2 Ekim 2026 Cuma

ÇİZGİLERİN DİLİ - 2 Ekim 2026-

 




(Derleyen: mstfkrc)

soL "Köşebaşı + Gündem" -2 Ekim 2026-

Patronların Ensesindeyiz'den Soma açıklaması: İmbat Madencilik’teki göçük kader değil, iş cinayetidir!


Manisa Soma’da İmbat Madencilik’e ait ocakta yaşanan ve beş işçinin hayatını kaybettiği facianın ardından Patronların Ensesindeyiz Dayanışma Ağı bir açıklama yayımladı. Açıklamada, şirketin kabarık iş cinayeti siciline ve kâr hırsına dikkat çekilerek "Madenler patronların elinden alınmalı, kamusal biçimde işletilmelidir" denildi.

Manisa'nın Soma ilçesinde İmbat Madencilik tarafından işletilen linyit ocağının hazırlık aşamasındaki Doğu-5 ayağında meydana gelen göçükte, beş maden işçisi hayatını kaybetti, iki işçi ise sağ kurtarıldı. 

Yaşanan facianın ardından Patronların Ensesindeyiz (PE) Dayanışma Ağı, bir açıklama yayımlayarak sürece tepki gösterdi. Yaşamını yitiren işçilerin ailelerine başsağlığı, yaralılara şifa dilenen açıklamada, arama-kurtarma çalışmalarında hiçbir olanaktan kaçınılmaması ve kamuoyunun şeffaf biçimde bilgilendirilmesi gerektiği vurgulandı.

'Şirket yönetimi sorumluluktan kaçamaz'

Madenlerdeki göçük ve patlamaların kader olmadığının altını çizen PE, bilimsel ve teknik önlemlerin eksiksiz uygulanmasıyla ölümlerin önlenebileceğini belirtti. Açıklamada, "Patronların düzeninde işçinin yaşamı bir maliyet, iş güvenliği önlemleri ise kârdan yapılan bir kesinti olarak görülmektedir. Daha fazla üretim ve kazanç uğruna işçiler ölümle burun buruna çalıştırılmaktadır" ifadelerine yer verildi.

Soma'daki göçüğün "kaza" denilerek geçiştirilemeyeceğini belirten dayanışma ağı, üretim planlarının, tahkimat uygulamalarının ve denetim raporlarının kamuoyuyla paylaşılmasını talep etti. Açıklamada, başta İmbat Madencilik Yönetim Kurulu Başkanı Gökalp Büyükyıldız olmak üzere şirket yönetimi ve madeni denetlemekle yükümlü kamu kurumlarının bu tablonun sorumluluğundan kaçamayacağı ifade edildi.

İmbat'ın kabarık sicili: 'Benzer ölümler tesadüf değil'

Şirketin iş cinayetleri konusundaki geçmişine de değinilen açıklamada, yaşananların münferit bir olay olmadığı hatırlatıldı. 

Açıklamanın ilgili kısmı şöyle:

  • "2017’de İsmail Kahraman, çalıştığı sırada bir iş makinesinin devrilmesi sonucu yaşamını yitirdi.
  • 2019’da Emin Karaçam, tahkimat arasından gelen kömürün altında kalarak hayatını kaybetti. Aynı yıl Selahattin Göktepe, bant temizliği sırasında tambura sıkışmasının ardından kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi.
  • 2020’de meydana gelen göçükte Ersin Özdoğan, Salih Ayber ve Erdinç Karaveli hayatını kaybetti.
  • 2022’de Durmuş Şahan, İmbat Madencilik sahasında bir iş makinesinin altında kalarak yaşamını yitirdi.
  • Bugün yaşanan göçükte beş işçi hayatını kaybetti.

Bunlar yalnızca kamuoyuna yansıyan ve ulaşılabilen kayıtlardır. İş kazalarında ağır yaralanıp daha sonra yaşamını yitirenler, uzuv kaybına uğrayanlar, kalıcı sağlık sorunları yaşayanlar ve meslek hastalıkları nedeniyle erken yaşta hayatını kaybedenler çoğu zaman bu kayıtlarda görünmemektedir.

Her ölümün ardından 'talihsiz kaza' açıklaması yapmak, işçilerin canı üzerinden sürdürülen üretim düzenini değiştirmemektedir."

PE, "Aynı işyerinde benzer ölümler tekrar ediyorsa burada tesadüften değil, süreklilik kazanmış bir çalışma rejiminden söz edilmelidir" değerlendirmesinde bulundu.

İSO 500 devinin kâr hırsı ve baskı düzeni

İmbat Madencilik'in İstanbul Sanayi Odası (İSO) 500 listesinde yıllardır yer aldığı, 2022'de 3 milyar 80 milyon lirayı aşan net satışıyla dikkat çektiği ve 2025 listesinde 498. sırada bulunduğu belirtilen açıklamada, "Bu büyüklüğü, yerin yüzlerce metre altında çalışan maden işçilerinin emeği yaratmaktadır. Ancak üretimin yükünü, tehlikesini ve bedelini işçiler taşırken ortaya çıkan zenginlik üzerinde patronlar söz sahibi olmaktadır" denildi.

Şirketin cirosu, kârı, zararı ya da borcu ne olursa olsun işçi sağlığı ve güvenliği bir maliyet hesabına indirgenemeyeceği belirtilirken, hiçbir bilanço işçilerin yaşamından daha değerli olmadığı vurgulandı.

"'Madenler çalışıyor, ülke kalkınıyor' deniliyor. Oysa işçi ücretini alamıyor, hakları için eylem yapmak zorunda kalıyor, baskı altında çalıştırılıyor ve evine sağ dönüp dönemeyeceğini bilemiyorsa ortada toplumun yararına bir kalkınma yoktur. Büyüyen ülke değil, işçilerin emeği ve yaşamı üzerinden servet biriktiren patronlardır" ifadeleri kullanıldı.

Şirketteki ağır çalışma koşulları, mobbing ve hak gaspları da hatırlatıldı. İşçilerin amir baskısı, yemek ve tuvalet sürelerinin kısıtlanması, keyfi yevmiye kesintileri ve sendikal baskılar nedeniyle 2021 yılında, ödenmeyen enflasyon farkları nedeniyle ise 2026 yılında üretimi durdurarak eyleme geçtiği belirtildi.

Şu bilgilere yer verildi:

"İmbat Madencilik işçileri, geçmiş yıllarda çalışma koşulları ve hak gaspları nedeniyle defalarca eyleme çıktı. İşçiler ve sendikalar tarafından yapılan açıklamalarda şu uygulamalar gündeme getirildi:

  • Amirler aracılığıyla işçilere baskı yapılması, hakaret ve tehditlerde bulunulması,
  • Yüksek çalışma temposu dayatılması,
  • Yemek, dinlenme ve tuvalet gibi temel ihtiyaçlar için kullanılan sürelerin kısıtlanması,
  • Keyfî yevmiye kesintileri uygulanması,
  • Haklarını arayan işçiler hakkında tutanak tutulması ve savunma istenmesi,
  • Eylemlere katılan işçilerin hedef gösterilmesi ve işbaşı yaptırılmaması,
  • İşçilerin sendikal tercihlerine ve örgütlenme haklarına müdahale edilmesi.

2021 yılında baskı, mobbing ve yevmiye kesintilerine karşı yaklaşık bin 500 işçi üretimi durdurmuş; eylemin ardından 19 işçiye işbaşı yaptırılmayarak savunmaları istenmişti.

2026 yılında ise İmbat işçileri, toplu iş sözleşmesinden doğan haklarının ve enflasyon farklarının ödenmediğini belirterek yeniden üretimi durdurmuştu.

Bugün yaşanan göçük, işçilerin yıllardır dile getirdiği sorunlardan ve çalışma düzeninden bağımsız ele alınamaz."

'Madenler kamulaştırılmalıdır'

PE açıklaması, stratejik ve yüksek riskli bir sektör olan madenciliğin patronların inisiyatifine bırakılamayacağı vurgusuyla son buldu:

"Madenler patronların elinden alınmalı; toplum yararı, işçi sağlığı ve işçilerin denetimi esas alınarak kamusal biçimde işletilmelidir. Yer altındaki zenginlik patronların değil halkındır. O zenginliği çıkaran, üreten ve değerli hale getiren maden işçileridir. İş cinayetlerine, baskıya ve sömürüye karşı örgütlenecek; işçilerin yaşamına ve haklarına birlikte sahip çıkacağız."

https://x.com/pensendeyiz/status/2105734598252458437

***

Fon vurgununda kritik mesele tarih: Savcılık çizgiyi 2024'ten çekti ama olay 2021'de başlıyor 

Savcılık, vurguna karışan fon hesaplarını inceliyor. Bu incelemenin başlangıç tarihi 2024. Oysa asıl meselenin döndüğü Tera fonu 2021'de kuruldu. Valizlerle taşınan para trafiği de, banka kurma izni de aynı döneme ait. Çizgiyi 2024'ten çekmek, hikayenin en önemli bölümünü karanlıkta bırakıyor.

Adalet heykeli Themis'in gözleri bağlıdır. Bu bağ adaletin tarafsızlığını ve mutlak eşitlik ilkesini simgeler.

Fon vurgunu soruşturması büyüyor. Her gün yeni bir isim, yeni bir iddia ortaya çıkıyor. Ama gözden kaçan bir ayrıntı var. Soruşturma hangi tarihten itibaren yapılıyor?

Savcılık, fondaki kişilerin hesap hareketlerinin incelenmesini istedi. Başlangıç tarihi olarak 2024'ü koydu. Peki neden 2024? En kritik fonun kuruluşu 2021’ken, yargı neden 2024’ten başlıyor?

Soruşturmada tarih, neyin görüleceğini belirler. 2024'ten başlarsanız 2021'i, 2022'yi ve 2023'ü görmezsiniz. Fonun en sessiz ve en kazançlı yılları tam da bunlar.

2021'de neler oldu?

2021'de üç önemli gelişme var.

Birincisi, Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı'nın hazırladığı bir iddianame. Konusu GKFX adlı bir şirket. Şirketin sahibi Kasım Garipoğlu. Soyisim tanıdık. Kendisi Münevver Karabulut’u vahşice katleden Cem Garipoğlu’nun kuzeni. Fuhuş ve uyuşturucu soruşturmalarında adı geçtiğinden beri de firari. Garipoğlu’na ait GKFX'in Türkiye'de SPK lisansı yok. Kamuoyuna yansıyan bilgilere göre buna rağmen faaliyetlerini sürdürebilmiş.

İkincisi, Tera Portföy'ün 1 numaralı fonu. Fon 1 Ekim 2021'de kuruldu. 7 Temmuz 2025'e kadar da dışarıya kapalı kaldı.

Üçüncüsü, banka izni. BDDK, 27 Ekim 2021'de Tera Yatırım Bankası A.Ş.'nin kurulmasına onay verdi. Bankaya 300 milyon lira başlangıç sermayesiyle izin çıktı. Nisan 2023'te Resmî Gazete'de yayımlanan kararla da resmen faaliyete başladı.

Soruşturma 2024'ten başlayınca bu üçü birbirinden koparılıyor. Ama biz bağlayalım.

Valizlerle taşınan para

Eski MASAK Başkan Yardımcısı Ramazan Başak’ın anlattığına göre olay şöyle başladı. Kasım Garipoğlu bir gün savcılığa gitti. Şirketinin üst düzey yöneticilerinin kendisinden 30 milyon dolar çaldığını söyledi. Savcılık da bu paranın gerçekten çalınıp çalınmadığını araştırmaya başladı.

Doğal olarak paranın nereden geldiğine bakıldı. GKFX'e kimlerin para getirip götürdüğü incelendi. Bu sırada ilginç bir tablo çıktı. Tera Yatırım, Venbey gibi şirketlerle GKFX arasında çanta ve valizlerle para taşınmıştı. Toplam tutar yaklaşık 350 milyon dolardı.

Başak, bunun yalnızca tespit edilebilen rakam olduğunu söylüyor. Daha fazlası da olabilir. Paraların bir kısmı Vietnam ve Kamboçya gibi Uzak Doğu ülkelerine gönderilmiş. Başak'a göre neden gönderildiğini bugün bile bilmiyoruz. Çünkü bu konuda bir inceleme yapılmadı.

Dikkat edin. Bahsettiğimiz dönem 2020 ve 2021. Yani soruşturmanın bugün başlatıldığı tarihten çok önce.

Dava bitti, ama asıl soru ortada kaldı

30 milyon dolarlık hırsızlık iddiası dava konusu oldu. Geçen yıl sonuçlanan davada mahkeme herhangi bir paranın çalınmadığına karar verdi.

Ama Başak'a göre mesele 30 milyon dolar değil. Asıl incelenmesi gereken, o paradan önceki para trafiği. Bu paralar nereden geldi? Kimler getirdi? Kimler götürdü? Kaynağı neydi?

Savcılık aslında Garipoğlu'nun şikayeti sayesinde bütün bu şaibeli trafiği görmüş oldu. Ama iddianame, paranın çalınıp çalınmadığı sorusuyla sınırlı kaldı. Gelen paranın kaynağı sorulmadı. Nasıl getirildiği sorulmadı. Kimin ne kazandığı sorulmadı. Bu trafik ayrı bir soruşturmanın konusu da yapılmadı.

İşte Başak bu yüzden bugünkü soruşturmanın da 2021'den başlaması gerektiğini söylüyor.

1Kasım Garioğlu

Aynı yıl kurulan kapalı fon

2021'i işaret etmek için bir neden daha var. Aynı yıl Emre Tezmen'in, 12 kişilik bir grupla kapalı bir fon kurduğu görülüyor.

Emre Tezmen, Tera Yatırım'ın hakim ortağı ve yönetim kurulu başkanı. Kurulan banka da onun adıyla anılan Tera Yatırım Bankası.

Şimdi fonun hikayesine bakalım. Krizin yaşandığı fonlarda yaklaşık 900 milyar lira var. Bunun yaklaşık 300 milyarı bu fonda. Yani batan gemilerin en büyüğü bu.

Fon, 7 Temmuz 2025'e kadar dışarıya kapalıydı. Sıradan bir vatandaşın bu sisteme girmesi mümkün değildi. Bu dönemde fonun fiyatı 1,33 liradan 623 liraya fırladı. 
Bunu somutlaştıralım. Fona ilk gün 1 milyon lira koyan biri 45 ay sonra yaklaşık 518 milyon lira alıyor.

Bu artıştan kimler yararlandı?

Fon, bugün hâlâ kimlerden oluştuğu açıklanmayan 12 kişiyle kuruldu. Zaman içinde bu sayı arttı. Ortalama kişi sayısı 25 civarında seyretti. Yani dış dünyaya tamamen kapalı, seçilmiş küçük bir grup vardı.

Bu kişiler kim? Ne kadar para yatırdılar? Bu olağanüstü artıştan ne kadar kazandılar? Fon dışarıya açıldıktan sonra paralarını ne zaman çektiler? Bunların yanıtları Merkezi Kayıt Kuruluşu kayıtlarında duruyor.

Gelgelelim tüm kritik bilgilerin saklı olduğu bu kuruluşun yönetimine de Emre Tezmen atanmıştı.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-10/tezmen.mp4

Birkaç yıl içerisinde milyarder olan Emre Tezmen bugün nasıl elde ettiği sorgulanan zenginliğini bulduğu her fırsatta kamuoyunun gözüne sokuyordu. Şirketinin kurumsal hesapları için çektiği bu "akım" videosunda altındaki lüks arabanın kaynağı merak edildiğinde "Bank of America'ya sor" demiş, dünyanın en büyük borsa spekülatörüne işaret etmişti. 

Para mı aklandı?

Ramazan Başak’a göre, Tera'nın GKFX ile arasındaki yasa dışı para trafiğinde yer alan paralar, bu kapalı fonda işleme sokulmuş olabilir. Amaç aklama olabilir. 

Peki bu nasıl işler? T24’e konuşan Başak, kara para aklamanın bilinen yöntemlerinden birini anlatıyor. Kaynağı yasa dışı olan para, borsa kazancı gibi gösterilir. Bir taraf kaybeder, öbür taraf kazanır. Kazanan taraf, parayı borsadan elde edilmiş yasal bir kazanç gibi sunar. Gerçekte yapılmamış ticaret ve faturalarla da benzer şeyler yapılabilir.

Başak'a göre bu fondaki 518 katlık artış, paraların sistem içinde yasallaştırılmasında kullanılmış olabilir. 

Yani elimizde üç parça var: 2021 tarihli iddianame, o dönemin para trafiği, aynı yıl kurulan kapalı fon. Bu üçü arasında bağ olup olmadığını soruşturma ortaya çıkarmalı.

Ama 2024'ten başlayan bir inceleme bu bağı hiç göremez.

1Eski MASAK Başkan Yardımcısı Ramazan Başak

Banka izni nasıl çıktı?

Konunun bir yönü daha var. Bakırköy'deki soruşturma ve adli süreçler sürerken BDDK banka kurma izni verdi. Oysa Tera Yatırım'ın hakim ortağı Emre Tezmen hakkında 2020-2021 döneminde kara para aklama şüphesiyle suç duyurusunda bulunulmuştu. Bakırköy Başsavcılığı'nda dosyası vardı.

Böyle bir tablo varken bir kuruma nasıl bankacılık lisansı verildi? SPK izinleri nasıl çıktı?

Sonrasını biliyoruz. Fon balonu patlayınca Emre Tezmen tutuklandı. Tera Yatırım Bankası da geçtiğimiz gün TMSF’ye devredildi.

Yani iş işten geçtikten sonra tedbir alındı. 2021 ve 2022'de verilen izinler ise bu tabloya giden yolu açtı.

Bu süreçte tüm bu yaşananları sorgulayan, ilgili kurumlara şikayetlerde bulunan eski MASAK yöneticisi Ramazan Başak ise Emre Tezmen'in şikayeti üzerine iki defa tutuklandı. 

Çizgiyi nereden çekmeli?

Bugün savcılık hesap hareketlerine bakıyor. Ama 2024'ten itibaren.

Bu durumda şu sorular yanıtsız kalıyor. Fonun kapalı olduğu 45 ayda ne oldu? 12 kişi o dönemde ne kazandı? Paralar fona nereden geldi? 2021'deki valizli trafikle fon arasında bağ var mı? 

Bu soruların yanıtı 2024'ten önce saklı. Çizgiyi 2024'ten çekmek, tam da o yanıtların bulunduğu yeri dışarıda bırakıyor.

***

Süper Lig ölüm döşeğindeyken AKP'nin TFF planı netleşiyor: Buradan bir çıkış var mı? 


Maçların “adil” şekilde yönetilmesinden sorumlu olan Merkez Hakem Kurulu’nun başkanı ve yöneticileri gözaltında, TFF Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’nun “prensi” olarak tanımlanan hakem Yasin Kol gözaltında, Süper Lig’de yer alan 18 takımın tamamının yöneticileri bahis oynamakla suçlanmış durumda. Tüm bunların üstüne belli ki bu operasyonlar da AKP içi krizin bir uzantısı haline geldi. Sonuç olarak Süper Lig adeta ölüm döşeğinde…


Yabancı dil, performans yetersizliği ve FIFA kokartı alamaması gibi çeşitli iddialarla alt klasmana düşürülmüş, İbrahim Hacıosmanoğlu’nun TFF Başkanlığı döneminde ise yeniden üst klasmana çıkarılmış, hayli tartışmalı bir hakemdi Yasin Kol.

AKP desteğiyle Federasyon Başkanı olan Hacıosmanoğlu’nun “prensi” olarak tanımlanan bu hakem, geçtiğimiz yıllarda Süper Lig’deki en kritik maçların verildiği isim olmuştu.

Bu hakem dün, üstelik de Hacıosmanoğlu’nun memleketi Trabzon’da bir maç yönettikten hemen sonra, adeta bir mesaj verilmek istenircesine gözaltına alındı.

Suçlama yasadışı bahis oynadığıydı.

Peki, gözdağı gibi bu hamle neden yapıldı?

Futbolda son dönemde içine girilen türbülansı ve AKP içi krizi anlamadan bu durumu da anlamak imkansız hale gelmiş durumda.

Gelin bu kaotik tabloya yakından bakalım...

Bahis, şike operasyonları ve dağın fare doğurması

AKP iktidarı önemli tüm siyasi operasyonların arasına iki yıldır futbol operasyonlarını serpiştiriyor.

Ülkede milyonlarca kişinin futbol taraftarı olması ve gözünü bir anda kendi takımına veya o takımın mücadele ettiği lige çevirmesi işin bir yönü, medyanın tam konsantrasyonla bu popüler gündeme odaklanması da diğer yönü. Buna bir de “AKP ülkedeki tüm kirleri temizliyor” tezi ekleniyor tabii ki…

Ancak iki yıldır yapılan onca operasyon, duyurulan onca listeye rağmen hiçbir “büyük aktöre” dokunulmamış olması dikkat çekici.

Fenerbahçe’den Mert Hakan Yandaş ve Galatasaray’dan Metehan Baltacı listenin "en bilinen" iki unsuru olsa da bu isimlerle sınırlı bir operasyon kimse için “ciddiye alınabilir” değildi. İki futbolcu da kısa süreli tutukluluğun ardından serbest bırakıldı.

Bunun dışında Süper Lig’de oynayan Eyüpspor ve Kasımpaşa yöneticileri tutuklanmış, takımlara kayyım atanmış ama bahis suçlaması yapılan bu takımlar küme dahi düşürülmemişti.

Alınan tek sonuç, iki takımın da kayyım yönetimiyle iktidarın kontrolüne geçmesi oldu.

Ötesi yok.

Sonuç olarak çok büyük bir temizlik operasyonu geliyor denilerek sunulan sürecin ardından koca bir “hiç” kalmıştı.

Aradan aylar geçti ve tüm ülkenin fon krizini, emekli intiharını ve yoksulluğu konuştuğu bir dönemde futbolda bahis operasyonu perdesinin yeni sahnesi açıldı.

Bu kez kriz içeride

Yukarıda işaret etmiştik, İbrahim Hacıosmanoğlu AKP iktidarının desteğiyle TFF koltuğuna oturmuştu.

Ancak belli ki bu “ilişki” kopmak üzere.

Son operasyonlarla birlikte ortaya çıkan tablo tam olarak bunu anlatıyor.

Sırayla gidelim.

Önce İbrahim Hacıosmanoğlu’nun en güvenilir çalışma arkadaşlarından biri olarak tanımlanan Merkez Hakem Kurulu Başkanı Ferhat Gündoğdu gözaltına alındı.

İddia MHK’nin hakem raporlarını değiştirdiği, hakemlere mobbing yaptığı ve bu hamlelerle maç sonuçlarına etki ettiği.

Yani suçlama çok ama çok büyük.

Ligin kaderini etkileme ehliyeti olan bir kurulun başkanı tam olarak bu suçlamayla gözaltına alınmış durumda.

Ve bu hamle yapılırken TFF Başkanı Hacıosmanoğlu’ndan “çıt” bile çıkmadı.

Sonrasında pek de alışık olmadığımız bir hamle geldi.

Daha önce Gürlek’in başında olduğu İstanbul savcılığıyla koordineli hareket eden ve disipline sevk adımlarını da bu koordinasyonun bir sonucu olarak atan TFF, bu kez son derece sansasyonel bir listeyi Bakanlığa ya da savcılığa, yani Gürlek ekibine bilgi vermeden duyurdu.

Aralarında 17 Süper Lig takımından yöneticilerin bulunduğu, Trabzonspor’un ise başkanının yer aldığı, bahis oynayan yöneticiler listesini paylaştı TFF.

Haliyle büyük bir gürültü koptu.

Ortaya çıkan manzara ligde tek bir “temiz yönetim” olmadığını gösteriyor, tüm takımların yöneticileri bahis oynamakla suçlanıyordu.

Tam da bu noktada TFF ile Savcılık arasındaki kriz patlak verdi.

Dün Yeni Şafak muhabiri Burak Doğan, TFF’nin açıkladığı bahis oynayan yöneticiler listesinin “soruşturmanın sağlığını etkilediği” bilgisini, savcılık kaynaklarına dayanıp paylaşıyordu. 

Yani aslında Akın Gürlek’in Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı İbrahim Hacıosmanoğlu’na tepkisi kamuoyuna iletiliyordu.

Aynı günün akşamı ise daha büyük bir bomba patladı.

Yasin Kol bu yüzden gözaltına alındı

Başlarken Yasin Kol’un gözaltına alınmasına ilişkin “Peki, gözdağı gibi bu hamle neden yapıldı?” diye sormuştuk.

İşte tam da yukarıda aktardığımız öykü nedeniyle.

Savcılık, TFF Başkanı Hacıosmanoğlu’nun en yakınında olan hakemi, üstelik de memleketi Trabzon’daki hazırlık maçının ardından gözaltına alıyordu.

Kısacası “güçlü” bir mesaj veriliyordu.

Üstelik bu mesaj yalnız da değildi.

Aynı sıralarda AKP’ye yakın Yeni Şafak’ın muhabiri üzerinden İbrahim Hacıosmanoğlu aleyhine iki hakem ifadesi paylaşılıyordu.

Hacıosmanoğlu, Trabzonspor Başkanı olduğu dönemde soyunma odası basıp hakem alıkoymuştu. 

AKP bu bilgiye rağmen göreve getirdiği ismi, şimdi tam da buradan vuruyor, dün ifadesini aldığı hakemlerin Hacıosmanoğlu’na ilişkin bu konudaki sözlerini kamuoyuna sızdırıyordu.

İşte asıl mesele bu: Hacıosmanoğlu'nun yerine kim gelecek?

AKP için ya da daha doğru bir ifadeyle AKP içindeki bir ekip için Hacıosmanoğlu’nun ipi çekilmiş gibi görünüyor.

Kısa süre içinde bu konuda bir gelişme olması kimseyi şaşırtmayacaktır.

Peki, göreve kim gelecek?

Bu AKP içi rekabeti de ortaya koyan bir gelişmeyle taçlanacak gibi.

Dün futbol camiasından bir ekip, sosyal medya ve futbol programları üzerinden yavaş yavaş  bir ismi fısıldamaya başladı: Mustafa Eröğüt…

Bilal Erdoğan'ın arkadaşı Kartal İmam Hatip Lisesi mezunu olan Mustafa Eröğüt'ün bu göreve getirilip getirilmeyeceğini kısa süre içinde göreceğiz.

Futbol nereye gidiyor?

Maç sonuçlarına etki eden MHK, yasadışı bahis oynayan popüler hakem, tüm yöneticileri bahse bulaşmış takım yönetimleri...

Türkiye'de futbol tam anlamıyla bir bataklığın içine savrulmuş durumda.

Bu bataklığı bu düzen sürerken kurutma çabalarının hiçbir inandırıcılığı da kalmamış durumda.

Yıllardır her yeni federasyon "bataklığı kurtaracağız" diye göreve gelip kendisi o bataklığın en önemli parçası haline geliyor.

Mesele "bataklıktan" ibaret değil, bu düzenin kendisinin kurutulması, başka bir şey değil...

***

Borç yangınında servet kaynattılar -Evrensel Manşet-

Derinleşen yoksullukla birlikte halkın takipteki borçları rekor kırarken, bu borç yangını da AKP elitleri için servet kapısına döndü. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın oğlu Mustafa Yazıcı, sahibi olduğu Adil Varlık Yönetim AŞ Turkcell başta olmak üzere şirket ve bankaların tahsil edemediği borçları ucuza satın alıyor. Kredi kartını, faturasını bile ödeyemez duruma düşen kişiler ve aileleri baskı altına alınıp tahsilat yapılıyor.

***
AKP’nin tahsilat çarkı yoksulun gırtlağında: Hayati Yazıcı’nın fon şüphelisi oğlu icralık borçlulardan servet kazandı -Uğur Zengin-Evrensel Gazetesi-

Fon soruşturmasında ‘gizemli’ işler sürüyor. Soruşturma kapsamında ifadesi alınan AKP Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı’nın oğlu Mustafa Yazıcı’nın mal varlığına getirilen tedbir sadece bir saat içinde kaldırıldı. Dondurulan mal varlıkları üzerindeki tedbir bu soruşturmada ikinci kez apar topar kaldırılmış oldu. Geçtiğimiz hafta sonu da 40’tan fazla şirket ve 40’tan fazla gerçek kişinin dondurulan mal varlığı sadece 4 saat içinde çözülmüştü.


‘Yazıcılara’ yönelik mal varlığının dondurulup çözülme hızı belki bir saati bile bulmadı. Bu bir rekor olabilir. Ancak gizemin öznesi yalnızca Hayati Yazıcı’nın oğlu Mustafa Yazıcı değil.

Adil Varlık Yönetim AŞ, BDDK tarafından yetkilendirilmiş 27 yetkili varlık yönetim şirketinden biri ve bu şirketin tüm sermayesi Mustafa Yazıcı’ya ait.

Şirketin beş yönetim kurulu üyesi var. Tıpkı Mustafa Yazıcı gibi Ali Emre Ballı (Adil Varlık Yönetim Kurulu Başkanı), Güven Çapan (Adil Varlık Genel Müdürü) ve Murat Yönaç (Adil Katılım Bankası Yöneticisi) hakkındaki tedbir kararı da kaldırıldı. Adil Katılım Bankası Yöneticisi Murat Yönaç aynı zamanda BDDK Eski Başkan Yardımcısı.

Adil Varlık Yönetim AŞ’nin beş kişilik yönetiminde yer alan Mina Yazıcı ise Mustafa Yazıcı’nın eşi ve aynı zamanda AKP Urfa Milletvekili Mehmet Ali Cevheri’nin kızı.

AKP’nin kritik isimlerinden Hayati Yazıcı’nın oğlu, yıllardır artan yoksulluğun üzerine kurulan bir düzenin dişlilerinden biri. Halk geçim derdiyle borç batağına saplandıkça, borcunu ödeyemeyenlerin evleri, arabaları, eşyaları icraya düştükçe bu çarkın dişlileri hızlanıyor ve birilerinin yoksullaşması, onların servetine dönüşüyor. Ama nasıl?

Modern bir borç tahsildarı
Mustafa Yazıcı, anonim şirket görünümüne erişmiş modern bir borç tahsildarı. Çark basitçe şöyle işliyor: Mustafa Yazıcı, bankaların ya da şirketlerin tahsil edilememiş borçlarını satın alıyor. Bu borçları yapılandırıyor ve alacakları borçlulardan faiziyle tahsil ediyor. Borcu ucuza satın alıp üzerine faiz geliri de elde ettikçe kâr artıyor. Şirketin son 6.5 yılda satın aldığı borç tutarı (2026 yılı parasal değeriyle) 5.9 milyar TL! Şirket bu borca karşılık ne veriyor? 2.5 milyar TL. Yüzde 57.6 indirimle 5.9 milyar TL…

Halk yoksullaştıkça, işsiz ve gelirsiz kaldıkça icralık oluyor. İcralık oldukça tahsildar Yazıcı kazanıyor. 2024’te şirketin satın aldığı borç tutarı 376 milyon TL’ydi, 2025’te yüzde 395 arttı ve 1.8 milyar TL’ye fırladı.

Sadece 2026 yılının ilk 6 ayında ise satın alınan borç miktarı 1.3 milyar TL. Bedeli 617 milyon TL.

Borçlar Varlık Fonu’ndaki Turkcell’den
Parasal tutar kadar, bu borçların satın alındığı kurum da önemli. Yazıcı 2025 yılında 135 bin 528 adet borç satın aldı ve bu borçların 122 bin 852’si (yüzde 90.6) Varlık Fonu’ndaki Turkcell’den.

2026 yılında artış var. Sadece 6 ayda alınan borç adedi 199 bin 641 ve bunun 158 bin 334 adedi (yüzde 79.30) Turkcell’e ait. Turkcell dışında Garanti Bankası, Çalık Holding’e ait Aktif Yatırım Bankası ve Türk Telekom’a ait borçların satın alımı da bu yıl portföyü büyütenler.

Yazıcı, borçlu işsizin ensesinde
Bir ‘borçlu’ şikayet platformuna şunları yazıyor: “Adil Varlık ile borcum olduğunu biliyorum ancak şu anki maddi durumum nedeniyle ödeme yapamıyorum. Borç ve icra tehdidi içeren mesajlar alıyorum. Annemi de aramaya başlamaları beni psikolojik olarak daha fazla yıpratmaya başladı. Borcumu inkar etmiyorum, elimde imkan olduğunda ödeme yapacağım; ancak ailemin aranmasını ve sürekli baskı altında tutulmamızı kabul etmiyorum.”

Bir başkası ise 20 bin TL’lik cihaz borcunun 95 bin TL’ye çıkarıldığını söylüyor: “Turkcell üzerinden yaklaşık bir yıl önce 20 bin TL bedelle bir cihaz satın aldım. İşsiz kaldığım dönemde taksit ödemelerini yapamadığım için dosyam önce avukata, ardından da Adil Varlık Denetim Şirketine devredildi. Başlangıçta 20 bin TL olan borcum, bugün itibarıyla dijital sorgulama ekranında 71 bin 983.72 TL olarak görünmekte, tarafıma ise zaman zaman 70-95 bin TL aralığında değişen tutarlar bildirilmektedir. Şimdi işsizim ve düzenli gelirim yok.”

Bir başkası: “Ana borç tutarım yaklaşık 32 bin TL idi, bu tutarı henüz tamamen kapatamasam da, iyi niyetimi göstermek amacıyla ara ara küçük tutarlı ödemeler yapmama rağmen aramalar yoğun şekilde devam ediyor. Bu aramalar genellikle sabah 09.30 ile akşam 17.00 saatleri arasında, günde ortalama 5 ila 8 kez yapılıyor. Arayan görevlilerin sert, baskıcı ve zaman zaman tehditkar bir üslup kullanmasından son derece rahatsızım. Özellikle ‘Gereğini tarafımız yapacaktır’ gibi ifadelerle, yüksek sesle ve sert bir tonla konuşmaları psikolojik baskı oluşturuyor.”

5.5 milyar TL borç (faiz) geliri
Peki Yazıcı ailesi ne kazandı? Son 5.5 yılda, bugünkü parasal değerle (TÜİK enflasyonu) 1.8 milyar TL faiz geliri. Gerçek gelirin bunun çok daha üzerinde olduğunu kabul edebiliriz.


Esas değeri 2 milyar TL’nin üzerinde borç (faiz) geliri ve yıldan yıla artan kâr.


Türkiye’de icra borcu tüm zamanların en yüksek seviyesinde. Sadece bu yılın başından bu yana 7.5 milyon yeni dosya açıldı ve toplam dosya sayısı 26.3 milyonu aştı. Borcunu ödeyemediği için bankaların takibine takılan 4.4 milyon insan var.

Hayati Yazıcı: [Muhalefet] borçlu vatandaş bırakmayacağını söyleyebilir, iktidara talip olmak mantıklı olmayı gerektirir
Bu tabloya ilişkin Mustafa Yazıcı’nın babası, AKP Siyasi ve Hukuki İşlerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Hayati Yazıcı, “İktidara gelmek ümidi olmayan kişi, tarumar edercesine bol keseden savurur. Bütün borçları sileceğini, borçlu vatandaş bırakmayacağını söyleyebilir. Bu iktidara gelme ümidi olmayanın hesapsız söylemidir” diyordu: “İktidara talip olmak; sorumlu davranmayı gerektirir, mantıklı olmayı gerektirir.”

Borçluların ‘borcundan’ para kazananlar için mantıklı olan borçlu insan sayısının artmasıdır. Bu dünya böyle. Yeteri kadar siyasi nüfuzunuz varsa yoksulun borcunu bile servete çevirebilirsiniz. Tahsilat çarkı lehinize döner. Günde 5 kere anne ve kızı bir tahsildar olarak arayabilirsiniz. İşsizi haczedebilirsiniz. Devlet kontrolündeki şirketlerden parsanızı alabilirsiniz. Şüpheli yargı kararlarına etki edebilirsiniz. Tüm bunlar acımasız gerçeği gösteriyor: Yoksulluk zenginler için kârlıdır. Bu yüzden tahsildarlar ise halkın borcundan kâr yazıcılardır.

Mustafa Zengin-Evrensel

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -2 Ekim 2026-

Bir vurgundan daha fazlası: Düzen böyle dönüyor -Berkant Gültekin- 

AKP’li Fatma Betül Sayan ile eşi İlyas Kaya’nın karıştığı fon skandalı bireysel bir vurgun olarak görülemez. Skandal bütünüyle AKP düzeninin işleyiş tarzının mahsulü. İktidarı kişisel zenginleşme yolu için kullanan üst düzey siyasiler, denetimsiz bir ekonomi, kuralsızlaştırılmış bir piyasa, göstere göstere yapılan usulsüzlükler ve sonunda patlayan lağım…

Şaşırtıcı değil; yeni de değil. Şunu başta not edelim: Türkiye olayın Kaya ailesine uzanan boyutunu, Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre’nin açıklamasıyla öğrendi. Öncesinde yargı kaynaklı bir operasyon yapılmamıştı. Devlet içinde bu rezaleti ortaya çıkaracak bir mekanizma işletilmemişti. Eski bir bakan ve milletvekili olan Fatma B. Sayan Kaya, skandalın patladığı gün AKP Genel Başkan Yardımcısıydı. Yani öyle iktidarın etrafında gezinen bir isim değildi; bizzat iktidarın merkezinde olan üst düzey bir AKP yöneticisiydi. Yakın akrabaları da AKP iktidarı sayesinde yüksek mevkilere gelmişti.

160 milyon liradan fazla parayı hisse yatırımı için ayırabilecek, riske edebilecek bir servetten söz ediyoruz. Öncelikle bu konu sorgulanmalı. Bu devasa servet hangi faaliyetle elde edildi? Nasıl biriktirildi? 160 milyon lira, yatırımı yapan kişilerin maaş ve gelirleriyle açıklanabiliyor mu? Üstelik bunun sadece yatırım için ayrılan para olduğu düşünüldüğünde, toplam mal varlığı nedir, nasıl elde edilmiştir? Bir kısmı yurt dışına çıkarılmış mıdır? Halkın yıllardır sistematik şekilde yoksullaştığı bir ülkede en başta bu soruları sormak gerek.

Dünyanın hiçbir yerinde, iktidar olanaklarını kullanabilen bir siyasinin %1230 kâr elde ettiği yatırım macerası meşru ve ahlaki görülmez. Sıradan yatırımcının kısıtlı bilgiyle dahil olduğu hissenin ne zaman alınacağını ve satılacağını bilmek ancak imtiyazlı pozisyonlarda bulunanlara özel bir avantajdır. Düz yatırımcı zarar ederken siyasi nüfuzla erişilen özel bilgilerle fondan, borsadan kâr elde etmenin dolandırıcılıktan bir farkı var mıdır?

AKP’li Kaya çifti yaklaşık 163 milyon liralık yatırımla Özata Denizcilik hisselerine girdi. Yatırımın değeri 3 katına çıktı, satmadılar; 5 katına çıktı, satmadılar; 10 katına çıktı, yine satmadılar. Yatırım yaklaşık 13 katına ulaştığında ise hisseleri satarak yaklaşık 2,2 milyar lirayla çekildiler. Nitekim kısa bir süre sonra sistem çöktü. Muhtemelen olacakları biliyorlardı.

Fatma Betül Hanım’ın bu tür işlere giren tek AKP’li olduğu mantıklı bir varsayım olmaz elbette. Herkesi isim isim bilmiyor olabiliriz. Belki de birçoğunu hiç bilemeyeceğiz, belki bildiğimiz bazı isimlere dokunulmadığını da göreceğiz. Ancak Genel Başkan Yardımcılığı düzeyine kadar ulaşmış bir faaliyetin “münferit” görülemeyeceği aşikâr. Çünkü yaşananlar ve bu skandalın nasıl patladığı ortada.

Pek çok kişi ne olup ne bittiğini biliyordu. Her şey açık açık konuşuluyordu. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek bile 4 Kasım 2025’te fonlarda manipülasyon yapıldığının farkında olduklarını söylemişti. Fakat bu farkındalık hiçbir şeyi engelleyemedi. Çünkü AKP düzeninde ekonomi böyle işliyordu.

Batan fon şirketlerinin yöneticileri de iktidar saflarındaydı. Eski Cumhurbaşkanlığı Akademik İstişare Konseyi üyeleri, başdanışmanlar, eski bakanlık-başbakanlık müşavirleri, milletvekillerinin, bakanların, bakan yardımcılarının çocukları/yakın akrabaları, AKP gençlik kolları yöneticileri, Türkiye Varlık Fonu yöneticileri, OECD daimi temsilcileri, üniversite rektörleri, yandaş gazete yazarları ve niceleri... Bu yoğun kişisel bağlantılar, krizin bu düzenin parçası olduğunu gösteriyor.

AKP şimdi bir kurgu yaratmaya çalışıyor. “Şeytana uyanlar”, “nefsine hâkim olamayanlar” varmış; bunlar ayıklanacakmış. Hesap sorulacakmış hepsinden... Oysa sorun tamamen sistemik. “Temizlik algısı” için de artık çok geç. Her şeyden önce, Yeni Parti bu skandalı patlatmasa Fatma Betül Sayan Kaya, AKP Genel Başkan Yardımcılığı koltuğunda oturmaya devam edecekti. Bugün tartışılan isimler iktidardan aldıkları yetkiyle görevlerini sürdürecek, bir yandan da kolay ve hileli yollardan servetlerini katlayacaklardı. Bütün kir, pas saklı kalacaktı. Tüm bunlar olurken AKP’lilerin “asla harama el uzatmadığı” anlatılacaktı.

Kaldı ki gerçek bir hesap sorma durumu da yok. Dostlar alışverişte görsün minvalinde bir süreç işletiliyor. Muhaliflere reva görülenin binde biri AKP’lilere uygulanmıyor. Ne şafak baskını ne ters kelepçe ne de ifşa faaliyeti var. Mal varlıklarına konulan tedbirler, muhatap tanıdık olunca hemen kaldırılıyor. Bunların varlığı olaya tek başına hukukilik katmıyor elbette ama çifte standardın ne kadar bariz olduğunu ortaya koyuyor.

Temizlik deniyorsa önce servetlerin kaynağından başlanmalı. Çünkü gerçek bir temizlik için önce parayı takip etmek gerekir. Siyasetin olanaklarıyla ya da parti bağlantılarıyla son çeyrek asırdır kimin ne kadar zenginleştiği araştırılsın. Halk yoksullaşırken lüks içinde yaşayanlar, öğrenciyken İBB’den burs alıp daha sonra para içinde yüzmeye başlayanlar başta olmak üzere herkes bu servetlerin hangi faaliyetlerle kazanıldığını izah etsin. Zenginliğinin mantıklı bir açıklaması olmayanlar hesap versin. İktidar buna hazır mı?

Muhalefetin vurduğu yerden bu kez güçlü bir ses çıktı. Çünkü konu kimliksel, mezhepsel ya da kültürel kutuplaşmalar üzerinden manipüle edilebilecek türden değildi. Tüm fay hatlarını yatay kesiyordu. İşte bu da doğru muhalefet tarzının ne olduğunu gösteriyor. Türkiye’deki tüm sorunların derininde sınıfsal çelişkiler var. AKP düzeninin “aşil topuğu” yıllardır burası. Ancak bir gerçek var, bir de gerçeklerin algılanma biçimi var. Siyaset biraz da yaşanan karmaşayı siyasi faaliyet üzerinden sadeleştirebilmek, topluma basit ve ikna edici bir anlatı sunabilmek demek.

Muhalefet, AKP iktidarının Türkiye’nin zenginliğini adaletsiz biçimde paylaştırmasının, emeğiyle geçinen geniş halk kesimlerini yoksullaştırmasının ve yarattığı haksız servet birikimlerinin üzerine daha fazla gitmeli. Ortaya dökülenle yetinmek yerine sistemin işleyiş mekanizmalarını etkili argümanlarla topluma anlatmalı. Eğer bu iş halkın aklına “münferit bir olay” olarak yerleşir, rejimin “hesap soruyoruz” başlıklı kampanyası karşılık bulursa, bırakalım bu skandalın iktidarı zayıflatmasını, iktidar bundan büyük güç devşirecektir.

/././

Üzerine katran dökülmüş adalet!-Nazım Alpman- 

İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Başkanı Ekrem İmamoğlu, gazeteci Merdan Yanardağ, iletişimci Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün yargılandığı “Siyasi Casusluk Davası”nın ikinci duruşması 29 Eylül 2026 Salı günü “Silivri zulüm kampüsünde” yapıldı.

Dava çok önemliydi. İddia çok büyüktü! İstanbul’u kaybeden Türkiye’yi kaybeder kaygısıyla seçmenlerini sandığa çağıran AKP Başkanı Tayyip Erdoğan’ı üç kez sandığa gömen İBB Başkanı İmamoğlu, Türkiye’nin en etkili gazetecisi TELE-1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ ve CHP’ye seçim üstüne seçim kazandıran parlak iletişimci Necati Özkan Türkiye aleyhine casusluk yapmışlardı?! Bir de bizlerin bu dava nedeniyle tanıdığı iş insanı Hüseyin Gün vardı. Hepsi de tutuklu (338 gündür) olarak yargılanıyorlardı.

Dava küçük salonda görüleceği için duruşmaya gelenlerde hafif bir mutluluk vardı. Yargılananlar ile göz teması kurulabiliyordu bu salonda… Sonra da bu tuhaf algıya kendileri tepki gösteriyorlardı: 

-Şuraya bak nelere seviniyoruz?!

İlk söz hakkı için Ekrem İmamoğlu “Benim diğer salonda da devam eden duruşmam var oradaki arkadaşlarım benim için çok önemli” dedi:

-Ben savunmamı yapıp oraya geçmek istiyorum!

Sonra da konuşmaya başladı. Bu katiyen bir savunma değildi. AKP iktidarını ve liderini icraatları nedeniyle “mahkûm” eden bir manifesto idi!

Zaten mahkemede savunma yapan bir sanıktan ziyade, haksızlıklara karşı isyan bayrağı açmış bir halk önderinin bütün özelliklerini üzerinde toplamış gerçek bir liderin ülkeye seslenişi gibiydi… Muhatap olarak da mahkeme heyetini değil Türk milletini seçmişti. (İmamoğlu’nun savunmasının tam metni BirGün’ün internet sitesinde var.) Ama ben not defterimde bulunanlardan bir kaçını yazmak istiyorum:

*Yüce Türk milletini selamlıyorum. Ülkemizde asrın akıl tutulması yaşanıyor!     

*Devletin bütün kurumları vahşice kullanılıyor!

*Anayasal düzeni bozma suçu işleniyor. Bunları yapanların tümünün yargılanacakları günler yakındır!

*Ben hayatım boyunca bu haksızlıklara karşı mücadele edeceğim ve hesap soracağım!

*Bu iddianameyi yazanlara Allah akıl fikir versin! Ben devlet aleyhinde faaliyette bulunmuşum ha? Hadi oradan… Hadi oradan!

*Burada birlikte yargılandığım Hüseyin Gün ile İbrahim Kalın’ın fotoğrafı var. Kalın MİT Başkanı. Benim Hüseyin Beyle fotoğrafım casusluk faaliyeti olarak kabul edilip hapisteyim! Yazıklar olsun size!

Bu davada Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) çok belirleyici bir yerde bulunuyor. Mahkeme heyeti devamlı olarak MİT’ten talepte bulunuyor:

-Sanıkları casusluk faaliyetleri hakkında bize bilgi yollar mısın?      

MİT bunları dikkate almıyor. Oysa yasal olarak 10 gün içinde cevap vermesi lazım. İlgili kanun hükmü bunu emrediyor. MİT adeta “bizi karıştırmayın” diyor. Çünkü böyle bir durum yok!

İmamoğlu’nun avukatı Fikret İlkiz, “Savcı sürekli olarak dosyadaki eksiklilerin tamamlanmasını talep ediyor” dedikten sonra hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencilerine ders verircesine şöyle dedi:

-Halbuki savcı bunların hepsini bu davayı açmadan önce tamamlaması gerekiyordu!

Casusluk davasının ortasındaki direk çatırdıyordu. İkinci sözü Necati Özkan aldı. Onun “casusluk suçları” arasında 23 Haziran 2019 İstanbul seçimleri de vardı! İmamoğlu’na seçim kazandırmıştı. Seçimi de “manipüle” etmişti. Bunun dosyada “kanıtları”(!) olarak 17 adet e-posta bulunuyordu. Özkan dedi ki:

-Bu e-postalardan 15’i sahte!

İddia makamı bu sahtekârlığı araştıracağı yerde “suç kanıtı” olarak dosyaya koyarak Necati Özkan’ı tutuklatmıştı!

Merdan Yanardağ savunma yerine yaptığı suçlamasında “fon krizinde” hiç bir gazetecinin göremediği başlığı Silivri zindanından attı:

-Bizi buraya hapsedenler “FONDİP” ekonomisi yarattılar!

Bilindiği üzere bardaktaki içeceği aralık vermeden bir dikişte dibine kadar içilmesine fondip deniliyor. Merdan da İmamoğlu’nun bıraktığı yerden devam ederek casusluk davasını çökertti:

*Bu iddianame değil, bir iftiraname!

*Adında Cumhuriyet olan bir makam delilleri eğip bükmez. Lehimiz olan MASAK raporunu çarpıtarak dosyaya koymaz.

*TELE-1’e el koymanın amacı ülkeyi kaplayan karanlığı yırtan bir yayın organı olmasıdır. Anayasa Mahkemesi önünde intihar eden emekli polis Ali Şekeroğlu’nun dramını yaygın medya görmedi. TELE-1 her zaman halkın yanında, dertlerine derman olmak için yayın yaptı.

*Ben burada TELE-1’i değil gazeteciliği basın özgürlüğünü savunuyorum.

*Aklımızla oynamayın medya ile seçim kazanılsaydı Cem Uzan bugün cumhurbaşkanı idi.

Söz en yüksek makama gelince Ekrem İmamoğlu’nun tespitlerinden biriyle yazıyı noktalayalım. İmamoğlu “Cumhurbaşkanı’nın en büyük kötülüğü” dedi:

-Bağımsız yargının üzerine katran dökmesidir!  

(Not: Hüseyin Gün’ün savunması ve onun aleyhinde tanık olanların ifadeleri ise ayrı bir yazı konusu olacak nitelikte idi.)

/././

Eski Bakan Arıklı: “Gemi battıktan sonra haberim oldu”-Gözde Bedeloğlu- 

Kuzey Kıbrıs’ta Girne açıklarında batan Filo Jet faciasında can kaybı 18’e yükseldi. Soruşturma dosyasındaki belgeler, gemideki kırığın yetkisiz müdahalelerle üstünkörü kapatıldığına işaret ederken eski Bakan Arıklı’nın “Battıktan sonra haberim oldu” açıklaması idari ihmal tartışmalarını büyütüyor.

Deniz tabanının yüzlerce metre derinliğinde yürütülen arama ve kimlik tespit çalışmalarında acı bilanço ağırlaşıyor. Başbakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nün aktardığı son bilgilere göre, 29 Eylül’de denizden çıkarılan son naaşın DNA incelemesi sonucu Ferdi Törer’e ait olduğu kesinleşti. Törer’in teşhis edilmesiyle birlikte faciada yaşamını yitirenlerin sayısı 18’e yükseldi. Batık çevresinde hâlen kayıp olan 10 kişiyi arama faaliyetleri sürerken; ortaya çıkan belge ve veriler facianın göz göre göre geldiğini gösteriyor.

KIRIK SAKLANDI, TAMİR GEMİDE YAPILDI

Soruşturma dosyasındaki en kritik başlık, gemide faciadan önce oluşan hasarın ve yapılan tamiratın yetkililerden saklanmış olması.

Kıbrıs Postası’nda Gökhan Altıner’e konuşan Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Faiz Sucuoğlu, geminin denetimden geçip sertifika aldığını savunurken, polisin mahkemeye sunduğu dosyaya da yansıyan sürece dair konuştu. Sucuoğlu, geminin denetim sonrasında bir kaza geçirdiğini, ancak bu durumun ne Bakanlığa ne de denetim kurumuna bildirildiğini ileri sürdü.

Polis soruşturmasındaki bulgular ve mahkemeye sunulan deliller ise hasarın boyutunu ve müdahale biçimini ortaya koyuyor. Geminin 2 Haziran’daki denetiminden iki hafta sonra, 17 Haziran’da sol ön kızağında kırık oluştuğu saptandı. Mürettebattan birinin ikinci kaptana gönderdiği fotoğraflar; kırığın yetkili bir tersane yerine kaptan ve gemi personeli tarafından tersane dışında projelendirilmeden tamir edildiğini ve durumun Limanlar Dairesi’nden saklandığını gösteriyor. Seyir esnasında kayıp yolculardan birinin ailesine gönderdiği videoda da sol kızağın kırık olduğunun görülmesi dosyaya giren deliller arasında yer alıyor.

“GEMİ BATTIKTAN SONRA HABERDAR OLDUM”

Faciadaki idari sorumluluk tartışmaları sürerken, görevden alınan eski Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Erhan Arıklı, dikkat çeken açıklamalarda bulundu.

Yenidüzen gazetesinden Mert Özdağ ve Ertuğrul Senova’ya konuşan Arıklı, bakanlığı döneminde Filo Jet’in varlığından haberdar olmadığını savundu. “Geminin varlığından battıktan sonra haberdar oldum” diyen Arıklı, dünyadaki deniz kazalarında ulaştırma bakanlarının doğrudan sorgulanmadığını öne sürdü. Limanlar Dairesi’ne herhangi bir baskı yapmadığını iddia eden Arıklı, savcılıktan talep gelmesi durumunda dokunulmazlığının kaldırılmasını isteyeceğini dile getirdi.

“ŞAMPİYON MELEKLER” İSMİNE İHTAR

Facianın ertesi günü, Kuzey Kıbrıs Ulaştırma Bakanlığı Filo Denizcilik’e ait tüm seferlerin “bir sonraki emre kadar” durdurulduğunu açıklamıştı. Ancak aradan bir ay geçmeden, şirkete ait “Şampiyon Melekler” adlı Ro-Ro gemisinin Mersin-Mağusa hattında yeniden yük taşımaya başlaması itirazları da beraberinde getirdi.

Gümrük Çalışanları Sendikası (Güç-Sen), 31 Ağustos tarihli durdurma kararının hangi resmi belgeyle kaldırıldığını ve Türk Loydu raporlarının neden gizlendiğini sorgulayarak bakanlığa tepki gösterdi.

Bunun yanı sıra geminin taşıdığı isim de hukuki bir sürece konu oldu. 6 Şubat depreminde Adıyaman İsias Otel’de yaşamını yitiren çocukların aileleri tarafından kurulan Şampiyon Melekleri Yaşatma Derneği, şirkete ihtar göndererek gemide bu ismin kullanılmasına verilen izni resmi olarak geri çektiğini duyurdu. Ailelerin hukuki süreç başlatacağını açıklamasının ardından Bakan Sucuoğlu, geminin adının “Şampiyon” olarak değiştirileceğini bildirdi.

Gözaltındaki 9 kişinin yargı süreci, VDR (Voyage Data Recorder / Seyir Veri Kaydedicisi) incelemeleri ve denizde arama çalışmaları devam ediyor.

/././

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ - 2 Ekim 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)