soL "Köşebaşı + Gündem" -7 Haziran 2026-


Hangi hukukla kurtuluş…-Ali Rıza Aydın- 

Hukuk ve yargıyı içinde bulunduğu düzenden soyutlayarak tek başına sorumlu ya da kurtarıcı ilan etmek hem gerçek hedefi saklıyor hem de bu hedefe karşı savaşımı saptırıyor.

Mutlak butlan tartışmalarında hukuk ve hukuksuzluğun ağızlarda sakız edilmesi ve çözümsüzlük batağı içinde kaybolunması “kuyuya atılan taş” deyimini ve 12 Eylül 1980 darbesini anımsatıyor.

Kuyuya atılan taş öyküsü bilinmez değil.

12 Eylül darbeydi ama beş generalden oluşan Milli Güvenlik Konseyi (MGK) daha ilk bildirilerinde darbenin meşruluğu için gerekçelerini “Türk Silahlı Kuvvetleri, İç Hizmet Kanununun verdiği Türkiye Cumhuriyetini kollama ve koruma görevini yüce Türk Milleti adına emir ve komuta zinciri içinde ve emirle yerine getirme kararını almış ve ülke yönetimine bütünüyle el koymuştur” sözleriyle, yani hukukla açıkladılar. Sonra da seçimle oluşan Parlamento ve içinden çıkan Hükümet feshedildi. 12 Eylül 1980’e kadar kurulmuş olan siyasi partilerin faaliyetleri yasaklandı. Ardından bütün siyasi partilerin tüm merkez, il, ilçe ve diğer şube teşkilatları, kadın ve gençlik kolları, temsilcilik, lokal ve diğer adlarla kurulan her türlü yardımcı kuruluş ve yan organları feshedildi.

Sonradan yargılanan MGK baş silahşorunun “ben kurucu iradeyim, yargılayamazsınız” sözleri kayıtlarda duruyor. Beş generalin bildirileri hukuk, kararları yasa oldu. 27 Ekim 1980 günlü Anayasa Düzeni Hakkında Kanun’la 1961 Anayasasında Türkiye Büyük Millet Meclisline, Millet Meclisine ve Cumhuriyet Senatosuna ait olduğu belirtilmiş bulunan görev ve yetkilerin 12 Eylül 1980 tarihinden itibaren geçici olarak MGK’ce ve Cumhurbaşkanına ait olduğu belirtilmiş bulunan görev ve yetkilerin de MGK Başkanı ve Devlet Başkanınca yerine getirilmesi ve kullanılması öngörüldü. 12 Eylül 1980 - 6 Aralık 1983 arasındaki MGK, Kurucu Meclis ve Danışma Meclisi imzalı 669 kanun bir yandan yasama organı olmaksızın statü kazandı diğer yandan 2001 Ekimine kadar anayasal denetim dışında tutuldu.

12 Eylül düzeni ve hukukundan kurtulma, demokratik düzene kavuşma isteği, 1982 Anayasasının yüzde 91,37 ile kabulünü sağladı. ANAP aynı politikaları ve hukuku sürdürdü. Türkiye’yi emperyalizmin yörüngesine oturtan, neoliberalizmle özdeşleştiren 24 Ocak kararlarının kalemşoruyken 12 Eylül sonrasının Başbakanı olan Turgut Özal, “12 Eylül olmasa bu ekonomik programın neticelerini alamazdık” diyerek 12 Eylül’ün ekonomi politiğini vurguladı. 90’ların koalisyonlar dönemi bu ekonomi politiği değiştirmeden sürdü. AKP, Özal’ı hep takdirle anarken aynı ekonomi politiği uygulamaya devam etti.

O günlerden bu yana, sermayenin yolu temizlenirken, sınıfsal bakışa, emekçilere, devrimcilere, aydınlara, düşünenlere, muhalefete karşı sindirme, susturma, uyuşturma, gericileştirme politikaları uygulanmaya devam ediyor. Asker destekli siyaset, yargı ve polis destekli siyasete dönüştü. Artık “seçim yalnızca benim için”, “istediğimi istediğim gibi sorgulatır, kovuşturur, yargılatırım; istediğim kararı verdirir, istediğimi uygularım; benim seçmen iradem bana başkalarının seçme ve seçilme hakkını tanımamayı verdi” dönemindeyiz.

Sevgili Kadir Sev’in 30.12.2020 günlü soL yazısının başlığı “Yasama, sipariş üzerine iş yapan bir kurum oldu” idi. Sipariş üzerine iş yapan kurumun yasalarına dayanarak karar veren yargının önünde sonunda sipariş üzerine karar veren kurum olması şaşırtıcı değil.1

Ulusal ve uluslararası ilişkilerde ekonomi politikası sömürü olan düzenin siyasal yapısı, hukuku ve bu hukuka dayanarak karar veren yargı düzeneği artık egemenlerin işlerine yaramaz durumda. Altüst edilmiş bir kurumsal ve kuralsal yapıya karşın burjuva siyasetinin, demokrasisinin, devletinin ve hukukunun kapitalist/emperyalist egemenlere yetmediğini söylemek yanlış olmaz. Yazarımız sevgili Sinan Sönmez’in 2.6.2026 günlü soL yazısında vurguladığı gibi yaşananlar “zamanın ruhuna ters düşmemekte”.

Emekçiler kendilerine neyin yaşatıldığını, sömürüyü açıkça görmekte. Ancak sınıfsal analiz yapmadan, düzene dokunmadan biçimsel bozukluklarla, iç çelişkilerle, düzen içi yollarla uğraşanlar emekçileri de düzen içinde tutup çürümeye ortak ediyor. 

Nasıl 12 Eylül darbesi sermayenin iç-dış birlikteliği, siyasal İslam-neoliberalizm uyumunun yolunun açılması, emeğin ve sınıfsal savaşımın baskı altına alınması için yapıldı ve siyaset, anayasa, devlet ve hukuk bu amaçla biçimlendirildiyse bugün daha esnetilmiş üst yapı kurumları üzerinde yeniden biçimlendirmeyle karşı karşıyayız. Bu biçimlendirme baskı ve otoritenin artırılmasından öte Cumhuriyet’le hesaplaşma, emekçileri siyaset dışında tutma yönünde yol alıyor.

Hukuk ve yargıyı içinde bulunduğu düzenden soyutlayarak tek başına sorumlu ya da kurtarıcı ilan etmek hem gerçek hedefi saklıyor hem de bu hedefe karşı savaşımı saptırıyor. Bu kurumları düzenleyenler de bozanlar da piyasacılığın ve gericiliğin egemen olduğu, liberalizmin at oynattığı aynı ekonomik ve siyasal yapı. Kurtuluş bu düzenin uzattığı ellerden tutmada değil yapıdan kurtulmakta.

1 Kadir Sev’i 5 Haziran 2026 Cuma günü saat 19.30’da Nâzım Hikmet Kültür Merkezi'nde (Konur Sokak No:51 Kızılay/Ankara) Oğuz Oyan, Aydemir Güler, Ali Ufuk Arikan ve Ali Rıza Aydın sunuşlarıyla “Cumhuriyet” toplantısında anacağız. Tüm dostları bekliyoruz.

/././

Yaşar -Mesut Odman- 

Hem Yaşargillerin o yanda hem bizim cephede, iki yanlı bir kaynak savurganlığı kaçınılmaz olur. Kaynak savurganlığı ise daha yeri ve zamanı gelmemiş teknik bir konu değil, suyun başını tutmuş olanlara karşı mücadele edenlerin her zaman gözetecekleri bir sorundur.

Halkımız başlıca iki nedenle çocuklarına bu adı koyar. Bunlardan ilki, doğan çocuklarının pek kısa süre yaşadıktan sonra ölmeleridir. Arkadan gelenler uzun yaşasınlar dilek ve beklentisinin ürünüdür. Önceleri “Allah verdi, Allah aldı” denilerek sonsuz bir iyimserlikle olağan karşılansa da yüce yaratıcıya bağlanan bu verme alma işi yinelendikçe, adlar içinde bu ad belirgin biçimde öne çıkar. İkinci nedene gelince, eş dostta, hısım akrabada bu tür erken ölümler, daha doğrusu, doğum ile ölümün birbirine çok yaklaşması sıkça gerçekleşiyorsa, aynı acı sondan uzak kalmak için bir tür dua yerine geçmek üzere konulduğu da olur.

Eskiden “bizim Yalçın Hoca’nın kulakları çınlasın” derdik yazıp çizdikleriyle, yapıp ettikleriyle onu anarken ya da ben öyle demeye alışmıştım. Şimdi olmaz, kulakları çınlamaz artık, geçenlerde Orhan “ışıklar içinde yatsın” demişti, biz de öyle diyelim, adlarımızın “biseksüel” olup olmadıklarına bakmayı ondan öğrenmiştik, gerekli gereksiz bu kadar çok şey öğrendiğimiz başka kim vardır acaba? Bu Yaşar adı da “biseksüel” adlarımızdandır. Kızlarımıza da oğullarımıza da koyuyoruz. Yaşasınlar istiyoruz.

Benim şimdi sözünü edeceğim çok eski arkadaşımın adı da Yaşar’dı. Aslında onunki “göbek adı”ydı; herkesin kullandığı adı farklıydı. Onu belirtmeyeceğim, çünkü sorup onayını alma şansım yok; olsaydı, istemeyebilirdi. Ayrıca, kimliği açıkça belli olursa, burada yazacaklarımdan incinebilirdi.

Üniversite yıllarımdan bir arkadaştı. Demek, çağımızda uzadığı bilinen ortalama insan ömrü kadar, hatta daha çok zaman geçmiş üzerinden. Benden bir iki yaş kadar küçüktü. Aynı üniversitenin aynı fakültesinde, farklı bölümlerdeydik. Adanalı, yoksul denebilecek bir aileden gelen, delidolu bir çocuktu. Düşündüğünü pat diye söylemekle kalmaz, söylediğinden kolay kolay geri adım da atmazdı. Militan bir CHP’liydi, partide etkin sayılabilecek görevler alır, o tür görevlerde bulunanlarla ilişkilerini gizlemezdi. Örneğin, bizim üniversitede mühendislik bölümlerinin birinde öğrenci olan ve “Ecevit’in prensi” diyebileceğimiz bir arkadaşı ile kavgalarını gelir, bana anlatırdı. Devam etmeden, bu “prens” yakıştırmasının erken olduğunu belirtmeliyim; çünkü daha bu tür yakıştırmalar yapılmaya başlamamıştı. Onlar Özal ile birlikte ortaya çıkıp yaygınlaştı. “Ne tesadüf!” mü diyelim, bizim Yaşar’ın arkadaşı o çocuk da çok sonraları, başbakanlık yıllarında “Özal’ın prensi” olarak ün kazandı, bakanlık falan yaptı. Bana sorulursa, kimi insanların kolayca “gömlek değiştirebilir” oluşundan çok, düzen partileri arasındaki uyumsuzluğun görünüşte kalmasına bağlanması gereken bir durumdur.

Yaşar, on beş yıl kadar sonra Özal’ın bakanı olacak o arkadaşının başkanlığında yapılan bir toplantıyı nasıl bastığını anlatmıştı bir gün bana. Toplantı odasının kapısını çalmadan, neredeyse tekmeyle açarak içeri dalmış ve üstüne yürümüş “Ulan, sen ne biçim adamsın? Biz nasıl konuşmuştuk!” falan diye... Güç bela araya girip atışmanın fiziksel kavgaya dönüşmesini önlemişler.

İçinde bulunduğu partiyle uyumsuz bir görünüm içinde olması bu tür davranışların epey ötesindeydi Yaşar’ın. Daha doğrusu, asıl uyuşmazlığı olaylara bakışıyla ilgiliydi. Ara sıra ona “Arkadaş, sen içinde bulunduğun yere uygun değilsin!” derdim. Kimi zaman gülümsemekle yetinir, kimi zaman da “Öyle mi diyorsun?” diyerek sanki çağrı beklediğini akla getiren bir tutum takınırdı. Ama hiçbir zaman onu bilinen anlamda “örgütleme” çabasına girişmedim. Şimdi düşünüyorum da herhalde o delidolu tavırlarının yol açabileceği durumlarla karşı karşıya kalacak bizim taraftaki arkadaşların “Yahu, kim sardı bu deliyi başımıza?” diye arkamdan ya da yüzüme karşı söylenmelerinden korkmuş olabilirim. 

Mezun olduktan sonra çok kısa bir süre aynı işyerinde çalıştık. Bir gün yanıma geldi, elinde bir yazı, meğer yaptığı bir başvuruya olumlu yanıt almış. Kabul yazısını gönderen, Britanya’dan ünlü bir okul: Fabiancı sosyalistlerden Beatrice ve Sidney Webb çiftinin kuruluşuna önayak oldukları, LSE kısaltmasıyla bilinen Londra Ekonomi ve Siyaset Bilimi Okulu. Sonradan devlet ya da hükümet başkanı olmuş çok sayıda politikacı ile yakınlarının, onların yanı sıra yine çok sayıda milyarderin “feyz aldığı” bir okul. 

Çok fazla konuşmadan çekti gitti. Benimle konuşursa caydıracağımdan mı çekiniyordu, bilmem. Bildiğim, kimsenin onu durduramayacağı idi. Londra’dan birkaç mektup gönderdiğini hatırlıyorum, o zamanlar bugünkü iletişim araçlarının hiçbiri yoktu elbette. Oralarda tanık olduğu bazı olayları ve öğrendiklerinden bazılarını belli bir hayranlıkla olumlu yönde abartarak yazıyor, en az onlar kadar da aklının yatmadığı işlerle ilişkileri anlatarak atıp tutuyordu. 

Yüksek lisans ve benzeri bir derece alarak mı, yoksa kafası bozulup derece merece beklemeden mi dönüp geldiğini hatırlamıyorum. Dönüşünden sonra pek görüşemedik. Ne yaptığını, hatta hâlâ yaşayıp yaşamadığını bile bilmediğimi söylemeliyim. Adına yakışacak kadar uzun bir ömrü olmuş mudur, onu da bilmiyorum. Bu kadar “bilmiyorum”dan sonra Yaşar’ın benim anlatabileceğim çok kısa öyküsünü sürdürmek mümkün görünmüyor doğal olarak. 

Ama eskiden, düş ürünü ya da gerçek, uzun ya da kısa her öykünün, hepsinin olmasa bile çoğunun sonuna bir “kıssadan hisse” ekleme geleneği varmış. Onu da büsbütün boşlamayalım.

Kırklı yıllardan bu yana düzen partisi özelliğini pekiştiren Cumhuriyet Halk Partisi ile CHP’li dediklerimizin oluşturdukları büyük insan topluluklarının, bu ikilinin, “bütünleşmiş, kaynaşmış” bir kitle olduklarını düşünmemek gerekir. Bunlardan ilki, dışarıdaki ve içerideki rakipleriyle yer yer “kayıkçı dövüşü”ne dönüşen kavgaları eksik olmayan, şu ya da bu biçimde egemen sınıf ve katmanlarla bağlantılı hiziplerden oluşan, iktidarda olmanın sağlayacağı kazançları paylaşmaya çabalamaktan vazgeçmeyen, orasından burasından biraz “düzeltme” peşine düştüğü düzenin partisidir. Ötekilerse çoğunluğu emekçi kökenli ve düzenin adamı olma şansı da niyeti de bulunmayan insanlarla dolu büyük bir topluluk. O topluluğun bambaşka bir düzen kurmak üzere yola çıkanların ihmal edemeyecekleri kadar değerli bir gizilgüç (potansiyel) barındırdığı unutulmamalıdır. Yoksa, hem Yaşargillerin o yanda hem bizim cephede, iki yanlı bir kaynak savurganlığı kaçınılmaz olur. Kaynak savurganlığı ise daha yeri ve zamanı gelmemiş teknik bir konu değil, suyun başını tutmuş olanlara karşı mücadele edenlerin her zaman  gözetecekleri bir sorundur.

/././

NATO prangası ve Cumhuriyetçilerin sınavı -Berkay Kemal Önoğlu- 

İçeride, patron egemenliği sürsün diye nice gençlerimiz, işçilerimiz, aydınlarımız vuruldu. NATO kontrgerillanın beşiği oldu. Türkiye içinde ABD oldu. Artık bu prangadan kurtulmanın, Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkmasının en hayati olduğu süreçten geçiyoruz. Bu memleket tam bağımsız, emekçi bir Cumhuriyet olarak yeniden ayağa kalkacak!

Ankara, 2026’nın Temmuz sıcağına alışılmışın ötesinde bir gerilimle hazırlanıyor. 

Başkent sokaklarında şimdiden polis barikatlarının, kimlik kontrol noktalarının ve "kırmızı alan" ilan edilen protokol yollarının yerleri belirlenmiş durumda. Yüksek önlem paketi çoktan açıklandı. 7-8 Temmuz tarihlerinde Külliye’de toplanacak 36. NATO Zirvesi öncesinde, şehrin 9 merkez ilçesinde adeta ilan edilmemiş bir olağanüstü hal yaşatmaya kararlılar.

Kültür sanat etkinlikleri, paneller ve açık hava buluşmaları yasaklanırken sınavlar bile apar topar ertelendi. Lojman sakinleri evlerinden tahliye edildi; tarihi alanlar ve fabrikalar NATO altyapısı için şantiyeye dönüştürüldü. Elbette, halkın günlük yaşamını felç edecek bu devasa kuşatma, okyanusun diğer kıyısından getirilen emperyalist planların ülkemize dayatılması için.

AKP iktidarı; derinleşen ekonomik krizin, içeride yaşadığı açmazların ve diplomatik sıkışmışlığın faturasını emperyalizme tam teslimiyetle ödemeye çalışıyor. Tüm dünyada savaş rüzgarları hiç olmadığı kadar sert esiyor. NATO; haksız ve hukuksuz şekilde doğuya, güneye, Asya-Pasifik’e doğru genişleyerek bağımsız ülkeleri açıkça hedef alıyor. Rusya kuşatılıyor, Ortadoğu’da İsrail-ABD ekseni kan dökmeye devam ediyor, İran doğrudan namlunun ucuna yerleştiriliyor. İşte böyle karanlık tabloda ABD yönetiminin ve bizzat Ankara'ya geleceği açıklanan Donald Trump’ın dünyayı ateşe veren saldırgan politikalarına için Türkiye, adeta gönüllü bir ileri karakol olmak için öne atılıyor. Türkiye’yi yönetenler, Ankara'daki zirvede son derece tehlikeli, operasyonel yeni görevlere talip olacak gibi görünüyor.

Karadeniz'i bir NATO gölüne çevirme operasyonlarının parçası olmak, Avrupa güvenlik mimarisi dedikleri projeye mal bulmuş mağribi gibi koşup taraf olmak, ABD ve İsrail vekil güçlerinin lojistik ve askeri sorumluluğuna yeltenmek oldukça kısa vadede çok ağır sonuçlar doğurabilir. Her şeyden önce, emekçi halkımızın bütün bu tavizleri ve işbirlikçi pozisyonun bedelini sofrasında hissetmesi kaçınılmazdır. Ama bu gelişmeler aynı zamanda, Türkiye'yi geniş çaplı bir çatışmanın doğrudan hedefi hâline getirebilecek ölçüde büyük bir sorumsuzluktur da.

Bu ülkenin bağımsızlığı, egemenliği, evlatlarının canı, halkının refahı; Washington’daki lobilerin, silah tekellerinin, patronların bitmeyen kâr hırsının, emperyalist büyüme iştahının ya da iktidarın koltuk ömrünü uzatma hamlelerinin pazarlık konusu olamaz.

Bunun için Ankara sokaklarındaki gerilim sadece polis bariyerinden, kapanan yollardan ya da yasaklardan ibaret değil. Etimesgut Askeri Havalimanı’nın genişletilmesi, VIP karşılama salonları ve lüks konukevleri için sadece ilk kalemde harcanan milyarlarca lira, açlık sınırında yaşayan halkın cebinden çıkıyor. Bizim kaynaklarımız, emperyalist patronların önlerine serilen kırmızı halılarla ağırlanması için çarçur edilirken, bu tavizkar politikaların asıl faturası yarın savaş gerçekten kapıya dayandığında ödenecek. Eğer bu işbirlikçi siyaset engellenmezse Türkiye komşularıyla kalıcı düşmanlıklara itilecek, çok ciddi tehditlerin ortasında kalacak ve haksız savaşların lojistik üssü olarak tescillenecek.

Cumhuriyetçilerin, yurtseverlerin, komünistlerin, bu ülkenin namuslu bütün yurttaşlarının sesini kısmak istemelerinin sebebi tam olarak budur.

Memleketi sevmek lafla değil, eylemle olur diyorsak; bugün NATO’dan medet ummanın, Batı başkentlerinden demokrasi dilenmenin ne büyük bir saflık olduğunu da çoktan görmüş olmamız gerekiyor. Bunu bize Minab okul saldırısında 165 kız çocuğunu bomba atıp katlederek gösterdiler. Gazze'de yıkıntılar altına on binlercesini canlı canlı gömdüklerinde gösterdiler. Avrupa bu katliamlara sesini çıkaranı sokaklarda copladı, hapse attı. Biz gerçeği görelim diye…

Artık o boyalı liberal demokrasinin makyajı tamamen dökülmüş, ideolojik sermayesi sıfırlanmıştır.

Bugün Cumhuriyetçiler Kurultayı'nın 3 ana oturumundan birinde işte bunları konuşuyor olacağız.

“Ya NATO, ya tam bağımsızlık” diyeceğiz. Bu sözde ittifak 1952’den beri bize çok pahalıya mal oldu. Ne cinayetler, ne katliamlardan geçtik. İçeride, patron egemenliği sürsün diye nice gençlerimiz, işçilerimiz, aydınlarımız vuruldu. NATO kontrgerillanın beşiği oldu. Türkiye içinde ABD oldu. Artık bu prangadan kurtulmanın, Türkiye’nin NATO üyeliğinden çıkmasının en hayati olduğu süreçten geçiyoruz. Arkamızda koca bir Milli Mücadele mirası var; emperyalizmin yenilmez olmadığını bu topraklara biz kanıtladık. Cumhuriyetçiler yan yana geldikçe o barikatlar birer birer yıkılacak. Bu memleket tam bağımsız, emekçi bir Cumhuriyet olarak yeniden ayağa kalkacak!

/././

KÖŞEBAŞI -7 Haziran 2026-


Buğdayda verim yüksek çiftçi mutsuz: Yağmur yağdı böyle oldu!-Gürkan Akgüneş/T24- 

"Kuraklıkta kaybediyorsam, berekette de kaybediyorsam ben hangi senaryoda kazanacağım?"

Tarımda yağmur, bereket demektir. Normalde çiftçiler yağmur yağdığında sevinir. Ama Toprak Mahsulleri Ofisi buğday alım fiyatını açıklayınca, bizim çiftçiler yağmura üzülür hale geldi.

Neden mi? Anlatalım…

Toprak Mahsulleri Ofisi, hafta başında beklenen açıklamayı yaptı ve bu yıl ekmeklik ve makarnalık buğdayı, ton başına 16 bin 500 liraya alacağını duyurdu. Bu fiyat, buğday üreticisi için tavan fiyat.

Bakanlığın açıkladığı desteklerle birlikte üreticinin eline geçecek rakamın da yaklaşık 19 bin 500 liraya ulaşacağı ifade edildi.

Ancak fiyatın açıklanmasının ardından Türkiye'nin dört bir yanından tepkiler yükselmeye başladı. Çünkü çiftçiler, kilogram başına 20 liranın üzerinde bir fiyat bekliyordu. Bazıları 25 lira talep ediyordu.

Konya'da ziraat odaları ortak açıklama yaptı. Türkiye Ziraat Odaları Birliği, fiyat artışının enflasyonun altında kaldığına dikkat çekti. Diyarbakır'dan Mardin'e, Osmaniye'den Çorum'a kadar üretici temsilcileri; mazot, gübre ve işçilik maliyetlerindeki artışın açıklanan fiyatla karşılanamayacağını savundu.

Hatta bazı üreticiler tepkilerini, "Bir kilo buğday satıp bir ekmek alamıyoruz" sözleriyle dile getirdi.

Tartışmalar büyüyünce, Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürü Ahmet Güldal, peş peşe açıklamalar yaparak, fiyat belirleme kriterlerini anlattı, ödemeleri ilan edilenden daha erken yapacaklarını iletti.

Verim arttı, buğday fiyatı düştü

Güldal'ın savunmasının merkezinde ise bu yılın sıra dışı yağışları vardı. Çünkü bu yıl Türkiye'nin birçok bölgesinde son yılların en yağışlı sezonlarından biri yaşandı. Tarlalar suya doydu. Başaklar doldu. Verim yükseldi.

Bazı bölgelerde hasat tahminleri; dekara 700-800 kilograma güncellendi.

Güldal da fiyat hesaplanırken bu verim artışını dikkate aldıklarını söyledi. TMO’ya göre, yağışlar sayesinde sulama giderleri azaldı, birim alandan alınan ürün miktarı arttı.

Yani çiftçi, geçmiş yıllara oranla birim alandan çok daha fazla ürün hasat edecek. Hasadın başladığı bölgelerden yansıyan veriler, öngörüyü doğruluyor.

Ancak çiftçinin zihnindeki soru da tam bu noktada belirginleşiyor; Verim düşükken zaten kazanamıyordum, verim yüksek olduğunda neden kazanamıyorum?

Eminim Türkiye’deki birçok çiftçi şu cümleyi kuruyordur; "Ben hangi senaryoda kazanacağım?"

Kuraklık olur. Ürün azalır. Çiftçi zarar eder.

Yağmur yağar. Ürün çoğalır. Bu kez fiyat düşer. Çiftçi yine zarar eder.

O zaman çiftçi ne zaman kazanacak?

Mesele fiyat değil gelir

Belki de bugün Türkiye tarımının önündeki en büyük soru tam olarak budur.

Çünkü son birkaç yıldır yaşadığımız tablo giderek daha fazla bunu gösteriyor.

Geçen yıl don vardı. Kuraklık vardı. Ürün yoktu. Bu yıl yağış var. Verim var. Bereket var.

Ama bu kez de fiyat tartışması var.

Aslında burada yalnızca buğdayı konuşmuyoruz. Türkiye tarımının temel meselesini konuşuyoruz.

Çünkü sorun yalnızca fiyat değil. Gelir. Bugün sosyal medyada sık sık Rusya ve Ukrayna örnekleri veriliyor.

Rusya'da buğdayın tonu şu kadar. Ukrayna'da buğdayın tonu bu kadar. Chicago borsasında fiyat daha düşük.

Peki aynı soruyu tersinden soralım. Rus çiftçisinin gübre maliyeti ne kadar?

Mazotu ne kadar?

Kredi faizi ne kadar?

Arazi büyüklüğü ne kadar?

Verimi ne kadar?

100 dekar buğday 1 asgari ücret kazandırmıyor

Bir ton buğdayın fiyatını karşılaştırmak kolay. Ama asıl önemli olan, bir ton buğday satıldığında çiftçinin cebinde ne kaldığıdır. Türkiye'nin asıl problemi de burada başlıyor.

Çünkü üretim artarken gelir aynı hızda artmıyor. Bazen hiç artmıyor. Hatta bazı yıllarda azalıyor.

Bir akademik çalışmada Tekirdağ'da buğday üreten işletmeler incelenmiş. Sonuç oldukça çarpıcı.

100 dekar buğday eken bir işletmenin yıllık net kazancının, yıllık asgari ücret gelirinin yüzde 40 altında kaldığı görülmüş. Bu veri bile tek başına çok şey anlatıyor.

Eğer yüzlerce dönüm arazi işleyen bir çiftçi, bir asgari ücretlinin yıllık gelirine ulaşamıyorsa gençler neden çiftçi olmak istesin?

Neden köyde kalsın?

Neden toprağa yatırım yapsın?

İşte bu yüzden Türkiye'de buğday sorunu yalnızca fiyat sorunu değil.

Bir gelir sorunu.

Bir sürdürülebilirlik sorunu.

Bir kırsal kalkınma sorunu.

Eyvah tarım büyüyor!

İşin ilginç tarafı ise şu: Türkiye üretmeyi biliyor. Tarım sektörü bu yıl yeniden büyümeye geçti.

İlk çeyrekte tarım yüzde 4,6 büyüdü. Buğdayda 23 milyon tona yaklaşan bir rekolte konuşuluyor. Yani sorun üretmek değil. Sorun üretileni değere dönüştürememek. Çünkü aynı filmi yalnızca buğdayda izlemiyoruz. Domateste de izliyoruz. Salatalıkta da. Kirazda da. Kayısıda da. Elmada da.

Daha birkaç hafta önce market raflarında 100-150 liraya satılan domatesler vardı. Hasat yoğunlaşınca üretici fiyatları hızla geriledi. 50 liranın üzerinde satılan salatalık bazı bölgelerde 5 liraya kadar düştü.

Geçen yıl don nedeniyle bulunamayan, adeta altın değerine ulaşan kirazın kilosu bu yıl bazı bölgelerde 50 liraya kadar geriledi. Önümüzdeki haftalarda elmada da benzer bir tablo göreceğiz. Belki başka ürünlerde de.

Yani çiftçi artık yalnızca kuraklıkla mücadele etmiyor. Bazen bollukla da mücadele ediyor. Tarımın doğasında bereket sevinç sebebidir. Ama bugün bazı üreticiler yağmuru görünce sevinemiyor.

Çünkü bereketin ardından fiyat çöküşünün gelebileceğini biliyor. Bu yüzden son yıllarda sık sık aynı görüntülerle karşılaşıyoruz. Seradaki fidelerin sökülmesi. Tarlada bırakılan domatesler. Dalında çürüyen meyveler. Toprağa gömülen ürünler.

Özetle, üretim başarısının ekonomik başarısızlığa dönüştüğü görüntüler...

Oysa sorun üretimde değil. Sorun değerde. Türkiye artık yalnızca ham ürün satan bir tarım ülkesi olarak kalamaz.

Bir ton buğdayı hammadde olarak satmakla, o buğdaydan fonksiyonel gıda üretmek arasında devasa bir fark var.

Bir kasa domates satmakla, domates bazlı katma değerli ürün üretmek arasında da.

Kirazı ham halde ihraç etmekle, onu işleyip markalı ürüne dönüştürmek arasında da.

Geleceğin tarımında asıl rekabet tarlada değil, fabrikanın içinde yaşanacak.

Katma değer üreten ülkeler kazanacak.

Tarımsal hammaddeleri yeni ürünlere dönüştürenler kazanacak.

İhracata yönelik ikinci ve üçüncü nesil ürün geliştirenler kazanacak.

Gençleri yalnızca çiftçi olmaya değil, tarımsal girişimci olmaya özendirenler kazanacak.

Çünkü çiftçinin bugün sorduğu soru aslında çok basit:

"Kuraklıkta kaybediyorsam, berekette de kaybediyorsam ben hangi senaryoda kazanacağım?"

Türkiye tarımının geleceği, işte bu soruya vereceğimiz cevapta saklı.

Ve belki de artık buğdayın fiyatını değil, çiftçinin gelirini konuşmanın zamanı geldi.

/././

Kazakistan’ı kim kaybetti?-Barçın Yinanç/T24- 

Rum liderin Kazak liderden dostluk nişanı alacak kadar iki tarafın ilişkileri ilerletmesi, 2022'de KKTC'nin Türk Devletleri Teşkilatı'na gözlemci üye yapılması için yapılan ısrarın bir sonucu. Orta Asya'da yaşanan bu zemin kaybı benzeri dış politikadaki tökezlemeler içerdeki toz duman içinde gözden kaçıyor. Böyle olunca da iktidarın dış politika ve güvenlik alanında başarıdan başarıya koştuğu, kritik alanlarda  muhalefete güvenilemeyeceği söylemi toplumun önemli bir kesiminde ne yazık ki karşılık buluyor.

Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev ve Kıbrıs Rum Kesimi lideri Nikos Hristodulidis
Kazakistan’ı kim kaybetti sorusuyla sosyal medyada karşılaştım. Sorunun altında, Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in, geçen hafta Kıbrıs Rum Kesimi lideri Nikos Hristodulidis'e "Devlet Dostluk Nişanı" takdim etmesinin fotoğrafı vardı.

Bayağı samimi bir görüntü.

Kazakistan Cumhurbaşkanının dostluk nişanı takdim etmesinden çok, bu takdim sırasında kullandığı ifadelerin, Ankara’daki karar alıcıların yüreğine indirmesi gerekir.

“Bu ödül, Kazak halkının size ve tüm Kıbrıs Cumhuriyeti halkına duyduğu özel saygı ve samimi sevginin bir işaretidir,” demiş Kazak Cumhurbaşkanı. 

"Saygıdeğer Cumhurbaşkanı, liderliğiniz sayesinde Kıbrıs'ın uluslararası itibarının güçlendirilmesine önemli katkılar sağlandı. Kıbrıs dengeli, sorumlu ve geleceğe yönelik bir dış politika yürütmeye devam ediyor. Kazakistan ise ülkenizle çok yönlü ortaklığın geliştirilmesine büyük önem vermektedir.”

Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, Kıbrıs Rum Kesimi lideri Nikos Hristodulidis'e "Devlet Dostluk Nişanı" takdim etti

Ankara açısından yenilir yutulur cümleler değil. Kazakistan gibi Türkiye’nin “çok özel” bağlarının bulunduğu bir ülkeden gelen bu ifadelerin normalde Ankara’da soğuk duş etkisi yaratmış olması beklenir.

Zira Tokayev Rum Yönetimi’nin son on yıldır izlediği, tam da Türkiye’nin ve KKTC’nin baştan sona eleştirdiği, tehlikelerine dikkat çektiği politikalarını göklere çıkarmış.

İngilizlerden sonra adanın güneyini Amerikalılara, Fransızlara, İsrail’lilere açtın, Yunanistan ve İsrail’le birlikte Türkiye karşıtı cephe oluşturdun; AB mekanizmalarında Türkiye’yi engellemeye devam ettin, bir nevi aferin iyi ettin demiş gibi olmuş.

Ama bu yüzden Hizbullah’tan tehdit aldın, İran’dan füze yedin dememiş. Tam turizm döneminde, füze geldi diye, AB’li müttefiklerin adaya savaş gemileri gönderince, tatil cenneti markan gölgelendi de dememiş.

Açık ki, Tokayev’in itlifalarında kullandığı “dengeden” ve “sorumlu” dış politikadan ne anladığı Türkiye’ninkiyle örtüşmüyor. 

'Kazakistan’ı kim kaybetti' sorusunun yanıtı açık

Kazakistan’ı kim mi kaybetti? Elbetteki Kazakistan kaybedilmiş değil. Ama ortada bir zemin kaybı var.

Yanıt açık. İktidarın dış politikasının nobranlığı kaybettirdi. İktidarın attığı adımların öngörüsüz, hesapsız, kitapsız olması bu zemin kaybına yol açtı.

Tepede alınan kararların alttan gelen uyarılara kulak asılmadan uygulanmaya konması, yada belki de artık, kurumların uyarı yapmaya bile kalkışmamaları bizi bu günlere getirdi. 

2022 Semerkant zirvesi dönüm noktası

Bugün gelinen noktayı açıklamak için 2022’deki Türk Devletler Teşkilatı’nın (TDT) Semerkant zirvesinin öncesine gitmek gerekiyor.

Semerkant zirvesinde KKTC gözlemci üye yapılmalı diye belli ki yukarılar ikna edilmiş.

İki devletli çözüm doğrultusunda hiçbir adım atılmıyor görüntüsünün bu adımla telafi edileceğine düşünülmüş olabilir. 

Dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun görevi, gelen emirleri harfiyen uygulamak. Bu adımların olası olumsuz sonuçlarına dair uyarı yapmak gibi bir sorumluluğu yok. Neme lazım. 

Hatırlayalım, o yılın Şubat ayında Rusya Ukrayna’ya saldırdı. Bu saldırı, tüm Orta Asya cumhuriyetlerinin tüylerini diken diken etti. 

“Yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi Sovyetler Birliği’nin dağılması oldu,” diyen Rus lider Putin’in Ukrayna’ya saldırdıktan sonra yarın Orta Asya cumhuriyetlerini hedef almayacağının garantisi var mı?

Orta Asya cumhuriyetleri bir abiden kurtulup bağımsızlıklarına kavuşalı 40 yıl bile olmamış. Bırakın Türkiye’yi, Çin’in yada başka bir abinin kontrolü altına girmeye niyetleri yok. Türkiye nasıl ki NATO üyesi olmasına karşın mülti vektöryel dış politika izliyorum diyorsa; onlar da Rusya’nın liderliğindeki Şanghay İşbirliği örgütü gibi kuruluşlara üye olsalar da çok boyutlu dış politika izlemeye çalışıyorlar.

Üstelik öyle bir döneme girilmiş ki; Avrupa da Amerika da çoktur ihmal ettikleri Orta Asya’ya ilgi göstermeye başlamışlar.

2022 Semerkant zirvesi

Zirveden önce Ankara’yı uyardılar

Semerkant zirvesi öncesinde beklenebileceği gibi Türkiye KKTC’nin gözlemci üye yapılması için baskıya başladı. Her biri teker teker, diplomatik uslüpla “yapmayın, etmeyin” dedi. Çok uyardılar, çok itiraz ettiler. “Son kertede çok israr ederseniz tabii ki hayır diyemeyiz” dediler; ama bu kararın sıkıntı yaratabileceğini ilettiler.

Dinletemediler.

Sonra ne oldu? KKTC gözlemci üye oldu; başı göğe erdi mi? Sanmam. İki kereliğine tek kare fotoğraf Ankara’nın seçtirmek istediği Ersin Tatar’ın mağlubiyetini engelleyemedi misal.

Ama olmaması gereken çok şey oldu.

Rum tarafı boş durmadı; Avrupa Birliği’ni ayağa kaldırdı. 2025’teki ilk Avrupa Birliği - Orta Asya zirvesine gidilirken, bir de baktık, 30 yıldır hiç adım atmamış olan Orta Asya cumhuriyetleri, Rumlarla diplomatik ilişkilerine ivme vermeye başlamışlar.

Diplomatik ilişkiler ivme kazandı

Kazakistan Rum kesiminde büyükelçilik açmamıştı. Başka bir ülkedeki büyükelçisini Rum kesimine akredite etmişti. 2025’te bu kararını değiştirerek, Rum kesiminde büyükelçilik açacağını duyurdu. Atadığı büyükelçi geçen sene şubat ayında güven mektubunu Rum Cumhurbaşkanı Hristodulidis’e sundu. 

Özbekistan ve Türkmenistan büyükelçilik açmasalar da diplomatik temsil düzeyini yükselttiler.

Ama daha vahimi, geçen sene Nisan ayında yapılan AB-Orta Asya Zirvesi'nde Orta Asya ülkeleri Birleşmiş Milletler'in KKTC’nin bağımsızlığını geçersiz ilan eden, adada tek meşru devlet olarak Rum kesiminin kabul edilmesi çağrısında bulunan kararlarını desteklediklerini bildirdiler.

Yani Ankara güya KKTC’nin yararına bir şey yapacağım derken, tam tersini yapmış oldu.

Rumlar AB üyeliklerini ve son altı aydır da dönem başkanı olmalarını kullanarak, Orta Asya’yla ilişkilerini geliştirdi. Hristodulidis’e eşlik eden Rum Dışişleri Bakanı, Tacikistan ve Özbekistan ziyaretinden sonra 8 Haziran’da Özbekistan’a giderek Orta Asya turunu tamamlayacak.

Orta Asya Cumhuriyetleri AB parası için bizi sattı eleştirileri ise çok yersiz. Jeopolitik gerekçeler nedeniyle, aslında belki de Orta Asya cumhuriyetleri bir şekilde illa ki AB ile ilişkilerini geliştireceklerdi; ama en azından KKTC’nin gözlemci üyeliğinden hırslanan AB’den Kuzey Kıbrıs aleyhine baskı yemeyeceklerdi; yada olası baskılara direnç gösterebileceklerdi.

Bu arada diyelim ki, o dönemde yapılan bir öngörüsüzlük değildi. KKTC’nin TDT’ye  üye yapılması o günkü konjonktürde Türkiye ve KKTC’nin menfaatine olacağı sonucuna varıldı ve olabilecek olumsuzlukların göğüslenebileceği düşünüldü. 

O zaman olası olumsuzlukların önünü almaya çalışırsın. 

Ankara’nın tepkisizliği 

Misal, Rum kesiminin büyükelçilik açma kararını uygulamaya konmasının geciktirilmesini sağlarsın. Ya da Rum lidere daha hayatta ilk kez Kazakistan’a ayak basmışken dostluk nişanı verilmemesi için baskı yaparsın.

Bunların olacağı önceden haber alınmamışsa, çok vahim. Açıkçası  ihtimal vermiyorum ama keşke öyle olsa. Zira haber alınıp, hiçbir şey yapılmamış, yada yapılmış da önlenememişse, işte o daha da vahim.

Çünkü yapılan girişimlere karşın Rum lidere gösterilen bu ihtimam Orta Asya’nın en güçlü lider ülkesinin Türkiye’yi rahatsız etmekte bir beis görmediği anlamına gelir.

Kazaklar, içerdeki toz dumandan biz arada kaynarız diye mi düşünmüştür acaba? 

O zaman iç cepheyi güçlendireyim derken yapılanlar hem iç cepheyi hem dış cepheyi zayıf düşürmüyor mu?

Eskiden olsa, Kazakistan büyükelçisinin zılgıt yemek üzere bakanlığa gelişini görmek ve elbet kendisine soru sormak üzere Dışişleri’nin kapısına yatmıştık. Kazakistan’a tepki olarak Astana’daki  büyükelçinin danışmalarda bulunmak üzere Ankara’ya ne zaman çağırılacağını hangimiz önce patlatacağız diye yarış içinde olurduk.

Kazakistan’a tepki bile verilmeyecek mi? Normalde milliyetçi kesimlerin iktidarı yerden yere vurması gerekmez mi?

İçerdeki toz duman içinde iktidarın dış politikadaki hataları gözden kaçıyor. 

Böyle olunca da iktidarın dış politika ve güvenlik alanında başarıdan başarıya koştuğu, bu konularda muhalefete güvenilemeyeceği söylemi toplumun önemli bir kesiminde ne yazık ki karşılık buluyor.

/././

İktidarın yeni maaş saldırısı: ‘Eşik gelir’ düzenlemesinin arkasında hangi tehlikeli hesaplar yatıyor? + Koç sempatisi: Sıraya girmemek için sevgilisini azarlayan Rahmi'yi hoş görmenin kaynağı nerede? + Doruk maden işçilerinin zafer fotoğrafı: Yıllara yayılmış haklar, aylarca süren mücadele-soL-

İktidarın yeni maaş saldırısı: ‘Eşik gelir’ düzenlemesinin arkasında hangi tehlikeli hesaplar yatıyor?-Burcu Günüşen-

AKP iktidarı tüm yurttaşlar için bir "eşik gelir" belirleyecek, bunun altında ücret alanlara “mali destek” verecek. Düzenleme ilk elden bir seçim yatırımı gibi görünüyor. Yoksul yurttaşlara “sadaka” dağıtarak oy alma niyeti akıllarda olsa da geride çok daha tehlikeli bir oyun duruyor. Alpaslan Savaş ve Serdal Bahçe, yapılacak yeni düzenlemeyi soL'a değerlendirdi.

Yandaş medya üzerinden bir süredir yoksulluğa çözüm olarak “eşik gelir” adımı atılacağı haberleri servis ediliyor.

Bu adımın ne anlama geldiğini aktarmadan, Yeni Şafak’ın “müjde” duyurusuna bir göz atalım: “Çalışmalarına başlanması beklenen Gelir Tamamlayıcı Aile Destek Sistemi düzenlemesi için destek tutarları ve gelir eşikleri; bölgesel yaşam maliyetleri, hane büyüklüğü ve sosyoekonomik koşullar dikkate alınarak belirlenecek. Geliri olmayan ya da geliri asgari ücretin altında kalan ailelere asgari ücret kadar ya da mevcut gelirini asgari ücret düzeyinde çıkaracak miktarda destek ödemesi sağlanacak.”

Asgari ücret kadar hane geliri” başlığıyla sunulan bu haberle birlikte üç kısa hatırlatma:

  • Asgari ücret: 28 bin 75 lira
  • Açlık sınırı: 35 bin 174 lira
  • Yoksulluk sınırı: 114 bin 576 lira

Ülkede asgari ücretin açlık ve yoksulluk sınırının altında kaldığı bir tablo varken, AKP’nin müjdesi haneleri “eşik gelir” belirleyip oraya yükseltmek.

Peki, gerçekten ne anlama geliyor bu düzenleme?

‘En iyi bildikleri şey, sadaka dağıtmak’

soL yazarı, TKP Merkez Komite Üyesi Alpaslan Savaş ve yazarımız Prof. Dr. Serdal Bahçe, düzenlemenin içerdiği tehditleri bütün ayrıntılarıyla soL’a değerlendirdi.

Bakanlığın hazırlığının adının “Gelir Tamamlayıcı Aile Destek Sistemi” olduğunu, buna “vatandaşlık maaşı”, “eşik gelir” gibi farklı isimler verildiğini aktaran Alpaslan Savaş, “Esas olarak planlanan belli bir düzeyin altında geliri olan ailelere mali destek vermek. Yapmayı düşündükleri aslında en iyi bildikleri şey olan sadaka dağıtmak. Yine bunu yapmayı planlıyorlar” dedi.

‘Bir başka belanın daha yolunu yapıyorlar’

İktidarın bunu planladığını ama bir de ücretlerle ilgili yıllardır gündeme getirip geri çekmek zorunda kaldıkları bir başka belanın daha bir kez daha yolunu yapmaya çalıştığını vurgulayan Savaş, “O da bölgesel asgari ücret uygulaması. Basından öğrendiğimiz ayrıntılara göre vatandaşlık maaşı adı altında yapılacak yardım her yerde aynı olmayacak, bölgesel farklılıklar gösterecek. Bunun sonraki adımının bölgesel asgari ücret olacağını bilelim” diye konuştu.

İktidarın halkın en büyük derdi olan hayat pahalılığı ve yoksullaşma sorununu çözemediğine işaret eden Savaş, değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Çünkü ekonominin öncelikleri tümüyle sermaye sınıfının ihtiyaçlarına göre belirlendi. Bu ihtiyaçlarda emekçi halkın öncelikleri geri sırada bile değil, hiç yok. Sorunu çözememelerinin kaynağında bu var. Bu nedenle çözülemeyecek de. Bunu kimse beklememeli.

Mehmet Şimşek’i enflasyon rakamı açıklandıktan sonra dinlediniz mi? Attığımız adımlarla enflasyonun etkilerini sınırladık diyor. Attıkları adım TÜİK başkanı görevden almak ve önceki aya göre daha düşük enflasyon rakamı açıklamak.  İstedikleri kadar TÜİK başkanı değiştirsinler, diledikleri gibi rakamlarla oynasınlar bu sorun ortada duruyor ve büyüyor.

Ama asıl dert ettikleri yönetme becerisini yitirmiş olmaları. Şimdi bir taraftan siyaset alanını iyice daraltmaya yönelik müdahaleler yaparken diğer taraftan yoksullaşmayı yönetme becerisini kazanmanın yollarını arıyor. Gündeme getirdikleri ve havuz medyasının şişirdiği “eşik gelir” ya da “vatandaşlık maaşı” dedikleri şey aslında çözme ehliyetini kaybettiği hayat pahalılığı-yoksullaşma sorununu yönetmeye çalışmak.”

'Sömürü daha da derinleştirilmiş olacak'

Ankara Üniversitesi Maliye Bölümü’nde görev yapan ve gelir dağılımı, yoksulluk, iktisadi düşünce tarihi ve iktisadi gelişme sorunları üzerine çalışmalar yapan Prof. Dr. Serdal Bahçe de, AKP’nin son hazırlığına ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

“Eşik gelir” planının sürekli olarak telaffuz edilen ancak bir türlü uygulanamayan bir sermaye planı olduğuna işaret eden Bahçe, AKP’nin bunu şimdi bir toplumsal refah düzenlemesi olarak yeniden gündeme getirdiğine işaret etti.

Sermaye lehine hangi üç başlık öne çıkıyor?

Basında yer alan haliyle bu planın sermaye lehine üç boyutu olacağına vurgu yapan Bahçe, şöyle konuştu: "Öncelikle bölgesel yaşam maliyetleri farklılıklarını dikkate alınacağı belirtilmektedir. Kuşkusuz bu bilindik bölgesel asgari ücret hayalinin yeniden gündeme gelmesi demektir. Bölgesel asgari ücret ise sermayenin asgari ücreti daha da düşürmesinin bir yoludur. Göreceksiniz bazı bölgelerde, örneğin yazın turizmin canlandığı bölgelerde yaşam maliyetleri daha düşük denilerek daha düşük bir asgari ücret belirlenmeye başlanacak. Emek sömürüsünün yüksek, örgütlenmesinin ise çok güdük olduğu görece sanayileşen ve metropol olmayan Anadolu kentlerinde düşük belirlenecek ve buralardaki yoğun sömürü daha da derinleştirilmiş olacak.”

İkinci boyutu ise asgari ücreti yıllardır zaten çok düşük belirleyen AKP ve patronların daha düşük seviyelerde belirlemeleri için bir motivasyon olacak, çünkü bu defa asgari ücreti sadece patronlar değil devlet de (en azından farkını) ödeyecek” diyen Bahçe, “Böylece asgari ücret komisyonunda güya işçilerle patronlar arasında hakemlik rolüne sahip devletin (ki aslında sürekli olarak patronların tarafını tutar) görünüşte sahip olduğu rolü bırakarak bilfiil patronların yanında taraf olması anlamına gelecek” ifadesini kullandı.

‘Bu sefaletin genelleşmesi anlamına gelecektir’

Bahçe, sözlerini şöyle sürdürdü: Üçüncüsü ise aradaki farkı devlet ödeyecek ise bu durumda patronlar kaçak çalıştırarak asgari ücretten bile düşük ödemeye eğilimli olacaklar çünkü farkın devlet tarafından ödeneceğini bilecekler. Devlet tarafından ödenen ise aslında bütçe gelirlerinden, yani çoğunlukla emekçilerin ödediği vergilerden ödenecek demektir. Böylece emekçiler kendi sefaletlerini kendileri finanse etmiş olacaklar. 

Neticede yoksul her hanenin bu ödemeyi alacağı varsayımıyla aslında işçi sınıfı yedek işgücü ordusunu patronların yerine fonlayacak denilebilir. Her hanenin kapitalist devletten alacağı en yüksek meblağı alması ama bunun da kârını bu emekçi halkın sırtından kazanan patronlar tarafından karşılanması talebi haklı bir taleptir. Eğer bu yine emekçi sınıfların sırtından karşılanacak ise tehlikeli bir plandır. 

Zamanında burjuvazinin gerici iktisatçılarının “ücret fonu” diye adlandırdıkları bir kavram vardı. Buna göre sermaye emekçilere görece sabit bir meblağı ayırıyordu, emekçi sayısı arttıkça bu meblağ daha fazla kişiye dağıtılacağı için her bir emekçinin aldığı düşecekti. Şimdi AKP’nin eşik gelir planı buna benziyor. Aslında emekçilerin bütün olarak aldıkları pek değişmeyecek, daha fazla emekçi hanesi emekçilere verilen düşük ücretlerin oluşturduğu fonu aralarında paylaşacaklar gibi görünüyor. Bu sefaletin genelleşmesi anlamına gelecektir.

Koç sempatisi: Sıraya girmemek için sevgilisini azarlayan Rahmi'yi hoş görmenin kaynağı nerede?-Deniz Sözüak/Ezgi Gevher Avcı- 

İnsanlar kendi kimliklerini yaratan kurucu hikayelere bağlanırlar. Uzun yıllar boyunca eğitim, kültürel sermaye ve belirli yaşam tarzları yalnızca bir sınıfsal konumu değil, aynı zamanda tarihsel bir üstünlük hissini de temsil ediyordu. AKP bu tarihsel kendilik anlatısını aşındırdıkça Koç imgesi bu boşlukta işlev gördü.

2026 yılı başında yaşamını yitiren tiyatro sanatçımız Haldun Dormen’in cenaze törenine katılanlar arasında Rahmi Koç da vardı. Bu merasimde Koç’a eşlik eden isim ise uzatmalı sevgilisi Tahire Demircan’dı. 

Rahmi Bey tören için Teşvikiye Camii’ne geldiğinde, avluya dolmuş büyük bir kalabalıkla karşılaştı ve uzun taziye kuyruğuna bakarak “herkes sıraya girmiş, biz de girelim” deyiverdi. Rahmi Bey’in aslında sıraya girmek gibi bir niyeti yoktu. Ama yanındakiler, nezaket icabı sarf ettiği sözlerinin samimiyetini tartamayıp paralize olunca, o kalabalık içinde nasıl hareket edeceklerine yönelik rehberlik de etraftan gelmedi. 

Bunun üzerine Rahmi Koç, sıraya girmek istemediğini daha belirgin bir tonla hissettirmeye çalıştı, “buradan girsek ayıp olur mu?” diyerek ortamı yeniden yokladı. Tevazu kılığına bürünmüş bu yoklama, aslında bir iltimas talebiydi. Rahmi Bey’in yaşı düşünüldüğünde de bu talep elbette yadırganamazdı. Fakat kendisinin, muhtemelen “aman efendim ne sırası, lütfen buyurun” karşılığı bekleyerek yaptığı bu ince manevraya, araya giren sevgilisinin “bence ayıp olur, sıradan girelim” demesi sinirlerini bozmaya yetti. 

Avludaki dramatik anlar da işte bu noktadan sonra kayda alınacaktı. Çünkü Tahire Demircan’ın görgülü görünme adına Rahmi Koç’u kuyruğun sonuna dikme önerisi, Koç’tan “Sen sıraya gir, bana yol aç” çıkışıyla mukavemet gördü. Demircan, sevgilisini kızdırdığını anladı, onu bir adım geriden tin tin takibe başladı. Fakat Rahmi Koç, öfkelenmişti bir kere. Sevgilisine dönüp ikinci kez “sen sıraya gir” diktesi verdi. Etrafta kameralar vardı. Demircan duymazdan gelerek yürümeye devam etti. Sevgilisine yetişip koluna girmeyi denedi. Ama bu hamlesi de Rahmi Bey’in elini cebinden çıkarmasıyla boşa düşecekti. Üstelik üçüncü kez Rahmi Bey, ona dönerek ve sözlerini işaret parmağıyla destekleyerek “sana sıraya gir dedim!” diyordu. Demircan ise “tamam hayatım ama sana nasıl yol açayım” sözleriyle vaziyeti kurtarmaya çalışıyordu.

İnkar

Bu kısa tartışma, haber içeriklerine “Biz de sıraya girelim” başlığıyla taşındı. Videonun altındaki yüzlerce yorum ise ikili arasında yaşanan gerilimi değil, sadece ve sadece Rahmi Bey’in “gerçek burjuva” görgüsünü görüyordu.

Neler deniyordu? Onun gerçek bir İstanbul beyefendisi olduğu söyleniyordu. "İstese orayı satın alır ama kibarlığa, disipline, mütevazılığa bakın" deniyordu. “Para gürültü sevmez” gibi soyutlamalarla da onun, türedi zenginlerden farkı ortaya konuyordu. Yüzlerce insan orada, seçkin refleksi değil, nezaketi görmüştü. Herkes aynı habere bakmış; önce sıraya girelim deyip sonra kendisini sıraya sokmaya çalışan hayat arkadaşına yönelik agresyonunu izlemişti. Ama kahir ekseriyet, agresyonun faş ettiği bir nobranlığa tanık olduğunu inkar ediyordu. 

Tıpkı Koç Grubu'nun, AKP iktidarının yükselişinde ve devleti ele geçiriş sürecinde verdiği kritik onayları inkar ettiği gibi… Oysa AKP Koç Grubu’na, Koç Ailesi de AKP iktidarına çok şey borçluydu. Ancak Holding, Teşvikiye Camii avlusunda olduğu gibi öyleyken böyle görünmeyi iyi beceriyordu.

Anlatı

Peki bu nasıl oluyordu?

Sermaye sınıfı yalnızca siyasal ve ekonomik güç elde ederek var olmaz. Tersine kendini kültürel rafinelik, kurumsallık ve görgüyle paketleyerek iktidarını estetik bir dille maskeler ve bu yolla doğallaştırır. Bu nedenle bahsettiğimiz Rahmi Koç vakası ilginçtir. Rahmi Koç’un bu kısa videoda sergilediği çirkinliği fark etmeye dönük isteksizlik, sınıfsal tahakkümün görgü anlatısıyla nasıl perdelendiğini gösteren bir sahnedir. 

Koçlara ilişkin bu “resmi” kendilik anlatısının kaynağını, Koç ailesinin kendi kurucu anlatılarından birinde, “Vehbi Koç Anlatıyor” kitabında buluruz.

Vehbi Koç Anlatıyor, ilk bakışta bir işadamının yükseliş hikâyesidir. Yoksul bir ülkede çalışkanlığıyla yükselen, modernleşen Türkiye’yle birlikte büyüyen müteşebbisin otobiyografisidir. Fakat metne yakından bakınca hakikat daha görünür hale gelir. Kitap, bir sermaye grubunun kendi suretini memleketin aynasına yerleştirme gayretidir.

Anlatı, Osmanlı’nın ekonomik geri kalmışlığıyla başlar. Önce yabancı sermayenin başat olduğu, yerli üreticilerin cılız kaldığı bir “eski çağ” tasvir edilir. Ardından cumhuriyet modernleşmesiyle devam eder. Vehbi Koç, hikayesini cumhuriyetin tarihsel yükseliş hattında konumlandırarak, zenginleşme serüvenini memleketin kaderiyle birleşmiş tarihsel bir hizmet olarak yeniden yazar. 

Koç anlatısında servet, ulusal kalkınma hikayesinin masum bir yan ürünüdür. Kuşkusuz bu, kapitalist öznenin vahşi eylemlerinin üstünü örtmeye dönük ideolojik yeniden tarih yazımıdır. Biriktirirken yoksullaştıran, rekabet ederken tasfiye eden, hatta 12 Eylül generallerine işgücünü disipline ettiği için teşekkür eden sınıfsal fail, "memlekete hizmet" ambalajının içerisinde görünmez hâle gelmiştir. 

Vehbi Koç

Jest

Koç anlatısının en maharetli tarafı, Türkiye’nin sanayileşme ve kalkınma hikayesini işçi sınıfını yok sayarak anlatmasıdır. 

Hikayede devasa sanayi atölyeleri, makineler ve fabrikalar vardır ama işçiler yoktur. Kalkınma vardır ama grevler, direnişler, söke söke elde edilen kazanımlar yoktur. Modernleşme vardır ama takunyalılara verilen icazet yoktur. Hayırseverlik vardır ama emeğin gericileştirilmesi ve sendikasızlaştırılması yoktur. Türkiye’nin ekonomik tarihi, sanki herkesin el ele verdiği steril bir ilerleme hikâyesidir. Oysa Koçların tarihi, başkasının emeği üzerinde kurulan cunta tahakkümünün son ürünüdür.

Tabii hayırseverliğin bu yapıda önemli bir işlevi vardır. Okullar, vakıflar, müzeler, burslar, kültürel yatırımlar... Bütün bunlar Koçları yalnızca kazanan değil, paylaşan bir güç olarak da anlatır. Oysa “paylaşım”, sistemin ürettiği eşitsizliğin küçük bir kısmının ahlaki jest olarak sunulmasından ibarettir. Ezcümle, Koçların hayırseverliği sömürünün karşıtı değil, parçasıdır.

Koç anlatır. Ancak hegemonya yalnız onun anlattıklarıyla kurulmaz. Hegemonya, karşı tarafta ona inanmak isteyen bir duygusal zemin bulduğunda tamamlanır. 

Aidiyet

Peki kitleler bu hikayeye neden inanmak ister? 

Son yirmi yılda seküler kentli sınıflar yalnızca siyasal güçlerini değil, daha derinde, onları uzun süre bu ülkenin doğal kültürel merkezi olarak kuran tarihsel kendilik imgesinde de ciddi bir aşınma yaşadı. Bu, seçim kaybetmekten öte bir sorundu. Makbul olanı tanımlama gücünü, kamusal alanı belirleme kapasitesini ve temsil merkezi olma duygusunu kaybetmekte olan öznenin Koçların hikayesine ortak olma arzusunun tezahürüydü bu. 

Bu, bir aidiyet ve anlam kriziydi… Çünkü insanlar kendi kimliklerini yaratan kurucu hikayelere bağlanırlar. Uzun yıllar boyunca eğitim, kültürel sermaye ve belirli yaşam tarzları yalnızca bir sınıfsal konumu değil, aynı zamanda tarihsel bir üstünlük hissini de temsil ediyordu. AKP bu tarihsel kendilik anlatısını aşındırdıkça Koç imgesi bu boşlukta işlev gördü. Anlatı, artık var olmayan kayıp bir dünyayla bağlantı kuruyordu…

Kaygı, yani geleceksizleşme ve öngörülemezlik, kurumsallıkla sakinleşecekti. Kurumsallık teskin edecekti. Muhalif özne kaybettiği dünyayı dışarıdaki bir sembolde aradı. Koç, kurumsallığın, ölçülülüğün, laikliğin, kültürel rafineliğin ve kaybedilmiş bir cumhuriyetçi kendilik imgesinin vitrinine dönüştü. Bazı kesimler Koçlar'da yalnız sermayeyi değil, kaybettiklerini düşündükleri bir hayat biçimini gördü. Nitekim Rahmi Koç’un o videosunda birçok insan bir ayrıcalık refleksi değil, “terbiye” gördü. Çünkü bazen insanlar gördükleri şeyi değil, görmek istedikleri şeyi okurlar. 

İşte bu nedenle Koç imgesi kayıp bir dünyanın yokluğunu telafi eden bir güven nesnesine dönüşür. Koçlara duyulan sempati çoğu zaman temsil ettikleri düşünülen süreklilik duygusundan beslenir. Cumhuriyetin çözülüşünün yarattığı temsil boşluğunda müzeleriyle, vakıflarıyla, üniversiteleriyle bir süreklilik ve istikrar hissi sunarak belirsizlik hissini giderirler. Bu teskin edici etki siyasal konumlarının üzerini örten duygusal bir perdedir.

Mukayese

Özne, belki de daha konforlu olduğu için kapitalizmin sistemik yapısıyla yüzleşmek yerine sorunu sadece kötü kapitalistlere indirger. Çünkü kapitalizmin bütünsel eleştirisi rahatsız edicidir. Yalnızca patronları değil, gündelik hayatın tamamını, toplumsal ilişkileri ve tüketim alışkanlıklarımızı sorgulamayı, daha fenası sorgulama yeterince derinleştiğinde kurtuluş için bizzat harekete geçmeyi gerektirir. 

Bu karmaşık yapının yerine daha kolay kavranabilir figürler geçirilir. Böylece sorun kaba, hoyrat, görgüsüz zenginlere daralır. Çalışanlarına kötü davranmayan, kültüre yatırım yapan, sıra beklemeyi öneren, görgülü olan zenginler üzerinden bir "iyi kapitalist" fantezisi ortaya çıkar. Böylece sermaye düzeninin kendisi değil, onun inceliksiz biçimleri terk edilir. Beşli çeteye düşmanlık yeterlidir, onların zarif versiyonlarıysa makul hatta arzu edilebilir bulunur. 

Beşli çete kategorisi, mafyatik, hoyrat, gösterişçi ve kamusal olarak saldırgan yeni zengin figürlerinin yükselişini imler. Eski büyük sermaye ise bazı kesimlerin gözünde görece daha medeni ve kabul edilebilir hale gelir. Bu durumda Koç ailesi doğrudan olumlu nitelikleri nedeniyle değil, karşılaştırmalı bir estetik yargı üzerinden “ehven” görünmeye başlar. Yani bazı semboller içsel nitelikleri nedeniyle değil, karşılarındaki figürler sayesinde parlamıştır. Bu, gerçek bir sınıf çözümlemesinden çok, göreceli bir idealleştirme mekanizmasıdır.

Algı

Türkiye’de sekülerlik çoğu zaman ve otomatik biçimde ilericilik, rasyonellik ve demokratiklikle eşleştirildi. Bu kısadevre, sınıfsal konum ile kültürel kimliği birbirine karıştıran ideolojik bir yanılsama yarattı. Böylece laik sermaye, yalnızca belirli bir ekonomik sınıf fraksiyonu olmaktan çıkıp “makul”, “modern” ve hatta “demokratik” bir özne gibi algılanabildi. Oysa kültürel kimlik ile sınıfsal çıkar aynı şey değildir. Bir sermaye grubunun seküler görünmesi onu sınıf ilişkilerinin dışına çıkarmaz, yalnızca algılanma biçimini değiştirir. Eczacıbaşılar, Boynerler, Koçlar işte bunu yönetmekte mahirdir.

Örneğin 2003 yılının son günlerinde Rahmi Koç’un ziyaret ettiği Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek, bu görüşmede ona AKP iktidarından duyduğu rahatsızlığı ifade edince Rahmi Koç, Örnek’i sakinleştirmeye çalışmış ve Özden Paşa’nın da gözünden kaçmayacak şekilde “çok bozulmuştur”. Rahmi Koç, AKP’den değil askerin tavrından huzursuzdur. 

Zaten ilerleyen yıllarda Özden Paşa’nın da içinde olduğu cumhuriyetçi kadroların etrafındaki çember daralırken holding, Tüpraş ve Yapı Kredi operasyonunu yönetmek için sahne gerisinde AKP&Cemaat ile ilişkilerini derinleştirecektir. 

Ama holdingin özellikle Cumhuriyet gazetesiyle kurduğu ilişki nedeniyle muhalif kamuoyu onları hala “kendilerinden” sayar. 10 Kasım 2006’da yayınladıkları reklam, holdinglerin çektiği Atatürk temalı filmlerin ilkidir. Aylar sonra Cumhuriyet mitinglerinde sokağa akacak kitleler filmi beğenmiş, Koçlar'ı yine kendilerinden saymıştır. Oysa Cumhuriyet'in final yılı 2007’ye girerken Koç Grubu, bir yerde eski Türkiye ile vedalaşıyordur. 

Bu reklam filmlerini her yıl çekmeye devam ederler. Hem kar rekorları kırıyor hem de Atatürkçü bulunarak saygı görüyorlardır. 2012 yılında CNN Abu Dabi’ye çıkan Rahmi Koç, Erdoğan için “Başbakan üç dönemlik görev süresince oldukça başarılıydı. Çok karizmatik ve harika bir konuşmacı. Başkanlık sistemi Türkiye’ye yardımcı olacaktır” deyince kamuoyu başını yine öteye çevirir.

Gelgelelim bir yıl sonra Gezi Direnişi başladığında Divan Oteli’nin kapılarını eylemcilere açmaları destansılaşacaktır. Muhalif kamuoyu onları kendilerinden saymak için hep bir gerekçe bulur. Cumhuriyetin uzun yıkılışı her dönemeçte onaylarını alarak tamamlanmış, 9 Temmuz 2018’de Türkiye, adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen tek adam rejimine resmen geçmiştir. 

Bu tarihten birkaç ay önce yaşama veda eden Özden Örnek’in cenaze töreni ise ilginçtir. Yine bir cenaze merasimi, yine Koçlar… Deniz Kuvvetleri'nde yapılan törende konuşan oğul Tolga Örnek, Koç Üniversitesi Hastanesi'nin çalışanlarına teşekkür ettikten ve "hakkınızı asla ödeyemeyiz" dedikten sonra “Rahmi Koç” der; “Hastaneyi açtı, seferber etti. Onun da hakkını ödeyemeyiz” diye devam eder. Yüzlerce, binlerce teşekkür iletir. Dahası Özden Paşa’nın hatıralarını da Koçlara bağışlarlar. Tıpkı savaştıkları Afrikalı yerli halkların kemiklerini kendi müzelerinde sergileyen Avrupalılar gibi, son nefesine kadar AKP iktidarıyla çarpışan Paşa’nın subay kılıcı da Rahmi Koç Müzesi'ndedir. Bir yıkım operasyonunda yer almalarına rağmen tarih, sanki öyle değilmiş gibi yazılıyordur. Modernlik gösterileri, toplum nezdinde muhalif illüzyonu yaratmalarına vesile oluyor, Türkiye’nin dönüşümünde oynadıkları rolün üstü gözbağcılığıyla örtülüyordur.

Doruk maden işçilerinin zafer fotoğrafı: Yıllara yayılmış haklar, aylarca süren mücadele -Özkan Öztaş- 

Doruk Madencilik işçileri yıllarca süren hak gasplarına, hileli devirlere ve patronun oyalama taktiklerine karşı yürüttükleri kararlı direnişi kazanımla sonuçlandırdı. Bağımsız Maden-İş öncülüğünde örgütlenen işçiler tüm alacaklarını tahsil etti.

Doruk Madencilik işçileri haftalardır, hatta aylardır sürdürdükleri mücadeleyi tüm alacaklarını tahsil ederek kazanımla sonuçlandırdı. İşçiler bu güzel haberi geçtiğimiz gün tüm Türkiye ile paylaştı.

Sürecin en başına dönüldüğünde, hak gasplarının Adularya Madencilik döneminde başladığı görülüyor. Bu dönemde işçilere ek mesai ve ücretsiz izin gibi başlıklarda sorunlar yaşatılıyor; ancak piyasada “alışılagelen” uygulamalar olarak görülen bu sorunlara karşı işçiler uzun süre seslerini yükseltemiyor.

İş yerine bağlı sarı sendikanın da işçilerle güçlü bir bağı bulunmuyor.

İşçiler sendikaya, sendika da patrona güvenerek işler bir şekilde 15 Temmuz 2016’daki Fethullahçı darbe girişimine kadar devam ediyor. Darbe girişiminin ardından Adularya Madencilik’e TMSF tarafından el konuluyor. Bu işletme, işçilerin uzun yıllar emek verdiği, alın teri döktüğü bir maden sahası olarak biliniyor.

Direnişteki madencilerin birçoğunda hala eski firmanın adının olduğu baretler yer alıyordu. Şirketler değişmiş ama kaderleri değişmemişti. Alacakları içerde kalan, ücretsiz izinlerle oylanan işçiler "artık yeter" dedikten sonra başka bir öyküyü yazmaya başladılar

TMSF devri ve Yıldızlar Holding'in bitmeyen oyunları

Takip eden dönemde, genellikle iktidarın sunduğu imkanlarla büyüyen Yıldızlar Holding, TMSF’nin elindeki bu maden sahasını da devralıyor.

Asıl büyük sorun burada başlıyor. Çünkü Türkiye tarihinde bir maden sahasında ilk kez, TMSF döneminden kalan borçlar işçilere ödenmeden işletme doğrudan satılıyor.

Normal şartlarda özelleştirme öncesinde kamu işletmesindeki işçilere olan borçların ödenmesi gerekirken, burada özel bir istisna yaratılıyor. Böylece başlayan hak gasplarının ardı arkası kesilmiyor.

Yıldızlar Holding; seramikten demire, kömürden bakıra kadar pek çok alanda faaliyet yürüten bir sermaye grubu. İşveren, yer altı ve yer üstü faaliyetleri açısından üst bir çatı oluşturarak Doruk Madencilik ve ona bağlı, farklı isim ve vergi numaralarına sahip şirketler üzerinden süreci parçalara bölerek yönetiyor.

Bu yapı, muhatap sayısını artırdığı için on yılı aşkın süredir sahada çalışan işçilerin devrolunan geçmiş alacaklarını tahsil etmesini de neredeyse imkansız hale getiriyor.

Eskişehir Mihalıççık'tan Ankara'ya kadar yürüyen madenciler alacaklarını almadan geri dönmeyeceklerini en başından itibaren belirtmiş ve kararlılıkla mücadele etmişti. 

Ücretsiz izin dayatması ve çifte sömürü çarkı

Maden firması, tasarruf yapmak ya da zaman kazanmak gibi gerekçeleri bahane ederek işçileri keyfi biçimde ücretsiz izne çıkarıyor.

Sigortaları yatırılmayan, maaşları ödenmeyen işçiler kimi zaman yılın yedi-sekiz ayını ücretsiz izinde geçiriyor. Beypazarı, Çayırhan ve Nallıhan bölgesindeki maden patronları, tarım ve hayvancılık gibi alternatif geçim kaynaklarını zayıflatarak işçileri kendilerine muhtaç bırakan bir düzen kuruyor.

Bu süre boyunca geçinmek, evine ekmek götürmek zorunda kalan madenciler kapıcılık, bekçilik, dinlenme tesislerinde çay servisi, hamallık, yevmiyecilik, inşaat işçiliği ve mevsimlik tarım işçiliği gibi gündelik işlere yöneliyor.

Bölgede küçük esnaf da emeklilik haklarını kaybetmemek için madendeki sigortalarının yatmasını bekleyen işçileri geçici işlerde daha düşük ücretlerle çalıştırarak bu sömürü düzeninin bir parçası haline geliyor.

Üstelik maden firması, iki gün çalıştırdığı işçinin kaydını bir gün gösteriyor; on günlük çalışmanın yalnızca üç gününü SGK nezdinde resmiyete geçiriyor. İktidara yakın sendika bu sorunlara yanıt vermeyince işçiler Bağımsız Maden-İş ile görüşmeye başlıyor. Böylece direnişin yolu açılıyor.

Sözünde durmayan patrona karşı yürüyüş

Nisan ayında başlayan yürüyüşleriyle yaklaşık bir ay mücadele eden işçiler, Ankara’da geçirdikleri iki haftanın sonunda şirketin tüm haklarını ödemeyi kabul etmesini sağladı.

Patron son tarih olarak 15 Mayıs’ı işaret etti. Ancak yine sözünde durmadı.

Hem garantör konumundaki bakanlıkların hem de patronun sözüne güvenilemeyeceğini gören işçiler, çocuklarına bayram harçlığı veremeden, parasız geçirdikleri bayramın ardından 1 Haziran’da yeniden yola çıkma kararı aldı.

Beypazarı çıkışında durdurulan işçiler, mücadele etmeden haklarını alamayacaklarını bir kez daha gördü.

Rino Seramik’te de aynı pervasızlık

Yıldızlar Holding aynı pervasızlığı Çankırı’daki Rino Seramik işçilerine karşı da sürdürüyordu.

soL Haber’e ulaşan işçilerin aktardığı bilgilere göre, iki aydır maaş alamayan ve iş yerinde sendikal örgütlenmenin bulunmadığı Rino Seramik’te patron, işçilere “paranın Doruk Madencilik işçilerinin alacakları için gönderildiği” yalanını söyleyerek maaş ödemelerini geciktirdi.

İşçiler günlerce Ankara Kurtuluş Parkı'nda açlık grevi de dahil olmak üzere her türlü mücadele yolunu denediler. Bu süre zarfında Kurtuluş Parkı bir mücadele alanına dönüştü. Tüm sınıf dostları bir araya gelerek madencilere destek verdi.

Direnişin hafızası ve kiraz mevsiminde buluşma

İşçiler 4 Haziran’da Ankara merkezde bulunan Yıldızlar Holding önünde toplanma çağrısı yaptı. Hem Beypazarı’ndaki madencilerin hem de Ankara merkeze ulaşan işçilerin holding önünde buluşmasıyla oluşan güçlü örgütlülük patronu köşeye sıkıştırdı.

Madenciler 1 Haziran günü itibariyle kazanımlarını elde edene kadar Ankara Beypazarı'nda direnişlerini sürdürdü.

1 Haziran itibarıyla yeniden başlayan mücadelede yeni bir evre açıldı. Ankara’da Yıldızlar SSS Holding önünde süren eylemler ve Beypazarı’nda aralıksız devam eden direniş, patron üzerindeki baskıyı artırdı.

Günlerce süren mücadelenin ardından baskıya dayanamayan patron, tüm alacakları ödeyeceğine dair söz verdi. Aynı günün gece saatlerinde tazminatlar ve hak edilen ücretler madencilerin hesaplarına yatırıldı.

Eylemlere çocuk, çocuk, genç, yaşlı herkes katıldı. Doruk Maden işçileri mücadelede her geçen gün biraz daha kalabalıklaştı.

En temel hakları ve maaşları için bile yürümek, direnmek ve eylem yapmak zorunda bırakılan işçiler, örgütlü mücadele olmadan kazanım elde edilemeyeceğini bir kez daha Türkiye’ye gösterdi.

Madenciler, kazanımla sonuçlanan bu mücadelenin ardından gazetecileri de unutmadı. Süreç boyunca işçilerle yan yana olan, onlarla kilometrelerce yol yürüyen, polis şiddetine ve biber gazına maruz kalan gazeteciler direniş alanından güzel duygularla uğurlandı.

Alandan ayrılırken yanımıza gelen bir madenci, gazetecilere teşekkür ederek memleketlerinin kirazının çok güzel olduğunu söyledi. Kiraz zamanı, bu kez güzel bir vesileyle yeniden buluşup sohbet etmek istediklerini ekledi.

Tatlı yemişlerden de güzel olan bu haklı mücadelenin hafızalara kazındığı notunu düşerek, bu kavgaya şimdilik veda edildi. Ancak Doruk işçilerinin direnişi, önümüzdeki günlerde emek mücadelesine daha büyük bir enerji bırakacak.

Elde edilen zaferin sonunda kızına sarılarak mutluluğunu paylaşan bir madenci.
/././
soL

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -7 Haziran 2026-

Hangi hukukla kurtuluş…-Ali Rıza Aydın-  Hukuk ve yargıyı içinde bulunduğu düzenden soyutlayarak tek başına sorumlu ya da kurtarıcı ilan etm...