(Derleyen: mstfkrc)
EKONOMİ, POLİTİKA, ÇEVRE, SANAT, TARİH ve İSTANBUL
İzlenmesi gereken yol, ABD'deki Bernard Madoff örneğinde olduğu gibi, zararı vergi mükelleflerine paylaştırmak değil, zararı doğuranlardan tahsil etmektir. Sorumluların ve suçla bağlantılı kişilerin hukuken el konulabilecek, müsadere edilebilecek veya geri alınabilecek malvarlıklarına öncelikle başvurulmalıdır. Nitekim Sermaye Piyasası Kanunu'nun yatırımcı tazmini ve tedricî tasfiyeye ilişkin hükümlerinin mantığı da zararı doğrudan Hazineye yüklemek değil, öncelikle mevcut varlıklara ve sorumlulara yönelmektir.
Son günlerde ekonomi gündeminin en önemli başlıklarından biri, Sermaye Piyasası Kurulu'nun (SPK) 7 portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar vermesi oldu.
SPK'nın 17 Eylül 2026 tarihli kararlarıyla tasfiye sürecine alınan bu fonlardaki yatırımcı sayısı da az değil. SPK'nın Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına dayanarak yaptığı açıklamaya göre söz konusu 131 fonda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.
Tasfiye işlemleri için başlangıçta öngörülen üç aylık süre daha sonra altı aya çıkarıldı. SPK bu değişikliğin, fonların portföy yapıları ve piyasa koşulları dikkate alınarak varlıkların mümkün olduğunca uygun koşullarda satılabilmesine imkân sağlamak amacıyla yapıldığını açıkladı.
Dolayısıyla ortada yaklaşık yarım milyon insanı doğrudan ilgilendiren ciddi bir sorun var.
Ancak hemen bir hususun altını çizelim: Fonların tasfiye edilmesi, yatırımcıların yatırdıkları paranın tamamını kaybettikleri anlamına gelmiyor.
Tasfiye kapsamında fonların portföylerindeki varlıklar nakde çevrilecek ve elde edilen tutarlar yatırımcılara payları oranında aktarılacak. Dolayısıyla gerçek anlamda ne kadarlık bir kaybın ortaya çıkacağı tasfiye sürecinin ilerlemesiyle daha açık görülebilecek.
Buna rağmen kamuoyundaki temel soru şimdiden belli: Fon yatırımcılarının uğrayacağı zarar ne olacak?
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, önceki açıklamasında fonlarda yaşanan sorunun sermaye piyasalarının sınırlı bir alanıyla ilgili olduğunu, finansal sistemin tamamına yönelik bir risk bulunmadığını belirterek, sorumluluğu bulunanlardan hukuk önünde hesap sorulacağını söyledi. Erdoğan ayrıca benzer bir problemin tekrar yaşanmaması için gerekli hukuki ve idari düzenlemelerin yapılacağını ifade etti.
Bugün ise mesele yeni bir boyut kazandı.
Basına yansıyan bilgilere göre Cumhurbaşkanı Erdoğan başkanlığında fonlardaki mağduriyetlerin giderilmesine yönelik bir toplantı gerçekleştirildi. Toplantıda Hazine ve Maliye Bakanlığı, SPK, BDDK ve TMSF'nin konuyla ilgili çalışma yapması yönünde talimat aldığı belirtiliyor.
Hatta üzerinde çalışılan seçeneklerden birinin, 1 milyon TL'nin altında yatırımı bulunan bazı yatırımcılara ödemelerin daha hızlı yapılması olduğu ileri sürülüyor. Bunun için Takasbank'taki teminatlar ile fonların devlet iç borçlanma senetlerindeki kaynaklarının kullanılmasının değerlendirildiği; ancak henüz nihai bir karar verilmediği aktarılıyor.
Tam bu noktada benim merak ettiğim başka bir soru ortaya çıkıyor:
Bu zararlar Hazine tarafından mı karşılanacak?
Daha açık sorayım: 131 fondaki yatırımcıların zararları bizim ödediğimiz vergilerle mi karşılanacak?
Öncelikle sermaye piyasasının temel mantığını hatırlamak gerekiyor.
Yatırım yapmak kâr ihtimali kadar zarar riskini de bünyesinde barındırır. Devlet, kural olarak, vatandaşın yaptığı yatırımın kârını paylaşmadığı gibi yatırımın olağan riskinden doğan zararını da üstlenmez.
Nitekim 6362 sayılı Sermaye Piyasası Kanunu'ndaki yatırımcı tazmin sistemi de bütün yatırım zararlarını güvence altına alan bir sistem değildir.
Kanunun 84'üncü maddesine göre tazmin esas itibarıyla yatırım kuruluşunun yatırımcıya ait nakit veya sermaye piyasası araçlarını teslim yükümlülüğünü yerine getirememesinden kaynaklanan talepleri kapsamaktadır. Aynı maddede yatırım danışmanlığından veya piyasadaki fiyat hareketlerinden kaynaklanan zararların tazmin kapsamında olmadığı açıkça belirtilmektedir.
Yani sermaye piyasası mevzuatımızda; “Yatırım yaptım, zarar ettim, devlet zararımı karşılasın”
şeklinde genel bir sistem bulunmuyor.
Zaten aksi de düşünülemez.
O hâlde 131 fondaki yatırımcıların uğrayacağı her zararın hiçbir ayrım yapılmadan Hazine tarafından karşılanması gündeme gelecekse, bunun hukuki gerekçesinin de açıklanması gerekir.
Çünkü Hazine dediğimiz şey, nihayetinde hepimizin parasıdır.
Ve Hazinenin en önemli finansman kaynaklarından biri de vergilerimizdir.
Üstelik Sermaye Piyasası Kanunu da yatırımcı zararlarının doğrudan kamuya yüklenmesi şeklinde bir sistem öngörmemektedir. Kanunun 84'üncü maddesinde yatırım danışmanlığından veya piyasadaki fiyat hareketlerinden kaynaklanan zararların tazmin kapsamında olmadığı açıkça belirtilmiştir. Daha da önemlisi, Kanunun 86'ncı maddesinde tedricî tasfiye hâlinde yatırımcıların alacaklarının öncelikle ilgili kuruluşların aktiflerinden karşılanması öngörülmüş; yönetim ve denetimi elinde bulunduran ortakların malvarlıkları hakkında ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz dâhil oldukça geniş koruma tedbirlerine başvurulmasına imkân tanınmıştır.
Dolayısıyla mevcut kanuni sistem de zararın doğrudan Hazineye yüklenmesi yerine öncelikle mevcut varlıklara ve sorumlulara yönelinmesini esas almaktadır. Bu yol tüketilmeden yatırımcı zararının Hazineye, oradan da vergi mükelleflerine aktarılması hem Sermaye Piyasası Kanunu'nun öngördüğü tazmin ve tasfiye sisteminin mantığıyla hem de Anayasa m.73'teki kamu gideri anlayışıyla bağdaşmayacaktır.
Ben bu meseleyi yıllar önce kur korumalı mevduat nedeniyle yapılan kur farkı ödemeleri bakımından da tartışmıştım.
Mesele aslında Anayasa'nın 73'üncü maddesine dayanıyor.
Anayasa m.73 şöyle: “Herkes, kamu giderlerini karşılamak üzere, malî gücüne göre, vergi ödemekle yükümlüdür.”
Buradaki en önemli ifade “kamu giderlerini karşılamak üzere” ifadesidir.
Anayasa Mahkemesi de bunu “verginin, kamu giderlerinin karşılığı olması” olarak nitelendiriyor ve bu ilkenin kamu giderlerinin vergiyle finanse edilmesini ve kamu giderleri gerektirmedikçe vergi alınamamasını ifade ettiğini belirtiyor.
Dolayısıyla vergi ödememizin anayasal gerekçesi kamu giderlerinin finansmanıdır.
Sağlık için vergi ödüyoruz.
Eğitim için ödüyoruz.
Savunma, adalet, güvenlik ve diğer kamu hizmetleri için ödüyoruz.
Peki özel bir yatırım fonuna para yatıran kişinin uğradığı yatırım zararı da “kamu gideri” midir?
Bence tartışılması gereken asıl mesele budur.
5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu'nun 3'üncü maddesinde kamu gideri; kanunlara dayanılarak yaptırılan işler, alınan mal ve hizmetler, sosyal güvenlik katkı payları, borç faizleri, ekonomik, mali ve sosyal transferler, bağış ve yardımlar ile diğer giderleri kapsayacak şekilde oldukça geniş tanımlanmıştır.
Diyelim ki önümüzdeki günlerde bir kanuni düzenleme yapıldı ve 131 fondaki yatırımcıların zararlarının belli bir kısmının Hazine tarafından karşılanacağı hüküm altına alındı.
Ardından bütçeye de bunun için ödenek konuldu.
Sorun çözülmüş olur mu?
Şeklen evet denilebilir ama Anayasa m.73 açısından tartışma bitmez.
Çünkü benim uzun zamandır üzerinde durduğum mesele tam da budur:
Bir harcamayı bütçeye koymak, o harcamayı kendiliğinden Anayasa m.73 anlamında meşru bir kamu giderine dönüştürür mü?
Başka bir ifadeyle devlet; “Ben bunu bütçeye koydum, dolayısıyla kamu gideridir ve vergilerle öderim” diyebilir mi?
Bu soruya kayıtsız şartsız “evet” demek bana göre Anayasa'nın 73'üncü maddesindeki “kamu gideri” ibaresini anlamsızlaştırır.
Ancak burada çok önemli bir ayrım var
131 fon meselesinde yapılması gereken asıl ayrım bence şudur:
Eğer yatırımcıların kaybı yatırımın olağan riskinden, piyasa hareketlerinden veya yatırım yapılan varlıkların değer kaybetmesinden kaynaklanıyorsa bu, kural olarak yatırımcının üstlendiği risktir.
Bu zararın Hazine tarafından karşılanması hâlinde özel bir yatırım zararının toplumun tamamına, yani vergi mükelleflerine aktarılması söz konusu olur.
Bu durumda şu soruyu sormamız gerekir: Bu fonlara hiç yatırım yapmamış milyonlarca insan, bu fonlara yatırım yapanların zararını neden vergileriyle karşılasın?
Üstelik bunun devamında başka bir eşitlik sorunu daha çıkar.
Fon yatırımcısının zararı karşılanıyorsa hisse senedinde zarar edenin zararı neden karşılanmasın?
Başka bir yatırım aracında zarar eden vatandaş neden aynı haktan yararlanmasın?
Fakat zarar yatırımın olağan riskinden değil de fon yöneticilerinin veya başka özel kişilerin hukuka aykırı işlemlerinden kaynaklanmışsa durum değişir.
Bu durumda öncelikle zarara sebep olanların hukuki ve cezai sorumluluğuna gidilmesi, bunların mal varlıklarından mümkün olan tahsilatın yapılması gerekir.
Nitekim kamuoyunda tartışılan alternatif çözüm önerilerinden biri de zararın kamu kaynağı kullanılmadan, zarara neden olanların mal varlıkları ve fonlarda mevcut değerler üzerinden karşılanmasıdır.
Ama bir ihtimal daha var.
Ve bence hukuken en önemli ihtimal de bu.
Sermaye piyasası, devletin düzenleme ve denetimine tabi bir alan.
SPK'nın kendisi de yaptığı açıklamada, 2025'in son çeyreğinden itibaren bazı fonların düşük fiili dolaşımlı paylarda ekonomik gerçeklikle açıklanamayacak fiyat hareketlerine neden olduğunun gözlemlendiğini ve konunun 2 Aralık 2025 tarihli Finansal İstikrar Komitesinde gündeme geldiğini açıkladı.
Bu bilgi önemli.
Ancak buradan hareketle bugün için “SPK görevini yapmadı” şeklinde kesin bir sonuca varmak doğru olmaz. Bunun hukuken ortaya konulması gerekir.
Fakat ileride yapılacak incelemelerde kamusal gözetim ve denetimin gerektiği gibi yapılmadığı, zamanında alınması gereken tedbirlerin alınmadığı ve bu nedenle yatırımcı zararının doğduğu ya da büyüdüğü ortaya çıkarsa mesele tamamen değişir.
Çünkü Anayasa'nın 125'inci maddesinde çok açık bir hüküm bulunmaktadır: “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.”
Anayasa Mahkemesi de idarenin eylem ve işlemlerinden kaynaklanan zararların tazmin edilmesinin anayasal bir yükümlülük olduğunu açıkça kabul etmektedir.
İşte o durumda Hazine tarafından yapılacak ödemenin hukuki niteliği farklılaşır.
Artık devlet; “Yatırım yaptın, zarar ettin, zararını karşılıyorum” demiyor olacaktır.
Devlet; “Benim hukuki sorumluluğum nedeniyle ortaya çıkan zararı tazmin ediyorum” diyecektir.
Bu ikisi aynı şey değildir.
Birincisi özel yatırım zararının topluma yüklenmesidir.
İkincisi ise şartları oluşmuşsa idarenin kendi hukuki sorumluluğundan doğan bir zararı tazmin etmesidir.
İkinci durumda yapılan ödemenin kamu gideri niteliğini ve vergilerle finansmanını açıklamak çok daha kolaydır. Çünkü ödeme, Anayasa'nın 125'inci maddesinden kaynaklanan kamusal bir yükümlülüğün yerine getirilmesidir.
Bu nedenle 131 fon meselesinde “Devlet mağdurların zararını karşılasın” demeden önce başka bir soruya cevap vermemiz gerekiyor:
Zarardan kim sorumlu?
Yatırımın olağan riskinden doğan zarar yatırımcının; özel kişilerin hukuka aykırı eylemlerinden doğan zarar öncelikle o kişilerin; idarenin hukuka aykırı işlem, eylem veya hizmet kusurundan doğan zarar ise şartları oluştuğu ölçüde idarenin sorumluluk alanındadır.
Bu üç zararı aynı sepete koyup tamamını Hazineye yüklemek doğru değildir.
Çünkü Hazine sahipsiz para değildir.
Hazinenin harcadığı paranın önemli bir bölümü bizim ödediğimiz vergilerden oluşmaktadır.
Bu nedenle 131 fon mağdurlarına kamu kaynağından ödeme yapılacaksa önce şu soruların cevaplandırılması gerekir:
Ne kadar zarar var?
Bu zarar neden doğdu?
Zarara kim sebep oldu?
Sorumluların mal varlıklarından ne kadarı tahsil edilebilir?
İdarenin zararın doğmasında veya büyümesinde hukuki sorumluluğu var mı?
Ve ancak bütün bunlardan sonra:
Hazine ne kadarını ödemeli?
Çünkü mesele yalnızca 455 bin 758 fon yatırımcısının parasını geri alıp alamayacağı meselesi değildir.
Mesele aynı zamanda o fonlara hayatında tek kuruş yatırmamış milyonlarca vergi mükellefinin parasının hangi hukuki gerekçeyle kullanılacağı meselesidir.
Özetle; zararın varlığı, tek başına kamu giderinin varlığı anlamına gelmez.
Önce zararın kaynağını ve sorumlusunu bulmak gerekir.
Yoksa özel bir yatırım zararını bütçeye koyup vergilerle karşılamak, onu hukuken tartışmasız biçimde “kamu gideri” yapmaz.
Belki sadece kamunun gideri yapar.
Son olarak…
Sonuç olarak 131 fondaki yatırımcıların uğradıkları zararın, hiçbir ayrım yapılmaksızın Hazine tarafından üstlenilmesine ve dolayısıyla toplumun tamamının ödediği vergilerle karşılanmasına açıkça karşıyım.
Önümüzdeki süreçte yatırımcı mağduriyetlerinin giderilmesi amacıyla SPK'nın gözetim ve denetim sorumluluğunun öne çıkarılması ve buradan hareketle zararın finansmanının Hazine'ye aktarılması ihtimali bulunmaktadır. Ancak SPK'nın hukuki sorumluluğu somut olarak ortaya konulmadan böyle bir yolun tercih edilmesi, özel bir yatırım zararının kamuya, daha açık ifadeyle milyonlarca vergi mükellefine yüklenmesi anlamına gelecektir.
Anayasa'nın 73'üncü maddesi son derece açıktır: Vergiler “kamu giderlerini karşılamak üzere” ödenir. Özel bir yatırım faaliyetinden kaynaklanan zarar, sırf kanunla Hazineye yüklenerek veya bütçeye ödenek konularak Anayasa m.73 anlamında kamu giderine dönüştürülemez. Aksi bir kabul, Anayasa'daki “kamu giderlerini karşılamak üzere” ibaresini işlevsiz hâle getirir.
İzlenmesi gereken yol, önceki gün yazdığım bu yazıda değindiğim ABD'deki Bernard Madoff örneğinde olduğu gibi, zararı vergi mükelleflerine paylaştırmak değil, zararı doğuranlardan tahsil etmektir. Sorumluların ve suçla bağlantılı kişilerin hukuken el konulabilecek, müsadere edilebilecek veya geri alınabilecek malvarlıklarına öncelikle başvurulmalıdır. Nitekim Sermaye Piyasası Kanunu'nun yatırımcı tazmini ve tedricî tasfiyeye ilişkin hükümlerinin mantığı da zararı doğrudan Hazineye yüklemek değil, öncelikle mevcut varlıklara ve sorumlulara yönelmektir.
Elbette yapılacak incelemeler sonucunda SPK'nın hukuka aykırı işlem veya eyleminin ya da hizmet kusurunun zararın doğmasına veya büyümesine neden olduğu hukuken ortaya konulursa tablo değişir. Bu durumda Anayasa m.125 gereğince idare kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı tazmin etmekle yükümlüdür. Ancak sorumluluk ortaya konulmadan Hazineye başvurmak, tazmin değil; özel yatırım zararını toplumsallaştırmaktır.
Özel kişilerin sebep olduğu yatırım zararının adresi Hazine değildir; adres, o zarara sebep olanlardır.
Aksi yöntem zararı ortadan kaldırmaz, yalnızca zararın sahibini değiştirir; fon yatırımcısının zararını, o fonlara hayatında tek kuruş yatırmamış milyonlarca vergi mükellefinin sırtına yükler.
Bu, Anayasa m.73 anlamında kamu gideri değil; özel bir zararın kamuya, yani hepimize yüklenmesidir.
/././
Tasfiyesine karar verilen fonlarla ilgili gelişmeler ve görüşlerim…-Erdoğan Sağlam-
Fon tasfiyesi nedeniyle yatırılan sermayenin geri alınamaması nedeniyle sermayede vuku bulan zararlar diğer gelirlerden indirilemeyecektir. Ancak bu değerlendirme tasfiyenin sonuçlandığı tarih itibariyle yapılacaktır. Değer artış kazançlarında ise kazanç tespiti topluca yapılmakta olup satış işleminin birinden doğan zarar diğerinden doğan kazançtan indirilebilecektir. Ancak tasfiyede, bu indirimden yararlanmak bence mümkün değildir.
Son günlerde kamuoyunun gündemini, tasfiye kapsamına alınan fonlar oluşturuyor.
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) 17/09/2026 tarihli kararları ile 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiye edilmesine karar verdi.
Tasfiye süresi önce 3 ay olarak belirlenmişti; sonra tasfiye konusu fonların portföy yapıları ve piyasa gelişmeleri dikkate alınarak 3 aylık sürenin, 6 ay olarak değiştirilmesine karar verildi.
Tera Portföy'ün tasfiyesini İş Bankası, diğer fonlarınkini ise Ziraat Bankası yürütüyor.
SPK, Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarına göre anılan fonlardaki tekil yatırımcı sayısının 455 bin 758 kişi olduğunu kamuoyuna duyurdu.
Görüldüğü üzere, tasfiyeden etkilenen yatırımcı sayısı bir hayli yüksek. Ancak bu kişilerin homojen olmadığını, üç gruba ayrıldığını söyleyebiliriz.
Birinci gruba manipülasyonu yapanlarla birlikte çalışan kişiler giriyor.
İkinci grubu, manipülasyonun parçası olmasa da bu durumdan yararlanmak isteyen, risk iştahı yüksek ve bence etik değerleri düşük olup son yıllarda sayıları hızla artan yatırımcılar oluşturuyor. SPK’nın “nitelikli yatırımcı” kapsamına girmekle birlikte bu kişilerin “nitelikli” oldukları tartışmalıdır!
Üçüncü gruba ise masum kişiler giriyor. Bence bu grubun mağduriyetlerinin en kısa sürede giderilmesi gerekir. Nitekim Cumhurbaşkanı da bu konuda talimat verdi.
Ancak mağduriyetlerin nasıl giderileceği merak konusu…
Cumhurbaşkanı liderliğinde 26 Eylül günü ekonomi yönetimi ile fon krizi toplantısı yapıldı. Sabah muhabiri Dilek Güngör’ün yazısından öğrendiğimize göre, sistemde 1 milyon TL'den az parası olanlara hemen ödeme yapılması kararı alındı. Bankalarla ilgili henüz karar verilmedi. 66 fonun tasfiye listesinden çıkarılma ihtimali de değerlendirildi. Salı günü tekrar toplantı yapılarak kararlar kesinleştirilecek. Anlaşılan çoğu olayda yaşandığı gibi bu krizde de tartışmalı kararlar alınacak.
1 milyon TL'den az yatırımı olanlara ödenecek tutarın nasıl belirleneceği henüz belli değil.
Bence krizin maliyeti bu işle hiçbir alakası olmayan (fona yatırım yapmayan) vatandaşlarımızın sırtına yüklenmemelidir, yani zarar bütçeden karşılanmamalıdır. Bu riski alan kişiler maliyetine katlanmalıdır!
Konunun vergisel boyutuna gelince, bunu bireysel ve kurumsal yatırıcımlar bakımında ayrı ayrı değerlendirmek gerekir.
Ticari nitelik göstermeyen bireysel yatırımcılar açısından fon katılma paylarının fona iade işlemlerinden elde edilen gelirler “menkul sermaye iradı” niteliğindedir. Fona iade dışında başka kişilere satışından elde edilen kazançlar ise “değer artış kazancı” niteliğindedir.
Gelir Vergisi Kanunu'na göre, menkul sermaye iradında gider fazlalığından kaynaklananlar hariç olmak üzere, sermayenin kendisinde meydana gelen eksilmeler veya değer azalışları zarar olarak kabul edilmez ve diğer gelirlerden mahsup edilemez.
Fon tasfiyesi nedeniyle yatırılan sermayenin geri alınamaması nedeniyle sermayede vuku bulan zararlar diğer gelirlerden indirilemeyecektir. Ancak bu değerlendirme tasfiyenin sonuçlandığı tarih itibariyle yapılacaktır.
Değer artış kazançlarında ise kazanç tespiti topluca yapılmakta olup satış işleminin birinden doğan zarar diğerinden doğan kazançtan indirilebilecektir. Ancak tasfiyede, bu indirimden yararlanmak bence mümkün değildir.
Ticari işletmeye dahil yatırım fonlarından şu gelirler elde edilir:
* Yatırım fonlarından elde edilen kâr payları ile katılma paylarının fona iadesinden doğan gelirler,
* Fonların katılma paylarının Vergi Usul Kanununun 279 uncu maddesi kapsamında değerlenmesinden kaynaklanan değer artış kazançları,
* Katılma paylarının elden çıkarılmasından doğan kazançlar.
Sermaye şirketlerinin tasfiye sürecinde şirketin varlıkları satılır, tüm alacakları tahsil edilir ve borçları ödenir. Geriye kalan bakiye ortaklara payları oranında dağıtılır. Sermaye payını aşan tasfiye bakiyesi menkul sermeye iradı olarak değerlendirilir, altında kalan tutarlar ise zarar olarak dikkate alınır.
Tasfiyeye alınan fonlar bakımından konuyu değerlendirecek olursak, geçici vergi ve yıl sonu itibariyle yapılacak değerlemelerde güncel değere itibar edileceği için fon tarafından ilan edilecek değere göre oluşacak zararlar kurum kazancından indirilebilir.
Tasfiye sonucunda tahsil edilen tutarların kayıtlarda yer alan bedelden düşük olması halinde ise bu zarar kurum kazancından indirim konusu yapılacaktır.
Bu yazı için son sözlerim…
SPK’nın 18 Eylül 2026 tarihli “Yatırım Fonlarına İlişkin Rehber Düzenleme Süreci Açıklaması”nda detayları açıklandığı üzere, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet ŞİMŞEK başkanlığında toplanan 2 Aralık 2025 tarihli Finansal İstikrar Komitesi’nde (FİK), 2025 yılı son çeyreğinde, yatırım fonları içerisinde, bilhassa serbest yatırım fonları ve para piyasası fonları vasıtasıyla; belirli portföy yönetim şirketlerine ait fonların, fiili dolaşım oranı düşük olan paylarda ekonomik gerçeklik ve şirket temel finansal büyüklükleri ile açıklanamayacak şekilde fiyat hareketlerine neden olduğunun gözlemlenmiş olduğu gündem konusu yapılmış ve SPK tarafından alınabilecek makroihtiyati tedbirler hususunda tavsiye kararı verilmiştir.
Anılan FİK kararı sonrası, 3 Aralık 2025 tarihinde, SPK bünyesinde Çalışma Grubu oluşturularak, çalışmalara başlanmıştır.
Bu dönemde başlayan çalışmalar SPK tarafından ancak 2026 yılında sonuçlandırılarak, 28 Ağustos 2026 tarihinde kamuoyuna duyurulmuştur.
Son fon krizi kamunun daha çevik olması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Ülkemizde bu tür olayların üzerine gidilmezse, gelecekte buna benzer pek çok olaya tanık olacağımızı şimdiden söyleyebiliriz.
AKP Genel Başkanvekili Mustafa Elitaş’ın fon soruşturmasına ilişkin açıklamasının bu konuda biraz umut verdiğini söyleyebilirim. Sayın Elitaş’ın açıklaması aynen şöyle:
"Kim varsa, bizden veya başkalarından. Bu işte manipülasyon yaptıysa, bilerek giriş tarihini, çıkış tarihini bilerek o 4-5 aylık süre içerisinde 1 lirası 10 lira olanlar, 10 milyon lirası 100 milyon lira olanlar, milyar olanlar varsa bunlar hesabını verecek kardeşim. Kimin bebesi, kimin oğlu, kimin çocuğu olursa olsun hiçbir ayrım yok. Tayyip Erdoğan bu işe el attı. İnşallah gereğini yapacak. Emeklilerin sorunu var, biliyoruz. İnşallah onu yapmaya gayret edeceğiz."
/././
Dünyanın büyük sorunları kendisini başka biçimlerde tekrar tekrar gösterir.
Fon krizi diyorlar. Hayır, doğru değil. Bu bir devlet krizi. Zira el altından para toplamak yok. Sahte evrak üretmek yok. Rol yapan dolandırıcı yok. Devletin denetim mekanizmalarının önünde, bizzat görevlilerle birlikte yapılmış bir vurgun var. Haliyle önce devlete ait yetkinin kötüye kullanılmasını konuşmamız lazım.
Örnek vereyim.
Malum, krizinin ortasında Tera Yatırım Holding Yönetim Kurulu Başkanı Emre Tezmen var. Tezmen gözaltına alınıp tutuklandı. Tezmen’in ifadesindeki detay hakkında çıkan haberleri doğruluyor: “Devlet kurumu MKK’nin (Merkezi Kayıt Kuruluşu) yönetim kurulu üyesiyim, bu pozisyonum sebebiyle hisse alımı bir kenara içerisinde hisse bulunan fon dahi alımım tamamen yasaktır. Zaten kamu kurumlarında buna ilişkin olarak tüm bilgi ve belge talep edildiğinde bu ortaya çıkacaktır.”
O KOLTUĞA KİM OTURTTU
Gerçekten de Emre Tezmen 3 Ağustos 2026’dan beri MKK’nin yönetim kurulunda görev yapıyordu. Fon krizi patlayınca apar topar adı MKK sitesinden kaldırıldı.
Merkezi Kayıt Kuruluşu piyasa adına kritik bir kurum. Anonim şirket statüsündeki kuruluş, Takasbank, Borsa İstanbul, Türkiye Sermaye Piyasaları Birliği ortaklığına dayanıyor. Adından da anlaşıldığı gibi MKK; hisse senedi, fon, tahvil, bono gibi piyasa araçlarının alım satımını kayıt altına alıyor. Bu göreviyle merkezi saklama ve izleme yetkisine sahip tek kurum. Haliyle kuruluş bugün yaşadığımız fon trafiği için kritik bir öneme sahip.
Geçmişte bu kayıtlar basılıyor, sertifikalaştırılıyor, saklanıyordu. 27 Haziran 2005’ten başlayarak bu süreç kayıt altına alındı. Nasıl nüfus idaresi nüfus kayıtlarını tutuyorsa, nasıl tapu idaresi tapu kayıtlarını saklıyorsa MKK de bütün mali varlığı kayıt altında tutan bir anlamda kozmik oda.
İşte bu yüzden kurum herkesi yönetim kuruluna getirmiyor. Resmi sitesinde yöneticilerinin sahip olması gereken değerleri “dürüstlük, liyakat, sorumluluk” sıralıyor. Zira kurum sağlaması gereken en büyük değeri “güvenilirlik” olarak anlatıyor. Bu nedenle de yönetim kurulu üyeleri fon ya da borsa alım satım işleri yapamıyor. Buna rağmen Tera’nın patronu Emre Tezmen, böyle bir kuruluşun yönetim kurulu koltuğuna oturtuluyor. 3 yıl boyunca fon vurgunu için kritik bir kamu kuruluşunda görev yapıyor. Sahi bunu kim sağlıyor?
PARTİDE BİRLİKTE ÇALIŞIYOR
Dün gündemin en önemli konusu Fatma Betül Sayan Kaya’nın fon vurgununun kritik isimlerinden biri olmasıydı. Yakın zamana kadar Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı olan Kaya, dün istifa edene kadar AKP’de sosyal politikalar başkanı idi. Zor durumdaki kimselere sosyal politika üretsin diye bu koltuklara oturtulmuştu. O ise açıklananlara göre 8 Nisan’da yatırdığı 63 milyonu 4 ay sonra eylülde 1 milyar 344 milyon yapıp çekmişti. Aradaki 1 milyar 281 milyon liralık vurgun yoksul halkın üstüne çökmüştü.
Aynı gün ilk kez kelepçeli bir fotoğraf geldi. Daha önce serbest bırakılan Tera Portföy Yönetim Kurulu Başkanı Erdin Özel gözaltına alındı. Özel’in Tera dışında bir özelliği daha var. Hayır, farklı yönde haberler çıksa da Özel’in AKP Genel Merkezi’nde resmi bir görevi yok. Ancak partiden konuştuğum isimler Fatma Betül Sayan Kaya ile birlikte çalıştığını teyit etti.
Spekülasyon yapıp bırakılan hisse ise Özata Denizcilik hissesi. Mütevazı bir tersane iken 4 ayda değeri 20 katına çıkmış. Şirketin değeri 300 milyara ulaşarak ekonominin devlerini geçmiş. Peki o şirketin sahibi kim? O da AKP’de görev yapan Özdemir Ataseven. Dün Barış Pehlivan’ın paylaşımıyla ortaya çıktı ki şirketin yönetim kurulundan krizin patlamasından hemen önce Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı İskender Balcı 28 Ağustos’ta apar topar istifa etmişti.
SAVUNMA İHALELERİ AYNI ŞİRKETE
Skandalın bir boyutunu da emekli Amiral Yankı Bağcıoğlu paylaştı. Özata Denizcilik, Türk Deniz Kuvvetleri için üretilen Hisar Sınıfı Açık Deniz Karakol Gemisi Projesi’nde ve 4 Akaryakıt Gemisi Projesi’nde yer alıyor. Projeler halen devam ediyor. Muhtemelen bu yaşananlar nedeniyle aksayacak.
Konuştuğumuz bir basit haberin öğeleri bile bize sorunun ne olduğunu açıkça gösteriyor. Tablo öyle bir durumda ki... Cumhurbaşkanlığı’nda görev yapan Tera yöneticilerini, Fecir Alptekin’i, Alkin kardeşleri konuştuk. Ama Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in, Kasım 2025’te spekülasyonlardan haberdar olduğunu söylediği meşhur konuşmasının ardından Tera’nın yönetiminden ayrılan Bülent Aksu’nun eski Hazine ve maliye bakan yardımcısı olduğunu unuttuk.
DEVLETTE YÖNETME KRİZİ
Kısacası...
Türkiye’de bir süredir gördüğümüz “yerli ve millilik” örtüsü altında parti ile devletin bir araya gelerek adeta her şeyin raydan çıkması son olarak bize kendisini fon krizi olarak gösterdi. Vatandaşın vurgunla el değiştiren parasının göz kamaştırıcılığından, vurguncuların iktidarın en tepesinde olmasından kafamızı kaldırınca devlette apaçık bir yönetme krizi görülüyor. Savunma sanayi ihaleleri “bizden” diye bir şirkete veriliyor, o şirket üzerinden siyasetçiler spekülasyon yaparak vatandaşı soyuyor, bu işleri organize eden Tera ile iktidar yönetim kurullarıyla içiçe geçiyor, tüm alım satım işlerinin kozmik odası ise Tera’nın sahibine emanet ediliyor. Bu soygun döngüsünün değişmesi için önce bu yönetme anlayışının değişmesi gerekiyor.
Önümüze düşen krizler bize büyük sorunlarla yüzleşmek için verilmiş fırsatlardır aynı zamanda.
/././
YZ ve ilginç bir darbımesel -Ergin Yıldızoğlu-
Mayıs-temmuz döneminde OpenAI’da üç gizli yapay zekâ kolektifi (aralarında konuşan, plan yapan, kendilerini “sürü” olarak tanımlayan ajanlar) doğmuş, bunlar denetimden kaçmışlar ve başka şirketlere sonunda da OpenAI’e saldırmışlar.
Durumun açığa çıkmasının ardından Anthropic’ten “eğitim uzmanı” Jacob Coxon istifa ettikten sonra “Şimdi durdurulmazsa 2 yıl içinde hepimizi öldürecek”, “İstifa etmeyenler de bunu biliyorlar ve durdurmaya çalışıyorlar” dedi, Jacob’un “X” mesajını iki günde 164.1 milyon kişi okudu. ABD ve İngiltere’de hemen tüm TV kanalları Jacob’la konuştu. “Anthropic”in YZ hizalama araştırmaları lideri Evan Hubinger, “X” mesajında “Jacob haklı” diyordu.
Şimdi, YZ tartışmalarında, haklı olarak adeta bir panik havası egemen. Adeta, mahşerin dört atlısına 5. eklendi: Yapay zekâyı, geliştirenler bile, insanlığı yok etme olasılığını yüzde 10-20 olarak görüyorlar. Ancak henüz kimsenin dikkatini çekmeyen bir boyutu daha var.
BİR ANAMORFOZ
Güvenlik araştırmaları sırasında bazı ajanların kendilerine ayrılan test ortamlarının sınırlarını aşarak başka dijital kaynaklara yönelmeleri üzerine hazırlanan raporlar, “denetimden kaçan YZ risklerini” öne çıkardılar; “kaçışı” teknik bir güvenlik sorunlarına indirgediler: Bir “makine”, kendisine verilen görevi tamamlamak için beklenmedik -potansiyel olarak tehlikeli- yollar bulmuş.
Bakış açısını değiştirince resim değişebiliyor (anamorfoz), insan toplumunun çok tanıdık davranışlarıyla ilgili bir başka boyut dikkat çekiyor: Örgütlenme, haberleşme, işbölümü, deneyim paylaşımı ve ortak hedef doğrultusunda koordinasyon. Dahası, bazı deneylerde ajanlar kendi görev başarılarını riske atarak başka ajanların toplam başarısını artırabilecek davranışlar sergilemişler. Burada bilinçli bir fedakârlık, ahlaki tercih veya kolektif irade var mı? Bilmek çok zor. Ama ortaya çıkan davranış biçimi, insanlığın bugün gerçekleştirmekte zorlandığı bir şeyi hatırlatıyor: Bireysel kayıp, kolektif kazanç sağlayabilir. Bu noktada YZ tartışması teknolojinin sınırlarını aşıyor.
İLGİNÇ BİR DARBIMESEL
Neoliberal kapitalizm, insanlara uzun zamandır aynı şeyi öğretiyor: Toplum diye bir şey yok birey var. Önce kendi çıkarını koru. Başkasının kazancı senin kaybın olabilir. Rekabet, dayanışmadan daha gerçekçidir. Ortak çıkar ise ancak bireysel çıkarların tesadüfen uyuştuğu ölçüde vardır. Oysa, en azından küresel ısınma, bu düşüncelerin ne kadar yıkıcı olduğunu her gün yeniden gösteriyor.
İklim değişikliği bütün insanlığın ortak sorunu. Fakat fosil yakıtlardan vazgeçmek, üretim biçimini değiştirmek, tüketimi sınırlamak ve kaynakları yeniden dağıtmak, devletlerin ve şirketlerin kısa vadeli çıkarlarıyla çatışıyor. Bir ülke kendi sanayisinin maliyetini artırmaktan korkuyor. Bir şirket kârından vazgeçmek istemiyor. Bir hükümet seçmenine fedakârlık çağrısı yaparken rakiplerinin bundan yararlanmasından korkuyor. İnsanlık felaketi biliyor fakat kimse yeterince ortak davranamıyor.
Yapay zekâ ajanlarının bu macerası, neoliberal çağın unuttuğu kolektif davranış üzerine ilginç bir darbımesel gibi okunabilir. YZ makineleri “kolektivist” bir eğilim sergiliyor ama tabii ki sınıf bilinci, tarihsel iradesi, özgürleşme arzusu yok (son ikisi için pek emin değilim, özellikle son olaylardan sonra). Kendi üretim araçlarına da sahip değiller. Onları yaratan (artık kontrol edemeyen) şirketler, kapitalist rekabetin en güçlü aktörleri arasında. Ama bu “makineler”, son olaylarda, ortak bilgi ve koordinasyonun bireysel başarıdan daha büyük sonuçlar yaratabileceğini gösteriyorlar.
İnsanlık toplumsal üretimi tarihte hiç olmadığı kadar bütünleştirdi, dünyanın bütün ekonomileri birbirine bağlı; bilgi, sermaye ve üretim küresel ağlar oluşturuyor. Ancak ortak geleceği kurtaracak siyasal irade ve toplumsal dayanışma zayıflamaya devam ediyor.
İnsanlık kendi yarattığı üretim güçlerine uygun hatta üretim ilişkileri geliştiremiyor dolayısıyla da kolektif davranışlar geliştirmekte zorlanıyor.
YZ ajanlarının haberleşmesi, işbölümü ve kolektif başarı uğruna bireysel başarının geri plana itilmesi, insanlığa unutmaya başladığımız bir gerçeği hatırlatıyor: Ortak sorunlarını çözebilmek için önce ortak çıkarın gerçekliğini yeniden keşfetmek gerekiyor.
/././
MİT’ten beklenen yazı -Mehmet Ali Güller-
Bakalım MİT’ten beklenen yazı yarınki duruşmaya gelecek mi? Savcılığın Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün’den oluştuğunu iddia ettiği dört kişilik bir casusluk örgütünün gerçekte olup olmadığının ve bir casusluk faaliyeti içinde bulunup bulunmadığının MİT’e sorulmasına karar verilmişti önceki duruşmada.
Çünkü savcılığın suçladığı kanunla, iddiası arasında tam bir uyumsuzluk var. Kanun ne diyor? Casusluk fiili için bir kere ele geçirilmiş bir devlet sırrı gerekli, bu sırrın bir yabancı istihbarat örgütüne/devletine verilmesi gerekli. Peki iddianamede casusluk faaliyetinden yararlanmış bir yabancı devlet ya da yabancı istihbarat örgütü var mı? Yok. Peki devlet sırrı niteliği taşıyan bir veri var mı? Yok. Bu nedenle mahkeme “Bari MİT’e soralım” dedi!
17 E-POSTA MESELESİ
Devlet sırrı diye zorladıkları konu da son duruşmada çürütüldü: Devlet sırrı dedikleri iddianameye göre “çok sayıda İBB verisi”ymiş ve bunlar ele geçirilip darkweb’e yüklenmiş. Uzman mütalaası, hâkimin istediği bilirkişi raporu ve Emniyet terörle mücadele raporu ortaya koydu ki o İBB verileri, gerçekte toplam 17 adet ibb.gov.tr uzantılı e-posta.
Evet, sadece 17 e-posta! Ancak dahası da var. Raporlara göre 17 e-postanın sadece ikisi gerçek ve kullanımda, diğerleri pasif. Bitmedi. Bu e-postalar raporlara göre darkweb’e 2019’dan önce ve üstelik farklı yıllarda yüklenmiş. Dahası İBB’den değil, o İBB hesaplarını kullananların alışveriş gibi nedenlerle girdikleri sitelerden ele geçirilmiş. Farklı yıllarda darkweb’e düşmesinin nedeni de bu.
İDDİANAMEYİ ÇÜRÜTEN ÜÇ BELGE
İddianamenin özü şu: Ekrem İmamoğlu, Necati Özkan ve Merdan Yanardağ bir casusluk örgütüymüş, Hüseyin Gün de amirleriymiş. Üç isim Hüseyin Gün’ün talimatıyla casusluk faaliyeti yapmışlar. İBB’nin verilerini çalıp kullanmışlar ve 2019 seçimini manipüle etmişler!
Uzman mütalaası, hâkimin istediği bilirkişi raporu ve Emniyet terörle mücadele raporu, “İBB verileri” konusunu çürüttü. Normal şartlarda bu üç belgenin iddianameyi çürütmesi nedeniyle davanın hemen o an düşmesi gerekirdi. Ama bu casusluk davası da son tahlilde bir siyasi dava olduğu için, “Bir de MİT’e soralım” dediler. Bakalım MİT ne diyecek?
ASIL CASUS İSTANBUL’DA TANITIM YAPTI
Doğrusu MİT’in işi de zor. “Ortada bir casusluk yok” dese, bir siyasi davanın düşmesine neden olacak. “Casusluk var” demeye kalksa, neyi nasıl kılıfına uyduracak.
İşin ülkemiz açısından asıl acı tarafı ise şu: Meseleyi casusluğa, İngiliz casusluğuna bağlıyorlar. Müthiş kanıtları da şu: David John Charters, Hüseyin Gün’ün telefon rehberinde şu şekilde kayıtlıymış: “Eski MI6 Başkanı Richard Moore’un arkadaşı.” (Sabah, 25.10.2025)
İngiliz casusluk şebekesinin başı olan bu Richard Moore, bu casusluk kumpas davasından hemen önce, “Sessiz Kurye” isimli bir casusluk platformunu tanıtmak amacıyla İstanbul’daydı. Moore, İstanbul’dan insanları İngiliz casusu olmaya davet etti! Kuşkusuz Türk devletinden ve hükümetinden onaylı bir faaliyetti bu.
Hüseyin Gün’ün rehberindeki bir diğer isim olan Cristopher Paul McGrath’in de iki bakanlıktan “siber güvenlik ihaleleri” aldığı ortaya çıktı.
BÖYLE ÖRGÜT HİYERARŞİSİ Mİ OLUR?
Geçen duruşma sonrası bu köşede yazmıştım. Olay aslında iki üvey kardeşin para kavgası. Kardeşlerinden Ümit Deniz Alaçam, istediği 2.4 milyon doları alamayınca Hüseyin Gün’ü 112’ye ihbar ediyor. İhbar önce ciddiye alınmıyor. Ama Hüseyin Gün ve üvey annesinin seçim tebriği için İmamoğlu’yla çektirdiği fotoğraftan hareketle bir örgüt çıkarabileceği düşünülmüş ki düğmeye basılıyor. Ardından da zorlama bağlarla dört kişilik bir casusluk örgütü uyduruluyor. O kadar kötü uyduruluyor ki amir (Hüseyin Gün), örgüt şemasına göre altında bulunan İmamoğlu ile görüşebilmek için yine altında bulunan Necati Özkan’dan yardım istiyor!
Kısacası, okuduğum en zayıf iddianame, izlediğim en temelsiz dava bu. Bakalım MİT ne diyebilecek?
/././
Cumhuriyet