21 Ağustos 2026 Cuma

Emniyet’te “birinci sınıfa terfi”de yaşananlar ve Güneysu’dan gelen torpil telefonu! + 18 milyar TL hedef koydular, konaklama vergisini yarıya indirdiler -T24-


Emniyet’te “birinci sınıfa terfi”de yaşananlar ve Güneysu’dan gelen torpil telefonu!-Tolga Şardan-

Emniyet kulisleri kimi iddialarla kaynıyor. Şimdilerde Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu’nda görev yapan ve FETÖ’yle bağlantılı olduğu iddia edilen polislerin soruşturmalarını yürüten bazı müfettiş polis müdürleri terfi edemedi. Ayrıca 15 Temmuz’dan sonra Ankara’ya görevlendirilen ve kritik birimlerde görev verilen dönemin emniyet amirleri ve 4. sınıf emniyet müdürlerinden bazılarına birinci sınıf rütbesi verilmediği iddia ediliyor. Terfi edenler arasında, FETÖ soruşturmalarında “Garson” kod adlı gizli tanıktan ele geçirilen verilerde “C” koduna sahip olanlar bulunduğu iddiası da emniyet kulislerine yansıdı.

Emniyet teşkilatında görev yapan polis müdürlerinin iki yıldan bu yana devam eden “birinci sınıfa terfi etme” bekleyişi pazartesi gecesi sona erdi.

Emniyet Genel Müdürü Ali Fidan’ın gece yarısına yakın saatlerdeki, “Gerçekleştirilen terfi ve atama işlemleri 18.08.2026 tarihinde saat 00.00 itibarıyla PBS.NET üzerinden personelimize duyurulacaktır” açıklamasının ardından “birinci sınıf emniyet müdürü” olmanın hayalini kuran adaylar, kendilerini merakla bilgisayarların önüne atıp sonucu görmeye çalıştı.

Sicillerini sisteme giren polis müdürlerinden bazıları -belki de sevinç çığlığı atarak- terfi ettiklerini gördü. Kimilerinin ise, yüzleri bir anda düştü; teşkilattaki gelecekleri hakkında karamsarlığa büründüler bir anda.

Sonuçta, birinci sınıfa terfi potasına giren polis müdürlerinden bir bölümü, Personel Başkanlığı – Emniyet Genel Müdürü – İçişleri Bakan Yardımcısı – İçişleri Bakanı hattındaki imza ve onay mesaisi sonrasında “hayallerini yakalamayı” başardı.

Terfi süreciyle ilgili iddialar

Emniyet Genel Müdürü Ali Fidan, aynı gece yürürlüğe girecek müdür ve amir terfilerinin sayılarını 270 olarak açıkladı. Her ne nedense terfi edenlerin sayısını açıklamadı.

Ancak edindiğim bilgiye göre, birinci sınıfa terfi eden müdür sayısı 593.

TBMM’den alınan 1100 kadar kadroya rağmen, terfi bekleyip de birinci sınıf emniyet müdürü rütbesine terfi edemeyen polis müdürlerinin sayısı da epeyce var.

Emniyet kulisleri, şimdiden kaynamaya başladı bile. Hem terfi edenler hem de edemeyenlerden kimileriyle ilgili iddialar kulislere düştü.

Terfi edenlerden kimileriyle ilgili iddialar arasında, liyakat koşulunun tam uygulanmadığı ve hak etmeyenlerin de terfi ettiği değerlendirmesi var.

Ayrıca yine FETÖ ile mücadele eden, hatta şimdilerde Emniyet Genel Müdürlüğü Teftiş Kurulu’nda görev yapan ve FETÖ’yle bağlantılı olduğu iddia edilen polislerin soruşturmalarını yürüten bazı müfettiş polis müdürlerinin terfi edemediği ortaya çıktı.

Benzer şekilde, 15 Temmuz’dan sonra ülke genelinden Ankara’ya görevlendirilen ve kritik birimlerde görev verilen dönemin emniyet amirleri ve 4. sınıf emniyet müdürleri, şimdilerde birinci sınıf emniyet müdürlüğü elde etme sırasındaydı. Bu isimlerin büyük bölümüne terfi verilmediği iddia ediliyor.

Sonuçta, FETÖ’yle mücadelede görev alan bazı polis müdürlerinin terfi edememesinde bu mücadelenin negatif etkisinin bulunabileceği iddiası yaygın biçimde seslendiriliyor.

Terfi edenler arasında FETÖ soruşturmalarında “Garson” kod adlı gizli tanıktan ele geçirilen verilerde “C” koduna sahip olanlar bulunduğu iddiası emniyet kulislerine yayıldı.

Mesela, iş insanı Sezgin Baran Korkmaz’ın ülkeden firar etmeden önce İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ile makamında buluşmasında görev alan polis müdürü de -liyakatten olsa gerek- birinci sınıfa terfi etti.

Mesela, İstanbul’da sokak olaylarında eylemcilere yönelik olağanüstü tutumuyla tanınan Hanefi Zengin, terfiye hak kazandı. Oysa Zengin, bizzat İstanbul Emniyet Müdürü Selami Yıldız tarafından bir süredir kızağa çekilmişti. İstanbul Emniyet Müdürü’nün görev vermediği polis müdürüne terfi verilmesi de ilginç oldu.  

Bu arada isim vermeyeyim; büyük bir kentte geçmiş yıllarda görev yaptığı şubenin örtülü ödenek hesabından usulsüz para çeken, sonra borcunu kapatan, buna karşın herhangi bir soruşturma geçirmeyen polis müdürü de terfi etti!

Diğer yandan kısa süre önce Batum’da düzenlenen vücut geliştirme şampiyonasında Dünya Şampiyonu olan Bolu Emniyet Müdür Yardımcısı Türker Uygur her nedense terfi edemedi. Uygur aynı zamanda şehit çocuğu. Uygur’un terfi edemediği Bolu Emniyeti’nde dört müdür terfi ettirildi.

Mesela, büyük illerimizden birinde özel hayatında yaşadığı sorunun mesleğe uygun olmaması gerekçesiyle yaklaşık 10 aydır personel emrinde kızak görevde bekleyen kadın emniyet müdürü de terfi edenler arasında yer aldı.

Ayrıca, Emniyet Genel Müdürlüğü merkez teşkilatında terfiye hak kazanan polis müdürlerinin tamamına yakını birinci sınıf emniyet müdürü oldu. Buna karşın taşradakiler bu kadar şanslı değildi. Hak eden çok olmasına karşın kimi illerde sadece bir polis müdürü terfi hakkını elde edebildi.

Kulislere yansıyan iddialar arasında MHP Genel Merkezi’nden gelen listede 30’a yakın ismin bulunduğu, bu isimlerden sadece ikisinin terfi ettirildiği bilgisi var.

Güneysu terfisi neden rahatsızlık yarattı?

Büyüteç’te iki yazı önce, emniyetteki terfi heyecanını konu ederken, Rize’nin Güneysu ilçesinin polis müdürünün terfi öyküsünü aktardım.

Malum Güneysu, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın memleketi.

Yazının yayımlanmasıyla birlikte sürecin muhatabı Emniyet Genel Müdürlüğü ve İçişleri Bakanlığı, açıklama yerine bazı “meslektaşlara” bilgi verip “dolaylı bilgilendirme” yapmayı tercih etti.

Bürokrasinin son zamanlarda tercih ettiği yöntem bu. Sorun yok.

Ancak, kazın ayağı pek de öyle değil.

Aslına bakarsanız; her iki kurum, dolaylı bilgilendirme metodu ile yazılanları doğruladı!

Ancak doğru bilgiler bulunan Büyüteç’i sözde “yalanlama” amacıyla gazetecilere verilen bilgilerde eksikler vardı kuşkusuz.

Birincisi; “güçlü torpil” ile birinci sınıfa terfi eden Güneysu’da görevli polis müdürü gibi terfi bekleyen ancak torpilleri bulunmayan polis müdürleri, pazartesi gece yarısı yayımlanan terfi kararnamesini beklemek zorunda kaldı maalesef.

İkincisi; Güneysu’dan Ankara’ya ulaşan torpil öylesine etkiliydi ki, söz konusu polis müdürü ana kararnameye girmek için iki hafta dahi bekletilemedi.

Üçüncüsü; Güneysu’daki polis müdürünün terfi aldığı günlerde, benzer konumda plan ve liyakatiyle daha fazla hak eden kimi isimlere terfilerinin verilmemesi.

Burada İçişleri Bakanlığı ile Emniyet Genel Müdürlüğü’ne bir sorum olsun; yanıt verirlerse Büyüteç’te yayımlayacağım.

“Güneysu İlçe Emniyet Müdürü Ahmet Zengin’in ‘acele’ terfi ettirilmesini sağlamak amacıyla İçişleri Bakan Yardımcısı Ali Çelik’i Güneysu’dan kim aradı? Bu telefon üzerine, Bakan Yardımcısı Çelik, ne reaksiyon verdi?”

Yeri gelmişken; bürokrasi hakikaten çok farklı bir yapıya dönüştü.

Evvelce -AKP’in iktidardaki ilk yılları da dahil- atamalar için bakanlar ve milletvekilleri, kimi zaman da “ağır konumdaki” il başkanları, göreve gelmek isteyenler için torpil, daha kibarcası “ricacı” olurdu. Şimdilerde ilçe başkanları bile torpil girişiminde bulunuyor!

Bürokraside bilinen gerçek var ki; Cumhurbaşkanı’nın herhangi bir talebi “torpil” olmaz. Direkt “talimat” alınır. Zira devletin başıdır. Olması gereken budur aslında. Ama bir de Cumhurbaşkanı'nın yerine kendilerini koyanlar var kuşkusuz. Konumlarına bakmaksızın talimat vermekten geri kalmıyor bu kişiler.

İşin ilginci, Cumhurbaşkanı’nın talimatı yerine getiriliyor, kendisini Cumhurbaşkanı’nın yerine koyanların da talimatı yerine getiriliyor!

Yeni Şafak ve Sabah mahcup oldu mu?

Galatasaray’ın en büyük taraftar topluluğunun lideri “Sebahattin Şirin” adıyla bilinen Muzaffer Şirin hakkında başlatılan adli soruşturmada önemli bir gelişme yaşandı.

sebahattin şirin“Sebahattin Şirin” adıyla bilinen Muzaffer Şirin

Vakti zamanında Beşiktaş taraftarı mühendis Oktay Akdemir’in, Galatasaray – Beşiktaş maçı sonrasında Şişli’de otobüs durağında yandaşlarıyla birlikte “linç” edilmesine adı karışan Muzaffer Şirin, 35 yıl sonra adaletin pençesine yakalandı bir kez daha.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca hakkında yürütülen “yasa dışı bahis”, “uyuşturucu”, “halka yanıltıcı bilgiyi yayma” ile “dolandırıcılık” iddiasıyla gözaltına alınan Şirin’in Adli Tıp’ta yapılan ve uyuşturucu kullanıp kullanmadığını ortaya çıkaran testin sonucu pozitif çıktı! Yani, gözaltına alındığında “Öcalan’a özgürlük” sloganı atarak kendi camiasında bile tepki çeken Şirin, uyuşturucu kullanıyormuş.

Şirin hâlen ev hapsinde. İddianamesi yakında çıkar ve hakkında istenen ceza da anlaşılır.

Doğrusunu isterseniz, Şirin’i Büyüteç’e konu etmemin amacı, kendisi ile ilgili 30 Nisan 2024’te Büyüteç’te kaleme aldığım yazı oldu. Linkini merak edenler için  bıraktım.

Bu yazıda, o dönemde Ultraslan adlı taraftar grubunun lideri Muzaffer Şirin’in, Emniyet teşkilatının en önemli birimlerinden Özel Harekât Başkanlığı’na yaptığı ziyareti konu ettim. Hatta o dönemde, kendisi de Galatasaraylı olan gazeteci Fatih Altaylı, Şirin’in faaliyetlerini “Bir suikast, bir çete avukatı, bir tribün lideri” başlıklı yazısında kaleme aldı.

Şirin’in Özel Harekât Başkanlığı’nı ziyaretine dikkat çekilmesine gerekçe de Altaylı’nın yazısıydı. Öyle ya, “karışık” ilişkileri bulunan bir kişinin, Özel Harekât’ı ziyaret etmesinin amacı neydi?

Büyüteç’in yayımlanmasıyla birlikte Ultraslan ile Yeni Şafak ve Sabah gazeteleri harekete geçti. Ultraslan açıklamasında liderinin “Ankaragücü maçı öncesi de bu vatan uğruna kanını dökmüş şehitlerimizi anmak için şehitliği ziyarete gittik. Ziyaret sırasında başkan yardımcısı Eraslan Er ile karşılaştık, kendisini ilk kez gördüğüm için Eraslan Er müdürümüze fotoğraflar çekildik” sözlerine yer verdi. Aynı açıklamada, Özel Harekât’ın itibarsızlaştırıldığı öne sürüldü.

Şehitlerimizi anmak için 2024’te Özel Harekat’a giden Şirin, her ne olduysa aradan geçen iki yıl sonunda gözaltına alınışı sırasında PKK lideri hakkında “Öcalan’a özgürlük” sloganı atmaktan geri durmadı!

Bu arada, iddiaya göre, Şirin’i karşılayan ve birlikte fotoğraf çektiren polis müdürünün hâlen görev yaptığı Özel Harekât Başkanlığı’ndan tayin edilmesi için mevcut yönetim neden talepte bulundu acaba?

Gelelim Yeni Şafak ve Sabah gazetelerine.

Gerek emniyette gerekse iktidar medyasının hoşuna gitmeyen söz konusu yazının ardından T24’ün “fondaş” olduğu iddiasından tutun, Şirin’i savunurken Özel Harekât’ın itibarsızlaştırılmaya çalışıldığı savına kadar bir dizi haberler yayımladılar.

Büyüteç’te mesleki polemiklerden elden geldiğince uzak durmaya çalışıyorum. Ancak, bu kez durum biraz farklı.

Şöyle ki; bugüne gelindiğinde her iki yayın organı da özellikle Adalet Bakanı Akın Gürlek’in açıklamalarından edinilen bilgiler ışığında, hakkındaki iddialar çerçevesinde Şirin’in aleyhine epeyce haber yaptılar! Hâlen de yapıyorlar; son olarak Şirin’in uyuşturucu testinin sonucunun pozitif olduğu büyük başlıklarla duyuruldu. İki yıl önce destek çıktıkları Şirin’i şimdilerde adeta gömüyorlar!

Yayında olduğu 17 yıl boyunca hiçbir yerden tek kuruş almadığını defalarca açıklayan T24’ün iddia edildiği üzere “fondaş” olduğu konusuna gelince… Aradan geçen zamanda devletin denetim elemanlarınca defalarca inceleme yapıldı kurumun hesaplarında. Tek kuruş fon -ve herhangi bir kişi, şirket vs- katkısı bulunamadı. Türk siyasetinde çalkalanmalara neden olan “iktidar ve muhalefetin medya mecralarına finansal destek verdiği” iddialarında da görüldü ki; yine T24, tek kuruş haksız/tartışmalı gelir elde etmemişti.

Her şey bir yana, T24 fonlansaydı; bağımsız gazeteciliği kurumlaştırma mücadelesinde “temiz gelir” elde etmek için okurlarına abonelik çağrısı yapma ihtiyacı duyar mıydı!..

/././

18 milyar TL hedef koydular, konaklama vergisini yarıya indirdiler -Murat Batı-

Bir vergiden 18,1 milyar TL gelir bekleyip birkaç ay sonra o verginin oranını yarıya indirmek ve buna rağmen başlangıçtaki hedefi değiştirmemek, en hafif ifadeyle ciddi bir öngörü ve tutarlılık sorunudur. Vergi oranı neden yarıya indirildi? Tahsilattaki gerilemede kayıt dışılığın payı var mı? Ve 18,1 milyar TL’lik bütçe hedefi hazırlanırken birkaç ay sonra yapılacak bu vergi indirimi neden hesaba katılmadı?

7 Aralık 2019 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan 7194 sayılı Kanun’un 9’uncu maddesiyle Gider Vergileri Kanunu’nun 34’üncü maddesi Konaklama Vergisi başlığıyla yeniden düzenlenmiştir. Konaklama vergisi 1 Ocak 2023’te yürürlüğe girmiş ve bu tarihten itibaren otel, motel gibi konaklama tesislerinde sunulan geceleme hizmetleri üzerinden, KDV hariç bedel esas alınarak yüzde 2 oranında uygulanmaya başlanmıştır. Ancak 11263 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile bu oran, 1 Mayıs 2026’dan 31 Aralık 2026’ya kadar uygulanmak üzere yüzde 1’e indirilmiştir.

Şu ana kadar yapılan tahsilat ne kadar?

1 Ocak 2023’ten beri konaklama vergisi tahsil edilmektedir. Turizm faaliyetlerinin mevsimsel niteliği nedeniyle konaklama vergisi tahsilatının yıl içine eşit dağılması beklenmemektedir.

Aşağıda 2023’ten Temmuz 2026’ya kadar konaklama vergisi tahsilatı ile bu tahsilatın yıllık bütçe hedeflerine göre gerçekleşme oranı gösterilmektedir.

Tablodan görüldüğü üzere konaklama vergisinin uygulanmaya başladığı 2023 yılında 6 milyar 834 milyon TL tahsil edilmiş ve 8 milyar TL’lik bütçe hedefinin yüzde 85,43’ü gerçekleşmiştir. 2024 yılında tahsilat 11 milyar 735 milyon TL’ye yükselmiş ve bir önceki yıla göre yüzde 71,7 artmıştır. Aynı yıl bütçe hedefinin yüzde 90,82’sine ulaşılmıştır.

2025 yılında da artış devam etmiş; tahsilat 16 milyar 131 milyon TL’ye yükselerek bir önceki yıla göre yüzde 37,5 artmıştır. Buna rağmen 19 milyar 135 milyon TL’lik bütçe hedefinin yüzde 84,30’u gerçekleştirilebilmiştir.

2026 yılında ise farklı bir görünüm ortaya çıkmaktadır. 18 milyar 130 milyon TL’lik yıllık bütçe hedefine karşılık Ocak–Temmuz döneminde 4 milyar 872 milyon TL tahsil edilmiş ve hedefin yalnızca yüzde 26,87’sine ulaşılmıştır. Ancak 2026 rakamı ilk yedi aya, önceki yıllardaki rakamlar ise yılın tamamına ait olduğundan bunları doğrudan karşılaştırmak doğru değildir.

Bu nedenle geçen yılın aynı dönemine bakmak gerekir. 2025 yılının Ocak–Temmuz döneminde 5 milyar 367 milyon TL olan konaklama vergisi tahsilatı, 2026 yılının aynı döneminde 4 milyar 872 milyon TL’ye gerilemiş; böylece tahsilat yüzde 9,2 azalmıştır.

Bu sonuç dikkat çekicidir. Konaklama vergisi tahsilatı 2024 yılında yüzde 71,7, 2025 yılında yüzde 37,5 artmışken 2026’nın ilk yedi ayında geçen yılın aynı dönemine göre nominal olarak dahi gerilemiştir. Üstelik aynı dönemde toplam vergi gelirleri yüzde 37,3 artmıştır.

Peki, konaklama vergisi tahsilatındaki bu düşüşün nedeni nedir?

İlk akla gelen, turizm sektöründe veya konaklama faaliyetlerinde bir daralma yaşanmış olmasıdır. Ancak 2026 yılında yapılan önemli bir vergi değişikliği rakamları farklı okumayı gerektiriyor.

Konaklama vergisinin kanuni oranı yüzde 2 olmakla birlikte, 1 Mayıs 2026 tarihli ve 11263 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla bu oran 1 Mayıs–31 Aralık 2026 dönemi için yüzde 1’e indirildi. Dolayısıyla yılın ilk dört ayında yüzde 2 olan oran, Mayıs ayından itibaren yarıya düşürüldü.

İşin dikkat çekici, hatta sorgulanması gereken tarafı tam da burada başlıyor.

Konaklama vergisinin matrahı, kapsama giren hizmetler karşılığında KDV hariç alınan bedeldir. Matrah aynı kaldığında oranı yüzde 2’den yüzde 1’e indirmek, aynı konaklama harcaması üzerinden alınacak vergiyi de yarıya indirmek demektir.

Vergi oranı yarıya indirildi ama tahsilat geçen yılın aynı dönemine göre yalnızca yüzde 9,2 azaldı.

Bu tabloyu yalnızca “turizm kötü gitti” diye açıklamak mümkün görünmüyor. Oran indiriminin etkisi dikkate alındığında konaklama vergisi matrahının büyümüş olması beklenebilir. Ancak başka bir ihtimali de sormak gerekiyor: Konaklama sektöründe kayıt dışılık mı arttı? Tahsilattaki zayıflığın bir bölümü beyan dışı bırakılan işlemlerden mi kaynaklanıyor?

Elimizdeki veriler kayıt dışılığın arttığını söylemeye yetmez. Ancak oran indirimi, sektörün seyri ve olası kayıt dışılık etkisi birbirinden ayrıştırılmadan tahsilattaki gerilemeyi yalnızca turizmdeki gelişmelerle açıklamak da mümkün değildir.

Dolayısıyla asıl soru şu: Bu düşüşün ne kadarı oran indiriminden, ne kadarı sektörün seyrinden, varsa ne kadarı kayıt dışılıktan kaynaklanıyor?

18,1 milyar TL’lik bütçe hedefi ne olacak?

Bir diğer sorun ise bütçe hedefidir. 2026 yılı bütçesinde konaklama vergisinden 18 milyar 130 milyon TL gelir beklenirken ilk yedi ay sonunda yalnızca 4 milyar 872 milyon TL tahsil edilmiştir. Hedefin tutturulabilmesi için kalan beş ayda yaklaşık 13 milyar 258 milyon TL daha tahsil edilmesi gerekiyor. Bu, ilk yedi ayda toplanan tutarın yaklaşık 2,7 katının yalnızca beş ayda tahsil edilmesi demek. Üstelik yılın kalan bölümünde vergi yüzde 2 değil, yüzde 1 oranında uygulanacak.

Bu noktada şu soruyu sormak gerekiyor: 18,1 milyar TL’lik bütçe hedefi belirlenirken hangi vergi oranı esas alındı? Daha açık soralım; bütçe hazırlanırken birkaç ay sonra konaklama vergisi oranının yarıya indirileceği öngörülmüyor muydu?

2026 bütçesi hazırlanırken konaklama vergisinin oranı yüzde 2 idi. Oranı yüzde 1’e indiren Cumhurbaşkanı Kararı ise 1 Mayıs 2026 tarihinde yayımlandı. Eğer 18,1 milyar TL’lik hedef yüzde 2 oranına göre hesaplandıysa, birkaç ay sonra oranı yüzde 50 indirip aynı bütçe hedefini korumak ciddi bir bütçe öngörüsü ve tutarlılığı sorununu gündeme getiriyor.

Çünkü bütçe yalnızca gelirlerin yazıldığı bir tahmin cetveli değildir; aynı zamanda izlenecek maliye politikasının da sayısal ifadesidir. Yıl başında 18,1 milyar TL gelir öngörüp birkaç ay sonra bu geliri sağlayan verginin oranını yarıya indirdiğinizde şu soruya da cevap vermeniz gerekir:

Ya 18,1 milyar TL’lik gelir hedefi gerçekçi değildi ya da birkaç ay sonra yapılacak yüzde 50’lik vergi indirimi bütçe hazırlanırken öngörülmemişti. Hangisi?

Sonuç ve genel değerlendirme

Bütün bu rakamları birlikte değerlendirdiğimizde konaklama vergisindeki tabloyu yalnızca “tahsilat düştü” diyerek geçiştirmek mümkün görünmüyor.

Birincisi, vergi oranı turizm sezonunun hemen başında yüzde 2’den yüzde 1’e, yani yarıya indirildi. İkincisi, buna rağmen Ocak–Temmuz tahsilatındaki gerileme geçen yılın aynı dönemine göre yalnızca yüzde 9,2 oldu. Bu durum konaklama vergisi matrahının gelişiminin ayrıca incelenmesini gerekli kılıyor. Bunun yanında kayıt dışılık ihtimalinin de araştırılması gerekiyor. Tahsilattaki gerilemenin ne kadarının oran indiriminden ne kadarının sektörün seyrinden, varsa ne kadarının beyan dışı işlemlerden kaynaklandığını kamuoyuna açıklamak vergi idaresinin görevidir.

Üstelik burada üzerinde durulması gereken hassas bir durum daha var. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy, turizm sektörünün dışından gelen bir isim değil.

Dolayısıyla sektörün içinden gelen ve sektörün işleyişini çok yakından bilen bir Bakanın görev yaptığı dönemde, konaklama sektörünü doğrudan ilgilendiren bir verginin oranının turizm sezonunun başında yarıya indirilmesi, bu kararın gerekçesinin ve sonuçlarının çok daha şeffaf biçimde açıklanmasını gerekli kılıyor.

Burada söylediğim şey elbette bakanın ya da bakanla bağlantılı herhangi bir işletmenin kayıt dışı işlem yaptığı değildir. Buna ilişkin elimizde herhangi bir veri yok. Mesele çok daha temel: Sektörde kayıt dışılık varsa bunu ortaya çıkarması gereken kamu otoritesinin başındaki siyasi irade, aynı zamanda sektörün içinden gelen bir isimdir. Bu nedenle konaklama vergisindeki sıra dışı tahsilat görünümünün açıklığa kavuşturulması daha da önemlidir.

Bir de bütçe meselesi var…

Yıl başında konaklama vergisinden 18,1 milyar TL gelir bekliyorsunuz. Daha yılın dört ayı dolarken verginin oranını yüzde 50 indiriyorsunuz. Temmuz sonunda ise hedefin yalnızca yüzde 26,87’sine ulaşmışsınız. Hedefi yakalayabilmek için kalan beş ayda ilk yedi ayda topladığınız verginin yaklaşık 2,7 katını daha toplamanız gerekiyor; hem de artık yarıya indirilmiş bir oranla.

O zaman ister istemez insanın aklına şu soru geliyor: 2026 bütçesi hazırlanırken aklınız neredeydi?

Eğer birkaç ay sonra konaklama vergisinin yarıya indirileceği biliniyorsa, 18,1 milyar TL’lik gelir hedefi neden bütçeye yazıldı? Bilinmiyorsa, böylesine önemli bir maliye politikası değişikliği birkaç ay önceden dahi öngörülmeden nasıl bir bütçe hazırlandı?

Bütçe yapmak, yıl sonuna ilişkin birtakım rakamları bir tabloya yerleştirmek değildir. Bütçe; öngörü, planlama ve maliye politikası demektir. Bir vergiden 18,1 milyar TL gelir bekleyip birkaç ay sonra o verginin oranını yarıya indirmek ve buna rağmen başlangıçtaki hedefi değiştirmemek, en hafif ifadeyle ciddi bir öngörü ve tutarlılık sorunudur.

Bu nedenle konaklama vergisindeki tablo için üç sorunun cevabını beklemek gerekiyor:

Vergi oranı neden yarıya indirildi? Tahsilattaki gerilemede kayıt dışılığın payı var mı? Ve 18,1 milyar TL’lik bütçe hedefi hazırlanırken birkaç ay sonra yapılacak bu vergi indirimi neden hesaba katılmadı?

Bu üç soruya tatmin edici bir cevap verilmedikçe mesele yalnızca konaklama vergisinin neden düştüğü değil, vergi ve bütçe politikasının ne kadar öngörülü ve tutarlı yürütüldüğü meselesidir.

/././

T-24

20 Ağustos 2026 Perşembe

Arif Ahmet Denizolgun'un "şüpheli" ölümü -T24-

Başsavcılığın bilgi notunda dikkat çeken soru işaretleri: Şoförüyle eve gelen kişi kim, özel doktoru ne dedi?


"Süleymancılara" yönelik operasyon sonrası eski lideri Arif Ahmet Denizolgun'un şüpheli ölümüne ilişkin dosya yeniden açıldı. Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Denizolgun'un ölümüne ilişkin hazırladığı bilgi notunda dikkat çeken detaylar yer aldı. Çiftlikte çalışan Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow, ifadesinde Denizolgun'u akşam 7'de kanepede hareketsiz bulduğunu ve bu sırada şoförünün Ahmet adlı birisiyle cesedin yanına gittiğini öne sürdü. Kadyrow ifadesinde Denizolgun'u akşam 7'de bulduklarını söylerken özel doktorunun da akşam 9'da kendisine "kötüleştiği" bilgisinin geldiğini iddia etmesi dikkat çekti. 

Süleymancılara yönelik operasyonun ardından eski milletvekili ve bakan Arif Ahmet Denizolgun'un şüpheli ölümüne ilişkin de soruşturma devam ediyor. Bu kapsamda Denizolgun'un mezarı ölümünden 10 yıl. sonra açılarak kemikleri incelenmek üzere Adli Tıp Kurumu'na götürüldü. Kurumdan henüz konuyla ilgili bir rapor çıkmadı. 

Nefes yazarı Aytunç Erkin, Beykoz Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Denizolgun'un şüpheli ölümüne ilişkin hazırladığı bilgi notunu aktardı. Erkin'in yazısından ilgili kısım şöyle: 

"Ölüm olayının gerçekleştiği çiftlikte çalışan Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow, 8 Eylül 2016 günü sabah 9.51’de Riva Polis Merkezi’nde ifade verdi. İfadesinde dedi ki:

- Arif Ahmet Denizolgun, 6 Eylül 2016 günü saat 15.00 sıralarında çiftliğe geldi.

- 7 Eylül 2016 günü saat 07.00 sıralarında Denizolgun’un şoförü Murat, çiftliğe geldi ve Ahmet Arif Denizolgun’un gidip gitmediğini sordu. Ahmet Bey’in gitmediğini söyledim ve ‘Saat 15.00 gibi evden çıkar’ dedim. Saat 13.00’e kadar Ahmet Bey’i bekledi; daha sonra da çiftlikten ayrıldı.

- Ahmet Bey’den hiç haber alınmayınca 7 Eylül 2016 günü saat 19.00 sıralarında eve girdim. Evin anahtarının kapının üzerinde olduğunu gördüm.

- Üst kata çıktım, Ahmet Bey’i kanepede hareketsiz gördüm ve kendisine seslendim, cevap vermedi.

- Bu sırada şoför Murat ve Murat’la birlikte gelen Ahmet isimli biri yukarı çıktı.

At binmeye geldi, 36 saat kimse merak etmedi

Şimdi çiftlikte çalışan Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow’un ifadesiyle ortaya çıkan sorulara bakalım.

SORU 1:

36 saat boyunca neden merak etmedi?

İfadesinde Ahmet Bey’in at binmek üzere çiftliğe geldiğini söylemesine rağmen 36 saat boyunca Ahmet Bey’i görmemiş, haber almamıştır. Buna rağmen hiçbir şekilde merak etmemiş, şoför Murat’ın ricası üzerine eve girmiştir. Ev anahtarının kapıda bırakılması hayatın olağan akışına uygun değildir.

SORU 2:

Şoför Murat'ın ifadesi alındı mı?

Şoför Murat’ın çiftliğe gelip 6 saat Ahmet Bey’i beklemesi ve çıkma ihtimali bulunan 2 saat önce çiftlikten ayrılması dikkat çekicidir.

SORU 3:

Şoför Murat'la gelen Ahmet Bey kim?

İfadesinde Ahmet Bey’i yukarıda bulduklarını söylediği Ahmet Bey (şoför Murat ile gelen) kimdir? İfadesinde bahsetmemiş ve hiçbir şey söylememiştir.

SORU 4:

İfadede kandan neden bahsetmedi?

Polis tutanaklarında Ahmet Bey’in ağzından kabarcıklı yoğun kan çıkışı olduğu yer alırken, şahıs verdiği ifadede Ahmet Bey’in hareketsiz olduğunu ve seslendiğini söylemiştir. Kandan bahsetmemiştir.

Şimdi gelelim “Bilgi Notu”nun ikinci sayfasına

SORU 1:

Kayıp 8 saat 30 dakikada neler yaşandı?

Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow ifadesinde, saat 19.00’da Ahmet Bey’i 2. katta hareketsiz bulduğunu söylemiştir. Riva Polis Merkezi’ne ihbar saati ‘Olay Yeri İnceleme Raporu Formu’na göre 03.30’dur. 8 saat 30 dakika niçin beklenmiştir. Bu sürede ne olmuştur?

SORU 2:

Özel doktoru neden konuşmadı?

Olay Yeri İnceleme ve Ölü Muayene Tutanağı’na göre, Ahmet Bey’in özel doktoru olduğunu beyan eden Nurettin Demirkol, 07.09.2016 günü saat 21.30 sularında kötüleştiği haberini aldığını söylemiştir. Oysaki Türkmenistan uyruklu Rufat Kadyrow ifadesinde bundan hiç bahsetmemiştir. Bilakis ifadesinde saat 19.00’da Ahmet Bey’in bulunduğu söylenmektedir. Saat 19.00’da vefat etmiş olarak bulunan bir kişi ile ilgili kim ve niçin Nurettin Demirkol’a “kötüleştiği” bilgisini vermiştir? Nurettin Demirkol kendisine kimin haber verdiğini de söylememektedir.

SORU 3:

19-20 saat boyunca ağzıdan kan gelir mi?

Olay Yeri İnceleme ve Ölü Muayene Tutanağı’na göre, Dr. Ergül Demiral bilirkişi olarak atanmış ve kendi beyanında, 08.09.2016 saat 02.30 sularında olay yerine geldiğini ve geldiği saatten itibaren en az 24 saat önce ölüm olayının gerçekleştiğini düşündüğünü ifade etmiştir. Doktor bilirkişinin beyanına göre ölüm 07.09.2016 günü saat 02.30’da gerçekleşmiştir. Ahmet Bey, 07.09.2016 günü saat 19.00 civarında bulunmuştur. Bulunduğunda ağzından halen kan geldiği belirtilmiştir. 19-20 saat boyunca ağzından kan gelmesi olağan mıdır?"

( ALINTI www.nefes.com.tr/yazarlar/aytunc-erkin/denizolgunun-olumunde... )

***

Arif Ahmet Denizolgun'un mezarına Fekk-i Kabir işlemi: Zehirlenme vakası 10 yıl sonra ortaya çıkabilir mi, deliller nasıl inceleniyor?

Adli Tıp Uzmanı Alkan, Özal'ın Fekk-i Kabir işlemini hatırlatarak; "Orada 4 tane zehir iddiası vardı. Hepsi analiz edilebildi" dedi.

Süleymancılara yönelik operasyon sonrası eski liderleri Arif Ahmet Denizolgun'un ölümü de tekrar gündeme geldi. Denizolgun'un ailesinin talebiyle mezarı açıldı ve kemikleri inceleme için Adli Tıp Kurumu'na götürüldü. İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Alkan, zehirlenme olayı varsa 10 yıl sonra dahi tespit edilebileceğini belirterek; "Mezar yerini açtığımızda elimizde ne materyal geçeceğiyle ilişkili bir şey bu. 10 yıl geçtiği için biz normalde sadece kemik doku bekliyoruz. Ama kemik doku yanında, tırnak, saç, kefen parçası, belki yumuşak doku ele geçerse analizler o zaman daha sağlıklı yapılır" dedi.

Süleymancılara yönelik operasyonda liderleri Alihan Kuriş tutuklandı. Operasyonların ardından eski liderleri Arih Ahmet Deniz Olgun'un ölümü de tekrar gündeme geldi. Denizolgun’un kardeşi Mehmet Beyazıt Denizolgun ve yeğeni Fatih Süleyman Denizolgun, yaklaşık 10 yıl sonra 20 Ocak 2026’da Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Savcılığa sunulan dilekçede, Arif Ahmet Denizolgun’un vefatının şaibeli olduğu iddia edilerek araştırılması istendi. 

Ailesinin talebi üzerine Denizolgun'un mezarı açılarak çıkarılan parçalar incelenmek üzere Adli Tıp'a götürüldü. İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Nevzat Alkan, 10 yıl sonra zehirlenmenin anlaşılıp anlaşılamayacağına ve sonuçların ne zaman çıkabileceğine dair Hürriyet'e konuştu. 

Alkan'ın açıklamalarından öne çıkanlar şöyle: “Tespit edilebilir. Mezar yerini açtığımızda elimizde ne materyal geçeceğiyle ilişkili bir şey bu. 10 yıl geçtiği için biz normalde sadece kemik doku bekliyoruz. Ama kemik doku yanında, tırnak, saç, kefen parçası, belki yumuşak doku ele geçerse analizler o zaman daha sağlıklı yapılır. Mesela Turgut Özal, 1993’te ölüp de cenazesi 18 sene sonra mezardan çıkartıldığında hiç bozulmadığı için tam bir otopsi işlemi yapıldı. Ve bütün zehirler de arandı. Orada 4 tane zehir iddiası vardı. Hepsi analiz edilebildi. Böyle bir analizde yaklaşık 150 tane maddeye bakılır zehir olarak.

Sonuçlar ne zaman çıkabilir, inceleme nasıl yapılıyor?

Adli Tıp ekibi hafta sonunda çalışır. Pazartesi, salı, çarşamba çıkmış olur bütün analizler. Sonra eski tıbbi bilgileri de gelir. Çünkü milletvekili, bakan olduğu için zaten onlar kayıtlıdır. Bir de ilk öldüğünde 2016’da otopsi yapıldı deniyor. Oradaki rapor da gelir. Orada yapılan analizlerin doku örnekleri Adli Tıp’ta şu an duruyordur zaten. Onlar belki bir daha analiz edilir.

(Darp varsa) Adli osteoloji diye bir bilim var. Orada böyle bir şey yapılabiliyor. Bu kırık yeni mi, ilgi mi, ölüme sebep verir mi, vermez mi hepsi ortaya konabiliyor.

(Ölüm nedeni beyin kanaması ya da kalp kriziyse anlaşılır mı) Sırf kemik çıkarsa edilemez. Yumuşak doku olmadığı için nerede ne kan var onları tespit edemeyeceğiz. O tür lezyonlar ilk iki ayda tespit edilir.

( ALINTI www.hurriyet.com.tr/gundem/denizolgunun-kabri-acildi-4327884... )

***

19 Ağustos 2026 Çarşamba

İlim Yayma Vakfı gitti, AKP’li belediye geldi: Süleymaniye’nin siluetine bir hançer daha -BİRGÜN-

Geçen Şubat’ta İlim Yayma Vakfı’nın inşaatı ile gündeme gelen Süleymaniye Camisi, bir siluet tehlikesi ile daha karşı karşıya. AKP’li Fatih Belediyesi’nin hazırladığı imar planları, İBB’nin uyarısına rağmen AKP ve MHP’nin oylarıyla Belediye Meclisi’nden geçirildi.

Süleymaniye Camisi’nin muhteşem Haliç ve Boğaz manzarasını gölgeleme riski taşıyan imar planı değişikliği teklifi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin (İBB) uyarısına rağmen AKP ve MHP gruplarının oy çokluğu ile kabul edildi.

İlim Yayma Vakfı’nın yaptırdığı yurt inşaatının, siluetini bozması nedeniyle gündeme gelen Süleymaniye Camisi, çevresindeki imar hareketleri yeniden gündemde. AKP’li Fatih Belediyesi tarafından hazırlanan ve geçtiğimiz mart ayında İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından, düzetmelerle uygun bulunan plan değişikliği teklifi, İBB Meclisi’nin onayına sunuldu.

İBB YÜKSEKLİK İÇİN UYARDI

Söz konusu Koruma Kurulu, Fatih Belediyesi tarafından hazırlanıp gönderilen imar planlarını, Süleymaniye Camisi’nin siluetinin bozulması ile ilgili tartışmaların ışığında inceledi. Kurul planları, yeni yapılacak inşaatlardaki yüksekliği 4’kattan 3’e düşürerek uygun gördü. Düzeltilerek uygun görülen planlar, onay için İBB’ye gönderildi. İBB Planlama Müdürlüğü söz konusu teklifi, kendi değerlendirmesini de ekleyerek Belediye Meclisi’ne gönderdi. Planlama Müdürlüğü, yeni yapılacak olan inşaatların 4 kattan 3 kata düşürüldüğünü ancak, 9.50 metre olan toplam inşaat yükseklik değerinin plan notlarından çıkartıldığına dikkat çekti. Ticarethane olarak kullanılacak giriş katların, asma katıyla birlikte 6 metre yüksekliğinde yapılabileceğini, bunun da toplan inşaat yüksekliğini arttıracağını vurgulayan Planlama Müdürlüğü, 2012 tarihli Korum Amaçlı Uygulama İmar Plan notlarında, toplam inşaat yüksekliğinin 9.50 metreyi aşılmayacağı ilkesinin olduğunu belirtti.

ilim-yayma-vakfi-gitti-akp-li-belediye-geldi-suleymaniye-nin-siluetine-bir-hancer-daha-1102425-1.

Ancak plan değişikliği teklifi İBB Meclisi’nde, AKP ve MHP’li üyelerin oylarıyla, oyçokluğu ile kabul edildi.

CHP ve İYİ Parti grupları söz konusu teklife, İBB tarafından üst ölçekli plan yapılması gerektiği düşüncesiyle şerh düştü.

İBB ekipleri 8 Şubat 2022 tarihinde, söz konusu plan sınırları içinde kalan ve İlim Yayma Vakfı tarafından yaptırılan yurt inşaatını, fazla yükseldiği gerekçesiyle mühürlemişti.

ilim-yayma-vakfi-gitti-akp-li-belediye-geldi-suleymaniye-nin-siluetine-bir-hancer-daha-1102431-1.

PLANLAMA MÜDÜRLÜĞÜ’NÜN DEĞERLENDİRMESİ

“04.10.2012 tt’li 1/1000 ölçekli KAUİP bölge plan notlarının ‘Yeni yapılaşmalarda Hmaks:9.50 m. aşılmayacak, bölgenin geleneksel mimari karakteri göz önünde bulundurularak, doku bütünlüğünü zedelemeyecek uygulamalara izin verilecektir.’ şeklindeki ‘1. Derece Koruma Bölgeleri” başlıklı plan notunda H:9.50 irtifa değerinin aşılmayacağının belirtildiği, ancak meri planda H:9.50 olan irtifanın teklif plan ile iptal edilerek H:3K irtifanın işlendiği, meri İstanbul İmar Yönetmeliği’nin 30. maddesinin 1-a bendinde “Kat yükseklikleri uygulama imar planında daha fazla belirlenmemiş ise döşeme üst kotundan döşeme üst kotuna olmak üzere en fazla; Ticaret bölgelerinde; zemin katlarda 4.50 metre, asma katlı zemin katlarda 6.00 metre; diğer katlarda 4.00 metre… kabul edilerek uygulama yapılabilir’ denildiği, dolayısıyla Ticaret bloğunun nihai yapı yüksekliği ve kullanılabilir alanının arttırıldığı tespit edilmiştir.”

ilim-yayma-vakfi-gitti-akp-li-belediye-geldi-suleymaniye-nin-siluetine-bir-hancer-daha-1102426-1.

Erdoğan'ın başdanışmanı 'Sıra sana da gelecek' demişti: Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul gözaltına alındı - EVRENSEL-

Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul ve eşi Semra Kuytul, polis operasyonuyla gözaltına alındı. Çok sayıda ildeki baskınlar, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Saral'ın Kuytul'a yönelik "Sıra sana da gelecek" açıklamasından sonra geldi.

Adana'da Furkan Vakfı Kurucu Başkanı Alparslan Kuytul ve eşi Semra Kuytul, sabah saatlerinde evlerine düzenlenen operasyonla gözaltına alındı. Vakıf, operasyonun birçok ilde eş zamanlı yürütüldüğünü açıkladı.
Seyhan ilçesi Reşatbey Mahallesi'ndeki Kuytul'un evinin çevresi, sabah saatlerinde çevik kuvvet ve özel harekat polisleri tarafından abluka altına alındı.

Alparslan ve Semra Kuytul gözaltında 
Alparslan Kuytul'un eşi Semra Kuytul, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda "Evimize polisler geldiler" diye yazdı.

Alparslan Kuytul'un kızı Meryem Kuytul da yaptığı açıklamada, ellerinde gözaltı kararı olmamasına rağmen anne ve babasının götürüldüğünü iddia ederek, "Gözaltı kararı ellerinde olmamasına rağmen hem annemi hem babamı gözaltına alıyorlar. Sadece arama kararı var. 'Arama sonucunda bir sey bulunursa gözaltı kararı savcı tarafından talimat verilir' dediler. Evden bir şey çıkmadı. Her şeyin videosu var. Ama yine de götürüyorlar" diye yazdı.

Furkan Vakfına çok sayıda ilde eş zamanlı operasyon
Furkan Vakfı, Adana başta olmak üzere birçok ilde üyelerine yönelik eş zamanlı operasyon düzenlendiğini açıkladı. Vakfın X hesabından yapılan açıklamada, Alparslan Kuytul, Semra Kuytul ve çok sayıda kişinin evinde arama yapıldığı ve gözaltına alındığı belirtildi. Gözaltına alınanlar arasında Kuytul'un avukatının da bulunduğu bildirildi.

Ne olmuştu?
Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Oktay Saral, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, Süleymancılar Cemaatine yönelik operasyonları eleştiren Alparslan Kuytul'a tepki göstererek, "Senin de suyun yeterince ısındı, sıra sana da gelecek" demişti. Saral, şu ifadeleri kullanmıştı: "Devletten büyük hiçbir güç yoktur. Kim devlete kafa tutarsa karşısında milletin iradesini ve hukukun kudretini bulur. Senin de suyun yeterince ısındı Kuytul! Akıllanmamışsın, sıra sana da gelecek! Bu ülkede son sözü din tüccarları değil devlet, şahıslar değil millet, karanlık yapılar değil hukuk söyler."

18 Ağustos 2026 Salı

Diplomasiye iade-i itibar idealizm değil, stratejik bir gereklilik + "Süleymancılar" soruşturması - Avukat Bekiroğlu: Glooper uygulamasının yazılımı Alihan Kuriş tarafından Hindistan’da özel olarak yaptırıldı.-T24-

Diplomasiye iade-i itibar idealizm değil, stratejik bir gereklilik - Barçın Yinanç-T24 -


Günümüzde, askeri güç ön plana çıkarken, diplomasi ve diyalog geri plana itiliyor. Ancak diplomatların yer almadığı odalarda alınan kararlar dünyayı daha güvenli yapmadı. Diplomatik kapasitenin köreldiği, askerî kapasitenin ise genişlediği bir dünya, çatışmaları başlatma konusunda giderek daha yetkinleşirken, onları sona erdirme konusunda giderek daha yetersiz hâle gelen bir dünya. Global İlişkiler Forumu ile Sınır Tanımayan Diplomatlar’ın birlikte kaleme aldığı rapora göre diplomasiye yeniden alan açılması idealist bir tercih değil, stratejik bir gereklilik...

ABD Başkanı Donald Trump ikinci dönemine başladığı sıralarda uluslararası bir toplantıda karşılaştığım Ortadoğulu bir uzman, İranlı diplomatların Trump’ın ekibini parmaklarında fırfır oynatacağını söylemişti.
ABD’yi uzak diyarlardaki biteviye savaşlardan uzak tutacağı vaadiyle iktidara gelen Trump’ın İran’a saldırıp sonra içinden çıkamadığı savaş haline baktığımda yukarıdaki anekdot aklıma geliyor. Bu debelenmenin biraz da Amerikan diplomasisinin uğratıldığı zafiyetten kaynaklandığını düşünmeden edemiyorum.
Trump’ın ikinci döneminde iki bin diplomat Dışişleri’nden ayrıldı ya da ayrılmak zorunda bırakıldı. Halen ABD’nin 195 diplomatik misyonunun 107’sine yani yarısından fazlasına büyükelçi ataması yapılmadı. Yapılan atamalar da genelde kariyer diplomatlardan seçilmedi. Trump’ın Yunanistan’a oğlunun eski nişanlısını, İsrail ve Türkiye’ye ise yakın iş arkadaşlarını atadığını hatırlatmaya gerek yok sanırım.
Trump’ın kritik konularda sorumluluk verdiği müzakere ekibine baktığımızda da kariyerlerini emlak pazarlığı üzerine kurmuş damadını ve iş insanlarını görüyoruz.
Sonuçta Trump’ın ikinci dönem performansına baktığımızda ise ABD’nin başarıdan başarıya koştuğunu söylemek zor. Ukrayna - Rusya savaşını bir günde bitiririm dedi; güncel durumda savaş daha da şiddetlendi. “Bitmeyen savaşlara girmeyeceğim” dedi; İran’la savaş hâli şubat ayından beri devam ediyor. Gazze’de savaş bitmiş görünse de İsrail kafasına göre Gazze’ye ve Lübnan’a saldırılarına devam ediyor.
Trump, o çok küçümsediği diplomatların katkısını arkasına alsa, belki Gazze’de kalıcı bir sükûnet sağlama, İran sarmalından çıkma, Rusya’nın savaşını bitirme yönünde daha iyi yol kat edebilirdi.
“Diplomatlar kararların alındığı odada bulunmadığında, kısa vadeli bir kazanım yerine kalıcı bir sonucu önceleyen bakış açısı da ortadan kalkar. Bunun yerini, süreçleri başlatabilen ancak çoğu zaman sürdüremeyen al-verci (transactional) bir mantık alır. Anlaşmalar ilan edilir; uygulama aşamasında aksaklıklar yaşanır; altta yatan temel nedenler varlığını sürdürür ve bunun sonucunda çatışma yeniden ortaya çıkar.”
Bu paragrafı okuyunca Jared Kushner, Steve Witcoff gibi isimlerin Ortadoğu’da mekik dokumaları canlandı gözümde. Trump’ın birinci döneminde ortaya çıkan İbrahim anlaşmaları Trump’ın ikinci dönemine gelindiğinde bölgeye istikrar getirmemişti. Türkiye’nin de katılımıyla büyüt şatafatla ilan edilen Trump’ın Barış Kurulu da Gazze’ye barış getirmedi.
Yukarıdaki görüş, merkezi İstanbul’da bulunan Global İlişkiler Forumu ile 2022 yılında kurulan Sınır Tanımayan Diplomatlar’ın birlikte hazırladığı raporda yer alıyor.
Yine rapordan şu bölüm dikkat çekici:
“Askerî ve zorlayıcı eylemler, nasıl sonuçlanacağına dair bir strateji olmaksızın, yani “ertesi gün ne olacak?” sorusuna cevap verilmeden giderek daha fazla başlatılıyor. Diplomasi, bu boşluğu sonradan geriye dönük olarak dolduramaz. Sonuçta ulaşılmak istenen hedef, daha en başından planlamanın bir parçası olmalıdır. Bunun için de diplomatik düşüncenin eylem başlamadan önce karar alma sürecinin içinde yer alması, sonrasında ise ortaya çıkan sonuçları yönetmek üzere devreye sokulmaması gerekir.”
Bu bölümü okuyunca da İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Trump’ı, İran’a saldırmaya ikna ettiği kapalı toplantı gözümün önüne geldi. O kozmik odada kaç diplomat vardı acaba? Ak Parti iktidarının askeri güç kullanma ya da kullanma tehdidinde bulunma ya da ilişkilerin gerilmesine neden olan çıkışların kararının alındığı odalarda kaç diplomat vardı? Arap baharında bozulan ilişkilerin tamiri için 10 yıldan fazla süre geçmesi gerekti. Üstelik ilişkiler de tam tamir oldu mu, o da tartışmalı.
Sert güç ön plana çıkarken, diplomasi geri plana itiliyor
Bu yazıyı kaleme almama sebep olan rapordan biraz daha bahsetmek isterim.
Diplomasi Marifetiyle Barış ve Güvenlik başlıklı rapor, öncelikle içinde bulunduğumuz uluslararası ortamın bir fotoğrafını çekiyor ve temel bir tespitte bulunuyor:
“Sert güç kullanımı ön plana çıkarken, diplomasi geri plana itiliyor.
-------------------------------------------------------------------------
Yaptırımlar, baskı araçları ve kuvvet kullanma tehdidi giderek devletlerin başlıca dış politika araçları hâline gelirken, diyalog rafa kaldırılıyor.”
Peki bu durumda diplomasi işlevini yitirdi mi?
Dokuz ülkeden 18 katılımcı bu yılın ilk yarısında bir nevi bu soruya yanıt aradılar. Üç ayrı çalışma grubunda bir araya gelen emekli diplomat ve akademisyenler, aslında tam tersine diplomasiye tam da bu ortamda, yani sert gücün öne çıktığı ortamda daha fazla ihtiyaç olduğu sonucuna vardılar.
Aralarında Avrupa’dan emekli diplomatların da bulunduğu bu grubun öz saygıları ve mesleklerine olan inançları gereği başka bir sonuca varamayacaklarını söyleyebilirsiniz. Ancak rapora göz atarsanız, pek çok inandırıcı argümanla karşılaşabilirsiniz.
Uluslararası düzen çökmedi, sorun siyasî iradede
-------------------------------------------------------
Birbirinden bağımsız çalışan üç grubun vardığı ortak değerlendirmeye göre öncelikle uluslararası düzen bütünüyle çökmüş değil; kurallara dayalı düzen ve çok taraflı kurumlar varlığını sürdürüyor.
Yıpranmakta olan bu yapıların etkin biçimde işlemesini sağlayacak siyasi irade, karşılıklı güven ve uzlaşma zemini.
Yani sorun, düzenin çökmüş olması ya da kuralların ortadan kalkması değil. Sorun, öncelikle siyasi iradenin düzene ve kurallara uymakta yan çizmesi, ya da işine geldiği gibi yorumlaması. Üstüne, uluslararası aktörlerin küresel kuralların hilafına yaptıklarının yanında kalması sorunu katmerli hale getiriyor.
Buna dair pek çok örnek verebiliriz. ABD’nin bir gece yarısı operasyonu ile Venezuela devlet başkanını sarayından kaçırması. Kimse itiraz edebildi mi? Ya da itiraz bir sonuç getirdi mi? Israil’in Lübnan’daki BM gücünü hedef alan saldırılarına sert tepki geldi mi? 2008’de Rusya önce Gürcistan’a ait özerk bölgeleri aldı, ardından 2014’te Kırım’ı işgal ve ilhak etti. Rusya’dan ucuz gaz almaya devam etmek isteyen Almanya ve komşuları Kuzey Akım iki projesine hiçbir şey olmamış gibi devam ettiler. 2021’de biten proje, an itibariyle Ukrayna savaşı nedeniyle ölü yatırıma döndü.
Baş aktörler kurallara uymayınca yaptıkları yanlarına kalınca başkaları da yan çizmeye başlıyor. Kuralları yorumlama biçimi laçkalaşınca, herkes her kuralı kafasına göre yorumlayınca, diplomasinin etkinlik alanı daralıyor. Hal böyle olunca, karşılıklı güven de erozyona uğruyor; diplomasi ve diyalog devletlerarası ilişkilerde geri plana atılan bir enstrüman haline geliyor.
Askeri güce abanma bizi daha güvenli yapmıyor
------------------------------------------------------
Öte yandan raporun temel savı, ülkelerin askeri güce abanmasının ve diplomasiye tu kaka muamelesi yapılmasının dünyayı daha güvenli hale getirmediği. Askeri gücün ön plana çıkmasının, tersine, risklerin daha da yükseldiği tehlikeli ve tekinsiz bir döneme girilmesine yol açtığını yaşayarak görüyoruz.
Bu nedenle de “Diplomasinin yeniden canlandırılması ve kapasitesinin genişletilmesi, idealist bir tercih değil, stratejik bir gerekliliktir” diyor rapor.
Raporun “savaşma seviş” şeklinde naif bir mesajı yok. Tersine, “mesele, diplomasi ile askerî güç gösterisi arasında tercih yapmak değildir,” deniyor ve şöyle devam ediyor:
“Her ikisi de aynı stratejik yelpazenin içinde işlev görür ve uluslararası ilişkilerin yürütülmesinin ayrılmaz unsurlarını oluşturur. Asıl mesele, diplomasinin diğer araçlarla birlikte, sonuçları etkilemek amacıyla zamanında, tutarlı ve etkin bir şekilde kullanılıp kullanılmadığıdır; yoksa yalnızca diğer seçenekler başarısız olduktan sonra devreye sokulması değil.”
Yani savaş kararı almadan önce diplomatları karar odasından çıkartıp, sonra işler sapa sardığında diplomatları çağırıp “gel de çık işin içinden” demenin faydası yok deniyor.
Diplomasi nedir, günümüz şartlarında diplomasiyi devreye sokma konusunda yaşanan açmazı da şu bölüm çok iyi açıklıyor:
“Diplomasinin kendine özgü niteliği, ulusal çıkarları sıfır toplamlı yaklaşımlara teslim olmaksızın müzakere yoluyla ifade etmesidir. Diplomasi, barış içinde bir arada yaşamaya elverişli ortak bir zemin bulmayı amaçlar. Buradaki temel mesele, diplomasinin sunduğu imkânlardan en iyi şekilde yararlanmaktır. Daha sıkıştırılmış, kişiselleşmiş ve güvenlikleştirilmiş bir karar alma ortamında diplomatik angajman çoğu zaman gecikmeli olarak, seçeneklerin daraldığı ve risklerin tırmandığı bir aşamada devreye sokulmaktadır. Bu durum, diplomasi yoluyla sonuçları şekillendirme potansiyelini azaltmakta ve ortaya çıkan sonuçların yönetilmesindeki etkinliğini sınırlamaktadır. Bu, ele alınması gereken önemli bir açmazdır.”
Rapor diplomasi ve diplomatlara bir methiye sayılamaz. Diplomasi, uluslararası kurumlar ve diplomatlara dönük kısmi eleştiriler de var. Zaten, eskiye dönülmesini de savunulmuyor.
“Buradaki mesele, artık var olmayan bir sistemi yeniden tesis etmek değildir. Mesele; işleyen unsurları korumak, yeniden işler hâle getirmek ve ölçeklendirmek; işlemeyenlerden vazgeçmek; zarar görenleri daha iyi bir şekilde yeniden inşa etmek ve büyük ölçüde değişmiş bir dünyaya hızla uyum sağlamaktır” deniyor.
Üç ayrı çalışma grubu da oturup durumun daha da kötüleşmesini seyretmek yerine neler yapılabileceğine dair somut ve detaylı öneriler getirmişler.
En önemli tavsiyelerden biri “diplomatik silahlanma yarışı!” Bu öneri şöyle formüle edilmiş:
“Diplomatik kapasitenin köreldiği, askerî kapasitenin ise genişlediği bir dünya, çatışmaları başlatma konusunda giderek daha yetkinleşirken, onları sona erdirme konusunda giderek daha yetersiz hâle gelen bir dünyadır. Askerî kapasiteyi diplomatik kapasiteyle birlikte güçlendirin. Mevcut askerî yeniden silahlanma eğilimi, diplomatik hizmetlere yapılacak eşdeğer bir yatırımla el ele gitmelidir. Bu, diplomatik kapasitenin aşınmasını tersine çevirecek, dışişleri bakanlıkları bünyesindeki yenilikçiliği finanse edecek ve diplomatik uzmanlığın kararların alındığı masalarda yeniden hak ettiği yeri bulmasını sağlayacak bir ‘diplomatik silahlanma yarışı’ anlamına gelir.”
Diplomasi ve diplomatlardan hazzetmeyen AK Parti iktidarının karar vericileri, 25 yıllık performansının ardından bu rapora bir göz atarlar mı; bilemiyorum.

/././

"Süleymancılar" soruşturması - Avukat Bekiroğlu: Glooper uygulamasının yazılımı Alihan Kuriş tarafından Hindistan’da özel olarak yaptırıldı. -T24 -

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, 'Süleymancılar' cemaatinin lideri Alihan Kuriş'in tutuklandığı "çıkar amaçlı suç örgütü operasyonuna ilişkin olarak yaptığı açıklamada FETÖ'nün ByLock uygulamasına benzer şekilde Glooper adlı bir uygulama kullandıklarını söyledi. Alihan Kuriş yapılanmasını yakından takip eden Avukat Burak Bekiroğlu, uygulamaya ilişkin olarak yaptığı açıklamada Glooper'ın dünya nüfusunun kullanımına açık olmadığını ve telefonunuza indiremeyeceğinizi belirterek; "Programın yazılımı Alihan Kuriş tarafından Hindistan’da özel olarak yaptırıldı, kendisi, kurmayları ve 3.300 civarı yönetim kadrosu tarafından kullanılıyor. Öncelikle bu şekilde çok gizli bir programın kullanım amacını anlamak hiç zor değil" dedi. 17 Mayıs 2025’te İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na Kuriş örgütlenmesiyle ilgili 17 sayfalık şikayet dilekçesi veren Erdal Arıkan da uygulamanın kullanıldığını doğrulayarak; "O zaman idareciydim. O zaman bize söylediler, cemaatin havuzunda, merkez sekretarya kararıyla Hindistan’dan özel program alacağız, mesajlaşma programı. Alihan Kuriş’in mektuplarının dağılımı, özel-acil haberleşme yapılacak. Herhangi bir siber saldırı olmasın diye bu program alındığını biliyorum" ifadelerini kullandı.

İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, 'Süleymancılar' cemaatinin lideri Alihan Kuriş'in tutuklandığı "çıkar amaçlı suç örgütü operasyonuna ilişkin olarak, Bakan Çiftçi, “Alihan Kuriş 2016 yılında örgütün başına geçiyor. Geçmesiyle beraber büyük para hareketleri var, mal varlığı hareketleri var. Bir dini cemaat gizli bir yazılım kullanır mı? Önceden FETÖ'cüler Bylock uygulamasını kullanıyorlardı. Bu akımın da şu anda kullandığı, örgüt üst yönetiminin kullandığı Glooper diye bir uygulama var. Üst kademe üç kademeli doğrulamayla uygulamaya girilebiliyor” dedi.

Kuriş yapılanmasını yakından takip eden avukat Bekiroğlu, Glooper adlı uygulamaya ilişkin sosyal medya paylaşımında şunları söyledi:

“Glooper’ı Apple Store ya da Android marketlerden indiremezsiniz. Zira dünya nüfusunun kullanımına açık değil. Programın yazılımı Alihan Kuriş tarafından Hindistan’da özel olarak yaptırıldı, kendisi, kurmayları ve 3.300 civarı yönetim kadrosu tarafından kullanılıyor. Öncelikle bu şekilde çok gizli bir programın kullanım amacını anlamak hiç zor değil. Diğer yandan AİHM kararlarının yanlı olduğunu ve özellikle Türkiye karşıtı her türlü karara imza attıklarını tartışmaya dahi gerek yok. Özellikle devamlı AİHM’nin fiziken kapısını aşındıran ve hükümeti karalayıp sanki siyasi bir yaklaşımda bulunuluyormuş izlenimi veren Avrupa’daki firari örgüt unsurları cabası.

ByLock konusunda hata yapılmadı, suç konusu eylemlerini gizlilik içerisinde icraya koyabilmek ve neticede arkalarında delil bırakmamak için ve yargılanma durumunda muhtemel bir cezadan kurtulabilmek amacıyla kullanılan bir haberleşme programını yok saymakta kabul edilemez. Ancak kendinizi kandırmak olur. Kaldı ki ByLock içeriklerini hepimiz dosyalarda ve basında ayrı ayrı gördük, doğrudan örgüte içeriği suç olan veya kumpas yargılamalarla bağlantılı talimatlar verilmiş.

"Ankara onca insan hiçbir ilan olmadan nasıl koordine toplandı?"
-----------------------------------------------------------------------
Glooper’a gelince, iddia olunan Alihan Kuriş Silahlı Suç Örgütü(aramalarda ele geçen çok sayıda ruhsatsız silah söz konusu) tarafından kullanılan bu programın ne amaç için kullanıldığını anlamamış olmak garip. Anlamamak değil işine gelmemek demek lazım. Zira herkes kimin neyi ne için yaptığını gayet iyi biliyor ve/fakat bir diğerinin işine gelmiyor. Diğer yandan birkaç gün önce Ankara’da onca insan nasıl toplandı? Nasıl 24 saat içinde hiçbir ilan yapmadan koordine olarak toplandılar?”

"Siber saldırı olmasın diye alındı"
--------------------------------------
17 Mayıs 2025’te İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na Kuriş örgütlenmesiyle ilgili 17 sayfalık şikayet dilekçesi veren Erdal Arıkan da Nefes yazarı Aytunç Erkin'e yaptığı açıklamada uygulamanın kullanıldığını doğruladı. Arıkan şunları söyledi:

“Bu hesaplar tek düzen hesap diye bilanço hesapları excel üzerinde tutuluyor. Mavi defterler vardı, yurtlarda gizleniyordu. Daha sonra her yurdun ağabeyi mavi defterleri evlerine götürüyordu. O süreçte o zaman idareciydim. O zaman bize söylediler, cemaatin havuzunda, merkez sekretarya kararıyla Hindistan’dan özel program alacağız, mesajlaşma programı. Alihan Kuriş’in mektuplarının dağılımı, özel-acil haberleşme yapılacak. Herhangi bir siber saldırı olmasın diye bu program alındığını biliyorum.”

***
T-24

Öne Çıkan Yayın

Emniyet’te “birinci sınıfa terfi”de yaşananlar ve Güneysu’dan gelen torpil telefonu! + 18 milyar TL hedef koydular, konaklama vergisini yarıya indirdiler -T24-

Emniyet’te “birinci sınıfa terfi”de yaşananlar ve Güneysu’dan gelen torpil telefonu!-Tolga Şardan- Emniyet kulisleri kimi iddialarla kaynıyo...