Melih Gökçek’e dokunmanın anlamı -Berkant Gültekin-
Gazeteci Murat Ağırel’in takdire şayan çabasıyla ortaya çıkardığı ve Onlar TV’nin YouTube kanalında yayınlanan haberler sonrası, AKP’li yılların sembol isimlerinden Melih Gökçek hakkında soruşturma başlatıldı.
Yurt dışındaki şirketlere kayıt dışı para aktardığı iddiasıyla ilgili maddi gerçekleri ortaya çıkarmak üzere Gökçek hakkında resen soruşturma açan Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, gazeteci Ağırel’i de tanık sıfatıyla ifadeye çağırdı. Önceki gün savcılığa giderek ifade veren Ağırel, adliye çıkışında gazetecilere yaptığı açıklamada, “soruşturmanın genişleyeceğini” söyledi.
Soruşturmaya konu olan haberde Ağırel, Melih Gökçek ve ailesinin Türkiye’den Almanya’ya çıkardığı paranın izini sürmüştü. Gökçeklerin Almanya’da edindiği gayrimenkullerle birlikte ailenin ticari girişimlerini ortaya çıkarmıştı.
Ağırel’in haberine göre, Gökçekler, 2022 yılında Düsseldorf'ta HAMAG GmbH isimli bir şirket kurduktan sonra bu şirket üzerinden 4,5 milyon Euro bedelle 18 daireli bir binayı satın almış, 8,5 milyon Euro karşılığında bir AVM satın almak için anlaşma imzalamış ancak bu satın alım gerçekleşmemişti. Hiç çalışanı ve cirosu olmayan şirkete Türkiye’den gönderilen paranın kaynağı belirsiz. 30 bin Euro sermayeyle kurulan HAMAG GmbH’nin 2024’te gayrimenkul varlığı 4 milyon Euro’ya yaklaşıyor.
Melih Gökçek ise beklendiği gibi habere karşı saldırgan bir tutum takındı. Ancak Ağırel’in ortaya koyduğu gerçekleri toptan yalanlayamadı. Yalanlanabilecek gibi de değildi zaten… Bunun yerine gerçeği eğip bükerek yaptığına kılıf uydurmaya çalıştı. Oğlu Ahmet Gökçek ve çocuklarının, Almanya vatandaşı olabilmek amacıyla şirket kurup daire aldıklarını söyledi. Oysa Almanya’nın mülk edinme karşılığı vatandaşlık vermediği biliniyor. Belki de Gökçek, daha büyük bir şeyi gizlemek için, “Hani Almanya bizi kıskanıyordu” yüklenmelerine de göğüs gererek, bu açıklamaya sığındı…
Ardından Ağırel, Gökçek’in mahkeme kayıtlarına girmiş 20’si Ankara’da 3’ü Urfa’da olmak üzere 23 kalem taşınmazını gösterdi. Gökçek buna ise e-devlet’ten aldığı ekran görüntüsüyle yanıt vermek istedi ve “Üzerime kayıtlı tapu yok” dedi. Ancak e-devlet’te güncel kayıt olmaması, geçmişe dair bir şey söylemiyor. Ayrıca mesele yolsuzluksa, sadece kişinin mal varlığı ya da tapu kayıtları değil, yakınlarının mal varlıkları da incelenir. Savcılık herhalde bu işlemleri yapacaktır.
İşin teknik tarafı bir yana, “Gökçek’e dokunulması” başlı başına merak uyandıran bir tartışma. Çünkü Melih Gökçek sıradan bir isim değil. Siyasi kariyerinin genellikle 1994’te Ankara Büyükşehir Belediye (ABB) Başkanı seçilmesiyle başladığı kabul edilir ama öncesi de var. Gökçek, 1984’te ANAP’tan Keçiören Belediye Başkanı olarak seçilmiş, 5 yıl sonraki seçimleri kaybetmiş, ardından 1991’e kadar Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu Genel Müdürü olarak görev yapmış, 1991 genel seçimlerinde ise Necmettin Erbakan’ın daveti üzerine katıldığı Refah Partisi’nden Ankara Milletvekili sıfatıyla Meclis’e girmişti.
Vekilken 1994 yerel seçimlerinde Refah’ın ABB adayı olan Gökçek, seçimi SHP’nin adayı Korel Göymen’e kaybetse de YSK’ye yaptığı itiraz sonucu seçimin 6 bin oy farkla kazananı ilan edilmişti. O gün Gökçek için bir milat oldu. Refah Partisi’nin kapatılmasıyla Fazilet’e geçen, 1999’da bu partiden bir kez daha ABB Başkanı seçilen Gökçek, 2017’de görevden el çektirilene kadar bu görevini sürdürdü.
Gökçek aslında sanıldığı gibi kökenden AKP’li değil. AKP ilk kurulduğunda, partinin Fazilet’in devamı olduğunu söyleyerek uzun süre yeni oluşuma katılmadı. Demokrat Parti’ye girerek merkez sağcı bir ivme yakalamaya çalıştı. Partinin lideri olmak istiyordu. Ancak AKP’nin tek başına iktidara gelişi ve arkasına aldığı rüzgâr, Gökçek’i boşa düşürdü. Gökçek, ABB Başkanlığı görevini sürdürürken, AKP’nin 2’nci kuruluş yıl dönümünün kutlandığı Ağustos 2003’te partiye katıldı. 2004’te bu kez AKP adayı olarak yerel seçimi kazandı.
1994’ten 2017’ye, 23 yılı aşkın süre boyunca ABB Başkanlığı görevini yürüten Gökçek’in adı hep yolsuzluk iddialarıyla gündeme geldi. Çeyrek asra yaklaşan belediye başkanlığı döneminin yarısından fazlasında göğsünde AKP rozeti taşıdı. AKP’nin de Gökçek’ten başka Ankara’da seçim kazanabilen bir adayı olmadı. Gökçek’le ilgili iddialar bugüne kadar hep duvara çarptı. Dönemin Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın “Ankara’yı bu yapıya (FETÖ) parsel parsel sattı” sözleri üzerine soruşturma başlatıldı ama o da takipsizlikle sonuçlandı. Çünkü Gökçek’i o zamanlar soruşturmak kolay değildi ve işin ucu başka yerlere çıkabilirdi.
Haliyle bugün Gökçek hakkında başlatılan soruşturmanın bir dönemin sonuna işaret ettiği söylenebilir. Elbette soruşturmanın nasıl seyredeceğini bugünden bilebilmek imkânsız. Ancak şunu net olarak vurgulayabiliriz, bu soruşturma, herkese dokunulabileceği ya da yargının muhalif-yandaş ayrımı yapmadan hareket ettiği anlamına kesinlikle gelmiyor.
Çünkü Gökçek derken, neredeyse 10 yıl önce ıskartaya çıkarılmış, siyaseten fonksiyonu kalmamış, güncel saflaşmalar içinde belirleyici bir pozisyonu bulunmayan, tek faaliyeti sosyal medyada gevezelik yapmak olan, varlığı yokluğuna denk bir isimden bahsediyoruz. Yani, muhalefetin cumhurbaşkanı adayını hapse atmak ya da seçilmiş belediye başkanlarını görevlerinden uzaklaştırmakla, Gökçek gibi bir profile dokunmak siyaseten aynı şey değil. Soruşturmanın sınırları da ona göre çizilecektir.
Her şey bir maliyet hesabına dayanır. Evet, Gökçek düne kadar işlevi olduğu ve ona dokunmanın maliyetinin ağır olacağı düşünüldüğü için korundu. Ancak düzen artık, Gökçek gibileri korumanın maliyetinin, korumamanın maliyetinden daha ağır olduğuna karar vermiş olabilir. Bunu ancak soruşturmanın seyrine bakarak anlayabiliriz.
Herkese dokunabilen değil, herkese dokunulduğu izlemini uyandıran bir yargı stratejisinin izlerini önümüzdeki dönemde çokça göreceğiz gibi duruyor. “Gökçek’e bile soruşturma açıldı, yargıya güven geri gelecek” demeden önce sistemin hareket sistematiğini ve hukuku nasıl seçici bir kurguyla araçsallaştırdığını anlamak gerekiyor.
/././
Sir Ken Robinson’un mirası ve Köy Enstitüleri -Ümit Kartoğlu-
Altı yıl önce 21 Ağustos’ta kaybettiğimiz, en etkileyici TED konuşmalarıyla tanınan İngiliz eğitimci, yazar, yaratıcılık ve hayal gücü ile eğitimde daha insan odaklı bir yaklaşımın uluslararası çapta tanınan savunucusu Sir Ken Robinson’un geride bıraktığı şey, eğitim için bir şablon değildi; belki de bundan daha da değerli bir şeydi: İnsan potansiyeline farklı bir bakış açısına sahipsek ve bu potansiyelin tam anlamıyla ortaya çıkmasını istiyorsak sormamız gereken sorulardı.
Robinson’un vizyonunun merkezinde birbiriyle bağlantılı üç fikir vardı: Yaratıcılık, çeşitlilik ve insan potansiyeli. Yaratıcılığın eğitime sonradan eklenen, isteğe bağlı bir unsur olmadığı; her çocuğun sahip olduğu ve okulların geliştirmesi gereken temel bir kapasite olarak görülmesi gerektiğini savundu. Zekanın tek bir biçimi olduğu varsayımına karşı çıktı. İnsanların farklı yetenekleri, farklı düşünme biçimleri ve farklı öğrenme yolları olduğunu; eğitimin de herkesi aynı kalıba sokmak yerine bu çeşitliliği kucaklaması gerektiğini ısrarla vurguladı. Eğitimin, her şeyden önce insan potansiyelini açığa çıkarması gerektiğine inandı: Bireyleri, standartlaştırılmış bir başarı tanımına göre ölçmek yerine, kendi yeteneklerini, tutkularını ve olanaklarını keşfetmelerine yardımcı olmak. Bu fikirler birlikte, eğitimin amacına ilişkin kökten farklı bir anlayış ortaya koyuyordu.
Robinson’un karmaşık fikirleri tek bir anlatımda apaçık kılma konusunda nadir rastlanan bir yeteneği vardı. Mizahı bizi savunmasız bırakıyor, hikayeleri bizi içine çekiyor, ardından neredeyse fark ettirmeden varsayımlarımızı tersine çeviriyor, matematiği ve bilimi sanatların üzerinde konumlandıran bu hiyerarşiye meydan okuyordu.
Eğitimi, insanların kendi elementlerini bulabilecekleri bir ekosistem olarak tanımlıyordu: doğal yetenekleriyle kişisel tutkularının buluştuğu yer. Böyle bir ortamda öğrenme, dışarıdan dayatılan bir şey olmaktan çıkıp derinden insani bir sürece, bir keşif sürecine dönüşüyordu.
KÖY ENSTİTÜLERİ
Robinson’u dinledikçe, ülkemin gerçeğinde beklenmedik bir tarihsel yankıyla karşılaşıyorum. TED sahnesinde böylesine güçlü bir biçimde dile getirdiği ilkelerin bazıları, Türkiye’ye hiç de yabancı değildi. Hatta Robinson’un eğitimde dönüşümün dünyaca tanınan savunucularından biri olmasından birkaç on yıl önce, Türkiye 20. Yüzyılın en iddialı eğitim deneylerinden birine girişmişti. Bu, Hasan Âli Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç’un Köy Enstitüleri denemesiydi.
Hasan Âli Yücel, eğitim bilimcisi ve Milli Eğitim Bakanı (1938-1946) ile İsmail Hakkı Tonguç, eğitim bilimcisi, Köy Enstitüleri’nin kurucusu ve o dönemde İlköğretim Genel Müdürü
1940 yılında kurulan Köy Enstitüleri, geleneksel okul anlayışından kökten farklı bir eğitim modeli olarak tasarlanmıştı. Amaç yalnızca ders kitapları aracılığıyla bilgi aktarmak ve bunu sınavlarla ölçmek değildi: Eğitim, hayatın kendisiyle ilişkilendirilecekti. Öğrenciler yaparak, üreterek, yaratarak ve birlikte çalışarak öğreniyordu. Akademik derslerin yanında tarım, teknik beceriler, edebiyat, müzik ve sanat da eğitimin bir parçasıydı. Bu anlayışın temelinde, son derece bütüncül bir eğitim felsefesi vardı. Eğitim, bir sınava hazırlanmaktan çok, hayata hazırlanmaktı.
Tonguç, eğitimin insanların içinde yaşadığı toplumsal ve fiziksel çevreden ayrı düşünülemeyeceğini kavramıştı. Eğitim sistemi, topluma katkıda bulunabilecek yetkin, yaratıcı ve kendi ayakları üzerinde durabilen bireyler yetiştirmeliydi. Yücel ise dünya edebiyatından yüzlerce önemli eserin Türkçeye çevrilmesini de kapsayan, eğitim ve kültüre ilişkin geniş kapsamlı hümanist bir anlayışın savunucusuydu.
Buna karşın, bugün Türkiye’deki eğitim sistemiyle arasındaki karşıtlık çarpıcı ölçüde büyük. Bugün, Türkiye’de eğitim, siyasi ve dini yaklaşımlar bir yana, onlarca yıldır son derece rekabetçi bir sınav kültürü tarafından şekillendiriliyor. Bir çocuğun eğitim yolculuğu, her kademede bir kez girilen yüksek riskli sınavdaki performansıyla belirlenebiliyor; bu da öğrenciler, aileler ve öğretmenler üzerinde büyük bir baskı yaratıyor.
Köy Enstitüleri sonunda kapatıldı ve onları ayakta tutan eğitim felsefesinin yerini giderek daha geleneksel okul yaklaşımları aldı. Kaybedilen yalnızca bir kurum değil; aynı zamanda eğitimin entellektüel, pratik, sanatsal ve toplumsal boyutlarıyla aynı anda var olabileceği ve hayatla derinden bağlantılı olması gerektiği fikriydi.
Tarihsel bağlamın bugünün Türkiye’sinden çok farklı olduğunun farkındayım ve Köy Enstitüleri modelinin 21. Yüzyıla olduğu gibi taşınamayacağını biliyorum. Geçmişi de romantikleştiriyor değilim. Ancak bu girişim ilkelerinin bugün de şaşırtıcı ölçüde geçerli olduğunu düşünüyorum.
YALNIZCA KONUŞMANIN GÜCÜ
Robinson’un yalnızca fikirleriyle değil, onları aktarma biçimindeki olağanüstü yeteneğiyle de hatırlanmayı hak etmesinin başka bir nedeni daha var. Konuşmalarından herhangi birini ele alabilirsiniz; ben en sevdiğimden, efsanevi TED konuşması, TED tarihinin en çok izlenen konuşması olan “Okullar yaratıcılığı öldürüyor mu?” ile yetineceğim. Robinson’un hiç slayt kullandığını görmedim. Çocukken geçirdiği çocuk felcinin etkisiyle aksayarak sahnenin ortasına yürür, orada neredeyse sabit kalarak açıklığı, zekası ve sıcaklığıyla konuşurdu. Sunum teknolojisine giderek daha fazla takıntılı hale gelen bir çağda, bu neredeyse radikal bir tutumdu. Robinson bize, güçlü bir fikrin süslemeye ihtiyacı olmadığını gösterdi.
MİRAS
Robinson’un geride bıraktığı sorular, yapay zeka, otomasyon ve hızla değişen teknolojilerin giderek daha fazla şekillendirdiği bir dünyada bugün daha da anlamlı. Makineler bir zamanlar benzersiz biçimde insana özgü olduğu düşünülen hesaplama, tahmin etme, üretme ve gerçekleştirme becerilerini giderek daha fazla üstlenirken, eğitimin insanda neyi geliştirmesi gerektiğini daha büyük bir aciliyetle sormamız gerekiyor: Hayal gücünü, merakı, yaratıcılığı, eleştirel düşünmeyi, empatiyi, işbirliğini ve her şeyden önce farklı görme ve farklı düşünme cesaretini.
Belki de Robinson’u hatırlamanın en anlamlı yolu, onun fikirlerini yalnızca tekrarlamak değil, sorularının bizi, yarattığımız eğitim sistemini ve unutmuş olabileceğimiz olanakları yeniden düşünmeye yöneltmesine izin vermektir.
ÖLÜM VADİSİ
Robinson’ın bir başka TED konuşması olan “Eğitimin Ölüm Vadisi’nden nasıl kurtuluruz?” konuşmasının en çarpıcı finali, eğitimde doğru koşullar sağlandığında, içimizde zaten var olan olasılık tohumlarının yeniden filizlenebileceğini bir kez daha hatırlatıyor:
“Yaşadığım yerden çok uzakta olmayan bir yerde Ölüm Vadisi diye adlandırılan bir yer var. Ölüm Vadisi, Amerika’nın en sıcak ve en kurak yeri ve orada hiçbir şey yetişmiyor. Hiçbir şey yetişmiyor, çünkü yağmur yağmıyor. Adı da buradan geliyor: Ölüm Vadisi. 2004 kışında Ölüm Vadisi’ne yağmur yağdı. Çok kısa bir süre içinde metre kareye yedi inç yağmur düştü. 2005 ilkbaharında ise olağanüstü bir olay gerçekleşti. Ölüm Vadisi’nin bütün tabanı bir süreliğine çiçeklerle kaplandı. Bunun kanıtladığı şey şu: Ölüm Vadisi ölü değil. Uykuda. Yüzeyin hemen altında, doğru koşulların ortaya çıkmasını bekleyen olasılık tohumları var. Organik sistemlerde, koşullar doğru olduğunda yaşam kaçınılmazdır. Bu her zaman olur. Bir bölgeyi, bir okulu, bir eğitim bölgesini ele alırsınız; koşulları değiştirirsiniz, insanlara farklı bir olasılık duygusu, farklı beklentiler, daha geniş bir fırsatlar yelpazesi sunarsınız; öğretmenlerle öğrenciler arasındaki ilişkileri önemser ve değer verirsiniz; insanlara yaptıkları işlerde yaratıcı olma ve yenilik yapma özgürlüğü tanırsınız ve bir zamanlar hiçbir şey üretemeyen okullar yeniden hayat bulur.” https://www.sirkenrobinson.com/home/
/././
Sanayi olmadan iş-aş olmaz -Güldem Atabay-
Sanayi olmadan kalıcı ve nitelikli istihdam yaratılmıyor. Birinci sanayi devriminden bu yana teknoloji geliştikçe dalga dalga gelen sanayi devrimlerinden çıkan ortak ders bu. Çalışan kesimin önemli bölümünü dış rekabete kapalı hizmet sektörlerine sıkıştırarak ne ücretleri yükseltebiliriz ne de sağlıklı bir büyüme sağlayabiliriz.
Bir ekonomide üretim zayıflarken kurye, garson, güvenlik görevlisi, çağrı merkezi çalışanı ve düşük ücretli büro personeli sayısı artabilir. İstihdam kâğıt üzerinde yükselir. Ancak verimlilik ve ücretler aynı ölçüde yükselmez.
Türkiye’de özellikle 2018’den bu yana yaşanan tam olarak bu. Sanayi üretimi kesintisiz biçimde küçülmedi ama belirgin bir durgunluğa girdi. İki-üç yıllık tabloya baktığımızda üretimin istikrarlı biçimde güçlenmediğini; işletmelerin yatırım, sipariş, finansman ve rekabet sorunlarının giderek ağırlaştığını görüyoruz.
İstihdam verileri daha açık. Sanayinin toplam istihdamdaki payı 2023’te %21,2 iken 2025’te %20,2’ye indi. Sanayide çalışanların sayısı da 2024’te 6,8 milyon iken 2026 Haziran ayı itibarıyla 6,3 milyona geriledi. Sanayi istihdamındaki kayıp 422 bin kişiyle çok ciddi seviyede! Aynı dönemde hizmetlerin istihdamdaki payı %53’ten %55’e çıktı.
Mesele, hizmet sektörünün gereksiz olması değil. Elbette ticarete, bakıma, turizme, eğitime, sağlığa ve teknoloji hizmetlerine ihtiyacımız var. Sorun, sanayide nitelikli ve görece yüksek ücretli işler azalırken insanların düşük verimli, güvencesiz ve düşük ücretli hizmet işlerine sıkışması.
Bu tablo tesadüf değil. Arkasında AKP’nin yıllardır birbiriyle çelişen ekonomi kararları, bütünlüklü bir sanayi politikasının bulunmaması var.
Önce faizin sonuç, enflasyonun sebep olduğu iddiasıyla kredi ve para genişlemesi teşvik edildi. Kur ve enflasyon kontrolden çıkınca bu kez sert parasal sıkılaşmaya geçildi. Dün ucuz krediye göre yatırım yapan işletme bugün çok yüksek finansman maliyetiyle karşı karşıya. KOBİ yeni makine almak bir yana, mevcut üretimini çevirecek işletme sermayesini bulamıyor.
Bir taraftan üç yıldır enflasyonu düşürmek için iç talep sert biçimde daraltılırken diğer taraftan üretimi ve istihdamı nasıl koruyacağımıza ilişkin bir program ortaya konulmuyor. Döviz kuru maliyet artışlarının gerisinde tutuluyor. Ücret, enerji, kira, vergi ve finansman giderleri hızla artarken ihracatçı fiyat tutturamıyor. İç pazara çalışan işletme müşteri, dış pazara çalışan işletme rekabet gücü kaybediyor.
Büyük işletmeler nakitlerini korumak için ödeme vadelerini uzatınca küçük tedarikçi birer bire yok oluyor. Tahsilat gecikiyor, vergi/SGK borcu birikiyor, konkordato bir firmadan diğerine yayılıyor. Sanayi yatırımı erteleniyor, bakım harcamaları kısılıyor, vardiyalar azaltılıyor.
İhracat yapmak isteyen firmaya değerli TL, üretimi sürdürmek isteyen KOBİ’ye yüksek faiz, çalışanı korumak isteyen işletmeye ağır vergi ve prim yükü uygulanıyor. Sonra bütün bunların üzerine kazananların daha baştan seçilmiş olduğu birkaç teşvik paketi açıklanarak sanayi politikası yapıldığı söyleniyor.
Oysa yapısal sorunlar dediğimiz şey tam olarak bunlar.
Türkiye’nin ihtiyacı çalışanı daha ucuza çalıştırmak değil, bir çalışanın bir saatte ürettiği değeri artırmak. Orta gelir tuzağından düşük ücretle değil; teknoloji, verimlilik, eğitim, hukuk ve planlamayla çıkabiliriz.
Bunun için üretim, yatırım ve ihracat kredilerini tüketici kredilerinden ayırmak gerekiyor. KOBİ’nin finansmana erişimini yalnız gayrimenkul teminatına değil, siparişini, üretimini ve istihdamını da dikkate alarak kurgulamalıyız.
KOBİ’nin nakit akışı güvence altına almalı, KDV iadelerini hızlandırmalı, ticari alacak sigortasını genişletmeli, büyük işletmelerin küçük tedarikçilere uyguladığı ödeme vadelerini sınırlandırmalıyız.
Çalışanın net ücretini artıracak seçici şekilde kayıtlı istihdam üzerindeki vergi ve prim yükünü azaltmalıyız. Verilecek desteği üretimi ve becerisi geliştirilecek istihdamı koruma şartına bağlamalıyız.
Mesleki eğitimi okul binası ve diploma sayısından ibaret göremeyiz. Güvenli, ücretli, sigortalı, devlet olma görevini ihmal etmeyen bir sistem içinde öğrencinin mezun olduğunda bir meslek edineceği bir mesleki eğitim kurmalıyız.
Sanayi alanını, suyu, enerjiyi, demiryolunu, limanı, konutu ve çevreyi birlikte planlamalıyız. Fabrikanın nereye kurulacağına karar verirken çalışanın nerede yaşayacağını ve işe nasıl gideceğini de düşünmeliyiz.
Yeşil ve dijital dönüşümün maliyetini KOBİ’nin üzerine bırakmamalıyız. Ortak teknoloji, yazılım, karbon ölçüm, enerji verimliliği ve danışmanlık merkezleri kurmalıyız.
Hukuku ekonominin dışında görmek mümkün değil. Türkiye artık hukukun üstün olmadığı, kişiye göre değişen kararların tek kişinin keyfine endeksli olduğu bir ülke. Yabancı doğrudan yatırımı yıllardır çekemediğimiz ölçüde son birkaç yıldır yerli yatırımcıyı da kaçırıyoruz. Üstelik, konkordato, ihale, vergi, denetim ve ticari uyuşmazlıklarda hızlı, adil ve öngörülebilir bir düzen kurmadan uzun vadeli yatırım bekleyemeyiz.
Türkiye’nin üreticisi çalışmaktan kaçmıyor. Çalışanı da daha iyi bir hayat istemekten vazgeçmiş değil. Eksik olan emek veya girişim isteği değil; güven veren kurumlar, planlama ve ortak bir gelecek fikri.
Sanayiyi korumak patronu korumak anlamına gelmiyor. Sanayiyi korumak; nitelikli işi, daha yüksek ücreti, teknolojik gelişmeyi ve ülkenin kendi geleceği üzerinde söz sahibi olmasını korumak anlamına geliyor.
Üretmeden bölüşemeyiz. Verimliliği artırmadan da adil bölüşemeyiz.
/././








