T-24 "Köşebaşı + Gündem" -29 Haziran 2026-


İran savaşını kim kazandı?-Akdoğan Özkan- 

İran ile ABD arasındaki çatışmaları 60 günlüğüne nihayete erdiren ve 2 haftadır yürürlükte olan mutabakat zaptının galibi kim? “Savaşı İran kazandı,” diyebilir miyiz? İki ay sonra ne olur? Gelin hepsini değerlendirelim.

Aslında ABD ile İran’ın bir mutabakat zaptına imza koymalarından bir gün evvel kaleme aldığım 15 Haziran tarihli yazımda, hem ABD’nin savaş öncesinde ve savaş sırasında şekillenmiş hedeflerine ulaşıp ulaşamadığına hem de İran’ın savaş sırasındaki kazanımlarına yer vererek o anki skor tabelasının -deyim yerindeyse- fotoğrafını çekmiştim. Artık ortada imza konmuş bir mutabakat metni ve iki haftalığına da olsa sınanmış bir ateşkes (!) süreci olduğuna göre, tarafların 60 gün sonra nasıl bir nihai antlaşmaya ulaşabileceğinin ipuçlarını da verecek şekilde, savaşın sonucunu bugün daha net biçimde değerlendirebiliriz, sanıyorum.

BİR) Önce en son söyleyeceğim şeyi en başta söyleyeyim: ABD ile İran, her ne kadar mutabakat metninin 3. Maddesinde, “en fazla 60 gün içinde nihai anlaşmayı müzakere edip sonuçlandırmayı taahhüt ediyor” olsalar da, ben tarafların bu 2 aylık süre içinde bir nihai anlaşma ortaya çıkarıp imza koyacaklarına pek ihtimal vermiyorum.

İKİ) Pek çok siyasi gözlemci ve uzman, metnin “ABD’nin yenilgisine” işaret ettiğini savunsalar da, 14 maddelik metni dikkatlice okuyan biri, ABD’nin hem İran hem de Lübnan sahası ile ilgili muradını aslında bir süreliğine ertelediğini ve çatışmalarda ulaşamadığı bazı hedefleriyle ilgili ümitlerini Tahran rejiminde bir çatlağa yol açma arzusuyla diplomasi sahasına taşımaya çalıştığını fark edecektir.

ÜÇ) Metnin en kritik maddelerinin belki de başında altıncı madde geliyor. Washington’un bu maddede bahsi geçen ve İran’ın yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için mutabık kalınan 300 milyar ABD doları tutarındaki plan ile Tahran’a yardım etmeyi değil, bu ülkedeki “sertlik yanlısı radikaller” ile “reformcular” arasındaki çelişkileri keskinleştirmeyi hedefleyerek rejimi çatırdatmaya dönük bir çaba planladığını düşünüyorum. Hatırlatalım, 6. Maddenin son kısmında şöyle deniyor: “Bu planın uygulanmasına yönelik mekanizma, 60 gün içinde nihai anlaşmanın bir parçası olarak kesinleştirilecektir. İlgili finansal işlemler için gerekli olan tüm lisanslar, muafiyetler ve izinler ABD tarafından verilecektir.” ABD’nin bu parayı “kalkınsın ve savaş sonrası ülkeyi yeniden imar etsin” diye doğrudan İran’a vereceğini sanmak safdillik olur. ABD’nin, inşaat, petrol, telekomünikasyon ve dış ticaret gibi kilit sektörlerdeki yüzlerce bağlantılı şirket ağıyla ülke ekonomisinin yaklaşık yarısını kontrol eden Devrim Muhafızları’nın denetimindeki alanlara sızarak, bu parayı kalkınma projelerini temel alan işler yapmasını umduğu Batılı şirketlere ya da konsorsiyumlara akıtmak isteyeceğini tahmin ediyorum. Ancak Devrim Muhafızlarına avucunu yalatmak hiç de kolay olmayacaktır.

DÖRT) Altıncı maddede, ABD’nin Türkiye gibi ülkelere de bir havuç uzattığını söylemek mümkün. Burada geçen, “ABD bölgesel ortaklarıyla birlikte İran İslam Cumhuriyeti'nin yeniden inşası ve ekonomik kalkınması için en az 300 milyar ABD doları tutarında, kesin ve karşılıklı olarak mutabık kalınan bir plan hazırlamayı taahhüt etmektedir,” ifadesi, Türkiye’ye de İran’ın kalkınması yolunda taşeron olarak bazı projeler verilebilmesinin ve Washington’un Ankara’yı da İran ihtilafında (belirli ödevleri yerine getirmesi kaydıyla) bir çıkar sahibi kılmak isteyebileceğinin göstergesi niteliğinde.

BEŞ) Ayrıca ABD ile İran arasında imzalanan mutabakat zaptının birinci maddesi, İsrail ile ABD yönetiminin Lübnan ile geçen gün imzaladıkları ve “Hizbullah'ın silahsızlanmaması durumunda İsrail kuvvetlerine Lübnan'ın güneyini işgal altında tutmaya devam etme yetkisi verdiği” ileri sürülen üçlü çerçeve anlaşması ile açıkça ihlal edilmiş görünüyor. Zira mutabakat metninde, “ABD, İran İslam Cumhuriyeti ve mevcut savaştaki müttefikleri, bu Mutabakat Zaptı'nı imzalayarak Lübnan dahil tüm cephelerdeki askeri operasyonların derhal ve kalıcı olarak sona erdirildiğini ilan ederek, bundan böyle birbirlerine karşı herhangi bir savaş veya askeri operasyon başlatmayacaklarını, birbirlerine karşı güç kullanmaktan veya güç kullanma tehdidinde bulunmaktan kaçınacaklarını, ayrıca Lübnan'ın toprak bütünlüğünü ve egemenliğini güvence altına alacaklarını taahhüt eder,” deniliyordu. Lübnan hükümetinin İsrail ile imzaladığı ama ülke içindeki bazı kesimlerce “hıyanet” olarak da nitelenen bu üçlü çerçeve anlaşması, İran’ı ofsaytta bırakmakla kalmıyor; bir yandan açıkça “güç kullanma tehdidinde” bulunuyor, bir yandan da Lübnan'ın “toprak bütünlüğünü ve egemenliğinihiçe sayan İsrail işgalini meşrulaştırıyor. Anlaşılan, Hizbullah’ı Lübnan’dan çıkarma misyonunun Trump tarafından Suriye ordusuna (ve onun hamisi olarak görülen Ankara’ya muhtemelen Kaan’ın jet motorları havucuyla birlikte) verilmek istenmesini Şara’nın (muhtemelen Ankara ile mutabık kalarak) reddetmesinin akabinde, Washington üçlü çerçeve anlaşması ile “madem öyle, Hizbullah’ı Lübnan’dan çıkarmazsanız işgal bitmez” demiş oluyor.

ALTI) Bu arada, Trump’ın Lübnan’daHizbullah'la mücadele sorumluluğunu” Suriye’ye devretme şeklinde birkaç kez gündeme getirdiği teklifi reddeden Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara'yı ve ülkesini -dediğinde diretmeyi sürdürürse- bakalım nasıl sürprizler bekleyecek? Orta Doğu’da başına önce ödül konmuş “teröristlere” öyle kolay kolay bir ülke idaresi verilmez! Kendisine tevdi edilen görev ve ödevleri yerine getirmeyenlerin defteri bir süre sonra dürülür.

YEDİ) ABD ve İran İslam Cumhuriyeti, 60 gün içinde nihai anlaşmayı müzakere edip sonuçlandırmayı taahhüt etmiş olsalar da, sonuçta kanımca olacak olan, mutabakat metninin “bu süre, karşılıklı rıza ile uzatılabilir,” denilen üçüncü maddesinde ifade edildiği üzere, tarafların bu sürenin sonunda 60 günlük bir uzatmaya daha gitmek durumunda kalmaları olacaktır.

Dolayısıyla, savaş daha bitmemiştir. İran şu ana kadar kaybeden taraf olmamıştır. Gerçi ABD’de pompaya yansıyan benzin fiyatlarının Kasım ara seçimlerine kadar seçmen için makul düzeye inmesini ve Trump’ın rahatlamasını engelleyebilme gücünü de önemli ölçüde elinde tutmaya devam etmektedir. Ama düşman da daha elini tetikten çekmiş değildir. Dolayısıyla, savaşın kazananını ilan etmek için henüz erkendir.

15 Haziran tarihli yazımda, tarafların barış yolunda bir mutabakat zaptı imzalamak üzere olmalarını konu edinmiş, ancak yazımı “biz daha uzun süre müzakere, anlaşma, mutabakat lakırdısı ederiz; taraflar arasındaki derin farklılıklar kolay kolay aşılmaz, bir mutabakat metni imzalansa bile uzun süreli kıymet-i harbiyesi olmaz ve bu savaş da geçici olarak dinse bile kolay kolay bitmez,” ifadeleriyle noktalamıştım. Tarafların beni haklı çıkarmaları uzun sürmedi. ABD Merkez Kuvvetler Komutanlığı CENTCOM, İran'ın Hürmüz Boğazı'nda “ticari taşımacılığa yönelik saldırılarını” gerekçe göstererek, 27 Haziran’da İran'ın askeri gözetleme altyapısını, iletişim sistemlerini, hava savunma mevzilerini, İHA depolama tesislerini ve mayın döşeme kabiliyetlerini hedef alan saldırılar düzenledi. 

Evet, post-truth çağında mutabakat zaptı fiziksel bir bağlayıcılıktan ziyade, kamuoyu iletişimi ve algı yönetimi aracından öte bir şey olmuyor. Velhasıl, “mutabakat” dediğimiz şey hakikatin bile teminatı değilken, barışın nasıl olsun!

/././

Utanıyorum -Rıza Türmen- 

AB raporunu okurken utanç duydum. Türkiye ile ilgili böyle bir raporun yazılmış olmasında utanç duydum. Türkiye’yi bu noktaya getirenlerle, zulmedenlerle aynı ülkede yaşadığım için, aynı vatandaşlığı paylaştığım için utanç duydum. Hukuka aykırılıkları AİHM ya da AYM tarafından saptanmış yargı kararlarıyla yıllardır özgürlüklerinden yoksun bırakılan insanlar için utanç duydum. Bütün bu adaletsizlikler karşısında yeterli ve etkili olamamanın verdiği çaresizlik nedeniyle utanç duydum.

Milli takımın Dünya Futbol Şampiyonası’ndan elenmesinden sonra, takımın as oyuncularından Arda Güler, “Çok üzgünüz, utanç duyuyoruz” demiş. 

Arda’nın utanç duymasına gerek yok. Sonunda futbol maçı bir spor müsabakası. Yenmek de var, yenilmek de. Yensek daha iyi olurdu. Ama olmadı. Bir dahaki karşılaşmaya eksiklerimizi görüp daha iyi hazırlanmak gerek. Nasıl ki öyle oldu. 

Utanç duyulacak başka konular var. Örneğin, Avrupa Parlamentosu’nun birkaç gün önce kabul ettiği Türkiye ilgili rapor: Ne diyor bu rapor? 

Başlangıç bölümünde Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası anlaşmaları sayıyor. Uzun bir liste. Türkiye’nin taraf olduğu bu anlaşmalardan doğan yükümlülükleri var. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa Konseyi Yerel Yönetimler Sözleşmesi gibi. Bunların birçoğunda Türkiye’nin bu yükümlülüklerini yerine getirmediğini görüyoruz.  

Rapor, önce demokrasi açısından Türkiye’nin resmini çiziyor, Türkiye’de yargı bağımsızlığının alarm verici bir düzeyde olduğuna, Türkiye’nin ceza ve terörle mücadele yasalarının, seçilen belediye başkanlarını, muhalefet siyasetçilerini, insan hakları savunucularını bastırmak için kullanıldığına, Türkiye’nin demokratik standartlar bakımından hem ulusal, hem de yerel düzeyde ciddi bir gerileme içinde bulunduğuna, muhalefet partilerine mensup 28 belediye başkanının tutuklandığına ve görevlerine son verildiğine, 11 belediye başkanı yerine kayyım atandığına, Ekrem İmamoğlu’nun asılsız iddialarla 19 Mart’tan beri cezaevinde bulunduğuna, Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamadığına işaret ediyor. 

Raporun, Türkiye’nin AB üyeliği bölümünde, Türk halkının çoğunluğunun AB’ye tam üye olma isteğine ve hükümetin bu yöndeki beyanlarına karşın, üyeliğin Kopenhag kriterlerinin gerçekleştirilmesinden geçtiği belirtilmekte ve Türk hükümeti, AB kapısında bekletilmesinden duyduğu üzüntüyü ifade etmek yerine, hukuk devleti, insan hakları, demokratik standartlar, basın özgürlüğü ve başka özgürlükler alanındaki eksiklerini giderecek önlemler almaya davet edilmekte. Raporda, AB’nin eleştirisi de var. AB kurumları ve üye devletler de Türkiye’de demokrasinin geri gidişi karşısında yeterince seslerini çıkarmadıkları için eleştirilmekte. 

Raporun tam üyeliğe geçiş süreci bölümünde, tam üyelik için geçerli koşullara değiniliyor. Bunlar, demokrasi, hukuk devleti ve temel hak ve özgürlükler. Rapor, Türkiye’de bağımsız bir yargı olmamasını ve yargıdaki çifte standardı kınadıktan sonra AİHM kararlarındaki ilkeleri ve masumiyet karinesini ihlal eden gizli tanık uygulamalarına son verilmesini öngörmekte. 

Raporda yer alan ilgi çekici görüşlerden biri de şu: Rapora göre,  AB’nin genişleme politikası yeni bir hız kazanmış durumda. Ancak Türkiye’ye gerekli demokratik reformları yapamadığı için bu fırsattan yararlanamıyor. Fırsattan yararlanmak için atılması gereken ilk adım AYM ve AİHM kararlarının uygulanması. Bu bağlamda Rapor, Osman Kavala, Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın hukuka aykırı biçimde cezaevinde tutulmasını kınıyor ve Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamasını sağlamak için Avrupa Komisyonu’nun ve üye devletlerin bütün diplomatik kanalları kullanılmasını istiyor. Rapor ayrıca Can Atalay ve Tayfun Kahraman’la ilgili AYM kararlarına uyulmaması ve bu iki kişinin cezaevinde tutulmasını kınıyor ve Ayşe Barım’ın mahkumiyet kararından dehşete düşüldüğü belirtiliyor. 

Rapor’da CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasına, 10 bin sayfalık iddianamesine, diplomasının iptaline geniş yer veriliyor, hedef alınması kınanıyor, bu gibi tutumların AB-Türkiye ilişkilerinin geliştirilmesini engellediği belirtiliyor. 

Yerel demokrasinin gerilediği görüşüne yer veriliyor. Seçilmiş belediye başkanlarının tutuklanması, kayyım atamaları kınanıyor. 

Mehmet Pehlivan, Ramazan Demir gibi avukatların tutuklanmasının savunma hakkına müdahale oluşturduğu, kabul edilemeyeceği belirtiliyor. 

Basına uygulanan baskılar eleştiriliyor. Tutuklanan gazeteciler zikrediliyor. Basın ve ifade özgürlüğüne getirilen sınırlamaların kaldırılması konusunda hükümete çağrı yapılıyor.  

Barışçı gösterilerde polisin aşırı güç kullanılmasından ve gösteri yapma özgürlüğünün ihlalinden duyulan endişenin altı çiziliyor.  

Rapor çok kapsamlı. Ele aldığı her konuya bu yazı çerçevesinde değinmek olanaksız. Ancak Türkiye’nin laiklikten uzaklaşmasından, kadın hakları ve kadına karşı şiddet ve LGBTİ+ haklarının ihlalinden duyulan endişeye de yer verdiğini belirtmekle yetinelim. 

Raporun son bölümünde, Türkiye’de görülen demokrasideki ciddi geri gidiş karşısında yaptırım uygulanması, bu çerçevede AB’deki mal varlıklarının dondurulması öngörülüyor. Rapor yaptırım uygulanmasını istediği kişileri şöyle sıralıyor: Temel hak ve özgürlüklerin ciddi ihlaline yol açan resmi kişiler, kayyım görevini üstlenenler ya da devletin baskı mekanizmasının anahtarı aktörler (bu bağlamda Akın Gürlek’in ismi zikrediliyor.)

Rapor, 17 Haziran tarihinde 107’e karşı 381 oyla kabul edildi. 

Rapor, Türkiye’de iktidar çevrelerinde öfkeye yol açtı. Oysa raporda verilen mesaj açık: AB ile ilişkilerin geliştirilmesini, tam üyelik müzakerelerinin yeniden başlamasını istiyorsanız, demokrasi, insan hakları, hukuk devleti konularındaki geri gidişi durdurmalı, eksikliklerinizi gidermelisiniz. Başka bir deyişle, sorun AB ile aynı değer sistemini paylaşıp paylaşmadığımız.  

Türkiye’nin giderek daha otoriter bir rejime kaydığı, yargının muhalefeti sindirmek için kullanıldığını herkes görüyor. Bu raporda yer alan  gözlemlerin benzerlerini başka STK’ların raporlarında da bulabilirsiniz. O nedenle öfkenin muhatabı, bu raporları yazanlar değil, Türkiye’yi bu duruma düşürenler olmalı. 

Dünya Basın Özgürlüğü 2025 endeksinde Türkiye’yi 180 devlet arasında 159. yapanlara ya da Özgürlük Evi raporlarında Türkiye’yi yarı özgür kategorisinden özgür olmayan devletler kategorisine düşmesine neden olanlara sormak gerek: Biz nasıl bu noktaya geldik? 

Bu AB raporunu okurken utanç duydum. Türkiye ile ilgili böyle bir raporun yazılmış olmasında utanç duydum. Türkiye’yi bu noktaya getirenlerle, zulmedenlerle aynı ülkede yaşadığım için, aynı vatandaşlığı paylaştığım için utanç duydum. Hukuka aykırılıkları AİHM ya da AYM tarafından saptanmış yargı kararlarıyla yıllardır özgürlüklerinden yoksun bırakılan insanlar için utanç duydum. Bütün bu adaletsizlikler karşısında yeterli ve etkili olamamanın verdiği çaresizlik nedeniyle utanç duydum. 

Utanç duygusuyla yaşayan benim gibi pek çok insanın olduğunu biliyorum. Utanç duygusu aynı zamanda  öfkeye yol açar. Öfke, utanç duygusuyla beslenir. Toplumsal bir utanç duygusunun beslediği toplumsal bir öfke ise değişimin önemli  bir dinamiğidir. 

Primo Levi, Auschwitz’den çıkarken “insan olmaktan utanmak”tan söz eder. Bu sözün altında insan olmanın getirdiği ortak bir sorumluluk yatar. İnsan olmaktan utanmak istemiyorsak, insan olmanın getirdiği ortak sorumluluğu üstlenmemiz gerekir.

/././ 

Yeni bir sahte fatura yöntemi: Siz yiyorsunuz, faturası başkasına kesiliyor…-Murat Batı- 

Vergi sisteminde en etkili denetim, her zaman daha fazla inceleme yapmak değildir. Bazen doğru tasarlanmış küçük bir teknik düzenleme, binlerce vergi incelemesinden daha güçlü sonuç doğurabilir. Eğer uygulanırsa hem sahte belge kullanımının azaltılmasına hem de kayıt dışı ekonomiyle mücadeleye önemli katkı sağlayacaktır.

Geçenlerde kalabalık bir arkadaş grubuyla bir restorana gittik. Yemek yedik, sohbet ettik. Hesap geldiğinde herkes kendi payını kendi kredi kartıyla ödedi. Yaklaşık on farklı karttan ödeme alındı. Uzun bir POS slipi verildi ve restorandan ayrıldık.

Her şey son derece olağandı.Ta ki birkaç gün sonra düzenlenen faturayı tesadüfen görene kadar...

Bizim yediğimiz yemeklerin tamamı tek tek faturaya yazılmıştı. Ancak fatura masadaki kişilerden herhangi biri adına değil, adını ilk kez duyduğum bir anonim şirket adına düzenlenmişti.

Yani yemeği biz yemiştik.

Parayı biz ödemiştik.

Ama gider yazılacak fatura başka bir şirkete kesilmişti.

İlk bakışta basit bir muhasebe hatası gibi görünebilir. Oysa bilinçli(!) yapılmışsa, bunun adı sahte belge düzenlemektir.

Kanun son derece açık. Gerçekte bir mal teslimi veya hizmet ifası olmadığı hâlde varmış gibi düzenlenen belge, sahte belgedir. Yani Vergi Usul Kanunu'na göre, gerçek bir muamele veya durum olmadığı hâlde bunlar varmış gibi düzenlenen belge sahte belgedir. Başka bir ifadeyle, gerçek bir ticari ilişkiye dayanmayan her fatura sahte fatura niteliğindedir.

Örneğin bir şirket gerçekten ofisi için mobilya satın alırsa bunu gider yazar, bu yasaldır. Ancak hiç mobilya almadan, almış gibi bir fatura temin edip gider yazarsa bu hem düzenleyen hem de kullanan için sahte belgedir.

Bu suçun sonucu sadece vergi cezası ile sınırlı kalmaz; üç kat vergi ziyaı cezasının yanında üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası riskini de beraberinde getirir.

Peki restoran bunu neden yapsın?

İşte asıl soru burada başlıyor.

Vergi Usul Kanunu uyarınca restoranın yaptığı satışı belgelendirmesi gerekiyor. Buna karşılık bizim, yani nihai tüketicilerin, her durumda fatura alma zorunluluğu bulunmuyor. Çoğumuz hesabı ödeyip kalkıyoruz.

İşte sistemin istismar edilmeye açık olduğu nokta tam da burası olabilir.

Müşteri, kredi kartıyla hesabını ödüyor, faturasını almadan çıkıyor. Restoran ise düzenlemek zorunda olduğu faturayı, gerçek alıcı yerine önceden anlaşılmış bir şirket adına kesebiliyor. Böylece hem belge düzenleme yükümlülüğünü yerine getiriyor hem de o fatura başka bir şirket tarafından gider yazılabiliyor.

Üstelik mevcut fatura sisteminde bedeli ödeyen kişi ile faturanın düzenlendiği kişinin aynı olup olmadığını gösteren herhangi bir bilgi de bulunmuyor.

İşin ilginç yanı, restoran açısından belge düzenleme yükümlülüğü yerine getirilmiş görünürken, gerçekte hizmet almayan bir şirket de bu belgeyi gider yazarak vergi matrahını azaltabilmektedir. Böylece tek bir fatura hem belge düzenleme yükümlülüğünü yerine getirmekte hem de sahte belge zincirinin parçası hâline gelebilmektedir.

Ben özellikle hizmet sektöründe bu yöntemin sanıldığından daha yaygın kullanılabileceğini düşünüyorum.

Asıl üzerinde durulması gereken ihtimal ise şu: Bir restoranın bir gecede 50 adet masaya hizmet verdiğini düşünelim. Müşterilerin önemli bir kısmı fatura almadan ayrılıyorsa, bu faturalar hep aynı şirketlere mi kesiliyor? Eğer öyleyse, restoranlarla bu şirketleri buluşturan bir organizasyon da var mı?

Şayet böyle bir organizasyon mevcutsa, yalnızca faturayı düzenleyen ve kullanan değil, bu ilişkiyi kuran kişiler de Vergi Usul Kanunu'nun iştirak hükümleri kapsamında sorumlu tutulabilir. Maddi menfaat karşılığında hareket edilmesi hâlinde ise ceza hukuku bakımından da çok daha ciddi sonuçlar doğabilir.

Bu nedenle konu, yalnızca birkaç yüz ya da birkaç bin liralık bir restoran faturası değildir.

Asıl mesele, hiç tanımadığınız bir şirketin gider hanesine sizin yediğiniz yemeğin yazılmış olabilmesidir.

Belki de bundan sonra restorandan çıkarken yalnızca hesabı ödeyip kalkmak yetmeyecek. Çünkü siz masadan ayrıldıktan sonra, ödediğiniz yemeğin faturası hiç tanımadığınız bir şirketin gideri hâline gelmiş olabilir.

Bu şirketler incelemeye alınırsa ne olur?

Vergi Denetim Kurulu, vergi incelemelerini kural olarak zamanaşımı süresi içinde geriye dönük beş yılı kapsayacak şekilde yapabilmektedir.

Böyle bir incelemede, restoranların düzenlediği faturalar ile POS cihazlarından alınan kredi kartı slipleri karşılaştırıldığında; faturanın düzenlendiği kişi ile ödemeyi yapan kişinin farklı olduğu işlemler kolaylıkla ortaya çıkarılabilir.

Bu farklılığın tek başına sahte belgeyi ispat etmeye yetmeyeceği açıktır. Ancak incelemenin derinleştirilmesi hâlinde, gerçekte hizmet almayan şirketler adına sistematik biçimde fatura düzenlendiğinin tespiti durumunda hem faturayı düzenleyen işletmeler hem de bu faturaları kullanan şirketler bakımından ciddi vergisel ve cezai sonuçlar doğabilir. Tabii ki iştirakçiler için de…

Bunun önüne nasıl geçilebilir?

Aslında çözüm oldukça basit.

Elektronik belge altyapısında yapılacak küçük bir düzenlemeyle, faturaya ödemenin hangi kredi kartı veya banka kartıyla yapıldığını gösteren ya da POS slipiyle eşleştirilmesini sağlayan bir alan eklenebilir. Böylece faturayı kayıtlara alan mali müşavir de belge ile ödeme bilgisini karşılaştırma imkânına kavuşur.

Bu sayede, gerçekte hizmet almayan kişiler veya şirketler adına sonradan fatura düzenlenmesinin önüne büyük ölçüde geçilebilirken aynı zamanda hem kayıt dışılık hem de sahte belge kullanımının önemli ölçüde azaltılması sağlanabilir.

Genel değerlendirmem

Burada söz konusu olan yalnızca birkaç restoran faturası değildir. Eğer bu yöntem sistematik biçimde kullanılıyorsa hem sahte belge düzenlenmesi hem sahte belge kullanılması hem de kuvvetle muhtemel iştirak bakımından ciddi bir vergi güvenliği sorunu ile karşı karşıyayız demektir.

Üstelik mevcut sistem, ödemenin kim tarafından yapıldığı ile faturanın kimin adına düzenlendiği arasında herhangi bir bağ kurulmasını zorunlu kılmadığından, bu tür uygulamalara istemeden de olsa zemin hazırlayabilmektedir.

Oysa çözüm sanıldığı kadar zor değildir. Elektronik belge sisteminde yapılacak basit bir düzenlemeyle, faturaya ödeme aracını gösteren veya POS slipiyle eşleştirme yapılmasını sağlayan bir alan eklenmesi mümkündür.

Böylece faturayı muhasebeleştiren mali müşavir de belge ile ödeme bilgisi arasında temel bir kontrol yapabilir. Bu sayede, gerçekte hizmet almayan kişi veya şirketler adına sonradan fatura düzenlenmesi önemli ölçüde önlenebilir.

Vergi sisteminde en etkili denetim, her zaman daha fazla inceleme yapmak değildir. Bazen doğru tasarlanmış küçük bir teknik düzenleme, binlerce vergi incelemesinden daha güçlü sonuç doğurabilir. Kanaatimce bu öneri de bunlardan biridir.

Eğer uygulanırsa hem sahte belge kullanımının azaltılmasına hem de kayıt dışı ekonomiyle mücadeleye önemli katkı sağlayacaktır.

Fiş/fatura almanın zorunlu olup olmadığını daha önce yazmıştım. Buradan bakabilirsiniz.

/././

NATO zirvesi-genel çerçeve denemesi + NATO zirvesi ve Rusya -CUMHURİYET-


NATO zirvesi-genel çerçeve denemesi -Ergin Yıldızoğlu- 

NATO Ankara Zirvesi, ittifakın stratejik yöneliminde yapısal bir değişimi yansıtıyor. İran savaşı sonrası NATO’nun güney kanadının önemi artarken Türkiye’nin Karadeniz’e erişimi, Ortadoğu’ya komşuluğu, güçlü ordusu, gelişen savunma sanayisi, onu ittifakın vazgeçilmez aktörlerinden biri haline getirdi.

AVRUPA’NIN STRATEJİK DÖNÜŞÜMÜ

Avrupa’nın ABD’nin nükleer caydırıcılığına, istihbaratına bağımlılığı sürüyor. Ancak Ukrayna savaşı, İran krizi ve Washington’ın giderek Çin’e odaklanması, Amerikan teknoloji devlerinin getirdiği güvenlik riskleri, Avrupa’yı kendi savunmasını üstlenmeye zorluyor. Amaç NATO’dan ayrılmak değil; hava savunması, istihbarat, uydu sistemleri, yapay zekâ, mühimmat üretimi alanlarında, komuta yapılarında bağımsız kapasiteler oluşturmak. Bu nedenle Avrupa, savunma sanayisini güçlendirmeye, ortak üretim kapasitesini artırmaya yöneliyor; hedef transatlantik ittifakını korurken daha dengeli bir sorumluluk paylaşımı. Ancak bu eğilim AB’nin bağımsız bir güç olarak yükselme olasılığını da gündeme taşıyor.

Ankara zirvesi, Avrupa’nın ABD’ye bağımlı güvenlik mimarisinden stratejik özerkliğe geçiş sürecini hızlandırmak için bir fırsat olarak görülüyor. Bu süreçte Türkiye, bir savunma üreticisi, lojistik merkez ve Karadeniz-Ortadoğu bağlantısını sağlayan stratejik ortak olarak değerlendiriliyor.

KÜRESEL JEOPOLİTİK  

Ankara zirvesi, tek kutuplu dünya düzeninden çok merkezli rekabetçi bir uluslararası sisteme geçişin parçası. ABD dış politikasında, askeri güce öncelik veren imparatorluk projesi yaklaşımıyla müttefikler arasında görev paylaşımı yapan bir koalisyon lideri olma yaklaşımı yarışıyor. Zirve bu gerginlik içinde gerçekleşecek.

Yeni jeopolitik dönemin temel rekabet alanı salt askeri güç değil; yapay zekâ, yarı iletkenler, uzay teknolojileri, enerji ve savunma sanayisindeki teknolojik üstünlük de yaşamsal önem kazandı. Büyük güç rekabeti ekonomik, teknolojik ve askeri alanları iç içe geçiriyor. Zirve, ABD’nin Çin ile uzun süreli küresel rekabetine hazırlanırken stratejik kaynaklarını yeniden düzenleme planının bir platformu olacak. Bu bağlamda Tükidides tuzağı analojisi (gerileyen Sparta/ABD ile yükselen Atina/Çin arasında “büyük savaş” olasılığı) sıkça gündeme geliyor. Ancak Türkiye, Hindistan ve Brezilya gibi ülkelerin tek bir blokta yer almak yerine farklı merkezlerle farklı alanlarda işbirliği yapan “dengeleyici orta güçler” olma çabaları, bu iki kutuplu analojinin ötesinde, daha karmaşık dinamiklere işaret ediyor. 

VE TÜRKİYE  

Türkiye için Ankara zirvesi, salt diplomatik bir olay değil. Zirve ülkenin değişen küresel güç dengeleri içinde stratejik konumunu yeniden tanımlayabilir. Ukrayna ve İran savaşlarının ardından Karadeniz, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’nun kesişim noktasında bulunan Türkiye, yine, NATO’nun vazgeçilmez üyelerinden biri. Gelişen savunma sanayisi, İHA ve füze teknolojileri ile artan üretim kapasitesi, Türkiye’yi yalnızca güvenlik sağlayan değil, güvenlik üreten bir aktör konumuna taşıyor. Türkiye, yükselen çok kutuplu uluslararası düzende yalnızca bölgesel bir güç değil, küresel stratejik denklemin etkili ve vazgeçilmez aktörlerinden biri olma potansiyeline sahip.

Avrupa’nın stratejik özerklik arayışı, Türkiye’yi Avrupa savunma mimarisine (üyelik çoktan unutuldu) entegre etmeyi gerektiriyor. ABD ise Türkiye’yi, NATO içinde stratejik bir ortak olarak görmek istiyor. Diğer taraftan Türkiye, jeostratejik konumu, gelişen savunma sanayisi, çok yönlü dış politikasıyla tipik bir “orta güç” olarak hiçbir blokla ilişkilerini koparmadan ABD, Avrupa, Rusya ve Çin arasındaki rekabetten stratejik ve ekonomik faydayı sağlamak istiyor. Ancak rejimin meşruiyet zaafları onun, dış baskılar/talepler karşısında direncini azaltıyor, kendi beka sorununu ülkenin uzun dönemli çıkarlarının önüne koyma riskini artırıyor. Zirvenin bu gerginliği de yansıtması bekleniyor.

Zirvenin kaçınamayacağı bir diğer gerginlik de ev sahibi ülkenin siyasal İslamcı rejiminin, haklar ve özgürlükler alanında; seküler öteki olarak gördüğü kesimler üzerinde, özellikle zirve öncesinde belirgin biçimde ağırlaşan baskıları ile demokratik ülkeler olma iddiasındaki NATO üyelerinin duyarsızlığı arasında şekilleniyor.

/././

NATO zirvesi ve Rusya -Mehmet Ali Güller- 

Rusya, NATO için “uzun dönemli tehdit” kapsamında. Kuşkusuz denklem gerçekte tersidir, zira tehdit eden pozisyonunda olan aslında NATO’dur.

Rusya, ABD’nin verdiği “NATO’da doğuya doğru genişleme olmayacak” sözünün faturasını ağır ödedi. NATO, ABD stratejisine göre aşama aşama Rusya’ya doğru genişledi. Ukrayna artık son duraktı ve Rusya kuşatmayı Ukrayna’dan yarmaya mecbur kaldı.

İRAN’DAN UKRAYNA’YA DÖNÜŞ TAKTİĞİ

Dolayısıyla Rusya meselesi Ankara’daki NATO zirvesinin hâlâ en kritik konu başlıklarındandır. Hâlâ dememiz şundan: ABD’nin stratejik önceliği nedeniyle Ukrayna’da barış arayarak İran’a ağırlık verme taktiği, ABD ile Avrupa arasında soruna dönüşmüştü. Trump ile Putin’in Alaska zirvesi, Brüksel tarafından Washington’ın “Kiev’i ve Avrupa’yı satışı” olarak yorumlanmıştı.

Şimdi şartlar değişti. İran’da barış arayan ABD, bu kez Ukrayna’ya destek verme taktiğine döndü. Son dönemde ABD ve müttefiklerinin Kiev’e artan askeri, ekonomik, istihbari ve teknolojik desteğinin anlamı budur.

ABD’NİN AVRUPA PLANI 

Alaska zirvesi, Trump’ın barış söylemleri, Washington’ın Kiev’e desteğini azaltması gibi konular, ABD açısından aynı zamanda Rusya’yı Çin’den koparmanın da taktiğiydi. Ancak Çin-Rusya stratejik ortaklığının değerini iyi bilen Putin yönetiminin Amerikan tezgâhına düşmesi elbette söz konusu olamazdı.

ABD bu nedenle Çin’den koparamadığı Rusya’ya Avrupa baskısı uygulamayı amaçlıyor. Avrupa Rusya’yı oyalarken ve zayıf düşürürken ABD de Asyalı müttefikleriyle birlikte Çin’i çevrelemeyi derinleştirmek istiyor. Strateji bu...

ABD şimdi Ankara’daki NATO zirvesinde bu stratejisini uygulayarak hem Avrupalıları NATO’nun geleceği konusunda memnun etmiş olacak ama hem de Avrupalıları savunma bütçelerini artırmaya mecbur etmiş olacak. Türkiye için ise çifte denklemde kazanç arıyor.

NATO’NUN ÜÇ MEKANİZMASI 

Dolayısıyla Ankara’daki NATO zirvesini Rusya açısından kritik yapan konular şunlardır:

1) NATO’nun Baltık bölgesinden sorumlu yeni Polonya karargâhı ve Karadeniz’den sorumlu yeni Romanya karargâhı, doğrudan Rusya’yla ilgilidir.

2) Anadolu Kavağı’ndaki Deniz Unsur Komutanlığı, Karadeniz’le ve Rusya’yla ilgilidir.

3) NATO üyelerinin Ankara’da Ukrayna için oluşturacağı tam destek paketi elbette Rusya’ya karşıdır.

PUTİN’İN NATO UYARISI 

Pentagon ile CIA’in son iki aydır Ukrayna’ya destek vermeye başlaması, Ukrayna’nın NATO üyeleri destekli İHA saldırıları, ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun “Alaska’da anlaşma olmadı” demeye başlaması yeni bir duruma işaret ediyor.

Rusya da beliren bu yeni duruma uygun olarak tehdide açıktan işaret etmeye başladı. Kremlin’de askeri okul mezunlarına hitap eden Putin’in, “NATO ülkeleri Kiev’e destek vermenin ötesine geçerek Rusya ile açıkça savaşa hazırlanmaya başladı” demesi önemli. (Harici, 24.6.2026)

TÜRKİYE’Yİ BEKLEYEN BÜYÜK RİSK

Türkiye açısından ise mesele şu: ABD’nin bu stratejisi her ne kadar Ankara’daki iktidarı memnun ediyorsa da Türkiye için büyük risklerle doludur ve Türkiye’nin ulusal çıkarlarına aykırıdır. Çünkü Türkiye’nin Rusya karşıtlığında en ufak çıkarı yoktur.

Ankara’dakiler memnun. Çünkü Avrupa’nın güvenliğinde rol almanın ve yeni NATO görevlerine talip olmanın, kendilerine de “siyasi meşruiyet” sağlayacağını hesap ediyorlar.

NATO’culuk bu nedenle Türkiye açısından büyük tehdittir ve NATO’ya karşı olmak bir yurtseverlik görevidir.

/././

Cumhuriyet


BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -29 Haziran 2026-


Pahalılık var ücret artışı yok!-Aziz Çelik- 

Temmuz ayında asgari ücrette artış olmayacağı netleşirken, 19 milyona yakın işçi hiç zam alamayacak. 6 milyonu bulan memur ve memur emeklisi ile sosyal yardım alan milyonlarca yurttaş ise resmi enflasyonun altında artışlarla yaşamaya çalışacak. Bu tablo AKP hükümetin ısrarla sürdürdüğü kemer sıkma politikasının ve siyasi tercihin doğrudan sonucu. Bu tabloda konfederasyon ve sendikaların suskunluğu ve zaafının payı ise yadsınamaz bir gerçek.

Milyonlarca emekçi, emekli ve sosyal yardım alan yurttaş bu haftayı bekliyor. Bu hafta, 3 Temmuz 2026 Cuma günü 6 aylık resmi enflasyon oranları (TÜFE) açıklanacak. Bilindiği gibi Türkiye dünyada enflasyon rekoruna sahip bir ülke. Türkiye ABD saldırısı ve ambargosu altındaki İran hariç Kuzey yarımkürede en yüksek enflasyona sahip ülke.  OECD, Avrupa, Akdeniz ve Balkan ülkeleri arasında Türkiye’nin enflasyonuna yaklaşabilen başka bir ülke yok. Üç yıldır ekonomi yönetiminde olan Şimşek ve ekibi dezenflasyon adı altında sert bir kemer sıkma politikası uyguluyor. Şüphesiz bu ekonomi politikasının sorumluluğu AKP hükümetine ait. Şimşek ekibi işin sertlik dozunu ayarlayan teknisyenler.

Bilindiği gibi ocak ve temmuz ayları emeğiyle geçinenler, emekliler ve tüm yurttaşlar için hayati aylardır. Türkiye’de işçi ücretleri, memur maaşları ve emekli aylıkları ile çeşitli sosyal yardımlar genellikle ocak ve temmuz dönemlerinde ve genellikle resmi enflasyon esas alınarak belirleniyor. Şimdi temmuz ayı geldi çattı. Milyonlarca işçinin, memurun ve emeklinin gelirlerinin ne kadar artacağı birkaç gün içinde belli olacak.

Açıklanacak enflasyon oranına göre oran ve miktarlarda küçük değişiklikler olabilir ancak işin rengi belli oldu. Önce temmuz ayında milyonlarca işçiyi, memuru ve emekliyi bekleyen büyük şoku yazayım: Milyonlar o tartışmalı resmi enflasyon kadar zam bile alamayacak. Evet yanlış duymadınız o şaibeli, tartışmalı enflasyon oranında ücret, maaş ve emekli aylığı zammı almak bu temmuzda hayal!

Temmuz 2026’da kemerler bir kez daha sıkılacak. 6 Haziran 2026 tarihli BirGün’de “kapıdaki felaket 19 milyona zam yok” başlıklı yazımda bu konuda bir öngörü ve uyarıda bulunmuştum. Temmuz ayı geldi çattı ve maalesef bu öngörüm gerçek olacak. Bu yazıda temmuz ayında emek gelirlerinde neler olacak kalem kalem açıklamaya çalışacağım.

ÜCRETLERE SIFIR ZAM!

Gelirleri sabit olan ve belirli dönemlerde artabilen çeşitli sosyal gruplardan söz etmek mümkün: İşçi ücretleri, memur maaşları ve emekli aylıkları ile sosyal yardım alan yurttaşlar. Kuşkusuz bunlar içinde en büyük grubu bağımlı çalışan ve ücretleri yıllık veya 6 aylık artan işçiler oluşturuyor.

İşçi ücretleri için en önemli faktör asgari ücret. Bilindiği gibi Türkiye’de asgari ücret yaygın bir ücret durumunda. Gerek Merkez Bankası ile DİSK-AR ve gerekse çeşitli bağımsız araştırmalar Türkiye’de asgari ücret civarında ücretle çalışanların işçilerin oranının yüzde 50’sinden fazla olduğunu gösteriyor. Bu durum Türkiye’de asgari ücreti çok önemli bir ücret çıpası ve belirleyicisi haline getiriyor. Asgari ücret artışı genel ücret düzeyindeki artışı belirliyor.

Asgari ücret şeklen Asgari Ücret Tespit Komisyonu tarafından, son yıllarda ise izlenen ekonomi politikasına bağlı olarak fiilen hükümet tarafından tek başına belirleniyor. Asgari ücret, AKP hükümetinin siyasi ihtiyacına göre bazen yılda iki kez (ocak ve temmuz) bazen de yılda bir kez (ocak) belirleniyor. 2022 ve 2023 yıllarında yılda iki kez saptanan asgari ücret 2024 ve 2025 yıllarında ise yılda bir kez saptandı. Peki 2026’de ne olacak?

AKP hükümetinin Temmuz 2026’da asgari ücrette herhangi bir artış öngörmediği biliniyor. Dolayısıyla asgari ücretle çalışanlar yıl sonuna kadar 28 bin 75 TL ile çalışmaya ve yaşamaya devam edecekler.

ASGARİ ÜCRET KİLİDİ KAPALI!

Ancak asgari ücret sadece asgari ücret değil. Asgari ücret bir memleket meselesi. Asgari ücretten yüksek ücret alanlar üç gruba ayrılıyor. Bunlar kamu işçileri, özel sektördeki sendikalı işçiler ve özel sektördeki sendikasız işçiler. Kamu işçileri sendikalı ve toplu iş sözleşmesi kapsamında. Onlar toplu iş sözleşmesinin yürürlük dönemine bağlı olarak veya eylül ayında ücret zammı alacaklar. Özel sektördeki toplam işçi sayısı ise (sigortasızlar dahil) 19 milyon civarında. Bunlardan toplu iş sözleşmesi kapsamında olanların sayısı 600-700 bin civarında. Bunların da bir bölümü temmuzda bir bölümü eylülde zam alacak.

Geldik en büyük dilime, sendikasız özel sektör işçilerine: 19 milyon civarında işçiden söz ediyoruz. Bunların kaderi asgari ücrete bağlı. Ya doğrudan asgari ücrette bağlı olarak ücretleri artıyor veya asgari ücret artışı bir kılavuz oluyor ve özel sektördeki diğer ücretler asgari ücreti takip ediyor.

Asgari ücrete yılda iki kez artış yapıldığında yılın ikinci yarısında anlamlı bir ortalama kazanç artışı yaşanırken yılda tek artış yapıldığında yılın ikinci yarısında işçi ücretleri çok az artıyor. Dolayısıyla asgari ücret artışı suyun başıdır. Asgari ücrete zam yoksa diğer ücretlere de pek zam olmuyor. Bunu 2022-2026 dönemi SGK verilerinden görmek mümkün. Ücret artışları genellikle bir önceki 6 ayda yaşanan enflasyona göre değerlendirilir. Yazıdaki tabloda yılında ilk yarısında yaşanan enflasyon ile yılın ikinci yarısındaki ortalama kazanç artışları karşılaştırılıyor.

Örneğin asgari ücrete temmuz ayında ikinci kez artış yapılan 2022 ve 2023 yıllarında yılın ikinci yarısındaki ortalama ücret artışları resmi enflasyon civarında gerçekleşirken asgari ücrete ikinci kez zam yapılmayan yıllarda (2024 ve 2025) ortalama kazançlar enflasyonun çok altında kalıyor. 2022 yılında yılın ilk 6 ayında enflasyon oranı yüzde 45,7 iken asgari ücrete ikinci kez zam yapılması nedeniyle ortalama ücret kazançları yılın ikinci yarısında yüzde 33,5 oranında arttı. Ortalama ücret artışları enflasyonun bir miktar altında kalsa da asgari ücrete ikinci kez zam yapılması önemli bir telafi mekanizması oluşturdu. 2023 yılında ilk 6 ayın enflasyon oranı yüzde 31,1 iken yılın ikinci yarısında ortalama ücret artışı yüzde 38,4 oldu.

Ancak asgari ücrete tek zam yapılan 2024 ve 2025 yıllarında ise tam bir felaket yaşandı. 2024 yılının ilk 6 ayında 26,8 oranında 6 aylık enflasyon gerçekleşmesine rağmen 2024 yılının ikinci altı ayında ortalama ücret kazancındaki artış yüzde 7,2 düzeyinde kaldı. Aynı şekilde 2025 yılının ilk 6 ayında resmi enflasyon yüzde 19,1 olmasına rağmen ortama ücret kazançları yüzde 3,7’de kaldı (Tablo).  Bu artışların da büyük ölçüde kamu ve özel sektördeki sendikalı işçilerin ücret artışlarından kaynaklandığını söylemek mümkün. Muhtemelen 2026 yılının ikinci 6 ayında da ortalama ücret kazanç artışları enflasyonun çok çok altında kalacak.

Kısaca yılın ikinci yarısında asgari ücrette artış yoksa diğer ücretlere de zam yapılmıyor.  Asgari ücret diğer ücretlerdeki artışının kilididir. Temmuz 2026’da hükümet bu kilidi kapalı tutacak. Asgari ücret artmayacak ve sendikalı işçiler dışında kimse zam alamayacak. Tekrar yazayım. 19 milyon civarında işçi sıfır zam alacak!

MEMURLAR VE EMEKLİLERE DE SOĞUK DUŞ!

Temmuzdaki vahamet sadece işçiler için değil. 6 milyon civarında kamu görevlisi (memur) ve onların emeklilerini de soğuk duş bekliyor. Temmuz 2026’da memurlar ve onların emeklileri resmi enflasyonun yaklaşık 4 ila 4,5 puan altında artış alacaklar. 6 aylık enflasyon yüzde 18-19 arasında olursa memur ve memur emeklilerinin yüzde 14-15 arasında artış alacağını söylemek mümkün  Böylece ilave ödeme mağduru olan ve bu nedenle emekli aylıkları ciddi biçimde düşen emekli memurlar bir darbe daha yiyecek.

EN DÜŞÜK EMEKLİ AYLIĞI MUAMMASI

TÜİK tarafından açıklanacak 6 aylık resmi enflasyon kadar zam alacak olanlar sadece işçi ve BAĞ-KUR emeklileri. Onların aylıkları tamı tamına resmi enflasyon kadar artacak. 3 Temmuz’da TÜİK ne diyorsa o kadar zam alacaklar. Ancak büyüme ve refah payı yok. Ülke büyüse de emeklilere bir faydası yok.

Burada zurnanın zırt dediği yer ise en düşük emekli aylığı tutarı. Bilindiği gibi en düşük emekli aylığı enflasyona göre değil yasal bir düzenlemeyle artıyor. Oysa en düşük emekli aylığının sabit bir mekanizmaya bağlanması şart. Örneğin en az enflasyon ve büyüme oranı kadar artırılması mümkün olabilir. AKP Hükümeti otomatik bir mekanizma yerine çeşitli dönemlerde özel yasal düzenlemelerle artış yapıyor.  Böylece en düşük emekli aylığı bir siyasi lütuf olarak görülüyor. Ancak Temmuz 2026’da en düşük emekli aylığının artıp artmayacağı muamma. Hükümetin bu konuda ne yapacağı bilinmiyor. Eğer en düşük emekli aylığı için bir düzenleme yapılmazsa milyonlarca emekli sıfır zam alabilir.

ARTÇI DEPREMLER!

Asgari ücrette zam yapılmaması veya memur maaş artışının enflasyon düşük kalması başka gelir türlerinde de gerilemeye yol açacak, artçı depremler yaratacak. Çünkü asgari ücrete ve memur maaş artışına bağlı çok sayıda sosyal gelir var.

Bunlardan ilki işsizlik ödeneği. İşsizlik ödeneği asgari ücrete endeksli. Asgari ücret artmazsa işsizlik ödeneği de artmayacak. SGK prim gelirlerinin önemli bir bölümü de asgari ücrete endeksli. Dolayısıyla asgari ücret artmazsa SGK prim gelirleri de artmayacak ve bu durum emekli aylıkları için “yeterli para yok” bahanesini güçlendirecek.

Dahası sosyal yardımlar için hane gelir eşikleri asgari ücrete bağlı olarak belirlendiği, engelli bakım aylıkları dahil çeşitli sosyal yardımların hesabında ve gelir testinde asgari ücret dikkate alındığı için asgari ücretin artmaması engelli bakım aylıklarını ve diğer sosyal yardımları da olumsuz etkileyecek.

Memur maaş artışının enflasyonun altında kalması nedeniyle kamu görevlilerinin ikramiyesi ile işçilerin kıdem tazminatını da olumsuz etkilenecek. Çünkü bu iki tazminat da memur maaş artışına endeksli. 2026 yılının ikinci yarısında emekli olacak memurlar ve işçilerin ikramiye ve kıdem tazminatları artışı da enflasyonun altında kalacak. Ayrıca 65 yaş aylığı, engelli bakım aylığı ve çeşitli sosyal yardım artışları da memur maaş artışına bağlı. Bunlar da enflasyondan az artacak.

SENDİKALARIN ZAAFI VE SORUMLULUĞU

Temmuz 2026’da milyonlarca çalışanı, emekliyi ve sosyal yardım alan yurttaşı bekleyen büyük şokun ve hayal kırıklığının asıl sebebinin hükümetin ekonomi politikası olduğuna şüphe yok. Ancak bu konularda sendikaların sorumluluğun ve suskunluğunun özel olarak vurgulanması gerekir. 19 milyon işçi sıfır zam, 6 milyon memur ve emeklisi ile milyonlarca yurttaş enflasyondan düşük zam ve sosyal yardım artış oranı tehlikesi ile yüz yüzeyken sendikalar ne yapıyor?

Asgari ücretin muhatabı Türk-İş tam bir sessizlik içinde. Yeri göğü inletmesi gereken ülkenin en büyük konfederasyonu yaz rehavetinde. Hak-İş de öyle. Hakkını vermek lazım. DİSK asgari ücretin artması ve vergi adaleti için eylemler ve açıklamalar yapmaya devam ediyor ancak bunlar çok cılız eylemler olarak kalıyor. Dahası diğer emek eylemleriyle dayanışma konusunda zaaf yaşayan DİSK’in eylemleri etkili ve kapsayıcısı olamıyor. Memurların yaşadığı büyük kayıplar konusunda ise yetki konfederasyon Memur-Sen yazılı açıklama dışında kılını kıpırdatmıyor. Birleşik Kamu-İş ve KESK’in eylemleri de sınırlı kalıyor. Emekli örgütleri protesto eylemleri yapıyor ancak yaygın ve etkili değil. Emek hareketi giderek zorlaşan çalışma ve yaşam şartları karşısında birleşik ve etkili bir emek mücadelesi örgütlemek konusunda büyük zaaf sergiliyor. Kuşkusuz burada herkes biraz hacmiyle orantılı sorumluluğa sahip. Ancak mesele sadece hacim ve nicelik sorunu değil. Memleketin pek çok yerinde etkili emek eylemleri de yaşanıyor. Madencilerin ve özel okul öğretmenlerinin eylemleri niceliğin değil niteliğin önemli olduğunu bir kez daha gösterdi.

İşçilerin, çalışanların, emeklilerin ve vatandaşın haklarını savunmak için mücadele etmek isteyenler için yeterince iyi ve cesaret verici örnek var. Temmuz ayında pahalılık var, dünyanın en yüksek enflasyonlarından biri var ama işçiye zam yok, milyonlarca emekliye enflasyondan düşük zam var. Pahalılık var, enflasyonun altında ezilme var ama ana akım sendikalardan ses yok, mücadele yok. Eğer koca koca sendikal örgütler bu vahamet karşısında sessizliğe ve hantallığa gömülüyorsa şairin dediği gibi: Kabahatin çoğu senin canım kardeşim!

/././

'Cumhur'da Ne Oluyor' dizisinde yeni bölüm: Akın Gürlek damada karşı-Yaşar Aydın- 

Erdoğan, bir aydır her kürsüye çıktığında CHP’nin bölündüğünden, kaos içinde olduğundan bahsediyor. O halde iktidar cephesindeki bu telaş niye? Çünkü içeride ‘Erdoğan sonrası’nın tartışması giderek alevleniyor.


Tamar Tanrıyar ile ilgili verilen gözaltı kararı haftanın en ilginç haberlerinden biri oldu. O kadar çok konu varken gününü muhalefete çamur atmaya ayıran bir şaklabanın gözaltı kararını önemli kılan şey kuşkusuz son paylaşımı oldu. Gerçi son günlerde sadece muhalefete değil herkese saldırsa da bu sefer hedef damat Berat Albayrak’tı ve iktidar buna sessiz kalmamıştı.

Tamar Tanrıyar’ın tehdidi ve sonrasında gözaltı kararını daha da ilginç kılan “arkasında kim var” sorusuna ilişkin öne çıkan isimler. Tanrıyar’dan AKP’lilerin de rahatsız olduğu ama dokunulmadığı çokça yazıldı. Bakanlara kadar uzanan geniş bir koruma ekibi olduğu söylendi. Bunları da dedikodu safına koyup üstünden atlamak mümkündü. Ama bu kez de Sabah gazetesinin “etkili” yazarlarından bir ismin sosyal medya paylaşımı geldi. Sabah gazetesi yazarı Dilek Güngör (iktidar içinden aldığı haberlerle bilinir) 15 Temmuz yaklaşırken FETÖ örgütünün propagandalarına dikkat çektikten sonra “Nedense, FETÖ gibi her türlü terör örgütüyle mücadele eden ve daima savaşacak olan Turkuaz Medya Grubu’nu hedef alıyorlar. O videoyu çektirenlerin boyu buraya yetmez” diyerek paylaşımını bitirdi. Dilek Güngör, “hedef alma”, “Turkuaz Medya” ve “boy” meselesini aynı cümle içinde kullanırken hiç kuşkusuz meselenin Bakan Akın Gürlek’e kadar ilerleyeceğini biliyordu. Hatta öyle tartışılsın istiyordu. Peki ama neden iktidarın en önemli bakanının Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ailesiyle sorunu olsun? Bu sorunun yanıtını ararken Tanrıyar’ın da damadı hedef aldığını unutmadan düşünmekte fayda var.

“EFSANE BÜYÜK BAŞKAN”

Bugünlerde AKP içinde “iç iktidar” tartışmaları aldı başını gidiyor. Medyada mikrofonu gören mutlaka Cumhurbaşkanı Erdoğan dışında birini daha övme gereği hissediyor. Şamil Tayyar, Cem Küçük, Mücahit Birinci, Tamar Tanrıyar, Dilek Güngör… Liste çok uzun. Bu isimler ve de diğerleri kavga etme pahasına ‘Erdoğan sonrası’nı tartışmayı sürdürüyor.

Televizyon ekranlarında bu tartışma sürerken AKP’nin 25’inci kuruluş yılı münasebetiyle yapılan törende bir şarkı duyuldu. Konu AKP’ydi ama şarkı Erdoğan için hazırlanmıştı: “Efsane büyük başkan.” Toplantıda ayakta alkışlanan şarkı, Erdoğan’ın konuşması her şey çok normal ve olması gerektiği gibiydi. O zaman sormak gerekir: Muhalefet dağılıyor, AKP büyüyor, Erdoğan’ın liderliği sürüyorsa bu telaş niye? Yoksa işler aslında göründüğü gibi iyi değil mi? Kamuoyunun bilmediği ama AKP’lilerin gördüğü bazı şeyler mi var?

Durum aslında çok gizemli değil. Evet, yaşananlar “Erdoğan sonrası” tartışması. Ama bir ismin gidip yerine başka bir ismin geçmesi olarak organize edilecek basitlikte bir mesele değil. Aileden biri mi, yoksa bürokratlar mı yönetecek sorusu gerilimin şu anki odak noktası. O yüzden “AKP’de Gürlek rahatsızlığı var, Saray, Fidan uyardı” gibi kulislere çok fazla rastlamaya başladık.

Bakanlıklar, medya kuruluşları hatta parti örgütleri bürokrasi ve aile bireyleri arasında bölünmüş durumda. Tüm o yapılar artık mücadelenin bir parçası.

AKP’de olan biteni şöyle özetlemek mümkün: Tarafların Erdoğan’a ihtiyacı devam ediyor ve daha da mitleştirerek ‘bağlılıklarını’ sürdürecekler. Ama aynı zamanda Erdoğan yokmuş gibi yola devam edecekler.

ERDOĞAN “TEK ADAM” MI?

Üç gün içinde açılan kapanan üniversiteler, geri alınan atamalar ya da peşi sıra gelen operasyonlar konusunda iktidar cephesinde mutlaka bir tarafın rahatsızlığı oluşuyor. Ama asla Erdoğan eleştirilmiyor. Çıkan haberlere ve değerlendirmelere göre ya Erdoğan’ın haberi yoktur ya da yanlış yönlendirilmiştir. Hatta bu yaklaşım iktidar dışında kalanlara da yansımış durumda. Son olarak eski HDP Eş Başkanı Demirtaş’ın mektubunda Erdoğan’a atfen “Kendisi de gayet net farkındadır ki olası enkazdan ganimet kapmaya hazırlanan fırsatçılar, rant peşinde kırk takla atan şaklabanlar, yağcılıkta sınır tanımayan riyakarlar etrafına giderek daha fazla toplanmaya başladı” tespiti vardı.

TARZAN ZORDA

Erdoğan, bir aydır her kürsüye çıktığında CHP’nin bölündüğünden, kaos içinde olduğundan bahsediyor. Ama durumun çok öyle olmadığını anlamak için son bir haftaya bakmak yeterli veri sunacaktır.

Erdoğan tarafında;

• Bakanların kendi içinde, aile efradı ve bazı bakanlar arasında, yandaş medyada şiddetli geçimsizlik var.

• Erdoğan’ın tam olarak duruma hakim olamadığına dair kanaat oluşmaya başladı. Güç odaklarının mücadelesinin haberlerini kendi gazetelerinden okumaya başladık.

• Durum en önemli bürokratlarının görevden alınmasını istemeye kadar gitti. Tüm taraflar Erdoğan’ın kendilerine destek vermesini istiyor.

• Ve hala Erdoğan’a destek verecek ikinci, üçüncü isim çıkmış durumda değil. Çıkanları diğer taraf sert faullerle aşağıya çekiyor.

• Her tartışmada Berat Albayrak, Akın Gürlek, Hakan Fidan ve Bilal Erdoğan gibi isimler geçiyor. Konular değişse de Erdoğan’ın en yakınında olan bu isimler sürekli tartışmanın göbeğinde.

Özel cenahında ise;

Elinde bir parti kalmamasını “fırsata çevirmiş” gözüküyor. Mağdur ama aynı zamanda dirençli bir fotoğraf verdi ve halk bu fotoğrafı sevdi. Butlancılar genel merkezden burunlarını çıkaramıyor. Sürekli MYK toplantısındalar.

Saray etrafında şekillenen siyaset çözülüyor, çürüyor. Meşruiyetini dışarıda ya da kişide arayan siyasetin sonu geldi. Erdoğan’la ya da Erdoğan olmadan bu siyasetin başarı şansı kalmadı.

İktidar cenahı zayıfladıkça aralarındaki kavga şiddetleniyor, boyutlanıyor. Kavga şiddetlendikçe daha da zayıflıyorlar.

Tamar Tanrıyar yarattıkları bataklığın ürünüdür. Şimdi o bataklık yaratıcılarını da içine almaya başladı. Sonuç, siyaset halkla, sokakla güzel. Öyle ya da böyle kazanan halk olacak.

/././

İhtimalen suçlu, resmen hapiste -Gözde Bedeloğlu- 

Ankara 7-8 Temmuz’da NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. İktidarda büyük bir heyecan var. Küresel efendilere ‘steril’, ‘sessiz’ bir vitrin sunmak için yine bildik yöntemler devrede. Kent genelinde 13 günlük etkinlik yasağı ilan edildi. Etimesgut Havalimanı Trump’ın uçağı için genişletildi, havalimanı yolları yenilendi, Macron’un sabah koşusu yapacağı rotalar belirlendi. Kısacası, NATO toplantısı için koskoca memleketin huzuru peşinen kaçırıldı. Küresel savaş örgütüne güvenli liman olunacak diye, yurttaşa yaşadığı şehir zindan edildi.

***

Vitrini boyamak yeterli gelmemiş olacak ki, bir operasyonla şafak vakti kapılar kırıldı, yüzlerce insan gözaltına alındı. Aralarında, yaşları 60 ile 80 arasında değişen, emekli bürokrat ve mühendislerden oluşan TEMA Vakfı gönüllüleri de vardı. Gazeteci Barış Terkoğlu’nun yazısından öğreniyoruz ki, bu insanlar TEMA’nın düzenlediği bir turla Nallıhan Kuş Cenneti’ne kuş gözlemine gidiyor. Dönüş yolundaki mola yerinde, o sırada hakları için direnen Doruk Maden işçileriyle karşılaşıyorlar.

Bağımsız Maden-İş örgütlenme uzmanı Başaran Aksu’nun aktardığına göre, hepsi otobüsten iniyor ama polis aracı bağlayacağını söyleyince alandan ayrılıyorlar. Yol boyu üç kez GBT yapılıyor, birkaç gün sonra da evleri basılıyor. Emniyette kendilerine sorulan sorular ise öyle akıl dışı ki! “TKP/ML ile bağlantınız nedir?”, “Örgüt size silahlı eğitim verdi mi?” Şimdi milyonlarca insan tek akıl olmuş şunu düşünüyor? Marksist, Leninist, komünist hareket Ankara’dan dünyaya yayılacaktı da önü mü kesildi?

***

Bu absürtlüğün arkasında, iktidarın huzurunu kaçıran net bir gerçek var, o da emek mücadelesi ile demokrasi ve doğa savunuculuğunun bir arada ilerlemesi. Olur da memleketin toprağını, ağacını düşünen biri hakkını arayan maden işçisiyle göz göze gelirse; olur da çevre ve sınıf bilinciyle demokrasi mücadelesi yan yana gelip sömürü düzenini şöyle bir sarsıverirse, mazallah sonu ya memleket için iyi bitiverirse?!

***

Ancak, TEMA Vakfı’nın kurumsal olarak yayınladığı o ürkek, çekimser açıklama konuyu anlamadıklarını değil, iktidarın çizdiği o “makbul” sınırların dışına taşmama telaşını gösteriyor. Gönüllüleri “eylem ihtimaline binaen” jet hızıyla tutuklanırken, vakıf yönetimi adeta iktidardan af diler gibi bir dil kullandı: “Vakfımızla hiçbir ilgisi bulunmayan bir eylem... İki kişi dışında gönüllülerimiz otobüsten inmeden mola yerinden ayrılmıştır…”

Gazeteci Ali Topuz’un tespitiyle, ölü taklidi yapmayı bırakıp gerçekten ölü olduğunu göstermeye çalışan bir sivil toplum refleksi bu. Tutuklananlara yapılan haksızlıktan bahsedemeyen, “adalet” diyemeyen bir acziyet. Oysa görüldüğü üzere “Arabadan bile inmedik” tarzı bir savunma tutuklamaları engellemediği gibi, iktidarın çizdiği o “güvenli” sınıra çekilip emek mücadelesinden kaçtıkça, hukuksuzluk da güçlenerek yayılıyor.

***

Aralarında Ankara İl Temsilcisi Nevzat Özer’in, akademisyen Doç. Dr. Emel Memiş’in ve gazeteci Yıldız Tar’ın da bulunduğu 120’den fazla insan tutuklandı. Sırf sosyal medyadaki paylaşımları gerekçe gösterilerek ve “NATO karşıtı eylem düzenleme ihtimali var” denilerek hapse gönderildiler. NATO karşıtı olmak peşinen suç, haksızlığa ses çıkarmak potansiyel terör faaliyeti sayıldı.

***

Tutuklamaların keyfiliğinin tartışılacak bir yanı kalmadı. Artık hepimiz gelecekteki bir “ihtimale” dayanarak ve hiçbir geçerli sebebe ihtiyaç duyulmadan tutuklanabiliriz. Sessizlik, yarın herkesi, icat edilen ihtimallerle baş başa bırakır. O otobüsten inildiyse inildi, o madenciyle selamlaşıldıysa selamlaşıldı. Doğru laf gevelenmez. Omuz omuza dayanışmadan başka bir çıkış yolu yok.

/././

Az kalsın fidan dikeceklerdi -Özgür Gürbüz- 

Ankara’daki NATO zirvesi öncesi onlarca kişi gözaltına alındı, 103 kişi tutuklandı. Gözaltına alınanlar arasında aralarında Türkiye’de yıllardır çevrenin korunması için çalışan TEMA Vakfı’nın yaşları 60 ila 79 arasında değişen 42 gönüllüsü de vardı. Vakfın Ankara İl Temsilcisi Nevzat Özer’in de aralarında olduğu altı TEMA gönüllüsü tutuklandı. Sadece çevreciler değil, akademisyenler, avukatlar, sendikacılar da bir “torba gözaltı” hamlesiyle kendilerini emniyette ve hapiste buldu.

TEMA Vakfı adını erozyonla mücadele ve ağaçlandırma çalışmalarıyla duyurmuştu. Bu çalışmaları da devam ediyor, yıllar boyunca yaptıkları faydalı işler de ortada. O yüzden de çevreci dostlarımızın evlerindeki fidanları dikmeden, başarılı bir operasyonla gözaltına alındığını düşünüyorum. Düşünsenize, ya bir de o fidanları dikselerdi? NATO için büyük bir tehdide dönüşecek meşe palamutlarının, Ankara etrafında konuşlandırıldığını düşünmek bile istemiyorum. Yaşları 70’in üzerindeki çevreci kadınlara “Silahlı eğitim aldınız mı” sorusu da çok yerinde olmuş. Fidan dikerken kullandıkları çapalarla kim bilir ne eylemler planlıyorlardı?

Neyse ki büyüklerimiz bizim yerimize düşünüyor hatta bizim görmediklerimizi görüyor. Ankara’nın gecekondularını görüp paravanların arkasına aldılar örneğin. Herkesin bizi kıskandığı ülkemizde sıvasız, çerçevesiz evler olduğunu aklımızdan bile geçiremez, tahmin bile edemezdik. Onlar biliyormuş, hemen boyayıverdiler beyaza. Boyamakla düzelmeyecek olanları da paravanların arkasında sakladılar. Sokaklardaki hayvanları bile görüyor büyüklerimiz, NATO’yu ısırır, tırmalarlar diye onların da toplatılmasını istediler. Aslında Ankara’yı tatile gönderseler çok daha pratik bir çözüm olurdu ama 24 yıl sonunda bütçenin durumu malumunuz…

Şaka bir yana durum vahim. Dünyanın en büyük silahlı birliğinin, yoksul halktan, sokaktaki kediden, fidan diken teyzeden, üniversitedeki hocadan korktuğuna mı inanalım yoksa dünyaya ve Türkiye’ye “her şey tıkırında” mesajı veren hükümetin, halkının NATO zirvesi için Ankara’ya geleceklere, ülkenin gerçek durumunu anlatmasından çekindiğine mi? Doğru yanıt “b” seçeneği gibi görünüyor. Hükümetin istediği gibi yazıp çizmeyecek gazetecilere toplantıyı izleme şansı bile verilmemesi de bunu ispatlıyor.

Hükümet, NATO zirvesi sırasında sadece iktidarlarına övgüler yağdıran ve toz kondurmayanların haber yapmasını istiyor. Ankara sokaklarında bu iktidara biat eden yurttaşların dolaşmasını tercih ediyor. Halklarını yoksul bıraktıkları için utanmıyorlar ama yoksul halkın yabancılar tarafından görülmesini istemiyorlar.

Akademisyenleri sevmiyorlar, tutukluyorlar. 
Avukatları sevmiyorlar, tutukluyorlar. 
Çevrecileri sevmiyorlar, tutukluyorlar.
Sendikacıları sevmiyorlar, tutukluyorlar.
Gazetecileri sevmiyorlar, tutukluyorlar.
Hayvanları sevmiyorlar, toplatıyorlar.

Yoksulu sevmiyorlar, gizliyorlar.

Her şey karşılıklı elbette bu dünyada, onu unutuyorlar.

/././

ABD emperyalizmi-AKP işbirliğinin itirafı: Şimdiye kadar her denileni yaptı -İbrahim Varlı-

Trump’a “istediği her şeyi veren” iktidar, NATO Zirvesi için Ankara’da OHAL uygularken bunun karşılığında “meşruiyet” sağlama peşinde. Ülke tarihinin en Amerikancı yönetimi olan AKP, 2002’den bu yana ABD emperyalizminin istediği her şeyi verdi. Şimdi ülkeyi NATO üssü yapacaklar.


Tek adam yönetimi Ankara’daki NATO Zirvesi için haftalar öncesinden başkentte fiili olağanüstü uygulamalarını devreye sokarken savaş ittifakının liderlerini memnun etmek için yasak ve baskıların kapsamı genişletiliyor.

Erdoğan ve siyasal İslamcı rejimin zirveye bu derece önem vermesinin nedeni “savaş ittifakı”ndaki pozisyonu üzerinden içeride kaybedilen “meşruiyet”i “dışarı”dan sağlama isteği.

ABD ve Atlantik İttifakı liderlerini memnun etmek isteyen iktidar zirveye giderken, her itirazı, eleştiriyi aykırı sesi bastırıp, ülkeyi toz pembe göstermek isterken ABD Başkanı Donald Trump’ın sözleri Erdoğan ile kurulan rabıtayı bir kez daha gözler önüne serdi.

NE İSTEDİLERSE VERDİLER

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte ile Oval Ofis'te yaptığı görüşmenin ardından ABD Başkanı Donald Trump, Erdoğan’a yine methiyeler düzdü. Beyaz Saray'da konuşan Trump, şunları söyledi: "Kendisi harika bir lider, çok güçlü bir kişi. Büyük bir ordusu var. Erdoğan benim dostum. İran'la savaşa girmeye en güçlü aday oydu. İsrail'in büyük bir hayranı olmadığını biliniyor, İran'ın yanında bile yer alabilirdi. Ondan bu savaşa girmemesini rica ettim, o da dışarıda kaldı. Şimdiye kadar kendisinden istediğim her şeyi yaptı."

AKP lideri için "O biraz tartışmalı bir isim ama ben de öyleyim. Ama onu tanıyorum" diyen ABD Başkanı, Erdoğan'ın kendilerine "çok yardımcı olduğunu" dile getirerek, "Onu seviyorum. NATO'dakiler Erdoğan'la bir sorun yaşadığında çoğu zaman beni arıyorlar ve 'Onunla konuşur musun?' diyorlar. Beni arayıp 'Bize bir iyilik yapıp onunla konuşabilir misin?' diyorlar” dedi.

MUTLU EDECEKLER

Trump, Türkiye'nin F-35 savaş uçakları ve yerli muharip uçağı için ihtiyaç duyduğu motorları alma isteğine ilişkin soruya, "Muhtemelen Türkiye'yi mutlu edecek bir şey yapacağım" yanıtını verdi. Başkan Yardımcısı JD Vance ise Türkiye'nin 2019’da Rus yapımı S-400 hava savunma sistemlerini satın almasının ardından askıya alınan F-35 programına ilişkin değerlendirme sürecinin sürdüğünü söyledi.

Uluslararası medyaya göre Washington, Kongre'nin itirazlarına rağmen KAAN uçakları için Türkiye'ye motor satışına izin verecek. Bunun Trump’ın zirvesi öncesi Türkiye'ye bir jest olacağı aktarıldı.

BUGÜNE KADAR NE VERİLDİ

Ülke tarihinin en Amerikancı yönetimi olan AKP iktidarı 2002’de işbaşına gelmesinden bu yana Washington’ın kendisinden istediği her şeyi yaptı. Belli başlı örnekler şöyle:

1 Mart Tezkeresi: Erdoğan ve AKP ülkeyi Irak işgalinin merkez üssüne dönüştürecek tezkerenin geçmesi için her şeyi yapsa da Meclis'te yapılan oylamada 267 olan salt çoğunluğa ulaşılamadı. Erdoğan, konuyla ilgili 2016 yılında yaptığı bir açıklamada "Irak’ta düşülen hataya Suriye’de düşmek istemiyoruz" dedi.

BOP: Tayyip Erdoğan Amerikan emperyalizmi menşeli Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) eş başkanlığını üstlendi.

Arap Baharı: BOP kapsamında Ortadoğu’nun emperyalist çıkarlar doğrultusunda dönüştürülmesine hizmet edildi. Arap Baharı sürecinde İhvancılar, siyasal İslamcılar açıkça desteklendi.

Suriye: Suriye’de ABD-İsrail politikaları doğrultusunda hareket edildi. ABD ile açık İsrail ile örtülü bir işbirliği yapıldı.

7 Ekim Saldırıları: Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırıları üzerinden girişilen Ortadoğu’nun bir bütün olarak kanlı şekilde dönüştürülmesi politikalarına destek sunuldu. ABD’nin yanında saf tutuldu.

Gazze Planı: Amerikan emperyalizminin İsrail’in de onayıyla devreye soktuğu Gazze Planı’na destek evrildi. Ankara, Trump'ın Barış Kurulu’nda görev üstlendi.

Ukrayna savaşı: Washington’ın telkinleri doğrultusunda Türkiye Rusya’ya yönelik yaptırımların kendi üzerinden delinmesine izin vermedi. Türkiye, Batılı yaptırımlar kapsamındaki ürünlerin Rusya’ya geçişini kesti. Bunun yanında Ukrayna’ya her türlü askeri, lojistik desteği sunuyor.

İran savaşı: Türkiye ortada bir tavır sergilese de yaşanan savaştan dolayı İran’ı defalarca kınadı. Trump önceki akşam Erdoğan’ı İran'la yaşanan savaşa dahil olabilecek en güçlü adaylardan biri olarak işaret etti.

Savunmaya bütçe: Trump’ın istediği doğrultusunda müttefiklerin GSYİH'lerinin en az %2'sini savunmaya ayırma taahhüdü yerine getirildi. Bu oran yüzde 5’e çıkarılacak. Türkiye’nin 2030’a kadar bu orana çıkacağı belirtiliyor.

NATO’ya katkı: Türkiye 32 üyesi bulunan ittifakta en büyük ikinci ordusuyla NATO harekâtlarına en çok katkı veren ilk beş ülke arasında yer alıyor.

NATO AŞKI DAĞLARI DELİYOR

Türkiye’de sağcı, muhafazakar iktidarların bugüne kadar Amerikan emperyalizmiyle kurduğu ilişki tarihsel bir süreklik arz ederken bu durum AKP ile birlikte başka bir boyuta evrildi. Şimdi NATO’nun yeni konsepti içerisinde daha büyük görevler üstlenmeye aday olan iktidar, ülkeyi Trump’a ve NATO’ya teslim etmek için her şeyi yapıyor. 68’de 6. Filo’ya secde duranlardan bugüne sağın, milliyetçilerin, muhafazakârların Amerikan-NATO sevdasında bir istikrar söz konusu.

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -29 Haziran 2026-

İran savaşını kim kazandı?-Akdoğan Özkan-  İran ile ABD arasındaki çatışmaları 60 günlüğüne nihayete erdiren ve 2 haftadır yürürlükte olan m...