İliç ile yansıyan durum memleketin liç ediliş halinin görüntüsüdür + İliç’ten 2 yıl sonra, maden ve güvenlik-EVRENSEL-

İliç ile yansıyan durum memleketin liç ediliş halinin görüntüsüdür -Cemalettin Küçük-

İliç ile görünür hâle gelen durum, aslında memleketin liç edilişinin bir görüntüsüdür. Liç işlemi; kayaçlarda bulunan elementlerin fiziksel ve kimyasal yöntemlerle, iyon değişimi yoluyla ayrıştırılması yöntemidir. Çöpler–İliç–Erzincan’da yaşananlarla birlikte toplumun liç ile İliç kavramları arasında zihinsel bir karışıklık yaşadığı da görülmüştür.

13 Şubat 2024 tarihinde Çöpler–İliç–Erzincan kompleks maden metal işletmesinde liç yığınının yıkılması ve Fırat Nehri’nin kolu olan Karasu Çayı’nı besleyen dereye akması olayın görünür hâle gelmesine yol açtı. Ancak bu ilk olay değildi. Daha önce de defalarca akma, yıkılma, liç altı membran yırtılması, kimyasal solüsyon ve atıkların taşındığı boru sistemlerinin parçalanması, kimyasal taşıyan araçların devrilmesi gibi pek çok olay yaşanmış; bunların birçoğu kayıt altına alınmıştı. Peki bunlar yaşanmamış olsaydı, tesislerin işleyişi sorunsuz mu kabul edilecekti?

Ne yazık ki tartışmalar hâlâ teknik çözümlemeler, denetim mekanizmaları ve ÇED süreçleri gibi taahhütler çerçevesinde yürütülen prosedürlerin uygulanması ekseninde sürdürülmektedir. Oysa sorun, yerkürenin organlarının sökülmesi; tıpkı emeğin sömürülmesi gibi, yerkürenin de sistematik biçimde sömürülmesidir. “Kaza” olarak adlandırılan olaylar, gerçekte gerçekleşmesi kaçınılmaz süreçlerin sonucudur. Üretim aşamalarındaki kesintiler dışında bir sorun yokmuş gibi bir algı oluşturulmaktadır. Oysa bu sömürü, yıkımlar aracılığıyla görünür olmaktadır ve bu yıkımlar giderek artacaktır. Daha önce dünya genelinde örneklerini uzaktan izlediğimiz felaketler, coğrafyamızda 5–10 yılda bir görünürken artık yıl aşırı, hatta yılda birkaç kez yaşanacaktır. Üstelik bir kısmı kamuoyuna yansımadan geçiştirilecek, geçiştirilmektedir.

İşletmecilerin ve iş birlikçilerinin her türlü çözüm yolu için çaba harcamaları kendi amaçları doğrultusunda olağandır. Amaçları, yerküreyi ve emeği sömürerek birikim sağlamaktır. Ancak sorun onların belirlediği argümanlar üzerinden tartışıldığında çözülemez. Teknik elemanlar meseleyi temel bilimlerden kopuk, işletme mantığı çerçevesinde ele almakta; hukukçular konuyu dar yargı süreçlerine sıkıştırmakta; ekonomi alanında karşılaştırmalı muhasebe ve işletmecilik perspektifiyle değerlendirmeler yapılmakta; iletişim ve haber dili ise görüntü ve popülizm üzerinden yürütülmektedir. Böylece konu, temel sorunundan ve bütünselliğinden uzaklaştırılarak tali başlıklar üzerinden tartışılmaktadır.

Bugün nadir toprak elementlerini de kapsayan ekstraktif metalurji süreçleri madencilikle iç içe yürütülmektedir. Sorunun yerküre ile kurduğu ilişki değil, yalnızca ekonomik büyüklüğü abartılarak gündem yapılmaktadır. Oysa yıllar önce yöntem, işleyiş, çevresel etkiler, insan yaşamı ve kamu yararı açısından kapsamlı bir yargı değerlendirmesi yapılmıştı. İşletmecilere ve denetim mekanizmalarına duyulan güvene dayanarak riskin azaltılabileceği iddiası yargı kararıyla sorgulanmış; uygulanmayan kararlar ise o günkü tespitleri doğrulamıştır.

Bu bağlamda Danıştay 6. Dairesinin 13.05.1997 tarihli, E.1996/5477, K.1997/2312 sayılı kararı belirleyicidir. Ovacık–Bergama–İzmir hattında verilen bu kararda, siyanür yöntemiyle altın madeni işletilmesinin çevre ve insan sağlığı açısından ciddi riskler taşıdığı vurgulanmış; bu risklerin yalnızca işletmeciye ve idarenin denetimine duyulan güvenle azaltılabileceğinin kabul edilemeyeceği açıkça ifade edilmiştir. Olası zararların telafisinin güç ya da imkânsız olabileceği belirtilmiş; kamu yararının yalnızca ekonomik fayda üzerinden değerlendirilemeyeceği, insan yaşamı ve çevrenin korunmasının öncelikli olduğu hükme bağlanmıştır. Danıştay o gün yaptığı analizle bugün yaşananları öngörmüş; işlemlerin yasaklanmasını kesinleştirmiştir. Ancak kararın uygulanmaması için yürütülen süreçlere yıllarca tanıklık edilmiştir.

Burada söz konusu olan yalnızca altın işletmeciliği değildir. Liç yöntemi bugün pek çok elementin kayaçlardan ayrıştırılmasında kullanılmaktadır. Yerkürenin bütünsel sömürüsü, coğrafya ayırt etmeksizin yaygınlaşmaktadır. Artık bir elementin nerede ve ne miktarda bulunduğu değil, onun işletilmesine kimin izin verdiği tartışma konusudur. Coğrafyamız bu nedenle hedeftir; zira hemen her bölgesinde maden işletme girişimi söz konusudur. Hükümetin tavrı da açıktır. Çöpler–İliç–Erzincan yıkımı sonrasında dönemin enerji bakanının “Madencilik bizim için hayati öneme haizdir” açıklaması bu yaklaşımı ortaya koymuştur. Olayın ardından TBMM’de “İliç Araştırma Komisyonu” kurulmuş; ancak tartışma “Madenciliği nasıl sürdürülebilir kılarız?​” eksenine yönlendirilmiştir. Geçmiş örnekler ve gerçekleşmiş uyarılar dikkate alınmak yerine, bilimsel temeli yok sayan yaklaşımlar sergilenmiştir. 09 Temmuz 2004 tarihli Meclis tutanakları bu tartışmaları kayda geçirmiştir.

İzin verenler ve izin için “yasal düzenleme” adı altında çıkarılan metinler, anayasa, hak ve özgürlükler ve temel bilimlerle çelişir biçimde Meclis’ten geçirilmiş; doğayı, yaşamı ve yerküreyi koruyabilecek yasal engeller sürekli değiştirilerek madencilik faaliyetlerinin önü açılmıştır. “Madenciliği hayati öneme haiz” gören anlayışla, onların belirlediği gündem ve argümanlar üzerinden mücadele edilerek sonuç alınamaz. İliç ilk değildi, son da olmayacaktır. Kirazlıyayla–Yenişehir–Bursa ve Çatalağaç–Doğankent–Giresun örnekleri bunu göstermiştir. Her bir maden işletmesinin İliç’ten farkı, boyut dışında neredeyse yoktur. İliç’in bu denli gündem olması, dokuz çalışanın ani akma sonucu yaşamını yitirmesidir. Ancak sağlık kayıpları yalnızca anlık ve bireysel düzeyde değerlendirilemez; uzun süredir büyük bir coğrafi yıkım yaşanmaktadır. Her müdahale yeni bir yıkım üretmektedir ve bu yıkımlar geri dönülmez niteliktedir.

Bu tür tesislere artık izin verilmemeli; mevcut tesisler durdurulmalı; işçilerin geleceği sosyal ve ekonomik açıdan güvence altına alınmalıdır. 13 Şubat 2024’te liç yığınının akmasının kaçınılmaz olduğu, TMMOB belgeleriyle ortaya konmuştu; izin verenler, işletmeciler ve denetçiler dâhil herkes bu riski bilmekteydi. Bu nedenle yaşananlar basit bir kaza değil; bilinçli ve örgütlü bir yapının işlediği bir suçtur. Bu suç yalnızca çalışanlara karşı değil, yerküreye karşı da süreklilik arz eden bir yıkım zinciridir.

Bu durumla baş edebilmek için kapitalizmin ürettiği ve herkesi ortak etmeye çalıştığı yeni söylemler üzerinden yol alamayız. “İklim krizi”, “iklim adaleti”, “ekolojik restorasyon”, “onarma”, “su hasadı” gibi kavramlarla sahnelenen tartışmalar, meselenin kökenini perdelemektedir. Konuyu gerçek temeli üzerinden ele alacak, bütünlüklü bir idrakle hareket edecek “idrak”yum kaynaklarını yaşama geçirmek zorundayız.

/././

İliç’ten 2 yıl sonra, maden ve güvenlik -Nuray Sancar- 

Bugün Erzincan İliç Çöpler Altın Madeninde, 9 işçinin milyonlarca metreküp siyanürlü toprağın altında kalarak öldüğü facianın ikinci yıl dönümü. SSR Mining ve Çalık Holdingin ortaklığında kurulan Anagold şirketinin işlettiği madenden toprağa, suya yayılan siyanürün ve ağır metallerin insan sağlığı ve doğa üzerinde uzun vadede yol açtığı ya da açacağı sorunların ise kaydı yok. 

İliç faciası sonrasında açılan dava hâlâ sürüyor. Üç gün sonra yeni bir celse toplanacak. Şirketin kan parası teklif ederek susturmaya çalıştığı aileler geri çekilmediler ve zamana yayılmış mahkemenin bir an önce sonuçlanması, sorumluların cezalandırılması için mücadele ediyorlar.

İliç giderek yayılan sömürge madenciliğinin ilk faciası olmadığı gibi sonuncusu da olmayacak. Çünkü faciadan kısa bir süre sonra çıkarılan maden yasası, yerli-yabancı tekel ortaklıklarına her türlü devlet kolaylığını da sağlayarak peşin ruhsatlandırmayı yaptı. Nadir elementlerin bulunuşu bakımından Çin’den sonra ilk sıralarda yer aldığı varsayılan Türkiye’de, MTA’nın yaptığı sondajlarla nerede hangi madenin bulunduğunun haritası çıkarılıyor ve arazi müzayedeye çıkarılıyor. 2026 yılının ocak ayında 38 ilde 182 adet ve 115 bin hektar doğal alan ile şubat ayında 61 ilde 485 adet sahada 548 bin 696.07 hektar doğal alanın, maden şirketlerine ihale edileceği duyurulmuştu. Bu yıl için öngörülen ihale hedefi 1850. Bülent Ongun’un haberine göre; şirketlerden silinen vergi ise 82.5 milyar doları buluyor. Feragat edilen verginin telafisi büyük ölçüde dış krediden sağlanacak. Yani üstüne para vererek, borçlanarak ruhsat verilen maden şirketlerinin nazını, cefasını ve borcunu çekecek olan yine halk.

Savaş, uzay ve siber teknolojisinin gelişmesi, nadir elementlere bağımlılığı arttırdı. Çin ve ABD arasında dünya pazarlarına kimin hakim olacağı konusundaki rekabet, bu iki ülke çevresindeki ittifak güçlerini de silahlanmaya zorlayarak şiddetini artırdıkça 1 gram kıymetli metal, nadir element bulmak için önceden tespit edilen rezerv alanları altüst ediliyor. Kalkınma hedeflerini ve programlarını belirleyerek ülkelere uymaları gereken normları ‘yeşil dönüşüm’ gibi kulağa hoş gelen kavramlarla sunan uluslararası para kuruluşları ve G7, G8, G20 zirvelerinin yönlendirmesiyle bu normu orta vadeli kalkınma planının ekseni yapan Türkiye yönetimi, ortada yeşil namına bir şey bırakmayacak olan projelerle o müzayedeye çıkıyor. Yeşil dönüşüm gerçekte yeşilin tasfiyesi demek.

PKK’nin silahlandırılmasını ve tasfiyesini esas alan ‘süreç’in ve ABD ve Şam ile yapılan Rojava pazarlığının ön yüzünde ‘terörizme karşı güvenlik kaygısı’ varsa arka yüzünde dünya savaş sanayisine kemiksiz eklemlenme telaşı var. Erdoğan’ın ‘süreç’ başladıktan sonra bölgede yatırım yapmak için yabancı sermayeye güvenliğin sağlandığı kozunu kullanarak çağrı yapması boşuna değil. Maden şirketleri için arazi düzenleme çalışmasının en çok yapıldığı yerlerden biri tam da, daha önce ‘güvenlik sorunu’ haline getirilmiş olan bölge. İkincisi ise Trump’a yine bir pazarlık sonucunda açılan Eskişehir. Ama bu kadar değil, memleketin hiçbir yeri maden ve kıymetli elementler için kazılmaktan kurtulamıyor.

Öyle görünüyor ki vatanın, milletin bölünmezliğine dair içilen antlar ve ajitasyon, söz konusu maden tekelleri olduğunda milliyetçiliğin ve kırmızı çizgilerin berhava olduğu anlamına gelmiyor. Bu şirketlere verilen ucuz emek gücü garantisi, zeytinlikler ve tarım alanlarını tahrip etme izni, devlet garantileri, ÇED gerekli değildir notuyla verilen kararları revize etme kanallarının açılması ve yerli-yabancı ortaklıkların kuşatmaya aldıkları arazi için senyörlük hakkı yeterince bölücü sayılmıyor. Geçen yıl restore edilen maden yasası ile milli parkları, sulak alanları, sit alanlarını elden çıkaracak biçimde düzenlenmiş; ruhsat ve izin süreçleri yeniden planlanmıştı. Bürokrasi yeterince hızlı çalışıp maden izin başvurularına 3 ay içinde yanıt vermezse bir ay daha süre tanındıktan sonra izin verilmiş kabul ediliyor.

Gerçek güvenlik sorunu Türkiye’de maden tekellerinin faaliyeti olmuştur. İlgili bölgelerde ekolojik tahribat yaratan, yaşam alanlarını çökerten, ekili biçili arazilerle ormanların kıyımına yol açan, bunun sonucunda da halk sağlığı sorunuyla iç nüfus hareketlerini tetikleyen devasa kazı hareketinin yeni İliçlere yol açmaması düşünülemez bile. Facianın ardından iki yıldır sonuçlandırılmayan ve neredeyse soğumaya bırakılan davanın bir mesajı budur aslında. Diğeri Türkiye’nin dünyanın, her yerinden duman tüten bu karmakarışık halinde savaş sanayisine ağır bedellerle eklemlenmiştir. 

Yıllarını ‘Yol yaptık, köprü yaptık’ övünmesiyle geçiren iktidar artık bu yol ve köprüleri satışa çıkararak özelleştirmeye kalkmışsa maden tekellerine sağlanan ayrıcalıklar yüzünden de boşalan hazinenin yükünün ne kadar ağır olduğu tahmin edilebilir. Enflasyon düşemez, ücretler artamaz, borç da bitmez.

/././

EVRENSEL

halkTV (Köşebaşı + Gündem) -13 Şubat 2026-

 

200 liralık ülke olduk -Mehmet Tezkan- 

200 lirayı koy cebine git markete bir kilo hıyarı anca alıyorsun… Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük parası 200 lira ama Türkiye Cumhuriyeti’nin en küçük parası da 200 lira...

Bunun izahı şu; ekonomi batak!..

Elli kuruş, bir lira, beş lira, on lira, yirmi lira, elli lira… Hapsi fiilen tedavülden kalktı. İtiraz eden en yakın ATM’ye gitsin bu saydığım para birimlerini istesin bakın bakalım makine veriyor mu?

Makinalar artık yüz lira bile vermiyor...

500 lira istiyorsun veremem diyor ya 600 lira alacaksın ya da 400 lira...
İnanmayan yarın gitsin en yakın ATM’den 200 liranın altında para istesin; alamaz!..

Dedim ya en küçük para ile en büyük paramız eşitlendi. Bu iktidar gelir dağılımını halkın kahir eksenini fakirlikte buluşturarak eşitledi...
Ülkenin milyar dolarlık zenginleri elini cebine attığı zaman 200 lira çıkartıyor, en yoksulu da elini cebine attığında da 200 lira çıkartıyor.

Çünkü başka paramız yok… En alttakiler 250 gram et almak için 200 lira çıkartıyor, en tepedekiler yüz tane 200 TL çıkartıyor dostlarıyla buluştuğu akşam yemeğinin parasını ödemek için...

İstanbul’da indi bindi taksi ücreti 210 lira oldu...İşin var, hastan var, yürüyemeyecek yaşlı annen /baban var. Bindin taksiye beş yüz metre gittin 210 lira...

200’ü anladık da 10 lira neyin nesi…
Kimde 10 lira var…
10 lira diye bir para birimi kalmadı...

Geçenlerde Kadıköy’e gideceğim…
Yakın bir mevkide minibüse bindim, şoför otuz iki buçuk lira dedi…
Rakamla yazayım 32 lira 50 kuruş…
Yüz lira verdim. Şoför "abi iki buçuk liran var mı" dedi?
Dedim ki "artık öyle bir para yok…" Elli kuruş yok, bir lira yok, beş lira yok, on lira yok…

Hükümetin yegane temsilcisi 80 milyonu kobay yaptı. Üzerimizde deney yaptı… Faizi indirirsem enflasyon iner diyen Saray ekonomistlerinin aklına uydu...

Paramızı pul yaptı...
Orta sınıf fakir oldu. Fakir açlıkla yüzleşti. Su içerek karnını doyurur haline geldi…

200 liraya artık taksiyle bile binemiyorsun, 200 liraya 250 gram et alamıyorsun, 200 liraya yarım ekmek döner ne mümkün…
200 liraya karnını doyuramazsın…
Ama hükümet (tek kişi) hala 500 liralık kâğıt para 1000 liralık kâğıt para çıkarmamakta ısrar ediyor?

Neden?

Ekonominin battığının belgesi olmasın diye…

Ülkenin en büyük parası 4 Euro bile değil…
Ülkenin en büyük parası 5 dolar bile değil…

Yazık bize…

Geçen gün Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı dinledim. Vize problemi soruldu. Dedi ki; "orta sınıf çok gelişti Avrupa’ya tatile gitmek, gezmek tozmak istiyor bu yüzden vize başvuruları yoğunlaştığı için yetiştiremiyorlar, gecikiyor…"

Eyvah ki ne eyvah!...

Ülkenin en etkili en yetkin bakanı ülkeyi böyle görüyorsa ülkenin hali kendisine böyle anlatılmışsa; vay halimize…
Moralinizi bozmak istemem ama üzülerek söylüyorum yakın zamanda refaha çıkma şansımız sıfır…

Neden mi?

Erdoğan’ın bakanları Türkiye’nin refah içinde yüzdüğünü düşünüyor.
Halktan kopmuşlar…
Sanki bu topraklarda yaşamıyorlar diyeceğim ama galiba gerçekten yaşamıyorlar!...
Çünkü hepsi malikanelerindeler…
Sokağa, pazara çıkmaya cesaret etmiyorlar…

/././
Trump’ı bu kez ikna edemedi! Netanyahu sıkıştıkça ABD’ye koşuyor -Mustafa K.Erdemol- 

Bazen oluyor böyle. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ABD Başkanı Donald Trump ile yaptığı son görüşmede istediğini alamadı, bildiğiniz gibi. Trump’ın İsrail’in tüm baskılarına karşın İran’la “diplomatik görüşme” yolunu seçmesi Netanyahu’nun her zaman dilediğini yaptıramadığını gösterdi bir kez daha. Onca sık gitmesine rağmen son ziyarette istediğini alamadı.

Netanyahu, Trump’ın ikinci döneminde onu en çok ziyaret eden yabancı başbakan unvanını elinde tutuyor. Düşünsenize, bu bir yıl içinde ABD’ye yaptığı altıncı ziyaret oldu Netanyahu’nun. İki buçuk saat süren bir görüşmenin yapıldığı bu ziyaret Netanyahu’nun aceleye getirdiği bir ziyaretti aslında. Trump’ın İran’ın nükleer programıyla ilgili görüşmeleri yeniden başlatması telaşlandırmış olmalı İsrail Başbakanını. Apar topar gidişi bundan.

İsrail, işgal altındaki Batı Şeria üzerinde yasadışı kontrolünü sıkılaştırıyor, ABD'nin arabuluculuğunda sağlanan “ateşkes”e rağmen Gazze'nin bombalanması da kuşatılması devam ediyor, ABD ile İranlı yetkililer, birkaç hafta önce kaçınılmaz gibi görünen bir savaşı önlemek için dolaylı görüşmeler yürütüyor. Netanyahu’nun son ziyareti bu gelişmeler eşliğinde gerçekleşti.

Son ziyaretle niyeti Trump’ı ikna ederek uranyum zenginleştirme programını sonlandırması, balistik füze programını sınırlandırması, bölgedeki militan gruplara sağladığı finansmanı kesmesi konusunda İran’a baskı yapmasını sağlamaktı. Ama Trump yine şaşırtıcı bir tutum alarak önceleri dile getirdiği onca tehdit dolu ifadelerine rağmen İran’a karşı “yumuşayarak” Netanyahu’yu hayal kırıklığına uğrattı. Bu şimdilik böyle tabii, sonrasını göreceğiz nasılsa.

Netanyahu ile Trump arasında bir başka anlaşmazlık daha var, belki gözden kaçmıştır. Trump, Gazze konusunda her türlü desteği verdiği Netanyahu’yu Batı Şeria’yı işgal planları konusunda desteklemiyor. İsrail kabinesinin Trump’a yanıtı Yahudi yerleşimcilerin Filistinlileri topraklarını terk etmeye zorlamalarını kolaylaştıracak bir yasayı onaylamak oldu. İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich yaptığı açıklamada, bunun “Filistin devleti fikrini gömeceğini” söyledi hatta. Ancak Trump görüşünde geri adım atmayarak ilhak karşıtı olduğunu “şu anda düşünmemiz gereken yeterince şey var” diyerek tekrarladı. Bunun Netanyahu’nun isteklerinin birincil önceliği olmadığını gösteren bir tutum olduğu açık.

Trump’ın neden böyle davrandığını yorumlamak zor. Ama, dünya petrol piyasasını belirleyen İran konusunda Avrupa’dan beklediği desteğin gelmemesi, Rusya ile ilişkilerin seyri açısından İran’a çullanmanın uzun vadede bir getirisinin olmayacağını düşünmesi bu tutumları almasında etken olabilir.

Netanyahu, zaman zaman Trump’la ters düşse de ikilinin çabucak toparlanan bir ilişkileri var. Bu nedenle ABD Netanyahu için adeta “komşu kapısı”. 2025’in başından beri tam altı kez Trump’la görüşmeye gitmesi bunun kanıtı.

Bakın şu ziyaret sıklığına; Şubat 2025: Netanyahu, ABD başkanının ikinci döneminin başlamasından sonra Trump'ı ziyaret eden ilk yabancı lider oldu. Trump'a, “Siz, İsrail'in Beyaz Saray'da sahip olduğu en büyük dostsunuz” demişti bu ziyarette.

Trump İsrail de dahil olmak üzere bazı ülkelerden gelen mallara uygulanan ABD gümrük vergilerini arttırınca Netanyahu Nisan ayında bir kez daha ABD’ye gitti. Ülkesine gümrük vergisi muafiyeti sağlamak amacıyla ABD ile ticareti artırmaya yönelik önlemler açıkladı. Ancak bu hamle işe yaramadı. O ziyarette de Netanyahu'nun gündemindeki diğer önemli konu İran'dı. İsrail başbakanı Tahran'a karşı harekete geçilmesini istiyordu. Ancak Trump, İran ile anlaşma yapmayı tercih ettiğini söyleyecekti.

İran-İsrail gerilimi sonucu ABD, Haziran ayında İsrail'le birlikte İran'ı bombalayarak ülkenin üç önemli nükleer tesisini vurarak Netanyahu’nun isteğini yerine getirdi malum. Bir ay sonra Temmuz’da yine ABD’yi ziyaret ederek Trump’a teşekkür eden Netanyahu, ABD'nin Gazze'de ateşkes için baskı yaptığı sırada, Trump ile iki kez daha bir araya geldi. İsrail Başbakanı Eylül ayında, dördüncü, Aralık’ta beşinci kez ABD’ye gitti aynı konuları görüşmek için.

Hızla gelişiyor, değişiyor gündem. O nedenle Trump’ın şu anda aldığı tutumun yarın tam tersini görebiliriz.

Netanyahu da bunu bildiği için habire gidip geliyor ABD’ye.

Bir ayda altı kez ziyaret ne demek?

/././

11 Şubat Adalet Bayramı olsun!!!-Ayşenur Arslan- 

Kendime belki de en yakın hissettiğim felsefecidir Schopenhauer. Kimilerine karamsar gelen fikirleri bana “bir teselli verir”! Yalnız olmadığımı düşündürtür.

Şu sözleri mesela:
“Bu dünyada cesur insanlar ölür.. Zeki insanlar deli olur (delirir).. Ve dünya aptalların mutluluğuyla dolar!”

Bu denkleme, aptallar ve mutlulukları sayesinde gücü elinde tutan kötüleri de eklemek lazım bence. Aptallar olmasa kötüler var olamaz

İki dünya savaşını görmeden ölmüş.. Doğal olarak bugünün kötülüğüne denk gelmemiş ne de olsa!
Oysa biz Orta Çağ kafasına rahmet okutan “yaratıcı kötülükle” tanıştık. Yapayını deneyimliyoruz.

Sözüm meclisten dışarı; okyanus ötesinde Epstein korkunçlukları.. Bizim buralarda neredeyse kimsenin umursamadığı Kobani kuşatması altındaki çocukların başına gelenler.. IŞİD vahşetinin yavaş yavaş dirilmeye başlaması..

Bir de tabii, CHP’yi silip süpürmeyi hedefleyen Saray’ın yol haritası..

“Yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in yaptıkları yapacaklarının teminatı ise, o haritayı okumak zor değil..”

Ne olursa şaşırmayız acaba?

“ • CHP kurultay davası sil baştan gündeme gelir.. Özgür Özel görevden alınıp parti Kılıçdaroğlu’na teslim edilir.”

“ • Mansur Yavaş hakkında ‘yan baktın’ davası açılır ve daha ortada iddianame bile yokken Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin başına Akın Bey’in uygun gördüğü bir isim gelir..”

“ • İBB davasında aralarında rahatsız olanların da bulunduğu birkaç kişi daha tahliye edilir. İmamoğlu’na siyasi hayatını bitirecek uygun bir ceza verilir. Varlığıyla Erdoğan’ı mutsuz eden birkaç “deli” ise hapis yatmaya devam eder.”

***

Bu hamleler Erdoğan’ın bir dönem daha (aslında ömrünün sonuna kadar) iktidarda kalmasını garantilemez elbette. Saray’da, Bilal Bey’in AKP başkanlığından DEM’le yeni anayasaya kadar daha pek çok senaryo üzerinde çalışıldığından eminim.

Ancak o senaryoların hangisinde karar kılınacak? Memleket daha başka nasıl sürprizlerle karşılaşacak? Şimdiden söylemesi zor.

Trump’ın İran’a saldırıp saldırmayacağı.. Ya da kendisinin Epstein dosyaları nedeniyle koltuğundan olup olmayacağı.. Ve kim bilir hangi sıcak gelişme etkili olabilir.

Bu arada, toplumdaki hassasiyetin küçümsenmemesi gerektiğini gösteren itirazlar da şaşırtıcı olmaz.

Yine de her halukarda 2026 ve hatta 2027’nin çok zor geçeceği kesin.

Tüm kanıtlara ve tanıklara rağmen Ayşe Barım’ın iktidarı devirmeye teşebbüsle Gezi’yi organize etmekten 12 yıl küsur ceza alması.. Akın Gürlek’in “ADALETİN BAŞINA GELİŞİNİ KUTLAMA” fişeği gibi gelmedi mi size de!!

***
Ekmek parası mı dediniz?
Toplumun yarısı karnını şükürle ve Erdoğan’ın ulufeleriyle doyuruyor.
Emeğinin karşılığını almak isteyene ya kapı gösteriliyor ya da polis kuşatmasına alınıyor.
Grevler zaten Erdoğan’ın “yasak” kararına atacağı imzaya bakıyor.
Migros son örnek.
Sahibi, Tuncay Özilhan.
Siz onu asıl Yasemin Ergene’nin eski kayınpederi olarak tanıyor olabilirsiniz. Evliliğinde lükse, markaya, paraya gömülen Yasemin hanım, boşandıktan sonra da yaşam tarzından taviz vermedi. İddialara göre bir kirası aylık 880 bin tl olan bir eve geçiş yaptı.

Tabii bunun bir de elektriği, doğalgazı, arabası, kıyafetleri, seyahatleri, çantası, ayakkabısı vs var.
Ne yapsın Tuncay Özilhan?
Kolay mı zannediyorsunuz o camiada itibardan tasarruf etmemeyi!

Fakirlerin fasfakir olarak yaşamaya alıştığı gibi, zenginler de elbette neoliberal ekonominin gereklerini yerine getirecek. Sancağı yere düşürmeyecek!

***

Akın Gürlek işte böyle bir rejimin bekçisi olarak seçildi.
Birileri bayram ediyor.
Mesela Yeni Şafak gazetesi bulmacaya onu da koymuş.. Soyadını sormuş!
Sizler de ezberleyin, gün gelir yardımcı olur.
Baksanıza Akın Bey’le birlikte yeni rejimin yeni çerçevesi belli olunca kimileri anında harekete geçip yerini işaretlemiş!
Hiç şaşırmadıklarım da oldu.
Ruşen Çakır gibi -niyeyse- şaşırdıklarım da.
Nokta Dergisi’nde gazeteciliğinin ilk günden bu yana tanıyıp izlediğim Ruşen AKP grup toplantısına gitmiş.. Zor da olsa Erdoğan’ın elini sıkmayı başarmış!!!
Üstelik.. Daha bunlar başlangıç.. Kim bilir daha neler göreceğiz!

/././

O telefon kumpas için mi kapıya bırakıldı?-İsmail Saymaz- 

Ayhan Bora Kaplan (ABK) hem sanığı hem de gizli tanığı olan Serdar Sertçelik, Türkiye’den kaçtıktan 26 ay sonra, iltica ettiği Macaristan’dan 31 Ocak’ta döndü ve tutuklandı.

Sertçelik, sınır dışı edilmediğini, kendi isteğiyle geldiğini ifade ediyor.

Dönme sebebi belli değil.

Belki de ileride daha net anlayabileceğiz.

Sertçelik, geldiği gün hürriyeti kısıtlama, iftira ve gizliliği ihlal suçlamasıyla gözaltına alındı. Bu soruşturma, Sertçelik’e ait olduğu iddia edilen bir cep telefonunun 12 Eylül 2025’te dönemin Ankara Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdür Yardımcısı Şevket Demircan’ın avukatı Recep Öksüz’ün ofisinin kapısına bırakılmasıyla başladı. Telefonda ele geçirildiği iddia edilen WhatsApp yazışmalarında ABK’nın, avukatı Cengiz Haliç üzerinden soruşturmaya müdahale ettiği, polisleri yönlendirdiği, Sertçelik’e talimat verdiği ileri sürülüyor.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nda, iddialara ilişkin olarak 7 Şubat’ta ifade vereceğini anlatan Sertçelik, tutuklandı ve Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevi’ne kondu.

‘Kendim döndüm’

Sertçelik, 7 Şubat’ta Ankara Cumhuriyet Başsavcılığında ifade verdi.

İfadesinde, Macaristan’da iki kez lehinde karar verildiği halde 26 Ocak’ta dilekçe vererek, Türkiye’ye döndüğünü söylüyor.

ABK soruşturmasında hakkında Eylül 2023’te yakalama kararı çıkarıldığında KKTC’de olduğunu anlatıyor.

Dönemin Ankara İl Emniyet Müdür Yardımcısı Murat Çelik’in bizzat arayıp “Dosyada seninle ilgili birşey yok. Birkaç soru soracağız” demesi üzerine ülkeye geldiğini kaydediyor. Ancak baskı ve işkenceye maruz kaldığını ve 19 sayfalık gizli tanık ifadesine parmağının bastırıldığını ileri sürüyor.

Sertçelik, M7 kod adıyla gizli tanık olarak bildiklerini anlattığı 19 sayfalık ifade tutanağı için “İmza atıp atmadığımı hatırlamıyorum. Parmak bastım” diye konuşuyor.

Polisler ‘Kaç’ dedi mi?

Ev hapsindeyken, kasten öldürme iddiasıyla operasyon yapılacağı tarihte Organize Suçlarla Mücadele Şubesi’nden Komiser Ufuk Gülteki’nin evine gelerek, “Yurt dışına git” diye telkinde bulunduğunu iddia ediyor.

Murat Çelik’in 27 Kasım 2023’te Facetime’den “Kaç” dediğini ileri sürerek, “Çelik’in azmettirmesiyle yurt dışına çıkma kararı almıştım. Buna dair polisler hakkımda etkin bir araştırma yapmışlardır” diyor.

Afgan kaçakçılar kaçırmış

Ayağında elektronik kelepçe bulunan Sertçelik, “Hastaneye gideceğim” diyerek, babasıyla birlikte evden çıkmış. Babasını indirip “Bana bir şey sorma” demiş ve gitmiş.

Elektronik kelepçeyi söküp atmış.

Eryaman’a giderken arabasını yolda park edip arkadaşı Adem Kaçan’ı arayarak, “Yaralıyım, beni götürür müsün?” demiş. Kaçan da kabul etmiş. Sertçelik, “Adem’e kaçtığımı söylememiştim” diyor.

Eryaman’da kiraladığı evde bir haftaya yakın kalmış.

Arkadaşlarının kullandığı araçla İstanbul Şile’ye gelmiş.

Bungalovların bulunduğu bir bölgede iki üç gün konaklamış.

TikTok’ta insan kaçakçılarıyla anlaşmış.

Silivri’de buluştuğu Afgan kaçakçılar tarafından Edirne’den Yunanistan’a geçirilmiş.

15 gün kampta kalıp sığınma talebinde bulunmuş.

Mülteci kimliğiyle Arnavutluk, Kosova, Sırbistan, Bosna, Hırvatistan, İtalya, İsviçre, Fransa ve son olarak Karadağ’da kalmış. Sahte pasaportla Karadağ’dan Macaristan sınırını geçerken yakalanmış.

Sertçelik, şunları söylüyor: “Yunanistan’a geçerken kırmızı bülten yoktu. Yurt dışındayken Deniz isimli, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde aile üyeleri bulunan bir arkadaşım yakınları aracılığıyla bana elden para vermiştir. Macaristan’dayken abim göndermiştir.”

Kumpas suçlaması

Sertçelik, ofisin kapısına bırakıldığı öne sürülen cep telefonunu ve telefondan çıktığı iddia edilen yazışmaları sahiplenmiyor.

Ekim 2023’te KKTC’den dönerken yanında bulunan I-phone telefonunu polislere teslim ettiğini ve şifresini verdiğini söylüyor.

Ağabeyi Selçuk’un Mart 2024’te kapa para aklama soruşturmasında gözaltına alındığını belirtiyor. Bu süreçte kendisini arayan Demircan’ın “Gelmezsen abin tutuklanır. Bir söz ver. Sözümden çıkmayacaksın. Ne diyorsam onu yapacaksın, yoksa abin tutuklanır” dediğini ileri sürüyor.

Bu yüzden hukuk dışı teklifleri kabul etmek zorunda kaldığını, Demircan tarafından “belirli kişilerin isimlerini ifadelerine geçirmesi hususunda tehdit edildiğini” savunuyor. “Konuşturmak için dayattıkları şeyleri ispat amacıyla” Demircan’la görüşmelerini kaydettiğini belirtiyor.

Ağabeyi Selçuk gözaltındayken, cep telefonuna el konduğunu anlatıyor.

Polislerin iki cep telefonundaki WhatsApp yazışmalarını yeniden düzenleyerek, sahte içerikler üretip kumpas kurduğunu iddia ediyor.

Sertçelik: “Kıbrıs öncesi benim telefonumdan, Kıbrıs sonrası için abimin telefonundan bir miktar gerçek mesaj alarak, diğer mesajları teknolojik imkanlar kullanmak suretiyle sahte olarak oluşturarak, böyle bir yola başvurduklarını düşünüyorum. İğfal faaliyetini arttırmak amacıyla birtakım gerçek mesajın, manipüle edilen mesajlar içerisine inandırıcılığın artırılması amacıyla konulduğunu düşünüyorum.”

Poşetteki parmak izi

Sertçelik, avukatlık ofisinin kapısına bırakılan cep telefonunun, içerisinde olduğu poşette parmak izi çıkan Mustafa Öztaş ile üç-üç buçuk yıldır görüşmediğini söylüyor. Öztaş’ın Emniyetle ilişkisinin iyi olduğunu savunarak, şöyle devam ediyor:

“Telefonun bilgim dahilinde gönderildiği algısını oluşturmak ve bana iftira atmak amacıyla parmak izi bıraktırılmış olabilir.”

İfadenin bu aşamasında Sertçelik’in avukatı Alperen Ekici, müvekkilinin baştan beri FaceTime üzeriNden görüşmeler yaptığından söz ettiğini, bu imkanın yalnızca I-phone telefonlarda bulunduğunu, kapıya bırakılan cihazın ise android olduğunu vurguluyor.

Türkiye’den kaçtıktan sonra ABK’nin avukatı Cengiz Haliç’le iletişim kurmadığını, aralarında geçtiği iddia edilen yazışmaların gerçek dışı olduğunu ileri sürüyor.

Savcılıkta, avukatlık ofisinin önüne bırakılan telefonun kendisi tarafından gönderildiğini ve WhatsApp mesajlarını kabul etmesi halinde etkin pişmanlıktan yararlandırılıp tutuklanmayacağının söylendiğini iddia ederek, şunları söylüyor:

“Etkin pişmanlıktan faydalanmak istemiyorum. Bu mesajların sahtelikleri ortaya çıktığı zaman hakkımdaki suçlamaların düşeceğine düşünüyorum.”

Tutanaktaki el yazısı not

Sertçelik’in iki avukatı tarafından tutanağa el yazısıyla bir şerh düşüldü. Sorguda MHP lideri Bahçeli ve Halk Bankası Genel Müdürü Osman Arslan hakkındaki kimi iddialar içeren WhatsApp içeriklerinin sorulduğu, Sertçelik’in “Böyle bir konuşma gerçekleşmemiştir” dediği, ancak sorular ve yanıtların tutanağa geçirilmediği yazıldı.

Sertçelik, 2 Şubat’ta ABK Davası kapsamında suç örgütü yöneticiliği, bir cinayet, sekiz yaralama, iki ayrı yağma ve iki kez kişiyi hürriyetinden alıkoymaktan da tutuklandı.

/././

AKP’li başkanın diploması yalan çıktı! Üniversite açıklama yaptı: Kaydı bile yok 

AKP Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Alemdar’ın, biyografisinde yer alan Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden mezun olmadığı ortaya çıktı. Üniversiteden yapılan açıklamada, Yusuf Alemdar’ın okula hiç kayıt yaptırmadığı ve diploma kaydının bulunmadığının tespit edildiği duyuruldu.

AKP Sakarya Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Alemdar’ın, mezun olduğunu ifade ettiği Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden mezun olmadığı açığa çıktı. Alemdar’ın biyografisinde, söz konusu üniversiteden mezun olduğu ifade edilirken Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden yapılan açıklamada, Alemdar’ın üniversiteye hiç kayıt yaptırmadığı ve diploma kaydının olmadığı belirtildi.

Kıbrıs Postası'nın haberine göre, Doğu Akdeniz Üniversitesi (DAÜ) Vakıf Yöneticiler Kurulu Başkanı Şemi Bora, Yusuf Alemdar’ın diplomasına ilişkin açıklamalarda bulundu. Bora, son günlerde bazı haber ve medya kanallarında Yusuf Alemdar’ın DAÜ diplomasına sahip olup olmadığına ilişkin çeşitli haberlerin yer aldığını ifade etti.

whatsapp-image-2026-02-13-at-16-18-53.jpeg

“ÜNİVERSİTEMİZE HİÇ KAYIT YAPTIRMADIĞINI BİLGİLERİNİZE SUNARIZ”

Bora, “Yusuf Alemdar’ın üniversitemize hiç kayıt yaptırmadığını, öğrencimiz olmadığını ve Doğu Akdeniz Üniversitesi diploması bulunmadığını bilgilerinize sunarız” ifadelerine yer verdi.

alemdar.jpg

KÖŞE YAZARI DİPLOMASININ OLMADIĞINI İLERİ SÜRMÜŞTÜ!

Gazeteci Levent Özadam, DAÜ’de görev yapan bir akademisyenin üniversite arşivlerinde yaptığı incelemede Alemdar adına herhangi bir mezuniyet kaydına rastlanmadığını yazmıştı. Özadam, DAÜ kayıtlarında Alemdar’ın isminin bulunamadığı iddiasını gündeme taşımıştı.

***

Polisin görevi bu mu? Cami kapısında elinde ayakkabı ve keratayla kaymakamı bekledi! 

Karabük'te bir koruma polisi, cuma namazı çıkışında elinde ayakkabı ve kerata ile kaymakamı cami kapısında beklerken görüntülendi. Polisin içinde bulunduğu durum tepki çekerken, kendisine görevinin bu olmadığı söylenen polisin, "Emir kuluyum" dediği belirtildi.

Karabük'ün Yenice ilçesinde bugün cuma namazı çıkışında skandal bir olay yaşandı. İddiaya göre bir koruma polisi, elinde ayakkabı ve kerata ile cami kapısında kaymakamı bekledi.

ELİNDE AYAKKABI İLE KAYMAKAMI BEKLEDİ

Avukat Mustafa Kemal Çiçek, sosyal medya X hesabından paylaştığı fotoğrafta bir koruma polisinin, koruma görevlisi olduğu kaymakamın ayakkabısını elinde taşıyarak cami kapısında beklediğini kaydetti.

hbcr-9pwiaa67hk.jpg

"EMİR KULUYUM"

Olayın Yenice İlçesi'nde bulunan Yeşil Cami'de yaşandığını belirten avukat Çiçek, koruma polisini uyararak böyle bir görevinin olmadığını söylediğini, koruma polisinin ise "Emir kuluyum" şeklinde yanıt verdiğini iddia etti.

ekran-goruntusu-2026-02-13-191525.png

POLİSİN GÖREVİ BU MU?

Kaymakamın, koruma polisine ayakkabısını taşıtması sosyal medyada tepkilere neden oldu. Kullanıcılar, polislerin görevlerinin bu olmadığını belirterek tepki gösterirken, Halktv.com.tr yazarı İsmail Saymaz da paylaşımı alıntılayarak, "Türk polisi elinde ayakkabı ve keratayla cuma namazından çıkan kaymakamı bekliyor" ifadeleriyle durumun vahametine dikkat çekti.

1.png

***

halkTV



Polisin görevi bu mu? Cami kapısında elinde ayakkabı ve keratayla kaymakamı bekledi!
AKP’li başkanın diploması yalan çıktı! Üniversite açıklama yaptı: Kaydı bile yok

soL "Köşebaşı + Gündem" -13 Şubat 2026-

İktidarda ayar kalmadı: Damadın babasının belgeseli için okullara skandal yazı!-Burcu Günüşen- 

Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın babası Özdemir Bayraktar’ın hayatını anlatan belgeselin okullarda izletilmesi için Milli Eğitim Müdürlükleri harekete geçti. İstanbul’da tüm okullara belgeselin öğrencilerle izlenmesi için talimat gitti, bazı kentlerde gösterimler başladı.

AKP iktidarının aile öyküsü, Milli Eğitim Müdürlükleri eliyle tüm öğrencilerin hayatına sokuluyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın babası olan Özdemir Bayraktar’ın hayatını konu alan belgeselin tüm öğrencilere izletilmesi için okullara talimat gitti.

Okullara gönderilen yazıda “İl Millî Eğitim Müdürlüğü tarafından yürütülen Köklerden Gökler projesi kapsamında Millî Teknoloji Hamlesi idealinin öncü ismi merhum Özdemir BAYRAKTAR’ın hayatı ve mücadelesini konu alan ‘Özdemir Bayraktar | Bu Dünyadan Bir Akıncı Geçti’ belgeselinin resmî/özel tüm ilkokul, ortaokul ve liselerde öğrencilerimizle birlikte izlenmesi, akabinde okullardan Köklerden Gökler proje panolarında belgeselbelgesel izletilecek sonra dae dair yazılı ve görsel içeriklere yer verilmesi, bu çalışmalara ait ekteki raporun 20 Şubat 2026 tarihine kadar Müdürlüğümüz Strateji Geliştirme Şubesine gönderilmesi hususunda; Gereğini rica ederim denildi.

Yani okullarda önce Erdoğan’ın damadının şirketinin reklamını yapan belgesel izletilecek, sonra da bu belgesele dair yazılar ve değerlendirmeler okul panolarına asılacak.

soL'un edindiği bilgiye göre, İstanbul’da tüm ilçe milli eğitim müdürlüklerine giden bu yazı sonrası harekete geçildi, ilgili talep tüm okullara iletilmeye başlandı.

Öte yandan ülkenin çeşitli yerlerinde bu konuda adım atılmaya başladığı, bazı okullarda öğrencilerle birlikte belgeselin izlendiği, pano oluşturulmaya başlandığı da öğrenildi.

Çorlu'da bir okulun sitesinde belgeselin öğrencilerle birilkte izlendiği bilgisiyle paylaşılan fotoğraf
***
Kapalı kapılar ardında siyaset: Ali Mahir Başarır'ın Akın Gürlek'le tokalaşması neden şaşırtmadı? 
Sözcü'ye başka CNNTürk'e başka konuşan Ali Mahir Başarır'ın kapalı kapılar ardında yürüttüğü "nezaket" siyaseti birçok kişi için sürpriz olmadı. Başarır daha birkaç ay önce "protesto etmek" için gittiği TELE1 kayyımıyla bol kahkahalı bir sohbete dalmıştı.

Son olarak CHP'li belediyelere yönelik yargı operasyonuyla rüşdünü ispatlayan Akın Gürlek mükafatını Adalet Bakanlığı ile aldı.

Haliyle bu atamaya ilk itirazlardan biri CHP'den geldi. Milletvekillerinin Meclis'te düzenlediği protesto nedeniyle Akın Gürlek, yeminini ancak AKP'li milletvekillerinin korumasıyla tamamlayabildi.

İlk günden verilen bu fotoğrafın "CHP'nin hanesine yazdığı" düşünüldü. Gerçekse bambaşka çıktı.

Genel Kurul salonundaki gerilim Meclis'in arka koridorlarında yerini nezakete bırakmıştı. CHP'nin kurmayları Akın Gürlek'le kuliste buluşmuş, bu defa kafasına Anayasa fırlatmamış, elini sıkmıştı.

Gerçeği açığa çıkaran, CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır'ın iki kanala verdiği demeç arasındaki tutarsızlık oldu.

Önce Sözcü TV'ye konuşan Başarır, "Biz odayı terk ettik. Tebrik durumu söz konusu olmadı" dedi.

Birkaç saat sonra katıldığı CNN Türk yayınındaysa bu sözlerinin tam tersi bir tablo çizdi. Bakanlarla el sıkıştığını söyleyen Başarır, o anları şu sözlerle anlattı:

“Bizim oturup toplantı yaptığımız odaya davet ettiklerinde herkes oradaydı. Herkes ayağa kalktı. Birbiriyle el sıkıştı. Tüm grup başkanvekilleri el sıkıştığımızda bakan da ayağa kalktı. Hatta ben Bakana 'Sizin için zor bir gün olacak' dedim. Herkesle el sıkıştık."

Başarır'ın aynı olayı farklı mecralarda farklı şekilde anlatması tepki çekti. 

Ama soL okuyucuları şaşırmadı. Çünkü yaşanan ne "yanlış anlaşılma" ne de münferit bir yol kazasıydı. Aynı durum henüz birkaç ay önce de yaşanmıştı.

Emekçileri unuttu, kayyımla sohbete daldı

Tarihler 24 Ekim 2025'i gösteriyordu. TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ daha gözaltındayken kanalına polis eşliğinde kayyım heyeti girmiş, yayını kesmişti.

Birkaç saat sonra CHP'li Ali Mahir Başarır kanalın kapısına gitti ve basına şu açıklamada bulundu: "Kanallara kayyım atayarak susturamazsınız. Bu darbe döneminde bile görülmedi. Bunu söylediğimiz zaman suçlanıyoruz ama gerçekten bu iktidar en ağır eleştirileri hak ediyor. Şimdi çıkacağım yoldaşlarımızın, bu kanalın emekçilerinin yanında olduğumuzu Türkiye’ye göstereceğiz onları ziyaret edeceğim. Bu kanal halkındır iktidarın değil."

Açıklamasını bitiren Başarır, daha sonra kanala çıktı ama durduğu yer emekçilerin yanı olmadı.

soL, TELE1 emekçilerinin tanıklığına dayanarak o gece yaşananları şöyle aktarmıştı: Gecenin ilerleyen saatlerinde, CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır, kanal binasına geldi. Kayyım İbrahim Paşalı’nın odasına geçti, elektronik sigarasını tüttürüp muhabbet etti. "Basbayağı geyik çevirdiler. ‘Yahu buraya kadar geldik, bari yayına alıver’, ‘Efendim sonra kayyıma da kayyım atarlar’ seviyesinde kakara kikiri… Sinirlerimiz bozuldu."

Kapalı kapılar siyaseti: CHP halktan ne saklıyor?

CHP'li Başarır hesap sormak yerine şakalaşırken Merdan Yanardağ tutuklandı, kayyım yönetimi onlarca emekçinin işine son verdi, TELE1'de penguen belgeselleri yayınlanmaya başladı.

CHP'nin yakın tarihinde "kapalı kapılar ardında" yürütülen siyasetin acı sonuçlarına ilişkin başka benzer örnekler bulmak mümkün.

2023'te Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turu öncesinde eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nun, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ ile partisinin en yakın kurmaylarından bile gizli tutarak protokol imzaladığı ortaya çıkmıştı. Bu protokolle seçmenden ve partiden gizli Özdağ'a Bakanlık ve MİT yönetimi için söz verilmişti.

2018 seçimleri sürecinde, CHP yönetiminin AKP kurucularından Abdullah Gül’ü "çatı aday" yapma gayreti aylar sonra açığa çıkmıştı.

Öte yandan CHP yönetimi "Beşli Çete" olarak adlandırdığı müteahhitleri bir dönem sert dille hedef alırken, bazı CHP'li belediyeler bugün hâlâ bu gruplarla ihale veya proje bazlı çalışmaya devam ediyor.

***

El sıkmak ve 'makul siyaset'in işlevi -Cangül Örnek-

Bugünkü “olağanüstü hal”in makul siyasetçisi, makul aydını, makul akademisyeni, makul sanatçısı ise... Belki aşırılıktan uzak kalmakla övünebilir ama yaşanmakta olan yıkıcı sürecin kolaylaştırıcısı olmaktan kurtulamaz.

Önce yaşamakta olduğumuz süreci net bir şekilde tanımlayalım: Türkiye’de özellikle son on yıldır yurttaşlığın siyasi ve hukuki düzlemdeki tanımlayıcı nitelikleri yok ediliyor. Cumhuriyet yıkıcılığı, yurttaşlık haklarının yok edilmesiyle birlikte ilerledi, ilerlemeye devam ediyor.

Bu yolda önce yurttaşın hak arama ve protesto için kullanabileceği katılım mekanizmaları gayrimeşru ilan edildi. AKP iktidarı “protesto” sözcüğünü bile kriminalleştiren bir baskı ortamı kurdu. Kemal Kılıçdaroğlu liderliğindeki CHP yönetiminin de bu sürece büyük katkı koyduğunu tekrar hatırlayalım. Kayyum uygulamalarıyla başlayıp 19 Mart operasyonuyla taçlandırılan süreçte iktidar artık sandık yükünden de kurtulmak istediğini açıkça ilan etti; o yüzden seçme ve seçilme hakkını tamamen anlamsızlaştırma yoluna girdi.

Son olarak İçişleri Bakanlığına ve Adalet Bakanlığına yaptığı atamalarla bu süreci kararlı bir biçimde yürütmeye hazırlandığını ilan etti.

Türkiye siyasal düzlemde bir rejim değişikliğinden daha fazlasını yaşıyor: Halk egemenliği ilkesi, yurttaş hakları, kamu düzeninin dini inançlardan bağımsız olarak hepimiz için tesis edilmesi yükümlülüğü... Bunların her biri büyük bir hızla terk ediliyor.

Bunları çokça yazdık, söyledik.

Velhasıl, Türkiye sıradan bir dönemden geçmiyor. Türkiye, Cumhuriyet’in yıkılma sürecinde hızla yol alıyor.

Bu koşullarda hâlâ siyasetten akademiye kritik tüm alanlarda “makullüğün” yüceltilen bir ölçü sayıldığını görüyoruz. “Uzlaşma bilmeyen aşırılar”ın karşısına “sağduyu sahiplerinin erdemi” çıkarılıyor.

CHP Grup Başkanvekili Ali Mahir Başarır’ın Meclis kulisinde “düşman mıyız” diyerek Adalet Bakanlığı’na atanan Akın Gürlek’in elini sıkmayı makulleştirmesi de böyle. Bunu yapmak tabii ki siyasi bir tercih. Ancak muhalefete yakın gazetecilerin ve yorumcuların “siyasetçilerin yeri geldiğinde birbiriyle konuşması gerekir” diyerek normalleştirmeye çalıştıkları bu siyaset anlayışını reddetmek de yurttaşın tercihi olmalı.

TBMM Genel Kurulu’nda bu atamaya “büyük tepki” gösterirken kuliste “el sıkarak” yurttaşı aldatmaktan beis duyulmamasını olağanlaştıranların “siyaseten olgun”, tepki duyan yurttaşın “fazlasıyla çiğ ve heyecanlı” bulunduğu Türkiye’de bu yorumları yapanların siyasetten hiçbir şey anlamadığını söylemeliyiz.

Kamuoyunun önüne çıkıp yaşanan yıkım sürecinin vahametini önemsizleştirenlerin, bazı kavramları çok yanlış kullandığını da vurgulayalım. “Siyasetçi” diye bir şey yoktur. Her yurttaş siyasi bir öznedir. Siyaset, siyaset bilimcilerin de çoğunlukla iddia ettiğinin aksine “siyasi elitler” arası bir ilişki alanı değildir. Yurttaşlık ise “seçmen” olmaktan çok daha fazlasıdır, hatta çok daha ötesidir.

Siyaset ise siyasi elitlerin profesyonel faaliyet alanı değildir. Geçmişte de bunu iddia edenler oldu, bugün de olacaktır. Ama onların siyaset alanını ve siyasi faaliyetin kapsamını neden daraltmak istediklerini bir düşünür üzerinden açıklayayım: ABD’nin ünlü iktisat ve siyaset uzmanı Joseph Schumpeter’e göre siyaset, elitlerin yönetme işlevini ellerinde tuttukları ve zamanı geldiğinde yerlerini başka elitlere bıraktığı bir faaliyettir. Siyasi elitler bir kez iktidara geldiklerinde yurttaş katılımı söz konusu olamaz. Yani iki hükümet değişikliği arası yurttaş pasif konumdadır çünkü profesyonel bir faaliyet olan siyasetten, devleti yönetmekten anlamaz. Bu profesyonel siyasetçilerin görevi ise istikrarı sağlamak, politika üretip uygulamak ve zamanı geldiğinde hükümetlerin değiştirilebildiği rekabetçi bir sistemi işler tutmaktır. Söylemeye gerek yok; bu siyaset tarifinde ekonomi siyasetin müdahale etmemesi gereken bir alandır. Aslında profesyonel siyasetçiler oyunun kurallarını değiştirmeyen bir zümredir. Halk kitlesi ise bu açıdan öngörülemezdir. Profesyonel siyasetçi düzen değişikliği hedeflemez, ancak halk kitlesi bu tür konularda fazla cüretkar olabilir. Schumpetergillere göre, halk fazla duygusal ve tepkiseldir; politika yapımının tekniklerini bilmez. Zaten süreçlere dair bilgisi de kısıtlıdır. Bunları siyasetçiler bilir.

Türkiye’de ana muhalefet partisine yakın olarak bilinen gazeteci ve yorumcuların önemli bir bölümü de siyaseti tam olarak böyle algılıyor.

Siyasetçinin profesyonel olduğu, siyaset alanının esas olarak profesyonellerin alanı olarak kaldığı, siyaset yapmanın düzen değişikliği hedeflemediği bir yaklaşımı savunuyor.

Ne eksik ne fazla...

O yüzden başta belirttiğim noktaya bir ek yapmam gerekiyor: Kılıçdaroğlu CHP’sinin halkın siyasete katılım mekanizmalarından dışlanmasını kolaylaştırdığını vurgulamıştım. Halkın bilmediği ama kendilerinin çok iyi bildiği “bir şeyler” vardı. Olmadığını hep birlikte gördük.

19 Mart operasyonunu kısmen frenleyen halk hareketi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne kayyum atanmasını engelleyerek siyasette profesyonel siyasetçilerden daha önemli bir belirleyen olduğunu hissettirdi. Türkiye’de halkın inadı, dinamizmi ve yurttaşlık haklarına saldıranlarla uzlaşmayı reddeden tutumu olmasaydı bugün Türkiye’de tutunduğumuz dallara bile tutunamaz hale gelebilirdik.

Ancak görünen o ki, bugün de her türlü siyasi jest halkın siyasi motivasyonu ve tepkisi önemsenmeksizin yapılıyor. Profesyonel siyasetçi sınıfı bu tavra, “ülke yönetmeyi bilmek” adını vermiş. Eleştirenlere “olgunluk” dersi veriyorlar.

Burada gözden kaçmaması gereken bir nokta var: Profesyonel siyasetçilerimizin bu koşullarda dahi sergileyebildikleri ölçülü tutum, Anayasa’yı askıya alanların, hukuku yok edenlerin, insanların özgürlüklerini elinden alanların “elini sıkmak”tan ibaret değil. Bu tutumun arkasında bir siyaset var ve bu siyaset kendisini her alanda gösteriyor.

Örneğin, aynı tutum, CHP’nin ekonomi politikasına da damgasını vuruyor. Merkezi planlamadan, temel kamu hizmetlerinin kamulaştırılmasından bahsetmeyen, “popülist olmamak”la, Türkçesiyle “kamu kaynaklarını halka yedirmemek”le övünen, “güler yüzlü Şimşek modeli” bir ekonomi politikasını ekonomide makul yol olarak önerebiliyor. Yerli ve yabancı sermayeyi korkutacak halkçı aşırılıklardan, kendilerine büyük destek sağlayacaksa bile, kaçınabilen “bilimsel bir soğukkanlılık”la konuşuyor.

Sonra anketlere göre yaşam koşullarının iyileşmesi için iktidar değişikliğini gerekli gören yurttaşların oranı yüzde 70’lere yaklaşmışken, yüzde 60’ın muhalefeti ülkeyi yönetmeye hazır görmemesini anlamlandıramayacak kadar gerçeklerden kaçabiliyor. Ama “makul” de böyle olunuyor.

El sıkma nezaketinin arkasında işte böyle bir siyaset zemini var. Yoksa eleştirenler de nezaket düşmanı değil.  

Velhasıl, “olağanüstü hal” işleyebilmek için düşman yaratmaksızın duramaz. İktidar o yüzden sertliğe ara vermeden yola devam etmeye hazırlanıyor.

Bugünkü “olağanüstü hal”in makul siyasetçisi, makul aydını, makul akademisyeni, makul sanatçısı ise... Belki aşırılıktan uzak kalmakla övünebilir ama tam da bu nedenle yaşanmakta olan yıkıcı sürecin kolaylaştırıcısı olmaktan kurtulamaz.

/././

Boğaziçi'nde OHAL: Erdoğan için fetih günü mü? 

AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bugün yurt açılışına katılacağı Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü öğrenci, akademisyen ve personele kapatıldı. Kampüste yaratılan "OHAL" ortamıyla Erdoğan'ın üniversiteye gelişi adeta bir "fetih" çıkarmasına dönüştürülmek isteniyor.

Boğaziçi Üniversitesi’nin Güney Kampüsü’nde bugün adeta OHAL ilan edildi. 

Gerekçe AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Erkek ve Kız Yurtları Açılış Töreni’ne katılacak olması.

AA’nın geçtiği habere göre Erdoğan’ın katılacağı tören 14.30’da başlayacak.

Erdoğan'ın Boğaziçi Üniversitesi'ne gelişi üniversite mensuplarına getirilen yasakla adeta bir "fetih" töreni olarak sahneye konuyor.

Kampüs öğrenciye, akademisyene, personele kapandı

Fotoğraflar: soL

Boğaziçi Üniversitesi Rektörlüğü dün akademisyen, idari personel ve öğrencilere gönderdiği yazıda yurt binalarının açılış törenini gerekçe göstererek Güney Kampüsü'nde bugünkü tüm derslerin çevrimiçi yapılacağını, personelin de uzaktan çalışacağını bildirmişti. Kampüse tek bir araç girişine izin verilmeyeceği belirtilmişti.

Erdoğan'ın gelişi öncesi üniversite girişi ve Hisarüstü polis ablukasına alınmış durumda.

Sadece Güney Kampüs’teki kız öğrenci yurdunda öğrencilerin kalmasına izin verileceği bildirilen yazıya karşın bu sabah saatlerinde Güney Kampüs'teki yurtta öğrencilerin tahliye edildiği ve Erdoğan’ın gelişi öncesinde yurtlarda detaylı güvenlik aramaları yapıldığı öğrenildi.

Üniversite girişi ve çevresi de polis barikatlarıyla kapatıldı.

Sabah saatlerinde Hisarüstü'nde polis yoğunluğu ve TOMA getirildiği gözlenirken, çevredeki metro çıkışlarında da üst araması yapıldığı belirtiliyor.

Metro çıkışlarında çanta ve üst araması yapıldı, yurtlar da boşaltıldı

Boğaziçi TV'nin aktardığına göre Erdoğan’ın 14.30’da Güney Kampüs’te katılacağı etkinlik öncesi M6 metrosu çıkışı, Camii Sokak Girişi ve Hisarüstü Otobüs durağı önünde üst ve çanta araması yapılıyor. Öğrencilere atılan mailde belirtilenin aksine sabah Güney Kampüs'te bulunan yurtlarından çıkarılan öğrencilerin Güney Kampüs'teki Dodge Hall'de kalmalarına izin verilmedi. Öğrenciler Kuzey Kampüs'e transfer ediliyor. Güney Kampüs tamamen boşaltılıyor. Güney Kampüs Theodorus Hall Yurdu'nda kalan öğrenciler tahliye edilirken, yurt odalarının aramasını polis veya güvenlik personelinin değil, cumhurbaşkanlığı korumalarının yaptığı, yurtta kalan öğrencilere oda ve dolap kapılarını kilitlememeleri, kilitlemeleri durumunda kırılacağı söylendi.

İnternet ve elektrik kesintileri

Öte yandan öğrenciler dün akşamdan beri üniversitenin internet ağı Eduroam’ın kesildiğini bildiriyor. Üniversite çevresinde elektrik kesintisi ve jammer (sinyal bozucu) sebebiyle internet kesintisi yaşanıyor. Öğrenciler kesintiler nedeniyle çevrimiçi derslerine girmekte zorlanıyor.

Kayyıma karşı akademisyenlerin eylemi de iptal

Kayyım rektöre karşı her cuma günü protesto eylemi yapan akademisyenlerin eylemi de bugün kampüse girişlerin yasaklanması nedeniyle iptal edildi.

TKG'den pankart: Boğaziçi saltanat sevdalılarına boyun eğmez!

Türkiye Komünist Gençliği Recep Tayyip Erdoğan'ın Boğaziçi Üniversitesi'ne gelmesine karşı ders binaları New Hall'a pankart astı: "Boğaziçi saltanat sevdalılarına boyun eğmez!".

Protestoda gözaltı

Kuzey Kampüs'te toplanan bir grup öğrenci Erdoğan'ın gelişini ve üniversitenin boşaltılmasını protesto etti. Bir öğrenci taşıdığı döviz bahane edilerek kampüs çıkışı polis tarafından gözaltına alındı.

https://haber.sol.org.tr/haber/erdogan-bogazici-universitesinde-konustu-ideolojilerinin-arka-bahcesi-olarak-goruyorlar

***

Yine Boğaziçi Üniversitesi!-Rıfat Okçabol- 

Kayyım yönetimin keyfi kararlarını, öğrencilerin ve meşru akademisyenlerin karşı çıkacaklarını bile bile aldığı belli oluyor. Bir yandan kulüp binalarına gece yarısı baskın yapıyor. Öte yandan da bu tür uygulamalarını TOMA’lardan ve polisten destek alarak gerçekleştiriyor. 

Bilindiği gibi Boğaziçi Üniversitesi (BÜ), beş yıldır kayyım rektörler tarafından yönetiliyor. Bir kuruma atanan kişi alışılmadık bir yöntemle atandığında, o (istenmeyen) kişiye kayyım sıfatı takılıyor. BÜ’ye Melih Bulu rektör olarak atandığında, öğrenciler de, akademisyenler de, bu rektöre kayyım demişlerdi. M. Bulu iktidarın beklentilerini yerine getiremeyince yerine atanan Naci İnci’ye de, haklı olarak kayyım rektör denmeye başlandı.

Ancak BÜ’de kayyımlık rektörle sınırlı kalmadı. Kayyım rektörler, akademik süreçlerle ilgili olan BÜ geleneklerini de YÖK yönetmeliğini de hiçe sayarak, bölümlerin istemediği kişileri paraşütle akademisyen olarak atadılar ve bu tür atamalar devam ediyor. Bu nedenle BÜ’de, kayyım rektörlerin atadığı akademisyenler de, birer kayyım akademisyen oluyor. BÜ’de 1994’ten beri akademik birimlerin yöneticileri seçimle belirlenmişken, seçilmiş kişiler keyfi olarak görevden alınırken, beş yıldır bölüm başkanı ve dekan gibi akademik birim başkanları da paraşütle atanıyor. İlgili birimlerin istemediği bu kişiler de kayyım bölüm başkanı ve kayyım dekan oluyor. Dolayısıyla BÜ akademisyenleri, ilgili birimlerin onayıyla başlatılan akademik ve yasal süreçler sonunda atanan "meşru akademisyenler" ile meşruluğu sorgulanan "kayyım akademisyenler" olarak karpuz gibi iki parçaya bölünmüş oluyor.

Ne yazık ki olay bu sıfatlara göre bölünmeyle de sınırlı kalmıyor. Meşru akademisyenlerle ülkenin en başarılı öğrencileri arasından gelen BÜ öğrencileri, beş yıldır özgür ve özerk üniversite isteğiyle, laik ve bilimsel anlayışa, BÜ’ye ve akademik gelenekleriyle ilgili değerlere sahip çıkmaya çalışıyorlar. Bu nedenle kayyım yönetimin yasal mevzuatla ve BÜ’nün gelenekleriyle bağdaşmayan karar ve uygulamalarına karşı çıkıyorlar. Öte yandan kayyım akademisyenler ise "her türlü ahval ve şerait içinde dahi" kayyım yönetime destek veriyor.

Bu arada meşru akademisyenler, kayyım yönetimin baskıcı ve akademik yükselmelerini engelleyici tutumu nedeniyle ya da emeklilik nedeniyle kurumdan ayrılmak zorunda kalıyor. Meşru akademisyen sayısı azalırken, kayyım akademisyenlerin sayısı giderek artıyor.

BÜ’nün kayyım rektörü Naci İnci’nin 5 yıllık uygulamalarına bakıldığında, rüyasında gördüğü ve BÜ aleyhine olabilecek her şeyi uygulamaya kalktığı anlaşılıyor. Kayyım rektörün son kararı, BÜ’nün ana yerleşkesinde -BÜ’nün ilk kurulduğu yerde- yıllardır var olan öğrenci kulüplerine ait odaları boşaltıp uzaklara bir yere taşımak oluyor. Ne de olsa "Öğrenci kulübü!" deyip geçmeyin. Bu kulüpler, öğrencilerde değişik alanlarla ilgili merak uyandırıp beceri kazandıran, onlara yaşadıklarını hissettiren ve de bir bakıma üniversiteyi BÜ yapan kuruluşlar.

Kayyım yönetimin keyfi kararlarını, öğrencilerin ve meşru akademisyenlerin karşı çıkacaklarını bile bile aldığı belli oluyor. Bir yandan kulüp binalarına gece yarısı baskın yapıyor. Öte yandan da bu tür uygulamalarını TOMA’lardan ve polisten destek alarak gerçekleştiriyor. 

BÜ’deki kayyım yönetim, uygulamaları ile bir işgal kuvvetine benziyor: Neredeyse tüm kararlar öğrencilerin ve meşru akademisyenlerin beklentilerine karşı alınıyor. Öğrencilere ve meşru akademisyenlere her fırsatta orantısız cezalar veriliyor. Kapılar kilitleniyor. Okula giriş-çıkışlar yasaklanıyor. Gerektiğinde tank yerine TOMA’lar, asker yerine çevik kuvvet, silah yerine de duruma göre cop, biber gazı ya da plastik mermi kullanılıyor. Kulüplerin kapatılmasıyla ilgili olarak kayyım rektörün konuştuğu öğrencilerin bu konuşmayı, “Bizi yanına dalga geçilesi bir anlaşma yapmak için çağırmış resmen. ‘Sevr Anlaşması’ gibi bir dayatmadan başka bir şey değil” şeklindeki değerlendirmesi, kayyım yönetimin de kendini işgal kuvveti olarak gördüğünü belli ediyor.

BÜ’de meşru akademisyenlerin yerini adım adım kayyım akademisyenler alıyor. Öğrencilerin en çok gereksinim duyduğu bazı yurtlar, keyfi olarak aniden kapatılıyor. Üniversitenin-kamunun binaları teknoparka dönüştürülerek sermayedara peşkeş çekiliyor. Üniversite, gerici kuruluşların oyun alanına ve zaman zaman da kayyımın girişimiyle savaş alanına dönüştürülüyor. Üniversitenin olmazsa olmaz ana birimlerinden biri olan kütüphane, alternatifi hazırlanmadan yıkılıyor.

BÜ’nün içinde bulunduğu bu durum, Cumhurbaşkanının 7 Ocak 2018 günü, gerici etkinlikleriyle tanınan BÜ Mezunlar Derneği’nin (BÜMED değil, BURA) 14. Genel Kurulu’nda söylediği şu sözleri akla getiriyor: “Bu üniversitemiz açıkçası biraz zayıf kalmıştır. Bu ülke ve milletin değerlerine yaslanamadığı için küresel bir marka haline gelme çabalarında hedeflerine tam manasıyla ulaşamamıştır!” Bu sözleri anımsayınca da, Cumhurbaşkanın BÜ’deki durumdan memnun olduğu için kayyım Naci İnci’yi ikinci kez atadığı akla geliyor.

Geçmişi anımsayınca, ister istemez günümüzün YÖK’ü de akla geliyor. Çünkü YÖK, Anayasal bir kuruluş, AKP’nin bir yan kuruluşu değil. Üstelik Anayasa’nın 130. maddesinde, “Üniversite yönetim ve denetim organları ile öğretim elemanları; Yükseköğretim Kurulunun veya üniversitelerin yetkili organlarının dışında kalan makamlarca her ne suretle olursa olsun görevlerinden uzaklaştırılamazlar” dendiğine göre, YÖK özerk bir kuruluş. Ayrıca Anayasa’nın 131. maddesine göre YÖK’ün kuruluş nedeni, “Yükseköğretim kurumlarının öğretimini planlamak, düzenlemek, yönetmek, denetlemek, yükseköğretim kurumlarındaki eğitim-öğretim ve bilimsel araştırma faaliyetlerini yönlendirmek, bu kurumların kanunda belirtilen amaç ve ilkeler doğrultusunda kurulmasını, geliştirilmesini ve üniversitelere tahsis edilen kaynakların etkili bir biçimde kullanılmasını sağlamak ve öğretim elemanlarının yetiştirilmesi için planlama yapmak.”

1981 tarih ve 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu da, YÖK’ün gerçekleştirmesi gereken amaç ve ilkeleri belirlemiştir. Örneğin 2547 sayılı yasanın 4. maddesine göre, YÖK öğrencileri, “Atatürk inkılâpları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı” ve “Hür ve bilimsel düşünce gücüne, geniş bir dünya görüşüne sahip, insan haklarına saygılı” olarak yetiştirmekle yükümlüdür. 2547 sayılı yasanın 5. maddesine göre YÖK, “yükseköğretim kurumlarının özellikleri, eğitim-öğretim dalları ile amaçları gözetilerek eğitim-öğretimde birlik ilkesini sağlamak” ve “eğitim-öğretim plan ve programları, bilimsel ve teknolojik esaslara, ülke ve yöre ihtiyaçlarına göre kısa ve uzun vadeli olarak hazırlanıp sürekli olarak geliştirme” gibi ilkelere de uymak zorundadır.  

BÜ öğrenci ve meşru akademisyenleri üniversiteye sahip çıkmaya çalıştığı için toplum BÜ’de olup bitenlerden haberdar oluyor. Oysa ülkedeki pek çok üniversitede de BÜ’de olanların benzerleri yaşanıyor. Ancak YÖK, BÜ’deki keyfi uygulamalara karışmadığı gibi, diğer üniversitelerdeki keyfi uygulamalara da karışmıyor. Hatta kayyım yönetimin isteğine uyup aniden dekanları görevden alıp yerlerine kayyım dekanlar atıyor. BÜ’nün desteklediği ve YÖK’e başvuran rektör adaylarını görüşmeye bile çağırmıyor.

Bu durum, yükseköğretim sistemimizin, BÜ sorununun ötesinde, bir YÖK sorunuyla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Ayrıca bütün dünya BÜ’de ve diğer üniversitelerimizde neler olup bittiğini izlerken, yükseköğretimimizi uluslararasılaştırmak için stratejik belgeler hazırlanması, YÖK’ün kendini, toplumu ve iktidarı kandırma çabasından başka bir anlam taşımıyor.            

/././

Öne Çıkan Yayın

İliç ile yansıyan durum memleketin liç ediliş halinin görüntüsüdür + İliç’ten 2 yıl sonra, maden ve güvenlik-EVRENSEL-

İliç ile yansıyan durum memleketin liç ediliş halinin görüntüsüdür -Cemalettin Küçük- İliç ile görünür hâle gelen durum, aslında memleketin ...