T-24 "Köşebaşı + Gündem" -21 Nisan 2026-

Üç yıldır ulaşılamayan ipucu, üç yıl sonra nasıl bulundu; Gülistan Doku’nun kaybedildiği Beyaz BMW’yi kim hediye etti?-Tolga Şardan- 

Edindiğim bilgiye göre, soruşturmada kritik ipucu olan beyaz araç konusunda en önemli bilgi bölgedeki bir haber elemanından Vali Bülent Tekbıyıkoğlu’na ulaştı. Gelen bilgide, o güne kadar “buhar” olan beyaz BMW’nin plakası yer aldı. Bilgi üzerine, Tekbıyıkoğlu, Tunceli Emniyeti’ne talimat verip plaka üzerinde çalışma başlattı. Tunceli Emniyeti İstihbarat Şubesi’nde oluşturulan özel ekip, beyaz BMW’nin peşine düştü.

Tunceli’de, 5 Ocak 2020 günü kayıplara karışan ve aradan geçen 6 yılda ne ölüsüne ne de dirisine ulaşılabilen Gülistan Doku’yla ilgili adli soruşturma bir haftadır gündemde.

Önemli gelişmeler yaşandı, halen de yaşanıyor. Yapılan gözaltılar ve tutuklamalarla, Doku’nun kaybedilmesiyle sonuçlanan “organizasyon” yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor.

Doku’nun kaybolmasında iki aşamalı süreç yaşandığını söylemek yanlış olmaz. İlki, Doku’nun kaybolmadan hemen önceki anları ve ortadan kaybedilmesi. Bu aşamanın en önemli ismi, dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’in hafta sonunda tutuklanan oğlu Mustafa Türkay Sonel ve yakın arkadaşı ABD’de yaşayan Umut Altaş. İddialara göre, Doku’yu “katleden” bizzat valinin oğlu Mustafa Türkay Sonel.

İkinci aşama ise olayın yaşanmasından sonra “ortalığın toparlanması” süreci. Bu aşamadaki başrol, elbette devletin verdiği makamdan gücünü alarak dosyanın kapatılmasına ön ayak olduğu öne sürülen dönemin Tunceli Valisi Tuncay Sonel’de. İddiaya göre, oğlunu olaydan sıyırıp kurtarmak isteyen valiye destek olan “yancılar” da var kuşkusuz. Hastane başhekimiyken İl Sağlık Müdürü yapılan Çağdaş Özdemir gibi. Dosyanın kapatılmasına destek olan “yancılar”a önümüzdeki günlerde emniyet başta olmak üzere farklı kamu kurumlarında görevli isimlerin eklenmesi de muhtemel.

Valinin koruması polis memuru Şükrü Ergül’ün konumu ise daha farklı. Her iki aşamada yer alan Ergül’ün cinayetten sonra olay yerine giderek Mustafa Türkay Sonel’in yanında bulunduğu öne sürülüyor. Ayrıca, Doku Ailesi’nden elde edilen Gülistan Doku’ya ait cep telefonunun sim kartını önceden tanıdığı bilişim uzmanı meslektaşı Gökhan Ertok’a getirip verilerin para karşılığı kaybedilmesini organize ettiği tespit edilmiş durumda. Kısacası, Doku’nun kaybolması sürecinin “kripto”su.

Dosyayı yeniden “hareketlendiren” ise bizzat Tunceli Cumhuriyet Başsavcısı Ebru Cansu oldu. Bir dönem avukatlık yaptıktan sonra savcılığa geçen Başsavcı Cansu’nun dosya üzerindeki hassasiyeti, yaşananların gün ışığına çıkmasına yardım edecek.

Haber elemanından gelen plaka bilgisi

Tablo özetle böyle.

Peki, “organizasyon” tarafından “soğumaya alınan” Doku soruşturmasının yeniden kapağının açılması ve bugünkü duruma getirilmesi nasıl oldu?

Her şeyden önce, yakın tarihte kentte görevlendirilen üst düzey kamu yöneticilerinin tutumu, halka yaklaşımı ve sorunların çözümünde gösterdikleri “sağlıklı kamu yönetimi performansı” sürecin en önemli köşe taşı oldu.

Adli soruşturmayı yürüten Başsavcı Cansu’nun yanı sıra dönemin Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu ile Tunceli Emniyet Müdürü Hakan Duman’ın da “kız evlat” babası olmaları, Doku Ailesi’nin hassasiyetine ve taleplerine “empati” yapmalarını sağladı.

Hem Vali Tekbıyıkoğlu hem de Duman’ın aileyle yaptıkları görüşmeler sonrasında oluşturdukları yeni yol haritası, Başsavcı Cansu’nun da elini rahatlattı. Şimdiye kadar “içi boş” olarak bekletilen soruşturma dosyasına yavaş yavaş önemli bilgiler akmaya başladı.

Edindiğim bilgiye göre, olayın kritik ipucu olan beyaz araç konusunda en önemli bilgi bölgedeki bir haber elemanından Vali Tekbıyıkoğlu’na ulaştı.

Gelen bilgide, o güne kadar “buhar” olan beyaz BMW’nin plakası yer aldı. Bilgi üzerine, Tekbıyıkoğlu, Tunceli Emniyeti’ne talimat verip plaka üzerinde çalışma başlattı.

Tunceli Emniyeti İstihbarat Şubesi’nde oluşturulan özel ekip, beyaz BMW’nin peşine düştü. İstihbarat şubesindeki özel ekip, kısa zamanda aracın Doku’nun kaybolmasıyla ilgili adli soruşturmanın başlatıldığı 7 Ocak 2020 günü kent dışına çıkarıldığını ve bir hafta sonra kente getirildiğini ortaya koydu.

Peki bu tespitler nasıl yapıldı? Tabii ki, daha önce “bulunamadığı”, “tespit edilemediği” şeklinde tutanaklar yapılan kamera görüntülerinden! Ve detaylı çalışma yapılan HTS kayıtlarından!

Gülistan Doku’yla ilgili Tunceli Devlet Hastanesi’ndeki kayıtların silindiği yine özel polis ekibince belirlendi.

Emniyet’in araştırmalarında daha önce “yok” denilen, “silindi” denilen kayıtların bir bölümü özel ekip tarafından bulundu. Aradan epeyce zaman geçmesi ve “kısıtlı” yedekleme yapılmasına rağmen eski kayıtlara ulaşılması soruşturmanın seyrini değiştirdi.

Bu noktada bir parantez açmam lazım. 2023’te yeniden açılan dosyada tespitleri yapan Tunceli Emniyeti İstihbarat Şubesi’ndeki özel ekipti. Peki, olayın yaşandığı günlerde Emniyet İstihbaratı acaba neden devreye girmedi? Girdiyse neden bu tespitler yapılamadı?

Barajın boşaltılıp yapılan aramada Doku’nun cesedine ulaşılamaması yeterli bulundu anlaşılan!

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu bilgilere ulaşmak Emniyet İstihbaratı için çok kolaydır. Zaten, olaydan 3 yıl sonra ulaşılması bunun göstergesi. Olayın yaşandığı Ocak 2020 döneminde Tunceli’de görevli olan polis yöneticileri neden devreye girmedi? Diyelim ki, Tunceli çalışma yapmadı, o zaman Ankara’daki Emniyet İstihbarat Başkanlığı neden konunun dışında kaldı?

Elindeki cep telefonuna yüklediği özel yazılımla fotoğraftan kimlik tespiti yapma havasını gazetecilere atan dönemin İçişleri Bakanı, Emniyet İstihbarat’ın kullandığı sistemlerle neden verilere ulaşılması talimatını vermedi?

Beyaz BMW hediye mi?

Dönemin İçişleri Bakanı kimdi? Süleyman Soylu.

Dönemin Emniyet Genel Müdürü kimdi? Yakın zaman kadar İçişleri Bakan Yardımcısı olan Mehmet Aktaş.

Dönemin Emniyet İstihbarat Başkanı kimdi? Halen Antalya Emniyet Müdürü olan ve şimdilerde Ankara Emniyet Müdürü olacağı yönündeki bilgiler kamuoyuna yansıyan Sabit Akın Zaimoğlu.

Dönemin Tunceli Emniyet Müdürü kimdi? Şu anda Yalova Emniyet Müdürü olan Yılmaz Delen.

Bu dörtlü, dosya sonuca ulaşıncaya kadar gündemde olacak. Yorum yapmadan parantezi kapatayım!

Bir de olayda kullanıldığı anlaşılan beyaz BMW’nin akıbetiyle ilgili önemli bir iddia var; aracın Tuncelili bir iş insanı tarafından valiye hediye edildiği öne sürülüyor.

Kentte gündeme gelen yaygın bir başka iddia ise Sonel’in Adana’da bir otel sahibi olduğu yönünde.

Bu aşamada İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi tarafından Vali Sonel’e yönelik görevlendirilen müfettişlerin, aracın yanı sıra Sonel’in imzası bulunan valilik ihalelerine göz atması yeni bilgilere ulaşılmasının önünü açabilir kanımca. Müfettiş araştırması sadece Gülistan Doku’nun kaybolmasıyla sınırlı kalmamalı.

Kayıp olarak devletin kayıtlarına giren Gülistan Doku’nun ailesinin Vali Tekbıyıkoğlu ile Emniyet Müdürü Duman’ı ziyareti sonrasında başlatılan araştırmalarda önemli bulgulara ulaşılmasıyla beraber bu kez devreye Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı devreye girdi. Bizzat Başsavcı Ebru Cansu dosyayı takibe aldı.

Bir küçük anekdot vereyim; hatırlanacağı üzere Vali Tekbıyıkoğlu, “çözüm süreci” konusundaki bir yaklaşımı sebebiyle Tunceli Valiliği’nden alınıp merkeze çekildi. Vali’nin vedası sırasında törene katılan Başsavcı Cansu, Tekbıyıkoğlu’na “dosyada sonuca ulaşacağı” sözünü verdi. Bugün gelinen noktada Başsavcı, sözünü tuttu.

“Ağzı bozuk” bir kamu yöneticisi!

Benzer pek çok olayı yakından takip eden bir gazeteci olarak Tunceli’de yaşananlarda kamu görevlilerinin neden bu kadar “pervasız” hareket ettiklerini merak ettim.

Öyle ya, Tunceli, görece küçük bir kent. Neredeyse hemen herkesin birbirini tanıdığı sosyal ortam.

Valinin oğlunun adını karıştığı şüpheli bir olay çerçevesinde “organizasyon”da yer alan diğer kamu kurumlarının yöneticileri gün gelip kendilerinden de hesap sorulacağını düşünmemiş olabilir mi?

Araştırdığımda Vali Sonel’in “farklı” yönetim tarzına sahip olduğu bilgisine ulaştım. Vali’nin farkı, söylemlerindeydi. Emri altındaki astlarıyla iletişimi sıkıntılıydı. Beraber çalışanlar valinin “ağzı bozuk” olduğunve sürekli “küfürlü” hitabet modelini benimsediğinde hem fikir.

Ayrıca astları üzerinde “korku salma”sıyla tanınıyor. Baskın karakterli olup, çalışanları sindiren yaklaşım içinde görev yaptığı ifade ediliyor Vali Sonel’in.

Savcılık, neden jandarmayla çalışıyor?

Bu arada bir başka konu başlığı ise dosyada görev yapan adli kolluk biriminin “neden jandarma?” olduğu.

Gülistan Doku dosyasında asıl çalışan Tunceli Emniyeti’ydi başından beri. Delilleri polis topladı.

Ancak sürpriz biçimde şu anda dosyada savcılıkla beraber mesai yapanlar polis değil jandarma.

Savcılık Tunceli İl Jandarma Komutanlığı üzerinden soruşturmayı yürütüyor. Bu değişikliğin, Doku Ailesi ile görüşerek sürecin belli aşamaya gelmesini sağlayan dönemin Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu ile Tunceli Emniyet Müdürü Hakan Duman’ın görevden alınması sonrasında gerçekleşmesi “bürokratik tesadüf” olsa gerek!

https://t24.com.tr/gundem/gulistan-doku-sorusturmasinda-tutuklanan-emekli-polis-engin-yucer-5-yildizli-otelde-3-ay-kaldik-vali-sonel-para-yardimi-yapti-vali-beyin-selami-var-hicbir-sey-olmayacak-dediler,1315721?_t=1776750609589

/././

48 takımlı 2026 Dünya Kupası, 8,4 milyar dolar gelir ve derinleşen eşitsizlik -Tuğrul Aşkar-

Futbol büyüyor ama asıl soru değişmiyor: Bu büyüme oyunu daha adil ve daha estetik mi kılıyor, yoksa yalnızca daha kârlı hale mi getiriyor? Çünkü artık para, sadece bir ödül değil; futbolun yönünü, doğasını ve geleceğini belirleyen en güçlü aktör haline gelmiş durumda.

Modern futbol artık yalnızca yeşil sahada oynanan bir oyun değil; üretim, tüketim ve sermaye birikiminin küresel ölçekte yeniden kurgulandığı, yıllık 60 milyar euronun üzerinde gelir yaratan devasa bir endüstridir. Ekonomi-politik bir perspektiften bakıldığında, 2026 FIFA Dünya Kupası bu dönüşümün en keskin ve en görünür aşamasını temsil ediyor. Futbolun giderek artan finansallaşması, oyunun rekabetçi doğasını aşındırırken başarıyı bütçe büyüklükleri ve pazar gücüyle tanımlanan bir zemine çekiyor. Bu çerçevede 48 takımlı yeni formatın sunduğu “kapsayıcılık” söylemi, yüzeyde genişleme izlenimi verse de derinlerde küresel futbol ekonomisinde zaten var olan eşitsizlikleri yeniden üreten bir yapıyı işaret ediyor.

Bu açıdan bakıldığında 2026 Dünya Kupası, artık sadece bir turnuva değil; 48 takımlı geniş formatı, Kuzey Amerika’nın üçlü ev sahipliği ve 8,4 milyar dolara ulaşması beklenen gelir hacmiyle futbolun finansallaşmış yapısının en büyük vitrini haline geliyor. Görünürde daha fazla ülkeye alan açan bu model, gerçekte oyunun sınırlarını genişletmekten çok, futboldan beslenen küresel sermaye düzenini derinleştiren bir mekanizma olarak karşımıza çıkıyor.

2026’da futbol artık spor değil, dev bir finansal operasyon

Girişte de vurguladığım üzere 2026 FIFA Dünya Kupası, sadece bir futbol organizasyonu değil; oyunun giderek daha fazla finansallaşan yapısının en güncel ve en çarpıcı örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor. 48 takımlı yeni format, ABD, Kanada ve Meksika’nın ortak ev sahipliğiyle birleştiğinde, futbolun erişimini genişletirken aynı zamanda onu benzeri görülmemiş bir ekonomik ölçeğe taşıyor. Artık sorun sadece kimin kazandığı değil; bu genişlemenin kimlere nasıl değer yarattığıdır.

Futbolun demokratikleşme illüzyonu: 48 takımlı yeni dünya düzeni

Takım sayısının 32’den 48’e çıkarılması, FIFA tarafından ilk bakışta küresel bir kapsayıcılık hamlesi gibi sunuluyor. Okyanusya’nın garantili kontenjan elde etmesi; Yeşil Burun AdalarıBelarusSan MarinoÜrdün ve Özbekistan gibi çevre ülkelerden yeni aktörlerin vitrine çıkması, kağıt üzerinde futbol coğrafyasını genişletiyor gibi görünüyor. Ancak bu genişleme, futbolun gerçek bir demokratikleşmesinden ziyade, FIFA’nın "For the Game, For the World" (Oyun İçin, Dünya İçin) ve "For the People" (Halk İçin) şeklindeki popülist illüzyonunun bir parçasıdır.

Kongo Demokratik Cumhuriyeti ve Irak’ın uzun bir aradan sonra dönmesi; Türkiye, Çek Cumhuriyeti ve İsveç gibi futbol ekonomisi ciddi ölçeklere ulaşmış ülkelerin yeniden sahneye dahil edilmesi, aslında sistemin çarklarını döndüren birer stratejik hamledir. Bu ülkelerin turnuvaya dahil edilmesi, çevre ve yarı-çevre coğrafyaların tutkusunu ve ekonomik potansiyelini sisteme entegre ederek, aslında "merkez ülkelere" devasa bir finansal payandalık görevi görmektedir.

Görünen o ki; "oyunu dünyaya yayma" vaadi, küresel sermayenin ve yayıncı kuruluşların iştahını kabartan yeni pazarlar yaratmaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Bu tablo, futbolun asıl sahibi olan halklara hitap ediyormuş gibi görünse de, özünde merkezin hegemonyasını pekiştiren ve çevre ülkeleri bu büyük şovun "figüranları" haline getiren finansal bir vitrin inşasıdır.

Endüstriyel futbolun görünmez duvarları: Merkez ve çevre ayrımı

Dünya Kupası'ndaki format genişlemesi, kâğıt üzerinde katılımı artırıyor gibi görünse de rekabetin doğasındaki yapısal adaletsizliği değiştirmiyor. Merkez ülkelerin (İngiltere, Fransa, İspanya, Almanya vb.) dünyanın en çok kazanan liglerine (Beş Büyük Lig) sahip olmaları ve yüksek piyasa değerli oyuncuları bünyelerinde barındırmaları, onlara doğal bir "rekabet üstünlüğü" sağlıyor. Her ne kadar İtalya gibi köklü bir merkezin üst üste üçüncü kez turnuva dışında kalması sistemin seçiciliğini gösterse de bu durum sadece merkezin kendi içindeki bir konsolidasyondur; çevre ülkelerin sisteme dahil olabildiği anlamına gelmemektedir.

Diğer taraftan, oyuncu düzeyindeki piyasa değerleri ile sportif başarı arasındaki doğrusal korelasyon, futbolun artık tamamen finansallaştığının en somut kanıtıdır. En pahalı kadrolara sahip olan merkez ülkeler, sahip oldukları finansal güç sayesinde rekabet gücünü kendi tekellerine almaktadır. Nitekim son 26 yıla (2002-2026 süreci) baktığımızda, son altı dünya kupasının merkez ülkelerin müzesini süslemesi bir tesadüf değildir. Son altı kupayı kazanan ülkeler: Brezilya (2002), İtalya (2006), İspanya (2010), Almanya (2014), Fransa (2018) ve Arjantin (2022) olup kazanan ülkelerden de görülebileceği üzere, kupa daima sermayenin ve yüksek değerli oyuncu havuzunun olduğu ülkelere gitmiştir.

Eleme sonuçlarının nihai değerlendirmesi, yeni yapının sadece "erişimi" genişlettiğini, ancak "başarıyı" demokratikleştirmediğini ortaya koyuyor. Katılımcı sayısı artsa da, endüstriyel futbolun sunduğu imkanlarla donatılmış olan İngiltere, Fransa, İspanya ve Almanya gibi ülkeler, 2026 turnuvasında da en büyük favoriler olarak öne çıkmaktadır. Çevre ülkeler için başarı kırıntılarıyla yetinmek bir kural haline gelirken, merkez ülkeler için turnuva, sahip oldukları ekonomik ve sportif hegemonyanın tescillendiği devasa bir finansal şova dönüşmüştür.

FIFA’nın ticari platformu: Erişim herkese, güç yine merkeze

Dünya Kupası’na katılım artık yalnızca sportif bir başarı değil; aynı zamanda ekonomik bir sıçrama tahtasıdır. İzlanda ve Japonya örneklerinde görüldüğü gibi, turnuvaya katılım altyapı yatırımlarını hızlandıran, yerel liglerin ticari değerini artıran bir kaldıraç işlevi görüyor. Buna karşılık, sürekli dışarıda kalmak ülkelerin hem sportif hem de ekonomik konumunu aşındırıyor. Nitekim İtalya’nın yokluğunda yayın gelirlerindeki dramatik düşüş, futbolun ulusal ekonomilerle ne denli iç içe geçtiğinin somut bir göstergesi.

Rekabet cephesinde ise tablo değişmiyor. Genişleyen formata rağmen güç, hâlâ belirli merkezlerde toplanıyor. Avrupa ve Güney Amerika ekseni, kupanın en güçlü adaylarını üretmeye devam ediyor. İspanya, Fransa, İngiltere, Brezilya ve Arjantin gibi ülkeler yine zirvede konumlanırken, diğer coğrafyaların şampiyonluk ihtimali görece sınırlı kalıyor. Bu da bize şunu söylüyor: erişim genişliyor ama güç dengesi aynı kalıyor.

Asıl çarpıcı dönüşüm ise finansal ölçekte yaşanıyor. FIFA’nın 2026 turnuvasından yaklaşık 8,4 milyar dolar gelir elde etmesi bekleniyor. Bu rakam, futbolun artık yalnızca bir spor değil; küresel bir endüstri olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Artan maç sayısı, genişleyen pazarlar ve yükselen yayın gelirleri, turnuvayı devasa bir ticari platforma dönüştürüyor. Ancak burada kritik soru şu: büyüyen bu pastadan kim ne kadar pay alıyor? Takım sayısı artarken ülke başına düşen ortalama ödülün sınırlı kalması, büyümenin eşit dağılmadığını gösteriyor.

Sonuç olarak 2026 Dünya Kupası, bir genişleme hikâyesinden çok bir denge testidir. Daha fazla takım, daha fazla maç ve daha fazla gelir; ama aynı zamanda daha yoğun bir takvim, artan oyuncu yükü ve derinleşen eşitsizlikler… Futbol büyüyor, ancak bu büyümenin yönünü artık sahadaki oyun değil, oyunun etrafındaki ekonomi belirliyor. Ve belki de asıl mesele şu: Bu büyüme, oyunu daha adil mi kılıyor, yoksa sadece daha kârlı mı?

Grafik:1) 2002-2026 arası Dünya Kupası’nda dağıtılan parasal ödüller (milyon Euro)[1]

FİFA’nın büyüme stratejisi: Daha fazla takım, daha büyük ekonomi

Grafiğe baktığımızda gözlerimizi kamaştıran bir gerçek ortaya çıkıyor: FIFA Dünya Kupası, bir spor organizasyonu olmaktan çıkıp dev bir finansal şova dönüşmüş durumda.

2006 Almanya’dan 2026’ya gelene kadar toplam dağıtılan ödül havuzu neredeyse üç katına çıkmış:

  • 2006 → 240 milyon dolar
  • 2010 → 348 milyon dolar
  • 2014 → 358 milyon dolar
  • 2018 → 400 milyon dolar
  • 2022 → 440 milyon dolar
  • 2026 → 655 milyon dolar (rekor)

Bu, 20 yılda yaklaşık yüzde 173’lük bir artış demek. Özellikle 48 takıma çıkan 2026 Dünya Kupası’nda toplam ödül havuzu 655 milyon dolar seviyesine ulaşırken, her katılan ülkeye ortalama ödül miktarı da 13,7 milyon dolara yükselmiş.

Grafikteki kırmızı çizgi (katılımcı başına ortalama ödül) sürekli yukarı tırmanıyor. 2006’da sadece 7,5 milyon dolar olan ortalama, 2026’da neredeyse iki katına çıkmış. Bu da şunu gösteriyor: FIFA, turnuvayı genişleterek hem daha fazla ülkeyi oyuna dahil ediyor hem de pastayı büyütüyor.

Çevre ülkeler için "hayatta kalma", merkez ülkeler için "servet" yarışı

Bu rakamlar etkileyici görünebilir ama asıl soru şu: Futbolun ruhu mu zenginleşiyor, yoksa sadece FIFA ve büyük markaların kasası mı?

2006’da şampiyon olan İtalya yaklaşık 12-15 milyon dolar civarı ödül alırken, 2026’da şampiyon olacak takım 50 milyon dolar alacak. Yani bir turnuva zaferi, 20 yılda 4 kat daha kârlı hale geldi.

FIFA, “herkes kazansın” mesajı veriyor gibi görünse de aslında küresel futboldaki gelir uçurumunu daha da derinleştiriyor. Zengin konfederasyonların (UEFA) kulüpleri ve federasyonları bu pastadan aslan payını alırken, küçük ülkeler için 9-11 milyon dolarlık grup aşaması ödülü “hayatta kalma parası”na dönüşüyor.

Sonuç olarak grafik bize şunu net söylüyor: Dünya Kupası artık sadece kupa kaldırmak için oynanmıyor; milyarlarca dolarlık bir finansal operasyonun en parlak vitrini haline geldi.

Peki başka bir dünya kupası mümkün mü?

Bankalarda milyarlarca dolarlık nakit rezerv bulunduran, bu varlıklarını futbolun emrine verme yerine finansal nemalandırmayı tercih eden FIFA’nın giderek küresel bir finansal holdinge dönüşmesi, futbolun her geçen gün daha fazla parasallaşmasına ve finansallaşmasına yol açıyor. Bu yapının temel felsefesi ise açık: merkez ülkeler ekseninde futbol üzerinden kâr maksimizasyonu sağlamak.

Oysa Futbolda Eşitsizliğin Bedeli kitabımda da vurguladığım gibi, futbolun uluslararası patronları olan FIFA ve UEFA, maksimizasyon değil optimizasyon peşinde koştukları ölçüde oyuna gerçek anlamda hizmet edebilirler. Bunun için merkezin başarısını önceleyen ve sportif performansı sermayeye endeksleyen mevcut anlayışın yerine, dünya futbolunun bütününü gözeten daha kapsayıcı bir perspektifin hâkim olması gerekiyor.

Bu dönüşümün yolu ise açık: sermaye gücüne dayalı rekabeti minimize etmek, futbolun daha adil ve dengeli dağılımını maksimize etmek. Başka bir deyişle, haksız ve dengesiz rekabeti derinleştiren mevcut yapıyı sürdürmek yerine, dengeli rekabeti güçlendirecek stratejileri hayata geçirmek artık bir tercih değil, zorunluluk haline gelmiş durumda.

Yukarıda ifade ettiğim genel anlayışımı daha net olarak ana başlıklarla belirtirsem, aşağıdaki konularda dünya futbolunun sağlığı ve sürdürülebilirliği açısından yapılması gerekenler:

  1. Finansal makasın daraltılması (minimizasyon)Merkez ülkelerin (Beş Büyük Lig ve paydaşları) rekabet üstünlüğünü kırmak için olması gereken dengeleyici finansal regülasyonlar: 
  2. Havuz Gelirlerinde "Ters Orantı" Modeli: FIFA'nın 8,4 milyar dolarlık devasa gelirinin dağıtımında, merkez ülkelerin (ekonomik olarak zaten devasa olanların) payı minimize edilmelidir. Gelirler, ülkelerin gayrisafi yurt içi hasılaları (GSYİH) ve futbol altyapı bütçeleriyle ters orantılı dağıtılarak, çevre ülkeler için bir "Kalkınma Fonu" yaratılmalıdır.
  3. Küresel Lüks Vergisi: Transfer piyasasında merkez ülkeler arasındaki devasa harcamalardan (örneğin 100 milyon Euro üzerindeki transferler) yüzde 20 oranında bir "Çevre Dayanışma Vergisi" kesilerek doğrudan çevre ülkelerin akademi projelerine aktarılmalıdır.
  4. Kâr Maksimizasyonu Yerine Kaynak Optimizasyonu: FIFA’nın ve merkez ülkelerin kârlarını maksimize etmelerinin önüne geçilmesi ve daha katılımdan başlamak üzere çevre ülkelerin de futbol kaynaklarından toplam başarıyı genele yayacak şekilde kaynak optimizasyonu sağlanmalıdır.  Mevcut sistemde ödüller şampiyona ve devlere odaklanırken, kaynak optimizasyonu için dağılımın tabana yayılması gerekir.
  5. Bu amaçla;

    1) Katılım Payı Odaklı Dağılım: FIFA gelirlerinin büyük bir kısmının "dereceye" göre değil, "katılıma ve altyapı ihtiyacına" göre dağıtılması gerekir. Yani merkez ülkelerin aldığı payın bir kısmının, çevre ülkelerin tesisleşme ve akademi projelerine aloke edilmesi sağlanmalıdır.

    2)Ters Orantılı Teşvik: Futbol ekonomisi zayıf olan ülkelerin (çevre), turnuvada kazandıkları her puan için merkez ülkelere oranla daha yüksek "gelişim primi" almasının sistematize edilmesi gerekir.

    1. Katılım formatında "adil temsil" (stratejik öncelik)

    48 takımlı formatın sadece "yeni pazar" açma işlevinden çıkarılması gerekir:

    • Bölgesel Karma Turnuvalar: Turnuva öncesi, merkez ve çevre ülkelerin zorunlu olarak eşleştiği bölgesel ön turnuvalar düzenlenmelidir. Bu, sadece final aşamasında figüran olmayı değil, gelişim sürecinde merkezle etkileşimi zorunlu kılar.
    • Merkez Kotasının Sınırlandırılması: Avrupa (UEFA) ve Güney Amerika (CONMEBOL) dışındaki konfederasyonların temsil gücü, sadece sayısal değil, "seribaşı" avantajıyla da desteklenmelidir. Çevre ülkelerin ilk turda birbirini elemesi yerine, merkeze karşı rekabet edebilecekleri bir gruplandırma taktiksel olarak önceliklenmelidir.
    1. Sürdürülebilirlik ve kapsayıcılık (sosyal maksimizasyon)

    Futbolun sadece bir "gösteri" değil, toplumsal bir "hak" olduğu gerçeği geri kazanılmalıdır:

    • Fiyatlandırmada "Yerel Alım Gücü" Endeksi: Bilet ve yayın hakları fiyatları, FIFA'nın merkez ofisinden değil, ev sahibi coğrafyaların alım gücüne göre belirlenmelidir. Böylece futbol, sermayenin değil, halkın (For the People) erişebildiği bir alan olur.
    • Teknolojik Bilgi Transferi: Merkez ülkelerin sahip olduğu "spor bilimleri", "veri analitiği" ve "yüksek performans antrenörlüğü" bilgisi, FIFA kanalıyla çevre ülkelere ücretsiz ve zorunlu bir müfredat olarak sunulmalıdır.
    1. "For the people" için sosyal optimizasyon

    Futbolun sadece bir finansal ürün değil, bir kamu hizmeti olarak görülmesi:

    • Yayın hakları havuzu: Küresel yayın gelirlerinin bir kısmıyla, çevre ülkelerdeki yerel liglerin üretim ve rekabet kalitesini artıracak bir "Teknik Destek Fonu" kurulması. Bu, yerel liglerin ticari değerini artırarak merkeze olan bağımlılığı azaltır.
    • Yerel istihdam zorunluluğu: Dünya Kupası gibi dev organizasyonların gelirlerinden elde edilen kârın bir kısmının, turnuvaya katılan çevre ülkelerde "Gençlik Gelişim ve Alt Yapı Merkezleri" kurmak için harcanmasının zorunlu tutulması.
    1. Daha adil bir Dünya Kupası için çevre lehine alınması gereken taktiksel ve stratejik aksiyonlar

    Tablo:1) Daha adil bir Dünya Kupası için çevre ülkeler lehine alınması gereken taktiksel ve stratejik aksiyonlar tablosu

Sonuç

Bugün gelinen noktadan FIFA’nın yayınladığı finansal tablolar, FIFA’nın artık yalnızca oyunu yöneten bir kurum olmadığını; aksine oyundan beslenen, onu finansal olarak işleyen ve değerini kendi bünyesinde biriktiren küresel bir finansal güç merkezine dönüştüğünü gösteriyor. Futboldan elde edilen devasa gelirler sahaya, altyapıya ya da rekabet dengesine değil; büyük ölçüde finansal varlıklara, rezervlere ve kurumsal güvenliğe akıyor. FIFA’nın cari varlıkları 2024’ten 2025’e yüzde 54 artarak, 6.750 Milyon dolara ulaşmış durumda.[2] Bu bağlamda Dünya Kupası, FIFA’nın kâr maksimizasyonu stratejisinin en güçlü ve en merkezi aracı olarak öne çıkmaktadır.

2026 FIFA Dünya Kupası, 8,4 milyar dolara ulaşan rekor bütçesi ve genişleyen katılımcı yapısıyla, yüzeyde futbolun hâlâ “halkın oyunu” olduğu yönünde güçlü bir anlatı sunuyor. Ancak derinlere inildiğinde, bu tablo merkez ülkelerin hegemonik gücünü pekiştiren devasa bir finansal organizasyonu işaret ediyor. FIFA’nın “For the Game, For the World” söylemi ise, çevre ülkelerin tutkusunu merkeze kaynak olarak taşıyan bir kaldıraç işlevi görüyor.

Dünya futbolundaki parasal büyüme eşitlik üretmiyor; sportif refahın tüm dünyaya yayılmasına olanak sağlamıyor, tam tersine merkez ile çevre ülke futbolları arasındaki ekonomik, finansal ve sportif uçurumu derinleştiriyor, futbolda eşitsizlik ekonomisini büyütüyor. Gelirler artıyor ama bu artış, futbolun tabanına yayılmıyor. Futbolun gerçek üreticileri olan çevre ülkeler, her geçen gün daha küçük paylarla yetinmek zorunda kalıyor. Ortada bir büyüme var, evet. Ama bu büyüme kapsayıcı değil; merkezleri güçlendiren, çevreyi zayıflatan bir hegemonya inşasına benziyor.

Eğer bu genişleme, kaynakların adil dağılımı ve gerçek bir rekabet dengesiyle desteklenmezse; Türkiye, Özbekistan ya da Yeşil Burun Adaları gibi ülkeler için bu sahne, kalıcı başarıların üretildiği bir alan olmaktan ziyade, küresel sermayenin ihtiyaç duyduğu “yeni pazarların” sergilendiği bir vitrine dönüşecektir.

Bu nedenle futbolun gerçekten adil bir oyuna dönüşebilmesi, niceliksel büyümeden değil; sıkça vurguladığım gibi, kaynakların etkin ve hakkaniyetli kullanımından, rekabetin ise finansal gücün belirleyiciliğinden kurtarılmasından geçiyor.

Bu çerçevede 2026 FIFA Dünya Kupası, yalnızca bir denge testi değil; modern futbolun ulaştığı kritik eşiğin de somut bir ifadesi. Daha fazla takım, daha fazla maç ve daha yüksek gelir… Ancak bu büyümenin bedeli de giderek ağırlaşıyor: artan oyuncu yükü, derinleşen eşitsizlikler ve oyunun ticari aklın gölgesinde kalması.

Futbol büyüyor ama asıl soru değişmiyor: Bu büyüme oyunu daha adil ve daha estetik mi kılıyor, yoksa yalnızca daha kârlı hale mi getiriyor?

Çünkü artık para, sadece bir ödül değil; futbolun yönünü, doğasını ve geleceğini belirleyen en güçlü aktör haline gelmiş durumda.

-----

[1] https://footballbenchmark.com/ca/e/blog/28466/683952

[2] Tuğrul AKŞAR, 23 Mart 2026, “FIFA’nın Bilançosu Parayı Kasada, Oyunu Ofsaytta Tutan Bir Sistemi Açığa Çıkartıyor!” https://futbolekonomi.com/index.php/haberler-makaleler/mali/342-turgaybicer/7123-2026-03-25-11-36-19.html

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -21 Nisan 2026-

Diyarbakır’da kendisini 'şeyh' diye tanıtan imam çocuğa sistematik istismardan gözaltına alındı 

Kulp ilçesindeki Totana Mahallesi’nde bir çocuğa sistematik cinsel istismarda bulunduğu ortaya çıkan ve kendisini “şeyh” olarak tanıtan imam Mehmet Latif Yeprem gözaltına alındı.

Diyarbakır'ın Kulp ilçesine bağlı olan kırsal Totana Mahallesi'nde kendisini "şeyh" olarak gösterdiği belirtilen imam Mehmet Latif Yeprem, şu an 18 yaşındaki M.Y.'ye çocuk yaşta sistematik cinsel istismarda bulunduğunun ortaya çıkmasının ardından gözaltına alındı.

Mezopotamya Ajansı’nın (MA) haberine göre Diyarbakır Savcılığı tarafından başlatılan soruşturma kapsamında Yeprem, Totana Mahallesi'nde gözaltına alınarak ifadesinin alınması için Kulp Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. 

M.Y. ise ifadesine başvurulmak üzere Diyarbakır İl Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü.

Ajans üç gün önce yayımladığı haberinde Totana kırsal mahallesinin günlerdir cinsel saldırı iddiasıyla çalkalandığını, iddialara göre kendisini "şeyh" olarak gösteren köy imamı Mehmet Latif Yeprem’in M.Y.'ye (18) çocuk yaşta sistematik cinsel saldırıda bulunduğunu yazmıştı.

Habere göre olay, M.Y.nin aynı mahalleden olan ve İstanbul'da görev yapan polisle nikah kıyacağı süreçte ortaya çıktı. Nikah iptal edilirken, M.Y. ile imam arasında geçen bir diyaloğun ses kaydı ortaya çıktı.

Birçok köy sakininin WhatsApp üzerinden birbiriyle paylaştığı ses kaydına göre M.Y., nikah kıyacağı polisin evlilik öncesi araştırma yaptığını ve geçmiş mesajlara ulaştığını söylüyor. M.Y. "İstemiyordum, zorla yaptın. Küçüğüm, bana kimse inanmaz" ifadelerini kullanıyor. Ayrıca kendisinin öldürülebileceğini dile getiriyor. 
 
"Benim ismimi nasıl biliyor" diye soran Yeprem ise, bir yandan olayı inkar ediyor, diğer yandan "şeytana uyduğunu" söylüyor. Polisin herhangi bir test yapıp yapmadığını M.Y.'ye soran Yeprem, devamında şu ifadeleri kullanıyor: "Benim üstüme atma, katlime neden olursun. Şeytan bizi kandırdı. ‘Biz bir şey yapmadık’ dersin. Eline ayağına kapan, bizi kötü etme. Rezil olacağız. Sadece mesajlaştığımızı söyle. Ona söyle eğer kapatmazsa adam ölür."

Ses kaydının yayılması üzerine Yeprem, köyden bazı kişilerle bir araya gelerek, yaşananların "iftira" olduğunu ileri sürdü, “bunu da atlatacağız" ifadelerini kullandı.

Haberde Yeprem’in AKP'ye yakınlığıyla bilinen bir isim olduğu, sık sık AKP etkinliklerine katıldığı, 10 yıldan fazla bir süredir de söz konusu köyde imamlık yaptığı kaydedildi.

***

Bu silahlar nereye taşınıyordu: İstanbul'da bir kamyonetten binden fazla silah çıktı 

İstanbul'da silah sevkiyatı yapılacağı ihbarı üzerine takibe alınan bir kamyonetten 1021 tabanca çıktı. Olay sonrası sadece bir şüpheli tutuklandı.

Son dönemde yaşanan silahlı saldırıların ardından silah bulmanın kolaylığı da tartışma konusu olurken, İstanbul'dan ilginç bir haber geldi. DHA'nın haberine göre, Eyüpsultan İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri, yüklü miktarda silah sevkiyatı yapılacağı yönündeki ihbar üzerine çalışma başlattı. Ekipler tarafından durdurulan kamyonetteki aramada 1021 adet tabanca, 632 adet tabanca gövdesi, 632 adet tabanca üst kapağı ele geçirildi. Olay sonrası bir şüpheli tutuklanırken, olayın arka planına, silahların kimlere sevk edildiğine dair hiçbir açıklama gelmedi.

***

Palantir ve bir savaş tüccarının manifestosu -Cem Demirok- 

Palantir'in paylaştığı 22 madde, ABD hegemonyasının krizlerine teknoloji tekelleri cephesinden verilen siyasi bir yanıt, hatta bir "tekno-emperyalist" doktrin niteliği taşıyor.

Silikon Vadisi kamuoyunda genellikle yapay zekâ, algoritma veya veri analitiği gibi nötr ve teknik terimlerle anılıyor. Uzun bir süredir de dünyayı daha “bağlantılı” ve özgür bir yer haline getirdiği iddiasının arkasına saklanıyor. Ancak geçtiğimiz gün ABD merkezli yazılım ve veri şirketi Palantir’in CEO’su Alex Karp tarafından paylaşılan 22 maddelik “Teknolojik Cumhuriyet” manifestosu, bu utangaç teknoloji şirketleri çağının kapandığını ilan eder nitelikte.

Palantir aslında ne iş yapar?

Meseleye aşina olmayan okurlar için öncelikle şu tespiti yapmakta fayda var: Palantir sıradan bir teknoloji girişimi değil.

Ogün Eraltay’ın soL Haber'de yayımlanan ve şirketin CIA destekli kuruluş öyküsünü, dünya çapındaki kitlesel gözetim faaliyetlerini ve Gazze'deki sivil katliamlarında yapay zekâ sistemlerinin nasıl kullanıldığını anlatan kapsamlı yazısına, Palantir'in gerçekte ne olduğuna dair daha detaylı bilgi edinmek için başvurulabilir.

Özetle şirket, sahip olduğu veri analizi teknolojilerini; kimin tutuklanacağını, sınır dışı edileceğini veya hangi binanın bombalanacağını belirleyen ölümcül algoritmalara dönüştürerek, doğrudan burjuva devletlerinin kendisine, istihbarat örgütlerine ve Pentagon’a satarak para kazanıyor.

Ayrıca sıradan bir vatandaş olarak Palantir’e günlük hayatta maruz kalmama olasılığımızın bulunmadığını da unutmamak gerekiyor. Reklam engelleyici kullanarak, web sitelerindeki çerez (cookie) politikalarını reddederek veya telefonunuzdan birtakım uygulamaları silerek Palantir’in radarından çıkmanız imkânsız.

İşte böylesi karanlık bir sicile sahip olan Palantir'in paylaştığı 22 madde, ABD hegemonyasının krizlerine teknoloji tekelleri cephesinden verilen siyasi bir yanıt, hatta bir "tekno-emperyalist" doktrin niteliği taşıyor. İktisatçı Yanis Varoufakis’in de isabetli teşhisiyle, bu metin aslında elitlerin dünyayı kendi mülkleri gibi yönetmek istediği bir tür "tekno-feodalizm" manifestosu.

***

Manifestonun özetini dört ana başlık altında toparlayabiliriz.

1. Tüketim Teknolojisinin Reddi ve Yeni Bir Gözetim Düzeni

Metinde dikkat çeken ilk nokta, Palantir’in Apple, Google veya Meta gibi şirketlerin temsil ettiği tüketici odaklı teknoloji modeline açtığı savaş oluyor. Buradaki itiraz elbette ki antikapitalist bir tüketim eleştirisi değil.

Google’ın kullanıcılarına ücretsiz e-posta hakkı sunması, Apple’ınsa yalnızca çeşitli uygulamalardan oluşan içeriği “yumuşak güç” olarak tanımlanıyor ve en parlak mühendislik beyinlerinin tüketiciye yönelik bu "uygulama zorbalığına" harcanmasına isyan ediliyor.
Ardından da diplomasinin dahi sınırına gelindiği bu siyasal konjonktürde, Batı'nın (kastedilen özünde ABD emperyalizmi oluyor) ancak "sert güç" ile ayakta kalabileceği ilan edilerek; teknolojinin ve mühendisliğin artık siyasete, daha doğrusu savaş sanayiine yönelmesi gerektiği ileri sürülüyor.

2. Nükleer Çağın Sonu ve "Kârlı" Ölüm Makineleri

Manifestonun önermesi oldukça net: Nükleer silahlara dayalı caydırıcılık çağı bitmiştir; yeni çağın caydırıcı gücü yapay zekâdır.

Yapay zekânın savaş alanındaki kullanımı hâlâ küresel bir etik tartışma konusuyken, Palantir’in bu tartışmayı da bir “tiyatro” olarak nitelendirerek kestirip attığını görüyoruz. Asıl meselenin yapay zekâ destekli katil robotların inşasından muazzam kârlar elde etmek olduğu ise ortada.

Manifestonun 17. maddesine geldiğimizde şiddet suçlarıyla mücadele bahanesiyle bu teknolojilerin ABD şehirlerinde de kullanılmasının talep edildiğini görüyoruz. Bu durum, Gazze'de test edilen "laboratuvarın" kendi ülkelerindeki sivil özgürlükleri yok etmek için kullanılacağının da sinyalini veriyor.

3. Sınıfsal Savaş ve II. Dünya Savaşı Düzeninin İptali

Metnin en cüretkâr hamlelerinden biri ise jeopolitik ve askeri alanda yapılıyor. Palantir, II. Dünya Savaşı sonrasında pasifize edilen Almanya ve Japonya’nın acilen yeniden silahlandırılması gerektiğini savunuyor. Varoufakis'in deyişiyle bu, faşist militarizmin aklanmasından başka bir şey değil.

Daha çarpıcı olanı ise, "herkesin bedel ödemesi" kisvesi altında zorunlu askerliğin geri getirilmesinin istenmesi. Yani elitler ve sermayedarlar güvenli malikânelerinde Palantir hisselerinden kâr elde etmeye devam ederken, toplumun yoksul kesimleri gökyüzündeki katil dronların hedefi olmak üzere siperlere, yani ölüme gönderilmek isteniyor.

4. İdeolojik Kılıf: Kültürel Hiyerarşi, Çoğulculuk Karşıtlığı ve Milyarderlerin Kutsanması

Metnin son bölümüne geldiğimizde, bu militarist teknokratik vizyonun ideolojik zeminini görüyoruz. Son yıllarda ABD’de söylemsel düzeyde de olsa yaygınlaşan ve "her kültür eşittir" önermesini savunan kapsayıcılığa sert bir saldırıda bulunuluyor.

"Kapsayıcılık" adına içi boş bir çoğulculuğa saplanıldığı iddia ediliyor ve açıkça bazı kültürlerin harikalar yaratırken bazılarının işlevsiz, gerici ve zararlı olduğu söyleniyor. Bu sözde kültürel eleştirisinin, aslında Batı merkezli olmayan her şeyi gericilikle damgalayan sömürgeci bir hiyerarşinin yeniden inşası olma niteliği taşıdığını söyleyebiliriz.

Metinde bununla da yetinilmeyip, Elon Musk gibi milyarderlerin sadece zenginleşmekle kalmayıp dünyaya yön verecek "büyük anlatılar" kurmalarının alkışlandığını da görüyoruz. Siyasetten duygusal veya ruhsal bir anlam beklemenin hata olduğu söylenerek, devletin "liyakat" adı altında denetlenemeyen vizyoner milyarderlerin ve teknokratların oyun sahasına dönüştürülmesi gerektiği savunuluyor.

Manifestoyu vatanseverlik ve sivil görev sosuna bulanmış bir "burjuva devlet aygıtını şirket lehine ele geçirme" operasyonu olarak özetlesek hata yapmış olmayız. Çünkü Palantir, devletin karar alma mekanizmalarını, istihbaratını ve savaş stratejilerini kendi tekeline alarak, ulus-devlet ölçeğinde ve geri dönüşü olmayan tek taraflı bir bağımlılık yaratmayı hedefliyor.

Kararların insanlar tarafından değil algoritmalar tarafından alındığı, askerlerin ve bürokratların bu sonuçlara yalnızca "onay mührü" bastığı bir düzen dayatıyor. Yani manifesto kârın ve gücün tamamen Palantir'in kasasına aktığı, riskin ve ölümün ise yoksul halkın sırtına yüklendiği, bildiğimiz silah tüccarı iş modeli, ideolojik bir metin olarak pazarlanmaya çalışılmış.

Lenin’i doğrulayan tablo

Meseleye daha geniş bir siyasi perspektiften baktığımızda tekelci devlet kapitalizminin yapay zekâ ile güncellenmiş ve alabildiğine çıplak biçimde gördüğümüzü söylemek mümkün.

Öyle ki Lenin’in emperyalizm tahlilinde altını çizdiği "devlet aygıtı ile dev tekellerin kaynaşması" süreci, bugün Silikon Vadisi ve Pentagon ekseninde yepyeni bir boyut kazanıyor. Palantir’in siyasete bu denli açık ve saldırgan bir şekilde soyunmasının temel nedenini ise emperyalizmin içinde bulunduğu hegemonya krizinde aramak gerekiyor.

Palantir'in kapitalist sistemde var olduğu söylenen ama birer illüzyondan ibaret olan demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi kavramların yerine doğrudan şiddeti ve zorunlu askerliği önerme cesareti, bu krizin bir itirafı niteliğinde. Parlamento yapamıyor, biz yapabiliriz deniyor. Burjuva devlet aygıtı, mutlak bir teknolojik bağımlılığa sürüklenerek sistemin tüm sinir uçları doğrudan algoritmalara bağlanmaya çalışılıyor.

Tüm bu tablodan çıkarmamız gereken en net sonuçsa şu: Karşımızdaki tehdit, yoldan çıkmış birkaç milyarderin etik dışı faaliyetleri veya salt bir "veri gizliliği" sorunu değil. Ayakta kalmak için savaşa, soykırımlara ve toplumun topyekûn gözetim altına alınmasına ihtiyaç duyan şey bizzat kapitalist sistemin kendisidir.

Teknoloji, sermayenin elinde insanlığı boyunduruk altına alan ve yoksulların zenginler olmadan yaşayamayacağını meşrulaştıran devasa bir silaha dönüşmüş durumdadır.

Haliyle Palantir ve benzeri tekellerin inşa ettiği bu "tekno-emperyalist" distopyayı durduracak olan şey de, şirketleri etik değerler üzerine bir tartışmaya davet etmek ya da serbest piyasanın kendi kendini düzenleyeceğine dair liberal fanteziler üretmek olmayacaktır. Çözüm, bu savaş ve gözetim makinesini var eden kapitalist üretim ilişkilerine ve emperyalizme karşı, sömürülenlerin örgütlü gücüyle verilecek bir siyasi mücadeleden geçiyor.

/././

Yargıtay, ilk deprem davası kararını verdi, yüzlerce davada “bozma” yolu açıldı: “Kopya” bilirkişi raporları sil baştan.-Gökçer Tahincioğlu / T24-

 Yargıtay 12. Ceza Dairesi, deprem davalarında emsal gerekçelerle ilk kararını verdi. Yargıtay, kopyala yapıştır imzalarla gündeme gelen Karadeniz Teknik Üniversitesi raporunun uzmana inceletilmesi, uzman akademisyen ve üniversitelerden yeni rapor alınması, sanıkların hukuki sorumluluklarının tek tek, ayrıntılı gerekçelendirilmesi ve istinaf mahkemesinin duruşmalı biçimde bu konuları incelemesi gerektiğine hükmetti. Kararla, benzer bilirkişi raporları ile karara bağlanan yüzlerce deprem davası için de bozma yolu açıldı. Davaları yakından izleyen hukukçu ve inşaat mühendisi Levent Mazılıgüney, “Yargıtay’ın kararı yetersiz ama önemli. İlk derece ve istinaf mahkemelerine görevlerini hatırlatmış denebilir. Bilirkişi ve imar konusundaki usulsüzlükler de tescil edilmiş oldu” dedi.

Kahramanmaraş merkezli 6 Şubat depremlerinden sonra yargının uygulamaları çok tartışıldı. Kamu görevlileri hakkında dava ve soruşturma açılmaması, sorumlu müteahhit ve teknik elemanlara “olası kast” yerine ezbere biçimde, çok daha az ceza gerektiren “bilinçli taksir” suçundan ceza verilmesi, uzun bir süre boyunca kopyala yapıştır imzalarla gündeme gelen Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin “tek uzman üniversite” sayılması…

Bu davalarda yerel mahkemelerin tartışmalı uygulamalarına istinaf mahkemeleri de sessiz kaldı. İstinaf mahkemeleri dosyayı kapsamlı biçimde incelemek yerine topu Yargıtay’a atmak gibi bir anlayışla hareket etti.

Bu nedenle Yargıtay’ın deprem davalarındaki tutumu büyük önem taşıyordu. Ve Yargıtay, bu konudaki ilk kararını, emsal teşkil edebilecek gerekçelerle verdi.
***
Güneşli Kocabaş Sitesi 7. Blok, depremin simge binalarından biri. 2015’te yapılmasına rağmen yıkılan bu blokta 69 kişi yaşamını yitirdi.

Binanın yıkılmasına ilişkin olarak, Kahramanmaraş’ta görülen bu davada sekiz kişi, “bilinçli taksirle öldürme” suçundan hapisle cezalandırıldı. Bu davada da “olası kast” hükümlerinin uygulanmaması, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nden alınan bilirkişi raporu çok tartışıldı.
***
Dava iki önemli başlıkla da gündeme geldi. İlki, 2011’de bu binanın yapıldığı bölge için “imara açılmasın” uyarısında bulunulmasına rağmen, bölgenin imara açıldığının ortaya çıkmasıydı. Bütün riskler sıralanmıştı ama birinci derece deprem bölgesi olan Maraş’ta bu uyarıları kimse dinlememişti.

İkincisi de uzman üniversite olarak bilirkişi raporu istenen Karadeniz Teknik Üniversitesi’nin raporuna, bilirkişi imzalarının kopyala yapıştır yöntemi ile atıldığının ortaya çıkmasıydı.

Buna göre, KTÜ’de, 12 ayrı rapora 7 bilirkişinin imzaları kopyala-yapıştır yapılarak yerleştirildi. Bu bilirkişi raporlarında imar affı çıkartılmış olmasının binaların yıkılmasında etkili olup olmadığı, işlemlere imza atan kişilerin sorumluluk tespiti gibi önemli saptamalar da yoktu. Ezbere görüşler sıralanmış ve imzalar yerleştirilmişti.
***
Bu nedenle Güneşli Kocabaş Sitesi davası, zaten tek başına önem taşıyordu. Şimdi Yargıtay’ın ilk deprem kararını bu dosyada vermesiyle daha da önemli bir hale geldi.

Yargıtay, istinaf mahkemesinin de yerinde bulduğu yerel mahkeme kararını iki önemli, emsal niteliğindeki gerekçeyle bozdu.

İlk olarak istinaf mahkemesinin duruşma açmadan, dosyayı ayrıntılı biçimde incelemeden yerel mahkeme kararını yerinde bulmasını bozma nedeni saydı. Kararda, şu yorum yapıldı:
"Bölge adliye mahkemelerinin inceleme konusu her dava dosyası için duruşma yapma yükümlülüğü bulunmamaktadır; ancak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) 12 Aralık 2023 tarihli Deliktaş / Türkiye kararında da ifade edildiği üzere, bölge adliye mahkemelerince dosya üzerinden inceleme yapabilmesi, duruşma yapılmasını gerektirmeyen haklı nedenlerin bulunması ile sınırlıdır. Sanıkların suçlamayı reddetmeleri, aleyhlerine düzenlenen bilirkişi kurulu raporlarının soyut, hatalı ve yetersiz olduğunu belirterek … bilimsel mütalaalar alarak dosyaya sunmaları ve yine yıkılan yapıya ilişkin aleyhlerine değerlendirilen çeşitli belgelerdeki imzaların sahte olduklarını ileri sürmeleri karşısında Bölge Adliye Mahkemesi tarafından, maddî sorunun kuşkuya yer bırakmayacak şekilde tespit edilebilmesi amacıyla, duruşma açılması gerekmektedir."

Yargıtay, ikinci olarak bilirkişi raporundaki imzaların sahte olup olmadığının incelenmesi gerektiğini belirtti. Şu yorumu yaptı:
"İmza inkârında bulunan sanıklar yönünden bir grafoloji uzmanından, Adli Tıp Kurumu Başkanlığı Fizik İhtisas Dairesinden veya kriminal laboratuvarlardan rapor alınması gerekmektedir."

Son olarak Yargıtay, şu başlıkların da incelenmesini istedi:
Ayrıca yapının projelendirme, inşa ve denetim aşamasında görev aldığı iddiasıyla haklarında kamu davaları açılan sanıkların, yapının yapım tarihinde yürürlükte bulunan imar mevzuatına ve dönem itibariyle bilim ve fennin gerektirdiği teknik şartlara uygun davranıp davranmadıklarını, aykırı davrandıklarının tespiti hâlinde de bu aykırılığın yapının yıkılmasına etkisini teknik verilere dayalı olarak her bir sanık için ayrı ayrı açıklayan, tarafların önceki raporlara yönelik itirazları ile dosyaya sunulan uzman mütalaalarını da irdeleyen, İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ), Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ya da başka bir teknik üniversitenin inşaat mühendisliği bölümünde, zemin ve temel etüdü raporu yönünden jeofizik ve jeoloji mühendisliği bölümünde görevli öğretim üyelerinden oluşacak yeni bir bilirkişi kurulundan rapor alınması gerekmektedir.
***
Yargıtay, her sanığın hangi davranışı ile neye yol açtığının ayrı ayrı değerlendirilmediği, hepsinin eyleminin ortak biçimde, “bilinçli taksir” sayıldığı bir anlayışın doğru olmadığını vurguladı.

Buna göre istinaf mahkemelerinin deprem davalarını duruşmalı olarak ele alması, her sanığın hangi eyleminin kusurlu olduğunu gerekçeli biçimde açıklaması, uzman bir üniversiteden bütün bu başlıkları açıklayacak yeni bilirkişi raporu istenmesi, önceki bilirkişi raporundaki imzaların da grafoloji uzmanı tarafından incelenmesi gerektiğine hükmetmiş oldu.
***
Peki bu karar ne anlama geliyor?
Yargıtay’ın kararı şüphesiz ki bilirkişi ve imarla ilgili usulsüzlükleri tescillenmesi açısından önemli. Ancak Yargıtay’ın "gerekçesiz hüküm kurulamaz" diyerek verdiği bu bozma kararı, meselenin teknik ve sistemsel derinliğine inmekte ne kadar başarılı, tartışılır.

Deprem yargılamalarını, bilirkişi skandallarını ve imar dosyasındaki karanlık noktaları en başından beri takip eden hukukçu ve inşaat mühendisi Levent Mazılıgüney de kararı önemli ama yetersiz buldu. Mazılıgüney, sorularımıza şu yanıtları verdi:

- İlk Yargıtay kararı Güneşli Kocabaş dosyasıyla önümüze geldi.
Sizce bu yargılamalar en başından beri doğru bir rotada mı ilerliyor?

Maalesef hayır. Deprem yargılamaları asıl amacından tamamen uzaklaşmış durumda. Eğer bu yargılamalar sağlıklı yapılsaydı; yani yükümlülük ihlalleri, bu ihlaller ile netice arasındaki nedensellik bağı ve objektif isnadiyet tam olarak ortaya konulsaydı, bir sonraki depremde enkaz altında kalmamak için hayati dersler çıkaracaktık. Ancak bu yapılmadı. Bunun yerine, akademisyen oldukları için peşinen uzman kabul edilen bilirkişilerin hazırladığı, denetlenemeyen ve tamamen paket program analiz çıktılarını "değişmez gerçeklik" kabul eden raporlara hapsolduk. Bu raporlarla tespit edilen "yükümlülük ihlalleri", hiçbir nedensellik bağı kurulmadan doğrudan "kusur" tespitine çevrildi. Mahkemeler de bu hatalı raporları karara dönüştürdü. Neticede ne mağdurlar ne de sanıklar adalete erişebildi; muazzam bir zaman ve emek heba edildi.

"Yetersiz ama önemli karar"

- Yargıtay’ın bu ilk bozma kararını nasıl değerlendiriyorsunuz? Beklentileri karşılayan bir "hukuki set" oluşturabildi mi?
Yargıtay’ın kararı, savunma argümanlarının tartışılmadığı ve kararların gerekçesiz bırakıldığına dair genel bir bozma sunduğu için aslında oldukça zayıf bir karar. Keşke daha geniş ve cesur yazılsaydı. Örneğin, depremde yıkılmış betonarme bir binadan alınan beton karotlarıyla, binanın yapım aşamasındaki beton dayanımının saptanamayacağı gerçeğini açıkça vurgulamalıydı. Paket program analiz çıktılarının mutlak gerçeklik olmadığını, bilirkişi raporlarının denetlenebilir olması gerektiğini kayda geçirmeliydi. Karar, binanın neden yıkıldığının hâlâ meçhul olduğunu, depremin büyüklüğünün ve imar aşamalarının etkisinin mutlaka dikkate alınması gerektiğini yazsaydı gerçek bir emsal olurdu. Bilinçli taksirin koşullarını ve bireyselleştirmeyi örneklendirebileceği bir emsal fırsatını kaçırdı Yargıtay. Yine de çok önemli bir karar. Yargıtay işaret ederek ilk derece ve istinaf mahkemelerine görevlerini hatırlatmış denebilir.

- Kararda dikkat çeken bir diğer husus, bölge adliye mahkemelerinin yani istinafın rolü.
Kesinlikle. Yargıtay, istinafa örtülü bir eleştiri sunarak, dosyaları doğrudan Yargıtay’a göndermek yerine duruşma açıp yargılama yapması gerektiğini hatırlattı. Günümüzde istinaf mahkemeleri deprem dosyalarını adeta üzerinden atmaya çalışıyor. İstinaf bu kritik süreçte işini yapmayacaksa neden var? Bu yaklaşım adalete erişimi sadece geciktiriyor ve yargılama sürecini hantallaştırıyor. Elbette sadece istinaf mahkemelerine değil, ilk derece mahkemelerine de işlerini hatırlatıyor Yargıtay. İlk derece mahkemeleri kapsamlı olarak iddia ve savunmaları tartışmalı, bilirkişi raporlarını denetlemeli, nedensellik bağı kurulmalı ve bireyselleştirme yapılmalı. Bunu ilk derece yapmadıysa istinaf duruşma açarak yapmalı. Her şeyi Yargıtay’dan beklemeyin, lütfen görevinizi yapın, adaleti geciktirmeyin denmiş kibarca.

2011’de “imara açmayın” denilmişti.

- Güneşli Kocabaş davasında ve diğerlerinde en çok "inşaat hataları" konuşuluyor. Ama siz "imar aşaması sorgulanmadan adalet olmaz" diyorsunuz. Neden imar bu kadar hayati?
Binaların neden yıkıldığını anlamak istiyorsak süreci bütüncül değerlendirmeliyiz. İmar aşamalarını dikkate almayan bir yargılama eksiktir. Sizin de daha önce haber yaptığınız gibi Güneşli Kocabaş’ta İller Bankası 2011 yılında "burayı imara açmayın" demişken neden açıldı ve neden yüksek kata izin verildi? Depremden önce 15 kata izin verilen o alan, depremden sonra 5 kata indirilmişse ve yıkılan bloğun bulunduğu yer imara kapatılmışsa; "Neden bu önlem 6 Şubat’tan önce alınmadı?" sorusunu sorma hakkımız vardır. Eğer bu sınırlama zamanında yapılsaydı, bugün bu can kayıplarını konuşmuyor olacaktık. Yargılama da olmayacaktı. İmar aşamaları deprem dirençli şehirleşme için hayati önemde. İmar hatalarının Malatya’da da Hatay’da da hayati önemde olduğunu görüyoruz ama bir türlü yargılamalara dahil edemiyoruz. Umarım Yargıtay kararı sonrası imar aşamaları da tartışılır. Güneşli Kocabaş sitesi özelinde tartışılmaması halinde adalet yine tecelli etmeyecektir.

- Bu dosyayı bir hukukçu olmanın ötesinde, her platformda bir "eğitim materyali" olarak anlatıyorsunuz. Bu vaka neden bu kadar öğretici?
Çünkü bu dosya hem mühendislik hem de hukuk fakültelerinde ders olarak okutulmalı. İmar baştan sona hatalı ama yargılama bu aşamayı görmezden geliyor. Sanki yapı süreci sadece inşaattan ibaretmiş gibi davranılıyor. Kullanım aşaması, önceki Elazığ depreminin etkileri, idarenin alması gereken tedbirler hep belirsiz kalıyor. İnşaat mühendisliği açısından tünel kalıp sistemine rağmen bir binanın neden yıkıldığını, sitedeki diğer 15 bloğun neden ayakta kaldığını (faya yakınlık, yönelim etkisi, düşey ivme vb.) araştırmadan verilen her karar, bilime de hukuka da aykırıdır. Maalesef deprem yargılamalarındaki bilirkişi raporları hiçbir bilimsel faaliyette tartışılmıyor. Adeta raporlar akademi dünyasından da kaçırılıyor. Halbuki sadece Güneşli Kocabaş sitesi değil, birçok dosya tartışılmalı, öğrencilere örnek vaka olarak anlatılmalı. Bu dosya da hem hukuk hem de mühendislik ve mimarlık öğrencileri için emsal niteliğindedir.

"İmzalar kopya, geciken adaletin ve ödenen ücretlerin hesabını kim verecek?"

- Yargıtay, bilirkişi raporlarındaki "imza sahteciliği" iddialarının incelenmesini istedi. Binlerce raporun tek bir merkezden çıkması ne anlama geliyor?
Bu imzaların kopya olduğunu anlamak için uzman olmaya bile gerek yok, çıplak gözle dahi görülüyor. Nitekim adli belge inceleme ve grafoloji uzmanları da bu tespiti yaptı. Binlerce rapor neden tek bir üniversiteye gönderildi? Bu kopyala-yapıştır raporlarla yüzlerce insanın hayatı hakkında hüküm kuruldu. Bu durum akademiye, özellikle inşaat mühendisliği akademisine çok büyük bir itibar kaybı yaşattı. Akademisyenlerin yaşanan itibar kaybına duyduğu öfke çok büyük. Geciken adaletin ve haksız ödenen bilirkişi ücretlerinin hesabını kim verecek? Bu inceleme titiz ve kapsamlı şekilde yapılmalı, sonra sorumlular hesap vermeli. Bu çarpık sistem neden enkaz altında kaldığımızın da özeti niteliğinde. Birçok alanda işlerimiz böyle maalesef. Yargılamada bilirkişi raporu var mı var. Var da ne anlam ifade ediyor? Koca bir hiç! Tıpkı inşa süreçlerimizde yer alan denetim mevzuatı ve idarenin denetim yükümlülükleri gibi. Var mı var ülkesinde kağıt üstünde olan ama aslında olmayanlar yüzünden insanlarımız ölüyor. Buna dur denilmeli.

- Mağdur ailelerin büyük bir öfkesi var ve yargıdan bir "sorumlu" bekliyorlar.
Mağdurlar haklılar. Ancak bina yıkıldıktan sonra sorumlu belirlemek kolay değil. Hele ki imardan deprem gününe kadar tüm süreci dikkate almayan yargılamalardan adalet çıkmaz, sadece günah keçisi çıkar. Mağdurların öfkesini bir "günah keçisi" bularak dindirmeye çalışmak, bir sonraki depremde yine enkaz altında kalmamıza neden olur. Mahkemeler "birilerini cezalandıralım da kamuoyu rahatlasın" mantığıyla bu vebale girmemeli. Bütüncül bir yaklaşımla imardan zemin etüdüne, inşaattan denetime, kullanımdan deprem gününe kadar tüm süreç incelenmeli. Bilirkişi raporları mutlak doğru kabul edilmemeli, bilirkişiler mutlaka duruşma salonlarında çapraz sorguya alınmalı. Uzman görüşlerinin, bilirkişi raporlarıyla "silahların eşitliği" ilkesi kapsamında denk olduğu unutulmamalı. Bizler vicdanları rahatlatacak "görünüşte yargılamalar" değil; bilimsel ve hukuki nedenselliğin kurulduğu, sonraki nesilleri enkaz altında kalmaktan kurtaracak "adil yargılamalar" talep ediyoruz.

- Bozma kararından sonra bizi ne bekliyor?
Biz görünüşte değil, adil ve geleceğe ışık tutacak yargılamalar talep ediyoruz. Çelişmeli yargılama olmadan adalet mümkün değil. Yargıtay’ın bu uyarısı bir fırsata çevrilmeli; bilirkişi raporları denetlenebilir hale getirilmeli ve gerçek sorumluluk zinciri (imar vereninden, denetlemeyenine kadar) kurulmalı. İlk derece mahkemelerine çok iş düşüyor. Yükümlülük ihlali, nedensellik bağı ve objektif isnadiyet ilişkisi her bir sanık için bireyselleştirerek gerekçelendirilmeli. Aksi takdirde, sadece enkazın üzerini hukukla örtmüş oluruz. Adalet enkaz altında kalmaya devam eder.

Bunu tamamen zaman gösterecek ve mahkeme heyetlerinin vicdanı belirleyecek. Ya adaletin tecellisi ve sonraki depremde enkaz altında kalmamak adına üstlerine düşeni yapacaklar ya da ciddi bir vebal atın da kalacaklar. Biz görünüşte değil, adil ve geleceğe ışık tutacak yargılamalar talep ediyoruz. Çelişmeli yargılama olmadan adalet mümkün değil. Yargıtay’ın bu kararı ve aslında uyarısı bir fırsata çevrilmeli; bilirkişi raporları denetlenebilir hale getirilmeli ve gerçek sorumluluk zinciri (imar vereninden, denetlemeyenine kadar) kurulmalı.

Burada özellikle meslek odalarının, bilhassa TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası'nın (İMO) tarihi uyarılarına ve aylardır süren haklı feryadına artık kulak verilmesi şart. İMO peş peşe yaptığı açıklamalarla yargılamalardaki fecaati ortaya koydu: "Bilirkişiler hâkim yerine geçemez, kusur ve oranını belirleyemez", "Paket program analiz çıktıları değişmez gerçeklikler değildir" ve "Kanunsuz suç olmaz, aleyhe düzenleme geriye yürümez" dedi. Son olarak da Yargıtay çalıştayına gönderdiği geniş bir metinle tarihi bir sorumluluk üstlendi. İMO'nun bu teknik ve hukuki açıklamaları, yargılamaların temel omurgası olmalıdır. O dönemin yönetmeliklerine göre inşa edilmiş binaları bugünün modern yazılımlarıyla yargılayıp, taşıyıcı sisteme sonradan yapılan müdahaleleri ve zemin/imar gerçeklerini, helke ki imar aflarını sümen altı edemezsiniz.

Bu noktada ilk derece mahkemelerine çok iş düşüyor. Mahkemeler, "kamuoyunu rahatlatacak birilerini bulduk, dosya kapandı" kolaycılığından ve toptancı cezalandırma mantığından derhal kurtulmalı. Yükümlülük ihlali, nedensellik bağı ve objektif isnadiyet ilişkisi her bir sanık için soyut şablonlarla değil, somut delillerle bireyselleştirilerek gerekçelendirilmeli.

Aksi takdirde, sadece enkazın üzerini hukukla örtmüş oluruz. Adalet enkaz altında kalmaya devam eder. Daha kötüsü bir sonraki depremde insanlarımız yine enkaz altında kalır.
(Gökçer Tahincioğlu-T24)

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -21 Nisan 2026-

Üç yıldır ulaşılamayan ipucu, üç yıl sonra nasıl bulundu; Gülistan Doku’nun kaybedildiği Beyaz BMW’yi kim hediye etti?-Tolga Şardan-  Edindi...