Devletinin utandığı Ankaralılar: NATO bariyerinin ardına gizlenen gecekondu mahallesinde neler yaşanıyor?-Özkan Öztaş/soL-

"Yahu insanın zoruna gidiyor. Hani ağırladıkları herifler adam olsa içim yanmayacak. Bu nedir Allah için söyle bana. Bu çekilen duvar nedir? Bizden mi utanıyorlar? Afedersin evin içindeki pisliği halının içine süpürür gibi. Değil mi? Zoruma gidiyor, ben bu ülkede vatandaşım vallahi zoruma gidiyor."

NATO Zirvesi yaklaşırken, hükümetin Ankaralılara baskısı da yoğunlaşıyor.

O kadar çok haber yapıldı ki, artık başkentin bir NATO eziyeti külliyatı var. 

Bir yandan NATO'cuların geçeceği yollara asfaltlar dökülüyor, çiçekler ekiliyor. Kent, NATO'culara "güzel görünsün" isteniyor. Esas patron olan ABD'nin Büyükelçiliği yoluna "antik görünümlü" vazolar bile yerleştiriliyor

Diğer yandan, "çirkinlik" de görülmesin isteniyor. Ankara'nın yoksul mahalleleri, ve içinde yaşayanların hayatları, bariyerlerle kapatılıyor.

Peki gizlenmek istenecek kadar "çirkin" hayatlara mahkum o Ankaralılar ne söylüyor? soL, bariyerlerin öte tarafını anlatıyor.

'Kötü görüntü diye binayı yıkıyorlar, ben nereye gideceğim?'

Emrah Bey protokol yolundaki eski bir binada manav. Yıllardır burada manavlık yaparken şimdi binanın metruk olması sebebiyle binayı yıkım kararı almışlar. Emrah Bey de meyve ve sebzeleri toplayıp boşaltmış dükkanı mecburen.

"Şimdi nereye gideyim ben? Ankara Çubukluyum ben. Meyve sebzelerin bir kısmını oradaki köye götürdüm. Bir kısmını yakındaki arkadaşlara bıraktık. Mesela yarın kiraz gelecek toptancıdan. Nereye indireceğim?"

Manav Emrah yıkım kararı verilen binanın önünde son kalan eşyalarını topluyor. Dükkanını kapatıp eşyalarını sağa sola yerleştirmiş. Bir kısmını köye götürmüş Çubuk ilçesinde bir kısmını komşulara. "Yarın kiraz gelecekti. Nereye koyacağım bilmiyorum" diyor.

Yapılan tebligatların zamansız olduğunu, geç iletildiğini ve birkaç gün içinde binayı yıkacaklarını öğrendiğini ifade eden Emrah Bey yaşadığı mağduriyeti şu sözlerle anlatıyor:

"Burası normalde rutinde işleyen bir bina. Evet eski, üst katı boş ama diğer yerler dolu. Biz en altta manav işletiyorduk. Üst katımızda Suriyeliler vardı. Vergisini ödediğimiz, kirasını ödediğimiz, faturalarını ödediğimiz normal bir yer burası. Ama şimdi ne oldu? Çıkın dediler. Hani bunu birkaç ay öncesinde deselerdi biz de başımızı sokacak bir yer bulurduk. Böyle olmadı abi. Mağdur ettiler bizi."

Bariyerlerin ardında kalan işyerleri ve evler açıkhava cezaevine dönmüş durumda. Her bir pano için ayrı bir aydınlatma sistemi ve döşenen demir profiller yurttaşlar tarafından "çöpe atılan para" olarak tarif ediliyor.

'Ağırladıkları herifler adam olsa içim yanmayacak'

Bariyerlerin arka sokaklarında ilerledikçe merdivenaltı işyerleri ve gecekonduların sayısı artıyor. Yıkılacak evlere işaretler konulmuş. Haftasonu gelmeden yıkılacak hepsi.

İşyerlerinden birine giriyoruz. Kısa bir selamlaşmanın ardından sohbet başlıyor. İşyerinde Suriyeliler de var. 65 yaşını geçmiş ama emekli olamamış bir amca karşılıyor bizi. Adımı yazma diyor.

"Konuşmaya korkuyoruz valla, adımı yazma fotoğrafımı çekme öyle konuşalım." Bir bardak çay uzatıyor, sohbet ediyoruz.

"65 yaş aylığı diye bir aylık var, tek gelirim o. O da aylık 7 bin lira. Onun dışında işte burada çadır dikiyorum ben. Manav reyonlarına falan kullanıyorlar o çadırları, tenteleri."

Bariyerin arkasında yer alan dükkanlardan. Manavlara tente ören iş yeri. Çalışanların bir kısmı Suriyeli. "Mahallelerin bir kısmı zaten Suriyeli, onlar itiraz etmeye korkuyor" diyor mahalle halkı.

Çayına attığı şekeri karıştıran amca anlatmaya başlıyor:

"Çubukluyum ben de. Köyümüz hemen havalimanının öte tarafında. Geldiler burayı böyle kapattılar, branda çektiler. Bazı evlerin dış cephesini boyadılar. Bir görsen iki günde şipşak boyadılar, sıvadılar, çektiler gittiler. Demek ki isteyince oluyormuş."

Yapılan uygulamalara tepki gösteren amcamız, yaşadığı şeylerin onuruna dokunduğunu söylüyor.

"Yahu insanın zoruna gidiyor. Hani ağırladıkları herifler adam olsa içim yanmayacak. Bu nedir Allah için söyle bana. Bu çekilen duvar nedir? Bizden mi utanıyorlar? Afedersin evin içindeki pisliği halının içine süpürür gibi. Değil mi? Zoruma gidiyor, ben bu ülkede vatandaşım vallahi zoruma gidiyor."

Çoğunluğu gecekondulardan oluşan bariyer arkasında kalan mahallelerde yoksulluk belirgin olarak fark ediliyor. Bazı gecekondular "görüntü kirliliği" olmasın diye yıkılacak. Yıkılacak evlere işaretler konuluyor.

'10 gündür siftah yapmadım'

Bariyerlerin ardında Yasin ve Koray usta karşılıyor bizi. "Gazetecileri bekliyoruz vallahi biz de" diye buyur ediyorlar içeriye. Yasin usta oto yıkamacı, Koray da egzoz emisyonu işi yapıyor. Her ikisi de akraba. Her ikisi de dertli. İçeri buyur edip soğuk bir şeyler ikram ediyorlar.

Yasin başlıyor söze.

"Bak ben yıllardır burada esnafım. Açık konuşayım kimseden çekincem yok. Ben milletime devletime bağlıyım. Şehit yakınıyım. Ama bak ellerime. Ellerim nasır. Ekmeğimi taştan çıkarıyorum. Bir kez olsun şehit yakınıyım diye iltimas istemedim kimseden. Kendim çalıştım kendim kazandım. Ama bu olmaz kardeşim. Pandemide dahi esnafa sahip çıktılar ama ben 10 gündür siftah yapamıyorum burada kimse halimizi sormuyor. Ayıptır bu."

Yoksulluğu gizleyen bariyerler esnafın dükkanını da kapatıyor. Hal böyle olunca da oto yıkamacı, oto tamircisi, tekel bayi, köfteci derken bariyerler çekildiğinden beri kimse para kazanamıyor.

Koray ve Yasin Ustalar. Bariyerlerin ardında kalan iş yerleri için çoğu tanıdıkları "kapattınız mı" ya da "açık mısınız" sorusunu soruyor. Günlerdir iş yapamayan esnaflar kredi borçlarını ödeyebilmek için yeni kredi çektiklerini ifade ediyor. 

Koray devam ediyor söze, çıkarıp tebligatları gösteriyor.

"Bak abicim. Burada buraya duvar öreceğiz, burada dükkanınızın önünü kapatacağız yazmıyor. Trafik diyor, araç diyor, bir şeyler diyor. Ama bir akşam geldiler çektiler duvarları gittiler. Tır tır demir döşediler. Ben ne kazanacağım şimdi? Yanımda çalışanlarla ekmeğimi paylaşıyorum. Adamlara nasıl maaş ödeyeceğim. Tek bir araba gelip tamir ettiremedi arabasını."

Yasin, tebligata gelen polisin dahi bariyerlerden çıkamadığını ifade ediyor yakınarak.

"Düşün bak polisler resmi tebligatlarını yapmaya geldiler. Onlar bile çıkamadılar bu bariyerleden dönerlen. Bende kamera kayıtları var. Dileyen gelsin incelesin. 10 gündür siftah yapmadım ben. Tek kuruş kazanmadım. Yalan yok tek bir araba geldi. O da bu işte Koray. Yan komşum. Akrabam olur. Geldi bari siftah olsun diye kendi arabasını yıkattı. Ben vergimi ödüyorum. Kiramı ödüyorum. Yeri geliyor çevre temizlik ve çöp vergisini ödüyorum. Ama neden kabahatli ben oluyorum, benden mi utanıyorlar? Şimdi bu bariyeri çekince üstteki gecekondular görünmüyor mu? Buraya çözüm bulmalılar. Biz 3 aylık kazancımızı kaybettik. Bundan sonra zor toparlanır, müşterilerimiz başka yerlere gittiler. 10 gündür böyle, bu haftayı da say, haftaya da NATO zirvesi, kabaca 1 ayımızı kaybettik. Bunun bize maliyeti 3 ay. Basit değil. Ben bugün kredi çektim borçlarımı ödemek için. Borcu borçla kapatıyoruz."

Çıkarıp telefonundan ev sahibi ile görüşmesini gösteriyor Yasin. "Bak daha az evvel görüştüm. Adam kira istiyor. Ben para kazanamıyorum. Nasıl olacak bu iş?"
'Milyonlarca liradan bahsediyorlar bu kapatmalar için o paraya buralar çiçek olurdu'

Yan tarafta köfteciye geçiyoruz. Hemen yanında da bir tekel bayi var.

Yapılan bariyerlerin üç aşaması var. Önce demirler döşenmiş. Sonra bariyerler örülmüş. Örülen bariyere boya yapılmış, üzerine pankartlar gerilmiş. Bariyerin ardında kalanlar ise yapılanların tamamını gereksiz masraf olarak yorumluyor.

Önü tamamen kapanan dükkanlardan bazıları.

Mehmet Bey şöyle anlatıyor bunu:

"Mesela bize daha önce dediler ki buralara çit çekeceksiniz. Biz de gittik çit çektik. Masraf ettik. Şimdi o çitleri kaldırdılar arkaya attılar, bu duvarları çektiler. Kapılarımızın kapattılar, bakın benim dükkanımın önü tamamen kapalı. Sabahtan beri iki sakız sattım bir de sigara. Bu dükkan böyle dönmez. Ben ta Dikmen'den gelip gidiyorum bu dükkana."

Kapısının önünü gösteriyor Mehmet Bey. Yan taraftaki köfteci artık gelmiyormuş. Onun da önü kapalı. "Burası yaya trafiğine uygun değil zaten, millet geçerken bir şey alırdı" diyorlar.

Ayrıca tüm maliyetler için muhtelif dedikodular dolanıyor mahallelerde. Kimisi maliyetin 250 milyon lira olduğunu söylüyor, kimisi 200 milyon dolar.

"Çok abicim, her ikisi de çok. Düşün. Altınpark'tan ta havalimanına kadar yol. Tonlarca demir, tonlarca ahşap döküyorlar. E bir de şimdi panolar taktılar, bunlar aydınlatılacakmış. Elektrik döşüyorlar. Valla zirveden sonra kaldırılmaz diyen de var. Bu gecekonduları kapatmak için bahane buldular."

Zenginlerin önüne çiçek yoksullara bariyer

Aynı mahallede dikkat çeken diğer detay da her iş yerinin önüne bariyer çekilmemesi. Mehmet Bey anlatmaya devam ediyor.

"Bak mesela bizim bu sıranın tamamı kapalı. Ama yan tarafta petrol istasyonu var önü açık. Niye ondan utanmıyorlar, çünkü onun parası var mekanı güzel, önüne peyzaj yapıyorlar, adam zengin. Ama bizden utanıyorlar, bize duvar örüyorlar. Aramız 30 metre."

Bariyerlerin bittiği yerde lüks iş yerler başlıyor. Yoksulların önüne çekilen bariyerlerin yerini peyzaj düzenlemesi alıyor.

Yapılan uygulamaların adaletsiz olduğunu ifade eden yurttaşlar destek talep ediyor.

"Burada hasta var. Artık ambulans giremiyor. Bak yan komşumuzun çocuğu normalde her gün rehabilitasyona gidiyor. Şimdi mecbur annesi sırtında taşıyor yola kadar. E nasıl girsin ambulans abi, küçük araba bile giremiyor."

Günlerdir iş yapamayan esnaflar borçların ertelenmesini ya da destek talep ediyorlar.

"Bize deseydiler ki kardeşim biz senin dükkanını 1 ay kapayacağız, ben de ona göre hazırlık yapardım. Sürpriz oldu. Yıllardır dökülmeyen asfalt döküldü. Karşıdan karşıya geçerken onca insan kaza yaptı, birçok insan öldü ama bariyerleri 2 gün önce diktiler. Demek ki isteyince oluyormuş. Onu gördük."

Çekilen bariyerler yoksulluğu gizlemekten ziyade yaşanan sorunları pekiştiren, yevmiyeleri ortadan kaldıran, yoksul halkın işe ve ekmeğe ulaşımını engelleyen bir duvara dönüşmüş durumda.

Şimdilik tek umut zirvenin bir an önce bitmesi ve hayatın normale dönmesi.

Özkan Öztaş/soL

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -30 Haziran 2026-

Sekiz başlıkta yurt dışında elde edilen gelirlere yönelik getirilen 20 yıllık gelir vergisi istisnası -Erdoğan Sağlam

Başta “hukuki güvenlik” olmak üzere çok daha önemli konular vardır. Bu konularda güvence sağlanmadıkça uygulamada başarı sağlanamaz!

7582 sayılı torba yasayla yapılan önemli düzenlemelerden biri, 1 Ocak 2026 tarihinden itibaren Türkiye’ye yerleşen/yerleşecek olan gerçek kişilere, yurt dışında elde edilen gelirleri için 20 yıllık gelir vergisi istisnası sağlanmasıdır.

Başka ülkelerde de örnekleri olan bu teşvik ile hem yerleşik olduğu ülkede hem de diğer ülkelerde elde ettiği gelirleri yerleşik olduğu ülkede tam mükellefiyet esasında vergilenen gerçek kişiler ülkemize çekilmek istenmektedir.

1. Yasal düzenleme

7582 sayılı Kanunla Gelir Vergisi Kanununa eklenen mükerrer 20/D madde ile bazı şartlarla yurt dışı kazanç ve iratlar için gelir vergi istisnası getirilmiştir.

Bu maddeye göre, 1/1/2026 tarihinden itibaren Türkiye’ye yerleşmiş sayılan kişilerin, yerleşim tarihinden önceki son 3 takvim yılında Türkiye’de ikametgahının ve vergi mükellefiyetinin bulunmaması şartıylaTürkiye dışında elde ettiği kazanç ve iratları 20 yıl süre ile gelir vergisinden istisna edilmiştir.

Bu konuya ilişkin tebliğ taslağı 4/6/2026 tarihinde Gelir İdaresinin web sayfasında kamuoyunun görüşüne açılmış, ancak henüz yayımlanmamıştır.

Tebliğ taslağında, istisnadan yararlanabilmek için kişilerin başvuru tarihi itibarıyla Türkiye’de yerleşmiş sayılmalarının şart olduğu ifade edilmiştir.

2. “Yerleşmiş sayılma” ne demektir?

Aşağıda yazılı kişiler Türkiye'de yerleşmiş sayılır (GVK Md.4):

* İkametgahı Türkiye'de bulunanlar (İkametgah, Kanunu Medeninin 19 uncu ve mütaakıp maddelerinde yazılı olan yerlerdir),

* Bir takvim yılı içinde Türkiye'de devamlı olarak 6 aydan fazla oturanlar (Geçici ayrılmalar Türkiye'de oturma süresini kesmez).

Bu konuda çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmalarının da dikkate alınması gerekir!

3. İkametgah neresidir?                  

Gelir Vergisi Kanununun refere ettiği 743 sayılı Türk Kanunu Medenîsi, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu ile yürürlükten kaldırılmıştır. İkametgah, yeni Kanun ile “yerleşim yeri” olarak adlandırılmış olup, tanımı eski Kanun ile aynıdır, sadece günümüz Türkçesine uyarlanmıştır.

4. İstisna ne anlama geliyor?

Türkiye’de yerleşmiş sayılma durumu gerek Türkiye’de gerekse yurt dışında elde edilen tüm gelirlerin tam mükellef sıfatıyla Türkiye’de vergilendirilmesini gerektirir.

Bu istisna ile Türkiye’de tam mükellef statüsüne tabi olan gerçek kişiler (Türk vatandaşı olsun olmasın) sadece Türkiye’de elde ettikleri kazançlar üzerinden Türkiye’de vergilendirilecek, yurt dışında elde ettikleri gelirler ise Türkiye’de 20 yıl süreyle gelir vergisinden istisna olacaktır.

Yurt dışında elde edilen ve Türkiye’de vergiden müstesna tutulan gelirlerin çifte vergilendirmeyi önleme anlaşmasına göre bu ülkede vergilendirilmesi söz konusu olabilir.

Kişilerin Türkiye’de vergi mükellefiyetinin bulunması, yerleşim yeri Türkiye’de olsa bile istisnadan yararlanma hakkını ortadan kaldırır.

Vergi mükellefiyetinin bulunmasından kasıt; ticari, zirai ve serbest meslek kazançlarından dolayı sürekli vergi mükellefiyetinin bulunmasıdır. Yani sürekli mükellef olan kişiler bu istisnadan yararlanamazlar.

Bu kişilerin Türkiye’de elde ettikleri gayrimenkul sermaye iradı, menkul sermaye iradı ve değer artışı kazançları nedeniyle gelir vergisi beyanname vermeleri istisnadan yararlanmalarına engel olmaz.

İstisnadan yararlanacak kişilerin kapsama girmeden önce, Türkiye'de elde ettiği gayrimenkul sermaye iradı, menkul sermaye iradı veya değer artışı kazancı nedeniyle mükellefiyetlerinin bulunması da istisnadan yararlanmasına engel değildir.

5. Bu istisna “vergi harcaması” niteliğinde midir?

Bu kişilerden daha önce, tam mükellef statüsünde olmadıkları için, Türkiye herhangi bir vergi tahsil etmediğinden, geçici süreyle getirilen bu istisnayı bir vergi harcaması olarak nitelendirmek doğru olmaz. Çünkü bu düzenleme ile Türkiye tahsil ettiği bir vergiden vazgeçmiş değildir.

Kaldı ki Türkiye tam mükellef kişilerin bile yurt dışı gelirlerini takip edemiyor!

Her ne kadar “otomatik bilgi paylaşımı” kapsamında Türkiye’de yerleşmiş sayılan gerçek kişilerin yabancı ülkelerde elde ettikleri gelirler Türkiye ile paylaşılmakta ise de bu kişilerin yurt dışında elde ettikleri gelirlerin Türkiye’de tam olarak vergilendirildiğini söylemek mümkün değil.

Özetle Maliye, vergilendiremediği gelirleri istisna ederek Türkiye’ye getirmeyi amaçlıyor. Ancak yapılan düzenleme gelirleri veya varlıkları değil sadece kişileri Türkiye’ye getirmeyi sağlayabilir. Varlıklar ancak “yeni varlık barışı” kapsamında Türkiye’ye getirilebilir.

6. İstisna uygulaması nasıl yapılacak?

Tebliğ taslağına göre, istisnadan yararlanacak kişilerin yerleşmiş sayıldığı yılın sonuna kadar, yılın son iki ayında yerleşmiş sayılanların ise izleyen yılın ikinci ayının sonuna kadar yetkili vergi dairesine başvurarak İstisna Belgesi almaları gerekiyor.

Yetkili daire yerleşim yerinin bulunduğu yerdeki vergi dairesi olacak. Maliye bu kişiler için özel bir vergi dairesini yetkilendirebilir. 

İstisna kapsamındaki kazanç ve iratlar için yıllık beyanname verilmeyecek, diğer gelirler nedeniyle beyanname verilmesi halinde de bu gelirler beyannameye dahil edilmeyecek.

İstisna kazanç ve iratlara ilişkin gider ve maliyetler, vergiye tabi kazanç ve iratların tespitinde dikkate alınmayacak.

Bu istisna kapsamındaki kazanç ve iratlar nedeniyle yabancı ülkelerde ödenen vergiler Türkiye'de tarh edilen gelir vergisinden mahsup edilemeyecek. Çünkü Türkiye’de bu gelirler üzerinden zaten vergi hesaplanmıyor. Bu nedenle de istisna dışı gelirler üzerinden hesaplanan vergilerden mahsup mümkün olamaz.

İstisnaya ilişkin şartların sağlanmadığının sonradan tespit edilmesi halinde zamanında tahakkuk ettirilmeyen vergiler, ziyaa uğramış sayılacak. Yani istisna nedeniyle zamanında ödenmemiş vergiler, vergi ziyaı cezası ve gecikme faiziyle birlikte tahsil edilecek.

7. Veraset ve intikal vergisi avantajı

Veraset ve intikal vergisi kanununda yapılan değişiklikle, bu istisnadan yararlananlara istisna için öngörülen 20 yıllık süre boyunca veraset yoluyla intikal eden mallar için uygulanacak veraset ve intikal vergisi oranı yüzde 1 olarak belirlendi.

Ancak bu kişilere veraset dışında ivazsız olarak intikal eden mallar ile bu kişilerin başkalarına ivazsız olarak intikal ettirdiği mallar veya bu kişilerin ölümü üzerine başkalarına intikal eden mallar için genel vergi tarifesi geçerli olacak.

2026 yılı içinde veraset yoluyla veya ivazsız suretle meydana gelen intikallerde veraset ve intikal vergisi aşağıdaki tarifeye göre hesaplanıyor.

8. Bu yazı için son sözlerim…

7582 sayılı torba yasayla getirilen yurt dışı kazanç ve iratlar için 20 yıllık gelir vergisi istisnasının yurt dışında yerleşik varlıklı kişileri Türkiye’ye getirmek ve bu kişileri Türkiye mukimi yapmak (yani bu kişileri Türkiye’ye yerleşmiş hale getirmek) amacıyla yapıldığı anlaşılıyor.

Bu amacın gerçekleşme olasılığını düşük görüyorum. Çünkü varlıklı kişiler sadece vergi kaygısıyla bir ülkeye yerleşme kararı vermezler.

Başta “hukuki güvenlik” olmak üzere çok daha önemli konular vardır. Bu konularda güvence sağlanmadıkça uygulamada başarı sağlanamaz!

/././

Dilovası soruşturmasında ortaya çıkan skandal: Belediye şirketinin işçisine, “zabıta” yetkisiyle denetim yaptırdılar!-Tolga Şardan- 

Belediye çalışanı Ömer Kocabay’ın Dilovası Belediyesi Zabıta Müdürlüğü bünyesinde resmi görev yapan personel gibi yetki ve sorumluluğu olmamasına rağmen, ileriki günlerde facia yaşanacak tesiste “zabıta personelinin sahip olduğu görev ve yetkiyle” inceleme yaptığı ortaya çıktı!

Kocaeli’nin Dilovası ilçesinde geçen kasımda yaşanan ve 7 kişinin hayatını kaybettiği iş kazası soruşturmasını yürüten savcılık talimatıyla, gözaltına alınan 7 kamu personeli geçen hafta tutuklandı.

Tutuklananlar, faciada sorumlulukları tespit edilen Dilovası Belediyesi’nin eski yöneticilerinin yanı sıra halen iş başındaki yetkilileri.

Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı Necati Temiz, Dilovası Belediye Başkan Yardımcısı ve aynı zamanda eski İmar ve Şehircilik Müdürü Hüseyin Öztürk, Belediye eski Yapı Kontrol Müdürü Cihan Sorgucu, eski Yapı Kontrol Müdürü Selim San, Belediye Yapı Kontrol Müdürü Muammer Telli, Belediye eski Zabıta Müdürü Cengiz Taşdemir ve Zabıta Müdür Vekili Nizamettin Balcı, haklarında verilen gözaltı kararı sonrasında tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Belediyecilerin gözaltına alınmasına neden olan süreç, İçişleri Bakanlığı Mülkiye Müfettişleri’nce hazırlanan ön inceleme raporuyla başladı. Müfettişler, tutuklanan yedi belediye üst düzey yöneticisiyle birlikte Ömer Kocabay adlı belediye çalışanı hakkında geçen ocakta ön inceleme raporu hazırladı.

Raporda yer alan Ömer Kocabay ismine özellikle dikkat etmeniz gerekecek. Zira faciaya neden olan gelişmelerde Kocabay’ın konumu çok önemli!

Müfettişlerin 48 sayfalık ön inceleme raporuna ulaştım. Raporu okuyunca, dönemin İçişleri Bakanı Ali Yerlikaya’nın onayı ile görev verilen iki Mülkiye müfettişinin, faciaya neden olan süreci deyim yerindeyse didik didik ettiği anlaşılıyor.

İşçi statüsündeki araç şoförü, zabıta denetimi yaptı!

Bu detaylı araştırmayla doğal olarak AKP’nin yönetimindeki Dilovası Belediyesi’nin 7 kişinin yaşamını yitirdiği facia öncesinde hangi skandallara imza attığını da görmek mümkün.

Raporda yer alan skandalları aktarmaya önce Ömer Kocabay’ın adının yer aldığı konuyla başlamak gerekiyor sanırım.

Müfettişler, 8 Kasım 2025 günü yaşanan olayla ilgili belediyedeki tüm evraka el koyup inceledi. İnceleme sonucunda, ilk skandal patlak verdi.

Belediye bünyesindeki Zabıta Müdürlüğü’nün çevre denetim biriminin görevlileri, faciadan tam 15 gün önce Mimar Sinan Mahallesi’nde faaliyet gösteren firmaya ait işyerine giderek “rutin iş yeri kontrolü ve denetimi” gerçekleştirdi.

Denetim yapan zabıta ekibinde ilginç bir isim vardı. Mevcut yönetmeliklere göre, zabıta personeli olarak gözükmeyen Ömer Kocabay’dı bu isim.

Ömer Kocabay, aslında 4857 sayılı İş Kanunu kapsamında belediye şirketinde çalışan bir işçiydi. Ancak fiilen yaptığı görev zabıta aracında şoförlüktü!

Müfettişlerin incelemesinde Kocabay’ın, belediye zabıta teşkilatında görev yapma niteliklerine sahip olmadığı anlaşıldı. Zaten müfettişlere ifade veren Kocabay da durumu anlattı.

Kocabay’ın Dilovası Belediyesi Zabıta Müdürlüğü bünyesinde resmi görev yapan personel gibi yetki ve sorumluluğu olmamasına rağmen, ileriki günlerde facia yaşanacak tesiste “zabıta personelinin sahip olduğu görev ve yetkiyle” inceleme yaptığı ortaya çıktı!

Müfettişler, bu uygulama sebebiyle “işçi statüsünde çalışan ve zabıta yetkisi ile sorumluluğu” verilen Ömer Kocabay hakkında “soruşturma izni verilmesini” talep etti.

Ayrıca imalathanenin sahibi Kurtuluş Oransal’ın verdiği “tesisin 15 Kasım 2025 gününe kadar taşınacağı” yönündeki sözlerinin yeterli bulunarak kabul edilmesi ve denetim sırasında firma tarafından hiçbir evrak beyan edilmemesine rağmen herhangi bir işlem yapılmadan sadece tutanak hazırlanarak zabıta ekibinin geri dönmesi, müfettişlerce suç unsuru sayıldı.

Zabıta müdürünün ifadesinden ortaya çıkan “adres” kurnazlığı

Yapılan tespitler sonrasında firmaya ait imalathanenin denetimi hakkında mevcut Dilovası Belediyesi Zabıta Müdür Vekili Nizamettin Balcı’nın ifadesi, müfettişlerce alındı.

Vekil zabıta müdürü Balcı’nın ifadesinde ilginç bir olay daha günışığına çıktı.

Şöyle ki faciaya neden olan firmanın sahibi Kurtuluş Oransal, firmasının Mimar Sinan Mahallesi Asalet Caddesi’nde 28 numaralı adreste “ruhsatlandırılmış faaliyeti”nin bulunduğu denetim için giden belediye ekibine bildirdi.

Fakat, aynı zabıta ekibinin hazırladığı tutanakta, Mimar Sinan Caddesi’nde 12 numaradaki binada firmanın faaliyeti için kiralanan iş yeri üzerinde firma sahibi ile mal sahibi arasında sorun yaşandığı bu nedenle denetim yapılan adresteki iş yerinde “bir türlü faaliyete başlayamadığı” bilgisi yer aldı.

“Belgeler muhasebecide” bahanesi

Zabıta Müdür Vekili Balcı’nın müfettişlere verdiği ifadeye göre; denetime giden zabıta ekibi, izin ruhsat ve evrakını, firma sahibi Kurtuluş Oransal’dan kendilerine gösterilmesini istedi.

Ancak firma sahibi Oransal, istenen tüm belgelerin ve izinlerin muhasebecide olduğunu öne sürdü. Sonrasında denetim ekibi, firma sahibinin gösterdiği Mimar Sinan Caddesi’ndeki iş yerinde herhangi bir faaliyetin gerçekleşmediğini, içeride sadece ambalaj malzemelerinin olduğu koliler şeklinde istiflendiğini, içeride üretime yönelik herhangi bir makine ekipman olmadığı ve sadece ambalaj kolilerinin bulunduğunu tespit etti.

Peki sonra ne oldu?

Olan şu: yine Balcı’nın ifadesine yandığı şekliyle, aynı bölgedeki 513/3 sokaktaki 11 numaralı adreste faaliyette bulunan ve facianın yaşandığı iş yerinde herhangi bir inceleme ve denetlemenin yapılmadığı anlaşıldı.

Zabıtanın “rutin” denetim yaptığı gün firma sahibi firma sahibi Kurtuluş Oransal, denetim ekibine 513/3 sokak 11 numaralı adresteki iş yerini değil, Mimar Sinan Caddesi’ndeki 12 numaradaki iş yerini denetim ekibine gösterdi!

Daha iyi anlaşılması amacıyla internet arama motorundan elde ettiğim bölgenin yerleşim planının iz düşümünü yazıya aldım.

Tutanakta yer aldığı şekliyle firma sahibi, adresi beyan ederken önce “501/2 sokak numara 12” şeklinde bildirdi. Ancak daha sonra yine firma sahibi adresi “501/2 sokak numara 11” olarak değiştirdi. Dolayısıyla tespit tutanağına önce “numara 12” şeklinde yazılan adres, firma sahibi Oransal’ın anlatımıyla “numara 11” olarak düzeltilip kaydedildi!

Farkındayım aklınız karıştı! Bunu önlemek amacıyla krokiye bakmak yeterli olacak. Zira, firmanın bulunduğu mevki üç ayrı cadde ve sokakta cepheli.

Kapı numarasını değiştirildiğinde; sıkıntılı alan yerine, sorunsuz alan gösterilip sıkıntılı alanın “temiz” hale getirilmesi mümkün elbette!

Devam edeyim; müfettiş raporunda belirtildiği şekliyle, Zabıta Müdür Vekili Balcı, zabıta denetim ekibinin, tutanakta yer alan 501/2 sokağın yan tarafındaki 12 numaralı iş yerini denetledi. Yapılan kontroller sırasında da firma sahibinin beyan ettiği 12 numaralı iş yerinde mevzuata aykırı faaliyete rastlanmadı!

Zaten, denetimden 15 gün sonra da denetimden kaçırılan adreste facia yaşandı!

Kısacası oyun içinde oyun…

Oyuncular ise, belediye personeli ve firma sahibi. Firma sahibi Oransal, facia kapsamında tutuklu bulunduğu Kandıra Cezaevi’nde 30 Kasım’da öldü.

Belediye görevlileri ise, Dilovası Kaymakamlığı’nın verdiği soruşturma izni çerçevesinde gözaltına alınıp tutuklandı.

Küçük bir ekleme yapayım, sürecin bizzat içinde yer alan Ömer Kocabay hakkında müfettişler soruşturma izni verilmesini talep etti. Dönemin Kaymakamı Metin Kubilay, talebe uygunluk verdi. Kocabay’a diğer yedi belediye üst düzey yöneticisiyle birlikte yargı yolu açıldı.

Savcılığın soruşturma çerçevesinde, Kocabay dışındaki yedi kişi için gözaltı ve tutuklama kararını vermesine karşın hakkında soruşturma izni verilen Kocabay’a yönelik herhangi bir girişimde bulunmaması dikkati çekti.

Dilovası dosyası bu kadarla sınırlı değil, yarın devam edeceğim.

/././

Yeni parti, “ne kuş ne deve” mi olacak?-Mehmet Y. Yılmaz-

“Özel’in kurmayları” olarak tanımlanan kaynağa göre yeni kurulacak parti “sol görüşlü” olmayacakmış. Kulağa hoş geliyor tabii: Yüzde 30 buradan, yüzde 12 şuradan, yüzde 4,5 öbür köşeden derken yüzde 50 + 1 bulunacak ve Türkiye’de rejim değişecek. “Yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklarla” mücadele edeceğini vaat ederek iktidara gelen partinin 24. yılının sonunda 3 Y’nin 3’ü de yerinde duruyor. Yoksulluk yenilemedi, yolsuzluklar arttı, yasaklardan nefes alamaz haldeyiz. 1980’den beri, neredeyse yarım yüzyıldır Türkiye’ye hâkim olan neo liberal politikaların bir sonucu bu. Yeni kurulacak parti, bunu değiştirmeyecek ise neyi değiştirmeye talip?

CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel ve arkadaşlarının, siyasete yeni bir parti kurarak devam etmesi kaçınılmaz gibi görünüyor.

Özel’in, yeni parti sorularına “ya bir yol bulacağız ya bir yol açacağız” diye yanıt vermesi, yeni parti fikrini giderek içselleştirdiklerini gösteriyor.

Hatta yeni kurulacak parti için isim çalışmalarının yapıldığı da söyleniyor ki bunlar içinden “Yeni Parti” isminin öne çıktığı da dünkü haberler arasındaydı.

Geçen hafta Nefes gazetesinde Tarık Işık imzasıyla yayınlanan bir kulis haberine göre böyle bir siyasi oluşumun alt yapısı da hazırlanıyormuş.

Haberde “Özel’in kurmayları” olarak tanımlanan kaynağa göre yeni kurulacak parti “sol görüşlü” olmayacakmış.

“Kurmaylar” şöyle konuşmuş:

“İddiamız göstereceğimiz adayın Türkiye’nin yeni cumhurbaşkanı olması. Bunun için de yüzde 50 + 1 oy alması gerekiyor. Türkiye’nin tamamına hitap etmek için kırmızı çizgilerimizden taviz vermeden Türkiye İttifakı’nı kurmalıyız.”

Kulağa hoş geliyor tabii: Yüzde 30 buradan, yüzde 12 şuradan, yüzde 4,5 öbür köşeden derken yüzde 50 + 1 bulunacak ve Türkiye’de rejim değişecek.

Ancak kulağa hoş geldiği kadar da kolayca gerçekleşebilecek bir şey değil.

Hadi diyelim ki geleneksel CHP seçmeni, kurulmasına Kılıçdaroğlu’nun da katkı sunduğu kumpasa tepki gösterip, yeni partinin arkasında fire vermeden hizalandı.

Geriye neresinden baksanız yüzde 20 – 25 civarında bir oy gerekiyor ki bu ne olduğu ve kiminle kurulduğu belli olmayan “Türkiye ittifakı” ile sağlanabilir mi, emin değilim.

Zaten kim böyle bir sonuçtan emin olabilir ki?

Bunun bir benzerini son genel seçimde Kılıçdaroğlu denedi; TBMM seçimi büyük farkla kaybedildi, Cumhurbaşkanlığı seçimi ise hüsran oldu.

Öyle görünüyor ki söz konusu “kurmaylar” siyaseti, kişisel karizmalar üzerinden yürütülen bir tür oyun gibi görüyorlar.

Aş pişmeden önce su katayım ki baştan söyleseydin kardeşim demeyin.

Siyaset yapmak, kitleleri bir siyasi partinin peşine takmak böyle bir şey değil.

Bu yaklaşım biraz da “helalleşerek” muhafazakâr kitleleri de CHP’nin peşine takmayı hayal eden Kılıçdaroğlu’nun planına benziyor.

Evet, kuşkusuz ki kendisini muhafazakâr olarak tanımlayan vatandaşlardan da oy almadan seçim kazanılamaz ama bunun yolu ne olduğu, nasıl bir siyasi çizgiyi savunduğu belli olmayan bir parti kurmak değildir gibi geliyor bana.

Elbette “belli bir ideolojisi olmayan parti” kurmak mümkün.

“İdeolojisiz siyaset” diye yola çıkan DEVA Partisi’nin gelebildiği yer ortada.

Geçen seçimde Kılıçdaroğlu’nun ihtirasını milletvekili pazarlığı için kullanmamış olsalardı, bugün muhtemelen parlamentoda temsil de edilmiyor olurlardı.

Tabii şu da bana ilginç geldi: Acaba “Özel’in kurmayları”, CHP’yi “sol parti” olarak mı görüyorlardı diye merak ettim.

Siyaset, sorunlara çözüm bulmak için yapılır ve çözüm yolu için önerileriniz de siyasi yelpazedeki yerinizi belirler.

Türkiye’nin temel sorunu üretemiyor olması ve üretebildiğinin gelirini de adil bölüşemiyor olması.

Bu iki temel sorunu çözmek için bulduğunuz yanıtlar, siyasi yelpazedeki yerinizi belirler.

“Biz sol partiyiz” dediniz diye solcu olmazsınız, Baykal – Kılıçdaroğlu çizgisinin CHP’sinde olduğu gibi!

24 yıllık AKP iktidarının izlediği politikalar, Türkiye’de orta sınıfın yok olmasına yol açtı.

Özal’ın meşhur ettiği kavramla “orta direk” çöktü!

Artık bu ülkedeki insanlar “zenginler, fakirler, daha fakirler” diye sıralanıyor.

Nüfusumuzun en zengin beşte biri 2025 yılında toplam gelirin yüzde 48’ini aldı.

Yani 16 milyon Türk, gelirin yarısını alırken, 64 milyon Türk geri kalan yarımı paylaştı.

En düşük gelire sahip beşte birin aldığı pay ise sadece yüzde 6,4 oldu.

En zengin beşte birlik grubun geliri, en zayıf beşte birlik grubun gelirinin 7,5 katıydı.

Haksızlık etmeyeyim, AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında da durum bundan farklı değildi. AKP böyle bir Türkiye’de düzen partilerini silip süpürdü. Bu sadece lider kadrosunun karizmasıyla açıklanabilecek bir şey değil.

Bunu da “herkesin ortak partisi, ideolojisi olmayan parti” olarak yapmadı.

Siyasi pozisyonunu tarif etti, içinden çıktığı siyasi çizgiden farkını net olarak anlattı, halkın önüne yeni bir program koyduğu için seçimi kazandı.

“Yoksulluk, yolsuzluk ve yasaklarla” mücadele edeceğini vaat ederek iktidara gelen partinin 24. yılının sonunda 3 Y’nin 3’ü de yerinde duruyor.

Yoksulluk yenilemedi, yolsuzluklar arttı, yasaklardan nefes alamaz haldeyiz.

Bu tablo, muhafazakâr – modern ayrımı gözetmiyor.

Müslümanı da seküleri de aynı derecede etkiliyor.

Dua ederek de düzelmiyor, Anıtkabir’i ziyaret ederek de iyileştirilemiyor.

1980’den beri, neredeyse yarım yüzyıldır Türkiye’ye hâkim olan neo liberal politikaların bir sonucu bu.

Yeni kurulacak parti, bunu değiştirmeyecek ise neyi değiştirmeye talip?

Tekrar söyleyeyim: Türkiye’nin sorunu öncelikle üretmek ve ürettiğini mümkün olduğunca eşit bölüşmek sorunudur.

Elbette herkesin eşit olacağı bir ütopyadan söz etmiyorum ama başka bir yol izlemek mümkün.

Muhafazakâr kitlelerin “kazanım” diye benimseyip, kaybetmekten korktuğu şeylerin güvencesi, herkesin eşit yurttaş olarak, idari kararlarla yok sayılamayan temel haklara sahip olmasıdır.

İktidarda kim olursa olsun devletin özgürlük alanlarımıza müdahale etmesini önleyecek demokratik standartları sağlayacağını taahhüt eden bir siyasi hareket, samimiyetinde inandırıcı olursa muhafazakarların da oyunu alır.

Bugünkü siyasi tıkanma görüntüsünü değiştirecek siyaset, kimlikler üzerine değil, ülkenin zenginliklerinin eşit paylaşımı temelinde yapılabilir.

Bu meseleyi önceleyip öncelemediğiniz siyasi yelpazedeki yerinizi belirler.

“Solcu partiyim” dediniz diye solcu olmazsınız.

Türkiye’nin bugün yaşadığı temel sorunları nasıl çözeceğiniz durumunuzu tarif eder, gerisi laf cambazlığından ibarettir.

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Haziran 2026-

Suriyeli göçmenler: Hükümet ucuz işçi kaçmasın diye çalışma izni şartını kaldırıyor, patronların yükünü hafifletiyor -Emre Alım-

İktidar, "geçici koruma" altındaki Suriyeliler için çalışma izni zorunluluğunu rafa kaldırıyor. Harç, kota ve taban ücret gibi maliyetleri patronlar için silecek bu hamle, hem ucuz iş gücünün Türkiye’de kalıcı kılınmasını hem geri dönüşlerin yavaşlatılmasını hedefliyor.

Suriye’de 2011 yılında körüklenen iç savaşın ardından Türkiye’ye göç eden milyonlara bazı haklardan hızlıca faydalanabilmeleri için “geçici koruma” statüsü verilmişti.

Aradan geçen 14 yıla rağmen 2,2 milyon Suriyeli hâlâ “geçici koruma” altında.

Bu kapsamdakilerin bir işte resmi olarak çalışmaları birçok şarta bağlanmış durumda. Göçmen işçiler bu nedenle kayıt dışı çalıştırılmaya ve sefalet ücretlerine mahkum.

Ancak son 1,5 yılda tablo değişmeye başladı. Önce Suriye’de cihatçılar yönetimi ele geçirdi, ülkeye dönüşler hızlandı. Ardından, özellikle göçmen işçilerin çalıştığı emek yoğun sektörlerde faaliyet gösteren patronlar, ekonomi yönetimini eleştirerek yeni teşvikler ve kolaylıklar istemeye başladı.

İktidar tam bu noktada bir taşla iki kuş vurmak için harekete geçti.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, geçtiğimiz gün yaptığı açıklamayla “geçici koruma” kapsamındaki Suriyelilerin çalışma izninden muaf tutulacağını duyurdu: Suriyelilerin karşıladığı iş gücü ihtiyacını da dikkate alarak çalışma izni alma zorunluluğunu kaldırdık ve geçici koruma kapsamındaki yabancılara çalışma izni muafiyeti getirdik.

Peki, bu karar ne anlama geliyor?

Harç, kota, taban ücret... Artık hiçbiri yok

Yeni düzenleme patronları birçok maliyet ve sorumluluktan kurtaracak.

Mevcut yönetmeliğe göre, Suriyeli işçiyi resmen çalıştırmak isteyen bir işverenin 1 yıllık çalışma izni için 13 bin 538 lira ödemesi gerekiyor. Süreye göre artan bu tutar 5 yıl için 63 bin 838 lirayı buluyor. Patronlar artık bu tutarı ödemeyecek.

Yine mevcut yönetmeliğe göre, her bir yabancı işçiye karşılık işyerlerinde en az 5 Türk vatandaşı çalıştırmak zorunlu. Bu uygulama da “geçici koruma” kapsamında Suriyeliler için rafa kaldırılacak.

Halihazırda tüm yabancı çalışanlara ödenen ücretlerin, Çalışma Bakanlığı’nın belirlediği yasal taban ücretlerin altında olması yasak. Bu tutar sektöre ve işin uzmanlık seviyesine göre değişiyor. Örneğin mühendis ve mimarlara asgari ücretin 4 katından az brüt ücret verilemiyor. Fakat "geçici koruma" kapsamındaki Suriyeli işçiler bu kapsamından çıkarılacak. Artık yaptıkları iş ne olursa olsun asgari ücrete çalıştırılabilecekler.

Ayrıca Suriyeli işçileri çalıştıracak şirketlerden ciro, ihracat hedefi ve ödenmiş sermaye gibi birtakım kriterleri sağlamaları istenmeyecek.

Suriyeli işçilerin dönüşü sermayeyi tedirgin etti

Bu kolaylıklara rağmen patronların ne kadarının Suriyeli işçileri kayıtlı istihdam edeceği meçhul.

Öte yandan iktidar, bu hamleyi yaparken hedefinin ucuz işgücü kaynağı olarak gördüğü Suriyelilerin geri dönüşlerini yavaşlatmak olduğunu gizlemiyor.

“Suriyelilerin karşıladığı işgücü ihtiyacını dikkate alıyoruz” diyen Bakan Çiftçi’nin paylaştığı son verilere göre, Suriye’deki iktidar değişiminin ardından yani son 1,5 yılda 694 bin kişi ülkesine döndü. 2016’dan bu yana geri dönenlerin sayısıysa 1,4 milyon.

1Kaynak: Göç İdaresi Başkanlığı

Türkiye’de hâlâ 2,2 milyon Suriyeli bulunuyor. Bunların yaklaşık üçte biri Türkiye’de doğdu. Aslında iktidar, birtakım muafiyetler karşılığında patronlardan Suriyeli işçilere emeklilik ve tazminat gibi asgari hakları vermelerini ve böylece bu genç ve ucuz işgücünü kaybetmemelerini istiyor.

Nitekim sermaye de kendini bekleyen tablonun farkında. Suriyeli göçmenlerin dönüşü karşısında endişelenen patronlar ortalama ücretlerin artacağını öngörüyor. Öyle ki bazı patronlar Suriye’de Türkiye’nin kontrolünde özel bölgeler kurarak işçileri aynı standartlarda sömürmeye devam etmenin yollarını arıyor.

***

Petrol savaş öncesinden daha ucuz ama pompada indirim yok: Patronun vergisinden vazgeçen AKP, halkın vergisini unutmuyor 

Dünyada petrol fiyatları savaş öncesi seviyelerin altına gerilese de Türkiye’de beklenen indirim pompaya yansımadı. Savaş döneminde ÖTV’yi erteleyen iktidar, şimdi küresel düşüşü kendi kasasını doldurmak için fırsata çeviriyor. Sermayeye vergi muafiyetleri ve teşvikler dağıtılırken, akaryakıttaki vergi tahsilatı için yurttaşa bir gün dahi bekleme süresi tanınmıyor.

Dünyada petrol fiyatları, savaş öncesi seviyenin de altına geriledi. Türkiye’de de aynı oranda indirim bekleyen yurttaş, pompa fiyatlarında umduğunu göremedi.

Savaş döneminde ÖTV'den feragat ederek fiyat artışını törpüleyen iktidar, şimdi piyasalarda fiyatlar düşerken, oluşan her indirimi önce kendi kasasını doldurmak için kullanıyor.

Patronlardan alması gereken vergiden kolayca vazgeçen AKP, söz konusu halk olunca vergi tahsilatı için bir dakika bile beklemedi.  

Dünyada petrol ucuzluyor ama stoklar tükeniyor

ABD ve İsrail saldırılarına maruz kalan İran’ın Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatması petrol fiyatlarında krize yol açmıştı. Fakat şok dalgası uzun sürmedi. Nisan sonunda 126 dolarla rekor kıran brent petrol, bugün 72 dolar seviyelerinde seyrediyor.

Ancak fiyatlardaki düşüş uzun sürmeyebilir. Uzmanlar, indirimin temel nedenini ABD'nin elindeki stokları kullanmasına bağlıyor. ABD'deki ham petrol stokları 1984'ten bu yana en düşük seviyesinde. Aralarında Türkiye’nin de olduğu çok sayıda ülke acil durum rezervlerinden 172 milyon varili piyasaya sürmüş durumda. Yani piyasalardaki rahatlama, arzın bolluğundan değil, stokların yakılmasından kaynaklanıyor.

Eşel mobil engel oldu: Yurttaşın sırasını beklemesi isteniyor

Dünya sona erme riskini gözlediği indirim Türkiye'de pompaya aynı oranda yansımadı. 

Savaşın başlamasıyla birlikte mart ayının ilk haftasında hayata geçirilen eşel mobil sistemiyle, o dönem yapılması gereken zammın yüzde 75’i ÖTV’den karşılanmış, pompaya ise yüzde 25’i yansıtılmıştı. Şimdi yapılan zam dönemindekinin tam tersi bir süreç işliyor. İndirim söz konusu oldukça indirim tutarının yüzde 75’i eksilen ÖTV’ye ekleniyor, pompaya ise yalnızca yüzde 25’i yansıtılıyor.

Bu işlem, akaryakıttaki eksik ÖTV tamamlanana kadar sürecek.

Vatandaşın akaryakıttaki indirimi tam anlamıyla görebilmesi için öncelikle maktu ÖTV tutarının tamamlanması gerekiyor.

Sermayeye sonsuz vade, halka 'şimşek' hızı

Bu durum, vergi sisteminin sınıfsal karakterini bir kez daha gün yüzüne çıkardı. 

Şirketlerden alacağı trilyonlarca lira vergiyi daha yılın başında gözden çıkaran iktidar, almaya karar verdiği küçük dilimin tamamını bile tahsil edebilmiş değil. 

Teşvik adı altında patronlara sağlanan vergi imtiyazlarına her gün yenisini eklerken, halktan alımı geciktirilen vergi söz konusu olduğunda bir gün bile beklenmiyor. Savaş döneminde geçici olarak halka yansıtılmayan vergi yükü, şimdi küresel fiyatlar düşer düşmez en hızlı şekilde geri tahsil ediliyor. 

Yurttaş, indirimin kendi cebine yansımasını beklerken, devletin vergi tahsilatı ısrarı, hayat pahalılığı karşısında halkın üzerindeki yükü daha da ağırlaştırıyor.

***

NATO önlemleri ‘zorunlu fedakarlık’mış! İYİP Ankara’da işverenlere destek istedi 

Ankara’da NATO Zirvesi nedeniyle başlatılan fiili OHAL uygulamasını “kamu güvenliği için katlanılan zorunlu fedakarlık” diye niteleyen İYİP, uygulamadan etkilenecek işletmelere destek için kanun teklifi verdi.

AKP iktidarı başkent Ankara’yı 7-8 Temmuz’daki NATO Zirvesi öncesinde adeta bir açık hava hapishanesine dönüştürürken, Ankaralılara iki hafta süreyle fiili OHAL koşulları dayatılıyor.

Türkiye’ye rol biçilecek savaş planlarının masaya yatırılacağı zirve öncesinde NATO’culara şirin görünmek için başkentte girişilen hazırlıklar ve halka karşı uygulanan yasaklar ülke için bir onur kavgasına dönüşmüş durumda.

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan dün İstanbul Kadıköy’de düzenlenen NATO karşıtı etkinlikte yaptığı konuşmada, işlerine geldiğinde anti-emperyalizmden söz eden islamcılardan, milliyetçilerden ve sosyal demokratlardan ses çıkmadığına dikkat çekmişti.

Ülkenin milliyetçi partilerinden İYİP ise bugün Meclis’te verdiği yasa teklifiyle NATO için Ankara halkına yaşatılanları "katlanılan zorunlu fedakarlık" diye niteledi, patronlara destek istedi.

İYİP Grup Başkanvekili Uğur Poyraz’ın Meclis Başkanlığı’na sunduğu teklifin gerekçesinde “kamu güvenliği için katlanılan zorunlu fedakarlığın ekonomik yükü”nün işletmelere yüklenmemesinin amaçlandığı ifade edilerek özel sektör işverenleri için prim ve vergi desteği istendi.

"NATO Zirvesi Sebebiyle Ankara İli Genelinde Alınacak Tedbirlerin Sebep Olacağı Ekonomik Olumsuzlukların Giderilmesi Amacıyla Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi” adıyla sunulan teklifte şunlar öngörüldü:

* “Ankara genelinde faaliyet gösteren işletmelerin Temmuz ayına ait kira ödemeleri üzerinden vergi tevkifatı yapılmaması

* Ankara'da faaliyet gösteren özel sektör işverenlerinin 2026 Temmuz ayına ait sigorta primlerinin işveren hissesinin Hazine tarafından karşılanması

Ankara'daki esnaf, sanatkar ve kendi nam ve hesabına çalışanların 2026 Temmuz ayına ait malullük, yaşlılık, ölüm ve genel sağlık sigortası primlerinin tamamını Hazine'nin ödemesi.

Teklifin gerekçesinde Kamu güvenliği için katlanılan zorunlu fedakarlığın ekonomik yükünün toplumun belirli bir kesimi üzerinde yoğunlaşmasının önüne geçilmesi hedeflenmektedir" ifadesine yer verildi.

***

Öne Çıkan Yayın

Devletinin utandığı Ankaralılar: NATO bariyerinin ardına gizlenen gecekondu mahallesinde neler yaşanıyor?-Özkan Öztaş/soL-

"Yahu insanın zoruna gidiyor. Hani ağırladıkları herifler adam olsa içim yanmayacak. Bu nedir Allah için söyle bana. Bu çekilen duvar n...