4 Eylül 2026 Cuma

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Eylül 2026-


İdris Naim Şahin ve “tahsisli plaka” mevzusu -Tolga Şardan- 

Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in Süleymancılar soruşturmasında ifade vermesi, isme tahsis edilen muafiyetli plakaların şahsi veya illegal ilişkilerde nasıl usulsüz kullanıldığını ortaya çıkardı.

AKP döneminin en ilginç siyasi figürlerinden olan eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, Süleymancılar’ın lideri Alihan Kuriş’e yönelik başlatılan adli soruşturmada “şüpheli” sıfatıyla savcılığa ifade verdi.

AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte İçişleri Bakanlığı görevine getirilen Abdülkadir Aksu ve Beşir Atalay’ın “ağır” konumları sonrasında atandığı bakanlık görevi sırasında kırdığı potlar ve yaptığı açıklamaları halen hatırlanan Şahin, bu tarzıyla kendisinden sonra gelen kimi İçişleri Bakanları’na “örnek” oldu.

İsme tahsis edilen plakalar, takılan araçlara yasa gereğince trafikte “geçiş üstünlüğü” ve “muafiyet” hakkı tanıyor. Şahin hakkındaki iddia tahsisli plakaların takılı olduğu araçların kendisinin bilgisi dışında ve tahsis amacı dışında kullanılması.

Ülkenin siyasi tarihinde pek görülmemiş bir durum, en azından şimdilik! Yarın ne olacağı belli olmaz elbette. Aynı görevi yapan başka önemli isimlere de sıra gelebileceğini akıllarda tutmak lazım.

Savcılıkta “örgüte bilerek ve isteyerek yardım etme” ve “suçluyu kayırma” suçlarını işlediği iddiasıyla ifade veren eski İçişleri Bakanı, “yurt dışına çıkış yasağı” koşuluyla salıverildi.

Adliyeden yansıyan bilgilere bakılırsa; savcılık, Şahin’in savunmasına “eski içişleri bakanı” olmasına karşın pek itibar etmedi. Zira, savcılık, Şahin’le ilgili istediği adli kontrol talebinde “Şüpheli İdris Naim Şahin, her ne kadar araçların bilgisi dışında kullanıldığını beyan etmiş ise de; dosya şüphelilerinin ifadelerinden, bir kısım tahsisli araçların şüpheli İdris Naim Şahin'in bilgisi dahilinde tahsis edildiği ve şüphelilerce kullanıldığı beyan edilmiştir.

Ayrıca, buna ilişkin telefon ön inceleme tutanakları, HTS kayıtları, PTS geçiş kayıtları ve görüntüleri, kiralama sözleşmeleri, aracın fiilen kimin tarafından kullanıldığının tespitine yönelik kolluk sistemlerinde yer alan kayıtlar, şüpheli savunmasının aksini göstermektedir” görüşünü verdi.

Savcılık mahkemeye sevk yazısında ayrıca, eski içişleri bakanı olması sebebiyle Şahin’in nüfuzunu dosyanın diğer şüphelileri veya tanıkları üzerinde kullanabilme ihtimaline ve delilleri karartma şüphesi bulunduğuna dikkati çekti. Şahin’in siyasi kimliğinden dolayı muhtemel yurt dışı bağlantıları olduğunu ve kaçma şüphesinin bulunabileceğini dikkate aldı savcılık.

Savcılık görüşü, Süleymancılar’ın lideri Kuriş’le ilgili hazırlanacak iddianamede, Şahin’in “sanık” olacağının sinyalini verdi.

Hakkında böylesi savcılık değerlendirmesi olan sıradan bir yurttaşın gideceği yer cezaevi. Ancak Şahin, sıradan bir isim değil. Eski İçişleri Bakanı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde belediyenin genel sekreter yardımcısı.

Arşivden çıkan isimler

Geçmişte çalıştığım Milliyet gazetesinde İçişleri Bakanlığı’nı izleyen muhabir olarak Şahin’in bakanlık dönemini de yakından takip ettim. İfade vermeye gitmesiyle birlikte arşivimi yokladım. Eski bakana sorgusunda sorulan isimlerden ikisine denk geldim.

Bu isimler, Nevzat Büküm ve Süleyman Hilmi Kalcı’ydı.

Büküm, AKP’li dönemin Bayındırlık ve İskân Bakanı Zeki Ergezen’in danışmanıydı. Aynı zamanda İçişleri Bakanlığı’nda KGYS, Entegre Sınır Yönetimi, MERNİS gibi bilişim projelerinde görev aldı. Ergezen bakanlıktan alınıp Faruk Özak bu göreve atanınca Büküm, soluğu İçişleri Bakanlığı’nda aldı. Tam zamanlı bakan danışmanı oldu. Bilişim sektöründe tanınıyordu. Hatta yine hatırladığım kadarıyla Büküm’ün bakanlıkta danışman olduğu dönemde, çipli nüfus cüzdanlarının üretimi için gereken çip ihalesiyle ilgili gelişmeler yaşandı. AKP’den Manisa milletvekili adayı oldu.

Kalcı ise, Şahin’in İstanbul’dan tanıdığıydı. Her ne kadar savcılık ifadesinde Şahin, Kalcı için “Belarus’ta cep telefonu işi yaptığını biliyorum” dese de Kalcı, Şahin’in bakan olduğu dönemde Belarus’ta “halıcılık” işindeydi. Üstelik işlerinin de epeyce iyi olduğu bakanlık koridorlarında konuşuldu o dönemde. Koridorlarda konuşulma sebebi ise; Kalcı’nın, Şahin’i makamında ziyaret eden Belarus heyetinin görüşmesinde “bizzat protokolde yer alması” ve sonrasında Kalcı’nın bakanlık ziyaretleri oldu!

Arşiv, zamanı geldiğinde çıkıveriyor ortaya.

Muafiyet veren plakalar meselesi

Şahin’in savcılıkta ifade vermesine “muafiyetli plaka” konusunun neden olması, soruşturmanın beraberinde “trafikte sağladığı geçiş üstünlüğü” sebebiyle tahsis edilen plakaları gündeme getirdi.

Eski İçişleri Bakanı, bakanlıkça kendisine “dört tahsis” plaka verildiğini açıkladı ifadesinde!

Ortaya çıkan tablo şu; eski içişleri bakanları, mevcut koruma yönetmeliğince ölünceye kadar “özel” veya” yakın” koruma statüsünde korunuyorlar.

Devlet, haklarında koruma kararı bulunan gerek görevde gerekse emekli veya eski cumhurbaşkanları, başbakanlar, TBMM başkanları, içişleri bakanları, adalet bakanları, milli savunma bakanları, genelkurmay başkanları başta olmak üzere pek çok özel statülü kamu yöneticisi ve siyasetçiye “muafiyetli plaka”ya sahip en az bir makam aracı tahsis ediyor. Bazen artçı koruma aracı veriliyor. Bu aracın plakası da zaten polis aracı olması nedeniyle muafiyetli, yani trafikte geçiş üstünlüğüne sahip.

Şahin’in ifadesine göre, koruma altında olması nedeniyle Allah geçinden versin zaten ölünceye kadar bu imkânı kullanması olanağı bulunan eski İçişleri Bakanı’nın fazladan muafiyetli dört plakaya sahip olduğu anlaşılıyor.

Her türlü koruması devlete ait eski içişleri bakanına neden muafiyetli plaka tahsis edildiğinin nasıl bir açıklaması olabilir?

Eski İçişleri Bakanı’nın muafiyetli dört plakası varsa; eski içişleri bakanlarında, müsteşar ve bakan yardımcısı gibi üst yöneticilerde kim bilir kaç tane plaka var? Eski Emniyet Genel Müdürleri’nde de var mı acaba?

Kaldı ki mevcut veya emekli milletvekillerine de koruma kararı dışında muafiyetli plaka tahsisi yapılıyor. Ve bu araçlara çakar adı verilen sesli ve ışıklı cihazlar takılıyor.

Peki bu uygulama hangi mevzuata göre yapılıyor?

Yürürlükteki 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 71. maddesinin hükümleri, “statü istismarı”na olanak tanıyor maalesef. İçişleri Bakanı’nın talimatıyla istenilen kişilere muafiyetli plaka işlemi gerçekleşebiliyor.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi bu konuda araştırma talimatı verse, hangi bakanlarda kaç muafiyetli plaka var, ayrıca, hangi içişleri bakanı kaç kişiye muafiyetli plaka vermiş? Bu isimler kimlermiş, tespit edilse, kamuoyu aydınlansa.

Bu konuda birkaç örnek vereyim; yakın geçmişte gerçekleştirilen bir yolsuzluk soruşturmasının İstanbul ayağında hakkında adli işlem yapılan bir galericide hakkında koruma kararı olmamasına rağmen muafiyetli plaka çıktı. Aracında bir de çakar lamba vardı üstelik. Kendisiyle yaptığım telefon görüşmesinde söz konusu hakkı nasıl elde ettiğini sorduğumda verdiği yanıtı buraya yazmak ayıp olur.

Ankara’dan bir örnek, yakın geçmişte İçişleri Bakanlığı’nın personel yemekhanesinde pişirilen yemekler için et sağlayan bir kasapta muafiyetli plaka çıktı! Hem de tesadüfen. Çukurambar’daki kasabın bu durumunu ortaya çıkaran Emniyet Genel Müdürlüğü’nde görevli üst düzey polis müdürü, “üst düzey atama çerçevesinde görevinden alındı, başka bir kente il müdürü” olarak gönderildi, kasaba muafiyetli plaka tahsisi talimatını veren dönemin İçişleri Bakanı’nca.

Bir örnek İstanbul’dan. İstanbul’un ünlü pastacılarından birisi olan iş insanına trafikte muafiyet sağlanması amacıyla – o dönemde henüz muafiyetli plaka keşfedilmemişti – trafikte rahat yolculuk yapmasının sağlamak amacıyla dönemin İstanbul Emniyet Müdürü’nün talimatıyla “motorlu trafik polisi” tahsis edildi.

Bunlar kulislerde konuşulan örneklerden. Biraz araştırmayla daha neler çıkar ortaya kuşkusuz.

* * *

Kısa kısa: Emniyet’te tayinler

Sürekli gündem değişmesi sebebiyle bekleyen birkaç küçük bilgiyi aktarayım. Aslında her biri yazı konusu olacak türden bu bilgiler.

Emniyette tayinler gerçekleşti geçtiğimiz günlerde. İller arası tayinlerin tamamlanması sonrasında bu kez illerde iç atamalar yapıldı.

İstanbul’da ilginç bir atama vardı; ATV’nin ünlü programcısı Müge Anlı Yüzbaşıoğlu’nun polis müdürü olan eşi Şinasi Yüzbaşıoğlu, son iki yılda dördüncü tayini gördü ve İstanbul Emniyeti kadrosundan polis okuluna tayin edildi. Böylece aktif polislik dışında kaldı.

Daha önce İstanbul’da çalışan Yüzbaşıoğlu’na, Üsküdar İlçe Emniyet Müdürü’yken “görülen lüzum” üzerine dönemin İstanbul Emniyet Müdürü Mustafa Çalışkan tarafından il dışı tayin yapıldı. Adana’da göreve başlayan Yüzbaşıoğlu, dönemin Adana Emniyet Müdürü Zafer Aktaş’ın İstanbul’a atanmasıyla beraber kentte Asayiş Müdürü görevine getirildi.

Yüzbaşıoğlu’nun şansı Aktaş’ın emekli olmasıyla döndü. Aktaş’ın ekibi olarak anılması nedeniyle yeni gelen Selami Yıldız, Yüzbaşıoğlu’nu önce Aralık 2024’te Beşiktaş’a atadı. Yüzbaşıoğlu, Temmuz 2025’te Sarıyer’e görevlendirildi. Mayıs 2026’da ise Sarıyer’den alınıp Eyüp Sultan’a kaydırıldı. Burada geçen yaklaşık üç aylık süre sonunda Yüzbaşıoğlu bu kez tamamen pasif göreve getirildi.

Emniyet içinde hele ki İstanbul’da özellikle Asayiş Şube Müdürlüğü’nden alınan ve iki yıl içinde pasife çekilen Yüzbaşıoğlu’nun görevlendirilmesi dikkat çekici.

Diğer bir dikkat çeken tayin ise, Ankara’da yürütülen Ayhan Bora Kaplan soruşturmasında görev alan ve sonrasında beraberinde polis müdürleri Murat Çelik ve Kerem Gökay Öner ile bazı polislerle birlikte “kumpas” iddiasıyla yargılaması devam eden dönemin Ankara Emniyet Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdür Yardımcısı Şevket Demircan’ın, Ankara’nın Akyurt ilçesindeki Polis Meslek Eğitim Merkezi Müdürlüğü bünyesine tayin edilmesi!

Ankara’daki görevinden alındıktan sonra Eskişehir’e görevlendirilen Demircan, son tayinlerde yeniden “dolaylı” olsa da Ankara’ya döndü.

Demircan’ın, POMEM’deki görevi sırasında polis adaylarının eğitilmesinde görev alacak. Bu görev sırasında, “bir organize suç örgütü dosyası nasıl amacından saptırılır? Nasıl yönetimsel zafiyet gösterilir? Adli dosya yapılırken nasıl çete kumpasına düşülür? Nasıl adli ve idari soruşturmalar geçirilir?” gibi konu başlıklarında mesleki tecrübelerini polis olmayı hedefleyen adaylara doğrudan aktarma imkânı bulacak.

/././

Demokrasi-enflasyon: Biri varsa, diğeri yok; örnekleri ortada -Yalçın Doğan- 

Adil yargılama hakkı, bağımsız yargı, yasalar karşısında eşitlik ve bireysel özgürlükler piyasaları destekliyor, üretim artıyor, üretim artışı enflasyonu düşürüyor, gelir bölüşümünü daha adil hale getiriyor. Demokrasinin fazileti ve vazgeçilmezliği... Ya bugünkü Türkiye?

“Devletler insan haklarını korumak amacıyla vardır, özgürlük insanların vazgeçilmez ve devredilemez haklarıdır” ilkeleriyle ülkelere yol gösteren, liberal iktisadın babası sayılan İngiliz filozofu John Locke (1632- 1704) insanların eşitliğini savunurken...

1672 - 1674 arasında, iki yıllığına da olsa, Ticaret ve Yurtdışı Plantasyonlar Kurulu’nun genel sekreteri olarak, köle ticaretinden gelir elde ediyor!” (Yılmaz Karakoyunlu, Liberalizmin Türkiye Promönadı, s.23).

Bireysel özgürlükleri savunurken, köle ticareti gibi insan haklarına aykırı bir işte çalışmak, yüz yılları etkileyen bir filozof için ayıp ötesi.

“Yoksulluğu, yasakları kaldıracağım” diye iktidara gelen AKP’nin, her gün yeni bir yasakla, özgürlükleri tırpanladığı...

“Yoksulluğu” ise, yıllardır çözemediği enflasyon çıkmazıyla, daha da derinleştirdiği gibi...

Söylem ve eylemin birbirini tutmadığı yılları yaşıyoruz.

John Locke’un dramı kişisel, AKP’nin dramı ise, hepimizi etkiliyor. Dün açıklanan ağustos ayı enflasyon verileri, bu dramın resmi kanıtı.

“Yoksulluk”, bir adım ötesi, “açlık sınırı” aydan aya yükselirken...

Gıda fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 33.79.    

Tahmin yüzde 8.5

Tayyip Erdoğan’ın, son yıllarda ekonomiden sorumlu Bakanlar Berat Albayrak, Nurettin Nebati, Mehmet Şimşek, Cevdet Yılmaz’ın, say sayabildiğin kadar, Merkez Bankası Başkanlarının, say sayabildiğin kadar, hepsinin sayısını çoktan unuttuğumuz açıklamaları var:

“Enflasyonla mücadelemiz kararlılıkla sürmektedir, enflasyon düşecektir”.

Örneğin, 2023 yılı Orta Vadeli Programında:

“2026 yılında enflasyon yüzde 8.5 olarak öngörülmüştür”.

Son üç yıldır yüzde 30 ile 33 arasında debelenen enflasyon, şu anda yıllık yüzde 31.51, o da zerre kadar inandırıcılığı olmayan TÜİK’e göre.

Sadece enflasyon tahmini değil, işsizlik, kişi başına gelir, bütçe açığı, ekonomik büyüme gibi temel göstergelere ilişkin tahminlerin hiç biri tutmuyor.

Dört hayati kalem

Bir kaç yıl önce İngiliz Parlamentosu hararetle tartışıyor:

“Ülkenin en büyük siyasi ve sosyal tehlikesi pahalı ve kalitesiz eğitimdir”.

Sağdan sola, bütün İngiliz milletvekilleri bu görüşte birleşiyor.

Dün açıklanan verilerin ayrıntılarına inildiğinde, gıdaya ek olarak, dört ana kalemdeki yıllık fiyat artışları hayatımızı doğrudan etkiliyor:

Kirada yüzde 31.08,

Ulaştırmada yüzde 35.08,

Sağlıkta yüzde 43.46,

Eğitimde yüzde 53.44.

Ücret artışlarıyla karşılaştırılığında, yetişilmesi mümkün olmayan artışlar.

Örneğin, sağlıkta ve eğitimdeki anormal fiyat artışları devletin yeterli hizmeti sağlayamadığını gösteriyor. Halkın belli bir gelire sahip bölümünün, sağlık ve eğitim hizmetini özel hastaneler ve özel okullardan aldığına işaret ediyor. Oradaki talep artışı, genel enflasyon beklentisiyle birlikte, özel okullar ve özel sağlık kurumlarında fiyatları uçuruyor.

Bir milyon lirayı aşan okul ücretleri, 15 bin lirayı bulan özel doktor muayeneleri.

İlkokuldan üniversiteye kadar, her geçen gün çağın dışına düşen, saçma sapan uygulamalara ek, okullarda çeşitli sorunları ağırlaştıran eğitimde ülke çapındaki sınav sonuçları yüz kızartıcı.

İngiliz milletvekillerinin kulakları çınlasın!..

Vazgeçilemez

“Güney Kore, Tayvan, Brezilya ekonomileri demokrasiye geçtikten sonra, teknolojik olarak daha sofistike ve rekabetçi hale geldi, büyümeleri hızlandı. Ekonomik büyüme demokrasiye geçişin ardından daha geniş kesimlerce paylaşıldı.

(...) Demokratikleşen ülkeler, demokratikleşme öncesine göre, kişi başına gelirlerinde yüzde 20 oranında artış sağlıyor. Aynı model Latin Amerika’da 1980’lerden itibaren askeri diktatörlüklerin çöküşü ve demokrasiye geçmeleri ile birlikte geçerliğini koruyor” (Daron Acemoğlu, Hangi Liberal Demokrasi, s.123).

Adil yargılama hakkı, bağımsız yargı, yasalar karşısında eşitlik ve bireysel özgürlükler piyasaları destekliyor, üretim artıyor, üretim artışı enflasyonu düşürüyor, gelir bölüşümünü daha adil hale getiriyor.

Demokrasinin fazileti ve vazgeçilmezliği!..

Ya bugünkü Türkiye?..

Dünyada kanıtlanmış gerçek ortada iken, otoriter baskının her yönden kol gezdiği bu ülkede hangi demokrasi?..

Bu durumda enflasyonun düşüşü nutuklardaki temennilerde kalıyor.

/././

Örnek bir yerli ve milli aile!-Mehmet Y. Yılmaz- 

İddiaya göre birileri Binali Yıldırım’ın çocuklarıyla birlikte emek emek biriktirdiği servetin bir bölümüne çökmüş. Binali Bey’in çocukları da sahip oldukları gemileri ve şirketleri annelerine devretmiş, “işte örnek bir yerli ve milli aile”, bütün okullarda bir ünite olarak işlenmeli ki bu bilgi nesilden nesle aktarılabilsin!

Binali Yıldırım’ın çocuklarının sahip oldukları gemileri ve şirketleri annelerine devrettiklerini okuyunca “işte örnek bir yerli ve milli aile” dedim.

Hayırlı evlat böyle olur.

Sen çalış, didin, iki memurun çocukları olarak önündeki görünür, görünmez bütün engelleri aş, dünya denizlerine hükmeden bir tür Barbaros ol, sonra getir, varını yoğunu annene ver!

Malda mülkte gözlerinin olmaması biraz da yetiştirilme biçimlerinden kaynaklanıyor olmalı.

Bunda da gemiler ve şirketler kendisine devredilen annenin rolü büyük olmalı!

Önümüzdeki Anneler Günü haftasında, “yerli ve milli anne modeli” olarak bütün okullarda bir ünite olarak işlenmeli ki bu bilgi nesilden nesle aktarılabilsin!

Bir sahih hadise göre “cennet, annelerin ayaklarının altında” olduğuna göre, bu devir teslim işlemleri de bir tür cennete giriş bileti sayılır mı, benim teolojik bilgim yetmez ama nihai sorguda avantaj yaratacak bir müktesebat olduğunu düşünmek mümkün.

Bir de Türklerin denizci millet olmadığını söylerler.

Erzincan gibi “ortası bağlı, etrafı dağlı” bir yerden çıkıp, dünya denizlerinde sancak gezdirmek boru değil.

Tabii bizim memlekette biraz çekemezlik vardır, bu da bir gerçek.

Nitekim böyle bir tip iddiaya göre Binali Bey’in çocuklarıyla birlikte emek emek biriktirdiği servetin bir bölümüne çökmüş!

Bunu duyunca inanamadım tabii.

Böyle şeyler girişim hürriyetinin olduğu bizim gibi memleketlerde olmaz diye biliyorum.

Bu artık nasıl bir güç ise “götürdüğün parayı getir” dediğinde akan sular duruyor, para park edildiği yeden çıkarılıp, teslim ediliyor.

Bizim memleketin işleri işte!

Olmaz demeyin, olmaz olmaz cennet vatanımızda!

***

Binali Bey belki bu sorunun yanıtını biliyordur

Singapurlu bir yatırım fonu ile bazı Türkler önce bir şirket kurdular. Şirketin amacı petrol nakliyesi yapmaktı. Bu şirket, kuruluşundan sadece 6 ay sonra, 61. T.C. hükümetini ikna ederek Bakanlar Kurulu kararıyla “Kuzey Irak’tan karayoluyla petrol ve ürünleri” taşımak konusunda “tek yetkili şirket” olmayı başardı. Irak hükümeti petrolünün çalındığını fark edince de dava açtı ve Türkiye 1 milyar 400 milyon dolar ceza ödeyecek. Gerçekten çok merak ediyorum: Bu şirketin sahipleri kimler? Gözleri çekik mi? Bıyıkları ve sakalları var mı?

Türkiye-Irak petrol boru hattı

Mübarek Cuma gününün yüzü suyu hürmetine sorduğum bir sorunun yanıtını, sorunun ana muhatabı eski Enerji Bakanı Taner Yıldız’dan alamadım.

Taner Bey adeta yer yarıldı da içine girdi!

Utancından mı saklanıyor yoksa vereceği yanıt bazı vakvakları ürkütür diye mi çekiniyor, bunu bilemiyorum.

İnsan bir arar; “kusura bakma ben bu sorunun yanıtını veremem” der, niye veremeyeceğini “yazılmamak kaydıyla” açıklar, ben de bırakırım sormayı.

Yani sormayı bırakmam da Taner Bey’e sormayı bırakabilirim.

Meseleye yeni vakıf olanlar için önce geçmiş bölümlerin özeti:

Olay cennet vatanımızda geçiyor.

Kahramanları T.C. 61. Bakanlar Kurulu, Singapur’da kurulu iki yatırım fonu, Kuzey Irak Kürt Yönetimi, Irak Cumhuriyeti yönetimi, Fransa’daki uluslararası tahkim mahkemesi, bir de bendeniz cennet kuşu!

Singapurlu bir yatırım fonu ile bazı Türkler önce bir şirket kurdular. Şirketin amacı petrol nakliyesi yapmaktı.

Sonra Türkler, sanırım öngörü sahibi olmadıkları için sahip oldukları hisseleri başka bir Singapurlu fona devrettiler.

Bu şirket, kuruluşundan sadece 6 ay sonra, 61. T.C. hükümetini ikna ederek Bakanlar Kurulu kararıyla “Kuzey Irak’tan karayoluyla petrol ve ürünleri” taşımak konusunda “tek yetkili şirket” olmayı başardı.

Irak hükümeti petrolünün çalındığını fark edince de dava açtı ve Türkiye 1 milyar 400 milyon dolar ceza ödeyecek.

Böyle bir ikinci cezanın da eli kulağında, yakında gelir.

Taner Bey, yer yarılıp da içine girince hükümetin diğer bakanlarına sorayım dedim.

Sırasıyla Bülent Arınç, Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu’ndan yanıt çıkmadı.

Birinin özgül ağırlığı vardı, kullanamadı.

Diğeri iddialı bir parti genel başkanı, duymazdan geldi.

Umudum “bu kirli hesapların içinde olmayacağım” diyen Ahmet Davutoğlu’nda idi o da fos çıktı!

Sorum ortada duruyor: Bu şirketin ortakları kimlerdi, bu Bakanlar Kurulu kararı nasıl verildi?

1 milyar 400 milyon ABD dolarını tüyü bitmemiş yetim bile ödeyecek.

61. hükümetin önde gelen bakanlarından biri de Binali Yıldırım idi.

Sırada o var, belki Binali Bey, bu mübarek cuma günü sorunun yanıtını vermek ister diyorum.

Kuruluşundan altı ay sonra bu şirkete bu imtiyaz verilirken, bunlar kimdir, neyin nesi, kimin fesidir diye sordunuz mu?

Yoksa boş kâğıda mı imzayı bastınız?

Gerçekten çok merak ediyorum: Bu şirketin sahipleri kimler? Gözleri çekik mi? Bıyıkları ve sakalları var mı?

Onlar para kazandılar, niye cezayı biz ödemek zorunda kalıyoruz?

Binali Bey, gördüğünüz gibi dünya malı dünyada bile kalmayabiliyor.

Önemli olan arkanda iyi bir isim bırakmak değil mi?

Bu sorunun yanıtını siz biliyorsunuzdur diye ümit ediyor, heyecanla bekliyorum.

/././

Bahane değişiyor, enflasyon düşmüyor -(EVRENSEL MANŞET)- 4 Eylül 2026-


Uygulanan IMF modeli kemer sıkma programı enflasyonu düşürmedi. İktidar sözcüleri her seferinde yeni bir mazeret sıralayadursun, enflasyon yoluyla asgari ücretlilerden 6 bin 196 lira çalındı. Kamuda çalışan 620 bin işçi için ise 6 ayda kişi başı 21 bin lira kayıp yaşandı.

***
Hükümet ücreti küçültmeyi garanti altına aldı: 11,2 milyar TL, kamu işçisinden enflasyonla alındı
(Andaç Aydın Arıduru)


TÜİK’in açıkladığı ağustos ayı enflasyon verileriyle birlikte KÇP'ye tabi mart başlangıçlı kamu işçilerine yüzde 9,07 zam verilirken, gerçekleşen yüzde 13,07'lik enflasyon işçilerin ücretinde 4 puanlık doğrudan kayıp yarattı.

TÜİK’in Ağustos ayı enflasyon verilerini yayımlamasıyla birlikte toplu iş sözleşmeleri mart ayı başlangıçlı kamu işçilerinin alacakları enflasyon farkları belli oldu. Demiryolu, karayolları, Askeri sanayii gibi işkollarında emek veren yaklaşık 250 bin kamu işçisinin alacakları ücret zammı yüzde 9,07 düzeyinde kaldı. Aynı dönemde enflasyon yüzde 13,07 olarak gerçekleşti. Ocak başlangıçlı sözleşmeye tabi iş kollarındaki işçiler ise (Sağlık, milli eğitim vb. üniversite hastaneleri) haziran ayı itibari ile yüzde 13 zam alarak gerçekleşen enflasyonun yüzde 4 puan altında zam almışlardı. Kamu Çerçeve Protokolünde (KÇP) yer alan maddelerin kayıp yaratıcı niteliğine tepki gösteren işçiler her geçen gün eriyen ücretler karşısında yaklaşan yeni KÇP yaklaşırken gerçek kazanımlar içeren bir sözleşme talep ediyor.

İki yıl önce Mehmet Şimşek yönetiminin ücretlere “hedeflenen enflasyon” oranında zam yapılması dayatmasının ilk hedefi kamu işçileri olmuştu. Ekonomi yönetimi 2025 yılında gerçekleşen enflasyonun dahi altında zam teklifleri ile ilk 6 aylık dönemden itibaren kayıplar yaran KÇP’yi Türk-İş ve Hak-İş genel merkezleriyle imzalamıştı. 2025-2027 yıllarını kapsayan KÇP, geçerli olduğu, son 6 aylık dönem için ücret zammını yüzde 6 olarak bağıtlamakta. Gerçekleşen enflasyon oranının neredeyse yarısına tekabül eden bu zam teklif edildiğinde de tepkilere neden olmuştu. Ekonomi yönetiminin ücret politikasının adeta yazılı hali olarak sonuçlanan KÇP enflasyonun yüksek çıkması durumunda ise işçilere kayıp yaşatmayı garanti altına alan bir telafi yöntemi sunuyor: 6 aylık enflayonun yüzde 6’dan yüksek çıkması halinde yüzde 10’un üzerinde kalan kısmı telafi edilecek. Şubat-Ağustos ayları arası gerçekleşen enflasyon yüzde 13,07 olarak çıkarken yüzbinlerce işçinin zammı böylece yüzde 4 kayıp yaşıyor.

Kamuda 520 binden fazla işçi çalışmakta. Ortalama çıplak ücret üzerinden hesaplandığında yüzde 4’lük enflasyon altında ortalama kamu işçisinin saatlik kaybı 15.80 TL olurken işçi başına aylık kayıp 3 bin 554 TL’ye dayandı. Bir işçi altı ayda 21 bin 327 TL kaybedecek. 520 bin işçi için toplam 6 aylık kayıp 11,2 milyar TL’yi bulacak. Yani zam alan kamu işçisi 6 ay öncesine göre alım gücü bakımından 21 bin TL’den fazla kaybetmiş oldu.

İşçiler tepkili: Zaten zam değildi, geriye gittik

Yaşanan kayıplara tepki gösteren 10 yıllık bir demiryolu işçisi, “Kamülatif enflasyonun 13,07 olduğu bir ülkede bizim 9,07 almamız saçmalıktır. Sendikanın acizliğinden başka bir şey değildir. Üyelerini kandıran bir sendikal anlayış hakim olduğu sürece biz daha çok yoksullaşırız” ifadelerini kullandı. Ankara’dan bir demiryolu fabrikası işçisi, “Zaten bu yansıyacak zam değil, enflasyon farkıdır. Bunu zam olarak açıklayan sendikamıza diyecek çok şey var ama, şeklinde konuştu.

Sivas’tan bir demiryolu işçisi ise, “Yüzde 9,07’lik enflasyon farkı bizim cebimize girmeyecek. Olduğu gibi vergi kesintisine gidecek. Daha iki gün önce Türk-İş açlık ve yoksulluk sınırını açıkladı. Bizim sendikamız utanmıyor da üyesini yoksulluk sınırının yarısında bir ücrete mahkum ediyor diyerek tepki gösterirken, başka bir işçi de “Ülkede kendilerinin yazıp kendilerinin çizdiği enflasyon rakamları ortadayken, biz demiryolu işçilerine 1 Eylül itibariyle yüzde 9,07 yansıtılması bu iktidarın ve sendikal bürokrasinin kirli tezgahıdır. Bu kirli tezgah bir süredir ne yazık ki bizleri mağdur ediyor. Ama mağdur olduğumuz ortadayken, demiryolu işçileri olarak yeni sözleşmede de aynı senaryoları yaşamamak için bugünden yarına iş yerlerimizde sözleşme taslak hazırlıklarımızı başlatmalıyız. İş yerlerinde sözleşme hazırlık komiteleri kurmalıyız. Bu sözleşme döneminde sendikal bürokrasiyi ve tek adam iktidarını rahat bırakmayalım. Her gün yeniden bir çalışma yapalım” ifadelerini kullandı.

İstanbul Tersaneler komutanlığında çalışan Harb-İş üyesi bir işçi, “Yani ne desek şimdi? ‘Enflasyon yüzde 6’yı geçmez’ diye mi düşünmüşlerdir? E o zaman Ergün Başkan Mehmet Şimşek’e neden bu kadar tepkili? İsmini bile ağzına almıyor. KÇP’ye bakınca en büyük taraftarı bizmişiz gibi çıkıyor. Fark iki kat kardeşim. Tutturmuşlar ‘yüksek maaş yüksek enflasyon’ diye. 2. yılın başında da aynısı oldu. O zaman da yüzde 1 çalmışlardı. Demek ki biz eksiye gidince enflasyon düşmüyor” dedi. Bir başka tersane işçisi ise, “Biz şimdiki kayıplarımız da dahil gerçek zamlı sözleşme istiyoruz sarı sendika istemiyoruz” şeklinde konuştu.
/././


Enflasyon değişmiyor, Bakan Şimşek'in 'bahaneleri' bir yıldır aynı: Asgari ücret ağustosta 6 bin 196 lira eridi
(Evrensel Gazetesi)

Uygulanan IMF modeli kemer sıkma programı enflasyonu düşürmedi. İktidar sözcüleri her seferinde yeni bir mazeret sıralayadursun, enflasyon yoluyla asgari ücretlilerden 6.196 lira çalındı.

TÜİK’in açıkladığı verilere göre ağustosta tüketici fiyatları aylık yüzde 1.84, yıllık yüzde 31.51 arttı. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ise verinin ardından yaptığı açıklamada bu kez, “Dönemsel eğitim fiyat artışlarına ve savaşın etkilediği akaryakıt fiyatlarına rağmen enflasyonda düşüş devam etti” dedi.

Yurttaşın enflasyonla boğuştuğu son bir yılda Bakan Şimşek’in her ay farklı mazeret sıraladı.

Bir yıllık ‘bahaneler’ kronolojisi

Eylül 2025: Enflasyon 16 ayın ardından ilk kez yükseldi. Gerekçe kuraklık ve mevsimsel etkiler oldu.

Ekim 2025: Düşüş yavaşladı. Enflasyon “geçici dalgalanmalar”a bağlandı.

Ocak 2026: Aylık artış beklentilerin üzerinde çıktı. Gerekçe olumsuz hava koşulları, dönemsel unsurlar olarak sıralandı.

Şubat 2026: Yıllık enflasyon yeniden yükseldi. Gerekçe gıda fiyatlarının uzun dönem ortalamasının üzerinde artması oldu.

Nisan 2026: Enflasyon yükseldi. Gerekçe jeopolitik gelişmeler, artan enerji ve emtia fiyatları ilan edildi.

Temmuz-ağustos 2026: Enflasyon yüzde 31’in üzerinde inatla seyrederken gerekçe bu kez “savaşın etkilediği akaryakıt fiyatları” ve eğitim öğretim döneminin ay içinde açılacak olması oldu.

Bir yıl boyunca enflasyon yüzde 30’un altına inmedi. Bakan Şimşek’in eylül 2024’te “2025 sonunda yüzde 20’nin altı” olan hedefi önce yüzde 21’e, sonra yüzde 27’ye, ardından yüzde 31-33 bandına revize edildi. Aynı hedef şimdi 2026 sonuna, tek haneli enflasyon vaadi ise 2027’ye ertelenmiş durumda.

Asgari ücret ağustosta 6 bin 196 lira eridi

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) resmi verilerine göre bile yıllık enflasyon yüzde 31.51’e ulaştı, gıda enflasyonu ise yüzde 33.79 oldu. Asgari ücretliler enflasyon karşısında ay boyunca 6 bin 196 lira kaybetti.

Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu Araştırma Merkezi (DİSK-AR), Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) açıkladığı ağustos 2026 enflasyon verilerini değerlendirdiği bültenini yayımladı. Bültende, resmi rakamlara göre bile enflasyonun dar gelirlinin ve işçi sınıfının alım gücünü eritmeye devam ettiği vurgulandı.

Fiyatlar artmaya devam ediyor


TÜİK’in açıkladığı verilere göre yıllık tüketici enflasyonu yüzde 31.51 olarak gerçekleşti. Fiyatlar ağustos ayı içinde bir önceki aya göre yüzde 1.84 arttı. On iki aylık ortalamalara göre hesaplanan enflasyon oranı ise yüzde 31.79 oldu. Bir önceki yılın aralık ayına göre birikimli enflasyon ise yüzde 22.07’ye ulaştı.

DİSK-AR bültenine göre yıllık enflasyonun en yüksek gerçekleştiği harcama grubu yüzde 53.44 ile eğitim oldu. Aylık bazda en sert artış da yine eğitimde görüldü. Bu grupta fiyatlar bir ayda yüzde 8.62 yükseldi. Alkollü içecekler ve tütün grubu ise aylık yüzde 6.89’luk artışla ikinci sırada yer aldı.

Bülten, enflasyonun artış hızındaki yavaşlamanın büyük ölçüde geçen yılın yüksek baz etkisinden kaynaklandığına dikkat çekti. DİSK-AR, enflasyon oranındaki gerilemenin fiyatların düştüğü anlamına gelmediğinin altını çizerek, “Fiyatlarda bir düşüş söz konusu değil” ifadesini kullandı.

2005’ten bu yana fiyatlar 36 kattan fazla arttı

Bültende yer alan uzun dönemli karşılaştırmaya göre 2025 baz yıllı TÜFE, ağustos 2005’te 3.7 iken ağustos 2026’da 134.8’e yükseldi. Bu, ortalama fiyatların 21 yılda 36.6 kat arttığı anlamına geliyor. Aynı dönemde gıda fiyatları endeksi 2.4’ten 134.3’e çıkarak 55.3 kat arttı. DİSK-AR, gıda fiyatlarının genel fiyat artışının belirgin şekilde üzerinde seyretmesinin, bütçesinin büyük bölümünü gıdaya ayıran düşük gelirli hanelerin geçim sıkıntısını derinleştirdiğini belirtti.

Asgari ücretli ayda 6 bin 196 lira kaybetti

Bültenin öne çıkan başlıklarından biri asgari ücretin enflasyon karşısındaki erimesi oldu. DİSK-AR’ın hesaplamalarına göre asgari ücret, ağustos 2026’da enflasyon nedeniyle 6 bin 196 lira değer kaybetti. Böylece asgari ücretle geçinmeye çalışan milyonlarca çalışan, yılın sekizinci ayında da satın alma gücünde ciddi bir aşınmayla karşılaştı.

Enflasyonun yükü dar gelirlinin sırtında

Bültende, gelir düzeyi ve harcama kalıplarının farklılığı nedeniyle enflasyonun toplumun her kesimini aynı şekilde etkilemediği vurgulandı. TÜİK’in gelir dağılımı istatistikleri (2025, referans yılı 2024) ve hane halkı tüketim harcaması verilerinden yararlanılarak yapılan hesaplamaya göre:
* En düşük gelirli yüzde 20’lik grup, toplam gelirin yalnızca yüzde 6.4’ünü alıyor. Bu grubun harcamaları içinde gıdanın payı yüzde 29.2’ye ulaşıyor.
* En yüksek gelirli yüzde 20’lik grup ise toplam gelirin yüzde 48’ini elde ediyor; bu grubun harcamalarında gıdanın payı ise yalnızca yüzde 12.4’te kalıyor.
* DİSK-AR’ın gelir gruplarını göreli birimlere çevirerek yaptığı hesaplamada, en düşük gelir grubunun geliri 100 birim kabul edildiğinde, en yüksek gelir grubunun geliri 750 birime karşılık geliyor. En düşük gelirli grup, 100 birimlik gelirinin 29.2 birimini gıdaya harcarken elinde gıda dışı harcamalar için sadece 70.8 birim kalıyor. En yüksek gelirli grup ise 750 birimlik gelirinin yalnızca 93 birimini gıdaya ayırıyor ve elinde 657 birim gelir kalıyor.

Düşük gelirli haneler gıdadan kısıp kiraya harcıyor

Bültende, TÜİK’in 2023 ve 2025 hane halkı tüketim harcaması araştırmaları karşılaştırıldığında çarpıcı bir eğilime dikkat çekildi. En düşük gelirli yüzde 20’lik grupta hane halkının gıdaya ayırdığı bütçe payı, gıda en fazla pay ayrılan kalem olmaya devam etmesine rağmen, son iki yılda yüzde 36’dan yüzde 29.2’ye geriledi. Bu gerilemenin nedeni gıdaya olan ihtiyacın azalması değil, kira ve konut harcamalarının bütçede giderek daha büyük yer kaplaması. DİSK-AR, bütçesinde konut ve kiradan kısamayan en düşük gelirli hanelerin, temel ihtiyaç olan gıdaya ayırdıkları paydan yaklaşık 7 puan kısmak zorunda kaldığını belirtti. Bu durum, en yoksul kesimin eldeki gelirle haneyi geçindirmekte yaşadığı zorluğun bir göstergesi olarak yorumlandı.

TÜİK yargı kararına rağmen madde fiyat listesini açıklamıyor


Bültende TÜİK’in enflasyon verilerinin güvenilirliğine ilişkin süregelen tartışmaya da geniş yer ayrıldı. TÜİK, enflasyon hesaplamasının temelini oluşturan madde fiyat listesini haziran 2022’den bu yana kamuoyuyla paylaşmıyor. Bu listenin 2003 yılından itibaren düzenli olarak açıklanan bir veri olduğu hatırlatılan bültende, kurumun bu uygulamayı enflasyonun yükselişe geçtiği dönemde durdurmuş olmasının verilere yönelik şüpheleri artırdığı ifade edildi.
***


TÜİK, AİHM’lik oldu: Türkiye'de yargı sürecinden sonuç alınamamıştı -Kübra Kırımlı-


Emekli Danıştay Hakimi Önder Tekin, TÜİK’in son 5 yıldır gerçek enflasyon rakamlarını açıklamadığını, Türkiye’de tükenen iç hukuk yolları üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) başvurdu.

Emekli Danıştay Hakimi Önder Tekin, TÜİK’in son 5 yıldır gerçek enflasyon rakamlarını açıklamadığını, bunun siyasi iktidarın bir politikası olduğunu belirterek, Türkiye’de tükenen iç hukuk yolları üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) bireysel başvuru yaptı. Tekin, “Bu işi yıllarca yapan bir idare hukukçusu olarak bilirkişi incelemesiyle gerçeğin ortaya çıkacağına inanarak yola çıktım. Türkiye’de çok açık bir şekilde böyle de hukuksuz karar verileceğine inanmıyordum. Yani mümkün değildi çünkü yargının geldiği noktada dahi böyle bir karar çıkmayacaktı ama Türkiye’de maalesef o kararı alamadık. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden tüm hak ihlalini sonlandıracak emeklilerin ve memurların yoksullaştırılmasını önleyecek bir karar çıkmasını bekliyorum” diye konuştu.


TÜİK’in açıkladığı enflasyon rakamlarının gerçek olmadığı, milyonlarca memur ve emeklinin yoksulluğuna neden olduğu gerekçesiyle Türkiye’de başlattığı dava sürecinden bir sonuç alamayınca AİHM’ye başvurduğunu anlatan Emekli Danıştay Hakimi Önder Tekin, neden hukuki süreci başlattığına dair anlattı:

“Son 5-6 yıldır TÜİK gerçek enflasyon rakamlarını açıklamıyor. Bu bir siyasi iktidarın politikası yani Türkiye’de gayrisafi yurt içi hasıladan memurların emeklilerin yoksulların işçilerin aldıkları paylar sürekli olarak azaltıldı. Biliyorsunuz memurların, kamu görevlilerinin ve emeklilerin aylıklarında yapılan artışlar enflasyon oranının altında kalırsa enflasyon farkı ödemesi yapılıyor 6 ayda bir. Bu kanun hükmü yani kanunla emekli aylıklarında memur aylıklarında yapılacak artışlar toplu sözleşmeyle belirlenir demekte. Toplu sözleşmeye konulan hükümlerle de eğer yapılan artışların üzerinde bir enflasyon artışı gerçekleşirse bunu da daha sonra 6 aylık dönemden sonra aylıklara artış olarak yapılıyor. Fakat gerçek enflasyon rakamları düşük olarak açıklandığı için tüketici fiyatı düzeyi dediğimiz enflasyon rakamları bu kez memurların, emeklilerin, işçilerin alım güçleri eriyor. Yani gerçek olmadığı için alım güçleri eriyor. Gerçek olsa zaten alım güçleri erimeyecek. Tabii bu bir hak kaybına yol açıyor” diye açıkladı.

‘Bilirkişi heyeti gerçek enflasyon rakamlarını ortaya çıkarır’


Ocak 2022’de, 20 milyon memur ve emekli adına hak arama mücadelesine başladığını ifade eden Emekli Danıştay Hakimi Önder Tekin, “İlk olarak 2021 yılının ikinci 6 aylık enflasyon rakamlarının TÜİK tarafından açıklanan enflasyon rakamlarının gerçeği yansıtmadığı, alım gücümü erittiği, bizleri yoksullaştırdığı için, Danıştayda dava açtım. Çünkü ben Danıştaydan emekli bir hakimim. Danıştay, kendinde görülmesi gerektiği halde davayı görevden reddetti ve ‘Ben görevli değilim, Ankara İdare Mahkemesi görevli’ dedi. Ankara İdare Mahkemesi de hiç olmayacak bir şey gördü; son derece hukuka aykırı bir gerekçeyle benim aylığıma TÜİK enflasyon rakamlarının doğrudan bir etkisinin bulunmadığı gerekçesiyle başvurumu kesin ve yürütülmesi zorunlu işlem yok diye reddetti. Kanun belirlemiş, kanun yazmış bunu ve toplu sözleşmeye konulan hükümlerle de TÜİK enflasyon rakamlarının gerçeğinin yüksek çıkması durumunda, maaş artışlarından aylıklara enflasyon farkı olarak yansıtılacağı öngörülmüş ama İdare Mahkemesi bunların tamamını görmezden geldi ve davayı usulden reddetti. İşin esasına girmedi, çünkü ben dava dilekçemde dedim ki benim alım gücüm eriyor. Bunu ne ben ne de mahkeme belirler. Çünkü onlar da uzman değiller. Bunun için bir bilirkişi heyeti oluşturulmalı ki gerçek rakamlar ortaya çıksın. Ortaya çıksın ki böylece 20 milyon memur ve emeklinin yoksullaştırılma süreci durdurulsun.”

‘AKP milletvekili adayı AYM’de komisyonda görevde!’

Bu da kabul edilmeyince Bölge İdare Mahkemesine giderek istinaf kanun yolu başvurusunda bulunduğunu anlatan Tekin, “Bölge İdare Mahkemesi de başvurumu gerekçesiz olarak reddetti. İdare Mahkemesi kararını hukuka uygun buldu. Bunun üzerine ben de 2023 yılında Anayasa Mahkemesine bireysel başvuruda bulundum. Bireysel başvurumu 1000 gün beklettiler. Yani 3 yıl. Mayıs 2026’da kara verdi. Kararı veren iki üyeden bir tanesi eski AKP il başkan yardımcısı ve milletvekili adayı. Aslında hakimler eğer bir siyasi partiden milletvekili adayı olmak isterlerse meslekten çekildikleri zaman mesleğe dönmeleri olanaklı değildir. Kanun hükmü gereğince diyor ki; tarafsızlığınızı yitirdiniz, dönemezsiniz diyor. Ama görüyoruz ki Anayasa Mahkemesi üyeliğine atananlarda sorun yok! Anayasa Mahkemesindeki biri bu sözünü ettiğimiz hakim olmak üzere iki kişilik komisyon başvurumu geçersiz olarak karar verdiler. Ben de bunun sonucunda bireysel başvuru formumu hazırladım ve AİHM’ye başvurdum” dedi.

‘Emeklilerin ve memurların yoksullaştırılmasını önleyecek bir karar bekliyorum’

AİHM’ye gitmeden Anayasa’da yazılı olan hukuk devleti ilkesi egemen olsaydı yapılması gerekenlerin belli olduğunu, sözünü ettiği gibi bilirkişi heyetiyle gerçek enflasyon rakamlarının ortaya çıkarılabileceğini belirten Tekin, “AİHM’ye başvurdum umutluyum. Esasında ben en başta da umutluydum. Yani bu işi yıllarca yapan bir insan, idare hukukçusu olarak bilirkişi incelemesiyle gerçeğin ortaya çıkacağına inanarak yola çıktım. Hâlâ da ben Türkiye’de çok açık bir şekilde böyle hukuksuz karar verileceğine inanmıyordum, yani mümkün değildi çünkü yargının geldiği noktada dahi böyle bir karar çıkmayacaktı ama Türkiye’de maalesef o kararı alamadık. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinden tüm hak ihlalini sonlandıracak emeklilerin ve memurların yoksullaştırılmasını önleyecek bir karar çıkmasını bekliyorum” dedi.

AİHM hak ihlali kararı verirse; Türkiye’de yeniden yargılama sürecinin başlayacağını da sözlerine ekleyen Tekin, “Dava yeniden görülür. Bu kez gerçek enflasyon rakamları ortaya çıkar. Memur ve emeklilerin de yıllardır alamadıkları yüz binlerce lirayı bulan hak kayıpları ortadan kalkar ve bir nebze de olsa nefes alırlar diye düşünüyorum. Tabii bundan sonra da hiçbir siyasi iktidar gerçek enflasyon rakamlarını gizlemek yoluna tevessül etmez. Bir örnek teşkil edeceğine inanıyorum” diye konuştu.
/././


İki aylık enflasyon oranı belli oldu: Ocak 2027'de emekli ve memur maaşları ne kadar artacak?-Evrensel Gazetesi-

TÜİK'in ağustos enflasyonunu açıklamasıyla SSK ve BAĞ-KUR emeklilerinin iki aylık zam hakkı yüzde 3,65 olarak şekillendi. Memur ve memur emeklileri için enflasyon farkı eşiği henüz aşılamadı.

Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) ağustos ayı enflasyonunu yüzde 1,84 olarak açıklamasıyla, milyonlarca memur ve emeklinin ocak 2027 maaş zammına ilişkin ilk iki aylık tablo netleşti.

Temmuz ve ağustos verilerinin birleşmesiyle BAĞ-KUR ve SSK emeklileri şimdiden yüzde 3,65'lik zam oranını hak kazansa da memur ve memur emeklileri için henüz bir enflasyon farkı oluşmadı. Toplu sözleşme zammına ek olarak memur maaşlarına enflasyon farkının yansıyabilmesi için önümüzdeki aylarda toplam enflasyonun yüzde 3,23 oranını daha aşması gerekiyor.

Eylül, ekim, kasım ve aralık aylarına ait verilerin de açıklanmasıyla birlikte ocak 2027'de uygulanacak nihai zam oranları kesinleşmiş olacak.

***


TÜİK açıkladı: Yıllık enflasyon yüzde 31,51 oldu -Evrensel Gazetesi-

TÜİK verilerine göre ağustos ayında enflasyon aylık bazda yüzde 1,84 artarken, yıllık enflasyon yüzde 31,51 olarak gerçekleşti. Yıllık artışta en yüksek oran yüzde 39,77 ile konut ve fatura grubunda görüldü.


Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), geçtiğimiz ağustos ayına ilişkin enflasyon verilerini yayımladı. Verilere göre, enflasyonun temmuz ayına göre yüzde 1,84 artış gösterdiği görüldü.

Enflasyon bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 22,07 artış, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 31,51 artış ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 31,79 artış olarak gerçekleşti.

En yüksek ağırlığa sahip üç ana harcama grubunun yıllık değişimleri, gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 33,79 artış, ulaştırmada yüzde 35,08 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda yüzde 39,77 artış olarak gerçekleşti.

Bu üç ana harcama grubunun aylık değişimleri, gıda ve alkolsüz içeceklerde yüzde 0,22 artış, ulaştırmada yüzde 4,82 artış ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda yüzde 2,26 artış olarak gerçekleşti. İlgili ana grupların aylık değişime olan katkıları ise gıda ve alkolsüz içeceklerde 0,06, ulaştırmada 0,82 ve konutta 0,27 yüzde puan oldu.

İlgili ana harcama gruplarının yıllık değişime olan katkıları ise gıda ve alkolsüz içeceklerde 8,12, ulaştırmada 5,94 ve konut, su, elektrik, gaz ve diğer yakıtlarda 5,01 yüzde puan oldu.

***


TÜİK’in enflasyon verilerine tepki: 'Pazara git, 100 liradan aşağı ne var?' -Evrensel Gazetesi-

TÜİK’in açıkladığı enflasyon verilerine tepki gösteren Osmaniyeli yurttaşlar, gıdadan ulaşıma her kalemde fiyatların arttığını söyledi. Bir yurttaş, “Enflasyonun düşük olduğuna inanmıyorum. Fiyatlar alıp başını gidiyor” dedi.


Osmaniye — Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ağustos ayı enflasyonunu aylık yüzde 1,84, yıllık yüzde 31,51 olarak açıklamasının ardından Osmaniye’nin Kadirli ilçesinde yurttaşlar açıklanan rakamlara tepki gösterdi. Yurttaşlar, artan gıda fiyatları, düşen alım gücü ve yüksek yaşam maliyetlerine dikkati çekti.

Kadirli’de bir yurttaş TÜİK’in açıkladığı enflasyon rakamlarına inanmadığını belirterek, “TÜİK’e inanmıyorum. Piyasaları görüyorum, her şey pahalı. Bir şeyin fiyatının düştüğü yok. Enflasyon hep yüksek, onun için inanmıyorum. Ev kirasına, çaya, şekere, şuna buna, her şeye zam geliyor. Emeklilere Allah yardım etsin. Kimisi yolda kalıyor, kimi aç kalıyor, kimi susuz kalıyor, kimi çay parası, kimi çorba parası veremiyor. Yazık yani” diye konuştu.

“TÜİK devletin destekçisi”


Emekli biri ise TÜİK’e yönelik eleştirilerini, “TÜİK devletin destekçisi, devletin arkasında bulunan bir kurum. Yüzde 80, 90, 100 değil, 150 desin de göreyim. Doğruyu söylesin. Oraya karşıt görüşte bir profesör çıksın, konuşsun bakalım” ifadelerini kullandı.

“Her şey günden güne artıyor”

Bir başka yurttaş da fiyatların sürekli arttığını belirterek, “Günden güne her şey kıpırdayıp duruyor. Artık büyüklerimiz bunu duyuyor mu, duymuyor mu bilmiyorum. Hiçbir şey yerinde durmuyor. Eğer sesimizi duyuyorlarsa lütfen Allah rızası için ilgilensinler” dedi.

76 yaşındaki bir kişi ise, “Bugüne kadar gelmiş geçmiş hükümetlerin en kötüsü bu. Enflasyonu hazırlayan TÜİK de yalan söylüyor. 276 dese yine inanmam. Allah bu millete yardımcı olsun. Yalnız bu millet de seçmesini bilsin” ifadelerini kullandı.

Bir diğer kişi da açıklanan enflasyon oranının piyasa koşullarını yansıtmadığını savunarak, “Enflasyonun düşük olduğuna hiç inanmıyorum. Fiyatlar piyasada alıp başını gidiyor. Dolmuşa da zam geliyor, her şeye zam geliyor. Pazara git bakalım, 100 liradan aşağı ne var? Hiçbir şey yok” dedi.
***


Eylül ayı kira artış oranı belli oldu - Evrensel Gazetesi-

TÜİK'in enflasyon verilerini açıklamasıyla birlikte eylül ayında ev ve iş yerleri için uygulanacak en yüksek kira zam oranı yüzde 31,79 oldu. Türkiye İstatistik Kurumunun (TÜİK) ağustos ayına ilişkin enflasyon verilerini açıklamasının ardından konut ve iş yeri kiralarında uygulanabilecek tavan zam oranı da belli oldu.


Kira zam tavanı yüzde 31,79

TÜİK'in verilerine göre, tüketici fiyat endeksi (TÜFE) ağustos ayında bir önceki aya göre yüzde 1,84 artış gösterdi. Yıllık bazda tüketici enflasyonu yüzde 31,51 seviyesinde kaydedildi.

Böylece kira zam tavanını belirleyen 12 aylık TÜFE ortalaması yüzde 31,79 olarak gerçekleşti.

Eylül ayında sözleşmesi yenilenecek olan ev ve iş yeri sahipleri, yasal olarak bu oranın üzerinde zam uygulayamayacak.

Örnek kira hesaplaması


Mevcut kira bedeli 20 bin 000 TL olan bir konut veya iş yeri için eylül ayı zam hesabı şu şekilde:
Mevcut kira: 20 bin 000 TL
Zam oranı: Yüzde 31,79
Artış tutarı: 6 bin 358 TL
Yeni kira bedeli: 26 bin 358 TL
***
Evrensel Gazetesi

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem"-4 Eylül 2026-


Anormal durumları kabul edilebilir kılmak -Zülal Kalkandelen- 

Normalleşme sözcüğü, 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden sonra üzerine yüklenen anlam yüzünden, Türkiye’de her şeyin anormal olduğu siyasi atmosferde, duyunca artık insanı geren bir sözcüğe dönüştü. 

2024’te CHP ezici bir ağırlıkla seçimlerde birinci parti olduktan sonra derhal seçim isteyeceğine, ana muhalefet partisinin başkanı olan Özgür Özel, birden bire “Normalleşme gerek” diyerek iktidarla arasını yumuşatmaya çalışmış, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’a Manisa Uluslararası Mesir Macunu Festivali’nden getirdiği mesir macununu hediye etmiş, “makama saygı” diyerek TBMM’nin açılışında Erdoğan kürsüye çıktığında CHP grubuna ayağa kalkma talimatı vermiş ve sonrasında da AKP’ye toparlanma fırsatı doğmuştu.

Doğal olarak bu süreç, muhalif seçmenin sert tepkisiyle karşılandı ve artık normalleşme denince akla o günler geliyor. Muhalif seçmenler, bugünlerde ise o dönemde yaşadıkları öfkeyi ve hayal kırıklığını hatırlatan bir olayla karşı karşıya.

HAKLI BİR SORU! 

Özgür Özel, adli yıl açılışında mahkeme kararı ile yeniden CHP Genel Başkanı olarak belirlenen Kemal Kılıçdaroğlu ile el sıkıştı. CHP’ye kayyım atanmasıyla yaşanan rezalet ve partinin ikiye bölünmesinden sonra, bu ilk el sıkışmaları değil; bir cenaze töreninde de yaşanmıştı. O zaman kalabalık arasında soğuk bir karşılaşma gibi görünmüştü ama bu kez fotoğrafa yansıyan görüntü daha farklı.

Bunun üzerine vatandaşlar haklı olarak diyorlar ki madem hiçbir şey olmamış gibi el sıkışacaktınız, niye kurucu partinin ikiye bölünmesine engel olmadınız?

Daha önce de el sıkışma olayı eleştirildiğinde, bazıları “Ne yapsaydı, kalkıp yumruk mu atsaydı?” türünden abartılı yorumlarla Özel’in davranışını savunmaya çalışmıştı. Aynı, Özel CHP milletvekillerine Erdoğan geldiğinde ayağa kalkması talimatı verdiğinde, “Erdoğan cumhurbaşkanı. Ne yapsın, hakaret mi etsin?” diyerek savundukları gibi!

Özel ile Kılıçdaroğlu’nun daha önce tokalaştığı cenaze töreninde Müsavat Dervişoğlu ile Bahçeli el sıkışmamıştı. İstenirse bir yolu bulunuyor.

ETİKSİZ VE BELİRSİZ 


Özel, Kılıçdaroğlu ile el sıkışma konusundaki eleştirileri İsmail Küçükkaya’nın programında yanıtlarken adli yıl açılışında bütün protokol oradayken kendinden 30 yaş büyük bir insanın elini uzattığını söyleyerek mecbur kaldığını ima etti ama şunu da ekledi:

“Benim gönül dünyamda Kemal Bey için toplu iğne başı kadar yer kalmadı.”

İyi ama bunu davranışlarınızla ortaya koymuyorsanız, seçmen sizin gönül dünyanızın durumunu nasıl bilecek?

Ayrıca ünlü Bahçeli diyaloğu da unutulmamalı. Meclis’teki yeni yasama yılı resepsiyonunda Bahçeli, “Birbirimizi kırmıyoruz inşallah, bazen siyaseten söylememiz gerekenler oluyor” demiş, Özel de “Önemli olan saygıda, sevgide eksiklik göstermemek” karşılığını vermişti.

Demek ki kamuoyunda birbirlerine karşı ağır sözler söyleseler de onları siyaseten söylüyorlar ama karşılaştıklarında uyumlu ve saygılı bir şekilde ilişkilerini sürdürüyorlar. Mitinglerde ve Meclis grubunda yapılan sert konuşmalar yan yana gelince yumuşuyorsa bu etiksiz ve belirsiz ikili tavır bir şovdur.

ANORMALLİĞİN ÜZERİNİ ÖRTMEYİN Kİ SORUMLULARI BEDEL ÖDESİN!

Siyasette beden dili, bireysel bir duruştan ziyade, halka verilen mesajı gösterir. Partisini bir yargı darbesiyle ele geçiren, yandaşları genel merkeze polis eşliğinde camları kırarak giren, gelir gelmez personeli işten atan, iktidarın politikalarına yamanan ve bu yüzden büyük tepki doğuran bir siyasetçi ile normal bir şekilde tokalaşmanın seçmen kitlesinde yaratacağı öfke düşünülemiyorsa bu ciddi bir sorundur ama düşünüp de önemsenmiyorsa o daha büyük bir sorundur.

Mesele el sıkışmaktan öte bir anlam taşıyor ve o nedenle sormak gerekiyor: Özgür Özel’in işlevi, siyasetteki anormal durumları normalleşme yoluyla kabul edilebilir kılmak mıdır?

Aslında bunun yanıtını çerçeve yasa konusundaki HAVET tavrıyla da verdi. Oysa öyle durumlar vardır ki NET olmanız gerekir: Atatürk’ün dediği gibi: “Ehven-i şer, şerlerin en kötüsüdür.”

/././

‘Ünlü’ müdürün şüpheli işleri -Barış Pehlivan- 

Özel haberleriyle meslektaşlarına nal toplatan bir ustam vardı. Şimdi aktif gazeteciliği bırakmış, emekliliğinin keyfini sürüyor. Ziyaretine gittiğimde, balkona koyduğu televizyonun karşısında çayını içiyordu. Kanalları geçerken birinde durdu, elindeki kumandayla ünlü ekran yüzünü gösterdi. “Bu hanımefendi var ya” dedi. “Eşi, akçeli işlere karışmış” diye ekledi. Kurt gazeteci tabii kulağı delik, üşenmese yine bize haber atlatacak.

Meslek büyüğümün işaret ettiği televizyoncunun eşini biliyordum. Güvenlik bürokrasisinde önemli bir koltuğu vardı. Öğrendiklerimi birkaç ayrı kaynağa daha sordum. Ve bingo!

Yılın başlarıydı. İstanbul’da yasadışı bahis operasyonu yapılmış, iki kişi de tutuklanmıştı. Devletin ajansının yalancısıyım; şüphelilerin hesaplarındaki 3 milyar liraya da el konmuştu.

İşte deniyor ki... O tutuklananlardan birisi itirafçı olmuş, gitmiş savcılığa bazı isimler vermiş. Fecaat olan şu ki yasadışı bahis şüphelisinin işaret ettiği kişiler arasında güvenlik bürokrasisindeki bazı üst düzey müdürler de varmış. Ve evet, doğru tahmin ettiniz, bizim ünlü televizyoncunun eşi de onlar arasındaymış. Neler konuşuluyor, neler... Neyse!

Peki, ya sonrası? Sonrasını duyan, gören, söyleyen yok. İtirafçının dediklerine mi itibar edilmedi, başka bir şey mi oldu, bilmiyorum. Bildiğim, ünlü televizyoncunun eşinin pasif bir göreve atandığı.

Madem iktidar kendi içinde de bir temizlik işine girdi, kimsenin gözünün yaşına bakılmasın!

CİRİT ATANLAR! 

Sen git Fethullah Gülen’i örgüt davasında beraat ettir.

Sen git FETÖ’nün finans ayağı ile 93 kez görüş.

Sen git üst düzey Fethullahçı imam ile 63 kez konuş.

Sen git bunlara rağmen memleketin en üst temyiz mahkemesi Yargıtay’ın başkanı ol.

Yetmesin, adın Yargıtay’ın yeni binasındaki konferans salonuna verilsin.

Yetmesin, ülkenin adli yıl açılış töreni adının verildiği o yerde yapılsın.

Yetmesin, orada adalet, yargı, hukuk gibi kutsal meseleler üzerine büyük büyük sözler söylensin.

İsmail Rüştü Cirit olmak işte böyle bir şey!

BİLİYOR MUYDUNUZ? 

1- Bağımsız Maden-İş Sendikası Genel Başkanı Gökay Çakır ile sendikanın eğitim ve örgütlenme sorumlusu Başaran Aksu’nun tutuklanma delili, attıkları sosyal medya mesajları oldu. İki isim de mesajlarıyla “halkı kin ve düşmanlığa tahrik etmek” ile suçlansa da tutuklama kararında “delillerin henüz toplanmadığı” iddiası yer aldı.

2- Başaran Aksu, tutuklu bulunduğu Ankara Sincan Cezaevi’nde açlık grevine başladı.

3- Tutuklu Gökay Çakır, dört kız çocuğu babası, 22 yıllık madenci ve 23 bin 552 liralık emekli maaşıyla geçimini sağlayan bir sendika başkanıydı.

/././

Gökçeklerde ikinci perde -Murat Ağırel- 

Gökçek ailesine uzanan soruşturmanın merkezindeki şirketlerin Türkiye’deki arazi satışı ile Almanya’daki mülk üzerine konulan 6.5 milyon Avroluk ipoteğin yalnızca iki gün arayla gerçekleşmesi soru işaretleri yarattı.

Image

Türkiye bir haftadır “Onlar Dosya” programında anlattığım, Cumhuriyet’te yazdığım ve Sözcü TV ekranlarında dile getirdiğim Hülya ve Ahmet Gökçek dosyasını konuşuyor. Sadece Türkiye değil. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı da anlattıklarımla ilgili soruşturma başlattı ve beni tanık sıfatıyla ifadeye çağırdı. İbrahim Melih Gökçek’i ise şüpheli sıfatıyla örgütlü suçlar savcısı ifadeye davet etti. Anlattığım dosya Ahmet ve Hülya Gökçek ile ilgili olmasına rağmen ifadeye Melih Gökçek çağrıldı. Çok tuhaf geliyor ancak araştırma dosyamın öznesi olmamasına rağmen ifadeye çağrılması, başka bir soruşturma daha var düşüncesine sahip olmamıza neden oluyor. HAMAG’ın kuruluşundan holding oluncaya kadar 0 çalışanı, 0 cirosu var. “Peki, bu paranın kaynağı ne?” diye sormuştum. Araştırmaya devam ettim.

Şimdi önümde iki ayrı ülkeye ait tapu kayıtları var. Birisi Türkiye’den. Diğeri Almanya’dan. Anlatayım. Tarih, 22 Ekim 2015, yer Ankara. O gün uzun unvanlı bir şirket kuruluyor: AC Sportif İnşaat Petrol Gıda Turizm Danışmanlık Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi. Kurucusu ve şirketin 100 bin liralık sermayesinin sahibi Cenk Karayel. Peki, Cenk Karayel kim? Ahmet Gökçek’in bacanağı. Türkiye Futbol Federasyonu kayıtlarında Ankaraspor yöneticisi olarak yer alıyor. Anadolu Ajansı’nın haberlerinde ise Osmanlıspor Yönetim Kurulu üyesi, kulüp yöneticisi ve genel menajeri olarak karşımıza çıkıyor. Yani Gökçek ailesinin Ankara’daki futbol yapılanmasıyla uzun yıllar birlikte anılmış bir isim. Yine kitaplarımı okuyan kişiler bu ismi bilir. 20 Mayıs 2020’de Osmanlıspor AŞ’de altyapı sorumlusu olduğunu belirten bir kişi, Ankara’da bir ilçenin Emniyet müdürlüğü polis merkezine gidip şikâyette bulunmuştu.

Kulüpten aldıkları 500 bin doları kulüp genel müdürü Cenk Karayel’in bulunduğu Adana’ya götürmek amacıyla 06 DM... plakalı araçla giderken kendisi ile birlikte seyahat eden Süleyman K. isimli şahsın bir petrol istasyonunda ihtiyaç amaçlı durduğunu, bu esnada araçla kaçtığını, telefonunun da kapalı olduğunu polise ihbar etti. Sonrasında Süleyman K. ortaya çıktı. Yanında 500 bin dolar nakit para bulundu. İfadesinde parayı Osmanlıspor’dan aldığını ve Adana’ya götürdüğünü ifade etti. Kime gidiyordu para? Cenk Karayel’e! Şirketinin adındaki “sportif” ifadesi de bu geçmiş düşünüldüğünde şaşırtıcı değil. Ancak şirket yalnızca spor alanında kalmıyor.Tapu kayıtlarına göre AC Sportif, 7 Nisan 2017’de 5 bin 386 metrekare büyüklüğünde bir taşınmaz satın alıyor.

Taşınmazın edinildiği tarihte Ankara Büyükşehir Belediye başkanı hâlâ Melih Gökçek. Cenk Karayel’in kurduğu ve taşınmaz sahibi yaptığı şirketin yolu, iki yıl sonra doğrudan Gökçek ailesine çıkıyor. 31 Ekim 2019 tarihli pay devir sözleşmesiyle Karayel, AC Sportif’teki hisselerinin tamamını Hülya Gökçek’e devrediyor. İşlem 22 Kasım 2019’da ticaret siciline tescil ediliyor. Böylece yalnızca şirketin hisseleri değil, şirketin sahip olduğu 5 bin 386 metrekarelik taşınmazın kontrolü de Hülya Gökçek’e geçmiş oluyor. Ne kadar ödendi, Hülya Gökçek’e kaç liraya devredildi, açıklanmamış. Bu soruların yanıtını ticaret sicili ilanlarında göremiyoruz.

ÜÇ ŞİRKET TEK ÇATIDA 

Şimdi ikinci şirkete bakalım. CRT Gayrimenkul Emlak İnşaat Sanayi ve Ticaret Anonim Şirketi. Kurucusu Mesut Oktay Cerit. Hülya Gökçek’in kızlık soyadı Cerit. Ankara Ticaret Sicili kayıtlarına göre 27 Eylül 2021’de tescil edilen işlemin ardından bu şirketin de tek pay sahibi Hülya Gökçek. Artık elimizde aynı kişinin kontrolünde iki şirket var: AC Sportif ve CRT Gayrimenkul. Üçüncü şirket ise 01 HLY Yapı Giyim Turizm Gıda Tekstil Sanayi ve Ticaret Limited Şirketi. 01 HLY Yapı, 25 Nisan 2013’te kurulmuş. Kurucusu ve müdürü Hülya Gökçek. Takvimler 2022 yılının sonunu gösterdiğinde üç şirketi tek çatı altında buluşturan işlem yapılıyor. AC Sportif ile CRT Gayrimenkul, 01 HLY Yapı bünyesinde birleşiyor. Birleşme 30 Aralık 2022’de ticaret siciline tescil ediliyor. AC Sportif ile CRT Gayrimenkul’ün tüzel kişilikleri sona eriyor; bütün hakları, borçları ve mal varlıkları 01 HLY Yapı’ya geçiyor. Şirketler ortadan kalkıyor. AC Sportif’in 2017’de satın aldığı 5 bin 386 metrekarelik taşınmaz da birleşme yoluyla 01 HLY Yapı’nın bünyesine geçiyor. Bu değişiklik tapu kaydına 17 Ocak 2024 tarihinde işleniyor. Buraya kadar yapılanların ticaret hukuku içinde bir açıklaması olabilir.

Asıl dikkat çekici bölüm bundan sonra başlıyor. Çünkü 01 HLY Yapı’ya geçen taşınmaz, 26 Kasım 2025’te Asuman Çil’e satılıyor. Asuman Çil ismini unutmayın. Dosyanın Almanya ayağını açtığımızda aynı soyadı bir kez daha karşımıza çıkacak. Hülya Gökçek’in verdiği vekâlet kullanılarak Almanya’da HAMAG GmbH isimli şirket kuruluyor. Alman tapu kayıtlarına göre DüsseldorfHohenzollernstraße 30 numaralı taşınmaz HAMAG GmbH adına tescil edilmiş. Mülkiyet devrinin dayanağı 27 Ocak 2023 tarihli sözleşme. Tapuya tescil tarihi ise 24 Haziran 2024. Burada bir parantez açalım. HAMAG sıradan bir şirket değil. Daha önce açıkladığım kayıtlarda şirketin kuruluşu, sermaye hareketleri, yönetici değişiklikleri ve Gökçek ailesiyle bağlantıları belgeleriyle yer alıyor. Şimdi o şirketin sahibi olduğu taşınmazın Alman tapu kaydında yeni bir isim çıkıyor karşımıza: Fatih Çil. Alman tapusunun taşınmaz üzerindeki borç ve teminat haklarını gösteren bölümünde, Fatih Çil lehine 6 milyon 500 bin Avroluk “Grundschuld” tescil edilmiş. Yani ipotek etmiş Fatih Çil. Ancak önemli bir ayrıntının altını özellikle çiziyorum: Tapuda 6.5 milyon Avroluk “Grundschuld” bulunması, tek başına bu miktarda paranın mutlaka HAMAG’a ödendiğini kanıtlamaz. Bunun gerçek bir borca dayanıp dayanmadığını; dayanıyorsa paranın ne zaman, kim tarafından ve hangi sözleşme kapsamında verildiğini banka kayıtları ile temel borç ilişkisini gösteren belgeler ortaya koyar. Zaten tam olarak bunu soruyorum.

FATİH ÇİL KİM? 

Kayıtta yıllık yüzde 9 faiz oranı bulunuyor. Ayrıca teminatın Alman Medeni Usul Kanunu’nun 800’üncü maddesi kapsamında doğrudan icraya konu edilebilmesine imkân veren hüküm yer alıyor. Dayanak, 18 Kasım 2025 tarihli noter belgesi. Tapuya tescil tarihi ise 24 Kasım 2025. Fatih Çil kim? Türkiye’deki 5 bin 386 metrekarelik taşınmazı satın alan Asuman Çil’in akrabası, büyük olasılıkla eşi. Şimdi iki tarihi yan yana yazalım: 24 Kasım 2025: HAMAG’ın Almanya’daki taşınmazı üzerinde Fatih Çil lehine 6.5 milyon Avroluk teminat hakkı tescil ediliyor. 26 Kasım 2025: Türkiye’de 01 HLY Yapı’ya ait 5 bin 386 metrekarelik taşınmaz Asuman Çil’e satılıyor. Arada yalnızca iki gün var. İki ayrı ülke. İki ayrı taşınmaz. Bir tarafta Hülya Gökçek bağlantılı şirket. Diğer tarafta karı-koca olan Asuman ve Fatih Çil. Ve 6.5 milyon Avroluk teminat kaydı. Buna “tesadüf” deyip geçmek gazetecilik değildir.

Soruyorum: Türkiye’deki satış ile Almanya’daki teminat neden iki gün arayla gerçekleşti?

/././

Nepal çok uzak ama -Ergin Yıldızoğlu- 

26 Ağustos sabahı Nepal’de hızla eriyen bir buzulun kırılması büyük bir sel felaketine yol açtı: 930’dan fazla insan öldü, yaklaşık 4 bin kişi kayboldu. Uzak bir trajedi gibi görünse de bugün hiçbir gıda, su ya da iklim krizi gerçekten uzakta değil. Nepal’deki sel, Hindistan’daki kuraklık, Peru’da azalan balık stokları, Türkiye’de kuruyan göller, yanan ormanlar, Avrupa’daki sıcak dalgaları aynı zincirin halkaları. Bu zincirin halkaları arasında, pazartesi yazımda aktardıklarım da var.

UYGARLIK VE KRİZLERİ 

Kapitalist uygarlık için büyük tehlike tek başına bir kuraklık ya da savaş değil, birçok krizin aynı anda patlaması. Öyle de oluyor.

Uluslararası iklim araştırma kurumlarının Ağustos 2026 değerlendirmelerine göre bu yıl çok şiddetli bir El Niño yaşanma ihtimali yüzde 90’ın üzerinde. Kasım-aralık döneminde, 1950’den bu yana en şiddetli El Niño’nun gerçekleşme olasılığı yüzde 69. Dünya Gıda Programı bunun 2027 sonuna kadar 49 milyon insanı daha, akut gıda güvensizliğine itebileceğini hesaplıyor.

Peru’da hamsi avı kotasının yüzde 36 azaltılması, hayvan yemi olarak kullanılan balık unu fiyatlarını altı ayda yüzde 90’a yakın artırdı. El Niño etkisi kahve, şarap üzümleri, palm yağı, şeker, pirinç üretiminde de kayıplara yol açıyor. Henüz Pentagon’un 2003 tarihli raporunda öngördüğü “sistemik kırılma” noktasında olmayabiliriz ancak gıda ve üretim maliyetleri artıyor, çiftçileri etkileyen ekonomik ve sağlık riskleri artıyor.

Küresel ısınma tarımın dayanabileceği sınırları daraltırken El Niño yağış, sıcaklık rejimlerindeki bozulmayı hızlandırıyor. Savaşlar bu süreci ağırlaştırıyor. Gazze ve Ukrayna’daki yıkımın karbon ayak izi, orduların yakıt tüketimi ve hava taşımacılığı küresel ısınmayı besliyor. İran savaşı, Hürmüz Boğazı’ndaki kriz ise enerji, gübre ve lojistik şoklarını büyüttü. Ürün henüz tarlada yetişmeden suyun, gübrenin, mazotun, taşımacılığın maliyeti yükseliyor. Tabii, Yapay zekânın dayandığı veri merkezlerinin, insanla rekabet eden su ve enerji gereksinimi de var.

VE TÜRKİYE

Türkiye bu küresel zincirin dışında değil. 2025-2026 kuraklığında buğday üretimi yüzde 15 azalarak 16.3 milyon tona gerilemiş. 2026 rekoltesinin 24.5 milyon tona çıkması beklense de bu dalgalanma yapısal sorunları çözmüyor. Türkiye gübre, mazot girdilerinde yaklaşık yüzde 90 oranında dışa bağımlı. İran savaşı sonrasında gübre fiyatları yüzde 8.3-26.5 arasında arttı; mazotun litre fiyatı 61.41 liradan 75.12 liraya yükseldi, ağustosta 85 lirayı aştı.

Temel sorun su stoklarında yaşanıyor. Türkiye’de kişi başına kullanılabilir su yaklaşık 1.300 metreküp düzeyinde; kullanılan suyun yüzde 79’u tarımda tüketiliyor. Konya, Gediz ve Büyük Menderes havzalarında yeraltı sularının aşırı kullanımı ekonomik, toplumsal açıdan riskler getiriyor. NASA’nın verileri de dünyanın birçok büyük akiferinde çekilen suyun doğal yenilenme hızını aştığını gösteriyor.

Rejimin, neoliberal politikaları çiftçiyi piyasa karşısında savunmasız bıraktı. Devletin fiyat, girdi desteği gerilerken çiftçi; dünya fiyatları, ithal girdiler, döviz kuru ve büyük alıcılar karşısında pazarlık gücü olmayan bir aktöre dönüştü. İklim krizi, El Niño ve savaşların yarattığı maliyet şokları bu zayıflatılmış üretici yapısına çarpıyor. Henüz marketlerde raflar boşalmıyor ama çiftçinin üretimden çekilmesi, gıda rejiminin ithalata, kura ve dünya piyasalarına daha fazla bağımlı hale gelmesi bu durumu değiştirebilir.

Zincirin halkalarına dönersek, Pentagon’un 23 yıl önce hazırladığı “Ani iklim değişikliği ve ulusal güvenlik” konulu rapor, kitlesel göç, salgın, gıda ve su kıtlığı karşısında devletlerin sert güvenlik politikalarına yönelebileceğini öngörüyordu. İklim krizinin güvenlik sorununa dönüşmesi, “hayatta kalma” zorunluluğunu, “olağanüstü hal” uygulamalarının, sınırların kapatılmasının, hatta savaşların meşruiyet kaynağına dönüştürebilirdi.

Bu bizi yeniden “süreç olarak faşizm” kavramına getiriyor: Kriz ya da kriz beklentisinin, egemen sınıf seçkinlerinde yarattığı korku, korkuya dayanarak gündeme gelen “olağanüstü” (istisna) uygulamalar ve krizin güvenlikle ilişkilendirilmesi, haklar özgürlükler üzerindeki baskıları artırıyor, savaş olasılıklarına toplumsal rıza almak kolaylaşıyor, devletin biçimi bu zeminde değişmeye başlıyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -4 Eylül 2026-

İdris Naim Şahin ve “tahsisli plaka” mevzusu -Tolga Şardan-  Eski İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in Süleymancılar soruşturmasında ifade ve...