Öğrencilere Diyanet kuşatması: Manevi rehberler her yerde -Mustafa Bildircin-
Bakanlık manevi rehberler için eğitim programları düzenlemişti. (Fotoğraf: GSB) 2018’de 559 olan gençlere hizmet veren kamu alanlarındaki manevi rehber sayısı, Haziran 2026 itibarıyla 2 bin 253’e ulaştı. Diyanet’in, “Rehberlik hizmetleri” kapsamında KYK yurtlarında 915, Gençlik Bakanlığı’na bağlı Gençlik Merkezleri’nde 331, Belediye Gençlik Merkezleri’nde ise 17 manevi danışman görevlendirildiği öğrenildi.https://www.birgun.net/haber/ogrencilere-diyanet-kusatmasi-manevi-rehberler-her-yerde-735766
***
Göksu’dan İlim Yayma’ya kıyak -İsmail Arı-
Tevfik Göksu AKP’li Tevfik Göksu’nun yönettiği Esenler Belediyesi, İlim Yayma Cemiyeti’ne “maddi yardım” yapma kararı aldı. Ayrıca AKP’li Belediye, dört çöp toplama aracı satın alıp Suriye Yerel Yönetim ve Çevre Bakanlığı’na bağışlayacak. https://www.birgun.net/haber/goksudan-ilim-yaymaya-kiyak-735797
***
Yurt ihalesi tanıdığa -İlayda Sorku-
DBH Global, son olarak NATO kabul limanı olarak inşa edilen Çeşmeli Limanı’nın özelleştirilmesiyle gündeme gelmişti. İstanbul’da 7,3 milyar TL’lik yurt ihalesi, 21/b yöntemiyle DBH Group ve VBZ İnşaat ortaklığına verildi. Çeşmeli Limanı’nı devralan DBH ile ÇED dosyasında usulsüzlük iddialarıyla gündeme gelen VBZ’nin ortaklığı dikkat çekti. https://www.birgun.net/haber/yurt-ihalesi-tanidiga-735762
***
Ruhsat var ama 3 yıldır inşaat yok -İlayda Kaya-
Şantiye alanı yıllardır atıl halde bekletiliyor. (Fotoğraf: BirGün) Hatay’da ‘Yerinde Dönüşüm Projesi’ kapsamında sözleşme imzalanıp ruhsat alınmasına rağmen inşaatlar üç yıldır bitirilmedi. Hak sahipleri, müteahhit firma hakkında inceleme ve yasal işlem başlatılması için dilekçe verdi. https://www.birgun.net/haber/ruhsat-var-ama-3-yildir-insaat-yok-735791
En büyük tehlikeye karşı -soldan feragat ederek- oyları birleştirme tezi geçerliliğini yitirmiştir. Bu, Cumhurbaşkanlığı seçimi için çok daha geçerlidir. Seçim sistemine göre ikinci tura en yüksek oyu alacak iki aday kalacağına göre, kazanmak için yüzde ellinin üstüne çıkılması gereken ilk turda herhangi bir oyun ‘baş düşmana’ hizmet edeceği tezi tek kelimeyle saçmadır.
Herkes seçimin birkaç yıl önce yapılıp bittiğini zannededursun, AKP’nin belediye kazanmaya devam etmesi, siyasette büyük yeniliktir…
Türkiye dünya gericilik repertuvarına daha önce de çok katkıda bulundu. Sadece AKP döneminden örnek verecek olursak, başkalarının uğraş didin icat ettiği “ılımlı İslam” bize on yıl önce gelmişti. Arkasında oluk oluk kan gizleyen, şeriatçılığı örtmeye yarayan “ılımlılığın”, politik olarak “emperyalizme uyumluluk” anlamına gelmesi yine burada çıkmıştı…
Cesaret buldular ve devam ettiler!
Sermaye düzeninde “serbest” veya “özgür” seçim öteden beri yalanla doludur. Seçime katılacak partileri medya belirlemez, ama kimlerin oy verilmeye layık olduğunu o ilan eder. Bilimsel olduğu iddia edilen bir dayanağı da vardır medyanın: Anketler. Ama bu araştırmaları, siyaset kurumunun fiilen parçası olan bir takım şirketler, üstelik kâr amacıyla yürütmektedir. Bu şirketler her nedense, sonuçları kamuoyuna açıklanacak anketler ile adayların kullanımına özel olanları titizlikle ayırırlar… Para her yerdedir. Kampanya finansmanında yolsuzluk iddialarının haber değeri dünyada artık hayli azaldı. Seçimin sıfatı serbest, ama son zamanlarda başka devletleri işe burnunu sokmakla suçlayan ülke sayısı da çok arttı. Seçime katılma oranı ise demokrasiniz ne kadar gelişkinse o kadar düşüyor. Daha eski dönemlerde bazı coğrafyalarda en az seçim kadar darbe de yapılırdı…
AKP bu tuhaf atmosfere, “atı alan Üsküdar’ı geçti” başlığı altında sandıkların açılmasını beklemeden sonuçların ilan edilmesini, bu sonuçların silah elde kutlanmasını, mümkünse açık oy - gizli sayım usulünü falan ekledi. Son olarak “erken seçim” kavramının Erdoğan’ı seçtirmek için bir enstrüman olduğunu öğrenmiş olduk.
Sonra sıra, baştan ilan edilen kuralların arada değiştirilmesine geldi. O sabah kendisine bağlı kurullara bütün oy pusulalarını mühürleme talimatı veren Yüksek Seçim Kurulu, akşamına mühürsüz olanları da kabul ediverdi… Ama bütün bunlar, yine de seçim sırasında, çoğunlukla aynı gün içinde olup bitiyordu.
Kabul etmeliyiz ki, yıllar sonra seçim sonuçlarının değişmeye devam etmesi önemli bir yeniliktir. Emin olun, başka ülkelerin gericileri, söz konusu yeniliği çoktan incelemeye almışlardır. 21. yüzyılda sermaye demokrasisinin ne yönde “gelişeceğinin” ipuçları Türkiye’dedir!
***
Başka bir partiden seçilenler ayrılıp AKP’ye geçiyor. Böylece oyunuzun kaderi siz sandığa gittiğinizde belirlenmiş olmuyor. Rengi zaman içinde farklılaşabiliyor. Değişimin baskıyla, tehditle mi sağlandığı, yoksa parti değiştiren seçilmiş zevatın zaten örtülü AKP’li mi olduğu sonucu değiştirmiyor.
Ama bir şey, radikal biçimde değişiyor!
CHP geleneksel olarak kendi solunu seçimlerde hep baskılamıştır. Her zaman sağda bir büyük tehdit vardır: “Faşizmin yükselişi durdurulmalı, askeri dönemden çıkılmalı, şeriatçılara karşı set oluşturulmalı, tek adam rejimine bu kez son verilmelidir…” Hal böyle olunca sosyalizmin de “zamanı değildir ve demokrasi için oyların bölünmemesi şarttır.”
Bugün CHP’nin yerini Yeni Parti alıyor, ama baskı devam edecek. Daha yakın zamanlarda buna DEM öncülü partiler eklenmişti. O cenahtan gelen basınç, daha karmaşık hesaplarla gerekçelendiriyordu. Onlar Meclise girmezse, AKP çoğunluk olurdu…
Sonuç olarak, politik görüşü daha solda olanlar, kendilerine göre daha sağda konumlanan partilere oy vermeye çağrılıyorlardı. Oyların boşa gitmesi seçim barajından kaynaklanıyordu. Ama kimsenin aklına barajı kaldırmak gelmiyordu. Oyu az olanların çekilmesi kimilerinin işine geliyordu.
İddiaların ifrata kaçırıldığı da oldu. Örnek olsun, CHP’nin sağın iki katını tutturduğu bir yerde, sosyalizme verilen oyların sağın işine yarama ihtimali matematik olarak sıfırdır. Ama solun AKP’ye hizmet ettiği iddia edilebilmiştir…
AKP’nin seçimlere getirdiği büyük yenilik, işte bu tartışmaları bitirmelidir. Zira seçimde çeşitli düzen partilerine verilen oylar yıllar içinde renk değiştirebilmekte, şu veya bu yolla AKP’ye kazandırmaya devam etmektedir. Öyle ki, CHP’nin fark atarak kazandığı İBB’de renk değişiminin kapıya dayandığı çıplak gözle görülüyor. Bazen de “tek adama karşı” oyları toplayanlar fiilen Cumhur İttifakı’na kapağı atabiliyorlar!
AKP’nin karşısında oyları birleştirmek koskoca bir yalana dönüşmüştür. Oyları bölmemesi için sol baskılana baskılana, toplumun temsilinde sağ akıl almaz bir orana kavuşmuştur. Bugün toplumun çoğunluğunun bir erdem olarak benimsemeye devam ettiği Cumhuriyet’in fiilen tasfiye edilmiş olmasının bir nedeni de, siyaset alanının sağ tarafından işgal edilmesidir…
En büyük tehlikeye karşı -soldan feragat ederek- oyları birleştirme tezi geçerliliğini yitirmiştir. Bu, Cumhurbaşkanlığı seçimi için çok daha geçerlidir. Seçim sistemine göre ikinci tura en yüksek oyu alacak iki aday kalacağına göre, kazanmak için yüzde ellinin üstüne çıkılması gereken ilk turda herhangi bir oyun “baş düşmana” hizmet edeceği tezi tek kelimeyle saçmadır. Aldığı oylara “boşa gitti” diye bakılan adaylar zaten ikinci turda, yani karar gününde olmayacaklardır!
İktidarın ikinci turda akıl almaz hilelere başvurabileceği, “en büyük tehlike” imajını kuvvetlendirmek üzere öne sürülmüştü. Sonuçta, neden daha güvenilir olduğunu bilmediğimiz birinci turu, Erdoğan iki kez kazanmadı mı?
AKP’nin seçim bittikten sonra kazanmaya devam etmesi, gericiliği katmerli hale getirmektedir. Bari bu tablo, bildik bileli seçim platformunda baskılanan solun “özgürleşmesine” yaramalıdır.
Solun bu platformda hak ettiği yeri ve sonucu alması, AKP’nin gericilik repertuvarına yaptığı katkıyı kendi başına sıfırlamayacaktır belki. Ama sermaye düzeninin ötesini aramaya, bunun için mücadele etmeye, örgütlenmeye mutlaka katkı sağlayacaktır.
/././
Egemen olmak mı araç ya da alet olmak mı?-Ali Rıza Aydın-
Bu düzenden kurtuluş elbette olanaksız değil. Sömürücülerin egemenliği sürdükçe düzen içi biçimsel oynamaların kurtuluş anlamına gelmeyeceği aslıyla vaki. Sınıfların tarihinde emekçilerin ne savaşımları ve kazanımları var ki ya koşullu destek kılıflarıyla törpüleniyor ya da kapitalist/emperyalist düzen tarafından yok ediliyor.
Anayasa’da “egemenlik”, kayıtsız ve koşulsuz ulusun olarak tanımlandıktan sonra, bu egemenliğin ulus tarafından “Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanılır” tümcesi ilk okunduğunda ulusun ve somut olarak o ulusu oluşturan halkın egemenliğinin esas, yetkili organların ise anayasallık esaslarıyla sınırlı araç olduğu anlaşılıyor. Bu anlaşılmanın dayanaklarından biri “yetkili organları” sözcükleri. “Organlar” denilmeyerek, “organları” denilerek egemenliğin sahibine bağlılık, bağımlılık vurgulanıyor. Ardından da “egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz” tümcesiyle bu vurgulama pekiştiriliyor.
“Egemenlik” başlıklı 6. maddeyi okuyanlar hem kendileri adına hem de içinde yaşadıkları toplum adına olumlu çok başlık çıkarabilir. Ancak ne bireysel ne de toplumsal durum bir maddeyle çözülemiyor. Kaldı ki madde zaten kendi içinde sınıflı bir toplumu ve anayasanın da sınıfsal olduğunu anlatıyor. Ve kaldı ki Anayasanın da -tüm anayasaların olduğu gibi- ekonomi politikleri var. Anayasalar da diğer tüm hukuk belgeleri gibi ekonomik ve toplumsal ilişkilerin ürünü ve Türkiye kapitalist ve emperyalist ilişkiler kulvarında. Uzatmadan bir kısa ek daha yapıp girişi bitireyim. Hiçbir anayasa maddesi, içinde bulunduğu anayasal bütünlükten ve hiçbir anayasa da -ulusal ya da uluslararası- içinde bulunduğu, yansıttığı üretim biçimlerinden, ilişkilerinden soyutlanmıyor.
Seçme ve seçilme hakkının, genel oy hakkının kullanılmasında, hukuksal deyişle “seçmen”, genel deyişle “halk” egemen mi “araç” mı sorusu üzerine yazmayı düşünürken yukarıdaki, bir köşe yazısına göre uzun giriş devreye girdi. Elbette halk egemenliği seçimlerle sınırlı değil. Ama burjuvazinin çok sevdiği, dillerden düşürmediği “demokrasi”nin olmazsa olmazları arasında birinci sıraya yerleştirildiği için önemli bir analizi hak ediyor. Ne yazık ki bu analiz seçmen egemenliğinin sandık başına kilitlenmesiyle allak bullak oluyor. Bu da yetmiyor, sandıkta oluştuğu savlanan seçmen iradesinden de söz edilemiyor artık. Sandığa giren oy transferler, pazarlıklar, baskılar, yargısal araçlarla bambaşka renklere bürünerek devam ediyor.
Daha önce yazdığımı anımsıyorum bir anımı, kısaca aktarayım. 90’lı yıllarda yerel seçimlerin birinde Doğu illerinden bir köy muhtarı gelmişti Başbakanlığa. Derdini anlatacak kimseyi bulamayınca bana göndermişler. Muhtar adaylığına ailesi karşı çıkmış, kendisi de diretmiş, seçim günü sandık başına gidilmiş. Sayım sonunda bizim adaya hiç oy çıkmamış. “Efendim, hadi oğlum, kızım, karım kızdıkları için oy vermedi, benim oyum nerede? Onu aramak için geldim Ankara’ya” demişti. O seçimler çöplüklerde bulunan yanmış oy pusulalarıyla haberlere geçmişti. Günümüzde de seçmen, oyunun nerede olduğunu bilemiyor.
Benzer belirsizlik, burjuva anayasası ve hukuku için de geçerli. “Hiç olmazsa hukukun içinde yazılanlar uygulansa, hukuka güvenimiz devam etse” deniliyor. Anayasa o kadar çok değişti ki, değiştiren siyasi irade o kadar uzun süre iktidarda ve değişikliklerin yönü o kadar sermaye sınıfının ve iktidarının yararına ki ve kendi anayasaları o kadar çok ihmal ve ihlal ediliyor ki artık bu iktidar ve Meclis tarafından yapılacak değişikliklere güven de sarsıldı. Üstüne bir de Lozan ve Cumhuriyet tartışmaları eklenince anayasal gelişme savları ve birikimler çöpe atılmaya başlandı.
“Genel oya kim egemen” sorusunun yanıtı, “siyasete, devlete, hukuka, toplumsal yaşam tarzına kim egemen”, “cumhuriyetin temel ilkelerine ve bu ilkelerdeki sapmalara, uygulanmamasına kim egemen” sorularıyla özdeş. Yanıt kapitalizmin, sermaye sınıfının egemenliğine gidiyor. Sonuçta Anayasadaki, girişte değindiğimiz “kayıtsız koşulsuz egemen olma” hükmü ve bu hükmün yaşama geçmesi boşa düşüyor. Yalnızca seçimlerde değil -ki geri çağırma hakkının olmayışı bunun en belirgin kanıtlarından biri-, tüm üst yapıda Anayasanın tanımladığı egemenler araç durumunda kalıyor.
Cumhuriyet ve ilkeleri eşitsizliğin, dinsel ve etnik gericiliğin, sömürünün yaşatıldığı bir düzende gerçek içeriğinden, özünden kopmuş olur. “Halkın egemen ve iktidar olduğu” öz yerini “yöneticilerin seçimle gelme” biçimselliğine bırakır. Anlamı halkın kayıtsız koşulsuz egemenliğinin yerine sömürücülerin ve gerici ortaklarının egemenliğinin geçmesidir. Böyle bir cumhuriyette artık kurumlar ve kurallar sömürücülere hizmet eder ya da edecek kılıflara sokulur. Gerçek sorunlar yerine adaylık, seçim tarihi, seçim hukuku, seçime girecek siyasi partilerin ve bireylerin koşulları, sandalye sayısı, biçimsel eşitsizliğin ya da vatandaşlığın yeniden yazılması, merkez ya da yerel yönetim kurumlarının yeniden biçimlendirilmesi vb. “halksız” bir üst yapı geçer. Halka, demokrasi yanılsamalarıyla sonucu kendi iradesini yansıtmayan sandık işaret edilir hep.
Bu düzenden kurtuluş elbette olanaksız değil. Sömürücülerin egemenliği sürdükçe düzen içi biçimsel oynamaların kurtuluş anlamına gelmeyeceği aslıyla vaki. Sınıfların tarihinde emekçilerin ne savaşımları ve kazanımları var ki ya koşullu destek kılıflarıyla törpüleniyor ya da kapitalist/emperyalist düzen tarafından yok ediliyor.
İçinde sömürücülerin olmadığı halk egemenliğiyle yaşama geçecek olan emekçilerin cumhuriyeti, tüm kurum ve kurallarıyla ve ilkeleriyle sömürüsüz düzenin kurucusu ve güvencesi olacak. Toplumcu Anayasa ve genel oy hakkı da buraya oturacak. Günümüzdeki cumhuriyet ve laiklik düşmanlığının arka planında böyle bir düzenin önlenmesi yatıyor. Halkın egemenliği ve iktidarının teorik, hukuksal, biçimsel yönlerin çok ötesinde sınıfsal karakter taşıdığı unutulmasın. Devrimci analizin ve devrimin örgütlü gücü unutulmasın.
Geçmişin etrafına örülen "şirketlerin bizi kurtardığı", “’demir perde’nin doping yaptığı" ve gericiliğin "ulaşamadığı için çivi attığı" steril tarih anlatısı, gerçeklerle yüzleşmeyi hak ediyor.
Adapazarı’nda, küçük ama silme dolu bir spor salonunun kirişlerinden sarkan, tamamına yakını erkek bir kalabalık...
Sahada şortlarıyla mücadele eden kadın voleybolcular servis alanına yaklaştıkça, tribünden fırlatılan "U-çivileri" uçuşuyor havada. Çivilerden biri genç voleybolcunun bacağına saplanıyor, kan süzülüyor.
Eski A Milli Takım Kaptanı Selcan Çağlar, Oksijen TV'deki röportajında bu kan donduran anıyı gülümseyerek, yıllar içinde ne kadar yol alındığını göstermek için anlatıyor ve ekliyor: Niye yaptılar bilmiyorum, bize ulaşamadıkları için mi acaba... Onun sosyolojik, psikolojik şeyini bilemiyorum.
Çağlar'ın anlattığı, Türkiye'de voleybolun nereden nereye geldiğini gösteren şüphesiz kıymetli bir kişisel tarih. Ancak, sahada bacağına saplanan o gerici çivinin "sosyolojik nedenini" kavrayamayan, o nefreti sadece "ulaşamama psikolojisine" indirgeyen bu ideolojik körlük, ne yazık ki röportajın tamamına ve bir dönemin spor anlatısına sirayet etmiş durumda.
Holdinglerin sporu kurtardığına, sosyalist ülkelerin başarısının sırf "doping ve bedava ev" olduğuna inanan bu anlatı, kusursuz bir Soğuk Savaş ezberinden ibaret.
Adapazarı’ndaki bir Türkiye Şampiyonası maçında, seyirciler U çivileri servis atan oyuncuların bacaklarına fırlatmış, bir sporcunun bacağından kan süzülerek oynadığı görülmüştü. (Kaynak: Gazete Oksijen)
Sümerbank'ın unutulan mirası ve holdinglerin ‘lütfu’
Çağlar, voleybola başladığı yıllarda Alman Lisesi'nde bile kadınların spor yapmasının ayıplandığını haklı bir sitemle anlatıyor. Bu karanlık tabloda onu ve arkadaşlarını spora bağlayan "mucize" ise Eczacıbaşı oluyor.
1966'da fabrikanın yanına kurulan spor salonu, sıcak salonu, kantini ve ödediği cüzi maaş... Çağlar kreş ve spor salonu olmasını "o dönem için çok enteresandı" diyerek tanımlıyor ve hatta Koç Holding'in reklam sloganıyla "yola çıktığımızda yol yoktu" örneğini vererek bir tarih yazmaya başlıyor.
Ancak Şakir Eczacıbaşı'nın sporda başlattığı bu atılım, gökten inen basit bir "hayırseverlik" hamlesi değildi. 1960'lar, Türkiye'de işçi sınıfının, sendikal hareketin ve solun yükselişe geçtiği yıllardı. Sermaye sınıfı, sadece fabrikalarda artı-değer süzerek var olamayacağını, toplumsal meşruiyetini sağlamak için kültür, sanat ve spor alanlarında da kendi hegemonyasını kurması gerektiğini fark etmişti.
Oysa Çağlar’ın dediğinin aksine yola çıkıldığında asfalttan dökülmüş, devasa bir yol zaten vardı. Sadece holdingler tarafından henüz bütünüyle yağmalanmamıştı… Çağlar'ın "çok enteresan" bulduğu o salondan tam 30 yıl önce, 1937'de açılan Nazilli Sümerbank Basma Fabrikası işçileri için sineması, kreşi, spor kulüpleri ve devasa tesisleriyle bir Cumhuriyet projesi olarak oradaydı.
Nazilli Sümerbank kadın voleybol takımı erkeklere karşı. 1945-50
Cumhuriyetin ilk yıllarında Sümerbanklarla, ardından TEKEL, Devlet Su İşleri, Karayolları gibi kamu kurumlarıyla bir "yurttaşlık hakkı" olarak planlanan spora erişim hakkı, devletin bu alandan bilinçli olarak çekilmesiyle yavaş yavaş holdinglerin "lütfuna" dönüştürüldü.
Sermaye, önce kamusal alanı daralttı, sonra da o boşluğu kendi logolarıyla doldurarak "kurtarıcı" rolünü üstlendi.
Tarihi yeniden yazma çabası ve ‘devletsizlik’ illüzyonu
Bugünlerde Eczacıbaşı'nın, kimi yayınlarla kurduğu açık işbirliği üzerinden bu anlatıyı sürekli köpürtmesi bir tesadüf değil.
Amaç, liberallerin o meşhur ezberini spor üzerinden topluma zerk etmek: Devlet aradan çekildi, özel sektör vizyonu devreye girdi ve başarı geldi.
Ancak gerçekler illüzyonu temelden çürütüyor. Bugün voleybolda dünya çapında bir başarı elde ediliyorsa, bunun sırrı özel sektörün pırıltılı müdahalesinden ziyade devasa kamu müdahalesi.
Liberallerin “özel sektör başardı” yalanını bugün kadın ve erkek voleybolunda ligi domine eden Vakıfbank, Ziraat gibi devlet bankalarının takımları yalanlıyor. Elbette bu bankalar bugün Cumhuriyetin kamusal spor anlayışıyla değil, Varlık Fonu'nun vahşi piyasacı mantığıyla yönetiliyor. Ancak bu çarpık haliyle bile başarının sırrının holdinglerde değil, devletin devasa kaynaklarında yattığını itiraf etmiş oluyorlar.
Eczacıbaşı bu masalda sadece kendisini anlatadursun, o yolu asıl inşa edenin kim olduğunu görmek için sahaya inip yıldızlarımızın hikayelerine bakmak yeterli. Voleybolu Türkiye’ye sevdiren 2003 kadrosundaki 'Demir Leydi'miz Neslihan Demir’in voleybol serüveni, ilkokul seçmelerinde kamu kurumu olan Eskişehir Devlet Su İşleri (DSİ) ile başlıyor. Mevcut takımımızın en büyük güçlerinden Zehra Güneş, okuluna gelen seçmeler sayesinde 12 yaşında VakıfBank altyapısında keşfediliyor. Son şampiyonada harikalar yaratan abla kardeş Saliha Şahin ve Elif Şahin’in hikayesi ise Karayolları Spor Kulübü’nde yazılmaya başlıyor. 12 yaşındaki Ebrar Karakurt Balıkesir DSİ’de başladığı voleybola önce Bursa’da sonra da VakıfBank ile İstanbul’da devam ediyor.
Bugün bu kulüplerin bir kısmı Varlık Fonu bünyesinde holding mantığıyla yönetiliyor ya da piyasa çarklarına entegre olmuş olabilir. Ancak temellerindeki o inkar edilemez gerçek yerinde duruyor.
Lüks semtlerden çıkıp Anadolu'ya, okullara, sıradan emekçi çocuklarına ulaşan bu planlama, özel holdinglerin değil, Cumhuriyetin inşa ettiği o geniş kamusal altyapının eseri.
Ev, araba ve Kübalı bir yıldız
Röportajın en sorunlu kısımlarından biri eski sosyalist ülkelerin yani "Demir Perde"nin voleyboldaki muazzam hegemonyasının açıklanma biçimi. Çağlar'a göre Bulgaristan'dan Sovyetler'e uzanan o ekolün başarısı sporu toplumsallaştırmakla ilgili değil, "Tamamen propaganda amaçlı... Sporcuların altına ev verirler, araba verirler, dopingler yapılır tabii ki" idi.
Natalia Hanikoğlu ve Özlem Özçelik
Gerçek şu ki o ülkelerde kadın ve erkekler on yıllardır eşit şartlarda, devlet güvencesiyle spor yapıyordu. Başarı evle, arabayla değil Valentina Tereşkova'yı 1963'te uzaya gönderen toplumsal eşitlik inşasıyla geliyordu.
"Demir perde yıkıldı, doping bitti, herkes sahada eşitlendi" diyen Çağlar'ın anlattığı masalın sonu da günümüze çarpıyor: O "eşitlenen" dünyada bugün Türkiye'nin gururu olan milli takımın en skorer oyuncusu Küba altyapısından yetişmiş, devşirme bir yıldız olan Melissa Vargas. 2003'teki ilk büyük çıkışımızda sahada Sovyet ekolünden gelen Natalya Hanikoğlu'nun olması gibi.
Üstelik rakamlar da Çağlar'ın tezini yalanlıyor. 1989'da Demokratik Almanya, 1991'de SSCB çözülmeden önce Sovyetler'in kadın voleybolunda kırılması güç bir hegemonyası vardı. Çağlar'ın doping iftirasıyla diline doladığı Doğu Almanya'nın sadece 1983 ve 1987'de iki, "dayak yediklerini" anlattığı Bulgaristan'ın ise bir Avrupa şampiyonluğu bulunuyordu. Peki “Demir Perde” dağılıp da o meşhur "eşitlik" gelince ne oldu? 1993, 1997, 1999, 2001, 2013 ve 2015 Avrupa Şampiyonu Rusya... 2003 ve 2005 şampiyonu Polonya... 2011, 2017 ve 2019 şampiyonu Sırbistan... Hepsi eski "Demir Perde" ülkeleri! Küba'nın Olimpiyat Oyunları tarihinde nüfusuna oranla en büyük başarı yakalayan ülkelerden biri olduğunun da altını çizelim. Rusya'nın son şampiyonalara katılımının engellendiğini de not düşelim.
Küba Olimpiyat Takımı
Çağlar Küba'yı “Demir Perde”ye dahil eder mi bilinmez ancak Küba'nın Olimpiyat Oyunları’nda önemli bir başarı geçmişi var. 1992, 1996 ve 2000 yıllarında Kadın Voleybol takımı altın madalya kazanan ülkenin, olimpiyatlarda 2. ve 3.’lük başarıları da var. Dolayısıyla o ülkelerde yıllarca ilmek ilmek yaratılan kamusal birikim, insana verilen değer ve spora yapılan yatırım meyvelerini vermeye devam etmiş.
Elbette bizim milli takımımızın başarısı da sadece Vargas ya da Hanikoğlu gibi yıldızlara indirgenemez. Çünkü Türkiye'nin başarısı da, tıpkı o ülkelerde olduğu gibi, holdinglerin değil Cumhuriyetin kamusal kurumlarının yıllar içinde yarattığı birikimin ve emeğin bir sonucu.
12 Eylül: Holdinglerin altın çağı
Röportajın en trajikomik yanlarından biri, Çağlar'ın 1980 yılını bir "dönüm noktası" olarak kutsaması.
Sermaye sınıfı, bir yandan laik hassasiyetleri PR malzemesi yaparak voleybolcu kadınları desteklerken, diğer yandan sahaya o U-çivilerini fırlatan gerici güruhun önünü açan 12 Eylül karanlığının en büyük destekçisiydi. Kâr rekorları kıran holdingler ile kadın bacağına çivi atan gericilik, aynı 12 Eylül madalyonunun iki yüzüydü çünkü.
O karanlık dönem, holdinglerin önündeki tüm kamusal ve sendikal engellerin temizlendiği, devletin küçültülüp Türkiye'nin uluslararası tekellere dikensiz gül bahçesi olarak sunulduğu sürecin miladıydı.
Holdinglerin kâr rekorları kırdığı bu "altın çağ", aynı zamanda Cumhuriyetin kurduğu fabrikaların haraç mezat satılmaya, tarikatların devletin kılcal damarlarına yerleştirilmeye başlanacağı yılların da habercisiydi.
Şirketlerin "spora eşitlik getirdiğini" savunan bu steril tarih okuması, sporun ticarileşmesini ve amatör ruhun holdinglerin bilançolarına meze edilmesini büyük bir atılım olarak yutmamızı bekliyor.
"Demir Perde"yi ev-arabayla suçlayanların, bugün sporcularımızın milyon dolarlık reklam anlaşmaları ve lüks arabalarla kurduğu ilişkiyi "başarının doğal ödülü" olarak meşrulaştırması, ideolojik mücadelenin holdingler lehine nasıl kazanıldığının en net fotoğrafını çekiyor, görene…
130 milyon avroluk pasta ve arsadakilerin çizgisi
Bu ideolojik tarih yazımı girişiminin ardındaki itici güç yalnızca geçmişi aklamak değil, bizzat bugünün ekonomisinden aslan payını kapmakta. Zira bugün Türkiye Voleybol Federasyonu’nun milli takımlar operasyonuyla beraber kurguladığı alan, toplamda 130 milyon avroluk devasa bir voleybol ekosistemine1 dönüşmüş durumda.
Takımın yükselen popülaritesi en çok şirketlerin sponsorluk yarışında kendini belli ediyor. TVF'nin sponsorluk gelirleri 2021'de 16,6 milyon TL seviyesindeyken, 2023'te 75,9 milyon TL'ye yükseldi. Sadece 2024'ün ilk sekiz ayında bu rakam 284,1 milyon TL'ye fırladı. 2026 yılı bütçesinde ise sponsorluk kalemleri için tam 650 milyon TL'lik bir hedef öngörülüyor.2 Şirketler, giderek büyüyen bu kârlı pastadan alan tutabilmek için kıyasıya bir rekabet içinde. Eczacıbaşı'nın tüm voleybol tarihini kendi sırtında taşıyormuş gibi kurguladığı müdahalelerin ardında, bu devasa ekonomik büyüklükten "tarihsel kurucu" sıfatıyla en büyük meşruiyeti devşirme arzusu yatıyor.
Bugün kadın voleybolcuların elde ettiği tarihi başarıları, sadece sahalarda değil her üç reklamdan birinde, devasa billboardlarda izliyoruz. Şampuanlardan lüks otomobillere, özel bankalardan telekom devlerine kadar sermaye sınıfı, bu sportif başarıyı kendi imajını parlatmak için tepe tepe kullanıyor.
"Güçlü kadın", "kendi ayakları üzerinde duran Cumhuriyet kadını" gibi kavramlar, holdinglerin bilançolarında birer PR kalemine, reklamların duygusal fon müziğine indirgeniyor.
A Milli Kadın Voleybol Takımı, 2026 CEV Avrupa Şampiyonası'nın finalinde İtalya’yı 3-2 yenerek üst üste ikinci kez şampiyon oldu.
Selcan Çağlar'ın övgüyle bahsettiği o "şirketlerin spora el atması" vizyonunun nihai durağı tam da burası…
Sporun bütünüyle metalaşması, sporcunun ise parıltılı bir tüketim nesnesine dönüşmesi. Amatör ruhun, dayanışmacı hissiyatın şirketlere devredilmesi başarıyı getirmiş gibi görünebilir. Ancak bu şirketleşme, beraberinde sporcunun halka ve kendi emeğine yabancılaşmasını da getirir. Sermaye, parasını ödeyip satın aldığı vitrin süsünün sadece yeteneğini değil, imajını, özel hayatını, gülüşünü ve gözyaşını da sonuna kadar sömürmek ister.
Oysa bu topraklarda şöhretin ve sermayenin bu tatlı uyuşturucusunu elinin tersiyle iten, başka türlü bir tarihin de mümkün olduğunu gösterenler var. Türkiye’de sporun ticarileşmesine karşı en büyük başkaldırıyı örgütleyen, "Futbol borsada değil, arsada güzeldir" diyen Metin Kurt'u hatırlayalım. Keza sinema alanında Tarık Akan... Yeşilçam'ın en çok kazanan "jönü" iken, "Dünyada her şey para değildir" diyerek 45 yıl boyunca kendisine gelen reklam tekliflerini elinin tersiyle itti ve bu endüstrinin uslu çocuğu olmayı reddetti.
Bugün voleybol sahalarında tarih yazan genç kadınların önünde duran asıl yol ayrımı, o salonda atılan gerici U-çivileriyle mücadele etmek kadar, onları büyüyen o 130 milyon avroluk pastanın birer piyasa nesnesine dönüştürmek isteyen bu holdingleşme kuşatmasını da yarmaktan geçiyor.
Selcan Çağlar ve o neslin öncü kadınları iyi ki o sahaya çıktılar, iyi ki o direnci gösterdiler. Açtıkları yolda bugün devasa bir başarı hikayesi yazılıyor.
Ancak biliyoruz ki, kadın voleybolcuların asıl mirası, şirketlerin paylarını büyütmek için kullanmaya niyetlendikleri vitrinlik görevinde değil, gericiliğe ve sömürüye inat, bu ülkenin milyonlarca kız çocuğuna aşıladıkları direnme gücünde yaşıyor.
Ve gerçek tarihin o direncin aydınlığında yazılacağı kaçınılmaz bir gerçek.
PISA evreni çağ nüfusunun yüzde 40’ından mı oluştu? -Adnan Gümüş- Oyun içinde oyun mu var sorusunu, güvensizlikleri aştığımızda başka bir seviyeye geçeceğiz. Görece başarısızları MESEM’e/çıraklığa gönderir, devamsız hale getirirsek, okuldan gönderirsek, geriye görece daha başarılılar kalır. Eğitimin idesi amacı ise herkesi en iyi noktaya çekebilmektir.
2026-2027 eğitim öğretim yılı tüm kademelerde bu hafta başlamış oldu. Öncelikle tüm çocuk ve gençlerimize en başta ulaşım ve beslenmeleri olmak üzere karınları tok, zihinleri ve ufukları açık, hak ve özgürlüklerine saygılı, nitelikli, kendilerini ve toplumu gerçekleştirici geliştirici, en iyi en güzel eğitim öğretim yılı dileklerimizi iletelim.
Güncel gündem PISA sonuçlarının açıklanması ve değerlendirilmesi. Türkiye PISA’da önceki yıllara göre anlamlı olarak üç alanda da daha başarılı sonuçlar almış bulunuyor, hatta bu eğilimi ile tüm diğer ülkelerden ayrışmış gözüküyor. Bu eğitim tarihinde dersler çıkarılacak kadar önemli bir üç yıllık farklılaşma. İşin içinde oyun varsa bu da eğitim tarihinde önemli bir örnek olay sayılacaktır.
Konuyu değerlendirebilmek için bu sonuçların gerçek bir başarıya mı evren ve örneklem farklılaşmalarına mı dayandığı sorusunun öncelikle açıklığa kavuşturulması gerekiyor.
Evrende açık lise, MESEM, kayıtsızlar, devamsızlar, geçici korumadakiler yer aldı mı? Sınav sonuçları sınava girenlerin sorulan soruların niteliğine uygun yanıtlarını (doğru yanıtlama düzeylerini) gösterdiğinden en temel soru sınava kimlerin girdiğidir.
14-17 yaş grubunda 5 milyon 95 bin 578 nüfusa kayıtlı ve 252 bin 231 Geçici Koruma kapsamında kişi yer almaktadır (toplam 5 milyon 347 bin 809). Bunlardan 3 milyon 185 bin 893 kişi kayıtsız, devamsız, MESEM-Çıraklık veya Açık Okullarda bulunmaktadır. Bu oransal olarak çağ nüfusunun 59,57’sine denk gelmektedir.
Çok somut olarak; MEB Eğitim İstatistiklerinde 2024-25 eğitim öğretim yılı 17 yaş net okullaşma oranı %67,63 olup bunun içinde kaydı süren devamsızlar, açık okullular, MESEM’liler yer almaktadır. Bunlar çıkınca geriye ne kalmaktadır, %67’nin sadece devamsızlar bile eklendiğinde (genel ortaöğretimde %28’e, MTAL’de %50’ye varıyor) nereye düştüğüne dair bir tahminde bulunabilirsiniz.
Yani PISA evreni çağ nüfusunun yaklaşık %40’ına mı karşılık geliyor, öncelikle bunun açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.
Dahası seçilen okul ve öğrencilerin niteliği sınav sonucunun ana sebebini veriyor, bu okullarda, geriye kalanlardan da daha mı nitelikli olanlar dahil edildi, bu sorunun da açıklığa kavuşturulması gerekiyor.
Örneklemde daha başarılı öğrenciler görece daha yüksek mi temsil edildi? MEB’in yayımladığı PISA raporunda evren ve örneklem yapısı ile ilgili okul türlerine, okul sınıf seviyesine, bölgelere ve cinsiyete göre bilgiler paylaşılıyor ama en önemli olan puanlı puansız okul bilgisi, anne baba eğitim düzeyine göre bilgi, okul öncesi eğitim süresine göre bilgi gibi bazı önemli çapraz bilgiler yer almıyor.
Örneklemde/sınavda 7.702 öğrenci yer alıyor.
Mevcut sınırlı bilgiler bile bu dağılımda bazı gri noktalara işaret ediyor. Örneğin Sosyal Bilimler, MTAL ve Fen Liseli öğrenciler toplam öğrenci ağrılığına göre daha yüksek temsil edilirken ÇPAL’ler, Ortaokuldaki 15 yaş grubu, İmam Hatip, Güzel Sanatlar, Spor Liseleri daha az temsil ediliyor. Sadece Anadolu Liseleri ağırlığına uygun yer alıyor.
Dahası her okul türünde de okullar arasında başarı farklılaşması çok yüksek bulunuyor, en başta da sınavlı merkezi yerleştirme ile ve yerel yerleştirme ile öğrenci alan okullar arasında. Kaldı ki sınavsız okullar arasında da büyük farklılaşmalar bulunuyor. Örneklem ise daha başarılı okulların daha yüksek temsil edildiğine işaret ediyor.
Her okulun veya öğrencinin LGS sınav sonuçları var, ortaokul mezuniyet notları var, bunlar bakımından örneklem nasıl oluştuğuna dair bilgiler rahatlıkla verilebilir, ama raporda bu ayrıntılar yer almıyor.
Yine rapordaki bilgilere bakıldığında; çağ nüfusuna kıyasla bölgesel farklılaşmalar da bulunuyor. Doğu Karadeniz, Ege, Orta Anadolu, Ortadoğu Anadolu, Kuzeydoğu Anadolu Bölgeleri daha fazla temsil edilirken özellikle Güneydoğu çok daha düşük oranda temsil ediliyor.
Dahası her okul türünde de okullar arasında başarı farklılaşması çok yüksek bulunuyor, en başta da sınavlı merkezi yerleştirme ile ve yerel yerleştirme ile öğrenci alan okullar arasında. Kaldı ki sınavsız okullar arasında da büyük farklılaşmalar bulunuyor. Örneklem ise daha başarılı okulların daha yüksek temsil edildiğine işaret ediyor.
Her okulun veya öğrencinin LGS sınav sonuçları var, ortaokul mezuniyet notları var, bunlar bakımından örneklem nasıl oluştuğuna dair bilgiler rahatlıkla verilebilir, ama raporda bu ayrıntılar yer almıyor.
Yine rapordaki bilgilere bakıldığında; çağ nüfusuna kıyasla bölgesel farklılaşmalar da bulunuyor. Doğu Karadeniz, Ege, Orta Anadolu, Ortadoğu Anadolu, Kuzeydoğu Anadolu Bölgeleri daha fazla temsil edilirken özellikle Güneydoğu çok daha düşük oranda temsil ediliyor.
Çağ nüfusunda ve net okullaşma oranlarında erkeklerin oranları 1-3 puan daha yüksek olmakla birlikte PISA’da kadınlar daha çok temsil edilmiş bulunuyor (%53). Bu bile örneklemle ilgili soru işaretleri oluşması için yeterli bir işaret sayılır.
Seçilen okullarda öğrenciler sınava mı hazırlandı? Evren ve örneklemin yansızlığı ölçme değerlendirmenin temel ilkesidir. Acaba bu belirlenen okullarda çocuklar özel olarak PISA sınavına mı hazırlandı? Buna yönelik de sorular bulunmaktadır.
PISA yetkilileri ve MEB’e açık net üç soru: Evren ve örneklem kimlerden oluştu? 2024 Aralık nüfus durumunda 15 yaşta olanlar 1 milyon 271 bin 487 kişidir. 2025 Aralık nüfus durumuna göre 15 yaşta olanlar 1 milyon 262 bin 672 kişidir. Bunlara 250 bin civarında Geçici Koruma çağ nüfusu da eklenmelidir.
Net üç soru şu şekildedir:
1-PISA evreninde bu 1 milyon 500 bini aşkın çağ nüfusunun ne kadarı evren içinde sayılmıştır?
2-Örneklemde yer alan öğrenciler daha başarılı olanlar arasından mı daha fazla seçilmiştir? Soruyu biraz açarsak PISA Türkiye sınavlarında merkezi yerleştirme puanı ile yerleştirilen öğrenci sayısı ve oranı nedir? Özellikle Fen, Sosyal Bilimler ve merkezi puanlı görece daha başarılı okul ve öğrenciler örneklemde daha fazla mı yer almıştır? MESEM öğrencileri, Açık Okul öğrencileri, devamsız öğrenciler sınavlarda temsil edilmiş midir? Kayıt dışı kalanlarla birlikte ne kadar oran evren ve örneklemde temsil edilmemiştir? 15 yaş öğrenci toplam sayısına göre hangi okullardan öğrenciler daha ağırlıklı temsil edilmiştir? Geçici Koruma ve yabancı öğrenciler ne kadar örneklemde yer almıştır?
Kısaca dezavantajlı aile/okul/öğrenci kümesi ağırlıklarına uygun şekilde sınavda temsil edildi mi, evren ve örneklem çağ nüfusunun özelliklerine uygun şekilde oluşturuldu mu?
3-Sınav öncesi sürece müdahil olundu, bu okullarda öğrenciler sınava mı hazırlandı?
Nitelikli bilimsel, eleştirel, yüksek eğitim öğretim önemli PISA sonuçlarının ve bu sorularımızın gösterdiği durum veya yapılabilecek en genel çıkarım ise şudur: Nitelikli eğitim her çocuğun hakkı, ne kadar nitelikli, kapsayıcı, bilimsel, eleştirel eğitim öğretim yapılabilirse o çocuk ve okullar daha başarılı oluyor.
PISA sonuçlarında da zaten okul türlerine göre puanlar çok açık farklılaşmalar taşıyor.
PISA’nın niçin yapıldığı ve kapitalizmi meşrulaştırıp meşrulaştırmadığı gibi köklü soruları paranteze aldığımızda bile, yükseköğretim mezunu anne baba oranının artması, Türkiye’de 1990’lardan başlayarak yükseköğretimin genişlemesi, bugün bu anne babaların çocuklarının sınava giriyor olması yani aile/anne baba eğitiminin etkisi önemlidir, bu olumlu bir gelişimdir. PISA sonuçları, daha önceki yıllardan raporlar, anne baba SES Sosyoekonomik Düzeyinin başarı farklılaşmalarının %65-70’ini açıkladığını gösteriyordu, anne baba ne kadar eğitimli ise çocuk da o kadar başarılı oluyor.
Okul türleşmeleri ve müfredatlarının da etkisi ayrı ayrı değerlendirilmek durumunda, Fen, Sosyal ve Genel Anadolu Liselerindeki öğrencilerin MTAL ve İmam Hatiplerden çok daha yüksek başarı gösterdikleri de açık.
Kısaca mevcut rapordan çıkarımlar yapılırsa, hem her çocuğa nitelikli bilimsel eleştirel eğitim sunmamız hem de yükseköğretime eriştirebilmemiz gerekiyor. Anne babaları hazırlamak, geleceği hazırlamak önemli bulunuyor.
Zorunlu eğitimin de MTAL ve İmam Hatiplerin daha başarısız kaldığı açık olduğundan genel ve temel bilgi beceri duyarlılıklara odaklanması gerekiyor, hayatı ve dünyayı kavramaya, toplumsal güç ilişkilerini eleştirel olarak okuyabilmeye öncelik verilmesi gerekiyor. Toplumsal etik ve estetik duyarlılıkları ise PISA zaten pek ölçmüyor, ölçtüğü kısma da geçen defa Türkiye katılmamıştı, ancak eğitim öğretimin birincil görevi bilgi, beceri ile birlikte insani toplumsal etik ve estetik duyarlılıkları desteklemektir.
Her çocuğumuza, her gencimize çağın en iyi bilgi sanat felsefe beceri duyarlılıklarını sunabilme dileğiyle iyi bir yeni eğitim öğretim yılı dileyelim ve gerçekleştirilebilmesi için mücadeleyi sürdürelim.
Toplumu, çocukları, bakanlığı alavere dalaverelere karşı savunalım.
/././
İşçi ve çocuk -Arif Nacaroğlu-
Yan yana gelmesi insanlık dışı olan iki kelime; işçi ve çocuk.
Bir zamanlar Güney Asya’nın çocuklarının üzerine çöken kara ölüm, çocuk yaştaki seks işçileri (?), ucuz, hatta bedava, ağır işlerde çalıştırılan çocuk işçiler, sömürgeci kapitalistlerin Afrika madenlerinde telef ettiği çocuklar, deri koltuklu, mısır patlaklı Avrupa sinemaların vicdan yıkamacı kötü filmlerinin konusu oldular. İnsanlar, sanki başka bir gezegende olan biteni izliyormuş gibi küçük bedenlerin ağır yükler altında ezilmesini Frigo yiyerek izlediler ve sinema çıkışında ayakkabı boyamaya çalışan çocuğu görmeden günlük yaşamlarına döndüler. Metrolarda, trenlerde harmonika ile “Çav Bella” çalarmış gibi yapan 12 yaşındaki ablasının önünde naylon bardakla para toplamaya çalışan, kulağı kulaklıkla, kalbi vurdumduymazlıkla tıkalı abilerin, ablaların önünde gülücük yapmaya çalışan 6 yaşındaki Rukiye’yi görmezden geldiler.
Bu filmleri izleyen gençlerin bugünkü dünyasında, benzer ölümlerin ülkemizde yaşanıyor olması, yaşanıyor olmasıyla birlikte konuyu herkesin duymazdan gelmesi, bu işlerden sorumlu insanların bırakın önlem almayı, işçi ve çocuk cinayetlerinin artmasına kesin neden olacak uygulamaların planlayıcısı ve yürütücüsü olmaları, daha da kötüsü, her ölümden tanrıyı sorumlu tutmaları inanılır gibi değil.
Böyle eğitim olmaz. Almanya’da, Hollanda’da, Fransa’da var da oralarda neden hiç çocuk iş cinayeti olmuyor. Hristiyanlar da “Takdiri ilahi”, “Mesleğin fıtratı” filan yok mu?
Yoksa sorumlular, bizimkilerin aksine, üstlerine değil de vicdanlarına mı sorumlu oralarda.
/././
Yapay zekâda bağımlılığın iki yüzü: Çin ve ABD -Ceren Ergenç-
18. BRICS Zirvesi 12-13 Eylül’de Yeni Delhi’de toplandı. Zirve sonuç bildirisi oy birliğiyle kabul edildi, ama bunun bedeli metnin içinin boşaltılması oldu. Ortadoğu’ya ilişkin ifadelerde, sabaha kadar süren pazarlığın ardından “azami itidal” çağrısı geçen yıl Rio’da yer alan kınama ifadesinin yerini aldı. Ticaret savaşı ABD’nin adı anılmadan eleştirildi. Modi teknolojinin ve kritik minerallerin silah olarak kullanılmasına karşı uyardı, ama bunu kimin yaptığını söylemedi. Dönem başkanlığı 2027 için Çin’e geçti. BRICS son genişlemeden sonra zaten Çin’in arka bahçesi haline geldiği için bu yılki sade suya tirit zirveden sonra gelecek seneden beklentimiz büyük.
Toplantının asıl çıktısı kapanış oturumunda geldi. Xi Jinping yapay zekanın küresel yönetiminin Küresel Güney’de kalması için bir seri öneri sundu; aralarında BRICS üyeleri için açık kaynak yapay zekâ bölgesi kurmak, büyük dil modellerinde ortaklaşma ve mühendis yetiştirmek için iş birliği var. Ortak bildiri bu önerileri sahiplenmedi ve ortak sonuç bildirisinde yapay zekâda erişilebilirlik ifadesiyle yetindi, çünkü Hindistan Çin’in açık kaynak sürecine önderlik etmesini istemiyor. Nitekim Xi bir gün önce de BRICS üyelerini Dünya Yapay Zekâ İş Birliği Örgütü’ne çağırmıştı. Bu örgüt 16 Temmuz’da 29 ülkenin imzasıyla kuruldu, üye sayısı 37’ye çıktı. Kurucular arasında tek bir G7 ya da AB üyesi yok. Haliyle zirvenin dönem başkanı Hindistan da yok.
ABD’nin ticari yaklaşımına kıyasla Çin’in açık kaynak yapay zeka yaklaşımı övülüyor ama açık kaynak yapay zekânın açıklığının da sınırı var. Modellerin eğitimi sırasında öğrenilen sayısal parametreler paylaşılıyor ama eğitim verişi, kaynak kodun tamamı ve ticari kullanım hakları özel bir şirketin ya da devletin tekelinde kamusal erişime kapalı kalabiliyor. Örneğin, açık model deposu Hugging Face’in ağustos raporuna göre Alibaba’nın Qwen’i altı ayda 3 milyar indirmeyi aştı, Google’ın açık modelleri 418 milyon, Meta’nınkiler 227 milyon kez indirildi. Ama modeli indirmek ile o modeli sıfırdan üretebilmek aynı şey değil çünkü modellerin asıl gücü altyapılarındaki çip, hesaplama gücü ve veri merkezlerinden geliyor. BRICS üyeleri açık kaynak yapay zekayı tartışırken, aynı hafta sonu tartışma Washington’da ters yönde ilerledi. Anthropic 10 Eylül’de yayımladığı raporda Claude’un kötüye kullanıldığı vakaları sıraladı. Örneğin, İstanbul merkezli BBS Bilişim Teknolojileri’ne bağlanan bir hesap, Malezya’nın 222 seçim bölgesini etnik ve dini eksenlerde profilleyip bine yakın sahte hesap yöneten bir platform işletiyormuş. İki gün sonra Anthropic’in genel müdürü Dario Amodei model yeteneklerini artırma hızının duraklatılmasını önerdi. Bu öneri hem Trump hem de Çin hükümeti tarafından eleştirildi çünkü öncü yapay zeka modellerinin gelişiminin yavaşlaması önerisi Çin’e çip ihracatının kısıtlı kalmasını ve Amerikan modellerinin çıktılarıyla rakip model eğitilmesinin engellenmesini de içeriyor.
Trump Amodei’yi yapay zeka sürecini yavaşlatalım ve kontrol mekanizmaları geliştirelim dediği için eleştirdi ama aslında Antropic’in kurucusunun önerisi ABD hükümetinin yapay zeka değer zincirlerini tekelleştirme politikasının dışına çıkmıyor. ABD Dışişleri Bakanlığı aralık 2025’te Pax Silica girişimini başlattı. ABD, İngiltere, Japonya, Güney Kore, Singapur, Avustralya ve İsrail kurucu imzacı oldu. Haziran 2026’daki ikinci zirvede aralarında AB, Almanya, Hollanda ve Kazakistan’ın bulunduğu on ortak daha katıldı, imzacı sayısı 24’e çıktı. Girişim, kritik mineralden veri merkezine kadar bütün yapay zeka zincirini kapsıyor ve üye ülkelerin sadece tek bir değer zincirine bağlı kalmasını öngörüyor.
Pax Silica’ya dahil olan, daha doğrusu jeopolitik güvenlik kaygılarıyla dahil olmak zorunda kalan, Japonya ve Kore, madenden çipe, veri merkezinden modele uzanan değer zinciri katmanların tamamını kendileri için kurmak yerine ABD’nin bu zincirinde bazı katmanların vazgeçilmezi olmayı tercih ediyor ve yapay zeka egemenliği kavramını veri yerelleştirmesiyle kısıtlı tutuyorlar. AB ise Çin’e olduğu kadar ABD’ye bağımlılık konusunda da kaygılı olduğu için hâlâ özerkliğini koruyup kendi değer zincirini oluşturma derdinde. Yapay zeka egemenliğini böyle geniş bir çerçevede tanımlamasına rağmen bütün katmanlarda nasıl kapasite geliştireceğine dair bir planı yok çünkü halihazırda üretim ekipmanı imalatı kapasitesi var ama küresel hesaplama gücünün yüzde beşinden azına sahip.
Türkiye de AB’ye benzer bir yol izliyor. Haziranda Washington’da 34 ülkeyle birlikte Yapay Zekâ Fırsatı Bildirisi’ni imzaladı, çünkü bağlayıcı olmayan bir metindi ama Pax Silica Deklarasyonu’nu imzalamadı, çünkü ihracat denetimi uyumu ve bileşen taraması getiriyor. Aynı nedenle, değer zinciri tekelleşmesi getiren Şanghay merkezli örgüte de girmedi. 2026-2030 Yapay Zekâ Eylem Planı, dijital egemenlik başlığı altında TÜBİTAK’ın Türkçe dil modeli Bilge’ye 10 milyar dolarlık kaynak ayırdı.
TÜBİTAK’ın yerli dil modeliyle hedeflenen, yüksek teknolojili değer zincirlerine üretici olarak değil, ileri sanayi hizmeti sağlayıcısı olarak dahil olmak. Bu konuda rakip olduğu Hindistan örneği, sanayi olmadan hizmet sağlayıcısı olmanın istihdamı yine de düşürdüğünü gösteriyor . Bilişim hizmetleri ihracatı büyürken en büyük firma kadrosunun yüzde ikisini kesti. İmalatın milli gelir içindeki payı 2023’te yüzde 19.5 iken 2025’te yüzde 16.3’e indi, yüksek teknolojinin ihracat payı yüzde 3-4 bandında kaldı. Türkiye’de üretken yapay zekânın istihdamı tehdit ettiği işlerde 2.3 milyon kişi çalışıyor.
Kısacası, sanayi planı dijitalleşmenin tüm katmanlarını bir ekosistem mantığı içinde düşünmeyen ülkeler için yapay zekanın açık erişimli ya da ticari olması çok da farketmiyor çünkü yüksek teknoloji dijital altyapıda ya Çin’e ya ABD’ye bağımlı kalacaklar. Madalyonun iki yüzünde de aynı bağımlılık var.
Öğretmen yok evinize geri dönün -Mesut Baylav - Evrensel Gazetesi- Cumhurbaşkanı Erdoğan, ‘Eğitimde başarılarla’ övünürken, Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, öğretmenlere ‘önlük biçmekle’ uğraşırken Gaziantep’te birçok okulda öğrenciler öğretmen yokluğu nedeniyle okulun kapısından geri çeviriliyor.
2026-2027 eğitim öğretim yılı başlayalı 1 hafta olmasına rağmen bazı kamu okullarında öğretmen yetersizliği nedeniyle dersler boş geçiyor. Türkiye’nin en büyük illerinden biri olan Gaziantep’te de benzer sıkıntılar var. Gaziantep'in Cengiz Topel Mahallesinde bulunan Hatice Karslıgil İlkokulu’nda öğretmen yokluğu nedeniyle okulun ilk haftasında öğrenci ve velilere şu bilgilendirme yapılıyor: “Velilerin ve öğrencilerin dikkatine! Milli Eğitim henüz görevlendirme yapmadığı için bazı sınıfların öğretmeni yoktur. Öğretmeni olmayan sınıflar alt katta toplansın.”
Çok sayıda okulda öğretmen eksiği var
Yaşanan bu durumun sadece Hatice Karslıgil İlkokulu’na özgü değil kentteki birçok kamu okulunda benzer sorunların yaşandığı biliniyor. Gaziantep'te çok sayıda okulda sınıflarda öğretmen olmadığı için öğrenciler ilk hafta evlerine geri gönderildi. Örneğin Latife Özmimar İlkokulu, Mehmet Ünsal İlkokulu, Kabasakız İlkokulu, Sadettin Batmazoğlu İlkokulu, Aysel Tekinalp İlkokulu, Şirinevler Bahattin Teymur İlkokulu... Bu okulların tamamı kenar mahallelerde yer alıyor. Çok sayıda okulda veliler bu duruma tepki gösteriyor ancak muhatap dahi bulamıyorlar. Veliler, soruna çözüm bulunması için tepkilerini sosyal medya üzerinden çektikleri videolarla da gündeme getiriyor. ‘Çocuklarımız okul kapısından geri çevriliyor’ Öğretmen yokluğu nedeniyle ilk hafta çocuklarını okula göndermemeleri istenen veliler yaşadıkları mağduriyeti gazetemize anlattı. “Eğitimin ne hale geldiğini görüyoruz” ifadelerini kullanan Vatan Mahallesindeki Latife Özmimar İlkokulundan bir veli, ilkokula yeni başlayan çocuğunun öğretmen yokluğu nedeniyle uyum haftası yaşayamadığını belirterek “Çocuğum iki haftadır öğretmeni olmadığı için okula gitmiyor. Güvenlik kapıda bekliyor elinde liste var, ona göre veli ve çocukları eve geri gönderiyor. Böyle bir şeyin yaşanmasına insanın aklı ermiyor. Bu okulların ne zaman açılacağı belli değil miydi? Böyle plansızlık olunur mu? Yetkililerin çocukların eğitimini falan düşündüğü yok” dedi. Başka bir veli ise, “Benim çocuğun sınıfında üç senede beş öğretmen değişti. Hem çocuk için hem veli için çok zor bir durum. Şimdi okulda bazı sınıflarda öğretmen de yok. Eğitim nereye gidiyor hiç bilmiyorum” tepkisini gösterdi.
Eğitim İş: Sınıf öğretmeni açığı büyük
Okullarda yaşanan öğretmen eksikliğinin boyutunu Eğitim İş Gaziantep Şube Başkanı Ali Arpat'a sorduk. Arpat, Gaziantep'te yaklaşık 3 bin 500 ücretli öğretmen görevlendirildiğini, bu sayının önemli bir bölümünün ise sınıf öğretmenlerinin oluşturduğunu söyledi. Öğretmen ihtiyacının özellikle kentin yoksul mahallelerinde yoğunlaştığını belirten Arpat “Düztepe, Vatan, Narlıtepe, Ünaldı, Tekstilkent, Perilikaya, Serinevler, Şirinevler, İncilikaya, Çıksorut, Göllüce, Karşıyaka ve yakın bölgelerindeki ilkokullarımızda sınıf öğretmeni doluluğu yüzde 20-30 civarlarında” bilgisini vererek yaşanan öğretmen açığına dikkati çekti.
‘Açık, ücretlilerle karşılanmaya çalışılıyor’ Veliler, okullardaki üyeleri ve idarecilerden öğretmen yokluğuna ilişkin çok sayıda şikayet aldıklarını aktaran Arpat “Kentte öğretmen açığı konusunda ciddi bir sorun yaşanıyor. Özellikle sınıf öğretmeni branşında ciddi bir açık var. Bu açık da ücretli öğretmenlerle karşılanmaya çalışıyor. Ancak henüz ücretli öğretmenler de göreve başlamadı. Örneğin Şirinevler Bahattin Teymur İlkokulu’nda 16 ücretli öğretmen istihdam ediliyor ve çoğunun pedagojik formasyonu yok” diye konuştu. Eğitim Sen: Geçen yıldan kalan sorun sürüyor
Eğitim Sen Gaziantep Şube Başkanı Ömer Parlakçı ise geçen yıl İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile yaptıkları görüşmede kendilerine kentte 3 bin 63 öğretmen açığı bulunduğunun aktarıldığını söyledi. Parlakçı, bu açığın ücretli öğretmenlik uygulamasıyla kapatılacağının ifade edildiğini ancak bu yıl da binlerce öğretmen açığının giderilemediğine dikkat çekti. Parlakçı, sahadaki gözlemlerine dayanarak öğretmen ihtiyacının açıklanan rakamların da üzerinde olduğunu ifade ederek bazı okullarda yalnızca dört kadrolu öğretmen bulunurken bazı okullarda 20'nin üzerinde ücretli öğretmenin görev yaptığını ifade etti. “Sözleşmeli ve ücretli öğretmenlik uygulamasına son verilmelidir” çağrısını yaptı. Atama bekleyen öğretmenlerin bir an önce atamasının yapılması gerektiğini dile getiren Parlakçı “Ücretli öğretmenler ders saati üzerinden ve saat başına sadece 185 TL alıyor” dedi.
‘Atama yapmayan MEB yaşananlardan sorumlu’
Özel Sektör Öğretmenleri Sendikası Gaziantep İl Temsilcisi Sümeyye Yeşil ise öğretmen açığının, öğretmenlerin istihdam biçimlerinden bağımsız ele alınamayacağını belirtti: ''Mezun olan onlarca öğretmen varken okullardaki öğretmen eksiğinin sebebi ne?” diye sordu. Ataması yapılmadığı için çok sayıda öğretmenin özel sektörde ya da ücretli öğretmenlik yaparak kölelik koşullarında çalıştırıldığına vurgu yapan Yeşil “Özel sektörde çalışan öğretmenler düşük ücret, güvencesizlik ve esnek çalışma koşullarıyla karşı karşıya kaldığı bilgisini vererek “Sorunun kaynağı atama sayısı açıklamayan, atama yapmayan, hatta öğretmenlerin gözü kulağı atama haberindeyken ücretli öğretmen alımı yapan Milli Eğitim Bakanlığı’dır” dedi. Öğretmen açığı katlanıyor, atama sayısı yetersiz · Türkiye’deki öğretmen sayısı: 1 milyon 187 bin · Ataması yapılmayan öğretmenler: 1 milyon · 55 ildeki öğretmen açığı: 80 bin 449 · 62 ildeki ücretli öğretmen sayısı: 71 bin 757