İçeriksizliği bayrakla gizlemek ve 1 Mayıslar...-Kemal Okuyan-
Burjuvazinin dünyanın hiçbir yerinde insanlığa katacak bir şeyi olmadığı uzun süredir söyleniyordu ama sözünün de bittiği ortaya çıkınca dünya görüşü ve programların anlamsızlaştığı bir siyaset kültürü şekillenmeye başladı. Artık imaj içeriği örtmüyordu, içerik de imaj haline gelmişti!
TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan'ın Ortaklaşa dergisinin Mayıs sayısındaki yazısını 1 Mayıs gündemi nedeniyle erken yayımlıyoruz...
Siyasetin merkezine imajın yerleştiğini söylemenin bir anlamı olmasa gerek. Turgut Özal’ın yükselişi ile birlikte, gerçeğin görünenin peşinden sürüklenmesi mutlak bir kural haline geldi. Sağın önceki baskın ismi Süleyman Demirel’in bile isteye avamlaştırılmış konuşma tarzı ve fötr şapkası bugünün dehşet verici sahteliğiyle kıyaslandığında hayli masum kalıyor. Demirel’in kendi hiç masum olmasa da...
Hitabet, kıyafetler, semboller, racon kesmeler içeriği geriye ittiren biçimsel kuvvetler olarak siyaset alanını işgal etmeye başladıktan kısa süre sonra içeriği de kendilerine benzetti. Burjuvazinin dünyanın hiçbir yerinde insanlığa katacak bir şeyi olmadığı uzun süredir söyleniyordu ama sözünün de bittiği ortaya çıkınca dünya görüşü ve programların anlamsızlaştığı bir siyaset kültürü şekillenmeye başladı.
Artık imaj içeriği örtmüyordu, içerik de imaj haline gelmişti!
“Sayın Başkanım, halk çok yoksullaştı, bu akşam konuşmanızda sömürü, emek filan deseniz” veya “Efendim, toplum İran saldırısından sonra ABD’ye çok öfkelendi, grup konuşmasında emperyalizmi lanetlemeniz çok yerinde olur, hatta NATO’yu da eleştirebilirsiniz” türünden notlar yazan danışmanlar için kavramların bir kravat ya da mavi gömlekten daha öte bir değeri yoktu.
Örneğin, CIA tarafından beslendiği için Nobel Barış Ödülü verilen Venezuelalı soytarı Machado’yu hararetle tebrik ederek dünyayı takip ettiğini ve uluslararası oynadığını gösteren İmamoğlu ile sömürü, emperyalizm gibi sözcükleri ardı ardına sıralayarak sol duyuya hitap eden İmamoğlu aynı kişiydi.
Yıllar önce herhangi bir siyasetçinin Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet’i birlikte “rahmetle anması” gündem olur, tartışılırdı. Şimdiyse, bu “zenginlik”ten yoksun olanlar acemilikle damgalanır oldu.
Burada tutarsızlık filan yok; zaten içeriğin imaja dönüştüğü bir ortamda kimse tutarlılık aramıyor. Siyasetle ilişkisi seçime indirgenmiş geniş toplumsal kesimler memleket meselelerinden zaman boyutunu çoktan çıkardı. Birkaç yılda bir karşılarına konan sandık, bir süreç algısının yerleşmesi açısından son derece yetersiz kalıyor.
Hafızasız toplumdan söz ediliyor oysa asıl sorun siyasetin hafızasızlaşması. İnsanlar hatırlıyor hatırlamasına ama bunun siyasal alanda hiçbir karşılığı yok.
Peki bütün bunlar halkı kandırmak için mi?
Hayır. O nokta çoktan geçildi. Sosyal demokrasi ve faşizm, 20. yüzyılda Avrupalı emekçi kitleleri baştan çıkarmak için farklı iki kulvarda çok güçlü demagojiler inşa ettiler söz gelimi. Bütün iç tutarsızlıklarına rağmen her iki hareket de bütünlüklü ve derindi. Zaten komünizme karşı mücadelede başka türlü mevzi kazanmaları imkansızdı. Yalan üzerine kuruldular ama asla içerikten yoksun değillerdi.
Aldatmak ve kandırmak, ideolojik bir işlemdi. Toplumların geçmişten süzülüp gelen alışkanlıkları ile sınıfsal çelişkilerin oluşturduğu fay hatları aynı anda hesaba katılmak durumundaydı. İçerik ile biçim birbirini tamamlamakta, imaj siyasal alanda program ve doğrultuyu örtmeyip güçlendiren bir unsur olmanın ötesine geçmemekteydi.
Bugün ise imajın bağımsızlığını ilan ettiği, arkası boş bir görsellik ve gürültüden ibaret bir siyaset tarzının kendini kabul ettirdiğini görüyoruz. Örneğimizden gidecek olursak, burada artık Machado’nun ABD emperyalizminin üçüncü sınıf bir uşağı olmasının bir önemi bulunmamaktadır; aslolan bir biçimde popüler olan biriyle etkileşime girmektir. Sosyal medyada bu konuya ilişkin İmamoğlu’na verilen tepkilerin önemli bir bölümü de benzer bir arıza ile maluldür; bundan 40-50 yıl kadar önce emperyalizmin aparatını kutladığı için bir siyasetçiyi eleştirdiğinizde, bir daha onun yanından geçmez, ona umut bağlamazdınız.
Şimdi ise, memleketin güzide aydınları, hatta “sol” siyasi partileri İmamoğlu’nu işaret etmeye devam ediyorlar. Machado ise zaten unutuldu gitti!
Örneği İmamoğlu’ndan verdim, hemen her siyasi figür için geçerli bu söylediklerim. Düzen siyasetinde artık içeriğin kırıntısı kalmamış durumda. Farklı çıkar ve stratejiler kuşkusuz var olmaya devam ediyor ama siyaset alanını onlar belirlemiyor; imaj için gerekli malzemeyi oluşturduktan sonra tamamen bir kenara konuluyorlar.
AKP’nin ya da “devlet”in diyelim, CHP’yi kurumsal ve tarihsel referanslarına geri döndürme uğraşında arkadan ittirdikleri ismin Kemal Kılıçdaroğlu olması da yeterince açıklayıcı olmalı. Erdoğan ile neredeyse aynı “öykü”yü yazmaya kalkarak Cumhurbaşkanlığı’na uzanmaya çalışan Ekrem İmamoğlu ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun “dünya görüşleri”ni karşılaştırmak ve buradan bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Birine kurulu düzen güveniyor, diğerini dışarıda bırakmaya çalışıyorsa, bunun makul bir nedeni olmalı değil mi!
Ne kadar çaba harcarsanız harcayın tek bir sonuca ulaşılacaktır: AKP de, sermaye egemenliği de bir kez daha Erdoğan kadar güçlendirilmiş ve “özgür” kalmış birini istememektedir. Burada dar anlamıyla seçim hesapları da devreye girmektedir ama yaratılan “kazanacak aday” imajı ile İmamoğlu’nun yetenekleri arasında herhangi bir ilişki olmadığı unutulmamalıdır. Bu imaj İmamoğlu’ndan bağımsız olarak ona bahşedilmiştir, yurttaşlarımızın önemli bölümü de buna ikna edilmiştir. AKP ve “devlet”, sermaye sınıfının onayıyla ve “şimdilik” şartıyla işte bu tabloyu değiştirmeye karar vermiştir.
Böylece, CHP’yi AKP Türkiyesi ile uyumlu hale getirmek için elinden geleni ardına koymayan, bu misyonu yerine getirirken ABD’sinden AB’sine, TÜSİAD’ından MÜSİAD’ına egemen güçler koalisyonunun bütün aktörlerinin aferinini alan Kılıçdaroğlu “yerli ve milli” imajıyla cepheye sürülmüş oldu.
Düşünmeden edemiyor insan, işler böyle yürüyorsa, İmamoğlu’nun günahı neydi?
Tekrar olacak, artık “mış gibi yapmak” değildir siyasetteki sorun. Asıl sorun, bürünülecek bir karakter kalmamıştır, yani mış yoktur, takvim yaprakları gibi imaj sunulmaktadır topluma. İnsanlar falanca popstar Atatürk fotoğrafı paylaştığında sevindirik olmakta, düne kadar küfrettiği milletvekili sözgelimi Berkin Elvan’ı andığında “adamsııın” diye ortalığı yıkmakta, muhatabına üç kelimeyi yan yana getirip laf sokan siyasetçiyi filozof bellemektedir.
Ve “sol” bunun bütünüyle parçasıdır, biraz da bu nedenle “sol” olmaktan çıkmıştır.
“Görmedin mi, Nâzım Hikmet’ten şiir okudu” diyerek bir burjuva siyasetçisi karşısındaki tutumumu yumuşatmamı isteyen dostlarım var benim. Dostluklarını çok seviyorum ama bu zayıflığı onlara yakıştıramıyorum.
Oysa siyasal yapıyı sermayenin çürütücü etkisinden bir nebze olsun koruyacak, farklı bir siyaset kültürünü yeşertip emekçi halka taşıyacak olan soldur. Tarih boyunca sol, siyasete derinlik kazandırmış, burjuva siyasetçisine ayar vermiş ve en önemlisi program ve dünya görüşünü siyasal mücadelenin merkezine çakmıştır. Solun bu farkı bir yanda devrim ve sosyalizm perspektifinden diğer yanda da temsil ettiği gelişkin değerler sisteminden kaynaklanıyordu.
Oysa şimdi solculuk da imaj çalışmasına daralmış durumdadır. Onurlu aydınlar ve TKP’nin temsil ettiği özgün hat bir kenara konduğunda solun varlığı siyasette özel bir aydınlık alan yaratmamaktadır. Bir gün Kürtçü bir gün Kemalist bir dışavurum doğal karşılanmakta, emekten söz ederken zengin bir müteahhidi Türkiye’nin kurtarıcısı gibi göstermekten zerre utanılmamaktadır. Gelinen noktada bu içeriksizliği ve insansızlığı gizlemek için her geçen gün daha büyük bayrak ve flamalara ihtiyaç duyulmakta, sola çekilmek istenen CHP karşısındaki kişiliksizlik derinleştikçe bunların yarattığı görüntü kirliliği de artmaktadır.
Kızıl renk ve devrimci semboller bir kararlılığı, bir doğrultuyu, bir iddiayı temsil ettikleri sürece anlam taşır. Şu anda bütün bunlar hüzün verici bir içeriksizlikle burjuva siyasetinin imaj envanterine dahil olmuş durumdadır. “Sol”, “bir başka dünya”yı emekçi halk için somut bir seçeneğe dönüştürme misyonundan tamamen uzaklaşmış, sermaye kurumlarının ilan edeceği “boş kadro”ları doldurmak için imajlar dünyasında birbirleri ile rekabete giren adaylar kümesine dönüşmüştür.
İşçi sınıfının birlik ve dayanışma günü 1 Mayıs da içeriksizleşmeden payını aldı doğal olarak. “Sol”un iki sosyal demokrat partinin hegemonyasını kabullenip hem onlarla ilişkide hem de onların boş bıraktığı alanlarda birbiriyle giriştiği rekabetin platformu haline geldi 1 Mayıs. Sendikaların da birbirleriyle giriştikleri çekişme benzer saiklerle ilişkili olduğundan 1 Mayıslar yüzlerce küçük hesabın su üstüne çıktığı bir güne daralıyor.
Katılımcılara heyecan vermeyen bir miting ya da yürüyüş topluma asla enerji vermez. Bu rekabet alanından ve içeriğini yok etmiş imajlardan meczuplar dışında kimse heyecanlanmaz.
Bu yıl 1 Mayısların “bölünmüşlüğünden” bu nedenle korkmamalı. Türkiye’de bu içeriksizlik ve sıradanlığı kabul etmeyecek ciddi insan kaynakları vardır “sol”un. Yeter ki nereye doğru sürüklenildiği fark edilsin ve karşı ağırlık konsun.
Konu dar anlamıyla 1 Mayıs değildir. 1 Mayıs yılın 364 gününü sırtında zaten taşıyamaz. Yılın bir günü “emek” dedikten sonra burjuva siyasetinin vizyona soktukları ile iştigal etmenin 1 Mayıs’ı da yok etmek gibi bir sonuç vermesi kaçınılmazdır.
1 Mayıs’ı kurtarmak, devrimci siyaseti kurtarmaktır.
/././
Trendyol'dan Ortaklaşa dergisine sansür: 'NATO, işçi sınıfı falan demeseniz...'
E-ticaret platformu Trendyol, Ortaklaşa dergisinin 8. sayısının satışını kapaktaki “NATO” kelimesini “yasaklı” ilan ederek durdurdu. Müşteri hizmetleri, derginin satışa açılabilmesi için “NATO, işçi sınıfı gibi ifadeleri beyaz bantla kapatın” dedi.
Milyonlarca kullanıcısı bulunan e-ticaret platformlarından Trendyol, aylık çıkan Ortaklaşa dergisinin 8. sayısının satışını, dergi kapağında yer alan siyasi kavramlar gerekçesiyle engelledi.
Platformun satıcı paneline yansıyan uyarılarda, dergi kapağında yer alan “NATO” ifadesinin algoritma tarafından “görselde yasaklı kelime” olarak tespit edildiği görülürken, müşteri hizmetleri sorunun çözümü olarak “beyaz bantla ilgili kelimelerin kapatılmasını” sundu.
Trendyol’dan ‘NATO’ sansürü
Ortaklaşa dergisinin son sayısı okurlarla buluşturmak için platforma yüklendi. Derginin onay sürecinde “Revize yapmanız gerekli” uyarısıyla karşılaştı.
Satıcı panelinden alınan ekran görüntülerinde, ürün durum açıklamasında şu ifadelerin yer aldığı görülüyor: “Ürünün görselinde ‘nato’ kelimeleri ayrı ayrı ya da kelime öbeği olarak tespit edilmiştir. Bu nedenle ürünün liste kurallarına/içerik kalitesine aykırı olduğu değerlendirilmektedir.”
Sistem, bu kelimenin kullanımını, platformun “içerik kalitesi” standartlarına aykırı bularak derginin satışa açılmasını otomatik olarak durdurdu.
Müşteri hizmetlerinden 'beyaz bant çözümü'
Otomatik ret kararının ardından Trendyol canlı destek ve müşteri hizmetleriyle iletişime geçilmesinin ardından, telefon görüşmesinde şu “çözüm” yolunu sundu: “Kapakta yer alan NATO, CHP ve işçi sınıfı gibi bölümleri beyaz bir bantla kapatırsanız ürünü satışa açarız.”
Bir yayın organının, kendi kapağında yer alan “işçi sınıfı” veya “NATO” gibi evrensel politik kavramları, bir e-ticaret sitesinde satılabilmek için fiziksel veya dijital olarak sansürlemek zorunda bırakılması, platformların denetim mekanizmalarını tartışmalı yanını gösterdi.
Trendyol gibi milyonlarca kullanıcısı olan platformların, kitap ve dergi gibi fikir ve sanat eserlerini, tişört veya kozmetik ürünleriyle aynı “yasaklı kelime” algoritmalarına tabi tutması seçim özgürlüğü diye pazarlanan piyasanın ve şirketlerin nasıl kapitalizmin sansür ve manipülasyon aracı olduğunun kanıtı.
Haberimizin ardından yeniden satışa açtı
Öte yandan haberimizin yayımlanmasından yaklaşık 3 saat sonra derginin yeni sayısının platformda tekrar satışa açıldığı görüldü. Ancak Trendyol tarafından konuya ilişkin tarafımıza herhangi bir açıklama yapılmadı.
***
Doğtaş ve Kelebek Mobilya işçileri iş bıraktı: 'Dalga geçer gibi 23 bin lira yatırdılar'-Emre Alım-
Çanakkale Biga’daki Doğtaş ve Düzce’deki Kelebek Mobilya fabrikalarında çalışan işçiler, banka promosyon haklarının ödenmemesi üzerine eyleme geçti. Toplu iş sözleşmesi hükümlerinin ihlal edildiğini belirten işçiler, ödemeler tam yapılana kadar tezgah başına dönmeyeceklerini duyurdu.
Doğanlar Holding bünyesinde faaliyet gösteren ve Öz Ağaç-İş Sendikası'nın örgütlü olduğu Doğtaş ile Kelebek Mobilya fabrikalarında üretim durma noktasına geldi.
29 Nisan sabahı itibarıyla iş bırakan mobilya işçileri, toplu iş sözleşmesi (TİS) güvencesi altında olan banka promosyonlarının sadece 23 bin liralık kısmının yatırılmasına tepki gösterdi. İşçiler, geri kalan tutar hesaplarına yatırılana kadar işbaşı yapmayacaklarını vurguladı.
soL'a konuşan bir Doğtaş işçisi, yapılan ödemenin yetersizliğini vurgulayarak, "Dalga geçer gibi 23 bin lira yatırdılar. Tek asgari ücret dahi etmiyor. Protesto etmek için eylemleri genişletiyoruz" dedi.
İşçiler, patronun ve bankanın tutumuna karşı kararlılık mesajı verirken, fabrikalardaki eylemlilik hali sabah saatlerinden itibaren yaygınlaştı.
HAK-İŞ’e bağlı Öz Ağaç-İş Sendikası, promosyon krizine ilişkin yaptığı açıklamada toplu iş sözleşmesinin ihlal edildiğinin altını çizerek, şu ifadeleri kullandı: "Promosyon konusunda toplu iş sözleşmesinin ihlal edilmesi sebebiyle sabah saat 09:30 da yarım saat iş bırakma öğlen saat 15:00 te yarım saat iş bırakma eylemi yapılacaktır. Sendika genel merkezi ilgili bankaya ve işverene ihtar bildirimi gönderecek olup aynı zamanda hukuki süreç başlatılacaktır. Ayrıca Toplu iş sözleşmesinin ihlal edilmesi sebebiyle Çalışma Bakanlığına bildirimde bulunulacaktır."
Ne olmuştu?
Sendikadan 16 Nisan'da yapılan açıklamada, işveren vekillerine defalarca yazılı ve sözlü uyarılarda bulunulmasına rağmen sonuç alınamadığı ifade edilmişti. Ertesi gün patron Şadan Doğan ile görüşen sendika, yönetimin "süreci hızlandıracağına" dair beyanını işçilere aktardı. Ancak aradan geçen bir haftalık sürede herhangi bir ilerleme kaydedilmemesi üzerine 24 Nisan’da yeni kararlar alındı.
Sendika, üyelerinden banka veya işveren yetkililerinin promosyonla ilgili imzalatmak istediği belgelere karşı durmalarını isteyerek, "Banka ile yapılan sözleşme, alınan promosyon miktarı, üyelerimiz için kişi başına düşen miktar tescil edilene kadar bu davranış sürdürülecektir" talimatını verdi. Aynı gün başlayan fazla mesaiye kalmama eylemi, 25 Nisan'da işletme bünyesindeki etkinliklere katılmama ve verilen hediyeleri reddetme kararıyla daha da genişletildi.
Patronun sicili kabarık
Doğtaş ve Kelebek Mobilya'da yaşanan bu kriz ilk değil. Şirket, 2023 yılında da işçilerin banka promosyonlarını ödemeyerek benzer bir sürece imza atmıştı. O dönemde Patronların Ensesindeyiz Ağı’na ulaşan işçiler, ağır çalışma koşullarından, zorla yaptırılan mesailerden ve tuvalet sürelerinin dahi kayıt altına alınmasından şikayetçi olmuşlardı.
Doğanlar Yatırım Holding’in hak gaspları yurt dışındaki projelerine de yansımış durumda. 2018 yılında Senegal’in başkenti Dakar’da inşa edilen toptancı hali projesinde çalışan işçilerin maaşlarını ödemeyen holding, işçilerin şantiyede iş bırakarak direnişe geçmesine neden olmuştu.
***
















