5 Ekim 2026 Pazartesi

ÇİZGİLERİN DİLİ -5 Ekim 2026-

 








(DERLEYEN: mstfkrc)

soL "Köşebaşı + Gündem" -5 Ekim 2026-

'Millî güvenlik' bahaneli sansür dalgası genişliyor: 88 X hesabına daha engelleme 

Sosyal medyada "millî güvenlik" kılıfıyla uygulanan karartma genişliyor. Aralarında erişim engellerini raporlayan İFÖD, eski YARSAV Başkanı Ömer Faruk Eminağaoğlu ve gazeteci Yiğit Uzun'un da olduğu en az 88 X hesabı erişime engellendi.


Sosyal medyada bir süredir devam eden hesap engelleme kararları tam gaz devam ediyor.

Şimdi de en az 88 X hesabı erişime engellendi ve çoğu X tarafından Türkiye’den görünmez kılındı.

Erişim engelleme kararlarını izleyip belgeleyen İfade Özgürlüğü Derneği’nin (İFÖD) X hesabı da "Millî güvenlik ve kamu düzeninin korunması" iddiasıyla erişime engellenen hesaplardan biri oldu.

Erişime engellenen 88 hesap arasında eski YARSAV Başkanı ve emekli yargıç Ömer Faruk Eminağaoğlu'nun ve fon skandalıyla gündemde olan Fatma Betül Sayan Kaya'nın ailesi adına kayıtlı mal varlığına yönelik yeni iddiaları gündeme getiren gazeteci Yiğit Uzun'un da hesapları bulunuyor. 

Sansür dalgası genişliyor

En az 88 hesaba getirilen erişim engeli, son günlerde giderek genişleyen sosyal medya sansürünün yeni halkası oldu.

Son aylarda basın kuruluşlarından siyasi partilere, aydınlardan sanatçılara binlerce hesap "milli güvenlik" bahanesiyle Türkiye'den görünmez kılındı.

Bu süreçte soL Haber de sansürün hedefi oldu. soL'un X hesapları da 4 defa erişime engellendi.

***

AKP milletvekili Serkan Bayram çark etti: 'Maksadımı aştım' dedi, Erdoğan’dan ‘helallik’ istedi 


Fon krizi sonrası yaptığı eleştirilerle dikkati çeken AKP milletvekili Serkan Bayram çark ederek “Özellikle devam eden hukuki süreçler, kişiler ve kurumlar hakkında kesin hüküm ifade eden değerlendirmelerde bulunmam isabetli olmamıştır” dedi. Bayram, Erdoğan’dan “helallik” istedi. 
https://haber.sol.org.tr/haber/akp-milletvekili-serkan-bayram-cark-etti-maksadimi-astim-dedi-erdogandan-helallik-istedi

***

Ümraniye'de Japon kültür festivaline tekbirli saldırı 

Ümraniye'de Japon kültürü, anime ve sanatını tanıtmak amacıyla düzenlenen Konohafest'e, bir grup tekbir getirerek saldırdı. Festival iptal edildi.


İstanbul Ümraniye'de 3-4 Ekim tarihlerinde düzenlenen Japon kültürü, anime ve sanatını tanıtmak amacıyla düzenlenen Konohafest'e, tekbir getirerek ilerlediği belirtilen bir grup saldırdı. Aralarında çocukların da bulunduğu katılımcılar ve aileler fiziksel saldırının hedefi olurken, saldıranlara polis müdahale etti. Arbedenin yaşandığı olayda, festival alanındaki bayraklar, stantlar ve etkinlik ekipmanları zarar gördü. Sözcü TV muhabiri Nedim Bayhan'ın aktardığına göre polisin müdahalesiyle grup alandan uzaklaştırılırken festival, katılımcıların güvenliği gerekçesiyle sona erdirildi. https://twitter.com/i/status/2106749262411231620

***

Atamay işçileri üç büyük kentte Tommy Hilfiger’ın kapısına dayandı: 'Sözünü tut, hakkımızı öde' 


Tommy Hilfiger için üretim yapan Atamay Tekstil işçileri, ödenmeyen ücret ve tazminatları için bugün İzmir, İstanbul ve Ankara’da eşzamanlı eylem gerçekleştirdi. İşçiler, kendilerine verilen ödeme sözünün tutulmasını istedi.

Tommy Hilfiger markası için üretim yapan Yeşim Tekstil’in fason firması Atamay Tekstil’in 2024 Aralık ve 2025 Ocak aylarında fabrikanın aniden kapatılmasının ardından maaş, kıdem ve ihbar tazminatı ile izin ücretleri ödenmeyen işçiler, bugün üç büyük kentte Tommy Hilfiger mağazaları önünde bir araya geldi.

İşçiler İzmir’de İstinyePark AVM, İstanbul’da Cevahir AVM ve Ankara’da Armada AVM’de bulunan Tommy Hilfiger mağazaları önünde eşzamanlı eylem yaptı.

'Onların serveti büyüdü, bizim ekmeğimiz küçüldü'

İzmir’deki eylemde Atamay Tekstil’de çalışan işçiler adına konuşan Ayşe, fabrikanın patron tarafından, “İş yok” denilerek bir günde kapatıldığını ve maaş, kıdem ile ihbar tazminatlarının ödenmediğini söyledi.

Patronların asgari ücrete yakın ücretlerle işçileri kölelik koşullarında çalıştırdığına dikkat çeken Ayşe, konuşmasında şu ifadelere yer verdi:  Bizler, fasonda çalışan binlerce tekstil işçisi gibi asgari ücrete yakın ücretlerle çalıştırıldık. Yıllarca Tommy’yi, Yeşim’i, Atamay’ı zengin ettik. Hepsi bizim sırtımızdan servetlerine servet kattı. Bizler ise en hafif tabiriyle açlıkla boğuştuk. Özetle, biz onların servetlerini büyüttükçe onlar bizim ekmeğimizi küçülttüler. Şimdi de maaş, izin, kıdem ve ihbar tazminatlarımızı vermiyor, bizi yok sayıyorlar. Alacaklarımız patronlar için ‘üç kuruş’ olabilir. Bizim için bazen elektrik faturamızı ödemek, bazen bir çocuk bezi almak, bazen bayramda çoluk çocuğumuza bir bayramlık almak, bazen de soframıza koyacak bir ekmek parasıdır. Hakkımız olanı alana kadar mücadeleden geri durmayacağız.”

'Tommy mağazalarını çalışamaz hale getireceğiz'

Patronların Ensesindeyiz (PE) Ağı adına açıklama yapan Çağlar Özkan ise Tommy Hilfiger’ın geçtiğimiz yıl 909 milyar dolar kâr açıkladığını hatırlatarak, işçilerin hakkını gasp edenlere tepki gösterdi.

Bu eylemin ikinci uyarı olduğunu vurgulayan Özkan, şöyle konuştu: İçeride gördüğünüz kıyafetleri diken, Tommy Hilfiger için yıllarca çalışan işçiler bugün burada haklarını, kıdem tazminatlarını ve ihbar tazminatlarını istiyor. Tommy Hilfiger geçtiğimiz yıl 909 milyar dolar kâr açıkladı. Burada toplanan işçilerin toplam alacağının 60 bin katını kazandılar. Bu parayı işçi kardeşlerimizin sırtından kazandılar. Şimdilik AVM’lerdeki Tommy mağazaları kapalı. Bir sonraki uyarıda üç değil beş, beş değil yedi; yarım saat değil, saatlerce, günlerce bu mağazaların açılmamasını göze alacaklar. Ya da bu işçilerin haklarını hemen teslim edecekler. Burada söz veriyoruz: Tommy mağazalarını çalışamaz hale getireceğiz. Tek bir kuruşumuzu bile, çocuklarımızın ekmeğinin tek bir kuruşunu bile ne Tommy’ye ne Yeşim’e ne de başka patronlara bırakacağız.”

'Emekçiler bir söz verirse o sözü tutarlar'

Ankara’daki eylemde konuşan Patronların Ensesindeyiz Ağı Temsilcisi İlter Arslaner, yaptığı konuşmada “Bizler yıllardır Tommy Hilfiger için üretim yapan Yeşim Tekstil’in fason firması Atamay Tekstil işçileri adına buradayız. Geçtiğimiz yıl Atamay patronu iş yok diyerek fabrikayı kapatma kararı aldı. Atamay patronu işten çıkarmalar sonrasında işçi kardeşlerimizin maaşlarını ve tazminatlarını ödemeden kayboldu. Şimdi başka bir yerde işçilerden çaldıklarıyla patronluk yapmaya devam ediyor. Atamay işçileri hakları için mücadele etmeye söz verdiler. O sözü yerine getirmek için buradayız. Bu ülkenin emekçileri söz verirse o sözü tutarlar, patronlara benzemezler” dedi.

'Bütün Tommy Hilfiger mağazaları eylem alanıdır'

İstanbul’da Cevahir AVM önünde yapılan eylemde Patronların Ensesindeyiz Ağı adına konuşan Mert Doğan ise şunları söyledi: Tommy Hilfiger’deki ürünleri üreten işçilerin hakkını ödemeden binlerce liraya o ürünleri satanların kapısının önünde sözümüzü söylemek için buradayız. Sadece bugün değil, tüm Tommy mağazalarında haklarımızı arayacağız. Bir kez daha ilan ediyoruz. Bizden çaldıklarını geri alana kadar bütün Tommy Hilfiger mağazalarını eylem alanı yapmaya devam edeceğiz.”

34 işçi haklarını aldı, ikinci grubun mücadelesi sürüyor

Atamay Tekstil’de çalışan işçilerin mücadelesi daha önce de kazanımla sonuçlanmıştı. Aynı fabrikada çalışan 34 işçi, yürüttükleri örgütlü mücadele ve eylemlerin ardından tüm alacaklarını aldı. Ancak ikinci grup işçilerin ücret ve tazminat alacakları ödenmedi.

İkinci grup işçiler, Patronların Ensesindeyiz (PE) Tekstil İşçileri Dayanışma Ağı’nda bir araya gelerek haklarını almak için mücadeleye başladı.

İşçilerin daha önce yaptıkları açıklamalara göre Tommy Hilfiger yetkilileri, tüm hakların ödeneceğine ilişkin söz verdi. Ancak toplam alacakların yalnızca yüzde 6'sını oluşturan yıllık izin ücretleri gerekçe gösterilerek ödeme süreci tıkandı. Bunun üzerine işçiler yeniden eylem kararı aldı.

'Bütün Tommy mağazalarını direniş alanına çevireceğiz'

İşçiler, eylem öncesinde yaptıkları çağrıda haklarını alana kadar mücadeleyi sürdüreceklerini duyurmuştu.

Patronların Ensesindeyiz tarafından yapılan açıklamada, “Atamay Tekstil işçileri olarak haklarımızı alana kadar bütün Tommy Hilfiger mağazalarını direniş alanına çevireceğiz” denilmişti.

Atamay işçileri daha önce de Tommy Hilfiger mağazası önünde yaptıkları eylemde, yıllarca markanın ürünlerini ürettiklerini ancak emeklerinin karşılığını alamadıklarını dile getirmişti. 13 Eylül'deki eylemde konuşan işçi Ramazan Karakaş, “Boyun eğmedikçe kazanacağız” diyerek mücadelelerinin süreceğini belirtmişti.

Atamay işçilerinin mücadelesi, Tommy Hilfiger markasının yanı sıra üretim zincirindeki Yeşim Tekstil ve fason üretim düzenine de dikkat çekiyor.

İşçiler, hakları ödenene kadar mücadeleye devam edeceklerini belirtiyor.

***

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem"-5 Ekim 2026-


Kandırmayın artık şu cumhurbaşkanını!-Barış Terkoğlu- 

Hep aynı çukura düşüyorsan belki de sen o çukurda yaşamak istiyorsun. 

Cumhurbaşkanının onlarca danışmanı var. Gelgelelim herhalde fon işlerinden kafalarını kaldıramadıkları için dünyada olup biten konusunda bilgi vermiyorlar. Yoksa cumhurbaşkanı “Müslüman aynı delikten iki defa ısırılmaz” derken durmadan ısırılır mıydı? 

Hayır, FETÖ meselesinden, Obama’dan, çözüm sürecinden ya da AB anlaşmalarından bahsetmiyorum. O kandırmalar başka bu kandırmalar başka. 

Geçen hafta devlette konuştuğum kaynaklar fon krizini çözecek ismin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz olduğunu söylüyordu. Yılmaz’a tam yetki verilmişti. Dün bu yazıyı yazarken “Yılmaz acaba ne yapıyor” diye baktım. Atatürk’ün adını taşıyan AKM’de “Uluslararası Bediuzzaman Sempozyumu”nun açılış konuşmasını yapıyordu. İşte dedim, sorun tam da bu!

Image

ERDOĞAN’A MEKTUPLA AÇTIRILAN DERNEK

Malum, son fon soygununun döndüğü şirketlerin önde gelenleri arasında Pusula Holding ve Katılımevim de var. Her ikisi de Nurcu sermayesiyle kuruldu. Hem Serdar Turhan hem Uğur Akkafa, Nurcu. Üstelik bu köşeyi okuyanlar onları belki de hatırlıyor. 

Şöyle anlatayım... 

FETÖ’nün 15 Temmuz darbesinin ardından örgütle bağlantılı pek çok teşkilata son verildi. Sadece 667 sayılı KHK ile 550 dernek ve vakıf kapatıldı. Bunların arasında yedi vakıf ve iki dernek sözüm ona “Nurcuyuz, Bediuzzaman talebesiyiz ama Fethullahçı değiliz” diyenlere aitti. Bunlar, “Nur Mektebi İlim ve Kültür Derneği” hariç, yeniden açıldı. Herkes “Nasıl açıldı” diye sorarken ortaya çıktı ki Nurculuğun o dönem yaşayan liderlerinden Hüsnü Bayramoğlu Erdoğan’dan randevu istemiş, ziyaret etmiş, dernekleri açtırmıştı. Ancak Nurculara belli ki bu yetmedi. Bayramoğlu, Erdoğan’a bir mektup yazdı. 

22 Kasım 2016 tarihli mektup, “Sayın cumhurbaşkanım” diye başlıyor. Altında ise “Hüsnü Bayramoğlu: Bediuzzaman Said Nursi Hazretlerinin Talebesi ve Hizmetkârı” şeklinde imza var: “Sizleri ziyaretimizde özellikle Nur Mektebi İlim ve Kültür Derneği’nin de ismini vermiş, bu derneğimizin gençlerinden 15 Temmuz şehit ve gazilerinin de olduğunu ifade etmiş ve en evvel açılmayı hak ettiklerini konuşmuştuk. Zatıaliniz de hemen açılması yönünde bir talimat vermişti. (...) Nurettin Canikli Beyefendi’nin ‘Nur Mektebi İlim ve Kültür Derneği’ni açılacak dernekler listesine aldık’ demesine rağmen maalesef bugün yayımlanan KHK’de bu derneğimizin ismi bulunmamaktadır. (...) Bu muvacehede Nur Mektebi İlim ve Kültür Derneği ile alakalı da emr-i âlilerinizin yine sehven gözden kaçmış olabileceğini bilgilerinize sunar, gereğinin yapılmasını arz ederim.” 

Mektuptan sonra ne mi oldu? 7 Ocak 2017 tarihli KHK ile Nur Mektebi İlim ve Kültür Derneği açıldı.

Image

VURGUNCULAR NURCU ÇIKTI

Bu köşeyi okuyanlar hatırlayacaktır. Aslında hiçbir dini eğitimi olmayan, Said Nursi’nin şoförü olduğu ve onunla anıları var olduğu için adeta kutsanan bir isimdi. Yıllarca Fethullah Gülen’e sahip çıkan, Hizmet Vakfı başta olmak üzere onu Nurcu teşkilatlanmanın içine sokan, kamuoyu önünde savunan Bayramoğlu, Gülen-Erdoğan kavgası sonrasında bir anda “Nurcuyum ama Fethullahçı değilimcilik”in ekmeğini yedi. Cenazesi adeta devlet töreniyle kalktı. Yağmur yağdığında şemsiyesini içişleri bakanı tuttu. Genelkurmay başkanı onunla Ayasofya’da poz verdi. Said Nursi ile ilgili uydurma bir kehanet ile herkesi kandırdıkları için Ayasofya açılırken Erdoğan onu arayıp müjdeyi verdi. İşte o Hüsnü Bayramoğlu’nun bir dediği iki ettirilmiyordu. 

Gelelim açılan derneğe... 

Ricayla tekrar açılan Nur Mektebi İlim ve Kültür Derneği’nin başını kim çekiyordu dersiniz? Evet, doğru tahmin ettiniz, fon vurgunundan tutuklanan Uğur Akkafa. Nurcuların yaşayan liderinin “bizdendir” ricasıyla açılan derneği ve kurtulan lideri önce Milli Eğitim okullarına girdi. Çocuklara “örnek” diye sohbetleri izletildi. Öyle ki bir gün Hüsnü Bayramoğlu ile canlı yayındayken Erdoğan’ın telefonla bağlandığı bir şov bile yaptılar. Sonra vatandaştan Katılımevim’le topladığı “Müslüman parası”yla fon vurgunu yapmasına müsaade edildi. Şimdi Pusula Holding sahibi Nurcu Serdar Turhan ile birlikte hapiste. Yarın bir başka Nurcu mektup ricasıyla çıkar mı, bilmem!

ŞİMDİ NURCULARLA FOTOĞRAF SIRASI MI

Elbette Said Nursi fon işlerinden de darbe işlerinden de anlamazdı. Ama öğrencileri? Ben Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz’ın yerinde olsam, Nurcuların başı çektiği vurgun nedeniyle ülke ekonomisinin dibe vurduğu günlerde, cumhurbaşkanı çözüm işinin başına onu oturtmuşken “Müslüman aynı delikten bir kez ısırıldı, iki kez ısırıldı, üçüncüyü ısırtmam” der katılmazdım. Yok Fırıncı Mehmet’in Derneği çağırmış, yok başındaki Said Yüce eski AKP vekiliymiş ne fark eder. Millet vurgundan hesap sorulmasını bekliyor. Birlikte fotoğraf vermenizi değil. 

Kendi yolumuzu kendimiz çizdiğimiz gün çukurlar bizden uzak olacak.

/././

Yurttaş ekini!-Zülal Kalkandelen-

Émile Zola’nın ünlü başyapıtı “Germinal”, 1885’te basıldı. Kitabı 35 yıl önce okuduğum günden beri şu cümleler hiç aklımdan çıkmadı: “Bu zavallı insanlar makinelerin önüne yem olarak atılıyordu, hayvan sürüleri gibi işçi mahallelerine kapatılıyor, büyük işletmeler tutsaklığı düzene bağlayarak bin kadar tembelin kasasını doldurmak amacıyla ulusun bütün emekçilerini, milyonlarca kolu asker gibi çalıştırmakla korkutarak bu insanları yavaş yavaş eritiyordu. Ama maden işçisi artık o eski bilgisiz, toprağın derinlerinde ezilen akılsız adam değildi. Kömür ocaklarının derinliklerinde bir ordu, atılan tohumu filizlenen ve parlak güneşli bir günde toprağı delip baş verecek bir yurttaş ekini boy atıyordu. O zaman kırk yıllık hizmetten sonra, balgam yerine kapkara kömür tozu tüküren, bacakları ocaklardaki suyla davul gibi şişen altmış yaşında bir ihtiyara yüz elli frank emekli ödeneği bağlamaya cesaret edip edemeyeceklerini göreceklerdi. Evet! Emek, sermayeden hesap soracaktı.” (Émile Zola, Germinal, Oda Yayınları, 3, basım, Ağustos 1990, s. 294)

Zola, bu satırları yazdığından bu yana 141 yıl geçti ama emeğin sermayeye karşı mücadelesi artarak devam ediyor. Çünkü sömürü, ulusların sınırlarını aşarak uluslararası alana yayıldı ve küresel kapitalizmin sömürü çarkı devasa boyutlara ulaştı. Geniş emekçi kitleleri, ekmek parası için canını ortaya koyarken azınlıktaki küresel sermaye sahiplerinin rant hırsı giderek artıyor.

YİNE SOMA, YİNE MADENCİ KAYBI!

Geçen perşembe günü Manisa’nın Soma ilçesinde İmbat Madencilik’e ait bir madende meydana gelen göçükte Halit Ersay, Kerim Ören, Ramazan İnce, İsa Olcay ve Ömer Karakaya adlı beş işçi yaşamını yitirdi; Süleyman Şakrak ve İbrahim Çimen, yaralı olarak kurtarıldı.

44 yaşındaki Çimen, emekli olduktan sonra ihtiyaçları nedeniyle çalışmaya devam ettiğini ama maaşların düzenli yatmadığını, herkeste aynı sorunların olduğunu, bunun işe de yansıdığını anlatırken “Direkler madende çökmeye başladığı anda aklıma çocuklarım geldi” demiş. Savcılık, daha önce de birçok işçinin yaşamını yitirdiği olaylarla gündeme gelen İmbat Madencilik’teki son olay hakkında soruşturma başlattı. Bu kapsamda aralarında işletmenin genel müdürü, genel müdür yardımcısı, etüt, üretim, iş sağlığı ve mekanik müdürleri ile vardiya amiri ve iki mühendisin de olduğu dokuz kişi gözaltına alındı.

Soruşturmanın sonucu ne olur bilinmez ama giden canlar geri gelmez. Yerin metrelerce altında hayatını kaybedenler babaydı, evlattı, kardeşti, candı!

CANINDAN OLAN ÇOCUK İŞÇİLER...

İktidar partisindeki kimi yetkililerin fonlardan hortumladığı milyarlar konuşulurken Halil Yağız’a olanları duydunuz mu? Daha birkaç gün önce Gaziantep Şehitkamil’de su tesisatçısı olarak çalıştığı inşaatta 6. kattan düşerek can veren 17 yaşındaki gençten söz ediyorum.

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği (İSİG) Meclisi’nin verdiği bilgiye göre, Yağız’ın ölümüyle birlikte bu yıl belirleyebildikleri çocuk işçi ölümü sayısı 65’e ulaştı.

Çünkü aynı zamanda çocuk işçiliğini yaygınlaştıran MESEM (Mesleki Eğitim Merkezleri) projesi, uzmanların uyarıları ve onca tepkiye karşın devam ediyor; okulda olması gereken çocuklar, gençler hayatlarının baharında canından oluyor.

YIKILSIN BU KAHROLASI DÜZEN! 

İş cinayetlerini “iş kazası” ya da “fıtrat” diyerek normalleştiren bu sömürücü kapitalist düzen yıkılmalı.

Babası Kerim Ören’in cenazesinde gözyaşları döken 13 yaşındaki Yaşar Ören için, çocuk işçi olmaması için, hiç kimsenin göçük altında kalmaması için emek sermayeden hesap sormalı.

Ekmeğini taştan çıkaranlar yeraltında can verirken yer üstündeki soygunculardan, fonculardan hesap sorulmalı!

Tüm madenler kamulaştırılmalı! Zola’nın 141 yıl önce yazdığı satırlardaki gibi parlak güneşli bir günde toprağı delip baş verecek bir YURTTAŞ EKİNİ boy atmalı!

/././

Holding paşaları-holding profesörleri-holding bürokratları -Miyase İlknur- 

Dilimizde utanmanın kaybolduğunu vurgulamak için kullandığımız “Tuz koktu” deyimini tedavülden kaldırmanın zamanı geldi. Zira yaşadığımız, tanık olduğumuz utanmazlıkları anlatmak için uzun yıllar kullandığımız “Tuz koktu” deyimi bile yetersiz kaldı.

Devlette uzun yıllar üst düzey görevlerde bulunmuş bürokratlar, saygın üniversitelerde kürsü sahibi akademisyenler borsada spekülatif işlemleri arşı âlâya çıkmış şirketlerde, fon ve yatırım bankalarında ballı maaş uğruna isimlerini kullandırmaya utanmadığı bir dönemi anlatmak için yeni bir deyim bulmalı.

12 Eylül’den sonra holdinglerimizin yönetim kurullarını emekli paşalar ve emekli MİT bürokratlarıyla doldurdular.

Mesela, hayali ihracattan kaçakçılığa, banka hortumculuğuna kadar türlü yolsuzluklara adı karışan Kemal Horzum’un Hortaş Şirketi’nde; üç emekli general, bir emekli MİT müsteşar yardımcısı yönetim kurulunda görev yapıyordu.

Yine “kale gibi banka” reklamlarıyla akılda kalan Hisarbank’ın sahipleri Ömer Çavuşoğlu ile Ahmet Kozanoğlu da sonradan batıracakları bankanın yönetim kuruluna bir emekli general, bir ünlü profesör, bir de eski başbakan (Sadi Irmak) almışlardı. Dışarıdan yönetimine bakılınca hakikaten kale gibi bankaydı. Ama battı.

Tansu Çiller’in eşi Özer Çiller’in genel müdürü olduğu İstanbul Bankası modaya uymazsa ayıp kaçardı. Onun da yönetiminde emekli bir oramiral vardı. Heyhat bu banka da battı.

Eski Genel Kurmay Başkanı Semih Sancar’ı da büyük bir holdingimiz kapmıştı mesela. Hiç olmazsa onun görev yaptığı holding yaşıyor. Ama emekli Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Muhittin Fisunoğlu’nun yönetim kurulunda görev yaptığı Hayyam Garipoğlu’nun Sümerbank’ı sizlere ömür.

Dönemin en büyük hayali ihracatçısı Ertan Sert, paşalara prim vermeyip eski MİT müstaşar yardımcısını şirketine yönetici yapmıştı.

12 Eylül paşalarının hükmü genel seçimler yapıldıktan sonra kalmamıştı. Bu kez holdingler ve şaibeli şirketler, paşalardan boşalan yerleri üniversite hocaları ve emekli bürokratlarla doldurdular.

Türkiye’nin önemli bir bankasında yönetim kurulu üyeliği yapan Kemal Satır aslında doktordu. Hadi Dr. Satır, bankanın sağlıklı büyümesi için yönetim kurulunun sağlığından sorumlu olarak görev yapmıştır belki de.

BOL MAAŞ İÇİN DEĞER Mİ?

Banker Kastelli mesela; eski DPT’de üst düzey görevlerde bulunan Yılmaz Karakoyunlu’yu yönetimine almıştı. Kastelli’nin en yakın olduğu hocalardan biri Erdoğan Alkin’di. Öyle ki Prof. Alkin öğrencilerine seminer vermesi için Kastellli’yi üniversiteye davet etmişti. Erdoğan Alkin, aynı zamanda müteveffa Transtürk Holding’in de yönetim kurulundaydı. Verdiği bilgiler pek bir işe yaramamış belli ki.

Fon vurguncusu Tera Holdin’de oğulları Kerem ve Emre Alkin’in durumları da babalarından farklı değil. Tera Fon’un batacağını önceden gören iki isimden boşalan yere bol sıfırlı maaş uğruna atlayıvermişler hemen. Şimdi tutuklular.

YA BÜROKRATLAR?

SPK Başkanlığı yapan Doğan Cansızlar kurumdan ayrıldıktan sonra borsaya açık CLK Holding’in yönetim kurulunda görev aldı. CLK Holding borsaya kote olduktan sonra batan nadir şirketlerden.

Foncu Tera Holding’de İstanbul’un eski defterdarı Kadir Boy’u görüyoruz.

2531 sayılı kanunun 2. maddesine göre, kamu görevinden ayrılanlar ayrıldıkları tarihten önceki 2 yıl içinde görev yaptıkları kurumlara karşı o kurum ve kuruluştaki görev ve ve faaliyet alanlarıyla ilgili konularda doğrudan veya dolaylı olarak görev ve iş alamazlar hükmü ortadan kalktı mı?

Yasadaki yaptırımlar bir yana ballı maaş uğruna yaptıkları etik mi?

Bir maaş için isimlerini kirletmeye, hapis yatmaya değer mi?

/././

Yapay zekâ üzerine son kez (şimdilik)-Ergin Yıldızoğlu- 

Son üç tanesi art arda olmak üzerine, YZ teknolojisinin getirdiği finansal riskleri, insanlığın bekasına ilişkin kaygıları tartışan yorumlar yazdım. Bu kez hem bu yorumları genel olarak değerlendirmeye hem de YZ’nin sosyolojik boyutu üzerine düşünmeye çalışacağım.

NE İNKÂR NE PANİK 

Yapay zekânın babası olarak da bilinen Nobel ödüllü Prof. Geoffrey Hinton, “İnsanlar örneğin bir nükleer patlama gibi somut tehditleri görebiliyorlar ama YZ’nin insanlığı tehdit eden özellikleri gibi soyut tehditleri kavramakta zorlanıyorlar. Ben bile duygusal düzeyde riskleri kavramakta zorlanıyorum” diyor. Gerçekten de YZ geçmiş teknolojilerden çok farklı. Nükleer bomba bir kitle imha aracı ama kendi kendini geliştiremez, yeni bombaları yalnızca insanlar yapabilir, kullanmaya karar verebilir. YZ’nin kendini geliştirme, yeni YZ modellerini yaratma potansiyeli var; önüne konan sorunlar ne kadar zorlaşırsa o kadar hızlı geliştiği düşünülürse bu potansiyelin gerçeğe dönüşmesi çok yakın. O noktada büyük bir zekâ patlaması bekleniyor. İkincisi YZ’nin sonsuz sayıda kopyalanabilir “ajan” modelleri gelişince öğrenme hızı da arttı. İnsanların beyinlerindeki nöron bağlantıları hâlâ en gelişmiş YZ modelininkinden çok fazla. Ancak öğrenme, paylaşma alanında YZ hızla büyüyen bir avantaja sahip. İnsanın öğrenme ve öğrendiğini konuşarak, yazarak paylaşma süreci çok yavaş. YZ ajanları öğrendiklerini anında kendi aralarında paylaşabiliyorlar. Biri “Das Capital”i birkaç dakika içinde okuyabilir, okuduklarını anında diğer ajanlarla paylaşabilir. Bunu YZ’nin 180+ dilde gerçekleştirebildiğini de unutmamak gerekiyor.

YZ’nin insanlık için yaratabileceği felaketleri sağlıklı düşünmek oldukça zor ama ünlü ekonomist Keynes’in 3. kuşaktan yeğeni, FT yazarı Soumaya Keynes’in konuya ilişkin notları yardımcı olabilir. Özetleyerek aktarıyorum.

İnsanların bir kısmı makinelerin gelişmesinin kolayca durdurulabileceğine inanarak aşırı rahat davranıyor, diğerleri YZ’nin insanlığı yok etmesinin kaçınılmaz olduğuna inanıyor. Soumaya, öncelikle “felaket” kavramının açık biçimde tanımlanması gerektiğini savunuyor. Milyonlarca insan ölebilir ama bu insanlığın yok olması anlamına gelmiyor. Geride kalanların zamanla daha iyi bir toplum kurması olasılığı da var. İkincisi, bilişsel önyargılar sık ve çarpıcı biçimde, tehditleri gerçekte olduklarından çok daha büyük gösterebiliyor. Buna karşılık, kişisel olarak zarar görmeyeceğini düşünmek de tehlikeyi küçümsetebilir. YZ, riski kesin olasılıklarla değerlendirilebilecek bir kumar değildir. Kurallar, ihtimaller ve olası senaryolar henüz belirsiz. Bu nedenle belirsizliği kabul etmek, önyargıları sorgulamak, kurumların hazırlık düzeyini geliştirmek gerekir. 

BELİRSİZLİKLER VE OLASILIKLAR 

Belirsizlikler ve olasılıklar şu iki yaklaşım etrafından ve çok güçlü bir etki altında gelişiyor ya da şekilleniyor.

Bu iki yaklaşımı Microsoft AI’ın CEO’su Mustafa Süleyman şöyle tanımlıyor: Birinci yaklaşım YZ’yi yeni bir alet olarak değil, evrimin yeni bir aşaması olarak görüyor. İnsanlık bu yeni canlı türü için yalnızca bir biyolojik önyükleyici (bootloader). Bu yaklaşım, haklarından özgürlüklerinden söz edilmesi gereken yeni bir “silikon canlı” türünün doğmakta olduğunu iddia ediyor. İkincisi, Süleyman kendini bu safa koyuyor, “türcü bir yaklaşım” olarak YZ’nin varlığının insanın varlığına tabi olması gerektiğini, antropomorfizmin (insanmış gibi görmenin) çok yanlış olduğunu savunuyor. Her ikisi de “hızlandırmacı” olan bu yaklaşımlardan birincisi süreci serbest bırakmaktan yana, ikincisi durdurmaktansa denetim çabalarını hızlandırmaktan. Bir de o güçlü etki var: YZ gelişebilmek için giderek artan oranda kaynak tüketiyor. Büyük kârlar yapmak umuduyla büyük mali kaynaklar YZ alanına akıyor. Diğer bir deyişle; bu iki yaklaşımdan hangisinin egemen olacağına sermaye ilişkisi karar verecek gibi görünüyor.

Birinci yaklaşım egemen olursa insanlık muazzam bir hafızası, lisan kullanma, hesap yapma, öğrenme, örgütlenme kapasitesi olan bir “varlıkla” gezegeni paylaşmak zorunda kalacak. Evrim teorisi ve insanlık tarihi bize uyum sağlama -rekabet- kapasitesi düşük türlerin zamanla yok olduğunu söylüyor. YZ’yi sermayenin elinden alacak bir güç ise henüz ortada yok.

/././

ABD-İsrail’in yapamadığını Türkiye neden yapsın?-Mehmet Ali Güller-

Okurlarımızın en çok sorduğu soru şu: İktidar, TBMM’de onaylatmadan Mekke ittifakı anlaşmasını Yemen’de hayata geçirebilir mi?

Bu endişe kaynaklı soruyu ortaya çıkaran biri genel diğeri özel iki neden var: Genel neden, iktidarın kimi konularda anayasaya açıkça uymaması ve birçok konuda yasaların etrafından dolanması. Özel neden ise Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Yemen’de Suudilere askeri yardım konusunda “acele” yeşil ışık yakması.

ANLAŞMA MI ORTAK BİLDİRİ Mİ?

Her şeye rağmen iktidarın TBMM’de onaylatmadan Mekke ittifakı üzerinden Yemen’de askeri bir angajmana girmesi, hukuken de siyaseten de hâlâ olası değildir. Zira AKP “o kadar” güçlü değil. Görüntü, kendi gücünden değil, muhalefetin güçsüzlüğünden kaynaklanıyor çünkü.

Anayas’nın 90. maddesi açık: “Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak antlaşmaların onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır.”

Oysa ortada bir kanun teklifi bile yok. Konu TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’a sorulduğunda “Bu konuda henüz TBMM’ye iletilmiş olan bir teklif yok” demişti. Mekke ittifakı anlaşmasının yürürlüğe girebilmesi için TBMM’ye sunulması ve onaylanması gerekiyor ama ortada henüz kamuoyunun bildiği bir “anlaşma metni” bile yok. Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan liderlerinin imzaladığı metin “bir anlaşma metni”nden ziyade, “anlaşma niyeti ortaya koyan bir ortak bildiri” görünümündedir.

MEKKE İTTİFAKININ KRONOLOJİSİ

İki aylık süreci anımsayalım:

7 Ağustos 2026: Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Pakistan Başbakanı Muhammet Şahbaz Şerif ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Prens Muhammet bin Selman bin Abdulaziz Al Suud, Mekke’de Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nı imzaladı.

31 Ağustos 2026: İttifak üyelerinin dışişleri ve savunma bakanları ile genelkurmay başkanlarından oluşan stratejik siyasi ve savunma komitesinin ilk toplantısı İstanbul’da yapıldı. İttifakın kurumsallaştırılması ve sekreteryasının Riyad’da oluşturulması kararlaştırıldı.

23 Eylül 2026: Pakistan Dışişleri Bakanlığı, Riyad’daki Mekke ittifakı genel sekreterliğine Em. Korg. Numan Mahmud’un atandığını açıkladı.

24 Eylül 2026: Mekke ittifakı üye ülkeleri dışişleri bakanları BM Genel Kurulu sırasında New York’ta toplandı.

25 Eylül 2026: Mekke ittifakı üye ülkeleri genelkurmay başkanları Riyad’da toplantı yaptı.

5 Ekim 2026: Bugün Riyad’da stratejik siyasi ve savunma komitesi toplantısı yapılacak. Toplantıya Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı Org. Selçuk Bayraktaroğlu katılıyor.

HUKUKU YOK, UYGULAMALARI VAR

Mekke ittifakının şu anda hukuku yok, resmiyeti yok ama varmış gibi hızlı adımlar atılıyor. Neden? Kanunu daha TBMM’ye teklif bile edilmemişken Mekke ittifakı çalışmalarının bu denli hızlandırılmasının nedeni ne?

İttifak İsrail’in Filistin, Lübnan ve Suriye saldırılarına karşı harekete geçmeyeceğine göre, ittifak ABD ve İsrail’in İran’a saldırısına karşı durmayacağına göre geriye bir tek Suudilerin Yemen sorunu kalıyor!

Suudiler 10 yıldan fazladır Yemen’de Ensarullah hareketine (Husiler) saldırıyor ama sonuç alamıyor. Tersine Ensarullah kazanıyor. Em. Albay Douglas MacGregor canlı yayında Andrew Napolitano’ya anlatmıştı: İki yıl önce 70 ABD ve İsrail özel kuvvet askeri Yemen’e sızarak kritik noktalara operasyon düzenlemeye kalktı ama Ensarullah tamamını yok etti.

Türkiye kamuoyunun, özellikle muhafazakâr kesimlerin şu soruya yanıt vermesi gerekiyor: ABD, İsrail ve Suudi Arabistan’ın yapamadığını Yemen’de yapmaya kalkmak, neden Türkiye’nin çıkarına olsun?

/././

Türkiye’de felsefe ve Kuçuradi -Örsan K. Öymen-

Anadolu antikçağda, felsefe ve bilim açısından dünyanın en gelişmiş bölgelerinden birisi olduğu halde, Türkiye felsefe açısından dünyanın en geri kalmış ülkelerinden birisidir. 

Antikçağda söylenceden akıl yürütmeye yönelme sürecindeki ilk büyük kırılma, Anadolu’da Miletos’ta gerçekleşmiştir. Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes gibi doğa filozofları, evrenin temel kaynağı ve özü bağlamında, evreni ve doğayı, doğaüstü güçlerle değil, doğanın sınırları içinde kalarak açıklamışlardır. 

Atomcu kuramın öncülerinden Leukippos da Miletosludur. 

Atina’da felsefi ve bilimsel çalışmaları ilk defa başlatan ve evrende her şeyin birbirine bağlı olduğunu savunan Anaksagoras Klazomenailidir. 

Değişimci kuramın öncüsü Herakleitos Efesosludur. 

Matematikçi Pitagoras, deneyimci akımın öncüsü Epikuros ve güneş merkezci kuramı ilk defa ortaya atan astronom Aristarkhos Anadolu’nun kıyısında bir ada olan Samosludur. Epikuros bir dönem Lampsakos’ta da yaşamıştır. 

Modern tıp biliminin kurucusu Hippokrates Anadolu’nun kıyısında bir ada olan Kosludur. 

Modern tarih biliminin kurucusu Herodotos Halikarnassosludur. 

Kinik akımın öncülerinden Diogenes Sinopelidir. 

Stoacı akımın öncülerinden Kleanthes Assosludur, Krisippos Solilidir. 

Dönemin en önemli astronomlarından birisi olan Eudoksos Knidosludur. 

Felsefe tarihinin en önemli filozoflarından birisi olan Aristoteles bir dönem Assosta yaşamıştır.

***

Bizans İmparatorluğu ve Osmanlı İmparatorluğu döneminde, felsefe ve bilim, Anadolu’da, teokrasinin vurduğu darbeyle çökmüştür. Antikçağ aydınlanmasının yerini dinsel hurafeler, safsatalar ve dogmalar almıştır. Bizans’ta ve 

Osmanlı’da, yaklaşık 1600 yıl boyunca, özgün bir kuram geliştirmiş tek bir filozof ve bilim insanı çıkmamıştır. Osmanlı’daki monarşik, teokratik ve feodal yapının, Mustafa Kemal Atatürk’ün öncülüğündeki devrimlerle yıkılmasından sonra, Anadolu için yeni bir olanak doğmuştur, Cumhuriyet döneminde felsefe alanında en azından yeni bir altyapı geliştirilmiştir. 

Takiyettin Mengüşoğlu, Nusret Hızır, Hilmi Ziya Ülken, Macit Gökberk gibi kişiler, bu kapıyı aralayan ilk felsefeciler arasında yer alırlar. Onları izleyen felsefecilerin arasında Nermi Uygur ve Bedia Akarsu gibi felsefeciler yer alır. Onlardan sonra da, Teo Grünberg, Afşar Timuçin, İoanna Kuçuradi, Arda Denkel, Uluğ Nutku, Doğan Özlem, Oruç Aruoba, Bilge Karasu gibi felsefeciler, bu meşaleyi taşımaya devam etmişlerdir.

***

Geçtiğimiz hafta sonu Türkiye’de felsefenin gelişmesine en önemli katkıyı yapan felsefecilerden birisi olan İoanna Kuçuradi’yi kaybettik. 

1970’li yılların sonunda profesör unvanını alan İoanna Kuçuradi, Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü’nün ve Türkiye Felsefe Kurumu Derneği’nin kuruluşuna öncülük etti; binlerce öğrenci yetiştirdi; yetiştirdiği öğrencilerin birçoğu üniversitelerde öğretim üyesi oldu; birçok önemli filozofun eserlerinin Türkçeye çevrilmesini sağladı. 

İoanna Kuçuradi kendi yazdığı eserleriyle de felsefenin ve belli başlı filozofların Türkiye’de tanınmasına katkı sağladı, bu bağlamda, “Adaletin Gerektirdiği Hukuk”, “İnsan Hakları Kavramları ve Sorunları”, “Etik”, “Schopenhauer ve İnsan”, “Nietzsche ve İnsan”, “Çağın Olayları Arasında”, “Sanata Felsefeyle Bakmak”, “Barışın Felsefesi”, “İnsan ve Değerleri”, “Ahlak, Etik ve Etikler” gibi birçok kitap yazdı. 

İoanna Kuçuradi, felsefeyi yaşamdan kopuk soyut bir alan olarak görmedi; felsefeyle pratik sorunlar arasındaki bağlantıları ortaya koydu; güncel sorunların yüzeysel yaklaşımlarla değil, felsefeyle çözülebileceğini; değerlerden ve bu değerleri aktaran kavramlardan ve kuramlardan bağımsız bir biçimde yaşama dair sorunların çözülemeyeceğini sık sık vurguladı; bu bağlamda etik olarak da bilinen ahlak felsefesinin öneminin altını çizdi. 

İoanna Kuçuradi böylece, Platon, Aristoteles, Spinoza, Leibniz, Hume, Kant, Nietzsche, Schopenhauer gibi filozofların eylem, seçim, özgür irade, ahlak, erdem, adalet, iyilik gibi konularındaki kuramlarının Türkiye’de anlaşılması için büyük bir mücadele verdi.

/././

Bir ‘lingua franca’ olarak Türkçe -Özdemir İnce- 

Türk dilinin Osmanlı’ya karşın halkın dili olarak Anadolu coğrafyasında bir “lingua franca” olması tarih ve Türkiye Cumhuriyeti bağlamında son derece önemlidir. 1071 yılından itibaren Anadolu’ya egemen olan boyun dili Cumhuriyeti kuran halkın dilidir. Bu dil 852 yıl süresince Anadolu topraklarını silahsız savunmuştur. İşte bu nedenle “ayrıntı” sözcüğü varken Fransızca detay (Détail) sözcüğünü kullanmak kurucu atalara ihanettir.

***

Arapların “lughat el ifranj” dedikleri “lingua franca”nın üç anlamı var:

Birinci ve klasik anlam: Akdeniz limanlarında ve özellikle de Tunus ve Trablusgarp’ta 14. yüzyıldan itibaren konuşulan ortak iletişim dili. Bir “pidgin”, karma dil ya da tarzanca. Sözcükler ağırlıklı olarak İspanyolca ve İtalyanca idi ama Arapça, Malta dili, Türkçe ve Fransızcanın da payı vardı bu yapay dilde.

İkinci ve çağdaş anlam: Farklı dil ve lehçeler konuşan halklar ve toplulukların kendi aralarında iletişim kurmak için kullandıkları bir ortak dil.

Sömürgeler çağında İngilizce, Fransızca, Felemenkçe; günümüzde Güney Sahra’da Swahili; Afrika’da İngilizce ve Fransızca.

Üçüncü anlam: Zamana göre değişen ticaret ve diplomasi dili. Belli bir zaman ve bölgede en etkin olan ulusun dili: Latince, Grekçe, Arapça... Türkçe bu üçüncü sınıfa giriyor.

Ciddi bir ansiklopediden1 1071 öncesi ve sonrasının Anadolu tarihini okumamız yeter. Hititler, Kimmerler, Frigler, Lidyalılar, Persler; İskender’in imparatorluğu, daha sonra Anadolu’nun Helenleşmesinde ve Hıristiyanlaşmasında önemli bir rol oynayan Selefkisler... MÖ 133 yılında Anadolu’nun Roma eyaleti olması... Bizans İmparatorluğu...

Bu hercümerç içinde Anadolu’nun büyük bir bölümü Helence öğrenmek zorunda kalmış ve siyasal egemenlik dolayısıyla Helenleşmişti. Yani Hitit ve Kimmer artıkları, Frigyalılar, Lidyalılar ve Anadolu’nun öteki halkları Helence öğrenip konuşmaları sonucu Helenleşmişlerdi. Sonra Hıristiyan oldular. Mübadelede Yunanistan’a gönderilen insanlar Yunan (Grek) değildiler, Anadolu’nun Rum adını almış olan yerli halkıydı. Türkçeyi de kendileriyle birlikte götürdüler.

1071’de en fazla 500 bin Türkün geldiği Anadolu’da 10 milyona yakın Hıristiyan halk yaşadığı ileri sürülür. Bu halk Helence (Rumca), Ermenice, Lazca, Gürcüce vb. konuşmaktaydı. Bu nüfusun yüzde seksene yakın bölümü 200 yıl içinde Müslüman oldu ve Türkçe öğrenerek Türkleşti. Ve böylece önce Anadolu Türk nüfusu ve 1919’dan sonra da Türk ulusu oluştu.

Ve en önemlisi 11. yüzyıldan itibaren Türkçe Anadolu’nun lingua franca’sı oldu. Sadece Müslüman olup Türkçe öğrenen Rumlar, Ermeniler değil değişik soylardan kentli, kasabalı ve ovalı Müslüman nüfus da Türkçe öğrendi.

Türkçe 11. yüzyıldan itibaren Anadolu’da hem resmi dil hem de lingua franca oldu.

***

Anadolu kıyılarında ve düzlüklerinde yaşayıp toplumsallaşan, üretim çevriminde yer alan, üretim-tüketim ve kültür ilişkilerinin içine giren topluluklar ve katmanlar anadillerinin dışında bir de lingua franca olan Türkçeyi öğrendiler ve bir bölümü dünyanın her yerinde benzeri konum ve durumlarda olduğu gibi anadillerini unuttular.

Bu çevrimin içinde yer almayan ve feodal ilişkilerin egemen olduğu ücra köşelerde yaşayan topluluklar lingua franca ortamının dışında kaldılar. Osmanlı Devleti de kendi zihniyeti ve politikası gereği bu insanlara resmi dili öğretmek gereksinimi duymadı.

Bu nedenle, bu ilişkileri dikkate almayanlar, Türkçe bilmediği için okulda tokat yiyen romancı Mehmet Uzun’u haklı çıkarmak için yedi dereden su getirirler.

***

Konu bu noktaya gelince birkaç kez yazdım ve bu gidişle kim bilir kaç kez daha yazacağım: Dili lingua franca olmayan, olamayan diller tarih boyunca devlet kuramamıştır. Selçukluların, Osmanlıların Anadolu’da devlet kurmalarının bir nedeni, bir oluşturucusu da dillleri Türkçenin Anadolu’da ortak dil (lingua franca) olma yeteneğidir. Ancak bu yetenek Osmanlı İmparatorluğu döneminde bilerek engellenmiştir. Çünkü işgal edilen Hırıstiyan ülkelerden vergi almanın sürdürülmesi için halkların Türkleşmemesi, Müslümanlaşmaması gerekiyordu. Araplara gelince onlar “kavm-i necip” idi ki Osmanlı İmparatorluğu döneminde Arap ırkı için kullanılan ve “soy, kavim olarak üstün, asil, temiz ve seçkin kavim” anlamına gelir.

1- Şimdi artık Vikipedi var.

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

ÇİZGİLERİN DİLİ -6 eKİM 2026-

  (Derleyen: mstfkrc)