12 Eylül 2026 Cumartesi

Ana dilimiz Türkçeye sahip çıkmalıyız (I +II) - Sami Selçuk / T24-


Ana dilimiz Türkçeye sahip çıkmalıyız (I) 

Bir topluluk gerçekten ulus ise, kendi toprağında ürettiği dilin sözcükleriyle düşünür, duyar, anlaşır; bilim yapar, sanat yapar.

Felsefe kültürüne büyük katkılarda bulunan merhum bir düşünürümüz, ana dil konusunda bizdeki ve Doğu ülkelerindeki durumdan özetle şöyle yakınmaktadır: “Düşünmesini öğrenen bir kimsenin ayrımına varacağı gibi, Osmanlıca (Osmanlı Türkçesi), düşünme ve anlamayı sınırlayan basmakalıplarla doludur. Basmakalıplaşmış (ezber) bir dil, felsefe (ve elbette bilim, S. Selçuk) için en elverişsiz bir dildir. Çünkü bir dil basmakalıplaşınca, düşünme eksikliğini (kısırlık) de birlikte getirir. Düşünme kısırlaşınca dil gelişmez, yoksulluk başlar. Artık düşünme ve dil yoksulluğu, basmakalıpların içine dalar, aynı yerde dolanıp durur. Kavramlar, anlamları açıkça görülüp anlaşılmadan yan yana dizilir. O zaman (yani düşünürün yapıtını yazdığı tarihte) Osmanlıcanın içinde bulunduğu durum buydu. Düşünme ve dil bağımsızlığını yitirmiş, gelişme yolları tıkanmıştı. Cumhuriyet ile birlikte Türk ulusu siyasal bağımsızlığına kavuşmuştu. Ancak bağımsızlık bir bütündür; devrimler bu bütünlüğü sağlayacaktı. Dolayısıyla dil devrimi ile Türk dili bağımsızlığa kavuşmalıydı.” (Mengüşoğlu, Takiyettin, Fenomenoloji ve Ni­colaï Hartman, İstanbul, 1976, s. VI, VII). 

Düşünürümüz, bu düşüncelerle kaleme aldığı doçentlik tezinin o dönemin kürsü başkanınca reddedilmesi yüzünden dolabında otuz beş yıl kilitli kaldığını, düzeltmelerin araya girdiğini, ancak otuz sekiz yıl sonra basılabildiğini belirtmekte ve haklı olarak bundan dolayı duyduğu üzüntülerini dile getirmektedir.   

Gerçekten ana dilin dehasından yararlanamamanın bilim alanımızdaki olumsuz sonuçları çok üzücüdür. Felsefe ve de doğru Türkçeye dayanmayan bir bilim ya da hukuk, elbette cansız ve özsüzdür. Geriye kalan iskelet ise, sadece ruhsuz bir tekniktir, bir iskelettir.  

O kadar.  

Teknik ya da iskelet ise, insancılığa ve insancı dünyaya bütünüyle yabancıdır; insanın yabancılaşmasının da başlıca nedenlerinden biridir. 

Nitekim bu yabancılaşma, yukarıda değinildiği üzere, 2004/5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın yetersiz diliyle günümüzde çarpıcı biçimde ortaya çıkmıştır. 

Bugün yaşananları düşündüğüm zaman, Atatürk’ün gerçekleştirdiği devrimler arasında özellikle üçünün çok büyük ve çok önemli olduğu kanısındayım: Türkçenin doğru yazılmasını sağlayan harf devrimi, insanımızı çağcıl toplum düzeyine taşımayı amaçlayan İsviçre Uygarca İlişkiler Yasası (Medeni Kanun) ve düşündüren Türkçeyi geliştirme ve zenginleştirme amacını gerçekleştirmeye yönelik ana dilini özleştirme akı­mının benimsenmesi. 

Ancak bu üçüncü devrim, günümüzde ne yazık ki, değer bilmeyenlerce sahipsiz ve Ata’sız kalmıştır. 

Çünkü TDK, bugüne değin Türkçe köklerden yeterince sözcük üretmiş, bunları da hiç kimseye dayatmamış, sadece “önermiş”tir 

O kadar. 

Kurumun hiçbir gücü yok ki, yasaklasın, insanları uymaya zorlasın.  

Nitekim soykırım sözcüğü de bunlardan biridir.  

Kısaca kurum, üretip halka sunduğu sözcüklerden yalnızca tutunanları sözlüğüne almıştır.  

Bu arada başka ülkelerde görüldüğü üzere yanlış türetmeler de olmuştur, elbette. Sözgelimi, “kültürle ilgili” anlamına gelen “kültürel” sözcüğünü Fransa’da yayın yapan genç Türkler yaratmış, Fransızcanın yapısına uymadığı halde, Fransız halkı tarafından benimsendiği için, anılan sözcük, 1929’da Fransız sözlüklerine girmiştir (Robert, Diction­naire alphabétique/analogique de la langue française, Paris, 1973, s. 393). 

Hiç kuşkusuz yanlış yapılacak diye doğru ve sağlıklı bir kültür devriminden asla vazgeçilemez.  

Sadece yanlışlıklar düzeltilir, düzeltilebilir. Düzeltilemezse benimsenen sözcük, ister istemez dile ve sözlüklere girer, girecektir de. 

O kadar. 

Özetle bazılarının dediği gibi ortada bir yasak yok ki, kültürel soykırımdan söz edilsin. Böyle bir değerlendirme, olsa olsa bilinçsiz, bilinçsiz olduğu için de temelsiz, saçma, insafsız; bilimsel yansızlığa ters düştüğü için de yersiz, hatta çirkin bir karalama olabilir, ancak. 

Türkçeyi varsıllaştırmak, zenginleştirmek, aslında her Türk insanının ulusal görevidir. Yineleme pahasına sık sık verdiğim bir örneğe değineyim. Türk çocuğuna istikra, talil derseniz, hemen sözlüğe bakmak gereğini duyar. Duyacaktır da. Ancak tümevarım, tümdengelim derseniz, Türk insanının kafasında hemen şimşekler çakar, çakacaktır da.  

Çün­ o anda ezbercilik bitmiş, düşünme başlamıştır.  

Hem de en diri, en canlı biçimde. 

Çünkü kimliği ve ulusu ne olursa olsun her insanı düşündüren, sadece ana dili”dir 

Evet, ana dilinin sağlıklı “düşünen, düşünebilen insanaçısından yaratıcı dehasıdır, bu.  

Oysa başka dillerden ana diline giren sözcükler, hiç düşündürmez, insanı. Sadece ezberlenir onlar. Dolayısıyla eğer kavramlar Türkçe değilse, bilim de yapılamaz; yalnızca ezbercilik yapılabilir. O kadar. 

Ancak şunu asla unutmayalım: Ezbercilik salgılar, ancak hiçbir zaman üretmez, üretemez.  

Nitekim Pascal, şöyle demiştir: “İyi bir toprağa düşen tohum yemiş verir. İyi bir zihne (akla) damlayan ilke de tıpkı öyle. Her şey ustanın yönetiminde oluşuyor. Kök, dallar ve yemiş; ilkeler ve sonuçlar.” 

Pascal’ın sözünde geçen toprak ise, burada, hiç kuşkusuz, düşündüren dil, yani ana dilidir.  

Ancak bir halkın, ulusun belleği ve kimliği olan “ana dili” de, elbette sürekli değişir, gelişir. İnsanın doğuştan düşünürlük dehasının dil ile beslenip güçlenmesiyle gerçekleşir, bu süreç.  

Yunus Emre’nin dili, Pir Sultan Abdal’ın dili, Karacaoğlan’ın dili gibi. 

Ne var ki, herkes Yunus Emre, Pir Sultan Abdal, Karacaoğlan değildir, elbette. Bu nedenle uygar toplumlar, öğrenime ve özellikle de öğretim diline çok önem vermiş; ana dilini bilimsel terim ve kavramlarla varsıllaştırmış; böylelikle Batı insanı, sürekli olarak somut düşünce dünyasından soyut düşünce dünyasına doğru ilerlemiştir.  

Çünkü bir düşünürün dediği gibi, insan, ana diliyle bilim ve felsefe yapar; kısaca ana diliyle düşünür.  

Ana dili olmasaydı insan ne düşünebilir, ne bilim ve ne de felsefe yapabilirdi. 

Nitekim dilin, özellikle de ana dilinin kökenini, yapısını, doğasını, özünü, kapsamını, içeriğini inceleyen dil felsefesi, Humboldt’tan sonra özerk bir felsefe dalı olmuş; Wittgenstein’la birlikte dil, felsefenin odağı olma düzeyine, dolayısıyla “dilsel dönemeç” (tournant linguistique) dönemine ulaşmıştır. 

Gerçekten bir varlığın, nesnenin anlamını öğrenmek demek, o varlığın, nesnenin belli bir bağlamda nasıl kullanıldığını öğrenmek, yani dilin uygun ve doğru kullanılmasını bilmek demektir. Böylelikle dil, özellikle ana dili, bütün felsefe dalları için belirleyici içerikleri olan genel bir felsefi alandır. Bu nedenle insanın yeryüzünde var olmasıyla ilgili çözümlemelerinin temel ilkesini Heidegger, “Dil, (kanımca ana dili) varlığın evidir” diye yüksek sesle özetlemiş; Heidegger’i köyden kente taşıyan Gadamer ise, “Anlaşılabilecek biricik varlık, (ana) dilidir” diyerek saltık varlık kavramını altüst etmiş; son çözümlemede “(Ana) dili(mi)n sınırları dünyamın sınırlarıdır” (Wittgenstein) sonucuna ulaşılmıştır. 

O zaman dünyamızın sınırlarını hem iyi bilelim, hem de iyi belirleyelim: Değil mi ki, dilin taşıyıcısı olan insan, ana diliyle düşünür, insanın ana dilinde sözcük dağarcığı ne denli varsılsa (zengin), düşünce dünyası da, tarihsel ve toplumsal belleği de o denli varsıl demektir.  

Öyleyse geliniz, her şeyden önce Türk insanının ana dili ve düşünce dünyasını, başka dillerle karşılaştırarak belirleyelim. 

TÖMER’in araştırmalarına göre, 2000’li yıllarda liseyi bitirinceye dek bir öğrenci, ABD’de 71 bin, Almanya’da 70 bin sözcükle dış dünyayı, evreni algılamaktadır. Bunları Fransız, İtalyan, İspanyol çocukları izlemekte.  

Bu sayı, Suudi Arabistan’da 12 bin 700 iken, Türkiye’de 5.700’dür. 

Bir başka anlatımla Türkçe, Suudi Arabistan’dan bile 6.000 sözcük eksikliğiyle Türk insanının karşısına çıkmaktadır. 

Bunun anlamı ise, bellidir ve şudur: Açığımız çok büyük ve de çok çok üzücü. Liseyi bitirdiğinde bir ABD’li çocuk, evreni bir Türk çocuğunun on iki katı; Suudi Arabistan’lı çocuk ise iki buçuk katı düzeyinde anlayıp yorumlamaktadır.  

Kısaca yarış, eşit koşullarda başlamamakta, yapılmamaktadır.  

Aslında daha işin başında Türk çocuğu, çok şey yitirmiş olmamaktadır. 

İşte o zaman Atatürk’ün, ölmeden, son soluğunu vermeden önce niçin “Dil, aman dil!” sözlerini söylediği, neden TDK’yi kurduğu çok iyi anlaşılmaktadır.  

Tam da bu noktada, Mısır Önderi Cemal Abdünnâsır’ın 1950’li yıllarda “Sözcüklerimizi geri alırsak Türklerin konuşacak dilleri bile kalmaz” demesinin nedeni ve anlamı da, daha somut ve çarpıcı olarak ortaya çık­maktadır. 

Cemal Abdünnâsır’ın bu son eleştirisi, aslında, özünde hepimiz için bir uyarıdır. 

Eleştirilere, uyarılara, belirlemelere elbette kızılmaz, sövülmez. Haklıysa yalnızca çaresine, çözüm yoluna bakılır.  

Bu çare ve çözüm ise, bellidir: Türkçe köklerden üretilen yeni sözcüklerle düşündüren ana dilini zenginleştirmek 

O kadar. 

Öfke, ilkel insanın tepkisidir, uygar insanın değil. 

Çünkü uygar insan, eleştirilere ilgisiz kalamaz. Eğer bu eleştiri, uyarı, belirleme doğru ise, yapana şükran duyar.  

Şimdi oturup düşünmemiz ve şu soruyu açık yürekle kendimize sormamız gerekir: “Acaba henüz uluslaşma sürecini bitiremedik mi?” 

Evet. Ne yazık ki öyle!? 

Üstelik de, daha da geriye gittik.  

Artık, bankada, çarşıda, pazarda, hatta okulda bile hiç kimse Türkçe konuşmuyor, yazmıyor. Türk insanı, İngilizce kırması bir Türkçe, deyim yerindeyse Türkilizce (!) konuşuyor. “Problemi solve ya da postpone ediyor,” “parayı eft yapıyor.”  

Okuldaki öğrenciler, sokakta insanlar, “I’m sorry, take care of yourself, how is it going, you are very special, no problem, hit, clip, single, remix, talk show, stand up, anchorman, super star, mega star, direct drive, okay kanka, you know gibi sözcüklerle konuşuyorlar. 

Türklerin çoğu “günaydın,” güzelim “gül” kökünden türetilen “güle güle” demeyi çoktan unuttu, birbirlerini “haay” diye karşılıyor, “bye bye” diye uğurluyor.  

Hepimiz restaurant’lı, boutique’li, hôtel’li yollarda, kaldırımlarda, bağışlayın tretuvarlarda (doğrusu tro­tuvar, Fransızcası trottoir) yürüyoruz. Galleria ya da Next Level’in office’lerinde yazılar döktürüyor ya da concept’ler  yaratıyor,center’larda, turnike’lerle dolaşıyor, gezinomi’ler sayesinde avantage’lar sağlıyor, en güzel location’lara yerleşiyoruz.  

Kimimiz, yüznumaraya (ki doğrusu “numarasız” [sans numéro]), kimimiz helaya ya da tuvalete gidiyoruz; kimimiz “iyi şanslar” (bonnes chances) yerine “bol şanslar” diliyor, kimimiz kuaförde saç taratıyor, kimimiz pedikürü savsasak bile, manikürcüsüz edemiyoruz. Kimimiz laboratuvarda etüt, kimimiz bibliyotekte röşerş yapıyoruz. Kimimiz şömine önünde robdöşambr ile ya da pijamayla keyif çatıyor; kimimiz yönetime, kimimiz administrasyona başvuruyor, çağ atlayan Türkiye’mizde, Merhum Özal’ın diliyle trans­formasyonu (oluşumu) yaşamakla övünüyoruz.  

Bilim insanı unvanlı kişiler bile, geleceğin hukukçularını “gayri liberalizm,” “cezaya layıklık,” “cezaya muhtaçlık, muhtemellik, mümkünat teorisi,” “garantörsel suç” gibi yapım yanılgısıyla sakat, kullanımı bozuk sözcüklerle yetiştiriyor. 

En güzel caddelerdeki dükkânların adlarına bakınız. Yüzde sekseni yabancı dille yazılmış. Hatta Türkçe olan sözcüklerin bile yabancı abece (alfabe) ile yazıldıklarını görürsünüz. 

Zaman zaman bu densizliğe yanlış söylenen Batı dillerinin sözcükleri de eklenmektedir: “Vejetaryen,” “vejeteryan;” “kontör,” “kontur;” “şarj,” şarz;” “direkt,” “direk;” “koroner,” “kroner;” “restoran,” “res­torant;” “sezaryen,” “sezeryan;” “sutyen,” “sütyengibi.  

Bırakınız sade insanları, hukukçular arasında bile “ötanazi” teriminin bile ötenazi” biçiminde yazılıp söylendiği görülmektedir. 

Bu “dil bulamacı,” aslında Türk insanında yeterince “ana dili bilinci” bulunmadığının bir utanç belgesidir; gerçekten de insanın içini acıtmakta, midesini bulandırmaktadır.  

Çünkü bir topluluk gerçekten ulus ise, kendi toprağında ürettiği dilin sözcükleriyle düşünür, duyar, anlaşır; bilim yapar, sanat yapar. 

Bu, elbette aslında bir zamanlar bir yazarımızın dediği gibi, çirkin bir Türkilizce’dir, ancak ne İngilizcedir, ne de Türkçe.  

Bu sözcükler, düşündürmez ki, insanlarımız anlaşsınlar, bilim yapsınlar; duygulandırmaz ki, duyumsatmaz ki, insanlarımız şiirler yazsınlar, sanat yapsınlar.

/././

Ana dilimiz Türkçeye sahip çıkmalıyız (II) 

Bilim, özellikle de kültür bilimleri alanında kavram açığımız çok büyüktür. Çeviri yapanlar, bunun sıkıntılarını yaşamaktadırlar. Tek çıkış yolu, Türkçe köklerden Türk insanını düşündüren, insanımızın kolayca kavrayabileceği sözcükler, kavramlar üretmektir. Çünkü insan, en iyi ve en kolay olarak ana dilinde düşünür ve dış dünyayı yine ana diliyle algılar.

Her şeyden önce şunu asla unutmayınız: Eğer dilinizde yeterince düşündüren ana dili kökenli sözcük, özellikle de bilimsel kavram, terim az ise, ne bilim yapabilirsiniz ne felsefe ve ne de dili zengin olan ülkelerle yarışabilirsiniz 

Heidegger de, felsefenin ancak Yunanca ve Almanca dilleri ile yapılabileceğini söylerken aynı şeyleri dile getiriyordu, hiç kuşkusuz. 

En önemlisi de, başka dillerden ödünç sözcüklerle bağımlı, ezberletici bir dille ne sağlam bir bilim yapabilirsiniz, ne de sağlıklı bir hukuk düzeni kurabilirsiniz. Bu yüzdendir ki Japonlar, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Batı hukukunu alırken hukukun bir kavramlar dili olduğunun ayrımına çok çabuk varmışlar, dillerinde olmayan Batılı kavramları olduğu gibi kendi hukuk dillerine aktarmışlar; bu kavramları yazı diline aktarmak için kendi abecelerindeki (alfabe) harfler yetersiz kalınca da abecelerine yeni harfler eklemişlerdir. 

Türk dili, gramer (yetersiz çeviriyle, dil bilgisi) kurallarıyla, üretkenliği ve şiirsel akıcılığıyla yeryüzünün ve kültür dünyasının en güzel, mantığı çok güçlü ve kuralları sağlam, ayrıkları (istisna) en az olan dillerinden biridir.  

Ancak bilim, özellikle de kültür bilimleri alanında kavram açığımız çok büyüktür. Çeviri yapanlar, bunun sıkıntılarını yaşamaktadırlar. Tek çıkış yolu, Türkçe köklerden Türk insanını düşündüren, insanımızın kolayca kavrayabileceği sözcükler, kavramlar üretmektir.  

Çünkü insan, yukarıda da değinildiği üzere, en iyi ve en kolay olarak ana dilinde düşünür ve dış dünyayı yine ana diliyle algılar. 

Dolayısıyla bunu kesinlikle başarmak zorundayız. Ancak yalnızca bu başarı yetmez. Dili doğru kullanmayı da başarmak zorundayız. Özellikle genç kuşak bilim insanlarının bu konuda çok duyarlı olduklarını söylemek olanaksızdır. 

Yalnızca genç kuşaklar mı? Yasa yapıcılar da, dili doğru kullanmıyorlar, bu ülkede. Yetişkin kuşaklar da. Bunun en son iki örneğini vermek isterim: T. Ceza Yasası’nın 123’üncü maddesine 12.5.2022 tarihli ve 7406 sayılı Yasa’nın 8’inci maddesiyle eklenen 123/A fıkrasında “bedenen izlemek” yerine, yalnızca Arapça sözcüklerle bütünleşebilen “en” eki, Latin kökenli bir sözcüğe eklenerek “fiziken takip etmek”ten söz edilmiş, böylelikle sözüm ona bir tür belirteç (zarf) türetilmiştir. 

Bir başka örnek de 24.11.2016 tarih ve 6768 sayılı Yasa’nın 31’inci maddesiyle getirilen yasal metindir: “Hüküm sonucu tefhim edildikten sonra gerekçeli kararı imzalanmadan yargıç ölür ya da herhangi bir nedenle kararı imzalamayacak duruma düşerse, yeni yargıç, tefhim edilen hükme uygun olarak gerekçeli kararı bizzat yazarak imzalar. Toplu mahkemelerde böyle bir durumun gerçekleşmesi durumunda, hüküm, öbür yargıçlar tarafından imzalanır ve başkan ya da en kıdemli yargıç tarafından, hükmün altına öbür yargıcın imza edememesinin nedeni yazılarak imza olunur. 

Geliniz, ilkin bu yasal, evet yasal metindeki dil yanlışlarına bir göz atalım:  

Birinci yanlış, şu anlatımdır, sayın okurlar ve hukukçular: “Hüküm sonucu tefhim edildikten sonra” değil, “kararın sonuç kesimi bildirildikten sonra” biçiminde olmalıydı.  

Bu, bir.  

“Hüküm değil, ilkokulun üçüncü sınıfında dilbilgisi derslerinde öğretilen hece düşmesi kuralına ve yazılan metne göre metnin başındaki sözcük, “hükmün” olmalıydı.  

Bu da, iki.  

Kısaca dil konusunda, altı yüz milletvekilinin bile göremediği durumumuz, işte bu 

Bu yabancı sözcük patırtısı karşısında tez elden önlemler almalıyız. Çünkü dilimizi korumak; işçimizi, girişimcimizi, köylümüzü, kent­limizi, kısacası insanımızı korumak demektir. 

Bu bağlamda şu çözüm yolları düşünülmelidir: 

1- Öğrenim boyunca, özellikle de ortaöğrenimde insanımıza ana dili bilinci aşılanmalıdır. 

2- Yasalar kaleme alınırken, Avusturya’da olduğu gibi, dil uzmanlarından yararlanılmalıdır. 

3- Birçok ülkede olduğu gibi kesinlikle Türkçeyi koruma yasası çıkarılmalıdır. 

Aslında bu sorun, çok önemlidir.  

Bu sorunu bilim içinde kalarak aşmak için aşağıdaki ülkelerden esinlenebiliriz. 

Atatürk’ün dil devriminden de etkilenen Fransa, 31.12.1975 tarih ve 1349 sayılı Dili Koruma Yasası’nı (Bas-Lauriol Yasası) çıkarmış, Fransız Yargıtayı 20 Ekim 1986 tarihli kararında söz konusu Yasa’nın Fransız dilini ve tüketicileri korumayı amaçladığını belirtmiştir. 

Bu hukuksal düzenlemenin getirdiği başarılı sonuç üzerine, daha sonraları Fransa, Eski Yasa’yı yürürlükten kaldırmış, ana dili konusunda daha ayrıntılı bir yasal düzenleme yapmıştır. 

Fransız dilinin kullanımına ilişkin bu Yasalar, üç temel amacı gerçekleştirmek için benimsenmiştir: Birincisi, Fransızcanın geliştirilmesi ve zenginleştirilmesi; ikincisi, ana dili kullanımının zorunlu kılınması; üçüncüsü de, Cumhuriyet’in ana dili olan Fransızcanın korunması. 

Nitekim bu Yasa’ya göre, Fransa’da Fransız özel ya da tüzel kişilerce düzenlenen toplantılarda toplantı öncesi ya da sonrası izlencelerde, kamu hizmeti yapan ya da kamu yardımından yararlanan bir özel kişinin kaleme aldığı duyurular ve bildirilerde Fransızca kullanılması zorunludur. 

Dil konusunda elbette Fransa yalnız değildir. 

Portekiz Ticaret ve Endüstri Bakanlığı, 10 Temmuz 1986’da ülkede Portekizce kullanımını zorunlu kılmıştır.  

Jura Kantonu, dil konusunda bir yasa hazırlanması için resmî bir kurum kurmuştur. 

Meksika hükûmeti, İngilizce kırması İspanyolcaya (Spanglizce) karşı yoğun bir karşı etkinlik başlatmış, dükkânlarda kullanılan İngilizce ilan ve adlara karşı halkı uyarmış, 1981’de “İspanyol Dili Bakanlıklar Arası Yarkurulu”nu kurarak durumu denetim altına almıştır. 

Belçika’da Temmuz 1978 buyrultusu Fransa’daki Bas-Lauriol Yasası doğrultusunda hükümler getirmiş, 25 Şubat 1985 tarihli buyrultuyla, bu ülkede “Fransızcayı Koruma Birliği” kurulmuştur. 

Yunanistan ve İsrail, ana dilini kullanma zorunluluğuna belli alanlarda uyulmamasını hukuksal yaptırımlara bağlamıştır. 

Danimarka ve İsveç, parasal zorlayıcı önlemleri (astreinte) öngören yasal düzenlemelere gitmiştir. İsveç’te, kamu denetçisi (ombuds­man) ve Tüketim Politikaları Ulusal Yönetim Genel Müdürlüğü dile ilişkin düzenlemelerin uygulanmasını denetlemekte ve uymayanlara karşı ticaret mahkemesinde dava açmaktadır. 

Finlandiya, Avusturya ve Dominik Cumhuriyeti’nde de bunlara benzer girişimler yaşanmıştır.  

Bu ülkeler, ayrıca halk haberleşme araçlarında da ana dilini kullanma zorunluluğunu öngörmektedir. Böylece hem tüketicilerin aldatılmaları önlenmiş, hem de ana dili korunup geliştirilmiş olacaktır. 

Bu konuda geniş bir düzenleme yapan Québec, 26.8.1977’de, 31.7.1974 tarihli Resmî Dil Yasası’nın yerine 101 sayılı Yasa’yı benimsemiştir. 

Ana dili koruma konusunda son sözlerim şunlardır: 

Her şeye karşın bu konuda asla karamsar olmamalıyız.  

Dikkat edi­niz, lütfen. Sözgelimi, Abdülhak Şinasi Hisar’ın (1887-1963) 1954’te basılan “Boğaziçi Yalıları adlı yapıtının ilk sayfalarında geçen “muhit, teşkil, mahalli, medeniyet, âlem, esba-bı mucibe, anane, tesanüt, hayırhah, himmet, muvakkithane, safvet, selamet, tanzim, meyil, mâsum, mele­kâne, intizam, muamma, gûya, temayül, nasib lâübali” (s. 7, 11) vb. sözcükleri, günümüzde çoğu insanımız artık kullanmamakta, hemen herkes bunların Türkçelerini yeğlemektedir, ülkemizde.  

Bu olgu, elbette Türkçemizin gittikçe özleşerek yaygınlaştığını göstermektedir. 

Geliniz, toplumbilimci ve iktisatçı Gerhard Kessler’in bu konudaki şu sözlerini sürekli aklımızda tutalım: “Dili gereksiz yabancı sözcüklerden arındırmak; tıpkı vücudunu, vicdanını, evini, köyünü ve kentini temiz tutmak gibi ahlaksal bir ödevdir. 

Wilhelm Humboldt’un kendisi gibi ünlü şu sözlerini de hiç unutmayalım: “Bir ulusun gerçek yurdu onun dilidir, dil ulusal dileği, duyguyu belirten güçlü bir varlıktır. Ulusal dil yok olursa, ulusal duygu da çok geçmeden yitirilebilir.” 

Nitekim bu konuda şöyle demişti Kâşgarlı Mahmud (1008-1102),Divanü Lûgat-it-Türk”te: Erdemin başı dil!” 

Anadili konusunda her şeyden önce dünya düzeyindeki gelişmeleri iyi bilelim: Dilde özleşme akımını, Belçika, Portekiz, Meksika, İspanya, Yunanistan, İsrail, Danimarka, İsveç, Finlandiya, Avusturya, Dominik, Québec gibi birçok ülkede görüldüğü üzere, Fransızlar da benimsemiş, bu arada ülkemizde Atatürk’ün dil devrimini nasıl gerçekleştirdiği konusunda 1966 yılında kurulan Başbakanlığa bağlı “Fransız Dilini Koruma ve Yayma Yüksek Kurulu” yazanakçısı (raportör) Gillen Veinstein tarafından Türk Dil Kurumu’dan bilgiler istenmiştir. Ayrıca bu ülkede ilkin Fransız dilini yabancı sözcüklerden arındırmak amacıyla özel bir yasa çıkarılmış, bu yasanın kapsamı, daha sonraları çok genişletilmiştir (Selçuk, Sami, Dilde Özleşme ve Fransa’da “Dil Yasası’nın Serüveni,” Adam Sanat, Mayıs-Haziran 1989. Ayrıca bkz. Selçuk, Sami, Önce Dil, İmge Kitabevi, Ankara, 1919, s. 13-58).  

Evet, ülkemiz insanlarının çağımızın bilim düzeyini yakalayarak evreni tam olarak algılayabilmeleri için, ilkin sözcük, kavram ve terim açısından en zengin diller belirlenmeli, bu dillerin sözlüğünde geçen her sözcüğün, her kavramın, her terimin karşılığı ana dilin köklerine dayanılarak üretilip resmi gazetede yayımlanmalı, Fransızların yaptıkları gibi, belli bir süre beklendikten sonra benimsenen sözcüklerin, kavramların, terimlerin kullanılması bazı kurumlar için zorunlu kılınmalı ve Türkçe sözlüklere aktarılmalıdır. (Ayrıntılı bilgi için bkz. Selçuk, Sami, Önce Dil, İmge Kitabevi, Ankara, 2019).  

Şu noktaları ise, hiç mi hiç aklımızdan çıkarmayalım: "Türkçe bizim manevi ve kutsal yurdumuzdur. Bu manevi ve kutsal yurdun bağımsızlığı, gücü, yurdumuzun bağımsızlığından bile daha önemlidir... Çünkü yurdunu yitiren bir ulus, eğer diline ve yazınına egemen olursa yok olmaz, yaşar ve bir gün yine gelir siyasal bağımsızlığını kazanır, düşmanlarından öcünü bile alır. Ama bir ulus dilini bozar, yitirirse, siyasal egemenliği kalsa bile tarihten silinir... Demokratik bir ulusta yalnız bir dil olabilir ki, o da halkının dilidir... Ortak bir dili olmayan ulus bir sürüdür, ortak ana dili ise en güçlü bağdır.” (Ömer Seyfettin). 

/././

T-24

Öne Çıkan Yayın

Ana dilimiz Türkçeye sahip çıkmalıyız (I +II) - Sami Selçuk / T24-

Ana dilimiz Türkçeye sahip çıkmalıyız (I)  Bir topluluk gerçekten ulus ise, kendi toprağında ürettiği dilin sözcükleriyle düşünür, duyar, an...