İran savaşını kim kazandı?-Akdoğan Özkan-
İran ile ABD arasındaki çatışmaları 60 günlüğüne nihayete erdiren ve 2 haftadır yürürlükte olan mutabakat zaptının galibi kim? “Savaşı İran kazandı,” diyebilir miyiz? İki ay sonra ne olur? Gelin hepsini değerlendirelim.
Aslında ABD ile İran’ın bir mutabakat zaptına imza koymalarından bir gün evvel kaleme aldığım 15 Haziran tarihli yazımda, hem ABD’nin savaş öncesinde ve savaş sırasında şekillenmiş hedeflerine ulaşıp ulaşamadığına hem de İran’ın savaş sırasındaki kazanımlarına yer vererek o anki skor tabelasının -deyim yerindeyse- fotoğrafını çekmiştim. Artık ortada imza konmuş bir mutabakat metni ve iki haftalığına da olsa sınanmış bir ateşkes (!) süreci olduğuna göre, tarafların 60 gün sonra nasıl bir nihai antlaşmaya ulaşabileceğinin ipuçlarını da verecek şekilde, savaşın sonucunu bugün daha net biçimde değerlendirebiliriz, sanıyorum.
BİR) Önce en son söyleyeceğim şeyi en başta söyleyeyim: ABD ile İran, her ne kadar mutabakat metninin 3. Maddesinde, “en fazla 60 gün içinde nihai anlaşmayı müzakere edip sonuçlandırmayı taahhüt ediyor” olsalar da, ben tarafların bu 2 aylık süre içinde bir nihai anlaşma ortaya çıkarıp imza koyacaklarına pek ihtimal vermiyorum.
İKİ) Pek çok siyasi gözlemci ve uzman, metnin “ABD’nin yenilgisine” işaret ettiğini savunsalar da, 14 maddelik metni dikkatlice okuyan biri, ABD’nin hem İran hem de Lübnan sahası ile ilgili muradını aslında bir süreliğine ertelediğini ve çatışmalarda ulaşamadığı bazı hedefleriyle ilgili ümitlerini Tahran rejiminde bir çatlağa yol açma arzusuyla diplomasi sahasına taşımaya çalıştığını fark edecektir.
ÜÇ) Metnin en kritik maddelerinin belki de başında altıncı madde geliyor. Washington’un bu maddede bahsi geçen ve İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için mutabık kalınan 300 milyar ABD doları tutarındaki plan ile Tahran’a yardım etmeyi değil, bu ülkedeki “sertlik yanlısı radikaller” ile “reformcular” arasındaki çelişkileri keskinleştirmeyi hedefleyerek rejimi çatırdatmaya dönük bir çaba planladığını düşünüyorum. Hatırlatalım, 6. Maddenin son kısmında şöyle deniyor: “Bu planın uygulanmasına yönelik mekanizma, 60 gün içinde nihai anlaşmanın bir parçası olarak kesinleştirilecektir. İlgili finansal işlemler için gerekli olan tüm lisanslar, muafiyetler ve izinler ABD tarafından verilecektir.” ABD’nin bu parayı “kalkınsın ve savaş sonrası ülkeyi yeniden imar etsin” diye doğrudan İran’a vereceğini sanmak safdillik olur. ABD’nin, inşaat, petrol, telekomünikasyon ve dış ticaret gibi kilit sektörlerdeki yüzlerce bağlantılı şirket ağıyla ülke ekonomisinin yaklaşık yarısını kontrol eden Devrim Muhafızları’nın denetimindeki alanlara sızarak, bu parayı kalkınma projelerini temel alan işler yapmasını umduğu Batılı şirketlere ya da konsorsiyumlara akıtmak isteyeceğini tahmin ediyorum. Ancak Devrim Muhafızlarına avucunu yalatmak hiç de kolay olmayacaktır.
DÖRT) Altıncı maddede, ABD’nin Türkiye gibi ülkelere de bir havuç uzattığını söylemek mümkün. Burada geçen, “ABD bölgesel ortaklarıyla birlikte İran İslam Cumhuriyeti'nin yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar ABD doları tutarında, kesin ve karşılıklı olarak mutabık kalınan bir plan hazırlamayı taahhüt etmektedir,” ifadesi, Türkiye’ye de İran’ın kalkınması yolunda taşeron olarak bazı projeler verilebilmesinin ve Washington’un Ankara’yı da İran ihtilafında (belirli ödevleri yerine getirmesi kaydıyla) bir çıkar sahibi kılmak isteyebileceğinin göstergesi niteliğinde.
BEŞ) Ayrıca ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının birinci maddesi, İsrail ile ABD yönetiminin Lübnan ile geçen gün imzaladıkları ve “Hizbullah'ın silahsızlanmaması durumunda İsrail kuvvetlerine Lübnan'ın güneyini işgal altında tutmaya devam etme yetkisi verdiği” ileri sürülen üçlü çerçeve anlaşması ile açıkça ihlal edilmiş görünüyor. Zira mutabakat metninde, “ABD, İran İslam Cumhuriyeti ve mevcut savaştaki müttefikleri, bu Mutabakat Zaptı'nı imzalayarak Lübnan dahil tüm cephelerdeki askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirildiğini ilan ederek, bundan böyle birbirlerine karşı herhangi bir savaş veya askeri operasyon başlatmayacaklarını, birbirlerine karşı güç kullanmaktan veya güç kullanma tehdidinde bulunmaktan kaçınacaklarını, ayrıca Lübnan'ın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini güvence altına alacaklarını taahhüt eder,” deniliyordu. Lübnan hükümetinin İsrail ile imzaladığı ama ülke içindeki bazı kesimlerce “hıyanet” olarak da nitelenen bu üçlü çerçeve anlaşması, İran’ı ofsaytta bırakmakla kalmıyor; bir yandan açıkça “güç kullanma tehdidinde” bulunuyor, bir yandan da Lübnan'ın “toprak bütünlüğünü ve egemenliğini” hiçe sayan İsrail işgalini meşrulaştırıyor. Anlaşılan, Hizbullah’ı Lübnan’dan çıkarma misyonunun Trump tarafından Suriye ordusuna (ve onun hamisi olarak görülen Ankara’ya muhtemelen Kaan’ın jet motorları havucuyla birlikte) verilmek istenmesini Şara’nın (muhtemelen Ankara ile mutabık kalarak) reddetmesinin akabinde, Washington üçlü çerçeve anlaşması ile “madem öyle, Hizbullah’ı Lübnan’dan çıkarmazsanız işgal bitmez” demiş oluyor.
ALTI) Bu arada, Trump’ın Lübnan’da “Hizbullah'la mücadele sorumluluğunu” Suriye’ye devretme şeklinde birkaç kez gündeme getirdiği teklifi reddeden Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara'yı ve ülkesini -dediğinde diretmeyi sürdürürse- bakalım nasıl sürprizler bekleyecek? Orta Doğu’da başına önce ödül konmuş “teröristlere” öyle kolay kolay bir ülke idaresi verilmez! Kendisine tevdi edilen görev ve ödevleri yerine getirmeyenlerin defteri bir süre sonra dürülür.
YEDİ) ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, 60 gün içinde nihai anlaşmayı müzakere edip sonuçlandırmayı taahhüt etmiş olsalar da, sonuçta kanımca olacak olan, mutabakat metninin “bu süre, karşılıklı rıza ile uzatılabilir,” denilen üçüncü maddesinde ifade edildiği üzere, tarafların bu sürenin sonunda 60 günlük bir uzatmaya daha gitmek durumunda kalmaları olacaktır.
Dolayısıyla, savaş daha bitmemiştir. İran şu ana kadar kaybeden taraf olmamıştır. Gerçi ABD’de pompaya yansıyan benzin fiyatlarının Kasım ara seçimlerine kadar seçmen için makul düzeye inmesini ve Trump’ın rahatlamasını engelleyebilme gücünü de önemli ölçüde elinde tutmaya devam etmektedir. Ama düşman da daha elini tetikten çekmiş değildir. Dolayısıyla, savaşın kazananını ilan etmek için henüz erkendir.
15 Haziran tarihli yazımda, tarafların barış yolunda bir mutabakat zaptı imzalamak üzere olmalarını konu edinmiş, ancak yazımı “biz daha uzun süre müzakere, anlaşma, mutabakat lakırdısı ederiz; taraflar arasındaki derin farklılıklar kolay kolay aşılmaz, bir mutabakat metni imzalansa bile uzun süreli kıymet-i harbiyesi olmaz ve bu savaş da geçici olarak dinse bile kolay kolay bitmez,” ifadeleriyle noktalamıştım. Tarafların beni haklı çıkarmaları uzun sürmedi. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM, İran'ın Hürmüz Boğazı'nda “ticari taşımacılığa yönelik saldırılarını” gerekçe göstererek, 27 Haziran’da İran'ın askeri gözetleme altyapısını, iletişim sistemlerini, hava savunma mevzilerini, İHA depolama tesislerini ve mayın döşeme kabiliyetlerini hedef alan saldırılar düzenledi.
Evet, post-truth çağında mutabakat zaptı fiziksel bir bağlayıcılıktan ziyade, kamuoyu iletişimi ve algı yönetimi aracından öte bir şey olmuyor. Velhasıl, “mutabakat” dediğimiz şey hakikatin bile teminatı değilken, barışın nasıl olsun!
/././
Utanıyorum -Rıza Türmen-
AB raporunu okurken utanç duydum. Türkiye ile ilgili böyle bir raporun yazılmış olmasında utanç duydum. Türkiye’yi bu noktaya getirenlerle, zulmedenlerle aynı ülkede yaşadığım için, aynı vatandaşlığı paylaştığım için utanç duydum. Hukuka aykırılıkları AİHM ya da AYM tarafından saptanmış yargı kararlarıyla yıllardır özgürlüklerinden yoksun bırakılan insanlar için utanç duydum. Bütün bu adaletsizlikler karşısında yeterli ve etkili olamamanın verdiği çaresizlik nedeniyle utanç duydum.
Milli takımın Dünya Futbol Şampiyonası’ndan elenmesinden sonra, takımın as oyuncularından Arda Güler, “Çok üzgünüz, utanç duyuyoruz” demiş.
Arda’nın utanç duymasına gerek yok. Sonunda futbol maçı bir spor müsabakası. Yenmek de var, yenilmek de. Yensek daha iyi olurdu. Ama olmadı. Bir dahaki karşılaşmaya eksiklerimizi görüp daha iyi hazırlanmak gerek. Nasıl ki öyle oldu.
Utanç duyulacak başka konular var. Örneğin, Avrupa Parlamentosu’nun birkaç gün önce kabul ettiği Türkiye ilgili rapor: Ne diyor bu rapor?
Başlangıç bölümünde Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası anlaşmaları sayıyor. Uzun bir liste. Türkiye’nin taraf olduğu bu anlaşmalardan doğan yükümlülükleri var. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Sözleşmesi gibi. Bunların birçoğunda Türkiye’nin bu yükümlülüklerini yerine getirmediğini görüyoruz.
Rapor, önce demokrasi açısından Türkiye’nin resmini çiziyor, Türkiye’de yargı bağımsızlığının alarm verici bir düzeyde olduğuna, Türkiye’nin ceza ve terörle mücadele yasalarının, seçilen belediye başkanlarını, muhalefet siyasetçilerini, insan hakları savunucularını bastırmak için kullanıldığına, Türkiye’nin demokratik standartlar bakımından hem ulusal, hem de yerel düzeyde ciddi bir gerileme içinde bulunduğuna, muhalefet partilerine mensup 28 belediye başkanının tutuklandığına ve görevlerine son verildiğine, 11 belediye başkanı yerine kayyım atandığına, Ekrem İmamoğlu’nun asılsız iddialarla 19 Mart’tan beri cezaevinde bulunduğuna, Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamadığına işaret ediyor.
Raporun, Türkiye’nin AB üyeliği bölümünde, Türk halkının çoğunluğunun AB’ye tam üye olma isteğine ve hükümetin bu yöndeki beyanlarına karşın, üyeliğin Kopenhag kriterlerinin gerçekleştirilmesinden geçtiği belirtilmekte ve Türk hükümeti, AB kapısında bekletilmesinden duyduğu üzüntüyü ifade etmek yerine, hukuk devleti, insan hakları, demokratik standartlar, basın özgürlüğü ve başka özgürlükler alanındaki eksiklerini giderecek önlemler almaya davet edilmekte. Raporda, AB’nin eleştirisi de var. AB kurumları ve üye devletler de Türkiye’de demokrasinin geri gidişi karşısında yeterince seslerini çıkarmadıkları için eleştirilmekte.
Raporun tam üyeliğe geçiş süreci bölümünde, tam üyelik için geçerli koşullara değiniliyor. Bunlar, demokrasi, hukuk devleti ve temel hak ve özgürlükler. Rapor, Türkiye’de bağımsız bir yargı olmamasını ve yargıdaki çifte standardı kınadıktan sonra AİHM kararlarındaki ilkeleri ve masumiyet karinesini ihlal eden gizli tanık uygulamalarına son verilmesini öngörmekte.
Raporda yer alan ilgi çekici görüşlerden biri de şu: Rapora göre, AB’nin genişleme politikası yeni bir hız kazanmış durumda. Ancak Türkiye’ye gerekli demokratik reformları yapamadığı için bu fırsattan yararlanamıyor. Fırsattan yararlanmak için atılması gereken ilk adım AYM ve AİHM kararlarının uygulanması. Bu bağlamda Rapor, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın hukuka aykırı biçimde cezaevinde tutulmasını kınıyor ve Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamasını sağlamak için Avrupa Komisyonu’nun ve üye devletlerin bütün diplomatik kanalları kullanılmasını istiyor. Rapor ayrıca Can Atalay ve Tayfun Kahraman’la ilgili AYM kararlarına uyulmaması ve bu iki kişinin cezaevinde tutulmasını kınıyor ve Ayşe Barım’ın mahkumiyet kararından dehşete düşüldüğü belirtiliyor.
Rapor’da CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasına, 10 bin sayfalık iddianamesine, diplomasının iptaline geniş yer veriliyor, hedef alınması kınanıyor, bu gibi tutumların AB-Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesini engellediği belirtiliyor.
Yerel demokrasinin gerilediği görüşüne yer veriliyor. Seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması, kayyım atamaları kınanıyor.
Mehmet Pehlivan, Ramazan Demir gibi avukatların tutuklanmasının savunma hakkına müdahale oluşturduğu, kabul edilemeyeceği belirtiliyor.
Basına uygulanan baskılar eleştiriliyor. Tutuklanan gazeteciler zikrediliyor. Basın ve ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamaların kaldırılması konusunda hükümete çağrı yapılıyor.
Barışçı gösterilerde polisin aşırı güç kullanılmasından ve gösteri yapma özgürlüğünün ihlalinden duyulan endişenin altı çiziliyor.
Rapor çok kapsamlı. Ele aldığı her konuya bu yazı çerçevesinde değinmek olanaksız. Ancak Türkiye’nin laiklikten uzaklaşmasından, kadın hakları ve kadına karşı şiddet ve LGBTİ+ haklarının ihlalinden duyulan endişeye de yer verdiğini belirtmekle yetinelim.
Raporun son bölümünde, Türkiye’de görülen demokrasideki ciddi geri gidiş karşısında yaptırım uygulanması, bu çerçevede AB’deki mal varlıklarının dondurulması öngörülüyor. Rapor yaptırım uygulanmasını istediği kişileri şöyle sıralıyor: Temel hak ve özgürlüklerin ciddi ihlaline yol açan resmi kişiler, kayyım görevini üstlenenler ya da devletin baskı mekanizmasının anahtarı aktörler (bu bağlamda Akın Gürlek’in ismi zikrediliyor.)
Rapor, 17 Haziran tarihinde 107’e karşı 381 oyla kabul edildi.
Rapor, Türkiye’de iktidar çevrelerinde öfkeye yol açtı. Oysa raporda verilen mesaj açık: AB ile ilişkilerin geliştirilmesini, tam üyelik müzakerelerinin yeniden başlamasını istiyorsanız, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti konularındaki geri gidişi durdurmalı, eksikliklerinizi gidermelisiniz. Başka bir deyişle, sorun AB ile aynı değer sistemini paylaşıp paylaşmadığımız.
Türkiye’nin giderek daha otoriter bir rejime kaydığı, yargının muhalefeti sindirmek için kullanıldığını herkes görüyor. Bu raporda yer alan gözlemlerin benzerlerini başka STK’ların raporlarında da bulabilirsiniz. O nedenle öfkenin muhatabı, bu raporları yazanlar değil, Türkiye’yi bu duruma düşürenler olmalı.
Dünya Basın Özgürlüğü 2025 endeksinde Türkiye’yi 180 devlet arasında 159. yapanlara ya da Özgürlük Evi raporlarında Türkiye’yi yarı özgür kategorisinden özgür olmayan devletler kategorisine düşmesine neden olanlara sormak gerek: Biz nasıl bu noktaya geldik?
Bu AB raporunu okurken utanç duydum. Türkiye ile ilgili böyle bir raporun yazılmış olmasında utanç duydum. Türkiye’yi bu noktaya getirenlerle, zulmedenlerle aynı ülkede yaşadığım için, aynı vatandaşlığı paylaştığım için utanç duydum. Hukuka aykırılıkları AİHM ya da AYM tarafından saptanmış yargı kararlarıyla yıllardır özgürlüklerinden yoksun bırakılan insanlar için utanç duydum. Bütün bu adaletsizlikler karşısında yeterli ve etkili olamamanın verdiği çaresizlik nedeniyle utanç duydum.
Utanç duygusuyla yaşayan benim gibi pek çok insanın olduğunu biliyorum. Utanç duygusu aynı zamanda öfkeye yol açar. Öfke, utanç duygusuyla beslenir. Toplumsal bir utanç duygusunun beslediği toplumsal bir öfke ise değişimin önemli bir dinamiğidir.
Primo Levi, Auschwitz’den çıkarken “insan olmaktan utanmak”tan söz eder. Bu sözün altında insan olmanın getirdiği ortak bir sorumluluk yatar. İnsan olmaktan utanmak istemiyorsak, insan olmanın getirdiği ortak sorumluluğu üstlenmemiz gerekir.
/././
Yeni bir sahte fatura yöntemi: Siz yiyorsunuz, faturası başkasına kesiliyor…-Murat Batı-
Vergi sisteminde en etkili denetim, her zaman daha fazla inceleme yapmak değildir. Bazen doğru tasarlanmış küçük bir teknik düzenleme, binlerce vergi incelemesinden daha güçlü sonuç doğurabilir. Eğer uygulanırsa hem sahte belge kullanımının azaltılmasına hem de kayıt dışı ekonomiyle mücadeleye önemli katkı sağlayacaktır.
Geçenlerde kalabalık bir arkadaş grubuyla bir restorana gittik. Yemek yedik, sohbet ettik. Hesap geldiğinde herkes kendi payını kendi kredi kartıyla ödedi. Yaklaşık on farklı karttan ödeme alındı. Uzun bir POS slipi verildi ve restorandan ayrıldık.
Her şey son derece olağandı.Ta ki birkaç gün sonra düzenlenen faturayı tesadüfen görene kadar...
Bizim yediğimiz yemeklerin tamamı tek tek faturaya yazılmıştı. Ancak fatura masadaki kişilerden herhangi biri adına değil, adını ilk kez duyduğum bir anonim şirket adına düzenlenmişti.
Yani yemeği biz yemiştik.
Parayı biz ödemiştik.
Ama gider yazılacak fatura başka bir şirkete kesilmişti.
İlk bakışta basit bir muhasebe hatası gibi görünebilir. Oysa bilinçli(!) yapılmışsa, bunun adı sahte belge düzenlemektir.
Kanun son derece açık. Gerçekte bir mal teslimi veya hizmet ifası olmadığı hâlde varmış gibi düzenlenen belge, sahte belgedir. Yani Vergi Usul Kanunu'na göre, gerçek bir muamele veya durum olmadığı hâlde bunlar varmış gibi düzenlenen belge sahte belgedir. Başka bir ifadeyle, gerçek bir ticari ilişkiye dayanmayan her fatura sahte fatura niteliğindedir.
Örneğin bir şirket gerçekten ofisi için mobilya satın alırsa bunu gider yazar, bu yasaldır. Ancak hiç mobilya almadan, almış gibi bir fatura temin edip gider yazarsa bu hem düzenleyen hem de kullanan için sahte belgedir.
Bu suçun sonucu sadece vergi cezası ile sınırlı kalmaz; üç kat vergi ziyaı cezasının yanında üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası riskini de beraberinde getirir.
Peki restoran bunu neden yapsın?
İşte asıl soru burada başlıyor.
Vergi Usul Kanunu uyarınca restoranın yaptığı satışı belgelendirmesi gerekiyor. Buna karşılık bizim, yani nihai tüketicilerin, her durumda fatura alma zorunluluğu bulunmuyor. Çoğumuz hesabı ödeyip kalkıyoruz.
İşte sistemin istismar edilmeye açık olduğu nokta tam da burası olabilir.
Müşteri, kredi kartıyla hesabını ödüyor, faturasını almadan çıkıyor. Restoran ise düzenlemek zorunda olduğu faturayı, gerçek alıcı yerine önceden anlaşılmış bir şirket adına kesebiliyor. Böylece hem belge düzenleme yükümlülüğünü yerine getiriyor hem de o fatura başka bir şirket tarafından gider yazılabiliyor.
Üstelik mevcut fatura sisteminde bedeli ödeyen kişi ile faturanın düzenlendiği kişinin aynı olup olmadığını gösteren herhangi bir bilgi de bulunmuyor.
İşin ilginç yanı, restoran açısından belge düzenleme yükümlülüğü yerine getirilmiş görünürken, gerçekte hizmet almayan bir şirket de bu belgeyi gider yazarak vergi matrahını azaltabilmektedir. Böylece tek bir fatura hem belge düzenleme yükümlülüğünü yerine getirmekte hem de sahte belge zincirinin parçası hâline gelebilmektedir.
Ben özellikle hizmet sektöründe bu yöntemin sanıldığından daha yaygın kullanılabileceğini düşünüyorum.
Asıl üzerinde durulması gereken ihtimal ise şu: Bir restoranın bir gecede 50 adet masaya hizmet verdiğini düşünelim. Müşterilerin önemli bir kısmı fatura almadan ayrılıyorsa, bu faturalar hep aynı şirketlere mi kesiliyor? Eğer öyleyse, restoranlarla bu şirketleri buluşturan bir organizasyon da var mı?
Şayet böyle bir organizasyon mevcutsa, yalnızca faturayı düzenleyen ve kullanan değil, bu ilişkiyi kuran kişiler de Vergi Usul Kanunu'nun iştirak hükümleri kapsamında sorumlu tutulabilir. Maddi menfaat karşılığında hareket edilmesi hâlinde ise ceza hukuku bakımından da çok daha ciddi sonuçlar doğabilir.
Bu nedenle konu, yalnızca birkaç yüz ya da birkaç bin liralık bir restoran faturası değildir.
Asıl mesele, hiç tanımadığınız bir şirketin gider hanesine sizin yediğiniz yemeğin yazılmış olabilmesidir.
Belki de bundan sonra restorandan çıkarken yalnızca hesabı ödeyip kalkmak yetmeyecek. Çünkü siz masadan ayrıldıktan sonra, ödediğiniz yemeğin faturası hiç tanımadığınız bir şirketin gideri hâline gelmiş olabilir.
Bu şirketler incelemeye alınırsa ne olur?
Vergi Denetim Kurulu, vergi incelemelerini kural olarak zamanaşımı süresi içinde geriye dönük beş yılı kapsayacak şekilde yapabilmektedir.
Böyle bir incelemede, restoranların düzenlediği faturalar ile POS cihazlarından alınan kredi kartı slipleri karşılaştırıldığında; faturanın düzenlendiği kişi ile ödemeyi yapan kişinin farklı olduğu işlemler kolaylıkla ortaya çıkarılabilir.
Bu farklılığın tek başına sahte belgeyi ispat etmeye yetmeyeceği açıktır. Ancak incelemenin derinleştirilmesi hâlinde, gerçekte hizmet almayan şirketler adına sistematik biçimde fatura düzenlendiğinin tespiti durumunda hem faturayı düzenleyen işletmeler hem de bu faturaları kullanan şirketler bakımından ciddi vergisel ve cezai sonuçlar doğabilir. Tabii ki iştirakçiler için de…
Bunun önüne nasıl geçilebilir?
Aslında çözüm oldukça basit.
Elektronik belge altyapısında yapılacak küçük bir düzenlemeyle, faturaya ödemenin hangi kredi kartı veya banka kartıyla yapıldığını gösteren ya da POS slipiyle eşleştirilmesini sağlayan bir alan eklenebilir. Böylece faturayı kayıtlara alan mali müşavir de belge ile ödeme bilgisini karşılaştırma imkânına kavuşur.
Bu sayede, gerçekte hizmet almayan kişiler veya şirketler adına sonradan fatura düzenlenmesinin önüne büyük ölçüde geçilebilirken aynı zamanda hem kayıt dışılık hem de sahte belge kullanımının önemli ölçüde azaltılması sağlanabilir.
Genel değerlendirmem
Burada söz konusu olan yalnızca birkaç restoran faturası değildir. Eğer bu yöntem sistematik biçimde kullanılıyorsa hem sahte belge düzenlenmesi hem sahte belge kullanılması hem de kuvvetle muhtemel iştirak bakımından ciddi bir vergi güvenliği sorunu ile karşı karşıyayız demektir.
Üstelik mevcut sistem, ödemenin kim tarafından yapıldığı ile faturanın kimin adına düzenlendiği arasında herhangi bir bağ kurulmasını zorunlu kılmadığından, bu tür uygulamalara istemeden de olsa zemin hazırlayabilmektedir.
Oysa çözüm sanıldığı kadar zor değildir. Elektronik belge sisteminde yapılacak basit bir düzenlemeyle, faturaya ödeme aracını gösteren veya POS slipiyle eşleştirme yapılmasını sağlayan bir alan eklenmesi mümkündür.
Böylece faturayı muhasebeleştiren mali müşavir de belge ile ödeme bilgisi arasında temel bir kontrol yapabilir. Bu sayede, gerçekte hizmet almayan kişi veya şirketler adına sonradan fatura düzenlenmesi önemli ölçüde önlenebilir.
Vergi sisteminde en etkili denetim, her zaman daha fazla inceleme yapmak değildir. Bazen doğru tasarlanmış küçük bir teknik düzenleme, binlerce vergi incelemesinden daha güçlü sonuç doğurabilir. Kanaatimce bu öneri de bunlardan biridir.
Eğer uygulanırsa hem sahte belge kullanımının azaltılmasına hem de kayıt dışı ekonomiyle mücadeleye önemli katkı sağlayacaktır.
Fiş/fatura almanın zorunlu olup olmadığını daha önce yazmıştım. Buradan bakabilirsiniz.
/././






