16 Ekim 2026 Cuma

ÇİZGİLERİN DİLİ -16 Ekim 2026-

 








(Derleyen: mstfkrc)

KÖŞEBAŞILAR -16 Ekim 2026-

İşçiye saldıran AKP'li Tiryaki, Öz Sağlık-İş’in nikah masasında -Dr. Erkan Kıdak / Evrensel Gazetesi-


İşçi çadırını yıkmaya kalkan, işçi alacaklarının faiziyle birlikte ödenmesi gerekince “Tefeciler, haram zıkkım olsun” diyen AKP’li Altındağ Belediye Başkanı Tiryaki, Hak-İş’e bağlı Öz Sağlık-İş’in Genel Başkanı Devlet Sert’in kızının nikahını kıydı.

***
Nisan 2025’te Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki, belediye önündeki direniş çadırına gitti. Çadırdakiler, sendikadan istifa etmedikleri için işten atılan Hizmet-İş üyesi işçilerdi. Basında yer alan haberlere göre Tiryaki çadırı yıkmaya kalktı, Hizmet-İş Şube Başkanı Recep Dere’ye yumruk attı. Yanındaki belediye başkan yardımcısı da çadırın direğindeki bayrağı tekmeledi. Olayın görüntüleri sosyal medyada yayıldı. Sonrasında Tiryaki özür dilemedi. Aksine çadırdakilerin “Hiçbirinin işçi olmadığını” söyleyip işçileri itibarsızlaştırmaya çalıştı.

Hizmet-İş Sendikası ve Hak-İş ise saldırıyı kınadı, işçilerin işe iadesi ve kamuoyundan özür talep etti. Hak-İş, Tiryaki’nin iddialarını da yalanladı. Tiryaki’nin kendi partisi içinde bile tartışma konusu olduğu, görevden alınmasının konuşulduğu yazıldı. Bunların hiçbiri onu durdurmadı.

Bir de “Tefeciler, haram zıkkım olsun” meselesi var. Hizmet-İş’in açtığı davada alacağın faiziyle birlikte ödenmesi gerekince Tiryaki, sendikaya faiz olarak ödenen yaklaşık 67 milyon lirayı “Tüyü bitmemiş yetimin hakkı” diye niteledi. Ardından da tek diyeceğinin “Haram zıkkım olsun” olduğunu söyledi. İşçinin mahkemede kazandığı hakkı “tefecilik” diye adlandıran bir belediye başkanı, aynı sendikanın başkanına hem hakaret etti hem de işçiye hak aramayı yasak sayan bir dil kullandı.

Şimdi aynı Tiryaki, bu kez Hak-İş’e bağlı başka bir sendikanın, Öz Sağlık-İş’in Genel Başkanı Devlet Sert’in kızının nikahını kıydı. Üstelik Devlet Sert, nikahtan görüntüleri sosyal medyada büyük bir memnuniyetle paylaştı.

Önce şunu sormak gerekiyor: Bir sendika başkanı, aynı konfederasyondaki “kardeş sendikanın” üyelerine saldıran ve o sendikaya “haram zıkkım” diyen bir ismi, hayatının en özel gününde nasıl başköşeye oturtabilir? Sendikal dayanışma, yalnızca bayram mesajlarında ve miting afişlerinde mi var? Hizmet-İş üyesi işçiler çadırda kış geçirirken, onlara yumruk atan isme “Sağ olsun, var olsun” demek hangi örgütlülük anlayışına sığar?

Sendikacılık, işçinin tarafında durmaktır. İşçinin karşısında duran, onu işten atan, sendikadan istifaya zorlayan bir yöneticiyle dostluk kurmak ise tarafını seçmek demektir. Kimse kimsenin nikahını kıymasına karışamaz. Ama bu, bir sendika başkanının sosyal medyada alkış toplayarak yaptığı bir tercihtir ve herkesin onu konuşma hakkı vardır. Yüzlerce işçinin ekmeğiyle oynayan, sendikaya “tefeci” diyen bir ismi baş tacı etmek, o işçilere verilebilecek en kötü mesajdır. O mesaj şudur: “Senin derdin, bizim ilişkilerimizden daha az önemli.”

Kulislerde Devlet Sert’in Hak-İş genel başkanlığı hayalleri olduğu konuşuluyor. Doğruysa, bu nikah fotoğrafının arkasında düşündürücü bir hesap olabilir. Yok değilse, daha da kötüsü: Sert bu tercihi hiçbir hesap yapmadan, sırf iktidara yakın bir isimle yakın görünmek uğruna yapmış demektir. Hangisi olursa olsun, işçinin onuru bir koltuğun ya da bir fotoğrafın pazarlık konusu olamaz.

Bugün Altındağ’da işten atılan işçiler ve onların sendikası bu sessizliği hatırlayacak. Yarın başka bir belediyede, başka bir fabrikada örgütlenmek isteyen işçi de hatırlayacak. Sendikalar üyelerinin güvenini sözleriyle değil, tercihleriyle kazanır. Nikah masasındaki bu fotoğraf, o tercihin ne olduğunu gösteriyor.

Devlet Sert’in bu soruya vereceği cevabı hep birlikte merak ediyoruz. Bir de Hizmet-İş üyesi işçilerin, bu nikah fotoğrafına nasıl baktığını…

/././


İBB davasında 100.gün, İmamoğlu savunma yapıyor: 'Seçime 2-3 ay kala yapılmamış işe 154 milyon lira ödemişler' -Dilan Temiz/Evrensel Gazetesi-
İBB davasının 100.gününde tutuklu cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu savunmasına kaldığı yerden devam edecek.
***

Tutuklu Cumhurbaşkanı adayı ve İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun da aralarında bulunduğu 53'ü tutuklu 436 kişinin yargılandığı İBB davasında ikinci celsenin 36’ıncı günü. Bugün 9 Mart'ta başlayan davada 100. duruşma. Ekrem İmamoğlu daha önce yaptırılmayan savunmasının üçüncü gününe başlayacak.

Dünkü duruşmada 11:55'te savunmasına başlayan Ekrem İmamoğlu, 18:25'te bugün devam etmek üzere ara vermişti. Duruşmayı pek çok gazeteci ve siyasi isim takip etmek üzere yerini aldı. Yeni Parti Genel Başkanı Özgür Özel ve Yeni Parti milletvekilleri, yerine kayyım atanan Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer, Dilek Kaya İmamoğlu ve Yeşil Sol Parti Genel Başkanı Ahmet Asena, Deva Partisi Milletvekili Sadullah Kısacık, Saadet Partisi Milletvekilleri Bülent Kaya ve Birol Aydın, DEM Parti Milletvekilleri İbrahim Akın ve Celal Fırat, İYİ Parti Milletvekili Buğra Kavuncu da davayı takip ediyor.

"Başkanlar dışarı, foncular içeri"


İzleyici kısmının tamamen dolu olduğu salonda, "Cumhurbaşkanı İmamoğlu", "Özgür başkan özgür Türkiye", "Başkanlar dışarı foncular dışarı" sloganları atılarak tutuklulara seslenildi.

İmamoğlu kürsüde


Ekrem İmamoğlu 12:06'da kürsüye çıkarak savunmasına başladı. Sözlerine dün de olduğu üzere sel felaketinde hayatını kaybedenlere baş sağlığı dileyerek başladı. İmamoğlu, "İstanbul'la ilişkisinde ihmal edilen hususları da anlattım, yine değineceğim şeyler olacak ama şimdilik hepimize geçmiş olsun ve kayıplarımızdan dolayı duyduğumuz üzüntüyü, acıyı da burada ifade etmek isterim, özellikle bir 14 yaşındaki evladımız ve 32 yaşındaki genç bir kardeşimizin vefatı ve diğer vefat edenlere, ailelerine, yakınlarına başsağlığı ve sabır dileklerimi iletiyorum, Allah rahmet eylesin" dedi.

AKP Üsküdar ve İBB meclis üyesinin vefatı için başsağlığı

Ekrem İmamoğlu, AKP Üsküdar ve İBB meclis üyesinin vefatı için de başsağlığı diledi. Açıklamasında, Türkiye Belediyeler Birliği (TBB) başkanlığının 1,5 yıl içinde 4. kez değişmesine dikkat çekti. Yaşanan süreci "yargı eliyle siyaseti dizayn etme gayretinin, yargı eliyle muhalefeti baskı altına almak, hatta devlet dışı bırakmak müdahalesinin, kötü mücadelenin, kötü aklın tezahürü" olarak nitelendiren İmamoğlu, 2024 seçimlerinden sonra kapsayıcı bir modelle TBB Başkanlığına seçildiğini, ancak sırasıyla Zeydan Karalar ve Vahap Seçer'e yönelik operasyonlarla bu görevlerin engellendiğini, son olarak ise Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce'nin TBB Başkanı seçildiğini belirtti.

Türkiye Belediyeler Birliği açıklaması

"Türkiye'deki hükümet, yargı eliyle ben sizi görevinizden almak için her şeyi yapacağım diyor. Türkiye'deki muhalefet de ben sonuna kadar demokrasi adına, milli irade adına direneceğim diyor" sözleriyle durumu özetleyen İmamoğlu, muhalefetin bir arada durmasının cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak adına "hayati" olduğunu vurgulayarak Ayşe Ünlüce'yi tebrik etti.

Açıklamasının devamında İmamoğlu, "7 ay bitti ve buradayız. 7 ayın üzerine şu ekranda ya da daha önceki bulunduğumuz duruşma salonundaki ekranda bir tek delil, bir tek ses kaydı, bir tek somut belge hiçbir şekilde iddia makamıyla bize gösterilmedi" diyerek tepki gösterdi. İtirafçıların dahi somut bir bilgi paylaşmadığını, iddiaların "sadece beyan, sadece dedikodu" ibaret olduğunu belirten İmamoğlu, kendilerinin ise göreve geldikten hemen sonra kurumlar üzerinden somut araştırmalar ve belgelere dayalı çalışmalar gerçekleştirdiklerini ifade etti.

"İçişleri Bakanlığı hiç görülmemiş şekilde İBB müfettişlerimizce görülen dosyalara el koydu"


İmamoğlu, konuşmasında AKP dönemine ait usulsüzlüklerin teftiş kurulu tarafından somut bir şekilde tespit edildiğini belirtti. Haklarında işlem yapılan "33 somut dosyanın toplam bedelinin 2,5 milyar dolar" olduğunu vurgulayan İmamoğlu, İçişleri Bakanlığının "tüm teamüllerine aykırı olarak daha önce hiç görülmemiş şekilde İBB müfettişlerimizce görülen dosyalara el koyduğunu" ifade etti. Soruşturma açılmasına ve şikayetlerin yapılmasına engel olunarak dosyaların önemli bir kısmının kovuşturmaya yer olmadığı kararlarıyla zaman aşımına uğratıldığını söyleyen İmamoğlu, "kurumsal ve ahlaki çürüme, yozlaşma ve keyfiliğin zirvesi" dedi.

Başakşehir'de askeri alan kamulaştırması: 11,5 milyon dolar kamu zararı

İmamoğlu konuşmasının devamında Başakşehir’deki askeri alan kamulaştırmasına dikkat çekerek, 24 Ekim 2016'da askeri stratejik alan niteliğindeki özel mülkün 13,5 milyon dolar karşılığında İBB tarafından satın alındığını belirtti. Aradan 5 yıl geçtikten sonra yaptırılan gayrimenkul değerleme raporunda arazinin güncel değerinin sadece 2 milyon dolar çıktığını, aradaki 11,5 milyon doların doğrudan kamu zararı olduğunu vurgulayan İmamoğlu, işlemin vekilinin eski AKP Maltepe İlçe Başkanı olduğunu belirterek, "Resmen kamunun kasasından hırsızlık yapılmış. Başka bir tarifi yok" dedi.

"27 milyon doları da cebine indiriyor"


KİPTAŞ üzerinden gerçekleştirilen arsa alımına da değinen İmamoğlu, Bahçeşehir'deki arsanın fahiş fiyatla alındığını ve ödemenin yapıldığı tarih itibariyle zararın yaklaşık 50 milyon dolar olduğunu ifade etti. Arsanın bir firma tarafından 7 Ocak 2016'da 49,5 milyon TL'ye alındığını, sadece "4 gün sonra" 130 milyon TL'ye KİPTAŞ'a satıldığını söyleyen İmamoğlu, firmanın bu kısa sürede 27 milyon dolar (yaklaşık 1,5 trilyon eski Türk Lirası) kâr elde ettiğini vurgulayarak, "KİPTAŞ'a bu zeki kişi, bu kurnazlar bayağı göstere göstere kazık atıyor, 27 milyon doları da cebine indiriyor" ifadelerini kullandı.

Vatan Caddesi'nde lunapark olarak bilinen arazinin satışındaki usulsüzlüklere de değinen İmamoğlu, firmanın 2011 yılında Fatih Belediyesinden 13 milyon dolara aldığı arazinin imarının Büyükşehir Belediyesi Meclisince değiştirilerek ticari konut imarlı hale getirildiğini belirtti. Aynı arazinin 2017 yılında İBB tarafından 119 milyon dolara (yaklaşık 430 milyon TL) aynı firmadan satın alındığını söyleyen İmamoğlu, aradaki farkın 106 milyon dolardan fazla olduğunu vurguladı. Firmanın alacağı parayı nerelerde kullanacağının ve bu işlemlerin Cumhurbaşkanlığı nezdindeki görüşmelerle kararlaştırıldığının dilekçelerde açıkça yer aldığını ifade etti.

Erdoğan'ın yolsuzluk sözlerini hatırlattı

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın geçmişte sarf ettiği "Yolsuzluk denildiğinde ben şunu anlarım: Devletin kasasından para çıkıyor mu, çıkmıyor mu? Eğer devletin kasasından para çıkmıyorsa buna yolsuzluk diyemezsiniz" sözlerini hatırlatan İmamoğlu, şöyle konuştu: "Alın size devletin kasasından çatır çatır hem de öyle basit paralar değil. Listenin altında 2,5 milyar dolar yazıyor. Bu sadece 33 dosya." İmamoğlu, "Böyle bir arsızlık, böyle bir yağmacılık tarih yazmamıştır. Bizzat kendi onayıyla İBB'nin kasasından 106 milyon dolardan fazla para çıkıyor. Ne güzel dünya değil mi?" diyerek açıklamalarını noktaladı.

"Seçime 2-3 ay kala yapılmamış işe 154 milyon lira ödemişler"

İmamoğlu, seçimlere 2-3 ay kala devlette bakanlık yapmış bir kişinin imzasıyla yapılmamış bilgi işlem işlerine milyonlarca lira ödendiğini belirtti. Paranın, mazbatasının henüz verilmediği 8 Nisan 2019 tarihinde, yani 31 Mart seçimlerinden hemen sonra ödendiğini vurgulayan İmamoğlu, "Belli ki seçimde paraya ihtiyaç var. 154 milyon liralık... Kurdur, en az 170-180 milyon lira olmuştur o" ifadelerini kullandı. Göreve gelen arkadaşlarının ortada böyle bir işin olmadığını tespit ederek dosya düzenlediğini ve İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına başvurduğunu söyleyen İmamoğlu, savcılığın ise kovuşturmaya yer olmadığı kararı verdiğini belirtti.

Kararda "meşhur bilirkişi Satılmış Büyükcanayakın"ın rolüne dikkat çeken İmamoğlu, "Bir bakmışsınız dün de bahsettim, bu dosyada da o var. Her şeye karar veriyor. Bilgi işlem mi, ona da halleder. Mesela bir ticari işlem, onu da halleder. Bilgi işlemin de biliyor, ticareti de biliyor, gayrimenkulü de biliyor, bilmediği iş yok" diyerek duruma tepki gösterdi.

"Ahtapotun kolunu bir tek balık lokantalarında biliyorum"

İmamoğlu, yaşananları şu sözlerle özetledi: "Söz konusu biz olunca yoktan var edilen yolsuzluk suçlaması, ama AK Parti dönemi olunca tamamı somut delillere dayalı yolsuzluk dosyalarının yok olması, buharlaşması, İçişleri Bakanlığının el koyması, efendime söyleyeyim savcılığın kovuşturmaya yer yok demesi, bakanlığın getir bakayım bunları ben inceleyeceğim demesi neye benziyor bu? Ahtapotun kolları. Ahtapotun kolu bu. Ben demedim ahtapotun kolu. İlk kimin dediğini hatırlıyorsunuz, değil mi? Daha biz tutuklanmadan Sayın Cumhurbaşkanı dedi ahtapotun kolları. Ben bilmem ahtapotun kollarını. Ahtapotun kolunu bir tek balık lokantalarında biliyorum, başka bir yerde bilmiyorum."

İmamoğlu, "Dünya alem biliyor dertlerinin yolsuzluk olmadığını, dünya alem biliyor. İstanbul'da çıkalım, Türkiye'yi gezelim. Yağma diyelim, rant diyelim, imar rantı diyelim, yolsuzluk diyelim; iddiayla söylüyorum ki herkesin aklına gelecek kişiyi ve grubu ve partiyi ben biliyorum. Yüzde 80, iddiayla söylüyorum. En az %80. Bu kadar iddialı konuşuyorum" dedi.

"İBB'nin yaklaşık 10 yıllık bütçesi kadar ekstra rant"

İstanbul'daki imar tadilatları ve kentleşme politikalarına da dikkat çeken İmamoğlu, Zeytinburnu sahillerinin, Bakırköy’ün dolduğunu ve Fikirtepe’nin üst üste bindiğini vurgulayarak İstanbul’un adeta "tarumar edildiğini" belirtti. Teftiş kurulunun incelediği projeler üzerinden yapılan büyük rantı kamuoyuyla paylaştı. İncelenen sadece 130 projede mevcut imar haklarının düşüldüğünü ve yalnızca yapılan imar tadilatlarıyla ilave edilen ekstra metrekarelerin hesaplandığını belirten İmamoğlu, şu ifadeleri kullandı: "Projelerde var olan imar hakkını bunun içine almadık, var olan imar hakkı var, onu düştük, o oran zaten hakkı. İlave eklenen yani yapılan imar tadilatıyla ilave eklenen metrekarenin o günkü değerle, bakın o günkü değerle hesaplattık. Bunu dediğim de 3-4 gün aldı. burada sadece 10 yılın yani 2007-2009'dan sonra 2019 arası geliştirilen projelerde, yapılan imar tadilatlarıyla, yani İstanbul halkına ait olan gökyüzüne sığdırdıkları binalarla, kamu binalarına fonksiyonlarını değiştirerek yaptıkları binalarla ekstra ne elde ettiler? Tam 85 milyar dolar. Tam o zamanki kurla, yine o kitabı hazırladığı kurla 3 trilyon 950 milyar lira. 85 milyar dolar İBB'nin yaklaşık 10 yıllık bütçesi. Bakın o günkü imar değerlerini dolar olarak dönün, endeksleyin bugüne, eskalasyon edin, bir bakın bakalım kaç dolar yapıyor, hesapta zorlanacaksınız"

Güncelleniyor...

Halk TV'ye kayyım atanmıştı

Halk TV’ye 14 Ekim'de şafak operasyonu düzenlendi polis baskınının ardından kayyım atandığı duyuruldu, televizyon yayını durduruldu. Operasyonun, tutuklu İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun İBB davasında savunmasına başlayacağı gün gerçekleştirilmesi dikkat çekmişti. Çok sayıda siyasetçi ve gazeteci, operasyonun zamanlamasına işaret ederek tepki gösterdi. Davada karar protesto edildi.

Ara karar ne zaman açıklanacak?

Mahkeme Başkanı, İmamoğlu ve avukatlarının, çarşamba, perşembe, cuma ve cumartesi günleri boyunca savunma yapabileceği açıklamıştı. Ara kararın açıklanacağı gün, Ekrem İmamoğlu ve avukatlarının savunmalarını ne zaman tamamlayacağına göre belirlenecek. İlk celsede temmuz ayındaki son duruşmada, İmamoğlu'na kısıtlı süre tanınmış ve savunma hakkını engellemişti. Bunun üzerine İmamoğlu ile mahkeme başkanı tartışmış ve zapta "Susma hakkını kullandı" yazılmıştı.

İmamoğlu, ikinci celse başlarken 18 Ağustos oturumunda mahkeme başkanına "Ben susma hakkımı kullanmadım. 'Susma hakkını kullandı' kavramı tamamen uydurma bir kavramdır. Feragat diye bir kelimeyi de kabul etmiyorum" demişti.

İmamoğlu'nun savunmasını içeren kitabı da yasaklanmış ve matbaa basılarak toplatılmıştı.

/././

Halk TV’yi susturmak -Nuray Sancar/Evrensel Gazetesi-


Ekrem İmamoğlu’nun savunmasının nihayet başladığı, meteorolojinin turuncu kod verdiği İstanbul’un sele yol açan kuvvetli yağışa maruz kaldığı gün Halk TV’ye kayyum atandı. Gökten gelen gürültü mahkeme salonundan gelen sesi de, kayyum atanan Halk TV önündeki destek seslerini de bastırdı. Bastırılanlardan biri de fon vurgunculuğunun uzantılarına dair ortaya serilen bilgilerdi. Zaten TELE 1, T24 ve Halk TV’nin susturulması, sosyal medya hesaplarında algoritma oyunları nedeniyle takipçilere zaten hiç ulaştırılmayan mesajların sahipleri hakkında soruşturmalar açılması, ‘olağan suçlu’ gazetecilerin evlerine kapatılması, TİP’in sosyal medya hesaplarının bloklanması da öyle anlaşılıyor ki nüfusu sadece iktidar onaylı seçili sözlere açık, diğerlerine sağır bir nüfus oluşturma kurgusunun bir parçası.


Halk TV’nin sahibi Cafer Mahiroğlu kendisine “Butlancılara yakın ol, butlancıların haberlerini ver, kontrollü bir muhalefet ol, yürü” dendiğini ama kabul etmediğini, dolayısıyla “Bunların olacağını” bildiğini söylerken MASAK onun hakkında rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, suçtan kaynaklanan mal varlığı değerlerini aklama isnadında bulunarak kayyımın gerekçelendirilmesini üstlendi.

Bir hafta önce İzmir Büyük Şehir Belediyesi Başkanı Cemil Tugay’ın AKP rozetini takması ve Halk TV’nin susturulması Meclisteki ana muhalefet partisine vurulmuş darbenin zirvesidir. İstanbul’da etkili bir direnişle karşılaştığı için belediyeyi kayyımlaştıramayan, partinin il başkanlığına atanan Gürsel Tekin’i geri çekmek zorunda kalan iktidar, diğer belediyeleri parça parça koparıp yürümeyi sürdürüyor. Sırada hangi büyükşehrin AKP’ye geçeceği ile ilgili tahmin yürütme işi medyanın parasız, kuponsuz oynanan rulet oyununa dönüştü. Neyi isterse aldığını kanıtlayan muktedirin karşısında öğrenilmiş çaresizliğin tezahürü ana muhalefet fikriyatı doğrultusunda yayın yapan kanallarda bile, ya bundadır ya şunda soğukkanlılığıyla tartışılıyor. Ne var ki bu ölçülülük bile yeterince memnuniyet yaratmıyor. Geri adım attıkça daha da geriye gitmeye zorlanılan bir süreç bu; durulan hiçbir nokta sabit değil.

Memleketin siyasi tablosuna bakınca görülen şu: Cumhuriyetle yaşıt ana muhalefet partisinin ikiye bölünmesi, son seçimde seçilen belediye başkanlarının bir kısmının hapse diğerinin AKP’ye kapatılması. Kürt temsiliyetinin sınırsız, süresiz, ağır aksak işleyen ‘süreç’ kapsamında beklentiye sokulması. Sanatçıların, gazetecilerin, kanaat beyan edebilenlerin şafak operasyonları ve adliye koridorlarında entegre edilmesi… Ve Devlet Bahçeli’nin bu tablo üzerine yaptığı niyet beyanı: ‘Cumhurbaşkanlığı Erdoğan’a, yasama MHP’ye.’

Yapılmış seçimlerin sonuçlarını tanımayan ve zaman içinde hiçleştiren hakim siyasi güç; şantaj, tehdit ve teklif yöntemleriyle belediyelerin içlerinin boşaltılması, toplumsal güçlerin zora dayalı manipülasyonu ortadayken seçimlerin gerçek bir seçme işlemi olduğuna dair hayal satıyor. Çünkü kendini sandıktan çıkarabilmenin kazandıracağı meşruiyete ihtiyacı var. Halkın bu kadar mutsuz ve yoksul olduğu koşullarda aranan meşruiyetin ön koşulu ise muktedirin sesinden başka sesin çıkamadığı, bütün aykırı ses ve duruşların silindiği bir vasatın yaratılmasından geçiyor.

Ancak dağılan sadece ana muhalefet değil, eski maliye bakanına “Biz ne dersek inanacak bir kitle var” dedirten iktidar öz güveni de erozyona uğruyor. Mensuplarının, kaynağı belirsiz paralarla, halka dayatılan yaşam biçimiyle alakası olmayan görüntüleriyle ve en son fon kriziyle sarsılan AKP’nin iç çelişkilerinden kendisine oy devşirmeye çalışan küçük ortak yeni stratejik hedefi ortaya koydu. Parlamentonun yasa yapmakla bir ilgisi varmış gibi Meclis koltuklarına talip. Bu koltuklarda oturan iktidar çoğunluğu diğer partilerin önergelerine, kanun tekliflerine ve itirazlarına hiç kulak asmamıştı ve hepsine ret cevabı vermişti. Şimdi bu prosedürün bile ortadan kalktığı, tartışmasız bir biçimde el kaldır indir biçiminde parlamento düzeni tasarlanıyor.

Bu tür iktidarda kalabilme stratejilerinin öğretilmiş çaresizlik içinde, başka hiçbir gücün önünü göremez hale getirilebildiği sürece bir anlamı olabilir. Halk TV’nin susturulmasının basın, ifade ve söyleme özgürlüğünün, gazetecilerin özlük haklarının çiğnenmesinden daha fazla, hesaplanmış sonuçları var bu yüzden. Bu sonuç direnme gücünün köreltilmesi, itirazın bloklanması, karşı çıkış yollarının kapatılmasıdır. Halk iradesinin kontrol altına alınmış bir sandığa soğurulması yoluyla siyasi hakimiyetin aynı güçler tarafından, daha sağlamlaştırılarak devamıdır.

Ne var ki baskı, sansür ve hiçe sayma birikir ve beklenmeyen dinamizmi tetikler. O zaman hiçbir üst proje ve strateji sökmez. Halk kendi medyasını yaratmanın, söz söyleme imkanının, değişimin de yolunu bulur. O zaman prompterdan okunan resmi görüşü dinleyen olmaz.

/././

GÜNDEM -16 Ekim 2026-

CUMHURİYET 

İstanbul’da selin nedeni çarpık kentleşme: ‘Yağış tetikler, rant afete dönüştürür’-Çağdaş Bayraktar-


İstanbul’da etkili olan yoğun yağışın doğal su yataklarının imara açılması nedeniyle kent genelinde afete dönüştüğünü vurgulayan Su Politikaları Derneği Başkanı Dursun Yıldız, ranta dayalı çarpık kentleşmenin taşkın riskini artırdığına dikkat çekerek derelerin doğal akış alanlarının yeniden açılması ve altyapının acilen genişletilmesi gerektiğini belirtti. https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/yagis-tetikler-rant-afete-donusturur-2547216

***

Kılıçdaroğlu’na mesajlar, Iğdır’a seçim gezisi ve Sinan Oğan vakası -Batu Bozkürk-


Azerbaycan son haftalarda Türkiye’yi kendi iç işlerine karışmakla suçlarken, akıllara 2023 seçimleri geldi. Seçim sürecinde İlham Aliyev, Kemal Kılıçdaroğlu’nu hedef almış; Azerbaycanlı milletvekilleri Iğdır’a seçim gezisi düzenlemişti. İkinci turda Erdoğan safına geçen Sinan Oğan’ın Azerbaycan ile olan ilişkisi de sık sık gündeme gelmişti. https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/kilicdaroglu-na-mesajlar-igdir-a-secim-gezisi-ve-sinan-ogan-vakasi-2547237

***

TPAO, BOTAŞ, Eti Maden, TEİAŞ gibi dev kamu kurumları özel sektör mantığıyla yönetilecekmiş!-Mustafa Çakır-


İktidar, Türkiye’nin dev kamu kuruluşları ile ilgili kapsamlı değişikliğe hazırlanıyor. Eskişehir Beylikova’daki nadir toprak elementlerini de bünyesinde barındıran Eti Maden’in de aralarında olduğu kamu kurumlarının, “özel sektör mantığıyla” yönetilmesi için yasa teklifi hazırlanıyor. Teklifin yakın zamanda TBMM’ye geleceği bildirildi. https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/tpao-botas-eti-maden-teias-gibi-dev-kamu-kurumlari-ozel-sektor-mantigiyla-yonetilecekmis-2547197

***

Laiklik Meclisi, gerici yasa önerisi gerekçesiyle HÜDA PAR’lılar hakkında suç duyurusunda bulunmuştu -Aytunç Ürkmez- 

Laiklik Meclisi tarafından karma eğitimin kaldırılması için TBMM’ye yasa önerisinde bulunan, Devrim Yasalarınca kapatılan medreselere statü verilmesini isteyen HÜDA PAR milletvekilleri hakkında suç duyurusunda bulunularak; yasama dokunulmazlıklarının kaldırılması için fezleke düzenlenmesi istenmişti. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı ise HÜDA PAR’lıların eylem ve söylemlerinin “yasama sorumsuzluğu” kapsamında mutlak dokunulmazlık içerdiğini belirtip soruşturmaya yer olmadığına ilişkin karar verdi.https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/laiklik-meclisi-gerici-yasa-onerisi-gerekcesiyle-huda-par-lilar-hakkinda-suc-duyurusunda-bulunmustu-2547201

***

15 Ekim 2026 Perşembe

ÇİZGİLERİN DİLİ -15 Ekim 2026-

 


(Derleyen: mstfkrc)

KÖŞE BAŞILAR -15 Ekim 2026-

Bir fare asla yalnız değildir!-Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet 

İspanya’da sosyalist başbakan Pedro Sánchez erken seçim kararı aldı. Kamuoyu yoklamaları, muhafazakâr Halk Partisi ve faşist Vox’ın zaferine belki de bir koalisyon kurma olasılığına işaret ediyor. İspanya’da Vox’ın hükümet ortağı olma olasılığı korkutucu çünkü -1930’ları anımsarsak- bir fare asla yalnız değildir. Gerçekten de Avrupa Birliği’nin çatlaklarında çok hareketli sürüler yaşıyor.

SÜPER DEVRE...

İspanya’nın erken seçim kararı üzerine Financial Times, böylece AB çapında 12 aylık bir “süper seçim döneminin” başladığına işaret etti: Finlandiya’dan Fransa’ya, İtalya’dan Polonya’ya, Yunanistan’dan Slovakya’ya, Almanya’da iki eyalet seçimine uzanan bu dönem, AB’nin siyasal geleceğini belirleyecek. Çünkü hemen tüm seçimlerin favori adayları hep faşist partilerden oluşuyor. Dahası, bu faşist partilerin aynı dönemde güç kazanması, AB çapında genel bir siyasal krizin mayalanmakta olduğunu gösteriyor.

Bu partilerin aralarındaki benzerlikler çok dikkat çekici. Göçmenlere, özellikle Ortadoğu ve Kuzey Afrika’dan gelenler, ulusal kimliğe/kültüre yönelik tehdit olarak sunuluyor; küreselleşmeye karşı çıkılıyor; Brüksel (Avrupa Birliği merkezi), halkın iradesini boğan uzak bir bürokrasi olarak görülüyor; iklim krizi inkâr ediliyor; Ukrayna’ya verilen desteğin çekilmesi isteniyor; yerleşik merkez partileri ülkelerin sorunlarını çözmekten aciz, kendi çıkarlarına odaklanmış bir siyasal sınıf olarak tanımlanıyor. Böylece bu partiler gerçek sorunların, eşitsizliklerin sorgulanmasına değil, içerideki düşmanlardan arınma arzusuna odaklanıyor.

Bu partilerin salt seçim başarıları değil gündelik siyasal söylemi değiştirme kapasiteleri de büyük bir tehlike oluşturuyor: Almanya’da AfD’nin çocukların eğitiminden yurttaş devriyelerine, Rusya’yla ekonomik ilişkilerden göçmenlerin geri gönderilmesine uzanan önerileri, faşist düşüncelerin, AfD programını aşan bir “normalleşme” sürecine işaret ediyor. Fransa’da 2027 cumhurbaşkanlığı seçimi de benzer bir dönüşümü ve dönüşümün Avrupa Birliği ve NATO üzerindeki sonuçlarını gündeme getirebilecek. Dahası, faşist partilerin sağında, İtalya’da Meloni’nin sağında güçlenmeye başlayan Ulusal Gelecek Partisi, İngiltere’de Reform UK’yi sağdan zorlayan Restorasyon gibi “daha faşist” partiler var. Portekiz’de Chega’nın güçlenmesi de bu faşist radikalleşmeyi güçlendiriyor. ABD’de Trump rejimini yöneten “Project 2025” ve Elon Musk gibi teknoloji milyarderleri de Avrupa’daki faşist dalgayı finansal ve düşünsel düzeyde besliyor, bu “süper seçim dönemini” etkilemeye hazırlanıyor.

FARELER NASIL ÇOĞALDI? 

Yanıt, ekonomik güvensizlikle siyasal temsil krizinin kesiştiği yerde yatıyor. Ama gelin 1990’lardan başlayalım. O dönemde Alman Şansölyesi Schröder, İngiltere’de Tony Blair, küreselleşmeyi, yeni neoliberal dalgayı temsil ediyorlar, başı da ABD’de Clinton çekiyordu. Bu dalga tüm kapitalist merkezleri etkisi altına aldı, sonra geldi 2008 finansal krizinde duvara tosladı. AB’nin merkezçevre dinamiği açığa çıktı. “Büyük durgunluk”, göçmenler krizi ve pandemi, geçim sıkıntısı, kamu hizmetlerinin gerilemesi, gelecek kaygısı ve merkez partilerin neoliberal politikaları, geniş kesimlerde değişim arzusuna, dönemin neoliberal seçkinlerine yönelik giderek artan bir öfkeye dönüştü.

Faşist hareketler bu tepkiyi devşirmeye başlarken sol, filozof Susan Neuman’ın bu ay yayımlanan Call It Evil (kötülüğün adını koyalım) başlıklı kitabında Trump bağlamında vurguladığı gibi, illiberal demokrasi, otoriterlik, rekabetçi otoriterlik gibi bulanık kavramlarla oyalanıyor, “kötülüğün” (faşizmin) adını koyamıyordu. “Otoriter” denince bu insanlar bunu rejimin niteliği hakkında bir uyarı değil, siyaset biliminin, bir derece sorununa işaret eden, nötr bir kategorisi gibi algılayabiliyordu: Yeterince demokratik değil ama sonuçta otoriter bir hükümet; kurumlar onu sınırlar... gelecek seçimlerde gider... Bu düşünce hattı, aciliyeti örtüyor, geniş kitleleri uyarmakta gecikiyordu. Kötülüğün adını koyamamak onun normalleşmesine yardımcı oluyordu. Bu adeta “abartmayalım altı üstü bir fare” demeye benziyordu, çatlaklarda çoğalanları düşünmeden...

Gelmekte olanı önlemek istiyorsak kötülüğün adını koyarak başlayalım!

/././

TRÇ’den ASİT’e -Mehmet Ali Güller/Cumhuriyet 

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, AKP hükümetinin imzaladığı Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın gereğinin yapılmasını istedi: “Mekke İttifakı kapsamında Suudi Arabistan’ın savunmasına mümkün olan her türlü askeri desteği vermeliyiz.”

Daha imzalı metni ve TBMM’den onayı olmayan bir anlaşmaya dayanarak “gereğinin yapılmasını” istemek, kuşkusuz Türkiye’nin değil, başkalarının acil ihtiyacı. Kimin, daha doğrusu kimlerin?

TRUMP’IN ERDOĞAN’DAN BEKLENTİSİ

Halk TV’ye kayyım atanmadan saatler önce, televizyonun Washington Temsilcisi Serra Karaçam, ABD Başkanı Donald Trump’a şu soruyu sordu: “Türkiye’den Yemen’deki askeri yanıta katılmasını talep ediyor musunuz?”

Trump’ın yanıtı şu oldu: “Yapabilirim. O (Erdoğan) harika biri. Bildiğiniz gibi, benim çok yakın bir dostum, bunu yapabilirim. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, benim isteğimi yerine getireceğini düşünüyorum. Kendisine çok saygı duyuyorum.”

Trump’ın, “isteğini Erdoğan’ın yerine getireceğini düşünmesi” acı ama işaretleri de ne yazık ki ortada. Hem Cumhurbaşkanı Erdoğan hem Dışişleri Bakanı Hakan Fidan “Suudilere askeri destek” mesajı verdiler ve 5 Ekim toplantısında o kararı onayladılar.

Ancak bugün meselenin bir başka yönüne dikkatinizi çekmek istiyorum.

HUSİLERE KARŞI OLANLAR CEPHESİ 

Biliyorsunuz, MHP lideri Bahçeli, kısa bir süre önce “ABD-İsrail saldırganlığına karşı TRÇ: Türkiye-Rusya-Çin ittifakı” önermişti. Ama Bahçeli Yemen’deki Husilere karşı Suudilere askeri destek verilmesini isteyerek bugün fiilen “ASİT: ABD-Suudiler-İsrail-Türkiye ittifakı” önermiş oluyor!

Çünkü ABD ve İsrail de Suudiler gibi Yemen’deki Husilere (Ensarullah Hareketi) karşı. Suudiler 11 yıldır yemen topraklarını bombalayarak Husileri geriletmeye çalışıyor. ABD son üç yıldır Husilere karşı dönem dönem açık saldırılar düzenledi. Ayrıca ABD’li Albay MacGregor açıkladı, ABD ve İsrail Özel Kuvvetleri, birlikte Yemen’de Husilere karşı iki yıl önce operasyon yaptılar ama püskürtüldüler.

Dolayısıyla, bugün ister “Kâbe’ye saldırı” yalanı üzerinden, ister “kutsal toprakları savunma” propagandası üzerinden savunulsun, fark etmez, Husilere karşı Suudilere askeri destek verildiği an, ABD-İsrail cephesinde konumlanılmış olunuyor.

ABD NEDEN TÜRKİYE’Yİ İSTİYOR? 

Husiler Suudi Arabistan’a değil, Suudiler Husilere saldırıyor, hem de 11 yıldır. Husiler ise Suudilerin saldırısına karşı vatanlarını, Yemen’i savunuyorlar. Ayrıca Husiler’in yönettiği Yemen, Gazze soykırımına karşı İsrail’e silahlı yanıt veren tek Arap ülkesidir. ABD ve İsrail bu nedenle Husileri hedef almaktadır.

İki gün önce İsrail basını yazdı; İsrail Başbakanı Netanyahu bizzat Husilere operasyon yapmak istiyor. Ancak Suudi Veliaht Prensi Selman, “İsrail ile yan yana görüntünün” Arap kamuoyunda oluşturacağı olumsuz tablo nedeniyle buna karşı çıkıyor. ABD’li yetkililer, Türkiye’nin Yemen’de Husilere karşı konumlanmasını, işte tam da bu nedenle istiyor!

TÜRKİYE’NİN ÖNÜNDEKİ TUZAK 

AKP-MHP ittifakı, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan yıllardır yapamadığını, Husileri geriletme işini, şimdi ülkemize yaptırmaya kalkıyor!

Türkiye’nin Husilere karşı konumlanması demek, ABD-İsrail cephesine girmek demektir ve bu kabul edilemez. Bu köşede “AKP’nin Yemen zikzakları” başlığı altında inceledik: AKP iktidarı Suudiler-Husiler savaşında 11 yılda üç kez tavır değiştirdi. Bu köşede “Sünni İttifak tarihçesi” başlığı altında inceledik: ABD ve İsrail 14 yıldır bölgemizde İran’a karşı Sünni ittifak kurmaya çalışıyor.

Dolayısıyla Husilere karşı Suudilere askeri destek vermek hem Türkiye’nin ABD-İsrail cephesine konumlanması hem de ABD-İsrail’in Türkiye’yi İran’la karşı karşıya getirmesinin tuzağı demektir. Türkiye bu tuzağa düşmemelidir.

/././

Asrın fon vurgunu adım adım geldi!(I)-Miyase İlknur- 

Bu bir piyasa kazası değil, özenle hazırlanmış bir vurgun tasarımı. Getiri sanal olarak üretildi, halkın parasıyla büyütüldü, kazanç fonun dışına çıkarıldı. Vurgun gizli değildi. Borsada, KAP’ta ve TEFAS’ta herkesin gözü önünde işlendi.

SPK’de ve Borsa İstanbul’da denetimi sağlayan kurullar gelmekte olan tehlikeyi görmelerine karşın ne denetim kurullarını çalıştırmış ne de Volatilite Bazlı Tedbir Sistemi’ni (VBTS) devreye soktu. Tera’nın sahibi Emre Tezmen’i Borsa İstanbul’un Merkezi Kayıt Kurulu’na kimin soktuğu sorgulanmadı. Kapüşonlu kıyafetlerle sinemaya gittikleri çok yetkili arkadaşının soktuğuna ilişkin söylentiler borsada herkesin dilinde.

Eylül 2026’da bazı yatırım fonları yatırımcıların parasını geri ödeyemez hale geldi. Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) yedi şirkete ait 131 fonu işleme kapattı ve tasfiyeye aldı, bu fonlarda 455 bin yatırımcının 800 milyar lirayı aşan parası var.

Fon vurgununda 455 bin yatırımcının 800 milyar lirayı aşan parası gitti. Devlet 131 fondan yüzde 17 stopaj geliri elde etti. Toplamda 140 milyar lira stopaj geliri elde eden devlet, göz göre göre gelen fon soygununu bu yüzden mi seyretti sorusunu akla getiriyor. Devlet fonlardan olağandışı kâr elde edenlerden paraları iade etmesini isterken 140 milyarlık stopaj gelirini iade edecek mi?

HERKESİN GÖZÜ ÖNÜNDE

Vurgunun başını Tera, Pusula ve Hedef çekti, aynı kümede Atlas da vardı. Tera, Pusula ve Hedef’in fonları zirvedeyken toplam büyüklük yaklaşık 35-40 milyar dolara ulaştı. Çöküşten haftalar önce küçülme başlamıştı, tasfiye listesindeki 800 milyar lira, bu zirvenin geriye kalanıdır.

Bu bir piyasa kazası değil, bir tasarım... Getiri sanal olarak üretildi, halkın parasıyla büyütüldü, kazanç fonun dışına çıkarıldı. Vurgun gizli değildi, borsada, KAP’ta ve TEFAS’ta herkesin gözü önünde işlendi.

Asıl soru bu yüzden fonlara değil, kurumların içindeki kişilere dönüyor: Görmekle yükümlü olanlar neden görmedi, gördüyse neden durdurmadı? Bu kişiler ayıklanmadan bu piyasada güven yeniden kurulamaz.

ŞİŞİRİLMİŞ SANAL DEĞER 

Kapalı fon, sanal getiri. Önce halka kapalı, birkaç kişilik bir fon kuruldu. Az parayla, az işlem gören hisseler alınıp fiyatı yükseltildi. Fonun getirisi kâğıt üzerinde olağanüstü göründü. Bu getiri gerçek bir kazanç değil, kendi alımlarıyla şişirilmiş sanal bir değerdi.

Halka açılış, sanal getiri referansı. Fon TEFAS’a yani halka açıldı. Kapalı dönemde üretilen sanal getiri “geçmiş performans” diye gösterildi, “Getiri şampiyonu fon halka açılıyor” diye yaygara koparıldı, sosyal medya ve basın yoluyla halktan para toplandı. Yüz binlerce kişi yatırdı.

KÂRLAR HALKIN PARASI 

Halkın parasıyla kendi kârlarını aldılar. Fonu kuranlar, halk girer girmez ilk turda kendi kârlarını halkın parasıyla alıp çıktı. Sonra aynı oyunu isimleri değiştire değiştire, farklı kişilerle tekrarladılar: Halkın parasını fonlara çekip 1’e 100’e varan kârlarını cebe indirdiler ve parayı fonun dışına çıkardılar.

SANAL DEĞERDE ŞİRKET ALIMLARI

Toplanan parayla, gerçek değeriyle alakası kalmamış, sanal değerde şirketlerin hisseleri ana hissedarlardan toplu olarak satın alındı. Fon, 10 lira etmeyen hisseye 100 lira ödedi.

GERÇEKLİKTEN KOPUŞ 

Aynı hisseye tekrar tekrar alım. Fonlar aynı hisseleri sürekli ve yalnızca alım yönünde işlemle daha da yükseltti. Fiyat gerçeklikten koptu; fonun değeri şişti; şişen değer yeniden “getiri” olarak pazarlandı. Döngü böyle kapandı.

Çöküş. Vurgun yalnızca yeni para girdiği sürece ayakta kalır. SPK 28 Ağustos’ta fonların az işlem gören hisselerde tutabileceği payı sınırlayınca fonlar satmak zorunda kaldı; fiyatlar düştü, çıkış satışı, satış yeni çıkışı getirdi. 15-16 Eylül’de temerrütler geldi, 17 Eylül’de SPK fonları kapattı.

GRİ ALAN: KAYIT DIŞI PARA

İddiaya göre ana hissedarlar, hisselerini fona sanal değerden sattıklarında ellerine geçen paranın bir bölümünü vurgunu kuranlara elden geri verdi. Temsili örnek: 100 liranın 70’i el altından vurgunu kuranlara döndü, 30’u patrona kaldı, zararı yalnızca fonun yatırımcısı taşıdı.

Şirket sahibi açısından hesap basit: Şirketinin gerçek değerinin çok üstünde, sanal bir fiyattan satıldığını biliyor, büyük bir “iskontoya” razı oluyor. Ama iskonto fona değil, vurgunu kuranlara gidiyor.

Bu adım fonun defterlerinde görünmez. Paranın izi fonun dışında, şirket sahiplerinin ve vurgunu yönetenlerin hesaplarında sürülmeli.

YURTTAŞIN PARASI PATRONUN LÜKSÜ OLDU

FON soruşturması kapsamında Pusula Portföy Yönetimi AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Muhammed Yarız’a ait piyasa değeri 200-220 milyon TL arasında olan beş lüks araca el konmuştu. Yarız’ın 26 bin 280 TL karşılığında otomobilleri operasyondan iki hafta önce devrettiği ortaya çıkmıştı.

El konulanlar arasında Yarız ve Emre Tezmen’e ait olduğu belirlenen iki özel jet ile Pusula Holding Yönetim Kurulu Başkanı Serdar Turhan’a ait olduğu belirlenen lüks yat da vardı. İki özel jet ile lüks yatın toplam piyasa değerinin yaklaşık 1 milyar 8 milyon TL olduğu değerlendiriliyor.

BİR FONUN HİKÂYESİ: TLY

Tera’nın TLY fonu Mart 2021’de TEFAS’a kapalı bir fon olarak kuruldu. Dört yıl boyunca 12 yatırımcıyla kapalı kaldı ve bu dönemde yukarıdaki yöntemle kâğıt üzerinde sanal bir getiri geçmişi üretti: 2021’den Ağustos 2026’ya 524 kat.

2025 yazında fon TEFAS’a açıldı ve “Getiri şampiyonu fon halka açılıyor” diye pazarlandı. KAP’taki izahname değişikliği 12 Ağustos 2025’te ilan edildi ve 6 Ağustos 2025 tarihli bir SPK izin yazısına dayandırıldı.

Beş yıl kapalı kalmış, 12 yatırımcıyla 500 kat getiri yazmış bir fonun halka açılmasına hangi değerlendirmeyle izin verildiği açıklanmadı. Bu karar tek başına incelenmeyi hak ediyor.

Açıldığında fonun büyüklüğü 20-30 milyar lira mertebesindeydi. On üç ay sonra, 17 Ağustos 2026’da 282 milyar liraya ulaştı; yatırımcı sayısı Ekim 2025’te 46 binden Eylül 2026’da 111 bine çıktı; son bir yıllık getirisi yüzde 668’di. Tera’nın bütün fonları birlikte 700-800 milyar liraya ulaşmıştı. Bu büyüme TEFAS’ın günlük tablolarında her gün görünüyordu; kimse durdurmadı.

SESSİZCE KALDIRILDI 

Fonun sahibi Emre Tezmen, 3 Ağustos 2023’ten itibaren Merkezi Kayıt Kurulu (MKK) yönetim kurulu üyesiydi. MKK, piyasadaki her hesabın kaydını tutan kurumdur, SPK, rehber taslağı için 18 Şubat 2026’da MKK’nin görüşünü istedi. O tarihte masada Tezmen oturuyordu. Adı, kriz patladıktan sonra, Eylül 2026’da MKK’nin sitesinden sessizce kaldırıldı. Onu o kurula kim önerdi, kim yerleştirdi? Kapüşonlu kıyafetlerle birlikte sinemaya gittikleri çok yetkili arkadaşının soktuğuna ilişkin söylentiler borsada herkesin dilinde.

Şaibeli bir fon, halka açılış izninden zirveye kadar her adımda otoritenin gözü önündeyken nasıl büyüdü, kim göz yumdu? Bu notun asıl sorusu budur.

KİMLER İNCELENMELİ: ÜÇ HAT

Fon dışından aynı hisseyi alanlar. Fonların hangi hisseleri alacağı dar bir çevre tarafından önceden biliniyordu. İlgili dönemlerde, fonların dışında, yalnızca bu hisselerde yüksek tutarlı alım yapan kişisel hesaplar incelenmeli. Her hesabın hangi hisseyi ne zaman aldığı MKK’de kayıtlı, veri mevcut, istenmesi yeter.

BLOK SATAN ŞİRKET SAHİPLERİ

Fonlara toplu hisse satan şirketlerin ana hissedarlarının banka hesapları, kripto hesapları ve satış sonrası nakit çıkışları incelenmeli. Satıştan gelen paranın nereye gittiği, gri alanı aydınlatacak tek izdir.

VURGUNU YÖNETENLER 

Fon yöneticilerinin ve ilişkili kişilerin kişisel hesapları ve yan hesapları; fonun aldığı hisselerdeki kişisel pozisyonları ve bu pozisyonların zamanlaması.

Savcılık 17 Eylül’de MASAK’tan yöneticilerin ve yakınlarının para ve kripto hareketlerini istedi. İlk iki hat için benzer bir adım henüz duyulmadı.

/././

Bedeli ortada(II) -Miyase İlknur/Cumhuriyet- 

FON VURGUNLARININ BİR DAHA YAŞANMAMASI İÇİN ÜÇ KOŞUL:

1- Borsa İstanbul’dan SPK’ye kadar bu süreçte ihmali veya kabahati olan herkesin tespit edilmesi, ayıklanması ve cezalandırılması.

2-  Kapalı dönem getirisinin pazarlanmasından endekse alma kriterlerine ve çıkış esaslarına kadar boşlukların düzenlemeyle kapatılması.

3- Gözetim zincirinin baştan kurulması

Bu vurgun, kamu otoritesinin kendi verileriyle görülebilirdi. Sorun veri eksikliği değil; görüleni durdurmakla yükümlü kişilerin durdurmamasıdır. Aşağıdakiler kamuya açık yükümlülükler ve takvim üzerinden sorulan sorulardır.

SPK’DEKİ YETKİLİLER BİLİYORDU, GÖZ GÖRE GÖRE BEKLEDİLER

SPK’nin kendi açıklamasına göre sorun 2025’in son çeyreğinde gözlemlendi; düzenleme ise ancak 28 Ağustos 2026’da yayımlandı. Aradaki on ayda bu fonlardaki para 297 milyar liradan 800 milyar liranın üzerine çıktı: 500 milyar lira, otoritenin “bildiği” dönemde halktan toplandı.

Tespit ile tedbir arasındaki on ay kimin kararıyla, hangi gerekçeyle geçti? Bu kararı verenler ve bekleyenler kimdi? Bu sürede fonlar işlem yapmaya, yatırımcı toplamaya ve reklam vermeye devam etti.

Aynı rehber, faaliyetteki fonlar dahil, serbest fonlara çıkış esaslarını 30 günlük ilan süresini beklemeden değiştirme imkânı da tanıdı; Tera ve Atlas bunu 16 Eylül’de kullanarak çıkışları aylık takvime aldı. Bu esnekliğin ne anlama geldiğini SPK’nin kendisi açıklamalı.

SPK’NİN İÇİNDE GÖZ YUMANLAR

SPK’nin gözetim ve denetim dairelerinde her şeyin farkında olan, buna göz yuman ve görevini kötüye kullanan kişiler var. Bu kişiler tespit edilmeli, ayıklanmalı ve cezalandırılmalı.

Piyasa gözetim. Manipülasyon soruşturması SPK’nin tekelinde. Aynı hisselere aynı yerden aylarca yalnızca alım yapılıyordu; bunu piyasada herkes görüyordu. 38 kişilik suç duyurusu ve işlem yasakları ancak kriz patladıktan sonra, Eylül’de geldi.

PARA PİYASASI FONLARI

Halka “düşük riskli” diye satılan para piyasası fonlarının ilişkili fonlara teminatsız borç verdiğini SPK’nin kendisi açıkladı. Vurgun, halkın en güvenli saydığı üründen finanse edildi. Bu ilişki SPK’ye giden düzenli raporlarda görünürdü; o raporları okuyanlar ne yaptı?

Serbest fonlar yalnızca “nitelikli yatırımcı”ya satılabilir. Kriz sonrasında yapılan hesaplara göre tasfiye kapsamındaki yatırımcıların büyük çoğunluğunun, 400 bine yakın kişinin, hesabı 1 milyon liranın altında. Bu insanlar nitelikli yatırımcı olmadıkları halde bu fonlara nasıl kabul edildi, beyanları nasıl alındı? Eşiğin Aralık 2025’te 10 milyon liraya çıkarılması içerideki yatırımcıyı dışarı çıkarmadı.

DESTEK FAKTORING’İ ENDEKSE ALMAK EN BÜYÜK HATAYDI

Borsa İstanbul’un gözetim birimi olağandışı fiyat ve hacim hareketini anlık izlemekle yükümlüdür. Aynı hesaplardan aynı hissede aylarca süren tek yönlü alım, bu sistemin tespit etmek için kurulduğu şeyin ta kendisidir. “Bildirim gönderdik” savunması sorumluluğu bitirmez.

Borsa İstanbul’un en büyük hatası, bu vurgunla şişirilen hisselerden biri olan Destek Finans Faktoring’i BIST 30 endeksine almasıdır. Hisse bir yılda yaklaşık yüzde 700 yükselmiş, fiyatı 3 bin 960 liraya çıkmıştı; şirketin piyasa değeri zirvede yaklaşık 1,3 trilyon lira, yani 27-28 milyar dolardı. Bir faktoring şirketi için akıl almaz olan bu değer gerçek değil, sanaldı. Dolaşımdaki hisselerinin yüzde 39’u tek bir grubun fonlarında toplanmış, mayıstan ağustosa art arda tedbir listesinde yer almış bu şirket, Türkiye’nin en büyük 30 şirketinin endeksine girdi.

Bu karar piyasa nezdinde bir tasdik olarak okundu: vurgunu yürüten yapı sanki otorite tarafından onaylanmıştı. Endekse bağlı fonlar hisseyi almak zorunda kaldı; getiri tablosu bir kez daha “resmi” bir referans kazandı. Piyasa oyuncuları böyle bir şirketin BIST 30’a giremeyeceğini biliyordu; profesyoneller arasında endeks “BIST 29” diye anılır oldu.

Hisse endeksten ancak kriz patladıktan sonra, 1 Ekim 2026 revizyonuyla çıkarıldı ve Katılımevim ile birlikte Yıldız Pazar’dan Ana Pazar’a indirildi. Fiyat bugün 410 liraya, piyasa değeri 137 milyar liraya düştü: zirveden yüzde 90 kayıp. Endekse alma kararı Borsa İstanbul’un kendi gözetim bildirimlerini de anlamsız kıldı. Bu kararın da sorumluları hesap vermelidir.

PARANIN İZİ ‘DEPO HESAPLARDA’ ARANMALI

Fon vurgununda kayıp trilyonların izi nedense fon yöneticileri ile çöküş başlamadan erken çıkanların para hareketleri üzerinden araştırılıyor. Oysa bu fonların TEFAS’a kapalı olduğu dönemde hisseleri piyasa değerinin yüz katına fiyattan portföye alınan şirket sahiplerinin hesaplarına bakılmalı.

Tera ve Pusula gibi aracı kurumlar fona aldıkları şirketlerin fiyatı düşük hisseleri fahiş fiyattan satın alıırken ödedikleri paralar kâğıt üstüne sahibine ödenmiş gibi gösteriliyor. Ancak arka kapıdan ödenen bu paraların belli bir komisyonu şirket sahibine aslan payını kendileri elden geri alıyor.

Örnek vermek gerekirse; Bigen Enerji hissesinin değeri 10 TL iken Tera Fonu bu hisseyi 140 liradan alıyor. Yüzde 30’unu Bigen Enerji’nin sahibine bıraksa o şirketin sahibinin canına minnet. Geri kalan yüzde 70’i Tera Fon’un patronu Bigen Enerji’nin patronundan geri alıyor. Aynı yöntem Odin Bilgisayar, Özata Denizcilik ve fondaki diğer “çöp” hisselerde du uygulanıyor.

Bu paralar tabii ki banka hesapları üzerinden yapılmıyor. Kripto para olarak alınıp soğuk cüzdanlar üzerinden yurtdışındaki depo hesaplara gönderiliyor. Bu şekilde paranın izini sürmek zorlaşıyor.

Nitekim kripto piyasasısın Türkiye’deki duayen ismi Bülent Uygun’un Tera Yatırım’ın yönetiminde yer alması bu şüpheleri güçlendiriyor.

Savcılık soruşturmasına göre Bülent Uygun paraları çoktan yurtdışına çıkarmış. Sadece kendi paralarını çıkarmamıştır herhalde. Yönetiminde bulunduğu Tera Yatırım’ın sahiplerinin ve TEFAS’a kapalıyken halka arzı ve fiyatı düşük hisseleri toplamak için sermaye koyan kişilerin paralarını soğuk cüzdanlara yükleyip yurtdışındaki depo hesaplara göndermemiş midir?

Bülent Uygun, bu işlerde mahir olduğunu borsa da bilmeyen yok. Zaten matruşka şirketler kurarak aslında aynı hisseyi defalarca halka açan Verusa Holding’te tecrübe edinmiştir.

Yine TERA Holding yönetimide yer alan Sezai Bekgöz de bu konulardaki stajını Verusa Holding’te yapmıştı.

Son yıllarda çok sayıda halka açık şirket ve finans kuruluşunda yönetim kurulu üyeliği yapan Bekgöz, halen Pusula Portföy Yönetimi AŞ’nin yönetim kurulunda görev alıyor.

SPK ve Borsa İstanbul’da üst düzey görevlerde bulunduktan sonra edindiği tecrübeyi yatırımcıyı soyan Verusa ve Pusula Portföy AŞ’nin hizmetine sunmuş belli ki.

DESTEK FATORİNG’İ BİST 30’A KİM ALDI 

Fonzi olayında soruşturulması gereken bir başka konu da Destek Faktoring’in Bis 30 hisseleri arasına alınması olayı.

Türkiye’nin dev sanayi ve bankacılık kuruluşlarının yer aldığı BİS 30 şirketleri arasına girmek bir faktoring kuruluşu için mucize gibi bir şey. BİST 100’e girmesi bile öyle.

Belli ki birileri Destek Faktoring’e “yürü ya kulum” demiş.

BU SİHİRLİ EL KİMİN ACABA? 

Fiyatı 57 liradan 3 bin 800 liraya kadar yükselen Destek Faktoring’den birileri iyi vurgun yapmış. Üç ayda yüzde 3 bin 500 yükselen Destek Faktoring hisselerinin gerçek değeri 45 lira oysa.

TERA’YA KAPILARI ERTAN AYDIN MI AÇTI? 

Fon soruşturmasında şüpheliler arasına adı giren eski AKP milletvekili ve Erdoğan’ın eski danışmanı Ertan Aydın’ın Tera ile ilişkileri iyi araştırılmalı.

Tera’nın yönetim kuruluna da giren Ertan Aydın’ın Emre Tezmen’e kapıları açan kişi olduğu iddia ediliyor.

Emre Tezmen’e aracı kurum olarak izin almasında, fonlarının halka arzında ve MKK’ye üye olarak girmesi bir siyasi destek olmadan pek olanak görünmüyor.

KRİZ YÖNETİMİ: 455 BİN MAĞDURDAN MİLYONLARA

Vurgunu temizlemekle görevli düzenleyici, kriz patladıktan sonra da hata üstüne hata yaptı. Alınan kararlar vurgunu değil, bütün piyasayı cezalandırdı.

17 Eylül’de 131 fonun bir anda işleme kapatılıp tasfiyeye alınması, bu fonların elindeki hisselerin zorunlu satışa çıkacağı beklentisini yarattı. BIST 100 bir günde yüzde 5’ten fazla düştü; tek bir günde 134 hisse taban fiyattan kapandı, yani borsadaki her dört buçuk şirketten biri. Vurgunla hiçbir ilgisi olmayan şirketlerin hisseleri de bu dalgada eridi.

Panik, halkın en güvenli saydığı ürüne sıçradı: para piyasası fonlarından bir haftada 2.7 milyar dolar çıktı. Kriz yönetimi güveni onarmak yerine kaçışı büyüttü.

Tasfiye süresi önce üç ay, sonra altı ay dendi, ara ödemeye 1 milyon lira sınırı kondu; yatırımcı haftalarca parasına ne zaman kavuşacağını bilmedi. Belirsizlik satışı, satış belirsizliği büyüttü.

SONUÇ

455 bin fon mağduru varken krizin yönetiliş biçimi milyonlarca borsa yatırımcısını mağdur etti. Vurgunun bedeli vurgunu yapanlara değil, bütün piyasaya ödetildi.

Doğru olan, tasfiye kapsamındaki hisselerin piyasayı ezmeyen bir takvimle elden çıkarılması, yatırımcıya baştan net bir ödeme takvimi verilmesi ve sürecin panik yerine bilgiyle yönetilmesiydi.

ARINMA VAKTİ 

Türkiye bunu daha önce yaşadı. 2001’de bankacılık sektörü çöktü; ardından düzenleme ve denetim öyle ciddiyetle örüldü ki sektör krizden güçlenerek çıktı ve 2008’de dünya sarsılırken ayakta kaldı.

Sermaye piyasaları bugün aynı eşikte. Fark şu; arınma henüz başlamadı. Bu vurgun yalnızca birkaç şirketin değil, onu görmesi gereken kurumların içindeki kişilerin de sınavıydı ve o sınav kaybedildi.

Bir daha yaşanmaması için şart olan üç şey: Borsa İstanbul’dan SPK’ye kadar bu süreçte ihmali veya kabahati olan herkesin tespit edilmesi, ayıklanması ve cezalandırılması; kapalı dönem getirisinin pazarlanmasından endekse alma kriterlerine ve çıkış esaslarına kadar boşlukların düzenlemeyle kapatılması; gözetim zincirinin baştan kurulması.

BEDEL ORTADA

Halkın kucağına 800 milyar lirayı aşan, on milyarlarca dolarlık bir yük bırakıldı. Arınma layıkıyla yapılmazsa aynı vurgun başka isimlerle geri gelir.

Yapılırsa, bankacılıkta olduğu gibi, piyasa bu krizden büyüyerek çıkar.

BİTTİ

/././

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -16 Ekim 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)