15. yüzyıldan bugüne Eminönü ve eşsiz hanları: Dünya mirası kime emanet?
İBB Kültürel Miras’ın hazırladığı Kültür Varlıkları Envanterine göre Fatih’te kayıtlı 292 han var. İstanbul genelinde ise 500’ün üzerinde han inşa edildiği düşünülüyor. Şimdilerde çoğu han artık hayatta değil. Bazıları otel oldu. Restore edilmeden yaşayanlar ise asıllarına uygun olmayan eklemeler ve bakımsızlıklarla hayatta kalma mücadelesi veriyor.
İstanbul eşsiz kültür varlıkları ile her dem dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış bir şehir. Fatih Sultan Mehmet’in temellerini attığı, dünyanın ilk AVM’lerinden olan Kapalıçarşı 1461 doğumlu. Bugünlerde çarşı esnafı “işler kesat” diyor ancak yine de her gün yüz binlerce ziyaretçinin çoğunluğu sosyal medya hatırına da olsa 4 bin dükkanlı bu muhteşem labirenti arşınlıyor. Oysa şehrin gizli zenginliği, o kalabalığın hemen yanı başında Tarihi Yarımada’daki Eminönü hanlarında saklı.
İnsanlığın ortak mirası
İnsanlığın en büyük izleri arasında yer alan bu kültür varlıkları belki de hafızanın bizlerle konuşma biçimi. İster koruma altına alınmış ister kaderine terk edilmiş olsun hepsi eşsiz hikâyeler anlatıyor. Hem de bizim dinleyip dinlemediğimize aldırış etmeden.
Kültür hukukçusu John Henry Merryman; değer atfedilen kültür eserlerinin bulundukları yerden bağımsız, “insanlığın ortak mirası” olarak ele alınması ve korunması gerektiğini söylüyor. Merryman’ın bu savı bir yandan çok tartışmalı çünkü eserlerin ait oldukları yere gönderilmesini savunanlar çoğunlukta. Haksız da değiller.
Önemli kültür kuramcılarımızdan felsefeci Nermi Uygur ise varlıkların neden korunması gerektiğini duygusal bir yerden açıklıyor; “Kültür; insanın kendini, kendi evinde hissetmesini sağlayacak bir dünya ortaya koymasıdır.”
Evde olmak güvende olmak
İnsanın kendini evinde yani güvende hissetmesi işte tüm sır bu aidiyet duygusunda saklı. Burada “Genius Loci” yani mekânın ruhu kavramı devreye giriyor. Güzel mekânların ruhu insanın ruhunu da güzel besliyor. Konu bu kadar basit ama çok derin. O yüzden mekânı ve ruhu korumakta fayda olduğu aşikâr.
Hele de bu eserlerin, zamana iz bırakma gayesi olmadan salt gündelik hayatın parçası olarak tasarlanmış olduklarını bilmek onları daha da çekici kılıyor. Çabasız ihtişam.
Dünya mirası kime emanet?
İstanbul’daki tarihi yapılar 1985 yılından bu yana UNESCO Dünya Miras Listesi’nde yer alıyor. Yani insanlığın ortak mirası olarak kabul edilen eserler, "Dünya Kültürel ve Doğal Mirasın Korunması Sözleşmesi" (1972) uyarınca bulundukları ülke tarafından korunmak zorunda.
Türkiye elbette yekpare bir yapı değil. Kamu kurumları, özel sektör, sivil toplum kuruluşları ve ülke sakinleri dünya mirasını koruma sorumluluğuna ortak.
Gelgelelim bunca zamandır bu sorumluluk yeterince dikkate alınmadığı için ortaya çıkan tablo pek iç açıcı değil. En azından Eminönü’ndeki Hanlar Bölgesi için durum böyle. Daha içler acısı yerler de var elbette ama bu kez konumuz Eminönü’nün hanları.
Eminönü ve eşsiz hanları
Kapalıçarşı dünyanın vitriniyse, etrafındaki hanlar bu vitrinin gerisindeki gizli odalar desek yeridir. Şehrin merkezinde yer alan ve geçmişte para akışının en yoğun olduğu yer olan Tarihi Yarımada’nın belki de en az kıymeti bilinen parçaları.
Günün karmaşasında insan trafiği içinde hayatına devam edip, gün sonunda aniden el ayak çekilince kendilerini gösteriyorlar. Hem de ne göstermek! Altın saatlerde gölgeler uzadıkça renkler, mimari incelikler ortaya çıkıyor ve mekânın ruhu taş duvarlarda konuşmaya başlıyor. Merak etmeyin Osmanlıca bilmenize gerek yok, dileyen fotoğraf da çekebilir.

15. yüzyıldan bugüne
İstanbul dünyada en çok han olan şehirlerden. Han geleneği Osmanlı İmparatorluğu’nun şehirlerarası ulaşımı kolaylaştırmak için yaptırdığı kervansaraylara dayanıyor ki bunlara “menzil hanı” da deniyor. Osmanlı bu geleneği Selçuklu’dan almış. Selçuklu öncesinde de pek çok uygarlıkta hanlar var. İşlevleri o çağlar için göz kamaştırıcı.
Hanlarla ilgili ilk araştırmaları yapan isimlerden Dr. Ceyhan Güran, “Türk Hanlarının Gelişimi ve İstanbul Hanları Mimarisi” (1978) isimli kitabında, hanları “Bir avlu etrafını çeviren revaklar ve gerisindeki mekanlardan oluşan yapılar” olarak tarif eder. Elbette tanımı bu kadar sade olsa da işlevi çok geniş.
Yüzlerce yıldır ayaktalar
Tarihi 15. yüzyıla uzanan hanlar, ticari hayatın gereklilikleri nedeniyle hayata geçirilir. Çünkü Fatih Sultan Mehmet’in fermanı ile Ayasofya Vakfı’na gelir sağlamak amacıyla yapılan Cevahir Bedesteni ile Kapalıçarşı’nın küçük versiyonu ortaya çıkınca bölgede ticaret hızlanır. Malını satmak için gelen tüccarlara dükkân, amelelere bekar odaları ve atlara ahırların yer aldığı tasarımlarıyla hanların yapılması zaruri olur. Taş ve tuğladan ibaret bu yapılar, bir yandan da yüzyıllardır kuşaktan kuşağa aktarılan birer zanaat aktarım merkezi olarak kültür taşıyıcısı görevini üstlenir. Yemeniciden sadekâra, mıhlamacıdan saraca ince insan emeğinin incelikle aktarıldığı yerlerdir. 72 milletten insanla İstanbul’un mimari karakterinde tamamlayıcı olurlar.
Çarşı büyüdükçe ki bu süreç 250 yılı bulur, etrafındaki Rüstem Paşa, Tahtakale, Mercan, Sururi, Dayahatun, Beyazıt ve Kapalıçarşı mahallelerinde 16 han kullanıma açılır.
Hanlar aynı zamanda Osmanlı vergi sistemi ile lonca yapısının merkezinde yer alır. Malın şehre girdiği, kontrol edildiği ve narh sistemi olarak isimlendirilen alt ve üst satış limitlerinin belirlendiği yerlerdir. Ticari hayatın ekonomik ve ahlaki sistemin kuralları buralarda gelişir.
Kürkçü Han hâlâ hayatta
Kürkçü Han, Eminönü’deki ilk han ve dönemin veziri Mahmut Paşa tarafından mimar Atik Sinan’a yaptırılır ve 1467 yılında hayata geçer. Fatih Sultan Mehmet döneminden kalan tek yapı olması nedeniyle çok kıymetlidir. Mahmut Paşa Yokuşu’nda yer alan 2 avlulu bu hanın zemin katı işyeri üst katı ise konaklama amacıyla hizmete açılır. Elbette atlar unutulmaz, onlar için de bir ahır yapılır. Ne mutlu ki Kürkçü Han hâlâ yaşamaya devam ediyor.
İlk başta ahşap olan hanlar daha sonra taş ve tuğlanın birlikte kullanıldığı kargir binalar olarak inşa edilir. Tonoz ve kubbe tarzı örtü sistemi kullanılır. Farklı amaçlar için yapılmış hanlar da vardır. Mesela devlet misafirlerinin konaklaması için Elçi Han’ı misafirhane olarak yaptırılır.
Kürkçü Han, 1937
Farklı üsluplar
Başlangıçta Osmanlı mimarisi daha sonraları ise zamanın ruhuna uygun olarak farklı mimari gelenekler ile her biri birbirinden güzel hanlar ortaya çıktı. Varlıkları ve işlevleri ile hayatı güzelleştirip kolaylaştırdılar.
Bizans döneminde başlayan ticaretin Osmanlı zamanında yükselmesi ile hanlar dönemi 20. yüzyıla dek sürdü. En gösterişli zamanlarını 18. yüzyılda yaşadılar. Yaklaşık 500 yıl boyunca ticaretin nabzını tuttular, bazıları farklı biçimde de olsa hâlâ tutmaya devam ediyor.
İBB Kültürel Miras’ın hazırladığı Kültür Varlıkları Envanterine göre Fatih’te kayıtlı 292 han var. İstanbul genelinde ise 500’ün üzerinde han inşa edildiği düşünülüyor. Şimdilerde çoğu han artık hayatta değil. Bazıları otel oldu. Restore edilmeden yaşayanlar ise asıllarına uygun olmayan eklemeler ve bakımsızlıklarla hayatta kalma mücadelesi veriyor.
Oteller bölgesi
Hanların otellere dönüştürülmesi uzun zamandır gündemde. Son 20 yıldır bu konuda çalışmalar hız kazandı ve bölgedeki bazı hanlar lüks otel olarak hizmet vermeye başladı. Uzun yıllar İstanbul Emniyet Müdürlüğü olarak kullanılan ve bir dönemin işkence merkezi olan Sansaryan Han bugün beş yıldızlı bir otel. Mimar Kemaleddin’in mirası olan görkemli 4. Vakıf Han ise Legacy Ottoman ismiyle turistleri ağırlıyor. Geçmişte tüccarların konakladığı, malların istiflendiği bu devasa taş yapılar şimdi ışıltılı lobilerde, şık odalarda ağırladıkları insanlarla bambaşka hikâyeler biriktiriyor.
Hayatına Legacy Ottoman olarak devam eden 4. Vakıf Han
Hanların otele dönüşmesi, dışarıdan bakıldığında metruk bir yapının "kurtarılması" gibi görünse de aslında içindeki o kadim zanaat kültürünün yok edilmesi anlamına da geliyor. Binayı fiziken yaşatan bu hamle, ne yazık ki onun ruhunu, esnafını, ustasını ve asırlık üretim hafızasını oradan söküp atıyor. Oysa bir yeri ya da şeyi dönüştürürken katılımcı süreç tasarımıyla bezeli, rasyonel, sağlıklı bir önermenizin olması beklenir. Orada çalışan ustalara, insanlara “Burayı otel yapıyoruz siz de nereye giderseniz gidin” demek topluma, kültüre her açıdan yapılmış haksızlık.
Aslında temel mesele, hanı salt bir bina olarak görmek yerine süregelen hayatı tamamlayan bir varlık olarak görmekte yatıyor. Eleştirel miras kuramcısı Laurajane Smith, mirasın fiziksel nesneden ibaret olmadığını asıl mirasın o nesne etrafındaki sosyal hayat olduğunu savunuyor. Bu bakış açısıyla, bir hanı tamamen lüks bir otele dönüştürmek yapıyı fiziken kurtarsa da ruhunu sahipsizleştirmek anlamına geliyor.
“Metruk hanların lüks otellere dönüşmesi neden sizi rahatsız ediyor” diye soranlara Smith’in savını uyarlayarak şöyle yanıt verebiliriz: “Farklı bir koruma modeli mümkün. Hanın üst katları turizme hizmet ederken, alt katlarındaki zanaat atölyelerinin ve geleneksel esnafın korunduğu karma bir işlev tasarımı, yapının sadece dekor olarak kalmasını engeller.”
Böylece eleştirel miras çalışmaları alanında uzman olan David Lowenthal’in uyardığı gibi, o han “icat edilmiş ya da dondurulmuş geçmiş” nesnesi olmaktan çıkar. Bugünün ekonomik gerçeklerine uyum sağlar ve asırlık zanaat hafızasını kanlı canlı geleceğe taşır.
Geleceğe miras
Evet bir kısmı vakıf bir kısmı da özel mülkiyete tabi olan hanlar yavaş yavaş değişiyor, dönüşüyor. Onlara bakıp geçmişin zenginlikle dolu şaşaalı dönemleri de görebilirsiniz şimdinin klima borularını da. Ancak kesin olan şu ki bu halleri bile çok etkileyici.
Eminönü’ndeki Hanlar Bölgesi’ne yakından bakarak, kimlik politikalarından doğru koruma yaklaşımlarına işin bilimsel ve felsefi boyutuna uzanan bir dosya hazırlamak istedik. Mimar Zeynep Ahunbay, İBB Kent Tarihi ve Tanıtımı Turizm Dairesi Başkanı Merve Gedik, mimar Bağış Kankotan, tarihçi Prof. Dr. Ahmet Yaşar, müze bilimci Yeşim Kartaler, fotoğraf sanatçısı Timurtaş Onan ve gümüş ustası Şahin Karaman sorularımı yanıtladı.
Bir hanın anatomisi
Dr. Ceyhan Güran’ın envanter çalışmalarına göre, hanları eşsiz kılan temel özellikler:
Hanlar, büyük külliyelerle (cami kompleksleri) boy ölçüşmeye çalışmaz. Aksine kentin silüetini tamamlayan, sokağın eğimine ve dar kavislerine uyum sağlayan formlara sahiptir. Genellikle iki veya üç katlıdırlar. Zemin kat; malların istiflendiği serin mahzenler ve dükkanlarla sokağa açılır. Üst katlar tüccarların konakladığı, içinde birer ocağı ve nişi bulunan "bekar odası" olarak avluya bakar. Bir hanın mimari ruhu avlusundan belli olur. Revaklar ise esnafın hem güneşten korunduğu hem de komşusuyla hasbihal ettiği birer sosyalleşme alanıdır. İstanbul hanlarının karakterini "küfeki taşı" ile tuğladan oluşan almaşık duvar örgüsü belirler. Bu örgü, yapıya hem depreme dayanıklı bir esneklik hem de yüzyıllar geçse de eskimeyen bir renk paleti sunar. Hanlar, dışarıdan bakıldığında tek bir büyük kapısı olan kaleyi andırır. Amaç içindeki değerli mallar ile tüccarların güvenliğini sağlayan korunaklı bir ticaret alanı yaratmaktır.
Meraklısı için okuma listesi:
Müller Wiener – İstanbul’un Tarihsel Topografyası
Dr. Ceyhan Güran - Türk Hanlarının Gelişimi ve İstanbul Hanları Mimarisi Tarihi Yarımadadaki Osmanlı Dönemi Hanları
Jacques Pervititch - Sigorta Haritaları
/././
Restorasyon duayeni Prof. Dr. Zeynep Ahunbay: Hanlar, Osmanlı’nın son döneminde satıldığı için zor durumda; depremde yok olmamaları için kamu desteği gerekir
Eminönü’nün tarihi yokuşlarından Divanyolu’na uzanan bu taş yapılar, geçmişte kentin ekonomi merkezi oldu. Bugün ise bakımsızlık, kontrolsüz turizm ve beklenen deprem arasında sıkışmış durumdalar. Koruma dünyasının duayeni Prof. Dr. Zeynep Ahunbay ile hanları konuştuk.
İstanbul’un en eski yerlerinden olan Tarihi Yarımada’da, yüzyıllardır ticaretin nabzını tutan hanlar, bugün "eski" yapılar olarak görülse de kentin en canlı organik bağlarından birini temsil ediyor. Fatih Sultan Mehmet döneminden bugüne, vakıf kültüründen özel mülkiyete evrilen bu devasa miras ya otelleşerek kimliğini kaybedecek ya da doğru koruma yöntemleriyle kentin yaşayan belleği olmaya devam edecek. Restorasyon dünyasının duayen ismi Prof. Dr. Zeynep Ahunbay ile hanların dününe, bugününe ve henüz geç olmadan yapılması gerekenleri konuştuk..
Prof. Dr. Zeynep Ahunbay
- Mimari birer yapı olmanın ötesinde, hanlar İstanbul’un kültürel geçmişinde tam olarak neyi temsil ediyor?
Tarihi Yarımada’daki hanlar, geçmişi Bizans dönemine uzanan bir ticari alanda bulunmaktadır. Haliç kıyısında Eminönü’nden, Divanyolu’na- Çemberlitaş ve Bayezıt’a kadar yükselen yamaçta tarihi kentin ticari merkezi gelişmişti. Osmanlı döneminden kalan çok sayıda arasta, kapan, han ekonomik yaşamın boyutuna, yoğunluğuna işaret etmektedir. Kara ve deniz ticareti ile şehre gelenler buradaki tüccarlarla bağlantı kurar, alışveriş yapar, konaklarlardı. Dolayısıyla Hanlar bölgesi İstanbul’un ticari yaşamının merkezi, belleği olarak tanımlanabilir.
Günümüzde Hanlar bölgesinde üretim, depolama, perakende, toptan satış işleri yoğun olarak sürmektedir. Ancak zamanla yapılar ve kullanımları değişmiş; Fatih döneminden başlayarak, birçok sultan, vezir, varlıklı kişinin cami, medrese gibi eserlerine gelir sağlamak için vakfettikleri han ve hamamlar satılarak ilk işlevlerinden farklı amaçlarla kullanılır olmuşlardır. Mahmut Paşa’nın camisine yakın bir konumda bulunan hamamı ve Kürkçü Hanı bu değişime örnek yapılardır.
Ticari işlevi devam eden, sokakları, çeşmeleri, sebil, han ve hamamları ile çok değerli olan Hanlar bölgesindeki tarihi yapıların birçoğu bakımsız durumdadır. Yapım teknikleri, tasarımları yapıldıkları döneme, yaptıran kişinin ayırdığı maddi kaynağa göre farklılık gösteren hanlar uzun yaşamları içinde yangın, deprem gibi felaketlerden etkilendiklerinden, 20. yüzyıla yarı harap durumda girmişler; 20. yüzyılda da özensiz onarımlar sonucu büyük değişime uğramışlardır. Kültür varlığı olarak değeri pek bilinmeyen hanların korunması özel ilgi ve çaba gerektirmektedir.
- Günümüzde hanlar genelde “eski ve bakımsız” yerler olarak algılanıyor. Ancak Eminönü’ndeki bu yapıların içinde hala çok ciddi bir ticari üretim döngüsü ve yaşayan bir usta-çırak hiyerarşisi söz konusu. Hanların şehirle kurduğu bu organik bağ, bugün yapılan “iyileştirme” çalışmalarından veya işlev değişikliklerinden nasıl etkileniyor?
Hanların kullanımı devam ediyor ancak bakımsızlık, özgün tasarımı değiştiren, genel görünüşü bozan ekler, uyumsuz yenilemeler mimari değerlerini zedeliyor, kavranmalarını güçleştiriyor. Kargir yapı sisteminin özelliklerini bilmeden yapılan müdahaleler tarihi yapıların güvenliğini tehdit ediyor. Tarihi hanların beklenen İstanbul depreminden önce sağlamlaştırılması, hasarlı duvar, kemer, tonoz ve kubbelerin güvenli hale getirilmesi için çalışmalar yapılması gerekli. Birçok handa hücre ve revakların mekânsal özelliklerinin değişime uğradığı gözleniyor. Hücrelerdeki ocak, niş, pencere gibi ayrıntıların korunması, avlu ve çatıların eklerden arındırılması gerekiyor. Onarımlar öncesinde özgün yapım malzeme ve tekniklerinin araştırılması, ayrıntılı belgeleme yapılarak, proje hazırlanması söz konusu. Restorasyon projelerinin kargir yapı konusunda bilgili mühendis ve mimarlarca yürütülmesi önemli.
Günümüzde tarihi kentlerimizde bulunan bazı hanlar restore edilerek otel, lokanta gibi işlevlerle kullanılmaktadır. Yeni kullanımın tarihi hanın mimari özelliklerine saygılı bir yaklaşımla yürütülmesi, hanın kentin belleğindeki yerinin gözetilmesi önemlidir. Otel olarak kullanılan tarihi hanlara bir örnek olarak Edirne’de bulunan Rüstem Paşa Kervansarayı verilebilir. Mimar Sinan’ın eseri olan ve 1960’tan bu yana otel olarak kullanılan hanın otele dönüştürülmesiyle ilgili önemli sorun hücrelere eklenen banyo ve diğer tesisat konusudur. Çağdaş konaklama tesislerinde her odada banyo-tuvalet olması istenmektedir. Yeniden kullanım projelerinin en az ekle, özgün ayrıntıları zedelemeden gerçekleştirilmesi istendiğinden mekanların bölünmesi, bazı duvarların kaldırılması gibi müdahaleler sıkıntı yaratmaktadır. Yeniden kullanımlarda tarihi dokuyu olabildiğince koruyan projeler hazırlanması hedeflenmelidir.
- Bir yapıyı pırıl pırıl bir yapıya dönüştürmekle, onu kendi haline bırakıp çürümesine göz yummak arasında bir orta yol yok mu? Eski bir hanın içindeki yaşamı” olduğu gibi korumayı, nasıl başarabiliriz?
Tarihi yapıların yaşatılması için sürekli bakım onarım çalışmalarına gerek vardır. Bozulan yüzeylerin onarımı, çatıların bakımı harabiyeti önler. Yeniden kullanım projelerinin titiz çalışmalarla yürütülmesi gerekir. Tescilli kültür varlıkları geleneksel malzeme ve yapım teknikleri ile onarılırlar. Onarımlar sırasında yapıların yüzeylerinde zamanla oluşmuş, ‘patina’ denilen, katmanı korumak önemlidir. Tarihi hanların içindeki yaşamın korunması konusu dikkatle, çok yönlü olarak değerlendirilmelidir. Hanın geçmişteki ve günümüzdeki işlevi, anlamı gözden geçirilmelidir. Günümüz kullanımının yörede hala etkin olan geleneksel zanaatlarla bağlantısı, günümüz sanat ortamına katkısı, ticari getirisi, anlamı tartışılmalıdır. Eski bir hanın içinde günümüzde yürütülmekte olan faaliyetler geleneksel sanata çağdaş bir katkı sağlıyorsa, ekonomik olarak uygunsa, hanın sınırlı dokunuşlarla onarılması oradaki üretim faaliyetini destekleyecek, olumlu bir gelişme sağlayacaktır.
Tarihi hanların korunması sürecinde, taşıyıcı sisteminin güvenliği açısından tehlikeli titreşimler yaratan, havayı kirleten faaliyetlerden arındırılması gerekir. Eğer tarihi bir han günümüzde demir döküm işleri için kullanılıyorsa, bu amaçla içinde değişiklik yapılmış, hücreleri arasındaki kargir duvarlar kaldırılmışsa, faaliyetinin durdurulması gerekir. Kötü kullanımın durdurulmasının ardından, tarihi yapının ayrıntılı olarak incelenmesi, gerekli sağlamlaştırma işlemlerinin yapılması gerekir.
- Siz kariyerinizin büyük bir bölümünü Dünya Mirası anıtlarına adadınız. Bu yapıların restorasyonunda yıllarca çalıştınız. Hanlardaki durumu yanlış ve doğru uygulamalar perspektifinden nasıl değerlendiriyorsunuz?
Hanlardaki işgal ve kötü kullanımları 1970’li yıllardan bu yana izliyorum. Doktora konum 17. Yüzyıl Osmanlı Mimarlığı ile ilgiliydi. Bu kapsamda İstanbul’daki Büyük Valide ve Vezir hanlarını incelemiştim. Çok harap, bakımsız durumda olmalarına üzülmüştüm. 1999 depreminden sonra bu yapıların durumunu merak ettim ve yakından inceledim. Korunmaları için ne yapılabilir, diye düşündüm. Kötü durumda olan bu önemli yapılar beklenen güçlü depremde büyük kayıplar yaşayabilirler. Aslı vakıf olan hanların satılarak elden çıkarılmış olmasının, kamunun onlarla ilgili sorumluluğunu üstünden atması için yeterli bir gerekçe değil kanısındayım. Hanların hak ettikleri nitelikli onarımlarla yaşatılmaları sağlanmalı. Bu yönde kamu desteği gerekli. Halen özel mülkiyette olan tarihi hanların ulusal değerleri dikkate alınarak projelerinin, uygulamalarının Kültür Bakanlığı’nın katkılarıyla, bilim kurulları oluşturularak hazırlanması ve uygulanması uygun olacaktır.
Şu anda yürütülmekte olan han restorasyonlarıyla ilgili sorunuzu Laleli Taşhan üzerinden yanıtlamaya çalışacağım. Laleli Külliyesi’nin parçası olan Taşhan satılmış ve otel olarak kullanılmak üzere restore edilmekte. Yerine giderek yapılmakta olan çalışmayı görmek istedim ancak Han’a girmeme izin verilmedi. 18. yüzyıla tarihlenen Taşhan’ın girişinde onarımıyla ilgili bir tabela yok. Hangi firma yapıyor, ne zaman bitecek öğrenemedim. Yapının etrafını dolaştım. Cephelerde bazı özensiz müdahaleler gözledim. Özellikle giriş cephesinde od taşından yapılmış ve yeşil renkle olan söve taşlarının beyaz renkli bloklar kullanılarak yenilendiğini, güney cephedeki bütünlemelerin beyaz harçla yapıldığını, onarımda renk ve malzeme dokusuna özen gösterilmediğini gözledim.
Hanların onarımı kapsamlı projeler gerektirdiğinden, uygulama deneyimi olan koruma uzmanı ekiplerce yapılmalı. İlk yapıldığı dönemden kalan kısımların kendi malzeme ve tekniğiyle, 1766 ve 1894 depremlerinden sonra yenilenen kısımların ise onarımın yapıldığı dönemin yapım teknikleri dikkate alınarak uygulanmasına özen gösterilmesi önemli. Böylece onarım sonrasında yapıları inceleyenler hanların zaman içinde geçirdikleri değişimleri, onarımları okumak olanağı bulabilirler.
- Bugün dünyanın her yerindeki lüks oteller ve alışveriş merkezleri birbirinin neredeyse aynı. Eminönü hanlarının da otellere dönüştürülmesi başladı ve kalanların da otel olması fikri zaman zaman gündeme geliyor. Bu gelişme olursa neler olur?
Eminönü’ndeki hanların bir kısmının otele dönüştürülmesi dikkatle ele alınması gereken bir konu. Otellerin hangi konfor düzeyinde olacağı önemli. Odalarda banyo, havalandırma vb. tesisatın olması istendiğinde tarihi hanlar fazla müdahaleye maruz kalıyorlar. Bu da istemediğimiz bir durum. Dönüşümün “tarihi kervan yolcularının yaşadığı konaklama deneyimini” yaşamak isteyen turistlere yönelik olarak, daha düşük konforlu, pahalı olmayan konaklama yapıları şeklinde olması hedeflenirse, hanlar az müdahaleyle, özgün işlevlerine yakın biçimde değerlendirilebilir.
- Eminönü hanlarının o kendine has zanaat odaklı yapısı, İstanbul’a küresel ölçekte nasıl bir “ayrıcalıklı değer” katıyor?
Eminönü hanlarında çok sayıda işkolu çalışıyor. Bunların bir kısmı tarihi kullanımlarla ilgili. Birçoğu da yeni. Tarihten gelen zanaatların sürdürülmesi önemli ve nitelikleri onların uluslararası düzeyde tanınırlığını ve takdirini sağlıyor. Günümüzde etkin olan sanatlardan biri kuyumculuk. Kapalıçarşı’ya yakın hanlarda kuyumcu esnafının atölyeleri bulunuyor. Turistlerin Kapalı Çarşı’nın ışıltılı mekanından sonra, kuyumcu esnafının ve diğer zanaatkarların atölyelerini ziyaret etmeleri, incelikli işlerin nasıl yapıldığını görmeleri ilgi çekici olabilir. Atölye ziyaretleri için hanların rahat dolaşılabilir olmaları gerekir. Atölyeleri ziyarete açmak için yapılacak müdahaleler projelendirilebilir ve onay alınarak uygulanabilir. Ancak bazı geleneksel zanaatlar zor koşullarda, sıkışık ortamlarda yapılmakta; esnaf sıkıntı yaşamaktadır. Bölgenin sağlıklı hale getirilmesi kapsamında ayıklamalar yapılması, ihtiyaç duyulan alanlarda, esnafa tarihi merkez dışında geniş atölyelerde çalışma olanağı sağlanması tercih edilebilir. Böylece büyük mimari değer taşıyan hanların daha iyi koşullarda sunulabilmesi, avlu ve revaklarının sahip olduğu mekânsal, görsel etkinin daha iyi kavranması mümkün olabilir.
- Sizin her zaman vurguladığınız Venedik Tüzüğü, “koruma” ile “yeniden yapım” arasına keskin bir çizgi var. İstanbul’daki han restorasyonları, uygulamalardan nasıl etkileniyor? Bilimsel bir restorasyonun “yaşanmışlık izlerini” yok etmeden yapılması teknik olarak neden bu kadar zor görülüyor?
Hanların restorasyonunda özellikle deprem hasarı görmüş bölümlerin onarımı, yeniden yapımı söz konusu olabiliyor. Ancak her zaman yeniden yapmak için yeterli veri bulunamıyor. Bu durumda var olan belge ve bilgilerle sağlamlaştırma yapmak, yeniden yapıma girişmemek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Deneyimsiz, uzmanlık eğitimi olmayan ekiplerin han restorasyonlarına girişmesi kültür varlığını olumsuz etkileyeceğinden, proje ve uygulama kadrolarının seçimine özen gösterilmesi önemlidir. Hanların restorasyon ve yeniden kullanım projelerinde, uygulamalarda çalışacak ekiplerin gerekli görülürse, ön eğitimden geçirilmesi istenebilir. Uygulamaların uzmanlarca sürekli izlenerek denetimi kaliteyi yükseltecektir.
- Bu kadar kıymetli bir mirasın önemi, toplumsal belleğimizde neden yeterince yer bulmuyor? Oradan geçim sağlayan esnaftan ziyaretçilere kadar geniş bir kitlede farkındalık geliştirmek mümkün mü? Sizin engin tecrübeniz bu noktada bize neler önerir?
Aslında vakıf yapıları olan hanların Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde satılarak elden çıkarılmasının sonucunda hanlar bugün çok zor durumdadır. Bakım-onarımları çok sayıda mülk sahibi eliyle gerçekleştirilmektedir. Onları bir araya getirerek restorasyon projeleri yaptırmak, uygulamayı düzgün bir şekilde yürütmek zor olmaktadır. Hanların önem ve değerlerine uygun düzeyde onarımları için gerekli kapasiteyi, kaynağı sağlamak konusunda Kültür Bakanlığı’nın, Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün desteğine gerek vardır. Bilimsel denetimi yapılmayan uygulamaların hatalı olması, istenmeyen sonuçlarla karşılaşılması kaçınılmazdır.
Tüm toplumda, kullanıcılarda farkındalık geliştirmek için ticari yapıların kentlerimiz için değerinin, ilişkili oldukları diğer tarihi yapılarla bağlantılarının anlatılması önemlidir. Kenti, anıtlarını korumak için onun tarihini ve mimari değerlerini tanımak gerekir. Hanları dönemlerindeki mimari ortam, kentle ilişkileri bağlamında tanıtmak, onlara daha çok ilgi gösterilmesini sağlayacaktır. Örneğin 1640 yılında Kösem Sultan’ın, Üsküdar’daki Çinili Külliyesi için yaptırdığı üç avlulu Büyük Valide Han İstanbul’daki en büyük handır. Eğer insanlar çok harap durumda olan Büyük Valide Han’ın Üsküdar’da hala kullanılmakta olan Çinili Cami ve külliyesi ile bağlantısını bilirlerse, onları birlikte değerlendirebilir, harap olan kültür varlığının korunması için uğraşabilirler. Benzer biçimde Çemberlitaş meydanında bulunan Vezir Hanı Köprülü Külliyesinin vakfıdır. Köprülü Mehmet Paşa’nın Divanyolu üzerinde yaptırdığı mescit ve medrese, Fazıl Ahmet Paşa’nın yaptırdığı kütüphane hala ayaktadır. Vezir Hanı ise 1999 depremi sonrası yapılan çelik desteklerle ayakta durmaktadır.
Yapılacak toplantı ve yayınlarla insanların konuyla daha yakından ilgilenmelerinin sağlanmasının yararlı olacağını, hanların daha çok tanıtılmasının sahiplenme duygusunu, çabasını arttıracağını düşünüyorum. Hanların karşı karşıya olduğu riskler konusunda Kültür Bakanlığı’nı uyarmak önemli; harap hanların ilk büyük depremde yıkılmasının kentin merkezinde yaratacağı kaybın sorumluluğunun büyüklüğü anlatılmalı. Böylece eyleme geçmeleri sağlanabilir. Hanların korunması yönünde bir strateji tanımlanmasına katkıda bulunmalarını sağlamak hayati önem taşıyor.
/././
T-24








