikle sınır bölgelerinde yaşanıyordu.

Her iki taraf da son çatışmalarda karşı taraftan onlarca kişiyi öldürdüğünü açıklıyor.

Pakistan hafta sonu Afganistan'daki hedeflere hava saldırıları düzenledi. İslamabad yönetimi, militan kampları ve sığınakların hedef aldığını savundu.

Taliban ise bu saldırılarda en az 18 kişinin öldüğünü duyurdu. Buna karşılık olarak 26 Şubat'ta "geniş çaplı" bir operasyon başlatıldığı açıklandı.

Taliban sözcüleri, en az 10 Pakistan askerinin öldürüldüğünü ve on üç sınır karakolunun ele geçirildiğini savundu.

Pakistan başbakanlığından yapılan açıklamadaysa karşı saldırılarda 70'den fazla Afgan savaşçının öldüğü iddia edildi.

İki ülke arasında 2600 kilometrelik bir sınır hattı bulunuyor.

Afganistan ve Pakistan, Katar ve Türkiye'nin arabuluculuğunda Ekim 2025'te masaya oturmuş ve bir ateşkese varılmıştı.

İslamabad, Taliban yönetimini uzun süredir Pakistan'da saldırılar düzenleyen silahlı örgütlere sığınak vermekle suçluyor.

Taliban yönetimi bu suçlamayı reddediyor ve Pakistan'ı "kendi güvenlik açıkları yüzünden" başkalarını suçlamakla itham ediyor.

***

“İntihar bombacılarımız var”: Taliban’dan Pakistan’a tehdit 

Pakistan, sınır bölgesinde tırmanan çatışmaların ardından bugün erken saatlerde Afganistan'ın başkenti Kabil'in yanı sıra Kandahar ve Paktia eyaletlerine hava harekatı düzenledi. Gerilim sürerken, Afganistan’daki Taliban yönetiminden Pakistan’a, “Eğer Pakistan nükleer silahları ve füzeleri ile övünüyorsa, biz de intihar bombacılarından oluşan taburlar var” tehdidi geldi.

Pakistan ile Afganistan arasındaki gerilim savaşa dönüştü.

Pakistan, Afganistan’ı, Pakistan’daki saldırıları düzenleyen cihatçı gruplara yataklık etmekle suçluyor, Taliban yönetimi bu iddiaları reddederek “Pakistan'ın egemenlik haklarını ihlal ettiğini” öne sürüyordu.

Afganistan’ın başkenti Kabil’de bugün yerel saatle 01.50 sularında en az üç büyük patlama sesi duyuldu. Afgan saldırıya uçaksavarlarla karşılık verdi.

Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamada sabırlarının taştığını belirterek, "Artık aramızda açık bir savaş var" ifadesini kullandı.

KARŞILIKLI AÇIKLAMALAR

Pakistan ordusu, "Gazab Lil Hak" (Haklı Öfke) adı verilen operasyon kapsamında 130'dan fazla Taliban mensubunun öldürüldüğünü ve çok sayıda askeri mevzi ile mühimmat deposunun imha edildiğini belirtti. Pakistan Bilgi Bakanı Attaullah Tarar, Kabil'deki tugay karargahlarının da hedef alındığını duyurdu.

Öte yandan Afganistan Savunma Bakanlığı, perşembe gecesi sınır hattında gerçekleştirdikleri saldırılarda 55 Pakistan askerinin öldürüldüğünü ve bazı askerlerin esir alındığını öne sürdü. Pakistan tarafı ise esir iddiasını yalanlayarak kayıplarının iki askerle sınırlı olduğunu savundu.

BM ve İran’dan, çatışmaların durdurulmasına yönelik çağrılar geldi.

TELEVİZYONDAN SESLENDİ

Gerilim sürerken Taliban’dan Pakistan’a dikkat çekici bir mesaj gönderildi.

Bir Taliban komutanı, Afgan devlet televizyonunda yaptığı açıklamada, Pakistan’ı intihar bombacılarıyla tehdit ederek “Eğer Pakistan nükleer silahları ve füzeleri ile övünüyorsa, biz de intihar bombacılarından oluşan taburlar var” şeklinde konuştu.

***

Birgün

soL "Köşebaşı + Gündem" -27 Şubat 2026-


Alternatif bir 28 Şubat yazısı -Cangül Örnek- 

Taşrada ya da Gebze gibi büyük bir sanayi havzası olan ama kültürel dokusu itibariyle taşradan çok da farklı olmayan bu yerlerde gençlere; sinema, tiyatro gibi kültürel etkinlikler de, kendilerini ifade edebilecekleri sosyal-kültürel alanlar da layık görülmüyordu. Çünkü bu kadar büyük zenginlik üreten bir yerde yoksulluk ancak gericileştirerek ve lümpenleştirerek sürdürülebilirdi. Bu kuraklık içinde başarılı olan gençler ise cemaat ve tarikatlara yönlendiriliyordu.

28 Şubat olduğunda İslamcılar çok uzun süreden beri Türkiye’deki egemen bloğun bir unsuruydular. Türkiye’nin yönetici sınıfı, Milli Görüş İslamcılığının tek başına iktidar olmasından, ideolojik keskinliklerini kontrolsüzce sergilemesinden ve siyasal projelerini olduğu gibi hayata geçirmeye çalışmasından memnun değildi. Ancak siyasal İslamcılığı ne merkezde ne de yerelde egemen bloktan tamamen dışlamadığı gibi, pek çok noktada bu kesime ihtiyaç duyuyordu.  

Neyi kastettiğimi açıklayabilmek için bu döneme bir yerellikten bakmayı öneriyorum.

Yer benim de çocukluk ve gençlik çağımın önemli bir bölümünün geçtiği Gebze. Bir sanayi havzası olan bu önemli ilçede 1990’ların ortasında yaşananlara bakarak Türkiye’nin yönünü, siyasal İslamcıların sıkıştırdığı çerçevenin dışına çıkarak görebiliriz.

Gebze’de Refah Partisi’nin yerel seçimleri kazandığı 1994 yılından itibaren artan siyasal tansiyonu basından takip edebiliyoruz. 1994 yılında göreve gelir gelmez Refah Partili belediye başkanının ilk icraatlarından biri 750’ye yakın belediye çalışanını işten çıkarmak oldu. Bu, bir ilçe belediyesi için çok büyük bir sayıydı. İşçiler, aileleriyle birlikte aylarca sokaklarda işleri ve ekmekleri için mücadele ettiler. İlçe, uzun süre bu eylemlerle çalkalandı. Ancak Refah Partili belediye geri adım atmadı. Hatta arkadaşlarına destek veren 200’ün üzerinde işçiyi de işten attı. Sonraki süreçte mahkemelerin verdiği işe iade kararlarını bile tüm resmi uyarılara rağmen uygulamadı.1

Gebze büyük çoğunluğu bu sanayi havzasına sonradan göç etmiş on binlerce işçinin yığıldığı, küçük bir merkezin etrafını saran büyük gecekondu mahallelerinden oluşan çok büyük bir ilçeydi; şu anki sosyal görünümü de, orta sınıfın daha belirgin hale gelmesi dışında, bundan çok farklı değil. Uzun yıllar bu gecekondu mahalleleri en temel hizmetlerin ulaşmadığı, yolları ve kanalizasyon altyapısı olmayan, büyük bir yoksulluk yaşanan yerler olarak kaldılar. İşçi sınıfı ne etnik ne de mezhepsel olarak homojendi. Yoksulluğu her etnik kökenden ve mezhepten insan birlikte yaşadı.

Gebze yıllar boyunca kültürel hayatın, özellikle gençlere yönelik sosyal ve kültürel altyapının neredeyse sıfır olduğu bir yer olarak kaldı. Az sayıdaki kültürel etkinlikten biri, belediye SHP yönetimindeyken düzenlenen kitap söyleşileriydi. Düzenli aralıklarla yapılan bu etkinliklere biz de liseli öğrenciler olarak katılıyor, söyleşilerde neyin konuşulduğunu pek iyi anlamasak da kitap satın alıyor ve sonra onları okumaya çalışıyorduk. Kitapçısı bulunmayan, kitap satın almak isteyenlerin bir kırtasiyeye sipariş verdiği şehir büyüklüğünde bir ilçede kitap söyleşilerinin öğrencilerin gözüne nasıl büyülü göründüğünü bir düşünün. Bunun dışında belediyeye ait salonlarda çok sık olmasa da tiyatro gösterileri düzenleniyor ve oyunlar mahallelerden bile izleyici toplayabiliyordu. Refah Partisi’nin belediyeyi kazanmasıyla birlikte bu etkinlikler bıçak gibi kesildi. Artık yeni etkinlikler Kudüs geceleri gibi ideolojik dozu yüksek siyasal faaliyetlerdi.

1990’lı yıllarda bu dev ilçenin kalabalık genç kitlesi için kitapla ve tiyatroyla tanışabilecekleri birkaç olanak da böylece yok edilmiş oldu.

İlçenin tek Anadolu Lisesi, eski tip başarılı bir Anadolu Lisesi’ydi. Okul müdürünün MHP çizgisinde bir milliyetçi, müdür yardımcısının İslamcı olduğu tipik bir 12 Eylül sonrası okul yönetimi modeliyle yönetiliyordu. Bu okul, okul idaresinin de işbirliğiyle, Fethullahçı örgütlenmenin hedef aldığı bir yer haline gelmişti. İdarenin işbirliğini vurgulamanın nedeni İlçenin tek Anadolu Lisesi, eski tip başarılı bir Anadolu Lisesi’ydi. Okul müdürünün MHP çizgisinde bir milliyetçi, müdür yardımcısının İslamcı olduğu tipik bir 12 Eylül sonrası okul yönetimi modeliyle yönetiliyordu. Bu okul, okul idaresinin de işbirliğiyle, Fethullahçı örgütlenmenin hedef aldığı bir yer haline gelmişti. İdarenin işbirliğini vurgulamanın nedeni ilçedeki daha sonra Fethullahçı olduğunu öğrendiğimiz dershanenin öğrencilere yönelik okul içindeki faaliyetlerine izin verilmesiydi. Öğrenciler, hızla Fethullahçıların etkisinde olanlar ve olmayanlar olarak bölünmüş; okulda öğrenciler arasında ciddi bir gerilim başlamıştı. Tüm bunlar, idarenin desteğiyle ve dolayısıyla devletin gözü önünde gerçekleşti. 

Bu dershanenin Terminatör gibi o dönemin popüler filmleriyle başlayan film gösterimleri doğru düzgün bir sinema da olmadığı için gençler için başta cezbediciydi. Sonradan bu gösterimlerin sohbetlerle sürdüğünü, bazı öğrenciler için yatılı ders çalışma kampları düzenlendiğini öğrenmiştik. Bu öğrenciler arasından askeri okul sınavını kazananlar, yurtdışındaki Fethullahçı okullarda öğretmenlik yaptığını duyduklarımız olduğu gibi, başka tarikat bağlantılarıyla mülki amir olan ve hızla yükselen insanlar da çıkmıştı.

Ne il ne de ilçe milli eğitim bu gelişmelere karşı harekete geçti. Muhtemelen böyle bir rahatsızlıkları da yoktu.

Bu esnada Gebze Belediyesi yeni icraatlarını sürdürüyordu; kısa süre sonra mahalle, sokak, park isimlerini değiştirmeye başladılar. Çeçen cihadının liderlerinden Cahar Dudayev’in adını büyük bir parka veren Belediye Meclisi, Abdi İpekçi Mahallesi'nin ismini Fatih olarak değiştirmiş; suikast sonucu öldürülen Türkiye’nin bu önemli gazetecisinin isminin silinmesini eleştirenlere ise “Halka sorduk, ideolojik bulup istemediler” diyerek pişkinlikle yanıt vermişti.

Belediye Meclisi, Alevileri de unutmamış; Alevilerin yoğun olarak yaşadığı Ulaştepe Mahallesi'nin adını ise Yavuz Selim olarak değiştirmişti.2 Tabii ki, bu değişiklik mahalle halkına sorulmamıştı. 1993 Sivas Katliamı’nın dehşetinin henüz çok yakıcı olarak hissedildiği günlerdi. Sivas’ta insan yakanların avukatlığını üstlenen Şevket Kazan, Refahyol hükümetinin Adalet Bakanı’ydı.

Yaşananların biz gençlerin hayatını nasıl değiştirdiğini bugünden bakarken daha net anlıyorum. Keşke her 28 Şubat yıldönümünde gençliklerinde bunları yaşamak zorunda bırakılan gençlerin hikayeleri de anlatılsa.

Taşrada ya da Gebze gibi büyük bir sanayi havzası olan ama kültürel dokusu itibariyle taşradan çok da farklı olmayan bu yerlerde gençlere; sinema, tiyatro gibi kültürel etkinlikler de, kendilerini ifade edebilecekleri sosyal-kültürel alanlar da layık görülmüyordu. Çünkü bu kadar büyük zenginlik üreten bir yerde yoksulluk ancak gericileştirerek ve lümpenleştirerek sürdürülebilirdi. Bu kuraklık içinde başarılı olan gençler ise devletin okul idarecilerinin işbirliğiyle cemaat ve tarikatlara yönlendiriliyordu.

Aslında asker de uzun yıllar bunu istedi. Belki kent merkezlerine müdahale edemiyorlardı ancak çeperlerde ve taşrada ortak bir kamusal hayatın oluşmasını, herhangi bir kültürel canlanma yaşanmasını tehlike olarak kodladılar. Bu tür faaliyetlerin solcu ya da sola meyilli kuşaklar yaratacağı, Cumhuriyet’in erken döneminde edinilmiş tecrübelerin bir sonucuydu. Üstelik Gebze gibi bir sanayi havzasında kısa süre sonra işçi ordusuna katılacak gençlerin aydınlatılması değil, itaat etmeyi bilmesi gerekirdi.

Refah Partisi egemen sınıfın bile isteye yarattığı bu koşulları örgütlenmek için kullanıp da, kontrol edilemeyecek düzeyde büyüyünce ve düzenin dışına taşmaya başladığında problem yaratır oldu.

28 Şubat sürecine yeniden bakıldığında aslında görülmesi gereken budur. Bu ülkede 12 Eylül’den itibaren ordu ve devlet bürokrasisi, özellikle işçi havzalarının kontrolünü böyle sağladı. Milli Görüş hareketi, bu açıdan onlardan ayrı düşmüyordu. Bu misyonu üstlenmeye, hatta daha kuşatıcı ve sert biçimde bu kontrolü sağlamaya her açıdan hazırdı.  

O hareketin içinden çıkan AKP’nin iktidar yıllarında bu gerçeği bütün çıplaklaklığıyla gördük. Eğitimde laiklikle kavgaları, MESEM’lerle çocuk işçiliği yasallaştırmaları, kültürel hayatın canlanmasına düşman olmaları hep bu misyonla ilgili oldu.

----- 

1“‘Belediye Başkanı yasalara uymuyor’”, Cumhuriyet, 09.06.1995, s. 

3.2“Refahlı başkan isimlerden korkuyor”, Cumhuriyet, 19.02.1995, s. 4.

/././

Grev hakkını da geri alır memleketi de -Alpaslan Savaş-

Çözümü işçi sınıfı yaratacak. Grev yasağını grevle yenmeyi başaran Hitachi, Bekaert, Schneider, Arıtaş, Grid işçileri bunun çarpıcı örnekleri. Onlar etliye sütlüye karışmaz diye düşünsün patronlar. Samet ve arkadaşlarını hafife alanlar yanılır. Onlar grev hakkını da geri alır, memleketi de.

2024 yılının Aralık ayıydı ve grevin iki haftası geride kalmıştı. İlk birkaç gün işçilerin tamamı grev çadırına gidip geldikten sonra yirmişer kişilik üç vardiya nöbete dönmüşlerdi. Böylece her gün farklı işçiler grev nöbeti tutuyordu. Aşağı yukarı herkes bir tur dönmüştü.

Hitachi’de grev aslında grev beklediklerinden uzun sürmüştü. İki gün dayanamaz şirket diye düşünmüşlerdi çıkarken. Grevden önce kimsenin başını işten kaldıramıyor olması da bu kanıyı güçlendirmişti. Ama patronun da güvendiği şeyler vardı. Cumhurbaşkanı dememiş miydi, “grev tehdidi olan yere biz anında müdahale ediyoruz, buralarda greve müsaade etmiyoruz” diye. Nitekim Resmi Gazetede yayınlanan Cumhurbaşkanı kararıyla grev, sendikanın aynı şekilde uygulama kararı aldığı diğer üç şirketi de kapsayacak şekilde “milli güvenliği tehdit ettiği” gerekçesiyle onuncu gününde ertelenmişti.

Biri Japon, biri ABD’li, biri Fransız ve sonuncusu yabancı ortaklı dört büyük şirketin kasasını dolduran trafo üretiminin ülkenin milli güvenliğiyle yakından uzaktan ilgisi bulunmuyordu elbette fakat yasaya göre bir grev ancak bu gerekçeyle ertelenebiliyordu. Geçmişte çay bardağı üreten fabrikada bile grev milli güvenlik riskinden ertelenmişti, bunlar da haydi haydi aynı çuvala girerdi.

Söz konusu karar, adı erteleme olsa da aslında grevi bir daha başlamamak üzere durduruyordu. Çünkü yasaya göre ertelenen grevden sonra üretim derhal başlıyor, bu sırada sendikaya patronla anlaşma yapması için 60 gün süre tanınıyor, bu olmadığında Yüksek Hakem Kurulu’nun belirlediği koşullarda toplu sözleşme imzalanmış sayılıyordu. Yani patronun dediği oluyordu. Böylece zaten kullanılmasına türlü yasal zorluklar getirilmiş grev hakkı, işçiler o zorlukları aşmayı başardığında da uygulanabilir olmaktan çıkarılıyordu. Tam olarak Erdoğan’ın dediği gibiydi durum, buralarda greve müsaade etmiyorlardı.

Kış ayı, hava soğuk, grev çadırında küçük bir soba, dışarıda ise büyükçe bir varil var. İşçiler grevin sürdüğü Dudullu Organize Sanayi Bölgesi’ndeki başka fabrikalardan dayanışma için getirilen paletleri yakarak ısınmaya çalışıyorlar. Akşam nöbetini devralacak yirmi grevci çadırın oraya gelir gelmez ateşin yükseldiği varilin etrafında toplandılar. Greve çıkalı 19, grev yasaklanalı 9 gün olmuştu. Belki işbaşı yapmadıkları takdirde tazminatsız işten çıkarılacaklarına dair şirketten peş peşe gelen mesajlardan belki de dokuz gündür Valiliğin kapıya yığdığı polis otobüslerinden duydukları endişedendir bilinmez ama biraz sessizdiler. Arkadaşları tarafından sevilen fakat fabrikada öyle çok etliye sütlüye karışmayan Samet bozdu sessizliği. Sırtındaki kalın paltosu, kaşlarının üstüne kadar indirdiği beresi ve parmak uçları kesik eldiveniyle duman yayan varilin başında avuçlarını ovuştururken birdenbire “İbrahim” diye, karşısında kendisi gibi ısınmaya çalışan sendika temsilcisi arkadaşına seslendi.

“E hani sabah çıkar, akşama kalmaz imzalanır gireriz dediydin, oğlum yirmi gün oldu halimize bak, tenekenin başında ısınmaya çalışan evsizlere döndük…” deyip sağlam bir küfür patlattı ki varilin etrafındaki herkes kahkahalarla kendini çadırın içine attı.

İşten atılma tehditlerine, grevdeki fabrikayı yirmi dört saat kendilerinden koruyan onlarca polisin ve gerektiğinde kullanmaya hazır gözaltı otobüslerinin yarattığı korkuya rağmen kimse kimseyi satmamıştı. Yaşadıkları zorlukları en zayıf olduğunu düşündükleri arkadaşları bile dalga konusu haline getirmeyi başarmıştı. Varilin başından yükselen kahkahalar bu grevde yasakların değil, birliğin kazandığının kanıtıydı.

***

Geçtiğimiz hafta Anayasa Mahkemesi (AYM) Birleşik Metal-İş Sendikası’nın Asil Çelik fabrikasında 2017 yılında aldığı grev kararının “milli güvenliği tehdit ettiği” gerekçesiyle ertelenmesini Anayasaya aykırı bularak sendikaya tazminat ödenmesine karar verdi. Daha başlamadan durdurulan grev nedeniyle işçiler 60 günlük erteleme süresi sonunda Yüksek Hakem Kurulu’ndan gelen sözleşmeye mahkûm oldular. Sendika işçilerin erteleme kararının sebep olduğu hak ihlalini Danıştay’a götürdü, oradan Yargıtay’a, hiçbirinden sonuç çıkmayınca da Anayasa Mahkemesi’ne.

AYM benzer bir kararı sendikanın 2015 yılında MESS grup sözleşmesi kapsamındaki grevlerinin ertelenmesine yönelik de vermişti. Grev ertelemesinden üç yıl sonra gelen karar, farklı sektörlerden kırka yakın fabrikada durdurulan grevleri kapsıyordu.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne kadar Bakanlar Kurulu, sonrasında Cumhurbaşkanı tarafından alınan grev durdurma kararlarını AYM tekil örneklerde de olsa Anayasa’ya aykırı buluyor. Ama AYM kararlarını ne patronlar ne iktidar umursuyor.

MESS grevlerinin durdurulmasına yönelik söz konusu AYM kararından sonra da Cumhurbaşkanı kararıyla pek çok grev durduruldu. 2019’da İzban, 2020’de Soda Sanayi, 2022’de Bekaert Çelik Kord fabrikaları, 2023’de Schneider Enerji, 2024’de MESS’e bağlı Hitachi Enerji, Grid Solution, Schneider Elektrik ve Arıtaş Endüstri ve geçen yıl Kamu çerçeve sözleşmesi sonrası Eti ve Bor maden işletmelerindeki grevler, bir kısmı başlamadan, bir kısmı başladıktan sonra durduruldu.

***

Tekrar olacak ama altını çizmekte yarar var, adına erteleme deseler de yapılan grevi durdurma, yani yasaklamadır. Yasağı keyfi ve kalıcı bir grev rejimi haline getirmesi nedeniyle de esasen bir 12 Eylül uygulamasıdır. Ama öncesi de var. Sermaye sınıfı bu yasağı işçiler grev hakkını elde ettiği günden buyana kullanmaktan geri durmadılar.  Grev hakkının Anayasal güvenceye kavuştuğu 1961 Anayasası’nda bulunmayan erteleme düzenlemesini 1963’te kabul edilen yeni yasaya yerleştirmeyi ihmal etmediler örneğin. 1980’e kadar yayınlanan grev erteleme kararnamesi sayısı 250’nin üstündedir. 12 Eylül sonrası daha köklü çözüm buldular, olağanüstü hal uygulamasıyla grevleri üç yıl boyunca tümden yasakladılar. Cuntacıların 1983 yılında çıkardığı iki yeni yasayla yasak kalktı fakat grev işçiler için yasal yollardan kullanılması neredeyse imkânsız bir hak haline getirildi. Grev prosedürü iyiden iyiye zorlaştırıldı, grev kırıcılığı teşvik edildi, kapsamı daraltı. Buna karşın işçiler grev hakkını kullanmaktan vazgeçmedi. Netaş 12 Eylül sonrası ilk kitlesel ve başarılı grev oldu. Onu 89-90 bahar eylemleri ve grevleri izledi. Grev erteleme kararları ise hiç durmadı. 12 Eylül’den AKP’nin iktidara geldiği 2003 yılına kadar Bakanlar Kurulu kararlarıyla grevi durdurulan işçi sayısı 400 binin üzerindedir

Uygulama AKP döneminde de kesintisiz sürdü. AKP iktidarında bugüne kadar Bakanlar Kurulu ya da Cumhurbaşkanı kararıyla durdurulan grevlerde 200 binin üstünde işçinin grev hakkı gasp edildi.

***

2026 yılında, Türkiye’de bugün bir grev hakkından bahsetmek mümkün değil. Patronlar ve hükümet, diğer pek çok meselede olduğu gibi bu konuda da kural, hak ve hukuk tanımıyor, işçi sınıfının üstüne büyük bir saldırganlıkla gidiyorlar.

Çözümü işçi sınıfı yaratacak. Grev yasağını grevle yenmeyi başaran Hitachi, Bekaert, Schneider, Arıtaş, Grid işçileri bunun çarpıcı örnekleri.

Onlar etliye sütlüye karışmaz diye düşünsün patronlar. Samet ve arkadaşlarını hafife alanlar yanılır. Onlar grev hakkını da geri alır, memleketi de.

/././

Sözcük deyip geçmemeli -Mesut Odman- 

Peki, nasıl düzelir memleketin hali, dünyanın hali? Onu da, bi zahmet, öğrenivereceksin. Yoksa, değil yüzyılın yarısı, tümü geçse, “kâr etmez, ne kavgada ustalığın, ne de çatal yürek civan oluşun.”

Bir zamanların sözü üstüne söz söylemenin cesaret işi olduğu eleştirmen Nurullah Ataç’ın Arapça kökenli “kelime”nin yerine “tilcik” sözcüğünü önerdiği ve uzun süre kullandığı bilinir. Ama tutmamış bu öneri. Daha sonraları olmalı, kendisini anlatmak için has bir şair ve “edip” demenin uygun olacağı, edebiyatımıza “Garipçiler” ya da “Birinci Yeni” adıyla geçmiş üç şairden biri olan Melih Cevdet Anday’ın kullandığı “sözcük” genel kabul gördü. Bütün şiirlerini bir araya getirdiği kitaba “sözcükler” adını vermesinin bu kabulü yaygınlaştırdığı da eklenebilir. “Sözcük” maddesinin TDK Türkçe Sözlük’ün ilkin 1969 yılı basımında yer alışını da bu yaygınlığın tescil edilişi saymakta sakınca olmasa gerektir.

Edebiyatın hemen her dalında ürünler vermiş bu şairimize yazının giriş bölümünde şöylece bir yer verip geçmiş olmamak için onun en çok bilinen şiirlerinden biri olan, 50’lerin başlarında yazdığı “Telgrafhane” başlıklı şiirini buraya alalım:

Uyuyamayacaksın
Memleketin hali
Seni seslerle uyandıracak
Oturup yazacaksın
Çünkü sen artık o sen değilsin
Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin
Durmadan sesler alacak,
Sesler vereceksin 
Uyuyamayacaksın
Düzelmeden memleketin hali
Düzelmeden dünyanın hali
Gözüne uyku giremez ki…
Uyumayacaksın
Bir sis çanı gibi gecenin içinde
Ta gün ışıyıncaya kadar 
Vakur metin sade 
Çalacaksın.

***

Bir sözcüğün kendi yaşantılarımdaki yerine değinerek üç beş satır yazacağım. 

Hangi sözcük olduğuna gelmeden önce, 50-55 yıl kadar eskiye, “12 Mart dönemi” olarak andığımız, kimilerimizin “12 Mart faşizmi” dediği, benimse o faşizm sözünü yeterince açık olmadığı düşüncesiyle kullanmadığım günlere dönerek başlayalım. O dönemin sıkıyönetim komutanlarının bildirilerinde kullanmayı neredeyse alışkanlık durumuna getirdikleri bir kalıp vardı. Hem kızar, hem de kızmaktan çok gırgıra alırdık aramızda. Aşağı yukarı şöyleydi: “Marksist, Leninist ve hatta Maoist bir örgütün elemanları yakalanmış olup…” Böyle başlar ve devam ederdi. Marksist ile Leninist sözcükleri arasında virgül mü vardı yoksa kısa çizgi (-) mi, ondan çok emin değilim. İkisi de olabilir, kimi zaman biri kimi zaman öbürü anlamında. Ama söz kalıbı tam da böyleydi.

Buradan şöyle bir anlam çıkarır ve o azgınlaşmış baskı günlerinde bir parça eğlenirdik: Marksist olmakla, Leninist olmakla ya da Marksist-Leninist olmakla yetinmemiş, üstelik bir de Maoist olmuş bu alçak anarşistler. O zamanlar “terörist” sözü yoktu daha; herkes anarşist idi. Ahali içinde bunu “anarşik” olarak söyleyenler de az değildi, çoğulu da “anarşikler” oluyordu elbette.

Her neyse… Komutanların bildirilerinden çıkardığımız anlamın doğru olmadığını kimse ileri süremez herhalde. Murat edilen o muydu, tartışılabilir. Ama hepimizin ana dili Türkçe olduğuna göre, o aradaki “ve hatta”nın başka bir anlama gelmesi mümkündü denebilir mi?

*** 

Mart ve Eylül aylarını 12’den vuran o dönemlerde, özellikle ikincisinde, dilde sadeleşme, belki daha yerinde söyleyişle, öz Türkçecilik akımını ya da yaklaşımını “te’dib ve terbiye” eğiliminin ne kadar yükseldiğini yaşayanlar da sonradan okuyup öğrenenler de hatırlayacaklardır. Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’nun bir devlet dairesine dönüştürülmesi bu terbiye sürecinin fütursuzluğunun bir göstergesi sayılmıştır hep. O kurumun daha önceki çalışmalarına ilişkin eleştiriler kuşkusuz saklı kalmak üzere, yanlış sayılmaz.

Şimdi buraya kadar yazılanlardan daha farklı bir yöne doğru kıralım dümeni.

Sözünü ettiğim dönemlerin ikincisinde, güzelim Eylül ayı ile birlikte anılanda, o sıralar doğusu ile batısı ayrı olan Almanya’ların Batı olanında, bir tür kurumlar arası burstan yararlanarak iki hafta kadar bir süre dolaşmıştım. Dolaşmak sözcüğü tam uygun düşüyor; çünkü, o kadarlık sürede birçok farklı kente ve kuruluşa gitmiştim. Amacım hizmet içi eğitim çalışmaları yapan sendikalardan özel ve kamusal kuruluşlara kadar birtakım kurumların yaptıkları çalışmalar konusunda bilgi toplamak, o çalışmaları yürütenlerle görüşerek düşüncelerini almak ve bütün bunların nasıl örgütlendiğine ilişkin bir değerlendirmeye ulaşabilmekti. 

Aslında bu tür görev gezilerinde, hele böyle kısa ise, alışılmış olan, o kısalığa uygun birkaç sayfalık bir rapor vermektir. Oysa ben oturup nerdeyse bir kitapçık boyutlarına ulaşan, 25-30 sayfalık bir metin yazmış, hatta o sırada çok meşgul olan bölüm sekreterimize ek iş çıkarmamak için, raporumu mumlu kâğıda kendim daktilo ederek sadece yönetim kuruluna değil, işlerine yarayabileceği düşüncesiyle, uzman düzeyindeki çalışanlara da dağıtılmak üzere hazırlamıştım. Sonunda, yönetim kuruluna giren rapor, nasıl görüşüldüyse artık, büyük olasılıkla doğru dürüst görüşülmemiş bir iki meraklı üyenin göz gezdirip öteki üyelere görüş aktarmasıyla, bana bir zılgıt olarak döndü. “Neden bu kadar uzunmuş”tan başlayıp içindeki “anlaşılmaz ve tuhaf sözler”e kadar bir yığın azarlama notuyla uyarıldım. Neyse ki, kurulun huzuruna çağırılmamış ve kendisi de kurul üyesi olan üst yönetici aracılığıyla bilgilendirilmiştim. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra, raporumdaki bazı sözcüklerin kullanılmasından, üstelik fazla kullanılmasından rahatsız olduklarını öğrendim.

Bunların başında “örgüt” ve “örgütlenme, örgütlendirme” sözcükleri geliyordu. Gerçekten de burada bir tahrifat yoktu; o sözcükleri sık sık kullanmıştım. Ama bundan daha doğal bir durum olamazdı; çünkü, zaten değişik örgütlerde yapılan birtakım çalışmalardan, onların örgütlenmesinden söz etmek, onların nasıl gerçekleştirildiğini anlatmak için hazırlanmış bir  rapordu yazdığım.

İşte böyle. Örgüt sözcüğünü söylemek ve yazmak, hele hele bunları önüne arkasına aşağılayıcı sözler eklemeden ve olumlayarak yapmak, dayanılmaz geliyordu. Örgütün ve örgütlenmenin bırakalım kendisini, adını dillendirmek bile korkutuyordu bürokrasiden, işçi ve işveren sendikalarından gelen o beyleri.

Gitgide, iş sözcükler arasında sakıncalı/sakıncasız ayrımına kadar vardırıldı. Eski ve yeni, Türkçe ve başka dillerden gelmiş sözcükler arasında bir işbölümü yapıldı. Genellikle, Türkçe olanlar aman aman, tehlikeli, uzak olsun; başka dillerden, Arapçadan, Farsçadan gelenlere eyvallah. Ortalama yaklaşım böyleydi. Bu bağlamda, örgüt deyince gizli, sakıncalı, tehlikeli olan; teşkilat deyince yararlı, gerekli, hayırlı olan akla gelecekti.

Ne diyordu Melih Cevdet üstadımız: Durmadan sesler alacak,/ Sesler vereceksin/ Uyuyamayacaksın/ Düzelmeden memleketin hali/ Düzelmeden dünyanın hali/ Gözüne uyku giremez ki…

Peki, nasıl düzelir memleketin hali, dünyanın hali? Onu da, bi zahmet, öğrenivereceksin. Yoksa, değil yüzyılın yarısı, tümü geçse, “kâr etmez, ne kavgada ustalığın, ne de çatal yürek civan oluşun.”

/././

halkTV "Köşebaşı + Gündem" -27 Şubat 2026-


“Amerikalıları sen öldürdün”-Serra Karaçam- 

Salı gecesi yaptığı rekor uzunluktaki Birliğin Durumu konuşmasına Donald Trump, ABD’nin kuruluşunun 250. yılını kutlamaya hazırlanıldığını hatırlatarak başladı.

Anketlere göre Trump’ın onay oranları düşüyor.

Cumhuriyetçiler onu yine de coşkuyla karşıladı.

Trump giriş yaparken Kongre üyesi Green en ön sırada “Siyahlar maymun değildir” yazılı pankartla dikkat çekti.

Trump, bazı tahminlerde öne sürüldüğü gibi konuşma sırasında İran’a yönelik ABD saldırılarını duyuran büyük bir açıklama yapmadı.

Ekonominin güçlü olduğunu söyledi, yumurta fiyatlarının düştüğünü belirtti. Bu tartışmalı.

İran’ın 32 bin protestocuyu öldürdüğünü söyledi; ancak bu doğrulanmış bir rakam değil.

İran’ın Avrupa’ya, hatta neredeyse ABD’ye ulaşabilecek füzeler ürettiğini söyledi. Bu da komik bulundu.

Temsilciler Meclisi’ndeki ılımlı Demokratların önemli bir bölümü yaklaşık üçte biri ve Cumhuriyetçilerin çoğunluğu”Terör sponsoru İran nükleer silaha sahip olamaz sözlerini” ayakta alkışladı.

Bu da önemli bir sinyal…

Demokratlar Trump’ın yaklaşık iki saat süren konuşmasının büyük bölümünde tepkisiz kaldı.

Bazı Demokratlar konuşma bitmeden salonu erken terk etti.

***

Ancak Temsilciler Meclisi Demokrat Üyesi Ilhan Omar, Başkan Donald Trump’ın İç Güvenlik Bakanlığı’nın finansmanından önce reform talep eden Demokratları eleştirmesi üzerine “Amerikalıları siz öldürdünüz” diye bağırdı.

Trump’ın sınır dışı etme çabalarına değindi. “Amerikan hükümetinin bir numaralı görevi Amerikalı vatandaşları korumaktır, yasa dışı göçmenleri değil” dedi.

“Kimler buna katılıyor ayağa kalksınlar” çağrısı yaptı.

Trump, illegal göçmenlerin, katillerin ve uyuşturucu satıcılarının ülkeden çıkarılacağını söylerken Omar “Katil sensin” dedi.

Gecenin kahramanı o oldu.

Trump ona “kendinden utanmalısın” dedi.

“Amerika’yı yağmalayan yolsuzluk söz konusu olduğunda, Minnesota’dan daha çarpıcı bir örnek olmamıştır. Somali toplumunun üyeleri Amerikan vergi mükelleflerinden 19 milyar dolar yağmaladı.” dedi...

“Minnesota’yı yağmalayan Somali korsanları, rüşvetin, yolsuzluğun ve kanunsuzluğun norm haline geldiği, istisna olmadığı dünyanın büyük bölgelerini bize hatırlatıyor.”

“Bu kültürleri sınırsız göç ve açık sınırlar yoluyla ülkemize taşımak, bu sorunları doğrudan ABD’ye getiriyor.” ifadelerini kullandı.

Hatta Başkan Yardımcısı JD Vance’a yeni bir görev verdi: Sahtekarlıkla Mücadele Çarı.

Ilhan Omar’ın federal göçmenlik uygulamalarından etkilenen Minnesota’daki seçmenleri de onun davetlisi olarak Trump’ı galeriden dinlediler.

***

Demokratlar Epstein kurbanlarını da SOTU’ya misafir olarak davet etti.

Trump Epstein dosyalarından ise hiç bahsetmedi. Pelosi’ye göre bu, onun bu konudaki zayıflığını gösteriyor.

Erika Kirk, suikaste kurban giden muhafazakâr aktivist Charlie Kirk’in dul eşi, özel misafir olarak davet edildi ve Trump’ın konuşmasında onurlandırıldı.

Trump Kirk’ü “şehit” olarak niteledi. Siyasi şiddete dikkat çekti.

2026 Birliğin Durumu konuşmasında Uygur bağlantılı bir misafir de yer aldı.

Temsilciler Meclisi Başkanı Mike Johnson, Ziba Murat’ı davet etti.

Konuşmaya, annesi Dr. Gulshan Abbas’un durumuna dikkat çekmek için katıldı. Dr. Abbas, emekli bir Uygur doktoru olup 2018’den bu yana Çin’in Sincan bölgesinde gözaltında tutuluyor.

Murat'ın annesinin, ABD'de bulunan aktivist kardeşinin, Çin hükümetinin Uygur politikasını eleştiren konuşmalarına ceza olarak tutuklandığına inanılıyor.

***

Demokrat üyelerden birinin giydiği “yalancı” yazılı, Trump’ı gösteren yaka iğnesi dikkat çekti.

Cumhuriyetçilerden bir üyenin giydiği Trump’ın yüzünün resminin baskılı olduğu bir kravat da dikkat çekti.

Yüksek Mahkeme yargıçları da salondaydı. Trump onların gümrük tarifesi kararlarını yüzlerine karşı eleştirdi. “Çok talihisiz bir karar” dedi.

Karara katılan yargıçlar Roberts, Kagan, and Barrett oradaydı.

Hokey takımı en çok alkışı aldı.

Trump Demokratların çılgın oldugunu söyledi.

Kongre üyelerine yolsuzluk vurgusu yaptı.

“Kongre üyeleri ellerindeki bilgileri kullanarak kar elde edemezler” dedi ve hisse yatırımlarına yönelik uyarı yaptı…

New York belediye başkanı Mamdani’den de bahsetti. “Komünist ama iyi çocuk” dedi.

***

Demokrat Parti’nin 2026 Birliğin Durumu konuşmasına yanıtını sunmak üzereyse Virginia Valisi Abigail Spanberger seçildi.

Spanberger Demokrat Parti’nin Başkan Trump’ın Birliğin Durumu konuşmasına yanıtını üç soruya dayandırdı.

Hayatı daha mı uygun hale getiriyor?

Amerikalıları güvende mi tutuyor?

Ve Amerikalıların çıkarları için mi çalışıyor?

Geçen ay göreve başlayan Spanberger, bu üç sorunun da cevabının “hayır” olduğunu savundu.

Spanberger’in yanıt vermek için seçilmesi dahi önemli bir mesaj Demokratlardan.

Seçmenlerin ekonomik sıkıntılarını anlayan, ciddi ve sorumlu yetkililere ihtiyaç olduğunu vurgulamış oldular. Cevap konuşması da buna odaklandı.

Asıl cevabı Kongre ara seçimlerinden özellikle Temsilciler Meclisi için atılan halk oyları vermiş olacak.

Ayrıca ABD’ye 12 ayda 18 trilyon dolar yatırım yapıldığını iddia etti. Beyaz Saray bu rakamı 9,7 trilyon olarak duyurmuştu.

/././

Tarihte eşi benzeri yok! Küba’ya ABD ablukası genişledi -Mustafa K.Erdemol- 

Dünya kan revan içinde. Gazze trajedisi her ne kadar unutturulmaya çalışılsa da hafızalarımıza yer etti çoktan. Dünyanın çeşitli bölgelerinde savaşlar, kıyımlar sürüyor. Kimsenin aklına Küba’ya yönelik 60 yıldan fazla süren ambargo/abluka gelmiyor haliyle. Başkalarıyla empati yapma konusunda mükemmel bir tarihe sahip olan Küba halkı, uğradığı büyük haksızlığın gündemde olmamasına pek aldırmasa da ülkede gittikçe gelişen ABD kaynaklı krizden de haberdar olunmasını bekliyor pek haklı olarak.

Şu günlerde, dünyanın çeşitli ülkelerinde Küba ile dayanışma dernekleri konuyu gündemde tutmaya çalışıyorlar. Ülkemizde de Jose Marti Küba Dostluk Derneği bu tür bir çabayı sürdürüyor uzun zamandır. Yıllardır büyük bir kararlılıkla ABD ambargo/ablukasına direnen Küba, özellikle ABD Başkanı Donald Trump’ın 29 Ocak’ta imzaladığı yeni kararlardan sonra içine sokulduğu krizi daha da derinden yaşıyor.

Geçtiğimiz Pazartesi günü Jose Marti Küba Dostluk Derneği, Küba’nın İstanbul Başkonsolosluğu ile TKP ortaklığında bir basın toplantısı düzenledi. Toplantıda Dernek Başkanı Nahide Özkan, Küba’ya 1960 yılından beri ABD tarafından uygulanan ambargo/ablukaya ilişkin son durum hakkında şu bilgileri verdi:

“Küba’ya yönelik ABD ablukası açık bir kuşatmaya dönüşmüş durumda. 29 Ocak’tan beri ticari petrol gemileri, Adaya petrol taşıyamıyor. Ülkenin kendi kaynakları petrol ihtiyacının 4’te 1’ini karşılayabilir durumda. Yaşananlar Küba ekonomisini derinden etkiliyor, birçok sektör durma noktasına geldi. Sağlık sektöründe öncelikli hastalara yönelik bir düzenleme yapıldı, kısıtlama getirildi. Kamu kurumları haftanın belli günleri açık kalabiliyorlar. Ulaşımda, doğalgaz ve elektrik kullanımında kısıtlamalarla karşı karşıyalar. Özellikle sağlık alanında tehdit altında olan kesimler var. Gebe kadınlar, kanser hastaları, elektrik kullanımına ihtiyaç duyan hastalar yaşam riski ile karşı karşıya kalmış durumdalar.”

Görüldüğü gibi BM dahil uluslararası kuruluşların bile yasadışı saydığı kuşatma yeni yeni kararlarla daha da katlanılamaz hale getiriliyor.

Şunları anımsatalım: Uluslararası Mahkeme (International Court) 1960 yılından bugüne kadar Küba Cumhuriyeti'ne uygulanan kapsamlı siyasi/ekonomik ABD yaptırımlarını uluslararası hukukun ihlali kabul ediyor. Bunlar arasında, her şeyden önce, egemenliğin korunması, kendi kaderini tayin hakkı, müdahale yasağı ile ilgili BM Şartı'nın 2(4) - 2(7) maddeleri, 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi (UDHR) maddeleri, 1966 tarihli Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi'nin (ICESCR) maddeleri ile Dünya Ticaret Örgütü'nün (WTO) ticaret özgürlüğünün korunmasına ilişkin hükümlerinin yanısıra Avrupa Birliği Antlaşması'nın (TEU, Maastricht Antlaşması) birçok ilkesi var.

ABD hükümeti 1917 tarihli “Düşmanla Ticaret Yasası”nı temel alarak, 1959'daki Küba devriminden sonra bir dizi yeni yasa ile yönetmelik çıkardı bilindiği gibi. Bunlar arasında 1961 tarihli “Dış Yardım Yasası”, 1993 tarihli “Küba Varlıklarını Kontrol Yönetmeliği”, 1992 tarihli “Küba Demokrasi Yasası”“Torricelli Yasası” olarak bilinen yasa, 1996 tarihli “Küba Özgürlüğü ve Demokratik Dayanışma Yasası”“Helms-Burton Yasası”, 2000 tarihli “Ticaret Yaptırımları Reformu ve İhracat Artırma Yasası” yer almaktadır. Tüm bu önlemlerin amacı, 1959 devriminin sosyal, ekonomik, kültürel kazanımlarını yok etmekti. 1960 yılında, Amerika Kıtası İşlerinden Sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Lester Mallory, ABD yönetiminin stratejisini açıkça dile getirmişti:

“Küba'nın ekonomik yaşamını zayıflatmak için mümkün olan her türlü önlem derhal alınmalıdır. Küba'ya para, malzeme verilmeyerek parasal, reel ücretler düşürülmeli, açlık, umutsuzluk yaratılmalı, hükümet devrilmelidir.” Amaç, Küba ekonomisinin canlılığını zayıflatmak, açlığı umutsuzluğu kışkırtmak, rejim değişikliğini kolaylaştırmak için hoşnutsuzluk tohumları eklemekti.

Malloy’un belirttiği hedefler, bugüne kadar ABD'nin Küba'ya yönelik yaptırım politikasının temelini oluşturmuştur. Yaptırımlar, tüm ekonomi, finans sektörünü etkiliyor, ekonomik kalkınmayla teknolojik yeniliklere erişim için hayati önem taşıyan Küba'nın teknolojik egemenliğini hedef alıyor.

Yeri gelmişken; Küba’nın geri kaldığını iddia edenlere Küba için uluslararası ödeme işlemlerinin kapatıldığını, hiçbir ülkenin bu koşullar altında teknolojik modernizasyon sürecinden geçemeyeceğini anımsatırım.

Bunca engele ragmen örneğin kendi ilaçlarını da üreten bir ülkedir Küba. Büyük Amerikan ilaç tekellerinin de bu güzel ülkeye düşman olmasının nedeni budur. Ambargo /ablukanın sınır ötesi etkileri, ilaç üretimi için gerekli bileşenlerin ithalatını,uluslararası tıbbi işbirliğini ciddi şekilde engellemiş, çoğu zaman olanaksız hale getirmiştir. Nisan 2019'dan Mart 2020'ye kadar olan dönemde, ABD ablukası sağlık sektöründe 239 milyon 803 bin 690 dolarlık zarara yol açtı Küba’da. Bu rakam, COVID-19 pandemisi öncesindeki dönemde kaydedilen zarardan neredeyse 80 milyon daha fazladır.

ABD’nin alçakça sürdürdüğü kuşatma Küba toplumunun temel yapılarına, geçim kaynaklarına, kalkınma kapasitelerine yönelik vahşi bir saldırıdır. Tarihte de eşi benzeri yoktur.

Basın toplantısında konuşan TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan “Küba hakkında çok fazla yalan söyleniyor. Küba’nın medya olanakları sınırlı, Küba’nın CIA odaklı propagandaya karşı daha fazla dayanışmaya ihtiyacı var. Küba’ya karşı saldırıda enformasyon alanında ABD’ye destek olunması insanlık suçudur” derken bir gerçeğe parmak basıyor. Gerçekten büyük insanlık suçudur Küba’ya yaşatılanlar da ABD’ye destek olmak da.

Küba’nın İstanbul Başkonsolosu Raúl Ernesto Madrigal Cárdenas’ın sözleri çok çarpıcıydı. Özellikle “Küba bitti, mahvoldu diyenler, eğer Küba böyleyse ABD neden 60 yıldan fazladır ülkemize abluka uyguluyor?” diye sordu örneğin. Küba karşıtlarının bu soruya verecek yanıtları yoktur elbette. Cardenas, bunca yıllık ablukaya rağmen sosyalist Küba’nın “yıkılmadığını” ifade ediyor.

Küba Sosyalist Cumhuriyeti 60 yıldan beri, halkıyla birlikte ABD ambargo/ablukası karşısında baş eğmedi. Eğmeyecek de. Ancak, 29 Ocak 2026’da alınan yeni kararla ABD baskısı daha da yakıcı hale gelecek. Bu Küba’yla daha fazla dayanışma içinde olmayı gerektiriyor.

Bu konuda yapılan açıklamaları, kampanyaları kaçırmamanızı öneririm.

Küba hepimiz için direniyor çünkü.

/././

Yeni Türkiye'den Ramazan notları!!-Ayşenur Arslan- 

Dünyadaki eğilimlere bakılınca ilahilerin gençlerin dikkatini çekmesi şaşırtıcı değil.

Batıda, daha çok da ABD’de, dinden uzaklaşan gençler şimdilerde pop tarzında şarkılarla stadyumlarda kiliseye çağırılıyor.

“En harika tanrı bizim tanrımız” gibi, başka tanrılarla mukayese hissi veren yani dinsel paradigmanın dışına taşmış slogan şarkı mesela.. Grammy ödüllü şarkılar kadar dinleniyor olmalı.
Küresel modada hiçbir şeyi kaçırmadığımız gibi bunu da kaçırmadık elbette.

Bizde de bir ilahi, kimi okulların zillerinde kullanılmaya.. Sosyal medyada tıklana tıklana neredeyse 1 numaraya yükselmeye başlayınca.. Saray’ın gündemine bile girdi. Erdoğan da öve öve bitiremedi: "Kabe'de hacılar, Hu der Allah... Bu ilahi 7'den 70'e insanımızın diline ve inşallah kalbine nakşeden ülkemizi o güzel ilahilerle tek ses, tek yürek haline getiren bestecisinden icracısına kadar tüm kardeşlerime buradan tebriklerimi iletiyorum..."

Erdoğan alkışladı.. Yeniçağ Gazetesi ise konuyu kritik bir soruyla sayfalarına taşıdı:  “Arkada dönen tarikat kavgalarını biliyor musunuz?”

Habere göre; ilahiyi söyleyen Celal Karatüre, Samsun’da yaşayan Roman kökenli bir şarkıcı. Gençlik yıllarında arabesk eserler seslendirirken katıldığı bir dini buluşmanın ardından yönünü ilahilere çevirmiş.. Bendirle tanışması ve ilahi repertuvarı oluşturmasıyla birlikte müzik kariyerinde yeni bir sayfa açmış.. Kariyerinde yükselişi ise Menzil Tarikatı ile bağlantısı olmuş.

Son dönemde şöhreti Türkiye’yi sarınca sosyal medyadaki -belki unuttuğu için Facebook hariç- Menzil ile ilgili paylaşımlarını silmiş.

Karatüre’nin takipçilerine göre aslında Menzil ile bağlantısı kopmuş değil.

Ancak, mesele tarikat kavgasına dönmesin diye önlem alınmış.

Tarikat kavgasını bilemem ama özellikle okul zillerinde çalınır olması, son günlerde Milli Eğitim Bakanlığı’nın “gayretleriyle” ısınan laiklik meselesinde kavga çıkartacak kabiliyette!

Nitekim, Birgün’ün haberine göre Kocaeli’nin Derince ilçesinde bir veli, ilahinin okul zilinde kullanılmasına tepki gösterdiği için ifadeye çağırıldı.

Veli, tam da Anayasa’daki laiklik ilkesinin tarifini yapar gibi şöyle dedi: “Eşit yurttaşlığı savunuyorum. Bu okulda farklı mezhep, farklı inanca mensup veya hiçbir inanca inanmayan kişiler var. İlahiler dinimizin bir parçası, ancak ilahinin dinleneceği yer okul değil"

Velinin başına “dini hassasiyetlere karşı sözler” diye bir şeyler gelirse şaşırmayız elbette.
Sanatla arasının pek iyi olmadığını bildiğimiz.. Piyasadaki herhangi bir ilahi formatından farksız bu şarkıyı ve ilkokul çocuğu düzeyine yakışacak sözlerini neden övdüğünü anladığımız Erdoğan söz konusu ne de olsa!

Standardımız artık onun standartları!!

“Kabe’de hacılar Hu der Allah
Yer gök inim inim iniler Allah
Melekler defteri yeniler Allah
İzin ver de Kabe’ni görelim Allah
İzin ver de yolunda ölelim Allah
Göster cemalini görelim Allah”

***

Erdoğan gibi, ekonominin yanı sıra ilahiyatta da iddialı bir ismin, peygamberlerin bile görmediği Allah’ın yüzünü görmeyi dileyen ilahiye övgüsü akıl karıştırıyor..

Ama şimdi anlatacaklarım akıl karışıklığını bırakın, tam bir şuursuzluk hali!
Sosyal medyada zaman zaman rastladığım.. Sıkılınca Paris’e ayakkabı, New York’a çanta almaya giden genç bir kadın.

Güneydoğulu bir ailenin şirketler grubunda, alışverişten zaman kalırsa çalışıyor.

Dikkatimi çeken ise, alışverişleri değil.. Business class uçup, çok yıldızlı otellerde kalıp akıl ötesi paralar harcarken, babasının onlarca işçiyi işten çıkarması olmuştu.

İşte o genç kadın ve eşi yeni bir video paylaştı.

Bu kez İstanbul’da büyük bir otele giriş yapıyorlardı. Ruj sürerken bile video çeken genç kadın, Boğaz’a nazır odalarının -pardon süitlerinin- videosunu da çekmişti.

Derken, oda servisinin getirdiği yiyecekleri gördük. Acıkmışlar, o nedenle atıştırmalık istemişler.
Buraya kadar sabredip okuduysanız, sadede gelebiliriz.

Çekimin kanıtladığı üzere hava henüz aydınlıkken atıştırmalıkları atıştıran çiftimiz, bir sonraki sahnede yemek salonundaydı. “İftara hoş geldiniz” yazıları eşliğinde, muazzam bir açık büfeden tabaklarını doldurdular.

Ve ertesi sabah.. Çiftimizi yine yemek salonunda gördük. Yine tabaklar doldurulurken genç kadının sesi duyuluyordu: “Akşam iftarda o kadar çok yemişim ki, kahvaltıyı hafif geçirmek istedim..”

AKP’lilerin yoksul sofralarındaki reklam panolarıyla.. Erdoğan ailesinin de en az iki kamerayla iftara gittiği bir ülkede şuurlar hakikaten kayıplara karışmış.

Erdoğan’ın eski yol arkadaşlarının bile “insanlar dinden soğutuldu” demesi boşuna değil.
Ne dini, ne imanı.. Yoksullar zaten hayat boyu deneyimlediği “açlığı” Ramazan’da da yaşarken… Yeni Türkiye’nin zenginleri paralel evrendeler.. Ya siyasi propaganda peşindeler ya da lüks otellerde kişi başına 8-10 bin lira ödeyip iki de fotoğraf çektirerek Saray’a mesaj vermenin.

İftardan önce atıştırmalık.. Ertesi sabah da kahvaltı olmayacağını bilemeyen genç çiftimiz ise, herhalde “paramız var ki geziyor, yiyoruz” diyordur.

Ne de olsa Erdoğan tipi başkanlık sisteminde.. Rejime pek yakışan görgüsüzlükle!

/././

‘Babatak’ ile vatandaşlık vurgunu -İsmail Saymaz- 

İlanda şöyle yazıyor:
“En karlı vatandaşlık 153.000 dolara 2+1 daire alanlara.
Yüzde 50 peşin ve yüzde 50 de 60 ay faizsiz taksitle.
Tapu 3 ile 10 gün içerisinde hazır.
Vatandaşlık 4-6 ay içerisinde.
Tapuda ve ekspertizde 403.000 dolar gösteriyoruz.”

İstanbul Esenyurt’taki ‘Hayat Park’ konutları için Rusça verilen bu ilanda Türk vatandaşlığının nasıl usulsüz şekilde satıldığı iftiharla anlatılıyor!
Aynı projenin Farsça ilanında, Türkiye Cumhuriyeti pasaportu ve kimlik kartı görselinin yanında şu ifadeler yer alıyor: Türk vatandaşlığı için İranlılara özel paket hazırlanmıştır. Bu projeden ev ya da dükkan alırsanız altı ay sonra kolayca satabilir, isterseniz yüzde 15 kar alabilirsiniz. İranlı kardeşlerimize en büyük hediye.

Yasaya göre Türk vatandaşlığı edinmek için 400.000 dolar değerinde bir gayrimenkul satın almak gerekiyor. Ancak Medet Anli liderliğindeki suç örgütü Rusça ve Farsça ilanlarda görüldüğü üzere gayrimenkulleri 153.000 dolara satıp tapuda 403.000 dolar gösteriyor. Hatta yabancılara gayrimenkullerini altı ay sonra satıp para kazanabileceklerini vaat ediyorlar.

‘Babatak’ adlı verilen bu yöntemle 451 satış gerçekleştirildi ve 1198 yabancı usulsüz şekilde Türk vatandaşı oldu. Devlet 143.800.000 dolar gelir kaybına uğradı.
Yaklaşık 6.310.000.000 TL!

Muammer Ceylan

Okurlarım Muammer Ceylan adını hatırlayacaktır.
Geçen yıl eylül ayında Zer Group Yönetim Kurulu Başkanı Muammer Ceylan ve Afganistan kökenli Şahap ailesinin karıştığı vatandaşlık vurgununa dair art arda yazılar yazmıştım.

Büyükçekmece 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde açılan bu davanın iddianamesine göre 2019-2023 yılları arasında sahte değerleme raporlarıyla proje aşamasındaki 555 gayrimenkulü olduğundan pahalı göstererek, 2691 yabancıya 40-50 bin dolara vatandaşlık satıldı. Hazine’nin döviz kaybı 134.690.000 dolara ulaşıyordu.

Hayatpark

Şimdi, bir şebeke daha gün tespit edildi.
Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 54’ü tutuklu 105 sanık hakkında hazırladığı iddianameye göre suç örgütünün lideri, 48 yaşındaki Medet Anli.
Anli’nin aile üyeleriyle birlikte yönettiği şirketler şunlar:

  • Hayatpark
  • Gerçek Star
  • Konut Sepeti
  • Medet Anli Proje İnşaat
  • Meden Anli Al-Sat Emlak

Vatandaşlık vurgunu İstanbul Esenyurt’taki ‘Hayatpark’ projesi üzerinden yapıldı.

By-Pass ve Balon

‘Hayatpark’ta kurulan çark şu şekilde işledi:
Türk vatandaşlığı işlemi vekaletname ve taahhütnameler yoluyla, alıcı resmi işlemlere karıştırılmadan satıcının adamları tarafından yürütülüyor. Bu işleme ‘By-pass’ adı veriliyor.
Tapu uygunluk belgesini temin için 18 değerlendirme firmasından ekspertiz raporu çıkarılıyor.
Para verilen bu firmalar inşaatına hiç başlanmamış ya da yalnızca temeli atılmış olan, maket halindeki gayrimenkuller için değerinin çok üzerinde ekspertiz raporları düzenliyor.
Misal, 50.000 veya 100.000 dolarlık gayrimenkullerin değerini şişirip vatandaşlık edinimi için alt sınır olan 400.000 dolar ve üzerinde gösteriyorlar.
Bu usulsüzlüğe ‘Balon’ deniliyor.

Çek-Yatır

Ardından hayali para trafiği gösteriliyor.
Banka dekontu üretmek için para yatırılıp çekiliyor.
Bu paralar alıcı tarafından yatırılmış ve ülkeye döviz girmiş gibi gösteriliyor.
Oysa gayrimenkulun satış fiyatı 150.000 dolar ise kalan 250.000 dolar Anli ya da adamları tarafından yatırıp çekiliyor.
Kimi zaman Anlı’nın kasasında tuttuğu para 400.000 doları tamamlamak üzere kullanılıyor. Dekont temin edildikten sonra para çekilip tekrar kasaya konuyor. Kimi zaman da dövizcilerden borç alınıyor ve aynı gün çekilip iade ediliyor. Bu işlemler güç içerisinde birkaç kez tekrarlanabiliyor.
Adına ‘Çek-Yatır-Yatır-Çek’ deniyor.
Bütün parayı ödemiş gösterilen yabancı aslında parayı taksitler halinde yatırıyor. Bazen senet bilgilerine yer veriliyor. Oysa tapu kayıtlarına göre alacak-verecek ilişkisi son bulmuş görünüyor. İddianamede “Bu tespit dahi tek başına muvazaa ve hileyi ortaya koyan bir durumdur” deniyor.

Taahhüt seneti

Yasaya göre gayrimenkuller üç yıl süreyle satılamayacağından şirket ile yabancılar arasında iadeyi garanti altına almak için taahhüt seneti düzenleniyor. Vatandaşlık alındıktan sonra, gerçekte hiç el değiştirmemiş olan gayrimenkul göstermelik bir bedelle şirkete devrediliyor. Aynı gayrimenkul başka satışta kullanılıyor. Bu yönteme de ‘Babatak’ adı veriliyor.

Bu isim Anli’nin excel belgelerinde geçiyor.
Anli, ‘Babatak’ ifadesi yanına “3 yıl sonra geri dönecek tapular” diye yazarak, suçunu ikrar ediyor. Anli’nin tablosuna göre 324 gayrimenkul Babatak yöntemiyle satıldı.

‘Babatak’ paketli ve paketsiz diye ayrılıyor.
‘Paketli’ ile birden çok, ‘paketsiz’ ile bir gayrimenkulün satışı kastediliyor.
Gizli Tanık Poyraz, Türk’e ayrı, vatandaşlık isteyen ve istemeyenlere ayrı bir tarife uygulandığını belirterek, şöyle diyor: Aynı yerdeki aynı özellikteki daireler Türklere başka, vatandaşlık talebi olmayan yabancılara başka, vatandaşlık için daire alan yabancılara başka fiyattan satılıyor.

1198 yabancıya usulsuz vatandaşlık

Anli ve suç örgütü 451 satış işlemi gerçekleştirdi. Bu yöntemle 1198 yabancıya usulsüz şekilde vatandaşlık satıldı. Operasyon yapıldığında 52 kişinin işlemleri sürüyordu. Hazine 143.800.000 dolar kayba uğradı.

Anli, suçtan elde ettiği gelirin aklanması için Eytaş Kuyumculuk’tan 486.930.946,36 TL’lik, Altıner Kıymetli Madenler’den 253.222.565,25 TL’lik altın aldı.

Operasyonda el konan bu altınların Büyükçekmece Adliyesi’nin emanetinden katip Erdal Timurtaş tarafından gerçekleştirilen soygunda çalındığı iddia ediliyor. Timurtaş, 25 kilogram altın ve 50 kilogram gümüş çalıp İngiltere’ye kaçmıştı.
Vurgunun verdiği zarar, maddi boyutundan ibaret değil.

Bu satışlar konut kıtlığına ve fiyatların yükselmesine de neden oldu.Ayrca haksız şekilde elde edilen pasaportların iptali, bu suçtan ötürü yakalama kararı çıkarılması Türkiye’nin kendi verdiği belgeleri sebepsiz yere iptal ettiği algısını yaratacağı için kurumlara güveni sarsıyor. Bu yolla Türk vatandaşlığı elde edip Avrupa ülkelerine iltica başvurusunda bulunanlar Türkiye’nin itibarını zedeliyor.

‘Başkaları da yapıyor’

Anli, ifadesinde, yabancılara ortalama 140.000 dolar civarında bir fiyattan satış yaptığını iddia ediyor. Ancak alıcıların çıkardığı ekspertiz raporlarının yasal sınırların üzerinde olması halinde vatandaşlık talebinde bulunabildiklerini, bu sebeple gayrimenkulleri 400.000 dolar üzerinden sattığını ve farkı iade ettiğini ileri sürüyor. Fiyatlardaki aşırı yüksekliğin eksper değerlendirmelerinden kaynaklandığını, kusurunun bulunmadığını savunuyor. Aynı satışları yapan başka firmaların olduğunu da kaydediyor.

Anli liderliğindeki suç örgütünün zincirleme şekilde dolandırıcılık, göçmen kaçakçılığı ve resmi belgede sahtecilik suçlarını işlediği ileri sürülüyor.

/././

TÜİK Ocak ayı işsizlik rakamlarını açıkladı 

Son dakika haberi... TÜİK, Ocak ayında dar tanımlı işsizlik oranının geçen aya göre yüzde 0.3'lük artışla 8,1 olduğunu açıkladı. Geniş tanımlı işsizlik ise bir önceki aya göre 0,9 puan artarak yüzde 29,9 oldu.

TÜİK’in Ocak 2026 verilerine göre mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı %8,1’e yükseldi, işsiz sayısı 73 bin artarak 2 milyon 819 bin oldu.

İstihdam 516 bin azaldı, istihdam oranı %47,9’a geriledi. Genç işsizlik %14,3 olarak ölçülürken; zamana bağlı eksik istihdam, potansiyel işgücü ve işsizlerden oluşan atıl işgücü oranı (gerçek işsizlik) 2026 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre 0,9 puan artarak %29,9 oldu.

İŞSİZLİK ORANI YÜKSELDİ

Hanehalkı İşgücü Araştırması sonuçlarına göre; 15 ve daha yukarı yaştaki kişilerde işsiz sayısı 2026 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre 73 bin kişi artarak 2 milyon 819 bin kişi oldu. İşsizlik oranı ise 0,3 puan artarak %8,1 seviyesinde gerçekleşti. İşsizlik oranı erkeklerde %6,6 iken kadınlarda %11,0 olarak tahmin edildi.

İSTİHDAM VE İŞGÜCÜNE KATILIM AZALDI

İstihdam edilenlerin sayısı 2026 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre 516 bin kişi azalarak 31 milyon 953 bin kişi, istihdam oranı ise 0,8 puan azalarak %47,9 oldu. Bu oran erkeklerde %65,3 iken kadınlarda %30,9 olarak gerçekleşti.

İşgücü, 2026 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre 443 bin kişi azalarak 34 milyon 772 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 0,8 puan azalarak %52,1 olarak gerçekleşti. İşgücüne katılma oranı erkeklerde %70,0 iken kadınlarda %34,7 oldu.

GENÇLERDE İŞSİZLİK ARTTI

15-24 yaş grubunu kapsayan genç nüfusta işsizlik oranı bir önceki aya göre 0,1 puan artarak %14,3 oldu. Bu yaş grubunda işsizlik oranı; erkeklerde %11,9, kadınlarda ise %19,0 olarak tahmin edildi.

42 SAATTEN FAZLA ÇALIŞMA

İstihdam edilenlerden referans döneminde işbaşında olanların, mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış haftalık ortalama fiili çalışma süresi 2026 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre 0,7 saat azalarak 42,4 saat olarak gerçekleşti.

GERÇEK İŞSİZLİK %30 SINIRINDA

Zamana bağlı eksik istihdam, potansiyel işgücü ve işsizlerden oluşan atıl işgücü oranı 2026 yılı Ocak ayında bir önceki aya göre 0,9 puan artarak %29,9 oldu. Zamana bağlı eksik istihdam ve işsizlerin bütünleşik oranı %19,2 iken işsiz ve potansiyel işgücünün bütünleşik oranı %20,2 olarak tahmin edildi.

***

İmamoğlu AKP döneminde İBB'nin "teftiş" raporunu paylaştı: Duyanlara duymayanlara 

Tutuklu Cumhurbaşkanı Adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu, CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in gündeme getirdiği İBB'de AKP dönemindeki teftiş raporunu paylaştı. Söz konusu raporda 2014-2019'da AKP'nin İBB'yi yönettiği dönemde toplam 147 teftiş yapıldığı, ancak 2019-2025 arasında 1590 kez normal 2 kez de genel teftiş yapıldığı görüldü.

Mart 2025'ten bu yana Silivri'deki Marmara Cezaevi'nde tutuklu bulunan Cumhurbaşkanı Adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu; AKP ve kendi döneminde İBB'ye yönelik gerçekleştirilen teftiş raporunu paylaştı.

İmamoğlu'nun Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi hesabından paylaştığı raporda; 2014-2019 yılları arasında İBB'ye yönelik 147 teftiş gerçekleştirilirken, CHP döneminde ise bu sayının 1590'a ulaştığı görüldü.

İMAMOĞLU "DUYANLARA DUYMAYANLARA" DİYEREK PAYLAŞTI

CHP'nin Cumhurbaşkanı Adayı'nın "Duyanlara duymayanlara" diyerek paylaştığı raporda yer alan bilgiler şöyle: 

Belediye Başkanına Yönelik: İçişleri Bakanlığı ve Sayıştay tarafından yürütülen soruşturma sayısı AKP döneminde toplam 27 iken, İmamoğlu döneminde bu sayı 62’ye yükseldi.

İBB, İSKİ ve İETT İştirakleri: İçişleri Bakanlığı, Sayıştay ve Savcılık kanalıyla yapılan denetimler AKP döneminde 120 iken, 2019 Temmuz - 2025 Kasım döneminde bu rakam 1150'ye ulaştı

imamoglutablo.webp

ÖZGÜR ÖZEL GÜNDEME GETİRMİŞTİ

Söz konusu farka CHP Genel Başkanı Özgür Özel, çarşamba günü Bakırköy'de düzenlenen "92. Millet İradesine Sahip Çıkıyor" mitinginde dikkat çekmişti.

Özel konuya ilişkin şunları söylemişti: "AK Parti’nin dönemine ilişkin tam 56 farklı dosyada kamu zararı olduğu, ihaleye fesatlar karıştırıldığı, hatalı satın almalar yapıldığı, kayırmacılıklar yapıldığı ortaya çıkmış, bu 56 dosyanın tamamı o dönemin İçişleri Bakanı tarafından İBB’nin elinden alınmış, o günden bugüne tek işlem yapılmamıştır. İstanbullular şunu bilsinler ki, AK Parti dönemi İBB’nin 56 büyük yolsuzluk dosyasıyla AK Parti’nin paçasından yolsuzluğun aktığı bir dönemdir. AK Partili eliyle üstü örtülmüştür."

***

İstanbul'un can simidi bir daire parasına ihaleye çıktı 

Belgrad Ormanı’ndaki yeraltı suyu rezervleri, İstanbul'da bir daire parasına, 9 yıllığına ihaleye çıkarıldı. Valiliğin kararına tepki gösteren Ormancılar Derneği, İstanbul’un su güvenliğinin tehlikeye atıldığını söyleyerek gelecek için uyardı.

Sazlıdere Barajı’ndaki yapılaşma tartışmaları sürerken, İstanbul Valiliği bu kez Belgrad Ormanı sınırları içindeki yeraltı sularını ihaleye çıkardı. Derin sondaj kuyularından çıkarılacak suların 9 yıl süreyle ticari amaçla işletilmesi planlanıyor.

İSTANBUL'UN CAN SİMİDİ BİR DAİRE PARASINA İHALEYE ÇIKTI

Sözcü'den Erdoğan Süzer'in haberine göre, biri Göktürk–Kemerburgaz hattında, diğeri Maltepe sınırlarında bulunan kuyulardan elde edilecek suyun ihale bedeli ise 23 milyon 813 bin lira olarak açıklandı. İstanbul'un su rezervinin satışa sunulması tepki çekti.

istanbulun-can-simidi-bir-daire-parasina-ihaleye-cikti.jpg

Türkiye Ormancılar Derneği (TOD), koordinatları belirtilen rezervlerin Belgrad Ormanları içinde yer aldığını belirterek, bu kaynakların stratejik öneme sahip olduğunu vurguladı. Dernek açıklamasında, yeraltı su rezervlerinin denetimsiz ve uzun vadeli kullanımının hem orman ekosistemini hem de İstanbul’un gelecekteki su güvenliğini riske atabileceği ifade edildi.

istanbulun-can-simidi-bir-daire-parasina-ihaleye-cikti-2.jpg

Kuraklık ve afet dönemlerinde “can simidi” olarak görülen rezervlerin ticari işletmeye açılmasının gelecek nesiller açısından ciddi sonuçlar doğurabileceği uyarısı yapıldı.

***

halkTV


Öne Çıkan Yayın

Pakistan Afganistan'a savaş ilan etti + “İntihar bombacılarımız var”: Taliban’dan Pakistan’a tehdit -BİRGÜN-

Pakistan Afganistan'a savaş ilan etti  Pakistan Savunma Bakanı Khawaja M. Asif, Afganistan ile “açık savaş” ilan etti. Durand Hattı boyu...