GÜNDEM -15 Mayıs 2026-

Diyanet de aile tartışmasına girdi: Hutbede dikkat çeken ayrıntılar-Birgün- 

Bosch'un hayvan sevgisi temalı Anneler Günü reklamının kaldırılmasının ardından Diyanet dikkat çeken bir hutbe yayımladı. Hutbede "Hiçbir sınır ve değer tanımayanlar tarafından; dijital mecralar, reklamlar, televizyon programları ve filmler aracılığıyla toplumun yapı taşı olan aile müessesesi zayıflatılmak istenmektedir" denildi. https://www.birgun.net/haber/diyanet-de-aile-tartismasina-girdi-hutbede-dikkat-ceken-ayrintilar-712804

Diyanet’ten yeni rekor: 4 ayda 60,5 milyar TL -Mustafa Bildircin/Birgün- 

Diyanet İşleri Başkanlığı, 2026 yılının Ocak-Nisan döneminde 60 milyar 545 milyon 682 bin TL harcadı. Başkanlık, aylık ortalama 15 milyar TL’lik harcaması ile Kültür ve Enerji bakanlıklarının da aralarında olduğu genel bütçe kapsamındaki 27 kamu idaresini geride bıraktı.    https://www.birgun.net/haber/diyanetten-yeni-rekor-4-ayda-60-5-milyar-tl-712726

Bütçe açığı 4 ayda 750 milyar lirayı aştı!-Birgün- 

Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, bütçe gelirleri, nisanda 1 trilyon 186,2 milyar lira, giderleri 1 trilyon 524,9 milyar lira olarak hesaplandı. Bütçede nisanda 338,7 milyar lira, ocak-nisan döneminde 758,8 milyar lira açık oluştu. https://www.birgun.net/haber/butce-acigi-4-ayda-750-milyar-lirayi-asti-712717

Merkez Bankası ‘tahminleriyle’ halkı nasıl yanıltıyor? + Çocuk nedir? Eğitimden amaç, iş gücünü mü çocuğun ve toplumun gücünü mü geliştirmek? + Trump’ın Çin ziyareti ve Tukidides tuzağı -EVRENSEL-

Merkez Bankası ‘tahminleriyle’ halkı nasıl yanıltıyor?-Uğur Zengin-

Başta Merkez Bankası ve siyasal iktidar olmak üzere ekonomi şefleri Türkiye’de halkı uzun süredir yanıltıyor. Kavram kargaşasıyla su bulanıyor ve gerçek perdelenmek isteniyor.

Neoliberal dünyanın kalanı gibi Türkiye’de de enflasyona karşı tipik bir ‘enflasyon hedeflemesi rejimi’ uygulanıyor. Esasen iki fikre dayanıyor. Birincisi, hedefin üzerindeki enflasyonun sorumlusu işçilerdir; ikincisi işsizlik artışı enflasyonu kontrol etmek için ödemeye değer bir bedeldir.

Rejim, kâr peşinde koşanı değil, ücretiyle geçineni hedef alıyor. Bu modelde sendikalar piyasayı bozan bir ‘alerjen’ olarak görülüyor. Rejimin sınıfsal karakterini yalnızca bu bile faş etmeye yeter.

Tahmin değil, hedef
İsminden de anlaşılacağı üzere bu model, bir enflasyon hedeflemesi rejimi, bir tahmin rejimi değil. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası yayınlarında yer alan ifade ile bu rejim; sayısal bir enflasyon hedefi belirlenmesini ve Merkez Bankasının öngörülen süre zarfında bu hedefe ulaşmayı taahhüt etmesini esas alıyor.

Ancak Merkez Bankası Başkanı Fatih Karahan -daha önceki toplantılarda olduğu gibi- dünkü enflasyon toplantısında da, “Enflasyonun 2026 yıl sonunda yüzde 26; 2027 yıl sonunda ise yüzde 15 olarak gerçekleşeceğini tahmin ediyoruz” diyordu.

Merkez Bankası esasen bir enflasyon tahmini yapmıyor, enflasyon hedefi belirliyor ve bu hedefe ulaşacağını taahhüt ediyor. Yani yetkisine dayanarak garanti veriyor. Tahmini ise herhangi biri yapabilir, tahmin yapan garanti vermez.

İşin Türkçesiyle bu model ile Merkez Bankası mealen, “İşçiler, ispatlayamam ama enflasyonun sorumlusu sizsiniz. Elimdeki araçları kullanarak, size dokunarak, ücretlerinizi düşürerek ya da bir kısmınızı işsiz bırakıp gelirinizi sıfırlayarak enflasyonu şu kadar zaman içinde şu seviyeye çekmeyi taahhüt ediyorum” diyor.

Hedeften kat kat sapıldı

Ancak ne oldu? Ocak 2023’te Merkez Bankası 2025 yılı enflasyonunun yüzde 5 olacağını hedeflemişti. Diyelim ki, Şimşek geldi ve politikalar rasyonelleşti. Temmuz 2023’te 2025 yılı için enflasyon hedefi yüzde 15’ti. Ocak raporuna göre sapma; ilk baştaki yüzde 5’lik hedefe kıyasla 25.89 puan (oransal olarak yüzde 517), ‘rasyonelleşme’ sonrası revize edilen yüzde 15’lik hedefe kıyasla bile 15.89 puan (oransal olarak yüzde 106) oldu.

Daha kötüsü 2024’te halka 2026 sonunda enflasyon oranının yüzde 9 olacağı taahhüt edildi. Dün yayımlanan raporda Merkez Bankası 2026 yılı sonu için hedef enflasyonunu yüzde 26’ya çıkardı. Merkez Bankası sadece 2 yıl 3 ay sonra verdiği garantiden yüzde 189 saptı. Yani yaklaşık üç katına çıktı.

Ya da bu yılın başında Merkez Bankası ne vadediyordu? Yıl sonu için yüzde 18 enflasyon. Sadece üç ay sonra ne oldu? Yüzde 26. En iyimser tahminle bile Merkez Bankası üç ayda hedefinden yüzde 44.4 saptı.

En alttakilerin suçu
Milyonlarca insan kavram kargaşası ve ayak oyunuyla yanıltıldı. Ancak hâlâ sürecin bedelini zaten reel ücret ve maaşı madara edilenler ödüyor. Ücretler tırpanlanmaya devam ediliyor, hayat pahalılığı krizi derinleşiyor. Haneler geçim sıkıntısı nedeniyle birleşiyor. Bunun da siyasal bir temeli var. Gazetemize yazan bir çocuk işçi, “Kime sinirliyim diye soracak olursanız, bu ülkeyi yönetenlere sinirliyim. Çünkü, kendi suçlarını örtbas etmek için başka suçlu arıyorlar” diyordu. En başa dönelim, enflasyon yüksekse bu toplumsal hiyerarşide en alttakilerin suçu olmalıdır. Metal işçilerinin, çocuk işçilerin, işsiz kalmış tekstil işçisinin, ücreti baskılanan öğretmenin, bir fabrikadaki CNC operatörünün, bir kuryenin ya da bir liman işçisinin… Daha çok gelire sahip olanın, bir şirket CEO’sunun, Merkez Bankası başkanının, bakanın ya da bir holdingin genel müdürünün değil…

Bu çarpık siyasal mimari, TCK 217/A’yı (Halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma suçu) asıl sorumlulara, yani Merkez Bankasına ya da manipülatif piyasaya karşı işletmiyor. Yasanın ucu; bu düzeni eleştiren yazarlara, iktidarın alerjen kabul ettiği sendikacılara ve emeğinin peşindeki işçiye dokunuyor.
/././

Çocuk nedir? Eğitimden amaç, iş gücünü mü çocuğun ve toplumun gücünü mü geliştirmek?-Adnan Gümüş-

Eğitimden amaç iş gücü için mi çocuğun ve toplumun gelişimi, doğayla da uyumlu yaşamak için mi? Eğitimin sağlaması gerekenler neler?

Türkiye’de iktidar ve iş çevreleri hemen her defasında “iş gücü”, “istihdam edilebilirlik” vurgusu yapıyor, bu da mesleki eğitimle ilişkilendiriliyor.

Dahası kendi verileri/istatistiklerinin aksine, yükseköğretimin iş gücüne katılım sağlamadığını iddia ediyorlar, oysa bu yalan, en yüksek iş gücüne katılım yükseköğretim mezunları arasında bulunuyor.

Sadece Türkiye değil esnafın burjuvazinin iktidarların bu söylemi tüm dünyada benzer. Bologna süreci (tüm yükseköğretim de ekonomiye göre) düzenlenmeye çalışılıyor.

Bu hafta Rusya üzerinden bir değiniye değineceğim.

Eğitimin amacı para kazandırıcı iş/kariyer mi olmalı?

Uluslararası tartışmalardan, Rusya’dan aktarılan bir yazıya binaen, gençliğin eğitimden iş ve kariyer yüzünden koptuğuna dair bir aktarım bu hafta t24’te yer aldı: “Diplomanın büyüsü bozuldu: Gençler neden üniversiteden vazgeçiyor?” ana başlığı “Üniversite eğitimi sosyal asansör olma işlevini yitirdi” alt bağlığı ile aktarılan değerlendirmede ana sav ve temellendirme şu şekilde:

“Son yarım yüzyıldır küresel çapta bir patlama yaşayan yükseköğretime olan ilgi hem gelişmiş hem de gelişmekte olan ülkelerde hızla ivme kaybediyor. Eğitim maliyetlerinin her geçen gün artmasına rağmen, üniversite diplomasının kariyer basamaklarını hızla tırmanma garantisi vermemesi gençleri farklı arayışlara itiyor. Günümüzde bir mühendislik ya da işletme mezununun kurye, barista veya satış danışmanı olarak çalışmak zorunda kalması, artık istisnai bir durum olmaktan çıkıp küresel bir norm haline gelmiş durumda.

Rusya’da İzvestiya gazetesinin derlemesine göre, üniversite eğitiminin “sosyal asansör” olma işlevi birçok ülkede durma noktasına geldi.

ABD’de New York Federal Rezerv Bankası verilerine göre, 2025 sonu itibarıyla 22-27 yaş arası mezunların yüzde 43’ü, diploma gerektirmeyen işlerde “yetersiz istihdam (underemployment)” sorunuyla karşı karşıya.

İngiltere’de ise üniversite mezunlarının asgari ücretli çalışanlara göre kazandığı maaş farkı 2007’den bu yana yarı yarıya azaldı. Öğrenci kredileri ve yüksek yaşam maliyetleri eklendiğinde, diplomalı bir gencin harcanabilir geliri 15 yıl öncesine göre yüzde 30 daha düşük seyrediyor.

Eğitimdeki bu krizin temelinde arz-talep dengesizliği ve akademik programların piyasa gerçeklerinden kopuk olması yatıyor. Örneğin ABD’de 2014-2024 yılları arasında bilişim sektöründeki giriş seviyesi pozisyonlar yüzde 6 artarken, mezun sayısı yüzde 110 oranında patladı. Öte yandan sağlık gibi ciddi personel açığı olan alanlarda mezun sayısı sadece yüzde 5 arttı. (…)

Türkiye dahil birçok ülkede gözlemlenen bu “diploma enflasyonu”, eğitim sistemini evrilmeye zorluyor. Üniversiteler finansal bir çöküş yaşamasa da artık piyasa talebine göre kontenjan sınırlamaları ve müfredat güncellemeleri kaçınılmaz birer zorunluluk haline geliyor.”

Burada maalesef varsayılan temel ölçüt; iş gücü piyasası ve emek piyasasında daha yüksek maaş getirisi olan iş/kariyer.

İş gücü mü çocuğun toplumun gücü, doğanın döngüsü mü? Ana ölçütler neler olmalı?

Eğitim gerektirmeyen yüksek ücret kazanılan işleri saysak acaba hangileri?
İş para kazanmak ise bunda eğitimin belli bir payı var elbette, ama bu genel eğilimle ilgili. Tek tek bir kişinin aynı 8 saatte para kazanacağı eğitim gerektirmeyen işler de çok sayıda sayılabilir.

Bu durum değerlendirmenin özünden değildir, ilinektir, talidir. Onun için bu konuya girmiyorum.

Eğitim paraya piyasaya endeksli bir şey değildir.

Ana soru, çocuğun ve eğitimin ne olduğudur.

Çocuk nedir? Eğitimden amaç nedir?
Temel eğitimden amaç da başarı ölçütü de iş gücüne katılım, iş verimliliği ve iş performansı olamaz, bunlar nitelikli bir eğitimde bazı alt boyutlar olarak içerilir ama içerilmese de eğitim için temel kriterler değildir.

Çocuk bir kişidir, kişi olmak kendi eylemine kendi iradesiyle kendi aklıyla karar verebilmektir, eğitim de çocuğun yetiştirilmesi, eyleminin öznesi olmasına yöneliktir.

İş gücü piyasasında çocuk eyleminin öznesi değildir, bu piyasa ana öznedir, piyasayı kontrol edenler ana aktörlerdir, ama çocuklar veya insanlar değil. İş piyasasına uyumu ana amaç haline getirmek çocuğu özne olmaktan çıkarmakta, bir araç bir alet konumunda, makinenin bir dişlisi konumuna düşürmek anlamına gelmektedir.

Üç temel töz/varlık/özne sayarsak bunlar kişi, toplum ve doğadır. Eğitimden amaç, çocuğun kişi olmaya, toplumun toplum olmaya, doğa ile birlikte yaşamaya hazırlanmasıdır, çocuğun ve toplumun kendi yaşamının öznesi olmasının sağlanmasıdır. Bu amaçlara yönelik eğitim de özgürleştirici dönüştürücü etkinliklerdir. Özgürleştirici dönüştürücü yol yordamların başında da bilgi beceri duyarlılık potansiyellerinin geliştirilmesine, gerçekleştirilmesine ortam sağlamak gelmektedir.

Diplomayı işe mesleğe odaklama sağlıklı bir yaklaşım değil. İkisi arasında bağ olsa da farklı şeyler. Ekonomi başka, eğitim sağlık başka. Sağlık örneği verirsek; örneğin iş için mi sağlık olacak yoksa çok daha fazlası insan olmak için mi? Her sağlıklı kişi, örneğin çocuklar da iş mi yapacak, sağlıklı insanın ana ölçütü salt iş mi olacak?

İş ve tüketim malı üretimi zaten böyle olmamalı, insanın yılda 2-3 ayını geçmese daha iyi. Onu da makineler robotla yapay zekalar yapsa daha da iyi.

Bununla beraber ısrarla ileri sürülen bir gerekçe doğru değil, bir kez daha altını çizelim. Tüm dünyada en yüksek iş gücüne katılım üniversite düzeyinde.

Ana Sorun: Mülkiyet ve mübadele biçimleri
Dünyadaki ana sorun iş gücüne katılım değil dünya kaynaklarının mülkiyeti ve paylaşım sorunu. Aile mülkleri üyeleri arasında nasıl paylaşılacak? Ya dünya kaynakları? Benim görüşüm, özel mülke kişinin kendi emeği ile ürettikleri dışındakiler girmemeli. Hiç kimse üretmediğini almamalı. Her çalışan en nitelikli yüksek öğretimden geçmeli ve aynı ücreti/payı almalı.

Sözün özü

Marcuse’un toparlamasıyla; şimdilerde insan olmaktan çıktık, artık biriktirenlerin veya artık birikiminin, tüketimi de buna endeksleyerek kapitalizmin/artık üretim ve tüketim piyasalarının mekanik dişlisi haline geldik.

Eğitimden amaç iş gücü yetiştirmek değil insan ve toplum yetiştirmektir, eğitim bizzat özgürleştirici dönüştürücü etkinlikler örüntüsüdür. Bilim, felsefe, sanat siyasetin kişi ve toplum olmanın ayrılmaz parçasıdır. İş için olanı devede kulak kalır. Artık birikimi tüketim etnosantrizm insanın başlıca müptelalıkları afyonları kimyasal uyuşturucuları haline gelmiş bulunuyor.

Doğa kişi ve toplum olma amaçları, ilkeleri ve yaşam biçimleri neler acaba? 1-İş için, işte, iş/meslek eğitimi ile 2-doğa için, kişi için, toplum için doğa içinde, kişi içinde, toplum içinde eğitim felsefesi, amaçları ve ilkeleri aynı şeyler mi?

Çocuk nedir? Kişi olmak toplum olmak nedir?

/././

Trump’ın Çin ziyareti ve Tukidides tuzağı -Yücel Özdemir-

ABD Başkanı Donald Trump’ın bugün sona erecek Çin ziyareti dünya kamuoyunda yakından takip ediliyor. İki büyük emperyalist ülkenin liderinin bir araya geldiği görüşmede alacakları kararlar, yapacakları açıklamalar, verecekleri mesajlar elbette dünyanın gidişatı, paylaşım hesapları açısından büyük bir önem taşıyor. 2017’den bu yana ilk kez bir devlet başkanı Çin’i ziyaret ediyor. Son ziyaretçi de Trump olmuştu.

Dün sabah başlayan görüşmelerde, Trump birçok lider için sarf ettiği ikiyüzlü övgü sözlerini Çin Devlet Başkanı Şi Jinping için de tekrarladı. Şi’nin “Olağanüstü bir lider” olduğunu ifade ettikten sonra, “Bazen insanlar bunu söylediğimde hoşlanmayabilir, ama bu gerçek olduğu için yine de söylüyorum” dedi.

Dünyanın bir yol ayrımında olduğunu, her iki ülkenin iyi ilişkiler sürdürmesi gerektiğini ifade eden Şi ise, iki büyük güç olan Çin ve ABD’nin “yeni bir ilişkiler modelini” bulması gerektiğini ifade ederken, Antik Yunan tarihindeki “Tukidides Tuzağı”na dikkat çekti.

5. yüzyıldaki Peloponez Savaşı’nı inceleyen Tarihçi Tukidides, savaşın asıl nedeninin yükseliş içinde olan Atina’nın Sparta’yı korkutması olduğu, bu nedenle savaşın kaçınılmaz hale geldiğini tespit ediyor. Tukidides’in tespitleri siyasal bilgilerde ve uluslararası ilişkilerde “Tukidides Tuzağı” olarak tanımlanıyor. Günümüzde ise ABD’li Siyaset Bilimci Graham Allison de bu kavramı ABD-Çin ilişkileri için kullanıyor.

Yükselen güç Çin ile gücünü korumaya çalışan ABD arasındaki rekabetin nereye varacağı günümüzde en çok merak edilenler arasında. Son 500 yılda benzer 16 durumu inceleyen Allison, bunların 12’sinin savaşla sonuçlandığını, dördünün savaşa dönüşmediğini aktarıyor. Dönüşmeyenlere örnek ABD’nin İngiltere’ye, SSCB’nin ABD’ye karşı yükselişi gösteriliyor.

Şi’nin bu önemli ziyarette Trump’a “Tukidides Tuzağı”nı hatırlatması ve “İlişkilerde yeni bir model önermesi” emperyalist devletlerin barış içerisinde bir arada yaşayabileceği tezinin tekrarından ibaret görünüyor. Ancak, her iki ülke arasındaki ilişkiler ve maddi koşullar, barış içinde bir arada yaşamanın imkansız olduğunu gösteriyor.

Ziyaret öncesinde bir değerlendirme yazısı yayımlayan Alman Handelsblatt gazetesi, son ziyaretten bu yana Trump’ın kendisine daha fazla güvenen Şi ile karşılaşacağını yazıyor. Zira aradan geçen dokuz yıllık sürede Çin’in ekonomik ve askeri gücü büyüyerek, ABD’ye birkaç adım daha yaklaştı. Gazetenin yazdığına göre “ABD hükümetindeki Çin uzmanları aylardır bu görüşmeden endişeli. Trump’ın bir avuç soya fasulyesi karşılığında Amerikan çıkarlarını Şi’ye satması ve basit manşetler uğruna kötü bir anlaşmaya razı olduğunu söylüyor.” (Handelsblatt, 13.05.2026)

Trump’ın “manşetlik açıklamalar” yapmayı sevdiği doğru. Ancak bu uğurda ABD’nin çıkarlarını bir yana bırakarak, hem de bir tüccar olarak, “kötü anlaşmaya” imza atma olasılığı zayıf. Trump, ticaretin ABD lehine dönmesi durumunda ilişkilerin sürmesinden yana. Heyette aralarında çok sayıda tekel yöneticisinin olması, küresel rekabete rağmen ABD’nin gözünün devasa Çin pazarında, ucuz emeğinde ve nadir elementlerinde olduğunu gösteriyor. Şi’nin, Trump’ın iştahını kabartan bir anlaşmayla 500 Boeing uçağı almak istediği, muhtemelen bu ziyaret sırasında imzaların atılabileceği de ileri sürülüyor.

Denilebilir ki, Trump’ın ikinci başkanlık dönemi adeta yükseliş içinde olan Çin’i geriletme stratejisi üzerinden yürüyor. Bunların başında gümrük vergileri geliyor. Trump-Şi görüşmesinin arka fonunda asıl olarak emperyalist paylaşımdaki rekabet bulunuyor.

Bu yılın başında önce Venezuela, sonra İran’a yapılan müdahalelerin aslında Çin’in petrol vanalarını kapatmaya yönelik hamleler olarak okunması gerekiyor. Her ne kadar Çin son yıllarda güneş ve rüzgar enerjisi üretimine hız verse de fosil enerjiye bağımlılığı güçlü bir şekilde devam ediyor. Dahası, Trump’ın hamleleri sadece Pekin’in ihtiyaç duyduğu fosil enerji kaynaklarına çökme değil, daha önemlisi pazar alanlarını daraltmak.

ABD’nin Çin’in yükselişini durdurmak için attığı ya da atmayı planladığı adımlar az çok biliniyor. Peki Çin bunlara karşı sessiz kalıp, kabul ediyor mu? Enerjide dışa bağımlılığı azaltmak için devlet eliyle sürekli güneş, rüzgar ve nükleer enerji alanlarına yatırımlar yapılırken, sahip olduğu nadir elementler avantajıyla elektrikli araç pazarında Çin’in payı sürekli büyüyor.

Çin, yeni pazarlara sahip olmak için gümrük vergilerini ise düşürüyor. Trump’ın Pekin ziyareti öncesinde Afrika kıtasındaki 54 ülkeden 53’üne sıfır gümrük vergisi dönemi başlattı. Afrika’nın en büyük 20 ülkesine iki yıl boyunca Çin pazarına gümrüksüz erişim yolu açıldı.

Tayvan ve Güney Çin Denizi başta olmak üzere, değişik alanlar üzerinde ABD ile Çin arasındaki rekabet ise bu ziyarette hangi mesajların verileceğinden bağımsız olarak sertleşecek. ABD’nin Asya’daki müttefikleriyle birlikte Çin’in mevcut egemenlik alanlarını daraltma tuzakları hiç eksik olmadı, bundan sonra da olmayacak.

Ekonomik gücünü artıran, pazar alanlarını genişleten Çin’in ABD’ye karşı günümüzde en zayıf yanı askeri güç ve silah üretimi. Öncesine kıyasla önemli hamleler yapılsa da, henüz ABD ile karşı karşıya gelebilecek güçte ve düzeyde değil. Bu nedenle, askeri olarak karşı karşıya gelmeyi, olanaklar el verdikçe erteleyerek zaman kazanmaya devam edecek. Bu nedenle Trump’ın sert çıkışlarına karşı yumuşak mesajlar vermeye devam edecek.

Genel çerçevede bakıldığında ABD’nin emperyalist paylaşımda, tıpkı Sparta gibi lider kalmak için yoğun bir çaba gösterdiğini, Çin’in de Atina gibi yükseldiği görülebiliyor. Dokuz yıl öncesiyle kıyaslandığında, Çin’in güç topladığı, ABD’nin ise müttefikleriyle ilişkilerinin sarsılmasıyla güç kaybettiği söylenebilir.

Her iki ülke arasında küresel düzeyde süren rekabetin kilit noktasının Tayvan olacağı söylenebilir. Çin’i, Tayvan üzerinden bölge ülkelerinin de dahil olduğu bölgesel bir savaşa çekerek güçten düşürme Washington’un planları arasında. Ancak, masa başındaki hesabın sahada tutmama olasılığı yüksek. Çin’in kazanacağı bir savaş, ABD’nin “dünya liderliği”nin sonu anlamına gelecektir.

/././
EVRENSEL

Mimar Bağış Kankotan: Tarihsel alanların otellere, kafe zincirlerine devredilerek ‘sakıncalı’ biçimde yenilenmesi uzun zamandır yürürlükte, bu bir zorunluluk değil!-Aslı Atasoy/T24-

İstanbul’un tarihsel ticaret aksı olan Tarihi Yarımada, bugün yenilenme projeleriyle büyük değişim yaşıyor. Mimar Bağış Kankotan ile Eminönü’nün üretim ekosistemini, Bulgur Palas örneğinden yola çıkarak mimari mirasın nasıl korunabileceğini konuştuk.

Küresel kentlerin en büyük çıkmazı olan "tek tipleşme", İstanbul’un en karakteristik bölgelerinden biri olan Eminönü Hanlar Bölgesi’ni de etkiliyor. Neo-liberal kent politikalarının bir uzantısı olarak karşımıza çıkan "soylulaştırma" stratejileri, bölgenin yüzyıllara dayanan esnaf kültürünü ve özgün dokusunu butik otellere ya da lüks kafe zincirlerine dönüştürme riski taşıyor.

Mimar Bağış Kankotan’a göre bu bir zorunluluk değil. Mimariyi fiziksel bir restorasyon süreci olarak görmek yerine, "mekânın ruhu" (Genius Loci) ile kullanıcı arasındaki kopmaz bağ olarak tanımlayan Kankotan, hanları yaşayan birer organizma olarak görüyor. Bulgur Palas gibi kamusal odaklı projelerin başarısına dikkat çeken Kankotan ile tarihi yapıların ekonomik döngü içinde kimliğini kaybetmeden nasıl var olabileceğini ve restorasyon disiplininin etik sorumluluklarını tartıştık.

Mimar Bağış Kankotan

- Bağış Hanım, mimarlık literatüründe yerin ruhu anlamına gelen “Genius Loci” kavramı, Eminönü hanlarında nasıl? Bu ruh ne anlatıyor bize?

Genius Loci, mimarlıkta, bir bölgenin doğal-yapılı çevresiyle, kültürel ve sosyal bağlamıyla kurduğu eşsiz bağı anlatır. Bir kentsel mekânda bu ‘ruh’ bize usulca fısıldadığı için iyi ve o ‘yere’ ait hissederiz öyle değil mi? Eminönü ve Hanlar Bölgesi de bu anlamda çok tipik bir örnek.

- Koruma uzmanı bir mimarı olarak sorumluluğunuz neler?

Koruma uzmanlığına bir tür “bekçilik”, zamanlar-ötesi bir “muhafızlık” hatta bir tür “şövalyelik” de denebilir. Her ne kadar fazlaca turistikleştirilmeye ve popülerleştirilmeye çalışılsa da Eminönü de bu anlamda dünyanın en eski yerleşim yerlerinden biri olarak bu “yerin ruhu” kavramının vücut bulmuş somut bir örneğidir. Mısır Çarşısı’nın insanı uyaran, canlandıran baharat kokularıyla, Yeni Cami avlusu ve önündeki güvercinlerin kanat çırpışlarıyla, balıkçıların kokuları ve sesleriyle, tenekeci esnafının ve emekçilerinin çıkardıkları metal işçiliği sesleriyle, Sirkeci’nin tren seferleriyle ritmi yoğunlaşıp seyrelen insan trafiğiyle tarihin her ama her döneminden kalan, sayısız olaylara tanıklık etmiş taş ve tuğla duvarların yüzeylerine dokunduğunuzda hissettiğiniz farklı duyularla nerdeyse tüm insanlık tarihine dair kadim “bilgeliğin” içten içe hissedildiği Eminönü, kendine has “ruhu” olan çok ama çok özel bir “yer” doğrusu.

- Peki Eminönü’nde 15. yüzyıldan bu yana gelen Hanlar Bölgesi hakkında neler söylersiniz?

Eminönü içerisinde “Hanlar Bölgesi”, tarihi ticaret limanları ve yollarının kesiştiği çok önemli bir noktada, kentsel yaşamın merkezinde duran ticaret faaliyetinin ve tüccarların geçici konaklamalarının gerçekleştiği bir alan olarak karşımıza çıkıyor. Bu işlevler için tasarlanmış özgün bir yapı tipolojisi olan “Han” mimarlığının çok ilginç örneklerini bir arada bulunduran bu hanların birbirine entegrasyonuyla çok özgün bir kentsel doku oluşturan nadide bir yerleşim. Bu nedenle de biraz önce tariflediğim kadim kentsel ruhun hala yaşadığı çok karakteristik bir bölge. Pek benzeri olmadığını kolaylıkla iddia edebileceğimiz sosyolojik, kültürel ve mekânsal bir değer.

- Bir restoratör mimar olarak, yüzyıllardır orada olan o binalarla kurduğunuz iletişim nasıl oluyor? İlk görüşten başlayarak adım adım anlatır mısınız? 

İlk görüşte aşk diyebiliriz. Çok etkileyici buluyorum. Hanlar bölgesi tüm metrukluğuna rağmen çok sevdiğim, gezerken her seferinde yeni yerlerini keşfettiğim bir hazine benim için. Bir bahaneyle yolumu düşürüyor, tanıtmak için geziler-dersler organize ediyorum. Hanların yüzlerce yıldır orada duruyor olmaları, her şeyi mağrur bakışlarla seyretmeleri, hissetmeleri ve buna devam edecek olmaları çok etkileyici benim için. O yapılara fiziksel olarak dokunmak ve bunları düşünmek heyecan verici. Kendimi şanslı hissediyorum mesleğim gereği bunları idrak edebildiğim ve daha yakından bakabildiğim için. Bazen canlı gibi düşünüyorum yapıları. Belki canlı olan onlar ve biz kelebek ömrümüzle şöyle bir kanat çırpıp yanlarından geçebiliyoruz. Bu işin duygusal kısmı.

- Konunun teknik kısmı nasıl gelişiyor?

Sondan başa giderken mevcut durumunu gözlemleyip sorguluyorsunuz; neden bu halde, buraya gelene kadar hangi aşamalardan geçti, zarar veren etmenler nelerdi ve gelmemesi için neler yapılabilirdi. Bunları düşünüyorsunuz ve çözüm üretmeye çalışıyorsunuz. Bunu yapmak için illa yapıyı kapsamlı olarak restore etmek gerekmiyor. Bazen geçerken fark ettiğim basit ama önleyici çözümleri kullanıcılara açıklayarak paylaşıyorum. Ne yapmaları gerektiğini, niye yapmaları gerektiğini. Bazen kullandıkları yapının önemini, tarihçesini paylaşıyorum. Genellikle ilgiyle dinleyip konuyu anladıklarını ve daha dikkatli olacaklarını söylüyorlar.  

- Bulgur Palas’ta metruk ama çok anlamlı bir binayı bir hafıza odağına dönüştürerek bir başarı elde ettiniz. Ancak Eminönü hanları, yüzlerce küçük mülkiyetin ve ticari kaygının olduğu bir “üretim ekosistemi” burada proje yapmak nasıl olmalı? Siz ilk nereden başlardınız? 

Üzerinde düşünülerek üretilecek köklü politikaların ve planlamaların çözüm olacağına inanıyorum. Bu sebeple tek tek yapılardan ziyade bahsettiğiniz ekosistemi de dışlamayan kapsamlı bir planlama yapmakla işe başlanabilir. Bölgenin yüksek turizm potansiyeli göz ardı edilemez. Diğer taraftan Bizans’tan itibaren ama özellikle Osmanlı’da yüzyıllarca kesintisiz olarak çok yoğun bir ticaret merkezi olarak günümüze kadar gelmiş ve hala da bu işlevi aynı yoğunlukta devam ediyor. Bu sebeple bölgenin geleneksel ticari kimliğini korumak da önemli. Gece-gündüz nüfus hareketliliğinde denge sağlanması da çok önemli. Bugün gündüz gittiğinizde iğne atacak yer bulamazken akşam ya da pazar günü gittiğinizde terkedilmiş bir şehir görüntüsü vermektedir. Bahsedilen yoğunluk sokak kotunda ve buna yakın kotlarda devam ederken üst katlar çoğunlukla depo olarak kullanılmakta ya da işlevsiz kalmaktadır. Halbuki böylesi önemli bir bölgede bu alanların da fonksiyon verilerek değerlendirilmesi gece nüfusunun canlanarak denge sağlanmasına ve bölgenin ekonomisine büyük katkısı olacaktır. 

Bulgur Palas restorasyon öncesi
Bulgur Palas restorasyon sonrası

- Mesela neler yapılabilir?

Belirlenen alanlarda sosyal, kültürel tesis alanları ve konut alanları tasarlamak sürdürülebilir olması için önemli olmakla beraber nüfus artışı kontrol altında tutulmalı ve daha sağlıklı bir sosyal çevre oluşturulmalı, yayalaştırma, toplu taşıma kullanımı gibi çözümler hayata geçirilmelidir. Eşzamanlı olarak yerel nüfusun, kullanıcıların bilgilendirilmesi ve katılımlarının sağlanması yürütülecek çalışmaların sahiplenilmesi ve güçlü bir sosyal yapı oluşması için çok önemli bir bileşen. 

- Mal sahiplerinin ya da oradan gelir elde etmeyi düşünenlerin rant meselesi bir mimarı nasıl etkiliyor?

Doğrudan ve maalesef olumsuz etkiliyor. Aslında iş birliği içerisinde kamu yararı gözetilerek, mevcut mevzuatlar çerçevesinde yürütülmesi gereken süreç aşırı istekler sebebiyle çıkmaza girebiliyor. Yüksek rant beklentisine evrildiği zaman sorunlar ve aradaki anlaşmazlıklar büyümeye başlıyor. Bu baskıyla meslek pratikleri ve estetik kaygılar kısıtlanmaya, mimarlığın özünde olan kamu yararını gözetmek azaltılmaya, kalite düşme eğilimine giriyor. Böyle bir çekişme ortamı. Netice olarak günümüzde ortaya çıkan yapı stoğunu gördüğümüzde çekişmeden kimin galip çıktığı anlaşılmaktadır. Tek tip projeler, birbirinden farkı olmayan şehirler… Halbuki eski kent dokularını incelediğinizde her bölgenin iklimine, coğrafyasına, bitki örtüsüne göre şekillenen bir konut ve kent dokusu olduğunu görebilirsiniz.

- Nasıl bir yasal prosedür var?

Tarihi eserler söz konusu olduğunda konu daha da karmaşıklaşıyor. Çünkü sürece kültürel mirasın korunması kanunları, koruma ilkeleri, kurullar dahil oluyor. Alınacak yanlış bir karar kültürel mirasta geri döndürülmesi mümkün olmayan tahribatlara sebep olurken hukuki süreçler de başlatılıyor ve mimar ağır yaptırımlarla doğrudan karşı karşıya kalabiliyor. Bu vesileyle şunu da belirtmek isterim; insanlarda çekince oluşuyor tarihi eser yapıları sahiplenmek konusunda. Süreç çok zorlu görünüyor. Fakat uygun projeler hazırlandığında, süreç daha detaylı ve hassas olmakla beraber doğru işletildiğinde normal olarak yürüyor. Ekonomik olarak yeni yapıya göre maliyeti yüksek olmakla beraber bu oranda getirisi oluyor. Eski eser sahipliliği özendirilmeli ve yasal olarak süreci kolaylaştırıcı kararlar alınmalı. Örneğin eski eserlere yeni yapı yönetmeliklerinin uygulanmaya çalışılması bazen sorunlar çıkmaktadır. Ekonomik olarak tarihi yapısını onarmak isteyen vatandaşlara mali destek verilmelidir. 

- Hanları kurtarmak için soylulaştırma bir zorunluluk mu? Karaköydeki gibi butik otellere ve lüks kafelere dönüşmeden, o eski doku ekonomik olarak nasıl hayatta kalır?

Bu kavram belirli bir dönem boyunca aslında kasıtlı olarak “çöküntü bölgesi” haline getirilerek, âtıl bırakılıp, değersizleştirilen alanların bir süre sonra, farklı kesimlerin bu ucuzlayan fakat bir yandan da istenmeyen alanlara yönlendirilmesi sonucu değer kazandırılmasına dayalı bir stratejinin “şıklaştırılmış” teknik adı. Böylece daha önce buralarda barınabilen, çalışabilen kesimlerin artık asla karşılayamayacağı yeni yüksek değer ve bedelleri ödeyebilecek varlıklı kesim, kuruluş ve kişilerin bu alanlara yerleşip, oralara sahip olmalarını öngören ekonomik ve demografik bir mülkiyet transferi operasyonunun “meşrulaştırılmış” bir tanımı. Tarihsel bina ve alanların, lüks zincir veya butik otellere, küresel kafe zincirlerine, lüks mağaza markalarına devredilmesi karşılığında insanlığın ortak mirasının oldukça da yanlış ve sakıncalı biçimde yenilenmesine dayalı bir mekanizma uzunca bir süredir yürürlükte. Oysaki karşımıza tek çare gibi sunulan bu işleyiş asla bir zorunluluk değil. Kamu kaynakları yerinde ve doğru kullanıldığında, bu yapıların, mekânların, alanların ve fiziki çevrelerin soylulaştırma ve özelleştirme mekanizmaları olmadan da korunması, onarılması, halkın kullanımına ve gelecek kuşaklara aktarılması çok mümkün. Bunun sayısız örneği bulunuyor. Bulgur Palas gibi İBB Miras aracılığıyla yürütülen ve hayata geçirilen pek çok proje bunun gözümüzün önündeki açık kanıtları. Yine Fatih Belediyesi’nin de bu konuda başarılı çalışmaları bulunmakta. Konumuzla bağlantılı bir örnek olarak projelerini hazırladığımız Şekerci Han’da kapsamlı bir restorasyon başlatılmıştır. 

Büyük Yıldız Han

- Kamusal sorumluluk bunun neresinde duruyor?

Neo-liberal kentleşme politikalarının bir devamı olarak, kültürel ve tarihi miras alanına da hızla sirayet etmeye başlayan özelleştirme olgusu ve buna yönelik planlama stratejileri, işletme modelleri, teşvik mekanizmaları, bunlarla uyumlu yasal-yönetsel düzenlemeler, bu olumsuz süreci perçinliyor. Bu yaklaşımın bir ürünü olarak geliştirilen “yap-işlet-devret” modeli ve özel şirketlere uzun dönemli tahsis modeli gibi yöntemlerle, soylulaştırmaya ve yerlilerini yerinden etmeye, esasen kamuya ait varlıkların çok uzun süreler boyunca özel işletmelere fayda sağlamasına doğru yönelen hâkim koruma-yenileme yaklaşımı, beraberinde pek çok sorun getiriyor.

- Bir mimar olarak hanların kapısından girdiğinizde; fiziksel yapı ile oradaki sosyal doku arasındaki ilişkiyi nasıl tanımlıyorsunuz? Bu iki katman mimari projede birbirinden ne kadar bağımsız ele alınabilir? 

Kullanıcıyla içinde bulunduğu yapıyı bağımsız ele almak mümkün olmaz. Yapı, içinde bulunacak kullanıcılar için, o kullanıcıların ihtiyaçlarının bir sonucu olarak inşa edilmiştir. Yapıya ruhunu veren kullanıcılarıdır. Yapının fiziksel ve teknik limitleri ise kullanıcının ihtiyaçlarını sınırlamakta ve mekansal davranışını belirlemektedir. Mekânın konumu, ışığı, kütlesi kullanıcı psikolojisi üzerinde doğrudan etkilidir.  Dolayısıyla bu ikisi birbirlerine bağımlı ve sürekli etkileşim içerisindedir. Bu kültürün korunması ve devam ettirilmesi hanların korunması kadar önemli bir konudur.

- Kentlerin giderek tek tipleştiği bir dönemde, İstanbulun hanlarındaki o nevi şahsına münhasır dokuyu korumak, kentsel kimlik tartışmalarında nasıl bir değer ifade ediyor?

Kimlik politikaları, yaşadığımız neo-liberal çağın en önemli yönetim enstrümanlarından biri. Bir yandan küresel anonimleşmiş, aynılaştırıcı bir vasıfsız kimlik inşası tüm hızıyla yürürlükteyken, diğer yandan da alt kimliklere dair ayrıştırıcı paralel bir kimlikler stratejisi eşzamanlı olarak işliyor. Bunun mekânsal anlamda da kendisini gösterdiğini öne sürmek yanlış olmaz. Tarihi yapı ve çevrelerimizin korunmasına yönelik restorasyon projelerinde de bu ikili etkiyi görüyoruz. Kültürel ve tarihi miras stokumuz, özel sermayenin finansmanına, dolayısıyla da insiyatifine, manipülasyonuna, hatta ne yazık ki kendi kârlılık beklentileri doğrultusunda tarihi mirasın ‘şık’ bir şekilde deformasyonuna göz yumulduğu ve bu tarihsel yanlışlıkların meşrulaştırıldığı bir rotaya girmiş görünüyor. Adeta daha dün inşa edilmişçesine yepyeni ve pırıl pırıl görünümlü rekonstrüksiyon ve restorasyon projeleriyle yaratılan “sahte tarihsellikler”, koruma disiplininin özüne, onun asıl hedeflerine oldukça aykırı bir işleyişe ve kentsel-mekânsal kimlik bağlamında olumsuz sonuçlara neden oluyor. İstanbul’un Eminönü Hanları bölgesindeki o “nevi şahsına münhasır dokuyu korumak”, patinasıyla, sesleriyle, kokularıyla, insanıyla, gelenekleriyle, gündelik yaşayışındaki devamlılıkla sürdürebilmek, gelecekte bugünkü maddi kazanımlardan çok daha kıymetli olacak.

- Son olarak ne söylersiniz?

Son söz öncesinde kısaca şunu belirtmek istiyorum. Aslında bu söyleşiyi hanlar konusunda ortak çalışmalar yürüttüğümüz çok kıymetli hocam Prof. Dr. Murat Çetin ile beraber planlamıştık, mümkün olmadı. Fakat paylaştığım ve bilgisine başvurduğum konulara katkılarından dolayı kendisine çok teşekkür ediyorum. Ve toparlamak gerekirse; aktarılacak tarihsel veri bilimsel olarak belgelenmiş ve doğruluğu kanıtlanmış olmalıdır. Yarına bırakacağımız mesaj açık olmalı; “bunu bu şekilde aldım, şunları ekledim, size de bu şekilde bırakıyorum”.

Aslı Atasoy/T24

soL "Köşebaşı + Gündem" -14 Mayıs 2026-

AKP, Fethullahçıların taktiğini kullandığını itiraf etti: CHP operasyonundaki yeni hamleler ne anlama geliyor? 

Son dönemde yandaş medya, trol ağı ve AKP’ye yakın sosyal medya hesapları, “video” servisleri ve “bel altı” imalarla CHP’yi hedef alıyor. Yapılan bu saldırı, her ayrıntısıyla AKP’nin eski ortağı Fethullahçıların taktiğini andırıyor. Bu taktiğin kullanıldığına dönük üstü kapalı bir itiraf da gelirken bu hamlelerin arka planında hangi amaç yatıyor?

Sorgu süreciyle ilgili görüştüğümüz adli kaynaklar, aynen şöyle dedi: ‘Özel hayat demeyip her anlattığı tutanağa geçirilseydi Özel sokağa çıkamaz hale gelirdi.’ Çok vahim.

Bu sözler eski AKP yöneticisi ve milletvekili Şamil Tayyar’a ait.

Tayyar, haftalardır doğrudan yandaş basın ve trol ağları aracılığıyla servis edilen onlarca “bel altı” hamleyi kimse bilmiyor ve görmüyor gibi bu sözleri dile getiriyor, AKP'nin özenli davrandığı kanısı yaratmaya çalışıyor.

Ancak sadece bunu yapmıyor Tayyar, "elimizde çok şey var" kanısı yaratmaya çalışıp aynı zamanda bir tehdit de savuruyor.

Peki, bu tehdit ne anlama geliyor?

Cumhuriyet’in tasfiyesi sürecinde AKP’nin en büyük ortaklarından biri olan Fethullahçıların yıllarca imal edilmiş görüntüler ve “deliller” üzerinden yaptığı hamleler malum.

Son dönemde buna benzer adımlar atan iktidar partisine tepkiler yağmaya başlayınca bu çıkışı yapan Tayyar, devamla ise şunları söylüyor: Israrla, başından beri suçla doğrudan bağlantılı değilse müstehcen görüntü veya iddialara yer vermiyorum. Hem hukuki hem insani hem ahlaki değil. Ayrıca, süreci magazinleştirir, yolsuzluk dosyalarına gölge düşürür. Bu endişemi Adalet Bakanımız Akın Gürlek’e de ilettim, 'kesinlikle haklısın' dedi. Gayri ahlaki paylaşımların üzerine gidileceğini, sızıntının kaynağını araştıracaklarını, buna izin verilmeyeceğini söyledi. Duyarlı bir tavır, olması gereken budur.

Yani önce sopa gösterme niyetiyle AKP’nin titiz davrandığı iddiasını savunuyor, ardından da itirafta bulunuyor Tayyar.

Sızıntılar yapıldığını kabul ediyor.

Peki, kim yapıyor bu sızıntıları?

Akın Gürlek itirafı

Tayyar doğrudan Akın Gürlek ile konuşmuş.

AKP’nin şu an yürütülen tüm siyasi davalarının kısa süre öncesine kadar “başsavcı” sıfatıyla sürdürücüsü olan Gürlek’in kontrolündeki “sızıntıları”, davadaki tüm ifadelerin anlık olarak Yeni Şafak’a nasıl servis edildiğini bir an için unutalım ve gelelim Gürlek’in Adalet Bakanlığı’na.

Yandaş bir kanalın canlı yayınına çıkıp, (Şamil Tayyar’ın düzenli konuk olduğu kanala) Gökhan Böcek ve Özkan Yalım’ın itirafçı olduğunu daha ilk gün, kimse bilmezken kamuoyuna duyuran isim kimdi?

Akın Gürlek.

Peki, Gürlek’in bu duyurusunun sadece bir gün sonrasında bu iki ismin de “itirafları” denilen ifadeleri basına kim servis ettirdi?

Daha bu iki isim savcılıktan çıktığı anda basına çarşaf çarşaf servisi yapanlar kimdi?

Yine hatırlayalım…

Gökhan Böcek itirafçı olmadan kısa süre önce Böcek Ailesi’ne ilişkin “bel altı” iddialar AKP’ye yakın trol hesaplar tarafından sosyal medyadan paylaşıldı, mesajlar ve videolar servis edildi.

Bundan çok kısa süre sonra ise bir bütün olarak Böcek Ailesi’nin itirafçı olduğu haberini aldık.

Şimdi başa dönersek, Tayyar ne diyor: “Özel hayat demeyip her anlattığı tutanağa geçirilseydi Özel sokağa çıkamaz hale gelirdi.”

Bu doğrudan iktidar güdümünde, tam da Fethullahçıların yıllarca kullandığı taktik değil de ne?

Üstelik ortada Tayyar'ın iddia ettiği gibi Özkan Yalım’ın ifadelerini kayda geçip servis etmeyen bir merci de yok.

Daha dün Yalım üzerinden CHP’li iki kadın yönetici, Gamze Pamuk ve Gizem Özcan çirkin şekilde hedef alınmış, iki isim de bu iddialara çok sert sözlerle tepki göstermişti.

Yani AKP’liler hem yalan söylüyor hem de sopa sallıyorlar.

Tüm bu yaşananlar ve Şamil Tayyar’ın Akın Gürlek ile görüşmesi sonrası açıklamada bulunan CHP’li Murat Emir, “Günlerdir 'Devletin namusuna teslim edilmiş, adli emanetteki cep telefonlarındaki o görüntüleri kimler, hangi amaçla sızdırdı?' diye soruyoruz. Bu ahlaksız sızıntılar için neden bugüne kadar kılınızı kıpırdatmadınız? Öte yandan Özkan Yalım’ın orijinal ve değiştirilmemiş ifadesinde; savcının dosya ile uzaktan yakından ilgisi yokken rahmetli başkanımız Gülşah Durbay’ı kasıtlı olarak sorduğu açıkça sabittir. Üstelik ortada medyaya servis edilen tahrif edilmiş metinler var” dedi.

Evet, AKP eski ortağını belli ki çok özlemiş.

Attığı tüm adımlar, son dönemdeki tüm hamleler buna ilişkin.

Peki, amacı ne?

AKP ne yapmak istiyor?

AKP son dönemdeki siyasi davaların merkezine hep İmamoğlu'nu koymuştu.

İmamoğlu saf dışı bırakıldıktan sonra açılan davalar da uzun süre İmamoğlu merkezli ilerlemeye devam etti.

Ancak tutuklanması İmamoğlu dosyasıyla bağlantılı olan Muhittin Böcek üzerinden servis edilen "itiraflar" ve Özkan Yalım hamlesi, Özgür Özel'in ve CHP yönetiminin de doğrudan hedef alındığı yeni bir hamle anlamına geldi.

Bu hamlelerin de kuşkusuz CHP kurultayı üzerinden İmamoğlu bağlantısı var ancak Özel ilk kez doğrudan hedef alınıyor.

Hem Yalım hem de Böcek üzerinden Özel'in "para aldığı" iddiaları her yana servis ediliyor.

İki CHP'li dolayımıyla yapılan bu servisleri Özel'in yakın arkadaşının gözaltına alınması takip etti, bu da niyeti ortaya koyan bir diğer hamle oldu.

AKP son süreçteki bu hamleleriyle CHP'ye kayyım atama davasında yeni bir atağa kalkmış görünüyor ve belli ki bu atak, eski ortağı Fethullahçıların taktikleriyle daha sert şekilde ilerleyecek.

soL Haber'i WhatsApp ve Telegram kanallarından takip edin, önemli gelişmeleri kaçırmayın.

Hukukla, yargıyla, seçimle adalete ulaşılabilir mi?-Ali Rıza Aydın-

Hukuk ve yargı kılıflı dokunmaların bir yanında yönetememe ve çürüme, diğer yanında sömürüyü yeni tasarımlarla yönetip sürdürme var. Bu tür iç çelişkilerle oyalanan halk, alanlara çıksa da seçim seraplarıyla çözümsüzlük batağında boğuluyor.

Son dönemlerde yaygınlaşan “hak, hukuk, adalet” sav-sözü “hak”tan daha çok hukuksuzluk ve adaletsizlik üzerine vurgulamaya yöneliyor. Hukukun üstünlüğü ve bağımsız yargı söylemleri de bu vurgulamayı güçlendirici olarak devreye sokuluyor. Özetle söylenen şu: Hukuka uyulsa, yargı bağımsız olsa, yargı kararlarına uyulsa adaletli bir dünya kurulabilecek… 

Aynı ihale hukukuyla yapılanları “iyiler ve kötüler” başlıkları altında ayrıştırarak siyasal iktidarın gücü ve çıkarı için düzen içi muhalefeti kırma ve siyaseten güçsüz bırakma, ilan edilmediği halde OHAL’li yönetme, ekonomi politiği sömürü olan düzeni muhalefet üzerinden perdeleme, rantı iktidar ağırlıklı paylaşma, kaynakları ulusal ve/veya uluslararası sermayeye aktarma, sermaye sınıfı ve siyasal iktidar egemenliğini hukuk ve yargıyı kullanarak meşrulaştırma, halkı ya kendi siyasetine mahkum etme ya da siyasetten uzaklaştırma, akıl ve bilimin içine dinselleşmeyi yerleştirme ve daha birçoğu…

Oy hakkını çalmaya, seçme ve seçilme hakkını yok saymaya, kendisine oy vermeyen seçmeni cezalandırmaya, milletvekili ve belediye başkanı transferlerine, ihraçlara ne demeli? 17 belediye başkanının CHP’den AKP’ye geçmesi safralar temizleniyor diyerek açıklanabilir mi? Bu çürüyen ve çürüten siyaset ortamında ve de adaletsiz seçim hukukunun içinde “seçim” nasıl umut olacak?  Ortaklaşa dergisi yazısında belirttiğim gibi (Çürüyen ve çürüten siyaset: Siyasi partiler, Sayı 4, Ocak 2026), siyasette ilkesizliği sorun görmediği gibi zemin hazırlayan, gericilikle ortaklaşan, çürümüş bir burjuva düzeni var. Halkı meydanlara toplamak iyi de düzen içi eleştirilerle, sosyal reformculukla, kapitalizmin iyileştirilmesi programlarıyla ne çürüme ne de sömürü ortadan kalkıyor.   

Peki bunlar olmasaydı, yaşanmasaydı; diğer deyişle siyasal iktidarın istek ve gereksinmelerine göre biçimlendirilen ihlaller, el atmalar yaşanmasaydı hak, hukuk, adalet savı gerçekleşecek miydi? Sömürü, eşitsizlik ortadan kalkacak mıydı?

Görmezden gelinen, yargının da içinde olduğu devletin ve hukukun, hangi toplumsal ve ekonomik ilişkilerin ürünü olduğu, sınıfsallığı…

Düzenin hukuku, yasaması, yönetimi, denetimi ve yargısı kapitalist/emperyalist egemenlik ve iktidar için devrede olunca sömürülenlerin hak savaşımlarıyla oluşan hukuksal kazanımlar da düzen içine sıkışıp kalıyor. Hak savaşımlarıyla kazanılanlar hukuk normları içinde yazılı olsa dahi yaşamda var olmuyor. Kaldı ki kapitalizm ve emperyalizm, kriz süreçlerinde ve yeni arayışlara gereksinim duyduğunda, -ihale, imar, çalışma, seçim hukukunda olduğu gibi- ya sıklıkla değişikliğe yöneliyor ya da kendi hukuklarının dışına çıkmaktan kaçınmıyor. Öylesine esnek, belirsiz, öngörülemeyen bir hukuk var ki aynı kurallarla farklı yorum ve uygulamalar yapılabiliyor; aynı kuralları uygulayanlardan bir kısmı suç savıyla yargılanabiliyor.  

Demokrasiye en yakın yönetim biçimleri olarak tanımlansa dahi yerel yönetimler de organsal, kadrosal, kaynaksal, hukuksal yönleriyle aynı toplumsal ve ekonomik ilişkilerin araçları. Neoliberalizmin yerel yönetimleri küreselleşmenin ikizi olarak görmesi buraya oturuyor. Kapitalist/emperyalist akılla düşünüp araya sosyallik adaları serpiştirmek toplumcu yerel yönetimi oluşturmaya yetmiyor. Hatta yerel halkın sömürü gerçeğini görmesini perdeliyor. AKP’nin yerel yönetimler üzerindeki kriz başlığı ve yeni hukuksal düzenlemelere girişmesi, -yaparsak biz yaparız söylemiyle- bu tür sosyalliklerin önünü kesmeyi de amaçlıyor. Buradan seçimle gelen vali/belediye başkanı modeline geçiş de -başkanlı rejimle koşut olarak- hiç zor olmayacak.

Anayasa, demokratik düzen, seçimler ve muhalefet mi? Gereksinim duyuldukça… Gereksinim öyle planlanıp yapılıyor ki, kendi kapatma davasında öğreti ve uygulama üzerinden sert tepki veren AKP içinden CHP’ye kapatma davası göndermeleri yapılabiliyor. 

 “Adalet mülkün temelidir” deyişi, toplumsal üretim araçlarının, sağlığın, eğitimin, enerjinin, madenlerin kamusallık yerine özelin elinde olmasını, özel mülkiyetin güvencesini açıklıyor artık. 

Hukuk ve yargı kılıflı dokunmaların bir yanında yönetememe ve çürüme, diğer yanında sömürüyü yeni tasarımlarla yönetip sürdürme var. Bu tür iç çelişkilerle oyalanan halk, alanlara çıksa da seçim seraplarıyla çözümsüzlük batağında boğuluyor. 

“Hak”tan “hukuk”a, “hukuk”tan da yargı destekli “adalet” arayışına ulaşılmasında kanıksatılmış bir senaryo var: Adalet arayışı uyuşmazlık doğması ya da hak ihlaliyle başlatılıyor; uyuşmazlık arabulucu ya da idari kararlarla giderilmezse, uzlaşma sağlanmazsa yargıya gidiliyor. Herkesin hakkını arayabilir olması, adil yargılama hakkının ihlal edilmemesi, yargının hukuka sarılarak onu daha dengeli yorumluyor olması gibi örnekler toplumsal adaleti getirmiyor. Ki yargı da yerelinden bölgesine, yükseğinden uluslararasına kadar gerektiğinde egemenler ve iktidar çıkarına yorumdan kaçınmıyor. 

Adaletin görünürdeki ucu hukukta ama gösterilmeyen gövdesi ve kökü ekonomi politikte, sömürücü ve eşitsiz düzende. Adaletsiz düzenden sömürülenler adına adalet çıkmıyor. Muhalefet partilerinin düzenin hukukuyla eleştiri yapması da egemenler ve iktidar karşısında anlamsızlaşıyor. Sömürünün hukukla güvence altına alındığı düzende adalet kostümleri çoğaltılıyor, yargıya da biçme dikme görevi düşüyor. Yeri geldiğinde bu kılıflar dinselle besleniyor. 

Adalet yargıya, dinsele muhtaç olmadığı zaman gerçek olacak.

Lenin’le bitirirsek; adalet “bir söz değil”, “en dokunaklı, en canlı, en önemli sorun, açlıktan ölmek sorunu, bir lokma ekmek sorunu”. “Aç ve yıkıma uğramış insanların çıkarlarıyla sömürücülerin çıkarları arasında bir ‘uzlaşma’ üzerine herhangi bir siyaset kurmak, işte bu yüzden olanaksız”.

Kemer'de 57 yıllık izinle otel inşaatı: Mevzuat değişti, antik kent bulundu ama 'muafiyet' baki kaldı -Yusuf Yavuz- 

1969’da turizme tahsis edilen orman arazisinde 2023’de tahsis süresi uzatıldı, 2024’de ise 900 yataklı otel için ÇED muafiyeti belgesi verildi. Vatandaşlar ise ÇED kapsam dışı kararına karşı dava açtı. Davanın ilk duruşması 18 Mayıs’ta görülecek.

Antalya’nın Kemer ilçesinde İdyros antik kentinin bulunduğu bölgede inşa edilmek istenen 900 yataklı otel projesi için verilen ÇED muafiyeti kararı yargıya taşındı.


Kemer Ayışığı Koyunun bitişiğinde 1969 yılında tahsis edilen orman arazisinde kamuoyunda Fransız tatil köyü olarak bilinen ClubMed adlı turizim tesisi inşa edildi. Bölgenin ilk tatil köylerinden biri olarak bilinen ClubMed’in 49 yıllık tahsis süresinin 2020’de dolmasının ardından süre uzatımına gidildi. 

Beydağları Sahil Milli Parkı sınırları içerisinde bulunan 293 bin metrekarelik orman arazisi 2023 yılında ÖZAK GYO’na geçti. Turizme tahsisli orman arazisinin üs kullanım hakkı, 2068 yılına kadar bu şirketin oldu.

Kemer'de bir garip ÇED hikayesi

İdyros antik kentinin bulunduğu bölgede yer alan tahsisli arazi içerisinde tescil edilmiş 1. ve 3. derece arkeolojik sit alanları var. Arazi üzerinde geçmişte inşa edilen ve tatil amaçlı iki katlı evlerden oluşan Fransız tatil köyünün binalarının yıkılarak yerine 900 yatak kapasiteli otel inşa edilmek isteniyor.

Bu amaçla yapılan başvuruya Antalya Valiliği Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü'nü 29 Nisan 2024 tarihinde "ÇED Kapsam Dışı" belgesi düzenledi.

Vatandaşlar Valiliğe karşı dava açtı

Bölgede yaşayan dört vatandaş, yapılan işlemin 1993 yılında çıkarılan ÇED Yönetmeliğine aykırı olduğunu öne sürerek, Valilik kararına karşı iptal davası açtı. Davacılar, daha önce başka bir şirket adına düzenlenen 5 Şubat 2020 tarihli belgenin, tahsisli araziyi devralan Özak GYO için de geçerli sayılmasının hukuka aykırı olduğunu savunarak, idari işlemin iptalini talep etti.

'Tadilat izlenimi yaratılmak isteniyor'

Otel projesinin bulunduğu parseli kapsayan Koruma Amaçlı İmar Planı ile, Koruma Bölge Kurulu kararına karşı açılan iki ayrı davanın devam ettiğini belirten davacılar, yeni inşa edilmek istenen otel projesinin ÇED kapsamı dışında tutulamayacağını savunarak; “1993 yılından önce planlanan yahut başlayıp biten projeler için ÇED Kapsam Dışı Yazısı verilmesi mümkün ise de mevcut projenin yeni bir proje olduğu ve muafiyetten yararlanamayacağı, sanki eski otel tadil ediliyormuş izlenimi uyandırılmak istendiği, halbuki öncekiden farklı olarak beş katlı ve yüzme havuzlu yeni bir projenin uygulamaya konulduğu, eski otel binası ve eklerinin yıkıldığı, yeni proje olduğu için ÇED projesi yapılmasının zorunlu olduğu” gerekçesiyle Mahkeme’den idari işlemin yürütülmesinin durdurularak iptalini talep etti.

Valilik: 'Faaliyet sahibinin değişmesi kararı değiştirmez'

Davalı idare olan Antalya Valiliği’nin, Antalya 1. İdare Mahkemesi’nde görülen davaya sunduğu savunmada, dava konusu ÇED kapsam dışı işleminin mevcutta varolan bir tesise ilişkin olduğu belirtilerek, “çevresel açıdan proje sahibi tüzel/gerçek kişilerin değil yürütülen faaliyetlerin incelendiği, faliyetin değişmesi durumunda yeniden değerlendirme yapıldığı ancak faaliyet sahibinin değişmesinin verilmiş görüş ve kararları değiştirmeyeceği, dava konusu işlemin hukuka uygun olduğu” görüşü savunuldu.

250 yatak ve üzeri oteller için ÇED şartı var

Antalya 1. İdare Mahkemesi’nde görülen davanın duruşması 18 Mayıs 2026 tarihinde yapılacak. Duruşma öncesinde bölgede yürütülen otel projesi ve idari işlemlere ilişkin bir basın açıklaması yapan İdyros Antik Kentine Dokunma Hareketi, “250 yatak kapasitesi üzerindeki otel projeleri için ÇED raporu şartının arandığına işaret ederek, “Özak GYO şirketine olağanüstü bir ‘kıyak’ yapılmış ve yıllar önce Club Med için verilmiş olan ‘ÇED Muafiyeti’ belgesinden yararlanmaları sağlanmıştır” görüşünü savundu.

'Alan dikenli telle çevrildi, kamyonlarca malzeme çıkarıldı'

Kemer’in yapılaşmadan korunmuş bölgesinde yer alan tahsisli arazinin turistik tesise kurban edilmemesi amacıyla 3 ayrı dava açıldığı hatırlatılan platform açıklamasında, şöyle denildi:  “Geçen zaman diliminde, hem Idyros Antik Kenti arkeolojik sit alanı, hem de Kemer'in son bakir orman alanı olan bölge üzerine tahsis verilen ÖZAK GYO şirketi, alanın etrafını dikenli ve jiletli tellerle, 3 metrelik metal panolarla  çevirip sit alanlarını dışarıdan görünmeyecek şekilde kapattı ve kamera ve hoparlörlerle donattı. Böylesi bir ortamda inşaat işlerine girişmesine izin verilen ÖZAK GYO şirketi, alandan içeriği belirsiz kamyonlarca malzeme çıkardı, meçhul bir yere götürdü. Bu esnada tahsis alanının bir bölümünde arkeolojik sondaj kazılarının da devam ettiğini Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'ndan öğrendik.

‘Buluntular hakkında bilgi verilmiyor'

Ancak buluntular ve inşaatın devam ettiği alanla ilgili bir bilgi verilmiyor. Konunun uzmanı arkeologlar, potansiyel arkeolojik kalıntılara zarar verilebileceği endişesini dile getirmişlerdir ancak ne yetkili kurumlar ne de inşaatçı ÖZAK GYO şirketi bu uyarılara kulak asmamaktadır, inşaat çalışması bütün hoyratlığıyla devam etmektedir. İşin traji-komik yanı, bütün bu feci çalışmalar, 57 yıl önce verilmiş bir izinle yürütülmektedir! Evet, ÖZAK GYO adlı şirket, nasıl olabildiyse, tam 57 yıl önce, Kültür Bakanlığı kurulmadan önce, henüz Idyros Antik Kenti  arkeolojik sit alanı ilan edilmeden önce, hatta ve hatta sit kanunu bile çıkmadan önce verilmiş bir izinle bu yeni inşaatı yapmaktadır.

'Proje 57 yıl öncekiyle aynı değil'

Oysa bilindiği gibi, 250 yatağı geçen oteller için ÇED raporu şartı vardır. Ancak ÖZAK GYO şirketine olağanüstü bir ‘kıyak’ yapılmış ve yıllar önce Club Med için verilmiş olan ‘ÇED Muafiyeti’ belgesinden yararlanmaları sağlanmıştır. İnanılır gibi değil! 57 yıl önceki  izinle yepyeni bir otel inşaatı yapılması kabul edilemez. Arada geçen zaman zarfında bölgede antik kent bulundu, sit alanları (1., 2. ve 3. derece) ilan edildi, yeni imar planları yapıldı, koruma imar planı yapıldı ve Kemer'in turistik ve altyapısal durumu tamamen değişti. Üstelik iddia edildiği gibi bugünkü proje 57 yıl önceki projenin birebir aynısı değildir.”

İdyros Antik Kentine Dokunma Hareketi’nin,  ÇED muafiyeti iznine karşı da dava açtığı vurgulanan açıklamada, “Hem fiziki koşullar hem de mevzuat, 57 yılda çok büyük değişikliklere uğramıştır ve ÖZAK GYO adlı şirketin böylesine bir kayırmayla ÇED raporu almaktan muaf tutulması kabul edilemez bir durumdur. Antalya 1. İdare Mahkemesi'nde görülen davamız ile bu hukuksuzluğun yüce Türk yargısı tarafından giderileceğine inanıyoruz.” 

'Arkeolojik çalışma sonlanana kadar inşaat durdurulmalı'

İdyros antik kentiyle ilgili açılan iki ayrı davaya da değinilen açıklamada, şöyle denildi: 

“Özellikle mevcut Sit alanlarının güncellenmesi talebiyle açtığımız dava çok önemlidir. Çünkü, şu anda inşaat yapılmakta olan alanda antik kalıntılar bulunmaktadır ve sit derecelendirmesi için yeni sondajlar, jeoradar gibi ileri tekniklerle kapsamlı bir araştırma yapılmadan potansiyel kültür varlıklarının bulunduğu alan inşaata terk edilmiştir. Türkiye Arkeologlar Derneği Antalya Şubesi'nin hazırladığı rapor, bu alanın kültür varlığı ihtiva ettiğini neredeyse kesin olarak işaret etmektedir. ÖZAK GYO şirketinin yapmakta olduğu yoğun inşaat çalışmalarının, potansiyel kültür varlıklarımıza geri dönülmez zararlar vermesi olasılığı yüksektir. Mahkememizden bir talebimiz de, daha fazla zarar verilmeden yürütmeyi durdurma kararı vererek, alanda gerekli arkeolojik çalışmalar tamamlanana kadar inşaatın durdurulmasıdır.”

İdyros Antik Kentine Dokunma Hareketi’nin açıklamasında, 18 Mayıs 2026 Pazartesi günü Antalya 1. İdare Mahkemesi'ndeki duruşma hatırlatılarak kent kamuoyuna kültürel ve doğal mirasa sahip çıkması çağrısı yapıldı.

GÜNDEM -14 Mayıs 2026-

Adana merkezli yasa dışı bahis operasyonu: Rasim Ozan Kütahyalı gözaltına alındı -T24- 

Adalet Bakanı Akın Gürlek, Adana Cumhuriyet Başsavcılığınca "yasa dışı bahis", "nitelikli dolandırıcılık", "rüşvet" ve "kara para aklama" suçlarına yönelik yürütülen soruşturmada, 200 kişi hakkında gözaltı kararı verildiğini duyurdu. Operasyon kapsamında gözaltına alınan isimlerden biri de Rasim Ozan Kütahyalı oldu. Kütahyalı'nın İstanbul’daki evinde gözaltına alındığı belirtildi.  https://t24.com.tr/gundem/yasa-disi-bahis-sorusturmasi-rasim-ozan-kutahyali-gozaltina-alindi,1321714

Ehliyette yeni dönem; 65 yaş üstü sürücüler için yeni şart!-T24-

Ehliyet yenileme sisteminde özellikle ileri yaş sürücülere yönelik yeni bir düzenleme hazırlanıyor. Yapılması planlanan değişiklikle birlikte, 65 yaş üstü sürücüler belirli aralıklarla sağlık kontrolünden geçerek ehliyetlerini yenilemek zorunda kalacak. Gazete Pencere'nin yeni düzenlemeyi aktardığı haberine göre, 65 yaşını geçen sürücüler her 3 yılda bir sağlık raporu alarak ehliyetlerini yenileyecek. 80 yaş üstü sürücüler için ise bu süre 2 yıla düşürülecek. Düzenlemenin, sürücülerin sağlık durumlarının düzenli olarak takip edilmesi ve trafik güvenliğinin artırılması amacıyla hazırlandığı belirtiliyor. Öte yandan ticari araç kullanan sürücülere yönelik yaş sınırı uygulaması da gündemdeki yerini koruyor. Mevcut kurallara göre büyük otobüs şoförlerinin en az 26 yaşında olması gerekiyor. Ticari amaçla araç kullanan sürücüler için üst yaş sınırı ise 66 olarak uygulanıyor. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı, Aralık 2023’te aldığı geçici kararla sürücü ihtiyacındaki artış nedeniyle bu üst sınırı bir süreliğine 69 yaşa çıkarmıştı. Buna göre 68 yaşını tamamlayan ve 69 yaşını dolduran sürücülerin ticari araç kullanamayacağı belirtilmişti. Yeni düzenleme kapsamında ticari araç sürücülerinin mesleki yeterlilik belgelerini bulundurma zorunluluğu da devam edecek. Düzenlemeyle birlikte hem yolcu güvenliğinin hem de trafikte genel güvenliğin artırılmasının hedeflendiği ifade ediliyor. Ulaştırma ve Altyapı Bakanlığı tarafından düzenlemeye ilişkin ayrıntıların önümüzdeki günlerde kamuoyuyla paylaşılması bekleniyor.

Balkondan atlayıp ağır yaralanmıştı; "erkek öğrenci, kendisine tecavüz etmeye çalışan ilahiyat hocasından kaçıyordu" iddiası -T24 

Kastamonu’da çıplak halde ikinci kattaki balkondan atlayarak ağır yaralanan erkek üniversite öğrencisiyle ilgili soruşturmada, Kastamonu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde görev yaptığı belirtilen A.D. tutuklandı. Şüpheli hakkında “nitelikli cinsel saldırı” başta olmak üzere birçok suçlamayla işlem yapıldı. Öğrencinin, kendisine tecavüz etmeye çalışan hocasından kaçarken balkondan atladığı iddia edildi.  https://t24.com.tr/gundem/balkondan-atlayip-yaralanmisti-erkek-ogrenci-kendisine-tecavuz-etmeye-calisan-ilahiyat-hocasinin-kaciyordu-iddiasi,1321792

CHP'den 'Adalet Bakanlığı manipülasyonu' raporu: İfadeler değiştirildi, 'pahalı saat rüşveti' algısı oluşturuldu -T24-

CHP, Adalet Bakanlığı basın grubuna atılan "word" dosyalarında Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek ve ailesinin, tutuklu Uşak Belediye Başkanı Özkan Yalım'ın "etkin pişmanlık" ifadelerinin değiştirildiğine dair rapor hazırladı. CHP raporunda; "PDF metni ironik bir şekilde saatin ucuz olduğunu ve basındaki iddianın asılsız olduğunu kanıtlıyor. Kumpasçı zihniyet, Özgür Özel’i aklayan bu spesifik fiyat ve diyalog bilgisini silerek, metni sadece ‘pahalı bir saat rüşveti alındı” algısına hizmet edecek hale getirmiştir" değerlendirmesine yer verildi. https://t24.com.tr/politika/chpden-adalet-bakanligi-manipulasyonu-adli-rapor-ifadeler-degistirildi-pahali-saat-rusveti-algisi-olusturuldu,1321755

Öne Çıkan Yayın

GÜNDEM -15 Mayıs 2026-

Diyanet de aile tartışmasına girdi: Hutbede dikkat çeken ayrıntılar-Birgün-  Bosch'un hayvan sevgisi temalı Anneler Günü reklamının kald...