AKP saldırısının ikinci yılında…-Aydemir Güler-
Bu sorunlar sınıfsallık eksenine yerleştirilmediği sürece çözümler sahte, halkın siyasete katılımı da arızi kalacaktır. Kitleler “kim güçlü” sorusunun peşinde kendi yoksulları üstüne kurulu sahneyi seyretmeye devam edeceklerdir.
Bundan on üç ay önce AKP’nin ana muhalefete karşı operasyonunda İBB sıçraması yaşanmıştı. İktidar gücü kuvveti yerinde olduğu için değil, tersine zor durumdan çıkmış için başvuruyordu bu yola. Ama CHP bu saldırının hemen öncesinde güvenilirliğini daha da azaltan bir adım atmıştı. “Terörsüz Türkiye” komisyonunda yer alması, CHP tabanının tepkisini çekmişti. Gerçekten de zor durumdaki AKP’ye meşruiyet desteğiydi bu… Ne var ki, CHP yönetiminin ABD patentli bir açılımın dışında kalması o günlerde olanaksızdı.
CHP mücadele çıtasını yükseltirken karşısında hukuk, adalet dinlemeyen pervasız bir iktidar vardı. Öyle ki, neredeyse yargıya CHP’li belediyeleri “silkemele” talimatı veren Erdoğan’ın bir intihar uçuşuna kalkıştığı düşünüldü. Ancak açık konuşmak gerekirse, süreç öyle işlemedi.
Kuşkusuz memleketin hali ortadayken, toplumun çoğunluğunun CHP’nin yolsuzluk merkezi haline geldiğine ikna edilmesi, iktidarın saldırısını da meşru görmesi söz konusu olamazdı. AKP’nin de böyle bir hayalin peşinde olduğunu düşünmeyelim. Ama “hepsi birbirinden beter” düşüncesi mevcut iktidarın işine gelmiştir!
CHP son yapılan yerel seçimleri birinci parti olarak tamamladıktan sonra iktidarın alternatifi haline gelmiş ve ağırlık kazanmıştı. Bugün oy sıralaması değişmemiş olabilir. Ancak “politik güç” sadece oyla ölçülmez. Dağılma emareleri zapt edilemeyen AKP’nin bir alternatifinin olduğu düşüncesi zayıflamıştır.
AKP nasıl yıkılmak üzere olan bir diktatörlüktür ki, inisiyatifi ele geçirmiştir. CHP nasıl bir iktidar alternatifidir ki, bunca zamandır itilip kakılmaktadır. Sürecin nasıl evrileceğini ise şu soru belirleyecektir: Acaba halkımız güç imajının mı peşine yönelecektir, yoksa mağduriyet çekene mi sahip çıkacaktır? Yanıt bir dizi faktöre bağlı olmakla birlikte, örgütsüz kalabalıkların, güçlüden medet umma olasılığı hafife alınmamalıdır.
Halkımızın, ülkemizin aydınlık geleceğini savunanlar, CHP’yi AKP karanlığının biricik alternatifi, yani umut olarak sunmaktan kaçınmalıdırlar. Örgütsüzlük hali veri olarak kabul edildiği sürece umut yoktur.
CHP uzun süredir savunma halinde. Ancak bir dizi belediye başkanının gemiyi terk etmesinde görüldüğü gibi başarılı olamıyor. Bu durum, AKP’nin yeniden muktedir hale geldiği anlamına ise gelmiyor. İktidar, ittifak bileşenlerinden bu partilerin anlaşılmaz hiziplerine, bunların medya uzantılarına, uluslararası bağlantılardan sermaye gruplarına, devlet kurumlarının birbirini çelmesinden çeşitli düzeylerde liderlik çekişmelerine kadar sayısız başlıkta paramparça bir görüntü veriyor. “Çözüm süreci” yeni bir ittifak sistemi üretemedi, üretemeyecek. Bölgesel hesaplaşmalardan “güçlü Türkiye” imajı çıkmadı, çıkmayacak. Ülkenin ekonomiden güvenliğe her konuda kaygı düzeyi artıyor…
Sonuç olarak süregiden mücadelede kimin kazanıp kimin kaybettiği belli değildir. Göreli dengeler değişmeye devam edebilir. Ama toplam güç kaybı mutlaktır. Güç kaybeden düzenin bütünüdür. Bu bir düğümlenme tablosudur. Düğümün çözülmesi çatışan tarafları aşmaktadır.
Düzen içi tartışmalarda bütün aktörler sınıfsallıktan kaçmaktadır. Oysa her şey sınıfsal! CHP’ye saldırı emekçilerin oy hakkının gaspı. Okullarda terör, eğitimin kamusal hak, yani emekçilerin hakkı olmaktan çıkartmasından filizleniyor. Enflasyon canavarı, kârları arttıkça artan kapitalistleri ısırmıyor. Kürt sorunu bu düzende emekçiler, düşmanı kendi içlerinde arasınlar diye çözümsüz bırakılıyor. Barınamıyoruz, çünkü barınma hakkı için değil ev alıp satmak için üretiyor inşaat sektörü. Ulusal güvenliğimiz yok, çünkü bu, tekellerin umurunda değil; Onlar dünyaya dron satıp parayı kırıyorlar. Madencilik sektörü bir sömürgenin yağmalanmasından beter…
Bu sorunlar sınıfsallık eksenine yerleştirilmediği sürece çözümler sahte, halkın siyasete katılımı da arızi kalacaktır. Kitleler “kim güçlü” sorusunun peşinde kendi yoksulları üstüne kurulu sahneyi seyretmeye devam edeceklerdir. Düzen partileri hep birlikte bunu güvence altına almaya uğraşıyorlar. Lakin güçleri birbirine yetedursun, sınıfsallıktan kaçış giderek zorlaşıyor. Bir üst paragrafta birkaç tanesi sayılan örnekler üstümüze yağıyor çünkü…
/././
Halkımızı 'güvenlik mimarisi'nden nasıl koruyacağız?-Erhan Nalçacı-
Egemenler kendilerini örgütlü bir halk karşısında rahat hissetmezler ve savaşa çoğu kez cesaret edemezler.
Ortalıkta son günlerde çok popüler bir laf dolaşıyor, dolaşmak ne kelime, adeta üzerimize boca ediliyor: “Güvenlik mimarisi”
Önüne bir coğrafya getiriliyor genellikle, “Avrupa Güvenlik Mimarisi, Karadeniz Güvenlik Mimarisi, Pasifik Güvenlik Mimarisi…”
Bazıları işleri zaten halka yalan söylemek olduğu, bazıları emperyalist merkezlerden maaş aldıkları, bazıları ise iyi niyetli oldukları halde ideolojik filtreleri sağlam olmadığı için bu kavramı kullanıyor.
“Güvenlik mimarisi” dedikleri adıyla sanıyla emperyalist bir paylaşım savaşına hazırlıktan başka bir şey değil.
Dünya emperyalist devletler tarafından paylaşılmıştır ve güçlenen kapitalist devlet veya devletler bu paylaşımın yeniden yapılması gerektiğini ileri sürerler.
Paylaşımın Birinci Dünya Savaşı öncesi gibi sömürgelerin devletlerin idaresi altına girmesine dayandığını düşünmeyin. Uzun süredir emperyalizm çeşitli ulusların tekelleri arasında pazarların, ham madde kaynaklarının, sanayi ve mali yatırımların ve siyasi, ideolojik hegemonyaların dağılımı şeklinde kendini gösteriyor.
Dünyanın yeniden paylaşımı genellikle emperyalist hegemonyanın lider devletinin yer değiştirmesi anlamına da geliyor ve bu çoğunlukla askerileşmeyle gidiyor.
Böyle bir savaşa hazırlanan devletler aslında küçük bir azınlığın tekellerine ait olan bu savaşa emekçi halkı katmak zorundadırlar. Tüm robotlarına ve egemenliklerindeki yapay zekâya rağmen hala savaşacak piyadeye, pilota, denizciye vb. ihtiyaçları var. Bu nedenle kendi halklarını ikna etmeye çalışırlar: Hep kendileri mağdurdur, hep saldırı altındadırlar, bu nedenle “güvenlik mimarisi” çok elzemdir. Aslında bu bütün milletin savaşıdır vb.
Geçenlerde bu köşede bir emperyalist savaşa sürüklenme halinin halkımız için çok somut ve acil bir tehdit haline geldiğini yazmıştık. Her geçen gün bu sürüklenişe dair yeni veriler geliyor.
Örneğin, geçtiğimiz hafta içinde Almanya Savunma Bakanı basın açıklamasında Almanya’nın açıkça Rusya’ya karşı savaşa hazırlandığını, 460 bin askerle Avrupa’nın en büyük konvansiyonel ordusunu kuracaklarını, teknolojik üstünlüğü ele geçireceklerini ve NATO’nun liderliğini üstleneceklerini açıkladı. Aşağıdaki fotoğrafta Alman savaş baronlarının toplantısı görülüyor:
Birkaç gün önce Almanya Savunma Bakanı Pistorius ve askeri yetkililer savaş hazırlıklarını basın toplantısında anlatıyor.Rusya Avrupa’nın Kaliningrad’a çıkarma yapıp ele geçirecek bir hazırlık içinde olduğundan yakındı yine geçen hafta. Hatırlayacaksınız geçen ay Türkiye’den tatbikata katılan gemiler Baltık Denizinde çıkarma talimi yapmışlardı.
Sadece Avrupa’da değil hazırlık, Japonya da hızlıca hazırlanıyor gözüküyor. Kısa bir süre önce ABD ve Filipinler arasında düzenlenen askeri tatbikata Japonya tam boy katıldı. Ayrıca Japonya’yı pasif durumda tutan yasalar hızla değişmeye devam ediyor, son olarak diğer ülkelere saldırı silahları satabileceğine ilişkin yasalarda değişiklik yapıldı.
Hiçbir ülkenin halkı aptal değildir, bunu söylemek sadece ırkçılık olur. Ancak emekçi halklar sermayenin eline geçirdiği bütün iletişim olanakları ile kandırılıp kör edilebilirler. Başlarına gelen onca felaketten sonra Alman ve Japon halkının bu sürüklenişini anlamak kolay değil. Onları bağlayan şey, Almanya’nın kısmen, Japonya’nın tamamen 2. Dünya Savaşı sonrası ABD işgali ve hegemonyasında kalmaları ve savaşın esas suçlusu olan tekellerinin korunması oldu.
Sermaye sınıfları kriz içindeki tekellerine kaynak aktarmış oluyor bu şekilde. Örneğin, Trump ABD askeri bütçesinin önümüzdeki yıl 1,5 trilyon dolara çıkarılmasını teklif ediyor, silah tekellerine ısmarlanan onlarca gemi, uçak ve balistik füzeler bu şekilde finanse edilecek. Bu kaynak yaratılırken halkın sosyal güvenliği, eğitim ve sağlık harcamalarından kısılacağı söyleniyor. Savaş hazırlığı daha savaş başlamadan halka zarar veriyor.
Ancak savaş nedenini sadece silah tekellerine kaynak aktarımıyla açıklayan indirgemecilik çok tehlikelidir bir yandan. Çünkü gerçekten emperyalist dünyada sömürüden aldıkları payı koruyabilmek veya artırabilmek için savaşa ihtiyacı var tekellerin.
Türkiye sermayesi ise NATO’nun peşinden hızla sürükleniyor gözüküyor savaşa.
Karadeniz ve Boğazlarda açılmak istenen ve Montrö’nün ilgası anlamına gelecek uluslararası üsleri biliyorsunuz. Ancak her geçen gün yeni veriler dökülüyor önümüze.
Geçen hafta NATO Genel Sekreteri Mark Rutte Türkiye’yi ziyarete geldi. Bu savaş baronu nitelikli dolandırıcının görüldüğü yerde tutuklanması gerekirken Devlet Başkanıyla görüştü, Türkiye’nin askeri sırrı olması gereken Aselsan Fabrikasını gezdi. Bol bol “güvenlik mimarisinden” bahsedildi. Tabi görüşmelerin içeriği basına tam olarak yansımadı.
Yine geçen hafta Türkiye ve İngiltere arasında “Stratejik Ortaklık Anlaşması” imzalandı. AB’den çıkan İngiltere ile İkili Ticaret Anlaşması önemliydi diyecek teknokratlar şimdi. Tamam, düzen içinde belki anlaşılabilir bu nokta. Ama basın toplantısında sürekli NATO üyeliğine vurgu yapma ve “Avrupa-Atlantik güvenliğini sağlamada iş birliğimiz” lafları nasıl tedirgin etmez insanı? Çanakkale’de boşuna öldü insanlarımız anlaşılan, Sevr’i yırtmak için boşuna Kurtuluş Savaşı verildi. Bütün dünya halklarına karşı suç işlemiş İngiliz emperyalizmi ile bu ülke nasıl stratejik ortak oluyor?
Türkiye’nin savaşa sürüklenişi ancak emekçi halkın bilinçlenmesi ve örgütlülüğü ile engellenebilir.
Egemenler kendilerini örgütlü bir halk karşısında rahat hissetmezler ve savaşa çoğu kez cesaret edemezler.
Bu örgütlülük tutarlı bir emperyalizm karşıtlığına yaslanarak gerçekleşebilir. Emperyalizm karşıtlığı laiklik ve emekçi sınıfların yurtseverliği ve sömürülmek istememesi ile bütünleşir.
Cumhuriyetçilerin birliği süreci önünde bu sorun bütün acilliği ile duruyor şimdi.
/././
İş bitirici bir vali portresi -Cangül Örnek-
Gülistan Doku cinayetinin şüphelilerinden biri olarak tutuklanan bu “iş bitirici” karakterin ve onun tek telefonuyla hastane kaydı silen başhekimin, kanıt yok eden emniyet yetkililerinin bir arada hareket ettiği bürokrasi kültürü bize tamamen yabancı mı?
Gülistan Doku cinayeti dosyasına altı yıl sonra el atılması üzerine eski Tunceli Valisi Tuncay Sonel, Türkiye’nin en çok konuştuğu isimlerden biri oldu. Bir yandan Sonel’in cinayetteki rolüne dair ifşaatlarla şaşkına döndük, diğer yandan kendisine dair önümüze konulan her ayrıntı ile birlikte bir bürokrat portresi ile karşılaştık.
Bu bürokrat portresi, Türkiye’nin yüksek bürokrasisinin özellikle AKP döneminde hızlanan dönüşümünün bir özeti gibi. Hızlanan diyorum çünkü bu dönüşümün yaklaşık 50 yıllık bir geçmişi var. Bu 50 yılın bürokrasiye kazandırdığı(!) temel özelliklerden biri, mevzuatı aşarak kestirme ve pratik yoldan iş görme alışkanlığı.1
Eskinin valisi, şimdinin tutuklu mülkiye müfettişi Sonel’in siciline dair öğrendiklerimiz ve görev yaptığı yerlerdeki “ünü”, kendisinin en önemli özelliklerinden birinin bu tür bir “iş bitiricilik” olduğunu gösteriyor.
“İş bitiricilik” devlet yönetimi lügatında özellikle Turgut Özal döneminde öne çıkmış bir kavram. Literatüre göre bu nitelik, devlet yöneticilerine neo-liberal dönemde musallat olmuş; daha doğrusu neo-liberal devlet yönetimi şirket yönetmeye dönüştükçe devlet yöneticilerinden ve yüksek bürokratlardan piyasa aktörü gibi hareket etmeleri beklenir olmuş.
“İş bitiricilik", özellikle bürokraside, öncelikle karar alma süreçlerinde kararların orta ve uzun vadeli etkilerinin göz önünde bulundurulduğu bir plan/program sürecini, işletilmesi gereken prosedürleri ve tabi olunması gereken hukuki çerçeveyi aşmak(!) anlamına geliyor. Bürokrata piyasa ile senkronize olacak bir hız anlayışı dayatılıyor. Bu anlayış, bürokratların kısa yolları ve kişisel ilişkileri devreye sokmalarını gerektiriyor. Böylece iş bitirici bürokratın hızlı karar aldığı, kararları uygulamak için her türlü yola başvurduğu, hukukun uygulamadan sonra geldiği ve hatta çoğunlukla uygulamaya uydurulduğu bir idari anlayış hakim kılınıyor.
Dahası, Türkiye’de bu iş bitiricilik tarzı, işlerin genellikle evrakta iz bırakmadan telefon trafiğiyle halledildiği, farklı kurum ve mevkilerdeki kişilerin yaptıkları iyilikler(!) nedeniyle birbirine borçlu kaldığı bir kültür üretmiş bulunuyor. Bu ilişkilerin özellikle taşrada kişiselleşmiş bir ilişkiler ağı yarattığı, bu ağları kullanarak yönetmenin sürekli bir yönetim tekniği haline geldiği görülüyor.
Kimi zaman “devlet ciddiyeti” olarak kodladığımız şey, aslında bürokraside yönetim anlayışının kişiselleşmemesi; hız yerine hukuki çerçeveye uymanın ve prosedürleri gözetmenin öncelikli olmasıydı. Bu tür bir bürokratik iş görme anlayışı, Türkiye tarihinde hiçbir zaman tam anlamıyla hakim hale gelmedi ancak bu kadar zayıfladığı da görülmemişti.
Tuncay Sonel’in kaymakamlık günlerinden itibaren nasıl övüldüğüne ve aldığı ödüllere bir bakın. Her işin içinde, sorun çözmek iddiasıyla yurttaşla ilişkileri kişiselleşmiş bir bürokrat portresiyle karşılaşıyoruz. Bu tipolojinin en önemli özelliklerinden biri, çıkarlardan ve şahsileşmeden uzak durmak için gerekli mesafeyi hemen aşabilmesi. Türkiye’deki yönetim anlayışı ise bu sınır tanımazlığı övgüyle karşılıyor ve ödüllendiriyor.
Üstelik şunu da vurgulamak gerekir: Bürokrasinin “iş bitiriciliği” en çok sermaye çevreleriyle ilişkilerin kişiselleşmesi anlamına gelir. Karşılıklı jestlerin, iyiliklerin(!) yapılması bir alışkanlık haline geldiğinde kamu çıkarı ile özel çıkar karışır.
Devletin zaten bir sınıf karakteri olduğu doğru. Ancak devletin mevcut sınıf karakterini “kamu çıkarı”yla, hukuki kaideyle, prosedürlerle biraz da olsa halk lehine sınırlayan her türlü engelin ortadan kaldırılması neo-liberal yönetim anlayışının bir gereği olarak gündeme geldi.
Bu yönetim anlayışında kimi zaman “benim memurum işini bilir” denir, kimi zaman “sen yürü, kanun arkandan gelsin” denir. Ama kamu çıkarı, plan, hukuk, denetim denmez.
Hatırlayalım: AKP’nin iktidara gelmesinin hemen öncesinde Refah Partisi’nin belediyecilik anlayışı tam olarak “iş bitiricilik ideolojisi”ni esas almaktaydı. İçinden büyük yolsuzlukların çıktığı icraatçı belediyecilik uzun süre “çalıyorlar ama yapıyorlar” koduyla meşrulaştırıldı. AKP kadrolarının sermayenin gözüne girmesi de bu süreçte oldu. Pragmatik, prosedürlere takılmayan, her işi kitabına uyduran bir tarzı sermaye de çok sevdi.
Dahası, bürokrasinin dönüşümü sadece tepede yeni ilişkilerin kurulmasını sağlamakla kalmadı. Aşağıda, kamu kurumlarında yurttaşla kamu görevlilerinin doğrudan yüz yüze geldiği her alanda çatışma üretti.
2012 yılında o dönemin Milli Eğitim Bakanı Ömer Dinçer’in öğretmenleri hedef göstererek “velimi üzeni ben de üzerim” dediğini ve bu “motto” ile Alo 147 şikayet hattının reklamını yaptığını hatırlayalım. Böylece iş halletmeyen(!) öğretmenler ile istek ve arzularının yerine getirilmesi gerektiğini düşünen öğrenci velileri karşı karşıya getirildi. Yine yakın dönemde sağlık sistemindeki randevu sorununu, muayene süresini kısaltıp muayene hızını artırarak çözmeye çalışmak aynı iş bitirici yaklaşımın bir sonucu. Bu iş yapma tarzının dayatılması ve yurttaşa propaganda edilmesi, yakın dönemde yapılan sokak röportajlarının birinde “eski dönem geride kaldı, artık doktor dövebiliyoruz” diyebilen bir insan tipi de yarattı.
Vali Sonel örneğine geri dönelim. Gülistan Doku cinayetinin şüphelilerinden biri olarak tutuklanan bu “iş bitirici” karakterin ve onun tek telefonuyla hastane kaydı silen başhekimin, kanıt yok eden emniyet yetkililerinin bir arada hareket ettiği bürokrasi kültürü bize tamamen yabancı mı? Yani bunun arizi bir yönetim tarzı olduğunu iddia edebiliyor muyuz?
İşte bu “iş bitirici” tipolojide bürokratlar, Tunceli’de büyük bir suça, hatta muhtemelen birkaç büyük suça imza atarken birbirlerini koruyup kollamış, birbirlerinin bir dediğini iki etmemiş, yapılan jestleri yanıtsız bırakmayıp karşılığını terfiler, ihaleler, hediyeleşmeler, referans olmalar şeklinde ödemiş.
“İş bitiricilik” ideoloji olunca devlet görevlisi için gelir artırıcı “yan faaliyet”lerde bulunmak da bir hak olarak görülmeye başlandı. Hakkını yemeyelim, AKP iktidarı bu konuda Türkiye tarihinde görülmemiş bir uygulamaya imza atıyor. Öyle ki AKP döneminde üst bürokraside “tek maaş” âdeta bir istisnaya dönüşmüş durumda. Kimisine birden fazla koltuk ve birden fazla maaş hak görülürken, kimisinin görevinin sağladığı olanaklar sayesinde gelir getirici başka işler yapması artık yeni normal olarak görülüyor. Öyle ki İçişleri Bakanlığı, kentte valiliğin yanı sıra Tunceli Belediyesi kayyumu olarak da görev yapan Sonel döneminde belediye ihalelerinde yolsuzluk yapılmasını olağan karşılayıp yargılama izni vermemiş. Sonel’in oğlu lüks içinde, ayrıcalıklı bir sınıf mensubu gibi yaşamış.
İşte bu bürokrat tipolojisinden, burada ele almaya yer bulamadığımız koşullarda (terörle mücadele bölgelerinde olağanlaşan olağanüstü yönetimler, paramiliter yapıların kalıntıları, bu bölgelerde düzenin her şeye rağmen, hatta kanuna rağmen sağlanabileceği fikri), Türkiye tarihinin en sarsıcı suçlarından birinin baş faili çıkabildi.
Bunun romanı yazılsa yeridir.
-----
1 Bu konuyu daha önce bir kitap bölümünde ele almıştım. Merak eden okurlar şu linkten ulaşabilirler: https://iupress.istanbul.edu.tr/book/faces-of-republican-turkey-beyond-the-modernization-hypothesis/chapter/the-bureaucracy-and-its-discontents-in-modern-turkey-liberalism-neo-liberalism-and-anti-intellectualism
/././


















