T-24 "Köşebaşı + Gündem"-23 Haziran 2026-


Reklamlar “pat” diye tüydü!-Umur Talu- 

Mesele futbolun sürprizleri, mucizeleri yahut hayal kırıklıkları değil aslında. Mesele ayakla ve yerde oynanan bir oyunda bile ayağının yere basmaması, “bi' havalarda” gezinmen, abartman, köpürtmen ve neşeden, coşkudan ziyade pompalanan bir kibrin köpükleri içinde yuvarlanman.

Futbolda her şey mümkün… Dünya Kupası’nın sürprizi sadece “Türkiye’nin rekor topa hâkimiyet, rekor pas, onca şut ile elenmesi” değil elbette.

Şu ana kadar Curaçao’nun Almanya’ya golü, sonra ilk puanını alması; Yeşil Burun Adaları’nın biri İspanya, diğeri Uruguay, iki dünya şampiyonu ile iki maçını da puanla kapatması, İran’ın Belçika maçı, Fas’ın oyunu ve puanları da öyle. Kimi sürprizden öte, belki mucizevi.

Türkiye’ninki dahil, hepsinde öyle böyle emek var. “Bizim çocukların”ki boşa emek, diğerlerininkin karşılık da bulan emek olması dışında!

“Biz”i ötekilerden ayıran, “kaderden kedere” hızlı geçişimiz! “Gazdan saza” yuvarlanışımız!

Devletten medyaya gaz, şişinme, kibir… turnuva öncesi, maç öncesi, maç sonrası ve sözde “su molası” anlarını dolduran reklamların bile, ürün veya hizmet pazarlarken, “milleti gaza getirmesi!”

Umut ve inanç ile göz boyama ve şişirme arasındaki fark.

Ne umut kötü ne inanç. Ama öyle olmuyor. Kendini abartırken ötekileri küçümseme dünyasının hayallerinin kırıklığı belki daha şiddetli işte.

Muhtemelen kupaya katılan 48 takımın oyuncuları arasında “bizim çocuklar” kadar çoluk çocuğun karşısına marketten kurye şirketine kadar “reklam yüzü” olan yoktur! Nihayetinde bu yüzsüzlük. Sahadaki beceriksizlik, şanssızlık, tutarsızlıktan daha büyük yük olanı, bu saha dışındaki “kusurlu hareketler.”

Sizden “iyi futbol ve sonuç” bekleyenlerin karşısına birer pazarlamacı olarak çıkıyorsunuz. Türkiye ve Avrupa’nın birçok yerinde “iyi kazanan” ve başarısı şöhret ve sevgi kadar maddi olarak da karşılık olarak bulan profesyonellik yetmiyor; şirket şirket, ürün ürün, mal mal kendinizi sunuyorsunuz.

Bu çirkin açıkçası! Çünkü “umut ve inanç”ı esas tüketen bu gazlı, gazozlu seferberlik. Togg’lar sıralanmış, bir devlet reklamı olarak; Cumhurbaşkanı forma giymiş, bir devlet otoritesi olarak; reklamlarda gol üstüne gol atan “milli” futbolcular, canlı ya da anime, koşturuyor… Ama gol yok, puan yok! İki maçta gol atamayan kaç takım var ki! Bir de Haiti mi?

“Türkiye’nin lider devlet” olması gibi bir şey belki de! Değilsin ama öyle gazlanıyorsun, öyle şişiniyorsun. Eğitimin daha kötüleşmiş, üniversite sayın çok artmış ama akademi çürütülmüş, halkın daha yoksullaşmış, gençlerinin en eğitimli görünenleri bile işsiz, kadınlar ve çocuklar öldürülüyor, emeklin sürünüyor, hak arayan öğretmenler dövülüyor; siyaset, demokrasi, özgürlükler, haklar paramparça…

Kendi liginden bir “yerli” santrafor bile çıkaramamışsın… Ama kasım kasım kasılıyorsun. Aaa bir bakıyorsun, Almanya için iki maçta üç gol atan, Fildişi Sahili maçındaki biri son saniye, iki golüyle bir “dünya devi”ni kurtaran santraforun adı Deniz. Ama onu da tribünlerden linç etmişsin, biraz “kimlik konuştu” diye!

Bosnalısı, Norveçlisi, Faslısı tezahüratların yanına “Filistin”i ekliyor. Kibrinin; kapsama alanına o çok atıp tuttuğun, çok duyarlı göründüğün mevzu bile girememiş pek. Ama reklamlarda “en büyük”sün!

Mesele futbolun sürprizleri, mucizeleri yahut hayal kırıklıkları değil aslında. Mesele ayakla ve yerde oynanan bir oyunda bile ayağının yere basmaması, “bi' havalarda” gezinmen, abartman, köpürtmen ve neşeden, coşkudan ziyade pompalanan bir kibrin köpükleri içinde yuvarlanman.

Gel bunları şimdi Yeşil Burun’un 40 yaşındaki kalecisi Vozinha’ya ya da Curaçao’nun bir maçta 7 gol yedikten sonra ikinci maçta 15 kurtarış yapan kalecisi Room’a anlat. Onların mütevazı, neşeli ve sürprizli dünyasını neden sevebildiğimizi idrak edebilsek, kendi abartılı, yaldızlı, cilalı taş devrimizi de daha iyi anlayabiliriz belki!

Öyle ya; haberler kötü geldi, reklamlar pat diye bitti!

/././

Vicdan kaç numarada çalışıyor?-Mehmet Y. Yılmaz- 

Bir tarikat lideri, çocuk yaştaki kızın bir müridiyle evlendirdiği için mahkûm oldu, sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi. Hasta hastadır, en ağır suçu işlemiş bile olsa insan olmasından kaynaklanan haklara sahiptir. Aklıma tabii MS hastası olan, AYM kararına göre salıverilmesi gereken Tayfun Kahraman’ın, kanser hastası olan ve hastalığı zaman zaman ağırlaşan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık’ın tahliye edilmemesi geliyor. Onlarla birlikte isimlerini bile bilmediğimiz kişiler de bu temel haklara sahipler; en az Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel kadar! Ama onlara gelince adalet sistemi, vicdanı olmayan taş bir duvara dönüşüyor.

Hiranur Vakfı kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel, avukatlarının sağlık sorunlarını gerekçe göstererek yaptığı başvuru üzerine, oturduğu konutu terk etmeme şartıyla tahliye edildi.

Gümüşel, çocuk yaştaki kızını bir müridiyle evlendirdiği için 18 yıl 9 ay hapse mahkûm edilmişti.

Gümüşel’in eşi Fatma Gümüşel de 16 yıl 8 ay hapse mahkûm edilmişti ancak kendisi halen firarda.

Böyle vakalar olabiliyor, çünkü bizim memlekette polis istediğini yakalar, istemediğini yakalamaz.

Belli ki Fatma Hanım’ın yakalanmasını engelleyen bir takım “melekler” var!

Gümüşel’in ne tür bir sağlık sorunundan mustarip olduğunu bilmiyoruz çünkü açıklanmadı.

Neden açıklanmadığını anlayabiliyorum; kişisel sağlık verilerinin alenileşmesi gerekmiyor çünkü.

Bu kadarını bilmemiz yeterli: Bir tarikat lideri, çocuk yaştaki kızın bir müridiyle evlendirdiği için mahkûm oldu, sağlık sorunları nedeniyle tahliye edildi.

İnsani konularda ayrımcılık yapılmaz.

Hasta hastadır, en ağır suçu işlemiş bile olsa insan olmasından kaynaklanan haklara sahiptir.

Aklıma tabii Tayfun Kahraman’ın neden bu hakka sahip olmadığı sorusu da geliyor.

Kahraman’ın rejim tarafından uydurulmuş bir suçla mahkûm edildiğine ilişkin iki tane de Anayasa Mahkemesi kararı var.

Kahraman’ın MS hastalığı ile ilgili teşhis 2005 yılında konuldu. Hastalığı nedeniyle geçirdiği ataklar son yıllarda hayli arttı, ciddi güç kaybı ve hissizlik yaşıyor.

Ama Tayfun Kahraman için AYM kararına göre hemen salıverilmesi gerekirken “ev hapsi” kararı bile verilmiyor.

Suçsuz olduğu halde, hasta haliyle cezaevinde tutuluyor.

Aynı şekilde kanser hastası olan ve hastalığı zaman zaman ağırlaşan Beylikdüzü Belediye Başkanı Mehmet Murat Çalık da cezaevinde.

Üstelik Çalık mahkûm değil, sadece tutuklu ama salıverilmiyor.

Birleşik Tekstil, Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in işçilerin haklarını aradığı için tıkıldığı cezaevinden çıktığında sağlık durumunun vahametine dikkat çektiği ve “hemen tahliye edilmesi gerekir” dediği Mehmet Çıtlak isimli mahkûm ise cezaevinde öldü.

Bildiğimiz kadarıyla cezaevlerinde 335’i ağır olmak üzere en az 1.412 hasta var.

İsimlerini bile bilmediğimiz bu hastalar da insan olmaktan kaynaklanan temel haklara sahipler; en az Yusuf Ziya Gümüşel kadar!

Ama onlara gelince adalet sistemi, vicdanı olmayan taş bir duvara dönüşüyor.

Baskın Hocam bu tür adaletsizliklere dikkat çekip “Adalet kaç numarada çalışıyor” diye sormuştu.

Başlık oradan mülhem: Peki, vicdan kaç numarada çalışıyor?

***

Sizin çocuğunuz için dayak yiyorlar!

AKP iktidarı, kendisinden önceki sağcı iktidarlar gibi patronları, işçilerden daha çok seviyor, onların çıkarlarını önceliyor. Özel okul öğretmenleri bir süredir seslerini duyurmak istedikleri için polisten düzenli olarak dayak yiyorlar.  Çocuklarını özel okullara gönderen veliler farkında değil belki ama aslında Ankara’da Kurtuluş Parkı’nda, Güvenpark’ta dayak yiyen öğretmenler değil, esasen sizin çocuklarınız!

Özel okul öğretmenleri bir süredir farklı eylemlerle seslerini duyurmaya çalışıyorlar ve bunun ödülü olarak da polisten düzenli olarak dayak yiyorlar.

Rejim, daha önce başka örneklerde de gördüğümüz gibi çözemediği ya da çözmeyi istemediği bir sorunu polis dayağı ile görünmez hale getirebileceğini düşünüyor.

Özel okul öğretmenlerinin dertleri çok.

Bu dertleri yaratan temel faktör, rejim tarafından, özel okul sahiplerinin insafına terk edilmiş olmaları.

“Özel okul sahipleri” deyince hepsinin aynı olduğunu iddia ediyor değilim elbette.

Onun için lütfen “bizim okulumuzdaki uygulama şöyle, bizimkinde böyle” gibisinden bir açıklama yollamayınız.

Elbette okulların üniversite sınavlarındaki başarısının düzeyine bakarsanız, kimin öğretmenine iyi ücret verdiğini, kimin öğretmenini süründürdüğünü tahmin edebilirsiniz.

Ancak bazı okullarda öğretmenlerin çalışma ve yaşam koşullarının iyi olması temel gerçeği değiştirmiyor.

Temel gerçek de bu: Özel okul öğretmenleri çoğunlukla bir öğretim yılını kapsayan sözleşmelerle çalıştırılıyorlar, dönem sonunda hepsi teorik olarak işsiz kalıyor.

Bu tablo, ücret pazarlığı yapma şansını ortadan kaldırdığı gibi yaz aylarını da fiilen işsiz geçirmelerine yol açıyor.

AKP iktidarı özel okullardaki taban maaş uygulamasını kaldırdığından beri özel okul öğretmenlerinin ücretleri, devlet okullarındaki öğretmenlerin maaşlarının altına düştü.

Önemli bölümü asgari ücret ile çalıştırılıyor.

Özel okul öğretmenlerinin haftalık ders saati limiti 30 saat olarak belirlendiği için sigorta primleri eksik yatıyor, emeklilik hakkını kazanabilmeleri için daha uzun yıllar çalışmaları gerekiyor.

Bu sorunlar AKP iktidarının yarattığı diğer sorunlar gibi temel siyasi tercihlerden kaynaklanıyor.

AKP iktidarı, kendisinden önceki sağcı iktidarlar gibi patronları, işçilerden daha çok seviyor, onların çıkarlarını önceliyor.

Olan bitenin temel nedeni bu.

Tabii bu anlattığım konunun, benzeri birçok konu gibi bizim ülkemiz için bir anlamı yok. Sadece özel okul öğretmenlerini ilgilendiren bir sorun olarak algılanıyor, kimse kafasını çevirip bakmıyor bile.

Çocuklarını özel okullara gönderen veliler farkında değil belki ama aslında Ankara’da Kurtuluş Parkı’nda, Güvenpark’ta dayak yiyen öğretmenler değil, esasen sizin çocuklarınız!

Devlet okullarına güvenemediğiniz için yediğinizden, giydiğinizden kısıp, özel okullara gönderdiğiniz çocuklarınız!

Devamlılığı olmayan, kendi dertleriyle meşgul öğretmenlerle verilen bir eğitim için para ödüyorsunuz.

En iyi öğretmeni talep etmek hakkınız ama bununla değil, okulda çıkan yemeğin kalitesiyle, çocuğunuzun öğlen aç kalıp kalmadığıyla daha çok ilgileniyorsunuz.

Yakın geçmişte bir özel okul yöneticisinin şöyle yakındığını duymuştum: “Velilerin ilk sordukları her zaman çocuklarının ne yediği oluyor. Bugün ne öğrendiler sorusuyla hiç karşılaşmıyoruz.”

Onun için de rejimin polisi, hakkını arayan öğretmenleri dövüyor, özel okullara milyonlar döken veliler “Bunun sebebi nedir?” diye sormuyor.

Millî Eğitim Bakanlığı’nın verilerine göre geçtiğimiz öğretim döneminde okul öncesi dahil olmak üzere özel eğitim kurumlarındaki öğrenci sayısı 1 milyon 540 bin.

En az 1 milyon kişilik bir veli topluluğundan söz ediyoruz yani.

Gözünüzü açın: Çocuklarınızın okulda ne yediği ile de elbette ilgilenin ama daha önemlisi ne öğreniyorlar, kimden öğreniyorlar meselesi.

Bunu aklınızdan çıkarmayın.

/././

Peter Thiel'in gizli ağı deşifre oldu: "Dialog" sızıntısı yapay zekâ çağının güç elitini gözler önüne serdi -Füsun Sarp Nebil- 

Yapay zekâ standartlarını kimin belirlediği sorusu giderek daha kritik hale geliyor: Seçilmiş parlamentolar mı, yoksa birkaç şirket ve yatırımcı mı?

Bugünlerde dünyada en çok konuşulan konuların başında Peter Thiel ve gizli ağı var. Milyarder yatırımcı Peter Thiel ve girişimci Auren Hoffman tarafından 2006'da kurulan, yalnızca davetle girilebilen gizli ağ "Dialog"un iç işleyişi ve üye listesi büyük bir veri sızıntısıyla ortaya çıktı. Sızdırılan belgeler; teknoloji, siyaset, finans, akademi ve ulusal güvenlik dünyasından 222 ismi kapsıyor.

Thiel ilginç bir kişilik, Elon Musk’ın sonradan ortak olduğu PayPal’ın asıl kurucusu ama Musk’ın aksine hep gölgede kalmayı tercih ediyor. Kendisini ilk iflasa sürüklediği basın kuruluşuna ait film ile farkettik. Sonrasında da zaman zaman ortaya çıkan şaşırtıcı ifadeleri oldu. Mesela, bir tarihte iddialı bir şekilde "Merkez Bankaları iflas ediyor" dedi. Bir başka seferinde "Finansal Gerontokratlar Bitcoini Engelliyor" iddiasında bulundu. Ama ilginçtir, 2022 mayısındaki kripto çöküşünden 1 ay önce elindeki kripto paraları sattığı ortaya çıktı. Trump'ı en önce destekleyen teknoloji patronuydu. İkinci dönemde de faydasını gördü. Kendi adamlarından olan JD Vance, Trump'ın yardımcısı oldu. Hatta belki gelecek dönemin başkanı olarak göreceğiz kendisini. Yani Thiel ve ortaya çıkan ağı bu derece önemli. Ne oldu yakından bakalım.  

Sızıntı nasıl gerçekleşti?

Daha önce, FBI’ın "ABD uçuş yasaklıları" listesini gün yüzüne çıkaran İsviçreli hacktivist "maia arson crimew", Dialog'un web sitesinin kaynak kodunda herkese açık bırakılmış bir dizin keşfetti. Ardından bağımsız bir kaynak, WIRED'e 2026 Dublin toplantısının kayıt listesini ulaştırdı. Sızıntı, WIRED tarafından bağımsız olarak doğrulandı.

Olayın teknik boyutuna bakıldığında, bu bir hackleme değil; kötü güvenlik uygulamalarının yarattığı bir açık. Üye verileri Airtable üzerinde tutuluyordu; erişim bağlantıları ve üyelik kayıtlarının bir kısmı internete açık kalacak şekilde yapılandırılmıştı. Belgeler arasında üye bilgileri, erişim token'leri, e-posta adresleri ve katılımcı profilleri yer alıyor. 

Dialog nedir?

2006'da kurulduğu belirlenen Dialog, sıklıkla Bilderberg Grubu'nun teknoloji çağı muadili olarak tanımlanıyor. Halka açık konferanslardan farklı olarak, katılımcılar arasında samimi tartışmayı teşvik etmek amacıyla tasarlanmış, katı kurallar çerçevesinde yürütülen kapalı bir yapılanma. Kuruluş, tarihsel olarak üyelik listelerini ve toplantı gündemlerini kamuoyuyla paylaşmaktan kaçınmış; bu nedenle Silikon Vadisi'nin en az şeffaf ağlarından biri olarak nitelendiriliyor.

Yapıyı tek bir kategoriye koymak güç: Dialog, Bilderberg'in kapalı versiyonu, Davos, Aspen Institute, Bohemian Grove ve Council on Foreign Relations'ın bir karışımı gibi görünüyor. Ancak farkı, tamamen teknoloji çağının ruhunu taşıması.

2026 Dublin Toplantısında Neler Konuşulacaktı?

Sızdırılan belgeler, İrlanda'nın Dublin kenti yakınlarında düzenlenecek 2026 toplantısının gündemine ilişkin dikkat çekici ayrıntılar içeriyor. Oturum başlıkları arasında şu ilginç başlıklar yer alıyor:

"III. Dünya Savaşı'nda Yolculuk"

* "Bir Tarikat Kurmak"

* "Cinsel Hayatınız Nasıl?"

Gündemin ağırlıklı konuları ise yapay zekâ, uzun ömür araştırmaları, jeopolitik istikrarsızlık ve işin geleceği. Katılımcılara ayrıca yapay zekânın önümüzdeki yıllarda toplumu, hükümeti, iş piyasalarını ve dini nasıl yeniden şekillendirebileceğine dair tahminlerde bulunmaları isteniyor. 

Sızıntının ortaya koyduğu güç ağı

Sızdırılan katılımcı listesi, birbirini besleyen altı farklı güç katmanını gözler önüne seriyor.

1-PayPal Mafyası — Ağın Çekirdeği Peter Thiel, Elon Musk, Reid Hoffman, Joe Lonsdale ve David Sacks gibi isimlerden oluşan bu grup, artık yalnızca teknoloji yatırımcısı değil; ABD siyasetinin en büyük finansörleri arasında.

2-Savunma ve İstihbarat Listede NATO komutanları, eski istihbarat yöneticileri, ABD ulusal güvenlik yetkilileri ve Palantir yöneticileri yer alıyor. Palantir; savaş analitiği, sınır güvenliği, gözetim sistemleri ve askeri yapay zekâ alanlarında faaliyet gösteriyor. Teknoloji ile savunma dünyası artık aynı masada.

3-Yapay Zekâcılar Sızdırılan belgelerde en sık geçen tema yapay zekâ. İş kayıpları, toplumsal dönüşüm, veri merkezleri ve savaş teknolojileri katılımcıların gündeminin merkezinde. Dialog'u, "yapay zekâ sonrası dünyanın gayriresmî planlama odası" ya da “laboratuarı” olarak tanımlamak mümkün.

4-Büyük Sermaye Hedge fon yöneticileri, özel sermaye patronları, milyarder yatırımcılar ve büyük vakıf yöneticileri. Teknoloji tek başına güç değildir; ama sermayeyle birleştiğinde dönüşür.

5-Siyaset Erbabı ABD senatörleri, eyalet valileri, Trump yönetiminden isimler ve Avrupalı siyasetçiler. Bu yapı yalnızca bir teknoloji kulübü değil, aynı zamanda aktif bir politika ağı.

6-Fikir Üreticileri Jonathan Haidt, Richard Haass, Larry Summers, Garry Kasparov gibi akademisyenler, gazeteciler ve düşünce kuruluşu temsilcileri. Bu katman, ağın ürettiği fikirlerin meşrulaştırılmasını sağlıyor.

Katılımcılardan öne çıkan isimler

Haberlerde adı geçen isimlerden bir bölümü:

Teknoloji / Yapay Zekâ / Girişim Sermayesi: Peter Thiel, Auren Hoffman, Elon Musk, Reid Hoffman, Greg Brockman (OpenAI), Eric Schmidt, Chamath Palihapitiya, Joe Lonsdale, Scott Bessent (ABD Hazine Bakanı)

Siyaset / Hükümet: Ted Cruz, Cory Booker, Tulsi Gabbard (ABD Ulusal İstihbarat Direktörü), Jared Polis (Kolorado Valisi), Wes Moore (Maryland Valisi), Jim Himes, Kaja Kallas (AB Dış İlişkiler Yüksek Temsilcisi), Jared Kushner

Akademi / Entelektüeller: Jonathan Haidt, Richard Haass, Larry Summers, Garry Kasparov

Eğlence / Medya: Sophia Bush, Joseph Gordon-Levitt, Josh Brolin, Scooter Braun

WIRED, 2026 toplantısı için yaklaşık 222 kayıtlı katılımcı olduğunu bildirdi; ancak isimlerin yalnızca küçük bir bölümü haberlerde yer aldı.

Asıl mesele: Yeni bir tekno-oligarşi mi?

Sızıntının yarattığı tartışma, "gizli kulüp deşifre oldu" düzeyinin çok ötesine geçiyor. Asıl soru şu: ABD'de yapay zekâ çağının güç eliti kimlerden oluşuyor ve bu elit, demokratik denetimin dışında mı hareket ediyor?

Geçen yüzyılda Rockefeller petrolü, JP Morgan finansı, Pentagon da askeri gücü kontrol ediyordu. Bugün güç, veriyi, algoritmaları, yapay zekâyı, sermayeyi ve politikayı tek bir ağda birleştiriyor. Dialog'un listesine bakıldığında, yapay zekâ şirketleri, veri brokerları, savunma şirketleri, istihbarat çevreleri, büyük sermaye ve politikacıların aynı yapı içinde yer aldığı görülüyor.

Öte yandan devlet ile teknoloji şirketi arasındaki sınır giderek bulanıklaşıyor. Palantir bunun en çarpıcı örneği: eskiden devlet istihbarat toplar, analiz eder, karar verirdi. Artık veri toplama, analiz ve yapay zekâ sistemleri özel şirketlerin elinde; ABD devleti ise bu şirketlerin müşterisi konumunda.

Eleştirmenler, Dialog gibi yapıların güçlü bireylerin kamuoyu denetiminden uzakta fikir ve ilişki ağları oluşturmasına zemin hazırladığını savunuyor. Destekçiler ise farklı sektör ve siyasi geçmişlerden liderlerin bir araya gelmesinin kaliteli diyalog için nadir bir fırsat olduğunu öne sürüyor. 

Sonuç: Gerçek haber ne?

Bu sızıntının gerçek önemi, birkaç yüz kişinin bir otelde toplanmasında değil; bu kişilerin geleceğin teknoloji, güvenlik ve ekonomi mimarisini eş zamanlı olarak etkileyecek pozisyonlarda bulunmasında yatıyor.

Yapay zekâ standartlarını kimin belirlediği sorusu giderek daha kritik hale geliyor: Seçilmiş parlamentolar mı, yoksa birkaç şirket ve yatırımcı mı? Avrupa'nın GAIA-X, EuroStack ve egemen yapay zekâ gibi projelere yönelmesinin altında tam da bu kaygı yatıyor.

Dialog sızıntısı bir magazin haberi değil. İlk kez, ABD'nin yükselen teknoloji-devlet-güvenlik kompleksinin haritasının —kazara da olsa— önümüze serilmesi.

/././

halkTV "Köşebaşı"-22 Haziran 2026-


Özel ve ekibine ‘2008 kumpası’ mı kuruluyor? -Bahadır Özgür-

CHP’ye ‘butlan yönetimi’ atandıktan sonraki gelişmeler, meselenin partiyi Özgür Özel ve ekibinin elinden almakla sınırlı kalmayacağına, tüm toplumu kuşatan yeni bir ‘kumpas sürecinin’ taşlarının döşendiğine işaret ediyor.Nitekim Kemal Kılıçdaroğlu’nun Genel Merkez’de yaptığı ve tartışma yaratan ilk konuşması üzerinden ‘2008’ furyası estiriliyor.Peki nedir bu ‘2008’ olayı?***Kılıçdaroğlu, “FETÖ...

https://halktv.com.tr/makale/ozel-ve-ekibine-2008-kumpasi-mi-kuruluyor-1037805

/././

Yenikapı mı cehennemin kapıları mı?-Ayşenur Arslan- 

Erdoğan’ın da Kılıçdaroğlu’nun da sorunu aynı: Çevrelerinde onlara “yanlış yapıyorsunuz” diyecek kimse yok.Yok, çünkü güçleri öylesine başlarını döndürmüş ki kimseyi dinlemek istemiyorlar. Kaldı ki ona bunları söyleyebilecek olanların hepsi son demde testiyi doldurabildiği kadar doldurmak peşinde.1980’lerin başında Ankara’mı arkamda bırakıp İstanbul’a gelmiş.. Bir süre sonra da TRT’den çok...

https://halktv.com.tr/makale/yeni-kapi-mi-cehennemin-kapilari-mi-1037721

/././

Hayalini kaybeden ülkenin Hayalet Takımı -Mehmet Tezkan-

Martin Luther King’i bilirsiniz…1968 yılında suikasta kurban giden, insanların eşit ve özgür olacağı Amerika için mücadele eden siyahi lideri hatırladınız mı?1963 yılının Ağustos ayında sarf ettiği o ünlü cümle beyinlere kazındı…I have a dream…Bir hayalim var…Sizin de bir hayaliniz var mı? Bu topraklarda yaşayan gençlerin bir hayali var mı?Ev almak gibi, araba almak gibi, tatile çıkmak gibi...

https://halktv.com.tr/makale/hayalini-kaybeden-ulkenin-hayalet-takimi-1037701

/././

Okul saldırganı katliamdan dört ay önce intihara kalkışmış-İsmail Saymaz-

Kahramanmaraş’taki Ayser Çalık Ortaokulu’nda dokuz öğrenci ve bir öğretmenin vahşice katledilmesinden dört ay önceydi.14yaşındaki katil İsa Aras Mersinli, 15 Aralık 2025 sabahı saat 8’de İstiklal Marşı okunurken bayıldı.Okul idaresi 112’yi aradı.Ambulans geldi.Sağlık ekipleri Mersinli’yi muayene etti.Kalbine ve şekerine baktılar.Değerleri normal görünüyordu.Fakat gözleri donuktu.Doktor...

https://halktv.com.tr/makale/okul-saldirgani-katliamdan-dort-ay-once-intihara-kalkismis-1037703

/././

halkTV

soL "Köşebaşı + Gündem" -22 Haziran 2026-

Arca Savunma: Bu büyülü zenginleşmenin arkasındaki 'gizemli' öykü ne?-Ali Ufuk Arikan

Öyle bir dönemin içinden geçiyoruz ki, patronların hepsi büyük bir iştahla ellerini ovuşturuyor. Düşünün, daha 6 yıl önce kurulan bir şirket, Türkiye'nin dev firmalarını geride bırakarak kâr rekorları kırıyor, zirveye demir atıyor. Arkalarına teşvikleri, NATO'yu, AKP iktidarını ve bu düzeni alıyorlar. Bu büyülü büyüme öyküsünün arkasında tam olarak bu var.

“NATO, ittifakın savunma kabiliyetini güçlendirmek ve Ukrayna'ya destek olmak amacıyla 155 milimetrelik top mermisi tedariki için 1,2 milyar dolarlık sözleşme imzaladı.”

Bu haber, 2024 yılından.

Bu paylaşım da:

“Şu an, dünyanın en kıymetli, en bulunmaz malzemelerinden biri... 155 mm'lik obüs mühimmatı ya da (sivil ağızla 155'lik top mermisi) Karabağ, UKRAYNA ve GAZZE savaşlarıyla birlikte yok satıyor. Bir tanesinin uluslararası alandaki fiyatı 2.100 dolardan, 8.500 dolara kadar çıktı. Ve çok daha ötesi var. Bu mühimmat şimdi uluslararası ilişkileri dahi etkiliyor. TR'den ABD, Rusya, Ukrayna, İsrail'e kadar!”

Bu girişin nedeni, söz konusu mühimmatın teknik özellikleri, kapasitesi ve yıkım gücü değil, İstanbul Sanayi Odası, “Türkiye’nin 500 Büyük Sanayi Kuruluşu Araştırması – 2025” sonuçları.

Bu yıl "Türkiye’nin en büyükleri" listesinde 12. sırada yer alan Arca Savunma, geçen yıl İSO 500 sıralamasında yer dahi almıyordu.

Roketsan’ın 22, Otokar’ın 45, MKE’nin 52. sırada yer aldığı bir dönemde, Arca’nın büyümesi gerçekten de baş döndürücü.

Peki, ne oldu da bu şirket bir anda devasa gelirlerle bu listeye girdi?

Şimdi biraz ayrıntılara inelim…

Bir AKP Türkiyesi öyküsü: 6 yılda kuruluştan zirveye

Önce şirketin kuruluş hikayesiyle başlayalım.

“2020 yılında Ankara'da atılan temellerimiz, bugün Türk savunma sanayisinin en stratejik üretim üslerinden birine dönüşmüştür. ARCA Savunma Sanayi; mühimmat ve enerjik malzemelerin üretiminde, hammadde girişinden son ürün teslimatına kadar uzanan 'entegre üretim' yeteneğine sahip, %100 yerli sermayeli bir sanayi gücüdür. Tesislerimizde patlayıcı kimyasallarından roket ve mühimmat fabrikalarına kadar bir çok kalibrede üretim yapan entegre yapımızla Türk Savunma Sanayinin mühimmat üretim gücüyüz. 2025 yılında 'İhracat Şampiyonu' olarak tescillenen başarımızın temelinde, milli sorumluluk bilincimiz yatmaktadır.”

Resmi sitelerinde, “Hakkımızda” bölümünde sadece bu bilgilere ulaşabiliyoruz.

Şirketin kurucusu İsmail Terlemez 1982 doğumlu. Türk Silahlı Kuvvetleri’nde “mühimmat yüzbaşısı” olarak görev yaptıktan sonra 2019’da Arca Savunma’yı kurdu.

Terlemez, NATO’nun temel hizmet sağlayıcısı ajansı olan NATO Destek ve Tedarik Ajansı’nda (NSPA) da görev yaptı.

Yani bir dönem TSK’da mühimmat yüzbaşısı, bir dönem NATO’da tedarik ajansı çalışanı bir isimle karşı karşıyayız.

Buraya, yani NSPA’ya geri döneceğiz ama şimdi şirketin kısa kuruluş öyküsüyle devam edelim.

Şirket kuruluşundan iki yıl sonra, ana merkezi olan Çorum’da yeni bir üretim tesisi hamlesi yaptı. Temel atma töreninde Cumhurbaşkanı Erdoğan da yer aldı.

Terlemez’in kurduğu Arca’ya, 2023 yılında SB Silah Sanayi AŞ ortak oldu.

Bu şirketin sahiplerinden biri olan Savaş Balçık, AKP Şişli örgütünde yöneticilik yapmış bir isim.

Yani NATO, AKP, Erdoğan bağı ve desteğini “hisseden” bir kuruluş öyküsünün hemen ardından gelen devasa büyüme hikayesiyle karşı karşıyayız.

AB’nin bir yılda ürettiğini bir ayda üretiyorlar

“Biz stok seviyesinin önemini nerede gördük? Savaşların başladığı ilk bir aylık periyotta özellikle stok seviyesinin çok büyük önemi olduğuna dünya şahitlik etti. Tabii birçok ülke kendi stoklarını gözden geçirdi ve herkes aslında yetersiz olduğunu gördü. Biz de bu anlamda kapasitemizi üçe katladık. Kurulduğumuzdan bu yana topçu mühimmatı ve roket üretim kapasitemiz üç kat arttı. Şu anda normal dönemde Avrupa Birliği içerisinde üretilenden çok daha fazlasını bir ayda biz ARCA’da üretebiliyoruz. Şu an aylık kapasitemiz 100 bin topçu mühimmatını geçmiş durumda.”

ARCA Savunma Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Terlemez’in açıklamaları bunlar.

Ukrayna savaşını ve bölgenin tümünde artan sıcak çatışmaları fırsat bildikleri kesin.

Şirket, Ukrayna'nın ihtiyaç duyduğu, en başta aktardığımız 155 mm topçu mühimmatlarının neredeyse ana tedarikçisi konumunda.

Üstelik bu mühimmatları sadece Ukrayna'ya değil, birçok ülkeye satıyorlar ve bu sayede devasa kârlar elde ediyorlar.

Burada AKP iktidarının patron dostu hattının ve bölgesel hırslarının rolünü de unutmamak gerekiyor.

İktidar hem patronlara yeni kâr alanları açıyor ve gerisinin gelmesini sağlıyor hem de Ukrayna savaşında ABD'nin ihtiyaçlarını destekleyen aktif bir konum alıyor. Bu sayede kendileri açısından zincirleme bir kâr kapısını da aralıyorlar.

Yine bir taşla birden çok kuş vuruyorlar.

Büyüme hamlesi ülke dışına taşıyor

Şirketin 6 yıldaki büyümesinin geldiği noktayı anlamak için bir haber aktarımıyla daha devam edelim:

“Arca Savunma Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Terlemez ile Slovakya’nın önemli savunma sanayi firmalarından MSM Group arasında topçu mühimmatı üretimi için ihracat sözleşmesi imzalandı. Arca Savunma, tek başına bütün Amerika kıtasında üretilen top mermisinden daha fazla top mermisini Çorum’daki tesislerinde bir ayda üretiyor. Savunma sanayi firması, çeşitli mühimmat türlerinin üretimine kadar geniş bir yelpazede faaliyet gösteriyor. 60 mm, 81 mm, 120 mm yüksek infilaklı havan mühimmatı, 122 mm, 152 mm ve 155 mm yüksek infilaklı topçu mühimmatı, 122 mm roketi yerli imkânlarla üretiyor. Türkiye’nin ilk C4 patlayıcı fabrikası da yine Arca firması bünyesinde kuruldu. SAHA EXPO 2024 Fuarı’nın ana sponsoru da olan firma, fuar kapsamında 2 milyar doların üzerinde ihracat sözleşmesi imzalamış oldu.”

Sadece bu da değil.

Yine geçtiğimiz ay imzalanan bir anlaşmaya göre, ARCA Savunma, Estonya’da “ARCA Baltic” adında 300 milyon avro ölçekli bir mühimmat üretim tesisi kuracak.

Yani şirketin yükselişi durdurulamaz hale gelmiş durumda.

İmza törenine, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, Estonya Savunma Bakanı Hanno Pevkur, ARCA Savunma Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Terlemez, Arca Savunma Yönetim Kurulu Üyesi Özgür Rodoplu ve SAHA İstanbul Yönetim Kurulu Başkanı Haluk Bayraktar katıldı. Güler törende, "Şimdi de burada ülkemizin en gözde firmalarından birisi olan ARCA ile Estonyalı dostlarımızın böyle bir anlaşmayı imzalaması töreninde yer almaktan da büyük bir memnuniyet duyduğumu ifade etmek istiyorum" dedi.

Bu büyülü öykünün 'karanlık' yönü var mı?

Altı yılda ulaşılan büyüme rakamları gerçekten şaşırtıcı.

Peki, ne var bu büyümenin arkasında?

Şimdi şirkete dair gündeme gelen birkaç “tartışmalı” başlığa bakalım.

İsmail Terlemez'in Lüksemburg'daki NATO Destek ve Tedarik Ajansı (NSPA) bağına işaret etmiştik.

Geçtiğimiz yıl, DW Türkçe'nin de dahil olduğu uluslararası gazetecilik araştırması kapsamında, NSPA’da bir yolsuzluk ve usulsüzlük tespit edilmişti.

NATO bağlantılı her şeyde usulsüzlük ve yolsuzluk son derece doğal olsa da burada “tanıdık” bir isim de vardı ve üstelik araştırmaya göre tutuklanmıştı da.

İsmail Terlemez’den söz ediyoruz!

Söz konusu yolsuzluk dosyası kapsamında Belçika’da iki ay tutuklu kalan bu ismin tutuklanmasına ilişkin nasıl olduysa basına tek bir haber sızmamıştı.

Son derece tuhaf olan bu durum, şirketin tuhaf büyümesiyle birlikte ele alınmalı.

Araştırmaya göre, Terlemez ile aynı soruşturmadan İsviçre'de tutuklu bulunan bir şüpheli daha ABD'nin müdahalesi ile serbest bırakıldı.

Haliyle bu karar Belçika'da mahkemeye “siyasi müdahale" eleştirilerine konu oldu.

Söz konusu tahliyenin Erdoğan ile Trump’ın Haziran 2025’teki görüşmesinden iki hafta sonra olması da bu eleştirilerin tonunu artırdı.

Dosya kapsamında Terlemez hakkındaki suçlama, bir İtalyan firmasına rüşvet karşılığı TNT tedariği işi verdiği iddiası oldu.

Sonuç olarak "sihirli bir el" dokununca serbest kalıverdi. Ukrayna'ya ve diğer bölge ülkelerine tedarik edilen silahları hatırlayınca öykünün sihirli yönü azalıyor olsa da, durum bu...

Tahliye ve yeni şirket alımı

“ARCA Savunma, İtalya'nın önde gelen mühimmat üreticilerinden Esplodenti Sabino'yu satın aldığını duyurdu. Şirketten yapılan açıklamaya göre, ARCA Yönetim Kurulu Başkanı İsmail Terlemez'in yürüttüğü uzun süreli görüşmelerin ardından Esplodenti Sabino'nun satın alım süreci başarıyla tamamlandı. NATO ülkeleri ve İtalya Savunma Bakanlığı ile çeşitli projeler yürüten Esplodenti Sabino, mühimmat, füze ve patlayıcı imhası gerçekleştiren nadir Avrupa şirketleri arasında yer alıyor. Şirket imhasını gerçekleştirdiği mühimmatın geri dönüşümünü sağlaması ile biliniyor. Şirket Avrupa'nın yanında Kuzey Amerika ve Asya'da da projeler yürütüyor.”

Terlemez, tahliyesinden çok kısa süre sonra şirketi büyütecek bir hamle daha yaptı.

Bu satın alımın NATO ve İtalyan bağı, Terlemez’in önceki dönem görevleriyle kurduğu ağı ne kadar “başarılı” şekilde yönettiğini gözler önüne seren cinsten.

Her taşın altından NATO ve tabii ki şirketler çıkıyor.

Şirketin Çorum'daki üretim tesisi

Sudan iç savaşı ve Arca

Mart 2025’e gidelim şimdi de.

Washington Post gazetesi, Türk savunma sanayisinin Sudan'daki iç savaşta her iki tarafa da silah sağladığını öne sürüyordu.

ABD medyası, Türk savunma firması Baykar'ın, 22 ay süren ve Birleşmiş Milletler'in dünyanın en kötü insani felaketi olarak adlandırdığı Sudan iç savaşını gizlice körüklediğini iddia ediyordu.

Gazetenin hedef aldığı Baykar dışındaki ikinci şirket ise Arca Savunma olacaktı.

Gazeteye açıklama yapan şirket yetkilileri, savaşın tarafı olan RSF'ye hiçbir zaman silah satmadıklarını söylüyordu.

Arca yöneticisi RSF için silah tedarikinden sorumlu olan ve liderinin kardeşi olan Algoney Hamdan Daglo Musa ile olan temaslara ilişkin soruya ise yanıt vermemişti.

Sonuç olarak şirket bu büyülü büyümenin yanında ilginç ve "karanlık" iddiaların da konusu oluyordu.

Bir iddia da içerden: Askeri casusluk, sızdırmalar ve ifadeler

Konunun çıkışı tuhaf bir şekilde Aziz İhsan Aktaş'la ilgili.

CHP’ye ve özellikle İmamoğlu’na yönelik davaların kilit isimlerinden biri olan Aktaş’a suikast hazırlığı iddiasıyla başlayan soruşturma ilginç bir ağa uzanacak, "askeri casusluk" operasyonuna dönüşecekti.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin “ülküdaşım, dava arkadaşım” dediği Selahattin Yılmaz ile bazı AKP’li avukatlar tutuklanacak, operasyon Makine Kimya Endüstrisi (MKE) eski Yönetim Kurulu Başkanı avukat İsmet Sayhan'a da değecekti.

Sayhan’ın, MKE’nin iç yazışmalarında bulunan ve yalnızca TSK ile MKE arasında paylaşılan gizli tedarik planlarını, danışmanlık yaptığı silah şirketi ASSAN’a sızdırdığı iddia ediliyordu.

Bu dosya kapsamında tutuklu avukat Cem Duman’ın ifadesinde Arca Savunma’nın başındaki isim İsmail Terlemez’in de adı geçti.

Cem Duman’ın iddiasını göre, Selahattin Yılmaz ile birlikte işlettiği Saray’ın karşısındaki "Mr. Jade" adlı kafe tehditlerle elinden alındı. HalkTV yazarı Bahadır Özgür’ün aktardığı bilgiye göre, bu süreci avukat Semra Ilık organize etti.

İddiaya göre, Duman’a kafenin mülkiyetinin Murat Özdemir ile İsmail Terlemez’e geçtiği söylendi. Bahadır Özgür, Duman’ın iddialarını Terlemez’in basın danışmanına sordu. “Böyle bir mülk veya yatırımı bulunmuyor” yanıtını aldı.

Neden önemli?

Bölgemiz NATO eliyle giderek daha büyük bir ateş çemberinin içine atılıyor.

ABD, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu NATO ülkelerini daha fazla silahlanmaları için zorluyor.

Bu hamlelerin sonucu olarak ülkemiz savaşa giderek daha da yakınlaştırılıyor.

Bu sürecin en kritik halkalarından biri olan 7-8 Temmuz'da Ankara'da yapılacak NATO zirvesi önemli kırılmalara ve gelişmelere gebe.

Tüm bu tabloyu gören patronlar halkımızın aksine büyük bir heyecana sahip. Nasıl olmasınlar ki!

Öyle bir dönemin içinden geçiyoruz ki, patronların hepsi büyük bir iştahla ellerini ovuşturuyor.

Düşünün, daha 6 yıl önce kurulan bir şirket, Türkiye'nin dev firmalarını geride bırakarak kâr rekorları kıracak, zirveye demir atacak noktaya geliyor.

Arkalarına teşvikleri, NATO'yu, AKP iktidarını ve bu düzeni alıyorlar. Silahlanıyorlar ve zenginleşiyorlar... Bu büyülü büyüme öyküsünün arkasında tam olarak bu var.

/././

https://haber.sol.org.tr/haber/iso-500un-gosterdikleri-turkiye-kapitalizminin-bir-karsizlik-sorunu-var-mi-410791

https://haber.sol.org.tr/haber/silah-sanayi-ihale-ve-mafya-ortakligi-ibb-dosyasindan-turetilen-cete-sorusturmasi-iktidarin

https://haber.sol.org.tr/haber/abd-basini-turk-savunma-sirketleri-sudan-ic-savasini-korukledi-396623

Yeşil saha iktidarın aynası: TFF Başkanı Hacıosmanoğlu'ndan başarısızlığa karşı ‘yargı sopası’ çağrısı

Dünya Kupası'na iki maç sonunda veda eden A Milli Takım'ın içinde bulunduğu durumun faturasını 'eleştirenlere' kesen TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu, çareyi yargı sopasında arıyor. Geçmişte stadyumda hakem rehin alan başkanın, eleştirileri susturmak için Adalet Bakanı Akın Gürlek'ten 'kanuni yaptırım' talep etmesi, futbolun AKP iktidarının arka bahçesine dönüşümünü bir kez daha gözler önüne serdi.

“Ülke futbol tarihinde Lefterler ve Metinlerden bu yana onlarca karakterli ve onurlu futbol şahsiyeti varken, “Milli Takım tarihinin en karakterli takımı” diyerek kendi başkanlığını yaptığı oyuncu kadrosunu son derece yakışıksız şekilde övmeyi marifet sayan Hacıosmanoğlu, oldukça parlak bir jenerasyona sahip Milli Takım’ı bu gidişle kendi ihtiraslarının ve AKP’nin kurbanı edecek gibi görünüyor.”

Çok değil 16 Haziran’da yaptığımız haberde yazdığımız bu cümle, bir hafta içinde gerçek oldu. Gruplardaki ikinci maçında, henüz gol dahi atamadan yenilen A Milli Futbol Takımı’nın 24 yıllık Dünya Kupası hasretinden geriye büyük bir başarısızlık, bolca tartışma ve tüm eleştirileri reddeden ve bir de bunun için yaptırım isteyen bir yönetim kaldı.

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı’ndan çok “Kurtlar Vadisi” dizisinin kötü replikli oyuncularından biri gibi davranan İbrahim Hacıosmanoğlu, bu tutumundan vazgeçmediği gibi gittikçe el yükseltmekten vazgeçmiyor.

Bugün yaptığı açıklamalarla skandallarına devam eden Hacıosmanoğlu, ABD’den Adalet Bakanı Akın Gürlek’e seslendi, katlanamadığı eleştiriler için “yaptırım” istedi. TFF Başkanı’nın yaptırım istediği konuşmanın girişinde kullandığı ifade gerçekten de dikkat çekici. Çünkü Hacıosmanoğlu, yaptırım istediği Bakan Gürlek’e seslenirken, “Ben buradan çok sevdiğim, değer verdiğim, beraber de İstanbul Başsavcılığı'yken çalıştığım Adalet Bakanımıza sesleniyorum” diyor. İnşaatçı olan Hacıosmanoğlu’nun Gürlek ile hangi bağlamda, ne kapsamda “birlikte çalıştığı” soru işareti. Kastettiği şey şike ve bahis operasyonlarıysa, buradan geriye AKP ve Gürlek şovundan başka hiçbir şey kalmadığı ortada.

TFF Başkanı’nın son derece tartışmalı olan o çağrısının devamı şöyle:

“Sayın Cumhurbaşkanımızın tensipleriyle Adalet Bakanlığına görevlendirildi ve kendisinin de bu ülkeye üstün hizmetleri olacağına inanıyorum. Ama elbette ki yorum yapacağız, yazacağız, çizeceğiz ama ahlak sınırlarını aşmayacağız.

Kendisinden özellikle istirhamım; dünyadaki bütün örneklerine baksınlar, böyle bir rezillik dünyanın hangi ülkesinde var? Ve bunlarla ilgili acilen kanuni bir düzenlemenin yapılması gerektiğine inanıyorum.

Hem toplumun ahlakının çökmesini önlemek hem de futbolun kalkınmasını istiyorsak artık elzem oldu. Dünyanın hiçbir yerinde böyle ahlak sınırlarını aşan insan topluluğu yok. İnanıyorum ki sayın Bakanımız bu çalışmayı en kısa sürede başlatır.”

Futbolun kalkınmasını gelen eleştirilere yaptırım isteyerek sağlayacağını düşünen Hacıosmanoğlu, oyunculara Bodrum’da lüks villa hediye ederek başarı elde edeceğini de sanmıştı.

Onca ülke arasında soyunma odası basıp hakem alıkoyan ve bundan yargılanan tek TFF Başkanı olma ünvanına sahip Hacıosmanoğlu’nun “Dünyanın hiçbir yerinde böyle ahlak sınırlarını aşan insan topluluğu yok” şeklinde yakınması da pek ironik.

Erdoğan için ölmeye hazırım” sözleriyle başkanlık koltuğuna geçen Hacıosmanoğlu’nun futbol dünyasının ana aktörleri tarafından pek de sevilmediği de bilinen bir başka gerçek.

Hacıosmanoğlu’nun “beraber çalıştık” diyerek pas attığı Akın Gürlek ismi ise rastgele bir tercih değil. Gürlek, muhalif siyasetçilere ve gazetecilere yönelik tartışmalı hapis ve sansür kararlarıyla bilinen, muhalefetin kamuoyunda “iktidarın yargıdaki kılıcı” olarak nitelendirdiği bir isim. Sportif bir başarısızlığın ardından TFF yönetiminin çözümü özeleştiri yerine “yargı sopası" ve yeni kanuni yaptırımlarda araması, futbolun ülkedeki siyasi iklimin bir minyatürüne dönüştüğünü kanıtlıyor. 

Derin bir ekonomik kriz kıskacındaki yurttaşların futbola duyduğu aidiyet hissi bir yanda oyunculara “milyonluk lüks villalar” vaat ederek başarı satın alabileceğini sanan tüccar zihniyetiyle, diğer yanda en ufak eleştiride mafyatik tehditlere ve devletin savcılarına sarılan siyasi komiserler eliyle adım adım yok ediliyor. Hacıosmanoğlu dönemi, Türkiye'de futbolun sadece sahada oynanan bir oyun olmaktan çıkıp, iktidarın baskı ve rant aparatına dönüştüğü sürecin en net fotoğrafını veriyor.

***

İranlılar, milli takımlarının o pozisyonunu sahiplendi: ‘Biz topraklarımızı işte böyle koruruz’ 

ABD'nin vize ve lojistik engellerine rağmen 2026 Dünya Kupası'nda sahaya çıkan İran Milli Takımı, Belçika karşısındaki mücadelesiyle yeşil sahayı bir direniş alanına çevirdi. Maç sonu soyunma odasına bırakılan mektup ve İranlı yetkililerin "memleket savunması" mesajları, sporun siyasi baskılara karşı nasıl bir duruş sergileyebileceğini gösterdi.

2026 FIFA Dünya Kupası, ABD'nin sınır ve göçmenlik politikaları nedeniyle İran Milli Takımı için siyasi bir mücadeleye dönüştü. Takım sadece rakiplerle değil vize engelleri, sınır geçişleri ve güvenlik sorunlarıyla da uğraşıyor.

ABD'nin çifte standartları ve çıkardığı zorluklar altında dün Los Angeles'ta Belçika karşısına çıkan İran, ağır bir baskı altında mücadele etti. Belçika'nın ataklarına karşı adeta etten duvar ören İranlı oyuncular, bu maçın sadece bir oyun değil, aynı zamanda siyasi baskılara karşı bir onur mücadelesi olduğunu kanıtladı.

‘Biz topraklarımızı işte böyle koruruz’

Futbolcuların sahadaki bu direnci, İran siyasetinde de yankı buldu.

İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf, gol olması çok muhtemel bir pozisyonun hem kaleci hem de savunma oyuncuları tarafından engellendiği anın fotoğrafını sosyal medyada paylaşarak, "Toprağımızı işte böyle koruyoruz" yazdı.

Benzer bir mesaj da İran Dışişleri Bakanı Abbas Irakçi'den geldi.

ABD ve İran heyetlerinin yürüttüğü müzakerelerin ilk turu için İsviçre’nin Burgenstock kasabasında olan Irakçi, direnişi daha geniş bir çerçevede ele alarak şu ifadeleri kullandı:

"Futbol sahasından müzakere masasına ve savaş alanına kadar, İranlılar olarak attığımız her adım daha büyük bir mücadelenin parçasıdır: Canım halkımızın onurunu ve haysiyetini savunmak."

Irakçi'nin "#Minab168" etiketiyle ve meleklerin İran kalecisine yardım ettiğini gösteren görsel paylaştı.

Soyunma odasında takımdan mektup: ‘Haysiyetimizle ayrılıyoruz’

Maçın ardından İran takımının soyunma odasında bıraktığı el yazısı mektup, turnuvaya damga vurdu.

Takım, yaşadığı ayrımcılığa rağmen barış çağrısı yaparak ABD halkı ile Amerikan yönetiminin politikalarını birbirinden ayırdı.

"#168" ve "#minab" etiketlerinin yer aldığı mektupta şu sözler yazılıydı:

"Binlerce yıl önceki antik Persiya'dan bugünün medeni İran'ına, İran'ın ruhu canlı ve dimdik ayakta.

Los Angeles'a gururla geldik, onurla yarıştık ve haysiyetimizle ayrılıyoruz.

Misafirperverliğin için teşekkürler Los Angeles. Ve bu 180 dakika boyunca kalbini, sesini ve ruhunu İran'a veren her bir İranlıya teşekkür ederiz.

Tüm uluslar arasında barış, saygı ve dostluk hakim olsun.”

Vize engeli, konaklama zorluğu, antremansızlık

İran'ın dünkü başarılı performansı, aslında haftalardır süren bir yorgunluğa rağmen gerçekleşti. Uluslararası basına da yansıdığı gibi, ABD yönetimi turnuva öncesinde İran'ın medya ekibine vize vermemiş ve oyuncuların ülkeye girişini zorlaştırmıştı.

İran’ın hazırlık süreci başından itibaren olağan dışı koşullarda ilerledi. Takımın kamp merkezi, turnuva öncesinde Tucson Arizona’dan Tijuana Meksika’ya taşındı. İran kafilesindeki bazı görevlilere ABD vizesi verilmedi. İranlı taraftarların önemli bir kısmı seyahat kısıtlamaları nedeniyle ABD’deki maçlara katılamadı. FIFA’nın İran federasyonuna ayrılan bilet kontenjanını geri çektiği de haberlerde yer aldı. Takım, ABD'de oynayacağı maçlar için her müsabaka günü sınırı geçip maç bittikten hemen sonra Tijuana'ya dönmek gibi çok yorucu bir düzene mecbur bırakıldı.

CNN’in aktardığına göre ABD yönetimi, İran takımının maçtan hemen sonra Tijuana’daki kamp merkezine dönmesinin baştan beri planlandığını savundu. İran Teknik Direktörü Amir Ghalenoei ise takımın geceyi California’da geçirip ertesi gün Meksika’ya dönmeyi beklediğini, ancak maçın hemen ardından uçağa binmelerinin istendiğini söyledi. Ghalenoei, “Toparlanmak için bize zaman bile vermediler” diyerek karara tepki göstermişti.

Zorunlu stadyum antrenmanları ve basın toplantıları da aksadı. 

ABD'nin bu tutumuyla FIFA’nın “Futbol dünyayı birleştirir” söyleminin gerçeği yansıtmadığı bir kez daha dünyanın gözleri önünde tüm çıplaklığıyla.

Sırada ne var?

Saha dışındaki tüm bu zorluklara rağmen İran’ın gruptaki heyecan sürüyor. Belçika, bir sonraki maçında Yeni Zelanda ile karşılaşacak. Her seferinde sınırları aşarak sahaya çıkan İran ise Mısır karşısında kritik bir puan mücadelesi verecek.

***

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem"-23 Haziran 2026-

Reklamlar “pat” diye tüydü!-Umur Talu-  Mesele futbolun sürprizleri, mucizeleri yahut hayal kırıklıkları değil aslında. Mesele ayakla ve yer...