EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-


İç cephe -Koray R.Yılmaz- 

Bugün mü? Yarın mı? Yoksa? Neden? Ama!

Trump için bile kolay bir karar olmadı kanımca… ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı cumartesi başladı. Oysa henüz cuma günü görüşmelerin baş arabulucusu olan Umman Dışişleri Bakanı barışın yakın olduğuna inandığını söylemişti. Ertesi gün ise tüm dünya bir kez daha Ortadoğu’da savaş, füze menzilleri, nükleer silahlar, misilleme ihtimalleri, altın fiyatları, petrol fiyatları gibi alışık olduğumuz bir repertuvarla karşı karşıya...

Ancak bu kez savaş yalnızca Tahran–Tel Aviv–Washington hattında yaşanmıyor. Daha az konuşulan ama en az bu cephe kadar önemli olan başka bir savaş da ABD’nin kendi içinde. ABD içinde İran’a karşı askeri operasyon tartışması yalnızca dış politika meselesi değil, oldukça yoğun bir iç siyasi çatlak ve mücadele alanı olarak karşımıza çıkıyor. Üstelik mesele yalnızca savaş da değil. Aynı çatışma dinamikleri son yıllarda gümrük vergilerinde, uluslararası yardım politikalarında, göç ve sınır politikalarında, Çin rekabetindeki farklı politika tercihlerinde vb. tekrar tekrar ortaya çıktı.

Çin’e ve diğer bazı ülkelere uygulanan gümrük vergileri, Kongre’nin vergi koyma noktasındaki anayasal yetkisini fiilen devre dışı bıraktı. “Ulusal güvenlik” gerekçesiyle yürütme, ticaret politikasını artan şekilde bir dış politika silahına dönüştürdü. Bunun üzerine içeriden yükselen muhalif seslerle parti içi çatlak belirmeye başladı, daha önemlisi Senato’da hazırlanan Trade Review Act ile, yürütmenin tek taraflı vergi koyma pratiğine karşı Kongre’nin yetkisini geri alma girişiminin gündeme gelmesiydi; ki böylece yürütme ile kongre arasındaki çatlak daha bir görünür oldu. Ne var ki bu girişim, yürütmenin açık muhalefetiyle komite aşamasında tıkandı. Bu kez yürütme ile yargı arasındaki çatlak görünür olacaktı. Yüksek Mahkeme, Trump yönetiminin dayandığı acil durum ve ulusal güvenlik gerekçelerinin, başkana bu ölçekte gümrük vergisi koyma yetkisi vermediğine hükmederek tarifelerin önemli bir bölümünü hukuka aykırı buldu. Böylece gümrük vergileri meselesi, yalnızca bir ticaret politikası değil; yürütme, Kongre ve yargı arasında derinleşen bir kurumsal güç mücadelesinin simgesi haline geldi.

Benzer bir tablo uluslararası yardımlarda da yaşandı. Bu çerçevede Trump yönetimi, 2026 mali yılı için sunduğu bütçe teklifinde, dış yardım kalemlerinde yaklaşık 31–32 milyar dolarlık bir üst sınır öngörerek, önceki yıllara kıyasla son derece sert bir daralma talep etti. Önde gelen yardım ajansı olan USAID’e yönelik yaklaşım ise doğrudan “kapatma”dan ziyade, ajansın yeni fonlardan mahrum bırakılması, programlarının dondurulması ve fonksiyonlarının alternatif mekanizmalara aktarılması şeklinde tezahür etti. Bu yaklaşım, Elon Musk’ın öncülük ettiği Department of Government Efficiency (DOGE) söylemiyle birleşerek, dış yardımı “verimsiz”, “elitist” ve “Amerikan çıkarlarına doğrudan hizmet etmeyen” bir harcama alanı olarak çerçeveledi.

Ancak Kongre’nin 2026 mali yılı dış yardım ve diplomasi harcamaları tasarısı, bu stratejiye açık bir karşı çıkış oluşturdu. Kongre, Trump yönetiminin talep ettiği kesinti ölçeğini kabul etmedi ve toplamda yaklaşık 50 milyar dolarlık bir dış yardım ve diplomasi bütçesi üzerinde uzlaştı. Bu tutar, bir önceki yıla kıyasla reel olarak bir gerilemeye işaret etse de Trump’ın önerdiği seviyenin yaklaşık 18–19 milyar dolar üzerindedir. Dolayısıyla tasarı, dış yardım mimarisinin tümüyle tasfiyesine değil, sınırlı da olsa bir kurumsal sürekliliğe işaret etmektedir.

Özellikle dikkat çekici olan, Kongre’nin USAID’i bütçesiz bırakarak fiilen ortadan kaldırma yönündeki yürütme stratejisine kapıyı kapatmış olmasıdır. Tasarı, USAID’e yeni ve genişleyici bir fon artışı sağlamamakla birlikte, ajansın kapatılmasına ya da yetkilerinin resmen sona erdirilmesine yönelik herhangi bir hüküm içermemektedir. Bu durum, USAID’in Trump’ın arzuladığı biçimde kurumsal tasfiyenin yasama eliyle meşrulaştırılmasını engellemiştir. Kongre’nin bu karşı-hamlesi yalnızca USAID ile sınırlı değildir. Trump yönetiminin sıfırlamayı hedeflediği ya da radikal biçimde küçültmek istediği bazı kilit dış politika ve “yumuşak güç” araçları da tasarı kapsamında korunmuştur. Bunun asıl anlamı Trump İktidarının ABD’nin küresel rolüne dair perspektifinin devlet içinde tüm kurumlarıyla benimsenmiş olmadığıdır.

Ayrıca kalkınma ve insani yardım alanında da benzer bir tablo ortaya çıkmaktadır. Millennium Challenge Corporation (MCC) için ayrılan yaklaşık 830 milyon dolar, Trump yönetiminin öngördüğü dramatik kesintileri boşa düşürürken; insani yardım bütçesinin 5,5 milyar dolar seviyesinde tutulması, yürütmenin daha dar ve güvenlik merkezli dış politika anlayışına karşı görece daha geniş bir uluslararası yardım vizyonunun korunduğunu göstermektedir. Bu rakamlar, Kongre’nin alışıldık dış yardım mimarisini tamamen tasfiye etmek yerine, ölçek küçülterek de olsa sürdürme iradesini yansıttığını ortaya koymaktadır.

Bu alanların her biri, aslında aynı yapısal gerilimi işaret ediyor: Yürütme giderek daha fazla yetki topluyor; Kongre ise buna farklı yanıtlar üretme arayışında. İran savaşı, bu sürecin askeri cephedeki son ve en sert halkası.

İran’a yönelik askeri saldırılar, ABD’de uzun süredir biriken savaş yetkisi krizini yeniden görünür kıldı. Anayasa’ya göre savaş ilan etme yetkisi Kongre’ye ait olmasına rağmen, operasyonların Kongre onayı olmadan başlatılması ciddi bir anayasal tartışma yarattı. Bu nedenle birçok Demokrat ve bazı Cumhuriyetçiler, Trump yönetimine karşı War Powers Resolution (Savaş Yetkileri Tasarısı) çağrısı yaptı.

Saldırıların kapsamı ve gerekçesinin Kongre’ye açık ve kapalı oturumlarda ayrıntılı biçimde sunulması talebine, Amerikan askerlerinin olası kayıpları varken Başkan’ın tek taraflı karar alamayacağını vurgusu eklendi. Temsilciler Meclisi’nde ise Demokrat Gregory Meeks ile Cumhuriyetçi Thomas Massie’nin birlikte sunduğu tasarı, Kongre onayı olmadan İran’a askeri güç kullanılmasını engellemeyi amaçlayan nadir bir iki partili denetim girişimi olarak öne çıktı. Senato’da benzer bir adım atıldı. Tüm bunlar, Kongre’nin yürütmeyi denetleme kapasitesinin ciddi biçimde sınandığı bir döneme işaret ediyor.

Bu anayasal gerilim, Cumhuriyetçi Parti içinde de belirgin çatlaklar yarattı. Parti içindeki müdahaleci kanat –örneğin Lindsey Graham– saldırıları desteklerken, savaş yetkilerini sınırlamaya yönelik girişimlere sert biçimde karşı çıkıyor. Buna karşın Thomas Massie gibi Cumhuriyetçi isimler, Trump’ın Kongre’yi baypas eden tek taraflı adımlarını açıkça eleştiriyor. Bu tablo, Cumhuriyetçi Parti’nin dış politika konusunda tek sesli olmadığını gösteriyor.

Ayrışma yalnızca siyasal elitlerle sınırlı değil; kamuoyunda da belirgin bir bölünme var. Anketler, Amerikalıların büyük çoğunluğunun –yaklaşık yüzde 74’ünün– askeri eylemler için Kongre onayını şart gördüğünü ortaya koyuyor. Bu oran özellikle Demokratlar ve bağımsız seçmenler arasında daha da yüksek. Aynı araştırmalar, Trump’ın dış politika performansının kamuoyunda düşük not aldığını ve askeri hamlelerinin tartışmalı bulunduğunu gösteriyor. Bu eğilim, Trump’ın “yeni uzun savaşlardan kaçınma” vaadiyle İran operasyonu arasındaki çelişkiyi daha görünür kılıyor.

Medya da bu çatlağı derinleştiriyor. İlginç biçimde, bazı MAGA çizgisine yakın figürler ve muhafazakâr yorumcular bile saldırılara mesafeli yaklaşarak Trump’ın hamlesini kendi söylemiyle çelişkili buluyor. Öte yandan kimi medya organları, operasyonların hukuki dayanağını, Kongre’nin rolünü ve siyasi maliyetini sorgulayan yayınlar yapıyor. Demokrat Parti içinde ise hem Kongre üyeleri hem de parti tabanı, daha fazla şeffaflık, Kongre onayı ve diplomasi vurgusuyla savaş karşıtı bir basınç oluşturuyor. Böylece İran savaşı, yalnızca dış politika meselesi değil, ABD’de yasama–yürütme dengesi, parti içi ayrışmalar ve kamuoyu meşruiyeti üzerinden işleyen çok katmanlı bir iç siyasal krizin aynası haline geliyor.

Bu gibi nedenlerle söylenebilir ki İran savaşı yalnızca Ortadoğu’yu değil, ABD’nin kendisini de test ediyor. Savaş uzadıkça, maliyet arttıkça ve bölgesel risk büyüdükçe, Washington’daki “iç cephe”nin ne kadar “sağlam” olduğu daha net ortaya çıkacak. İran’a karşı açılan bu savaş, askeri bir operasyon olarak başlayabilir. Ama siyasal olarak başka bir anlama daha sahip: Savaş, ABD’nin uzun süredir biriken kurumsal, anayasal ve siyasal çatlaklarının yeni bir aynası haline geldi. Bunun ilk sonucu Kasım ayındaki seçimlerde görülecek gibi.

/././

İran’ın egemenliği ve Amerikan haydutluğu…-Mustafa Yalçıner- 

Geçen yılki 12 gün savaşı yarım kalmış bir savaştı. İsrail’in nefesi ve “Demir Kubbesi” yetmeyince Amerikan emperyalizmi zor durumdaki “öncü birliğinin” yardımına koşarak bombardımana katılmıştı. Ancak yeterince hazırlıklı değildi. Bombaladı ve Trump’ın zafer kazanmış havalarda “İran’ın nükleer tesislerini tamamen imha ettik” açıklamasıyla durdu. İran da sürdürme yanlısı olmadı ve savaş galibi olmadan sona erdi.

Oysa gerçek anlamda sona ermediği belliydi. Nitekim geçtiğimiz cumartesi sabahı başlayan Amerikan-İsrail saldırısıyla herkes bunu gördü.

Trump’ın İran nükleer tesisleriyle ilgili söyledikleri de yalandı. Cumartesiye kadar üç tur süren ABD-İran görüşmelerinde müzakerelerin başlıca konusu nükleer tesislerdi. Belli ki duruyorlardı.

Gerçekte İran’ın nükleer araştırma ve üretimi de propaganda edildiği kadar “yakın tehdit” oluşturuyor değildi. İlerliyordu ama nükleer silaha varılmasına daha çok vardı.

Asıl sorun, Ortadoğu’nun Amerikan çıkarları ve stratejisi doğrultusunda yeniden dizayn masasına yatırılmış olmasıydı ve söz konusu dizaynın iki başlıca hedefinden biri İran’dı.

İşin gerçeği, İran, Amerikan emperyalizminin hegemonyası altına almada kararlı olduğu Ortadoğu’yla sınırlı olarak birincil hedefti. Sadece petrol ve doğal gaz rezervleri dolayısıyla değil, bölgede Antiamerikan güçleri etrafında toplayıp lojistiklerini de sağlayarak sevk ve idare eden güç İran’dı. Ve Amerikan hegemonyasının ilanı Antiamerikan direncin kırılmasını, dolayısıyla İran’ın elimine edilmesini gereksiniyordu.

Daha geniş açıdan yaklaşıldığında, İran ABD’nin başlıca rakibi Çin emperyalizmi ve müttefiki Rusya’yla ittifak halinde ve Ortadoğu’da Amerikan hegemonyasının gerçekleştirilmesinin temel nedeni bu rekabet. Çin, enerji ihtiyacını, Rusya’nın yanı sıra başlıca bölgeden sağlıyor. Avrupa ve Afrika’ya ihracatının yüzde 60’ını da bölge limanlarından yapıyor. Yeniden dizaynla bölgeden dışlanmak istenen büyük güç Çin. İran’sa onun bölgedeki dayanağı.

Şimdi Amerikan-İsrail saldırısıyla yarım kalan savaş devam ediyor. ABD bu kez bölgeye ciddi yığınak yaptı.

İsrail’in kural ve hukuk tanımadığı biliniyor. Amerikan emperyalizmi de hiç hukuk ve kural tanımadı, ancak Trump’a kadar hep gerekçe uydurmaya çalıştı. Şimdi Trump da çalışıyor, ama öylesine!

Zorunlu olmasına karşın kendi Kongresinin onayını almaya gerek görmedi. Uluslararası hukuku, örneğin BM kararını da beklemedi. Hukuk, egemen bir ülkeye düpedüz hava saldırısı ve liderine suikast düzenlenmesine olur vermez. Ama verse de vermese de, ABD, İsrail’le el ele saldırıya geçti. Bu tam bir haydutluktur!

Avrupa’nın demokratik ülkeleri İngiltere, Almanya ve Fransa ortak bir açıklamayla ABD ve İsrail’in hukuk tanımaz haydutluğundan değil ama İran’ın saldırıyı füzelerle yanıtlamasından endişe duyduklarını açıklayarak haydutluğu onayladı! Trump Avrupa’dan bile silah tehdidiyle Grönland’ı istememiş gibi!

ABD istediği her ülkeye saldırabileceğini ortaya koydu. Türkiye, işin içinde İsrail de olunca saldırıyı onaylamayıp hukuka aykırı bulmakla yetindi. Saldırı tek yanlı değilmiş gibi, “taraflara” barış önerdi. NATO üyeliğini ve saldırganların kullanabileceği Amerikan ve NATO üslerinin varlığını ne iktidar ne burjuva muhalefet tartışma konusu ediyor. Sadece İran’dan olası göç karşısında alınacak önlemler önemseniyor. Hareketsizliğin işaret ettiği el altından Trump’a “olur” verilmiş olma olasılığıysa yok değil.

Sağdan göç önlemleri önerileri dışında haydutluğa suçlama gelmiyor. Liberal soldaysa Amerikan-İsrail saldırısı kınanırken, bu kınama, gerici molla egemenliği dolayısıyla İran’ın suçlanmasıyla dengeleniyor. Emperyalist saldırı onaylanamazmış ama İran da halkını zorbalığıyla bezdiren zalim mollaların iktidarıyla savunulamazmış…

İran’da gericiliğin egemenliği ve giderek sıklaşarak ayağa kalkan İran halkı ve mücadelesinin zorbalıkla bastırıldığı gerçek. Ancak gericiliğin egemenliği ve Trump’ın sanki kendisi ilericiymiş gibi İran rejimini değiştirme çağrısı yapması, kimseye, ülkelerin egemenliğini çiğneme ve suikastlar düzenleme hakkı vermez. Rejimlerin gericiliğiyse halkların sorunudur ve rejimler yalnızca halkların mücadeleleriyle alaşağı edilebilir.

/././

Çin’in İran’la ABD arasında çifte hesabı -Ceren Ergenç- 

Geçtiğimiz cumartesi sabahı ABD ve İsrail’in ortak operasyonunda Tahran’ın yanı sıra İsfahan, Kum ve Kereç de hedef alındı ve İran’ın Dini Lideri Ali Hamaney öldürüldü. İran, misilleme olarak İsrail’e, bölgedeki ABD üslerine ve Körfez ülkelerine füze saldırıları düzenledi. Hürmüz Boğazı gemi geçişlerine kapatıldı Bu gelişmeler, gözleri Çin’in vereceği tepkiye çekti. Çin, saldırıların ilk aşamasında “derin endişe” düzeyinde temkinli bir dil benimsedi; ancak Hamaney’in öldürülmesi ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla birlikte, yani Çin’in doğrudan ekonomik çıkarları tehdit altına girince, söylemini “Şiddetle kınıyoruz” düzeyine yükseltti.

Geçtiğimiz haftalarda bu köşede vurguladığım gibi, Çin’in uluslararası sistemdeki konumlanması iki temel prensibe dayanıyor: Devletin ekonomiye yön vermesi ve müttefik değil stratejik ortak ağı kurması. Bu iki prensip birbirini tamamlıyor; Çin, kimseye yasal yükümlülük altına girmeden esnek bir dış politika yürütebiliyor, çünkü içeride kendine yeterli bir sistem inşa etmiş durumda. Transatlantik İttifakı gibi ideolojik bir kalıba ya da karşılıklı yükümlülüklere dayanmayan bu esnek ağ, Trump’ın ABD’nin müttefiklerini tek kalemde silip atmasıyla birlikte artık zayıflık değil, öngörü olarak okunuyor. İspanya’dan Kanada’ya, Kore’den gelişmekte olan ülkelerin neredeyse tamamına kadar orta güçler, içinde oldukları ittifakların yarattığı belirsizlikten dolayı çoklu ortaklık yoluna girdi; bu yolda Pekin’e uğrayanların ardı arkası kesilmiyor.

Venezuela’da olduğu gibi İran’da da Çin, başlangıçta beylik açıklamaların ötesine geçmedi. Venezuela’nın ham petrolünün yüzde seksenini satın alıyor olmasına rağmen Trump’ın darbesini protesto etmekle yetindi; Maduro sonrası döneme dair pazarlıkların içinde yer alacağını açıkladı. Bunun nedeni şu: Çin, zamanında önlemini alıp petrol alımını dengeli biçimde dağıttı. Venezuela ve İran’dan gelen petrol, Çin’in toplam ihtiyacının yüzde yirmisine dahi ulaşmıyor. Yani ABD’nin eline koz verecek neredeyse hiçbir bağımlılık kalmadı.

Çin’i asıl rahatsız eden ABD’nin İran’a saldırması değil, Hürmüz Boğazı’nın kapanması. Boğaz’dan geçen yüklerin büyük çoğunluğu Asya’ya, özellikle Çin’e gidiyor. Çin, dünyanın en büyük ham petrol ithalatçısı olarak Ortadoğu petrolünün en büyük alıcısı. Günlük yaklaşık 5 milyon varil ham petrol Hürmüz üzerinden Çin’e ulaşıyor; bu, toplam 11.6 milyon varillik ithalatının yüzde kırkını, toplam 16 milyon varillik arzının ise yüzde otuzunu oluşturuyor.

Rusya bu noktada devreye giriyor. Petrolünü hem Kuzey Denizi ve Baltık üzerinden tankerlerle hem de demir yolları ve boru hatlarıyla Asya’ya ulaştıran Rusya, Hürmüz’e bağımlı değil. Geçen yıl günlük 10.8 milyon varil üretip bunun 4.8 milyon varilini ihraç etti; ihracatın yüzde seksenine yakını Çin ve Hindistan’a gitti. Dolayısıyla İran ve Suudi Arabistan kaynaklı arz boşluğunun bir kısmını, özellikle Çin pazarında, Rusya doldurabilir. Ancak bu durum Çin’i, Trump’ın nisan için planlanmış olan Pekin ziyaretini riske atmamak adına kaçınmak isteyeceği bir konuma sürüklüyor: Rusya ile isteksiz de olsa geçici bir cephe oluşturmak.

Denklem bir de şu açıdan karmaşık: Boğaz’ı kapatan İran olduğu için Çin, bir yandan İran’ı siyasi olarak destekleyerek ABD’nin saldırılarını daha erken noktalamaya zorlamak, öte yandan Trump’la ilişkileri bozmamak gibi iki, birbiriyle çelişen, dış politika gayesine erişmeye çalışıyor. Çünkü ABD Kongresi tarafından onaylanmış milyarlarca dolarlık silah paketinin Tayvan’a gönderilmesinin Trump’ın nisan ziyareti öncesinde askıya alınması, ABD’yle müzakere alanının zaten açılmakta olduğunu gösteriyor. Çin’in sertleşen söylemi bu çerçevede hem İran’a hem de ABD’ye verilen bir mesaj.

/././

3 bin çalışanı vardı: Ülker'in eski ortağı iflas bayrağını çekti 

Karaman merkezli Modern Çikolata, konkordato sürecine rağmen iflas etti. Yıllık 140 bin ton üretim kapasitesine sahip şirket, bir dönem Ülker’in önemli iş ortaklarındandı.

Karaman merkezli Modern Çikolata Gıda Sanayi ve Ticaret A.Ş., mali sıkıntılar nedeniyle iflas etti. Şirket, geçtiğimiz yıl ekonomik darboğaz nedeniyle konkordato ilan etmişti.

Ülker ile ortaklık dönemi

Modern Çikolata’nın temelleri merhum iş insanı Abdullah Tayyar tarafından atıldı. Şirket, 1986 yılında Karsa Bisküvi adıyla üretime başladı.

1999 yılında Ülker ile ortaklık kuran firma, Ülker’in Kazakistan, Ukrayna, İstanbul ve Karaman’daki yatırımlarında iş ortağı olarak yer aldı.

2014’te yeni dönem başladı

2014 yılında Ülker hisselerini devreden şirket, çikolata üretimine yönelerek Modern Çikolata fabrikasını kurdu. Üretim kapasitesi yıllık 140 bin tona kadar çıkarıldı.

300’den fazla ürün üretiyordu

Şirketin portföyünde; Bisküvi, Çikolata, Kek, Kraker, Çikolata bar, Gofret, Kremalı çikolata olmak üzere 7 ana kategoride 300’den fazla ürün bulunuyordu.

3 bin kişiye istihdam sağlıyordu

Konkordato öncesinde yaklaşık 3 bin çalışanı bulunan şirket, büyük market zincirlerine özel üretim yapıyor ve bölge ülkelere ihracat gerçekleştiriyordu.

Modern Çikolata, 2023 yılına kadar İstanbul Sanayi Odası’nın (İSO) İkinci 500 Büyük Sanayi Kuruluşu listesinde yer almış, Karaman’da kurumlar vergisi sıralamasında 7’nci olmuştu.

***

Evrensel

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-

İran direniyor: Emperyalizmin kan kumarı -Berkant Gültekin- 

ABD-İsrail barbarlığının son hedefi İran oldu. Aylardır İran’a yönelik tehditlerini artıran ve ilk tacizlerini haziran ayında yapan katliam ortakları, nükleer müzakereler devam ederken 28 Şubat sabahı tarihin gördüğü en alçak saldırılardan birini başlattı. Saldırılarda İran’ın dini lideri Ali Hamaney ile birlikte 50’ye yakın üst düzey devlet yetkilisinden ilkokul çağındaki 168 çocuğa kadar, sadece 4 günde 787 İranlı öldürüldü. Emperyalizm, kuzeyden güneye, doğudan batıya tüm yerkürede bir kez daha insanlığın en büyük düşmanı olduğunu kanıtladı.

Saldırının ilk gününde Hamaney’in öldürülmesi hiç şüphesiz beklenmedik ve “şok” etkisi yaratan bir gelişmeydi. Öyle anlaşılıyor ki bu İran devlet aygıtı için de geçerliydi. Hamaney’in ardından dile getirilen şehitlik anlatısı ideolojik, tarihsel ve inançsal motivasyon üzerinden rejimin hasar gören omurgasını onarmayı amaçlıyor. Büyük ölçüde de başarılı olduğu söylenebilir. Ancak “Hamaney şehit olmayı tercih etti” türü bir yaklaşım gerçeği perdelediği gibi suikastı da sıradanlaştırıyor. İran açısından tahmin ve öngörü hatasından kaynaklanan bir güvenlik zafiyeti olarak değerlendirilebilecek bu olay, ABD ve İsrail’in ne denli gözü dönmüş hale geldiğini de gösteriyor. Hamaney, İran’ın uzun yıllardır en tepe ismi, rejimin simgesi ve belkemiğiydi. Üstelik sadece o değil, kritik görevler yürüten 49 yönetici de (Hamaney’in aile bireyleriyle birlikte) öldü ve her şey başlarken bu tercih edilecek bir seçenek olmaktan çok uzaktı.

Trump ise “'İran'ın askeri liderliğini ortadan kaldırmak için 4-5 hafta gerekir' demişlerdi, bir günde hallettik” diyerek erken bir zafer ilan etti. Her zamanki gibi küçümseyici ve alaycı sözler kullandı. Hamaney’in öldürülmesi sonrası yaptığı açıklamada şu cümleleri kurdu: “Ülkeyi kimin yönettiğini bilmiyoruz. Onlar da kimin yönettiğini bilmiyorlar. Bu biraz işsizlik kuyruğuna benziyor.” Bir ülkeye füze yağdırıp kentleri yıktıktan ve çoluk çocuk yüzlerce cana yaşadığı toprağı mezar ettikten sonra failin takındığı bu küstah tavır, aslında emperyalist zalimliğe engel olamayan, hatta onu “müttefik” gören, “endişeliyiz” ve “üzgünüz”den başka bir şey diyemeyen tüm devletlerin ayıbı. ABD ve İsrail’e ses çıkarmayıp İran’ın verdiği meşru karşılıkları “kınayanlara” ise diyecek bir şey yok; onlar zaten işbirlikçi utanmazlıklarını başka hiçbir izaha ihtiyaç duyulmayacak şekilde ortaya koyuyor.

“Henüz gerçekten sert bir şekilde vurmaya bile başlamadık” diyor Trump ve asıl büyük saldırının çok yakında olduğunu söylüyor. Bu iddialı sözlerinden belli ki işin psikolojik boyutuna da önem veriyor. Ona inananlar, ABD-İsrail saldırganlığıyla başlayan savaşın nasıl sonuçlanacağından oldukça emin. İran’ın fazla gücü olmadığını, eninde sonunda teslim olacağını, rejimin çökeceğini ve hatta İran’da demokrasiye geçiş için bir fırsatın doğacağını düşünenler az değil. Ancak gidişat bu öngörülerle örtüşmeyebilir. İran’ın BAE, Kuveyt, Bahreyn, Katar ve Suudi Arabistan’a yaptığı misillemeler Washington’ı oldukça şaşırtmışa benziyor. Bunu bizzat Trump dile getirdi (kendince tersinden). Gelen haberler, Pentagon’un bu tarz bir karşı saldırı beklemediği yönünde. Bu da ABD’nin stratejik hesap hatası olarak not edilebilir.

Hürmüz Boğazı’ndaki ticareti büyük oranda kesen, Suudilerin Aramco’sunu ve Katar’ın QatarEnergy’sini vuran İran, savaşı enerji kulvarına taşıdı. Çatışmaların başlamasıyla petrol fiyatları yüzde 6 yükseldi. Brent petrolün varil fiyatı 85 dolar seviyesini gördü. İran böylece hem “tarafsız” olduklarını açıklayarak olası bir yan etkiden kendilerini koruyabileceklerini düşünen Körfez ülkelerine ABD ile kol kola girmenin cezasını kesti hem de savaşın yükünü Batı’ya doğru kaydırmaya başlayarak “Bu işten siz de zarar görürsünüz” mesajı verdi. Petrol fiyatlarındaki artışın yanı sıra Katar’ın LNG üretimini durdurması, Avrupa’nın Rusya’dan sonra en büyük gaz kaynağını da tehlikeye sokuyor. Avrupa gaz fiyatlarındaki artış yüzde 100’ü aştı. Avrupalı liderler çocukların çığlığını duymaz ama parayı önemser. Enerji piyasasındaki bu kriz, kuşkusuz sadece Batı’yı değil Çin ile Hindistan’ı da etkiliyor ve ABD üzerindeki baskının artacağı bir küresel atmosfer yaratıyor. İran Devrim Muhafızları Sözcüsü Ali Muhammed Naini, dün yaptığı açıklamada ABD ve İsrail’e “Aralıksız saldırılara hazır olun” uyarısında bulundu. İran, kimilerinin sandığı gibi “kolay lokma” olmayacak. Elinde göründüğünden çok daha fazla enstrüman var.

Saldırıların ne kadar süreceğine dair konuşan Trump, 4-5 haftalık bir zaman dilimi öngördüklerini söyledi. Trump ayrıca “İran’a bir kara harekatı ihtimalini dışlamıyorum” dedi. Bu süre zarfında amaç, İran’ın kolunu kanadını bütünüyle kırmak ve böylece ABD-İsrail ittifakı için büyük bir sorunu ortadan kaldırmak. Bu hem Trump hem de Netanyahu için büyük bir başarı olacak. Netanyahu’nun İsrail’de bu yıl yapılacak seçimler öncesi kan dökmeye ihtiyacı var. “Güvenliği sağlama” meşruiyeti elinden giderse seçmene sunabilecek hiçbir şeyi kalmayacak. Bunun için Trump’ı ikinci başkanlık döneminde en fazla ziyaret eden lider o oldu. Bir yıl içinde tam 7 kez Washington’a gitti ve İran’a karşı saldırı başlatmak için elinden geleni yaptı. Sonunda istediğini de aldı. Trump’ın ise anayasayı değiştirmek dahil üçüncü kez başkan olabilmek için kimi yollar aradığına dair haberler ABD basınında bir süredir yazılıyor. O da iç siyasette güç kazanmak için yeni bir rüzgâra muhtaç.

Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu taarruz, adi kazançlar için emperyalizmin insan kanıyla oynadığı bir kumar ve “demokrasi” her zamanki gibi vitrine konan bir tuzak… Trump, İran halkına “Hükümeti devralın, bu fırsatı kaçırmayın” diye sesleniyor. Aslında umurunda değil. Kendisiyle işbirliği halindeki Körfez monarşilerinin demokrasiye bakışıyla ilgilenmediği gibi İran’ın demokrasisiyle de ilgilenmiyor. Tek istediği balistik füzeleri olmayan, uranyum zenginleştirme programını bitirmiş ve süngüsünü indirmiş bir İran... Zaten bugüne kadar ABD bombasının düştüğü hiçbir yerde demokrasi yeşermedi. ABD, Soğuk Savaş’tan bu yana Ortadoğu’da gerici-cihatçı yapıların güçlenmesinin baş sorumlusu oldu. Çünkü onları devrimci, bağımsızlıkçı ve modernist siyasetleri zayıflatmak için besledi. Bu tarihsel gerçeğin ötesinde bugünkü saldırılar, ABD-İsrail tehdidine karşı uzun süredir molla rejimine yönelik protestolara sahne olan İran’ı konsolide etti. İçinde rejimden memnun olmayanların da bulunduğu kitleler, ülkelerini emperyalist haydutluk karşısında savunan bir pozisyona geçti.

Bir ülkenin egemenliği ve halkın can güvenliği tehdit altındayken bunu görmezden gelen bir siyasi duruşun meşruiyet kazanması imkânsızdır. Bu molla rejiminin suçlarına ortak olmak değil; demokrasi ve özgürlüğün yolunun bağımsızlıktan geçtiğini bilerek direnmektir. Her bağımsızlığın sonu mutlak demokrasi olmayabilir ama bağımsızlık olmadan gerçek bir demokrasi inşa edilemez. Umalım ki zafer direnenlerin olsun.

“Dezenflasyon devam ediyor”-Güldem Atabay- 

Şubat ayında aylık enflasyon yüzde 2,96 olarak açıklandı. Bakan Şimşek, bu tabloyu “aşağı yönlü eğilimin sürdüğünün göstergesi” olarak yorumlamakla yetindi. Temel mal enflasyonunun yüzde 16,6’ya gerilemesi ve hizmet enflasyonunun 47 ayın en düşük seviyesi olan yüzde 40’ın altına inmesi bu sözlerin dayanak noktaları. Ancak mesele yalnızca teknik göstergelerin kâğıt üzerinde ne söylediği değil. Bu ülkede yaşayan milyonlar için mesele, hayatın ta kendisi.

Merkez Bankası’nın Şubat Enflasyon Raporu’nda 2026 yıl sonu ara hedefi yüzde 16’da sabit tutulurken enflasyon tahmin aralığının yüzde 15–21’e yükseltilmesi bile başlı başına bir sinyal. Bu durum, dezenflasyon patikasının öngörüldüğü kadar pürüzsüz ilerlemediğini gösteriyor.

Daha çarpıcı olan ise petrol varsayımı. Jeopolitik risklerin sınırlı kalacağı kabulüyle petrol fiyatı beklentisinin 60 dolar civarına çekilmesi, rapor yayımlandığı anda bile fazlasıyla iyimserdi. Küresel tansiyonun bu kadar yüksek olduğu bir dönemde enerji fiyatlarını aşağı yönlü varsaymak, temkinli merkez bankacılığı refleksiyle bağdaşmıyor. Nitekim rapordan hemen sonra Orta Doğu’daki gerilim tırmandı, petrol 80 dolara dayandı ve 100 dolar senaryosu yeniden masaya geldi. Dezenflasyon stratejisinin en kritik dışsal değişkenlerinden biri olan enerji fiyatında bu ölçüde iyimser bir varsayım yapmak, tüm projeksiyon setini kırılgan hale getiriyor.

Enerji ithalatçısı bir ekonomi için 80 dolar ve üzeri petrol fiyatı taşımacılık, üretim maliyetleri ve nihayetinde gıda fiyatları üzerinden zincirleme bir maliyet baskısı demek. Enerji kalemindeki yıllık artış zaten yüzde 28 düzeyinde ve artacak. Eşel-mobil önerisi son 10 gündür dilendirilirken Şimşek’in de gündemine alındığını açıklamasından anlıyoruz.

Fakat yüksek verginin de etkisiyle mazot fiyatı 70 liraya yaklaştığında, “gıda fiyatları hava koşullarına bağlı olarak telafi edilecek” demek iktisadi bir analiz değil tabi. Trajikomik bir temenniden ibaret.

Resmi açıklamada gıda fiyatlarının uzun dönem ortalamasının üzerinde artmasının “geçici” olduğu vurgulanıyor. Ancak son iki ayda gıda fiyatlarında yüzde 14’lük çift haneli artış ve özellikle taze meyve-sebzedeki yüzde 43 gibi muazzam sıçrama, arz tarafındaki kırılganlığın yapısal olduğunu düşündürüyor. Çiftçinin üretimden çekildiği, girdi maliyetlerinin döviz ve enerjiye bağımlı olduğu bir ortamda, sadece yağışa bağlanan bir iyimserlik inandırıcı değil. Eğer tarım politikasında çiftçiyi güçlendirecek, üretimi artıracak, lojistik ve depolama zincirini iyileştirecek planlamaya dayalı bir dönüşüm yoksa, gıda enflasyonu kalıcı bir risk. Özel kapsamlı TÜFE göstergelerine bakıldığında çekirdek enflasyonda belirgin bir yavaşlama var. Özellikle temel mal grubu yıllık yüzde 17’de ve düşüş eğiliminde. İyi de enerji fiyatlarındaki artış kalıcı olursa mal fiyatları ne olacak?

Hizmet enflasyonunda da zirve geride kalmış görünüyor. Ancak burada da iki kritik nokta var. Birincisi, hizmet enflasyonu hâlâ yüzde 40’a yakın bir seviyede ve tarihsel olarak çok yüksek. İkincisi, aylık momentum tam anlamıyla sönümlenmiş değil. Üstelik enerjiye bağlı mal fiyatlarında kıpırdanma olduğunda hizmet fiyatlarının da yükselmeye başlayacağını artık hepimiz biliyoruz.

Finans piyasası için bu tablo yeterli olabilir. Ancak geniş toplum kesimleri için belirleyici olan manşet enflasyon ve özellikle gıda-kira-enerji üçgeni. Kira artış oranı yüzde 50’nin üzerindeyse bu büyükşehirlerde barınma krizi derinleşiyor demek. Sabit gelirli için enflasyon, istatistiki bir oran değil; ay sonunu getirememe sorunu.

Üç yıldır süren yüksek enflasyon, gelir dağılımını bozarak çalışan ve emekli yoksulluğunu görünür biçimde artırdı. Ücret ve maaş artışlarının yüzde 16’lık bir enflasyon hedefine göre belirlenmesi, gerçekleşen enflasyonun bunun çok üzerinde seyrettiği bir ortamda reel kayıpları büyütüyor. Enflasyonla mücadele programının maliyeti, büyük ölçüde sabit gelirlilerin sırtına yüklendi.

Para politikasının ücreti kesime yüklenerek talep koşullarını baskılamasıyla enflasyonu düşürme stratejisi belirli ölçüde sonuç veriyor olabilir. Ancak bu yaklaşımın yarattığı köklü sosyal yükün ötesine ekonomik yan etkileri var: kredi daralması, yatırım iştahında zayıflama, iç talepte dengesiz soğuma sonucu hedef enflasyona varamama gibi. Üstelik dezenflasyonun kalıcı olabilmesi için sadece talebi kısmak yetmez; arz tarafında verimliliği artıracak, rekabeti güçlendirecek ve maliyet şoklarını sınırlayacak yapısal adımlar gerekir.

Jeopolitik risklerin arttığı bir dönemde petrol fiyatlarını kontrol etmek mümkün değilse, maliye politikasının rolü daha kritik hale gelir. Enerji ve gıda şoklarının dar gelirli üzerindeki etkisini hafifletecek hedefli destek mekanizmaları olmadan, teknik dezenflasyon toplumsal bir rahatlama yaratmaz.

Bugün karşımızda iki farklı enflasyon hikâyesi var. Birincisi, çekirdek göstergelerin anlattığı, para politikasının çalıştığını gösteren teknik hikâye. İkincisi ise hanelerin mutfağında, kira sözleşmesinde, elektrik faturasındaki gerçeklik. İktisat politikası da siyaset de bu iki hikâyeyi birbirine yaklaştırabildiği ölçüde başarılı sayılabilir.

Enflasyonla mücadele yalnızca faiz artırarak ve beklenti yönetimiyle yürütülemez. Tarımda üretim planlaması, enerji bağımlılığını azaltacak yatırımlar, rekabetçi piyasa yapısı ve adil gelir politikası olmadan, enflasyonla mücadele kırılgan kalır. Aksi halde her jeopolitik gerilimde, her kur şokunda ya da her kuraklıkta yeniden başa dönülür.

Şu anda işte bu dönemdeyiz.

Tarım politikasının çıkmaz sokağı: Borçlar -Özge Güneş- 

Geçtiğimiz aylarda sübvansiyonlu tarım kredilerine ilişkin yazdığım yazıda, tarım politikasının üreticiyi borçlandırmaktan değil, borcu yöneterek sürdürülmesi yoluna girdiğini ve bunun uzun vadede üreticiler için finansal bağımlılığı derinleştireceğini tartışmıştım. 15 Şubat 2026’da Resmî Gazete’de yayımlanan yeni Cumhurbaşkanı Kararı, bu tablonun somut bir adımını önümüze koydu. Bağ-Kur prim borcu ya da vergi borcu olan çiftçi bu borçları ödemek için 300 bin liraya kadar hazine destekli kredi açabilecek. Ancak o borcu kapattıktan sonra sübvansiyonlu üretim kredisi alabilecek. Başka bir deyişle, borçluya, borcunu ödemesi için borç veriliyor. Ancak daha önce de vurguladığım gibi bu borç tuzağı, çiftçileri çözüme değil çaresizliğe sürükler ve ağır sonuçlara yol açabilir.

Son üç buçuk aylık süreçte sübvansiyonlu tarım kredileri üzerinde üç farklı düzenleme yapıldı. Önce kredi faizleri ortalama on puan artırıldı ve çiftçiden "Bağ-Kur prim ile vergi borcunun olmadığına dair yazı" istenmesi karara bağlandı. Çiftçilerden yükselen tepki üzerine faiz artışından geri adım atıldı. Ancak "borcu yoktur" koşulu yürürlükte kaldı. Ardından bu koşula da tepkiler geldi. Bunun üzerine 15 Şubat’taki düzenlemeyle, borçlu çiftçiye borç ödemesi için yüzde 25 Hazine faiz indirimli -çiftçinin fiilen yüzde 31 civarında faiz ödeyeceği- üst limiti 300 bin lirayla sınırlı yeni bir kredi açılması formülü devreye sokuldu.

Tüm bunlar olurken Ziraat Bankası’nın 2025 yılında rekor kâr açıkladığını hatırlatalım. 2025 yılı sonunda açıklanan veriler bu çelişkinin bilançosunu gözler önüne seriyor. Çiftçi Ziraat Bankası’na yüz milyarlarca lira faiz öderken bankanın yakın izlemedeki çiftçi kredileri neredeyse iki katına çıktı, yeniden yapılandırılanlar dört katına. Üstelik banka çiftçiden daha fazla faiz geliri elde ederken çiftçiye ayırdığı pay küçüldü. Girdi maliyetleri de bu tabloya tuz biber ekiyor.

PEKİ YA EMEKLİ OLAMAYAN, BORÇLU KALANLAR?

Bu tablo, çiftçinin yalnızca üretim kredisiyle değil, emeklilik hakkıyla da nasıl sıkıştırıldığını anlamak için bir çerçeve sunuyor. Zira bugünkü düzenlemenin arka planında Bağ-Kur ve çiftçi emekliliği sorunu yer alıyor. Çiftçiler için tarım Bağ-Kur primlerini ödemek, girdi ve yaşam maliyetlerinin artması ve gelirlerin erimesiyle birlikte giderek imkânsız bir hal aldı. Yine eski tarihli bir yazımdaki verilere göre, 2022 yılında 172 bin 747 çiftçi, tarım Bağ-Kur’unu ödeyemeyecek güçte olduğunu muafiyet belgesiyle resmi olarak ispat etmek zorunda kalmıştı. Zaten işçi statüsündeki SSK’lılar (4/A) yaklaşık 20 yılda (7.200 gün) emekli olabilirken, tarım Bağ-Kur’luları yaklaşık 25 yıl (9.000 gün) prim ödemek zorundaydı.

Şimdiki düzenleme de tam bu soruna temas ediyor. Prim borcunu ödeyemeyen çiftçi bu sefer yüzde 31 faizli krediyle devreye girecek, emekli olabilmek için yeni bir yük altına girecek. Ancak böylesi kronik bir yapısal sorunun geçici bir finansal araçla ötelenmesi, sorunun kendisini büyütmekten başka bir sonuç doğurmaz. Dünyadan biliyoruz ki bu mantık işe yaramıyor. Bu model, hele ki iklim değişikliği, piyasa dalgalanmaları ve yüksek girdi maliyetleriyle birleşince kalıcı bir borç tuzağına, kırsal yoksulluğun derinleşmesine ve milyonlarca çiftçinin onarılamaz çöküşüne yol açacaktır.

Halbuki tarım politikasının temel ekseni üreticiyi borçtan kurtarmaya odaklanmalı. Aksi halde tarımsal finansmanın bir bankacılık ilişkisine dönüşmesi bir çare olmayacaktır. Bu dönüşüm çiftçiyi üretime devam ettirse de -ki bu da zor görünüyor- gelir ve mülkiyet üzerindeki kontrolünü giderek bankalara teslim edecektir.

Türkiye’nin tarım politikasının bu kısır döngüden çıkabilmesi için kökten değişmesi gerekiyor. Bunun için atılacak adımlar açık: İlk olarak, yarından geçi yok, 2025’in felaket yılında zarar gören çiftçilerin tüm prim ve vergi borçları silinmeli. Geçimlik üretim yapan çiftçilerin üretimden kaynaklı elektrik, su dahil tüm borçları da bunun kapsamına alınmalı. Bağ-Kur prim gün sayısı ve prim tutarı çiftçi gerçekliğine göre yeniden düzenlenmeli, piyasa fiyatlamalarına karşı üretici gelirini destekleyecek taban fiyat mekanizmaları güçlendirilmeli. Bu adımlar, üreticilerin temiz bir sayfa açarak üretime yeniden başlamasının ön koşuludur. Borç bugün üretimin önündeki en büyük engellerden biri olarak ele alınmalı ve ortadan kaldırılmalıdır. Derinleştirilmek bir yana, var olan yükün hafifletilmesi bile başlı başına bir politika hedefi olmalıdır.

Tarım politikasının işlevi, bankaların alacaklı konumunu pekiştirmek değil, çiftçilere insanca bir yaşam sürebileceği koşulları yaratmak ve böylece tüketicilere de erişilebilir, nitelikli gıda sunmaktır. Çiftçiyi bu döngünün içinde tutan çözümler, bir sonraki sezonda aynı kapıyı açacaktır. Tarımsal finansmanı bir bankacılık ürününe dönüştürerek sürdürülen üretim, ne gıda güvencesini ne kırsal yaşamı ne de çiftçinin onurunu ayakta tutabilir. O kapıdan çıkışın yolu sistemin kendisini yeniden kurmaktan geçiyor.

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-

Trump, üslerini ABD'ye açmayan İspanya ile ticareti kesiyor: 'Onlarla hiçbir işimiz olmaz' 

Trump, İran’a yönelik askeri saldırganlığı "Biz vurmasaydık ilk saldırıyı onlar yapacaktı" iddiasıyla savunurken, üslerinin ABD tarafından kullanılmasına izin vermeyen İspanya’ya "Tüm ticareti keseceğiz, onlarla hiçbir işimiz olsun istemiyoruz" sözleriyle seslendi.

ABD Başkanı Donald Trump, Almanya Başbakanı Friedrich Merz’i Beyaz Saray’daki Oval Ofis’te ağırladı. 

Görüşmenin odak noktalarından biri olan İran'a yönelik saldırılara ilişkin konuşan Trump, İran’ın askeri gücünün büyük ölçüde tasfiye edildiğini ileri sürdü. Trump, "Donanmaları yok, nakavt edildi. Hava kuvvetleri yok, nakavt edildi. Hava tespit sistemleri, radarları, hemen hemen her şeyleri nakavt edildi" ifadelerini kullandı.

Trump, İsrail’in saldırıları başlatması konusunda "elini zorlamış olabileceğini" belirterek, "Bu delilerle müzakereler yapıyorduk ve benim görüşüme göre ilk saldırıyı onlar yapacaktı. Eğer biz yapmasaydık, ilk onlar saldıracaktı. Bu konuda güçlü hissettim" dedi.

'İspanya ile hiçbir işimiz olsun istemiyoruz'

Trump, görüşme sırasında İspanya ve İngiltere’nin tutumundan öfkeyle bahsetti. Trump, "NATO'nun başındaki Mark (Rutte) harika ama İspanya gibi bazı Avrupa ülkeleri korkunçtu. Aslında Scott’a İspanya ile tüm ilişkileri kesmesini söyledim. NATO'da yüzde 5'e çıkmayı kabul etmeyen tek ülkeydiler. İspanya ile tüm ticareti keseceğiz, onlarla hiçbir işimiz olsun istemiyoruz" dedi.

İngiltere'ye de tepki gösteren Trump, "İngiltere'den de memnun değilim. O ada kiralaması meselesi... Bizim orada nereye ineceğimizi belirlememiz üç dört gün sürdü. Bu karşı karşıya olduğumuz kişi Winston Churchill değil" diyerek Keir Starmer yönetimini eleştirdi. Trump, Almanya'nın ise üs kullanımı ve lojistik destek konusunda "harika" olduğunu belirtti.

Almanya Başbakanı Friedrich Merz ise Tahran’da yönetimin değişmesi gerektiğini savunarak Merz, "Tahran'daki bu korkunç rejimi uzaklaştırma ve onlar gittikten sonra, ertesi gün ne olacağı konusunda aynı sayfadayız" dedi.

Pehlevi'yi gözden çıkardı: 'İçeriden biri daha uygun olur'

Bir gazetecinin "Pehlevi sizin zihninizde bir seçenek mi" sorusu üzerine Trump, bu ismin ihtimaller dahilinde olduğunu ancak önceliklerinin farklı olduğunu belirtti. Trump, "Sanırım öyle. Bazı insanlar onu seviyor ama biz bu konu üzerinde çok fazla düşünmüyoruz. Bana öyle geliyor ki içeriden birinin olması belki daha uygun olabilir" dedi.

Pehlevi ile ilgili kişisel izlenimini de paylaşan Trump, "Onun çok nazik bir insan olduğunu söyledim. Ancak bana öyle geliyor ki, orada olan ve şu anda popüler olan birisi, eğer böyle birisi varsa, daha uygun olur. Ama bizim elimizde böyle insanlar var" ifadelerini kullandı.

Kongre'den onay almayacak

ABD Başkanı Trump, Amerikan Real Clear Politics adlı haber platformuna verdiği mülakattaysa İran'a saldırı düzenlemek için Kongre'den onay almayacağını söyledi.

Trump, Cumhuriyetçilerin hem Senato'da hem de Temsilciler Meclisi'nde çoğunluğa sahip olmasına rağmen "Kongre'den savaş yetkisi talep etme niyetinde olmadığını" vurguladı.

ABD'de başka bir ülkeye savaş ilan etme yetkisini Kongre'ye veren "Savaş Yetkileri Yasası"nı devreye sokmak ve Trump'ın Kongre onayı olmaksızın İran'la savaşa girmesini önlemek isteyen Demokratlar ve bazı Cumhuriyetçilerin çabaları devam ederken Trump'ın bu açıklaması dikkat çekti.

Cumhuriyetçi Kongre üyesi Thomas Massie ile Demokrat üye Ro Khanna'nın ortak hazırladığı ve bu hafta Temsilciler Meclisi gündemine taşınması beklenen tasarı, Trump yönetiminin İran'a yönelik saldırılarında Kongre onayı almasını gerektiriyor.

Söz konusu tasarının Cumhuriyetçilerin çoğunlukta olduğu Temsilciler Meclisi'nden geçmesinin düşük ihtimal olduğu belirtiliyor.

'Sınırsız stoğumuz var'

Öte yandan Trump, İran'a yönelik saldırıları "haftalarca" sürdürebileceklerini ve yeterli silah ve mühimmata sahip olduklarını ifade ederek, "Orta ve orta üstü silahlarımız için çok büyük bir stoğumuz var. Sınırsız, kelimenin tam anlamıyla sınırsız stoğumuz var" değerlendirmesini yaptı.

İran'ın yeterince hava savunma unsurlarına sahip olmadığını savunan ABD Başkanı, "İran'ın hava savunması olmadığını biliyorsunuz, değil mi? Bunu yakında göreceksiniz. Bizde ise çok var. Stoklarımız çok iyi durumda" diye konuştu.

***

Tarikat düzeni iki can aldı: Fatma Nur ve 8 yaşındaki kızı ölü bulundu 

Kuran’a Hizmet Vakfı sorumlusu Ayhan Şengüler'in istismarına karşı yıllardır mücadele veren, sesini duyurmak için adliye önünde nöbet tutan Fatma Nur Çelik ve 8 yaşındaki kızı Hifa İkra’nın cansız bedenleri Zeytinburnu sahilinde bulundu. Devletin koruma sağlamadığı, feryatlarına kulak tıkadığı anne ve kızı, tarikat kuşatması ve sistematik ihmal sonucu hayatını kaybetti.

“Faili değil de mağduru suçlamak bu toplumun hastalığı. Bu ailede de öyle. İşyeri ‘biz iş vermeyelim bizim de adımız çıkmasın’ der. Arkadaşlar ‘biz konuşmayalım bize de belki sıçrar bu olay’ der. Ve istismara maruz kalanlar yalnız bırakılır.”

Bu sözler 30 yaşındaki Fatma Nur Çelik’in. Hem 8 yaşındaki çocuğu Hifa İkra Şengüler hem de kendisi Kuran’a Hizmet Vakfı’nın sorumlusu olan Ayhan Şengüler’in istismarına maruz kaldı.

Kızı Hifa 3 yaşındayken öz babası tarafından istismar edilmiş, 6 yaşındayken arkadaşına anlatması sonucu durum ortaya çıkmıştı. Fatma Nur ise zaten Ayhan Şengüler tarafından tecavüze uğradığı için zorla evlendirilmişti.

Fatma Nur Çelik hem çocuğu hem de kendisi için çetin bir mücadele verdi yıllardır. Yalnızca hukuki mücadele değil, hayat mücadelesi demek daha doğru olur.

soL’un Fatma Nur Çelik ile yaptığı son haberde talebi çok açıktı. Kızının giderek ağırlaşan sağlık durumu için istikrarlı sağlık hizmeti, eşit şartlarda öğrenim görebilmesi için eğitim hizmeti ve güvenliklerinin sağlandığı bir yaşam kurabilmeleri için iş ve yaşam imkanını devletten her yurttaş gibi talep etmişti.

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği’nin üstlendiği davanın karar duruşması 5 Mayıs’ta görülecekti.

Demirören Haber Ajansı’nın dün akşam saatlerinde geçtiği haberde İstanbul Zeytinburnu sahilinde denizde anne ve 8 yaşındaki kızının cansız bedeni bulunduğu duyuruldu. Balık tutmaya gelenler tarafından fark edilen cansız bedenlerin Fatma Nur Çelik ve kızı Hifa İkra Şengüler olduğu tespit edildi.

Habere göre olay, saat 22.00 sıralarında Zeytinburnu Kazılıçeşme sahilinde meydana geldi. İddiaya göre, balık tutmak için sahile gelenler denizde hareketsiz duran bir kişiyi fark ederek polis ve sağlık ekiplerine haber verdi. Sağlık ekipleri, olay yerinde sudan çıkarılan kadının hayatını kaybettiğini belirledi. Çevredekilerin ifadeleri üzerine denizde başka bir kişinin olma ihtimaline karşı sahil güvenlik ekipleri çalışma gerçekleştirdi. Yaklaşık bir saat süren çalışmalar sonucunda ikinci bir kişinin yani 8 yaşındaki İkra’nın cansız bedenine ulaşıldı.

Anne ve kızın cenazeleri incelenmek üzere Adli Tıp Kurumu morguna götürüldü. Olayla ilgili ekiplerin çalışması devam ediyor.

Fatma Nur Çelik, Kuran’a Hizmet Vakfı’nın onlara karşı uyguladığı baskıyı, engellemeleri, tehditleri soL Haber dahil pek çok yerde anlatmış, İstanbul Anadolu Adalet Sarayı önünde kızı için adalet nöbeti başlamıştı.

Çelik’in ve kızının sesini ne devlet kurumları ne yetkililer duydu.

KDK ile Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği: ‘Bu düzeni başınıza yıkacağız, hesap soracağız’

Kadın Dayanışma Komiteleri (KDK), Fatma Nur ve Hifa İkra’nın ardından bir açıklama yaptı. “İstismarcıları koruyan bu aşağılık düzeninizi başınıza yıkacağız” denildi.

Açıklamada şunlar söylendi: 

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği ise yaptığı açıklamada, “Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği olarak söz veriyoruz, kaybettiğimiz her bir canın hesabını sonuna kadar soracağız” dedi. Açıklamanın tamamı şöyle:

soL'dan Fatma Nur Çelik ve kızının ölümüne dair Bakanlığa zorunlu yanıt: Suçu basına atamazsınız

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bir açıklama yayımlayarak çocuk için “Sağlık ve Danışmanlık Tedbiri” uygulandığını ancak "sağlık kontrollerinin düzenli yapılmadığı” ve tedavi sürecinin aksamaması için çalışma yürütülse de “annenin reddedici” tutum sergilenmesi sebebiyle olumlu yanıt alınamadığını iddia etti. Basını ve STK'leri suçladı, “Süreç boyunca, bazı medya organları ve sivil toplum kuruluşlarının süreci çarpıtarak Bakanlığımızın anne ve çocuğu korumaya yönelik girişimlerini ‘anne ile çocuğu ayırma çabası’ şeklinde yansıtması sorumsuz ve gerçek dışıdır” dedi.

Bunun üzerine soL, bakanlığın ihmallerine dikkat çekti ve "Suçu basına atamazsınız" dedi. soL'dan İrem Yıldırım'ın haberinde, Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı avukat Müjde Tozbey, bu yaşananların tek bir günün meselesi olmadığının altını çizerken, soL’un da dikkat çektiği bu soruya aylardır tedbir kararıyla çocuğun tedavi edilmesi için mücadele ettiklerinin altını çizdi.

BİLGİ NOTU: Önceki haberlerimizde anne ve kızının adını H.Ş. veya D.Ş olarak kodlamamızın sebebi annenin kızının ifşa olmasını istememesidir. Hem tarikat baskısından korktuğu için hem de kızının yaşamının devamında bu ağır haberler ve olaylar silsilesinden çıkabilmesi için kendi yüzünü dahi kapamıştır. Annenin adı hayatını kaybeden öğretmen Fatma Nur Çelik ile aynıdır, karıştırılmamıştır.

https://haber.sol.org.tr/haber/kurana-hizmet-vakfi-yoneticisi-babanin-istismar-ettigi-cocuk-ve-annesi-nasil-yalniz-birakildi

***

soL'dan Fatma Nur Çelik ve kızının ölümüne dair Bakanlığa zorunlu yanıt: Suçu basına atamazsınız -İrem Yıldırım- 

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı avukat Müjde Tozbey, yaşananların tek bir günün meselesi olmadığının altını çizerken, soL’un da dikkat çektiği soruya aylardır tedbir kararıyla çocuğun tedavi edilmesi için mücadele ettiklerinin altını çiziyor.

Kuran’a Hizmet Vakfı sorumlusu Ayhan Şengüler'in istismarına karşı yıllardır mücadele veren, sesini duyurmak için adliye önünde nöbet tutan Fatma Nur Çelik ve 8 yaşındaki kızı Hifa İkra’nın cansız bedenleri Zeytinburnu sahilinde bulundu. Devletin koruma sağlamadığı, feryatlarına kulak tıkadığı anne ve kızı, tarikat kuşatması ve sistematik ihmal sonucu hayatını kaybetti.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bir açıklama yayımladı. Açıklamada, çocuk için “Sağlık ve Danışmanlık Tedbiri” uygulandığı ancak "sağlık kontrollerinin düzenli yapılmadığı” ve tedavi sürecinin aksamaması için çalışma yürütülse de “annenin reddedici” tutum sergilenmesi sebebiyle olumlu yanıt alınamadığı iddia edildi.

Ayrıca basın ve STK’ler şu ifadeyle suçlandı: “Süreç boyunca, bazı medya organları ve sivil toplum kuruluşlarının süreci çarpıtarak Bakanlığımızın anne ve çocuğu korumaya yönelik girişimlerini ‘anne ile çocuğu ayırma çabası’ şeklinde yansıtması sorumsuz ve gerçek dışıdır.”

Anne hayatını kaybetmeden önce tam bir ay önce soL’a yaptığı açıklamada tam tersine çocuğu için “istikrarlı sağlık hizmeti” talebinde bulunduğunu ilan etmişti. Hatta anne çocuğun hastaneden hastaneye sevk edilip durmasının çocuğa ne kadar zarar verdiğini belirtmiş, psikolojik durumu da göz önünde bulundurulduğunda her yeni doktor ve hastane sürecinde istismar geçmişi bilmeden yapılan her müdahalenin kızına ne kadar zarar verdiğini anlatmıştı. 

Neden zarar veriyordu? Babasının istismarına uğrayan Hifa, kimsenin ona dokunmasına tahammül edemiyor, bu da onun kriz geçirmesini tetikliyordu. Yani her yeni doktor, her yeni görevli çocuk için daha da yaralayıcı olduğundan anne “istikrarlı sağlık hizmeti” ısrarını dile getiriyordu. 

Öte yandan yemek yemeyen, su dahi zor içen çocuğun durumu toparlanana kadar yatışının yapılmasının önemini hem anne hem de avukatları defalarca dile getirdi.

Bakanlık açıklamasının ikinci paragrafında 13 şubat 2026 tarihinde çocuğun özel bir vakıf hastanesine yatırıldığı bilgisini paylaşıp süreci takip ettiklerini söylüyor ve şöyle devam ediyor: “Sağlık kurulu raporunda çocuğun yatılı psikiyatrik tedavisinin gerekli olabileceği belirtilmiştir. Buna rağmen annenin önerilen tedavi ve sevkleri kabul etmediği uzmanlarca bildirilmiştir.”

Açıklamada özel bir vakıf hastanesine yatırıldığı ve annenin tedaviyi reddettiği öne sürülüyor. Bir sanatçı vasıtasıyla çocuğun durumu çok ağır olduğu için özel bir hastaneye yatırılırken, neden bakanlık tarafından gerekli tedavinin uygulanması için harekete geçilmediği, bu kadar beklendiği sorusu yanıtsız.

Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği Başkanı avukat Müjde Tozbey, bu yaşananların tek bir günün meselesi olmadığının altını çizerken, soL’un da dikkat çektiği bu soruya aylardır tedbir kararıyla çocuğun tedavi edilmesi için mücadele ettiklerinin altını çiziyor.

Bakanlık açıklamasının devamında “Çocuğun sağlık durumunun risk altında olması nedeniyle 02.03.2026 tarihinde acil koruma kararı çıkartılmış ve konu adli makamlara intikal ettirilmiştir. Aynı gün adrese gidilmiş ancak kimseye ulaşılamamıştır. Akşam saatlerinde gelen ihbar üzerine anne ve çocuğun hayatını kaybettiği bilgisi alınmıştır” denildi.

Dernek avukatları durumu “ihmal” olarak değerlendirirken, “Dün çocuğu alıp gitmeleri gerekiyordu. Bize de o şekilde bilgi verdiler. Çocuğu alıp hastaneye sevkini sağmaları gerekiyordu” dedi. Vakıf hastanesi sürecinde de yetkililer tarafından annenin düzenli olarak korkutulduğunu belirten avukatlar “Bizim Çekmeköy'de özellikle İstanbul genelinde de üç senedir ulaşmadığımız kurum yoktur. İsmini bilmeyen yoktur. Siz de biliyorsunuz zaten hikayeyi” diyor.

soL’a konuşan Tozbey, “şüpheli ölümün” takipçisi olacaklarını vurgularken, “Fatma Hanım senelerdir büyük bir onurla ve dirençle adalet mücadelesi veriyordu. Onun bu uzun soluklu direnişinin sona ermesi, yalnızca bireysel bir çaresizlik değil, aynı zamanda kadınları yalnız bırakan, onları şiddet ve adaletsizlik sarmalında koruyamayan sistemin de acı bir özetidir” dedi. Bu kaybın ardında yatan o ağır yükün ve yıllara yayılan yorgunluğun da çok iyi farkında olduklarının altını çizdi.

Bakanlığın açıklamasının tamamı:

Resim

DÜZELTME: Haberin ilk halinde, bakanlık veya kaymakamlık yetkililerinin Çelik'in evine gittiğine dair bilgiye yer verilmiştir. soL'un haberin yayımlanmasının ardından ulaştığı diğer veri ve bilgiler, yetkililerin eve gidip gitmediklerinin net olmadığını ortaya koyduğu için, ilgili bölüm haber metninden çıkarılmıştır.

/././

İran’ı Anlamak(II): Nazi etkisiyle “Pers” yerine “Aryan Ülkesi” anlamına gelen İran tercih ediliyor-Eray Özer/T24-

İran’ın yakın geçmişinde gezinmeye devam ediyoruz. İngiliz destekli bir darbeyle iktidara gelen Şah Rıza zaman içinde dümeni Nazilere doğru kırıyor. Pers kelimesi yasaklanıyor, “Aryan Ülkesi” anlamını taşıyan İran kullanılmaya başlanıyor. Nazilerin etkisi artınca Sovyetler ve İngilizler İran’ı işgal ediyor.


“İran’ı Anlamak” yazı dizisine ikinci yazıyla devam ediyoruz. Birinci yazıda İran petrollerine İngilizlerin nasıl “çöktüğünü” ve İran devletine sadece yüzde 16 pay vererek altmış yıllığına çıkarma hakkını nasıl elde ettiklerini anlatmıştım.

İran’ı, yüz yılı aşkın süre yöneten Kaçar Hanedanı’nın 1921 darbesiyle indirildiği, darbeyi yapan general Rıza Pehlevi’nin kendini şah ilan ederek iki jenerasyon sürecek “Pehlevi Hanedanı”nı kurduğu noktada bırakmıştık.

Rıza Pehlevi dönemine geçmeden altını çizmek istediğim birkaç nokta var.

İran’ın ekonomik durumunu ve bu anlamda dış güçlere nasıl teslim olduğunu anlamak önemli. Ülkede neredeyse her alanda yabancılar, özellikle de İngilizler ve Ruslar imtiyazları ele geçirmiş durumdaydı ve bu düzenin bozulmasını kesinlikle istemiyorlardı.

İngilizler Tütün İmtiyazı ile -tıpkı petrolde olduğu gibi- sadece yüzde 25 pay vererek tüm tütün işini tekellerine almışlardı. Keza telgraf sistemi ve bankacılık da İngilizlerin elindeydi. Aynı şekilde Rusya da kuzeydeki demiryollarının yapımı dahil pek çok imtiyazı elinde tutuyordu.

Çoğu imtiyazın bu iki devlette toplanıyor olması ülkedeki İngiliz ve Rus düşmanlığını körüklüyordu. İşte böyle bir iklimde tıpkı bizde olduğu gibi şahın mutlak hakimiyetine karşı meşrutiyet ve anayasa talep edenlerin sayısı giderek artıyordu.

Nitekim 1906’da ilk Meclis İran’ın ilk anayasasını kabul etti ve petrol paralarını Avrupa seyahatinde yiyen Şah Muzafereddin ölümünden kısa süre önce bu anayasayı imzalamak zorunda kaldı. Evet, imzaladı ama bu durumdan ne Rusya ne Britanya memnundu.

Özellikle Rusların elinde büyük bir koz vardı. Rusya, İran’da Kaçar Hanedanı’nın iktidarını korumak amacıyla özel bir ordu, bir tugay oluşturmuştu: İran Kazak Tugayı. Tamamen Rus komutanların yönetimindeki bu tugay Ruslardan aldığı emirle İran meşrutiyetine karşı çıkıyordu. Kazak Tugayı 1908’de İran Meclisi’ni bombaladı ve dağıttı. Sonra meşrutiyetçiler yeniden toparlandı, Tahran’a yürüdü ve meclis yeniden kuruldu.

Yani iktidar sürekli el değiştiriyor, İngiliz ve Ruslar reform yanlılarına göz açtırmıyordu.

İşte bu belirsizlik ve iktidarın el değiştirme süreci araya giren 1. Dünya Savaşı’nın da etkisiyle ta 1920’lere kadar sürdü. 1920’ye geldiğimizde İran artık dağılmış bir devletti. Merkezi yönetim neredeyse yok hükmündeydi. Rusya’da çarlığın çöküşü ve Bolşevik Devrimi sonrası İngilizlerle Rusların çıkarları da çatışmaya başlamıştı.

Düşünün, 1920’de İngilizler “Acaba İran’ın geri kalanını kendi haline bırakıp Huzistan’da (İran’ın güneybatısındaki petrol bölgesi) ayrı bir küçük devletçik mi kursak” derdindeydi. Petrolü kurtarıp ülkeyi kaderine terk etmeyi düşünmeye başlamışlardı.

Çarlığı deviren Bolşevikler ise bir adım daha ileri gitti ve epey kuzeyde, Hazar kıyısında da olsa bir İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurma girişiminde bulundu. Yani İngilizlerin “kendi devletlerini kurma” fikrini Sovyetler pratiğe de geçirmişti.

Sadece 15 ay ayakta kalan İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin bayrağı

Anayasa yanlısı reformist gruptan Miraz Küçük Han, Gilan ormanlarında başlattığı gerilla hareketini (hareketin ismi Cengele İsyanı’ydı ve “cengele” kelimesi orman anlamındaki Jungle’dan geliyordu) Bolşeviklerin yardımıyla ömrü sadece 15 ay sürecek olan İran Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne dönüştürmeyi başarmıştı.1921 Darbesi bu girişimi yarıda bıraktı.

İngilizler pragmatik bir tornistan yaparak reformcularla birlikte hareket etmeye karar verdiler. Burada şunu görmek bu yazı dizisinin amacı açısından önemli. Emperyalist yaklaşım şu şekilde işliyordu: Kaçarlarla oluyorsa Kaçarlar. Yok olmuyorsa ve Kaçarlar devrilecekse onu da biz deviririz. Tek ata değil her ata oynar, sonuçta mutlaka kazanırız.

1921 Darbesi sonrası ilk kabineye Savaş Bakanı olarak giren Rıza Pehlevi tüm siyasi rakiplerini ezip geçerek 1925’te şah oldu. Aslında eğitimli biri değildi Şah Rıza. Orduya er olarak 14 yaşında girmişti. Fakat komutanlarının ve Kaçar prenslerinin gözüne girerek hızla yükseldi, sonradan askeri eğitim aldı.

Yine kaderin tuhaf cilvesi: Rıza Pehlevi, Kazak Tugayı sayesinde sadece üç bin asker ve 18 otomatik tüfekle Tahran’ı zaptetti ve Kaçar Hanedanı’nı korumak için kurulan bir orduyla hanedanın sonunu getirdi.

Bu arada bir not: Pehlevi Hanedanı’nda ilk şahtan bugüne kadar adı geçen üç isim var ve ne yazık ki üçünün de adı Rıza Pehlevi! Biri darbeyi yapıp 1925’te şah seçilen ve bu yazıya da konu olan “baba” Rıza Pehlevi. Biri İran’da şah dönemi deyince ilk akla gelen ve Humeyni’yle karşı karşıya gelen “oğul” Rıza Pehlevi. Biri de şimdi oturduğu yerden video çekerek Amerikan askerlerine taziye dileyen ama Amerikan bombaları altında ölen kız çocukları için gıkını çıkarmayan “torun” Rıza Pehlevi. Üçüncüsü bu savaş bitince İran’a yeniden şah olma hayalleri kuruyor besbelli ama o iş zor!

Biz “baba” Rıza’yla devam edelim. Rıza Pehlevi kendini şah ilan edince İran’da bir modernleşme hareketine girişti. Aslında bu modernleşme hamlelerinde kendine Mustafa Kemal Atatürk’ü örnek aldığı söylenir. Tren yolları, kılık-kıyafet kanunu, kadın hakları… Nitekim 1934’te Türkiye’ye de geldi, Atatürk’le tanıştı.

Şah Rıza ve Atatürk. Şah Rıza’nın 1934’teki Türkiye ziyaretinden

Lakin biraz dışarıdan bakınca aradaki farkı görmemek mümkün değil. Bir kere Atatürk kendini “şah” ilan etmemişti. Aksine Kurtuluş Savaşı'nı bile Meclis'ten yetki alarak yürütmüş, hanedan yönetimine son vermiş, Cumhurbaşkanı olup yürütmenin başına geçtiğinde -tarihsel kişiliği nedeniyle 'Tek Adam' olsa da- parlamentonun, yani TBMM'nin üstünlüğünü gözetmişti. Şah Rıza ise tüm gücü kendinde toplamayı tercih etmişti.

Keza yine Mustafa Kemal’den farklı olarak Şah Rıza parayı çok seviyordu! Fakir bir er olarak çıktığı yolda üç milyon sterlin gibi, o dönem onu dünyanın en zenginleri arasına sokabilecek bir varlığa ve binlerce dönüm araziye sahip olmuştu. Halk bir kez daha yolsuzluklardan şikâyet eder hale gelmişti. Tüm bunlara Şiileri kızdıran reformların da eklenmesiyle İran’da politik etkisi çok yüksek olan Şii ulema Şah Rıza’yla karşı karşıya gelmeye başlamıştı.

Sonra İngilizlerin tepesini attıran başka bir şey olmaya başladı. İran Almanya’yla yakınlaşıyor, daha ötesinde ülke genelinde bir Nazi dalgası yükseliyordu. Mesela İran isminin Şah Rıza’dan sonra yaygın hale gelip Fars/Farsi, yani Pers ve Persian isimlerinin kullanımının niye yasaklandığını duymamış olabilirsiniz. İran kelimesinin kökeni “Aryan” kelimesiydi. İran etimolojik olarak “Aryanların Ülkesi” anlamına geliyordu. Şah Rıza Pers yerine İran’ı tercih ederek halkının “aryan” köklerine vurgu yapmak, Nazilere bir selam göndermek istiyordu.

Şah Rıza’nın geçmişini kendi geçmişine benzettiği Adolf Hitler’e hayran olduğu söyleniyor, Almanlar da uzak coğrafyadaki bu yeni “dostluk” fırsatını kaçırmak istemiyorlardı. Hatta 1935’te Nazilerin kabul ettiği ırkçı Nürnberg Yasaları’nda İranlılar da “saf aryan ırklar” arasında gösteriliyordu.

Hitler’in Reza Şah’a hediyesi. Fotoğrafın altında “İmparatorluk Majesteleri - Reza Şah Pehlevi - İran Şahı - En iyi dileklerimle - Berlin, 12 Mart 1936 – İmza: Adolf Hitler” yazıyor

Nazi Almanyası’nın üst düzey isimleri İran’ı ziyaret ediyor, İran’dan Almanya’ya karşı ziyaretler yapılıyordu. İran’da 1933’te çıkmaya başlayan “İrane Bastan” isimli dergi çevresinde Nazi yanlısı, kendilerini İran nasyonel sosyalistleri olarak tanımlayan bir grup türemişti. Nitekim bu dergi etrafında büyüyen nesil 1950’lerle birlikte SUMKA adını taşıyan “İran Nasyonal Sosyalist Partisi”ni kuracak, CIA’le iş birliği yaparak Musaddık hükümetinin devrilmesinde rol oynayacaktı.

1933 ile 1937 arasında İran’da çıkan Nazi yanlısı İrane Bastan dergisi
İran’da kurulan Nasyonal Sosyalist SUMKA Partisi’nin kurucusu Davut Monşizade

İngilizlerin derdi sadece dergi, Nazi sempatisi filan değildi elbette. Şah Rıza İngilizlerle altmış yıllığına imzalanan (ve bir önceki yazıda anlattığım) petrol anlaşmasını iptal etti. (İngilizler konuyu Milletler Cemiyeti’ne taşısa da daha sonra anlaştılar.) Ülkenin paralarını basan Britanya Emperyal Bankası’ndan bu yetki alındı ve İran Ulusal Bankası’na verildi. İran hava sahasında Britanya Havayolları yerine Lufthansa’ya izin verildi.

Ezcümle İran dümeni ekonomik olarak da Almanya’ya doğru kırıyor, paralar Nazilere akıyordu. Nihayetinde Nazilerin Sovyetleri işgaliyle birlikte bir anda tüm dengeler değişti. Britanya ve Sovyetler, güneyde İran’ın Nazilerle birlikte savaşa girme ihtimalini kabul edemezdi. Bu nedenle Müttefik Kuvvetler 1941 yılında İran’ı işgal etti.

İngilizler önce Şah Rıza’nın yerine Kaçar Hanedanı’ndan birini geçirmeyi düşündü. Sonra başka bir formül bulundu ve Şah Rıza sürgüne gönderilerek 22 yaşındaki oğlu Muhammed Rıza Pehlevi şah ilan edildi. İran’da “şah dönemi” olarak bilinen dönem asıl şimdi başlıyordu. Bu yeni dönemde devreye üçüncü bir güç, Amerika girecek ve oğul Rıza Pehlevi yeni dostlarıyla arayı “sıkı” tutacaktı.

Anti-komünizm İran’ın baş mottosu olacak, CIA elini İran’ın üzerinden uzun süre çekmeyecekti. CIA’in eğittiği SAVAK isimli istihbarat örgütü şahın emriyle ülkedeki her türden farklı düşüncenin, solcuların, entelektüellerin ve aynı zamanda Humeyni destekçilerinin üzerinden silindir gibi geçecekti.

Eray Özer/T24

Şah Muhammed Rıza dönemine bir sonraki yazıda bakalım.


Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -4 Mart 2026-

İç cephe -Koray R.Yılmaz-  Bugün mü? Yarın mı? Yoksa? Neden? Ama! Trump için bile kolay bir karar olmadı kanımca… ABD ve İsrail’in İran’a yö...