Bir infaz yöntemi olarak operasyonlar ve gözaltılar: Zekeriya Öz’den Akın Gürlek’e uzanan yollar -Ali Ufuk Arikan-
Öyle bir yargı ortamı kuruldu ki, kişi daha gözaltına alındığında servisler başlıyor yandaş medya üzerinden. Kişisel, özel yazışmalar sayfa sayfa dolaşıma sokuluyor. Suçlamalar televizyon kanalları ve gazeteler üzerinden daha iddianame dahi ortaya çıkmadan karara bağlanıyor, hüküm veriliyor. Sonra da kimse, örneğin bu dosyalardaki itirafçıların yarısından çoğunun ifadesini geri çektiğini dahi konuşmuyor bile. Tıpkı Cemaat'in yargıya damgasını vurduğu yıllardaki gibi.
“Bazı köşe yazıları kayda geçirmek için yazılır. Bu, onlardan biri. Gecikmeden, ‘Zekeriya Öz’e teşekkür’ yazısı. 2007 yılında seçime yaklaşık bir ay kala, bir haziran akşamı dönemin Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ile uluslararası bir toplantının ardından İstanbul’da Çırağan Oteli’nin bahçesinde gecenin çok geç vaktinde baş başa sohbet ediyordum. Hrant Dink öldürülmüştü. Birçoğumuzun üzerine can güvenliği kaygısı karabasan gibi çökmüştü. Abdullah Gül’ün kişiliği de müdahale edilen Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde ağır saldırılar altında kalmıştı. Gül’e kaygılarımı ve 22 Temmuz seçimlerinin gerçekleşebilmesi konusunda birçoğumuzun ortak kaygısını aktardığımda, yüzüme hayretle bakmış ve Ümraniye’de bulunan silahlar ve bombalar ile ilgili başlayan soruşturmaya atıf yapmıştı.”
Daha önce de defalarca atıf yaptığımız bir yazı bu.
Yazarı dönemin Cemaat gazetesi Taraf'ın kalemlerinden, şimdinin DEM vekili Cengiz Çandar.
Yazı konusu oldukça çarpıcı.
AKP’nin eski ortağı Fethullahçılarla birlikte Cumhuriyet’in tasfiyesi için düğmeye bastığı en sembolik operasyondan söz ediyor.
Yıllarca Cemaat basını ve AKP medyası bu el bombalarının çok sinsi bir hazırlığın delili olduğunu anlatıp durdu.
Binlerce kişiyi, Ümraniye’de bulunan bu el bombalarıyla açtıkları yolda tutuklayıp yıllarca cezaevinde tuttular.
Cumhuriyet’in tüm kurumlarına “darbeci” yaftasıyla, bu el bombaları üzerinden operasyon çektiler.
O kadar arsız bir süreç yürüttüler ki, bu itibarsızlaştırmaya dayanamayıp hayatlarını kaybedenler oldu.
Ümraniye'de bulunduğu söylenen el bombaları tek örnek değildi. Bir USB’ye bilgiler yükleyip, darbe planları uyduranları da, bir cep telefonuna yüklenen alakasız iletişim bilgilerini de gördük, sahte ve imal edilmiş delillerin bini bir paraydı...
Operasyonların temel amacı hedef göstermek ve itibarsızlaştırmaktı. Aynı anda tüm medyaya servis edilen "oluşturulmuş" bilgilerle hükmün daha kişi gözaltına alındığında verilmesi üzerine kurulmuştu her şey.
Şimdi aradan uzun yıllar geçti.
15 Temmuz’u "bir milat" olarak tarif edeceksek örneğin, 10 yıl geçti Fethullahçı çetenin "tasfiyesinin" üzerinden.
Ancak yargı hâlâ siyasi iktidarın operasyon aygıtı olarak değerlendirilmeye devam ediyor.
Peki, neden? Gelin günümüze uzanan ve birleşen yollara birlikte bakalım.
Fethullahçı Öz’ün damga vurduğu ilk dönem
AKP’nin 2002’de iktidara gelmesinin üzerinden neredeyse 25 yıl geçti.
Bu çeyrek yüzyıla damgasını vuran onca şey, yüzlerce isim oldu kuşkusuz.
Ancak söz konusu olan davalar ve operasyonlar olunca, akıllara gelen ilk isim kesinlikle Zekeriya Öz.
Diğer isim ise yine tartışmaya yer bırakmayacak şekilde Akın Gürlek.
Bu iki isimden Öz’e dair söylenecek hiçbir yeni şey yok. O, AKP-Cemaat ortaklığının bu ülkenin "adaletine" en büyük darbesinin öncüsüydü.
Şimdilerde kırmızı bültenle aranan bir Cemaat firarisi...
Geride büyük bir kir ve pislik bırakarak kaçtı.
15 Temmuz sonrası Akın Gürlek'in yükselişi
CHP lideri Özgür Özel tarafından “seyyar giyotin” ve “Yeni Zekeriya Öz” olarak tanımlanan Gürlek, kariyerinin ilk yükseliş döneminde siyasi davaların mahkeme başkanlığını yapmıştı.
Selahattin Demirtaş, Sırrı Süreyya Önder, Selçuk Kozağaçlı, Şebnem Korur Fincancı, Canan Kaftancıoğlu, Emin Çölaşan ve Can Dündar davalarında kürsünün başındaki isimdi ve aldığı kararlarla sık sık eleştiri konusu oldu.
Sonra buradaki başarılarıyla Adalet Bakan Yardımcılığı görevine yükseldi.
Ardından 2 Ekim 2024'te çok tartışmalı şekilde İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı olarak atandı.
Bu atama sonrasında yaşananlar ise Gürlek’in adını çok daha fazla anmamıza neden oldu.
19 Mart’ta başlayan İBB operasyonu, CHP’li ilçe belediyelerine yönelik operasyonlar ve dahası.
AKP iktidarının Fethullah ortaklığının sona erdiği dönemine damga vuran tüm davaların arkasındaki isim oldu Gürlek.
Sonra Adalet Bakanlığı koltuğuna oturtuldu, tüm bu süreci bakanlık koltuğunda koordine edebilmesi için.
İş gelip öyle bir noktaya dayandı ki, Özgür Özel, geçtiğimiz haftalarda şu açıklamayı yaptı:
“Geçtiğimiz günlerde bir savcıya 'Seni Asliye Hukuk Mahkemesi'ne görevlendireceğiz, Sulh Ceza Mahkemesi'ne görevlendireceğiz. Yarın önüne geldiğinde şu şu isimleri tutuklama istenirse yapabilecek misin' deyip 'Suç varsa, kanıt varsa' diyene 'Sana bunu tutukla dendiğinde gözünü kırpmadan tutuklayabilecek misin' diye mülakat yapıyorlar Ankara'daki atamalar için. Şimdi yeni görev dağılımları ortaya çıkıyor. Bununla ilgili şu anda Meclis’te görevli bir milletvekilinin bir yakınına bunu sorulduğunu, birinci ağızdan duyduk. Eğer bunu isimli, cisimli söyleyecek bir noktaya gelmeleri durumunda bütün Türkiye’ye, bütün dünyanın gözü önünde ilan edeceğiz. Bugün kendilerinin gelecekte tasarladıkları operasyonlara isim vererek, 'Önüne bu geldi, bunu alacak mısın' diye soruyorlar görevliler. Bunları bir noter marifetiyle atanması düşünülen savcının adı ve kendisiyle konuşulan kişi ve verdiği isimler, şunlar önüne geldiğinde çok önemli CHP'li siyasetçilerin isimlerini söylüyorlar, tutuklamada tereddüt edip etmeyeceğini soruyorlar."
Aynı yöntemler, linç ve itibarsızlaştırma
Akın Gürlek denilince akla gelen ilk şey kuşkusuz İBB, yani İmamoğlu operasyonu.
Büyük bir beklenti yaratılarak hazırlanan 4 bin sayfalık iddianamenin açıklanacağı gün bir basın toplantısı düzenlendi Gürlek.
O zaman çok gündem olmayan bu adım, aslında hiç de alışıldık bir yöntem değildi.
Bir savcının hazırladığı iddianameyi, üstelik daha mahkemenin kabul edip etmeyeceği dahi belli değilken bir basın toplantısı gündemi yapması, gazetecilere daha kabul edilmemiş olan iddianamenin servis edilmesi olacak şey değildi.
Oldu.
Yine futbolda bahis operasyonları süreci de bir basın toplantısına konu edildi, bizzat Gürlek tarafından.
Artık her şeyin usulü ve yöntemi değişmişti.
Bir savcı, hazırladığı iddianameyi daha kabul edilmeden açık bir yargı kararı gibi sunabiliyordu. Savcılık adına X hesabı açıp sürekli olarak açıklama yapabiliyordu.
Bu yeni dönemin ruhuydu.
Haluk Levent, Akın Gürlek ve dahası
“Sayın Bakan Akın Gürlek, ‘Ben Beylerbeyine gitmedim, Yüksel Ersoy ile görüşmedim’ diyebilecek misiniz? Diyemeyeceksiniz. Çünkü HTS kayıtları devletin elinde var zaten. Sayın Bakan, benim alacak-verecekli olduğum insanla onun mekanında ne konuşmuş olabilirsiniz? Ardından gözaltına alındım. Eğer gözaltına alınmasaydım Pazartesi gününden sonra Ahbap'tan para çaldı yalanını diyemeyeceklerdi. Benim usulsüz borçlanmamı kapatmamı istemediler. Gözaltı akşamı haberlere bakalım: ‘7 milyar parayı kumarda batırmış’ diyerek MASAK rapor deyip herkesi manipüle ettiler. Suçsuz, dernekten 1 TL dahi almamış insanları tutukladılar.”
Gözaltına alınan insanlar cep telefonu şifrelerini devletin namusuna emanet ediyorlar. Sizin savcılarınız ise 3 saat sonra telefondaki özel mesajları (suç unsuru olmayan özel mesajları) Yeni Şafak gazetesinden Burak Doğan'a servis ediyorlar. Magazine aç toplum bunlarla günlerce oyalanıyor. Devletin mahremiyetini yok ettiniz, devletin güvenliğini yok ettiniz.”
Bu sözler Haluk Levent’e ait.
Gürlek'i kendisini suçlayan isimle bir araya gelmekle suçluyor, bunun dışında da cep telefonu bilgilerini verdiği devletin, buradan elde ettiği bilgileri yandaş gazetecilere, Burak Doğan gibi isimlere servis ettiğini söylüyordu.
Gürlek’in bizzat bunu yapıp yapmadığının bir önemi yok, böyle suçlamaların konusu olması dahi hayli dikkat çekici.
Ancak konu tek başına Haluk Levent de değil.
AKP iktidarının son dönemde yürüttüğü tüm operasyonlara bakın, hepsinde aynı manzara var.
Devlet, savcılık, emniyet… Daha yaptıkları operasyonun imzası kurumadan yandaşlara servise başlıyorlar.
Ortada masumiyet karinesine dair ufacık bir hava deliğine bile yer bırakılmıyor.
Hızlıca operasyona konu olan ismi itibarsızlaştırmak, hükmü daha gözaltına alındığı gün vermek için ellerinden geleni artlarına koymuyorlar ve açıkça suç işliyorlar.
Daha dün yapılan bir operasyona bakalım örneğin.
İzmit’de CHP’li Fatma Kaplan Hürriyet’in WhatsApp yazışma kayıtları anında trol hesaplar ve yandaş gazeteciler üzerinden servis edilmeye başlandı.
Konunun Kaplan’ın yolsuzluklara imza atıp, rüşvet alıp almadığıyla da ilgisi yok. Varsayalım ki hepsini yaptı ve birçok suça imza attı.
Ancak bu dahi, henüz daha yeni gözaltına alınan birinin tüm hukuki haklarının yok edilmesi ve özel yazışmalarının servis edilmesini haklı çıkarmaz. Ortada iddianame yok, yargılama yok ve dahası savunma, söz hakkı yok.
Bu yöntem ve tarz bize neyi hatırlatıyor?
Tıpkı Ergenekon ve Balyoz döneminde Fethullahçıların yaptıklarına benzemiyor mu bunlar?
Kaplan’ı geçelim.
Bahis, ünlüler, belediyeler ve diğer operasyonlara bakalım, hepsinde aynı şeyle karşılaşmıyor muyuz?
Birileri hedef alınıyor, birileri özenle torbanın dışında tutuluyor.
Onlarca ünlü, sıraya sokularak "uyuşturucu" iddiasıyla gözaltına alınıyor, medyaya görüntüleri çarşaf çarşaf servis ediliyor, yandaşların "en muteber" gazetecileri eliyle "bilgi" üstüne "bilgi" paylaşılıyor, hatta aralara uyuşturucu tüketiminde kullanılan birkaç malzemenin de fotoğrafı sıkıştırılıyor ve operasyon tamamlanıyor.
Sonra?
Sonrasında bir satır arası bilgisi verilp geçiliyor, "testleri negatif çıktı" diye.
Ancak bunun artık hiçbir önemi bulunmuyor. Suçlanan isimler özenle seçilmiş, AKP karşıtı olması malzeme edilmiş, "bakın işte bunların hepsi böyle" denilmiş oluyor zaten. Gerisinin, suçlu olup olmamasının bir önemi yok ki...
Bir belaltı operasyon ve asıl hedef
Son dönemin en belaltı operasyonuna bakalım örneğin.
CHP’lilerin itirafçı olduğu için hedef aldığı, AKP’lilerin ise “havlucu” dediği isme.
Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım’dan söz ediyoruz.
Yalım'a yönelik otelde yapılan operasyon, otel odasındaki belediye çalışanı kadının da görüntüleriyle birlikte tüm ülkeye yandaş basın eliyle servis edildi.
Ne de olsa basılmıştı, ne de olsa “iğrenç” biriydi denilerek hükmün hızlıca kurulması için yapıldı bu.
Kimse de bu servisin en az hırsızlık ve rüşvetçilik kadar çürümüş bir iş olduğunu konuşmadı, konuşamadı.
Bu ismin servis edilen görüntülerin ardından itirafçı olmasına şaşırılmadı, sadece havlu ve belediye çalışanı genç kadın konuşuldu. Tam da bu düzene yakışan şekilde.
Yargının yeni dönem ruhu
Tekrarlayalım... Öyle bir yargı ortamı kuruldu ki, kişi daha gözaltına alındığında servisler başlıyor yandaş medya üzerinden. Kişisel, özel yazışmalar sayfa sayfa dolaşıma sokuluyor. Suçlamalar televizyon kanalları ve gazeteler üzerinden daha iddianame dahi ortaya çıkmadan karara bağlanıyor, hüküm veriliyor. Sonra da kimse bu dosyalardaki itirafçıların yarısından çoğunun ifadesini geri çektiğini dahi konuşmuyor bile.
En başta bir alıntıyla başlamıştık…
Ümraniye’de bulunan el bombalarıyla.
Akıbetlerinin ne olduğunu hatırlayan kaç kişi var acaba?
Çok çok az olduğuna eminiz.
Hatırlatalım.
O gecekonduda bulunan el bombalarının bizzat Cemaatçi bir asker tarafından yerleştirildiği, yıllar sonra yandaş basının satır arası bir haberiyle geçiştirildi.
Onca saldırı, onca itibar suikasti hatırlanmadı bile, çöken, un ufak edilen yaşamların sorumluluğunu kimse üstlenmedi…
Kandırılmışız denilip geçildi, bir sonraki kandırılma öyküsüne kadar
/././
AKP'nin AB makyajı döküldü, DGM'ler kılık değiştirdi: Nedir bu kurulacak 'Terör Suçları Soruşturma Büroları'?-Yalçın Çuğ-
2004 yılında AB uyum süreci gerekçesiyle vitrinden kaldırılan Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 175 ayrı başsavcılık bünyesinde kurulacak "Terör Suçları Soruşturma Büroları" ile fiilen geri dönüyor. soL'a konuşan eski YARSAV Başkanı Eminağaoğlu'na göre yeni yapı, "terörle" mücadeleden ziyade hak ve özgürlükleri kısıtlayacak yeni bir kurumsal kılıf.
Adalet Bakanı Akın Gürlek'in talimatıyla 175 ağır ceza mahkemesi başsavcılığına "Terör Suçları Soruşturma Bürosu" konulu bir yazı gönderildi.
Gönderilen yazıya göre il Cumhuriyet başsavcılıkları nezdinde müstakil "Terör Suçları Soruşturma Büroları" kurulacak. Büroların görev tanımında ise "terör" dışındaki suçlara yer verilmeyecek.
Ayrıca söz konusu bürolarda görevlendirilecek Cumhuriyet savcıları, yalnızca "terör" suçlarıyla ilgilenecek. Bunun haricinde nöbet, duruşma savcılığı veya başka herhangi bir işte görevlendirilmeyecek.
Artık "terör" suçlarına ilişkin iş ve işlemler yalnızca il Cumhuriyet başsavcılıkları bünyesindeki Terör Suçları Soruşturma Bürolarınca yürütülecek.
Peki, bu kararla ne amaçlanıyor?
AKP iktidarının sürekli hale gelen operasyon dalgaları göz önüne alındığında bu adım ne anlama geliyor?
Terör Suçları Soruşturma Bürolarının olası tehditleri neler?
Eski Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu, kurulması kararlaştırılan Terör Suçları Soruşturma Bürolarını soL'a değerlendirdi.
'Kaldırılan DGM'ler artık fiilen her ilde'
Eminağaoğlu, Terör Suçları Soruşturma Büroları için biçilen görevin daha öncesinde Devlet Güvenlik Mahkemelerince (DGM) yürütüldüğünü belirtti.
Peki, DGM'ler geçmişte nasıl bir rol üstlenmişti?
12 Mart Darbesi'nin ardından gelen sıkıyönetim tarafından önü açılan DGM'ler, 1961 Anayasası'na 1973 yılında eklenen bir maddeyle kuruldu. Askeri üyeler ve hükümet tarafından belirlenen hakimlerden oluşan bu mahkemeler, olağanüstü yetkilerle donatıldı.
İşçi sınıfının verdiği mücadeleler sonucu rafa kalktı ama 12 Eylül Darbesi'yle yeniden gündeme geldi. 1984 yılında çeşitli bölgelerde faaliyete geçen DGM'ler, gazeteci ve soL yazarı Orhan Gökdemir'in deyimiyle 20 yıl boyunca sınıfa ve sola karşı devletin kılıcını salladı. Sınıfın temsilcilerini işkence tezgahlarına çekti, hapislere kapattı.
Avrupa Birliği'ne uyum süreci kapsamında AKP'nin 2004 yılında konuyla ilgili verdiği Anayasa değişikliği teklifinin, TBMM tarafından kabul edilmesiyle DGM'ler yürürlükten kalktı.
Kapatılan DGM'lerin yerine özel görevli mahkemelerin ve onlara bağlı savcılıkların kurulduğunu hatırlatan Eminağaoğlu, onların da kaldırılmasının ardından Hakimler ve Savcılar Kurulu'nun (HSK) aynı görevi yapmak üzere başsavcılıklarda birimler kurdurduğunu belirtti. Eminağaoğlu bu karara dair "Daha önce bölge bazında görev yapan DGM'ler artık her ilde görev yapar hale getirildi bir nevi" değerlendirmesinde bulundu.
Eminağaoğlu'na göre HSK kararıyla daha kurumsal hale getirilen mahkemelerin ardından, Akın Gürlek'in kurulmasına yönelik talimat verdiği "Terör Suçları Soruşturma Bürosu" ile kurumsallaşma sırası başsavcılıklara geldi.
Eminağaoğlu, "Başsavcılıklar, Türkiye'nin her bölgesinde terörle mücadele adı altında hak ve özgürlüklerin koruyucusu değil, adeta kısıtlayıcısı konumuna sürükleniyor" yorumunu yaptı.
Adli soruşturmalar denilince artık akıllara "terör soruşturmalarının" geldiğini, "terör" ve "terör örgütü üyeliğinin" yaftalama aracına dönüştüğünü belirten Eminağaoğlu, sözlerine şöyle devam etti: "Böyle olunca bu adımı terörle mücadele değil de terör adı altında her alana el uzatacak nitelikte bir yapılanma olarak görmek gerekiyor. Şu ana kadar ki uygulamalara baktığımızda böyle yürütüldü ve daha da kurumsal hale getiriliyor."
Eminağaoğlu'na göre bu adımın özü, her ne kadar yürürlükten kaldırılmış olsa da adı konulmamış DGM'lerin fiilen her ilde yaratılması.
/././
Sol, sosyalist yayıncılığın görsel hafızası: Ömer Ülkenciler ile kitap kapakları üzerine -Özkan Öztaş-
Sol yayıncılığın sessiz ustası Ömer Ülkenciler, hazırladığı yüzlerce kitap kapağının hikâyesini ve grafik tasarımın sanat-zanaat çatışmasını soL’a anlatıyor.
Türkiye’de sol ve sosyalist düşünsel hayatın çok önemli bir döneminde Ömer Ülkenciler ismine rastlarız.
Kitaplara verilen kıymetin azalmasından mıdır yoksa eski alışkanlıklarda kapak tasarımcısının isminin kitaba yazılmamasından mı bilinmez, Ömer Ülkenciler bu tarihin biraz da sessiz tanıkları arasında yer alıyor.
Türkiye’de sol, sosyalist yayıncılık alanındaki pek çok kitapta rastlıyoruz Ömer Ülkenciler’in adına. Bugüne kadar tasarladığı, dizgisini yaptığı, mizanpajına emek verdiği kitap sayısını kendisi de tam olarak bilmiyor. "Tahminen kaç tane?" sorusuna ise birazcık düşününce, “100'den fazladır, bilemiyorum,” diyor gülümseyerek.
Ömer Ülkenciler ile tasarladığı kitaplar ve Türkiye’de bu sürecin zorlu dönemlerine dair söyleşimiz için kendisine konuk oluyoruz. Çalışmalarına, geçmiş deneyimlerine ve bugünkü örneklere değinen Ömer Ülkenciler, kitapla okurun ilk buluşması olan kapakları soL’a anlattı.
Kapakta adı yazmayan kapak tasarımcısı
Ömer Ülkenciler, resme olan ilgisinin aileden başladığını söylüyor. “Babam çok iyi resim yapardı. Ailede vardı böyle yetenek. Hatta okuma yazma bilmeyen halam bile çok iyi resimler çizerdi. Komşuları gelir, nakış için ondan şablonlar isterdi, resimler çizerdi kumaşlara,” diyor.
Ülkenciler, çocuk yaşta girdiği çizgilerin ve renklerin dünyasından hiç ayrılmamış. Tüm ömrünü buraya vakfetmiş. Bunları anlatırken bir yandan çay dolduruyor, diğer yandan dudaklarında ıslıkla bir melodiyi tekrarlıyor. Duvarda tablolar, kitaplıkta her birine karakter kazandırdığı kitaplar ve onların okura görünmeyen diziliminde sırt sırta duran suretleri...
Kitap alırken, kitap hediye ederken ya da bir yerde kitapları incelerken çok azımız kitabın kapağını tasarlayanın kim olduğuna dikkat ediyor. Bu durumun, yani kapak tasarımcısının ve grafikerlerin yazarlar, çevirmenler, hatta kitaplardaki banka logoları kadar dikkat çekmemesi konusunda ne düşündüğünü soruyorum.
Demli çayına attığı şekeri karıştıran Ülkenciler, biraz düşünüp yanıtlıyor. “Eskiden bu durum daha da azdı. Şimdi yine nazaran daha iyi. En azından kitapların künyesine yazıyorlar. Eskiden o da yazılmazdı çoğu zaman. İşte yazarı, varsa çevireni, matbaası, şehri, bitti. Mesela benim ilk çalıştığım kitaplarda hiç adım yazmıyor. O zamanlar bilinirdi, daha çok bilinirdi belki bugüne kıyasla ama çok nadir yazılırdı tasarımcısının adı kapağın arkasında.”
Ömer Ülkenciler de tasarladığı yüzden fazla kitapla, birçoğunda adı yer alamasa da yaptıklarıyla, çizgisiyle ve tarzıyla bilinen biri olarak raflarda sessiz ve vakur bir şekilde bekliyor.

Ömer Ülkenciler tasarladığı çalışmaları gösterirkenKapağı nedeniyle değişen önsöz ya da önsöz için değişen kapaklar oldu
Söz, bu tasarımları nasıl yaptığına ve hangi evrelerden geçtiğine geliyor.
“Her çalışılan kitap ciddiyetle okunmalı,” diye başlıyor söze Ülkenciler. “Her kitap çok dikkatli okunmalı. Belki bu açıdan kitabın en iyi, en sadık okuru kitabın kapağını tasarlayandır diyebilirim. Hatta öyle örnekler oldu ki bir kitap için hazırladığım kapaktan sonra yazar önsözü yeniden hazırladı. Ya da tam tersi. Bazen kitap baskıya girmeden önce bana geliyor, inceliyorum ama hâlâ önsözü hazır değil mesela. Yazar sonra öyle bir önsöz yazıyor ki ben kitaptan yola çıkarak hazırladığım kapağı değiştirmek zorunda kalıyorum. Bu açıdan canlı, yaşayan bir süreç bu.”
Kitabın kapak tasarımı kadar dizgisinin de önemli olduğunu ifade eden Ömer Ülkenciler, hazırladığı birçok örnekte, yayınevi de olanakları sağlıyorsa, kenar boşluklarının önemine ve içinde not tutulabilir olmasına özen gösterdiğini ifade ediyor.
Ülkencilerin kapağını tasarladığı dergilerin bazı örnekleri'Beni en çok zorlayan kitap tasarımı sanırım o oldu'
İnsan Nasıl İnsan Oldu kitabının ilk baskılarından çeşitli dergilere, Yalçın Küçük kitaplarından nicesine birçok kitabın kapağını tasarlayan Ülkenciler, kendisini en çok zorlayan kitabın Yalçın Küçük’ün Kaligula kitabı olduğunu ifade ediyor. “En zoru o oldu sanırım. Yalçın hocayla çalışmak her zaman hem zor hem öğreticiydi zaten. Çok titiz, çok dikkatli, her detaya önem veren biriydi. Malum konu kitapların kapağına gelince de bu konular daha bir önem arz ediyor. Ama Kaligula hem ismindeki soyutlama hem içeriğindeki kapsam açısından beni zorlamıştı. En zoru oydu sanıyorum.”
"Peki unutamadığı kapak?" diye sorunca önce biraz düşünüyor. “Bir roman olmuştu. Hem kitabın kendisini çok sevmiştim hem de kapak çok içime sinmişti.”
Söz dönüp dolaşıyor, vaktiyle tasarladığı Bir Gün Bile Yaşamak romanına geliyor. Orhan İyiler tarafından kaleme alınan bu roman, aynı zamanda Türkiye’de Ekim Devrimi üzerine yazılmış nadir eserlerden biri. Romanın işçiliği ve detayları okuyanlarda etki bırakırken, kapağı tasarlayan Ömer Ülkenciler’de de benzer bir etki yaratmış. “Kitabı okurken çok etkilenmiştim. Türkiye’den bu denli detaylara sahip bir anlatım çıkması çok ilginç. Sanki o günleri yaşamış, oralarda bulunmuş gibi yazmış yazar. Kapağı da benim sevdiğim çalışmalarımdan biri olmuştu.”

Zanaat mı sanat mı?
Kitap kapaklarının tasarımlarına eşlik eden ve aynı zamanda dizgi işlemlerini de yapan Ülkenciler, bu alandaki tartışmalardan birinin de grafikerlik çalışmalarının sanat mı zanaat mı olduğu yönündeki tartışmalar olduğunu ifade ediyor. “Tartışma eski bir tartışma bu sektörde. Bir yanıyla gerçekten zanaat boyutu olan şeyler var. Bir yandan da yaratıcılığa çok açık bir alan. Ciddi emek ve yaratıcılık istiyor.”
Bu tür üretimlerin Türkiye'de yeteri kadar kıymet görmediğini ifade eden Ülkenciler, dünya çapında en öne çıkan çalışmaların Polonya’da olduğunu ifade ediyor. “Polonya klasik dizgi ve tasarım konusunda deneyimli. Bir de bu klasik biçimler yaratıcılığı biraz da şart kılıyor diyebilirim. O yüzden en iyileri genelde Polonya’dan çıkar.”
Buna ek olarak Bulgaristan’daki kitap kapaklarından söz eden Ülkenciler, Bulgaristan’da iletilen kitap kapaklarından oluşan bienalden söz ediyor: “Hâlâ yapılıyor mu bilmiyorum, çok takip edemedim son sürecini ama bu işin bir araya getirilerek sanatseverlerle, okurlarla yan yana geldiği zaman aslında orasıdır.”
Bu alanda Sait Maden, Bülent Erkmen, Savaş Çekiç gibi önemli isimlerin eserlerine de değinen Ömer Ülkenciler, yeni dönemde artık kapak tasarımlarının derinliğini kaybettiğini ifade ediyor. “Hâlâ çok güzel şeyler var elbette. Ama artık sayısı sanırım daha az. Hele şu yapay zekâ ile birlikte sanırım iş tamamen değişti. Mesela artık bir grafikerin kitap tasarlayarak geçimini yapması mümkün değil sanırım. Bunlar ek işlere dönüştü. E artık kapak tasarımlarına ek bir iş olarak bakınca da o kadarlık sonuçlar alınıyor. Oysa daha çok emeğe, derinliğe ve yaratıcılığa ihtiyaç var.”
Ülkenciler; renkleriyle ve çizimleriyle hayat verdiği yüzden fazla kitap kapağının yanı sıra birçok derginin de kapağını tasarlamış. Bazı önemli yıllıklar ve almanaklar da çalışmaları arasında yer alıyor. TKP’nin 100. Yıl Ajandası'ndan politik dergilere kadar birçok üretime imza atan Ülkenciler, bir yandan çalışmalarını bir araya getirmek, diğer yandan başka çalışmalara hazırlanarak üretimlerine devam ediyor.
/././









