Bir AKP vizyonu: Fosil yetmedi, yenilenebilir enerjide de dışa bağımlı Türkiye
Suudi Arabistan’la garantili güneş/rüzgar santralleri anlaşması imzalandı. Enerji Uzmanı Önder Algedik, “Güneşte Suudi Arabistan’a bağımlı hale geceğiz, bir cari açık daha yaratacağız” dedi.
Kış aylarıyla birlikte ülkenin daha fazla gündeme gelen enerji sorununa kalıcı çözümler üretmek konusunda herhangi bir girişimde bulunmayan AKP iktidarı kömür, petrol ve doğal gazın ardından yenilenebilir enerjide dahi dışa bağımlı olma yoluna girdi.
AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Riyad ziyareti sırasında Türkiye ile Suudi Arabistan arasında yenilenebilir enerji santrali projeleri için anlaşma imzalandı.
Enerji ve İklim Uzmanı Önder Algedik, Suudi Arabistan’la yapılan anlaşmanın Türkiye için ne ifade ettiğini soL TV’ye değerlendirdi.
Anlaşma kapsamında toplam kurulu gücü 5 bin megawatta kadar olan güneş ve rüzgar santrali projeleri iki fazda hayata geçirilecek. Birinci Fazda, Sivas ve Karaman'da yer alan, toplam 2 bin megawat kapasiteli iki güneş enerji santrali ikinci Fazda ise taraflarca üzerinde mutabık kalınacak koşullarda 3 bin megawattlık yenilenebilir enerji santrallerini kurma imtiyazı verilecek.
Yaklaşık 2 milyar dolarlık yatırım karşılığında Türkiye dünyanın en büyük fosil yakıt ihracatçılarından Suudi Arabistan’a satın alma garantisi de verecek.
Türkiye’nin enerji krizi derinleşirken bölgesel aktör olma yolunda Erdoğan’a meşruiyetini veren ABD bir dizi başka anlaşmanın yanı sıra sıvılaştırılmış doğalgaz - LNG tedarik anlaşmasıyla payını garanti altına almış Türkiye ile nükleer enerji alanında da anlaşma imzalanmıştı.
Yaptırımlar nedeniyle Rusya ve İran ile petrol ve doğalgaz alımında yaşanan sorunlarla birlikte Akkuyu Nükleer Santrali için yapımında 35 milyar dolar civarında finansman sağlayan Rusya’ya Türkiye’nin 15 yıl boyunca taahhüt ettiği yaklaşık 210 milyar dolarlık elektrik alımı enerji krizini gündemden düşmeyen bir tartışma konusu hâline getirdi.
'Güneşte Suudi Arabistan’a bağımlı hale geleceğiz, bir cari açık daha yaratacağız'
Enerji ve İklim Uzmanı Önder Algedik, Suudi Arabistan ile yapılan güneş ve rüzgar enerjisi anlaşmasının ekonomik ve ekolojik faturasını soL TV ekranlarında deşifre etti.
Piyasa değerinin çok üzerinde maliyetlerle hayata geçirilen projelerin kamusal bir zarara dönüştüğünü kaydeden Algedik, AKP iktidarının nükleer ve fosil yakıttan sonra yenilenebilir enerjide de Türkiye’yi dış aktörlere bağımlı kıldığını ifade etti.
Algedik şunları söyledi:
“Burada kaçırılan çok önemli bir nokta var. Birincisi, bakanın açıklamış olduğu 2000 MW için 2 milyar dolarlık yatırım çok çirkin bir rakam. Çünkü şunu biliyoruz, örneğin Birleşik Arap Emirlikleri'nde 2021'de biten bir projede 2000 MW 1 milyar dolara mal oldu. Dolayısıyla biz şu an fazla bir para ödeyeceğiz. Bu projeyle birlikte bizim enerjide bir kez daha dışa bağımlı olduğumuz gerçeği ortaya çıkıyor. Zaten biliyorsunuz Rusya'ya bağımlıyız. Bu son enerji anlaşmalarıyla Amerika'ya bağımlılığımız daha da arttı. Ve şimdi güneş gibi bir konuda Suudi Arabistan'a bağımlı hale geleceğiz.
Onlara enerji maliyetini döviz olarak ödeyeceğiz ve dolayısıyla bir cari açık daha yaratacağız ve bu anlaşma bu anlamda da çok kötü.
İklim açısından bakıldığında, bu meselenin asıl sorumlusu ve fosil yakıt ticaretinin merkezi olan Suudi Arabistan ile böyle bir anlaşma yapmak, sorunun kaynağını görmezden gelmek anlamına gelecektir.
Ayrıca, aşırı merkezi bir yapı inşa ederek enerji kayıplarının yüksek olduğu bir sisteme geçiş yapmış olacağız. Türkiye’deki iletim ve dağıtım kayıplarının yüzde 10 civarında olduğu göz önüne alındığında, üretilen elektriğin daha tüketiciye ulaşmadan yüzde 10’luk kısmını peşinen kaybedeceğiz.
Sonuçta bu sürecin kazananı Suudi Arabistan olacaktır. Karşımızdaki tablo, iklim dostu bir yenilenebilir enerji projesinden ziyade; fosil yakıt ticaretiyle bilinen bir ülkeye kendisini aklama fırsatı sunan, ona gelir sağlayan ve Türkiye'nin enerji bağımlılığını pekiştiren bir girişimdir.
Nasıl Osmangazi Köprüsü'nde geçiş garantisi, şehir hastanesinde hasta garantisi varsa; burada da vatandaşın o parayı ödeme garantisi veriliyor.
Ama ikinci önemli nokta, bu kadar pahalı bir sistem kurgulanmasıyla beraber, şu an yapılan anlaşma hem kamuyu zarara uğratıyor, hem toplumu hem de iklimi zarara uğratıyor. Bu iki açıdan çok önemli olduğunu düşünüyorum.”
***
Sürekli yıkıma ve kara yıkıma hayır!-Ali Rıza Aydın-
Yükümlülüğün devlete ait olduğu durumda -ki bu tartışmasız- sorumluluk da piyasa düzeniyle birlikte devlete aittir. Devlet yükümlüyken sorumluluğun bireysel olarak kimi görevlilere yıkılması, devleti temize çıkarmaz. Düzenin hukuksal, yönetsel ve denetsel araçlarıyla kendi içinde çözemediği durumlarda güç halkındır ki bu ilişkinlik, egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun sözüyle ve özüyle anayasaldır.
“Yıkım” ve “kara yıkım”, sırasıyla, Arapçadan dilimize yerleşmiş gözüken “afet” ve “felaket” in Türkçe karşılıkları. Yaygın kullanımı Türkçe yerine Arapça, Farsça ya da diğer dillerden olup kullanılmaya devam eden başka sözcükler de var. Türkçe sözcükler üzerinde baskın olan bu tür kullanımların kaynakları arasında hukuk var. Örneğin Anayasa’da “tabii afet” sözcükleri geçiyor OHAL yönetimi maddesinde. Örneğin afet ve acil durumlar ile sivil savunmaya ilişkin hizmetlerin ülke düzeyinde etkin bir şekilde gerçekleştirilmesi için gerekli önlemlerin alınması ve olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltma, olay sırasında yapılacak müdahale ve olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarını yürüten kurum ve kuruluşlar arasında koordinasyonun sağlanması, yurt içinde ve yurt dışında insani yardım operasyonlarının yapılması ve koordine edilmesi ile bu konularda politika önerilerinin geliştirilmesi ve uygulanmasıyla görevli kurumun adı Afet ve Acil Durum Başkanlığı (AFAD).
Konumuz dil değil, başka.
6 Şubat 2023 depremlerinin üçüncü yılındayız. Bu kara yıkım, Türkiye’de devletin olayların meydana gelmesinden önce hazırlık ve risk azaltmada, risk yönetiminde görevini yerine getirmediğini bir kez daha açıkça gösterdi. Üç yılda gelinen yer ise olay sonrasında gerçekleştirilecek iyileştirme çalışmalarının da hedefine ulaşmadığı açık.
Zeminden altyapıya, mimari ve yapısal tasarımdan malzemeye, yapımdan denetime bütün süreçlerde yıkıma, yaralanma ve ölümlere karşı direnme gücü olmayan ya da zayıf bir durumla karşı karşıyayız. Sorunlu da olsa hukukun çiğnendiği, bilimselliğin reddedildiği, rant ve kâra teslimiyetin yaygın olduğu; piyasa değeri yüksek yapımlarla direnme gücü yaratıldığı gerçek. Piyasanın tercihlerine teslimiyetle birlikte devletin yasama, yürütme, merkezi ve yerel yönetimleriyle ve de yargısıyla sorumluluğu da gerçek.
Süren davalar da gösteriyor, hukukuyla, hukuklu hukuksuzluğuyla, imar planları ve planların sıklıkla değiştirilmesiyle, ruhsat sorunları ve ruhsatsız yapılarıyla, denetimsiz denetimleriyle, imar aflarıyla egemen sermaye sınıfına çalışan bir düzende gündemine, dosyasına egemen olamayan yargı hiç şaşırtıcı olmuyor. Ceza hukukundaki ihmalkarlık, dikkatsizlik, kasta yakın kusurlu davranış, görevi kötüye kullanma… ne denirse densin yıkıma ve başkalarının yaşamını tehlikeye atma suç cezaları sömürücü düzenin çizdiği sınırlarla çalışabiliyor ancak.
Sonuçları yönünden kara yıkım, yaşam hakkının ihlali emekçi halkı vuruyor. Yıkıma ve kara yıkıma çağrı yapan bir sorumsuzluk yalnızca doğal olayların olduğu zamanlarda değil, tüm sömürü zamanlarında söz konusu ve sömürücü düzene hizmet ediyor.
Yıkımda, kara yıkımda, yaşam hakkının ihlalinde herkesin gözü önündeki tablo büyük ortaklığı işaret ediyor: Sermaye sınıfı egemenliğindeki ekonomik ilişkilerle bu ilişkilerin ürünü olan devlet ve hukuk işbirliğini.
Yaşam hakkı, ölümleri engellemeyle birlikte yaşamayı koruma, güvence altına alma yükümlülüğünü devlete veriyor. Bu yükümlülük kamuya özgü olan ya da olmayan her türlü iş ve işlemi kapsayacağı gibi her türlü yıkım tehdidini de kapsıyor. Doğal olaylar kaçınılmaz olsa da devlet bu olaylarla ortaya çıkacak riskleri azaltacak önlemleri planlamak ve uygulamak zorunda.
Kapitalizmin kara yıkımlarına ortak olan bir devlet anayasal güvence altına da alınan yükümlülüğünü doğa ve toplum yararına yerine getirmekten vazgeçmiş olur. Yıkımla baş etme gücüne sahip olması gereken devlet sömürücüler yararına davrandıkça gücünü de aynı yarara kullanır. O zaman hesap sormanın ve çözümün devlet içinde, düzen içinde olamayacağına ilişkin örnekler yağ lekesi gibi çoğalır.
Yıkan 6 Şubat depremleri değil sömürücü düzendir.
Yükümlülüğün devlete ait olduğu durumda -ki bu tartışmasız- sorumluluk da piyasa düzeniyle birlikte devlete aittir. Devlet yükümlüyken sorumluluğun bireysel olarak kimi görevlilere yıkılması, devleti temize çıkarmaz. Düzenin hukuksal, yönetsel ve denetsel araçlarıyla kendi içinde çözemediği durumlarda güç halkındır ki bu ilişkinlik, egemenliğin kayıtsız koşulsuz ulusun sözüyle ve özüyle anayasaldır.
/././
Bir laiklik yazısı: Halat gevşedi mi, ülke ikiye bölünmez sadece, düşer, bin parçaya ayrılır -Gülizar Biçer Karaca*-
Laiklik, insanın insana kutsal adına hükmetmesini engelleyen son eşiktir. O eşik aşıldığında geriye hukuk, yurttaşlık, eşitlikten eser kalmaz. Sadakatle, biatle, hiyerarşiyle baş başa kalırsınız. Ve biz, bir ülkeyi yitirmeyi çoğu zaman küçük küçük sessizliklerle yaşadığımız için, laiklik, tam da o sessizliğe karşı, kamusal bir uyarı zili gibidir. Çalar. Çalıyor. Duymak, duymamak değil mesele... Nasıl bir hayatı savunduğumuzu hatırlamak meselesi duruyor önümüzde.
5 Şubat 1937…
Laikliğin Anayasa’ya “devletin nitelikleri” olarak girdiği tarih…
Ama bu tür yıldönümlerini takvime çentik atar gibi anmak yetmiyor, çünkü laiklik, bir ilke olmanın ötesinde, bir hayat sigortası…
Üstelik sigortanın kıymeti, elektrik kesilince anlaşılıyor.
Bugün de tam oradayız. Işık gidip geliyor, evin içindeki rejim, karanlığın içindeki hiyerarşiyi belirliyor. Teolojik hiyerarşiyi…
Laiklik çekildiğinde sanılanın aksine toplumun üstüne “din” çökmez, dinin içine saklanan iktidar çöker.
Bu ayrımı unuttuğumuz an, meselenin en kritik damarını kesmiş oluruz.
Araladığımız kapı Afganistan’a açılır.
***
Cumhuriyet’in kurucu felsefesi bir şeyi hedefliyordu: kamusal alanı “kabile” mantığından çekip çıkarıp yurttaşlık zeminine oturtmak.
Laiklik bunun motoru, aynı zamanda freniydi.
Motoruydu, çünkü modern hukukun, bilimsel eğitimin, eşitliğin yürüyebilmesi için ortak bir zemine ihtiyaç vardı.
Freniydi, çünkü devlet, “kutsal” adına hareket etmeye başladığı an, frenleri patlamış bir kamyon gibi devrilir, hem de toplumun üstüne devrilir.
Ne hak bırakır, ne özgürlük, ne de itiraz....
Laiklik, devleti inançtan arındırmak kadar, inancı da devletin sopasından koruyan bir alan…
İnananın vicdanı da inanmayanın haysiyeti de ancak o alanda nefes alır.
Yaşadık, biliyoruz.
Bugün AKP’nin yaptığı, laikliği bir günde ortadan kaldırmak değil.
Onu gün gün aşındırmak.
Fatih Yaşlı söylemişti: “Kimse çıkıp bir gün 'şeriat ilan ediyoruz' demeyecek. Biz bir gün uyandığımızda adı konulmamış bir şeriat yasasına tabi olduğumuzu anlayacağız.”
Bu aşınmanın bir tekniği var elbette, bir idari sessizlikle ilerliyor iktidar.
Bir kıyı şeridini düşün.
Denizin geri çekildiğini fark etmezsin, ama yıllar sonra yürüdüğün yolun suyla ilişkisi kesilmiştir.
Laiklik de böyle oyuluyor. Önce kavram itibarsızlaştırılıyor. "Milletin değerlerine düşman, yasakçı, elitist" diye aşağılanıyor. Sonra kurumlar yeniden kurgulanıyor, sonra alışkanlıklar değişiyor, sonunda da toplum yeni rejimi “zaten talep böyle” diye kabullenmeye zorlanıyor.
Gramsci’nin “rıza” dediği şey tam burada üretiliyor.
İnsanlar sadece korkudan değil, zamanla normal sandıkları için susuyor.
Bu süreç bir yandan ideolojik aygıtlarla, bir yandan da sınıfsal koalisyonlarla işliyor. Tarikat-cemaat örgütlenmeleri birer sosyal ağ ve kaynak dağıtım mekanizması gibi çalışıyor.
Sermayenin kimi fraksiyonları için ise bu ağlar, hem emek rejimini disipline etmenin hem de kamu kaynaklarına erişmenin güvenli koridoru olarak işliyor.
Devlet dediğimiz şey burada tek bir blok halinde durmuyor.
Güç ilişkilerinin içinden geçtiği bir alan olarak yeniden şekilleniyor.
Safi Arpaguş’un Diyanet’i devasa bir söylem üretim merkezine dönüşürken, Yusuf Tekin, Milli Eğitim’i “dindar nesil” imal eden bir fabrika gibi çalıştırıyor.
TBMM ise bu dönüşümün hukukunu üretmekle kalmıyor, onun arkasından koşan bir onay makamı gibi konumlandırılıyor.
Böylece laiklik, gündelik hayatın damarlarındaki kan olarak seyreltiliyor.
***
Somutlaştırayım…
Laiklik karşıtlığının ilk hedefi eğitimdir; çünkü eğitim, gelecek kuşaklara kimin sesinin kalacağını belirler.
Okul laiklikten uzaklaştıkça, çocuk “cemaate emanet” olur.
E orada da bilim, merak ve eleştirel akıl yerini ezbere, itaate, “soru sormanın günah sayıldığı” bir disipline bırakır.
Bu esasen sınıfsal bir mühendisliktir. Yoksul çocuğa “kader”, işçi çocuğuna, “şükür”, kız çocuğuna eşitlik değil, “terbiye” dağıtılır.
Laiklik çekilince okul, eşitleyici bir merdiven olmaktan çıkar; sınıfların ve cemaatlerin ayrı ayrı karanlık dehlizlerine dönüşür.
Oysa laiklik, çocuğu “aileye ait mal” olmaktan çıkarıp toplumun ve hukukun koruması altına alan özerk bir hak öznesi olarak görür.
İşte laiklik zayıflayınca, çocuğu koruyan kamusal akıl geri çekilir, yerini denetimsiz alanlar, kapalı yapılar, hesap vermeyen örgütlenmeler alır.
O zaman çocuğun başına gelen felaketler “bir kere…” diye anlatılır.
Yaşıyoruz, biliyoruz.
Laikliğin çekildiği yerde ikinci büyük çöküş, kadının hayatında görünür.
Çünkü patriyarka, kendini en kolay kutsalla tahkim eder.
Kadının bedeni, emeği, eşitlik ve itirazı aile söylemiyle çevrelenir.
İşçiye söylenen “fıtrat” kadın için de çalıştırılır.
Öyle ya “eşitlik fıtrata terstir bir kere”.
Dahası, şiddet sıradanlaşır; failin dili namus ve tahrik gibi gerekçelerle cilalanır, mağdurun hayatı sabır kefenine sarılır.
Laiklik burada doğrudan yaşam hakkının zırhıdır.
Mahkeme salonunda da karakolda da hastanede de okulda da fabrikada da eşit yurttaş muamelesi görmenin ön şartıdır.
Üçüncü kırılma, özellikle işaret etmek gerekir ki şükretmesi tavsiye edilen işçide belirir. Laiklik, emeğin taleplerini günahkar hırs gibi gösteren ahlakçılığın panzehiridir.
Emekçinin hakkı, sendikal mücadeleyle, hukuki güvenceyle korunurken, laiklik aşındığında; adalet talebi, sınıf meselesi dini bir öğüt ya da ahlak meselesine indirgenir.
Yaşadık, biliyoruz…
Emeğin itirazı günah, sevap terazisine konmak istenir, sendika susturulur, grev utanılacak bir şey olsun istenir, yoksulluk kutsanır.
Çelikaslan Tekstil işçilerinin grevinde BİRTEK-SEN Başkanı Mehmet Türkmen, “'bu kadar para kazandın, işçinin hakkını ver' demek edepsizlik mi?" diye sorduğunda Gaziantep Milletvekili olan AKP’li patron İrfan Çelikaslan, “benim zenginliğimi Allah verdi, edepli ol” demişti.
Yani ücret artışı isteyen nankör, hak arayan fitneci, itiraz eden düzeni bozan oluyor laiklik aşındığında.
Böylece sınıfsal eşitsizlik, “kaderin yazgısı” diye pazarlanıyor.
Ama tarihten de biliyoruz: Laiklik, bu kaderciliğin karşısına “insan eliyle kurulan düzen, insan eliyle değişir” cümlesini koyuyor.
Eksik bir nokta kalmasın diye ekleyeyim.
Laiklik aynı zamanda kamusal aklın da sigortasıdır. Depremde, salgında, yangında, kararların bilimle değil, "ben yaptım oldu"culuka alınıp felaketle karşılaşıldığında, propaganda yerine sorumlulukla hareket edilmesini de belirler laiklik.
Çünkü bilimsel akıl geri çekildiğinde, yerini rant alır, felaket alır.
Çünkü denetimsizlikle kutsallık birleşti mi, hesap sormak “günah” sayılır.
Laiklik burada da somuttur.
Kamu kaynaklarının kimlere, hangi ağlara, hangi sadakat karşılığında aktığını görmeyi sağlar.
Ez-cümle laiklik yoksa yurttaş, tebaadır.
***
O yüzden mesele “dindarlar-dinsizler” meselesi değildir.
Mesele, devletin tarafsız olup olmayacağıdır.
Laiklik, devletin herhangi bir inancı üstün kılmasını engeller, dedim ya, teolojik hiyerarşiyi önler.
Böylece toplumu bir arada tutan çelik halat gibi çalışır.
Halat gevşedi mi, ülke ikiye bölünmez sadece, düşer, bin parçaya ayrılır.
Mezhepler, tarikatlar, kimlikler, sadakat zincirleri…
Her biri bir yere dağılır.
O yüzden 5 Şubat 1937’den bahis açmak, nostalji falan değildir.
Bir rejim tartışması da değildir, bir hayat tartışmasıdır.
Laiklik, birilerinin inancını bir başkasına, hele hele kamusal zor olarak, dayatmaması için vardır.
Laiklik, vicdan özgürlüğüdür.
Laiklik, hukukun eşitliği ve kamusal hizmetin adaletidir.
Laiklik, yoksulun ekmeği, kadının canı, çocuğun uykusu, emekçinin hakkıdır.
Bugün laikliğin kıymeti şu basit cümlede saklı tutayım:
Laiklik, insanın insana kutsal adına hükmetmesini engelleyen son eşiktir.
O eşik aşıldığında geriye hukuk, yurttaşlık, eşitlikten eser kalmaz.
Sadakatle, biatle, hiyerarşiyle baş başa kalırsınız.
Ve biz, bir ülkeyi yitirmeyi çoğu zaman küçük küçük sessizliklerle yaşadığımız için; laiklik, tam da o sessizliğe karşı, kamusal bir uyarı zili gibidir.
Çalar. Çalıyor.
Duymak, duymamak değil mesele; nasıl bir hayatı savunduğumuzu hatırlamak meselesi duruyor önümüzde.
*Cumhuriyet Halk Partisi Denizli Milletvekili
/././


















