Bir patlamanın anatomisi -Akdoğan Özkan- Öldürülüp öldürülüp defalarca diriltilen “IŞİD,” 2 Temmuz’da Şam’da 10 kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırıyla yeniden gündeme getirildi. O güne ve hemen öncesine dönerek patlamanın Şam-Beyrut-Ankara üçgenindeki hiçbir yerde bulamayacağınız anatomisini çıkarıyor, faillere bakıyoruz!
Geçen haftaki yazımda, Trump’ın Lübnan’da “Hizbullah'la mücadele sorumluluğunu” Suriye’ye devretme şeklinde birkaç kez gündeme getirdiği teklifi reddeden Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara'yı ve ülkesini -dediğinde diretmeyi sürdürürse- yakında birtakım “sürprizler” bekleyecek, demiştim. Çünkü Orta Doğu’da başına önce ödül konmuş “teröristler” ehlileştirildikten sonra, kendilerine tevdi edilen görev ve ödevleri yerine getirmezlerse, başlarına iş açılır, hatta defterleri bir süre sonra dürülebilir, diye de eklemiştim. Söylediklerimin gerçekleşmesi için fazla zaman geçmesi gerekmedi. Geçen hafta Suriye’de ilginç sürprizler “patlak” verdi. IŞİD’li MIŞİD’li, bombalı mombalı birtakım sürprizler! Ortadoğu sürprizleri!
N’oldu peki?
2 Temmuz Perşembe günü Suriye'nin başkenti Şam'ın Hicaz bölgesindeki tarihi Hamidiye Çarşısı'na giden işlek yol üzerinde yer alan Adalet Sarayı'nın hemen dibinde, el Nasıriye Caddesi’nde el Müşiriye isimli kafede el yapımı patlayıcıyla (EYP) düzenlendiği açıklanan şiddetli bir patlama meydana geldi. Uzun süredir sakin bir yaşamın hüküm sürdüğü kentte yerel saatle 15.24’te meydana gelen bu patlamada 10 kişi öldü, 21 kişi yaralandı. Türkiye’nin yanı sıra Katar, Kuveyt, Mısır ve Ürdün yönetimleri de Şam'daki saldırıyı kınayan açıklamalar yaptılar. Saldırıyı "Sariyye Ensar el-Sünne” adlı bir silahlı grubun üstlendiği iddia edilse de bölgedeki güvenlik uzmanları gözlerini her zaman “olağan şüpheli” olarak değerlendirdikleri IŞİD (!) hücrelerine çevirdiler. Saldırının ardında Batılı istihbarat örgütleri ya da Şam’da daha önce İran askeri varlığını, silah sevkiyatı merkezlerini ve Hizbullah unsurlarını sık sık hedef aldığını bildiğimiz İsrail gizli servisi mi var, bilemez, kanıtlarıyla ortaya koyamayız elbette. Ama IŞİD’in de “kim” olduğunu tam olarak bilmesek de, olağan fail olarak kimleri saklamak üzere ortaya çıkarıldığını artık az çok biliyoruz.
Öldürülüp öldürülüp diriltilen IŞID’in, tam da geçen yılın sonlarında SDG Şam yönetimi ile sürdürdüğü entegrasyon müzakerelerinden çekilirken gerçekleşen saldırıları nasıl hayra alamet değilse, bugün IŞİD’in yeniden gündeme getirilmesi yine hayra alamet değil.
Şimdi aceleci bir yargıya kapılmadan bandı geriye doğru sararak, o günkü gelişmelere sabah saatlerinden itibaren ayrıntılı ve analitik bir gözle, dikkatlice bakalım. Ama öncelikle bir hafta öncesine, 26 Haziran’a giderek bağlamın daha geniş bir çerçeveden ortaya konmasını, yerel basının tanıklıklarına da başvurarak mümkün kılmaya çalışalım:
Ahmed el-Şara, Trump’ın Lübnan’da “Hizbullah'la mücadele sorumluluğunu” Suriye’ye devretme şeklindeki 16 Haziran tarihli teklifini (muhtemelen Ankara ile mutabık kalarak) reddettikten birkaç gün sonra, İsrail ve Lübnan, ABD'nin arabuluculuğunda 26 Haziran'da Washington'da kalıcı barış için dört maddelik bir çerçeve anlaşması imzalayarak Hizbullah’ın ülkenin geleceğindeki rolüne dair ümit beslenmemesi gerektiğini kayıt altına aldı.
Aslında 17 Haziran 2026 tarihinde ABD ile İran aralarındaki çatışmaları sona erdirmeyi amaçlayan 14 maddelik mutabakat zaptını elektronik ortamda karşılıklı olarak imzalamış ve “Lübnan’da silahların susmasını” karara bağlamıştı. Ancak ABD ile İran arasındaki bu mutabakatı sabote etmeyi de hedefleyen 26 Haziran tarihli üçlü çerçeve anlaşması; İsrail güçlerinin kademeli olarak bu ülke topraklarından çekilmesini, Hizbullah gibi silahlı grupların silahsızlandırılmasını ve Lübnan ordusunun ülke genelinde tam kontrol sağlamasını öngörüyordu. Anlaşma. “Hizbullah'ın silahsızlanmaması durumunda İsrail kuvvetlerine Lübnan'ın güneyini işgal altında tutmaya devam etme yetkisi” veriyordu. Bir başka deyişle, ülkeyi müstemleke olmadan ayakta tutmaya çalışan tek güç izlenimi veren “Lübnan Hizbullahı silahsızlandırılmazsa, bu ülkenin güneyi benimdir,” demiş oluyordu Tel Aviv.
Bu durumda, Suriye’nin yeni hükümetinin Lübnan’a asker sokarak Hizbullah’ı silahsızlandırıp denklemden çıkarma konusunda Washington’un istediği şekilde “sorumluluk” alıp almayacağına dair son sözünün ne olacağı çok önemliydi.
2 Temmuz günü, yani Şam’daki patlamanın meydana geldiği gün, sıradan bir gün değildi. O gün Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, 330 km’lik sınıra sahip oldukları Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta Suriye-Lübnan ilişkilerinde onlarca yılın kökleşmiş kalıplarının yıkıldığı ilginç bir ziyaret için bulunuyordu. Ve öyle resmi bir protokol ziyareti ya da koreografisi önceden çalışılmış nezaket ziyareti amaçlı toplantılar zinciri niteliği de taşımıyordu. Esad döneminde Direniş Ekseni’nin bir parçası olan Suriye’nin yeni Dışişleri Bakanının bir zamanlar vekil gücü gibi işlev görmüş Lübnan’daki programı, ülkedeki neredeyse her önemli siyasi ve dini aktörü kapsayacak şekilde geniş tutulmuştu. Şeybani, bu krtiki ziyaretinde sabahın erken saatlerinde önce Cumhurbaşkanı (Joseph Avn), ardından da Başbakan (Nevvaf Selam) ile görüşmüştü.
Şeybani, yerel saatle 11.46’da artık Meclis Başkanı (Nebih Berri) ile de görüşmesini tamamlamış, gazetecilerin karşısına çıkarak soruları yanıtlıyordu. Şeybani, Şii Emel Hareketi’nin de lideri olan Berri ile toplantısının ardından yaptığı açıklamada, iki ülke arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin güçlendirilmesine odaklanan görüşmenin “mükemmel” geçtiğini belirtmişti. MTV Lebanon’un aktardığına bakılırsa, Şam yönetimi Lübnan ile artık askeri değil, yalnızca ekonomik ilişkiler kuracaktı. Yani Donald Trump’ın önerdiği şekliyle Suriye ordusunun Lübnan’a girip güneye inerek İsrail’in başlattığı, Washington’un destek verdiği Hizbullah ile “mücadeleyi” devralmaya niyeti yoktu!
Suriye, Lübnan’da bundan böyle daha geniş bir siyasi yelpazeyi muhatap alacaktı. Şeybani, daha sonra aralarında Müftü Abdüllatif Deryan, Marunî Patriği Kardinal Mar Beşara Butros El-Rai ve Dürzi lideri ve İlerici Sosyalist Parti eski lideri Velid Canbolat’ın da yer aldığı hemen hemen bütün dini aktörlerle görüştü. Ziyaretinin dikkate değer tek istisnası Hizbullah olmuştu.
Ancak, uluslararası ilişkiler uzmanı Mahmud Alluş’un Enab Baladi’de savunduğu yaklaşıma bakılırsa, Şeybani’nin Meclis Başkanı Nebih Berri ile gerçekleştirdiği görüşme, Hizbullah ile yapılmış “dolaylı” bir görüşme sayılabilirdi. El Arabîye gazetesine bakılırsa, Şeybani’nin Nebih Berri ile yaptığı görüşmede Hizbullah konusu ele alınmamıştı. Görüşmenin tarafları bunu dile getirmişlerdi. Ancak, Enab Baladi gazetesi, haberi “Şeybani Lübnan'da, Hizbullah ile Dolaylı Bağlantı” başlığıyla vermişti. Times of Israel gazetesinin Lübnan devlet haber ajansına dayanarak aktardığı habere göre ise, Şeybani, görüşmesinde "Hizbullah konusunun” gündeme gelmediğini belirtmiş, ancak Suriye'nin gerekirse bu grupla görüşmeye açık olduğunu da ifade etmişti. Times of Israel bu haberi aynı gün yerel saatle -adeta bir tür ihbar niteliğiyle- 14.50’de şu başlıkla okurlarına aktarmıştı:
“Suriye Dışişleri Bakanı, Trump'ın grubun Suriye tarafından savaşılması gerektiği yönündeki açıklamasının ardından Şam'ın Hizbullah ile görüşmeye açık olduğunu söyledi.”
İşte bu gelişmelerin ardından aynı gün 15.24’te Suriye başkenti Şam’daki patlama meydana geldi.
İlginç değil mi?
Şara, Lübnan’daki Şii silahlı grupları silahsızlandırma sorumluluğunu (muhtemelen Ankara ile de istişare sonucu) reddettikten kısa bir süre sonra, Şeybani Beyrut’a giderek, bu ülkeye asker sokmayacaklarını, ilişkilerin ekonomik boyutta süreceğini teyit ediyor, ihtiyaç hasıl olursa Hizbullah ile de görüşebilecekleri ihtimaline yer veriyor. Hemen ardından Şam’da Başkanlık Sarayı’na da sadece 4,5 km mesafede, ülkenin en iyi korunan bölgesi olduğunu varsayacağımız Adalet Sarayı’nın burnunun dibinde, en az 10 kişinin öldüğü büyük bir patlama meydana geliyor!
Bizim de zamanında memleketimizde bolca “gördüğümüz filmlere” benzer, yakın şeyler! İçinde ödev, reddediş, bomba, IŞİD MIŞİD de olan türden.
Çok ilginç değil mi? Ama şaşırtıcı mı; sanmıyorum! Bu arada, aynı günlerde Şam’daki merkezi hükümeti tedirgin eden -ama bağlantılı olup olamayacağını bilemeyeceğimiz- bir başka uyarı da ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgesinden geldi. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile 29 Ocak’ta varılmış anlaşma ile belirli bir istikrar ve huzura kavuştuğu düşünülen Haseke ilinin Kamışlı şehrinde 3 Temmuz Cuma günü kendisini “Özerk Yönetim” olarak adlandıran güçler kentin tarihi belediye binasını yıktılar.
SDG ile yılın başında varılan anlaşmanın uygulanmasından sorumlu Cumhurbaşkanlığı ekibi, Kamışlı’daki belediye binasının yıkılmasının kentin tarihi ve mimari simgelerinden birine yönelik saldırı niteliği taşıdığını bildirdi. Cumhurbaşkanlığı ekibi, SDG’ye bağlı olup henüz entegrasyon sürecini tamamlamamış tüm kurum ve birimlere, tek taraflı adımlar atılmaması ve sahada yeni fiili durumlar oluşturulmaması gerektiğini hatırlatarak, kamu mülkleri ve devlet binalarıyla ilgili her türlü tasarrufu derhal durdurma çağrısında bulundu.
Öte yandan İsrail’in, Suriye'de de sivil yerleşime başladığını alenen kabul ettiği, pek medyaya yansımayan küçük (!) bir gelişme meydana geldi ve Golan Tepeleri'nin yamaçlarında, Hashomer Hachdash adlı bir sivil toplum örgütünün CEO’su Yoel Zilberman tarafından işletilen sözde bir sığır çiftliği açıldı. Bir tür sınır bekçiliği yapacak taktik davar mı, ona da siz karar verin!
Tüm bu gelişmeler ışığında ne yapsın şimdi, bir “terör örgütü” muamelesi görürken bir anda Şam’daki iktidar kendilerine verilmiş, ama verilirken bütün kaleleri indirilmiş, bütün silahları (İsrail’ce) alınmış, üsleri sökülmüş Suriye yönetimi bu gelişmelerin ardından?
Tamamını henüz bilmiyoruz. Ama 4 Temmuz günü şunu yaptı: Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed El-Şara, ABD’nin bağımsızlığının 250. yıl dönümü dolayısıyla ABD Başkanı Donald Trump’ı ve Amerikan halkını tebrik eden bir açıklama yaptı. Şara, sosyal medya platformu X üzerinden de 4 Temmuz günü verilen açıklamasında, “Yeni Suriye olarak [ABD ile] karşılıklı saygı ve işbirliğine dayalı ilişkiler kurmayı, istikrar ve refahı pekiştirmeyi, her iki halkın beklentilerine hizmet etmeyi ve bölge ile dünyanın güvenliği ve barışına katkı sağlamayı hedefliyoruz,” ifadelerini kullandı.
Evet, zamanında bize Irak işgali için “Meclis’ten tezkere” geçirmemiz ve topraklarımızı Amerikan askerlerine “cephe olsun” diye açmamız nasıl uygun görüldüyse, Şara’ya da Lübnan’da İsrail’in yarım bıraktığı misyonu tamamlama görevi, “ateşten kestaneyi alma” işi uygun görülüyor. Kendisi bunu (Ankara ile mutabık kalarak) reddediyor. Daha sonra Dışişleri Bakanı da bu yaklaşımı Beyrut’ta teyit ediyor, Hizbullah’ı muhatap almasa da gerektiğinde alabileceğini de dile getiriyor! Ardından, nasıl Mart tezkeresi reddedildikten sonra 4 Temmuz 2003’te Türk askerinin başına çuval geçirildiyse, “Hizbullah’ı indirme” görevini reddeden Suriye yönetimine de birileri “seni yeniden istikrarsızlaştırabiliriz, başkentindeki bütün hedeflere öngöremeyeceğin kadar yakınız” mesajını veriyor, Şam’ı kana boğuyor!
Yılın başlarında, 5 Ocak tarihli ve “2026 ve Suriye’de iki rotanın çarpışma seyri” başlıklı T24 yazımda da, İsrail ile Ankara’nın Suriye’deki rotalarının bir çarpışma seyri izler gibi bir görüntü verdiklerini belirterek, gelişmelerin “Ankara’nın silahların yeniden patlayabileceği bir eşikte durduğunu gösteriyor,” demiştim.
Bakalım Lübnan ve Şam yönetimlerini ve tabii kaçınılmaz biçimde Ankara’yı da -İsrail ve ABD çıkarları doğrultusunda ve keskin hatlarla- hizalama çabası bölgeyi hangi noktaya taşıyacak. Gelişmeleri, olup bitenleri analitik bir gözle izlemeyi sürdüreceğiz.
Yaz sıcak geçecek! Takipte kalın!
/././
Yeni varlık barışına ilişkin tebliğ yayımlandı, taslakta değiştirilen veya eklenen konular…-Erdoğan Sağlam-
Yeni uygulamada varlık barışından yararlanabilmek için banka veya aracı kurumlara verilmesi gereken form hem yurt dışı hem de yurt içi varlık varlıkları kapsıyor. Yani tek bir standart form ile başvuru yapılmak zorunda.
Değerli okurlar, 7582 sayılı torba yasa ile Kurumlar Vergisi Kanununa eklenen geçici 19 madde ile düzenlenen Yeni Varlık Barışına ilişkin tebliğ cumartesi günü Resmî Gazetede yayımlandı.Yeni varlık barışını 1 Temmuz 2026 tarihli yazımda açıklamıştım.
Tebliği değerli yazarımız Prof. Dr. Murat Batı 4 Temmuz 2026 tarihli yazısında ayrıntılı bir şekilde değerlendirdiği için bugün sadece daha önce kamuoyunun bilgisine sunulan taslak tebliğ ile yayımlanan tebliğ arasındaki farkları açıklanmaya çalışacağım.
Öncelikle yeni kanun (7582) ile eski kanun (7417) özü itibariyle aynı, ancak neden buna rağmen tebliğler farklılaşıyor, anlamak mümkün değil!
Bildirimden sonra yapılacak düzeltme konusu
Yeni uygulamada varlık barışından yararlanabilmek için banka veya aracı kurumlara verilmesi gereken form hem yurt dışı hem de yurt içi varlık varlıkları kapsıyor. Yani tek bir standart form ile başvuru yapılmak zorunda.
Varlıklar için tek bir bildirim verilmesi esas, ancak bildirim süresi sonuna (uzatma halinde uzatılan süre sonuna) kadar birden fazla bildirim verilmesi veya verilen bildirimlerin düzeltilmesi mümkün. Bu genel bir hukuk kuralı.
Tebliğde, düzeltmenin bildirimde bulunulduktan sonra “aynı ay içinde” veya “sonraki aylarda” yapılmasına veya bildirime konu varlıkların artırılması veya azaltılmasına göre uygulama belirlenmiş bulunuyor.
Taslakla tek fark, bildirimde bulunulduktan sonraki aylarda, yapılan hataların düzeltilmesi amacıyla ya da bildirime konu edilen varlıkları azaltıcı bir bildirimde bulunulmak istenilmesi halinde önceki bildirimin düzeltilmesi için kanunda olmayan bir şart getirilmiş olması.
Tebliğe göre bu düzeltme ancak varlıkların bildiriminin yapıldığı tarihten itibaren Türkiye’ye getirilerek banka veya aracı kurumlara yatırılması ya da Türkiye’deki banka veya aracı kurumlarda açılacak bir hesaba transfer edilmesi gereken iki aylık süreyi aşmamak kaydıyla yapılabilecek.
Tebliğde ayrıca bildirime konu varlıkların banka veya aracı kurumlara transferi veya yatırılmasından sonra, daha önce verilen bildirimlerin düzeltilmesinin ve ödenen vergilerin iade edilmesinin mümkün olmadığı belirtiliyor. Taslak tebliğdeki 1 no.lu örnek de bu değişikliğe uygun şekilde revize edilmiş bulunuyor.
Kanunda yer almayan bu şartın tebliğle getirilemeyeceğini düşünüyorum. Bu konu yasallık ilkesine aykırı.
Banka ve aracı kurumlara getirilen yeni yükümlülük
Banka ve aracı kurumlar gerek yurt dışında gerekse Türkiye’de bulunan ve kendilerine bildirilen varlıklara ilişkin olarak bildirim sahibinden bildirilen varlıkların değeri üzerinden yüzde 5 oranında (veya yatırım taahhüdüne istinaden yüzde 0 dahil indirimli oranlarda) peşin olarak tahsil edecekleri vergiyi, bildirimi izleyen ayın on beşinci günü akşamına kadar vergi sorumlusu sıfatıyla Tebliğin 3 no.lu ekinde yer alan beyanname ile bağlı bulundukları vergi dairesine beyan etmek zorundalar.
Beyan edilen varlıkların değerleri üzerinden, vergi dairelerince tarh edilen vergiler, beyan süresi içerisinde banka ve aracı kurumlar tarafından vergi sorumlusu sıfatıyla ödenecek.
Tebliğde taslaktan farklı olarak banka ve aracı kurumlara yeni bir yükümlülük getirildi. Bildirimde bulunanların, bildirilen varlıkları süresinde Türkiye’ye getirmemeleri veya getirmekle birlikte banka veya aracı kurumlara transfer etmemeleri/yatırmamaları halinde, bu durum ilgili banka veya aracı kurum tarafından, bildirime konu varlıklara ilişkin beyannamenin verildiği vergi dairesine ayrıca bildirilecek.
Yurt dışında fiziken getirilecek varlıkların bildirim tarihinden itibaren iki ay içinde gümrük işlemlerinin tamamlanması gerekiyor
Varlık barışının sağladığı vergi korumasından yararlanabilmek için, yurt dışındaki varlıkların bildirimin yapıldığı tarihten itibaren iki ay içinde Türkiye’ye getirilmesi veya Türkiye’deki banka ya da aracı kurumlarda açılacak bir hesaba transfer edilmesi; yurt içindeki varlıkların ise bildirim tarihinde banka ya da aracı kurumlara yatırılması ile gerek yurt dışı gerekse yurt içi varlıklar için tarh edilen vergilerin süresinde ödenmesi, taahhütlere uyulması ve ilgili maddede yer alan diğer şartların yerine getirilmesi gerekiyor.
Taslakta yurt dışında fiziken getirilecek varlıkların gümrük işlemelerinin de iki ay içinde tamamlanması gerektiğine yer verilmemişti. Zaten korumadan yararlanılabilmesi için bu şartın sağlanması şart. Tebliğ ile bu eksilik giderilmiş bulunuyor.
Buna göre, yurt dışından fiziki olarak getirilecek varlıkların, bildirimin tarihinden itibaren iki ay içinde gümrük işlemlerinin tamamlanarak ülkeye getirilmesi ve gümrük işlemlerinin tamamlanmasını takip eden ilk iş günü sonuna kadar Türkiye’deki banka veya aracı kurumlara yatırılması gerekiyor.
Getirilen bu varlıklar için Gümrük İdaresinden alınan belgeler, varlıkların Türkiye’ye getirilmiş olduğunun tevsikinde kullanılabilecek. Ayrıca söz konusu varlıkların banka veya aracı kurumlara yatırılması sırasında, bu varlıkların Türkiye’ye getirildiğine dair Gümrük İdaresinden alınan belgenin ibraz edilmesi gerekiyor.
Defter tutma zorunluluğu bulunmayanlar
Varlık barışında temel ilke bildirilen varlıkların defterler kaydedilmesi şartı. Ancak mükellef olmayanlar için imkânsız olan bu şart aranmıyor. Tebliğde mükellefiyeti bulunan ancak Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutma zorunluluğu bulunmayan mükellefler için bu şartın aranmayacağı belirtiliyor.
Ayrıca gelir vergisi mükellefiyeti bulunmakla birlikte, mükellefiyetiyle ilişkilendirilmeksizin varlık barışından yararlanmanın da mümkün olduğu belirtiliyor.
Dönüşümde hangi değer esas alınacak?
Normalde varlıkların bildirim tarihi itibariyle değerleri uygulamaya esas alınıyor. Ancak bildirilen varlıklara ilişkin olarak indirimli vergi oranından yararlanmak için yatırım taahhüdünde bulunanlarda bildirim mi, yoksa dönüşüm tarihinin mi esas alınacağı taslak tebliğde açıklanmamıştı.
Yayımlanan tebliğde bu eksiklik giderilerek, dönüşüm tarihinin esas alınacağı açıklanmış bulunuyor.
Buna göre, bildirilen varlıklara ilişkin olarak taahhütte bulunanların, yurt dışındaki varlıkların transfer edildiği veya yatırıldığı tarihten, Türkiye’deki varlıkların ise bildirildiği tarihten itibaren on gün içerisinde taahhüt konusu varlıklara dönüştürülmesinde, dönüşüme konu edilen varlıkların ilgili maddede yer alan değerleme ölçütlerine göre belirlenen dönüşüm tarihindeki değeri dikkate alınacak.
Henüz vergi incelemesine başlanılmamış veya takdir komisyonuna sevk edilmemiş durumlarda uygulama
Bildirim tarihinden önce vergi incelemesi başlatılmış veya takdir komisyonuna sevk edilmişse vergi korumasından yararlanılamıyor.
Yani vergi incelemesine başlanılan veya takdir komisyonuna sevk edilen tarihten sonra bildirimde bulunulması, vergi incelemesi ve takdir komisyonu kararına istinaden bulunan matrah farkları üzerinden vergi tarhiyatı yapılmasına engel olmuyor ve bildirime konu edilen tutarlar mahsuba konu edilemiyor.
Tebliğde, henüz inceleme veya takdir süreci başlatılmamış durumlar için olumlu bir yaklaşım sergileniyor.
Vergi dairesi ya da vergi incelemesine yetkili olanların bilgisine girmekle birlikte vergi incelemesine başlanılmasından veya takdir komisyonuna sevk işleminden önce bildirimde bulunulması durumunda da varlık barışından yararlanılabileceği belirtiliyor.
İnceleme süreci başlatılan veya takdire sevk edilen ancak henüz fiilen incelemeye veya takdir işlemine başlanmamış olan durumlar için de açıklama yapılması isabetli olacaktır.
Bildirilen varlıkların Türkiye’ye getirilmemesi ve banka veya aracı kurumlara transfer edilmemesi ya da yatırılmaması suretiyle şartların ihlali
Tebliğde,
“Bildirilen varlıkların Türkiye’ye getirilmemesi ve banka veya aracı kurumlara transfer edilmemesi ya da yatırılmaması suretiyle şartların ihlali halinde, bu ihlalin banka veya aracı kurumlarca bildirilmesi üzerine, taahhüt nedeniyle zamanında alınmayan vergiler gecikme faiziyle birlikte vergi dairesince aranır. Bu vergiler için vergi ziyaı cezası uygulanmaz.”
denilerek taslakta belirtilmeyen bir konuya daha açıklık getiriliyor.
Başka bir ifade ile bu şartların ihlali nedeniyle vergi korumasının kaybedilmesi, vadesinde ödenmeyen vergi aslının gecikme faiziyle birlikte takip ve tahsiline engel teşkil etmiyor. Tahsil edilmiş olan vergiler de iade edilmiyor.
/././
Danıştay: Kesinleşmemiş trafik para cezasına ödeme emri düzenlenemez -Murat Batı-
Bir kamu alacağının doğmuş olması, onun aynı anda cebren tahsil edilebileceği anlamına gelmez. Kanun, cebrî takip yetkisinin kullanılabilmesi için alacağın takip ve tahsil edilebilir nitelik kazanmasını aramaktadır. Danıştay'ın kanun yararına bozma kararı da bu ayrımı açık biçimde ortaya koymaktadır.
Devletin kamu alacağını tahsil etme yetkisi, hukuk düzeninin idareye tanıdığı en güçlü kamusal yetkilerden biridir. Nitekim 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun, kamu alacaklarının mahkeme kararına ihtiyaç duyulmaksızın ödeme emri düzenlenmesi, haciz uygulanması ve gerektiğinde satış yoluyla tahsil edilmesine imkân tanımaktadır.
Ancak bu yetkilerin geniş olması, bunların keyfî şekilde kullanılabileceği anlamına gelmez.
Kamu icra hukukunun temel ilkelerinden biri, cebrî takip işlemlerinin ancak hukuken takip ve tahsil edilebilir nitelik kazanmış kamu alacakları bakımından uygulanabilmesidir.
Başka bir ifadeyle, henüz takip ve tahsil edilebilir hâle gelmemiş bir kamu alacağı için ödeme emri düzenlenmesi veya cebrî icra işlemlerine başlanması mümkün değildir. Danıştay dairelerinin bu hususta daha önce verdiği kararlar zaten bulunmaktaydı.
Danıştay Sekizinci Dairesinin 10.02.2026 tarihli ve E.2025/6734, K.2026/675 sayılı kanun yararına bozma kararı da 4 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak bu temel ilkeyi bize bir kez daha hatırlattı.
Olay neydi?
Uyuşmazlığa konu olayda davacı hakkında hız sınırını aştığı gerekçesiyle trafik idari para cezası uygulanmış; davacı ise Kabahatler Kanunu'nun kendisine tanıdığı hak çerçevesinde bu cezaya süresi içinde sulh ceza hâkimliğinde itiraz etmiştir.
Ancak itiraz incelemesi henüz sonuçlanmadan idari para cezası tahsil edilmek üzere idareye intikal ettirilmiş ve 6183 sayılı Kanun uyarınca ödeme emri düzenlenmiştir.
İlk derece mahkemesi, her ne kadar ödeme emri düzenlendiği tarihte ceza kesinleşmemiş olsa da yargılama sırasında sulh ceza hâkimliğinin itirazı reddetmesi nedeniyle ödeme emrinde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır.
Danıştay neden bozdu?
Danıştay'a göre mesele, cezanın daha sonra kesinleşmiş olması değildir.
Asıl değerlendirilmesi gereken husus, ödeme emrinin düzenlendiği tarihte kamu alacağının cebrî takibe elverişli hâle gelip gelmediğidir.
6183 sayılı Kanun’un doğası gereği ödeme emri, cebrî takip sürecini başlatan temel idari işlemdir. Böyle bir işlemin tesis edilebilmesi için ise ortada yalnızca bir kamu alacağının bulunması yeterli olmayıp, bu alacağın aynı zamanda takip ve tahsile elverişli hâle gelmiş olması gerekir.
İdari para cezaları bakımından ise bu aşama, kural olarak cezanın kesinleşmesiyle gerçekleşmektedir.
Nitekim Danıştay da genel bütçeye gelir kaydedilen idari para cezalarının 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre takip ve tahsil edilebilmesi için öncelikle kesinleşmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur.
Kararın önemi
Kanaatimizce kararın önemi yalnızca trafik para cezalarına ilişkin olmasından kaynaklanmamaktadır.
Karar, kamu icra hukukunun temel ilkelerinden biri olan takip edilebilir kamu alacağı kavramını yeniden hatırlatmaktadır.
Gerçekten de ödeme emri düzenlenebilmesi için alacağın sadece mevcut olması yeterli değildir. Alacağın vadesinin gelmiş, hukuken istenebilir hâle gelmiş ve cebrî takip işlemlerine konu olabilecek niteliği kazanmış olması gerekir.
Aksi hâlde ödeme emri, hukuki dayanağı oluşmadan tesis edilmiş olacaktır.
Bu yönüyle karar, yalnızca 6183 sayılı Kanun'un lafzına değil; hukuki güvenlik, belirlilik ve hukuk devleti ilkelerine de uygun düşmektedir.
Sonradan kesinleşme hukuka aykırılığı ortadan kaldırır mı?
İlk derece mahkemesinin benimsediği yaklaşım esasen şu varsayıma dayanmaktadır: "Ödeme emri düzenlendikten sonra idari para cezası kesinleştiğine göre artık ödeme emrinin hukuka aykırı olduğundan söz edilemez."
Oysa idare hukukunun temel ilkelerinden biri, idari işlemlerin hukuka uygunluğunun tesis edildikleri tarihteki hukuki ve fiilî duruma göre değerlendirilmesidir.
Sonradan meydana gelen bir olay, tesis edildiği anda hukuka aykırı olan bir işlemi kural olarak hukuka uygun hâle getirmez.
Danıştay'ın kanun yararına bozma kararı da tam olarak bu ilkeye dayanmaktadır.
Sonuç ve genel değerlendirme
Kanaatimizce Danıştay'ın bu kararı, yalnızca trafik idari para cezalarına ilişkin bir usul tartışmasını çözmekle sınırlı değildir. Karar, 6183 sayılı Kanun'un temel mantığını ve kamu icra hukukunun en önemli ilkelerinden birini yeniden ortaya koymaktadır.
Gerçekten de ödeme emri, sıradan bir idari yazı veya borç hatırlatma belgesi değildir. Ödeme emri, kamu alacağının cebren tahsil sürecini başlatan temel idarî işlemdir. Ancak ödeme emri, kamu alacağını doğuran veya kesinleştiren bir işlem de değildir. Bu nedenle ödeme emrinin düzenlenebilmesi için ortada yalnızca bir kamu alacağının bulunması yeterli olmayıp, bu alacağın hukuken takip ve tahsil edilebilir hâle gelmiş olması gerekir.
Vergi hukukunda çoğu zaman kamu alacağının doğmuş olması ile cebrî takip yetkisinin kullanılabilmesi aynı şeymiş gibi değerlendirilmektedir. Oysa bunlar birbirinden farklı hukuki kavramlardır. Bir kamu alacağının doğmuş olması, onun aynı anda cebren tahsil edilebileceği anlamına gelmez. Kanun, cebrî takip yetkisinin kullanılabilmesi için alacağın takip ve tahsil edilebilir nitelik kazanmasını aramaktadır. Danıştay'ın kanun yararına bozma kararı da bu ayrımı açık biçimde ortaya koymaktadır.
Ne var ki uygulamada zaman zaman bu temel ilkenin göz ardı edildiği görülmektedir. Özellikle idari para cezaları bakımından, itiraz süreci devam ederken ödeme emri düzenlenmesi veya "nasıl olsa daha sonra kesinleşir" anlayışıyla hukuka aykırı işlemlerin meşrulaştırılmaya çalışılması, 6183 sayılı Kanun'un ruhuyla bağdaşmamaktadır.
Daha da önemlisi, bu yaklaşım hukuk devleti bakımından ciddi sakıncalar doğurmaktadır. Cebrî tahsil yetkisi, kamu gücünün bireyin malvarlığına doğrudan müdahale ettiği en ağır idarî yetkilerden biridir.
Bu nedenle bu yetkinin, Kanun'un öngördüğü şartlar gerçekleşmeden kullanılmasına hukuk devletinde izin verilemez. Kanun'un aradığı şartlar oluşmadan ödeme emri düzenlenmesi, yalnızca 6183 sayılı Kanun'un ihlali anlamına gelmez; aynı zamanda hukuki güvenlik ve belirlilik ilkelerini de zedeler.
Bu nedenle idarenin "nasıl olsa alacak daha sonra kesinleşir" düşüncesiyle hareket etmesi kabul edilemez. Böyle bir anlayış benimsendiği takdirde, henüz doğmamış, henüz kesinleşmemiş veya henüz cebrî takibe elverişli hâle gelmemiş başka kamu alacakları bakımından da aynı yöntemin uygulanmasının önünde hukuki bir engel kalmayacaktır. Oysa hukuk devletinde amaç, hukuka aykırı bir işlemi sonradan gerçekleşen olaylarla kurtarmak değil; işlemi tesis edildiği anda hukuka uygun şekilde kurmaktır.
Danıştay Sekizinci Dairesinin kararı da tam olarak bu nedenle önem taşımaktadır.
Karar, idareye tanınan cebrî tahsil yetkisinin sınırsız olmadığını; kamu alacağının tahsilinin ancak Kanun'un öngördüğü usul ve esaslar çerçevesinde gerçekleştirilebileceğini bir kez daha ortaya koymuştur.
En nihayetinde hukuk devletinde amaç, kamu alacağını her koşulda tahsil etmek değil; kamu alacağını hukuka uygun yöntemlerle tahsil etmektir. Danıştay'ın bu kararı da idareye tam olarak bu sınırı yeniden hatırlatmaktadır.
/././