Devleti halka patron, halkı devlete işçi olan bir dünyada…-Mine Söğüt-
Yarın 1 Mayıs… Takvimdeki tek bir gün ama aslında bir ömür. Muhteşem bir bahar günü ama sanki karakışa girer gibi. Tüm bunlar insanın, devleti halka patron ve halkı da devlete işçi kıldığı şu dünyada rüyalara olan düşkünlüğünden ve gerçeklere olan kayıtsızlığı yüzünden böyle…
Günlerdir İstanbul’un mimli noktalarında polis güvenlik önlemleri alıyor ve her yıl olduğu gibi bu yıl da 1 Mayıs’ta sokakların “güvensiz” olacağı hissi yayılıyor.
Yarın şehirdeki yolları “güvenlik” bahanesiyle kapatacak olanlar, ortalığı “muhafızlarla” donatanlar, işçilerin, emekçilerin taleplerini yüksek sesle haykırmasından korkanlar bir bahar günü sokakları alenen güvensiz kılmaya hazırlanıyorlar.
O gün meydanlarda olma hakkını talep edenlerden değil o talebi geçersiz kılmak için şehrin merkezini hapishaneye çeviren zihniyetten ürkmenin gerektiğini anlayanların sayısı, bunu ısrarla anlamayanlardan hep daha az olduğu için, devamlı kendini gerçekleştiremeyen bir kehanete dönüşen 1 Mayıs sloganları yine havada bir müddet asılı kalacak ve sonra vahşi düzenin içinde bir kez daha buharlaşıp kaybolacaklar.
Şehrin merkez noktaları günler önceden polis tarafından ablukaya alındı.
Cuma günü emeğin ve gücün hikayesini meydanlarda haykırmak isteyenlerin yollarını iktidar yine barikatlarla kesmeye hazırlanıyor.
İnsanların diledikleri zaman, diledikleri yerde, diledikleri şekilde eylem yapma hakkı iştahla gasp etmeyi südürüyor.
Ölümüne çalışmakla ve hak ettiğini hiçbir zaman tam olarak alamamakla lanetlenmiş kalabalığın sesini bastırmaya uğraşıyor.
Sadece emeğinin karşılığını talep eden ve insanca bir yaşam düşleyenlerin üzerine tomalar, silahlı adamlar, zehirli gazlar ve korkunç bakışlar salmaya niyetleniyor.
Hakkın istenmeden gündeme gelmediği, istendiğinde de çoğu kez verilmediği bir emek dünyasının yüzlerce yıllık yükünü omuzlarında taşıyan 1 Mayıs, insanın kendi değeri başta olmak üzere tüm değerleri yozlaştırarak vardığı şu görece uygarlık noktasında, bir kez daha iktidar tarafından kriminalize edilerek gerçek bağlamından kopartılmaya hazırlanıyor.
İnsana değil sadece ekonomiye göre şekillenen iktidarlar kendi devamlılıklarına hizmet eden yasaları ve kuralları paketleyip, “güvenlik” etiketiyle mağdurlarına geri satarlar. Bu niyetin hakimiyetinde verilen mücadelede güçsüz kalınmasının en önemli nedeni, insanlığın çağlar boyunca hevesle pazarladığı ahlak, aile, inanç gibi kavramsal oyuncaklarla vakit geçirirken, aslında nasıl vakit kaybettiğini hiç farketmemesidir.
İnsanlığın kaybettiği o vakti kendi mevcudiyetine katan iktidar birbirine paralel olarak ilerleyen uygarlıkla barbarlığı aynı anda var etmeyi becerir.
O yüzden iktidarların korkuları, tehditleri ve engellemeleriyle amacından çok uzaklara düşürülmeye çalışılan 1 Mayıs, sadece ekonomik ve politik bir mücadelenin değil aynı zamanda insanın uygarlık uğraşının da en önemli simgesel günlerinden biridir.
Hukukla tanınan hakların ancak büyük bedeller ödenen zorlu mücadelelerle alınmaya çalışılması olağan değildir.
İstenmeden verilmeyen hatta çoğu zaman istensede verilmeyen hakların söz konusu olduğu bir düzenden de güvenli değildir.
Adalete, eşitliğe, paylaşıma ve şiddetsiz bir dünyaya duyulan inancı kökünden sarsmak için şekillenen politikalar, insan aklını korku ve kaygılarla boşuna bulandırmıyorlar. Sisteme itiraz etmek ya da sistem dışı kalmanın risklerini göze alamayacak nesiller yetiştirmenin peşine boşuna düşmüyorlar. Ve o barikatları boşuna kurmuyor, şehri polislerle abluka altına boşuna almıyorlar.
Üretimin ve emeğin değerini unutmaya yüz tutan, tüketim cehenneminde birbiriyle yarışan ve bu yarışın neye mal olduğunu fark edemeyecek kadar yorucu ve tekinsiz bir hayatta kendisine satılan sahte rüyalara dalan insanın kendisini gerçekten güvende hissedip rüyadan uyanmasından çok korkuyorlar.
Yarın 1 Mayıs…
Takvimdeki tek bir gün ama aslında bir ömür. Muhteşem bir bahar günü ama sanki karakışa girer gibi.
Tüm bunlar insanın, devleti halka patron ve halkı da devlete işçi kıldığı şu dünyada rüyalara olan düşkünlüğünden ve gerçeklere olan kayıtsızlığı yüzünden böyle…
/././
Kartaca barışı ve şoklar -Ercan Uygur-
Emperyalist savaşlar ve bunların sonucunda getirilen ülkeleri teslim almaya yönelik Kartaca barışı girişimleri, küresel düzeyde şoklar yaratıyor. Bu dışsal küresel şoklar ekonomilerin enflasyon, büyüme ve istihdam gibi değişkenlerine önemli olumsuz etki yapıyor.
İktisatla ilgisi olanlar John M. Keynes’i ve ünlü kitabı Genel Teoriyi (The General Theory of Employment, Interest and Money) iyi bilirler. Bu kitap 90 yıl önce, Şubat 1936’da yayımlanmıştı.
Şubat 2026’da Genel Teorinin ve Keynes’in etkilerini, bugüne yansımalarını tartışırız derken, ABD-İsrail’in İran’a ikinci saldırısı başladı. Haliyle dikkatimizi bu savaşın getirdiği ölümlere, yıkımlara, ekonomik ve jeopolitik etkilere çevirdik.
ABD-İsrail, bu kanlı savaşla İran’ı birkaç günde bitireceklerini, rejim değişikliği getireceklerini söylediler, öyleyse İran’ın kısa sürede teslim olmalı dediler. İran teslim olmadı, direndi. Savaş uzadıkça savaşı bitirecek bir barış antlaşması olasılığı konuşulmaya başlandı.
Barış antlaşması görüşmeleri ile Keynes yine gündemime girdi. İlk kez onun yaygın kullanıma soktuğu “Kartaca barışı” kavramını tartışmak istedim. Aşağıda önce bu kavramı açıklıyorum. Söyleyeyim; ABD-İsrail, İran’a zorla ve tehditle bir Kartaca barışı kabul ettirmeye çalışıyorlar.
Şubat 2026’da ABD-İsrail’in başlattığı savaşla birlikte petrol ve ilgili başka maddelerde dünya ekonomileri makro düzeyde arz/fiyat şokları yaşamaya başladı. Beklendiği gibi, bu şoklara belirsizlikler eşlik etti ve etkileri devam ediyor.
Şoklar, Keynes’in öncülük ettiği makroiktisat çerçevesi içinde ilk kez Büyük Buhrandan sonra 1930’lar başında-ortasında inceleme, araştırma konusu olmaya başladı. Eşanlı olarak bu şoklar yeni gelişmekte olan ekonometri çerçevesi içinde de araştırılmaya başlandı.
Şoklarla ilgili incelemelerin ve tartışmaların 90 yıl öncesine benzer bir çizgide bugün de sürdüğünü görüyoruz. Aşağıda şokların ve devresel hareketlerin 1933-1936 döneminde nasıl incelendiğini ve bugüne yansımalarını kısaca anlatıyorum.
Şoklar deyince elbette konu Türkiye’ye mutlaka uğruyor. Kabul etmek gerekir ki, ülkemizde her türlü şok sıkça yaşanıyor. Küresel dış şoklar yanında, belki daha da fazla, iç şoklar yaşıyoruz. Bunlar daha çok iktidarların yaşattığı siyasi şoklardır.
Kartaca barışı, Almanya ve İran
Kartaca barışı, Kartacalılarla Romalılar (Roma Cumhuriyeti) arasında MÖ 264 yılında başlayıp aralıklarla 118 yıl süren savaşların sonunda yapılan barışı ifade ediyor. Kartaca, eski çağlarda bugünkü Lübnan ve çevresindeki Fenikelilerin bugünkü Tunus’ta kurdukları bir şehir devlettir.
Bu şehir devletin egemenlik alanı giderek Fas’tan Libya’ya kadar Afrika’nın ve İspanya’nın Akdeniz kıyılarına, Sicilya, Malta ve Sardunya’ya yayılıyor. İtalya gibi çevre devletlere önemli bir rakip oluyor.
Bu genişlemiş devlet, 118 yılda Romalılar ile üç büyük savaş yapıyor. Ancak Kartacalılar, paralı askerlerinin ve komşularının da ihanetiyle, her savaşta yeniliyorlar. Toprak kayıpları oluyor ve henüz imparatorluk olmamış Roma Cumhuriyetine değişik tazminatlar ödüyorlar.
Daha önceki savaşların bitişinde de Kartacalılar barış antlaşmalarında kayıplar yaşıyor ama, yıkıcı koşulları içeren son savaşın barış antlaşmasıdır. Bu öyle bir barış ki, teslim olmalarına karşılık on binlerce Kartacalı öldürülüyor veya köle olarak satılıyor.
Kartaca şehri tümüyle yakılıp yıkılıyor, talan ediliyor. Romalılar, Kartacalalıların servetlerine el koyuyor. Tarım alanlarındaki bitki örtüsü yakılıyor ve bu topraklara ekim yapılmasın diye tuz ekiliyor. Kartacalılar, geriye ne kaldıysa, ordularının dağıtılmasını da kabul ediyor. Bu sürecin sonunda Kartaca bitiyor, yok oluyor.
Demek ki Kartaca barışı, kaybeden tarafın aşağılandığı, hayat hakkı tanınmayan, insanlık dışı muamele ile elindeki tüm varlıklara el konulan acımasız ve yok edici bir barış anlamında kullanılıyor. Bu kavram, birçok savaşın bitimindeki barışlar için bugün de geçerlidir.
Kartaca barışı kavramını Keynes, I. Dünya Savaşını kaybeden Almanya ile kazanmış olan devletler (ABD, Birleşik Krallık, Fransa, İtalya, Japonya) arasındaki barış görüşmeleri sırasında kullanmıştı.
Paris Barış Konferansı adı altında Versailles Sarayında düzenlenen görüşmeler, Ocak 1919’da başladı, aynı yıl Haziran’da sona erdi. Almanya bu konferansa davet edilmedi: Ya antlaşmayı imzalayacak ya da kazanan devletlerin daha fazla işgaline uğrayacaktı.
Keynes görüşmelere Birleşik Krallık Hazine Bakanlığının danışmanı olarak katıldı. Ancak kazanan ülkelerin, özellikle Fransa ve kendi ülkesi Birleşik Krallığın insanlık dışı yaklaşımını çok eleştirdi. Bir süre sonra protesto ederek konferanstan ayrıldı. Çünkü bunlar bir Kartaca barışı istiyorlardı.
Keynes’e göre barış, Almanya’ya çok ağır ve haksız koşullarda kabul ettirildi. Almanya’nın ordusu dağıtılmıştı ve en fazla 100 bin kişilik bir kara gücü olabilecekti. Almanya hem Avrupa’da hem denizaşırı bölgelerde çok toprak da kaybetti.
Almanya’nın deniz kuvvetleri dağıtıldı, savaş gemilerine ve büyük sivil gemilerine el konuldu. Almanya gemi ve uçak üretemeyecekti. Almanya’nın para olarak ödeyeceği savaş tazminatı ABD, Almanya ve Birleşik Krallığın yıllık ihracat toplamının dört katı idi. Brentano (2019). Almanya’nın altın rezervleri antlaşmadan bir yıl sonra yarıya indi. Federal Reserve Bulletin (June 2021).
Almanya; Fransa, Belçika ve Birleşik Krallık gibi kazanan ülkelere kömür, kereste gibi ürünler cinsinden de tazminat ödeyecekti. Bu ağır koşullar Alman halkında ve hükümetinde yoğun tepkilere neden oluyordu. Antlaşma imzalanmasın diye gösteriler yapılıyordu.
Keynes, görüşmeler sonrasında varılan Versailles Barış Antlaşması ile ilgili görüş ve eleştirilerini 1919 sonunda yayımlanan Barışın Ekonomik Sonuçları (The Economic Consequences of the Peace) kitabında topladı.
Kartaca barışı kavramını öne çıkaran bu kitapta Keynes, antlaşmanın Almanya’nın ve bağlantıları nedeniyle tüm Avrupa’nın büyümesini ve ticaretini gerileteceğini açıkladı. Bu olumsuzluklar siyasi tepkilere de neden olacaktı. Daha sonra Hitler’in siyasi olarak güçlenmesi önemli ölçüde halktaki bu tepkilere de bağlanıyordu.
Avrupa, Keynes’in öngördüğü şekilde, 1920’lerin ortasına kadar eski büyüme hızlarına ve ticaret düzeylerine ulaşamadı. Almanya 1921 sonu – 1923 sonu döneminde çok yıkıcı bir hiperenflasyon yaşadı. Savaşın getirdiği iç ve dış borçlar, ABD’den alınan borçlarla çevrilebildi. Sonra 1929’da Büyük Buhran başladı.
Şimdi ABD-İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan savaşa gelelim. ABD, İsrail’in ve bazı Arap/Körfez ülkelerinin de kışkırtması ile İran’ı bir Kartaca barışı yapmak için zorluyor, tehdit ediyor. ABD-İsrail, enerji ve ulaşım başta olmak üzere İran’ın tüm altyapısını yok edeceklerini söylüyor.
İran’ın teslim olması birkaç noktada düğümlenmiş durumda.
1). Başta petrol olmak üzere doğal kaynakların ABD ile paylaşılması. Bu, Venezuela’da olduğu gibi, bu kaynaklara giderek ABD’nin el koyması anlamına da gelebilir. Bu kaynakların İsrail’e de açılması.
2). İran’ın nükleer enerji projesinden vazgeçmesi, zenginleştirilmiş uranyum maddelerinin ABD’ye teslim edilmesi. ABD’nin bu maddeleri ele geçirmek için İran’ın belli merkezlerine havadan baskınlar yaptığı, ancak başarılı olamadığı raporlandı.
3). ABD-İsrail’in “İran teslim olmazsa, tüm medeniyetini yok ederiz” tehdidi içinde yağışlara müdahale ve iklim değişikliği ile çölleştirme girişimleri de olabilir. Bu girişimin yıllardır var olduğu bazı raporlarla ve yağış değişiklikleri ile ortaya konmuş durumda.
Kısacası, ABD-İsrail, ilk çağlardan kalan bir kafa yapısı ile, İran’ı Kartaca gibi yok ederiz diyorlar.
Bunu bazı ülkelerde yaptılar. Bu tehditler, kıyımlar ve yıkımlar elbette İran toplumunda tepkilere neden oluyor. Bunlar, demokratik olmayan İran rejiminin güçlenmesi sonucunu da getirdi. Haliyle, ABD-İsrail’in arzu ettiği rejim değişikliği de olmuyor.
Makroekonomik şoklar
1930’lar başında iktisatta makro düzeyde yapılan birçok çalışmanın önemli bir amacı, 1929’da ABD’de başlayan ve tüm dünyaya yayılan Büyük Buhranı açıklamak idi. Bu konuda öncü bir çalışma Norveçli iktisatçı Ragnar Frisch’in 1933’te yayınlanan makalesidir.
Makale “Propogation Problems and Impulse Problems in Dynamic Economics” (kısaca PPIP) başlığını taşıyor ve ekonomide makro düzeydeki dalgalanmaları dinamik ilişkiler çerçevesinde açıklıyor. Dinamik ilişkiler değişkenlerin zaman içinde gecikmeli etki ve tepkilerinden oluşuyor.
Bu makalenin önemli bir özelliği ilk kez makroiktisat kavramını kullanmış olmasıdır.
Makaleye göre bir ekonomide dalgalanmaların veya devrelerin iki kaynağı vardır. Birincisi ekonominin kendi içindeki yapısal özelliklerinden kaynaklanır, Frisch buna “propagation” diyor. İkincisi ekonomiye dışarıdan gelen şoklardır, Frisch bunlara “impulses” diyor.
Sistemin, yani ekonomik işleyişin dışından gelen şoklar ülke dışından gelebileceği gibi, ülke içinden de gelebilir. Ülke içinden gelen şoklar, örneğin seçim kaygılarıyla hükümetlerin aldığı kararlar olabilir. Hükümet kararları diğer siyasi partilere yönelik, örneğin yargısal kararlar da olabilir.
Ekonominin nasıl bir dalgalanma göstereceği, yapısal devreler ile şokların yarattığı devrelerin toplamına eşittir. İkisinin bileşimi ekonomideki dalgaların sürelerini ve boyutlarını da belirler. Frisch, ekonomideki dalgalanmaları ve boyutlarını fark denklemlerinin çözümünden elde ediyor.
Frisch, ekonomideki dalgalanmaları sallanan tahta bir atın durumuna benzetiyor. Ekonomideki yapısal nedenler ve sürtünmeler nedeniyle bu at zaten sallanacaktır, dışarıdan bir darbe/şok gelmezse zaman içinde sallanma giderek azalır.
Ancak sistem dışından bir darbe veya şok gelince atın sallanması artacak ve sallanmanın düzeni de bozulacaktır. Ekonomiye dönecek olursak, sistem dışından gelen şok ülke içinden de dışından da olabilir.
1930’lar ortasında Büyük Buhranın etkileri sürerken, Avrupa’daki ve ABD’deki hükümetler iktisatçılardan buhrandan çıkış için çareler ve uygun politikalar sordular. Bunu, genç Türkiye Cumhuriyeti için Mustafa Kemal Atatürk de yaptı.
Hollanda hükümetinin, Hollanda İktisat Birliği DEA’ya (Dutch Economic Association) böyle bir soru yönelttiği biliniyor. Bunun üzerine DEA, buhranın etkilerini azaltabilecek politika öneriler için 1935 sonlarında Jan Tinbergen’i bir çalışma yapmaya davet ediyor.
Bu davet üzerine, zaten devresel hareketler konusunda istatistiksel çalışmalar yapagelmiş olan ve 1929’dan itibaren Hollanda Konjonktür dergisinin editörü olan Tinbergen, Hollanda ekonomisi için dinamik bir makroekonometrik model oluşturuyor ve 1936’daki bir DEA toplantısında modeli ve getirdiği politika önerilerini tartışıyor.
Tinbergen, önce modelin denklem sisteminin bir devresel hareket üretip üretmediğini araştırıyor. Sonuçta şöyle bir yorum yapıyor: Ülke içinden veya dışından şoklar olmadığında, Hollanda ekonomisi içsel işleyişi içinde dengeye doğru yönelen dalgalı bir seyir izliyor.
Bu makroekonometrik model ile Tinbergen, devalüasyon, ücret değişmeleri, kamu fiyatlarının düşürülmesi, dış ticarette korumacı duvarın yükseltilmesi, kamu harcamasında artış gibi politika değişikliklerinin etkilerini araştırıyor.
Politika değişiklikleri içinde, üretimi ve istihdamı en fazla arttırması bakımından, en iyi politika olarak devalüasyonu buluyor.
Şöyle bir noktaya geliyoruz; emperyalist savaşlar ve bunların sonucunda getirilen ülkeleri teslim almaya yönelik Kartaca barışı girişimleri, küresel düzeyde şoklar yaratıyor. Bu dışsal küresel şoklar ekonomilerin enflasyon, büyüme ve istihdam gibi değişkenlerine önemli olumsuz etki yapıyor.
Bu olumsuz küresel şoklar var iken bir de içeriden siyasi şoklar yaratmak ülke ekonomisinde daha büyük tahribat yapıyor. Dileriz Türkiye’de iktidar bu sonucu dikkate alacaktır. TCMB gibi kurumlarımız bu tür şokların olumsuz etkilerini modeller yardımıyla gösterebilirler. Bu tür sonuçları iktidara anlatmak da önemli yarar sağlayacaktır.
Kaynaklar
Brantano, Lujo (2019) What Germany Has Paid Under the Treaty of Versailles.
What Germany has paid under the Treaty of Versailles. Prof. Lujo Brentano.
Federal Reserve Bulletin (June 1921) German Reparations
/././
Halka açık olmayan şirketlerde de bağımsız yönetim kurulu üyeliği zorunlu hale getirilmelidir!-Erdoğan Sağlam-
Umarım en kısa sürede TTK’da bağımsız yönetim kurulu üyeliği düzenlenir.
6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanununun “Kurumsal yönetim ilkeleri” başlıklı 17 nci maddesine göre, halka açık ortaklıklarda kurumsal yönetim ilkeleri ile kurumsal yönetim uyum raporlarının içeriğine, yayımlanmasına, ortaklıkların kurumsal yönetim ilkelerine uyumlarının derecelendirilmesine ve bağımsız yönetim kurulu üyeliklerine ilişkin usul ve esaslar Sermaye Piyasası Kurulunca belirlenir.
Bağımsız yönetim kurulu üyeliklerine ilişkin usul ve esaslar, bu maddeye dayanılarak yayımlanan Kurumsal Yönetim Tebliği ile belirlenmiştir.
Söz konusu Tebliğe göre,
* Yönetim kurulu üyelerinin çoğunluğu icrada görevli olmayan üyelerden oluşur.
* İcrada görevli olmayan yönetim kurulu üyesi, üyelik haricinde şirkette başkaca herhangi bir idari görevi veya kendisine bağlı icrai mahiyette faaliyet gösteren bir birim bulunmayan ve şirketin günlük iş akışına ve olağan faaliyetlerine müdahil olmayan kişidir.
* İcrada görevli olmayan yönetim kurulu üyeleri içerisinde, görevlerini hiçbir etki altında kalmaksızın yapabilme niteliğine sahip bağımsız üyeler bulunur.
* Yönetim kurulu içerisindeki bağımsız üye sayısı toplam üye sayısının üçte birinden az olamaz. Bağımsız üye sayısının hesaplanmasında küsuratlar izleyen tam sayı olarak dikkate alınır. Her durumda, bağımsız üye sayısı ikiden az olamaz.
* Bağımsız yönetim kurulu üyelerinin görev süresi üç yıla kadar olup, tekrar aday gösterilerek seçilmeleri mümkündür.
* Aşağıdaki kriterlerin tamamını taşıyan yönetim kurulu üyesi “bağımsız üye” olarak nitelendirilir.
a) Şirket, şirketin yönetim kontrolü ya da önemli derecede etki sahibi olduğu ortaklıklar ile şirketin yönetim kontrolünü elinde bulunduran veya şirkette önemli derecede etki sahibi olan ortaklar ve bu ortakların yönetim kontrolüne sahip olduğu tüzel kişiler ile kendisi, eşi ve ikinci dereceye kadar kan ve sıhri hısımları arasında; son beş yıl içinde önemli görev ve sorumluluklar üstlenecek yönetici pozisyonunda istihdam ilişkisinin bulunmaması, sermaye veya oy haklarının veya imtiyazlı payların yüzde 5 inden fazlasına birlikte veya tek başına sahip olunmaması ya da önemli nitelikte ticari ilişkinin kurulmamış olması.
b) Son beş yıl içerisinde, başta şirketin denetimi (vergi denetimi, kanuni denetim, iç denetim de dahil), derecelendirilmesi ve danışmanlığı olmak üzere, yapılan anlaşmalar çerçevesinde şirketin önemli ölçüde hizmet veya ürün satın aldığı veya sattığı şirketlerde, hizmet veya ürün satın alındığı veya satıldığı dönemlerde, ortak (yüzde 5 ve üzeri), önemli görev ve sorumluluklar üstlenecek yönetici pozisyonunda çalışan veya yönetim kurulu üyesi olmaması.
c) Bağımsız yönetim kurulu üyesi olması sebebiyle üstleneceği görevleri gereği gibi yerine getirecek mesleki eğitim, bilgi ve tecrübeye sahip olması.
ç) Bağlı oldukları mevzuata uygun olması şartıyla, üniversite öğretim üyeliği hariç, üye olarak seçildikten sonra kamu kurum ve kuruluşlarında tam zamanlı çalışmıyor olması.
d) Gelir Vergisi Kanununa göre Türkiye’de yerleşmiş sayılması.
e) Şirket faaliyetlerine olumlu katkılarda bulunabilecek, şirket ile pay sahipleri arasındaki çıkar çatışmalarında tarafsızlığını koruyabilecek, menfaat sahiplerinin haklarını dikkate alarak özgürce karar verebilecek güçlü etik standartlara, mesleki itibara ve tecrübeye sahip olması.
f) Şirket faaliyetlerinin işleyişini takip edebilecek ve üstlendiği görevlerin gereklerini tam olarak yerine getirebilecek ölçüde şirket işlerine zaman ayırabiliyor olması.
g) Şirketin yönetim kurulunda son on yıl içerisinde altı yıldan fazla yönetim kurulu üyeliği yapmamış olması.
ğ) Aynı kişinin, şirketin veya şirketin yönetim kontrolünü elinde bulunduran ortakların yönetim kontrolüne sahip olduğu şirketlerin üçten fazlasında ve toplamda borsada işlem gören şirketlerin beşten fazlasında bağımsız yönetim kurulu üyesi olarak görev almıyor olması.
h) Yönetim kurulu üyesi olarak seçilen tüzel kişi adına tescil ve ilan edilmemiş olması.
Görüldüğü üzere, halka açık şirketlerde bağımsız yönetim kurulu üyeliği belirli şartlar altında zorunlu tutulmuştur. Çok başarılı örnekleri bulunsa da ülkemizde bağımsız yönetim kurulu üyeliğinin ideal şekilde oluşturulduğunu ve başarılı bir şekilde uygulandığını söylemek güçtür.
Maalesef şirketlerin yönetim kontrolünü elinde bulunduran kişiler bu imkândan yeterince yararlanmıyorlar. Oysa değişik konularda ve sektörlerde deneyimi olan kişileri bu görevlere seçseler çok ciddi katkılar sağlayacaklarını göreceklerdir. Çünkü “bağımsızlık” çok önemli bir değerdir.
Türk Ticaret Kanununda bağımsız yönetim kurulu üyeliği düzenlenmemiş olduğu için halka açık olmayan şirketlerde bu zorunluluk yoktur. Ancak istenirse icrai yetki verilmeyerek fiilen bağımsız yönetim kurulu üyeliği seçilmesi mümkündür. Her ne kadar seçilen bağımsız üyeleri ticaret sicili bu unvanla tescil etmeseler de yönetim kurulu üyeliğine seçilmiş olmak da önemli bir aşamadır.
Özellikle bağımsız denetim, vergi denetimi ve danışmanlığı, hukuk, risk danışmanlığı, değerleme, kurumsal finans, bankacılık, bilgi sistemleri denetim ve danışmanlığı gibi alanlarda çalışmış olan yetkin kişiler bağımsız yönetim kurulu üyelikleri için ideal adaylardır.
Bu nedenle, bağımsız yönetim kurulu üyeliği konusunun Türk Ticaret Kanununda (TTK) acilen düzenlenmesi çok yararlı olacaktır.
Bu kurumu desteklemek amacıyla bağımsız yönetim kurulu üyelerinin sorumluluklarını sınırlandırmak da gereklidir. Özellikle bağımsız yönetim kurulu üyelerinin şirketlerin vergi ve sosyal sigorta borçlarından sorumlu olmayacağının vergi ve sigorta mevzuatında düzenlenmesi bu kurumu çok destekleyecektir.
Bu endişe ile bağımsız yönetim kurulu üyeliğine seçilmek istemeyenleri bu düzenlemeler rahatlatacaktır.
Yeminli mali müşavirler (YMM) ile serbest muhasebeci mali müşavirlerin (SMMM) çalışma usul ve esaslarına ilişkin Yönetmelikte yakın zamanda yapılan değişiklikle, YMM ve SMMM’lerin (meslek mensuplarının) anonim şirketlerde bağımsız yönetim kurulu üyesi seçilmelerinin ticari faaliyet sayılmayacağı düzenlenmiştir.
Böylece meslek mensuplarının bağımsız yönetim kurulu üyesi olmalarının önü açılmıştır.
Ancak, bu kapsamda görev alacak meslek mensupları, yönetim kurulu üyesi olacakları şirketlere ve bu şirketlerin doğrudan veya dolaylı hissedarı ya da iştiraki olduğu şirketlere hizmet (muhasebe, vergi danışmanlığı, tasdik vb.) veremezler. Mesleki şirketler ve bu şirketlerin ortakları için de bu sınırlama geçerlidir.
Umarım en kısa sürede TTK’da bağımsız yönetim kurulu üyeliği düzenlenir!
/././













