(Derleyen: mstfkrc)
EKONOMİ, POLİTİKA, ÇEVRE, SANAT, TARİH ve İSTANBUL
Diyanet’in destek verdiği Hizbullah’ın çalıştayına ihvancılar doluştu: İhvan ve HAMAS’tan üst düzey katılım -Aytunç Ürkmez/Cumhuriyet-
***
DEM Parti, Erdoğan'ın yeniden adaylığını destekleyecek mi? Cengiz Çandar'dan dikkat çeken sözler -Cumhuriyet-
DEM Parti Diyarbakır Milletvekili Cengiz Çandar, partisinin AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yeniden adaylığına destek konusunda tavrının ne olacağının atılacak yasal adımlara bağlı olacağını söyledi.https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/dem-parti-erdogan-in-yeniden-adayligini-destekleyecek-mi-cengiz-candar-dan-dikkat-ceken-sozler-2545559
Fon krizi ve bir ironi -Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet-
Haftalardır konuştuğumuz fon krizi çok boyutlu bir olay. Basitleştirirsek, bir eksoterik (yüzeyde görülebilen) boyutu var: kriminal işler, siyaset, aile, klan ilişkileri... Bir de esoterik (derin, teknik-bir anlamda altyapıya ilişkin) boyutu var: Artık-değerin üretimi, paylaşımı ve mülksüzleştirme. Aslında bir ironik boyut da var: Üretken yatırımların kaynak sıkıntısı çektiği, buna karşılık finansal kazançların ve rantın büyüdüğü bir ortamda patlayan kriz, siyasal İslamın AKP rejiminin ayakta kalmaya çalışırken kendi ekonomik dayanaklarını tükettiğini gösteriyor.
ESOTERİK BOYUT
Ekonomide yaratılan artı-değer, kâr, faiz ve rant biçimlerinde paylaşılır. Artık değerin üretildiği sektörlerde özellikle sanayide, artık-değer üretiminde, fabrikaların yenilenmesi, teknoloji, yatırımlar, istihdam uzun vadeli finansman gerektirirken finansal yatımlar, spekülasyon ve rant gelirleri çok daha kısa dönemde gerçekleştirilebilir. Üreticinin, kâr oranları gerilemeye, ekonomik istikrara, ekonomi politikalarına güveni sarsılmaya başladığında, sermaye, finansal alana, spekülasyona, rant gelirlerine yönelmeye, artık-değerin paylaşımında, finansal kazançların ve rantların payı artmaya, kârın payı azalmaya başlar. Böylece üretken sermayenin yeniden üretimi için gerekli kaynaklar daha da daralırken bunun sonucu olarak artık-değer üretimi giderek faiz ve rant gelirlerini de etkileyecek biçimde daralmaya devam eder. Bu süreç -kriz eğilimleriderinleşirken sermaye giderek toplumda daha önce birikmiş serveti (tasarruflar, “yastık altındaki” varlıklar, hatta taşınmazlarda bloke olmuş değerler), finansal ve siyasi araçlarla talan/gasp etmeye yönelir: Böylece bir mülksüzleştirme süreci başlar.
MÜLKSÜZLEŞTİRME ARACI OLARAK FON KRİZİ
Türkiye ekonomisinde, negatif reel faizler tasarrufların değerini aşındırırken insanlar birikimlerini enflasyona karşı korumak çabasıyla konuta, altına, dövize, borsaya ve yatırım fonlarına yöneldi. Ancak tasarrufların finansal sisteme akması, üretken yatırımlara kaynak sağlandığı anlamına gelmiyordu. Eksoterik boyutta işleyen siyasi kültürel etkenlerin altında finansal varlıkların büyümesiyle artık-değer üretim kapasitesinin gelişmesi birbirinden ayrıştı.
Fon krizi işte bu ayrışmanın bir sonucu, AKP rejimimin inşa ettiği finansal ve siyasi-kültürel ilişkilerin kolaylaştırdığı bir mülksüzleştirme olayıydı: Finansal varlık fiyatlarında, siyasi kültürel ilişkiler içinde gerçekleşen, ekonomik temelden yoksun, gerçekte sürdürülmesi olanaksız, olağanüstü artışlar, eksoterik ilişkilere yabancı, deneyimsiz yatırımcılarda kolay, güvenli kazanç izlenimi oluşturdu. Bunlar o finansal araçlara koşarken eksoterik düzeyde görünen aktörler, sürdürülemezlik noktasında, aslında kendilerinden sonra gelen yatırımcıların varlıklarını talan ederek çıktılar. İçleri boşalan fonlar da hızla çöktüler.
Toz duman dağılırken ortaya çıkan kayıplar, genel olarak orta ve küçük yatırımcıdan çok sınırlı sayıda yatırımcıya doğru büyük bir servet transferinin -mülksüzleştirmenin- gerçekleştiğini gösterdi. Bu mülksüzleştirmeyi (hırsızlığı) gerçekleştiren aktörlerin kimliği, kullandıkları araçlar da giderek belirginleşti.
Başkanlık sistemi altında, güçler ayrılığı, denetleyici kurumların özerkliği ortadan kalkmış, devlet kaynaklarının dağıtımıyla iktidara yakın ekonomik-kültürel ilişki ağları iç içe geçmiş, kamu çıkarıyla özel çıkar arasındaki sınır erimişti. Şimdi, mülksüzleştirmeyi (hırsızlığı) gerçekleştiren aktörlerin bu dönüşümün ürünü olarak siyasal İslamın rejimini yöneten seçkinler arasından çıkmış olmasına şaşırmamak gerekiyor.
Üretken ekonominin fon kriziyle daha da belirginleşen kaynak sıkıntısı, hızla daralan artık-değer üretme, istihdam yaratma kapasitesi, yalnızca ülkenin üretken kapasitesini halkın refahını değil, aslında rejimin geleceğini de tehdit ediyor. Rejim seçkinleri kısa dönemde servet biriktirirken aynı anda beslendikleri ekonomik siyasi rejimin dayanaklarını yıkıyorlar. Finansal mülksüzleştirme geçmişte birikmiş serveti talan ederken ekonominin gelecekte yeni değer yaratma kapasitesini de aşındırıyor. Rejim “kuyruğunu yiyerek yaşamaya çalışan yılan” misali debeleniyor.
/././
Sünni ittifak tarihçesi -Mehmet Ali Güller/Cumhuriyet-
Mekke ittifakı, ABD ve İsrail’in bölgede bir süredir üzerinde çalıştığı, kimi zaman Arap NATO’su, kimi zaman Ortadoğu NATO’su, kimi zaman da Sünni koalisyonu diye adlandırdığı projelerle ne kadar örtüşüyor? Bugün bu sorunun yanıtını arayacağız:
- İsrail İç İstihbarat Örgütü’nün (Şin Bet) eski başkanı Ami Ayalon, 2012 yılında “Sünni ittifak” kurulmasını istedi: “Türkiye önderliğindeki koalisyona İsrail’in varlığını kabullendirirsek Ortadoğu’da büyük çatışma Sünni-Şii çatışması olur, Filistin-İsrail çatışması değil. Kuracağımız Sünni koalisyon ABD ve bizim tarafımızdan destek görecek ve İsrail, İran tehdidine karşı bir güç oluşturmuş olacak. İsrail için önümüzdeki 10 yıl içinde Sünni koalisyonun kurulması çok önemli bir adım olacak. Eğer İsrail İran’a karşı tek başına hareket ederse başarılı olamaz ama Sünni koalisyon çatısı altında İran tehdidini yok edebilir.” (Arslan Bulut, Sünni İttifak İsrail projesiydi, Yeniçağ, 7.10.2026)
- 2015’te, Suudi Arabistan öncülüğünde “Teröre Karşı İslam İttifakı” kuruldu. Ancak işlevsel olmadı. Ardından ABD ve İsrail’in, bir Sünni ittifak için nasıl adım adım, aşama aşama ve koordinasyon içinde çalıştığını gösteren şu gelişmeler yaşandı:
ABD-İSRAİL’İN İTTİFAK HAMLELERİ
- ABD Savunma Bakanı James Mattis, İran’a karşı İsrail ve Körfez ülkelerinden oluşan “NATO tarzı bir bölgesel ittifak” kurmak istediklerini açıkladı. (Israel Defense, YDH, 28.4.2017)
- ABD yönetimi, Ortadoğu Stratejik İttifakı (MESA) projesini başlattı. Sünni Müslüman müttefiklerin çatı yapısını oluşturacağı projeye, Beyaz Saray ve Ortadoğu’daki kaynaklar Arap NATO’su adını veriyor (TRT Haber, 28.7.2018).
- Beyaz Saray, Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin ABD’nin “başlıca güvenlik ortağı” olarak tanındığını duyurdu (Cumhuriyet, 16.1.2021).
- İsrail’in “dörtlü savunma ittifakı” kurmak için Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn ile müzakereler yürüttüğü bildirildi. (I24News, Sputnik, 26.2.2021)
- ABD Başkanı Donald Trump, ABD Avrupa Komutanlığı görev alanında yer alan İsrail’in İran’a karşı işbirliğini teşvik etmek amacıyla artık Ortadoğu ülkeleriyle birlikte ABD Merkez Komutanlığı (CENTCOM) çatısı altına alınması talimatı verdi. (WSJ, Sputnik, 15.1.2021)
- Önce İsrail Savunma Bakanı Benny Gantz, İsrail’in, ABD öncülüğünde kurulan “Ortadoğu Hava Savunma İttifakı” adlı bir oluşuma katıldığını açıkladı. Ardından Ürdün Kralı II. Abdullah, ABD yayın organı CNBC’ye yaptığı açıklamada, “Ortadoğu NATO’sunu destekleyecek ilk insanlardan biri ben olurum” dedi. (Deutsche Welle, 3.7.2022)
SON ADIM: MEKKE İTTİFAKI
Ve 7 Ağustos 2026’da Mekke ittifakı kuruldu. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın kurduğu ittifakı ilk kutlayan ABD oldu. Cumhuriyetçi Senatör Joe Wilson, “Şimdi Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’ın Husileri yok etme vakti” diyerek ittifakın kuruluşunu kutladı. Mekke ittifakı ABD’liler tarafından “Trump’ın Ortadoğu stratejisinin” bir parçası olarak yorumlandı. Trump’ın Mekke ittifakına destek açıklamasında bunun işareti vardı: “Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın yakın zamanda ve nihayet Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzalamış olmasından büyük memnuniyet duyuyorum. Bu anlaşma, Ortadoğu’nun nasıl bir araya geldiğini ve ülkelerin nihayet kendilerini daha anlamlı bir şekilde savunabileceklerini gösteriyor.”
Mekke ittifakı Husilere karşı askeri adım kararı alınca ABD’li Senatör Joe Wilson şu açıklamayı yaptı: “Husilerin İran destekli saldırganlığı karşısında ittifakı harekete geçirdikleri için müttefiklerimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan’a minnettarım. Mekke savunma ittifakı, Ortadoğu’nun NATO’su olma potansiyeline sahip.”
ABD’NİN İŞLERİ
Gazeteci Nevzat Çiçek, ABD’nin eski Ankara büyükelçisi ve Suriye özel temsilcisi James Jeffrey’ye “Mekke Anlaşması’na yaklaşımınız nasıl?” diye sordu. Jeffrey’nin yanıtı şu oldu: “Bu iyi bir fikir ve bekliyoruz ki bu adım birkaç iyi şeyi ortaya çıkarsın. Amerika’nın hem Çin hem de İran ile çok işi var. Siz işimizden biraz anlıyorsunuz.” (Independent Türkçe, 8.10.2026)
Meselenin özü, Jeffrey’nin işaret ettiği “ABD’nin işleri” konusudur. Nitekim biz de haftalardır bu köşede yaptığımız analizlerde, ABD’nin “yük paylaştırma stratejisi” gereği, Ortadoğu’daki işlerini müttefiklerine dağıttığını ve Suudi Arabistan’ın korunması görevini Türkiye’nin üstlendiğini anlatmaya çalışıyoruz. NATO 3.0’ın bir yansıması da budur.
/././
Erdoğan’ın kadrosuna kim operasyon çekti?-Yaşar Aydın/ Birgün-
Fon vurgunu rejimin istikametinin belirleneceği iç iktidar mücadelesinin parçasına döndü. Sızıntıların kaynağı da belli ki Cumhur İttifakı içinde. Dolayısıyla ne “Operasyona eyvallah demeyiz” çıkışları ne de olayı münferit gösterip üzerini örtme çabaları bu yangını söndürmeye yetmez.
Fon skandalı AKP’yi sarsmaya devam ediyor. Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluklarından birinin merkez üssünün AKP olması ve bunun isim isim ortaya çıkması, skandalı bir iktidar içi krize de dönüştürdü.
Erdoğan bugüne kadar meseleye dair çok az konuştu ve kendisini dışarıda tutarak “gereken yapılacak” türünden açıklamalarla yetindi. Ama iş durulmayınca ve ortaya çıkan isimler Saray ve etrafını işaret edince bir uyarı daha yapmak zorunda hissetti. Erdoğan, Çerkezköy-Halkalı hızlı tren açılışında yaptığı konuşmada “Kadrolarımıza operasyon çekilmesine eyvallah demeyiz” dedi. İlk bakışta hedefe Yeni Parti’yi koymuş gibi görünse de ortalıkta dolaşan isimlere bakılınca işin sadece onlarla sınırlı olmadığı çok belli. Her şeyden önce Yeni Parti, ifşa ettiği her ismi “Bakanlık kaynaklarından alındığı” notuyla duyurdu. Yani kaynak olarak Adalet Bakanlığı’nı gösterdi. Yandaş gazeteciler de çok uzun zamandır Yeni Parti’yi onaylayan bir değerlendirme yaparak isimlerin Erdoğan’ı yıpratmak amacıyla içeriden sızdırıldığını ifade ediyorlar.
Adalet Bakanı Akın Gürlek, fon skandalının yargı boyutunu değerlendirirken tasfiye edilen 3 fonda 100 milyon liranın üzerinde olağandışı kazanç sağlayan toplam 214 kişinin tespit edildiğini duyurdu. Bakan Gürlek’in açıklamalarından bu listenin en azından şimdilik gizli kalacağını da öğreniyoruz. Muhtemelen Yeni Parti lideri Özgür Özel’in “Erdoğan’ın masasında” dediği liste de Gürlek’in bahsettiği isimlerden oluşuyor.
Yeni Parti ve bazı gazeteciler aracılığıyla AKP’ye, özellikle de Saray’a yakın isimler gündeme geldi. Bunların en ünlüsü Fatma Betül Sayan Kaya ve Ömer Çelik’in arkadaşı olduğu iddia edilen Osman Arıkan Nacar. Ama listede başka isimler de var; hepsinin en önemli özelliği Saray’a yakın olması. Böyle olduğu içindir ki Erdoğan, “Arkadaşlarımıza operasyon çekiliyor” diye çıkış yaptı.
Burada esas olan, isimleri kimin televizyonlara çıkıp ifşa ettiği değil, bu isimleri kimin sızdırdığı ve bunu niye yaptığıdır. Bir operasyon çekiliyorsa bunu ismi açıklayan değil, ismi muhalefet partisinin masasına koyan kişiler çekiyordur. Bazı isimlerin doğru, bazı isimlerin yanlış olması burada tali bir konudur. Burada esas olan, açıklanan isimlerin siyaseten konumlandığı yerdir. Hepsinin Saray etrafında bulunması tesadüf olmadığına göre yapılana “Erdoğan’ın etrafına ateş etmek” denmeyecek de ne denecek?
Hem gelişmeler hem partiye yakın gazetecilerin yazdıklarına göre Erdoğan’ı yıpratmaya çalışılan bir faaliyet var. Her şeyden önce ifade etmek gerekir ki Fatma Betül Sayan Kaya dahil bugüne kadar ortaya çıkanlar sızıntı ürünü. Bunu bir gerçek olarak cebe koymakta fayda var. Çünkü bu yalın gerçek bize aynı zamanda olan bitene dair değerlendirme yapma şansı verecektir. O zaman gelelim asıl soruya: Bu sızıntıları yapan kim ve neyi hedefliyor?
Kuşkusuz bir ayağı Erdoğan sonrasına dair iktidar içi çekişmedir; ama tek başına tüm bu yaşananları açıklamaya yetmez. O zaman "Meselenin bugün iktidar siyasetinde yaşanan dizilişle ve yaklaşan seçimle ilgisi olabilir mi?" sorusunu sormak da abes olmayacaktır.
Mesele sadece bir kişinin hadi biraz daha ileriye götürelim 214 kişinin aç gözlülüğü olsa bir yerde kapanabilirdi. Ama gerçekten Erdoğan’ın masasında böyle bir liste varsa ve bu listede daha çok Saray’a yakın ismler varsa bu iş burada kapanmaz. İstemedikleri için değil kapamayı başaramayacakları için.
Çünkü karşımızdaki tablo, dışarıdan kurgulanan bir komplodan ziyade, iktidar bloğunun kendi rahminde büyüyen sert bir iç kapışmanın ve post-Erdoğan dönemine hazırlanan kliklerin kaçınılmaz hesaplaşmasıdır. Skandalla birlikte ok yaydan çıkmış, Mesele artık Saray rejiminin istikametinin belirleneceği iç iktidar mücadelesinin parçasına döndü.
Sızıntıların kaynağı da gayesi de çok açık ki Cumhur İttifakı’nın içinde. Dolayısıyla ne "operasyona eyvallah demeyiz" çıkışları ne de olayı münferit gösterip üzerini örtme çabaları bu yangını söndürmeye yetmez.
***
Devlet Bahçeli bir hafta önce Meclis grubunda bir öneri yaptı. Bahçeli açıkça Meclis’i, yani yasamayı istedi. Bunu Celal Adan ve Fethi Yıldız gibi isimler de “MHP 2028’de yapılan seçimlerde birinci parti olmalı” diyerek daha önce ifade etmişti. Bugünden ileriye bakıldığında MHP’nin büyük bir atak yaparak oylarını üç katına çıkarması çok beklenmiyor. Bu durumun gerçekleşmesi imkânsız. O zaman MHP’den bu açıklamalar neden geliyor? Hakkı Özdal, Evrensel’de yayımlanan yazısında Bahçeli’nin bu açıklamasının üzerine gitti ve bazı öngörülerde bulundu. Özdal, Bahçeli’nin esas olarak Erdoğan’a hem Meclis’in erken seçim kararı alması sürecinde hem de seçim anında MHP’ye ihtiyacı olduğunu bir kez daha hatırlattı. Yürütmeyi, yalpalamayan bir MHP’nin üstlenmesinin aynı zamanda sistemin yürümesi için mecburi bir tercih olduğunu da eklemiş oldu. Şimdiye kadar okumayan varsa Özdal’ın yazısına bir bakmasını öneririm.
Bu çıkışın bir başka nedeni, yani sistemin gidişatına dair bir farklılık olabilir mi? Örneğin Türk turancılığının ve milliyetçiliğin ana yurdu Azerbaycan’da yakın zamanda türbanın yasaklanması, İsrail’e açık destek gibi başlıklarla AKP’den ayrışmasının etkisi var mıdır? Azerbaycan modelini savunanlar kendilerini anlatacak siyasi merkez olarak MHP’yi mi görmeye başladı?
Eğer iş bu noktalara kadar geldiyse is sadece milletvekili pazarlığıyla kapanmaz.
/././