Petrolle gelen petrolle mi gidecek?-Fatih Yaşlı-
Neoliberalizm 1973 petrol kriziyle hakim paradigma haline gelmişken, 53 yıl sonra başka bir petrol kriziyle birlikte bu sefer çanlar neoliberalizm için çalıyor.
1967’deki Altı Gün Savaşı’ndan tam altı yıl sonra, 1973’te, İsrail ve Araplar bir kez daha savaştı ve ABD destekli İsrail bu savaşta da üstünlüğünü korudu. Savaşın bölgesel en önemli sonucu, İsrail’le Mısır arasında yapılan Camp David Anlaşmasıyla Mısır’ın İsrail’i tanımasıydı ama bu savaş esas olarak bir de küresel sonuçlar doğurdu ve tüm insanlık olarak aslında halen o sonuçların yarattığı dünyanın, yani neoliberal dünyanın içerisinde yaşıyoruz.
Savaş devam ederken, Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri Birliği İsrail’i destekleyen Batı’ya karşı petrol üretimini azaltma ve fiyatları artırma kararı aldı. Birkaç ay içerisinde petrol fiyatları varil başına 3 dolardan 12 dolara çıktı, yani dört kat arttı ve bunun Batı ekonomileri üzerinde ciddi etkileri oldu. Üretim maliyetlerinin artması enflasyonu, enflasyonun artması beraberinde faiz artışlarını getirdi.
Böylece kapitalizm 1929’dan sonra yeni bir kriz konjonktürüne girdi ve bu, “stagflasyon”, yani “enflasyon içerisinde durgunluk” olarak adlandırıldı. O tarihe kadar enflasyondaki artışın ekonomideki canlılıkla el ele gideceği varsayılıyordu ama şimdi ilk kez hem fiyatlar artıyor, hem de durgunluk yaşanıyordu.
1973’teki ilk petrol şokunun üzerine 1979’da İran İslam devrimi ve hemen sonrasında da İran-Irak savaşı eklendi. Her iki hadise de küresel enerji arzı üzerinde yeni basınçlar yaratarak petrol fiyatlarını artırdı ve Batı ekonomilerinin krizini derinleştirdi. 70’ler boyunca kamu bütçeleri devasa açıklar vermeye başladı, büyük mali krizler yaşandı.
İşte tam da bu noktada, uzun yıllardır pusuya yatmış bekleyen canavar, yani neoliberalizm devreye girdi. Neoliberal ideologlar tarafından yaşanan mali krizlerin gerisinde kamu sektörünün aşırı büyümesinin olduğu ilan edildi, Keynesçi politikalar yerden yere vuruldu ve çözüm olarak da o sihirli formül gündeme getirildi: Devleti küçültmek ve serbest piyasanın egemenliği.
Devleti küçültmekle kast edilen şey aslında “sosyal devleti küçültmek” ve her şeyi piyasalaştırmaktı, o zamandan bu zamana özelleştirme politikalarıyla, deregülasyonlarla, devletin sağlık, eğitim, sosyal güvenlik, konut gibi alanlardan çekilip bu boşluğu piyasa aktörlerinin doldurmasıyla, şirketlerin egemenliğiyle adım adım yeni bir paradigma inşa edildi.
Bu, ABD ve İngiltere’den başlayıp küresel ölçekte yaşanan bir karşı-devrim ve sınıf saldırısıydı.
(Geçerken not edelim: Bizde de 24 Ocak Kararları, 12 Eylül darbesi ve oradan bugünlere uzanan süreç, küresel karşı-devrimin ve sınıf saldırısının bir parçasıydı ve halen devam ediyor.)
Neoliberal karşı-devrim ilk büyük krizini 2008’de yaşadı ve kriz bu sefer petrol değil konut sektörü merkezliydi. ABD’de konut kredilerinin geri ödenememesiyle başlayan bu kriz bütün bir finansal sistemi çökertti ve krizden tam da neoliberallerin sözde karşı olduğu bir şekilde devlet müdahalesiyle çıkıldı, devlet banka ve şirketleri kurtarmak için piyasaya milyarlarca dolar pompalarken kimsenin aklına serbest piyasa gelmiyordu.
2008 krizinin etkileri bugün hala devam ediyor; düşük büyüme oranları, borçlanma oranlarındaki yükseliş, en tepedeki gelir gruplarının zenginlikten aldığı paydaki astronomik artış ve gelir dağılımındaki bozukluk adeta kapitalizmin kalıcı özellikleri haline geldi.
Bu süreklileşmiş düşük yoğunluklu kriz, emekçi sınıfların genel sessizliğinin devam ettiği ve ekstra faktörlerin devreye girmediği bir konjonktürde en azından yönetilebiliyordu; ancak yakın zamanda o ekstra faktörler devreye girdi, sonra da emekçi sınıfların sesi duyulmaya başlandı.
Önce Ukrayna-Rusya savaşı başladı ve bu savaş enerji fiyatlarında çok hızlı bir sıçramaya neden oldu, bunu önce bu sene içerisindeki ABD-İsrail ikilisinin İran savaşı ve sonra da Yemen’deki Ensarullah’la Suudi Arabistan Savaşı’nın yeniden başlaması izledi.
Her üç bölge de birer petrol bölgesiydi ve her üç bölgede başlayan savaşlar, tıpkı 1973’te olduğu gibi petrol fiyatlarını tetikledi, bu da henüz 2008 krizinin etkilerini atlamamış kapitalist sisteme vurulan ikinci büyük darbe oldu. Bir kez daha üretim maliyetleri arttı, bu enflasyonu, enflasyon da faizleri tetikledi, halkın alım gücü düşerken devletlerin borçlanma maliyetleri yükseldi, 2008’den beri artış ivmesinde olan bütçe açıkları hızlandı ve yeni bir mali kriz gelip kapıya dayandı.
Şimdi Avrupa’da ve ABD’de tanıklık ettiğimiz her şey tam olarak bu eksende yaşanıyor; neoliberalizm 1973 petrol kriziyle hakim paradigma haline gelmişken, 53 yıl sonra başka bir petrol kriziyle birlikte bu sefer çanlar neoliberalizm için çalıyor.
Ancak bu sefer 1973’ten farklı olarak denkleme dâhil edilmesi gereken başka şeyler var, artık başka bir dünyada, başka koşullarda yaşıyoruz ve bugünkü koşullar o günkü koşullardan çok daha kötü.
Birincisi, 1970’lerin krizinden neoliberalizme geçilirken Batı’da hala arkasına sığınılabilecek bir sosyal devlet ve karşıda ise her şeye rağmen bir Sovyetler Birliği ve sosyalist blok vardı, bugün ikisi de yok. Bugün petrol kriziyle birlikte bir de barınma ve geçinme krizi söz konusu. Dolayısıyla neoliberalizmin krizi, halk kitleleri üzerinde 1970’lerdekinden çok daha şiddetli etkiler yaratabilir ve daha uzun sürebilir.
İkincisi, 1970’lerde Batı henüz bugünkü gibi sanayisizleşmemiş, üretim doğuya kaymamıştı. Bugün ise hem ABD’si hem Avrupa’sıyla sanayisizleşen bir Batı, enerji kaynaklarından yoksun bir Avrupa ve hızla yükselen bir Çin var, bu nedenle de kriz kuvvetle muhtemeldir ki çok daha sancılı geçecektir.
Üçüncüsü, 1970’ler dünyasında henüz neo-faşizm ya da aynı anlama gelmek üzere radikal sağ bu kadar güçlü değildi; bugün ise anti-kapitalist bir retoriğin arkasına saklanıp kitlelere müesses nizamla mücadele vaat etmekte ve giderek bir alternatif haline gelmektedir. Merkez siyasetlerin yaşadığı meşruiyet kriziyle birlikte düşünüldüğünde bu durum günümüz faşizminin neoliberal evredeki kapitalizmin krizine karşı göreve çağrılmasına yol açabilir, faşizm artık bir kez daha güncel bir tehlikedir.
Dördüncüsü, 1970’lerde dünya yeni bir militaristleşme evresinde değildi; bugün ise savaşlar istisna olmaktan çıkıp kural haline dönüşmekte, silahlanma harcamaları hızla artmaktadır. ABD’nin NATO’nun yükünü Avrupa’ya daha fazla yıkma arayışı ve Ukrayna savaşına verilen destek, yaşanan mali krizi daha da derinleştirecek, kemer sıkma programları çok daha gündeme gelecektir.
Beşincisi, söz konusu militarizm, esas olarak ABD emperyalizmin Çin’e karşı enerji kaynakları üzerindeki kontrolünü artırma çabasıyla iç içe geçmektedir ve Venezuela ve İran’a yönelik haydutluk doğrudan bununla ilişkili olarak okunmalıdır.
Altıncısı, tüm dünyada sınıf hareketleri ve devrimci mücadele kendi iç krizini yaşamakta, sürekli geri çekilmektedir ve bugün özellikle Batı’da emekçi sınıfların hoşnutsuzluğunu devrimci kanallara akıtacak ve düzen dışı seçenekleri halkın önüne koyacak öncü güçler yoktur. Bu ise açıkça radikal sağın işini kolaylaştırmakta, geniş kitlelerin bir alternatif olarak yüzünü faşizme dönmesini beraberinde getirmektedir.
Yedincisi, 1970’lerin krizi neoliberalizmin ideolojisi ve mekânsal örgütlenmesi olarak küreselleşmeyi beraberinde getirmişken bugün tam tersine bir süreç yaşanmakta ve post-küreselleşme çağına doğru hızla ilerlenmektedir. Artık hakim paradigma serbest ticaret değil, gümrük duvarları, ticaret savaşları ve merkantilizmdir; ayrıca ulus-devlet geri dönmektedir ve tüm bunları yükselen militarizmle birlikte değerlendirmek gerekmektedir.
Sekizincisi, Batılı elitlerin ve sermayenin elinde şu an için neoliberalizme alternatif olabilecek başka bir sermaye birikim modeli yoktur, yeni bir Keynesçilik ya da kamucu bir dalga ufukta gözükmemektedir; tam tersine kapitalizm toplumlara daha çok kemer sıkmadan başka bir şey vaat edememektedir.
Dokuzuncusu ve son olarak, bugün Fransa’da tanıklık ettiğimiz ve oradan başka ülkelere de yönelen isyan dalgası devrimci bir potansiyeli içinde barındırmakla birlikte, henüz kapitalizmi köklerinden sarsacak bir nitelik taşımamaktadır ve bir siyasi programa ve öncüye sahip değildir. Ancak neoliberalizmin krizinin dünyayı çok daha karanlık bir yere doğru götürme vesilesi yapılmasına dair niyetler karşısındaki en büyük direnç de yine bu halk hareketlerinden gelmektedir.
Velhasıl, artık klişe oldu ama bir kez daha Gramsci’ye başvurarak söylemek gerekirse dünyamız ve insanlık tıpkı onun döneminde olduğu gibi yine “eskinin öldüğü ama yeninin doğmadığı” bir dönemden ve dolayısıyla bir “canavarlar çağı”ndan geçmektedir.
Yeninin ne olacağını ise yine insanlığın vereceği mücadele belirleyecektir.
Neoliberalizmin aslında öldüğü ama bir “zombi neoliberalizm” olarak yaşamaya devam ettiği, bunun için de neo-faşist rejimlerin iş başına geldiği bir dünya ihtimali hiç de uzağımızda değildir ama bu ihtimale karşı mücadele de diyalektiğin gereği kendini adım adım inşa etmekte ve “buradayım” demektedir.
O halde gelecek orada bir yerde, o sözün içerisinde gizlidir.
/././
Su çürüdü, öfkemizi de sosyal demokratlar çürüttü!-İnci Boyacıoğlu-
Halk olarak içimizde büyüyen bu olumsuz ortak duyguların, yapıcı bir toplumsal güce dönüşmesine ihtiyacımız var. Yapıcı olabilmesi için de öfkenin umutla yan yana gelebileceği bir örgütlülük kültürü geliştirmeye…
Yetmiş iki gündür bir dolapta kilitliyim.
Yalnızca anahtar deliğinden hava giriyor ve ölü bir ışık sızıyor içeri.
Yalnızlık hiç de tanrısal değil, görkemli değil.
O yalnızca geçmişle gelecek, ölümle yaşam arasında kocaman bir karanlık nokta.
Geçmişi ve geleceği olmayan, ölümle yaşam arasında irinli bir leke yalnızlık denilen.
Şimdi ne varsa, anahtar deliğinden sızan havayla ışıkta...
(Farkına varsalar, kapatırlar mıydı onu da?)*
Yirmi dört yıldır bir sandıkta kilitliyiz. Farkına vardıkları tüm delikleri birer birer kapattılar, geriye belki bir, belki iki hava girişi kaldı. Yalnız hissedenlerimiz çoğunlukta. Işığı görebilenlerimiz ise çok az.
Ülkenin siyasal atmosferinde kesif, ciğerleri tıkayan bir şeyler var, hemen hepimiz hissediyoruz. Sıkışmış göğsümüzün tam üzerinde ağır bir öfke yığını duruyor; bekledikçe çürüyen, alıştıkça zehirleşen bir duygu hali içindeyiz.
Öfke, ana akım psikolojinin bir kolunun lanetlediği bir duygu uzun zamandır. “Pozitif kal” saçmalığını kendine şiar edinmiş bu psikoloji, düzenin sadık bir tamamlayıcısı olarak öfke ve devamında daha birçok olumsuz duyguyu toksik ilan ediyor sırayla. Oysa olumsuz duyguların sosyal hayatta ve psikolojik esenliğimizi sürdürmemizde önemli birçok işlevi var. O yüzden, bireyin kendisine ve çevresindeki insanlara zarar veren ve psikolojik desteğe konu olan “öfke” ile sağlıklı bir tepki olarak hissedilen “öfke” arasında çizilmesi gereken sınırlar var. Ve hatta haklı bir öfkenin yutulmasının, yok sayılmasının veyahut birilerinin eğlencesine dönüşmesinin, psikolojimize büyük zarar verdiği gerçeği tekrar hatırlanmalı.
On bir yıl önce Özgecan Aslan’ın ardından tüm ülkede sokaklara dökülen insanlar veya bugün İspanya’da emlak şirketleri tarafından sokağa atılan 87 yaşındaki María del Carmen Abascal için meydanları dolduran halk, öfke kontrol problemi yaşayan yetişkinler değil elbette. Sağlıklı insanlar onlar. Ahlaki öfke dediğimiz, toplumsal haksızlıklar karşısında iyiden ve doğrudan yana olan kolektif bir iradeyle vücut bulan iyicil bir duygunun paydaşları onlar.
Ama bugün havada asılı duran o ağır öfke duygusu, ahlaki öfkeyi de kapsayan ama onu aşan bir niteliğe sahip. Yoksulluk, yoksunluk, adaletsizlik, geleceksizlik, korku, memleketin yağmalanması, değerlerin içinin boşaltılması, haksızlık… sayısız kökten beslenip, tek vücut haline gelmiş bir öfke hali bu. Aslında sanayileşme sonrası ortaya çıkan kapitalist üretim ilişkileri, kendi doğal dinamiklerine bağlı olarak sürekli öfke üretir. Çünkü insanın emeğine, doğasına ve birbirine yabancılaşmasının çıktılarından biridir öfke. Ancak kimi tarihsel dönemlerde bizde olduğu gibi şiddetlenip yaygınlaşır. Adaletsizliği, eşitsizliği ve tahakkümü aşmaya dönük muazzam bir kolektif enerjiye dönüşebilir. Ancak bu enerji, mekanik bir belirlenimcilik ilkesiyle çalışmadığı için, kendiliğinden her zaman ve her koşulda ileriye sıçratan, dönüştürücü bir nitelik taşımaz. Çoğu durumda, düzen toplumsal öfkeyi bastıracak, yönünü değiştirecek veya toplumsal felç yaratacak gelişkin mekanizmalara sahiptir.
Haklı olarak merak ediyoruz, bu sessizlik nasıl mümkün olabilir? Sebebi çok ama bu yazıda sosyal demokrasinin öfkeyi çürüten rolü üzerinde durmak istiyorum. Sosyal demokrasi, yüz yılı aşkın süredir tarihin önemli kesitlerinde kendine düşen görevi sayısız kez yerine getirdi ve bu sayede öfkeyi toplumsal felç haline sürükleme becerisinde ustalaştı.
Sosyal demokrasinin temel misyonlarından biri, işçi sınıfının haklı öfkesinin düzeni tehdit edecek bir niteliğe dönüşmesini engelleyip, onu evcilleştiren ve sistemin sınırları içine hapsetmektir. Türkiye'nin yakın siyasi tarihi, sosyal demokrasinin hünerlerini keşfetmek için çok zengin bir yelpaze sunmakta.
Biliyorum hatırlamak istemiyorsunuz, ama en can alıcı olanlardan birkaç örnek sıralamak istiyorum. Kılıçdaroğlu ve onun bir zamanlar sağ kolu olan Özgür Özel’in dönemleri veya şu an temsil ettikleri partiler arasında ayrıma gitmenin gereksiz olduğunu düşünerek toptan bir liste hazırladım sizin için: Gezi eylemlerinin sönümlenmesinde büyük çaba sarf ettiler; laiklik sorunu yoktur deyip Kemalist devrimin ilerici adımları için özür dilediler; iktidara sayısız kez normalleşme, helalleşme ve uzlaşma eli uzattılar; Özal’ın veliahtı ve muhalefetin bir sonraki cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu’nun Silivri duvarlarına gömülmesine izin verdiler; CHP merkezi butlancılar tarafından alınırken direniş örgütlemek yerine nostaljik fotoğraf karelerinde poz verdiler; fon yolsuzluğu patlak verince tüm saçmalıklarının üstüne siyah karanfil diktiler. Bunların her biri halkın siyasal bir özne olarak yaşamı dönüştürme ve toplumsal sorunlara kalıcı çözümler yaratma potansiyeli taşıdığı dönemeçlerde, sosyal demokratların yürüttüğü siyasete örnektir.
Halkı örgütlenmeye, sendikaları yasal bir hak olan greve, akademisyenleri ve öğrencileri sonuç alıcı bir eylem planına davet etmediler. İstanbul Üniversitesi öğrencileri polis barikatını delince, halkın artık sokaktan uzak tutulamayacağını görünce, etkili ve hedefi olan eylemler yerine tek düze mitingler düzenlemeye başladılar.
Sizin ne hissettiğinizi bilmiyorum ama “sandık” kelimesini duyunca sinirden kalp çarpıntısı yaşar oldum ben.
Öfke nasıl çürür? Soma’daki işçi katliamından sonra ülkede hayat durmayınca, 6 Şubat deprem felaketinden sonra yaşanan kibirli sorumsuzluklarda da elimiz kolumuz bağlı kaldı. Yenidoğan çetesinden sonra siyasal yetkililerin sorumluluk almasını sağlayamadığımız için, okul saldırıları da normalleşiverdi. Madde bağımlılığı yüzünden psikolojik rahatsızlıkları psikotik ataklara dönüşen 19 yaşındaki bir erkek, iki genç kadının kafasını kestiğinde dükkanları açmaya devam ettiğimiz için, çocuklarımız uyuşturucu çetelerinin fedaisi olmak için sıraya girer oldu şimdi. O sırada toplumsal muhalefete güya liderlik etmesi gerekenler mecliste yönerge, mahkemede temyiz peşinde koşmaktaydılar. Oysa, kurtuluş hep halkın politik eylemliliğinden geçiyordu. Paulo Freire Ezilenlerin Pedagojisi adlı kitabında, ezilenlerin kaybettikleri insanlıklarını geri kazanmak için mücadele etmek zorunda olduklarını söyler. Son zamanlarda sıkça dile getirilen “biz toplum olarak çürüdük” tespiti, onurlu bir mücadeleye duyulan özlemin de ifadesi aslında.
İnsanın sosyal demokrat demeye bile dilinin varmadığı ana muhalefet partisi, halkımıza düzenli aralıklarla "öğrenilmiş çaresizlik" enjekte etmekte. Güncel sinirbilim çalışmaları, çaresizlik duygusunun, beynin uzun süreli ve kontrol edilemeyen strese verdiği doğal felç tepkisi olduğunu gösteriyor. Kitlelerin "kontrol bizde, örgütlenerek, dayanışarak bu adaletsizliği değiştirebiliriz" inancını içi boş mitinglerle yıkan sosyal demokratlar felç etti bizi.
Sonra soruyoruz, bu toplumsal şiddet sarmalı nereden çıktı diye? Felç olmuş kitlelerin iğdiş edilmiş öfkesi, siyasi bir hedefe kanalize olamadığı için en zayıf bulduğuna yöneliyor. Mahalle aralarındaki çete savaşlarının, trafikte çıkan kavgaların, lümpen şiddetin, göçmenlere yönelen ırkçı saldırganlığın temelinde, siyasal olarak bir türlü ilerleyemeyen bir halkın başıboş kalmış hıncı var.
Oysa kolektif eylem konusunda yapılan çalışmalar, öfkenin umutla birleştiği hemen her noktada insanların kıvançla anımsayacakları kazanımlar elde edebildiğini göstermekte. Umut, öfkenin zamanla yorgunluğa, sinizme, çaresizliğe veya hınca dönüşmesini engelleyen; gerekli durumlarda risk almayı teşvik eden ve bireyleri daha adil bir geleceğin mümkün olduğuna ikna eden bir katalizördür. Özgür Özel’in son açıklamalarından birini dinliyorum, “İlk yerel seçimlerde İzmir'deki 31 belediyenin hepsini kazanarak dünya rekoru kıracağız” diyor! İzmir Büyükşehir Belediyesinin bu şekilde el değiştirmesine razı olduğunu söylemiş oluyor aslında. Seçimi beklerken, çürüdü öfkemiz.
Halk olarak içimizde büyüyen bu olumsuz ortak duyguların, yapıcı bir toplumsal güce dönüşmesine ihtiyacımız var. Yapıcı olabilmesi için de öfkenin umutla yan yana gelebileceği bir örgütlülük kültürü geliştirmeye… Çünkü örgütsüzlük toplumsal yenilgilerin ana sebebidir. Kendiliğinden harekete geçen ve salt öfkeyle güdülenen bir kitle tamamen kör değildir, ancak ortak hedefleri belirlerken sezgisel davranır. Öfkeyi tetikleyen her ne ise, onun sosyal temsillerine yönelir. Hedef lüks mağazalar, belirli bir araba markası, tarihi bir heykel veya belirli bir sosyal grup olabilir. Nihai hedefin siyasi strateji ve taktiklerden yoksun şekilde ortaya çıkması sebebiyle, örgütsüz halk kitleleri öfkeyle harekete geçtiklerinde kolayca manipüle edilebilirler.
İnsan sosyal becerileri ile türünü devam ettirebilmiş, bu beceriyle karmaşık toplumsal örgütlenmeler geliştirebilmiştir. Beynimizin uzmanlık alanıdır sosyal yaşam ve bu uzmanlığın en üst düzey eseridir devlet dediğimiz örgütlenme. İnsan evrimi ve toplumlar tarihi, en açık şekilde birlikte hareket edebilme becerimizin en güçlü niteliğimiz olduğunu göstermesine karşın, siyasal olarak örgütlenmeye bu kadar mesafeli ve ön yargılı olunması, sistemin ideolojik başarısıdır. Bugün iktidar da ana muhalefet de halkın geniş kesimlerinde artan huzursuzluğun sokağa taşmasından ürkmekte; ama çözümü ısrarla halkın haklı taleplerini bastırmakta veya gençler başta olmak üzere herkesi umutsuzluğa sevk etmekte arıyorlar. Işığı görebilenlerimizse çok az; ama işte ne varsa, anahtar deliğinden sızan havayla ışıkta...
* Ahmet Telli’nin anısına saygıyla…
/././
Sınıf ve 'yağmalama': Édouard Louis neyi savunuyor?-Cem Demirok-
Louis, "Bu mesele ahlaki değildir: Yani mesele yaptıklarının doğru mu yanlış mı olduğunu bilmek değildir. Mesele politiktir" diyerek doğrudan egemen aklın ikiyüzlülüğünü hedef aldı.
Fransız yazar Édouard Louis, gerek sahip olduğu edebi üslupla gerekse edebiyatın içine siyaseti doğrudan ve tavizsiz bir biçimde sokmak istemesiyle, günümüzün en çok tartışılan edebiyatçıları arasında.
Aslına bakılırsa etrafında kopan bu fırtına ve yarattığı kutuplaşma, onun yeni bir edebi çağın mihenk taşlarından biri olduğunun göstergesi olarak da okunabilir. Ancak üslup tartışmalarını bir yana bırakırsak Louis’nin edebiyatına dair asıl meselenin, sanatı toplumsal dönüşüm ve politik mücadelenin bir aracı olarak kullanmaktaki ısrarı olduğu da görülecektir. Zira o, kelimeleri estetik bir haz yaratmaktan ziyade yaşamış olduğu yakıcı gerçekliklerin siyasal nedenlerini aramak için kuşanan kararlı bir yazar.
Ayrıca bu iradesi yalnızca yazdığı kitap sayfalarında da kalmıyor. Yazarın bizzat sokağın ve siyasetin nabzının attığı eylemlere katılması, edebiyatla kökenine indiği sorunları eylemle değiştirme iradesinin de en net kanıtını oluşturuyor.
Édouard Louis'nin kişisel Instagram hesabında paylaştığı, eylemlere katıldığı günden fotoğraf.Geçtiğimiz günlerde Fransa’da yüz binlerce insan sosyal adalet, eşitlik ve servetin yeniden dağıtımı talebiyle sokağa döküldüğünde, Louis de o kalabalığın bir parçası olmuştu. Hatta bir haber kanalına verdiği röportajda lise çağlarından beri gösterilere katıldığını fakat bu defa epey korkarak buraya geldiğini söylemekten de çekinmedi. Korkusunu büyüten şeyi ise “Macronizm”in ölçüsüz şiddeti olarak kodladı ve çözümün ancak sokakta daha fazla kalabalık olarak geleceğini savundu.
İşin ilginç yanı şu ki Louis, bu kararlı siyasal pratiği henüz küresel çapta yankı bulmadan önce, -tıpkı ülkemizde de bir dönem olduğu gibi- dünyanın pek çok yerinde yoksulluk hikayelerini pazarlayarak zengin olmakla eleştiriliyordu. Hatta Elena Ferrante’yi beğenmediğini söylediğinde sosyal medyada eril dil kullanan bir fail olarak kodlandığı dahi oldu.
Onu paragöz bir yeni yetme ya da kadın düşmanı olarak addedenlerin Louis’yi pek anlamadığı ise ortadaydı. Çünkü Édouard Louis’nin edebiyattaki asıl amacı edebiyat kürsüleri için yeni anlamlar üretmek hiç olmadı. O her daim doğrudan dünyayı değiştirmenin yollarını keşfetmek için uğraştı ve bu uğraşını sürdürmeye devam ediyor.
Her ne kadar bu keşif güzergâhı kimi zaman dönemin popüler söylemlerinin cazibesine kapılıp eklektik savrulmalara veya parçalı ideolojik duraklara uğrasa da özündeki arayış hiç kaybolmuyor. Bilhassa Babamı Kim Öldürdü adlı romanında bu devrimci çabasının izleri oldukça berraktır.
Louis'nin yine kişisel Instagram hesabında paylaştığı, eylemlere ait bir fotoğraf. Dövizde "Devrim başarıya ulaştığı sürece yasadışı değildir" yazıyor.Bu yöndeki arayışının en büyük sembolü sayılabilecek olan metnini ise geçtiğimiz gün bir köşe yazısı formunda yayınladı. Yıllar içinde biriken tüm ününe ve mali refahına rağmen; yayınevlerinden veya kültür endüstrisinden ne gibi tepkiler ve kısıtlamalar alacağının hesabına da düşmeden, epey netameli bir konu olan yağmalama vakalarında kalem oynattı.
Libération gazetesinde yayımlanan yazısında Fransa’nın çeşitli kentlerinde yaşanan şiddet olaylarına dair, "Bu mesele ahlaki değildir: Yani mesele yaptıklarının doğru mu yanlış mı olduğunu bilmek değildir. Mesele politiktir" diyerek doğrudan egemen aklın ikiyüzlülüğünü hedef aldı. Lise öğrencileri okul işgal ettiğinde bu eylemi bağlamlarıyla ve gerekçeleriyle açıklayanların, konu yağma yapan yoksullar olduğunda takındığı tavrı sorguladı.
Yazısını şu sorunun çatısı altında kurdu: Sosyoloji kimler içindir? Ve yağmalama yapanlar emekçi mahallelerin gençleri olduğunda, neden aniden kapitalist üretim ilişkilerinden türeyen o şiddet sarmalının dışında konumlandırılıyorlardı?
Louis'nin yazısındaki çarpıcı ifadeyle; yoksulluğa hapsedilmiş kitleler neden birdenbire "nedensiz, geçmişsiz ve hiçbir şeyin şekillendirmediği bireylere" dönüştürülüyorlar ve onlara "saf bir irade, neredeyse doğuştan gelen bir kötülük" atfediliyordu?
Görüldüğü üzere Édouard Louis bu gençlerin eylemlerini tarihsel ve sınıfsal bir bağlama oturtmanın, doğrudan doğruya sömürü düzenini sanık sandalyesine oturtmak anlamına geleceğinin epey derinlikli olarak farkına varabilmiş bir yazar. Ve egemen akıl, sistemi temize çıkarmak için isyancıları "saf bir kötülükle" yaftalarken; bu sosyolojiden arındırma operasyonuna cepheden itiraz etmekten de çekinmiyor. Dolayısıyla işçi sınıfının yaşamını görünür kılmaya ve onu kalıcı olarak değiştirmeye çalışan bir yazarı eleştirmek, önce onu anlamayı şart koşuyor diyebiliriz. İşçi sınıfının en alt kademesinden kopup gelen birini anlamaksa, kapitalizmin derinli bir analizine vakıf olmayı gerektiriyor.
Louis’nin bu cesur ve tavizsiz tutumunun, kuşkusuz Türkiye için de koca bir yüzleşme vesilesi olduğunu söyleyerek bitirelim.
Öyle ki sokağın tekinsizliğinden korkan, muhalifliği yalnızca imza günlerinde ve kimseyi ürkütmeyen sosyal medya paylaşımlarında taşınan risksiz bir kimlik olarak kodlayan yerli sanatçılarımız için, Édouard Louis pratik bir ders veriyor: Sanat, yoksulların ve öfkelilerin yanında bizzat ateşe dokunmadığı sürece, statükonun estetik bir aparatından başka bir şey olamaz.
Bu dersin alındığını gördüğümüz günlere hızla kavuşmak dileğiyle.
/././




















