T-24 "Köşebaşı + Gündem" -8 Nisan 2026-

 


Savaşan üç tarafın da ortak üç yanı: demokratik erozyon, kibir, aşırı genişleme -Barçın Yinanç- 

ABD’nin kibirden ve stratejik aşırı genişlemeden muzdarip olduğu herkesin mâlumu. Yeni olan ABD’deki demokratik geriye gidiş. İsrail ve İran da tıpkı ABD gibi hem kibirden hem de demokratik erozyondan muzdarip. Savaşa giden süreçte bu üç ülkenin iç yapısında yaşanan değişimler de rol oynadı.


İran bir süper gücün ordusunu küçük düşüren darbeler vuruyor.  

ABD ve İsrail, haksız ve hukuksuz bir savaş başlattılar. Ve bu ilk de değil.

ABD’nin Irak’tan, Afganistan’dan hiç ders almadığı anlaşılıyor.


Geride kalan yıkımdan mağdur olanların arasında Türkiye de olduğu için Tahran’ın süpergüçler karşısındaki taktik başarıları kuşkusuz pek çok kişi sevindiriyor.

Taraflardan birine dair yapılan olumlu ya da olumsuz yorumlar, yorumu yapanın birini diğerine oranla desteklediği anlamına gelmez.

Benim tarafların mevcut durumundan çıkardığım en büyük ders, aslında üçünün de aynı üç faktörden etkilenmesi: demokratik geriye gidiş, kibir ve stratejik aşırı genişleme.

Üçüncü kavram, Paul Kennedy’nin “Büyük Güçlerin Yükselişi ve Düşüşü” kitabının uluslararası literatüre kazandırdığı bir kavram.

ABD’nin global politikalarındaki stratejik aşırı genişleme ve kibir boyutuna girmeye gerek yok. En ilgisiz insan bile bu konuda saatlerce konuşabilir.

Yeni olan, ABD’deki demokratik geriye gidiş.

ABD’de denge-denetleme mekanizmaları zayıfladı. Trump ve Savaş Bakanı'nı frenleyecek bir güç merkezi yok. Basın eskisi kadar güçlü değil. Demokratlar toparlanamadı, etkili bir muhalefet sergileyemiyor.

Savaş Bakanı Pete Hetsegth’in itiraz eden generalleri tasviye edip kendine yakın görüşte askerleri göreve getirmesi de otokrasilerden aşina olduğumuz meritokrasinin zayıflama sürecine işaret ediyor.

İsrail’de demokratik geriye gidiş

İsrail de benzer dertlerden muzdarip. Bir dönemler Türkiye ve İsrail, Orta Doğu’daki tek demokratik ülkeler olarak anılırdı. İsrail’de dinci milliyetçi radikal akımlar güçlendi, sağduyu sahibi demokrat kesimler güçten düştü. “Bu ülkede yaşamak istemiyorum” diyerek ülkeyi terk eden Netanyahu karşıtları, radikallerin sayıca daha da güçlenmesine neden oluyor. Sadece Filistinlilere uygulanacak ölüm cezası kararı alınmasının Meclis’te şampanya patlatarak kutlanmasını, fanatizmin yükseldiği yeni pik nokta kadar demokratik muhalefetin aczinin düştüğü yeni dip nokta olarak da okumak gerekir.

İsrail 7 Ekim’de kibrin de kurbanı oldu. Hamas’ı zapt-ı rapt altına aldığını sanarak, son on yılını İran’a odaklanarak geçirdi. Şimdi aynı kibir nedeniyle yapılan yanlış okuma, ABD-İsrail’i “savaşı birkaç günde bitiririz” özgüvenine götürdü.

İsrail stratejik aşırı genişlemeden de muzdarip. Güvenliğini, çevresindeki ülkeleri zayıf tutma stratejisi üzerinden kurgulamaya çalışıyor. Gazze, Lübnan, İran derken, askerî güç kullanımının sınırlarını da zorluyor. An itibarıyla kendini dev aynasında görse de, orta, hatta kısa vadede bu siyasetinin zararını görecek.

İran’da son 20 yılda siyasî elitlerde değişim

İran’a gelirsek... İran’ın kendine özgü “demokratik” işleyişinin erozyona uğraması kadar kibir ve stratejik aşırı genişlemeden de muzdarip olduğunun altını çizmek gerek.

İroniktir ama ABD, Irak’tan çekilince İran’a yer açtı. Tahran, savunma hattını ülke sınırlarının dışından çizmeye başladı. Irak’ta, Yemen’de etkisini artırdı. Hamas, Hizbullah’a destek verdi. Suriye’de Esad devrildiğinde rejim karşıtlarıyla savaşta çok sayıda kayıp verdi.

Bir dönem İranlı milletvekilleri, "4 başkentte iktidardayız" diye övünmeye başladılar. Meşhur Şii hilaliyle Körfez ülkelerini korkuttular.

Biz bu kadar perişanlık çekerken, niye tüm imkânlar vekâlet savaşlarına seferber ediliyor, diye sorgulayan halk ise sertçe baskılandı.

Kibir Devrim Muhafızları'nın içeride de elini yükseltmesine neden oldu.

İran’ın son 20 yılda içeride yaşadığı dönüşümle ilgili olarak Yeditepe Üniversitesi’nden Ezgi Uzun Teker’in Global İlişkiler Forumu’nun yeni İcra Komitesi Başkanı (e) Büyükelçi Timur Söylemez ile yaptığı söyleşiyi dinlemenizi tavsiye ederim.

Zaten ekonomik sistemde önemli bir aktör olan Devrim Muhafızları 2005-2007’den sonra ekonomide çok daha fazla ve kritik sektörde söz sahibi oldu. Yaptırımlar, gölge yöntemlerle ekonomik faaliyet alanındaki etkinliklerini de artırdı. Son 20 yılda Devrim Muhafızları bürokratik süreçlere de daha fazla müdahil olmaya; valiler, belediye başkanları, bakanlıklardaki üst düzey görevler gibi sivil pozisyonlara gelmeye başladı.

Vekâlet savaşlarını bırakıp içeride halkın refahını öncelemek isteyen, diplomasiyi ön plana çıkartıp belki de savaşın önünü alabilecek ılımlı isimlere ise alan açılmadı; tasfiye edildiler. Etkisiz kalacağı bilinen güçsüz adayların önü açıldı.

Batılı anlamda bir demokrasi olmasa da kendi içindeki farklı katmanlar ve güç merkezleri arasındaki rekabet-çekişme sınırlı da olsa sertlik yanlıları için bir frenleme mekanizması görevi görüyordu.

İran’ın nükleer programıyla ilgili süreçleri son dönemlerde ABD’nin sabote ettiğine şahit olduk. Hatta Trump, Obama’nın vardığı uzlaşmadan çekildi. İki kere müzakereler sürerken, İran’ı bombaladı. Ancak geçmişte de Devrim Muhafızları bu görüşmeleri pek çok kez sabote etti. Çünkü bir taraftan da eğer uzlaşma olur, yaptırımlar kalkarsa, hem ekonomik ayrıcalıklarından olacaklar hem de ülkenin normalleşmesi onların geri plana düşmesine yol açacaktı.

Türkiye’de kibir ve stratejik genişleme eğilimi durdu mu?

Bu üç ülkenin muzdarip olduğu üç faktörün izlerini Türkiye’de de görebiliriz. Bir dönem iktidarın içine düştüğü kibir, Avrupa’dan Orta Doğu’ya, Rusya da dâhil, pek çok ülkeyle sorun yaşanmasına neden oldu. Mavi Vatan kavramının sınırlarının aşırı geniş tutulması, bir dönem her sorunu askerî güç tehdidiyle çözme hevesi, Suriye’den Somali’ye sivil ve askerî yeteneklerin ve kapasitenin zorlanması, ülkeyi stratejik aşırı genişlemenin duvarına dayandırmıştı.

Son dönemlerde izlenen siyasete bakarak, bu iki faktörle bağlantılı olarak frene basıldı diyebiliriz.

Demokratik erozyonda ise frene basmak nerede, gidişat tam gaz.

Eskiden Türkiye-İran karşılaştırması yapılırken, Türkiye’ye de şeriat rejiminin gelebileceği endişesi dile getirilirdi. Küçük bir azınlık dışında AK Parti’ye oy verenlerin de şeriat isteyeceğini düşünmüyorum.

Asıl ürkütücü benzerliği, dertleri ülkenin daha iyi yönetilmesi olan etkin rakiplerin tasfiye edilip sadece cılız muhalefete yaşam hakkı tanınmasında görüyorum.

Bu çerçevede, kaçırdıysanız, Cansu Çamlıbel’in “Türkiye hâlâ 'seçimli otoriter' mi” başlıklı yazını hararetle tavsiye ediyorum. https://t24.com.tr/yazarlar/cansu-camlibel/turkiye-hala-secimli-otoriter-mi,54550

/././

MHP’de ne oluyor, Ulvi Yönter’in istifasıne anlama geliyor?-Candan Yıldız- 

Yönter’in yargı koridorlarında geçen isminin artık MHP tarafından taşınamadığı, parti içinde güçlenmesinin de rahatsızlık yarattığı iddia ediliyor.

Siyasi bir cinayet olarak tarihe geçen eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Sinan Ateş’in öldürülmesi sonrası Ateş ailesinin işaret ettiği isimlerden biriydi İzzet Ulvi Yönter. Adı Devlet Bahçeli sonrası genel başkanlık için de geçen bir ismin partideki görevinden (Genel Başkan Yardımcılığı) istifası sıradan bir istifa olmasa gerek.

Sıradan bir istifa olsaydı İstanbul il ve ilçe teşkilatlarının hepsi tasfiye edilmezdi. Çünkü İzzet Ulvi Yönter’in İstanbul’da etkili olduğu konuşuluyordu.

Konuştuğum kimi isimler, Yönter’in yargı koridorlarında geçen isminin artık MHP tarafından taşınamadığını, parti içinde güçlenmesinin de rahatsızlık yarattığını savundu. Yeni Adalet Bakanı Akın Gürlek’in Bahçeli ile basına kapalı görüşmesinde bu konunun gündeme gelmiş olabileceği yorumlar arasında. Yönter’in istifası öncesiydi bu görüşme…

“MHP’ye sızan ajan” ifadesini kullanarak parti içindeki taraflaşmayı da açık eden Yönter’in parti içinde gücünün kırıldığı yorumları yapılırken MHP’nin kurucusu Alparslan Türkeş’in oğlu Kutalmış Türkeş’in Yönter hakkındaki sosyal medya paylaşımı arka planda neler yaşandığını açıklar nitelikte:

“Yeni dostu Sedat Peker’in yanında Dubai’de güzel bir tatil yapar, gücünü kuvvetini toplar, yıllardır bize küfreden adamlarıyla beraber keramet kendilerinde olduğu için kendi adına bir parti kurar, Bahçeli’nin konuşmasına haince soktuğu uyuşturucu mafyasını da yanına alır…”

MHP liderinin metinlerini yazan Ulvi Yönter’le ilgili söz konusu bu iddia 15 Temmuz darbe girişimi sonrası palazlandığı konuşulan suç örgütü lideri Ayhan Bora Kaplan’ın avukatının Whatsapp yazışmalarıyla ilgili. Bu iddialarla ilgili yeni iddianame yazıldı. Yargılama başladı.

Yönter’e yakın olduğu konuşulan İstanbul teşkilatının görevden alınmasından sonra il başkanı olarak atanan eski Silivri Belediye Başkanı Volkan Yılmaz’ın doğrudan Bahçeli’ye bağlı olduğu, bunun da parti içinde yeni bir ekipleşmeye izin verilmek istenmediği yönünde yorumlandığını belirteyim.

Sinan Ateş’in yakın arkadaşı ve eski Bursa Ülkü Ocakları Başkanı Cahit Özdemir'le yaptığım söyleşiyi de hatırlatmak isterim Ulvi Yönter'in istifası bağlamında.

O söyleşide Özdemir şunları söylemişti:

"Camia içerisinde herkes bilir ki İzzet Ulvi Yönter, Bahçeli sonrası için hazırlık yapıyor. Yani şöyle söyleyeyim, bu durum Semih Yalçın'ın oğlunun vefat ettiği döneme kadar gidiyor. O dönemlerde parti içerisinde bir kutuplaşma vardı; Semih Yalçın, İzzet Ulvi Yönter ve Olcay Kılavuz (Eski MHP Milletvekili) bir ekipti… İsmet Büyükataman’a karşı bir cephe almıştı bu ekip. Hatta Semih Yalçın, oğlunun vefatıyla ilgili herkese teşekkür etmişti gazete ilanında. Orada adını geçirmediği tek kişi İsmet Büyükataman’dı. Biliyorsunuz Devlet Bey hastalandı bir dönem. Hastanedeyken, bütün herkes, teşkilat mensupları buna üzülürken, Devlet Bey’in iyileşmesini beklerken, İzzet Ulvi Yönter delege avına çıktı. Hatta Eskişehir’de kendisini koskocaman bir pankartla genel başkan gibi karşılattı. Pankartta ‘Hoş geldiniz Genel Başkanımız’ yazıyordu. Herkes Devlet Bey’in, iyileştikten sonra, Semih Yalçın ve İzzet Ulvi Yönter’i partiden göndereceğini konuşuyordu ama göndermedi."

Ulvi Yönter, MHP’den gönderilmedi ama genel başkan yardımcılığı görevinden istifa etmesini “siyasi ömrünü tamamladı” diye yorumlayanlar yok değil.

Cumhur İttifakı'nın ortağı MHP'de, Bahçeli sonrası liderlik tartışmasının tabu bir konu olduğu söylentisi eğer doğru ise parti içinde önemli bir klik olduğu iddia edilen Yönter ekibinin istifası, partide yeni klikleşmelere izin verilmeyeceği olarak da okunabilir.

Tabii, evdeki hesap siyasete uyarsa...

/././

Bir tek ak sayfaya sığar ömrümüz…-Fikret İldiz- 

Avukatlar yaşamın, mücadelenin ve çağının tanığıdır.

Avukatlar, memleketimizin kara bahtlı insanlarıdır. Söylenecek sözleri vardır.

Hukuk devletinin savunulmadığı zaman ve mekanlarda insan hakları yoktur.

Devletler otoritelerini sürdürmek amacıyla ceza kanunlarına sığınır, yargıyı kullanırlar. Devlete karşı suçları çoğaltırlar. Yargı, demokrasi ve hukuk; kendi düzenlerine hizmet etsin isterler.

Ceza kanunlarının siyasal iktidar yanlısı yazıcıları ile kanun yapıcıları; hukuk devletine uygun olduğunu iddia ederek yaptıkları “kanun” değişikliklerinin alkışlanmasını isterler. Cezaevi inşaatları armasından anlaşıldı ve cezaevleri sürekli kanayan yara oldu. Bir adım daha attılar ve artık cezaevlerinde “duruşma salonları” kuruyorlar! Çok yakında adliyeleri cezaevlerinde kurarlarsa şaşırmayın.

Mutlaka bir ceza davasının sanığı olmak veya yargılanmak şart değildir.

Bir ceza davası bile insanları etkiler.

Önce insanları sonra toplumu sarstılar. Sarsılmışlara düşman gözüyle baktılar.

Adil bir toplum ve özgürlükler için sürekli mücadele şarttır.

Parlamento dışı muhalefetin gücünü ortaya çıkartmaktır asıl mesele.

Haksızlığa karşı öfkelenmenin, adalet ve hakkaniyet adına sorgulamanın bir anlamı vardır. İnsanlar ceza davalarında düşmanlığı körükleyenlerin dinleyicisi ve muhatabı olmaktan çok yorgun düştüler. Cezalandırmakla tehdit eden ve kendi yurttaşlarına tuzak kuranlara karşı gözyaşlarına karışmış şikayetlerinden vazgeçmediler ve yargıya güvenlerini silip attılar.

Mücadeleyi sürekli kılan bir yaşam; özgürlük ve insan hakları mücadelesidir.

Sarsılmışların dayanışması mümkündür. Ülkenin siyasi otoritesinin meşruluğunu sorgulayan muhalifler (dissident) otoritenin çizdiği sınırlar içinde kalarak hukuk, özgürlük, adil bir toplum ve adalet yerine; sınırlandırmaların dışında muhalefet yaratan, insan haklarını koruyan ve sorgulayanlar olmalıyız.[i] 

Avukatlar yaşamın, mücadelenin ve çağının tanığıdır.

Avukatlar, insanlara söz söylemeye geldiler. Avukatlar söz söylediklerinde ne bir endişe ne korku duyarlar. Avukatlar gelecektir. Binlerce ama tek yürektir, kendi türküleri vardır. Hep birlikte söylerler!

Bazen kendi seslerini duymazlar. Hayat onlar için insan hakları mücadelesidir. Haklarını ve adalet talep eden halkın sesidirler. Adalet arayışını insan hakkı mücadelesi olarak görürler.

Bazen ölümün kıyısından seslenirler.

"F Tipi Yüksek Güvenlikli Kapalı Cezaevleri" sorununa 5 Nisan 2006 tarihinde ölüm orucuna yatan İstanbul Barosuna kayıtlı avukat Behiç Aşçı kamuoyunun dikkatini çekmeye çalışmıştı. Cezaevlerinde "yalnızlaştırılan" ya da "izole" edilerek yok edilmeye çalışılan tutuklu ve hükümlülerin "insan olduğunu" ve hakları bulunduğunu "ölmeye yatarak" anlatmak isteyen avukat; bu "savunma" yoluyla mücadeleyi sürdürdüğüne inanıyordu.

Ölümün kıyısından seslenmişti…

Güncel Hukuk Dergisi'nin Kasım 2006 sayısında yayınlanan "Kendi sesimi duyamıyorum" başlıklı söyleşide Behiç Aşçı sesini herkese duymuştu.

"Ben hemen ölüm orucu kararı almadım zaten, altı yıl bekledim. Bugüne kadar avukat olarak bütün yolları denedim, uğraştım, koşturdum. Sonuçta bir çözüm yolu göremediğim için ölüm orucuna karar verdim. (…) Bizim hedefimiz illa ölüm orucu yapmak değil, tecridi ortadan kaldırmak. (…) Bir amacı bir hedefi var; bir zemin yaratma hedefi. Nedir bu zemin; tecrit konusunda insanların dikkatini çekmek, ona karşı mücadele etmek için harekete geçirmek ve sorunun çözümü konusunda siyasi iktidara adım attırmak."

Avukat Behiç Aşçı, hükümlü ve cezaevinde… Yaşayarak mücadelesini sürdürüyor.

"Adalete erişmek için ölmek” ne demektir!

Yaşamın kıyısından ölüme giden Avukat Ebru Timtik…

Av. Ebru Timtik, yargılanırken bile; yargılamayı unutmamıştı.[ii]

Yargılandığı mahkemede yarınlara kalmış sözlerini söyleyen avukat Ebru Timtik:

Ben tarihe en azından kendi küçük yaşamımıza adımın tertemiz geçmesini isterim. Umuyorum ki öyle olur. (…) Biz, Marksist, Leninist’iz biz devrimciyiz, sosyalistiz, öyle büyük anlı şanlı isimlere gerek yok. Tarihte bir tek ak sayfaya sığar ömrümüz.”(…) “Madem bizi yargılama iddiasındasınız, bizim halkımızın değerleriyle yaşadığımızı, her türlü maddi ve manevi varlığımızı onlar için harcadığımızı, harcayacağımızı ve kullanacağımızı bilmelisiniz. Bizi hakkı yenenler vekil ettiler kendileri.

(…) Siyasi suç ve siyasi suçlu kavramı izafi bir kavram. Her türden siyasi yargılama mutlaka yargılayanı mahkûm eder.”

Avukat Ebru Timtik bir tek sayfaya sığan ömründe yaşadı, söyledi ve ölümün kıyısından uzaklara gitti.

Söylenmiş sözleri unutmamak sorumluluktur.

Av. Ebru Timtik’i yarınlara kalmış sözlerini Halil Cibran’ın “Ustanın Sesi” adlı eserindeki[iii] şiiriyle analım, yaşıyormuşçasına… “Bir söz söylemeye geldim ve onu şimdi söyleyeceğim. Ama eğer ölüm engellerse beni, o söylenecektir Yarın tarafından, çünkü Yarın Sonsuzluk'un kitabında hiçbir sır barındırmaz.

Yaşamaya geldim, Sevgi'nin görkeminde ve Güzel'in ışıltısında onlar ki yansımalarıdırlar Tanrı'nın.

Buradayım, yaşıyorum ve sürgün edilemem yaşam alanından çünkü canlıdır sözüm ve ölünce de yaşatacaktır beni.

Herkesin yanında ve herkesin uğruna ölmeye geldim ve bugün benim tek başıma yaptıklarım Yarın yankılanacaktır yığınlardan.

Şimdi neler söylüyorsam tek yürekten Yarın söylenecektir binlerce yürek tarafından.”

Avukatlar tek yürek sahibidirler.

Birlikte türkü söyleyenlerdir.

Söyleyecek sözleri olanlardır.

[i] Şan, Emre. Patocka ve Sarsılmışların Dayanışması, Yaralanabilirdik, Cogito Sayı 87. Sf. 98.Yaz 2017 YKY.
[ii] İstanbul 23. Ağır Ceza Mahkemesi 2013/126 esas 25.12.2013 tarihli duruşma çözümleri sayfa 34 ve 35.
[iii] Halil Cibran’ın Ustanın Sesi Destek yayınları. 2017 / Çeviri Aytunç Altındağ

/././

soL "Köşebaşı + Gündem" -6 Nisan 2026-

‘Gerçek’ nedir ve nasıl kaybedilir?-Elif Örnek- 

New York Times, BBC gibi ana akım medya kuruluşlarının tartışmalı yayınları, son yıllarda kurumsallaşan “teyit” mekanizmalarının gerçeği açığa çıkarmaktan çok onu belirli sınırlar içinde yeniden tanımladığını gösteriyor. Teknik doğrulamanın öne çıktığı bu medya düzeninde, savaşın, şiddetin ve eşitsizliklerin tarihsel ve sınıfsal arkaplanı sistematik biçimde silikleştiriliyor.


Televizyon tarihinin en iyi dizilerinden biri olarak gösterilen “The Wire” (dizideki anlamına karşılık düşen çevirisiyle "Dinleme Hattı"), kapitalizmin eleştirisini ABD’deki Baltimore şehri üzerinden kurarken ilginç detaylara yer verir. Dizi, televizyonda sıkça karşımıza çıkan, ileri teknolojiyle donatılmış, en karmaşık vakaların bile ardını kolayca görebilen olay yeri inceleme ve adli tıp anlatılarının yerine oldukça gerçekçi bir tablo sunar.

The Wire, teknolojiye ve olgusal verilere dayanan sistemin ne kadar kusurlu olabileceğini gözler önüne serer. Bir bölümde birden fazla cinayete ait deliller uygunsuz biçimde bir araya getirilir çünkü geçici olarak çalışan laboratuvar görevlisi, “ve diğerleri” anlamına gelen standart kısaltma “et al.” ifadesini anlayamamıştır.

En çarpıcı örnek ise beşinci sezonda ortaya çıkar. Dedektif Jimmy McNulty, gerçek polislik faaliyetlerine bütçe sağlamak amacıyla, adli kanıtları manipüle ederek bir seri katil senaryosu kurgular. Bunu da ölüm sonrası oluşan morlukların boğulma izleriyle karıştırılabileceğini fark ettikten sonra hayata geçirir.

2002-2008 yılları arasında ABD'de gösterilen The Wire, kurmaca olmasına rağmen hem içerik hem anlatım tekniği olarak belgesele yakın bir gerçekçiliğe sahip diliyle o dönemde pek ilgi görmeyip, sonradan kültleşmiş bir dizi.

Dizi, teknolojik gözetimin de mutlak bir doğruluk üretmediğini benzer biçimde gösterir. Uyuşturucu çetesiyle yollarının kesişmesinin ardından polis tarafından güvenliği için başka bir şehre gönderilen bir çocuk, arkadaşıyla yaptığı telefon görüşmesinde Baltimore’a geri döneceğini söyler. Ancak hattı dinleyen görevli bu sözün taşıdığı hayati önemi kavrayamaz ve konuşmayı “ilgisiz” olarak sınıflandırır. Polis departmanından habersiz Baltimore’a dönen çocuk, çete tarafından öldürülür.

The Wire bu sahneler aracılığıyla, gerçeğin çoğu zaman bireysel kötücüllükten değil, sorumluluğun atomize edildiği, insan yararına işlemeyen sistemden ötürü kaybolduğunu vurgular.

Gerçek, yaşamın farklı alanlarında, pratikte değişebilen nedenlerle kimi zaman kaybolur, kimi zaman da kaybettirilir. Bu yazıda, irili ufaklı medya organizasyonlarında gerçeğin “teyit” ya da “bilgi doğrulama” adı altında nasıl kasıtlı biçimde ortadan kaldırıldığını inceleyeceğiz.

Peki, “gerçek” nedir ve nasıl kaybedilir?

'Teyit' birimlerinin yükselişi

Batılı medya kuruluşları, son yıllarda “gerçeği” açığa çıkarma iddiasıyla “doğrulama” veya “teyit” başlıkları altında yeni birimler tesis etti. Platform medyası ise, örneğin Meta, bu işlevi üstlenmesi için farklı ülkelerde bazı internet sitelerini fonladı.

Reuters, NBC, BBC, CNN gibi ağların bünyesinde kurulan ve çalışmalarının çıktısını haber formatında kamuoyuna sunan bu birimler, kurumların kendi haberlerini doğrulamak yerine başkalarının söylediklerini ya da yayımladıklarını irdelemeye adandı. Bu dönüşümle birlikte “teyit” faaliyetleri, haber üretim sürecinin tamamlayıcı bir unsuru olmanın ötesine geçerek, müstakil ve kurumsallaşmış bir içerik alanına dönüştü. “Teyit”, ağırlıklı olarak “karşı cephede” yer alanların aktardıklarını inceleyip bunlar üzerinde şüphe üretmeye yönelen bir pratik hâline gelirken, “gerçek” ise maddi olarak doğrulanabilir olana eşitlendi.

Oysa gerçek ya da hakikat, tek tek maddi iddiaların kontrolüyle değil, ancak bu olguları üreten sınıfsal ilişkilerin, güç mücadelelerinin ve tarihsel süreçlerin bütününde açığa çıkar.

Batı’nın “hakikat” alanına müdahalesi, dijital çağın bilgi kirliliğine, sosyal medya üzerinden yayılan yalanlara ve kamuoyunun güven krizine karşı geliştirilmiş teknik bir yanıt olarak gerekçelendirildi.

“Yalan haber” olgusu yeni değil ancak sosyal medya platformlarının yaygınlaşmasıyla birlikte hem üretim hem de dolaşım hızı belirgin biçimde arttı. Buna ek olarak yapay zekâ teknolojilerinin gündelik hayata entegre olması, görsel ve işitsel içeriklerin üretimini ve manipülasyonunu daha önce görülmemiş ölçüde kolaylaştırdı.

Ancak yalan haber üretimine ilişkin tartışmaların merkezinde uzun süredir Batı basını, daha geniş anlamda ise anaakım medya bulunuyor. Söz konusu kuruluşlar hem tarihsel olarak daha uzun bir yayın geçmişine sahip hem de küresel ölçekte ulaştıkları kurumsal güç ve etki bakımından diğer kaynaklarla kıyaslandığında çok daha belirleyici bir konumda bulunuyor.

Bilgi üzerindeki tekeli son yıllarda ciddi biçimde sarsılan Batı medyasının yaşadığı güven kaybı da “hakikati” kimin aktardığına dair bir krize işaret ediyor.

ABD merkezli araştırma şirketi Gallup tarafından 2025 yılında yayımlanan verilere göre, Amerikalıların yalnızca yüzde 28’i haberlerin eksiksiz, doğru ve tarafsız biçimde sunulduğuna “çok” ya da “oldukça” güvendiğini belirtiyor. Benzer bir eğilimi küresel ölçekte de gözlemlemek mümkün. Çok sayıda izleyici ve okuyucu, ticari medya kuruluşlarının geniş toplum kesimlerinin çıkarlarını temsil etmediğini dile getirirken, bu durum alternatif medya kaynaklarına yönelimi de artırıyor.

Haber merkezlerinde erime

Öte yandan gazetecilik alanında da hem nitelik hem nicelik bakımından kayda değer bir aşınma gözlemleniyor. Son on yılda, haber merkezlerinde çalışan gazetecilerin sayısında dünya genelinde dramatik bir düşüş yaşandı. Medya kuruluşlarının yoğunlaştığı ABD’de, haber merkezlerinde çalışanların sayısı 2008 ile 2020 arasında dörtte birden fazla azaldı. Yalnızca 2024-2025 yılları arasında binlerce kişi işten çıkarıldı. 2022-2023 döneminde Gazetecileri Koruma Komitesi, dünya genelinde şimdiye kadarki en yüksek gazeteci tutuklama sayısını kaydetti.

Tüm bunlara ek olarak anaakım medyanın haber üretiminde sergilediği taraflılık, alternatif medya mecralarının daha geniş kitlelere ulaşmaya başlamasıyla da sıklığı artan şekilde sorgulanmaya başlandı. Gelinen nokta, “gerçek gazetecilik” tanımının ve “hakikat” kavrayışının anaakım medya tarafından ciddi müdahalelerle yeniden biçimlendirilmesi girişimlerine yol açtı. Alternatif medya organizasyonları ve bu organizasyonlarda çalışan gazeteciler “profesyonel olmamak” veya “tarafsızlık ilkesini yitirmekle” suçlandı. Bunun yanı sıra, bir olguyu tarihsel ve siyasal bağlamı içinde ele alarak aktarma ilkesi ortadan kaldırılırken, “tarafsızlık” iddiası altında karşıt görüşlerin asimetrik biçimde sunulmasına dayalı bir sistem icat edildi.

Bu eğilim, somut örneklerde izlenebiliyor.

İsrailli askerlerin Filistinli mahkumlara tecavüz etmesi, doğrudan kamera görüntüleriyle doğrulanmıştı. Buna rağmen Batı basını, "dengecilik" adına hakikatten uzaklaşmayı seçti.

Filistinli bir mahkûma güvenlik kameraları önünde tecavüz eden İsrailli askerler hakkındaki suçlamaların düşürülmesine ilişkin BBC tarafından hazırlanan bir programda, İsrail’de İşkenceye Karşı Halk Komitesi adlı sivil toplum örgütünün direktörü Sari Bashi, ordunun söz konusu tecavüzü örtbas etmeye çalıştığını ifade etti. Bu değerlendirmenin hemen ardından program sunucusunun, tecavüzü görüntülere ve mahkûmun iç organlarının zarar görmesine rağmen inkâr eden İsrail’in resmî açıklamasına ayrıca yer verme gereği duyması, söz konusu “denge” arayışının editoryal pratikte nasıl işlediğine dair dikkat çekici bir örnek.

Bu örnekle ilgili bir diğer çarpıcı nokta ise, “teyit” birimlerinin İsrail askerlerinin tecavüz suçunu işlediğini gösteren görüntüleri inceleyip sonuçlarını kamuoyuyla paylaşma yönünde bir girişimde bulunmamış olması.

Bugün, her başlıkta ve her koşulda gazetecilik faaliyetini sürdürerek hakikati kamuoyuyla paylaşma pratiğinin yerini “iki tarafın görüşlerine başvurma”, “profesyonellik” ve pratikte mutlak biçimde gerçekleşmesi mümkün olmayan “tarafsızlık” iddiası almış durumda. Ancak bu yaklaşımın kurumsallaşması da, Batı medyasının yaşadığı güven ve etki kaybına yanıt üretmekte yetersiz kalıyor.

Batı medyasının içine düştüğü krizi derinleştiren bir başka dikkat çekici gelişme, başta Rusya olmak üzere bazı “rakip” ya da “hasım” olarak konumlandırılan devletlerin medya kuruluşlarının faaliyet alanlarını genişletmesi oldu. “Hasım” devletlerin medyaya aktardıkları kaynakları da artırmalarıyla, Batı’nın “bilgi” üzerindeki üretim ve dolaşım tekeli kırılmaya başladı.

Batı basını ve kurumlarının bu sarsıntıya verdiği yanıtlardan biri, kusurlu bir dünyada doğruluğu yalnızca kendilerinin sağlayabileceği iddiasıyla, bir diğer deyişle “teyit” birimlerinin hayata geçirilmesiyle, sahneyi bir kez daha işgal etme girişimi oldu.

Doğrulama gündeminin siyaseti

Doğrulama, görünürde yalnızca bir kontrol işlemi olsa da, gerçekte güçlü bir gündem kurma pratiği. Her iddia aynı şekilde mercek altına alınmaz, her kaynak aynı derecede şüpheyle karşılanmaz veya her savaş, her katliam, her devlet anlatısı aynı yoğunlukta doğrulama testine tabi tutulmaz. Dolayısıyla “teyit” faaliyetinde asıl belirleyici meselelerden biri, hangi iddiaların ya da hangi alanların doğrulama konusu haline getirildiği.

The New York Times (NYT) gazetesinin Aralık 2023 tarihinde yayımladığı “Sözsüz Çığlıklar: Hamas 7 Ekim’de cinsel şiddeti nasıl silah olarak kullandı” başlıklı haberi gazetenin ön sayfasında basıldı ve büyük ses getirdi.

Haber için seçilen ana fotoğrafta yas içindeki bir aile yer alıyor. Geniş bir salonun ortasında, zaman sanki duvara asılı saatle birlikte donmuş. Kanepede yan yana oturan üç insan var ama her biri kendi içine çekilmiş gibi. Ortadaki adamın bakışlarında yorgun bir kabulleniş, yanında ona yaslanan kadında ise kırılgan bir tutunma var. Sağdaki genç kadın kanepede, ancak sanki zihni çok uzaklarda gibi. Solda, ayakta duran kadın ise rafın önünde, fotoğraflara bakıyor. Bu sahnede kimse konuşmuyor. Kayıp, yalnızlık ve birlikte kalmaya çalışma hali aynı anda var.

Fotoğraftaki dağılmış ama bir arada durmaya çalışan kişiler, 7 Ekim’deki Hamas saldırısında tecavüze uğradığı iddia edilen ve öldürülen İsrailli Gal Abdush’un ailesi. Haber, “siyah elbiseli kadın” olarak tanımlanan Gal Abdush’un hikâyesiyle açılıyor.

Makale, “İsrailli polis yetkililerinin Abdush’un tecavüze uğradığına inandığını” aktaran ifadelere yer verirken, Abdush’u da “7 Ekim saldırıları sırasında İsrailli kadın ve kız çocuklarının maruz kaldığı dehşetin sembolü” olarak nitelendiriyor. NYT’nin ilgili haberinde Abdush ile eşinin ailelerine gönderdiği WhatsApp mesajlarına da yer veriliyor. Ancak bazı aile üyelerinin, bu kritik mesajlara dayanarak İsrailli yetkililerin tecavüz iddialarının uydurma olduğuna inandıkları bilgisi her nasılsa dışarıda bırakılıyor.

Ailenin aktardığı bilgilere göre Abdush sabah 6.51'de ailesine mesaj atarak “sınırda başlarının belada olduğunu” yazdı. Saat 7.00'de ise kocası, Gal Abdush’un öldürüldüğünü bildiren bir mesaj attı. Ailesi, Gal Abdush’un Hamas’ın el bombası atması sonucu hayatını kaybettiğini belirtti. Abdush’un kız kardeşine göre, iki mesaj arasında geçen dokuz dakikada, hatta belki daha kısa bir sürede kardeşinin “tecavüze uğraması, boğazlanması ve yakılması” iddiası inandırıcı değil. Tecavüz iddiası hakkında konuşan eniştesi ise açıkça “Bunu medya uydurdu” diyor. Aile, NYT’nin kendilerine yalnızca “Gal’in anısına bir haber yazmak istediklerini” söylediğini belirtiyor ve ekliyor: “Başlığın tecavüz ve vahşet hakkında olacağını bilseydik, bunu asla kabul etmezdik.”

NYT ise bu açıklamalar karşısında Abdush’un kız kardeşinin açıklamasını itibarsızlaştırmaya çalışarak onun “ne yaşandığı konusunda kafasının karışık olduğunu” ve “kız kardeşini korumaya çalıştığını” iddia edecek kadar ileri gidiyor.

İsrailli bir film yapımcısı ve eski hava kuvvetleri istihbarat görevlisi olan Ana Schwartz, New York Times tarafından, partnerinin yeğeni Adam Sella ve NYT’nin Pulitzer ödüllü muhabiri Jeffrey Gettleman ile birlikte, 7 Ekim’de Hamas tarafından gerçekleştirildiği iddia edilen cinsel şiddetle ilgili, dünyanın Gazze Şeridi’ndeki süregiden savaşı anlama biçimini değiştirebilecek bir soruşturma üzerinde çalışmak üzere görevlendirilmişti. Haber yayımlandığından beri özellikle Schwartz tarafından yapılan açıklamalar, Gettleman önderliğinde yaklaşık iki ay boyunca yapılan çalışmada aslında somut veriye ulaşılamadığını; iddiaları doğrulamada engellerle karşılaştıkları her adımda, isimsiz İsrailli yetkililere veya anlatılarındaki ciddi çelişkiler defalarca açığa çıkarılmış görgü tanıklarına yöneldiklerini ortaya koyuyor. Schwartz verdiği bir röportajda, başvurdukları tüm güvenilir kaynaklardan ya “tecavüze dair bir ize rastlanmadığı” ya da “böyle bir olaya tanık olunmadığı” yönünde yanıt aldıklarını belirtiyor.

Abdush’un ailesinin, adli tıp yetkililerinin ve sistematik bir cinsel saldırıya şahit olmadıklarını belirten görgü tanıklarının açıklamalarının yanı sıra, The Intercept adlı medya kuruluşunun başarılı ve detaylı incelemesi, NYT’nin makalesinde yer alan birçok iddiayı çürütmüş durumda. Ancak NYT bugüne kadar ne özür diledi ne de makaleyi geri çekmeye yanaştı. Gazetenin bu krize verdiği yanıt ise, muhabiri Gettleman aracılığıyla, habercilikte bir araç olarak işletilmesi gereken “doğrulama” faaliyetinin gazetecilerin görevleri arasında olmadığını öne sürmek oldu.

Makalenin yayımlanmasının ardından Gettleman, Columbia Üniversitesi tarafından düzenlenen, cinsel şiddet konulu bir panele konuşmacı olarak davet edildi. Gettleman panelde, gazeteye Polk Ödülü kazandıran haberciliğini savunmak yerine, gazetecilerin “kanıt” arama gerekliliğini reddetti:(…) ‘kanıt’ kelimesini bile kullanmak istemiyorum çünkü kanıt neredeyse hukuki bir terim ve bir iddiayı ispatlamaya ya da mahkemede bir dava kurmaya çalıştığınızı ima eder. Bu benim rolüm değil. Hepimizin farklı rolleri var. Benim rolüm belgelemek, bilgi sunmak ve insanlara ses vermek. Ve biz, [7 Ekim saldırısında] şiddetin her türlüsüne dair, yani cinsel şiddetle ilgili olarak da bilgi bulduk.”

Batı kaynaklarının ‘meşruiyeti’

Batı merkezli kaynakların iddiaları ya da aktarımları çoğu zaman varsayılan meşruiyetle dolaşıma girerken, Batı dışı kaynakların, özellikle de savaş, işgal, sömürgecilik ve devlet şiddeti bağlamında konuşan ezilen toplulukların tanıklıkları daha baştan “doğrulanması gereken” materyal gibi ele alınır. Böylece doğrulama mekanizması, masum görünürken aslında fiilen asimetrik bir şüphe rejimi kurar.

İran'ın Minab kentinde büyük çoğunluğu kız öğrenciler olan en az 175 kişinin yaşamını kaybettiği ABD saldırısına dair Batı'nın haberleştirme ve teyit mekanizması, hakikatin değil emperyalist barbarlığa meşruiyet kazandırmanın peşinden gidildiğinin somut örneklerinden biri oldu.

Bunun çarpıcı örneklerinden biri, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının başlamasıyla ortaya çıktı. ABD’nin bir ilkokulu bombalayarak 165 çocuğu öldürdüğü saldırı, “teyit” birimleri tarafından, suçun vahametini azaltacak ve olay etrafında bir şüphe atmosferi yaratacak biçimde didik didik incelendi. Okulu bombalayan tarafın ABD olduğunun net bir şekilde anlaşılmaya başlamasının ardından ise teyit faaliyetleri, saldırıda Devrim Muhafızları'na ait bir tesisin yakınındaki bir yapının “yanlışlıkla” vurulmuş olabileceği ihtimali etrafında yoğunlaştı.

Bu yaklaşım, trilyon dolarlık bütçeye, binlerce personele ve ileri teknolojik kapasiteye sahip bir ordunun, açık kaynaklarda dahi okul olarak işaretlenmiş bir hedefi “hata sonucu” vurmuş olabileceği iddiasını, ordunun yapay zekâ kullanımına yönelmesi ve Trump yönetiminin bu tür hataları önlemeye yönelik personel azaltımına gitmiş olması gibi gerekçeler üzerinden adeta meşrulaştıran bir söylem üretti. Bu gerekçelerin herhangi biri ya da tümü doğru olabilir; aynı ölçüde, hiçbirinin gerçeği yansıtmama ihtimali de mevcut. Buradaki asıl sorun ise saldırıyı yapan aktörün kim olduğuna bağlı olarak Batı medyasının teyit mekanizmalarının, veri düzeyindeki kesinlikten ziyade ABD lehine işleyecek biçimde konumlanması.

Bu çerçevede, ortaya çıkan anlatının tamamlayıcı unsurlarından biri de, saldırıda hayatını kaybedenlerin sayısı ve yaş dağılımı gibi verilerin savaşın kendisinden daha çok sorgulama konusu hâline getirilmesi.

Örneğin, BBC’nin 16 Mart tarihinde yayınlanan “The Global Story” adlı programın bölüm başlığı şöyleydi: “İran’da bir okula düzenlenen hava saldırısı savaş suçu muydu?

Programa konuk edilen BBC Verify ekibinden Merlyn Thomas, saldırının ardından nasıl bir teyit süreci izlediklerini şöyle anlatıyordu: "(…) [Saldırı sonrası internette paylaşılan] görüntüleri, konum belirleyici unsurlar, duvarlar, okul binasının yan tarafındaki renk desenleri gibi ayrıntıları kullanarak doğrulayabildik. Bu sayede görüntülerin tam olarak nerede çekildiğini tespit ettik. Aslında bu, 'coğrafi konumlama' dediğimiz şey, yani bir olayın tam olarak nerede gerçekleştiğini nasıl bildiğimizi ve görüntülerin güncel olduğunu nasıl doğruladığımızı ifade eden bir yöntem. Bu şekilde görüntülerin gerçek ve özgün olduğunu anladık."

Program sunucularından birinin sorusu üzerine Thomas ekliyordu: 

"İran medyası tarafından el yazısıyla hazırlanmış bir liste yayımlandı; bu listede isimler ve doğum tarihleri yer alıyordu. Bu isimlerden 48’inin 6 ile 11 yaş arasında olduğu görülüyordu. Ancak bu isimlere ilişkin doğrulama açısından yapılabilecekler sınırlı kaldı. Öte yandan cenaze törenine ait yayın görüntülerinde küçük tabutlar, yetişkin boyutunda tabutlar ve bu tabutların üzerinde kişilere ait fotoğraflar, kimi zaman çocukların yüzleri ve isimleri yer alıyordu. Bu görüntüler üzerinden, listede yer alan üç isim ile tabutların üzerindeki üç ismi eşleştirebildik. Bu tür ayrıntılı ve mikro düzeyde doğrulamalar yapılabiliyor; ancak bu, 168 ölü ve 110 çocuk gibi toplam rakamların kesin biçimde teyit edildiği anlamına gelmiyor. Bununla birlikte Eğitim Bakanlığı, söz konusu okulda 264 öğrencinin bulunduğunu açıkladı."

Barbarlığa değil kurbanlara odaklanan bu “teyit” sürecinin ardından, Batı basınında söz konusu saldırıda katledilenler için “savaşta öldüğü iddia edilen çocuk kurbanlar” ifadesi daha sık kullanılır hale geldi. Saldırının faili ABD’nin adı başlıklardan silindi, çocukların katli elbirliğiyle “iddiaya” dönüştürüldü. 

Washington yönetiminin okula “double tap strike” denilen yöntemle saldırması, Batı ana akım medyasında öldürülen çocukların gerçek yaşı ve sayısı kadar irdelenmemiş olabilir.

Bu “çifte saldırı”, bir hedefin vurulmasının ardından birkaç dakika içinde aynı noktaya ikinci bir saldırının düzenlenmesi esasına dayanan askeri bir taktik. Kayıpları artırmayı amaçlayan yöntem, ilk saldırının ardından yardım için olay yerine gelecek kurtarma ekiplerini, sağlık görevlilerini ve sivilleri de hedef alabilecek şekilde kurgulanıyor. Yani ABD gerçekte Devrim Muhafızları'na ait bir yeri vurduğunu düşünüyor olsaydı bile, çifte saldırı planlayarak aslında olay yerine gelecek ilk yardım görevlilerini, sağlık ekiplerini ve sivilleri de öldürmeyi hedeflemişti.

Çifte saldırı taktiği ve bu taktiğin başından beri kimleri hedefe aldığı gerçeği, ne yazık ki BBC ekibi tarafından “teyit” merceği altına alınmadı. Bu konu, saldırıyı düzenleyen tarafın kim olduğu konusundaki “teyit” faaliyetleri kapsamında danışılan uzmanların söylemleri olarak, daha dolaylı biçimde okuyucuya aktarıldı:

Sunucu: Pek çok kişinin gördüğü, yukarıdan çekilmiş ve yerde açılmış çukurları gösteren görüntüye gelecek olursak: Bu görüntüyü doğrulayabildiniz mi ve kaynağı neydi? 

Thomas: (…) Görüntüler uzmanlarla paylaşıldığında, birden fazla saldırı izine rastlandığı ve bölgenin birden fazla kez hedef alındığı yönünde değerlendirmeler yapıldı. Ayrıca hedeflerin birbirine yakınlığı, saldırının belirli bir kasıt içerdiğine işaret ediyor, yani bu durumun büyük olasılıkla bilinçli bir hedefleme sonucu gerçekleştiği ifade edildi.

Uydu görüntülerine bakıldığında ise saldırıya uğrayan alan hakkında şu bilgiler elde edildi: Okul binası görüntünün sağ üst köşesinde yer alırken, hemen güneybatısında bir askerî tesis bulunuyor. Alanın geri kalanı da neredeyse “L” şeklinde uzanan bu askerî kompleksin parçası gibi görünüyor. Okul binasının bu kompleksin bir parçası olup olmadığına dair yoğun tartışmalar yürütüldü. Google uydu görüntülerinde, herkesin erişimine açık eski kayıtlarda, 2013 yılında okul ile askerî tesisin aynı kompleks içinde yer aldığı görülüyor. Ancak 2016 yılına ait görüntülerde iki yapı arasında belirgin bir duvarın bulunduğu, yani okul ile askerî tesisin fiziksel olarak ayrıldığı anlaşılıyor.

'Gerçeğin' maddi doğrulamaya indirgenmesi

Avustralyalı gazeteci John Pilger, editörlüğünü yaptığı “Bana Yalan Söyleme” adlı kitabında, en sevdiği alıntılardan birinin Amerikalı gazeteci T. D. Allman’a ait olduğunu yazar: “Gerçek anlamda nesnel gazetecilik, yalnızca olguları doğru aktarmakla kalmaz, olayların anlamını da doğru kavrar ve yansıtır. Sadece bugüne hitap etmekle yetinmez, zamanın sınavına da dayanır. Yalnızca ‘güvenilir kaynaklar’ tarafından değil, tarihin akışı içinde de doğrulanır. Öyle bir gazeteciliktir ki, olaylardan on, on beş, yirmi, hatta elli yıl sonra bile hâlâ olaylara doğru ve derinlikli bir ayna tutmayı sürdürür.

“Teyit” faaliyetlerindeki temel sorunlardan bir diğeri, “hakikati” çoğu zaman maddi olarak doğrulanabilir olana indirgemesi. Oysa toplumsal ve tarihsel gerçeklik her zaman tekil veri noktaları üzerinden kavranmaz. Bir olayın doğrulanabilir parçaları ile o olayın tarihsel anlamı arasında ciddi bir mesafe bulunabilir.

ABD’deki tutuklanma oranları incelendiğinde, siyahların nüfusa oranla en yüksek mahkûmiyet ve hapiste tutulma oranına sahip grup olduğu görülüyor. Güncel verilere göre siyahlar, ülkedeki toplam nüfusun yaklaşık yüzde 14’ünü oluşturmalarına rağmen, hapishane ve tutukevi nüfusunun yaklaşık yüzde 37’sini oluşturuyor. Bu başlıktaki olası bir tartışmada “teyit” araçlarının işletilmesiyle okuyucuya ancak siyahların daha çok suç işlediği ve daha çok hüküm giydiği söylenebilirdi. Bu istatistiklerin arkasında yatan sistematik eşitsizlikler, yoksulluk, köleliğin yarattığı kuşaklar arası travma aktarımı, Jim Crow döneminden miras kalan cezalandırma politikaları, hapishanelerdeki emek sömürüsü ve daha birçok kritik etkenden yalnızca çok azı “teyit” haberlerinin ancak tali unsuru olarak okuyucunun karşısına çıkabilirdi.

Bu nedenle, bir haber kurumunun görevi yalnızca “Bu rakamlar doğru mu?” sorusunu sormakla sınırlı kalamaz. Bu verilerin hangi tarihsel üretim ilişkilerinin ürünü olduğunu, hangi sınıfsal güç dengeleri içinde ortaya çıktığını ve hangi ideolojik aygıtlar aracılığıyla meşrulaştırıldığını açığa çıkarmak gerekir. Aksi halde doğrulama pratiği, bu eşitsizlikleri sorgulamak yerine onları yeniden üretmenin teknik aracına dönüşür.

Bir bombardımanın belirli bir koordinatta gerçekleştiğini kanıtlamak mümkün ancak bu bombardımanın egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir devletin sistematik şiddet politikasının parçası olup olmadığı aynı yöntemle “teyit” edilemez. Bu ikinci düzeyde mesele artık yalnızca olgusal değil, doğrudan doğruya tarihsel ve siyasal bir çözümleme konusu. 

Ne var ki yalnızca ilk düzeyi meşru bilgi alanı olarak kabul eden egemen söylem, tekil olayların doğrulanabilirliğini öne çıkarırken, bu olayları üreten sınıfsal ilişkileri ve tarihsel bütünlüğü sistematik olarak geri plana itiyor.

Dolayısıyla teyit, hakikati bütünlüğü içinde kavrayan bir pratik olmaktan ziyade, onu ölçülebilir, işaretlenebilir ve sınıflandırılabilir parçalara ayıran bir teknik olarak işliyor. Bu teknik, “doğruyu savunma” iddiası taşısa da, gerçekte hakikatin tarihsel ve sınıfsal bütünlüğünü parçalayarak onu egemen sınıfın çıkarlarıyla uyumlu bir biçimde yeniden düzenliyor. Bu nedenle teyit, hakikati açığa çıkarmaktan uzak olduğu gibi, onun daha geniş ve derin boyutlarını görünmez kılan bir işleve sahip.

Tekrar BBC’nin programına dönelim:

Sunucu: ABD ordusunun hedef seçme kararlarını ilk etapta nasıl aldığını ve bu kararları şekillendiren hukuki ve ahlaki hesaplamaların neler olduğunu daha iyi anlamak istedik. Bu nedenle, daha önce Obama yönetimi sırasında Savunma Bakanlığı’nda baş hukuk danışmanının özel danışmanı olarak görev yapmış olan Yale Üniversitesi uluslararası hukuk profesörü Oona Hathaway ile görüştük.

Sunucu: Ordu bir hedefe saldırıp saldırmamaya karar verirken nasıl bir süreç izliyor?

Hathaway: Bu süreç bağlama göre değişir. Bazı durumlarda bir bölgeyi uzun süre izleyerek faaliyet örüntülerini analiz etme imkânınız olur, bazı durumlarda ise bu kadar zamanınız olmaz. Şüphe oluştuğunda genellikle bir JAG, yani askerî hukukçu devreye girer ve rehberlik sağlar. Ayrıca ‘angajman kuralları’ dediğimiz bir çerçeve vardır. Bu kurallar düzenli olarak gözden geçirilir ve benim de zaman zaman dahil olduğum bir süreçti. Temelde, uluslararası hukukun sahadaki personelin uygulayabileceği somut kurallara çevrilmiş halidir. Hedefleme kararlarında bu kurallar belirleyici rol oynar.

Sunucu: ABD ordusunun İran’daki hedefleri seçerken de benzer bir süreç izlediği söylenebilir mi?

Hathaway: Evet, ancak bir çekinceyle. Son dönemde ABD ordusunun hedef seçimine yardımcı olmak için yapay zekâ kullanmaya başladığına dair haberler var. 2014-2015 döneminde bu söz konusu değildi. Bugün ise nihai kararın hâlâ bir insan tarafından verildiği ifade edilse de, hedeflerin belirlenmesinde yapay zekânın kullanıldığı anlaşılıyor. Ancak yapay zekânın tam olarak nasıl devreye girdiği ve insan denetiminin nasıl işlediği konusunda kamuya açık net bir bilgi yok.

Bu tür soru ve yanıtlar, dikkatli dinleyicilerin ve okuyucuların kafasında bazı soru işaretleri yaratsa da genel olarak rasyonel ve güven verici bir çerçeve sunuyor: Veri toplanır, faaliyet örüntüleri analiz edilir, askerî hukukçular devreye girer ve angajman kuralları titizlikle uygulanır. Ancak tam da bu teknik dil ve kurallara dayalı saldırı dili savaşın kendisinin meşruiyetini değil savaş içindeki şiddetin ne kadar “usulüne uygun” icra edildiğini tartışıyor.

Böylece “doğru prosedür” ve teyit “yanlış savaşın” üzerini örten bir teknik dil haline geliyor.

Güç ilişkileri ve kaynak sorunu

Doğrulama ya da teyit, gerçekte güce karşı denetim uygulamak yerine, çoğu durumda gücün onayladığı bilgi formatlarını meşrulaştırıyor. Yani “teyit” hakikati güçten ayıran değil aksine güçle uyumlu bilgi biçimlerine ayrıcalık tanıyan bir çerçeve kuruyor. 

Sorun hangi tür kaynağın bilgi sayıldığı sorunu. Kaynak hiyerarşisi burada merkezi bir role sahip. 

Uydu görüntüleri, resmi açıklamalar, büyük haber ajansları, uluslararası kurum raporları, açık kaynak istihbarat verileri ve teknoloji şirketlerinin sağladığı araçlar, teyit sürecinin temel dayanakları arasında yer alıyor. Bu araçların kendisi elbette bütünüyle değersiz değil, ancak mesele, bu kaynakların tarihsel ve siyasal olarak tarafsız olup olmadıkları.

Yapay zeka teknolojisi bir yandan sahte imgeler üretilmesine kapı aralarken, diğer yandan da "teyit mekanizması" elinde bir diğer "gayrımeşru ilan etme" aracına dönüşüyor. X'in devreye aldığı "yapay zeka tespit" özelliği, yukarıdaki örnekte görüldüğü gibi doğrudan soL'un çektiği fotoğraflarda dahi "Yapay Zeka ile yapıldı" notu düşerek okuru yanıltıyor.

Son dönemde yapay zekâ teknolojisindeki gelişmeler, maddi olarak doğrulanabilir sanılan “gerçeklikten” dahi şüphe etmemiz gerektiğine işaret ediyor. Uzun yıllar boyunca fotoğraf ve video düzenlemenin teknik zorlukları, bu materyallerin büyük ölçüde tartışmasız kabul edilmesine yol açmıştı. Ancak yapay zekâ tabanlı düzenleme araçları, neredeyse kusursuz şekilde ses ve görüntü üretebiliyor. Aldatma teknolojileri, tespit ve doğrulama araçlarıyla paralel bir hızda gelişiyor.

Otorite üretimi

“Teyit” birimleri kuran medya organları ya da bu alan üzerine yoğunlaşmış internet siteleri, bilgiyi doğrulamaya adanmış gibi görünürken kendilerini de doğruluğun hakemi olarak konumlandırıyor. Böylece doğrulama birimleri, yalnızca haber üreten yapılar olmaktan çıkıp haber alanının üzerinde bir tür yargı mercii gibi davranan yapılara dönüşüyor. Bu birimler çoğu zaman medya tekellerinin, uluslararası fon ağlarının ve platform medyasının sınırları içinde faaliyet gösteriyor. Dolayısıyla hangi bilginin “doğru”, hangisinin “şüpheli” sayılacağı, yalnızca yöntemsel bir mesele değil aynı zamanda egemen sınıfın çıkarlarıyla uyumlu bir seçme ve eleme süreci.

Bu durumun iki sonucundan bahsetmek mümkün. Birincisi, okuyucu ile bilgi arasına yeni bir uzmanlık katmanının yerleşmesi. Okuyucu artık yalnızca habere değil, haber üzerine hüküm veren kuruma da bağımlı hale getiriliyor. İkincisi ise, bu kurumların kendi ön kabullerinin, kaynak tercihlerinin ve siyasal sınırlılıklarının görünmez kılınması. Zira kendisini “doğruluk denetçisi” olarak kuran bir yapı, ideolojik konumunu daha etkili bir şekilde gizleyebiliyor. Kendi çerçevesi doğal, teknik ve kaçınılmazmış gibi yansıtılıyor. 

Bilgi üzerindeki otorite, modern medyada güven krizini çözmekten çok sınıfsal olarak yapılandırılmış yeni bir güven hiyerarşisi kuruyor. Güven artık olayın tanıklarına, sahadaki gazetecilere, toplumsal hareketlere ya da tarihsel çözümlemeye değil, kurumsal “teyit” mekanizmasının mührüne muhtaç hale getiriliyor.

“Doğruyu denetleyen” konumuna yerleşmek, kendiliğinden ideolojiden arınmak anlamına gelmiyor. Tam tersine, bu konum çoğu zaman ideolojik tercihlere teknik meşruiyet kazandırıyor ve bilgi üretimi siyasal mücadele alanından koparılıp teknik bir denetim meselesi gibi yeniden çerçeveleniyor.

Gazetecilikten doğrulama teknisyenliğine

Bu tartışmaların bir diğer olumsuz etkisi ise gazeteciliğin bir tür mekanik teknisyenliğe dönüştürülmesi. Oysa gazeteciliğin asli görevi yalnızca bir ifadenin doğru mu yanlış mı olduğunu belirlemek değil, aynı zamanda bağlam kurmak, güç ilişkilerini açığa çıkarmak, görünmeyeni görünür kılmak, tarihsel arka planı anlatmak ve egemen söylemin dışına düşen gerçeklikleri kamusal alana taşımak. Ancak “teyit” pratiğinde gazeteci artık olayların nedenlerini, sınıfsal boyutlarını, tarihsel kökenlerini ya da siyasal sonuçlarını araştıran kişi olmaktan çok görüntü eşleştiren, tarih tespit eden, açıklama karşılaştıran ya da bu verilere dayanarak haber yapan bir teknisyen gibi konumlanıyor. Oysa teknik doğrulama, gazeteciliğin yalnızca küçük bir parçası.

Böyle bir ortamda okuyucu daha çok teknik bilgiye maruz kalıyor, ancak daha az şey anlıyor. Çünkü anlamak, sadece doğrulamakla değil ilişki kurmakla, tarihsel sürekliliği görmekle ve görünürde teknik olanın içindeki siyaseti fark etmekle mümkün.

Dolayısıyla asıl ihtiyaç duyulan şey, “teyit” faaliyetini mutlaklaştırmak değil, onu eleştirel gazeteciliğin emrine vermek.

/././

Nükleer cehennemin kapıları -Engin Solakoğlu-

Artık Ben Gvir manyağı gibi İsrailli bakanların veya ABD televizyonlarında sözde uzmanların açıkça tartıştığı bir seçenek bu. Esasen Trump’ın kullandığı İran’ı taş devrine döndürme metaforunun başka bir izahı da yok.

Savaşın beşinci haftasını geride bıraktık. İran, en iyi savunma saldırıdır yönetimiyle savaşmayı sürdürüyor. Pek de iyi yapıyor.

Tahran Hürmüz Boğazı'nın denetimine ilişkin taktiğinde de bir değişikliğe gitti. Savaşın ilk günlerinde dünya ekonomisinin boğazını sıkan İran, mengeneyi şimdi yavaş yavaş gevşetiyor. Bu savaşın gelişimiyle bağlantılı bir yöntem uyarlaması mı yoksa önceden planlanmış bir şey miydi anlamak güç. Her koşulda başarılı bir taktik olduğu söylenebilir.

Savaşın başında Boğaz’ın kapanmasının yarattığı şok etkisi uluslararası sermaye düzenini öylesine sarstı ki, İran petrolü üzerindeki ambargo fiilen kaldırıldığı gibi satış fiyatı da yükseldiği için Tahran’ın petrol gelirleri arttı. Hürmüz’e ilişkin planın ikinci aşaması ise, İran’ın bu geçişi tam anlamıyla denetim altında tuttuğunu gösteriyor. İran tek tek ülkelerle pazarlık ediyor, belirlediği geçiş ücretini Fransa gibi ülkelere dahi ödetiyor. Hindistan yedi yıl sonra ilk kez İran’dan petrol almaya başladı.

Savaşın pahalı bir eylem olduğunu bilmeyen yok. İran uzun yıllardır hazırlanmış olduğu bu savaşı şimdi savaşırken finanse edebilir hale geldi.

Savaşın ekonomi cephesinin petrol boyutundaki bu gelişmeler küresel petrol fiyatlarındaki yükselişi frenlemiş görünüyor ama İsrail Birleşik Devletlerinin saldırısının olumsuz yansımaları petrolle sınırlı değil. Gübre meselesi hâlâ yakıcılığını koruyor. Türkiye gibi kendi tarımını sabote etmenin yöneten sınıfın zenginleşmesi için bir araç için kullanıldığı ülkelerde bunun sonuçlarını göreceğiz. İthal ve pahalı gübre önümüzdeki yıldan itibaren enflasyonu daha da yukarı çekecek.

Diplomatik cephede ise bir durgunluk dönemine girmiş gibiyiz. Pakistan’ın ABD ile İran’ı İslamabad’da bir araya getirme çabaları sonuç vermedi. ABD’nin görüşme heyetine başkanlık edeceği söylenen Başkan Yardımcısı Vance’in iki kez kendisini Pakistan’a götürecek uçağın kapısından döndüğü söylendi. Pakistan’ın Mısır, Suudi Arabistan ve Türkiye’yi bir araya getirdiği Dışişleri dörtlü zirvesi de tarihin arka sayfalarından birine  diplomatik turizm faaliyeti olarak kaydedildi. Pakistan Dışişleri Bakanı’nın Pekin’e yaptığı ziyaret de Çin’in yoğurdu üfleme politikaları değişmediği için sonuçsuz kaldı. Oysa ziyaretin haberi geldiğinde yayılan haberler İran’ın Çin’in olası bir barış anlaşmasında garantör olmasını istediği yönündeydi. Pakistan-Çin ortak bildirisi uluslararası ticareti öne alan bir içerik taşıyordu ve emperyalist saldırıya karşı bir duruş içermiyordu.

Türkiye’nin “çabalarını” da ihmal etmeyelim. Sahibinin Sesi ajansının bakarsak, Dışişleri Bakanı Fidan her gün herkese telefon etti. Gelin görün ki bunların savaşın sone erdirilmesi bağlamında bir etkisini hissedemedik.

Önceki gün ABD’nin 48 saatlik bir ateşkes istediği ancak İran’ın buna olumsuz yanıt verdiği ileri sürüldü. İran’ın başından beri savunduğu çizgi ateşkes değil savaşı kalıcı olarak durduracak bir anlaşma. Bu da çok anlaşılır bir şey, İsrail ortadan kalkmadıkça İsrail Birleşik Devletleri İran’a saldırmaya devam edecek.

İran direniyor ve dünyanın en güçlü ordusuna karşı direnebildiği için de psikolojik üstünlüğü elde tutuyor. Bu üstünlüğün bir sebebi de İran’ı yönetenlerin dünyayı iyi tanımaları. Doğru araçlarla doğru propaganda yöntemlerini kullanıyorlar. Özellikle Lego Playmobil karakterlerini kullanarak hazırladıkları kısa videolar izlenme rekorları kırıyor. Açıkçası ben yenisi çıksa izlesem diye bekliyorum her gün.

Propaganda savaşın önemli bir unsuru. Ama bir de savaşın kendisi var. Çelik, ateş, yıkım ve ölüm. Savaşın nasıl gittiği sorusunun yanıtı ise ABD denen suç örgütünün başındaki  Trump’ın Batı Asya’dan uydu görüntüleri sağlayan şirkete yasak getirmesinden anlaşılıyor olmalı. Emperyalist haydutluk savaş bölgesinde bıraktığı enkazın gizlenmesini istiyorsa işler pek de yolunda gitmiyor demektir.

İsrail Birleşik Devletlerinin başta ileri sürdükleri hedeflere ulaşamayınca artık bir yıkım savaşına girdikleri anlaşılıyor. Bu çetenin İsrail bölümünden zaten herhangi bir kurala uymasını bekleyecek kadar saf değiliz. İsrail’in, tıpkı cebinde bir partinin kartvizitini, telefonunda da o partinin ileri gelenleriyle çekilmiş fotoğraflarını taşıyan torbacı, katil ve hırsızlar gibi, dokunulmazlığı olduğunu biliyoruz. ABD kanadında ise eskiden en azından görünüşte uyulan savaş hukuk kuralları Trump-Hegseth ikilisinin temsil ettiği insanlık düşmanlığı karşısında ortadan kalkmış durumda.

Çete İran’daki Buşehr Nükleer santralini şu ana kadar 4 kez vurdu. Uluslararası Atom Enerji Kurumu’nun (IAEA) siyonizmin maaşlı memuru Genel Sekreteri Grossi bile santralde durumun kritik olduğu uyarılarını arka arkaya yineliyor. Şimdi bu adamı durup dururken niye gagaladın diye merak edenler için kısa bir açıklama ekleyeyim.

Bildiğiniz gibi Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Anlaşmasına (NPT) taraf olan İran kısa bir süre öncesine kadar nükleer tesislerini IAEA’nın denetimine açık tutuyordu. IAEA denetçileri düzenli aralıklara İran’ın nükleer tesislerini ziyaret ediyor, tesislerin çoğunluğu bilim insanı olan yöneticileriyle bir araya geliyordu. İşte o bilim insanlarının neredeyse tamamı İsrail tarafından suikastlarla öldürüldü. Bu insanların bilgilerinin İsrail’e Grossi tarafından sızdırıldığı hakkında güçlü kanıtlar var. Bu arada uluslararası sermaye ve siyonizme verdiği bu hizmetin büyük olasılıkla karşılıksız kalmayacağını ve Grossi’nin  İsrail Birleşik Devletleri’nin BM Genel Sekreteri adayı olduğunu da ekleyelim.

Buşehr’e dönersek, barbarların saldırılarının devamı halinde santralin bir nükleer felaket kaynağı haline geleceği belli. Bir küçük hatırlatma daha: Bir nükleer santrale saldırmak ağır bir savaş suçu. Adil bir dünyada Netanyahu ve sadist avenesi ile Trump, Hegseth gibi psikopatların Lahey’de yargılanmalarını gerektiren bir savaş suçu.

İşin ilginç yanı, uzmanlara göre santralin İran'ın Basra körfezi kıyılarında bulunması sebebiyle olası bir patlamadan kaynaklanacak sızıntı ve serpintinin güney istikametine göre hareket edecek olması. Basra’nın güney kıyısında ABD’ye tam boy yaslanarak iktidarda kalan Körfez emirlikleri ve Suudi Arabistan var. Savaşın başından beri kıvırtan bu ülkeler şimdi o radyoaktif sızıntının doğrudan hedefi olma tehlikesiyle karşı karşıyalar.

Radyasyondan salt o asalak ümera ve krallar sürüsü etkilenecek olsa hiç sorun değil ama ilk patlamada milyar dolarlık uçaklarına atlayıp tüyeceklerini ve bölgede çoğunluğu kölelik koşullarında yaşayan milyonlarca emekçiyi ölüme terk edeceklerini biliyoruz.

Bu savaşın nükleer eşiğe doğru yaklaşmasının birinci boyutu.

İkinci boyut ise doğrudan nükleer silah kullanma eğilimi. Artık Ben Gvir manyağı gibi İsrailli bakanların veya ABD televizyonlarında sözde uzmanların açıkça tartıştığı bir seçenek bu. Esasen Trump’ın kullandığı İran’ı taş devrine döndürme metaforunun başka bir izahı da yok. Konvansiyonel silahların İran’ı kısa sürede yenmeye yetmeyeceği, İsrail ve ABD’nin başındaki canavarların da uzun zamanlarının bulunmadığı biliniyor. O halde, taktik nükleer silahlar kullanarak İran’ı ezmek bu suç çetesine en uygun seçenek olarak görünüyor olabilir. Açıkçası o yaratıkların niteliklerine baktığımda kendiliklerinden bunu da yapmazlar diyebilecek durumda değilim. Netanyahu, Ben Gvir, Trump ve Hegseth’in fotoğraflarına şöyle bir bakın, siz de diyemezsiniz!

İyimser hatta safça sayılabilecek bir bakışla, nükleer cehennemin önündeki son engellerin Rusya ve Çin’in saldırgan taraflar olan İsrail ve ABD’ye yapacağı uyarılar olduğunu düşünüyorum. Nükleer düğmeye basmanın herkes için ağır bir maliyeti var.

Yıllardır emperyalizmin kadir-i mutlak olmadığını, her savaşı kazanamayacağını, yenilebileceğini anlatıyoruz. Emperyalist propagandanın gönüllü, ücretli ya da bilinçsiz kurbanları küçümser bir gülümsemeyle dinliyorlar anlattıklarımızı.

Onlar gülümsemeye devam etsinler. Halkların kahkahayla güleceği bir zaman da gelecek eninde sonunda.

/././

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -8 Nisan 2026-

  Savaşan üç tarafın da ortak üç yanı: demokratik erozyon, kibir, aşırı genişleme -Barçın Yinanç-  ABD’nin kibirden ve stratejik aşırı geniş...