soL "Köşebaşı + Gündem" -20 Temmuz 2026-

Kendi mabedinde bir figüran: Dünya Kupası’nın finali nasıl gasp edildi?

Satılığa çıkarılan stadyum çimleri, vize duvarına çarpan oyuncular, şampiyonluk karesini gasp eden Trump ve 27 dakikalık bir devre arası kabusu... İspanya'nın Arjantin'i uzatmalarda devirdiği 2026 Dünya Kupası finali, ABD-FIFA ortaklığıyla nasıl gasp edildi?

MetLife Stadyumu, 2026 Dünya Kupası finalinde futbol tutkusunu değil reklamın, ünlülerin, siyasilerin yüksek güvenlikli kibrini ağırladı.

FIFA o meşhur "kapsayıcılık" masallarını anlatırken; bizzat kendi hakemleri ve oyuncuları ABD sınırından geri çevriliyor, bir devlet başkanının tek telefonuyla yeşil sahadaki kırmızı kartlar siliniyordu. Ne var ki, örülen onca vize duvarına ve kısıtlamaya rağmen Lumumba’nın hatırası veya Filistin'in isyanı defalarca bu steril panayıra sızmayı başardı.

İspanya'nın Arjantin'i uzatmalarda devirdiği o ruhsuz gece; salt reklam satmak için uydurulan molalarla parçalanan futbolun, ABD hegemonyasında nasıl pespaye bir şova dönüştüğünün kanıtıydı. Tüm dünyanın parçası olduğu bu final nasıl gasp edildi?

Trump için ‘önlem’ eziyeti

ABD Başkanı Donald Trump'ın Dünya Kupası finali için tribünde yerini alması nedeniyle stadyum ve çevresinde güvenlik önlemleri en üst seviyeye çıkarıldı.

Trump'ın maçı tribünden izleme kararı, Amerikan Ulaşım Güvenliği İdaresi (TSA) ve Gizli Servis'in stadyumun kontrolünü tamamen ele almasına neden olmuştu. Biletlerine küçük bir servet ödeyen on binlerce taraftar, köpekli arama noktalarında ve çifte güvenlik bariyerlerinde saatlerce bekletildi.

Kapanış seremonisini başlattı: Cruise ne dedi kimse anlamadı

Ruhsuz konuşmasıyla kupanın kapanış seremonisinde sahne alan oyuncu Tom Cruise, ayrımcılık ve kısıtlamalarla gündemden düşmeyen organizasyonun “kapsayıcılığını" övgü.

Çim tüccarlığı

Öyle bir noktaya gelinmiş durumda ki kupa finalinin oynandığı zemin bile artık FIFA için satılacak bir ürün olarak değerlendiriliyor. Yalnızca ABD, Birleşik Krallık ile Avrupa'daki alıcılara gönderilebilecek çimlerin 900, 1200 ve 3000 dolarlık farklı fiyatlardaki seçenekleri olacağı duyuruldu.

Dört kategorideki ürünlerin her birinden 2.026 adet üretilecek ve tüm ürünlerin satılması durumunda 11,2 milyon dolardan fazla gelir elde edilecek. 3000 dolarlık paketin içinde altın işlemeli metal hatıra bilet, mini bir Dünya Kupası final topu replikası ve kristal kesim cam bir Dünya Kupası da yer alacak. Zeminin satılacağı stadyumun yenilenmesi için 13 milyon dolar harcanmıştı.

Futbolun duraklatıldığı 27 dakika: Super Bowl özentisi bir kabus

Futbolun kurallarını belirleyen IFAB'ın tüzüğüne göre bir devre arası 15 dakikayı aşamaz. Ancak kurallar, isteyen kişilere göre istenildiği şekilde esnetildi. "FIFA Global Citizen Eğitim Fonu" gibi bir kılıfa sarılarak meşrulaştırılmaya çalışılan devre arası gösterisi, tam 27 dakikalık bir Super Bowl özentisi bir kabus olarak sahnelendi.

Madonna, Justin Bieber, Shakira, BTS, Coldplay ve Post Malone gibi pop endüstrisinin devleri, devasa bir sahnenin lojistik zorunlulukları nedeniyle oyuncuların soyunma odalarında soğumasına, hatta ikinci yarı öncesi tekrar ısınmak zorunda kalmasına neden oldu.

Eski İngiliz futbolcu Wayne Rooney'nin isyanı, aslında oyunun gerçek sevdalılarının hislerine tercüman oluyordu: "Dürüst olacağım, benim için en güzel an gösterinin bittiği andı... Bu gösteri çok sönük geçti ve sadece futbolun yeniden başlamasını istedim."

Bu durum basit ve zararsız bir trend değil, futbolun içini boşaltan, sahayı, taraftarı ve oyuncuyu 27 dakikalık pespaye bir playback gösterisine dekor yapan sistemli bir çürümeydi.

TRT şovları göstermedi: ‘Renkler LGBT renkleri olarak değerlendirildi’

Şarkıcıların sahne aldığı 27 dakikalık organizasyonu TRT yayınlamadı. Onun yerine reklam ve maç yorumunu ekranlara getirdi.

Odatv'nin edindiği bilgiye göre, başta gösterinin yayınlanması kararı alındı ancak TRT Genel Müdürlüğü bu kararı sonra değişti. Düzenlenen gösteriler arasında yalnızca Shakira'nın maç öncesi sergilediği performans izleyiciyle buluşturuldu.

Edinilen bilgiye göre karar, devre arasında sahaya serilen örtünün renklerinden dolayı değişti. TRT, örtüdeki renklerin çeşitliliğini, LGBT renkleri olarak değerlendirdi. Bu sebeple, kararda değişikliğe gidildi.

Kupayı Trump’ın oyuncağı ettiler

Eğer FIFA’nın ticari hırsları gecenin bir yarısıysa, diğer yarısı Trump'ın gövde gösterisiydi.

Resmi protokol tamamen altüst edilerek, Dünya Kupası tribünlerdeki Donald Trump'a sunuldu. Geleneksel olarak yalnızca turnuvanın kazananlarının dokunabildiği kupayı eline alan Trump, altın kupayı birkaç kez okşadıktan sonra yetkililere geri verdi.

Infantino ve eşi Melania ile birlikte maçı izleyen Trump'ın kupayla verdiği pozlar, FIFA'nın kurallarına aykırıydı. 

Kupa, tam anlamıyla Trump’ın oyuncağına dönüştü.

VIP locasında Sánchez ile ısınma turları

NATO savunma harcamalarındaki artışı reddettiği için Washington ile yaşadığı gerilimi son dönemde verdiği askeri tavizlerle aşan İspanya Başbakanı Pedro Sánchez, başlangıçtaki belirsizliğe rağmen Dünya Kupası finalinde tribündeki yerini aldı.

Trump ile Sánchez'in yanı sıra VIP locasında Meksika Cumhurbaşkanı Claudia Sheinbaum ile Kanada Başbakanı Mark Carney de yer aldı.

VIP locasında Brezilyalı futbol efsanesi Ronaldo ile New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani de yer aldı. İspanya Kralı VI. Felipe ile Kraliçe Letizia'nın da karşılaşmayı tribünden takip etti.

Tribünde kendisi için hazırlanan kurşun geçirmez camın arkasından karşılaşmayı eşiyle birlikte takip eden Trump'ın karşılaşma sırasında futbola çok fazla ilgi göstermediği görüldü.

Kupanın yakasından düşmeyecek: Trump, ‘Bunu tekrar yapmalıyız ve ben hayattayken yapmalıyız’ dedi

Kazandıkları paradan memnun olan Trump FOX Sports'a verdiği röportajda Dünya Kupası'nı yeniden düzenlemek istediklerini söyledi. Açıklamasında, "Rakamlara bakılırsa, bunu hemen tekrar talep edeceğiz. Ama şoku önlemek için, önce bizi duyurabilirsiniz, belki sonrakiler için de hatta bir sonrakiler için de. Ama bunu tekrar yapmalıyız ve ben hayattayken yapmalıyız" ifadelerini kullandı.

2026 Dünya Kupası için Trump ayrıca, "Dünya Kupası'nda yaşananlara benzer bir şeyin daha önce hiç yaşandığını sanmıyorum. Muhteşemdi. İzlemesi çok güzeldi ve bu konuda Gianni'ye gerçekten büyük övgülerimi sunuyorum" dedi. 

Messi üçüncü finalini oynadı

Uzatma bölümünün 106. dakikasında sağ kanattan gelişen İspanya atağında arka direğe yapılan ortayı Nico Williams kafayla Ferran Torres'in önüne bıraktı. Ferran Torres'in sert şutunda topun ağlara gitmesiyle skor belli oldu. Kalan bölümde başka gol olmadı ve İspanya Dünya Kupasını kazanan taraf oldu.

Futbol o kadar önemsizleştirilmişti ki, Messi'nin Brezilyalı Cafu'nun ardından üç farklı Dünya Kupası finalinde oynayan ikinci futbolcu olarak tarihe geçmesi veya Mbappe'nin gol krallığı sadece satır arasında kalan birer detaya dönüştü.

Arjantinli Romero Trump’ın elini sıkmadı

Arjantin savunmacısı Cristian Romero, madalya töreninde Infantino ve Meksika'nın yeni lideri Claudia Sheinbaum'un arasında duran Trump'ı yok saydı.

Romero, göz teması bile kurmadan Trump'ın yanından geçip gitti.

Şampiyonluk anını da gasp etti

Kapanış karesi ise skandalın zirve noktasıydı.

Tören protokolü gereği kupanın kaptan tarafından kaldırıldığı anlarda sahnede olmaması gereken ABD Başkanı Donald Trump, ısrarla futbolcuların ve kupanın yanında durmaya devam etti.

İspanya milli takım kaptanı Rodri, zaferin ardından çekilecek resmi şampiyonluk fotoğrafına kendini dahil etmeye çalışan Trump'ın kareden çıkarılmasını Infantino'dan açıkça talep etti.

Ancak Infantino'nun yönlendirmelerine rağmen Trump'ın yerinden kımıldamadığı görüldü.

Sonuç olarak köşeye geçse de karede kaldı ve takımın tarihi anını gasp etti.

2026 Dünya Kupası paranın, gösterinin ve kibrin futbolu nasıl rehin aldığı gerçeğini yüzümüze çarptı.

Futbol, MetLife Stadyumu'nun o milyonlarca dolarlık reklam panoları arasında bir yerlerde ruhunu teslim etti. 

***

Sahadaki skorlardan fazlası: 2026 Dünya Kupası’ndan geriye kalan hikâyeler 

FIFA tarafından “tarihin en kapsayıcı Dünya Kupası” olarak sunulan turnuva sona erdi. Kupayı İspanya kaldırdı ancak 2026 Dünya Kupası’na damgasını vuranlar yalnızca şampiyonlar, yıldız futbolcular ve atılan goller değildi. Savaşın içinden gelen futbolcular, ABD sınırında bırakılan taraftarlar, göçmen işçiler, kayıp yakınlarını arayan kadınlar ve sömürgeciliğe karşı mücadeleyi tribüne taşıyanlar turnuvanın başka bir hikâyesini yazdı.

İspanya’nın Arjantin’i uzatmalarda 1-0 yenerek şampiyon olduğu 2026 Dünya Kupası, 48 takımlı yeni formatıyla futbol tarihinin en büyük turnuvası olarak düzenlendi.

FIFA’nın “kapsayıcılık” ve “futbolu yeni ülkelere ulaştırma” söylemi, ilk kez Dünya Kupası’na katılan küçük ülkelerin hikâyelerinde karşılığını buldu. Ancak turnuvanın ağırlıklı bölümüne ev sahipliği yapan ABD’nin vize ve göçmenlik politikaları, siyasi müdahaleler ve işçi eylemleri bu anlatının emperyalist sistem içerisindeki sınırlarını da ortaya koydu.

Turnuvadan geriye kalan bazı hikâyeler şöyle:

ABD sınırında yedi saat tutulan Iraklı oyuncu golünü attı

Irak Milli Takımı’nın kaptanı Aymen Hüseyin, ülkesinin 40 yıl sonra katıldığı Dünya Kupası’ndaki ilk maçından kısa süre önce ABD’ye girişte yaklaşık yedi saat boyunca sorgulandı.

Hüseyin, Irak’ın Norveç’e 4-1 yenildiği karşılaşmada takımının golünü attı. Bu, Irak’ın 1986’dan beri Dünya Kupası’nda bulduğu ilk goldü. Ancak Hüseyin’in hikâyesi, sınır kapısında yaşananlardan çok daha öncesine uzanıyordu.

Iraklı futbolcunun babası, Hüseyin henüz çocukken El Kaide tarafından öldürüldü. Ağabeyi ise yıllar sonra kaçırıldı ve kendisinden bir daha haber alınamadı. Savaş, işgal ve silahlı örgütlerin şiddeti içinde büyüyen Hüseyin, ülkesini Dünya Kupası’na taşıyan başlıca isimlerden biri oldu. Buna karşın turnuvaya gelirken ABD makamları tarafından saatlerce “güvenlik kontrolüne” tabi tutuldu.

Hüseyin’in golü böylece sıradan bir sportif başarıdan fazlasını ifade etti. ABD’nin Irak işgalinin ardından parçalanmış bir kuşağın temsilcisi, ABD’de düzenlenen turnuvada önce şüpheli muamelesi gördü, ardından sahaya çıkıp ülkesinin 40 yıllık Dünya Kupası hasretine son veren golü attı.

Hüseyin'in Norveç'e attığı gol sonrası sevinci.

Lumumba’nın canlı heykeli ABD sınırını aşamadı

Demokratik Kongo Cumhuriyeti taraftarı Michel Kuka Mboladinga, ülkesinin maçlarında 90 dakika boyunca hareketsiz durmasıyla tanınıyor.

“Lumumba Vea” adıyla bilinen Mboladinga, sağ kolunu havaya kaldırarak Kinşasa’daki Patrice Lumumba heykelinin duruşunu taklit ediyor. Renkli takım elbisesi, saç biçimi ve gözlükleriyle 1960’ların bağımsızlık liderini canlandıran taraftar, bu gösteriyi 2013’ten beri sürdürüyor.

Belçika sömürgeciliğine karşı mücadele eden, bağımsız Kongo’nun ilk başbakanı olan ve 1961’de öldürülen Lumumba’nın figürü, Mboladinga’nın sessiz gösterisi aracılığıyla futbol tribünlerine taşındı.

Mboladinga Dünya Kupası sırasında Meksika’daki Demokratik Kongo–Kolombiya maçını izleyebildi. Ancak ABD vizesi alamadığı için takımının ABD’de oynadığı karşılaşmalara, aralarında İngiltere’yle yapılan eleme maçı da olmak üzere, katılamadı.

Böylece turnuvanın en güçlü politik figürlerinden biri ABD’deki tribünlerde görünür olmak yerine, yokluğuyla simgeleşti. Sömürgeciliğe karşı mücadelenin simgesi Lumumba’yı canlandıran Kongolu taraftarın ABD sınırında bırakılması, FIFA’nın kapsayıcılık iddiasının en çarpıcı görüntülerinden biri oldu.

Tribünlerde Lumumba'yı canlandıran Mboladinga.

Yeşil Burun Adaları: Küçük ada ülkesinden dünya sahnesine

Yaklaşık yarım milyon nüfusa sahip Yeşil Burun Adaları, katıldığı ilk Dünya Kupası’nda grup aşamasını geçerek son 32 takım arasına kaldı.

Ada ülkesi, Arjantin karşısında iki kez geriye düşmesine rağmen maçı uzatmalara taşıdı ve turnuvanın favorilerinden birine 3-2 mağlup oldu. Yeşil Burun Adaları, böylece Dünya Kupası’nın eleme aşamasına ulaşan nüfus bakımından en küçük ülke olarak tarihe geçti.

Takımın 40 yaşındaki kalecisi Vozinha, kurtarışları ve oyun tarzıyla turnuvanın simge isimlerinden birine dönüştü.

Yeşil Burun Adaları'nın başarısının arkasında yalnızca “küçük ülkenin büyük rüyası” bulunmuyordu. Portekiz’in eski sömürgesi olan ülkenin milli takımı, önemli ölçüde Avrupa’da büyüyen Yeşil Burun Adaları diasporasından oluşturuldu.

Göç yolları ve sömürgecilik tarihi nedeniyle dünyanın farklı ülkelerine dağılan Yeşil Burun Adalılar, ilk kez Dünya Kupası sahnesinde ortak bir takım etrafında buluştu. Yeşil Burun Adaları'nın Arjantin karşısındaki direnişi, bir ada ülkesinin futboldaki eşitsizliklere ve büyük ülkelerin ekonomik üstünlüğüne karşı meydan okuması olarak hafızalara kazındı.

Arjantin'e karşı turnuvanın en güzel gollerinden birini atan Lopes Cabral, gol sonrası tribünlere çıkıp kız arkadaşına sarıldı. Lopes Cabral, yeni sezonda Trabzonspor forması giyecek.

İran savaşın ve engellemelerin ortasında yenilmeden elendi

İran’ın turnuvadaki yolculuğu, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları ile ABD makamlarının uyguladığı kısıtlamaların gölgesinde geçti.

İran başlangıçta kampını ABD’nin Arizona eyaletindeki Tucson kentinde yapmayı planladı. Ancak savaş ve giriş kısıtlamaları nedeniyle takımın hazırlık merkezi son anda Meksika’ya taşındı.

İran gruptaki üç maçını da kaybetmeden tamamladı. Buna rağmen diğer gruplardaki sonuçların da etkisiyle eleme aşamasına kalamadı. İran’ın Mısır’la oynadığı son maçta uzatma dakikalarında bulduğu gol, VAR incelemesinin ardından tartışmalı bir ofsayt kararıyla iptal edildi. Karşılaşma 1-1 sona erdi. Ertesi gün Avusturya’nın maçın son anlarında bulduğu beraberlik golü İran’ın turnuvaya veda etmesine yol açtı.

İran böylece hiçbir karşılaşmasını kaybetmeden elenen takımlardan biri oldu.

Meksika’da kalan ve maçlarını burada oynayan İran heyeti, elenişinin ardından kendilerini ağırlayan Meksika halkına teşekkür etti. Takımın yolculuğu, savaş sürerken futbol oynamaya çalışan bir ülkenin hikâyesi kadar, ev sahibi ABD’nin engellemelerine rağmen turnuvaya katılabilmenin de hikâyesiydi.

İranlı futbolcu Şoca Halilzade, Mısır'a karşı son dakikalarda attığı golün ardından dikkat çeken bir gol sevinci yaşamıştı. Gol tartışmalı bir kararla iptal edilmişti.

Trump aradı, FIFA kırmızı kart cezasını kaldırdı

Turnuvanın en büyük yönetim skandallarından biri ABD Başkanı Donald Trump’ın doğrudan müdahalesiyle yaşandı.

ABD’li futbolcu Folarin Balogun, Bosna Hersek karşılaşmasında kırmızı kart görmüş ve Belçika’ya karşı oynanacak son 16 turu maçında cezalı duruma düşmüştü.

Trump, FIFA Başkanı Gianni Infantino’yu arayarak kararın yeniden incelenmesini istedi. FIFA daha sonra Balogun’un cezasını askıya aldı ve futbolcunun Belçika maçında oynamasına izin verdi. Trump, kararın değiştirilmesi için Infantino’yu birden fazla kez aradı.

Karar, FIFA’nın disiplin mekanizmasının bağımsızlığına ilişkin büyük bir tartışma yarattı. Eski FIFA Başkanı Sepp Blatter dahil birçok isim, kırmızı kart cezalarının siyasi telefon görüşmeleriyle kaldırılamayacağını belirtti.

ABD, Balogun’un da forma giydiği maçta Belçika’ya 4-1 yenilerek elendi.

Final öncesinde protestocu bir grup, Trump ve Infantino’nun müdahalesini protesto etmek amacıyla binlerce kırmızı kart dağıtmayı planladı. Ancak yaklaşık 10 bin protesto kartına stadyum güvenliği tarafından el konuldu. Buna rağmen Trump ile Infantino kupa töreni için sahaya çıktıklarında tribünlerden yoğun biçimde yuhalandı.

ABD'ye karşı Belçika'nın son golünü atan Romelu Lukaku, golü atmasının ardından ABD tribünlerine "Sizi duyamıyorum" işareti yaptı ve takım arkadaşlarıyla birlikte "Trump dansı" yaptı.

'En kapsayıcı Dünya Kupası'na giremeyenler

FIFA Başkanı Infantino, 48 takımlı turnuvayı Dünya Kupası tarihinin en kapsayıcı organizasyonu olarak sundu.

Ancak ABD’nin vize ve seyahat politikaları nedeniyle Irak, Ürdün, Mısır, Fas, Özbekistan, Haiti ve çeşitli Afrika ülkelerinden çok sayıda taraftar maçlara gidemedi. Bazı taraftarların başvuruları reddedilirken bazı başvurular turnuva sona erene kadar sonuçlandırılmadı.

Bu çelişkinin en dikkat çekici örneklerinden biri Somalili hakem Omar Abdulkadir Artan oldu.

FIFA tarafından Dünya Kupası’nda görev yapmak üzere belirlenen Artan, geçerli ABD vizesi bulunmasına rağmen ülkeye alınmadı. ABD’li yetkililer Artan’ın “güvenlik tehdidi” oluşturduğunu öne sürerken Somali Futbol Federasyonu karara tepki gösterdi. FIFA ise göçmenlik kararlarının ulusal makamların yetkisinde olduğunu belirterek sorumluluk üstlenmedi.

Artan böylece Dünya Kupası’nda maç yöneten ilk Somalili hakem olma fırsatını kaybetti.

FIFA takımların sayısını 32’den 48’e çıkarmıştı; fakat turnuvaya katılan ülkelerin yurttaşlarının maçları izleyebilmesi için özel bir vize sistemi oluşturulmamıştı. Futbol sahası genişlerken tribünlerin kimlere açık olduğu ev sahibi devletlerin siyasi tercihlerine bağlı kaldı.

Omar Abdulkadir Artan, Afrika'nın en iyi hakemi seçilmişti.

Haiti 52 yıl sonra döndü, ülkesinde tek maç oynayamadan

Haiti, 1974’ten sonra ilk kez Dünya Kupası’na katıldı.

Ancak takım turnuvaya hazırlanırken Haiti’de silahlı gruplar ülkenin önemli bölümünü kontrol ediyor, siyasi ve insani kriz derinleşiyordu. Milli takım güvenlik krizi nedeniyle Dünya Kupası elemelerindeki hiçbir iç saha maçını Haiti’de oynayamadı. Takımın teknik direktörü Sébastien Migné de görev süresi boyunca ülkeye gidemedi.

Kadronun büyük bölümü Avrupa ve Kuzey Amerika’da yetişen diaspora oyuncularından oluşuyordu. Haiti’de yaşayan tek milli futbolcu Woodensky Pierre’in ABD vizesi ise turnuvadan hemen önce hâlâ sonuçlanmamıştı.

Haiti’nin 52 yıl sonra Dünya Kupası’na dönüşü, ülkedeki şiddet ve siyasal çöküş nedeniyle yalnızca sportif bir başarı değildi. Fakat ABD’nin Haiti’ye yönelik seyahat kısıtlamaları, ulaşım giderleri ve yüksek bilet fiyatları nedeniyle ülkedeki taraftarların önemli bölümü bu tarihi dönüşü tribünden izleyemedi.

Haiti’nin Dünya Kupası macerası böylece FIFA’nın kapsayıcılık anlatısının hem en güçlü örneklerinden birini hem de en açık çelişkilerinden birini oluşturdu.

Haiti takımının Fas'a karşı attığı gol sonrası sevinci.

Turnuva tarihinin en küçük ülkesi: Curaçao

Yaklaşık 156 bin nüfuslu Curaçao, Dünya Kupası’na katılan nüfus ve yüzölçümü bakımından en küçük ülke oldu.

Karayipler’de bulunan ve Hollanda Krallığı’nı oluşturan ülkelerden biri olan Curaçao’nun kadrosunun büyük bölümü Hollanda’da yetişmiş Curaçao kökenli futbolculardan oluşuyordu.

Takımın teknik direktörü Dick Advocaat ise 78 yaşında Dünya Kupası tarihinin en yaşlı teknik direktörü unvanını kazandı.

Curacao, Dünya Kupası tarihindeki ilk golünü Almanya'ya karşı attı. İlk puanını ise Ekvador'a karşı aldı.

Ürdün’ün ilk golü iki bin yıllık tiyatroda kutlandı

Dünya Kupası’na ilk kez katılan Ürdün’ün turnuva tarihindeki ilk golünü Ali Olvan attı.

Ürdün’ün Avusturya’yla oynadığı karşılaşmayı binlerce kişi, Amman’daki yaklaşık iki bin yıllık Roma Tiyatrosu’na kurulan dev ekrandan izledi. Olvan’ın golüyle birlikte antik tiyatronun tribünlerinde büyük bir kutlama yaşandı.

Tarihsel mekân ile ülkenin ilk Dünya Kupası deneyimini buluşturan görüntüler turnuvanın en dikkat çekici fotoğraf karelerinden biri oldu.

Ürdün turnuvadan grup aşamasında elendi. Ancak ülkenin Dünya Kupası’ndaki ilk golü, sonuçlardan bağımsız biçimde Amman’ın kamusal hafızasına yerleşti.

Yamal'ın mahallesinde şampiyonluk kutlaması

İspanya Dünya Kupası’nı kazandığında kutlamaların merkezlerinden biri, Madrid’in meydanlarının yanı sıra Lamine Yamal’ın büyüdüğü Rocafonda mahallesi oldu.

Barcelona yakınlarındaki Mataró kentinde bulunan Rocafonda, işçi sınıfının ve göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı mahallelerden biri. Faslı bir baba ile Ekvator Gineli bir annenin çocuğu olan Yamal, burada büyüdü.

Yamal’ın attığı gollerin ardından elleriyle yaptığı “304” işareti, Rocafonda’nın posta kodunun son üç rakamına gönderme yapıyor. Turnuva boyunca mahallede futbol oynayan çocuklar da aynı işareti kullanarak Yamal’ın gol sevincini taklit etti.

İspanya’da göçmen karşıtı söylemlerin güçlendiği bir dönemde, milli takımın ve dünya şampiyonluğunun sembol isimlerinden birinin bir göçmen mahallesinden çıkması ayrı bir anlam kazandı.

Yamal'ın "304" işareti.

Dünya Kupası’nı mümkün kılan göçmen işçiler

Turnuva başlamadan önce Los Angeles’taki SoFi Stadyumu’nda çalışan yaklaşık 2 bin işçi greve çıkma yetkisi verdi.

Kasiyerler, aşçılar, bulaşıkçılar, barmenler ve diğer hizmet çalışanlarının yüzde 96’sı grev yetkisine destek verdi. İşçiler ücret artışı ve taşeronlaştırmaya karşı iş güvencesinin yanı sıra, ABD Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza Birimi ICE’ın stadyumlara alınmamasını talep etti.

İşçilerin önemli bir bölümü göçmendi. FIFA’nın akreditasyon için çalışanlardan kapsamlı kişisel bilgiler istemesi, bu bilgilerin göçmenlik makamlarıyla paylaşılabileceği endişesine yol açtı.

Grev tehdidi, turnuvanın başlamasına kısa süre kala yapılan anlaşmayla geçici olarak ortadan kalktı. Ancak işçiler, göçmenlik baskınları veya hak ihlalleri yaşanması durumunda iş bırakma haklarını korudu.

Sahada milyonlarca dolarlık futbolcular oynarken, karşılaşmaların yapılmasını sağlayan göçmen işçiler sınır dışı edilme korkusuyla çalışıyordu.

Stadyum işçilerinin eylemlerinden bir kare

Filistin bayrakları ikiyüzlü FIFA’nın yasaklarını aştı

Filistin’le dayanışma eylemleri turnuvanın en görünür siyasi unsurlarından biri oldu.

Dünya Kupası’nın Meksiko’daki açılışı sırasında Filistin destekçileri bir araya gelerek insanlardan oluşan dev bir Filistin bayrağı meydana getirdi. Eylemciler, dünyanın en fazla izlenen spor organizasyonlarından biri sürerken Filistin’de yaşananların gündemden düşürülmemesini amaçladıklarını açıkladı.

Turnuva boyunca çeşitli maçlarda, taraftar bölgelerinde ve kent merkezlerinde Filistin bayrakları taşındı; “İsrail’e kırmızı kart” çağrıları yapıldı. Taraftarların dayanışma mesajları, FIFA’nın futbol alanlarında “siyasi ifade” kullanılmasına yönelik yasak ve yaptırım tehditlerine rağmen görünürlük kazandı.

FIFA uzun yıllardır futbolcuların ve taraftarların siyasi mesajlarını “sporun tarafsızlığı” gerekçesiyle sınırlıyor. Ancak kurumun kendisi, ev sahibi devletlerin yöneticileriyle kurduğu yakın ilişkilerden turnuvaların hangi ülkelere verileceğine, bazı savaşlara ve devlet politikalarına karşı aldığı farklı tutumlardan protokol törenlerine kadar siyasetin doğrudan içinde yer alıyor.

2026 Dünya Kupası’nda ABD Başkanı Donald Trump’ın FIFA Başkanı Gianni Infantino’yla kurduğu yakın ilişki ve bir futbolcunun kırmızı kart cezasına kadar uzanan siyasi müdahale, bu çifte standardın en açık örneklerinden biri oldu. FIFA, devlet başkanlarının ve iktidarların müdahalelerini futbolun doğal bir parçası gibi kabul ederken, tribünlerden yükselen Filistin dayanışmasını “siyasi mesaj” olarak sınırlamaya çalıştı.

Bu nedenle Filistin bayraklarının tribünlerdeki varlığı yalnızca futbolun savaşlardan ve siyasal mücadelelerden ayrı tutulamayacağını göstermedi. Aynı zamanda FIFA’nın “siyasetsiz futbol” söyleminin, siyaseti dışlamaktan çok hangi siyasetin görünür olacağına karar veren seçici bir denetim mekanizması olduğunu da ortaya koydu.

Faslı taraftarlar Filistin bayrağıyla.

Kayıplarını arayan Meksikalı kadınlar açılışın karşısındaydı

Dünya Kupası’nın açılış töreni için Meksiko'da hazırlıklar sürerken, Meksika’da kaybedilen kişilerin yakınlarını arayan kadınlar da eylem hazırlığı yaptı.

“Arama anneleri” olarak bilinen kadınlar, 11 Haziran’daki açılış maçına denk gelecek şekilde barışçıl bir gösteri düzenlemek ve kayıp yakınlarının fotoğraflarını dünya kamuoyuna göstermek istedi.

Uluslararası Af Örgütü, Meksika makamlarına eylemcilerin güvenliğini sağlama ve seslerini duyurmalarına izin verme çağrısında bulundu.

Meksika’da on binlerce kişi kayıp durumda. Devlet kurumlarının yetersiz kaldığı koşullarda çok sayıda kadın, yakınlarının izini kendi imkânlarıyla sürüyor; toplu mezarları ve insan kalıntılarını arıyor.

Dünya Kupası açılışındaki ışık gösterilerinin karşısında kayıp çocuklarının, eşlerinin ve kardeşlerinin fotoğraflarını taşıyan kadınlar vardı.

Turnuvanın başka tablosu

2026 Dünya Kupası futbolun coğrafyasını genişletti. Yeşil Burun Adaları, Curaçao, Ürdün ve Haiti gibi ülkeler ilk kez ya da onlarca yıl sonra dünyanın en büyük futbol sahnesine çıktı.

Ancak turnuva aynı zamanda bu genişlemenin emperyalist düzen içerisindeki sınırlarını gösterdi.

Takımlar davet edilirken taraftarlar sınırda bırakıldı. FIFA kapsayıcılıktan söz ederken, kendi seçtiği bir hakem ABD’ye alınmadı. Bir devlet başkanının telefonuyla kırmızı kart cezası değiştirildi. Dünya Kupası’nı mümkün kılan işçiler göçmenlik baskınlarına karşı grev tehdidinde bulundu. Tribünlerde ise Lumumba’nın hatırası, Filistin bayrakları ve kayıp yakınlarının fotoğrafları yer aldı.

Kupayı İspanya kazandı. Fakat turnuvanın hikâyesini yalnızca final maçının skoru anlatmadı.

***

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -20 Temmuz 2026-


‘Uluslararası toplumun’ kurtaramadığı doktor -Akdoğan Özkan- 

2024 yılının son günlerinde İsrail güçlerince tutuklanan Gazze’deki Kemal Advan Hastanesi’nin Başhekimi Dr. Hüssam Ebu Safiyye, zindanda günbegün ölüme giderken, uluslararası toplumun yaşanan zulüm karşısındaki kayıtsızlığı bitmiyor.

Gazze’nin kuzeyindeki Cebeliye kenti yakınlarında yer alan Avdet Hastanesi'nin normalde ameliyat takvim ve planlamalarını kaydettikleri beyaz panosuna 2023 yılının 20 Ekim günü Dr. Mahmut Ebu Nuceyle tarafından İngilizce olarak şu not düşülmüştü:

Sonunda hayatta kalabilenler hikâyemizi anlatacaklar. Biz elimizden geleni yaptık. Bizi hatırlayın.”

Aradan üç yıla yakın bir süre geçti. Hatırlamayı bırakın, üzerine kaç vahşet, kaç acı daha yaşandı, unutuldu. Dr. Nuceyle, o satırları yazdıktan bir ay sonra, 21 Kasım 2023’te İsrail uçaklarınca bombalanan hastanede, görevi başında Dr. Ahmed el Sahar, Dr. Ziyad el Tatari gibi meslektaşları ve bazı sağlık personeliyle birlikte can verdi. Tıpkı İsrail’in Gazze’deki kıyımı sırasında hayatını kaybeden pek çok meslektaşı gibi. Ancak Filistin’de olan bitenler karşısındaki suskunluğumuzdan utanmamız gereken trajediler bunlarla da sınırlı kalmadı. Hatırlayanlar olacaktır, İsrail güçleri 2024 yılının son günlerinde de Gazze’deki Kemal Advan Hastanesi’nin Başhekimi Dr. Hüssam Ebu Safiyye’yi tutuklamış, ardından da hastaneyi ateşe vermişti.

Filistinli çocuk doktoru Dr. Ebu Safiyye’nin üzerinde beyaz önlüğüyle, yıkıntılar arasında çağrıldığı İsrail tankına doğru yürüyüşü, 2024 yılının hafızamıza kazınan en dramatik ve en utanç verici görüntüleri arasında yer almıştı. Gazze’de görev yaptığı hastaneyi terk etmemiş, en zorlu şartlar altında ihtiyacı olanlara şifa dağıtma düsturuyla hareket etmiş, hatta oğlunu da İsrail saldırılarında kaybetmiş Dr. Ebu Safiyye, aradan geçen bir buçuk yılı aşan süreye rağmen herhangi bir resmi suçlama yöneltilmeksizin ve yargılanmaksızın hâlen İsrail cezaevlerinde tutuluyor. Hücre hapsine atılan ve işkenceye maruz kaldığı anlaşılan Ebu Safiyye, sağlık durumundaki kötüleşmeye rağmen hâlâ tahliye edilmiş değil. “Uluslararası toplum,” hekimlik yeminine sadık kalmasının bedelini bu denli ağır bir şekilde ödeyen doktoru tahliye ettirmekten bile aciz kaldı!

En son 10 Haziran'da online olarak katıldığı duruşma sırasında görüntülenen Ebu Safiyye'nin, gözaltına alınmadan önceki haline kıyasla epeyce kilo kaybettiği görülmüştü. Bunun ardından, avukatı Nasır Ebu Avdet, 2 Temmuz'da Nitzan Hapishanesi'nin Rakefet yeraltı sorgu merkezinde Dr. Safiyye'yi ziyaret etmişti. İsrail merkezli İnsan Hakları İçin Doktorlar Örgütü’nün (PHRI) ziyarete dair yaptığı açıklamaya bakılırsa, avukatıyla görüştüğü odaya elleri ve ayakları kelepçeli olarak, yüzleri maskeli gardiyanlar eşliğinde getirilen Ebu Safiyye'nin başı, göz çevresi, kulakları ve boynunda ciddi yaralar bulunmaktaydı.

Nitekim Ebu Safiyye, görüşme sırasında avukatına, Ganot Hapishanesi'nde tutulduğu süre zarfında çekiç ve coplarla darp edildiğini; Nitzan Hapishanesi'ndeki Rakefet merkezine nakledildiği 24 Haziran'dan bu yana ise her gün sistematik şekilde işkenceye maruz kaldığını söylemişti.

Hayatından ciddi şekilde endişe ettiği kaydedilen Ebu Safiyye, avukatına “Bu beni son görüşünüz olacak. Beni buraya öldürmek için getirdiler. Hayatta kalabileceğime ihtimal vermiyorum. Artık sona geldim," demiş. Nefes almakta ve dik durmakta zorlanan Ebu Safiyye'nin, konuşurken birkaç kez bilincini kaybetme noktasına geldiği de ifade ediliyor.

Filistin'in Birleşmiş Milletler (BM) Cenevre Ofisi nezdindeki Daimî Temsilcisi Büyükelçi İbrahim Hurayşa, BM ve çok sayıda uluslararası kuruluş ile insani kuruluşa acil bir mektup göndererek Ebu Safiyye'nin serbest bırakılması için acilen harekete geçilmesini talep etti. Uluslararası Af Örgütü de, Ebu Safiyye ve alıkonulan diğer Filistinli sağlık çalışanlarının derhal ve koşulsuz serbest bırakılması için kampanyalar yürütüyor.

Ancak ne İsrail uluslararası tepkilere aldırış edip Filistinli başhekimi serbest bırakıyor ne de “uluslararası toplum,” Tel Aviv yönetimine bu insanlık dramının sona erdirilmesi yolunda baskı uyguluyor.

Aile endişeli. Doktorun Middle East Eye’e konuşan kız kardeşi Semahir Ebu Safiyye, işgal güçlerinin bu işi inada bindirip, Hüssam Ebu Safiye’ye yönelik muamelelerini her geçen gün daha kötü hale getirdiklerini savunuyor.

Bu arada, Filistin kurumlarının verilerine göre, İsrail hapishanelerinde yaklaşık 350'si çocuk, 99'u kadın ve 3 bin 244'ü idari tutuklu olmak üzere toplam 9 bin 500 civarında Filistinli tutsak bulunuyor.

Binyamin Netanyahu’nun yargılandığı davalardan affını isteyen Amerikalı başkanlar çıkıyor; hatta eşi Sara Netanyahu’ya ömür boyu koruma sağlanması bile onaylanıyor. Ama Dr. Ebu Safiyye’nin uluslararası hukuku dinlemeyen, bu insanlık dışı tutsaklığına, “uluslararası toplumdan” tek tük birtakım sesler dışında, güçlü bir itiraz maalesef yükselmiyor. “Uluslararası toplum,” ancak Francesca Albanese gibi uluslararası hukuk uzmanlarına soykırım ekonomisini ifşa ettiği için yaptırımlar ve yasaklar getirmekle meşgul olabiliyor! Birleşmiş Milletler (BM) Filistin Özel Raportörü Albanese, ABD tarafından kendisine uygulanan yaptırımlar ve mali abluka nedeniyle bugün hiçbir kredi kartı, banka kartı veya banka hesabını kullanamamakta. Yaptırımlar yüzünden başka ülkelerde yeni banka hesabı bile açamayan Albanese, ABD tarafından finansal sistemden tamamen tecrit edilmiş durumda. Aynı ABD, İsrail'e yıllık 3,3 milyar dolarlık askeri yardımın kesilmesini öngören yasa tasarısını oy çokluğuyla reddedebiliyor. Almanya ise İsrail Devleti'nin var olma hakkının reddedilmesini suç sayan yasa çıkarıyor. Almanya Federal Konseyi'nde onaylanan ve yaz tatilinin ardından Federal Meclis'te görüşülmesi beklenen yasa ile İsrail'in var olmasını kamuya açık şekilde reddeden ya da eleştiren kişilere 5 yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. Niye? Çünkü anti-semitik şiddeti tetikleyebilir, diyor Almanlar.

Ama tabii Dr. Hüssam Ebu Safiyye son nefesine kadar cezaevinde kalabilir! Orada bir şiddet yok çünkü!

Yıl 2026, beyhudeliğimiz, utancımız bitmiyor, büyüyor ve Dr. Hüssam gözlerimizin önünde zindanda eriyor!

/././

Avukat Bişar Abdi Alınak: Deniz Göktaş'ın tutuklanması 'sosyal medya mahkemeleri'nin bir örneği; kitlesel infaza dönüşen bu suçlara karşı mahkemeler kurulmalı -Aslı Atasoy- 

Linç kültürünün yıkıcı etkileri tüm dünyada rahatsızlık verici boyutlara ulaşmış durumda. Çünkü ifade özgürlüğü; linç kampanyaları, manipülasyonlar ve bot hesapların yarattığı suni gündemlerle hiç olmadığı kadar tehdit altında. Avukat Bişar Abdi Alınak, "X'te kitlesel infaza dönüşebilen herhangi bir konu, kanun nezdinde suçun unsurlarını oluşturmasa dahi manipülasyon ve dezenformasyonla pekâlâ mahkemelerin konusu hâline getirilebiliyor, tutuklama kararı verilebiliyor. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik kapsamında değerlendirilebilecek bu kitlesel infazlar en nihayetinde kötü eller marifetiyle fikir ve düşünce açıklama hürriyetinin sınırlarını zorlayan bir hâle dönüşebiliyor. 'Sosyal medya mahkemeleri' tam da budur. Deniz Göktaş'ın tutuklanması da buna en yakın örnek" diyor.

Dijitalleşen dünyada bilgi ve öfke aynı hızla yayılıyor. Hakaret ve karalama, hukuk dünyasını sıkça meşgul ediyor. Peki, sosyal medyanın kendi adaletini dağıttığı bu düzende, bireyin savunma hakkı ve masumiyet karinesi ne kadar korunabiliyor? Türkiye'nin dijital linçle imtihanını, sosyal medyadaki nefret söylemlerine karşı yürütülen hukuki mücadeleyi bizzat bu davaların içinde yer alan avukat Bişar Abdi Alınak ile konuştuk. 

-Bişar Bey, X’i kullanıyor musunuz?     

Aktif olarak kullandığım bir Twitter/X hesabım bulunmamaktadır. Ancak haber sitelerinin büyük bir kısmı, sahip oldukları yayın politikaları ve ideolojik yaklaşımlar doğrultusunda haber sunarken; X ve diğer sosyal medya platformlarında farklı bakış açılarına ve alternatif gündemlere ulaşabilmeyi mümkün kıldığı için gündemi zaman zaman buradan takip etmekteyim.  

-Kullanmama nedeninizi öğrenebilir miyiz?  

X’in ilk dönemlerinde çok daha özgür ve objektif bir tartışma alanı mevcutken, günümüzde ekonomik olarak desteklenen bot hesaplar aracılığıyla suni gündemler oluşturulabildiği, gerçek gündemlerin geri plana itebildiği ve organize şekilde hareket eden bazı grupların toplum algısını yönlendirmeye yönelik çalışmalar yürütebildiği görülmektedir.  Bununla birlikte en önemli sorunlardan biri, yalnızca iktidar politikalarına yönelik eleştirel paylaşımlar yapan bazı hesapların, İletişim Başkanlığı ve ilgili mekanizmalar aracılığıyla kısa sürede sosyal medya platformlarından kaldırılabilmesidir.  X platformunun ancak iktidarın izin verdiği ölçüde özgür kalabildiği bir ortamda, bu platformda aktif bir kullanıcı olmayı ve düşüncelerimi burada paylaşmayı; iktidarın baskısı ve kontrol mekanizmaları altında gerçekleşen sınırlı bir özgürlük alanı olarak görmekteyim. Bu sebeplerle X hesabı kullanmamaktayım.  

-Sosyal medya bir yandan hızlı iletişim sağlarken bir yandan da anlık ve kitlesel “infaz” mekanizmasını çalıştırabiliyor. Bir hukukçu olarak bu size ne düşündürüyor?     

X platformunda örgütlenen linç kampanyalarının bir kısmı doğalında gelişen ani refleksler olabildiği gibi bir kısım linçte ekonomik olarak desteklenen hesaplar marifeti ile örgütlenmektedir. Kitlesel infaza dönüşebilen herhangi bir konu, kanun nezdinde suçun unsurlarını oluşturmasa dahi manipülasyon ve dezenformasyonla pekâlâ mahkemelerin konusu hâline getirilebilmektedir. Halkı kin ve düşmanlığa tahrik kapsamında değerlendirilebilecek bu kitlesel infazlar en nihayeti de kötü eller marifeti ile fikir ve düşünce açıklama hürriyetinin sınırlarını zorlayan bir hâle dönüşebilmektedir. X platformunda gündem olan herhangi bir konu suçun maddi unsurlarını taşımasa dahi mahkemeler tutuklama ciheti ile kanuna uygun olmayan kararlar tesis edebilmektedirler. Sosyal medya mahkemeleri dediğimiz husus tam da budur.  Mahkemeler bu noktada kamuoyu baskısından çekinerek suça konu edilen eylemin maddi unsurlarını gözetmeden tesis ettikleri kararlar ile bir hukuk devletinde olması gereken yeknesaklık ilkesini göz ardı etmektedirler. Yakın zamanda tutuklanan Deniz Göktaş yargılaması da buna en yakın örnektir. Toplumun kendi gibi düşünmeyenleri cezalandırma aracına dönüşen bu platformlar hukuk ilmi ile özleşmeyen, bireylerin hareket alanını açık bir şekilde belirlemeye çalışan, bu noktada korkuyu ve hukuksuzluğu büyüten bir sonuca hizmet etmektedir.  

 -Dijital linçler, masumiyet karinesi ve savunma hakkını nasıl etkiliyor?  

Dijital linçler ile yaygınlaşan vakaların birçoğu görmekteyiz ki ilmi herhangi bir disipline dayanmamaktadır. Bilgisi olmayan kişi ya da kişilerin fikirlerinin toplumun büyük bir bölümünün fikri gibi lanse edilebildiği bu platform toplumun düşünsel anketlerini bir kısmında manipüle ederek yukarıda da bahsettiğim sonuçların oluşmasına sebebiyet vermektedir. Sosyal medya aracılığıyla hedef haline getirilen bir kişi linç ile karşı karşıya kaldığı durumlarda Türkiye hukuk sistemi ne yazık ki öznesi muhalif olan ve olmayan ayrımı yapmak suretiyle objektif olmayan kararlar almaktadır. Yani lince uğrayan konusu ve başlığı ne olursa olsun muhalif ise ayrı uygulama iktidara yakın ise ayrı uygulama ile karşı karşıya kalmaktadır.

Masumiyet karinesi dediğimiz ilke ise yine bahsettiğim ayrıma göre çalıştırılmaktadır. Sosyal medya platformlarında Cumhurbaşkanı’na hakaret eden birisi saatler içerisinde bulunup tutuklanabiliyorken aynı mecrada bulunan başka bir siyasî lidere yapılan her türlü cürüm aynı şekilde sonuç doğurmamaktadır. Bu sebep ile sosyal medya linçlerinin savunmaya etkisini tartışırken savunan kişinin hangi siyasî görüşe sahip olduğu sonucu direkt etkilemektedir. Yani özetle, masumiyet karinesi yargı mecralarında kişinin suçlu olup olmadığına bakılmaksızın fikir ve düşüncelerine göre işletilen bir mekanizmaya dönüşmüştür. Bunun dışında lince dönüşen her konu tarafına bakılmaksızın masumiyet karinesini yok saymaktadır. Dezenformasyon yasası doğru ve tarafsız işletilir ise yargısız infaz yapan kişi ya da gruplar daha dikkatli hareket etmek zorunda kalacaklardır. 

-Dijital dünyada hakaret, karalama ve linç; ifade özgürlüğü savunusu arkasına saklanabiliyor. Bu gibi durumlarda hukuk, bireyi nasıl koruyor?     

Bilişim suçları kapsamında ilgili yasalar her ne kadar bireyi koruyor gibi görünse de pratikte savcılık makamları her türlü saldırıyı derecesi ne olursa olsun hukuki kılıflarla örtbas etmektedir. Örneğin hakaret edilen bir kişi siyasetçi ise sinkaflı bir söylem bile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne atıfta bulunulan çarpıtma bir yorumla savcılık tarafından takipsizlik ile sonuçlandırılabilmektedir. Konu başlığı siyasîlerin eleştirme hürriyetine bağlayan bu kararlar küfür edeni koruyan bir mekanizmaya dönüşebilmektedir. Şayet hakarete maruz kalan kişi siyasetçi değil ise de hakaretin kime yapıldığı, şüpheliye ulaşılamadığı, ağır eleştiri gibi mazeretler ile yine takipsizlik ile sonuçlandırılmaktadır.

Hakarete maruz kalan bir kişi hakkını tazminat yolu ile aramak istediğinde de mahkemeler nezdinde hâkime geniş takdir yetkisi tanındığı için maruz kalınan manevi tahribatı daha da arttıran komik dahi olmayan rakamlarda kararlar tesis edilmektedir. Türkiye’de sosyal medyada oluşan suçlara dair ceza ve hukuk mahkemelerinin kurulması gerekmektedir. Zira dijital evrende oluşan büyük nefret ve akabinde gelişen hakaret kültürü şu an mevcutta bulunan savcılık ve mahkemelerin taşıyamayacağı kadar büyük ölçeklidir. Zira cezasız kalan her suç bir sonrakine davetiye çıkarır. Hakaret kültürünün bu kadar yaygın olmasının bir sebebi de Türkiye yargısının bu konudaki yetersizliği ve objektif karar alma mekanizmasının gelişmemesinden kaynaklıdır.  

-Toplumdaki insanların kendi kendine hakimlik yaptığı bu düzende gerçek adalet için nasıl bir yol haritası önerirsiniz?  

Bu sorunun tek bir cevabı yoktur aslında. Her bireyin pek tabii de düşünsel yargılamaları vardır. Mühim olan bu düşüncelerini açıklarken asgari tahammül ve farklı düşüncelere asgari düzeyde etraflı değerlendirme yapması gerekmektedir. Türkiye’de ne yazık ki kendi gibi düşünmeyen hemen hemen herkes farklı olan düşünceyi kendisine ve değerlerine saldırı yapılmış gibi değerlendirerek kendi yarattığı sanrılara kapılıp öfkelenmektedirler.

Bu ülke maalesef linç kültüründen kaynaklı olarak çok büyük bedeller ödedi, hâlâ da ödemeye devam etmektedir. 1955 yılında 6-7 Eylül olayları olarak bilinen Rum halkına karşı yapılan katliamlar, Sivas’ta Madımak Oteli’nde katledilenler, Zilan’da, Dersim’de, Digor’da katledilen binlerce insan linç kültürünü devlet organizasyon vesilesi ile gerçekleşmiştir. Bugün sosyal medya üzerinden hâkimlik yapmaya çalışan akıl da bunların bilişim çağındaki türevleridir. Bu sebep ile gerçek adalet için önerebileceğim yol haritası insan, yaşam ve düşünce hürriyetini benimseyen ve yok saymayan bir kültürün oluşması gerektiğidir. Bu ilkeleri yok sayan her türlü düşünceyi bir hastalık olarak görmeliyiz. Sağduyuyu egemen kılan bir anlayış gerekmektedir. 

-Sosyal medyada hakaret içerikli paylaşımlara yönelik çalışmalarınızı biliyoruz. Süreç nasıl işliyor?  

Bu noktada müvekkillerimizin talepleri doğrultusunda yargısal süreçler yönetmekteyiz. Gerek müvekkillerimizin tespiti gerekse de kendi tespitlerimiz doğrultusunda her işlem için müvekkillerimizin onaylama süreçlerini tamamladıktan sonra gerek savcılık makamlarında şüphelilerin belirlenmesi gerekse de hakaret içerikli yorumların kaldırılması yönünde hukuk mahkemelerinde başvurular yapmaktayız. Maalesef süreç yukarıda da belirttiğim üzere mahkemelerin ve savcılıkların sayı olarak yetersiz olmasından ve muhaliflere yönelik hakaretlerin büyük bir kısmı görmezden gelindiğinden arzu edilen seviyelerde sonuç almamızın önüne geçmektedir.  

-En çok kime karşı negatif içerik üretiliyor?  

Negatif içeriklerin Türkiye’deki en büyük mağdurları maalesef muhalif kesimlerdir. Muhalif kesim içerisinde de en çok negatif içerik üretilen kişiler Kürt meselesine yakınlığı ile bilinen sanatçı ve siyasetçilerdir. Ancak verisel olarak değerlendirecek olursak negatif içeriklerin en büyük mağduru maalesef Sayın Yılmaz Güney’dir. Savcılık makamları yapmış olduğumuz binlerce başvuruyu maalesef Yılmaz Güney’e küfür edenleri ödüllendirircesine takipsizlikle sonuçlandırmaktadırlar. Cezasızlık ile harlanan toplumdan etkilenen Cumhuriyet savcıları bile kendi sosyal medya sayfalarında fütursuzca küfredebilmektedirler. Yargı mercileri, Kürt meselesine duyarlı olan herkesi ve özellikle Yılmaz Güney’e yönelik hakaretleri meşru gören bir anlayış ile değerlendirmektedir. Kabul edilemez bu pratik yargıya olan güveni daha da azaltmaktadır. Pek tabii de suça konu eylemler bakımından başvurularımız bu kanunsuz kararlara rağmen devam etmektedir.  

-Bu davaların gelir modeline dönüştüğü, insanların kredi çekip ödeme yaptığı iddiaları hakkında ne söylersiniz?  

Sosyal medya mecralarında kim kime hakaret ediyor ise kanun mağduru korumak zorundadır. Bu konuda mağduriyeti fazla olan bir kişinin dava sayısı da doğal olarak fazla olacaktır. Burada tartışılması gereken husus maalesef manipüle edilmektedir. Küfür edenin mağduriyet devşirdiği bu tartışma konusu mağdurun uğradığı manevi zararı görmezden gelmektedir. Pek tabiide ekonomik bir külfetle karşılaşan hakaret faili bu durumu mağdurun bu konuyu gelir kapısına dönüştürdüğü iddiası ile manipüle etmeye çalışmaktadır. İç dünyasında “Bana hakaret edilsin bende para kazanayım” düşüncesi ile hareket edenleri ayrık tutarak hiç kimsenin kendisine küfür edilmesinden mutlu olmayacağı gerçeği ile çelişen bir durum ortaya çıkmaktadır. Kanun mağduru korumakta ve sanığın ve davalının yargıda oluşan ücretlere de katlanmak zorunda olduğunu düşünmekteyim. 

/././

Türk ceza yasalarında Türkçe yanlışlarından üç örnek -Sami Selçuk- 

Üzerinde düşünülmeden yapılan sıradan bir sözcük çevirisinin bir hukuk terimine ve kavramına dönüşmesi, elbette sadece kaba saba bir yanlışlık, yalnızca bir güldürü değil, bunun da çok ötesinde yasayı hazırlayan sözde bilim insanları açısından bağışlanamaz bir dram, bir ağlatıdır da...

Birinci örnek, “kasıt” kavramını tanımlayan 2004/5237 sayılı Yeni Türk Ceza Yasası’nın 12’ikinci maddesiyle ilgilidir.

Bu madde Türk Ceza Yasası’nda yanlış tanımlanan diliyle “KAST” (KASIT, YÖNELİM) terimiyle ilgilidir. Buna göre, “Suçun oluşması kastın varlığına bağlıdır. Kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir:” (m. 21).

Peki, doğru terim ve tanım neymiş?

Doğru terim, kast değil, elbette “kasıt”tır.

Zira karşılık “kast” sözcüğü, toplumbilimsel bir terimdir; Hindistan’da yaşanan ve babadan oğula geçen sınıflardan her biridir.

Yeri gelmişken belirtelim ki, kökenbilim (etimoloji) açısından “kasıt” (kasd) sözcüğü, Arapçada içinden iliği çıkarmak için kemiği kurmak, amaçlı davranmak anlamlarına gelmektedir. “İktisad” sözcüğü de aynı kökten türetilmiştir ve olanakları amaca göre kullanma anlamına gelmektedir (Cemaleddin ibni Mükrem (İbni Manzûr). Lisan-ül Arab, III, Beyrut, tarihsiz, s. 353-357, ileten: Yüce, Turhan Tufan, Ceza Hukuk dersleri, Manisa, 1982, s. 322).

Öte yandan “kasıt” sözcüğü, Türkçede niyet, amaç, gaye, bilerek isteyerek güdülen erek, istek, kurma, tasavvur, tertip, kötü niyet, garaz, birinin aleyhine bir işe kalkışma, bilerek yapma, bir işe bilerek ve isteyerek, gerekliliğine inanarak kalkışma, girişme anlamlarında da kullanılmaktadır.

Türk Hukuk Lügati bu kasıt (intentio, Vorsatz, Absicht, intention, intenzione, dol, dolo) terimini, suçun öznel öğesi olarak tanımlamaktadır (Türk Hukuk Lûgatı, Ankara, 1991, s. 193).

Kavrama daha yakından bakıldığı zaman dil ve terim açısından şu gerçekler ortaya çıkmaktadır: “Kasıt” kavramı, Hint-Avrupa anadil ailesinin Batı kolunda yer alan Cermen dillerinden sözgelimi, Almancada Vorsatz, Absicht; buna karşılık İngilizcede Latin anadil ailesine içinde yer alan Fransızca gibi intention olarak karşılanmaktadır. Latince anadili içinde yer alan dillerde ise söyleniş biçimi dışında tutarlı biçimde aynı terimin kullanıldığı görülmektedir: Terimin adı, Fransızca gibi İtalyancada intenzione, İspanyolcada intención, Portekizcede intenção’dur. Öte yandan Latin anadili içindeki bu beriki dillerde kötü niyeti, hileyi de içeren anlamda Latince dolus, Fransızca dol, İtalyancada dolo sözcüklerinin de yer yer kullanıldığı görülmektedir.

Bu bilgilerin ışığında kanımızca kasıt teriminin karşılığı, Latin anadili içinde yer alan dillerdeki terimler gözetilerek “yönelim” olmak gerekir.

Bundan başka Türk Ceza Yasası’nda kastın tanımını yapılırken cümle kuruluşunda etken ve edilgen durumlar yan yana getirilmiştir. Oysa “ve” sözcüğü, aynı işlevleri gören sözcükleri, sözcük öbeklerini ya da cümleleri birbirine bağlayan bir “bağlaç”tır. Dolayısıyla eşit olan özneleri, nesneleri, nitelikleri, tamamlayanları, tamamlananları, önermeleri, kipleri birbirine bağlar. Özetle özneler, nesneler, tamamlayan ve tamamlanan aynı; eylemler, kip ve kişi açısından birbirine eşit ise “ve” bağlacı kullanılabilir. Oysa maddede birbirine bağlanan iki cümlecikten birincisi olan “bilerek” eylemin eyleyeni (fail) belli biri tarafından işlendiğini gösteren etken çatıyla; ikincisi olan “bilinerek” ise, eylemin eyleyeni belli olmayan biri tarafından işlendiğini gösteren edilgen bir çatıyla kurulmuştur. Dolayısıyla çatı aynı olmadığı için iki cümlecik, elbette bağlacıyla bağlanamaz. Dolayısıyla maddeyi dilbilgisi açısından düzeltmek ve bunlardan birini seçmek zorunludur.

Dolayısıyla “kasıt” hukuk teriminin tanımı ve tanım maddesinin ilk fıkrası şöyle olmak gerekirdi: “Suçun oluşması, yönelimin (kastın) varlığına bağlıdır. Yönelim, suçun yasal tanımındaki öğeleri bilerek ve isteyerek gerçekleştirmektir.”

İkinci çarpıcı örneği, Yargıtay’da bulunduğum sırada yaşamışımdır.

1926/765 sayılı Eski TCY’nin kamu görevlisinin önünde (huzurunda) ve görevinden dolayı (m. 266) ya da görevi sırasında (m. 267) hakaret eylemleri iki ayrı suç olarak düzenlenmişti.

Her iki suçun ortak ağırlaştırılmış biçimi ise, TCY’nin 269’uncu maddede yer almıştı.

Bu maddeye ve bu doğrultuda gelişen Yargıtay’ın görüşlerine göre, hakaret, “cebir ve şiddet (yaralama) ve tehdit” kullanılarak işlenmişse verilecek ceza artırılacak, ancak cezayı artırıcı nitelikteki bu maddede “ve” bağlacı kullanıldığı için, üç eylemin, yani sövme, şiddet ve tehdit eylemlerinin bir arada gerçekleşmesi aranacak; kısaca yargılanan sanık, sövecek, tehdit edecek, ayrıca şiddet de kullanacak, yani bugün kullanılan terime göre kamu görevlisini yaralayacaktı. Bu eylemlerden birini yapmadığı takdirde, sözgelimi, fail sövme ve tehditle yetinirse, ortak artırıcı nedeni düzenleyen Yasa’nın 269’uncu maddesinde “ve” bağlacı kullanıldığı için, hakkında bu madde uygulanamayacak, ancak kamu görevlisine karşı sövme ve tehdit olmak üzere fail, iki ayrı suçu işlemiş olacak ve buna göre cezalandırılacak, son çözümlemede faile TC Yasası’nın 266 ya da 267’nci maddelere göre verilen ceza, üç ayrı suç gerçekleştiği takdirde 269’uncu maddeye göre artırılacaktı.

Bu anlayışın ulaştığı çarpık, düşündürücü ve şaşırtıcı sonuç ise, insanları başkaldırtacak boyutta çok şaşırtıcıydı: Eğer sanık, hakaret ve tehdit gibi iki ayrı suçu işlemişse, kendisine verilen cezaların toplamının, üç ayrı suç, yani hakaret, tehdit ve yaralama suçları için verilen ağırlaştırılmış tek cezadan daha ağır oluyordu.

Bu akıl almaz, gülünç ve çarpık çelişkiye yol açan olay ise, elbette Yasa’nın 269’uncu maddesinde kullanılan “ve” bağlacıydı.

Oysa Kaynak Yasa’da yer alan ve ülkemizdeki 269’uncu maddenin karşılığı olan maddede “ve” değil, “ya da” (veya) bağlacına yer verilmişti. Dolayısıyla suç işlemeyi kışkırtan bu çarpık duruma son vermenin yolu, aslında çok kolaydı. Çünkü bunun için kaynak yasaya ve “düzeltici yorum”a başvurmak “ve” bağlacının yerine “ya da” bağlacını geçirmek yeterliydi.

Dolayısıyla Başkanlığını yürüttüğüm Dördüncü Ceza Dairesi, bu gerekçeyle birkaç karar verdi.

Ancak Yargıtay Ceza Genel Kurulu, bilinen “yerleşik (müstakar) kararlara göre” gerekçesiyle eski görüşünde uzun süre direndi ve görev yaptığım dairenin düzeltici yorumla ulaştığı görüşe katılmadı.

CGK’nın bu akla ve mantığa aykırı yaklaşımı ve ulaştığı sonuç üzerine Yargıtay’ın kitaplığında var olan 1926/765 sayılı Eski TCY’nin harf devrimi öncesi 1926 yılında Resmî Gazetede Arap alfabesiyle yayımlanan ilk metni bulunmuş, Türk dilinin arınmasını ve zenginleşmesini sağlamak için Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumunun eski genel yazmanı ünlü dilcimiz Merhum Ömer Asım Aksoy’a gönderilmiş; Aksoy, Arapça alfabede üç tür “vav” (v harfi) bulunduğunu; Eski TCY’nin Arapça alfabeyle kaleme alınan 269’uncu maddesinde geçen “vav”ın “ve” değil, “ya da” (veya) olarak anlaşılıp yazıya dökülmesi gerekirken, Yasa metninin Arap alfabesinden Latin alfabesine dönüştürülmesi sırasında bunun yanlış olarak “ve” biçiminde yazılmış olduğunu belirlemiş; aynı görüşü edebiyat araştırmalarıyla tanınan yazarlarımızdan Merhum Hikmet İlaydın da paylaşmıştı.

İşte toplanan bu bilgilerin ışığında Arap harfleriyle yazılan metne göre Yargıtay CGK, görüşünü değiştirmiş, ancak böylelikle doğru uygulama gerçekleştrilebilmiştir.

Arap harfleriyle yürürlüğe giren bu metni Latin harflerine dönüştürerek kaleme alanlar, elbette Arap alfabesini çok iyi bilen uzman insanlardı.

Ancak görüldüğü üzere, bu uzmanlıklarına karşın onlar bile, Arap alfabesiyle kaleme alınan eski yasayı yeni Latin alfabesine dönüştürürlerken yanılmaktan kurtulamamışlardır.

Üçüncü örnek ise, araştırmadan, yeterince bilmeden sonuçlar çıkarmanın, yargılarda bulunmanın yaşadığım en çarpıcı örneklerden biridir: 1926 / 765 sayılı Eski TC Yasası’nın 188/3, 455, 459’uncu; 6123 sayılı Yasa ile değiştirilmeden önce 480 ve 482’nci maddelerinde geçen “birkaç kimse;” 193/2’nci maddesinde geçen “birçok kimseler” sözcükleri, 1889 tarihli Kaynak Yasa’da (md. 154, ayrıca 155/son, 157/2, 371, 375, 393 ve 395) “bir(den çok kişi” (più persone) olarak kaleme alınmıştı. 1930 tarihli İtalyan Ceza Yasası (md. 339/1, 662, 589, 590, 594/son, 595/1) da aynı doğrultudaydı.

Durum böyle iken bir çeviri olan TCY’de bir hukuk terimi, dolayısıyla hukuk kavramı olmayan bu sözcükler, “birden çok,” “birkaç” ve “birçok” olarak çevrilmiş, yani bunlar tutarlı biçimde tek bir örnek olarak çevrilmemişti. Bu ise, elbette şaşılacak bir durum değil, kişiden kişiye değişebilen, her zaman görülebilen, yaşanılabilen bir çeviriden ibaretti.

Ancak bu konuda benim ülkemde yaşananlar, çok şaşırtıcı, hatta dehşet vericiydi.

Gerçekten bu çeviri üzerine bir hukuk terimi olmayan söz konusu sözcükler, Kaynak Yasa’ya başvurularak anlamlandırılacak ve düzeltici yorum ile ele alınarak sonuca ulaşılacak yerde, Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun (YCGK) 19.3.1949 tarih ve 4/84-82 sayılı kararında “birkaç” üç, “birçok” ise üçten çok olarak tanımlanmış; daha sonraki kararlarla da bu anlamlandırmalar yerleşiklik, süreklilik kazanmıştı.

Ne yazık ki, çok şaşırtıcıydı, bu yaklaşım!?

Şimdi daha çok şaşıracaksınız. Çünkü bununla da kalınmamış, bir hukuk terimi olmadığı halde Yargıtay’ın ulaştığı bu yadırganası, hatta saçma görüş, 1953 / 6123 sayılı Yasa değişikliğinde Eski TCY’nin yoklukta hakaret ve sövme suçlarını tanımlayan 480 ve 482’nci maddelerinde Yargıtay’ın bu görüşüne dayanılarak “birkaç kimseyle ihtilat eder” sözleri, “ikiden ziyade kimseyle ihtilat eder” biçiminde değiştirilerek yasalaştırılmıştı.

Ancak ben, bunlara hiç şaşırmamışımdır. Çünkü az düşünen insanlar toplumlarında doğaldır bu tür saçmalıklar. Üstelik mantıksal düşünmenin değil, kendinden öncekileri öykünmenin (taklit) öne çıktığı toplumlarda ise, bu yadırganası yanlışlıklar çok da bulaşıcıdır.

Nitekim bu yanlışlık, sıradan bir çevirinin de çok ötesine geçmiş, bu noktada kalmamış, 2004/5237 sayılı son TCY’nin 125’inci maddesine de yine “en az üç kişiyle ihtilat” biçiminde yasalaşmıştır.

Ancak bu gülünç yaklaşıma sıradan bir yanlışlık diyerek göz yummak elbette çok güçtür. Çünkü üzerinde düşünülmeden yapılan sıradan bir sözcük çevirisinin bir hukuk terimine ve kavramına dönüşmesi, elbette sadece kaba saba bir yanlışlık, yalnızca bir güldürü değil, bunun da çok ötesinde yasayı hazırlayan sözde bilim insanları açısından bağışlanamaz bir dram, bir ağlatıdır da.

Yoklukta (gıyap) hakaret suçunu yargılayan bir yargıcın, yaşını başını almış iki tanığın, sanığın suçu işlediğine ilişkin tanıklıklarının ardından, tarafların anlamadıkları Osmanlı Türkçesiyle “ihtilat unsuru” oluşmadığı gerekçesiyle bir sanığı aklaması karşısında yakınanın neler düşündüğünü, hatta neler kurguladığını lütfen bir düşünün!

Ah, benim güzel halkım, ah!?

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -20 Temmuz 2026-

Kendi mabedinde bir figüran: Dünya Kupası’nın finali nasıl gasp edildi? Satılığa çıkarılan stadyum çimleri, vize duvarına çarpan oyuncular, ...