Kadıköy Rıhtımı’nda oldubitti: Cami projesi için şimdi de otopark kapatıldı.
Kadıköy sahilindeki İSPARK otoparkı, cami projesi için gece yarısı operasyonuyla boşaltıldı. Yürütmeyi durdurma talebi henüz mahkemece incelenmeden tahliyenin gerçekleştirilmesi tepki çekti.
İstanbul’un en yoğun noktalarından biri olan Kadıköy Rıhtım’daki açık otopark, "Kadıköy Rıhtım Cami Projesi" kapsamında dün gece itibarıyla araç girişine kapatıldı.
HalkTV'nin haberine göre, Kadıköy Kaymakamlığı'nın 12 Mart tarihinde İSPARK’a tebliğ ettiği tahliye yazısının ardından, dün gece yarısı otoparka yeni araç alımı durdurulurken, sabah saatlerinde alanın tamamen boşaltıldığı görüldü.
Tahliye işleminin, söz konusu karara karşı açılan yürütmeyi durdurma davasında mahkemenin henüz bir inceleme yapmadığı sırada gerçekleştirilmesi dikkat çekti.
Dava sürerken tapu kaydı değiştirilmişti
Süreç, daha önce tapu kayıtlarında yapılan değişiklikle gündeme gelmişti. Danıştay’da dava süreci devam ederken, Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’nın talebi doğrultusunda İstanbul 5 Nolu Kültür Varlıkları Koruma Bölge Müdürlüğü’nün parselin "cami alanı" olarak tescil edilmesine onay verdiği ortaya çıkmıştı.
Halihazırda Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü’nün kayıtlarında "Arsa (Cami Alanı)" olarak tescil edilen bu alanın fiilen kapatılması, hukuki sürecin baypas edilmesi olarak değerlendiriliyor. Yürütmeyi durdurma davasında mahkemenin vereceği karar bekleniyor.
'Yıkmaya çalıştıkları Cumhuriyet değerleri bizim!'
Projenin hayata geçirilmesi için atılan hukuksuz adımlara Kadıköy Halk Meclisi sert tepki göstermişti. Yapılması planlanan yapının bölgenin dokusuna zarar vereceğini belirten Meclis, kentsel yağmaya karşı mücadele vurgusu yaparak şu açıklamada bulunmuştu: "Yapılması planlanan ve Haydarpaşa Garı’ndan bile yüksek olan cami projesi, kent silüetine de bir saldırı anlamı taşımaktadır. Ülkenin hafızasını, değerlerini silmeye ant içmiş bir iktidarın silüeti korumasını beklemiyoruz. Biz de ant içiyoruz: Bu kent bizim, bu ülke bizim, yıkmaya çalıştıkları Cumhuriyet değerleri bizim!"
***
‘ABD Suriye’yi Lübnan’a girip Hizbullah’a karşı savaşmaya çağırdı, Suriye teklifi değerlendiriyor’
ABD’nin Şam hükümetinden ordusunu Lübnan’a sokup Hizbullah’a karşı İsrail’e yardım etmesini istediği, HTŞ iktidarının şimdiye çekindiği fakat teklifin masada olup değerlendirildiği iddia edildi.
Reuters’ın haberine göre ABD, Suriye’den Lübnan’a girmesini ve Hizbullah’ı silahsızlandırmaya yardım etmesini istedi. Ancak Şam hükümeti, savaşın içine çekilmek istemediği için ayak diredi.
İsrail, bir süredir havadan saldırdığı Lübnan’ı dün karadan işgale başlamıştı. Amaç, direniş örgütü Hizbullah’ı silahsızlandırmak.
Reuters’ın on ayrı kaynağa dayandırdığı haberine göre ABD’nin Şam’dan konuyla ilgili isteğinin geçmişi çok daha eski. İki Suriyeli yetkili, konunun ilk olarak geçen yıl Haziran ayında, İsrail’in İran’a saldırdığı 12 Gün Savaşı’nın başlamasının hemen ardından ABD’lilerle tartışıldığını söyledi.
Habere göre Suriye’deki cihatçı hükümet, Lübnan’a yönelik sınır ötesi operasyon seçeneğini değerlendirdi, fakat şimdiye kadar adım atmaktan çekindi.
Reuters’ın ulaştığı Lübnan Cumhurbaşkanlığı ofisi, kendilerinde ABD ve Suriye’nin Lübnan’a karşı olası bir sınır ötesi operasyon konusunda görüşmeler yaptığına dair “ne ABD’den, ne Batı’dan, ne Arap ülkelerinden ne de Suriye’den herhangi bir ima veya bilgi gelmediğini” söyledi.
Geçtiğimiz hafta Şam yönetimi, hem Suriye ordu birliklerini hem de cihatçı iktidara yakın aşiret güçlerini Lübnan sınırına yığmıştı.
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam, Reuters’a yaptığı açıklamada, Suriye lideri Ahmet el Şara’nın yaptıkları görüşmede kendisine Lübnan sınırına yapılan askeri yığınağın “sınırı korumak ve Suriye’nin iç güvenliğini sağlamak” amacıyla yapıldığını söylediğini aktardı.
Ajansa konuşan bir Suriyeli yetkili, ABD’nin Suriye’ye Lübnan’a girmek konusunda yeşil ışık yaktığını, ancak Şam yönetiminin İran füzelerinden ve Suriye’de bir Alevi tepkisinden çekindiği için istekli olmadığını söyledi.
Fakat yine ajansa konuşan bir diğer Suriyeli yetkili, henüz Lübnan’a operasyon düzenlemek konusunda nihai kararın verilmediğini, Lübnan devletiyle Hizbullah arasında çatışma yaşanması durumunda bu seçeneğin masada olduğunu belirtti.
soL, Reuters’ın haberiyle aynı saatlerde MHP lideri Devlet Bahçeli’nin “Lübnan Suriye’ye bağlansın” çıkışını değerlendirmiş ve Bahçeli’nin talebinin, tam olarak ABD’nin talebi olduğunu yazmıştı.
***
Bir Nazi’nin oğlu iktidarda: Şili’de Pinochet’nin gitmesi yetti mi?-Elif Örnek-
Şili’de eski bir Nazi subayının oğlu ve Pinochet hayranı José Antonio Kast’ın devlet başkanı seçilmesi, Pinochet sonrasında “demokratikleşme” söylemiyle meşrulaştırılan ancak özünü koruyan düzenle gerçek bir hesaplaşmadan kaçınılmasının sonuçlarını bir kez daha ortaya koydu. Siyasi koalisyonların bulanıklaştırdığı bu zeminde, hem Pinochet mirası hem de ülkedeki Nazi geçmişi yeniden mercek altına alınmayı hak ediyor.
Aşırı sağcı José Antonio Kast, Aralık 2025’te ikinci tur seçimlerini kazanarak Şili’nin bir sonraki Devlet Başkanı oldu. Bu zaferle birlikte Latin Amerika’daki sağcı liderler kulübü yeni bir üye daha kazandı. Bir süredir Latin Amerika siyasetine nüfuz etmeye çalışan ve istedikleri lidere darbe yapacaklarını ilan eden Elon Musk başta olmak üzere pek çok sağcı isim, Kast’ı kutlayanlar kervanına katıldı.
Ancak tarihsel perspektife sahip olanlar için seçim birçok rahatsız edici ironiyi bir arada barındırıyor. Kast’ın babası, Almanya’dan Şili’ye kaçan bir Nazi subayıydı. Bu durum, İkinci Dünya Savaşı sırasında yaklaşık yüz bin Yahudi’nin öldürülmesinde kullanılan seyyar gaz kamyonlarını denetleyen savaş suçlusu Walther Rauff’a bir dönem sığınma imkanı tanımış olan ülkenin, şimdi bir başka Nazi’nin oğlunu devlet başkanı seçmiş olması anlamına geliyor.
Almanya’nın federal arşivinde bulunan kimlik kartına göre Kast’ın babası, Michael Kast, 18 yaşında, Eylül 1942’de, Hitler’in Sovyetler Birliği’ne karşı yürüttüğü savaşın en yoğun döneminde Nazi Partisi’ne katıldı.
Kast geçmişte, babasının Nazi subayı ya da destekçisi olduğunu reddetmiş ve onu Alman ordusunda zorunlu askerlik yapan biri olarak tanımlamıştı. Askerlik zorunlu olsa da Nazi partisine üyelik, gönüllülük esasına dayanıyordu. Kast’ın babası, 18 yaşına girdikten sonra yani üyelik için gereken asgari yaşa erişince partiye katıldı. Bir Alman tarihçiye göre, partiye katılmadan önce en az dört yıl boyunca Hitler Gençliği üyesi olması muhtemeldi ve üyeliği bölge lideri tarafından önerilmiş olmalıydı. Baba Kast 1950 yılında Şili’ye göç etti.
I- Pinochet ile aile bağları
Dokuz çocuk babası ve koyu bir Katolik olan Kast’ın, 1973’teki darbenin ardından iktidara gelen General Augusto Pinochet’nin askeri diktatörlüğüyle güçlü aile bağları bulunuyor. Allende’nin devrilmesinin ardından Pinochet, yaklaşık on yedi yıl boyunca sağcı bir diktatör olarak ülkenin başında kaldı. Pinochet, ekonomiyi yönetmek üzere Chicago Üniversitesi’nde Milton Friedman ve Arnold Harberger gibi isimlerin yanında eğitim almış iktisatçılardan oluşan ve “Chicago Boys” olarak anılan bir grubu göreve getirdi. Bu grupta yer alan ağabey Miguel Kast, diktatörlük döneminde merkez bankası başkanı olarak görev yapmıştı.
Şili, Latin Amerika’da neoliberalizmin bir deneme alanına dönüştü. Kapsamlı deregülasyonlar yapıldı ve devletin elindeki şirketlerin yanı sıra eğitim, sağlık hizmetleri ve emeklilik sistemi özelleştirildi. Askeri cuntanın ABD’de eğitilmiş gruba emanet ettiği ekonominin çöküşünün faturası ise emekçi kesimlere kesildi.
Miguel KastII-Ekonomi
Neoliberalizmin 'Şili mucizesi'
Şili’de 1973 sonrası kurulan neoliberal birikim rejimi, “Friedman Kıskacında Şili” kitabında özetlendiği üzere emeğin disipline edilmesi, kamusal alanın piyasalaştırılması ve finans kapitalin güçlendirilmesi üzerine inşa edilmişti. Bu model uzun süre “istikrar” ve büyüme anlatısıyla meşrulaştırıldı ve Batı’da sıklıkla “Şili mucizesi” olarak adlandırıldı.
Askeri diktatörlüğün hayata geçirdiği ekonomik program, teknik bir para politikası tercihi değil, belirli bir sermaye birikim rejiminin restorasyon programıydı. Bu bağlamda Milton Friedman ve Chicago Okulu’nun önerileri, Şili’de salt “enflasyonla mücadele” için değil, sınıf mücadelesinin sermaye lehine zor yoluyla yeniden düzenlenmesi ve burjuva sınıf egemenliğinin tahkim edilmesi amacıyla amacıyla devreye sokuldu.
Darbenin ardından sendikalar tasfiye edildi, toplu pazarlık ortadan kaldırıldı, reel ücretler dramatik biçimde düştü. Milli gelir içinde ücret payı azalırken gelir eşitsizliği keskinleşti. Özelleştirmeler ve sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesiyle büyük sermayenin birikim koşulları güçlendirildi.
1980’ler ve 1990’larda Dünya Bankası, sendikaların parçalanmasına ve işverenlerle işçiler arasında, tüm işçileri temsil eden bir çatı sendika örgütünün pazarlık yürütmesi yerine, işkolu düzeyinde müzakere modelinin dayatılmasına dayanan Şili’nin “esnek” işgücü piyasası politikalarını övmüştü. Daha da tuhaf olan, Dünya Bankası’nın bunu şeffaflık ve iyi yönetişim için bir model olarak sunması ve Doğu Avrupa’daki geçiş ülkelerinin Şili’den bunu kopyalaması gerektiğini ima etmesiydi.
“Devlet küçülüyor/elini çekiyor” iddiasına karşın devlet sosyal harcamalarda geri çekilirken baskı aygıtlarında genişledi ve böylece neoliberalizm, devletin ortadan çekilmesi değil sınıfsal konumunun yeniden belirginleşmesi olarak Şili’de kendisini gösterdi. Dış borç bağımlılığının arttığı bu yeni birikim rejiminin kırılganlığı 1982 kriziyle açığa çıktı. Devlet, “piyasa disiplinine” rağmen krizdeki bankaların imdadına yetişti. Yani kazanç özelleşirken sadece risk toplumsal hale geldi.
Halk mutfakları, 1983III-Allende'nin devrilmesi
Eski Devlet Başkanı Salvador Allende 1970’te seçildiğinde Soğuk Savaş en sert dönemindeydi ve hem ABD hem de Sovyetler Birliği Şili’yi stratejik bir mücadele alanı olarak görüyordu. Allende iktidara seçimlerle gelmişti, bakır madenlerini ve bankaları millileştirdi, büyük toprak mülkiyetlerine el koydu ve yoksullar için sosyal güvenceleri artırdı. Göreve gelmesinden üç yıl sonra Allende hükümeti, ABD’deki Nixon yönetimi ve CIA’nin planları doğrultusunda Pinochet ile ordudaki müttefikleri tarafından askeri bir darbeyle devrildi. Ardından gelen baskı dalgasında üç binden fazla kişi öldürüldü, çok daha fazlası işkence gördü ve hapse atıldı. Yarım yüzyıl sonra bile Şili bu travmadan bütünüyle kurtulmuş değil.
1988’de Pinochet, iktidarını sekiz yıl daha uzatmak umuduyla referanduma gitti. Bu kez kaybetti ancak tamamen çekilmedi. Silahlı kuvvetlerin komutasını elinde tuttu ve kendisiyle birlikte seçtiği dokuz ismin ömür boyu senatör olarak atanmasını sağladı. Parlamenter dokunulmazlığa sahipti ve sağ partilerle kurduğu ittifak sayesinde yasama üzerinde etkili bir denetim sürdürdü yani ülkeyi bir şekilde yönetmeye devam etti.
Pinochet’nin Şili üzerindeki hakimiyeti 1998’de beklenmedik bir tutuklamayla gevşedi. İngiltere ziyareti sırasında, İspanyol yargıç Baltasar Garzón’un talebiyle soykırım, işkence ve terörizm suçlamalarıyla gözaltına alındı. Sonraki 16 ay boyunca İngiltere kaldı ve İspanya’ya iade edilmeyi bekledi. Ancak bu hiç gerçekleşmedi.
Salvador Allende'nin ölümünden kısa süre önce başkanlık sarayını incelerken çekilmiş son fotoğrafı.İngiltere diktatöre kalkan oluyor
Ocak 2000’de İngiliz hükümeti, Pinochet’nin yargılanamayacak kadar hasta olduğunu ve “bunun adil olmayacağını” ileri sürerek iade sürecini ilerletmeme kararı aldı. Böylece Pinochet’nin Şili’ye dönmesine izin verildi.
Avrupa’daki siyasi liderlerin çoğu bu kararı memnuniyetle karşıladı. Eski Britanya Başbakanı ve Pinochet’nin uzun yıllara dayanan müttefiki Margaret Thatcher, sürecin kamu kaynaklarının israfı olduğunu savundu. Kameralar önünde şunları söyledi: “Senatör Pinochet, Falkland Savaşı boyunca Britanya’nın kararlı bir dostuydu. Bu hükümetten aldığı karşılık, 16 ay boyunca esir tutulmak oldu. Bu arada sağlığı bozuldu, itibarı zedelendi ve kamuya ait büyük miktarda para, siyasi bir intikam uğruna harcandı.”
Pinochet’ye karşı Şili’de daha sonra açılan davalar da sonuçsuz kaldı. 2005’te, ABD merkezli Riggs Bank’ın yardımıyla yüz yirmiden fazla gizli banka hesabında milyonlarca dolarlık kamu fonunu zimmetine geçirdiği ortaya çıktı. 2006 yılında, 91 yaşında, iktidarı döneminde işlenen insan hakları ihlalleri nedeniyle hiç yargılanmadan öldü. Öldüğünde, Şili’de onu yas tutan çok az kişi vardı.
Pinochet'nin 2000 yılında Şili'ye dönüşünden bir kare.IV- Koalisyonlar demokrasisinden faşist bakana
Şili’de yıllarca neoliberalizmle kopuş vaadiyle ilerleyen sürecin ardından Aralık 2025’te yapılan seçimler sol açısından önemli bir gerilemeye işaret etti. Solun ortak adayı, Komünist Parti üyesi ve eski Çalışma Bakanı Jeannette Jara ilk turda sandıktan az farkla birinci çıksa da ikinci turda zafer aşırı sağcı José Antonio Kast’ın oldu. Kast, üçüncü kez cumhurbaşkanlığına aday olduğu seçimde, oyların yüzde 58’inden fazlasını aldı.
Eski bir öğrenci lideri olan ve Şili’nin en genç devlet başkanı Boric’in popülaritesi, dört yıllık görev süresinin sonunda yaklaşık yüzde 30’a geriledi. Şili yasaları uyarınca ikinci dönem için aday olması zaten mümkün değildi. Bazı analistler, Kast’ın rakibi Jeannette Jara’nın Boric hükümetinin devamı gibi görülmesinin sandığa olumsuz yansımış olabileceğini belirtiyor.
Kast’ın devlet başkanı olarak seçilmesi, Şilililerin büyük bölümünün Pinochet mirasını reddettiği otuz beş yıllık döneminin ardından bir yarılma yaşandığına işaret ediyor. Ancak Şili zaten son on yıldır merkez sol ile merkez sağ arasında gidip geliyordu.
Pinochet’nin faşist diktatörlüğünün sona ermesini “demokratikleşmeyle” eşitleyen yaklaşım ve bunun devrim perspektifinin yerine ikame edilmesi, Şili’de bir kez daha aşırı sağın alan kazanmasına zemin hazırlamış görünüyor. Şili siyasetinde neredeyse kural haline gelen partiler arası “cepheler” ve “koalisyonlar” üzerinden sınıflar arası “milli uzlaşma” olduğu algısının ne denli büyük bir aldatmaca olduğu ise, ülkedeki çok boyutlu eşitsizliğe bakıldığında rahatlıkla görülebiliyor.
Jeannette JaraMilli uzlaşı aldatmacası: Aynı gemide değiller
Şili bugün hala gelir eşitsizliğiyle biliniyor: Zengin ile yoksul arasındaki uçurum son yıllarda daha da derinleşti. Şili’deki milyarderlerin toplam serveti 2019 yılında GSYH’nin yüzde 25’ine eşitti. Bu, ülkedeki milyarderlerin servetinin ülke GSYH’sine oranla, Rus milyarderlerininkini bile aşan bir seviyeye ulaşması anlamına geliyordu.
2025 verilerine göre ülkedeki en zengin beş kişinin toplam serveti yaklaşık 35,1 milyar dolara ulaşırken en zengin isim olan Iris Fontbona’nın serveti ise 28,1 milyar dolara yükselmiş durumda. Çalışmalar, Şili’nin en zenginlerinin servetinin çoğu zaman genel ekonomik büyümeyi geride bıraktığını bunun da gelir ve servet eşitsizliğini belirgin biçimde artırdığını gösteriyor.
Ancak eşitsizlik çok boyutlu.
Şili’de, 2024 yılında yayımlanan verilere göre nüfusun yaklaşık yüzde 88’i kentsel alanlarda yaşıyor. Bu oran, Şili’nin Güney Amerika’nın en yüksek kentleşme düzeyine sahip ülkelerinden biri olduğunu gösteriyor.
Ülkede 2025 yılı itibariyle istihdam oranı yüzde 57 seviyesinde kalırken, çalışma koşulları o denli güvencesiz ki işgücünün yüzde 50’si asgari düzeyde yeterli bir emeklilik için gerekli tasarrufu biriktiremiyor. Resmi sözleşmelerin yüzde 30’u kısa vadeli ve ortalama sadece 10 ay sürüyor; bu sözleşmeler uzun işsizlik dönemleriyle kesintiye uğruyor. Bu durum, işçileri hastalık ya da iş kaybı halinde yoksulluğun eşiğine getiriyor.
Firmalar ve perakendecilerin temel tüketim mallarında fiyat sabitlemesi yaptığı düşüncesi, sömürü algısını güçlendiriyor.
Şilililerin önemli bir bölümü yüksek borç yükü altında yaşıyor. Yükseköğretim ya da sağlık gibi hizmetlerinden yararlanmak için, nakit ödeme yaparak indirim alan zenginlerden daha fazla bedel ödüyorlar. Solcu Devlet Başkanı Gabriel Boric döneminde Şili’de ücretsiz sağlık hizmetine erişim hakkı tanındı. Ancak sistem kamu ve özel sağlık sigortasının birlikte yürüdüğü ikili bir yapıda kalırken, hastanelerdeki koşullar anlamlı biçimde iyileştirilemedi.
Gabriel BoricEmeklilikte 'rulet kapitalizmi'
Şili’de 2018-2014 yılları arasında başkanlık yapan sağcı Sebastian Piñera’nın kardeşi José Piñera, Pinochet döneminde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanıydı. Çalışanların yaptığı zorunlu ödemelerle birkaç emeklilik fonundan birine prim yatırdığı ve emeklilikte bu fonların yatırım performansına bağlı olarak maaş aldığı fonlu emeklilik sistemini hayata geçirmesiyle ün kazandı. Bu süreçte, çoğu zaman fahiş ücretler alan emeklilik fonları ve yöneticileri zenginleşti. Böylece yaşlılık aylıkları, bir tür “rulet kapitalizminin” parçasına dönüştü. 2008 yılında yapılan “iyileştirmelere” rağmen bugün birçok emekli, fiyat düzeyinin ABD’nin yaklaşık yüzde 80’i olduğu bir ülkede, ayda 200-260 dolar civarında emekli maaşı alıyor.
Başkent Santiago'da 2017'de emeklilik reformu talebiyle yapılan bir gösteri.Pinochet döneminin yasaları hayatta
Pinochet’nin ekonomik modelinin mirası, mevcut birçok sosyal koruma sistemlerinin temelini oluşturmaya devam ediyor çünkü Şili’de siyasi partiler bu yapısal değişiklikleri köklü bir biçimde gündeme almaktan bugüne kadar kaçındı.
Bu seçim, 2006 öğrenci mobilizasyonlarıyla başlayan hoşnutsuzluk dalgasına karşı nasıl bir yanıt üretildiği konusunda da dersler taşıyor. Öğrenci hareketleri Pinochet döneminden miras kalan devlet yapısının özellikle eğitim alanındaki temellerini sorgulamıştı. 2011 protestoları bu yapısal eleştiriyi daha da büyüttü. 2019’daki toplumsal isyan bu birikimin zirvesiydi.
Ücret payının gerilemesi, sosyal güvenlik, eğitim ve sağlık hizmetlerinin metalaştırılması ve hane halkının borçlanmaya dayalı yaşamının kalıcılaşmasına Şili halkının gösterdiği tepki, 2019’daki “toplumsal patlama” (estallido social) ile bir kez daha görünür hale geldi. Lise öğrencileri, hükümetin zorunlu kıldığı metro zammını protesto etmek için sokağa çıktı; ancak bu zam, daha derin bir hoşnutsuzluğun sembolünden ibaretti. Protestoların sloganlarından biri de tam olarak bu duruma işaret ediyordu: “Mesele 30 peso değil, 30 yıllık kayıtsızlık.”
Protestolar hızla büyüdü; kimi zaman bir milyona varan kalabalıklar değişim talep ederek yürüdü. Buna verilen yanıt ise yeni anayasa süreci oldu. Kasım 2019’da, haftalar süren protestoların ardından Şili’deki siyasi partiler bir uzlaşmaya vardı.
Dönemin sağcı devlet başkanı Sebastián Piñera krizi atlatmayı başardı, ancak bunu parlamentodaki muhalefetin desteğiyle yapabildi. “Dayanışma” olarak görülen bu tutumun karşılığında muhalefet, kendisinden yeni bir anayasa hazırlanacağına dair söz aldı. Gösterişli bir adla “Toplumsal Barış ve Yeni Anayasa Anlaşması” diye anılan bu mutabakat, “herkesin sesinin duyulacağı” yeni bir anayasa sürecini öngörüyordu. Sol kanatta anlaşmanın en dikkat çekici imzacılarından biri daha sonra başkanlık koltuğuna oturacak olan Gabriel Boric’ti.
Ortaya çıkan anayasa metni 2022’de, Boric’in başkanlık döneminde yapılan referandumda oyların yaklaşık yüzde 62’siyle reddedildi. Boric bu sürecin ardından daha sağa yöneldi. Emekli aylıklarının artırılması ve asgari ücretin yükseltilmesi gibi bazı sınırlı kazanımlar hayata geçirildi. Ancak temel yapılar değişmeden kaldı.
2019 eylemlerinden bir görüntü.Şili solu bir kez daha kaygan 'zeminde'
Şili solunun son yıllarda oluşturduğu koalisyon yapısı, iki ana damarın birleşimi üzerinden şekillendi. 2021’de Gabriel Boric’i iktidara taşıyan Onur İçin Onay (Apruebo Dignidad) koalisyonu, esas olarak Geniş Cephe (Frente Amplio) bileşenleri ile Şili Komünist Partisi’nin oluşturduğu bloktu. Geniş Cephe içinde Demokratik Devrim, Sosyal Yakınsama ve çeşitli ilerici-sol oluşumlar yer aldı.
Bu yapıya daha sonra 1990 sonrası merkez-sol geleneği temsil eden partilerin katılımıyla hükümet tabanı genişletildi. Bu ikinci damar, “Demokratik Sosyalizm” adı altında toplanan ve Şili Sosyalist Partisi, Demokrasi İçin Parti, Radikal Parti ve Liberal Parti gibi oluşumları içeren daha kurumsal merkez-sol partilerden oluştu.
2023 sonrasında ise anayasa süreci ve seçimler bağlamında bu iki hattı bir araya getiren daha geniş bir seçim ittifakı olarak “Şili İçin Birlik (Unidad para Chile)” adı altında bir blok kuruldu. Böylece Şili solunda, öğrenci hareketleri kökenli yeni sol aktörler ile tarihsel merkez-sol partilerin ve Komünist Parti’nin aynı seçim cephesinde yer aldığı, ancak iç dengeleri ve stratejik yönelimleri bakımından farklı eğilimler barındıran çok katmanlı bir koalisyon yapısı ortaya çıktı.
Ancak ülkede bugün gelinen nokta, güçlü bir direniş geleneğine sahip Şilili emekçilerin koalisyonlara ve cephelere değil, kendisini daha ileriye taşıyacak öncü partiye ihtiyaç duyduğunu ilan ediyor.
Bu tabloya bakıp gerekli derslerin çıkarılıp çıkarılmayacağını şimdiden kestirmek güç olsa da bazı açıklamalar yakın gelecekte Şili’de siyasetin nasıl bir seyir izleyeceğine dair ipuçları içeriyor.
2022–2023 yılları arasında Genel Sekreterlik Bakanı ve Sosyal Kalkınma ve Aile Bakanı olarak görev yapan ve Demokratik Devrim partisinin kurucularından olan Giorgio Jackson, seçimlerin ardından kendisine yöneltilen “Bu yenilginin ardından Şili solu sizce nasıl evrilecek?” sorusuna şu yanıtı verdi:
“Sol bugün, dört yıl önce sahip olduğumuzdan farklı bir koalisyona sahip. [... ] Bu koalisyonu en büyük yoldaşlık ruhuyla geliştirebileceğimizi umuyorum. Aramızdaki farklılıklar inkâr edilmemeli, ancak uyumlu bir birlikte yaşamın önünde engel de oluşturmamalı.
Yeni seçmenler açısından gerçekleşen tektonik kaymayı anlamazsak, aynı kanallar üzerinden aynı kelimelerle aynı tabana konuşmaya devam edersek, gelecekte bir alternatif olma şansımız yok. Gerçekliğe baktığımız merceklerin ve yurttaş desteğini ile halk taleplerine verilen desteği algılama biçimimizin değiştiğini kavramalıyız. Sol-sağ eksenini reddeden ve kalıcı olarak ortaya çıkmış yeni bir siyasal özne var. [Başkanlık yarışının üçüncü adayı] Parisi, “ne faşo ne de komünist” olduğunu söyleyerek kendisini merkeze değil, sol-sağ eksenine karşılık gelmeyen başka bir düzleme yerleştirdi. Dinlemeliyiz ve bu yeni zeminde hangi önceliklerin ilerici bir projeyle örtüştüğünü görmeli ve bu meseleleri ele almaya başlamalıyız.”
Solun ortak adayı, Komünist Parti üyesi ve eski Çalışma Bakanı Jeannette Jara ve koalisyonu Şili İçin Birlik, Güney Amerika ülkesinde sandıkların kapanmasından kısa süre sonra yenilgiyi kabul etti. Hem Jara hem de sosyal demokrat Boric, Kast’ı tebrik etti. Jara, sosyal medya hesabından paylaştığı mesajında “Demokrasi net konuştu. Şili’nin iyiliği için seçilmiş başkan [Kast] ile az önce görüştüm ve kendisine başarılar diledim,” diye yazdı.
Boric ve Kast.V-Şili'de Nazi geçmişi
2017 seçimlerini kaybeden Kast, kontrolsüz göç ve artan kamu güvenliği kaygılarını öne çıkararak tabanını genişletti. Şili korkunç bir eşitsizliğe hapsedilmiş olsa da bazı komşularından daha iyi durumda ve göçmenler için cazip bir ülke. Son on yılda nüfusu yalnızca on dokuz milyon olan ülkeye yaklaşık iki milyon göçmen girdi. ABD’de olduğu gibi yeni gelenler şiddet suçlarındaki artıştan sorumlu tutuldu. Kast çoğu Venezuela’dan gelen üç yüz binden fazla belgesiz göçmeni sınır dışı etme, diğerleri için ise azami güvenlikli gözaltı merkezleri kurma söz verdi.
Kast ayrıca seçimde mağlup ettiği iki muhafazakâr adayla görüştüğünü ve onları hükümetine dahil edebileceğini belirtti. Bunlardan biri, babası Pinochet döneminde general olan eski Çalışma Bakanı Evelyn Matthei, diğeri ise Johannes Maximilian Kaiser Barents-von Hohenhagen adlı faşist siyasetçi. Alman kökenli Kaiser, kendisini “paleolibertaryen” ve “gerici” olarak tanımlıyor. Göçmenler için kamplar kurulmasını ve Bolivya sınırının tamamen kapatılmasını savunuyor. Kaiser’in hedeflerinden bir diğeri ise Pinochet döneminin işkencecilerinin ve katillerinin serbest bırakılması. Kast da benzer bir çizgide, ancak daha dolaylı bir dil kullanıyor. Şili parlamentosu yaşlı ya da ağır hasta eski baskı görevlilerinin tahliyesini tartışırken, “Pazarlık usulüne inanmıyorum. Adalete inanıyorum. Bu da ölümcül hastalığı olan ya da bilincini kaybetmiş kişilere saygılı davranmak demektir” dedi.
Johannes Kaiser.1938 Şili Ayaklanması
İtalyan akademisyen Enzo Traverso, Nazi Şiddetinin Kaynakları adlı çalışmasında, Nazi şiddetinin merkezinde, Bolşevik Devrimi sonrasında işçi sınıfı siyasetinin yükselişinin burjuva düzen açısından yarattığı varoluşsal tehdidin bulunduğunu belirtiyor. Traverso’ya göre 1917 Ekim Devrimi, Avrupa burjuvazisi için yalnızca jeopolitik bir meydan okuma değil, mülkiyet ilişkilerini ve sınıf egemenliğini hedef alan bir toplumsal sarsıntıydı. Bu nedenle anti-komünizm, Nazizmin ideolojik repertuarında ikincil bir unsur değil, karşıdevrimci programın kurucu ekseni olarak işlev gördü. Nazizm, devrimci olasılığı ezmek ve burjuva egemenliğini zor yoluyla yeniden tahkim etmek üzere örgütlenmiş aşırı bir karşıdevrimci proje niteliği taşıdı.
Şili’de Nazilerin geçmişi eskiye dayanıyor. 5 Eylül 1938'de Almanya’daki Nazizm’den esinlenen “Nacistas” olarak anılan yaklaşık 60 kişilik bir grup ülkede başarısız bir faşizan bir kalkışmada bulundu. Santiago’da bazı stratejik noktaları ele geçirerek ordu içinde bir hareketlilik yaratmayı hedefleyen bu darbe girişiminin yürütücüsü olan Nacistas üyeleri, bekledikleri askeri destek gelmeyince teslim oldular ve infaz edildiler.
Almanya’daki Nazizm’in etkisi açık olsa da, Şili’de bu hareket kitlesel bir faşist rejim kurma kapasitesine ulaşamadı.
Buna karşılık 1973’te Allende döneminde sınıf mücadelesinin keskinleşmesi, kamulaştırmalar ve işçi örgütlenmelerinin güçlenmesi karşısında burjuvazinin parlamenter biçimle düzeni sürdüremediği bir eşiğin oluşması, emperyalist müdahale dinamikleriyle birleşerek askeri darbeyi “olağanüstü” bir karşıdevrimci çözüm haline getirdi. Pinochet rejimi1938’deki faşizan kalkışmadan farklı olarak, sermaye egemenliğinin zor yoluyla yeniden tahkim edildiği yapısal bir rejim dönüşümünü temsil etti.
Philippe Sands’in kısa süre önce yayımlanan “38 Londres Street” adlı kitabına göre, Almanya hayranı olan Pinochet savaş sonrası yıllarda Ekvador’da Walther Rauff ile bir araya geldi ve onu Şili’ye davet etti. Rauff, Pinochet rejiminin işkence merkezlerinde görev aldı. Hayatının geri kalanını Şili’de geçirdi, suçları konusunda pişmanlık göstermedi ve iade edilmekten korunarak yaşamını sürdürdü.
Santiago’daki 38 Londres Street adresindeki bina, bir zamanlar kentin ve ülkenin diğer bölgelerine yayılmış çok sayıdaki gizli gözaltı ve sorgu merkezinden biriydi. Faşist diktatörlüğün ajanları; solcu, sosyalist, komünist ya da “istenmeyen” olarak damgalanan on binlerce kişiyi hapsetti, işkence etti, infaz etti ve zorla kaybetti. Mağdurların çoğu 21 ila 30 yaş arasındaydı. Kurbanların büyük kısmını işçiler oluşturuyor, geri kalanlar ise ağırlıklı olarak akademisyenler, meslek sahipleri ve öğrencilerden meydana geliyordu. Tüm bu suçlar, uzun yıllar boyunca cezasızlık zırhı altında işlendi.
Augusto Pinochet’nin yönetimine dahil olan Walther Rauff, Nazi toplama kamplarındaki sabit gaz odalarının öncülü sayılan mobil gaz odalarını (gaz kamyonlarını) geliştiren isimdi. Bu araçlar, kapalı kasa kamyonların egzoz gazıyla insanların öldürülmesi esasına dayanıyordu ve İkinci Dünya Savaşı sırasında kitlesel katliamlarda kullanıldı.
Savaşın sonunda Güney Amerika’ya kaçan Rauff, Şili’ye yerleşti. Rauff’un yaşadığı Patagonya’ya giderek onu hatırlayan kişilerle görüşen Sands’in aktardıklarına göre Nazi subayının kimliği bir sır değildi ve herkes onun geçmişte birçok insanı öldürdüğünü biliyordu. Rauf’la yolu kesişenler onu “kültürlü ve nazik” biri olarak tanımladılar. Tıpkı bugün üslubunun “ölçülü” olduğu söylenen Kast gibi. Pinochet, Rauff’un eski bir dostuydu.
Rauff, Pinochet’nin ölüm saçan rejiminden memnundu. Sands’e göre Pinochet, binlerce insanın öldürülmesi ve zorla kaybedilmesi sürecinde Rauff’un “uzmanlığından” yararlandı. Pinochet ve Rauff’un ortak noktası, komünizme duydukları derin nefretti.
Ancak elbette Nazilerin Şili’de dolaylı bir biçimde korunarak yaşaması kişisel dostluklara ilişkili değildi ve daha geniş anti-komünist stratejilerle uyumlu bir pratik olarak ortaya çıktı.
1938 ayaklanmasında yakalanan bir Nazi polis tarafından götürülüyor.Naziler Latin Amerika’ya nasıl ‘kaçtı?’
II. Dünya Savaşı’nın ardından Nazi mensuplarının Avrupa’dan Latin Amerika’ya kaçışı, bireysel inisiyatiflerin ötesinde, “ratlines” olarak adlandırılan örgütlü bir mekanizma üzerinden gerçekleşti. Kaçış mekanizması, özellikle Kuzey İtalya’daki transit merkezleri üzerinden işleyen, Uluslararası Kızılhaç’ın yerinden edilmiş kişiler için düzenlediği seyahat belgelerinin kullanıldığı, Vatikan çevresindeki bazı din adamlarının referans mektupları sağladığı ve Güney Amerika konsolosluklarından temin edilen vizelerle tamamlanan bir bürokratik zincire dayanıyordu. Bu ağı detaylı olarak inceleyen Arjantinli yazar Uki Goñi’ye göre ülkesi Arjantin bu hattın ana giriş kapısıydı, ancak bazı firariler daha sonra Paraguay ve Brezilya üzerinden Şili’ye geçti.
Şili özellikle 1950’lerde belirli figürler için kabul edilebilir bir yerleşim alanı haline geldi.
Soğuk Savaş bağlamında anti-komünizm, “Batı’nın” sınıf egemenliğini korumaya dönük ortak siyasal hattıydı. Nazi geçmişine sahip bazı teknik kadrolar, özellikle güvenlik ve istihbarat alanlarında “yararlı uzmanlık” taşıyan figürler olarak değerlendirildi. Nazizm’in karşıdevrimci şiddet paradigması, Soğuk Savaş Latin Amerika’sında farklı biçimde yeniden üretildi. Şili diktatörlüğü, Nazizm’in kopyası değil ama aynı tarihsel karşıdevrim geleneğinin başka bir varyantıydı.
Goñi’ye göre Nazilerin Latin Amerika ülkelerine geçişine göz yumulması, iade mekanizmalarının tam olarak işletilmemesi ve bu ülkelerde korunaklı bir yaşam sürmelerine olanak tanınması anti-komünist kimliğin savaş suçlusu kimliğinin önüne geçtiğini gösteren siyasal bir tercihti. Şili’deki Alman diasporasının tarihsel kökleri de bu korunaklı alanın toplumsal zeminini oluşturdu. 19. yüzyıldan beri güney bölgelerinde güçlü Alman kolonileri bulunmaktaydı ve Nazi firarileri bu mevcut cemaat ağlarına entegre olabilmekteydi.
SS subayı Josef Mengele'nin Arjantin'e sahte isimle göç etmek için kullandığı İtalyan pasaportu.Pedofili, işkence ve cinayet ağı: Colonia Dignidad
Latin Amerika’daki Nazi yerleşimleri Şili’de özellikle Colonia Dignidad (Haysiyet Kolonisi) gibi alanlarda somutlaştı. Nazi ordusunda görev yapan ve daha sonra vaizlik yapmaya başlayan pedofili Paul Schäfer tarafından kurulan Colonia Dignidad, başlangıçta kapalı ve otoriter bir tarikat yerleşimi olarak örgütlendi. Schäfer, Almanya’dan aralarında Nazilerin bulunduğu yaklaşık 300 kişilik cemaati ile Şili’ye kaçmıştı. Burada tarımsal üretim, hastane ve okul gibi görünen kurumlar üzerinden dış dünyaya “yardımsever koloni” imajı sunarken içeride mutlak otoriteye dayalı, ailelerin parçalandığı, çocukların ebeveynlerinden sistematik biçimde ayrıldığı, ağır disiplin ve kölelik uygulamalarının olduğu bir cemaat düzeni kuruldu.
1973 darbesinden sonra Pinochet rejiminin istihbarat servisi DINA ile koloni arasında işbirliği gelişti. Şili mahkemelerinde görülen davalarda koloninin bazı tesislerinin gözaltı, sorgu ve işkence amacıyla kullanıldığı, siyasi tutukluların burada tutulduğu ve rejime lojistik destek sağlandığı belgelendi.
1990’lı yıllarda ancak özellikle 2000’lerden sonra yapılan aramalarda yerleşim alanında otomatik tüfekler, mühimmat ve askeri ekipmanların yer aldığı silah depoları, yeraltı sığınakları ve tüneller bulundu. Yerleşim alanında ayrıca bazı insan kalıntıları ortaya çıkarıldı, ancak birçok kayıp vakasının akıbeti tam olarak aydınlatılamadı.
Colonia Dignidad yerleşiminde yapılan aramalarda yalnızca konvansiyonel silahlar değil, aynı zamanda kimyasal maddelerin depolanmış olabileceğine ilişkin şüpheler de bazı tanık ifadeleriyle gündeme geldi. Ayrıca Şili ordusuna bağlı kimyager Eugenio Berríos’un koloniyle temas halinde olduğuna dair ifadeler dava dosyalarına girdi. Bununla birlikte, kamuya açık mahkeme kararlarında Colonia Dignidad’da endüstriyel ölçekte sarin üretildiğine dair bilgiye yer verilmedi.
Colonia DignidadArşivler hâlâ gizli tutuluyor
Şili yargısının incelediği belgeler, askeri istihbaratın kimyasal maddeler üzerinde çalıştığını ve bunların bir kısmının gizli tesislerde saklanmış olabileceğini gösteriyor. Berríos, 1970’lerde DINA bünyesinde çalıştı ve ilerleyen yıllarda ortaya çıkan bilgilere göre sarin gazı dahil çeşitli kimyasal maddeler üzerinde deneyler yaptı. 2000’li yıllarda açılan davalarda, sarin gazının rejim muhaliflerine karşı test edilmiş olabileceğine dair tanık ifadeleri ortaya çıktı ve bazı eski istihbarat görevlileri, bu maddelerin küçük ölçekli üretildiğini iddia etti. Ancak bu konunun üzerine gidilmedi ve bu nedenle sarin gazına ilişkin iddialar hâlâ aydınlatılamadı.
Almanya ve Şili’de açılan davalar sonucunda Schäfer ve bazı yöneticiler çocuk istismarı ve insan hakları ihlalleri nedeniyle mahkûm edilmiş olsa da, koloni ile askeri rejim arasındaki işbirliğinin kapsamına dair belgelerin tümü kamuoyuna açıklanmış değil. Şili’de askeri dönem arşivlerinin bir bölümünün hâlen gizli tutulması, istihbarat belgelerine erişimin sınırlı olması ve bazı aktörlerin sorumluluğunun açığa çıkmasının yaratacağı siyasi sonuçlar, bu yapıya ilişkin bilgilerin eksiksiz biçimde kamuya açılmamasının nedenleri arasında yer alıyor.
Colonia Dignidad vakası, hem kapalı bir tarikat düzeni hem de askeri diktatörlükle kurduğu kurumsal işbirliğinin ardından cezasızlık tartışmalarının en çarpıcı örneklerinden birini oluşturuyor. Şili halkı, özünü muhafaza eden bir sistem içinde geçmişle sınırlı bir hesaplaşmaya razı edilmek isteniyor.
/././
ABD-İsrail savaşı enerji piyasalarını sarsıyor: Avrupa yeni bir krizle karşı karşıya -Gamze Özdemir-Oğuz Onay-
Ortadoğu’daki savaşın enerji piyasalarında yarattığı yeni belirsizlik, Avrupa’da daha geniş bir tartışmayı tetikledi. Enerji üretimi ve ticaretinin piyasa mekanizmasına bırakıldığı mevcut sistemde, jeopolitik gerilimler ve savaşlar doğrudan milyonlarca insanın yaşam maliyetini belirliyor.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları Ortadoğu’da yeni bir savaş riskini büyütürken, Hürmüz Boğazı çevresinde yükselen gerilim küresel enerji piyasalarını da sarsıyor. Petrol ve doğalgaz fiyatlarındaki artış, Avrupa’da sanayi üretiminden seçim kampanyalarına kadar birçok alanda yeni bir kriz tartışmasını beraberinde getiriyor.
Hürmüz gerilimi uluslararası enerji piyasalarını etkiliyor
ABD ve İsrail’in 28 Şubat’ta İran’a yönelik başlattığı saldırılar bölgesel bir savaşa dönüşürken, çatışmaların en önemli sonuçlarından biri enerji piyasalarında yaşanan yeni dalgalanma oldu. Washington ve Tel Aviv yönetimleri İran’daki askeri hedefler ile enerji altyapılarına yönelik saldırılarını sürdürürken, İran da misilleme saldırıları düzenledi ve Basra Körfezi’ndeki enerji ticaretinin kalbi sayılan Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatma tehdidinde bulundu.
Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri bu dar geçitten taşınıyor. Bu nedenle Hürmüz’de yaşanacak herhangi bir kesinti, petrol ve doğalgaz fiyatlarını kısa sürede yukarı çekerek küresel ekonomiyi doğrudan etkiliyor. İran yönetiminin enerji ticaretinde dolar yerine yuan gibi alternatif para birimleriyle işlem yapılmasına açık olduğunu açıklaması da krizin yalnızca askeri değil, aynı zamanda finansal boyutunu büyüttü.
ABD Başkanı Donald Trump ise Hürmüz Boğazı’ndaki deniz trafiğinin yeniden açılması için müttefik ülkelere savaş gemileri gönderme çağrısında bulundu.
Hürmüz BoğazıAvrupa, ABD’nin çağrısına mesafeli yaklaşıyor
Ancak Avrupa ülkelerinin önemli bir bölümü Washington’un bu çağrısına mesafeli yaklaştı. Avrupa hükümetleri bir yandan enerji akışının kesilmesinden kaygı duyarken, diğer yandan Ortadoğu’da daha geniş bir savaşa doğrudan dahil olmanın yaratacağı risklerden kaçınmaya çalışıyor.
Avrupa Birliği dışişleri bakanları, Hürmüz Boğazı’na yönelik askeri bir misyona katılma konusunda isteksiz olduklarını ortaya koydu. AB’nin ticari gemileri korumak amacıyla yürüttüğü Aspides deniz koruma görevinin Hürmüz Boğazı’nı da kapsayacak şekilde genişletilmesine yönelik güçlü bir destek oluşmadığı ifade edildi.
İngiltere, Almanya, Fransa ve İtalya gibi Avrupa’nın en büyük askeri güçleri de ABD’nin çağrısına yanıt vermeye yanaşmadı. Avrupa liderleri, savaşın daha geniş bir bölgesel çatışmaya dönüşmesinden endişe ettiklerini ve bu nedenle diplomatik çözüm arayışını öne çıkardıklarını vurguladı.
Bazı Avrupa hükümetleri ise daha açık ifadeler kullandı. Bu çatışmanın “ABD ve İsrail’in tercih ettiği bir savaş” olduğunu savunan çevreler, NATO’nun müdahale etmemesi gerektiğini ileri sürdü. Böylece Avrupa ile ABD arasında enerji ve güvenlik politikaları açısından yeni bir gerilim alanı daha oluştu.
Avrupa’nın enerji kırılganlığı: Rus gazı sonrası yeni şok
Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında Rus enerji ithalatının büyük ölçüde kesilmesi, Avrupa ekonomisinde zaten ciddi bir enerji şoku yaratmıştı. ABD-İsrail saldırılarının ardından Hürmüz Boğazı çevresinde ortaya çıkan yeni risk ise enerji piyasalarındaki kırılganlığı daha da artırıyor.
Avrupa Birliği’nde sanayi sektörü toplam enerji tüketiminin yaklaşık dörtte birini oluşturuyor. Ancak bu tüketim özellikle birkaç ağır sanayi kolunda yoğunlaşıyor:
* Kimya ve petrokimya,
* Demir-çelik,
* Çimento ve yapı malzemeleri,
* Kağıt ve selüloz,
* Alüminyum ve diğer metaller.
Bu sektörlerde enerji maliyetleri bazı durumlarda toplam üretim maliyetinin yüzde 40’ına kadar çıkabiliyor. Bu nedenle doğalgaz ve elektrik fiyatlarındaki artış, Avrupa sanayisinin uluslararası rekabet gücünü doğrudan etkiliyor.
Enerji fiyatlarındaki yükseliş özellikle gübre üretimi, alüminyum ve çelik sektörlerinde bazı tesislerin faaliyetlerini geçici olarak durdurmasına ya da üretim kapasitelerini azaltmasına yol açtı.
Rusya-Ukrayna savaşı sonrasında yaşanan enerji kırılması henüz tam olarak aşılmamışken, Hürmüz çevresinde ortaya çıkan yeni risk Avrupa açısından ikinci bir şok ihtimalini gündeme taşıdı.
Almanya sanayiyi korumaya çalışıyor
Enerji krizinin ekonomik etkilerinin en yoğun hissedildiği ülkelerden biri Almanya oldu. Uzun yıllar Rus gazına bağımlı olan Alman sanayisi, savaş sonrası dönemde hızla artan enerji maliyetleriyle karşı karşıya kaldı.
Şansölye Olaf Scholz hükümeti bu süreçte enerji fiyatlarını sınırlamak ve sanayiyi desteklemek amacıyla yüz milyarlarca avroluk destek paketleri açıkladı. Alman hükümeti ayrıca sıvılaştırılmış doğalgaz (LNG) terminalleri inşa ederek enerji tedarikini çeşitlendirmeye yöneldi. Berlin yönetiminin önceliği, özellikle kimya, çelik ve metal sektörlerinde üretimin devamını sağlamak ve sanayi istihdamını korumak oldu.
Ancak Almanya’da enerji krizi yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi bir tartışma haline de gelmiş durumda. Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, saldırıya uğrayan ülkeye karşı yaptırımları destekliyor; ancak Hürmüz Boğazı’nı açmak için İran’a karşı yürütülecek bir savaşa Almanya’nın katılmasını reddediyor.
Saksonya-Anhalt Başbakanı, Almanya Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) üyesi Sven Schulze ise enerji vergisinde indirim çağrısında bulundu. Federal hazinenin petrol fiyat krizinden kâr etmemesi gerektiğini söyleyen Schulze, yakıt vergisine tavan limiti uygulanmasını savundu.
Bavyera Başbakanı, Bavyera Hristiyan Sosyal Birliği (CSU) üyesi Markus Söder de Almanya’nın nükleer enerjiye geri dönmesi gerektiğini savunuyor. Söder, Bavyera’da küçük ölçekli bir nükleer santral ile deneme yapılmasını önerdi.
Rusya'dan Avrupa'ya uzanan Kuzey Akım boru hattıFransa nükleer enerjiye yöneliyor
Fransa enerji krizine karşı farklı bir strateji izliyor. Elektrik üretiminde nükleer enerji önemli bir yer tuttuğu için ülke, bazı Avrupa ekonomilerine göre daha avantajlı bir konumda bulunuyor.
Emmanuel Macron hükümeti yeni nükleer reaktör projelerini hızlandırmayı ve enerji üretim kapasitesini artırmayı planlıyor. Paris yönetimi aynı zamanda elektrik fiyatlarına yönelik devlet müdahaleleri ile hane halkı üzerindeki maliyet baskısını azaltmaya çalıştı.
Yunanistan: Enerji bağımlılığı ve nükleer tartışması
Yunanistan, enerji üretiminde büyük ölçüde doğalgaza bağımlı olduğu için Avrupa Birliği içinde en yüksek elektrik fiyatlarının görüldüğü ülkelerden biri haline geldi. Enerji Bakanı Stavros Papastavrou ile Başbakan Kiryakos Miçotakis’in son açıklamaları, Yunanistan’ın enerji politikasında yeni bir yön arayışına girdiğini gösteriyor.
Yunanistan basınında yayınlanan değerlendirmelerde ise enerji politikalarının sonuçları tartışılmaya devam ediyor. 902.gr sitesinde yayımlanan bir makalede, Yunanistan’ın Fransa ile nükleer enerji alanında işbirliğine yönelmesinin yalnızca enerji politikasıyla sınırlı olmadığı, aynı zamanda askeri ve stratejik sonuçlar doğurabilecek bir yönelim olduğu savunuluyor.
Aynı değerlendirmede, geçmişte ülkenin yerli ve ucuz enerji kaynağı olan linyit kömür santrallerinin kapatılmasının, Yunanistan’ı pahalı ithal doğalgaza bağımlı hale getirdiği belirtiliyor.
Hollanda ve Belçika: Avrupa enerji piyasasının düğüm noktası
Hollanda ve Belçika, Avrupa enerji piyasasında yalnızca lojistik merkezler değil, aynı zamanda enerji fiyatlarının ve tedarik zincirinin düğüm noktaları olarak öne çıkıyor.
Avrupa doğalgaz piyasasında fiyatların büyük bölümü Hollanda merkezli (TTF) gaz ticaret piyasasında belirleniyor. Avrupa’daki birçok gaz sözleşmesi bu piyasadaki fiyatlara göre yapılıyor. Bu nedenle TTF’de yaşanan ani fiyat sıçramaları, Avrupa genelindeki enerji fiyatlarını doğrudan etkiliyor.
Rotterdam Limanı ise Avrupa’nın en büyük petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz giriş kapılarından biri konumunda. Ortadoğu ve ABD’den gelen enerji tankerlerinin önemli bir bölümü önce burada boşaltılıyor, ardından Avrupa’nın iç bölgelerine dağıtılıyor.
Belçika’daki Antwerp Limanı ise Avrupa’nın en büyük petrokimya sanayi merkezlerinden biri. Buradaki rafineriler ve kimya tesisleri enerji fiyatlarındaki artıştan doğrudan etkileniyor.
Enerji krizlerinde ortaya çıkan sıkışma tam da bu merkezlerde hissediliyor:
* Enerji fiyatları burada belirleniyor,
* Enerji Avrupa’ya bu limanlardan giriyor,
* Sanayi için gerekli gaz ve petrol burada dağıtılıyor.
Bu nedenle fiyat şokları ve tedarik sorunları ilk olarak bu merkezlerde hissediliyor, ardından kısa sürede bütün Avrupa ekonomisine yayılıyor.
Rotterdam LimanıDanimarka’da enerji krizi seçim kampanyasının merkezine yerleşti
Hürmüz Boğazı’ndaki enerji taşımacılığının durma noktasına gelmesinin ardından Danimarka’da bir hafta gibi kısa bir sürede kurşunsuz benzin fiyatı yaklaşık yüzde 5, dizel yakıt fiyatı ise yüzde 17 arttı. Uçak yakıtı fiyatlarındaki artışın da etkisiyle havayolu şirketi İskandinavya havayolları (SAS), uçuş fiyatlarına zam yapma kararı aldı.
Enerji Bakanı Lars Aagaard, 11 Mart Çarşamba günü Danimarka Krallığı vatandaşlarına, mecbur kalmadıkça kişisel araçlarını kullanmamaları yönünde çağrıda bulundu. Aagaard, yakıt tüketiminde tasarrufa gidilmesi halinde Danimarka’nın enerji rezervlerinin daha uzun süre korunabileceğini söyledi.
Savaşın etkisi akaryakıt fiyatlarına kısa süre içinde yansımışken, Danimarka’nın doğalgaz ithal ettiği Katar’a ait iki gaz tesisinin vurulmasının ardından küresel enerji krizinin etkisinin Danimarka Krallığı genelinde daha da derinleşmesi bekleniyor.
Danimarka Krallığı, Başbakan Mette Frederiksen’in 26 Şubat 2026’da yaptığı çağrıyla 24 Mart’ta erken seçime gitme kararı almıştı. Küresel krizin doğrudan tüketicinin cebine yansıması, kaçınılmaz olarak düzen partilerinin seçim kampanyalarına ve Danimarka’daki güncel siyasi tartışmalara da yansıdı.
Danimarka ulusal kanalı DR’nin haber sitesinde yayınlanan makaleye göre, Danimarka Halk Partisi, Danimarka Demokratlar Partisi ve Yurttaşlar Partisi kampanyalarında akaryakıta uygulanan vergiyi düşürme vaadinde bulunurken, Ilımlılar Partisi bu vaatleri popülizm olarak nitelendirerek eleştirdi.
Dışişleri Bakanı Lars Løkke Rasmussen ise 16 Mart’ta Brüksel’de düzenlenen AB Dışişleri Bakanları toplantısına katılımı öncesinde, “Bu savaşı istemedik ve gerilimin azaltılması çağrısında bulunduk, ancak bununla birlikte çözüme nasıl katkı sunabileceğimizi de değerlendirmemiz gerekecek” dedi.
Danimarka Krallığı, 2024 yılının Şubat ayında Husi isyancılara karşı başlatılan ve AB üyesi ülkelere ait ticari gemilerin korunmasını amaçlayan Aspides Denizcilik Koruma Misyonu’nun ortakları arasında yer alıyor. AB üyesi ülkelerin dışişleri bakanları da söz konusu toplantıda, Hürmüz Boğazı’nın yeniden deniz ticaretine açılması için misyonun yetkilerinin genişletilip genişletilmeyeceğini değerlendirmek üzere bir araya geldi. Aspides’in Hürmüz Boğazı’nı kapsayacak şekilde genişletilmesine ilişkin nihai karar ise henüz açıklanmadı.
Enerji krizi Avrupa’nın ekonomik modelini sorgulatıyor
Ortadoğu’daki savaşın enerji piyasalarında yarattığı yeni belirsizlik, Avrupa’da daha geniş bir tartışmayı tetikledi. Enerji üretimi ve ticaretinin piyasa mekanizmasına bırakıldığı mevcut sistemde, jeopolitik gerilimler ve savaşlar doğrudan milyonlarca insanın yaşam maliyetini belirliyor.
Avrupa sanayisi yüksek enerji maliyetleri altında rekabet gücünü korumaya çalışırken, hükümetler de hem ekonomik hem de siyasi sonuçları ağır olabilecek yeni bir enerji krizine karşı hazırlık yapıyor.
Hürmüz Boğazı etrafındaki gerilim büyürken Avrupa’nın temkinli tutumu da bu nedenle dikkat çekiyor. Çünkü birçok çevre, Ortadoğu’daki savaşın askeri sonuçlarından çok ekonomik sonuçlarının Avrupa açısından daha ağır olacağı görüşünü dile getiriyor.
/././
ABD'nin sıkılan boğazı: Hürmüz -Fatih Yaşlı-
Dünya ekonomisi savaş nedeniyle hızla hem yüksek enflasyon hem durgunluk ortamına, yani stagflasyona doğru sürüklenirken Trump yönetimi savaşın meşruiyetini tesis edip genişletemiyor, savaş üzerinden bir hegemonya kuramıyor.
İran’ın nükleer programını sınırlandırması karşılığında bu ülkeye yönelik yaptırımların azaltılmasıyla ilgili olarak 2015 yılında başlayan müzakere sürecine Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) adı verilmişti. Masanın bir tarafında İran, diğer tarafında ise ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya ve Almanya bulunuyordu.
Trump 2018 Mayıs’ında ABD’nin KOEP’ten çekildiğini açıkladı ve hemen ardından da “azami baskı” denilen yeni ve son derece ağır bir yaptırım sürecini başlattı; bu süreçte İran’a yönelik yaptırımlar 370’ten 1500’e çıktı. Hedef İran ekonomisini çökerterek halk protestolarını daha da tetiklemek ve böylece rejimin devrilmesini sağlamaktı.
Hamaney o dönemde bunu “dayatılan ekonomik savaş” olarak tanımlamıştı ve İran bu yaptırımlara karşı yeni birtakım stratejiler benimsedi. Hindistan ve Çin’e petrol satmaya devam etti, onlarla ve başka komşu ülkelerle ticari ve finansal yeni ortaklıklar kurdu, üretim çeşitlendirilerek yerli imalatın geliştirilmesine önem verildi. Süreç boyunca enflasyon ve işsizlik arttıysa da yaptırımlar İran ekonomisini topyekûn bir çöküşe götürmedi, İran ekonomik savaşa direnebildi.
ABD bir yandan yaptırımları yoğunlaştırırken diğer yandan da İsrail’le birlikte İran’ı istikrarsızlaştırmak ve nükleer ilerlemeyi durdurmak için suikastlar, sabotajlar, siber saldırılar düzenlemeye başladı. İran ise buna ilk ve en güçlü yanıtlarından birini Mayıs 2019’da Birleşik Arap Emirlikleri’nin Füceyre Limanı açıklarındaki dört yakıt tankerine saldırı düzenleyerek verdi. İran Eylül ayında bu sefer de İHA’larla Suudi Arabistan’daki petrol tesislerini vuracak ve hem Körfez ülkelerini vurma hem de bu saldırılarda İHA’ları kullanma potansiyelini ortaya koyacaktı. İran’ı en iyi bilen isimlerden biri olan Vali Nasr’ın belirttiği üzere İran’ın mesajı “Basra Körfezi’ndeki istikrarsızlık, enerji piyasalarının ve küresel ekonominin istikrarını tehdit edecek” şeklindeydi.
Artık çok daha iyi anlaşıldığı üzere, bugün İran’ın ABD-İsrail saldırganlığına karşı izlediği stratejinin bir provası 2019 yılında zaten yapılmıştı yani. İran, olası bir saldırıda Körfez bölgesinin dünyanın enerji yatağı ve enerji geçiş güzergâhı olmasından kaynaklı jeopolitik önemini devreye sokmayı, bunun üzerinden küresel bir krizi tetiklemeyi ve uluslararası sistemi kaotik bir sürecin içerisine sokmayı daha önceden planlamıştı ve ABD’nin boğazını sıkabileceği yerin Hürmüz olacağını biliyordu.
Aslında ABD emperyalizminin şu an Hürmüz’de karşı karşıya kaldığı çıkmazın bir benzerini Soğuk Savaş yıllarında İngiliz emperyalizmi Süveyş meselesinde yaşamıştı. 1952 yılında Mısır’da “Hür Subaylar Darbesi”yle iktidarı alan Nasır, 1956’da Süveyş Kanalı’nı İngiltere’nin elinden alarak millileştirme kararı vermiş, bu süreçte de giderek Sovyetler’e yakınlaşmaya başlamış, İngiltere ve Fransa ise duruma sert tepki göstererek savaş hazırlıklarına girişmişti. İşin ilginç yanı ABD’nin bu süreçte İngiltere ve Fransa’nın karşısında bir pozisyon almasıydı. Çünkü ABD Soğuk Savaş konjonktüründe böylesi bir savaşın antiemperyalist bir Arap milliyetçiliğini yükselteceğini ve Sovyetler Birliği’nin bölgedeki etkisini artıracağını hesaplıyordu.
Savaşın neticesinde Süveyş Mısır tarafından millileştirilirken, İngiltere ve Fransa büyük bir hezimet yaşadı ve bu aynı zamanda İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyanın hegemonik gücü olma unvanını zaten ABD’ye devretmiş bulunan İngiltere’nin gücünün sınırlarını kesin olarak gösteren bir hadise oldu. İngiltere artık bir zamanların “güneş batmayan imparatorluğu” değil, giderek zayıflayan ve emperyal gücünü yitiren bir devlet konumundaydı.
Şimdilerde İran savaşına dair Batı’da yapılan analizlerde Hürmüz-Süveyş benzetmesi giderek ön plana çıkıyor ve yaşananların ABD’nin çöküşüne dair ilk işaretler olup olmadığı tartışılıyor. Örneğin “CIA İşkenceleri” adlı kitabı Türkçeye de çevrilen ABD’li tarihçi Alfred W. McCoy, Counterpunch’ta yayınlanan “Hürmüz Boğazında Emperyal Gerileyiş” adlı makalesinde İngiltere’nin Süveyş’te başına gelenlerin bir benzerinin dünya ekonomisinin jeopolitik kalbi olan Hürmüz’de ABD’nin de başına gelebileceğini söylüyor. McCoy’a göre;
Tıpkı Sir Anthony Eden'in bugün Birleşik Krallık'ta Süveyş'te Britanya İmparatorluğu'nu yıkan beceriksiz başbakan olarak acı bir şekilde hatırlanması gibi, gelecekteki tarihçiler de Donald Trump'ı, diğer şeylerin yanı sıra, Orta Doğu'daki mikro-askeri macerasıyla ABD'nin uluslararası etkisini zayıflatan başkan olarak görebilirler.
Ancak bu benzerlikten ve karşılaştırmadan yola çıkan analizler yalnızca McCoy gibi solcu isimler tarafından yapılmıyor. ABD finans kapitalinin en önemli isimlerinden biri olan milyarder yatırımcı Ray Dalio da kişisel bloğunda yayınlanan “Hürmüz Boğazı Amerika’yı Bitirebilir: Nihai Savaş” adlı yazısında Süveyş’e gönderme yaparak İngiltere’nin Mısır karşısında aldığı diplomatik yenilginin İngiliz imparatorluğunun sonu anlamına geldiğini ve şimdi de ABD’nin benzer bir durumla karşı karşıya olduğunu söylüyor.
Bir süredir büyük güçlerin yükselişi ve çöküşü üzerine “Büyük Döngü” adını verdiği makro bir teori inşa etmeye çalışan Dalio, çöküş süreçlerinde üç fenomenle karşı karşıya kalındığını söylüyor ve bunları “devasa borç ve para basımı”, “içsel çatışma” ve “dış savaş ve jeopolitik yenilgi” olarak sıralıyor. Dalio, ABD’nin şu an içinde olduğu aşamada üçüyle de karşı karşıya olduğunu söylüyor: ABD ekonomisi büyük bir borç yükünün altında ve doların satın alma gücü de giderek azalıyor, ABD iç siyasetinde kutuplaşma derinleşiyor ve radikal figürler giderek ön plana çıkmaya başlıyor, dışarıda verilen savaşlarda ise askeri ve ekonomik kaynaklar hızla tükeniyor.
Dalio’ya göre İran savaşında kimin galip kimin mağlup olacağını Hürmüz belirleyecekken, Hürmüz’ün kimin elinde kalacağı da dünyanın kaderini belirleyecek; İran eğer savaşın sonunda Hürmüz’ü elinde tutmayı başarırsa bu ABD için büyük bir yenilgi anlamına gelecek ve Amerikan gücünün gerileyişinde bir eşik daha geçilecek. Dalio bu durumu şöyle anlatıyor:
Dünyanın rezerv parasına sahip baskın gücü, askeri ve mali kontrolünü kaybederek zayıflığını açığa vurduğunda; müttefiklerin ve kreditörlerin güven kaybına, rezerv para statüsünün aşınmasına, borç varlıklarının satışına ve paranın özellikle altın karşısında zayıflamasına dikkat edin.
Çünkü insanlar, ülkeler ve finansal akışlar hızla ve doğal olarak kazanan tarafa akın eder; eğer ABD ve Başkan Trump Hürmüz Boğazı'ndaki trafik akışını kontrol altına almazsa, bu durum Amerika'nın dünyadaki gücünü ve mevcut dünya düzenini tehdit edecektir. ABD'nin her zaman baskın güç olacağı ve rakiplerine (ve kesinlikle orta güçteki rakiplerine) karşı askeri ve mali olarak kazanabileceği varsayılsa da, Vietnam, Afganistan, Irak ve belki de İran ile olan bu savaşın askeri, mali ve jeopolitik sonuçlarının kümülatif etkisi, Amerika Birleşik Devletleri ve 1945 sonrası Amerikan liderliğindeki dünya düzeninin sürdürülebilirliği için iyi değildir.
Gelişmeler de McCoy ve Dalio’nun söylediklerini doğruluyor gibi görünüyor. Dünya ekonomisi savaş nedeniyle hızla hem yüksek enflasyon hem durgunluk ortamına, yani stagflasyona doğru sürüklenirken Trump yönetimi savaşın meşruiyetini tesis edip genişletemiyor, savaş üzerinden bir hegemonya kuramıyor. NATO ülkelerinin hemen tamamı Trump’ın Hürmüz’e asker gönderme çağrısına teker teker hayır derken, benzer bir şekilde Avustralya, Japonya ve Güney Kore gibi ülkeler de bu işe hevesli ve niyetli görünmüyorlar.
Geçtiğimiz hafta bu köşede yayınlanan “İkinci haftasındaki İran Savaşı: Bir bilanço” adlı yazıda şöyle demiştik:
İronik bir şekilde söyleyebiliriz ki ABD-İsrail ikilisinin emperyalist saldırganlığı kapitalizmin ve emperyalizmin işleyiş mekanizmalarına, kapitalizmin entegrasyonunun derinliğine ve zincirin bir halkasındaki kopuşun bütün bir sistemi krize sürükleyebilme ihtimaline takılmış durumda.
Bu tespitin giderek doğrulandığını, ABD’nin Hürmüz’de elinin, ayağının birbirine dolandığını görüyoruz. İçinde bulunduğumuz konjonktürde ABD emperyalizminin ve soykırımcı ortağı İsrail’in ağır bir yenilgi alması, insanlığın ve gezegenin kaderi üzerinde mutlak anlamda olumlu sonuçlar doğuracaktır. İnsanlığın yükselişi için Amerikan imparatorluğunun önce zayıflaması, sonra da çökmesi şarttır.
/././
Neoliberal sol -Burak Gürbüz-
Perroux kapitalizmi eleştiriyor olsa da yerine önereceği neo-korporatist model kapitalist üretim süreçlerini uysallaştırmaya yönelik işçi ve işverenin uzlaşısına dayalı bir kurumdan başka bir şey değildir.
Özellikle 1970’li yılların sonundan itibaren önemini artıran neoliberal politikalar sol partilerin programlarında da yer almaya başladılar. Özellikle İngiliz İşçi Partisi lideri Tony Blair’in adından türetilen Blairizm, Keynezyanizm ile tüm bağlarını koparır. Bu bakımdan neoliberalizmin solunu sosyal demokrasiden ayıran en önemli nedenlerden biri hem artık Keynezyen politikalara itibar etmemeleri olup hem de toplumsal eşitsizliklerle mücadele etmeyi bırakmış olmasıdır. Buna karşın yoksulluk ile mücadele neoliberal solun uğraşılarından biri olacaktır. Eşitsizlik ile yoksulluk kavramları birbirinden çok farklıdır. Biri kapitalist üretim sisteminin yaratmış olduğu sosyal eşitsizlikleri ile mücadele eder karşısına kapitalist sistemi alır ve emekçi sınıfının ekonomik durumunu düzeltmek amacını gütmektedir. Eşitsizlik ile mücadelede “eşitsizlik” kavramı önden kabul görmüş bir kavram olmayıp tersine toplumsal “eşitliğe” gidilmesi gerektiğini açıklayan bir önermedir. Oysa yoksulluk meselesinde sistemin yoksulluk yarattığı baştan kabul görmüş olup bunu önlemek adına bireylerin daha fazla kendi adlarına sorumluluk almaları istenilmektedir. Diğer bir deyişle çözüm sınıfsal mücadelede değil piyasacılığa kişisel uyum sağlamakla olacaktır. Kısacası eşitsizliğin karşıtı eşitlik olurken yoksulluğun karşıtı zenginlik olacaktır. Emekçi birey sistemin içinde kendi sorumluluğunu alacak uyum sağlayacak ve yoksulluktan zenginliğe varabilecek yolu bulacaktır.
1980 sonrası Thatcher ve Reagan ile birlikte neoliberal ideoloji dünyadaki tüm ülkeleri etkisine aldı. Bu yeni liberalizm daha önce de bahsettiğimiz gibi devlet yönetim biçimini değiştirmekle kalmıyor aynı zamanda kapitalizmin işleyiş biçimini de değiştiriyordu. Örneğin kapitalizmde üretim ilişkilerinden çok finansallaşmanın önemi artarken mülkiyete bağlı sınıfsal ilişkilerde de işçi işveren arasına profesyonel yönetici sınıfı giriyordu. Serbest ekonomi güçlü devlet şeklinde değerlendirebileceğimiz bu yeni liberalizmde devlet yeni bir piyasacı siyasi düzlem üzerinden yeniden düzenleniyordu. Bu yeni devletin yeni solu da bu gelişmeler çerçevesinde yeniden oluşuyordu. Mesela nasıl sosyal demokrat uzlaşı devlet müdahalesini meşru görüyor olsa da neoliberal uzlaşı da serbest piyasayı aynı şekilde meşru görüyordu. Neoliberal politikaların 1980’den bu yana izledikleri strateji varacakları sonuca göre belirlenmiştir. 80’li yıllarda iktisadi ve sosyal işleyişleri değiştirmek üzere uygulamaya konulan sosyal devletin ortadan kaldırılması, Merkez Bankalarının özerkleşmesi, kamu kuruluşlarının özelleştirilmesi gibi faaliyetler sonrasında varılması düşünülen amaç sadece iktisadi düzenlemeler değil toplumsal davranışları kişisel çıkarlar çerçevesinde yeniden düzenleyerek rasyonelliği salt iktisadi anlamıyla yeniden tanımlamak olacaktır. Bu bağlamda neoliberal politikalar ile kapitalizmin dönüşümü birbirlerini besleyerek hem yeni bir büyük değişimi yaratırken hem de ideolojik çatışmaları sosyal refah devletinin sistematik eleştirisi üzerinden yürütecektir. Bu durum aynı zamanda kişilerin davranışlarında da değişimi yaratır. Örneğin koruyucu sosyal politikalar yerine rekabetçiliğe dayalı yaklaşımlar kişilerin daha fazla kendi çıkarlarına yönelmeleri sonucu toplumsal dayanışma ve eşitliğe dayalı ortak vatandaşlık değerleri gittikçe önemsiz olmaya başlamıştır.
Burada bir parantez açmamız gerekirse insan davranışlarını piyasacı bir rasyonaliteyle yeniden formatlayan kesimler eski siyasetçilerden çok toplum üzerinde etkileri büyük olan yeni akıl hocaları tarafından üstlenilmektedir. Bunların çeşitli isimlerinden bazıları eski siyasetçi, bilim adamı, gazeteci vs. den oluşan ombudsmanlar, retoriği güçlü medyada sürekli yer alan siyasi konularda kalem oynatan kanaat önderleri, Tik-Tok, X gibi sosyal platformlarda sıkça yer alan ve takipçileri yüksek olan influencer'lar vesairedir. Bu kişiler her ne kadar farklı düşüncelere sahip olsalar da aslında yeni liberalizmin sosyal arenasını oluşturmakla mükelleftirler.
Yeni liberalizmde toplumsal düzenlemenin sadece rekabetçilikle mümkün olacağı tezi yeni liberalizmin sağdan sola tüm aktörleri tarafından kabul edilmiş bir hipotezdir. Ticaret esnasında rekabetçilik kapitalizmin vazgeçilmez ilkesidir. Fakat yeni liberalizmde rekabetçilik sadece ticaretle değil toplumun eğitim, sağlık dahil her alanında vazgeçilmez düzenleyicisidir. Onun içindir ki eski liberalizmde var olan sorunları uzlaşma ve kimi zaman dayanışma ile çözme kültürü rekabetçilik üzerinden sürekli bir kriz döngüsüne evirilmiştir. Burada amaç sorunları anlaşarak iki tarafı da memnun edebilecek bir çözüm bulma durumunun tersine, uzlaşma, dayanışma, eşitlik sağlama gibi sol ideolojik yaklaşımlı çözüm yollarını tıkayarak eski liberalizmden ideolojik bir rövanş alma isteğidir. Piyasa düzenlemesini merkezi otoriteye yeğ tutan liberal sol kesim, reel sosyalizmin bilimin, sanatın önünde engel olduğunu düşündüklerinden rekabetçiliği tercih etmişlerdir.
Neoliberalizmin parlamenter demokrasiyle ciddi sorunları bulunmaktadır. Fordist dönem sonrası demokratik haklar ve taleplerin sıkça gündem olması kapitalist üretim ilişkilerini sürekli bozmasına ve toplumda istikrarsızlık yaratmasına neden olmaktadır. İşte bu yeni liberalizmin yukarıda bahsettiğimiz ideolojik rövanşı işçi sendikaları ile işverenin sosyal devlet aracılığıyla uzlaşı sağladığı, işçi ücret artışlarının talep ve arzı beraberinde arttırdığı fordist düzene karşı almaktadır. Bu yeni düzenin sol partilerinin topluma önerecekleri ekonomi politikalar işçi işveren uzlaşısına dayalı sosyal demokrat yaklaşımlar yerine işverenin rekabetçi kapitalist üretim biçimini değişmez ana unsur alan ve bu bağlamda işçinin haklarını korumak için çözümler arayan sosyal liberal yaklaşımlar ön plana çıkacaktır.
Dünya Savaşı öncesinde liberalizm ile sosyalizm arasında bir ideoloji arayışı hız kazanmıştır. Bu dönemde François Perroux’nun (1903-1987) çalışmaları özellikle 1940-44 yılları arası Vichy dönemi Fransa’sında büyük önem kazanır. Perroux’nun üçüncü yol arayışı yukarıda bahsettiğimiz Pirou’nun neo-korporatizm önerisine benzer olarak devrimci işçi sendikaları ve sermaye arasında sosyal barışı sağlayacak bir çıkış yolu aramak içindir. Aynı zamanda bu yeni arayış hem yeni Fransa için model teşkil ederken hem de Avrupa Birliği’nin kurulması için de ivme kazandıracaktır.
Perroux kapitalizmi eleştiriyor olsa da yerine önereceği neo-korporatist model kapitalist üretim süreçlerini uysallaştırmaya yönelik işçi ve işverenin uzlaşısına dayalı bir kurumdan başka bir şey değildir. Perroux’nun Walrasyen birey ve sosyalist örgütlü proleter yerine kişiyi (personnalisme) ön plana alan yaklaşımı onu hem muhafazakârlara yaklaştırırken hem de işçi-işveren barışı temelli bir rasyonaliteyi de kendi “kişi”sinin temeline yerleştirmektedir. İşçinin sınıfından çok onun kişiliği üzerinde duracaktır. Farklı kişiler olduğu gibi farklı işçiler de olacaktır. Onun için işçi yerine kişi-işçi (personne-ouvriere) kelimesini kullanır. Sınıf çatışması temelli ideolojilerin sonunda baskıcı paternalist modeller ürettiğini savunacaktır. Ona göre SSCB örneğinden hareketle işçilerden yana olup işverene karşı olan ideolojileri bir tür Devlet kapitalizmi olarak nitelendirip eleştirecektir. İkinci Dünya Savaşı öncesi Perroux’nun “üçüncü yol” adını verdiği düşüncesini etkileyen iki önemli unsurdan ilki Avusturya ve Almanya’da önem kazanan korporatizm uygulamaları, ikincisi de yakın arkadaşı Emmanuel Mounier’nin personnalisme (yani kişicilik) düşüncesidir. Perroux bu iki ideolojiden hareketle 1930’lu yılları bir taraftan iktisadi liberalizmi savunan akademik çevrelerle öte taraftan planlamacılığı öneren komünistlerle mücadele ederek geçirmiştir.
Perroux’nun üçüncü yolu Saint-Simon’un (1760-1825) adını “yeni kapitalizm” koyacağı işçi ve işverenin ortak çıkarlarına dayalı olduğunu iddia eden bir tür toplumsal şirket modelinden de esinlendiğini söyleyebiliriz. Bu yaklaşımın günümüzde neoliberal siyasetin çalışanları sermaye ile uyum sağlamaya yönelten, iki sınıf arasında karşılıklı çıkar birliği olduğunu iddia eden ve böylece işçiyi işveren karşısında uysallaştırmaya yönelten iyi yönetişim modelleriyle bizce büyük benzerlikleri vardır. Bunun yanında üretim faaliyetleri dışındaki kitleleri yaşadıkları toplumun bir parçası sayarak onları çözüme yönelik etkinliklere yönlendirir. Bu durum günümüzdeki tabansız sivil toplum örgütlerinin siyasal iktidar ile yürüttüğü ortak projecilik ile benzerlikler göstermektedir. Bunun yanında Perroux insanların tercihlerini özgürce kullanacakları düzenlenmiş bir piyasa idealini önermektedir. Fakat Perroux düzenlenmiş bir piyasa ile beraber düzenlenmiş bir siyaset de önerecektir çünkü sınıfsal mücadelelerin doğurduğu şiddeti meşru gören eski siyasi yaklaşımları reddetmektedir. Çünkü ona göre düzensiz davranışların iktisadi (ve siyasi) faydası sıfır olup sosyal maliyetleri çok yüksektir. Tersine siyaset tüm bu sosyal çatışmalara prim vermeyerek şiddeti önlemesi gerekmektedir ki bu durum yaşamın, özgürlüğün ve “yaratıcılığın” önünü açsın.
Perroux günümüz neoliberal sol düşünceye ilham veren düşünürlerden sadece bir tanesidir. Fakat günümüz neoliberal solcuları gibi hem anti-marksist hem de anti-keynezyendir.
/././
'Enişte' öptüyse bir şey ister -Turgay Develi-
Uluslararası ilişkilerde özellikle de bu ölçekte dosyalarda, bedelsiz iyilik diye bir şey yoktur. Asıl tehlike, “anlaşma oldu-bitti” sevinciyle, işin siyasi ve ekonomik faturası daha ortaya çıkmadan topluma bir rehavet pompalanmasıdır.
Hâfıza-i beşer nisyan ile malûl olduğu için arada hafızaları tazelemekte fayda var. Çünkü bu ülkede bazı dosyalar kapanmıyor; sadece üstü örtülüyor. Üstü örtülen her dosya da bir süre sonra başka bir kapıdan, genelde de dışarıdan, yeniden önümüze konuyor. Bedeli de çoğu zaman dosyanın sahiplerine değil, bu ülkenin itibarına ve insanına kesiliyor.
ABD’nin burnumuza taktığı son halkanın sebebi, “bıldırda” (2011’de başlayan ve 17 Aralık 2013’e kadar süren) yenilen hurmalar. O dönemde Halkbank’tan sorumlu Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’dı. Şimdilerde Özgür Özel’le yaptığı dost sohbetinde (bir ara Selahattin Demirtaş’la da “ilgilenmiş”; cezaevi ziyareti sonrası yaptığı açıklamaya Demirtaş, “bunlar konuşulmadı” anlamında zehir zemberek bir açıklamayla karşılık verince sessizliğe gömülmüştü…) CHP’nin parti içi sorunlarıyla da dertlendiğini öğrendiğimiz Bülent Arınç ise yine o dönemin kudretli Başbakan Yardımcısı ve hükümet sözcüsüydü.
Cismi ayrı düşse de aklı hâlâ 16 yıl bakanlık ve başbakan yardımcılığı yaptığı AKP’de kalan Ali Babacan’la; tabiri caizse “Kızılırmak’ın kıyısında kaybolan bir koyundan bile sorumluluk sahibiymiş gibi” hemen her konuda vaaz veren Bülent Arınç’ın, kabine üyesi oldukları bir hükümet döneminde yaşanıp ABD’de yargılaması süren olayla ilgili “görmedim, duymadım, bilmiyorum”u oynayarak tek kelime etmemeleri dikkat çekici. Asıl mesele de burada düğümleniyor: Bu ülkede siyasi sorumluluk, en çok konuşulan ama en az taşınan şey hâline geldi. Hesap vermeyen siyaset, günün sonunda hesabı ülkeye ödetiyor.
“Bıldırda yenilen hurmalar” deyimi aslında bir kibarlık, bir nezaket cümlesi. Anlatmak istediği ise biraz daha serttir: “Zamanında bir halt ettiysen, ileride mutlaka önüne çıkar.”
Biz yine kibarlığı elden bırakmadan muradımızı anlatmaya devam edelim. Televizyon ekranlarında, gazete sütunlarında; ABD’nin (Trump’ın) neredeyse 13 yıldan bu yana devam eden Halkbank “yargılamasını” siyasi bir kararla, bir anlaşmayla çözüme ikna olması ve bunun için Adalet Bakanlığı’nın talimatıyla New York Güney Bölgesi Savcılığı ile Halkbank arasında, çeşitli şartların yerine getirilmesi karşılığında yürürlüğe girecek bir metnin gündeme gelmesini “kesinleşmiş zafer” gibi yazıp anlatanların, “Bayram değil, seyran değil; eniştem (ABD) bizi niye öptü?” sorusunu sormamaları, bu meselenin fazla dallandırılıp budaklandırılmaması tercihine dayanıyor olabilir.
Oysa soru tam da buradan sorulmalı: Madem ortada “zafer” diye sunulan bir jest var, bunun karşılığında ne isteniyor? Çünkü uluslararası ilişkilerde özellikle de bu ölçekte dosyalarda, bedelsiz iyilik diye bir şey yoktur. Asıl tehlike, “anlaşma oldu-bitti” sevinciyle, işin siyasi ve ekonomik faturası daha ortaya çıkmadan topluma bir rehavet pompalanmasıdır.
İlgilenenlerin anlaşma metnine ve şartlarına vakıf olduğu inancıyla detaylara takılmadan devam edelim: Bu anlaşalım sevdasının zamanlaması, İsrail ve ABD’nin İran’a saldırıp aradan geçen 18 gün içinde bir türlü askerî sonuca ulaşamamaları göz önünde bulundurulunca ilginç geliyor. Yargılama sonucunda Halkbank’ın 2 milyar dolar ceza ödemesinin söz konusu olabileceği bir gelecekte, Trump’ın bu paradan vazgeçmesinin karşılığında Türkiye, ABD’nin hangi başka ve daha önemli ihtiyacına yanıt üretecek? Bu soru, esaslı bir yanıtı hak ediyor. Çünkü burada konuştuğumuz şey yalnızca bir banka dosyası değil; devletin kurumlarıyla, dış politikasıyla ve kamu gücünün nasıl kullanıldığıyla ilgili bir egemenlik meselesi.
Halkbank’ın uluslararası bir skandalla anılmasına neden olan iş ve işlemler sırasında bankanın genel müdür koltuğunda Süleyman Arslan oturuyordu. Arslan’ın evindeki ayakkabı kutularında ve iki adet banyo lifine tıkıştırılmış şekilde 2 milyon 445 bin dolar, 950 bin İngiliz sterlini ve 520 bin TL çıkmıştı. Arslan, paranın kaynağını memleketine imam hatip lisesi yaptırmak için toplanan bağışlar olarak açıklamış; 17/25 Aralık operasyonunda gözaltına alınıp kısa bir süre sonra serbest bırakılmıştı.
Yine hatırlatmakta fayda var: Dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler’in “önüne yatarım” dediği; Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan’ın pahalı hediye saatlerini peçete kâğıtlarına rakam yazarak ödediğini ispatlamaya çalıştığı; dönemin AB’den sorumlu bakanı Egemen Bağış’ın ofisine çikolata kutularında para gönderildiği ifade edilen Rıza Sarraf, İran’dan ithal edilen gazın parasının kullanıldığı iş ve işlemlerle ABD’nin yaptırımlarını deldiği için cezalandırılırken; bir anlamda yukarıda ismi zikredilen Babacan, Arınç, Çağlayan, Güler, Bağış ve Arslan’ın da bulunduğu isimlerin hepsi hiçbir sorumluluk üstlenmeden kendilerini taca atmışlardı. Olan ise Halkbank’ta sıradan bir memur olan, eski genel müdür yardımcılarından Hakan Atilla’ya olmuş; aylarca ABD’deki bir cezaevinde tutulmuştu.
Bu tablo, hep aynı yere çıkıyor: Kamu adına yapılan işin hesabı kamudan saklanırsa, bir gün o hesabı başkası sorar. Üstelik o “başkası” sorduğunda, tartışma artık bizim hukuk sistemimizin, bizim denetim mekanizmalarımızın konusu olmaktan çıkar; ülkenin pazarlık masasında obje haline gelmesine, ülkenin kırılganlıklarına, hatta ülkenin onuruna dönüşür.
Şimdi bu işin sonu nereye varır, “bıldır yenen hurmalar” ülkemizin başına daha ne işler açar, bilinmez. Ama bütün bunların olduğu, yaşandığı ve aslında meselenin sadece bu kadarla da sınırlı olmadığı; daha olaylar patlamadan, şimdi sorumluluktan kaçan siyasiler tarafından biliniyor ve kamuoyundan gizlenmeye çalışılıyordu.
TBMM KİT Komisyonu’nda görev yaparken, bir yandan gizlenmeye çalışılıp diğer yandan şimdi hesabı sorulan iş ve işlemlerin ortaya çıkmaması için o dönem AKP’nin, bankayı denetleyen Sayıştay raporlarının görüşülmesini nasıl engellediğine birinci elden tanıklık ettim. O dönem KİT Komisyonu’nda görev yapan CHP’li ve MHP’li milletvekili arkadaşlarımla birlikte bunun mücadelesini vermiştik. AKP çoğunluğuyla komisyonun toplanması engellenmese, bankayı denetleyen Sayıştay’ın bulguları komisyonda tartışılabilseydi, bugün ağırlaşan sonuçlarla karşılaşmayabilirdik.
Denetim çalışmazsa cezasızlık büyür; cezasızlık büyürse risk büyür; risk büyürse fatura ülkeye çıkar. İçeride “komisyon toplatmam” diyerek kapatılan kapıların, dışarıda “mahkeme” diye açılması tesadüf değil. Bugün “anlaşma” diye sunulan şey, aslında dün işletilmeyen denetimin, dün üstlenilmeyen siyasi sorumluluğun gecikmiş sonucudur. Ahlaken giderek yozlaşan toplumun sorumlusu da bu çürümenin kılcal damarlara yayılmasından başka bir şey değildir.
New York Güney Bölgesi Savcılığı’na rapor hazırlayacak bilirkişi her tür kaydı kuydu rahat rahat incelerken; iktidarın, Sayıştay raporlarının görüşüleceği toplantıları bile yaptırmayarak milletvekillerinden saklamaya çalıştığı başka hangi iş ve işlemlerle karşılaşacağız ve buna ne yanıt verilecek merak ediyorum doğrusu… Zira daha ipin ucu bu kadar kaçmamışken dahi öyle ipe sapa gelmez işler yapılmış, Sayıştay raporlarına girmiş ve bizim eleştirilerimiz görmezden gelinip sayısal üstünlükle üstleri kapatılmıştı ki (hepsi komisyon ve Genel Kurul tutanaklarında kayıtlı), ipin ucunun kaçmasının ardından yaşananları ancak hayal edebiliyoruz.
Kısacası, bu ülkenin ihtiyacı “eniştenin öpücüğü” değil; kendi Meclis’inin denetimi, kendi kurumlarının ciddiyeti, kendi iktidarının hesap verme, muhalefetinin (hemşeri ziyaretlerinden zaman kaldıkça) hesap sorma kültürüdür. “Bıldır yenen hurmalar”ın her seferinde önümüze konmasının tek sebebi unutkanlığımız değil; unutturmaya çalışanların hâlâ aramızda rahatça dolaşabilmesidir. Bu döngü kırılmadıkça, bir dosya kapanır gibi olur; ama mesele kapanmaz. Sadece ülkenin sırtındaki yük ağırlaşır.
/././
soL







Hiç yorum yok:
Yorum Gönder