Dünyanın en pahalı etini yiyoruz... Peki gerçekten et mi yiyoruz?-Gürkan Akgüneş-
Et fiyatları elbette bir gün düşebilir. Üretim artabilir, ithalat bitebilir, yeni destekler açıklanabilir. Ama tüketicinin kaybettiği güveni yeniden kazanmak, belki de etin fiyatını düşürmekten çok daha zor olacak.
Bazen insanın aklına çok basit ama rahatsız edici bir soru geliyor.
Kırmızı etin en pahalı olduğu ülkelerden biriyiz. Peki soframıza gelen ürün gerçekten et mi?
Son birkaç yıldır Türkiye'de kırmızı et artık yalnızca bir gıda ürünü değil, ekonomik bir göstergeye dönüştü. Kasap vitrinleri, lokanta menüleri, market reyonları... Her yerde aynı tartışma var.
Bir kilo dana etinin fiyatı birçok Avrupa ülkesini geçmiş durumda. Büyük şehirlerde sıradan bir restoranda yiyeceğiniz bir porsiyon et yemeği bin liraya yaklaşıyor. Döner fiyatları öyle yükseldi ki, Ticaret Bakanlığı, artan fiyatları dizginlemek için döner restoranlarına ceza kesiyor.
İşin ilginç tarafı ise şu...
Yıllardır canlı hayvan ithal ediyoruz.
Karkas et ithal ediyoruz.
Besilik dana ithal ediyoruz.
Hayvancılığa milyarlarca liralık destek veriyoruz, hayvancılığa başlayanların özendirici hikayelerini izliyoruz.
Ama et bir türlü ucuzlamıyor.
Üstelik OECD verilerine göre Türkiye, kişi başına kırmızı et tüketiminde gelişmiş ülkelerin oldukça gerisinde bulunuyor.
Elbette et bu kadar pahalıyken, tencerede yemekler de artık etsiz pişmeye başladı. Avrupa’da en az et tüketen ülkelerden biriyiz. Bir nevi zorunlu veganlık bizimki.
Nitekim TÜİK'in son verileri de dikkat çekici. Türkiye'de kırmızı et üretimi 2025 yılında bir önceki yıla göre yüzde 10,5 azalmış. Üretim de 2 milyon 105 bin tondan, 1 milyon 885 bin tona gerilemiş.
Fiyat artışında bu tablonun da etkisi var. Arz daralırken fiyatların yükselmesi kaçınılmaz oluyor. Ancak bütün bunlardan daha büyük bir problemimiz var.
Et güven vermiyor!
Et artık sadece pahalı değil. Güven de vermiyor. Kasaptan, marketten satın aldığımızın, restoranlarda sipariş ettiğimizin, gerçekten dana veya kuzu eti olmama ihtimali oldukça yüksek.
Çünkü aynı zeytinyağında veya balda olduğu gibi, fiyat arttıkça kazanca yönelik hileler de artıyor. Bunun en güncel kanıtı; gıda denetimlerinden yansıyan sonuçlar..
Tarım ve Orman Bakanlığı'nın yalnızca 2026 yılının ilk yedi ayında yayımladığı "Sağlığı Tehlikeye Düşürecek Gıdalar" listesine baktığımızda tam 29 ayrı tek tırnaklı et vakası var. Yani; en az 29 et satış noktasında, halka “dana eti” diye, at veya eşek eti yedirilmiş.
Üstelik mesele yalnızca kasapta satılan parça etle sınırlı değil. Kıyma, sucuk, köfte, kavurma, karaciğer, tantuni, beyran, pide harcı ve çeşitli pişmiş et ürünlerinde de at ya da eşek eti tespit edildiğini görüyoruz.
Hatta yarış atı bile var, kaçak bir şekilde kesildikten sonra kavurması yapılıp, dana kavurma diye servis edilen.
Özetle, bugün tüketici yalnızca etin fiyatını değil, aldığı ürünün gerçekten dana eti olup olmadığını da sorgulamak zorunda.
Üstelik bu buzdağının yalnızca görünen kısmı.
Yine aynı dönemde; yani yılın ilk 7 ayında, bakanlığın açıkladığı, "Taklit ve Tağşiş" listesinde et ve et ürünlerine ilişkin 184 ayrı uygunsuzluk yer aldı.
Bazı sucuklarda kanatlı eti...
Bazılarında mekanik ayrılmış tavuk eti...
Kimi ürünlerde baş eti, taşlık, deri dokusu ya da farklı hayvansal dokular tespit edildi.
Kısacası sorun yalnızca at ya da eşek eti değil. Et ürünlerinde hileye yönelik ciddi bir eğilim var. Dana kıyma diye yediğimiz lahmacunun içinde, deri dokuları, taşlık veya tavuk eti bulunması artık neredeyse sıradan bir tabloya dönüştü. Ödediği parayla aldığımız ürün arasındaki güven ilişkisi her geçen gün daha da zayıflıyor.
Adana - Mersin ette hile hattı
Listenin dikkat çeken bir başka yönü ise coğrafya.
Türkiye'nin tantuni denildiğinde akla gelen ilk şehri Mersin. Adana ise kebabıyla dünyanın tanıdığı gastronomi merkezlerinden biri.
Ancak bu yıl açıklanan listelerde özellikle Adana ve Mersin dikkat çekiyor. Tantuni, beyran, kavurma, ciğer ve çeşitli kırmızı et ürünlerinde peş peşe tek tırnaklı et tespitleri yapıldı.
Elbette birkaç işletmenin yaptığı usulsüzlük, o şehirlerin bütün esnafını temsil etmez.
Ama gastronomi şehirleri yalnızca lezzetleriyle değil, güven duygusuyla da marka olur. Aynı listelerde bu kadar sık yer almak, yıllar içinde oluşturulan gastronomi değerine de zarar veriyor.
Belki de en çarpıcı örnek Adana'da karşımıza çıkıyor.
Tarım ve Orman Bakanlığı'nın son listesinde yine adı geçen kasap Nurettin Sayğılı'nın hikâyesi aslında sistemin de özeti gibi.
Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Sayğılı'nın adı ilk kez 2015 yılında 1,2 ton kaçak et operasyonuyla gündeme geldi.
2024 yılında bu kez aracında 1,5 ton tek tırnaklı et bulundu. İfadesinde, "Akrabalarıma dağıtacaktım." dedi.
Aynı yıl yeniden ifşa edildi.
2025 yılında yine listede yer aldı.
2026 yılında ise dondurulmuş karaciğer, kuşbaşı ve parça ette yine tek tırnaklı et tespit edildi.
Tağşiş cezaları caydırıcı değil
İster istemez insan şu soruyu soruyor: Sorun gerçekten denetim eksikliği mi? Yoksa yakalananların aynı işi tekrar yapabileceklerini düşünmelerine neden olan caydırıcılık sorunu mu?
Tarım ve Orman Bakanlığı'nın son düzenlemesine göre gıdada taklit ve tağşiş yapan işletmelere uygulanacak idari para cezalarının alt sınırı 474 bin lira, üst sınırı ise 4 milyon 740 bin lira. Ama 2025 yılında açıklanan ceza verilerine baktığımızda, denetimlerde usulsüzlük saptanan işletmelere, 32 bin 210 adet idari para cezası uygulanmış. Toplam para cezası tutarı ise 2 milyar 654 milyon lira. Bu da işletme başına ortalama yaklaşık 82 bin liralık idari yaptırıma karşılık geliyor.
Tabii tonlarca et veya zeytinyağında sahtecilik yapan bir kişi veya şirketin elde edeceği kazanç düşünüldüğünde, ne 82 bin TL’nin ne de 474 bin liranın caydırıcı bir meblağ olmayacağı aşikar. Zaten aynı isimlerin yıllar boyunca tekrar tekrar aynı listelerde yer alması, tartışmanın ceza miktarından çok uygulamanın etkinliğine kaymasına neden oluyor.
Sonuçta mesele yalnızca ekonomik de değil. Bir ülkede insanlar fiyattan da bağımsız, eğer et satın alıyorsa yediği ürünün gerçekten et olduğundan emin olmak ister.
Et fiyatları elbette bir gün düşebilir. Üretim artabilir, ithalat bitebilir, yeni destekler açıklanabilir. Ama tüketicinin kaybettiği güveni yeniden kazanmak, belki de etin fiyatını düşürmekten çok daha zor olacak.
/././
Sayılar benden önce yaşlanıyor: Yaşlanmak gerçekten kötü bir şey mi?-Mitsuru Horiguchi-
Yoksa bizi mutsuz eden yaşlılık değil, artık bize ihtiyaç olmadığı duygusu mu?.. Japonya yaşlı bakımını kurumsallaştırdı, ailenin yükünü azalttı. Ama yaşlılığı aile hayatından biraz uzaklaştırdı. Türkiye ise yaşlıyı ailenin içinde tuttu. Belki Japonya Türkiye’den yaşlıları ailede tutmayı, Türkiye de Japonya’dan bakımı sadece ailenin fedakârlığına bırakmamayı öğrenir.
Ben ne zaman yaşlı oldum?
Son zamanlarda yaşımı yazmam gereken bir yere geldiğimde, elim bazen bir anlığına duruyor.
Yaşımı unuttuğumdan değil.
Sadece o sayıyla, kendimi hissettiğim yaş bir türlü birbirine uymuyor.
Aynaya baktığımda elbette genç bir adam görmüyorum. Saçlarım beyazladı. Eskisine göre daha çabuk yoruluyorum.
Ama sabah uyandığımda zihnim hâlâ eskisi gibi çalışıyor.
Şimdi nereye gitsem?
Kiminle tanışsam?
Ne okusam?
Ne yazsam?
Üniversite yıllarımda sırt çantamı alıp Avrasya’yı dolaştım. Türkiye de o yıllardan beri hayatımın en uzun soluklu meselesi, belki de yaşam boyu süren yolculuğum oldu.
Sonra diplomat olarak çalıştım. Emekli olduktan sonra da yollardan kopamadım. Bugün kendimi bazen “dünyayı gezen bir editör” diye tanımlıyorum.
Geziyorum. Görüyorum. Dinliyorum. İnsanlardan öğreniyorum.
Sonra bütün bunları kendi içimde yeniden “kurguluyor”, yeniden birbirine bağlıyor ve yazıya döküyorum.
Bundan hâlâ büyük bir zevk alıyorum.
Bu yüzden kendimi neredeyse hiçbir zaman yaşlı hissetmedim.
Ama sayıların merhameti yok.
Her yıl bir tane daha ekleniyor.
Japonya’da istatistiklerde 65 yaş ve üzeri “yaşlı nüfus” kabul ediliyor. TÜİK de yaşlı nüfus tanımında 65 yaş sınırını kullanıyor.
Demek ki istatistiklere göre ben çoktan o tarafa geçmiş durumdayım.
Peki insan ne zaman yaşlı olur?
65’inde mi?
70’inde mi?
Yoksa kendisine “Ben artık yaşlıyım” dediği gün mü?
Yaşlanmak gerçekten kötü bir şey mi?
100 yaşına kadar yaşayacağımız bir dünyada 65 yaş hayatın sonu mu?
Japonya, insanları dünyanın en uzun yaşayan toplumlarından biri.
2024 verilerine göre ortalama yaşam süresi erkeklerde 81,09, kadınlarda 87,13 yıl.
Ve bugün Japonya’da 100 yaşını aşmış yaklaşık 100 bin insan yaşıyor.
100 yaşını aşanlara centenarian, 110 yaşını aşanlara ise supercentenarian deniyor.
Japonya’da Yaşlılar Refah Yasası’nın çıkarıldığı 1963 yılında, ülkede 100 yaşını aşmış yalnızca 153 kişi vardı.
2025 yılında bu sayı 99 bin 763’e ulaştı.
Neredeyse 100 bin.
Sadece 60 yıl içinde “100 yaşına kadar yaşamak” cümlesinin anlamı tamamen değişti.
Eğer insan 100 yaşına kadar sağlıklı yaşayabilecekse, 65 yaş hayatın son dönemi değildir.
Önünde hâlâ 35 yıl vardır.
Okula git.
Çalış.
Emekli ol.
Sonra yaşlılığını geçir.
Belki de yüzyıllardır alıştığımız bu hayat çizgisi artık gerçeğe uymuyor.
Ama burada çok büyük bir “eğer” var.
Sağlıklı kalabilirsek.
Mesele kaç yıl yaşadığımız değil, kaç yıl “kendimiz” olarak kalabildiğimiz
Japonya’da son yıllarda çok sık duyduğumuz bir kavram var; sağlıklı yaşam süresi.
Yani sağlık sorunları nedeniyle günlük hayatımız kısıtlanmadan yaşayabildiğimiz yıllar.
2022 yılında Japonya’da sağlıklı yaşam süresi erkeklerde 72,57, kadınlarda 75,45 yıldı.
Ortalama yaşam süresiyle arasındaki fark erkeklerde 8,49, kadınlarda ise 11,63 yıl.
11 yıl.
Az bir zaman değil.
Bir insan hayatının başlı başına bir bölümü.
O halde asıl soru “Kaç yaşına kadar yaşayacağım” olmayabilir.
Belki soru şudur: Hayatımın son kaç yılını hâlâ kendim olarak yaşayabileceğim?
Bugün Japonya’da doktorların ve araştırmacıların longevity üzerine bu kadar yoğun konuşmasının nedeni de belki bu.
Kas gücü.
Uyku.
Kan şekeri.
Bağırsak bakterileri.
Hücresel yaşlanma.
Biyolojik yaş.
YouTube’u açıyorum. Neredeyse her gün yeni bir araştırma, yeni bir uzman, yeni bir tavsiye.
Bazen düşünüyorum:
Bunların hepsini uygulamaya kalksam, günün tamamı sağlıklı yaşamaya çalışmakla geçecek.
Yaşamaya ne zaman vakit kalacak?
Yaştan mı? Yoksa yeterince yürümediğim için mi?
Ben de bugünlerde “sağlıklı yaşam süresi” kavramını kendi bedenim üzerinden düşünüyorum.
Japonya’da ağustos ve eylül aylarında yeniden dağlara çıkacağım.
2 bin, 3 bin metre yükseklikteki dağlarda, her gün dört ila altı saat iniş çıkış yapacağım.
Dağları seviyorum.
Ama bu yıl biraz endişeliyim.
Türkiye’de kaldığım süre içinde açıkça hareketsiz kaldım.
Acaba bedenim dayanacak mı?
Elbette yaşın etkisi vardır.
Ama her şeyi yaşa bağlamak istemiyorum.
Gücüm gerçekten yaşlandığım için mi azaldı?
Yoksa yeterince yürümediğim için mi?
Kaslarımı kullanmadığım için mi?
İnsan yaşlandığı için mi hareket edemez hâle gelir?
Yoksa hareket etmeyi bıraktığı için mi daha hızlı yaşlanır?
Bu yaz cevabın en azından bir kısmını kendi bedenimde arayacağım.
Türkiye de sonsuza kadar “genç ülke” kalamayacak
Son zamanlarda Türkiye’de yaşlanmayla ilgili bazı kelimeleri daha sık görmeye başladım.
Sağlıklı yaşlanma. Aktif yaşlanma. Uzun ve sağlıklı yaşam. Longevity.
Türkiye’de 2022-2024 dönemi ortalama yaşam süresi 78,1 yıl.
Erkeklerde 75,5 yıl.
Kadınlarda 80,7 yıl.
TÜİK’in açıkladığı sağlıklı yaşam süresi ise ortalama 57,6 yıl. Erkeklerde 58,9, kadınlarda 56,3 yıl.
Nüfus piramidi, Türkiye nüfusunun yaşlanmakta olduğunu gösteriyor (Grafik: A.A, Kaynak: TÜİK)
Japonya’daki “sağlıklı yaşam süresi” verileriyle tanım ve hesaplama yöntemleri birebir aynı değil. Dolayısıyla doğrudan karşılaştırmak doğru olmaz.
Ama mesele aynı.
Uzun yaşamakla sağlıklı yaşamak aynı şey değil.
2025 yılında TÜİK ilk kez Aktif Yaşlanma Endeksi’ni resmi istatistik olarak yayımladı.
Türkiye’nin 2024 genel endeks değeri 29,7.
Erkeklerde 34,5.
Kadınlarda 25,3.
Bu fark dikkatimi çekti.
Türkiye’ye ilk geldiğim yılları hatırlıyorum.
Bu ülke gerçekten gençti.
Sokaklar çocuklarla doluydu. Nereye baksam genç insanlar görüyordum.
Ama 2025 yılında Türkiye’de 65 yaş üzerindeki nüfus 9 milyon 580 bini geçti. Toplam nüfusun yüzde 11,1’i.
2040’ta yüzde 17,9, 2060’ta yüzde 27 olması bekleniyor.
Türkiye de yaşlanıyor.
Japonya’dan biraz daha geç.
Ama aynı büyük demografik dalganın içine giriyor.
Japonya bakımı topluma bıraktı, Türkiye ailede tuttu.
Japonya’da 2000 yılında uzun süreli bakım sigortası sistemi yürürlüğe girdi.
Sistemin temelinde basit bir düşünce vardı: Yaşlı bakımını yalnızca ailenin omuzlarına bırakmamak.
Evde bakım hizmetleri, gündüz bakım merkezleri, bakım koordinatörleri, huzurevleri, yerel sağlık hizmetleri…
Elbette Japon sisteminin de sayısız sorunu var.
Bakım personeli yetersiz. Yabancı çalışanlara duyulan ihtiyaç giderek artıyor.
Yine de sistem açısından baktığımızda Japonya’nın yaşlı bakım altyapısının Türkiye’den çok daha gelişmiş olduğunu söylemek mümkün.
Türkiye ve Japonya’nın birbirinden öğrenecekleri
Peki Japon yaşlılar Türk yaşlılardan daha mı mutlu?
Bundan o kadar emin değilim.
40 yılı aşkın süredir tanıdığım Türkiye’de yaşlanan anne ve baba uzun süre ailenin içinde kaldı.
Anne hastalanır, çocuklar harekete geçer.
Biri hastaneye götürür.
Biri yemek getirir.
Kardeşler konuşur.
“Kim doktora götürecek?”
“Kim yanında kalacak?”
“Bundan sonra nerede yaşayacak?”
Bugün muhtemelen birçok aile bunları WhatsApp gruplarında konuşuyor.
Annenin tansiyonu.
Babanın ilacı.
Doktor randevusu.
Japonya’nın giderek kaybettiği bir sıcaklığı bazen burada görüyorum.
Ama “Aile yaşlıya bakıyor” cümlesindeki özneye biraz daha dikkatli bakmamız gerekiyor.
“Aile” kim?
Kızı mı?
Gelini mi?
Hastaneye kim götürüyor?
Yemeği kim hazırlıyor?
Gece kim uyanıyor?
İşinden kim izin alıyor?
Sevginin fiyatı yoktur.
Ama sevgi adına bir insandan sonsuz fedakârlık beklemek de doğru değildir.
Japonya bakımı kurumsallaştırdı. Ailenin yükünü azalttı.
Ama belki yaşlılığı aile hayatının gündelik akışından biraz uzaklaştırdı.
Türkiye yaşlıyı ailenin içinde tuttu.
Ama “Anneye, babaya bakmak zaten evladın görevidir” diyerek aileden birini, çoğu zaman da bir kadını, sessizce feda etmiş olabilir mi?
Belki Japonya’nın Türkiye’den öğreneceği bir şey var: Yaşlı insanı ailenin ve toplumun içinde tutmak.
Belki Türkiye’nin de Japonya’dan öğreneceği bir şey var: Bakımı tek bir insanın fedakârlığına bırakmamak.
Japonya’daki yaşlı bakımevlerinde robotlar da kullanılıyor
İstanbul sabahları hiç bitmese
İstanbul’da en sevdiğim zaman, sabahın çok erken saatleri.
Belki de günün en mutlu olduğum zamanı.
Her sabah beş ile altı arasında uyanıyorum.
Beni çalar saat uyandırmıyor.
İstanbul’un gökyüzü aydınlanmaya başlıyor.
Şehir henüz sessiz.
Gün daha tam başlamamış.
İşte o saatlerde Türkiye’deki dostlarımla, Japonya’daki arkadaşlarımla ve ailemle sosyal medya üzerinden birkaç kelime paylaşıyorum.
“Günaydın.”
“Nasılsın?”
“Dün nasıl geçti?”
“Bugün ne yapacaksın?”
Bazen bir fotoğraf geliyor.
Bazen son derece önemsiz bir şey konuşuyoruz.
Belki de tam bu yüzden güzel.
O saatlerde büyük bir mutluluk hissediyorum.
Bana “Hayatta başarı nedir” diye sorsanız, gerçekten bilmiyorum.
Ama İstanbul’daki bu sabah saatleri hiç bitmese…
Bunu içtenlikle isterim.
Belki benim ikigai’m de budur.
Türkiye’de satılan “Ikigai” bana biraz farklı geliyor
Türkiye’deki kitapçılarda Japonca bir kelimeyi sık sık görüyorum.
Ikigai.
Japonların uzun ve mutlu yaşam sırrı.
Dünyada yaygınlaşan Ikigai anlatısında genellikle dört daire çiziliyor.
Sevdiğin şey.
İyi olduğun şey.
Dünyanın ihtiyaç duyduğu şey.
Para kazanabileceğin şey.
Ve deniyor ki: Bu dört dairenin kesiştiği yeri bul.
Ama Japoncadaki ikigai kelimesinin içinde aslında bu kadar stratejik bir anlam yoktur.
En azından benim bildiğim Japonların ikigai’si çok daha küçük şeylerde, gündelik hayatın içinde saklıdır.
Sabah içilen bir kahve olabilir.
Köpekle yapılan yürüyüş.
Bahçedeki bir çiçek.
Torunun telefon etmesi.
Komşuyla içilen çay.
Bir sonraki seyahat.
Yarısında bırakılmış bir kitap.
Benim içinse belki henüz sessiz olan İstanbul sabahında, dostlarımla ve ailemle paylaştığım birkaç kelime.
Ikigai, hayatı başarıya ulaştırmak için hazırlanmış bir iş planı değildir.
Para kazandırmak zorunda da değildir.
Bazen sadece…
“Yarın sabah bir kez daha yataktan kalkayım” dedirten küçücük bir neden olabilir.
Belki bu kadarı yeter.
Keşke daha çok uyusaydım
Son zamanlarda uyku üzerine daha çok düşünüyorum.
İyi uyuduğum bir gecenin ertesi sabahı yüzüme bakıyorum.
Ya da uzun zamandır iyi uyuyamayan yakınımdaki bir insanın, nihayet güzel bir uykudan sonra yüzüne bakıyorum.
İnanılmaz bir fark.
Yüz sakinleşiyor.
Gözlerin çevresi değişiyor.
Bazen insan beş, hatta on yaş gençleşmiş gibi görünüyor.
Ben çalıştığım yıllarda gerçekten çok çalıştım.
Hayır.
Belki daha doğru söylemeliyim, fazla çalıştım.
İş vardı.
Sorumluluk vardı.
“Bugün bitmesi gerekiyor” dediğim şeyler vardı.
Ve uyku saatlerimi azaltmayı çok da ciddi bir mesele olarak görmeden çalışmaya devam ettim.
Şimdi biraz pişmanım.
Keşke daha çok uyusaydım.
Şaka yapmıyorum.
Uyumak tembellik değilmiş.
Bedenin kendisini onardığı çok değerli bir zamanmış.
Sağlıklı yaşamdan söz ettiğimizde yeni ilaçlara, son longevity araştırmalarına bakıyoruz.
Ama belki önce biraz daha uyumalıyız.
Biraz daha yürümeliyiz.
Ve belki…
Biraz daha az çalışmalıyız.
Japon yaşlılar yalnız, Türk yaşlılar çay mı içiyor?
Çizgi: Tan Oral
Türkiye’de yürürken Japon biri olarak bazen imrendiğim bir manzara görüyorum.
Çayhanelerde, kahvehanelerde, mahalle aralarındaki küçük mekânlarda yaşlı erkekler bir araya geliyor.
Neredeyse her gün aynı yüzler.
Çay içiyorlar.
Gazete okuyorlar.
Siyaset konuşuyorlar.
Futbol konuşuyorlar.
Bazen saatlerce, aslında pek de önemli olmayan şeylerden söz ediyorlar.
Kimse özel bir buluşma düzenlememiş.
Randevu yok.
Program yok.
Sadece…
Oraya gidersen birileri var.
Yaşlılıkta bunun ne kadar önemli olduğunu düşünüyorum.
Japonya’da özellikle yaşlı erkeklerin yalnızlığı ciddi bir sorun.
Bazı erkekler emekli oldukları gün, işleriyle birlikte insan ilişkilerinin büyük bölümünü de kaybediyor.
Türkiye’de bu manzarayı her gördüğümde içimde garip bir duygu beliriyor.
Bir Japon olarak düşünüyorum:
Keşke Japonya’da da böyle manzaraları daha sık görebilsek.
Belki biraz imrenme.
Belki biraz özlem.
Belki ikisi birden.
Öte yandan Japonya’daki yaşlılar da değişiyor.
80 yaşını geçtikten sonra seyahat edenler.
90 yaşında hâlâ yazı yazanlar.
Yeni bir dil öğrenenler.
Yeni bir şeye başlayanlar.
Şaşırtıcı derecede canlı yaşayan yaşlı insanların sayısı Japonya genelinde artıyor.
Onlara baktığımda şunu düşünüyorum:
65 yaşındaki bir insanla 100 yaşındaki bir insanı aynı “yaşlı” kelimesinin içine koymak…
Artık biraz zor değil mi?
Okinawa’nın uzun yaşam efsanesi de sonsuza kadar sürmedi
Ikigai kitaplarında Okinawa sık sık karşımıza çıkar.
Dünya Okinawa’yı uzun yaşamın cenneti olarak görüyor.
Doğru.
Okinawa’dan…
Okinawa bir zamanlar Japonya’da uzun yaşamın sembolüydü.
Ama bugün artık Japonya’nın en uzun yaşayan bölgesi değil.
Dünya hâlâ “Okinawa’nın uzun yaşam sırrı”nı konuşuyor.
Japonlar ise bu efsanenin çoktan sarsılmaya başladığını biliyor.
Sebze ye.
Yürü.
İyi uyu.
İnsanlarla bağ kur.
Bir ikigai bul.
Muhtemelen hepsi doğru.
Ama insanın yaşlanmasını “Uzun yaşamın 10 sırrı” diye maddelere ayırdığımızda içimde küçük bir rahatsızlık hissediyorum.
İnsan, o kadar basit değil.
Şimdilik sadece sayılar benden önce yaşlanıyor
Ben yaş almaktan korkmuyorum.
Benim korktuğum başka bir şey.
Merakımı kaybetmek.
Bilmediğim bir şehri gördüğümde “Biraz yürüyeyim” dememek.
İlginç bir insanla karşılaştığımda hikâyesini dinlemek istememek.
Kitap açmamak.
Yazmak istememek.
Ve sabah uyandığımda birine “Günaydın” deme isteğini kaybetmek.
İşte o zaman yaşlanacağımı düşünüyorum.
Japonya’da yaşlı insanlar sık sık şöyle der:
“Çocuklarıma yük olmak istemiyorum.”
Muhtemelen ben de aynı şeyi söyleyeceğim.
Ama insan gerçekten hiç kimseye yük olmadan yaşayabilir mi?
Çocukken anne babamıza ne kadar yük olduk?
Gençken arkadaşlarımız bize yardım etti.
İş arkadaşlarımız elimizden tuttu.
Birileri bizi bekledi.
Birileri bizim için endişelendi.
Sonra yaşlanıyoruz.
Ve birdenbire…
“Kimseye yük olmamak” hayatımızın son erdemi haline geliyor.
Böyle olursa insanın içi biraz üşümüyor mu?
Türkiye’deki ailelere, çayhanelerde oturan yaşlı adamlara baktığımda bazen onlarda sessiz bir güven hissediyorum.
Ben hâlâ buradayım.
Ben hâlâ bu hayatın bir parçasıyım.
Belki insanı mutsuz eden yaşlanmanın kendisi değildir.
Belki asıl ağır olan başka bir duygudur.
“Artık bana ihtiyaç yok!”
İnsanı gerçekten yaşlandıran şey bu olabilir mi?
Şimdilik…
Sayılar benden önce yaşlanıyor.
Ben hâlâ merak ediyorum.
Hâlâ yola çıkmak istiyorum.
Hâlâ sabahları birilerine “Günaydın” diyorum.
Son olarak Türkiye’deki dostlarıma sormak istiyorum:
Yaşlanmak gerçekten kötü bir şey mi?
Yoksa bizi mutsuz eden yaşlılık değil, artık bize ihtiyaç olmadığı duygusu mu?
/././
T-24







