1 Eylül 2026 Salı

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -1 Eylül 2026 -


Google arama sonuçlarının kapısını yapay zekâ botlarına kapatırken, yayıncılar da etkileniyor -Füsun Sarp Nebil-

Google'ın küçücük görünen google.com/goto değişikliğinin önemi de burada. Bu yalnızca kullanıcıyı bir URL'den diğerine yönlendiren teknik bir numara değil. Google, yapay zekâ çağında en değerli varlıklarından birinin yani web indekslerinin etrafındaki duvarı yükseltiyor.

Google mayıs 2024'de, arama sonuçlarına "AI Overwiev" diye bir özellik getirmiş ve yayıncıların trafiklerinin azalmasına neden olmuştu. Bu özellik, arama sayfasında gözüken linkin üstüne gelindiğinde, haberi içeriğini veriyor ve böylece insanlar sayfaya gitmeden vazgeçebiliyordu. Türk yayıncılar trafiklerinin düşüşünü mart 2025'de protesto etmiş ve Google'a bir açık mektup yayınlamışlardı.

Google'un cevabı ise, toplam organik tıklamalarda değişim olmadığı ve yayıncıların trafik kaybının kendilerinden kaynaklandığını söylemişti.

Google.com/goto

Şimdi, Google, arama sonuçlarının üçüncü taraf yazılımlar ve yapay zekâ şirketleri tarafından kitlesel biçimde toplanmasını zorlaştırabilecek yeni ve önemli bir teknik değişikliği devreye almaya başladı. Arama sonuçlarındaki bağlantıları doğrudan kaynak siteye göndermek yerine önce google.com/goto adresinden geçiren yeni bir yönlendirme sistemi uygulamaya başladı.

Sorular üzerine, Google değişikliğin “artan kötüye kullanım biçimlerine karşı, hizmetlerini ve kullanıcılarını korumak" amacıyla uygulandığını açıkladı. Ancak sektör uzmanları, asıl nedenin, Google Search sonuçlarını otomatik olarak tarayan SERP araçlarının ve yapay zekâ şirketlerinin işini zorlaştırmak ve pahalı hale getirmek olduğu düşüncesindeler.

Değişiklik ilk olarak Temmuz 2026'da sınırlı testlerde görülmüştü. Ağustos sonunda ise SEO şirketleri uygulamanın çok daha geniş çapta kullanılmaya başladığını fark etti. Rank-tracking şirketi Nozzle'dan Derek Perkins, bazı IP sağlayıcılarında, yeni sistemin kullanımının neredeyse yüzde 100'e ulaştığını bildirdi. Google da 26 Ağustos'ta uygulamanın yaygınlaştırıldığını doğruladı.

Bu ilk bakışta küçük bir URL değişikliği gibi görünüyorsa da, Google ile yapay zekâ şirketleri arasında giderek büyüyen “web'deki bilgiyi kim, hangi şartlarla toplayabilir?” mücadelesinin yeni cephesi gibi yorumlanıyor.

Google Neyi Değiştiriyor?

Google'da bir arama yaptığınızda sonuçtaki bağlantı, şimdiye kadar hedef web sayfasını gösteriyordu. Örneğin Googel’daki arama sonucunda turk-internet.com'daki bir haber görünüyorsa, bağlantının hedefi doğrudan ilgili turk-internet.com adresiydi. Yeni sistemde ise kullanıcıya aynı sonuç yani turk-internet.com'daki haber gösteriliyor ama HTML içerisindeki bağlantı önce Google'ın kendi yönlendirme sistemine gidiyor:  "google.com/goto?..." ve Google yönlendirmeyi işliyor. Ardından kullanıcıyı aranan web sitesine gönderiyor.

Çok hızlı gerçekleşen bu işlemi, mormal bir kullanıcı farketmiyor. Kullanıcı yine istediği siteye ulaşıyor. Fakat makine açısından önemli bir fark var.

Web sayfalarını otomatik olarak okuyup üzerindeki bilgileri çıkaran yazılımlara, İngilizcede “scraper (kazıyıcı/sıyırıcı)” deniliyor.  Google sonuçlarını tarayan klasik bir program daha önce arama sonuçları sayfasını indirir, HTML içindeki bağlantıları okur ve hangi sitenin 1., 2., 3. sırada olduğunu çıkarırdı.

Yeni sistem bunu zorlaştırıyor. Çünkü sonuçlardaki linklerden, gerçek hedef URL artık kolayca okunamıyor. Bunun yerine Google'ın yönlendirme bağlantısı görülüyor. SEO platformu DemandSphere'in açıklamasına göre yeni bağlantılar hedefi hash'lenmiş yani opak bir değer arkasına koyuyor. Programın gerçek hedefi öğrenmek için yönlendirmeyi tek tek takip etmek gerekiyor.

İşte kritik nokta bu. Bir insan günde birkaç düzine Google sonucu tıklayabilir. Ama bir SERP şirketi, düzenli olarak milyonlarca sorgunun ilk 100 sonucunu takip ediyor olabilir. Her link için ayrıca Google'a gidip yönlendirmeyi çözmek gerekiyorsa operasyonun maliyeti ve Google tarafından bot olarak tespit edilme ihtimali ciddi biçimde artıyor.

Yapay Zekâ Şirketleri Açısından Durum Ne Olur?

Yapay zekâ sistemlerinin önemli bir içerik kaynağı, arama motorları.  Bir yapay zekâ sistemi, kullanıcıdan güncel bir soru aldığında, yalnızca eğitim sırasında öğrendiği bilgilerle cevap vermiyor. Arama motorlarından güncel kaynaklar bulup bunları okuyarak cevap oluşturabiliyor.

Bunun için yapay zekâ şirketinin üç seçeneği var :

Kendi web indeksini oluşturmak,

* Google veya başka bir arama motorundan lisanslı veya API erişimi satın almak,

* Arama sonuçlarını otomatik yöntemlerle toplamak (scrape).

Google'ın yeni sistemi özellikle üçüncü yöntemi zorlaştırabilir.

Search Engine Roundtable değişikliğin üçüncü taraf araçların ve AI şirketlerinin Google sonuçlarını scrape etmesini güçlendirmek için tasarlanmış olabileceğini iddia ediyor.

Google Açıklamasında resmen “yapay zekâ şirketlerini engelliyoruz” demedi. Uzun süredir değişen kötüye kullanım yöntemlerine karşı teknik önlemler aldığını söyledi.

Yani Google'ın yeni anti-abuse mekanizması, Google sonuçlarını izinsiz ve otomatik biçimde toplayan yapay zekâ sistemlerinin de işini zorlaştırıyor.

Google neden bunu yapıyor?

Bunun arkasında büyük bir ekonomik mücadele bulunuyor. Google'ın arama indeksi yaklaşık 25 yıllık yatırımın ürünü. Şirket milyarlarca web sayfasını sürekli tarıyor, indeksliyor, sıralıyor, spam'le mücadele ediyor ve sorgular için sonuç üretiyor.

Yapay zekâ şirketleri ise, kendi işlerini yaparken Google sonuçlarını scrape edebildiğinde, bu dev altyapının çıktısından ücretsiz yararlanabiliyor.

Google açısından soru şu hale geliyor: “Ben milyarlarca dolar harcayarak interneti indeksliyorum; başka bir şirket neden para harcamadan, benim sonuçlarımı otomatik olarak alıp kendi yapay zekâ ürününü bunun üzerinde çalıştırabilsin?” Üstelik yapay zekâ chatbot'ları Google Search'ün doğrudan rakibine dönüşüyor.

Kullanıcı eskiden, Google'da arama yaparak ilgili web sitesine ulaşırken, bugün ChatGPT, Claude ya da Perplexity'den aldığı cevap ile yetinebiliyor. Arama motoruna gitmesi gerekmiyor. Bu nedenle Google'ın arama sonuçları stratejik bir varlık haline geliyor ama kazancını yapay zekâ firmaları elde ediyor.

Arkada "SerpApi" kavgası da var

Google’un yeni hareketinin zamanlamasını ilginç yapan bir başka konu, Google'ın SerpApi ile sürdürdüğü hukuk mücadelesi. SerpApi, Google ve diğer arama motorlarının sonuçlarını programatik olarak toplayıp müşterilerine API üzerinden sunan bir hizmet.

Google, SerpApi'ye karşı dava açarak şirketin otomatik araçlarla arama sonuçlarını toplamasına itiraz etmişti. Search Engine Roundtable, yeni goto mekanizmasının SerpApi benzeri hizmetlerin scraping faaliyetlerini zorlaştırabilecek bir önlem olduğunu değerlendiriyor.

Yani Google bir yandan hukuki mücadele yürütüyor. Diğer yandan da teknik olarak kapıyı daraltıyor olabilir. Fakat scraper'lar tamamen duracak mı? Muhtemelen hayır. Yeni sistem scraping'i imkânsız hale getirmiyor. Scraper gerçek bir tarayıcı gibi davranıp google.com/goto bağlantısını ziyaret edebilir ve Google'ın onu hangi adrese yönlendirdiğini görebilir.

Ama burada ölçek problemi ortaya çıkıyor. Nozzle'dan Perkins'in açıklamasına göre, yönlendirmeler küçük ölçekte takip edilebilse bile tek bir arama sonuç sayfasında yüzlerce bağlantının ayrı ayrı çözülmesi gerekebilir. Google da bu isteklerin otomasyondan geldiğini belirleyerek CAPTCHA, rate limit veya IP engellemesi gibi başka anti-bot mekanizmalarını kullanabilir.

Bu nedenle amaç kapıyı tamamen kilitlemekten ziyade, scraping'in maliyetini yükseltmek olabilir. Bu, siber güvenlikte çok kullanılan bir yaklaşım. Bir saldırıyı veya kötüye kullanımı tamamen imkânsız hale getirmek yerine ekonomik olarak sürdürülemez hale getirirsiniz.

SEO şirketleri açısından sonuç daha doğrudan. Değişiklik yalnız yapay zekâ şirketlerini ilgilendirmiyor. SEO dünyasının büyük bir bölümü Google sonuçlarını sürekli ölçmeye dayanıyor. Örneğin bir şirket: “5G” kelimesinde kaçıncı sıradayım? “yapay zekâ” aramasında rakibim benden yukarı mı çıktı? Google algoritması değişince hangi sayfalarım düştü? gibi soruların cevabını Semrush, Ahrefs veya başka rank-tracking/SERP sistemlerinden alabiliyor.

Bu araçların bir bölümü Google sonuçlarını otomatik olarak takip ediyor. Yeni yönlendirme sistemi bu altyapıların veri toplama yöntemlerini değiştirmesine neden olabilir. DemandSphere, değişikliğin rank tracking sistemleri üzerinde doğrudan etkisi bulunduğunu ve goto yönlendirmelerini kendi sistemlerinde çözmek için uyarlamalar yaptığını söylüyor.

Dolayısıyla kısa vadede SEO şirketleri yeni sisteme adapte olacaktır. Fakat bunun bedeli daha fazla işlem, daha fazla altyapı ve daha yüksek veri toplama maliyeti olabilir.

Yayıncılara Etkisi Ne Olur?

Arama motorları üzerinden aranıldığında,  kullanıcı hâlâ aradığı siteye ulaşıyor. Yani Google'a tıklayınca, goto'ya gidiyorsunuz, o da aradığınız siteye yönlendiriyor. Arada bir yönlendirme var ama trafiği tamamen kesmiyor.

Bununla birlikte SEO ve analytics sektörünün, yeni sistemin referrer, attribution ve click tracking üzerindeki etkilerini incelemesi gerekecek. Google henüz yönlendirme sisteminin teknik ayrıntılarını kamuya açık biçimde belgelememiş durumda. 

Ancak, trafiğin etkileneceği tahmin ediliyor.

İşin İronik Tarafı: Google'un Kendisi de Web'i Scrape Ediyor

Google'ın karşı karşıya kalacağı en önemli eleştirilerden biri de bu olacak. Google'ın kendisi internetin en büyük crawler'larından birini işletiyor: Googlebot. Googlebot her gün milyarlarca web sayfasını ziyaret ediyor, içeriğini okuyor ve Google Search indeksine ekliyor. Şimdi Google kendi indeksinin, başka şirketler tarafından otomatik biçimde okunmasını zorlaştırıyor.

Yayıncıların itirazı burada başlayabilir: “Bizim içeriğimizi tarayıp kendi arama motoruna ve AI sistemlerine koyuyorsun; fakat senin oluşturduğun sonuçları başka AI şirketlerinin taramasını engelliyorsun.”

Bu tartışma özellikle yazının başında anlattığımız, AI Overviews nedeniyle daha da hassas. Çünkü Google artık web sitelerinden topladığı bilgileri yalnız link listesi oluşturmak için kullanmıyor. AI Overviews, birçok sorguda web kaynaklarını kullanarak cevabı doğrudan Google sayfasında oluşturuyor. Bu hafta Google bazı sorgularda AI Overview'ları otomatik olarak tamamen açmaya da başladı. Bunun sonucunda klasik web bağlantıları ekranda daha aşağıya itilebiliyor.

Yayıncıların sıkıntısı tam olarak bu: “Google benim içeriğimi okuyor ve yapay zekâ cevabını oluşturuyor.  Kullanıcı bu cevabı Google'dan alınca benim siteme gelmiyor. “ 

Tam da bu nedenle yayıncılarla Google arasındaki kavga büyüyor. Medya şirketleri uzun süredir AI Overviews'ın kendilerine gelen trafiği azalttığını söylüyor.

Google ise toplam organik tıklamaların yıllık bazda büyük ölçüde istikrarlı olduğunu ve trafik kaybı iddialarının hatalı metodolojilere dayandığını savunuyor. Fakat yeni goto sistemi tartışmaya başka bir boyut ekliyor. Google bir taraftan web'deki bilgiyi kendi de topluyor ve bu bilgiden yapay zekâ cevabı üretiyor. Ama kendi arama sonuçlarının başkaları tarafından otomatik toplanmasını daha zor hale getiriyor. Bu nedenle mesele basit bir anti-scraping güncellemesinden daha büyük.

Asıl savaş “arama” değil, internetin bilgi katmanı

Son birkaç yılda internetin mimarisi sessizce değişiyor. Eski modelde, Google web sitelerini  indeksler.  Kullanıcı aradığında, Google ilgili adrese link verir ve kullanıcı siteye gider idi. Yeni yapay zekâ modelinde, Web sitesini arama motoru (crawler) indeksliyor. Yapay zekâ bu bilgiyi buluyor, sentezliyor ve kullanıcı cevabını sayfadan değil yapay zekadan alıyor.

Bu modelde en değerli varlıklardan biri artık web sayfasının kendisi kadar web'i indeksleyen ve hangi bilginin nerede olduğunu bilen altyapı.  

Google'ın avantajı burada olağanüstü büyük. Şirket yalnız Gemini'ye değil, Aynı zamanda dünyanın en gelişmiş web indekslerinden birine de sahip. OpenAI, Anthropic veya başka bir yapay zekâ şirketleri Google Search sonuçlarına kolayca programatik erişebildiği ölçüde Google'ın bu avantajının bir bölümünden yararlanabiliyor.

google.com/goto bu erişimi tamamen kapatmıyor. Ama Google'ın arama indeksinin ücretsiz ve kolayca kopyalanabilecek bir veri kaynağı olmadığını giderek daha açık biçimde gösteriyor.

Ama soru şu; o içerikler olmasa, Google neyi indeksler?  

Yapay Zeka dünyası için sonucu ne olabilir?

Uzmanlar burada üç önemli sonuç beklenebileceğini söylüyor. İlki, büyük yapay zekâ şirketleri kendi arama ve crawling altyapılarına daha fazla yatırım yapmak zorunda kalması olabilir. İkincisi, arama indekslerine yönelik lisanslama ve API anlaşmaları daha değerli hale gelebilir. Üçüncüsü ve belki daha önemlisi, internet giderek açık bir bilgi havuzundan birbirine kapalı veri bahçelerine dönüşebilir.

Google kendi sonuçlarını koruyor. Yayıncılar yapay zekâ crawler'larını engelliyor. Reddit gibi platformlar verilerine erişim için lisans anlaşmaları yapıyor. Yapay zekâ şirketleri kendi crawler'larını gönderiyor. Arama motorları anti-bot sistemlerini güçlendiriyor. Sonuçta yapay zekâ çağının paradoksu ortaya çıkıyor: "Yapay zekânın daha fazla bilgiye ihtiyacı var, fakat bilgiye erişim giderek daha kontrollü ve daha pahalı hale geliyor."

Google'ın küçücük görünen google.com/goto değişikliğinin önemi de burada. Bu yalnızca kullanıcıyı bir URL'den diğerine yönlendiren teknik bir numara değil. Google, yapay zekâ çağında en değerli varlıklarından birinin yani web indekslerinin etrafındaki duvarı yükseltiyor.

Ve bundan sonraki mücadele muhtemelen “Kimin yapay zekâ modeli daha iyi?” sorusunun yanı sıra “Yapay zekâ modeli, hangi arama indeksine ve hangi web verisine erişebiliyor?” sorusu üzerinden de yürütülecek.

/././

Ankara’nın “siyasî ve kriminal” gündemi!-Tolga Şardan-

İddiaya göre, tutuklanan Beyaz TV’nin programcılarından Tahir Sarıkaya ile Cem Küçük soruşturmasında itirafçı olduğu öne sürülen İsmail Çanak, bugünlerde hakkında arama kararı bulunan silah sanayi sektöründen iş insanı Serdar Özyurt’un, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda üst düzey bir isme götürüp görüşmesini sağladılar. Kulislere göre, görüşme, Özyurt’un Paramount Otel’in işletme hakkının yüzde 50’sini almak istemesiyle ilgiliydi

Soldan sağa; Sezgin Baran Korkmaz, Cem Küçük, Tahir Sarıkaya

Ülkede, özellikle iç siyasette, son dönemde yaşananlara bakıldığında “yakın gelecekte kimin, hangi şartlar altında ne ile karşılaşacağını” kestirmek hayli güçleşti.

İktidar yanlısı iş insanı, siyasetçi, gazeteci, iş takipçisi, halkla ilişkiler organizatörü bazı isimlere yönelik başlatılan adlî soruşturmalar, her gün farklı bir gündem oluşturuyor.

Muhalif siyaset ve siyasetçilerin adının karıştığı kriminal olaylarının benzerlerinin, bu kez iktidardaki Cumhur İttifakı’nın büyük ortağı AKP ile küçük paydaşı MHP’de kimi yapıları, organizasyonları ve kişileri tehdit etmeye başladığını söylemek yanlış olmaz kanımca.

Kısa zamanda arka arkaya yaşananlarla birlikte “anlatmaya nereden başlamak gerektiği” bu tabloyla epeyce zorlaşıyor.

Tahir Sarıkaya’nın ifadesinde başka kimler var?

Akın Gürlek’in Adalet Bakanı olmasıyla birlikte bu yaklaşım daha geçerli ve etkin hâle geldi kuşkusuz.

Faili meçhul dosyaların raftan indirilip yeniden açılmasının yanında farklı, finans odaklı soruşturmalar da var. Bu konuda hakkında soruşturma açılan son isim AKP’li, eski Ankara Büyükşehir Belediyesi Başkanı Melih Gökçek oldu.

Şimdi iktidar kanadında yakından takip edildiği bilinen ancak özellikle AKP yanlılarınca fazlaca seslendirilmeyen birbiriyle bağlantılı değerlendirilecek sürece bakalım.

Hatırlanacağı üzere; Ankara’da AKP’liler başta olmak üzere iktidar bürokrasisinin yakından tanıdığı ve gazetecilik yaptığı ileri sürülen Tahir Sarıkaya, hakkında başlatılan soruşturma kapsamında tutuklandı. Sarıkaya, aynı zamanda Gökçek Ailesi’ne ait olduğu öne sürülen Beyaz TV’nin programcılarından.

Kamuoyuna yansıyan bilgiye göre Sarıkaya, jandarmadaki sorgusunda 74 sayfalık ifade verdi. Fakat bu ifadenin sadece “o gün için gereken” belirli bölümü kamuoyuna yansıdı. Nedense ifadesi, benzer ifadeler gibi çarşaf çarşaf yayınlanmadı. Demek ki henüz ifadeyle ilgili işler tam olarak tamamlanmadı, devam ediyor.

Bu satırların yazarının da aralarında bulunduğu gazeteciler, “haber” amacıyla Sarıkaya’nın ifadesinin peşinde. Ancak bizzat ifadede isimlerinin geçip geçmediğini merak eden kimileri de bu ifadenin tam metninin peşinde! Bunu bir tarafa koyalım.

Bu ifade savcılık dosyasında yer alırken, Sarıkaya’nın yakın çevresindeki isimlerden Cem Küçük’le ilgili bu kez şantaj, fuhuş ve kara para iddiası kamuoyuna yansıdı.

Peşinden, Sarıkaya’nın “halkla ilişkiler” çalışması yürüttüğü ve silah sanayi sektöründe iş insanı olduğu ifade edilen Serdar Özyurt ile ilgili yakalama kararı verildi. Özyurt’la birlikte gözaltı kararı verilenlerden birisi de Sarıkaya’nın en yakınındaki isimlerden İsmail Çanak.

Yeri gelmişken, aldığım bilgiye göre; firari konumundaki Çanak, adliyeye teslim oldu, iki gün gözaltında kaldı, ifadesini verdi ve serbest kaldı. İtirafçı olduğu iddiası var Çanak hakkında. Büyüteç’i kaleme aldığım dün öğle saatlerinde, Serdar Özyurt’un da İstanbul’da adliyeye teslim olacağı bilgisi vardı.

Bir parantez açayım; Serdar Özyurt, hakkında yakalama kararı çıkartıldığı gün Ankara’daydı. Kardeşi İhsan Özyurt’la öğle yemeğinde cağ kebabı yerken İstanbul’dan arayan çocuğunun haber vermesiyle süreci öğrendi. Öğrendikten sonra da kayıplara karıştı. Telefonlarını bıraktı ve adeta buharlaştı.

Böylesi önemli bir soruşturmada adı geçen “önemli” bir isim, 26 Ağustos’tan bu yana firar.

Oysa İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin talimatı var: “Vatandaşımıza korku salmaya çalışan suç şebekeleri, hak ettikleri muameleyi mutlaka görecek. Devletimizin gücünü sınamaya kalkan alçakları yakaladığımızda, ters kelepçe uygulayıp yere yatıracağız ve burunlarını sürteceğiz. Hiçbir karanlık yapı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kudretinden ve adaletinden kaçamaz.”

Çanak, aynı zamanda Sezgin Baran Korkmaz’ın da yakın adamı. Her ne kadar Serdar Özyurt’un kardeşi İhsan Özyurt’un geçen aralıkta gözaltına alındığı dönemde şirketlerin bir bölümünü geçici olarak üzerine alıp sonradan devretse de aslen Sezgin Baran Korkmaz’ın adamı olduğu belirtiliyor. Korkmaz’la Çanak’ı tanıştıran isim; Tahir Sarıkaya.

Sarıkaya, sonrasında Çanak’ı, ticari faaliyetleriyle ilgili hakkında soru işaretleri bulunan Serdar Özyurt’la tanıştırdı. Çanak, Korkmaz’ın sosyal medya hesaplarını yönetirken diğer yandan da Sarıkaya ile birlikte Özyurt’u “İstanbul ve Ankara’da çoğunluğu iktidara yakın isimlerden oluşan” gazetecilerle tanıştırdı.

Sarıkaya aynı zamanda yine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen ve AKP ile MHP arasında “hafif” gerginliğe neden olan savunma sanayi firması Assan’ın merkezinde yer aldığı soruşturmanın halen tutuklu sanığı Avukat Cem Duman’la da bağlantılı.

Sarıkaya ve Çanak’ın yakın çevresinden edindiğim bilgiye göre; ilerleyen süreçte Sarıkaya ile Çanak, Sezgin Baran Korkmaz’ın sahip olduğu ve yakın geçmişte bazı siyasi skandalların içinde yer alan Bodrum’daki Paramount Otel’in yarı hissesinin, aynı zamanda otelcilik yapan Serdar Özyurt’a satılması amacıyla Korkmaz ve Özyurt’u “uzaktan erişimle” buluşturdu.

Otelin yüzde 50 hissesine biçilen değer 40 milyon dolardı.

Görüşme sürecinin yürütüldüğü tarih 2025’in mart ve nisan aylarıydı!

Türkiye’nin halen Interpol’ün kırmızı bülteniyle aradığı firari iş insanı Sezgin Baran Korkmaz’a ait otelin yüzde 50’sinin Özyurt’a satışının cezbedici noktası, otelin işletme hakkının 2029’a kadar devam etmesiydi.

İddiaya göre, Sarıkaya ile Çanak, devletin söz konusu işletme hakkını uzatacağı yönünde Özyurt’a telkinde bulundu!

Özyurt, otelin işletme hakkının yüzde 50’sini alma fikrini değerlendirirlerken, Sarıkaya ile Çanak, Özyurt’u Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda üst düzey bir isme götürüp “devletin işletme hakkını uzatma” konusunu görüşmesini sağladılar. Öğrendiğime göre; Özyurt, bu görüşmeden olumlu izlenimle ayrıldı.

Buna rağmen Paramount Otel’in işletme hakkının yüzde 50’sinin satışı nedense gerçekleşmedi.

Bunu da bir tarafa koyalım.

KTB’deki dikkat çeken görev değişimi

Resmî Gazete’nin dünkü sayısına bakanlar, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın imzaladığı bazı yeni atamalara tanık oldu.

Atamalar arasında, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK) ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda (KTB) bakan yardımcılığına yapılan yeni görevlendirmeler vardı.

AKP döneminin “altın çocukları”ndan Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Batuhan Mumcu görevinden alındı. Mumcu, BTK Yönetim Kurulu’na üye yapıldı.

Tenzil-i rütbe mi dersiniz, yoksa terfi mi? Bilemiyorum, ancak bilinen gerçek Mumcu’nun Bakan Yardımcılığı’ndan alındığı. Baktım, atamanın gerçekleşmesinden hemen sonra Mumcu’nun adı KTB resmî internet sitesinden silinmişti.

Kültür ve Turizm Bakan Yardımcılığı görevinden alınan Batuhan Mumcu, Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurulu Üyeliğine atandı

İddia; Mumcu ile görüşüldü

Şimdi kenara koyduğumuz bilgi zincirini birleştirelim.

Tahir Sarıkaya ve İsmail Çanak’ın, Serdar Özyurt’u görüştürdükleri isim, Ankara kulislerine düşen iddiaya göre, eski Kültür ve Turizm Bakan Yardımcısı Batuhan Mumcu’ydu.

Mumcu, kendi ifadesine göre beş yıl aynı bakanlıkta özel kalem müdürlüğü, peşinden üç yıl bakan yardımcılığını yürüttü. Özel kalem müdürlüğünden başlayıp bakan yardımcılığına uzanan bir kariyer dikkat çekici haliyle. Yerine atanan isim ise, Mumcu’ya göre daha akademik ve bürokratik kariyere sahip olduğu anlaşılan eski İstanbul Turizm İl Müdürü Coşkun Yılmaz.

Mumcu, yeni atamasından sonra X’teki paylaşımında Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Ersoy’a teşekkür etti. Mumcu’nun bürokrasideki rüzgârı hafiften yavaşlamaya başladı anlaşılan.

Mumcu’nun görevden alınmasında söz konusu iddianın payının olup olmadığı yakın zamanda, daha doğrusu Sarıkaya’nın iddianamesi hazırlanınca ortaya çıkacak. Beklemekte fayda var.

“Ankara kulisleri”

Yakın zamana kadar “Ankara kulisleri” denildiğinde öncelikle siyaset ve ekonomi, peşinden de diplomasi akla gelirdi.

Fakat son dönemde Ankara kulisi tanımının arkasında çoğunlukla, hatta neredeyse tamamına yakınında “kriminal işler” kendisini göstermeye başladı.

Siyaset, kriminal işlerin gölgesinde kaldı. Odak merkezini, yargının yürüttüğü suç soruşturmaları oluşturuyor artık.

ÖSYM’ye DDK incelemesi yapılamaz mı?

Söz Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın dünkü atamalarından açılmışken, çok sayıda yurttaşın beklentisini aktarayım.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, dünkü atamalarından devletin en temel kurumları arasındaki Bilgi Teknolojileri ve İletişim Başkanlığı’nın (BTK) yönetimini bir kişi hariç değiştirdi.

Değişim çerçevesinde BTK Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Abdullah Karagözoğlu, İkinci Başkan Selamettin Ermiş, üyeler Nurettin Şar ve Hüsnü Kılınç’ı görevden aldı. Sadece eski kuruldan üye Mehmet Koçyiğit kaldı.

Yeni atamalar çerçevesinde, başkanlığa eski yönetimden kalan üye Mehmet Koçyiğit atandı. Dört üye ise, KTB Bakan Yardımcısı Batuhan Mumcu, DHMİ Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü Enes Çakmak, Celalettin Dinçer ve Liman Peker oldu.

BTK’nın ünlü “sahte e – imza” skandallarının merkezinde olan kurum olduğunu sanırım hatırlatmama gerek yok. Suç örgütlerinin BTK’nın verilerini kullanarak isteyenlere para karşılığında sahte imza sattıklarıyla ilgili davalar Ankara Adliyesi’nde görülüyor.

Kurumla ilgili iddialar ayyuka çıkınca Cumhurbaşkanlığı bünyesindeki Devlet Denetleme Kurulu (DDK), devreye sokuldu. DDK müfettişleri, BTK’da uzun süren araştırma ve inceleme yürüttü.

Bu konuyu şundan dolayı yazdım; geçen hafta ÖSYM’nin yine bir sınav skandalı patladı. YKS’deki soru iptali skandalının dumanı tüterken geçen hafta Millî Eğitim Bakanlığı’nın Akademiye Giriş Sınavı (AGS)’de soruların hatalı puanlandığı ortaya çıktı.

ÖSYM’de bu işler sıkça yaşanıyor. Sınava giren adayların canı yanıyor. Ama ÖSYM yönetimi pek oralı değil. Umursamıyor.

Oysa ÖSYM’nin sınavlarına deyim yerindeyse dünya kadar aday giriyor. Ter döküp geleceklerini planlamaya çalışıyorlar. Fakat her sene mutlaka bir sınav skandalı patlıyor.

Sonrasında neler oluyor kimse bilmiyor!

ÖSYM yönetimi iktidar için muteber kişilikler, anlaşılıyor. BTK yönetimi de öyleydi. Ama operasyon yapıldı yönetime.

BTK’da yeni dönemin yolunu açan DDK denetimi, ÖSYM’de de yapılsa ne olur?

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, bu konuda talimat verse, doğrudan Cumhurbaşkanlığı’na bağlı ÖSYM iyice bir elden geçirilse nasıl olur?

Belki ÖSYM’de de bir kan değişimine ihtiyaç var!

/././

Adli tatil bitti ama dikkat: Dava açma süreniz 7 Eylül’den önce bitebilir -Murat Batı-

Yeni adli yıl bugün başladı; hayırlı olsun. Ancak adli tatilden kaynaklanan ek süre, dava açma süresinin son günü 20 Temmuz-31 Ağustos arasına rastlayanlar bakımından 7 Eylül’e kadar devam ediyor. Fakat bu tarihi herkes için geçerli ortak bir son gün olarak görmemek gerekiyor. Son gün adli tatile rastlamışsa 7 Eylül; 1 Eylül veya sonrasına rastlamışsa kural olarak kendi tarihidir.


Bugün 1 Eylül. Adli tatil sona erdi ve yeni adli yıl başladı. Yeni adli yılın başta yargı mensupları, avukatlar ve tüm hukuk camiası olmak üzere herkes için hayırlı olmasını; adaletin güçlendiği bir yıl olmasını diliyorum.

Ancak vergi yargısında dava açma süreleri bakımından adli tatilin etkisi bazı mükellefler için 7 Eylül’e kadar devam ediyor.

Burada dikkat edilmesi gereken önemli bir ayrım var: 7 Eylül, herkes için dava açma süresinin son günü değil.

2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 8’inci maddesinin üçüncü fıkrasına göre, Kanun’da yazılı sürelerin bitmesi çalışmaya ara verme (adli tatil) zamanına rastlarsa bu süreler, ara vermenin sona erdiği günü izleyen tarihten itibaren yedi gün uzamış sayılır.

Buna göre dava açma süresinin son günü 20 Temmuz-31 Ağustos arasındaki adli tatil dönemine rastlayanlar, davalarını 7 Eylül 2026 Pazartesi günü sonuna kadar açabilirler.

Ancak dava açma süresinin son günü 1 Eylül veya sonrasına rastlıyorsa bu yedi günlük uzama uygulanmaz. Başka bir ifadeyle, dava açma süresinin son günü 1 Eylül veya sonrasındaki bir güne denk geliyorsa, adli tatil nedeniyle 7 Eylül’e kadar uzamaz; hangi gün sona eriyorsa kural olarak o gün biter.

Bu hususu iki örnekle açıklayalım

Bir vergi/ceza ihbarnamesine karşı 30 günlük dava açma süresinin normal şartlarda 28 Ağustos’ta sona erdiğini düşünelim. Son gün adli tatil dönemine rastladığı için yükümlü davasını 7 Eylül’e kadar açabilir.

Buna karşılık aynı sürenin son günü 3 Eylül ise durum farklıdır. 3 Eylül adli tatil döneminin dışında kaldığından herhangi bir uzama söz konusu olmaz ve dava açma süresi 3 Eylül’de sona erer.

Dolayısıyla;

Son gün 28 Ağustos ise → 7 Eylül’e kadar dava açılabilir.

Son gün 3 Eylül ise → dava 3 Eylül’e kadar açılmalıdır.

Aradaki farkın nedeni oldukça basit: Adli tatil, dava açma sürelerini durdurmaz. Süreler 20 Temmuz-31 Ağustos arasında da işlemeye devam eder. Kanun yalnızca sürenin son gününün adli tatile rastlaması hâlinde yedi günlük ek süre tanımaktadır.

Bu nedenle bir vergi/ceza ihbarnamesinin adli tatil döneminde tebliğ edilmiş olması da tek başına dava açma süresinin 7 Eylül’e uzadığı anlamına gelmez. Önemli olan tebliğin hangi tarihte yapıldığı değil, bu tarihe göre hesaplanan dava açma süresinin son gününün hangi tarihe denk geldiğidir.

Örneğin; 4 Ağustos 2026 tarihinde tebliğ edilen bir vergi/ceza ihbarnamesine karşı 30 günlük dava açma süresinin son günü 3 Eylül Perşembe günüdür. Bu tarih 20 Temmuz-31 Ağustos arasındaki adli tatil dönemine rastlamadığından, dava açma süresi 7 Eylül’e uzamaz; 3 Eylül’de sona erer.

1-7 Eylül arasına özellikle dikkat

Dava açma süresinin son günü adli tatile rastlayanların süreleri 7 Eylül’e kadar devam ederken, normal dava açma süresi 1, 2, 3 veya 4 Eylül’de sona erenlerin süreleri kendi tarihlerinde bitecektir.

Ancak 5 ve 6 Eylül 2026 tarihlerinin hafta sonuna rastlaması nedeniyle, dava açma süresinin son günü bu tarihlerden birine denk gelirse süre 7 Eylül Pazartesi gününe uzayacaktır. Buradaki uzamanın nedeni ise adli tatil değil, sürenin son gününün tatil gününe rastlamasıdır.

Dolayısıyla 7 Eylül 2026, bazıları için adli tatil nedeniyle, bazıları için ise son günün hafta sonuna rastlaması nedeniyle dava açma süresinin son günü olacaktır.

Bu nedenle “adli tatil nedeniyle 7 Eylül’e kadar sürem var” düşüncesiyle hareket etmek hak kaybına neden olabilir.

Özellikle vergi/ceza ihbarnamesi, ödeme emri ve diğer idari işlemlere karşı dava açacakların öncelikle normal dava açma süresinin son gününü hesaplamaları gerekir.

Son gün 20 Temmuz-31 Ağustos arasına denk geliyorsa süre 7 Eylül’e kadar uzar.

Son gün 1 Eylül veya sonrasına denk geliyorsa adli tatil nedeniyle herhangi bir ek süre söz konusu değildir. Ancak son günün hafta sonu veya başka bir tatil gününe rastlaması hâlinde, süre hesabında buna ilişkin genel kurallar ayrıca dikkate alınmalıdır.

Danıştay ve Anayasa Mahkemesi bakımından durum nedir?

Danıştay’da da adli tatil 31 Ağustos itibarıyla sona erdi ve 1 Eylül itibarıyla yeni adli yıl başladı. Danıştay’ın çalışmaya ara vermesi, 2575 sayılı Danıştay Kanunu’nun 86’ncı maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre Danıştay daireleri de her yıl 20 Temmuz-31 Ağustos tarihleri arasında çalışmaya ara verir.

Dolayısıyla yukarıda anlattığımız süre uzaması Danıştay bakımından da geçerlidir. 2575 sayılı Kanun’un 87’nci maddesinde sayılan istisnalar dışında, sürenin son günü çalışmaya ara verme dönemine rastlamışsa süre 7 Eylül’e kadar uzamış sayılır. Buna karşılık sürenin son günü 1 Eylül veya sonrasına denk geliyorsa, sırf adli tatil nedeniyle 7 Eylül’e kadar bir uzama söz konusu olmaz.

Anayasa Mahkemesi bakımından ise durum farklıdır. Anayasa Mahkemesi’nde adli tatil uygulaması bulunmadığından, bireysel başvuru süreleri bakımından da adli tatile bağlı bir uzama söz konusu değildir. Dolayısıyla yukarıda sözünü ettiğimiz 7 Eylül’e kadar uzama kuralı Anayasa Mahkemesi’ne yapılacak bireysel başvurular için geçerli değildir.

Ezcümle

Yeni adli yıl bugün başladı; hayırlı olsun. Ancak adli tatilden kaynaklanan ek süre, dava açma süresinin son günü 20 Temmuz-31 Ağustos arasına rastlayanlar bakımından 7 Eylül’e kadar devam ediyor.

Fakat bu tarihi herkes için geçerli ortak bir son gün olarak görmemek gerekiyor.

Son gün adli tatile rastlamışsa 7 Eylül; 1 Eylül veya sonrasına rastlamışsa kural olarak kendi tarihidir.

/././

Usta tiyatrocu Ferhan Şensoy vefatının 5. yılında unutulmadı: Çocuklarından duygusal paylaşımlar -Cumhuriyet-

Türk tiyatrosunun usta ismi Ferhan Şensoy, aramızdan ayrılışının 5. yılında ailesi ve sevenleri tarafından özlemle anıldı. Usta sanatçının çocukları Derya Şensoy, Müjgan Ferhan Şensoy ve Mert Baykal, sosyal medya hesaplarından yaptıkları paylaşımlarla babalarına olan özlemlerini dile getirdi.

Türk tiyatrosunun ve edebiyatının duayen isimlerinden usta sanatçı Ferhan Şensoy, 2021 yılında tedavi gördüğü hastanede hayatını kaybetmişti. Vefatıyla sanat dünyasını ve sevenlerini yasa boğan usta oyuncu, aramızdan ayrılışının 5. yıl dönümünde ailesi tarafından duygusal mesajlarla anıldı.

Ferhan Şensoy'un çocukları Derya Şensoy, Müjgan Ferhan Şensoy, Mert Baykal ve eski eşi Derya Baykal, sosyal medya hesaplarında yaptıkları paylaşımlarla usta sanatçıya olan özlemlerini ifade etti.

"BUGÜN 5 YIL OLDU BABACIM"

Derya Şensoy, babasının kucağında yer aldığı bir çocukluk fotoğrafını paylaşarak, "Bugün 5 yıl oldu babacım, zaman bazen duruyor, bazen de çok hızlı geçiyor… Seni çok özledim..." ifadelerini kullandı.

Image

Müjgan Ferhan Şensoy ise yıllar öncesine ait baba-kız karesini "Bugün tam 5 yıl babacım... 5 gün sonra Pera 5 oluyor…" notuyla takipçileriyle paylaştı.

Image

"HEM DÜN GİBİ HEM BİR ÖMÜR GİBİ"

Mert Baykal da Ferhan Şensoy ile çekilen fotoğrafının altına şu notu düştü:

"Özlemle baba… Hem dün gibi hem bir ömür gibi… Yunan’da Yunanca ‘beni yak’ çalıyor, pes bir erkek korosu acı acı nakarata giriyor, ne diyorlar hiç bilmiyoruz… Bir kadeh de senin için koyuyoruz Berna’yla… Özlüyoruz, sağlığına demek çok salakça geliyor, susuyoruz… Uzaklara bakıyoruz; sofitaya…"

Image

Öte yandan usta sanatçının eski eşi Derya Baykal da sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla Ferhan Şensoy'u "Saygı ve rahmetle" sözleriyle andı.

Cumhuriyet

soL "Köşebaşı + Gündem" -1 Eylül 2026 -


İlk uçuş, ilk eylem: Deniz Gezmiş ve yoldaşlarını kurtarmak için gökyüzüne çıkan devrimci -Özkan Öztaş-

Denizlerin idamını engellemek amacıyla 3 Mayıs 1972 günü Ankara-İstanbul uçağını Sofya'ya kaçıranlar arasında yer alan Mehmet Yılmaz, o tarihi anları yıllar sonra soL Haber'e anlattı. Ölümü göze alarak yola çıkan devrimciler, hedefine ulaşamayan bu son eylemin derin hüznünü yıllar sonra dahi üzerlerinde taşıyorlar.

Takvimler 3 Mayıs 1972'yi gösterdiğinde Ankara-İstanbul seferini yapacak Boğaziçi adlı yolcu uçağı, sıradan bir uçuşa sahne olmayacaktı. Ancak henüz yolcular bunu bilmiyordu...

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın idam kararına karşı etkili bir eylem yapıp idamları engellemek isteyen dört devrimci, uçağı kaçırarak güçlü bir kamuoyu oluşturmak istedi.

Eylemi gerçekleştirenler Sefer Şimşek, Aynullah Akça, Mehmet Yılmaz ve Yaşar Aydın isimli dört gençti.

Eylemciler arasındaki Mehmet Yılmaz henüz 18 yaşındaydı.

Hayatında daha önce hiç uçağa binmemişti.

On sekiz yaşında idamları durdurma iddiasıyla uçağa binen dört isimden biriydi Mehmet Yılmaz.


Kırşehir'in bozkırından gökyüzünün maviliğine

Elinde tuttuğu ince belli çay bardağını sıkıca kavrayan Yılmaz'ın gözleri o günleri anlatırken parlıyor. 

"Ucunda en fazla ölüm vardı. Ne olacak! Ama başarırsak Denizleri kurtarabilirdik." diyor. "Beni devrimcileştiren şey yoksulluk oldu. Kendi köyümde ekmek dahi bulamayan insanlar, Kırşehir'de yokluk içinde okumaya gelen öğrenciler. Ben de onlardan biriydim işte. Bir yanda kuru ekmek için çalışan işçiler ve köylüler, diğer yanda gününü gün eden zenginler."

Mehmet Yılmaz devrimci mücadelenin parçası oluşunu bu sözlerle anlatıyor. "Bu böyle gitmez" demiş kısacası.

Eşitsizliğin sebebini düşünmüş ve bu düşünceler onu sorunu çözmeye itmiş. Devrimci mücadelenin içine atılmış sonra da. Yüzüne baktığı yoksul insanlar için bunu bir vazife bilmiş.

O dönemler her taşralı devrimci öğrencide olduğu gibi Mehmet Yılmaz'ın da yolu Ankara'dan geçmiş.

Lise ikinci sınıfta siyasallaşan Mehmet Yılmaz'ın serüveni, Ankara'da o dönemler Maltepe Mimarlık Mühendislik Fakültesi olarak faaliyet gösteren ve sonraki yıllarda Gazi Üniversitesine bağlanacak olan okulda başlıyor.

"Yurtlar, okullar fıkır fıkırdı. Her yerde tartışmalar, ülkenin nereye gideceğine dair sohbetler, kitaplar, dergiler, gazeteler vardı. Biz de okulda ve yurtlarda tartışıyor, okuyor, kendimizi geliştiriyor ve memlekete dair sohbet ediyorduk" diyor Yılmaz.

Üniversitede Deniz Gezmişlerin etkisi ve sosyalist mücadelenin yükselişi, Mehmet Yılmaz'ın da bu kavganın içinde yer edinmesini sağlamış.

Deniz Gezmişlerin yakalanması ve akabinde yargılanma süreciyle birlikte idam cezasına çarptırılmaları dönemin gençliğinde derin bir etki yaratıyor. 

Bunun üzerine Mehmet Yılmaz da üç arkadaşı ile kafa kafaya veriyor...

Yılmaz eylem kararı aldıkları o anı şu sözlerle anlatıyor: "Sefer Şimşek, Aynullah Akça ve Yaşar Aydın ile bir araya geldik. Bir evdeydik. Oturduk konuştuk, nasıl yaparız, nasıl ederiz diye. Kafaya koyduk. Uçak kaçırma eylemi yapacaktık. Bunun ses getireceğini, idamları engelleyeceğini, Türkiye kamuoyunda etki yaratacağını ve dönemin iktidar yetkililerinin Denizleri idam etmek konusunda tereddüt edeceğini düşündük."

Ve yavaştan planlar hayata geçirilmeye başlanır.

Defalarca aynı uçuşu tekrar ettik

Mehmet Yılmaz, Ankara-İstanbul uçuşu için defalarca aynı yolculuğu tekrar ettiklerini, giriş çıkış noktalarına ve uçağa binişlere dair provalar yapıldığını anlatıyor. Elindeki çay bardağına bakıp biraz nefes alıp ve anlatmaya devam ediyor: "Şimdi tabii her ayrıntıyı anlatmam doğru olmaz. Ama Yaşar'ın benim bildiğim üç, belki daha fazla bu uçuşu tekrar ettiğini biliyorum. Sefer de havalimanını defalarca kolaçan etti. Ben daha önce hiç uçağa binmemiştim. O gün kararlaştırdığımız saatte evden çıktık, farklı noktalardan geçtik havalimanına. Üzerimizde el bombaları ve silahlar. Tabii o zamanlar böyle güvenlik önlemleri yok, yine her tarafta polis falan var ama şüphelilere bakıyorlardı daha çok."

Yaptıkları provalar ve hazırlıklar başarıya ulaşınca geriye uçağa binmek kalıyor. 

Uçağa binip yerlerine oturan eylemciler derin bir nefes aldıktan sonra uçağın kalkmasını beklemeye başlıyorlar.

'Ölümü göze almıştık, o yüzden de pek heyecanımız yoktu'

Bunu ilk duyunca kulağa tuhaf geliyor doğal olarak. Mehmet Yılmaz'a "Peki hiç dikkat çekmediniz mi, hiç mi heyecanlanmadınız?" diye sorduğumda şu yanıtı veriyor: "Yakalanırsak öldürülürdük. Oracıkta vururlardı hepimizi. Bunu biliyorduk, o yüzden de pek heyecanlanmadık."

O anı yeniden düşünürken şu sözlerle devam ediyor: "Tek hedefimiz Denizlerin idamını engellemekti. Kendimizi, sonrasında ne oluruz, cezaevinde mi yatarız yoksa orada hedef olur vurulur muyuz diye pek düşünmedik."

O günlerde ellerindeki tek örnek Leyla Halid'in kaçırdığı uçaktı. Tel Aviv uçuşunu yapan uçağı kaçıran Leyla Halid ilk uçak kaçırma eylemini gerçekleştirmişti. Tel Aviv semalarından Filistin'e uçağı çeviren Halid, çocukluğunun geçtiği yerleri Filistin semalarında ışıltılar içinde izlemişti gökyüzünde. 

Mehmet Yılmaz ve üç arkadaşının elindeki tek örnek de bu eylemdi.

Uçak havalandıktan sonra derin bir nefes alan eylemciler sonrasında harekete geçecekleri zamanı kollamaya başlamışlar. En etkili anın İstanbul'a inişe geçmeden önceki an olduğunu kararlaştırdıkları için biraz sürenin geçmesine ihtiyaçları var. Diğer yolcular gibi yollarına devam etmişler. Ve sonra da eylemin saati gelip çatmış.


'Dikkat dikkat, bu bir eylemdir. Denizlerin idamını engellemek için uçağa el koyuyoruz'

Uçakta çocuklar, kadınlar, yaşlılar, herkes vardı. Mehmet Yılmaz arada birkaç boş koltuğun da olduğunu söyledi ve gülümsedi.

 "Tesadüf işte, haberimiz yoktu tabii. Uçakta İsmet İnönü'nün oğlu da varmış o uçuş sırasında."

Ayağa kalkan eylemciler uçağa seslenmiş: "Dikkat dikkat. Bu bir eylemdir, Denizlerin idamını engellemek için uçağa el koyuyoruz. Kimse canından endişe etmesin. Sizlerle bir derdimiz, kastımız yok. Rahatça yolculuğunuza devam edebilirsiniz."

Tam o sırada eylemcilerden birinin kokpite geçtiğini ve pilotu rehin aldığını ifade eden Mehmet Yılmaz, "Hedefimiz belliydi, rotayı değiştireceğiz ve Denizlerin idamını engellemek için müzakere yapacağız" diye anlatyor o anları.

Yolcuların hali ahvali nasıldı diye sorulduğunda biraz düşünüp ve yanıtlamaya devam etti: "Korktular haliyle. Çocuklar, kadınlar, yaşlılar, normal bir uçuş işte. Ama biz 'Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu adına uçağa el koyuyoruz' deyince birçoğunun yüzündeki ifadeyi hatırlıyorum. 'Devrimci bunlar, bunlar halka zarar vermez' bakışıydı o. Onlarla bir derdimizin, kastımızın olmadığını onlar da biliyordu. Onlara kast edilecek bir durum yaşansaydı kendimizi gözden çıkarırdık. Hiçbir an, hiçbir biçimde yolcuları canlı kalkan yapmak, rehin almak gibi bir durumumuz da olmadı düşüncemiz de."

'Sofya'ya iniyoruz'

Mehmet Yılmaz, daha önce kararlaştırdıkları üzere uçağın İstanbul yerine Sofya'ya indirilmesi talimatını verdiklerini ifade ediyor "Pilot sakindi. Uçağı Sofya'ya doğru çevirdi. Sofya'yı daha önce düşünmüştük zira Bulgaristan o dönemler sosyalistti ve sosyalist bir ülkede yargılanmak istiyorduk eğer bir şey olacaksa."

Bulgaristan'a indikten sonra yetkililerle iletişime geçen eylemciler, daha sonra adli süreçlerin takibinde gözetim altına alınmışlar. "Hiçbir yolcuya zarar vermedik. Kimseyi tehdit de etmedik. Yolcuları rehin de almadık. Zaten onlarla bir derdimiz de yoktu. Yetkililere uçak kaçırma eylemimizin sebebini, Denizlerin idam kararını aktardık. O dönemler zor dönemlerdi işte, Nihat Erim hükümeti vardı. Bulgaristan'dan hükümete bir mesaj yollamak istemiştik."

Sonrası nasıldı? Sonrasını uzaklara bakarak anlattı Mehmet Yılmaz.

"Baskı gördüğümüzü söyleyemem. Bulgaristan'da bir tür konuk gibi ağırlandık. Bugün bakınca ev hapsi dedikleri şeydi. Bahçesi olan bir evde kalıyorduk. Yaptığımız eylem yalnızca iki gün geciktirmişti Denizlerin idamını. Sonra televizyonları açınca kalakaldık."

Bugün olsa yine yaparım elbette

Mehmet Yılmaz'ın sade, mütevazı yaşamı ve tavırları dikkat çekti söyleşimizin her anında. Türkiye'nin ilk uçak kaçırma eylemini yapmış, yirmi yıl kadar Türkiye'ye girememiş olan Yılmaz, ilk kez 1993'te tekrar gelebilmiş Kırşehir'e. 

Bugün, eylemden elli dört yıl sonra geriye dönüp baktığında ise en ufak bir pişmanlık duymadığını ifade ediyor. "Pişmanlığım var elbette. Ama eylemden dolayı değil. Denizlerin idamını engelleyemediğimiz içindir. Keşke daha etkili, daha başka bir şey yapmak aklımıza gelse, başarma şansımız olsaydı." 

Ne anılarını pazarlamak ne de yaptıklarından pişmanlık duymak geçmişti akıllarından.

"Bugün olsa yine yapar mıydın?" diye sorulduğunda, "Şimdiki aklımla daha farklı şeyler yapardım belki ama o gün, o durum ve o şartlarda hiç tereddüt etmezdim. Yine olsa yine yapardım" diyor.

Bulgaristan'da bir televizyon ekranında idam haberlerini görünce yaşadıkları duyguyu anlatırken gözleri dolan Yılmaz, "Gidemiyorum mezarlarına hâlâ. Yalan yok, bir kere gittim. Ama çok duramadım" diyor.

Söyleşi yaparken bir gözü sürekli saate dalan Mehmet Yılmaz, "Bu akşam uçağım var. Almanya'ya gideceğim." diyor ve gülümsüyor. 

"Yine Esenboğa'dan" diye ekliyor muzipçe.

"Kaçırır mısın peki?" diye sorulunca da kahkaha atıyor. "Yok, artık yaşım ilerledi. Artık uçak kaçırınca sadece biletim yanıyor." 

Yüzünde bahtiyarlık ve hedefe ulaşsa da başarıya ulaşamayan bir eylemin, Denizleri kaybetmenin hüznü var.

"Azrail'i atlatırsam bu sene de, seneye Karşıyaka'da Denizlerin mezarında buluşalım, olur mu?" diyor. Sözleşerek vedalaşıyoruz.

/././

İpi çekilen Melih Gökçek ve esas gerçekler: Bunları unuttuk mu? 

AKP belli ki Melih Gökçek’in ipini çekmiş, ya da daha doğru bir ifadeyle AKP içerisindeki birileri… Bunun sonucu ne olacak, Gökçek “ben yanarsam herkesi yakarım” pozisyonuna geri dönüp yine kendini kurtarmayı başaracak mı belirsiz. soL, böylesi bir tabloda artık giderek unutulan esas gerçekleri, Gökçek gerçeklerini hatırlatıyor.

Bir süredir Melih Gökçek’e ilişkin ortaya çıkan son skandalları konuşuyoruz.

Almanya’da “yatırımlar” yapan oğlunu, “resmi” kayıtlarda görünen ve inkar ettiği gayrimenkullerini.

Görünen o ki, AKP’nin zaman zaman “içeriyi” de biçen ve bir “parlatma” ve “meşruiyet” kılıcına dönen yargı operasyonlarının son hedeflerinden birisi Gökçek olacak.

Gökçek neden hedefte?

Can Holding operasyonu, Mehmet Akif Ersoy, Rasim Ozan Kütahyalı, Cem Küçük, Tahir Sarıkaya, Süleymancılar ve Kuytulcular derken, Menzil dosyasından önce Gökçek dosyasının açılması olası hale gelmiş durumda.

Peki, neden?

AKP’nin yargı aparatının sadece muhaliflere karşı değil, son dönemde muhaliflerle dans eden ya da kendi yol haritasını uygulamaya çalışan iç unsurlara uzandığı çok fazla dosya gördük. Yani operasyonlar bir süredir sadece dışa doğru değil, aynı zamanda içe doğru da devam ediyor.

Bunun yanı sıra iktidarın en büyük sopalarından biri olan “yargı” aynı zamanda en büyük zayıf karınlarından birine dönüşmüş durumda. Bu alanda büyük bir meşruiyet kaybı yaşanıyor. Tam da bu nedenle bir süredir “faili meçhullerin” üzerine giden, tarikat yolsuzluklarını gündem eden, Cem Küçük, Rasim Ozan gibi isimleri tutuklayan bir yargı fotoğrafı sunulmaya çalışılıyor; yeni bir meşruiyet alanına sahip olma, yeni ve sağlam darbeler vurabilmek adına.

Bu iki uç arasında Gökçek’in tam olarak hangi noktadan vurulacağını kısa süre içinde göreceğiz.

Ancak söz konusu isim Gökçek olunca son dönemde ona dair gündeme gelen iddiaların buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu söylemek gerekiyor.

soL, böylesi bir tabloda artık giderek unutulan esas gerçekleri, Gökçek gerçeklerini hatırlatıyor.

Kimdir Melih Gökçek, işte budur…

"Dün bir Zaman Gazetesi ilavesini aldım. 'Ankara 'da seçime doğru' diye... 'Başkent'in yeni 'şehriemin'i kim olacak?' yazıyor. Altında CHP adayı Mansur Yavaş, MHP adayı Mevlüt Karakaya ve BBP adayı Remzi Çayır var. 20 yıldan beri benle içtikleri su ayrı gitmeyen bu kardeşlerime ben ne yaptım? Hangi kötülüğü yaptım? Hangi kötü sözü söyledim? Hangisinin kalbini kırdım? İnsan vicdan eder ya böyle bir şey var mı? İnsanların gözleri böyle nasıl kör olabiliyor? Hizmet hareketine ben yıllarca yardım ettim. Her türlü fedakârlığı yaptım. Onlar istemediler ben teklif ettim. Çok değerli, çok samimi insanlar var içinde. Hele tabanı pırıl pırıl insanlar. İki tane oğlum var iki oğlum da Samanyolu'ndan mezun. İki tane torunum var Samanyolu Okulları'nın versiyonu sayılan Atlantik Okulları'nda okuyorlar. Yani çocuklarımı hizmet hareketine emanet ettim. Evlatlarımı, torunlarımı onlara güvendiğim için emanet ettim.”

Ne kadar hüzün verici değil mi?

O da aldatılmış işte…

Ancak söz konusu isim Melih Gökçek ise “itiraflarının” altında dahi bir sopa olduğunu asla unutmamak gerekir: “Biz Başbakan'a gittik bu olayların benzerlerinin olacağını söyledik. Başbakan'ın bize söylediği söz şudur ‘Bunlar bizim kardeşlerimiz. Bir daha böyle düşünmeyin ve yanıma böyle gelmeyin’ dedi. Bu Başbakan'ı bu hale getirdiler. Bu başbakan bundan sorumlu değil. Eğer Başbakan bunlar hakkında ters düşünseydi kaç tane üniversite yerini bunlara verdi. Verir miydi?”

İşte kimdir Melih Gökçek sorusuna verilecek yanıt, tam olarak budur.

Kendi günahları ve suçlarına ortak olduğunu düşündüğü isimleri, son derece “samimi” şekilde, ince ince işlemesini bildi hep. 

Biraz da bu sayede şimdiye kadar "postu deldirmediği" söylendi...

Bunları unutacak mıyız?

Şimdilerde Gökçek’in oğlunun biriktirdiği servete ve tapulara dair çarpıcı veriler ortaya çıkıyor.

Hiçbiri önemsiz değil kuşkusuz ancak Gökçek bugünlerde ortaya çıkan “dosyalara” sığmayacak, sığamayacak kabarıklıkta bir sicile sahip.

AKP iktidarının başkenti yeniden dizaynı, Cumhuriyet'in izlerini tahrip etme operasyonu bizzat Gökçek eliyle yürütüldü.

O “dinazorlar” üzerinden alay edilen bir figür olmayı başardığı oranda, yani herkes cambaza baktığı sırada başkentin tüm ilerici hafızasını, kent tarihini yerle bir etti.

Bu yüzden Ulus’ta bir cami için tarihi İller Bankası binasını, üstelik de mahkeme kararı aksi yönde olmasına rağmen bir gece yarısı operasyonuyla yıktığında, muzaffer bir komutan gibi poz vermesini bilmişti.

Verdiği o poz, Gökçek’in yargılanması gereken asıl karelerden biri olarak hafızalara kazındı.

Ancak şimdi lafı bile edilmez oldu.

Oysa Gökçek dosyasının asıl konularından biri tam da budur.

Ankara’nın parsel parsel Cemaat’e, patronlara, tarikatlara peşkeş çekilmesinin nedenini neden uzakta arayalım ki?

O poz her şeyi anlatmıyor mu?

Atatürk Orman Çiftliği’nin dört bir yandan biçilmesi, parça parça yok edilmesi bu yüzden değil mi?

ODTÜ Ormanı bu yüzden yok edilmeye başlanmadı mı?

Gökçek, AOÇ ve ODTÜ Ormanı saldırısına aynen devam eden Mansur Yavaş’ı bu nedenle tebrik etmiyor mu?

Kent suçları, yolsuzluk iddiaları ve şaibeli ihaleler

Gökçek’in kendisine ve oğluna dair son dönemde ortaya çıkan dosyalar, yukarıda da işaret ettiğimiz üzere bir “ip çekme” operasyonunun habercisi gibi duruyor.

Ancak mesele gerçekten ortaya çıkan bu servetten ibaret değil.

Gelin size daha önce de gündeme gelen bazı Gökçek vukuatlarının dökümünü hatırlatalım, “bunları gerçekten unutacak mıyız?” diye sorarak:

10 milyar lirayı aşan usulsüzlük

CHP Ankara Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi Ertan Işık’ın açıklamaları gidelim önce. Gökçek döneminde yaşanan usulsüzlüklerle ilgili yaptıkları incelemeye ilişkin çarpıcı açıklamalarda bulunan Işık, “Uzmanların yaptığı kaba taslak hesaplardan, rantın 10 milyar lirayı geçtiği anlaşılıyor. Rant ve bu rantı elde edenlerin değişik bağlantıları var. Sağlıklı soruşturmalarla, bu kişilerin, tutunacak dalları yok” demişti, tablonun vehametini ortaya koymuştu.

17-25 Aralık sonrası Cemaat kanallarına reklam desteği

Cemaat bankasında küçük bir hesap açmanın bile Cemaat’e maddi destek olarak değerlendirilip tutuklama gerekçesi yapılmasına rağmen, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından “milat” olarak nitelendirilen 17-25 Aralık soruşturmasından 3 ay sonra, Gökçek tarafından cemaatin yayın organlarına reklam parası aktarıldığı ortaya çıkmıştı. Gökçek’in Ankapark reklamı için KHK ile kapatılan Samanyolu TV, Samanyolu Haber TV, Kanaltürk ve Bugün televizyonlarına 375 bin TL’lik reklam verdiği ortaya çıkmıştı.

15 Temmuz’un ardından dikkat çeken satış

Ankara Büyükşehir Belediyesi, Melih Gökçek’in belediye şirketi olan BELKA A.Ş. üzerinden “uçuş okulu kurmak” amacıyla piyasa değerinden yüksek fiyata aldığı 15 uçak ve 1 helikopter nedeniyle, BELKA A.Ş. Yönetim Kurulu üyelerine “görevi kötüye kullanmaktan” suç duyurusunda bulunulmuş, suç duyurusunda bulunulan isimler arasında Hüseyin Gülerce’nin kardeşi İbrahim Gülerce ve Adil Öksüz’ün akrabası Ömer Öksüz de yer almıştı. Gökçek’in “Seğmen Uçuş Okulu” projesi gerçekleşmeyince piyasa fiyatından yükseğe alınan uçaklar 17 bin 500 TL’ye Vizyon Havacılık’a satılmıştı. Satışın, 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından yapıldığı da tespit edilmişti.

İhaleye fesat karıştırma suçlaması

Ankara Büyükşehir Belediyesi Belbeton A.Ş.'nin özelleştirilmesine ilişkin ihaleye fesat karıştırmaktan dönemin Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında suç duyurusunda bulunulmuş, belediyenin teftiş raporunda 16 milyon 241 bin 345 dolar zararın Gökçek, encümenler, ilgili bürokratlar, onay mercileri ve Detay Bağımsız Denetim ve Danışmanlık AŞ’den tazmini için dosyanın hukuk müşavirliğine gönderileceği belirtilmişti.

Milyonlarca liralık inşaat usulsüzlükleri

Gökçek’e ilişkin usulsüzlük iddialarının başında inşaat işleri gelirken, bunlardan biri de geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkmıştı. Söğüt İnşaat'a satılan 90 bin metrekarelik alana emsal değişikliği ile 450 bin metrekarelik inşaat izni verildiği ortaya çıkmıştı. Büyütülen inşaat alanına Metromall AVM ve Metromall Konutları projesi yapılırken, söz konusu değişiklik satış öncesi gerçekleşseydi, belediyenin 100 milyon liradan fazla gelir elde edebileceği tespit edildi. Ankara Büyükşehir Belediyesi Fen İşleri Daire Başkanlığı’nın son yıllarda açtığı 8 ihalede toplamda 1,5 milyar dolardan fazla iş alan Söğüt İnşaat'ın, bizzat Melih Gökçek'e ait olduğu iddiaları gündeme geldi.

536 milyon lira borçlanma yetkisi aldı, parayı başka işlerde kullandı

Melih Gökçek’in, 'Tatlar Arıtma Tesisleri’nin yenilenmesi' gerekçesiyle Büyükşehir Belediye Meclisi’nden toplam 536 milyon TL borçlanma yetkisi aldığı ancak bu parayı başka işler için kullandığı ortaya çıkmıştı. Gökçek hakkında, “Görevi kötüye kullanma” gerekçesiyle suç duyurusunda bulunuldu.

Gökçek’in Hacı Bayram’a ilgisinin nedeni ortaya çıktı

Melih Gökçek ve ailesine yakın isimlere Hacı Bayram-ı Veli Camii ve çevresinde verilen yerler hakkında ABB Teftiş Kurulu aracılığı ile inceleme başlatılmıştı.

İnceleme sonrası ortaya çıkan bazı bilgiler şunlar olmuştu:

- Melih Gökçek’in eşi Nevin Gökçek’in Onursal Başkan olduğu SOS Vakfı’na Belediye iştiraki ANFA tarafından 10 yıllığına düşük kira bedelleri ile kiralanıp esnafa fahiş bedellerle kiralanan 3 adet iş yeri ve 1 adet lokanta,
- SOS Vakfı’nın 28-29 yıllığına kullanım hakkını aldığı köşkler ve muhtelif binalar,
- Cami çevresinde Gökçek ailesi ile ilişkisi bilinen, daha önce Belediye’den 100’ün üzerinde işletmeyi kiraladığı kamuoyuna yansıyan Korkutata ailesine tahsis edilen mezarlık alanının Mansur Yavaş döneminde Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından iptal edilmesi,
- Korkutata ailesine verilen 8.326.682 TL’lik, Hacı Bayram-ı Veli cami çevresi, sokak ve meydan düzenlenmesi, kentsel tasarım yapım işi,
- Aş evi olarak projelendirilen yerin bir kısmının ticari olarak kiralanarak menfaat sağlanması,
- Bu yerler ile ilgili olarak yapılan ihalelerde ciddi usulsüzlük emarelerine rastlanması.

Heykellere 342 milyon, kapılara 31 milyon lira

ABB Kent Estetiği Daire Başkanlığı’nın verileri ise Gökçek döneminde yapılan gereksiz harcamaların en çarpıcı örneklerini oluşturdu. Melih Gökçek döneminde Ankara’ya yapılan heykeller için 342 milyon TL, giriş kapıları için 31 milyon TL harcandı.

Arkadaşının boş arsası için 778 bin liralık usulsüzlük

Melih Gökçek’in 40 yıllık arkadaşı Refah Partisi eski milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan’ın boş arazisini ‘depo yapacağım’ diyerek Ankara Büyükşehir Belediyesi şirketi ANFA'ya kiralattığı, boş arsa kirası olarak Ceylan’a üç yıl için 778 bin 323 TL kira ödediği ortaya çıkmıştı.

576 milyon liralık usulsüzlük

Ankara Büyükşehir Belediyesi şirketi ANFA tarafından 2015 yılında 1,7 milyar TL’ye ihale edilen “Parklar, Refüjler, Yan Bantların Yeşil Alanları, Piknik Alanları, Rekreasyon Alanları, Mezarlıklar, Havuzlar ve Göletler ile Belediye’ye Ait Tesislerin Bitkisel, İnşaat, Tesisat, Elektrik, Bakım ve Onarım Hizmet Alımı” işine yönelik olarak Teftiş Kurulu soruşturması tamamlandı.

Soruşturma sonucunda Belediye’nin 576 milyon TL’lik zarara uğratıldığı gerekçesi ile Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunuldu.

Olmayan fabrikalar alındı, milyonlarca lira ödendi

Gökçek döneminde yapılan işlemleri araştıran belediye bünyesindeki komisyon dikkat çeken bilgiler paylaşmıştı. Belediyenin iştiraki olan Seğmen Su’daki fabrikalar hakkında düzenlenen rapor ve raporda yer alan görüntüler son derece dikkat çekiciydi. Buna göre, AFM isimli bir şirketin, düşük ücretlerle aldığı atıl ve kullanılmaz durumdaki fabrikalar sermaye artırımı yoluyla Belediye iştiraki Seğmen Su adına Belka A.Ş’ye satıldı. İncelemeler sonucu tespit edilen 48 milyon liralık zarar nedeniyle suç duyurusunda bulunuldu. Suç duyurusunda bulunulan isimler arasında o dönemde alımları yapan Belka A.Ş'd yöneticilik yapan Hüseyin Gülerce’nin kardeşi İbrahim Gülerce de yer aldı. Gülerce dışında listede yer alan bir diğer isim, 15 Temmuz firarilerinden Adil Öksüz’ün akrabası Ömer Öksüz oldu.

Belediye bütçesinden 'acil' alınan mobilyaları evine taşıttı

Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu, eski Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek'in görevden alınmadan 1 ay önce belediye bütçesinden "acil" olarak mobilya aldığını, mobilyaların Gökçek'in evine taşındığını yazmıştı. Böyle bir isimdi Gökçek.

27 milyonluk şirketi 9 milyona özelleştirdi, milyonlarca lira para aktardı

Melih Gökçek’in 2012 yılında 9 milyona özelleştirdiği BEL-YA şirketinin ederinin 26,7 milyon lira olduğu açığa çıktı. Özelleştirmeden sonra da şirkete belediye bütçesinden milyonlarca lira aktarıldığı ortaya çıktı.

Belediye parasıyla terapist

Gökçek dönemine ilişkin en çarpıcı bulgulardan biri, ABB iştiraki Anket A.Ş. üzerinden işe alınan Moldova uyruklu manuel terapist Ana. A’nın, şirkette değil, başkanlık konutunda görevlendirilmesi oldu. Başkanlık konutunda görevlendirilen terapiste maaşı tabii ki belediye kasasından ödendi.

Ankapark rezilliği

Tüm bunların yanı sıra Ankara halkının parasını Gökçek’in şovu için çöpe atmanın en sembolik başlığı Ankapark olmuştu. “Başkent’e yılda 10 milyon turist getirecek. Guinness Rekorlar kitabına gireceğiz” diyen Gökçek’in AOÇ arazisi üzerine yaptığı “park” kısa süre içinde bir “çöp yığını” halini almış, yaklaşık 800 milyon dolara mal olduğu söylenen parkın ihalesine girecek firma dahi bulunamamıştı. Parkı işleten firma ise harcanan bu devasa rakama rağmen son derece sembolik bir miktara ihaleyi alsa da işletemediği parkı işçilerin maaşlarını dahi ödemeden terk etmiş, park yıllarca gelen turistler yerine çalınan kablolar ve çürüyen oyuncaklarla gündem olmuştu. 

***

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -1 Eylül 2026 -

Google arama sonuçlarının kapısını yapay zekâ botlarına kapatırken, yayıncılar da etkileniyor -Füsun Sarp Nebil- Google'ın küçücük görün...