23 Eylül 2026 Çarşamba

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -23 Eylül 2026-


Okullar güvenli değilse hiçbirimiz güvende değiliz -Feray Aytekin Aydoğan- 

Bir güne daha okulda şiddet, silahlı saldırı haberiyle başladık.


Geçtiğimiz eğitim-öğretim yılını öğrencilerin, öğretmenlerin okulda saldırı sonucu yaşamını kaybettiği asla unutamayacağımız acılarla, kaygılarla tamamlamıştık. Okulun açıldığı ilk günlere de Manisa’da silahlı saldırıda yaralanan öğrencilerin olduğu haberiyle başladık.

Bu saldırı Millî Eğitim Bakanlığı ile İçişleri Bakanlığı arasında "Çocukların Eğitim Süreçlerinin Güvenliğine İlişkin Koruyucu ve Önleyici Hizmet ve Tedbirlerin Artırılmasına Yönelik İş Birliği Protokolü"nün imzalanmasının üzerinden yirmi dört saat dahi geçmeden yaşandı.

Algı ve hakikat. Yaratılmaya çalışılan algı büyük bir acının yaşanması sonucu yine ters yüz oldu. O hakikat tüm acısıyla şimdi ülkenin her yerinde tüm okullarda yankılanıyor. Güvende değiliz.

Eğitimde temel kaygımızın artık yaşamak olduğu günlerde, Bakanlığın önceliğinin öğretmenlere önlük zorunluluğu olduğu genelgede duyurulmuştu. Ülkece duyulan bu genelgede “okul ortamlarında kontrollü giriş-çıkışların sağlanması, yaya ve araç trafiğinin ayrılması, kör noktaların aydınlatılması, acil durumlarda hızlı ve güvenli tahliyeyi sağlayacak bakım ve onarım çalışmalarının yapılması, fiziki iyileştirmelerin tamamlanması” ifadeleri yer alıyordu. İsveç’te yalnızca 2025 yılında okul güvenliği için 300 milyon kronluk (yaklaşık 32 milyon dolar) bütçe ayrıldı. Genelgede yer alan hazırlıkların tamamlanması ve gerekli tüm adımların atılması için bizim ülkemizde ne kadar bütçe ayrıldı?

***

Okullarda “bahçe görevlisi” olarak ve temizlik alanında istihdam edilen kişiler Toplum Yararına Program (TYP) kapsamında esnek, geçici, güvencesiz çalışma koşulları ile çalıştırılıyor. Her program altı ay üzerinden -toplamda bir katılımcı bir yıl içinde en fazla 9 ay- planlanıyor. Kamu hizmeti demek süreklilik, kalıcılık demek. Bu kapsamda istihdam; kalıclığı, sürekliliği olmayan bir istihdam biçimi. TYP kapsamında temizlik, güvenlik alanlarında neden kadrolu atama yapılmıyor?

Dünya genelinde okul güvenliği yalnızca fiziksel değil, aynı zamanda psikososyal bir mesele olarak tanımlanırken neden her okulda psikolojik danışman ve rehber öğretmen yok? Okul psikologlarının, sosyal hizmet uzmanlarının istihdamı ile ilgili hazırlık, planlama yapıldı mı? Öğrencileri psiko-sosyal açıdan destekleyen programlara, okullarda, tüm kamusal alanlarda spordan, sanata sosyal gelişim programlarına ne kadar bütçe aktarımı planlandı, yapıldı?Okullarda şiddeti önlemede okula aidiyet duygusunun güçlü olması ana etmenlerden biri. Okul yemeği, eğitim destekleri, burslar, kamusal ulaşım, kamusal barınma hakları okul aidiyetini artıran en etkili kamusal önlemler. Halka ait olan kaynaklar, halkın bütçesi, vergileri neden kamusal eğitim hakkı için kullanılmıyor?

Bu saldırı sonrası atılan ilk adım yayın yasağı oldu. Yaşadıklarımız aynı zamanda ülkemizde üretilen şiddet dilinin, baskının, yasakların sonucu değil mi? Bu saldırı da yaşadığımız diğer acılarda olduğu gibi birkaç gün boyunca gündemde yer alıp sonra unutuşa mı terk edilecek? Uzun sürece yayılan kamusal önlemlerin neler olması gerektiği tartışılmayacaksa, bütüncül, veriye dayalı, öğretmenlerin, öğrencilerin, velilerin, sendikaların öznesi olduğu bir süreç yürütülmeyecekse biz bu acıları tekrar ve tekrar yaşama riski ile karşı karşıya kalacağız.

***

Bilimsel verilere dayanır ki okul terkinin, devamsızlığın artışının sonucu suç örgütlerinin, köktenci yapıların çocuklara daha fazla ulaşmasının önünü açar. Okul terkleri ve devamsızlık ilkokuldan itibaren ülkemiz tarihinin en yüksek oranlarına ulaşmışken, okul terklerini engelleme konusunda neden kamusal önlemler alınmıyor? MESEM, mesleki eğitim adı altında çocukların çalıştırıldığı organize sanayi bölgeleri, inşaatların bulunduğu alanlar her anlamda güvenlik riskinin nedeni iken çocuklara neden okuldan kopuş, güvenlik riski olan alanlar dayatılıyor?

Bağımlılık nasıl oldu da ortaokul çağına indi? Bizim ülkemiz nasıl uyuşturucu çetelerinin, çocukları hedef alan suç örgütlerinin, çetelerin bu denli yaygınlaştığı, çoğaldığı bir ülke haline geldi?

Çözümsüz, cevapsız bırakılan onlarca soru. Bu soruların cevapsız, çözümsüz kalması da politik tercih.

Yaşadığımız gerçek ise tüm yalınlığıyla hayatımızın tam ortasında duruyor.

Okullar, sokaklar güvenli değilse hiçbirimiz güvende değiliz.

/././

Üsküdar Belediyesi’nde AKP’liler para dağıttı: 10 bin TL’ye unutur musun?-Timur Soykan- 

Üsküdar Belediye Başkanlığı koltuğunu demokrasi ve hukuku çiğneyerek ele geçirenler, 4 bin belediye personeline 10’ar bin TL dağıttı. 10 bin TL, koltuğu ele geçirmek için tutuklanan Amine Cansu Çelik’in 4 yaşındaki kızının gözyaşlarını unutturur mu? Seçilmiş belediye başkanının hapsedilmesini unutturur mu?

Üsküdar’da Türkiye demokrasi tarihinin en karanlık vakalarından biri yaşandı.

31 Mart 2024 yerel seçimlerinde yüzde 49.9 oyla seçilen Sinem Dedetaş haksız, hukuksuz şekilde tutuklanıp hapse atıldı.

Üsküdar Belediye Meclisi’nde yapılan başkanvekili seçimini CHP’li Sibel Tan Çetinkaya kazandı. Nitekim belediye meclisinde 27 CHP’li, 17 Cumhur İttifakı’ndan üye vardı.

AKP’liler, her zaman olduğu gibi kaybettikleri seçimi yargıya götürdü ve iptal ettirdiler.

Seçimden birkaç gün önce belediye meclisinin CHP’li üç üyesi gözaltına alındı, ikisi tutuklandı. Eşzamanlı olarak İstanbul Valiliği, bu üyelerin oy kullanamayacağı seçim tarihini açıkladı.

Aynı anda 4 CHP’li üye, AKP’ye transfer oldu. İddiaya göre; kimine örgüt üyeliği suçlamasıyla ceza alan ve yurtdışında yaşayan oğlunun Türkiye’ye getirileceği vaat edilmişti ve bu üye 40 kişi içinde bunu itiraf etti. Bir diğerinin cezaevindeki oğlu tahliye edildi. AKP’ye geçen Tahsin Usta’ya ise 500 bin dolar ve belediye başkan yardımcılığı teklif edildiği öne sürüldü. Belediye Başkan Yardımcısı yapıldı. Yeni Parti İl Başkanı Özgür Çelik’in iddiasına göre; AKP’ye geçen üyelerden biri telefonda ağlayarak savcı tarafından tutuklanmakla tehdit edildiğini söylemişti.

Seçim günü transfer olanların dışında iki CHP’li üye daha AKP’li Dündar Ziya Gültekin’e oy verdi. Yargı ve devlet gücünü kullanan AKP, Üsküdar Belediye Başkanlığı koltuğunu böyle ele geçirdi. Sonra türbeye gidip dua ettiler.

SEÇİLMİŞ GİBİ DAVRANIYOR

Şimdi Dündar Ziya Gültekin, seçilmiş bir belediye başkanıymış gibi Üsküdar’da esnaf ziyaretleri yapıyor. Sabahları çorba, öğlen yemek dağıttığı videoları Üsküdar Belediyesi’nin sosyal medya hesaplarından yayınlıyor.

Başkan olarak seçilmediğini, buraya iktidar, devlet gücüyle hukuk ve kurallar çiğnenerek oturtulduğunu herkes biliyor ama kimsenin ‘Kral çıplak’ demediği, herkesin yoluna baktığı utanç verici sahnelerin sonu gelmiyor.

Hepsi bu koltuk için Üsküdar Belediye Başkan Yardımcısı Amine Cansu Çelik’in hapse atıldığının ve henüz 4 yaşındaki kızından kopartıldığının farkındalar. Koltuğa zorla oturan Dündar Ziya Gültekin ile kahkaha atanlar, 4 yaşındaki kız çocuğunun annesini özlediğini, ağladığını biliyorlar. O koltuk için belediye başkanı Sinem Dedetaş’ın, meclis üyesi Ekrem Baki’nin haksız, hukuksuz hapsedildiğini biliyorlar.

İhaneti herkes gördü, herkes duydu.

PERSONELE 10 BİN TL

AKP’ye geçen meclis üyeleri, betona gömülen seçilmiş partidaşlarını, arkadaşlarını sattı. Büyük ihaneti herkes duydu, herkes gördü.

Tarihe geçen bu rezaletin mimarları, Üsküdar Belediyesi’nde personelin gönlünü almaya çalışıyor. Üsküdar Belediyesi çalışanlarına 18 Eylül 2026 günü şu mesaj geldi:

“Değerli Mesai Arkadaşlarımız, Yeni dönem, ortak gelecek" vizyonuyla görevine başlayan Belediye Başkan Vekilimiz Sayın Dündar Ziya Gültekin'in girişimleriyle; sizlere ilave bir yükümlülük getirmeksizin 10.000 TL tek seferlik ek ödeme hesaplarınıza aktarılmıştır.

İyi çalışmalar dileriz.”

Belediyenin yaklaşık 4 bin personeli var. Toplam 40 milyon TL belediye kasasından personele dağıtılmış oldu.

Acaba 10 bin TL, annesini özleyen 4 yaşındaki kız çocuğunun gözyaşlarını unutturur mu? 10 bin TL alan personel, halkın iradesiyle seçilmiş belediye başkanının dört duvar arasına hapsedilmesine rıza gösterir mi? 10 bin TL, hapsedilmiş partidaşlarını, arkadaşlarını satanların ihanetini akıllardan silebilir mi?

Elbette Üsküdar rezaleti ve bunun aktörleri tarih boyunca unutulmayacak. Ancak Yeni Parti, halkın iradesinin, sandığın hiçe sayıldığı bu süreci halka yeterince anlatamıyor.

HEDEFTE İBB VAR

Üstelik AKP’nin yeni hedefi aynı yöntemlerle İBB’deki başkanlık koltuğunu ele geçirmek. Gelecek seçimlerde neler yaşanacağını, artık sandığın bir öneminin kalmayacağı bir döneme Türkiye’nin sürüklendiğini de Üsküdar vakası ortaya koyuyor. İktidar, Üsküdar hamlesiyle, İBB ve diğer muhalefet belediyelerine yönelik davaların hukukla ilgisinin olmadığını ilan etti.

Yeni Parti, Üsküdar’daki seçim iptalini, gözaltıları, tutuklamaları, transferleri toplumun her kesimine anlatacak yöntemler geliştirmeli. Üsküdar örneği üzerinden halkın iradesinin nasıl yok edildiğini ve koltukların ele geçirildiğini çok çarpıcı bir şekilde anlatmak mümkün. Bu aynı zamanda İBB ve diğer muhalefet belediyelerine yönelik operasyon ve davaların siyasi amaçlarını gözler önüne serecek.

/././

Verginin ağırlığı büyük gelirlere kaymalı -Güldem Atabay- 

Türkiye’de sosyal harcamalar, eğitim veya sanayinin dönüşümü gündeme geldiğinde tartışma çoğu zaman aynı yerde bitiyor: Kaynak yok. Oysa kamunun kimden ne kadar vergi topladığına bakmadan verilen bu yanıt eksik. Ücretinden vergi kesilen, ardından harcadığı paradan yeniden vergi ödeyen geniş kesimler zaten önemli bir yük taşıyor. Şimdi yüksek gelir sahiplerinin daha fazla katkı yapmasını planlama zamanı.

ABD’de milyarderlerin vergilendirilmesini savunan Nobel ödülü ekonomistlerin çağrısından alınacak temel fikir de bu. Büyük servetlerin oluşmasında girişimcilik kadar kamunun sağladığı teşvikler, eğitim, altyapı, hukuk düzeni ve ekonomik güvenceler var. Bu birikimin daha büyük bölümünün topluma dönmesini istemek, üretim ve yatırım karşıtlığı değil. Ekonominin geleceğini ve toplumsal adaleti birlikte gözeten bir tercih.

Türkiye’nin aynı vergi modelini uygulaması gerekmiyor. Önceliğimiz, faiz, kira, temettü ve varlık satışlarından çok yüksek gelir elde edenlerin kazançlarını daha adil vergilendirmek olmalı. Küçük tasarruf sahibini koruyan, büyük gelirlerden ise gelir arttıkça daha yüksek oranda vergi alan bir sistem kurulabilir.

2018’den bu yana yaşanan ekonomik dalgalanmalar herkesi aynı biçimde etkilemedi. Düşük faizle borçlanabilenlerin avantaj sağladığı dönemleri KKM, ardından yüksek faiz dönemi izledi. Varlığı ve finansmana erişimi olanlar birikimlerini korumak için farklı araçlara yönelebildi. Ücretine bağımlı kesimlerin ise enflasyon karşısındaki hareket alanı çok sınırlıydı.

KKM bu ayrışmanın en açık örneklerinden biri. Devlet, mevduat sahiplerinin kur riskinin bir bölümünü üstlendi. TCMB Başkanı’nın Meclis’te açıkladığı rakamlara göre bankanın KKM giderleri 2023–2025 döneminde toplam 1,2 trilyon TL’yi aştı. Bu tutar Hazine ödemelerini içermiyor. Birikimi olmayanın yararlanamadığı bir güvence için bu büyüklükte kaynak kullanılabiliyorsa, yüksek gelir sahiplerinden sosyal hizmetlere ve üretken yatırımlara daha fazla katkı istenmesi de son derece meşru.

Elbette yüksek nominal faiz gelirinin tamamı gerçek kazanç değil. Enflasyon anaparayı aşındırırken faizin bir bölümü bu kaybı karşılıyor. Fakat emeklilik birikimini korumaya çalışanla büyük bir portföyden milyonlarca lira gelir elde edeni aynı şekilde vergilendirmek doğru değil. Değişiklik, küçük birikime yeni yük getirmek yerine çok büyük gelirlerde ödeme gücünü esas almalı.

Bugünkü sistemin önemli sorunu, gelirin kaynağına göre farklı vergi yolları olması. Ücret artan oranlı tarifeden vergilendirilirken birçok finansal gelir, kaynağında yapılan kesintiyle vergi hesabını kapatıyor. Kişinin toplam kazancı ne kadar büyürse büyüsün, bu gelirler aynı yıllık hesapta birleşmiyor. Dolayısıyla yalnızca en üst vergi oranını artırmak yeterli değil; büyük gelirlerin bütüncül biçimde vergilendirilmesi gerekiyor.

Çözüm, yüksek gelir sahiplerinin faiz, kira, temettü ve gerçekleşmiş değer artışı kazançlarını birlikte değerlendiren bir yapı.

Bunun uygulanabilir örnekleri var. ABD/Massachusetts, yüksek yıllık gelirin belirli bir eşiği aşan bölümünden %4 ek vergi alıyor ve kaynağı eğitim ile ulaştırmaya ayırıyor. Brezilya ise düşük gelirlilerin vergi yükünü azaltırken yüksek gelirliler için asgari vergileme uyguluyor. Yani bir yandan düşük gelirli kesimlerin elinde kalan geliri artırmayı, diğer yandan yüksek gelir elde edenlerin en az belirli bir düzeyde vergi ödemesini sağlama hedefinde. Bu yaklaşımın siyasal anlamı, kamu kaynaklarını artırırken yükü ödeme gücü daha yüksek olan kesimlere yöneltmek.

Bu örneklerin ortak mesajı açık: Toplumun çoğunluğunu rahatlatmak için en yüksek gelirlerden daha fazla katkı alınması şart.

Türkiye’de bu gereklilik tüketim vergilerinin ağırlığında görülüyor. Hazine ve Maliye Bakanlığına göre dolaylı vergilerin toplam vergi gelirlerindeki payı %63-65 arasında değişiyor. Gelirinin neredeyse tamamını temel ihtiyaçlarına harcayan bir hane, bu yükü çok daha ağır hissediyor. Vergi adaletini düzeltmek için ücret üzerindeki yükün ve zorunlu tüketimden alınan vergilerin hafiflemesi gerekiyor. Bunun kalıcı kaynağı da bütünleşik bakılan yüksek gelirlerin daha etkin vergilendirilmesi olmalı.

Toplanacak paranın nereye harcanacağı en az kimden alınacağı kadar önemli. Kreş, okul yemeği, bakım hizmetleri, sağlık ve işsizlik desteği genişletilmeli. Hedef olarak bugünkü yoksulluğu hafifletmek kadar çocukların gelişimini, kadınların çalışabilmesini ve ailelerin ekonomik dayanıklılığını da desteklemek önemli.

Yeni kaynak aynı zamanda sanayinin dönüşümüne yönelmeli. Enerji verimliliği, mesleki eğitim, teknoloji ve araştırma yatırımları için daha fazla kamu desteği gerekiyor. Ancak destekler ayrıcalıklı şirketlere kaynak aktarmanın yeni yolu olmamalı. Verilen paranın yatırım, üretkenlik ve istihdam olarak karşılığı izlenmeli; taahhüdünü yerine getirmeyen desteği kaybetmeli.

Böyle bir reform öngörülebilir olmalı. Geçmiş sözleşmeleri geriye dönük değiştirmek yerine gelecekteki gelirleri kapsamalı. Vergiden kaçınmayı önleyecek denetimle desteklenmeli, tahsil edilen kaynak ve harcamalar şeffaflaşmalı. Kalıcı sosyal harcamalar da gerçekçi gelir hesaplarına dayanmalı.

Türkiye’nin bu tartışmayı erteleyecek zamanı yok. Ekonomik istikrarın maliyeti yıllardır ücretliye, tüketiciye ve küçük işletmeye yükleniyor. Yüksek gelirlerin daha fazla katkı yaptığı bir düzen, hem bu yükü paylaşabilir hem de geleceğin üretim kapasitesini finanse edebilir. Kaynak ararken aynı kesimlerin cebine yeniden uzanmak yerine, ödeme gücünün en yüksek olduğu yere bakmanın zamanı geldi.

/././

Suskunluk sarmalına karşı gazetecilik: Bir konferanstan notlar -Can Ertuna- 

Demokrasilerde gazeteciler kamu adına güç sahiplerini denetler. Peki ya otoriter rejimlerde? Yolsuzluk, görevi kötüye kullanma, hatta insan hayatına mal olan kararlar almanın karşılığı yoksa, toplum suskunsa, hakikati söylemenin ağır yaptırımları varsa gazetecilik ne için yapılır?

Demokratik sistemler ve otoriter rejimler gazetecilik alanı için iki farklı dünya. Hukuk devleti ilkesinin aşınmadığı ülkelerde, büyük sermayenin kıskacına rağmen, habercilik alanı bulmak mümkün. Buralarda haberler, yasa değişikliklerine, üst düzey isimlerin yargılanmasına, istifa ve görevden almalara yol açarken, baskıcı rejimlerde sessizlik sarmalı içinde boğuluyor.

Bilgi edinme hakkının kâğıt üzerinde kalmadığı, bürokratların ve çeşitli mevkilerdeki yetkililerin konuşmaktan korkmadığı ülkelerde gazeteciler, toplumu yakından ilgilendiren konularda dosyalara, verilere, bilgilere erişebiliyor. Oysa otoriter rejimlerde gazeteciler önemli bilgilere ulaşsalar bile belgelere erişmedikleri için çoğunu haberleştiremiyor, bir haberi yayınlamadan önce tutuklanma riskini hesaplıyorlar.

Demokrasilerde geniş kitlelere erişen yayın kuruluşları haberleri okuyucu/izleyiciyle buluştururken, diğerinde (henüz) sansürlenmemiş bir avuç internet sitesi üzerinden dezenformasyon ve propaganda duvarında bir çatlak açılmaya çalışılıyor, üstelik şiddete uğrama, hapse atılma ya da sürgün olma pahasına…

BUGÜNÜ ANLAMAK, GELECEK İÇİN KAYIT TUTMAK

Avrupa Basın ve Medya Özgürlüğü Merkezi (ECPMF) tarafından düzenlenen ve yüzlerce gazetecinin emeğiyle örülmüş, 50’den fazla araştırmacı gazetecilik dosyasının incelendiği

Avrupa Araştırmacı Gazetecilik (IJ4EU) Ödülleri jüri üyesi olarak Budapeşte’deki iki günlük konferansa katıldım. Her iki dünyadan da gazeteciler vardı. İspanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerden gazeteciler uzun araştırmalarını yürütebilecek ekonomik kaynak sorunlarından bahsederken, Türkiye, Azerbaycan, Beyaz Rusya gibi ülkelerden gelenler özgürlükleri pahasına mesleklerini sürdürebilme çabalarını anlattılar.

Konferansta ayrıca 2025 yılının en etkili haberleri de açıklandı. Ödül kazanan haberlere yazının sonunda değineceğim. Ancak önce tartışmalarda öne çıkan bazı noktalar:

İlk oturumda, geçen yıl ödül kazanan “Gazze Projesi” araştırmasını yürüten isimlerden Huda Osman söz aldı. Gazze’de İsrail’in öldürdüğü gazeteciler hakkındaki haberlerinin bu cinayetlerin sorumlularının hesap vermesi konusunda somut bir etkisi olmadığını belirten Osman, “bir haberin etkisi nasıl ölçülür?” diye sordu. 110 Filistinli gazetecinin öldürüldüğü savaşta, gazetecilerin hedef gözetilerek katledildiğini belgelemişlerdi, ancak sorumlulardan hiçbiri bu suçlar için henüz hesap vermedi; uluslararası camia sessizdi. Osman’a göre savaş suçlarının kayıt altına alınması kısa vadede olmasa da yıllar sonra hesap sorulabilmesi için tek yoldu.

Uluslararası yarışmanın jüri başkanı Bosna-Hersek’ten deneyimli gazeteci Leila Bičakčić’ti. O da yapılan haberlerin etki gücünün nasıl ölçüleceğine değindi: “Bazen bir yasa değişiyor, bir soruşturma açılıyor, denetleyici bir kurum devreye giriyor, bir politikacı istifa ediyor, bir şirket uygulamalarını değiştiriyor… Ancak değerlendirdiğimiz haberler ‘etki’nin her zaman kısa vadede görülemediğini ya da yukarıdaki örneklerde olduğu gibi çok kolay ölçülemediğini de gösteriyor. Gazetecilik bazen de bazı kurumların artık görmezden gelemeyeceği sorunları görünür kılar. Yurttaşlara daha önce farkında olmadıkları deliller sunar, yasama ya da yargı organlarının gündemine etki eder. Bazen de toplum hafızasına kayıt düşer ve sonrasında iktidara gelenlerin ‘biz bunu bilmiyorduk’ demesini engeller”.

DEMOKRASİ VE OTORİTER REJİMLERDE GAZETECİLİK

Macaristan’da Orban yönetimi sırasında telefonuna casus yazılım yüklenen, ajanlıkla suçlanan ve sonunda ülkeyi terk etmek zorunda kalan Szabolcs Panyi, tüm kurumların ve yargının iktidarın çizgisinde olduğu yerlerde hakikati arama yükünün tamamen gazetecilerin sırtında olduğuna değindi. Macaristan’ın AB üyeliği nedeniyle diğer otoriter örneklerden farklı olduğunu söyleyen Panyi, bu sayede gazetecilerin şiddet ve tutuklama gibi yaptırımlarla karşılaşmadığını ama tüm iletişim altyapısı iktidar ve taraftarlarının elinde olduğu için haberlerini görünür kılmakta zorlandıklarını vurguladı. Batı Gazze’ye karşı kayıtsızdı belki, ancak Orban rejimi hakkındaki haberlere duyarlıydı. Panyi, haberlerinin etkili medya kuruluşlarının radarına girerek başta İngilizce, farklı dillerde yayınlanmasının yöneticiler üzerindeki baskıyı artırdığını ve kısmi bir denetim sağladığını aktardı.

Arnavutluk’un önde gelen araştırmacı gazetecilerinden Aleksandra Bogdani ülkesinde yaygın medyanın henüz tamamen ele geçirilmemesinin önemine değindi. Balkan Araştırmacı Gazetecilik Ağı’nda yayımlanan haberler ana akımın bir kısmında yer bulabiliyordu. Bunlardan biri Arnavutluk’ta doğal koruma alan arazilerin Trump’ın damadı Jared Kushner’a satılması hakkındaki haberdi. Toplumda büyük öfkeye yol açan haber sonrası başlayan sokak gösterileri 3 aydır devam ediyor.

Azerbaycan’da ise izinsiz yabancı fon almak, para aklamak gibi suçlarla eleştirel medyaya yönelik başlatılan operasyonlar bambaşka bir iklim yaratmış durumda. 12 çalışanı tutuklu Meydan TV’nin yurt dışına sığınan çalışanlarından Orkan Memed, bağımsız araştırmacı gazeteciler için ülkede çalışmanın olanağı kalmadığını ve bir diaspora medyası kurulduğunu anlattı. Memed, “ülkede kalan arkadaşlarımız da cezaevinden haber yapmaya çalışıyorlar” dedi.

Batı’da da siyasetle ilişkili büyük sermaye gruplarının denetimindeki medya organlarının görmezden geldiği ya da sakıncalı buldukları için işlemekten kaçındıkları konuları işlemek sanıldığı kadar kolay değil. Uzun ve sancılı araştırmaların mali yükünü karşılayacak ekonomik kaynak güçlükle sağlanabiliyor. Artık eskisi gibi “yıldız” gazetecilerin dönemi de büyük ölçüde kapandı; sınır aşan suçlar hakkında kapsamlı araştırmalar genellikle uluslararası işbirliği ile gerçekleştiriliyor.

AVRUPA’DA 2025’İN ETKİLİ HABERLERİ

Bu yıl ödül alan haberlerden biri hekimlik sicili kötü olan doktorların bir AB ülkesinde lisansını kaybetse de başka bir ülkede nasıl rahatça çalışabildiklerini ortaya koyan haber dosyasıydı. 44 ülkeden gazetecilerin ortaklaşa çalıştığı projede cinsel istismar ve ağır tıbbi ihmal gibi nedenlerle ruhsatları ellerinden alınan doktorların başka bir ülkede yeniden hekimlik yapabildiği 100'den fazla olay tespit edildi. Araştırma, birçok ülkede sağlık bakanlıklarının yeni lisans iptalleri için harekete geçmesini sağlarken, meslek örgütlerinden de reform çağrıları geldi. Avrupa Komisyonu da haberde gündeme getirilen uyarı sistemini gözden geçirmeyi kabul etti.

“Kaçak fabrikalar” adlı bir diğer haber ise doğada yok olmayan çevrede ve insan vücudunda birikebilen kimyasalları (PFAS) odağına alıyordu. Gazeteciler İtalya'nın kuzeyindeki Vicenza kentinde bulunan ve bölgedeki yüz binlerce kişinin içme suyunu PFAS kimyasallarıyla kirleten fabrikanın izini sürdü. Altı kişilik ekip İtalya’da üretimi yasaklanan fabrikanın sökülerek Hindistan'da yeniden kurulduğunu ortaya çıkardı. Aynı müşterilere çevre koruma yasaları daha gevşek olan başka bir ülkede üretim yapılıyor, bu kez Hindistan’dakiler zehirleniyordu. Haber Hindistan'da büyük tepkiye yol açtı. Milletvekilleri fabrikanın kapatılmasını talep ederken, bölge sakinleri tesisin önünde protestolar düzenledi ve yasaklı kimyasalların ithalatına karşı bir imza kampanyası başlatıldı.

Bu zehirli kimyasallar, ödüle değer görülen 16 ülkeden 29 medya kuruluşunun yer aldığı ve Le Monde koordinasyonunda yürütülen “Sonsuz Lobicilik başlıklı araştırmanın da odağındaydı. Gazeteci ve uzmanlar, sektörün PFAS kısıtlamasını amaçlayan AB mevzuatını nasıl yumuşatmaya ve geciktirmeye çalıştığını ortaya çıkardı. Proje, kimyasal kirliliğini temizlemenin maliyetinin önümüzdeki yirmi yıl içinde 2 trilyon avroyu aşabileceğini hesapladı. Gazeteciler, sektörün iddialarını bilimsel kanıtlarla çürüttü.

Jüri son olarak, Hırvatistan’dan Barbara Matejčić'in iki ülkeden meslektaşlarıyla hazırladığı “Fotoğraf İçin Öldürmekaraştırmasına özel ödül verdi. Araştırma, 1992 yılında Bosnalı Sırp bir milisin bir sivili infaz ederken çekilmiş fotoğraflarını yeniden gündeme getirdi. Cinayeti görüntüleyen foto muhabirlerinin yalnızca tanık mı olduklarını, yoksa orada bulunmalarının infazda bir rol oynayıp oynamadığını sorguladı. Fotoğrafları Reuters haber ajansına satan, dünyanın en prestijli fotoğrafçılık ödülü World Press Photo ödülü kazanan ve Hollanda'da sığınma hakkı elde eden foto muhabiri, bir gazetecilik kahramanı ilan edilmişti. Ancak Bosnalı Müslüman keskin nişancı olarak belirttiği kurban bir sivildi. Haber bunu ortaya çıkardı. Öldürülen kişinin ailesi 30 yıl sonra babalarının masumiyetini bu haberle dünyaya duyurdu. Araştırmanın ardından fotoğrafın açıklaması düzeltildi, fotoğrafçıya verilen ödülün geri alınması için de imza kampanyası başlatıldı.

Konferansta da değinildiği gibi, gazetecilik, bazen kamu yararı için değişimin öncüsü oluyor, bazen de yıllar sonra adalet sağlanması için gerekli olan kayıtları tutuyor. Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkma gibi bir huyu varsa, bunda zaman zaman ağır bedeller ödemeyi göze alıp mesleğine sahip çıkan gazetecilerin payı yadsınamaz.

/././

Almanya sandığından gelen mesaj -Berkant Gültekin- 

Almanya’da son iki haftada yapılan eyalet seçimleri ana akım siyasetin bunalımıyla ilgili tartışmaları yeniden gündeme getirdi.

Sachsen-Anhalt ve Mecklenburg-Vorpommern seçimlerinde aşırı sağcı AfD’nin kazandığı başarı ile Berlin seçimlerinde Elif Eralp öncülüğünde Sol Parti’nin (Die Linke) yükselişi, özelde Almanya, genelde ise dünya siyaseti açısından önemli işaretler veriyor.

Sonuçlar, merkez solda SPD ve merkez sağda CDU’nun temsil ettiği siyasi yapının çözülmekte olduğunu gösteriyor. Artık seçmenler, eskiden uçlarda görülen ya da sadece belirli bir kesime hitap ettiği düşünülen seçeneklere daha fazla yöneliyor. Merkez siyaset hem temsil hem de sorun çözmedeki başarısızlığıyla hızlı şekilde kan kaybediyor.

AfD artık yalnızca tepki oylarını çeken bir parti olmaktan çıkıyor. Göç karşıtı ve Almanların çıkarlarına endeksli muhafazakâr siyasetinin “yönetim alternatifi” olarak da kabul edilmeye başlandığı anlaşılıyor. Özellikle ülkenin doğusunda gelir düzeyinin düşük, sosyal sorunların daha derin ve federal hükümete tepkinin yoğun olduğu bölgelerde partinin yakaladığı güçlü ivme, bunun en önemli işareti.

Die Linke’nin Berlin’deki yükselişi farklı bir siyasal sonuç üretse de iki sonuç da bir ölçüde ortak bir paydaya sahip. Berlin’in kozmopolit yapısı partiye elverişli bir sosyolojik taban sunsa da yüksek kiralar gibi hayatın en belirgin sorunlarına yönelik genç ve eğitimli nüfus başta olmak üzere halkın geniş kesimlerini kuşatan bir programla hareket edilmesi başarının anahtarı olarak okunabilir.

Berlin’deki tablonun sol adına ülkenin genel durumuyla örtüşmediğini kabul etmek gerek. Bununla birlikte Berlin’deki sonuç önemli bir imkâna işaret ediyor. Soyut ve geneli ilgilendirmeyen tartışmalar yerine yaşam maliyetini, gelecek kaygısını ve gündelik sorunları merkeze alan, bunlara eşitlikçi ve kamucu çözümler öneren bir siyaset, doğru temsilciler ve etkili bir kampanyayla bir partiyi mevcut tabanının ötesine ulaştırabiliyor.

Elbette Türkiye için de Almanya seçimlerinden alınacak dersler var. Siyasetteki temsil sorununun yanında, liberallerin dilinden düşürmediği “iktisat biliminin kabul görmüş yöntemleri” bizde de bir kurtuluş reçetesi olmaktan uzakta. Ancak memleketin özgün siyasi koşullarını gözden kaçırmamak gerekir. Bizim ülkemiz, farklı siyasi programlara sahip siyasi partilerin, eşit şartlarda ve adil rekabet koşulları içinde mücadele ettiği bir ülke değil. “Haydi halkçı bir program yapalım da seçimi kazanalım” düşüncesi burası için fazla iyimser kalır.

Türkiye, yaşadığı ekonomik ve sosyal sorunlara ek olarak ağır bir demokrasi kriziyle karşı karşıya. Devlet mekanizmasını kontrol eden iktidar, bürokrasi ve yargıyı siyasallaştırdığı mevcut denklemde muhalefetsiz bir düzeni hayata geçirmek amacıyla önündeki tüm engelleri her türden yöntemi mubah görerek ortadan kaldırmaya çalışıyor.

Dolayısıyla burası Almanya değil ve bütüncül bir yaklaşım geliştirilmeli. Bir taraftan demokrasinin kaybedilme tehlikesini gören ve buna karşı dirençli bir set ören, diğer taraftan düzenin sistematik şekilde yoksullaştırdığı geniş halk kesimlerine eşitlikçi, güvenceli ve adil bir yaşamın mümkün olduğunu inandırabilen bir politik hatta ihtiyaç var.

AKP iktidarı kendini alternatifsiz göstermek için siyasetin alanını daraltarak baskının seviyesini devamlı olarak artırıyor. Ülkenin temel sorunlarını çözemiyor, bunun yerine halkın memnuniyetsizliğinin muhalif dinamiklerle birleşmesini engellemeye odaklanıyor. Bunu muhalefeti felç ederek ve darbelerle hareket edemez hale getirerek yapıyor.

Kendi ürettiği devasa sorunlar karşısında göstermelik projeler geliştiren iktidar, mağdur ettiği kesimleri yine kendisine muhtaç hissettirmeye çalışıyor. Sorunların kaynağı olarak dışsal faktörlere işaret ederken kendisini “çözümün adresi” olarak konumlandırıyor. Aslında sorunları yok edemiyor, orman yangınına bir bardak su döküyor.

Sadece “Erdoğan gitsin” demek dün yeterli olmadı, yarın da olmayacak. AKP düzenine karşı adil bir düzeni inşa etme iddiası da eğer arkasında güçlü bir halk örgütlülüğü yoksa bir anlam ifade etmeyecek. Çünkü rejim, klasik bir parti organizasyonunu ve kişilerle sınırlı siyasi sıçramaları engelleyebilecek bir ölçüsüzlükle hareket edebildiğini çok defa kanıtladı.

Merkez siyaset dünya genelinde irtifa kaybederken Türkiye toplumu da kuşkusuz farklı seslere daha açık ve meraklı hale geldi. Ancak bizde sadece “ezber bozan” bir program ya da söylem seti değil, aynı zamanda saldırılara dayanıklı güçlü bir direniş hattının en geniş çeperde kurulması gibi bir zorunluluk var. Muhalefetin ve dolayısıyla ülkenin geleceğini bu hattın akıbeti belirleyecek.

/././

ÇİZGİLERİN DİLİ -23 Eylül 2026-

 









(Derleyen: mstfkrc)

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -23 Eylül 2026-


Reisin falaka çekmesini devlet yönetimi sananlar -Zülal Kalkandelen- 

AKP’li Şamil Tayyar, AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan’a bir çağrıda bulunmuş. Sosyal medya paylaşımında diyor ki...

“Son dönemde siyasette, bürokraside, hayatın birçok alanında tuhaf bir dağınıklık var. Sanki herkes ayrı telden çalıyor, senkronize değiller. Birbiriyle çatışıyorlar. Kendi otonom yapılarını kurmuşlar. Gelecek hesabı içindeler. Fırsatı ganimete çevirmek istiyorlar. Özel hesaplarını görüyorlar. Vesaire.

Mecazi manada söylüyorum. Cumhurbaşkanımız, en yakınından başlayarak gölgesini kendi azameti sanan herkesi sıra dayağına çekse. Falakaya yatırsa. Veya fırlatıp atsa. Ne iyi olur.”

Bunu mecazi anlamda kullandığını yazmış ama yine de bir düşünce yapısını, devlet işleyişi üzerine sahip olduğu görüşü ortaya koyması açısından ilginç bir öneri...

TÜM YETKİ ONDA AMA SORUMLULUĞU YOK... 

Anlıyoruz ki “Şahsım Devleti”nde yolsuzluklar tavan yaptığında, işler çığırından çıktığında, usulsüzlükler her yere bulaştığında, bunları düzeltmek için başvurulacak tek makam var o da “reis” diye hitap edilen kişi.

Hukuk yok, kurumlar yok, denetim yok, sorumluluk yok, hesap verebilirlik yok ama adalet dağıtan reis var!

Bir falaka çekiyor, herkes etrafında mum gibi diziliyor.

Bir dayak atıyor, yolsuzluk yapan tövbe ediyor.

Bir silkeliyor, kişisel çıkarı peşinde koşanlar aniden toplumsal çıkarları öne alıyor.

Bir tokat atıyor, disiplini sağlıyor.

İnsanın aklına eski dönemlerde cetvelle öğrencilerin parmak uçlarına vuran gaddar sınıf öğretmenleri geliyor!

İşin en tuhaf yanı, bu totaliter düzenin ortaya çıkmasında reisin hiçbir sorumluluğunun olmadığı düşünülüyor... Oysa yasalar, onun imzası olmadan yürürlüğe girmiyor; denetimle yükümlü kurumların yöneticileri onun imzası olmadan göreve başlayamıyor.

Bu öyle bir sistem ki dokunulmazlık zırhı olanlar, her konuda tek yetkili olsalar da onlar her zaman korunup kollanıyor. Üstelik kendi kurdukları düzende kendilerinin seçtikleri kişilerin ihmalleri ve sorumsuz davranışları yüzünden meydana gelen adaletsizliğin giderilmesi için, sorumluların yasalar önünde hesap vermesine değil, yine reisin gücüne başvurmayı çözüm olarak görüyorlar.

VERİLECEK HESAP BÜYÜKTÜR!

Asıl mesele, siyasette, bürokraside, hayatın birçok alanında Tayyar’ın işaret ettiği fırsatı ganimete çeviren kişilerin nasıl yıllarca o makamlara çöreklenebildiğini...

Söz konusu otonom yapıların kurulmasına kimlerin destek olduğunu ya da göz yumduğunu ortaya çıkarmaktır!

Birkaç kişinin fırlatılıp atılmasıyla temizlenemeyecek, devlet yapısına baştan aşağıya egemen olan bir çürüme söz konusudur. TBMM’yi yalnızca iktidarın planlarını onaylama kurumuna dönüştürüp işlevsizleştiren, tüm devlet yapısının işleyişini tek kişinin, reisin ağzından çıkacak talimatlara bağlayan, denetimi yok eden ucube bir sistemden çıka çıka yolsuzluk ve adaletsizlik çıkar.

Kamu yararını değil kişisel rantı teşvik eden bu sömürücü sistem yanlıştır, sisteme yerleştirilen kişiler de yanlıştır.

Sorumlular bellidir!

Hukuk devleti yeniden kurulduğunda, emekçilerin hakkına çökenlerin, çatlayana patlayana kadar yiyip duran efendilerin vereceği hesap büyüktür!

/././

Dokuz mezar taşı aranıyor -Barış Pehlivan- 

Rahmi Temel, Atakan Alagöz, Aydın Demirci, Nidai Duman, Aydın Gencer, Nacican Keskin, Onur Alp Demir, Eyyüp Enes Cesur, Abdülbaki Mirzaoğlu...

Adlarını ya hiç duymadınız ya da unuttunuz. Denizciydiler. Şimdi kayıplar.

2 Eylül’de “son dakika” diye öğrendik: Tuğberk İmamoğlu gemisi, Alsu isimli tankerle çarpışmasının ardından Silivri açıklarında battı. Birinci kaptan Yaşar Kayhan’ın cesedi günler sonrasında bulundu. Gemideki diğer 9 denizci ise...

Cümleyi tamamlayamadım. Zira “Vazgeçmeyin” diye çığlık atan çocuklar, eşler, anneler, babalar var. Evet, kayıp denizcilerin aileleri unutulduğunu düşünüyor ve çırpınıyor.

Çünkü devletin farklı farklı yetkilileri ailelere sırasıyla demiş ki...

1- Deniz Kuvvetlerinin elinde enkazı çıkaracak teknoloji yok.

2- Bir özel firma bulundu.

3- Enkaz çok derindeymiş, naaşlara ulaşmak mümkün değil. Bir cenazeye sahip olmak isteyen aile yakınları da haklı olarak şunları söylüyor: “Enkazın çıkarılamayacağı yönündeki teknik değerlendirmenin hangi verilere, incelemelere ve hesaplamalara dayandığı açıklanmadı. 720 metre derinlik, tek başına kurtarmanın teknik olarak imkânsız olduğunu göstermez. Dünyada çok daha büyük derinliklerde enkaz ve insan çıkarıldığı operasyonlar gerçekleştirildi. 2009 yılında Atlas Okyanusu’na düşen uçağın enkazı 3 bin 980 metre derinlikten, 2012’de düşürülen Türk Hava Kuvvetleri’ne ait uçaktaki pilotların naaşları ise 1260 metre derinlikten çıkarıldı.”

Haliyle... Başta Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı’na ve CİMER’e dilekçeler sunan aileler şu talepte bulunuyor: “Gemi inşaat mühendisi, deniz kurtarma mühendisi gibi uzmanlardan oluşan bağımsız bir uzman heyeti oluşturulsun. Uygulanabilir kurtarma yöntemleri ve firmalarla yapılan görüşmeler raporlansın. Yapılamıyorsa mağdur ailelere sözel olarak değil gerekçeli teknik raporla açıklansın. Derin deniz kapasitesine sahip kuruluşlardan ve firmalardan yazılı teknik yöntem ve yapılabilirlik görüşü alınsın. Bütün geminin kaldırılması dışındaki; kişilerin tek tek çıkarılması, kontrollü erişim açıklığı oluşturulması, ilgili gemi bölümünün kaldırılması veya enkazın sığ suya taşınması seçenekleri ayrı ayrı değerlendirilsin.

Bilirkişi ve bağımsız kuruluş raporları tamamlanmadan, yalnızca derinlik veya genel nitelikli sözlü değerlendirmelere dayanılarak kurtarma çalışmaları kesin biçimde sonlandırılmasın. Teknik olarak zor olsa da denensin, devletimiz kayıplarından vazgeçmesin.”

Ailelerin istediği mucize değil; şeffaflık, bilimsel bir rapor ve son ana kadar mücadele. Teknoloji var, dünyadaki ve Türkiye’deki örnekler ortada, firmalar hazır. Eksik olan tek şey bir talimat ve irade. Bir mezar taşına, sarılacak bir cenazeye hasret bu insanları görmezden gelerek; devlet, kendi denizcisini 720 metre derinlikteki karanlığa terk edemez.

/././

'Yazı Devrimi'nin Psiko-Sosyal Anlamı -Sinan Meydan- 

Cumhuriyet bizi geçmişimizden koparmadı, tam tersine kopuk olduğumuz geçmişimize bağladı.

Cumhurbaşkanı Atatürk, yazı devrimini, 9 Ağustos 1928 akşamı Sarayburnu Parkı’nda düzenlenen bir dinletide halka duyurduktan sonra, Ağustos-Eylül 1928’de, Tekirdağ, Bursa, Çanakkale, Eceabat, Gelibolu, Sinop Samsun, Amasya, Turhal, Tokat, Sivas, Şarkışla ve Kayseri’ye giderek meydanlara, parklara, bahçelere koyduğu kara tahtasının başında “Yeni Türk Harflerini” halka öğretmişti.

Peki ama Atatürk’ün yazı devrimi aslında neydi? Sadece alfabenin ve harflerin değiştirilmesi miydi?

Yazı devrimi sadece Arap harflerinden Latin kökenli yeni Türk harflerine geçiş değildir; daha derinde insanların okuma-yazma biçimini, birbiriyle, bilgiyle, devletle, dünyayla ilişkisini, geçmişle ve gelecekle bağını, kültürel aidiyetini ve kendisini algılama biçimini değiştiren ve yeniden tanımlayan köklü bir sosyokültürel dönüşümdür.

Düşüncenin en etkili, en doğru, en rahat ve en yaygın ifade aracı dildir. “Söz uçar yazı kalır.” Dilin en kalıcı ifade aracı ise yazıdır. Dilin yapısına uymayan yazı, düşüncenin etkili, doğru ve rahat ifade edilmesini engeller. Duygularını, düşüncelerini etkili, doğru ve rahat ifade edemeyen insanlardan oluşan toplumların gelişmesi, aydınlanması hiç kolay değildir.

Yüzyıllarca Türkçenin, yapısına uymayan Arap-Fars harfleriyle yazılması ve zamanla Arapça ve Farsça sözcüklerle dolması, Türklerin, yüzyıllar boyunca düşüncelerini, duygularını yazıyla etkili, doğru ve rahat ifade etmelerini zorlaştırmıştır. Çünkü Arap harfleriyle yazılan Türkçe -ki Türkçeyi kuşatan Arapça ve Farsça sözcüklerden dolayı Osmanlıcaya dönüşmüştü- okuma yazmayı güçleştirmiş; bu durum da Türkçe edebiyatın gelişmesini ve Türkçenin bilim dili olmasını engellemişti. Yüzyıllarca devam eden bu durum, aynı zamanda dünyanın en güzel dillerinden biri durumundaki Türkçenin öz güzelliğini gölgelemiş ve gelişimini yavaşlatmıştı. Yüzyıllarca, yapısına uymayan harflerle yazılan ve başka dillerin gölgesinde bırakılan Türkçe, halk arasında yaşayarak varlığını koruyabilmişti. Atatürk’ün liderliğindeki Cumhuriyet, önce harf, sonra dil devrimiyle her şeyden önce Türkçeyi kurtardı.

Harf devrimi ile eski Türk runik harflerine benzeyen ve Türkçeye çok daha uygun (Latin kökenli) yeni Türk harfleri kabul edildi. Böylece yazılanı okuyup “anlamak” ve anladığını “yazmak”, sadece Arap harfleriyle Osmanlıca okuma-yazma bilen bir azınlığın -Yazı devrimi öncesi Türkiye’de okuma-yazma oranı yaklaşık yüzde 10 kadardı- tekelinden çıkarıldı. Harf devrimiyle Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları daha kolay okuyabilir, yazabilir ve anlayabilir hale geldiler. Yazıyı öğrenmenin kolaylaşması ve daha ulaşılabilir olmasıi, bireyin “yeterlilik” ve “özgüven” duygusunu güçlendirdi. Yeni harflerin benimsenmesiyle toplumun genelindeki “öğrenememe”, “anlayamama” algısı kırıldı.

Okumayı, yazmayı, öğrenmeyi ve anlamayı kolaylaştıran yeni harfler, Atatürk’ün yaptığı diğer devrimlerin de öğrenilmesini, anlaşılmasını ve yaygınlık kazanmasını kolaylaştırdı. Bu durum da “aydınlanmayı” ve toplumsal “gelişmeyi” olumlu etkiledi.

BİLGİYİ YAYGINLAŞTIRMAK 

Atatürk’ün aydınlanma devrimleriyle biçimlendirdiği laik Cumhuriyet’te yurttaşların laik hukuk önünde eşitliği esastır. Fakat bilginin, seçkinlerin tekelinde olduğu, insanların bilgiye doğrudan ulaşamadığı bir toplumda “eşitlikten” söz etmek olanaksızdır.

Yazı sadece iletişim aracı değil, aynı zamanda insan aklının ve emeğinin eseri olan uygarlığın belleğidir; bilimsel bilgiye giriş kapısının anahtarıdır. Dile uygun olmayan yazı sistemi kullanan bir toplum, bilimsel bilgiye giriş kapısını açamaz. Büyük bölümü okuma-yazma bilmeyen bir toplum, bilgiye giriş kapısının doğru anahtarına sahip olmayan, yazılı ve bilimsel bilgiye ulaşamayan toplumdur. Türkiye’de yeni Türk harflerinin kabul edilmesiyle halk bilgiye giriş kapısının doğru anahtarına sahip oldu ve yazılı, bilimsel bilgiye ulaşabildi. (Ulaşmak isteyenler ulaşabilmiştir.)

Harf devrimi sonrasında Türkiye’de Millet Mektepleri gibi yeni kurumlarla 7’den 77’ye halka okuma-yazma öğretilmeye başlandı. Böylece okuma-yazma eyleminin, yaklaşık yüzde 10’luk bir azınlığın tekelinden çıkarılıp olabildiği kadar kısa sürede toplumun geneline yayılmasına çalışıldı. Türkiye’de okumayazma bilenlerin sayısının artmasıyla -ki harf devriminin 98. yılında yeni harflerle okuma yazma bilenlerin oranı yüzde 98’i bulmuştur- bilginin seçkinlerin tekelinden çıkarak demokratikleşme süreci de başladı. Harf devrimi Türkiye’de bireyin bilgiyle ilişkisini değiştirdi. Her şeyden önce bireyin bilgiye doğrudan doğruya ulaşmasını ve aracılara daha az ihtiyaç duymasını sağladı.

YAZI DEVRİMİ VE ULUSLAŞMA 

Alfabe değişikliği sadece kullanılan harflerin değil, onunla birlikte aslında sembollerin de değişimidir. Harflerin değişimi, insanların gördükleri, tanıdıkları kültürel çevrenin değişmesine yol açacaktır. Çünkü harflerin değişimiyle insanların günlük hayatta; evde, okulda, işte, sokakta karşılaştıkları yazılar, kitaplar, gazeteler, tabelalar da değişecektir.

Yüzyıllardır kullanılan, toplumun genelince bilinmese de “bir toplumsal alışkanlık” durumundaki harflerin / sembollerin ve yarattığı imgenin değiştirilmesi, toplumda “değişim” duygusunun somutlaşmasını sağladı. Bu değişim duygusu toplumun diğer alanlardaki yenilikleri benimsemesini ve değişimini de kolaylaştırıcı bir etki yarattı. A

tatürk, laik Cumhuriyet’in aklını kullanan bireylerinin yüzünü uygar dünyaya döndürmek istiyordu. Laik Cumhuriyet’in modernleşme anlayışının özünde aklını kullanan çağdaş Cumhuriyet yurttaşı yetiştirmek vardı. Yeni alfabe, bu projenin en önemli araçlarından biri oldu.

Yeni alfabeyle Türkçe okuma-yazmayı daha kolay öğrenen bireylerin ortak bir dille (Türkçe) iletişimlerinin kolaylaşması, yurttaşlık bilincini ve uluslaşmayı güçlendirdi. Dolayısıyla Türkiye’de alfabe değişikliği, Laik Cumhuriyet’in “modernleşme” ve “uluslaşma” projesi içinde hem çok işlevsel hem de çok sembolik bir anlama sahiptir.

Eski harfler eski Osmanlı İmparatorluğu’nun saltanat düzeninin “tebaasını” simgelerken, yeni harfler, yeni kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin “yurttaşını” simgeliyordu. Dolayısıyla Türkiye’de harflerin değişimi, aynı zamanda siyasal ve toplumsal değişimin en başat sembollerinden biridir.

YAZI DEVRİMİ VE DİN 

Yüzyıllarca alışılmış harflerin, dolayısıyla sembollerin değişimi, düşüncenin yeni sembollerle / harflerle ilişki kurmasını, eski sembollerin / harflerin çağrıştırdığı imgelerin yerine yeni sembollerin / harflerin çağrıştığı imgelerin öne çıkmasını sağlayacaktı. Yeni semboller ve yeni imgeler de doğal olarak o yeni sembollerle ve imgelerle özdeşleşen yeni kültürel değerleri öne çıkaracaktı.

Bu bağlamda harf devrimiyle Türkiye’de Arap-İslam dünyasında kullanılan harflerin bırakılması ve genelde Batı dünyasında kullanılan harflere geçilmesi, eski kültürel sembollerin ve imgelerin yeni kültürel sembollerin ve o sembollerin yerine yarattığı imgelerin öne çıkmasını sağladı. Bu bağlamda Türkiye’de harf devrimiyle aynı zamanda güçlü bir dinsel sembolizmi olan Arap harflerinin kaldırılmasının “dinsel sembolizmin” ve bu sembolizmin yarattığı “din imgesinin” görünürlüğünü azaltmaya yönelik olduğu yaygın bir kabuldür. Ancak Atatürk’ün, harf devrimini, “Türkiye’yi İslamiyet’ten uzaklaştırmak, Türklerin İslam’la bağını koparmak için yaptığı!” iddiası doğru değildir. Eğer Atatürk ve devrim arkadaşları, harf devrimiyle böyle bir amaç gütselerdi, harf devriminden sonra İslam’ın temel kaynaklarını ve sembollerini yeni Türk harfleriyle Türkçeye tercüme ettirmezlerdi. İşte o zaman, “bağ koparmaya” çalıştıkları söylenebilirdi. Ancak bilindiği gibi Atatürk döneminde Atatürk’ün de isteğiyle CHP Hükümeti Kuran’ın Türkçe tefsir ve tercümesini yaptırdı. (Elmalılı Hamdi Yazır’ın “Hak Dini Kuran Dili” adlı 9 ciltlik tefsiri) Ayrıca Atatürk, dil devrimi sürecinde ezan, hutbe, sala gibi dinsel sembollerin yeni harflerle Türkçeleştirilmesini sağladı. Dolayısıyla harf devrimiyle Arap-Fars harflerinin kaldırılması, laik Türkiye Cumhuriyeti’nde Arap-İslam kültürüyle özdeşleşen dinsel sembolizmin ve onun yarattığı “din devleti” imgesinin görünürlüğünü azaltmayı amaçlamakla birlikte, Türklerin İslam’la bağını tamamen koparmak gibi kaba bir amaç taşımıyordu. Laik Cumhuriyet’in din politikası (Din dilinin Türkçeleştirilmesi, Diyanet’in kurulması, camilerin açık, ibadetin serbest olması vb.) bunu doğrulamaktadır.

YAZI DEVRİMİ VE TARİH

Türkiye’de Atatürk ve Cumhuriyet karşıtı koronun sürekli seslendirdiği bir şarkı vardır: “Harf devrimi oldu bir gecede cahil kaldık!” Fakat bu doğru değildir. Çünkü 1928’deki harf devriminden bir yıl önce, 1927 nüfus sayımına göre Türkiye’de okuma yazma çağındaki nüfusun yaklaşık yüzde 10’u okuma yazma biliyordu; dolayısıyla toplumun yüzde 90’ı okur-yazar değildi. Okuma-yazma ve “cehalet” arasında bir bağlantı kurulacaksa -ki en temelde kurulabilir- harf devrimiyle değil, harf devrimi öncesinde cahil kaldığımız çok açıktır. Harf devrimi olduğunda okuma yazma bilen yüzde 10’luk azınlığın eski harfleri unutmadığı, istediklerinde eski metinleri okuyabildiği göz önüne alındığında “bir gecede cahil kaldık” söyleminin bir aldatmaca olduğu görülecektir.

Harf devrimi sonrasında yeni kuşakların eski harflerle yazılmış metinleri okuyamadıkları, bu nedenle toplumun “geçmiş birikimle bağının koptuğu” iddiası da doğru değildir. Şöyle ki, yeni kuşakların eski metinlerle ilişkisinin temelinde aslında Arap-Fars harfleriyle yazılan Osmanlıca vardır. Yüzyıllarca Türkçenin yapısına uymayan Arap-Fars harfleriyle yazılan ve Arapça, Farsça ve hatta Fransızca sözcüklerle kuşatılan Türkçeyi (bu haliyle Osmanlıcayı) yeni kuşaklar harf devrimi öncesinde de okumakta ve anlamakta güçlük çekiyordu. Harf devrimi de zaten bu zorunluluktan doğmuştu.

Harf devrimi, Cumhuriyeti kuranların gündemine birdenbire gelmiş bir konu değildi. Eski harflerin Türkçeye uymadığı gerçeği 19. yüzyıldan beri Osmanlı aydınlarının ve devlet adamlarının da dile getirdiği ve tartıştığı bir konuydu.

Alfabe değişiminden sonra yeni yazıyla yetişen yeni kuşakların, özel bir çaba harcamadıkça, Osmanlı döneminin yazılı kültüründen uzak kaldıkları söylenir. Cumhuriyet’in hem bir kopuş hem de bir süreklik olduğu dikkate alındığında ve yeni harflerin Cumhuriyet’in uluslaşma projesinin en önemli araçlarından ve sembollerinden biri olduğu düşünüldüğünde, özellikle Erken Cumhuriyet Döneminde, laik Cumhuriyet’in inşa sürecinde, (1923-1938) eski siyasal, toplumsal ve kültürel yapıdan “kopuş” bağlamında harf devriminin önemli bir rol oynadığı söylenebilir. Fakat aynı harf devriminin, aslında Türk ulusunun geçmişiyle bağ kurmasını kolaylaştıran bir etki yarattığı da görülmektedir. Şöyle ki, harf devrimi öncesinde, Osmanlı döneminde, hanedan tarihinin darlığı içinde ve Türk tarihinin bilinmemesi nedeniyle geçmişle neredeyse hiçbir bağ kuramayan Türkler, Atatürk’ün bilinçli çabasıyla Türk Tarih Kurumu, Anakara Dil ve Tarih- Coğrafya Fakültesi, İstanbul Üniversitesi ve çeşitli müzeler v.b. Cumhuriyet kurumlarının açılmasıyla; Türk ve Türkiye tarihi ile dünya tarihini anlatan yeni kitapların hazırlatılmasıyla geçmişiyle bağ kurabildi.

Cumhuriyet bizi geçmişimizden koparmadı, tam tersine kopuk olduğumuz geçmişimize bağladı. Öyle ki, Osmanlı tarihini bile Cumhuriyet’in yetiştirdiği Prof. Dr. Halil İnalcık gibi tarihçiler yazdı. Ayrıca yeni harflerle kolayca okuyan, yazan ve öğrenen geniş kitleler, tarihlerini de okuyup öğrenebildiler. Yani, iddianın aksine, yeni harfler geçmişin, tarihin okunmasını, yazılmasını, öğrenilmesini zorlaştırmadı, kolaylaştırdı.

“Ama Osmanlıca orijinal kaynaklara ulaşamıyoruz!” söylemi de sorunludur. İsteyenler Osmanlıca öğrenebilir, bunun önünde bir engel yoktur. Ayrıca tarih bir bilimdir ve orijinal metinlere ulaşmak tarihçilerin işidir. Tarihçiler de mesleki formasyonları gereği eski dilleri bilmek zorundadır.

***

Sonuç olarak Türkiye’de yazı devriminin, harflerin değiştirilmesinden daha derin ve geniş bir psiko-sosyal anlamı vardır. Yazının değiştirilmesi insanın alışkanlığını değiştirmiştir; insanın okuma-yazma biçimini, bilgiyle, devletle, dünyayla ve dinle ilişkisini değiştirmiştir; insanın iletişimini, öğrenme ve anlama yetisini güçlendirmiş, özgüvenini artırmıştır. Yazı devrimi, Laik Cumhuriyet’in yeni insanını, ulus devletin çağdaş yurttaşını biçimlendiren en önemli araçlardan biri olmuştur. Yazı devrimi Türkiye’de aydınlanmanın lokomotifidir. Ayrıca Cumhuriyet, yazı devrimi ve onu tamamlayan dil devrimiyle Türkçeyi kurtarmıştır. 

/././

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -23 Eylül 2026-

Okullar güvenli değilse hiçbirimiz güvende değiliz -Feray Aytekin Aydoğan-  Bir güne daha okulda şiddet, silahlı saldırı haberiyle başladık...