Dünyanın en pahalı etini yiyoruz... Peki gerçekten et mi yiyoruz? + Sayılar benden önce yaşlanıyor: Yaşlanmak gerçekten kötü bir şey mi? -T24-


Dünyanın en pahalı etini yiyoruz... Peki gerçekten et mi yiyoruz?-Gürkan Akgüneş- 

Et fiyatları elbette bir gün düşebilir. Üretim artabilir, ithalat bitebilir, yeni destekler açıklanabilir. Ama tüketicinin kaybettiği güveni yeniden kazanmak, belki de etin fiyatını düşürmekten çok daha zor olacak.

Bazen insanın aklına çok basit ama rahatsız edici bir soru geliyor.

Kırmızı etin en pahalı olduğu ülkelerden biriyiz. Peki soframıza gelen ürün gerçekten et mi?

Son birkaç yıldır Türkiye'de kırmızı et artık yalnızca bir gıda ürünü değil, ekonomik bir göstergeye dönüştü. Kasap vitrinleri, lokanta menüleri, market reyonları... Her yerde aynı tartışma var.

Bir kilo dana etinin fiyatı birçok Avrupa ülkesini geçmiş durumda. Büyük şehirlerde sıradan bir restoranda yiyeceğiniz bir porsiyon et yemeği bin liraya yaklaşıyor. Döner fiyatları öyle yükseldi ki, Ticaret Bakanlığı, artan fiyatları dizginlemek için döner restoranlarına ceza kesiyor.  

İşin ilginç tarafı ise şu...

Yıllardır canlı hayvan ithal ediyoruz.

Karkas et ithal ediyoruz.

Besilik dana ithal ediyoruz.

Hayvancılığa milyarlarca liralık destek veriyoruz, hayvancılığa başlayanların özendirici hikayelerini izliyoruz.  

Ama et bir türlü ucuzlamıyor.

Üstelik OECD verilerine göre Türkiye, kişi başına kırmızı et tüketiminde gelişmiş ülkelerin oldukça gerisinde bulunuyor. 

Elbette et bu kadar pahalıyken, tencerede yemekler de artık etsiz pişmeye başladı. Avrupa’da en az et tüketen ülkelerden biriyiz. Bir nevi zorunlu veganlık bizimki. 

Nitekim TÜİK'in son verileri de dikkat çekici. Türkiye'de kırmızı et üretimi 2025 yılında bir önceki yıla göre yüzde 10,5 azalmış. Üretim de 2 milyon 105 bin tondan, 1 milyon 885 bin tona gerilemiş. 

Fiyat artışında bu tablonun da etkisi var. Arz daralırken fiyatların yükselmesi kaçınılmaz oluyor. Ancak bütün bunlardan daha büyük bir problemimiz var.

Et güven vermiyor!

Et artık sadece pahalı değil. Güven de vermiyor. Kasaptan, marketten satın aldığımızın, restoranlarda sipariş ettiğimizin, gerçekten dana veya kuzu eti olmama ihtimali oldukça yüksek. 

Çünkü aynı zeytinyağında veya balda olduğu gibi, fiyat arttıkça kazanca yönelik hileler de artıyor. Bunun en güncel kanıtı; gıda denetimlerinden yansıyan sonuçlar..   

Tarım ve Orman Bakanlığı'nın yalnızca 2026 yılının ilk yedi ayında yayımladığı "Sağlığı Tehlikeye Düşürecek Gıdalar" listesine baktığımızda tam 29 ayrı tek tırnaklı et vakası var. Yani; en az 29 et satış noktasında, halka “dana eti” diye, at veya eşek eti yedirilmiş.

Üstelik mesele yalnızca kasapta satılan parça etle sınırlı değil. Kıyma, sucuk, köfte, kavurma, karaciğer, tantuni, beyran, pide harcı ve çeşitli pişmiş et ürünlerinde de at ya da eşek eti tespit edildiğini görüyoruz. 

Hatta yarış atı bile var, kaçak bir şekilde kesildikten sonra kavurması yapılıp, dana kavurma diye servis edilen. 

Özetle, bugün tüketici yalnızca etin fiyatını değil, aldığı ürünün gerçekten dana eti olup olmadığını da sorgulamak zorunda. 

Üstelik bu buzdağının yalnızca görünen kısmı.

Yine aynı dönemde; yani yılın ilk 7 ayında, bakanlığın açıkladığı, "Taklit ve Tağşiş" listesinde et ve et ürünlerine ilişkin 184 ayrı uygunsuzluk yer aldı.

Bazı sucuklarda kanatlı eti...

Bazılarında mekanik ayrılmış tavuk eti...

Kimi ürünlerde baş eti, taşlık, deri dokusu ya da farklı hayvansal dokular tespit edildi.

Kısacası sorun yalnızca at ya da eşek eti değil. Et ürünlerinde hileye yönelik ciddi bir eğilim var. Dana kıyma diye yediğimiz lahmacunun içinde, deri dokuları, taşlık veya tavuk eti bulunması artık neredeyse sıradan bir tabloya dönüştü. Ödediği parayla aldığımız ürün arasındaki güven ilişkisi her geçen gün daha da zayıflıyor.

Adana - Mersin ette hile hattı

Listenin dikkat çeken bir başka yönü ise coğrafya.

Türkiye'nin tantuni denildiğinde akla gelen ilk şehri Mersin. Adana ise kebabıyla dünyanın tanıdığı gastronomi merkezlerinden biri.

Ancak bu yıl açıklanan listelerde özellikle Adana ve Mersin dikkat çekiyor. Tantuni, beyran, kavurma, ciğer ve çeşitli kırmızı et ürünlerinde peş peşe tek tırnaklı et tespitleri yapıldı.

Elbette birkaç işletmenin yaptığı usulsüzlük, o şehirlerin bütün esnafını temsil etmez.

Ama gastronomi şehirleri yalnızca lezzetleriyle değil, güven duygusuyla da marka olur. Aynı listelerde bu kadar sık yer almak, yıllar içinde oluşturulan gastronomi değerine de zarar veriyor.

Belki de en çarpıcı örnek Adana'da karşımıza çıkıyor.

Tarım ve Orman Bakanlığı'nın son listesinde yine adı geçen kasap Nurettin Sayğılı'nın hikâyesi aslında sistemin de özeti gibi.

Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre Sayğılı'nın adı ilk kez 2015 yılında 1,2 ton kaçak et operasyonuyla gündeme geldi.

2024 yılında bu kez aracında 1,5 ton tek tırnaklı et bulundu. İfadesinde, "Akrabalarıma dağıtacaktım." dedi.

Aynı yıl yeniden ifşa edildi.

2025 yılında yine listede yer aldı.

2026 yılında ise dondurulmuş karaciğer, kuşbaşı ve parça ette yine tek tırnaklı et tespit edildi.

Tağşiş cezaları caydırıcı değil

İster istemez insan şu soruyu soruyor: Sorun gerçekten denetim eksikliği mi? Yoksa yakalananların aynı işi tekrar yapabileceklerini düşünmelerine neden olan caydırıcılık sorunu mu?

Tarım ve Orman Bakanlığı'nın son düzenlemesine göre gıdada taklit ve tağşiş yapan işletmelere uygulanacak idari para cezalarının alt sınırı 474 bin lira, üst sınırı ise 4 milyon 740 bin lira. Ama 2025 yılında açıklanan ceza verilerine baktığımızda, denetimlerde usulsüzlük saptanan işletmelere, 32 bin 210 adet idari para cezası uygulanmış. Toplam para cezası tutarı ise 2 milyar 654 milyon lira. Bu da işletme başına ortalama yaklaşık 82 bin liralık idari yaptırıma karşılık geliyor.

Tabii tonlarca et veya zeytinyağında sahtecilik yapan bir kişi veya şirketin elde edeceği kazanç düşünüldüğünde, ne 82 bin TL’nin ne de 474 bin liranın caydırıcı bir meblağ olmayacağı aşikar. Zaten aynı isimlerin yıllar boyunca tekrar tekrar aynı listelerde yer alması, tartışmanın ceza miktarından çok uygulamanın etkinliğine kaymasına neden oluyor.

Sonuçta mesele yalnızca ekonomik de değil. Bir ülkede insanlar fiyattan da bağımsız, eğer et satın alıyorsa yediği ürünün gerçekten et olduğundan emin olmak ister.

Et fiyatları elbette bir gün düşebilir. Üretim artabilir, ithalat bitebilir, yeni destekler açıklanabilir. Ama tüketicinin kaybettiği güveni yeniden kazanmak, belki de etin fiyatını düşürmekten çok daha zor olacak.

/././

Sayılar benden önce yaşlanıyor: Yaşlanmak gerçekten kötü bir şey mi?-Mitsuru Horiguchi- 

Yoksa bizi mutsuz eden yaşlılık değil, artık bize ihtiyaç olmadığı duygusu mu?.. Japonya yaşlı bakımını kurumsallaştırdı, ailenin yükünü azalttı. Ama yaşlılığı aile hayatından biraz uzaklaştırdı. Türkiye ise yaşlıyı ailenin içinde tuttu. Belki Japonya Türkiye’den yaşlıları ailede tutmayı, Türkiye de Japonya’dan bakımı sadece ailenin fedakârlığına bırakmamayı öğrenir.

Ben ne zaman yaşlı oldum?
Son zamanlarda yaşımı yazmam gereken bir yere geldiğimde, elim bazen bir anlığına duruyor.
Yaşımı unuttuğumdan değil.
Sadece o sayıyla, kendimi hissettiğim yaş bir türlü birbirine uymuyor.

Aynaya baktığımda elbette genç bir adam görmüyorum. Saçlarım beyazladı. Eskisine göre daha çabuk yoruluyorum.
Ama sabah uyandığımda zihnim hâlâ eskisi gibi çalışıyor.
Şimdi nereye gitsem?
Kiminle tanışsam?
Ne okusam?
Ne yazsam?

Üniversite yıllarımda sırt çantamı alıp Avrasya’yı dolaştım. Türkiye de o yıllardan beri hayatımın en uzun soluklu meselesi, belki de yaşam boyu süren yolculuğum oldu.
Sonra diplomat olarak çalıştım. Emekli olduktan sonra da yollardan kopamadım. Bugün kendimi bazen “dünyayı gezen bir editör” diye tanımlıyorum.

Geziyorum. Görüyorum. Dinliyorum. İnsanlardan öğreniyorum.
Sonra bütün bunları kendi içimde yeniden “kurguluyor”, yeniden birbirine bağlıyor ve yazıya döküyorum.
Bundan hâlâ büyük bir zevk alıyorum.
Bu yüzden kendimi neredeyse hiçbir zaman yaşlı hissetmedim.
Ama sayıların merhameti yok.
Her yıl bir tane daha ekleniyor.

Japonya’da istatistiklerde 65 yaş ve üzeri “yaşlı nüfus” kabul ediliyor. TÜİK de yaşlı nüfus tanımında 65 yaş sınırını kullanıyor.
Demek ki istatistiklere göre ben çoktan o tarafa geçmiş durumdayım.
Peki insan ne zaman yaşlı olur?
65’inde mi?
70’inde mi?
Yoksa kendisine “Ben artık yaşlıyım” dediği gün mü?

Yaşlanmak gerçekten kötü bir şey mi?
100 yaşına kadar yaşayacağımız bir dünyada 65 yaş hayatın sonu mu?
Japonya, insanları dünyanın en uzun yaşayan toplumlarından biri.
2024 verilerine göre ortalama yaşam süresi erkeklerde 81,09, kadınlarda 87,13 yıl.
Ve bugün Japonya’da 100 yaşını aşmış yaklaşık 100 bin insan yaşıyor.
100 yaşını aşanlara centenarian, 110 yaşını aşanlara ise supercentenarian deniyor.

Japonya’da Yaşlılar Refah Yasası’nın çıkarıldığı 1963 yılında, ülkede 100 yaşını aşmış yalnızca 153 kişi vardı.
2025 yılında bu sayı 99 bin 763’e ulaştı.
Neredeyse 100 bin.
Sadece 60 yıl içinde “100 yaşına kadar yaşamak” cümlesinin anlamı tamamen değişti.
Eğer insan 100 yaşına kadar sağlıklı yaşayabilecekse, 65 yaş hayatın son dönemi değildir.
Önünde hâlâ 35 yıl vardır.
Okula git.
Çalış.
Emekli ol.
Sonra yaşlılığını geçir.
Belki de yüzyıllardır alıştığımız bu hayat çizgisi artık gerçeğe uymuyor.
Ama burada çok büyük bir “eğer” var.
Sağlıklı kalabilirsek.
Mesele kaç yıl yaşadığımız değil, kaç yıl “kendimiz” olarak kalabildiğimiz

Japonya’da son yıllarda çok sık duyduğumuz bir kavram var; sağlıklı yaşam süresi.
Yani sağlık sorunları nedeniyle günlük hayatımız kısıtlanmadan yaşayabildiğimiz yıllar.
2022 yılında Japonya’da sağlıklı yaşam süresi erkeklerde 72,57, kadınlarda 75,45 yıldı.
Ortalama yaşam süresiyle arasındaki fark erkeklerde 8,49, kadınlarda ise 11,63 yıl.
11 yıl.
Az bir zaman değil.
Bir insan hayatının başlı başına bir bölümü.
O halde asıl soru “Kaç yaşına kadar yaşayacağım” olmayabilir.
Belki soru şudur: Hayatımın son kaç yılını hâlâ kendim olarak yaşayabileceğim?

Bugün Japonya’da doktorların ve araştırmacıların longevity üzerine bu kadar yoğun konuşmasının nedeni de belki bu.
Kas gücü.
Uyku.
Kan şekeri.
Bağırsak bakterileri.
Hücresel yaşlanma.
Biyolojik yaş.

YouTube’u açıyorum. Neredeyse her gün yeni bir araştırma, yeni bir uzman, yeni bir tavsiye.
Bazen düşünüyorum:
Bunların hepsini uygulamaya kalksam, günün tamamı sağlıklı yaşamaya çalışmakla geçecek.
Yaşamaya ne zaman vakit kalacak?
Yaştan mı? Yoksa yeterince yürümediğim için mi?

Ben de bugünlerde “sağlıklı yaşam süresi” kavramını kendi bedenim üzerinden düşünüyorum.
Japonya’da ağustos ve eylül aylarında yeniden dağlara çıkacağım.
2 bin, 3 bin metre yükseklikteki dağlarda, her gün dört ila altı saat iniş çıkış yapacağım.
Dağları seviyorum.
Ama bu yıl biraz endişeliyim.
Türkiye’de kaldığım süre içinde açıkça hareketsiz kaldım.
Acaba bedenim dayanacak mı?
Elbette yaşın etkisi vardır.
Ama her şeyi yaşa bağlamak istemiyorum.
Gücüm gerçekten yaşlandığım için mi azaldı?
Yoksa yeterince yürümediğim için mi?
Kaslarımı kullanmadığım için mi?

İnsan yaşlandığı için mi hareket edemez hâle gelir?
Yoksa hareket etmeyi bıraktığı için mi daha hızlı yaşlanır?
Bu yaz cevabın en azından bir kısmını kendi bedenimde arayacağım.

Türkiye de sonsuza kadar “genç ülke” kalamayacak

Son zamanlarda Türkiye’de yaşlanmayla ilgili bazı kelimeleri daha sık görmeye başladım.
Sağlıklı yaşlanma. Aktif yaşlanma. Uzun ve sağlıklı yaşam. Longevity.
Türkiye’de 2022-2024 dönemi ortalama yaşam süresi 78,1 yıl.
Erkeklerde 75,5 yıl.
Kadınlarda 80,7 yıl.
TÜİK’in açıkladığı sağlıklı yaşam süresi ise ortalama 57,6 yıl. Erkeklerde 58,9, kadınlarda 56,3 yıl.


Nüfus piramidi, Türkiye nüfusunun yaşlanmakta olduğunu gösteriyor (Grafik: A.A, Kaynak: TÜİK)

Japonya’daki “sağlıklı yaşam süresi” verileriyle tanım ve hesaplama yöntemleri birebir aynı değil. Dolayısıyla doğrudan karşılaştırmak doğru olmaz.
Ama mesele aynı.
Uzun yaşamakla sağlıklı yaşamak aynı şey değil.
2025 yılında TÜİK ilk kez Aktif Yaşlanma Endeksi’ni resmi istatistik olarak yayımladı.
Türkiye’nin 2024 genel endeks değeri 29,7.
Erkeklerde 34,5.
Kadınlarda 25,3.

Bu fark dikkatimi çekti.
Türkiye’ye ilk geldiğim yılları hatırlıyorum.
Bu ülke gerçekten gençti.
Sokaklar çocuklarla doluydu. Nereye baksam genç insanlar görüyordum.
Ama 2025 yılında Türkiye’de 65 yaş üzerindeki nüfus 9 milyon 580 bini geçti. Toplam nüfusun yüzde 11,1’i.
2040’ta yüzde 17,9, 2060’ta yüzde 27 olması bekleniyor.

Türkiye de yaşlanıyor.
Japonya’dan biraz daha geç.
Ama aynı büyük demografik dalganın içine giriyor.
Japonya bakımı topluma bıraktı, Türkiye ailede tuttu.

Japonya’da 2000 yılında uzun süreli bakım sigortası sistemi yürürlüğe girdi.
Sistemin temelinde basit bir düşünce vardı: Yaşlı bakımını yalnızca ailenin omuzlarına bırakmamak.
Evde bakım hizmetleri, gündüz bakım merkezleri, bakım koordinatörleri, huzurevleri, yerel sağlık hizmetleri…

Elbette Japon sisteminin de sayısız sorunu var.
Bakım personeli yetersiz. Yabancı çalışanlara duyulan ihtiyaç giderek artıyor.
Yine de sistem açısından baktığımızda Japonya’nın yaşlı bakım altyapısının Türkiye’den çok daha gelişmiş olduğunu söylemek mümkün.

Türkiye ve Japonya’nın birbirinden öğrenecekleri

Peki Japon yaşlılar Türk yaşlılardan daha mı mutlu?
Bundan o kadar emin değilim.

40 yılı aşkın süredir tanıdığım Türkiye’de yaşlanan anne ve baba uzun süre ailenin içinde kaldı.
Anne hastalanır, çocuklar harekete geçer.
Biri hastaneye götürür.
Biri yemek getirir.
Kardeşler konuşur.
“Kim doktora götürecek?”
“Kim yanında kalacak?”
“Bundan sonra nerede yaşayacak?”

Bugün muhtemelen birçok aile bunları WhatsApp gruplarında konuşuyor.
Annenin tansiyonu.
Babanın ilacı.
Doktor randevusu.

Japonya’nın giderek kaybettiği bir sıcaklığı bazen burada görüyorum.
Ama “Aile yaşlıya bakıyor” cümlesindeki özneye biraz daha dikkatli bakmamız gerekiyor.
“Aile” kim?
Kızı mı?
Gelini mi?
Hastaneye kim götürüyor?
Yemeği kim hazırlıyor?
Gece kim uyanıyor?
İşinden kim izin alıyor?
Sevginin fiyatı yoktur.
Ama sevgi adına bir insandan sonsuz fedakârlık beklemek de doğru değildir.

Japonya bakımı kurumsallaştırdı. Ailenin yükünü azalttı.
Ama belki yaşlılığı aile hayatının gündelik akışından biraz uzaklaştırdı.
Türkiye yaşlıyı ailenin içinde tuttu.
Ama “Anneye, babaya bakmak zaten evladın görevidir” diyerek aileden birini, çoğu zaman da bir kadını, sessizce feda etmiş olabilir mi?

Belki Japonya’nın Türkiye’den öğreneceği bir şey var: Yaşlı insanı ailenin ve toplumun içinde tutmak.
Belki Türkiye’nin de Japonya’dan öğreneceği bir şey var: Bakımı tek bir insanın fedakârlığına bırakmamak.

Japonya’daki yaşlı bakımevlerinde robotlar da kullanılıyor

İstanbul sabahları hiç bitmese
İstanbul’da en sevdiğim zaman, sabahın çok erken saatleri.
Belki de günün en mutlu olduğum zamanı.
Her sabah beş ile altı arasında uyanıyorum.
Beni çalar saat uyandırmıyor.
İstanbul’un gökyüzü aydınlanmaya başlıyor.
Şehir henüz sessiz.
Gün daha tam başlamamış.
İşte o saatlerde Türkiye’deki dostlarımla, Japonya’daki arkadaşlarımla ve ailemle sosyal medya üzerinden birkaç kelime paylaşıyorum.
“Günaydın.”
“Nasılsın?”
“Dün nasıl geçti?”
“Bugün ne yapacaksın?”
Bazen bir fotoğraf geliyor.
Bazen son derece önemsiz bir şey konuşuyoruz.
Belki de tam bu yüzden güzel.
O saatlerde büyük bir mutluluk hissediyorum.

Bana “Hayatta başarı nedir” diye sorsanız, gerçekten bilmiyorum.
Ama İstanbul’daki bu sabah saatleri hiç bitmese…
Bunu içtenlikle isterim.
Belki benim ikigai’m de budur.
Türkiye’de satılan “Ikigai” bana biraz farklı geliyor

Türkiye’deki kitapçılarda Japonca bir kelimeyi sık sık görüyorum.
Ikigai.
Japonların uzun ve mutlu yaşam sırrı.
Dünyada yaygınlaşan Ikigai anlatısında genellikle dört daire çiziliyor.
Sevdiğin şey.
İyi olduğun şey.
Dünyanın ihtiyaç duyduğu şey.
Para kazanabileceğin şey.
Ve deniyor ki: Bu dört dairenin kesiştiği yeri bul.

Ama Japoncadaki ikigai kelimesinin içinde aslında bu kadar stratejik bir anlam yoktur.
En azından benim bildiğim Japonların ikigai’si çok daha küçük şeylerde, gündelik hayatın içinde saklıdır.
Sabah içilen bir kahve olabilir.
Köpekle yapılan yürüyüş.
Bahçedeki bir çiçek.
Torunun telefon etmesi.
Komşuyla içilen çay.
Bir sonraki seyahat.
Yarısında bırakılmış bir kitap.

Benim içinse belki henüz sessiz olan İstanbul sabahında, dostlarımla ve ailemle paylaştığım birkaç kelime.
Ikigai, hayatı başarıya ulaştırmak için hazırlanmış bir iş planı değildir.
Para kazandırmak zorunda da değildir.
Bazen sadece…
Yarın sabah bir kez daha yataktan kalkayım” dedirten küçücük bir neden olabilir.
Belki bu kadarı yeter.

Keşke daha çok uyusaydım

Son zamanlarda uyku üzerine daha çok düşünüyorum.
İyi uyuduğum bir gecenin ertesi sabahı yüzüme bakıyorum.
Ya da uzun zamandır iyi uyuyamayan yakınımdaki bir insanın, nihayet güzel bir uykudan sonra yüzüne bakıyorum.
İnanılmaz bir fark.
Yüz sakinleşiyor.
Gözlerin çevresi değişiyor.
Bazen insan beş, hatta on yaş gençleşmiş gibi görünüyor.

Ben çalıştığım yıllarda gerçekten çok çalıştım.
Hayır.
Belki daha doğru söylemeliyim, fazla çalıştım.
İş vardı.
Sorumluluk vardı.
Bugün bitmesi gerekiyor” dediğim şeyler vardı.
Ve uyku saatlerimi azaltmayı çok da ciddi bir mesele olarak görmeden çalışmaya devam ettim.
Şimdi biraz pişmanım.
Keşke daha çok uyusaydım.
Şaka yapmıyorum.
Uyumak tembellik değilmiş.
Bedenin kendisini onardığı çok değerli bir zamanmış.

Sağlıklı yaşamdan söz ettiğimizde yeni ilaçlara, son longevity araştırmalarına bakıyoruz.
Ama belki önce biraz daha uyumalıyız.
Biraz daha yürümeliyiz.
Ve belki…
Biraz daha az çalışmalıyız.

Japon yaşlılar yalnız, Türk yaşlılar çay mı içiyor?

Çizgi: Tan Oral

Türkiye’de yürürken Japon biri olarak bazen imrendiğim bir manzara görüyorum.
Çayhanelerde, kahvehanelerde, mahalle aralarındaki küçük mekânlarda yaşlı erkekler bir araya geliyor.
Neredeyse her gün aynı yüzler.
Çay içiyorlar.
Gazete okuyorlar.
Siyaset konuşuyorlar.
Futbol konuşuyorlar.
Bazen saatlerce, aslında pek de önemli olmayan şeylerden söz ediyorlar.
Kimse özel bir buluşma düzenlememiş.
Randevu yok.
Program yok.
Sadece…
Oraya gidersen birileri var.
Yaşlılıkta bunun ne kadar önemli olduğunu düşünüyorum.

Japonya’da özellikle yaşlı erkeklerin yalnızlığı ciddi bir sorun.
Bazı erkekler emekli oldukları gün, işleriyle birlikte insan ilişkilerinin büyük bölümünü de kaybediyor.

Türkiye’de bu manzarayı her gördüğümde içimde garip bir duygu beliriyor.
Bir Japon olarak düşünüyorum:
Keşke Japonya’da da böyle manzaraları daha sık görebilsek.
Belki biraz imrenme.
Belki biraz özlem.
Belki ikisi birden.

Öte yandan Japonya’daki yaşlılar da değişiyor.
80 yaşını geçtikten sonra seyahat edenler.
90 yaşında hâlâ yazı yazanlar.
Yeni bir dil öğrenenler.
Yeni bir şeye başlayanlar.
Şaşırtıcı derecede canlı yaşayan yaşlı insanların sayısı Japonya genelinde artıyor.
Onlara baktığımda şunu düşünüyorum:
65 yaşındaki bir insanla 100 yaşındaki bir insanı aynı “yaşlı” kelimesinin içine koymak…
Artık biraz zor değil mi?

Okinawa’nın uzun yaşam efsanesi de sonsuza kadar sürmedi

Ikigai kitaplarında Okinawa sık sık karşımıza çıkar.
Dünya Okinawa’yı uzun yaşamın cenneti olarak görüyor.
Doğru.

Okinawa’dan…

Okinawa bir zamanlar Japonya’da uzun yaşamın sembolüydü.
Ama bugün artık Japonya’nın en uzun yaşayan bölgesi değil.
Dünya hâlâ “Okinawa’nın uzun yaşam sırrı”nı konuşuyor.
Japonlar ise bu efsanenin çoktan sarsılmaya başladığını biliyor.
Sebze ye.
Yürü.
İyi uyu.
İnsanlarla bağ kur.
Bir ikigai bul.

Muhtemelen hepsi doğru.
Ama insanın yaşlanmasını “Uzun yaşamın 10 sırrı” diye maddelere ayırdığımızda içimde küçük bir rahatsızlık hissediyorum.
İnsan, o kadar basit değil.
Şimdilik sadece sayılar benden önce yaşlanıyor
Ben yaş almaktan korkmuyorum.
Benim korktuğum başka bir şey.
Merakımı kaybetmek.
Bilmediğim bir şehri gördüğümde “Biraz yürüyeyim” dememek.
İlginç bir insanla karşılaştığımda hikâyesini dinlemek istememek.
Kitap açmamak.
Yazmak istememek.
Ve sabah uyandığımda birine “Günaydın” deme isteğini kaybetmek.
İşte o zaman yaşlanacağımı düşünüyorum.

Japonya’da yaşlı insanlar sık sık şöyle der:
Çocuklarıma yük olmak istemiyorum.”
Muhtemelen ben de aynı şeyi söyleyeceğim.
Ama insan gerçekten hiç kimseye yük olmadan yaşayabilir mi?
Çocukken anne babamıza ne kadar yük olduk?
Gençken arkadaşlarımız bize yardım etti.
İş arkadaşlarımız elimizden tuttu.
Birileri bizi bekledi.
Birileri bizim için endişelendi.
Sonra yaşlanıyoruz.
Ve birdenbire…
“Kimseye yük olmamak” hayatımızın son erdemi haline geliyor.
Böyle olursa insanın içi biraz üşümüyor mu?

Türkiye’deki ailelere, çayhanelerde oturan yaşlı adamlara baktığımda bazen onlarda sessiz bir güven hissediyorum.
Ben hâlâ buradayım.
Ben hâlâ bu hayatın bir parçasıyım.
Belki insanı mutsuz eden yaşlanmanın kendisi değildir.
Belki asıl ağır olan başka bir duygudur.
“Artık bana ihtiyaç yok!”

İnsanı gerçekten yaşlandıran şey bu olabilir mi?
Şimdilik…
Sayılar benden önce yaşlanıyor.
Ben hâlâ merak ediyorum.
Hâlâ yola çıkmak istiyorum.
Hâlâ sabahları birilerine “Günaydın” diyorum.

Son olarak Türkiye’deki dostlarıma sormak istiyorum:
Yaşlanmak gerçekten kötü bir şey mi?
Yoksa bizi mutsuz eden yaşlılık değil, artık bize ihtiyaç olmadığı duygusu mu?

/././

T-24

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -7 Ağustos 2026-

Diplomatik araçla insan kaçaklığının bedeli 16 bin Euro!-Tolga Şardan- 

“Emmi” kod adını kullanan Mehmet Kurtoğlu, hakkındaki kesinleşmiş mahkeme kararları nedeniyle cezaevine girmekten kurtulmak amacıyla çareyi yurt dışına gitmekte buldu. Casperler’in üyesi, önce özel bir araçla 30 Ocak günü Mersin’deki evinden alınarak Silivri’ye getirildi. Kurtoğlu, kendisini Silivri’ye getirenlere 16 bin Euro’yu verdi. Araç değişimiyle beraber Kurtoğlu, 250 Euro karşılığında Silivri’den Edirne’ye yola çıkarıldı. Kurtoğlu, Çelik Oto Yıkama’da beklerken, siyah renkli Mercedes marka bir cip işyerine geldi. Araç, Vietnam’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli diplomat Truong Nguyen Huu’ya aitti. Türkiye’de görevli yabancı uyruklu diplomatlara tahsis edilen özel CD harf grubundan olan 06 CD 7512 plakalı aracın bagajına Kurtoğlu ve üç kişi bindirildi. Dört kişi, üzerlerine örtülen siyah örtüyle gizlendi.

Türkiye - Bulgaristan sınırı

Edirne’de geçen şubatta yapılan bir operasyonda, diplomatik plakalı bir araçla gerçekleştirilen göçmen kaçakçılığı ortaya çıkarıldı.

Yasa dışı yolla yurt dışına kaçmak isteyen “müşteri”nin Casperler’ın üyesi olması, soruşturmayı daha ilginç hale getirdi.

Olayın ortaya çıkmasıyla başlatılan soruşturma sonucunda Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı’nca iddianame hazırlanarak mahkemeye sunuldu.

Önce olayı özetlemek gerekirse Casperler adlı suç örgütünde içinde yer alan ve “Emmi” kod adını kullanan Mehmet Kurtoğlu, hakkındaki kesinleşmiş mahkeme kararları nedeniyle cezaevine girmekten kurtulmak amacıyla çareyi yurt dışına gitmekte buldu.

Kurtoğlu, mahkeme kararları nedeniyle yasal yollardan çıkış yapamayacağı için Almanya’da yaşayan bir arkadaşından yardım istedi. Yardım istenen arkadaş, Kurtoğlu’nun cezaevi yıllarından tanıdığı Abdullah adlı eski hükümlüydü.

Yardım isteğinin ardından Kurtoğlu’nun yasa dışı biçimde Bulgaristan’a geçirilmesi için plan hazırlandı.

Casperler’in üyesi, önce özel bir araçla 30 Ocak günü Mersin’deki evinden alınarak Silivri’ye getirildi. Kurtoğlu, kendisini Silivri’ye getirenlere 16 bin Euro’yu verdi. Araç değişimiyle beraber Kurtoğlu, 250 Euro karşılığında Silivri’den Edirne’ye yola çıkarıldı.

Yolculuk devam ederken bir kez daha araç değiştirildi. Bu kez, araçtaki kişilere yaklaşık 800 Euro daha ödeme yapan Kurtoğlu, Edirne’de Exxen adlı pansiyona bırakıldı. Verilen odada yurt dışına kaçmak amacıyla bekleyen üç Türk daha vardı.

Ertesi sabah 08.30 sıralarında pansiyondan hareket eden bir cipe binen Kurtoğlu, Edirne Oto Sanayi Sitesi’ndeki Çelik Oto Yıkama adlı işyerine bırakıldı.

Buraya kadar olanlar yasa dışı yolla yurt dışına firarın ön hazırlık aşamasıydı. Asıl heyecanlı saatler bundan sonra yaşandı.

Kurtoğlu, Çelik Oto Yıkama’da beklerken, siyah renkli Mercedes marka bir cip işyerine geldi. Araç, Vietnam’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda görevli diplomat Truong Nguyen Huu’ya aitti.

Türkiye’de görevli yabancı uyruklu diplomatlara tahsis edilen özel CD harf grubundan olan 06 CD 7512 plakalı aracın bagajına Kurtoğlu ve üç kişi bindirildi. Dört kişi, üzerlerine örtülen siyah örtüyle gizlendi.

Bu haldeyken araç, Kapıkule Gümrüğü’nün yaklaşık bir saat içinde geçerek Bulgaristan’a giriş yaptı. Diplomatik dokunulmazlık statüsü nedeniyle içinde dört kaçağı taşıyan araç, beklemeksizin yurt dışına çıkış yaptı.

Kurtoğlu ve beraberindekiler, Bulgaristan’a geçtikten kısa süre fabrika benzeri bir alanda duran diplomatik plakalı araçtan indirilerek bu defa Sofya’ya götürülmek amacıyla başka bir araca bindirildi.

Sofya’ya ulaşan Casperler’ın üyesi Kurtoğlu, burada Vasko adlı bir kişiyle buluşup Romanya’nın başkenti Bükreş’e doğru yola çıktı. Fakat Bulgaristan’dan Romanya’ya geçiş sırasında işler yolunda gitmedi.

Sınırdan geçiş sırasında Kurtoğlu, yanında taşıdığı sahte Almanya kimliğini sınır polisine gösterdi. Sınır polisi, kimlikten kuşkulandı. Kısa süreli araştırmada, kimliğinin sahte olduğu anlaşılınca yakayı ele veren Kurtoğlu, Bulgar polisince doğrudan Kapıkule’ye getirilip Türkiye’ye sınır dışı edildi.

Ortaya çıkan soru işaretleri

Son dönemde organize suç örgütleri arasında dikkat çeken eylemlere imza atan Casperler’in içinde yer alan Kurtoğlu, Türkiye’ye teslim edildikten sonra bu kez adli makamlara yaşadıklarını anlatınca polis, göçmen kaçakçılığı organizasyonunu ortaya çıkardı.

Burada Kurtoğlu’nun dosyada “mağdur” konumunda olduğunu belirteyim. Zira her ne kadar göçmen kaçakçılığı yoluyla yurt dışına çıkış yapmak istese de Kurtoğlu, yasa hükümlerine göre şebekenin mağduru!

Tabii yakalandıktan sonra daha önceki işlediği suçlardan dolayı hakkında verilen mahkeme kararları çerçevesinde cezaevine konulduğunu ekleyeyim.

İddianame okunduğunda bazı soru işaretleri de yok değil! Öncelikle İstanbul’da görevli diplomatın aracı Edirne’de neden bulunuyor?

Kaldı ki yapılan araştırmalarda suçta kullanılan diplomatik dokunulmazlığa sahip özel aracın, 23 Ocak ve 1 Şubat tarihleri arasında birçok kez Kapıkule üzerinden Bulgaristan’a, Pazarkule Gümrük Kapısı’ndan Yunanistan’a çıkış yaptığı tespit edildi.

Bu arada, yaklaşık on günlük sürede, diplomatik plakalı bir aracın sıkça Bulgaristan ve Yunanistan’a geçiş yaptığı gümrük kayıtlarında yer alırken, gümrükçülerin hiç dikkatini çekmemesinin bir anlamı olsa gerek!

Ayrıca, savcılığa “bilgi sahibi” olarak ifade veren Kurtoğlu’nun, diplomatik plakalı araca bindikleri sırada sürücünün “Türkçe bilmeyen bir kişi” olduğunu söylemesi dikkat çekici. Bu kişinin kim olduğu önemli.

Edirne Cumhuriyet Başsavcılığı, her ne kadar olaya adı karışan zanlılar Ali Çelik, Bilal Baran Çelik, Caner Özcan, Furat Oğuz, Süleyman Tığlı, Tahir Gezer ve Yasin Aziz Fidan hakkında 10 yıldan 16 yıla kadar hapis cezasıyla dava açsa da araçtaki “meçhul kişi”nin belirlenmesi amacıyla ayrı bir soruşturma yürütüyor.

Öte yandan davanın ilk duruşması geçen ay görüldü. Yedi sanık ve avukatları savunmalarını yaptı. Mahkeme, “tutuklulukta ve gözaltında geçirdiği süreler dikkate alınarak tutuksuz yargılanmak üzere sanıkların ayrı ayrı tahliyesine” karar verdi.

***

Vatandaşlıkta “emlak oyunu” operasyonu

Ülke genelinde, “ucuz gayrimenkulleri sahte ekspertiz raporlarıyla yüksek göstererek mülk edinme yoluyla Türk vatandaşlığı kazandırılması” konusunda yürütülen soruşturmada 72 kişi gözaltına alındı hafta başında.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın İstanbul Emniyeti’yle yürüttüğü soruşturmada inşaat şirketleri sahipleri, gayrimenkullerin değerini tespit eden eksperler var. Savcılık talimatıyla “suç işlemek amacıyla örgüt kurma veya yönetme veya üye olma”, “göçmen kaçakçılığı”, “kamu kurum ve kuruluşları zararına dolandırıcılık” ve “belgede sahtecilik” iddiasıyla gözaltına alınanların işlemleri halen İstanbul Emniyeti’nde sürüyor.

Operasyonla ilgili açıklama yapan İçişleri Bakanlığı, “danışıklı – gerçek dışı” yöntemle vatandaşlık hakkı kazanan 6 bin 134 kişinin vatandaşlığının iptal edildiğini duyurdu.

Suriye’de 2011’de başlayan iç savaşın Türkiye’ye en yüksek maliyet yarattığı konuların başında vatandaşlık konusu geliyor kuşkusuz.

Basketbolcular Shane Larkin, Scottie Wilbekin, voleybolcu Melissa Vargas, Alexia Carutasu ve Sinead Jack Kısalgibi milli takımlarda yer alan kimi sporcular ve A Milli Futbol Milli Takımı Teknik Direktörü Vincenzo Montella benzeri spor adamlarının dışında Türk vatandaşı olma peşinde koşanların başında Suriyeliler var.

Suriyelilerin en çok kullandığı yöntem ise, “gayrimenkul satın alarak” vatandaşlık hakkını elde etmek.

Daha önce 250 bin dolardı gayrimenkule yatırım koşulu. Ancak 2022’de yapılan düzenlemeyle 400 bin dolara çıkartıldı.

Bedel artışının temel sebebi, başvuru koşulunu zorlaştırmaktı. Fakat hemen her yasanın ve yönetmeliğin boşluğunun kullanıldığı Türkiye’de, bu kez gayrimenkul bedel tespiti yapan firmaların ve inşaat şirketlerinin içinde yer aldığı yasa dışı organizasyonlar türedi maalesef.

Aracı şirketler, gayrimenkullerin gerçekte düşük olan bedellerini, sahte belgeler ve raporlarla yükseltip “kazan – kazan” metoduyla voliyi vurmaya başladılar.

Hafta başındaki son operasyon gündemde ama daha geçen ocakta Büyükçekmece Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturmanın bin sayfanın üzerindeki “Babatak” adlı iddianamesinin dumanı üzerinde tütüyor.

Ayrıca, Ocak 2022’de Büyüteç’te aynı konuda benzer bir soruşturmayı gündeme taşıdım.

Büyükçekmece’deki soruşturmadan sonra gazeteci İsmail Saymaz’a konuşan İçişleri Bakan Yardımcısı Bülent Turan -aynı zamanda sürecin yaşandığı Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü de kendisine bağlı- İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi’nin bu konuda çok hassas olduğunu vurguladı. Zaten son açıklamadaki 6 binden fazla vatandaşlık hakkının iptal edilmesi bu hassasiyeti gösteriyor.

Tabii burada konuşulması gereken bir süreç daha var. Daha doğrusu madalyonun arka yüzü.

Özellikle linkini bıraktığım soruşturmada da görüleceği üzere, ortaya çıkarılan yolsuzluk ve usulsüzlük tek taraflı değil. Tablonun bir de devlet ayağı var kuşkusuz.

Devletten kastım İçişleri Bakanlığı. Elbette kimseyi zan altında bırakmak istemem ancak bu işler tek taraflı değil ne yazık ki.

İçişleri Bakanı Çiftçi, usulsüz işlemler nedeniyle vatandaşlığı iptal edilenlerin sayısıyla birlikte özellikle Nüfus ve Vatandaşlık İşleri Genel Müdürlüğü ile Göç İdaresi bünyesinde ne tür işlemlerin yapıldığını açıklasa nasıl olur?

Kaç personele soruşturma açıldı, kaç personele hangi cezalar verildi?

Vatandaşlıkları iptal edilen 6 binden fazla hak sahibinin usulsüz olduğu anlaşılan işlemleri hangi İçişleri Bakanı döneminde gerçekleşmiş? Çok tartışılan “olağan şüpheli” döneminde işlemler nasıl yönetilmiş?

2018’den bu yana Nüfus Genel Müdürlüğü yapan üç isim; halen Kırıkkale Valisi Hüseyin Engin Sarıibrahim (2018-2020), Tunceli Valisi Şefik Aygül (2020-2023) ve Hakkari Valisi İbrahim Taşyapan (2023-2026) görevdeyken suçla nasıl mücadele edilmiş, hangi sonuçlara ulaşılmış?

Kamuoyu bilgi sahibi olsun, vatandaşlık meselesi başka konulara benzemez!

/././

Beyaz Saray yapay zekâ güvenliği çerçevesi belirlerken Wall Street, büyük bir yapay zekâ ses saldırısı ile karşılaştı -Füsun Sarp Nebil- 

ABD hükümet yetkilileri, gelişmiş yapay zekâ modellerinin piyasaya sürülmeden önce nasıl değerlendirilmesi gerektiğini tartışırken, suçlular zaten yapay zekanın en acil gerçek dünya uygulamalarından birini sergiledi. Ölçeklenebilir insan taklitçiliği.

Beyaz Saray'ın OpenAI, Google, Anthropic, Meta, Nvidia ve diğer önde gelen yapay zekâ geliştiricilerini kontrol altına almaya yönelik, içeriği açıklanmayan, yeni "Siber Güvenlik Çerçevesi" toplantısı salı günü yapıldı. Trump yönetimi, henüz gönüllü seviyede ama gelişmiş yapay zekâ modelleri piyasaya sunulmadan önce yönetimin  kontrolünden geçmesini istiyor. Hemen arkasından da Wall Street, bu tür tartışmaların neden acil hale geldiğini gösteren bir siber saldırı ile karşılaştı. Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük hedge fonlarından bazıları, gelişmiş yapay zekâ destekli sesli kimlik avı ("vishing") saldırılarına maruz kaldı.

Yapay zekâ tarafından üretilen ve büyük fon şirketlerindeki güvenilir çalışanları taklit eden seslerle yapılan saldırılar, fonların kendileri tarafından yapılan açıklamalara göre, büyük bir veri hırsızlığıyla sonuçlanmadı. Bununla birlikte, siber güvenlik uzmanları, finans kurumlarına karşı yapılacak olan yapay zekâ destekli sosyal mühendislik saldırılarının maliyetinin önemli ölçüde düştüğü ve etkinliğinin de arttığı uyarısı yapıyorlar.

Wall Street'in en büyük firmaları hedef alındı

Amerikan basınında çıkan haberlere bakılırsa, Wall Street'in en bilinen hedge fonlarından bazıları (Point72, Citadel ve Millennium Management dahil) hedef alındı. Diğer yatırım firmalarının da etkilendiği bildirildi. Bu kuruluşlar toplu olarak yüz milyarlarca doları yönetiyor ve son derece gelişmiş işlem sistemleri işletiyor, bu da onları siber suçlular için cazip hedefler haline getiriyor.

Milyonlarca e-postayı ayrım gözetmeksizin gönderen geleneksel kimlik avı saldırılarının aksine, bu saldırıların amaçlı olduğu ve dikkatlice hedefler seçtiği görülüyor. Saldırganların firmaların iç operasyonlarını araştırdığı ve BT yardım masası personeli de dahil olmak üzere güvenilir kişileri taklit ettiği bildiriliyor. Çalışanlar, güvenli kurumsal sistemlere erişmek için gerekli olan giriş kimlik bilgilerini veya kimlik doğrulama kodlarını vermelerini isteyen ikna edici telefon aramaları ile karşılaştılar.

Yardım masası taklidinin kullanılması, saldırganların öncelikle kamuya açık bilgiler, sosyal medya, sızdırılmış kurumsal veriler veya önceki keşifler yoluyla iç iş akışları hakkında bilgi topladığını gösteriyor, ancak araştırmacılar hedeflerin tam olarak nasıl seçildiğini henüz açıklayamıyorlar.

Yapay zekâ, taklitleri çok daha ikna edici hale getiriyor

Güvenlik araştırmacıları, suçluların güvenilir meslektaşlarının ses tonunu, aksanını ve konuşma tarzını taklit edebilen, üretken yapay zekâ ses klonlama teknolojisini kullandığını söylüyor. Gerçekçi bir ses klonu oluşturmak için genellikle konferans sunumlarından, röportajlardan, podcast'lerden veya kazanç görüşmelerinden elde edilebilen kısa bir ses örneği bile yeterli olabiliyor. Kimliğin taklit edilmesi ve bir kuruluşun iç prosedürlerine ilişkin bilgilwe birleştiğinde, sahte aramalar geleneksel kimlik avı e-postalarından çok daha ikna edici hale geliyor.

Saldırılar nasıl tespit edildi?

Saldırılar, yapay zekâ tarafından tespit edilmedi. Bunun yerine, olayı insan dikkatinin ve prosedürlerin ortaya çıkardığı görülüyor. Çalışanlar veya güvenlik ekipleri kimlik doğrulama sürecinde şüpheli davranışları fark etti. Point72'deçalışanlar, saldırı girişimini tespit ettikten hemen sonra dahili bir soruşturma başlattı, kolluk kuvvetlerini bilgilendirdi ve dışarıdan siber güvenlik uzmanları tuttu. Firma daha sonra yatırımcılara müşteri bilgilerinin çalındığını sanmadıklarını bildirdi.

Citadel'in saldırıyı ilerletmeden durdurduğu görülüyor. Two Sigma ise güvenlik ekibinin hızlı bir şekilde müdahale ettiğini ve sistemlerinin veya verilerinin tehlikeye atıldığına dair hiçbir somut kanıt bulamadığını söyledi.

Olaylar, geleneksel güvenlik prosedürlerinin (örneğin, olağandışı istekleri bağımsız olarak doğrulamak ve birden fazla onay adımı gerektirmek gibi) yapay zekâ destekli saldırılara karşı bile etkili kaldığını gösteriyor.

Saldırıları kim yaptı?

Bu aşamada, saldırıları kimin yaptığını kimse bilmiyor. Araştırmacılar saldırganları henüz tespit edemedi ya da kamuoyuna açıklamadı ve yetkililer saldırıyı herhangi bir ulus devlete, suç örgütüne veya fidye yazılımı grubuna atfetmedi. Tüm olayların tek bir grup tarafından mı koordine edildiği, yoksa birden fazla aktörün bağımsız olarak benzer yapay zekâ destekli teknikler mi benimsediği bilinmiyor. Amerikalı kolluk kuvvetleri soruşturmalarına devam ediyor.

Yanısıra hasar verilip, verilmediği ya da ne kadar verildiği de bilinmiyor. Saldırıya uğrayan firmalar tar afından, şu ana kadar kamuoyuna açıklanan etki sınırlı görünüyor. Etkilenen firmalarda hassas müşteri bilgilerinin, işlem sistemlerinin veya finansal varlıkların tehlikeye atıldığına dair doğrulanmış somut bir kanıt yok.

Ancak siber güvenlik uzmanları, soruşturmalar devam ettiği için henüz finansal etkinin tam olarak değerlendirilemeyeceği konusunda uyarıyor. Başarısız saldırılar bile, firmaları adli soruşturmalar yürütmeye, kimlik bilgilerini değiştirmeye, düzenleyicileri bilgilendirmeye ve güvenlik kontrollerini güçlendirmeye zorluyor. Bu da önemli operasyonel maliyetler yaratıyor.

Siber saldırılar için Wall Street kurumları özellikle cazip hedefler. Çünkü, büyük finansal işlemlere erişim var, değerli tescilli işlem algoritmalarına erişim mümkün, gizli piyasa istihbaratı mevcut ve meslektaşlarına ve yöneticilerine sık sık acil talepler ileten çalışanlar, dolandırıcılığı kolaylaştıracak şekilde, dikkat edilmeyen işlemlere yol açabilir.

Sistemleri şifrelemeyi ve çözmek için para istemeyi amaçlayan fidye yazılımı saldırılarının aksine, bu operasyonlar kimlikleri ve kimlik bilgilerini çalmak üzere tasarlanmış gibi görünüyor ve saldırganların kurumsal ağlara gizlice sızmalarına olanak tanıyor.

Bu saldırı seslerle yapıldı, sonraki saldırılar yapay zekâ ajanlarıyla yapılabilir

Bu saldırıların zamanlaması, 2 gün önce Beyaz Saray'ın ileri düzey yapay zekâ güvenliği çerçevesini açıkladığı toplantısına ek bir önem kazandırıyor. Bu da ilginç diğer bir konu. Çerçeveye katılım gönüllü görünse de, fiilen ABD hükümeti ile büyük yapay zekâ şirketleri arasında “önceden model inceleme” (pre-release review) mekanizması oluşturuluyor. Bu, ileride bir tür “Yapay zekâ ruhsat sistemi”ne dönüşebilecek çok önemli bir adım olarak değerlendiriliyor ve tartışmalara da yol açtı. Üstüne de bu önemli addedilen ama hasar olmadığı iddia edilen saldırı geldi. 

ABD hükümet yetkilileri, gelişmiş yapay zekâ modellerinin piyasaya sürülmeden önce kendileri tarafından değerlendirilmesi gerektiğini tartışırken, bu saldırıların failleri, sanki bunu şekil olarak örneklediler.

Bu saldırılar bugün bir çalışanı, kimlik bilgilerini açıklamaya ikna etmeye dayanıyor. Yarınki saldırı çok daha ileri gidebilir. Güvenlik araştırmacıları, gelecekteki yapay zekâ odaklı kampanyaların ses klonlama, deepfake video, otonom yapay zekâ ajanları ve gerçek zamanlı istihbarat toplama yöntemlerini birleştirerek, saldırganların minimum insan müdahalesiyle son derece kişiselleştirilmiş operasyonlar yürütmesini sağlayacağını tahmin ediyorlar.

Bir yapay zekâ ajanı, çalışanları tanımlayabilir, kamuya açık bilgileri toplayabilir, ikna edici konuşmalar üretebilir, kurbanların yanıtlarına gerçek zamanlı olarak uyum sağlayabilir ve hatta birden fazla iletişim kanalı üzerinden saldırıları koordine edebilir.

Bu evrim, siber güvenlik sorununun, bilgisayarları korumaktan, insan güvenini korumaya doğru kaydığını gösteriyor. Saldırının zamanlaması, yapay zekâ güvenliğiyle ilgili tartışmaların artık varsayımsal gelecekteki risklerle ilgili olmadığını ve yapay zekâ destekli siber saldırıların ilk neslinin zaten burada olduğunu gösteriyor. Bu saldırılara karşı savunma, yalnızca daha güçlü teknoloji ile değil, aynı zamanda görmenin veya duymanın artık inanmak anlamına gelmediği bir çağda, kimliği doğrulamak için yeni yöntemlerin geliştirilmesi ile olacak.

/././

DEM usulü demokrasi: Öncelik “PKK affı”, gerisine bakarız!..-Yalçın Doğan- 

“Silahlara Veda”, tamam, ancak... DEM bu konuda iki yıldır ağzını ne zaman açsa, şunu vurguluyor: “Demokratikleşme.” Şimdi de öyle. Peki ama, “kim için demokratikleşme?..”


Aynı gün...

PKK’ya af getiren yasa teklifinin Meclis’te imzaya açıldığı saatlerde...

Ankara Güven Park’ta gaziler ve şehit yakınları kendilerine eşit haklar tanınması amacıyla sürdürdükleri eylemin 23. gününü yaşıyor.

Gerçi aynı gün Meclis’te kabul edilen yasa ile belli maaş artışı sağlanmış olsa bile, “kendilerine eşit hak tanınmadığını” söyleyen gaziler ve şehit yakınları eylemlerini sürdürüyor.

Aynı gün...

PKK’ya af getiren yasa teklifinin Meclis’te imzaya açıldığı günün sabahında Üsküdar’da...  

Hapse atılan Belediye Başkanı Sinem Dedetaş’ın yerine yapılan Başkan Vekilliği seçiminin dördüncü turuna geçilirken, Yeni Parti İstanbul İl Başkanı Özgür Çelik:

“Üçüncü turda, insanlar aileleriyle, çocuklarıyla tehdit edilmiş, burada görev yapan arkadaşlarımız çeşitli operasyonlarla tehdit edilmiş, birtakım teklifler verilmiş, birtakım rakamlar konuşulmuş. Tezgah, tehdit, şantajla Üsküdar Belediyesi’ne çökmeye çalıştılar”.

Buna rağmen, Başkan Vekilliğini CHP’li Sibel Tan Çetinkaya kazanıyor.

Bir yanda PKK’ya af...

Öte yanda...

30 Ekim 2024 tarihinde Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in gözaltına alınmasıyla başlayan CHP’li belediyelere dönük operasyonlar her düzeyde, her yöntemle dur durak bilmeden devam ediyor.

Üsküdar, Etimesgut ve Menderes Belediyeleri son örnekler.

Bu yasayla...

Bu ülkeye demokrasi nasıl gelecekse!..

DEM öyle söylüyor ya!..

En uzun KÜRT isyanı

İşte, bu aşamada...

Önümüzdeki hafta TBMM’de kabul edilmesi beklenen yasayla...

Türkiye Cumhuriyeti’nin en uzun ve en kanlı Kürt isyanının tarihe gömülmesi için bir fırsat doğuyor.

Kırk yılı aşan isyanda elli bin insan can veriyor. Korkunç bir gerçek!..

Gaziler, korkunç bir gerçek!..

2 trilyon 300 milyar dolarlık maliyet. Korkunç bir bilanço!..

Şimdi bir yol açılıyor.

Bu yasayı kimler hazırlıyor, kimler kaleme alıyor, belli değil.

Ancak, önemli Anayasa ve Ceza Hukuku hocalarının yasayla ilgili eleştirilerine bakınca, onlara danışılmadığı belli.

Onların açıklamalarıyla resmi açıklamalar birbirini tutmuyor.  

Kim yararlanacak?

O çelişkilerden biri şu. Adalet Bakanı Akın Gürlek:

“Terör saldırılarının planlayıcılarına yönelik herhangi bir düzenleme yoktur”.

Buna karşılık, Türkiye’nin saygın Ceza Hukuku Profesörlerinden İzzet Özgenç:

“Kandil’den terör örgütünün faaliyetlerini uzun zamandan beri yönetmeye devam eden kişiler, haklarında soruşturma açılmadan ve herhangi bir hak kısıtlamasına tabi tutulmadan serbest bırakılabilecek, seçme ve seçilme veya atama yoluyla kamu görevi üstlenebileceklerdir.

Örgüt yöneten kişiler haklarında hiçbir soruşturma yapılmadan serbest bırakılabileceklerdir”.

Prof. Özgenç noktayı koyuyor:

Dikkat edilmelidir ki, örgüt yöneticilerinin tamamıyla ilgili Türkiye’de henüz soruşturma açılmış değildir”.

Dolayısıyla, Prof. Özgenç yasa teklifinin “genel bir af yasasına dönüşeceğini” söylüyor.

Akın Gürlek ve iktidar sözcülerinden gelen açıklamalarla taban tabana zıtlıklardan biri.

Demokratikleşme

“Silahlara Veda”, tamam, ancak...

DEM bu konuda iki yıldır ağzını ne zaman açsa, şunu vurguluyor:

“Demokratikleşme”.

Şimdi de öyle.

Peki ama, “kim için demokratikleşme?..”

DEM’in bütün derdi, PKK’lıların evet silah bırakması, ardından hepsinin dağdan inerek, sivil hayata, siyasete karışması.

DEM’in demokratikleşme anlayışı PKK’ya af ile eşitleniyor!..

Akademisyenler, gazeteciler, aydınlar, ülkenin herhangi bir insanı iktidara yönelik en küçük bir eleştiride soluğu hapishanede alıyor.

Ona paralel, CHP’li belediyeler ve bürokratlarına uygulanan baskı, hapis “ya bize katılırsın ya içeri atılırsın” tehditlerine karşı DEM ne yapıyor?..

Birkaç cılız itirazla, dostlar alışverişte görsün!..

Mesele AKP ve MHP ile ters düşmemek!..

Kayyımdan ne haber?

DEM demokrasi geliyor diyor ya...

Kendi üyelerine bile acaba ne ölçüde geliyor?..

Örneğin...

Yasa çıktıktan sonra Güneydoğu’da pek çok belediyede varolan kayyım uygulaması sona erecek mi?..

Yasa teklifinde bundan söz yok.

Teklife göre, cinayete karışmamış, terörle bağlantılı olanlara “af” geliyor. Yerlerine kayyım atanan DEM’li belediye başkanları cinayete karışmamış ve fakat terörle bağlantılı oldukları iddiasıyla görevden alınıyor.

Bu durumda onların görevlerine dönmesi gerekmiyor mu?..

Önemli hukuk hocalarına danışmadan, kendi kendine yasa hazırlarsan, bu gibi boşluklar ve açmazlar kaçınılmaz.

/././

Öne Çıkan Yayın

Dünyanın en pahalı etini yiyoruz... Peki gerçekten et mi yiyoruz? + Sayılar benden önce yaşlanıyor: Yaşlanmak gerçekten kötü bir şey mi? -T24-

Dünyanın en pahalı etini yiyoruz... Peki gerçekten et mi yiyoruz?-Gürkan Akgüneş-  Et fiyatları elbette bir gün düşebilir. Üretim artabilir,...