soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Nisan 2026-


'Dostluk şarkıları' eşliğinde sömürü tartışmaları: Enerjide aslan payı Türk patronlara, kırıntılar Somali halkına -Yalçın Çuğ- 

Önemli işletmeleri Türk patronlara devredilen, ordusu Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından eğitilen, doğal kaynakları Ankara'ya emanet edilen, dört bir yanı AKP destekli gerici vakıflarla sarılan Somali'de, Ankara'yla imzalanan enerji anlaşmasına yönelik tartışma devam ediyor: Sömürü, egemenlik ihlali, imtiyazlar...

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Bayraktar ve Somali Cumhurbaşkanıı Mahmud, Çağrı Bey derin deniz sondaj gemisini karşılama töreninde. (Foto: AA)

Somali'nin AKP iktidarı, Türkiye sermayesi ve tarikat/cemaat bağlantılı gerici kurumlar tarafından nasıl kuşatma altına alındığını, 2011 yılından beri devam eden ilişkinin "yardım" boyutunu aşarak bir tür vesayete dönüştüğünü daha önce soL'da detaylarıyla anlatmıştık.

Türk patronların artık Somali'nin "sahibi" gibi davrandığına yönelik eleştiriler her geçen gün artarken, iki ülke arasında 2024 yılında imzalanan enerji anlaşması yeniden tartışmalara neden oldu.

Çünkü Türkiye'nin Somali karasularında petrol ve doğalgaz aramasını, geliştirmesini ve üretimini içeren anlaşma kapsamında, Çağrı Bey isimli derin deniz sondaj gemisi Mogadişu'ya ulaştı.

Türk patronların elde edilecek gelirden aslan payını alacağına yönelik eleştiri sıkça dillendirilirken; sömürü, egemenlik ihlali, şeffaflık gibi başlıklar da tartışmanın öne çıkan boyutları arasında.

2024 yılında enerji anlaşmasına varıldı

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ile Somali Petrol ve Maden Kaynakları Bakanı Abdürezak Ömer Muhammed, 2024 yılının Mart ayında İstanbul'da bir araya geldi.

Yapılan görüşmenin ardından iki ülke arasında enerji alanına dair bir anlaşmaya varıldığı duyuruldu.

Anlaşmanın Somali’nin kara veya deniz bloklarından petrol arama, değerlendirme, geliştirme ve üretimini içerdiği; bunun yanı sıra bu projelerle ilgili taşıma, dağıtım, rafineri, petrol ve ürünlerinin satışı ve hizmet operasyonlarının da anlaşma kapsamında yer aldığı aktarıldı. 

Ayrıca anlaşmanın petrol projeleri alanında ikili bilimsel, teknik, teknolojik, hukuki, idari ve ticari işbirliğinin geliştirilmesini de teşvik etmeyi amaçladığı bildirildi.

Erdoğan tarafından Somali'ye uğurlandı

İmzalanan anlaşmadan yedi ay sonra Oruç Reis Sismik Araştırma Gemisi için İstanbul'da tören düzenlendi.

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Bakan Bayraktar'ın katıldığı tören kapsamında, Oruç Reis Dolmabahçe'den Somali'ye uğurlandı.

Mogadişu'ya varış ve 'Dostluk Şarkısı'

Oruç Reis; Akdeniz, Süveyş Kanalı ve Kızıldeniz rotası üzerinden yaklaşık 20 günde Somali’nin Mogadişu Limanı’na ulaştı. 

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Bayraktar’ın başkanlığındaki heyet tarafından limanda karşılanan Oruç Reis'e yolculuk boyunca donanma gemilerinin yanı sıra Zağanos Paşa Destek Gemisi, Sancar Platform Destek Gemisi ve Ataman Takip Gemisi refakat etti.

Oruç Reis'i karşılama töreninde Somali tarafından bestelenen "Gerçek Dostluk" isimli şarkı da seslendirildi: "Gerçek dostluk gizlenemez. Türkler bize açıkça destek veren bir millettir. Allah'ım onların düşmanlarını bertaraf et. Bize de gücümüzü artırmayı nasip et. Akrabamız olan Türkler ülkemizin zenginliklerini çıkarmamız için nasıl kazanacağımızı gösteren donanımı getirdiler. Ülkemiz artık zengin olacak ve petrol çıkarılacak. Uzmanlıkları ve işte Türkiye'nin gücü, büyük bir onur ve heyecanla donanımı bize getirdi ve şimdi petrol çıkarılacak."


https://haber.sol.org.tr/sites/default/files/2026-04/ssstwitter.com_1775822683940.mp4

Oruç Reis'in 234 gün süren görevi 2025 yılının Haziran ayında sona erdi. Bu süreçte üç ayrı deniz blokunda 4 bin 464 kilometrekarelik alanda sismik veri toplandı. 

Verilerin incelenmesi ve yorumlanmasının ardından belirlenen bir lokasyonda sondaj çalışması yapılmasına karar verildi.

Sondaj çalışmasına karar verildi, Çağrı Bey Somali'ye ulaştı

Sondaj çalışması kararının ardından Çağrı Bey derin deniz sondaj gemisinin bölgeye gönderilmesi kararlaştırıldı.

İnşası 2024'te Güney Kore'de tamamlanan 228 metre uzunluğundaki gemi, Türkiye'nin yurt dışındaki ilk derin deniz arama sondajını gerçekleştirmek üzere 15 Şubat'ta Mersin Taşucu Limanı'ndan yola çıktı.

Gemi, Akdeniz'i baştan sona geçerek Cebelitarık Boğazı üzerinden Atlas Okyanusu'na açıldı. Ardından Batı Afrika kıyılarını takip ederek Ümit Burnu'nu geçerek planlanan 53 günlük seyir süresi sonunda geçtiğimiz perşembe günü Somali'ye ulaştı.

Çağrı Bey, ismini Somali'de ailede doğan ilk bebek anlamına gelen "Curad"dan alan ve Mogadişu'dan 372 kilometre açıkta bulunan CURAD-1 kuyusunda çalışacak.

Gemi, 3 bin 495 metre su derinliğine sahip noktada, deniz tabanından itibaren de 4 bin 5 metre kazılmasının ardından toplam 7 bin 500 metreye inerek sondaj yapacak. CURAD-1 kuyusunun söz konusu 7 bin 500 metre derinlikle dünyanın en derin ikinci deniz kuyusu olması hedefleniyor.

Sondaj çalışmalarının toplam 288 gün sürmesi planlanıyor. Çağrı Bey'in görevinde enerji filosundan Altan, Korkut ve Sancar destek gemileri de yanında bulunacak. Öte yandan güvenli bir şekilde çalışabilmesi için TCG Sancaktar, TCG Gökova ve TCG Bafra'dan oluşan donanma unsurları da Çağrı Bey'e destek verecek.

Ayrıca sondaj çalışmalarında, Çağrı Bey'de 180, destek gemilerinde 60 ve kara hizmetlerinde 10 personel olmak üzere, toplam 500 saha personeli dönüşümlü görev alacak.

İnfografik: AA

Somali gerçekten zengin olacak mı?

Çağrı Bey de Mogadişu'ya ulaştığına göre "Gerçek Dostluk" şarkısındaki gibi Somali kısa sürede "zengin" mi olacak?

Somali ve Türkiye hükümetlerine göre cevap, evet. Ancak basına yansıyan kimi haberler, Somali'nin pek de zengin olmayacağına işaret ediyor.

Anlaşmaya göre hidrokarbonların mülkiyeti Somali halkına ve devletine ait. Ancak yine aynı anlaşmaya göre Somali hükümeti, üretilen tüm petrolün sadece yüzde 5'ine kadar ayni veya nakdi imtiyaz ücreti alma hakkına sahip.

Öte yandan Somali'nin kara ve deniz bloklarında operasyonlar yürütmek üzere Türkiye tarafından görevlendirilen Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı (TPAO), tek ve münhasır hakka sahip. Ayrıca TPAO'nun, standart petrol anlaşmalarından alınan imza ve üretim ikramiyelerini ödeme zorunluluğu da yok.

Türk tarafı, üretimden elde ettiği geliri ve satış fonlarını yurt dışında tutma hakkına sahipken; Somali'de kanunların Türk tarafının maliyetlerini artıracak şekilde değişmesi durumunda, Somali hükümeti bu zararı "Kâr Petrolü" payından tazmin edecek.

Anlaşmanın en dikkat çeken "Maliyet geri kazanımı ve üretim paylaşımı"na dair maddesi ise şöyle: "Yüklenici tarafından maruz kalınan ve ödenen petrol maliyetlerini; hükümete ödenecek imtiyaz ücreti ödendikten sonra, cari yılda kontrat alanında üretilen ve petrol operasyonlarında kullanılmayan ham petrolün, azami yüzde 90'ına ve doğal gazın azami yüzde 90'ına eşit olacak tutarından münferit olarak geri kazanma hakkına sahip olacaktır."

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Alparslan Bayraktar ve Somali Cumhurbaşkanıı Hasan Şeyh Mahmud'un da katılımıyla, Çağrı Bey derin deniz sondaj gemisi için karşılama töreni düzenlendi.

Somali'de tepkiler: 'Kimin çıkarlarına hizmet ediyor?'

Ankara ve Mogadişu hükümetlerince imzalanan bu anlaşma Somali'de tartışmalara neden oldu.

Başta Somali Parlamentosu'nun Doğal Kaynaklar Komisyonu tarafından eleştirilen anlaşma sonucunda, elde edilen gelirin yüzde 90'ının Türkiye'ye, yalnızca yüzde 5'inin Somali'ye aktarılacağı belirtildi.

Anlaşmanın Somali Parlamentosu'na danışılmadan imzalanması da tartışmalara konu olurken, Komisyon, milletvekillerinin anlaşma hakkında bilgilendirilmediğini ve bunun Somali'nin yasal ve anayasal çerçevelerini ihlal ettiğini savundu. 

Somali merkezli Garowe Online'ın aktardığına göre bir komisyon üyesi, "Türkiye'nin aslan payını alırken Somali'nin sadece yüzde 5 alması kabul edilemez ve şok edici. Bu durum, bu anlaşmanın gerçekte kimin çıkarlarına hizmet ettiğine dair soru işaretleri uyandırıyor" diyerek anlaşmaya tepki gösterdi.

Somali vatandaşları ve sivil kurumlarının da anlaşmaya yönelik şeffaflık talep ettiği aktarılırken; "yabancı etkisi, kaynak kontrolü ve hükümetin hesap verebilirliği üzerine ulusal bir tartışmanın" yaşandığı belirtildi.

Anlaşmanın tartışılan başlıklarından bir diğeri de oluşabilecek anlaşmazlıkların çözümüne ilişkin. Olası anlaşmazlıklar Somali yasalarına göre değil, Uluslararası Yatırım Anlaşmazlıklarının Çözüm Merkezi tarafından İstanbul'da çözülecek. Somalili uzmanlar anlaşmazlıkların çözümüne dair maddeyi şöyle eleştiriyor: "Mahkemelerinizi dışarıya devrettiğiniz sürece egemenlik iddiasında bulunamazsınız. Bu, Somali'yi kendi kaynak yönetimi mekanizmasından fiilen uzaklaştırıyor."

'Türkiye'nin Afrika'ya açılım stratejisi'

Anlaşmaya yönelik tepkiler Somali'yle de sınırlı kalmadı.

Bölgedeki ülkelerin ve Somali'den tek taraflı şekilde bağımsızlığını ilan eden Somaliland'in basınına yansıyan haberlerde de çeşitli itirazlar gündeme geldi.

Türk patronlara olağanüstü ayrıcalıklar tanındığı belirtilen anlaşmanın, Afrika Boynuzu'nda endişeye neden olduğu belirtiliyor. Gerekçe ise anlaşmanın egemenlik ve bölgesel istikrara yönelik ciddi soruları gündeme getirmesi.

Türkiye'nin Somali'nin enerji sektöründe geniş bir kontrol yetkisine sahip olacağına dikkat çekilirken, Somali ve bölgenin sömürüye açılacağına dair tartışmalar da devam ediyor.

"Somali'nin modern tarihindeki en asimetrik kaynak sözleşmelerinden biri" olarak tanımlanan anlaşmanın, Türkiye'nin Afrika'ya açılım stratejisinin önemli bir parçası olduğu vurgulanıyor.

/././

Emekli yurttaş: Ömrümde hiç tatile gitmedim, hiçbir yere gidemiyoruz 

Osmaniye'nin Kadirli ilçesinde yoksulluğa mecbur bırakılan emekli yurttaşlar konuştu: "Maalesef tatile hiç gitmedim. Rüyamda gidebilirsem yine zor", "Tatile gidemiyoruz, para yok. Hiçbir yere gidemiyoruz evden çıkıp çarşıya geliyoruz, geri dönüyoruz."

Fotoğraf: ANKA Haber Ajansı

İktidar milyonlarca emekçiyi ve emekliyi açlık sınırında yaşamaya mecbur bırakırken, yoksulluk yurttaşlara insanca bir yaşamın çok uzağında koşulları dayatıyor.

Osmaniye'nin Kadirli ilçesinde maaşları yetmediği için hiç tatile gidemediklerini anlatan emekliler ANKA Haber Ajansı'na konuştu. Bir emekli yurttaş "Tatile nasıl gideyim? Ne ile gideyim? Kaç lira para alıyorum ki" dedi.

Bir emekli vatandaş, "Çarşıya çıkamıyoruz siz ne diyorsunuz. Maalesef tatile hiç gitmedim. Gelip buralarda bir ay geziyor Avrupalılar... Rüyamda gidebilirsem yine zor" derken, bir başka emekli, "Mümkün değil, daha ömrümde hiç gitmedim ki" diye konuştu.

Bir emekli ise "Tatil planım da yok, aldığım maaşla tatile de gidemem. Ancak zar zor bana yetiyor. Hiç gitmedim bu zamana kadar tatile. Avrupa'daki emekliler gidiyor ama biz gidemiyoruz işte" dedi.

Başka bir emekli ise "Tatile gidemiyoruz efendim, yok para yok. Hiçbir yere gidemiyoruz evden çıkıp çarşıya geliyoruz, geri dönüyoruz" ifadesini kullandı.

Maaşları kiralık ev tutmaya yetmeyen emeklilerin çözümü tuvalet ve banyonun olmadığı otel odalarında kalmakta bulduğu geçtiğimiz aylarda gündem olmuştu. Emekliler barınmakta bile zorlandıkları yaşam koşullarını anlatmıştı.

İsrail’i korkutan 5 savaş dersi 

İsrail basını açık yenilgileriyle sonuçlanan savaşın ardından maliyet hesabına girişirken, çok açık itiraflarda bulundu. soL, soykırımcı İsrail’in savaş sonrası listelediği hezimet başlıklarını aktarıyor.

İran'ın İsrail kenti Hayfa'ya düzenlediği füze saldırısında vurulan bina

İran ile süren beş buçuk haftalık savaş, İsrail'e kendi kapasitesinin sınırları konusunda önemli dersler verdi. İran zayıflatıldı, ancak aynı zamanda yeni bir ekonomik caydırıcılık dengesi kurmayı da başardı. İsrail hükümeti sonucun böyle olacağını bilseydi, savaş için bu kadar bastırıp bastırmayacağı şüpheli.

İsrail basını, soykırımcı İsrail Başbakanı Netanyahu ve ABD işbirliğiyle İran’a haftalarca süren saldırının ardından, ateşkes görüşmelerinin yapılacağı güne bu satırlarla başladı.

İsrail’in önde gelen gazetelerinden Haaretz’de yer alan “İsrail'in İran Savaşı'ndan Çıkardığı 5 Ders” başlıklı analiz, İsrail’in bu saldırganlığın kaybedeni olduğunu kabul ediyor.

Savaşın İsrail ekonomisine vurduğu ağır darbenin sadece askeri boyutuna işaret eden analiz, bu bedelin tam 50 milyar şekel, yani 15,9 milyar dolar olduğuna değiniyor.

Bu bedel; İsrail Hava Kuvvetleri'nin İran'a yönelik saldırılarını, hava savunma sistemlerinin sürekli çalıştırılmasını ve İran füzelerinin verdiği hasarı kapsıyor.

İsrail ekonomisinin bu süreçte ciddi oranda durmasının maliyeti olan on milyarlarca şekel bu hesaba dahil değil.

Analiz tam da bu noktada şu soruyla devam ediyor: “İsrail bu kadar büyük bir bedel karşılığında ne kazandı? Bu 50 ila 100 milyar şekeli aslında neye harcadık?”

fİran'ın başkent Tahran'da saldırılar sırasında sergilediği yerli üretim füzeleri.

'İran’da hedeflere ulaşılamadı'

İran rejimini devirme ve nükleer kapasitesini etkisiz hale getirme hedeflerine ulaşılmış gibi görünmediğine işaret edilen yazıda, İran’ın füze kapasitesinin zayıflatıldığı ancak bunun kolaylıkla yeniden inşa edilebileceğine vurgu yapıldı.

“Son birkaç hafta içinde İsrail, kendi yetenekleri hakkında ilk elden birkaç şey öğrendi; eğer bu gerçekler savaştan önce bilinseydi, hükümet ABD'yi savaşa girmeye teşvik etmeyebilirdi” denilen analizde, şu 5 başlığa işaret edildi:

"1. Savaş, En Optimal Koşullarda Bile Zordur

…İran şunu gösterdi: İsrail için en uygun koşullarda ve ABD'nin tam desteğiyle bile, İsrail ekonomisini belirsiz bir süre boyunca sadece kısmi kapasiteyle çalışır hale getirebiliyor.

2. Savunma Katmanı – Ama Delikli

Savaştan önce savunma yetkilileri, balistik füze saldırıları nedeniyle haftada iki veya üç bölgenin tahrip olacağını tahmin ediyordu. Uygulamada, savaşın son iki haftasında bu rakamlar çok daha yüksekti.

Öte yandan İranlılar, süreç içinde öğrenme yeteneği göstererek İsrail savunmasındaki zayıf noktaları tespit ettiler; salkım füzelerinin kullanımını artırarak, hava koşullarından yararlanarak veya füze atışlarının sıklığı ve gruplandırılmasıyla oynayarak bunu başardılar.

İran misilleme kapasitesi sarsılmadı. İnfografik haberimizi buradan okuyabilirsiniz.

3. Küçük Bir Zorluk ve Gökyüzü Kapanıyor

Beş hafta boyunca, İsrail'in dünyaya açılan neredeyse tek kapısı olan Ben-Gurion Uluslararası Havalimanı neredeyse tamamen atıl kaldı. İsrailliler ülkede mahsur kaldı ya da Mısır'ın Taba kentindeki küçük havalimanından uçuş yakalamak için Eilat'a otobüsle gitmek zorunda kaldı. Savaş, balistik füzelerin sivil havacılığı ne kadar kolay durdurabileceğini gösterdi.

4. Küresel Enerji Krizi ve Uluslararası Müdahale

İran, ağır şekilde zayıflatıldığında bile Hürmüz Boğazı'nı kapatarak ve Körfez ülkelerini tehdit ederek küresel bir enerji krizini tetikleyebileceğini açıkça ortaya koydu. Petrol fiyatlarındaki artış tüm dünyada ekonomik zarara yol açtı.

1970'lerdeki enerji krizinden bu yana, İsrail'in çatışmalarının küresel enerji sektörü üzerinde bir etkisi kalmamış gibi görünüyordu; bu anlamda mevcut savaş bizi 50 yıl geriye götürdü.

5. ABD-İsrail İlişkilerine Etkisi

İsrail'in ABD ile ilişkilerinin de sınırları var. Trump, büyük ölçüde Netanyahu'nun baskısı nedeniyle bu savaşa girdi. Sonuç olarak, mevcut ateşkesin savaşın hedeflerine ulaşılmadan ilan edilmiş olması İsrail'in aleyhine yazılabilir. Savaşın ABD'ye doğrudan maliyeti İsrail'inkine benzer, hatta belki daha yüksek oldu.

Trump'ın bu harcamayı Amerikan halkına açıklaması gerekecek. Son beş haftanın dersleri, Amerika'nın gelecekte İsrail ile benzer maceralara atılma isteği üzerinde uzun vadeli bir etki yaratacaktır."

***

halkTV "Köşebaşı" -12 Nisan 2026 -


İBB Davasında Akla Ziyan Durum... Dedesinin Dedesi de Kara Para mı Akladı!-Bahadır Özgür- 

İBB davasında, henüz iddia edilen suçlar hakkında hüküm verilmeden ağır bir ‘cezalandırma yöntemi’ uygulanıyor. Aslında sadece İBB davasında da değil. Uyuşturucudan yasa dışı bahise kadar son yıllarda yapılan operasyonların tamamında aynı durum geçerli: Mal varlığına el koyma!

TCK’da “suç gelirlerinin aklanması suçu” 282. Madde ile düzenlenmiş. Bu maddede suçlar sayılmıyor. Ceza sınırı belirtiliyor. Kabaca, TCK’ya göre 6 ay ve üzeri suçlardan elde edilen gelirler ‘aklama’ sayılıyor. Düzenlemenin bir diğer ayağı ise ‘etkin pişmanlık’ uygulaması.

Şu sıralar görülen İBB davasında bu ikisinin bir araya gelmesiyle tam bir hukuk garabeti yaşanıyor. Bunun en çarpıcı örneği Ekrem İmamoğlu’nun seçim kampanyalarını yürütmüş olan Necati Özkan’ın başına gelenler. Özkan’ın bütün mal varlığına el konuldu. Necati Özkan ile ilgili akla ziyan ‘casusluk’ suçlaması da dahil tüm ithamların geriye doğru götürülebildiği en erken tarih 2014.

Bir an Özkan’ın üzerine atılı bütün suçları işlediğini, buradan elde ettiği gelirle de mal varlığı edindiğini varsayalım. Diyelim hepsi de kanıtlandı. El koymanın suç tarihinden sonrası edinilen mal varlığı ile sınırlı olması gerektiğini bilmek için hukukçu olmaya gerek yok herhalde. Adı üstünde, “suçtan elde edilen gelir.”

Peki savcılar ne yapmış?

Necati Özkan’ın 2006’da edindiği ofise de el koymuş. Yetmemiş, Sivas’ta dedelerinin dedesinden miras kalmış, 17 taşlı tarlaya da el konuldu. Özkan’a mirastan düşen hisse yüzde 2.85! Tam 100 kişi o mirasa ortak.

Şimdi sormak lazım: Suç tarihi 1000 yıl öncesi mi? Öyle değilse Özkan sülalesinin taşlı tarlalarına, “mal varlığı değerini aklama” gerekçesiyle neden el konuldu?

Sadece bu bile yapılanın, itirafçı olmadı diye Özkan’ı ve ailesini perişan etmeye, gündelik yaşamlarını sürdüremez hale getirmeye yönelik olduğu apaçık gösteriyor.

İBB davasında böyle onlarca örnek var.

Çoğu soruşturmada da benzer şeyler yaşanıyor aslında.

Mesela; ‘ünlülere yönelik uyuşturucu’ operasyonlarında da durum felaket. Her alınana iki seçenek sunuluyor: “Ya malını ver ya da bir isim.”

Henüz suç belli değil; var mı yok mu araştırılmamış daha. Suç tarihi kesinleşmiş mi, o da muamma. Lakin gözaltına alınan kişiye geleceğini de karartacak bir seçenek sunuluyor hemen.

Buralara nasıl gelindi?

TÜSİAD’ın Şubat 2025’te yapılan toplantısında dönemin TÜSİAD Başkanı Orhan Turan ve Yüksek İstişare Kurulu Başkanı Ömer Aras, gündemdeki konulara dair sert eleştiriler yapmıştı. Anında gözaltına alındılar. Açılan davada 1 yıl 3 ay ceza verildi. O toplantıda TMSF’nin yetkilerinin genişletilerek kayyım uygulamasının esnekleştirilmesine büyük tepki gösterilmişti. Hatta “organize suç örgütü kurmak, şirket kurmaktan daha kolay oldu” denilmişti. İşte TÜSİAD yönetiminin cezalandırılmasının altında bu yatıyordu. Zira iktidar, ‘topuyla tüfeğiyle’ İBB davasına hazırlanıyordu.

Mala mülke el koyma önce FETÖ davalarında, ardından organize suç örgütü faaliyetlerinde yoğun olarak uygulandığı için, kamuoyu nezdinde bu pratik normalleşti. Oysa artık bir gaspa dönüşmüş halde. Peşin cezalandırmanın, etkin pişmanlıktan yararlanıp itiraflarda bulunmayanların iradesini kırmanın, bunun için ailelerini yoksulluğa mahkum ederek baskı kurmanın yolu oldu.

Daha açık ifade ile yargı eliyle gasp normalleştiriliyor!

/././

Parçalama planı yeniden devrede! İsrail’in Lübnan’la asıl derdi bu -Mustafa K.Erdemol- 

İran’a karşı ABD’yle birlikte savaşırken bile Lübnan’ı vurmaktan vazgeçmiyor İsrail. Bu terör devletinin komşusu olmak gibi bir talihsizliğe sahip Lübnan, İsrail için her zaman güvenlik gerekçeleri öne sürülerek hedef oldu yıllarca. Ev sahipliği yaptığı Hizbullah’ın etkisini büyük oranda yitirmesine rağmen Lübnan bugün de yine aynı gerekçeyle İsrail tarafından bombalanıyor.

Siyonist terör devletinin güvenlik endişelerini gidermekten başka amaçları olduğu açıktır. Hizbullah’ın artık bir tehdit olmaktan çıktığı ortamda bile bu talihsiz ülkeye saldırmasının en bilinen nedeni tabii ki ülkenin güneyinde bir Tampon Güvenlik Bölgesi oluşturmak öncelikle. Lübnan’da operasyonlar bitse bile sözkonusu bölgede 10 km derinliğinde bir güvenlik kuşağı oluşturacağını Savunma Bakanı Israel Katz açıkca söylemişti de.

Bu “açık” amacın dışında İsrail’in yıllar önce ertelediği Lübnan’ı bölme planını yeniden devreye sokabileceği olasılığı gözardı edilmemeli. 1950'lerden 1980'lere kadar, özellikle Ben Gurion, Menahem Begin, Ariel Sharon dönemlerinde, Lübnan'ı Maronit Hıristiyan ağırlıklı bir devlet haline dönüştürecek “parçalama” planını her zaman gündeminde tuttu İsrail. Lübnan’ın Müslüman Arap coğrafyasından koparılmasının kendisiyle “barış” yapabilecek bir müttefik kazandıracağına inanıyordu çünkü. Bu nedenle 1982’de Lübnan’ı işgal ettiğinde Hıristiyan Falanjistlerle ittifak yaptığını anımsayalım.

Bu konuda -bence- tek kaynak sayılacak bir kitap önereyim meraklısına. İsrail’in bu planlarını Livia Rokach’ın “Israel's Sacred Terrorism: A Study Based on Moshe Sharett's Personal Diary and Other Documents” (İsrail’in Kutsal Terörizmi: Moshe Sharett’in Kişisel Günlüğü ve Diğer Belgelere Dayalı Bir Çalışma) adlı kitabında ayrıntılı okumak mümkün. Sharett, 1954-55 yılları arasında başbakanlık yapmış, ılımlı bir siyasetçiydi. Kitapta dönemin İsrail Başbakanı David Ben Gurion’un Sharett’e “şimdi, Lübnan’daki Maronitleri, bir Hıristiyan devleti ilan etmeye zorlamanın tam zamanı” dediği belirtiliyor. Kitapta yer alan, Gurion’un, Sharett’e yolladığı şu mektup da asıl niyetin ne olduğunu ortaya koyuyor:

“Lübnan’ın Arap Birliği’ndeki en zayıf halka olduğu açıktır. Arap devletlerindeki diğer azınlıklar, Kıptiler hariç, tamamıyla Müslümandır. Lübnan’daki Hıristiyanlar için durum böyle değildir. Onlar Lübnan’da çoğunluktadır. Bu nedenle bir Hıristiyan devletinin kurulması doğal bir eylemdir; bunun tarihsel kökleri vardır. Böyle bir girişim hem Katolik hem de Protestan Hıristiyan dünyasının geniş çevrelerinde destek bulacaktır.”

Sharett’in mektuba “dışarıdan bir girişim sonucunda Lübnan’ın bir Hıristiyan devletine dönüştürülmesi bugün mümkün değildir. Ortadoğu’yu kasıp kavuracak, mevcut düzeni yıkıp yenisini kuracak bir şok dalgasının ardından bu hedefin gerçekleştirilme olasılığını dışlamıyorum. Ancak mevcut Lübnan’da, ülkenin mevcut coğrafi, demografik boyutları ile uluslararası ilişkileri göz önüne alındığında, bu tür ciddi bir girişimin gerçekleşmesi düşünülemez” yanıtını verdiğini de kitapta okuyabilirsiniz.

Anlatılması uzun süren birçok gelişmeden ötürü İsrail’in uzun süre ertelediği bu planın bugün hayata geçirilmemesi için bir neden kalmamış görünüyor. Çünkü İsrail, kendisi için tehlikeli olacak “direniş ekseni”ni ciddi olarak etkisizleştirdi. Kendisiyle çıkar birliği içinde olan Arap/Müslüman ülkeler de mevcut ki, bir İslamcı radikalizmden ya da rejimlerine yönelik herhangi bir ayaklanmadan çekinmeleri onları İsrail’e yakınlaştırmış durumda. Başta Lübnan olmak üzere direniş ekseninin filizleneceği alanların İsrail tarafından körleştirilmesi bu işbirlikçi, gerici rejimlerin de işine gelir gibi görünüyor.

Aslında İsrail, uzun süre ertelediği Lübnan’ı parçalama fırsatını ülkede yaşanan iç savaş döneminde yakalamıştı da. İç savaşa 1976 yılının başlarında müdahil olan İsrail, kuzey İsrail sınırında hâlâ yaşayan az sayıdaki Maronit ile temas kurmak isteyen güneyin en uç kesimindeki bazı küçük Maronit köyleriyle açık sınır politikası uygulamaya başlamıştı, anımsanır. İsrail o dönem Binbaşı Sa’ad Haddad adlı İsrail destekçisi biri tarafından kurulan Güney Lübnan Ordusu’nu (GLO) da desteklemişti. Bu destek Begin döneminde de sürmüştü üstelik.

İsrail’in yararına gelişmeler olmasına rağmen Lübnan’dan bir Hıristiyan devlet çıkarma projesi yine akamete uğramıştı. Ama fırsat buldukça İsrail bu planı yaşama geçirmeye çalıştı. Bu konudaki en önemli adımlardan biri 1982’de bir suikast sonucu öldürülen Beşir Cemayel’i Lübnan Cumhurbaşkanlığı’na getirmesidir.

Daha sonraki gelişmeler olayları bilinler için sır değildir. Uzun süren Hizbullah direnişi sayesinde Lübnan’da istediklerini tam elde edemeyen İsrail için Lübnan’ı parçalama şansı yeniden gözüktü. Geçtiğimiz yıllarda Hizbullah’a ait olduğu ileri sürülen bir mühimmat deposunun havaya uçması sonucu çok sayıda kişinin ölümünün ardından Hizbulla’'a yönelen öfke sırasında bazı kesimler Fransa’ya kendilerini tabiiyetine almasını istemiş, bu ayrı bir Hıristiyan devlet isteğinin tezahürü gibi değerlendirilmişti.

İran’la savaşırken arada Lübnan’ı da parçalayarak bölgeye yeniden şekil verme fırsatı İsrail’in eline bu kez güçlü bir biçimde geçmiş bulunuyor. Lübnan’ı “nedensiz” yere vurma ısrarının Lübnan hıristiyanlarında “çatışmaların dışında” kalma arzusu uyandırmakla ilgili olabileceği akla neden gelmiyor?

İran’la yapılacak ateşkesin şartlarından biri olmasına rağmen İsrail’in Lübnan’ı bombalamayı sürdürmesi sözkonusu ülkeyi “bölme” planının bir parçasıdır.

Tüm gelişmeler bunun işaretidir.

Umarım fark edilir.

Geç olmadan.

/././

Sempatisi varmış ama üyeliğe delil yokmuş!-İsmail Saymaz- 

Tekirdağ 2. Ağır Ceza Mahkemesi, savcının “IŞİD üyeliğinden ceza verilsin” görüşüne uysaydı, Yunus Emre Sarban muhtemelen bugün cezaevinde olacaktı.

Kiralık araç ve silah teminine ilişkin yazışmaları tespit edildiği halde “Tek başına örgüt üyeliği için yeterli delil değil, soyut iddia” gerekçesiyle beraat ettirilen Sarban, bu karardan dört yıl sonra İsrail Başkonsolosluğu’nun önünde polisle girdiği çatışmada ölü ele geçirildi.

Sekiz yıl önceki prova

Dün bütün ayrıntılarıyla yazdım.

Sarban, başkonsolosluğa yönelik saldırının provasını sekiz yıl önce yaptı.

Dünyanın 2019 yılına girmesine dakikalar kala Tekirdağ Kapaklı’da yol çevirmesi yapan jandarmalar İstanbul plakalı aracı durdurdu.

Yapılan aramada araçta cop, altı kar maskesi, bere ve boyunluk bulundu.

Aracı kullanan H.T. ile beraberindeki L.D., Ö.B. ve O.B., IŞİD ile bağlantılı oldukları iddiasıyla gözaltına alındı.

L.D.’nin cep telefonunda yapılan incelemede Sarban’la mesajlaşmalarına ulaşıldı. L.D.’nin “Bir yıllık arkadaşım” dediği Sarban’dan kiralık araç, maske ve silah temin etmesini istediği ortaya çıktı.

Haliyle Sarban, dosyaya dahil edildi.

Evindeki aramalarda ‘İslam Hukuku Açısından Tekfir Meselesi, Şartları, Engelleri, ve Ahkamı’ isimli kitap bulundu.

Dijital malzemelerinde “Şehadet şerbeti içmekten, Allah yolunda savaşıp can vermekten mutluluk duyacaklarını anlatan söylemler olduğu” belirlendi.

Şüpheliler 10 Ocak 2019’da tutuklandı.

IŞİD üyeliği iddiasıyla dava açıldı.

Sarban, şöyle suçlanıyor: Ev aramasında IŞİD’in fikir ve eylemlerini, amaç ve felsefesini destekleyen kitap ve yayınların ele geçirildiği, bu yayınların örgütün eleman temin ve kazanımında, örgüt mensuplarının eğitiminde kullanıldığı…

Tekirdağ 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan sanıklar 10 Mayıs 2019’da tahliye edildi.

Dava 4 Ekim 2022’de beraatle sonuçlandı.

‘Bilimi seven biriyim’

Sarban’a ve diğer Tekirdağ’da bir araçta yakalanan IŞİD’çilere yönelik iddiaları aktardım.

Peki, nasıl oldu da beraat kararı çıkarmayı başardılar?

Bu sorumun yanıtını dün elime ulaşan Tekirdağ 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nin gerekçeli kararından vereceğim.

Gerekçeli karara göre Sarban, hakim karşısında kendisini şöyle savundu:

Hiçbir silahlı terör örgütüne üyeliğim yoktur. Sadece L.D.’yi tanırım. L.D.’den et alacağım vardı. Bunun için kendisini aramıştım. Kitap okumayı, bilimi, araştırmayı seven biriyim. Ebu Hanzala’yı orada gördüm. Bir kişiyi takip etmek o kişinin görüşlerini benimsediğim anlamına gelmez.

Savcılık: Eyleme gidiyorlardı

Savcılık esas hakkındaki mütalaasında, sanıkların aleyhindeki delilleri bir bir saydı.

Dijitaller materyallerde ele geçirilen, erkek çocukların ellerinde silah ile yaptıkları cihat çağrıları, IŞİD bayrağı, cihat çağrıları ve marşları başlık başına delildi.

Dahası…

Kocaeli’den kiralanıp Tekirdağ’da yakalanan araçta çıkan bere, altı kar maskesi, yeşil boyunluk ve cop, terör eylemi gerçekleştirecek olan örgüt mensuplarının kimliklerini saklama ve gizlemeye yönelikti.

Mütalaada şu ifadelere yer veriliyor:

Örgütsel eylemlerde kullanılacağı değerlendirilen bere, kar maskesi, yeşil boyunluk ve copun olası öldürme, yaralama, kaçırma, tehdit, sabotaj gibi terör eylemlerini gerçekleştirecek örgüt mensuplarının kimliklerini gizlemesine yönelik materyaller oldukları…

Kararda, bu materyallerin hepsinin bir anda, geçici kiraladıkları ve bir arada oldukları araçta bulunmasının demokratik hukuk devletinde yasalara saygılı bireyler yönünden hayatın olağan akışına ve yaşam deneyimlerine göre mümkün olmadığı vurgulandı.

Sarban ve diğer sanıkların IŞİD üyeliği suçundan ceza almaları gerektiği ifade edildi.

Soyut iddia!

Mahkeme, kararında “Ele geçirilen eşya ve dijitallerde IŞİD ile bilgi ve belgelere rastlansa da içeriklerin tek başına örgüt üyeliği için yeterli olmadığı, HTS kayıtlarının eyleme veya terör örgütüne üyeliğe yönelik somut, açık bir delil oluşturmadığı kanaatine varılmıştır” denildi.

İstihbari bilgilerin delil değeri taşımadığı ileri sürülerek, şöyle devam edildi:

Örgüt sempatisini gösteren, IŞİD’le ilgili fotoğraflar, videolar ve mesajlaşmalar dışında hiyerarşik yapıya organik bağla bağlandıkları, süreklilik, çeşitlilik ve yoğunluk kapsamında faaliyetlerde bulunduklarının tespit edilemediği…

Soyut iddia dışında her türlü şüpheden uzak, mahkumiyetlerine yeterli, kesin ve inandırıcı delil bulunmadığından suçun işlendiğinin sabit olmaması nedeniyle” beraate karar verildi.

Savcı beraat kararına itiraz etti.

İstanbul Bölge Adliyesi 3. Ceza Dairesi, itirazı reddetti.

Ve karar 3 Kasım 2023’te kesinleşti.

‘Her tekfirciye nasip olmaz’

Tekirdağ’da yargılama sürerken, Yunus Emre Sarban hakkında 7 Nisan 2021’de malvarlığının dondurulması kararı verildi.

Beraat çıkınca 31 Ağustos 2024’te tedbir sonlandırıldı.

Türkiye’de çok sayıda IŞİD ve El Kaide yargılamasında avukatlık yapan Onur Güler, Sarban’la ilgili tedbirin kaldırılmasını ‘her tekfirci selefiye nasip olmayacak bir idari tasarruf ve nadir bir karar’ olarak değerlendiriyor.

Güler, saldırının IŞİD esintili olduğunu, örgütün son dönemde yayınlarında diplomatik misyonlara ve Yahudi-Hıristiyan hedeflerine saldırı çağrılarının arttığını kaydediyor.

Avukat Güler, “Tekfirci-cihatçı terör eylemlerini engellemek hukukun değil, istihbaratın, toplumun, Diyanet'in ve devletin işidir” diyor.

/././

Kefen abartılıydı valiz gerçek oldu -Mehmet Tezkan- 

Siyasetçilerin en klasik değişidir; kefenimizle yola çıktık diye söze başlarlar. Mendereslere atıftır. İdam edilmelerine hatırlatmadır. Siyasetin zorluğuna dikkat çekmedir.

Aslında ‘memleket için idamı bile göze aldık’ demenin hamasetidir…

Bir elinde bal tutup öbür elinde kefen sallamak ülke siyasetinin klasiği oldu.

Kefenden söz etmeyen az sayıda siyasetçi var.

Tayyip Erdoğan siyasi hayat boyunca belki elli belki yüz kere ‘biz bu yola kefenimizi giyerek çıktık’ demiştir…

Allah’a şükür 66 yıldır hiçbir siyasetçi kefen giymedi. Bundan sonra da giymez/ giymeyecektir de…

O hatayı Türkiye bir kere yaptı bir daha sittin sene yapmaz/yapmayacaktır…

Kefeni giyerek yola çıktım retoriği daha ne kadar devam eder bilmem ama ‘valizim kapıda’ söylemi AKP iktidarında gerçek oldu…

Eskiden, eskiden dediğim benim de tank olduğum yıllarda… 12 Eylül döneminde, FETÖ’nün at koşturduğu yıllarda gazetecilerin/yazarların/çizerlerin/aydınların valizi her daim hazır olurdu…

AKP iktidarı buna siyasetçileri de eklendi…

Belediye başkanları, meclis üyeleri, bürokratlar, teknokratlar, hatta müteşebbisler valizleri kapı önünde yaşamaya başladı…

Şoförler dahil…

Herkes değil tabii ki… CHP’de siyaset yapanlar, CHP’li belediyelerde çalışanlar böyle yaşıyor…

Valiz hazır… Valiz kapının önünde…

Valiz; pijama/sabun/ havlu/iç çamaşırı/ çorap/diş fırçası /vs…

Bir kişi maaş aldığı halde belediyeye gitmemiş. Bankamatik dediklerinden yani. Bu sebeple Bornova Belediye Başkanı gözaltında!..

Yok artık demeyin!..

Baskı bu boyuta ulaştı…

Neredeyse öksüren gözaltına alınacak!..

Siyasete girecekseniz, ülke meseleleri üzerine iki laf edecekseniz, hele hele iktidarı eleştirecekseniz, daha ötesi iktidarın nasırına basacaksanız valiz yetmez…

Bavulunuzu hazırlayın

Silivri mi Dubai mi?-Ayşenur Arslan- 

Savaşta arabuluculuğu, dünyada kimsenin ciddiye almadığını düşündüğümüz Pakistan’a kaptırdık.. Gazze konusunda ipleri “Barış Kurulu” adı altında Trump’ın eline verdik.. Yıllarca yemeyip yedirdiğimiz, giymeyip giydirdiğimiz Ahmet El Şara ABD’ye biat edince Suriye’deki nüfuzumuzu kaybettik.. 

Bırakın bölgeyi, dünya lideri olduğumuzu düşünürken ellerimiz boş kalınca Dubai senaryosu yazdık.. “Dubai öldü.. Sıra İstanbul’da masalları” okuduk. Maalesef kimileri inandı ya da inanmış gibi yaptı.

Oysa;

Konuya hakim isimlerden Prof. Burak Arzova, Dubai’nin başarı öyküsünün temelinde yatan “finans merkezi” gerçeğini öylesine net yazmıştı ki, masallar bir anda Kaf Dağı’nın arkasına kaçıvermişti:

“Küresel finans merkezleri endeksinde 2026 yılında Dubai ve Abu Dabi Orta Asya ve Afrika bölgesinde birinci ve ikinci sıraları almaya devam ederken, Dubai küresel ölçekte ilk 10’a girerek yedinci sıraya yükseldi.

İstanbul ise; Merkez Asya ve Doğu Avrupa grubunda yer alıyor. Küresel endekste 101. sırada. Bir önceki sıralamadan 13 basamak aşağıya düşmüş durumda. Daha önemlisi, İstanbul, Küresel Merkezler Grubu’nda yer almıyor.”

İstanbul’da Anadolu yakasını betondan bir mezarlığa çeviren Finanskent güya Dubai gibi uluslararası yatırımcıları, Türkiye’nin zenginlerini buluşturacaktı.

Hatta başta Merkez Bankası, önemli kurumlar İstanbul’a taşınacaktı.

Birbirinin güneşini kesen çirkin gökdelenler bir yana.. Finans Merkezi, yabancı yatırımcının talep ettiği, beklediği hiçbir koşulu yerine getiremiyordu. Mesela, Dubai’den öğrenildiği kadarıyla, parasını getiren kişi ya da kurumlar çocuklarının kendi dillerinde ve hatta ülkelerinden gelecek öğretmenlerle eğitilmesini bekliyordu. Son yıllarda yabancı okulların başına gelenlerse bu konuda hiç de ümitvar değildi.

Ancak asıl önemlisi, hukuktu.

Hadi biz, ülkemiz kalkınacak diye susup hukuk, adalet var-mış gibi yaptık diyelim.. Küresel araştırmalar tüm veriler inceleyip sıralamasını yapıyor. O inceleme sonucunda ”Türkiye 2025 yılında, hukuk üstünlüğü endeksinde bir önceki yıla göre bir sıra gerileyerek 143 ülke arasında 118. sırada yer aldı.”

İktidarın daha önceki kimi büyük rakamlı anlaşmalarda, sıkıntı halinde Londra mahkemelerini yetkili kılması boşuna değildi elbette.

Ama insan hakları konusunda Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarını tanımayı taahhüt edip tanımayan Türkiye, acaba akçeli konularda ne yapardı? Soru işareti hep havada asılı kaldı ve Türkiye küresel finans endeksinde de 101. sıraya oturdu.

***

Aslında İBB davası, İstanbul’un bu başlıklarda neden Dubai’nin yerini alamayacağına dair sayısız örnekle dolu.

Batı kamuoyu ve ilgili kurumları hepsini yakından izleyemiyordur muhtemelen. Ancak bir isim var ki, başına gelenler ve duruşmadaki savunması kelimesi kelimesine kayıt altına alınmıştır.

Zira, o isim, Necati Özkan, uluslararası siyasi danışmanlık derneğinde önce Avrupa'da başkanlığa, daha sonra dünyada yönetim kurulu başkan yardımcılığına getirildi. Tutuklu olmasaydı 2026 1 Ocak'tan itibaren 2 yıl süreyle başkan olacaktı. Olamadı.

19 Mart 2025 günü hapse atıldı. Ankara ondan nefret ediyordu. Cumhur İttifakı ve bileşenleri, onun kampanyasıyla İstanbul’un ellerinden gideceğini anlamış olmalılardı. CHP’de de Kılıçdaroğlu ve ekibi aynı gerekçeyle rahatsızdı. Nitekim Altılı Masa’nın aday belirleme sürecinde rahatsızlık kulislerden çıkıp ekranlara yansıdı.

Necati Özkan şimdi o rahatsızlığın.. Daha doğrusu “BAŞARININ CEZASINI ÖDÜYOR”.

Hem de örgüt üyeliği gibi bir iddia ile.

Necati Özkan da iddianameyi masaya yatırıp soruyor: “Benim örgüt üyeliği ile ilişkin gerekçeler nerede? Söylüyorum, bakın: İddianame sayfa 7, diyor ki: 'Ekrem İmamoğlu'nun uzun yıllardır siyasi danışmanlığını yapmak.' Buyurun... Bu aleni bilgi.. İlkokul 1. sınıf öğrencisi okuma yazma biliyorsa 'Necati Özkan kimdir?' diye yazsın, zaten onu bulur. İki, sayfa 36: 'CHP'nin 4 Kasım 2023 tarihinde düzenlenen kurultayına katılmış olmak.' Bak, bak, bak! Ya ben CHP'nin, yani 1990 başından beri her kurultayına katılıyorum. Sadece CHP'ye değil; AK Parti kurultaylarına da katıldım, MHP kurultaylarına da katıldım. Mesleki merakım gereği, ilgim gereği katılıyorum. Bunun neresi suç olabilir? Sonra sayfa 72: 'Ekrem İmamoğlu Beylikdüzü Başkanlığı döneminden beridir irtibat halinde olduğu, çok güvendiği ve aynı zamanda siyasi danışmanlığını yapmakla birlikte örgütün akıl hocası konumunda olmak.' Siz peynir alırken evinize, güvenmediğiniz bir adamdan peynir alıyor musunuz Sayın Başkan?”

Devam ediyor Özkan.. Hem de en dehşet iddia ile: “Sayfa 88 Başkanım: 'Ekrem İmamoğlu'nun liderliğinde ve talimatlarıyla Kültür A.Ş. ve Medya A.Ş. yapılanması içerisinde Murat Ongun tarafından organize edilen, Necati Özkan tarafından planlanan; suç örgütüne fon sağlamak amacıyla usulsüz ihaleler, doğrudan teminler, muvazaalı isimli tahsisatlar, muvazaalı sözleşmeler ile para tahsilatı eylemlerini organize etmek.' Bir tane örnek yok! 'Şu vakada bunu yapmıştır' diye bir tane örnek yok. Dolayısıyla hani hakikat dışı, kurmaca, düzmece, yorumdan ibaret bir iddianame ile karşı karşıyayız. Yorum! Şuna şöyle bir şey yazalım, buna böyle bir şey yazalım. Yazın...”

Delil bulamayınca Özkan’ın notlarından İmamoğlu için şöyle “suçlar” çıkartılmıştı: Partinin başına geçmek.. Trump ile görüşmek..

İddianamedeki ifadeler gerçekten o kadar komikti ki, Necati Özkan espri yapmadan duramadı.. Ekrem İmamoğlu’na dönerek, “Nereye kurdunuz bu suç örgütünü.. Nereye CV vereceğiz” diye sordu.

***

CV değil ama "biat etmenin işe yaradığını" söyleyebiliriz. Bakın, olay tarihinde Ankara Cumhuriyet Başsavcısı olan, daha sonra Yargıtay’a getirilen Yüksel Kocaman hakkında, mafya ile ilişki anlamına gelebilecek bir rüşvete dair ‘BELGE’  ortaya çıktığı iddialarına rağmen koltuğunu koruduğu görülüyor. Muhtemelen Akın Gürlek’te olduğu gibi ona da ‘sakın konuşma’ talimatı verildiği iddiası nedeniyle susuyor.

4b2771d4-120c-4882-bd37-f569ff530fa2.webp

T24’ten Asuman Aranca’nın haberi her şeyi açıkça anlatıyor oysa: “Ayhan Bora Kaplan’ın yargılandığı kara para davası dosyasına giren belgede, Yüksel Kocaman’ın üzerine aldığı Mercedes’in ödemesinin, Kaplan’a ait MRL Restoran isimli şirkette asistan olarak çalışan Sevda S. tarafından yapıldığı öne sürüldü. MASAK raporuna göre Kaplan’ın asistanı Sevda S., 2 Ekim 2019’da Borusan Oto Servis hesabına “Yüksel Kocaman araç bedeli” açıklamasıyla 338 bin 650 lira gönderdi.

İddialara göre Yüksel Kocaman, Ankara Cumhuriyet Başsavcısı olduğu dönemde Kaplan hakkındaki 8 soruşturma dosyasından 7’sinin kapatılmasında rol oynadı. Bu süreçte Kaplan tarafından Kocaman’a lüks bir BMW verildiği, ayrıca Gölbaşı’ndaki villasının mobilyalarının yaptırıldığı öne sürüldü.Başa dönersek.. Soru net: Silivri mi Dubai mi?

/././

halkTV


5 soruda Türkiye–Uganda ilişkileri: Neden şimdi tehdit ettiler? - Fırat Turgut / Evrensel -


Ugandalı generalin 1 milyar dolarlık tehdidi, Somali’deki nüfuz rekabeti ve İsrail eksenli bölgesel dengelerle patlak verdi. 30 günlük kriz, Türkiye-Afrika ilişkilerinde kırılma mı yoksa pazarlık mı?

Bir sosyal medya paylaşımı ve ardından gelen milyar dolarlık bir talep. Türkiye ile Uganda arasında son yıllarda hızla gelişen ilişkiler, nasıl oldu da bir askeri figürün sert tehditleriyle sarsıldı? Somali’den İsrail’e uzanan karmaşık denklemde, görünenden daha fazlası olduğu açık. Şimdi asıl soru şu: Bu kriz anlık bir fırtına mı, yoksa daha büyük bir kırılmanın habercisi mi?

1) Krizi başlatan açıklama neydi?
-------------------------------------
Uganda’da iktidarın en güçlü askeri figürlerinden biri olan Muhoozi Kainerugaba, sosyal medya üzerinden yaptığı sert açıklamalarla Türkiye’yi hedef aldı. Ankara’ya 30 gün süre vererek 1 milyar dolar talep etmesi ve aksi halde diplomatik ilişkileri kesme tehdidinde bulunması, iki ülke arasında şimdiye dek görülmemiş bir gerilim yarabilir. Bu çıkışın resmi bir devlet politikası mı yoksa bireysel bir güç gösterisi mi olduğu henüz net değil. Ancak Kainerugaba’nın konumu, sözlerinin sıradan bir çıkıştan öte algılanmasına neden oluyor. Özellikle askeri gücü ve babası Yoweri Museveni üzerindeki etkisi düşünüldüğünde, bu açıklamalar Uganda’nın iç dengeleriyle de doğrudan bağlantılı görünüyor.

2) Türkiye ile Uganda arasında aslında nasıl bir ilişki vardı?
----------------------------------------------------------------
Gerilimden önce Türkiye ile Uganda arasında oldukça olumlu bir tablo bulunuyordu. Türkiye, son yıllarda Afrika açılımı kapsamında Uganda’da altyapı, ticaret ve savunma alanlarında önemli adımlar attı. Demiryolu projeleri, askeri iş birliği görüşmeleri ve ticari ortaklıklar, ilişkilerin stratejik boyuta taşındığını gösteriyordu. Ayrıca TİKA’nın sosyal projeleri ve sağlık yardımları, Türkiye’nin “yumuşak güç” unsurlarını da devreye soktuğunu ortaya koyuyordu. Tüm bu gelişmeler, iki ülkenin karşılıklı kazanım temelinde ilerlediğini gösterirken, Kainerugaba’nın çıkışı bu pozitif tabloyla ciddi bir tezat oluşturdu.


3) Somali faktörü neden bu kadar önemli?
------------------------------------------------
Gerilimin merkezinde büyük ölçüde Somali yer alıyor. Uganda, Afrika Birliği misyonu kapsamında Somali’de uzun yıllardır askeri varlık bulundururken, Türkiye son dönemde Mogadişu’da askeri eğitim, liman işletmeciliği ve altyapı yatırımlarıyla etkisini artırdı. Bu durum, Kampala yönetimi tarafından bir nüfuz kaybı olarak algılanmış olabilir. Türkiye’nin Somali hükümetiyle geliştirdiği yakın ilişkiler, Uganda’nın bölgesel rolünü gölgede bırakıyor. Kainerugaba’nın paylaşımlarında “Türkiye o kritik dönemde yoktu” vurgusu yapması da bu rekabetin açık bir yansıması. Dolayısıyla kriz, yalnızca ikili ilişkiler değil, Doğu Afrika’daki güç dengeleriyle ilgili daha geniş bir mücadeleyi işaret ediyor.


4) İsrail ve bölgesel rekabet bu krizde rol oynuyor mu?
------------------------------------------------------------
Krizin arka planında sadece Afrika içi rekabet değil, küresel ve bölgesel aktörlerin etkisi de bulunuyor. Uganda yönetimi, son dönemde İsrail ile yakın ilişkiler kurarken, Kainerugaba’nın İsrail’e açık destek veren açıklamaları ve hatta asker gönderme teklifleri, Uganda’nın bu eksende konumlandığını gösteriyor. Ayrıca Somaliland meselesi ve Aden Körfezi çevresindeki stratejik rekabet de bu tabloyu karmaşıklaştırıyor. Türkiye, Somali’nin toprak bütünlüğünü savunurken, bazı aktörlerin ayrılıkçı yapıları desteklemesi bölgedeki fay hatlarını derinleştiriyor. Somaliland meselesi, 1991'de Somali'den tek taraflı bağımsızlığını ilan eden ancak uluslararası alanda tanınmayan Somaliland'ın, Somali'nin toprak bütünlüğü ile yaşadığı çatışmayı ve bu bölgedeki jeopolitik güç mücadelesini ifade ediyor. Kızıldeniz'e kıyısı olması nedeniyle stratejik öneme sahip bölge, Etiyopya'nın denize erişim arayışları ve İsrail'in tanımasıyla küresel bir kriz halinde. 11 Aralık'ta Ankara'da gerçekleştirilen görüşmelerde varılan mutabakata göre, Somali'nin toprak bütünlüğü teyit edilirken, Etiyopya'nın denize erişim taleplerinin her iki tarafın da kazançlı çıkacağı işbirliği sürecine dönüştürülmesi benimsenmişti.


5) Önümüzdeki süreçte ne olabilir?
----------------------------------------
Şu ana kadar ne Ankara’dan ne de Kampala’dan resmi ve sert bir karşılık gelmemesi, tarafların krizi büyütmeden yönetmek istediğini düşündürüyor. Türkiye’nin şimdilik temkinli sessizliği, diplomasi kanallarının açık tutulduğunu gösteriyor. Öte yandan Kainerugaba’nın geçmişte de benzer çıkışlar yapıp geri adım attığı biliniyor; bu da mevcut krizin bir pazarlık stratejisi olabileceği ihtimalini güçlendiriyor. Ancak tehditlerin somut adımlara dönüşmesi halinde, kimi ekonomik dengeler bozulabilir. Önümüzdeki 30 gün, bu gerilimin geçici bir kriz mi yoksa kalıcı bir kırılma mı olacağını belirleyecek kritik bir dönem olacak.
Fırat Turgut / Evrensel

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -12 Nisan 2026-

'Dostluk şarkıları' eşliğinde sömürü tartışmaları: Enerjide aslan payı Türk patronlara, kırıntılar Somali halkına -Yalçın Çuğ-  Önem...