soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Nisan 2026-


İçeriksizliği bayrakla gizlemek ve 1 Mayıslar...-Kemal 
Okuyan- 


Burjuvazinin dünyanın hiçbir yerinde insanlığa katacak bir şeyi olmadığı uzun süredir söyleniyordu ama sözünün de bittiği ortaya çıkınca dünya görüşü ve programların anlamsızlaştığı bir siyaset kültürü şekillenmeye başladı. Artık imaj içeriği örtmüyordu, içerik de imaj haline gelmişti!

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan'ın Ortaklaşa dergisinin Mayıs sayısındaki yazısını 1 Mayıs gündemi nedeniyle erken yayımlıyoruz...

Siyasetin merkezine imajın yerleştiğini söylemenin bir anlamı olmasa gerek. Turgut Özal’ın yükselişi ile birlikte, gerçeğin görünenin peşinden sürüklenmesi mutlak bir kural haline geldi. Sağın önceki baskın ismi Süleyman Demirel’in bile isteye avamlaştırılmış konuşma tarzı ve fötr şapkası bugünün dehşet verici sahteliğiyle kıyaslandığında hayli masum kalıyor.  Demirel’in kendi hiç masum olmasa da...

Hitabet, kıyafetler, semboller, racon kesmeler içeriği geriye ittiren biçimsel kuvvetler olarak siyaset alanını işgal etmeye başladıktan kısa süre sonra içeriği de kendilerine benzetti. Burjuvazinin dünyanın hiçbir yerinde insanlığa katacak bir şeyi olmadığı uzun süredir söyleniyordu ama sözünün de bittiği ortaya çıkınca dünya görüşü ve programların anlamsızlaştığı bir siyaset kültürü şekillenmeye başladı.

Artık imaj içeriği örtmüyordu, içerik de imaj haline gelmişti!

“Sayın Başkanım, halk çok yoksullaştı, bu akşam konuşmanızda sömürü, emek filan deseniz” veya “Efendim, toplum İran saldırısından sonra ABD’ye çok öfkelendi, grup konuşmasında emperyalizmi lanetlemeniz çok yerinde olur, hatta NATO’yu da eleştirebilirsiniz” türünden notlar yazan danışmanlar için kavramların bir kravat ya da mavi gömlekten daha öte bir değeri yoktu.

Örneğin, CIA tarafından beslendiği için Nobel Barış Ödülü verilen Venezuelalı soytarı Machado’yu hararetle tebrik ederek dünyayı takip ettiğini ve uluslararası oynadığını gösteren İmamoğlu ile sömürü, emperyalizm gibi sözcükleri ardı ardına sıralayarak sol duyuya hitap eden İmamoğlu aynı kişiydi. 

Yıllar önce herhangi bir siyasetçinin Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet’i birlikte “rahmetle anması” gündem olur, tartışılırdı. Şimdiyse, bu “zenginlik”ten yoksun olanlar acemilikle damgalanır oldu.

Burada tutarsızlık filan yok; zaten içeriğin imaja dönüştüğü bir ortamda kimse tutarlılık aramıyor. Siyasetle ilişkisi seçime indirgenmiş geniş toplumsal kesimler memleket meselelerinden zaman boyutunu çoktan çıkardı. Birkaç yılda bir karşılarına konan sandık, bir süreç algısının yerleşmesi açısından son derece yetersiz kalıyor.

Hafızasız toplumdan söz ediliyor oysa asıl sorun siyasetin hafızasızlaşması. İnsanlar hatırlıyor hatırlamasına ama bunun siyasal alanda hiçbir karşılığı yok.

Peki bütün bunlar halkı kandırmak için mi? 

Hayır. O nokta çoktan geçildi. Sosyal demokrasi ve faşizm, 20. yüzyılda Avrupalı emekçi kitleleri baştan çıkarmak için farklı iki kulvarda çok güçlü demagojiler inşa ettiler söz gelimi. Bütün iç tutarsızlıklarına rağmen her iki hareket de bütünlüklü ve derindi. Zaten komünizme karşı mücadelede başka türlü mevzi kazanmaları imkansızdı. Yalan üzerine kuruldular ama asla içerikten yoksun değillerdi.

Aldatmak ve kandırmak, ideolojik bir işlemdi. Toplumların geçmişten süzülüp gelen alışkanlıkları ile sınıfsal çelişkilerin oluşturduğu fay hatları aynı anda hesaba katılmak durumundaydı. İçerik ile biçim birbirini tamamlamakta, imaj siyasal alanda program ve doğrultuyu örtmeyip güçlendiren bir unsur olmanın ötesine geçmemekteydi.

Bugün ise imajın bağımsızlığını ilan ettiği, arkası boş bir görsellik ve gürültüden ibaret bir siyaset tarzının kendini kabul ettirdiğini görüyoruz. Örneğimizden gidecek olursak, burada artık Machado’nun ABD emperyalizminin üçüncü sınıf bir uşağı olmasının bir önemi bulunmamaktadır; aslolan bir biçimde popüler olan biriyle etkileşime girmektir. Sosyal medyada bu konuya ilişkin İmamoğlu’na verilen tepkilerin önemli bir bölümü de benzer bir arıza ile maluldür; bundan 40-50 yıl kadar önce emperyalizmin aparatını kutladığı için bir siyasetçiyi eleştirdiğinizde, bir daha onun yanından geçmez, ona umut bağlamazdınız.

Şimdi ise, memleketin güzide aydınları, hatta “sol” siyasi partileri İmamoğlu’nu işaret etmeye devam ediyorlar. Machado ise zaten unutuldu gitti!

Örneği İmamoğlu’ndan verdim, hemen her siyasi figür için geçerli bu söylediklerim. Düzen siyasetinde artık içeriğin kırıntısı kalmamış durumda. Farklı çıkar ve stratejiler kuşkusuz var olmaya devam ediyor ama siyaset alanını onlar belirlemiyor; imaj için gerekli malzemeyi oluşturduktan sonra tamamen bir kenara konuluyorlar.

AKP’nin ya da “devlet”in diyelim, CHP’yi kurumsal ve tarihsel referanslarına geri döndürme uğraşında arkadan ittirdikleri ismin Kemal Kılıçdaroğlu olması da yeterince açıklayıcı olmalı. Erdoğan ile neredeyse aynı “öykü”yü yazmaya kalkarak Cumhurbaşkanlığı’na uzanmaya çalışan Ekrem İmamoğlu ile Kemal Kılıçdaroğlu’nun “dünya görüşleri”ni karşılaştırmak ve buradan bir sonuca ulaşmak mümkün değildir. Birine kurulu düzen güveniyor, diğerini dışarıda bırakmaya çalışıyorsa, bunun makul bir nedeni olmalı değil mi!

Ne kadar çaba harcarsanız harcayın tek bir sonuca ulaşılacaktır: AKP de, sermaye egemenliği de bir kez daha Erdoğan kadar güçlendirilmiş ve “özgür” kalmış birini istememektedir. Burada dar anlamıyla seçim hesapları da devreye girmektedir ama yaratılan “kazanacak aday” imajı ile İmamoğlu’nun yetenekleri arasında herhangi bir ilişki olmadığı unutulmamalıdır. Bu imaj İmamoğlu’ndan bağımsız olarak ona bahşedilmiştir, yurttaşlarımızın önemli bölümü de buna ikna edilmiştir. AKP ve “devlet”, sermaye sınıfının onayıyla ve “şimdilik” şartıyla işte bu tabloyu değiştirmeye karar vermiştir.

Böylece, CHP’yi AKP Türkiyesi ile uyumlu hale getirmek için elinden geleni ardına koymayan, bu misyonu yerine getirirken ABD’sinden AB’sine, TÜSİAD’ından MÜSİAD’ına egemen güçler koalisyonunun bütün aktörlerinin aferinini alan Kılıçdaroğlu “yerli ve milli” imajıyla cepheye sürülmüş oldu.

Düşünmeden edemiyor insan, işler böyle yürüyorsa, İmamoğlu’nun günahı neydi?

Tekrar olacak, artık “mış gibi yapmak” değildir siyasetteki sorun. Asıl sorun, bürünülecek bir karakter kalmamıştır, yani mış yoktur, takvim yaprakları gibi imaj sunulmaktadır topluma. İnsanlar falanca popstar Atatürk fotoğrafı paylaştığında sevindirik olmakta, düne kadar küfrettiği milletvekili sözgelimi Berkin Elvan’ı andığında “adamsııın” diye ortalığı yıkmakta, muhatabına üç kelimeyi yan yana getirip laf sokan siyasetçiyi filozof bellemektedir.

Ve “sol” bunun bütünüyle parçasıdır, biraz da bu nedenle “sol” olmaktan çıkmıştır.

“Görmedin mi, Nâzım Hikmet’ten şiir okudu” diyerek bir burjuva siyasetçisi karşısındaki tutumumu yumuşatmamı isteyen dostlarım var benim. Dostluklarını çok seviyorum ama bu zayıflığı onlara yakıştıramıyorum.

Oysa siyasal yapıyı sermayenin çürütücü etkisinden bir nebze olsun koruyacak, farklı bir siyaset kültürünü yeşertip emekçi halka taşıyacak olan soldur. Tarih boyunca sol, siyasete derinlik kazandırmış, burjuva siyasetçisine ayar vermiş ve en önemlisi program ve dünya görüşünü siyasal mücadelenin merkezine çakmıştır. Solun bu farkı bir yanda devrim ve sosyalizm perspektifinden diğer yanda da temsil ettiği gelişkin değerler sisteminden kaynaklanıyordu.

Oysa şimdi solculuk da imaj çalışmasına daralmış durumdadır. Onurlu aydınlar ve TKP’nin temsil ettiği özgün hat bir kenara konduğunda solun varlığı siyasette özel bir aydınlık alan yaratmamaktadır. Bir gün Kürtçü bir gün Kemalist bir dışavurum doğal karşılanmakta, emekten söz ederken zengin bir müteahhidi Türkiye’nin kurtarıcısı gibi göstermekten zerre utanılmamaktadır. Gelinen noktada bu içeriksizliği ve insansızlığı gizlemek için her geçen gün daha büyük bayrak ve flamalara ihtiyaç duyulmakta, sola çekilmek istenen CHP karşısındaki kişiliksizlik derinleştikçe bunların yarattığı görüntü kirliliği de artmaktadır.

Kızıl renk ve devrimci semboller bir kararlılığı, bir doğrultuyu, bir iddiayı temsil ettikleri sürece anlam taşır. Şu anda bütün bunlar hüzün verici bir içeriksizlikle burjuva siyasetinin imaj envanterine dahil olmuş durumdadır. “Sol”, “bir başka dünya”yı emekçi halk için somut bir seçeneğe dönüştürme misyonundan tamamen uzaklaşmış, sermaye kurumlarının ilan edeceği “boş kadro”ları doldurmak için imajlar dünyasında birbirleri ile rekabete giren adaylar kümesine dönüşmüştür.

İşçi sınıfının birlik ve dayanışma günü 1 Mayıs da içeriksizleşmeden payını aldı doğal olarak. “Sol”un iki sosyal demokrat partinin hegemonyasını kabullenip hem onlarla ilişkide hem de onların boş bıraktığı alanlarda birbiriyle giriştiği rekabetin platformu haline geldi 1 Mayıs. Sendikaların da birbirleriyle giriştikleri çekişme benzer saiklerle ilişkili olduğundan 1 Mayıslar yüzlerce küçük hesabın su üstüne çıktığı bir güne daralıyor.

Katılımcılara heyecan vermeyen bir miting ya da yürüyüş topluma asla enerji vermez. Bu rekabet alanından ve içeriğini yok etmiş imajlardan meczuplar dışında kimse heyecanlanmaz.

Bu yıl 1 Mayısların “bölünmüşlüğünden” bu nedenle korkmamalı. Türkiye’de bu içeriksizlik ve sıradanlığı kabul etmeyecek ciddi insan kaynakları vardır “sol”un. Yeter ki nereye doğru sürüklenildiği fark edilsin ve karşı ağırlık konsun.

Konu dar anlamıyla 1 Mayıs değildir. 1 Mayıs yılın 364 gününü sırtında zaten taşıyamaz. Yılın bir günü “emek” dedikten sonra burjuva siyasetinin vizyona soktukları ile iştigal etmenin 1 Mayıs’ı da yok etmek gibi bir sonuç vermesi kaçınılmazdır.

1 Mayıs’ı kurtarmak, devrimci siyaseti kurtarmaktır. 

/././

Trendyol'dan Ortaklaşa dergisine sansür: 'NATO, işçi sınıfı falan demeseniz...' 

E-ticaret platformu Trendyol, Ortaklaşa dergisinin 8. sayısının satışını kapaktaki “NATO” kelimesini “yasaklı” ilan ederek durdurdu. Müşteri hizmetleri, derginin satışa açılabilmesi için “NATO, işçi sınıfı gibi ifadeleri beyaz bantla kapatın” dedi.

Milyonlarca kullanıcısı bulunan e-ticaret platformlarından Trendyol, aylık çıkan Ortaklaşa dergisinin 8. sayısının satışını, dergi kapağında yer alan siyasi kavramlar gerekçesiyle engelledi.

Platformun satıcı paneline yansıyan uyarılarda, dergi kapağında yer alan “NATO” ifadesinin algoritma tarafından “görselde yasaklı kelime” olarak tespit edildiği görülürken, müşteri hizmetleri sorunun çözümü olarak “beyaz bantla ilgili kelimelerin kapatılmasını” sundu.

Trendyol’dan ‘NATO’ sansürü

Ortaklaşa dergisinin son sayısı okurlarla buluşturmak için platforma yüklendi. Derginin onay sürecinde “Revize yapmanız gerekli” uyarısıyla karşılaştı.

Satıcı panelinden alınan ekran görüntülerinde, ürün durum açıklamasında şu ifadelerin yer aldığı görülüyor: “Ürünün görselinde ‘nato’ kelimeleri ayrı ayrı ya da kelime öbeği olarak tespit edilmiştir. Bu nedenle ürünün liste kurallarına/içerik kalitesine aykırı olduğu değerlendirilmektedir.”

Sistem, bu kelimenin kullanımını, platformun “içerik kalitesi” standartlarına aykırı bularak derginin satışa açılmasını otomatik olarak durdurdu.

Müşteri hizmetlerinden 'beyaz bant çözümü'

Otomatik ret kararının ardından Trendyol canlı destek ve müşteri hizmetleriyle iletişime geçilmesinin ardından, telefon görüşmesinde şu “çözüm” yolunu sundu: “Kapakta yer alan NATO, CHP ve işçi sınıfı gibi bölümleri beyaz bir bantla kapatırsanız ürünü satışa açarız.”

Bir yayın organının, kendi kapağında yer alan “işçi sınıfı” veya “NATO” gibi evrensel politik kavramları, bir e-ticaret sitesinde satılabilmek için fiziksel veya dijital olarak sansürlemek zorunda bırakılması, platformların denetim mekanizmalarını tartışmalı yanını gösterdi.

Trendyol gibi milyonlarca kullanıcısı olan platformların, kitap ve dergi gibi fikir ve sanat eserlerini, tişört veya kozmetik ürünleriyle aynı “yasaklı kelime” algoritmalarına tabi tutması seçim özgürlüğü diye pazarlanan piyasanın ve şirketlerin nasıl kapitalizmin sansür ve manipülasyon aracı olduğunun kanıtı.

Haberimizin ardından yeniden satışa açtı

Öte yandan haberimizin yayımlanmasından yaklaşık 3 saat sonra derginin yeni sayısının platformda tekrar satışa açıldığı görüldü. Ancak Trendyol tarafından konuya ilişkin tarafımıza herhangi bir açıklama yapılmadı. 

Trendyol sansür uygulasa da Ortaklaşa dergisinin yeni ve eski sayılarının tamamını soL'a abone olarak okuyabilirsiniz.

***

Doğtaş ve Kelebek Mobilya işçileri iş bıraktı: 'Dalga geçer gibi 23 bin lira yatırdılar'-Emre Alım-

Çanakkale Biga’daki Doğtaş ve Düzce’deki Kelebek Mobilya fabrikalarında çalışan işçiler, banka promosyon haklarının ödenmemesi üzerine eyleme geçti. Toplu iş sözleşmesi hükümlerinin ihlal edildiğini belirten işçiler, ödemeler tam yapılana kadar tezgah başına dönmeyeceklerini duyurdu.

Doğanlar Holding bünyesinde faaliyet gösteren ve Öz Ağaç-İş Sendikası'nın örgütlü olduğu Doğtaş ile Kelebek Mobilya fabrikalarında üretim durma noktasına geldi. 

29 Nisan sabahı itibarıyla iş bırakan mobilya işçileri, toplu iş sözleşmesi (TİS) güvencesi altında olan banka promosyonlarının sadece 23 bin liralık kısmının yatırılmasına tepki gösterdi. İşçiler, geri kalan tutar hesaplarına yatırılana kadar işbaşı yapmayacaklarını vurguladı.

​soL'a konuşan bir Doğtaş işçisi, yapılan ödemenin yetersizliğini vurgulayarak, "Dalga geçer gibi 23 bin lira yatırdılar. Tek asgari ücret dahi etmiyor. Protesto etmek için eylemleri genişletiyoruz" dedi.

İşçiler, patronun ve bankanın tutumuna karşı kararlılık mesajı verirken, fabrikalardaki eylemlilik hali sabah saatlerinden itibaren yaygınlaştı.

​HAK-İŞ’e bağlı Öz Ağaç-İş Sendikası, promosyon krizine ilişkin yaptığı açıklamada toplu iş sözleşmesinin ihlal edildiğinin altını çizerek, şu ifadeleri kullandı: ​"Promosyon konusunda toplu iş sözleşmesinin ihlal edilmesi sebebiyle sabah saat 09:30 da yarım saat iş bırakma öğlen saat 15:00 te yarım saat iş bırakma eylemi yapılacaktır. Sendika genel merkezi ilgili bankaya ve işverene ihtar bildirimi gönderecek olup aynı zamanda hukuki süreç başlatılacaktır. Ayrıca Toplu iş sözleşmesinin ihlal edilmesi sebebiyle Çalışma Bakanlığına bildirimde bulunulacaktır."

​Ne olmuştu?

​Sendikadan 16 Nisan'da yapılan açıklamada, işveren vekillerine defalarca yazılı ve sözlü uyarılarda bulunulmasına rağmen sonuç alınamadığı ifade edilmişti. Ertesi gün patron Şadan Doğan ile görüşen sendika, yönetimin "süreci hızlandıracağına" dair beyanını işçilere aktardı. Ancak aradan geçen bir haftalık sürede herhangi bir ilerleme kaydedilmemesi üzerine 24 Nisan’da yeni kararlar alındı.

Sendika, üyelerinden banka veya işveren yetkililerinin promosyonla ilgili imzalatmak istediği belgelere karşı durmalarını isteyerek, "Banka ile yapılan sözleşme, alınan promosyon miktarı, üyelerimiz için kişi başına düşen miktar tescil edilene kadar bu davranış sürdürülecektir" talimatını verdi. Aynı gün başlayan fazla mesaiye kalmama eylemi, 25 Nisan'da işletme bünyesindeki etkinliklere katılmama ve verilen hediyeleri reddetme kararıyla daha da genişletildi.

​Patronun sicili kabarık

​Doğtaş ve Kelebek Mobilya'da yaşanan bu kriz ilk değil. Şirket, 2023 yılında da işçilerin banka promosyonlarını ödemeyerek benzer bir sürece imza atmıştı. O dönemde Patronların Ensesindeyiz Ağı’na ulaşan işçiler, ağır çalışma koşullarından, zorla yaptırılan mesailerden ve tuvalet sürelerinin dahi kayıt altına alınmasından şikayetçi olmuşlardı.

Doğanlar Yatırım Holding’in hak gaspları yurt dışındaki projelerine de yansımış durumda. 2018 yılında Senegal’in başkenti Dakar’da inşa edilen toptancı hali projesinde çalışan işçilerin maaşlarını ödemeyen holding, işçilerin şantiyede iş bırakarak direnişe geçmesine neden olmuştu.

https://haber.sol.org.tr/haber/dogtasta-hak-gaspi-toplu-sozlesmeyi-hice-sayan-patron-iscilerin-promosyon-odemelerine-coktu

***

Büyük patronlara büyük vergi kıyağı -Evrensel Manşet-

Vergide sahte vaatler iflas etti, malum yeniden ilam edildi. Trilyonluk bilançolar açıklayan holdinglere kelimenin tam anlamıyla dikensiz bir ‘vergi cenneti’ inşa ediliyor. Şimdi başta büyük sanayi sermayesi olmak üzere ‘indirimli kurumlar vergisi’ geliyor. Şirketin kârı ve ihracat geliri arttıkça verginin ‘olumsuz’ etkisi düşecek. Kâr beslenecek. Emekçinin vergi yükü daha da artacak.

***
Koç'tan Sabancı'ya; Sabancı'dan Şişecam'a... Büyük patronlara büyük vergi kıyağı -Uğur Zengin - Evrensel-

Vergide sahte vaatler iflas etti, malum yeniden ilam edildi. Trilyonluk bilançolar açıklayan holdinglere kelimenin tam anlamıyla dikensiz bir ‘vergi cenneti’ inşa ediliyor. Şimdi başta büyük sanayi sermayesi olmak üzere ‘azalan oranlı kurumlar vergisi’ geliyor. Şirketin kârı ve ihracat geliri arttıkça verginin ‘olumsuz’ etkisi düşecek. Kâr beslenecek.


Bakan Şimşek’in “çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi” dediği sistem bu.

Önce iki yıl önceye gidelim. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek 2024’te çok uluslu şirketlerden asgari kurumlar vergisi alınması için çalışma yürütüldüğünü söylüyor ve ekliyordu: “Kurulan model, çok uluslu şirketlerin kazançlarının her hal ve takdirde yüzde 15 vergi yükü taşımasını amaçlıyor.”

Şirketleri bir kuruş kurumlar vergisi vermeyen AKP’li vekilin imzasıyla Meclisten geçen paket de bu istikametteydi. Yıllık hasılatı 750 milyon avroyu aşan çok uluslu şirketler, asgari yüzde 15 kurumlar vergisine tabi tutulacaktı. E zaten Türkiye’de kurumlar vergisi yüzde 25 değil miydi? Kağıt üzerinde evet, fiili olarak hayır. Türkiye’de şirketler kurumlar vergisi vermiyor. Bu çok kez ispatlandı. (Zaten 2024’teki düzenleme de bunu kanıtlıyor.)

Birkaç örnek:

- Saray iktidarının 190 milyar liralık adrese teslim kamu ihaleleriyle ihya ettiği 20 inşaat patronunun 8’i 2023’te hiç vergi vermedi.

- Türkiye’nin en büyük 10 sanayi şirketinin 2024 yılında ödedikleri verginin gelirlerine oranı 17 binde 1, on binde 2, sıfır ve sıfırdı.

- Sanayide kârın ikiye katlandığı 2022 yılında sanayi odaları başkanlarına ait şirketlerin yüzde 54’ü; 2023’te yüzde 31’i hiç vergi vermedi.

Yeni pakette ne var?

İktidarın 2024 yılında Meclisten geçirdiği vergi paketinin ardından 2 yıl geçti. Birkaç gün önce Cumhurbaşkanı Erdoğan, şirketlere vergi avantajının genişletileceğini; yüzde 20 olarak uygulanan kurumlar vergisinin imalatçı ihracatçılara yüzde 9, genel ihracatçılara ise yüzde 14 seviyesine düşürüldüğünü açıkladı.

Paketin detayları net değil. Bununla birlikte, Erdoğan’ın açıklamalarından, iktidarın vergi indirimlerinde ikili bir sınıflandırmaya gideceği anlaşılıyor. İmalatçı ihracatçılar için 11, genel ihracatçılar için ise 6 puan indirim var.

Şimdi iki soru soralım ve yanıt arayalım. Birincisi, kurumlar vergisi oranı yüzde 9’a düşürülen imalatçı ihracatçılar kim? İkincisi kurumlar vergisi oranı yüzde 14’e düşürülen genel ihracatçılar kim?

İmalatçı ihracatçılar

İmalatçı ihracatçılar, Türkiye’de üretim yapan; ürettiğinin büyük kısmını ihraç eden büyük hacimli ulusal ve uluslararası tekeller. İhracat gelirinin toplam geliri içindeki payı en yüksek olan şirketler söz konusu indirimden en çok yararlanacak olanlar. Yani en büyük indirim büyük sanayi sermayesine.

- Bal gibi ABD şirketi olan Ford Otosan, belki de söz konusu teşvikten en çok yararlanacak şirket. İşçilerin ürettiği her 100 otomobilin 83’ü yurt dışı pazarında satılıyor. Koç Holding ve Ford Motor iştiraki olan Ford Otosan’ın 2025’te toplam hasılatı 830 milyar TL, ihracat geliri ise 660 milyar TL. Bu ihracat gelirlerinin toplam gelirlerine oranının yüzde 79.5 gibi yüksek bir seviyede olduğunu gösteriyor.

- Yine Koç Holdingin üç kıtaya yayılmış, 26 fabrikası bulunan Beko (Eski Arçelik) ihracat gelir oranı en yüksek imalat şirketlerinden. Şirketin imalat oranı yüzde 75.5 ve indirimden en çok yararlanacak şirketlerden.

- Yakın zamanda CHP’den AKP’ye geçen; şirketi bu transferle ‘VIP şirketler’ listesine dahil olan Özlem Çerçioğlu’nun eşi ve ailesine ait olan Jantsa’nın da ihracat/brüt satış oranı yüzde 78. Yani Çerçioğlu ailesi de vergi indiriminin en büyük kazananlarından.

- Sabancı’nın Kordsa’sı brüt gelirlerinin yüzde 80’ini ihracat ile karşılıyor ve indirimden büyük pay kapacak.

- Ya da halihazırda süren TİS görüşmelerinde işçilere yüzde 12 zam dayatan Lila Kağıt… Gelirinin yüzde 66’sı ihracattan ve söz konusu vergi indirimi kârını artıracak.

- Vergi öncesi kârı 12 milyar TL’yi aşan Şişecam, şimdi bu indirimle kârını besleyecek.

- İhracat geliri brüt gelirlerinin yüzde 70’inden fazlasını oluşturan, yakın zamanda Akçansa’yı elinden çıkaran Sabancı’nın Çimsa’sı en pozitif etkilenecek şirketlerden.
Tüm bu rakamları hizaya çekip, imalatçı ihracatçıları toparlayalım. Şirketlerin sayısı binlerce. Özetle, ürettiğini dış pazara en çok satabilen, vergi indiriminin en çok kazananı olacak.

Türkiye’de bu yıl 50 bin lira brüt ücret alan işçinin ocak ayında yüzde 14 (damga vergisi dahil) doğrudan vergi verdiğini, yıl sonunda yüzde 23.7 (damga vergisi dahil) vergi vereceğini düşünün. Trilyonluk cirolara yüzde 9 kurumlar vergisi oranı tavanı, yoksulluk sınırının altı ücretlere yüzde 23.7 vergi. Yani Türkiye’de açlıkla boğuşan bir işçi; trilyonluk ciro elde eden bir şirketten yüzde 163 daha fazla vergi yükü taşıyor, en iyi ihtimalle! Bir de buz dağının görünmeyen kısmı olan dolaylı vergiler eklendiğinde uçurum büyüyor.

Genel ihracatçılar
İmalat yapmayan ya da zarar eden ancak ihracatı yüksek şirketler… Bu şirketler için vergi oranı yüzde 14’e düşürülecek.

Kim bunlar? Örneğin yurt dışında inşaat yapan Enka gibi inşaat şirketleri. Ya da Vestel gibi uzun süredir zarar yazan şirketler. PETKİM gibi büyük ölçekli ihracatçı petrol şirketleri.

Ya da Otokar gibi son dönemde zarar yazan şirketler. Ya da 2026 yılında ücret zammı yapmayacağını duyuran ve bilançoda zarar yazan HATSAN brüt gelirlerinin yüzde 90’ını ihracat yoluyla elde ediyor.

İktidar, söz konusu zarar yazan şirketlere esasında can simidi atıyor ve şirketler zarardan kurtulduğunda düşük vergi ile kâr onarılacak. Yani kârı artıran daha az vergi etkisiyle daha çok kâr edecek. En çok kazanandan hiç, çok kazanandan az, az kazanandan biraz, açlık sınırının altında kalandan çok vergi!

1 Mayıs’a günler kala sınıf taarruzu

Yaşanan bu tablo, 1 Mayıs’a sayılı günler kala devreye sokulan aleni bir sınıf taarruzudur. Koç’un, Sabancı’nın, Çerçioğlu’nun trilyonluk bilançoları şişsin, yeni ihracat rekorları kırılsın diye; o bilançolarda esamesi dahi okunmayan emekçi, artık çok daha ağır bir vergi yükü taşıyacak. Mesele gayet net: Bugünün devleti, sermayenin kârını garanti altına almak uğruna işçi sınıfının cebine el uzatan sadık bir tahsildardır.

Uğur Zengin / Evrensel

Yine Yıldızlar SSS Holding! Bakanın ‘artık ruhsat yok’ dediği gün yenisi verildi-Bahadır Özgür /halkTV-


Aylardır maaşlarını alamayan Yıldızlar SSS Holding’e ait Doruk Madencilik işçileri, 17 günlük mücadeleleri sonucunda haklarını aldılar. Bağımsız Maden-İş yöneticileri ile İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin yaptıkları dünkü görüşmede sorun çözüldü.

Ancak Yıldızlar SSS Holding’in kirli sicili, sadece Doruk Madencilik ile sınırlı değil. Bunu da bizzat Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar açıkladı.

Bakan dün sert sözlerle şirkete tepki gösterdi. “İşçinin alacakları var. Fırıncıyla servisçiyle hep problemleri var. Buradaki kömür santralinde de 2-3 yıldır var. Biz müdahale ediyoruz sürekli. Her işlerinde böyleler” dedi.

“Onca ruhsatı nasıl aldı? Kömürüne alım garantisi niye verildi?” sorularını ise Bakan, şöyle yanıtladı:

“Yerli üretim kömüre 2029 yılına kadar satın alma garantisi için Meclis'ten yetki alındı. Eğer alım garantisi vermesek çalışma şansları yoktu. İşçiye borcu olana bu garanti verilmez dedik. Devlete borcu olana teşvik veremeyiz dedik. Buna rağmen bunlar işçinin parasını ödemedi. Ben bu şirkete bir daha asla ruhsat falan vermem.”

ekran-goruntusu-2026-04-29-110615.jpg

Ancak Bakan’ın bu açıklamayı yaptığı 28 Nisan günü, yani dün, Enerji ve Tabi Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Taşınmaz Komisyonu, maden işletmek için kimlere arazi tahsisi yapılacağını duyurdu.

YENİ LİSTENİN 48. SIRASINDA

Listenin 48’inci sırasında Doruk Madencilik’in sahibi Sebahattin Yıldız da bulunuyor. Böylece Sebahattin Yıldız’ın, Yıldızlar SSS Holding bünyesinde bulunan 3S Enerji ve Maden şirketinin Çankırı’ya bağlı Orta ilçesindeki kömür madeninin faaliyete geçmesi için hiçbir engel kalmadı.

ekran-goruntusu-2026-04-29-110715.jpg

Doğrudan Bakanlığa bağlı Taşınmaz Komisyonu önemli bir kurum.

2018’de Cumhurbaşkanlığı genelgesi ile kuruldu. Görevi, kamu kurumlarının mülkiyetindeki taşınmazların madencilik faaliyetlerine açılıp açılmayacağına karar vermek. Komisyon, ruhsat veren bir merci değil ama ruhsatın fiilen kullanılabilir hale gelmesini sağlayan taşınmaz kararlarını alma yetkisine sahip. Maden ruhsatı verilmiş olsa dahi, taşınmaz tahsisi olmadan şirket faaliyete geçilemiyor.

Şirket veya şahıs ruhsat için Ruhsatı Maden Petrol İşleri Genel Müdürlüğü’ne (MAPEG) başvuruyor. Eğer söz konusu maden kamuya ait bir arazideyse MAPEG başvuruyu Taşınmaz Komisyonu’na sevk ediyor. Komisyon nihai kararı alıyor. Komisyonun hayati bir görevi de var. MAPEG ihale yapıp ruhsatı verse dahi, ihalenin kamu yararına olup olmadığını komisyon denetliyor.

Belki Bakan Bayraktar’ın gözünden kaçmıştır. Fakat tam da şirkete bir daha izin vermeyeceklerini öfkeyle söylediği gün, kendisine bağlı komisyonun kararı ile Yıldız, yeni kömür madenini de faaliyete geçirmiş oldu.

SEBAHATTİN YILDIZ RUHSAT ZENGİNİ

Sebahattin Yıldız tam bir ‘ruhsat zengini.’ Son yıllarda çok sayıda altın madeni ruhsatı aldı. Ruhsat sayısı 2364 adet. Şu haritayı bizzat şirketi yaptı. Anadolu neredeyse ona ruhsatlanmış gibi.

whatsapp-image-2026-04-25-at-14-05-42.jpeg

Kısaca Bakan “Bir daha ruhsat yok” diyor ve kömür alım garantisini mecburen yasadan dolayı sürdürdüklerini söylüyor fakat Bakanlık istediği taktirde Yıldız’ın çok sayıda ruhsatını Taşınmaz Komisyonu’nun yetkisine dayanarak iptal edebilir.

Bahadır Özgür /halkTV

Medyanın dilsiz şeytanları! + Huzurevi müdürü yaşlıları dolandırdı + Trump ile İran’ın zaferi! BAE bırakıyor OPEC çatırdıyor -halkTV-

Medyanın dilsiz şeytanları!-Ayşenur Arslan- 

Pazara gideceksiniz.. Eşiniz evin acil ihtiyaçlarını söylüyor. Bir kâğıda not ediyorsunuz:

  • 1 kilo domates
  • 1 kilo salatalık
  • 3-4 kilo patates
  • 4-5 tane limon
  • 1 demet maydanoz
  • 1 kilo soğan

Aslında not etmeseniz de olur. Her evin mutfağında rastlayacağınız ürünler neticede.. Pazara çıktığınızda filenize ilk koyacağınız şeyler.

Ama.. Alamıyorsunuz. Eve fileniz boş, sanki sizin suçunuzmuş gibi başınız önde dönüyorsunuz. O hafta da hiçbir şey değişmeyecek: Bakkalın borç defterine yazılan ekmek, makarna ve salça..

Çocuklarınıza sınıfı geçerlerse almaya söz verdiğiniz çikolata ya da meyvenin adı bile edilmiyor.

Zira evlatlarınız farkında; maaşınız belki yılda bir kez bir yeterdi onları almaya.. Oysa aylardır maaşınızı alamıyorsunuz.

ekran-goruntusu-2026-04-27-133234.webp

Cebinizdeki o küçük not kâğıdı.. Halk TV ekranlarından memleketin her köşesine bomba gibi düşüyor.

Ama karşınızda “iktidarın ete kemiğe bürünmüş” haliyle yüzlerce polis duruyor.

Sesinizi duyurmak için gittiğiniz “BAŞKENT” Ankara’da sizi iki üç katınız polis ve hiç çekinmeden yüzünüze sıktıkları biber gazı bekliyor.

Neresinden baksanız insanı yıkacak bir trajedi.

Hadi duygusal yaklaşmayalım! Neresinden baksanız HABER!

Öyle mi!!!

***

Açıyorsunuz interneti, taramaya başlıyorsunuz:

Sabah, Hürriyet, aHaber, Milliyet, Türkiye, Akit..

Madencilerin durumunu dair tek bir satır yok. Aslında biliyorsunuz olmayacağını. Yine de gözlerinizle görmek ve madenciler yerine hangi önemli haberi verdiklerini anlamak istiyorsunuz.

Anlıyorsunuz da!

Başkan Erdoğan Trump’la telefonda konuştu.

Türkiye NATO’da ABD’nin boşluğunu doldurabilir mi?

İstanbul Dubai’nin yerini alabilir mi?

Bu masalları sağlık haberleri izliyor:

Sivilceyi sıkmak tehlikeli mi?

Güneş kremi işe yarıyor mu?

***

Muhalefet, CHP, entelektüel düşmanlığı vs.. Alıştık. Ne de olsa “doktor dövebilmekle övünenlerle” aynı havayı soluyoruz artık.

Ama iktidarın “yoksullara yardım” kapsamında kapınıza çuvallarla bıraktığı kömür nasıl çıkarılır? Bir gün bile yapamayacağınız o işi yapanlar nasıl açlığa mahkum edilir? Ve buna nasıl duyarsız kalınır? Sıradan insan bunları düşünmeyi bırakalı epey oldu.

Ya medya!!!

Onları da..

Medyanın dilsiz şeytanlarını da tanıdık, biliyoruz.

Hepsinin nasıl güvenli koşullarda yaşadığını.. Başkan’ın uçağında nasıl dünyayı gezip 5-6 yıldızlı otellerde kaldığını.. Ballı maaşlarını biliyoruz. O irtifalardan aşağıdaki işsizin, madencinin görünmediğini de..

Ancak haberleri olsun. Yolun sonuna geldiler.

Madenciler, siz görseniz de görmeseniz de Türkiye’ye bir gerçeği anlattı.

“Zalimin zulmünü” sosyal medyadan ve gerçek haber kanallarından akan görüntülerle somutlaştırdı.

Bunu saklayamaz, zulmü silemezsiniz.

/././

Huzurevi müdürü yaşlıları dolandırdı -İsmail Saymaz- 

İlhan Dülkar geçirdiği trafik kazasından sonra felç ve yüzde 94 engelli kalınca ve evde bakımı zorlaşınca ailesi tarafından Ankara’daki Elmadağ Huzurevi Yaşlı Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi’ne yerleştirildi.

Dülkar, başlarda çok memnundu.

Eş Sultan’ı arayıp “Keşke daha önce gelseydim. Müdürle aram çok iyi. Banka kartım onda. Her şeyimi alıyorlar, odama yolluyorlar” diyerek mutluluğunu dile getirdi. Bir ara “Dört Ata altını biriktirdim, gelin alın” dedi eşine.

Ölümünden bir-iki gün önceydi.

Eve telefon açtı.

“Sultan, beni dolandırdılar. Telefon faturamı yatırabilir misin” dedi.

Dülkar, 2 Kasım 2024’te hayatını kaybetti.

Birkaç hafta sonra Sultan Dülkar, eşinin maaşını sormak üzere bankaya gittiğinde şoka uğradı. Yetkililer Dülkar’ın dört bankadan kredi çektiğini söyleyerek, “100 bin TL borcunuz var” diye ekledi.

Krediler elektronik bankacılık yöntemiyle çekilmişti.

Oysa İlhan Dülkar, tuşlu telefon kullanıyordu.

Dolandırıcılar Dülkar’ın parasıyla ilk önce akıllı telefon almış, ardından hesaplarını boşaltmıştı.

Sultan, borcu kapatmak için 5500 Euro ve 150 bin TL ödemek zorunda kaldı.

saymaz.jpg

Eşi AK Parti’de belediye meclis üyesi

Dülkar, yaptığı incelemede eşinin hesabından Osman Kaya’nın hesabına 41.600 TL, yurt görevlisi A.Ö.’nün hesabına 4.000 TL aktarıldığını tespit etti. Ayrıca 76.000 TL’lik altın alındığını gördü.

Gel gör ki…

Eşinin ölümünden sonra huzurevinde kendisine hiçbir kıymetli eşya teslim edilmemişti. Hatta kızları Ata altınlarını sorduğunda “İlhan ağabey ölmeden önce bozdurdu” dediler.

Bu yanıtı veren, Osman Kaya idi.

Kaya, kim?

Elmadağ Huzurevinde sosyal çalışmacı olarak görev yaparken, iddiaya göre, AK Parti Altındağ Belediye Meclis Üyesi ve Kadın Kolları Başkanı olan eşi Gülizar Kaya’nın ‘torpili’ ile kuruma vekaleten müdür olarak atandı.

Atanmasından sonra bazı şayialar ortaya atıldı.

İddialara bakılırsa…

Yaşlılara mobbing yapılıyor.

Satın alma işleminde cebe para atılıyor.

Ölenlerin paraları, piyasadan fatura toplanarak, harcanmış gibi gösteriliyor.

Ailelerinin ilgilenmediği yaşlıların vasisi olup paraları alınıyor.

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı, bu iddiaları ciddiye alarak, 13 Aralık 2024’te muhakkik atadı.

Araştırmada dekontlara ulaşıldı.

Dülkar’ın banka hesabından Kaya’ya para gönderildiğine dair kayıtlar ortaya çıktı.

En az altı yaşlı dolandırıldı

Sultan Dülkar, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurarak, şikayetçi oldu.

Dilekçesinde şöyle diyor:

“Vefatından sonra pek çok kişi beni arayarak, eşimin kandırılarak, parasının yurt görevlileri tarafından alındığını ve dolandırıldığını söyledi. Eşimin hesaplarında yüzeysel olarak yaptığım kontrollerde yurt görevlisi Osman Kaya’nın hesabına 41.600 TL, A.Ö.’nün hesabına 4.000 TL para aktarıldığını, eşimin kartı ile kuyumcudan 76.000 TL civarında altın alındığını tespit ettim. Huzurevinde eşim öldükten sonra bana kıymetli eşya teslimi yapılmadı. CİMER’e de eşimin ve huzurevindeki yaşlı ve bakıma muhtaç insanların dolandırıldığına dair çok sayıda müracaat olduğunu öğrendim. Eşimin yurt görevlilerine bu miktarda para vermesi için sebep bulunmamaktadır. Yaşlı ve bakıma muhtaç insanların görevliler tarafından kandırılarak hesaplarının boşaltıldığı kanaatindeyim. Görevlilerin hesapları incelendiğinde çok sayıda yaşlının dolandırıldığının tespit edileceğini düşünüyorum.”

Dülkar Ailesi tek örnek değil.

Örneğin, İki yıl önce vefat eden 78 yaşındaki Ömer Şengül’ün de dört altını kayboldu!

En az altı aile yurttan şikayette bulundu.

Müdürlükten alındı fakat hala kurumda

Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’ndan aldığım bilgiye göre Elmadağ Huzurevi’ne 13 Aralık 2024’te muhakkik görevlendirildi.

Rehberlik ve Teftiş Başkanlığı tarafından inceleme başlatılarak, disiplin soruşturması yapıldı. Bu rapor sonucunda Kaya, Kasım 2025’te görevinden alındı.

Ancak ihraç edilmedi.

Halen Ankara Pursaklar’daki Saray Engelsiz Yaşam, Bakım ve Rehabilitasyon Merkezi’ne sosyal çalışmacı olarak görev yapıyor.

Kaya’ya henüz dava açılmadı.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’ndaki dosya yeni şikayetlerle şiştikçe şişiyor.

/././

Trump ile İran’ın zaferi! BAE bırakıyor OPEC çatırdıyor -Mustafa K.Erdemol- 

Bünyesinde dünyadaki kanıtlanmış petrol rezervlerinin yaklaşık yüzde 80’inin bulunduğu ülkeleri barındıran Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü’nde (OPEC) yıllardır süren BAE-Suudi Arabistan gerginliği, BAE’nin ayrılma kararına yol açtı sonuçta. Başka nedenler de var elbette.

Eğer, BAE 1 Mayıs’ta resmi olarak ayrılma kararından caymazsa petrol üretimini koordine eden kartel büyük darbe almış olacak. Kararın İran’ın Hürmüz Boğazı'ndaki ABD/İsrail müttefiki ülkelere ait gemilere yönelik saldırıları sonucu BAE'nin petrol ihracatını ciddi şekilde kısıtlamasının ardından gelmesi de dikkat çekici.

Örgütün Suudi Arabistan ile Irak’ın ardından üçüncü büyük petrol üreticisi üyesi olan BAE, 1967’de girdiği OPEC’in kararlarında yaklaşık altmış yıldır etkiliydi. (Bu arada BAE adıyla değil Abu Dabi Emirliği aracılığıyla OPEC’e katıldığını, 1971’de BAE kurulduğunda da örgütte kalmaya devam ettiğini hatırlatalım).

Ayrılma kararına ilişkin Enerji Bakanlığı’nca yapılan resmi açıklamada ülkenin üretim politikası ile kapasitesinin kapsamlı bir biçimde gözden geçirildikten sonra ayrılma kararı aldığı belirtiliyor. Nedenlerden birinin de 2027 yılına kadar günlük 5 milyon varil üretim kapasitesine ulaşmayı hedefleyen BAE’nin daha fazla “hareket özgürlüğü” istemesi olduğu kaydediliyor aynı açıklamada. Ayrıma kararında BAE’nin düşük karbonlu enerjiye geçmesi de etkili olmuş olabilir elbette.

Gerçek neden kuşkusuz bunlar değil. BAE, yıllardır Suudi Arabistan’ın başını çektiği üretim kesintisi kararlarından ötürü huzursuzdu. Suudi Arabistan üç yıl üst üste yıllık zarar eden petrol piyasasını canlandırmak için ittifakın petrol üretimini kısıtlamıştı. İki ülke arasında yaşanan gerginlikler, örgütün birliği hakkında soru işaretleri yaratmıştı uzun süredir.

Üye ülkeler arasında devam eden bir rekabet bulunduğunu, üye ülkelerin farklı hedefleri olduğunu bunun iç çatışmaları tırmandırdığını da ekleyelim. İkinci, asıl neden ise İran etkisi; BAE Emiri’nin diplomatik danışmanı Anwar Gargas önceki gün Gulf influencers Forumu’nda İran saldırılarından ülkesini korumak için yeterince çaba göstermedikleri gerekçesiyle hem Arap Arap hem de Körfez ülkelerini eleştirmişti. Aynı eleştiri OPEC için de geçerli kuşkusuz. Yani, İran karşısında “yalnız bırakıldığına” inanıyor BAE.

OPEC’in iç olduğu kadar dış sorunlarla da karşı karşıya olduğu biliniyor. OPEC üyesi olmayan ABD gibi ülkelerin yükselişi, örgütün küresel petrol piyasasındaki konumunu daha da karmaşıklaştırmıştı. Üye olmayan ülkelerin üretimi arttıkça OPEC’in fiyatlar üzerinde etkili olma gücü azalmakta doğal olarak. Bunun sonucu arz fazlası durumuyla karşılaşılabilir. Böyle bir halde de piyasa kontrolü ile ekonomik istikrar zorlanmış olacak.

Hem iç hem de dış sorunların bir araya geldiği görülüyor. Bu OPEC’in petrol piyasası üzerindeki egemenliğinin zayıfladığının işareti. Üye ülkelerin çıkarlarını uyumlu hale getirememesi durumunda ya da değişen koşullara uyum sağlayamaması halinde OPEC’in fazla ömrü yok gibi.

BAE’nin ayrılması neden önemli? Öncelikle gruba büyük bir moral darbe vurmuş oldu. Yıllardır toplu petrol üretimi aracılığıyla küresel petrol piyasası fiyatlarını etkilemek için işbirliği içinde olan grup zayıfladı. Ancak kimi uzmanlar BAE’nin ayrılma kararının küresel enerji piyasası üzerinde hemen bir etki yaratmayacağını belirterek, bu durumun Hürmüz Boğazı yeniden açıldığında küresel arzın normalde olacağından daha yüksek olacağını gösterdiğini vurguluyor. Haklı olup olmadıklarını yakında anlayacağız.

Bu gelişmede asıl zafer kazanan ABD Başkanı Donald Trump oldu kuşku yok ki. OPEC’i üretimi kısıtlayıp petrol fiyatlarını arttırdığı için “dünyayı dolandırmakla” suçladığını biliyoruz Trump’ın. Bu arada geçen hafta Trump, mali bir destek paketi sunmak için BAE ile görüştüklerini açıklamıştı. Bu paket kapsamında İran’la savaşın yol açtığı kriz derinleşirse iki ülkenin merkez bankaları birbirlerinin para birimlerini eşdeğer miktarlarda takas etmeyi kabul edecek. BAE’nin OPEC’ten kopma kararında ABD ile yeni bir ittifak kurmasının da etkisi olduğu açık.

Sonuçta; OPEC’in parçalanma olasılığı göz ardı edilemez. Dağılırsa ne olur? Önemli ölçüde yeniden yapılandırılır. Ama bu haliyle sürmesi zor görünüyor.

Trump’dan sonra ikinci kazananın İran olduğu da ortada. OPEC’de kendisine haksız yere üretim kotası uygulanan bir ülke İran. Başına bu işleri açan ülkelerden biri olan BAE’nin OPEC dışına çıkmasından memnun olması anlaşılabilir.

Bakalım AB-İran savaşı başka nelere yol açacak?

/././

halkTV

soL "Köşebaşı + Gündem" -29 Nisan 2026-

Akbelen’den Kurtuluş Parkı’na: Sermayenin gaspına karşı direniş -Fatih Yaşlı- 

Bir grup holdingin, şirketin, patronun servetine servet kattığı, giderek daha da zenginleştiği ve halka savaş açmakla yetinmeyen, memleketin ağacını, deresini, denizini yok etmeye, havasını, suyunu zehirlemeye and içmiş bir asalak sınıfı var karşımızda.

Pazartesi günü, yüzlerce işçinin Ankara Kurtuluş Parkı’nda en temel hakları için direnmeye devam ettiği saatlerde, genç bir kadın etrafında jandarmalar, ellerinde kelepçe ve yüzünde bir tebessümle Milas Adliyesi’nin kapısından içeri giriyordu.

Yaklaşık bir aydır cezaevinde bulunan ve mahkemenin tutukluluğuna devam kararı verdiği kadının adı Esra Işık’tı, suçu ise “görevi yaptırmamak için direnme” olarak belirlenmişti.

Peki Esra Işık’ın direndiği “görev” neydi tam olarak, Esra neye direniyordu? 

Bu görevin adı son derece ironik bir şekilde “acele kamulaştırma”ydı. İronikti; çünkü Muğla Akbelen’deki kamulaştırılacak alan köylülere aitti; yani zaten kamunun, halkın malıydı.

Kamulaştırmanın nedeni ise köylülerin ellerinden alınacak toprakların maden sahası olarak kullanılacak olmasıydı.

Peki maden kime ait olacaktı? Kamuya mı? Hayır elbette. Akbelen’in maden sahası ilan edilmesinin gerisinde Yeniköy-Kemerköy Termik Santrali’nin kömür ihtiyacının buradan karşılanacak olması vardı. Bu termik santral ise son yirmi yılın gözde şirketlerinden IC İçtaş ve Limak Enerji ortaklığında kurulmuştu. 

Dolayısıyla “kamulaştırma” adı altında yapılan şey, kamusal çıkarların bir kenara bırakılarak özel çıkarlara öncelik verilmesi, kamuya ait olanın gasp edilmesi ve bunun şirketlere, holdinglere, patronlara devlet aracılığıyla devredilmesiydi.  

Zaten Türkiye’de uzunca bir süredir kamulaştırma uygulaması, kamulaştırmanın ruhuna uygun bir şekilde, yani kamunun çıkarlarını gözeterek ve kamusal olanın lehine, özel olanın ise aleyhine sonuçlanacak bir mantıkla yürütülmüyordu. Bilakis, sermayenin çıkarları doğrultusunda ve ona yeni değerlenme alanları açacak bir mantık iş başındaydı. 

İşte Akbelen’de de aynısı olmuştu ve kamu, yani halk buna itiraz ettiği için o halkın temsilcilerinden, direnişin öncülerinden biri olan Esra Işık tutuklanmıştı.

Kamulaştırma adı altında kamuya ait olanın gaspı bugün Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri ve bu mekanizma en çok yeni maden sahaları oluşturulması, yeni madenler açılması için kullanılıyor. Ülkenin dört bir yanında ormanları, ağaçları, suları, insanları, canlıları düşünmeksizin her gün kilometrelerce karelik alan maden talanına açılıyor, yerli ve yabancı sermayeye ruhsatlar, imtiyazlar dağıtılıyor.

İşte Ankara’daki işçilerin emek hırsızlığına soyunan Doruk Madencilik ve bağlı olduğu holding, yani Yıldızlar SSS Holding de bunlardan biri. 

Bahadır Özgür’ün “Memleketi Yıldızlar SSS Holding’e mi Ruhsatladınız?” adlı yazısından öğreniyoruz ki şimdiye kadar Yıldızlar Holding’e 1433’ü arama, 577’si işletme ruhsatı talebi, 354’ü ise işletme olmak üzere tam 2364 ruhsat verilmiş. Bu ruhsatların 497’si endüstriyel hammadde, 1662’si metalik madenler ve 205’i de enerji madenleri alanlarını kapsıyor.   

(Geçerken not edelim: Dün Özgür Özel’in grup konuşmasında verdiği bilgiye göre bu iktidar öncesi dağıtılan toplam maden ruhsatı sadece 1186 imiş, 80 yılda dağıtılan 1186 ruhsata mukabil, AKP döneminde ise 386 bin maden ruhsatı dağıtılmış.)

Sadece bu bile olan biteni anlamak açısından yeterli ama Yıldızlar Holding’de “zamanın ruhu”nu, bu iktidarın ekonomi-politiğini anlatan çok sayıda ipucu var.

Holdingin şu an internet sayfasının açılışında bizi karşılayan ve baştan aşağı hamaset kokan açıklamanın altında imzası bulunan CEO Ali Vahit Atıcı, bir zamanlar TÜGVA’nın Bayburt İl Başkanlığı görevini üstlenmiş. Maliye Bakanlığı’nda danışmanlık da yapan Atıcı, 2023 seçimlerinde yine Bayburt’ta AKP’den milletvekili aday adayı olmuş. 

İşçilerin maaşlarını dahi ödemeye tenezzül etmeyen Doruk Madencilik, Yıldızlar Holding’in bünyesindeki şirketlerden biri. Şirketin hikâyesi ise dediğim gibi zamanın ruhuna denk düşüyor: Fethullahçı çeteye finansman sağladığı gerekçesiyle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası TMSF tarafından el konulan NAKSAN Holding’e bağlı Yunus Emre Termik Santrali 2022’de açılan ihaleyle Yıldızlar Holding’e bağlı Doruk Madencilik’e satılıyor.

Yıldızlar’ın palazlanmasında ve semirmesinde tıpkı Yunus Emre’de olduğu gibi özelleştirme başrolü oynuyor. Holding, 2004’de sahip olduğu varlıklar özelleştirme bedelinin katbekat üstünde olan Eti Gümüş A.Ş’yi satın alıyor ve ardından da madencilik alanında çok etkin bir konuma yerleşiyor. 

Yıldızlar, sahip olduğu sayısız ruhsatla bugün Türkiye’nin dört bir yanında maden arama faaliyetlerine devam ederken, bir yandan da seramik, granit, yer ve duvar karosu, doğalgaz santralleri ve termik santraller gibi alanlarda yeni yatırımlar yapıyor, büyüyor ve genişliyor.

Tüm bu palazlanıp semirme sürecine ise Doruk Madencilik örneğinde gördüğümüz üzere büyük bir hırsızlık, büyük bir soygun mekanizması eşlik ediyor. Yıldızlar bünyesindeki birçok şirkette yıllardır maaşlar düzensiz ödeniyor, işçiler ücretsiz izne çıkarılıyor, tazminatsız işten atılıyor vs. 

Yıldızlar’da yaşananlara bakarak, “anlatılan senin hikâyendir” demek gerekiyor. Kurtuluş Parkı’nda belki bir avuç işçi direndi ama onların başına gelenler, bu ülkenin özellikle 12 Eylül’den beri yaşadıklarının bir özetinden ibaret.

Önce 24 Ocak Kararları ve ardından da 12 Eylül darbesiyle birlikte Türkiye’nin neoliberal talana açıldığını biliyoruz. 12 Eylül’den bugünlere uzanan süreçte Türkiye’de adım adım bir emek cehennemi inşa edildi. Sendikasızlaştırma, güvencesiz ve taşeron çalıştırma, düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, kıdem tazminatına çökme, iş cinayetleri vs.nin damgasını vurduğu bir cehennem bu.

Bu emek cehenneminin kaçınılmaz sonucu olarak gelir dağılımı alt üst olmuş, asgari ücret ortalama ücrete dönmüş, halkı genelleşmiş ve derinleşmiş bir yoksulluğa mahkûm edilmiş bir Türkiye var karşımızda. 

Ve bu Türkiye’nin tam tersi olarak, halka savaş açmış bir grup holdingin, şirketin, patronun servetine servet kattığı, giderek daha da zenginleştiği ve halka savaş açmakla yetinmeyen, memleketin ağacını, deresini, denizini yok etmeye, havasını, suyunu zehirlemeye and içmiş bir asalak sınıfı var karşımızda.

Yalçın Küçük bir televizyon programında çökülen ve halka kapatılan sahilleri kastederek, “hepsini elimizden aldılar, bugün halk hiçbirine giremiyor, iktidarımızda hepsini geri alacağız, hepsi yeniden halkın olacak” diyordu.

Bu düzende sadece halkın emeğiyle ürettiği zenginlik, emekçinin alın teri çalınmaz, ormanı da deresi de sahili de, denizi de, manzarası da çalınır, kamu mülkiyeti tasfiye edilirken özel mülkiyet küçük bir azınlığın lehine olmak üzere çoğaltılır. 

Kapitalizm süreklileşmiş bir mülksüzleştirme düzenidir; sosyalizm ise halka ait olup da sermaye sınıfı tarafından, şirketler, holdingler tarafından çalınanı yeniden halkın, yeniden emekçilerin mülkü yapma mücadelesi demektir. Bu mücadele ya kazanılacaktır ya da insanın özel mülkiyet karşısındaki köleliği ve acziyeti derinleşerek devam edecektir.

/././

İran neden yenilmedi?-Engin Solakoğlu-

Savaşın öncesinde maruz kaldığımız propaganda bombardımanının çizdiği İran resmi ile şu andaki görünüm arasında enikonu fark bulunuyor. Emperyalizmin Türkiye’de yüksek perdeden böğüren borazanları büyük ölçüde sessizliğe büründüler. Ben de dahil, çoğumuz ise İran devleti ve halkı hakkında birçok yeni şey öğrendik.

Bu soruyu yöneltmek için erken olduğunu düşünebilirsiniz. Savaşın daha bitmediği açık. İran cephesinde silahlar susmuş görünürken Hürmüz Boğazı, Basra Körfezi ve Hint okyanusunda savaşın bir başka aracı olan abluka devam ediyor. Boğazın her iki tarafında ticari gemilere yönelik müdahaleler sürüyor.

Lübnan cephesinde de sözde ateşkes her zamanki gibi İsrail’in saldırı ve cinayetlerini durdurmuş değil.

Yine de gelinen noktada net olan tek bir şey var o da İran’ın yenilmemiş olduğu. İsrail ve ABD’nin birlikte yürüttüğü saldırı nasıl oldu da bu kez başarısızlığa uğradı sorusuna yanıt aramak emperyalizmle devam edecek mücadele bağlamında önemli. Amacım meseleye silahlar, füzeler, dronlar ekseninde bakmak değil. Zaten pek de anlamıyorum o işlerden. Kaldı ki, savaşı silahların değil, bilginin ve iradenin kazandığı gibi bir inancım var.

Savaşta ateş gücü kadar önemli olduğu söylenen keşif ve istihbarat bahsinde İsrail Birleşik Devletleri’nin sınıfta kaldığını söylemek çok mu iddialı olur, emin değilim. Görünen o ki, emperyalist cephe bu kez tam tanıyamadığı bir düşmanla çarpıştı ve kazanamadı.

Savaşın öncesinde maruz kaldığımız propaganda bombardımanının çizdiği İran resmi ile şu andaki görünüm arasında enikonu fark bulunuyor. Emperyalizmin Türkiye’de yüksek perdeden böğüren borazanları büyük ölçüde sessizliğe büründüler. Ben de dahil, çoğumuz ise İran devleti ve halkı hakkında birçok yeni şey öğrendik.

Bunları şöylece derleyip toparlamak ve o sayede İran’ın neden yenilmediğini sorgulamak için yazmak istedim bu hafta.

Ana başlıklarla gidelim.

İran devleti bir an önce ahirete kavuşmak için uğraşan yobaz manyakların yönettiği bir molla rejiminden ibaret değilmiş. Savaş öncesinde ve sırasında öldürülenler ile yerlerine geçenlerin eğitimlerine, uzmanlıklarına, ilgi alanlarına baktığımızda beklenmedik bir manzarayla karşılaştık. Burada şuna dikkat çekelim. Türkiye’deki siyasal İslamcıların da bir özelliği akademik unvan merakı. Mastırlar, doktoralar, profesörlükler gırla gidiyor. Kâğıt üzerinde hepsi allame-i cihan. Ancak iş pratiğe gelince bu unvanları hangi dolambaçlı yollardan elde ettikleri derhal ortaya çıkıyor. Zarf mükemmel, mazruf tel tel dökülüyor.

İran’da durum farklı. Sözel ve sayısal anlamdaki eğitimlerini siyaset yapma biçimlerine yansıtmakta hiç zorluk çekmiyorlar. İranlı bir yetkilinin Kant üzerine doktorası varsa, kendisini ifade etme biçiminden bunu hemen anlıyorsunuz. “Batı”ya karşıtlıkları, bizimkiler gibi ağır cehalete ve uzanamadıkları ciğere mundar deme dürtüsüne değil, derinlemesine bilgiye dayanıyor. Bu bağlamda Batı’ya hâkim siyasi sınıfa da üstünlük sağlıyorlar. ABD’nin ortalama siyasetçisinin cehaleti zaten bilinmeyen bir şey değil ama Aydınlanmanın çıkış noktası olduğu kabul edilen Avrupa’da bu konuda müthiş bir gerileme var. Geçmişteki az çok okuyup yazan devlet insanlarının yerini, üç otuz paralık finans simsarları aldığı için düşünsel derinlikleri ve analiz yetenekleri de ona göre. Yönetenlerin bu vasatlığı, o sınıfın tercihleriyle şekillenen diğer alanlara da yansıyor. Medya da bunların arasında. Geçmişte, ideolojik konumlarından bağımsız olarak, çok önemli isimler çıkartan Batı medyasına şimdi tam bir paçozluk hali egemen. O paçozluk bir zamanlar Batı’nın en önemli silahlarından olan propaganda yeteneğini de geriletiyor. Batı medyasının sermaye etkisi ve korkusuyla gizlemeye çalıştığı gerçekler bir şekilde ortaya çıkıyor ve halka ulaşıyor. Şu haftalardır konuştuğumuz ve çoğu zaman hayranlıkla izlediğimiz Lego/Playmobil karakterlerinin kullanıldığı kısa videolar BBC, DW ve France 24’ün devlet destekli İsrail yanlısı propaganda faaliyetinden bin kez daha etkili.

Geçtiğimiz günlerde dünyanın en büyük medya tekellerinden biri olan Sky News’ta ilginç bir sekans yaşandı. Biri kadın biri erkek iki sunucu, İran’ın İslamabad Büyükelçisi’nin bir açıklamasını aktarırken, bir an durakladılar. Büyükelçinin Trump’ın İran’a yönelik savaşı yeniden başlatma tehdidine verdiği yanıt dünyaca ünlü İngiliz romancı Jane Austen’in “Pride and Prejudice (Gurur ve Önyargı)” romanının açılış cümlelerinden alıntılanmıştı. İngiliz kadın sunucu bunu fark etti, erkek sunucu ise “hiç duymamıştım” dedi.

Çok dağıtmayalım. Türkiye’deki kasaba cahili siyasetçiler bir ya da iki yabancı dili iyi  bileni casus olarak niteleme sefaletinden bir türlü kurtulamamışken İran’ın yönetici eliti Batı’yı derinliğine tanıyor. Bilgi güçtür diye boşuna söylenmiyor.

İran halkının büyük çoğunluğu yurtsever. Ulusal kimlik çok derin köklerden besleniyor. Ülkenin etnik anlamda çok parçalı olduğu doğru ancak bunlar asgari bin yıldır yan yana yaşıyorlar. Emperyalizmin el kitabındaki hazır formüller bu etnik grupların yurtseverliğini sarsmaya yetmiyor. Türkler, Kürtler, Beluciler, Araplar üzerine yapılan hesaplar tutmuyor. Bu yurtseverliğin sınandığı birinci boyut. İkinci boyut ise rejimin niteliğiyle ilgili. Politik ve ekonomik anlamda ideal olmaktan çok uzak bir yönetim var İran’da. Devlet kontrollü bir piyasa ekonomisinin yarattığı eşitsizliklerin yanında siyasal anlamda eli alabildiğine ağır bir yönetim şeklinin de haklı isyanlara yol açtığını biliyoruz. İran halkının hatırı sayılır bir bölümü ekonomik anlamda da, siyasal anlamda da daha iyi bir yönetimin mümkün olduğu görüşünde. İsrail Birleşik Devletleri’nin İran’a saldırırken bir hesabı da buradaki yarığı derinleştirmekti. “Diaspora”daki kimi unsurları kullanmak da bu planın bir parçasıydı ama bu kısım tam bir bozguna dönüştü. Rıza denen soytarıyı hâlâ kanal kanal, kent kent dolaştırıyorlar. Hatta son gördüğümde bir cam fanusa koymuşlardı ama o İsrail kuklasının İran toplumundaki karşılığı sıfıra yakın. İsrail ve ABD’nin tuttuğu yol ve Rıza şaklabanına verdikleri destek salt İran’dakilerin değil, Diaspora’daki rejim karşıtlarının bile midesini kaldırdı. Demek ki, her haltı bildiği düşünülen, İran’ı casusluk ağlarıyla donattığı ve bu sayede bir dizi suikast gerçekleştirebildiği için övülen “alabildiğine kurnaz” İsrail ve ABD İran halkını doğru tahlil edememişler.

Ambargolu yaşam zorunluluğu İran’ı zayıflatmak bir yana güçlendirmiş. İran yönetimi sanki 46 yıldır bu savaşa hazırlanmış. ABD ve Batı’nın yaptırımlarını hayatın gerçeği gibi kabul ederek savaş için gerekli olabilecek birçok unsuru ya kendi üretir hale gelmiş, ya da geniş stoklar yaratmış. Bunları yaparken kayda değer bir sınai altyapı kurmuş. Bu altyapının en güçlü unsurlarından biri de yetişmiş ve yurtsever bir insan malzemesi hiç kuşkusuz. O yüzden de ülke bunlar yıkılsa da yeniden yapacağı bilincine sahip. ABD’nin o meşum B52’lerinin yarattığı yıkımın, İran’ın ve halkının savaşma iradesi üzerinde beklenen yıkıcı etkiyi yaratmaması da bundan.

Ambargo altında hayatın kazandırdığı bir diğer pratik de, savaşın hele de çok güçlü bir düşmanla savaşmanın her ülkede yaratacağı sıkıntılarla başa çıkma konusunda kendisini gösteriyor. Savaş ve izleyen deniz ablukası hiç kuşkusuz zaten bir süredir yüksek enflasyon altında ezilen İran halkını zorluyor. Bu arada, ABD Hazine Bakanı’nın, İran’daki krizin mali boyutunun Birleşik Arap Emirlikleri üzerinden yürütülen bir operasyonun sonucu olduğunu da anımsayalım. Başta sandığımız gibi, salt yapısal hatalardan veya yanlış yönetimden, yolsuzluktan kaynaklanan bir durum değilmiş anlaşılan. İran halkı savaş yüzünden zorlanıyor ama birincisi bu ilk kez olmuyor, ikincisi bunu ülkesini korumanın bir bedeli olarak görecek birikime sahip.

Yanılmıyorsam dün, siyonizmin en sinsi yayın organlarından New York Times’da bir haber vardı. Ülkesine söverek maişetini temin eden bir insancığa yazdırmışlar. “Kadıncağız” deyince kızıyorlar, o yüzden “insancık” dedim Kıbrıslı Türkler gibi. Bu insancığa demişler ki, “sen git Türkiye-İran sınırına, savaş yüzünden İran halkının ne kadar perişan olduğunu yaz”. Gazeteci giren çıkanlarla konuşmuş. Bir bölümü isim vermek istememişler “rejim korkusundan”! İyi de kardeşim, sen bulunduğun ülkenin halkıyla da röportaj yapmaya kalkışsan ve yönetim aleyhine soru soracak olsan, bir kişi bile ismini vermeyeceği gibi,  ya bir dayı gelip “git buradan” diyecek ya da teyzenin biri karakola koşup ihbar edecek ve soluğu geri gönderme merkezinde alacaksın. Kime demokrasi satıyorsun acaba Van’da? 

Neyse efendim gazeteci insancığımız bir de müthiş gözlem yapmış. Gelen İranlılar Türkiye’den çiçek yağı alıyorlarmış. Türkiye’den 5 litresi ortalama 10 ABD doları tutan çiçek yağını 12 dolardan satıyorlarmış İran’da. Savaş bu hale getirmiş insanları falan... Yahu biz buna benzer hikayeleri 4-5 yıl önce Edirne ve Kırklareli’nde dinlemiyor muyduk? Bulgaristan’da savaş mı vardı? Kaldı ki, bahsettiği kâr oranı bizim üç harfli marketlerin açgözlü patronlarınınki ile karşılaştırıldığında hayırseverlik faaliyeti gibi kalıyor!

Sonuçta özgür basın diye yutturulan Batı basını, Washington’daki bunağın önüne konulan Mossad notlarını doğruymuş gibi göstermek için yürütülen bir propaganda faaliyetinden ibaret. Bunları ciddiye almamamız gerektiğini bizler zaten biliyorduk ama İran’ın ortaya koyduğu direniş sayesinde daha geniş kitleler de öğrenmiş oldular.

İran savaşı daha bitmedi. Sanırım öğreneceklerimiz de öyle.

/././

Çünkü Nisan da Mayıs da çocuklarındır -Gamze Yücesan Özdemir- 

Nisan’dan Mayıs’a dönerken günler, 1 Mayıs’ta alanlarda olacağız. Çocukların çalışmak zorunda kalmadığı, eğitimin piyasanın değil toplumun ihtiyaçlarına göre planlandığı, emeğin değersizleştirilmediği bir ülkeyi kurmak için alanlarda olacağız. Alanlarda yükselteceğimiz her söz, çocuklarımızın geleceğine dairdir.

Nisan çocuklara gelir bizim ülkede, çocuklar içindir. Egemen cumhuriyet olmak böyle bir şeydir: Hem emperyalistlere karşı durursunuz hem de egemen sınıflara “ellerinizi çocuklarımızın hayatından ve geleceğinden çekin” dersiniz. Ama biz bu Nisan’a bayram neşesiyle değil sert bir gerçekle girdik: Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) gerçeğiyle. Çocukların oyun alanlarından, hayallerinden, eğitimden koparıldığı, “eğitim” adı altında sermayedarların çarklarının içine atıldığı bir düzenekle karşı karşıyayız… Şimdi takvim Mayıs’a dönüyor. 1 Mayıs’ta alanlarda yükselteceğimiz talepler, çocuklarımızın geleceği için olacak. Bu taleplerin başında ise başka bir eğitim talebi var. Başka bir eğitim, başka bir ülkenin kapısını aralayacak.

“Mesleki eğitim”, “beceri kazandırma” ve “istihdama hazırlık” gibi başlıklar bugün çocuk işçiliğinin üzerini örten kavramlara dönüşmüş durumda. Oysa bu başlıkların ardında değişmeyen bir ihtiyaç var: Ucuz, güvencesiz ve itiraz edemeyen emek gücü. Kapitalizm tarihsel seyri boyunca çocukları ya doğrudan ya da dolaylı biçimlerde üretim süreçlerine dahil etti. Dün fabrikalarda açıkça gördüğümüz çocuk işçiliği bugün inceltilmiş kavramların arkasına saklanıyor.

MESEM’ler bu işlevi görüyor. Çocuklar okul ile işyeri arasında sıkıştırılıyor ama gerçekte eğitimden koparılarak işgücüne dahil ediliyor. Ve süreç ideolojik bir çerçeve içinde meşrulaştırılıyor. “Altın bilezik”, “meslek sahibi olmak”, “erken hayata atılmak” gibi söylemler, çocuk işçiliğini görünmez kılmanın araçlarına dönüşüyor. Böylece çocukların sömürüsü, bütçelerini bir türlü toparlayamayan yoksul ailelere bulunmaz bir fırsat gibi sunuluyor. Gerçek ise tüm açıklığıyla ve şiddetiyle ortada: Çocuklar işçileşiyor çünkü aileler yoksul. Çocuklar işçileşiyor çünkü yetişkin emeği güvencesiz. Çocuklar işçileşiyor çünkü sermaye ucuz emek istiyor.

Tam da burada asıl soruyla yüzleşiyoruz: Çocukların çalışmak zorunda kalmadığı, eğitimin piyasanın değil toplumun ihtiyaçlarına göre örgütlendiği bir ülke kurulabilir mi? Bu soruya “hayır” diyenler ya da “çok zor” diyenler mevcut düzenin değişmezliğini savunuyor. Bu çevreler sadece öğrenilmiş çaresizlik düzeyinde kalsalar yine iyi, bu çevreler sınırsız sömürüye yol açan düzenlemelerde de keramet aramaya başlıyor. Başka bir yolun mümkün olduğunu göstermek, mücadelenin en önemli parçasıdır. Tarih bunun somut örneklerini sunuyor. Önümüzde bir deneyim, bir yön var: Politeknik eğitim.

“Her öğrenenin ufkunu, zihnini, hafızasını temel gerçekler bilgisiyle donatmalı, geliştirmeli ve mükemmelleştirmeliyiz” diyen Nadejda Krupskaya, politeknik eğitimin özünü bu cümlede somutlar. Politeknik, yani çok yönlü teknik ve beceri, Sovyetler Birliği’nde eğitimin temel ilkelerinden biriydi. Politeknik eğitim, insanın zihinsel ve bedensel etkinliğini bir bütün olarak ele aldı, teori ile pratiği aynı süreç içinde birleştirmeyi amaçladı. Ücretsiz ve bilimsel eğitimin bir hak olarak tanındığı Sovyetler Birliği’nde, politeknik eğitimle köylü çocuklarından, düşünen, üreten ve dünyayı kavrayan insanlar yarattı. Altın bilezik arıyor isek buraya bakmalıyız. Vasıflı, özgüvenli üretici bir insan sermaye için değil emek için düşünen bir sistemde ortaya çıkar. Bir çelik fabrikasında dökümcü olan Yuri Gagarin’i uzaya çıkan ilk insan yapan şey budur. Tekstil işçisi Valentina Tereşkova’nın fabrikadan uzaya uzanan yolculuğu da aynı sistemin sonucudur.

Politeknik eğitim, her ne kadar ilk kez Sovyetler Birliği deneyiminde somutlanmış olsa da, köklerini Marx ve Engels’de buluruz. Marx ve Engels eğitimin sınıfsal yapısı nedeniyle, kapitalist toplumda bilgiye erişimin parçalı, eşitsiz ve işbölümüne bağımlı biçimde örgütlendiğini vurgular. Politeknik eğitim ise diyalektik materyalizmin ışığında teori ile pratiğin birliğinde kurulur. Eğitim üretimle, yaşamla ve toplumsal süreçlerle canlı bir ilişki içinde şekillenir. Eğitim dersliklerle sınırlı kalmaz, atölyeler, fabrikalar ve farklı üretim alanları da onun ayrılmaz parçası olur. Bu yönüyle politeknik eğitim insanın çok yönlü gelişimini esas alan, üretimle bilgi arasındaki bağı yeniden kuran tarihsel bir müdahale olarak anlam kazanır.

Politeknik eğitimde kafa emeği ile kol emeği arasındaki ayrım ortadan kalkar. Burada insan makinanın basit bir uzantısı değil, belirli bir işi yaparken yaptığı işi kavrayan, ürettiğiyle bağ kuran bir öznedir. Yabancılaşmayı derinleştiren değil onu aşındıran bir hat açar. Öğrenmek ile yapmak, düşünmek ile üretmek aynı sürecin parçalarıdır. Öğrenciler erken yaşlardan itibaren el becerileriyle tanışır, ilerleyen aşamalarda teknik bilgi edinir ve üretim süreçlerinde yer alarak deneyim kazanır. Bu bütünlük, insanın hem düşünsel hem teknik hem de yaratıcı kapasitesini birlikte geliştirir.

Amaç insanı tek bir beceriye sıkıştırmak değil bütünlüklü bir gelişim hattı açmaktır. Politeknik eğitimde öğrenciler üretim süreçlerinin bütününü kavrar, kullanılan araçları, teknikleri ve bu süreçlerin gelişimini öğrenirler. “Nasıl yapılır” sorusunun yanı sıra “neden böyle yapılır” ve “nasıl geliştirilebilir” sorularına da yanıt ararlar. Böylece bilgi, ezberlenen bir içerik olmaktan çıkar, düşünmenin ve üretmenin aracı haline gelir. Bilginin ilgili makinanın kullanım kılavuzundan edinilmediği ama üretim ve yeniden üretim süreçlerinin gerekliliklerine göre birlikte üretildiği bir zemin kuruludur. Öğrenciye hazır bilgiler sunmak yerine, araştırma, inceleme ve çözümleme yolları açılır. Üretimin teknik yönleriyle birlikte tarihsel gelişimi ve toplumsal anlamı da öğrenme sürecine dahil edilir.

Sonuç olarak, aslolan eğitimin kimin için ve ne için örgütlendiğidir. Politeknik eğitimde amaç dar bir meslek öğretmek değil, insanı çok yönlü geliştirmektir. Üretim süreçlerine katılan çocuklar üretimde kendilerini, becerilerini geliştirirler. Bugün MESEM’lerde kurulan ilişki ise bunun tam tersidir. Eğitim pedagojik bir süreç olmaktan çıkar, ucuz emek teminine indirgenir. Politeknik ile MESEM arasındaki fark tam da burada belirginleşir: Biri insanı merkeze alır diğeri sermayeyi. Bu yüzden politeknik eğitimin beslendiği kaynaklara yönelmek, o birikimi yeniden hatırlamak ve kurucu damarlarıyla buluşmak bugün her zamankinden daha yakıcı bir ihtiyaç.

Nisan’dan Mayıs’a dönerken günler, 1 Mayıs’ta alanlarda olacağız. Çocukların çalışmak zorunda kalmadığı, eğitimin piyasanın değil toplumun ihtiyaçlarına göre planlandığı, emeğin değersizleştirilmediği bir ülkeyi kurmak için alanlarda olacağız. Alanlarda yükselteceğimiz her söz, çocuklarımızın geleceğine dairdir.  

Çünkü Nisan da Mayıs da çocuklarındır.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -30 Nisan 2026-

İçeriksizliği bayrakla gizlemek ve 1 Mayıslar...-Kemal  Okuyan-  Burjuvazinin dünyanın hiçbir yerinde insanlığa katacak bir şeyi olmadığı uz...