soL "Köşebaşı + Gündem" -13 Mayıs 2026-


CHP'den AKP'ye geçen 17 belediye başkanı: 'Sandık çözüm' diyenler bu çürümenin farkında değil mi? 
AKP’nin siyaset alanını bir bütün halinde çürütmesi ve halkın tüm umutlarının seçim sandığına sıkıştırılmasının trajik bir sonucuyla karşı karşıyayız. AKP’ye karşı yurttaşlardan oy alıp belediye başkanı seçilen tam 17 isim, iktidar partisinin rozetini taktı. Peki, bu tabloda asıl suç kimde?

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

31 Mart seçimlerinin ardından “Türkiye’nin birinci partisi” unvanını kullanan CHP, o seçimde kazandığı belediyelerin başkanlarını AKP’ye kaptırmaya devam ediyor.

İşin bir yönünün AKP’nin siyasi baskısı ve yargı sopasıyla ilintili olduğu açık.

Ancak burada dahi ciddi bir problem yok mu?

CHP’nin kefil olup aday gösterdiği tam 17 ismin, daha sonrasında “yargı baskısı” sonucu AKP’ye geçtiği iddiası, bir bölümünün de yine geçmek için sıraya girmesinin kendisi başlı başına sorun değil mi?

Değil gibi davranılıyor, değil gibi yaşanmaya devam ediyor. 

Peki, nedir bu sorunun asıl kaynağı, gelin yakından bakalım.

Çürüme her yanı sardı ya da seçim her şeyin ilacı mı?

AKP iktidarı toplumsal çürümeyi öyle ileri bir noktaya taşıdı ki, değdiği, temas kurduğu her yeri, her şeyi ve herkesi kendisine benzetti.

Siyasi ahlak, program ve ilke giderek daha önemsiz hale geldi, hileyle de olsa kazanmak, inanmadığı değerlerle, yalanlarla oy istemek mübah hale geldi.

Günün sonunda tüm meclis partileri, düzenin bu kodlarını her şeyin başına yazıverdi.

Bunlar doğallaştıkça bir gün CHP’li olan vekil ya da belediye başkanının ertesi gün AKP’li olması kolaylaştı, doğallaştı.

Oyunun kurallarını belirleyen AKP olunca, bir anda yılların CHP’lileri dahi AKP’li oluverdi.

Özlem Çerçioğlu tam da bunun örneği değil miydi?

Bugünlerde adı CHP yönetimince yerden yere vurulan Burcu Köksal, tam 4 kez CHP’den vekil yapılmış, CHP’nin en kritik ikinci koltuğu, Grup Başkanvekili koltuğu ona verilmemiş miydi? Yine Afyon’dan belediye başkanlığı yolu yine ona açılmamış mıydı?

Sadece bu iki isimle ilgili bir durumdan da söz etmiyoruz. CHP’den AKP’ye geçen belediye başkanı sayısı 17’ye yükseldi, üstelik Mesut Özarslan gibi kendi sırasını bekleyen ve AKP’ye geçmek için can atanlar var.

Hemen her ay, birden fazla CHP’li belediye başkanının AKP’ye geçeceği söylenmiyor mu?

Özkan Yalım’a bakalım örneğin, “AKP’ye geçmediği için hedef alındı” denilmişti. Tutuklandı, sonrasında CHP’den ihraç edilen ilk isim oldu ve hemen ardından CHP yönetimine karşı itirafçı oldu. Özgür Özel’e para verdiğini, aracını yaptırdığını öne sürdü, tam da AKP’nin istediği şekilde.

Ancak mesele “bel altı” vuruşun hedefi olan Özkan Yalım’dan da ibaret değil.

Muhittin Böcek örneği çok daha çarpıcı değil mi?

Uzun süredir CHP’nin AKP’ye karşı dik duruyor dediği isim, Özgür Özel ve CHP yönetimine karşı en ağır darbeyi vuran isim olarak dün kayıtlara geçmedi mi?

Peki, nasıl oluyor da yılların CHP’lileri bir anda AKP’ye geçiyor, partilerini "satıp" AKP için itirafçı oluyor?

Yukarıda işaret ettik, bir kez daha vurgulayalım, düzen CHP’yi ve diğer partileri de içine alan şekilde korkunç bir çürüme üretti. Bu çürüme siyaset yapma biçimi olarak AKP’nin koyduğu kuralları herkes adına normalleştirdi.

Yaşadıklarımız tam da bu çürümenin normalleşmesidir.

Bu yüzden CHP yönetiminin bu tablodan çıkış olarak sadece seçim sandığını işaret etmesinde bir sorun yok mu? 

31 Mart'ta belediye başkanı olan isimlerin, "Türkiye'nin birinci partisi" belediye başkanlığı görevindeyken tel tel dökülmesi, üstelik bir bölümün itirafçı olup karşı tarafa geçmesi, her şeyin seçimden ibaret olmadığını göstermiyor mu?

Her şey bu kadar sade değil mi?

Fotoğrafı en sade şekilde çekmek için sadece Meclis’e bakmak yeterli. Ahlak sorunu ve çürüme buradan besleniyor. Son seçimden sonra 100’ün üzerinde vekil, halktan oy aldığı partinin değil, başka bir partinin vekilliğini yapıyor şu anda. Son seçimde yine halkın oylarıyla belediye başkanı seçilen onlarca isim, başka bir partiden belediye başkanlığı görevini yürütüyor. Hani halka verilen sözler? Hani program, ilke, siyasi ahlak ve etik? Bir koltuk için tüm değerlerini pazarlık konusu haline getirenlerin düzeni bu! Vurgun, yolsuzluk, hırsızlık her şey mübah onlar için. Ahlak yoksa, çürüme her yerdeyse, onlardan daha mutlusu yok demektir.

TKP’nin geçtiğimiz yılın son günlerinde toplumsal çürümeye dair yaptığı açıklamanın can alıcı bölümlerinden birinde yukarıdaki değerlendirme yer alıyordu.

Yaşadıklarımız tam da bunun teyidi niteliğinde değil mi?

CHP'den AKP'ye geçenlerin listesi?

  1. Aydın Büyükşehir Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu
  2. Afyonkarahisar Belediye Başkanı Burcu Köksal
  3. Dinar Belediye Başkanı Veysel Topçu
  4. Söke Belediye Başkanı Mustafa İberya Arıkan
  5. Şehitkamil Belediye Başkanı Umut Yılmaz
  6. Karkamış Belediye Başkanı Mustafa Güzel
  7. Aksu Belediye Başkanı İsa Yıldırım
  8. Seydişehir Belediye Başkanı Hasan Ustaoğlu
  9. Yenipazar Belediye Başkanı Malik Ercan
  10. Hasankeyf Belediye Başkanı Hamit Tutuş
  11. Altınova Belediye Başkanı Yasemin Fazlaca
  12. Göle Belediye Başkanı Gökhan Budak
  13. Hayrabolu Belediye Başkanı Tuncer Başoğlu
  14. Karalar Belde Belediye Başkanı Hasan Turgut
  15. Aşdağul Belde Belediye Başkanı Şenol Öncül
  16. Serik Belediye Başkanı Kadir Kumbul
  17. Sultanhisar Belediye Başkanı Osman Yıldırımkaya
  18. ? (Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan sıra bekliyor...)
***
Yeniden faşizm, yeniden yurtseverlik -Fatih Yaşlı- 

Yurtseverlik, bir sınav olarak Türkiye solunun karşısına bir kez daha çıkıyor; faşizme karşı mücadelenin seyrini de başarılı olup olmayacağını da belirleyen asıl faktör bu sınavın nasıl verileceği olacak.

Radikal sağın/faşizmin yeni bir veçheyle yeniden yükselişinin küresel bir olgu olduğunu biliyoruz artık. ABD’de Trump’tan Hindistan’da Modi’ye ve İtalya’da Meloni’ye, hâlâ iktidarda olanlarıyla, Brezilya’da Bolsonaro’dan Macaristan’da Orban’a, iktidardan düşmüş olanlara uzanan geniş bir hat var karşımızda. Üstelik Almanya’da AfD, Fransa’da Ulusal Birlik ve İngiltere’de UK Reform, iktidara çok yakın yeni radikal sağ partiler olarak bu yükseliş manzarasının tam göbeğinde yer alıyorlar. 

Bu isimler ve partiler klasik faşizmin mirasından teorik ve pratik çok fazla şey almışlarsa da kimi noktalarda ondan farklılaşıyorlar. Bu partilerin hepsi klasik faşizmde olduğu gibi ırkçı, antikomünist, güce, otoriteye ve lider kültüne tapan bir karakter sergiliyorlar ama 2. Dünya Savaşı’nda alınan ağır yenilgiyle ve faşizmin itibarının yerle bir edilmesiyle birlikte, benzerliğin buraya kadar olduğunu söyleyebiliyoruz. Günümüz radikal sağ iktidarları, diğer siyasi partileri ve parlamentoyu kapatmak, anayasayı askıya almak, seçimleri iptal etmek, resmi bir diktatörlük kurmak gibi işlere resmen kalkışamıyor, “faşizme heves etmek”le birlikte, o hevesi dört başı mamur bir şekilde hayata geçiremiyorlar. 

Aynı şekilde günümüz radikal sağının/faşizminin üzerinde yükseldiği zemin ne antikomünizm ne de antisemitizm. Komünizm şu an için gerçek bir tehdit olarak görülmüyor ve Trumpgiller Demokratları bile komünistlikle itham etse de ortada komünizm diye bir tehdit olmadığını onlar da gayet iyi biliyor. Öte yandan İsrail’in çoktan Batı’nın yaramaz çocuğu haline gelmesiyle birlikte, antisemitizm de radikal sağın söyleminin merkezinde artık yer almıyor, bilakis “Yahudi-Hristiyan medeniyeti” söylemi beyaz üstünlükçülüğünün ve ırkçılığın, dolayısıyla da yeni radikal sağın söylemsel zeminini oluşturuyor.

Bugünün radikal sağı da tıpkı Nazizm gibi kapitalizmin krizine, özellikle halen etkilerini sürdüren 2008 krizine bir tepki olarak yükseliyor. 2008 krizini ise daha geniş bir perspektife, yaklaşık 50 yıldır devam eden neoliberal politikalara, Batılı elitlerin emek düşmanı politikalarına bağlamak gerekiyor. Refah devletinin sonu ve sosyal devletin çözülüşü, yoksullaşan ve güvencesizleşen kitleleri radikal bir emek hareketinin ve devrimci bir solun yokluğunda  kolaylıkla radikal sağa yöneltiyor. Sınıfsal öfke, faşizm tarafından manipüle edilerek faşizmin kurucu hissiyatı olan hınca evriltiliyor, bu hınç ise kendisini esas olarak yine günümüze dair bir olgu olan göç meselesi üzerinden var ediyor. 

Neoliberal küreselleşmenin en önemli sonuçlarından biri bir yandan dünyanın merkez ülkelerinde diğer yandan da çevre ülkelerde gelir dağılımının alt üst edilmesi oldu. Öte yandan Afganistan, Irak, Libya, Suriye gibi ülkeler emperyalizm tarafından yıkıldılar, Afrika ülkelerinde ise yoksulluk çok daha derinleşti. Bir köşe yazısının sınırları içerisinde ve olanca basitleştirerek söyleyecek olursak, yoksullaşan çevreden yoksullaşan merkeze yönelik kitlesel göç, faşist manipülasyonun üzerinde yükseldiği zemini oluşturdu ve düzene, kapitalizme yönelmesi gereken öfke, göçmenlere yönelik hınca dönüştürüldü. Günümüz faşizminin/radikal sağının ayırt edici unsuru tam olarak budur: Göç ve göçmenlere yönelik manipüle edilmiş sınıfsal öfke.

Klasik faşizmin bu topraklardaki mümessili başından beri MHP ve ülkücü hareket olagelmiştir; ancak dünyadaki eğilimlere uygun bir şekilde son yıllarda Türkiye’de de yeni bir radikal sağın, yeni bir faşist akımın şekillenmekte ve güçlenmekte olduğunu görebiliyoruz. Bizde de bu olgunun arkasında dünyadakine paralel bir şekilde neoliberalizm ve göç bulunuyor; ekonomik kriz ve göç yeni radikal sağın ortaya çıkışını sağlayan faktörler olarak karşımıza çıkıyor.

Türkiye’de özellikle son yıllarda derinleşen ekonomik krize, şimdilerde durulmuş olsa da özellikle Suriye kaynaklı yoğun bir göçün eşlik etmişti. Krizin gerisindeki yapısal dinamikleri ve düzenin bekası adına planlı, programlı bir şekilde yoksullaştırıldıklarını göremeyen kitlelerin, bunun faturasını kolaylıkla göçmenlere kesebilmeleri artık neredeyse evrensel bir olgu haline dönüşmüş bulunuyor. Türkiye’de enflasyon ve işsizlik artıp yoksulluk ve sefalet derinleştikçe, kendilerine devrimci bir alternatif sunulamayan kitlelerin, özellikle de gençlerin, hızla yeni faşizmin tabanını oluşturduklarını, ırkçı ve nihilist bir milliyetçilikle göçmen düşmanlığının bu tabanın şekillenmesine damgasını vurduğunu söyleyebiliyoruz. 

Bu esnada tarih de yeni bir revizyonist okumaya maruz bırakılıyor ve örneğin İttihatçılar Abdülhamid zulmüne karşı direnen ve 1908’i yapan devrimciler olarak değil, 1915 kıyımını yapan Türkçüler olarak yeniden keşfediliyor, Enver’den, Talat’tan, Cemal’den yeni kahramanlar yaratılıyor. Benzer bir şekilde Mustafa Kemal de saltanat karşıtı, devrimci, antiemperyalist, aydınlanmacı bir figür olarak değil, sadece Türkçülüğüyle temayüz eden bir figür olarak yeniden inşa ediliyor. O esnada, aslında Cumhuriyet ve Mustafa Kemal düşmanı olan ve geçen haftadaki yazıda anlattığımız Atsız’ın hayaleti trajikomik bir şekilde “Türk’üz, Türkçüyüz, Atatürkçüyüz” sloganları eşliğinde bugüne davet ediliyor ve fikirleri günümüz faşizminin tarihsel ideoloğu olarak yeniden tedavüle sokuluyor. 

Radikal sağın/faşizmin bu yeni sürümünün kısmen İYİP’te ama esas olarak Zafer Partisi’nde örgütlendiğini, öte yandan yine küresel eğilimlere uygun bir şekilde “çevrimiçi” bir karakter taşıdığını, yani kendisini daha çok internette var ettiğini biliyoruz. Klasik ülkücülükten ayırt edebilmek için çoğu kez “seküler milliyetçilik” olarak adlandırılan bu yeni sürüm, AKP-MHP ikilisinin “yeni Türkiye”sine bir tepki olarak şekillendiği için sahiden de “seküler” bir karakter taşıyor ama bu sekülarizm siyasal İslam karşıtı ya da aydınlanmacı değil, gerici ve faşizan bir görünüm arz ediyor. Göçmenlerin çoğunluğunu Arapların oluşturması yüzünden Araplara karşı duyulan hınçta somutlaşan bu “seküler milliyetçilik”, siyasal İslam’ın Türkiye’deki köklerini, Türkiye’nin düzeniyle gericilik arasındaki bağlantıyı, siyasal İslam’ı bizzat Türkiye kapitalizminin çağırdığını ve işbaşına getirdiğini anlayamıyor ve bunun üzerinden bir siyasal pozisyon alamıyor. 

Öte yandan, göçmen düşmanlığı üzerine temellenmesine rağmen özellikle son bir buçuk, iki yıldır, bu düşmanlığın yeni faşizmin söylem ve pratiğinin merkezinden uzaklaştırıldığı, yerini Kürt düşmanlığının aldığı görülebiliyor. Bunun ise çeşitli nedenleri bulunuyor: Suriye’de Esad yönetiminin düşmesi ve yeni-Osmanlıcılığa uygun bir şekilde Suriye’nin Türkiye’nin “lebensraum”una/yaşam sahasına dâhil edilmesi, seküler de olsa milliyetçilik tarafından olumlu bir gelişme olarak görülüyor. Esad’ın gidişiyle birlikte Suriyelilerin bir kısmının evine dönmesi, devletin Türkiye’deki göçmen karşıtlığı üzerinden yapılacak siyasete belli sınırlar koyması, göçmenlerin izole bir hayat sürecek şekilde iskân edilmesi, Ümit Özdağ’ın bir süreliğine cezaevine konulması gibi faktörlerle birlikte “Suriyeliler” söylemi geri çekilirken, bu söylem yerini çözüm süreci üzerinden Kürt düşmanlığına bırakıyor, sürecin zemin düzleyicisi rolünü MHP lideri Bahçeli’nin üstlenmesi ise “alternatif” bir milliyetçiliğin güçlenmesi için çok daha elverişli bir iklim sunuyor. 

Faşizmin bu yeni sürümünün son günlerde yeni bir taktiği benimsediğini görüyoruz. “Sivil toplum” alanına kadınlar üzerinden müdahaleyi amaçlayan bu taktik, ülkücü milliyetçiliğin taktiklerinden ve mücadele yöntemlerinden çok net bir şekilde ayrışıyor. Kendilerine “İstiklal Kadınları Hareketi” adını veren ve Zafer Partisi’yle bağlantıları herkesin malumu olan bu hareket, geçmişten farklı olarak, solun olanca zayıflığına rağmen halen hegemonyasının devam ettiği çeşitli alanlara müdahil olmaya, o alanlarda görünür hale gelerek bir tür “gasp siyaseti” izlemeye ve böylelikle solun hegemonyasını yıkmaya, bunu yaparken de kendisini siyaset üstü göstermeye çalışıyor.

Kadın hareketi, çevre hareketi, emek hareketi ve solun hegemonik mekanlarından biri olan ODTÜ… 

Önce 8 Mart eylemlerinde karşımıza çıkıyorlar, ardından Akbelen ve Giresun’daki maden karşıtı eylemlerde boy gösteriyorlar, ardından Ankara’daki madenci direnişini, 1 Mayıs’ta da TKP’nin Kartal’daki mitingini provoke etmeye çalışıyorlar. Asıl büyük provokasyon ise ODTÜ’de geliyor: İlkay Akkaya’yı protesto adı altında ve bayrağın arkasına saklanarak yapmaya çalıştıkları şey, aslında devrim yürüyüşü diye bilinen ve yıllardır geleneksel olarak devam eden anmaya yönelik bir provokasyon girişimi. Provokasyonu yapmak için seçtikleri günün 6 Mayıs’a, yani Denizlerin idam edildiği güne denk gelmesi de neyin ne olduğunu açıkça gösteriyor. 

Tüm bunları yaparken “sağ-sol bitti” deseler ve siyaset üstü görünmeye çalışsalar da söylemleri ve kullandıkları dil, asıl niyetlerini gizlemelerini engelliyor. Sonradan, muhtemelen kuklacılarından aldıkları talimatla silseler de sosyal medya hesaplarından Sovyetler’in Nazileri yendiği gün olan 9 Mayıs’ta yaptıkları paylaşım, sola olan düşmanlıklarını da faşist karakterlerini de kesin bir şekilde ortaya koyuyor;  velhasıl, “sağ-sol bitti” demenin kendisi bizzat faşizmin bu yeni sürümünün propagandasını yapmaktan başka bir anlam taşımıyor.

Şu çok net: Bu yeni sürüm, Türkiye siyasetinin doğasına uygun bir şekilde, çoktan devşirilmiş durumda ve bundan sonra yapıp edecekleri her şey, kendilerini devşirenlerin Türkiye’nin geleceğine dair planlarıyla örtüşecek. Muhalefetin üzerine daha çok salınacaklar, daha çok provokasyon yapacaklar, kuklacılarına daha çok hizmet edecekler. 

Bunun karşısında yapılacak şey elbette ki sağcılıkla sağcılık, milliyetçilikle milliyetçilik yarıştırmak olamaz, olmayacaktır. Bu gasp siyasetiyle ancak sermaye düzenini hedefe yerleştirerek, memleketin fabrikasına, ormanına, madenine, deresine, denizine daha sıkı sarılarak, bu topraklarla daha fazla tutunarak, işçi sınıfının ve emekçi halkın bu memleketin asli sahibi olduğunu göstererek, bağımsız bir Türkiye’yi, aydınlık bir Türkiye’yi, halkın yönettiği bir Türkiye’yi savunarak mücadele edilebilir. 

Yurtseverlik, bir sınav olarak Türkiye solunun karşısına bir kez daha çıkıyor; faşizme karşı mücadelenin seyrini de başarılı olup olmayacağını da belirleyen asıl faktör bu sınavın nasıl verileceği olacak.       

/././

AKP'nin yeni operasyonu kapıda: Kimdir bu Süleymancılar ve neden hedefteler? 

Ülkeyi saran karanlık ağın bir parçası Süleymancılar. Şimdi o ağın merkezinin dışına düştükleri için bir operasyona konu olacak gibi görünüyorlar, emin ellere teslim edilene kadar...

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

“Gerek FETÖ’ye gerekse ona öykünen veya benzeri arayışta olan çete örgütlere karşı etkili hukuk politikaları geliştirmek ve uygulamak, devletin sürekli faaliyetleri arasındadır ve böyle olmaya devam edeceği de anlaşılmaktadır.”

Cumhurbaşkanı Başdanışmanı ve Cumhurbaşkanlığı Hukuk Politikaları Kurulu Başkanvekili Mehmet Uçum’un sözleri bu.

Buraya yeniden geleceğiz ama önce öyküyü biraz başa saralım.

Cumhuriyet’in ve laikliğin tasfiyesi için iktidarın tarikat ve cemaatlere sırtını yasladığı çok fazla kritik uğrak oldu.

AKP'nin iktidara geldiği ilk dönemden 15 Temmuz’a kadar olan aralıkta Fethullahçılarla kurduğu ittifak tam da bunun örneğiydi.

Ne istediniz de vermedik”ten, “aldatılık” çıkışına kadar uzanan geniş skalada Fethullahçılar ülkenin tüm kritik kademelerini ele geçirmişti.

Eğitim ve sağlık başta olmak üzere tüm bakanlık kadrolarından, yargı, emniyet ve TSK’ya kadar olan geniş alanda hakimiyet kuran Fethullahçılar, AKP ve patronlarla birlikte Cumhuriyet’in tasfiyesi işlemine imza atmıştı.

Sonrası malum... Girişilen iktidar kavgası ve ABD destekli ittirme sonrası bu büyük ittifak son durağı olan 15 Temmuz’a varmıştı.

15 Temmuz sonrası açılan yeni alanlar

15 Temmuz’un sonuçsuz kalması ve Fethullahçıların en azından görünür alandan tasfiyesi sonrası birçok kritik soru gündeme geldi? 

Tarikat ve cemaatler düzene nasıl entegre edilecekti? Kontrolsüz bir güce sahip olmalarının önüne geçilebilecek miydi, kimlere alan açılacak, kimler törpülenecekti?

Bir süre devam eden bocalama sonrası Menzil, Kurdoğlu, İskenderpaşa ve İsmailağa gibi tarikatlar kritik kadrolara büyük bir hızla yerleşmeye başladı.

AKP iktidarı güvendiği tarikat ve cemaatlere alan açarken, bir bölümünü ise tehlikeli bulup tasfiyeyeye girişti.

Furkancılar ve Adnan Oktar ekibine yönelik operasyon tam da bununla ilgiliydi.

Menzil’in “miras kavgası” sonrası üçe bölünmesinin ardından da benzer iddiaların gündeme gelmesi tesadüf değildi.

Peki, şimdi tüm bu tablonun ardından Mehmet Uçum’un çıkıp tarikat ve cemaatlere yönelik “çete” ifadesiyle sopa sallamasının nedeni neydi?

Az önce işaret ettik, AKP bazı uçları kendi kontrolü altına alamadığını düşündüğü oranda teslim alma yoluna gidiyor.

Son hedef belli ki Süleymancılar...

Kimdir bu Süleymancılar ve neden hedefteler?

Adana’nın Aladağ İlçesi’nde, 29 Kasım 2016’da çıkan yangında tam 12 kişi yaşamını yitirmişti.

"Biz Süleymancıyız. Yurttaki kızlarımızın yanması Allah’ın takdiri" diyordu facia sonrası bir tarikat yöneticisi.

Çocukların hayatlarını kaybettiği bu büyük facianın ardından aylarca yargılama başlamadı, birçok ihmal iddiası gündeme geldi.

Süleymancılar ilk kez bu kadar büyük bir tartışmanın ve tepkinin konusu oluyordu.

Peki, kimdi bunlar?

Fethullahçılar gibi eğitim ve yurtlar üzerinden örgütlenen Süleymancılar, birçok kritik kurumda dikkate değer bir ağa sahipler.

Avrupa'da da güçlü olan Süleymancılar, Türkiye'de en çok Kuran kursları üzerinden örgütleniyordu.

Binlerce "öğrenci yurdu"yla gençleri ve çocukları çevreleyen tarikat, diğer yapılarda olduğu gibi kurslarındaki istismar haberleriyle sık sık gündeme geliyordu.

Bunun dışında yargı ve emniyette de tarikatın önemli sayılabilecek bir güce sahip olduğu biliniyordu.

Süleyman Hilmi Tunahan’ın ardından başa geçen damadı Kemal Kacar döneminde tarikat maddi olarak gelişerek çeşitli sektörlere girdi. 

İşin bir yönü tüm tarikat ve cemaatlerde olduğu gibi holdingleşmeydi ve Süleymancılar burada da ciddi bir güce sahipti.

İşin siyaset kısmıysa Süleymancılarda biraz fazla dalgalıydı.

Daha önce soL’da aktardığımız haritayı bir kez daha hatırlatalım: “Kacar 3 dönem (65/69 MP,69/73 AP, 77/80 AP) milletvekilliği ve Avrupa Konseyi üyeliği yapıyor. Kacar’ın ölümünden sonra liderlik tahtına oturan Arif Ahmet Denizolgun (Tunahan’ın torunu) 20. dönem Refah Partisi Antalya milletvekili ve Ulaştırma Bakanı oluyor. Eş zamanlı NATO Komisyon Başkanlığını da yapıyor. 1999 DYP’den, 2002 ANAP’tan ve 2007 DYP’den aday. 2014 seçimlerinde CHP ile masaya oturuluyor fakat oradan da bir anlaşma çıkmıyor. Tarikat lideri Kemal Kacar hayatını kaybettikten sonra Ahmet Arif Denizolgun cemaatin başına geçiyor ve AKP'yle ittifak yapıyor. İttifak 2019 seçimlerine kadar devam ediyor. 2016 yılında Arif Ahmet Denizolgun öldükten sonra yerine geçen isimse Alihan Kuriş oluyor. Aktif siyasete girmeyen Kuriş, 2018'de Akşener'e destek vermesiyle gündeme geliyor. Mehmet Beyazıt Denizolgun ve Fatih Süleyman Denizolgun'sa Erdoğan'a ve AKP'ye destek verilmesi gerektiğini savunuyor.”

Görüldüğü gibi tüm kozlarını AKP'ye yatırmayan bir tarikatla karşı karşıyazyız.

Geçtiğimiz yıl bu tabloyu hatırlatıp, bir operasyon ihtimalinden söz etmiştik.

Şimdi belli ki o operasyonun düğmesine basılmak üzere.

Dün gazeteci Barış Terkoğlu, Uçum’un son çıkışıyla birlikte hedefte olan grubun Süleymancılar olduğunu açıkladı.

AKP uzun süredir bu tarikatın çeşitli yöneticileriyle temas içinde, bu isimlerin operasyonun dışında olduğu, çeşitli uçların kontrol altına alınacağı bir törpüleme operasyonunun eli kulağında gibi görünüyor.

Tekrar başa dönersek…

AKP’nin ne Fethullahçılar ne de Süleymancılarla kavgası var. Bu tarikat ve cemaatler düzenin gücüne güç kattıkları ve AKP ile tam uyumla hareket ettikleri sürece emniyet, yargı, eğitim gibi tüm kritik kurumlarda diledikleri gibi örgütlenebiliyorlar.

Mesele dışa düşen uçların törpülenmesi, sıradaki operasyonun konusu da bu olacak gibi görünüyor.

/././

Casusluk davası: ‘Kara Hücre’ nedir, Hüseyin Gün bu yapının neresindedir?-Yiğit Günay- 

Merdan Yanardağ'ın da tutuklu yargılandığı Casusluk Davası başladı. soL'da olayın gözden kaçan boyutlarını işleyeceğiz. En önemlilerinden biri, "Kara Hücre" denilen istihbarat yapılanması. Kara Hücre'ye dair ortaya konulanlar, Savcılığın niyetini ve iddianamenin zayıf karnını gözler önüne seriyor.

“Casusluk davası”, Silivri’de görülmeye başlandı.

Merdan Yanardağ’ın 24 Ekim 2025’te gözaltına alındığı, üç gün sonra tutuklandığı soruşturma, davanın konusu. Yanardağ gözaltına alındığı ve daha ifadesinin bile alınmadığı gün, apar topar, savcılığın kime ait olduğunu bile belgelere doğru yansıtmadığı, hatta birden fazla şirket olduğunun ve hiçbirinde Merdan Yanardağ’ın sahiplik durumu olmadığının bile farkında olmadığı, ama AKP’nin desteğiyle dönemin İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Akın Gürlek’in hukuksuz talimatı doğrultusunda TELE1’e çökülen olay, “casusluk davası” dediğimiz.

Diğer sanıklar CHP’nin tutuklu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu, İmamoğlu'nun danışmanı ve kampanya direktörü Necati Özkan ve tüm davanın merkezinde duran Hüseyin Gün.

Davanın iddianamesi 4 Şubat’ta çıktı. Ömür boyu silinmeyecek bir kara leke olduğundan, metnin altında Gürlek ekibinden kimlerin imzası olduğunu not düşelim: Başsavcı Vekili Can Tuncay, Savcı Yasin Erkal, Savcı Kayhan Çetin.

Kısa, öz özet

Kısaca hatırlatırsak, suçlama şöyle: 2019’da İmamoğlu’nun ilk turda kazandığı seçimler iptal olup ikinci tura gidilirken, Necati Özkan İBB’nin verilerini alıp internete yüklüyor, Hüseyin Gün bunları yabancı istihbarat servislerine gönderiyor, seçimlere 10 gün kala bunlar analiz edilip İmamoğlu’na tavsiyelerde bulunuluyor, böylece seçim kazanılıyor.

Ha, bir de, Yanardağ da Hüseyin Gün’ün “elemanı” olarak CHP’nin başındaki Kemal Kılıçdaroğlu’na 2023’teki seçim fiyaskosu sonrası televizyon programında “sorular sormak marifetiyle” CHP’yi ele geçirmeye teşebbüs ediyor.

Böyle, birbiriyle tamamen alakasız iki sözde olay, iddianamede de gayet normalmiş gibi, arada geçen 4 yılda ne olduğuna dair hiçbir şey söylenmeksizin birbirine bitiştiriliveriyor.

Çünkü bütün bu olay da, İBB davasına bitiştiriliverdi.

İBB ana iddianamesinde Hüseyin Gün, “İmamoğlu Suç Örgütü”nün en tepe 6 yöneticisinden biri ilan edildi.

Çünkü 19 Mart sonrasında “hırsızlık, yolsuzluk” iddiaları kamuoyundan yeterince destek bulamıyor, anketler İmamoğlu’nun ve yüzlerce kişinin tutukluğuna desteğin çok düşük olduğunu gösteriyor, hükümet ve “adalet” bir hal çare arıyordu. Önce polisin, sonra MİT’in kucağına düşen Hüseyin Gün vakası, savcılığın elinde İmamoğlu ve diğerlerine karşı “casusluk” suçlaması da yapılıp kamuoyunda galeyan ve hezeyan yaratma, böylece anketlerde halk desteğini bir nebze olsun artırmaya çalışma, o sırada da bir muhalif kanala el koyma fırsatı için malzeme sundu.

Davayı fener ve büyüteçle okumak

Dava bugün başlayacak. Önümüzdeki günlerde duruşmalarda birçok mesele ele alınacak, sorular sorulacak, savunmalar yapılacak, yanıtlar aranacak.

Biz soL’da bir yandan duruşmaları aktarırken, diğer yandan, tüm bu davanın şimdiye kadar hemen hiç üzerinde durulmamış veya doğru düzgün kavranamamış boyutlarını yazacağız.

Zira, İBB ana iddianamesi çıktıktan sonra ayrıntılı olarak yazdığımız üzere, yolsuzluklar başta şu veya bu suçların gerçek olup olmadığından bağımsız, bir siyasi operasyon olarak İBB davasının yumuşak karnı, Hüseyin Gün.

Yalnızca “casusluk davası” değil, İBB davasının da çökmesine neden olacak esas mesele, bu şahsın öyküsü ve savcılığın bu öyküyü nasıl ele aldığı.

Bugün başlayacak davanın iddianamesi Şubat ayında çıktıktan sonra yazdığımız üzere, Akın Gürlek’in (biraz da sayelerinde mükafatlandırılıp bakanlığa terfi ettiği) ekibinin Gün’e dair yarattığı anlatı öylesine tutarsız ve boşluklarla dolu ki, iddianamede özellikle kronoloji sunulmuyor. Neyin hangi tarihte olduğu anlaşılmasın isteniyor. Tam ne olduğu açıklanmayan birtakım olaylar ve çok sayıda isim zikrediliyor, çünkü iddianameyi okuyanlar konuyu kavrasınlar ve “Savcılık haklı” desinler hedeflenmiyor, bütün bu karmakarışık konuyu kavrayamasınlar ama casusluktan “internetin yeraltı dünyası darkweb”e, Mossad’dan CIA’ye, Suriye’den Orta Asya ülkelerine, İmamoğlu’ndan sayısız yabancının ismine boca edilen laflar karşısında “herhalde Savcılığın bir bildiği vardır” desinler hedefleniyor.

Bu yüzden, bu davada, biraz elimizde fener ve büyüteçle dolaşmamız, karanlıkta kalan kimi hususlara yakından bakmamız gerekiyor.

Çünkü bunlar yalnızca Savcılığın iddia ettiği casusluk suçuna dair değil, anketlere bakılırsa kamuoyunun önemli kısmının kâni olduğu “yargıyı siyasi operasyona alet etme” suçuna dair de çok şey anlatıyor.

Bu yazıda, gizemli bir istihbarat çalışması olması, üstelik Fethullahçılarla da ilgisi olması düşünülürse aslında “reytingi yüksek” olacağı kesin olmasına rağmen hemen hiç üzerinde durulmamış bir meseleyi ele alacağız.

Kara Hücre.

15 Temmuz'un niyeyse karanlıkta bırakılan 'gizemi'

Yandaş basında aylardır Hüseyin Gün’ün “FETÖ’yle ilişkide olduğu” yazılıyor. Çünkü iddianamede de böyle yazılıyor. Fakat Cemaat yapılanmasıyla birlikte ne yaptığına dair hiçbir somut bilgi verilmiyor. Bazen bir şeyler ima ediliyor, bazen görüşme bilgisi verilip tarih verilmiyor… Bazense somut bilgiler saklanıyor.

İnceleyeceğimiz konu açısından önemli bir bağlam sunduğu için, önceki yazımızdan uzunca bir alıntıyla hatırlatalım: İddianame, Hüseyin Gün hakkında “Fethullahçılarla iltisaklı” olduğu izlenimi vermeye çalışıyor. Mustafa Özcan gibi kimi Fethullahçı şebeke şefleriyle görüştüğünü belirtiyor ama tarih vermiyor, çünkü görüşmeler 2012 civarında, yani Cemaat’in hâlâ AKP’yle kol kola olduğu zamanlarda. Sonra, 15 Temmuz 2016, yani darbe gününü anlatıyor. Diyor ki, Hüseyin Gün o sabah 06.16 civarında Atatürk Havalimanı’na gidiyor, sonra sinyal Ankara’dan geliyor ama uçuşlarda kaydı yok, yani bir özel jetle Ankara’ya gidiyor, günü burada geçirip 16.00 civarında yine özel uçakla İstanbul’a dönüyor. Şüpheli mi? Evet. Peki ne yapıyor Hüseyin Gün 15 Temmuz günü Ankara’da? Sarsılmaz silah şirketinin patronu Latif Aral Aliş’le birlikte, şimdilerde Selçuk Bayraktar’ın Baykar şirketinin ortağı olan İtalyan silah şirketi Leonardo’yla toplantı yapıyor! Zaten ifadesinde anlatmış, tanıklar var, HTS kayıtları var. Ama iddianame tüm bunları göz ardı edip, ne Aliş’ten ne Leonardo’dan tek kelime bahsetmiyor, yine de tersi yönde bir “Fetöcü” gizemi yaratmak için kalkıp Hüseyin Gün’ün darbe günü Ankara’ya gidip gelmesini laf arasında geçiriveriyor.

Elinizde sanık var. Akın Gürlek’e göre “asrın davası” olan davanın en çarpıcı ayağının, casusluk suçlamasının baş aktörü. Gülencilerle iltisaklı olduğunu söylüyorsunuz. Adam kalkıp tam da 15 Temmuz darbe girişimi günü uçağa atlayıp Ankara’ya gidiyor, toplantılar yapıyor. Tespit ediyorsunuz, çok ciddiye alıyorsunuz, iddianameye koyuyor, “15 Temmuz’da özel uçakla Ankara’ya gitti, yaa, yaa” diyorsunuz.

Ama kimin uçağıyla gitti, orada kimle buluştu, nerede toplantı yaptı, toplantıda kimler vardı, konu neydi, bilmenize rağmen yazmıyorsunuz!

Önümüzdeki yazılarda da göstereceğiz: Hüseyin Gün’le ilgili Savcılığın yaptıkları ters tepecek ve ellerinde patlayacak. Duruşmalarda göreceğiz, bakalım bu Türkiye’nin siyasetini dizayn etmeye çalışan aşırı tehlikeli “ABD, İngiliz ve İsrail ajanı FETÖ’cü”nün 15 Temmuz günü toplantı yaptığı Latif Aral Aliş’in ve Leonardo şirketi yetkililerinin tanık olarak dinlenilmesi talep edilecek mi, edilirse mahkeme ne diyecek…

Kara Hücre

Şimdi işlerin esas karıştığı noktaya doğru geliyoruz.

Tutanaklara ve kanıtlara bakıldığında, 15 Temmuz’un ardından Hüseyin Gün’ün, iddianamede tersi aksettirilmesine rağmen Fethullahçılara karşı İngiltere ve ABD’de mücadele ettiği ve bu mücadeleyi de Türkiye devletiyle belirli bir uyum içinde verdiği anlaşılıyor.

Adım adım gidelim ve tarihleri verelim, çünkü iddianame ısrarla tarihleri söylemiyor.

2 Mart 2025’te, yani İmamoğlu operasyonu artık son aşamasındayken, Hüseyin Gün’ün merhum arkadaşı Seher Alaçam’ın oğlu Ümit Deniz Alaçam, 112’yi arıyor. “Hüseyin Gün casus” diyor. Dört gün sonra oğul Alaçam Emniyet’e gidiyor, anlatıyor, bu arada Hüseyin Gün’ün evindeki elektronik cihazları, not defterlerini falan da toplayıp teslim ediyor.

Üç buçuk ay sonra, 17 Haziran’da Hüseyin Gün hakkında yakalama kararı çıkartılıyor. Gün, 30 Haziran’da yakalanıyor.

3 Temmuz’da Emniyet’te ifade veriyor. Polis, Gün’ün önüne, Alaçam’ın teslim ettiği cihaz ve defterlerden çıkan fotoğraf ve belgeleri seriyor, sorular soruyor. 128 sayfalık ifadenin 34 ve 35’inci sayfalarında iki adet belge var. Biri, “ÇOK GİZLİ - HASSAS” ibareli ve “Kara Hücre (BC) Haftalık Operasyonel Raporu - 17 Haziran 2017-05 Mayıs 2017” başlığını taşıyor. Diğeri “İkinci Faz Listesi (Bilgi Notu - Hassas) - Haziran 2017” başlığını taşıyor.

Bu belgelerin, Kara Hücre (Black Cell - BC) isimli bir yapılanmaya ait olduğu, bu yapılanmanın da 15 Temmuz sonrası İngiltere ve ABD’de Gülen Cemaati’ne karşı Türkiye’nin tezlerini savunmak, Cemaat’in para kaynaklarını engellemek üzere iki ülkenin hükümetleri ve finansal kurumlarıyla görüşmeler yürütmek ve bunları Türkiye devletiyle koordinasyon içinde yapmak olduğu anlaşılıyor.

Ne yapıyor bu istihbarat yapılanması?

Ne var belgelerde?

Nisan-Mayıs tarihli olan, Kara Hücre’nin İngiltere’deki faaliyetlerine dair bir rapor. Buna göre bu yapılanma, Kraliçe’nin özel kalem müdürü Cristopher Geidt’le görüşüp Erdoğan’ın Londra’ya davet edilmesini istiyor, İngiliz Başbakanlık Ofisi’yle görüşüp hem yine ziyareti gündeme getiriyor hem de elektronik harp ve siber güvenlik alanlarında “Almanya’nın Türkiye’ye vermediği ürünleri Türkiye’ye vermeye” ikna ediyor, İngiliz devletinin Türkiye politikalarına dair rapor hazırlayıp Ankara’ya göndereceğini söylüyor, Gülencilere karşı hazırladığı bir raporu İngiltere’nin Vakıflar Komisyonu’na sunuyor ve bu ihbar mektubunun İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı, Ulusal Kriminal Ajansı ve İngiliz MASAK’ına da verilmesi için lobi faaliyeti yürütüyor.

Haziran tarihli olan raporda, önceki raporda bahsedilen ihbar mektubunun ilgili bakanlık ve kurumlara iletilmesinde İngiliz devletinin ikna edildiği belirtilip, “İngiliz mahkemeleri devreye sokulacak” deniliyor. Türkiye ve İngiltere’nin “terör karşıtı işbirliği” için mevcut protokollerin kullanılması tavsiye ediliyor, artı, “bu konuda Türkiye’nin resmi olarak İngiliz Dışişleri’ne göndermesi gereken (deliller dahil) mektup hazırlanmıştır ve SUBLIME’dan gerekli emir ve direktifleri bekliyoruz” diye not düşülüyor. Delillerin, Gülencilerin İngiltere’deki dernek ve vakıflarının aslında Türkiye karşıtı propaganda faaliyetinden ibaret kaldığının savunulması olduğu anlaşılıyor. Kara Hücre siber uzmanlarının Gülencilerin iç iletişim çemberine sızdığı belirtiliyor. Ayrıca Cemaat’in para akışına müdahale etmek için bir İngiliz bankasıyla görüşüldüğü ve bankanın ikna edildiği söyleniyor, bu arada, Türkiye’de MASAK’ın “şu aşamada kurum olarak FETÖ’den net olarak temizlenmiş olmadığı” not ediliyor.

O 'çok gizli' belgeleri kim kaleme aldı?

Şimdi bir es verelim ve bu belgelere dair kimi gözlem ve tespitleri dile getirelim.

Öncelikle, iki husustan dolayı, bu belgeleri bizzat Hüseyin Gün’ün yazdığı anlaşılıyor. İlki, belgelerde kullanılan “Sublime” ifadesi. “Yüce, ulu” anlamına gelen ve Türkiye kökenli resmi veya özel bir istihbarat grubunun hiçbir zaman kullanmayacağı bu sıfatı Hüseyin Gün, kendi kişisel yazışmalarında hep Erdoğan’ı kastederek kullanıyor. İkincisi, kendi mesleğimiz olan editörlükten gelen bir alışkanlıkla, bu iki belgedeki anlatım ve üslubun, ayrıca yazım hatalarının, Hüseyin Gün’e ait olduğu belirtilen, yıllara yayılmış diğer yazılarla uyumu gözümüze çarpıyor.

Hüseyin Gün, böyle bir faaliyetin parçası olabilecek niteliklere sahip biri mi? Evet. Eski MI6 Şefi Richard Moore gibi istihbarat ve diplomasi dünyasından çok sayıda isimle irtibatlı olması bir yana, bizzat Türkiye’deki iktidar Gün’ün bu nitelikte biri olduğunu düşünüyor. Zira AKP iktidarı, 2010’lu yılların ilk yarısında çeşitli vesilelerle Gün’den yardım istiyor. Zaten Hüseyin Gün’ün zengin olduğu ve İngiltere’deki Muhafazakar Parti’nin en büyük bağışçılarından biri olarak etkili bir isim olduğu biliniyor. Türkiye’den bir heyetin İngiltere’deki görüşmeleri için destek gerekiyor, Gün devreye sokuluyor. 17-25 Aralık sonrası “Fuat Avni” isimli sosyal medya hesabını kimin kullandığı bulunamayınca AKP’li Mehmet Sekmen Hüseyin Gün’den yardım istiyor, Gün gelip Türkiye’de Emniyet’te sunum yapıyor.

Devlet için çalıştı mı, sülük gibi yapıştı mı?

Öte yandan, başka bir gözlemde de bulunmak gerekiyor: Bu belgelerde yazılanların ne kadar gerçek olduğu da, içerikte muhatap olarak Türkiye devleti alınsa dahi devletin muhatap alıp almadığı ve ne ölçüde bir etkileşime girdiği de soru işareti. Örneğin, belgede Kara Hücre’nin Londra’yı “Erdoğan’ı 8 Haziran’daki genel seçimden sonra davet etmeye” ikna ettiği belirtilse de, o yıl öyle bir ziyaret olmadı. Erdoğan, Theresa May’in yanına bir yıl sonra, Mayıs 2018’de gitti.

Belki başka komplikasyon doğmuş, ikna olanlar fikir değiştirmiştir, kim bilir…

Belki de, Hüseyin Gün, Kara Hücre’nin faaliyetlerini epey bir ballandırarak anlatıyordur. Çünkü bu belgelerden Türkiye devletiyle yürüyen bir ilişki olduğu değil, aslında ilişki kurma arzusu olduğu anlaşılıyor. Gün, iş kapmak için kendisini ve geçmişini abartmayı seviyor. 2019 Ağustos-Eylül aylarında İBB’nin “süper uygulama” projesini almak için yaptığı sunum karşısında İBB çalışanlarının “atıp tutuyor” izlenimi edinmesi, bu seçeneği güçlendiriyor.

Belki Gün devletle istihbarat macerasına atılmak için bunca uğraşırken, tıpkı İBB’deki sunumundan sonra Necati Özkan’ın dediği gibi, devlette birileri de “sülük gibi yapıştı adam” demiş, bir an önce kurtulma çabasına girişmiştir, kim bilir…

Bir diğer tespit, tutanaktan Emniyet’in kaleminden çıkıyor. Emniyet sorgusunda bu belgelerle ilgili şu ifadeye yer veriliyor:

“FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü kapsamında Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca tanzim edildiği değerlendirilen ‘Hassas ve Çok Gizli’ olarak belirtilen belge/dokümanlara ilişkin fotoğraflar aşağıda gösterilmiştir.”

Kolluk, belgelerin devlete ait olduğunu varsayıyor. Not ediyoruz, aşağıda niye önemli olduğunu açacağız.

'Aptal ve amatör' lobiciyle rekabet

Son bir gözlemde daha bulunmamız gerek. Kara Hücre’nin gerçekliği, faaliyetleri ve ilişkilerine dair soru işaretlerini kaydetmiş olsak da, Gün’ün İngiltere ve ABD’de Gülencilerle mücadele konusunda o yıllarda belirli bir istikrar ve odaklanmayla çalıştığına dair başka veriler de var elimizde.

Tutanakta 53’üncü sayfadan itibaren, başlığı olmasa da yine Kara Hücre kapsamında tutulduğu anlaşılan bir diğer nota yer veriliyor. Bu not, Türk-Amerikan İş Konseyi Başkanı Ekim Alptekin’le ilgili.

“Bizim hazırladığımız yazının boşa çıkmasına sebep olan Ekim Alptekin aptal ve amatörce kendi başına buyruk hareketinin ortaya çıkardığı Anti-Tayyip Anti-Türkiye yazı linklerin bazıları” şeklindeki berbat Türkçe ifadenin ardından Trump’ın askeri danışmanı olan ve Gülen konusunda Türkiye pozisyonunu savunan eski general Michael Flynn’in aslında bir Hollanda şirketinden para alarak AKP iktidarı için lobicilik yaptığını aktaran bir makalenin ve Flynn’in yazdığı Gülen karşıtı bir yazıyı eleştiren bir diğer makalenin bağlantıları veriliyor.

Belgede Flynn’in Türkiye’yi savunan makalesi için “bizim hazırladığımız” deniliyor ve Alptekin kendisini parlatmak uğruna Erdoğan’a ve devlete zarar vermekle suçlanıyor (yazım hataları belgeye ait): “Ekim Alptekin’in kendini Türkiye’de parlatması ve başarılı birşey yapmış gibi hareket etmesi etik olmamakla birlikte gerçeği yansıtmamaktadır. Hatta düpedüz yalan söylemektedir. Bizim yaptığımız işin kredisini Aydın Doğan medya vasıtasıyla Ekim Alptekin (Mehmet Ali Yalçındağ ile koordinasyon içinde) kendi kendini parlattı ama bizim hazırladığımız General’in yazısını çöpe attırtıkmakla kalmadı Sn. Cumhurbaşkanına ve devlete büyük zararı oldu. Kendi çıkarlarını devletin çıkarları öne koyup amatörce davranıp bizim operasyonu negatif şekilde etkiledi şimdi ise General Flynn’in yazdığı yazının kendisiyle alakası olmadığını söyledi.”

Gün’e ait denilen diğer notlar da incelendiğinde, şöyle bir siyasi kestirimde bulunabiliyoruz. Hüseyin Gün, Obama-Clinton hükümetine yakın olduğunu söylediği Alptekin’e hiç güvenmiyor ve bununla rekabet halinde, kendisiyse Trump hükümetini tutuyor ve burayla ilişkiler geliştirmeye çalışıyor.

Bu arada, ufak bir parantez açalım. Ekim Alptekin, tam o dönemde Flynn’e Türkiye devleti adına para verdiği suçlamasıyla yargılanıp mahkum oldu, geçen sonbaharda Trump’ın Flynn’e özel affıyla davadan kurtuldu. İlginç tesadüf, T24’ten Cansu Çamlıbel’e verdiği mülakat tam da Casusluk Davası iddianamesinin çıkmasından dört gün sonra yayımlandı. Yazıyı uzatmamak pahasına girmeyelim, fakat tam da bu konuların konuşulduğu mülakat epey ilginç bilgi ve veriler içeriyor. Ama, maalesef, o sırada kimse gündeme getirmediği için, Alptekin’e Hüseyin Gün ve Kara Hücre meselesi sorulmuyor.

Savcılığa getirilince Kara Hücre unutuluyor

Hüseyin Gün’ün 3 Temmuz’da Emniyet’te verdiği ifadede, Kara Hücre’ye dair bunlar vardı. Gün, Emniyet ifadesinde pek konuşmadı, sorulara dair genelde bilgisi olmadığını veya kişileri tanımadığını söyledi.

Önceki yazımızda siyasi bağlamını ve diğer tetikleyen gelişmeleri anlattığımız üzere, Temmuz’daki ifadeden Merdan Yanardağ’ın gözaltına alındığı Ekim sonuna kadar MİT’ten alınan bilgilerle birlikte Gürlek ve ekibi yeni bir yola giriyor ve Gün’ü İmamoğlu’na bağlamaya karar veriyor.

Ekim ayındaki savcılık sorgusunda da, Gürlek ve ekibinin el altından yandaş basına sızdırdığı bilgi notlarında da Hüseyin Gün’ün “FETÖ iltisaklı” olduğu imaları yine tekrar ediliyor, fakat ne hikmetse, tam 262 sayfalık ifade tutanağında Kara Hücre’ye ve o “çok gizli ve hassas” belgelere dair tek bir soru sorulmuyor!

Elde sanık var, yabancı ülkelerin casusu deniliyor, üstüne Gülenci olduğu öne sürülüyor, ama adamın bizzat Cemaat konusunda yabancı devletlerle görüşmelerin içeriklerini gösteren “çok gizli” belgeleri sormaya lüzum görülmüyor.

Çok gizli yapılanma iddianamede öylesine zikrediliyor

Ve fakat, 4 Şubat’ta iddianame çıktığında ne gördük? Kara Hücre meselesi iddianameye alınmış, fakat sanki Hüseyin Gün’ün “Cemaat için faaliyet yürüttüğünün kanıtı” gibi anlatılmış!

İddianamenin 20 ve 21’inci sayfalarında yukarıda bahsettiğimiz iki belgeye yer veriliyor, ardından şu ifadeler kullanılıyor: “Black Cell (Kara Hücre) olarak belirtilen oluşumun Sublime ad/kod şahıstan alınan talimatlar doğrultusunda FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü faaliyetleri kapsamında çalışmalar gerçekleştirdiği, bu çalışmalar ile alakalı Türkiye, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere ülkeleri üst düzey yöneticileri ile görüşme gerçekleştirdikleri, Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere ülkelerinin Türkiye hakkındaki görüşleri hususunda istihbari bilgi topladıkları belirtilmekle, bahse konu belgelerin ‘Çok Gizli, Hassas’ olarak nitelendirildiği ve herhangi bir kişi yada kuruluşun ulaşamayacağı bilgi ve belgeler olduğunun tespit edildiği…”

Siyasi niyetler falan bir yana bırakılırsa, bu paragrafın altında imzası olan savcıların, mesleki yetersizlikten dolayı görevden alınmaları gerekir.

Bir, koca casusluk davası var, adam uluslararası ajan, “Sublime” diye birinden talimatlar alıyor, devletin savcısı zahmet edip kimdir bu “yüce” diye araştırmıyor, savcılığa çağırdığı adama sormuyor, bu kadar hassas bir bilgi umrunda bile olmuyor. Tabii, “Sublime”ın Erdoğan olduğu biliniyor, ama işte, maksat gerçekleri ortaya koymak değil bir anlatı yaratmak olunca, savcı gibi değil propagandacı gibi yazılıyor.

İki, “FETÖ faaliyetleri kapsamında çalışmalar” gibi yusyuvarlak bir ifade kullanılıp çalışmanın ne olduğu söylenmiyor, oysa bütün içerikle Cemaat’le mücadeleyi anlatıyor, Savcılar olur da soran olursa “o kapsamda işte, örgüt faaliyeti demedik ki” diye işin içinden çıkıvermenin yolunu yapıyor.

Üç, belgeler için “çok gizli, hassas olarak nitelendirildikleri” deniliyor, öyle sıradan kişinin de ulaşamayacağı vurgulanıyor, ama doğrudan devletin güvenliğiyle alakalı bu belgelerin kaynağı nedir, nasıl ulaşılmıştır, “çok gizli” olarak niteleyen kimdir, zahmet edilip araştırılmıyor.

Savcılık, Kara Hücre belgeleri için 'devlet belgesi' diyor

Ve, dört. İddianamede, Emniyet’teki sorgu sırasında kullanılan ve yukarıda not ettiğimiz ifade aynen kayda geçiriliyor: Şüpheliden ele geçirilen Mac book air 2018 etiketli usb bellek üzerinde gerçekleştirilen incelemelerde;
FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü kapsamında Kamu Kurum ve Kuruluşlarınca tanzim edildiği değerlendirilen "Hassas ve Çok Gizli" olarak belirtilen belge/dökümanlara ilişkin fotoğraflar bulunduğunun tespit edildiği…

Şimdi…

Emniyet’teki ilk sorgu sırasında kolluk, tepesinde “çok gizli” yazdığı için belgenin “kamu kurum ve kuruluşlarınca tanzim edildiği” değerlendirmesinde bulunabilir. Fakat Temmuz’dan Ekim’e kadar Savcılık, bu dosyadaki hususlara dair doğrudan MİT’ten bilgi alıyor. Dolayısıyla, bu belgelerin de devlete ait olup olmadığını sorduğunu varsaymak gerekiyor.

Sonuçta, Savcılık, “Kara Hücre” denilen yapılanmaya ait olan ve dikkatli bir okurun daha ilk bakışta Hüseyin Gün tarafından kaleme alındığı anlaşılan belgeleri, “asrın davası” kapsamındaki bu müthiş ciddi araştırma sonucu kaleme aldığı iddianamede “kamu kurum ve kuruluşlarınca tanzim edilen” olarak kayda geçirmiş durumda.

Bu mesele sorgulanmalı

Artık yalnızca duruşmalarda da değil, doğrudan Meclis’te bu yapılanmanın aslının astarının sorgulanması gerekiyor.

Savcılık “kamu kurum ve kuruluşlarınca tanzim edilen” dediğine göre, Hüseyin Gün ve Kara Hücre’nin bir “devlet yapılanması” olduğu sonucunun çıkması göz önünde bulundurularak, temel suçlamalardan birinin “FETÖ’yle iltisak” olduğu davada, Gün’ün ve Kara Hücre’nin “FETÖ/PDY Silahlı Terör Örgütü faaliyetleri kapsamındaki çalışmaları”nın ne olduğunun gündeme getirilmesi gerekiyor.

Yanıt alınacağı için değil, yanıt bulunacağı için…

Savcılık, herhalde, duymazdan gelecektir.

Aslında “Yahu kardeşim, iddianamenin bir kısmını yapay zekaya hazırlattık zaten, ibareyi kaldırmayı unuttuğumuz için de yakalandık biliyorsunuz, aceleye geldi, o ifadeyi Emniyet tutanağından aynen kopyalayıvermişiz işte” diye çok güçlü bir savunma yapabilir.

Ama bu defa, bir kez daha, bu iddianamenin altında imzası olan savcıların, mesleki yetersizlikten dolayı görevden alınmaları gerekir.

Elbette bu olmayacak.

Çünkü, karşımızdaki iddianame “mesleki” değil, siyasi.

Ve birdenbire kucaklarında buldukları Hüseyin Gün’ü tüm bu operasyona yamama çabaları, davanın temelden çökmesindeki en kritik unsurlardan biri olacak.

"Casusluk" davasının ilk duruşması Silivri’de görülmeye başlandı. Duruşmada yaşananlar tüm detaylarıyla haberimizde.

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -11 Mayıs 2026-


Anneler. Babalar. Oğullar. Ve sınıf mücadeleleri!-Tolga Binbay- 

Ama ortada kutsal bir şey değil de hayat mücadelesi içinde akıl, sezgi, güven ve sabır ile yürütülmesi gereken kolektif bir emek var. Bu kolektif emek içinde anne, kendi biyolojisi, psikolojisi ve bakım verme kaynaklarıyla bebek-insanının zihnini, sonraki kişiliğini etkileyen önemli bir aktör. Ortaya çıkmakta olan yeni insan için anne, insanlığın kolektif tüm tarihsel ve güncel emeğinin çekirdek temsilcisi.

İnsan bazı şeyleri zamanla ve geç anlıyor.

Kendi adıma psikiyatride bazı şeyleri geç anlayabildiğimi artık daha iyi biliyorum. Zorluk benim zorluğumdu ve yapacak bir şey yoktu. Zor olan da aslında insanın bir bebek-insandan erişkin bir insana nasıl dönüştüğüyle ilgiliydi. Tam da psikolojiyle ilgiliydi yani. Psikoloji, bir bilim olarak insanın nasıl insan olduğunu anlatmaz mı?

Zor anladıklarımın arasında işte, insanın insan olmasında “annenin” kaçınılmaz ağırlığıyla ilgiliydi. Anne önemliydi. Önemliymiş. Bunu çok önceden anlamış olmayı isterdim. Ama olmadı. Bilmek anlamaya yetmiyor ne de olsa.! Zaman ve belli bir pratik deneyim gerektiriyor.

Bazı meslektaşlarımın mesleki eğitimlerine ve hatta daha da öncesine -evet, tıp fakültesine- bunu bir şekilde anlayarak (bir yerden öğrenerek değil, kendi hayatlarından bilerek, sezerek) başladığını düşünürsek aradaki farka dair yaşadığım zorluk, talihsizlik bir parça daha anlaşılabilir belki. Çünkü psikiyatride sorunları ve sorun yaşayanları anlamada yaşamın erken dönemindeki her şey merkezi bir yer tutuyor. Meslekteki çeyrek asıra yakın zamandan sonra bu dezavantajı daha iyi görebiliyorum: Anne önemli. Baba da öyle. Ama önce anne! İnsanın ilk insanı, ilk bakımvereni ve ilk ortamı… Önemli. Zihnimiz için. Psikolojimiz için. İnsan olabilmemiz için.

Anne” insanın insan olma, insan haline gelme yolunda erken ve kilit bir yerde duruyor. Öyle ki neredeyse tüm yolu belirliyor, sonraki her adıma da rengini çalıyor.

Anne’yi “bakım veren” olarak da okuyabiliriz. Yani mutlaka biyolojik anne olması ve bir kadın olması da gerekmiyor. İnsan, Homo Sapiens için böyle! Ve hatta primatlar için de… Ama konumuz bu değil. Zihnimizin şekillenmesinde erken deneyimlerin kaçınılmaz yeri ile ilgili konumuz. Önemi nereden geliyor annenin? Anne, insan haline gelmemizde (ve gelemememizde) neden merkezi bir yere sahip?

Burada belki de dünyaya, insana, hayata, var olmamıza materyalist bir yerden bakanlar için küçük bir düzeltme yapmak gerekiyor: Önemli olan bakım verenin kendisi kadar ve hatta ondan daha çok bebeğin/çocuğun, bakım veren bu ilk insan/nesne ile ilişkisi. Yani ilişki önemli. İnsan olma yürüyüşümüz ve o yürüyüş boyunca karşılaşacağımız zorluklar o ilişkinin içinde başlıyor. Dinamik, devinen ve birçok belirleyeni olan bir süreç bu. Ve sürekli yeniden karılan, kurulan bir denklem gibi. Psikoloji de burada başlıyor.  

Önemli olan sadece anne ya da sadece bebek değil. İnsanı insan haline getiren, uzun bir yolculuktaki ilk ilişki. Ve o ilişkinin içinde, çevresinde olup bitenler, duygular, zorluklar, kolaylıklar. 

Çünkü evrimsel iki mesele var: birincisi Homo Sapiens’in iki ayağı üzerine kalkmış olması. Ve ikincisi de dil/sözel iletişim becerisi. İkisi de damga vurmuş her şeye. Ayağa kalkmak erken doğuma yöneltmiş, dil ise duyguların düşünceye dönüşmesini, yaşamın hatırlanmasını, düşünülmesini ve erken (dil öncesi) deneyimlerin tüm yaşam üzerinde koyu bir iz bırakmasını. Her insan, ilk insanının karnında ve koynunda yoğrulur da diyebiliriz. Çünkü…

Çünkü insan erken doğmakta, yeterince olgunlaşmadan. Diyebiliriz ki her insan prematürdür. Psikanaliz de bu erken doğum nedeniyle her insanı o eksik kalan zamandan ele alır. 

Hepimiz hayatta kalmak için en az üç yıl “bir başkasına” gereksinim duyarız. Tabii ki sonrası da var ama ilk aylar, ilk yıllar kritik. İnsan diğer yakın memeliler gibi yürüyebilir, konuşabilir halde doğacak olsaydı eğer, gebeliğin en az 23 ay sürmesi gerekirdi. Ama iki ayak üstündeki insan için gebelik dokuz ay sürüyor ve bebeğin dışarıda gelişmeye devam etmesi gerekiyor. İnsan zaten doğduktan sonra 10 aylık gibi emeklemeye, 11 aylık gibi yürümeye, diş çıkarmaya ve 12 aylık gibiyken de anlamlı kelimeler çıkarmaya başlıyor. Yani insan, bir “yavru insan” olarak ana rahmine düşmesinden ancak “iki yıl sonra” hayatta kalabilir hale geliyor. O da kalırsa… Öncesi ise bilinçdışı. Ve orada kişiliğimiz için çok merkezi süreçler işliyor.

Diyebiliriz ki ilk bir yıl, insanın en uzun yılıdır. Sonraki her yıla da rengini çalan koca bir yıl o ilk bir yıl! Bu nedenle de ilk günler, ilk aylar, ilk yıl, insanın psikolojik gelişiminde, zihninin şekillenmesinde, duygularında, sonraki davranışlarında merkezi bir yer kaplar. Bir çekirdek, öz gibi. Sonrasındaki her şey o ilk çekirdeğin üstüne sarılır. İnsanın tüm hayatı neredeyse o ilk çekirdeğin şekliyle biçimlenir: Eğriyse eğri, doğruysa doğru, engebeliyse engebeli.

Avusturyalı yazar Margit Schreiner’in şu satırları çok da iyi anlatıyor meseleyi: “Derler ki insan hayatta ilk nasıl sevildiyse öyle sever”. Evet! Ve devam ediyor Schreiner: “Her yerde okuyabilirsiniz [bunu]. Bütün ikilem de bununla başlar zaten. Daha doğrusu doğumla. İlk sevginin eşi benzeri yoktur, insanın içine işlemiştir ve yinelenemez. Salt duygusallıktan ve belki de aynı zamanda tembellikten çoğu insan ömrü boyunca o ilk sevgiye özlem duyar.” Çok güzel! Çok doğru…

İnsan, hayatı ilk nasıl yaşantıladıysa sonrasını da öyle yaşar: Kendisiyle, sevdikleriyle, kardeşleriyle, arkadaşlarıyla, insanlarıyla, doğayla, nesneleriyle. Ve evet, mesela ideolojisiyle, yaşam inancıyla, ilişkileriyle de... Sevmeyi çok erken öğreniriz ve öğrendiğimiz aslında çoğu zaman sevmemektir. Sevmemeyi sevmek sanarız! Öyle yaşarız. 

Çünkü!

Çünkü insanın insan olması çetrefilli bir yoldur. Bir bebekten insan ortaya çıkaran o yol sabır, emek, destek, güven, zaman, dayanıklılık gerektirir. Fransız psikanalist J. Chasseguet-Smiergel’in sözüyle söylersek tüm bu ilk yıllar boyunca “annenin işi zordur.”  İnce bir işçilik gerektirir: “Dozu dikkatli bir biçimde ayarlanmış düş kırıklıları ve ödüller, çocuğu, bazı işlevlerin kazanılmasına ve belirli bir ‘varoluş biçimine’ bağlı birtakım doyumlardan, yenilerini edinmek üzere vazgeçmeye itmelidir. Gelişmesinin her evresi, çocuğun geriye [anne karnına] dönmeye özenmemesi için yeterli ödülü, ama aynı zamanda bu evrede durmaya (saplanıp kalmaya) özenmemesi için yeterli düş kırıklığını, kısacası, çocuğun gelişme basamaklarını tırmanmaya devam etmesini sağlayacak olan umudun korunmasını sağlamalıdır.

İnsan az rastlanan örnekler dışında çoğunlukla, bir trajedinin içinde insan olur. Olabilirse! 

Tüm insanlık tarihinin en işlevsel yabancılaşması olan dinin ya da dine benzer düşünce dünyalarının anneliği kutsal ilan etmesine şaşırmamak gerekiyor: İnsanlık, insanı insan yapan bu ilişkinin kilit öneminin çok uzun zamandır farkında. Farkında ama bilmesi ancak bir yüzyıldır, yüz elli yıldır mümkün olabilmiş. O kadar! Öncesinde psikoloji de pedagoji de yok zaten. Öncesi sezgi, kutsallık, kötü şans, kader, doğal afet! O kadar. Bu anlamda hepimiz bin yılları geçirmiş eksik çocukların eksik torunlarıyız. Öyle ya da böyle!

Ama ortada kutsal bir şey değil de hayat mücadelesi içinde akıl, sezgi, güven ve sabır ile yürütülmesi gereken kolektif bir emek var. Bu kolektif emek içinde anne, kendi biyolojisi, psikolojisi ve bakım verme kaynaklarıyla bebek-insanının zihnini, sonraki kişiliğini etkileyen önemli bir aktör. Ortaya çıkmakta olan yeni insan için anne, insanlığın kolektif tüm tarihsel ve güncel emeğinin çekirdek temsilcisi. Böyle de diyebiliriz. Büyük bir sorumluluk bu! Yalnız bırakılmaması gereken ama yalnız bırakılan...

Ana rahminden ilk üç yıla ve ötesine uzanan ve insanı insan yapan (ya da yapamayan) bu ilişkiyi bir dans olarak düşünebiliriz. Orada annenin, o ilk insanın biyolojisi, zihni kadar bebek-insanın zihnini ortaya çıkaracak olan biyolojik gereksinimler de var. Ve bu dans havada, boşlukta olmaz. Dansın bir pisti, atmosferi, ezgisi, enerjisi vardır. 
Ve işte orada, o dansta, bebek-insan için baba devreye girer: Tüm dış dünyanın temsili olarak. Babanın zihninin bu ilk yıllar boyunca ve hatta öncesinden başlayarak anne ile bebek-insan üzerinde olması gerekir. Gerekir ama bu genellikle olmaz!

İnsan olmaya doğru meşakkatli bir yol alan bu ilk ilişkiye/dansa baba dış dünya olarak damga vurur: Sevgisi, öfkesi, uzaklığı, yakınlığı ve o ilişkiye taşıdığı tüm soğuk, sıcak, sevecen, hırpalayan, kollayan dış dünya ile. Bir anlamda anne ile bebek arasındaki dansın mekanını ve hatta dansın kendisini de kaplar bu baba/dış dünya. Dans pistinin zeminini, ortamını koca bir toplumsallık, neredeyse tüm insanlık tarihi döşer. Sahne, pist, bir anlamıyla sınıfların ve sınıflar mücadelesinin sahnesidir. Orada her şey vardır: Kadınlık, erkeklik, eşitsizlik, ezme, ezilme, yoksunluk, dışlanma, kolektif emek ve çeşit çeşit zorluklar, kolaylıklar. Biyoloji, vitamin depoları, emzirme, değersizlik, boş zaman, gelecek kaygısı, geçmiş hesaplar… Çocuğun biyolojisinin gereksinimleri, annenin biyolojisi ve bu ikisinin uyumu... 

İnsan, ilk insanıyla tüm bunların içinde ilişki kurar. Sonrası da buradan çıkar. Yeniden ve yeniden... Neredeyse tüm bir zihin, tüm bir hayat... 

Ve o pist, o müzik, o ahenk (ya da ahenksizlik), sınıfın ve sınıflar mücadelesinin pistidir. Tüm zemini, o koca toplumsallık, neredeyse geride kalan tüm insanlık tarihi döşer. Her insanın zihni, çok kolektif olarak ama bir o kadar da o kişiye, o ilişkiye, o tarihselliğe özgü olarak şekillenir.

Dans bakidir; pist, ritim, atmosfer değişir. Sınıflar ve sınıflar mücadelesi ile! 

Bu anlamda Sovyetler Birliği’nde ve kısmen de Küba’da insan olmaya, aileye, kadınlığa, erkekliğe, evliliğe, birlikteliğe, anneliğe, babalığa, çocuk olmaya ve elbette ki çocuğun kolektif bir değer olmasına dair arayışları, buna imkân tanıyan cesur farklılıkları da hatırlamak gerekiyor: Yeni insan kadar yeni bir annelik, babalık ve çocukluk da mümkündü. Denediler. Kıymetini bilemedi insanlık. Ama halen de mümkün! 

Tüm bu toz duman içinde sevmek için çok erken dönemde yeterince sevilmek gerekiyordu. Gerekiyor! O sevgi için daha eskisi de gerekiyordu. Yan yana koyduğumuzda koca bir insanlık tarihi bu! Bizler de aslında bir parçasıyız o koca tarihin. 

Ama yine de... 

Kendi adıma, tüm bunları ve başka şeyleri, çok daha önce anlayabilmiş olmayı dilerdim. 

Ama bazı şeyler zamanla ve geç anlaşılıyor.

Ne yazık ki!

*

Yazının başlığını Margit Schreiner’in “Anneler. Babalar. Erkekler. Sınıf Savaşları” kitabından aldım.

Alıntı yaptığım kitaplar ise şöyle:

Margit Schreiner, Sevmek Dedikleri (çev. Serap Gülerçin Karlık). Yapı Kredi Yayınları.

Janine Chasseguet-Smirgel, Ben İdeali "İdeal Hastalığı" Üzerine Bir Psikanaliz Denemesi (çev. Nesrin Demiryontan). Metis Yayınları.

Waltraut Barnowski-Geiser ve Maren Geiser-Heinrichs, Zor Anneler - Yetişkin Kızlar ve Oğullar İçin Rehber Kitap (çev. Erol Özbek). İletişim Yayınları

Tarihlerin çakıştırılması rastlantı değil -Engin Solakoğlu- 

9 Mayıs’ın, ismine Avrupa da denilen Avrasya’nın batı ucunda yarattığı ve giderek büyüdüğünü gözlemlediğimiz antipatinin, 9 Mayıs törenlerine saldırmaya kalkışmanın temel sebebi nazizmin yenilgisinin kapitalizmin yenilgisi olmasıdır.

ABD/İsrail çetesinin İran’a yönelik saldırısı sebebiyle gölgede kalmış görünen Rusya-Ukrayna savaşı bir kez daha kendini anımsattı bu hafta.

Savaşın merkez hattını oluşturan Dinyeper boylarının ikliminden dolayı bahar-yaz aylarında savaşın hareketlenmesi olağandışı sayılmıyor. Basit bir denklemle çamur ve soğuk azalınca savaş artıyor. Ancak bu kez tırmanmanın sebebi ateşkes tartışması oldu.

Hafta başında Rusya Savunma Bakanlığı II. Dünya Savaşı'nın Avrupa'da sona ermesini kutlamak için düzenlenen geleneksel törenler sebebiyle 8-9 Mayıs tarihlerinde iki günlük ateşkes ilan etmiş, Kiev'i de benzer şekilde hareket etmeye çağırmıştı. 

Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski ise teklifin Ukrayna’ya doğrudan iletilmediğini gerekçe göstererek olumlu yanıt vermemiş, buna karşılık 6 Mayıs tarihinden itibaren ateşkes uygulanabileceğini belirtmişti.

Zelenski ve diğer Ukrayna yetkililerinin Rusya’yı ateşkesi bozmakla suçlamaları ve 9 Mayıs günü Moskova’nın hedef alınabileceğini ima eden açıklamaları üzerine Rusya Savunma Bakanlığı, 9 Mayıs’taki geleneksel Zafer Günü kutlamaları çerçevesinde düzenlenen geçit resminde askeri araçların yer almayacağını açıkladı. Rusya Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Maria Zaharova da paylaştığı bir video mesajda, Moskova’nın tüm diplomatik misyonları ve uluslararası kuruluş temsilciliklerini uyardığını duyurdu. Zaharova, Ukrayna’nın 9 Mayıs törenleri sırasında Moskova’ya saldırması halinde, Kiev’e yönelik sert bir misillemede bulunulacağını bu yüzden diplomatik personelin kenti terk etmelerinin tavsiye edildiğini söyledi.

Rusya-Ukrayna savaşını hemen bitirmeyi seçim kampanyasının ana sloganlarından biri haline getiren ancak arazideki gerçeklerle yüz yüze gelince bu savaşa ilgisini kaybeden ABD Başkanı Trump bu kez devreye girdi ve üç günlük ateşkes ilan etti.

Moskova yine de yoğurdu üfleyerek yemeği tercih etti ve gerçekten de 9 Mayıs zafer günü törenleri, askeri araç ve silahların sergilenmediği daraltılmış bir formatta düzenlendi. Savaşın bitmesini istemeyen İngiltere’nin Kiev’deki adamı Zelenski buradan kendine pay çıkardı. Putin’i ve Rusya’yı korkuttukları şeklinde yaygın bir propaganda yapıldı.

Rusya’nın asıl çekindiği Moskova’daki törenler sırasında Londra merkezli bir provokasyon tertiplenmesiydi. Böyle bir durumda Rusya önceden uyardığı çerçevede Kiev’e şiddetli bir misilleme saldırısına girişmek zorunda kalacak, esasen Moskova’nın da artık pek sürdürmek istemediği bu savaş yeni bir tırmanma evresine girecekti.

“Zorunda kalacak” ifadesi herkese anlamlı gelmeyebilir. Bunu tam kavramak için 9 Mayıs’ın Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği halkları için neyi temsil ettiğini bilmek gerekir. Biraz okumak elbette buna yardımcı olur ama o coğrafyada yaşamışsanız bilmezden gelemezsiniz. Şu kadarını söyleyeyim, Zafer Günü törenlerine yönelik bir alçaklığı yanıtsız bırakan adam Putinullah olsa koltuğunda oturamaz.

Zelenski ve ona akıl verenler de bu gerçeği bilerek kurguladılar bu 9 Mayıs kışkırtmasını. Bu bir nevi Rusya’nın nasırına basmak, o nasırın acısıyla vereceği çok sert karşılıktan ilave bir mağduriyet hikayesi ve savaşın uzatılmasına gerekçe yaratmak çabasıydı. 10 Mayıs günü televizyonda konuşan emekli bir Fransız generali (François Chauvancy) aynen şöyle söyledi: “Ukrayna’nın Trump’ın ilan ettiği ateşkese uyması, Zeleneki’nin o gün Moskova’yı vurmaması için hiçbir sebep yoktu”. Fransız general kaçırılmış bir fırsata hayıflanıyordu.

9 Mayıs meselesi yeni bir tartışma konusu değil. Takvim 9 Mayıs’ı gösterdiğinde Avrasya’nın iki ayrı ucunda iki ayrı etkinlik serisi düzenleniyor. İkisinin de çıkış noktası II. Dünya Savaşı. Birincisi Sovyet coğrafyasında Zafer Günü, ikincisi Avrupa Günü. 
Avrupa Günü işi biraz karışık aslında. Gerçekte Avrupa Günü 5 Mayıs. 1949’da Avrupa Konseyi’nin kurulduğu gün. Ancak ne hikmetse 1964 yılından itibaren 9 Mayıs’ta kutlanmaya başlıyor. Orada esas alınan tarih ise Avrupa Birliği’ne yönelik ilk adım sayılan Schuman Bildirgesi’nin yayınlanması. Yalnız o bildirgenin yayınlandığı yıl 1950. Avrupa “aklı” nedense 14 yıl bekliyor 9 Mayıs’ı “en hakiki” Avrupa günü ilan etmek için.

Zafer günü olarak kutlanan 9 Mayıs’ın ise hareket noktası Nazi Almanyası’nın teslim olması. Avrasya’nın batı ucunda yani Avrupa’da 8 Mayıs, SSCB coğrafyasında 9 Mayıs. Gerçekten de teslim belgesinin yürürlüğe giriş tarihi 8 Mayıs 1945 saat 23:01.  Saat farkı sebebiyle bu Moskova’da 9 Mayıs’a denk geliyor.

Zaman ve sermaye propagandası unutturuyor. Düzenli aralıklarla anımsatmak gerekir. Sıkça verilen bir örnektir. Avrasya’nın batı ucunda II. Dünya Savaşı sonrasında yapılan anketlerde ilk yirmi yıl Avrupa’yı kimin kurtardığı sorusuna verilen yanıtların neredeyse üçte ikisi SSCB’yi işaret eder. Sonra devreye NATO girer, Gladio girer, Hollywood ve CIA çalışır. 1980’lere gelindiğinde “ABD kurtardı” diyenlerin oranı yüzde 50’yi geçer. 9 Mayıs Zafer gününün üstüne fasülyeden bir “Avrupa Günü” bindirilmesi bu çabaların bir parçasıdır.

Oysa 9 Mayıs’ta kutlanan sadece Hitler Almanyası’nın yenilgiyi kabul etmesi değildir. Bir bütün olarak nazizm ve faşizmin yenilgiye uğratılmasıdır. İnsanlığın canavarlığa karşı zaferidir. Hiç tartışmasız komünizmin ve komünist halkların olağanüstü kayıp ve özveriyle elde ettiği bir başarıdır.

II. Dünya Savaşı’nda yaşamını yitirenlerin sayısı 80 milyon civarında  tahmin ediliyor. Bunun 27 Milyonu SSCB yurttaşıdır. Bunların yarıdan fazlası sivil, kalanı Kızılordu askeridir. II. Dünya Savaşı’nda bir Yahudi soykırımı yaşandığını hepimiz biliriz. Nazilerin Romanları, solcuları ve engelli bireyleri de topluca ve sistematik biçimde katlettiği daha az bilinir. Daha az dikkate alınan ise çoğunluğu Rus olan Slavlara yönelik soykırımdır. Nazi öğretisi Slav halkını aşağı bir ırk olarak görür. Slavlar ya köle olmalı ya da ortadan kaldırılmalıdır.

SSCB halkı böyle bir canavarlığa karşı savaşmıştır. Şimdi ortalığa düşen yeni nesil nazi özentisi pizzacı tayfanın yeniden piyasaya sürdükleri “Esir Türkler, esir halklar” mavalına, 9 Mayıs Zafer Günü’ne çamur atmaya kalkışmalarına da bakmayın. Bunlar önce Nazilerin, sonra da bayrağı ondan devralan CIA’in yarım akıllılara yutturmak için ortaya attıkları palavralardır. Fatih Yaşlı’nın isabetle taktığı isimle bu Nazi eniklerinin kapasitesi ancak kendilerini yemleyenlerin teranelerini tekrarlamaya elverir. Tarih bilmezler, sosyoloji bilmezler, insanlıktan nasipleri yoktur.

Türkmenistan’ın başkenti Aşkabat’ta bir devlet müzesi bulunur. Müzenin bir kanadında Çarlık Rusyası’nın Türkmenistan’ı nasıl ele geçirdiği, Türkmen halkının nasıl bir zulme uğradığı anlatılır. Bu çerçevede Göktepe muharebesi ve katliamı öne çıkartılır. Müzenin aynı büyüklükteki diğer kanadı ise Büyük Yurtsever Savaş’a ayrılmıştır. Bilmeyenler için, bu II. Dünya Savaşı’na SSCB’de verilen isimdir. Sosyalizmle ya da komünizmle en ufak bir ilişkisi kalmamış Türkmenistan’ın bugünkü arkaik ve atipik rejimi dahi o savaşı, Stalingrad direnişini, Leningrad kuşatmasını ve o savaş içerisinde süvari hücumuna kalkan Türkmen atlılarının görsellerini gururla sergilemektedir.

Kızılordu’nun Nazilerin belini kırarak ele geçirdikleri ve bayrak çektikleri Berlin’de geleneksel danslarını yapan Dağıstanlılar, Ermeniler, Özbekler, Kürtler ve daha birçok halk o zaferin insanlığa ve komünizme ait olduğunun canlı kanıtlarıdır.

9 Mayıs’ın, ismine Avrupa da denilen Avrasya’nın batı ucunda yarattığı ve giderek büyüdüğünü gözlemlediğimiz antipatinin, 9 Mayıs törenlerine saldırmaya kalkışmanın temel sebebi nazizmin yenilgisinin kapitalizmin yenilgisi olmasıdır. Hitler Alman sermayesinin, Mussolini İtalyan sermayesinin, kuduran faşizmin onlara benzeyen bütün temsilcileri uluslararası sermayenin ve dizginlenemez kâr hırsının öz çocuklarıdır.

Bunları yazarken slogan atmıyoruz. Ayrıca tarihsel gerçeklikle uyumlu olduğu sürece slogan da atabiliriz. Avazımız çıktığı kadar “Ya sosyalizm ya barbarlık” diyebiliriz örneğin.

Unutturulmaya çalışılsa da, nazizm ile sermaye düzeninin devam eden işbirliğine dair tarihsel gerçekler orta yerde duruyor. Yenilen Nazilerin büyük bölümü ABD ve NATO bünyesinde istihdam edilmiştir. Gazeteci Fethi Yılmaz’ın hatırlattığı gibi, 1955 ile 1957 arasında Nazi ordusunda görev yapmış 61 Gestapo ve SS subayı NATO’da görev almıştır. Nazi Almanyası’nın son dönem Genelkurmay Başkanı General Eusinger, Batı Almanya ordusunda orgeneralliğe terfi ettikten hemen sonra NATO Askeri Komitesi’nin başına getirilmiştir. Bir başka Nazi generali Hans Speidel Batı Almanya ordusunda korgeneralliğe yükseldikten sonra NATO Orta Avrupa Müttefik Kara Kuvvetleri Komutanlığı yapmıştır. Bu örnekler uzar gider.

Yıllar sonra Ukrayna üzerinden Rusya halkı ve doğal kaynakları hedef alındığında, her yanı Nazi sembollerinin kaplaması da her halde tesadüf değildir...

Nazizm bu kez Palantir’i ile, Elon Musk’ı ile, Von Der Leyen’i ile yeniden diriltiliyor zira sermayenin buna ihtiyacı var. 

Türkiye’de de dünyada da izin vermeyeceğiz.

İmefe’nin gizli tarihi(I)-Serdal Bahçe- 

Bu ceberut kurum sermayenin küresel koçbaşıdır; kendisi çözümün parçası olacağına, sürekli olarak sorunun parçası oldu, olageldi. Bugün emperyalizmin küresel düzeneğinin en önemli parçalarından biridir.

1944’te Bretton Woods konferansında ikiziyle, Dünya Bankası ile birlikte kuruldular. Bretton Woods’da lider emperyalizm tahtında devir teslim töreni yapıldı aslında, İngiliz emperyalizmi yerini Amerikan emperyalizmine bıraktı. Bretton Woods’un yazılı olmayan açık anlamı da bu devir teslim töreniydi aslında. Böylece İmefe (IMF), yani Uluslararası Para Fonu, ekürisi, ikizi Dünya Bankası ile birlikte Amerikan emperyalizminin küresel finansal mimariyi düzenleme, onu Amerikan emperyalizminin çıkarlarına göre yönlendirme amaçlarıyla kutlu ve mutlu bir şekilde doğdular. Genel merkezleri neredeyse aynı cadde üzerinde kısa mesafe arayla kuruldu. Nerede mi? Washington DC’de pek tabii efendim. Böylece coğrafi işaretleme mantığıyla ait oldukları yerde doğdular. Her ikisinin de şaşırtıcı olmayacak bir şekilde ABD Hazine Bakanlığı’nın dibinde, Amerikan FED’inin (merkez bankasının) gölgesinde konumlanması adres tarifi kolaylığından (“Hazine’nin oradan sağa dön göreceksin”) daha fazlasını anlatıyordu kuşkusuz.

Lisans öğrencilerine verdiğim bir derste bu ikisini anlatıyorum, bir miktar size de anlatayım. İmefe kısa vadeli ödemeler dengesi ve küresel kambiyo sorunlarının çözümüne yardım etsin diye kuruldu. Ekürisi Dünya Bankası ise uzun vadeli yeniden yapılandırma ve kalkınma sorunları ile ilgilensin diye dikildi dünyanın tepesine. Böylece mıntıkalar tanımlandı, tıpkı askerlikte olduğu gibi. Yapanlar bilirler, askerler izmarit veya çöpleri toplarken sadece kendilerine ayrılmış mıntıkalara bakarlar, ötesine karışmazlar.

Kuruluşlarından itibaren bir geleneği takip etmeye başladılar. İmefe’nin başkanı her daim Avrupalı, Dünya Bankası’nın başkanı da sürekli Amerikalı olageldi. Böylece Amerikan emperyalizmi dünyayı kolektif sorumluluk altında birlikte yöneteceği Avrupalı emperyalist kandaşlarına da eşitlikçi davrandığını göstermek istedi. Ama hikaye tabii ki; İmefe Brüksel’den çok Washington’da idare edildi hep. Başkanın Avrupalı olmasının hiçbir önemi yoktu çoğunlukla. Avrupalı da olsa her zaman Amerikan emperyalizminin acil ve uzun vadeli çıkarlarına sadık kaldı İmefe başkanı. Tıpkı ikizi gibi emperyalist merkez kökenli sermayenin sağduyulu sesi olmak ile borazanı olmak arasındaki ince bir çizgi üzerinde sürekli gidip geldi.

Son başkan Kristalina Georgiyeva gerçekten bir Avrupalı, bir Bulgar. Bulgaristan’da üniversiteyi bitirmiş. Bitirdiğinde henüz sosyalizm varmış. En azından İmefe’nin web sitesinde bir başarı öyküsü başlığıyla aktarılan mülakatta öyle diyor.1 Babası Sosyalist Bulgaristan’da yol işçisiymiş. Sonra ağır bir hastalığa yakalanmış, ayağı kesilmiş. Sonra da vefat etmiş. Zor zamanlardı diyor. Sonra akademisyen olarak almışlar, artık sosyalizmin sonu gelmekte bu aralar. İnsanlar diyor, piyasayı öğreniyorlardı yavaş yavaş, ama hızından memnun değilmiş o vakitler. Sosyalizm çöktüğünde piyasa ekonomisini pek az bilen vardı demiş, buna üzülmüş. İktisatçı Georgiyeva ve birkaç piyasa aşığı insanlara öğretmeliyiz diye düşünmüşler herhalde. Açığı kapatmak için burjuva iktisadının en aşağılık türü olan neoklasik iktisadın anlatıldığı mikroiktisat kitabı kaleme almış. Böylece daha piyasa gelmeden onu muştulayan bir haberciye dönüşmüş ve bu habercilikle birlikte başlamış “başarı” merdiveninin basamaklarını tırmanmaya. Bundan sonraki hayatı emperyalist istasyonlarda süreli görevlerle geçmiş.

Yine askerliğe dönelim, özellikle geniş çaplı talimlerde her askerin geçmesi gereken istasyonlar vardır, gruplar haline ayrılırlar ve her grup bir istasyona verilir. Kimi barfikse, kimi tırmanma parkuruna, kimi ip tırmanışına... Sonra gruplar yer değiştirir. Georgiyeva’nın kişisel macerası, kendi Odyssea'sı, tüm bilindik emperyalist istasyonlara uğramış gibi görünüyor. Önce AB, sonra Dünya Bankası, en son da İmefe başkanlığı; özgeçmişiyle çok gurur duyuyor olmalı.

Şimdi İmefe’nin politikalarına yoksullukla mücadele boyutunu ben getirdim diyor. Dünyanın yoksullarının yoksulluklarını derinleştiren ve yapısallaştıran bir kurumun başkanı bunu deyince bir tür muzip şaka gibi görünüyor değil mi? Hatta insanın içinden “hadi canım!!” demek geliyor. Yoksullukla mücadele macerası süresince bazı isimlerin yardımlarını unutmayacağını vurgulamış. Bunlardan biri Clinton dönemi Dışişleri Bakanı Madeleine Albright imiş, Bayan Albright Irak’a uygulanan ve ilaç yokluğuna yol açtığı için özellikle çocukları öldüren incelikli ve iyi düşünülmüş ambargonun mimarlarından birisiydi. Dünyanın yoksullarını öldürmüştü o ambargo. Albright göçtü gitti bu dünyadan ama ruhu anlaşılan Georgiyeva’nın üstünde dolaşıyor hâlâ. İkincisi de Papa Francis imiş, yoksulluk konusunda Georgiyeva ile aynı hassasiyetlere sahip olduğu için İmefe başkanının en çok takdir ettiği kişilerden biriymiş kendi kilisesinin pedofili bataklığını bile kurutmayan “kutsal babamız”. En son isim de ilginç. Kraliçe Elizabeth’in oğlu, aile üyeleri Epstein Skandalı sırasında pedofili suçlamalarıyla karşı karşıya kalmış İngiltere Kralı Charles. Böylece Georgiyeva kutsal üçlemeyi, teslisi tamamlamış; kutsal baba, oğul ve kutsal ruh artık onun yanında saf tutmuşlar. Başında altın rengi ışığın oluşturduğu bir haleyle geziyor sermayenin atına binmiş bir şekilde.

Başkana bu kadar yeter. İmefe zaman içinde yapısı ve görüşleri değişen bir kurum tabi ki, zaten onun da savunduğu tek gerçek şu dünyayı tarumar ederken kullandıkları paçavra bahane; değişmeyen tek şey değişimmiş (bunu duymaktan size de gına geldi mi?). Evet İmefe de pek değişti. Örneğin 1950'lerde, 1960'larda ve hatta 1970'lerde pek halis munis bir İmefe vardı. Kredi açtığı ülkelerin iç işlerine pek de karışmazdı. Gerçi bu iyi niyetliliğinden ya da alicenaplığından değildi. O zaman uygulanan sermaye birikim rejimi bunu gerekli kılıyordu.2 Sermaye iyi ya da iyiliksever olamıyor, doğası uygun değil çünkü.

Neyse, bu sessiz sakin tutum pek tabii ki sermayenin karşı saldırısının başladığı 1980'lerde hızla yok oldu. İmefe ceberutlaştı. Önce içerde budama ve tasfiye geldi; kronikler 1980'lerin başında kurumun içindeki Keynesyen reformist kadroların biçildiğini, yerlerine piyasa sevici, ultra sermaye yanlısı kadroların geldiğini gösteriyordu. Böylece İmefe uzun uykusundan uyanıyor, titriyor ve kendine geliyordu. Borç batağındaki azgelişmiş bağımlı ekonomilerin tepesine cennetteki ruhlar acı çekerken tepelerine dikilen Lucifer gibi dikiliyordu. İç işlerine karışmama ilkesi rafa kaldırılıyordu. Maliye politikasından, para politikasına, vergi politikasından gelirler politikasına, hatta devletin işleyiş mekanizmasına her şeye karışmaya başlıyordu.

Bunu yaparken büyük bir bilgi donanımı, bölgeye ve ülkeye göre değişen hassasiyetler sergileme zahmetine bile girmedi. Cafcaflı görünüşün, şık kıyafetlerin ve diplomatik ritüellerin arkasında muazzam bir cehalet yatıyordu. Bir örnek verelim. New Left Review dergisinin 2012 yılı 77. sayısında Richard Duncan ile bir söyleşi yayınlandı. Duncan bir finans uzmanıydı, yani küresel finans ağlarını iyi biliyordu. Söyleşinin başlığı “Yeni Bir Küresel Depresyon mu?”, bu arada Duncan 2003 yılında küresel kapitalizmdeki kriz ve durgunluk eğilimleriyle ilgili de bir kitap yazmıştı; The Dollar Crisis. Duncan söyleşide İmefe için çalıştığı yıllardaki anılarından örnekler vermiş. 1997 Asya Krizi’nden önce Tayland’da yatırım uzmanı olarak çalışırken kriz patlamadan hemen önce işinden ayrılmış. Kriz patlayınca da basın yayın organlarında İmefe ve Dünya Bankası’nı göreve çağıran beyanatlar vermiş. Bu ısrarı onun İmefe tarafından geçici çalışan olarak işe alınmasına yol açmış. İmefe onu Tayland’a gidecek ekibe dahil etmiş. Duncan Tayland’a giden ekibin Tayland konusundaki müthiş ve çarpıcı cehaletlerinden dem vuruyor söyleşide. Haritada Tayland’ın yerini gösteremeyecek olanları yollamış İmefe. Üstelik giden ekip azgelişmiş kapitalist ekonomiler konusunda da zır cahil gibi görünüyormuş. Bu ekip araştırmalarını bitirince Tayland ekonomisinin yüzde 3 küçüleceği tahmininde bulunmuş, Duncan en az yüzde 9 küçülecek diyerek itiraz etmiş. Neticede Tayland ekonomisi o yıl yüzde 10 küçülmüş. Gerçeklik cehaleti bir şekilde cezalandırıyor gibi görünmüş ama asıl cezalandırılan Tayland halkı olmuş tabii ki.

Neticede bu ceberut kurum sermayenin küresel koçbaşıdır; kendisi çözümün parçası olacağına, sürekli olarak sorunun parçası oldu, olageldi. Bugün emperyalizmin küresel düzeneğinin en önemli parçalarından biridir. Bugün azgelişmiş bağımlı ekonomileri hedef almış emperyalist sömürünün en önemli aracıdır. Bugün sermayenin kendisi kadar duyarsız ve gayrı insani bir kurumdur. Bugün gösterişli bir zırhın arkasına saklanmış kurumsal bir cehalet ve yobazlıktan başka bir şey değildir. 

Bitmedi. Haftaya.

1 https://www.imf.org/en/about/senior-officials/bios/kristalina-georgieva/life-pursuit-service-kristalina-georgieva

2 Bunun neden bir zorunluluk olduğunu başka bir yerde anlattık. Bkz. Serdal Bahçe, 2026, “Keynesyen Dönem bir Anomali mi?”, Katman Portal, https://katmanportal.com/keynesyen-donem-bir-anomali-mi/.

Türkiye’nin 'mecburuz' siyaseti -Berkay Kemal Önoğlu- 

İnsanların kendi fikir ve kanaatlerinin gereğini korkmadan, çekinmeden, göğsünü gere gere yerine getirdiği bir siyasete ihtiyaç var. Siyasette açık bir kopuşa ihtiyaç var. Bu devrimci siyasettir.

Oy tercihleri söz konusu olduğunda, her ölçekte genel ve yerel seçimleri içine alan o malum mecburiyet hissi ne kadar yaygınlaştı, öyle değil mi? Seçmen değil, mahkûmlardan söz ediyoruz sanki. Özellikle gençler için ne kadar acı bir tablo bu. Pek çoğu, belki de hayatlarında en fazla özgüven kazanmaları gereken dönemde, tabiri caizse ters ayakta yakalanıyor. Göğsünü gere gere “Bu partiye oy verdim, çünkü savunduğu fikirler benim dünya görüşümle örtüşüyor” diyeni mumla arayacak noktaya geldik. “Öteki daha kötü” diyerek, burnunu kapatıp oy veriyor millet.

İnanın ki bu sadece CHP seçmenine özgü bir durum da değil. AKP’ye oy veren milyonlarca işçinin, çiftçinin içinde de benzer bir “Fark ediyoruz ama ne yapalım?” duygusu hâkim. Kimse kendi partisinin kadrolarına, dürüstlüğüne, ahlaki temizliğine tam anlamıyla kefil olamıyor. Siyasetten anlaşılan artık çoğunlukla bir şey savunmak değil; karşı tarafa saldırmak ve kendini mazur göstermek… Korku, nefret ve mecburiyet üzerinden yürüyen bir düzen bu. İnsanları kendi fikirlerinin arkasında durmaktan uzaklaştırıyor; hiç onaylamayacakları figürlere, siyaset esnafına, kalantorlara razı olmaya zorluyor.

İnsanlarla bire bir konuşunca bu daha net görülüyor. Oturup oy verdiği partinin programını tartışamıyorsun. “Sen neyi savunuyorsun?” diye sorunca başka, “Partin neyi savunuyor?” diye sorunca bambaşka cevaplar geliyor. Zaten ortada gerçekten bir parti mi var, yoksa ne zaman ne için çalıştığı belli olmayan devasa kampanya makineleri mi, o bile tartışmalı.

“Neden böyle?” diye soruyorsun. Hemen aynı cümleler geliyor: “Türkiye sosyolojisi”, “seçim matematiği”, “stratejik oy”… Kısaca ilkesizlik makyajlanıyor. İnsanlar savundukları değerlerin toplumda karşılık bulmayacağını düşündüğü anda o değerlerden vazgeçiyor. Ya da bu seçim sistemi, siyasi partiler kanunu ve atmosfer insanları böyle düşünmeye zorluyor. Sonra da ortaya tuhaf bir yarış çıkıyor: Sağcılaşma yarışı, tarikatlara şirin görünme yarışı, patronlara daha fazla yaranma yarışı, NATO’ya daha fazla güven verme yarışı…

Bir bakıyorsun 6 Mayıs’ta Deniz Gezmiş’ler için çıkılıyor ve tam bağımsızlık sloganları atılıyor ama partinin mutfağında kadrolu NATO’cular cirit atmaya devam ediyor. Sabah 1 Mayıs meydanlarında emeğin iktidarı nutukları çekiliyor, akşam holding mantığıyla yönetilen belediyelerde ihale hesapları dönüyor. Bir gün Nazım Hikmet paylaşılıyor, ertesi gün Necip Fazıl güzellemesi yapılıyor. Bir tarafta Machado’ya tebrikler, diğer tarafta Erdoğan’a “Sen meşruiyeti ABD’den alıyorsun” lafları aynı anda havada uçuşuyor. Sonunda ortaya ne olduğu belli olmayan, omurgasız, şekilsiz bir siyasi yapı çıkıyor.

İdeoloji yok. Program yok. Net bir yön yok.

Muhalefetin sistemi restore edeceğini, iktidar programının bu olduğunu söyleyenler var. İyi de hangi sistemi, ne yönde restore edecekmiş? Gençlerin gelecek göremediği, emeklinin açlık sınırında yaşadığı, barınmanın bile krize dönüştüğü bir düzeni mi? Türkiye’de servetin büyük bölümü küçük bir azınlığın elinde. Genç işsizliği yıllardır yüksek. İyi bölümlerin mezunları asgari ücret civarında iş bulabildiğine şükrediyor. İnsanlar ev kiralayamıyor, geleceğini planlayamıyor. Bu sistemi restore mi edelim, yoksa yıkıp yeni bir sisteme mi geçelim; çıkıp bunu soralım insanlara. Restorasyonu savunmak da emekçiye, emekliye düşmedi… Patronlar memnun, siz merak etmeyin.

Zaten toplumdaki büyük tahribatın bir boyutu da bu. İnsanlar artık kendi öncelikleri etrafında değil, bir şeyin karşısında ve bin bir türlü kötülüğü veri kabul ederek denge aramaya koyulmuş durumda. Oysa kimse cumhuriyetçilikten, emekçiden, anti-emperyalizmden yana esnemiyor ve esnemeyecek. Kimse “Aman şu laikleri küstürmeyelim” demeyecek. Sonuçta ortada bir yarış varmış gibi görünecek ama herkes aynı şeyleri söyleyecek.

Böyle gitmez. Biz anlatacağız; laikliğin neden Türkiye’ye lazım geldiğini, nasıl tutarlı bir anti-emperyalist çizgi yaratılacağını, emekçilerin cumhuriyetini… Biz anlatacağız, dönüştüreceğiz, ikna edeceğiz ve harekete geçireceğiz. Siyaset böyle yapılır; anlamı budur, değil mi?

Ortada ortak bir gelecek fikri kalmazsa, geriye sadece kötünün daha kötüsünü engelleme psikolojisi kalır. Bu psikolojiyle hiçbir yere varılmaz.

“Bizimkiler çalıyor ama onlar kadar değil.”
“Bizimkiler liyakatsiz ama şeriatçı değil.”
“Bizimkiler yanlış yapıyor ama ötekiler ülkeyi batırır.”...

Bu cümleler artık istisna olmaktan çıktı, memlekette siyasi ahlakın yeni standardı hâline geldi. Çıta sürekli aşağı çekiliyor. Dürüstlük, ilke ve tutarlılık siyaset sahnesinden silindikçe umut değil, tiksinti saçılıyor etrafa.

İnsanların kendi fikir ve kanaatlerinin gereğini korkmadan, çekinmeden, göğsünü gere gere yerine getirdiği bir siyasete ihtiyaç var. Siyasette açık bir kopuşa ihtiyaç var. Bu devrimci siyasettir. Özellikle gençlerin ve kendisini “mecbur” hisseden milyonların artık bu psikolojik kuşatmayı sorgulaması gerekiyor. Mesele, nasıl bir ülke istediğini açık açık söyleyebilmek. Ne dediği belli, omurgalı, dürüst bir siyasi çizgiyle, kendinden emin bir biçimde iktidarın karşısına dikilebilmek.

Kimseye borcu harcı, verilmiş sözü, arkasında hesabı olmayanlar hesap sorabilir. Soracaktır da.

Sabahattin Ali’nin Madonna’sı -Atilla Özsever- 

Sabahattin Ali’nin “Kürk Mantolu Madonna” adlı eseri, Türkiye’nin en çok okunan romanları arasındadır. Halen tiyatro oyunu olarak sahneleniyor. Eserde hüzünlü bir aşk hikayesi anlatılıyor. Sabahattin Ali, 41 yıllık ömrünün sonunda alçakça bir cinayete kurban gider. Biz onu yine “Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma” mısralarıyla analım…

Sabahattin Ali'nin (1907-1948) “Kürk Mantolu Madonna” adlı eseri, Türkiye'de en çok okunan ve satılan romanlardan biri olarak kabul edilmektedir. Nisan 2026 itibarıyla 124. baskıya (Yapı Kredi Yayınları) ulaşmıştır. 2020 yılı itibarıyla 2 milyon 368 binden fazla satış rakamına ulaşan kitap, yirmiden fazla dile çevrilmiş bir romandır.

Sabahattin Ali'nin bu romanı gerçek bir aşktan yola çıkarak yazdığı ifade edilir. Kürk Mantolu Madonna,  genel olarak içsel, dokunaklı bir aşkı anlatır. Okuyan kişinin sevgiye dair ders çıkarmasına olanak tanır.

Bu eser, aynı zamanda tiyatro ve sinemaya da uyarlanmış nadir güzellikteki eserlerdendir. Birçok tiyatro grubu tarafından sahnelenmiştir. Ben de geçenlerde sanatçı Taner Barlas’ın bir uyarlaması olarak oyunu izledim. Mayıs ayında da çeşitli mekanlarda gösterimi devam ediyor.

Sabahattin Ali’nin hayatı

Sabahattin Ali, 41 yıl süren kısa yaşamında, roman, öykü, şiir gibi birçok edebi türde 15’ten fazla esere imza atmış, toplumcu gerçekçi bir yazar olarak tanınır. Babası subaydır, Trabzon kökenli bir aileye mensuptur.

Yazarımız, İstanbul Muallim Mektebi’ni bitirdikten sonra öğretmenlik yapmış, sol dergilerde yazılar yazmış, bir süre Almanya’da eğitim görmüş, siyasi düşünceleri nedeniyle hapse girmiş bir kişidir.

Milliyetçi çevrelerin hedefi haline gelen Sabahattin Ali, hakkında açılan davalar nedeniyle Bulgaristan'a kaçma girişiminde bulunduğu sırada, 2 Nisan 1948'de Kırklareli'nde başına sopayla defalarca vurularak öldürülmüştür.

Topuz’un kaleminden ölümü

Gazeteci ve yazar Hıfzı Topuz’un (1923-2023) Sabahattin Ali ile tanışıklığı vardır. Topuz’un Ali ile ilgili yazdığı “Başın Öne Eğilmesin” isimli kitabında, ölümüne ilişkin şu satırlar yer almaktadır:

“Sabahattin Ali olayı, ‘faili meçhul’ bir cinayet sayılmaz. Bu cinayet, bizde global terörün ilk uygulamasıdır. Katil diye yakalanan ve suçu üstlenen Ali Ertekin tetikçi bile değildir. Ne katil yakalanmıştır, ne de tetikçiler.

Sabahattin Ali, bizde yeni emperyalizmin ilk kurbanı olmuştur. Bu cinayeti daha sonraki yıllarda bağımsızlığı, laik ve demokratik düzeni savunan Atatürkçülerin öldürülmesi izlemiştir… Bu cinayet, sola karşı tezgahlanan bir stratejinin ilk ürünüdür”.  

Eserin konusu

Tekrar “Kürk Mantolu Madonna” kitabına dönecek olursak; eserin konusu, insanların dış görünüşleri ile iç dünyalarında yaşadıkları duyguların çok farklı olabileceğini, insan denilen varlığın anlaşılması en zor bir varlık olduğunu ortaya koyabilen bir nitelik taşıyor.

Romanın baş karakterleri, Yahudi asıllı Alman bir kadın olan Maria Puder ile Havranlı (Balıkesir/Edremit) Raif Efendi'dir. Raif Efendi içine kapanık, melankolik, sessiz ve dış dünyaya pek uyum sağlayamamış bir karakterdir.

Hayatı boyunca birçok şeye boyun eğmiş, haksızlığa uğradığında bile buna karşı koyamamıştır. Sevmediği bir kadınla evlenmiş, çocukları olmuştur. Kendi hayatına kendisi yön verememiş, başkalarının istediği bir insan olarak hayatını sürdürmüştür. Hayatında gerçekten yaşadığını hissettiği sadece bir anısı olmuş ve bunu günlüğüne aktarmıştır.

Raif Efendi, evlenmeden önce yirmili yaşlarında babasının isteği üzerine Almanya’nın Berlin kentine gider. Gezdiği sanat galerisinde gördüğü bir tabloyu, Rönesans ressamı Andreas del Sarto tarafından yapılan ve Meryem Ana’yı (Madonna) tasvir eden portresine benzetir.

Tablodaki kadına platonik olarak aşık olur, sonra tablonun sahibi olan sanatçı Maria Puder’le tanışır. Maria, kentteki Atlantik isimli bir barda şarkı söylemektedir. Puder’in erkeklere pek güveni yoktur ancak zamanla Raif’le aralarında bir aşk ilişkisi başlar.

Aşka bakış

Sabahattin Ali, romanında kadın-erkek ilişkilerini derinliğine tahlil eden bir anlayış sergiler, ilişkilerde öncelikle arkadaş ve dostluğun olabilmesinin önemine değinir. Roman kahramanı Raif efendi tedirgin, Maria ise daha dominant bir karakterdir.

Maira’nın ağzından aşkın tarifi de şöyle tanımlanır:

“Benim beklediğim aşk başka! O, bütün mantıkların dışında, tarifi imkansız ve mahiyeti bilinmeyen bir şey. Sevmek ve hoşlanmak başka, istemek, bütün ruhuyla, bütün vücuduyla, her şeyiyle istemek başka. Aşk bence bu istemektir. Mukavemet edilemez bir istemek!”.

Raif’in Maria’nın bu tutumuna ilişkin yorumu ise şöyledir: “Bazen aşırı derecede durgun, hatta soğuk oluyor, bazen de birdenbire coşuyor, bana, nefsime men ettiğim cesareti verecek kadar müfrit bir alaka gösteriyor, adeta beni açıkça tahrik ediyordu. Fakat bu halleri pek çabuk geçiyor, aramızda tekrar eski arkadaşlık havası peyda oluyordu”.

Kadının dünyasını anlamak

Romandaki bu sözler, ünlü Fransız yazarı Andre Maurois’un (1885-1967) “Yaşama Sanatı” adlı kitabındaki “Sevme Sanatı” bölümünden şu satırları hatırlattı:

“Erkek, … bir kadının yaşamında aşkın tuttuğu yerin önemini kavramaya çalışmalıdır… Sevdiği kadınla bir anlaşmazlığa düştüğü zaman onu asla mantık yürütmekle değil, sevecenlikle, sessizlikle ve sabırla ikna edebilecektir…

Bir kadının ruhundaki hareketleri bir okyanusun dalgalanışına benzetmek, belki çok söylenmiş ama oldukça doğru bir görüştür. Aklı başında bir erkek, asla gocunmaz. Fırtınaya yakalanmış gemicinin yapacağı gibi yelkenlerini indirir, bekler, umut eder ve fırtınalar onun denizi sevmesine engel olmaz”.

Romanın sonu

Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’da insanın ruh dünyasını, iniş ve çıkışlarını çok iyi betimliyor. Romanın kurgusuna göre Raif efendi, bir gün babasının ölüm haberini alır ve Türkiye’ye dönme kararı verir.

Maria ile Havran’da mektuplaşmaya devam edecektir. Fakat aralarındaki birkaç mektuplaşmadan sonra Maria'nın mektupları kesilir. Raif bunu hayra yormaz ve Maria'nın kendisinden sıkıldığını, vazgeçtiğini düşünür. Raif'in asla bitmeyecek olan kasvetli günleri işte burada başlar. Sevmediği bir kadınla evlenir.

Raif, mektupların kesilmesinden yaklaşık on yıl sonra, Maria'nın bir akrabasını Ankara’da  görür. Akrabası, Maria'nın bir Türk’ten hamile kaldığını fakat ismini vermediğini söyler, Raif de böylece bu durumu öğrenmiş olur.

Ayrıca Maria'nın doğum sırasında fenalaştığını, komaya girdiğini ve bir hafta sonra da öldüğünü büyük bir üzüntüyle öğrenir. Maria 10 yıl önce, Raif'ten olma bir kız çocuğunu dünyaya getirmiştir.

Raif Efendi, ölümünün yaklaştığını anladığında bu güzel günleri kaydettiği defterinin yakılmasını genç bir iş arkadaşından rica eder. Genç iş arkadaşı da, Raif Efendi ile ilgili bu gizemi çözmek ve onu daha yakından tanıyabilmek için defterini okur...

Tiyatro Oyunu

Taner Barlas, Ağustos 2023 yılında uyarladığı ve yönetmenliğini yaptığı bu tiyatro oyununda Raif efendinin yaşlanmış halini canlandırır, gençlik halini ve Almanya’da yaşadığı günleri ise Kıvanç Kürkçü oynuyor.

Maria’yı da Duygu Dalyanoğlu canlandıryor. Şebnem Özinal da, yaşlı Raif beyin karısını ve birçok sahnede de başka karakterleri oynayabiliyor. Anlatıcı ise Ekin Aksu’dur (romandaki anlatıcı karakter erkekti).

Tüm oyuncular, karakterlerini çok iyi canlandırıyorlar. Oyundaki kişilerin duygu, düşünce ve davranışlarını gayet rahat algılayabiliyor, bir tiyatro izleyicisi olarak da hüznü ve duygulanmayı sonuna kadar yaşıyorsunuz…

Yazımızı Sabahattin Ali’nin Sinop cezaevinde yazdığı ve bestelenip şarkı haline getirilen ünlü şiirinin dizileriyle bitirelim: “Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma / Görecek günler var daha, aldırma gönül aldırma…

/././

soL

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -13 Mayıs 2026-

CHP'den AKP'ye geçen 17 belediye başkanı: 'Sandık çözüm' diyenler bu çürümenin farkında değil mi?  AKP’nin siyaset alanını b...