BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -14 Şubat 2026-


Bilal’in koltuğu kasımda hazır -Yaşar Aydın-

Erdoğan, seçim öncesi kabine değişikliği ile yetinmeyip genel başkanlığa düşündüğü Bilal Erdoğan’a uygun parti düzeni kuracak. İktidarın “siyasi dizayn” hamlelerinden muhalefet de nasibini alacak.

Ülke siyasetinde “esasa” dokunmadan her gün yeni bir gündem oluşturuluyor. Bakanlar değişiyor, muhalefet partisinden belediye başkanları istifa ediyor, belediye başkanları ile genel başkanın konuşmaları ortalıkta dolaşıyor, ittifaklar kuruluyor, veliahtlar tayin ediliyor. Aksiyon bitmiyor.

Suriye'de savaş çıktı çıkacak derken antlaşma imzalandı. Ülkede “Terörsüz Türkiye” ismi verilen süreç, hiçbir şey yaşanmamış gibi devam ediyor. DEM Parti İmralı Heyeti, dün Erdoğan'la bir görüşme gerçekleştirdi. Bu kadar kötü yönetilen, halkın öfkeden deliye döndüğü ülkede siyasetin gündeminin bu çerçeveye sıkışması gerçekten hayret verici. Hiç kuşkusuz bu, aynı zamanda bir iktidar başarısı.

PARTİ BİLAL’E EMANET

Erdoğan'ın ortağı Bahçeli ile birlikte seçim takvimini başlattığını görebiliyoruz. Seçim öncesi yapması gerekenler aciliyet sırasına göre düzenlendi. Son günlerde netleştiği gibi Bilal Erdoğan da “yapılacaklar listesi” içine dahil oldu. Geçen süre içinde Bilal Erdoğan için düşünülen koltuk konusu artık açıklığa kavuştu. Bilal Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi AKP Genel Başkanı olması konusunda büyük oranda uzlaşmaya varıldı. Uzlaşma arayışının parti içinden çok iktidar ortağıyla yapıldığını söylemeye bile gerek yok.

AKP, Bilal Erdoğan kararıyla birkaç meseleyi çözmüş oldu:

Birincisi: Ailenin "Erdoğan sonrası"na dair dayatmasına pozitif yanıt verilmiş oldu.

İkincisi: Erdoğan sonrasına dair parti ve ittifak içinde başlayan kavgayı soğutmak ve ötelemek için zaman kazanılmış oldu.

Üçüncüsü: Rejimin işleyişinde “cumhurbaşkanının bazı yetkilerinden feragat etmesi” şeklinde formüle edilen değişikliği karşılamak için adım atılmış olacak.

AKP, Bilal Erdoğan'ın başkanlık takvimini erken seçim tercihine bağlı olarak belirleyecek. Parti içinden aldığımız duyumlar, “Kasım 2026” itibarıyla Erdoğan'ın genel başkanlığı bırakacağı yönünde.

Kulislere göre Bilal Erdoğan'ın parti başkanlığına ne AKP'den ne MHP'den yüksek sesle itiraz eden oldu. Ama endişe beyan edenlerin sayısı az değil. Parti içi dengeler, alışkanlıklar ve "saltanat" çağrıştırma ihtimali gibi nedenlerden dolayı seçim öncesi bunun “riskli olacağı” endişesini duyanlar da var. Bu endişelere rağmen Bilal Erdoğan tercihinin hayata geçmesine kesin gözüyle bakılıyor. Parti örgütü büyük oranda Bilal Erdoğan'a göre düzenlenmişti. Son rötuşun olağanüstü kongrede yapılması bekleniyor.

İKİ İTTİFAK GELİYOR

AKP'de bunlar yaşanırken milliyetçi-muhafazakâr cenahtan iki ittifak filizleniyor. Birincisi; Erbakan'ın "Milli Görüş'ün devamı" diye nitelediği YRP, SP, Gelecek ve DEVA'nın oluşturduğu yapı. Bu ittifakı parti tabanları istiyor; ama Davutoğlu, Erbakan ve Babacan'ın egoları hâlâ ciddi bir engel olarak duruyor. Parti kaynaklarından aldığımız bilgiye göre ittifakın ana meselesi cumhurbaşkanlığı seçimi olmayacak. Barajı geçmek ilk hedef olarak belirleniyor. AKP'den uzaklaşan ama başka bir partiye gitmeyen seçmen, birincil hedef kitlesi.

“Neden cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci plan?” diye sorduğumuzda, “Erdoğan'la kavga ederek o tabana seslenemeyiz” yanıtı geliyor.

Benzer bir çalışmanın Zafer Partisi ve Anahtar Parti arasında devam ettiğini bilmeyen yok. Ama bu ittifakın kaderini biraz İYİ Parti, biraz da CHP'nin adayının kim olacağı belirleyecek gibi duruyor. İki ittifakın siyasete etkisini bugünden kestirmek mümkün değil. İktidara mı yoksa muhalefete mi yarar sorusunun kestirme bir yanıtı da yok. Erdoğan’ın kendine yenebileceği rakip ararken tüm bu ittifak senaryolarını da dikkate alacağı kesin.

SEÇİME HAZIR MI?

Erdoğan'ın son birkaç aydır izlediği eylem hattına baktığımızda, bu yıl içinde bir seçimin sürpriz sayılmayacağını söylemek mümkün. Erdoğan, Meclis muhalefetini bölme konusunda önemli mesafe aldığını düşünüyor. DEVA, Gelecek ve YRP liderlerinin açıklamaları ile Özdağ'ın yaklaşımı Erdoğan'ı haklı çıkarır cinsten.

Suriye'de yaşanan gelişmeler ve çözüm süreci üzerinden Kürt siyasetini de yedeklediği, en azından muhalefet blokundan kopardığı konusunda AKP'de yaygın bir kanaat var. Bu tablonun üzerine Merkez Bankası'nda biriktirilen rezervler, planlanan sosyal yardımlar ve emeklilere dair atılacağı ifade edilen adımlar eklenince seçim atmosferi kendini tüm ağırlığıyla hissettiriyor.

İTİRAZ KAZANACAK

Tüm bunlara rağmen siyaseti bir miras devri ya da masa başı mühendisliği olarak görenler, Türkiye’nin o kestirilemez dinamizmini her zaman hafife aldılar. Erdoğan’ın Bilal Erdoğan hamlesi, sadece bir 'veliaht' tayini değil; aynı zamanda iktidarın kendi iç krizini dondurma ve ömrünü uzatma çabasıdır. Ancak sarayda koltuklar yeniden döşenirken, halkın öfkesi sokakta her geçen gün daha yüksek sesle yankılanıyor.

Muhalefet için asıl tehlike, iktidarın belirlediği bu 'yeni oyun kuralları' içinde kendine yer aramaktır. Oysa mesele o masada yer kapmak değil, masayı tamamen devirecek toplumsal bir itirazı örgütlemektir. Unutulmamalı ki; Anadolu'nun siyasi tarihi, kağıt üzerinde kusursuz görünen ama halkın gerçekliğine çarptığında tuzla buz olan 'dizayn' hamleleriyle doludur. Düğümü, Bilal Erdoğan’ın koltuğu ya da liderlerin egoları değil; iktidarın belirlediği çemberden çıkmayı göze alanların örgütlü cesareti çözecek.

/././

Kıbrıs’ta çözüm olacak mı?-Attila Aşut- 

Bu hafta Kıbrıs notlarımıza en taze haberle başlayalım:

KKTC Cumhurbaşkanı Tufan Erhürman, 11 Şubat’ta New York’ta, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres ile sürpriz bir görüşme yaptı. TC Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da bir gün önce Guterres’le telefonda Kıbrıs’ı konuştu. Guterres-Erhürman görüşmesinin Türkiye’nin bilgisi altında yapıldığı anlaşılıyor. Belki de bu yüzden Kıbrıs solunda, “Nereden çıktı bu görüşme?” diye soranlar oldu...

Tufan ErhürmanAntonio Guterres ile BM Merkezi’nde yaptığı görüşmeyi,  “Beklentimin ötesinde olumlu, yararlı ve verimli geçti” diye açıkladı. Guterres’e Kıbrıslı Türklerin çözüm iradesini ve bu konudaki kararlılığını aktarmış. Güven artırıcı önlemlerin genişletilmiş toplantılar yerine Türk ve Rum yetkililer arasında görüşülmesini önermiş. Son olarak da Türk tarafının BM’de Rumlarla yeniden görüşme masasına oturabilmesi için daha önce açıkladığı dört maddelik yöntem önerisinin kabulünü istemiş...

Tufan Erhürman, Türk tarafının çözüm konusunda istekli olduğunun altını çizerken, geçmişte yaşadıkları düş kırıklıklarını anımsatarak “Görüşme olsun diye görüşme değil, çözüm için görüşme istiyoruz” diyor.

Erhürman, New York’tan umutlu döndüğünü söyledi. Ancak Kuzey ile Güney arasındaki geçiş noktalarının artırılması konusunda henüz bir gelişme olmadığını da ekledi.

Bu buluşmalar somut bir sonuç doğurmasa da çözüm ikliminin oluşması ve Ada’daki iki halkın günlük yaşamını kolaylaştıracak önlemlerin uygulanabilmesi bakımından büyük önem taşıyor.

GÜNEY-KUZEY İLİŞKİLERİ

Kıbrıs Halkının İlerici Partisi AKEL, dünyada Komünist Partisi olarak bilinir. Nitekim partinin amblemi, işçi ve köylü bağlaşıklığını simgeleyen çekiç ve başaktır. Güney
Kıbrıs’ta güçlü halk desteği olan, ülke siyasetinde söz sahibi bir partidir.

AKEL, 1926 yılında zaten Kıbrıs Komünist Partisi adıyla kurulmuş; İngiliz sömürge yönetimine karşı Kıbrıs’ın bağımsızlığını savunduğu için 1931 yılında yasaklanmıştır. 1941 yılında AKEL adıyla yeniden kurulmuştur. Halen 56 üyeli Kıbrıs Temsilciler Meclisi’nde AKEL üyesi 16 milletvekili vardır. Avrupa Parlamentosu’nda Kıbrıs Cumhuriyeti’ni temsil eden 6 üyeden biri de AKEL’den seçilmiş Kıbrıslı Türk akademisyen Niyazi Kızılyürek’tir.

Güney’le bütünleşmeyi, “Birleşik Kıbrıs”ı savunan Ada’nın kuzeyindeki küçük sosyalist partilerin CTP ile arası hayli mesafeli iken AKEL’in sosyal demokrat  Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) ile ilişkileri son derece dostanedir. CTP de kurulduğu günden beri AKEL’le iyi ilişkiler içinde olmayı önemsemiştir.

CTP’nin yeni Genel Başkanı Sıla Usar İncirli ve çalışma arkadaşları, geçen hafta Kıbrıs’ın güneyindeki AKEL’i ziyaret ettiler. İki partinin ortak açıklamasında, Kıbrıs’taki çözümün “ancak federasyon temelinde olabileceği” vurgusu dikkatimizi çekti. Çünkü Tufan Erhürman, seçim sürecinde ve Cumhurbaşkanı seçildikten beri “federasyon”dan hiç söz etmediği gibi, Sıla Hanım da kısa süre önce Türkiye’de gazetecilerin sorularını yanıtlarken “federasyon”un verili koşullarda “zehirli bir sözcük” haline geldiğini söylemişti. Genel Başkan, Türkiye’de başka, Güney Kıbrıs’ta başka konuşunca kafalar iyice karışmış; Kıbrıs’taki sosyalist partiler de iktidar adayı CTP’nin Kıbrıs konusunda net ve tutarlı bir politika izlemediğini söyleyerek eleştiri oklarını yeni başkana yöneltmişlerdi...

Oysa CTP Genel Başkanı Sıla Usar İncirli ile AKEL Genel Sekreteri Stefanos Stefanu’nun görüşme sonrası yaptıkları açıklamalara bakıldığında iki partinin yaklaşımları arasında tam bir uyum olduğu görülüyor. İki Başkan, Kıbrıs sorununda çözümün “siyasal eşitliğe dayalı, iki toplumlu ve iki kesimli federasyon” olduğu görüşünü açıklıkla yinelemiş. Sıla User ayrıca, “müzakerelerin yeniden başlaması için” BM Genel Sekreteri Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin’in çalışmalarını desteklediklerini ve Tufan Erhürman’ın New York’ta BM Genel Sekreteri Gutteres ile yapacağı görüşmenin çok önemli olduğunu vurgulamış...

Bunlar elbette olumlu söylemler. Ama söylemin eylemle desteklenmesi gerekiyor. Ayrıca  “garantör ülke” Türkiye “iki devletli çözüm”de direnirken Kıbrıs’ta anlaşma nasıl sağlanacak, o da başka bir konu...

“GÖRÜŞME” VE “MÜZAKERE” FARKI

Türkçe Sözlük“müzakere” ile “görüşme” sözcükleri arasında belirli bir anlam ayrımına gitmemiş. Arapça kökenli “müzakere” için “Bir konuyla ilgili görüşme, danışma” derken öz Türkçe “görüşme” sözcüğünü şöyle açıklamış: “Bir kurulda karardan önceki konuşma, tartışma vb., °müzakere.”

Yani bunlar anlamdaş sözcükler. Ama diplomasinde durum değişiyor. Nitekim Kıbrıs’ta yeniden canlandırılan diyalog sürecinde de bu sözcüklere ayrı anlamlar yükleniyor. Kıbrıslı Türk gazeteci Cenk Mutluyakalı bu farkı şöyle açıklıyor:

Görüşme, en yalın haliyle fikir alışverişidir. Taraflar konuşur, dinler, pozisyonlarını anlatır. Bağlayıcılığı yoktur. Nabız yoklanır ama sonuç üretme zorunluluğu taşımaz.

Müzakere ise bir sonuç, bir uzlaşı, bir karar hedefler. Karşılıklı taviz ve kazanım içerir.
Yazılı ya da fiili bağlayıcılığa evrilir. Konuşmak değil, sonuca gitmek esastır.”

Ne diyelim? Kıbrıs görüşmelerinin sonuç odaklı bir “müzakere”ye dönüşeceği günlerin özlemiyle...

/././

Yolsuzluğun kurumsallaştığı tescillendi -Güldem Atabay- 

23 yılı bulan AKP iktidarını tanımlayan tek bir kavram aranacaksa, bugün bu kavramı artık rakamlarla da konuşabiliyoruz: Yolsuzluğun kurumsallaşması. Bu siyasi bir slogan değil; Uluslararası Şeffaflık Örgütü tarafından dün açıklanan 2025 Yolsuzluk Algı Endeksinin Türkiye’ye dair ortaya koyduğu tablo, bu düzenin uluslararası ölçekte de teyit edildiğini gösteriyor. Türkiye, endekste 31 puan ile yüksek yolsuzluk kategorisinde ve 180 ülke arasında alt sıralara demir atmış halde. Daha da çarpıcısı, 2012’den bu yana yolsuzluk algısının en sert bozulduğu ülkeler arasında Türkiye’nin ikinci sırada olması. Kısaca ülkemizde yolsuzluk artışı tesadüf değil; sistematik bir yönetişim tercihi.

Bu düşüş, tek tek olaylarla açıklanabilecek bir bozulma değil. Rapora göre bu çöküş; demokratik gerileme, kurumsal kırılganlık ve kökleşmiş yandaşlık ağları nedeniyle devlet kapasitesinin bilinçli olarak zayıflatılmasının sonucu. Yolsuzluk artık istisna değil; siyasetin, bürokrasinin ve kamu kaynaklarının yönetimine yerleşmiş bir düzen.

Bu düzenin en somut tezahürü ise AKP döneminde yaygınlaştırılan Kamu-Özel İşbirliği (KOİ) projeleri. Şehir hastaneleri, köprüler ve otoyollar, yalnızca altyapı yatırımı değil; kamu kaynaklarının uzun vadeli ve garantili biçimde belirli şirketlere aktarılmasının aracı halinde. Şehir hastanelerinde verilen döviz bazlı kira sözleşmeleri, doluluk garantileri ve 25 yıla varan işletme süreleri, kamu bütçesini adeta ipotek altına soktu. Kullanılsa da kullanılmasa da ödenen bu bedeller, sağlık hizmetine değil; finansal sözleşmelere çalışıyor.

Benzer bir tablo ulaştırma projelerinde var. Köprüler, otoyollar ve tüneller; araç geçiş garantileriyle, döviz üzerinden hesaplanan sözleşmelerle işletiliyor. Trafik gerçekleşmezse aradaki fark Hazine’den, yani toplumun cebinden ödeniyor. Yıllar içinde bu projeler için yapılan garanti ödemeleri yüz milyarlarca lirayı buldu. Bir nesil önce bedeli ödenmiş kamu altyapısı haraç mezat, üstelik gelecek kuşakların sırtına yük bindirerek yeniden satılıyor.

Bu tabloyu mümkün kılan şey, ihale sisteminin adım adım tasfiye edilmesi. Kamu İhale Kanunu yüzlerce kez değiştirildi; istisnalar kural haline geldi. Büyük projeler şeffaflıktan çıkarıldı, sözleşmeler “ticari sır” denilerek kamuoyundan gizlendi. Denetim kurumları işlevsizleştirildi; Sayıştay raporları ya sansürlendi ya da sonuçsuz bırakıldı. Yargının siyasallaştığı bir ortamda cezasızlık kalıcılaştı. Böylece yolsuzluk bir risk olmaktan çıktı; ödüllendirilen bir davranışa dönüştü.

Uluslararası endeksin altını çizdiği asıl mesele zaten bu: Türkiye’de yolsuzluk artık bireysel suiistimallerin toplamı değil, devlet kapasitesini aşındıran bir yönetişim modeli. Kamu kaynakları toplumun ihtiyaçlarına göre değil, dar ve ayrıcalıklı bir çevrenin çıkarlarına göre dağıtılıyor. Emekliye “kaynak yok” denirken, bu yıl yalnızca faiz ödemelerine ayrılan tutar trilyonları buluyor. Çocuklara bir öğün okul yemeği çok görülürken, kullanılmayan yolların, boş kalan hastane yataklarının faturası eksiksiz ödeniyor.

Bu kaynak kaybı soyut bir kavram değil. Yolsuzluk düzeni, daha az sağlık hizmeti, daha pahalı ulaşım, daha yüksek vergiler ve daha kırılgan bir ekonomi demek. Toplumdan çekilip alınan bu kaynaklar; yoksullukla mücadeleye, eğitime, sosyal güvenliğe, tarıma ya da afetlere hazırlığa gitmiyor. Bunun yerine, siyasi sadakatle örülmüş sözleşmelere, garanti ödemelerine ve ayrıcalıklı kazançlara akıyor.

Bugün açıklanan endeks, AKP döneminin temel eleştirisini artık tartışma olmaktan çıkarıp ölçülebilir bir gerçekliğe dönüştürüyor.

Yolsuzluğun bu ölçüde kurumsallaştığı bir ülkede mücadele, birkaç iyi niyetli düzenleme ya da tekil soruşturmalarla başarıya ulaşamaz. Mesele “kim çaldı” sorusundan önce, “çalmanın mümkün ve risksiz hale gelmesini sağlayan düzen nasıl kuruldu” sorusuna yanıt vermek.

Öncelikle, böyle ülkelerde yolsuzlukla mücadelenin ön koşulu hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi. Siyasi iktidara yakın aktörlerin fiilen dokunulmaz olduğu bir düzende, yolsuzlukla mücadele söylemi yalnızca bir vitrin süsü halinde. Bu nedenle kurumsallaşmış yolsuzlukla mücadele, önce cezasızlık rejiminin sona erdirilmesi ile başlıyor.

İkinci temel alan kamu maliyesi ve ihale sistemi. Uluslararası karşılaştırmalar, yolsuzluğun en yoğun olduğu alanın kamu alımları ve altyapı yatırımları olduğunu açıkça gösteriyor. Bu nedenle Kamu İhale Kanunu’nun istisnalarla delik deşik edildiği, KOİ sözleşmelerinin “ticari sır” zırhıyla gizlendiği bir yapıda gerçek bir mücadeleden söz edilemez. Akademik literatürde “önleyici şeffaflık” olarak adlandırılan yaklaşım, ihaleler sonuçlandıktan sonra denetim yapmaktan ziyade, ihale sürecinin ve sözleşmelerin baştan sona kamuya açık olmasını esas alır.

Üçüncü kritik unsur bağımsız denetim kurumlarıdır. Sayıştay, kamu ihale otoritesi ve düzenleyici kurumların siyasi baskıdan arındırılması, yolsuzlukla mücadelede kilit rol oynar. Uluslararası deneyimler, denetim raporlarının yalnızca yayımlanmasının değil, bu raporların hukuki ve siyasi sonuç doğurmasının belirleyici olduğunu gösteriyor.

Dördüncü olarak, yolsuzlukla mücadele yalnızca devlet içi bir mesele değil; toplumsal ve kurumsal denetimle güçlenir. Akademik çalışmalar, medya özgürlüğü ve sivil toplumun baskı gücü arttıkça yolsuzluk algısının düştüğünü net biçimde ortaya koyuyor.

Son olarak, uluslararası örnekler, iktidar değişimlerinin tek başına yeterli olmadığını; yeni dönemde açık kurallar, güçlü kurumlar ve geri döndürülemez şeffaflık mekanizmaları kurulmadıkça eski düzenin farklı aktörlerle devam edebildiğini gösteriyor.

/././

Cumhuriyetin “aydınları” ve Aleviler -Şükrü Aslan- 

Cumhuriyetin, genellikle devlet elitleri etrafında toplanmış ‘aydın zümre’sine ilişkin geniş ve çoğunlukla yüceltici bir literatür bulunmaktadır. Dahası bu yüceltici anlatı, büyük ölçüde olumlu yargıların etkisiyle sol/demokrat ve Alevi geleneğinde de bir ölçüde karşılık bulmuştur. Fakat arşivler, bunun tam tersi bir duruma; bu ‘aydınların’ Alevilere-Aleviliğe dair söylem ve pratiklerinin genellikle aşağılayıcı, dışlayıcı ve düşmanca olduğuna işaret etmektedir.

Bu düşmanca dil ve halin başlıca sözcüklerinden birisi Osmanlı’da şeriatçı çevrelerin, Alevi kimliğini aşağılamak için sıkça kullandıkları ‘Mum söndü’ söylemiydi. Yeni rejimin ilanına giden süreçte ve sonrasında bu söylem,  Cumhuriyet entelektüellerinin başlıca ilgilerinden biri gibiydi. İktidar elitleri etrafında toplanan bu kişilerden birisi yıllarca milletvekilliği yapmış, Kemalizmi bir doktrin haline getirmeyi denemiş Kadro Dergisi kurucularından Yakup Kadri Karaosmanoğlu idi. 1922’de yayımlanan ünlü Nur Baba romanında, Alevi inanç törenlerinde olduğunu iddia ettiği, tümüyle gerçek dışı ‘Mum söndü’ söylencesini işlemişti. ‘Bir Bektaşi Tekkesinde Mumlar Nasıl Söner’ başlığı altında yazdıkları son derece aşağılayıcıydı.

***

Cumhuriyet aydınlarından Muhsin Ertuğrul da, Nur Baba romanının filmini çekmişti. Boğaziçi Esrarı adıyla 1922’de çekilen ve 1923’de gösterime giren filmin başrolünde kendisi vardı. 1930’da bu kez sıra Muhasipzade Celal’e gelmiş görünüyordu. Kendisi Mum Söndü adıyla bir oyun yazmış ve 1931’de sahnelemişti. Bu ifade Cumhuriyet elitlerinin rutin sözcüğü gibi 30’lu yılların gazetelerinde de yer bulmuştu. Vakit, 12 Aralık 1932’de ‘Mum Söndü’ başlığıyla bir haber yayımlamış; ayinleri basılanların Tahtacı Alevileri olduğunu da açıkça yazmıştı. Cumhuriyetin ‘aydınları’, bu ülkenin kadim inanç kültürlerinden biri olan Alevileri/Aleviliği alenen aşağılayan bu söylemi adeta paslaşarak sürdürüyorlardı.

30’lu yıllarda en önemli politik sorun olan Dersim vesilesiyle Aleviler, siyasi iktidarın da gündemindeydi. Haber Gazetesi 16 Haziran 1937’de manşetten, 1516’da Yavuz Sultan Selim’in yaptığı Kızılbaş kıyımını övmüş ve 37’de Dersim’de bunun ikinci kez yaşandığını yazarak, Yavuz Selim ve Atatürk arasında bağ kurmuştu. Aynı yıllarda Cumhuriyetçi kamuoyunun yakından tanıdığı Vedat Örfi Bengi, tümüyle nüfusa kapatılan Dersim coğrafyasını gezerek 15 Aralık 1938’de Yarım Ay Dergisine ‘Seyit Rıza’nın Yedi Meşum Evi’ başlıklı bir yazı yazmıştı. Oysa gezdiğini söylediği köyler bütünüyle boşaltılmış ve insan girişine kapatılmıştı. Ama ülkenin ‘aydın-demokrat’ olarak tanıdığı Vedat Örfi Bengi, her nasılsa ‘yasak mıntıka’da serbestçe dolaşmış ve Dersim kırımını açıkça savunmuştu.

***

Yıllar içinde iktidarlar değişmiş ama Alevileri/Aleviliği aşağılayan zihin dünyası değişmemişti. 1930’ların ünlü ‘Mum Söndü’ oyunu, 1960 darbesinden sonra yeniden sahnelerde görünmeye başlamıştı. Görünüşe göre askeri darbe sonrası devletin en üst katında Alevilere bir alan açılmış görünüyordu ama her nasılsa ‘Mum Söndü’ yine tedavüldeydi. Bu kez oyunda rol alan sanatçılardan biri Behzat Haki Butak’tı. Sanayi Nefise Mektebinde tiyatroyu kuran kişi ve Türk tiyatrosunun en önemli isimlerinden olarak kayıtlara geçmişti. Butak da ölümüne yakın zamanda bu kampanyaya katkıda bulunmuştu. Ama bu kez bir ilk yaşanmış; İstanbul Üniversitesi’ndeki Alevi öğrenciler bu isimde bir tiyatroyu 1963’de protesto etmişlerdi.

Esasen Alevileri ve Aleviliği aşağılayan bu dil-söylem rejimin entelektüel çevresinde her dönem devam etti denebilir. Mesela Reşat Nuri Güntekin’in Tanrı Dağı Ziyafeti - Balıkesir Muhasebecisi eseri ve Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Toraman romanında da aynı söyleme uygun olarak Alevileri aşağılayan ifadeler yer almıştı. Bütün bunlar Cumhuriyet ve Aleviler ilişkisinin sanıldığı gibi koruyucu bir ilişki olmadığını ve bu ikisinin birbirini tamamlayan bir bütünmüş gibi sunulmalarının hiç bir sahici temeli olmadığını gösteriyordu. Dahası Türkiye, bu Alevifobik hal ile köklü bir yüzleşme yapmayı hiç bir zaman denemedi bile. Bu yüzden bu ülkede ne tarih doğru okunuyor, ne de geleceğe dair samimi, barışçı bir tahayyül kurulabiliyor.

/././

Bir istifanın anatomisi -Berkant Gültekin- 

CHP’den istifa eden Keçiören Belediye Başkanı Mesut Özarslan bugünlerde siyasetin bir numaralı gündem başlığı. Meselenin bir yönü iktidarın muhalefeti dağıtma stratejisine, diğer yönü CHP’nin aday belirleme süreçlerine uzanıyor.


Kendini “ülkücü” olarak tanımlayan Özarslan, İYİ Parti’nin kurucularından biri. 2018’de milletvekili adayı oldu ancak seçilemedi. Özarslan’ın Mansur Yavaş’a yakın bir isim olduğu biliniyor. 2019’dan itibaren Ankara Büyükşehir Belediyesi’nde Belko ve Portaş şirketlerinde üst düzey yönetici olarak görev yaptı. Daha sonra Yavaş’ın başdanışmanı oldu. 2024 yerel seçimlerine İYİ Parti’nin “hür ve müstakil” girme kararı alıp CHP ile iş birliğini reddetmesinin ardından bu karara karşı çıkıp Yavaş’ın yanında durdu.

Sonrasında CHP’ye katıldı ve Ankara’nın en büyük ikinci, Türkiye’nin ise en büyük dördüncü ilçesi olan Keçiören’de aday gösterildi. Mart 2024 yerel seçimlerinde CHP 47 yıl sonra birinci parti olup AKP ilk kez bir seçimde ikinci parti konumuna düşerken, genel tablonun bir parçası olarak Keçiören de 94’ten bu yana ilk kez CHP geleneği tarafından kazanıldı. Özarslan yüzde 48’le başkan seçildi; 20 yıldır ilçeyi yöneten AKP ise yüzde 38,5’te kaldı. Ankara genelinde de CHP, AKP’ye 16’ya 8 üstünlük kurdu.

Mesut Özarslan’la ilgili son dönemde Murat Kurum’a 6 Ocak’ta yaptığı görüşmenin ardından AKP’ye katılacağı yönünde söylentiler dolaşmaya başlamıştı. CHP’den gelen telefonları açmayan Özarslan, 8 Şubat’ta yaptığı açıklamayla, Kurum’a da selam göndermeyi ihmal etmeyerek, CHP’den istifa ettiğini duyurdu. Özarslan, istifasının gerekçesinin CHP lideri Özgür Özel’in kendisine yönelik sözleri olduğunu savundu.

İstifası sonrası 9 Şubat tarihli açıklamada ise “Bana ne AKP uzak ne MHP uzak. Süreç ne gösterecek birlikte göreceğiz” diyerek tüm kapıları açık tuttu. İlk gelen iddialar, Özarslan’ın bugün AKP’ye katılacağı ve partinin grup toplantısında rozetinin Erdoğan tarafından takılacağını içeriyordu. Sözlerine ve tavırlarına bakılırsa bu kendisinin de arzuladığı bir final. Sürecin nasıl nihayete ereceğini gün içinde anlayacağız.

AKP’ye katılır mı katılmaz mı bilinmez ama Özarslan’ın istifasını, iktidarın muhalefeti hedef alan taarruz siyasetinin son halkası olarak görmek gerekir. Erdoğan’ın “silkeleme” diyerek adını koyduğu taarruz, çok boyutlu hamlelerle işliyor. Bir taraftan yargı mekanizması hedef odaklı çalışırken diğer yandan da muhalefeti içeriden çözmek ve paralize etmek amacıyla tehdit kartı gösterilerek “transferler” yapılıyor. Seçimle kazanılamayan, zayıf ve direnç gösteremeyecek unsurların muhalefetten koparılması yoluyla kazanılıyor.

Özarslan’ın CHP’den kopuşunun da bu stratejiden bağımsız olduğunu düşünmek hata olur. Hakkındaki yolsuzluk iddiaları onu “kolay lokma” haline getirdi. Keçiören’in özel önemi ise işin bir noktada Mansur Yavaş’a dokunma ihtimali… Bunun nereye varacağı bilinmez ancak Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin siyasi rekabetteki ağırlığı ve Yavaş’ın isminin CHP’nin olası cumhurbaşkanı adaylarından biri olarak anılması, onun etrafındaki aktörleri iktidar açısından daha “değerli” kılıyor. Dolayısıyla CHP’nin buraya sağlam bir müdafaa hattı kurması gerekebilir.

Muhalif siyaset önemli bir sınavdan geçiyor. Siyasete kişisel ikbal için katılanlar, ne yazık ki azımsanacak sayıda değiller, bir bir yolunu değiştiriyor. Bunun sancısını da haliyle CHP çekiyor. Yaklaşık yarım asır sonra CHP’yi siyasi yarışın tepesine taşıyan dinamiklerin içinde, kuşkusuz partinin yıllar içinde geçirdiği dönüşümün, yaptığı açılımların ve son değişim kurultayının etkisi var. Ancak bu seyir CHP’nin içinde farklı sorunları ve tartışmaları da büyüttü. Günümüzün siyasi atmosferi, yargının siyasallaşması ve iktidarın sahip olduğu asimetrik güç de hatalı tercih ve görevlendirmelerin tahrip kapasitesini artırıyor.

Özgür Özel dünkü grup konuşmasının son bölümünde “İktidara yürüyen partinin doğrusu da olur, yanlışı da olur” diyerek Mesut Özarslan’ı aday göstererek doğru karar vermediklerini kabul etmiş oldu. Bununla birlikte yapılan hatanın, belirlenen iktidar hedefi doğrultusunda “anlaşılır” görülmesi gerektiğini de ima etti. Yani yanlışı kabul etse de bunun doğruyu eyleme sürecinin doğal bir bileşeni olduğunu anlattı. Bu konuşma, CHP’nin izlediği çizgiyi esastan değiştirmeyeceği anlamına geliyor.

Siyaset hataya açık bir faaliyet olsa ve iddialı hedefler riski artırsa da ilkelerin daha fazla önemsenmesi gereken bir dönemde olduğumuz ortada. Bilhassa bu iklimde muhalefet, istisnasız şekilde, görevlere kariyerist amaçlarla talip olanlarla değil, şahsi menfaatlerinden önce memleketin yarınlarını düşünen cesur ve idealist insanlarla yol yürümeye mecburdur. Her ihanet bunu bir kez daha kanıtlıyor.

/././

Köprülerin özelleştirilmesi halka sorulsun -Özgür Gürbüz- 

Türkiye’yi 25 yıldır yöneten ancak soktuğu ekonomik darboğazdan çıkaramayan AKP hükümeti, çareyi yine devletin birikimlerini satmakta buldu. İstanbul’da devletin elinde bulunan birinci ve ikinci köprüyü özelleştirmeyi planlayan hükümet, yedi ücretli otoyolu da satışa çıkarmaya hazırlanıyor.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, Karayolları Genel Müdürlüğü’nün verilerini baz alarak, söz konusu köprü ve otoyolların, özelleştirilecek süre boyunca, yani 25 yıllık gelirinin en az 15 milyar dolar olacağını söylüyor. Dikkat ettiyseniz zarar eden bir kamu iktisadi teşebbüsünden bahsetmiyoruz. Aslında her gün devletin kasasına para getiren işletmelerden bahsediyoruz. Hükümet ise bu para devletin kasasına girmesin, özel şirketler kazansın diyor.

***

İnşaatı bitmiş, gelir sorunu olmayan bu köprü ve otoyolların satılmasının mantıklı bir açıklaması yok. Türkiye iflas etti de bize mi söylemiyorlar acaba? Hükümet bu satıştan elde ettiği toplu parayı muhtemelen faizli borçları ödemede kullanacak ya da seçim öncesi milletin aklını çelmek için harcanacak kasaya aktaracak. Üçüncü seçenek de birkaç yandaş şirketi daha zengin etmek elbette. Mesele yeni bir “yatırım” için nakit ihtiyacı olsaydı zaten yıllardır başvurdukları yap işlet devret formülüyle o yatırımın finansmanını sağlarlardı.

Köprü ve otoyollar özelleştirilirse ücretlerin ne olacağı da ayrı bir tartışma konusu. Devletin elindeki Fatih Sultan Mehmet Köprüsü’nden bugün 47 TL’ye geçiyoruz. Kuzey Ormanları’nı delip geçen ve İstanbul’u büyütmek amacıyla yapılmış üçüncü köprüden ise 95 TL’ye. Üstelik, araç geçiş garantisi nedeniyle devlet bu köprüden geçen her araç başına şirketlere 165 TL daha ödüyor. İlk iki köprü özelleştirilir, şirketlerin elindeki diğer köprülere benzer bir fiyat politikası bu köprülerde de uygulanırsa geçiş ücretlerinin en az iki kat artacağını bugünkü örneklere bakarak tahmin etmek zor değil. Devletin kasasına giren para buharlaşacak.

İstanbulluları özelleştirme ve yap işlet devlet projeleriyle halkın zarara sokulmasının yanında bir başka tehlike daha bekliyor. Köprü geçiş ücretleri tahmin edildiği gibi artırılırsa, iki yakayı birbirine bağlayan Marmaray üzerindeki baskı da artabilir. Boğaz’ın iki yakasını birbirine bağlayan ve iş saatlerinde tıklım tıklım dolu olan bu tek raylı ulaşım seçeneği felç geçirebilir.

İstanbul’un kuzeydeki köprüye, havalimanına ihtiyacı yoktu, aksine küçülmeye, Marmaray benzeri bir başka raylı ulaşımla iki yakayı birleştirmeye ihtiyacı vardı. Hükümet ise İstanbulluyu değil rantı önceliklendirdi. Kanal İstanbul, İstanbul Havalimanı, Kuzey Marmara Otoyolu ve üçüncü köprü projeleriyle son yeşil alanları imara açtı. İstanbul’un su havzalarını betona boğmaya başladı. Ve bunları yaparken İstanbullu ne düşünüyor, ne istiyor diye sormadı. O yüzden de son iki seçimi kaybetti ama hatalarından ders çıkarmak yerine seçimlerde kaybettiği İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve ekibini hapse atmayı tercih etti. Durmak yok ranta devam dedi.

***

Halk hükümetin İstanbul’u mahvetme planlarından memnun olmadığını aslında seçimlerde gösterdi ama belli ki mesaj alınmamış. O zaman bu işi netleştirecek bir halk oylamasına ihtiyaç var. Gelin köprülerin özelleştirilmesi kararını İstanbul halkına soralım. Halk oylaması (referandum) yapalım, kararı İstanbullu versin. Var mısınız?

/././

CHP'li Yavuzyılmaz: Bunun adı garantili soygundur!

CHP’li Deniz Yavuzyılmaz, Avrasya Tüneli’nde 2025’in ilk 6 ayında geçiş garantisi aşılmasına rağmen Hazine’nin şirkete “fiyat farkı” adı altında 959 milyon TL ödediğini açıkladı. Yavuzyılmaz, uygulamayı “garantili soygun” olarak niteledi.

CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz YavuzyılmazAvrasya Tüneli’nde 2025’in ilk 6 ayında araç geçiş garantisinin aşılmasına rağmen Hazine’nin şirkete "fiyat farkı" adı altında 959 milyon lira ödeme yaptığını ifade etti.

CHP'li Yavuzyılmaz, sosyal medya hesabından Avrasya Tüneli ile ilgili iddialarına ilişkin bir açıklama yayımladı.

YİD MODELİ YİNE KAZANDIRDI: 959 MİLYON TL ÖDEME

Yavuzyılmaz'ın yayımladığı açıklamanın tamamı şu şekilde:

AKP’nin Avrasya Tünelindeki garantili soygun mekanizmasını ortaya çıkardık!

AKP tarzı Yap-İşlet-Devret modeliyle yapılan Avrasya Tüneli’nde; 2025 yılının ilk 6 ayındaki araç geçiş garantileri tutmuş olmasına rağmen, Hazinenin görevli şirkete yine de rekor seviyede garanti ödemesi yaptığını tespit ettik.

2025 yılının ilk 6 ayında garanti edilen araç geçiş sayısı: 13 milyon 8 bin adet.

Gerçekleşen araç geçiş sayısı: 14 milyon 48 bin adet.

Hazinenin şirkete, ‘Fiyat Farkı’ adı altında ödediği garanti tutarı: 959 Milyon Lira.

Bunun adı garantili soygundur!"

https://x.com/yavuzyilmazd/status/2022381868931498225

***

‘Şantaj yaptılar, 1 milyar TL istediler’-İsmail Arı- 

Eski Bakan AKP’li Mehmet Özhaseki, kendisine “video” ile şantaj yapılarak 1 milyar TL istendiği iddiasıyla şikâyetçi oldu. Bir kadın tutuklanırken Özhaseki şikâyetinden vazgeçtiğini söyledi, dava açılması ertelendi.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği eski Bakanı AKP’li Mehmet Özhaseki’nin şikâyetiyle Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı’nın dikkati çeken bir “şantaj” soruşturması yürüttüğü ortaya çıktı. 69 yaşındaki Özhaseki 18 Temmuz 2025 tarihinde, Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı’na müracaat ederek, 40 yaşındaki E.T. isimli bir kadının kendisine şantaj yaptığını iddia etti. Özhaseki, E.T.’yi eşinin vefat etmesi nedeniyle taziye ziyaretine gitmesi ve daha sonra da E.T.’nin kadın giyim mağazası açılışına parti temsilcileriyle birlikte gitmesi nedeniyle tanıdığını söyledi. Özhaseki, ifade tarihinden bir ay kadar önce E.T.’nin kendisine "Seninle ilgili elimde önemli belgeler var mutlaka görüşmemiz lazım yalnız gel" şeklinde mesaj atması üzerine Seyit Burhanettin Türbesi civarında E.T. ile buluştuğunu, aracına bindiği E.T.’nin "Seninle ilgili kaset var. Elimde görüntüler var, bunları açıklamak istemiyorum. Bana 1 milyar TL vermezsen siyasi hayatın biter. 1 milyar TL'nin senin için ne önemi var, Kayseri'nin yarısı senin" diyerek şantaj içerikli söylemlerde bulunduğunu söyledi.

Özhaseki, E.T.’nin kendisine bir video gösterdiğini, videodaki erkek şahsın kendisi olduğunu ima etmesi üzerine karşı çıktığını, buna karşı E.T.’nin "Yapay zekâ diye bir şey var, daha neler var, bunları saklayıp şifreledim, güvendiğim arkadaşlarıma dağıttım. Bana bir şey olursa senden bilecekler, ya bana 1 milyar TL'yi verirsin ya da bunları tüm dünyaya yayarım, seni sevmeyenleri ve muhalifleri biliyorum, görüntüleri onlara veririm" dediğini anlattı. Özhaseki E.T.’nin daha sonra tekrardan danışmanı H.K.’ye kendisiyle görüşmek için ısrarlı mesajlar gönderdiğini de ifade etti.

‘İKİ UCU KESKİN BIÇAK’

Özhaseki’nin 30 yıldır danışmanlığını yaptığını belirten H.K. ise ifadesinde, E.T.'nin gönderdiği mesajlarda Özhaseki ile gönül ilişkisi olduğunu ima ederek "Bir kez daha söylüyorum ortalık zaten yangın yeri, herkes birbirinin açığını arıyor… İki ucu keskin bıçak, bu gidişat ikimizi de zararlı çıkaracak. Burası Kayseri ne yazık ki, peki sen bilirsin... Bunu daha öncesinde de söylemiştim hiç ciddiye almadın" şeklinde ifadeler kullandığını iddia ederek mesajlar ile ses kayıtlarını savcılığa sundu.

‘ELİMDE VİDEO YOK’ DEDİ

Şüpheli E.T. ifadesinde “Herhangi bir şekilde şantaj içerikli bir söz söylemediğini ve elinde herhangi bir görüntü bulunmadığını söyleyerek” suçlamayı reddetti. E.T.’nin HTS kayıtlarının incelemesiyle akrabası B.E.A. ile birlikte hareket ettiği değerlendirildi. B.E.A. da ifadesinde E.T. ile akraba olduğunu söyledi ve suçlamayı reddetti.

Tutuklanıp cezaevine gönderilen ve yaklaşık iki buçuk ay cezaevinde kaldığı öğrenilen E.T. ek ifade vermek istediğini belirterek savcılığa başvurdu. 24 Eylül 2025 tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından alınan ifadesinde, “Özhaseki’yle ilgili elinde herhangi bir görüntünün bulunmadığını, bu olayla ilgili pişman olduğunu, hakkında takipsizlik kararı verilmesini ancak bunun mümkün olmaması halinde dava açılmasının ertelenmesi kararı başta olmak üzere lehine olan tüm hükümlerin uygulanmasını” talep etti.

ŞİKÂYETİNDEN VAZGEÇTİ

Özhaseki de avukatı aracılığıyla savcılığa sunduğu dilekçede E.T.’nin “Tüm gerçekleri itiraf etmesi, samimi beyanları ve ailesiyle çocuğun mağdur olduğunu beyan etmesi üzerine şikâyetinden vazgeçtiğini” belirtti.

Savcılık değerlendirmesinde “Şüpheliler E.T. ile akrabası B.E.A.'nın fikir ve eylem birliği içinde Özhaseki’nin şeref ve saygınlığına zarar verecek nitelikteki ona isnatta bulunmak suretiyle kendilerine yarar sağlamaya çalıştıkları ve bu şekilde üzerlerine atılı şantaj suçunu işlediklerine dair haklarında dava açmak için yeterli şüphenin oluştuğu…” ifade edildi.

DAVA AÇILMASI ERTELENDİ

Ancak Kayseri Cumhuriyet Başsavcılığı 17 Ekim 2025 tarihinde, şüpheli E.T.’nin pişman olduğunu belirtmesi, Özhaseki’nin şikâyetinden vazgeçmesi ve suçun üst sınırının üç yıl ve daha az hapis cezasını gerektiren bir suç olduğundan kamu davasının açılmasının beş yıl ertelenmesine karar verdi.

∗∗∗

MEHMET ÖZHASEKİ KİMDİR?

1994 ve 1998 yılları arasında Kayseri Melikgazi Belediye Başkanlığı, 1998 ve 2015 yılları arasında da Kayseri Büyükşehir Belediye Başkanlığı yaptı. Haziran 2015 ve Kasım 2015 genel seçimlerinde AKP Kayseri milletvekili olarak Meclis’e girdi. 2016-2018 yılları arasında Çevre ve Şehircilik Bakanı oldu. 2019 yerel seçimlerinde AKP’den Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday gösterildi. Seçim döneminde “Seçimi Mansur Yavaş'ın kazanması durumunda evlere su faturalarını PKK ve DHKP-C militanlarının getireceği” iddiasıyla hafızalara kazınan Özhaseki, seçimi Mansur Yavaş'ın karşısında kaybetti. AKP’li Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 3 Haziran 2023 tarihinde açıkladığı bakanlar kurulu listesinde yer alarak yeniden Çevre ve Şehircilik Bakanı oldu. 1 Temmuz 2024 tarihinde sosyal medya hesabından sağlık sorunları nedeniyle istifasını duyurdu.

***

Diploma iptali pahalıya patlayabilir: İstanbul Üniversitesi'nin akreditasyonları tehlike altında! 

İBB Başkanı ve CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının usulsüz iptali sonrası İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nin uluslararası akreditasyonu tartışma açılmaya başlandı. İstanbul Üniversitesi'ne akreditasyonun iptali için ABD’deki AACSB’ye yapılan başvurunun ardından Avrupa merkezli AQAS’a da şikayet yapıldı.

İBB Başkanı ve Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının  iptal edilmesi sonrası İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nin uluslararası akreditasyonları dünya çapında tartışmaya açıldı.

İlk olarak ABD merkezli AACSB’ye (Küresel Yüksek İşletme Eğitim Kurumları Birliği) yapılan başvurunun ardından şimdi de bir grup akademisyen tarafından Avrupa merkezli AQAS’a (Eğitim Programları Akreditasyonu Yoluyla Kalite Güvence Ajansı) resmi başvuru yapıldı.

İKİNCİ BAŞVURU

Halktv.com.tr Yazarı İsmail Saymaz’ın aktardığına göre, fakülte hakkında ABD merkezli bir inceleme sürerken, Avrupa merkezli ikinci bir akreditasyon kuruluşuna da resmi başvuru yapıldı.

Saymaz bu süreci şöyle aktardı:

“Bu kez İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’nin Amerika dışında akredite olduğu bir diğer kuruluşa başvurdular. Neresi? Bu da Avrupa merkezli akreditasyon kurumu olan AQASadlı kuruluş.”

AQAS, Almanya merkezli bir yükseköğretim kalite güvence ve akreditasyon kurumu. Üniversitelerin lisans ve yüksek lisans programlarını uluslararası akademik standartlara göre değerlendiriyor.

İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi de bu kuruluştan akreditasyon almış durumda. Yeni başvuruda da, diplomaların iptal kararının etik ve akademik tarafsızlığa zarar verdiği öne sürülerek, fakültenin akreditasyonunun iptali talep edildi.

ÖN DEĞERLENDİRME AŞAMASINDA

AQAS’a yapılan başvuru henüz ön değerlendirme aşamasında.

Saymaz, başvuruda bulunan akademisyenlerin değerlendirmelerini şöyle aktardı:

“Bu akreditasyonların iptali gündeme gelirse üniversitenin özellikle İşletme Fakültesi’nin uluslararası güvenilirliği ve saygınlığı büyük ölçüde zarar görecek. İki kurum da bu yönde bir karar alırsa... İstanbul Üniversitesi’nin prestiji önemli ölçüde azalacak.”

GÖNÜLLÜ AKADEMİSYENLER TAKİP EDİYOR

Başvuruların takibi, ABD’de kurulan 19 Mart Platformu bünyesindeki akademisyenler tarafından yürütülüyor. Platform, İmamoğlu hakkında başlatılan 19 Mart operasyonu sonrasında, ABD’deki gönüllü akademisyenlerce oluşturuldu. Saymaz şu bilgileri paylaştı:

“Bu akreditasyon için yapılan başvuruyu Amerika’da bulunan 19 Mart Platformu bünyesindeki akademisyenler yakından takip ediyorlar. 19 Mart’tan sonraki gelişmeleri Ekrem İmamoğlu ile ilgili gelişmeleri Amerika kamuoyunda tartışıyorlar.”

***

AQAS HAKKINDA

Başvurunun yapıldığı AQAS kendisini şöyle tanımlıyor: “AQAS, bir kurum olarak Avrupa Yüksek Öğretim Alanı'nın daha da geliştirilmesinde ayrılmaz bir rol oynamaktadır. Avrupa Yüksek Öğretim Kalite Güvencesi Birliği'nin (ENQA) tam üyesiyiz; bu birlik, yükseköğretim kurumlarında kalite güvencesini doğrulayan veya geliştiren çeşitli Avrupa kuruluşlarını temsil etmektedir. Bu nedenle, AQAS, ENQA ve yükseköğretimdeki diğer paydaşlar tarafından geliştirilen ve Avrupa Yüksek Öğretim Alanı'ndaki yükseköğretimden sorumlu bakanlar tarafından ilk olarak 2005 yılında ve daha sonra (revize edilmiş olarak) 2015 yılında onaylanan "Avrupa Standartları ve Yönergeleri"ne göre hareket etmeyi taahhüt eder. AQAS ayrıca Avrupa Akreditasyon Konsorsiyumu'nun (ECA) kurucu üyesidir. 2004 yılında, tüm üyeler adil ve şeffaf akreditasyon prosedürlerini sağlamak için bir "İyi Uygulama Kodu" imzalamıştır. AQAS, Avrupa Kalite Güvencesi Kaydı'nda (EQAR) listelenmiştir.”

2028’E KADAR AKREDİTE

AQAS’a Türkiye’den yaklaşık 80 fakülte veya program akredite durumda. İstanbul Üniversitesi’nden ise İşletme dahil 11 fakülte veya program akredite. İşletme programının akreditasyonunun bitiş tarihi 2028.

***

Birgün

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -14 Şubat 2026-

Bilal’in koltuğu kasımda hazır -Yaşar Aydın- Erdoğan, seçim öncesi kabine değişikliği ile yetinmeyip genel başkanlığa düşündüğü Bilal Erdoğa...