Kuzuların sessizliği, sırtlanların uluması + Savaşın ilk günleri -soL-


Kuzuların sessizliği, sırtlanların uluması -Serdal Bahçe- 

Artık kapitalist dünya güçlülerin her an her istediklerini aldıkları bir orman. Kural ve kurumlar sanki hızla katı halden gaz haline geçmiş gibiler. Hiçbir bağlayıcılıkları yok, hükümleri yok.

Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi İran’ı vurmaya başladılar. Dini lider Ali Hamaney’in öldürüldüğü doğrulandı. Öldürülenler arasında bazı üst düzey komutanlar var. Bir okulun küçük kız öğrencileri ve bir kadın voleybol takımının oyuncuları da var. İki gündür izlediğimiz, bize izlettirilen durumun analizi yapılabilir yapılmalıdır. Ancak gün o gün değil. Şimdi öfke ve kızgınlığı kusma zamanı. 

İran’ı çağırdılar masaya oturttular. Görüşmelerin ortasında İran’ı vurmaya başladılar. Bu yeni bir tarz değil. Emperyalizmin ahlakı yoktur diyerek geçelim. Yıllar önce açıkladılar. 2014’te Merkel ve François Hollande Rusya’yı Ukrayna ile oyaladılar. Bunu da itiraf ettiler. Masadan kalkacak Ukrayna’yı masaya razıymış gibi masada tuttular, sonra da Ukrayna Minsk Görüşmeleri’nden çekildi. Sonra ortaya çıktı, Rusya’yı oyalamışlar. Oyalayarak Ukrayna’ya saldırıyı geciktirmiş ve Ukrayna’yı askeri olarak tahkim etmişler. Ne diyeceğiz uluslararası ilişkilerin realizmi mi diyeceğiz? Yoksa bildiğiniz utamaz bir fırsatçılık mı?

İran vurulurken akıllarına daha geçen aylarda protestolar sırasında ölen İranlılar geldi. Trump ve avenesi "37 bin İranlı öldü, çok üzülüyoruz İranlılar için" diye açıklama yaptılar. Bu açıklamalar sırasında bir okul vuruldu ve 150 kadar çocuk emperyalist-Siyonist saldırının kurbanı oldu. Ne diyeceğiz? “Öngörülemeyen zayiat” mı diyeceğiz? Gazze’de son iki yıldır öldürülen çocuklar için ne diyeceğiz?  “Geleceğin teröristleriydi onlar, iyi oldu" mu diyeceğiz? 

Trump ve avenesi Epstein dosyalarından dökülüyorlar, çocuk istismarı ve tecavüzünden sorumlu görünüyorlar. Epstesin’in MOSSAD ajanlığı kesinleşmiş bir vaka gibidir. Netanyahu’nun Epstein dosyaları ile Batılı liderlere şantaj yaptığı iddia ediliyor. Böylece onları İran’ın yok edilmesine ikna etmiş. Çok mu asparagas ve komplo teorisi kıvamlı? 

Eskiden her şey için daha sistemik, daha eğilimsel açıklamalar arardık, malum bilimciyiz ya? Aslında eskisi için yanlış da değildi hani. Orada kurullar üzerinde duran, iyi kötü bazı kuralların geçerli olduğu katı haldeki bir kapitalist yapı vardı. Pervasızdı ama pervasızlığını bir noktaya kadar gemleyecek kural ve kurumlar vardı herhalde. En başta Sovyet Sosyalizminin baskısı vardı. Şimdi yok. Şimdi kapitalist dünya bir orman, orman ise kaotik ve anarşizan bir yapı. Eğer orman ise güçlünün borusunun ötmesi normal bir şey. 

Gazze’de öyle olmadı mı? Aylar boyunca öldürdüler. Güçten takatten düşmüş bir halkı aç bıraktılar, itip kalktılar, öldürdüler, yerinden evinden ettiler. Tüm dünyanın gözü önünde yaptılar. Bazıları göstermelik bir şekilde homurdansa da kimse bir şey yapmadı. Sonuçta o halkı birkaç kilometrelik bir koridora mahkum bıraktılar. Ama yetmedi, öldürmeye devam ettiler. Artık adı kondu değil mi: Soykırım. Ama kimse bir şey yapmadı. Kudretli ve güçlü olanlar nerdeyse kılıç ve fethi hakkı dediler. Gücü ve kudreti olmayanlar da sessizlikleri ile onayladılar kurban ayinini. Küçücük bir devlet tüm kapitalist dünyayı dize getirdi sanki; kitlesel halde öldürdü, öldürmeye de devam ediyor. 

Belli ki faşist İsrail için bu bir tür güvenlik doktrininin hayata geçirilmesinin adımlarıydı bunlar. Zaman içinde oluşturulmuş bir doktrin. Kökleri Weizmanlara, Golda Meirlere, Menahem Beginlere, Ariel Şaronlara kadar gidiyor. Doktrinin özü şudur: İsrail’in yaşaması için çevredeki herkesin susturulması gerekir. Sırtlanın uluması için kuzuların sessiz kalması gerekir. Daha öce de yazmıştık, patolojik bir toplum, patolojik bir devlet. Toplama kamplarından kurtulan ve fakat soykırımın travmasını atlatamayan nesiller tarafından kurulan, sürekli kuşatılmışlık hissi altında yaşayanların kurduğu bir devlet. Küçük okul çocuklarına Filistinlilere, Lübnanlılara atılacak füzelerin üstüne resim çizdirecek ve füzeleri öptürecek kadar patolojik, hastalıklı bir devlet. Kendi benliğini, vücudunu ve varlığını katledenlere benzemeye başlayanların kurduğu katil ve soykırımcı bir devlet. 

Artık hukukmuş kuralmış hiç takmıyor. Netanyahu bombardıman başladıktan sonra İranlıları sokaklara dökülmeye ve rejimi yıkmaya davet etti, "sizi özgürleştirmek için yapıyoruz" dedi. İroni, parodi, trajedi; ne diyelim? Dedik ya süslü kavramlara ihtiyaç yok, alçaklık deyip geçelim. Özgürlük için sokaklara dökülen Filistinlileri katleden yapının tepesinde oturuyor, başka bir halkı özgürleştirdiğini iddia ediyor. Ne diyelim? Arsız bir katliamcılık diyelim mi?

İsrail savaş durumunda diye yıllardır seçim yapılmıyor. Kendisi ve faşist kabinesi yıllardır seçimsiz, sorgusuz sualsiz bir ülke yönetiyorlar. Kendisini amasız fakatsız destekleyen Batı'nın büyük kapitalist emperyalist ülkelerinin sözde demokrasiye bağlılık ilkelerinin yüzüne tükürüyor iktidarda kaldığı her dakika. Hakkında açılmış yolsuzluk davaları, anayasal düzeni ihlal iddiaları; tüm bunlar ortada kabak gibi duruyorlar. Ama ne hikmetse ona koşulsuz destek veren Avrupalı büyük “demokrat” süprüntüler bunları görmezden geliyorlar. Onlara göre Bibi Ortadoğu’nun yozlaşmış ve demokratik olmayan yapılanmalarına karşı savaşta. Bibi’nin kini kişisel bir kin bir taraftan. Ağabeyi, kurtarma göreviyle gönderilen komando timinin bir üyesi olarak, Entebbe havaalanı baskını sırasında Filistinliler tarafından öldürülmüştü. Kişisel kaybın travmasıyla yanıp tutuşan patolojik bir seri katildir Benjamin Netanyahu. 

Dedik ya, artık kapitalist dünya güçlülerin her an her istediklerini aldıkları bir orman aslında. Kural ve kurumlar sanki hızla katı halden gaz haline geçmiş gibiler. Hiçbir bağlayıcılıkları yok, hükümleri yok. Ukrayna’yı yöneten Neonazi çete bu Avrupalı alıklar için aslında Batı'nın demokratik dünyasının sınırını koruyor, swastikalı, Nazi selamlı da olsa koruyorlar işte. Kapitalizmin gerici ve katliamcı Mihveri artık küresel bir cepheye dönüşmüş durumdadır. Hindistan’dan Arjantin’e, Güney Kore’den Japonya’ya, oradan Avrupalı çöplere, ve pek tabi ki Amerikan emperyalizmine geniş bir cephe var şimdi insanlığın karşısında. Bu cephenin ağırlık merkezinde Ortadoğu’nun üstüne çöreklenmiş, coğrafi ve demografik boyutlarından daha büyük ve yaygın bir gericilik ve barbarlık üretebilen İsrail oturuyor. Bu cephe Tahran’daki okulu vuran, Gazze’de katliam yapan, küçük çocukları öldüren çetedir. 

İran mı? Gerici bir Mollarşidir. 1979 İran İslam Devrimi aslında İslam Devrimi olarak başlamamıştı. Bir toplumsal devrim olarak başlamıştı. Gerici mollalar pek çok nedenden dolayı toplumsal devrimi çalma başarısını gösterdiler. Ama onlar da gökten zembille inmediler ya. 1941’de Nazi yandaşı olduğu için tahttan İngilizlerin ve Sovyetlerin indirdiği Rıza Şah’ın hırslı ve şimdi İran’ı vuranların ve onların şakşakçısı İranlı hainlerin sürekli hatırlattıkları Batıcılığıyla ünlü oğlu Muhammed Rıza tahta geçirildi. 1953’te emperyalist istihbarat merkezlerinin ortak çabasıyla halkçı ve petrolü millileştiren Musaddık devrildi. İran’da bir terör estirildi. Peki onu deviren cephenin, koalisyonun içinde kim vardı dersiniz? Mollalar. O vakitler Humeyni’nin ustaları halkçı ve reformcu Musaddık’ın gitmesi için çok çalıştılar. Rıza Pehlevi tahtı aldığında mollalara borcunu onları yoksul İranlıları uyuşturacak eğitimin tepesine oturtarak ödedi. Manevra alanlarını genişletti. O vakitler Amerikan emperyalizminin ve İsrail Siyonizminin bundan rahatsız olduğuna dair bir kanıt yok. Tam tersine Şah’ın en büyük destekçileri arasındaydı bu mollalar. Dolaysıyla Amerikan emperyalizminin bölgedeki süper güvenlik hattının (Türkiye – Suud’un Arabistanı – İsrail-İran) da parçasıydılar. 

Ne vakit ki Şah ve bakanlarının ekonomik ve sosyal politikaları mollaların toplumsal tabanını oluşturan “bazaar”ı, pazarı, yani kentli küçük üreticileri ve esnafı vurmaya başladı, işte o zaman bu mollalar muhalefete geçtiler. Şahın arsız ve müsrif yaşamı ve batıya abartılı bağlılığı da mollaların propagandasını güçlendiren bir unsur oldu. Böylece mollalar da uzunca bir süredir İran’ın komünistlerinin ve devrimcilerinin aşina olduğu SAVAK (Şahın gizli servisi) işkencehanelerini tatmaya başladılar. Tattıkça daha da radikalleştiler. Hatta Hizbullah (Allah’ın Partisi, Allah’ın Hizbi) SAVAK zindanlarında kuruldu en önce.1 Şah ve Amerikan emperyalizmi farkında olmadan tüm bölgeye yayılacak Şii radikalizmini yaratmış oldular böylece. 

Daha da ilginci, 1979’da sadece İslam Devrimi olmadı, Irak’ta Saddam Hüseyin ve ekibi darbeyle iktidara geldiler. Irak’ın tarihsel Şattü'l-Arab suyolu iştahını kabartarak İran’a saldırtan Amerikan emperyalizmi ile İsrail idi aslında. Bunun iki ülkede de etkileri oldu. İran’da molla gericiliği iktidarını konsolide etti ve devrim sürecindeki tüm ortaklarından (komünistler de dahil) vahşi bir şekilde kurtuldu. Aynı şey Saddam Hüseyin iktidarı için de geçerli oldu. İçerideki tüm muhalifleri bastırdı. Emperyalizmin ve Siyonizmin dolaylı katkısını bir yere not edin. İran-Irak Savaşı Mollarşi’nin tüm iktidar bloklarını yarattı. Böylece İran anti-Amerikan ve anti-emperyalist ama karanlık bir gericilik üreten yola girdi. 

Ama bu bir taraftan da sahte bir anti-Amerikanizm idi. Reagan iktidarının sonlarına doğru Kontra Skandalı patlak verdi. Carter’ın İran’a silah satışına yönelik koyduğu ambargoya görünüşte Reagan yönetimi de uyuyordu. Ama skandalın patlaması ve lağımın delinmesi gösterdi ki 1981 ile 1986 arasında Reagan yönetimindeki üst düzey görevliler İran’a gizlice silah satmışlardı. Gelen parayı da Nikaragua’da Sandinist iktidara karşı savaşan karşı-devrimci Kontralara vermişlerdi. Mollarşi bu anlamda her gerici hareket gibi pragmatik ve uyuşmaya yatkındı aslında.2 Ama Amerikan emperyalizminin yörüngesine bir türlü girmedi, giremedi. Girmek mi istemedi, yoksa almadılar mı? Tarihsel olarak çok anlamlı bir soru. 

Kısacası Hamaney’i öldürerek şenlik düzenleyenler aslında Hamaney’in iktidarını doğrudan ve dolaylı olarak yarattılar. Bu iktidar bölgedeki Şii radikalizminin kutsal merkezi haline geldi. Irak’taki, Lübnan’daki ve Yemen’deki Şii radikalizmi İran’ın uzantıları oluverdiler. Üstelik ılımlı ve perde arkasından İsrail ile uyuşmacı gerici Sünni rejimlere inat İsrail karşıtlığını 1980lerin sonu itibariyle devraldılar. İsrail’in “İsrail’in yaşaması için çevredeki herkesi sustur” doktrininin radarına böylece İran ve Şii radikalizmi de girmiş oldu. Neticede İran bölgedeki lanetli ülkeler zincirine eklenmişti (zincirin diğer halkalarıyla arası hiç iyi olmasa da). Cezayir’den başlayan, Mısır’ı da içine alan, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü, Suriye’yi ve Irak’ı da dışarıda bırakmayan bir cephe doğdu. İran bu zincirin kerhen üyesi oldu. Böylece Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmi açısından düşürülecek kalelerden oluşan bir savunma hattı ortaya çıktı.

Önce Irak gitti, Cezayir’de iç savaş ve rejim değişikliği, Mısır’da Arap Kışı (Baharı değil Kışı), Irak’ın işgali ve Suriye’nin iç savaş ile yok edilmesi Mollarşinin egemenliğindeki İran’ı yalnız bıraktı. Rusya ve Çin’in zayıf destekleri bile onu koruyamadı. İçerde ayakta kalmak için ceberrutlaşan Mollarşi şimdi Amerikan emperyalizminin lügatine göre bir “rogue state” (haydut devlet) idi. İran’ın nükleer kapasitesi gelişse de nükleer silah elde edebilecek düzeye gelemedi. Gerçi saldırıyı düzenleyen çete sürekli olarak “bugün değilse yarın” yalanlarını attılar. Ama bu yalanların siyasi değerini 2003 Irak işgali öncesi ortaya atılan kitle imha silahı yalanlarından beri biliyoruz. Ambargolar, tesislerin vurulması; İran son 20 yıldır bir tür zımni saldırı ve kuşatma altında zaten. Suriye’nin kaybı, Lübnan Hizbullahı’nın etkisizleştirilmesi; tüm bunlar İran’ı daha da yalnızlaştırdı. Şimdi son perdedeyiz. 

Açık konuşalım Amerikan emperyalizmi ile İsrail Siyonizmi İran’ı kitleleri, kadınları özgürleştirmek için vurmuyorlar. Vuruyorlar çünkü Ortadoğu’da olası her muhalefet ve isyan odağını çökertmek istiyorlar. Bu plan şimdiye kadar, ciddi bir direniş olmadan işletildi. Cezayir, Mısır, Libya, Filistin, Suriye, Irak yeniden yapılandırıldılar. Karşı çıkacak bir öbek kalmadı (Libya, Irak ve Suriye konusunda Türkiye’nin “stratejik derinliği” olan katkılarını küçümsemeyin). Sadece İran direniyordu. Verilen listedeki ülkelere bakın artık meşru bir devlete bile sahip değiller. 1990'ların başından itibaren bilinçli bir planı uyguladılar. Üstelik burada kişileri abartmayın. Trump’tan önceki başkanların bu emperyalist tasarıma katkılarına bakın. İsrail’de Netanyahu’dan öncekiler çok mu temiz, çok mu barışseverdiler? Ehud Barak barışçı mıydı? 

Şimdi saldırı sürüyor hâlâ. Hamaney öldü ama yeni bir liderlik var. Bombalar düştükçe sevinen jingoist bir İranlı diaspora var, sanki zafer kazanmışlarcasına yavru Pehlevi’yi tahta aday gösteriyorlar. Öte yanda Körfez’in gerici Arap emirlikleri İran’ın saldırılarına mazhar oldular. Sünni Arap rejimler arasında artık İsrail karşıtı olan yok nerdeyse, İran’a saldırı konusunda tek itirazları yok. Hatta artık Amerikan emperyalizmi ve İsrail Siyonizmine hiçbir itirazının olmadığını bildiğimiz HTŞ rejimi İsrail saldırısına karşı en ufak bir protesto bile getirmedi. Bu ülkelerin üyesi olduğu, adında “Arap” ya da “İslam” olan uluslararası kurumlar ABD ve İsrail saldırısını es geçip İran’ın şeyhliklerde bulunan Amerikan üslerini vurmasını dert etmişler. Avrupalı liderler Avrupa’nın artık çöp olduğunu kanıtlarcasına Trump’ı inisiyatif aldığı için kutlama yarışındalar. Tüm bu ihanet ortamı içinde İran halkı bomba yemekte ve ölmektedir. 

İran’daki gerici Mollarşinin emperyalist müdahaleyi haklı çıkaramayacağını ve şu anda sürdürülmekte olan Amerikan –İsrail askeri operasyonunun insanlık düşmanı bir saldırı olduğunu yineleyerek bitirelim. Tüm bunların ışığında, insanlığın varoluşu ve selameti açısından Amerikan emperyalizmi ile İsrail’in faşist Siyonizminin yenilmesi gerektiğini de ekleyelim. 

-----

1“Yıl 1973. Tahran zindanlarından birinde baştan aşağı kana bulanmış bir adam son nefesini verirken haykırıyor: ‘Tek bir parti vardır: HİZBULLAH!” Ayetullah Gaffari o gün Hizbullah’ın ilk ve tek üyesi olarak öldü. Ama on yıl geçmeden Hizbullah çatısı altında ki kayıtlı üye sayısı bir milyonu aştı”. Amir Taheri (1990) Hizbullah (çev. H. Bila), Sel Yayıncılık, kitabın arka kapağı. 

2Yine Taheri aktarıyor, Hizbullah’ın esir aldığı Batılıları kurtarmak için İran ile irtibata geçen İngiliz Terry Waite, esirlerin serbest bırakılması karşılığında Ayetullah rejimine ordu içinde örgütlü TUDEH elemanlarının ve ülkede görev yapan KGB ajanlarının listesini verdi. Liste Tahran’daki KGB istasyon şefi Valdimir Kuzişkin tarafından sağlanmıştı. Kuzişkin sonra İngiltere’ye kaçırıldı. Her şey Thatcher’ın oluruyla yapıldı. Bkz. Taheri, s. 10-11. 

/././

Savaşın ilk günleri -Engin Solakoğlu- 

ABD ve İsrail başından beri İran’da rejim değiştirme peşinde olduklarını gizlemiyorlar. Rejim değiştirmek derken kastedilen havuz soytarısı Prens Rıza ya da benzeri bir kuklayı İran halkının başına musallat etmek elbette. Yani kimi Batılı çevrelerin yaydığı, bizdeki papağanların da tekrarladığı gibi İran halkını kurtarmak, kadınlarını özgürleştirmek gibi bir meseleleri yok.

Bu hafta Afganistan-Pakistan savaşını yazmak istiyordum ama kısmet olmadı. Yanı başımızdaki savaş yeniden hortladı.

İsrail ABD desteğiyle İran’a yine saldırdı. İsrail’in ilk saldırısının iki amacı var gibi görünüyordu. Birincisi kelle kopartmaktı. Daha açık bir deyişle, Haziran’da yaptıkları gibi İran yönetiminin önde gelen lider ve komutanlarını vurmak. Dini lider Hamaney ve Genelkurmay Başkanı’nın öldürüldüğü teyit edildiğine göre bu konuda bir “başarı”dan söz edilebilir. İlerleyen saatlerde ortaya çıktığı kadarıyla bu CIA ve İsrail’in ortak bir cinayeti. Hamaney’in ölümü olası etkileri konusuna ileride biraz daha ayrıntılı değineceğim. Yalnız en azından şu tespiti yapmak zorundayız. İran devleti liderlerini, yöneticilerini korumak konusunda zaaf gösteriyor. Ya da bu konuya yeterince önem vermiyor. ABD filmi ağzıyla söylersek: İran’da yolunda gitmeyen bir şeyler var.

İsrail’in ikinci hedefi ise, dünyanın en “demokratik” soykırımcı ordusunun açıkladığı gibi İran’ın hava savunma ve füze fırlatma sistemlerini imha etmekti. Buradaki isabet oranını tam olarak anlayabilmek için erken. Savaş ilerledikçe bunu daha net göreceğiz. Yine de şimdilik İran’ın füzelerini göndermeye devam ettiğini izliyoruz.

New York inşaat mafyasının önde gelen ismi Trump saldırıya tam destek verdi vermesine ama ben bu satırları yazmaya başladığım sırada ABD’nin bölgedeki güçlerinin saldırıya aktif olarak katıldıklarına dair somut bir bilgi gelmemişti. Burada sözünü ettiğim doğrudan bombardıman ve saldırı. Yoksa İsrail’e her türlü lojistik ve istihbarî desteği sağladığını zaten biliyoruz. Öte yandan Pazar günü öğleden sonra İran’ın doğrudan ABD savaş gemilerini hedef aldığını, ABD Donanmasının bir İran gemisini batırdığını öğrendik. Hürmüz Boğazının kapatıldığı, kimi tankerlerin vurulduğu da gelen haberler arasında. Yine de ABD’nin bütün hava ve deniz gücüyle saldırdığı izlenimi almadım.

İran ise Haziran ayındaki 12 gün savaşından farklı olarak hızlı tepki verdi ve işe İsrail’deki bir kaç hedefin yanında ABD’nin bölge ülkelerindeki üslerine etkili vuruşlar yapmakla başladı. İran’ın elindeki süpersonik veya hipersonik füzelerin İsrail ve ABD tarafından kolay kolay durdurulamadığını izleyerek öğrenmiştik geçen yıl. Söylendiği kadarıyla Tahran üslere yaptığı saldırılarda özellikle kendisini ve yapacağı füze saldırılarını izleyen ABD radarlarını hedef aldı. Akıllıca bir tercih. Bunu övgü olarak yazmıyorum. İran’ın hafife alınmayacak bir savaş stratejisine sahip olduğunun somut kanıtı bu. Bırakın bizdeki “anelizciler” soba borularından söz etmeye devam etsinler. Bu stratejik tercihin bir sebebi de Hamaney’in öldürülmesi olabilir elbette. Her koşulda İran’daki yönetim bunun son savaşı olabileceği ihtimalinin farkında. Savaşın 48 saatlik görünümü Tahran’ın ayağını frenden kaldırdığı yönünde.

İran’ın hedefi ABD içinde var olduğunu bildiğimiz “savaş tereddüdünü” kullanmak olabilir. Zira Trump denen insanlık yoksunu herifi savaştan vazgeçirebilecek tek unsur, siyasi ve ekonomik maliyet. Siyasi maliyet kesin bir ya da en azından kesinmiş gibi gösterilecek bir “başarı”yla ilintili. Aksi takdirde Kasım seçimlerinin yitirilmesi ve Kongre kontrolünün güme gitmesi mümkün. Keza elde edilecek sonucun ciddi bir ekonomik getiri sağlaması gerekiyor. Olmazsa bölgeye yığılan dev ordunun masrafının, dünya ekonomisinde yaşanacak ve ABD ekonomisini de etkileyebilecek bir sarsıntının gerekçelendirilmesi sıkıntı yaratır. Özetle, Trump’un çekirdek tabanının pek de sıcak bakmadığı bu savaşın parlak bir zaferle sonuçlanması gerek. Söz konusu İran olunca bunun peşin garantisi yok. Yine de Hamaney’in öldürülmüş olmasının Trump’ın hanesine artı yazılacağına kuşku yok. Cinayetin fotoğraflarının olduğu söylendiğinde göre, bunları Trump’ın seçim afişlerinde görebiliriz.

1979’da Şah’ın devrilmesinden beri emperyalizmin bir “İran sorunu” olduğunu biliyoruz. Bu sorunun İran’ın dinci, antidemokratik bir rejime sahip olmasıyla da en ufak bir ilişkisi olmadığını da. Mesele İran’ın ABD ve İsrail’in ayağına dolanması. Bu ikilinin Ortadoğu’da oluşturmak istedikleri siyonist sermayeye dost ortamın önündeki son engel olması.

Trump’ın ve “dostlarının” dayatmak istedikleri bir tür Müteahhit düzeni. Trump/Netanyahu soykırım ortaklığı bu sorunun çözülmesi için uygun zamanın geldiğini düşünmüş olabilirler. Gerçekten de İran yalnız ve karışık. Çin ve Rusya’nın verebileceği desteğin seviyesi belirsiz. İçeride ciddi ve büyük ölçüde haklı nedenlere dayanan bir huzursuzluk var. Mossad ve CIA’nın ülkeyi etnik yapı üzerinden parçalama ya da zayıflatma çabaları da hızlanmış durumda. Kürt siyasi hareketinin bölgesel ölçekte emperyalizmle hizalanma konusunda mesafe kaydettiği bir gerçek. Yalnız örgütler, partiler seviyesinde kastedilen o mesafenin halk nezdinde ne kadar karşılık bulacağı sorgulanmaya muhtaç.

Buna karşılık ülkenin derinliğini ve İran yurtseverliğini kimse küçümsememeli. Irak, Suriye, Libya karşılaştırmaları bu denklemde hiçbir anlam taşımıyor. Yine de bir kayıt daha düşmekte fayda var, bu saldırı ve kuşatma siyasetinin uzun sürmesi, İran mevcut uluslararası yalnızlığının devam etmesi durumunu değiştirebilir. Bu noktada Hamaney konusunu biraz daha açabiliriz.

İran’da dini lider hiç kuşkusuz en üst otorite. Bütün mekanizma ona bağlı. Cumhurbaşkanı da dahil, bütün yöneticiler onun memuru konumunda. Bununla birlikte, bu gerçeklik İran’ın bir tek adam rejimi olduğu anlamına gelmiyor. Ülkeyi yöneten bir kişi değil, onun temsil ettiği kurum. O yüzden de, "Hamaney öldü rejim bitti" denklemi geçersiz. Aksini iddia edenleri iki kümede toplayabiliriz. Birinci küme cahiller. Genellemek kolaylarına geliyor. İkinci küme ise İsrail ve yönlendirdiği geniş toplam. Bunları da ciddiye alacak değiliz. “Bitti bu iş” diyebilmek için son derece karmaşık bir yönetim yapısının bir kişinin ölmesiyle çökeceği propagandasına başvuruyorlar. Tek cümleyle özetlersek, Hamaney’in ölümü rejim için elbette ağır bir darbe ama öldürücü bir darbe değil.

ABD ve İsrail başından beri İran’da rejim değiştirme peşinde olduklarını gizlemiyorlar. Rejim değiştirmek derken kastedilen havuz soytarısı Prens Rıza ya da benzeri bir kuklayı İran halkının başına musallat etmek elbette. Yani kimi Batılı çevrelerin yaydığı, bizdeki papağanların da tekrarladığı gibi İran halkını kurtarmak, kadınlarını özgürleştirmek gibi bir meseleleri yok.

ABD/İsrail sadece iki ülkeden oluşan bir şer ekseni değil. Bütün dünyada geniş bir ağa sahip. Saldırı sonrası gelen tepkilerde bunu açıkça gördük. Avrupa’nın büyükleri Macron, Starmer, Merz gibi liderler süratle alternatif bir gerçeklik yaratarak Trump ve Netanyahu’nun kuyruğuna tutundular. Mesele elbette salt Avrupa veya Batı da değil. ABD’nin vasal rejimleri de saldırıyı değil, İran’ın misillemesini kınayan tepkiler vermekte yarıştılar. İş devletlerle bitmiyor. Biraz karikatürleştirerek Epstein ağı adını verebileceğimiz sermaye düzeni dört koldan çalışıyor. Bunun basın ayağını, Türkiye’de sözde muhalif kanallarında da gördük. Egemen bir ülkeye yapılan alçakça bir saldırı yine “Molla rejimi” söylemi üzerinden tartıştırıldı.

Benim dikkatimi çeken bir başka örnek de, sermaye düzeninde kamuoyunu ölçmekten ziyade oluşturmak amacıyla kullanılan anketler. Metropoll Şirketi’nin bir anketinde Türkiye’de İran’daki rejimini değişmesi gerektiğini söyleyenlerin oranı yüzde 60 gösterildi. Yanıtların bu yönde olması mümkün ama soru manipülatif. Ben de İran’da rejimin değişip sosyalist bir iktidar kurulmasını isterim ama bu emperyalist bir saldırıya destek verdiğim anlamına gelmez.

Tam da beklediğim gibi bu anketin sonucu, arpası İsrail tarafından sağlanan kimi Batılı liberaller tarafından Türkiye’deki halkın İran’a yapılan saldırıyı desteklediği ancak Akepe iktidarının daha ihtiyatlı bir çizgi benimsediği şeklinde yansıtıldı. Oysa aynı ankette İsrail ve ABD’yi tehdit olarak görenlerin oranın sırasıyla yüzde 88 ve 78 olarak çıkmıştı. O kısma pek değinen olmadı.

Bu saldırının elbette Türkiye’ye etkileri olacak. Bunun kapsamı, derinliği savaşın ne kadar sürecine bağlı.

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapattığı doğru ise petrol ve büyük ölçüde ona endeksli doğalgaz fiyatlarında fiyatlarında bir sıçrama olacağı neredeyse bir doğa kanunu kesinliğinde artık. Bunun ödemeler dengesi ve elbette bizim keselerimiz üzerindeki etkisini anlatamaya bile gerek yok. Daha da yoksullaştırılacağız.

İkinci mesele ise, saldırının uzaması ve bir iç karışıklığa yol açması halinde yaşanacak kitlesel göç. Doğu sınırlarımızda bir anda 3-5 milyon insanla karşılaşacağız. Sınırda alınan bir dizi tedbirin bu göçü durdurabilmesi olanaksız. Göçün ülkemiz üzerinde siyasi, ekonomik ve sosyolojik etkileri Suriyeli göçmenler meselesini solda sıfır bırakacak kadar sarsıcı olur.

Peki bu savaş ne kadar sürecek? Bir yayında söylediğim gibi akıllı bir diplomat bu tür falcılık işlerini astrologlara bırakır. Nitekim de öyle yapılıyor Türkiye’de. Bence isabetlidir. Cuma sabahı ABD-İran görüşmelerinde kapsamlı ilerleme olduğu hikayesini dinlerken 48 saat sonra savaşın etkilerini tartıştığımız bir dünyada, bu tarz tahminler yapmak gerçekçi değil.

İran rejiminin ne kadar dayanabileceğini, bu süreçte Rusya ve Çin’den ne tür bir destek alabileceğini izlemek gerekir. Bu ülkelerin asıl hesabı İran yönetimiyle birlikte savaşmaktan ziyade saldırının ABD bakımından maliyetini artırmak olacaktır. 

Ben İran’ın hızla çökmesini dilemiyorum da, beklemiyorum da. Bu satırları yazarken İran bölge ülkelerindeki ABD üsleri ve İsrail’e füze atmaya devam ediyordu. Ne kadar devam ederse o kadar iyi. Ancak bunun haftalarca sürebileceğini sanmıyorum. Bir noktada müzakere masası yeniden kurulacaktır. İzleyip göreceğiz.

Bu arada emperyalist saldırganlığın norm haline getirildiği bir dünyayı kabullenmeyecek, İran’ın vurduğu her ABD ve İsrail hedefine sevinecek, insanlığı ve halkların eşitliğini savunmaya devam edeceğiz.

/././

soL

halkTV "Köşebaşı + Gündem" -2 Mart 2026-


Trump usulü savaş!-Mehmet Tezkan- 

Önce Venezüella Devlet Başkanı’na operasyon düzenlendi. Sarayı basılarak Maduro kaçırıldı. İran dini lideri, tek ve mutlak otorite olan Ayetullah Ali Hamaney öldürüldü…

ABD/İsrail ortak saldırısının ne boyuta ulaşacağı, bombardımanların ne kadar süreceği kimleri hedef alacağını kestirmek güç. İlk saldırıyla Hamaney ile üst düzey 48 komutan/dini önder/siyasetçi öldürülmesinin bir anlamı vardı; yönetimi felç etmek, ülkeyi yönetilemez hale getirmek, yönetim değişikliğine zemin hazırlamak…

Dikkatinizi çekerim rejim değişikliği demiyorum… Yönetim değişikliği diyorum. Tıpkı Venezüella’da olduğu gibi. Kendinle iyi geçiren daha doğrusu sözünü dinleyen yönetimin İran’ın başına geçmesi kontrolü ele almasını sağlamak…

ABD’nin hedefe bu…

Şu gerçek, Hamaney’in yerine onun kadar sert onun kadar keskin bir Ayetullah getirilirse savaş uzun sürecek demektir. Hamaney’in yerine atanan Ayetullah Ali Rıza Arafi’nin sertlik yanlısı olduğu söyleniyor, ama kalıcı mı olacağı, nasıl politika izleyeceği şimdilik soru işareti.

Venezüella’da olanlar İran’da da yaşanırsa herkes savaş bitti, Ortadoğu’da yangın yayılmadan söndü diye derin bir nefes alacak ama bu yeni dünya düzeninin kalıcı olacağının dönüm noktası sayılacak…

ABD’nin beğenmediği yönetimi değiştirme gücü ve yetkisine sahip olduğunun ilanı olacak. Dünya özellikle Avrupa bu saldırıya sessiz kalırsa Trump usulü savaşı zımnen onaylanması anlamına gelecek…

Trump usulü savaş diyorum bu savaşın en önemli kuralı, kuraların ABD başkanı tarafından konulması. Kuralsızlığın kural olması. Bazı kurumların işlevsiz hale getirilmesi…

Trump usullü savaşın yöntemi de şu: ülkeyi işgal etmeye kalkma, rejimi değiştirmekle uğraşma, demokrasi, insan hakları talep etme, ABD’yle iyi geçinecek kişilerle anlaşarak onların ülkenin başına geçmesini sağla…

Trump usulü savaş yöntemiyle; Birleşmiş Milletleri devre dışı kaldı. BM’nin işlevsiz olduğu, yaptırım gücü olmadığı ortaya çıktı. ABD Kongresi de devre dışı kaldı. ABD’nin gireceği savaşa Kongre karar verir hükmü var ama Trump bu Anayasal gerekliliği de hiçe saydı. İsrail’in saldırmasının, İsrail’in saldırının merkezi olmasının, ABD’nin destek rol, koruyucu rol üstlenmesinin nedeni bu…

Bu sebeple önleyici tedbir olarak İran’ı vurduklarını ilan ettiler. Amaç, ABD Kongresi’ni de BM’yi de bay-pass etmekti…

Ettiler de…

Trump ABD’ye ikinci kez başkan olduktan sonra önce vergi dilimleriyle oynayarak, ekonomik ambargolar koyarak, ekonomik tehditlerle dünyada terör estirdi. Sonra askeri gücünü, savaş makinalarını devreye soktu.

Uluslararası kuruluşların sesi çıkmıyor. Batı’dan (İspanya hariç) güçlü tepki gösteren ülke çıkmadı. Bu Batı için güce boyun eğmek, savunduğun değerleri çöpe atmak anlamına gelmiyor mu?

Kabul etmesek de şunu görelim; gücü olanın istediğini yapacağı bir siyasi düzene evrildik… Gücü olan diğer ülkelerde bu yönteme başvuracaktır. ABD yolu açtı.

Putin Hamaney’in öldürülmesine ‘cinayet’ dedi ama kendi yaptıklarının meşru(!) hale geleceği için elini ovuşturuyordur. İlhak ettiği topraklar konusunda artık kim ses çıkarabilir ki!...

Keza Çin öyle… Tayvan’ı kendi topraklarının parçası olarak görüyor, ABD’nin desteğiyle ‘Trump usulü savaşla’ Tayvan’ı dize getirip yönetimi değiştirerek kendine bağlı hale getirebilir!..

Gelelim İran’a… Hamaney 1979 devriminden beri yönetimin güçlü ismi. Devrim Muhafızlarını kuran kişi. İran- Irak savaşında uzun yıllar Cumhurbaşkanlığı yaptı. İran’ın askeri ve bürokratik yapısını dizayn etti. Kendine bağlı paralel orduya (Devrim Muhafızları) sadece silah gücü sınırsız yetki vermedi, ticaret hakkı vererek rejime tam itaatlerini sağladı…

Rejimin sarsılmaz bekçileri yaptı…

Ülkeyi Hamaney kadar güçlü bir Ayetullah’ın başa geçip ipleri elinde tutması beklenmiyor. Mutlaka iktidar çekişmesi yaşanacak. Savaş nasıl biterse bitsin İran’da çalkantılı bir dönem yaşanacak. Ne kadar süreceğini kestirmek zor…

Trump’ın amacı da buydu zaten!

/././

Bekleniyordu, oldu...İran’a saldırı: Öncekinin tekrarı -Mustafa K.Erdemol- 

Hani geçen yıl, 12 gün süren İran-İsrail savaşında “İran’ın nükleer kapasitesi etkisiz hale getirilmişti?” Bu sözleri hala hafızamızda olan ABD Başkanı Donald Trump İran’a yönelik dün sabahki saldırının ardından daha önce “etkisiz hale getirilen” nükleer tesislerin hedef alındığını açıklayınca, pek bir garip olmadı mı bu? Peki, Ocak ayında Venezuela’ya çullanma gerekçesi olarak bu ülkeden ABD’ye uyuşturucu sokulduğunu söyleyen Trump’ın daha sonra “istediğimiz sadece petroldü” demesine ne buyrulur?

Trump böyle biri işte. İlk söylediklerine, daha sonra söyleyecekleri beklenerek kulak verilmeli aslında. Yıllardır, ABD’nin sahte gerekçelerle başlattığı Irak saldırısının “aptallık” olduğunu söyleyen birinden, “sahte” gerekçelerle İran’ı vuran birine dönüşmesi pek bir hızlı oldu.

Kendime adıma söylüyorum, bugüne kadar gördüğüm “en başarılı” yalancıdır da. ABD’nin yurtdışındaki müdahalelerini sona erdireceğini vaat ederek iki seçim kampanyası yürütmesi, sonunda seçimi kazanması “yalancılığının” başarısıdır.

Dünyanın gözü önünde süren bir yalancılık maratonu var Trump’ın. Daha on gün önce sadece Ortadoğu’daki değil tüm dünyadaki çatışmaları/savaşları çözmeyi amaçlayan, başkanlığını yaptığı, Barış Kurulu’nu toplamıştı. Yalanlarının, çoğu otoriter ya da diktatör kimi devlet adamlarını Trump’a çeken bir tarafı var demek ki.

Sekiz savaşı bitirdiğini söyleyerek Nobel Barış Ödülü’nü kendi ağzıyla isteyen, (verilmediği için de hayli öfkelenen) Trump’ın İran saldırısının inandırıcı bir gerekçesinin olmadığını söylemeye gerek yok. İstediği kadar “Amacımız, İran rejiminin oluşturduğu acil tehditleri ortadan kaldırarak Amerikan halkını korumaktır” desin, İddia ettiği gibi İran ABD halkı için acil bir tehdit değildi. Bu yüzden BM Şartı’nı ihlal etmiştir her şeyden önce. İkincisi, İran nükleer bir tehdit de değildir çünkü ne BM, ne ABD istihbaratı hatta ne de İsrail’de kimi yetkililer İran’ın nükleer silaha sahip olduğunu gösteren bir kanıtın olduğunu söylemekte.

Neden saldırdı peki İran’a? Belki de ülkesinde hem de ara seçimler öncesinde popülaritesinin giderek düşmesi “dışarıda” bir şeyler yapmasına yol açmıştır. Belki de aslında kendisine hep sıcak bakagelmiş olan Yüksek Mahkeme’nin, bu kez bir dış politika manipüle aracı olarak gümrük vergilerini kullanma yetkisini kısıtlaması da etkilemiş olabilir ruh halini. Ha bir de tabii, henüz kanıtlanamasa da Epstein denen sapıkla muhabbetinin zaten pek de saygın olmayan itibarını zedelemiş oluşu da var. Bu tür iç sıkıntılarda “dışarıda” kimi yaramazlıklar yapmak bilinen bir lider tutumudur.

Başka ne olabilir? Hazır vurmaya niyetlenmişken ilişkileri İran’la iyi olan Çin’e de bir göndermede bulunmuş olabilir. Büyük Ticaret savaşına tutulduğu Çin’in İran’la iyi ilişkilerinin Asya’da güçlü bir Amerikan karşıtı blok doğurmasından memnun olmadığı ortada. Zayıflatılmış bir İran, Çin için de zayıf bit müttefike dönüştüğünde bundan memnuniyet duyar ABD. İsrail’le ilişkileri çok iyi olsa da dünya petrol piyasasını İran’la beraber belirleyen Rusya’ya da bir gözdağı saklıdır bu saldırıda kuşkusuz. Çok taraflı denklemler söz konusu her zamanki gibi.

BM Şartı’nı ihlal etmekle kalmadı, ülkesinin kurumlarını da yok saydı bu saldırıyla Trump. ABD’nin savaşa girip girmeyeceğine karar verme anayasal yetkisine sahip olan Kongre’yi de bypass ederek saldırdı İran’a. Yani ülkesinin anayasasını ihlal etmekten de suçlu.

Geçen Haziran’daki 12 gün savaşı da görüşmeler sürerken başlatılmıştı bilindiği gibi. O nedenle yine şu son savaşın da müzakereler sürerken başlatılmış olması şaşırtıcı değil kimse için.

Saldırının nelere yol açtığını, İran’ın, ABD üssü bulunan ülkelere füzeler fırlattığını okuduk, ayrıntılarını sonraki günlerde öğreneceğiz. O nedenle saldırının ABD ile İsrail’in ortak saldırısı olduğunu hatırlatıp devam edelim.

İsrail, yine kullanımdan kalkmış kavramları kendine uyarlayarak saldırılar yapıyor dilediği yere. İran’a yapılan son saldırıyı da -önceki gibi- Önleyici Savaş olarak adlandırıyor. Böyle bir savaş türü artık yok, öncelikle bunu belirtelim. İran-İsrail Savaşı (Yazılama Yayınları) adlı kitabımda uzun uzun anlatmıştım; izin verin bazı alıntılar yapayım:

"Önleyici Savaş", üzerinde tam olarak anlaşılamayan bir strateji. Örneğin ABD, savunma hakkını hem Meşru Savunma hem de Önleyici Meşru Savunma olarak ikiye ayırıyor. İkisi arasındaki fark bir saldırının yakın olup olmadığıdır. Meşru savunma, silahlı kuvvetlerin sınıra yığınak yapması gibi, gerçekleşmek üzere olan bir saldırıya karşılık verilmesiyken, Önleyici Meşru Savunma ise, gerçek bir tehdit ortaya çıkmadan önce yapılan saldırıydı.

George W. Bush döneminde ABD’nin, 11 Eylül saldırılarının ardından “Bush Doktrini” olarak kabul ettiği doktrin Önleyici Meşru Savunma üzerine temellendirilmişti. ABD 2003 yılında Irak’a yaptığı bu önleyici savunma nitelikli askeri müdahaleyi haklı göstermek için Irak’ın kitle imha silahlarına sahip olduğunu, bunun da kendisi için tehlike yarattığını ileri sürmüştü. Ancak Irak’ta sözü edilen silahların olmadığının ortaya çıkması ABD’yi yalancı durumuna düşürdüğü gibi Önleyici Savaş’ı da tartışmalı hale getirmişti.

Önleyici Savaş stratejisinin ne olduğuna ilişkin olarak Avrupa Konseyi Siyasal İlişkiler Komitesi’nin 8 Haziran 2007’de açıkladığı “Önleyici Savaş Kavramı ve Uluslararası İlişkiler Açısından Sonuçları” konulu raporu hayli önemli vurgular içeriyor.

Konsey’deki Sosyalist Grup’tan İspanya Temsilcisi Raportör Lluis Maria de Puig’in raporun girişinde yer verilen açıklayıcı notu dikkat çekicidir: "Önleyici Savaş" tarihin kendisi kadar eski bir kav ramdır. Bununla birlikte, bugün bildiğimiz şekliyle uluslararası sistemin istikrarını ciddi şekilde bozma tehdidi taşıyan bir kavramdır.

"Avrupa Konseyi üye ve gözlemci devletler, uluslararası hukuka aykırı olduğu, uluslararası barış ve güvenliğin korunması açısından önemli riskler içerdiği, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin bu konulardaki uygunluğunu, güvenilirliğini, meşruiyetini zayıflattığı için Önleyici Savaş’a tek taraflı olarak başvurulmasını reddetmelidir."(syf.56)

Durum son derece açık. Uluslararası hukuk, başka bir egemen ulusa karşı Önleyici Savaş’ın hukuka aykırı olduğunu savunuyor. Yani İsrail bir kez daha uluslararası hukuk kuralını ihlal etmiş oldu.

Tamam, durum bu ama kimin umurunda? İran’a kızılsın elbette ancak İsrail de haklı ya da pek matah kabul edilmesin. İran din devletiyse İsrail de öyle. Saldırılarına taktığı isimler bile dini içeriklidir İsrail’in. Son operasyona ad olarak verilen “Kükreyen Aslan” ifadesi örneğin Tevrat’ta geçer: “Aslan kükredi, kim korkmaz? Rab tanrı konuştu, kim peygamberlik etmez?” (Amos 3:8)

Bakın, antipatiyi, sempatiyi bir kenara bırakalım. İran, nefret edilesi rejimine rağmen, mağdur taraftır. Daha önce, yaptırımların kaldırılması karşılığında nükleer programına kısıtlamalar getirilmesini görüşmeye hazır olduğunu açıklamıştı. Tek itirazı bu konunun füzelerle ilişkilendirilmesineydi. Buna rağmen üzerine çullandı emperyalist/siyonist ittifak.

Gerçekten mesele İran’ı sahip olduğu nükleer kapasiteden arındırmaksa diplomatik yol bunu çözebilirdi.

Yoldan sapmışlarla olmuyor tabii.

/././

2025 yılı gelir vergisi beyannamesi: Kimler, nasıl beyanname verecek, nelere dikkat etmeli? + Yetki belgesinin harçla imtihanı: Faaliyet olmasa da harç var…-T24-


2025 yılı gelir vergisi beyannamesi: Kimler, nasıl beyanname verecek, nelere dikkat etmeli?-Erdoğan Sağlam- 

2025 yılı gelirler için gelir vergisi beyannamesi verme süresi 1 Mart'ta başladı.

2025 takvim yılında elde edilen gelirlere ilişkin yıllık gelir vergisi beyannamelerinin mart ayı sonuna kadar verilmesi ve tahakkuk edecek gelir vergisinin ilk taksitinin yine mart ayı sonuna kadar, ikinci taksitin ise temmuz ayı içinde ödenmesi gerekiyor

Gelire giren kazanç ve iratlar yedi unsurdan oluşuyor:

  • Ticari kazançlar,
  • Zirai kazançlar,
  • Ücretler,
  • Serbest meslek kazançları,
  • Gayrimenkul sermaye iratları,
  • Menkul sermaye iratları,
  • Diğer kazanç ve iratlar.

Gelir vergisi sistemimizde kural, bir takvim yılında elde edilen gelirlerin yıllık gelir vergisi beyannamesi ile yani beyan yoluyla vergilendirilmesidir. Ancak bazı gelir unsurları kaynakta kesinti (stopaj/tevkifat) yoluyla vergilendiriliyor. Yani bu gelirler için beyanname verilmiyor ve yapılan stopajlar beyanname verilmediği için nihai vergi haline geliyor.

Tacir ve serbest meslek erbabını bir tarafa bırakırsak diğer gelir unsurları için çok az beyanname verildiğini söyleyebiliriz.

Eskiden kimse yıllık gelir vergisi beyannamesi vermek istemezdi. Şimdi özellikle ücretliler matrahtan indirim (eğitim-sağlık harcamaları, şahıs sigorta prim, bağış vs.) olanağından yararlanabilmek (yani daha az vergi ödemek veya vergi iadesi almak için) beyanname vermek istiyorlar. Çünkü bu indirimlerin çoğu sadece yıllık beyanname üzerinde indirilebiliyor.

Aşağıda önce gelir türleri itibariyle beyan esaslarını açıkladıktan sonra, beyanname hazırlanırken dikkat edilecek konuları kısaca açıklamaya çalışacağım.

1. Gelir türleri itibariyle beyan durumu

1.1. Ticari kazançlar

Defter tutan tüccarlar, zarar etseler dahi yıllık beyanname vermek zorundalar.

Esnaf muaflığından yararlananlar ile kazançları basit usulde tespit edilenler, önceki yıl olduğu gibi 2025 yılı için de gelir vergisi beyannamesi vermeyecekler.

İnternet ve benzeri elektronik ortamlar üzerinden metin, görüntü, ses, video gibi içerikler paylaşan sosyal içerik üreticilerinin bu faaliyetlerinden elde ettikleri kazançlar ve bu ortamlar üzerinden verilen bireysel kurs, eğitim, veri işleme ve geliştirme, ürün tanıtımı gibi hizmetlerden sağlanan kazançlar ile akıllı telefon veya tablet gibi mobil cihazlar için uygulama geliştirenlerin elektronik uygulama paylaşım ve satış platformları üzerinden elde ettikleri kazançlar, gelir vergisi tarifesinin dördüncü gelir diliminde yer alan tutarı (2025 yılı için 4 milyon 300 bin TL’yi) aşmaması kaydıyla gelir vergisinden istisna, yani bu gelirler için beyanname verilmeyecek. Ancak bu gelirler üzerinden bankalar yüzde 15 oranında vergi kesintisi yapıyorlar. İstisna limiti aşılmadığı için beyanname verilmediği taktirde bu kesintiler nihai vergi haline geliyor.

Buna göre, söz konusu istisna kapsamına giren kazançların tutarı 2025 yılında 4 milyon 300 bin TL'yi aşmadığı taktirde gelir vergisinden istisna olacak, dolayısıyla bu gelirler için gelir vergisi beyannamesi verilmeyecek. Başka gelirler dolayısıyla beyanname verilmesi halinde de bu gelirler beyannameye dahil edilmeyecek.

    1. 2- Zirai kazançlar

Ziraî faaliyetlerden elde edilen ziraî kazançlarda vergileme genel olarak "stopaj" yoluyla yapılıyor.

Kanunda yazılı işletme büyüklüğü ölçüsünü aşan çiftçiler ile bir adet biçerdövere veya bu nitelikteki bir motorlu araca yahut on yaşına kadar ikiden fazla traktöre sahip olan çiftçilerin kazançları, gerçek usulde yıllık beyan esasına göre; diğer bütün çiftçilerin kazançları ise hasılat üzerinden stopaj yoluyla vergiye tabi tutuluyor.

    1. 3- Serbest meslek kazançları

Serbest meslek erbabı da zarar etse dahi yıllık beyanname vermek zorunda. Ancak telif kazançları istisnasından yararlananlar (yani 2025 yılında telif kazançları toplamı 4 milyon 300 TL'nin altında kalanlar), bu kazançlarına ilişkin olarak beyanname vermek zorunda değiller.

İstisnadan yararlanan bu mükellefler, diğer gelirleri dolayısıyla beyanname verseler bile bu kazançlarını beyannameye dahil etmeyecekler. Dolayısıyla, istisna kazançlar üzerinden tevkif suretiyle ödedikleri vergiler nihai vergi haline gelecek.

Sanatçının vergilendirilmesinde esas alınan bu model, kazancın belirlenen tutarı (2025 yılı için 4 milyon 300TL'yi) aşması halinde aşan tutarı değil, elde edilen gelirin tamamını vergilendirdiğinden haksız sonuçlar doğurabiliyor. Her beyan döneminde ifade ettiğim üzere, bu modelin, kazanç üzerinden değil hasılat üzerinden vergilendirmeyi sağlayacak şekilde revize edilmesi gerekir!

    1. 4- Ücretler

2025 yılında bir veya birden fazla işverenden elde edilen stopaja tabi tutulmuş ücret gelirlerinin (kümülatif stopaj matrahlarının) toplamı beyan sınırını aşanlar (sporcular dahil) gelir vergisi beyannamesi vermek ve tüm ücret gelirlerini beyan etmek zorundalar.

Kazanç ve iratların istisna hadleri içinde kalan kısmı için yıllık beyanname verilmiyor ve diğer gelirler için beyanname verilmesi halinde bu gelirler beyannameye dâhil edilmiyor (Gelir Vergisi Kanunu’nun 86'ncı maddesinin birinci fıkrasının (a) bendi).

Ücretlere ilişkin istisnalar, Gelir Vergisi Kanunu’nun yanısıra bazı özel kanunlarla düzenlenmiş bulunuyor.

Özel kanunlarla düzenlenmiş istisnalar şunlar;

* 4490 sayılı Kanun uyarınca Türk Uluslararası Gemi Siciline kayıtlı gemilerde ve yatlarda çalışan personele ödenen ücretler,

* 6550 sayılı Kanun kapsamında araştırma altyapılarında çalışan Ar-Ge ve destek personelinin bu görevleri ile ilgili ücretlerinin, ödemenin yapıldığı ayda geçerli olan asgari ücretin aylık brüt tutarının 40 katını aşmayan kısmı (Asgari ücretin 40 katı ile sınırlama 7555 sayılı Kanunla yapılan ve 1 Ağustos 2025 tarihinde yürürlüğe giren düzenlemeyle getirildi).

Bu kanunlar kapsamında çalışan ve şartları taşıyan hizmet erbabına yapılan ücret ödemeleri üzerinden gelir vergisi kesintisi yapılmaz. İstisna kapsamındaki bu ücretlerin beyan edilmesi ve diğer gelirlerin beyanname verilip verilmeyeceğinin tespitinde dikkate alınması da söz konusu değildir.

Bu istisnalar dışında yine özel kanunlarla (4691, 5746 ve 3218) düzenlenmiş bulunan stopaj teşvik uygulamaları da var. Ancak bu teşvike konu ücretler üzerinden kesilen gelir vergileri, verilen muhtasar ve prim hizmet beyannamesi üzerinden tahakkuk eden vergiden indirilmek suretiyle terkin ediliyor. Yani bu vergiler çalışandan kesiliyor, ancak "stopaj teşviki" ile işverenler desteklendiği için devlete ödenmeyip işverenlerin uhdesinde bırakılıyor.

4691 ve 5746 sayılı Kanunlarla Ar-Ge, tasarım ve destek personeline sağlanan gelir vergisi stopajı teşviki ile damga vergisi istisnasının kapsamı daraltılmış bulunuyor. 7555 sayılı Kanunla yapılan ve 1 Ağustos 2025 tarihinde yürürlüğe giren düzenlemeyle bu teşvikler, brüt asgari ücretin 40 katını aşmayan ücret tutarlarıyla sınırlı hale getirildi.

Anılan kanunlar kapsamında çalışan ve şartları taşıyan hizmet erbabına ödenen ücretler üzerinden (her ne kadar devlete intikal ettirilmese de) gelir vergisi kesintisi yapılmış olması nedeniyle, bu ücretlerin, mükelleflerce beyanname verilip verilmeyeceğinin tespitinde dikkate alınması gerekiyor.

Yukarıda açıkladığım tutarların aşılması sebebiyle bu ücretler dahil ücret gelirleri için beyanname verildiği durumlarda, ücret gelirleri üzerinden kesilen ancak devlete ödenmeyen vergi kesintilerinin de hesaplanan gelir vergisinden mahsubu mümkün bulunuyor.

    1. 5- Kira gelirleri

2025 yılında stopaja tabi tutulmuş işyeri kira gelirleri toplamı 330 bin TL'yi aşmayanların beyanname verme zorunluluğu yok. Beyan sınırının hesabında, ücretler hariç, diğer beyana tabi gelirler varsa bu gelirlerin de dikkate alınması gerekiyor.

2025 yılında elde edilen ve 47 bin TL'lik istisna tutarını aşmayan konut kira gelirleri için de beyanname verilmesi gerekmiyor.

İstisna tutarını aşan konut kira geliri olanlar ise beyanname vermek zorundalar. Bu kişilerin beyannamede 47 bin TL'lik istisnayı uygulayabilmeleri için 2025 yılında elde ettikleri tüm gelirleri toplamının (istisna olsun olmasın) 1 milyon 200 bin TL'yi geçmemiş olması gerekiyor.

Hem konut hem de iş yeri kira geliri olan kişiler ise, yıllık gelirlerinin beyan sınırını aşıp aşmadığının tespitinde; konut kira gelirinin istisna tutarını aşan kısmı ile gelir vergisi stopajına tabi işyeri kira gelirlerinin toplamını birlikte dikkate almak zorundalar. Bu toplam 330 bin TL'yi aşmadığı takdirde sadece konut kira gelirlerinin istisna tutarını aşan kısmının beyanı yeterli. 

Ticari, zirai ve serbest meslek kazancını beyan etmek zorunda olanlar 47 bin TL'lik istisnadan yararlanamıyorlar.

Stopaja ve istisna uygulamasına konu olmayan kira gelirleri toplamı 18 bin TL'lik beyanname verme sınırını aşanların da beyanname vermesi gerekiyor. Bu 18 bin TL’lik tutar bir istisna olmayıp, beyanname verme sınırı/eşiği. Bu sınırı aşan iş yeri kira gelirlerinin tamamının beyanı gerekiyor.

    1. 6- Menkul sermaye iradı

Gelir Vergisi Kanunu'nun geçici 67'nci maddesi kapsamında banka ve aracı kurumlarca stopaja tabi tutulmuş menkul sermaye iradı (mevduat, repo, tahvil-bono faizi, MKYF kâr payı, katılım bankası kar payı vs.) elde edenler, bu gelirleri için beyanname vermek zorunda değiller. Söz konusu gelirler üzerinden yapılan stopajlar nihai vergi niteliğinde.

Geçici 67'nci maddenin kapsamına girmeyen az sayıdaki menkul sermaye iradı (2025 yılında 330 bin TL'yi aşan kâr payları ve eurobond faiz geliri gibi) için ise beyanname verilmesi gerekiyor.

Gelir Vergisi Kanunu'nun 94'üncü maddesine göre stopaja tabi bulunmayan alacak faizleri ile yabancı ülkelerde elde edilen menkul sermaye iradının da yurt dışında beyan veya stopaj yoluyla vergilendirilmiş olsun veya olmasın, Türkiye'de beyan edilmesi zorunluluğu var. Hesaplanan vergiden yurt dışında ödenen vergiler mahsup ediliyor. Vergi anlaşması varsa mutlaka anlaşmaya bakmak lâzım.

Ayrıca gerek yurt içinde gerekse yurt dışında elde edilen, stopaj ve istisna uygulamasına konu olmayan menkul ve gayrimenkul sermaye iratları için de 18 bin TL'lik beyan eşiği geçerli.

    1. 7- Diğer kazanç ve irat (değer artışı kazançları ile arızi kazançlar)

Gelir vergisi Kanunu'nun geçici 67'nci maddesi kapsamında banka ve aracı kurumlarca stopaja tabi tutulmuş alım satım kazançları için beyanname verilmesine gerek yok. Bu geçici madde kapsamında stopaja tabi olmayan kazançlar (örneğin eurobond satış kazançları) beyana tabi.

Eurobondlarda satış kazancı TL cinsinden hesaplanıyor ve alış bedeli Yİ-ÜFE ile artırılabiliyor/güncellenebiliyor, ancak bunun için artış oranının yüzde 10 veya daha fazla olması şart.

İktisaptan itibaren 5 yıl içinde satılan gayrimenkullerin satış kazançları da beyana tabi. Ancak satış kazancının tespitinde alış bedeli Yİ-ÜFE ile artırılabiliyor (Artış oranının yüzde 10 veya daha fazla olması şartıyla).

İvazsız (miras, bağış vs.) iktisap edilen gayrimenkullerin satışı elde tutma süresi ve kazancın tutarına bakılmaksızın vergiye tabi değil.

Alımdan itibaren 5 yıl geçmiş gayrimenkullerin satışından elde edilen kazanç tutarları ne olursa olsun bunlar için beyanname verilmesine gerek bulunmuyor.

Taksi, dolmuş, minibüs ve umum servis araçlarına ait ticari plakaların elden çıkarılmasından doğan kazançların tamamı ile menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının elden çıkarılmasından sağlananlar hariç olmak üzere bir takvim yılında elde edilen değer artışı kazancının 2025 takvim yılı için 120 bin TL’si gelir vergisinden müstesna.

Endekslemeye tabi işlemlerde endeksleme sonucu hesaplanan kazanç istisna tutarının altında kalırsa beyan edilmiyor, üstünde ise bu tutar indirildikten sonra kalan tutar beyan ediliyor.

2025 yılında arızi kazançların 280 bin TL'si istisna, bu tutarı aşan kısım da beyan edilmek zorunda.

2- Beyanname hazırlarken dikkat edilecek hususlar

2.1. Beyan sınırı nedir?

Vergiye ve beyana tabi gelirlerin (ücret, işyeri kirası, kâr payı, eurobond faiz geliri vs.) yıllık beyanname ile beyan edilip edilmeyeceğinin belirlenmesi sırasında kullanılan parasal sınırdır. Yani “beyan sınırı” diye adlandırılan bu tutar aşılmışsa stopaja tabi tutulmuş tüm gelirlerin beyanı gerekir.

2025 için geçerli genel beyan sınırı 330 bin TL'dir.

Ücretlere ilişkin beyan sınırları ise 4 milyon 300 bin TL ile 330 bin TL'dir.

Beyan sınırı bir istisna uygulaması olmadığından, beyan sınırının aşılması halinde sadece beyan sınırını aşan kısmın değil, gelirin tamamının beyan edilmesi gerekir.

Beyan sınırının hesabında stopaja tabi olmayan gelirler de dikkate alınır, ancak beyan sınırı aşılmazsa sadece stopaja tabi tutulmuş gelirler beyan edilmez. Beyan sınırı aşılmasa bile stopaja tabi olmayan gelirlerin beyanı gerekir.

2- 2- Ücretlere ilişkin beyan sınırı nasıl uygulanır?

Ücret gelirlerinin beyan edilip edilmeyeceğini ücret gelirlerinin kendi tutarları belirler. Başka bir ifade ile ücretlere ilişkin beyan sınırının hesabında diğer gelirler dikkate alınmaz.

Buna göre, 2025 yılında,

- Kaç işverenden alınmış olursa olsun (ister tek ister birden fazla işverenden) toplamı 4 milyon 300 bin TL'yi aşan ücretler ile,

- Birden fazla işverenden alınan ücretlerin toplamı 4 milyon 300 bin TL'yi aşmasa bile birinci işverenden sonraki işverenlerden alınan ücretlerin toplamı 330 bin TL'yi aşarsa yine tüm ücretler (ilk işverenden alınan ücretler dahil) yıllık gelir vergisi beyannamesi ile beyan edilmek zorundadır.

2-3- Ücret dışındaki stopaja tabi gelirlerde genel beyan sınırı nasıl hesaplanır?

Ücretler dışındaki beyana tabi gelirler için genel beyan sınırı topluca uygulanır. Yani ücret gelirleri dışındaki gelir türleri için ayrı ayrı beyan sınırı hesaplanmaz, her kişi için tek bir genel beyan sınırı vardır.

Uygulamada en çok burada hata yapılıyor. Gelir İdaresinin Rehberlerinde bile sanki başka gelir yokmuş gibi sadece açıklamaya konu edilen gelirin beyan sınırını aşıp aşmadığına göre değerlendirme yapılıyor.

Eğer birden fazla gelir türünden gelir elde edilmişse beyan sınırının hesabında mutlaka diğer beyana tabi gelirlerin de dikkate alınması gerekir.

2-4- Beyan sınırının hesabında gelirlerin hangi tutarları esas alınır?

Beyan sınırının hesaplanması sırasında, şu hususların gözönünde bulundurulması gerekir:

- Stopaj oranı yüzde 0 (sıfır) olarak belirlenen kazançlar stopaja tabi tutulmuş sayılır.

- Gelir Vergisi Kanunu'nun geçici 67'nci maddesi uyarınca banka ve aracı kurumlarca stopaja tâbi tutulmuş olan ve yıllık beyanname ile beyanı gerekmeyen gelirler (mevduat faizi vs.) beyan sınırının hesabında dikkate alınmaz.

- Yıllık beyanname ile beyanı gerekmeyen ücret gelirleri genel beyan sınırının hesabında dikkate alınmaz. Keza bir takvim yılı içinde elde edilen ve toplamı 2025 yılı için 18 bin TL’yi
aşmayan, stopaja ve istisna uygulamasına konu olmayan menkul ve gayrimenkul sermaye
iratları da hesaba dahil edilmez. Çünkü bu menkul ve gayrimenkul sermaye iratları, diğer beyana tabi gelirlerin tutarlarına bakılmaksızın 18 bin TL’yi aşmadıkları için 2025 yılı için beyana tabi değildir.

- Beyan sınırı hesaplanırken vergiye ve beyana tabi (stopaja tabi tutulmuş olsun olmasın) tüm gelirlerin indirim, istisna ve gider indirimi yapıldıktan sonra kalan, yani beyan edilmesi gereken safi tutarları esas alınır.

Ücretlerde bu tutar, ücret gelirinin elde edildiği son aya ilişkin ücret bordrosunda yer alan kümülatif gelir vergisi matrahıdır.

Kira gelirlerinde mukayeseye esas alınacak tutar ise istisna, gerçek veya götürü gider indirimi yapıldıktan sonra bulunan tutardır.

2-5- Yıllık beyanname ile beyanı gereken ücretler, diğer gelirlere ilişkin genel beyan sınırının hesabında dikkate alınır mı?

Evet, alınması gerekir. Çünkü Gelir Vergisi Kanunun 86/1-c maddesine göre, 4 milyon 300 bin TL'yi aşmayan tek veya birden fazla işverenden alınan ücretlerle, birinciden sonraki işverenlerden alınan ve 330 bin TL'yi aşmayan, yani yıllık beyanname ile beyanı gerekmeyen ücretler diğer gelirlerin beyanına ilişkin beyan sınırının hesabında dikkate alınmaz.

Beyanı gereken ücretler ise dikkate alınır.

Bunun anlamı şudur: Ücret gelirleri beyan sınırlarını aştığı için yıllık beyanname ile beyan ediliyorsa, diğer gelirler için de beyan sınırı aşılmış olacağından bunların da kendi tutarlarına bakılmaksızın beyanı gerekir. Yani ücret gelirlerinin beyana tabi olması, işyeri kirası ve kâr payı gibi stopaja tabi gelirlerinin (ücretler hariç) toplamları 330 bin TL'yi aşmasa bile beyannameye dahil edilmelerini gerektirir.

Ancak 311 seri no.lu Gelir Vergisi Genel Tebliğinde yer alan 6 no.lu örnekte yıllık beyanname ile beyanı gereken ücret gelirleri genel beyan sınırının hesabında dikkate alınmamıştır. Mükellef lehine sonuç veren bu açıklamadan yararlanıp yararlanmamak mükelleflerin kendi tercihleridir.

2-6- Kiracı tarafından vergi dairesine ödenmeyen vergi kesintileri mahsup edilebilir mi?

Kira gelirleri üzerinden yapılan stopajların yıllık gelir vergisi üzerinde mahsup edilebilmesi için ödenmiş olması şartı yoktur. Dolayısıyla kiracının stopajı beyan etmemesi veya eksik beyan etmesi ya da beyan ettiği vergiyi ödememiş olması beyanname üzerinde mahsuba ve mahsuptan artakalan tutarın iadesine engel olmamalıdır.

Çünkü stopajın ödenmemesi fiiline kiraya verenin hiçbir etkisi olmadığı gibi bu işlemden kiraya verenin menfaati de yoktur. Kiraya verenin kiracının yerine getirmediği bir fiilden dolayı sorumlu tutulması doğru değildir.

Böyle bir durumda vergi dairesinin, kesintiyi beyan etmeyen veya eksik beyan eden kiracıya cezalı tarhiyat yapması, beyan edildiği halde vadesinde ödenmeyen stopajı da gecikme zammı ile tahsil etmesi gerekir. Yani bu durumda konu vergi dairesi ile kiracı arasındadır.

Ancak uygulamada kiracı tarafından beyan edilmemiş veya ödenmemiş vergi kesintilerinin iadesini talep eden mükelleflerin iade talepleri söz konusu kesintiler kiracılar tarafından beyan edilmediği veya ödenmediği sürece yerine getirilmeyerek kiraya verenler cezalandırılmaktadır. Maliyenin mal sahiplerini vergi takip elemanı gibi kullanması doğru değildir. 

2-7 - Kirayı taşınmaza sahip olan mı, yoksa tahsil eden mi beyan eder?

Taşınmaza sahip olan veya intifa hakkı bulunan, yani gayrimenkulü kiraya veren kişi kira gelirini elde etmiş sayılır. Tahsilatı bir başkasının eliyle yapmış olması bunu değiştirmez. Örneğin bir daireye yüzde 50'şer payla ortak olan evli veya evli olmayan iki kişi, kiranın tamamı bunlardan birisinin hesabına yatırılmış olsa da kira gelirini payları oranında elde etmiş sayılırlar. Her biri kendi payına düşen kira gelirini beyan etmek zorundadır. Bu kişiler istisnayı da ayrı ayrı uygulayacaklardır.

2-8- Bir gelir unsurunda oluşan zarar diğer gelir unsurlarından indirilebilir mi?

Prensip olarak, gelir vergisi beyannamesinde tüm gelir unsurları toplanır ve birinden doğan zarar, diğer gelir unsurlarından indirilerek matrah belirlenir. Örneğin ticari kazançtan veya serbest meslek kazancından kaynaklanan zararlar kira veya menkul sermaye iradından indirilebilir. Aynı şekilde, kira ve menkul sermaye iradından doğan zararlar da ücret veya diğer beyana tabi gelirlerden indirim konusu yapılabilir.

Bu kuralın şu istisnaları vardır:

  • Diğer kazanç ve iratlara (değer artış kazançları ile arızi kazançlara) ilişkin zararlar, diğer gelir unsurlarından indirilemez. Örneğin satın alındıktan itibaren 5 yıl içinde satılan taşınmazın satışından doğan zararlar diğer gelirlerden indirim konusu yapılamaz. Ancak diğer kazanç ve iratlarda kazanç topluca hesaplanır. Dolayısıyla beyana tabi bir menkul kıymet (örneğin eurobond) satışından doğan zarar başka bir menkul kıymet satışından doğan kârdan düşülebilir. Hatta alımdan itibaren 5 yıl içinde satılan taşınmazın zararı, beyana tabi menkul kıymet satışından elde edilen gelirden indirilebilir. Bunun tersi de olanaklıdır.
  • Türkiye'de gelir vergisinden istisna edilen kazançlarla ilgili yurt dışı zararlar, yurt içindeki kazanç ve iratlardan mahsup edilemez.
  • Menkul ve gayrimenkul sermaye iratlarında gider fazlalığından doğmayan zararlar mahsup edilemez. Bunun mevzuatımızda iki örneği vardır. Bu iki durum da kira gelirlerinde gerçek gider esasının tercih edildiği durumlarda karşımıza çıkar. Bunlar konut olarak kiraya verilen taşınmazların beş yıl süre ile iktisap bedelinin yüzde 5'inden veya sahip oldukları konutu kiraya verenlerin kira ile oturdukları konuta ait kira bedelinden kaynaklanan zararlardır. Bu zararlar gider fazlalığı sayılmaz ve diğer gelirlerden indirilemez. Buna karşılık kiraya verilen işyerlerinin satın alınması için kullanılan kredilerin faizlerinden doğan zararlar mahsuba konu edilebilir. Konut için bu olanak 2025 yılı dahil olmak üzere kaldırılmıştır.
  • Kanunda yazılı şekilde tevsik edilemeyen yurt dışı faaliyet zararları mahsup edilemez.

2-9 - Ücret gelirlerinde hangi işveren birinci işveren olarak kabul edilecektir?

Birden fazla işverenden ücret alınması durumunda birinciden sonraki işverenlerden alınan ücretlerin toplamı 330 bin TL'yi aşmışsa beyanname verilmek zorundadır. Bu değerlendirme sırasında birinci işvereni mükellef serbestçe belirleyebilir.

Bu değerlendirmede genellikle en yüksek ücreti ödeyen işveren birinci işveren olarak seçilmekte ve yıllık gelir vergisi beyannamesi verilmemektedir. Oysa beyanname üzerinde indirebileceği eğitim ve sağlık harcamaları, şahıs sigorta primleri, bağış ve yardımlar gibi ödemeleri bulunan çalışanlar daha düşük ücret ödeyen işvereni birinci işveren olarak seçerek (bu işveren dışındaki işverenlerin ödediği ücretler toplamı 330 bin TL'yi aşıyorsa) beyanname verebilirler ve bu indirimler dolayısıyla vergi iadesine hak kazanabilirler.

3- Beyannameler nasıl verilecek?

Ticari, zirai ve mesleki faaliyetinden dolayı gerçek usulde vergilendirilen gelir vergisi mükellefleri beyannamelerini elektronik ortamda göndermek zorundadırlar.

Geliri sadece ücret, kira, menkul sermaye iradı veya diğer kazanç ve iratların biri veya birkaçından oluşan mükellefler yıllık gelir vergisi beyannamelerini kendileri için önceden hazırlanmış olan Dijital Vergi Dairesi (Hazır Beyan Sistemi) üzerinden vergi dairesine gitmeden kolay şekilde verebiliyorlar.

Bu mükellefler söz konusu olanaktan yararlanmak istemezlerse, beyannamelerini kâğıt ortamında düzenleyerek vergi dairesine vermek zorundalar. Ancak bu mükellefler isterlerse beyannamelerini mali müşavirler aracılığıyla elektronik ortamda da gönderebilirler.

Defter beyan sistemini kullanmak zorunda olan serbest meslek erbabı ile işletme hesabı esasına göre defter tutan mükellefler beyannamelerini bu sistem üzerinden vermek zorundalar.

4- Yıllık beyannameye dahil edilen gelirlerden yapılabilecek indirimler

Gelir Vergisi Kanununun 89 uncu maddesi ile diğer kanunlar uyarınca gelir vergisi beyannamesinde vergi matrahının tespitinde bildirilecek gelirlerden aşağıdaki indirimler yapılabilir:

- Hayat/şahıs sigorta primleri,

- Eğitim ve sağlık harcamaları,

- Engellilik indirimi (Bu indirimden bakmakla yükümlü olduğu engelli kişi bulunan hizmet erbabı da yararlanır),

- Bağış ve yardımlar,

- Sponsorluk harcamaları,

- Cumhurbaşkanınca başlatılan yardım kampanyalarına makbuz karşılığı yapılan ayni ve nakdi bağışlar,

- İktisadi işletmeleri hariç, Türkiye Kızılay Derneğine ve Türkiye Yeşilay Cemiyetine makbuz karşılığı yapılan nakdi bağış ve yardımlar,

- Bireysel katılım yatırımcısı indirimi,

-Diğer kanunlara göre tamamı indirilecek bağış ve yardımlar.

5- Hangi mükellefler YMM Tasdik Raporu ibraz etmek zorundadır?

30 Aralık 2025 tarihinde yayımlanan 49 seri nolu Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlik ve Yeminli Mali Müşavirlik Kanunu Genel Tebliği ile gelir ve kurumlar vergisi mükellefleri için bazı istisna, indirim ve uygulamalardan yararlanılması Yemin Mali Müşavir (YMM) tasdik raporu ibraz şartına bağlandı.

Gelir vergisi mükellefleri içim YMM tasdik raporu ibraz şartı getirilen işlemler şunlar:

Gelir vergisi mükelleflerinden ücret, kira, menkul sermaye iradı ve değer artışı kazancı gibi sürekli mükellefiyeti olmayanlar, yani defter tutmayanlar için tasdik zorunluluğu yoktur.

49 no.lu Tebliğ ile getirilen ve 2025 yılı için de geçerli olan zorunluluk sadece beyannameleri üzerinde bazı istisna ve indirimlerden yararlanan ticari, zirai ve serbest meslek kazanç sahiplerinden “Beyanname Düzenleme Programı-BDP” kapsamında beyanname verenlerle sınırlıdır.

Ancak bu mükelleflerin de beyan ettikleri gelirler üzerinden Gelir Vergisi Kanunu’nun 89 uncu maddesine göre yapılan tüm indirimler değil sadece tebliğde belirtilen “yurtdışına verilen yazılım, mühendislik, eğitim ve sağlık hizmetleri kazanç indirimi” tasdik kapsamına alınmıştır.

Dolayısıyla ticari, zirai ve serbest meslek kazanç sahiplerinin 2025 beyannamelerinde indirim konusu yaptıkları eğitim-sağlık, şahıs sigorta primi gibi tutarlar için tasdik raporu ibraz şartı yoktur.

6- Gelir vergisi rehberleri

Gelir İdaresi Başkanlığı her yıl gelir türleri itibariyle gelir vergisi rehberleri hazırlayarak mükelleflerin kullanımına sunuyor. Bu yıl da web sayfasında rehberleri yayımladı. Rehberlere buradan ulaşabilirsiniz.

Bu yazı için son sözlerim…

Beyana ilişkin sorularınız olursa lütfen paylaşın. Bu sorularınıza yazılarımla cevap vermeye çalışacağım.

Herkese kolay gelsin! 

/././

Yetki belgesinin harçla imtihanı: Faaliyet olmasa da harç var…-Murat Batı- 

Kanun koyucunun, harç yükümlülüğünü fiilî faaliyetle bağlayan, çifte harç riskini ortadan kaldıran ve ölçülülük ilkesine uygun, açık ve uygulanabilir bir mekanizma oluşturması artık kaçınılmazdır.

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, bazı mesleklerin gelirlerini düşük gösterdiği gerekçesiyle yetki belgelerini yıllık harç kapsamına aldı. Bu düzenlemeyi de içeren 7566 sayılı Vergi Kanunları ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun, 19 Aralık 2025’te Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girdi.

Özel sağlık kuruluşlarından hayvan muayenehanelerine, kıymetli maden işletmelerinden havayolu şirketlerine kadar birçok meslek grubu artık yıllık harç ödemek zorunda. Harç miktarları faaliyet alanına ve coğrafi konuma göre farklılık gösteriyor; büyükşehirlerde bir kat artırımlı uygulanıyor. Örneğin emlakçılar 20 bin, kuyumcular 30 bin lira ödedi; büyükşehirlerde bu rakam iki katına çıkıyor. Amaç mali disiplin gibi görünse de fiilî faaliyeti olmayan işletmelerden de harç alınması, kayıt dışı emlakçılık ve ruhsatsız işletmelerin artmasına zemin hazırlıyor.

Sorun ne?

1 Ocak 2026 itibarıyla yetki belgeleri Harçlar Kanunu kapsamına alınmış ve ödemeleri bu yıl başlatılmıştır. Harçlar Kanunu m.113’e göre yıllık harçlar, her takvim yılı başında kendiliğinden tahakkuk etmiş sayılır; mükellefe ayrıca tebliğ edilmez ve Ocak ayı içinde ödenir. Buna göre emlakçılar ve diğer yetki belgesi sahibi meslek grupları 2026 yılı harçlarını Ocak ayında ödemek zorundadır. Büyükşehirlerde ise harçlar iki katına çıkıyor; örneğin Çorum’da emlakçılar için  20 bin, İstanbul’da 40 bin lira. Ne var ki, bu düzenleme bazı önemli sorunları da beraberinde getirmiştir:

İlki; yetki belgesinin fiilî faaliyete bağlı olmaması sorunu

Yapılan düzenleme ile bazı meslek gruplarına verilen yetki belgeleri yıllık harca tabi tutulmuştur. Harçlar Kanunu sistematiği gereği yıllık harçlar, harca konu belgenin yürürlükte bulunduğu her takvim yılı bakımından Ocak ayı başında kendiliğinden tahakkuk etmiş sayılır. Dolayısıyla belge hukuken geçerliliğini sürdürdüğü sürece harç yükümlülüğü de devam etmektedir.

Bu sistematik, kendi içinde tutarlı olmakla birlikte, uygulamada önemli bir boşluk doğurmaktadır. Şöyle ki; bir emlak işletmesi yetki belgesini alarak faaliyete başlamış, ancak sonrasında faaliyetini geçici olarak durdurmuş veya tamamen sona erdirmiş olabilir. Vergi mükellefiyetinin kapatılması, tek başına yetki belgesinin hükümsüz kalması sonucunu doğurmamaktadır. Belge iptal edilmediği sürece, fiilen faaliyet olmasa da yıllık harç yükümlülüğü devam eder; bu durum, mali gücü kısıtlı işletmeler için caydırıcı değil, kayıt dışı faaliyetleri teşvik edebilir.

Bu durum doğrudan kanuna aykırılık oluşturmaz; zira harç, klasik anlamda kamu hizmetinden yararlanmanın veya yararlanma imkânının karşılığıdır. Kanun koyucu burada yararlanma imkânını esas almış görünmektedir. Ancak fiilî faaliyet bulunmadığı hâllerde de harç yükümlülüğünün sürmesi, anayasal ilkeler bakımından değerlendirmeye açıktır.

Anayasa’nın 73. maddesi vergilendirmede mali güce göre ödeme ilkesini öngörmekteyse de harçlar doğrudan mali güce değil, hizmet karşılığı olma esasına dayanır. Bununla birlikte harçların da ölçülülük ve orantılılık ilkelerine uygun olması gerekir.

Belgenin aktif şekilde kullanılmadığı, ekonomik faaliyetin bulunmadığı ve vergi mükellefiyetinin sona erdiği durumlarda harç yükümlülüğünün otomatik olarak devam etmesi, hizmet karşılığı kavramının sınırları bakımından tartışmalıdır.

Nitekim 5 Haziran 2018 tarihli Taşınmaz Ticareti Hakkında Yönetmelik’in  6. maddesinde yetki belgesi alabilmek için gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olma şartı aranmış; ancak vergi mükellefiyetinin sona ermesi hâlinde yetki belgesinin kendiliğinden askıya alınacağı veya iptal edileceğine dair açık bir düzenleme yapılmamıştır. Böylece belge ile vergi mükellefiyeti arasında kuruluş aşamasında kurulan bağ, sona erme aşamasında simetrik biçimde düzenlenmemiştir.

Sonuç olarak mevcut düzenlemede harç yükümlülüğü fiilî faaliyete değil, belgenin hukuki varlığına bağlanmıştır. Bu yaklaşım normatif açıdan mümkündür; ancak faaliyetin sona erdiği hâllerde belgenin askıya alınmasına veya vergi mükellefiyetinin kapatılmasıyla birlikte otomatik durdurulmasına ilişkin açık bir mekanizmanın bulunmaması, hukuki güvenlik ve ölçülülük ilkeleri bakımından geliştirmeye açık bir alan olarak görünmektedir.

Ezcümle bu sistem, faaliyet durduğunda bile harç ödemeyi dayatıyor; yani mali gücü kısıtlı işletmeler fiilen çalışmasa da vergi yüküne dahil ediliyor.

Dolayısıyla da bu durum önemli bir tehlikeye işaret ediyor; kayıt dışı emlakçılık ve ruhsatsız işletmeler artabilir.

İkincisi; adres değişikliği iki kez harca tabi

5 Haziran 2018 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan Taşınmaz Ticareti Hakkında Yönetmelik, taşınmaz ticaretiyle uğraşan işletmelerin yetki belgesi alma, yenileme ve iptal süreçlerini düzenlemektedir. Yönetmelik uyarınca işletmenin unvanı veya adresi değiştiğinde yetki belgesinin yenilenmesi zorunludur.

Buna ek olarak, Harçlar Kanunu’nun 111’inci maddesi, “harca tabi tutulmuş olan belgelerin, yenilenmelerinde veya devir suretiyle başkalarına intikallerinde ve herhangi bir sebeple iptal edildikten sonra yenilenmelerinden tekrar tam harç alınır” hükmünü düzenlemektedir.

Bu durum, kanuni dayanağa sahip olsa da Anayasa’nın ölçülülük ve hakkaniyet ilkeleri açısından ciddi tartışma doğurmaktadır. Fiilî faaliyet olmamasına rağmen aynı yıl içinde ikinci kez harç ödenmesi, mali yükümlülüğün orantılılığı ve kamu hizmetiyle bağdaşması açısından problemli görülmektedir. Olası bir dava sürecinde, bu hususun somut norm denetimiyle Anayasa Mahkemesi’ne taşınması ve iptali gündeme gelebilir.

Ya da mevcut Yönetmeliğin ilgili kısmında adres değişikliği gibi hususların yetki belgesini yeniden alınması zorunluluğu yeniden ele alınabilir.

Özetle, Harçlar Kanunu m.111 uyarınca ikinci harç alınması hukuki olarak mümkün olsa da fiilî faaliyet ve ölçülülük bağlamında uygulama tartışmalıdır.

Sonuç ve değerlendirme

Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in kayıt dışılıkla mücadele ve bazı meslek gruplarında düşük beyan edilen gelirleri telafi etme amacı, mali disiplin açısından anlaşılabilir bir hedefi gösteriyor. Ancak 7566 sayılı Kanun ile yetki belgeleri ve ruhsatlar için getirilen yıllık harç uygulaması, bu hedefi zedeleyen ve piyasa üzerinde olumsuz etkiler yaratabilecek uygulamalara yol açıyor.

Harç yükümlülüğü, fiilî faaliyet yerine belgenin hukuki varlığına bağlandığı için, faaliyet durmuş veya mükellefiyet sona ermiş olsa dahi belge iptal edilmediği sürece ödeme zorunluluğu devam etmektedir. Bu durum, kamu hizmetinden yararlanma karşılığı olması gereken harç mantığıyla çelişmekte ve mali gücü kısıtlı işletmeler için caydırıcı değil; aksine kayıt dışı faaliyetleri teşvik etmektedir. Merdiven altı emlakçılar, ruhsatsız sağlık kuruluşları veya fiilen çalışmayan belgeli işletmelerin çoğalması tam da bu boşluktan kaynaklana bilecektir.

Adres veya unvan değişiklikleri nedeniyle aynı yıl içinde ikinci kez harç tahakkuk etmesi, hukuki güvenlik ve hakkaniyet açısından ciddi bir sorun yaratmakta ve somut norm denetimine konu edilme ihtimali bulunmaktadır. Üstelik, büyükşehirlerde harçların bir kat artırımlı uygulanması, aynı işi yapan işletmeler arasında ölçüsüz bir yük yaratmakta; mali disiplin hedefiyle de bağdaşmamaktadır.

Özetle, 7566 sayılı Kanun’un hedefi anlaşılabilir olsa da uygulaması sınıfta kalmıştır. Harç yükümlülüğünün fiilî faaliyetle ilişkilendirilmemesi, çifte harç uygulamaları mali disiplin hedefini etkisiz kılmakta ve kayıt dışı faaliyetlerini artırmaktadır.

Bu tablo, devlete gelir sağlamak yerine piyasayı kayıt dışı ile doldurma riskini gözler önüne sermektedir. Kanun koyucunun, harç yükümlülüğünü fiilî faaliyetle bağlayan, çifte harç riskini ortadan kaldıran ve ölçülülük ilkesine uygun, açık ve uygulanabilir bir mekanizma oluşturması artık kaçınılmazdır.

/././

T-24

Öne Çıkan Yayın

Kuzuların sessizliği, sırtlanların uluması + Savaşın ilk günleri -soL-

Kuzuların sessizliği, sırtlanların uluması -Serdal Bahçe-  Artık kapitalist dünya güçlülerin her an her istediklerini aldıkları bir orman. K...