25 Ağustos 2026 Salı

Demokrasi akışkan sıvı mıdır? + Kardeş kavgası + Kudüs Gücü'nün eski komutan yardımcısından Suriye hesaplaşması: 'Kaybettik, sorumlular yargılanmalı' -soL-

Demokrasi akışkan sıvı mıdır?-Sinan Sönmez-   

Kürtler yekpare bir blok mu? Sosyal, ekonomik ve siyasi bir homojenlik mi söz konusu? Sömürülen emekçi Kürtler yok mu? Kapitalist sömürünün nimetlerinden yararlanan sermayedar kapitalist sınıf ve aynı zamanda feodal ilişkileri koruyarak ağalıklarını koruyan sözde demokrat bir katman yok mu?

Başlığı oluşturan soruyu 13 yıl önce soL Gazete’deki yazıda sorup yanıtlamaya çaba göstermiştim. Günümüzdeki siyaset sahnesinde yaşanan gelişmeler konunun güncelliğini ortaya koyuyor. Sormaya devam edelim. Demokrasi döküldüğü her kaba uyum mu sağlar? Kuşkusuz hayır! Ancak Türkiye’deki siyasi-ekonomik güç odaklarının algısı ve kurgusu demokrasiyi akışkan sıvıya dönüştürmekte sınır tanımıyor! Nitekim “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” çerçeve yasasının demokratikleşme sürecini başlatacağı ileri sürülüyor. Düzenlemeyi hazırlayan grubun başaktörleri arasında yer alan Öcalan kendi ifadesiyle “Demokratik Cumhuriyetin önünde sonuna kadar kapı aralanmaktadır. Bin kilometrelik yol bir adımla başlar. Bu yasa ile tarihsel bir sorunu çözmek için yola çıkıyoruz” vurgusu süreçte atılacak çok adımın olacağını beyan ediyor. PKK kurucusu ve örgütün baş sorumlusu demek ki bir yandan Marx’ı da işin içine katmayı ihmal etmeden kendisinin önemli bir düşün insanı olduğunu da kamuoyuna yansıtmaya çalışıyor(!) Anımsayalım yaklaşık yirmi ay önce DEM Parti eş başkanı Tuncer Bakırhan Ruşen Çakır ile Medyascope’taki söyleşide, İmralı’yı ziyaret eden DEM milletvekili yeğenine göndermede bulunarak “Marx yazdı, ama son kitabını yazamadı, bu konuda ciddi bir yoğunlaşmam var. Sanırım Marx’ın yazmak istediği son kitabı ben yazacağım” dediğini belirtmiştir. TBMM’de onaylanan yasa ve yeni süreçte yapılması öngörülen düzenlemeler mi kitabın içeriğini oluşturacak?

Son yazıda bu köşede vurgulanmış olan nokta DEM Parti eş başkanları ve sözcülerinin birçok kez 100 yıllık baskı altında yaşadığını ileri sürerek Osmanlı dönemine özlemle göndermede bulunmaları kamuoyu tarafından biliniyor. Lozan Antlaşmasına karşı çıkışta gelinen son aşama Medine dönemi aklına olan ihtiyaca ve başlatılan süreçte kırılmalar olursa ülkede her yerin Gazze olacağı tehdidine kadar ulaşmıştır! Medine sözleşmesi 622 yılında Müslümanlar, Yahudiler ve İslam dinine geçmeyen Arap kabileleri arasında barış ve ortak yaşamı sağlayıcı bir uzlaşma olmakla birlikte 2 yıl sonra bozulma sürecine girmiştir! Ülke için laik, demokratik, sosyal hukuk devletinin geçerli olması yerine 1400 yıl öncesinde yapılmış ve kısa sürede bozulmuş bir sözleşmeye göndermede bulunmak ılımlı İslam rejiminin uygun gören bir anlayışın geldiği aşamayı gösteriyor. Birçok kez tekrar edilen 1923 karşıtlığı ve yeni bir düzenleme yapılması talebi ABD’nin bölge için hazırladığı senaryo, hatta plan ile uyumludur. Başka bir deyişle kuramsal oyun uygulamaya konulmuş, ciddiye alınması pürüzleri gidermenin yolları aranmaktadır.

“Kürt sorununa çözüm” arayışı, yeni anayasa ve başkanlık sistemi süreci ve tartışmaları, Türkiye’nin idari ve siyasi yapısının geleceği konusunda, ulusötesi ve yerel aktörlerin çizmeye çalıştığı rotayı şimdilik bir kenara koyarak yeni bir soru soralım: Kürtler yekpare bir blok mu? Sosyal, ekonomik ve siyasi bir homojenlik mi söz konusu? Sömürülen emekçi Kürtler yok mu? Kapitalist sömürünün nimetlerinden yararlanan sermayedar kapitalist sınıf ve aynı zamanda feodal ilişkileri koruyarak ağalıklarını koruyan sözde demokrat bir katman yok mu? Demokrasiden anlaşılması gereken federal, hiç olmadı konfederal çözüme giden yolları açarak ülkenin idari yapısını değiştirerek yeni bir devlet kurmak mı? Pekiyi kapitalist ve de feodal ilişkiler temelindeki sömürü konusunda ne düşünülüyor? Sınıfsal ayrım, gelir bölüşümünde yığışma ve aşırı eşitsizlik, sosyal devletin tahribi, aksayan sağlık ve sosyal güvenlik sistemi, adalet sistemi, milli eğitim sisteminin içine düşürüldüğü durumu bir kenara mı bırakarak mı süreç ilerleyecek? DEM Parti yönetimi bu sorunlar ve ekonomideki olumsuzluk tablosu karşısında ne düşünüyor? Doğrusu bir yurttaş ve seçmen olarak merak ediyorum!

NOT: Ekim ayında tekrar buluşmak üzere…

/././

Kardeş kavgası -Engin Solakoğlu- 

İsrail ile Türkiye arasındaki gerginliğin sıcak savaşa dönüşmesinin önünde pek çok somut ve nesnel engel var ancak yaşadığımız dünya herhangi bir konuda “olanaksız” dememize elverişli değil.

Geçen hafta ulusal ve uluslararası gündemde kardeş kavgası tanımına oturtulabilecek iki çekişmeye tanıklık ettik. Birincisi The Economist dergisi ile ekonomist Daron Acemoğlu arasındaki polemikti. 

The Economist herhangi bir yayın organı değil. Uluslararası sermaye düzeninin en donanımlı borazanı desek yanlış olmaz. Eskiden İngiliz dergisi diyorduk ama bildiğim kadarıyla bir süredir bir İtalyan sermaye grubunun kontrolünde. Esasen bu çok da önemli değil. Hisse yapısındaki değişim derginin ideolojik konum ve niteliğini çok az etkiledi. Derginin görece “sağcılaşması” temsil ettiği sınıfın geçirdiği dönüşüm ve artan cüretiyle ilişkili. Geçmişte “ar ettikleri” ve suret-i haktan göstermeye yönelik bir makyajla süsledikleri görüşleri şimdi daha çıplak ve keskin biçimde savunabiliyorlar. 

Acemoğlu ise, yapısına uygun olarak kendini imha etme aşamasına koşar adım giden sermaye düzeninin kimi dokunuşlarla kurtarılması için uğraş veren bir çizginin sözcülüğünü üstlenmeye çalışıyor. Tartışmanın teknik içeriği boyumu aşar ancak şunu bilelim ki, liberalizm ile işçi sınıfı terimlerinin üst üste eklenmesi tek sözcükle saçmalıktır. Sözün özü Acemoğlu ile The Economist sömürü ve eşitsizlik üzerinde yürütülen sermaye düzeninin içerik değil şekil üzerinde tartışan çocuklarıdır. Emekçi sınıfların yönetecekleri bir düzeni hedefleyenler bakımından kafa yorulacak bir mesele değildir. 

Asıl konumuz ise İsrail ile Türkiye arasında yükselen gerilim. Esad yönetiminin ABD liderliğindeki uluslararası bir komplo sonucu devrilmesinin ardından Suriye’yi komşu kapısı haline getiren İsrail Türkiye’ye 60 kilometre mesafedeki İdlib’de bulunan Ebu Zuhur hava üssünü bombaladı. Üssün Türkiye’ye yakınlığının ötesinde, bombardımandan 24 saat önce bir Türk askeri heyetince ziyaret edildiği iddiası da olayın vahametini artırıyordu.

İsrail Suriye’nin güneyini işgal altında bulundurduğu gibi, ülkenin geri kalan kısımlarını da sık sık bombalıyor. Bu arada daha önce bombalanan üç askeri tesiste de Türkiye’nin kimi faaliyet ve niyetleri bulunduğu ileri sürülmüştü. 

Buradan ortaya çıkan tablo, Siyonist rejimin Türkiye’nin Suriye’deki HTŞ rejiminin askeri kapasitesini güçlendirmeye yönelik herhangi bir girişimine izin vermeme niyetini gösteriyor. Nitekim İsrail Başbakanlık Ofisi Türkiye’nin Halep yakınlarındaki bu hava üssünde yürüttüğü incelemelerin elbirliği ve Akepe’nin üstün katkılarıyla HTŞ’ye teslim edilen Suriye ile İsrail arasında varılmış olan anlayış birliğine aykırı olduğunu ve Suriye’nin hiçbir yerinde yabancı askeri güç konuşlandırılmasına izin verilmeyeceğini duyurdu.

Saldırı Türkiye’nin burnunun dibinde ve askeri uzmanlara bakılırsa F-16 tipi uçaklarla gerçekleştirilmişti. Başka bir deyişle, radardan gizlenme yetenekleri bulunmayan bu uçakların Türkiye tarafından görülmemiş olma ihtimali sıfıra yakındı. ABD’nin tam yetkili ve pek etkili bölge valisi Tom Barrack yalanlasa da, İsrail ve ABD’den gelen bilgiler, saldırının birdenbire gerçekleşmediğini, İsrail ile HTŞ arasında en az 96 saat süren bir iletişimin ardından yapıldığını ortaya koyuyordu. Esasen saldırıdan ABD’nin haberi olduğu gibi, HTŞ’nin de bilgisi vardı. Bütün bunlara bakarak Akepe düzeninin de haberdar olduğu çıkarımını yapabiliriz. İsrail göstere göstere vurmuş, Türkiye çaresizce seyretmişti. 

Nitekim Barrack saldırı sonrasında İsrail’i eleştirirken Türkiye’nin “sağduyusunu” övmeyi ihmal etmedi.

İsrail ile Türkiye arasındaki gerginlik gerçek. Aslına bakarsanız bölgede İsrail’le gerginlik yaşamayan pek az ülke kaldı. Bunun esas sebebi şu: Siyonist ve sömürgeci  rejim kuruluşundan itibaren uyguladığı rasyonel kötülüğü şimdi irrasyonel bir saldırganlığa dönüştürmüş durumda. Yıllarca inandırıldığımız, kurnaz, zeki, hesapçı İsrail yok artık karşımızda. İsrail’in doğumundan ve serpilmesinden sorumlu uluslararası sermaye düzeni kudurdukça İsrail de kuduruyor. Kudurdukça da hata yapıyor. Hataları sermaye düzeni tarafından mazur görüldükçe, normalleştirildikçe daha da çok yapıyor. 

Gelelim bizim küçük gerilimimize. İsrail bölgede ABD merkezli Epstein düzeninin kendisine biçtiği rol konusunda çok kıskanç. Bu role talip olanların sayısı ve istekliliği arttıkça alan kaybetme korkusuyla daha da saldırgan hale geliyor.

Akepe-Mehape düzeni ise bu bakımdan İsrail tarafından ciddi bir tehdit olarak görülüyor. Türkiye sermayesinin ideal iktidarı, bölgede ABD çıkarlarının savunulması bağlamında her türlü özveriye öylesine hazır ki, İsrail’i korkutuyor. Bunu bir iddia veya suçlama olarak yazmıyorum. Erdoğan’ın Dışişleri Sekreteri Fidan’ın dile getirdiği bir gerçek bu. Fidan daha geçen ay ABD’nin bölgedeki yükünü hafifletmekten söz ediyordu. İsrail bakımından en büyük tehdit Akepe’nin iç tüketime yönelik “Kudüs’e valilik” zırvaları değil, emperyalizme hizmet konusunda sınır tanımam diyen bu irade. 

Konuyu dağıtmak istemem ama Türkiye’nin Rusya-Ukrayna savaşındaki yeni tutumu da bu iradenin başka bir göstergesi. Öyle ki, bölgede sınırının dibine uçak gönderen İsrail’e ses çıkartmayan Akepe düzeni, silah sağladığı Ukrayna’nın Karadeniz’de kendi yurttaşlarını sistematik biçimde öldürmesi, Türkiye bağlantılı gemileri çatır çatır vurması konusunda da müthiş bir “tevekkül” içinde görünüyor.

İsrail meselesine dönerken Türkiye’nin iplerini elinde tutan bu zihniyetin Sumud filosu konusundaki tutumunu da anımsayalım. Daha birkaç ay önce İsrail, “Mavi Vatan” ilan edilmiş sularda Filistin halkıyla dayanışmak için yola çıkmış eylemcilerin bulunduğu Sumud filosuna saldırdı. Siyonist soykırımcı haydutların üniformalı katilleri teknelere çıkıp yüzlerce insanı kaçırdılar. Konteynerlere kapatıp işkence yaptılar. Şimdi sanki bir deterjan markasıymış gibi “Mavi Vatan” sloganıyla panayır düzenleyen iktidardan da, iktidar yapısının çeperinde kalmalarına rağmen o dibi delik kayığa atlayıp “Mavi Vatan” diye böğürenlerden de tıs çıkmadı. 

İsrail’deki seçimlerin artan Siyonist saldırganlıkta etkili olduğu söylemi yaygın. Aslında bu söylemin satır arasında “Netanyahu giderse mesele çözülür” palavrasını bulmak mümkün. Nasıl ki ABD emperyalizmi Trump’ın Kasım’daki ara seçimleri kaybetmesiyle buharlaşmayacaksa, Netanyahu gitmesi de İsrail’in temel niteliklerini ve jeopolitik konumunu değiştirmeyecek. 

Bu yaklaşımı benimsetmeye çalışanların şayet doğrudan Epstein koalisyonu ve İsrail hesabına faaliyet göstermiyorlarsa ağır bir cehaletin kurbanı olduklarını söyleyebiliriz. Doğruyu görmek için İsrail’deki  seçim kampanyasını açık kaynaklardan izlemek yeterli. Netanyahu’nun “ılımlı”, “merkez sağ”, “merkez sol” gibi hiçbir anlam ifade etmeyen tanımlarla anılan rakiplerinin bütün konuşmalarının ana ögesi savaş ve imha. Hepsi propagandasını hangi komşu ülkenin nasıl daha iyi yerle yeksan edilebileceği, hangi ülkenin meşru sakinlerinden “temizlenip” kalıcı olarak işgal edilebileceği üzerine kuruyor. Bu eğilim İsrailli seçmenlerin dörtte üçünün desteğine sahip. İsrail’in çıbanı pek bol bu bölgede artık dev bir ura dönüştüğü “Netanyahu giderse...” diye başlayan zırvalarla saklanamayacak bir gerçek. 

Şimdi gelelim “Türkiye ile İsrail savaşır mı?” sorusuna. Türkiye basınının kıdemli dış politika yazarlarından Yusuf Kanlı geçenlerde İngilizce bir makalesinde güzel bir ifade kullanmıştı. “Olası değil (unlikely)” ile “Olanaksız (impossible)” aynı şey değildir diyordu iki ülke arasındaki savaş ihtimalinden söz ederken. 

Aynı görüşteyim. İsrail ile Türkiye arasındaki gerginliğin sıcak savaşa dönüşmesinin önünde pek çok somut ve nesnel engel var ancak yaşadığımız dünya herhangi bir konuda “olanaksız” dememize elverişli değil.

Baştan başlayalım. Türkiye’yi yönetenlerin İsrail’e karşı elle tutulur bir karşılık vermeleri çok güç. Bir kere “patron” izin vermez. Sonuçta iki rejim de uluslararası sermaye düzeninin babalarının gözüne girmeye veya gözünden düşmemeye çalışan öz evlatları. Yalnız burada büyük bir sorun var. Rasyonalitesini tümüyle yitirmiş bir İsrail’in Kıbrıs veya doğrudan Türkiye’nin çıkarlarına yönelteceği ve can kaybıyla sonuçlanacak bir saldırı karşısında Akepe düzeninin Suriye’deki son saldırıda olduğu gibi Washington’daki “Baba”ya şikayetle yetinmesi pek kolay olmaz. 

Yabancı güçler istedi diye kendi askerini idam eden II. Abdülhamit ve işgalcilere İstanbul’un altın anahtarını veren Vahdettin geleneğine sadakatlerini biliyoruz ancak burada durum farklı. İsrail saldırısını karşılıksız bırakan bir iktidarın bu ülkede ömrü pek uzun olmayacağı gibi yöneticilerinin yatacak mezar yeri dahi bulabileceklerini sanmıyorum. Şunu anımsayalım, geçen yüzyılda İngiliz, Fransız, İtalyan işgaline “Düvel-i muazzama ile oyun olmaz” diyerek boyun eğenler açısından dahi İzmir’in Yunanistan tarafından işgali bardağı taşıran damla olarak görülmüştü. Şimdi de, “NATO bizim canımız, ABD’ye mecburuz” çizgisinden gidenlerin, askerin başına çuval geçirilmesini yol kazası olarak görenlerin dahi İsrail saldırısında aynı kayıtsızlık çizgisini savunabilmeleri güçtür. 

Hayalci bulanlar olabilir ama bana sorarsanız öyle bir durumda halkın tepkisine set olmaya kalkışanlar sulara kapılıp giderler. Akepe böyle bir duruma düşmektense iktidarını koruyabilmek adına bu kez savaşı dahi göze alabilir. Üstelik böyle bir savaş veya kısa süreli çatışma epeydir kurtulmak istedikleri muhalefet, seçim gibi “gereksiz” meseleleri de bir süreliğine çözüp arzu ettikleri “iç cepheye” kavuşmalarını sağlayabilir.

Son bir nokta da NATO meselesi. Bilerek veya bilmeyerek “İsrail bir NATO ülkesine saldırırsa..’ diye cümleye başlayanlar ya yalan söylüyorlar ya da fena halde yanılıyorlar. NATO’nun meşhur 5. Maddesi İsrail’e karşı işlemez. İngiltere’si, Almanya’sı, Fransa’sı havalara bakar, en iyi ihtimalle itidal çağrısında bulunurlar. Türkiye NATO üyesi olsun olmasın öylesi bir savaşta Epstein çetesinin Avrupa uzantılarından zırnık destek alamaz. Aksine kimilerinin saldırısına dahi uğrayabilir. Yani NATO üyeliğiniz sizi kurtarmaz, geçiniz.

Rusya, Çin, Mekke Anlaşması, Pakistan’ın füzeleri filan diyenler de gidip yüzlerini yıkasalar iyi olur. İran’dan gelen “Türkiye’nin yardımına koşarız” açıklamaları da bu aşamada politik niyet beyanlarından ibarettir. Buna bel bağlanarak savaşa girilmez.

Türkiye bütün bu uç senaryoların devreye gireceği bir savaşta veya çatışmada yalnızdır.

Demek ki karşımızda “olanaksız” bir durum yok. O halde “olası değil” kısmını biraz daha açalım.

ABD bölgedeki uzantılarının rekabetinden bir noktaya kadar rahatsız olmuyor. Zira ortada bir “hizmet yarışı” var. Ancak bölgesel hegemonyası İran karşısındaki başarısızlığı sebebiyle enikonu sallantıdayken Yakın Doğu’daki iki temel varlığının (asset) birbirleriyle kıyasıya savaşması işine gelmez. 

İsrail askeri bakımdan güçlü sayılan bir ülke. Hava Kuvvetleri nitelik bakımından bölgenin en güçlüsü denilebilir. Donanması ise yine teknolojik bakımdan gelişkin sayılıyor. Kara ordusu ise yakın geçmişte iki yerde sınandı. Birincisi birkaç kilometrekarelik Gazze. Çoluk çocuk, bebe belik demeden katletmekte çok mahir olduklarına şüphe yok. Bununla birlikte Hamas çapında hafif silahlı bir örgütü bile silemedikleri ortada. İkinci örnek Lübnan. Hizbullah Lübnan yönetiminin bütün ihanetine rağmen İsrail ordusuna ağır kayıplar verdirmeyi başardı. İsrail’in Lübnan’daki toprak kazanımı askeri değil, ABD ve Suudi Arabistan tarafından dayatılan politik tercihlerin sonucu.

İsrail silahlı kuvvetlerinin İran’a karşı saldırılarında öne çıkan ise gelişkin bir suikast yeteneğinden başka bir şey değil. O da ordu kadar istihbarat servislerinin hanesine yazılabilecek bir başarı. 

Filistin, Lübnan ve İran cephelerinde pek de parlak sınav vermeyen İsrail, tarihinin en ABD yanlısı iktidarı tarafından yönetiliyor olsa da  Türkiye ile topyekûn bir savaşı göze alamaz. Kaba tabirle söyleyelim, maçası sıkmaz! 

Askeri düzlemden jeopolitiğe dönersek,  ABD kamuoyunda parti aidiyetinden bağımsız olarak tırmanan İsrail karşıtı hava sebebiyle sıkıntılı günler yaşayan ABD’deki İsrail lobisi de böyle bir maceraya kolay onay vermeyecektir. 

İsrail cephesinde durum böyleyken Akepe cephesinde nasıl? Yukarıda söyledik, çok uç bir durumda Akepe savaşamaya zorlanabilir ama kesinlikle savaşmak niyetinde değil. İsrail karşıtlığı soyuttan somuta dönüşmediği sürece bir tür enayi silkeleme mekanizması. Çok laf, hiç iş!

Bu konunun derinliğine girmeden bir iki soru soralım. Birincisi Bakü-Ceyhan hattından Azerbaycan petrolünün İsrail’e sevkiyatı devam ediyor mu? Etmiyorsa bravo! Daha geçen yıl Akepe’nin “utanmıyoruz” diyen çeneleri, soykırımın dişlilerine can suyu sağlayan  bu ticareti “varilinden şu kadar sent kazanıyoruz” diye savunuyorlardı zira. 

İkinci sorum da şu: Türkiye’nin Tel Aviv’deki Büyükelçiliği hâlâ faaliyette mi? Büyükelçiyi çektik ama palavralarını kendinize saklayın. Büyükelçilik faaliyette mi? Ne iş yapıyor? Neden? 

Üçüncü soru “İsrail’le ticaret sürüyor mu?” şeklinde olmalı ama gerek yok. Sürdüğünü biliyoruz.

Ben bu satırları yazmaya hazırlanırken önüme düşen iki taze bilgiyi aktarmak yeterli. Devlet sırrı filan değil. Açık kaynaktan, deniz trafiğinin izlendiği bir siteden aktarılmış. Dün itibariyle İskenderun çıkışlı bir gemi Hayfa limanında, Ambarlı çıkışlı bir diğeri ise Aşdod limanında yük boşaltıyor

İkincisi bir bakıma daha da ilginç. İsrail ile Türkiye arasındaki sürtüşme ortamından söz edilirken en sık dile getirilen meselelerden biri, Kıbrıs ve İsrail’in Kuzey Kıbrıs’a saldırarak Türkiye’ye “bir ders verme” olasılığı. Bir de Siyonist rejimin sanki işgal konusunda kimseye ders verebilecek konumdaymış gibi Türkiye’nin Kıbrıs’ı işgal altında tuttuğu söylemleri. Çok cazip konu. “Mavi Vatan” markası kadar pazarlama gücü yüksek “Kıbrıs” markasını içeriyor zira.

Paylaşımdaki haritaya göre İsrail’in Hayfa limanı ile Gazimağusa yakınlarındaki Kalecik limanı arasında mekik dokuyan iki tanker var. Biri Panama, diğeri Malta bandıralı. Bunlar ne taşıyor olabilir? Benim bildiğim kadarıyla Kalecik’te akaryakıt depoları var. Acaba Kalecik’e sevk edilen akaryakıtın bir kısmı oradan İsrail’e mi gidiyor? Yoksa İsrail’de Kıbrıs’ın gözde ürünlerinden harupaya (keçiboynuzu) yoğun bir ilgi mi var da taşımaya kuru yük gemileri yetişmediğinden tankerler mi kullanılıyor? 

Bütün bunların ışığında Akepe-Mehape bandıralı sermaye  düzenine sorulması gereken basit bir soru var: “Ciddi misiniz?”

Çünkü ciddiyseniz en azından ilk aşamada savaşmanıza filan gerek yok. Halen devam ettiği anlaşılan dolaylı ve doğrudan ticareti keser, Trump tarafından kurulan Gazze soykırımını meşrulaştırma kurulundan çekilir, soykırımcı Siyonist yapıyla diplomatik ilişkilerinizi de kesersiniz. 

Bunlar devam ederken ve bu konularda İsrail’e karşı hiçbir somut  adım atılmazken ülkemizdeki herhangi  bir medya kuruluşu  aracılığıyla size “Türkiye-İsrail savaşacak, asarız, keseriz” mesajları verenleri “dolandırıcılık girişimi” başlığı altında Savcılığa veya en yakın kolluk birimine şikâyet edebilirsiniz. Yalnız CİMER’i denemeyin!

Uzun lafın kısası, kardeş kavgası  elbette olanaksız değildir ama bu ortamda olası da değildir.

/././

Kudüs Gücü'nün eski komutan yardımcısından Suriye hesaplaşması: 'Kaybettik, sorumlular yargılanmalı'-Can Kuyumcuoğlu- 

İran'ın Beşar Esad yönetiminin devrilmesiyle Suriye'de yaşadığı ağır yenilgi, Devrim Muhafızları'nın en kritik birimlerinden Kudüs Gücü'nün eski yöneticileri arasında da açık bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Kudüs Gücü'nün eski komutan yardımcısı Mansur Hakikatpur, İran'ın Suriye'de “stratejik hatalar” yaptığını kabul etmesi gerektiğini belirterek, politikadan sorumlu isimlerin askeri mahkemede yargılanmasını istedi. Hakikatpur, Rusya ve Türkiye'yi de İran'ı “sırtından bıçaklamakla” suçladı.


İran'ın Beşar Esad yönetimini ayakta tutmak için yıllar boyunca büyük askeri, siyasi ve ekonomik kaynak aktardığı Suriye'de yaşadığı kayıp, Tahran'da alışılmadık bir tartışmanın önünü açmış durumda.

İran'ın bölgesel askeri faaliyetlerinin merkezindeki Devrim Muhafızları Ordusu Kudüs Gücü'nden bir isim, Suriye politikasında yapılan "stratejik hataların" açıkça kabul edilmesi gerektiğini söyledi.

Söz konusu çıkış, İran güvenlik yapılanması içinden bugüne kadar Suriye dosyasına yönelik dile getirilen en açık eleştirilerden biri niteliğinde. Açıklamada, yaşananların yalnızca dış aktörlere veya sahadaki koşullara bağlanamayacağı, İran'ın kendi kararlarının da sorgulanması gerektiği vurgulandı.

İran yönetimi, Esad'ın Aralık 2024'te devrilmesinden bu yana Suriye'de yaşanan kaybı ağırlıklı olarak ABD, İsrail ve Türkiye'nin müdahaleleri üzerinden açıklarken, İran'ın kendi tercihleri ve Kudüs Gücü'nün yürüttüğü strateji resmi söylemde büyük ölçüde tartışma dışında tutuluyordu.

Kudüs Gücü çevresinden gelen son çıkış ise bu çerçeveyi doğrudan zorluyor.

Kudüs Gücü'nün eski komutan yardımcısından sert özeleştiri

İran'ın yıllarca milyarlarca dolar ve büyük bir askeri güç harcadığı Suriye politikasına yönelik en sert özeleştirilerden biri, bu kez doğrudan Devrim Muhafızları Kudüs Gücü'nün eski üst düzey bir isminden geldi.

Kudüs Gücü'nün eski komutan yardımcısı Mansur Hakikatpur, reformcu Hafte Sobh gazetesine verdiği röportajda Beşar Esad yönetiminin Aralık 2024'te devrilmesini İran açısından açık biçimde bir yenilgi olarak tanımladı.

“Suriye'de kaybettik” diyen Hakikatpur, Tahran'ın yıllarca sürdürdüğü politikanın sonucuyla yüzleşmesi gerektiğini söyledi.

Eski Kudüs Gücü yöneticisi, “İran İslam Cumhuriyeti'nin kusurlarından biri, stratejik hatalarımızı kabul etmememiz ve bunun bedelini ödemeye yanaşmamamızdır” ifadelerini kullandı.

Hakikatpur'a göre tartışılması gereken yalnızca İran'ın Suriye'deki yenilgisinin nedenleri değil, bu politikayı belirleyen isimlerin sorumluluğu.

İran'ın Esad yönetimini ayakta tutmak için milyarlarca dolar harcadığını ve binlerce kişinin hayatını kaybettiğini hatırlatan Hakikatpur, şu soruyu yöneltti: İslam Cumhuriyeti'nde bunun sorumlusu kim? Askeri mahkemede yargılanmaları gerekmiyor mu?

Kendi sorusunu yine kendisi yanıtladı: Evet, gerekiyor.

'Dış politika ahlak ve nasihat yeri değildir'

Hakikatpur'un eleştirileri yalnızca İran'ın Suriye'ye müdahale kararına veya sahadaki askeri sonuçlara yönelik değil.

Eski Kudüs Gücü komutan yardımcısına göre Tahran'ın temel hatalarından biri de Rusya ve Türkiye gibi aktörlerin Suriye'deki çıkarlarını yanlış okumak oldu.

Dış politika ahlak ve nasihat yeri değildir diyen Hakikatpur,Ulusal çıkarların güvence altına alındığı yerdir ifadelerini kullandı.

Hakikatpur, İran'ın Rusya ve Türkiye'yi kendi çıkarlarının peşindeki devletler olarak değil, birer “dost” gibi değerlendirdiğini savundu.

Esad yönetiminin çökmekte olduğu 7 Aralık 2024'te İran, Rusya ve Türkiye dışişleri bakanlarının Doha'da yaptığı görüşmeye işaret eden Hakikatpur, şöyle konuştu: Dışişleri bakanımız, Türk dışişleri bakanı ve Rus dışişleri bakanı... Suriye düşerken neredeydiler? Doha'da oturmuş konuşuyorlardı. Bizim dışişleri bakanımız Türkiye'nin bize ihanet ettiğini anlayamadı mı? Rusya'nın anlaşmalar yaptığını anlayamadı mı?

Ardından İran'ın yaklaşımını çok daha sert ifadelerle eleştirdi: Onları dostumuz sanarak her şeyi anlattık. Ama her biri bizi sırtımızdan bıçakladı.

'Rusya Suriye'yi Ukrayna karşılığında takas etti'

Hakikatpur'un en dikkat çekici iddiası ise Rusya'nın Esad yönetiminin çöküşündeki rolüne ilişkin oldu.

Eski Kudüs Gücü yöneticisi, herhangi bir kanıt sunmadan Moskova ile Washington arasında örtülü bir anlaşma yapılmış olabileceğini ileri sürdü.

Bence Rusya Suriye'yi Ukrayna karşılığında Amerika'yla takas etti” diyen Hakikatpur, varsaydığı pazarlığı şu sözlerle tarif etti: Ben Suriye'yi bırakayım, sen Ukrayna'yı bırak.

Rusya'nın Esad'ın devrilmesinden sonraki politikası İran'da bu tür kuşkuların büyümesine yol açtı. Moskova bir yandan Esad'a sığınma hakkı tanırken, diğer yandan Şam'daki yeni yönetimle hızla ilişki kurdu.

'Hata yapıldığını kabul etmeden ilerlenemez'

Açıklamada temel vurgu, İran'ın Suriye'de yaşadığı sonucu yalnızca bir "ihanet", dış müdahale veya konjonktürel yenilgi şeklinde değerlendirmemesi gerektiği yönünde.

İran'ın kendi stratejik tercihlerini de masaya yatırması gerektiğini savunan Kudüs Gücü bağlantılı isim, yapılan hataların kabul edilmesinin zayıflık değil, gelecekte aynı yanlışların tekrarlanmaması için zorunluluk olduğunu belirtiyor.

Özellikle eski Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani döneminde oluşturulan bölgesel ağ, İran'da uzun yıllar bir "stratejik başarı" olarak kaydedildi. Irak'tan Suriye ve Lübnan'a uzanan bu hat, İran'ın İsrail ve ABD karşısındaki "ileri savunma" doktrininin temel dayanaklarından biri haline geldi.

Suriye ise bu sistemin kilit halkasıydı.

Tahran açısından Şam yönetiminin devamı, İran'la müttefik bir hükümetin korunmasının ötesinde bir anlam taşıyordu. Suriye aynı zamanda Irak üzerinden Lübnan'a ve Hizbullah'a uzanan lojistik hattın korunması, İsrail'e karşı İran'ın sınırlarının ötesinde bir caydırıcılık alanı oluşturulması ve bölgede ABD yanlısı düzenin sınırlandırılması açısından stratejik önemdeydi.

Kasım Süleymani

İran'ın on milyarlarca dolarlık Suriye yatırımı

İran, 2011'de başlayan savaş boyunca Esad hükümetine yalnızca askeri danışmanlar ve silahlı gruplar aracılığıyla destek vermedi.

Tahran, Şam'a petrol ve kredi sağladı; altyapı ve ekonomik projeler üstlendi. Lübnan Hizbullahı'nın yanı sıra Afganistanlı Fatimiyyun ve Pakistanlı Zeynebiyyun gibi İran bağlantılı güçlerin Suriye'de savaşmasına öncülük etti.

İran'ın Suriye'ye aktardığı toplam kaynağın miktarı ise Esad'ın düşüşüne kadar konuşulmadı.

Esad yönetiminin devrilmesinin hemen ardından İran'da 30 milyar dolardan 50 milyar dolara kadar değişen rakamlar gündeme gelirken, Aralık 2024'te yayımlanan bir analizde yalnızca İran'ın 2011-2024 arasında Suriye'ye gönderdiği petrolün değerinin yaklaşık 14 milyar dolara ulaşmış olabileceği hesaplanmıştı.

Buna askeri harcamalar, krediler, altyapı yatırımları ve İran destekli silahlı güçlere yapılan ödemeler dahil değildi.

Esad'ın devrilmesiyle birlikte İran'da "Bu para ne oldu?" sorusu da giderek daha yüksek sesle sorulmaya başladı.

Reformist gazeteci Abbas Abdi o dönem İran'ın Suriye politikasının bağımsız bir uzman heyeti tarafından incelenmesini ve "hataların nerede yapıldığının ve İran'ın ne kadar harcadığının" kamuoyuna açıklanmasını istemişti.

Esad'ın düşüşünden sonra eleştirilerin hedefi Kudüs Gücü olmuştu

Esad yönetiminin 8 Aralık 2024'te çökmesi İran'daki iktidar çevrelerinde de önemli bir kırılma yaratmıştı.

İranlı muhafazakâr çevrelerde kısa süre içerisinde Kudüs Gücü'nün performansı ve Kasım Süleymani'nin ardından örgütün başına geçen İsmail Kaani'nin yönetimi tartışılmaya başlanmıştı.

İran'da dini liderin eski temsilcilerinden Ali Şirazi, Ocak 2025'te yaptığı açıklamada "devrimci çevrelerde" Kaani ve Kudüs Gücü hakkında ağır eleştiriler bulunduğunu doğrulamıştı.

Şirazi, Esad'ın devrilmesinden sonra bazı çevrelerin "Bu nasıl Kudüs Gücü, Kaani yetersiz" şeklinde konuştuğunu aktarmıştı.

Esad yönetiminin devrilmesinin hemen ardından İran'daki bazı aşırı muhafazakâr gruplar da sosyal medya ve kapalı mesajlaşma kanallarında Kaani'yi hedef almış, İran'ın Suriye'deki güçlerini neden zamanında harekete geçiremediğini sorgulamıştı.

İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu mensupları, 22 Eylül 2011'de Tahran'ın hemen dışında düzenlenen bir askeri geçit töreninde yürüyor. Seçkin Kudüs Gücü, Devrim Muhafızları Ordusu'nun sekiz kolundan birini oluşturuyor.

Süleymani döneminin mirası da düştü

Bu durumun İran açısından daha derin bir siyasi anlamı bulunuyor.

Kudüs Gücü'nün Suriye stratejisinin ana mimarı, 1998'den ABD tarafından öldürüldüğü Ocak 2020'ye kadar gücün komutanlığını yapan Kasım Süleymani'ydi.

Süleymani, Suriye'deki savaşın en kritik dönemlerinde İran'ın sahadaki askeri faaliyetlerini yönetti. İran destekli yabancı savaşçıların örgütlenmesi ve Hizbullah'ın savaşa daha doğrudan dahil edilmesinde de merkezi rol oynadı.

Tahran açısından bu politika yalnızca Esad'ı iktidarda tutmakla kalmadı, IŞİD ve El Kaide bağlantılı grupların İran sınırlarına yaklaşmasını da engelledi.

Süleymani'nin kendisi de İran'ın Suriye'ye müdahale etmemesi halinde IŞİD ve Nusra Cephesi'nin ülkede iktidarı ele geçireceğini savunuyordu.

Ancak İran'ın askeri kazanımları kalıcı bir siyasi ve toplumsal nüfuza dönüştürülemedi. Tahran, ülkenin savaş sonrası siyasi yapılanmasında kendi konumunu güvence altına alacak bağımsız kurumlar oluşturamadı.

Esad yönetimi çöktüğünde İran'ın 14 yılda inşa ettiği askeri ve lojistik düzenin çok büyük bölümü de birkaç hafta içerisinde işlevsiz hale geldi.

İran'ın 'ileri savunma' doktrini çöktü mü?

Suriye yenilgisi İran açısından tek başına gerçekleşmedi.

İsrail'in 2024'te Lübnan Hizbullahı'nın lider kadrosuna ve askeri altyapısına dönük saldırıları, Hamas'ın Gazze'deki kayıpları ve ardından Esad yönetiminin çökmesi, İran'ın yıllardır "direniş ekseni" olarak tanımladığı bölgesel mimariyi ciddi biçimde zayıflattı.

Bu mimarinin temel mantığı İran'ın olası bir savaşı kendi topraklarından uzakta karşılamasıydı.

Süleymani döneminde geliştirilen "ileri savunma" anlayışına göre İran, Irak, Suriye, Lübnan, Filistin ve Yemen'deki müttefikleri aracılığıyla rakiplerine kendi sınırlarından uzakta baskı uygulayabiliyordu.

Suriye'nin kaybedilmesi bu zincirin en önemli coğrafi bağlantılarından birini kopardı.

İran'ın Irak'la Lübnan arasındaki kara hattı büyük ölçüde kesilirken, Hizbullah'a silah ve lojistik aktarımı da çok daha zor hale geldi.

Tahran'ın Suriye'de yıllarca kurduğu askeri tesisler ve ağların büyük bölümünün ortadan kalkması, İsrail'in İran'ın bölgedeki hareket alanını sınırlama stratejisinin de önemli bir sonucu oldu.

/././

soL



Filistinli ünlü sanatçı Süleyman Mansur, 79 yaşında Doğu Kudüs’te hayatını kaybetti -BİRGÜN-


Filistin modern sanatının önemli temsilcilerinden ressam, heykeltıraş, yazar ve karikatürist Süleyman Mansur, işgal altındaki Doğu Kudüs'te yaşamını yitirdi. 1970'ler ve 80'lerde eserleri, Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) tarafından posterleştirilerek halka ulaşmıştı.

Filistin modern sanatının önemli temsilcilerinden ressam, heykeltıraş, yazar ve karikatürist Süleyman Mansur, bir süredir tedavi gördüğü Doğu Kudüs’teki Makasıd Hastanesi'nde 79 yaşında vefat etti.

Filistinlilerin direnişini ve toprakla bağını eserlerine yansıtan Mansur, çalışmalarında Filistin kültürü, tarihi ve geleneğinden türetilen sembolleri kullandı.

Hıristiyan bir aileden gelen Mansur ayrıca işgal karşıtı İsrailli sanatçılarla ortak sergiler açarak barışçıl çözümü destekledi. Mansur'ın eserleri, 1970'ler ve 80'lerde Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) tarafından posterleştirilerek halka ulaştı.

Batı Şeria’nın Ramallah kentindeki Birzeit kasabasında 1947’de dünyaya gelen Mansur, Filistin direnişinin sanat dünyasındaki sembol isimlerinden biri olarak kabul edilirken, Filistin halkının vatanını, tarihini ve hafızasını eserlerine taşıdı.

Sanatı bir direniş biçimi olarak gören Mansur, 2024’te AA’ya verdiği röportajda eserleriyle Filistinlilerin topraklarına verdikleri değeri, topraklarına nasıl sahip çıktıklarını ve Filistin’in güzelliklerini göstermek istediğini belirterek, “Kudüs, Filistin’in sembolü, Kubbet-üs Sahra da Kudüs’ün sembolüdür" ifadelerini kullanmıştı.

THE CAMEL OF HARDSHİPS İLE DÜNYA ÇAPINDA ÜNE KAVUŞTU

Mansur'un 1973'te yaptığı ve sırtındaki ağır yükün altında ezilen yaşlı bir Filistinli adamı tasvir ettiği “The Camel of Hardships” (Güçlüklerin Devesi) adlı tablosu dünya çapında üne ulaştı. Sanatsal ve ulusal bir ikon hâline gelen eserinde, Kudüs kentinin yer aldığı yükü, Kubbetü’s-Sahra’nın da görülebildiği büyük bir göz şeklinde resmetti.

Filistin’i, yorgun ve yalnız yaşlı bir adam figürüyle kişileştiren Mansur, eserlerinde 1948 Nekbesi’nin sembolü olarak portakal ağacı, 1967 savaşını temsil eden zeytin ağacı, geleneksel Filistin nakış motifleri, köylerdeki günlük yaşam ve Filistinli kadın figürlerini öne çıkardı.

Sanatçı, eserleri aracılığıyla Filistin direnişinin görsel kimliğinin şekillenmesine katkıda bulunurken, sanatını hafızanın ve Filistin davasının aktarılmasında bir araç olarak kullandı.

Filistin modern sanatının önemli temsilcilerinden olan Mansur, “Roma Ödülü”, “UNESCO Ödülü”, “Arap Yaratıcılar için Nil Ödülü” ve “Filistin Plastik Sanatlar Ödülü”nün de aralarında bulunduğu yüzlerce yerel ve uluslararası ödüle layık görüldü.

Kudüs’teki Bezalel Sanat Akademisinde plastik sanatlar eğitimi alan ve aynı zamanda profesyonel bir karikatürist olan Mansur, 1970’lerden itibaren eserleriyle Filistin mücadelesine ilişkin görsel sembollerin oluşturulmasına katkı sağladı.

Mansur ayrıca Kudüs Üniversitesi de dahil olmak üzere Batı Şeria’daki çok sayıda kültür kurumu ve üniversitede sanat dersleri verdi.

BİRGÜN

24 Ağustos 2026 Pazartesi

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -24 Ağustos 2026-


Yılın ilk yedi ayında tahakkuk eden her 100 liralık verginin 78 lirası tahsil edildi -Murat Batı- 

Vergi sistemi, bir noktadan sonra yalnızca kanunla değil, vergi ahlâkıyla da ayakta durur. Mükellefin vergisini zamanında ödeme iradesini zayıflatan bir ortam varsa, tahakkuk ne kadar artarsa artsın tahsilat aynı ölçüde artmaz. Sürekli yapılandırma beklentisi, verginin adil dağıtılmadığı düşüncesi, bazı kesimlerin vergiden kaçınabildiğine ilişkin algı ve kamu kaynaklarının kullanımına duyulan güvensizlik vergi ahlâkını aşındırır.

Vergi gelirleri açıklandığında hemen tahsilata bakıyoruz. Hazine ne kadar vergi topladı, geçen yılın aynı dönemine göre tahsilat ne kadar arttı, bütçe hedefinin ne kadarı gerçekleşti?

Bunlar kuşkusuz önemli. Ama tahsilata gelmeden önce bakılması gereken başka bir veri daha var: o da tahakkuk.

Tahakkuk, Vergi Usul Kanunu’nun ifadesiyle, tarh ve tebliğ edilen bir verginin ödenmesi gereken safhaya gelmesidir. Dolayısıyla tahakkuk ile tahsilat aynı şeyi göstermez. Tahakkuk, verginin ödenecek hâle gelmesini; tahsilat ise paranın Hazineye girmesini ifade eder.

Bu nedenle yalnızca ne kadar vergi tahsil edildiğine değil, ne kadar verginin tahakkuk ettiğine ve bunun ne kadarının tahsil edilebildiğine de bakmak gerekir.

Buna rağmen bütçe ve vergi gelirleri tartışılırken tahakkuk rakamları çoğu zaman tahsilat rakamlarının gölgesinde kalıyor. Oysa tahakkuk ile tahsilat arasındaki fark, vergi sisteminin yalnızca gelir yaratma kapasitesini değil, tahakkuk eden vergiyi paraya dönüştürme kapasitesini de gösteriyor.

Yılın ilk yedi ayında tahakkuk tutarları ve oranları ne kadar oldu?

Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın verileri uyarınca aşağıdaki tabloda tahakkuk tutarı ve oranları ile tahsilat ve tahsilatın bütçe hedefi içindeki payı görülmektedir.

2026 yılının Ocak-Temmuz döneminde toplam 10 trilyon 65 milyar liralık vergi tahakkukuna karşılık 7 trilyon 855 milyar liralık tahsilat yapılmış. Buna göre tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 78 olmuştur. Başka bir ifadeyle, tahakkuk eden her 100 liralık vergiye karşılık yaklaşık 78 liralık tahsilat yapılmış. Tahakkuk ile tahsilat arasındaki nominal fark ise yaklaşık 2 trilyon 211 milyar liradır.

Ancak bu farkı, “2026 yılının ilk yedi ayında 2,2 trilyon liralık vergi ödenmedi” şeklinde okumak doğru değil. Tablo kümülatif nitelikte. Önceki dönemlerden devreden tahakkuklar ile bunlara ilişkin tahsilatlar, mahsup ve düzeltmeler de rakamları etkileyebiliyor.

Bu nedenle 2,2 trilyon liralık farktan çok, tahsilat/tahakkuk oranının vergi türlerine göre nasıl değiştiğine bakmak gerekiyor.

Burada oldukça farklı bir tabloyla karşılaşıyoruz.

Banka ve Sigorta Muameleleri Vergisi’nde tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 99,8, Şans Oyunları Vergisi’nde yüzde 99,9, Özel İletişim Vergisi’nde yüzde 99,1, Dijital Hizmet Vergisi’nde yüzde 97,3. Özel Tüketim Vergisi’nde de oran yüzde 95,6. ÖTV’nin alt kalemlerinden motorlu taşıt araçlarında bu oran yüzde 98,3, tütün mamullerinde yüzde 97,9.

Gümrük vergilerinde oran yüzde 94,9. Noter, tapu, pasaport ve konsolosluk harçları ile yurt dışına çıkış harcında da tahsilat oranları yüzde 100’e oldukça yakın.

Bu vergilerin ve harçların ortak bir özelliği var. Tahsilat çoğunlukla işlemin gerçekleşmesi sırasında ya da işleme çok yakın bir aşamada güvence altına alınıyor. Otomobili satın alırken ÖTV’yi, tapu işlemini yaparken tapu harcını, yurt dışına çıkarken çıkış harcını ödemeden işlemi tamamlamak pek mümkün değil. Verginin tahsili, mükellefin daha sonra ödeme yapmasına bırakılmıyor.

Beyana dayanan vergilere geldiğimizde ise oranlar belirgin biçimde düşüyor.

Beyana dayanan gelir vergisinde 316,7 milyar liralık tahakkuka karşılık 187,4 milyar liralık tahsilat yapılmış. Tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 59,2. Aynı gelir vergisinin tevkifat yoluyla alınan kısmında ise bu oran yüzde 86,8.

Bu karşılaştırma önemli. Çünkü verginin adı aynı, tahsil edilme biçimi farklı.

Kurumlar vergisinde fark daha da çarpıcı. Kurumlar geçici vergisinde tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 92,4, kurumlar vergisi tevkifatında yüzde 81,1 iken beyana dayanan kurumlar vergisinde oran yüzde 10,1.

Elbette yüzde 10,1’lik oranı “beyana dayanan kurumlar vergisinin yaklaşık yüzde 90’ı ödenmedi” şeklinde okumak doğru olmaz. Tahakkuk ve tahsilatın dönemsel yapısı ile geçmiş dönemlerden devreden tutarlar da bu oranı etkileyebilir. Ancak aynı verginin farklı tahsil biçimlerinde ortaya çıkan bu fark yine de dikkat çekici.

KDV’de 815 milyar liralık fark

Tabloda ayrıca üzerinde durulması gereken bir başka vergi dahilde alınan KDV’dir.

2026 yılının ilk yedi ayında dahilde alınan KDV’de yaklaşık 1 trilyon 962 milyar liralık tahakkuka karşılık 1 trilyon 147 milyar liralık tahsilat yapılmış. Tahsilat/tahakkuk oranı yüzde 58,5. İki tutar arasındaki nominal fark ise yaklaşık 815 milyar lira.

Ancak bu 815 milyar lirayı doğrudan “tahakkuk ettiği hâlde tahsil edilemeyen KDV” olarak değerlendirmek doğru olmaz. Çünkü KDV önemli bir iade mekanizması barındırıyor. İhracat başta olmak üzere KDV Kanunu’nda öngörülen çeşitli işlemler nedeniyle KDV iadesi yapılabiliyor.

İadelerin boyutunu görmek için 2026 yılı bütçesine bakmak yeterli.

2026 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanunu ekinde dahilde alınan KDV için 3 trilyon 539 milyar liralık brüt gelir öngörülürken, 1 trilyon 638 milyar 691 milyon liralık red ve iade öngörülmüş.

Üstelik 2026 bütçesinde öngörülen toplam 1 trilyon 892 milyar liralık red ve iadenin yaklaşık yüzde 87’si dahilde alınan KDV’ye ait.

Dolayısıyla yüzde 58,5’lik tahsilat/tahakkuk oranını değerlendirirken iadeleri gözden kaçırmamak gerekiyor. Asıl bilinmesi gereken, 815 milyar liralık farkın ne kadarının gerçekten tahsil edilemeyen KDV’den, ne kadarının KDV’nin iade ve mahsup mekanizmasından kaynaklandığıdır.

Mevcut tahakkuk-tahsilat tablosu ise bu ayrımı tek başına göstermiyor.

Sonuç ve genel değerlendirme

Tablo bize yalnızca hangi vergiden ne kadar tahsilat yapıldığını göstermiyor. Aynı zamanda verginin nasıl tahsil edildiğinin, tahsilat başarısı üzerinde ne kadar belirleyici olduğunu da gösteriyor.

Vergi kaynağında kesildiğinde, yani stopajla alındığında, işlemin içine yerleştirildiğinde ya da ödenmeden işlemin tamamlanması mümkün olmadığında tahsilat oranı yüzde 100’e yaklaşıyor. Buna karşılık beyana dayanan vergilerde tahakkuk ile tahsilat arasındaki mesafe açılıyor.

Bu farkı yalnızca teknik bir tahsilat sorunu olarak görmek hatalı olur.

Çünkü vergi sistemi, bir noktadan sonra yalnızca kanunla değil, vergi ahlâkıyla da ayakta durur.

Mükellefin vergisini zamanında ödeme iradesini zayıflatan bir ortam varsa, tahakkuk ne kadar artarsa artsın tahsilat aynı ölçüde artmaz. Sürekli yapılandırma beklentisi, verginin adil dağıtılmadığı düşüncesi, bazı kesimlerin vergiden kaçınabildiğine ilişkin algı ve kamu kaynaklarının kullanımına duyulan güvensizlik vergi ahlâkını aşındırır.

/././

Kanuni faiz oranı değiştirildi!-Erdoğan Sağlam- 

Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen gecikme zammı oranı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından belirlenen tecil faiz oranları bakımından Merkez Bankası tarafından belirlenen reeskont işlemlerinde için geçerli iskonto oranı ile avans işlemleri için geçerli olan faiz oranının dikkate alınmamasını daha önce eleştirmiştim. Bence tüm mevzuatlar gereğince uygulanan faiz oranlarının birbiriyle uyumlu olması gerekir!

Değerli okurlar, bugün temmuz ayı sonunda yapılan kanuni faiz oranındaki değişikliği irdeleyeceğim.

Önce “faiz” kavramını açıklamakta yarar var. Anayasa Mahkemesi aşağıdaki kararında faiz kavramını çok güzel bir şekilde açıklamış:

Faiz alacaklının talep etmeye yetkili olduğu bir miktar paradan yoksun kalmasına karşılık olarak mahrum kalınan süreye bağlı olarak ödenmesini talep edebileceği miktardır. Bir başka yönüyle faiz; alacaklının zararını karşılama işlevi olan, edimini taahhüde uygun biçimde, süresinde, muaccel borcunun vadesinde ödemeyen borçlunun bu süreden yararlanma sonucunda alacaklı lehine doğan bir nakdi bir ödentidir (AYM, E.1997/34, K.1998/79, 15/12/1998)

Kanuni faiz, tarafların sözleşmeyle bir faiz oranı kararlaştırmadığı durumlarda borç ilişkisine kanun gereği uygulanan faizi ifade eder. Para borcunun ifasında temerrüde düşülmesi durumunda alacaklı, zarar ispatına gerek olmaksızın, kanuni faiz isteyebilir.

Temerrüt faizi ise borçlunun temerrüde düşmesiyle işlemeye başlayan faizdir.

Kanuni faiz ve temerrüt faizi, 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanunun 1'inci ve 2'nci maddelerinde düzenlenmiştir.

Kanuni faizi oranı

3095 sayılı Kanun’un Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilmeden önceki 1'inci maddesine göre; Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’na göre faiz ödenmesi gereken hallerde miktarı sözleşme ile tespit edilmemiş ise kanuni faizin yıllık yüzde 12 olarak uygulanacağı düzenlenmişti. Ayrıca Cumhurbaşkanı’na bu oranı aylık olarak belirleme, yüzde onuna kadar indirme ve bir katına kadar arttırma yetkisi verilmişti.

20 Mayıs 2024 tarihli ve 8485 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile 1 Haziran 2024 tarihinden itibaren kanuni faizin yıllık yüzde 24 olarak uygulanmasına karar verilmişti.

Temerrüt faizi oranı

3095 sayılı Kanunun 2'nci maddesine göre, bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1'inci maddede belirlenen orana (yani kanuni faiz oranına) göre temerrüt faizi ödemeye mecburdur.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nın önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda açıklanan orandan fazla ise, arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur.

Temerrüt faizi miktarının sözleşmede kararlaştırılmamış olduğu hallerde, akdi faiz miktarı yukarıdaki fıkralarda öngörülen miktarın üstünde ise, temerrüt faizi, akdi faiz miktarından az olamaz.

Kanuni faize ilişkin Anayasa Mahkemesi'nin iptal kararı

Kahramanmaraş 3. İdare Mahkemesi, deprem sonucunda taşınmazın yıkılması nedeniyle uğranılan zararların tazmini talebiyle açılan bir davada, 3095 sayılı Kanun’un kanuni faize ilişkin 1 inci maddesinin Anayasa’ya aykırı olduğu gerekçesi ile Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.

Kanuni faiz oranı sözleşmeden kaynaklanan borç ilişkilerine uygulanabildiği gibi haksız fiilden veya sebepsiz zenginleşmeden ya da -yargı uygulamaları gözetildiğinde- kamu hukukundan kaynaklanan borç ilişkileri bakımından da geçerlidir.

Anayasa Mahkemesi tarafından konu sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri yönünden incelenmiştir.

Anayasa Mahkemesi 22/7/2025 tarihli ve E: 2024/24, K: 2025/164 sayılı kararıyla, maddenin “sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri” yönünden iptaline ve iptal kararının Resmî Gazete’de yayımlanmasından başlayarak dokuz ay sonra (1/9/2026 tarihinde) yürürlüğe girmesine karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesi, özellikle yüksek enflasyon dönemlerinde kanuni faiz oranının gerçek zararı telafi edememesi sebebiyle, bu düzenlemenin, Anayasanın 35 inci maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa’nın 40 ıncı maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkına aykırılık oluşturduğuna hükmetmiştir.

Anayasa Mahkemesi, kanuni faizin, paranın zaman içindeki değer kaybını telafi etmesi gerektiğini, aksi durumda alacaklının uğradığı ekonomik kayıptan kurtulamayacağını, enflasyonun çok yüksek olduğu dönemlerde kanuni faizin buna yetişmediğinin açık olduğunu, bu durumun bireyin malvarlığının korunması güvencesiyle bağdaşmayacağını vurgulamıştır.

Anayasa Mahkemesi söz konusu maddede, borcun geç ödenmesi nedeniyle belli bir oranda faiz ödenmesi öngörülmekle birlikte paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi eden mekanizmaların öngörülmemesini ve hukuk sisteminde alacağın değer kaybının önlenmesi için etkili bir hukuk yolunun bulunmamasını mülkiyet hakkına aykırı bulmuştur.

7589 sayılı Kanun'la yapılan değişiklik

7589 sayılı Kanunla Anayasa Mahkemesi'nce iptal edilen ancak 1 Eylül 2026 tarihinde yürürlüğe girecek iptal kararının gerekçesini de karşılayacak bir şekilde, 3095 sayılı Kanunun 1'inci maddesi aşağıdaki şekilde değiştirildi:

31 Temmuz 2026 tarihinde yürürlüğe giren bu değişiklikle, kanuni faiz ödenmesi gereken hallerde miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödemenin yıllık, Merkez Bankası'nın önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranının yüzde sekseni üzerinden yapılması ve söz konusu reeskont oranının, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan reeskont oranından 5 puan veya daha çok farklı olması halinde, yılın ikinci yarısı için belirlenen oranın yüzde sekseninin geçerli olacağı hükme bağlanmıştır.

Değişiklikten önce kanuni faiz oranı sabitti ve en yüksek yüzde 24 oranı uygulanabilmekteydi. Değişiklikten önce zaten bu sınıra gelinmişti. Bu durum, enflasyon oranının yüzde 24’ü geçtiği durumlarda alacaklının çok mağdur olmasına neden olmaktaydı. Yapılan değişiklikle, alacaklı ve borçlunun menfaatleri arasındaki denge önemli ölçüde sağlanmıştır. Hâlâ bu oran güncel mevduat ve kredi faizlerinin gerisindedir, ancak yine de bu değişiklik önemlidir.

Güncel kanuni faiz oranı nedir?

Merkez Bankası'nın 20 Aralık 2025 tarihli ve 33113 sayılı Resmî Gazete'de yayımlanan tebliği ile son kez belirlediği kısa vadeli kredi işlemlerine ilişkin reeskont (iskonto) oranı yıllık yüzde 38,75'tir. 2025 sonu itibariyle bu oran geçerlidir.

Yeni düzenlemeye göre, bu oranın yüzde 80’i olan (yüzde 38,75 × yüzde 80 =) yüzde 31 oranı 31 Temmuz 2026 tarihinden itibaren geçerli kanuni faiz oranıdır. Başka bir ifade ile kanuni faiz oranı 31 Temmuz 2026 tarihinden itibaren yüzde 24’ten yüzde 31’e çıkarılmıştır.

2026 yılı sonuna kadar yeni bir oran belirlenmediği sürece bu oran geçerli kalmaya devam edecektir.

30 Haziran 2027 günü itibarıyla, 31 Aralık 2026 günü uygulanan reeskont oranından 5 puan veya daha çok farklı yeni bir oran belirlenmediği taktirde, 2027 yılının ikinci yarısı için de yüzde 31 oranı geçerli olacaktır.

Oranlar arası uyum

Mevzuatımız gereğince ticari ve vergisel işlemlerde farklı oranlar uygulanmaktadır.

30 Ekim 2025 tarihli yazımda, Cumhurbaşkanı tarafından belirlenen gecikme zammı oranı ile Hazine ve Maliye Bakanlığı tarafından belirlenen tecil faiz oranları bakımından Merkez Bankası tarafından belirlenen reeskont işlemlerinde için geçerli iskonto oranı ile avans işlemleri için geçerli olan faiz oranının dikkate alınmamasını eleştirmiştim.

Bence tüm mevzuatlar gereğince uygulanan faiz oranlarının birbiriyle uyumlu olması gerekir!

/././

Jüpiter villası olmasaydı -Fikret İldiz- 

Kimliksiz, devasa, görkemli, kudretli, kocaman bir binadan “duruşma salonu” olmaz. İnsan onuruna aykırıdır demek bile böyle bir duruşma salonunu tarif etmiyor. İnsanlar; mekânlarla baskılanarak adalet dağıtılamaz.

Ne olurdu?

Roma İmparatoru, yazlık villasında kaç insanı dalgaların vurduğu kayalıklara atarak öldürdü?

Tarihte görkemli binaların mekânlardaki varlıkları tüm zamanlara hatırlatmalarda bulunur…

Nesilden nesile geçen ne saraylar boşunadır ne ihtişamları boşunadır ve ne hatırlatmaları...

İşte Jüpiter villası… Dağların doruklarındadır ve inanılmaz büyüktür, dehşetlidir, görkemlidir.

“Capri Adası'nın Napoli Körfezine bakan tepesinde, Roma İmparatoru Tiberius’un yazlık villasının harabeleri yer alır. Zirveye dek kıvrılarak uzanan dar yolu iki saat tırmandıktan sonra nihayet oraya vardığınızda manzara büyüleyicidir. Ne var ki, paramparça haliyle bile devasa bir saray olan villanın kendisi ondan daha etkileyici; haşmeti, kudreti ve dehşetiyle sizi müthiş etkiler. (… ) Buraya Luppiter (Jüpiter) Villası adı verilmesi tesadüf değil; hayallere dalmış imparatorun huzuruna titreyerek getirilen devlet görevlileri ile elçiler, kendilerini Tanrılar Kralı’nın önüne çıkmış gibi hissederlerdi herhalde. Zaten böyle bir etki hesap edilmişti. Üstelik Tiberius, Tanrının gazabını saçmaya muktedirdi.

Söylendiğine göre biri canını sıktığında (ki bunun için çok şey yapması gerekmezdi), oracıkta hemen aşağıya atılıp kayalara vuran dalgalara gömülmesini buyururdu

Tarih boyunca saraylar hesap edilmiş etkileriyle haşmetli, kudretli ve dehşetlidir. 

Herkesi etkilemesi için inşa edilmiş görkemli yapılardır.

Neden böyle yapılar? Neden böyle saraylar? Neden dehşetli ve kudretliler?

Hitler’in Mimarı ve Silahlanma Bakanı Albert Speer “Hatıralarım” adlı kitabında anlatıyor: Hitler’e göre mimari yapılar inşa etmek, kendi dönemi ile ruhunu gelecek nesillere aktarmanın bir yoluydu ve bunu çevresine anlatmayı severdi. Sonuçta, tarihin önemli dönemlerinin o zamana has anıtsal yapılar vasıtası ile hatırlanacağı görüşündeydi. Roma İmparatorluğu’nun hükümdarlarından geriye ne kalmıştı ki? Binaları olmasaydı onlar için bugün ne tanıklık edecekti? Ona göre bir milletin tarihinde zayıflık dönemleri her zaman olabilirdi; ancak böyle durumlarda da eski gücü hatırlatacak mimari yapılara ihtiyaç vardı. Elbette yeni bir ulusal bilinç yalnızca bu argümanla uyandırılamazdı. Uzun bir çöküş döneminden sonra ulusal yücelik hisse yeniden alevlenecekse, ataların inşa ettiği anıtlar en etkili eserler olmalıydı. Mussolini’nin yeni bir imparatorluk fikrini halka tanıtmak istediğinde eski Roma kahraman ruhuna atıfta bulunmasına olanak tanıyordu. Gelecek yüzyılların Almanya’sına da bizim inşa ettiğimiz yapılarımız hitap etmeliydi. Hitler, bu gerekçeyle bir yapı anlayışının değerini hep vurgulamıştır.”

Deneme, deneme bir, iki üç… Deneme, deneme bir iki üç…

Ses kontrol, ses kontrol... Bir, iki deneme…

Adliyenin duruşma salonu içinde mikrofonla “ses” denemesi yapılıyor… Bunlar, onlar.

Çünkü o kadar kocaman, o kadar heybetli ve o kadar birbirinden uzak mekânların birleştirilmiş hali gibiydi ki “duruşma salonu”; ne duyarsınız ne görürsünüz ne hissedebilirsiniz.

Sanıkları görmezsiniz… Avukat meslektaşımız söyledi, belki SEGBİS kayıtlarında çıkar.

Tutuklu, tutuksuz sanıklara ayrılan yer; Yusuf’un kuyusu!

Yusuf’un kuyusu gibi bir yerden eğer sanık gözükürse ve size bakarsa belki görebilirsiniz!

Kuyular sadece ve sadece insanlara su vermek için açılır!   

Duruşma salonu devasa…

Kim bilir kaç kişilik. Teknoloji müthiş! Görkemli bina teknolojiyle birleşmiş…

Ses için eğer yetmezse diye tavandan sarkan mikrofonlar var.

Sesinizi duyurmanız için oturulan yerlerde mikrofon var ama açılmasına bağlı. Yeşil yanarsa kapalı; kırmız yanarsa açık, konuşabilirsiniz! Sanki konuşmanın yasak olduğunu kırmızı ışık sürekli hatırlatıyormuş gibi bir terslik var ama yeşil ışık yanınca; kapalı olduğu anlaşılıyor… Konuşmadan önce ses kontrolü yapılıyor ve sesiniz geliyorsa varsınız; sesiniz kapalıysa yoksunuz. Sesiniz varsa, mikrofonuz açıksa; varsınız. Yoksa, yoksunuz!

Beğeniye açık değil… Beğenmezseniz gelmezsiniz o zaman! Karar size kalmış, durum bu!

Duruşma salonunda hâkimler için yapılan yer salonun en dibine yerleştirilmiş, çok uzakta… Çok yüksekte… Erişebilirsen eriş! Görebilirsen gör… Zaten mahkemeye ulaşmadan önce savcılık “makamına” ait yer var. En önde mi, önde… Görmemek mümkün değil! Onu görmeden geçilemez. Yeri yüksek mi yüksek… Avukat meslektaşımız hatırlattı. Savcının oturuşuna göre sırtı “Adalet mülkün temelidir” yazısına dönük… Oturma yerini öyle yaptıkları için zorunluluktan mı yoksa bilinerek mi yapılmış belli değil; iddia makamı adaletin mülküne ve temeline arkası dönük. Yüzü ise sanıklara dönük. Mahkeme Heyetine de sırtı dönük oturmak mecburiyetinde. Diyeceği varsa kafasını arkaya çevirerek konuşması gerekiyor.

Mimarlar öyle çizmiş herhalde ve inşaatçılar da böyle inşa etmiş. Görkemli ve ihtişamlı!

10 Numara olmuş sanki ve bu duruşma salonunu yaparken kimse kimseye sormamış mı acaba?

Gazeteciler salonda var mı? Fark etmek için dürbün kullanabilirsiniz. Şaka değil, varlıkları duruşma salonunda “şaka” gibi konumlandırılmış bir yerdeler ve salonun en sonuna yakın oturtulmuşlar. Çıkış kapısına yakın ve belki de “istenmeyenler”… Gazetecilerin Duruşma Salonuna girmeleri her gün ayrı bir dert! Renkleri turkuaz olacak. Öyle olsa bile kimlikleri “dağıtılan kartlara” bağlı… Kart yok, giriş yasak! Gazeteci olup olmadıklarına kararı kim veriyorsa; renk yoksa duruşma yok, haber hiç yok!  Kendileri haber… Salonda bu kadar uzaktan gerçekler, haberler, duruşlar, tepkiler, sözler fark ediliyor mu  bilinmez. Hiçbir haber yorumlara ve muhtemel eleştirilere imkân tanımayacak şekilde ulaşılmaz yükseklikte… Ulaşılmaz! Bilgi edinme hakkı ve gerçekleri görerek fikir sahibi olmak diye bir şey kalmamış. Koskocaman teknolojik görüntüden görmeye bağlanmış gerçeklerle yetinmeleri istenen gazeteciler; Kaf dağının  ardında ne var bilemiyorlar!

Ne sanık görürler ne mahkeme heyetini! Ama ortada durup duran savcılık makamını görmemek olası değil. Dinleyicilere yakın duruyorlar. Dinleyiciler zaten salonun en dibinde.

Varken, yoklar! Görebilirlerse görürler, görürlerse ve tanıyabilirlerse tanırlar!

Ne insan ne mimarlık ve ne de bir yer! İnsanı araç olarak bile görmeyen bir devasa mekân! 

Tiberius gelsin görsün; insanları görkemiyle etkilemek nasıl oluyormuş!   

İnsan ve mimarlık, yok! Ne derseniz deyin! 

Ne demeliyiz acaba?

İnsanı amaçlamayan bir mimarlık ne özgür ve ne özerktir…

Cezaevi içinde yapılan böyle bir duruşma salonu hangi adliyeye mensupsa; mensubiyeti yok

Cezaevi içinde yapılan böyle bir duruşma salonu; kimliksiz!

Bitirelim…

“Kamu yapıları için kimlik önemlidir. Tüm kamu yapılarını tek bir potada belirtmek kimlik açısından doğru değildir. Kamu yapıları çeşitli programlar içerirler. Bu yapıların kimlikleri kendi programlarına göre değişmelidir. Eğitim, adalet, yönetim yapısı arasında farklar olmalıdır. Adalet saraylarının baskı kurması gerekmez. Bu sebeple adalet yapılarının anıtsallığına karşıyım. Adalet binalarının adaleti aramaya gelen insanlara hitap ettiğini unutmamamız gerekir. Adaletin gücünü temsil eden, ağırlaştıran ve vatandaşın üzerinde ezici baskı yaratan tarzı doğru bulmuyorum.(… )”

Kimliksiz, devasa, görkemli, kudretli, kocaman bir binadan “duruşma salonu” olmaz.

İnsan onuruna aykırıdır demek bile böyle bir duruşma salonunu tarif etmiyor. 

İnsanlar; mekânlarla baskılanarak adalet dağıtılamaz.

Tüm zamanların hukukunda amaç insan değil midir?

-----

1- Tiranlar. Waller R. Newell. YKY. Ekim 2020. İstanbul. Sayfa 11

2- Albert Speer Hitler’in Mimarı ve Silahlanma Bakanı Hatıralarım. Çeviren Emir Öngüner. Kronik yayınları.2026. Sayfa 72-78   

3- Thomas Mann. Yusuf ve Kardeşleri/Yusuf’un Gençliği.2.Cilt.Hece Yayınları. İkinci Bası 2019.Sayfa 187-200

4- Günümüz Adalet Sarayları Üzerine Bir Sorgulama. Hakan Sağlam, Yrd. Doç. Dr. yazısında yer alan Cem Açıkkol görüşü. Bu tartışmalar için bakınız: Gazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nde Prof. Dr. Aysu Akalın tarafından “Mekânsal İmajın Oluşumu ve Yapısı Bağlamında Algısal Süreç” başlıklı yüksek lisans / doktora dersi kapsamında, 2011-2012 dönemi 2. yarıyılında “Adalet Saraylarında İmaj Arayışları” teması ile yürütülen çalışmada D. Özden ve A. Özdemir’in gerçekleştirdiği söyleşilerde yer almıştır. Mimarlık Dergisi Mart Nisan 2013 Sayı 384.

/././

Öne Çıkan Yayın

Demokrasi akışkan sıvı mıdır? + Kardeş kavgası + Kudüs Gücü'nün eski komutan yardımcısından Suriye hesaplaşması: 'Kaybettik, sorumlular yargılanmalı' -soL-

Demokrasi akışkan sıvı mıdır?-Sinan Sönmez-     Kürtler yekpare bir blok mu? Sosyal, ekonomik ve siyasi bir homojenlik mi söz konusu? Sömürü...