soL "Köşebaşı + Gündem" -25 Haziran 2026-

Başkentte utanç verici önlem: NATO liderlerinin göz zevki için binaların ve gecekonduların önüne set çekiyorlar -Yalçın Çuğ-

AKP NATO zirvesi öncesi kenti açık hava hapishanesine çevirmeye hazırlanırken, bir yandan da utanç verici "önlemler" almaya devam ediyor.

NATO zirvesi öncesi başkent Ankara’da fiili bir OHAL ilan etmeye hazırlanan AKP iktidarı bir yandan üst üste yeni yasak kararlarına imza atarken bir yandan da utanç verici kararlar alıyor.

Macron koşu yapacak diye kentteki kimi parkları halka kapatmaya hazırlanan iktidarın bu hamlesinin yanı sıra Ankara Büyükşehir Belediyesi de “protokol” güzergahındaki evleri boyamaya girişmişti.

Bölgede yoksul yurttaşların bakımsız kalan binalarını boyayan belediye ekipleri belli ki iktidarı tatmin etmeyince binaların önüne büyük reklam tabelalarından oluşan setler çekilmeye başlandı.

Bunun dışında gecekonduların da önüne benzer şekilde set çekildi.

soL’un havalimanı yolunda çektiği utanç verici o görüntüler şöyle:

https://twitter.com/i/status/2069781073190388126

***

Ankara'da hastanelere talimat: NATO Zirvesi'ne gelenlere VIP hizmet verin, izole edin, vatandaşla karıştırmayın -Özkan Öztaş- 

Dünyanın en büyük terör örgütü olan NATO’nun liderleri gelecek diye Ankara'da alınacak tedbirlere bir yenisi eklendi. İl Sağlık Müdürlüğü, hastanelere gönderdiği genelgeyle zirveye katılacak konuklara VIP muamelesi yapılmasını, acil servislerde izole alan oluşturulmasını ve stokların tamamlanması istedi.

NATO Zirvesi kapsamında Ankara'yı açık hava hapishanesine dönüştüren ve yurttaşlarımızın onurunu ayaklar altına alan uygulamalar hastanelere de sıçradı.

Ankara Valiliği İl Sağlık Müdürlüğü Sağlık Hizmetleri Başkanlığı tarafından hastanelere ulaştırılan genelgede NATO Zirvesi için bazı talimatlar yer aldı.

5-11 Temmuz arasında tüm hastanelerin, zirveye katılacak konuklara "VIP muamelesi" yapmaları istenildi.

Bunun için hastanelerde yöneticilerin 24 saat usulüne göre çalışmaları gerektiği ve idarecilere olası durumlarda ulaşılamaması durumunda yedek bir telefon belirlenmesi gerektiği ifade edildi.

Genelgede "Kamu, üniversite hastanelerimizde tüm kliniklerde yeterli sayıda deneyimli, akademisyen hekim, sağlık ve destek personeli planlanarak nöbetler güçlendirilmeli" talimatı yer alırken NATO Zirvesi kapsamında nöbetçi personelin de İl Sağlık Müdürlüğüne kimlik numaralarının iletilmesi gerektiği kaydedildi.

Zirveye gelenlere izole alan, hastaya VIP muamelesi

Genelgede dikkat çeken detaylardan biri de "Acil servislerde zirve kapsamındaki katılımcılar için ayrı bir alan tahsis edilerek özellikle ambulansla gelen hastaların izole şekilde acil müdahale, tanı ve tedavilerinin gerçekleştirilmesi ve bu süreçlerin sağlık personeli refakatinde yapılması sağlanmalıdır" ifadeleri oldu. Genelgenin 5. maddesinde yer alan bu ifadeyle zirveye gelenlerin rutindeki hastalardan izole edilerek muayene edilmesi emredildi.

Ayrıca "Zirve kapsamındaki katılımcıların kamu, vakıf üniversite hastaneleri ve özel hastanelere başvurmaları durumunda VIP hasta kabulü ve takibi şeklinde yapılması sağlanmalı" talimatı da dikkat çekti.

"Kamu, vakıf üniversiteleri ve özel hastanelerde İngilizce bilen yeterli sayıda personel bulundurulmalıdır" denilen genelgede aynı zamanda hastanelerin üst seviye alarm durumuna geçmesi, tüm stokların ve kan rezervlerinin tamamlanmasının yanı sıra olası acil durumlarda 112 ambulanslarının kullanılmaması gelen talimatlar arasında yer alıyor.

***

NATO'dan medyaya abluka: Çok sayıda kurumun akreditasyon talebine gerekçesiz ret 

Ankara'da 7-8 Temmuz'da düzenlenecek olan NATO Zirvesi öncesinde kenti eylem yasakları, "Kırmızı Alan" uygulamaları ve yoksulluğu gizleme çabalarıyla fiili bir OHAL alanına çeviren AKP iktidarının ardından, NATO da zirveyi takip etmek isteyen çok sayıda medya kuruluşunun akreditasyon talebini gerekçe sunmadan reddetti.

Ankara’da gerçekleştirilecek NATO Zirvesi öncesinde, Türkiye'den zirveyi yerinden takip etmek üzere başvuruda bulunan çok sayıda basın ve yayın organına engelleme geldi.

Halk TV, Sözcü TV, Cumhuriyet, ANKA Haber Ajansı, Medyascope, T24, YetkinReport, Nefes ve İlke TV'nin de aralarında bulunduğu geniş bir medya ağının akreditasyon talepleri reddedildi.

Kapsamlı bir medya ablukasına dönüşen ret kararı, başvuruda bulunan gazetecilere NATO Stratejik İletişim Ofisi'ne bağlı akreditasyon birimi tarafından e-posta yoluyla bildirildi.

NATO gerekçe açıklamadı

NATO Stratejik İletişim Ofisi'ne bağlı akreditasyon birimi tarafından basın mensuplarına gönderilen resmi bilgilendirmede, alınan kararın "nihai" olduğu vurgulanırken, engellemeye dair herhangi bir argüman sunulamayacağı belirtildi. Gönderilen e-postada şu ifadelere yer verildi: “Ankara'da gerçekleşecek zirveyi takip etmek amacıyla yaptığınız başvuru için teşekkür ederiz. Üzülerek belirtiyorum ki medya akreditasyon talebiniz bu sefer karşılanamıyor. Nihai olan bu kararın gerekçelerini açıklayamıyorum. Toplantının kamuya açık bölümlerini NATO web sitesinden takip edebilir ve NATO'nun çalışmalarıyla ilgili sorularınız için web sitemizdeki form üzerinden bizimle iletişime geçebilirsiniz.”

soL yazmıştı: Egemenlik 'kırmızı halı' oldu

Ankara, NATO'nun ulusal egemenliği yok saymasına da çanak tutuyor.

Türkiye'de Cumhurbaşkanlığı tarafından basın akreditasyonu verilen gazeteciler NATO tarafından "uygunsuz" bulunup zirveyi takip etmekten men ediliyor.

7-8 Temmuz’da Ankara’da düzenlenecek zirveyi takip etmek için basın akreditasyonları Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı yok sayılarak doğrudan NATO tarafından veriliyor. 

soL, NATO tarafından ret cevabı verilen gazeteciler arasında yıllardır Cumhurbaşkanlığı’na akredite olup Erdoğan’ı takip eden gazeteciler olduğu, hatta iktidara yakın gazetecilerin de reddedildiği öğrenildiğini yazmıştı. Karara itiraz eden gazetecilere NATO tarafından cevap dahi verilmiyor.

Başkentte utanç verici önlemler

NATO zirvesi öncesi başkent Ankara’da fiili bir OHAL ilan etmeye hazırlanan AKP iktidarı bir yandan üst üste yeni yasak kararlarına imza atarken bir yandan da utanç verici kararlar alıyor.

Macron koşu yapacak diye kentteki kimi parkları halka kapatmaya hazırlanan iktidarın bu hamlesinin yanı sıra Ankara Büyükşehir Belediyesi de “protokol” güzergahındaki evleri boyamaya girişmişti.

Bölgede yoksul yurttaşların bakımsız kalan binalarını boyayan belediye ekipleri belli ki iktidarı tatmin etmeyince binaların önüne büyük reklam tabelalarından oluşan setler çekilmeye başlandı.

Bunun dışında gecekonduların da önüne benzer şekilde set çekildi.

13 gün boyunca her türlü eylem, etkinlik ve protestoyu yasaklayan Valilik, ana arterleri kapsayan "Kırmızı Alan" uygulamasıyla başkentin ulaşımını durma noktasına getirmeye hazırlanıyor.

Ankara Valiliği tarafından önceki gün ilan edilen ve Ankara’yı her anlamıyla kilitleyecek kararlara karşı Türkiye Komünist Partisi tarafından yürütmeyi durdurma talebiyle dava açıldı.

***

BİRGÜN "Köşebaşı" -25 Haziran 2026-


Yenikapı çağrısı monarşi davetidir -Yaşar Aydın- 

Dün itibarıyla Erdoğan bir kez daha Yenikapı Ruhu'nu çağırıyor. Çünkü 10 yıl önce kurdukları rejim artık onları taşımıyor. Daha baskıcı, daha otoriter, seçimi ve sandığı anlamsız kılacak rejimde "Tek Adam 2.0" versiyonunu devreye sokacak. Bunun için "Yenikapı 2.0"ı inşa etmek istiyor. Butlancıların CHP'si artık iktidarla aynı cephede, Türkiye'nin yol ayrımında monarşi saflarında duruyor. O yüzden adı, kimliği ne olursa olsun meşruiyetini Saray'dan almış bir siyaset muamelesi görmelidir. Aksi durum, kalıcılaştırılmak istenen rejime su taşımaktan başka bir anlam taşımayacaktır.

Ve Erdoğan, kendisini yeniden iktidara taşıyacak formülü açıkladı. Partisinin Meclis grup toplantısında konuşan AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhur İttifakı'nın “Terörsüz Türkiye” adını verdiği süreci, “Yenikapı Ruhu”nun yeniden vücut bulacağı zemin olarak tanımladı.

Erdoğan; 15 Temmuz darbe girişiminin ardından iktidarın ve düzen muhalefeti temsilcilerinin bir araya geldiği mitingden adını alan “Yenikapı Ruhu” arayışında olanları, “çözüm süreci”nde birleşmeye çağırdı. Erdoğan'ın sözleri tam olarak şöyle:

“Tekrar Yenikapı ruhu aranıyorsa, vücut bulması gereken süreç Terörsüz Türkiye sürecidir. Cumhur İttifakı olarak Meclisimizin de desteğiyle inşallah bu hayırlı süreci tamama erdirecek, tarihe gururla anacağımız bir kayıt düşeceğiz.”

Peki nedir bu Yenikapı Ruhu? Hatırlanacağı gibi İstanbul Yenikapı'da, 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında, 7 Ağustos günü aralarında AKP, CHP ve MHP'nin de bulunduğu bir miting düzenlenmiş ve sonrasında ülke tam anlamıyla bu rüzgârla yönetilmişti. Uzun süren OHAL süreci, 16 Nisan 2017'de yaşanan referandum ve bir yıl sonra yapılan cumhurbaşkanlığı seçimi ülkeyi adım adım bu noktaya taşıdı.

Dün itibarıyla Erdoğan bir kez daha Yenikapı Ruhu'nu çağırıyor. Çünkü 10 yıl önce kurdukları rejim artık onları taşımıyor. Daha baskıcı, daha otoriter, seçimi ve sandığı anlamsız kılacak rejimde “Tek Adam 2.0” versiyonunu devreye sokacak. Bunun için “Yenikapı 2.0”ı inşa etmek istiyor.

YENİ İTTİFAK GEREKİYOR

Erdoğan on yıl önce Kürtleri ve sol-sosyalistleri dışarıda bırakarak yol aldı. Aslında sosyal demokrat taban da böyle bir yolculuğa "hayır" diyordu. Ama dönemin CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu o gün de Yenikapı'ya kimseye sormadan koşarak gitti. Yine gönüllü olacaktır.

Erdoğan'ın istediği yeni partner, 10 yıl önce düşman olarak konumlandırdığı Kürt siyaseti oldu. “Terörsüz Türkiye” adı verdikleri bu yeni düzlemde, Orta Doğu'daki gelişmeleri de arkalarına alarak Kürt siyasetini de kapsama alanı içine almaya çalışıyorlar.

Erdoğan dün Meclis çıkışında yaptığı değerlendirmede Temmuz ayına işaret ederek “Gelişme yaşanacak” dedi. Kürt seçmenin giderek meseleden uzaklaşmasını ve Erdoğan'a olan güvensizliğin kalıcı hâle gelmesini önlemek için yapılan açıklamalardan biri olarak da bunu değerlendirmek mümkün. Ama öte yandan Kürt seçmenin önümüzdeki günlerde en azından muhalefet cephesinden ayrılıp üçüncü bir odak olmasının istendiği sır değil. Çözüm süreci zemininde Cumhur İttifakı, butlancılar ve Kürtler olsun istiyorlar. Bu fotoğrafın aynı zamanda Erdoğan'ı bir kez daha iktidara taşıyacak siyasal atmosferin yaratılmasında başat rol oynayacağını düşünüyorlar.

Bugünün BirGün'ü

KURGUNUN ÖN ŞARTI: CHP'NİN DAĞILMASI

Erdoğan ve Saray bileşenleri Kürt seçmenini “cepte” olarak görebilir. Ama hem DEM'den gelen açıklamalar hem de Kürt halkının eğilimleri meselenin pek de öyle olmadığını gösteriyor. Siyasi parti düzleminde de seçmen düzleminde de demokrasi talebi hâlâ çok üst perdeden ifade ediliyor. Saray rejimi, Kürt siyasetinden gelen itirazların arkasında AKP'ye güvensizlikten çok CHP ile yaşanan fikrî ortaklık olduğunu düşünüyor. Ömer Çelik'in DEM'e yaptığı “CHP'den uzaklaş” çağrısının arkasında da bu anlayış var.

Hem “Terörsüz Türkiye” sürecinin ilerlemesi hem de ülkede toplumsal muhalefetin geriletilmesi için CHP'yi ciddi bir sorun alanı olarak gördüler. Bu nedenle de tüm güçleriyle CHP'ye saldırdılar.

Erdoğan'ın dün yaptığı konuşmada akılda kalması gereken bir diğer cümle de, “Ülke meselelerinin çözüm noktasında muhalefet de iktidar kadar yapıcı davranmalı” oldu. Bu sözle bir kez daha CHP'ye alan çizilmiş oldu. Çok açık; “Ya bizim istediğimiz siyaset içerisinde olursun ya da başına olmaz işler gelir” denildi. Açıkça; yeni Yenikapı ittifakında evet dedikleri için butlancılara, evet derlerse de Kürtlere yer vardı. Diğerleri yine dışarıdaydı.

BUTLAN SİYASETİ MEŞRU KILINAMAZ

Bu denklemde CHP kritik bir yerde duruyor. Özgür Özel liderliğinde CHP'nin izlediği siyaset ciddi anlamda kurguyu bozuyor. Değişmesi şarttı ve yolculuğa bildik bir isimle devam edilmeliydi. İşte tam da bu yüzden Kılıçdaroğlu'nun “istediği meşruiyet”, bizzat Erdoğan tarafından yargı yoluyla kendisine verilmişti. Barrack'tan Erdoğan'a, oradan Kılıçdaroğlu'na uzanan, Saraylar eliyle sağlanan meşruiyet yeni rejimin kimliğini oluşturuyordu.

Özetle; CHP'de yaşanan butlan tartışmasıyla Yenikapı Ruhu'yla hedeflenen yeni tip monarşik rejim, iç içe geçmiş matruşkadan başka bir şey değil. “Terörsüz Türkiye”yi kaldırınca Yenikapı Ruhu, onu kaldırınca da Barack'ın merhametli monarşisi çıkacaktır.

Bu yüzden CHP'deki mutlak butlan tartışması bir iç mesele ya da siyasetin olağan gündemi olarak değerlendirilemez. Mutlak butlanla birlikte iktidar-muhalefet denklemi bir kez daha değişti. Butlancıların CHP'si artık iktidarla aynı cephede, Türkiye'nin yol ayrımında monarşi saflarında duruyor. O yüzden adı, kimliği ne olursa olsun, meşruiyetini Saray'dan almış bir siyaset muamelesi görmelidir. Aksi durum, kalıcı hâle getirilmek istenen otoriter rejime su taşımaktan başka bir anlam taşımayacaktır.

/././

Gazetecinin yolu -Nazım Alpman 

İletişim Yayınları arasından çıkan “Geç Kaldığımız Her Şey Gibi” adlı kitap Ekin Kadir Selçuk’un ilk romanı. Kitapta okurları usta işi bir metin karşılıyor. İlk sayfadan itibaren alıp götürüyor. Zaten İletişim Yayınları’nın amatörlüğe tevessül etmediği de yayıncılık dünyasında biliniyor. Kitaba yeniden döneceğim. Ama ilk olarak başarılarıyla beni çok gururlandıran yazarından ve onun uzun yolundan söz etmek istiyorum.

∗∗∗

Yıllar önce İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin pek çok ünlü gazeteci yetiştiren değerli dekanı Suat Gezgin beni arayarak şöyle dedi:

-Sana çok çalışkan bir öğrencimi yolluyorum!

Kara gözlerinden ışıklar saçan güler yüzlü bir gazeteci adayı geldi. 2003 yılıydı, Akşam gazetesinin ilk kadın genel yayın yönetmeni Nurcan Akad, yaptığı yayınlarla gazeteye prestij kazandırıyordu. Beni de gazeteye o çağırmıştı. Pazar röportajları yanında, dizi yazıları, siyasi miting izlenimleri dahil geniş bir çalışma alanım vardı.

Suat Hoca’nın öğrencisi Ekin Kadir Selçuk tam bu dönemde geldi staj için… Bir daha hiç ayrılmadık. Ekin ile birlikte İstanbul’un renkli gece hayatından Anadolu ve Trakya kasabalarına kadar her yerde gazetecilik yaptık.

Daha sonra üç kitaplık Beykoz Sözlü Tarihi’ne imza attık. Bu tür çalışmaların en ağır bölümü yüzlerce sayfa tutan söyleşi bantlarının çözümüdür. Ekin inanılmaz bir tempo ile bu işi de kotarıyordu.

Okulu bitirince, gazetecilik aşkıyla yanan pek çok genç için acıklı olan durumu sordu Ekin:

-Nazım Abi, gazeteciliği çok seviyorum ama istikrar yok. Ben ne yapayım?

Gazetecilik birinci tercihiydi ama B planı da vardı. Akademiyi seçti. Karadeniz Teknik Üniversitesi (KTÜ) İletişim Fakültesi’nde başladı. Şimdi Bolu İzzet Baysal Üniversitesi İletişim Fakültesi hocaları arasında Doç. Dr. Ekin Kadir Selçuk kimliğiyle derslerini veriyor.

Ekin daha önce üzerinde hiç çalışma yapılmamış  “Mücadele Birliği” adlı yapıyı doktora tezinde ortaya çıkardı. 1960 ile 1980 yılları arasında çok aktif olan sağ siyasi bu hareketin içinde Aykut Edebali, Taha Akyol, Melih Gökçek, Cemil Çiçek, Hüseyin Gülerce, Ahmet Taşgetiren gibi sağın önemli isimleri yer alıyordu. Bu tez aynı adla İletişim’den yayımlandı.

Ekin akademik hayatı ile birlikte gazeteci-yazarlığını da geliştirdi. Türkiye Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu’nun (DİSK) 12 Eylül 1980’de genel sekreteri olan daha sonra da Halkın Emek Partisi (HEP) genel başkanı görevinde bulunan Fehmi Işıklar ile nehir söyleşi yaptı.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) 100. yılında çok kapsamlı bir kitabı İletişim Yayınları Ekin’in koordinatörlüğünde 2023’te yayımladı.

Ekin gibi okuyup yazmayı çok seven biri elbette başka alanlara yönelecekti. Dersler, okul kantinleri, kafeler, sokak köpekleri arasında geçen çok renkli öyküleri “Gençlik Güzel Şey” adıyla 2022’de İletişim’den okurlarına ulaştı. Sait Faik Hikâye Ödülü yarışmasında finale kalan eserler arasına girdi.

Ekin ile yollarımız iki buçuk yıl süren Fikri Sağlar’ın siyasi biyografisi olan “Mücadelenin Onurlu Yolu Fikri Sağlar” kitabında yeniden kesişti. Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan bu çalışmada artık kaptan Ekin olmuştu!

∗∗∗

Yazının girişinde sözünü ettiğim “Geç Kaldığımız Her Şey Gibi” bir üniversite içinde ve yerleşkenin bulunduğu küçük şehirde geçen olayların örgüsü… Bir hocanın kendisine hayranlık duyan öğrencisiyle olan ilişkisi… Roman kahramanının köpeği… Sempozyum kaçamaklarında yaşanan aşklar… Siyasete olan soğukluk kadar gençlerin inatçı örgütlenme çabaları ve politikaya davet toplantıları… Kitabı okuyanlar ilk önce şaşırarak şunu soruyorlar:

-Akademi dünyasında bu kadar renkli hayat kaldı mı?

Ekin yazdığına göre kalmış demektir. Bu da gelecek için umut verici bir tohum.

Kitabı bir çırpıda okuyup bitirenlerin yazarın yeteneğine hayran kalmalarına saygı duymak lazım… Ama buraya gelene kadar geçtiği aşamaları da teslim etmeliyiz. Bu zorlu kulvarın bir adı var:

-Gazetecinin yolu!

/././

T-24 "Köşebaşı" -25 Haziran 2026-


Yasak ve gözaltı cumhuriyeti -Gökçer Tahincioğlu- 

Ankaralılar olmasa Ankara’nın NATO Zirvesi’ne ne de güzel ev sahipliği yapabileceğini gösteriyor yasaklar… Ne kararlar alınırsa alınsın, Ankaralılar zirveyi yasaklarla, gözaltılarla, cezalarla anımsayacak. Bir dönem moda olan “özgürlük-güvenlik dengesi” kavramından bile artık bahseden kalmadı. Gerek de yok zira... Yasaktan, cezadan, soruşturmadan, davadan ibaret bir memleket burası…

Osmanlı Dönemi'nde Maarif Nazırlığı yapmış Emrullah Efendi’nin, “Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” sözleri sıkça anımsatılır… Belki bu kadar sık anımsatılması da hemen hiçbir şeyin değişmediğinin göstergesidir.

Sözün gerçek sahibinin kim olduğu çok belirgin değil esasen. Emrullah Efendi mi bir başka bakan mı?

Yoksa kimse bu sözü söylemedi de bir anlayışı ifade etmek için bu hikâye mi uyduruldu, belirsiz.

Ancak bugünü de çok iyi anlattığından yana kuşku yok…

* * *

Ankara, NATO Zirvesi’ne ev sahipliği yapacak. Aslında zirve 7-8 Temmuz’da yapılacak ancak tarih aralıkları geniş tutuluyor.

Hatta Ankara’da yasakların bir bölümü 28 Haziran’dan itibaren başlatılacak.

Kamu personeli zirvenin olduğu hafta boyunca idari izinli sayıldı. Zaten normal karşılanabilecek tek tedbir de bu…

Gerisi yasaklar listesinden ibaret…

Ankaralılar olmasa Ankara’nın NATO Zirvesi’ne ne de güzel ev sahipliği yapabileceğini gösteriyor yasaklar…

Tam dokuz ilçe merkezindeki ana caddelerin neredeyse tamamı kapalı olacak.

Eğlence, şenlik, toplu organizasyon yasak.

Ankara’nın kalbi olarak nitelendirilebilecek noktaların tamamı trafiğe kapanacak.

Esnaf dükkanına, insanlar işlerine nasıl mı gidecek?

Önemi yok, maksat trafik aksın, liderler beklemesin…

Kırmızı alan ilan edilen bölgelerde liderlerin kalacağı oteller bulunuyor. Diyelim ki işe o otelin bulunduğu caddeden gitmeniz gerekiyor. Öyle kolay değil, buralarda yürümek de yasak!

* * *

NATO’yu ve zirveye gelen liderleri protesto hakkı da var insanların değil mi?

Hayır, yapamazsınız.

Anayasal bir hak olan basın açıklaması bile Ankara Valiliği’nin kararıyla yasaklandı. Anayasal bir hak valiliğin idari kararıyla nasıl yasaklanır sorusunu yöneltebilirsiniz elbette ama kimsenin yanıt vermeyeceği de ortada.

Uçakla, otobüsle seyahat de kolay değil. Zaten uçuşlar da seferler de kısıtlandı. Bir biçimde önceden plan yapanların da burnundan gelecek…

* * *

Kırmızı bölgedeki apartmanların önüne araç bırakmak yasak. Arabanızı nereye koyacağınız sizin bileceğiniz iş… Ama AVM otoparklarına da koyamazsınız, o da yasak…

Hastaneden randevunuz var ya da ani gelişen ancak ambulans da gerektirmeyen bir rahatsızlık yaşadınız. Kolay gelsin, hastaneye gitmek hiç de kolay değil. Gitseniz de dönüşünüz kolay değil. Yollar kapalı…

Peki esnaf ne yapacak ne yiyecek ne içecek bu kadar süre içerisinde… O da esnafın problemi önlem alanlara göre… Ne yaparlarsa yapsınlar.

Bütün bu yasaklardan bıkıp parklarda hava mı almak istediniz, bu da kolay değil. Macron’un koşması muhtemel parklar kapanacak, başka sportif liderler varsa onlar için de parkların tamamı kapatılacak.

Maksat, ülkemizi en iyi şekilde temsil etmek.

* * *

Elbette toplantılara gidip gelecek olan liderler, makam araçlarından dışarıyı izlerken, “Bu Ankaralılar nerede, kaç milyonluk şehir” diye sorabilirler.

Onlara da Ankara’nın ne ferah feza bir kent olduğunu söylersiniz, olur biter.

Aslında evine kapanmak zorunda kalanların dışındaki Ankaralıların da gözaltına alındığını söylemeye gerek yok elbette.

Sabahın köründe onlarca insanın kapılarının kırılarak yapılan operasyonların nedenini yakında göreceğiz.

Ancak belli ki “başı bozuk” bulunanlar tek tek toplanıyor, olur ya anayasal bir hakkı kullanmak isterler.

Yetmiyor, gözaltına alınan, aralarında meslektaşlarının da bulunduğu insanları emniyette görmek, dosyalarını incelemek isteyen avukatlar da işkence şikayetinde bulunuyor.

Çağdaş Hukukçular Derneği’nin açıklamasına bakın inanmıyorsanız. Emniyetin yalanlayacağına kuşku yok ama herhalde ismi cismi belli avukatlar yüzlerce kez gittikleri emniyette karşılaştıkları bu muameleyi durup dururken uydurmadılar.

* * *

Ama devletin kutsallaştırıldığı, insanların varlığının bütünüyle devlete bağlandığı sistemlerde böyledir. İnsanların gündelik hayatının neyden nasıl etkileneceğinin hiçbir önemi yoktur. En iyi bilinen yöntem yasaklamak, engellemektir.

Pandemi dönemini anımsayın.

Dönemin İçişleri Bakanı’nın sokağa çıkma yasağını bile son dakika duyurarak büyük bir iş yapıyormuş gibi davranmasını. Sonradan tepkilerden bunalınca olayın duygusal bir yanı varmış gibi istifa etmesini. Bir de istifasının kabul edilmemesi komedisi var elbette. Oysa aldığı en doğru karardı…

Bizimki gibi ülkelerde iki insan tipolojisinden yasaklayanı, engelleyeni, kural icat edeni, tuzak kuranı makbuldür. İyi yönetici bunlar sayılır.

Halkı önceleyen, özgürlüğü önceleyen, gerçekten halkın refahı için hareket edeni pek bulamazsınız.

Hatta bu anlayış öylesine yerleşmiştir ki on, yirmi insanın çalıştığı şirketlerde de yöneticiler benzer yöntemleri taklit eder. Yasak koyar, engel oluşturur. Bunu da düzenli olmakla, düzene koymakla açıklamaya çalışır. 

Oysa olan biten ortada…

Ne kararlar alınırsa alınsın, Ankaralılar zirveyi yasaklarla, gözaltılarla, cezalarla anımsayacak.

Bir dönem moda olan “özgürlük-güvenlik dengesi” kavramından bile artık bahseden kalmadı. Gerek de yok zira...

Yasaktan, cezadan, soruşturmadan, davadan ibaret bir memleket burası…

* * *

Haftanın kitabı: “Avram’ın Yolculuğu”

Hatice İkinci, uzun yıllar çok önemli haberlere imza atmış olan bir gazeteci. Bu kimliği fazla bilinmese de aynı zamanda arkeolog olan İkinci’nin, yıllar boyu profesyonel olarak gazetecilik yapmasına rağmen arkeolojiden de uzak kalmadığını romanıyla anlıyoruz. İkinci, kaleme aldığı romanla bu sıfatlarına yazar kimliğini de ekledi. Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan “Avram’ın Yolculuğu” adlı romanında İkinci, Mezopotamya’daki dinler tarihine tarihsel, arkeolojik, sınıfsal ve diyalektik bir bütünden bakmaya çalışıyor.

Romanda, Mezotopamya’nın kadim topraklarında tanrıların gölgesinde büyüyen bir çocuğun hikayesi anlatılıyor. Avram, gerçekliği sorguluyor, çamurdan yapılan kutsalların arasında, yolunu arıyor. Avram’ın hikayesi aslında İbrahim’in hikayesi… İbrahim’in hikayesi dinlerin, nasıl doğduğunun hikayesi… İkinci, romanında hem sırlarla dolu bir macerayı anlatıyor hem de bu tarihi… Kendisini yazar değil “anlatıcı” olarak ifade ediyor ancak kaleme aldığı roman anlatıcılığın ötesine geçiyor.

/././

Güzel günler göremeyeceğiz çocuklar -Mine Söğüt- 


Güzel günler görmek için “Her şey çok güzel olacak” demekle mi yetineceğiz, “Her şey çok güzel olsun diye ne yapmak lazım” sorusunu sormaya cesaret mi edeceğiz?

Nazım Hikmet Nikbinlik şiirini 1930 yılında yazdı. Sol ideallerin, sanattan politikaya kendine geniş alanlar bulabildiği ve insanların gelecekle ilgili umut dolu hayalleri büyük bir güvenle devrimci bir inanca dönüştürdüğü bir çağda, bugünkü rezil dünyayı inşa eden o iki korkunç savaşın tam ortasında…

Şiirinde “Güzel günler göreceğiz çocuklar” diyordu şair. “Güneşli günler göreceğiz” 

O zamanlar nikbinlik yani iyimserlik bir şairin kaleminde bedbinliğin yani kötümserliğin karşısına dimdik dikilebiliyordu. İnsanlar savaşların, açlığın, eşitsizliğin çok yakın bir zamanda biteceğine ve iyiliklerle dolu bir dünyaya doğacak çocukların nihayetinde “güzel günler” göreceğine gerçekten inanabiliyordu. O dize, o tek bir dize güzel günler görmeyi bir ideale dönüştüren ve umuda inançla sarılan insanların bu ülkedeki en güzel laik duasıydı.

O dizenin yazılmasının üzerinden neredeyse bir asır geçti.

Ve çocuklar bu ülkede güzel tek bir gün bile göremedi.

Çünkü umut gerçek hayatta şiirde durduğu gibi durmaz. Sadece hayal edilerek güzel günlere kavuşulmaz.

Siyasal ya da dinsel gelenekte geleceğe umutla bakmak bir kurtuluşu “beklemek” anlamına gelir. Yani durağan ve pasif bir haldir. Oysa kurtuluş denilen şey beklentiye değil eyleme bağlı bir olasılık hesabıdır.

Eylem yerine beklenti temelli bir umut üzerine inşaa edilen politik heyecanlar kalabalıkların bir lidere, bir partiye, bir devlete bel bağlamasına ve o insanların ya da kurumların birgün onları içinde bulundukları kabustan çekip çıkarma olasılığına sırt dayamasına yol açar.

Oysa meseleleri sırtlanmak yerine bir şeylere sırt dayamayı tercih eden kalabalıkları bekleyen mutlak son umut değil umut kaybıdır.

Adaleti, eşitliği, özgürlüğü bir liderin becerisine ya da beceriksizliğine, iyi ya da kötü niyetine, aklına ya da akılsızlığına emanet ederek sistemin çarklarına hiç çomak sokmadan, konforlu alanlarda sağ kalmaya çalışarak ve başlarına gelen her kötü şeyde köhne bir umut geleneğine sığınarak bekleşen bir halkın kaderini devrimci komünist şairler değil vahşi kapitalistler yazar.

Pasif bir beklentiyi umut olarak kodlayarak beklenti hımbıllığına kapılmak yerine kolektif bir ezber bozma enerjisi yaratmayı beceremeyen halklar kötü politikacıların birinin kucağından kalkar diğerinin kucağına konarlar.

Bunun değişmesi için insanın öncelikle bir umuda değil kendi aklına ve becerisine değer vermesi gerekir. Her gün on binlerce uçağı düşürmeden milyonlarca insanı gökyüzünde hızlıca oradan oraya taşımayı beceren incelikler ve marifetlerle dolu teknik bir sistemi kusursuza yakın bir şekilde işletebilen aklın, yeryüzünde insanları birbirine düşürmeden güvenli bir sosyal sistem kuramaması bir kader değil bilinçli bir tercihtir.  

Güzel günler görmek için insanın önce başındaki zorlayıcı otoritelere olan yersiz güveninden vazgeçmesi akabinde de başında zorlayıcı otoriteler olmadan hayatta kalabileciğine olan güvenini hızlıca kazanması gerekir.

Umudu geleceğe havale etmek, bir kurtarıcı tarafından kurtarılmayı beklemek, ütopyalarla oyalanmak yerine bugün, şu an, hemen neler yapılabileceğine, otoritelerin sarsılmazlığının üstesinden nasıl gelinebileceğine, hızlı ve beklenmedik bir değişimin tüm planları nasıl alt üst edebileceğine odaklanan bir kalabalığın önünde hiçbir engel duramaz. Ama hesaplanamaz reflekslerle iktidarı şaşırtmayı göze alamayan bir muhalefet makus kaderinden kaçamaz. Çaresizlik öğretilen bir şeydir. İsteyen öğrenir, isteyen öğrenmez. Bir şeyleri değiştirmek için o yüzden önce isteklere bakmak gerekir.

Mesela gerçekleri görmek istiyor muyuz, istemiyor muyuz?

Güzel günler görmek için “Her şey çok güzel olacak” demekle mi yetineceğiz, “Her şey çok güzel olsun diye ne yapmak lazım” sorusunu sormaya cesaret mi edeceğiz?

Gökyüzündeki o muazzam trafiği en az riskle idare edebilen akılla yeryüzündeki politik trafiği idare ederken ortalığı kan gölüne çeviren aklın aynı olmasından kuşku duyduğumuz anda olaylara bakış açımızın değişmesi nelere mal olacak bunu hesaplayacak mıyız, yoksa böyle şeylerle hiç uğraşmayacak mıyız?

Bu ve bunun gibi sorulara dürüstçe cevap vermediğimiz sürece güzel günler göremeyeceğiz çocuklar. Güneşli günler göremeyeceğiz. Motorları uçurumlara süreceğiz çocuklar. Karanlık uçurumlara… Ve umudu uzun süre külliyen gömeceğiz şairle aynı mezara.

/././

KKTC’de yeni nesil siyaset; Ankara’ya baş eğmeyen ama kavga da etmeyen -Barçın Yinanç- 

KKTC’nin solda yer alan genç kuşak siyasetçileri, hem Ankara ile ilişkilerini hem çözüm sürecine dair tutumlarını geçmiş tecrübelerden alınan dersler ışığında şekillendiriyor. Ankara’daki iktidarla her konuda mutabık olmasalar da Türkiye ile kavga etmeden ilişkileri yönetmeye önem verdikleri anlaşılıyor.

BM Genel Sekreteri Antonio Guiterres aralık ayında görev süresi dolmadan Kıbrıs sorununu çözmek için son bir girişimde bulunmak istiyor. Genel sekreterin özel temsilcisi Maria Holguin’in bu ay başında adada yaptığı temaslar sonrasında BM’nin kafasındaki planın kabaca bazı ayrıntıları Rum basını sayesinde ortalığa döküldü.

Kıbrıs’ta barış görüşmelerinin 2017’den sonra tekrar başlaması ihtimâlinin Türkiye’de kamuoyunu heyecanlandırmayacağının farkındayım.

Ada’nın kuzeyinde heyecan düşük

İlginç olan, diplomatik hareketlenmenin yıllardır izolasyon altında yaşayan, çözüme en fazla ihtiyaç duyan Kuzey Kıbrıs’ta da heyecan yaratmamış olması. 

Daha da ilginci, genelde çözüm için barış görüşmelerinden yana olan merkez solda yer alan liderlerin de son derece temkinli bir duruş içinde olmaları.

KKTC’de yeni nesil siyasetçilerin, geçmiş tecrübelerden alınan dersler ışığında; gerek Ankara gerekse uluslararası toplumla ilişkilerde diplomatik taktikleri elden bırakmadan akılcı ve pragmatik bir konumlanma içine girdiklerini söylemek mümkün.

Bu söylediğimin altını doldurmam gerek.

Önce, KKTC’nin görevinde 200 günü geride bırakan yeni cumhurbaşkanından başlayayım.

KKTC’nin galeyana gelmeyen genç lideri


Tufan Erhürman, lideri olduğu Cumhuriyetçi Türk Partisi’nin (CTP) yanı sıra Toplumcu Demokrasi Partisi’nin (TDP) de desteğiyle, geçen ekimde 53 yaşında cumhurbaşkanı seçildi.

Çözüm konusunda Ankara ile farklı çizgide dursa da Türkiye ile kavga etmeyeceği mesajını inandırıcı şekilde vermesi, rakibine karşı seçimi açık ara kazanmasını sağladı.

Çözüm yanlısı-federasyoncu olarak bilinen muhalefetin ortak adayının karşısında iki devletli çözümü savunan, Ankara’nın “tam saha pres” desteklediği Ersin Tatar vardı. 

Bir önceki seçimlerde, iki sol partinin desteklediği Mustafa Akıncı MİT tarafından tehdit edilmiş; Ankara’nın olağanüstü müdahaleleriyle Ersin Tatar üç buçuk puan farkla seçilmişti.

Bu ciddi travmanın gölgesinde yapılan seçimlerde, Erhürman’ın Ankara’yla “kavga etmeme stratejisi” cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturana kadar izlediği geçici bir taktik olabilirdi.

Bir Kıbrıslı meslektaşın ifadesiyle, “kendi yol arkadaşı Abdullah Gül’e bile aday olmaması için ağır baskı yapan; bahçesine neredeyse asker indiren bir liderliğin” aslında istese Erhürman’ı seçtirmeyebileceği elbet hatırda tutuluyordu.

Erhürman, seçim kampanyası sırasında Türkiye karşısında “ezik” kalmakla eleştirildi.

Ancak Erhürman’ın tutumunu belirleyen Ankara’daki koalisyonun gücünden çekinmesi değildi. Tersine, seçimlerden önce görüşme fırsatı bulduğum Erhürman’ı oldukça özgüvenli bulmuştum. 

Erhürman’ın yakın çevresine göre Ankara da Tatar’ın kaybedeceğini anlamıştı. Tam saha pres yapmasının ardında Tatar’ın oy kaybını sınırlı tutma amacı vardı. Bir de sahaya inenlerin koalisyonun MHP kanadı olduğunun da altını çizenler var.

Ankara geçmişi olan, Siyasal Bilgiler mezunu Erhürman, seçim döneminde yakın çevresine de aktardığı gibi galeyana gelmemeye, kışkırtıcı tuzaklara düşmemeye dikkat etti.

Erhürman’ın Ankara siyaseti seçim taktiği değildi

Genç siyasetçinin Ankara’yla iyi geçinme yoluna gitmesinin bir seçim taktiği olmadığı, gerçekçiliğin dikte ettiği bir zorunluluk olduğuna inandığı, cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturduktan sonraki performansıyla da ortaya çıktı.

Seçimden sonra da Ankara’ya karşı dik durmamakla eleştirildi. Yine de çok dikkatli bir söylem kullandı. Örneğin, eski partisi CTP’nin kardeş partisi CHP’nin uğradığı baskılar konusunda sessiz kalmayı tercih etti.

Erhürman Ankara ile aynı sayfada olmadan, uluslararası toplum tarafından ciddiye alınmayacağını bildiği için Türkiye ile bir orta yol bulma yolunu seçti.

Erhürman elbette iki devletli çözümü savunmuyor. Ancak genelde adadaki sol partilere hâkim olan bir an önce masaya oturma naifliğinde de değil. 

Görüşmelerin yeniden başlaması için hevesli görünmemesi, onu önceki sol kuşak liderlerden ayırıyor.

Maria Holguin’le temaslar konusunda temkinli bir dil kullandı. “Ne dışarı çok hevesliymişim gibi bir izlenim vermek isterim ne de içeride içini dolduramayacağım beklentilerin altına girerim,” dedi.

BM Genel Sekreteri'nin aralık ayında görev süresi dolmadan soruna çözüm bulunması gerektiği şeklinde bir baskı altında da hissetmiyor.

Yeni nesil siyasetçiler geçmişten ders çıkarmışlar

Geçmişte yaşananlardan ders aldığı için, yine aynı fasid daire içine girmek istemiyor.

“Görüşmelerin ucu açık olmasın; başarısızlıkla sonuçlanırsa, status quo’ya dönülmesin,” diyor. Masaya oturmadan şart koşuyor. Ama bence çok akıllıca bir taktikle, KKTC tarafını olumsuz göstermemesi için bunlara şart değil, metodoloji diyor.

Zira şart dediğiniz anda, Rum tarafına “biz masaya oturmaya hazırız; şart koşan, görüşmeleri aslında istemeyen Türk tarafı” şeklinde aleyhte propaganda yapma imkânı vermiş oluyorsunuz.

Bir yandan, sol partilerin geneldeki tavrının tersine masaya oturmak için çok istekliymiş görüntüsünü vermekten kaçınıyor. Ama diğer yandan sağ partilerin, “varsın uluslararası toplum masaya oturmamakla bizi suçlasın” şeklindeki diplomatik taktikten uzak, nobran vurdumduymazlığına da kapılmıyor.

Erhürman bu hafta içinde yaptığı açıklamada Genel Sekreter’in çabalarını desteklediklerini söyledikten sonra, “Bizi başa döndürecek bir sürece girmeyeceğimizi bütün taraflar biliyor. Sakiniz, soğukkanlıyız, sabırlıyız. 2004’te ve 2017’de büyük hayal kırıklıkları yaşadı bu halk. 2026’da yeni bir hayal kırıklığı yaşamasına asla izin vermeyiz. Ne umutsuzluk satacak ne de umut tacirliğine soyunacağız,” dedi.

Bu taktik ve  “metodoloji” önerisiyle, bu aralar Batı’yla iyi geçinmeye çalışan Ankara’nın çizgisini kendisine doğru çekmiş görünüyor.

Ankara da Erhürman’a “boş” değil. Ankara’nın tutumlarını beğenmediği Kıbrıslı Türkleri Türkiye’ye sokmamak gibi son derece nahoş bir uygulaması var. Son dönemlerde bu listeyi küçülttüğü söyleniyor.

Erhürman uluslararası dengeler konusunda da hassas. Örnek vermek gerekirse; son dönemde KKTC’nin Türk Devletleri Teşkilatı’na (TDT) gözlemci üye olması için yapılan ısrarlı girişimlerin Türkiye’ye Orta Asya devletleri nezdinde kaybettirdiği zeminin farkında. 

Selefi Ersin Tatar’ın KKTC’nin ilişkilerinin derinleşmesi, doğrudan uçuşların başlamasına dönük sözlerinin, bu ülkeleri gereksiz yere gerdiği saptamasından yola çıkıp onları sakinleştirme yoluna gitti.

Orta Asya cumhuriyetleri ile toplantılarda, Kıbrıs Türkleri olarak beklentilerini gerçekçi bir zeminden belirlediklerini, BM ve AB’nin çeşitli kararlarının ekonomi, eğitim, kültürel alanlarda işbirliğine meşru zemin oluşturduğunu hatırlattı. Bir nevi onları rahatlatmaya çalıştı.

Başbakan adayı Sıla Usar İncirli

Tıpkı Erhürman gibi CTP’nin liderliğine seçilen ve bir sonraki başbakan gözüyle bakılan Sıla Usar İncirli ve ekibi de Kıbrıs sorununu uluslararası dengelerin perspektifinden okuyor. CTP gibi Toplumcu Demokrasi Partisi Genel Başkanı Zeki Çeler ve ekibi de Ankara’yla ilişkileri germeden, dikkatli yönetmekten yanalar.

Kıbrıs siyasetinin bu genç yüzleri ayrı bir yazıyı hak ediyor.

/././

CUMHURİYET "Köşebaşı" -26 Haziran 2026-


Maocu teyzeler örgütü!-Barış Terkoğlu- 

Başkasına kulluk eden, kendi kullarına zulmeder.

Salı sabaha karşı beş buçukta telefonum çaldı. Bu saatte çalan telefon hayra alamet değildir. Yataktan sıçrayarak açtım. Ankara Üniversitesi Hocası Doçent Emel Memiş jandarma tarafından evinden gözaltına alınmıştı. Arayan eşiydi. Evlerine ilk defa kolluk gelmişti. “Bu durumda ne yapmak gerekir” diye bir damdan düşen olarak bana soruyordu.

Tanımayanlar olabilir. Memiş, özellikle kadın hakları üzerine çalışmalarıyla bilinen feminist bir iktisatçı. Sadece muhaliflere değil Adalet Bakanlığı’ndan Aile Bakanlığı’na kadar pek çok resmi kurum mensubuna alanında eğitimler veren bir bilim kadını. Emel’i yakından tanıyorum, düşündüm, sebep bulamadım. Haliyle “gerekçe” diye sordum. “TKP/ML örgütü” cevabını alınca “Yok artık” dedim.

Ergenekon kumpasında Silivri’de üst koğuşumda kalan Ankaralı avukat Serdar Öztürk’ü hukuki yardım için aradım. Öztürk’e Emel’in durumunu anlattıktan sonra “Ne saçma iş” dedim. Öztürk, bir Güneydoğu gazisi olarak kendisinin de gazeteci olarak benim de terör davalarında sanık olduğumu hatırlatarak “Hâlâ şaşırmana şaşırıyorum” dedi.

ANKARA’DA MAOCU ENFLASYONU! 

Zaman geçtikte tablo netleşti. 6-7 Temmuz’da Ankara’da yapılacak NATO zirvesi öncesinde 241 kişi hakkında gözaltı kararı vardı. “Seni alıyoruz” demeye bir gerekçe bulunmalıydı. Savcılık açıklamasında TKP/ ML’den DHKP/C’ye, THKP/ C’den MLKP’ye, TKİP’ten DSİH’ye örgütler geçidi vardı. Emel’den ötürü özellikle TKP/ML’yi merak ettim. Bu gerekçeyle alınan 66 kişi vardı. Açıkçası ya bu yaz Ankara çok TKP/ML yapmıştı ya da birileri TKP/ML bahanesiyle alınmıştı.

Dün gözaltındakilerin yakınları Ankara İl Jandarma Komutanlığı önünde birikmişti. Soruşturmadaki kısıt nedeniyle gözaltındakilerle avukatları 24 saat görüştürülmemişti. Jandarmada hücrelerde tutuluyorlardı. Kapıdakileri dinledikçe olayın tuhaflığı ortaya çıkmaya başladı. Zira en kalabalık grup çevreci TEMA Vakfı üyeleriydi.

‘NEYLE YARGILIYORLAR KUZUM’ 

Onlarla konuştum...

64 yaşındaki Ayten Özdemir’in kızı Ayşen, annesinin başına gelenleri anlattı: “Annem TEMA Vakfı gönüllüsü bir emekli öğretmen. 3 Haziran’da Nallıhan Kuş Cenneti’ne arkadaşlarıyla gezi düzenlediler. Otobüste 44 kişilerdi. Çoğu 60- 75 yaş arasında emekli kadınlar. Dönüş yolunda mola için durdukları yerde Ankara’ya haklarını aramaya giden maden işçileri ile karşılaşmışlar. Gidip destek vermek istemişler. Ama otobüsten inip yanlarına gitmelerine polis izin vermemiş. O gün yol boyunca otobüsleri 3 kez durdurulup kimlikleri toplanmış, GBT’lerine bakılmış. Kazasız belasız eve geldiler. Aradan 3-4 gün geçince polis apartmana gelip komşulara ‘Burada mı oturuyor’ diye sormuş.”

62 yaşındaki Gül Özgür’ün oğlu Çağrı Özgür devam etti: “İçlerinde en politik olanı annem. CHP’lidir. Diğerleri okullara meşe palamudu eğitimi filan vermek için giden yaşlanınca toprakla uğraşan emekliler. TEMA gezisi dönüşü Beypazarı’nda madencileri görmüşler ama yanlarına gidememişler bile. Yolda madenciler için alınan güvenlik önemli nedeniyle otobüsleri 3 kez durdurulmuş, GBT yapılmış. 10 gün önce de polis apartmanlara gelip komşulara sorup hepsi için adres tespiti yapmış. TEMA Vakfı Ankara Şube Başkanı da gözaltına alındığı için tam sayıyı bilemiyoruz. Ama 44 kişinin birden gözaltına alındığını sanıyoruz. Öyle ki otobüsün şoförü bile gözaltına alınmış. Annem gelen jandarmaya ‘Beni neyle yargılıyorlar kuzum’ diye sormuş.”

HEPSİNE AYNI SORU

Konuştuğum aileler başından geçeni benzer şekilde anlatıyordu. İfadeye katılan Cem Gürbüz ile konuştum. Onun müvekkilleri de TEMA’cı teyzelerdi. Sorguda teyzelere ne bir eylem ne bir yasadışı faaliyetleri gösterilmişti ne de önlerine bir telefon irtibatı konmuştu. TKP/ML üyesi oldukları önkabulüyle matbu sorulara muhatap olmuşlardı.

İfade tutanaklarını açtım. Gerçekten de hepsine aynı sorular sorulmuştu: “Herhangi bir sendika, parti, dernek üyeliğiniz var mı”, “Daha önce hakkınızda adli işlem yapıldı mı”, “TKP/ML ile bağlantınız nedir, örgütle nasıl tanıştınız”, “Örgütün yapılanması hakkında bildiklerinizi anlatınız”, “Örgüt içinde kod isim kullandınız mı”, “Örgüt size silahlı/ silahsız eğitim verdi mi”...

Emel’in içerideki TEMA’cı teyzelere moral verdiğini öğrenince içim rahatladı!

AMERİKANCI İKTİDARIN YERLİ MASALI 

Aslında olan biten belliydi. Türkiye, ülkeyi Amerikan çıkarlarının uydusu yapan iktidarlarla yönetilmeye başladığından beri aynısı oluyordu. Ne zaman Türkiye’de bir NATO toplantısı olsa, ne zaman bir ABD başkanı ziyarete gelse, ne zaman emperyalist bir buluşma gerçekleşse... Yollar asfaltlanıyor, duvarlar boyanıyor, şehirler vatandaşlara kapatılıyordu. Öte yandan, emperyalizm karşıtı solcular protesto etmesinler diye evlerinden toplanıyor, yanlarına da alakalı alakasız herkes eklenerek gözaltı listeleri şişiriliyordu. Bu sefer de öyle olmuştu. Etimesgut Havalimanı Trump’ın uçağı için genişletilmiş, havalimanı yolu yenilenmiş, Macron’un sabah koşusu için ortam ayarlanmış, Ankara’da yaşayanların işyerleri tatil edilmiş, evlerinin sokaklarına çıkmaları bile yasaklanmıştı. Belki ABD’yi protesto etme ihtimali olan bir grup devrimcinin yanına Emel gibi fikir insanları, TEMA’cılar gibi GBT’ye takılmış teyzeler eklenmişti. Ankara Cumhuriyet Savcılığı “Operasyonu gururla sunuyoruz” filmini ülkeye izletirken dünya medyası teyzelerden habersiz, NATO için Ankara’da yüzlerce teröristi polisin yakaladığını duyuruyordu. Öyle ya kendisini içerde “yerli ve milli” diye anlatan bir iktidarın dışarıda “NATO için mehmetçik hazır” diye kendisini pazarladığını kaç kişi biliyordu?

Terör korku demektir, en çok korkutan ise en terörist.

/././

Caligula, Trump, Musk üzerine spekülatif düşünceler -Ergin Yıldızoğlu- 

Amerikan toplumunda Roma İmparatorluğu’nun çürüme, çöküş aşamasını anımsatan bir dönüşüm yaşanıyor. Tarih karşımıza, bir çöküşün semptomları olarak Caligula’yı anımsatan Trump’ı, Platon’un “pleonexia” dediği “doyumsuz açgözlülüğü” trilyoner Elon Musk’ı çıkarıyor.

Augustus, imparatoru “birinci vatandaş” kavramı arkasına gizlemişti; Caligula bu perdeyi yırtarak senatonun iktidarsızlığını alenen sergiledi. Trump denetleme dengeleme aygıtlarını, bürokrasiyi “derin devleti” kale almadı, basını düşman ilan etti, Trump Cumhuriyetin içinin boşaldığını gösterdi.

Caligula kendi muhafızları tarafından öldürüldü. Yerine Claudius’un getirildi. Askeri sadakat cumhuriyet erdeminden üstün olduğunu kanıtladı. Trump 6 Ocak’taki Kongre baskınını destekledi, devletin güvenlik kurumlarının en kritik noktalarına liyakate bakmadan kendi sadık taraftarlarını yerleştiriyor, orduyu siyasete alet etmeye çalışıyor. Başkanlık makamı, başkanı zenginleştirme, eleştirileri susturma makinesine dönüştü. Anayasal normlar aslında, liderlerin iyi niyetlerine bağlıymış; “demokratik cumhuriyet” aslında bir yalanmış.

ÇÜRÜME VE ÇÖZÜLME 

Roma Cumhuriyeti’nin son döneminde, “latifundia” (büyük köle çiftlikleri) küçük çiftçileri topraklarından etti. Oluşan devasa mülkler, birkaç seçkin ailenin servetini katlarken Roma’nın geleneksel tarımı adeta yıkıldı. Senato, zengin aristokratların oyuncağı haline geldi; yolsuzluk, rüşvet ve seçim manipülasyonu sıradanlaştı.

ABD’de, başta Musk olmak üzere teknoloji, kripto plütokrasisinin Trump’a verdiği destek, Trump’ın kurumları hiçe sayan tarzı, Amerikan Kongresi’nin kutuplaşması Roma senatosunun çürüyüşünü anımsatıyor. Caligula, atını senatör ilan ederek senatoyu aşağılıyordu, Trump kurumsal, ortağı olduğu şirketlere devlet kontraları, fonları, hatta ticari sır aktararak otoriteyi kişisel çıkar adına dejenere ediyor.

Bu ortamda SpaceX’in borsada halka arzıyla, servetinin 1.2 trilyon dolara, GSYH’nin yüzde 3’ünden öte bir büyüklüğe ulaşması, Musk’ı Rockefeller’ı bile ikiye katlayan bir servetin sahibi yapıyor. Platon’a göre, ideal bir cumhuriyette en zengin vatandaşın serveti en yoksul vatandaşınkinin dört katını geçmemeliydi. Musk’ın serveti, tipik bir Amerikan ailesinin net servetinin 5 milyon katı. Bu yurttaşlık kavramını da anlamsızlaştıran müstehcen bir eşitsizlik.

En zengin yüzde 0.01’in serveti on yılda dört kat arttı, SpaceX’in değeri borsada bir yılda 400 milyar dolardan 1.77 trilyon dolara fırladı Musk tarihin en zengin insanı oldu. Bu arada, keyfi bir savaşın patlattığı enerji fiyatları, ortalama Amerikalı işçinin bir buçuk yıllık ücret artışını silip süpürüyor. Ulusal gelir içinde ücretlerin payı dibe vurmuş durumda, düşmeye devam ediyor. Amerikalıların yüzde 60’ı maaştan maaşa yaşıyor. Trump’ın Caligula gibi siyaseti tiyatroya çevirdiği, başta Musk olmak üzere teknoloji baronlarının, her gün yeni bir servet artışı rekoru kırdığı bu ülkede emekçiler, prekarya bir yana, orta sınıf bile kendini terk edilmiş hissediyor.

Bu tablo, Sokrates’in uyarısını haklı çıkarıyor: Aşırı zenginlikle aşırı yoksulluğun yan yana bulunduğu bir toplum, artık tek bir toplum değildir. Bir tarafta Musk’ın 250 milyon dolarlık seçim harcamalarıyla, teknoloji, kripto milyarderlerinin milyonlarca dolar bağışlarıyla siyaseti satın alması, diğer tarafta emeklilik, sağlık sigortası endişesiyle uykuları kaçan milyonlar.

Roma, öncelikle, içeriden çürüdüğü için çöktü, dış düşmanlar yüzünden değil. Vatandaşlar sistemin kendileri için çalışmadığını anladığında, cumhuriyeti savunma isteği öldü. Bugün Amerikalıların yüzde 60’ı “Ekonomi benim için çalışmıyor” diyor. Bir “imparatorluğun” yurttaşları geleceğe ilişkin umutlarını yitirdiklerinde, hegemonyası da söner. Financial Times’ta Martin Wolf, “yönetim yozlaşmış, beceriksiz ve en önemlisi kurucu ... norm ve değerlere düşmandır... Trump tiranlığa özeniyor” diyordu.

Roma yanarken Neron lir çalıyormuş, bugün Trump, balo salonu yapmak için Beyaz Saray’ın bir kanadını yıktı, anıt havuzu da yeşil bir bataklığa çevirdi. Roma’da çürüme ve çözülme iki yüz yıl sürmüştü, bugün tarih kıyaslanamayacak bir hızla ilerliyor. (Veriler New Yok Times ve Axios’tan)

/././

İki zirve arası dönüşüm -Mehmet Ali Güller- 

İktidarın NATO zirvesi hazırlıkları, Ankara’nın Ankaralılara yasaklanmasına dönüştü. NATO’ya karşı eylem yapabilirler diye ev baskınıyla 209 Ankaralı gözaltına alınıyor, bazı caddeler Ankaralılara kapatılıyor, kalabalık yapmasınlar diye memurların bir bölümü idari izinli sayılıyor, her türlü etkinlik yasaklanıyor.

Kısacası Ankara iki hafta boyunca Ankaralılara kapatılıp NATO’culara açılıyor.

EGEMENLİĞİN DEVRİ MESELESİ

NATO zirvesi, kimi gazetecilere de kapalı. (Kendimi hiç saymıyorum, zira İletişim Başkanlığı “Dosyanız inceleniyor” diyerek sekiz aydır basın kartımı yenilemiyor, dolayısıyla resmi olarak gazeteci kabul edilmiyorum.)

Aydınlık’ın dünkü manşet haberiydi: Aydınlık Gazetesi Ankara haber müdürü ve Ulusal Kanal Ankara temsilcisinin de aralarında olduğu sekiz gazetecinin NATO zirvesine akreditasyon talebi reddedilmiş. Ama konunun vahameti şurada: Gazeteciler zirveye akredite olmak için Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’na başvuruyorlar. İletişim Başkanlığı gazetecilerin doğrudan NATO Akreditasyon Birimi’ne başvurması gerektiğini söylüyor. Gazeteciler de başvuruyor ama NATO sekiz kişiyi reddediyor. Üstelik ret yanıtında “Kararın gerekçelerini açıklayamıyoruz, karar kesindir” diyor! İletişim Başkanlığı yetkilileri ise Aydınlık’a “Biz bile akreditasyon başvurusu yaptık. Zirveyi izinle takip edeceğiz” bilgisini veriyor! (Elbette NATO’nun akredite etmediği gazetelerin başında, gazetemiz Cumhuriyet de geliyor.)

Yıllardır anlatmaya çalıştığımız NATO üyeliğinin “kısmi egemenlik devri” olduğu tezimiz, bundan daha iyi nasıl doğrulanabilir? Türkiye’nin gazetelerinin ve televizyonlarının Türkiye halkını bilgilendirme görevlerini yerine getirmesine Türk devleti değil, NATO karar veriyor!

SİYASET-SERMAYE-BÜROKRASİ MUTABAKATI 

NATO’nun dönüşümünde Türkiye’nin yeni bir rol üstlenmesi konusunda siyasetsermaye-bürokrasi üçgeninde tam bir mutabakat var. (Burada siyasetten kastımız sistem partilerini, sermayeden kastımız TÜSİAD başta büyük sermayeyi ve bürokrasiden kastımız devlet aygıtını kapsıyor.)

İktidar zaten Adana’da Yeni Kolordu Karargâhı ve İstanbul’da Deniz Unsur Komutanlığı ile Batı Asya’ya doğru alan kaydırmaya hazırlanan NATO’nun yeni görevlerini üstlendi. Bunu “Artık NATO’nun kanat değil, merkez ülkesiyiz” tezi ve onu tamamlayan “Türkiyesiz Avrupa güvenliği mümkün değil” tezi ile içeriye pazarlıyorlar. NATO’nun dönüşümünde alınacak rol ile Atlantik nezdindeki siyasi meşruiyet arasında doğrudan bağ kuruluyor.

Sermaye bu dönüşümü net bir şekilde istiyor. TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras, konseyin 18 Haziran’daki toplantısının açılışında yaptığı konuşmada açıkça söyledi: “Önümüzdeki dönemde güvenlik ile ekonomi, savunma ile sanayi ve jeopolitik ile teknoloji arasındaki sınırlar giderek daha fazla iç içe geçecek. Türkiye’nin bu yeni denklemde üstleneceği rol, NATO’nun dönüşümü ve transatlantik güvenlik mimarisinin şekillenmesi açısından kritik önem taşıyor.”

Bürokrasi de bu dönüşümü destekliyor. Son yıllarda bürokraside “güvenlik bürokrasisi” ağırlık kazanıyor ve “askeri sanayi merkezli yeni ekonomi” buna ayrıca güç veriyor. Hükümetin Savunma, Dışişleri, İçişleri ve Adalet gibi kritik bakanlıkları doğrudan bürokrasi tarafından yönetiliyor. Bu “partinin devletleşmesi - devletin partileşmesi” ilişkisinin yansıması aynı zamanda.

22 YIL SONRA

AKP iktidarının ilk döneminde, 2004’te, NATO zirvesi İstanbul’daydı. Üstelik AKP liderliği, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlığını üstlenmişti. Ama NATO’nun İstanbul zirvesi ağır yasaklara sahne olmamıştı. Peki 22 yıl sonra NATO’nun Ankara zirvesinde, aynı iktidar, bu kez neden ağır yasaklar uyguluyor?

NATO zirveleri arasındaki bu fark, öncelikle AKP eliyle Türkiye’de yapılan büyük dönüşüme işaret ediyor: Türkiye’nin demokrasi erozyonuna, anayasayı ve yasaları özel durumlarda kenara koyabilen tek adam rejimi inşasına işaret ediyor.

Ama aynı zamanda iktidarın “yerli ve milli” propagandasının sahteliğine, iktidarın NATO’culuğuna, Atlantikçiliğine işaret ediyor. Hatta görev tanımlamasında basamak tırmanmaya da işaret ediyor: 2004’teki BOP eşbaşkanlığından 2026’da bütün Asya’ya karşı görev hazırlığına...

Ve elbette, toplumun 22 yılda devletin ve hükümetin aksine, ABD’ye ve NATO’ya daha fazla karşı olduğuna ve bundan korktuklarına işaret ediyor.

/././

Cumhuriyet

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -25 Haziran 2026-

Başkentte utanç verici önlem: NATO liderlerinin göz zevki için binaların ve gecekonduların önüne set çekiyorlar -Yalçın Çuğ- AKP NATO zirves...