soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Temmuz 2026-

CNNTürk'ten habercilik örneği: Trump'ın oturduğu klozetten canlı yayın yaptılar 

NATO Zirvesi öncesinde Ankara yolundaki Trump'ı taşıyan uçağın konumunu dakika dakika ekrana getirerek yayıncılık başarısına imza atan CNNTürk, zirvenin ardından da benzer bir performansa imza attı. Trump'ın kullandığı tuvaletten canlı yayın yapıldı, dışkısını yanında götürüp götürmediği araştırıldı.


Ankara'da düzenlenen NATO Zirvesi için milyonlarca lira harcandı. NATO liderlerinin geçeceği yol güzel görünsün diye antik görünümlü saksılar koyuldu, Türkiye'deki yoksulluk gerçeğini görülmesin diye gecekondu mahallelerinin önüne bariyerler döşendi.

En yoğun çalışma, ABD Başkanı Donald Trump'ın kalacağı otel ve çevresinde yapıldı. Otelin önü asfaltlandı, güzergahlara çiçekler ekildi, dış cepheler fırçalarla temizlendi.

Utanç verici çalışmalar yandaş basın tarafından gururla duyuruldu. Öyle ki zirvenin üzerinden 3 gün geçmiş olmasına rağmen CNNTürk, Trump'ın kaldığı otele gitti, kaldığı odayı görüntüledi. Otel müdürü stüdyoda ağırlanırken, muhabir ise Trump'ın kaldığı odadan canlı yayın yaptı. 

Yayının bir bölümü Trump'ın kullandığı tuvalete ayrıldı. Ekrana canlı olarak Trump'ın kullandığı klozet yansıtılırken, otel müdürüne, Trump'ın geride DNA'sını bırakmamak adına dışkısını alıp götüreceği özel bir tuvalet sistemini beraberinde getirip getirmediği soruldu.

Müdür, şu yanıtı verdi: Bizim otelimiz içerisinde, odamız içerisinde yapılan en ufak bir tuvaletle alakalı değişiklik yoktu.

https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-07/trump.mp4

***

NATO Zirvesinin halkımıza tek yararı Trump’ın dışkısını da yanına alarak defolup gitmesi oldu -Erhan Nalçacı- 

Belki Zirvenin bir yararı egemenler için halkımızın zararlı bir haşarat gibi görüldüğünün iyice ortaya çıkması oldu. Ne verdiği oyun kıymeti var, ne düşüncesinin. Sadece muhtemel protestocu olarak zararlı muamelesi gördüler. Protesto ederek ülkenin onuruna sahip çıkanların uğradığı muameleyi izlediniz zaten.

Başlıktaki konuya geleceğiz ama NATO Zirvesinin “yararını” tartışmadan önce şu 3.0 meselesine bakalım. NATO kendi tarihini Ankara Zirvesi öncesi dönemlendirdi, 1.0, 2.0 ve son dönemi 3.0 olarak. Sanki NATO teknolojik bir gelişme ve onun yeni modelleri piyasaya sürülüyor gibi.

Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözünde çok ünlenmiş bir genellemesi vardır. Burada kendisine sadık kalarak hatırlamakta yarar var:

Nasıl ki, bir kimse hakkında, kendisi için taşıdığı fikre dayanılarak bir hüküm verilemezse, böyle bir altüst oluş dönemi hakkında da, bu dönemin kendi kendini değerlendirmesi göz önünde tutularak bir hükme varılamaz...

NATO’nun kendisine ait bu sınıflandırmanın ideolojik bir araç olduğu, bir yanılsama ve güzelleme sunduğu ortada. Öte yandan Zirveden iki yıl önce bu köşede sunulan dönemlendirme denmesi ile NATO’ya ait dönemlendirmenin çakıştığı yerler var.  

1- Sosyalizme karşı emperyalizmin karşı-devrim örgütü olarak NATO (1949-1990) yani NATO 1.0

2- Sovyetler Birliği’nde karşı devrim sonrası dünyanın emperyalist yeniden yapılandırılmasının aracı olarak NATO (1990-2011) yani NATO 2.0

3- Emperyalist paylaşım savaşında Batı emperyalizminin topyekûn savaş örgütü olarak NATO (2011- …) Yani NATO 3.0

Zamansal olarak tek çakışmayan kısım NATO 3.0’ın NATO’cular tarafından çok yeni bir tarihte, hani nerdeyse Ankara zirvesiyle başlatılması. Oysa kendi sınıflandırmamızı Obama’nın 2011’de yaptığı konuşmaya, bundan sonra önceliğin Çin’i askeri olarak kuşatmak üzere Pasifik’e vereceklerini söylemesine dayandırmıştık. O günden bu yana adım adım Ukrayna savaşı da dâhil olmak üzere bu sürecin ilerletilmesine tanıklık ettik.

Öte yandan bu zirvede gerçekten çok fazla yol aldılar. Yiğit Günay soL Haber’deki yazısında Zirvenin sonuç bildirisini yorumlarken haklı olarak her kararın olduğu gibi resmileştirilmediğini ve sonuç bildirisine yansımadığını yazdı. Batılı tekellerin bu hizmetkârları ikiyüzlü, yalancı ve hilekârlardır. Ancak sürecin tümü ve satır araları değerlendirilerek sonuç hakkında bir fikir sahibi olabiliriz.

Sonuç bildirgesinde NATO’nun Ukrayna’yı araç olarak kullanarak Rusya’ya karşı yürüttüğü savaşa bir yıl içinde 70 milyar Avro sağlaması gibi somut maddeler var.

Ancak gözden kaçan ve en masumu gibi anlaşılan bir maddenin arkasındaki niyetini anlamak zorundayız. Bu madde NATO’ya bağlı silahlı kuvvetlerin savaş yeteneklerinin nasıl artırılacağı ile ilgili. “Derinlikte hassas vuruş, bütünleşmiş hava savunma sistemleri…, birbiriyle uyumlu çalışabilen transatlantik muharebe bulutu…

Bu maddenin siyasi önemi lafla anlatılamaz, insan sadece dehşete düşer.

Çünkü 1949’dan 2011’e kadar NATO topyekûn bir savaş örgütü değildi. Özellikle 2. Döneminde köşeye sıkıştırılan ülkeye karşı savaş açıldığında devletler katılırlarsa bir miktar kuvvetlerini NATO emrine veriyorlardı, onun dışında bağımsız davranıyorlardı.

Şimdi bu zirveden sonra ABD Genel Kurmayının yönettiği tek bir ordu oluşturuluyor. Tamamen birbiri ile bütünleşmiş, bağımsız karar yetkisi olmayan, büyük bir uluslararası savaşa dâhil olmak üzere ön hazırlıklarını yapan bir süreçten bahsediyoruz.

Bu şu anlama gelir: Egemenler Türkiye’nin siyasi bağımsızlığını bu zirve ile kendi çıkarları doğrultusunda elden çıkarmışlardır. Boğazlar ve Karadeniz egemenliği, istediği silah sistemlerine sahip olma, bütçenin ne kadarının askeri harcamalar için kullanılacağı, bağımsız askeri operasyon vb. bu zirveyle bitmiş oldu.

Apar topar S-400’leri ellerinden çıkarmaları bununla ilişkili.

Trump dünyanın gördüğü en ahlaksız adam. Bir ülkeyi resmi olarak ziyaret ederken o ülkenin komşusuna savaş açmak nasıl bir şeye denk geliyor? 

İşte buna, ABD isterse komşu ülkenin köprülerini, demiryollarını ülkenizden verilen bir emirle bombalar, yüzlerce kız öğrencinin kasıtlı olarak öldürüldüğü saldırının bir numaralı suçlusunu baş konuk olarak ağırlarsınız.

Düzen medyası Zirve boyunca bu rezalete kılıf bulmak için İsrail’in ne kadar gelişmelerden rahatsız olduğunu yazıp durdu. Oysa bundan sonra Türkiye’nin İsrail ile savaşma olasılığı İran ile savaşa sürüklenme olasılığından bir milyon kere daha az.

Milliyetçi bir hava estirmek için Yunanistan ile bir rekabet körükleniyor. Buna hiç aldanmayın, ABD’li bir generalin emrinde Türkiye ve Yunanistan’dan emekçi çocukları birlikte savaşıp ABD, Alman ve Fransız şirketleri için ölecekler.

Zirvenin kazanımı olarak, zirve esnasında 50 milyar dolarlık silah alış verişi yapıldı ve Türkiye kökenli şirketlerin bundaki payı konuşuluyor.

Ama biz halkımızın kazanımlarını başlığa taşıdık. Silah üreticileri ve tüccarları kazanmış olabilir, bunun halkımıza faydası nedir? Ne emeklinin yaşam koşulları iyileşti, ne gençlere bir aşağılanmadan başka bir şey sunmayan çalışma koşulları. Ne de ülkenin bağımsızlığına ve egemenliğine bir katkı yaptı, aksine egemenlikten son kalanlar da tükendi gitti.

Belki Zirvenin bir yararı egemenler için halkımızın zararlı bir haşarat gibi görüldüğünün iyice ortaya çıkması oldu. Ne verdiği oyun kıymeti var, ne düşüncesinin. Sadece muhtemel protestocu olarak zararlı muamelesi gördüler. Protesto ederek ülkenin onuruna sahip çıkanların uğradığı muameleyi izlediniz zaten.

Trump’ın dışkısı rakip ülkeler DNA’sını incelemesinler diye toplanıp götürüldü. Bu da halkımızın tek kazanımı olarak kaldı, bu iğrenç adam ülkemizi kirletmemiş oldu.

Diğerleri ne yaptılar bilmiyoruz. Günü gelir arkalarından yollarız yaptıklarını.

/././

NATO'da pişti, patronlara da düştü: Savaşın yeni ortaklıkları Ankara'da kuruldu -Emre Alım Cem Demirok-

Ankara'daki NATO Zirvesi, bir süredir dümeni silah sanayiine kıran patronlara da can suyu oldu. Öyle ki kâr hırsı için soykırım ortaklarıyla dahi aynı masaya oturuldu. Zirve, Türkiye sermayesini savaş ekonomisine daha sıkı bağladı.

Savunma Sanayii Forumu için TUSAŞ tesislerinde düzenlenen resepsiyon silah sanayi için vitrin vazifesi gördü. (Fotoğraflar: AA)

Ankara'da NATO Zirvesi'ne paralel bir de “Savunma Sanayii Forumu” düzenlendi. Adı “forum” olsa da, aslında şirketlerin stant kurmadığı bir tür silah fuarıydı bu. 

Askerler ve patronlar yeni projelerin temellerini attı, nihayete erenleri kamuoyuna duyurdu.

NATO projeleri kapsamında yeni siparişler için sembolik imza törenleri yapıldı. Ev sahibi olarak Türkiye de payını aldı.

Savaşın sipariş defteri Ankara'da açıldı

Türkiye, 7 farklı silah sanayii projesinin tamamında katılımcı ülke olarak yer aldı. 

Projelerden henüz ikisinin detayları açıklanmadı. Kalan beşinin toplam büyüklüğü 74 milyar dolar. 

Türkiye, bu projelerin yüklenicileri belli olan 4 tanesinde doğrudan üretici olarak görev üstlenecek. 

Uydu ve radardan 30 milyar lira kazanacaklar

NATO'dan Türkiye silah sanayiine düşen ilk pay uzay teknolojisinden geldi. NATO’nun önüne koyduğu hedeflerden biri uzay teknolojisini askeri sanayiye daha fazla entegre etmek.

Bugün Türkiye dahil birçok ülke kendi uydusunu yapıp, eskiye kıyasla daha düşük maliyetlerle fırlatabiliyor. Bu uydular gözetleme, istihbarat, hızlı iletişim, füze takibi gibi kritik alanlarda kullanılabiliyor.

NATO şimdi üye ülkelere ait askeri uyduları bir çatıda buluşturmaya hazırlanıyor.

Ankara’dan ilan edilen bu projenin adı “Halo”.

Bu kapsamda Türkiye’ye iki yeni uydu siparişi verildi. Yüksek çözünürlüklü bu uydular Ankara'da TÜBİTAK tarafından üretilecek. Karşılığında en az 300 milyon dolar (14 milyar lira) ödenecek.

Uzay teknolojisi alanında bir imza da Aselsan ile atıldı. Şirket, hava savunma sistemi Çelik Kubbe için geliştireceği radarları NATO ülkelerine satacak. Ayrıca NATO’nun alçak yörüngedeki uydularla haberleşmesini sağlayan sistemin tasarımına dahil edilecek. Aselsan'ın bu sözleşmelerin toplam maliyetinin 350 milyon dolardan (16,4 milyar lira) fazla tutacağı öngörülüyor.

Forumdaki gösterinin merkezinde yer alan savaş uçağı KAAN için zirve öncesinde Beyaz Saray'da yeşil ışık yakılmıştı. Trump, jet motorlarının satışı sorulduğunda “Erdoğan'ı çok mutlu edecek bir şey yapacağını” söylemişti. Bugün itibariyle motorların ihracatına ilişkin ABD Kongresi’ndeki 15 günlük resmi inceleme süreci tamamlandı. Kongre'den bir itiraz gelmemesi dikkat çekti.

Aselsan, Roketsan ve Palantir aynı karede

Ukrayna ve İran örneklerinin ardından NATO hava saldırısı kapasitesini artırmaya yönelik yeni girişimlerde bulunmuştu.

Bu girişimlere üç ek Ankara’da yapıldı. 

İlk olarak insansız hava araçlarını önleme kapasitesini artırmak için NATO ülkelerinin 5 yıl içinde 40 milyar dolar harcamasına karar verildi. "NATO Dron Edge Girişimi" adı verilen bu projenin yüklenici firmaları henüz açıklanmadı ama üreticiler arasında Türkiye’den firmaların da yer alması bekleniyor.

İkinci olarak Roketsan’ın ürettiği Atmaca isimli uzun menzilli füzelerden “önemli sayıda” satın alma taahhüdünde bulunuldu. Türkiye'nin yanı sıra başka ülkelerden de füze tedarikinin yapılacağı bu proje için 1,6 milyar dolar harcanacak.

Ve son olarak hava savunma sistemleri için aralarında Türkiye'nin de bulunduğu sekiz ülke toplam 26 milyar dolarlık anlaşmalara imza attı.

Detayları paylaşılmayan bu projede Türkiye’den Aselsan ve Roketsan birlikte yer alacak.

Projenin yüklenicileri arasında Filistin'de, İran'da, Lübnan'da katliam yapabilmesi için yapay zeka sistemlerini ABD ve İsrail ordularının hizmetine sunan Palantir de var.

sSoldan sağa doğru Palantir (Shon Manasco), NCIA (Dylan Browne), Anduril (Brian Moran) ve Athea (Philippe Gasc) yöneticileri temsili imza töreninde. 

Palantir ortaklığının maliyeti ne olur?

NATO’nun hava savunma sistemlerinin inşasında Türkiye'nin daha kapsamlı bir rol üstlenmesi kararı, aynı zamanda Türkiye'nin savunma altyapısının NATO'nun teknolojik sinir sistemine, yani doğrudan ABD merkezli veri ve yapay zeka şirketi Palantir'in ekosistemine de entegre olması anlamına geliyor. Haliyle karşımızda duran tabloda, "Teknolojik Cumhuriyet" manifestosuyla niyetini açıkça ortaya koyan bir şirket var ve şirketin CEO’su Alex Karp’ın doğrudan devletlerin karar alma mekanizmalarına el koyma yetkisi istediğini biliyoruz. 

Peki, böylesi karanlık bir sicile ve açıkça tekno-emperyalist bir vizyona sahip Palantir'in, Türkiye'nin savunma ağına sızması ne anlama geliyor ve ne gibi tehlikeler barındırıyor?

Cevabın birden fazla boyutu var. Hava savunma sistemleri, saniyenin onda biri hızında karar verilmesini gerektiren, insan zihninin işleyemeyeceği büyüklükte veri setleriyle çalışıyor. Palantir'in askeri sistemleri (örneğin NATO'nun entegre etmeye başladığı yapay zeka hedefleme programı Maven ile onun altyapısını oluşturan Gotham ve AIP), sahadaki "tehdidi" algılayan, olasılıkları hesaplayan, hedefleri önceliklendiren ve nihayetinde vurma veya müdahale etme kararını öneren yapay zeka algoritmaları sunuyor.

Türkiye ise bu sisteme entegre olduğunda, neyin tehdit olup olmadığını kendi dinamiklerine göre değerlendirmek yerine, doğrudan ABD ve NATO'nun küresel çıkarlarına göre eğitilmiş bir yapay zekanın filtrelerinden geçirerek görmek zorunda kalacak. Bu durum da egemenliğin ve inisiyatifin teknolojik olarak ve tek taraflı bir biçimde devredilmesi, yani açık bir algoritmik vesayet anlamına geliyor.

Ayrıca Palantir'in temel iş modeli salt bir yazılım satmak değil. Şirket, verileri birleştiriyor, analiz ediyor ve kendi tekelinde tutuyor. Böylece NATO'nun hava savunma sorumluluğunda ortak rol üstlenilmesiyle birlikte Türkiye'nin hava sahasındaki hareketliliklere ilişkin veriler de Palantir'in platformlarına ve veri merkezlerine akmış oluyor.

Özetle Türkiye'nin ABD emperyalizminin küresel veri ağında bir veri toplama uydusu haline getirilmesi söz konusu. Palantir yöneticilerinin açıkça Batı'nın (özünde ABD'nin) sert gücü olmayı hedeflediklerini ilan ettikleri bir denklemde, Türkiye'nin en kritik güvenlik verileri ticari bir tekelin elinde toplanmış olacak. İstihbarat özelleştirilmekle kalmayıp doğrudan emperyalist ülkelere devredilecek. 

NATO Zirvesi için akreditasyon verilmeyen birçok gazeteciye Savunma Sanayii Forumu için vize çıktı.  

Sermaye NATO’nun gölgesinde büyüyor

Aselsan ve Roketsan ile Palantir’i NATO çatısı altında bir araya getiren şey iddia edildiği gibi “ittifakın savunma mimarisini inşa etmek” değil, sadece daha fazla kâr etmek.

Zira NATO kendi başına bir silah pazarı. Ve bu pazar da tıpkı diğerleri gibi “serbest” değil. Bir ülkenin kapacağı payın doğal bir sınırı var.

Türkiye için bu sınır son yıllarda esnetilmeye başlandı. Zirvede imzalanan projeler de bunun göstergesi. Türkiye artık sadece bir müşteri olmaktan çıkıp, üretici ortaklardan biri haline getiriliyor.

Bu noktada Türkiye silah sanayiinin yapısına mercek tutmakta fayda var. Çünkü Aselsan Aselsan’dan, Roketsan Roketsan’dan ibaret değil.

Bugüne nasıl gelindi?

1970’lerin sonlarından itibaren Kara, Deniz ve Hava Kuvvetlerini Güçlendirme Vakıfları kuruldu. Bu vakıflar, 1987’de Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı (TSKGV) çatısı altında birleşti. Bugün Türkiye silah sanayiinin omurgasını oluşturan Roketsan, Aselsan, Havelsan ve Tusaş gibi şirketler de bu dönemde doğdu.

1985’te kurulan Savunma Sanayii Müsteşarlığı ve onun finansal aracı olan Savunma Sanayii Destekleme Fonu, sistemin temel dayanaklarından biri oldu. Fon akaryakıt, sigara, içki, piyango gibi kalemlerden alınan paylarla besleniyor ama bütçenin dışına taşınıyordu. Bu durum, Meclis denetiminden büyük ölçüde muaf bir ekonomik yapı yarattı.

NATO şefi Mark Rutte'yi, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek ile Cumhurbaşkanlığı Savunma Sanayii Başkanı Haluk Görgün uğurladı.

Bugün milyarlarca dolara ulaşan bu ekonomik yapı önce büyük sermaye gruplarını, sonra onların altındaki binlerce taşeronu besliyor.

Örneğin, NATO Zirvesi’nde de gündeme gelen, motorunu ABD’den ithal edecek olması tartışma yaratan KAAN uçağı projesinde ana yüklenici TUSAŞ. Ancak TUSAŞ'a bağlı yüzlerce alt yüklenici şirket bulunuyor. Bu şirketlerdeki toplam çalışan sayısı 2 binden fazla. TUSAŞ’ın Ankara yerleşkesinin hemen karşısına bu amaçla kurulmuş dev bir sanayi bölgesi var.

Savaş ve sömürü el ele

NATO’dan vakıf şirketlerine, oradan irili ufaklı binlerce şirkete uzanan bu zincir Türkiye sermayesinin soluk alanlarından biri haline geldi.

Tekstil sanayiinden, gıda sanayiinden elde edilemeyen yüksek kârlar artık silah sanayiinden çıkarılıyor. Sermaye, silah imalatında bulduğu yüksek sömürü oranlarıyla, klasik üretim alanlarında karşılaştığı krizleri telafi ediyor. NATO zinciri boyunca birbirine eklemlenen bu şirketler, yalnızca üretimin değil, emperyalist savaş ekonomisinin asli bileşenleri haline gelmiş durumda.

Silah üretimi, doğası gereği riskten arındırılmış bir yatırım alanı sunuyor. Siparişler NATO ülkelerinden ya da doğrudan devlet ordularından geliyor, ödemeler garanti altında ve fiyatlar imalat sanayi ortalamasının üzerinde.

Onursuzluğa boyun eğmediler

NATO Zirvesi'nden iki gün önce "ülkemizin ve onurumuz ayaklar altına alınmasına izin vermeyeceğiz" diyen TKP'liler başkentteki polis ablukasını delmiş, Kızılay Meydanı'na yürümüştü.

Komünistlerin itirazı yalnızca Ankara'ya adeta kilit vuran fiili OHAL tedbirlerine değildi. Savaş patronlarının Saray'da ağırlanmasına itiraz eden TKP'liler, Türkiye'nin NATO'dan derhal çıkmasını, ülkedeki tüm yabancı üslerin kapatılmasını talep ediyordu. 

Komünistler gözaltındayken tamamlanan zirve, Türkiye silah sanayiinin emperyalist savaş makinesine daha da derinden eklemlenmesine yol açtı.

Ankara'da ortaya çıkan tablo, savaş ekonomisinin sermaye birikimi için nasıl bir kurtuluş reçetesi olarak kullanıldığını ortaya koyuyor. Emekçinin alın terinden çalınanlar emperyalist savaşın değirmenine su taşımak için harcanıyor, özetle NATO’nun "güvenliği" adına Türkiye halkının geleceği ipotek altına alınıyor.

*** 

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -11 Temmuz 2026-

Tutunamayanlar!..-Umur Talu- 

Bir insanı hayattan, kendi hayatından vazgeçiren sebepleri sadece “kişisel bunalım”la açıklamak mümkün değil. Onlar bir ülkenin tüm şiddetinin, adaletsizliğin, umutsuzluğun bazen uzun süre bazen bir anda gırtlaklarına yapıştığı nefessiz kalanlar.

Dörtyüzyirmibinyediyüzkırküç lira. 26 yaş.

Bilecikli 26 yaşındaki genç ehliyetsiz araçla “Dur” ihtarına uymayınca yakalandıktan sonra yazılan ceza böyle. Onun kendine verdiği ceza ise kendi elinden ölümü.

Amazon işçisi Mehmet ise, iddialara göre mobbing ve baskı uygulayanlara bir ceza veremediği için kendisini ölümle cezalandırdı.

Emekli polis Memduh, 54 yaşındaydı. Özel güvenlikçi. Çalıştığı işyeri kapanınca işsizlik, borç belki, umutsuzluk, kahroluş. Artık baş edemediği düzenin cezasını o da kendine kesti.

İshak Şanlıurfa’da hudutta askerdi. Ne olduysa artık, belki azar, belki hakaret, belki baskı, belki bunalım. Tüfeği çenesine… 

74 yaşında kanser tedavisi görüyordu. Ne ve nasıl tedavi gördüğünü, görüp göremediğini bilemiyoruz. Kanserden önce davrandı, bıçağı boğazına… Sadece Sakarya’da altı ayda intihar eden 40 kişinin arasına katıldı.

Irmak Ayşe öğretmendi, bilirsiniz. Mobing, baskı, manevi şiddet ve belki ötesi. Kendi ırmağına attı kendini.

Ücretlerini alamayan üç TOKİ işçisi 30 metrelik vinçin üstüne çıkmıştı ki, hani ölümüne mi, bilemeyiz; neyse ki…

Yaşıyoruz ya, iyi ya da kötü, artık nasılsa, nasıl hissediyorsak, arkamızda hep sonbahar, hep yapraklar düşüyor, çiçekler soluyor, çocuklar, gençler, kadınlar, askerler, polisler, öğretmenler, kredi ve kart borçluları, evladına ekmek götüremeyenler, haksızlığa-baskıya uğrayanlar “ceza”yı kendilerine kesiyor.

Genç kız ve kadın “intiharları”nda zaten kendi hayatına son ile cinayet arasında gidip geliyor şüphe. Balkondan, pencereden atlayanlar atladı mı, düştü mü, atıldı mı, itildi mi?

Burası hoyrat bir ülke. Sadece şiddetin, devlet şiddetiyle birlikte artarak kuşattığı insanlar yaşamıyor; aynı zamanda şiddetten kurtulmak için o şiddetin en uç noktasını kendi bedenine, kendi hayatına, gençliğine uygulayarak aramızdan düşenler o kadar çok ki.

Bu umutsuzluk çukurunda, dillerin uzandığı hayat çölünde tutunacak bir el, bir dal, bir umut bulamadığını, kötüden, daha kötüsünden kaçmak isteyenlerden bir “ölüler ordumuz” var.

Bir insanı hayattan, kendi hayatından vazgeçiren sebepleri sadece “kişisel bunalım”la açıklamak mümkün değil. Onlar bir ülkenin tüm şiddetinin, adaletsizliğin, umutsuzluğun bazen uzun süre bazen bir anda gırtlaklarına yapıştığı nefessiz kalanlar.

Yaşıyoruz, bazen şaşıyoruz, geçip gidiyoruz. Cehennemin zebanileri ise acaba daha kimlerin hayatını zehrederiz dercesine adeta, tam yol.

Aileden işyerine, okullardan işsizliklere, atanmayan öğretmenden amir baskısını artık kaldıramayana, evladından utanandan kendinden utanana, borcu borçla kapatamaz hale gelenden hayallerini kuramaz hale gelene…

“Hoyrat düzen”in ezip geçtiği insanlar üst üste yığılıyor: Yılda 2 binden fazla işçi, 300 kadar kadın katline, çocukların harcanmasına; kolluk kuvvetindekilerin kulluktan tükenmişlikleri, gençliğinde çoktan yaşlananların umutsuzluğu, emekliliğinde ölüme mahkûm sayılanlar ekleniyor.

“Aşağılama, hor görme” üstünde tepinen, adeta taammüden sessiz ve nefessiz bırakmaya kurulmuş, kurgulanmış vicdansız, adaletsiz, hakkaniyetsiz bir düzenin kurbanlarını da aranızda aklınıza getirmeniz, aklınızda tutmanız dileğiyle!

/././

Dünün yargıçları -Sami Selçuk- 

Unutulmamalıdır ki, her şeyden önce bir canlıdır, yargıç. Yani alınyazısında Kafka bilgeliğiyle bir böcek de olabilme olasılığı bulunan biridir. Dolayısıyla insan, yargıç olarak doğada yer almanın ayrıcalığına, felsefesine göre davranmalıdır.

Mecelle’nin deyişiyle Hâkim (yargıç); hakîm (bilge), fehîm (anlayışlı yani düzen, denge ve sonuçları gözeten), müstakîm (sağlam) ve emîn (doğru ve güvenilir), metîn (dirençli), mekîn (ölçülü ve sakınımlı)” (m. 1792) olmalıdır.

Çünkü yargıç, Nelson Mandela’nın (1918-2013) tanımıyla “İyi bir kafa ile iyi bir yüreğin birleşimi”yle bütünlük kazanan adaletin dağıtıcısıdır. Dolayısıyla her yargıç, adaletsever (justicier), insansever (humaniste), in­sanlıksever (panhumain) olmak zorundadır.

Ancak, unutulmamalıdır ki, her şeyden önce bir canlıdır, yargıç. Yani alınyazısında Kafka bilgeliğiyle bir böcek de olabilme olasılığı bulunan biridir. Dolayısıyla insan, yargıç olarak doğada yer almanın ayrıcalığına, felsefesine göre davranmalıdır.

Bunun için birinci olarak Mecelle’nin yukarıdaki maddesi ve onu izleyen yargıçlarla ilgili etik hükümleri, yargıçlar ve yargılamada görev alan bütün hukukçular tarafından sık sık okunmalı, irdelenmeli; her yargıç, olayı ve uygulayacağı hukuku ve hukuksal sorunu (questia juris) iyice kavradıktan, kendisine yeten önemli olguları ilkesel temelde gözeterek, insanı özgürleştirerek adalet ölçütü içinde kararını vermeli, karar verirken de sadece önündeki davadan değil, bütün hukuk dizgesinden (sistem) sorumlu olduğunu ve dizge içinde hukuka yaslanan, ancak özgür gerekçelerle dengelenen kararlar vermek zorunda bulunduğunu (Çataloluk, Gökçe, Hukuk sistemi ve Autopoiesis, İstanbul, 2012, s. 6, 7, 162, 172) hiç, ama hiç unutmamalıdır.

İkinci olarak, her Türk hukukçusu, özellikle de yargıcı, Mecelle’deki bu düzenlemenin Türk yazılı hukukuna, dogmatiğine ancak on dokuzuncu yüzyılda girebildiğini de hiçbir zaman unutmamalıdır.

Üçüncü olarak, yine her Türk hukukçusu, özellikle de yargıcı, bu yargıç tanımının odağında yer alan sözcüğün felsefe ağırlıklı bir terim olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır: “Hakîm (bilge).”

Dördüncü olarak, her Türk hukukçusu, özellikle de yargıcı, aslında “hakîm” (bilge) teriminin yargıçta bulunması gereken bütün öbür nitelikleri, özünde taşıdığını da hiç unutmamalıdır. Çünkü her bilge (sofós, sapiens, sage), aynı zamanda anlayışlı, doğru ve güvenilir, saygın, dirençli, ölçülü ve sakınımlı, bilgili (malumat, cognitio) ve bilinçlidir (kültür ve irfan sahibi, gnostique).

Kanımca beşinci olarak yargıç, Hz. İsa’nın ünlü “dağ vaazı”nda sözünü ettiği her inançlı insan gibi, duyarlı ve etik bir adalet ölçütüyle toplum içinde bozulan barışı sağlamakla  yükümlüdür.

Zira Levinas’ın vurguladığı üzere, “Etik boyuttan yoksun bir hukuk, devletin kendi çıkarlarını haklı çıkarma aracıdır.”

Son olarak da yargıç, 2002 Kasımında Lahey’de ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yarkurulunun (komisyon) 23 Nisan 2003 tarihli oturumunda ve de Türk Yargıtayı tarafından benimsenmiş olan yargıçlarla ilgili, Şubat 2001 tarihli savcılarla ilgili 2005 tarihli Budapeşte ilkelerini, her yargıç, her savcı, her avukat, kısaca her hukukçu sık sık okuyup özümsemelidir.

Bunları okuduğumuz zaman aslında Mecelle ile uluslararası hukukun aynı doğrultuda olduğu görülecektir.

Nitekim 2006’da HSK, 2007’de Yargıtay Ceza Genel Kurulu da, bu ilkeleri benimsemiştir.

Özetle yargılama erki, çağdaş (contemporain) ve çağcıl (moderne) bir devlette ve ülkede hukukun ne dediğini söyleyen (juris-dictio) bir güçtür. Çünkü yarınlar, ekonomik gelişme dâhil, kısaca her şey, bu gücün dokunulamaz olup olmadığına göre biçimlenecektir.

Özetle bütün bunlar, yargılama erki içinde görev yapan “yargıç kimliği”nin sıra dışı bir konumu olduğunu ortaya koymaktadır. Zira yargıç, duruşmayı (tartışma) yürütürken duruşmanın (tartışma) her ilkesine kesinlikle uyacak, dâhice bir düş gücüyle, Stefan Zweig’ın belirttiği gibi, nasıl Macellan, denizlere açılırken filosunun bütün gereksinmelerini, bütün yoksunlukları, güçlükleri; nasıl Napoléon, Alpler’den geçmeden önce seferin belirli günlerinde ve yerlerinde ne kadar barutun, kaç çuval yulafın vb. gerektiğini ayrıntıyla düşünerek yola çıkmışsa, yargıç da, son kararını vermeden önce taraflar ya da sanıklar açısından her olasılığı düşünecektir, düşünmek zorundadır.

Peki, özellikle ülkemizde bu ilkelere, bu duruşlara, tutumlara, bu hukuksal, etik ve ahlak buyruklarına her zaman uyulmuş mudur?

Ne yazık ki, hayır.

Hatta bazen hiç uyulmadığı gibi, bunlar sık sık çiğnenmiştir bile.

Her şeyden önce yargılamanın “kamuya açıklık ilkesi”ne göre yapılması öylesine önemlidir ki, Merhum Melih Cevdet Anday, bir denemesinde, uygarlığın temelinde bu ilkeye göre yapılan Sokra­tes’in “Savunması”nın (Apologia)yattığını belirtmiştir (Tarih önünde, Cumhuriyet, 13.11.1981).

Kanımca o gün de haklıydı, yazarımız; bugün de.

Zira karşılaştırınız, lütfen. MÖ 399 yılında doğal yargıç ilkesine göre oluşturulan mahkemede “kamuya açık yargılama” sonucunda ölüm cezasına hüküm giyen Sokrates’in nasıl yargılandığını, birbirini doğrulayan üç ayrı kaynaktan ayrıntılarıyla sadece onca yüzyıl sonra değil, onca bin yıl sonra bile bilmekteyiz.

Buna karşılık onu yargılayan yargıçların hiçbirinin adını bilmemekteyiz.

Oysa Sokrates’ten 2280 yıl, yani 23 yüzyıl sonra 1881 yılında Mithat Paşa’nın doğal yargıç ilkesine aykırı olarak, bir kişi, yani eylemler sonrası doğal yargıç ilkesi çiğnenerek yalnızca Mithat Paşa ve de hukuk açısından ölümcül bir günah için kurulan, bu yüzden hukuk tarihinin olumsuz yargısından asla kurtulamayan, hiçbir zaman da kurtulamayacak olan “Çadır Mahkemesi”nde nasıl yargılandığını ayrıntılarıyla bilememekteyiz. Görünen odur ve ne yazık ki hiçbir zaman da bilemeyeceğiz.

Çünkü varsayımlara dayanan ve birbirleriyle çelişen kaynaklara karşın duruşma, doğru hukuk terimiyle tartışma,çoğu zaman açık değil, gizlidir, yani karanlıktır.

Karanlık” ise, vaktiyle Cervantes’in dediği gibi, “Bütün günahların üstünü örten bir yorgandır.”

Ancak bütün bunlara karşın onu yargılayan yargıçların ve iddia makamında bulunan savcının kimler olduklarını günümüzde bile bilmekteyiz.

Peki, neden böyledir?

Çünkü yargılamaya katılan yargıçlar, tıpkı hükümeti deviren, TBMM’yi ortadan kaldıran 1960 darbesi sonrası Yassıada Mahkemesi gibi, suç konusu eylemden sonra oluşturulmuş yapay bir mahkemenin yargıçlarıdır; dolayısıyla mahkeme, doğal mahkeme değil, yargıçlar da, doğal yargıçlar değildirler.

Zira savcı dâhil, bunların içinde daha önce kendileri ya da yakınları arasında sanık Vali ve Sadrazam Mithat Paşa tarafından cezalandırılanlar bile bulunmaktadır.

Sözgelimi, Mahkeme Başkanı Kadı Sururi Efendi, yolsuzlukları yüzünden Mithat Paşa tarafından meslekten atılmış biridir.

Bırakın yargıçları savcı bile yansız değildir. Üstelik bunlar önyargılıdırlar da. Çünkü iddianameyi (ithamname), Adliye Nazırı Cevdet Paşa, Mahkeme Başkanı Sururi Efendi, Savcı Latif Bey, Mabeyinci Ragıp Bey, birlikte hazırlamışlardır (Tiryakioğlu, Samih, Dünya Tarihinde Büyük Siyasi Davalar, İstanbul, 1963, s. 128-143).

En önemlisi ve acısı da, yargılama sırasında yetiştirdiğimiz büyük hukukçularımızdan ve Osmanlı döneminde yapılmış en iyi yasalardan biri olan Mecelle’de en çok emeği geçen Adalet Bakanı Ahmet Cevdet Paşa, iddianameyi hazırlamakla yetinmeyip, daha da ileri giderek, yargıçların arkasındaki bir koltuğa oturmuş, mahkeme yargıçlarına ve savcısına durmaksızın buyruklar vermiş; bunun üzerine sanık Mithat Paşa dayanamayıp yargıçları azarlamıştır.

Evet, iki Paşa, birbirine düşmandır.

Nitekim bu yüz karası durumu, Mithat Paşa, “İtham mazbatasının yalnızca iki yerini sahih ve doğru buldum. Birisi, başındaki besmele, diğeri nihayetindeki tarihtir” diyerek anlatmış, böyle bir iddianameye göre yargılanmış, sonuçta hüküm giymiş, Sultan Abdülhamid’in buyruğuyla 7 Mayıs 1884 (61 yaşında) tarihinde Albay Mehmet Lûtfi ve Binbaşı Bekir Beyler tarafından Taif’te boğulmuştur (Tiryakioğlu, Samih, Dünya Tarihinde Büyük Siyasi Davalar, İstanbul, 1963, s. 128-143).

Kısaca bu yüz karası davada Adalet Bakanı ve yargıçlar, yansızlık, nesnellik, kendi inanç ve görüşlerinden arınma ilkelerine, ne yazık ki, asla uymamışlardır.

Özetle “Mecnun ve mâtuh ve sabinin kefâleti sahih olmaz” diyen ve asla “mâtuh” olmayan, ancak bu cümle içinde “cahil” sözcüğünü unutan, tarihin büyük hukukçu dediği Ahmet Cevdet Paşa’ya hiç kuşkusuz bu tutumlar, hiç mi hiç yakışmamıştır.

Görüldüğü üzere, bu açılardan sicilimiz, ne yazık ki, hiç de parlak değildir.

Nitekim yirminci yüzyılda yaşanan bir başka utandırıcı örnek de, demokratik düzene geçildikten sonra bundan 65 yıl önce yaşanan ve Çadır Mahkemesinden hiç ders alınmayıp doğal yargıç ilkesi çiğnenerek kurulan Yassıada Mahkemesi ve yargılamalarıdır. (mstfkrc yorum: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan davası da unutulmamalıdır!...Verilen örneklerde yer almalıdır!...)

/././ 

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -10 Temmuz 2026-


NATO 3.0. mı; Trump: 3 NATO: 0 mı?-Stelyo Berberakis- 

NATO zirve toplantısında kimin ne dediğini bilemiyoruz tabi. Ancak Trump’ın “çok güzel bir zirveydi, herkes birbirine ne kadar sevdiğini gösterdi, çok memnun kaldım” demekle özellikle Avrupa ülkelerini “hizaya getirdiğini” göstermek istedi. Tabiri caizse bir tür ‘Silah tüccarlığı’nın ön plana çıktığı Ankara zirvesi, NATO ülkelerinin, Trump karşısında “Yes Man” konumuna getirdiği izlenimini de bıraktı. “ABD’den gelişmiş silahlar satın alın, Ukrayna’ya vereceğiniz silahları benden satın alın, yoksa kendi göbeğinizi kendiniz kesin” şeklindeki patronlara özgün tavrıyla, NATO 3.0’ın Trump karşısında 3 sıfır yenildiğini gösteriyor.

Bu yıl Ankara’da düzenlenen NATO zirvesinin adına NATO 3.0 konuldu. Yani NATO’nun yeni bir evreye geçtiğini belirten bir dönemin başlatıldığının “kod” numarası olmuş.

Ama gerçekten böyle mi?

Yaklaşık 30 yıldan bu yana düzenlenen hemen hemen bütün NATO zirvelerine katılan bir gazeteci olarak, bu yıl Ankara’daki zirveyi “olay yerinde” izlemediğim halde, yapılan açıklamalardan zirvenin tek galibi olarak ABD Başkanı Donald Trump olduğu kanaatine vardım.

Trump sanki misafirliğe geldiği Ankara’da değil de Washinton’daki Beyaz Saray’ındaki rahatlığı ile adeta NATO’nun patronu gibi konuştu, NATO’nun bazı üyelerini azarladı. 

Hiç yeri yokken, adeta bir ilkokul öğretmeninin okula yeni başlamış öğrencilerine ders verir gibi “komünizmin ne kadar kötü bir şey olduğunu” tekrarladı durdu.

Aynı söylemlerinde tüm üyelere silah satın almalarını, silah üretmelerini; “hatta üretmeseniz de biz size satarız” demekle temsil ettiği kapitalizmin ne denli vahşi boyutlara ulaştığını göstermekten geri kalmadı.

Zaten kendisi de ifşa etti, ikide bir ABD’nin 19 trilyon 200 milyar dolar kazandığını söylerken geri kalan NATO üyelerini adeta “kıskandırmak” istedi.

NATO’nun Ankara bildirgesinde, “NATO’nun Ukrayna’ya 70 milyar dolarlık askeri ekipmanın satılacağı; hatta gelecek yıl da aynı meblağın Ukrayna’ya verileceğine” atıfta bulunuldu.

Başta ABD olmak üzere ve “8 savaşı sona erdirdiği” (?) iddiasıyla sürekli hayıflanan Donald Trump ve NATO ülkeleri, Ukrayna’daki savaş alevini söndürmeye uğraşmak yerine, Ukrayna’ya daha fazla silah, mühimmat, füze vs. vermek için “görüş birliği” sağlamakla -Trump’ın da acıklı bir sesle dile getirdiği gibi- on binlerce genç insanın hayatını kaybettiği Rusya- Ukrayna savaşına körükle gidercesine ortak bir tavır aldılar.

Trump geçmişteki açıklamalarında da Avrupa ülkelerine Ukrayna’ya silah satmalarına yeşil ışık yakmış, “yeter ki silahları benden satın alın” demişti. Yani işin ucunda yine para kazanması vardı.

Mark Rutte

NATO genel sekreteri Mark Rutte de bunu kanıtlayan açıklamalarda bulundu.

Ankara’da “NATO ülkelerinin NATO’ya daha fazla bütçe (ilk aşamada yüzde 3.5 ve gelecek yıl yüzde 5) ayırmalarını” öngören Trump’ın dayatmalarının sonuç verdiğini söyledi.  

Rutte, bütçe harcamalarının silahlanma yerine kendi halklarını ferahlatmasına ayrılmasını isteyen ancak Trump tarafından adeta “isyankarlıkla” suçlanan bazı Avrupa ülkelerinin “Trump sayesinde hizaya getirildiğini” büyük bir entuziazm ile müjdeler gibi konuştu.!  Müjdeler gibi konuştu çünkü Avrupa ülkelerinin de kabul ettiği bu anlaşmaya göre Avrupa ülkeleri kendi bütçelerinden silahlanmalar için toplam 1 trilyon, 800 milyar Dolar para ayırmayı kabul etmek zorunda kaldılar.

Trump, savaşları kendi ifadesiyle “sonlandırma” yerine, süregelen çatışmalar sayesinde petrol fiyatlarının iniş çıkışlarıyla dünya ülkelerini alt üst etmesini “merak etmeyin düzelir” demekte; ABD’nin zaten savaş bölgelerinden “aramızda koca bir okyanus var” ifadesiyle uzakta bulunduğunu hatırlatmakta, kaldı ki ABD’nin petrole ihtiyacı olmadığını, Venezuela’dan da kapılan petrolle birlikte “ABD’nin hiçbir sorun yaşamadığını” da söylemekle NATO ülkelerinin kendisine “gıpta” ile bakmasını bekledi.

NATO zirve toplantısında kimin ne dediğini bilemiyoruz tabi.

Ancak Trump’ın “çok güzel bir zirveydi, herkes birbirine ne kadar sevdiğini gösterdi, çok memnun kaldım” demekle özellikle Avrupa ülkelerini “hizaya getirdiğini” göstermek istedi.

Tabiri caizse bir tür ‘Silah tüccarlığı’nın ön plana çıktığı Ankara zirvesi, NATO ülkelerinin, Trump karşısında “Yes Man” konumuna getirdiği izlenimini de bıraktı.

“ABD’den gelişmiş silahlar satın alın, Ukrayna’ya vereceğiniz silahları benden satın alın, yoksa kendi göbeğinizi kendiniz kesin” şeklindeki patronlara özgün tavrıyla, NATO 3.0’ın Trump karşısında 3 sıfır yenildiğini gösteriyor.

Biraz da Yunanistan

Trump’ın NATO ülkelerinin silahlanma harcamalarını artırması yolundaki “talimatlarından” en çok Yunanistan sevindi denilebilir.

Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in büyük bir gururla “biz zaten bütçemizin yüzde 3,5 ayırıyorduk, yüzde 5’i mutlaka tutturacağız” şeklindeki açıklaması bunu gösterdi.

Yunanistan ekonomik krizden dolayı 10 yıldan bu yana silahlanmalar için para harcayamıyordu.

Ancak Ekonomi düzlüğe çıkar çıkmaz ve Yunan silahlı kuvvetlerinin “savunmadaki açıklarını kapatmak” gerekçesiyle 28 milyar dolar harcanacağını açıklayan Miçotakisbiliyorum bu büyük bir meblağ, ama güvenliğimiz için caydırıcı olmamız lazım” diyerek, hayat pahalılığından şikayetçi olan Yunan halkını teskin etmeye çalışıyor.

Recep Tayyip Erdoğan ve Trump

Yunan basını ise Ankara zirvesinde Cumhurbaşkanı RT Erdoğan’ın Türk-Yunan ilişkileri için yaptığı açıklamasını “ılımlı ve uzlaşıcı” karşıladı.

Miçotakis ise F35’lerin Türkiye’ye verilmesiyle ilgili yaptığı açıklamasının Erdoğan tarafından “belki de yanlış anlaşıldığını” ima eden yorumlara da yer verildi.

Miçotakis’in “hangi müttefikin hangi silahı kimden alacağını; ya da ABD’nin kime ne silah satacağını sorgulamak benim işim değil” demesine rağmen F-35 konusunu “casus belli” ile bağdaştırırken “bu konuyu da iki komşu ülke olarak iyi niyetle görüşüp çözebiliriz” demişti.

Miçotakis’in “sahte kabadayı” yürüyüşü ile sosyal medyada çıkan komik görüntülere Yunan basınında da yer verildi. Ancak Miçotakis yalnız Ankara’da değil, Yunanistan’da da aynı stilde yürüyüşü ile dikkati çeken bir lider.

Türkiye’nin F-35’leri alıp almayacağı konusu Yunan basınında da geniş ayrıldı. 

Kimi yorumcular “Türkiye F35’leri alırsa Ege’deki Yunanistan’ın havadaki üstünlüğü eşitlenir” derken; kimisi de Trump’ın Ankara’ya önemli bir hediye ile gelmesi beklenirken Ankara’da yaptığı ve biri biriyle çelişen açıklamalarına anlam verilemediğine dikkat çekti.

Trump’ın Erdoğan karşısında “F-35’leri vereceğiz” dedikten sonra zirvenin kapanışında “F35’ler için bir karar vermemiz lazım” diyerek uçağına binip gitmesinde “belki de İsrail Başbakanı Netanyahu’nun ‘parmağı’ olabileceği” şeklindeki yorumlara yol açtı.

Ama yine de Türkiye ile ABD arasında gerek S-400 lerin ne olacağı; gerekse F-35’lerin verilmesi ile ilgili müzakerelerin Türkiye için ümit verici olduğuna dikkat çekiliyor.

/././

Varlık barışı nedeniyle özel fon hesabına kaydedilen tutarlar ortaklara dağıtıldığında vergilendirilecek mi?-Erdoğan Sağlam- 

Son varlık barışı uygulamasında, pasifte özel fon hesabı açılmazsa (veya kanuni defterlerin ilgili sayfalarında gösterilmezse), bu fon hesabı ve varlıklar 2 yıl geçmeden işletmeden çekilirse ve fon hesabı sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılırsa vergi korumasından yararlanılmaz. ANCAK, 2 yıl geçtikten sonra fonun dağıtılması vergi korumasını engellemez!

Değerli okurlar, varlık barışı ile ilgili yazılarıma devam ediyorum.

Bugün bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerin Varlık Barışı kapsamında bildirimde bulundukları varlıklar için yasal defterlerine kaydettikleri özel fon hesabını ortaklarına dağıtmaları konusunu ele alacağım.

Yasal düzenlemeye göre, bildirilen varlıklar Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutan mükellefler tarafından bildirim tarihi itibarıyla kanuni defterlere kaydedilir.

Bilanço esasına göre defter tutan mükellefler, bu kapsamda yasal defterlerine kaydettikleri varlıklar için pasifte özel fon hesabı açarlar. Bu fon hesabı bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmedikçe işletmeden çekilemez, sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılamaz, işletmenin tasfiye edilmesi halinde ise vergilendirilmez (7852 sayılı Kanunun 10 uncu maddesiyle Kurumlar Vergisi Kanununa eklenen geçici 19 uncu maddenin 4 üncü fıkrası).

Serbest meslek kazanç defteri ile işletme hesabı esasına göre defter tutan mükellefler, söz konusu varlıkları defterlerinde ayrıca gösterirler.

Bu varlıklar dönem kazancının tespitinde dikkate alınmaz ve bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmesi koşuluyla vergiye tabi kazancın ve kurumlar için dağıtılabilir kazancın tespitinde dikkate alınmaksızın işletmeden çekilebilir.

Bu yasal düzenleme (7582 sayılı Kanun), bir önceki varlık barışına ilişkin düzenleme (7417 sayılı Kanun) ile aynı olduğu gibi, her iki düzenlemeye ilişkin tebliğlerdeki açıklamalar da aynıdır.

Son iki düzenlemeye ilişkin tebliğde özel fonların dağıtılması halinde vergilendirme durumuna yer verilmemiştir.

Oysa son iki düzenlemeden önceki yasal düzenlemeye (7256 sayılı Kanun) ilişkin tebliğde, bu konuda açıklama yapılarak; varlık barışına konu varlıklara ilişkin tutarların (özel fonların), kurumlar vergisi mükellefleri tarafından ortaklara dağıtılması halinde kar dağıtımına bağlı stopajın yapılmayacağı, gerçek kişi ortaklar ile kurumlar vergisi mükellefi olan ortaklar tarafından elde edilen tutarların da vergilendirilmeyeceği belirtilmişti.7256 sayılı Kanunun ilgili bölümü de 7582 ve 7417 sayılı Kanunların metni ile fonların 2 yıl geçmeden çekilemeyeceği hükmü hariç aynıdır.

Bu nedenle yeni varlık barışında da iki düzenleme öncesi tebliğde yapılan açıklamaların geçerli olduğunu düşünüyorum.

1- Fonun iki yıl geçtikten sonra işletmeden çekilmesi halinde vergilendirme durumu

Yasal düzenlemede yer alan, varlıkların dönem kazancının tespitinde dikkate alınmayacağına ve bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmesi koşuluyla vergiye tabi kazancın ve kurumlar için dağıtılabilir kazancın tespitinde dikkate alınmaksızın işletmeden çekilebileceğine ilişkin hüküm, fonların gelir veya kurumlar vergisi bakımından dönem kazancının tespitinde dikkate alınmamasını (yani işletme bünyesinde gelir veya kurumlar vergisine tabi tutulmamasını) hem de bunların kurumlarca ortaklara dağıtılması halinde kar dağıtımı vergilemesi yapılmamasını (yani dağıtım nedeniyle kar dağıtım stopajı yapılmayacağı gibi kar payının gerektirdiği gelir veya kurumlar vergisi ödenmemesini) ifade eder.

Nitekim 7256 sayılı Kanuna ilişkin tebliğde, bildirilen varlıklara ilişkin fonların kurumlar vergisi mükellefleri tarafından ortaklara dağıtılması halinde kar dağıtımına bağlı stopaj yapılmayacağı ve gerçek kişi ortaklar ile kurumlar vergisi mükellefi olan ortaklar tarafından elde edilen bu tutarların vergilendirilmeyeceği açıklanmıştı.

7256 sayılı Kanunun ilgili bölümü de 7582 sayılı Kanun metni ile fonların 2 yıl geçmeden çekilemeyeceği hariç aynı olduğundan, yeni varlık barışında da özel fonların 2 yıl geçtikten sonra çekilmesi halinde vergileme (stopaj ve ortak nezdinde gelir veya kurumlar vergisi açısından vergileme) yapılamayacağını düşünüyorum.

2- Fonun iki yıl içinde işletmeden çekilmesi halinde vergilendirme durumu

Bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerin, varlık barışı kapsamında kanuni defterlerine kaydettikleri varlıkları için pasifte özel bir fon hesabına kaydettikleri tutarlar, bildirim tarihinden itibaren iki yıl geçmedikçe işletmeden çekilemez, sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılamaz.

Bu yasak pasifteki fonlara ilişkin olup, aktife alınan varlıkların işletme faaliyetleri için serbestçe tasarrufuna engel değildir. 

Bilanço esasına göre defter tutan mükelleflerde fonun iki yıl içinde ortaklarca çekilmesi, yani fonun nakden ortaklara dağıtılması veya kayda alınan varlıkların fona mahsup edilmek suretiyle ortaklara verilmesi; serbest meslek kazanç defteri ile işletme hesabı esasına göre defter tutan mükelleflerde ise varlıkların bu mükelleflerce işletmeden çekilmesi halinde fon dönem kazancına dahil edilecektir.

Kurumlarda ayrıca bu tutarlar kar dağıtım stopajına tabi tutulacak (tam mükellef kurum ortaklara dağıtılan tutarlar hariç) ve gerçek kişilerde gelir vergisine, kurum ortaklarda ise iştirak kazancı istisnasının uygulanmadığı durumlarda kurumlar vergisine tabi tutulacaktır.

3- Fonun işletmeden çekişi halinde vergi korumasından yararlanılamaz mı?

Vergi korumasından yararlanabilmek için aşağıdaki şartlara uyulması gerekir:

1- a) Yurt dışında bulunan bildirime konu varlıkların;

Bildirimin yapıldığı tarihten itibaren 2 ay içinde Türkiye’ye getirilerek banka veya aracı kurumlara yatırılması ya da Türkiye’deki banka veya aracı kurumlarda açılacak bir hesaba transfer edilmesi,

* Bildirilen varlıklara ilişkin tarh edilen verginin süresinde ödenmesi ve taahhüt edilen tutarlara ilişkin taahhüt şartlarına uyulması,

* Bildirime konu edilen varlıkların Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutan mükelleflerce kanuni defterlere kaydedilmesi, yasal defterlerine kaydettikleri bu kıymetler için pasifte özel fon hesabı açılması (veya kanuni defterlerin ilgili sayfalarında gösterilmesi), bu fon hesabının ve varlıkların iki yıl geçmedikçe işletmeden çekilmemesi ve fon hesabının sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılmaması.

1-b) Türkiye’de bulunan ve bildirime konu edilen varlıkların;

Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutan mükelleflerce kanuni defterlere kaydedilmesi, yasal defterlerine kaydettikleri bu kıymetler için pasifte özel fon hesabı açılması (veya kanuni defterlerin ilgili sayfalarında gösterilmesi), bu fon hesabının ve varlıkların 2 yıl geçmedikçe işletmeden çekilmemesi ve fon hesabının sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılmaması,

Gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayanlar tarafından banka veya aracı kurumlardaki hesaplara yatırıldığını gösterir belgelerle tevsik edilmesi,

* Bildirilen varlıklara ilişkin tarh edilen verginin süresinde ödenmesi ve taahhüt edilen tutarlara ilişkin taahhüt şartlarına riayet edilmesi.

Buna göre, son varlık barışı uygulamasında, pasifte özel fon hesabı açılmazsa (veya kanuni defterlerin ilgili sayfalarında gösterilmezse), bu fon hesabı ve varlıklar 2 yıl geçmeden işletmeden çekilirse ve fon hesabı sermayeye ilave dışında başka bir amaçla kullanılırsa vergi korumasından yararlanılmaz.

Önceki bölümde ifade ettiğim üzere, varlıklar işletmeden çekilmeyip işletme faaliyetleri gereği kullanılabilir, hatta elden çıkarılabilir. Bu durum vergi korumasından yararlanmayı engellemez.

ANCAK, 2 yıl geçtikten sonra fonun dağıtılması vergi korumasını engellemez!

4- Karşılaştırma tablosu

Son üç düzenlemeye ilişkin yasal düzenleme ve tebliğlerin ilgili bölümlerinin karşılaştırılmasına aşağıdaki tabloda yer verilmiştir:

/././

Varlık barışından vergi mükellefi olmayanlar da yararlanabilir -Murat Batı- 

Varlık barışının yalnızca şirketlere veya vergi mükelleflerine yönelik bir düzenleme olduğu yönündeki yaygın kanaat hukuken doğru değildir. Kanunun öngördüğü şartları taşıyan vergi mükellefi olmayan gerçek kişiler de bu düzenlemeden yararlanabilmektedir.

Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair 7582 sayılı Kanun, 4 Haziran 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlandı.

Varlık barışına ilişkin hükümler, 7582 sayılı Kanun'un 10'uncu maddesiyle Kurumlar Vergisi Kanunu'na eklenen geçici 19'uncu maddede düzenlenmiştir. Maddenin uygulanmasına ilişkin usul ve esaslar ise 4 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanan Bazı Varlıkların Ekonomiye Kazandırılması Hakkında Genel Tebliğ (Seri No: 1) ile belirlenmiştir.

Tebliğ; yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının Türkiye'ye getirilmesine, bunların gelir ve kurumlar vergisi mükelleflerince kanuni defterlere kaydedilmesine ilişkin usul ve esasları ayrıntılı şekilde düzenlemektedir.

Bununla birlikte düzenleme yalnızca yurt dışındaki varlıklarla sınırlı değildir. Türkiye'de bulunmasına rağmen gelir veya kurumlar vergisi mükelleflerinin kanuni defterlerinde yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarının bildirilerek kayıt altına alınmasına ilişkin kurallar da Tebliğ'de ayrıntılı olarak açıklanmıştır.

Ayrıca, gelir veya kurumlar vergisi mükellefi olmayan gerçek kişilerin yurt içinde bulunan bu nitelikteki varlıklarını hangi usulle bildirecekleri ve Kanunun uygulanmasına ilişkin diğer ayrıntılar da Tebliğ'de düzenlenmiştir.

Bunun yanında, herhangi bir vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişiler de Türkiye'de bulunan ve hâlen banka veya aracı kurumlarda yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını Kanun kapsamında bildirebilmektedir. Aynı imkân, yurt dışında bulunan bu nitelikteki varlıklar bakımından da geçerlidir.

Tam da bu noktada bana en çok yöneltilen sorulardan biri şu oluyor:

"Herhangi bir ticari, zirai veya serbest meslek faaliyetim yok. Vergi mükellefi de değilim. Yastık altında tuttuğum altın veya döviz var. Hatta geçmişte kazandığım bir parayla altın veya döviz satın aldım. Bu varlıkları varlık barışından yararlanarak sisteme dahil edebilir miyim?"

Kanun ve Tebliğ birlikte değerlendirildiğinde bu sorunun cevabı açıktır: Evet.

Çünkü düzenleme yalnızca gelir veya kurumlar vergisi mükelleflerini kapsamamaktadır. Gelir veya kurumlar vergisi mükellefleri, yurt içinde veya yurt dışında bulunan ve kanuni defterlerinde yer almayan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını varlık barışı kapsamında bildirebilmektedir. 

Varlık barışı düzenlemesinin en önemli sonucu, Kanunda öngörülen şartların yerine getirilmesi hâlinde bildirilen varlıklara ilişkin önemli bir vergi güvencesi sağlamasıdır. Başka bir ifadeyle, Kanunda öngörülen şartların yerine getirilmesi hâlinde bildirilen varlıklar ile bu varlıklardan elde edildiği kabul edilen gelirler nedeniyle vergi incelemesi ve vergi tarhiyatı yapılmayacaktır.

Bunun için bildirime konu edilen varlıkların, Tebliğde öngörülen süre içinde banka veya aracı kurumlarda açılan hesaplara yatırılması ve bu durumun tevsik edici belgelerle ispatlanması zorunludur.

Varlık barışından yararlanmak isteyenlerin ayrıca vergi dairesine herhangi bir beyanda bulunmalarına gerek yoktur. Bildirim, banka veya aracı kurum aracılığıyla yapılmaktadır. Banka ve aracı kurumlar ise bildirilen varlıkların değeri üzerinden Kanunda öngörülen oranda hesaplanan vergiyi peşin olarak tahsil ederek bağlı bulundukları vergi dairesine beyan edip ödemekle yükümlüdür.

Bununla birlikte Kanun ve Tebliğ, varlıkların belirli yatırım araçlarında tutulmasını teşvik eden indirimli bir vergileme sistemi de öngörmektedir.

Bildirilen varlıkların en az bir yıl süreyle Kanunda sayılan yatırım araçlarında (örneğin devlet iç borçlanma senetleri, katılım fonları vb.) değerlendirilmesi taahhüt edilirse vergi oranı düşüyor:

Ancak 1 Ocak 2027 tarihinden itibaren yapılacak bildirimlerde bu oranlara yarım puan ilave edilecektir. 

Buna göre;

En az 5 yıl tutulması halinde yüzde 0,

* En az 4 yıl tutulması halinde yüzde 1,

En az 3 yıl tutulması halinde yüzde 2,

* En az 2 yıl tutulması halinde yüzde 3,

* En az 1 yıl tutulması halinde yüzde 4 oranında vergi uygulanacak.

Vergi mükellefiyeti bulunmayan kişilerin bu kapsamda bildirdikleri varlıklar bakımından herhangi bir defter tutma veya muhasebe kaydı yapma yükümlülüğü de bulunmamaktadır.

Gelir veya kurumlar vergisi mükellefleri bakımından ise farklı bir kural söz konusudur. Varlık barışı kapsamında kanuni defterlere kaydedilen tutarlar, özel bir fon hesabında izlenmek zorundadır. Bu fon hesabındaki tutarlar iki yıl geçmeden işletmeden çekilemez ve ortaklara aktarılamaz.

Buna karşılık, vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişiler bakımından böyle bir fon hesabı oluşturma veya iki yıl boyunca işletmede tutma zorunluluğu bulunmamaktadır. Bu kişiler, bildirimde bulundukları varlıklar üzerinde serbestçe tasarruf edebilirler. 

Sonuç olarak

7582 sayılı Kanun ve bu Kanuna ilişkin Tebliğ birlikte değerlendirildiğinde, varlık barışından yararlanma imkânının yalnızca gelir veya kurumlar vergisi mükellefleriyle sınırlı olmadığı açıkça görülmektedir. Vergi mükellefiyeti bulunmayan gerçek kişiler de Kanunda öngörülen şartları yerine getirmeleri hâlinde yurt içinde veya yurt dışında bulunan para, altın, döviz, menkul kıymet ve diğer sermaye piyasası araçlarını varlık barışı kapsamında bildirebilecek, bu varlıklar bakımından Kanunun sağladığı vergi güvencelerinden yararlanabilecektir.

Bu yönüyle düzenleme, yalnızca işletmelerin kayıt dışı varlıklarını ekonomiye kazandırmayı değil, vergi mükellefiyeti bulunmayan kişilerin kayıt dışında kalan varlıklarını da finansal sisteme dâhil etmeyi amaçlamaktadır. Ancak bu imkândan yararlanabilmek için Kanun ve Tebliğde öngörülen bildirim usulüne, sürelere ve diğer şartlara eksiksiz uyulması gerekmektedir.

Dolayısıyla varlık barışının yalnızca şirketlere veya vergi mükelleflerine yönelik bir düzenleme olduğu yönündeki yaygın kanaat hukuken doğru değildir. Kanunun öngördüğü şartları taşıyan vergi mükellefi olmayan gerçek kişiler de bu düzenlemeden yararlanabilmektedir.

/././

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Temmuz 2026-

CNNTürk'ten habercilik örneği: Trump'ın oturduğu klozetten canlı yayın yaptılar  NATO Zirvesi öncesinde Ankara yolundaki Trump'ı...