20 Ekim 2026 Salı

soL "Köşebaşı + Gündem" -20 Ekim 2026-

İşte Mekke Anlaşması maddeleri: Ülkeyi savaşa sürükleyebilecek anlaşmadan 10 yıl boyunca çıkmayı yasaklıyorlar! 


AKP iktidarının Meclis'e sunduğu Mekke Anlaşması'nın maddeleri belli oldu. Söz konusu anlaşmadan çıkmanın 10 yıl boyunca yasaklanması isteniyor.

AKP iktidarının ülkemizi Suudi çıkarları doğrultusunda savaşa sokabilecek Mekke Anlaşması'nı Meclis'e sunmasının ardından ilgili kanun teklifinin maddeleri de ortaya çıktı.

Daha önce gündeme gelen içeriğin maddelere dökülmüş formülü olan kanun teklifiyle birlikte, Türkiye'nin 10 yıl boyunca anlaşmadan çıkması da yasaklanmak isteniyor.

İşte ilgili maddeler:

Madde 1: "Taraflar" birbirlerinin bağımsızlığının, egemenliğinin, toprak bütünlüğünün ve uluslararası alanda tanınan hudutlarının ihlal edilemezliğinin sağlanması ve korunmasını teminen işbirliği yaparlar. "Taraflardan" herhangi birinin toprak bütünlüğünün, egemenliğinin ve uluslararası alanda tanınan sınırlarının tehdit edilmesi veya tehlikeye düşmesi durumunda, "Taraflar" bu tehdit(ler) veya tehlike(ler)i bertaraf etmek maksadıyla gerekli tüm yöntemleri kullanırlar.

Madde 2: "Taraflardan" herhangi birine yönelik dış kaynaklı bir silahlı saldırı, tüm "Taraflara" yönelik bir saldırı olarak kabul edilir. "Taraflardan" birinin başka bir ülke veya ülke grubu tarafından silahlı saldırıya veya askeri saldırganlığa uğraması halinde, "Taraflar" saldırıya uğrayan "Tarafa" birbirlerine sağlayabilecekleri karşılıklı yardım imkanlarının tamamını kullanarak derhal yardım edecektir. Bu amaçla "Taraflar", Birleşmiş Milletler Şartı'nın 51'inci Maddesinin tanıdığı meşru müdafaa hakkının kullanılmasını teminen, ihtiyaç duyulan yardımın objektif değerlendirmesini müteakip sağlanacak desteğin kapsam ve niteliğine karar vererek; askeri imkân ve kabiliyetler de dahil olmak üzere mevcut imkanları çerçevesinde işbirliği yaparlar.

Madde 3: "Taraflar" savunma, savunma sanayii ve güvenlik alanlarında yakın işbirliği yapar; Silahlı Kuvvetleri arasındaki ilişkileri geliştirir ve savunma alanındaki işbirliğini güçlendirmeye yönelik mutabık kalınan faaliyetleri uygular.

Madde 4: "Taraflar" uluslararası güvenlik konularında düzenli olarak istişarelerde bulunurlar. "Taraflar" hayati çıkarlarını ve ulusal güvenliklerini korumak ve milli güvenliklerine karşı tehdit ve tehlikeleri bertaraf etmek maksadıyla ortak değerlendirmeler temelinde bireysel ve müşterek tedbirler geliştirmek üzere sürekli ve etkili bir şekilde birbirlerine yardım eder ve işbirliği yaparlar.

Madde 5: "Taraflar", bölgesel ve uluslararası istikrar ve güvenliği olumsuz etkileyen terörizmin tüm çeşit ve tezahürleriyle mücadelede operasyonel seviye de dahil olmak üzere mevcut işbirliğini ve müşterek çabaları güçlendirirler.

Madde 6: Savaşta ve barışta "Taraflar", savunma yeteneklerini geliştirmek maksadıyla, savunma kurumları arasında karşılıklı personel değişimi, ortak eğitim programları ve tatbikatlar ile "Tarafların" Silahlı Kuvvetlerinin birlikte çalışabilirliğinin artırılmasına yönelik, konuşlanma ve faaliyetleri teşvik ederler.

Madde 7: Savunma yeteneklerini güçlendirmek maksadıyla "Taraflar" karşılıklı mutabakat temelinde aşağıdaki alanlarda savunma sanayii kurumları arasında teknoloji paylaşımını, ortak teknoloji geliştirilmesini, ortak üretimi ve savunma sanayii kuruluşları arasındaki işbirliğini desteklerler:

a) Savunma alanında ortak üretimin teşvik edilmesi,
b) Uzmanlık gerektiren teknolojilerde ortak Ar-Ge projeleri ile savunma inovasyonunun hayata geçirilmesi,
c) "Tarafların" topraklarında, herhangi bir "Tarafın" uzmanları vasıtasıyla insan kaynağının yetiştirilmesi ve askeri sanayinin desteklenmesi,
d) Savunma sanayii ile savunma Ar-Ge ve inovasyonu alanlarında uzmanlık ve edinilen derslerin paylaşılması,
e) "Tarafların" karşılıklı mutabakata varacağı diğer işbirliği alanları.

Madde 8: "Çekirdek Taraflar", ortak savunmaya stratejik yön vermek, "Taraflar" arasındaki savunma ve güvenlik işbirliğini geliştirmek ve işbu Anlaşmanın uygulanması sırasında ortaya çıkabilecek engelleri ele almak maksadıyla, "Tarafların" Dışişleri Bakanları, Savunma Bakanları ile Genelkurmay Başkanlarından oluşan "Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi"ni kurar. Komite "Taraflar" arasında dönüşümlü evsahipliğiyle yılda iki defa toplanır. "Tarafların" Liderleri, gerekli görüldüğü takdirde, yılda bir kez toplanabilir.

"Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi", gerekli gördüğü takdirde, alt komiteler kurabilir. Gerektiğinde "Taraflar" arasında anlaşmalar veya protokoller müzakere edilir.

Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi", "Çekirdek Tarafların" oydaşmasıyla, bu Anlaşmaya diğer "Tarafların" katılımına ilişkin usul ve esasları belirlemeye ve onaylamaya yetkilidir.

"Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi"ne hizmet vermek üzere, merkezi Suudi Arabistan Krallığı'nda bulunan bir Sekretarya ihdas edilir. Sekretarya, Suudi Arabistan Krallığı ile bir merkez anlaşması akdeder. Sekretaryanın işleyişi, teşkilat yapısı ve kuruluşuna ilişkin usul ve esaslar, "Çekirdek Tarafların" oydaşmasıyla bilahare kararlaştırılır.

Sekretaryaya, "Çekirdek Taraflar" arasında dönüşümlü olarak üç yıllık bir süre için görevlendirilen bir Genel Sekreter başkanlık eder. İlk Genel Sekreter Pakistan İslam Cumhuriyeti vatandaşı olacaktır. Bu maddenin hükümleri, "Taraflar" arasında mevcut askeri işbirliği komitelerinin çalışmalarına halel getirmez.

Madde 9: İstihbarat alanındaki işbirliğini derinleştirmek ve bu doğrultuda gerekli eşgüdümü sağlamak amacıyla "Taraflar", bilgi güvenliği verilerin korunması ve gizliliğe riayet ederek, karşılıklı mutabakata varılan güvenli kanallar üzerinden istihbarat paylaşımında bulunacaktır.

Madde 10: "Taraflar", lojistik destek hizmetlerinin mevcudiyeti ve uyumluluğuna bağlı olarak, barışta, savaşta ve diğer olağanüstü durumlarda, silah mühimmat, yakıt, yedek parça ve diğer teçhizat dahil olmak üzere birbirlerine lojistik destek sağlar.

Madde 11: Uluslararası hukuk ve "Tarafların" ilgili iç hukukları saklı kalmak kaydıyla, "Taraflar", bu Anlaşmanın hükümlerinin uygulanmasında işbu Anlaşmayı hukuki dayanak olarak kabul edecek ve ihtiyaç halinde ilave yasal düzenlemeler önerecektir.

Madde 12: İşbu Anlaşma, "Tarafların" daha önce akdetmiş oldukları uluslararası anlaşmalardan doğan hak ve yükümlülüklerine halel getirmez.

Madde 13: "Taraflar", işbu Anlaşma kapsamında elde edecekleri gizlilik dereceli bilgi ve belgelerin mahremiyetine riayet ederler ve milli mevzuatlara saygı gösterirler. Gizlilik dereceli bilgi ve belgeler, "Taraflar" dışındaki bir devlet, şirket ya da kişiyle paylaşılmaz. Gizlilik dereceli bilgi ve belgelere erişimin "bilmesi gereken" prensibiyle ve sadece uygun seviyede güvenlik yetkisine sahip kişilere sağlanması temin edilir.

Madde 14: İşbu Anlaşmanın yorumundan veya uygulanmasından doğacak herhangi bir anlaşmazlık, "Taraflar" arasında istişareler ve görüşmeler vasıtasıyla dostane bir şekilde çözülür.

Madde 15: İşbu Anlaşma "çekirdek Taraflar" arasında istişareler ve oybirliğiyle tadil edilebilir.

Madde 16: İşbu Anlaşma, her bir "Tarafın" tabi olduğu usuller uyarınca onaylanacak ve son onay belgesinin "Stratejik Siyasi ve Savunma Komitesi" Sekretaryasına tevdi edildiği tarihte yürürlüğe girecektir.

***

Sisi söz verdi, Konsey 'tam destek' dedi ama tezkere Meclis'te takıldı: Cepheye asker sürmek o kadar kolay mı?-Yalçın Çuğ- 

Mısır Cumhurbaşkanı Sisi ve Ulusal Savunma Konseyi’nin Suudi Arabistan’a "her türlü desteği sağlama" kararının ardından toplanan Mısır Temsilciler Meclisi, sınır ötesi askeri yetki tezkeresini iki oturumda da onaylayamayarak görüşmeleri 26 Ekim’e erteledi. Kahire’de yaşanan tıkanıklık, bir ülkenin ordusunu başka bir devletin savaşına sürmenin "karar verdim" demekle oldubittiye getirilemeyeceğini bir kez daha gösterdi.

Kürsülerden verilen "her türlü adımı atacağız" taahhütleri, saraylarda toplanan güvenlik konseylerinden çıkan "tam destek" bildirileri ve acil kodlu toplantı çağrıları şimdilik işe yaramamış görünüyor.

Kağıt üzerinden ve mikrofon başında son derece hızlı işleyen savaş bürokrasisi, iş bir ülkenin ordusunu fiilen cepheye sürmeye geldiğinde halkın tepkisi ve dolayısıyla kimi çekincelerle karşılaşıyor. 

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfetteh Sisi geçtiğimiz cumartesi günü Suudi Arabistan'ı savunmak için "her türlü adımı atacaklarını" ilan etmiş ve hemen ertesi gün Mısır Ulusal Savunma Konseyi de Riyad'a "gerekli ve mümkün olan her türlü desteği sağlaması" yönünde karar almıştı. Böylece Mısır ordusunun Suudi Arabistan'a konuşması için gereken tek onay Mısır Temsilciler Meclisi'ne kalmıştı.

Ancak Sisi'nin acil çağrısıyla pazar günü toplanan Mısır Temsilciler Meclisi, silahlı kuvvetlere sınır ötesi "savunma" tedbirleri alma yetkisi veren tezkerede uzlaşamadı ve oturum ertesi güne ertelendi. Dün yapılan ikinci oturumda da tezkereye onay çıkmaması üzerine Meclis görüşmeleri 26 Ekim'e ertelenmek zorunda kaldı. 

Kahire'de iki gün üst üste yaşanan bu tıkanıklık, Ortadoğu'da yeniden harlanan savaş denklemine dair çarpıcı bir gerçeği ortaya koyuyor. Cumhurbaşkanları ya da savunma konseyleri ne kadar kararlı görünürse görünsün, bir ülkenin askerlerini iki dudak arasından çıkan "karar verdim" sözüyle başka bir devletin savaşına sürmek o kadar da kolay değil. 

Benzer bir "oldubitti" siyaseti Türkiye cephesinde ise çok daha kuralsız biçimde işletiliyor. Ağustos ayında imzalanan "Mekke Ortak Savunma Anlaşması"nın metnini hala kamuoyundan gizleyen ve TBMM onayına sunmayan AKP iktidarı, henüz hiçbir hukuki geçerliliği bulunmayan bu pakt üzerinden ekim ayı başında Suudi Arabistan’a hızla asker ve teçhizat konuşlandırma kararı aldı. Riyad’da kapalı kapılar ardında verilen sevkiyat sözlerini sonradan Meclis’te bir "el kaldırıp indirme" formalitesiyle meşrulaştırmaya hazırlanan iktidar, ülkeyi kimseye sormadan bölgesel bir savaşın tarafı haline getiriyor.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan'dan oluşan Mekke İttifakı ülkelerinin ve Yemen ile Mısır'ın haritadaki yerleri.

Sisi 2013'ü işaret etti ve Suudilere 'borcunu ödeyeceğini' bildirdi

Mısır'ı Suudi Arabistan-Yemen cephesinin eşiğine getiren hareketlilik, 17 Ekim Cumartesi günü Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah Sisi'nin Askeri Akademi öğrencilerinin mezuniyet töreninde yaptığı konuşmayla başladı.

Mısır ve Suudi Arabistan'ı "Arap ve İslam dünyasının kalbi" olarak tanımlayan Sisi, Kahire yönetiminin Suudi Arabistan'ın sınırlarına ve güvenliğine yönelik hiçbir tehdidi kabul etmeyeceğini söyledi. Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdulaziz ve Veliaht Prens Muhammed bin Selman'ın "direktifleri doğrultusunda" Riyad yönetiminin talep edeceği her türlü adımı atmaya ve Suudi Arabistan'ı savunmaya hazır olduklarını belirten Sisi, şu ifadeleri kullandı:  "Suudi Arabistan'ı korumak için her türlü adımı atacağız ve bizden talep edilmesi halinde yetki vermesi için Meclisi acil oturuma davet edeceğim."

Konuşmasında, AKP'nin bölgedeki en büyük müttefiki ve dönemin Mısır Devlet Başkanı olan Muhammed Mursi'yi askeri darbeyle devirdiği 2013 yılına işaret eden Sisi, o dönem Suudi Arabistan'ın kendisine verdiği desteğe işaret ederek "Mısır, Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinin ulusal güvenliğinin birbiriyle bağlantılı olduğu doğrudur" dedi. Böylece Sisi, askeri hazırlığın arkasındaki borcu açıkça dile getirmiş oldu. 

Mısır Ulusal Savunma Konseyi 'evet' dedi

Sisi'nin bu açıklamalarının ardından Kahire’de devlet çarkları hızla dönmeye başladı. 

Mısır resmi ajansı MENA'nın duyurduğuna göre, Sisi'nin Suudi Arabistan'a destek vermek amacıyla yetki talebinde bulunması üzerine Mısır Meclisi Genel Sekreterliği yazılı bir açıklama yayımlayarak Meclis Genel Kurulu'nun ertesi gün (18 Ekim Pazar) acil şekilde toplanacağını bildirdi.

Pazar günü Meclis oturumu öncesinde de Kahire'deki İttihadiye Sarayı'nda Sisi başkanlığında Mısır Ulusal Savunma Konseyi toplandı. Meclis Başkanı, Başbakan, Silahlı Kuvvetler Genel Komutanı ve Savunma ve Askeri Üretim Bakanı, Genelkurmay Başkanı, Genel İstihbarat Servisi Başkanı ile içişleri, maliye, dışişleri ve uluslararası işbirliği ve yurt dışındaki Mısırlılardan sorumlu bakanların yanı sıra üst düzey askeri ve güvenlik yetkililerinin katıldığı toplantıda Suudi Arabistan ve Ensarullah arasında devam eden savaş değerlendirildi.

Cumhurbaşkanlığından yapılan açıklamaya göre Konsey; "Yemen’deki Ensarullah’ın saldırılarına maruz kalan Suudi Arabistan’ın güvenliğini ve istikrarını savunması, ülkenin kazanımlarını, toprak bütünlüğünü ve İslam’ın kutsal mekanlarını koruması amacıyla Riyad’a gerekli ve mümkün olan her türlü desteğin sağlanmasına" karar verdi.

Meclis iki oturumda karar vermedi, görüşmeleri bir hafta sonrasına erteledi

Ne var ki sarayda alınan bu karar, birkaç saat sonra toplanan Mısır Temsilciler Meclisi’nden aynı hızla geçmedi. 

Sisi’nin "acil toplanma" çağrısı üzerine pazar günü bir araya gelen Temsilciler Meclisi, Suudi Arabistan’a destek amacıyla Mısır silahlı kuvvetlerine savunma tedbirleri alma yetkisi verilmesini görüştü ancak herhangi bir karara varamadı. 

Mısır’ın El-Kahire el-İhbariyye televizyonunun aktardığına göre Meclis, görüşmelerin sonucuna veya detaylara ilişkin hiçbir açıklama yapmadan oturumu sonlandırdı ve görüşmeleri pazartesi gününe bıraktı.

Fakat dün yeniden toplanan Meclis’ten bir kez daha onay çıkmadı. 

Mısır’da devlete ait Ahbar el-Yevm gazetesinin haberine göre, Sisi’nin askeri destek yetkisi talebinin ele alındığı ikinci oturumda da nihai karara ulaşılamadı. Meclis Başkanı Hişam Bedevi, "Suudi Arabistan'a destek ve yardım için gerekli tedbirlerin alınması konusunda yetki verilmesi" görüşmelerinde ikinci oturumun gerçekleştirildiğini ve görüşmelere 26 Ekim’de devam edilmesine karar verildiğini açıkladı.

Mısır Temsilciler Meclisi.

Gereken tek onay Meclis'in vereceği 'olur' kararı

Mısır Anayasası’nın 152. maddesi uyarınca, Mısır ordusunun cumhurbaşkanı tarafından başka bir ülkede muharebe amacıyla görevlendirilmesi için yalnızca cumhurbaşkanının talebi ve Ulusal Savunma Konseyi’nin onayı yetmiyor; aynı zamanda Mısır Meclisi’nin üçte iki çoğunluğunun onayı şart koşuluyor.

Mısır Anayasası’ın 152. Maddesi uyarınca, Mısır ordusunun başka bir ülkeye muhabere amacıyla görevlendirilmesi için üç aşamalı bir onay süreci gerekiyor. 

Bunlardan ilki Cumhurbaşkanının talebi, ikincisi de Ulusal Savunma Konseyi’nin onayı. Mısır’da halihazırda bu iki gereklilik de karşılanmış durumda.

Şartın karşılanması için gereken üçüncü adım ise Mısır Meclisi’nin üçte iki çoğunluğunun onayı. 

Mısır Meclisi’nin iki gündür karara varamaması ve oturumu bir hafta sonraya ertelemesinin nedeni, çoğunluğun sağlanması halinde Mısır askerlerinin Suudi Arabistan’a konuşlandırılması için tüm onayların sağlanacak olması. 

Dahil olunmayan ittifak, masaya konulan senet, fiili hizalanma...

Kahire’de Meclis mesaisini kilitleyen, Ankara ve İslamabad’ı ise Suudi Arabistan topraklarına asker sevkiyatına hazırlayan sürecin arkasında, Riyad yönetiminin 12 yıldır Yemen’de sürdürdüğü yıkım ve kuşatma politikasının kendilerini vurması yatıyor.

Hem Hürmüz’de hem de Kızıldeniz’de ekonomik nefes boruları kesilen Suudi Arabistan, Washington’ın gözetiminde askeri riski ve faturayı paylaştıracağı bölgesel ittifaklara sarıldı. Temmuz sonundaki 14 devletlik deniz görev gücünün ardından, 7 Ağustos’ta Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında NATO’nun 5. maddesini kopyalayarak "birine yapılan saldırıyı hepsine yapılmış sayan" Mekke Ortak Savunma Anlaşması imzalandı. Ekim başında ise Riyad’da yapılan olağanüstü toplantıyla da kimseye sorulmadan Türkiye ve Pakistan birliklerinin hızla Suudi topraklarına konuşlandırılması kararlaştırıldı.

Aslında 2024’ten bu yana "Müslüman Dörtlüsü" olarak kurgulanan paktın dördüncü ayağı olan Mısır, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın "doğal ortağımız" açıklamalarına rağmen 7 Ağustos’ta Mekke’de kurula imza masasına oturmamıştı. 

Mada Masr ve Middle East Eye’a yansıyan kulis bilgilerine göre bu mesafenin arkasında derin siyasi çekinceler ve karşılıklı güvensizlikler yatıyordu: Kahire, Suudi liderliğindeki bir bloğun askeri yükümlülüğü altına girmekten, milyarlarca dolarlık yatırım aldığı Birleşik Arap Emirlikleri ile Riyad arasındaki rekabette taraf olmaktan ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan ile Kıbrıs hattıyla kurduğu ortaklıkları riske atmaktan kaçındı.

Ne var ki Ensarullah füzelerinin Suudi şehirlerini sarsmasıyla birlikte, 13 yıl önce Sisi yönetimine açılan milyarlarca dolarlık Körfez kredisinin senedi masaya kondu… Böylece resmi olarak pakta imza atmayan Kahire, çıkarları için Türkiye ve Pakistan ile aynı cephede fiilen hizalanmaya yöneldi.

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif'in, Suudi Arabistan'ın Mekke şehrinde üçlü savunma anlaşmasını imzaladığı tören.
'Dedim oldu'yla savaşa girmek kolay değil, Meclis'te el kaldırıp indirmek de yetmez

Gelinen noktada Mısır yönetiminin siyasi irade beyanına ve Ulusal Savunma Konseyi’nin kararına rağmen yetki tezkeresinin Temsilciler Meclisi’nde iki gün üst üste takılması ve görüşmelerin bir hafta sonraya ertelenmesi son derece dikkat çekici.

Çünkü Körfez sermayesine duyulan mali bağımlılık ne kadar derin olursa olsun, bir ülkenin ordusunu Kızıldeniz’de ve Suudi çöllerinde on yılı aşkın süredir kırılamayan asimetrik bir savaşın içine sokmak, ağır askeri, ekonomik ve toplumsal maliyetler barındırıyor. 

Bu tablo, orduları başka ülkelerin savaşına sürmenin iki dudak arasından çıkan "karar verdim" sözüyle geçiştirilemeyecek kadar ağır bir mesele olduğunu bir kez daha gösteriyor. Fakat Mısır Temsilciler Meclisi'nin oturumu ikinci kez ertelemesi her ne kadar yaşanan çekinceye işaret etse de Mısır yönetiminin Suudi Arabistan pazarlıkları devam ediyor. Söz konusu erteleme kararları 26 Ekim'de yapılacak oturumda ret kararı çıkacağı anlamına da gelmiyor.

Öte yandan Türkiye’de yaşanan süreç, bu oldubitti siyasetinin çok daha çarpıcı bir örneğini sunuyor. AKP iktidarı, 7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın içeriğini ve Türkiye’ye yüklediği ağır mükellefiyetleri halktan gizlemekle kalmadı, anlaşmayı TBMM’nin onayına dahi sunmadı. Başka ülkelerin kendi parlamentolarında ve kamuoylarında tartıştığı bir askeri paktın, Türkiye’de kendi halkından kaçırılarak kapalı kapılar ardında yürütülmesi, iktidarın toplumla ve Meclis iradesiyle kurduğu sorunlu ilişkiyi bir kez daha gözler önüne seriyor.

Oysa Anayasa’nın 90. maddesi uluslararası anlaşmaların yürürlüğe girmesini TBMM’nin onayına bağlarken, 92. maddesi ise Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yabancı ülkelere gönderilmesine izin verme yetkisini de doğrudan Meclis’e bırakıyor.

Ancak AKP iktidarı, hiçbir resmi ve hukuki geçerliliği bulunmamasına karşın, Riyad’da yapılan toplantıda Suudi Arabistan’ın askeri taleplerini kabul ederek hızla askeri güç ve teçhizat konuşlandırma kararı aldığını duyuruyor. 

İktidar cephesinden yükselen "adımlar Anayasa'ya uygun olacak" söylemi ise, sahada çoktan verilmiş bir kararın sonradan Meclis’e getirilerek el kaldırıp indirme formalitesiyle meşrulaştırılması arayışından öteye gitmiyor.

/././

İliç faciası öncesi toplantı itirafı: 'Kaymayı biliyorlardı, zenginlere ayrı yoksullara ayrı adalet var bu ülkede'-Özkan Öztaş-

Erzincan İliç'te 9 işçinin katledildiği maden faciası davasının 9. duruşmasında tüm tutuklu sanıklar serbest bırakıldı. Yeni itirafların ortaya çıktığı duruşmada madenci yakını Duygu Yıldız, işçiye ve patrona ayrı işleyen adalete isyan etti.

Erzincan'ın İliç ilçesinde, Anagold şirketine ait maden ocağında 13 Şubat 2024'te meydana gelen ve 9 işçinin hayatını kaybettiği facianın 9. duruşması bugün görülmeye başlandı. Duruşmaya verilen arada, faciada yaşamını yitiren maden işçisi Uğur Yıldız'ın kardeşi Duygu Yıldız, ortaya çıkan yeni bilgiler ve ifadeler karşısında tepkisini dile getirdi. Tutuklu bulunan son iki kişinin de serbest bırakıldığını belirten Yıldız, davanın seyrine ilişkin ayrıntıları soL'a anlattı.

Facianın yaşanacağı saatlerde sendika toplantısı yapmışlar

Duruşmada sanıklardan Murat Bayraktar'ın verdiği ifadeyle, facia günü işçilerin göz göre göre ölüme gönderildiği bir kez daha ortaya çıktı. Duygu Yıldız, mahkemede ilk kez dile getirilen bu itirafı soL'a şu sözlerle aktardı:  "Aynı gün kaymanın olacağı belliyken saat 14.00'te sendika ve işçi haklarıyla alakalı genel bir toplantı yaptıklarını söyledi. Zaten toplantının bitmesinin sebebi de kayma olmuş. Kaymanın olacağını bildikleri halde bu acil durum uyarılarını kimse dinlemedi. Bu durum ve ifade duruşmalarda ilk defa söyleniyor."

Katliamın sorumlularına tahliye ödülü

Faciayı önleyebilecek yetkiye sahip isimlerin birer birer serbest bırakılmasına tepki gösteren Yıldız, yargı sistemindeki çifte standarda dikkat çekti. Yıldız, yargılama sürecindeki adaletsizliği şu ifadelerle dile getirdi: "Faciayı durduracak yetkili kişiler Cengiz Yalçın Demirci ve onun altındaki Kanadalı Iain Ronald Guille ile Ali Rıza Kalender'di. Iain daha önce serbest bırakılıp tekrar tutuklanmıştı, duruşmadan önce tekrar serbest bırakılmış. Ben bugün Cumhurbaşkanı'na sözlü bir hakaret etsem beni aynı gün içerisinde gözaltına alıp tutuklarlar. Ancak bu ülkede yaşanmış en büyük çevre katliamına, madencilerin ölümüne sebebiyet verenlerden kimse tutuklu değil. Şirketin Türkiye müdürü Cengiz Yalçın Demirci yurt dışında yaşamasına rağmen yurt dışı yasağı bile kaldırıldı."

'Mahkemeye göre bırakın suçluyu, ortada suç bile yok sanki'

Sürecin yalnızca bir cinayet davası olarak ele alınamayacağını belirten Yıldız, yaşananların bir çevre katliamı ve işçi sınıfına yönelik bir saldırı olduğunu vurguladı.

Maden faciasında hayatını kaybeden işçi Uğur Yıldız'ın kız kardeşi Duygu Yıldız ve annesi Sevda Yıldız

Yıldız, sözlerini şöyle sürdürdü: "Süreç sanki Uğur Yıldız ya da bir başka madenci öldürülmüş ve sadece onun için adalet arıyormuşuz gibi, bir cinayet soruşturmasıymış gibi dönüyor. Hayır, biz bu ülkede yaşayan bir işçinin, bir emekçinin sermaye tarafından kurban edildiğine inanıyoruz; bu toplumsal bir dava. Bilirkişi raporlarında da var; siyanürlü toprak su havzasına karıştı. Su zehirlendi, hava zehirlendi, toprak zehirlendi. 9 emekçi insanı katlettiler ve ortada suçlu da yok, suç da yok, ceza da yok. Adaletin kıstası var herhalde; zenginler ve güçlüler ile yoksullar, işçiler... Ve adalet ne yazık ki bu işçilere uğramıyor."

Yıldız, yaşananlara duyduğu itirazı ve öfkeyi dile getirerek adalet çağrısını yineledi: "Tabloya göre, tonlarca siyanürün doğaya karıştığı ve 9 canın yitip gittiği bu büyük felakette, davanın işleyişine bakıldığında ortada suçlu olmamasını geçtik, sanki ortada işlenmiş bir suç bile yok."

Duruşmada ilk kez gündeme gelen bu bilgilerin gölgesinde yapıldı.

Mahkeme tutuksuz sanıkların tutuklanması talebini reddetti, adli kontrollerin devamına karar vererek duruşmayı 26 Ocak 2027'ye erteledi.

/././

ÇİZGİLERİN DİLİ -20 Ekim 2026-

 

(Derleyen: mstfkrc)

GÜNDEM -20 Ekim 2026-

SPK Başkanı Mahmut Sütçü istifa etti, damadı tutuklanan Bakan Yardımcısı Osman Çelik emekliye ayrıldı -Birgün- 

Fon vurgunu skandalının ortaya çıkmasından yaklaşık 1 ay sonra SPK Başkanı Mahmut Sütçü, görevinden istifa etti. Sütçü, istifasını 'sağlık sorunlarını' gerekçe göstererek sundu. Sütçü'nün yanı sıra Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik emekli olarak görevinden ayrıldı. Osman Çelik'in damadı ve BDDK Üyesi Mustafa Balcı’nın oğlu İskender Balcı, fon vurgununa ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında tutuklanmıştı.


Türkiye'de gündemi sarsan fon vurgunu skandalının ortaya çıkmasından yaklaşık 1 ay sonra Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) Başkanı Mahmut Sütçü, görevinden istifa etti. Sütçü'nün, 'sağlık sorunlarını' gerekçe göstererek istifasını sunduğu kaydedildi.

Sütçü'nün yanı sıra Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik de görevinden ayrıldı. Çelik'in, Bakan Mehmet Şimşek'e bugünden geçerli olmak üzere emeklilik dilekçesini sunduğu öğrenildi.

BAKAN YARDIMCISININ DAMADI TUTUKLANMIŞTI

Fon vurgununa ilişkin yürütülen soruşturma kapsamında Osman Çelik'in damadı ve BDDK Üyesi Mustafa Balcı’nın oğlu İskender Balcı 2 Ekim'de tutuklanmıştı.

Balcı, skandalda ismi geçen şirket Özata Denizcilik’in yönetim kurulunda yer alıyordu. Özata Denizcilik, eski Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı ve fon vurgunu döneminde AKP Genel Başkan Yardımcısı olan Fatma Betül Sayan Kaya'nın hisselerden milyarı geçen kazanç sağladığı şirket olarak biliniyor.

Bu yılın nisan ayında başlayan ve eylül ayında sona eren süreçte Fatma Betül Sayan Kaya’nın Özata Denizcilik hisselerine 163 milyon 359 bin lira yatırdığı, 5 ay içinde 1 milyar 344 milyon lira çektiği ve hisseleri fon skandalı patlak vermeden ve operasyonlar başlamadan birkaç gün önce elden çıkardığı ortaya çıkmıştı.

SPK NEDEN ELEŞTİRİLİYOR?

Fon piyasasını düzenleyip denetlemekle görevli SPK, 17 Eylül 2026’da yedi portföy yönetim şirketinin TEFAS’ta işlem gören fonlarını alım ve satıma kapatmış, 131 fonun tasfiyesine karar vermişti. SPK, fon piyasasındaki riskleri 2025'in son çeyreğinde tespit ettiğini açıklamıştı. SPK, yaklaşık 1 senedir devam eden yatırım fonu krizinde gecikmiş müdahaleler ve yetersiz denetim nedeniyle eleştiriliyordu. SPK ayrıca fon portföylerinin mevzuattaki sınırlara uyup uymadığını kontrol ettiği için denetim mekanizmasının ana unusuru durumunda.

6362 sayılı SPK Kanunu'na göre Kurum, mevzuata aykırı işlemlerin düzeltilmesini isteme, faaliyetleri geçici olarak durdurma, yetkileri sınırlandırma ve işlem yasağı uygulama gibi çeşitli tedbirler alma yetkisine sahip.

***

Hazine ve Maliye Bakan Yardımcılığına atanan Kutluhan Taşkın kimdir? -Birgün- 

Hazine ve Maliye Bakan Yardımcılığına getirilen Kutluhan Taşkın'ın kariyeri ve özgeçmişi merak konusu oldu. 20 Ekim tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan kararla yeni görevine atanan Taşkın'ın kamu görevlerindeki geçmişi ve eğitim hayatı araştırılıyor. Peki, Kutluhan Taşkın kimdir? Hazine ve Maliye Bakan Yardımcılığına atanan Kutluhan Taşkın kaç yaşında, nereli, evli mi?


Hazine ve Maliye Bakan Yardımcılığına atanan Kutluhan Taşkın'ın kamu bürokrasisinde uzun yıllara dayanan bir kariyeri bulunuyor. 20 Ekim 2026 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan atama kararıyla Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkan Yardımcısı olarak görev yapan Taşkın, Hazine ve Maliye Bakan Yardımcılığı görevine getirildi.

HAZİNE VE MALİYE BAKAN YARDIMCILIĞINA ATANAN KUTLUHAN TAŞKIN KİMDİR?

Kutluhan Taşkın, 1978 yılında Konya'nın Akşehir ilçesinde doğdu. İlk ve ortaöğrenimini Akşehir'de tamamladı. Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü'nden 2001 yılında mezun oldu.

Aynı yıl Devlet Planlama Teşkilatı Ekonomik Modeller ve Stratejik Araştırmalar Genel Müdürlüğünde Planlama Uzman Yardımcısı olarak göreve başladı. 2006 yılında Planlama Uzmanlığına atandı.

Taşkın'ın kamu görevlerindeki kariyeri, Devlet Planlama Teşkilatı ile başlayan sürecin ardından Kalkınma Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığında devam etti.

2003-2007 ve 2009-2011 dönemlerinde Yıllık Programlar ve Konjonktür Değerlendirme Genel Müdürlüğünde görev yapan Taşkın, 2007-2009 döneminde Cornell Üniversitesi'nde (ABD) kamu yönetimi programında yüksek lisansını tamamladı.

2011-2016 döneminde Kalkınma Bakanlığı Kurumsal ve Stratejik Yönetim Dairesi Başkanlığı görevinde bulundu. 2016-2018 döneminde ise Kalkınma Bakanlığı Ekonomik Modeller ve Stratejik Araştırmalar Genel Müdür vekili olarak görev yaptı.

2018-2021 yılları arasında Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı Plan ve Programlar Genel Müdürlüğü görevini üstlenen Taşkın, Ekonomik Modelleme ve Konjonktür Değerlendirme Genel Müdürlüğü görevini de vekâleten sürdürdü.

21 Mayıs 2021 tarihinde Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkan Yardımcısı olarak atandı.

20 Ekim 2026 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan atama kararıyla ise Hazine ve Maliye Bakan Yardımcılığına atandı.

***

Üsküdar Başkan Vekili’nin kariyeri: TMSF kayyumluğundan başkan vekilliğine -Birgün-

Üsküdar’da üçüncü kez yapılan başkanvekilliği seçimini, tek aday olan Cumhur İttifakı’nın adayı Muhammed Emin Sarıoğlu kazandı. AKP’de yöneticilik yapan Sarıoğlu, TMSF’nin kayyum atadığı Boydak Holding’de yönetim kurulu üyeliği ve Kız Kulesi restorasyonuyla da gündeme geldi.


Sinem Dedetaş’ın tutuklanmasının ardından Üsküdar’da üçüncü kez başkan vekilliği seçimi yapıldı. AKP’li Dündar Ziya Gültekin’in yaşamını kaybetmesini ardından Üsküdar'da üçüncü kez yapılan başkan vekilliği seçimlerine tek aday olarak giren Cumhur İttifakı'nın adayı Muhammed Emin Sarıoğlu, yeni başkanvekili seçildi.

Sarıoğlu’nun kariyeri ise dikkati çeken türden. 2016 yılında AKP Üsküdar İlçе Yönеtim Kurulu Üyеsi olarak başlayan Sarıoğlu, 2018-2023 yılları arasında AKP Üsküdar İlçe Başkan Yardımcılığı yürütüp 2024 yеrеl seçimlerinde ise Üsküdar bеlеdiyе meclisi üyеliğinе sеçildi.

BOYDAK’A KAYYUM ATANDI

Sarıoğlu, Tasarruf Mevzuatı Sigorta Fonu (TMSF) tarafından kayyum atanan Boydak Holding’e yönetim kurulu üyesi yapılmıştı.

En büyük FETÖ şirketlerinden olan Boydak Holding, bünyesinde Bellona, Mondi, Deco, İstikbal, Boydak Enerji, Muradiye Elektrik Üretim A.Ş, Erciyes Çelik Halat, Boyçelik ve Boyteks gibi 30’un üzerinde şirket bulunduruyordu.

KIZ KULESİ’Nİ İHALESİNİ KURDUĞU ŞİRKET ALDI

Tartışmalara neden Kız Kulesi’nin restorasyon işini de AKP’li Muhammet Emin Sarıoğlu ile akrabası Muhammet Fatih Sarıoğlu’nun kurucusu olduğu Iras Yapı isimli şirketi yapmıştı.

***

19 Ekim 2026 Pazartesi

ÇİZGİLERİN DİLİ -19 Ekim 2026-

 

(Derleyen: mstfkrc)

soL "Köşebaşı + Gündem"-19 Ekim 2026-


Öfkemiz alev oldu; dilimiz lal...-Cangül Örnek- 

Devlet nerede bitiyor, fon piyasası nerede başlıyor? Biz bu sorunun yanıtını arıyoruz. Sorduğumuz sorular da öfkemizi anlatmaya yetmiyor.

Biz “kelimeler kifayetsiz” deriz.
İngilizler “I am speechless” (Nutkum tutuldu) der.
Fransızlar "Je suis sans voix" (Sesim soluğum kesildi) derler.

Ben bu kadarını biliyorum. Dünya üzerinde başka halklar da kendi dillerinde benzer durumları tarif edecek deyimler üretmişlerdir, eminim.

Çünkü aslında hepimiz bu dünyanın düzenine bakınca aynı şeyi görür, aynı şeyi anlatmaya çalışırız da bir türlü anlatamayız. Öfkemizin kelimelere sığmadığı anlar, olaylar vardır. Biz Türkiye’de bunu artık kronik bir sendrom olarak yaşıyoruz. Hayretimiz, üzüntümüz, öfkemiz dilimize sığmıyor, kelimelere dökülemiyor...

Aslına bakarsanız kapitalizmin nasıl bir sömürü düzeni olduğunu, Türkiye kapitalizminin nasıl dönemsel yağmalarla sermaye birikiminde aşama atladığını yıllardır okuyoruz, yazıyoruz, konuşuyoruz. Tarihimizdeki sermaye birikimi sıçramalarının her birinin arkasında bazen büyük bir kirin, bazen büyük bir yolsuzluğun, bazen bir insanlık suçunun; çoğunlukla da “hepsi bir arada” bulunduğunu gayet iyi biliyoruz.

Türkiye’de sermaye -basitleştirmem mazur görülürse- kabaca ikiye ayrılır: Eskiden yağmacı olup sonradan muteber sayılanlar ile çiğden yağmacı olup zenginliği üstünde henüz sakil duranlar.

Birinci grubun daha önceki kirli işlerini geçiyorum çünkü şu gerçek bile tek başına yeterli:

Burası, savaş koşullarında halkı açlıktan kırılırken dahi o açlık sayesinde zenginleşenlerin bugün “muteber” sermayedar olarak taltif gördüğü bir ülkedir. İkinci Dünya Savaşı sürerken halk, Anadolu’da arpa ununa arpa sapı karıştırarak yaptığı ekmekle çoluk çocuğunu beslemek için didinirken; kentlerde hane başına düşen birkaç somun kötü kalite ekmek için saatlerce kuyruklarda sürünürken, karaborsada mal satarak zenginleşen yağmacı bir grup zenginliğine zenginlik katıyordu. Eksik beslenen insanlar veremden kırılırken, bu zenginlerin etli yanakları kan topluyordu. Savaş bitince yağma biter mi? Hesap verme günü gelince fatura bir grup gayrimüslime kesilince onların malını mülkünü, halısından kristal avizesine kadar evindeki eşyasını bile kapışan bu yağmacı burjuvazi istifini büyüttü. 6-7 Eylül pogromu yaşanınca “Vatan, millet, Sakarya” şiarıyla çökülen Rum malları sayesinde bu istife katlar çıkıldı; sezonun sonunda bankalar açıldı, holdingler kuruldu. Bugünün “kurumsal”, “muteber” sermayesi işte budur. Tarihleri yağma ve çökmedir.

Aradaki yıllar da temiz değil ama bugüne gelebilmek için sıçrayarak gidelim ve eski “muteber” sermaye ile yeni “sakil” sermayenin zararlarının henüz 1980’lerin başında halka nasıl yüklendiğine iki örnek verelim.

Bismillah, daha cunta kollarını yeni sıvamışken Koç, Asil Çelik’i batırıp mededi çok sevgili mektup arkadaşı, cunta başı Kenan Evren’de arayınca Asil Çelik’i devlet satın aldı ve yükünü de bir güzel halkın sırtına yıktı. Sermaye ve devleti için bundan daha iyi bir dönem açılışı düşünebiliyor musunuz? Ben düşünemiyorum.

Aynı yıllarda yeni türedi zenginler de boş durmadı. Devletin gözü önünde Banker Kastelliler çıktı; bankalardan aldıkları “mevduat sertifikalarını” yüksek faiz oranları vadederek halka sattılar ve büyük bir finansal çöküşe yol açtılar. O zaman da kamu bankalarının, batan özel bankaların ve bankerlerin borçlarını üstlenmesi sağlanarak yük yine halkın sırtına yüklenmedi mi?

1980’ler bugünkü yağmanın kuluçka yıllarıdır.

En az 1980’lerden beri Türkiye ekonomisi bankalar, finans şirketleri ve tefeciler tarafından esir alınmıştır. Bu düzenekte borsanın yeri de ayrı. Şöyle ifade edebiliriz: Finansal serbestleşme ile birlikte -yasal ya da yasa dışı fark etmeksizin- finansal yağma, sermaye birikiminin vazgeçilmez kaynağı olarak bu sistemin can damarı haline geldi. Bu yağma sayesinde yeni sermaye grupları yükselmeye başladı ama aslında sermaye birikimi bir bütün olarak bir de bu yolla büyüdü. Bu işleyişin parçalarını sayarken asli bir unsur olarak kara paranın işlevini de unutmamak gerekir. Kara para, bu sistemin “yasa dışı” ama mutlak surette “sistem içi” bir beslenme pınarıdır.

Türkiye’de 2000’lerdeki parasal bolluğun, “net hata noksan” kalemiyle finanse edilen bütçenin bu pınardan doya doya beslendiğini artık herkes biliyor.

Uzatmaya gerek yok.

Yani biz Türkiye kapitalizminin dinamiklerini bilmiyor değiliz; devlete verilen borçlar sayesinde şişen bilançoların, yolsuzluğun, yasal ya da yasa dışı finansal dolandırıcılığın, kara parayı sisteme sokan her türlü alavere dalaverenin bu sistemin özü olmasına şaşırıyor da değiliz.

Ama biz bugüne kadar bu yapının; birincisi, eksik de olsa bir “demokrasi” örtüsüyle örtülmesine; ikincisi, arada patlasa da kurumsal frenlerle belli bir rotada tutulmasına alışmıştık. Yani biz yağmanın gerektiği ölçüde “meşruiyet” araçlarıyla yönetildiği bir Türkiye’den geliyoruz... Biz zaten “demokrasi” derken, arada sistemin kiri patladığında seçimlere gidilmesini, oyunun kuralları değişmese bile hükümet falan değiştirilerek yola devam edilmesini kastediyorduk. Seçilmişlerin biraz da olsa halktan çekinmesine “halk egemenliği” adını vermiştik. Geride de olsa, eksik de olsa o zemine basarak, kazandığımız birkaç hakkı sonuna kadar kullanarak gerçek demokrasi, gerçek halk egemenliği, eşitlik ve özgürlük talep ediyorduk.

Ama bu derece kontrolden çıkmış bir yağma düzeneği gözümüzün önünde patlarken; eşzamanlı olarak seçim hukukunun açıkça çiğnenmesine, eşzamanlı olarak seçme ve seçilme hakkımızın belediyelerde “yolsuzluk” olduğu iddiasıyla elimizden alınmasına, eşzamanlı olarak “bugün fikrimi nasıl ifade etsem de gözaltına alınmadan günü bitirsem” diye endişelenmeye alışık değiliz.

Demem o ki: Yurttaşlık statümüz tebaalığa düşürülürken, eşzamanlı olarak “Cumhurbaşkanımızın foncular tarafından üzülmesine üzülmemiz gerektiği” yönündeki propaganda bize artık fazla geliyor.

Eşzamanlı olarak halkı dolandıranların “vicdanının sesine kulak verip” devasa servetlerinin minik bir kısmını devlete geri ödeyerek hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi bize ağır geliyor.

Daha ne olabilir diye düşünürken; Türkiye’nin en büyük kamu sigorta ve emeklilik şirketinin, yani Türkiye Sigorta ve Türkiye Hayat Emeklilik’in emekçilere ait emeklilik birikimini devlet bankalarında tutmak yerine fon piyasasında fonculara kaynak ettiğini, Diyanet’in soykırım mağduru Gazzeliler için yurttaştan topladığı paranın önemli bir kısmını fon piyasasında kaybettiğini öğrenmek bize artık katlanılmaz geliyor. Kamu kurumlarının yurttaşlara bu iddialar karşısında herhangi bir açıklama yapmamasını yurttaşlık bilincimiz kabul etmiyor.

Devlet nerede bitiyor, fon piyasası nerede başlıyor? Biz bu sorunun yanıtını arıyoruz.

Sorduğumuz sorular da öfkemizi anlatmaya yetmiyor.

“Korkma!” diyerek başlamış ya İstiklal Marşı’na büyük Akif...
“Kendi asrım korkutmuyor beni” demiş ya büyük şairimiz Nâzım...
Korkmuyoruz da; bu yasa tanımazlık, bu hak gaspı, bu yağma, bu hesap vermezlik, bu pişkinlik karşısında (hadi bu kez Arapça’dan güzel bir kelime ödünç alayım da öyle anlatmaya çalışayım) dilimiz lal oluyor, lal...

/././

Bir millet, pek çok dert!-Engin Solakoğlu- 

Türkiye’deki siyasal İslamcıların aniden Azerbaycan-İsrail ilişkilerini keşfetmelerine (!) karşılık Bakü yönetiminin kontrolündeki medya Akepe iktidarının kırıklarla dolu İsrail karnesini ortaya döküverdi.

Türkiye ile Azerbaycan arasında artık gizlenemeyen bir sürtüşme yaşanıyor. Cümleyi Aliyev rejimi ile Türkiye’deki Akepe iktidarı arasında sürtüşme var şeklinde kursak daha doğru olur. Zira bir millet oldukları tartışmaya açıksa da, iki halk arasındaki az bir çaba ile birbirini anlayabilmek bakımından büyük bir yakınlık olduğu kesin.

Şimdi işgüzarın biri “vay bize iki millet dedi, bölücülük yaptı” diye ihbar eder diye çekindiğimden değil anlaşılmamak kaygısından açayım. Azerbaycan’da yaşayanlarla ortak noktalarımız bulunduğu kadar ayrıştığımız bir tarihsel ve kültürel gelişim süreci var. Halkların kardeşliği ve birlikte yol yürümek için soy akrabalığı da gerekmiyor.

Türkiye ile Azerbaycan yönetimleri arasındaki sorunlar İlham Aliyev ve Erdoğan’ın hanesine yazılıp sıyırılmayacak kadar eski ve köklü. Bunları kronolojik olarak sıralayıp anlatmaya kalkışsak bir köşe yazısına sığdıramayız. İyisi mi, son dönemde yaşananlara bakmakla yetinelim. 

Taze krizimiz Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in 2 Ekim günü yaptığı bir konuşmada özetle “Herkes yerini bilsin, içişlerimize karışmasın” demesiyle gündeme taşındı.

Aliyev’in sözleri özellikle de iktidar yanlısı basının bir bölümünde Rusya ve İran’dan şikâyet gibi yansıtıldı. Bu sığ ve gerçeği örtme amaçlı yorumlara göre, Aliyev İran’ı Azerbaycan’ın içişlerine karıştığı, Rusya’yı ise 2020’deki İkinci Dağlık Karabağ Savaşında Bakü yönetimine yüksek fiyatlarla silah sattığı için hedef alıyordu.

Oysa “kimsenin yardımına da himayesine de ihtiyacımız yok” diyen Aliyev’in Karabağ savaşını kimsenin yardımı olmadan kazandıklarına yaptığı vurgu hedefte Türkiye’nin bulunduğunu ortaya koyuyordu.

Peki Akepe iktidarı sürsün diye 2023 seçimlerine dahi müdahale eden, Türkiye’deki sermaye düzeninde özellikle de enerji sektöründe ağırlıklı yer tutan Bakü yönetimi şimdi neden bu kadar celallenmişti?

Sorunun yanıtı, nüfusunun kabaca yüzde 75’i Şii olan ancak laik yaşam pratiğinin yaygın olduğu Azerbaycan’ın bu eğitim yılının başında okullarda başlattığı bir uygulamaya Türkiye’deki İslamcı çevrelerden gelen tepkilerle ilgili ama fazlası da var.

Okullardaki kıyafet yönetmeliği 2010 tarihliydi ve okul kıyafetinin dinsel simgeler içermemesine dairdi. Yalnız o zamandan beri, yönetmeliğin uygulanması okul yöneticilerine bırakılmıştı ve özetlemek gerekirse gevşek tutuluyordu. Yönetmeliğin bu kez merkezi bir yaklaşımla ve ödünsüz uygulanmaya başlanması Türkiye’deki malum çevreler tarafından İslam düşmanlığı olarak etiketlendi ve kıyamet koptu. Beştepe Sarayı’nın küfür, hakaret ve tehditten sorumlu kadroları dahi topa girdiler.

Karabağ savaşında verilen desteği hatırlatarak Bakü’yü nankörlükle, 28 Şubat benzeri uygulamalar getirmekle suçladılar. Daha da komiği, Bakü’nün uzun yıllardır İsrail’le ticaretten istihbarata, askeri işbirliğinden siyasi desteğe kadar geniş bir yelpazede devam eden ilişkilerini de eleştirilerinin odağına yerleştirdiler.

İsrail meselesini açmadan önce Aliyev rejiminin bu konudaki tutumunun neden sertleştiğine değinmekte yarar var. Azerbaycan’da dincilik sorunu geçmişte doğal olarak mezhep ortaklığı bulunan İran kaynaklıydı. Baba-oğul Aliyev’ler bununla baş etmekte zorlanmamışlar, bu akımın öncülerini ya içeri tıkmışlar ya da ülkeyi terk etmelerini sağlamışlardı.

Ancak Türkiye kaynaklı sorun daha farklıydı. Denilen o ki, Türkiye uzun yıllardır Azerbaycan halkına yönelik bir Sünnileştirme faaliyeti yürütüyordu. Türkiye’ye eğitim için gelen asker, memur ve öğrenciler bu işin bir bacağını oluştururken, Azerbaycan’da Fethullahçıların açtığı yoldan şimdi Akepe’ye yakın tarikat ve cemaatler ilerliyordu.

Aliyev, İkinci Dağlık Karabağ savaşına kadar buna pek ses çıkartmamıştı. Aksine bu Türkiye kaynaklı dinselleşmeyi savaşa motivasyon sağlamak için kullanmıştı. Ancak savaş bitip Karabağ geri alındıktan sonra Aliyev sırtını Akepe Türkiyesi’ne dayamış yeni bir muhalefet odağı oluşması riskini görmüş ve gevşettiği dizginleri bir anda sıkılaştırmıştı.

Şimdi gelelim İsrail konusuna. İsrail dediğimiz parazitin zararları saymakla bitmez ama bir de yararlı olduğu yerler var. Ankara ve Bakü birbirlerine girince İsrail ciddi bir ifşa malzemesine dönüştü.

Türkiye’deki siyasal İslamcıların aniden Azerbaycan-İsrail ilişkilerini keşfetmelerine (!) karşılık Bakü yönetiminin kontrolündeki medya Akepe iktidarının kırıklarla dolu İsrail karnesini ortaya döküverdi.

Devlet Ajansı APA 6 Ekim günü Türkiye ile İsrail arasındaki ticaretin sürdüğünü somut verilerle ortaya koyan bir haber yayınladı. Türkiye ve İsrail arasındaki ticari gemi trafiğinin isim isim listelendiği haber birkaç saat içerisinde buharlaştı ama fitil ateşlenmiş oldu.

Nasrettin Hoca’nın fıkrası gibi “sen de haklısın, sen de” diyebileceğimiz bir noktadayız. Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkileri insanlığa karşı suç niteliğinde. Yalnız Bakü, bu konuda en ufak bir gizleme çabası göstermiyor. Suçunu gün ışığında işliyor.

İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un Bakü’de düzenlenen Asya’da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı’na katılımı krize bir katman daha ekledi. Herzog, Azerbaycan Hava Yolları’na ait bir ticari yolcu uçağıyla Türkiye hava sahasını kullanarak Bakü’ye gitti. Türkiye İsrail devlet uçaklarına üst uçuş yasağı uyguluyor ama Tel Aviv bağlantılı yolcu uçaklarının geçişine izin veriyor. Ayrıca üst uçuş yapan sivil uçakların yolcu listesi vermesi gibi bir zorunluluk da bulunmuyor. Sonuçta Bakü, Ankara’nın gözünün içine baka baka “sıkıysa...” demiş oldu.

Konferans sırasında ise Herzog konuşurken Türkiye ve ağırlıkla Arap ülkelerinden oluşan toplam 12 Müslüman ülke salonu terk etti. Bu arada Türk Devletler Teşkilatı'na üye Orta Asya Cumhuriyetleri salonda kaldılar. “Vay namussuzlar!” diyebiliriz dolu dolu. 

Yalnız diplomasi öyle bir şey değil. İsrail’e karşıysan, öncelikle o konferansa davet edilmesine karşı çıkarsın. Ev sahibi ülke davette ısrar ederse, o konferansa katılmaz, senin gibi salon terk etme şovu çeken ülkeleri de peşine takarsın! O konferansa dalga geçer gibi soykırımcı bir rejimin Cumhurbaşkanını davet edenlerin ve o konuşurken salonda kalanların ilkesizlik ve insanlık düşmanlığı açık. Yalnız İsrail’in katılacağını bilerek o konferansa gidenlere bir de “riyakârlık” tacı takmak eklemek gerekir.

Esasen Aliyev ve Erdoğan yönetimlerinin İsrail üzerinden bir kez daha zıtlaştıkları görüntüsü aldatıcı. Gerçekte iki ülkenin İsrail’e verdikleri soykırım desteği arasında somut fark yok. Aliyev rejimi bunu açıktan yaparken Akepe düzeni bir yandan ticareti sürdürüyor, Ceyhan’dan Azerbaycan petrolünü İsrail’e aktarıyor,  İsrail’in katılımını spor dahil hiçbir alanda boykot etmiyor, boykot örgütlemiyor sadece söylem seviyesinde bir karşıtlıkla halkını ve insanlığı kandırmaya çalışıyor.

Akepeli Dışişleri Bakanı Fidan’ın bu konferans vesilesiyle gerçekleştirdiği Bakü ziyaretinin bir başka boyutu da var. Fidan yaptığı görüşmelerde ismini anmadığı başörtüsü krizine dair ılımlı mesajlar verdi. Hatta Fidan’ın “hepimiz kardeşiz” vurgulu sözlerine Ankara’dan da destek geldi. Erdoğan’ın, İyi Parti’den transfer ettiği Turancı taklidi yapmaktan sorumlu yardımcısı Zorlu da “Erdoğan’ın Azerbaycan’ı yürekten sevdiğini ve ikili sorunların aile içinde çözüleceğini” belirtti.

Yalnız öyle görünüyor ki, Aliyev rejiminin öfkesi bitmiş değil. Ankara’nın meseleyi geçiştirme çabalarına karşın Bakü'nün salvoları devam ediyor.

PUBLIKA.AZ haber sitesi Cuma günü bir yorum yayınladı ve Akepe iktidarını doğrudan Azerbaycan’ın ulusal kimliğini hedef almakla, Türk dünyasının bütünü için bir tehdit haline gelmekle suçladı. Yorumda Akepe’nin Türkiye’nin anayasasındaki laiklik ilkesine aykırı bir icraat yürüttüğü de vurgulandı.

Azerbaycan’ın devlet kontrolündeki basınında ayrıca Fidan’ın Bakü’de kimi muhalif çevrelerle görüşmeler yaptığı ve Aliyev’e bir darbe planlamaya çalıştığı iddiaları yer aldı.

Bu darbe iddiasının gerçekle ilişkisi olmayabilir. Bu tür rejimler yaprak kımıldasa darbe girişimi diye sunarlar. Yabancı olduğumuz bir refleks değil. Yakın zamanda iktidar ortağı bir siyasetçinin “seçimleri kazanmak suretiyle iktidarı değiştirmeye yeltenmek” şeklinde bir demecini anımsıyorum örneğin.

Yalnız, meşhur sözdür: “Paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez”. İki ülke arasındaki ilişkilerin tarihçesine bakınca iddiayı tümüyle temelsiz ilan etmek de pek kolay görünmüyor. “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” sözünü unutmayalım.

Azerbaycan’deki rejimin savunulacak bir yanı yok. Gayet otoriter bir nepotizm. Yalnız şayet iddialar doğruysa bunu değiştirmeye niyetlenenlerin gerçek hedefini anlamak için Ankara’da dayatılan hükümet etme biçimine bakmak yeterli.

Bir millet miyiz tartışılır ancak tartışılmayacak bir gerçek var. Türkiye ve Azerbaycan halkları bu yönetimleri hak etmiyorlar.

Zübük’ün yüzünü yıkayıp İzmir’e dönmesi -- 

Zübük’ün yüzünü yıkayıp makamına dönmesini seyretmek zorunda değiliz. Düzen Zübük üretmeye devam edebilir; ama halkın bunları sineye çekmesi gerekmiyor.

Zübük, yalan söyler, çıkarı için insanları aldatır. Yalanları ve yalancılığı tescilli de olsa devam eder, saklamaz. Dün söylediğini bugün inkâr eder, dün sövdüğünü bugün öper, bütün bunları yaparken yüzü kızarmaz. Zübük’ün yüzü kasap süngeriyle silinmiştir. Karşısında kim varsa nabza göre şerbet verir, onun dilini konuşur, çıkarı neredeyse oraya döner. Ve hiçbir şey olmamış gibi insanların karşısına yeniden ve yeniden çıkar.

Aziz Nesin’in yazdığı, Kemal Sunal’ın unutulmaz biçimde canlandırdığı Zübük’ü hatırlamak için bu ülkede hiçbir zaman filmi yeniden izlememize gerek kalmadı. Her devirde bu unutulmaz karaktere nice isimler yeniden hayat verdiler. Ne büyük utanç, değil mi? İlk bakışta gerçek olamayacak kadar abartılı bulunabilecek bir tasvir, ne yazık ki Türkiye’nin bir gerçeğine dönüştü. Ve belki de en ağır örnekleriyle bugünlerde karşılaşıyoruz.

Cemil Tugay, Mart 2024’te CHP’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak Erdoğan’ın iktidarına sesleniyordu: “Yalanınız, dolanınız, şatafatınız hepsi sizinle sandığa gömülecek.”

Ocak 2026’da AKP’ye geçeceği iddiaları gündeme geldiğinde bu partinin dünya görüşüyle uyuşmadığını, tek kişiye sorarak icraat yapan bir partide çalışmanın mümkün olmadığını söylüyordu.

Yetmedi; AKP’ye geçerse annesinin kendisini evlatlıktan reddedeceğini, eşinin boşayacağını anlattı.

Haziran ayında CHP’den istifa etti. Ama belediye başkanlığını bırakmadı. Temmuzda, “İzmirlilerin oyları bana emanet” diyerek AKP’ye geçmeyeceğini açıkladı. Ağustosta bağımsız kalacağını söyledi.

7 Ekim’de AKP’ye katıldı. Rozetini Erdoğan taktı. Dün yalan, dolan ve şatafatla suçladığı iktidarın saflarında bu kez “AK Parti kimsesizlerin kimsesidir” diye konuştu, Erdoğan’a “büyük liderimiz” diye seslendi.

Bir insanın fikir değiştirmesi elbette mümkündür. Ancak neden fikrinin değiştiğini buyursun, gerekçeleriyle anlatsın kamuoyuna. Ama anlatınca da iş bitmez. Fikri taban tabana değiştiyse, “Tamam, ben çok büyük bir hata yapmışım, bu saatten sonra siyasette yerim olamaz,” demelidir. Çok köklü biçimde değişmediğini iddia ediyorsa, yani susmayı bilmiyorsa, köşesine çekilmeyecekse de görevinden istifa etmeli ve yeni fikirleriyle yeniden seçilmeye talip olmalıdır. Hiç kimsenin kendinden menkul bir değeri yoktur.

Öyle ya, Cemil Tugay kimdir? Ona verilen oyun kendi kişiliğiyle ne alakası var? Bu adam seçime bağımsız mı girmiş, ayrı bir program mı koymuş, ayrı bir temsiliyeti mi olmuş?

Türkiye’nin üçüncü büyük kentinde, belediye başkanlığı makamında yapılanlara bakın. Cemil Tugay’ın bugün hiçbir şey olmamış gibi belediye başkanlığı yapabiliyor olması yalnızca İzmir’in değil, bütün ülkenin utancıdır. Bu utancın bir kişinin karakteriyle açıklanması mümkün değil. Çünkü bu bir istisna değil. Bir sürü taraf değiştiren isim çıktı muhalefet partilerinden. Bu partilerin bu meselede sorumluluğu var mıdır? Vardır. Ama onlar da yalnız değil; düzen siyaseti bütünüyle aynı çizgide.

Siyasetçiler arasında çoğu meseledeki fikir ayrılıklarını sayamayız. Tek başına adaletten yana olmak, bağımsızlıktan yana olmak, özgürlük istemek diye fikir olmaz. Lafta herkes bunlardan yana. Birisi adaleti, bağımsızlığı, özgürlüğü muhalefette görür, öbürü iktidarda. İdeoloji gerek, ilke gerek, bütün bunların oturacağı bir çerçeve, bir bağlam gerek. Partilerin programları yok; hepsi holdingler ve tarikatlar düzeninin hizmetkârı. Sömürüyü sorgulayan yok ama herkes toplumsal yozlaşmadan bahsediyor. Partiler arası geçişkenliğin sebebi işte bu fikirsiz, ideolojisiz, şekilsiz, sadece içi boş rekabete ve çıkara dayalı siyaset ortamı.

Bir bakın bakalım, hakikaten Türkiye’nin önündeki en önemli meselelerde partiler arasında ne tür ayrımlar var? Bunu daha önce de çeşitli vesilelerle ifade etmiştik: Türkiye’nin ana doğrultusu sorgulanmadığı sürece o doğrultuda en başarılı parti AKP’dir; bugün için Yeni Parti bir iktidar alternatifi değildir.

Doğrultuların aynı olması da bu keskin dönüşleri normalleştirmiyor elbette. Parti değiştirmek, partilerden de bağımsız olarak en başta onlara oy veren insanlar için ne insani ne de ahlaki görülebilir. Ama işte anayasa tartışmaları, işte Yeni Osmanlıcı politikalar, çözüm süreci, NATO üyeliği, ekonomi politikaları… Düzen siyaseti, yüzü kızarmayan herhangi bir siyasetçinin, “Ben olduğum yerdeyim, dün neye inanıyorsam bugün de aynı şeye inanıyorum ama inandığım şeyler Yeni Parti’de değil, AKP’de temsil ediliyor,” demesi için oldukça müsait!

Cemil Tugay’ın belediye başkanlığında geçirdiği her gün bu topluma hakaret. Bu kişi aktif bir biçimde, her yerde istifaya zorlanmalıdır. Bu yaptığının olağan kabul edilmesine, halkın iradesinin göz göre göre gasp edilmesine izin verilmemelidir. Türkiye Komünist Partisi’nin “Cemil Tugay, İzmirlinin iradesine rağmen başkanlık yapamaz! Derhal istifa et!” çağrısıyla başlattığı kampanya, bu itirazın somut bir örneği. İzmirliler, bu kampanyaya hem imza vererek hem de eylemle ve takiple iradesine sahip çıkmalı ve kirli siyaseti kabul etmediklerini göstermelidir.

Zübük’ün yüzünü yıkayıp makamına dönmesini seyretmek zorunda değiliz. Düzen Zübük üretmeye devam edebilir; ama halkın bunları sineye çekmesi gerekmiyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -20 Ekim 2026-

İşte Mekke Anlaşması maddeleri: Ülkeyi savaşa sürükleyebilecek anlaşmadan 10 yıl boyunca çıkmayı yasaklıyorlar!  AKP iktidarının Meclis'...