EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -18 Nisan 2026-

 Böyle dünyaya böyle kupa -Onur Özgen-EVRENSEL-


Dünya kupası gibi tarihsel, duygusal ve kolektif bir etkinlik bir yandan hâlâ milyonlarca insanın hafızasında çocuklukla, mahalleyle, birlikte izlenen maçlarla, kuşaklar arası ortak heyecanla ilişkili. Öte yandan aynı etkinlik, bugünün ekonomik ve siyasal düzeni içinde giderek daha sert bir sömürü makinesine dönüşüyor. Aradaki mesafe artık o kadar açıldı ki, turnuvanın kendisi ile onun pazarlanma biçimi neredeyse iki ayrı şey gibi duruyor. Sahada hâlâ futbol var, tribünde hâlâ insan var, ekranda hâlâ heyecan var; ama bunların üstüne kurulan organizasyon mantığı giderek daha soğuk, daha buyurgan, daha açgözlü bir karakter kazanıyor.


Burada asıl mesele fiyatların yüksekliği de değil. Elbette biletlerin, ulaşımın, konaklamanın, yiyecek içeceğin astronomik seviyelere çıkması başlı başına büyük bir sorun. Fakat daha derinde başka bir şey var: Taraftara artık bir topluluğun parçası, oyunun sahibi ya da kültürel bir özne gibi değil; sıkıştırılması, yönlendirilmesi ve son damlasına kadar harcatılması gereken bir müşteri gibi bakılıyor. Dünya kupasının ruhunu zedeleyen asıl kırılma burada. Çünkü futbolun büyük turnuvaları, uzun yıllar boyunca tam da bu “ortak aidiyet” duygusu sayesinde ayrıcalıklı bir yere sahipti. İnsanlar oralarda sadece doksan dakika izlemiyordu; bir ülkenin, bir kuşağın, bazen kendi kişisel hayatlarının bir parçasını da yaşıyordu. Şimdi ise o deneyim, adım adım ücretlendirilmiş bir koridora çevriliyor.

Tutkuyu tahsil etme düzeni
------------------------------
Modern spor ekonomisinin vardığı yer tam da burası. Değer üretmekten çok, mevcut tutkuyu tahsil etmeye dayalı bir düzen bu. Taraftar oyunu seviyor, milli takımı seviyor, o atmosferi yaşamak istiyor, hayatında belki bir kez böyle bir turnuvaya gidecek. Organizasyon da dönüp şunu söylüyor: Madem bu kadar istiyorsun, o zaman bedelini ödersin. Burada hizmet kalitesinin, kamu yararının, erişilebilirliğin, adaletin pek önemi yok. Önemli olan, bu büyük duygusal birikimin ne kadarının paraya çevrilebileceği. Futbolun yönetici elitleri için taraftar, sadakati ödüllendirilecek biri değil; tutkusu gelire dönüştürülecek bir kaynak.

İşin daha da çarpıcı yanı, bu ekonomik modelin maliyeti adil biçimde paylaşmaması. Büyük futbol kurumları geliri merkezileştiriyor; yerel yönetimler ise güvenlikten ulaşıma, altyapıdan çevre düzenine kadar pek çok yükü üstleniyor. Bu model, kamu kaynaklarının özel prestij ve kurumsal kâr adına seferber edilmesi anlamına geliyor. Şehirler turnuvaya ev sahipliği yapma heyecanıyla dev bir vitrine çıkıyor, ama çoğu zaman faturayı vergi mükellefleri ödüyor. Sonra da bu maliyet, dolaylı ya da doğrudan yine halka yansıtılıyor. Yani taraftar önce kamusal düzeyde bu organizasyonun yükünü taşıyor, sonra bireysel düzeyde bir kez daha ücret ödemeye zorlanıyor. Üstelik bunu çoğu zaman “eşsiz deneyim” ambalajı içinde yapıyorlar.

Burada futbolun geçirdiği sınıfsal dönüşümü de görmek gerekiyor. Futbol tarihsel olarak geniş halk kesimlerinin oyunu oldu. Tribün, işçi sınıfının, alt orta sınıfın, gençlerin, öğrencilerin, ailelerin, mahallelerin mekanıydı. Bugün bu bağ tümüyle kopmuş değil, ama ciddi biçimde aşınıyor. Büyük turnuvalar ve büyük finaller giderek daha fazla satın alma gücü yüksek kesimlere göre tasarlanıyor. Tribün kültürü yerini etkinlik tüketimine bırakıyor. Maça gitmek, bir bağlılık pratiği olmaktan çıkıp lüks tüketime yakın bir şeye dönüşüyor. Bu değişim, futbolun toplumsal dokusunu da yavaş yavaş kurutuyor. Çünkü oyunun canlılığı biraz da onu çevreleyen sınıfsal karışımda, spontane heyecanda, erişilebilirlikte gizliydi. Her şeyi pahalılaştırıp steril hale getirdiğinizde geriye gösterişli ama ruhsuz bir kabuk kalma riski büyüyor.

Dünya kupası söz konusu olduğunda bu tablo daha sert hissediliyor. Çünkü bu turnuva, kulüp futbolunun pahalı vitrini gibi algılanmaz. İnsanların gözünde daha geniş bir anlam taşır. Dünya kupası, teoride gezegenin en ortak futbol alanıdır. Ülke aidiyeti, tarih, göç hikayeleri, çocukluk anıları, ev içi ritüeller, toplu seyirler, sokaklar, meydanlar… Bunların hepsi oraya bağlanır. Bu yüzden oradaki sömürü hissi daha çıplak görünür. İnsan bir şampiyonlar ligi finalinin aşırı pahalı olmasına öfkelenir belki, ama dünya kupasında aynı durum başka bir kırılma yaratır. Çünkü burada satılan şey, sadece üst düzey bir spor organizasyonu değildir; ortak insanlık duygusunun futbol üzerinden kurulmuş bir versiyonudur. Böyle bir alanın parası olana açılıp geri kalanlara fiilen kapanması, daha derin bir adaletsizlik duygusu yaratıyor.

Üstelik mesele ekonomiyle de sınırlı kalmıyor. Büyük spor organizasyonları artık giderek daha görünür biçimde güvenlik siyasetiyle, sınır rejimleriyle, göç politikalarıyla, istisna hali uygulamalarıyla iç içe geçiyor. Seyircinin karşısına çıkan şey sadece pahalı bilet değil; aynı zamanda denetim, kuşku ve ayrımcılık. Kimin rahatça ülkeye girebildiği, kimin vize engeline takıldığı, kimin daha sıkı güvenlik taramasına maruz kaldığı, kimin potansiyel tehdit gibi görüldüğü, bütün bunlar turnuvanın deneyimini belirliyor. Böylece futbolun evrensellik iddiası ile devletlerin dışlayıcı pratikleri aynı sahnede buluşuyor. Bir yanda “Dünyayı bir araya getiren şölen” söylemi var, öbür yanda bazı ülkelerin taraftarları için fiilen kapatılmış kapılar, aşağılayıcı prosedürler ve sert güvenlik rejimleri. Bu çelişki artık örtülemiyor.

Belki de bizi en çok rahatsız eden şey, bu düzenin artık utanmaması. Önceki yıllarda büyük organizasyonlar kendi kâr hırsını daha dikkatli saklamaya çalışıyordu. Kamuoyuna umut, birlik, kültürel yakınlaşma, kapsayıcılık gibi kelimeler sunuluyordu. Elbette o zaman da paranın ve siyasetin ağırlığı vardı. Ama en azından bir meşruiyet dili kuruluyordu. Şimdi ise daha kaba bir evredeyiz. Sanki bize açıkça şunu söylüyorlar: Dünya kupası sizin duygularınızla büyüdü, ama artık size ait değil. Siz onun öznesi değil, gelir kalemisiniz. Katılmak istiyorsanız ödersiniz. Yorulursanız katlanırsınız. Aşağılanmış hissederseniz bunun da bir önemi yok. Çünkü sıra dışı olan oyunun kendisi değil, onun etrafında kurulmuş bu dev tahsilat düzeni.

Çatışma derinleşiyor
-----------------------
Bu yüzden dünya kupası etrafındaki tartışmayı, “Fiyatlar biraz düşsün” düzeyinde bırakmak eksik kalır. Sorun birkaç kalemde indirim yapılmasıyla çözülecek gibi görünmüyor. Daha esaslı bir meseleyle karşı karşıyayız: Futbolun kamusal anlamı ile onu yöneten kurumların zihniyeti arasındaki çatışma derinleşiyor. Taraftar oyunu hâlâ bir duygu, bir bağ, bir hatıra alanı olarak yaşıyor. Yönetici sınıflar ise aynı alanı marka değeri, veri, erişim, güvenlik, sponsorluk ve tahsilat başlıkları altında görüyor. Bu iki bakış arasındaki fark açıldıkça gerilim de büyüyecek.

Yine de bu karanlık tablonun tek sonucu umutsuzluk olmak zorunda değil. Bazen bir düzenin en savunmasız anı, kendini en açık ettiği andır. Bugün futbolun tepesindeki yapılar öylesine pervasızlaştı ki, artık neyi temsil ettiklerini gizlemekte zorlanıyorlar. Belki bu sayede, yıllardır “büyüme” ve “küreselleşme” adı altında meşrulaştırılan pek çok uygulamaya daha eleştirel bakmak mümkün olacak. Belki taraftarlar, gazeteciler, araştırmacılar ve yerel topluluklar bu meseleleri daha net tartışacak. Belki büyük turnuvaların gerçekten kimin için düzenlendiği, kimleri dışarıda bıraktığı ve kimin sırtından yükseldiği daha çok sorulacak.

Futbol hâlâ büyük bir ortak dil. İnsanları birbirine bağlama gücü hâlâ var. Ama bu gücün kendiliğinden korunacağını sanmak büyük bir hata olur. Oyunun çevresinde kurulan ekonomik ve siyasal yapı, onun insani tarafını adım adım kemiriyor. Dünya kupası bunun en parlak vitriniydi; şimdi aynı zamanda en sert teşhir alanına dönüşüyor. Belki de bu yüzden asıl soru artık şu: Futbolu hâlâ sevip sevmediğimiz değil, onu kimlerin ve hangi hakla yönetmesine razı olduğumuz.

/././

Şiddet praksiyolojinin konusu: Eylem bilimleri, bilim, felsefe, istatistik, siyaset teleoloji ne söylüyor?-Adnan Gümüş-

Ankara Gölbaşı veya başka bir yer. Bazı çok yetkili, çok etkili, milletvekili kişilerin bazı bölgelerde hareketliliği var mı, bilemiyorum. Tüm dünyada ve ülkemizde hiyerarşik üstlerin hiyerarşik altları ile ilişkileri ne durumda? Ankara’nın orta yerinde öldürülen Türki kökenli bakıcıya dair soruşturma nereye vardı?


Gülistan Doku soruşturması 6 yıl sonra devam ediyor. İçinde eski valinin çocuğu, emniyet mensupları var.

TBMM’nin lokantasında öğrencilere taciz, mesleki eğitim merkezlerinde (MESEM) yağma, taciz, tecavüz, ölüm/iş cinayetleri.

Daha birkaç ay önce büyük gruplaşmalar halinde İstanbul’un tarihi ve akademik başarısı yüksek liselerinden İstanbul Lisesinde yaşanan şiddet vakaları.

Okulların devamsızlık oranları, her okul, her sokak, her iş yeri…

Her gün yüzlerce şiddet vakasına rağmen hemen her töre, okul, kadın, taciz, şiddet durumunda resmi yetkililerin ilk açıklama ve savunuları: Bunlar münferit, bunlar istesek de pek öngörülemiyor.

Öyle mi gerçekten?

Münferitlik meselesi: Urfa, Maraş, okulda şiddet göstereni neyi gösteriyor?
---------------------------------------------------------------------------------------------------
Yaşananlar, yapılanlar, söylenenler her biri birer gösterendir.

Şanlıurfa, Siverek, MTAL; yoksul bir aile çocuğu. 2007 doğumlu, 19 yaşında, Okulun eski öğrencisi, okuldan açık liseye yönlendirilmiş, av tüfeğiyle, 16 yaralı, 9 yaralının tedavisi sürüyor.

Maraş, 12 Şubat, Ortaokul, orta sınıf, mülkiyeli bir aile çocuğu, anne öğretmen, babası 1. Sınıf Emniyet Amiri ve Polis Başmüfettişi, babasına ait 5 silah ve 7 şarjörle iki sınıfa yaptığı baskında 1'i öğretmen, 8'i öğrenci, 1’i de kendisi olmak üzere 10 kişi hayatını kaybediyor, 20 kişi de yaralı.

Yer Türkiye, Tarih Nisan 14-15 Nisan 2026, bu iki saldırı, bu iki olay münferit mi, bireysel mi, bu gördüklerimiz, bu gösterenler neyi gösteriyor?

Tarihilik, eğilim, genellik meselesi: Şiddetin davalara yansımış hali 45 milyon dava
----------
En temel soru ve ayrım, bu olaylar münferit mi ortak genel bir durum mu olgu mu sorusu.


Münferit ise psişik bireysel bir münferit mi sosyal bir münferit mi?

Adalet istatistikleri durumun hem münferit olmadığını hem de birey ile sınırlı olmadığını gösteriyor.

“Ceza mahkemelerinde seçilen on suç türüne göre yıl içinde açılan dosya sayısı artış oranları incelendiğinde; 2025 yılında bir önceki yıla göre en fazla artışın sırasıyla dolandırıcılık (TCK 157-159) ve uyuşturucu veya uyarıcı madde imal ve ticareti (TCK 188) suç türlerinde olduğu görülmektedir.” (Adalet istatistikleri, 2025)

Neredeyse uyuşturucunun girmediği sokak kalmamış.

Sadece savcılıklarda 1 yılda yüzde 4.5 şikayetçi, yüzde 7.1 şüpheli
-----------------------------------------------------------------------------------------
Bir yıl içinde savcılıklara yansıyan şikayet durumları üzerinden toplumun bir yılda yüzde 4.5’i şikayetçi, yüzde 7.1’i şüpheli olmuş, toplamda yüzde 11’e yakın. Bunlara diğer hukuk, idari, vergi davaları dahil değil.


Şiddetin resmi kurumsal boyutu: Yurttaş devletten 491 bin kez davacı
---------------------------------------------------------------------------------------------
Yurttaş devletten davacı. “İdare mahkemelerinin son on yıllık çalışma trendi incelendiğinde; 2016 yılında idare mahkemelerine gelen dosya sayısı (geçen yıldan devir, yıl içinde açılan ve bozularak gelen toplam dosya sayısı) 385 bin 395 iken, yüzde 27.5’lik artış oranı ile 2025 yılında 491bin 219 olmuştur.” (Adalet istatistikleri, 2025)

Bu kadar açık görülen vakalar görülemez özellikte mi?

Olaylar öngörülemez mi: Müdür ilgili kurumlara yazı yazmış
------------------------------------------------------------------
Bu yaşanan olaylarda, biri 16 yaşında, ortaokul öğrencisi, yani çağ yaşını geçmiş. Zaten zorlanan bir örnek. İkincisi de 19 yaşında, okul normal çağ yaşını geçmiş, yine zorlanan bir örnek.

Dahası, resmi kurumlar diğer resmi kurumlardan da destek talebinde bulunmuş, okul müdürünün hem savcılığa hem milli eğitime, eski öğrenci tarafından saldırı olabileceğine ilişkin bildirimde bulunduğu basına yansıyor. Şanlıurfa Valisi Hasan Şıldak ise; “Okulun riskli kapsamda olmadığı”, bu nedenle sabit polis görevlendirilmediğini söylüyor.

Şu anda müdürlerin başvurusu olup olmadığı, neden önlem alınıp alınmadığı araştırılıyor.

Münferit değil bilimsel nedensellik, istatistiksel eğilimsellik ve ereksellik
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Yaşananlar öngörülemez miydi? Mikrosu ne, makrosu ne, bu konular hangi bilgi disiplinlerinin işi, nasıl öngörülebilir?

Doğa yasaları ile irade ve tercihlerin girdiği sosyal eylemler birebir aynı değil. Tarih ve sosyal bilimler daha çok istatiksel olarak yaşananları ortaya koyar, yaşananların ve yaşanacakların çözümünü daha bilimsel nitelikli içerikli araştırır, eylem bilimleri bunları araştırır.

Bu iki olayın ikisinde de bariz gösterenler var. Hemen tüm okulların durumu birer gösteren, sokaklar birer gösteren, adalet istatistikleri tek başına birer gösteren.

Yani bu yaşadıklarımız neredeyse hangi öğrenciye, hangi veliye, hangi öğretmene sorulsa öngörülemez değil öngörülebilir durumlar.

Öngörülemez kısmı da var ama bu sadece hangi okula nasıl yansıyacağı. Yani bu şiddetin olduğu ve olacağı açık. Yani ortada bilkuvve bir şiddet var, bir yerde bilfiil/realize olacağı açık.

O halde gösterge ne, aktörler kimler, bunlardan kim ve kimler sorumlu, hangi şartlar faktör veya vektörel durumda? Bu bilkuvve ve bilfiil şiddet nedir, nasıl çözülebilir?

Modellik sorunu: Cumhurbaşkanı, AKP, MHP, MEB, Erdoğan, Bahçeli, bakan, vali müdür model mi?
---------------------------------
Modellikten başlarsak; Cumhurbaşkanı, AKP, MHP, MEB, Erdoğan, Bahçeli, milli eğitim bakanı, içişleri bakanı, adalet bakanı, savunma bakanı…, valiler, müdürler, başkanlar, reisler… tüm bunlar bulundukları topluluklara ne kadar uygun modellik oluşturuyor? Hak ve özgürlükleri, çocukların ve toplumun kendini ifade etmesini ve gerçekleştirmesini mi kolaylaştırıyor yoksa farklı tarzlar içindeler mi? Sıkışan ve ezilen gruplar veya sıkıştırma ezme üzerine kurulu olanlar, korkutma ve baskılama veya kokma ve ezilme eninde sonunda şiddete başvurur mu başvurmaz mı? Bizzat bu haller birer şiddet mi değil mi? Eylem bilimleri ve istatistik ne söyler?

İçerik bakımından: Maarif, fütüvvet, ahilik, Sami dinleri, din, değer, gelenekler uygun mu?
--------------------------
Milli Eğitim bilimsel, eleştirel, doğa, kişi ve toplum odağı yerine milli değerleri öne çıkarıyor, ahlak dine zaten bağlanmış durumda, beraberinde maarif, fütüvvet, ahilik vb. model sayılıyor, din ve değerler eğitimi en başa, köke alınmış bulunuyor? Peki, bu modeller kadın erkek ayrımı, yetişkin ayrımı, insanın doğaya üstünlüğü, farklı olanı kafir vb. niteleme, ön yargı ve ayrımcılıklar içeriyor mu içermiyor mu? Kulluk, sadakat aynı zamanda fedailik içeriyor mu içermiyor mu? Kariyer girişim rekabet ne tür kişilik getiriyor? MESEM’de çıraklık hangi şartlarda sürüyor? Okul yönetimleri ne durumda, etkinlikler ne durumda?

Tarih derslerinde, edebiyat derslerinde ön yargılar, ayrımcılıklar, düşmanlıklar var mı yok mu?

Praksiyoloji/ eylem bilimleri ve dersleri: Hayat, fen, sosyal, psikoloji, sosyoloji, mantık, tarih, siyaset, edebiyat, etik…
----------------------------------------------------
İnsanın akıl bulaşmış her durumu “eylem/aktion” sayılır. Biyofizyolojik fonksiyonlar dışında hemen tüm yapıp etmeleri eylemdir. Suç, işgal, şiddet birer insan eylemidir. Urfa’da, Maraş’ta yaşanan birer insan toplum eylemidir.

Valilikte, bakanlıkta, Cumhurbaşkanlığında yaşanan birer eylemdir.

Eylemler eylem bilimlerinin, eylem bilgi dallarının ana konusudur.

Platon’dan, Aristoteles’ten, Kindi’den, Farabi’den günümüze bilimler en başta saf bilgi ve pratik bilimler diye ayrılır. Pratik/amel bilimleri toplumların, insani sosyal konuların bilimleridir.

Psikoloji, sosyoloji, tarih, edebiyat, siyaset, ekonomi (hane, ülke, dünya), organizasyon/ strateji/ planlama, kişi ilişkileri/bireysel etik, mantık, matematik, felsefe, sanatlar, estetik, teleoloji… hepsi ya doğrudan ya bazı konu başlıkları ile eylem bilimleridir. Fen, biyoloji, kimya, fizik bile bir depremde, bir baraj inşasında, bir kap kaçak yaparken insana toplumlara etkileri bakımından eylem bilimleridir.

Eylem bilimleri, bilim, felsefe, istatistik, ekonomi, siyaset, psikoloji, sosyoloji, hak, hukuk, teleoloji, etik estetik… ne söylüyor, buradan başlamak gerekiyor.

Psikoloji dersleri ne alemde sahi, sosyoloji, mantık dersleri, her bir dersin içeriği ne durumda?

Konunun boyutu çok: Birkaçının altı çizilirse

İktisadi boyut: Emperyalizm, kapitalizm, hiyerarşi, işgal, çatışma, savaş, gelir dağılımı, refah, istikrarsızlık…
İdari boyutu: Totaliter, otoriter, teokratik eğilimler, milliyetçilik, iktidar ilişkileri, hiyerarşi, hegemonya…
Hukuksal boyut: İltimas, rüşvet, eşitsizlik, adaletsizlik…
İdeolojik boyut 1 formel: Ön yargı, düşmanlık, ayrımcılık, dışlama, baskılama, telkin…
İdeolojik boyut 2 içerikli din gelenek: Patriarşi, Sami dinleri, mezhepçilik, tarikatçılık, etnosantrizm…
Eğitsel boyut: Doğayı, kişiyi, toplumu odak alan değil de her tür süreci araçsallaştırıcı, metalaştırıcı, rekabetçi, kariyerist, etnosantrik, dinci..., kısaca bilim-hümanizm-doğa-toplum dışı, yabancılaşmış eğitim…

Dahası da var. Gelecek haftalarda ele almaya çalışırız.

Peki, nereden başlamalı?

Hayatın öznesi olmak, eleştirel demokratik okul yönetimi
---------------------------------------------------------------
Okullarda şiddet önlenmek isteniyorsa merkezi/hiyerarşik yapının aşılması öncelikli görevi oluşturuyor. Halkın/okul bileşenlerinin okulun öznesi olması gerekiyor. Her okul öğretmeni, öğrencisi, velisi ile birlikte karar süreçlerinden uygulamalarına birlikte diyalog dayanışma içinde yürütülmesi gerekiyor.

Şuralar, kurullar, okul bileşenleri, bizzat öğrenciler, veliler, halk süreçlerin ana parçası olmalı.

Özel güvenlikçi değil bilgi, hak, özgürlük, eleştirel duyarlılık:
------------------------------------------------------------------
Gerçeği, doğruyu, hakkı, varlığı, iyiliği, güzelliği üleşme
Öğretim sistemlerine dair en temel soru, “nasıl bir dünya, doğa, kişi ve toplum” tasavvur edildiği; bu tasavvurun öğretim etkinliklerine, bu etkinliklerin etki ve sonuçlarına nasıl yansıdığı ve toplamda sürecin “olumlu” (yani “eğitim”) olup olmadığıdır.

H. Marcuse; doğal, insani ve toplumsal potansiyelleri kara/artı-değer sömürüsüne, tüketime, kariyere bağlayan bir siyasetin, böyle bir eğitimin insanı tek boyutlaştırdığını, yabancılaştırıldığını söylüyordu.

Askeri militarist gözetimci iktidar ilişkileri ile, tüketim veya kariyer toplumları ile, bu yollarla şiddet aşılamaz, şiddet hak ve özgürlüklerle aşılır. İyi nitelikli bir eğitimin temel amacı doğa, kişi ve toplum odaklı olmaktan, ilkeleri hak ve özgürlüklerden geçmektedir - bilimsel, felsefi, estetik, insani, toplumsal, ekolojik önceliklerden geçmektedir. İyi güzel duyarlı sorumlu insan yetiştirme; eleştirel düşünceden, buna uygun tarih, edebiyat, bilim, felsefe derslerinden geçmektedir. Kişi olmak, toplum olmak; tüm toplumca gerçeği, doğruyu, hakkı, varlığı, iyiliği, güzelliği üleşmekten geçmektedir.

Öncelikle de irade, erek, siyaset, böyle bir yönelim işin başlangıcını oluşturmaktadır. Eylem bilimleri ana kılavuzu oluşturmak durumundadır.

/././

“Münferit” diye bir şey yok, “güvenlik” o değil -Pınar Öğünç-

İki gün üst üste okullarda toplu katliam yaşanmış, hükümet nezdinde yetkili her ağız, birlik talimatı almışçasına hadisenin “münferit” olduğunu beyan ediyor. “Bireysel” diyor diğeri. Sakin olun, yaşananların birbiriyle bağı yok! Geleceğe kalmadan, daha bugün sizi yanlışlamış. Sadece Urfa'daki katliamın ertesi gün Maraş'takine doğrudan etkisi ihtimali değil, çok açık ki okullarda, sokaklarda, evlerde, iş yerlerinde, dağlarda ve ormanlarda, her yerde yaşananın birbiriyle bağı var.

*
Daha bir gün önce OECD ülkeleri arasında 30 yaş altı nüfusun mutluluğu kriterinde Türkiye'nin en dipteki yeri konuşuluyordu. Üstelik endeks 2021-23 yılları arasına dayanıyor; sonrasında her bir kriz daha da derinleşti.

Bugün toplumun tüm kesimlerine sirayet eden ama gençlerin daha kesif yaşadığı umutsuzluk ve geleceksizlik, sadece nerede çalışacağını, nasıl geçineceğini bilememek gibi somut ve haklı kaygılardan kaynaklanmıyor. Asıl, geleceğini inşa edebileceğine dair irade hissedememek ağır basıyor. Kendi hayatından dışlanmaktır bu. Borçlu, kaygılı ve bu gidişatı değiştirmeye dair inanç taşımayan bireylerin inşasıyla işleyen bu neoliberal hegemonyada kendini nasıl var hissedebilirsin? Bunun yollarını çaresizce etrafından kopyalayan gençler ne kadar suçlanabilir? Zorbalıkla, erkeklikle, güçlüye yamanarak, şiddete yaslanarak, etik ve erdemden yoksunlukla ancak ayakta durulduğunu görüyorlarsa, kolektif tahayyül esir alındıysa, mesele oynadıkları oyunlar değil, nefes aldıkları hayatın ta kendisidir.
*
Eğitim alanında çalışan ya da lise (hatta ilköğretim) düzeyinde bir gence yakın olan çok kişi akran zorbalığının gerçek boyutlarını anlatır size. Birbirine yakın yaşlardaki gençlerin, çocukların, hayatı öğrendikleri çağda kendilerini benzerlerinden ayırma yolu olarak şiddeti seçmesi de “dışarıdaki” zorbalığın yansıması. En uyduruk koltuk sahibi oluverenin, arabası diğerleriyle aynı şeritte gitmesin, halkla aynı kapıdan geçmesin istediği bir ülkede, yetki kırıntısıyla yaşanan güç zehirlenmesinin, mafya usullerinin gündelikleştiği bir toplumsallıkta zorbalık; sınıf ve statü atlamanın kriteri çünkü. Diğer yandan yoksulluk ve güvencesizlik arttıkça çeteleşmek iyiden iyiye bir güvenlik ihtimali gibi beliriyor gençler için. Kendimi ancak böyle koruyabilirim diye düşünüyorlar ya da beni ancak bunlar korur.

Çocukların ve gençlerin silahlara erişimi başlı başına bir sorun fakat mesele sadece okul tarandığında görünür olmuyor. İdeolojik açıdan araçsallaştırılmış, bu ideolojik dayatmayla ticarileşmesi daha da artmış, istikrarsız, gittikçe bilimden uzaklaşan bu eğitim sisteminde her nevi soruna rağmen hevesini korumaya çalışanlar var ve ne yazık ki birçok genç okullarda günlük hayata yayılmış bu psikolojik şiddetin, bu sosyal dışlanmanın sonucunda okuldan uzaklaşıyor. Buna maruz kalanların ebeveynleri kadar, “zorbalaşmış” çocukların ebeveynleri de nerede duracaklarını, nasıl davranacaklarını bilemez halde. Kamuda ve özelde güvencesiz, esnek çalışma koşullarına rağmen mesleği sevmekte direnen öğretmenler için bu şiddet baş edilebilir boyutlardan çıkmış durumda.
*
Bu sadece militer bir güvenlik meselesi olarak alındığında okul kapılarına özel tim yığmanın bir çözüm olduğuna inanabilirsiniz. Okul binasına silah sokulmasın diye konacak o x-ray'ler, silah getiren o çocuğun ertesi günü için ne gösterecek? Daha ağır, daha da ağır cezanın geleceği yer meydanlarda idam mı olacak?

Ne kolay geliyor: Şak o dersi koyarız böyle gençlik yaratırız, şuk şunu yasaklarız, kesilir. Özensiz, hoyrat, şuursuz. Sosyolojiyi, psikolojiyi, psikiyatriyi hesaba katmayan, insanı katmanlı ve teşekküllü yapısıyla görmeyen bu zihniyetin çocuklara, haklarına ve varlıklarına saygı duymasını beklemek gerçekçi değilse de talep etmekten vazgeçmeyeceğiz.
*
Evet, bir güvelik sorunu var. Bir insan kendini ne zaman güvende hisseder? Dibinde duvarlar yükseldiği, kapısında muhafızlar beklediğinde değil, neyin neye yol açacağını öngörebildiğinde, her an çok başlı bir kaygı yumağıyla, tetikte yaşamadığında güvendedir. Dışlanmadığı, değersizleştirilmediği, arzularını tanıyabileceği ve geliştirebileceği yerdir orası. Keyfiliğin, kuralsızlığın, hukuksuzluğun hakim olmadığı, her şeyin satılabilir ve satın alınabilir görünmediği bir toplumsal düzendir bunu sağlayacak olan.
*
Hiçbir şey münferit değil, ikinci katliamla aynı gün Mersin'de, ertesi gün Zonguldak'ta silahla okula girme teşebbüsleri yaşandı. Aynı gün Balıkesir'den MESEM kapsamında çalıştırılan 15 yaşındaki bir gence cinsel istismar uygulayan patronun, yakalama kararına rağmen elini kolunu sallayarak gezebildiğinin haberi geldi. Gülistan Doku'nun ölümünden sorumlu olanları altı yıldır koruyan neyse bu katliamlarla ilgisi var; ertesi gün ölü bulunan kadınların, aynı gün bahçelerine el konmasın diye iş makinelerinin önüne atlayan insanların... Topluca öldürülen köpekler, her gün işe giderken kendini metroların, trenlerin önüne atanlar, rant için gözden çıkarılan ormanlar, intihara sürüklenen translar, gökkuşağı görünce dahi bulanan o mideleriniz, hepsi birbiriyle bağlı. Üniversitelere sokulan palalarla, hastanelerdeki şiddetle, siyasete hakim olan düşmanlık diliyle, oy vermeyenden tiksinen o meymenetsiz suratlarla ilgisi var. Her an tutuklanabilir, değer verdiği neyse gasp edilebilir, malına mülküne el konabilir, her an ama her an öldürülebilir hissettirdiğiniz bu halk güvende hissetmiyor. Hiçbir şey münferit değil. Bunu örtmek halka yanıltıcı bilgi vermektir.

/././

'Kuşatılmış okul': Kahramanmaraş trajedisi ve sistemin kırılma hattı + Kahramanmaraş’tan sonra tek soru: Neden? + -soL-

Kuşatılmış okul': Kahramanmaraş trajedisi ve sistemin kırılma hattı -Ahmet Yıldız*-

Şiddeti durdurmak; güvenlikçi politikalara veya nostaljik denetim mekanizmalarına sığınmayı değil, kamusalın yeniden inşasını zorunlu kılar. Çözüm, eğitimi piyasa mantığından arındıran, öğretmeni teknik bir uygulayıcıdan öte etik bir özne kılan ve okulu rekabetin değil, kolektif dayanışmanın mekanı olarak yeniden kurgulayan radikal bir politik iradededir.

Kahramanmaraş’taki trajedi, eğitim alanına sirayet eden yapısal bir şiddet krizinin en sarsıcı tezahürüdür. Bu olay, çoğu zaman "asayiş vakası" parantezine sıkıştırılarak geçiştirilen sistemik dönüşümün artık inkâr edilemez bir boyuta ulaştığını kanıtlamaktadır. Özellikle öğretmenlere yönelik saldırılarda gözlenen artış, okulun güvenli bir kamusal alan olma niteliğinin ve tarihsel dokunulmazlığının sonuna işaret etmektedir.

Eğitim kurumlarında sıradanlaşan bu şiddet, bireysel sapmalarla açıklanamayacak bir süreklilik kazanmış; okul, dış dünyadaki gerilimi sönümleyen bir tampon kurum olmaktan çıkıp toplumsal krizlerin yoğunlaştığı bir kesişim kümesine dönüşmüştür. Öğretmen ise pedagojik otorite ve toplumsal meşruiyet zemininden koparılarak, sistemik öfkenin yöneldiği kırılgan ve çıplak bir hedefe indirgenmiştir. 

Bu tablo karşısında temel soru açıktır: Okul neden artık toplumsal şiddeti sönümleyememektedir ve öğretmen hangi kırılmalar sonucunda tarihsel konumundan sökülerek doğrudan hedef haline gelmiştir?

ABD örneği: Bir 'performans' olarak şiddet

Okullarda yaşanan kitlesel şiddet eylemleri, Kahramanmaraş ve Siverek özelinde yerel olaylar olarak kalsa da aslında modern dünyanın uzun süredir mücadele ettiği, küresel bir fenomendir. Bu saldırılar, yaşandığı coğrafyanın sosyo-kültürel kodlarına göre farklılık gösterse de temelinde benzer yapısal krizleri barındırmaktadır.

Okul saldırılarının sistematik bir örüntü izlediği ABD'de yapılan çalışmalar, bu eylemleri anlık bir cinnet haliyle değil, neoliberalizmin ürettiği sosyal yalıtılmışlık ve dijital dünyanın sunduğu "görünürlük" imkanlarıyla açıklar.

Bu analiz hattında öne çıkan en çarpıcı kavram, şiddetin bir "performans" olarak kurgulanmasıdır. Fail, eylemini yalnızca fiziksel bir yıkım üretmek amacıyla değil, aynı zamanda radikal bir kamusal görünürlük elde etmek için bir tür "sahneleme" olarak tasarlar. Akademik ve sosyal hiyerarşilerin dışında kalan fail, hazırladığı manifestolar ve saldırı anındaki kurgusal detaylar aracılığıyla şiddeti bir var olma iddiasına dönüştürür. Buradaki temel motivasyon, küresel ölçekte yankı uyandıracak bir trajedi üzerinden, maruz kalınan dışlanmayı tersine çevrilmiş bir "tanınma" arayışıyla görünür kılmaktır.

Avrupa örneği: Refah toplumunda 'duygusal yoksulluk'

Almanya ve Finlandiya vakaları, gelişmiş eğitim sistemlerine sahip müreffeh toplumlarda dahi sosyal dokunun kırılganlaşabildiğini kanıtlar. Bu örnekler, yüksek maddi refahın toplumsal bütünleşmeyi garanti etmediğini; aksine, rekabetçi bireyselleşmenin belirli eşiklerde sosyal kopuşu derinleştirdiğini göstermektedir.

Buradaki temel gerilim, maddi refah ile duygusal yoksunluk arasındaki çelişkidir. Başarının dar performans ölçütlerine indirgendiği ve bireyin yalnızca üretkenliği üzerinden değerlendirildiği bir iklimde, sistemle uyum kuramayan gençler "sosyal görünmezlik" deneyimi yaşamaktadır. Bu durum, fiziksel yoksunluktan ziyade bir anlam ve aidiyet eksikliği olarak tezahür eder, bireyi hem okuldan hem de toplumsal bağlardan uzaklaştırır. Koruyucu işlevini yitirerek hiyerarşik bir yapıya dönüşen okul ortamı, bu kırılgan bireyler için şiddeti meşru bir ifade biçimi haline getirmektedir.

Küresel ortak payda: Sızma (leakage) ve Kahramanmaraş bağlamı

Dünya genelindeki okul saldırılarında en dikkat çekici ortak örüntü, literatürde "sızıntı" (leakage) olarak kavramsallaştırılan öncül sinyallerdir. Failin eylemden haftalar, hatta aylar önce niyetini dijital paylaşımlar, kişisel yazılar veya yakın çevreye yönelik dolaylı ifadelerle dışavurduğu görülmektedir. Kahramanmaraş vakası da bu küresel örüntüden muaf değildir; saldırganın dijital mecralarda bıraktığı izler ve eylem öncesindeki sembolik paylaşımları, literatürdeki bu "sızma" tanımına acı bir netlikle karşılık gelmektedir.

Ancak bu işaretlerin genellikle parçalı, muğlak ve gündelik dijital gürültünün içine gömülü olması, sistematik bir erken uyarı takibini güçleştirmektedir. Kahramanmaraş örneğinde de gördüğümüz üzere, dijital izlerin varlığı tek başına yeterli olmamakta; asıl kriz bu verilerin "tehdit" olarak okunmasını sağlayacak kurumsal ve pedagojik duyarlılığın eksikliğinde düğümlenmektedir. Bu durum, modern toplumlardaki teknolojik gözetim kapasitesi ile insani "anlamlandırma" kapasitesi arasındaki makasın ne kadar açık olduğunu, dolayısıyla erken müdahale imkanlarının yapısal sınırlılıklarını ortaya koymaktadır.

Şiddetin bulaşıcılığı ve taklit etkisi (copycat effect)

Okul saldırılarının bir diğer küresel boyutu, şiddetin "taklit etkisi" üzerinden yayılma eğilimidir. Saldırının medya aracılığıyla geniş bir anlatı çerçevesinde, failin motivasyonları ve eylem biçimiyle birlikte ayrıntılı sunulması, benzer travmalara veya dışlanma deneyimlerine sahip bireyler için güçlü bir özdeşleşme zemini yaratır. Bu noktada medya temsilleri, istemeden de olsa şiddeti "radikal bir görünürlük aracı" olarak kodlayarak, potansiyel failler için bir anlam çerçevesi üretmektedir.

Bu iki dinamiğin kesişmesiyle okul saldırıları yerel bağlamı aşan, dijital ağlar üzerinden birbirini tetikleyen küresel bir örüntüye dönüşür. Öncül sızıntıların saptanamaması ve şiddetin medyatik dolaşım biçimi, bu trajik döngünün sürekliliğini besleyen temel yapısal etkenlerdir.

Türkiye’ye özgü kırılma: Geleneksel korunakların çözülüşü ve eğitimin dönüşümü

Türkiye’deki eğitim kurumlarında gözlenen şiddet tırmanışı, okulun kamusal niteliğinin ve koruyucu zırhının hızla aşındığını göstermektedir. Küresel örneklerle kıyaslandığında Türkiye’deki özgül kırılma; neoliberal atomizasyon süreçlerinin, toplumsal dayanışma ağlarını ve kamusal güvenceleri eşzamanlı olarak tasfiye etmesinden kaynaklanmaktadır.

Bu süreçte birey, hem geleneksel bağlarından hem de kamusal koruma mekanizmalarından koparak piyasa ilişkilerinin soğuk yalnızlığına terk edilmektedir. Geleneksel yapıların çözülmesi, özgürleştirici bir bireyselleşme vaat etmek yerine, bireyi rekabetin ve belirsizliğin hüküm sürdüğü güvencesiz bir boşluğa itmektedir. Okul, aile ve mahalle arasındaki o tarihsel dayanışma halkası zayıflarken, yerini hiyerarşik konumlanmanın ve "herkesin herkesle rekabetinin" belirlediği bir toplumsal ilişki biçimi almaktadır. 

Tam bu noktada, okulun kendi iç işleyişi ve eğitimin doğası da radikal bir başkalaşıma uğramaktadır. Neoliberal eğitim politikaları, okulu bir "aydınlanma ve kamusal gelişim alanı" olmaktan çıkarıp, bireylerin birbirine rakip olarak konumlandırıldığı bir insan sermayesi üretim merkezine dönüştürmüştür. Eğitimin ticarileşmesi, pedagojik ilişkiyi mekanik bir hizmet alışverişine indirgemekte, öğrenciyi bir özneden ziyade sistemin "çıktısı" haline getirmektedir. Bu dönüşüm içinde öğretmen, entelektüel ve etik bir rehber olmaktan uzaklaştırılarak, müfredatı uygulayan ve performansı ölçen bir teknisyene indirgenmiştir. Eğitimin bu denli mekanikleşmesi, okul içindeki insani bağları zayıflatarak şiddeti besleyen yapısal bir zemin hazırlamaktadır.

Bu istikrarsız zemin, gençleri toplumsal gözetim ağlarından koparmanın ötesinde, onları yaşamın kıyısında bütünüyle savunmasız bırakmaktadır. Aidiyet bağlarının zayıfladığı ve kamusal destek mekanizmalarının geri çekildiği bu "boşlukta", bireyler kendilerini ifade edebilecekleri kolektif kanallardan mahrum kalmaktadır. Bu korumasızlık hali, dijital mecralarda dolaşıma giren küresel şiddet kültürünün çok daha kolay karşılık bulmasına zemin hazırlamakta, okulu, toplumsal gerilimlerin infilak ettiği bir kesişim noktasına dönüştürmektedir.

Güvenlikçi paradigmadan ilişkisel güvenliğe

Okul saldırıları ve artan şiddet vakaları karşısında geliştirilen kurumsal tepkiler, genellikle "güvenlikçi" bir paradigma etrafında şekillenmektedir. Fiziksel önlemlerin ve gözetim mekanizmalarının yoğunlaştırılması, şiddeti kontrol altına alma amacı taşısa da küresel literatür bu yaklaşımın kısıtlı etkisine dikkat çeker. Aksine, metal dedektörleri ve kameralarla çevrili bir ortam, öğrencilerde "kapatılma" ve "sürekli denetlenme" hissini pekiştirerek zaten yaralı olan aidiyet duygusunu daha da zayıflatabilir.

Şiddetin önlenmesinde asıl belirleyici olan, fiziksel bariyerlerden ziyade "ilişkisel güvenlik"tir. Okul iklimi (school climate); öğrencinin kendisinin görüldüğü, tanındığı ve söz sahibi bir özne olduğu bir sosyal ekosistemi ifade eder. Bu iklimde öğrenci ile okul arasındaki bağ güçlendikçe, şiddeti besleyen sosyal kopuş ve yabancılaşma zemini daralır. Öğretmen-öğrenci ilişkisi, mekanik bir bilgi aktarım süreci olmaktan çıkıp karşılıklı güvene dayalı pedagojik bir bağa dönüştüğünde, şiddetin en büyük yakıtı olan "görünmezlik" ortadan kalkar.

Bu ilişkisel zemini kurumsallaştıracak temel çerçeve, demokratik eğitim anlayışıdır. Rekabetin merkezde olduğu modellerin aksine demokratik okul, farklılıkların tanındığı, katılımın teşvik edildiği ve kolektif yaşamın tecrübe edildiği bir kamusal alandır. Burada okul, yalnızca akademik başarı üreten bir eleme mekanizması değil, birlikte yaşama pratiklerinin inşa edildiği bir "yuva" işlevi görür.

Bu dönüşümün kilit taşı ise öğretmenin toplumsal konumudur. Öğretmenin pedagojik otoritesinin ve toplumsal meşruiyetinin aşınması, şiddetin normalleştiği boşluğu genişletmektedir. Öğretmeni yalnızca teknik bir bilgi sunucusu (teknisyen) olarak değil, kamusal bir referans noktası ve pedagojik bir özne olarak yeniden konumlandırmak, okulun savunma hattını fiziksel önlemlerden çok daha etkili bir şekilde güçlendirecektir.

Sonuç: Neoliberal şiddetin ontolojisi ve kamusalın sonu

Kısacası okullarda gözlenen şiddet dalgası, pedagojik bir arıza değil, neoliberal rasyonalitenin toplumsal dokuda yarattığı sistemik bir kırılmadır. Kahramanmaraş’taki katliamdan öğretmene yönelen gündelik hınca uzanan süreç, eğitimin bir hak olmaktan çıkarılıp "piyasa enstrümanına" dönüştürülmesinin kaçınılmaz bir sonucudur. Sosyal devletin koruyucu kalkanının tasfiyesi, toplumsal bağları çözerek bireyi neoliberalizmin "güvencesizlik çölüne" terk etmiştir.

Bu yeni düzende okul, özgürleşme mekanı olma vasfını yitirerek, "insan sermayesi" üreten, katı bir eleme ve tasnif merkezine dönüşmüştür. Şiddet, bu acımasız rekabet hiyerarşisinin dışında bırakılan, değersizleştirilen ve geleceği elinden alınan atomize bireyin, sistemik dışlanmışlığa karşı verdiği yıkıcı ve nihilist bir yanıttır. Fail, eylemini bir "performans" olarak kurgularken aslında görünmez kılındığı toplumda kendi varoluşunu kanlı bir imza ile tescil etmektedir.

Şiddeti durdurmak; güvenlikçi politikalara veya nostaljik denetim mekanizmalarına sığınmayı değil, kamusalın yeniden inşasını zorunlu kılar. Çözüm, eğitimi piyasa mantığından arındıran, öğretmeni teknik bir uygulayıcıdan öte etik bir özne kılan ve okulu rekabetin değil, kolektif dayanışmanın mekanı olarak yeniden kurgulayan radikal bir politik iradededir. Okulun duvarları, dış dünyadan yalıtılmış steril bir sığınak işlevi görmek yerine, toplumsal barışın yeniden üretildiği ve kamusal dayanışmanın örgütlendiği bir direnç merkezi olduğunda, dışarıdaki çürümeyi dönüştürecek gerçek bir güce kavuşur.

* Ahmet Yıldız, Prof. Dr., Ankara Üniversitesi

/././

Kahramanmaraş’tan sonra tek soru: Neden?-Cangül Örnek-

Bu kadar köklü ve çok boyutlu bir sorunu polise nöbet tutturarak, okullara x-ray cihazı yerleştirerek, oyun ve sosyal medya kısıtlaması yaparak çözebilir miyiz? “Çözmek isteyen mi var” diye soruyorsanız, haklısınız.

Ülkemiz son birkaç gün içinde iki okul saldırısıyla sarsıldı. Yoğun bir şaşkınlık, üzüntü ve öfke nöbetine tutulmuş gibiyiz. Çocuklarını ve yakınlarını kaybeden ailelerin acısını derinden hissediyoruz.

Bu duyguların sağlıklı bir tartışmaya dönüşmesine çok ihtiyacımız var. Hem sorunun kaynağını sorgulamalı hem de öfkemizi nereye yönelterek çare üreteceğimizi düşünmek zorundayız.

Her ülkenin tarihi gibi Türkiye’nin tarihini de şiddetin tarihi olarak yazabilirsiniz. Ancak son 10 yıldır yepyeni bir atmosfer içinde olduğumuzu ve düzenin her hücresinden şiddet fışkırdığını hepimiz hissediyoruz. Bu yoğunlaşmanın nedeni nedir?

Soğukkanlı bir tarihsel ya da kuramsal analiz önermiyorum. Ama bu tartışmayı sağlıklı bir şekilde yapmak için ilk kez barış kuramcısı Johan Galtung’un kullandığı “yapısal şiddet” kavramına ihtiyacımız var. Nedir yapısal şiddet? Sistemin üzerine kurulu olduğu toplumsal yapıların ve ilişkilerin şiddet üretmesi. Ne tür bir şiddetten bahsediyoruz? Fiziksel ve ilk bakışta fiziksel olmayan her türlü şiddetten.

Açayım...

Kapitalizm kendisinden önceki sistemlerden farklı olarak şiddeti büyük ölçüde fiziksel olmaktan çıkarır; sınıf ilişkilerinin alanı olan sivil toplumdan alarak “tarafsız otorite” olarak görülen devletin tekeline verir. Modern kapitalizm çağında karmaşık toplumsal dinamiklerin yönetilebilmesi buna bağlıdır. Toplumsal bütünlük böylece sağlanır.

Öte yandan bütün kapitalizm tarihi ağır bir şiddet tarihidir. Herkese ait olanın bir avuç insan tarafından gasbedilmesi, sömürgecilik, kölecilik, ağır çalışma koşulları, vb. Aslında sistem bütünüyle şiddet üzerine kuruludur. Ancak bir yandan da bunu kontrol altında tutmaya çalışır. Çünkü toplumsal varlığın sürdürülebilmesi için şiddetin kontrollü olması önemlidir. Kontrol dışına çıkan eğer üst sınıfların uyguladığı fiziksel şiddet ise, o tür bir şiddet pratiği genel olarak yaptırımsız bırakılır ama toplumun gözünden kaçırılır. Özetle şunu demiş oluyorum: Kapitalizmin ilerleyen aşamalarında fiziksel şiddet kontrol altındadır, işlevsel olarak uygulanır ve kamusal bir gösteri değildir.

Özellikle 20. yüzyıldaki sınıf mücadelesi ve toplumsal hareketlerin hak mücadeleleri, devletin şiddet tekelini de bazı ilkeler ekseninde sınırlandırmayı kısmen başarmıştır.

1970’lerin ikinci yarısından itibaren başlayan kapitalizmin neoliberal döneminde insanlık şiddetin, kuralsızlığın, rayından çıkmışlığın yeniden canlanışına tanık oldu. Neoliberalizmin siyasi miladı olarak gösterilen 1973 Şili darbesinin, korkunç bir işkence ve gözaltında kayıplar rejimi kurması, bu rejim sayesinde inşa edilmekte olan yeni iktisadi düzenin mahiyetini de anlatıyordu. Önce yoğunlaştırılmış fiziksel şiddetle dağıtılan toplumsal örgütlülük; sonra eşitsizlik, yoksulluk ve kamuya ait olanın gasbedilmesiyle gelen sosyo-ekonomik şiddet.

Neoliberalizm, bir kuralsızlık ve kanunsuzluk rejimi olarak, servetin toplumun yüzde 99’undan yüzde 1’ine en sert yöntemlerle aktarılmasının da adıdır. Türkiye’de de olduğu gibi bunun yapılabilmesi için insanlar örgütsüzleştirilir ve güvencesizleştirilir. Bu sayede çalışma saatleri uzar, ücretler düşer, sosyal haklar tasfiye edilir. Güvencesizlik aslında insanların yaşadığı en ağır şiddet türlerinden biridir. Barınma için gerekli parayı bulamayacağınız, aileniz için ekmek parası kazanamayacağınız endişesi, gündelik olarak maruz kaldığınız bir tür işkencedir. Dünyanın pek çok ülkesinde olduğu gibi bizde de bu süreci kamusal eğitim ve sağlık hakkı gibi geleceğinizin güvence altında olduğu duygusunu güçlendiren kamusal hizmetlerin çöküşü izledi. “İyi bir eğitim bana iyi bir gelecek sağlar mı”, “özel sigortam olmazsa önemli bir hastalık durumunda devlet hastanelerinde sürünür müyüm” sorularının sorulması bizim toplumumuz için nispeten yenidir. Buna son yıllarda AKP iktidarının uyguladığı ücret politikaları nedeniyle “emekli olduğumda üç kuruşla nasıl yaşayacağım” sorusu da eklendi. Türkiye toplumu böylece ABD tipi bir endişe toplumuna dönüştü.

Bitmedi.

AKP iktidarı döneminde kaynağı belirsiz servetlerin ve mali hareketlerin finanse ettiği bir ekonomik yapı kuruldu. Kara para bir açık kapatma aracı olarak Türkiye ekonomisinin kritik finansal bileşenlerinden biri haline geldi. Bu ortamda uyuşturucu kaçakçılığı, mafyalaşma, bahis, mala çökme ekonomik faaliyetlerin bir yöntemi haline geldi.

Kırda özellikle 2000’lerin başındaki “Derviş kanunları” ile başlayan AKP’nin sürdürdüğü tarımın tasfiyesiyle birlikte üretim, yaşamı düzenleyen ana etkinlik olmaktan çıktı. Bayilik, galericilik, kafe işletmeciliği, al-satçılık gibi lümpenleşmeyi besleyen ilişkiler ekonomik faaliyetlerde öne çıktı.

Kırdan göç eden nüfus, sosyal ağların zayıflamasıyla birlikte insanların dayanışmadan yoksun koşullarda yaşam mücadelesi verdiği devasa büyüklükte kentsel taşralar oluşmasına neden oldu. Kentlerdeki eski işçi mahalleleri olan gecekondu bölgelerinin siyasetten, siyasal örgütlerden temizlenmesi için bu bölgelerde örgütlenmelerine izin verilen uyuşturucu mafyaları gençliği teslim almaya başladı. “Müteahhit ne isterse onu yapar” mantığıyla özetleyebileceğimiz kentleşme politikaları ortak sosyal alan bırakmadı. Mahalle arası futbol oynanan tarlalar mazide kalırken devlet sağa sola birkaç spor salonu serpiştirmekten öteye gitmeye hiç niyet etmedi, dolayısıyla sporu mahallelere sokacak politikalar geliştirmedi. Çocukları ve gençleri içine alacak kültürel faaliyet merkezlerini yaygınlaştırmadı. Örneğin “bedava kek yiyip yuvarlanırsınız” diye lanse edilen “millet bahçeleri” dışında yaygın bir kültürel ve sosyal alan yaratma programı olmadı.

Nitekim Türkiye’nin sosyal değişiminin her ayağı siyasi müdahalelerle veya siyasi ihmalle şekillendi.

Dahası Türkiye tarihinin en uzun süren en ağır ekonomik krizlerinden birinden geçerken toplumun küçük bir azınlığı meşru olmadığı gibi çoğunlukla yasal da olmayan yollarla uç bir zenginleşme yaşadı. Gençler bu gayrimeşru ve hukuksuz zenginleşmeye tanık olarak büyürken beyaz yakalı köleler olmakta bir cazibe bulmaz oldular.

Eğitim bu koşullarda devlet eliyle değersizleştirildi; iyi eğitim kurumlarının bozulması için liselere ve üniversitelere sistematik saldırılar başlatıldı; hemen her sınavda sorular çalınır oldu.

Üstelik Türkiye daha önce bu kadar yaygın ve aleni biçimde tanık olmadığı, iktidar emriyle sürdürülen, “hukuk yoluyla şiddet” olarak niteleyebileceğimiz bir şiddet dalgası ile sarsılmaya başladı. Her gün iktidara muhalif olduğu için veya sermayeye kafa tuttuğu için tutuklanan bir belediye başkanı, bir şehir plancısı, bir gazeteci, bir sendikacı, bir köylünün haberiyle karşılaşır oldu. Yurttaşlık haklarının hiçe sayıldığı bir rejim değişikliğine direnmeye çalıştı.

Bugün maden şirketleri için mahkeme kararları hiçe sayılarak köylü kadınlar yerlerde sürükleniyor, sokak hayvanları için toplu ve sistematik yok etme kampanyaları yürütülüyor, insanlar evleri sabaha karşı basılarak kişinin kendisine verdiği zararın ötesinde kamuyu ilgilendirmeyen uyuşturucu testlerine götürülüyor, pek çok yurttaş varoluşunun bir parçası olan cinsel yönelimleri dolayısıyla kriminalize ediliyor, militarist ataerkil bir kültür medya yapımlarıyla kutsanıyor. Kısacası her alanda insan haysiyetini hiçe sayan ve vicdanını ezen uygulamalarla ve bu uygulamaların aleni olarak topluma bir güç gösterisi şeklinde sergilenmesiyle karşı karşıya bırakılıyoruz.

Kamu otoritesi, bu ülkede yakın zamana kadar önemli bir sorun olarak görülemeyecek olan bireysel silahlanmaya göz yumuyor. Özellikle 15 Temmuz darbe girişiminden sonra sivillerin silahlanması normalleştiriliyor, insanların komşuları hakkında ölüm listeleri hazırlamaları suç olarak sayılmıyor, polisin “bacak kırması” bir İçişleri Bakanlığı uygulaması olarak dile getiriliyor.

Özetle; Türkiye’de, kapitalist mülkiyet ilişkilerinin sürdürülebilmesi için önemli bir araç olan şiddet, neo-liberal kuralsızlığı kutsayan bir sosyal Darwinizmle pekiştirilmişken, Türkiye toplumu nüfusun üretimden koparıldığı, temel kamu hizmetlerinin piyasaya terk edilerek dağıtıldığı, siyasal şiddetin olağanlaştığı, adalete güvenin yerlerde süründüğü, gelecek endişesinin had safhaya çıktığı bir topluma dönüştürülüyor.

Daha can acıtıcısı, bu “orman kanunları” düzeninde; yani gücü yetenin gücünü yettirdiğine eziyet ettiği bu ortamda, güçlünün “cezasızlıkla” teşvik edildiği bu düzende en hassas noktamız olan çocuklarımız bu insanlık dışı gidişatın kurbanı oluyor.

Her gün ağırlaşan bu tabloda, eğitim çocuklara bir gelecek sunmadığı gibi eleştirel düşünme, sorgulama, sanatın ve sporun çocuğun hayatının bir parçası kılınması gibi nitelikler üzerine inşa edilmesi gereken milli eğitim politikası bambaşka bir yöne gidiyor. Öğrenci geleceğe sermayenin kullanacağı bir dişli olarak hazırlanıyor; eş zamanlı olarak “manevi değerler eğitimi” iddiasıyla gençlerin uysallaştırılması amaçlanıyor. Ülkü Ocakları ve tarikatlar okullarda cirit atıyor.  

İktidar, ülkenin çocuklarını ve gençlerini bu kaba göre şekillendirmek istedikçe her yerden büyük bir sorun patlak veriyor. Halbuki çocuklarımızın ve gençlerimizin özgüvene, gelecek kaygısı yaşamayacakları bir büyüme dönemine, sosyal destek mekanizmaları ile desteklenen bir psikolojik iyi hale, dünyayı görüp farklı kültürlerle tanışmaya, spora, edebiyata, sanata ve birbirleriyle sosyalleşebilecekleri kamusal mekanlara ihtiyaçları var.

Bugün bu ülke kendi çocuklarına ve gençlerine bunlardan hangisini sağlayabiliyor?

Yanıt “hiçbiri” ise bu kadar köklü ve çok boyutlu bir sorunu polise nöbet tutturarak, okullara x-ray cihazı yerleştirerek, oyun ve sosyal medya kısıtlaması yaparak çözebilir miyiz?

“Çözmek isteyen mi var” diye soruyorsanız, haklısınız.

soL

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -17 Nisan 2026-


“Cehennemin 31. Katı (C31K)”-Tolga Şardan- 

“C31K”’nın elbette özel anlamı var. Sanal dünyada kullanılan “Cehennemin 31. katı” tanımının kısaltılması. Adında yer alan “cehennem” vurgusuyla, bir “maneviyat kurgusu” da yok değil. Bu konuda yani “C31K” ile ilgili önemli bir belgeye ulaştım geçtiğimiz günlerde. Belge dediğim, aslında bir iddianame. Hazırlanmasının üzerinden sadece beş ay geçmiş!

Kahramanmaraş’ta bir öğretmen ve sekiz öğrencinin ölümüyle sonuçlanan katliam sonrasında İçişleri Bakanlığı yetkilisi Hasan Öymez, kişisel sosyal medya hesabından akşam saatlerindeki paylaşımında “CK-31” adlı Telegram hesabına yönelik araştırmalar başlatıldığını duyurdu.

Öymez’in adını verdiği hesap, aslında “C31K” adıyla bilinen hesap olsa gerek. Zira Telegram ve Discord’daki en hareketli ve geniş tabanlı yani on binlerce üyesi bulunan “ortam”ların başında yer alıyor bu sosyal medya hesabı.

“C31K”’nın elbette özel anlamı var. Sanal dünyada kullanılan “Cehennemin 31. katı” tanımının kısaltılması. Adında yer alan “cehennem” vurgusuyla, bir “maneviyat kurgusu” da yok değil.

Bu konuda yani “C31K” ile ilgili önemli bir belgeye ulaştım geçtiğimiz günlerde. Belge dediğim, aslında bir iddianame. Hazırlanmasının üzerinden sadece beş ay geçmiş!

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hazırlanan bu iddianamede C31K’nın kodları çok net biçimde yer aldı. Bütüne bakıldığında doğrusunu söylemek gerekirse, savcılık ve emniyetin bu konuda gayet iyi bir çalışma yürüttüğünü görmek mümkün.

Detaylar incelendiğinde; “C31K” soruşturması, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Başkanlığı’nca Ankara Emniyeti Siber Suçlarla Mücadele Şubesi’ne gönderdiği özel yazıyla başlatıldı.

Yazıda, dikkat çekici şu tespitlere yer verildi:

“Telegram ve Discord platformlarında yer alan C31K olarak bilinen oluşumun, başta hayvanlara işkence görüntüleri olmak üzere, çocuklara yönelik istismar içerikleri, milli ve dini değerlere hakaret içeren paylaşımlar yapıldığı, sahte ihbarlar ve 18 yaşında küçük çocuklara yönelik tehdit ve tacizler ile gündeme geldiği; platform üyesi kullanıcılarının deprem ve yangın felaketlerinde hayatını kaybedenlerin ailelerine telefon ederek alaycı ifadeler kullandıkları, bazı toplumsal olaylarda mağdur ailelerine tehdit mesajları gönderip dikkat çekmeye çalıştıkları,

Özellikle Mattia Ahmet Minguzzi davası gibi toplumsal hassasiyeti yüksek olaylarda mağdur yakınlarını hedef alıp taciz ve tehdit ettikleri, şehit aileleri ve yakınlarına yönelik hakaret içerikli paylaşımlar yaparak kamuoyunda infiale yol açtıkları, C31K ibarelerinin yer aldığı ‘siyah sancaklı’ görseller, milli ve manevi değerlere hakaret içerikli paylaşımlar ve terör örgütleri ve organize suç örgütlerini övücü mahiyette provokatif paylaşımlar yapıldığı,

Doğal afet (deprem) ve büyük toplumsal olaylara (otel yangını, kadın cinayetleri) yönelik provokatif içeriklerin paylaşıldığı, lokasyon paylaşarak bombalı eylem veya saldırı yapılacağı şeklinde paylaşımlar yapıldığı, kız çocuklarına yönelik şantaj, cinsel taciz ve tehdit içeriklerinin paylaşıldığının tespit edildiği…”

İstihbarat Başkanlığı’nın söz konusu bildirimi sonrasında savcılık ile emniyet operasyon için düğmeye bastı. Teknik incelemeler sonrasında 19 şüpheli gözaltına alındı.

C31K adlı ana platform içinde farklı isimlerle küçük alt isimlerle faaliyet gösterildiğini ekleyeyim. Örneğin, Kahramanmaraş’taki olayla bağlantılı olduğu iddiasıyla sosyal medyaya düşen C31K’nın alt grubu #şeriat idi. Aktardığım dosyanın alt grup ismi ise #İsrailsohbet’ti.

Soruşturmada, haklarında adli yargılama başlatılan sanıkların bireysel özellikleri, son günlerde yaşanan olaylara yönelik ipucu vermesi bakımında önemli.

Sanıkların yaş durumu şöyle: birisi 2001 doğumlu, birisi 2002 doğumlu, birisi 2003 doğumlu, 4’ü 2004 doğumlu, 2’si 2005 doğumlu, 8’i 2006 doğumlu ve ikisi de 2007 doğumlu.  

Sanıkların yaşadığı kentlere gelince; 3’ü İstanbul’da, 2’si İzmir’de, 2’si Kocaeli, 2’si Ordu, 2’si Şanlıurfa, diğerleri ise, Ankara, Zonguldak, Bitlis, Erzincan, Mersin, Tekirdağ, Elazığ ve Kilis’te yaşıyor.

İddianameyi okudukça C31K’nın nasıl bir panel/platform olduğunu anlamak epeyce kolay.

Soruşturma çerçevesinde haklarında adli kovuşturma başlatılan sanıkların sisteme girişleri çoğunlukla 14-16 yaş aralığında.

Örneğin, adeta dipsiz kuyu görünümündeki C31K adlı platformun kurucusu A.T. adlı genç. İsmi ifadelere yansıyan A.T., C31K’yı kurup sisteme soktuğunda 15 yaşındaydı! Aynı zamanda “Ebu cehil” kod adını kullandı. İslam tarihinde Ebu Cehil’in konumu belli. Ebu Cehil, Hazreti Muhammed’e yönelik muhalefeti ve Müslümanlara karşı olumsuz yaklaşımıyla bilinir.

Sanıkların neredeyse tamamı, anne ve babaları ya da yakın akrabaları üzerine alınan cep telefonu hatlarını kullandı.

İddianamenin detaylarında ise orta yaş ve üzerindeki kuşağın çok kolay anlayamayacağı olaylar var. Hatta savcılık tarafından Ebu Cehil’in liderliğindeki örgütün şeması çıkartıldı.

Savcılık, sanıkların TCK’nın 220. maddesi hükmü gereğince “suç işlemek amacıyla örgüt kurmak ve örgüte üye olmak” iddiasıyla yargılanmalarına karar verdi.

“Z kuşağı terörüyle karşı karşıyayız”

Ve iddianameyi okudukça, henüz ergenlik çağını yaşayan ve dünyaya çok farklı gözle bakan genç grubu ortaya çıkıyor doğal olarak. Ki bu grup / gruplar, ebeveynleri ile çok tezat yaratan hayat tarzı içindeler. Bu tablo, Kahramanmaraş’taki olayın faili İ.A.M’ın babası Emniyet Müdürü U.M.’nin kamuoyuna yansıyan ifadelerinde ortaya çıktı.

Arka arkaya yaşanan bu vahim olayları, konulara hakim üst düzey bir emniyet yetkilisiyle görüştüm.

Tabloyu bir cümleyle “Z kuşağı terörü” olarak özetledi.

Her ne kadar ‘adli soruşturmalar yürütülüp, suçla mücadele ediliyor’ gibi gözükse de özellikle 40 ve üzerindeki yaş kuşağının pek de kolay kavrayamayacağı olaylar maalesef.

Telegram ve Discord başta olmak üzere benzer platformlar ve paneller, 14-16 yaş grubunu “korkunç” derecede etkisine almış durumda. Bir de pandemi dönemini dikkate aldığınızda bugün henüz reşit olan gençlerin 12-16 yaş aralığında yer aldıkları platformlar ve paneller suç dünyasının merkezini oluşturdu.

Şimdi birkaç rakam verdiğimde konu daha net anlaşılacak sanırım:

Ülkenin nüfusu yaklaşık 87 milyon. Ülkemizde yaklaşık 67 milyon X hesabı var. Bu rakamın içine sahte kimlikle oluşturulan hesaplar dahil. Yine yaklaşık 54 milyon Instagram hesabı var. Burada da yine bir gerçek kişiye ait farklı kullanıcı isimleriyle oluşturulmuş hesaplar 54 milyonun içinde. Ve X’te her gün ortalama 32 milyon etkileşim var.

Bu tabloya bakıldığında Z kuşağı terörünün nasıl kontrol altına alınacağı çok önemli.

“Ben geliyorum” diyen olaylar yaşanırken, aynı zamanda toplumun rehabilitasyon sürecinin de başlatılması zorunlu.

Bir örnekle anlatmak gerekirse, Kahramanmaraş’taki üzücü olay yaşanır yaşanmaz Adalet Bakanı, İçişleri Bakanı, Sağlık Bakanı ve Milli Eğitim Bakanı kente gitti. Gelişmeleri yerinde takip ettiler.

Ama asıl olması gereken bir bakan orada değildi! Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’nın herkesten önce kente gidip duruma vaziyet alması gerekirdi.

Benzeri olayların birbiri ardına yaşanması dikkate alındığında kısa dönemde ülkenin gündemine Z kuşağı terörünün de gireceği anlaşılıyor.

Dolayısıyla iktidarın “Z kuşağı terörüyle mücadelenin asıl sahibi kim olacak?” sorusuna bir an evvel yanıt bulup uygulamaya koyması gerekiyor.

Olaylar, polisiye tedbirlerle mi çözülecek, eğitimle mi, adli yargı üzerinden mi? Konunun sahibinin belirlenmesi için acele edilmesi lazım.

Şimdiye kadar polisiye ya da yargı sistemi üzerinden bu ve benzeri olayların çözülemediğine tanık olduk.

O halde iki olasılık kaldı ya eğitim kanalıyla ya da – ki kanımca lokomotif olması gerekir – aile ve sosyal politikalar üretilerek vahim olayların önlenmesi sağlanabilir.

Aile ve sosyal politikalar üzerinden geliştirilecek yöntemlerle “dijital dünyanın etkisiyle bireyselleşmiş ve yalnızlaşmış çocuklara ulaşmak” sürecin ilk aşaması olmalı.

Aksi takdirde, sadece okul baskınları değil pek çok organize suç örgütü yapısına genç ve dinamik insan kaynağı sağlanmasının önü açılacak.

Polisin devreye girmesi sorunu çözer mi?

Kahramanmaraş’taki olayın ardından İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi ile Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, dün valiler ile ortak toplantıya katıldı.

İçişleri Bakanlığı’ndaki toplantıda her iki bakanlığın bürokratları hazır bulundu.

Toplantı sonrasında okullarda en az iki polisin güvenlik amacıyla görevlendirilmesi kararı alındı.

Yazının üst bölümünde aktardığım üzere sadece polisiye önlemlerle sorunun çözülemeyeceği belli. Ancak yine de yükselen tansiyonu düşürmek amacıyla polisiye önlemler yürürlüğe konuldu.

İki bakanlığın ortak değerlendirme toplantısını yapmalarının sebebi, İçişleri Bakanı Çiftçi’nin aynı siyasi yelpazeden geldiği “ağabeyi” Tekin’e kurumsal destek vermek olsa da asıl önemli olan İzmir’de elde edilen bir bilgiydi.

Edindiğim bilgiye göre, Balçova’da geçen eylülde yaşanan ve iki emniyet mensubunun şehit olmasıyla sonuçlanan karakol baskınını soruşturan müfettişler, olayın öncesinde saldırının faili 16 yaşındaki lise öğrencisi E.B.’nin öğretmeninin yaşanan gelişmeden bilgisi olduğunu tespit etti.  

Öğretmenin polise sahip olduğu bilgiyi aktarmamasının, olayın önlenmesinin önüne geçtiği değerlendirmesi yapıldı. Bu nedenle okul yönetimleriyle ortak hareket edilmesini sağlamak amacıyla ortak toplantının yapıldığını söylemek yanlış olmaz.

Tabii sadece okullardan gelecek bilgiler yeterli olmaz kanımca. Özellikle Emniyet İstihbaratı’nın, “vesair işler”den vazgeçip biraz da ülke gerçeklerine yönelmesi gerekecek. Enerjisini ülke gerçekleri için harcaması elzem.

/././

Teknolojiyi suçlamak kolay, gerçeği görmek zor: Kahramanmaraş ve Siverek üzerinden asıl sorunu konuşmak -Füsun Sarp Nebil- 

Kahramanmaraş ve Siverek’te yaşananlar bize sorunun sandığımız kadar basit olmadığını söylüyor. Teknoloji bu hikâyenin bir parçası olabilir. Ama hikâyenin kendisi değildir. Asıl mesele görünmeyen kopuşlar ve kaybolan gelecek duygusu.

Kahramanmaraş ve Siverek’te yaşanan okul facialarının ardından refleks yine aynı oldu: Fail bulunmadan önce suçlu bulundu. Suçlu: Telegram”, oyunlar”, sosyal medya" yani kısaca teknoloji.

Sanki fiziksel hayatta şiddet hiç yok, dolandırıcılık hiç yok. Sanki hayatımızdaki tüm sorunları sadece dijital hayat yaratıyormuş gibi, son yıllarda her olayda hemen "teknoloji" ve özellikle de "şiddet içeren oyunlar" suçlu ilan ediliveriyor.

Ama bu yaklaşım yanlış ve tehlikeli. Çünkü sorunu basitleştirir, çözümü geciktirir ve sorumluluğu yanlış yere koyar. Suçluyu bulmuş olma rahatlatması yüzünden asıl nedenleri farkına varamayız. Asıl sorunlarla yüzleşmeyi erteler. O nedenle soralım: Gerçekten tek sorun teknoloji mi?

Yanısıra Kahraman Maraş'ta bir detay, bu kolay açıklamanın diğer bir yönünü daha bozuyor: Failin ailesi tipik risk profili”ne uymuyor. Anne öğretmen, baba emniyet amiri. Yani ne yoksulluk var ne eğitimsizlik. Bu tablo, alıştığımız açıklamayı da çökertiyor. Ve bizi daha rahatsız edici bir gerçekle yüzleştiriyor. Sorun sandığımızdan çok daha derinde.

1999 tarihinde ABD’de meydana gelen, 12 öğrenci ve 1 öğretmenin öldüğü, 21 öğrencinin yaralandığı Columbine Lisesi katliamı katillerinden birinin annesinin kendisi ile hesaplaşmasını izleyebilirsiniz. Bu tür olayların nasıl oluştuğuna dair bir fikir veriyor.

Teknoloji neden mi, araç mı? Teknolojiyi suçlamak neden bu kadar kolay?

Teknolojiyi suçlamak kolay. Çünkü halk açısından bakılırsa, teknolojinin nasıl çalıştığını anlamak çaba gerektiriyor. Anlaşılması zor bir alan. Suçu atmak bu nedenle kolay. İnsanların anlamadıkları bir alana, tüm suçu atarsanız, nasıl suçlu olduğunu ya da olmadığını anlamazlar ve olduğu gibi kabul ederler ve başka suçlu aramaya gerek kalmaz.

Daha da detaylandıralım. "Telegram bir araçtır". Tıpkı telefon gibi. Tıpkı araba gibi. Arabayla bir yere de gidebilirsiniz. İnsanları da ezebilirsiniz. O da kullanıma göre tehlikeli hale gelebilir.

"Şiddet içeren ya da içermeyen oyunlar bir içeriktir". Tıpkı şiddet içeren ya da içermeyen filmler ve diziler gibi. Bu teknolojik araçlar ve içerikler, bazı durumlarda iletişimi kolaylaştırır, içerik yayılımını hızlandırır, taklit davranışları tetikleyebilir. Ama hala hiçbir araştırma Bu araçlar tek başına şiddet üretir” diyemiyor.

Aksi doğru olsaydı, milyonlarca telegram ya da online oyun kullanıcıları arasından neden sadece birkaç kişi bu tür eylemlere yöneliyor?

Cevap basit: Çünkü sorun araçta değil, zeminde. Asıl mesele, kırılgan bir zemin olması. Bugünün ya da dünün gençliği sadece bir olayın değil, bir dönemin ürünüdür. Bugünün gençliğini etkileyen koşulları sayarsak, ekonomik belirsizlik, hukukun geldiği nokta, işsizlik ve NEET artışı, gelecek kaygısı, sosyal izolasyon, küresel kriz atmosferi.

Bunlar bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey sadece bireysel sorun değil, bir toplumsal ruh halidir. Bir genç için artık bugün ne yapsam?” Sorusu yok, “bu hayatın bir anlamı var mı? Bir yere varacak mı?” gibi soruları ortaya çıkmış durumda. Bu soru cevapsız kaldığında, risk başlıyor.

Telegram nedir, ne yapar?

Whatsapp benzeri bir uygulama olan Telegram, kapalı gruplar (private channels), davet linkleri ve hızlı içerik paylaşımı için kullanılabiliyor. Bu tür olaylarda rolü genelde planlama değil, iletişim ve içerik dolaşımı oluyor. Uçtan uca şifreli sohbetler ve kapalı grup olması, takip, denetim ve müdaheleyi zorlaştırıyor.  Bu nedenle de, mesela Rusya-Ukrayna savaşında veya Ortadoğu çatışmalarında, aşırı grupların iletişiminde kullanılıyor.

Bazı durumlarda şiddet içerikleri, radikal söylemler, taklit davranışları aynı platform içinde dolaşabiliyor. Bu tür olaylarda ilham verici ya da kopyalama etkisi (copycat effect) yaratabiliyor. Ama şiddet yaratmada ana sebep bu mudur? Yoksa gencin var olan bireysel psikolojisi, sosyal izolasyonu, ideolojik etkiler, yerel dinamikler midir?

Özetle Sorun platform değil, platformu nasıl ve hangi motivasyonla kullandığını bilemediğimiz insanlardır”.  Bu noktada sosyal medyanın henüz çok popüler olmadığı 2011 yılındaki Norveç saldırısını gerçekleştiren Anders Behring Breviik'i hatırlayalım. Online ortamda değil, fiziksel ortamda kişilerle ilişki kurmuş ve Progress Party isimli bir siyasal oluşumda radikalleşmişti. Dolayısıyla tekrarlayalım, Telegram bir araçtır, içeriği yayabilir ama bu tür radikalleşmelerin organizasyon merkezi demek aşırıya kaçar.

Medya ve kültür: Şiddetin estetiği

Bugünün gençliği sadece ekonomik değil, varoluşsal bir kriz yaşıyor. Bu hayatta yerim ne?”, Ne için uğraşıyorum?”, Bir yere varabilecek miyim?” Bu sorular cevapsız kaldığında, boşluk oluşur. Ve insan bu boşluğu doldurmak ister. Dijital dünya burada devreye giriyor. İşte teknoloji tam bu noktada önem kazanıyor. Teknoloji sebep değildir, ama boşluğu dolduracak alan sunar. Yani teknoloji, bu birey için, bir araç değil, bir anlam alanı” haline gelir.

Bu noktada bir başka kültürel boyuta yani Medya ve dizilere bakalım. Adeta gücün yeniden tanımını izliyoruz. Hayatımızın kahramanı bir mafia lideri. Hukukun ya da kolluk gücünün kendisi yerine adalet ya da para desteğine ihtiyacı olanların açık açık yardım istediği figür haline dönüşüyor. Mafya dizileri yani hukukun zayıf, bireyin güçlü olduğu anlatılar, gencecik beyinlere kazınıyor. Suç adeta estetikleşiyor.

Mafya karakterleri güçlü, zengin, karizmatik, dokunulmaz vs olarak sunuluyor. Adeta rol modeli haline gelebiliyor. Türkiye’de bu tür dizilerin etkisi daha güçlü çünkü alternatif rol modeli az. Başarı hikayeleri yerine güç hikayeleri” öne çıkıyor. Bu diziler doğrudan suç üretmeyebilir. Ama Güç, kurallarla değil, kuralsızlıkla da elde edilebilir” algısını oturtuyor. Adeta "kültürel kodlama" yapıyor.

Dizilerde çoğu zaman, devlet zayıf (etkisiz), hukuk etkisiz, adalet kişisel intikam” ile sağlanır fikri veriliyor. Bu çok kritik çünkü kurumsal güveni yani Devlete saygı ve güveni aşındırıyor.

Bu da uzun vadede normları değiştiriyor, bizi hukuksuzluğa alıştırıyor, normalleştiriyor. Ortam zaten çok ağır. Bugünün gençleri sadece kendi hayatını yaşamıyor. Aynı anda, savaş, kriz, eşitsizlik görüyor ve sürekli suç ve şiddet içeren kötü haber akışına maruz kalıyor. Bu da dünya zaten kötüye gidiyor” duygusu yaratıyor.  Bu duygu, bireyi ya pasifleştirir ya da radikalleştirir.

Sosyal medyada bir kabahat varsa, bu tabloyu büyütebilir. Çünkü algoritmalar uç içerikleri öne çıkarıyor, şiddet sahneleri viral oluyor, karakterler idol haline geliyor. Ama önce bu içeriklerin var olması lazım. 

NEET gerçeği: Görünmeyen kriz

Ne eğitimde ne istihdamda olan gençler — yani NEET grubu — bu tablonun en kritik parçası durumunda. Eğitim alsa da iş bulamayan, ekonomik güce sahip olamayan, ailesinden ayrılamayan, bağımsız yaşayamayan bu gençler, sistemin dışında kalmış, temsil edilmediğini hisseden, hayatı ertelenmiş bir kuşağa dönüşüyor. Burada en tehlikeli nokta şu, uzun süre dışarıda kalan birey, zamanla sistemle bağını kaybeder. Bu bağ koptuğunda, geriye kalan şey çoğu zaman, öfke, ilgisizlik, kopuş olur. Üstelik bu kopuş, izole kalmaz. Bir ülkenin en büyük sorunu gençlerin fakirleşmesi değildir. Asıl büyük sorun, gençlerin geleceğe olan inancını kaybetmesidir.

Anne babalara, öğretmenlere, STK'lara ve tabii ki devlete düşen görevler

Bu süreçte, Devlete düşen önemli görevler var. Gençlerin durumunu anlamak, gerçek sorunları tespit etmek gerekli. Aile Bakanlığı ve Millî Eğitim Bakanlığı ne işe yarıyor?  

Diğer yandan anne-babaların da, çocukları ile ilişkilerini güçlendirmeleri ve aynı zamanda şiddet içeren oyun, Telegram, sosyal medya vs konusunda inisiyatifi ele almalarının, kendi farkındalıklarını yükseltmenin zamanıdır. Nasıl çocuklar oyun oynamak için park, bahçe, sokağa çıktığında kontrol ediliyorsa, internet üzerinde de kontrol gerekir. Buna ait "parental control" başlığı altında pek çok uygulama mevcut. Günümüzün anne-babalarının ve öğretmenlerinin bu konularda kendilerini eğitmeleri önemli. 

Öğretmenlerin de aynı şekilde, farkındalıklarını ve dijital okur yazarlıklarını arttırmaları gerekli.

Ama bu noktada sivil toplum kuruluşlarına da görev düşüyor. Onların da toplumun bu noktasında daha özenli olmaları önemlidir. 

Çözüm nerede?

Telegram’ı kapatmak kolaydır. Ama bir gencin geleceğe olan inancını yeniden kurmak zordur. İşte bu yüzden teknolojiyi suçlamak, çoğu zaman yanlış hedefe ateş etmektir.

Çözüm Telegram’ı yasaklamakta değil. Oyunları suçlamakta da değil. Çözüm, gençlerle gerçek iletişim kurmakta, eğitim ile hayat arasındaki bağı yeniden işler hale getirmekte, liyakat duygusunu güçlendirmekte, psikolojik destek mekanizmalarını yaygınlaştırmakta, dijital okuryazarlığı artırmakta ve en önemlisi, gençlere yeniden bir gelecek duygusu verebilmekte.

Kahramanmaraş ve Siverek’te yaşananlar bize sorunun sandığımız kadar basit olmadığını söylüyor. Teknoloji bu hikâyenin bir parçası olabilir. Ama hikâyenin kendisi değildir. Asıl mesele görünmeyen kopuşlar ve kaybolan gelecek duygusu.

Ve biz bu gerçeği görmezden geldikçe, her olaydan sonra aynı yanlış soruyu sormaya devam edeceğiz. Hangi platform suçlu?” Oysa doğru soru şu: Bu genç neden koptu?”

/././

Okulda 9 kişiyi öldüren çocuğun babası: Psikolog 'tedavi gerekebilir' demişti; 7 silahım, 2 av tüfeğim var, iki gün önce oğluma poligonda atış yaptırdım! 

Baba Mersinli, oğlunu götürdüğü psikoloğun, "Toplumla uyum noktasında problem yaşıyor ve takip edilmesi gerekiyor, ilerleyen zamanlarda psikiyatrik tedavi gerekebilir" dediğini aktardı.

Kahramanmaraş'ta kendisi dâhil 10 kişinin öldüğü okul saldırısını gerçekleştiren 14 yaşındaki İsa Aras Mersinli'nin tutuklanan 1. Sınıf Emniyet Müdürü Polis Başmüfettişi babası Uğur Mersinli ifadesinde, "Oğlumun tipik ergenlik ve sınav sorunları, stresleri bulunmaktaydı, oğlumu bu durum nedeniyle emniyetteki psikolog arkadaşlara götürdüm ancak emniyetteki psikolog arkadaşlar olumsuz bir durumun olmadığını oğlumun çok zeki olduğunu söylediler" dedi. Baba, oğlunu bir başka psikoloğa götürdüğünü, psikoloğun "Takip edilmesi gerekiyor, ilerleyen zamanlarda psikiyatrik tedavi gerekebilir" dediğini aktardı. Oğlunun son dönemde silahlara merakının başladığını söyleyen Mersinli, "Emekli olduğumda kendisine silahlardan bir tanesini bırakacağımı söyledim, bu söylemdeki kastım oğlumun silaha karşı hevesini ötelemekti" diye konuştu. Mersinli, pazartesi günü oğlunun isteği üzerine poligona gittiklerini ve oğluna atış yapmayı öğrettiğini söyledi. Mersinli, atış yapılırken çocuğunu videoya çektiğini, İsa Aras Mersinli'nin bu videoyu arkadaşlarına gönderdiğini belirtti. Baba Mersinli, evinde yedi tane taşıma ruhsatlı silahı, iki tane de av tüfeği olduğunu ve bunları sandıkta muhafaza ettiğini söyledi. 

Salı günü Şanlıurfa'da bir liseye düzenlenen silahlı saldırının ardından dün de Kahramanmaraş'ta 14 yaşındaki İsa Aras Mersinli, öğrencisi olduğu ortaokula silahlı saldırı düzenledi. Babası Emniyet Müdürü Polis Başmüfettişi Uğur Mersinli'ye ait beş silah ve yedi şarjörü sırt çantasına koyarak öğle saatlerinde Ayser Çalık Ortaokulu'nda hedef gözetmeksizin öğrenci ve öğretmenlerin üzerine ateş açan Mersinli, matematik öğretmeni Ayla Kara ile birlikte sekiz öğrenciyi öldürdü ve çok sayıda öğrenciyi yaraladı. Babasına ait silahlarla saldırı gerçekleştiren Mersinli de kesici aletle yaralanması sonucunda öldü.

Kahramanmaraş'taki okul saldırısı | Saldırgana müdahale eden veli: Başkalarına zarar vermesin diye bacağından bıçakladım.

https://t24.com.tr/gundem/kahramanmarastaki-okul-saldirisinda-yeni-detaylar-sesleri-duyan-bir-veli-okula-kosarak-saldirgana-mudahale-etti,1314799

Okul katliamı faili İsa Aras Mersinli'nin otopsi raporu ortaya çıktı

Olayın ardından gözaltına alınarak tutuklanan saldırganın babası 1. Sınıf Emniyet Müdürü Polis Başmüfettişi Uğur Mersinli'nin ifadesine ulaşıldı.

"Okula gitmek istemedi"

"Ben emniyette polis başmüfettişi olarak hali hazırda görev yapmaktayım. Benim 3 çocuğum vardı, çocuklarımdan bir tanesi Isa Aras Mersinli'dir, İsa Aras Aysel Çalık Ortaokulunca 8. sınıfta okumaktadır, eşim Peyman Pınar Mersinli ise edebiyat öğretmeni olarak görev yapmaktadır, olayın gerçekleştiği gün yani 15/04/2026 tarihinde sabah evde kızım G.İ., eşim, annem, İsa Aras ve bir de zihinsel özürlü kardeşim vardı." sözleriyle ifadesine başlayan Mersinli, olay gününü anlattı.

Mersinli, şunları söyledi:

"Olayın gerçekleştiği gün ben İsa Arası sabah kaldırdım, İsa Aras'ın tostunu yaptım, yemeğini yedi sonra tekrar geri yattı, okula gitmedi. 'Okula niye gitmiyorsun sınav dönemi' dedim, kendisi bana gülerek cevap vermedi. Annesi geldi, annesine de bağırdı. Biz de baş edemeyince 'Gitmiyorsan gitme' dedik İsa Aras evde kaldı. Ben tekrar geri yattım 12.00'de uyandım. İsa Aras oturma odasında telefonda uğraşıyordu, daha sonra ben et almak ve kasaba gitmek amacıyla evden çıktım.

Kasaptan et alıp eve dönerken akdo kavşağında siren seslerini duydum. Bir gazeteci arkadaşı aradım. Bana siren sesleri normal gelmedi, gazeteci bana Ayser Çalık'ta bir olay olduğunu ancak kendisinin de bilmediğini olay yerine gittiğini söyledi. Gazeteci arkadaş ile konuştuktan sonra evimin önüne gittim eve çıktım malzemeleri bıraktım. Eşim bana İsa'nın arkadaşının kitabını unuttuğunu ve kitabı arkadaşına teslim etmek için okula gittiğini söyledi.

"Olay yerine oğlumun mağdur olduğu düşüncesiyle gittim"

Ben daha öncesinde siren seslerini duyduğum için Ayser Çalık Ortaokulu'na gittim. Eşim bana sadece İsa Aras'ın çantasını alarak çıktığını söyledi. Çanta içerisinde herhangi bir şey olup olmadığına ilişkin bana bilgi vermedi. Okulun önüne vardığımda okul ana baba günüydü. Kendimi zar zor içeriye attım olayın ne olduğunu sorduğumda daha öncesinden tanışıklığım olan polis arkadaşlar benim oğlumun yaralı olduğunu söylediler. Ben olay yerine oğlumun mağdur olduğu düşüncesi ile gittim. Daha sonra olay yerinde bulunan iki tane rütbeli kolluk personeli alarak emniyete götürdüler, ben emniyet müdürlüğündeyken olayın aslını, vefat eden çocukların olduğunu ve oğlumun vefat ettiğini öğrenmiş oldum."

"Silahlar kilitli sandıkta duruyordu" 

İfadesinde, "Oğlum İsa Aras'ın olay kapsamında kullandığı silahlar ve mermiler bana aittir, benim kendime ait 7 tane taşıma ruhsatlı silahım vardır, iki tane de av tüfeğim vardır, bunlarda mevzuat kapsamında sahipliği kendi adıma olan tüfeklerdir, oğlum İsa Aras olay yerine bana ait silahlardan 5 tanesini alıp götürmüş." diyen Mersinli, şunları söyledi:

Benim silahlarım yatak odasında muhafaza edilmektedir, silahların ve mermilerin hepsi kilitli Maraş sandığı içerisindedir, şarjörler silahlara takılı vaziyette bulunmaz, ben silahları üzerime alacağım zaman silahları ve şarjörleri farklı sandıklar içerisinden alarak dışarı çıkarım, söz konusu Maraş sandıkları kendinden kilitli sandıklardır.

İsa Aras sandıkların nasıl açıldığını öğrenmiş ancak ben kendisinin yanında sandıklarımı açtığımı hatırlamıyorum, sandıklar sürekli olarak kilitli vaziyettedir. Olay günü oğlum İsa Aras'ın sandıkları nasıl açtığını bilmiyorum, internetten öğrenmiş olabilir.

Oğlum Aras çok iyi bir internet kullanıcısıydı, kendisine ait VPN'i bile varmış, ana dili gibi İngilizce konuşmaktadır, çok zeki bir çocuktur."

"Psikolog, toplumla uyum konusunda problem yaşadığını söyledi" 

Oğlunu psikoloğa götürdüğünü söyleyen Mersinli, şunları anlattı:

"Oğlumun tipik ergenlik ve sınav sorunları, stresleri bulunmaktaydı, oğlumu bu durum nedeniyle emniyetteki psikolog arkadaşlara götürdüm ancak emniyetteki psikolog arkadaşlar olumsuz bir durumun olmadığını, oğlumun çok zeki olduğunu söylediler. Yaklaşık 2 aydır da evimizin yakınında bulunan özel bir uzman psikoloğa İsa Aras'ı götürüyordum, söz konusu psikolog ise oğlumun toplumla uyumu noktasında problem yaşayacağını biraz takip edilmesi gerektiğini söyledi, 'ilerleyen zamanlarda psikiyatrik tedavi gerekebilir' dedi.

En son 3 hafta önce psikoloğa gitmişti ancak son zamanlarda psikoloğa gitmekten kaçındı, oğlum bilgisayar ve cep telefonunu İngilizce modda kullandığı için benim de İngilizce bilmemem nedeniyle oğlumun cep telefonu ve bilgisayarda ne ile meşgul olduğunu takip edemedim, ismini bilmemekle birlikte oğlumun sık sık savaş oyunu oynadığını görürdüm. Kendisine ne yaptığını sorduğumda ise bana 'öf ya' tarzında cevap vererek geçiştirirdi. Sağlıklı bir cevap alamazdım."

"Önceden silahlara merakı yoktu, atış yaptırmamı istedi"

Oğlunun silahlara merakının 1 ay önce başladığını öne süren Mersinli, ifadesinde şunları söyledi:

"Oğlum İsa'nın öncesinde silahlara merakı yoktu ancak yaklaşık 1 ay öncesinde bana arkadaşlarının silahla atış yaptığını kendisine ne zaman atış yaptıracağımı sordu. Yine yaklaşık bir ay önce işten gelip kısa süreliğine silahı yatak odasında şifon yerine bırakmıştım oğlumun silahı eline almaya yeltendiğini gördüm ve kendisine kızdım.

"Amerika'da herkes silah alabiliyor" demiş

Kendisinin silahlara merakı olduğunu fark ettiğim için ben kendisine silah kültürümüzden bahsettim silahın namus olarak adlandırıldığından bahsettim, yine kendisinden emekli olduğumda kendisine silahlardan bir tanesini bırakacağımı söyledim. Bu söylemdeki kastım oğlumun silaha karşı hevesini ötelemekti. İleride sicilin temiz olursa ve iyi bir okul okursan sana da silah alabiliriz diyerek kendisine umut sattım ancak bunun üzerine oğlum bana 'Amerika'da herkes silah alabiliyor' dedi. Ben de kendisine ülkemizde kimlerin silah alabileceğini, taşıyabileceğini söyledim.

"Pazartesi günü poligona gittik" 

Oğlum arkadaşlarının silah ile ateş ettiklerini benim de kendisine silah ile ateş ettireceğimi söyledi. Bu konuşma geçtiğimiz hafta perşembe yada cuma gerçekleşmiş olabilir bende kendisine haftaya güneşli bir günde poligona atış yapmaya gideceğimi, kendisini de götürebileceğimi söyledim. Daha sonra bu hafta pazartesi günü Emniyet'in poligonuna giderek kendime ait silah ile atış yaptım, oğluma da birkaç el atış yaptırdım.

Oğluma karşıdaki hedefi gösterdim, silahın rastgele kullanılmayacağını hedef alınarak atış yapılacağını söyledim. Oğlum atış yaparken birkaç fotoğraf ve videosunu çektim. Bundaki kastım hatıra olarak kalmasıydı ve hevesini köreltmekti, fotoğrafları daha sonra WhatsApp üzerinden oğlum İsa'ya gönderdim. Emniyet'ten öğrendiğime göre oğlum söz konusu fotoğrafları arkadaşlarına göstermiş, arkadaşları hayretle karşılamış.

"Bilgisayarının şifrelerini vermezdi, çevrimiçi oyunlar oynar, İngilizce konuşurdu" 

Benim evimdeki silahlar, mermiler, şarjörler dolu vaziyette bir arada bulunmaz. Oğlum gördüğü bir şeyi unutmaz, silahlar ve mermilerin muhafaza edildiği Maraş sandıklarının üç düğmesi vardır. Söz konusu üç düğmeye temas edildiği anda sandıklar açılır.

Çocuğum sürekli bilgisayar ve cep telefonu ile meşgul olduğu için merak edip kontrol etmek istedim ancak oğlum bana şifreleri vermedi, yani zararlı içeriklerden etkilenebileceğini düşünerek kontrol etmek istemiştim, oğlum cep telefonu ve bilgisayardan oyun oynarken bir taraftan İngilizce konuşurdu ancak ben kendisinin ne konuştuğunu anlamazdım.

İnteraktif (konuşmalı-çevrimiçi) oyunlar oynardı, odasına girdiğinde ise her şeyi kapatır bize bir şey göstermek istemezdi, biz de bu nedenle bu zamana kadar olumsuz bir durumunu tespit edemedik.

"Duygu durumu değişkenlik gösterirdi" 

Olay günü ve olaydan önce bir tartışmamız olmadı, oğlumun dakikası dakikasını tutmazdı, oğlumun duygu durumu sürekli değişkenlik gösterirdi, oğlumun daha öncesinde rehber öğretmeniyle görüşmüştük, oğlum sınavlardan düşük not aldığı zaman agresif hareketler sergilerdi ancak oğlumun öğretmenlerine veya öğrencilere karşı herhangi bir olumsuz hissiyatta bulunduğunu fark etmedim. Hatta zaman zaman okulda ona zorbalık yapan, hor gören arkadaş ya da öğretmeni olup olmadığını sorardım ancak kendisi bana 'hayır, öyle bir şey yok' derdi. Oğlumun zaten arkadaş çevresi çok kısıtlıydı.

Oğlum İsa toplam 8 senede 3 yıl okula gidebildi, çünkü eğitim döneminin bir kısmı pandemi bir kısmı deprem dönemine denk geldi."

/././

Bu ülkede son 24 saat: Ya Leonardo Da Vinci?-Yalçın Doğan- 

15 Nisan... Mimar, resim, heykel sanatının önde gelen temsilcilerinden, Rönesans'ı doruğa ulaştırmış Leonardo Da Vinci’nin doğum günü. 15 Nisan Dünya Sanat Günü olarak kutlanıyor. Bizde mi?.. Masal bile değil!..

“Biz iki gün iş bırakma kararı aldık”.

Öğretmenler Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı önünde toplanıyor. Eğitim - Sen’e bağlı miting öğretmenlerin sorunlarını dile getirmeyi amaçlıyor.

Türkiye o sırada Siverek’te bir okulda yaşanan saldırıyı konuşuyor.

Mitinge katılan öğretmenler Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin ile görüşmek istiyor, polis izin vermiyor, kısa bir arbede yaşanıyor.

Kahramanmaraş’ta yine bir okulda on kişinin hayatını kaybettiği vahşet haberi geliyor. Mitingdeki öğretmenler “iş bırakma süresini bir gün daha uzatıyor”, derslere girmeme kararı!..

15 Nisan 2026, perşembe günü saldırıya ek, ülkede birbirinden bağımsız pek çok olay yaşanıyor. Toplamdaki manzara-i umumiye iktidarın karnesi.

Emekliler eylemde

Kahramanmaraş’ta okul saldırısında on kişi hayatını kaybederken...

Çok düşük ücrete mahkum edilen emekliler geçinemediklerini bir kez daha haykırmak üzere İzmir’de eylem yapıyor.

Birleşik Emekliler Sendikası Tepecik’te, İzmir Emekliler Platformu Basmane’de, Tüm Emekliler Sendikası Konak’ta zincir oluşturuyor, oturma eylemine geçiyor.

Polis onları yalnız bırakmıyor!..

Madenciler yürüyor

Eskişehir Mihalıççık’taki maden ocağında işçiler son zamanlarda kıdem ve ihbar tazminatlarını, fazla mesailerini, aylıklarını alamıyor. İşçi sağlığı, iş güvenliği önlemleri yetersiz kalıyor. Bağımsız Maden - İş’in firmayla görüşmesi sonuç vermiyor.

Kahramanmaraş'ta okul saldırısında on kişi hayatını kaybederken...

O madenciler Ankara’ya yürüyor, polis önce engel oluyor, sonra yürüyüşleri devam ediyor.

386 bin ruhsat

Madenciler yürürken, TEMA Vakfı çarpıcı bir istatistik yayınlıyor.

TEMA’nın Afyon, Artvin, Bartın, Bayburt, Erzincan, Erzurum, Eskişehir, Giresun, Gümüşhane, Rize, Trabzon, Kahramanmaraş, Karaman, Kütahya, Muğla, Ordu, Siirt, Şırnak, Batman, Sivas, Tekirdağ, Kırklareli, Tokat, Uşak, Zonguldak ile Kaz Dağlarını kapsayan raporuna göre:

Bu illerde toprakların yüzde 67’si maden sahasına dönüşüyor, ormanları, tarlaları, bağ ve bahçeleri yok eden, olağanüstü bir oran.

Örneğin, Afyon’un yüzde 52’si, Muğla’nın yüzde 59’u, Artvin’in yüzde 71’i, Kütahya’nın yüzde 94’ü şu anda maden sahası. Ordu’da 435 maden ruhsatı bulunuyor.

1923 - 2002 arasında seksen yılda Türkiye genelinde 1.186 maden ruhsatı veriliyor, buna karşılık 2008 - 2023 arasında verilen ruhsat sayısı 386 bine ulaşıyor.

“Topraklar hayatımızdır”

TEMA bu oranları yayınladığı gün, Kahramanmaraş’taki saldırıda on kişi hayatını kaybederken...

Mersin Mezitli Anayurt’ta köylüler maden ruhsatı verilen toprakları için direnişe geçiyor. Kadınlar iş makinalarının önüne yatıyor. Jandarmalar geliyor, köylüler bahçelerinin, zeytinliklerinin yıkılmasını önlemeye çalışırken, “topraklar, ormanlar bizim hayatımızdır, bizden ne istiyorsunuz” diye haykırıyor.

Ekmek kuyruğu

Okul saldırsında on kişi hayatını kaybederken...

Zonguldak’ta ekmek fiyatı 20 liraya yükseliyor. Halk Ekmekte 10 lira. Halk Ekmek önünde uzun bir kuyruk oluşuyor.

Aynı anda bütçe verileri belli oluyor. Bu yılın ilk üç ayında bütçe açığı 420 milyar lira, bütçe açığı demek enflasyon demek.

On lira daha ucuz ekmek için kuyruk uzarken, ilk üç ayda faize 876.1 milyar lira ödeniyor. 

Gazetecileri susturmak

Kahramanmaraş'ta saldırıda öğretmenler, öğrenciler hayatlarını kaybederken, aynı gün...

Sansür şakır şakır işliyor.

Zafer Arapkirli 2 yıl 6 ay, Murat Ağırel 1 yıl 3 ay, Barış Pehlivan 1 yıl 3 ay, Timur Soykan 10 ay hapse mahkum ediliyor.

“Yanıltıcı bilgiye alenen yaymak” suçundan.

Türkçesi:

Gazetecileri susturmak!..

Şiddet ve şiddet

TV’lerde:

-Akşamları diziler...

-Gündüzleri programlar...

Çoğunda vur, kır, öldür, kaçır, aldat!.. Hile, entrika cabası.

Sahtekarlığın, kayırmacılığın, çeteleşmenin dizileri.

Pek çok insanın özel hayatını afişe eden “ünlülere uyuşturucu operasyon” haberleri bile, gençlerin o belaya merakını kaşıyor, farkında değiller!..

Vahşet yaşanıyor, şu kadar medya hesabı ancak o zaman kapatılıyor.

Bu hesaplar madem biliniyor, neden zamanında engellenmiyor?..

“Her tedbiri aldık”

Siverek’teki saldırısı sonrasında Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin kendinden emin:  “İçişleri, Adalet ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ile süreci yürütüyoruz. Risk açısından okullarımızı sınıflandırdık. Her türlü tedbiri aldık”.

Bu sözlerin üzerinden bir saat geçiyor, Kahramanmaraş’ta bir okulda vahşet yaşanıyor, en tartışmalı Bakan Yusuf Tekin bir kez daha sınıfta kalıyor.

Ya bir de tedbir almasaydı!..

Leonardo Da Vinci

15 Nisan...

Mimar, resim, heykel sanatının önde gelen temsilcilerinden, Rönesans'ı doruğa ulaştırmış Leonardo Da Vinci’nin doğum günü.

Mona Lisa ve Son Akşam Yemeği tablolarının ressamı, bilim adamı Vinci’nin doğum günü anısına...

15 Nisan Dünya Sanat Günü olarak kutlanıyor.

Dünya Sanat Günü mü?..

Kutlamak mı?..

Bizde mi?..

Masal bile değil!..

/././

Türk hukukçularına sesleniyorum (I)-Sami Selçuk- 

Neden uyuşmazlıkları çözmek konusunda sözleşmelerin tarafları, ilgilileri, bizim ülkemizdeki mahkemeleri değil de, yabancı ülkelerdeki mahkemeleri yetkili kılmakta direnmektedirler?

Sizlere sesleniyorum, hem de ısrarla sizlere sesleniyorum Sayın Türk hukukçuları, özellikle de hukukun uygulanmasını meslek edinmiş Sayın Türk yargıçları, savcıları, avukatları!

Evet, sizlerin hukuksal aklınıza ve zaman zaman “böylesi de olur mu!?” diyerek başkaldırdığına inandığım ahlakla bütünleşen vicdanlarınıza sesleniyorum.

Ve her şeyden önce sizleri, duruşma, daha doğru ve küresel deyişle “TARTIŞMA (Fr. débat, discussion; İtl. dibattito, discussione) konusunda aşağıdaki soruları dürüstçe yanıtlamaya çağırıyorum.

Bunlardan birincisi şudur, sayın hukukçular: Uluslararası firmalar ile ülkemiz firmaları ya da özel kişileri arasında yapılan sözleşmelerin uygulanması konusunda ve ayrıca özellikle bir uyuşmazlık çıktığı zaman, içlerinde Türklerin de bulundukları taraflar ya da temsilcileri, bu uyuşmazlığı çözmek için, neden Ankara, İstanbul, İzmir, Adana vb. illerimizdeki mahkemelerin değil de, Londra, Paris, Viyana vb. kentlerin mahkemelerinin yetkili olmalarını istemektedirler?

Bu soru ve sorun üzerinde hiç düşündünüz mü, Sayın Türk hukukçuları?

Elbette Türk hukukçuları da,  hukuk fakültesi çıkışlıdır ve bu türden uyuşmazlıkları çözebilecek bir öğrenimden geçmektedirler, değil mi? 

Ayrıca Türk yargıçları da, elbette bağımsız ve yansızdırlar.

Hiç kuşkusuz Türkiye Cumhuriyetinde de bütün yargıçlar, çağcıl (modern) ülkelerde görüldüğü gibi, hukuk fakültelerinde hukukun dallarını öğrenmekte ve hukuka göre, daha somut anlatımla eski ve yeni bütün anayasalara ve Batı hukukundan esinlenilerek çevrilen ya da kotarılan yasalara göre, hüküm kurmak, hukukun dediğine göre karar vermektedirler. 

Ayrıca yine geçmişte ve günümüzde benimsenmiş olan anayasalara göre de, Türk yargıçları, her tür erkten (kuvvet), özellikle de yasama ve yürütme erklerinden bağımsızdırlar.

Onların görevlerini üstlenemedikleri gibi, hiçbir dış güçten de etkilenmeksizin hukuka ve vicdanlarına danışarak karar vermektedirler.

O zaman soruyu bir kez daha tekrarlayarak soralım: Peki, öyleyse neden uyuşmazlıkları çözmek konusunda sözleşmelerin tarafları, ilgilileri, bizim ülkemizdeki mahkemeleri değil de, yabancı ülkelerdeki mahkemeleri yetkili kılmakta direnmektedirler?

Evet, neden!?

Mahkemelerimiz bağımsız değil mi?

Elbette bağımsız. Hem de mahkemelerimiz, yasaların üstünde olan, gelmiş geçmiş bütün Anayasalara göre bağımsızdırlar. 

Ayrıca aslında böyle bir durum, belki siyasal konularda akla gelebilir, ancak taraflar arasındaki sözleşmelerde niçin akla gelmektedir?

Elbette asla gelmemeliydi, değil mi?

Ancak gelin görün ki, geliyor, işte.

Peke, neden!

İşte bu sorunun çoğu insan, özellikle de çoğu hukukçu açısından bilinen yanıtı şudur, sayın hukukçular, özellikle de sayın yargıçlar: 

ÇÜNKÜ TÜRK MAHKEMELERİ, HER ŞEYDEN ÖNCE DURUŞMA, DOĞRU TERİMLE TARTIŞMA AŞAMASININ NE OLDUĞUNU BİLMEMEKTEDİRLER. BU YÜZDEN DE ÇOK CANLI VE ÇOK SESLİ YÜRÜTÜLMESİ GEREKEN, ANCAK TÜRKİYE’DE ADI BİLE YANLIŞ OLAN BU AŞAMA, HEM HUKUKUN ÖNGÖRDÜĞÜ GİBİ YAPILMAMAKTA, HEM DE ÇOĞU ZAMAN ÇOK ÇOK UZUN SÜRMEKTE, EN ÖNEMLİSİ DE, HUKUKA AYKIRI OLARAK YARGIÇTAN YARGICA AKTARILMAKTA, BU YÜZDEN DE HAK KAYIPLARINA YOL AÇMAKTADIR.

Çözmemiz gereken gerçek, somut derdimiz, sorunumuz da işte budur ve anlamı da özünde şudur, sayın Türk hukukçuları: Çünkü Türk mahkemeleri, günümüzde Batı hukuku anlamında ve çerçevesinde duruşma yap(a)mamaktadırlar.

Ancak gelin görün ki, ülkemizde hiç kimse, bu sorunun üzerine  eğilmemektedir!?

Sözgelimi, bütün Türkiye’yi ayağa kaldıran Sivas olaylarında katledilen yazarlarla, ozanlarla ilgili dava, yıllarca sürmüş, halkın deyişiyle yargılananları yıllarca sürüm sürüm süründürdükten sonra, zamanaşımına uğramış, yani insanlarımızı düş kırıklığına uğratarak düşürülmüştür, sayın hukukçular.

Sözgelimi, sıradan bir alacak davası açmaya görün, Türkiye’de en az, evet en az üç yılı göze almak zorundasınızdır.

Asıl önemlisi de, bu ağlanası durumlar karşısında ise ben, hiçbir hukukçunun, özellikle de bilim insanlarının seslerini çıkardıklarını bugüne dek hiç, ama hiç görmedim.

Bilmem, yanılıyor muyum?

İşte tam bu noktada bir ayraç açarak vurgulamak gerekir ki, bu yazı ve sorgulama, asla “Bana ne, ülkeyi, yargılamayı ben mi kurtaracağım?” diyenler için değil, aslında bütün hukukçular için, özellikle de davalarının aylarca, hatta yıllarca sürdüğünü görüp kahrolanlar, üzülenler, bunun nedenlerini araştırmayı hukuksal ve ahlaksal bir yükümlülük olarak görenler için yazılmıştır.

Gerçekten şu anda okumakta olduğunuz bu yazı, yargılaması, yani, Ayşe teyzelerin ve çoğu hukukçuların yanlış deyişiyle sürüm süründüren duruşma, doğru deyişiyle asla kuralları yerine getirilmeyen “TARTIŞMA” aşaması; beş yıl boyunca sürdükten sonra davacıyı “Davayı açtığım sırada benim arabama arabasıyla çarpan davalının bana vermeyi önerdiği para ile benim arabam gibi çok az kullanılmış bir arabayı kolayca satın alabilirdim. Beş yılın sonunda sözde davayı ben kazandım. Oysa aslında özünde haklı olan davayı yitiren bendim. Keşke o zaman davalının önerisini kabul etseydim. Hem yıllarca mahkeme kapılarında sürünüp çileler çekmezdim, hem de bu denli zarara uğramazdım. Zira bugün mahkemede kazandığım parayla, bırakın yeni bir araba almayı, bir arabanın ancak yedi, sekiz lastiğini alabiliyorum. Bütün Türk hukukçularına soruyorum: Bana söyler misiniz, lütfen? Davayı ben mi kazamdım, yoksa davalı mı?” dedirterek yakınan, adalet değerinin yerle bir edildiğini çığlıklarla dile getiren, sözde davayı kazanan, özde ise yitiren insan(ları)mızın acıklı durumların dile getirmek için yazılmıştır, sayın hukukçular?..

İzninizle tam bu noktada duruşma, yani doğru hukuk terimiyle tartışma açısından Avrupa mahkemeleri ile bizim mahkemeler arasında ortaya çıkan büyük farkı açıklayabilmek için bir örnek vermek isterim: Türkiye’de gazeteci Abdi İpekçi’yi 1979 yılında öldürdükten sonra kaçarak İtalya’da papayı öldürmeye kalkışan M. A. Ağca, bu son eylemi üzerine İtalya’da yapılan soruşturma bittikten sonra, açılan ama davası üzerine, tanıkları çok olan, ancak ara verilmeksizin iki gün süren duruşma (tartışma) sonucunda, yargılama sırasında 128 kez söz alıp savunma yapmış, üçüncü günün sabahında da mahkeme, sanık Ağca’nın hükümlülüğüne karar vermiştir.

O dönemde bu yargılamadan, tartışma (duruşma) aşamasının yürütülmesinden ders çıkarmak şöyle dursun, ülkemizde sorunlara “bilip bilmediğim konusunda kendimi sorgulayarak yaklaşırım” diyen Sokrates’in, insan olarak ancak “düşündüğüm zaman varım” diyen Descartes’ın, “bilinçli bilmezlik”ten (ignorance consciente) yola çıkan Durk­heim’ın, hatta okuryazar olmadığı halde mantığına uymayan konularda “ilim, fen bu konuda ne diyor” diye soran köy bakkalının bile çok gerilerinde kalanlar, Türk basınında İtalyan mahkemesinin kararını bilgisizce, bilinçsizce, zaman zaman da çocukça eleştirmişler; Türk hukukçularını çok, ama çok utandırmışlardır.

Çünkü onlar, hem önyargılıydılar, hem de koşullanmışlardı. Çünkü Türk mahkemelerinin, duruşma, doğru hukuk terimiyle TARTIŞMA aşamasının ne olduğunu ve nasıl yapılması gerektiğini bile hiç bilmiyorlar, onların bu bilgisizliği yüzünden de Türkiye’de tek oturumda bitmesi gereken davalar, aylarca değil, yıllarca sürmekteydi.

Dolayısıyla dünlerde de, bugünlerde de, bu bağlamda sizlere önce taraflar, sonra da hukukçular, özgür insanlar, sürekli olarak yıllardan bu yana şöyle yakınıp durmaktadırlar: “Türk mahkemelerinde DURUŞMALAR, AYLARCA, HATTA YILLARCA SÜRDÜĞÜ için çoğu zaman, özellikle de paranın değer yitirdiği dönemlerde çok büyük maddi ve manevi yıkımlar yaşanmaktadır.”

Yukarıdaki arabasına çarpma olayında yaşandığı gibi.

Bu durum ise, tartışmasız olarak kesinlikle hakların yitirilmesine ve büyük adaletsizliklere yol açmaktadır.

Yarın devam edecek...

T-24



Öne Çıkan Yayın

EVRENSEL "Köşebaşı + Gündem" -18 Nisan 2026-

  Böyle dünyaya böyle kupa - Onur Özgen-EVRENSEL- Dünya kupası gibi tarihsel, duygusal ve kolektif bir etkinlik bir yandan hâlâ milyonlarca ...