17 Ekim 2026 Cumartesi

ÇİZGİLERİN DİLİ -17 Ekim 2026-

 







(Derleyen: mstfkrc)

KÖŞEBAŞI -17 Ekim 2026-

Lekelenmeme Hakkına Zarar-Işık Kansu/Cumhuriyet- 

Lekelenmeme hakkı varmış.

AKP Grup Başkanı Abdullah Güler öyle diyor.

Kim için diyor?

Fonlarda para götürenler için.

Neden?

AKP olarak “lekelenmeme hakkı ve masumiyet karinesine önem veriyor”larmış da, ondan. Ah, ne kadar da incelikli bir düşünüş. Doğru ya... Eski bakanları ve genel başkan yardımcıları hanımefendi, eşi ile birlikte tümüyle alınterleriyle kazandıkları topu topu 160 milyon liracıklarını fona yatırmışlar. Bir de bakmışlar ki paracıkları -Sinderella’nın kabağı saray arabasına nasıl dönüştüyse- puf demiş 2 milyar liracık oluvermiş.

Masum bir işlemcikten dolayı bu iki müstesna insancık lekelenir mi hiç?

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın özel kalem müdürü Fatih Kılınç da masumane bir girişimle, arkadaşlarıyla bir araya gelmiş, aralarında 7 milyon lira toplayıp fona yatırmışlar.

Kurban bayramlarında danaya girenlere bir şey oluyor mu? Olmuyor. Bunlar da fona girmişler, o kadar.

Şimdi, onları tutup lekelemek insanlığa sığar mı hiç?

AKP’nin eski bakanı ve de ekonomiden sorumlu genel başkan yardımcısı Nihat Zeybekci’nin ortağı olduğu dört şirket batıkçı fona yatırım yapmış, zarar etmiş.

Zarar eden masumcuklar lekelenir mi hiç?

AKP’nin eski bakanı, parti sözcüsü Ömer Çelik’in yakın tanışı, ambulans şoförlüğünden Sağlık Bakanlığı’nda daire başkanlığına değin yükselen, AKP’den iki kez milletvekili adayı olmuş Osman Arıkan Nacar, koymuş çantasına 20 milyar lirayı, basmış gitmiş yurtdışına.

Lekeleyecek miyiz bu nadide insanı?

Dahası, AKP iktidarının bakan yardımcısı Mustafa Aksu, fon vurgunu nedeniyle tutuklanmış olsa bile lekelemeyeceğiz.

Ya ne yapacağız?

Halk TV’yi kayyıma devredeceğiz. Haber sitelerini karartacağız. Gazetecileri susturacağız...

Onlar lekeli, yalancı, suçlu ve de uydurukçu...

TRANSFER GEREKÇESİ

Bizde ulusal iradeye saygının ifadesi, arkanıza astığınız fotoğraftan belli oluyor:

İstifa ettiğiniz partinin liderinin fotoğrafını indiriyor, yerine transfer olduğunuz partinin liderini asıyorsunuz. Ardından yeni partinize övgü dolu bir demeç patlatıyorsunuz, oldu da bitti, maşallah.

Biz gazetecilerin kulağı, Midas’ın kulaklarına benzer. Gramafon borusu, fil kulağı gibidir.

Sesler dalganır, dalgalanır; ister istemez kulak zarımıza çarpar.

Alın size bir duyum:

Çeşitli gerekçeler üretip AKP’ye geçen, adıyla sanıyla bir “güzel, iyi insan” yakın çevresine diyesiymiş ki “Transfer olmayıp da ne yapacaktım? Cezaevinde yatamam. Mal varlığımdan da olamam”.

Bu denli basit işte.

ACEP NE İŞTİR?

MHP liderinin yeni ilgi alanı ABD’nin Ortadoğu’da örgütlediği kirli işler. Ona göre, Türkiye, Suudi Arabistan’ın savunmasına her türlü askeri desteği vermeliymiş.

Devlet Bahçeli, PKK’nin yaptığı hainlikler ile birlikte geçen yüzyılın türkülerde bile yaşayan acılarını da unutmuş gözüküyor:

1. Dünya Savaşı’nda o toprakları kutsal bilerek savunmak için kanını akıtan binlerce Mehmetçik açlıktan çekirge yerken Suudilerin ataları Türkleri İngilizlerle birlikte kalleşçe arkadan vuruyordu.

Ne işimiz olur bizim, gidip de gelinmeyen Yemen çöllerinde? ABD’nin bölge çıkarları üstümüze vazife midir?

/././

‘Yabancı yatırımcı Türkiye’den korkuyor’-Jale Özgentürk/ Cumhuriyet- 

Başlıktaki bu sözler, Türkiye’ye yabancı yatırımların neden azaldığını konuştuğumuz bir iş insanına ait. Bu ve buna benzer sözleri “yazılmamak kaydıyla” yapılan sohbetlerde hep duyuyorum. Türkiye artık yatırım cazibesini kaybediyor.

Son bir aydır büyük bir skandalla sarsılıyoruz. Büyüklüğünün 20 milyar doları bulduğu öne sürülen fon krizi...

Bu fonlar nasıl büyüdü? Şirketlerin değerleri nasıl şişti? Denetim mekanizmalarına ne oldu? Yatırımcının parasının ne kadarı geri dönecek?

Sorular çok, henüz tatmin edici yanıtlar yok.

Haberlerde düzenleyici kurumların yetkililerine ilişkin iddialar gündeme geliyor. Rakamlar dudak uçuklatıyor. Yüz binlerce yatırımcı ise parasının akıbetini öğrenmeye çalışıyor.

Böylesine büyük bir güven krizinde yapılması gereken, iddiaları bütün yönleriyle araştırmak, sorumluları ortaya çıkarmak ve kamuoyuna hesap vermek. Gazetecilere ve eleştirel seslere yönelik baskı ise kuşkuları büyütüyor. Bu baskılara son olarak gazeteci arkadaşlarım Bahadır Özgür, Murat Ağırel ve İsmail Saymaz maruz kaldı. Kamuoyunda Halk TV’ye el konmasının arkasındaki nedenlerden birinin fon krizi olduğu sır değil.

Ülke içindeki sesleri kısmak, uluslararası arenadaki güven kaybını durdurmuyor. Nitekim uluslararası endeks kuruluşu MSCI’dan dün ciddi bir uyarı geldi. MSCI, Türkiye hisselerine ilişkin bazı endeks değişikliklerini ikinci bir duyuruya kadar dondurdu. Türkiye endekslerine yeni hisse eklenmeyecek, dahası Haziran 2027’ye kadar yeterli ilerleme görülmezse Türkiye’nin “gelişen piyasa” statüsü düşürülebilecek.

Karar ilk bakışta sermaye piyasasıyla sınırlı görünebilir. Oysa asıl tehlike, bazı şirket ve fonlarla ilgili güven sorununun Türkiye ekonomisinin uluslararası pozisyonunu tehdit eden boyuta ulaşması.

Yabancı ve yerli yatırımcının talebi aynı: Şeffaflık, etkili denetim, hukukun üstünlüğü ve güven. Türkiye sermaye ihtiyacı yüksek, ağır dış borç yükü taşıyan bir ülke. Üstelik erken sanayisizleşme tehlikesiyle karşı karşıya. Bu nedenle mesele yalnızca daha fazla döviz bulmak değil; üretime dönüşen, teknoloji getiren, nitelikli iş yaratan ve ülkede uzun vadeli kalan sermayeyi artırmak. Peki, doğrudan yatırımlarda nereden nereye geldik?

Türkiye’ye yıllık uluslararası doğrudan yatırım girişi 2003’te 1.7 milyar dolardı. 2005’te 10 milyar dolara, 2007’de 22 milyar dolara çıktı. 2015’te hâlâ 19.3 milyar dolar düzeyindeydi. Ancak 2020’de 7.5 milyar dolara kadar geriledi. Arada toparlanmalar yaşansa da 2007’deki zirveye yeniden ulaşılamadı.

Tablo 2026’da da olumsuz. YASED’in Merkez Bankası verilerinden derlediği bilgilere göre, ocak-ağustos döneminde doğrudan yatırım girişleri geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 35 azalarak 6.8 milyar dolara geriledi.

Üstelik bu rakamların tamamı yeni fabrika, yeni makine, yeni istihdam anlamına gelmiyor. Doğrudan yatırım toplamının içinde şirket satın almaları, yabancıların gayrimenkul alımları ve yatırım ilişkisi içindeki şirketler arasında borç hareketleri de bulunuyor. Örneğin, 2025’te toplamın 2.3 milyar doları yabancılara gayrimenkul satışından kaynaklandı.

SERMAYE DIŞARIDA YER ARIYOR 

Bir de Türkiye’den yurtdışına giden yatırımlar var.

TEPAV’ın hesaplamasına göre 2026’nın ilk çeyreğinde Türkiye’ye yönelik doğrudan yatırım girişleri 2.6 milyar dolar olurken Türkiye’den yurtdışına yapılan doğrudan yatırımlar 2.8 milyar dolara ulaştı. Yani bu dönemde dışarıya yapılan doğrudan yatırım, içeriye geleni aştı.

Elbette her yurtdışı yatırımı “sermaye kaçışı” sayılmaz. Şirketler yeni pazarlara ulaşmak, üretim ağlarını genişletmek için de başka ülkelerde yatırım yapar. Ancak Türkiye’nin üretim ve istihdam için sermayeye ihtiyacı böylesine yüksekken girişlerin zayıflamasıyla dışarıya yönelişin birlikte yaşanması, üzerinde durulması gereken bir tablo. Yatırımcıya vergi avantajı sunmak yetmiyor. Önünü görebilmesi, sözleşmesine güvenebilmesi, hakkını bağımsız yargıda arayabilmesi gerekiyor.

Dünya Adalet Projesi’nin 2025 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 143 ülke arasında 118’inci sırada. İktidarın yetkilerinin sınırlandırılmasında 136’ncı, temel haklarda ise 134’üncü sırada yer alıyor.

Yatırımlardaki her hareketi elbette demokrasiyle açıklayamayız. Küresel faizler, savaşlar, enflasyon, pazar koşulları ve maliyetler de etkili. Ancak bir ülkede hukuk güvencesi zayıfladığında uzun vadeli hesap yapmak zorlaşıyor.

Türkiye’nin geleceğini karartan bu güvensizlik ortamına son vermeden kalıcı bir ekonomik iyileşme sağlamak da yurttaşın yoksullaşmasını durdurmak da zor.

/././

Kayyum atanacak yerler -Miyase İlknur/Cumhuriyet 

Sabah uyandığınızda daha yataktan kalkmadan “Acaba bugün hangi operasyonlar oldu, nereye kayyum atandı” merakıyla eli telefona uzanan başka bir ülke var mıdır?

Sanmam.

Bir yılı aşkın süredir her gün bir yerlere, bir kuruma ya da kişiye operasyon yapılıyor. Operasyon manyağı olduk resmen. Ne yani suç örgütlerine operasyon yapılmasın mı diye sorarlar hemen.

Elbette yapılsın. Suç işleme özgürlüğünün sınırsız olduğu ülkemizde değil gün, saat başı operasyon yapılsa arınamayız. Amma velakin; bütün suç örgütleri hep mi aynı toplumsal kesimden çıkar? Ve hep mi bu kesimden şüphelilerin kaçma olasılığı yüksek olur da anında tutuklanırlar? Arada bir iktidar kesimine de operasyon yapılıyor. Onların kaçma şüphesi sıfır olduğu için tutuklanmazlar. Halim selim bu sanıklar, adliyeye davet edilir, protokol kapısından giriş yapar savcı odasında çay kahve eşliğinde ifadesini verir ve yine protokol kapısından hayalet gibi çıkıp evine gider.

Hep operasyonla uyanmayız güne. Devletimiz biz kulları sıkılmasın diye arada bir de kayyum kartını devreye sokar. Önce DEM’li belediyelerle başlayan bu furya, CHP’li belediyeler, şirketler ve medya kuruluşlarına uzandı.

Kayyum atama eskiden de vardı. Terörle iltisaklı ya da suç gelirleri ile elde edilmiş şirketler ile müflis şirketlere kayyum atanırdı. Son dönemin mottosu, medya kuruluşlarına kayyum atamak.

Flash TV ile başladı; Habertürk, Tele1, Ekol TV ve son olarak Halk TV ile devam etti. Gerekçe hazır; bu kanalların patronları suça bulaşmış. Yargı süreçleri henüz tamamlanmış değil, haklarında kesinleşmiş bir ceza yok. Hem olsa bile televizyon kuruluşları ile ilgisi ne?

Casuslukla suçlanan Merdan Yanardağ, yorumları ya da haberleri ile mi casusluk yapmış? Yanardağ’a yönelik suçlama, casus olduğu öne sürülen Hüseyin Gün’den beş on bin lira mı dolar mı ne para almak. Casusluğun ücret tarifesini bu kadar düşürdüğü için gerçek casuslar Merdan Yanardağ’a kızsalar yeridir. Yargılama tamamlanmadan apar topar Tele1’e kayyum atandı. Kurumun içi boşaltıldı, yayın politikası değiştirildi ve yetişmiş personeli ayrılmaya zorlandı. Yarın bu bu davadan Merdan Yanardağ ceza almazsa (büyük ihtimalle öyle olacak) içi boşaltılmış televizyonu ne olacak?

Halk TV’ye kayyum atanmasının gerekçesi de sahibi Cafer Mahiroğlu hakkında rüşvet, ihaleye fesat karıştırma ve suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama suçlamaları. Kendisi gıyabında yargılanıyor, suça konu şirket Halk TV değil. Peki neden Halk TV’ye kayyum atanıyor?

Patronları cezalandırayım derken beraberinde binlerce basın emekçisi de cezalandırılıyor.

ASIL KAYYUM EKONOMİ YÖNETİMİNE ATANMALI 

Yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırma deyince iktidar yanlısı kanalların patronlarının iş ilişkilerine bakmak yeter. Devlet ihalelerinden, özelleştirmelerden, kamu bankalarından alınıp ödenmeyen kredilerden edindikleri sermaye ile televizyon ya da gazete sahibi olan patronlara bırakın soruşturma açmayı, kamu kurumlarının reklamlarıyla hâlâ fonlanmaya devam ediliyor.

Basında topyekûn bir arınma şart. Ama iktidar kendi yandaşlarını korumak için buna yanaşmaz. Bağımsız gazeteciliğin önkoşulu patronlarının ister devlet ister belediye olsun kamu ihalelerinden men edilmeli. Kamu reklamları eskisi gibi basın kuruluşlarına eşit ya da tiraj ve reytingleri oranında dağıtılmalı. O zaman hiçbir medya kuruluşu ne iktidarın ne de muhalefetin borazanlığını yapar. Ama böyle bir medya en başta iktidarın işine gelmez.

Şu aralar kayyum atanacaksa başta ekonomi yönetimi, SPK, Borsa İstanbul, enflasyonu iktidarın istediği oranlara çeken TÜİK, BDDK’ye atanmalı.

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -17 Ekim 2026-

Alevi Cumhuriyetçilik -Aydemir Güler- 

Alevi toplumunun laiklikte kendine sığınak bulması bir tarihsel veridir. Ancak bu veri, Alevilerin Cumhuriyeti savunan bir baraja dönüşmesine yetmedi. Bugün sığınak falan yok!

Çerçeve yasanın olumlu bir tek etkisi olduysa o da bir grup Alevi aydının 31 Ağustos’ta yayınladıkları bildiridir. Ortaklaşa dergisi, imzacılardan Şerafettin Halis’le bir söyleşi de yaptı. 1

İzlemeyenler için söylemekte yarar olabilir; malum sürecin “İslam birliği” esasına oturması ve yaptığı tarihsel göndermelerin Alevi katliamlarını olumluyor olması, tepkileri kışkırtmıştı. Barış başlığı altında sunulan bir projenin Osmanlı devletinin Kürt aşiretleriyle kurduğu bir savaş ittifakını hatırlatarak savunulması düpedüz saçmalıktı... İlginç olan, bu görüşleri ballandırarak anlatanların, yaptıkları gafın ayırdında olmamalarıydı. Bunun temelsiz ve kibirle karışık bir özgüvenden kaynaklandığı anlaşılıyor…

Neden temelsiz dediğimi burada fazla açmayacağım. Cumhur ittifakı partilerinden sermaye sınıfına, tarikatlardan emperyalistlere, en geniş anlamıyla mevcut iktidar bloğunun rejim değişikliği anlamına gelen köklü bir dönüşümü taşıyabilecek güçte olduğuna samimiyetle inanmak kolay değil. Böylesi bir dönüşüm yüksek bir irade birliği gerektirir. Kendi içinde kıyasıya dövüşen iktidar bloğundan çıkacak en son şeydir bu… Bana sorarsanız proje durdu bile!

Bahçeli-Öcalan sürecini geri dönülmez, hatta tamamlanması kaçınılmaz bir proje olarak sunanlar, gerçeği göremeyecek ölçüde körlük içinde olmayabilirler aslında. Daha basiti, yüksek perdeden konuşarak eleştirel veya karşı pozisyon alanları terörize etmek istemeleri daha büyük olasılık.

“Alevi aydınlara” gösterilen tepkiler de buna örnek oluşturdu. Söze imzacıların kendilerini nasıl tanımladıklarına dahi karşı çıkarak başladılar. “Alevi aydınlar” nitelemesi ne hakla kullanılıyordu?

Oysa imzacılar herhangi bir yerde bütün Alevi aydınların kendilerinden ibaret olduğunu iddia etmiş değillerdi…

Ama daha önemlisi, bildiri, Apocu hareketin özellikle son on yıl içinde belirginleşen tezini boşa düşürüyordu. O teze göre Apocu hareket Kürt halkına ek olarak Alevileri de temsil ehliyetine sahipti. Elbette bunun Alevi kurumlarında bir karşılığı var. HDP ve DEM’in çeşitli kurumların yöneticilerini TBMM’ye taşıdığını, 2015’in kadük olan seçim hükümetinde bakan bile yaptığını hatırlayın…

Buna karşın bu tez, bir ittifak politikasını anlatıyor. Apocu hareket çoktandır gayrimüslim cemaatleri, liberal entelijansiyayı, sosyalist hareketi, kadın hareketlerini ve Alevileri kapsayan bir ittifak sistemi oluşturmayı önüne koymuştu. Ancak bu çok tartışmalı ve çelişkili bir yapıdır.

Bir kere, kimi ögeler birbirini itmektedir. Kürt toplumunun bütününü, bir ulus olarak kapsama ve temsil etme çabası, çıkarları çatışan sınıfların gerçekliğine çarpmaktadır. Ne kadar Kürt aşiret reisi, Kürt toprak ağası, Kürt tarikat şeyhi ve Kürt patron varsa yoksul emekçilerin kapılması istenen milliyetçi coşku o kadar azalmaktadır. Marabalara, memleketi boydan boya gezen mevsimlik tarım işçilerine, kendi coğrafyalarında bölgesel asgari ücret tehdidi altında çalışan veya çoğunlukla büyük kentlerde en güvencesiz ve güvenliksiz çalışma koşullarına mahkûm edilen işçilere “süreç” herhangi bir şey söylemiyorken nasıl coşku olsun ki?

Liberal entelijansiyanın AKP’nin keyfi diktasına uyum sağlaması günden güne zorlaşmaktadır. İslamcılık kadın hareketleri için, seküler kesimler için sadece tehdit anlamına gelmektedir vb…

31 Ağustos’tan sonra bu iç sürtünmelere Aleviliğin “Türk-Kürt-İslam sentezine” uydurulamayacağı gerçeği eklendi. Alevi aydınların bildirisi, yüksek perdeden suçlamalara karşın, bu açıdan gayet ikna edicidir. Yeni-Osmanlıda Alevi kimliği nasıl özgürleşebilir?

Alevilerin temsiline ilişkin Apocu iddianın dışında, bir de AKP-MHP iktidarının devlet merkezli yapılandırma girişimi vardı. Sürecin bu iki yakayı nasıl bir araya getireceği bir muamma iken, şimdi bir üçüncü taraf ortaya çıkmış bulunuyor.

***

Buraya kadarı “çözüm sürecine” ilişkindi… Türkiye’de bir diğer süreç ise Cumhuriyetçilerin birliğidir. AKP iktidarı Osmanlıcılığı diriltmeye niyet ettiğine göre, bunun karşısına bir direncin çıkmaması düşünülemez. Cumhuriyetçiler denince son dönemde esas olarak iki kesim, Kemalistler ve komünistler anlaşıldı. Kemalizm AKP karşıdevrimiyle devletten tasfiye edilmiş ve düzenin dışına doğru itilmişti. Komünizm ise yükselen ve malum ittifak sistemine katılan kimlikçi sol-liberal akımla köprüleri attı…

Artık bir de “Alevi Cumhuriyetçilikten” söz edilmesinin zemini var.

Alevi toplumunun laiklikte kendine sığınak bulması bir tarihsel veridir. Ancak bu veri, Alevilerin Cumhuriyeti savunan bir baraja dönüşmesine yetmedi. Bugün sığınak falan yok! Bunu sonra, umarım haftaya açmayı denerim.

Cumhuriyeti ayağa kaldırmak, yeniden kurmak gerekiyor. Hep birlikte…

1Özkan Öztaş, “Şerafettin Halis'le söyleşi: 'Güneş aydınlığına ışık gerekmez, ışık karanlığa tutulur'” Ortaklaşa dergisi, sayı 12, Ekim 2026.

/././

Avrupa’da kapitalizm çöküyor -Erhan Nalçacı- 

Kapitalist rekabet böyle bir zayıflamayı affetmez, gittikçe daha kötüye gidiyor Avrupa kapitalizmi. Bari Çin-Rusya cephesini bir savaşla yaralım diyorlar, ancak silahlanma karşılarına büyük bir kamusal yük çıkarıyor, bunu karşılayamıyorlar, hastaneler, okullar dökülüyor, büyük bir barınma ve geçinme sorunu çıkıyor.

Türkiye’de Cumhuriyet kurulurken “çağdaş uygarlık düzeyi” bir hedef olarak toplumun önüne konuyordu. Bu kavramla daha çok işaret edilen yer Avrupa’ydı ve Avrupa “çağdaş uygarlık” konusunda adeta sonsuzdan gelip sonsuz giden mutlak bir referans olarak kabul ediliyordu.

Oysa öyle olmadığını biliyoruz, ne sonsuzdan geldi ne sonsuza gidecek.

Anadolu’da Çatalhöyük’te 9 bin yıl önce tarım yapılırken Avrupa taş devri kabilelerinin yatağıydı.

Roma’nın yıkılışından ve Abbasi Devriminden sonra 9. yüzyılda Bağdat yarım milyonluk nüfusu ile “çağdaş uygarlığı” temsil ederken, Avrupa’da nüfus azalmış, ticaret yolları çökmüş, feodal kale ve manastırların etrafında bir avuç tarımla uğraşan insan kalmıştı.

On birinci yüzyıl civarında önce Akdeniz ticaretinin kontrolü tekrar Avrupa’ya geçmeye başladı, ancak esas sermaye birikimi coğrafi keşiflerle 16. yüzyılda başlayacaktı. Okyanus kıyısındaki devletlerin Amerika’yı ve Hindistan yolunu keşfetmesi büyük bir zenginliğin Avrupa’da yığılmasına neden oldu. Açıkçası Avrupa uygarlığının altında yatan unsur sadece kendi emekçi halkının değil, bütün dünya halklarının sömürülmesi ve yağmalanmasıydı.

Avrupa’yı Avrupa yapan kirli sömürü çarkından sadece bir örnek versek süreç daha iyi anlaşılacak.

Üç yüz yıldan daha fazla bir süre boyunca Batı Afrika halkı insan avcısı çeteler tarafından kaçırıldı ve Avrupalı köle tüccarlarına satıldı. Köleleştirilenler İngiltere başta olmak üzere Avrupa’ya köle pazarlarına götürüldüler. Satılanlar Atlantik’i geçecek gemilerin ambarında korkunç acılar içinde ve birçoğu yaşamını yitirerek Amerika’ya taşındı. Burada kamçı altında pamuk plantasyonlarında çalıştılar. Toplanan pamuk İngiltere’ye geldi ve işçilerin çocuk kadın demeden 16 saat çalıştırıldığı fabrikalarda önce ipliğe, sonra tekstil ürünlerine dönüştü. Tekstil ürünleri sömürge veya yarı-sömürge ülkelerin pazarlarını kapladı, Osmanlı gibi ülkelerde siyasilerin ihanetiyle kazanılan imtiyazlara dayanarak bu ülkelerin tekstil sanayilerinin çökmesine yol açtı.

Bu çok yönlü kötülük bütün dünyayı Avrupa’nın sömürgesi haline getirdi. On sekizinci veya on dokuzuncu yüzyılda bir İngiliz burjuva için şöyle denir: Evine döndüğü zaman müşfik bir baba ve iyi bir eştir, ancak sömürge ülkelere gittiğinde elinde kırbacıyla bir canavara dönüşür. Aşağıdaki fotoğraf “çağdaş uygarlık düzeyinin” ne menem bir şey olduğunu çok iyi gösteriyor.

Öte yandan tabii ki Avrupa kapitalizmi sadece sömürü ilişkilerine indirgenemez, Avrupa’ya yığılan zenginlik sanatta, bilimde, teknolojide, felsefede, mimaride önemli bir kültür yarattı.

Ancak daha önemli bir yan var, bizim yani emekçi sınıfların tarihinde birçok önemli sayfa Avrupa’da yazıldı. Burjuva devrimleriyle cumhuriyet, laiklik ve yurttaşlık kavramları ortaya çıktı. 1844’te Silezyalı Dokumacılar ayaklanması, 1848 Devrimlerinin radikal kanadının ortaya çıkışı ve ezilişi, aynı yıl Manifesto’nun yazılması, 1871’de Paris’te emekçi iktidarı, 1917’de Ekim Devrimi, 1919’da Macar Sovyeti, Hamburg Barikatları, 1940’larda Nazi işgaline karşı partizan direnişi, Halk Cumhuriyetlerinin 1945’ten sonra kurulması, Yunanistan’da komünistlerin silah bırakmayıp dövüşmeleri ve bunun gibi sayısız olay…

Avrupa aynı zamanda bu direniş ve eşitlik, özgürlük mücadelesi demektir.

Şimdi düzen adına Avrupa’da kriz üzerine yazan kalemşorlar teknolojik rekabetin önünde kuralcılığın engel olduğundan ve sosyal devlet masraflarından şikâyet ediyorlar. Oysa bunlar Avrupa’da emekçi sınıfların mücadelesinin izleridir ve kapitalizmin kriz başlığı haline geliyorsa bunlarla ancak gurur duyuyoruz.

Şimdi mutlakmış gibi gözüken Avrupa kapitalizmi can çekişiyor, birbirini etkileyerek bir kısır döngüye dönüşen birçok faktör bir çöküşe işaret ediyor.

Her şeyden önce Avrupa devletleri zenginliklerini borçlu oldukları sömürgelerini yitirdiler. Özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği’nin desteği ile gerçekleşen ulusal kurtuluş mücadeleleri sömürgeciliği sonlandırdı. Ancak emperyalizm çağında birçok ülkenin Avrupa emperyalizmine bağı borçlar, eşitsiz pazar ilişkileri, askeri müdahaleler, sermaye ihracatı aracılığı ile sürdü. Son 10 yılda ise emperyalist hegemonya rekabeti Avrupa devletlerini hegemonyalarını kurdukları ülkelerden büyük ölçüde dışarı çıkardı. Yeni dünya düzenine uygun Çin’den bir mali sermaye akışı, pazarların Çin metalarıyla dolup taşması ve Rusya’nın askeri desteği burada belirleyici oldu. Özellikle paralarının bile Fransa’da basıldığı Afrika ülkelerinin uzaklaşması Fransa için siyasi ve iktisadi açıdan büyük bir darbeydi.

Avrupa teknolojik rekabette önce ABD’ye ve sonra Çin’e yenildi. Endüstriyel robot teknolojisinde geri kalan Avrupa elektrikli araç pazarında Çin tekellerinin fiyat ve performans rekabetiyle başa çıkamaz hale düştü. Çin pil üretimi ve güneş paneli gibi konularda pazarı ele geçirdiği gibi Avrupa ara ürünler konusunda Çin’e bağımlı hale geldi. Şu anda dünyanın 50 büyük teknoloji tekelinden sadece 4’ünün merkezinin Avrupa’da olduğu söyleniyor. Avrupa’nın dünya çip üretimindeki payı 1990’da %44 iken şu anda %9’a gerilemiş durumda.

Bu durumda Avrupa’da fabrikalar kapanıyor, Almanya’da şirketlerin %40’a yakını işçi çıkartıyor. Ve artık yaşlı bir nüfusa sahip Avrupa, tüm nüfusun yarısı 44 yaşından büyük. Bu doğal olarak sağlıklı bir yaşlanma için sosyal güvenlik, tıbbi hizmetler ve yaşlı bakımını gerektiriyor. Ancak Fransa, Almanya, İngiltere gibi devletler işçi sınıfının devrimden uzak kalma koşuluyla kazandığı haklarını karşılayamıyor, bir sosyal huzursuzluk ve emekçi dalgalanması yükseliyor.

Kapitalist rekabet böyle bir zayıflamayı affetmez, gittikçe daha kötüye gidiyor Avrupa kapitalizmi. Bari Çin-Rusya cephesini bir savaşla yaralım diyorlar, ancak silahlanma karşılarına büyük bir kamusal yük çıkarıyor, bunu karşılayamıyorlar, hastaneler, okullar dökülüyor, büyük bir barınma ve geçinme sorunu çıkıyor.

Mali sermayenin bunalımı sanki her şeyin nedeniymiş gibi gözükür, oysa maddi üretimdeki sıkıntının yansımasıdır. Devletler bu kısır döngüden çıkabilmek için kamu borçlarını artırıyorlar, ama faizler yükseliyor ve borçlarının altında ezilmeye başlıyorlar. Kamu borçlarının hızla yükselmesi ve borçlanma fiyatının hızla artması kısır döngüye ekleniyor.

Bu koşullarda Avrupa ya bir viraneye, 9. yüzyıl feodalizmine geri dönecek, ya Çin’e ekonomik ve siyasi olarak bağlı bir düzeye geçecek.

Ama başka bir olasılık daha var. Avrupa işçi sınıfı 1968 tezgâhı ile sınıfsız ve iktidar talepsiz bir hak ve özgürlük mücadelesine yuvarlanmıştı. Tarihini bütün içinde yorumlayıp tekrar iktidar mücadelesine dönmesi için önünde büyük bir tarihsel fırsat açılmış durumda.

Bu dönüşüm gerçekleştirilirse zafer an meselesi olacak.

/././

Şaşırmak!-Rıfat Okçabol- 

Bu kadar şaşkınlık yaşayınca, sanırım son “fon” olayına ve Halk TV’ye baskın yapılmasına o kadar da şaşırmadık! “Bizi şaşırtan olaylar, bizler sessiz kaldığımızdan mı, eğitim sisteminin kişilikli, onurlu ve özgüvenli-özgür- birey yetiştirememesinden mi kaynaklanıyor?” Bilinmiyor!

İnsanlar hemen her gün şaşırdıkları olaylarla karşılaşıyor. Bazen de milyonlarca insan aynı anda şaşırıyor. Beklenmedik bir olay karşısında, muhalif bir siyasetçi AKP’ye geçtiğinde ya da iki gün önce Halk TV’ye kayyım atanması gibi, şaşırmamamız gerektiği halde yine de şaşırıyoruz. Bizi şaşırtan olayın nedenini bazen biliyoruz, bazen de bilemiyoruz!

Milyonların AKP ile ilgili ilk şaşkınlığı, Kasım 2002 seçimlerini kazanması olmuştu ve bu durum her seçimde devam etmişti. Hâlâ AKP’nin (2015 Haziran genel seçimi dışında) girdiği her seçimi kazanmasını, en azından benim gibiler anlayabilmiş değil.

Anılarda kalan toplu şaşkınlık olaylarından biri Deniz Feneri yolsuzluk davasıydı.

Bir başka toplu şaşkınlık, 12 Eylül 2010 Anayasa halkoylamasında “Yetmez ama evet” diyenlerden kaynaklanmıştı. Şaşırmanın nedeni, "yetmez ama evet" diyenler içinde, gericilerin bulunması değil, laik anlayışta oldukları ve AKP ile ülkeyi iyi tanıdıkları sanılan ya da tanımış olması beklenen akademisyenlerin, yazarların, sanatçıların ve siyasetçilerin bulunmasıydı! Genel olaylarla ilgili bilgi ve ilgileri nedeniyle, geleceğe dönük öngörüleri ortalama insandan daha tutarlı olması beklenen bu kişilerin yanılgıya düşmesiydi. Sonradan kandırıldık demeleri ya da kendilerine “Kullanışlı aptallar” demeleri şaşkınlığımızın nedeni gibiydi.

Somut kanıtlar olmasına karşın AKP’nin "FETÖ"ye sahip çıkmasına da, Ergenekon ve Balyoz davalarında muhaliflerin suçluların gizli tanıklığıyla suçlanmasına da, AKP liderinin Ergenekon savcısı Zekeriya Öz’e sahip çıkmasına da şaşırmıştık.

Demokrat Parti genel başkanlığını (2007-2009) yapmış olan Süleyman Soylu’nun 2012’de AKP’ye geçmesine, bir açıdan şaşırmamıştık. Siyasetçilerin parti değiştirdiklerine yıllardır alışıktık. Hatta Millet Partisi Genel Başkanı rahmetli Osman Bölükbaşı, partisini terk edenleri önlemek için milletvekili adaylarından imzalı güvence belgesi almaya başlamıştı. Bir açıdan da Soylu olayına şaşırmıştık: Çünkü S. Soylu AKP ve lideri hakkında yenilir yutulur gibi olmayan şeyler söylemişti. Bu kişinin söylediklerini yutup AKP’ye geçmesine ve AKP’nin de söylenenleri unutup onu kabul etmesine şaşırıp kalmıştık! S. Soylu’dan 5-10 gün sonra, AKP ve lideri hakkında atıp tutan, hem de akademisyen olan Numan Kurtulmuş’un başkanı olduğu partiyi kapatıp AKP’ye katılmasına ise, S. Soylu olayı çok taze olduğundan çok şaşırmamıştık. Bu kişilerden biri içişleri bakanı diğeri de Meclis Başkanı yapıldığında, biraz olsun bu katılmaların nedeninin anlar gibi olmuştuk.

17-25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarına da, ayakkabı kutuları içindeki paralara da şaşırmıştık. Bu davada sanık olan dört bakandan biri olan Avrupa Birliği Bakanı Egemen Bağış’ın, 2014’te "Her Cuma bir ayet sallıyorum, bakara makara" şeklindeki konuşmasına da, sonradan bu kişinin elçi yapılmasına da şaşırmıştık. 

İlk ‘Kürt açılımı!’ sürecinde “Akil adamlar” ortaya çıktığında da şaşırmıştık. Neden onlar “akil” oluyordu da, ülkede ve tüm dünyada barış isteyen bizler “geri zekalı” oluyorduk, onların işlevi neydi, anlamamıştık!

15 Temmuz 2016’da "FETÖ'cü" darbe girişimine de, girişim sırasında tutuklanmış olan Genelkurmay Başkanının bu görevine devam etmesine de, askeri okulların kapatılmasına da, bu Genelkurmay Başkanının daha sonra savunma bakanı yapılmasına da, AKP liderinin darbe girişimi sonrasında 
“Aldatıldık” demesine de şaşırmıştık.

Devlet Bahçeli, 1999’da Bülent Ecevit başkanlığında kurulan koalisyon hükümetinden istifa edince, bu hükümetin ekonomik kararlarının yarattığı olumsuz ortamda seçimlerin erkene alınmasına ve dolayısıyla AKP’nin iktidar olmasına yol açmıştı! D. Bahçeli, 2007’de, tarafsız bir kişinin Cumhurbaşkanı olması yerine, meclisteki oylamaya katılarak Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olmasını sağlamıştı! Arada bir, “Atatürk’e söz ettirmem” dese de, D. Bahçeli, 4+4+4 gibi gerici bir yasaya da destek vermişti! D. Bahçeli, 2014’te hükümete yurtdışına asker gönderme ve Türkiye’de yabancı asker konuşlandırma izni veren tezkereye de evet oyu vermişti! AKP’ye her türlü destek verdiği bilinse de, Türkiye tipi başkanlık sistemine şiddetle karşı çıkıp AKP lideri hakkında akıl almaz sözler söyleyen D. Bahçeli’nin 16 Nisan 2017’de yapılan başkanlık sistemiyle ilgili halkoylamasında “Evet” demesine de, toplum açısından yaşamsal ve köktenci bir dönüşüm olduğu için, çok ama çok şaşırmıştık. Bu dönüşümün nedenini anlamamış olsak da, D. Bahçeli’nin toplumu şaşırtma konusunda tutarlı olduğu hemen her gün görülüyor! 

DEM’li belediyelere kayyım atanmasına şaşırırken, 2024 yerel seçimlerinin ardından, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve çalışanlarına yönelik operasyona da şaşırmıştık. Bu operasyondan sonrasında da, toplumsal şaşırmalarımız, toplumsal beklentiye dönüştü! Her an bizi şaşırtacak olay beklentisine girdik!

Örneğin muhalif belediyelere yönelik operasyonlar artarken, Şubat 2025’te bir profesör hem de ANAYASA PROFESÖRÜ Serap Yazıcı Özbudun, Anayasa’nın, laikliğin ve hukukun hemen her gün yerle bir edildiği günlerde, AKP aleyhindeki anlayışı, sözleri ve tutumu nedeniyle seçildiği partisinden istifa edip büyük bir huşu içine AKP’ye katıldı! Bu kez de daha önce AKP ile ilgili sözlerini unutup muhalefet olan partisinden ayrılıp AKP’ye katılan milletvekili furyası başladı: Katılan da memnun, AKP de memnun olsa da, bizler şaşırmaya devam ediyoruz.

Sonra da partisini ve seçmenini satan milletvekillerine özenen belediye başkanları ortaya çıktı. Örneğin iki dönem CHP milletvekili ve 2009’dan bu yana Aydın Belediye Başkanı olan ve taraftarlarının “Topuklu Efe” dediği Özlem Çerçioğlu, Ağustos 2025’te AKP’ye katıldı! Atatürkçü Düşünce Derneği ile Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği üyesi, birkaç kez CHP’den milletvekili olmuş avukat ve Afyon Belediye Başkanı Burcu Köksal, Mayıs 2026’da bu derneklere karşı olan AKP’ye geçti!

“CHP ile ilişkilerimi koparmam gerekirse belediye başkanlığından da istifa ederim”; “Milyonda bir olasılık dahi yok” ve “Annem beni evlatlıktan reddeder, eşim beni boşar” gibilerinden açıklamalarda bulunan İzmir Belediye Başkanı Cemil Tugay, AKP’ye katıldı. AKP’ye katıldığında “Son 25 yıla damgasını vurmuş büyük liderimiz” ya da milyonlarca yurttaş açlık ve yoksulluk sınırında yaşarken, yüzbinlerce çocuk aç açına okula giderken, “AKP kimsesizlerin kimsesidir”  diyebildi!

Parti değiştirme olaylarını düşününce, bir insanın geçmişini bir anda silmesi, söylediklerini yutması, hele hele yıllarca aleyhine konuştuğu kişilerle el ele yürümesi herhalde kişinin kimyasını alt-üst eden bir olay! İnsanların bu değişimi göze almalarını anlamak mümkün olmuyor.

Bu arada belediye başkanının AKP’ye geçmesinin, milletvekilinin AKP’ye geçmesinden çok farklı bir olay olduğunu belirtmek gerekiyor. Çünkü milletvekili seçiminde oy kullananlar, genelde milletvekiline değil partiye oy veriyor. Seçmenin verdiği oyla bir partiden birkaç milletvekili birden seçiliyor. Belediye başkanlığı seçiminde ise, seçmen genellikle yine partiye göre oy verse de, doğrudan kimliği bilinen adaya oy vermiş oluyor. Milletvekili parti değiştirdiğine eski partisi yerinde dursa da, belediye başkanı parti değiştirdiğinde, belediye de parti değiştirmiş oluyor. Belediyenin gelirleri, belediye başkanını seçen kitlenin beklentileri doğrultusunda kullanılırken, başkanın parti değiştirmesiyle belediyenin gelirleri başkanlığı kazanamamış partinin beklentileri doğrultusunda kullanılmaya başlanıyor. Dolayısıyla belediye başkanının parti değiştirmesi, partisini ve seçmenini satması yanında belediyenin gelirlerini de geçtiği partiye peşkeş çekmesi anlamına geliyor.

Son yıllarda bizleri şaşırtan olaylar, ne yazık ki parti değiştirmeyle sınırlı değil. Anayasa Mahkemesi ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına uyulmaması, Kahramanmaraş depreminde askerin halkın yardımına koşmak için yukarıdan emir beklemesi ve bu depremde pek çok yeni binanın yıkılması, Tele1’e el konması, gazetecilerin tutuklanması, CHP’ye kayyım atanması gibi AKP’nin her söylem ve eylemi insanı şaşırtmaya devam ediyor. 

Bu kadar şaşkınlık yaşayınca, sanırım son “fon” olayına ve Halk TV’ye baskın yapılmasına o kadar da şaşırmadık!

“Bizi şaşırtan olaylar, bizler sessiz kaldığımızdan mı, eğitim sisteminin kişilikli, onurlu ve özgüvenli-özgür- birey yetiştirememesinden mi kaynaklanıyor?” Bilinmiyor!

/././

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -17 Ekim 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)