30 Haziran 2017 Cuma

Dışarıdaki gazeteciler - ÇİĞDEM TOKER

Adalet Yürüyüşü’nün büyük meramını Düzce’de yol kenarına dökülen tezek gayet güçlü anlattı. O “talimat”lı kamyon ve ardındaki irade, yola bıraktığı kadar, seçtiği saatin karanlığı ile de adalet fikrini imzalamış oldu. 
 
Korkudan kaynaklanan bu müptezellik, Kılıçdaroğlu yürüyüşünde heves kırmak şöyle dursun, moral ve motivasyonu artırmışa benziyor. 15. gününe giren yürüyüşe yönelik destek ve katılımın artarken çeşitlenmesi ise bu demokratik ve barışçı girişimi terörle bağlantılandırmaya çalışan iktidar kadrolarının kızgınlığını artırıyor. 
 
İktidar kadroları Adalet Yürüyüşü’nden duyduğu rahatsızlığı gerçeklikle bağı kopmuş “terör” gibi sıfatlarla yansıtmak yerine; artık sayıyla, istatistikle ifade edilemeyecek ağırlıktaki adaletsizliğe eğilmeyi denese daha akılcı bir iş yapmış olur.
***

Cumhuriyet yazar ve yöneticileri 238 gündür cezaevinde. Beş günlük gözaltı süresi eklendiğinde ise özgürlüklerinden 243 gündür yoksunlar. (Sekiz ay aralıksız cezaevinde olduğunuzu düşünün bir an.) Kendilerine yöneltilen suçlamaların neler olduğunu, tutukluluklarının beşinci ayında öğrenebildiler. Kendilerine yönelik suçlamanın ne olduğunu bilmeden daha uzun bir zamandır cezaevinde tutulan kamu görevlileri var bu ülkede. 
 
“Terör örgütü üyesi olmamakla birlikte bilerek ve isteyerek yardımcı olmak” gibi ağır cezayı gerektiren bir suç işledikleri iddiasıyla tutuklu meslektaşlarımız hakkındaki iddianamenin beş ay sürmesi, bugün Adalet Yürüyüşü’ne öfkelenen iktidar kadrolarınca, “yargının bağımsızlığı” ile izah edilmişti. Soruşturmayı başlatan savcının FETÖ davasından yargılandığının ortaya çıkması ise “Olmasa iyi olurdu” sözüyle. Soruşturma savcısı hakkındaki iddianame ve ceza davası ortadayken Cumhuriyet yazar ve yöneticilerinin, o savcının talimatıyla cezaevinde oluşunu da bağımsız yargıya ve adi yargılanmaya dahil olduğunu düşünmeliydik. Meslektaşlarımız, arkadaşlarımız hakkında 7.5 yıldan 43 yıla kadar hapis cezası talep eden ve Türkçesi pek de muazzam sayılmayacak o 306 sayfanın içinde, ceza hukuku açısından karşılığı olabilecek somut deliller yerine 106 adet haber, 149 adet tweet yer alıyor.
***

İlk duruşma 24 Temmuz Basın Bayramı’nda görülecek. Tesadüf işte. “Dışarıdaki Gazeteciler” dokuz ay sonra “doğal hâkim” karşısına çıkacak meslektaşlarımıza, arkadaşlarımıza ses olma çabası başlattı. 
 
Sosyal medya kampanyası kapsamında, #HaberinVarMı ve #GazetecilereÖzgürlük etiketiyle yapılan paylaşımlarda, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Adalet Bakanı Bozdağ’ın tutuksuz yargılamaların esas olduğuna dair videolar bellek tazeliyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bir TV programında yaptığı konuşmadan alıntıyı anımsatalım:
“Adeta kaçması söz konusu dahi edilemeyecek olan insanlarla alakalı burada bir tutuksuz yargılama mekanizmasını çalıştırmakta fayda olacağı inancımı zaten daha önce söyledim. Bu konudaki düşüncem yine aynı.”
 
Öteden beri bizim de düşüncemiz öyle.

Çiğdem Toker / CUMHURİYET

Devlet aklı ve ölüm orucu - TAYFUN ATAY

Solun Yüzyıllık Öyküsü”nü anlattığı “Popüler Türkiye Solu Sözlüğü” adlı kitabında İnönü Alpat, “Açlık grevi” maddesinde, bunun cezaevlerine özgü bir eylem biçimi olduğunu belirtir. Hatta der ki Türkiye’nin cezaevleri tarihi aynı zamanda açlık grevlerinin tarihidir. 
 
Bu tarihin miladı da yine Alpat’ın kaydettiklerine bakılırsa “12 Eylül” (1980) sayılabilir. O dönemde Metris ve Mamak başta olmak üzere askeri cezaevlerinde hak talebi için ya da ülkedeki siyasal gelişmelere müdahil olma hedefiyle açlık grevleri gerçekleştirilmiştir. 
 
1980-1995 yılları arasında cezaevlerinde gerçekleştirilen açlık grevlerinde 26 kişi canından olmuş. Tabii açlık grevi, herhangi bir sonuç alınamadığı, siyasi otoriteye “hitap edemediği” durumda ölüm orucu şeklini alıyor. 
 
Fakat açlık grevi, cezaevleri ve solsosyalist mahkûmiyet denince bu memlekette asıl akla gelen olay, 2000 yılında F-Tipi cezaevi uygulamasına karşı başlatılan ve ölüm oruçlarına dönüşen eylemlerdir. Bir yılı aşkın sürmüş ve 97 insanın hayatını kaybettiği “Hayata Dönüş” operasyonu ile noktalanmıştır!.. 
 
Sonrasında da cezaevlerinde bu eylemler devam etti. Açlık grevi/ölüm oruçlarına gidenlerin örgütsel künyesine baktığımızda elbette belirginleşen başlıklar var: DHKP/C, TKP (ML), TKEP/L, TKİP, MLKP gibi... Bir de bunlara eklenebilecek TAYAD, yani “Tutuklu ve Hükümlü Aileleleri İle Dayanışma Derneği” üyesi olan ve cezaevlerindeki yakınlarının eylemine destek amacıyla “dışarıda” ölüm orucuna başlayıp hayatını kaybedenler söz konusu. 

***

Türkiye’de “ölüm orucu” dendiğinde karşımıza böyle çıkan tablo, Nuriye Gülmen ve Semih Özakça’nın artık göz göre göre trajik bir “son”a yaklaştıkları açlık grevine “resmi” refleksi de;
Bu refleksin insanlık adına bu eyleme kulak verilmesi çağrısında bulunan toplum kesimlerine sergilediği tavrı da açıklamaya imkân veriyor.
Nuriye Gülmen ve Semih Özakça, bir örgüt adına bu eyleme başlamadılar. Yukarıda özetlediğimiz üzere, cezaevlerinde propaganda yapma veya birtakım uygulamaları protesto etme yolunda böyle bir eyleme yönelenler zaten örgütsel aidiyetlerini hiç sakınmaksızın dışa vuruyorlar.
Gülmen ve Özakça, OHAL sürecinde KHK ile işten atılan iki eğitimci olarak, işlerine geri dönme talebiyle gittiler açlık grevine..
Gel gelelim “devlet aklı”, belli ki açlık grevi dendiğinde “yasadışı sol örgüt”, “terör” ve “cezaevi” yankısına yatkın olduğu için, bambaşka bir bağlamda ve “sokakta” kendisini gösteren, kamuoyunda da ses getirmeye başlayan eylemi, kendi yerleşik algısına uyarlı mecrada “cezaevi”ne çekmeyi tercih etti!..
***

Nuriye ve Semih, yıllarca bu ülkenin resmi eğitim kurumlarında çalışmış iki eğitimci aidiyetiyle karşımıza çıktılar.
Onca yıllık meslek yaşamları boyunca haklarında örgüt üyeliği ya da sempatizanlığı iddiasıyla açılmış bir soruşturma, tutuklama, dava var mı, yok.
Ne zaman ki KHK ile işten atılıp kendileriyle birlikte on binlerce eğitimcinin mağduriyetlerine dikkat çekmek üzere açlık grevine başladılar, devlet, onları anlama yerine suçlama yolunda “ölüm orucu” denince aklına ne geliyorsa ona göre bir izlek oluşturdu.
İçişleri Bakanı Süleyman Soylu tam da bu izlek doğrultusunda Nuriye ve Semih için devlete belki de “son” kez seslenip uyarıda bulunmaya çalışan 111 imzacıyı tehdit etti. DHKP/C terör örgütünün talimatlarına eksiksiz uyan, bu örgütün mensupları için gerçekleri saptırarak ilan verenler olmakla itham etti onları. Neyin altına imza attığınızın farkında mısınızdiye de sordu. 


***

115 gündür açlık greviyle ölmeye yatmış iki insanın canı için;
İnsanlık onurumuz ve namusumuz için;
Ama en önemlisi demokratik hukuk devleti olmanın gereğini size hatırlatmak için imza attık!..
Peki, siz nasıl bir tweet attığınızın farkında mısınız?
Onlar insan değil, terörist, bırakalım ölsünler mi yani?..
Öyle mi?!

Tayfun Atay / CUMHURİYET

‘Utanma’nın kırıntısı bile kalmamış!.. - Meriç Velidedeoğlu

Günümüz “AKP” iktidarının dört yıl önce başında olanın hiç sıkılmadan, devletimizin “Kurucu Başkanı Mustafa Kemal Atatürk”e, “a.y.ş” diyerek başlattığı “bireysel saldırı”nın (28.5.2013) ardından, “kurumsal saldırı” sürecine de girildi. 
 
Kuşkusuz, “bu saldırı hep yapıldı, yapılıyor, sonlanmadı ki” denilebilirse de, “kurumsal” bağlamda bu denli kapsamlı olanı, günümüz AKP iktidarının Milli Eğitim Bakanlığı’nın (MEB), Haziran ayında ortaya koyduğu boyutta, derinlikte olmamıştı değerli dostlar... 
 
Bu sürece adım adım nasıl getirildiğimize, şöyle kısaca bir baksak diyorum; ilkin yıllardır öğrenci etkinliklerini düzenleyen, “Eğitim Kurumları Sosyal Etkinlik Yönetmenliği”nin amaçlarına, “milli, manevi, ahlaki değerler kazandırma”yı eklediler. 
 
Ne ki bunlar eklenince, bu “etkinlik yönetmenliği”nin de temelini oluşturan, “Atatürk ilke ve inkılaplarına, milliyetçiliğine bağlı yurttaşlar olarak yetişmeleri” ifadesini yönetmenlikten çıkarıvermişler. 
 
Demek ki öğrencilerin etkinlikleri, “çağdaş, laik bir yaşam”ı sağlayan bu ilkeleri anma doğrultusunda olmayacak, hep “milli, manevi (dinsel) ve ahlaki” değerlerin kazandırılması temelinde yapılacak... 
 
Bu yeni dinsel yapılanmaya göre yapılacak etkinlikleri de “•15 Temmuz Darbe Girişimi  Kutlu Doğum Haftası İstanbul’un Fethi Kut’ül Amare Zaferi” olarak belirlediler, bu çizelgede yer alıp yıllarca kutlanan Yunus Emre Haftası Mevlana Haftası”nın da üzerleri çizildi... Anadolu’nun bağrında doğmuş, Anadolu halkınca kucaklanan halk ozanı “Yunus Emre”ye, “Gel, gel, ne olursan ol yine gel!” diyerek insanlığa kucak açan “evrenselleşen” “Mevlana”ya yer yok, AKP iktidarının “MEB” dünyasında... 
 
Ne duruma düştüklerinin ayrımında değiller mi? diye sormaktan insan kendini pek alamıyor.
Öte yanda, “MEB”in düzenlediği bu yeni “etkinlik yönetmenliği”nde yer alan bu dört etkinliğin ilkini oluşturan, AKP iktidarınca da önemsenen, dahası bu partinin, “AKP”nin Genel Başkanı R.T. Erdoğan’ca da -yani Cumhurbaşkanınca da (!)-çok önemsenen, “15 Temmuz Darbe Girişimi”ni anma, yaz tatiline rastladığından, yeni ders yılının ikinci haftasında görkemli etkinliklerle kutlanacakmış, muhalefetin “Kontrollü Darbe” dediği bu olay... 
 
İkinci etkinlik olarak da, “Kutlu Doğum Haftası”na yer verilmiş; İslam dünyasında, tek bizde kutlanan bu hafta da, “14-20 Nisan” tarihleri arasında yapılacak türlü etkinliklerle, bir hafta boyunca, “MEB” e bağlı okullarda kutlanacak, dahası “Mekke, Medine” ziyaretlerine dek uzanan gezilerle de sürdürülecek!.. 
 
Ve böylece de değerli dostlar, bu kutlama, Atatürk’ün ilkokul çocuklarına armağan ettiği -ne ki AKP iktidarınca yasaklanan-“23 Nisan Bayramı” kutlamalarının yerine de geçecek; bundan böyle “Ankara Anıtkabir” ziyaretleri yerini, “Medine, Mekke, Kâbe” ziyaretlerine bırakacak büsbütün...
“MEB”in bu yeni “etkinlik yönetmenliği”nin üçüncü etkinliği olarak da, “29 Mayıs” günü için “İstanbul’un Fethi” kutlamalarında öğrencilerin de yer alması isteniyor, Atatürk’ün “gençliğe armağan ettiği”, ama yine “AKP” iktidarınca yasaklanan, “19 Mayıs Bayramı”nın gençlik etkinliklerinin yerine geçmek üzere... 
 
“MEB”in bu yönetmenliğinin dördüncü maddesini de, Osmanlı’nın, Irak’ta Dicle Irmağı’nın kenarındaki “Kut’ül Amare”de, İngiltere’ye karşı kazandığı (29.4.1916) zaferi, öğrencilerin görkemli törenlerle, etkinliklerle kutlaması isteniyor. 
 
Sakın “Sakarya Zaferi” ya da “30 Ağustos Zaferi” için, öğrencilerin böyle bir “kutlama yapması”, “MEB” yönetmenliğinde var mı? diye sormayalım değerli dostlar, çünkü okullarda yer alan, “Atatürk Köşesi” bile kaldırılıyor -bir bakıma-“yasak” kapsamına giriyor... 
 
Ne dersiniz, başka “biri” için mi böyle bir köşe hazırlanacak? Ayracı açmadan kapatalım, konuyu sürdürelim; “MEB”in yeni “etkinlik yönetmenliği”nde yer alan bu etkinlikleri ve daha başkalarını, Cumhuriyet’te bir bir sıraladı “Ozan Çepni”. (9.6.2017) 
 
“MEB”in yayımladığı bu “yönetmenlik”ten üç hafta sonra açıkladığı, yeni eğitim yılının yeni “Müfredatı”na da gelecek hafta değinelim diyorum değerli dostlar, “MEB”in “Atatürk” hakkındaki görüşlerini bir kez daha kamuoyuna anımsatmak, özellikle de eğitimleri süren çocukları olan ana-babalar için...

Meriç Velidedeoğlu - CUMHURİYET

Eğitimde en dinci ülkeler sıralamasını zorluyoruz! - ÜNAL ÖZMEN

5 bin nüfuslu yerleşim biriminde bir genel lise vardır. Çünkü bu ölçekteki kasabalarda lise düzeyindeki öğrenci sayısı ortalama 150’dir. Eğitim Bakanlığı, geçenlerde aldığı bir kararla (24.6.2017 R.G) imam hatip lisesi açabilmek için asgari 50 bin nüfus koşulunu 5 bine düşürerek bu küçük yerleşim yerlerine imam hatip lisesi açmanın önündeki mevzuat engelini kaldırdı. 150 öğrenci için ikinci bir lise açmayı düşünmeyeceklerine göre küçük ilçelerdeki mevcut tek genel liseyi imam hatip lisesine dönüştürmeyi planlıyor olmalılar. Büyük haksızlık! Yoksul kasaba öğrencileri tek seçenekle, imam hatiplerle karşı karşıya kalacak. Din okullarından alınmış diplomayı mevcut iktidar dışında eğitim sertifikası sayan yok. Zaten yoksul, çaresizlikten göçten geriye kalmış genellikle muhafazakâr kasaba halkı bunun farkında olmayacak. Farkında olanın da itiraz şansı yok.


Aynı genelgeyle eğitim kurumlarına mescit açma zorunluluğu getirildi. Mescit, eğitim kurumu sayılan her derece ve türdeki okul, merkez, pansiyon, uygulama oteli, öğretmen akademisi, hizmetiçi eğitim enstitüsü, olgunlaşma enstitüsü ve sosyal tesislerde tuvalet ve lavabo bulunmasını zorunlu kılan maddeye eklenmiş. Kapı gibi tapu; mescit, idari oda gibi olmazsa olmazların arasında!
Her türden eğitim kurumuna mescidi zorunlu kılan yönetmeliğin iki farklı maddesinde (5 ve 7’nci maddeler) mescit, Anadolu imam hatip liseleri ile çok programlı liselerin imam hatip bölümlerinin uygulama ünitesi olarak anılıyor. Yönetmeliğin bu maddeleri, imam hatipleri meslek lisesi sayıyor ve mescidi de mesleki eğitimin icra yeri olarak zorunlu kılıyor. Yani fen liselerinde laboratuar, meslek liselerinde atölye neyse imam hatipler için  mescit o.  

Öyleyse soruyoruz; lise düzeyindeki bir okul türüne ait uygulama ünitesinin 6-10 yaş öğrencilerinin okuduğu ilkokulda (ve hatta fiilen eğitim yapılmayan hizmet binalarında) bulunma zorunluluğunun eğitimsel bir açıklaması var mı?

Peki, bu kararın hukukiliği var mı, yok; içinde laiklik kavramı geçen kanunlara aykırılığı bir tarafa, yönetmeliğin kendisine aykırı. Yönetmeliğin iptali için idare mahkemesine giden olur mu bilmem; fakat olur da biri dava açarsa Türkiye bir hukuk devleti olmadığı için mahkemelerin hukuki bir karar veremeyeceğini bilirim…

Bugünlerde umulmadık isimler, Türkiye’nin eğitimdeki başarısızlığını konu ediniyor. Çoğu akademisyen ve güne televizyonda başlayan etkili kalemlerin bizi bu noktaya getiren yukarıdaki ve benzeri hükümet uygulamalarını tartıştığına, ‘bu doğru değil’ dediğine tanık olmadık. Bunlardan biri Mahfi Eğilmez; geçenlerde paylaşılmış bir yazısına baktım, PISA sonuçlarını analiz ederek fen ve matematikte geri olduğumuz tespitinde bulunmuş!
Artık tespit işe yaramıyor, bir şeyler yapmak gerekir! En azından bizi bu noktaya getiren politika ve politikacıları teşhir etmek lazım…

Eleştirel Pedagojinin son (51) sayısında Peter Walker imzalı bir yazı var: İki üniversitenin (Leeds Beckett ve Missouri) PİSA puanlarından hareketle yaptıkları ortak araştırmayı yorumladığı yazısına “Dinci Ülkelerdeki Öğrencilerin Fen Bilimleri ve Matematik Performansları Daha Düşük” başlığını kullanmış. Elin adamı, bizim 60 yıl deneyimleyerek öğrenemediğimiz dini eğitime harcanan zamanın genel eğitim performansını düşürdüğü gerçeğini bir cümle olarak yüzümüze vuruyor.
Söz konusu araştırmayı yapan üniversiteler, önce son on yılda PISA’ya katılan 82 ülkeyi “dindarlık puan”larına göre 1’den 10’a kadar sıralamışlar ve son 10 yıllık eğitim performansı verilerine bakmışlar.
Sıralamanın en üstünde yer alan Çek Cumhuriyeti, Japonya, Estonya, İsveç ve Norveç okul içi dindarlık kriterine göre en seküler ülkelermiş. En dinci ülkeler ise Ürdün, Yemen, Mısır, Endonezya ve Katar.

AKP’nin son bir ayda eğitimle ilgili aldığı kararlar (Öğretmen Strateji Belgesi ile parti öğretmenliğine geçiş, Ders Dağıtım Çizelgesi ile fen derslerinde azaltmaya gidilip din dersi saatlerinin artırılması, Okullara mescit zorunluluğu getirilmesi, milli müfredata geçiş vb.) sonraki araştırmaya yansıyacak ve muhtemelen Yemen’in yerini biz alacağız. Katar’la ayrı düşmemiz söz konusu olamaz değil mi!

Ünal Özmen / BİRGÜN

Mor Gabriel tarihimizdir - GÖZDE BEDELOĞLU

Mardin, Nusaybin ve Midyat arasındaki bölge olarak tanımlanabilecek Tur Abdin, Mezopotamya’nın ilk Hıristiyan halkı olan Süryanilerin de anayurdu. Kilise kayıtlarına göre, eskiden 1 milyonu bulan Türkiye’deki Süryani nüfusunun bugün 3 bini bu bölgede, 12 bini de İstanbul’da olmak üzere 15 bin civarında olduğu düşünülüyor. Binlerce yıldır bu topraklarda yaşayan Süryanilerin dilsel ve kültürel kimlikleriyle birlikte, manevi ve tarihi değeri paha biçilemeyecek olan kilise ve manastırları, sadece Türkiye için değil, dünya kültür mirasına sahip çıkmak adına da korunmalı. Maalesef, tarihsel ve kültürel değerlerin korunup kollanması, siyasi yolculuğunun hatırı sayılır kadarını muhafazakâr sağ iktidarlarla geçirmiş bir ülke olarak, ısrarla sınıfta kaldığımız bir mesele. Açık ki, sağ düşüncenin muhafaza alanı, kendi sınırından öteye uzanamıyor. E tabii geçmişe sahip çıkmanın zorlayıcı yanını da atlamamak gerekir; anlama ihtiyacı ve sorumluluk alma, ki bunlar milletçe en iyi derslerimiz olmadı hiç.


2008 yılında, 1620 yıllık tarihiyle dünyanın faal durumdaki en eski Süryani Ortadoks manastırı olan Mor Gabriel, komşu köylerin sınırları içerisindeki arazileri işgal etmekle suçlandı. Muhtarların şikâyeti üzerine Hazine’nin açtığı ‘tapu tescili’ davası, mahkemenin ‘kilisenin tüm arazilerinin kadimden beri kilisenin mülkiyeti olduğu, vergilerinin ödendiği’ şeklinde görüş bildirmesiyle reddedildi. Hazine kararı temyiz etti. Yargıtay, vergi kayıtlarının ibraz edilmediğini söyleyerek yerel mahkemenin kararını bozdu. Manastır, belgeleri 2009’da ibraz ettiklerini söyleyip yeniden dosyaya eklediyse de Yargıtay kararını değiştirmedi. Yerel mahkemenin kararında direnmesiyle dosya Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’na gitti. Kurul, binlerce yıllık Tur Abdin halkını işgalci ilan etti. Süryanilerin, inançlarını ve dillerini yaşatan tek yer olarak gördükleri Mor Gabriel’i bağışlar dışında ayakta tutan en önemli şey ekip biçtikleri topraklarıydı. Manevi değerlerin koruyucusu olma iddiasındaki AKP iktidarının; bir yandan azınlık mallarının sahiplerine iade edileceğini müjdelerken, diğer yandan Süryanilerin topraklarına göz dikmesi büyük tepki çekti. Kamuoyunda oluşan duyarlılık ve dayanışma sayesinde Hazine’ye devredilen Mor Gabriel Manastırı Vakfı’na ait araziler 2013 yılında vakfa iade edildi.

AKP iktidarının geçtiğimiz günlerde 7. kez Meclis’e getirmeye çalıştığı ve kabul edilirse Anadolu’nun bir başka kadim kültürü zeytinin ölümü anlamına gelecek yasa tasarısından da kolayca anlaşılabileceği üzere, AKP tepkilere rağmen hayata geçmesini istediği düzenlemeleri çöpe atmayıp yastık altına saklıyor. Tıpkı avının direncini kaybetmesini bekleyen bir avcı gibi! 2017 yılı haziran ayı itibariyle geldiğimiz nokta şu; Mardin’de Süryanilere  ait kilise, manastır ve mezarlıklar Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredildi! Süreç Mardin’in büyükşehir olmasının ardından yasa gereği köylerin mahalleye dönüştürülüp il idaresine bağlanmasıyla başladı. 2012 yılında Mardin Valiliği tarafından kurulan Tasfiye Komisyonu, kentte tüzel kişiliği sona eren kurumların mülklerini paylaştırdı. Süryani cemaatine ait mülkler önce Hazine’ye sonra da Diyanet’e devredildi. Ahmet Türk başkanlığındaki Mardin Büyükşehir Belediyesi kararlara itiraz ederek mahkemeye başvurmuşsa da yerine atanan kayyımla bu sürecin nasıl ilerletileceğini tahmin etmek zor değil. Ana muhalefet liderinin 15 gündür ‘adalet’ için yürüdüğü bir coğrafyada yaşıyoruz en nihayetinde… İnsanların ibadet ettikleri, cenazelerini gömdükleri, dillerini, kültürlerini yaşattıkları yerler; Süryaniler için ikinci Kudüs sayılan, tarih boyunca binlerce din ve bilim insanının yetiştiği bir okul olan Mor Gabriel ve onlarca kilise, manastır ve mezarlıklara devlet tarafından el konması, azınlıkların haklarını koruyan Lozan Antlaşması’na aykırı olduğu kadar, inanç özgürlüğünü hiçe sayan, gayri vicdani ve de gayri insanı bir karar. Maddeler açık; Türkiye hükümetleri, imzalanan antlaşmaya göre azınlıklara ait kilise, havra, mezarlık ve diğer din kurumlarına tam bir koruma sağlamakla yükümlü ve yenilerinin kurulması için gereken imkanı sunmakla görevlidir.

Bugün Türkiye, binlerce yıldır toprakları üzerinde yaşamış kadim halkların dil, din, kültür ve inanç zenginliğine sahip çıkarak; iklimsel ve coğrafi çeşitliliğinin yanında tarihsel mirasının büyüklüğü ile de övünebilirdi. Kavga yerine barışı seçerek ne kadar güçlü olduğunu gösterebilirdi. Tek olmanın vasatlığından kurtulup farklı olmanın özgüveniyle hareket edebilirdi. Yapamadı. Mor Gabriel’in sadece Süryanilerin değil, hepimizin tarihi olduğunu anlayamadıkça da bu talan ve çürüme son bulmayacak.

GÖZDE BEDELOĞLU / BİRGÜN

29 Haziran 2017 Perşembe

Liberal “özgürlükçülük” ve Ali Nesin’de keramet aramak-TAYLAN KARA

“Ali Nesin, Nesin Vakfı’ndaki çocuklarla yatmaktadır.”
Yukarıdaki iğrenç cümle için en baştan herkesten özür dilerim.
Yazarken bile son derece rahatsız olduğum, tüylerimi diken diken eden bu cümleyi gerçekten yazacak olsaydım, bu benim gözümde bir suç olurdu. Ancak Ali Nesin’e göre bu suç değildir, olmamalıdır.


                                                                             *
"Sadece hatıraya değil, kişiye hakaret de suç olmamalı. Biri babama ya da anama küfrettiğinde benden bir şey eksilmiyor ki. Zaten Facebook sayfamda küfürlerin âlâsını yazıyorlar. Umursamıyorum, engellemiyorum bile. Bunlar ayıptır, günahtır, kötüdür, edepsizliktir, hadsizliktir filan ama suç kapsamına girmemeli.(1)”
Ali Nesin’in, “Mustafa Kemal, evlatlığı Afet İnan ile yatıyordu” dediği için tutuklanan ve ülkemizde eşi görülmemiş bir hızla 19 günde iddianame yazılıp tahliye edilen kişi için görüşleri bunlardır.
Ali Nesin’e göre Atatürk için:
“38’de geberen şahıs”
“Selanik piçi”
“Annesi genelevde çalışıyordu” demek de suç değildir.

Ali Nesin’in bu tutumuna bakınca onun ne kadar da çok “özgürlükçü” olduğunu anlayabiliriz. Ancak Ali Nesin’in özgürlükçülüğü sadece yukarıdaki küfürbaz yobazlar için geçerlidir. Konu başka alanlara kaydığında o çok özgürlükçü kişi, herkesi susturan bir despot haline gelmektedir.
Son referandumdaki hukuksuzluklara itiraz edenler için Ali Nesin şu yorumları yapmıştır:
 “Ama bu haksızlık diyenler geçmişte yaptıkları haksızlıkları gözden geçirsinler. 367 kararı mesela. Etme bulma dünyası.”
Hukuksuzluk mu dediniz? Evet hukuksuzluk. Peki ya o zaman neredeydiniz? O zaman ses çıkarmamışsanız şimdi de çıkarmayın”
“Seksen yıl hukuksuzluk ekersen, hukuksuzluk biçersin. 367 ne kadar hukuksuzsa, 367’ye ses çıkarmayan, şimdi bu hukuksuzluğa ses çıkarmasın.(2)”

                                                                          *
Hile var ama itiraz etme!
Bir referandum yapılır. Seçim sürerken bir anda mühürsüz oyların da geçerli olacağı kararı alınır. Bu referandumda tam 961 sandıkta katılım %100 olup, katılanların tamamı evet oyu vermiştir (3).
Numune olsun diye bile bir tane hayır oyu yoktur. Datça’da çalıştıkları için oy kullanamayan 200 tarım işçisinin sandıklarında bile katılım ve evet oyu %100’dür (4).
Boş pusulaya evet oyu basan sandık görevlilerini gösteren birçok video vardır (5).
Ama bunun aksine hayır oyu lehine hiçbir video yoktur.
Ali Nesin’in muhtemelen güveneceği AGİT raporu referandumda açıkça hukuksuzluk yapıldığını yazmaktadır (6).
Ancak böylesine aleni bir tuhaflığa itiraz etme hakkınızın olması için, sizle ilgili olsun-olmasın önce “80 yıllık hukuksuzluğun” “367 oylamasının” ve Ali Nesin’in elindeki uzun listenin hesabını vermek zorundasınız. Bunlarla sizin bir ilginizin olup olmaması önemli değildir. Ali Nesin’e göre böyle bir referandumu eleştirebilmeniz için sicilinizin temiz olması şarttır.
Diyelim ki bunlara gerçekten itiraz edecek yetkinlikte ve yaştaysanız bunları nasıl kanıtlayacağınız da belli değildir. Ali Nesin, size aslında kısaca “sus otur yerine” demektedir de çok özgürlükçü olduğu için bunu diyememektedir. Ali Nesin referandumdaki haksızlığa itiraz edebilmeniz için adeta önünüze bir şartname koymaktadır.
“EVET’in meşru olmadığı yönünde halkı galeyana getirmek” diye bir suçla onlarca insanın gözaltına alındığı bir dönemde Ali Nesin’in yazdıkları bunlardır.

                                                                        *
Atatürk’e “piç”, “annesi fahişelik yapıyordu” vs denmesini, özgürlük tanımına sığdıracak kadar özgürlükçü! Ali Nesin, referanduma itiraz konusunda her nedense pek despottur.

                                                                        *
 “80 yıl boyunca hukuksuzluk eken, sonraki 20 yıl boyunca hukuksuzluk biçer! Yahu Cumhuriyet'in ilk 80 yılında hukuk hüküm sürseydi, bugünkü hukuksuzluklar olabilir miydi? Neden benzer sorunlar ABD'de ya da Avrupa'da yaşanmıyor da bizde yaşanıyor? (7)”
Burada konuyu dağıtmamak için ABD ve Avrupa’nın 80 yıllık geçmişindeki Nazi dönemini, McCarthy soruşturmalarını, siyahların beyazlarla aynı okula gidememelerini ya da aynı otobüse binememeleri vs. gibi konuları bir kenara bırakalım.

Tam “Ali Nesinlik mantık”
Ali Nesin’in bu cümleleriyle, ülkede olan veya olabilecek her şeyi meşrulaştırabilirsiniz. Şu andan itibaren bütün hayır diyenleri alıp hapse atsalar,  Ali Nesin’in bu cümlelerini bu duruma dayanak oluşturabilirsiniz.
O “hukuksuzluğa ses çıkarmayan siz” kimdir? Buna karşı söylenebilecek “O “siz” biz değildik.” savunması da bunun için yeterli olmaz. Seksen yıllık tarihte yapıldığını söylediği hukuksuzluklar aynı kişi tarafından mı yapılmaktadır? Cumhuriyet denilen şey sınıf ilişkilerinden ve dönemlerden bağımsız, tarih dışı bir kurum mudur? Ali Nesin bunlarla ilgilenmez. Böyle bir bakışı da yoktur. Bu bakış, Siyasal İslamcılar’ın bakışıyla aynıdır.

İsrailli bir faşiste:“Niçin Filistinli sivillerin üstüne bomba atıyorsunuz” diye sorulsa, “Ama onlar da bize bomba attı ya da Almanlar bizi toplama kampında öldürdüler.” diye bir yanıt verebilir.
Bu toptancı ve son derece tehlikeli bir bakış açısıdır. Bu mantıkla meşrulaştıramayacağınız terör, katliam, işkence ya da hukuksuzluk yoktur.
Söylediklerinin ayrıntılarını hiç tartışmadan şunu söyleyebilirim: Ali Nesin’in mantığına göre örneğin Auschwitz’den sonra İsrail Devleti, dünyada istediği her türlü katliamı yapabilir.
Ali Nesin referandumdaki kararın hukuksuz olduğunu kendisi de kabul etmektedir, ama “susun ses çıkarmayın” demektedir.
Yarın Ali Nesin’in matematik köyünü alıp üzerine beş yıldızlı bir otel yapsalar ya da Nesin Vakfı’na hukuksuzca el koysalar ve Ali Nesin buna itiraz etse, bu sözleri söyleyen Ali Nesin, “mağdur Ali Nesin’e” şunları söyleyecektir:
-“yapılan iş hukuksuzdur evet ama sen de referandumdaki hukuksuzluğa ses çıkarmadın, sus ve otur yerine!”

                                                                               *
Ali Nesin’in bize önerdiği mantık, en ilkel kabile mantığından bile daha geridir.
Yapıldığı söylenen, kendinize yapıldığını söylediğiniz bir yanlış iş ya da haksızlıktan yola çıkarak, dünya üzerinde her şeyi yapabilir ve kendinizi, kendi meşruiyetinizi size yapılmış bu haksızlığa dayandırabilirsiniz. “Böyle bir haksızlık gerçekten yapılmış mıdır” diye bir sorgulamaya da gerek yoktur.
Eskiden toplumda görülen tuhaflıklar için “bu tam Aziz Nesin’lik bir olay” diye bir deyim kullanılırdı. Bu deyimden esinle ve bu mantıktan yola çıkarak yeni bir kategori icat etmemiz gerekir:
“Bu tam Ali Nesin’lik bir mantık!

                                                                               *
“Tabii ki "Yetmez ama evet" diyecektim. Ben doğrusunu yaptığıma inanıyorum. Bugün olsa bugün de aynısını derim. İnsan haklarını ayaklar altına alan saçma sapan bir sistem vardı... Ülkeyi bir iç savaşa sürükleyecek kadar saçma... 28 Şubat, 367 saçmalığı, "cumhurun başı türbanlı olamaz" aşağılaması, siz sayın... Yetmez ama evet diyerek belki de ülkeyi bir iç savaştan kurtardım! Sistem değişmeliydi. (8)”
Şaka değil, Ali Nesin, “yetmez ama evet” diyerek ülkeyi bir iç savaştan kurtarmış! Kurtarmasa kim bilir ne halde olurduk!
Ali Nesin, en ateşli “yetmez ama evet”çinin bile artık “kandırıldık”, “hata yaptık”, “eksik değerlendirdik” diyerek özeleştiri yaptığı, özeleştiri vermeyenlerin hiçbir şey yapmasalar bile artık savunamadığı bir pozisyonu hala büyük bir iştahla savunmaktadır. Sanırım bu pozisyonu bu kadar net savunan tek kişidir.

                                                                             *
Ali Nesin’in, “İslamcıların gördüğü baskıyı vurgularken hala türbanı örnek göstermeniz (başka mağduriyetleri olmadığı için) bence üzücü” diyerek kendisini eleştiren takipçisine verdiği yanıt ibretliktir:
“Türkçe ezan rezaleti, yobaz karikatür tiplemesi, aydınlatma kendini beğenmişliği, kızların baldırlarını açtığı 19 Mayıs gösterileri, Diyanet İşleri Bakanlığı'nın varlığı, sen söyle...”
Dikkat edilirse soruda “dindar” diye değil “İslamcı” diye sorulmuştur ve Ali Nesin’in saydıkları da “İslamcı mağduriyetleri”dir.

Yobaz karikatür tiplemesiyle mağdur edilen İslamcılar
Saydıklarının içinde mağduriyet olarak “yobaz karikatür tiplemesi” vardır. O karikatürü görmek için sokağa çıkmanız yeterlidir. İnsanlar, o yobazın karikatürünü değil bizzat kendisini her gün görüyor ve yaşıyor Ali Nesin.
Şort giydi diye kadın tekmeleyenler, Ramazanda lokanta basanlar “yobaz karikatür” değil de nedir?
Televizyonda “6 yaşında kız çocuğuyla evlenilir” diyenler, “kendine helal” akrabalarının envanterini tutanlar, yobaz karikatür değil de nedir?
“Organ bağışı haramdır, oğlunun cinsel organı babaya takılırsa o organın işlediği günah kime yazılacak?” sorusunu sorana ne diyelim (9)?
Bunu lütfen siz adlandırın Ali Nesin. 100 kişi bir araya gelsek ve 100 yıl düşünsek aklımızın ucundan bile geçemeyecek böyle bir soruyu kendine sorun eden kişi, yobaz karikatür değil de nedir? O karikatürlerde bile böyle bir zihniyet çizilmemişti.
Yobaz karikatürlerine bugünden bakıldığında bunların “öngörü” olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz, hemen hemen hepsi gerçek olmuştur ama bunları “mağduriyet olarak sunan solcu tiplemesi” bir karikatürdür.
Yukarıda söyledikleriniz bir karikatürdür.
Bu söylediklerinizle de siz bir “sol karikatürü”sünüz Ali Nesin.

Baldır açarak mağdur edilen İslamcılar!
Evet evet, “kızların baldırlarını açtığı 19 Mayıs gösterileri”… “İslamcı mağduriyeti” olarak bunu bir siyasal İslamcı değil Ali Nesin yazmıştır.
“Kızların baldırlarını açtığı”…
Bunu Cübbeli Ahmet Hoca değil, bilmem hangi tarikatın şeyhi değil Ali Nesin söylemiştir. Ali Nesin’in dili budur.
Neyse ki 19 Mayıs ve diğer milli bayram kutlamaları artık yapılmadığı için bir “Kemalist zulüm” daha sona ermiştir.
Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığı İslamcıları nasıl mağdur etmektedir; niye hiçbir İslamcı şu an bu kuruma karşı çıkmamaktadır?  İslamcılar mağdur olduysa bu kuruma niye şu an Aleviler veya solcular karşı çıkmaktadır? Böyle “gereksiz” açıklamalar yapmaz Ali Nesin.

“Ali Nesin ’in İslamcıları” çok hassastır; her şey ama her şey onları mağdur eder.
Sayın Ali Nesin unutmuş olmalı: “kızlı erkekli aynı evde kalarak” toplumun ahlakını bozan ve İslamcıları mağdur edenleri de hatırlatmak isterim. Sonra “bi sürü laikçi Ramazanda yemek yiyerek” İslamcıları mağdur ediyorlar, bunu da listeye eklemek gerek!

                                                                            *
Asla leke tutmaz İslamcılar!
Bu yazı yazılırken liselerde zorunlu din derslerinin saatleri arttırılıp biyoloji derslerinin saati düşürülüyordu (10).
Bu yazı yazılırken evrim teorisi müfredattan çıkarılıyordu (11).
Bu yazı yazılırken okullarda mescit zorunluluğu getiriliyordu (12).
Bu yazı yazılırken İmam Hatip Lisesi açılması için gereken 50 bin nüfus koşulu 5 bine düşürülüyordu (13).
Ali Nesin bunları yazarken Ahmet Taner Kışlalı 18 yıldır ölüydü (14).
Akit gazetesinin manşetinde yazdığına göre o bir “zorba Kemalist” idi, bu nedenle fotoğrafının üzerine çarpı atılmıştı, 5.5 ay sonra da öldürüldü.
Ali Nesin bunları yazarken Uğur Mumcu 24 yıldır ölüydü.
Ali Nesin bunları yazarken Bahriye Üçok 27 yıldır ölüydü.
Ali Nesin bunları yazarken Muammer Aksoy 27 yıldır ölüydü.
Ali Nesin  bunları yazarken Turan Dursun 27 yıldır ölüydü.
Ali Nesin bunları söylerken “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu Sivas’ta yıkılacak” sloganıyla Madımak’ta öldürülen Koray Kaya 24 yıldır ölüydü. Yakıldığında sadece 12 yaşındaydı.
Ama pardon, bunlar mağduriyetten sayılmıyordu değil mi! Alt tarafı sadece öldürülmüşler! İslamcıların da asla kir tutmaz bir özellikleri vardır.  İslamcılar sadece mağdur olurlar.

                                                                              *
Ali Nesin’de keramet aramak
Ali Nesin “iyi matematik bilen bir Baskın Oran'dır”,
“evrim cehaleti alınmış bir Nuray Mert”,
“atanamamış bir Ufuk Uras”’tır.
Ali Nesin’le bu isimler arasındaki düşünsel, kültürel ve felsefi bağla karşılaştırıldığında, Aziz Nesin’le arasındaki biyolojik bağın hiçbir önemi yoktur.
Ali Nesin’den “Nesin” soyadını çıkarırsanız elinizde kalan, -matematikçi olmasını bir kenara bırakırsak- Radikal 2’nin cesedi, Taraf gazetesi hayaleti, Birikim posasıdır.

                                                                              *
Türkiye’deki Cumhuriyetçi-ilerici-solcu-sosyalistlerin Ali Nesin’e bakıp Aziz Nesin görme beklentisi artık bir komediye dönüşmüştür. Ali Nesin’in ne olduğu ortadadır; bunu her hangi bir şekilde gizleme gereği de duymamaktadır. Sorun hala ısrarla onda keramet arayıp bulamayınca yakınanlardadır.
Ali Nesin’den Aziz Nesin çıkmaz, çıkamaz; ama Ali Nesin’den 3 tane Baskın Oran, 2 tane Ufuk Uras, sınırsız Nuray Mert çıkar.
Kişiler biyoloji akrabalarını seçemez ancak düşünsel akrabalarını bizzat seçerler. Ali Nesin de seçmiştir ve seçimi budur.  Bu seçim karşısında söylenebilecek tek cümle şudur:
Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde…


Taylan Kara / SOL 
taylankara111@gmail.com
Kaynaklar:
1. http://www.haberturk.com/gundem/haber/1518828-matematikci-ali-nesin-habe...
2.  http://i.hizliresim.com/dPDmOr.jpg
3. https://www.aydinlik.com.tr/turkiye/2017-nisan/961-sandiktaki-muhursuz-o...
4. http://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/referandum-icin-skandal-iddia-muglad...
5. https://www.youtube.com/watch?v=kcPNX7wF4vI
6. http://www.birgun.net/haber-detay/agit-ten-referandum-raporu-kamu-gorevl...
7. http://www.birgun.net/haber-detay/ali-nesin-in-ysk-kararina-iliskin-yoru...
8. http://www.haberturk.com/gundem/haber/1518828-matematikci-ali-nesin-habe...
9. https://www.youtube.com/watch?v=d9RiYVM5Xns
10. http://www.sozcu.com.tr/2017/egitim/liselerde-din-kulturu-dersi-2-saate-...
11. http://www.yeniakit.com.tr/haber/evrim-teorisi-yeni-mufredatta-yok-25911...
12. http://www.hurriyet.com.tr/okullara-abdesthane-ve-mescit-zorunlulugu-405...
13. http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/egitim/767852/MEB_sinir_tanimiyor.html
14. http://odatv.com/iste-kislaliyi-olduren-o-manset...-2110121200.html

Gübre…- L. DOĞAN TILIÇ

Bazen pis kokar gübre, bazen de mis…


Düzce’den gelen pis kokusuydu gübrenin, onu oraya döken kafanın kokuşmuşluğunu gösteren!
Nerede “gezi zekâlıların yaratıcılığı, nerede o zekâya gübreyle, küfürle karşılık verenler… Yarın kendilerinin de aramak zorunda kalabilecekleri adalet için yürüyenlere tepkileri yola atılan mermi, kamp yerine dökülen gübre, ağızlarından saçılan küfürler… O kadar!

Gübre dökme görüntüsünü sosyal medyada paylaşan gübreci eylemine biraz zekâ katmaya çalışmış: “Bizde misafire ikramda bulunmamak ayıptır.” Aklınla çok yaşa!

Bu kafada giderse, misafire ikram edecek gübreyi de bulamayacak. Desteklediği politikaların sonucu olarak gübreyi de ithal eder hale geldiğimizde, bırakın gübreyi yola dökmeyi gübresinden kimse bir avuç almasın diye başında nöbet tutacak!

Bayramda, mis gibi yayla havasını ciğerlerime çekerek yaklaştığım evin çevresini saran gübre kokusu da mis gibi gelmişti bana. O gübre kokusu, litresi 2 liraya satılan katıksız mis gibi yağlı sütün üretiminden gelen kokuydu.

Bizim oralarda gübre toprağı beslemek için kullanılır yalnızca. Ormanın içi ne de olsa, ısınmak için tezeğe gerek yok.

Toprak, gübre ve suyla buluştuğunda öyle coşar ki verdiklerini ye ye bitiremezsin.
Düzce’de yürüyüşçüleri kaçırmak için kamp yeri önüne döktükleri gübre de toprağı beslesin diye biriktirilmiştir.

O gübre, hayvanın dışkısı daha sıcakken biraz samanla karıştırılıp kurutulduğunda tezek olup ısıtır Doğu köylüsünün soğuk kışlarını.

Artık tezeğin asıl hammaddesi dışkıyı üreten ineği de, hem ineğe yedirmek hem de dışkıyı tezeğe dönüştürmek için kullandığımız samanı da ithal ediyoruz! Gübre, öyle yola dökülecek şey değil yani!
İneği ithal ettiğimiz yerlerde bırakın gübreyi yere dökmek, gramını ziyan etmiyorlar. Bizim tezek yaptığımız o gübreden gaz üretip evlerinin yakacak ihtiyaçlarını karşılıyorlar.

Etin, sütün, tarımın kokusu gübreyi de pis kokuttular Düzce’de. Onlar gübreyi pis kokuturken, destekledikleri iktidar “müjde” verdi birilerine: Bayram hediyesi!

Enflasyonla mücadele etmek adına, Bakanlar Kurulu kararıyla bir kez daha tarım ürünleri ve ette gümrük duvarları indirildi! Bayramda Resmi Gazete’de yayımlanan “müjde”ye göre; büyükbaş hayvan ithalatında gümrük vergisi oranları yüzde 100’lü seviyelerden yüzde 26’ya indirilirken, karkas et ithalatında da yüzde 40’a düşürüldü!

Adi buğday, mahlut, kızıl buğday, arpa, malta, cin mısır gibi tarım ürünlerinde de gümrük vergisi oranı yüzde 25-45 aralığına indirildi. Bu ürünlerde gümrük vergisi yüzde 130’lar civarındaydı.

Yaşasın ithalat! Yaşadı ithalatçı!

Ya bizim yayla girişinde etrafa gübre kokuları yayarak litresi 2 liraya süt üretip satarak hayata tutunmaya çalışan köylü ne yapacak?

1980’den beri, güya vatandaşa ucuza et süt sağlama bahanesiyle uygulanan politikalar, tarımı bitirdi. Artık kendi kendine yeten 7 ülkeden biri değil Türkiye.

Bütün tarımsal girdilere; mazota, gübreye, zirai ilaçlara sürekli zam yapılırken, üstüne buğdaydan fasulyeye ve nohuda, samandan ete kadar her şeyi ithal ederek, tarım alanlarını ve meraları “tesislere” açarak yerli üreticiyi yok ettiğimiz için, üç beş gün ucuzlasa da fiyatlar sonrasında yine aldı başını gitti. Biz üreticilerimizi yok ettiğimizle kaldık.

1980’de 15 milyon 894 bin büyükbaş hayvanı vardı Türkiye’nin, 2016 yılında ise 14 milyon 222 bin baş. Bu arada insan başımız 44 milyon 736 bin 957’den 79 milyon 814 bin 871’e yükseldi.
AKP de, iktidara geldiğinden bu yana tarımda sorunları çözme, eti sütü, fasulyeyi nohudu ucuzlatma adına hep ithalata yüklendi. Orta ve uzun vadede her şeyi daha da pahalıya yedirirken yaşamsal bir sektörün de yok oluşunu hızlandırdı.

Düzce’de adalet için yürüyenlerin önüne gübre döken bilmiyor ki, böyle giderse, uğruna gübre döktüğü iktidarlar devam ederse, gübre de ithal edilecek, dökecek gübre bile bulamayacaklar!

L. DOĞAN TILIÇ / BİRGÜN

Weimar’ın ‘balkon’undan… - Nilgün Cerrahoğlu

Weimar- “Hotel Elephant”ın balkonunda “Reform” lideri Martin Luther’in bronz heykeli duruyor…
Çığır açan “Reform Hareketi” liderinin portresi ile heykelleri bu yıl Almanya’da her yerde. Luther’in Wittenberg Kilisesi kapısına astığı 95 maddelik “dinde reform bildirisi
üzerinden 500 yıl geçmiş. 


31 Ekim 1517’de gerçekleşen büyük yol ayrımı yılı, Almanya nın çeşitli kentlerinde konferanslar, toplantılar, resmi törenlerle anılıyor.
Büyük “olay”a Papa bile davetli.
Reform”un Papa’ya, Papalığa karşı yapıldığı düşünüldüğünde, devrim niteliğindeki bu barışma hamlesinin sıra dışı önemi anlaşılıyor.
Davranış ve adımlarıyla Katolikler arasında hayret ve hayranlık yaratan son Papa Francesco, Papaların vaktiyle aforoz ettiği Luther’i bugün takdir ediyor ve onu, “O, yozluk, dünyevilik, para, iktidar bağımlılığına karşı çıkan bir reformcuydu” sözleriyle anıyor.
Nereden nereye? Dünün düşmanı bugünün “kahraman”ı olmuş…
Her neyse. Almanya’nın “en Alman kenti” olarak tanımlayabileceğim Weimar’dayım. Burası Berlin’den de fazla… Almanya’yı anlatan bir şehir.
 
Hitlercilik ve Goethe’nin izleri
65 bin nüfuslu ufak kentten kimler gelip geçmemiş ki? Luther’in buraya düzineyle seyahat yaptığı söyleniyor. Bu nedenle “Reform”u ilk kabul eden kentlerden biri olan Weimar; “Luther yolu/Lutherweg” yani “reform güzergâhı” üzerinde…
Ama Weimar’ı ünlü kılan biricik VIP Luther değil.
Alman ilahiyatçının bronz heykelinin durduğu balkonda, Weimar Cumhuriyeti’ni 1933 te imha eden Hitler konuşmalar yaparmış. Film seti gibi yemyeşil ormanlar arasındaki bu Alman kentinin merkezindeki en büyük meydana bakan otelde hâlâ Hitler’in dairesi duruyor. Ancak tepki mahiyetinde dairenin duvarları, vaktiyle onun “ucube” diye nitelediği Kandinsky, Otto Dix gibi sanatçıların tabloları ile çevrelenmiş.
Hitler’in oteli 100 yıl öncesinde de Goethe’nin favori mekânıymış. Yazar son doğum günlerinden birini burada kutlamış. Derken Goethe’nin ölümünün 100. yılı olan 1932’de buraya uğrayan 20. yüzyıl Alman edebiyatının simgesi Thomas Mann kenti, “Hitlercilikle Goethe’nin bir tuhaf alışımı” olarak tanımlamış. Mann bu fikri daha sonra “Biri iyi, diğeri kötü iki Almanya yoktur” diyerek açmış: “İyiliğin yozlaşarak şeytani kötülüğe dönüştüğü bir tek Almanya vardır!
Weimar’a hem merak ettiğim bir “I. Dünya Savaşı sonrası parantezi” olarak kalan Weimar Cumhuriyeti’nin başkentini keşfetmeye, hem “şeytana ruhunu satmanın” edebiyatını yapan Goethe’nin evini görmeye geldim.
Yazarların evlerini öteden beri çok severim. Kendileri ve ülkeleri hakkında çok şey anlatırlar.
50 yıl burada yaşayan Goethe’nin evi de buna istisna değil.
Önünde turistleri gezdiren at arabalarının durduğu ev, hayatımda gördüğüm en sistemli ve disiplinli mekânlardan biri. Tam bir aydın Alman burjuvası evi. Etrafta fuzuli tek obje yok. Her şey, bulunduğu yere bir mantıkla yerleştirilmiş.
 
Özel renk kuramı
Evin her odası örneğin farklı renge boyanmış.
Girişteki misafir yemek odası “sarı”. 



Özel bir renk kuramı geliştiren Goethe’ye göre sarı, “coşkulu, canlı ve bir miktar tahrik edici” olduğundan dostları kaynaştırıyormuş.
Aynı kuram mucibince yazar oturma odasını pembe, müzik odasını da mavi yapmış. Ailenin yemek odası, çalışma ve yazarın son nefesini verdiği yatak odası ise “yeşil”. “Yeşil” zira Goethe’ye göre “gerçek doyumu sağlayan” renkmiş.
Goethe’nin çok sistemli olan kitaplığı ve üzerinde 60 yıl çalışarak bitirdiği “Faust”u yazdığı çalışma odasını görmek için bile değer Weimar’a gelmeye.
Ama Weimar Goethe ile de bitmiyor. İki sokak ötede misal Schiller’in evi var. Bach yıllarca, kendisinden sonra Liszt’in yaptığı gibi burada “maestro” olarak çalışmış.
Nietzsche hayatının son yıllarını burada kız kardeşinin bakımına muhtaç geçirmiş.Ölümünden sonra onun adına burada bir arşiv yapan Elisabeth Förster-Nietzsche sonra…. “mefistoların en büyüğü” Hitler’e ruhunu satmış. Hitler salt hemşire Nietzsche’yi görmek için Weimar’a gelirmiş. 1935’te de bizzat cenazeye katılmış.
Bir de burada yaratılan ünlü “mimari ekol Bauhaus” var ki… ona yerim kalmadı.
Alman kültürüne kuşbakışı göz atmak için Weimar’a bir yolculuk şart.

Nilgün Cerrahoğlu / CUMHURİYET

Yürüyüş - ALİ SİRMEN

Özgürlükler rejimini bir araç olarak gören ülkenin egemeni, zamanın artık geldiğine karar verip de demokrasi tramvayından inip, adalet de kaldırımlara düşünce, elinde demokrasiden başka direniş aracı olmayan muhalefetin lideri de insan onurunu, özgürlüğü ve adaleti de sokakta aramak zorunda kalıyor; mecburen yollara düşüyor.



Kemal Kılıçdaroğlu’nun durumu budur. Kendini tekrarlamak durumuna düşmeyi göze alarak bıkmadan yinelemeliyiz ki, Kemal Kılıçdaroğlu sokağa inmemiş, indirilmiştir.
Şiddete yönelmeyen barışçıl sokak gösterileri, demokrasinin, durumun olağanın sınırını zorlaması halinde başvurulan kurumlarından biridir.
Ama ne zaman, nerede olursa olsun, muhalefet sokakta hak aramaya başlamışsa bilin ki orada büyük bir sorun ve tehlike vardır.
Muhalefeti sokağa iten iktidar, orada da onu hazır beklemektedir. Buna bir de sokağın kendi tehlikelerini eklemek gerekir ki bunların başında da kışkırtmalar gelir.
Adalet Yürüyüşü’ne çıkanlar bu tehlikenin net bir şekilde farkındalar.
Ama bu tehditler, onları gittikçe alanı daraltılan demokratik haklarını kullanmaktan vazgeçirmiyor, vazgeçirmemeli de... 

***

Yürüyüş romanları ve filmleri aslında değişimin öyküsüdürler. Yaşamda olduğu gibi siyasette de yürüyüş değişimi getirir. Adaleti mecburen sokakta arayanların yürüyüşü, sonunda adaletin iktidara yürüyüşüne dönüşecek.
Bu değişim kendiliğinden ve kolay yoldan olmayacak. Yürüyenlerin geçirdiği değişim toplumsal değişimi getirecek.
Tabii ki, yürüyüşün lideri Kılıçdaroğlu da eski Kılıçdaroğlu olmayacak.
Ancak burada, sorunları aşma konusunda, “nasıl” yerine hep “kimin sayesinde” sorusunu soran toplumların yanlışına düşmemek gerek.
Çağımız, toplumları peşinden sürükleyen kahramanlardan çok, toparlanıp kurumsallaşmayı gerçekleştirerek, el ele veren toplumların çağıdır.
Tek adam sultasının panzehiri, tek adam direnişi değildir.
Tek adam sultasını doğuran da kişisel nedenler değildir. Bu yüzdendir ki, tek başına Kılıçdaroğlu’nun değişmesinin bir anlamı yoktur. CHP’nin sorunu da lider sorunu değil, model sorunudur.
Kılıçdaroğlu Adalet Yürüyüşü’nün bir başlangıç olduğunu söylüyor.
Başlangıç, evet, ama zor bir sürecin başlangıcı...
Demokrasi isteyenler devletin üç erkinin de karşılarında olduğunu bilmek zorundadırlar. Dördüncü erk medyanın da aynı durumda olduğunu zaten her gün yaşayarak görüyorlar.
Karşıtlarının alanı geniş, kendilerinin alanı dardır ve oyunun kuralını da karşıtları koymakta, her sıkıştığında kuralı kendi yararına değiştirmektedir.
Ama demokrasilerde çare tükenmez deyip çareleri tüketmeden yeni çareler, yeni direniş yöntemleri bulmak zorunludur.
Ancak el birliğiyle, güç birliğiyle başarılacak güç bir iştir bu.
Tek düzeliğin ceberutluğuna karşı verilen savaşım tabii ki, çoğulcu olacaktır.
Bunun için herkesin kendi kimliğini koruyarak, saptanmış ortak alanlarda birleşmeyi becerecek olgunluğa erişmesi lazımdır.
O da fiyaskoyla sonuçlanan “Ekmeleddin” kolaycılığıyla sağlanabilecek bir sonuç değil. 

***

Şu anda güç baskının elinde, olanaklar ondan yana. Buna karşılık demokrasi cephesinin olanakları sınırlı. Kaba güce şiddetle karşı durmanın anlamı da yok, imkânı da... Savaşım, zorbayı havadaki nem gibi saracak toplumsal yumuşak güçle kazanılacaktır. Mühim olan umutsuzluk örtüsünün yırtılmasıydı ki, o da bu yürüyüşle gerçekleşmiştir.
Yumuşak gücün kaba güce karşı savaşımının güç olduğu, mücadelenin çok zorlu geçeceği kuşkusuzdur.
Ama unutmayalım her türlü direnişi yenmiş zorba çoktur ama şimdiye dek rutubetle elde kılıç savaşıp kazanmış bir Herkül yoktur.

Ali Sirmen / CUMHURİYET

Cemaat fotoğrafının eksik kısmı - ÖZGÜR MUMCU

Dün, Hürriyet gazetesinde Sedat Ergin, Gülen cemaati hakkındaki 2004 tarihli MGK kararının neden uygulanmadığını anlatan bir yazı yayımladı. Çok tartışılmış bu konu hakkında derli toplu bir değerlendirme okumak isteyenlere tavsiye ederim. 
 
2004 MGK Kararı meselesi tartışılmasına tartışıldı ancak işin hukuki ve siyasi sorumluluğundan bahsedebileceğimiz hukuki ve siyasi bir ortamda değiliz. Hukuk devletinin yok edildiği ve siyasetin tek kişiye bağlandığı bir dönemde şaşırtıcı değil. 
 
Ne olmuştu 2004’te? MGK, hükümete Gülen cemaatine karşı tedbir alması tavsiyesinde bulunmuştu. MİT ve TSK ayrıntılı raporlarla Gülen cemaatinin yurtiçi ve yurtdışı faaliyetlerinin tehlikelerini de anlatmıştı. Ancak MGK’nin hükümet kanadı kararın altına imza atmasına rağmen, karar Bakanlar Kurulu’nun önüne dahi gelmemişti. 
 
Zamanının Başbakanlık müsteşarı Ömer Dinçer, Gülen cemaati hakkında icra planı hazırlanmasını tavsiye eden MGK kararının nasıl sumen altı edildiğini şöyle izah ediyor:
“Milli Güvenlik Kurulu’nun tavsiye kararı Başbakanlığa bildirildikten sonra konuyu Başbakanımıza açtım. Gelen yazıyı dosyasına kaldırmaya karar verdik. Bu karar metni Bakanlar Kurulu’nda imzaya açılmadı. Hakkında hiçbir işlem yapılmadı. Konudan MGK toplantısına katılan bakanlar dışında kimsenin haberi olmadı. Bütün toplumsal ve siyasi riski hükümet adına Sayın Başbakanımız, hukuki riski ben üstlenmiştim.”
Dinçer’in bahsettiği hukuki ve siyasi riski ve bundan doğan sorumluluğu ne kendisi ne de kendisine kararın örtbas edilmesini söyleyen Erdoğan üstlendi. 
 
Sonra ne olmuş? Gülen cemaati, gayri resmi koalisyon ortağıyken 2009’da devletin Kırmızı Kitapından çıkartılmış.
Bu esnada özellikle Balyoz davası eliyle ve müthiş bir iktidar desteğiyle ordudan tasfiyeler yapılmış. Tehdit algısı değiştiği için 2010-2014 arasında TSK’den kimse ihraç edilmemiş. Yani cemaat-iktidar davasıyla tasfiye edilen kadroların yerine ihraç riski olmayan ve Kırmızı Kitap’ta artık tehdit olarak anılmayan cemaatçiler geçmiş. 

 
2004’te MGK kararının gereği yapılmış olsa, iktidar destekli cemaat tehdit kategorisinden çıkarılmamış, siyasi kumpas davalarında “muhalefet”in sesine kulak verilmiş ve TSK’nin içindeki cemaat unsurlarını ihraç etmesine engel konmamış olsa 15 Temmuz gerçekleşmeyecekti.
Hal böyleyken, yani 15 Temmuz’un kökleri Sayın Dinçer’in bahsettiği toplumsal, siyasi ve hukuki risklere kadar uzanırken cemaatle bugünkü gibi mücadele etmek çıkar yol değil.
Şunun Bank Asya’da parası vardı, berikinin çocuğu cemaat okuluna gitmişti, diğeri zaten solcu, öbürü de dilekçeye imza atmış diyerek insanları işlerinden ihraç edip hapse atarak bu iş çözülmez.
Türkiye, bilinen hukuki yollarla başa çıkamayacağı bir sorunla yüz yüze. Bilinen yollarla başa çıkılmaz diyerek hukuku tamamen askıya almak ise sorunu daha da kökleştirir. Ortamı pus kaplar. Puslu havayı da kim sever malum. 
 
Türkiye’nin topyekûn bir geçiş dönemi adaleti sürecine ihtiyacı var. Darbeciler ya da kumpasçılar ceza hukuku içinde adil bir şekilde yargılanmalı. Ancak en azından 2004’ten sonra olanlarla yüzleşmek için iktidar mensuplarının da hesap vereceği Hakikat ve Adalet Komisyonları kurulmalı.
İktidar sadece hesap soran mevkide siyasi bir savcılığa dönüşürse cemaat meselesinin fotoğrafı hep eksik çekilecek. Muhalifler ve etkisiz cemaat sempatizanlarıyla kavga edilirken, o fotoğrafın eksik kısmında kalanlar faaliyetlerini sürdürmenin yollarını arayacak. 
 
İşte Adalet Yürüyüşü, hukuk devleti yoksa cemaatle mücadelenin eksik kalacağına da dikkat çekiyor.

Özgür Mumcu / CUMHURİYET 



15 Temmuz ve İstihbarat 2: MGK’nın 2004 Gülen kararı neden uygulanmadı?

Sedat Erginsergin1@hurriyet.com.tr
 
TBMM’de 15 Temmuz darbe girişimini araştırmak üzere oluşturulan komisyonun çalışmaları, devletin kurumlarının geçmişte Gülen cemaatini bir “tehdit” olarak değerlendirerek önemli uyarılarda bulunduklarını, ancak uygulamaya gelindiğinde AK Parti iktidarının bu uyarıları önemsemediğini ve alınmış olan kararları da rafa kaldırarak Fetullahçı organizasyona geniş bir hareket serbestisi tanıdığını ortaya koyuyor.
Bu konuyu değerlendirebilmek için 2011-2015 yılları arasında Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulunmuş olan Orgeneral Necdet Özel’in komisyona gönderdiği yazılı yanıtlardan yola çıkabiliriz. Orgeneral Özel, FETÖ/PDY’nin devletin tehdit değerlendirmeleri zeminindeki “tarihi geçmişini” üç dönem içinde değerlendiriyor.

BİRİNCİ DÖNEM: 2010 ÖNCESİ GÜLEN TEHDİT
Orgeneral Özel’e göre, birinci dönem 2010 yılına kadar olan yıllardır. Bu dönemde devletin resmi belgelerinde mevcut cemaat ve tarikatların tamamı “Dini Değerleri İstismar Eden Gruplar” içinde görülerek “milli güvenliğe tehdit” olarak değerlendiriliyor. Gülen cemaati de bu çerçevede “tehdit” olarak değerlendirilmektedir.
Özel, bu döneme ilişkin arşiv kayıtlarına dayanarak TSK’dan 1166 personelin TSK ile ilişkisinin kesildiğini, bu toplam içinde 400 kişinin Fetullah Gülen grubu ile iltisaklı olduğunu belirtiyor.

2010-2013: GÜLEN TEHDİT DEĞİL
Necdet Özel’e göre, 2010’da başlayan ikinci dönemde devletin resmi belgelerinde tehdit değerlendirmesi değişmiş, cemaat ve tarikatların faaliyetlerinin “güvenliğe tehdit oluşturmadığı” görüşüne gelinmiştir. Özel Hatırladığım kadarıyla bu dönemde hakkında işlem yapılan personel olmamıştır” diye konuşuyor.
Bu noktada bir süre için Özel’den ayrılıp selefi Orgeneral Işık Koşaner’in komisyon tutanaklarına geçen açıklamalarına bakalım. Koşaner’in milletvekillerinin sorularını yanıtlarken gündeme gelen konulardan biri, Gülen cemaatinin “Kırmızı Kitap” olarak da adlandırılan ve devletin tehdit önceliklerini sıralayan “Milli Güvenlik Kurulu Siyaset Belgesi”nden çıkartılmış olmasıdır.
Orgeneral Koşaner, “Gülen cemaatinin irticai faaliyet ve iç tehdit olmaktan çıkartılmasının tarihi” ile ilgili bir soruyu yanıtlarken “Ben 2009’da çıkartılmıştı diye hatırlıyorum” şeklinde konuşuyor.
Koşaner, 2008-2010 döneminde Kara Kuvvetleri Komutanı, 2010-2011 döneminde ise bir yıl süreyle Genelkurmay Başkanı olarak MGK toplantılarına katılmıştı. Koşaner “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi’ni askerler yapmıyor, MGK Genel Sekreteri’nin koordinesinde askerin, bakanlıkların, Başbakanlığın vesaire pek çok kişinin görüşleri alındıktan sonra metin oluşturuluyor ve MGK’da karara bağlanıyor. Tabii ki asker ‘bunu çıkarın’ herhalde dememiştir ama neticede karar orada alındığı için öyle çıktı” diye konuşuyor.

BOŞALAN KADROLAR GÜLENCİLERLE DOLUYOR
Burada altını çizmemiz gereken önemli bir durum var. Özel’in anlatımına göre 2010-2013 yılları, tehdit değerlendirmesinin değişmesi sonucu TSK personeline hiçbir “ihraç” işlemi yapılmayan bir dönemdir. Buna karşılık, bu dönem aynı zamanda Gülen cemaatinin TSK’da Balyoz ve askeri casusluk gibi kumpas davaları üzerinden ciddi tasfiyeler yaptığı ve boşalan general ve amiral kadrolarına Yüksek Askeri Şûra’da (YAŞ) ağırlıklı bir şekilde Gülenci subayların terfi ettirildiği bir zaman kesitidir. 2014, hatta 2015 YAŞ toplantıları da aslında bu açıdan çok farklı geçmemiştir. 2011 sonrasında terfi eden general ve amirallerin büyük bir bölümü 15 Temmuz darbe girişimi çerçevesinde bugün tutuklu bulunuyor. Orgeneral Koşaner, “Kadrolar boşaltıldı, başkaları buralara yerleştirildi. O yerleştirilenlerin çoğu şimdi hapiste” diye konuşuyor.
Burada Gülen örgütünün 7 Şubat 2012 tarihinde MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı tutuklamaya dönük hamlesiyle hükümete büyük bir meydan okumada bulunmasına rağmen, 2013 sonundaki 17-25 Aralık hamlesine kadar bu örgütün –neredeyse iki yıl- devletin tehdit değerlendirmelerinin hâlâ dışında kalmış olması izaha muhtaç bir durum olarak karşımıza çıkıyor.
Orgeneral Özel’in 2010’da yapıldığını söylediği değişiklik, aslında Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) zaten uygulanmayan Gülen cemaati ile ilgili alınmış önemli bir tavsiye kararının tümüyle kadük olması anlamına geliyor. TBMM darbe komisyonunda MGK’nın 2004 kararıyla ilgili en ayrıntılı değerlendirmeyi 2002-2006 döneminde Genelkurmay Başkanlığı yapan Orgeneral Hilmi Özkök’ün 19 Ekim 2016 tarihli oturumdaki açıklamalarında buluyoruz.
Orgeneral Özkök şöyle anlatıyor:
Bu işin üzerinde çok duruldu. Ve 2004 Ağustos ayında MGK toplantısında bizim önerimizle, yani Silahlı Kuvvetler dedik ki, bu örgüt çok büyük bir imkân kabiliyete kavuştu. İmkân kabiliyeti yıllar içerisinde oluşur ama niyet bir gecede değişir. Aynen böyle söyledik. Dedik ki ‘Bir icra planı yapılsın, bu iş takip edilsin’. Çünkü o zamana kadar bu tehlikeli bir örgüt olarak görülmüyor, şiltler veriliyordu. Biz MGK’da bunu açıkça söyledik. Hükümeti kesin olarak bilgilendirdik. Dedik ki, durum iyi değil. Ve orada bir karar alındı, ‘icra planı’ deniyordu. Hükümete tabii tavsiye ediyor MGK. Hükümetin asli unsurları da orada olmakla beraber, pek fazla bir şey yapıldığını görmedik. Yine biz her MGK’da bu örgütlerin tehlikesini dile getirdik. Duyduklarımızı elimizden geldiği kadar yaptık ama dediğim gibi kaynağa nüfuz etmemiz bizim mümkün olmadı. Özellikle ben çok arzu ettim, diğer kuvvet komutanları da beni kuvvetle desteklediler.”
Bu toplantıda Gülen cemaatinin oluşturduğu tehdit konusunda MİT’in de MGK’nın asker kanadıyla benzer doğrultuda bir sunum yaptığı anlaşılıyor. Eski Genelkurmay Başkanı (2008-2010) Orgeneral İlker Başbuğ da komisyonun 3 Kasım 2016 tarihli toplantısında 2004 Ağustos MGK’sında Fetullah Gülen’in “yurtiçi ve yurtdışı faaliyetlerine dönük bir eylem planının hazırlanmasının önerildiğini” hatırlattıktan sonra “Hükümet bu MGK kararıyla ilgili adım atmamış. Hükümet 4 Ağustos kararını niye uygulamamış. Vallahi o benim sorunum değil, siyasi iktidara sorarsanız onlar anlatsınlar” diye konuşuyor.

ÖMER DİNÇER: UYGULAMADIK ÇÜNKÜ...
O tarihte Başbakanlık Müsteşarı olan Ömer Dinçer de 1 Aralık 2013 tarihinde Sabah gazetesinde yayımlanan bir açıklamasında “MGK’da alınmış tavsiye kararı Bakanlar Kurulu’nda bir karara dönüştürülmemişse hiçbir yerde işlem yapılmaz. Gülen cemaatine ilişkin 2004’teki tavsiye niteliğindeki toplantı tutanağı Başbakanlık’a gönderildi, Bakanlar Kurulu gündemine dahi alınmadan dosyasına kaldırıldı” diyor.
Bu konu Ömer Dinçer’in “Türkiye’de Değişim Yapmak Neden Bu Kadar Zor” başlıklı kitabında da geçiyor. Hatta CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu, geçen yıl 5 Aralık tarihli parti grup toplantısında bu kitabın 123 ve 124’üncü sayfalarından şu alıntıları okumuştu:
“Milli Güvenlik Kurulu’nun tavsiye kararı Başbakanlığa bildirildikten sonra konuyu Başbakanımıza açtım. Gelen yazıyı dosyasına kaldırmaya karar verdik. Bu karar metni Bakanlar Kurulu’nda imzaya açılmadı. Hakkında hiçbir işlem yapılmadı. Konudan MGK toplantısına katılan bakanlar dışında kimsenin haberi olmadı. Bütün toplumsal ve siyasi riski hükümet adına Sayın Başbakanımız, hukuki riski ben üstlenmiştim.”

2014 SONRASI DÖNEM
Orgeneral Özel’e dönelim. Cemaatin 17/25 Aralık 2013 tarihindeki hamlelerinin ardından Gülenciler’in yeniden devletin tehdit değerlendirmeleri kapsama alanına girdiğini görüyoruz. Orgeneral Özel, 2014 ile birlikte cemaatin MGK kararlarında önce “İllegal Yapılanma”, ardından “Paralel Devlet Yapılanması” ve “Legal Görünümlü İllegal Faaliyet Yürüten Paralel Yapılanma” şeklinde ifade edildiğini anlatıyor. 29 Nisan 2015’te yenilenen “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi” (Kırmızı Kitap) ile Gülenciler ilk defa “Milli Güvenliği Tehdit Eden Legal Görünümlü İllegal Yapı” olarak adlandırılmış.
Özel’in açıklamasına göre, örgüt 21 Ekim 2015’teki MGK kararlarında “Milli Güvenliği Tehdit Eden ve Terör Örgütleri ile İşbirliği İçinde Hareket Eden Paralel Devlet Yapılanması” ve 26 Mayıs 2016’da da “Bir Terör Örgütü Olan Paralel Devlet Yapılanması” şeklinde ifade edilmiş.
Bu suç organizasyonu bugün 249 vatandaşımızın hayatını kaybettiği kanlı 15 Temmuz darbe girişiminden sonra “Fetullahçı Terör Örgütü” (FETÖ) olarak adlandırılıyor, yargı kararlarında da bu tanımlamaya yer veriliyor.
Sonuçta aktardığımız tarihçeye bakıldığında, Gülen organizasyonunun devletin tehdit değerlendirmesi belgelerindeki serüveninin bir hayli iniş çıkışlı bir yol izlediğini söylemek mümkün.

Sedat Ergin / HÜRRİYET

Korkma la biziz, halk! - AYŞE YILDIRIM

Ölüm orucunun 113. günündeki Nuriye Gülmen ve Semih Özakça...
KHK ile işten atılan, açlığa mahkûm edilen akademisyenler, öğretmenler...
Babası bulunamadığı için annesiyle birlikte cezaevine konulan 10 aylık bebek...
İbadethanesi Diyanet’e verilen Süryani..
Lice’de kalekol eyleminde öldürülen 18 yaşındaki Medeni Yıldırım...
Ağacını, taşını, suyunu, toprağını savunduğu için gaza boğulan köylü...
“Gerektiğinde jandarma” dediğin esnafın dövdüğü, “destan yazdı” dediğin polisin öldürdüğü Ali İsmail...
Evine ekmek götüremeyen Berkin Elvan...
Silopi’de cansız bedeni tam yedi gün yerde kalan Taybet Ana...
Cizre’de öldürülen, annesinin bedenini buzdolabında sakladığı 10 yaşındaki Cemile...
Ölüm bodrumlarında hepimizin gözü önünde yakılan insanlar…
Minibüste şortu yüzünden dövülen genç kız…
İmam hatipte tecavüz edilen, Kuran kursunda yakılan çocuk…
Yol ortasında bıçaklanan kadın…
Suruç’ta, Ankara’da, Diyarbakır’da, İstanbul’da, Hatay’da katledilen yüzlerce insan…
Zabıtanın tezgâhını kırdığı, yerlerde sürüklediği seyyar satıcı…
Linç edilmek istenen Suriyeli, Kürt inşaat işçisi...
Zorunlu askerliğini yaparken yediği yemekten zehirlenen delikanlı...
Cemevini ibadethane saymadığın Alevi...
Okulunu imam hatibe çevirdiğin, mescithane açtığın, evrim teorisini müfredattan çıkardığın öğrenci...
15 Temmuz’da köprüde linç edilen asker…
Sırf Kürt olduğu için cezaevine atılan belediye başkanı, siyasetçi, yurttaş...
Mahkeme sürerken konulacağı cezaevi hazırlanan milletvekili, kapısı kırılıp gözaltına alınan, tutuklanan, sesinden sözünden korkulan eş genel başkanlar…



Eşit görmediğin “şehit” çocuğu…
Gezi’de gözünü çıkardığın genç…
“Yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevdiğini” söyleyip üstüne “Beslemek haram” dediğin kedi, köpek…
Silopi’de panzerin öldürdüğü yedi yaşındaki Muhammet ve altı yaşındaki Furkan
Biat etmeyen gazeteci, doktor, avukat, yazar, oyuncu, şarkıcı, sanatçı, ev kadını, erkek, kadın, yaşlı, genç…
İşte onlar için yürüyor binlerce insan 14 gündür…
Ellerindeki tek pankart “Adalet.” İstedikleri şey net; adalet.
AKP ve yandaşları “terör”le ilişkilendirmeye çalıştıkça “biz halkız” diyen milyonlar için yürüyen binlerce cesur yürek.
Konaklayacakları yere dökülen gübrenin, kapatılan tuvaletlerin, kesilen suların, hatta yola bırakılan merminin bile korkutmadığı, vazgeçirmediği milyonlar…
Yapılmak istenilenin ne olduğunu gayet iyi bilen Kılıçdaroğlu’nun dediği gibi “Provokasyonlara gelmeyen, gülerek, eğlenerek” yollarına devam ediyor.
Hani o çok korktukları Gezi’de gençler ne demişti; “Korkma la biziz, halk!” İşte o Gezi’de öldürülen gençlerin aileleri de “Adalet” yürüyüşündeydi. Önceki gün...
Onları yürüyüşte görünce insanın aklına ister istemez bu slogan geliyordu. Dün çocukları söylüyordu o sözü, bugün anne babaları da milyonlarla birlikte haykırıyordu sanki:
“Korkma la biziz, halk!”

Ayşe Yıldırım /CUMHURİYET

27 Haziran 2017 Salı

Süryani kardeşime dokunma - TURAN ESER

Süryani çocuklar oyunlarını yarıda kesecek..
Oyun meralarına teller çekilecek. O meralarda üzerinde “Devletçe kamulaştırıldı. Araziye giriş yasaktır” yazılı tabela dikecekler.
Mardin’de “Manastırı çalan kılıfı hazırlar” misali, Süryanilere ait asırlık kilise, manastır ve mezarlıklar kamulaştırma yoluyla el konulmuş.

El koymakla kalınmamış. Bu Mardin’deki Aho Kilisesi Morla Ozer Manastırı, Mor Gogo Kilisesi, Mor Melki Manastırı, Mor ve Mor Yakup Manastırların kullanım hakkı Diyanet İşleri Başkanlığı’na tahsis edilmiş. Yanlış okumadınız, Süryani’nin vicdanı Türkiye’nin en büyük camisine teslim edilmiş.

Daha Türkler Müslüman olmadan, bu topraklarda yapılmış 1600 yıllık Süryani manastırlarından bahsediyoruz. Sadece mala değil, kadim bir kültürel tarihe el konuluyor.

Artık Midyat’ta çan sesi duymayabiliriz. Belki çan sesiyle ezan sesi artık selamlaşmayacak. Bayramlaşmayacak. Belki Manastırlardan ve Kiliselerden ezan sesi yükselecek. Yıllardır camilere çevrilmiş diğer kiliseler gibi, ayine değil, namaza ev sahipliği yapacaklar.

Vicdanının sesine kulak veren Süryanilerin ayakları onları her zamanki Manastırına götürecek. Ama artık nafile. Manastır yolundaki Süryanilerin ayakları, manastır kapısında asılı diyanet tabelası önünde donup kalacak.

Gözyaşlarını kalplerine akıtarak evine dönecekler. Akıllarında sadece o tabeladaki “Bu manastırın kullanım hakkı Diyanet İşleri Başkanlığı’na devredilmiştir” fetvası kalacak. Vicdanları kanamaya, yürekleri sızlamaya devam edecek.

Kültürel zenginliklerimiz, fetihçi ideolojilerin ve mezhepçi iktidarların rüyaları uğruna fakirleşecek. Asırların kardeşlik hasretleri bir türlü kucaklaşamayacak. Fetihçi zihniyet, Anadolu’yu kadim medeniyetlerin beşiği olmaktan mahrum edecek. Anadolu topraklarının her karışına sinmiş ve kök salmış medeniyetleri, kültürleri, dinleri, dilleri, halkların hikâyeleri, zenginlikleri ve renkleri ile dolu izleri silinecek.
Homojenleştirmeyi ve fakirleştirmeyi seviyorlar.
Rehberleri dinsel tekçilik.
Kiliselerin, manastırların, camilerin, mescitlerin, dergâhların ve Cemevlerinin ancak birlikte bu toprakların kadim gerçeği ve tarihinden olmadığına hükmedecekler..

Tıpkı İspanya’da Cordoba Katedrali’ne (kilise) çevrilmiş Kurtuba Merkez Cami-i Şerif’i gibi.. Ya da Macaristan’ın Budin kasabasındaki Toygun Paşa camisinin kiliseye çevrilmesi gibi.
Kiliseyi camiye, camileri kiliseye, Alevi-Bektaşi Dergâhlarını camiye çeviren halklar değil, Sultanlar ve krallardır. İktidarları uğruna can, mal, para ve din fetihçisi olanlardır. Dini siyasetlerine alet ederek, din üzerinden toplumu teslim alanlar, aldatanlar ve vicdan sömürenlerdir.
Bir gerçeği biliyoruz. İnananlar ya da inanmayanlar birbirlerine düşman değiller. Onları düşmanlaştıranlar ve ayrıştıranlar rejimler ve iktidarlar.
Çoğunluk vicdanı adına, azınlık vicdanının özgürlüğünü ve kutsal mekânını gasp ederek “kendi” ibadet yerlerine çeviriyorlar.
Bu homojenleştirme politikaları, azınlıkların en kadim yerli halkı olan Süryanileri kendi ana topraklarında korkuyla yaşama sürüklüyor. Ülkemizin sahip olduğu bu kadim kültürel çoğulculuğun yok edilmesiyle, aynı zamandan kültürel zenginliğimizi kaybederek fakirleşiyoruz.
1915’ten bugüne zulüm, kıyım, tehcir, hak ihlalleri ve ayrımcılığa maruz kalan azınlıklar ana topraklarını terk etmek zorunda kalmış. Binlerce yıl, bu toprakları yurt edinmişler.
Fakat AKP’nin de homojenleştirme ve fetihçi politikaları ecdatları gibi değişmedi.

Alevi-Bektaşi dergâhları Nakşibendi şeyhlerine
Ayrımcı ve asimilasyoncu uygulamalar Alevilere de yapılıyor. Asırlardır cem erkânı sürdürülmüş Hacı Bektaşı Veli Dergâhı’na el konuldu. Osmanlı Sultanı 2. Mahmud tarafından gasp edilen Dergâhın içine zorla bir cami inşa ettirildi.
Anadolu’daki tüm yüzlerce Bektaşi Dergâhları yıkılmış, kitapları yakıldı, Bektaşi Babaları idam edildi, yüzlercesi sürgün edilip ve yerlerine, Şeyhülislamca Nakşibendi şeyhleri atandı.

Süryani manastırları Diyanete
Asırlık Süryani manastırları da Diyanet’e teslim ediliyor.
Süryani manastırlara el koymak sadece dinsel ve ideolojik bir saldırı değil, aynı zamanda din, vicdan ve inanç özgürlüğüne de aykırı uygulamalardır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine ve azınlıkların haklarına dair Lozan Antlaşması’na da aykırıdır.
Çünkü Lozan Anlaşması’nın 42 maddesine göre; “Türk Hükümeti azınlıklara ait kiliselere, havralara, mezarlıklara ve diğer dini kurumlara her türlü korumayı sağlamayı taahhüt eder” hükmünü içerir.

Haklar rejimi olmalı
Süryani kardeşlerimize ait kiliselere ve manastırlara el konulması din, vicdan, inanç özgürlüğü ve temel haklar rejimi açısından kabul edilemeyecek ve utanç verici kararlardır.
Süryanilere ait tüm kutsal mekânlar, hukuksal güvenceler sağlanarak kendilerine iade ve tahsis edilmelidir. Sadece Süryanilere ait olan değil, Alevilere ve diğer dini gruplara ait tüm gasp edilmiş kutsal mekânların ve binlerce dönümlük arazilerin sahiplerine verilmesi gerekir.
Sünnilik dışındaki inançların kurumsallaşmasına ve mülk edinme haklarının engellendği bir ülkede, inanç özgürlüğünden bahsedilemez.
Kültürel fakirleşmeye karşı, kültürel çoğulculuk temelindeki zenginleşmeyi, adaletsizliğe karşı ise eşit hak ve eşit yurttaşlık temelinde savunmalıyız.

TURAN ESER / BİRGÜN

Varlık Fonu, PTT’yi satış hazırlığında - ÇİĞDEM TOKER

5 Şubat 2017, Türkiye ekonomisi açısından önemli bir gündür. 
 
Unutulmasın. 
 
O gece Resmi Gazete ikinci kez yayımlandı. Orada AKP iktidarının bir kanun hükmünde kararnamesi (KHK) yer aldı. KHK, olağanüstü hal yetkisiyle çıkarıldı. Ama anımsatacağım madde içeriğinin OHAL’e ve OHAL’e gerekçe gösterilen 15 Temmuz darbesi ile hiçbir ilgisi yoktu. Tabii “görünürde” ilgisi yoktu demek daha doğru... 
 
O karar ile çok sayıda kamu sermayeli şirket, iki büyük kamu bankası Türkiye Varlık Fonu’na (TVF) devredildi. Türkiye Cumhuriyeti’nin ortak kazanımları olan kamu sermayeli şirketler, o güne dek bağlı oldukları Hazine uhdesinden çıkarılıp bir şirket olarak kurgulanan TVF’ye devrediliyor böylece bütçe dışına çıkarılıyor, başta denetimi olmak üzere, vatandaşın vergisiyle kurulmuş bu şirketlere dair bütün işlemler karartılıyordu. İktidardan nemalanmayan bağımsız iktisatçı ve hukukçular böylesi bir kararnamenin hukuka aykırı olduğu görüşünde birleşti. 

PTT envanterini çıkarıyor
İki gün önce “Türkiye Varlık Fonu’nda yine neler oluyor?” başlığıyla, “kapsam dışı personel”in statüsünün Meclis’teki bir tasarıyla zayıflatılacağını yazdım. Düzenlemenin, TVF’ye 5 Şubat’ta devredilmiş BOTAŞ ve TPAO çalışanlarını ilgilendirmesi nedeniyle bu iki kurum üzerindeki olası planları belirttim.
Meğer şu sıralar, planın büyüğü, yine 5 Şubat OHAL KHK’siyle TVF’ye devredilen PTT üzerindeymiş. (PTT’de de binlerce “kapsam dışı personel” çalışıyor.)
PTT yönetimi bu ayın başında bütün başmüdürlüklerine bir genelge göndermiş. Bulunulan yerdeki gayrimenkul ve diğer malların envanterinin güncellemesi istenmiş. Başmüdürlükler, harıl harıl bu güncellemeyi yapıyormuş. (Dahası, 178 yıllık tarihinde ilk kez PTT bu bayram açık.)
PTT’nin envanter güncellemesini asıl isteyenin TVF olduğu biliniyor. Herhalde TVF de bu envanter güncellemesini hobi olsun diye istemedi. Birkaç ay önce PTT ile Türk Telekom’un sahip oldukları gayrimenkulleri ortak değerlendirmek üzere bir protokol imzaladığını anımsatalım. (20 yıl önce iki kurum zaten birleşikti ve gayrimenkuller de zaten ortaktı!) Verilen talimatın bu protokolle bağı olduğunu düşünebiliriz. 

Lojistik ve emlak şirketleri
Makro ölçekte ise memleketin para edebilecek her türlü varlığını, kamuya ilan etmeden satma yetkisiyle kurulmuş bir şirket olan TVF’nin bu köklü kurum PTT ile ilgili birtakım “sıcak” planları olduğu açık.
PTT için hazırlanan plana göre, ikisi büyük olmak üzere 14 şirket kurulacağı söyleniyor. İki büyük şirketten birinin “Emlak Bankası”, diğerinin de “lojistik şirketi” olacağı. PTT taşınmazlarının envanterinin çıkarılması talimatı, “Emlak Bank” şirketi ile bağlantılı olması muhtemel. 

Uçak ve RO-RO niyeti
Emlak Bank” dışındaki ikinci büyük şirket ise “lojistik” alanındaymış. PTT Kargo ölçeğinin çok üzerinde ama. Devasa “parçaları” taşıyacak iddialı bir şirket için ciddi hazırlıklar yürüyormuş. Hatta bu amaçla uçak ve Ro-Ro gemisi alındığı konuşuluyor. (Malum TVF yasası çıkarılırken, 20’nin üzerinde kanundan muaf tutuldu. Bunlardan biri de Taşıt Kanunu.) 
 
PTT gibi köklü bir şirketin “yapılandırılarak” farklı şirketlere bölünmesi, kurumun satılacağını düşündürüyor. Kime, nasıl, ne zaman gibi soruların cevaplarını bilmiyoruz. Şimdilik bilinen, kamu sermayeli ve vergilerimizle bu noktaya gelmiş büyük şirketlerin kaderinin, OHAL’in hukuksal istismarıyla keyfi biçimde tayin edildiğidir.

Çiğdem Toker / CUMHURİYET