Politik susturucu(Derleyen : mstfkrc)
EKONOMİ, POLİTİKA, ÇEVRE, SANAT, TARİH ve İSTANBUL
Türkiye’de sosyal konut politikası büyük ölçüde konut üretip satmaya dayanıyor. Oysa düşük gelirli insanlar için TOKİ’den ev satın almak yerine gelirlerine uygun sosyal kiralık konutlara erişmek daha işlevsel olabilir. Pek çok Avrupa ülkesinde bu iş böyle görülür. Bizde bu tamamen unutuldu.
Bachelard’ın (“Başlar” diye okunuyor) bunu derken anlatmak istediği şey, bir insan hakkı olarak “konut hakkı”nın gerekçelerinden biridir. Biz insanlar için “konut”, başımızı sokacağımız fiziksel bir yapıdan daha fazlasıdır. Konut veya daha samimi ifadeyle söylersek yuva, güvenliğin, mahremiyetin, aile yaşamının, kişiliğin gelişmesinin ve gelecek kurabilmenin mekânıdır. Bir kişi konutunu kaybettiğinde, soğuk bir hukuki tasnifle taşınmazı veya kullanım hakkını kaybetmiş gibi görünebilir ama aslında olan bundan fazlasıdır. Konut hakkını diğer ekonomik ve sosyal haklardan ayıran özelliklerden biri, insanın maddi varoluşuyla kişisel dünyasının aynı mekânda buluşmasıdır.
Bu hak öylesine önemli olsa gerek ki geçen hafta Berlin’deki seçim sonuçlarını etkileyen merkezi konulardan biriydi. Son yazımda bundan söz etmiştim.
Keza İspanya’da tam da bu satırları yazdığım günlerde konut meselesi on binlerce kişiyi Madrid sokaklarına döktü. 26 Eylül’deki gösterinin doğrudan tetikleyicisi, 87 yaşındaki Maricarmen’in yaklaşık yetmiş yıldır yaşadığı kiralık evinden tahliye edilmesiydi. Hükûmet verilerine göre 25 bin kişinin katıldığı yürüyüşün ardından yüzlerce kişi Madrid’in en ünlü meydanı olan Puerta del Sol’da çadır kurdu. Talepler arasında kira sözleşmelerinin süresiz hâle getirilmesi, kiraların dondurulması ve tahliyelerin durdurulması vardı. Meydanda yükselen sloganlardan biri meselenin siyasal ağırlığını anlatmaya yetiyordu: “Ya rantçılık düşer ya hükûmet.”
İspanya, konut hakkı konusunda sorun yaşayan ülkelerden biri.
Bizim de tarafı olduğumuz Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Haklar Sözleşmesi’ni yorumlayan Komitenin konut hakkı bağlamında İspanya aleyhine çok sayıda kararı var.
Nasıl ki İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi medeni ve siyasi hakları yorumluyorsa bu Komite de ekonomik ve sosyal hakları yorumluyor.
İşte bu Komitenin kararları çok önemli.
Örneğin Ben Djazia ve Bellili vakasında Madrid’de yaşayan dört kişilik bir aile vardı. Anne, baba ve iki küçük çocuk kiralarını ödeyemez hâle gelmişti. Aile sosyal konut için yıllarca başvurmuş, sonuç alamamıştı. Sonunda ev sahibi tahliye davası açtı. İspanyol mahkemeleri de kira ödenmediği için tahliyeye karar verdi. Aile evden çıkarıldı. Gidecek başka bir evleri yoktu. Bir süre belediyenin geçici barınma merkezinde kaldılar.
İlk bakışta hukuken şaşırtıcı bir durum yok gibi görünüyor. Kiracı kirayı ödememiş, ev sahibi de mülkünü geri almıştı. BM Komitesi ise meseleye başka bir soru ekledi: Peki tahliye edilen insanlar nereye gidecek?
Komiteye göre mülkiyet hakkının korunması elbette meşru bir amaçtı. Fakat bir mahkemenin işi yalnızca kira borcunun bulunup bulunmadığını saptamakla bitemezdi. Tahliye sonucunda insanların evsiz kalacağı ileri sürülüyorsa hâkim bu sonucu da değerlendirebilmeliydi. Özellikle çocukların, yaşlıların ve kırılgan durumdaki kişilerin bulunduğu ailelerde devlet, elindeki kaynakları kullanarak alternatif barınma imkânlarını araştırmalıydı. Mahkemeler ile sosyal hizmetler arasında da insanların adliye kapısından çıkıp sokağa düşmesini önleyecek bir bağlantı kurulmalıydı. Komite sonuçta İspanya’nın ailenin konut hakkını ihlal ettiğine karar verdi.
Daha çarpıcı bir dosya López Albán kararıdır. Maribel López Albán altı çocuk annesiydi. Çocuklarının beşi küçüktü. Ekonomik sıkıntı içindeki aile Madrid’de bir şirkete ait boş bir eve yerleşmişti. Yani önceki örnekten farklı olarak ortada kira sözleşmesi bile yoktu. Hukuk diliyle söylersek aile evin “haksız işgalcisi” (fuzuli şagil) durumundaydı. Evden çıkarılmalarına karar verildi. Bu da normal gibi. Ama Komite, bir insanın konuta hangi hukuki sıfatla girdiği ile tahliye edildiğinde başına ne geleceğinin iki ayrı mesele olduğunu söyledi. Bir kişinin bir evde oturmaya hukuken hakkı bulunmayabilir. Fakat bundan, devletin onu çocuklarıyla birlikte sokağa atıp çaresiz bırakabileceği sonucu çıkmaz. Kararda tahliyenin gerekli ve ölçülü olup olmadığı, ailenin koşulları ve alternatif bir konuta erişme imkânı da hesaba katılmalıydı.
Benzer mesele El Ayoubi ve El Azouan Azouz kararında bir kez daha ortaya çıktı. Bu kez söz konusu olan, küçük çocuklarıyla birlikte bir konutta hukuki bir hakka dayanmaksızın yaşayan başka bir aileydi. Ailenin ihtiyacı vardı ve alternatif bir eve erişemiyordu. Buna rağmen tahliye sürecinde mahkemelerin, tahliyenin aile açısından doğuracağı sonuçları gerçek anlamda tartabilecekleri bir mekanizma bulunmuyordu. Komite yine konut hakkının ihlal edildiği sonucuna vardı.
Bu kararda Komite çok önemli bir noktaya daha dokundu. İspanya’da hukuki bir hakka dayanmaksızın bir eve yerleşmiş olmak, sosyal konut başvurularında kişinin karşısına çıkabiliyordu. Böylece ortaya tuhaf bir kısır döngü çıkıyordu. İnsan barınacak yeri olmadığı için boş bir eve yerleşiyor, bunu yaptığı için sosyal konuta erişmesi güçleşiyor, sosyal konuta erişemediği için de işgal ettiği evden çıkarıldığında yine barınacak yer bulamıyordu. Komite, ihtiyaç içindeki kişilerin bu nedenle sosyal konut sisteminden otomatik biçimde dışlanmasına da karşı çıktı.
Bu kararlar İspanya aleyhine verildi ama Türkiye bakımından da yol gösterici ve bir ölçüde bağlayıcı (buna objektif etki denir) bir yön taşıyor. Zira konut hakkı Türkiye için de bağlayıcı. Benzer durumda olanlar bakımından bu sorunlar Türkiye’de de geçerli.
Bu kararlar “kirasını ödemeyen kiracı çıkarılamaz” demiyor. Yahut bir kişinin zorla bir evi işgal etmesine de cevaz verilmiyor. Ev sahibi koşulları varsa kiracısını tahliye edebilir.
Hukukumuzda kiracıları koruyan hükümler yok değil, var. Hatta hukukumuzda kiracıyı koruyan mekanizmanın Batılı devletlere göre görece gelişmiş olduğu dahi söylenebilir.
Fakat olağan usullerle tahliye kararı verilebilecek bir durumda bile, iş konut hakkına geldiğinde hukuk ek bir soru daha sormak zorunda: Bu kararın sonunda ne olacak? Tahliye edilecek kişi başka bir konuta geçebilecek mi? Yoksa sokağa mı düşecek? Evde çocuk, yaşlı veya engelli biri var mı? Ailenin geliri nedir? Sosyal konut için başvurmuş mu? Devlet ona gerçekçi bir alternatif sunmuş mu? Tahliye hemen mi yapılmalı, yoksa kişinin başka bir konut bulabilmesi için süre mi verilmeli?
Bizim hukukumuzda devlet bu soruları sormuyor. Daha doğrusu, mevzuat herhangi bir makamı bu soruları sormaya zorlamıyor.
Ayrıca bu sorulara verilecek yanıtlar evsizlik riskini ortaya koyuyorsa devlete (ev sahibine değil) bazı yükümlülükler düşüyor.
Bunun için çok karmaşık bir hukuk mühendisliğine gerek yok. Birkaç açık hüküm yeterli.
İlk olarak, İcra ve İflas Kanunu’na konut tahliyelerine özgü bir hüküm eklenmelidir. Tahliye kişinin evsiz kalmasına yol açacaksa tahliye edilecek kişi icra mahkemesine başvurabilmeli; hâkim, evsizlik riskini veya çocuk, yaşlı veya engelli kişilerin durumunu yahut uygun başka bir konut bulunup bulunmadığını ve ev sahibinin menfaatini birlikte değerlendirmelidir. Gerektiğinde tahliye, başka bir konut bulunabilmesi için sınırlı bir süre ertelenebilmelidir.
İkinci olarak, mahkeme ve icra dairesi ile sosyal hizmetler arasında kanuni bir bağlantı kurulmalıdır. Evsizlik riski bulunan bir tahliyede belediye ve sosyal hizmet birimleri zorunlu olarak haberdar edilmeli, bu kurumlara belirli bir süre içinde sosyal inceleme yapma ve kira yardımı, geçici barınma veya alternatif konut seçeneği sunma görevi verilmelidir. Böylece sosyal devlet, icra memuru kapıya geldikten sonra hatırlanan bir kavram olmaktan çıkar.
Üçüncü olarak, ölçülülük değerlendirmesinde ev sahibinin durumu da kanunda açıkça dikkate alınmalıdır. Kendi oturacağı tek konutunu isteyen veya geçimini bu evin kirasıyla sağlayan kişi ile çok sayıda konuta sahip şirket, banka veya yatırım kuruluşunun durumu aynı değildir. Bu ayrım tahliye hakkını ortadan kaldırmaz ama tahliyenin zamanı ve biçimi belirlenirken önem taşır.
Dördüncü olarak, Sosyal Hizmetler Kanunu ile sosyal konut mevzuatına “evsiz bırakmama” güvencesi eklenmelidir. Kendi imkânlarıyla konut bulamayacak kişiye, özellikle çocukların ve diğer kırılgan kişilerin bulunduğu hanelerde, tahliye öncesinde uygun bir barınma çözümü sunulmalıdır. Geçici barınma aileyi parçalamamalı; insan onuruna ve asgari mahremiyete uygun olmalıdır.
Fakat bütün bunların çalışabilmesi için bir şart daha var, o da sosyal konut stoku… Türkiye’de sosyal konut politikası büyük ölçüde konut üretip satmaya dayanıyor. Oysa düşük gelirli insanlar için TOKİ’den ev satın almak yerine gelirlerine uygun sosyal kiralık konutlara erişmek daha işlevsel olabilir. Pek çok Avrupa ülkesinde bu iş böyle görülür. Bizde bu tamamen unutuldu.
Bu nedenle Toplu Konut Kanunu’nda kamunun belirli ve yeterli bir sosyal kiralık konut stoku oluşturması, bu stokun ihtiyaçla orantılı biçimde artırılması ve sosyal amaçlı konutların başka amaçlarla elden çıkarılmasının sınırlandırılması gerekir. Tahliye nedeniyle evsiz kalma tehlikesi bulunanlar da bu konutlara erişimde öncelikli gruplardan biri olmalıdır.
/././
MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu gözaltına alındı: Mobbing ve resmi belgede sahtecilik suçlaması!
Operasyonla ilgili açıklama yapan Adalet Bakanı Akın Gürlek, "Futbol, vatandaşlarımızın ortak tutkusu ve önemli bir değerimizdir. Sahadaki rekabetin adil, hakemlik süreçlerinin tarafsız ve şeffaf yürütülmesi, futbola duyulan güvenin temelidir. Devletimiz, bu güveni zedeleyen her türlü usulsüzlük iddiasının hukuk çerçevesinde üzerine kararlılıkla gitmektedir" dedi.
İstanbul merkezli 4 ilde düzenlenen operasyonda, aralarında Merkez Hakem Kurulu (MHK) Başkanı Ferhat Gündoğdu'nun da olduğu 7 şüpheli gözaltına alındı.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinasyonunda yürütülen "Hakemler dosyası" soruşturması kapsamında, bazı şüpheliler hakkında "eziyet" ve "resmi belgede sahtecilik" suçlarına ilişkin iddialar olduğu belirlendi.
Dosya kapsamında açık kaynak araştırmaları, MASAK ve HTS çalışmaları, müşteki ve tanık ifadeleri ile bilirkişi tespitleri sonucunda MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu ile bazı MHK üyeleri olan hakem ve gözlemcilerin suçla bağlantılı olabilecekleri
Bunun üzerine İstanbul, Ankara, Elazığ ve Manisa'da belirlenen adreslereşkan Vekili Ahmet Şahin, eski TFF Merkez Hakem Kurulu Üyesi Yu düzenlenen operasyonda Ferhat Gündoğdu, TFF Faal Hakemler Derneği Başkanı Ferdi Karadoruk, eski TFF Merkez Hakem Kurulu Banus Yıldırım, TFF Eğitim ve 4'üncü Bölge Sorumlusu Sebahattin Şahin, TFF Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği İstanbul Şubesi Teşkilat Sorumlusu Alican Sağlar ile TFF Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği İstanbul İl Hakem Kurulu Başkanı Emre Kosif gözaltına alındı.
Şüpheliler işlemleri için emniyete götürüldü.
Burak Doğan'ın haberine göre gözaltına alınan Ferhat Gündoğdu ve 5 isimle ilgili suçlamalar şöyle:
- Ferhat Gündoğdu isimli şahsın; Mobing ve Kamu Görevlisinin Evrakta Sahteciliği,
- Sebahattin ŞAHİN isimli şahsın; Mobing ve Evrakta Sahtecilik (Ferhat Gündoğdu isimli şahıslar müştereken hareket ettiği)
- Ahmet ŞAHİN isimli şahsın; Evrakta Sahtecilik (Sınav sorularını TFFGHD yandaşlarına vermek sureti ile Ferhat GÜNDOĞDU isimli şahısla müştereken hareket ettiği)
- Yunus YILDIRIM isimli şahsın; Mobing ve Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Ele Geçirme
- Ferdi KARADORUK isimli şahsın; Mobing (Derneğe üye olmayan hakemler/gözlemciler üzerinde baskı kurmak suretiyle), Müstehcenlik, Güveni Kötüye Kullanma (Zimmet) suç isnatları kapsamında çalışmalar yapılmış olup yapılan çalışmaların ve iddiaların alınan müşteki-tanık beyanları ile desteklendiği, evrakta sahteciliğin yapılan inceleme sonucunda tanzim edilen bilirkişi raporu ile tespit edildiği,
Alican SAĞLAR isimli şahsın; (Ferdi KARADORUK isimli şahsın İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olan Müstehcenlik dosyası kapsamında alınan telefonundan İMAJ raporları doğrultusunda yapılan inceleme sonucunda hakem listelerinin belirlenmesine yönelik iki şahıs arasında gerçekleşen WhatsApp görüşme içeriği olduğu tespit edildiği)
Ferhat Gündoğdu ile hakem ve gözlemcilerin de aralarında bulunduğu 7 şüphelinin gözaltına alınmasıyla ilgili açıklama yapan Adalet Bakanı Akın Gürlek, şunları kaydetti:
"Futbol, vatandaşlarımızın ortak tutkusu ve önemli bir değerimizdir. Sahadaki rekabetin adil, hakemlik süreçlerinin tarafsız ve şeffaf yürütülmesi, futbola duyulan güvenin temelidir. Devletimiz, bu güveni zedeleyen her türlü usulsüzlük iddiasının hukuk çerçevesinde üzerine kararlılıkla gitmektedir.
Bu çerçevede; hakem klasmanlarının oluşturulması, görevlendirme, puanlama ve atama süreçleri ile kural sınavlarına müdahale edildiğine ilişkin iddialar incelenmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığımızca, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğümüzle yürütülen soruşturmada; müşteki ve tanık beyanları, bilirkişi raporları, HTS ve MASAK kayıtları doğrultusunda bu sabah operasyon düzenlenmiştir.
Operasyon kapsamında; Türkiye Futbol Federasyonu Merkez Hakem Kurulu Başkanı F.G., TFF MHK Başkan Vekili A.Ş., MHK Üyesi S.Ş., eski MHK Üyesi Y.Y., Türkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği İstanbul Şubesi Başkanı F.K. ile A.S. ve E.K.’nın da aralarında bulunduğu şüphelilere yönelik gözaltı işlemleri uygulanmış; ikamet, iş yeri ve ofislerde adli aramalar gerçekleştirilmiştir. Sporseverlerimizin hakemlik süreçlerine ilişkin hassasiyetlerini ve adalet beklentilerini çok iyi biliyoruz. Hiç kimsenin makamı, unvanı veya görevi hukuk karşısında ayrıcalık sebebi değildir.
Bu önemli soruşturmayı büyük bir titizlikle yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığımıza ve operasyonda görev alan İstanbul İl Emniyet Müdürlüğümüze özverili çalışmalarından dolayı teşekkür ediyorum. Türk futbolunda güveni zedeleyen iddiaların aydınlatılması, sorumluların hukuk önünde hesap vermesi ve futbolun sahadaki emek, mücadele ve centilmenlikle anılması için temiz futbol mücadelesini kararlılıkla sürdüreceğiz."
***
“İnsanlık onuru, ‘yolsuzluğu’ yenecek!”-Tolga Şardan-
Fon ve borsada patlayan vurgununun ortaya çıkmasıyla beraber gündeme gelen isimlerin neredeyse hemen hepsi AKP’li. İddialara bakıldığında AKP’li elitler, aralarında AKP’li seçmenlerin de bulunduğu 455 bin dolayında mağdur yarattılar. Şimdilerde, bu toplumun varlığını işkence kadar derinden etkileyen, insanlık onurunu ayaklar altına alan olgunun adı yolsuzluk...
“Para için değil, onurumuz için…”
İktidarın, emeklilere özellikle de polis emeklilerine yönelik yaklaşımını protesto etmek amacıyla katıldığı Anayasa Mahkemesi önündeki eylemde intihar eden Ali Şekeroğlu’nun elindeki pankartta yazıyordu bu cümle.
Meslek yaşamını tamamlaması sonrasında başladığı emeklilik yaşamında kendisine ait olan beylik tabancasının tetiğine basarak ağır yaralanarak hastaneye kaldırıldı.
Şekeroğlu maalesef kurtarılamadı. Geride “para için değil, onurumuz için…” sloganını dava arkadaşlarına emanet ederek ebediyete göç etti.
Bu coğrafyada “insan onuruna yakışacak hayata ulaşabilmek” amacıyla gereken emekli haklarını kazanmak amacıyla Şekeroğlu, kendisini feda etti. Kendisinden sonra gelecek ülke insanının refah düzeyinin yükseltilmesini sağlamak için hastane acil servisinde son nefesini verdi.
Sevenleri cenazesi başında saf tuttu. Ancak ne teşkilatından ne de iktidardan bir “rahmet” temennisi göremedi.
Şekeroğlu’nun derdi sadece emekli hakları mıydı? Sanmıyorum.
Çalışanların da insan onuruna yakışır hayatı ülkeyi yönetenlerden talep etmesi insan hakları kapsamında değil midir çağdaş dünyada?
Şekeroğlu’nun cenazesinin toprağa verildiği saatlerde İstanbul’da yapılan bir açıklama ülkeyi karıştırdı.
Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre, eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın gerçekleştirdiği “büyük vurgunu” detaylarıyla duyurdu.
Emre’nin açıklamalarıyla AKP cenahı başta olmak üzere iktidar yanlıları Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğuyla yüzleşiverdiler bir gecede. Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya’nın toplamda 4 ayda 2 milyar lira kazandıkları anlaşıldı.
Aynı zamanda mensubu olduğu aileden gelen konumu nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın çalışma ekibinde yer alan Sayan Kaya’nın akıllara durgunluk veren kazancı, pazar sabahının ilk saatlerinde netleşti.
Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas KayaTabii şunu da unutmamak gerekir; süreci yakından takip eden uzmanlar, borsa vurgununun 16 milyar dolar yani 800 milyar lira dolayında olduğunu ifade ediyor.
O zaman bu vurgunun 2 milyar lirası Sayan Kaya ve eşinin üzerindeyse kalan para kimlerde?
TİP Milletvekili Ahmet Şık’ın gündeme getirdiği iddialarda yer alan AKP elitlerinin isimleri doğru mu?
AKP’deki siyasi görevlerinden istifa eden Sayan Kaya’nın süreçteki rolü ve bağlantıları, büyük vurgunu gerçekleştirmesini sağladığı yaklaşık 163 milyon lirayı hangi koşullarda elde ettiği merak konusu.
Daha açık konuşmak gerekirse; bu para, Sayan Kaya ve eşine mi ait yoksa başka AKP elitinin mi?
Eski bakan ve eşi İlyas Kaya’nın ne zaman “bilgisine başvurulacağı” yazıyı kaleme aldığım dün öğle saatlerine kadar gündeme gelmemişti.
Yeri gelmişken, Sayan Kaya ve eşinin adli olarak çok sorun yaşayacağını sanmıyorum. Zira, dediğim gibi, mensubu olduğu ailenin özel bir ağırlığı var. Tıpkı Kavakçı Ailesi, Topbaş Ailesi gibi.
Kaldı ki, vurgun parasında başka isimlerin var olma olasılığı mevcut!
AKP’li Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya’nın anlatacakları önemli.
Henüz haklarında bir adli işlem kararı verilmediği için dijital ekipmanlarına el konulamadı. Dijitallerinden elde edilecek veriler önemli. Bilirkişi raporlarıyla ortaya çıkacak bilgiler ve belgeler önemli.
Bu arada fon ve borsada patlayan vurgununun ortaya çıkmasıyla beraber gündeme gelen isimler var ki neredeyse hemen hepsi AKP’li.
İddialara bakıldığında AKP’li elitler, aralarında AKP’li seçmenlerin de bulunduğu 455 bin dolayında mağdur yarattılar.
Bu çerçevede, eski bakanın adı gündeme gelmeden evvel 28 yaşındaki bir AKP’li gencin adı “vurgunun baş aktörü” olarak ortaya atıldı.
Pusula Portföy Yönetim Kurulu Başkanı Muhammed YarızYurt dışına çıkmak üzereyken yakalanan 28 yaşındaki Muhammed Yarız, henüz AKP Gençlik Kolları’nda görevliyken birden kendisini fon yönetim kurulu başkanı olarak buldu.
Böylesi bir “altın çocuğun” kısa zamanda bir özel jet ile bir tekneye nasıl ve hangi koşullarda sahip olduğunun ortaya çıkması, paranın değil onurunun peşinden giden Şekeroğlu’nun ardında bıraktığı mesajı daha anlamlı hale getirecek kuşkusuz.
Ayrıca dün sabah soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla vurgunda adı geçen Destek Faktoring A.Ş. ile Özata Denizcilik yönetim kurullarında görev yapan 6 şüpheli gözaltına alındı.
Borsada dikkat çekici karşılığı bulunan Özata Denizcilik’ten gözaltına alınması talimatı verilen ve halen firarda olan Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı İskender Balcı ile Özata firmasının sahiplerinden Tuğba Hicran Ataseven ve Duygu Ataseven Somay yakalanmaları sonrasında nasıl bir ifade verecekler, merak konusu!
Kimler nasıl akıl vermiş? Kimler hangi aklı almışlar? Kamuoyu öğrenecek, detaylı ifade alınırsa elbette.
Hafta sonundaki “kriminal” gündemin üçüncü ayağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türkiye’deki yeraltı dünyasının önde gelen iki suç örgütü liderini “tanınmış aile” adı altında bir araya getirmesi oldu.
Yakın zamanda yeraltı dünyasında birbirlerine karşı silahlı eylemler gerçekleştiren, cinayet işleyen, adam yaralayan kısacası kamu güvenliğini tehdit eden mafya gruplarından Şahinler grubunun lideri Sedat Şahin ile Sarallar suç örgütünün lideri Burhanettin Saral, MHP Genel Merkezi’nde Bahçeli tarafından barıştırıldı. Barışma birlikteliğinde son dönemde adı sıkça duyulan Ali Uğur Uzun da yer aldı.
Burhanettin Saral ve Sedat Şahin, MHP Genel Merkezi'nde Devlet Bahçeli ileİşin tuhaf yanı, ortada “yeni nesil suç örgütleri” ile mücadele ettiğini belirten bir İçişleri Bakanı var.
Yıllarca mafya eylemleriyle yarattıkları korku ikliminde insanların can ve mal güvenliğine yönelik eylemler yapan iki suç örgütünün lideri, kamu güvenliğinin sağlanmasından sorumlu olan İçişleri Bakanı’nın gözlerine baka baka iktidarın küçük ortağının lideri tarafından buluşturuluyor. Ve bu tablo kamuoyuna “mutluluk” aşısıyla sunuluyor.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, MHP Genel Başkanı’na amacının ne olduğunu sordu mu acaba? Ya da ne yaptığını?
Bu gelişmeler ışığında ilk mesai gününü karşılamaya hazırlanırken bu kez MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir, firari konumdaki bir başka suç örgütü lideri Sedat Peker’in ülkeye döneceği haberini verdi.
Görüldüğü kadarıyla; MHP Genel Başkanı Bahçeli, yeni bir çözüm süreci başlatmış!
Mevcut İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, “yeni nesil” suç örgütleriyle mücadele ettiğinden olsa gerek “eski nesil” suç örgütlerini de Bahçeli ele almış anlaşılan.
Kısa süre önce cezaevinden tahliye edilen ve bir süredir Ankara faaliyet yürüttüğü bilinen Selahattin Yılmaz da özgürlüğüne kavuşunca soluğu MHP Genel Merkezi’nde almıştı.
Sedat Şahin, Burhanettin Saral ve Sedat Peker’in arasının düzelmesi halinde süreçten karlı çıkacak olan bir siyasetçi var. Rahat bir nefes alacaktır zannımca.
Büyüteç’in başlığının aslı bilindiği üzere “İnsanlık onuru, işkenceyi yenecek.”
Nefes aldığımız topraklarda, 1970’lerden itibaren yaşananların özetidir. Ziverbey Köşkü’nden günümüze dek süre gelen bir faaliyetin yansımasıdır.
Peki, insanlık onuru işkenceyi yendi mi? Kimilerine göre; yanıt, evet. Ama büyük çoğunluk “hayır” der.
Şimdilerde, bu toplumun varlığını işkence kadar derinden etkileyen, insanlık onurunu ayaklar altına alan olgunun adıdır yolsuzluk. Üstelik, yoksulluğun da ana etkenidir.
Bu toplum, işkenceyi her türlü çaba, girişim ve kayıplara rağmen engelleyemedi. Tek umudumuz, yolsuzluğu yenmesidir, insanlık onurunun sağlanması, korunması ve yaşatılması için.
Gelecek kuşaklara güzel bir ülke bırakılması için.
/././
***
Kağıttan milyarder: Mal varlığı 4 saat dondurulan Astor borsada üç yılda yüzde 2000 büyüdü.
(Uğur Zengin-Evrensel Gazetesi)
Türkiye, borsa vurgunu skandalıyla sarsılırken dikkat çekici bir gelişme yaşandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Borsa İstanbul’daki manipülatif işlemler gerekçesiyle dev şirketler ve gerçek kişilerin mal varlığını dondurduktan sadece 4 saat sonra geri adım attı. Başsavcılık, “Bazı hisselerin defter değeri ile PD/DD değerleri dikkate alındığında mevcut işlem fiyatlarıyla ciddi farklar bulunuyor” diyordu.
Bu vurgu dikkat çekici ve başsavcılık bir imada bulunuyor. Piyasa Değeri/Defter Değeri (PD/DD) şirketin esas değeri (defter değeri) ile piyasadaki hayali değeri (piyasa değeri) arasındaki oran olarak tanımlanabilir. Bu değer 1’in altında ise hisse ucuz, 1’in üzerindeyse hisse şirketin özkaynağına göre şişmiştir. Bu, borsa literatüründe bir ‘balon dedektörüdür’ ve çoğu zaman hisse analizinde başat gösterge olarak kabul edilir.
Eğer hâlâ olanlardan dersini almamış bir ücretliyseniz ve para kaybetmek istiyorsanız alacağınız hissenin önce PD/DD değerine bakarsınız. Hesaplamak oldukça kolaydır. Hesapladıktan sonra hem hissenin şişkin olup olmadığını anladığınızı düşünürsünüz, hem de şu meşhur ‘finansal okur yazarlardan’ olduğunuza kanaat getirebilirsiniz. Bu sizi rahatlatır. İşçiyseniz o hisseyi satın alır ve bir süre sonra kaybedersiniz. Siz PD/DD değeriyle uğraşırken borsada hisse fiyatını oynatabilecek kabiliyete sahip bir milyarder ya da patron-siyaset kulisinden bilgiye erken ulaşmış bir türedi zaten çoktan yapacağını yapmıştır.
Borsada olmayan şirketler ak kaşık mı?
Peki o zaman Başsavcılık ‘PD/DD değerine’ neden işaret etmiş olabilir? Birincisi, açıklanan 46 şirketin bir kısmı (Keskinoğlu, Eker, IC İçtaş vb.) borsada işlem görmüyor. Dolayısıyla bir PD/DD değeri yok. Vurgunun yatağı borsa olsa da, vurgunu yalnızca borsadaki şirketlerin/patronların yapmadığı; borsada işlem görmeyen şirketlerin de bu vurgunda payı ve kazancı olabileceği anlaşılıyor. Başsavcılığın geri adımından sonra bu ayağın ne kadar soruşturulacağı şüpheli. Vurgunda pay sahibi olan ancak borsada olmayan şirket patronları artık düne göre daha rahat nefes alıyor. Dondurulmuş varlıklar şimdi çözüldüğüne göre, serbestler!
Borsada işlem gören şirketler için ise Başsavcılık, hisselerde manipülasyon yapıldığını ima ediyor.
Türkiye’nin en zengin 55. kişisinin dondurulmuş varlığı 4 saatte çözüldü
Başsavcılık tarafından yayımlanan ve mal varlığı önce dondurulan -sonra hızla kaldırılan- şirketler ve kişiler listesinde PD/DD değeriyle dikkat çeken bir şirket var: Astor Enerji. Şirketin PD/DD değeri 5,95. Eşik değerin yüzde 495 üzerinde. Dolayısıyla her şeyden önce şirketin varlığı ile piyasa değeri arasında ciddi bir fark var.
Mal varlığı dondurulanlar arasında Astor Enerji’nin tüzel kişiliğinin mal varlığı ile şirketin patronu Feridun Geçgel ve şirket yöneticisi Enver Geçgel’in mal varlıkları vardı. Patron Feridun Geçgel’in kişisel serveti 2.7 milyar dolar. Türkiye’nin en zengin 55. ismi. Feridun Geçgel, 2018 seçimleri için AKP Urfa milletvekili aday adayı olurken, “Hizmet için varım. AK Parti'nin bir neferi olarak çalışmaya söz veriyorum” diyordu.
Astor’un hikayesi ise ilginç. Transtek Transformatör adıyla 83’te, İstanbul Pendik’in Şeyhli köyünde kurulan şirket 2005 yılında Geçgel ailesi tarafından 3 milyon dolara satın alındı. Şirketin 2002’deki sermayesi yaklaşık 900 bin dolardı.
Borsada olağandışı büyüme
Astor 2023’te borsaya açılıyor ve şirket tarihinin en büyük kırılması yaşanıyor. Ancak tam da borsaya açılmadan hemen önceki yıllarda TEİAŞ’a -yani devlete- yapılan satışların payı dikkat çekici. 2019’da tüm satışlarının yüzde 17’si devlete olurken, devletin payı 2021’de yüzde 31.7’ye çıkıyor. Miktarsal artış ise 190 milyon TL’den, 1 milyar TL’ye. Artış oranı yüzde 426. Aynı dönemin resmi enflasyonu yüzde 72. Dolayısıyla büyük bir reel büyüme var. 2019, 2020 ve 2021’deki TEİAŞ’a yapılan toplam satışların bugünkü değeri ise yarım milyar dolara yakın.
Şirket için yatırım teşvik ve vergi indirimleri de bir başka kaldıraç. Şirket büyük tutarlarda vergi indirimi alıyor.
2019’da hiç vergi ödemiyor. 2020’de ödenen vergi, o yıl alınan vergi indiriminin yalnızca yüzde 1'i kadar.
2023 Ocak’ta halka arz ediliyor ve 2.6 milyar TL piyasadan likit topluyor. Esas kırılmayla birlikte kâr marjı artıyor, ciro artıyor… Borçlanma imkanları genişliyor. 2023-2025 arasında ciro 4.4 kat büyüyor. Şirketin büyümesi baş döndürücü olsa da, ciro ve satışı katlayan bir başka büyüme var.
Tüm bunlar büyürken, şirketin piyasa değeri de aynı dönemde 20 kat büyüyor. Borsaya adım attığı günden fon krizi patlayana kadar 12 lira 50 kuruş olan hisse fiyatı 260 lira 50 kuruşa çıkıyor. Bu tam yüzde 2000’lik bir büyümedir. Üretimi aşan bu büyüme nereden geliyor? Finansal işlemlerle gelen ‘kağıt’tan bir büyüme.
3 yılda 20 kat fiyat artışı, hiçbir sanayi şirketinin organik büyümesiyle açıklanabilecek bir seviye değil. Bu tür anomaliler tipik olarak spekülatif balon veya manipülasyon bulgularıyla birlikte anılır. Bugün bunun soruşturmasını yapacak kurum SPK’dır.
Borsada bazı hisselerde spekülasyon olduğu bir olgu. Ancak bugüne özgü değil. Kapitalizmin parasal ağlarında hayali sermaye borsalar yoluyla dolaşıyor ve sahtekarlık sistemi gelişiyor. Olmayan sermaye ile satılan gelecek hayali yoksuldan zengine bir deniz yaratıyor. Tam da Emile Zola’nın Para romanındaki vurguncu karakter Saccard’ın dediği gibi: “Şunu anlayın ki, spekülasyon ve kumar, bizimki gibi devasa bir işin merkezi çarkı, tam da kalbidir. Evet! Spekülasyon kanı çağırır, her yerden küçük dereler halinde alır, biriktirir, her yöne nehirler halinde geri gönderir, büyük işlerin ta kendisi olan devasa bir para dolaşımı oluşturur.” Ve nihayet onlar için her şeyi elde etmekten, kral olmaktan daha inatçı ve daha ateşli bir hayal yoktur.
Yıl | Vergi öncesi kâr (TL) | Teşvik ve vergi indirimi (TL) | Ödenen vergi (TL) | Ödenen vergi / kâr oranı (%) | Ödenen vergi / teşvik oranı (%) |
2019 | 129.038.995 | 22.908.306 | 0 | %0.00 | %0.00 |
2020 | 219.221.186 | 42.049.305 | 484.532 | %0.22 | %1.15 |
2021 | 555.096.443 | 75.431.883 | 51.648.454 | %9.30 | 68.47 |
Günlerdir fon skandalını konuşuyoruz. Aslında gündelik yaşamda kredi kartları, ihtiyaç kredileri, fonlar, döviz, borsa derken, finans toplumun tüm dokularına nüfuz etmiş durumda. Finansal kapitalizmle birlikte, “Emekçiler kazandığını yer” ilkesi de geride kaldı. Geniş toplum kesimlerine kredi kartları, tüketici kredileriyle gelirlerinin ötesinde harcama yapma, dolayısıyla ekonomide etkin talebi artırma yolu açıldı. Ama iş geri ödemeye gelince metroda, kahvede, işyerinde bu borçların nasıl geri ödeneceğine, üç kuruşluk tasarrufların nasıl değerlendirileceğine ilişkin muhabbetler baş gündem maddeleri arasında yer alıyor.
Bir ekonomide sınıfsal pozisyonlarına göre bireylerin yatırımcı mı yoksa borçlu mu olduğunu ayırt etmenin de iyice güçleştiği çok karmaşık bir kompozisyon söz konusu. Bir emekli oğlunu evlendirmek için ihtiyaç kredisi kullanırken diğer bir emekli temel harcamalarına bile yetmeyen maaşını, sınırlı birikimleriyle mevduata veya fonlara koyarak destekleme gayreti içine girebiliyor. Tuzu kuru kesimler 2023 seçimleri öncesinde gözlemlendiği gibi, düşük faiz ortamından yararlanıp kredi kartı limitlerini zorlayarak borçlanıp borsaya yatırabiliyor. Faizden uzak durmaya çalışan muhafazakar kesimler bir eve bir arabaya sahip olabilme özlemlerini son yıllarda yaygınlaşan tasarruf finansman şirketleriyle gidermeye çalışabiliyor.
Nitekim son fon skandalında 25 bin yatırımcının para koyduğu tasfiye konusu bir fonun kişi başı ortalama portföyünün 100 bin liranın altında bulunduğu ortaya çıktı. 48 bin yatırımcı barındıran bir diğer fondaki ortalama yatırım miktarı da 110 bin lira. Buradan kolaylıkla 40-50 bin lira civarında mütevazi bir tasarrufa sahip çok sayıda küçük yatırımcıdan söz edilebileceği sonucunu çıkarmak zor değil. Buna karşın istisnalar dışında, manipülasyona başvuran, içeriden bilgi edinen, fiyatlar zirve noktalara ulaştığında çıkışa geçmeyi başaranlar da ne tesadüftür ki hep büyük oyuncular arasından çıkmış.
Burada unutulmaması gereken bir konu da şu: Doğrudur, fonlardan çıkışlarda danışıklı dövüşler, küçük yatırımcıyı yanıltacak sahte sinyaller, çıkışın zamanlamasının optimum noktada gerçekleşmesini sağlayacak tertipler devreye girmiş olabilir. Ancak 28 Ağustos’ta yayımlanan Yatırım Fonlarına İlişkin Rehberi’nin, bir fonda tek bir hissenin ağırlığına, fiili dolaşım oranına göre ayarlanacak ağırlığına, aynı yöneticinin yönetebileceği fonların sayısına ilişkin getirdiği düzenlemeler zaten mevcut fonların eski bileşimiyle devam edemeyeceğine işaret ediyor, hatta büyük olasılıkla bir çöküş yaşanmasını kaçınılmaz hale getiriyordu. Sermaye Piyasası Kurulu’nun (SPK) 18 Eylül 2026 tarihli basın açıklaması; Borsa İstanbul, Takasbank, Sermaye Piyasaları Birliği, Merkezi Kayıt Kuruluşu’nun yanısıra ilgili kamu kurum ve kuruluşları özel sektör temsilcileri ile iletişim halinde bulunulduğunu, yerli ve yabancı yatırımcıların görüş ve değerlendirmelerine başvurulduğunu söylüyor. Dolayısıyla piyasa profesyonelleri Rehber’de neler bulunduğunu ayrıntılarına kadar biliyorlardı ve bu “tatlı hayat” döneminin sonuna yaklaşıldığını anlayarak tüm önlemlerini ona göre almışlardı.
Sözü edilen fon yönetim şirketleri yöneticilerinin, bu tezgah içinde bulunan büyük yatırımcıların, iktidar partisi ile iltisaklı olmasına da şaşmamak gerek. Çünkü 24 senedir iktidardalar, tüm ekonomi bürokrasisi kadroları kendi tercihleri sonucu belirlenmiş durumda ve bu sürede serveti en hızlı artanlar kendi ekosistemlerinden çıkıyor. Bir yandan öz bünyelerinden gelen kadroların iş aleminde de önü açılırken bulundukları konumdan sıçrama yapmak isteyen şirket ve şahıslar da iktidar partisine yanaşmak gereksinimi duyuyor, sonunda parti ile kar merkezleri arasında organik bir yapı şekilleniyor.
Bilindiği üzere hesapları dondurulan 455 bin kişi bulunuyor. Bu oldukça büyük bir rakam ve AKP’nin böyle geniş bir kitleyi tamamen gözden çıkarma lüksü yok. Tasfiyeye uğrayacak fonların 18 milyar dolar olarak hesaplanan kağıt üstü değeri ilk yatırım tutarları göz önüne alınırsa yarıya kadar inebilir. Bazı para fonlarında kurtarılacak oranlar %70-80’leri bulabileceği için toplam zarar daha düşük çıkacaktır. O nedenle ortalıkta dolaşan kamu kaynakları ile kişi başına 1 milyon lira kadarlık bir kurtarma yapılacağı bilgisi doğru olabilir ve bu plan bütçeyi çok zorlamadan hayata geçirilebilir.
Yalnız süreci yakından izleyen, yüksek dozda tepkili ve çok katmanlı bir yapı ile karşı karşıyayız. Ancak önce şunu vurgulamak gerekiyor; elbette bu skandalda dahli bulunanların kişisel mal varlıklarına el konulması ve clawback denilen yöntemle haksız kazançlara el konulması, hatta yöneticilere yapılan yönetim ve performans gelirlerinin geri alınması gibi adımlar atılsa dahi, önemli bir zarar ortaya çıkacaktır. Ortalıkta, “bu sıfır toplamlı bir oyundur bütün zararlar kurtarılabilir” tarzı iyimser bir tez dolaşıyorsa da, tüm dünya ve ülke örnekleri belli bir zararın kaçınılmaz olduğunu gösteriyor.
Olası bir kurtarma operasyonuna ilişkin, bazıları tamamen zıt kutuplarda konuşlanmış kimi taraflar şöyle sınıflanabilir:
• Aralık 2025’e kadar 1 milyon lira, sonraki girişlerde 10 milyon lira finansal varlığa sahip olan ve kendilerinin de kurtarma kapsamına alınmasını isteyen “nitelikli yatırımcı” kategorisinde yer alanlar,
• Parasını tasfiye kapsamındaki para piyasası fonlarında park etmiş, hiçbir zarara uğramaksızın yatırdıklarının ödenmesi gerektiği varsayımından hareket edenler,
• Parasını hisse ağırlıklı fonlarda park etmiş, daha yüksek oranlı zararlarla yüz yüze gelmesi olası yatırımcılar,
• Fon piyasalarındaki çalkantı sonucu hem fonlardan hızlı çıkış hem de finansal varlık fiyatlarındaki düşüş kaynaklı zarara uğrayan, ama parası tasfiye kapsamı dışındaki başka fonlarda bulunanlar,
• Fon krizinin tetiklediği borsa endeksindeki düşüş sonucu portföyleri eridiği için tepkili olan, kendilerini de kapsayacak topyekun çözümler talep eden yatırımcılar,
• "Kârlar özel zararlar kamusal” anlayışına cepheden karşı çıkan, kamu kaynaklarından fon yatırımcılarını kurtarma amaçlı tek bir kuruş ödenmesine şiddetle muhalefet edenler.
Bu pozisyonları bağdaştırmak, toplumda genel kabul görecek bir çözüm üretmek imkansız görünüyor. Manipülasyonlara başvuranların, fonlardan vurgun vuranların, gerekli düzenleme, denetim, gözetim görevlerini aksatanların hepsinin AKP iltisaklı olması ilk bakışta iktidara ağır bir siyasi fatura çıkacağını düşündürüyor. Fatma Betül Sayan Kaya’ya ilişkin haberi YENİ Partili Zeynel Emre’nin patlatması, TİP Milletvekili Ahmet Şık’ın fon skandalına bulaşanların listelerini teşhir etmesi muhalefete puan kazandırmış görünüyor. Gelgelelim, iş çözüm önerisine gelince, nasıl bir pozisyon takınılırsa takınılsın, sözünü ettiğimiz geniş yelpazenin belli kanatlarından şiddetli bir tepki yükseleceğini tahmin etmek zor değil.
Muhalefet sözcüleri, kurtarma planının daha kapsamlı tutulması gerektiği; mağdurların tüm zararlarının karşılanmasının isabetli olacağı doğrultusunda yorum yapsalar; emeklilerin hali ortadayken, asgari ücretliler geçim sıkıntısı çekerken, kamu bütçesinden, halkın cebinden tek kuruş çıkmamalı görüşünü savunanlar sert tepki gösterecek. Yok eğer “bu ne cömertlik, hangi hakla halkın cebinden, risk alıp kayba uğrayan yatırımcıyı kurtarıyorsunuz?” tarzı, tam tersi bir tutum takınsalar, bu kez öfkesi tepesinde fon mağdurları galeyana gelecek.
YENİ Partili Ümit Özlale tarafından TBMM’ye sunulan kanun teklifiyle, kaybedilen paraların yüzde 80’inden fazlasının geri kazanılmasına ilişkin tasfiye önerileri geliştirirken “Kamu kaynaklarıyla zarar kapatılmasına karşıyız” tavrını ifade etti. Bu pozisyonun teknik anlamda geçerliliği tartışılır olmakla birlikte, izlenen tutum siyaseten doğru kabul edilebilir. Ancak Özgür Özel’in, “Fon krizinin çözümü için ortak masa” önerisi, oluşacak tepkilere yok yere muhatap olmak, iktidarın sorumluluğunu hafifletmek gibi istenmeyen sonuçlar doğurabilir. Dolayısıyla gereksiz bir hamle izlenimi uyandırıyor.
Krizin finansal piyasalardaki etkilerini ve siyaset cephesindeki sonuçlarının kolayca kestirilemeyeceği, çalkantılı yeni bir döneme giriyoruz. Zengin haber akışıyla dışarıdan izleyenler için canlı, bizzat kayba uğrayanlar açısından acılı bir süreç yaşanacak gibi görünüyor. Bu kritik kırılma noktasını siyaseten doğru değerlendirmek de toplumsal muhalefetin becerisine bağlı olacak.
/././
Avrupa'da sol-sosyalist güçlerin halleri: Umutsuzluk yok -İbrahim Varlı-
Neo faşist dalganın Avrupa'yı etkisi altına aldığı ortada. Bu durum büyük bir karamsarlık yaratmış durumda. Ancak kıtada tek onlar yok, sol da var. Die Linke Berlin'i, Avusturya’da komünistler Graz'ı aldı. İsveç’te Sol Parti Meclis'e girdi, Melenchon Le Pen ile yarışacak, Belçika İşçi Partisi %21'lere çıktı.
Bir çağ dönüşümünün arifesindeyiz. Ekonomik, siyasi, askeri, toplumsal büyük bir alt üst oluş yaşanıyor. Ekonomi-politik bize tüm bunların sebepsiz olmadığını söylüyor. Sermaye, güç, hegemonya el değiştiriyor, yeni birikim araçları ortaya çıkıyor, kapital farklı merkezlerde toplanıyor. “Eski” ölürken “yeni”nin doğum sancıları her yerde hissediliyor.
Bu sancının en yoğun yaşandığı merkezlerden birisi de Kıta Avrupası. Son Almanya eyalet seçimleri de gösterdi ki göçmen karşıtlığından, yabancı düşmanlığından, savaş politikalarından ve kapitalizmin krizinden beslenen neo faşist yapılar kıta genelinde rüzgârı arkasına almış durumda.
Aşırı sağın yükselişi iki dünya savaşının yaşandığı ara dönemdeki benzer senaryoları akıllara getiriyor. Artan otoriterlik, sosyal devletin budanması, temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanması sürgit gidiyor. Sağıyla soluyla “merkez” partilerin sağcılaşması popülist aşırı sağ dalgayı beslerken yaşananlar bir fasit daireye dönüşüyor, bir kısırdöngü yaşanıyor. Bir nevi tarihin tekerrürü de denebilir.
Tablo birçok açıdan karamsar. Faşizmin kara bulutları İtalya’dan İngiltere’ye, Almanya’dan Norveç’e, Fransa’dan Portekiz’e dört bir yanı esir alırken yaşananlar 20. yüzyılın önemli dönemeçlerinden olan 1929-39 sürecini hatırlatıyor.
Bu madalyonun bir yüzü. Bir de diğer yüzü var. Önder İşleyen BirGün Pazar’da “uzun zamandır emekçi halkların sistem dışında başka bir geleceğe kapı aralayacak bir mücadele içinde olmalarını, bu arayışın bir ucunda son yıllarda yükselen faşist dalganın bir ucunda da sol direnme güçlerinin olduğunu” yazdı.
Evet, Avrupa’da sadece aşırı sağ yok. Seksen yıl önce, bir asır önce faşizme “dur” diyen geniş halk kitleleri, sol-sosyalist güçler tüm bu heyula içerisinde bir şeyler yapıyorlar. Neo faşizmin ayak sesleri kıta coğrafyasını inletirken solcular, sosyalistler, ilerici güçlerin bir kez daha faşizmin kara bulutlarını dağıtabilecek güçleri var.
Son dönemlerdeki Avrupalı sol güçlerin “zaferleri”, elde ettikleri kazanımlar, sandıklardaki yükselişleri dikkat çekici. Avusturya’dan Almanya’ya, İsveç’ten Belçika’ya, Portekiz’den Fransa’ya yaşananlar “umut hala yürürlükte” dedirtiyor.
Almanya'da 20 Eylül’deki Berlin Eyalet Parlamentosu seçimlerini Die Linke (Sol Parti) yüzde 25,7 oyla kazandı. Oylarını 13,4 puan artıran Die Linke’nin adayı Elif Eralp şayet “Alman egemenleri” engellemezlerse Eyalet Başbakanı olacak. Eralp’e ve sola başarıyı getiren dinamikler barınma krizinin damgasını vurduğu başkent Berlin’de kamuculuğu savunmaları, emlak tekellerine cephe açmaları oldu. Emlak şirketlerinin elindeki evleri kamulaştıracaklarını ilan eden Eralp’li Sol Parti, ilk günden sadece Alman egemen sınıflarının değil tüm Avrupa sermaye kesimlerinin rüyalarını kaçırdı. Olası bir kamulaştırma politikasının kira-konut kriziyle sarılan Avrupa’da örnek bir model teşkil etmesinden endişe ediliyor.
Alman egemenleri günlerdir “Sol Parti”yi canavarlaştırmaya çalışırken başbakanlığın Eralp’e verilmemesi için yoğun bir kara propagandaya başvurmuş halde.
İskandinav solunda da çarpıcı hareketlilik var. İsveç'te 13 Eylül'deki seçimde, Sosyal Demokratlar liderliğinde Merkez Parti, Yeşiller Partisi ve Sol Parti’nin oluşturduğu “sol blok” seçimin galibi oldu. Sosyal Demokratlar oyların yüzde 28’ini alarak 99 milletvekili çıkardı. Sol Parti yüzde 8,4 ile 30, Yeşiller yüzde 6,1 ile 22 sandalye kazandı.
Sol blok 349 sandalyeli Riksdag’da (Parlamento) 176 koltuk elde eden parti, sağa karşı üç sandalyelik bir çoğunluğa sahip. Burada da Almanya’daki gibi “Sol Parti” alerjisi var. Liberal-sağ Merkez Parti, Sol Parti’ye kabinede yer veren bir hükümete destek vermeyeceğini açıkladı. Sol Parti ise bakanlık düzeyinde temsil talep ediyor. Oy kaybetse de Sosyal Demokratlar 20. yüzyılın büyük bölümünde ülkeyi yönetmiş ve hâlâ en büyük parti konumunda.
Belçika'da ise sol-sosyalist Belçika İşçi Partisi (PVDA/PTB) bambaşka bir hikaye yazıyor. İşçi Partisi başkent Brüksel bölgesinde anketlere göre yüzde 21,4 ile ilk sırada, sosyal demokrat Sosyalist Parti (PS) yüzde 20,3 ile ikinci. Ülkenin Fransızca konuşulan Valon bölgesinde, sosyal demokrat Sosyalist Parti (Parti Socialiste/PS) yüzde 29 oy oranı ile birinci. Belçika İşçi Partisi’nin Fransız kolu PTB Valonya genelinde yüzde 18,9’larda. Son seçimlerde İşçi Partisi Valonya'da PTB adıyla yüzde 12,1 oy elde etmişti.
En büyük devinim ise belki de Fransa’da yaşanıyor. Anketlere göre gelecek yıl yapılacak Cumhurbaşkanlığı Seçim’inde ilk kez sosyalist bir isim ikinci tura kalacak: Jean-Luc Mélenchon. Fransız egemenlerinin ve müesses nizamının “aşırı solcu” olarak kodladığı Boyun Eğmeyen Fransa'nın (LFI) lideri Jean-Luc Mélenchon'un aşırı sağcı Marine Le Pen ile kapışacak. Le Pen ilk tur senaryolarının tamamında açık ara önde yer alırken Mélenchon ikinci sıraya yükseldi. LFI hafta sonundaki Senato seçiminde de bir koltul elde etti. Mélenchon yüzde 20’lerde seyrediyor. İkinci turda merkez sağ ve solun tavrı Macron’un ardından Mélenchon’u Elysse Sarayı’na taşıyabilir.
Marttaki yerel seçimde 59 oy farkla Ulusal Cephe (RN) adayı Côme Dunis’in kazandığı Montargis’te mahkeme seçimi iptal etti. Dunis ikinci turda oyların %34,64’ünü, Fransa Komünist Partisi (FCP) adayı Bruno Nottin %33,10 almıştı.
Orta Avrupa’da ise sesiz sedasız büyük başarılara imza atılıyor.Avusturya Komünist Partisi (KPÖ) ülkenin ikinci büyük kenti Graz’ı ikinci kez kazandı haziran ayında. Steiermark eyaletinin başkenti Graz Avusturya’nın sanayi merkezi. Elke Kahr liderliğindeki KPÖ, 29 Haziran’da oylarını 7 puan artırarak yüzde 35.6 ile kaleyi korudu.
Komünistlerin Salzburg ve Innsbruck gibi kentlerde de oylarını artırmayı başardı. KPÖ Salzburg’da yüzde 11,7 oy oranıyla ikinci parti olarak Parlamento’da. Graz Belediye Başkanı Elke Kahr, barınma ve geçim krizini öncelerken ödenebilir konut, güçlü altyapı ve halkla doğrudan temas kuran belediyecilik anlayışıyla öne çıkıyor. Partili meclis üyeleri maaşların büyük kısmını doğrudan ihtiyaç sahiplerine bağışlıyor. Mahallelerde kurulan semt evleri, dayanışma ağları ve kamucu politikalara dayalı model Avrupa’daki diğer sol partilere de ilham veriyor. Almanya’da Die Linke’nin Parlamento ve Berlin seçimlerindeki başarısının temelinde de bu “model” var.
İsrail ve ABD’nin hedefindeki başbakan Petro Sanchez dolayımıyla gündemden düşmeyen İspanya’da Sumar (Sol İttifak) son seçimde %12,3 oy ile 31 sandalye elde etti. Podemos, Más País ve Yeşil Partiler dahil olmak üzere geniş sol bileşenlerin oluşturduğu koalisyonun yanında EH Bildu (Bask Solu) da %1,3 almıştı.
Portekiz’de ise geçen yılki seçimde sol ve merkez sol yelpazedeki partilerin oy oranları toplamda yüzde 32’lerde. Yeşil-sol koalisyon LIVRE %4,1 oy alarak 6 sandalye elde etti. Portekiz Komünist Partisi (PCP) ve Yeşiller birlikteliği %2,9 oy alarak 3 sandalye kazandı. Sol Blok (BE) 1 sandalye aldı. “Radikal" sol ve yeşil partilerin (LIVRE, CDU, BE) toplam oy oranı %9,0.
İtalya’da, Yunanistan’da, İrlanda’da ve daha pek çok ülkede görülmese de sol-sosyalist güçler güç biriktiriyor.
∗∗∗
Berlin ve Graz seçim zaferleri çıkarılacak derslerle dolu ve çok şey anlatıyor. Elif Eralp ve Die Linke yöneticileri başarının arkasında halka doğrudan temas kurmalarının yattığını söylüyor. Berlin genelinde 250 bin kişinin kapısını bire bir çaldıklarını, sokak sokak, mahalle mahalle faaliyet yürüttüklerini can alıcı temel sorunlara odaklandıklarını açıkladılar. Berlin gibi kira-barınma sorununun akut bir hale geldiği kentte emlak kartellerine savaş açan Die Linke’nin kamulaştırma vaadi etkili oldu. Bunun yanı sıra gıda sorunundan ekonomik krize ve militarist politikalara karşı yapılan itiraz gençlerin, kadınların, geçinemeyenlerin yüzünü sola dönmesine vesile oldu.
Sosyal medya çağında iletişim kanalları iyi değerlendirilse de asıl verim “konvonsiyonel” yöntemlerle elde edildi: Yüz yüze temas, kapı kapı propaganda.
Benzer başarı modelini Berlin’in rol modeli Graz’da da gördük. Elke Kahr ve genç komünistlerin gıda-kira krizine karşı kurdukları dayanışma ağları, kapı kapı, sokak sokak halkla temas kurmaları, evlere yapılan ziyaretler hepsi sonuç üretti. Merkezi mitinglere, sosyal medya videolarına, X paylaşımlarına bel bağlanmadı.
Başta da belirttik, büyük bir çağ dönüşümünün arifesindeyiz. Sistem dışına itilen halklar, toplumlar yeni arayışlarda. Bu arayışlar “zıt” kutuplara çıkabiliyor. İşleyen’in de yazdığı gibi “sandıklardan hem sosyalistler hem de faşistler çıkarken” bu durumdan alınması gereken çokça ders var.
Solun, sosyalistlerin bir adres olabileceği, kitlelerle temasın, başarılı yönetimlerin, halkçı modellerin solu yeniden umut haline getirdiğini gördük.
Tabi ki gerçekçi olunmalı; “Avrupa’daki kazanımların bu haliyle gerçek bir alternatif olarak görebilmek kuşkusuz ki mümkün değil.” Ancak “merkez” çökerken Almanya’da, Fransa’da, Belçika’da, İngiltere’de ve daha pek çok yerde yeni bir siyaset zemini ortaya çıkıyor. Halk katmanlarının “yeni” arayışı içerisindeyken yüzünü sola dönmeleri önemli. Ve bu da gerçek bir sol-sosyalist alternatif için önemli bir mücadele zemini sunuyor.
/././
Yedi yıl sonra aynı soru: Bu ne cüret?-Özge Güneş-
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bu hafta dünya gündeminin merkezindeydi. ABD ile Çin arasındaki rekabet, İran’a karşı savaş, Gazze ve Netanyahu’ya yönelik protestolar öne çıktı. Netanyahu kürsüye çıkarken delegasyonların salonu terk etmesi, Genel Kurulun en çok konuşulan sahnelerinden biri oldu. Ukrayna ve Sudan’daki savaşlar, yapay zekânın denetimi ve BM’nin bütün bu krizler karşısındaki etkisizliği de tartışıldı. Farklı başlıkların altında ise aynı soru dolaşıyordu: Dünya siyasetini belirleyen kararların bedelini kim ödüyor?
Enerji tedariki bu tartışmaların önemli bir parçasıydı. Zira İran savaşı ve Hürmüz Boğazı’ndaki kriz, petrol ve doğal gaz akışının nasıl güvence altına alınacağı sorusunu yeniden öne çıkardı. Enerji tedariki İran’a yönelik saldırıların başladığı ilk günden beri savaşın ve pazarlığın doğrudan konusu olmuştu. Tedarikin kesilmesiyle ortaya çıkan sonuçlar ise tüm dünyada üretime ve gündelik hayata kadar uzanıyor.
∗∗∗
İklim meselesi de bu tablonun içinde ele alındı. Fosil yakıtlara bağımlılık, hem savaşların yarattığı tedarik sorunları hem de ekolojik yıkım üzerinden tartışıldı. BM Genel Sekreteri António Guterres, kirletenlerin bedel ödemesi gerektiğini vurguladı; gelişmiş ülkelere iklim değişikliğine uyum finansmanını artırma çağrısı yaptı. İklim krizini savaş, eşitsizlik ve yapay zekâyla birlikte gücün nasıl ve kim tarafından kullanıldığı sorusuna bağladı. Böylece teknik hedeflerin ötesinde siyasal tercihlere de dikkat çekti.
Bu çerçevede merakla beklenen konuşmacılardan biri de Nepal Başbakanı Balendra Shah idi. Geçen yılki gençlik ayaklanmasının ardından mart ayında yapılan seçimlerden çıkarak göreve gelen Shah, henüz bir ay önce büyük bir sel felaketi yaşamış ülkesini temsil ediyordu. Bu çerçevede dünyaya ne söyleyeceği de önem taşıyordu. Shah, ülkesinin küresel emisyonlardaki payının çok düşük olmasına rağmen ağır bir bedel ödediğini anlattı. Felaketin yolları, okulları, evleri ve geçim kaynaklarını yok ettiğini; Nepal’i yol açmadığı zararı onarmak için borçlanmak zorunda bıraktığını söyledi. Yeni krediler ve yetersiz hibelerle yetinilemeyeceğini belirterek yeterli, hibe temelli destek istedi.
Nepal, Hindistan ve Çin arasında ortak izleme ve erken uyarı sistemlerini içeren bir Himalaya iklim dayanıklılığı mekanizması önerdi -bu bölgedeki taban hareketlerinin de dile getirdikleri bir öneriydi. İklim adaletini, bedeli kimin ödediği kadar kararlarda kimin söz sahibi olduğuyla da ilişkilendirdi.
∗∗∗
Aynı günlerde New York’ta İklim Haftası düzenleniyordu. Bu çerçevede BM Genel Kurulu’yla eşzamanlı olarak gerçekleştirilen etkinlikler, hükümetleri, şirketleri, uzmanları ve sivil toplum temsilcilerini buluşturdu. Burası iklim politikalarının yanı sıra sermayenin, piyasaların ve yatırımların yönünün tartışıldığı bir alandı. Kurumsal programın dili de düşük karbonlu ekonomi, enerji güvenliği ve iş dünyasının dönüşümdeki rolü etrafında kuruluyor. Ancak şirketlerin çözümün aktörleri olarak yer aldığı bu buluşmalar da itirazlara sahne oldu. Örneğin öğrenciler Nvidia panelini veri merkezlerinin çevresel etkileri ve şirketin İsrail’le ilişkileri nedeniyle protesto etti. Bu protesto, savaş ve iklim tartışmalarının şirketlerin faaliyetlerinde nasıl kesiştiğini de gösteriyordu. Teknoloji yatırımlarının hangi ihtiyaçlara hizmet ettiği, enerji ve su kullanımının bedelini kimlerin üstlendiği, şirketlerin nasıl bir gelecek üzerinde söz sahibi olduğu da iklim siyasetinin konusu.
Dahası bu hafta, Greta Thunberg’in 23 Eylül 2019’da BM İklim Eylemi Zirvesi’nde yaptığı konuşmanın yedinci yıldönümüydü. O gün Greta, dünya liderlerine “How dare you?” diye seslenmişti: “Bu ne cüret?” İnsanların ve ekosistemlerin uğradığı yıkım karşısında para ve sınırsız büyüme vaatlerinin konuşulmasına itiraz ediyordu.
Aradan geçen sürede iklim hakkında konuşmanın, iklim hedefleri açıklamanın ve yeşil yatırımlar duyurmanın olağanlaşması sorunun yanıtlandığı anlamına gelmiyor. Asıl ölçü, bu hedeflerle şirketlerin büyüme planları çatıştığında hangi kararın öncelikli hale geldiği. İklim adaleti çağrısı, bu öncelik sırasını ve karar alma süreçlerini de değiştirmeyi gerektiriyor.
New York’tan yaklaşan COP31’e taşınması gereken de bu tartışma. Kaynakların kullanımını ve üretimin yönünü belirleyen kararların değişmesi gerekiyor. Bunun için zarar gören toplulukların, emekçilerin ve geniş halk kesimlerinin taleplerini, bu kararlar üzerinde etkili olacak bir siyasal güce dönüştürmek gerekiyor. Greta’nın sorusu hâlâ yerinde duruyor. Bugün mesele, sorumlulardan hesap soracak ve halkın ihtiyaçlarını esas alan kararların alınmasını sağlayacak bu gücün nasıl kurulacağı.
/././