soL "Köşebaşı + Gündem" -6 Nisan 2026-

‘Gerçek’ nedir ve nasıl kaybedilir?-Elif Örnek- 

New York Times, BBC gibi ana akım medya kuruluşlarının tartışmalı yayınları, son yıllarda kurumsallaşan “teyit” mekanizmalarının gerçeği açığa çıkarmaktan çok onu belirli sınırlar içinde yeniden tanımladığını gösteriyor. Teknik doğrulamanın öne çıktığı bu medya düzeninde, savaşın, şiddetin ve eşitsizliklerin tarihsel ve sınıfsal arkaplanı sistematik biçimde silikleştiriliyor.


Televizyon tarihinin en iyi dizilerinden biri olarak gösterilen “The Wire” (dizideki anlamına karşılık düşen çevirisiyle "Dinleme Hattı"), kapitalizmin eleştirisini ABD’deki Baltimore şehri üzerinden kurarken ilginç detaylara yer verir. Dizi, televizyonda sıkça karşımıza çıkan, ileri teknolojiyle donatılmış, en karmaşık vakaların bile ardını kolayca görebilen olay yeri inceleme ve adli tıp anlatılarının yerine oldukça gerçekçi bir tablo sunar.

The Wire, teknolojiye ve olgusal verilere dayanan sistemin ne kadar kusurlu olabileceğini gözler önüne serer. Bir bölümde birden fazla cinayete ait deliller uygunsuz biçimde bir araya getirilir çünkü geçici olarak çalışan laboratuvar görevlisi, “ve diğerleri” anlamına gelen standart kısaltma “et al.” ifadesini anlayamamıştır.

En çarpıcı örnek ise beşinci sezonda ortaya çıkar. Dedektif Jimmy McNulty, gerçek polislik faaliyetlerine bütçe sağlamak amacıyla, adli kanıtları manipüle ederek bir seri katil senaryosu kurgular. Bunu da ölüm sonrası oluşan morlukların boğulma izleriyle karıştırılabileceğini fark ettikten sonra hayata geçirir.

2002-2008 yılları arasında ABD'de gösterilen The Wire, kurmaca olmasına rağmen hem içerik hem anlatım tekniği olarak belgesele yakın bir gerçekçiliğe sahip diliyle o dönemde pek ilgi görmeyip, sonradan kültleşmiş bir dizi.

Dizi, teknolojik gözetimin de mutlak bir doğruluk üretmediğini benzer biçimde gösterir. Uyuşturucu çetesiyle yollarının kesişmesinin ardından polis tarafından güvenliği için başka bir şehre gönderilen bir çocuk, arkadaşıyla yaptığı telefon görüşmesinde Baltimore’a geri döneceğini söyler. Ancak hattı dinleyen görevli bu sözün taşıdığı hayati önemi kavrayamaz ve konuşmayı “ilgisiz” olarak sınıflandırır. Polis departmanından habersiz Baltimore’a dönen çocuk, çete tarafından öldürülür.

The Wire bu sahneler aracılığıyla, gerçeğin çoğu zaman bireysel kötücüllükten değil, sorumluluğun atomize edildiği, insan yararına işlemeyen sistemden ötürü kaybolduğunu vurgular.

Gerçek, yaşamın farklı alanlarında, pratikte değişebilen nedenlerle kimi zaman kaybolur, kimi zaman da kaybettirilir. Bu yazıda, irili ufaklı medya organizasyonlarında gerçeğin “teyit” ya da “bilgi doğrulama” adı altında nasıl kasıtlı biçimde ortadan kaldırıldığını inceleyeceğiz.

Peki, “gerçek” nedir ve nasıl kaybedilir?

'Teyit' birimlerinin yükselişi

Batılı medya kuruluşları, son yıllarda “gerçeği” açığa çıkarma iddiasıyla “doğrulama” veya “teyit” başlıkları altında yeni birimler tesis etti. Platform medyası ise, örneğin Meta, bu işlevi üstlenmesi için farklı ülkelerde bazı internet sitelerini fonladı.

Reuters, NBC, BBC, CNN gibi ağların bünyesinde kurulan ve çalışmalarının çıktısını haber formatında kamuoyuna sunan bu birimler, kurumların kendi haberlerini doğrulamak yerine başkalarının söylediklerini ya da yayımladıklarını irdelemeye adandı. Bu dönüşümle birlikte “teyit” faaliyetleri, haber üretim sürecinin tamamlayıcı bir unsuru olmanın ötesine geçerek, müstakil ve kurumsallaşmış bir içerik alanına dönüştü. “Teyit”, ağırlıklı olarak “karşı cephede” yer alanların aktardıklarını inceleyip bunlar üzerinde şüphe üretmeye yönelen bir pratik hâline gelirken, “gerçek” ise maddi olarak doğrulanabilir olana eşitlendi.

Oysa gerçek ya da hakikat, tek tek maddi iddiaların kontrolüyle değil, ancak bu olguları üreten sınıfsal ilişkilerin, güç mücadelelerinin ve tarihsel süreçlerin bütününde açığa çıkar.

Batı’nın “hakikat” alanına müdahalesi, dijital çağın bilgi kirliliğine, sosyal medya üzerinden yayılan yalanlara ve kamuoyunun güven krizine karşı geliştirilmiş teknik bir yanıt olarak gerekçelendirildi.

“Yalan haber” olgusu yeni değil ancak sosyal medya platformlarının yaygınlaşmasıyla birlikte hem üretim hem de dolaşım hızı belirgin biçimde arttı. Buna ek olarak yapay zekâ teknolojilerinin gündelik hayata entegre olması, görsel ve işitsel içeriklerin üretimini ve manipülasyonunu daha önce görülmemiş ölçüde kolaylaştırdı.

Ancak yalan haber üretimine ilişkin tartışmaların merkezinde uzun süredir Batı basını, daha geniş anlamda ise anaakım medya bulunuyor. Söz konusu kuruluşlar hem tarihsel olarak daha uzun bir yayın geçmişine sahip hem de küresel ölçekte ulaştıkları kurumsal güç ve etki bakımından diğer kaynaklarla kıyaslandığında çok daha belirleyici bir konumda bulunuyor.

Bilgi üzerindeki tekeli son yıllarda ciddi biçimde sarsılan Batı medyasının yaşadığı güven kaybı da “hakikati” kimin aktardığına dair bir krize işaret ediyor.

ABD merkezli araştırma şirketi Gallup tarafından 2025 yılında yayımlanan verilere göre, Amerikalıların yalnızca yüzde 28’i haberlerin eksiksiz, doğru ve tarafsız biçimde sunulduğuna “çok” ya da “oldukça” güvendiğini belirtiyor. Benzer bir eğilimi küresel ölçekte de gözlemlemek mümkün. Çok sayıda izleyici ve okuyucu, ticari medya kuruluşlarının geniş toplum kesimlerinin çıkarlarını temsil etmediğini dile getirirken, bu durum alternatif medya kaynaklarına yönelimi de artırıyor.

Haber merkezlerinde erime

Öte yandan gazetecilik alanında da hem nitelik hem nicelik bakımından kayda değer bir aşınma gözlemleniyor. Son on yılda, haber merkezlerinde çalışan gazetecilerin sayısında dünya genelinde dramatik bir düşüş yaşandı. Medya kuruluşlarının yoğunlaştığı ABD’de, haber merkezlerinde çalışanların sayısı 2008 ile 2020 arasında dörtte birden fazla azaldı. Yalnızca 2024-2025 yılları arasında binlerce kişi işten çıkarıldı. 2022-2023 döneminde Gazetecileri Koruma Komitesi, dünya genelinde şimdiye kadarki en yüksek gazeteci tutuklama sayısını kaydetti.

Tüm bunlara ek olarak anaakım medyanın haber üretiminde sergilediği taraflılık, alternatif medya mecralarının daha geniş kitlelere ulaşmaya başlamasıyla da sıklığı artan şekilde sorgulanmaya başlandı. Gelinen nokta, “gerçek gazetecilik” tanımının ve “hakikat” kavrayışının anaakım medya tarafından ciddi müdahalelerle yeniden biçimlendirilmesi girişimlerine yol açtı. Alternatif medya organizasyonları ve bu organizasyonlarda çalışan gazeteciler “profesyonel olmamak” veya “tarafsızlık ilkesini yitirmekle” suçlandı. Bunun yanı sıra, bir olguyu tarihsel ve siyasal bağlamı içinde ele alarak aktarma ilkesi ortadan kaldırılırken, “tarafsızlık” iddiası altında karşıt görüşlerin asimetrik biçimde sunulmasına dayalı bir sistem icat edildi.

Bu eğilim, somut örneklerde izlenebiliyor.

İsrailli askerlerin Filistinli mahkumlara tecavüz etmesi, doğrudan kamera görüntüleriyle doğrulanmıştı. Buna rağmen Batı basını, "dengecilik" adına hakikatten uzaklaşmayı seçti.

Filistinli bir mahkûma güvenlik kameraları önünde tecavüz eden İsrailli askerler hakkındaki suçlamaların düşürülmesine ilişkin BBC tarafından hazırlanan bir programda, İsrail’de İşkenceye Karşı Halk Komitesi adlı sivil toplum örgütünün direktörü Sari Bashi, ordunun söz konusu tecavüzü örtbas etmeye çalıştığını ifade etti. Bu değerlendirmenin hemen ardından program sunucusunun, tecavüzü görüntülere ve mahkûmun iç organlarının zarar görmesine rağmen inkâr eden İsrail’in resmî açıklamasına ayrıca yer verme gereği duyması, söz konusu “denge” arayışının editoryal pratikte nasıl işlediğine dair dikkat çekici bir örnek.

Bu örnekle ilgili bir diğer çarpıcı nokta ise, “teyit” birimlerinin İsrail askerlerinin tecavüz suçunu işlediğini gösteren görüntüleri inceleyip sonuçlarını kamuoyuyla paylaşma yönünde bir girişimde bulunmamış olması.

Bugün, her başlıkta ve her koşulda gazetecilik faaliyetini sürdürerek hakikati kamuoyuyla paylaşma pratiğinin yerini “iki tarafın görüşlerine başvurma”, “profesyonellik” ve pratikte mutlak biçimde gerçekleşmesi mümkün olmayan “tarafsızlık” iddiası almış durumda. Ancak bu yaklaşımın kurumsallaşması da, Batı medyasının yaşadığı güven ve etki kaybına yanıt üretmekte yetersiz kalıyor.

Batı medyasının içine düştüğü krizi derinleştiren bir başka dikkat çekici gelişme, başta Rusya olmak üzere bazı “rakip” ya da “hasım” olarak konumlandırılan devletlerin medya kuruluşlarının faaliyet alanlarını genişletmesi oldu. “Hasım” devletlerin medyaya aktardıkları kaynakları da artırmalarıyla, Batı’nın “bilgi” üzerindeki üretim ve dolaşım tekeli kırılmaya başladı.

Batı basını ve kurumlarının bu sarsıntıya verdiği yanıtlardan biri, kusurlu bir dünyada doğruluğu yalnızca kendilerinin sağlayabileceği iddiasıyla, bir diğer deyişle “teyit” birimlerinin hayata geçirilmesiyle, sahneyi bir kez daha işgal etme girişimi oldu.

Doğrulama gündeminin siyaseti

Doğrulama, görünürde yalnızca bir kontrol işlemi olsa da, gerçekte güçlü bir gündem kurma pratiği. Her iddia aynı şekilde mercek altına alınmaz, her kaynak aynı derecede şüpheyle karşılanmaz veya her savaş, her katliam, her devlet anlatısı aynı yoğunlukta doğrulama testine tabi tutulmaz. Dolayısıyla “teyit” faaliyetinde asıl belirleyici meselelerden biri, hangi iddiaların ya da hangi alanların doğrulama konusu haline getirildiği.

The New York Times (NYT) gazetesinin Aralık 2023 tarihinde yayımladığı “Sözsüz Çığlıklar: Hamas 7 Ekim’de cinsel şiddeti nasıl silah olarak kullandı” başlıklı haberi gazetenin ön sayfasında basıldı ve büyük ses getirdi.

Haber için seçilen ana fotoğrafta yas içindeki bir aile yer alıyor. Geniş bir salonun ortasında, zaman sanki duvara asılı saatle birlikte donmuş. Kanepede yan yana oturan üç insan var ama her biri kendi içine çekilmiş gibi. Ortadaki adamın bakışlarında yorgun bir kabulleniş, yanında ona yaslanan kadında ise kırılgan bir tutunma var. Sağdaki genç kadın kanepede, ancak sanki zihni çok uzaklarda gibi. Solda, ayakta duran kadın ise rafın önünde, fotoğraflara bakıyor. Bu sahnede kimse konuşmuyor. Kayıp, yalnızlık ve birlikte kalmaya çalışma hali aynı anda var.

Fotoğraftaki dağılmış ama bir arada durmaya çalışan kişiler, 7 Ekim’deki Hamas saldırısında tecavüze uğradığı iddia edilen ve öldürülen İsrailli Gal Abdush’un ailesi. Haber, “siyah elbiseli kadın” olarak tanımlanan Gal Abdush’un hikâyesiyle açılıyor.

Makale, “İsrailli polis yetkililerinin Abdush’un tecavüze uğradığına inandığını” aktaran ifadelere yer verirken, Abdush’u da “7 Ekim saldırıları sırasında İsrailli kadın ve kız çocuklarının maruz kaldığı dehşetin sembolü” olarak nitelendiriyor. NYT’nin ilgili haberinde Abdush ile eşinin ailelerine gönderdiği WhatsApp mesajlarına da yer veriliyor. Ancak bazı aile üyelerinin, bu kritik mesajlara dayanarak İsrailli yetkililerin tecavüz iddialarının uydurma olduğuna inandıkları bilgisi her nasılsa dışarıda bırakılıyor.

Ailenin aktardığı bilgilere göre Abdush sabah 6.51'de ailesine mesaj atarak “sınırda başlarının belada olduğunu” yazdı. Saat 7.00'de ise kocası, Gal Abdush’un öldürüldüğünü bildiren bir mesaj attı. Ailesi, Gal Abdush’un Hamas’ın el bombası atması sonucu hayatını kaybettiğini belirtti. Abdush’un kız kardeşine göre, iki mesaj arasında geçen dokuz dakikada, hatta belki daha kısa bir sürede kardeşinin “tecavüze uğraması, boğazlanması ve yakılması” iddiası inandırıcı değil. Tecavüz iddiası hakkında konuşan eniştesi ise açıkça “Bunu medya uydurdu” diyor. Aile, NYT’nin kendilerine yalnızca “Gal’in anısına bir haber yazmak istediklerini” söylediğini belirtiyor ve ekliyor: “Başlığın tecavüz ve vahşet hakkında olacağını bilseydik, bunu asla kabul etmezdik.”

NYT ise bu açıklamalar karşısında Abdush’un kız kardeşinin açıklamasını itibarsızlaştırmaya çalışarak onun “ne yaşandığı konusunda kafasının karışık olduğunu” ve “kız kardeşini korumaya çalıştığını” iddia edecek kadar ileri gidiyor.

İsrailli bir film yapımcısı ve eski hava kuvvetleri istihbarat görevlisi olan Ana Schwartz, New York Times tarafından, partnerinin yeğeni Adam Sella ve NYT’nin Pulitzer ödüllü muhabiri Jeffrey Gettleman ile birlikte, 7 Ekim’de Hamas tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen cinsel şiddetle ilgili, dünyanın Gazze Şeridi’ndeki süregiden savaşı anlama biçimini değiştirebilecek bir soruşturma üzerinde çalışmak üzere görevlendirilmişti. Haber yayımlandığından beri özellikle Schwartz tarafından yapılan açıklamalar, Gettleman önderliğinde yaklaşık iki ay boyunca yapılan çalışmada aslında somut veriye ulaşılamadığını; iddiaları doğrulamada engellerle karşılaştıkları her adımda, isimsiz İsrailli yetkililere veya anlatılarındaki ciddi çelişkiler defalarca açığa çıkarılmış görgü tanıklarına yöneldiklerini ortaya koyuyor. Schwartz verdiği bir röportajda, başvurdukları tüm güvenilir kaynaklardan ya “tecavüze dair bir ize rastlanmadığı” ya da “böyle bir olaya tanık olunmadığı” yönünde yanıt aldıklarını belirtiyor.

Abdush’un ailesinin, adli tıp yetkililerinin ve sistematik bir cinsel saldırıya şahit olmadıklarını belirten görgü tanıklarının açıklamalarının yanı sıra, The Intercept adlı medya kuruluşunun başarılı ve detaylı incelemesi, NYT’nin makalesinde yer alan birçok iddiayı çürütmüş durumda. Ancak NYT bugüne kadar ne özür diledi ne de makaleyi geri çekmeye yanaştı. Gazetenin bu krize verdiği yanıt ise, muhabiri Gettleman aracılığıyla, habercilikte bir araç olarak işletilmesi gereken “doğrulama” faaliyetinin gazetecilerin görevleri arasında olmadığını öne sürmek oldu.

Makalenin yayımlanmasının ardından Gettleman, Columbia Üniversitesi tarafından düzenlenen, cinsel şiddet konulu bir panele konuşmacı olarak davet edildi. Gettleman panelde, gazeteye Polk Ödülü kazandıran haberciliğini savunmak yerine, gazetecilerin “kanıt” arama gerekliliğini reddetti:(…) ‘kanıt’ kelimesini bile kullanmak istemiyorum çünkü kanıt neredeyse hukuki bir terim ve bir iddiayı ispatlamaya ya da mahkemede bir dava kurmaya çalıştığınızı ima eder. Bu benim rolüm değil. Hepimizin farklı rolleri var. Benim rolüm belgelemek, bilgi sunmak ve insanlara ses vermek. Ve biz, [7 Ekim saldırısında] şiddetin her türlüsüne dair, yani cinsel şiddetle ilgili olarak da bilgi bulduk.”

Batı kaynaklarının ‘meşruiyeti’

Batı merkezli kaynakların iddiaları ya da aktarımları çoğu zaman varsayılan meşruiyetle dolaşıma girerken, Batı dışı kaynakların, özellikle de savaş, işgal, sömürgecilik ve devlet şiddeti bağlamında konuşan ezilen toplulukların tanıklıkları daha baştan “doğrulanması gereken” materyal gibi ele alınır. Böylece doğrulama mekanizması, masum görünürken aslında fiilen asimetrik bir şüphe rejimi kurar.

İran'ın Minab kentinde büyük çoğunluğu kız öğrenciler olan en az 175 kişinin yaşamını kaybettiği ABD saldırısına dair Batı'nın haberleştirme ve teyit mekanizması, hakikatin değil emperyalist barbarlığa meşruiyet kazandırmanın peşinden gidildiğinin somut örneklerinden biri oldu.

Bunun çarpıcı örneklerinden biri, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlamasıyla ortaya çıktı. ABD’nin bir ilkokulu bombalayarak 165 çocuğu öldürdüğü saldırı, “teyit” birimleri tarafından, suçun vahametini azaltacak ve olay etrafında bir şüphe atmosferi yaratacak biçimde didik didik incelendi. Okulu bombalayan tarafın ABD olduğunun net bir şekilde anlaşılmaya başlamasının ardından ise teyit faaliyetleri, saldırıda Devrim Muhafızları'na ait bir tesisin yakınındaki bir yapının “yanlışlıkla” vurulmuş olabileceği ihtimali etrafında yoğunlaştı.

Bu yaklaşım, trilyon dolarlık bütçeye, binlerce personele ve ileri teknolojik kapasiteye sahip bir ordunun, açık kaynaklarda dahi okul olarak işaretlenmiş bir hedefi “hata sonucu” vurmuş olabileceği iddiasını, ordunun yapay zekâ kullanımına yönelmesi ve Trump yönetiminin bu tür hataları önlemeye yönelik personel azaltımına gitmiş olması gibi gerekçeler üzerinden adeta meşrulaştıran bir söylem üretti. Bu gerekçelerin herhangi biri ya da tümü doğru olabilir; aynı ölçüde, hiçbirinin gerçeği yansıtmama ihtimali de mevcut. Buradaki asıl sorun ise saldırıyı yapan aktörün kim olduğuna bağlı olarak Batı medyasının teyit mekanizmalarının, veri düzeyindeki kesinlikten ziyade ABD lehine işleyecek biçimde konumlanması.

Bu çerçevede, ortaya çıkan anlatının tamamlayıcı unsurlarından biri de, saldırıda hayatını kaybedenlerin sayısı ve yaş dağılımı gibi verilerin savaşın kendisinden daha çok sorgulama konusu hâline getirilmesi.

Örneğin, BBC’nin 16 Mart tarihinde yayınlanan “The Global Story” adlı programın bölüm başlığı şöyleydi: “İran’da bir okula düzenlenen hava saldırısı savaş suçu muydu?

Programa konuk edilen BBC Verify ekibinden Merlyn Thomas, saldırının ardından nasıl bir teyit süreci izlediklerini şöyle anlatıyordu: "(…) [Saldırı sonrası internette paylaşılan] görüntüleri, konum belirleyici unsurlar, duvarlar, okul binasının yan tarafındaki renk desenleri gibi ayrıntıları kullanarak doğrulayabildik. Bu sayede görüntülerin tam olarak nerede çekildiğini tespit ettik. Aslında bu, 'coğrafi konumlama' dediğimiz şey, yani bir olayın tam olarak nerede gerçekleştiğini nasıl bildiğimizi ve görüntülerin güncel olduğunu nasıl doğruladığımızı ifade eden bir yöntem. Bu şekilde görüntülerin gerçek ve özgün olduğunu anladık."

Program sunucularından birinin sorusu üzerine Thomas ekliyordu: 

"İran medyası tarafından el yazısıyla hazırlanmış bir liste yayımlandı; bu listede isimler ve doğum tarihleri yer alıyordu. Bu isimlerden 48’inin 6 ile 11 yaş arasında olduğu görülüyordu. Ancak bu isimlere ilişkin doğrulama açısından yapılabilecekler sınırlı kaldı. Öte yandan cenaze törenine ait yayın görüntülerinde küçük tabutlar, yetişkin boyutunda tabutlar ve bu tabutların üzerinde kişilere ait fotoğraflar, kimi zaman çocukların yüzleri ve isimleri yer alıyordu. Bu görüntüler üzerinden, listede yer alan üç isim ile tabutların üzerindeki üç ismi eşleştirebildik. Bu tür ayrıntılı ve mikro düzeyde doğrulamalar yapılabiliyor; ancak bu, 168 ölü ve 110 çocuk gibi toplam rakamların kesin biçimde teyit edildiği anlamına gelmiyor. Bununla birlikte Eğitim Bakanlığı, söz konusu okulda 264 öğrencinin bulunduğunu açıkladı."

Barbarlığa değil kurbanlara odaklanan bu “teyit” sürecinin ardından, Batı basınında söz konusu saldırıda katledilenler için “savaşta öldüğü iddia edilen çocuk kurbanlar” ifadesi daha sık kullanılır hale geldi. Saldırının faili ABD’nin adı başlıklardan silindi, çocukların katli elbirliğiyle “iddiaya” dönüştürüldü. 

Washington yönetiminin okula “double tap strike” denilen yöntemle saldırması, Batı ana akım medyasında öldürülen çocukların gerçek yaşı ve sayısı kadar irdelenmemiş olabilir.

Bu “çifte saldırı”, bir hedefin vurulmasının ardından birkaç dakika içinde aynı noktaya ikinci bir saldırının düzenlenmesi esasına dayanan askeri bir taktik. Kayıpları artırmayı amaçlayan yöntem, ilk saldırının ardından yardım için olay yerine gelecek kurtarma ekiplerini, sağlık görevlilerini ve sivilleri de hedef alabilecek şekilde kurgulanıyor. Yani ABD gerçekte Devrim Muhafızları'na ait bir yeri vurduğunu düşünüyor olsaydı bile, çifte saldırı planlayarak aslında olay yerine gelecek ilk yardım görevlilerini, sağlık ekiplerini ve sivilleri de öldürmeyi hedeflemişti.

Çifte saldırı taktiği ve bu taktiğin başından beri kimleri hedefe aldığı gerçeği, ne yazık ki BBC ekibi tarafından “teyit” merceği altına alınmadı. Bu konu, saldırıyı düzenleyen tarafın kim olduğu konusundaki “teyit” faaliyetleri kapsamında danışılan uzmanların söylemleri olarak, daha dolaylı biçimde okuyucuya aktarıldı:

Sunucu: Pek çok kişinin gördüğü, yukarıdan çekilmiş ve yerde açılmış çukurları gösteren görüntüye gelecek olursak: Bu görüntüyü doğrulayabildiniz mi ve kaynağı neydi? 

Thomas: (…) Görüntüler uzmanlarla paylaşıldığında, birden fazla saldırı izine rastlandığı ve bölgenin birden fazla kez hedef alındığı yönünde değerlendirmeler yapıldı. Ayrıca hedeflerin birbirine yakınlığı, saldırının belirli bir kasıt içerdiğine işaret ediyor, yani bu durumun büyük olasılıkla bilinçli bir hedefleme sonucu gerçekleştiği ifade edildi.

Uydu görüntülerine bakıldığında ise saldırıya uğrayan alan hakkında şu bilgiler elde edildi: Okul binası görüntünün sağ üst köşesinde yer alırken, hemen güneybatısında bir askerî tesis bulunuyor. Alanın geri kalanı da neredeyse “L” şeklinde uzanan bu askerî kompleksin parçası gibi görünüyor. Okul binasının bu kompleksin bir parçası olup olmadığına dair yoğun tartışmalar yürütüldü. Google uydu görüntülerinde, herkesin erişimine açık eski kayıtlarda, 2013 yılında okul ile askerî tesisin aynı kompleks içinde yer aldığı görülüyor. Ancak 2016 yılına ait görüntülerde iki yapı arasında belirgin bir duvarın bulunduğu, yani okul ile askerî tesisin fiziksel olarak ayrıldığı anlaşılıyor.

'Gerçeğin' maddi doğrulamaya indirgenmesi

Avustralyalı gazeteci John Pilger, editörlüğünü yaptığı “Bana Yalan Söyleme” adlı kitabında, en sevdiği alıntılardan birinin Amerikalı gazeteci T. D. Allman’a ait olduğunu yazar: “Gerçek anlamda nesnel gazetecilik, yalnızca olguları doğru aktarmakla kalmaz, olayların anlamını da doğru kavrar ve yansıtır. Sadece bugüne hitap etmekle yetinmez, zamanın sınavına da dayanır. Yalnızca ‘güvenilir kaynaklar’ tarafından değil, tarihin akışı içinde de doğrulanır. Öyle bir gazeteciliktir ki, olaylardan on, on beş, yirmi, hatta elli yıl sonra bile hâlâ olaylara doğru ve derinlikli bir ayna tutmayı sürdürür.

“Teyit” faaliyetlerindeki temel sorunlardan bir diğeri, “hakikati” çoğu zaman maddi olarak doğrulanabilir olana indirgemesi. Oysa toplumsal ve tarihsel gerçeklik her zaman tekil veri noktaları üzerinden kavranmaz. Bir olayın doğrulanabilir parçaları ile o olayın tarihsel anlamı arasında ciddi bir mesafe bulunabilir.

ABD’deki tutuklanma oranları incelendiğinde, siyahların nüfusa oranla en yüksek mahkûmiyet ve hapiste tutulma oranına sahip grup olduğu görülüyor. Güncel verilere göre siyahlar, ülkedeki toplam nüfusun yaklaşık yüzde 14’ünü oluşturmalarına rağmen, hapishane ve tutukevi nüfusunun yaklaşık yüzde 37’sini oluşturuyor. Bu başlıktaki olası bir tartışmada “teyit” araçlarının işletilmesiyle okuyucuya ancak siyahların daha çok suç işlediği ve daha çok hüküm giydiği söylenebilirdi. Bu istatistiklerin arkasında yatan sistematik eşitsizlikler, yoksulluk, köleliğin yarattığı kuşaklar arası travma aktarımı, Jim Crow döneminden miras kalan cezalandırma politikaları, hapishanelerdeki emek sömürüsü ve daha birçok kritik etkenden yalnızca çok azı “teyit” haberlerinin ancak tali unsuru olarak okuyucunun karşısına çıkabilirdi.

Bu nedenle, bir haber kurumunun görevi yalnızca “Bu rakamlar doğru mu?” sorusunu sormakla sınırlı kalamaz. Bu verilerin hangi tarihsel üretim ilişkilerinin ürünü olduğunu, hangi sınıfsal güç dengeleri içinde ortaya çıktığını ve hangi ideolojik aygıtlar aracılığıyla meşrulaştırıldığını açığa çıkarmak gerekir. Aksi halde doğrulama pratiği, bu eşitsizlikleri sorgulamak yerine onları yeniden üretmenin teknik aracına dönüşür.

Bir bombardımanın belirli bir koordinatta gerçekleştiğini kanıtlamak mümkün ancak bu bombardımanın egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir devletin sistematik şiddet politikasının parçası olup olmadığı aynı yöntemle “teyit” edilemez. Bu ikinci düzeyde mesele artık yalnızca olgusal değil, doğrudan doğruya tarihsel ve siyasal bir çözümleme konusu. 

Ne var ki yalnızca ilk düzeyi meşru bilgi alanı olarak kabul eden egemen söylem, tekil olayların doğrulanabilirliğini öne çıkarırken, bu olayları üreten sınıfsal ilişkileri ve tarihsel bütünlüğü sistematik olarak geri plana itiyor.

Dolayısıyla teyit, hakikati bütünlüğü içinde kavrayan bir pratik olmaktan ziyade, onu ölçülebilir, işaretlenebilir ve sınıflandırılabilir parçalara ayıran bir teknik olarak işliyor. Bu teknik, “doğruyu savunma” iddiası taşısa da, gerçekte hakikatin tarihsel ve sınıfsal bütünlüğünü parçalayarak onu egemen sınıfın çıkarlarıyla uyumlu bir biçimde yeniden düzenliyor. Bu nedenle teyit, hakikati açığa çıkarmaktan uzak olduğu gibi, onun daha geniş ve derin boyutlarını görünmez kılan bir işleve sahip.

Tekrar BBC’nin programına dönelim:

Sunucu: ABD ordusunun hedef seçme kararlarını ilk etapta nasıl aldığını ve bu kararları şekillendiren hukuki ve ahlaki hesaplamaların neler olduğunu daha iyi anlamak istedik. Bu nedenle, daha önce Obama yönetimi sırasında Savunma Bakanlığı’nda baş hukuk danışmanının özel danışmanı olarak görev yapmış olan Yale Üniversitesi uluslararası hukuk profesörü Oona Hathaway ile görüştük.

Sunucu: Ordu bir hedefe saldırıp saldırmamaya karar verirken nasıl bir süreç izliyor?

Hathaway: Bu süreç bağlama göre değişir. Bazı durumlarda bir bölgeyi uzun süre izleyerek faaliyet örüntülerini analiz etme imkânınız olur, bazı durumlarda ise bu kadar zamanınız olmaz. Şüphe oluştuğunda genellikle bir JAG, yani askerî hukukçu devreye girer ve rehberlik sağlar. Ayrıca ‘angajman kuralları’ dediğimiz bir çerçeve vardır. Bu kurallar düzenli olarak gözden geçirilir ve benim de zaman zaman dahil olduğum bir süreçti. Temelde, uluslararası hukukun sahadaki personelin uygulayabileceği somut kurallara çevrilmiş halidir. Hedefleme kararlarında bu kurallar belirleyici rol oynar.

Sunucu: ABD ordusunun İran’daki hedefleri seçerken de benzer bir süreç izlediği söylenebilir mi?

Hathaway: Evet, ancak bir çekinceyle. Son dönemde ABD ordusunun hedef seçimine yardımcı olmak için yapay zekâ kullanmaya başladığına dair haberler var. 2014-2015 döneminde bu söz konusu değildi. Bugün ise nihai kararın hâlâ bir insan tarafından verildiği ifade edilse de, hedeflerin belirlenmesinde yapay zekânın kullanıldığı anlaşılıyor. Ancak yapay zekânın tam olarak nasıl devreye girdiği ve insan denetiminin nasıl işlediği konusunda kamuya açık net bir bilgi yok.

Bu tür soru ve yanıtlar, dikkatli dinleyicilerin ve okuyucuların kafasında bazı soru işaretleri yaratsa da genel olarak rasyonel ve güven verici bir çerçeve sunuyor: Veri toplanır, faaliyet örüntüleri analiz edilir, askerî hukukçular devreye girer ve angajman kuralları titizlikle uygulanır. Ancak tam da bu teknik dil ve kurallara dayalı saldırı dili savaşın kendisinin meşruiyetini değil savaş içindeki şiddetin ne kadar “usulüne uygun” icra edildiğini tartışıyor.

Böylece “doğru prosedür” ve teyit “yanlış savaşın” üzerini örten bir teknik dil haline geliyor.

Güç ilişkileri ve kaynak sorunu

Doğrulama ya da teyit, gerçekte güce karşı denetim uygulamak yerine, çoğu durumda gücün onayladığı bilgi formatlarını meşrulaştırıyor. Yani “teyit” hakikati güçten ayıran değil aksine güçle uyumlu bilgi biçimlerine ayrıcalık tanıyan bir çerçeve kuruyor. 

Sorun hangi tür kaynağın bilgi sayıldığı sorunu. Kaynak hiyerarşisi burada merkezi bir role sahip. 

Uydu görüntüleri, resmi açıklamalar, büyük haber ajansları, uluslararası kurum raporları, açık kaynak istihbarat verileri ve teknoloji şirketlerinin sağladığı araçlar, teyit sürecinin temel dayanakları arasında yer alıyor. Bu araçların kendisi elbette bütünüyle değersiz değil, ancak mesele, bu kaynakların tarihsel ve siyasal olarak tarafsız olup olmadıkları.

Yapay zeka teknolojisi bir yandan sahte imgeler üretilmesine kapı aralarken, diğer yandan da "teyit mekanizması" elinde bir diğer "gayrımeşru ilan etme" aracına dönüşüyor. X'in devreye aldığı "yapay zeka tespit" özelliği, yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi doğrudan soL'un çektiği fotoğraflarda dahi "Yapay Zeka ile yapıldı" notu düşerek okuru yanıltıyor.

Son dönemde yapay zekâ teknolojisindeki gelişmeler, maddi olarak doğrulanabilir sanılan “gerçeklikten” dahi şüphe etmemiz gerektiğine işaret ediyor. Uzun yıllar boyunca fotoğraf ve video düzenlemenin teknik zorlukları, bu materyallerin büyük ölçüde tartışmasız kabul edilmesine yol açmıştı. Ancak yapay zekâ tabanlı düzenleme araçları, neredeyse kusursuz şekilde ses ve görüntü üretebiliyor. Aldatma teknolojileri, tespit ve doğrulama araçlarıyla paralel bir hızda gelişiyor.

Otorite üretimi

“Teyit” birimleri kuran medya organları ya da bu alan üzerine yoğunlaşmış internet siteleri, bilgiyi doğrulamaya adanmış gibi görünürken kendilerini de doğruluğun hakemi olarak konumlandırıyor. Böylece doğrulama birimleri, yalnızca haber üreten yapılar olmaktan çıkıp haber alanının üzerinde bir tür yargı mercii gibi davranan yapılara dönüşüyor. Bu birimler çoğu zaman medya tekellerinin, uluslararası fon ağlarının ve platform medyasının sınırları içinde faaliyet gösteriyor. Dolayısıyla hangi bilginin “doğru”, hangisinin “şüpheli” sayılacağı, yalnızca yöntemsel bir mesele değil aynı zamanda egemen sınıfın çıkarlarıyla uyumlu bir seçme ve eleme süreci.

Bu durumun iki sonucundan bahsetmek mümkün. Birincisi, okuyucu ile bilgi arasına yeni bir uzmanlık katmanının yerleşmesi. Okuyucu artık yalnızca habere değil, haber üzerine hüküm veren kuruma da bağımlı hale getiriliyor. İkincisi ise, bu kurumların kendi ön kabullerinin, kaynak tercihlerinin ve siyasal sınırlılıklarının görünmez kılınması. Zira kendisini “doğruluk denetçisi” olarak kuran bir yapı, ideolojik konumunu daha etkili bir şekilde gizleyebiliyor. Kendi çerçevesi doğal, teknik ve kaçınılmazmış gibi yansıtılıyor. 

Bilgi üzerindeki otorite, modern medyada güven krizini çözmekten çok sınıfsal olarak yapılandırılmış yeni bir güven hiyerarşisi kuruyor. Güven artık olayın tanıklarına, sahadaki gazetecilere, toplumsal hareketlere ya da tarihsel çözümlemeye değil, kurumsal “teyit” mekanizmasının mührüne muhtaç hale getiriliyor.

“Doğruyu denetleyen” konumuna yerleşmek, kendiliğinden ideolojiden arınmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, bu konum çoğu zaman ideolojik tercihlere teknik meşruiyet kazandırıyor ve bilgi üretimi siyasal mücadele alanından koparılıp teknik bir denetim meselesi gibi yeniden çerçeveleniyor.

Gazetecilikten doğrulama teknisyenliğine

Bu tartışmaların bir diğer olumsuz etkisi ise gazeteciliğin bir tür mekanik teknisyenliğe dönüştürülmesi. Oysa gazeteciliğin asli görevi yalnızca bir ifadenin doğru mu yanlış mı olduğunu belirlemek değil, aynı zamanda bağlam kurmak, güç ilişkilerini açığa çıkarmak, görünmeyeni görünür kılmak, tarihsel arka planı anlatmak ve egemen söylemin dışına düşen gerçeklikleri kamusal alana taşımak. Ancak “teyit” pratiğinde gazeteci artık olayların nedenlerini, sınıfsal boyutlarını, tarihsel kökenlerini ya da siyasal sonuçlarını araştıran kişi olmaktan çok görüntü eşleştiren, tarih tespit eden, açıklama karşılaştıran ya da bu verilere dayanarak haber yapan bir teknisyen gibi konumlanıyor. Oysa teknik doğrulama, gazeteciliğin yalnızca küçük bir parçası.

Böyle bir ortamda okuyucu daha çok teknik bilgiye maruz kalıyor, ancak daha az şey anlıyor. Çünkü anlamak, sadece doğrulamakla değil ilişki kurmakla, tarihsel sürekliliği görmekle ve görünürde teknik olanın içindeki siyaseti fark etmekle mümkün.

Dolayısıyla asıl ihtiyaç duyulan şey, “teyit” faaliyetini mutlaklaştırmak değil, onu eleştirel gazeteciliğin emrine vermek.

/././

Nükleer cehennemin kapıları -Engin Solakoğlu-

Artık Ben Gvir manyağı gibi İsrailli bakanların veya ABD televizyonlarında sözde uzmanların açıkça tartıştığı bir seçenek bu. Esasen Trump’ın kullandığı İran’ı taş devrine döndürme metaforunun başka bir izahı da yok.

Savaşın beşinci haftasını geride bıraktık. İran, en iyi savunma saldırıdır yönetimiyle savaşmayı sürdürüyor. Pek de iyi yapıyor.

Tahran Hürmüz Boğazı'nın denetimine ilişkin taktiğinde de bir değişikliğe gitti. Savaşın ilk günlerinde dünya ekonomisinin boğazını sıkan İran, mengeneyi şimdi yavaş yavaş gevşetiyor. Bu savaşın gelişimiyle bağlantılı bir yöntem uyarlaması mı yoksa önceden planlanmış bir şey miydi anlamak güç. Her koşulda başarılı bir taktik olduğu söylenebilir.

Savaşın başında Boğaz’ın kapanmasının yarattığı şok etkisi uluslararası sermaye düzenini öylesine sarstı ki, İran petrolü üzerindeki ambargo fiilen kaldırıldığı gibi satış fiyatı da yükseldiği için Tahran’ın petrol gelirleri arttı. Hürmüz’e ilişkin planın ikinci aşaması ise, İran’ın bu geçişi tam anlamıyla denetim altında tuttuğunu gösteriyor. İran tek tek ülkelerle pazarlık ediyor, belirlediği geçiş ücretini Fransa gibi ülkelere dahi ödetiyor. Hindistan yedi yıl sonra ilk kez İran’dan petrol almaya başladı.

Savaşın pahalı bir eylem olduğunu bilmeyen yok. İran uzun yıllardır hazırlanmış olduğu bu savaşı şimdi savaşırken finanse edebilir hale geldi.

Savaşın ekonomi cephesinin petrol boyutundaki bu gelişmeler küresel petrol fiyatlarındaki yükselişi frenlemiş görünüyor ama İsrail Birleşik Devletlerinin saldırısının olumsuz yansımaları petrolle sınırlı değil. Gübre meselesi hâlâ yakıcılığını koruyor. Türkiye gibi kendi tarımını sabote etmenin yöneten sınıfın zenginleşmesi için bir araç için kullanıldığı ülkelerde bunun sonuçlarını göreceğiz. İthal ve pahalı gübre önümüzdeki yıldan itibaren enflasyonu daha da yukarı çekecek.

Diplomatik cephede ise bir durgunluk dönemine girmiş gibiyiz. Pakistan’ın ABD ile İran’ı İslamabad’da bir araya getirme çabaları sonuç vermedi. ABD’nin görüşme heyetine başkanlık edeceği söylenen Başkan Yardımcısı Vance’in iki kez kendisini Pakistan’a götürecek uçağın kapısından döndüğü söylendi. Pakistan’ın Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye’yi bir araya getirdiği Dışişleri dörtlü zirvesi de tarihin arka sayfalarından birine  diplomatik turizm faaliyeti olarak kaydedildi. Pakistan Dışişleri Bakanı’nın Pekin’e yaptığı ziyaret de Çin’in yoğurdu üfleme politikaları değişmediği için sonuçsuz kaldı. Oysa ziyaretin haberi geldiğinde yayılan haberler İran’ın Çin’in olası bir barış anlaşmasında garantör olmasını istediği yönündeydi. Pakistan-Çin ortak bildirisi uluslararası ticareti öne alan bir içerik taşıyordu ve emperyalist saldırıya karşı bir duruş içermiyordu.

Türkiye’nin “çabalarını” da ihmal etmeyelim. Sahibinin Sesi ajansının bakarsak, Dışişleri Bakanı Fidan her gün herkese telefon etti. Gelin görün ki bunların savaşın sone erdirilmesi bağlamında bir etkisini hissedemedik.

Önceki gün ABD’nin 48 saatlik bir ateşkes istediği ancak İran’ın buna olumsuz yanıt verdiği ileri sürüldü. İran’ın başından beri savunduğu çizgi ateşkes değil savaşı kalıcı olarak durduracak bir anlaşma. Bu da çok anlaşılır bir şey, İsrail ortadan kalkmadıkça İsrail Birleşik Devletleri İran’a saldırmaya devam edecek.

İran direniyor ve dünyanın en güçlü ordusuna karşı direnebildiği için de psikolojik üstünlüğü elde tutuyor. Bu üstünlüğün bir sebebi de İran’ı yönetenlerin dünyayı iyi tanımaları. Doğru araçlarla doğru propaganda yöntemlerini kullanıyorlar. Özellikle Lego Playmobil karakterlerini kullanarak hazırladıkları kısa videolar izlenme rekorları kırıyor. Açıkçası ben yenisi çıksa izlesem diye bekliyorum her gün.

Propaganda savaşın önemli bir unsuru. Ama bir de savaşın kendisi var. Çelik, ateş, yıkım ve ölüm. Savaşın nasıl gittiği sorusunun yanıtı ise ABD denen suç örgütünün başındaki  Trump’ın Batı Asya’dan uydu görüntüleri sağlayan şirkete yasak getirmesinden anlaşılıyor olmalı. Emperyalist haydutluk savaş bölgesinde bıraktığı enkazın gizlenmesini istiyorsa işler pek de yolunda gitmiyor demektir.

İsrail Birleşik Devletlerinin başta ileri sürdükleri hedeflere ulaşamayınca artık bir yıkım savaşına girdikleri anlaşılıyor. Bu çetenin İsrail bölümünden zaten herhangi bir kurala uymasını bekleyecek kadar saf değiliz. İsrail’in, tıpkı cebinde bir partinin kartvizitini, telefonunda da o partinin ileri gelenleriyle çekilmiş fotoğraflarını taşıyan torbacı, katil ve hırsızlar gibi, dokunulmazlığı olduğunu biliyoruz. ABD kanadında ise eskiden en azından görünüşte uyulan savaş hukuk kuralları Trump-Hegseth ikilisinin temsil ettiği insanlık düşmanlığı karşısında ortadan kalkmış durumda.

Çete İran’daki Buşehr Nükleer santralini şu ana kadar 4 kez vurdu. Uluslararası Atom Enerji Kurumu’nun (IAEA) siyonizmin maaşlı memuru Genel Sekreteri Grossi bile santralde durumun kritik olduğu uyarılarını arka arkaya yineliyor. Şimdi bu adamı durup dururken niye gagaladın diye merak edenler için kısa bir açıklama ekleyeyim.

Bildiğiniz gibi Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasına (NPT) taraf olan İran kısa bir süre öncesine kadar nükleer tesislerini IAEA’nın denetimine açık tutuyordu. IAEA denetçileri düzenli aralıklara İran’ın nükleer tesislerini ziyaret ediyor, tesislerin çoğunluğu bilim insanı olan yöneticileriyle bir araya geliyordu. İşte o bilim insanlarının neredeyse tamamı İsrail tarafından suikastlarla öldürüldü. Bu insanların bilgilerinin İsrail’e Grossi tarafından sızdırıldığı hakkında güçlü kanıtlar var. Bu arada uluslararası sermaye ve siyonizme verdiği bu hizmetin büyük olasılıkla karşılıksız kalmayacağını ve Grossi’nin  İsrail Birleşik Devletleri’nin BM Genel Sekreteri adayı olduğunu da ekleyelim.

Buşehr’e dönersek, barbarların saldırılarının devamı halinde santralin bir nükleer felaket kaynağı haline geleceği belli. Bir küçük hatırlatma daha: Bir nükleer santrale saldırmak ağır bir savaş suçu. Adil bir dünyada Netanyahu ve sadist avenesi ile Trump, Hegseth gibi psikopatların Lahey’de yargılanmalarını gerektiren bir savaş suçu.

İşin ilginç yanı, uzmanlara göre santralin İran'ın Basra körfezi kıyılarında bulunması sebebiyle olası bir patlamadan kaynaklanacak sızıntı ve serpintinin güney istikametine göre hareket edecek olması. Basra’nın güney kıyısında ABD’ye tam boy yaslanarak iktidarda kalan Körfez emirlikleri ve Suudi Arabistan var. Savaşın başından beri kıvırtan bu ülkeler şimdi o radyoaktif sızıntının doğrudan hedefi olma tehlikesiyle karşı karşıyalar.

Radyasyondan salt o asalak ümera ve krallar sürüsü etkilenecek olsa hiç sorun değil ama ilk patlamada milyar dolarlık uçaklarına atlayıp tüyeceklerini ve bölgede çoğunluğu kölelik koşullarında yaşayan milyonlarca emekçiyi ölüme terk edeceklerini biliyoruz.

Bu savaşın nükleer eşiğe doğru yaklaşmasının birinci boyutu.

İkinci boyut ise doğrudan nükleer silah kullanma eğilimi. Artık Ben Gvir manyağı gibi İsrailli bakanların veya ABD televizyonlarında sözde uzmanların açıkça tartıştığı bir seçenek bu. Esasen Trump’ın kullandığı İran’ı taş devrine döndürme metaforunun başka bir izahı da yok. Konvansiyonel silahların İran’ı kısa sürede yenmeye yetmeyeceği, İsrail ve ABD’nin başındaki canavarların da uzun zamanlarının bulunmadığı biliniyor. O halde, taktik nükleer silahlar kullanarak İran’ı ezmek bu suç çetesine en uygun seçenek olarak görünüyor olabilir. Açıkçası o yaratıkların niteliklerine baktığımda kendiliklerinden bunu da yapmazlar diyebilecek durumda değilim. Netanyahu, Ben Gvir, Trump ve Hegseth’in fotoğraflarına şöyle bir bakın, siz de diyemezsiniz!

İyimser hatta safça sayılabilecek bir bakışla, nükleer cehennemin önündeki son engellerin Rusya ve Çin’in saldırgan taraflar olan İsrail ve ABD’ye yapacağı uyarılar olduğunu düşünüyorum. Nükleer düğmeye basmanın herkes için ağır bir maliyeti var.

Yıllardır emperyalizmin kadir-i mutlak olmadığını, her savaşı kazanamayacağını, yenilebileceğini anlatıyoruz. Emperyalist propagandanın gönüllü, ücretli ya da bilinçsiz kurbanları küçümser bir gülümsemeyle dinliyorlar anlattıklarımızı.

Onlar gülümsemeye devam etsinler. Halkların kahkahayla güleceği bir zaman da gelecek eninde sonunda.

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -4 Nisan 2026-

Değerli taşlardan vergi alınmasını engellemişlerdi: İşte AKP'nin 'pırlanta' vekilleri 

AKP, 2 Mart’ta Meclis'e sunduğu teklifte değerli taşlardan yüzde 20 ÖTV alınmasından son anda vazgeçti. Gerekçe olarak “jeopolitik gelişmeler” ve “küresel ticari dinamikler” gösterildi.

AKP’nin 2 Mart’ta TBMM’ye sunduğu kanun teklifinde, pırlanta, elmas ve inci gibi değerli taşların satışından yüzde 20 Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) alınması öngörüldü. Ancak bu düzenleme, bir ay sonra 2 Nisan gecesi teklif metninden çıkarıldı.

Verginin kaldırılmasının doğrudan AKP’li vekillerin verdiği önergeyle gerçekleşti.

Sözcü'nün haberine göre, teklifte yer alan madde, AKP Grup Başkanvekili Leyla Şahin Usta ile AKP milletvekilleri Halil Eldemir, Oğuz Üçüncü, Ayhan Salman, Yusuf Ziya Aldatmaz ve Saffet Bozkurt’un imzasını taşıyan önergeyle çıkarıldı.

AKP Grup Başkanı Abdullah Güler, teklif ilk açıklandığında “Adaleti sağlamak ve kamu gelirlerini artırmak amacıyla, lüks tüketimde kıymetli madeni taşlarla ilgili düzenlemeye gidiyoruz” demişti. Ancak Meclis aşamasında parti içinden gelen adımla bu düzenleme geri çekildi.

Bahane: 'Jeopolitik gelişmeler'

Maddenin tekliften çıkarılmasına “jeopolitik gelişmeler, küresel ticari dinamikler, stratejik yatırım fırsatları” gerekçe gösterildi.

Aynı gece yapılan başka düzenlemelerle serbest bölgelerde üretim yapan şirketlerin ürünlerini yurtdışına satışından elde ettikleri kazançlar gelir vergisinden istisna kapsamına alındı. Özelleştirme gelirlerinden giderler düşüldükten sonra kalan kısmın da bütçeye gelir kaydedilmesi kararlaştırıldı.

***

Yaptıklarından mutlu, vicdanen rahatmış: Nazlı Ilıcak'ı ekranlara çıkaranlar utanmıyor, Ilıcak neden utansın ki? 

Medyascope adlı sitede çalışmaya başlayan eski Cemaatçilerden Nazlı Ilıcak, halka karşı işlediği suçları itiraf ederek değil, “Ben kendi yaptıklarımdan, geçmişimden memnunum. Vicdanen baktığım zaman çok büyük yanlış yapmadım. Ama ahlaken kazananın yanında ben hiçbir zaman saf tutmadım. Meslek ahlakıma ihanet etmedim” diyerek işe başladı. Tam da Cemaat eskilerine yakışan şekilde.

Bir köşeye bırakılmışken herkes için faydalı olan yaşanmışlıklarımı genç kuşaklara aktaracağım…

Medyascope adlı sitede “Hatırat” isimli bir programa başlayan Nazlı Ilıcak, “gazeteci” sıfatıyla, yukarıda aktardığımız üzere “yaşanmışlıklarını” aktaracakmış.

İlk program bu açıdan son derece dikkat çekici.

Fethullahçı 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası tutuklanan Ilıcak, Erdoğan’a af mektubu sonrası kavuştuğu özgürlüğünün ardından başladığı bu programda ironik şekilde “darbe karşıtı” rolünü üstlendi.

27 Mayıs’ta Menderes’in devrildiği sürece dair konuşan Ilıcak, Demokrat Parti öncesinde Türkiye’de bir diktatörlük olduğunu söylerken, bol bol Menderes güzellemesi yaptı.

Ancak bu haberde uzun uzun Ilıcak’ın “hatıratlarına” yer verecek değiliz.

Bu ülkede utanmamanın, rezil olmamanın, halka karşı işlenen suçlarının bedelini hiçbir şekilde ödemeyeceğini düşünmenin son örneklerinden biri olan Ilıcak’ın önceki gün söylediği bir söz oldukça dikkat çekici: Ben kendi yaptıklarımdan, geçmişimden memnunum. Vicdanen baktığım zaman çok büyük yanlış yapmadım. Ama ahlaken kazananın yanında ben hiçbir zaman saf tutmadım. Meslek ahlakıma ihanet etmedim.

Şaka değil, tam da bunları söylüyor Ilıcak.

Yıllarca AKP-Cemaat ortaklığının yanında saf tutmuş, Cumhuriyet düşmanı, laiklik düşmanı pozisyonun en sadık temsilcilerindendi.

Gülen’in sadık müritlerinden oldu, Cemaat’i son ana kadar yalnız bırakmadı.

ErgenekonBalyozOdatvDevrimci Karargah gibi Cemaat’in siyasi operasyonlarının hepsinin en fanatik savunucusu oldu.

Suçsuz şekilde birçok aydının, gazetecinin cezaevinde yatmasını hararetle destekledi.

Türkan Saylan’ın hasta halde evinin aranmasına, hedef alınmasına tepkilerin çığ gibi yükseldiği dönemde, Mahkûm olmayan herkes masumdur ama ‘şüphelidir’; bunu aklınızdan çıkarıp, her tutuklananın arkasından 'Hukuk darbesi' diye lütfen feryat etmeyindiyebilen oydu.

Ergenekon neyin nesidir diyenlere eski günleri hatırlatarak cevap vermek istiyorum. Ergenekon, 'iç düşman' olarak belirlenen hedefi bertaraf etmeye yönelik, askersivil işbirliğiyle yürüyen bir mekanizmadır. Kimi zaman psikolojik harekât devreye girer, kimi zaman şiddet. Medya ve sivil toplum örgütleriyle işbirliği yapılır. Dost kuvvetlerden istifade edilerek, 'düşmanın' başı ezilir çıkışı ona aitti.

Gülen’i o kadar seviyordu ki, Fenerbahçe’nin hedef olduğu dönemde Aziz Yıldırım’ın açıklamalarına Gülen adına verdiği yanıtta Yıldırım, Gülen'i ne sanıyor acaba? Güç kazanmak adına, başkasının canını yakacak tıynetsiz biri mi? ‘Kişi herkesi kendisi gibi bilebilir’ mi desem acaba. Mağduriyetini kanıtlamak için bir zalim arıyorsa, o sıfat Gülen Hocaefendi'ye inanın hiç yakışmaz diyen yine oydu.

Sonra?

Bu kadar “adalet”, “temizlik”, “mahkeme” öyküsü anlatan Ilıcak, Fethullahçıların darbe girişimi sonrası yakalanıp tutuklanınca, çareyi Erdoğan’a övgüler yağdırdığı bir mektup yazıp, yalvarmakta bulacaktı:  Yıllarca, AK Parti’yi desteklememin sebebi, zaten askerin siyasete müdahalesinden duyduğum rahatsızlık. Sizin önünüz, 312 ile kesilmeye çalışıldığında, AK Parti hakkında kapatma davası açıldığında, ya da İmam Hatiplilere ve başörtülülere karşı yürütülen kampanyalarda, demokrasi ve hukuk neyi gerektiriyorsa, o noktada durdum. Bu mücadeleyi el ele vermedik mi? Zaman zaman çaresizliğin verdiği karamsarlıkla bunalıyorum. Sonra, Allah’a sığınıp güç ve moral toplamaya çalışıyorum. Bir de sık sık, sizi ve Emine Hanım'ı düşünüyorum. Sanki durumumu tam olarak bilseniz, bu haksızlığa müdahale ederdiniz gibi geliyor. Bu yüzden, yoğun işleriniz arasında farkına varamadığınız mağduriyetimi size yazmayı tek çare olarak gördüm. Dağ başında bir kuzu kaybolsa, Hz. Ömer’den sorulurmuş. Bu devletin başı olduğunuz için de size müracaat ediyorum. Herhalde, son nefesimi cezaevinde vermemi istemezsiniz. Mağduriyetimi size anlatıyorum, zira, adaletin yitirdiği vicdanı, ancak siz yeniden tesis edebilirsiniz.

Bu yalvarışın sonrasında o da bir kısım eski Cemaatçi gibi özgürlüğüne kavuştu.

Ülkenin yakın tarihinde her tür halk düşmanı saldırının, gerici operasyonun bir numaralı destekçisi olan, iktidarı elde bulundururken elindeki kılıçla önüne geleni kesen, dönemin Akın Gürlek’i olarak tarif edilen Zekeriya Öz ile kol kola kar topu oynayan Nazlı Ilıcak, şimdi hiç utanmadan Medyascope üzerinden ahlak oyunlarına girişmiş durumda, tam da kendine yakışan şekilde.

***

Elsa’nın ardından Atamay işçileri de kazandı: Tommy ve Yeşim ikinci kez masaya oturdu. 

Atamay Tekstil işçileri, 23 günlük örgütlü mücadele ve eylemlerinin ardından tüm alacaklarını eksiksiz aldı; Tommy Hilfiger ve bağlı olduğu PVH Grup, işçilerle masaya oturmak zorunda kaldı. 

İzmir Buca’da bulunan BEGOS’ta geçtiğimiz yıl kapanmadan önce Tommy Hilfiger için üretim yapan ve ücret ile tazminat hakları için mücade eden Atamay Tekstil işçileri, Tommy patronlarını masaya oturttu. Aralarında 3 ila 9 yıllık kıdemi bulunan işçiler alacaklarının tümünü aldı.  

PE Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı’nda mücadele kararı almışlardı

İzmir Buca’da bulunan BEGOS’ta faaliyet gösteren Atamay Tekstil, geçtiğimiz yıl işçilere işçilikten doğan ücret ve tazminat alacaklarını ödemeden kapanmıştı.

Aralarında 3 ila 9 yıllık kıdemi olan işçiler, 22 Şubat’ta Buca Şirinyer Semt Evi’nde bir basın toplantısı düzenleyerek haklarını almak için Patronların Ensesindeyiz (PE) Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı ile mücadeleye başlayacaklarını ilan etmişti.

Mücadele ilanlarının ardından 7 Mart’ta Forum Bornova’da bulunan Tommy Hilfiger mağazası önünde eylem yapan işçiler eylemde tüm Tommy Hilfiger mağazalarının ve Yeşim Tekstil’in kendileri için eylem alanı olduğunu vurgulamıştı.

Üç büyük şehirde eylemlere saatler kala Tommy’den yanıt

Bu duyurunun ardından Atamay işçileri, eylemlerini üç büyük şehirde bulunan Tommy Hilfiger mağazalarının önüne taşıyarak eş zamanlı eylem yapma kararı almış; İzmir İstinyepark AVM, İstanbul Cevahir AVM ve Ankara Armada AVM’de eylemler düzenleyeceklerini duyurmuştu.

Üç büyük kentte gerçekleştirilmesi planlanan eylemlere saatler kala Atamay işçileri, sosyal medya hesaplarından alacaklarına ilişkin kendileriyle iletişime geçildiğini duyurdu. İşçiler, Tommy Hilfiger’ın bağlı olduğu PVH Grup’un ödemelerin yapılmasına yönelik SGK ile görüşmelere başladığını kendilerine ilettiğini belirtti.

‘Hakkımızı aldık, şimdi işçilerin ülkesi için mücadeleye’

Araya giren bayramın ardından işçiler, bugün yaptıkları açıklamayla alacaklarının eksiksiz biçimde ödendiğini duyurdu. 23 gün süren Elsa Tekstil direnişinin kazanımla sonuçlanması üzerine başlayan ve Yeşim Tekstil ile Tommy’yi ikinci kez masaya oturtan Atamay işçilerinin açıklaması şöyle:

"Hakkımızı aldık, şimdi işçilerin ülkesi için mücadeleye

Bizler, Buca BEGOS’ta Tommy Hilfiger için üretim yapmış Atamay Tekstil işçileriyiz.
Yıllarca emeğimizle, onurumuzla çalıştık, 3 ila 9 yıllık haklarımız birikti. 

Atamay Tekstil fabrikası, ücret ve tazminat alacaklarımızı ödemeden geçtiğimiz yıl içerisinde kapanmıştı.

Hakları için direnen Elsa Tekstil işçilerinin mücadelesi bize güç verdi, biz de haklarımız ve emeğimiz için Patronların Ensesindeyiz Ağı’yla birlikte mücadeleye başladık. Tommy mağazaları önünde eylemler yaptık, yeni eylemlerimizi duyurduğumuz sırada, Tommy tarafından ödemelerin yapılacağı taahhüdü verildi. 
Yaptığımız eylemlerle haklılığımızı ve mücadele irademizi gösterdik. Bizler gibi emeğine ve geleceğine sahip çıkan işçilerle yan yana, dayanışma içinde olduk.

Mücadele sürecinde örgütlü işçilerin gücünü gördük ve bunu, yüreği emekten yana olan tüm halkımıza gösterdik.

Mücadelemiz sonucunda, bizleri yok sayan patronlar bizi muhatap almak zorunda kaldı. Dün Tommy Hilfiger’ın yetkili avukatıyla Şirinyer Semt Evi’nde yapılan ve gece saat 02.30’a kadar süren görüşmelerimiz sonucunda bugün tüm alacaklarımız ödenmeye başlandı. 

Örgütlü mücadele eden işçiler mutlaka kazanır!

Mücadelemiz bitmedi!

Yıllarca işçileri yok sayan, kölelik koşullarında emeğini sömüren, ülkemizi yağmalayan patronlara karşı bir yol ayrımında olduğumuzu biliyoruz.

Tekstil sektöründe de fasonu normalleştirenlere karşı mücadelemiz kararlılıkla sürecek.

Ülkemizin gerçek sahipleri işçilerdir.

Bundan sonra da ülkemizin; yoksulluğun ve sömürünün olmadığı, eşitlikçi ve aydınlık günlere kavuşması için mücadele edeceğiz. Mücadele vereceğimiz ülkemizde patronlar işçilerin haklarının zerresine el uzatamayacaklar. 

Yaşasın örgütlü mücadelemiz!

Yaşasın işçilerin birliği!

Yaşasın Türkiye işçi sınıfı!

Tekstil işçisi kardeş, bize ulaş. Birlikte mücadele edelim, birlikte kazanalım.

Patronların Ensesindeyiz Dayanışma Ağı nedir?

Patronların Ensesindeyiz (PE) Dayanışma Ağı, 2018 yılının sonunda, Türkiye’de ekonomik krizin ve kur dalgalanmalarının arttığı bir dönemde, Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) öncülüğünde kuruldu. İşçilerin dayanışma ve mücadele ağı olarak faaliyet gösteren PE, patronların kriz fırsatçılığıyla ilk saldırdığı başlıklar olan kıdem tazminatı, ücretler, fazla mesai gibi hakların gaspı karşısında patronların fırsatçılıklarını teşhir ediyor; hukukçularla, sendika uzmanlarıyla, İSG uzmanlarıyla, TKP üye ve gönüllüleriyle birlikte dayanışmayı geliştiriyor, işçilerin haklarını savunuyor.

Fasonlarda hak mücadelesinin adresi: PE Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı

Bankalardan çağrı merkezlerine kadar pek çok sektörde ağı bulunan PE’nin Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı ise fasonlardaki hak gasplarına ilişkin mücadelede bir merkez oldu; pek çok fabrika ve atölyede mücadeleye öncülük ederek ederek kazanım elde etti ve çalışma koşullarında iyileşme sağladı.

İzmir’de Çelik Nakış, Simo, Inter ve Elsa Tekstil’de kazanım elde ederken, İstanbul Tuzla’daki ETF, Gaziantep’teki Şireci Tekstil ve İstanbul Beylikdüzü’nde Alpin Çorap gibi büyük fabrikalarda da süren mücadelelerin parçası oldu.

Atamay işçilerinin mücadelesi de, İzmir Çiğli’de Elsa Tekstil’de 181 işçinin fabrikanın kapatılacağı bahanesiyle geçen yıl aralık ayında bir anda işten çıkarılmasının ardından, Patronların Ensesindeyiz Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı bünyesinde fabrika önünde başlayan ve 23 gün süren direnişin işçilerin tüm alacaklarını kazanmasıyla sonuçlanması üzerine başlamıştı.

https://x.com/pensendeyiz/status/2040062976225378720

***

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Nisan 2026-

ENAG mart ayı enflasyon rakamlarını açıkladı 

Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG) tarafından hesaplanan Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE), Mart 2026 döneminde yüzde 4,10 oranında artış gösterdi. E-TÜFE endeksinin son 12 aylık artış oranı yüzde 54,62 olarak gerçekleşti.

Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG), 2026 Mart ayına ilişkin E-TÜFE verilerini açıkladı. Buna göre ENAGrup Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE), mart ayında bir önceki aya göre yüzde 4,10 oranında arttı. Yıllık enflasyon artış oranı ise yüzde 54,62 olarak hesaplandı.

ENAG'a göre Şubat ayında enflasyon yüzde 4,01 artmış; son 12 aylık artış ise yüzde 54,14 olarak hesaplanmıştı.

***

Okul yolunda oyuncak tabancalı tehdit: 13 yaşındaki çocuklar, 11 yaşındaki çocuğun 10 lirasını aldı! 

Hatay'ın Reyhanlı ilçesinde 13 yaşındaki A.Z. ve 13 yaşındaki Y.K., okula giden 11 yaşındaki B.A.’yı oyuncak tabancayla tehdit edip, 10 lirasını aldı. O anlar, güvenlik kamerasına yansırken, B.A.’nın babası Hamit A. savcılığa suç duyurusunda bulundu.

Olay, ilçeye bağlı Yeni Mahalle'de meydana geldi. 5’inci sınıfta öğrenim gören B.A., okula giderken 2 çocuk tarafından silahla tehdit edilerek, para istediklerini babası Hamit A.’ya söyledi. Bunu üzerine Hamit A., olayın yaşandığı bölgedeki güvenlik kameralarını inceledi. Bir iş yerinin güvenlik kamerasına yansıyan görüntülerde A.Z. ve Y.K.'nin ellerindeki oyuncak tabancayla okula giden B.A.'yı tehdit edip para istediği anlar yer aldı. Görüntülerde, "suça sürüklenen" iki çocuğun B.A.'nın cebindeki 10 lirayı aldığı, ardından beğenmeyip parayı üzerine attığı görüldü. Güvenlik kamerası kaydını alan Hamit A., çocuklar hakkında Reyhanlı Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Hatay Valiliği de sosyal medyada tepkiye yol açan olayla ilgili soruşturma başlatıldığını bildirdi.

***

Güven endeksleri ve tüketim eğiliminde gerileme: “Zorunlu dezenflasyon” mu?-Binhan Elif Yılmaz- 

Üç yıla yakın zamandır talebin baskılanması üzerine kurgulanan dezenflasyon süreci devam ediyordu. Baskılanan talep daha çok, dar ve sabit gelirlinin talebiydi. Enflasyonla mücadele öyle uzun zamana yayıldı ki sonunda savaşa da denk geldi.

Savaşın maliyetleri ve belirsizliği altında Türkiye ekonomisi, iç ve dış talepte belirgin bir soğuma evresine girmiş durumda. Bu hafta karşıladığımız güven endeksleri, PMI verisi ve tüketici eğilimi bu görünümü teyit ediyor.

TÜİK’in açıkladığı Ekonomik Güven Endeksi'nin 100 eşik değerinin altına inmesi, piyasadaki genel havanın negatife döndüğünü gösteriyor. Mart ayının ilk ilk haftasındaki gözlemlere göre Ekonomik Güven Endeksi yüzde 2,8’lik gerileme ile 97,9 oldu. Bu veriye göre gerek üreticiler gerekse tüketiciler geleceğe dair kaygı taşıyor. İmalat ve İnşaat Sektörü Güven Endekslerindeki kayıp yüzde 4’e yaklaşırken, Perakende Ticaret Sektörü Güven Endeksi yüzde 2 daralarak 85’e geriledi. Hizmet sektöründe güven ise daha dirençli kaldı.

Tüm bu verilerdeki gerilemede en önemli faktör, elbette savaş ve onun yarattığı maliyet ile belirsizlikler. Ancak dikkat çekici olan, yılın ilk iki ayında güven endekslerinin görece güçlü seyretmiş olması ve yılın ilk aylarındaki iyimserliğin yerini karamsarlığa bırakması. O dönemde, Temmuz 2025’ten sonra başlayan parasal gevşeme ve politika faizinin yüzde 46’dan yüzde 37’ye kadar gerilemesi, finansman koşullarına ve sipariş beklentilerine ilişkin iyimserliği destekliyordu. Bugün ise bu görünüm tersine dönmüş durumda. Ufukta yeni bir faiz indirimi beklentisi bulunmazken, TCMB’nden de savaş koşulları ve arz şoku devam ederken beklenen, enflasyonla mücadele ve kur şoku olasılığına karşı sıkı para politikası duruşunu sürdürmesi. 

Bir diğer önemli veri, satın alma yöneticilerine yönelik anketten geldi: İSO Türkiye İmalat PMI verisi eşik değer olan 50’nin altında iki yıldır devam eden gerileme serisine, Mart ayında bir halka daha ekledi. Şubat ayındaki 49,3 seviyesinden sert bir düşüşle 47,9 değerini aldı.

Savaş nedeniyle iç talebe ek olarak dış talep de daralırken sipariş yetersizliği üretimi düşürüyor. Çünkü maliyet enflasyonu, talepten bağımsız olarak oldukça güçlü. Ayrıca tedarik sürelerinin uzaması ve belirsizleşmesi üretim süreçleri üzerindeki baskıyı arttırıyor.

Bir başka veri olan Bloomberg HT Tüketici Güven Endeksi de yüzde 10,3 düşerken, Tüketici Eğilimi’ndeki gerileme yüzde 16,1 ile oldukça sertti.

Anlaşılan gelecekte fiyatların daha da artacağını düşünen tüketicilerin “talebi öne çektiği” dönem geride kaldı. Bugün gelinen aşamada enflasyon beklentilerinde bozulmaya rağmen talep öne çekilmiyor. Motorinin litre fiyatının savaşın ilk ayında 80 TL’ye dayandığını gören tüketici, elektrik ve doğalgaz fiyatlarının da artacağını ve her şeyin kendisine zam olarak döneceğini biliyor. Zorunlu harcamaların dışında beyaz-kahverengi eşya gibi dayanıklı tüketim mallarına harcamalar da düştü ve ertelendi.

Bu ortamda üreticiler açısından da tablo değişiyor. Üretici, “olmayan talebe yönelik üretimi” azaltırken ve/veya stoklar artarken ürünlerine zam yapmak bir yana kampanyalı satışlara yönelmek durumunda kalabilir. Bekleyip, göreceğiz.

İşte enflasyonun hızını talebi baskılayarak kesen etki, başka bir ifadeyle “zorunlu dezenflasyon” süreci, böyle oluşabilir.

Oysa üç yıla yakın zamandır talebin baskılanması üzerine kurgulanan dezenflasyon süreci devam ediyordu. Baskılanan talep daha çok, dar ve sabit gelirlinin talebiydi. Enflasyonla mücadele öyle uzun zamana yayıldı ki sonunda savaşa da denk geldi.  

Fakat artık büyüme de beklenti altında kalacak. Perakende ticaret sektöründe güven endeksi gerilerken en basit örnekle, arz fazlası oluşurken ürünler raflarda kalır ve fiyat artışları yerini durgunluğa bırakır. Diğer yandan savaşın yarattığı arz şoku ve petrol, lojistik gibi maliyetlerdeki artış, talep düşse bile fiyat düşüşlerini imkansız kılar. Bu da ekonomiyi en istenmeyen senaryo olan stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) riskine yaklaştırır.

Cuma günü enflasyon verisi öncesi bu öncü göstergeler, ekonominin hem talep hem de arz cephesinde zorlu bir sınavdan geçtiğini gösteriyor.

/././

32. yılında 5 Nisan Kararları: Dersler alındı mı?-Murat Batı-


Aradan geçen yıllara rağmen sorunların niteliğinin büyük ölçüde değişmediği, çözüm yöntemlerinin ise çoğu zaman benzer kaldığı görülüyor. Bu durum, ekonomik politikalarda bir süreklilikten ziyade, hatalarda süreklilik/istikrar izlenimi yaratıyor
.

İnsanlık tarihi boyunca, biz de ülke olarak neredeyse her kuşakta ve dönemde ekonomik krizlerle karşı karşıya kaldık. Ekonomik kriz, ani ve beklenmedik gelişmelerle ortaya çıkar ve ülke ekonomisi ile kamu maliyesini ciddi biçimde sarsar. Bu yönüyle kriz, kimi zaman bir neden, kimi zaman ise birikmiş sorunların kaçınılmaz bir sonucu olarak değerlendirilmelidir.

Bu krizlerden biri de 1990’lı yılların başında belirginleşen ve 5 Nisan Kararları ile kontrol altına alınmaya çalışılan 1994 ekonomik krizidir.

Yarın bu krizin 32’nci yılı. Aradan geçen bunca zamana rağmen, gerçekten neyin değiştiğini, neyin değişmeden kaldığını ve hangi derslerin alınıp hangilerinin hâlâ göz ardı edildiğini sorgulamak gerekiyor.

Kriz nasıl başlamıştı?

Türkiye’de yaşanan ekonomik krizleri tek bir nedene ya da yalnızca belirli bir dönemdeki gelişmelere bağlamak isabetli değildir. Zira krizlerin arka planında çoğu zaman yapısal ve birikimli sorunlar yer alır. Türkiye özelinde bu sorunların başında dışa ve dövize bağımlılık, üretim yapısındaki zayıflıklar ve yönetimsel aksaklıklar gelmektedir. Buna küresel gelişmelerin etkisi de eklendiğinde, krizlerin aslında belirli bir anda ortaya çıkan değil, zaman içinde biriken sorunların patlak vermesiyle oluşan süreçler olduğu görülür. Bu nedenle 1994 krizini de kümülatif sorunların bir sonucu olarak değerlendirmek daha doğru olacaktır.

Bununla birlikte, 1994 krizini tetikleyen döneme özgü bazı faktörler de bulunmaktadır. 1980’li yılların sonundan itibaren dünya ekonomisinde yaşanan dalgalanmalar, 1989 sonrasında Türkiye’yi daha belirgin biçimde etkilemeye başlamıştır. Özellikle sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi ve kısa vadeli yabancı sermaye girişlerini teşvik eden politikalar, ekonomiyi kırılgan hâle getirmiştir.

Bu dönemde en kritik gelişmelerden biri, kambiyo kontrollerinin büyük ölçüde kaldırılması ve sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasıdır. Türkiye’ye giren yüksek miktardaki kısa vadeli sıcak para, üretken yatırımlara yönelmek yerine çoğunlukla geçici likidite ihtiyaçlarını karşılamada kullanılmıştır. Bu durum, yapısal sorunları çözmek yerine ertelemiş; aksine kırılganlığı artırarak krizin derinleşmesine zemin hazırlamıştır. Bankacılık sektörü başta olmak üzere finansal sistem bu süreçten doğrudan etkilenmiş ve sorunlar kısa sürede tüm ekonomiye yayılmıştır.

Sonuçta bozulan dış denge, istikrarsızlaşan döviz piyasası ve artan kamu harcamaları karşısında kapsamlı bir müdahale ihtiyacı doğmuştur. Bu çerçevede, dönemin hükümeti tarafından ekonomiyi dengelemek, döviz piyasasını istikrara kavuşturmak ve kamu maliyesini disipline etmek amacıyla 5 Nisan Kararları devreye sokulmuştur. Ancak bu kararlar da esasen uzun yılların biriktirdiği sorunlara gecikmiş bir müdahale niteliği taşımaktaydı.

Ve 5 Nisan Kararları…

Süregelen ekonomik ve mali olumsuz etkenlerin ardından Tansu Çiller başbakanlığındaki zamanın hükümeti istikrar paketi özelinde bazı tedbirler almak amacıyla 5 Nisan 1994’te bazı kararlar açıkladı. 5 Nisan Kararları'nın amacı enflasyonu düşürmek, TL'ye yeniden değer kazandırmak, ihracatı artırmak ve sosyal dengeleri yeniden kurmaktı.

Pakette benimsenen yaklaşım ise oldukça netti; üretim yapan ve sübvansiyon dağıtan devlet anlayışından uzaklaşılarak, piyasa mekanizmasının kurallarıyla işlediği ve sosyal dengelerin gözetildiği bir yapıya geçiş hedefleniyordu. Ancak bu hedefe ulaşmak için öngörülen araçlar son derece sert ve maliyetliydi.

Bu kapsamda alınması planlanan başlıca önlemler şunlardı:

  • Merkez Bankasının özerkliğini artırmak amacıyla, TCMB’nin Hazine’ye ve diğer kamu kuruluşlarına verdiği kredilere sınırlama getirmek, 1995 yılında hazine bütçe ödeneklerindeki artışın yüzde 12’si kadar kısa vadeli avans kullanılabileceği ve bu oranın 1998 yılına kadar yüzde 3’e düşürmek,
  • Parasal genişlemenin, döviz ve TL piyasalarında sınırlandırması amacıyla Merkez Bankası'nın ilk üç ay için bir para programı hazırlaması, kalan bölümü için ayrı parasal hedefler belirlemek,
  • Kamu iktisadi teşebbüslerinin sunduğu ürün fiyatlarının artırılarak (zamlandırılarak) maliyetleri karşılayacak seviyeye getirmek,
  • Akaryakıt, şeker ve tekel ürünlerinde tüketim vergisini artırmak; akaryakıt tüketim vergisinden bütçeye aktarılan payı yüzde 50’den yüzde 70’e çıkartmak,
  • Akaryakıt Fiyat İstikrar Fon kesintisini yüzde 10’dan yüzde 25’e çıkartmak,
  • 1994 yılı Gelir ve Kurumlar Vergisinde beyan edilen matrahlardan bir defaya mahsus yüzde 10 oranında ek vergi almak,
  • Net aktif değerlere yüzde 1,5 oranında ve gayrisafi hasılata yine bir defaya mahsus olmak üzere yüzde 0,5 ile yüzde 2 oranlarında Net Aktif Vergisi uygulanmasını getirmek,
  • Lüks taşıtlardan ek vergi almak, birden fazla evi olanlardan alınacak emlak vergisini iki katına çıkartmak,
  • Maktu vergi ve harçları yüzde 100; nispi harçları ise yüzde 20 oranında artırmak,
  • Fonlardan bütçeye aktarılacak tutarları artırmak,
  • Destekleme politikasının hububat ve şeker pancarıyla sınırlandırmak,
  • Memur maaşları ve ücretleri dondurmak,
  • Kamu cari harcamalarında radikal kısıntılara gitmek
  • Bazı KİT'leri özelleştirmek ve bazılarını ise kapatmak,

Gibi çok sert önlemler alınması niyetinde olduklarını söylemek yanlış olmaz.

Ancak asıl mesele, bu kararların açıklanmasından ziyade uygulanabilmesiydi. Nitekim kâğıt üzerinde son derece radikal görünen bu tedbirlerin önemli bir kısmı ya hayata geçirilememiş ya da eksik ve sınırlı şekilde uygulanmıştır. Dolayısıyla 5 Nisan Kararları, yalnızca içeriğiyle değil, uygulama kapasitesi bakımından da tartışılması gereken bir dönüm noktası olarak karşımızda durmaktadır.

Etkili oldu mu?

Alınan bu kararlarla ekonominin kısa sürede istikrara kavuşacağı yönünde ciddi bir beklenti oluşturulmuştu. Özellikle kamunun ekonomideki ağırlığını azaltarak, piyasa mekanizmasının daha etkin işlediği bir yapı hedefleniyordu. Ancak uygulamada ilk dikkat çeken adım, kamu açıklarını kapatmak amacıyla KİT ürünlerine yapılan yüksek oranlı zamlar oldu. Bu durum, mali disiplin sağlama amacının önemli ölçüde fiyat artışları üzerinden yürütüldüğünü göstermekteydi.

Kararların hemen ardından uygulamaya geçilmiş; 1994 yılının Nisan ayında yapılan fiyat ayarlamaları ve ücret ile fiyatların geçici olarak dondurulması sayesinde enflasyonda kısa vadeli bir gerileme sağlanmıştı. İlk bakışta programın işe yaradığı izlenimi doğmuştu. Ancak bu iyileşmenin kalıcı olup olmayacağı sorusu çok geçmeden cevap buldu.

Zira 1995 yılında başlayan seçim süreci, sıkı maliye ve para politikalarının sürdürülebilirliğini ortadan kaldırdı. Uygulanması gereken disiplin politikaları gevşetildi ve bunun sonucu olarak enflasyon yeniden yükselişe geçti. Nitekim 1995 yılında enflasyon oranı yaklaşık yüzde 89 seviyelerinde gerçekleşti. Döviz cephesinde de ciddi bir istikrarsızlık yaşandı: 1994 yılı başında 1 ABD doları 15 bin TL civarındayken, Mart ayında 20 bin TL’yi aşmış, Nisan ayında yapılan devalüasyonla 33 bin TL seviyesine çıkmış ve yıl sonunda 37 bin TL’ye ulaşmıştır. Bu gelişmeler sonucunda Türk lirası bir yıl içinde yaklaşık yüzde 146 oranında değer kaybetmiştir.

Mali disiplin sağlama çabaları çerçevesinde yıl sonuna doğru bazı ek önlemler de devreye sokulmuştur. Yeni personel alımları durdurulmuş, kamu yatırımlarında kesintiye gidilmiş, taşıt ve lojman alımları sınırlandırılmıştır. Ayrıca bütçe gelirlerini artırmak amacıyla yüksek gelir gruplarına yönelik yeni vergiler ihdas edilmiştir. Net aktif vergisi, ekonomik denge vergisi, ek gayrimenkul vergisi ve ek motorlu taşıtlar vergisi bu kapsamda öne çıkan düzenlemelerdir.

Vergi idaresi de bu süreçte daha agresif bir tutum benimsemiş; denetim ve kontroller artırılmış, geçmiş dönem kayıtları daha sık incelenmeye başlanmıştır. Bunun yanında kamuya ait taşınmazlar ile eski taşıtların satışa çıkarılması gibi yöntemlerle ek kaynak yaratılmaya çalışılmıştır.

Tüm bu çabalara rağmen, bütçe dengeleri istenen düzeyde iyileştirilememiştir. 1994 yılında bütçe açığı 152 trilyon TL olarak gerçekleşmiş; her ne kadar faiz dışı bütçe fazla vermiş olsa da açık bir önceki yıla göre artış göstermiştir. Nitekim bütçe açığı 1994 yılında yüzde 13,7 oranında artarken, izleyen yıl bu artış yüzde 108 gibi çarpıcı bir seviyeye ulaşmıştır.

Ayrıca mali yükümlülükler de ağırlaştırılmış; gecikme zammı oranı yüzde 9’dan yüzde 12’ye, tecil faizi ise yüzde 78’den yüzde 114’e çıkarılmıştır. Ek emlak vergisi uygulaması nedeniyle belediyelerin bütçeden aldığı payın düşürülmesi de yerel mali dengeleri olumsuz etkilemiştir.

Sonuç olarak, 5 Nisan Kararları kısa vadede bazı göstergelerde sınırlı iyileşmeler sağlasa da siyasi ve yapısal nedenlerle sürdürülebilir bir başarı elde edememiştir. Programın en büyük zaafı, uygulama kararlılığının zayıf olması ve kısa vadeli siyasi kaygıların ekonomik disiplinin önüne geçmesidir. Bu nedenle söz konusu kararlar, kalıcı bir istikrar programından ziyade, geçici bir toparlanma girişimi olarak tarihteki yerini almıştır.

Son olarak

Aslında tüm bu tabloya bakıldığında, 1994 dönemi ile günümüz Türkiye’si arasında dikkat çekici benzerlikler olduğu açıkça görülüyor. Görünürde farklı araçlar kullanılsa da özünde aynı sorunlarla mücadele edildiği hissi oldukça güçlü.

O dönemde de gerekli tedbirler alınıyor, döviz kuru baskılanmaya çalışılıyor, kısa vadede belirli bir iyileşme sağlanıyordu. Ancak bu geçici başarıların arka planında cari açık büyümeye devam ediyor, yapısal sorunlar ise varlığını koruyordu. Bugün de benzer bir döngünün tekrarlandığını söylemek abartı olmayacaktır.

Nitekim iki dönem arasında pek çok ortak nokta bulunuyor: aynı ekonomik kırılganlıklar, benzer politika araçları ve çoğu zaman birbirini nötralize eden uygulamalar… Bir yandan ek vergilerle kamu gelirleri artırılmaya çalışılırken, diğer yandan vergi aflarıyla sistemin disiplini zayıflatılabiliyor. Bu durum, ekonomi politikalarında bir tür tutarsızlık sarmalına işaret ediyor.

Hatta bazı uygulamaların birebir benzerlik gösterdiği de söylenebilir. 5 Nisan kararları döneminde olduğu gibi bugün de mali dengeyi sağlamak adına dolaylı vergilere ve fiyat ayarlamalarına başvurulmakta; enerji fiyatlarındaki artışlar bu politikanın en somut örneklerinden biri olarak karşımıza çıkmaktadır.

Sonuç olarak, aradan geçen yıllara rağmen sorunların niteliğinin büyük ölçüde değişmediği, çözüm yöntemlerinin ise çoğu zaman benzer kaldığı görülmektedir. Bu durum, ekonomik politikalarda bir süreklilikten ziyade, hatalarda süreklilik/istikrar izlenimi yaratmaktadır.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -6 Nisan 2026-

‘Gerçek’ nedir ve nasıl kaybedilir?-Elif Örnek-  New York Times, BBC gibi ana akım medya kuruluşlarının tartışmalı yayınları, son yıllarda k...