(Derleyen: mstfkrc)
EKONOMİ, POLİTİKA, ÇEVRE, SANAT, TARİH ve İSTANBUL
Fon vurgunu kaza değil: Amsterdam Borsası'nın 400 yıllık hikayesi -Emre Alım-
İlk borsa, ilk açığa satış yasağı, ilk manipülasyon davası ve ilk yatırım fonu aynı şehirde doğdu. Bugün yaşananların kökü orada.
Türkiye'de yaşanan fon vurgunu, borsayı ve finans piyasalarını yeniden tartışmaya açtı.
Herkesin aklına aynı sorular takıldı. Bu nasıl oldu? Sorumlular kim? Denetim neredeydi?
Bu sorular önemli. Ama düzenin verdiği yanıt hep aynı yere varıyor: "Bir aksilik oldu. Birkaç kötü niyetli kişi sistemi kötüye kullandı. Kuralları sıkılaştıralım, her şey yoluna girer."
Oysa bugün yaşananlar sistemin arızası değil. Sistemin çalışma biçimi bizzat böyle.
Bu gerçeğe işaret eden TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, soLTV'de yayınlanan Komünist Bakış programında vurgunun bugüne özgü olmadığının altını çizdi ve Amsterdam Borsası örneğini hatırlattı.
Bugüne nasıl gelindiğini anlamak için 400 yıl öncesinin Amsterdam'ına, dünyanın ilk düzenli borsalarından birinin kurulduğu şehre gitmekte fayda var.
Orada, daha ilk yıllarda, bugün tanıdığımız her şeyi göreceğiz. Hisse satışı, spekülasyon, fiyat oyunları, devletin yasakları ve o yasakların işe yaramaması…
16. yüzyılın sonunda İspanya Krallığından ayrılarak kurulan Hollanda Cumhuriyeti, oldukça küçüktü ve tarıma pek elverişli değildi. Ama denizi vardı.
Hollandalılar bu yüzden ağırlıklı olarak balık tutuyor ve gemi yapıyordu. Bu gemiler daha sonra aracılık için kullanılmaya başlandı. Malı bir yerden alıp başka yerde pahalıya satıyorlardı.
Hem İspanya’dan getirilen sermaye hem büyüyen gemicilik Amsterdam’ı kısa sürede büyük bir ticaret kenti haline getirdi.
17. yüzyılda Amsterdam limanı. Küçük ülkenin zenginliği ticaretten ve sömürüden geliyordu.O yıllarda baharat çok değerliydi. Karabiber, karanfil, hindistan cevizi, tarçın… Etleri saklamak, yemeğe tat vermek, ilaç yapmak için kullanılıyorlardı. Kendisi altın kadar değerliydi.
Doğu’dan baharat almak için 1595'te ilk Hollanda filosu yola çıktı. Sonra yenileri geldi. Ama bu iş kolay değildi.
Bir sefer yaklaşık iki yıl sürüyordu. Yolda fırtınalar, hastalıklar, korsanlar vardı. Gemilerin yarısı dönmeyebiliyordu. Ama dönerse kâr çok büyüktü.
Gemi almak, tayfa tutmak, silah ve mal almak için sermayedarlara para gerekiyordu. Hepsi peşin ödeniyordu. Getirisiyse iki yıl sonra belli oluyor, belki hiç gelmiyordu.
Başta çözüm basitti. Birkaç tüccar bir araya geliyor, bir sefer için ortaklık kuruyor, gemiler dönünce kâr paylaşılıyor, ortaklık dağılıyordu. Sonraki sefer için yeni ortaklık kuruluyordu.
Ama bu düzen bir noktada tıkandı. Çünkü şirketler birbirine rakip olmaya başladı.
1602'de hepsi Birleşik Doğu Hindistan Şirketi adı altında birleştirildi. Kısaca VOC.
Şirkete verilen yetkiler şaşırtıcıydı. Ümit Burnu'nun doğusundaki bütün ticarette 21 yıllık tekel olma hakkı. Savaş ilan etme hakkı. Barış anlaşması yapma hakkı. Kale kurma, asker besleme, yerel yöneticilerle anlaşma yapma hakkı.
Yani VOC yalnızca bir ticaret şirketi değildi. Yarı devletti.
VOC'nin amblemi. Bu şirketin ordusu, kaleleri ve donanması vardı.VOC'nin sermayesi yaklaşık 6,4 milyon florin oldu. Bu para hisse senedi satarak toplandı.
Hisse senedi ne demek? Şirketin küçük bir dilimi demek. Bir dilim alırsan şirketin ortağı olursun. Kâr olursa payını alırsın.
Kâğıt üstünde herkes hisse alabiliyordu. Zengin tüccar da alıyordu, esnaf da. Yalnızca Amsterdam'da bin kadar kişi katıldı.
Ama işin asıl önemli kısmı şuydu, para verenlerin şirketi yönetme hakkı yoktu. Şirketi "17 Beyler" denen küçük bir yönetim kurulu yönetiyordu. Hisse sahibi hesap defterlerini göremiyordu. Kararlara karışamıyordu. Sadece para yatırıyor ve bekliyordu.
Bilinen en eski hisse senetlerinden biri. VOC ortaklarına verilen kâğıtlar bunlardı.Derken yeni bir sorun çıktı.
Diyelim ki VOC'ye para yatırdın. Para şirkete gitti. Gemilere, kalelere, mallara dönüştü. Sonra bir gün paraya ihtiyacın oldu. Ya da ölmek üzeresin, çocuklarına nakit bırakmak istiyorsun. Ya da şirketin gidişatından kuşkulanıyorsun ve çıkmak istiyorsun.
Şirket paranı geri veremiyordu. Çünkü para çoktan harcanmış oluyordu.
Buna da “çözüm” bulundu. Hissenin kendisini başkasına satmak.
Böylece likidite ortaya çıktı. Yani elindeki bir varlığı hızlıca nakde çevirebilmek.
Bu ihtiyaç borsayı doğurdu. Daha ilk yıl VOC hisseleri el değiştirmeye başladı. Alıcılar ve satıcılar Amsterdam'da sokaklarda, köprü üstlerinde, pazar yerlerinde buluşuyordu. Kısa sürede işler o kadar arttı ki, 1611'de bu iş için özel bir bina yapıldı. Adı Beurs idi. Borsa kelimesi de 'kese, cüzdan' anlamına gelen bir sözcükten (Beurs) geliyor.
Hisselerin fiyatı da artık şirketin gerçek değerinden çok, beklentilere bağlıydı. Gemiler döndü mü? Battı mı? Savaş çıktı mı? Haber para etmeye başladı. Söylenti para etmeye başladı.
Borsa burada bir iş daha görüyordu, sorumluluğu ortadan kaldırıyordu. Hisse alan, işlerin nasıl yürüdüğünü bilmek zorunda değildi. Kâr geliyor, para kazanılıyor. Nereden geldiği önemli değildi.
Hisse alınıp satılmaya başlayınca ortaya çıkan fiyat farkı yeni bir kazanç kapısı açtı.
Basit bir örnek verelim. Bir hisseyi 100 liraya alıyorsun. Fiyat 150 oluyor. Satıyorsun. 50 lira kazandın.
Bu 50 lirayı kim üretti? Şirket üretmedi. Şirket aynı şirket, aynı gemi, aynı mal. O 50 lirayı senin hisseni 150'den alan kişi ödedi. Eğer o kişi sonra 80'e satmak zorunda kalırsa, 70 lira kaybeder.
Yani fiyat oyununda bir kişinin kazancı başka birinin kaybı. Ortada yeni bir zenginlik oluşmuyor. Sadece el değiştiriyor. Üstüne bir de komisyoncuların payı var. Yani oyun toplamda kaybettiriyor bile.
Amsterdam'da bu oyun hemen geliştirildi. Yeni araçlar ortaya çıktı. Vadeli satış, opsiyon vs…
Hollandalılar bu tür işlere windhandel dedi. Yani "rüzgar ticareti". Çünkü ortada gerçek bir mal yoktu. Bir söz vardı. Bir bahis vardı. Rüzgar satılıyordu.
En tehlikeli olanı ise şuydu, elinde olmayan hisseyi satmak. Buna bugün açığa satış diyoruz.
Nasıl çalışır? Hisse 100 lira. Sen "bir ay sonra 100'den vereceğim" diye satıyorsun. Ama elinde hisse yok. Bir ay sonra fiyat 70'e düşerse, gidip 70'ten alıyorsun. 100'den teslim ediyorsun. 30 lira kazanıyorsun.
Yani şirketin değer kaybetmesine bahis oynuyorsun. Şirket ne kadar kötü giderse sen o kadar kazanıyorsun.
Isaac Le Maire'nin portresi.Bu oyunun en ünlü oyuncusu Isaac le Maire'dir.
Le Maire, VOC'nin kurucu ortaklarından biriydi. Şirkete büyük para yatırdı ve Amsterdam yönetim kurulunda görev aldı.
Sonra şirket yöneticileriyle kavga etti. Yöneticiler onu şirket kaynaklarını kendi çıkarına kullanmakla suçladı. Le Maire bunu reddetti. 1605 civarında yönetimden ayrılmak zorunda kaldı.
Yaklaşık 1609'da Le Maire ve birkaç ortağı VOC hisselerini açığa satmaya başladı. Hem de büyük ölçüde. Fiyatı düşürmek istiyorlardı. Çöküşü hızlandırmak için şirket hakkında olumsuz söylentiler yaydılar. Gemilerin dönmediğini, kârın azalacağını uydurdular.
Le Maire'in gerçek niyeti hâlâ tartışılıyor. Kimi tarihçi intikam diyor. Kimi para kazanmak diyor. Belki ikisi birden. Girişiminin ne kadar işe yaradığı da belirsiz.
Ama şu kesin, tarihin kayda geçen ilk büyük borsa saldırısı buydu.
Birincisi, Le Maire kahraman değil. Bu kavga zenginlerin kavgası. Bir yanda VOC'nin yöneticileri, öbür yanda eski ortakları.
İkincisi, bu kavgada bedeli ödeyen küçük yatırımcı oldu. Fiyat oyunlarında sıradan hisse sahibinin bilgisi de yoktu, gücü de.
Üçüncüsü, borsa daha ilk on yılında manipülasyonla tanıştı. Yani hile, sonradan gelen bir bozulma değil. Oyunun ilk günden beri içinde.
Le Maire'in vuruşundan sonra devlet devreye girdi.
1610'da Hollanda yönetimi hisselerin açığa satışını yasakladı. Halkı koruyor gibi görünen karar aslında şirketi koruyordu.
Zaten yasağı çıkaranlarla hisse sahipleri aynı çevreden geliyordu. Şehri ve devleti yöneten zengin tüccar aileler, aynı zamanda VOC'nin yöneticileri ve büyük hissedarlarıydı. Yasayı yapan da yasadan etkilenen de aynı masadaydı.
Yasak işe yaramadı. Çoğu tarihçi böyle söylüyor. 1621'de, 1623'te, 1630'da tekrar tekrar çıkarıldı. Oyuncular yasağı deldi.
Bu döngü tanıdık geliyor mu? Kriz çıkıyor. Yasak geliyor. Kısa sürede unutuluyor. Yeni yollar bulunuyor. Sonra bir başka kriz.
Bugünkü konumuza en yakın hikaye ise 1770'lerde yaşandı.
1772-1773'te Amsterdam'da büyük bir kredi krizi patlamıştı. Spekülatörler iflas etmişti.
İşte tam bu sırada, 1774'te, Abraham van Ketwich adında bir komisyoncu yeni bir ürün çıkardı. Adı Eendragt Maakt Magt. Yani "Birlik Güç Verir".
Fikir şuydu: Birçok kişinin parasını topla. Hepsini tek bir sepete koy. Bu parayı farklı yerlere dağıt. Yabancı devlet tahvillerine. Karayipler'deki plantasyonlara verilen kredilere. Biri batarsa diğerleri ayakta kalır. Yatırımcılar için daha güvenli olur.
Bu, tarihin bilinen ilk yatırım fonlarından biri. Bugünkü fonların atası.
Peki gerçekte ne oluyordu? Küçük tasarrufçu parasını veriyordu. Paranın nereye gittiğini gerçekten denetleyemiyordu. Komisyoncu yönetim ücretini alıyordu. Paralar, uzak bir kıtada köle emeğiyle işleyen plantasyonlara kredi olarak gidiyordu. Savaşlar ve temerrütler patlayınca fon getirileri düştü. 1780'lerde, İngiltere ile savaş ve arkasından gelen krizlerle bu fonlar zor günler yaşadı.
Kısacası "güvenli fon" fikri, krizlerden çıkmıyordu. Krizlerden doğuyordu.
VOC yaklaşık iki yüzyıl yaşadı. 18. yüzyılın sonunda çöktü.
1796'da Hollanda devleti şirketin borçlarını ve mallarını devraldı. 1799'un sonunda VOC'nin imtiyaz süresi doldu. Şirket kapandı.
Bu ne demek? Şirket iyi giderken kâr payını hissedarlar aldı. Şirket batınca borcu devlet üstlendi. Yani vergi veren halk.
Kâr özel. Zarar kamusal. Bu düzeni bugün de çok iyi tanıyoruz.
Bugünkü finans piyasalarının DNA'sını Amsterdam'da görüyoruz.
İkincil piyasa: Üretimden kopuk fiyat oyunu. Yeni bir şey üretilmiyor. Kâğıtlar el değiştiriyor.
Türev ürünler: Vadeli işlemler, opsiyonlar. Bugün bunlar trilyonlarca dolarlık bir devasa kumar alanı.
Açığa satış: Bir şirketin batmasına bahis. Hâlâ tartışılıyor. 2008 krizinde ve 2020 pandemisinde Türkiye dahil birçok ülke geçici olarak yasakladı. Tıpkı 1610'da olduğu gibi.
Yatırım fonu: Küçük tasarrufçuyu büyük piyasaya bağlayan boru hattı. Güven satıyor. Riski,satan tarafta değil, alan tarafta kalıyor.
Bugünkü fon vurgununu 1774'teki fonla kıyaslayabilir miyiz? Elbette farklar var. Sistem farklı. Yasalar farklı. Ülke farklı. Ama mantık aynı.
Çok sayıda insanın parası toplanıyor. Karar birkaç kişide kalıyor. Bilgi de onlarda kalıyor. Hiçbir değer üretilmiyor. Halka "güven" satılıyor. "Sen anlamazsın, uzmanlar yönetiyor" deniyor. Gün gelince balon patlıyor. Zararı küçük oyuncu karşılıyor.
Bugün Türkiye'de birçok insan enflasyon karşısında birikimini korumak için fonlara yöneliyor. Eğer bu sistem gerçekten güvenli olsaydı, o zaman fon vurgunu istisna olurdu. Ama Amsterdam'dan bu yana her dönemde aynı şeyi görüyoruz. İstisna sanılan şey, kuralın kendisi.
Çünkü sorun kötü insanlar değil. Sorun, finans piyasalarının yapısı.
***
Donroe Doktrini’ninden Brezilya seçimlerine -Fatih Yaşlı-
Lula aslında hiçbir zaman Küba ya da Chavez dönemi Venezuela’sı gibi bir sosyalist siyaset izlemedi, hep “pembe dalga”nın bir temsilcisi oldu, “sosyalizmi inşa” gibi bir projeye hiç girişmedi. Ancak onun döneminde Çin'le geliştirilen ilişkiler, Brezilya'nın ABD emperyalizminin hedef tahtasına yerleştirilmesi için yeterli oldu.
Birleşmiş Milletler zirvesi bu sene de her sene olduğu gibi New York’ta toplandı ve bu sene de her sene olduğu gibi uluslararası sistemin eşitsizlik ve adaletsizlik üzerine kurulu yapısının üzerini örten büyük bir müsamere sergilendi.
Dünya liderleri BM kürsüsünden demokrasi, insan hakları, adalet, barış vb. gibi başlıklar üzerinden nutuklar atarken, küresel gelir dağılımı daha da adaletsizleşiyor, savaş tamtamları daha da fazla duyuluyor, insanlığın kaderi küresel şirketlerin çıkarlarına daha da bağımlı hale getiriliyor ve en önemlisi Gazze’deki soykırım devam ediyordu.
Bu sene BM zirvesine eş zamanlı olarak yapılan toplantılardan biri Türkiye’de fazla gündem olmadı; çünkü konu Amerika kıtasıyla ve özellikle de Latin Amerika’yla ilgiliydi. “Amerikalar Kalkanı” adı verilen yeni oluşum için yapılan bu toplantı ABD emperyalizminin Trump dönemindeki yeni yönelimlerinin somutlaşmış bir göstergesiydi ve gelecekte kıtada yaşanacaklara dair de önemli ipuçları veriyordu.
ABD’nin yeni ulusal güvenlik belgesi, Trump ikinci kez iş başına geldikten sonra, geçen yıl Aralık ayında yayınlanmıştı ve biz de söz konusu belgeyi bu köşede yayınlanan “ABD emperyalizmine Trump ‘ilave’si” adlı yazıda ele almıştık. “İlave” sözcüğünü kullanmamızın nedeni ise belgenin Monroe Doktrini’ne yeni bir ilave yapması ve güncellemesiydi. 1823 tarihli Monroe Doktrini, ABD’nin Avrupa’ya karşı Latin Amerika’daki hegemonyasını tekelleştirmesinin ilanıyken, şimdi bu doktrine bir “Trump ilavesi” yapılıyor ve Donald adına atıfla “Donroe doktrini” olarak anılacak bir şekilde, Latin Amerika ABD emperyalizminin öncelikli meselesi ilan ediliyordu.
O yazıda da söylediğimiz üzere;
Stratejik olarak öncelik Latin Amerika’ya verilmiştir ve burası adeta ABD’nin yeni “lebensraum”u/“yaşam alanı” ilan edilmiştir; burada göç ve uyuşturucu öne çıkarılmakta, bunlarla mücadele merkeze yerleştirilmektedir; esas hedef ise kıtadaki anti-Amerikan, anti-emperyalist iktidarları devirmek ve yerine Amerikancı ve radikal sağcı rejimleri yerleştirmektir. Trump’ın hem Venezuela’yı hedef alması hem de son Şili seçimlerinde yaşananlar gidişatın nereye doğru olduğunu göstermektedir.
Sahiden de belgenin yayınlanmasından kısa bir süre sonra ABD, kendi tarihinin en haydutça eylemlerinden birini gerçekleştirerek Venezuela’ya bir operasyon düzenleyerek devlet başkanı Maduro’yu kaçırdı. Bugün gelinen noktada ise işbirlikçi Rodriguez hükümetiyle varılan mutabakat uyarınca Venezuela petrolü yeniden sömürgeleştirilerek ABD şirketlerine peşkeş çekildi.
ABD bugün Venezuela’dan sonra Küba için de bir askeri operasyon seçeneğini masada tutuyor, hatta Pentagon’da hazırlıklar da yapılıyor. Ancak Latin Amerika’ya yönelik yeni emperyalist projeksiyon sadece askeri müdahalelerle sınırlı değil ve işte “Amerikalar Kalkanı” adlı oluşum ve yapılan toplantı da tam olarak bu projeksiyonla ilgili.
Amerikalar Kalkanı, Trump yönetimi tarafından Latin Amerika ve Karayipler’deki 13 ülkenin katılımıyla bu yılın Mart ayında kurulmuş ve ABD’nin Latin Amerika’daki yeni politikalarına uygun bir şekilde öncelikli hedef olarak önüne “uyuşturucu kartelleri”ni ve “sınır güvenliği”ni koymuştu.
Oysa bu ABD’nin kıtaya yönelik emperyalist müdahaleleri için bulduğu yeni bir gerekçeden başka bir şey değildi ve esas amaç kıtayı geçmişte olduğu gibi bir kez daha ABD dışındaki güçlere, en başta da Çin’e kapatmaktı.
İşte bu seneki BM zirvesi esnasında yapılan toplantıda tam da buna uygun kararlar alındı ve Amerikalar Kalkanı’nın basitçe “uyuşturucuyla mücadele” eksenine oturmuş bir ittifakın ötesine geçmesi adına önemli adımlar atıldı. Üye ülkeler arasında bir ekonomik entegrasyonun kurulması, kartellerle devrimci örgütlerin aynı listede buluşturularak bunlarla ortak mücadele edilmesi ve ABD Güney Komutanlığı bünyesinde kurulan “Batı Yarımküre Müşterek Görev Gücü”nün askeri bir merkez haline getirilmesi, alınan kararların temelini oluşturuyordu.
Bu ittifaka en sert tepkiyi veren ülkelerden biri Brezilya oldu; Brezilya Devlet Başkanı Lula bölge ülkelerini ABD’nin yeni hegemonik heveslerine karşı uyarırken, Latin Amerika’yla ilgili o çok bilindik tabire de başvurarak “Brezilya kimsenin arka bahçesi değildir” dedi.
Lula iktidarı, Latin Amerika’da iş başında olan son birkaç sol hükümetten biri ve devlet başkanlığı seçimleri bu hafta, 4 Ekim’de yapılacak. Eğer ilk turda adayların hiçbiri yüzde 50’yi geçemezse 25 Ekim’de ikinci tura gidilecek.
Lula başkanlığa bir kez daha aday; karşısında ise geçen seçimlerde yendiği Bolsonaro yok ama başka bir Bolsonaro var. Önceki seçimde aldığı yenilgiden sonra darbe girişiminde bulunduğu gerekçesiyle ceza alan Jair Bolsonaro aday olamıyor ama oğlu senatör Flavio Bolsonaro Lula’nın en güçlü rakibi olarak sahnedeki yerini almış durumda. ABD ve Trump açıktan Bolsonaro’yu destekliyor ve Lula’nın iktidarı kaybetmesiyle birlikte kıtadaki son pürüzleri de ortadan kaldırmak istiyor.
Aslında Brezilya siyasetinde yaşananlar bize yabancı değil. Önce Lula’nın halefi olarak hem 2010 hem 2014 seçimlerini kazanan İşçi Partili Devlet Başkanı Dilma Roussef yolsuzluk iddiaları üzerine kurulu bir komployla 2016 yılında görevden azledildi. Ardından benzer bir süreç Lula için işletildi ve Sergio Moro adlı bir savcı evine baskın yaparak Lula’yı gözaltına aldı. Lula’nın bir inşaat firmasından rüşvet aldığı iddiası üzerine kurulu yargılamaların neticesinde Lula 9 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırıldı ve yüksek yargının da onaylaması üzerine Nisan 2018’de hapse atıldı. Yüksek Seçim Mahkemesi Lula’nın aynı yıl yapılacak seçimlerde aday olamayacağına hükmetti ve seçimi radikal sağcı Bolsonaro kazandı. Bolsonaro’nun Adalet Bakanı ise Lula’yı hapse attıran Sergio Moro oldu.
Lula’nın cezaevine atılması ve seçimleri Bolsonaro’nun kazanması Brezilya İşçi Partisi öncülüğündeki sol koalisyonun temel mücadele başlıklarından birini oluşturdu; destekçileri Lula’nın hapiste tutulduğu 580 gün boyunca cezaevinin önünde nöbet tuttu, ellerindeki megafonlarla seslerini içerideki Lula’ya ulaştırarak onun moralini yüksek tutmaya çalıştı. 2019’da Lula’ya yönelik komplonun kanıtları medyaya düştü ve mahkeme Lula’yı serbest bırakmaya mecbur kaldı, 2021 yılında bütün siyasi hakları iade edilen Lula, yeniden Bolsonaro’nun karşısına çıktı ve onu yendi. Şimdi Lula iktidarda, Bolsonaro cezaevinde, karşısındaki ise onun oğlu Flavio var.
ABD, yeni ulusal güvenlik doktrini doğrultusunda bütün bir Latin Amerika kıtasında işbirlikçi rejimleri iktidara getirmeyi ve Çin’i kıtadan kovmayı hedefliyor. Lula aslında hiçbir zaman Küba ya da Chavez dönemi Venezuela’sı gibi bir sosyalist siyaset izlemedi, hep “pembe dalga”nın bir temsilcisi oldu, “sosyalizmi inşa” gibi bir projeye hiç girişmedi. Ancak onun döneminde Çin'le geliştirilen ilişkiler, Brezilya'nın ABD emperyalizminin hedef tahtasına yerleştirilmesi için yeterli oldu.
Trump yönetiminin Bolsonaro’ya verdiği destek öyle bir boyuta ulaştı ki Facebook ve Instagram’ı bünyesinde bulunduran Meta, Lula’nın seçim kampanyası kapsamında bu mecralara reklam vermesini yasakladı. Dahası İsrailli teknoloji şirketlerinin de Lula’nın kaybetmesi için sosyal medyayı manipüle etmeye yönelik operasyonları ortaya çıktı.
Lula’nın daha ilk iki döneminin sonlarında, yani 2009’da, 1929 yılından beri Brezilya’nın en büyük ticari ortağı olan ABD’nin yerini Çin almıştı. Bu dönemde Brezilya Çin’e şeker, kahve, demir cevheri, soya fasulyesi, sığır eti gibi ürünler sattı ve Çin’den gelen milyarlarca doları sosyal devlet mekanizmalarına ve yoksullukla mücadeleye aktardı, bu da Brezilya’da gelir dağılımında adaleti ve refah artışını gözle görülür bir hale getirdi.
Bugün ise iki ülke arasındaki ilişkiler hammadde ticaretinin ötesine geçmiş durumda; Çin ve Brezilya yakın zamanda nadir minerallere, yapay zekâya, elektrikli araba üretimine ve yenilenebilir enerjiye dair sayısız anlaşmaya imza attı, BRİCS içerisinde de iki ülke ortak hareket ederek çok kutuplu bir dünya düzeninin inşası adına önemli hamleler yaptılar.
İşte ABD emperyalizmi ve Brezilya sağı bu seçimleri tüm bu gidişatı tersine çevirmek için bir fırsat olarak görüyor; seçimleri Lula’nın kazanması kendisine yönelik her türlü haklı eleştiriye rağmen insanlık açısından bir mevziinin korunması anlamına gelecek, Bolsonaro’nun zaferi ise yaşadığımız karanlığı biraz daha büyütecek ve maalesef sıranın Küba’ya gelmesini kolaylaştıracak.
/././
Plansız tarımın faturasını çiftçiler ödüyor: Amik Ovası'nda sular 9 aydır çekilmiyor, çiftçi tarlasını ördeklere ve kuşlara bıraktı -Özkan Öztaş-
Hatay'da Antakya'nın Aşağıoba çevresindeki tarlalar Aralık ayından beri su altında. Çiftçiler geçen yıl da ekim yapamadı, buğday ekim dönemi yaklaşırken bu yıl için de aynı tehlike yaşanıyor. Aşağıoba Muhtarı Faris Gezer, DSİ yetkililerinin “Mevcut çalışmalar bitmeden suyun tahliyesine katkı sunamayız” dediğini aktardı. Bölge halkı, suyun geç tahliye edilmesi nedeniyle ekim döneminin kaçırıldığını, yağışların yeniden başlamasıyla tablonun tekrarlanmasından endişe ediyor.
Hatay'da Amik Ovası'nın havaalanı çevresindeki köylerinde tarım arazileri 9 aydır su altında. Geçen yıl bu zamanlarda ekim yapılan tarlalarda bugün ördekler ve göçmen kuşlar yüzüyor, sular çekilmediği için kamışlar büyüyor.
soL'a konuşan Aşağıoba Mahalle Muhtarı Faris Gezer, Antakya merkezde sürdürülen altyapı ve kanalizasyon çalışmalarının ovadaki suyun tahliyesini engellediğini söyledi. Gezer'in aktardığına göre DSİ de sorunun bu altyapı çalışmalarından kaynaklandığını belirtiyor. Yetkililer, mevcut çalışmalar tamamlanmadan ovadaki suyun tahliyesine katkı sunamayacaklarını ifade ediyor. Bu nedenle halen su altında bulunan arazilerdeki sorun çözülemiyor.
Gezer, DSİ'nin çalışmalarının şu anda Karasu Deresi'nde sürdüğünü de kaydetti.
Gezer, çiftçilerin isyan noktasına geldiğini söyledi. Geçen yıl da doğru düzgün ekim yapamayan üreticilerin bu yıl buğday ekmek istediğini ancak tarlalara giremediklerini anlatan Gezer, etkilenen alanın yaklaşık 10 bin dönüm olduğunu ve yüzlerce çiftçinin mağdur olduğunu belirtti.
Bölgede etkilenen alanın 10-15 bin dönüme kadar çıktığı belirtiliyor.
Ekim yapmak isteyen çiftçilerin sabah DSİ müdürlüğüne gideceğini ancak burada da bir çözüm bulunamadığını ifade eden Gezer, drenaj sondajı yapılsa bile bunun ekim dönemine yetişmeyeceğini söyledi. Üreticilerin bu yılı da ekim yapamadan geçirmek zorunda kalmasından endişe eden Gezer, çiftçilerin yaşadıkları sorunlar nedeniyle perişan olduğunu vurguladı.

Bölgedeki yurttaşlar da soL'a benzer bir tablo anlattı.
Suların tahliyesinin uzun sürmesi nedeniyle birçok yerde tarım yapılamadığını söyleyen yurttaşlar, tahliye erken yapılsaydı en azından ekim dönemine yetişilebileceğini belirtti. Halen su altında bulunan bölgelerde tarım yapılamıyor. Suyun geç tahliye edildiği yerlerde ise ekim dönemi kaçırıldığı için üretim yapılamıyor.
Bu nedenle çiftçilerin perişan olduğunu söyleyen yurttaşlar, yağışların yeniden başlamasıyla benzer bir tablonun yeniden yaşanmasından endişe ediyor. Yurttaşlar, tahliye ve drenaj sistemini güçlendirmeye yönelik çalışmaların da yapıldığını aktardı.
Bölgedeki çiftçiler ise setlerin sorunu çözmediğini, kanalların zamanında temizlenmediğini dile getiriyor. Sular zaman zaman köyün içine kadar giriyor.

Sorun yeni değil.
Şubat ayında Asi Nehri'ne bağlı kanalların tıkanması nedeniyle Aşağıoba, Paşaköy ve Zülüflühan mahallelerinde ekili araziler, çok sayıda ev ve ahır su altında kalmış; çok sayıda hayvan telef olmuş, balyalarca yem kullanılamaz hale gelmişti. CHP Hatay Milletvekili Mehmet Güzelmansur, bölgede sandalla inceleme yaparak "Sebep Şubat yağmuru değil, sebep Asi kanallarını temizlemeyen DSİ'dir" demişti.
Depremin yaralarını sarmaya çalışan üretici, bu kez de sel felaketiyle karşı karşıya kalmıştı.
Amik Gölü, 1960'ların ortasından 1970'lerin başına kadar DSİ eliyle kurutuldu ve kazanılan topraklar tarıma açıldı. Ancak göl yatağı, ovanın çevresine göre daha çukurda kaldığı için bölgenin kuru tutulması kanalların sürekli bakımına bağlı.
Ovada 1956 ile 2012 arasında en az 11 büyük taşkın yaşandı. 2019'da yaşanan selde 5 yaşındaki bir çocuk hayatını kaybetti. Gölün tam ortasına 2007'de havaalanı yapıldı. Hatay Tabiatı Koruma Derneği Başkanı Abdullah Öğünç, gölün kurutulmasını ve havaalanının konumunu yanlış planlama olarak nitelendiriyor.
Meteoroloji verilerine göre Hatay, 2025'i son 65 yılın en kurak yılı olarak geride bırakmıştı. Ardından gelen şiddetli yağışlar tabloyu ağırlaştırdı. Ancak taşkınların yıllardır tekrarlanması, sorunun yalnızca yağışlardan kaynaklanmadığı yönündeki eleştirileri güçlendiriyor.
/././
Türkiye’de sosyal konut politikası büyük ölçüde konut üretip satmaya dayanıyor. Oysa düşük gelirli insanlar için TOKİ’den ev satın almak yerine gelirlerine uygun sosyal kiralık konutlara erişmek daha işlevsel olabilir. Pek çok Avrupa ülkesinde bu iş böyle görülür. Bizde bu tamamen unutuldu.
Bachelard’ın (“Başlar” diye okunuyor) bunu derken anlatmak istediği şey, bir insan hakkı olarak “konut hakkı”nın gerekçelerinden biridir. Biz insanlar için “konut”, başımızı sokacağımız fiziksel bir yapıdan daha fazlasıdır. Konut veya daha samimi ifadeyle söylersek yuva, güvenliğin, mahremiyetin, aile yaşamının, kişiliğin gelişmesinin ve gelecek kurabilmenin mekânıdır. Bir kişi konutunu kaybettiğinde, soğuk bir hukuki tasnifle taşınmazı veya kullanım hakkını kaybetmiş gibi görünebilir ama aslında olan bundan fazlasıdır. Konut hakkını diğer ekonomik ve sosyal haklardan ayıran özelliklerden biri, insanın maddi varoluşuyla kişisel dünyasının aynı mekânda buluşmasıdır.
Bu hak öylesine önemli olsa gerek ki geçen hafta Berlin’deki seçim sonuçlarını etkileyen merkezi konulardan biriydi. Son yazımda bundan söz etmiştim.
Keza İspanya’da tam da bu satırları yazdığım günlerde konut meselesi on binlerce kişiyi Madrid sokaklarına döktü. 26 Eylül’deki gösterinin doğrudan tetikleyicisi, 87 yaşındaki Maricarmen’in yaklaşık yetmiş yıldır yaşadığı kiralık evinden tahliye edilmesiydi. Hükûmet verilerine göre 25 bin kişinin katıldığı yürüyüşün ardından yüzlerce kişi Madrid’in en ünlü meydanı olan Puerta del Sol’da çadır kurdu. Talepler arasında kira sözleşmelerinin süresiz hâle getirilmesi, kiraların dondurulması ve tahliyelerin durdurulması vardı. Meydanda yükselen sloganlardan biri meselenin siyasal ağırlığını anlatmaya yetiyordu: “Ya rantçılık düşer ya hükûmet.”
İspanya, konut hakkı konusunda sorun yaşayan ülkelerden biri.
Bizim de tarafı olduğumuz Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Haklar Sözleşmesi’ni yorumlayan Komitenin konut hakkı bağlamında İspanya aleyhine çok sayıda kararı var.
Nasıl ki İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi medeni ve siyasi hakları yorumluyorsa bu Komite de ekonomik ve sosyal hakları yorumluyor.
İşte bu Komitenin kararları çok önemli.
Örneğin Ben Djazia ve Bellili vakasında Madrid’de yaşayan dört kişilik bir aile vardı. Anne, baba ve iki küçük çocuk kiralarını ödeyemez hâle gelmişti. Aile sosyal konut için yıllarca başvurmuş, sonuç alamamıştı. Sonunda ev sahibi tahliye davası açtı. İspanyol mahkemeleri de kira ödenmediği için tahliyeye karar verdi. Aile evden çıkarıldı. Gidecek başka bir evleri yoktu. Bir süre belediyenin geçici barınma merkezinde kaldılar.
İlk bakışta hukuken şaşırtıcı bir durum yok gibi görünüyor. Kiracı kirayı ödememiş, ev sahibi de mülkünü geri almıştı. BM Komitesi ise meseleye başka bir soru ekledi: Peki tahliye edilen insanlar nereye gidecek?
Komiteye göre mülkiyet hakkının korunması elbette meşru bir amaçtı. Fakat bir mahkemenin işi yalnızca kira borcunun bulunup bulunmadığını saptamakla bitemezdi. Tahliye sonucunda insanların evsiz kalacağı ileri sürülüyorsa hâkim bu sonucu da değerlendirebilmeliydi. Özellikle çocukların, yaşlıların ve kırılgan durumdaki kişilerin bulunduğu ailelerde devlet, elindeki kaynakları kullanarak alternatif barınma imkânlarını araştırmalıydı. Mahkemeler ile sosyal hizmetler arasında da insanların adliye kapısından çıkıp sokağa düşmesini önleyecek bir bağlantı kurulmalıydı. Komite sonuçta İspanya’nın ailenin konut hakkını ihlal ettiğine karar verdi.
Daha çarpıcı bir dosya López Albán kararıdır. Maribel López Albán altı çocuk annesiydi. Çocuklarının beşi küçüktü. Ekonomik sıkıntı içindeki aile Madrid’de bir şirkete ait boş bir eve yerleşmişti. Yani önceki örnekten farklı olarak ortada kira sözleşmesi bile yoktu. Hukuk diliyle söylersek aile evin “haksız işgalcisi” (fuzuli şagil) durumundaydı. Evden çıkarılmalarına karar verildi. Bu da normal gibi. Ama Komite, bir insanın konuta hangi hukuki sıfatla girdiği ile tahliye edildiğinde başına ne geleceğinin iki ayrı mesele olduğunu söyledi. Bir kişinin bir evde oturmaya hukuken hakkı bulunmayabilir. Fakat bundan, devletin onu çocuklarıyla birlikte sokağa atıp çaresiz bırakabileceği sonucu çıkmaz. Kararda tahliyenin gerekli ve ölçülü olup olmadığı, ailenin koşulları ve alternatif bir konuta erişme imkânı da hesaba katılmalıydı.
Benzer mesele El Ayoubi ve El Azouan Azouz kararında bir kez daha ortaya çıktı. Bu kez söz konusu olan, küçük çocuklarıyla birlikte bir konutta hukuki bir hakka dayanmaksızın yaşayan başka bir aileydi. Ailenin ihtiyacı vardı ve alternatif bir eve erişemiyordu. Buna rağmen tahliye sürecinde mahkemelerin, tahliyenin aile açısından doğuracağı sonuçları gerçek anlamda tartabilecekleri bir mekanizma bulunmuyordu. Komite yine konut hakkının ihlal edildiği sonucuna vardı.
Bu kararda Komite çok önemli bir noktaya daha dokundu. İspanya’da hukuki bir hakka dayanmaksızın bir eve yerleşmiş olmak, sosyal konut başvurularında kişinin karşısına çıkabiliyordu. Böylece ortaya tuhaf bir kısır döngü çıkıyordu. İnsan barınacak yeri olmadığı için boş bir eve yerleşiyor, bunu yaptığı için sosyal konuta erişmesi güçleşiyor, sosyal konuta erişemediği için de işgal ettiği evden çıkarıldığında yine barınacak yer bulamıyordu. Komite, ihtiyaç içindeki kişilerin bu nedenle sosyal konut sisteminden otomatik biçimde dışlanmasına da karşı çıktı.
Bu kararlar İspanya aleyhine verildi ama Türkiye bakımından da yol gösterici ve bir ölçüde bağlayıcı (buna objektif etki denir) bir yön taşıyor. Zira konut hakkı Türkiye için de bağlayıcı. Benzer durumda olanlar bakımından bu sorunlar Türkiye’de de geçerli.
Bu kararlar “kirasını ödemeyen kiracı çıkarılamaz” demiyor. Yahut bir kişinin zorla bir evi işgal etmesine de cevaz verilmiyor. Ev sahibi koşulları varsa kiracısını tahliye edebilir.
Hukukumuzda kiracıları koruyan hükümler yok değil, var. Hatta hukukumuzda kiracıyı koruyan mekanizmanın Batılı devletlere göre görece gelişmiş olduğu dahi söylenebilir.
Fakat olağan usullerle tahliye kararı verilebilecek bir durumda bile, iş konut hakkına geldiğinde hukuk ek bir soru daha sormak zorunda: Bu kararın sonunda ne olacak? Tahliye edilecek kişi başka bir konuta geçebilecek mi? Yoksa sokağa mı düşecek? Evde çocuk, yaşlı veya engelli biri var mı? Ailenin geliri nedir? Sosyal konut için başvurmuş mu? Devlet ona gerçekçi bir alternatif sunmuş mu? Tahliye hemen mi yapılmalı, yoksa kişinin başka bir konut bulabilmesi için süre mi verilmeli?
Bizim hukukumuzda devlet bu soruları sormuyor. Daha doğrusu, mevzuat herhangi bir makamı bu soruları sormaya zorlamıyor.
Ayrıca bu sorulara verilecek yanıtlar evsizlik riskini ortaya koyuyorsa devlete (ev sahibine değil) bazı yükümlülükler düşüyor.
Bunun için çok karmaşık bir hukuk mühendisliğine gerek yok. Birkaç açık hüküm yeterli.
İlk olarak, İcra ve İflas Kanunu’na konut tahliyelerine özgü bir hüküm eklenmelidir. Tahliye kişinin evsiz kalmasına yol açacaksa tahliye edilecek kişi icra mahkemesine başvurabilmeli; hâkim, evsizlik riskini veya çocuk, yaşlı veya engelli kişilerin durumunu yahut uygun başka bir konut bulunup bulunmadığını ve ev sahibinin menfaatini birlikte değerlendirmelidir. Gerektiğinde tahliye, başka bir konut bulunabilmesi için sınırlı bir süre ertelenebilmelidir.
İkinci olarak, mahkeme ve icra dairesi ile sosyal hizmetler arasında kanuni bir bağlantı kurulmalıdır. Evsizlik riski bulunan bir tahliyede belediye ve sosyal hizmet birimleri zorunlu olarak haberdar edilmeli, bu kurumlara belirli bir süre içinde sosyal inceleme yapma ve kira yardımı, geçici barınma veya alternatif konut seçeneği sunma görevi verilmelidir. Böylece sosyal devlet, icra memuru kapıya geldikten sonra hatırlanan bir kavram olmaktan çıkar.
Üçüncü olarak, ölçülülük değerlendirmesinde ev sahibinin durumu da kanunda açıkça dikkate alınmalıdır. Kendi oturacağı tek konutunu isteyen veya geçimini bu evin kirasıyla sağlayan kişi ile çok sayıda konuta sahip şirket, banka veya yatırım kuruluşunun durumu aynı değildir. Bu ayrım tahliye hakkını ortadan kaldırmaz ama tahliyenin zamanı ve biçimi belirlenirken önem taşır.
Dördüncü olarak, Sosyal Hizmetler Kanunu ile sosyal konut mevzuatına “evsiz bırakmama” güvencesi eklenmelidir. Kendi imkânlarıyla konut bulamayacak kişiye, özellikle çocukların ve diğer kırılgan kişilerin bulunduğu hanelerde, tahliye öncesinde uygun bir barınma çözümü sunulmalıdır. Geçici barınma aileyi parçalamamalı; insan onuruna ve asgari mahremiyete uygun olmalıdır.
Fakat bütün bunların çalışabilmesi için bir şart daha var, o da sosyal konut stoku… Türkiye’de sosyal konut politikası büyük ölçüde konut üretip satmaya dayanıyor. Oysa düşük gelirli insanlar için TOKİ’den ev satın almak yerine gelirlerine uygun sosyal kiralık konutlara erişmek daha işlevsel olabilir. Pek çok Avrupa ülkesinde bu iş böyle görülür. Bizde bu tamamen unutuldu.
Bu nedenle Toplu Konut Kanunu’nda kamunun belirli ve yeterli bir sosyal kiralık konut stoku oluşturması, bu stokun ihtiyaçla orantılı biçimde artırılması ve sosyal amaçlı konutların başka amaçlarla elden çıkarılmasının sınırlandırılması gerekir. Tahliye nedeniyle evsiz kalma tehlikesi bulunanlar da bu konutlara erişimde öncelikli gruplardan biri olmalıdır.
/././
MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu gözaltına alındı: Mobbing ve resmi belgede sahtecilik suçlaması!
Operasyonla ilgili açıklama yapan Adalet Bakanı Akın Gürlek, "Futbol, vatandaşlarımızın ortak tutkusu ve önemli bir değerimizdir. Sahadaki rekabetin adil, hakemlik süreçlerinin tarafsız ve şeffaf yürütülmesi, futbola duyulan güvenin temelidir. Devletimiz, bu güveni zedeleyen her türlü usulsüzlük iddiasının hukuk çerçevesinde üzerine kararlılıkla gitmektedir" dedi.
İstanbul merkezli 4 ilde düzenlenen operasyonda, aralarında Merkez Hakem Kurulu (MHK) Başkanı Ferhat Gündoğdu'nun da olduğu 7 şüpheli gözaltına alındı.
İstanbul Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekiplerince İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı koordinasyonunda yürütülen "Hakemler dosyası" soruşturması kapsamında, bazı şüpheliler hakkında "eziyet" ve "resmi belgede sahtecilik" suçlarına ilişkin iddialar olduğu belirlendi.
Dosya kapsamında açık kaynak araştırmaları, MASAK ve HTS çalışmaları, müşteki ve tanık ifadeleri ile bilirkişi tespitleri sonucunda MHK Başkanı Ferhat Gündoğdu ile bazı MHK üyeleri olan hakem ve gözlemcilerin suçla bağlantılı olabilecekleri
Bunun üzerine İstanbul, Ankara, Elazığ ve Manisa'da belirlenen adreslereşkan Vekili Ahmet Şahin, eski TFF Merkez Hakem Kurulu Üyesi Yu düzenlenen operasyonda Ferhat Gündoğdu, TFF Faal Hakemler Derneği Başkanı Ferdi Karadoruk, eski TFF Merkez Hakem Kurulu Banus Yıldırım, TFF Eğitim ve 4'üncü Bölge Sorumlusu Sebahattin Şahin, TFF Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği İstanbul Şubesi Teşkilat Sorumlusu Alican Sağlar ile TFF Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği İstanbul İl Hakem Kurulu Başkanı Emre Kosif gözaltına alındı.
Şüpheliler işlemleri için emniyete götürüldü.
Burak Doğan'ın haberine göre gözaltına alınan Ferhat Gündoğdu ve 5 isimle ilgili suçlamalar şöyle:
- Ferhat Gündoğdu isimli şahsın; Mobing ve Kamu Görevlisinin Evrakta Sahteciliği,
- Sebahattin ŞAHİN isimli şahsın; Mobing ve Evrakta Sahtecilik (Ferhat Gündoğdu isimli şahıslar müştereken hareket ettiği)
- Ahmet ŞAHİN isimli şahsın; Evrakta Sahtecilik (Sınav sorularını TFFGHD yandaşlarına vermek sureti ile Ferhat GÜNDOĞDU isimli şahısla müştereken hareket ettiği)
- Yunus YILDIRIM isimli şahsın; Mobing ve Kişisel Verileri Hukuka Aykırı Ele Geçirme
- Ferdi KARADORUK isimli şahsın; Mobing (Derneğe üye olmayan hakemler/gözlemciler üzerinde baskı kurmak suretiyle), Müstehcenlik, Güveni Kötüye Kullanma (Zimmet) suç isnatları kapsamında çalışmalar yapılmış olup yapılan çalışmaların ve iddiaların alınan müşteki-tanık beyanları ile desteklendiği, evrakta sahteciliğin yapılan inceleme sonucunda tanzim edilen bilirkişi raporu ile tespit edildiği,
Alican SAĞLAR isimli şahsın; (Ferdi KARADORUK isimli şahsın İstanbul Anadolu Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülmekte olan Müstehcenlik dosyası kapsamında alınan telefonundan İMAJ raporları doğrultusunda yapılan inceleme sonucunda hakem listelerinin belirlenmesine yönelik iki şahıs arasında gerçekleşen WhatsApp görüşme içeriği olduğu tespit edildiği)
Ferhat Gündoğdu ile hakem ve gözlemcilerin de aralarında bulunduğu 7 şüphelinin gözaltına alınmasıyla ilgili açıklama yapan Adalet Bakanı Akın Gürlek, şunları kaydetti:
"Futbol, vatandaşlarımızın ortak tutkusu ve önemli bir değerimizdir. Sahadaki rekabetin adil, hakemlik süreçlerinin tarafsız ve şeffaf yürütülmesi, futbola duyulan güvenin temelidir. Devletimiz, bu güveni zedeleyen her türlü usulsüzlük iddiasının hukuk çerçevesinde üzerine kararlılıkla gitmektedir.
Bu çerçevede; hakem klasmanlarının oluşturulması, görevlendirme, puanlama ve atama süreçleri ile kural sınavlarına müdahale edildiğine ilişkin iddialar incelenmiştir. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığımızca, İstanbul İl Emniyet Müdürlüğümüzle yürütülen soruşturmada; müşteki ve tanık beyanları, bilirkişi raporları, HTS ve MASAK kayıtları doğrultusunda bu sabah operasyon düzenlenmiştir.
Operasyon kapsamında; Türkiye Futbol Federasyonu Merkez Hakem Kurulu Başkanı F.G., TFF MHK Başkan Vekili A.Ş., MHK Üyesi S.Ş., eski MHK Üyesi Y.Y., Türkiye Faal Futbol Hakemleri ve Gözlemcileri Derneği İstanbul Şubesi Başkanı F.K. ile A.S. ve E.K.’nın da aralarında bulunduğu şüphelilere yönelik gözaltı işlemleri uygulanmış; ikamet, iş yeri ve ofislerde adli aramalar gerçekleştirilmiştir. Sporseverlerimizin hakemlik süreçlerine ilişkin hassasiyetlerini ve adalet beklentilerini çok iyi biliyoruz. Hiç kimsenin makamı, unvanı veya görevi hukuk karşısında ayrıcalık sebebi değildir.
Bu önemli soruşturmayı büyük bir titizlikle yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığımıza ve operasyonda görev alan İstanbul İl Emniyet Müdürlüğümüze özverili çalışmalarından dolayı teşekkür ediyorum. Türk futbolunda güveni zedeleyen iddiaların aydınlatılması, sorumluların hukuk önünde hesap vermesi ve futbolun sahadaki emek, mücadele ve centilmenlikle anılması için temiz futbol mücadelesini kararlılıkla sürdüreceğiz."
***
“İnsanlık onuru, ‘yolsuzluğu’ yenecek!”-Tolga Şardan-
Fon ve borsada patlayan vurgununun ortaya çıkmasıyla beraber gündeme gelen isimlerin neredeyse hemen hepsi AKP’li. İddialara bakıldığında AKP’li elitler, aralarında AKP’li seçmenlerin de bulunduğu 455 bin dolayında mağdur yarattılar. Şimdilerde, bu toplumun varlığını işkence kadar derinden etkileyen, insanlık onurunu ayaklar altına alan olgunun adı yolsuzluk...
“Para için değil, onurumuz için…”
İktidarın, emeklilere özellikle de polis emeklilerine yönelik yaklaşımını protesto etmek amacıyla katıldığı Anayasa Mahkemesi önündeki eylemde intihar eden Ali Şekeroğlu’nun elindeki pankartta yazıyordu bu cümle.
Meslek yaşamını tamamlaması sonrasında başladığı emeklilik yaşamında kendisine ait olan beylik tabancasının tetiğine basarak ağır yaralanarak hastaneye kaldırıldı.
Şekeroğlu maalesef kurtarılamadı. Geride “para için değil, onurumuz için…” sloganını dava arkadaşlarına emanet ederek ebediyete göç etti.
Bu coğrafyada “insan onuruna yakışacak hayata ulaşabilmek” amacıyla gereken emekli haklarını kazanmak amacıyla Şekeroğlu, kendisini feda etti. Kendisinden sonra gelecek ülke insanının refah düzeyinin yükseltilmesini sağlamak için hastane acil servisinde son nefesini verdi.
Sevenleri cenazesi başında saf tuttu. Ancak ne teşkilatından ne de iktidardan bir “rahmet” temennisi göremedi.
Şekeroğlu’nun derdi sadece emekli hakları mıydı? Sanmıyorum.
Çalışanların da insan onuruna yakışır hayatı ülkeyi yönetenlerden talep etmesi insan hakları kapsamında değil midir çağdaş dünyada?
Şekeroğlu’nun cenazesinin toprağa verildiği saatlerde İstanbul’da yapılan bir açıklama ülkeyi karıştırdı.
Yeni Parti Sözcüsü Zeynel Emre, eski Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Betül Sayan Kaya’nın gerçekleştirdiği “büyük vurgunu” detaylarıyla duyurdu.
Emre’nin açıklamalarıyla AKP cenahı başta olmak üzere iktidar yanlıları Cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğuyla yüzleşiverdiler bir gecede. Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya’nın toplamda 4 ayda 2 milyar lira kazandıkları anlaşıldı.
Aynı zamanda mensubu olduğu aileden gelen konumu nedeniyle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yakın çalışma ekibinde yer alan Sayan Kaya’nın akıllara durgunluk veren kazancı, pazar sabahının ilk saatlerinde netleşti.
Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas KayaTabii şunu da unutmamak gerekir; süreci yakından takip eden uzmanlar, borsa vurgununun 16 milyar dolar yani 800 milyar lira dolayında olduğunu ifade ediyor.
O zaman bu vurgunun 2 milyar lirası Sayan Kaya ve eşinin üzerindeyse kalan para kimlerde?
TİP Milletvekili Ahmet Şık’ın gündeme getirdiği iddialarda yer alan AKP elitlerinin isimleri doğru mu?
AKP’deki siyasi görevlerinden istifa eden Sayan Kaya’nın süreçteki rolü ve bağlantıları, büyük vurgunu gerçekleştirmesini sağladığı yaklaşık 163 milyon lirayı hangi koşullarda elde ettiği merak konusu.
Daha açık konuşmak gerekirse; bu para, Sayan Kaya ve eşine mi ait yoksa başka AKP elitinin mi?
Eski bakan ve eşi İlyas Kaya’nın ne zaman “bilgisine başvurulacağı” yazıyı kaleme aldığım dün öğle saatlerine kadar gündeme gelmemişti.
Yeri gelmişken, Sayan Kaya ve eşinin adli olarak çok sorun yaşayacağını sanmıyorum. Zira, dediğim gibi, mensubu olduğu ailenin özel bir ağırlığı var. Tıpkı Kavakçı Ailesi, Topbaş Ailesi gibi.
Kaldı ki, vurgun parasında başka isimlerin var olma olasılığı mevcut!
AKP’li Fatma Betül Sayan Kaya ile eşi İlyas Kaya’nın anlatacakları önemli.
Henüz haklarında bir adli işlem kararı verilmediği için dijital ekipmanlarına el konulamadı. Dijitallerinden elde edilecek veriler önemli. Bilirkişi raporlarıyla ortaya çıkacak bilgiler ve belgeler önemli.
Bu arada fon ve borsada patlayan vurgununun ortaya çıkmasıyla beraber gündeme gelen isimler var ki neredeyse hemen hepsi AKP’li.
İddialara bakıldığında AKP’li elitler, aralarında AKP’li seçmenlerin de bulunduğu 455 bin dolayında mağdur yarattılar.
Bu çerçevede, eski bakanın adı gündeme gelmeden evvel 28 yaşındaki bir AKP’li gencin adı “vurgunun baş aktörü” olarak ortaya atıldı.
Pusula Portföy Yönetim Kurulu Başkanı Muhammed YarızYurt dışına çıkmak üzereyken yakalanan 28 yaşındaki Muhammed Yarız, henüz AKP Gençlik Kolları’nda görevliyken birden kendisini fon yönetim kurulu başkanı olarak buldu.
Böylesi bir “altın çocuğun” kısa zamanda bir özel jet ile bir tekneye nasıl ve hangi koşullarda sahip olduğunun ortaya çıkması, paranın değil onurunun peşinden giden Şekeroğlu’nun ardında bıraktığı mesajı daha anlamlı hale getirecek kuşkusuz.
Ayrıca dün sabah soruşturmayı yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın talimatıyla vurgunda adı geçen Destek Faktoring A.Ş. ile Özata Denizcilik yönetim kurullarında görev yapan 6 şüpheli gözaltına alındı.
Borsada dikkat çekici karşılığı bulunan Özata Denizcilik’ten gözaltına alınması talimatı verilen ve halen firarda olan Hazine ve Maliye Bakan Yardımcısı Osman Çelik’in damadı İskender Balcı ile Özata firmasının sahiplerinden Tuğba Hicran Ataseven ve Duygu Ataseven Somay yakalanmaları sonrasında nasıl bir ifade verecekler, merak konusu!
Kimler nasıl akıl vermiş? Kimler hangi aklı almışlar? Kamuoyu öğrenecek, detaylı ifade alınırsa elbette.
Hafta sonundaki “kriminal” gündemin üçüncü ayağı MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin Türkiye’deki yeraltı dünyasının önde gelen iki suç örgütü liderini “tanınmış aile” adı altında bir araya getirmesi oldu.
Yakın zamanda yeraltı dünyasında birbirlerine karşı silahlı eylemler gerçekleştiren, cinayet işleyen, adam yaralayan kısacası kamu güvenliğini tehdit eden mafya gruplarından Şahinler grubunun lideri Sedat Şahin ile Sarallar suç örgütünün lideri Burhanettin Saral, MHP Genel Merkezi’nde Bahçeli tarafından barıştırıldı. Barışma birlikteliğinde son dönemde adı sıkça duyulan Ali Uğur Uzun da yer aldı.
Burhanettin Saral ve Sedat Şahin, MHP Genel Merkezi'nde Devlet Bahçeli ileİşin tuhaf yanı, ortada “yeni nesil suç örgütleri” ile mücadele ettiğini belirten bir İçişleri Bakanı var.
Yıllarca mafya eylemleriyle yarattıkları korku ikliminde insanların can ve mal güvenliğine yönelik eylemler yapan iki suç örgütünün lideri, kamu güvenliğinin sağlanmasından sorumlu olan İçişleri Bakanı’nın gözlerine baka baka iktidarın küçük ortağının lideri tarafından buluşturuluyor. Ve bu tablo kamuoyuna “mutluluk” aşısıyla sunuluyor.
İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, MHP Genel Başkanı’na amacının ne olduğunu sordu mu acaba? Ya da ne yaptığını?
Bu gelişmeler ışığında ilk mesai gününü karşılamaya hazırlanırken bu kez MHP Genel Başkan Yardımcısı İsmail Özdemir, firari konumdaki bir başka suç örgütü lideri Sedat Peker’in ülkeye döneceği haberini verdi.
Görüldüğü kadarıyla; MHP Genel Başkanı Bahçeli, yeni bir çözüm süreci başlatmış!
Mevcut İçişleri Bakanı Mustafa Çiftçi, “yeni nesil” suç örgütleriyle mücadele ettiğinden olsa gerek “eski nesil” suç örgütlerini de Bahçeli ele almış anlaşılan.
Kısa süre önce cezaevinden tahliye edilen ve bir süredir Ankara faaliyet yürüttüğü bilinen Selahattin Yılmaz da özgürlüğüne kavuşunca soluğu MHP Genel Merkezi’nde almıştı.
Sedat Şahin, Burhanettin Saral ve Sedat Peker’in arasının düzelmesi halinde süreçten karlı çıkacak olan bir siyasetçi var. Rahat bir nefes alacaktır zannımca.
Büyüteç’in başlığının aslı bilindiği üzere “İnsanlık onuru, işkenceyi yenecek.”
Nefes aldığımız topraklarda, 1970’lerden itibaren yaşananların özetidir. Ziverbey Köşkü’nden günümüze dek süre gelen bir faaliyetin yansımasıdır.
Peki, insanlık onuru işkenceyi yendi mi? Kimilerine göre; yanıt, evet. Ama büyük çoğunluk “hayır” der.
Şimdilerde, bu toplumun varlığını işkence kadar derinden etkileyen, insanlık onurunu ayaklar altına alan olgunun adıdır yolsuzluk. Üstelik, yoksulluğun da ana etkenidir.
Bu toplum, işkenceyi her türlü çaba, girişim ve kayıplara rağmen engelleyemedi. Tek umudumuz, yolsuzluğu yenmesidir, insanlık onurunun sağlanması, korunması ve yaşatılması için.
Gelecek kuşaklara güzel bir ülke bırakılması için.
/././