23 Ağustos 2026 Pazar

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -23 Ağustos 2026-


Varto’da jeotermal projeye karşı nöbet: Üst akıl köylüdür; yorgun coğrafya yeniden konuşmayı öğrendi -Candan Yıldız- 

Varto ve Karlıova köylerinde yapılması planlanan jeotermal santralleri için Aydın bir emsal: İncirler, üzümler, bahçeler zehirlendi!

Muhtar Çayan Dursun-Candan Yıldız

Antalya’ya kasım ayında on binlerce insan akacak. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne taraf ülkeler, en üst düzey küresel iklim zirvesinde sorunları konuşacak. Gündelik yaşamı doğrudan etkileyen iklim sorunları küresel olarak tartışılırken yerel olan neden görmezden geliniyor?

Enerji üretiminde kömüre, nükleere göre daha ‘masum’ olarak görülen jeotermal santral projesine karşı Muş-Varto’da yaklaşık 3 ay 15 gündür süren direnişi yerinde ziyaret ettim. Jeotermallerle ilgili ‘Jeotermal Yetti Gari’ belgeselini izledim sonrasında.

Ege’nin tarım kenti Aydın’nın birçok köyünde kurulan jeotermal tesislerin köylülerin hayatını nasıl mahvettiğini anlatan belgeselde, Germencik’te incir üreticisi bir çiftçinin sözlerini aktarayım: “İlk önce temiz, yenilenebilir enerji kaynağı diye, istihdam sağlanacak diye bizleri aldattılar. Bize anlatıldığı gibi temiz ve yenilebilir bir enerji kaynağı olmadığını, çevreye insan sağlığına olumsuz etkilerini olduğunu gördük. Özellikle son 5 yıldan bu yana her geçen yıl bir önceki yılı arar duruma geldik.”

ABD’li IGNIS firmasının jeotermal sondajı yapmak istediği mera

Aydın Doğanköy/ Kızılcaköy sakini bir kadın da şunları söylüyor belgeselde: “Bu jeotermal geldiğinden beri ne incir ne zeytin kaldı ne de verim kaldı. Bütün her şeyi yok ettiler.”

Aydın İmamköy’de yaşayan bir arıcı  2016 yılında arılarının zehirlendiğini, kendisinden başka on arıcının da arılarının öldüğünü, jeotermal firmasının şeker dağıtarak bazılarına sus payı verdiğini söylüyor. “Ben kabul etmedim. Ne yapacağım şekeri, geceleri kokudan duramıyoruz, zehir bırakıyorlar” diye anlatıyor.

Varto-Karlıova arasında Çalıdere (Xwarik) mera alanında jeotermal kaynakları için sondaj alanının tam yanında kurulan direniş çadırında 7/24 nöbet tutuluyor.

Neden jeotermal istemediklerini köy muhtarı Çayan Dursun anlattı:

“ABD merkezli IGNIS firması 5 köyde 10 tane kuyu açmayı düşünüyor. Kuyu açma işleminin ilk yapılacağı köy burası. 2023 yılında maden arama ile ilgili ruhsatlandırma yapılmış Muş Valiliği tarafından. 2025'in 21 Mayıs'ında da ‘ÇED gerekli değildir’ raporları alınmış. Bu süreçten halkın haberi yok. Muhtarların da doğal üye olduğu mera komisyonuna iş gelince haberimiz oldu. “

Jeotermal projesine karşı nöbet tutuluyor 

Hukuki süreçlerden umutları olmadıkları için yöre halkı hızlıca örgütleniyor. Zaten yapılan itirazlara da ‘ret’ kararı veriliyor. 

“Köylerde toplantılar yaptık. Varto’nun yapısı biraz farklı. Okur yazar düzeyi farklı. Jeotermal uygulamaların olduğu Aydın bölgesiyle ilgili okumalar yapıldı. O bilgileri halka aktardığımızda karşılığını buldu hemen. Meslek odalarından, tabip odalarından da destek aldık jeotermalin doğa ve insan sağlığına etkileri konusunda. Burada ÇED raporları konusunda üniversitelerin görüşü alınması gerekir. Onu bile alma gereği duymamışlar. İtirazlar için askıya bile çıkılmamış. Valilik web sayfasında yayınlanıyor kararlar. Bunu askı olarak nitelendiriyorlar. Böyle bir muhalefetle karşılaşabileceklerini, böyle bir duyarlılıkla karşılaşabileceklerini çok öngörmemişler. O açıdan da böyle pervasızca gelmişler.”

Varto tarihinin en büyük mitinglerden biri yapılıyor geçtiğimiz nisan ayında. Söylediklerine göre çevre illerden, yurt dışından gelenlerle birlikte 7 bin 500 kişi katılıyor mitinge.

Bölgenin yakın tarihinde hem ekonomik ve hem de politik baskılardan dolayı yoğun bir göç yaşandığı için Türkiye’nin dört bir yanına dağılan yöre halkı İstanbul, İzmir, Ankara, Kocaeli, Mersin, Adana’da ekoloji platformları kurmuşlar. Avrupa’da da örgütlenmişler. Meseleyi Avrupa Parlamentosu’na kadar taşımışlar. Bu kadar kısa zamanda bu kadar yaygın bir örgütlenmenin nasıl başarıldığını sorduğumda Çayan Dursun’un yanıtı şu oldu: “Mücadele doğru yürütüldü. Doğru yürütüldüğü için buranın halkı sahip çıktı mücadeleye. Köylünün öznesi olduğu bir çalışma yürütüldü burada. Yöre halkı bu sorun benim sorunum ve bu sorunu halledecek, çözecek de benim dedi. Onun için kendini ortaya koydu. Bizler çok konuşuruz. Çünkü alışkanlıklar var ya; hep yönetelim, masa başına gelin organize edelim, şunu yapalım bunu yapalım gibi… Ama köylüler buna izin vermedi. Biz yukarıdan belirlenmiş ‘üst akıl’ istemiyoruz, üst akıl köylüdür’ dedi. “

‘Üst akıl’a karşı kendi aklını ortaya koyan ekoloji mücadelesinin özneleri arasında yaşlı teyzeler de var. Kadınlar da öncüsü… Köydeki evleri geziyorlar, köy içi örgütlülüğü sağlıyorlar. Projeden ilk haberdar olan ve halkı bilgilendiren de Varto Çalıdere Köyü Muhtarı, o da kadın.

Yaşlısı, genci, kadınlar eylemde

Sürekli nöbet nedeniyle insanların gündelik hayat akışları da değişmiş. Ziyaretçileri karşılamak, onlarla sohbet etmek, ikramlarda bulunmak, çay yapmak rutin işler arasında.

Nöbet çadırının hemen yanında küçük bir bostan da ekilmiş. Ortak bir yaşam kurulmuş çadır alanında. Nöbeti tutanlar günlerin nasıl geçtiğini anlattı: “ Komünal bir yaşam var burada. Bu alanda beş, altı kişi sürekli duruyoruz. İnsanlar geliyor, ekmek getiriyor, çörek, börek, yemek yapıp getiriyor. Burada para dönmüyor. Mesela bir vatandaş gelir, eksik ne diye sorar, tüp eksik deriz, onu alır. İnsanlar duyarlı…Her sabah saat 10’da nöbet değişimi oluyor. Sırasıyla köyler nöbeti devralıyor.”

Ziyaretçiler elleri dolu geliyor çadır alanına

Varto’da JES’e neden karşı çıktığını bir arıcı da şöyle ifade etti: “Mesela Aydın'da farkına vardılar ki jeotermalden çıkan kükürt inciri zehirliyor. Manisa'da keza yine bu kükürtten dolayı üzümler satılmadı. Ellerinde kaldı insanların. İzlediğim bir videoda vardı. Santralin borusu patlıyor ve adamın bahçesi sıcak su altında kalıyor. Bahçesi ölüyor. Benim arılarım var. Burada dayanılmaz bir ses ve koku olacak. Kükürt kokusu. Kükürtten dolayı ekolojik denge bozulacak. Arıcılık yapamayacağız. Buradaki çiçekler artık verim veremeyecek. Aldığımız bal zehirli olabilecek. Hayvanlarımız beslenemeyecek. Yani burada tarım ve hayvancılık ve arıcılık bitecek ki burada hayvancılık ve arıcılık çok yapılıyor. Biz ekmeğimizi oradan kazanıyoruz. Biz bunları bildiğimiz için kesinlikle karşıyız. Çünkü bize herhangi pozitif bir yansıması yok. Tam tersi zararı var. Kanserden söz ediyor bilim insanları.”

Çadır alanındaki bostan

Toprağına, suyuna, doğasına, hayvanına sahip çıkmak için bir araya gelmenin yöredeki insanlar için anlamını bir çadır nöbetçisi şöyle ifade etti:

“30-40 yıldır süren bir baskı süreci vardı bu bölgede. İnsanlar konuşmayı, dayanışmayı, sosyalleşmeyi öğrendi. Burada ölmüş bir toprağa tohum serpme gibi bir şey oluyor şu anda.”

Muhtar Dursun da benzer cümleler kurdu:

“Bu coğrafya çok yorgun bir coğrafya. Özellikle 90'larda bu coğrafya çok yoruldu ve insanlar baskıdan kaynaklı kendini ifade edemediği, yan yana gelemediği bir süreç yaşadı. Ama bu jeotermal meselesi sanki bu coğrafyanın üzerindeki ölü toprağını attı. Yan yana gelebilme, birlikte iş yapma, birlikte mücadele etme gibi iyi şeyler ortaya çıkardı.”

Varto dışında Karlıova’nın köylerini de hedef alıyor jeotermal santral projeleri. Sondaj için ruhsatlar verilmiş. İnsanlar tedirgin. En önemli aşama mahkemenin görevlendireceği bilirkişinin hazırlayacağı rapor. Bunun için heyet keşif için bölgeye gelecek. Vartolular da o gün orada olacak.

/././

Rekolte az, para etmiyor: Malatya kayısısında tehlike çanları…-Gürkan Akgüneş- 

Malatya kayısısının yıllar içinde oluşturduğu güveni, kalitesini ve marka değerini birkaç dolar daha fazla kazanmak uğruna aşındırırsak, kaybeden sadece çiftçi olmayacak. İhracatçı da kaybedecek. Malatya da kaybedecek. Türkiye de kaybedecek. Kendi bindiğimiz dalı kendimiz kesmiş olacağız.


Üreten değil, satan kazanıyor. Türkiye'de tarımın çıkmazı maalesef bu. İster meyve ister sebze; tablo değişmiyor. Tarlada 5 lira, markette 25 lira…

İşte kayısı! Bugün İstanbul’daki herhangi bir kuruyemişçiden 1000 TL'den aşağı alamayacağımız kuru kayısıyı üretici bu günlerde 300 TL'ye satabilse yatıp kalkıp dua ediyor.

Malatya'da normal kuru kayısının üreticiden çıkış fiyatı 250 TL bandına kadar gerilemiş durumda. İri, jumbo diye tabir edilen hediyelik ürünlerde ancak 350 TL'ler görülebiliyor.

İstanbul'a geldiğinizde aynı coğrafi işaretli Malatya kayısısının kilosu 1000 TL'yi aşıyor. Almanya'da ise kaliteli Malatya kayısısının kilosu markette bir dönem 40 Euro’ya satılmış. Bugünkü kurla 2 bin 250 TL civarında.

Yani Malatya'da 250 liraya üreticinin elinden çıkan ürün, Almanya'daki tüketiciye ulaşıncaya kadar yaklaşık 9 kat değerleniyor. Bu zincirde çiftçinin payına ise endişe ve “Seneye ne yapacağız?” sorusu düşüyor…

Kayısı az ama para etmiyor

Malatya Ziraat Odaları İl Koordinasyon Başkanı Yunus Kılıç'la konuştum. Anlattıkları, Avrupa Birliği’nin coğrafi işaretine sahip Malatya kayısısı için endişe verici nitelikte.

Malatya normal şartlarda 120-130 bin ton civarında kuru kayısı üretebilecek kapasiteye sahip. Bu yıl açıklanan rekolte ise 67 bin 418 ton. Neredeyse yarısı.

Geçen yıl yaşanan büyük don yalnızca o yılın ürününü götürmemiş. Ağaçların meyve gözleri de zarar görmüş. Bu yıl çiçek dönemindeki yağışlar da tozlaşmayı olumsuz etkilemiş.

İklim değişikliğinden en fazla etkilenen ürünlerden biri diyor kayısı için. Çünkü erkenci. Mart ayında çiçek açıyor ve yapraktan önce çiçeğini gösteriyor. Dolayısıyla ilkbaharın bütün sürprizlerine açık.

Normal şartlarda ürün azaldığında fiyatın yükselmesini beklersiniz. Malatya'da ise üretici bu yıl tam tersini yaşıyormuş.

Kılıç’ın aktardığına göre geçen yıl ürünün yok denecek kadar az olduğu dönemde 350 lirayı gören kayısı, bu yıl 250 liraya kadar gerilemiş durumda. Malatyalılar, devletin maliyet fiyatlarına yaklaşan kayısı fiyatına müdahale etmesini istiyor.

Çiftçinin talebi, Toprak Mahsulleri Ofisi'nin taban fiyat açıklaması.. Ancak TMO’dan bu talebe yanıt yok. Kılıç'ın itiraz ettiği nokta da, Kayısı hâlâ maliyetinin üzerinde satılıyor, müdahaleye gerek yok” yaklaşımı.

Çünkü kayısı maliyetli ve emek yoğun bir ürün. Toplanıyor. Çekirdeği tek tek çıkarılıyor. Güneşe seriliyor. Kurutuluyor. Yeniden toplanıyor, ayrılıyor.

Tüm bu süreçte görev alan işçilerin günlük yevmiyelerinin 2 bin liranın altına düşmediğini anlatan Kılıç, buna bir de her gün zam gelen mazotu, gübreyi, ilacı ve diğer girdilerin eklenmesi halinde piyasadaki 250 TL’nin çiftçi için zarar anlamına geldiğine değiniyor.

Kılıç'ın talebi, TMO'nun bütün Malatya kayısısını satın alması da değil. Zaten yaklaşık 11 bin tonluk lisanslı depo kapasitesinden söz ediyor.

İstediği 300 TL taban fiyat açıklanması.

Geçmişte TMO'nun fiyat açıkladığı dönemlerde ihracatçının TMO'ya ürün kaptırmamak için açıklanan fiyatın üzerine çıktığını hatırlatıyor. Fakat işin bir de ihracat tarafı var. Malatya kayısısında asıl alıcı ihracatçılar. Ama son yıllarda ihracat tarafında da fiyat endişesi hakim. Çünkü Özbekistan kuru kayısıyı 1,92 dolara, Türkiye 6,37 dolara satıyor.

Malatya Ticaret Borsası Başkanı Ramazan Özcan, geçtiğimiz günlerde bu fiyat eğrisine dikkat çekerek, kayısının dolar bazındaki fiyatı yükseldikçe ihracat miktarının daraldığına vurgu yaptı. Evet kayısıda lideriz ama artık Türkiye'nin karşısında düşük fiyatlı alternatifler de var.

Özellikle Özbekistan. 2025'te Türkiye 47 bin 699 ton kuru kayısı ihracatından 303,6 milyon dolar gelir elde etti. Ortalama ihracat fiyatımız kilogram başına 6,37 dolar oldu. Özbekistan ise 2025'in ilk 11 ayında 23,9 bin ton kuru kayısı ihraç etti. Bir önceki yılın aynı dönemine göre ihracatını 2,4 katına çıkardı. Ortalama ihracat fiyatı ise kilogramda 1,92 dolar.

Türkiye'nin üçte birinden bile düşük.

Üstelik Özbekistan'ın müşterileri arasına Türkiye de girdi. Aynı dönemde Türkiye'ye yaklaşık 4 bin 100 ton Özbek kuru kayısısı satıldı.

“Malatya kayısısında hile yapanlar var”

Peki bu nasıl ve neden oldu? Bu noktada, Yunus Kılıç’ın iddiası oldukça vahim; “Malatya kayısısına Özbek kayısısı karıştırılıyor.”

Kılıç'a göre Özbekistan ve diğer ülkelerden düşük fiyatla alınan kuru kayısı Türkiye'deki serbest bölgelere getiriliyor, burada işlenip paketleniyor.

Dahası, bir bölümünün Malatya kayısısıyla karıştırılarak ihraç edildiğini öne sürüyor. “10 ton Malatya kayısısına 1-2 ton Özbek kayısısı katılıyor. Bu resmen tağşiş. Daha fazla kazanma uğruna, Malatya kayısısının pazardaki imajı yerle bir ediliyor. Bu durumu bakana kadar ilettik” diyor.

Malatya’da üretici temsilcisinin iddiası doğruysa ortada kilogram fiyatından çok daha büyük bir sorun var.

Çünkü Malatya kayısısı Avrupa Birliği'nde de coğrafi işaret tesciline sahip.

Ve coğrafi işaretin değeri ambalajından değil, tüketicinin o isme duyduğu güvenden ve kayısının bölgeye has aromasından geliyor.

Peki Özbek kayısısını rakip haline getiren kim? İşin en düşündürücü tarafı da bu.

Özbekistan zaten kayısı üretiyordu. İran üretiyordu. Tacikistan üretiyordu. Ama Malatya onlarca yıldır dünya kuru kayısı pazarının tartışmasız merkeziydi.

Malatya Ticaret Borsası'nın 1978-2024 verilerine göre 46 yılda 2 milyon 742 bin ton kuru kayısı ihraç ettik ve yaklaşık 8 milyar dolar döviz geliri sağladık.

Böylesine güçlü bir ürünün pazarını kaybetmesi için rakibinin mutlaka daha kaliteli ürün üretmesi gerekmiyor. Daha ucuz olması ve bizim kendi ürünümüzün itibarını aşındırmamız yeterli.

Bugün Özbekistan kuru kayısı ihracatını bir yılda 2,4 kat artırıyorsa bunu küçümseyemeyiz. Onlar ürününü üretiyor ve satıyor. Asıl bakmamız gereken kendi tarafımız. 250 liradan 2 bin liraya...

Malatya kayısısının hikâyesinde en çarpıcı nokta, bizzat Yunus Kılıç’ın üretimin merkezinden ilettiği fiyat verileri…

Üreticide 250 TL.

İstanbul'da 1.250 TL.

Almanya'da 2000 TL civarı.

Elbette tarladaki fiyatla Almanya'daki perakende fiyatını bire bir karşılaştırmak mümkün değil.

Arada işleme, paketleme, nakliye, depolama, finansman, ihracat, distribütör ve perakendeci maliyetleri var.

Ama ürün tarladan Avrupa rafına giderken değerini yaklaşık dokuz kat artırıyorsa, üreticinin “300 liraya satabilsem yeter” demesi üzerinde düşünmemiz gereken bir durum.

Dünyada eşi az bulunan bir tarım ürünü üretiyoruz.

Coğrafi işaretini almışız.

Pazarını oluşturmuşuz.

Dünyaya adını kabul ettirmişiz.

Milyarlarca dolar ihracat geliri elde etmişiz.

Ama üreticisi para kazanamıyor, Türkiye'deki tüketicisi pahalı olduğu için yiyemiyor.  Üstelik şimdi daha ucuz yabancı kayısının Malatya kayısısına karıştırılarak onun adıyla satıldığı iddialarını konuşuyoruz.

Böyle devam ederse bir gün Özbek kayısısının Malatya kayısısından daha iyi olup olmadığının hiçbir önemi kalmayacak. Çünkü rakiplerimizin yapamadığını biz kendi elimizle yapmış olacağız.

Malatya kayısısının yıllar içinde oluşturduğu güveni, kalitesini ve marka değerini birkaç dolar daha fazla kazanmak uğruna aşındırırsak, kaybeden sadece çiftçi olmayacak. İhracatçı da kaybedecek. Malatya da kaybedecek. Türkiye de kaybedecek. Kendi bindiğimiz dalı kendimiz kesmiş olacağız.

/././

Alparslan Kuytul ve eşi tutuklandı, ‘Furkancılar’ cezaevi önünde toplandı, sloganlar attı: Lanet olsun böyle adalete -T24- 


Furkan Vakfı operasyonunda gözaltına alınan 56 kişiden 44'ü tutuklama talebiyle hâkimliğe sevk edilmişti. Furkan Hareketi'ne sosyal medya bağlı hesapları Alparslan Kuytul ile Semra Kuytul’un tutuklandığını duyurarak cezaevi önündeki protestoları paylaştı. 
https://t24.com.tr/gundem/furkancilar-cezaevi-onunde-toplandi-furkan-hareketi-alparslan-hoca-tutuklandi-diyerek-paylasti-lanet-olsun-boyle-adalete,1343502

https://www.dailymotion.com/video/xazwjrm

https://www.dailymotion.com/video/xaztc2q

***

"Süleymancılar" soruşturması | İdris Naim Şahin'e tahsisli aracın şoförüydü; Hilmi Tuna Kuriş'in firarına yardım ettiği öne sürülen Mehmet Özmen hakkında yeni iddialar -T24- 

Soldan sağa: Alihan Kuriş - Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin - Hilmi Tuna Kuriş - Mehmet Özmen


"Alihan Kuriş Suç Örgütü" soruşturmasında, eski "Süleymancılar" lideri Alihan Kuriş'in kardeşi firari Hilmi Tuna Kuriş'in Muğla'ya götürülmesine yardım ettiği iddiasıyla gözaltına alınan Mehmet Özmen'in Kuriş ailesiyle mali ilişkisine ve kaçış güzergâhındaki hareketlerine ilişkin yeni ayrıntılar ortaya çıktı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen "Alihan Kuriş Suç Örgütü" soruşturması kapsamında, Hilmi Tuna Kuriş'in yurt dışına kaçış hazırlığına yardım ettiği öne sürülen Mehmet Özmen hakkındaki incelemelerde yeni ayrıntılara ulaşıldı.  https://t24.com.tr/gundem/suleymancilar-sorusturmasi-idris-naim-sahine-tahsisli-aracin-soforuydu-hilmi-tuna-kurisin-firarina-yardim-ettigi-one-surulen-mehmet-ozmen-hakkinda-yeni-iddialar,1343509

***

Odysseia destanını çeviren Erman Gören: Odysseus’un hikâyesi neyin ödül neyin ceza, neyin imtiyaz neyin acziyet olduğunu çelişkilerinin içinde ilmek ilmek dokuyor -Ebru D. Dedeoğlu- 

"Vezni Türkçe'de bir tür aruz gibi yeniden kurmak da oldukça zorlu olmasına rağmen seçeneklerden biriydi, ancak ben İkinci Yeni akımının şairlerinin sıklıkla başvurduğu aliterasyon imkanlarından yararlanmayı tercih ettim. Hız için aliterasyonu daha ritmik (bir tür staccato gibi) yavaşlık için daha ağır (legato’luymuş gibi) kullanabileceğim kısımlar oldu. Umarım yakalamak istediğim şairanelik bir nebze olsun okura ulaşabiliyordur"


Yönetmen Christopher Nolan’ın milyonları yeniden sinema salonlarına çeken ve hepimizi heyecanlandıran filmi The Odyssey ile Homeros’un destanı yeniden gündemde. Filmi beğenenler kadar beğenmeyenler de var. Çok fazla Hollywood dokunuşu taşısa da geniş kitleleri Odysseia buluşturması bile bence büyük bir başarı. Film, Homeros’u yeniden konuşmamıza neden olurken aynı dönemde yayımlanan yeni Odysseia çevirisi de destanın kendisine dönmek ve daha iyi anlamak için önemli bir fırsat sundu.

Everest Yayınları’ndan yayımlanan Odysseia, İstanbul Üniversitesi Eski Yunan Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Erman Gören’in Eski Yunanca aslından yaptığı çeviri, detaylı önsöz ve sözlüğüyle Homeros’un dünyasına çok önemli, yeni bir Türkçe ses kazandırıyor. Gören, Homeros’un sanatlı dilini düzleştirmeden metnin sesini ve ritmini Türkçe'de özenle yeniden kuruyor; filolojik doğrulukla şiirselliği bir araya getiriyor.

İlk kez Azra Erhat çevirisinden okuduğum Odysseia’yı bu defa farklı bir olgunlukla ve şiirsel bir Türkçe'yle yeniden okudum. Hayata dair söyledikleri karşısında bir kez daha hayran kaldım. Gören’in dediği gibi, “Ithaka’ya varmakla yol bitmiyor, Odysseus’un erginlenmesi kaldığı yerden devam ediyor.” Tıpkı bizim gibi… Yol, korkularımızla yüzleşene kadar bitmiyor. Prof. Dr. Erman Gören’le yüzyıllardır hiç eskimeyen destan üzerinden, yol hikâyesini, Penelopeia’nın siyasi direnişini, çevirinin ritmini ve Nolan’ın Homeros’tan uzaklaşan yorumunu konuştuk.

- İlk baştan başlamamız gerekirse, bilmeyen okurlarımız için Homeros kimdir? Kimliği ve tarihsel varlığı hakkında ne biliyoruz? Biraz açıklar mısın?

Homeros’un kimliğiyle ilgili Antik Çağ’a dayanan kadim bir tartışmadan söz etmek mümkün değil. 19. yüzyılda başlamış bir tartışma bu, ama kendisiyle ilgili birtakım rivayetler var; bu rivayetlerin en önemlilerinden biri biliyorsunuz kör olduğu. Smyrna’da yani İzmir’de Khios’ta yani Sakız Adası’nda ya da Ios Adası’nda Osmanlı coğrafyasından bildiğimiz ismiyle Aniye’de doğduğuna dair de birtakım rivayetler var. Bu rivayetler tarihi sahnede ilerledikçe çok çeşitleniyor, hatta Akdeniz’in bütün sathına yayılıyor. Ancak bu çeşitliliğe rağmen nihayetinde belirli bir şair kimliği bizatihi şiirin kendisinden ortaya çıkıyor. Nihayetinde bu kimliğin sınırları kendisinin üslubu ya da daha adlı adınca söylersek Ilias ve Odysseia destanlarının vezin yapısı sayesinde, anlatım stratejisini merkeze alınarak çizilebilir. Homeros bir şiirin şairi, Ilias ve Odysseia’da sunulan şiirin şairi olmakla anılan birisi; bir kişi mi çok kişi mi yahut belirli bir komisyon mu bu tartışma sürüp gider.

- Odysseia tam olarak neyi anlatıyor? Üç bin yıldır nasıl hâlâ okunabiliyor?

En yalın ifadesiyle Odysseia, yirmi yıl sonra, tecrübeli bir savaşçı ve uzun süredir çile çeken bir denizci olan Odysseus’un eve dönüşünü ve bu yolculuğun nasıl nihayetlendiğini anlatıyor. Dolayısıyla bu bir yol hikâyesi. Her ne kadar bu yolculuk destanı okuyanların nezdinde ilk bakışta baş kahraman Odysseus’un şahsi yolculuğu gibi gözükse de okuyan herkesin kendi yolculuğuna dönüşüyor.

- Neden? İnsanın varoluşla derdi hep aynı mı?

Çünkü Odysseus’un geçtiği her merhale aslında kadim Yunan insanının hatta nihayetinde bütün olarak insanın o zamana kadar başlarına gelen felaketleri, o ana değin atlattığı, belki de atlattığını sandığı imtihanları yahut gelecekte içine girmekten korktuğu karanlık tecrübe tünellerini, öte yandan aynı zamanda arzuladığı ancak erişemeyeceği, elde etmeye can attığı halde ulaşamadığı nimetlerin farklı resimlerini sunuyor. Her okur aslında Odysseia’yı okuduğunda bizatihi kendisinin nasıl bir arzu ve korku kıskacında yaşadığına şahit oluyor. Bu Antikçağ’da da böyleydi, günümüzde de böyle olmaya devam ediyor. Onun için Odysseia’nın hikâyesi aslında hiçbir zaman bütünüyle edebiyatın tozlu sayfalarına gitmeyecek kadar güncel ve capcanlı kalmaya devam ediyor.

- Odysseia’daki gerçek yerlerle hayalî coğrafyayı birbirinden ayırmak mümkün mü? Destanı tarihsel bir kaynak olarak okumamız mümkün mü?

Odysseus Troia’dan ayrıldıktan sonra gittiği rota bir yere kadar daha öngörülebilir olduğu halde, özellikle Mora Yarımadası’nın güneydoğudaki uç kısmında yer alan Meleia Burnu’nda tayfasıyla birlikte yakalandığı şiddetli fırtınadan sonra gittiği yerler tam olarak kestirilemiyor.

- Peki tarihi coğrafyanın menzilleri açısından hangi rotada ilerledi?

Ebru, bu sorular bilimsel teoriler çerçevesinde tartışma konusu edilmeye hâlâ devam ediyor. Asıl mesele bunun tarihi bir kaynak olarak okunup okunmayacağı değil, burada anlatılan hikayenin aslında tarihi bir temeli olduğunu anlamaktan geçiyor. Çünkü buradaki korkular arzular aslında belirli dönemdeki Akdeniz insanının korkularını ve arzularını yansıtıyor. Dolayısıyla her ne kadar doğrudan tarihi denemese de anlatıların tamamı aslında tarihi verilerle belirli bir simetri arz ediyor. Akdeniz coğrafyasındaki kolonizasyon faaliyetlerinden canlı izler taşıyor.

- Tanrıların müdahaleleri ve Odysseus’un gayet insani hataları, yuvasına dönüşünü ve dönüşümünü nasıl geciktiriyor? Ben buradan her defasında farklı ders çıkarıyorum...

Odysseus’un sılaya dönüşünün ya da Eski Yunanca tabirle nostos’unun gecikmesi tek bir sebebe bağlanamayacak, farklı seviyelerde çeşitli etkenlere bağlı bir durum aslında. Odysseus’un Troia’ya sefere gittikten sonra anavatanına ancak 20 yıl sonra geri döneceğine dair bir kehanet var. Odysseia dışı kaynaklarda bu kehanet yüzünden Odysseus’un deli taklidi yaparak sefere gitmekten kaçınmaya çalıştığını da öğreniyoruz. Odysseia’da geçmeyen bu kehanet sunduğu rivayete göre aslında Odysseus eninde sonunda kendi vatanına ancak 20 yıl sonra döneceğini biliyor. Odysseus açısından asıl sorun bu 20 yılın nasıl geçeceği.

- Tanrıları çok kızdırmış gibi... :)

Hakikaten çok ızdıpralı ve çok çileli geçmesinin asıl sebebi Odysseus’un belirli açılardan tanrıları kızdırmış olması gibi gözüküyor. Fakat burada tamamıyla Odysseus’un bütün bir 10 yılı aynı çilelerle geçirdiğini söylemek mümkün değil. Kirke’nin Adası’nda yoldaşların domuza dönüşüne şahit oluyor; kendisinin domuza dönüşme ihtimalini aklında tutarak korku dolu anlar yaşıyor. Çeşitli vesilelerle çektiği muhtelif çileler var. Bunların tamamının sadece tanrı müdahalesi ile ilişkisi olduğunu söylemek pek mümkün değil. Çünkü Odysseus her seferinde sergilediği tutumla erginlenmeye, olgunluğunu kazanmaya, bir kralın olması gereken hikmete erişmek doğrultusunda kendini donatmak üzere yoluna devam ediyor. Neticede Helios’un Adası’na geldiklerinde diğerlerinden farklı bir şekilde açlığın ağır koşullarına rağmen kutsal sığırları yememeyi başarıyor.

- Peki bu iyi davranışın ödülü ne?

Bütün tayfasını kaybedip yalnız başına Kalypso’nun adasında tutsak olmak. Odysseus’un hikâyesinin aşamaları neyin ödül neyin ceza, neyin imtiyaz neyin acziyet olduğunu çelişkilerinin içinde ilmek ilmek dokuyor.

- Lōtos-yiyenler, Kirke, Kalypso, Sirenler ve Kyklopslar hangi arzuları ve korkuları temsil ediyor? 

Lōtos-yiyenler’in diyarında olanları bir çeşit “unutuş”la (lethē) sınanan insanın durumu gibi görebilirsiniz. Odysseus ve tayfası unutuşla imtihan edilirler. Hakikaten bir tür uyuşturucu madde olduğuna dair veriler olan lōtos çiçeği ya da meyvesi nihayetinde onların asıl hedeflerini yani nostos’larını ya da sılaya dönme görevlerini unutmalarına neden olur. Odysseus’un buna direnişi, sılaya-dönüşünü bütün rahatlıkların önüne koyması anlamına geliyor. 

- Kirke’nin adasında neler yaşanıyor?

Aiaia’da olanlar bariz bir iştah ya da iştiha sınavının resmini sunar. Nihayetinde Kirke onlara sunduğu şarap ve yiyeceklerle tayfayı domuza çevirir. Domuz diyetinde çok seçici bir hayvan değildir. Aslında arzularında da seçici olmayan ve dizginsizce arzularına boyun eğen insanları ima eder durumdadır. Dolayısıyla Odysseus’un Kirke’yle birlikte yaşadıkları, arzularını belirli bir sınır çerçevesinde yaşamak doğrultusunda bir dersi de içeriyor. Nitekim Odysseus Kirke ile bir yıl kadar bir birliktelik, dolayısıyla dizginlenmiş bir arzu ilişkisi yaşamasına rağmen, vakti geldiğinde evine dönmek için yola çıkmak üzere harekete geçmekte tereddüt etmiyor.

- Ya Kalypso?

Kalypso’nun adası Ogygia’da yaşadıkları Odysseus’un en büyük sınavlarından biri.  Zira Kalypso Odysseus’a hem ölmezlik hem yaşlanmazlık vaat ediyor. Ölmez ve yaşlanmaz vaziyette tanrıçavari bir güzelliğe sahip bir kadınla yaşamak varken, bunu evine dönmek için reddetmeyi tercih ediyor.

- Ne uğruna reddediyor?

Tam da kendisini hatırlamamıza sebep olan şey, yani nostos’u için direnmiş bir kahramanın kazanacağı ölümsüz şan uğruna.

- Sirenlerin sınavı nedir?

Sirenler Ilias Destanı’nın anlattığı Troia’da olan başarıları dillendiriyorlar. Dolayısıyla Odysseus aslında eli kolu bağlı bir şekilde onları dinlerken kulaklara hoş gelen bu şanın ona verdiği haklı gururla bu sese doğru gitmek istiyor. Tayfasından kendisini çözmelerini istiyor, fakat daha önce verdiği talimat doğrultusunda tayfa onu daha da sıkı bir şekilde bağlıyor. Bu tam da kendi şanına aşırı odaklanmanın insanı nasıl da yolundan döndürebileceğinin bir örneği. Bu sınavı da güçlü iradesiyle değil, ama kurnazca tayfasının kulağını tıkayıp, kendini sıkı sıkı bağlattırarak geride bırakıyor. Bir yerde “şan”ın Eski Yunancasıyla kleos’un kadim Yunan insanı için nasıl hem erişilmesi gereken bir kızıl elma hem de insanın yolundan edebilecek bir tür tuzak olduğunu hatırlatıyor Sirenler’le yaşadığı deneyim.

- Kyklopslar neyi temsil ediyor?

Kyklopslar, MÖ 8. yüzyıldan itibaren Akdeniz dünyasına yelken açıp her karışına yerleşen kadim Yunan insanının yabancı ile nasıl bir korku ilişkisine girdiğinin resmidir. Yabancı halkların kendilerinden başka üretim biçimleri, kendilerinden başka iskân tarzları, bayındırlık faaliyetlerindeki gariplikler, devletleşme ve yönetim mekanizmalarını kurma tarzları onları korkutuyor. Bu korkuyla karışmış vaziyette Polyphemos’un mağarasındaki süt dolu helkeleri, özenle yapılmış peynirleri çok beğenen Odysseus ve tayfasının bu farklı hayatlara farklı yönden imrenen hisleri de bulunuyor şüphesiz.

- Odysseus’un yoldaşlarını domuza dönüştüren Kirke, daha sonra onlara yol gösteren bir yardımcıya dönüşüyor. Kirke’nin destandaki yeri nedir?

Kirke çok yönlü bir karakter bir yandan bir büyücü olarak evine gelen yabancıların zaaflarını onların aleyhine kullanan, yani oburluklarını onları domuza dönüştürmekle cezalandıran birisi iken, öte yandan Odysseus’un hikmetini ve tanrıların desteğini arkasına aldığını (Hermes’in Odysseus’a sağladığı rehberliği) fark ettiğinde onu desteklemek doğrultusunda, yoluna ışık olmak için kendi güçlerini de cömertçe kullanan birisi kendisi. Bu nedenle Kirke kendi korkularıyla hareket eden, histerik eğilimleri olan, tedirgin ve aciz bir kadın olarak resmedilemez. Daha ziyade bilgece, zaafları ve meziyetleri fark edebilen tanrısal güçlerini yerinde kullanan birisi olarak tanımlanabilir.

- Ithaka’ya ulaştığında Odysseus’un yolculuğu neden tamamlanmış sayılmıyor?

Odysseus’un Ithaka’ya dönmesi sadece nostos’unun bir aşamasını ifade ediyor. Evet, bu şekilde krallığını yeniden tesis etmek ve hanedanının üzerindeki tehditi kaldırmak doğrusunda işini başarmış oluyor. Özellikle toplumsal olarak yeniden kimliğine kavuşmuş oluyor. Ancak Teiresias’ın ölüler diyarında ona ilettiği kehanetin yönlendirmesiyle yeniden yola çıkmak zorunda kalıyor. Çok kısa süre karısının yanında kalıp sonra Poseidon’la barışını tamamlamak üzere yeniden yola çıkmak zorunda kalıyor. Toplumsal kimliğine kavuşsa da, öz kimliğine kavuşmak için ilahi olanla tam bir barışıklık yaşaması gerektiğini adı gibi biliyor. Ithaka’ya varmakla yol bitmiyor, Odysseus’un ergenlenmesi kaldığı yerden devam ediyor. Yeni yolunda denizi bilmeyen insanların diyarına gitmesi, omuzuna dayalı kayıkçı küreğini “harman küreği” sanan bir seyyahla karşılaşınca orada Poseidon’u onurlandırması salık veriliyor Teiresias tarafından. Bu yeni yolculuk kendisini bir tür Poseidon rahibine dönüştürecek ve tanrıya yönelik hürmetini tescilleyecektir. Dolayısıyla hikâyenin açık mesajı, öz benliğe kavuşmak coğrafi sılaya dönmekle bitmediği. Aslına rücunun bütün yönleriyle yaşandığı bir erginlenme süreci Odysseus’unki.

- O halde aslolan nedir?

Gözünü ermeye, erişmeye, ilahi olan kâinatla tam bir barışa kavuşturmaya dikmiş olan bir kahramanın yolculuğunun ta kendisidir. Varılan her menzil Odysseus’un farklı versiyonlarından başka bir şey değildir.

- Penelopeia’nın yeniden evlenmesi Ithaka’daki iktidarı ve serveti nasıl değiştirirdi?

Penelopeia’nın yeniden evlenmesi şüphesiz Ithaka’nın siyasi konumunu radikal bir şekilde değiştirecekti. Neticede yeni evlendiği soylu kişi oranın kralı, yeni kralın soyundan gelenler de Ithaka’nın geleceğini belirleyecek veliahtlar olacaktı. Bu sonuç gerek Odysseus’un babası Leartes’in gerek Odysseus’un oğlu Telemakhos’un sonu olurdu. Yeni kral onları fiilen öldürmese de, hanedan mensubu olarak ölü duruma geleceklerdi. Dolayısıyla Penelopeia’nın direnişi siyasi iktidarın muhafaza edilmesi içindi. Penelopeia tıpkı Odysseus gibi Aiolos’un soyundan gelen bir kadın olduğundan, sadece evlilik bağının değil, aynı zamanda aralarındaki kan bağının da savunucusu gibi davranır. Nitekim Penelopeia Ithaka’ya gelirken getirdiği çeyizini de alıp baba evi Ikarios’un yanına dönebilirdi. Bu da aile içi bir ittifakın dağılması anlamına gelirdi. Penelopeia direnişiyle ne bu önemli ittifakın dağılmasına ne de hanedanın el değiştirmesine müsaade etmez.

- Telemakhos babasını ararken nasıl değişiyor?

En az o Odysseus kadar Telemakhos da bir yolcu, kendi erginlenme yolculuğunu yaşayan biridir. Nihayetinde bir çocuktan erişkin bir adama dönüşürken Telemakhos kendi kararlarını veremeyen birinden kendi kararlarını tereddüt etmeden veren yetişkin birine dönüyor. Başlangıçta annesinin tahakkümünün altında, kendisine mani olacağından korkarak annesine haber vermeden vatanından ayrılan bir delikanlı olan Telemakhos, yeri geldiğinde annesine kendi odasına dönmesi talimatını veren kararlı bir hükümdarın tutumuna bürünürken, yeri geldiğinde kendi kölelerine ceza vermesini bilen erginlenmiş birine dönüşüyor. Onun gerek bilge Nestor’un diyarı olan Pylos’a gerek Menelaos’un memleketi olan Sparta’ya ziyaretleri aslında bu erginlenmenin aşamalarıdır. Yola çıkarken kılık değiştirmiş Athene’nin rehberliğine başvurmak zorunda acemi bir ergenken, dönerken düşünsel ve duygusal bağımsızlık kazanmış bir olgunlaşmış bireye dönüşür. Babasıyla birlikte taliplere karşı savaşabilmesiyle bu dönüşümü tamamladığını tesciller.

- Hizmetkâr kadınların asılmasını ve Melanthios’a yapılan işkenceyi bugün nasıl okumalıyız?

Şüphesiz modern insan için bu sahneler oldukça rahatsız edici görünebilir. Bunun için söyleyebileceğim şey böyle destansı anlatıların her açıdan topluma yönelik bir eğitim materyali olarak ibretlik olsun diye bu net sahneleri paylaştığıdır. Telemakhos’un savaş meydanında ölen bir askerin onurlu saydığı kılıçla ölümü gerek Melanthios’a gerek sadakatsiz halayıklara layık görmez. Ancak bu işkencenin meşrulaştırılması için değildir. Geleneksel kahramancı değerlere göre onurlu bir ölümün hak edilmiş olması gerekir. Kahramanlar kendi hayatlarını nasıl tanrıları memnun edecek meziyetlere dayanarak yaşadıklarını önemsedikleri kadar, kahramanca ölmeyi de bir ülkü olarak yüreklerinde taşırlar. Bu nedenle bu türden onursuzca ölüm işkencenin gaddarlığından ziyade, cezalandırılacak şahsın toplum nezdindeki itibarının zedelenmesini murat eden soylu bir kararlığı yansıtır. Bu nedenle de Homerosçu kahramancı değerler bağlamında Telemakhos’u ergen bir işkence düşkünü olarak değil, adil ve toplumuna ibret olacak bir ceza verebilen sağlam bir yönetici olarak görmek gerekir.

- Kitabı okurken en çok çevirideki şiirsellikten etkilendim. Sanırım çevirinin öncekilerden en önemli farkı bu.  Bu şiirselliği nasıl yakaladın? Özel bir teknik kullandın mı?

Bu tespitinden ötürü memnun oldum. Zira hakikaten çevirimde Türkçe'de şairane bir akış yakalamaya gayret ettim. Metnin ruhunu Türkçe'de yeniden bedenlendirmek için farklı çeviri meseleleriyle hesaplaşmak zorunda kaldım. Daha önce Ilias’ın girişinde ve farklı söyleşilerimde de zikrettiğim üzere, Homeros’un dili kendi döneminde de sokakta konuşulan bir gündelik dil değil, bunun yerine Almanca ifadesiyle bir Kunstsprache bir tür “suni/sanatlı dil” olarak tanımlanabilir. Öncelikle veznin sağladığı ritim yüzünden, kendi müzikalitesi olan metinler gerek Ilias gerek Odysseia. Veznin sunduğu müzikalitenin olayın hızına ve yavaşlığına göre şair tarafından dönüştürüldüğü, elindeki kitaptan sessizce okuyan okurun değil, icrayı dinleyerek mest olan dinleyicinin metne muhatap olduğu eserlerle karşı karşıyayız. 

- Peki metnin sesini ve ritmini Türkçe’de nasıl kurdun?

Vezni Türkçe'de bir tür aruz gibi yeniden kurmak da oldukça zorlu olmasına rağmen seçeneklerden biriydi, ancak ben İkinci Yeni akımının şairlerinin sıklıkla başvurduğu aliterasyon imkanlarından yararlanmayı tercih ettim. Hız için aliterasyonu daha ritmik (bir tür staccato gibi) yavaşlık için daha ağır (legato’luymuş gibi) kullanabileceğim kısımlar oldu. Umarım yakalamak istediğim şairanelik bir nebze olsun okura ulaşabiliyordur.  Keza bu sanatlı dilin içinde kökleri daha eskiye dayanan arkaik kelimeler bulunduğundan, kelime seçimlerim bazen garip bulunacak düzeyde özgün oldu. Neticede icra edildiği dönemde yeni kelimeler, hatta eskinin maddi mirasını öğrenmeye talip öğrencilerin ilgi odağı olmuş metinler bunlar. Bu nedenle zaman zaman arkaik tınısı olan kelimelere başvurmaktan geri durmadım. Bu tercihlerin hiçbirinin keyfi olmadığını, başvurduğum karşılıkların üzerine düşünülerek seçildiklerini belirtmem gerekir. Şüphesiz hatalarım olabilir. Ancak Yunancadaki kelimelerin içeriğini Türkçe'de en çok yansıtanları yakalamak üzere tercihlerimin belirli bir sistematik ışığında tutarlı olması için azami gayret gösterdim.

                                                         ***

- Herkes The Odyssey filmini konuşuyor. Milyonlar tekrar sinema salonlarına koştu. Christopher Nolan başarmış mı?

Metinle haşır neşir biri için film, Odysseia’dan oldukça uzak bir uyarlama. Sinematografik başarısını değerlendirmek benim uzmanlığımı aşar; ancak metin açısından birkaç noktaya değinebilirim. Nolan, Odysseus’un Kirke’yle ilişkisi, Hermes’in mōly bitkisini vererek ona yardım etmesi ve Polyphemos’la arasındaki ünlü “hiç-kimse” diyaloğu gibi destanın en bilinen sahnelerini göz ardı ediyor. Buna karşılık, sonraki mit geleneklerinde aktarılan Sinon gibi kişileri öne çıkarıp kendi yorumuna göre dönüştürüyor. Odysseus’u kahramancı değerleriyle anlatmak yerine, yaptıklarından kendi toplumunun değer yargılarıyla pişman olmuş emekli bir askere dönüştürüyor. Böyle olunca nostos, yani “sılaya-dönüş” de bu pişmanlığın dile getirildiği bir durağa dönüşüyor. Deniz Kavimleri ve Tunç Çağı’ndan Demir Çağı’na geçiş gibi modern tarihçilerin tespit ettiği unsurları karakterler biliyormuş gibi kullanarak medeniyeti yok edenlerin kimliği üzerine bir tartışma açıyor.

- Siyah oyuncu seçimleri bazı kişiler tarafından çok eleştirildi. Ne düşünüyorsun bu konuda?

Siyah oyuncu seçimleri de bir sinemacının mesajını kurma biçimiyle ilişkili. Neticede bu bir belgesel değil; destanın bilimsel açıdan doğru kabul edilen kurgusuna birebir bağlı kalmak zorunda da değil. Benim için en önemli sonucu, dünya çapında pek çok insanı bu ölümsüz eserle yeniden karşılaşmaya, bazı bölümleri tekrar okumaya ve üzerine düşünmeye yöneltmesi oldu.

/././

T-24


soL "Köşebaşı + Gündem" -23 Ağustos 2026-


Pusula olarak emperyalizm -Aydemir Güler- 

Nasıl AKP 15 Temmuz darbesi dâhil memleketin başına gelen her musibet için hem Batı’yı işaret edip hem Batıcılıkta ısrar edebiliyorsa, YP de AKP’nin emperyalistlerce desteklenip tercih edildiğini bile bile, söyleye söyleye kendisinin daha kullanışlı olacağını tekrarlayıp durmaktadır. 

Özgür Özel’in dış basın turuna Fransız Le Monde’dan sonra İtalyan Corriere della Serra eklenmiş. Uluslararası alana verdiği mesajı artık bellemiş olmalıyız: “Türkiye’de Batı açısından daha kullanışlı olacak AKP dışı bir iktidar alternatifi vardır. Biziz…” 

Özel imzalı yazılardaki bu nakaratın özü bir demokratikleşme vaadi. Batı’nın umurunda olmadığını anlamak için daha elverişli bir zaman dilimi düşünemiyorum! Birinci Dünya Savaşı yıllarında bile sömürgeciliğin yerini dolduracak yeni özgür uluslar kartını elinde tutan, İkincide önce kendi arkadan ittiği Nazizmin sırtına bütün günahları yıkıp, sonra da tüketici özgürlüğünü bayrak yapan emperyalizm demokrasi imajından bugünkü kadar uzak düşmemişti... Bugün Batı demokrasisi varsayımı son derece temelsiz. Hem Kuzey Amerika’da hem Avrupa’da… 

Diyelim ki, bu, kimsenin inanmadığı, resmi/standart diplomatik bir söylem… O halde geçelim içeriğe: Vaat edilen Demokratik Türkiye’de, totaliter AKP döneminde edinilen uluslararası koordinatlar nasıl bir değişim geçirecek? 

Yeni Parti bu soruya esas olarak Türkiye’nin Batı ittifakının ayrılmaz parçası olduğu ezberiyle yanıt veriyor. Yeri gelmişken, YP’nin Çerçeve Yasa’ya merkezi evet’inin de bununla bağlantılı olduğunu görmek gerek. Elbette seçim pragmatizmi diye bir şey var ve o kapsamda son yerel seçimlerdeki örtülü DEM ittifakının bir yeri de var. Ama Apocu hareketin Erdoğan güzellemelerini okumayıp konuyu seçim darlığında ele almak temelden yanlış. 

Soruya dönersem, YP’nin güncel Türk dış politikasına, Türkiye’nin emperyalizmle son dönemki ilişkilenme biçimine ciddi bir itirazı yoktur. Erdoğan’ın “AB önceliğimiz değil” sözlerinin açtığı alan ise,  “kim daha Batıcı” yarışı olmaktadır. Nasıl AKP 15 Temmuz darbesi dâhil memleketin başına gelen her musibet için hem Batı’yı işaret edip hem Batıcılıkta ısrar edebiliyorsa, YP de AKP’nin emperyalistlerce desteklenip tercih edildiğini bile bile, söyleye söyleye kendisinin daha kullanışlı olacağını tekrarlayıp durmaktadır. 

İsrail ise aynı hikâyenin kimseye anlatılamayan finali! Muhalefette Gazze’yle dayanışma sloganları atmanın bir maliyeti olmadığı için Özel’in göreli bir avantajı olduğu düşünülebilir. İktidar ise çareyi “İsrail bizden korkuyor” ile “bize saldırmaya hazırlanıyor” arasında salınmakta bulmuş. Lakin bu gerilim hattında, Tel Aviv’e Suriye’yi bombalamak, Ankara’ya sorumlu davranıp sömürge valisinin takdirini almak düşüyor! 

Konumuz Yeni Parti’nin dış politika konumlanışı olduğuna göre bir kişiye kulak kabartmamak olmaz: 

Aslında Kıbrıs örneği, son dönemde dış politikada gözlenen daha geniş ölçekli bir yönelim değişikliğinin parçası olarak okunabilir. Ankara’nın Kıbrıs dosyasında daha esnek bir görüntü vermesiyle eş zamanlı olarak Irak ile enerji ve ulaştırma alanındaki iş birliğinin güçlendirilmesi, Kerkük petrol sahalarında Türkiye Petrolleri’nin uluslararası ortaklıklar kurması, Kalkınma Yolu Projesi’nin ilerletilmesi, PKK’nın silahsızlanma sürecine ilişkin yasal düzenlemelerin gündeme gelmesi, ABD ve NATO ile savunma alanındaki sorunların azaltılmasına yönelik diplomatik girişimler ve uluslararası zirvelere ev sahipliği yapılması, Türkiye’nin bölgesel konumunu yeniden tahkim etmeye dönük daha pragmatik bir dış politika arayışına işaret etmektedir.

Pragmatik sözcüğünü duyunca tedrisatını Washington ve Tel Aviv’de yapmış olan Namık Tan’ın iktidarı eleştirdiğini sanmayın sakın… 

Bu gelişmeler, Türkiye’nin uluslararası sistemde yeniden denge kurmaya çalışan daha rasyonel bir diplomasi izlediği izlenimini vermektedir.

Yazar YP’lidir, dolayısıyla beğendiği tablonun dört dörtlük bir olgu değil, izlenim olduğunu ima etmektedir. Elbette kendileri bütün bu işleri, yani aynı işleri, daha iyi yapabilecek kalitedir:

Ancak, dış politikanın kalıcı başarı üretmesi, yalnızca uluslararası alandaki taktik esneklikle değil; içeride hukuki güvenliğin, demokratik standartların ve kurumsal öngörülebilirliğin güçlendirilmesiyle mümkündür. Günümüzde dış politika ile iç hukuk düzeni birbirinden bağımsız alanlar olmaktan çıkmış; devletlerin uluslararası itibarı büyük ölçüde iç yönetim kaliteleriyle ölçülmeye başlanmıştır.” (Namık Tan, “Kıbrıs aynasında Türkiye’nin dış politikası” T24, 2 Ağustos 2026)

Bu yazının hedefi düzen siyasetinde bir dış politika tartışmasının bulunmadığıdır. Emperyalizm kendini Türk dış politikasına kimsenin şaşamayacağı bir pusula olarak dayatmıştır. 

*    *    *

Geçen haftaki köşeye çok sayıda olumlu tepki aldım. Bunlardan birinin sahibi olan dilbilimci sevgili Özgür Aydın’ın yaptığı düzeltmeyi ise paylaşıyorum:  … Yazınızdaki ‘Ama Rusça temel iletişim ve eğitim dili ve resmi dil olarak uçsuz bucaksız bir coğrafyaya yayıldı’ ifadesindeki ‘resmi dil’ konusunda kuşkuluyum. Zira SSCB’de -1990’a kadar- bildiğim kadarıyla Rusça ‘resmi dil’ olarak hiç ifade edilmedi, zannediyorum ki sadece ‘iletişim dili’ olarak ifade edilebilir… bazı Batı kaynaklarında ‘de facto resmi dil’ diye ifade etseler de aslında Sovyet yasalarında resmi bir statüde değildi diye biliyorum. Muhtemelen güçlü ve yaygın bir iletişim dili olması nedeniyle böyle ifade etmeyi tercih ettiler...” 

Yerinde düzeltme için teşekkür, hata için özürlerimle…

/././

Sultan’ın vezirleri -Berkay Kemal Önoğlu- 

Projenin müteahhidi Türkiye sermaye sınıfı; en önemli mimarı ve imzacısı da AKP'dir. Peki ya muhalif partiler neye muhalifler? Onlar, AKP’nin mimarı olduğu bu yükselen “yenilikçi yapının” içinde kendilerine tahsis edilen yazıhanelerinde dükkâncılık yapacaklar.

AKP Türkiyesi’nde iktidarın takip ettiği ana doğrultuyu, Cumhuriyet düşmanı karşı devrimci çizgiyi, sermaye egemenliğini ve onun yayılma politikasını sorgulamayan hiçbir yapının gerçekte iktidara muhalefet etmediği artık açıkça görülmeli. Bu iddia lütfen kimseye çok büyük, zorlama veya abartılı gibi gelmesin. Sermaye karşıtı olmadan AKP ile mücadelenin yalan olduğunu ileri sürüyoruz, evet. Buz gibi gerçek budur.

“Rejim değişiyor mu?", "Türkiye otoriterleşiyor mu?", "Avrupa'dan uzaklaşıyor mu?" diye yıllardır boca edilen bir dolu boş laf, işin gerçeğini hep ıskaladı ve ne yazık ki bugün dahi pek çokları için süreci anlaşılmaz kılıyor. Sınıf gerçeği görmezden geliniyor. Rejim neydi, nereye gidiyor? Demokrasi ne, otoriterleşme ne? Hepsi Batı emperyalizminin mutfağından ithal edilen içi boş, manipülatif kavramlar. İçerik, doğrultu, hedefler; bunlar hep basitçe AKP'nin hükümet politikaları gibi anlatıldı. Siyaseti ve izlenecek ana doğrultuyu sanki sandıklardan çıkacak partiler belirleyecekmiş ve şu AKP bir gönderilebilse her şey tersine dönecekmiş gibi… Türkiye’deki karşı devrim süreci kimilerince anlaşılmadı, kimileri de bilinçli şekilde sürecin üzerini örttü. Oysa karşı devrimci güçler, yalnız iktidar partisiyle ilgilenmiyordu. İktidarıyla muhalefetiyle siyaset alanının tümüne ilişkin bir tasarımları vardı ve bu bağlamda karşı devrimin ana akım siyasette “muhalefeti” mevcut değildi.

Söyleyin nerede o “muhalif” partiler? Türkiye otoriterleşiyormuş, “Ee?” diyenlere ne cevapları var? Yeni Türkiye’ye ne itirazları var? Nedir sözde muhalefetin bu baş gündeme ilişkin itiraz noktaları? ABD uhdesinde Yeni Osmanlı’ya giderken ulus devletin tasfiyesi anlamına gelen her türlü adım karşısında ne söylemişler ve söyleyecekler?

“Efendim, bu yolu yürüyeceğiz ama öyle değil, böyle de yürünebilirdi.” diyecekler; yol aynı yol!

Geçmişte de böyleydi. Yol NATO'nun yoluydu ama sözde muhalefet, “Öyle değil, böyle yürüyelim; Meclis'te karar alalım, genel kurul toplayalım. Hayır dediğimizden değil, usulü hayata geçirelim…” diye mırmır ederdi.


Yıllarca sermaye diktatörlüğünü gizlemek için örttükleri örtü, doğal olarak AKP karşıtı mücadeleyi sakatlayan, karşı devrime direncin önünü tıkayan başlıca etmenlerden birine dönüştü. Fatura ucundan kıyısından da olsa patronlara değmesin diye, çok büyük bir manipülasyon yürütüldü. Kayıkçı kavgası, ekran önünde bağırış çağırış ama arka planda geniş sermaye mutabakatı ve her kritik dönemeçte karşı devrimci iktidarın koltuk değnekliğine soyunan sözde muhalefetle süreç bugünlere kadar getirildi.

Sermaye sınıfı, Cumhuriyet'in kuruluşundan kısa bir süre sonra kendi çıkarlarını halkın çıkarlarından ayırmış; devrimin ileri sürdüğü tarihsel iddiayı, toplumcu değerleri kendi büyüme, nüfuz etme ve yayılma hedeflerinin önünde bir engel olarak görmüştür. Emperyalist ağababalarının işbirlikçiliğine soyunmuş, bu topraklara sırt çevirmiş ve kendisinden beklenen tarihsel ihanetini gerçekleştirmiştir. Yaşanan karşı devrim sürecinin sahibi bu sınıftır ve devletin bugünkü ideolojik, ekonomik ve siyasi Yeni Osmanlıcı rotasını bizzat onlar çizmiştir. AKP iktidarı ise bu süreçte sermayeye yeni ufuklar açan, eşsiz hizmetlerde bulunan, özgün bir aracı misyonu üstlenmiştir.

Projenin müteahhidi Türkiye sermaye sınıfı; en önemli mimarı ve imzacısı da AKP'dir. Peki ya muhalif partiler neye muhalifler? Onlar, AKP’nin mimarı olduğu bu yükselen “yenilikçi yapının” içinde kendilerine tahsis edilen yazıhanelerinde dükkâncılık yapacaklar. Çünkü ifade ettiğim gibi bunlar gerçekte muhalefet filan değil; farklı eğilimler olarak Yeni Osmanlı'nın çeşitli unsurları olacak, kapsanacaklar. Eski Osmanlı'da da işler böyle yürürdü. Farklı eğilimlerin ve söylenen mırmırların dışlanmak yerine emilerek sistemi daha da kökleştirecek işlevler kazanmaları, olağan yönetim stratejisiydi.

Eski Osmanlı'da padişahın evrensel hükmetme hakkı sorgulanamazdı; günümüz Yeni Osmanlısı'nda bu dokunulmazlığın sahibi doğrudan doğruya kapitalist sömürü oldu. 

O zaman tekrar altını çizelim: “Yeni Osmanlı” ya da aynı anlama gelmek üzere “AKP Türkiyesi” ya da onların deyimiyle “Yeni Türkiye”de sömürü çarkını ve sermaye çıkarlarını temelden karşısına almayan hiçbir siyasi aktör iktidarın alternatifi değildir. Türkiye'de iktidarın uyguladığı politika, ana doğrultu itibarıyla sözde muhalefet tarafından açıkça benimsenmiş durumdadır.

Hâl böyleyken Abdullah Paşa, Devlet Paşa, Özgür Paşalardan bazıları bugün gözde olabilir, bazıları ise yarın gözde olurlar; bazıları gözden düşer, bazıları ipe gider, bazıları damat olurlar. Dönem değişir, ihtiyaçlar gelişir; Divanıhümayun buna göre şekil alır. Yarın emrihak vaki olursa padişah da değişir. Hanedanlar, soylular, ulemadan adamlar kendi aralarında yürütürler bu siyaseti. Yığınlar sadece üzerinde hükmedilen bir mülk, pasif izleyici konumundadır. Yeni Osmanlı'da siyaset, halksız bir güç mücadelesidir.

250 yıldır meşruiyetin tek kaynağı olan halk ortada yoktur. Güç herhangi bir sözleşmeyle dengelenmez, belirlenmez. Yani gerçekte bizim bildiğimiz hukuk da yoktur; tarikatların, cemaatlerin, derebeylerin, eşkıyanın ne hukuku olacak? Bunlar, yeni Osmanlı sisteminde ana doğrultuyu kabul ettikleri sürece içerilmeye açık, göze girecek veya gözden düşecek, farklı eğilim ve çıkar gruplarını temsil eden "unsurlar" olarak kalırlar.

İyi mafya, kötü mafya; iyi tarikat, kötü tarikat…

Kanun olsa bunların iyisi kötüsü mü olur? Sizin bildiğiniz kanunlar burada artık geçmemektedir.

Sistemin kutsalına, yani sömürüye dokunulmadıkça; Cumhuriyet'ten kurtulma programını işleten baş aktörün sermaye sınıfı olduğu, onun egemenliğinin açıkça hedef alınması gerektiği görülmedikçe, ne yazık ki ABD egemenliği, emperyalizmin hareket mantığı, Türkiye-emperyalizm diyalektiği de kavranamaz. Kör kalmaya devam ederiz.

Bu iktidara bir alternatif yaratacaksak neyle karşı karşıya olduğumuzu doğru tespit etmek zorundayız.

Ve böylece amacımızı da ilan edelim: Bütün cumhuriyetçiler, devrimciler, yurtseverler, komünistler hep birlikte karşı devrimi yeneceğiz.

/././

Türkiye savaşa ne kadar yaklaştı?-Erhan Nalçacı- 

Türkiye’nin böyle bir savaşa hazır olmaması bir yana İsrail saldırganlığı pişmiş aşa su katıyor. Tam Batı emperyalizmi Türkiye sermayesini bir savaşa ikna etmişken nereden çıktı şimdi bu kontrolsüzlük?

Ankara’daki NATO Zirvesinin üstünden ancak bir buçuk ay kadar geçti, Türkiye halkımıza ait olmayan bir savaşa birkaç adım daha yaklaştı. Zirveden sonra durumun vahametini değerlendirmiştik. Zirvenin bir özelliği genellikle NATO’yu siyaset üstü ve Türkiye’yi onurlandıran bir uluslararası olgu olarak gören halkımızın kötü bir şeylerin döndüğünü ilk kez bu kadar kuvvetli hissetmiş olmasıydı.

Şimdi aradan geçen kısa sürenin ardından bir bilançoya bakalım.

Türkiye’den 76 personelin yer aldığı F-16 filosu NATO Hava Polisliği görevi için Estonya’ya yerleşti. Polislik ya, bir sürü hırsız olur, onlardan mülkleri korumak için devriye gezer. Bu öyle değil, kime karşı olduğu çok belli. Batı emperyalizmi uzun bir süredir devletlerin kendine özgü hırslarını içermekle birlikte esas olarak hegemonya krizinin ürünü olarak Rusya’yı imha etmeye veya diz çöktürmeye çalışıyor. 

Savaş bir Ukrayna-Rusya savaşı değil, Batı emperyalizminin Rusya’ya açtığı bir savaş. Böyle olunca NATO Hava Polisi diye süsledikleri operasyon hem adı konmamış savaşın bir parçası haline geliyor hem Avrupa emekçi halkını savaşa psikolojik olarak alıştırıyor hem de Türkiye’yi bu olayın parçasına dönüştürüyor.

Tam da bugünlerde NATO’nun Rusya’ya karşı olası savaş planı basına servis edildi. Tahmin edilecek başlıkları içeriyor, tabi ki Rusya Baltık bölgesindeki devletlere saldırıyor önce, pek masum NATO bunun üzerine harekete geçiyor. Delice arzu ettikleri Baltık’ta izole olmuş Rusya’ya ait Kaliningrad’ı ele geçiriyorlar, Rusya’yı durdurduktan sonra şu anda yaptıkları gibi Rusya’da stratejik noktaları vuruyorlar. Ayrıca Kutuplardan Karadeniz’e kadar uzanan bir hat boyunca saldırıyorlar.

Bunu okuyunca NATO Hava Polisliğinin nasıl bir bela örüntüsü içinde yer aldığı daha iyi anlaşılıyor.

Bir diğer gelişme, Türkiye’nin zamanında ABD’den almış olduğu on binlerce füzeyi, mermiyi atış sistemleri ile birlikte içeren bir paketi Ukrayna’ya devredilmek için ABD’den izin istemesi oldu. Zaten Batı emperyalizminin açtığı vekalet savaşı silah teminiyle sürdürülmüyor mu? Ukrayna çoktan iflas etmiş bir devlet, savaşı kendi evlatlarını feda ederek sürdürmesi bu giderek artan ve korkunçlaşan silah akışı sayesinde mümkün oluyor. 

Yok silahlar eskiymiş de, emperyalizmin her düzeydeki kalemşoru bahaneler üretiyor. Oysa insan öldürüyor mu öldürmüyor mu bu silahlar, buna bakmak gerekiyor. Ve Türkiye bir kez daha savaşın derin dehlizlerine çekiliyor.

Karadeniz’de NATO provokasyonu sivil gemilere saldırılarla sürüyor, ölenler batanlar basında önemsiz adli vakalar olarak ele alınıyor. Bu yıl tamamlanmadan Karadeniz’deki somut gelişmeleri fark etme şansımız olacağını söyleyebiliriz. 

Gelelim paylaşım savaşının güney cephesine.

ABD İran’a verdirttiği tüm kayıplara rağmen yenilmiş gözüküyor. Yenilgiyi şöyle alalım, ABD’nin bir savaşı üç haftadan fazla sürdürme kapasitesi olmadığının ve ordusunun her yerinden döküldüğünün anlaşılmasına yenilgi diyoruz. Yoksa kayıplar asimetrik olarak gerçekleşiyor. 

Şu anda savaşın hız kesmesine rağmen ABD’nin İran’ı jeostratejik bir özne olarak ortadan kaldırma ihtiyacı bitmedi.

Burada Türkiye’nin savaşa sürüklenmesi ile ilgili çok önemli iki gelişme oldu. 

Biri Çerçeve Yasa. Bundan önce ABD’nin İran Kürtlerini bir iç savaş unsuru olarak kullanmak istediği görüldü, hatta Trump’ın bu işin yolunda gitmemesinden dolayı nasıl yakındığına tanıklık ettik. Türkiye’de devletin Kürtlerin kullanılmasına çok soğuk baktığı ve engel olmaya çalıştığı tahmin ediliyor, çünkü ABD emperyalizminin geçen yüzyılda oluşan ulusal devletleri parçalamak için Kürt milliyetçiliğiyle beslenen pragmatizmden nasıl yararlandığı çok iyi biliniyor.

Ancak Türkiye egemen sınıfının Kürt burjuvazisi ile yaptığı anlaşmadan sonra işin rengi değişti bir anda. Nasıl değişmesin, Öcalan’ın “Devletin MHP kadar asli bir unsuru olacağız” demesinden sonra? Aynı şekilde Öcalan İran’ı ulusal bir devlet olarak ortadan kaldırma projesine angajmanlarını da açıklamış oldu. Gerçekten Kandil’in İran’a karşı bir savaş hazırlığında olduğuna dair haberler gelmeye başladı.

Şimdi böyle bir gelişme olursa bu Türkiye sermayesinin bir operasyonu olmayacak mı? Çerçeve yasanın gizlediklerinden biri de bu değil mi?

Gelelim ikinci gelişmeye. Henüz içeriğini göremediğimiz Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki Mekke Anlaşmasının bir savunma paktı oluşturduğu söyleniyor ama hiç kimseye karşı değilmiş.

Pakistan iki üç senede bir Hindistan ile savaşıyor, Hindistan’a karşı mı savaşa girecek paktın diğer iki üyesi?
Türkiye emekçi halkı onlarca yıldır emperyalizmin saldırısı altında ama buna karşı bir savunma mevzubahis değil tabi. 

Suudi Arabistan ise ABD’ye İran savaşında üs vererek ve kendi topraklarını kullandırarak savaşa taraf oldu, İran ve Yemen Husileri tarafından saldırıya uğradı. Bu durum Mekke anlaşmasının önemli sonuçları olabilecek ve Türkiye’yi bir yerlere sürükleyecek yanı olarak duruyor.

Gelelim İsrail’in Suriye’de Türkiye’nin yerleşmek üzere olduğu üssü bombalamasına.

İsrail’in Batı emperyalizmi tarafından Ortadoğu’ya ekilen kötülük üreten bir araç olmasının dışında artık kontrol edilemeyen ve bir kriz başlığı olarak otonom bir saldırganlığa eriştiğini görüyoruz bir süredir.

Türkiye’nin böyle bir savaşa hazır olmaması bir yana İsrail saldırganlığı pişmiş aşa su katıyor. Tam Batı emperyalizmi Türkiye sermayesini bir savaşa ikna etmişken nereden çıktı şimdi bu kontrolsüzlük?

Zaten yönetim de hemen bir yanıt üretmek yerine ABD’ye döndü “Buna nasıl izin veriyorsunuz?” diye.

Biraz daha veri birikince bu çok yönlü ele alınması gereken konuyu tekrar inceleyebiliriz.

Dünyanın içinde bulunduğu bu olağanüstü karışık ve buhranlı dönemde emekçi halkımızın kendi kaderi ile ilgili irade oluşturması ve bunu somut siyasi başlıklarda gösterebilmesi gerekiyor. Bu gereksinim çok yakıcı hale geldi.

/././

Ardı ardına saldırılar: Kiev’den Ankara’ya ‘Rusya ile ticari ilişkileri kes’ mesajı mı? 

AKP hükümeti Ukrayna’ya daha fazla askeri yardım gönderirken Ukrayna Karadeniz’de Türk gemilerini daha sık hedef alıyor. Son olarak saldırıya uğrayan Türk gemisinde bir denizci yaşamını yitirdi, yaralılar var. TKP Genel Sekreteri Okuyan iki olasılığa işaret etti.

Karadeniz’de NATO provokasyonu ticari gemilere saldırılarla sürüyor. AKP hükümeti Ukrayna ve NATO saldırganlığına destek vererek Kiev’e askeri yardımlarını artırırken, Ukrayna’nın Türk gemilerine saldırıları ise son dönemde artmış durumda.

Son olarak Rusya’nın Novorossiysk şehri açıklarında vurulan Türk kargo gemisine yanaşarak 18 denizciyi kurtaran Türk Ro-Ro gemisi de saldırıya uğradı. Saldırıda vurulan ilk gemide aşçıbaşılık yapan İlker Lazoğlu adlı denizci kurtarıldığı ikinci gemiye yapılan saldırı sonucu yaşamını yitirdi, 8 denizci ise yaralandı.

Lazoğlu’nun yakınları bugün Samsun Limanı’nda cenaze beklerken haber ajanslarına konuştu. Ancak devletin haber ajansı AA’da konuyla ilgili tek bir haber yayımlanmadı.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan sosyal medyadan yaptığı paylaşımda Türkiye’den Ukrayna’ya daha fazla askeri yardım giderken Ukrayna’nın Karadeniz’de Türk ticari gemilerini daha sık vurduğunu belirtti.

Okuyan bunun Kiev’in Ankara’ya “Rusya ile ticareti kes” mesajı verecek kadar özgüven kazandığını gösterdiğine dikkati çekti.

TKP Genel Sekreteri diğer olasılığınsa Kiev'dekilerin “muhataplarını iyi tanımaları” olduğunu belirtti.

https://x.com/OkuyanKemal/status/2091226955500638675

Okuyan şu ifadeleri kullandı: Türkiye’den Ukrayna’ya giderek daha fazla askeri yardım gidiyor. Ukrayna ise Karadeniz’de Türk ticari gemilerini daha sık vuruyor. Demek ki Ukrayna “Rusya ile ticari ilişkileri kes” mesajı verecek kadar özgüven kazandı. Diğer olasılık ise… Muhataplarını iyi tanıdılar.”

***

soL

 

 

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -23 Ağustos 2026-

Varto’da jeotermal projeye karşı nöbet: Üst akıl köylüdür; yorgun coğrafya yeniden konuşmayı öğrendi -Candan Yıldız-  Varto ve Karlıova köyl...