19 Ekim 2026 Pazartesi

ÇİZGİLERİN DİLİ -19 Ekim 2026-

 

(Derleyen: mstfkrc)

soL "Köşebaşı + Gündem"-19 Ekim 2026-


Öfkemiz alev oldu; dilimiz lal...-Cangül Örnek- 

Devlet nerede bitiyor, fon piyasası nerede başlıyor? Biz bu sorunun yanıtını arıyoruz. Sorduğumuz sorular da öfkemizi anlatmaya yetmiyor.

Biz “kelimeler kifayetsiz” deriz.
İngilizler “I am speechless” (Nutkum tutuldu) der.
Fransızlar "Je suis sans voix" (Sesim soluğum kesildi) derler.

Ben bu kadarını biliyorum. Dünya üzerinde başka halklar da kendi dillerinde benzer durumları tarif edecek deyimler üretmişlerdir, eminim.

Çünkü aslında hepimiz bu dünyanın düzenine bakınca aynı şeyi görür, aynı şeyi anlatmaya çalışırız da bir türlü anlatamayız. Öfkemizin kelimelere sığmadığı anlar, olaylar vardır. Biz Türkiye’de bunu artık kronik bir sendrom olarak yaşıyoruz. Hayretimiz, üzüntümüz, öfkemiz dilimize sığmıyor, kelimelere dökülemiyor...

Aslına bakarsanız kapitalizmin nasıl bir sömürü düzeni olduğunu, Türkiye kapitalizminin nasıl dönemsel yağmalarla sermaye birikiminde aşama atladığını yıllardır okuyoruz, yazıyoruz, konuşuyoruz. Tarihimizdeki sermaye birikimi sıçramalarının her birinin arkasında bazen büyük bir kirin, bazen büyük bir yolsuzluğun, bazen bir insanlık suçunun; çoğunlukla da “hepsi bir arada” bulunduğunu gayet iyi biliyoruz.

Türkiye’de sermaye -basitleştirmem mazur görülürse- kabaca ikiye ayrılır: Eskiden yağmacı olup sonradan muteber sayılanlar ile çiğden yağmacı olup zenginliği üstünde henüz sakil duranlar.

Birinci grubun daha önceki kirli işlerini geçiyorum çünkü şu gerçek bile tek başına yeterli:

Burası, savaş koşullarında halkı açlıktan kırılırken dahi o açlık sayesinde zenginleşenlerin bugün “muteber” sermayedar olarak taltif gördüğü bir ülkedir. İkinci Dünya Savaşı sürerken halk, Anadolu’da arpa ununa arpa sapı karıştırarak yaptığı ekmekle çoluk çocuğunu beslemek için didinirken; kentlerde hane başına düşen birkaç somun kötü kalite ekmek için saatlerce kuyruklarda sürünürken, karaborsada mal satarak zenginleşen yağmacı bir grup zenginliğine zenginlik katıyordu. Eksik beslenen insanlar veremden kırılırken, bu zenginlerin etli yanakları kan topluyordu. Savaş bitince yağma biter mi? Hesap verme günü gelince fatura bir grup gayrimüslime kesilince onların malını mülkünü, halısından kristal avizesine kadar evindeki eşyasını bile kapışan bu yağmacı burjuvazi istifini büyüttü. 6-7 Eylül pogromu yaşanınca “Vatan, millet, Sakarya” şiarıyla çökülen Rum malları sayesinde bu istife katlar çıkıldı; sezonun sonunda bankalar açıldı, holdingler kuruldu. Bugünün “kurumsal”, “muteber” sermayesi işte budur. Tarihleri yağma ve çökmedir.

Aradaki yıllar da temiz değil ama bugüne gelebilmek için sıçrayarak gidelim ve eski “muteber” sermaye ile yeni “sakil” sermayenin zararlarının henüz 1980’lerin başında halka nasıl yüklendiğine iki örnek verelim.

Bismillah, daha cunta kollarını yeni sıvamışken Koç, Asil Çelik’i batırıp mededi çok sevgili mektup arkadaşı, cunta başı Kenan Evren’de arayınca Asil Çelik’i devlet satın aldı ve yükünü de bir güzel halkın sırtına yıktı. Sermaye ve devleti için bundan daha iyi bir dönem açılışı düşünebiliyor musunuz? Ben düşünemiyorum.

Aynı yıllarda yeni türedi zenginler de boş durmadı. Devletin gözü önünde Banker Kastelliler çıktı; bankalardan aldıkları “mevduat sertifikalarını” yüksek faiz oranları vadederek halka sattılar ve büyük bir finansal çöküşe yol açtılar. O zaman da kamu bankalarının, batan özel bankaların ve bankerlerin borçlarını üstlenmesi sağlanarak yük yine halkın sırtına yüklenmedi mi?

1980’ler bugünkü yağmanın kuluçka yıllarıdır.

En az 1980’lerden beri Türkiye ekonomisi bankalar, finans şirketleri ve tefeciler tarafından esir alınmıştır. Bu düzenekte borsanın yeri de ayrı. Şöyle ifade edebiliriz: Finansal serbestleşme ile birlikte -yasal ya da yasa dışı fark etmeksizin- finansal yağma, sermaye birikiminin vazgeçilmez kaynağı olarak bu sistemin can damarı haline geldi. Bu yağma sayesinde yeni sermaye grupları yükselmeye başladı ama aslında sermaye birikimi bir bütün olarak bir de bu yolla büyüdü. Bu işleyişin parçalarını sayarken asli bir unsur olarak kara paranın işlevini de unutmamak gerekir. Kara para, bu sistemin “yasa dışı” ama mutlak surette “sistem içi” bir beslenme pınarıdır.

Türkiye’de 2000’lerdeki parasal bolluğun, “net hata noksan” kalemiyle finanse edilen bütçenin bu pınardan doya doya beslendiğini artık herkes biliyor.

Uzatmaya gerek yok.

Yani biz Türkiye kapitalizminin dinamiklerini bilmiyor değiliz; devlete verilen borçlar sayesinde şişen bilançoların, yolsuzluğun, yasal ya da yasa dışı finansal dolandırıcılığın, kara parayı sisteme sokan her türlü alavere dalaverenin bu sistemin özü olmasına şaşırıyor da değiliz.

Ama biz bugüne kadar bu yapının; birincisi, eksik de olsa bir “demokrasi” örtüsüyle örtülmesine; ikincisi, arada patlasa da kurumsal frenlerle belli bir rotada tutulmasına alışmıştık. Yani biz yağmanın gerektiği ölçüde “meşruiyet” araçlarıyla yönetildiği bir Türkiye’den geliyoruz... Biz zaten “demokrasi” derken, arada sistemin kiri patladığında seçimlere gidilmesini, oyunun kuralları değişmese bile hükümet falan değiştirilerek yola devam edilmesini kastediyorduk. Seçilmişlerin biraz da olsa halktan çekinmesine “halk egemenliği” adını vermiştik. Geride de olsa, eksik de olsa o zemine basarak, kazandığımız birkaç hakkı sonuna kadar kullanarak gerçek demokrasi, gerçek halk egemenliği, eşitlik ve özgürlük talep ediyorduk.

Ama bu derece kontrolden çıkmış bir yağma düzeneği gözümüzün önünde patlarken; eşzamanlı olarak seçim hukukunun açıkça çiğnenmesine, eşzamanlı olarak seçme ve seçilme hakkımızın belediyelerde “yolsuzluk” olduğu iddiasıyla elimizden alınmasına, eşzamanlı olarak “bugün fikrimi nasıl ifade etsem de gözaltına alınmadan günü bitirsem” diye endişelenmeye alışık değiliz.

Demem o ki: Yurttaşlık statümüz tebaalığa düşürülürken, eşzamanlı olarak “Cumhurbaşkanımızın foncular tarafından üzülmesine üzülmemiz gerektiği” yönündeki propaganda bize artık fazla geliyor.

Eşzamanlı olarak halkı dolandıranların “vicdanının sesine kulak verip” devasa servetlerinin minik bir kısmını devlete geri ödeyerek hayatına hiçbir şey olmamış gibi devam etmesi bize ağır geliyor.

Daha ne olabilir diye düşünürken; Türkiye’nin en büyük kamu sigorta ve emeklilik şirketinin, yani Türkiye Sigorta ve Türkiye Hayat Emeklilik’in emekçilere ait emeklilik birikimini devlet bankalarında tutmak yerine fon piyasasında fonculara kaynak ettiğini, Diyanet’in soykırım mağduru Gazzeliler için yurttaştan topladığı paranın önemli bir kısmını fon piyasasında kaybettiğini öğrenmek bize artık katlanılmaz geliyor. Kamu kurumlarının yurttaşlara bu iddialar karşısında herhangi bir açıklama yapmamasını yurttaşlık bilincimiz kabul etmiyor.

Devlet nerede bitiyor, fon piyasası nerede başlıyor? Biz bu sorunun yanıtını arıyoruz.

Sorduğumuz sorular da öfkemizi anlatmaya yetmiyor.

“Korkma!” diyerek başlamış ya İstiklal Marşı’na büyük Akif...
“Kendi asrım korkutmuyor beni” demiş ya büyük şairimiz Nâzım...
Korkmuyoruz da; bu yasa tanımazlık, bu hak gaspı, bu yağma, bu hesap vermezlik, bu pişkinlik karşısında (hadi bu kez Arapça’dan güzel bir kelime ödünç alayım da öyle anlatmaya çalışayım) dilimiz lal oluyor, lal...

/././

Bir millet, pek çok dert!-Engin Solakoğlu- 

Türkiye’deki siyasal İslamcıların aniden Azerbaycan-İsrail ilişkilerini keşfetmelerine (!) karşılık Bakü yönetiminin kontrolündeki medya Akepe iktidarının kırıklarla dolu İsrail karnesini ortaya döküverdi.

Türkiye ile Azerbaycan arasında artık gizlenemeyen bir sürtüşme yaşanıyor. Cümleyi Aliyev rejimi ile Türkiye’deki Akepe iktidarı arasında sürtüşme var şeklinde kursak daha doğru olur. Zira bir millet oldukları tartışmaya açıksa da, iki halk arasındaki az bir çaba ile birbirini anlayabilmek bakımından büyük bir yakınlık olduğu kesin.

Şimdi işgüzarın biri “vay bize iki millet dedi, bölücülük yaptı” diye ihbar eder diye çekindiğimden değil anlaşılmamak kaygısından açayım. Azerbaycan’da yaşayanlarla ortak noktalarımız bulunduğu kadar ayrıştığımız bir tarihsel ve kültürel gelişim süreci var. Halkların kardeşliği ve birlikte yol yürümek için soy akrabalığı da gerekmiyor.

Türkiye ile Azerbaycan yönetimleri arasındaki sorunlar İlham Aliyev ve Erdoğan’ın hanesine yazılıp sıyırılmayacak kadar eski ve köklü. Bunları kronolojik olarak sıralayıp anlatmaya kalkışsak bir köşe yazısına sığdıramayız. İyisi mi, son dönemde yaşananlara bakmakla yetinelim. 

Taze krizimiz Azerbaycan Devlet Başkanı İlham Aliyev’in 2 Ekim günü yaptığı bir konuşmada özetle “Herkes yerini bilsin, içişlerimize karışmasın” demesiyle gündeme taşındı.

Aliyev’in sözleri özellikle de iktidar yanlısı basının bir bölümünde Rusya ve İran’dan şikâyet gibi yansıtıldı. Bu sığ ve gerçeği örtme amaçlı yorumlara göre, Aliyev İran’ı Azerbaycan’ın içişlerine karıştığı, Rusya’yı ise 2020’deki İkinci Dağlık Karabağ Savaşında Bakü yönetimine yüksek fiyatlarla silah sattığı için hedef alıyordu.

Oysa “kimsenin yardımına da himayesine de ihtiyacımız yok” diyen Aliyev’in Karabağ savaşını kimsenin yardımı olmadan kazandıklarına yaptığı vurgu hedefte Türkiye’nin bulunduğunu ortaya koyuyordu.

Peki Akepe iktidarı sürsün diye 2023 seçimlerine dahi müdahale eden, Türkiye’deki sermaye düzeninde özellikle de enerji sektöründe ağırlıklı yer tutan Bakü yönetimi şimdi neden bu kadar celallenmişti?

Sorunun yanıtı, nüfusunun kabaca yüzde 75’i Şii olan ancak laik yaşam pratiğinin yaygın olduğu Azerbaycan’ın bu eğitim yılının başında okullarda başlattığı bir uygulamaya Türkiye’deki İslamcı çevrelerden gelen tepkilerle ilgili ama fazlası da var.

Okullardaki kıyafet yönetmeliği 2010 tarihliydi ve okul kıyafetinin dinsel simgeler içermemesine dairdi. Yalnız o zamandan beri, yönetmeliğin uygulanması okul yöneticilerine bırakılmıştı ve özetlemek gerekirse gevşek tutuluyordu. Yönetmeliğin bu kez merkezi bir yaklaşımla ve ödünsüz uygulanmaya başlanması Türkiye’deki malum çevreler tarafından İslam düşmanlığı olarak etiketlendi ve kıyamet koptu. Beştepe Sarayı’nın küfür, hakaret ve tehditten sorumlu kadroları dahi topa girdiler.

Karabağ savaşında verilen desteği hatırlatarak Bakü’yü nankörlükle, 28 Şubat benzeri uygulamalar getirmekle suçladılar. Daha da komiği, Bakü’nün uzun yıllardır İsrail’le ticaretten istihbarata, askeri işbirliğinden siyasi desteğe kadar geniş bir yelpazede devam eden ilişkilerini de eleştirilerinin odağına yerleştirdiler.

İsrail meselesini açmadan önce Aliyev rejiminin bu konudaki tutumunun neden sertleştiğine değinmekte yarar var. Azerbaycan’da dincilik sorunu geçmişte doğal olarak mezhep ortaklığı bulunan İran kaynaklıydı. Baba-oğul Aliyev’ler bununla baş etmekte zorlanmamışlar, bu akımın öncülerini ya içeri tıkmışlar ya da ülkeyi terk etmelerini sağlamışlardı.

Ancak Türkiye kaynaklı sorun daha farklıydı. Denilen o ki, Türkiye uzun yıllardır Azerbaycan halkına yönelik bir Sünnileştirme faaliyeti yürütüyordu. Türkiye’ye eğitim için gelen asker, memur ve öğrenciler bu işin bir bacağını oluştururken, Azerbaycan’da Fethullahçıların açtığı yoldan şimdi Akepe’ye yakın tarikat ve cemaatler ilerliyordu.

Aliyev, İkinci Dağlık Karabağ savaşına kadar buna pek ses çıkartmamıştı. Aksine bu Türkiye kaynaklı dinselleşmeyi savaşa motivasyon sağlamak için kullanmıştı. Ancak savaş bitip Karabağ geri alındıktan sonra Aliyev sırtını Akepe Türkiyesi’ne dayamış yeni bir muhalefet odağı oluşması riskini görmüş ve gevşettiği dizginleri bir anda sıkılaştırmıştı.

Şimdi gelelim İsrail konusuna. İsrail dediğimiz parazitin zararları saymakla bitmez ama bir de yararlı olduğu yerler var. Ankara ve Bakü birbirlerine girince İsrail ciddi bir ifşa malzemesine dönüştü.

Türkiye’deki siyasal İslamcıların aniden Azerbaycan-İsrail ilişkilerini keşfetmelerine (!) karşılık Bakü yönetiminin kontrolündeki medya Akepe iktidarının kırıklarla dolu İsrail karnesini ortaya döküverdi.

Devlet Ajansı APA 6 Ekim günü Türkiye ile İsrail arasındaki ticaretin sürdüğünü somut verilerle ortaya koyan bir haber yayınladı. Türkiye ve İsrail arasındaki ticari gemi trafiğinin isim isim listelendiği haber birkaç saat içerisinde buharlaştı ama fitil ateşlenmiş oldu.

Nasrettin Hoca’nın fıkrası gibi “sen de haklısın, sen de” diyebileceğimiz bir noktadayız. Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkileri insanlığa karşı suç niteliğinde. Yalnız Bakü, bu konuda en ufak bir gizleme çabası göstermiyor. Suçunu gün ışığında işliyor.

İsrail Cumhurbaşkanı Herzog’un Bakü’de düzenlenen Asya’da İşbirliği ve Güven Arttırıcı Önlemler Konferansı’na katılımı krize bir katman daha ekledi. Herzog, Azerbaycan Hava Yolları’na ait bir ticari yolcu uçağıyla Türkiye hava sahasını kullanarak Bakü’ye gitti. Türkiye İsrail devlet uçaklarına üst uçuş yasağı uyguluyor ama Tel Aviv bağlantılı yolcu uçaklarının geçişine izin veriyor. Ayrıca üst uçuş yapan sivil uçakların yolcu listesi vermesi gibi bir zorunluluk da bulunmuyor. Sonuçta Bakü, Ankara’nın gözünün içine baka baka “sıkıysa...” demiş oldu.

Konferans sırasında ise Herzog konuşurken Türkiye ve ağırlıkla Arap ülkelerinden oluşan toplam 12 Müslüman ülke salonu terk etti. Bu arada Türk Devletler Teşkilatı'na üye Orta Asya Cumhuriyetleri salonda kaldılar. “Vay namussuzlar!” diyebiliriz dolu dolu. 

Yalnız diplomasi öyle bir şey değil. İsrail’e karşıysan, öncelikle o konferansa davet edilmesine karşı çıkarsın. Ev sahibi ülke davette ısrar ederse, o konferansa katılmaz, senin gibi salon terk etme şovu çeken ülkeleri de peşine takarsın! O konferansa dalga geçer gibi soykırımcı bir rejimin Cumhurbaşkanını davet edenlerin ve o konuşurken salonda kalanların ilkesizlik ve insanlık düşmanlığı açık. Yalnız İsrail’in katılacağını bilerek o konferansa gidenlere bir de “riyakârlık” tacı takmak eklemek gerekir.

Esasen Aliyev ve Erdoğan yönetimlerinin İsrail üzerinden bir kez daha zıtlaştıkları görüntüsü aldatıcı. Gerçekte iki ülkenin İsrail’e verdikleri soykırım desteği arasında somut fark yok. Aliyev rejimi bunu açıktan yaparken Akepe düzeni bir yandan ticareti sürdürüyor, Ceyhan’dan Azerbaycan petrolünü İsrail’e aktarıyor,  İsrail’in katılımını spor dahil hiçbir alanda boykot etmiyor, boykot örgütlemiyor sadece söylem seviyesinde bir karşıtlıkla halkını ve insanlığı kandırmaya çalışıyor.

Akepeli Dışişleri Bakanı Fidan’ın bu konferans vesilesiyle gerçekleştirdiği Bakü ziyaretinin bir başka boyutu da var. Fidan yaptığı görüşmelerde ismini anmadığı başörtüsü krizine dair ılımlı mesajlar verdi. Hatta Fidan’ın “hepimiz kardeşiz” vurgulu sözlerine Ankara’dan da destek geldi. Erdoğan’ın, İyi Parti’den transfer ettiği Turancı taklidi yapmaktan sorumlu yardımcısı Zorlu da “Erdoğan’ın Azerbaycan’ı yürekten sevdiğini ve ikili sorunların aile içinde çözüleceğini” belirtti.

Yalnız öyle görünüyor ki, Aliyev rejiminin öfkesi bitmiş değil. Ankara’nın meseleyi geçiştirme çabalarına karşın Bakü'nün salvoları devam ediyor.

PUBLIKA.AZ haber sitesi Cuma günü bir yorum yayınladı ve Akepe iktidarını doğrudan Azerbaycan’ın ulusal kimliğini hedef almakla, Türk dünyasının bütünü için bir tehdit haline gelmekle suçladı. Yorumda Akepe’nin Türkiye’nin anayasasındaki laiklik ilkesine aykırı bir icraat yürüttüğü de vurgulandı.

Azerbaycan’ın devlet kontrolündeki basınında ayrıca Fidan’ın Bakü’de kimi muhalif çevrelerle görüşmeler yaptığı ve Aliyev’e bir darbe planlamaya çalıştığı iddiaları yer aldı.

Bu darbe iddiasının gerçekle ilişkisi olmayabilir. Bu tür rejimler yaprak kımıldasa darbe girişimi diye sunarlar. Yabancı olduğumuz bir refleks değil. Yakın zamanda iktidar ortağı bir siyasetçinin “seçimleri kazanmak suretiyle iktidarı değiştirmeye yeltenmek” şeklinde bir demecini anımsıyorum örneğin.

Yalnız, meşhur sözdür: “Paranoyak olmanız, takip edilmediğiniz anlamına gelmez”. İki ülke arasındaki ilişkilerin tarihçesine bakınca iddiayı tümüyle temelsiz ilan etmek de pek kolay görünmüyor. “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” sözünü unutmayalım.

Azerbaycan’deki rejimin savunulacak bir yanı yok. Gayet otoriter bir nepotizm. Yalnız şayet iddialar doğruysa bunu değiştirmeye niyetlenenlerin gerçek hedefini anlamak için Ankara’da dayatılan hükümet etme biçimine bakmak yeterli.

Bir millet miyiz tartışılır ancak tartışılmayacak bir gerçek var. Türkiye ve Azerbaycan halkları bu yönetimleri hak etmiyorlar.

Zübük’ün yüzünü yıkayıp İzmir’e dönmesi -- 

Zübük’ün yüzünü yıkayıp makamına dönmesini seyretmek zorunda değiliz. Düzen Zübük üretmeye devam edebilir; ama halkın bunları sineye çekmesi gerekmiyor.

Zübük, yalan söyler, çıkarı için insanları aldatır. Yalanları ve yalancılığı tescilli de olsa devam eder, saklamaz. Dün söylediğini bugün inkâr eder, dün sövdüğünü bugün öper, bütün bunları yaparken yüzü kızarmaz. Zübük’ün yüzü kasap süngeriyle silinmiştir. Karşısında kim varsa nabza göre şerbet verir, onun dilini konuşur, çıkarı neredeyse oraya döner. Ve hiçbir şey olmamış gibi insanların karşısına yeniden ve yeniden çıkar.

Aziz Nesin’in yazdığı, Kemal Sunal’ın unutulmaz biçimde canlandırdığı Zübük’ü hatırlamak için bu ülkede hiçbir zaman filmi yeniden izlememize gerek kalmadı. Her devirde bu unutulmaz karaktere nice isimler yeniden hayat verdiler. Ne büyük utanç, değil mi? İlk bakışta gerçek olamayacak kadar abartılı bulunabilecek bir tasvir, ne yazık ki Türkiye’nin bir gerçeğine dönüştü. Ve belki de en ağır örnekleriyle bugünlerde karşılaşıyoruz.

Cemil Tugay, Mart 2024’te CHP’nin İzmir Büyükşehir Belediye Başkan adayı olarak Erdoğan’ın iktidarına sesleniyordu: “Yalanınız, dolanınız, şatafatınız hepsi sizinle sandığa gömülecek.”

Ocak 2026’da AKP’ye geçeceği iddiaları gündeme geldiğinde bu partinin dünya görüşüyle uyuşmadığını, tek kişiye sorarak icraat yapan bir partide çalışmanın mümkün olmadığını söylüyordu.

Yetmedi; AKP’ye geçerse annesinin kendisini evlatlıktan reddedeceğini, eşinin boşayacağını anlattı.

Haziran ayında CHP’den istifa etti. Ama belediye başkanlığını bırakmadı. Temmuzda, “İzmirlilerin oyları bana emanet” diyerek AKP’ye geçmeyeceğini açıkladı. Ağustosta bağımsız kalacağını söyledi.

7 Ekim’de AKP’ye katıldı. Rozetini Erdoğan taktı. Dün yalan, dolan ve şatafatla suçladığı iktidarın saflarında bu kez “AK Parti kimsesizlerin kimsesidir” diye konuştu, Erdoğan’a “büyük liderimiz” diye seslendi.

Bir insanın fikir değiştirmesi elbette mümkündür. Ancak neden fikrinin değiştiğini buyursun, gerekçeleriyle anlatsın kamuoyuna. Ama anlatınca da iş bitmez. Fikri taban tabana değiştiyse, “Tamam, ben çok büyük bir hata yapmışım, bu saatten sonra siyasette yerim olamaz,” demelidir. Çok köklü biçimde değişmediğini iddia ediyorsa, yani susmayı bilmiyorsa, köşesine çekilmeyecekse de görevinden istifa etmeli ve yeni fikirleriyle yeniden seçilmeye talip olmalıdır. Hiç kimsenin kendinden menkul bir değeri yoktur.

Öyle ya, Cemil Tugay kimdir? Ona verilen oyun kendi kişiliğiyle ne alakası var? Bu adam seçime bağımsız mı girmiş, ayrı bir program mı koymuş, ayrı bir temsiliyeti mi olmuş?

Türkiye’nin üçüncü büyük kentinde, belediye başkanlığı makamında yapılanlara bakın. Cemil Tugay’ın bugün hiçbir şey olmamış gibi belediye başkanlığı yapabiliyor olması yalnızca İzmir’in değil, bütün ülkenin utancıdır. Bu utancın bir kişinin karakteriyle açıklanması mümkün değil. Çünkü bu bir istisna değil. Bir sürü taraf değiştiren isim çıktı muhalefet partilerinden. Bu partilerin bu meselede sorumluluğu var mıdır? Vardır. Ama onlar da yalnız değil; düzen siyaseti bütünüyle aynı çizgide.

Siyasetçiler arasında çoğu meseledeki fikir ayrılıklarını sayamayız. Tek başına adaletten yana olmak, bağımsızlıktan yana olmak, özgürlük istemek diye fikir olmaz. Lafta herkes bunlardan yana. Birisi adaleti, bağımsızlığı, özgürlüğü muhalefette görür, öbürü iktidarda. İdeoloji gerek, ilke gerek, bütün bunların oturacağı bir çerçeve, bir bağlam gerek. Partilerin programları yok; hepsi holdingler ve tarikatlar düzeninin hizmetkârı. Sömürüyü sorgulayan yok ama herkes toplumsal yozlaşmadan bahsediyor. Partiler arası geçişkenliğin sebebi işte bu fikirsiz, ideolojisiz, şekilsiz, sadece içi boş rekabete ve çıkara dayalı siyaset ortamı.

Bir bakın bakalım, hakikaten Türkiye’nin önündeki en önemli meselelerde partiler arasında ne tür ayrımlar var? Bunu daha önce de çeşitli vesilelerle ifade etmiştik: Türkiye’nin ana doğrultusu sorgulanmadığı sürece o doğrultuda en başarılı parti AKP’dir; bugün için Yeni Parti bir iktidar alternatifi değildir.

Doğrultuların aynı olması da bu keskin dönüşleri normalleştirmiyor elbette. Parti değiştirmek, partilerden de bağımsız olarak en başta onlara oy veren insanlar için ne insani ne de ahlaki görülebilir. Ama işte anayasa tartışmaları, işte Yeni Osmanlıcı politikalar, çözüm süreci, NATO üyeliği, ekonomi politikaları… Düzen siyaseti, yüzü kızarmayan herhangi bir siyasetçinin, “Ben olduğum yerdeyim, dün neye inanıyorsam bugün de aynı şeye inanıyorum ama inandığım şeyler Yeni Parti’de değil, AKP’de temsil ediliyor,” demesi için oldukça müsait!

Cemil Tugay’ın belediye başkanlığında geçirdiği her gün bu topluma hakaret. Bu kişi aktif bir biçimde, her yerde istifaya zorlanmalıdır. Bu yaptığının olağan kabul edilmesine, halkın iradesinin göz göre göre gasp edilmesine izin verilmemelidir. Türkiye Komünist Partisi’nin “Cemil Tugay, İzmirlinin iradesine rağmen başkanlık yapamaz! Derhal istifa et!” çağrısıyla başlattığı kampanya, bu itirazın somut bir örneği. İzmirliler, bu kampanyaya hem imza vererek hem de eylemle ve takiple iradesine sahip çıkmalı ve kirli siyaseti kabul etmediklerini göstermelidir.

Zübük’ün yüzünü yıkayıp makamına dönmesini seyretmek zorunda değiliz. Düzen Zübük üretmeye devam edebilir; ama halkın bunları sineye çekmesi gerekmiyor.

/././

KÖŞEBAŞILAR-19 Ekim 2026-

Fon skandalının Azerbaycan gerilimi ile ne ilgisi var? İpler kimin elinde?-Yaşar Aydın/Birgün-

Türkiye’nin hem içinde hem dışında ilginç gelişmeler yaşanıyor. Özellikle komşularla ilgili gelişmeler, Türkiye’de siyasetin yönünü etkileyecek ölçekte.

Azerbaycan’la başlayalım. Türk milliyetçiliğinin ana yurdu Azerbaycan, 35 yıl önce bağımsızlığını ilan etmesinden bu yana Türkiye’nin en yakın müttefiki. Sadece siyasi olarak değil ekonomik olarak da en önemli ortağı durumunda. Azerbaycan’ın Türkiye’de 20 milyar doları aşan yatırımı var. Azerbaycan devlet şirketi SOCAR, Türkiye’deki en büyük uluslararası yatırımcı konumunda. Tek başına STAR Rafinerisi ve Petkim bile Türkiye ekonomisindeki yerini göstermek için yeterli. Öte yandan Azerbaycan’da 5 bin 800 Türk şirketi faaliyet gösteriyor ve yaklaşık 12 milyar dolarlık yatırım yapmış durumda. Boru hatları ve yollarla da kaderleri birbirine bağlanmış iki ülke gibi. Bilindiği gibi 2021 yılında imzalanan Şuşa Beyannamesi ile bu durum resmileşmiş oldu.

Ama son günlerde iki devlet arasına başörtüsü girdi. Azerbaycan’ın okullarda başlattığı başörtüsü yasağı; Yeni Şafak gibi hükümete yakın yayınlardan sonra Saray sözcüleri tarafından, Ermenistan savaşında verilen destek hatırlatılarak kınandı. Azerbaycan’dan sert yanıt geldi. Hatta Türkiye’yi kınayan demeçler gelince devreye MHP lideri Bahçeli girdi. Bahçeli, Saray’ı uyardı ve Türkiye-Azerbaycan tarihini hatırlattı. AKP’lilerin Bahçeli’den gelen bu uyarıya vereceği yanıt beklenirken hamle, eski Başbakan Binali Yıldırım’dan geldi. Yıldırım, “Kimin ne haddine Azerbaycan’ın iç işlerine karışmak? En şiddetli şekilde cezalandırırız.” dedi. Yıldırım’ın kimin adına konuştuğu belli olmasa da AKP’lilere hiza vermeye çalıştığı çok açık. Dışişleri Bakanı Fidan’ın Azerbaycan’daki temasları da konuyu yumuşatmaya yönelik oldu. Konu buzdolabına kaldırılsa da sorun olarak duruyor.

Bir başka ilginç gelişme de Kıbrıs’ın güneyinden gelecek misafirle ilgili. Rum Yönetimi lideri Hristodulidis, Antalya’da düzenlenecek COP31 İklim Zirvesi nedeniyle Türkiye’ye geleceğini doğruladı. Bu ziyaret, 10 yıl sonra gerçekleşecek ilk ziyaret niteliğinde. Ziyaret her ne kadar iki tarafta da “uluslararası bir toplantı” olarak geçiştirilip anlam yüklenmese de bir abinin “Temas kur” dediği çok açık.

Diğer önemli mesele de Yemen. İran’ı ekonomik olarak zora sokacak seyahat yasaklarıyla başlayan süreç, Husilere kara operasyonuna yol vermeye kadar gitti.

İSRAİL ÇOK MUTLU

Bu gelişmelerin ortak noktası, İsrail ve ABD’nin politikalarıyla uyumlu olmaları. Azerbaycan, bilindiği gibi İsrail’in bölgedeki en büyük destekçilerinden biri. Aliyev, her fırsatta İsrail’le kurduğu güçlü bağı hatırlatıyor.

Akdeniz’de doğal gaz aramaları ve askeri üsler konusunda Kıbrıs’ın önemi ortada. İsrail, uzun zamandır Kıbrıs’a özel ilgi gösteriyordu. Son olarak Yemen meselesi... Husiler, İran’ın neredeyse bölgede kalan en önemli müttefiki durumunda. Türkiye’nin açık bir şekilde Suudi Arabistan’ın yanında saf tutması, İran’a verilmiş ciddi bir uyarı niteliğinde.

Türkiye, son birkaç yıldır hiç olmadığı kadar ABD politikalarına karşı tam biat pozisyonunda ilerliyor. AKP ve MHP bu meselede öyle bir yol aldı ki arkada bıraktıkları Filistin, Kürt, Azerbaycan ve Kıbrıs meselelerine dönüp bakmaya bile niyetleri yok. Oysa ülkenin son 40-50 yılında bu konulara dair alınan tutum, Türk sağının ana omurgasını oluşturmuştu.

Omurga artık yerinde durmuyor. Başta Cumhur İttifakı’nı oluşturan partilerin tabanı olmak üzere sağ cenahta ciddi bir kafa karışıklığı var.

SİYASETE ETKİSİ

AKP, yıllarca başörtüsü meselesini gündemden düşürmedi. Bu mağduriyet anlatısı bugün bile devam ediyor. Kürt sorununun baskıyla çözümü hem AKP’nin hem MHP’nin neredeyse varlık nedeni oldu. Kıbrıs, bir dava olarak anlatılıp durdu. Son aylarda yaşanan tüm gelişmeler, bu alanda ayaklarının altındaki toprağın kaydığını gösteriyor. Buna bir de Filistin’le ilgili tutumda Gazze’nin yeniden yapılandırılmasında ABD’ye verilen destek eklenince ortada çok fazla bir şey kalmıyor. Türkiye sağcılığı, kitle tabanı bulmak için işlediği tüm başlıklardan birer birer uzaklaşıyor. Geriye sadece bölgenin yeniden yapılandırılmasında rol alacak güçlü Türkiye hikâyesi kalıyor.

FON SKANDALI

Tüm bu olup bitenler, ülkeyi ve iktidarı derinden sarsan fon skandalının yaşandığı tarih aralığında gerçekleşiyor. Kuşkusuz bu bir tesadüf olabilir. Öyle olsa da bağının hiç olmadığı anlamına gelmiyor. Kısa bir iki notla konuyu açmaya çalışalım:

Fon skandalı, hiç kuşku yok ki dış müdahaleyle patladı. Yani ülke dışından bir güç, “Bu işi bitirin” dedi. Mehmet Şimşek’e söylettikleri etkili olmayınca daha anlaşılır bir şekilde ifade edilmiş oldu. O saat itibarıyla da çeşitli isimler ortaya çıktı. Hızlıca “kurban” verilen isimlerin dışında üstü örtülmeye çalışılanlar da oldu. Dikkat edin, hepsinin ortak özelliği Saray’a yakın oluşlarıydı. Neredeyse tüm olay Erdoğan’ın birkaç metre ötesinde gerçekleşiyordu. Bu durum o kadar aleniydi ki yandaş medya, “Operasyonun hedefi Erdoğan!” diye manşetler atmaya başladı.

Düğmesine ülke dışından basılan bu operasyonla iktidara bir mesaj verilip verilmediğini ya da nasıl bir mesaj verildiğini elimizdeki bilgilerle anlamamız mümkün değil. Ama yaşananlardan çıkarabileceğimiz birkaç nokta var:

• ABD ve Trump ipleri ele geçirdi ve Türkiye’ye her istediğini yaptıracağını düşünüyor.

• ABD tarafından çizilen rotada Türkiye için İran tehdit, İsrail ise müttefik olarak işaretlenmiş. Azerbaycan, ABD tarafından istenilen konum alışla ilgili örnek ülke durumunda. Onunla gereksiz sorun yaşanmamalı.

• ABD, özellikle Kıbrıs ve Gazze konusunda da İsrail’in başını ağrıtacak sorun istemiyor.

• Erdoğan ve Bahçeli ABD’nin yeni yol haritasına ikna ama tabanları aynı fikirde değil.

İktidarın son derece kırılgan bir dönemde olduğunu sürekli vurguluyoruz. Ekonomi politikalarıyla yeterince yıpranmış iktidar, politik tercihleri nedeniyle de tabanıyla mesafesini açıyor. O nedenle iktidardan geriye, çıplak bir baskı ve şiddetten başka bir şey kalmamış durumda. Tam da burada MHP liderinin “Yasamayı bize verin, biz çözelim.” sözüne bir daha bakmakta fayda var. Kendi insanının tercihini değiştiremeyeceğini bilen iktidar, ABD’den alınacak “meşruiyetle” ülkeyi yönetebileceğini düşünüyor.

Ancak tarihin ve siyasetin değişmez bir gerçeği var: İçeride toplumsal rızasını tamamen yitirmiş bir iktidarı, dışarıdan ithal edilen hiçbir meşruiyet ayakta tutamaz. Washington’un onayı veya küresel aktörlerin çizdiği rotaya sadakat, evine ekmek götüremeyen, yoksullukla boğuşan ve adaletsizlikten bunalan milyonların öfkesini dindirmeye yetmez. Kendi tabanının yıllarca beslendiği temel hassasiyetleri bir kalemde silip atan, varlığını yalnızca dışarıdaki güç dengelerine ve içerideki baskı aygıtlarına bağlayan bir siyasi yapı, çöküşünü sadece bir süreliğine geciktirebilir o kadar.

/././

Sağlık Bakanı da bıçak parası vermeyeni ameliyat etmiyor muydu?-Osman Öztürk/Birgün- 

Müflis tüccar eski defterleri karıştırırmış, derler. AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan da ne zaman sağlıkla ilgili konuşacak olsa AKP öncesini örnek gösteriyor.

Bir zamanlar Kemal Kılıçdaroğlu’nun SSK Genel Müdürlüğüne takmıştı. SSK hastanelerinin o dönemdeki tıkanıklığının müsebbibi hükümetler değil de o hükümetlerin atadığı bir bürokrat olan Kılıçdaroğlu’ymuş gibi konuyu ikide bir “Bay bay Kemal bir zamanlar SSK’nın Genel Müdürü değil miydi? SSK Genel Müdürüyken aman Ya Rabb’im, o hastanelerimizin hali neydi? Hastalarımız hastanede ölüyor ve orada rehin kalıyordu. Bay bay Kemal sen bunların hesabını önce nasıl vereceksin?” diye kükrerdi.

Yandaş televizyonlar da bu konuşmaları fonda SSK hastanelerinden kuyruk görüntüleriyle verirler, araya da Kılıçdaroğlu’nun fotoğrafını sıkıştırırlardı.

Gerçekte SSK hastanelerinde rehin kalma diye bir şey yoktu. Çünkü SSK hastanesine yatabilmek için SSK’lı olmak gerekiyordu ve SSK’lı bir hastanın hastaneye tek kör kuruş ödemesi gerekmezdi ki rehin kalsın.

Ama olsun. Maksat kara propaganda olunca her şey mübahtı.

Neyse ki butlan kararı çıktı, Kılıçdaroğlu CHP’ye kayyum olarak atandı da o nutuklar ve yandaş televizyonlardaki o görüntüler de sona erdi.

***

Bay Kemal faslı sona erdi ama Tayyip Erdoğan sağlıkta eski defterleri açmaktan vazgeçmedi. Geçtiğimiz Cumartesi günü İstanbul Üniversitesi Hastanesi Çapa ve Esenyurt Yerleşkesi Toplu Temel Atma ve Açılış Törenindeki konuşmasında da gene öyle yapmış.

"Ambulansa erişimin lüks sayıldığı, halkımızın tabiriyle bıçak parası vermeyenlerin ameliyat olamadığı, hastaların ve cenazelerin hastanede rehin alındığı kötü günler yaşadık. 24 yılda yaptığımız yatırımlarla, hayata geçirdiğimiz projelerle devreye aldığımız düzenlemelerle, attığımız diğer adımlarla çok şükür sağlıktaki bu tabloyu tam tersine çevirmeyi başardık" demiş.

Diğerlerini geçeyim de şu bıçak parası meselesinde birkaç kelam edeyim.

***

Öncelikle neydi bu bıçak parası?

Geçmiş yıllarda devletle kamuda çalışan doktorlar arasında kağıda dökülmemiş bir sözleşme vardı. Devlet bu doktorlara hak ettikleri ücreti vermezdi, bunun karşılığında da onları elinde tutmak için başka hiçbir memuruna tanımadığı bir ayrıcalık tanır; part-time, kısmi zamanlı çalışmalarına izin verirdi.

Böyle çalışmak isteyen doktorlar hastaneden bir saat erken çıkıp muayenehanelerine gider, orada hasta bakmaya devam ederlerdi.

Bu şekilde çalışan yarı memur yarı özel doktorların çoğu hastanedeki işleriyle muayenehanelerindeki işleri karıştırmazdı. Ancak bazıları da bu durumun avantajını kullanırlar, bunların bazıları da devlet hastanesinde yapacağı ameliyat için hastadan muayenehanede açıktan para isterdi. İşte genel olarak buna da halk arasında “bıçak parası” denirdi.

Bıçak parasının her açıdan utanç verici, her yönden gayrikanuni, gayriahlaki, gayri vicdani olduğunu söylememe sanırım gerek yok. Onun için o faslı geçeyim de konuyla ilgili iki soru sorayım.

Birincisi; AKP öncesinde bıçak parası ne kadar yaygındı, vermeyenler Tayyip Erdoğan’ın da dediği gibi gerçekten ameliyat olamıyor muydu?

İkincisi de; bıçak parası AKP sonrasında gerçekten kalktı mı?

***

Önce ikinci sorudan başlayayım.

Bıçak parası kalkmadı. Sadece ismi değişti. AKP öncesi “bıçak parası” deniliyordu, şimdilerde “ilave ücret” deniliyor.

Neden mi böyle diyorum?

Eskiden ameliyat olabilmek için muayenehane doktoruna para veren vatandaşlar şimdilerde gene ameliyat olabilmek için özel hastane patronuna para veriyor.

Vatandaş açısından değişen bir şey yok. Sadece parayı alan el, paranın girdiği kasa değişti.

Ben böyle deyince “İyi ama bıçak parası gayrikanuni idi, ilave ücret ise kanuni.” diye itiraz edenler oluyor. İyi de, bir uygulamayı gayrikanuni olmaktan çıkarınca gayriahlaki ve gayri vicdani olmaktan da çıkarmış mı oluyorsunuz?

Üstelik özel hastanelerin yasal üst sınırın kat kat üzerinde ilave ücret aldığını bizzat hastane patronları itiraf etmiyorlar mı? İlave ücret, bıçak parasının şekil ve mekan değiştirmiş hali değil mi?

Geçiniz bunları.

***

Şimdi gelelim birinci soruya. Bıçak parası ne kadar yaygın, ne kadar rutindi?

Eskilerin “Şüyuu vukuundan beter” diye bir sözü vardır. Bazı şeylerin şayiası, söylentisi o şeyin gerçekten olmasından daha kötüdür.

Geçmişteki bıçak parası meselesi de öyleydi.

Yok, yanlış anlaşılmasın, çürük elma göndermesi yapacak, “Bıçak parası ender-i nadirattandı” diyecek değilim. Öyle olsaydı toplumun ruhunu bu kadar yaralamaz ve toplumsal hafızada bu kadar yer etmezdi.

Ancak Sağlık Bakanlığı olsun, SSK hastaneleri olsun her ameliyat olandan bıçak parası istendiği, bıçak parası vermeyenler ameliyat olamadığı da doğru değildi.

***

Tayyip Erdoğan konuşurken Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu da tam karşısında oturuyor ve sözlerini alkışlıyor.

Kendisi malum genel cerrahi profesörüdür. Tıp fakültesini bitirdikten sonra ihtisasını 1991-95 yılları arasında, Kılıçdaroğlu döneminde yani (!), SSK Okmeydanı Hastanesinde yaptı. Sonrasında, 2002 yılına kadar SSK Konya Ereğli Hastanesi, PTT Hastanesi, Bursa Askeri Hastanesi ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesinde çalıştı. AKP iktidara geldikten sonra da başhekimlikten başlayıp İstanbul İl Sağlık Müdürlüğüne kadar yönetici görevlerde bulundu. Daha sonra da Sağlık Bakanı oldu.

Yanlış anlaşılmamak için öncelikle kendisini SSK Okmeydanı asistanlık yıllarından tanıdığımı ve ne o zaman ne de sonrasında bıçak parası aldığına dair herhangi bir şey duymadığımı belirteyim.

Sonra da sorayım:

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın doğru mu söylüyor?

AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılına kadar bıçak parası vermeyen hastaları ameliyat etmiyor muydunuz gerçekten?

/././

‘Quo Vadis’ İsrail?-Ergin Yıldızoğlu/Cumhuriyet- 

İsrail’de 27 Ekim’de genel seçimler yapılacak. Soykırımcı, militarist Netanyahu hükümeti yaptıklarını yapmaya devam etmek için oy isteyecek. Peki İsrail nereye gidiyor! Aklıma “Quo Vadis” (1951) başlıklı film geldi. Filmde bir soykırım ve isyan vardı; Roma İmparatoru Neron’un rejimi bir askeri darbe ile çöküyordu. 

İKİ ‘FARKLI’ GÖZLEM 

Geçen hafta yayımlanan iki yazı, ilk bakışta iki farklı soruyu gündeme getiriyordu. Eski askeri istihbarat başkanı Tamir Hayman’a göre, 7 Ekim 2023’ten bu yana İsrail ilan edilmemiş yeni bir güvenlik anlayışıyla yönetiliyor. Dünya satranç şampiyonu (1985-2000) Garry Kasparov, New York Times’ta İsrail’in laik bir cumhuriyet ile teokratik bir rejim arasında seçim yapmak üzere olduğunu yazıyor. Ben, bu iki gözlemin, aslında “gidişin” birbirini besleyen iki boyutuna ilişkin olduğunu düşündüm.

Hayman’ın, “abartılı” bir teorik deneme olarak sunduğu yazısında aktardığı o yeni anlayışta barış bir amaç değil araç; savaş geçici bir istisna değil kalıcı bir durum. Önleyici saldırılar öne çıkıyor, yerleşimler ve siviller güvenlik düzeninin parçası haline geliyor. Yahudi kimliği demokrasiye üstün tutuluyor, iki devletli çözüm reddediliyor ve toprak genişlemesi güvenlik gerekçesiyle savunulan bir seçenek olmaktan çıkarak devletin niteliğini ilgilendiren ilkelere dönüşüyor. Hayman, adeta bir “süreç olarak faşizm” tanımlıyor.

Kasparov, İsrail’in kuruluşunda “seküler siyonist” Ben-Gurion ile radikal dinci Harediler arasında yapılan uzlaşmanın, zamanla dini ayrıcalıkları ve askerlikten muafiyeti kalıcılaştırdığına işaret ediyor. Netanyahu iktidarda kalabilmek için bu ayrıcalıkları kabul ediyor; Haredi partiler de konumlarını korumak için koalisyonu destekliyor. Böylece laik yurttaşlık anlayışı ile dini otorite arasındaki gerilim, iktidarın devamını sağlayan bir siyasal ilişkiye dönüşüyor.

Hayman’ın tarif ettiği güvenlik anlayışının başlıca savunucuları yerleşimci ve dinci-Siyonist sağ. Kasparov’un eleştirdiği Harediler ise dini ayrıcalıklarını korumaya çalışıyor. Biri sürekli askeri seferberlik isterken, diğeri bu seferberliğin yükünü üstlenmekten kaçıyor ama aynı koalisyonda buluşuyorlar. Her iki kanadın da dayandığı dini ideoloji savaş politikasına meşruiyet sağlıyor; savaş ise bu ideolojinin topluma ve devlete daha derin nüfuz etmesini kolaylaştırıyor.

TARİHİN YÜKÜ 

Yahudilerin tarihsel travmaları da bu süreci besliyor. Nazi soykırımının ardından gelen “Bir daha asla” ilkesi, Yahudilerin güvenliğini, Filistinlileri yok sayan, varoluşsal bir sorun haline getirdi. 7 Ekim saldırısı, ordunun, istihbaratın, caydırıcılığın sorgulanmasına yol açtı. Netanyahu yönetiminin saldırıyı önceden bildiğine ilişkin söylentiler güvenlik başarısızlığını siyasi sorumluluk sorunuyla birleştirdi. Gazze’deki yıkım ve soykırım, uluslararası desteğin aşınması İsrail’in kendisi hakkındaki ahlaki anlatısına -kuruluş ideolojisine- büyük bir darbe vurdu.

Bu travmalar, güvenlik kurumları sorgulanarak, siyasi sorumlular hesap vermeye çağrılarak, Filistinlilerle kalıcı bir siyasal çözüm aranarak aşılmaya çalışılabilirdi. Ancak öyle olmadı! Teolojik anlatıların ağırlığı altında bu travmalar sürekli tehdit algısını, bu algı kalıcı savaş anlayışını beslemeye başladı. “Vaat edilmiş topraklar” saplantısı, toprağı müzakereye açık bir siyasal alan olmaktan çıkarıyor; Netanyahu’nun “Amalek” gibi tarihsel-dini göndermeleri, Filistin soykırımını ve toprak ilhakını kutsal bir mücadelenin parçası haline getiriyor; kuşatılmışlık duygusunun/korkusunun güçlenmesine hizmet ediyor.

Hayman, gözlediklerinin resmi bir doktrin olarak açıklanmadığını belirtiyor. İsrail toplumunun tamamı da aynı düşünmüyor. Ancak iki yazının birlikte değerlendirdiği olasılık önemli: Güvenlik adına yürütülen savaş, dini-ırkçı devlet modelini güçlendirirken bu model de savaşı kalıcılaştıran bir gerekçeye dönüşüyor.

O zaman seçimlerdeki temel soru yalnızca İsrail’in nasıl bir güvenlik politikası izleyeceği değil. “Güvenlik adına kurulan düzen, İsrail’i nereye götürüyor? Bu gidişin sürdürülemez olacağı noktada (sanılandan çok daha yakın olabilir) İsrail halkını neler bekliyor?” soruları çok daha önemli.

/././

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -19 Ekim 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)