BİRGÜN "Gündem" -15 Haziran 2026-

Tavukçulara operasyonun izleri: Sektörde kim söz sahibi?-Havva Gümüşkaya-

Beyaz et sektörüne soruşturmanın yankıları sürüyor. Damızlık materyallerden yeme uzanan zincirde kimin söz sahibi olduğu ve operasyonun neyi hedeflediği tartışılıyor.

Beyaz et sektöründe piyasa işleyişini bozarak haksız fiyat artışlarına yol açtıkları iddiasıyla yürütülen soruşturma, sektörün üretim ve tedarik yapısını yeniden gündeme taşıdı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından sekiz ilde gerçekleştirilen operasyonda 32 kişi hakkında gözaltı kararı verilirken soruşturma kapsamındaki 13 şirkete denetim kayyumu atandı. Soruşturmada “suç işlemek amacıyla örgüt kurma, yönetme ve örgüte üye olma” suçlaması da yer alıyor. Operasyon kapsamındaki 13 şirket, Türkiye beyaz et üretiminin yüzde 80’nini gerçekleştiriyor.

Operasyonun ardından kamuoyunda tavuk eti fiyatlarındaki artışların nedenleri ve sektörün yapısal sorunları yeniden tartışılmaya başlandı. Son yıllarda kırmızı et fiyatlarındaki yükseliş nedeniyle tüketicinin önemli ölçüde beyaz ete yöneldiği, buna karşın tavuk fiyatlarında da dikkat çekici artışlar yaşandığı belirtiliyor. Ancak yapılan hesaplamalarda son yıllarda tavuk eti fiyatlarında ciddi fiyat artışı yaşansa da birçok üründeki fiyat artışının yanında ‘fahiş’ olarak nitelendirilemiyor.

CİVCİV VE YUMURTA İTHAL

Beyaz et sektöründe üretimin başlangıç noktası olan damızlık civciv ve kuluçkalık yumurta alanında da Türkiye'nin büyük ölçüde dışa bağımlı olduğu biliniyor. Tarım ve Orman Bakanlığı'nın 2025 yılı sonunda yayımladığı Kümes Hayvancılığı Durum ve Tahmin Raporu da sektörün en temel kırılganlığının ithal damızlık materyallere bağımlılık olduğunu ortaya koyuyor.

Özellikle etlik piliç sektöründe kullanılan ebeveyn materyalinin neredeyse tamamı yurt dışından temin ediliyor. Son yıllarda yapılan bazı yatırımlarla yerli üretimde artış yaşansa da dışa bağımlılık hâlâ sektörün temel özelliklerinden biri.

HALKANIN BAŞI TEKELDE

Küresel pazarda damızlık hatlarını kontrol eden başlıca şirketler ise Aviagen, Cobb-Vantress ve Hendrix Genetics olarak öne çıkıyor. Sektöre ilişkin değerlendirmelerde özellikle Aviagen'in Türkiye'deki iştiraki olan Aviagen Anadolu’nun önemli bir konuma sahip olduğuna dikkat çekiliyor.

Aviagen Anadolu, yakın zamanda Beypiliç ortaklığındaki Ross Ankara Ana Damızlık Tavukçuluk Sanayi ve Ticaret AŞ’nin de tek patronu oldu. 2025 sonunda Rekabet Kurulu’nun yayımladığı kararda etlik piliç üretiminin ilk halkasının genetik materyal ve damızlık üretimi olduğu ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Kurul, bu alanda küresel ölçekte Aviagen'in tek rakibinin Cobb-Vantress bulunduğu açıkça belirtiyor. Aviagen Anadolu'nun ithal ettiği ebeveyn sürülerden damızlık civciv üreterek beyaz et şirketlerine satış yaptığı ifade ediliyor. Tarım ve Orman Bakanlığı verilerine göre etlik piliç üretim maliyetlerinin yaklaşık yüzde 68'i yem giderlerinden kaynaklanıyor. Civciv maliyetleri yüzde 14 seviyesinde bulunurken enerji, işçilik, bakım, amortisman ve diğer giderler kalan kısmı oluşturuyor.

ABCD’NİN ELİNDE

Kanatlı hayvancılıkta kullanılan yem hammaddelerinin başında mısır ve soya geliyor. Bu ürünlerin önemli bölümünün ithalat yoluyla karşılanması, döviz kurundaki hareketlerin doğrudan üretim maliyetlerine yansımasına neden oluyor. Dünya mısır ticaretinin yüzde 70’ini Amerikan menşeili 4 şirket üstleniyor. Bu şirketler, Archer Daniel Midland, Bunge, Cargill ve Louis Dreyfus. Baş harflerinden yola çıkarak bu şirketlere ABCD grubu deniyor.

Öte yandan Türkiye İstatistik Kurumu verileri, soruşturmanın merkezindeki sektörün ulaştığı ekonomik büyüklüğü de ortaya koyuyor. Türkiye'de tavuk eti üretimi 2025 yılında 2 milyon 797 bin tona ulaşarak bir önceki yıla göre yüzde 11,3 arttı. Aynı dönemde kesilen tavuk sayısı yüzde 9,8 yükselişle 1 milyar 502 milyon adedi geçti. 2026 yılının ilk dört ayında ise tavuk eti üretimi geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 1,6 artarak 934 bin 960 tona yükseldi. Sadece nisan ayında 236 bin tonun üzerinde tavuk eti üretildi.

Fiyatların hangi mekanizmalarla oluştuğu, maliyet baskılarının ne kadarının üreticilerden, ne kadarının dışa bağımlı tedarik zincirinden kaynaklandığı konusunda kapsamlı bir açıklama ise yok.

***

CHP’de kıyım Meclis’e uzandı: Komisyon üyelikleri sonlandı -Mustafa Bildircin- 

Kemal Kılıçdaroğlu'nun topladığı 10 Haziran tarihli MYK’de ihracı istenen isimlerin, TBMM komisyonlarındaki görevleri de düşürüldü. Plan ve Bütçe Komisyonu’nda CHP Grup Sözcüsü olan Veli Ağbaba’nın yanı sıra Anayasa, Dilekçe, KİT ve Adalet komisyonlarında görevli beş CHP’linin isimleri de komisyon listelerinden çıkarıldı.

Mahkeme kararıyla CHP Genel Başkanlığı’na getirilen Kemal Kılıçdaroğlu başkanlığında 10 Haziran’da gerçekleştirilen MYK toplantısında, ihraç düğmesine basıldı.

Mahkeme kararıyla atanan yeni CHP yönetimi, partiden ihraçlar için aradığı formülü, “İvedi hallerde” buldu. CHP lideri Özgür Özel’e yakın çok sayıda isim, kesin çıkarma istemiyle tedbirli olarak Yüksek Disiplin Kurulu’na (YDK) sevk edildi.

Kılıçdaroğlu başkanlığındaki CHP MYK’nin, “Tedbirli olarak kesin ihraç talebiyle” Yüksek Disiplin Kurulu’na sevkini onayladığı isimler, Ensar Aytekin, Ali Mahir Başarır, Gökhan Günaydın, Nurhayat Altaca Kayışoğlu, Özgür Karabat, Umut Akdoğan, Veli Ağbaba, Turan Taşkın Özer ve Burhanettin Bulut olarak sıralandı.

Temmuz 2020’de gerçekleştirilen 37’inci Olağan Kurultay’da PM’ye seçilen ve mahkeme kararıyla göreve çağrılan Altaca, Karabat, Akdoğan ve Ağbaba’nın 11 Haziran 2026 tarihli Parti Meclisi’ne katılmalarının da önü kapatıldı.

MECLİS’E UZANAN KIYIM

Parti Meclisi’ndeki dengeleri bozan ihraçların, TBMM’ye de uzandığı ortaya çıktı. İsmi ihraç listesinde yer alan ve TBMM komisyonlarında görevli olan CHP’lilerin isimlerini komisyon listelerinden çıkarıldığı görüldü. CHP Milletvekili ve Plan ve Bütçe Komisyonu CHP Sözcüsü Veli Ağbaba’nın adının da TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu üyeleri listesinden çıkarıldığı belirtildi.

KRİTİK KOMİSYONLAR

Ağbaba’nın yanı sıra komisyon görevleri sonlandırılan diğer isimler ve görev aldıkları komisyonlar da şöyle kaydedildi:

  • Umut Akdoğan – Anayasa Komisyonu
  • Nurhayat Altaca Kayışoğlu – Dilekçe Komisyonu
  • Özgür Karabat – Kamu İktisadi Teşebbüsleri Komisyonu
  • Turan Taşkın Özer – Adalet Komisyonu
***

“İhbarcıya” ödül verildi!-Mustafa Bildircin-

Diyanet'in kura sistemi dışında hacta bulunan vatandaşları ihbar ettiği  ortaya çıkan Diyanet yöneticisine, “En Başarılı Koordinasyon Ödülü” verildi. Kaynaklar, “İhbarcı kişi ne amaçla ödüllendirildi?” diye sordu.

Arpaguş İstanbul müftüsüyken bir dönem yardımcısı olan Hüseyin Demirhan'ı (solda) genel müdür olarak atadı.

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 2024 yılında seyahat vizesi, işçi vizesi ve ticari vizeyle Suudi Arabistan'a giden hacı adayı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını Suudi Arabistan yönetimine şikâyet ettiği belirtildi.

Suudiler, şikâyet edilenleri otel otel arayıp bularak ve 10 bin riyal para cezası keserek sınır dışı etti.

Şikâyetçinin, Diyanet İşleri Başkanlığı Hac Hizmetleri Daire Başkanı Hüseyin Demirhan olduğu, kendi itirafıyla ortaya çıktı.

Demirhan, bir grupla yaptığı sohbette, kendi kotaları dışında hacca giden Türkleri şikayet ettiğini, “Ticari vize ile seyahat vizesiyle plansız, programsız gelen hacılarımız var. Önceden gidip orada kamufle olan, Arafat'a gitmek için otelde bekleyenler geçen sene çok fazlaydı. Bu sene biz onları şikâyet ettik, ‘Bunlar bizim organizasyonumuzu baltalıyor’ dedik” ifadeleriyle açıkladı.

‘NE AMAÇLA?’

Demirhan'a, 2026 yılında Suudi Arabistan Hac Bakanlığı’nca, “En Başarılı İletişim ve Koordinasyon Ödülü” verildiği öğrenildi. İhbar skandalının kamuoyuna yansımasının ardından Hüseyin Demirhan’ın görevden alındığını anımsatan Diyanet kaynakları, “Demirhan, Safi Arpaguş başkan olunca İstanbul’a genel müdür olarak atandı. Fahiş ücret ödemek ya da beklemek istemeyen insanları ihbar eden kişi ne amaçla ödüllendirildi?” sorusunu yöneltti.

***

Cumhuriyet "Köşebaşı + Gündem" -15 Haziran 2026-


Bu işte bir iş var!-Barış Terkoğlu- 

Geçen hafta sıradışı bir olay yaşandı ve biz hiç konuşmadık.

Ekmel Cönger

Önce 8 Haziran’da haberi düştü. Kırıkkale 1. Ağır Ceza Mahkemesi, Kırıkkale Keskin ilçesinin AKP’li belediye başkanı Ekmel Cönger’e rüşvet suçundan 5 yıl 2 ay 15 gün hapis cezası verdi. Ardından 11 Haziran’da İçişleri Bakanlığı açıklaması geldi. Başkan görevden alındı. Konu muhalefet belediyesi olunca “2019 öncesine bakmam” diyen yargının performansı size de sıradışı gelmedi mi?

Neyse...

Haberleri taradım. Yorumlara baktım. Kimse “Acaba ne oldu” diye sormuyordu. Aksine iktidar yanlıları “Bakın AKP’li belediyeler de yargılanıyor, görevden alınıyor” diye örnek veriyordu. Muhalefet yanlıları ise “Demek ki AKP’li belediyeler de yolsuzluk yapıyormuş” diye cevap veriyordu. Ortada kavga değil, uzlaşma vardı.

Acaba ne oldu diye merak ettim. Dosyaya ulaştım.

SEBEBİ EV BORCU

Önce iddianame...

3 ay önce, 11 Mart’ta hazırlanan iddianamede Ekmel Cönger’e rüşvet suçlamasında bulunuluyor. Miktarı ise 1 milyon 203 bin lira yazıyor. Nasıl olmuş derseniz... Bu konuyla ilgisi yok ama Kırıkkale’nin Balışeyh ilçesinin belediye başkanı Hilmi Şen’in aile içi kavgada vurularak öldürüldüğünü hatırladınız mı? İşte o başkan Hilmi Şen, iddianameye göre, yaşarken bir ev almaya çalışıyormuş. 4 milyon 300 bin liralık evin 2 milyon 300 bin lirasını banka kredisi ile peşin ödemiş. Kalan 2 milyonu ise şimdi görevden alınan arkadaşı Ekmel Cönger ödemiş. Yani özetle Balışeyh Belediye başkanı, Keskin Belediye başkanına 2 milyon borçlu kalmış.

Bu borcun bir kısmını ödemiş. Kalan 1 milyon 203 bin liralık kısmı ise onun adına işadamı Mustafa Yurtseven ödemiş. Buraya kadar işlemlerin hepsi belgeli, sanıklar da savcılık da hemfikir.

Gelelim rüşvet meselesine...

Mustafa Yurtseven, her iki belediye ile de iş yapan bir işadamı. Neden Hilmi Şen’in borcunu ödediği iddianamede şöyle yer almış: “Hilmi Şen’in bu borcu kendisinin ödemesinin istediğini, Hilmi Şen’in adına ödediği borcu Hilmi’nin daha sonra kendisine iade edeceğini söylediğini, Hilmi’nin kendisine hitaben ‘Keskin Belediyesi ile iş yapmasını kendisinin sağladığını, bu ödemeyi bir vefa borcu olarak düşünmesi gerektiğini’ söylediğini bu sebeple Hilmi’nin teklifini kabul ettiğini, parça parça Ekmel’in hesabına Hilmi Şen adına para gönderdiğini...”

Savcılık, Mustafa Yurtseven’in Keskin Belediyesi’ne yaptığı işleri inceletmiş. Bunların 35 tanesinin doğrudan temin usulü olduğunu görmüş. Toplamda 6 milyon 794 bin 947 liralık alım saptamış.

Özetle savcılık diyor ki: Keskin Belediye Başkanı Ekmel Cönger, Balışeyh Belediye Başkanı Hilmi Şen’den şahsi alacağı olan 1 milyon 203 bin lirayı geri alabilmek için onun gösterdiği işadamı Mustafa Yurtseven’den 6 milyon 794 bin liralık alım yaptı.

Ekmel Cönger ise iddiayı reddetmiş. Kendisinin Hilmi Şen’den alacağı ile belediyeye dair satın almaların iki ayrı konu olduğunu, Mustafa Yurtseven’in bölgede inşaat işleri yapması nedeniyle zorunlu hallerde ondan satın alımlar yaptıklarını, kamuyu zarara uğratmadığını söylemiş.

ESKİ VALİYE SUÇLAMA 

Ortada bir rüşvet var mı, yok mu? Bu hukukun konusu. Ama hangi hukukun?

Dosyayı karıştırdıkça ilginç şeyler olduğunu fark ettim.

Önce şunu aktarayım...

İddianame 11 Mart’ta düzenlenmiş. 24 Mart’ta kabul edilmiş. 20 Nisan’da ilk duruşma. Aynı gün dosya mütalaa için savcıya gitmiş. Ertesi gün yani 21 Mart’ta savcı mütalaa vermiş. 11 Mayıs’ta ikinci duruşma, 15 Mayıs’ta üçüncü duruşma, 1 Haziran’da dördüncü duruşma... Ve 8 Haziran’da ceza verilmiş. Yani mahkeme iki ayda adeta koşarak karar gitmiş. Bu sırada mahkeme heyetiyle belediye başkanının avukatları arasında tartışmalar çıkmış. Hâkim, avukatlarla “İstanbul’dan gelip şey yapmayın”, “Yaaa bırak yaaa!” gibi ifadelerle konuştuğu, talep edildiği halde banka hesap hareketleri gibi delilleri toplamadan karar verdiği gerekçesiyle HSK’ye şikâyet edilmiş.

HSK dilekçesine baktım. Ceza alan Cönger’in şu ifadesi özellikle dikkatimi çekti: “Mahkeme heyeti başkanının Kırıkkale’de bir önceki valilik görevini ifa eden kişiyle yakınlıkları bulunmakta ve kendisinin talepleri ile hareket ettiğine ilişkin bilgiler geçmektedir. Kırıkkale’nin önceki valisinin belediye başkanı olarak tarafımdan talep ettiklerine boyun eğmediğim ve bunları gerçekleştirmediğim için...”

Açıkçası başkan kendisine iktidar içinden kumpas kurulduğunu söylüyordu.

İÇ SAVAŞTA KURBAN EDİLDİM

Arayıp Ekmel Cönger’e ne demek istiyorsunuz diye sordum. Aldığım yanıtı özetleyeyim:

“Ben AK Parti’nin kurucu kadroları arasındayım. 2001’den beri bu partide siyaset yapıyorum. 22 yıl sonra ilçe başkanı, 23 yıl sonra yani 2024 seçimlerinde belediye başkanı oldum. En yakın rakibimin üç katı oy aldım. Keskin ilçesinde bilinen bir işadamıyım. Sigorta şirketimin aylık bir milyon geliri var. Emekli maaşım, belediye başkanlığı maaşım, kira gelirlerim, arazilerimden elde ettiğim gelir var. Aylık 2 milyon lira gelirim var. Şunun için söylüyorum. 1 milyon 200 bin liraya tamah edecek adam değilim. Beni kurban ettiler.

Ben göreve geldiğimde belediyenin kasası boştu. 100 milyon da borçluydu. Belediye sadece eşe dosta iş veren, maaş veren bir yerdi. İki yılda hem borçları ödedim hem kasaya 100 milyon bıraktım. Her şeyi desteklerle, hibelerle, ricayla yapmaya çalıştım. Parti ayrımı yapmadım. Mansur Bey’den de Vahap Bey’den de Keskin halkı için yardım istedim.

Göreve geldikten sonra belediyenin paralarında açık fark ettim. Hemen rapor hazırlattım. Benden önceki başkan da AK Partili. Belediyenin 65 milyonunun iç edildiğini fark ettim. Savcılığa verdim. 50 kişi iki senedir yargılanıyor.

O dava devam ederken ben yan salonda ceza aldım. Başkanlığım düşürüldü. Üstelik kendi borç verdiğim parayı geri aldığım için rüşvet almış sayıldım. İtibarım yerle bir edildi. Çocuklarım okula gidemez hale geldi.

Bunun sebebi belli. İçimizdeki kavga. Ben yaptığım suç duyurusuyla birilerini rahatsız ettim. İç meselelerde AK Parti Kırıkkale vekilimiz Mustafa Kaplan ile birlikte davrandım. Karşımda MHP kökenli eski Vali Mehmet Makas’ı, MHP milletvekili Halil Öztürk’ü, kendi partimin il başkanını ve Kırıkkale kökenli eski adalet bakan yardımcısını (Ramazan Can’ı kastediyor) buldum. Benden öç alındı. Yan salonda iki yıldır benim ihbar ettiğim 65 milyonluk yolsuzluk davası sürerken 25 günde 5 duruşma yapılarak kurban edildim. Bana bu kararın çıkacağı daha önce söylenmişti, inanmamıştım. Devlete güvenmeyeceğim de kime güveneceğim.”

Telefonu kapattığımda kafam karmakarışık oldu. Acaba “Yargımız hem CHP’li başkanlardan hem AKP’li başkanlardan hesap soruyor; Bakanlık hem CHP’liyi hem AKP’liyi görevden alıyor” diye iktidar ile muhalefetin elele verip anlattığı olay, iktidar içi savaşların verdiği kurban olabilir miydi? Güçten ve çıkardan arınmış bir hukuk düzenine ulaşmadan bu sorunun yanıtını bilemeyeceğiz.

Bizi gerçeğin kendisine şaşırıp sorduğumuz sorular götürecek.

/././

Buradan nereye?-Ergin Yıldızoğlu- 

Tren bu istasyona, Gezi Parkı, gar katliamı, “darbe”, mühürsüz oy pusulaları, İstanbul Belediye seçimleri hezimeti, tutuklamalar, gizli tanıklar, uydurma kanıtlar, büyük kitlesel mitinglerin yarattığı korku duraklarından geçerek geldi. Peki nereye gidiyor? İki örnek yardımcı olabilir.

1924-26

İtalya’da sosyalist lider Giacomo Matteotti, 1924 genel seçimlerindeki faşist şiddeti, hileleri ifşa eden parlamento konuşmasından birkaç gün sonra, faşist bir çete tarafından öldürüldü. Cinayet İtalya’da toplumsal infiale yol açtı. Sosyalist, komünist, liberal, Katolik, popülist, muhalefet milletvekillerinden oluşan Avantino Grubu, meclisi boykot etti. Kamuoyu, hatta bazı liberal müttefikleri Mussolini’den uzaklaşmaya başladı. Mussolini hükümeti bir meşruiyet krizine girdi. Ancak Avantino, kitlesel bir genel grev veya halk ayaklanması örgütleyemedi. Faşist milislere karşı pasif kaldı. Gramsci liderliğindeki komünistler, bu pasif protestoyu eleştirerek işçi sınıfını silahlı direnişe, genel greve çağırdı, ardından Aventino blokundan koptu. Mussolini, muhalefetin köşeye sıkıştığını anlayınca karşı atağa geçti. İki yıl boyunca kararname üstüne kararname yağdı; basın, sendikalar, partiler sırayla kapandı. Süreç yavaştı ama her adım bir öncekini meşrulaştırıyordu. Ocak 1926’da Mussolini, “Her şeyin sorumluluğunu üstleniyorum” dediğinde muhalefet tükenmişti.

OCAK-TEMMUZ 1933

Ocak 1933’te Naziler iktidara geldiklerinde mecliste mutlak çoğunluğa sahip değillerdi. Hitler için yavaşlık tehlikeliydi. 27 Şubat gecesi Reichstag (Parlamento binası) yakıldı. 23 Mart’ta Reichstag yandığı için Opera Binası’nda toplanan Alman Parlamentosu’na Hitler’in tam bir diktatör olmasını sağlayan “yetkilendirme -kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi- yasası” sunuldu. Hitler’in imzaladığı “yasaları” anayasa sınırlayamıyordu. Uluslararası antlaşmalarda meclisin onayı gerekmiyordu.

Tutuklanan veya kaçmak zorunda kalan 81 komünist milletvekilinin tamamı, bazı Sosyal Demokrat (SPD) vekiller oturuma katılamadı. Opera binasının içi, dışı silahlı SA ve SS milisleriyle dolduruldu. Sosyal Demokratlar toptan hayır oyu verdi ama yasa geçti. Bu yasanın ardından birkaç ay içinde tüm sendikalar kapatıldı, Nazi Partisi dışında tüm siyasi partiler yasaklandı. Temmuz 1933’te, Almanya resmen muhalefetsiz, tek partili bir devlete dönüştü.

2013-2026

Gezi olayı bir hegemonya krizi yarattı, rıza alma kapasitesini hızla kaybetmeye başlayan AKP ve siyasal İslam, toplumsal dönüşümleri hızlandırırken şiddet uygulamaya yöneldi, süreç olarak faşizm tam anlamıyla belirginleşti. 15 Haziran 2015 seçimleri, bu gerçeği, sürecin şiddet dozunun hızla artmakta olduğunu gösterdi. Artık yargı da araçlaşmıştı. Bundan sonra süreç, Kılıçdaroğlu CHP’sinin meşrulaştırıcı desteğiyle parlamentonun, sandığın işlevini aşındırmaya, yürütmeyi mutlaklaştırmaya doğru ilerledi. 2023’te CHP Kılıçdaroğlu’nu başından atınca rejim partisinin meşruiyet krizi derinleşti. Diğer taraftan vatandaşların, sivil toplumun, siyasi aktörlerin neyin “normal”, “meşru” ya da “mümkün” olduğuna dair algısı yeniden şekilleniyordu. Kitlelerle buluşan, fiilen bir karşı hegemonya kurmaya başlayan dinamik liderliyle CHP’nin karşısında rejimin, seçim kazanmak için alması gerekecek riskler hızla artıyordu.

Tasfiye her zaman yasakla değil, bazen imkânsızlaştırmayla da gerçekleşir. CHP, İmamoğlu’nun tutuklanmasından başlayarak gizli tanık, itirafçı, şantaj araçlarıyla yargının hedefine kondu. Mutlak butlan, CHP’ye polis zoruyla girilmesi. Pınar Türker’in savunmasında sergilediği “mevzuata uygun”, belli ki sıradanlaşmış işkence uygulamaları, devletin “disiplin ve cezalandırma” rejimine korkutma, yıldırma araçlarının -terörün- eklenmiş olduğunu belgeliyordu.

Mussolini ve Hitler, muhalefeti yasakla, açık şiddetle ortadan kaldırmıştı. Türkiye’de muhalefet önce baskı altına alındı sonra da iktidarın yönettiği bir çatışma alanına dönüşmeye başladı. Ancak bence, asıl amaç, muhalefetin hayal edilebilirliğini ortadan kaldırmak. Türkiye’de henüz tek bir partili rejim yok. Kılıçdaroğlu CHP’si Cumhur İttifakı’na katılırsa, gerek de kalmayabilir. Tren, hız kesmeden Özgür Özel’e doğru ilerliyor. Büyük olasılıkla son durak olacak o noktaya ulaşmasını önlemeye çalışmak gerekiyor. Yoksa süreç tamamlanabilir.

/././

CHP mi, yeni parti mi?-Mehmet Ali Güller- 

Diploma ve yolsuzluk diyerek CHP’ye operasyona CHP’cilik adına omuz verenler sadece CHP’ye değil, Türkiye’ye kötülük yapıyorlar.

Çünkü mesele diploma, yolsuzluk ve parti içi mücadele değildir, mesele yeni rejimin inşası yolunda “temsili demokratik sistem”in tırpanlanması meselesidir. Mesele sandığa el konma meselesidir.

Bugün “ama diploma, ama yolsuzluk” diyerek fiilen “temsili demokratik sistemin” yıkımına destek olanlarla, dün “Ama dosyada çete var, mafya var” diyerek Türk ordusuna yapılan Ergenekon-Balyoz operasyonuna fiilen destek verenler arasında fark yok.

Yeni rejimin yolu Ergenekon-Balyoz operasyonlarıyla açıldı, CHP’ye operasyonla inşa süreci ilerletiliyor.

CHP’YE KAYBETTİRMENİN AKTÖRÜ

Uzun analizlere gerek yok: Kılıçdaroğlu, CHP’yi AKP karşısında yeniden ikinci partiye düşürmesi için görevlendirildi. Saray nezdinde Bay Kemal’den Kemal Bey’e dönüşmesi, bu görevlendirmeyle ilgilidir.

Kılıçdaroğlu eskiden AKP’ye kötü muhalefet yaparak hizmet ediyordu; kendisinden sonra CHP birinci parti olunca bu kez doğrudan CHP’ye muhalefet ederek AKP’ye hizmet ediyor.

Bunu şu şekilde de ifade edebiliriz: Kılıçdaroğlu dün AKP’ye kazandırıyordu, bugün CHP’ye kaybettirmek için koltukta.

CHP’Yİ BÖLME HEDEFİ 

Kılıçdaroğlu CHP’yi kurultaya götürmeyecek; tersine sıra sıra CHP’deki mevzileri ele geçirerek CHP’yi birinci parti yapan kadroları tasfiye edecek. Genel başkanlık, merkez yürütme kurulu, parti meclisi derken şimdi de güçlü il başkanlıklarını tasfiye edecek.

Böylece fiilen CHP’yi ikiye bölmüş olacak: Seçilenlerin dışarıda kaldığı CHP ile atananların yönettiği CHP.

Saray için en iyi CHP, ikiye bölünmüş ve böylece birinci parti olmaktan düşmüş CHP’dir çünkü.

YENİ PARTİ Mİ, CHP’DE MÜCADELE Mİ?

Bu noktada Özel/İmamoğlu ekibi açısından bir ikilem var: Yola başka bir partiyle mi devam edilmeli, yoksa CHP içinde kalarak mücadeleye devam mı edilmeli?

CHP içinde kalarak CHP’yi Kılıçdaroğlu’ndan kurtarmaları, en azından seçimden önce, olası görünmüyor. Zira Kılıçdaroğlu’nun arkasında CHP delegesi ve millet yok ama Saray var, devlet bürokrasisi var, yargı var... (Millet uzun vadede elbette kazanır ama kısa vadenin kazananı bu tür mücadelelerde Saray-devlet bürokrasi-yargı cephesidir.)

CHP’de kalarak, seçimden sonraya kalsa da, yeniden CHP’de iktidar olmaları mümkün. Mümkün ama köprünün altından çok sular akmış olacak.

KILIÇDAROĞLU’NUN VERECEĞİ HASAR

Özel/İmamoğlu ekibi ayrı bir parti kurma yolunu seçerse bu kez şöyle bir tabloyla karşı karşıya kalacaklar: Bir kere Saray/Kılıçdaroğlu ortaklığı tarafından CHP’yi bölmekle, CHP’den kaçmakla suçlanacaklar. Bu elbette aşılabilir bir sorun.

Ama asıl sıkıntı şurada: Kılıçdaroğlu’nun oyu, yapılan kimi araştırmalara göre şu anda yüzde 3-4 civarında. Ama Kılıçdaroğlu ekibi bunun yükseleceğini düşünüyor. Pusulada altı oku görünce oy verme alışkanlığı olanlar da dahil çeşitli faktörlerin devreye sokulmasıyla bu oranın yüzde 7-8 seviyesine çıkarılması, AKP’ye yeniden seçim kazandırır.

Ancak...

TÜRKİYE CEPHESİ MODELİ 

Özel/İmamoğlu ekibinin yeni partisinin önünde şöyle bir kazanç olasılığı da var: Üç kuşak aile geleneği başta, çeşitli nedenlerle, ne olursa olsun asla CHP’ye oy atmayacak bir kitle, Türkiye’nin yeni şartları nedeniyle yeni partiye oy verebilir. Bu Kılıçdaroğlu’nun vereceği kaybı karşılar mı, şimdilik belli değil.

Ama daha önemlisi şu: Yeni parti, bir rejim değişikliğini son hat üzerinde önleme hedefiyle yola çıkıp, soldan sağa birçok partiyle birlikte bir cephe modeliyle inşa edilirse, sendikalardan meslek odalarına ve kitle örgütlerine kadar çok kapsamlı bir Türkiye cephesi oluşturabilirse Kılıçdaroğlu’nun verdiği hasar telafi edilir ve seçimden birinci parti ve iktidar olarak çıkar.

/././

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Gündem" -15 Haziran 2026-

Tavukçulara operasyonun izleri: Sektörde kim söz sahibi?-Havva Gümüşkaya- Beyaz et sektörüne soruşturmanın yankıları sürüyor. Damızlık mater...