Hangi Batı? Elveda demokrasi + Bilal Erdoğan ve kapitalizm + Avrupa ‘yıkım altında’ -Cumhuriyet-


Hangi Batı? Elveda demokrasi -Ergin Yıldızoğlu- 

Le Monde’da Jaroslaw Kuisz “İki Batı’dan söz etmek hiç de abartılı olmaz” (“Parler de deux Occidents n’a rien d’exagéré”) başlıklı yazısında, Trump modeli ve Avrupa’nın liberal demokrasisi olarak iki Batı şekilleniyor diyordu. Buna karşılık, Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (ECFR) Başkanı Mark Leonard ise Avrupa’daki rejimlerin hızla Trump rejimine benzediğini, kıtada MAGA benzeri bir ideolojik dönüşümün hızlandığına işaret ediyor. Orta büyüklükteki ülkelerin egemen sınıfları -örneğin Türkiye gibi- bu ikileme sıkışıyor.

‘İKİ BATI’ ARASINDA... 

Le Monde’daki makale, “orta büyüklükte” ülkeler için Trump’çı ABD’ye yanaşmanın kısa vadede kârlı görünebileceğini, fakat bunun demokrasiyi fiilen feda etmek anlamına geleceğini anlatıyor. Özetle, Doğu Avrupa, Baltıklar, Gürcistan veya Tayvan gibi ülkeler için “demokrasi” bir zamanlar “güvenlik kalkanı” idi; şimdi Trump’ın pazarlıkçı dış politikası bu modeli hızla aşındırıyor. Avrupa cephesinde Macron’un Davos’taki sert çıkışları ya da Kanada Başbakanı Mark Carney’nin kurmaya çalıştığı bir direniş dili var ama durum simetrik değil. Büyük güçler masada pazarlık ediyor, diğer “bağımlı” ülkeler hedef olmamak için sürekli taviz veriyor.

Mark Leonard’ın analizlerinde “Avrupa’daki popülist liderler” Trump’ı model alırken ana akım partiler bile gitgide “ulusal egemenlik” söylemlerini benimsiyor. Bu durum, “bağımlı” ülkelerin egemen sınıflarını zor bir tercihle karşı karşıya bırakıyor: Trump modeli mi, yoksa Avrupa Birliği’nin liberal modeli mi? Arjantin Başkanı Javier Milei, Trump’a, ABD’ye yaklaşırken Türkiye gibi ülkeler ABD ve Rusya/Çin eksenleri arasında manevra yapmaya çalışıyor.

ALT SINIFLAR VE ‘OTORİTERLİK’ TUZAĞI 

Alt sınıflar için tablo daha karanlık. Neoliberal demokrasiler eşitsizliği daha da derinleştirdiler; şimdi Trumpçı “süreç olarak faşizm”, “güvenlik” ve “düzen” vaadini cazip bir çıkış yolu gibi sunuyor. Leonard’ın ECFR bünyesinde referans verdiği anketlere göre Avrupalılar hem Rusya tehdidinden hem de Trump yönetimindeki ABD’nin öngörülemezliğinden endişeli; savunma harcamalarını artırma, zorunlu askerlik ve güvenlik devleti tartışmaları yeniden yükseliyor. Ekonomik baskı altındaki alt sınıflar, bu iklimde, Fransa’da, Almanya’da olduğu gibi “popülist otoriter” seçeneklere doğru savruluyor.

Mark Leonard’ın gözlemleri doğruysa, karşımızda aslında iki ayrı Batı değil, Avrupa’nın, süreç olarak faşizm zemininde Trump rejimi ile buluşmasıyla şekillenen tek bir Batı var. “Bağımlı” ülkelerin seçkinleri, bu Batı karşısında kendilerine yer ararken alt sınıflar açısından gelecek parlak görünmüyor. Le Monde yazarı, 1920-1930’ların Avrupa’sının hatalarını tekrar etmemek için hızlı ve kararlı biçimde hareket etmek gerektiğini hatırlatıyor.

DEMOKRASİ SONU MU? 

Bu noktada ben de Robert Kaplan’ın “Was Democracy Just a Moment?”  (Demokrasi yalnızca bir an mıydı? 1997) denemesini anımsıyorum. Kaplan, dev şirketlerin artan gücünün ve bozulmuş gelir dağılımının demokrasiyi içeriden aşındıran etkilerini tartışırken; karmaşıklaşan dünya yapısının, bilgi asimetrilerinin sıradan yurttaşı yönetici elitlerden daha da uzaklaştırdığına dikkat çekiyordu. Ona göre teknolojinin sunduğu imkânlar, “demokrasi” ile kapsamlı otoriter denetimi birleştiren “hibrit rejimlerin” yükselişi için elverişli bir zemin yaratıyordu.

Bu bağlamda, Orta Asya-Kafkasya Enstitüsü, İpek Yolu Araştırmaları Merkezi’nden Halil Karaveli, bir analizinde, “Trump, Türkiye’deki otoriterleşme ve milliyetçilik mantığını güçlendiriyor... (abç) Türkiye’deki muhalefetin işi çok zor. Milliyetçi bir seçmen kitlesine hitap etmesi, muhafazakârlara güven vermesi, Batı’nın demokratik desteğinin artık garanti olmadığı bir jeopolitik ortama uyum sağlaması gerekiyor. CHP’nin ... Erdoğan’ın hâkimiyetine meydan okuyabilmesi için; Batı liberalizmine olan inançtan uzaklaşarak, daha kararlı bir ulusal duruşa, Türkiye’nin gücünü vurgulayan bir söyleme yönelmesi gerekebilir” diyordu.

Bu tablo karşısında, Kaplan’ın kapitalizm altında “Demokrasi, yalnızca bir tarihsel an mıydı” sorusu yaşamsal bir anlam kazanıyor. Batı’nın egemen sınıfları faşizmi tercih ederse, bağımlı ülkelerin halk sınıflarına, direniş ve isyan dışında başka hangi gerçek seçenek kalacak?

/././

Bilal Erdoğan ve kapitalizm -Mehmet Ali Güller- 

Bilal Erdoğan’ın kapitalizm “karşıtı” şu sözleri tartışma yarattı: “Kapitalist düzen maalesef insanı insan yapan değerlerinden uzaklaştırıyor. Ve eğer buna karşı aktif mücadele veren bir zümre olmazsa, bu mücadeleyi kaybetmemiz çok da uzak olmasa gerek.”

Marx’ın önemli saptamasıdır: Maddi koşullar insanın bilincini belirler.” Edip Cansever’in “insan yaşadığı yere benzer” demesi ise bu gerçekliğin şiirsel halidir.

Konumuz elbette Bilal Erdoğan’ın sözleri ile pratiği arasındaki uyumsuzluk değil. Bu sonuçta AKP’nin siyaset yapma tarzı çünkü: “Yerli ve milliyiz” derler ama pratikte en Atlantikçi icraatlara imza atarlar. “Batı’ya karşıyız” derler ama Batı’nın tüm nimetlerinden yararlanırlar, bunu da “Batı’nın tekniğini almak ama ahlakından uzak durmak” diye formüle ederler.

EN KAPİTALİST PARTİ 

AKP fiilen Türkiye’nin en kapitalist, en özelleştirmeci, en serbest piyasacı, en neoliberal partisidir. Kamu kaynaklarının ve Cumhuriyetin birikiminin yüzde 86’sı AKP döneminde satıldı, özelleştirildi, yabancılaştırıldı, piyasalaştırıldı, yağmalandı. Tek başına kamucu birikimin bu tasfiyesi bile bile AKP’nin en kapitalist hükümet olduğunu ortaya koymaktadır.

Üstelik yüzde 86 bile artık yetmiyor AKP’ye, kalanları da satmanın peşindeler. Şimdi de 2 köprü ve 7 otoyol özelleştirmesi var. İBB AKP Grup Başkanvekili Faruk Gökkuş açık açık söyledi: “Köprüleri özelleştireceğiz. İnandığımız ekonomik sistem neyse, biz onu size rağmen uygulamaya devam edeceğiz.”

AKP budur. Bu sözler Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın “Babalar gibi satacağız”  demesinin, Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın 31 Mayıs 2013’te TBMM’de “Bizden önce 13 hükümet sadece 8 milyar dolarlık özelleştirebildi. Biz ise tam 42 milyar dolarlık özelleştirdik” diye övünebilmesinin devamıdır.

SEÇİM BÜTÇESİ HAZIRLIĞI

2 köprü ile 7 otoyolun 25 yıllığına 7 milyar dolara özelleştirileceği konuşuluyor. Oysa CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz’ın Karayolları Genel Müdürlüğü 2026 Yılı Performans Programı Raporu’na dayanarak aktardığına göre 2 köprü ve 7 otoyolun 2025 net kârı 600 milyon dolar. Yani 25 yılda net 15 milyar dolar yapar.

Peki AKP hükümeti kamu adına neden böyle bir paradan vazgeçiyor ve uzun vadede kasaya girecek 15 milyar dolar yerine kısa vadede kasaya girecek 7 milyar dolara razı oluyor? Şirketlerin çıkarını mı düşünüyor? Yoksa erken bir seçim planlıyor ve kasada kullanılacak sıcak paraya ihtiyacı mı var?

YARGININ SİYASALLAŞMASI 

Erdoğan’ın kabinede yaptığı küçük ama etkili revizyon, muhalefet tarafından bir erken seçim işareti olarak yorumlanıyor. Başsavcı Akın Gürlek’in adalet bakanı ve vali Mustafa Çiftçi’nin içişleri bakanı atanması dikkat çekici.

Özellikle Akın Gürlek, Saray açısından çok önemli bir isim. Hâkim iken Adalet bakanı yardımcısı, başsavcı iken Adalet bakanı yapıldı. Böylece yargı cübbesi üzerindeyken iki kere siyasi ceket giymiş oldu.

Gürlek Türkiye’nin şu anda gündeminde olan sayısız dava dosyasının sahibi durumunda. Açtığı davalar, muhalefet tarafından “Saray’ın siyasi operasyonları” olarak yorumlanıyor. Saray o davaların sahibini şimdi doğrudan Adalet bakanı yaparak aslında muhalefetin yorumunu da doğrulamış oluyor.

Öte yandan Gürlek’in iki kere cübbesi üstündeyken siyasi ceket giymesi, “parti devleti” olgusunu da gözler önüne seriyor.

TÜRKİYE’NİN SOSYALİSTLERİ VAR 

Başa dönersek, Bilal Erdoğan’ın “Kapitalist düzene karşı mücadele eden bir zümre olmazsa insanı insan yapan değerler yok olacak” diye “endişe etmesine” gerek yok.

Bu ülkede her türlü zorluğa rağmen kapitalizme karşı mücadele eden sosyalistler, komünistler var.

Ve kapitalizme karşı mücadelenin en somut hali de AKP’ye karşı mücadeledir. Çünkü AKP hükümetleri, Türkiye’nin gelmiş geçmiş en kapitalist, en özelleştirmeci, en Atlantikçi hükümetleri olmuştur.

/././

Avrupa ‘yıkım altında’-Mehmet Ali Güller- 

Münih Güvenlik Konferansı başladı. Öncesinde yayımlanan hacimli Münih Güvenlik Raporu, Avrupa açısından bir çaresizliğe işaret ediyor.

“Yıkım altında” başlığını taşıyan Münih Güvenlik Raporu’nun tespiti şu: “Yaklaşık seksen yıl sonra, ABD önderliğindeki 1945 sonrası uluslararası düzen yıkıma uğruyor.”

Rapor, Amerikan düzeninin doğrudan ABD tarafından yıkıldığını belirtiyor: “Mevcut kuralları ve kurumları baltayla yıkmaya çalışanların en güçlüsü ABD Başkanı Donald Trump’tır.”

Rapor her ne kadar Trump’ı ve yönetimini suçluyorsa da aynı zamanda bunun “Trump’ın kişisel inançlarına” atfedilmemesi gerektiğini belirterek Trump sonrasında da bu siyasetlerin süreceğine işaret ediyor. Rapor bu politikaların “ABD elitlerinin çıkarını” yansıttığını ve ABD’nin hâlâ mevcut olan gücüne dayandırılarak yürütüldüğünü saptıyor ki bu önemli.

AVRUPA’NIN ÇİN’E BAKIŞI SORUNLU

Elbette bu saptamalar yeni değil, öncesinde Davos’ta, Dünya Ekonomik Forumu’nda da ortaya kondu. Dolayısıyla asıl sorun şu: Avrupa (ya da AB) bu “yıkımın altında” ne yapacak? Avrupa’nın çözümü ne?

Hacimli raporun sıkıntısı da burada; saptaması var, çözümü yok. Dahası çözüm olabilecek yolu da kendi elleriyle kapatıyor.

Bir kere Münih Güvenlik Raporu, ABD’nin Ulusal Güvenlik Stratejisi’ni, ABD’nin AB’yi dışarıda bıraktığı ve dünyayı Çin ve Rusya’yla paylaşmak istediği şeklinde yorumluyor. ABD’nin mutlak egemenlik alanı ilan ettiği Batı yarımküre dışındaki bölgeleri fiilen Çin ve Rusya’ya devrettiğini ileri sürüyor.

Ancak bu doğru değil. Evet, ABD “Batı yarımkürede egemenliğini” esas alıyor ama bu “Doğu yarımküreyi Çin ve Rusya’ya bıraktığı” anlamına gelmiyor, tersine orada da Çin’e karşı mücadele hedefliyor.

Esas sorun ise şu: Rapor “düzeni yıkanın” ABD olduğunu saptıyor ama tehdit olarak yine de Çin’i işaret ediyor: “Giderek güçlenen Çin, bölgesel istikrarı tehdit eden provokasyonlar ve baskılarla bölgesel hakimiyet için güçlü bir girişimde bulunuyor.”

AVRUPA’NIN ÇARESİZLİĞİ 

Avrupa’nın çaresizliği de burada. Hem ABD’nin yıkıcılığını saptıyor ama hem de o yıkıma karşı ittifak kurabileceği ülkelere karşı pozisyon alıyor.

Peki “herkese karşı” durumdaki Avrupa ne yapabilecek? Elinde ne var, kaynakları ne?

ABD’li ünlü iktisatçı Richard D. Wolf’un şu saptaması önemli: “Avrupa’nın önümüzdeki 10 yıl içinde askeri savunma kapasitesini geliştirmesi ve yapay zekâ gibi yüksek teknoloji alanlarında ABD ve Çin’i yakalaması gerekiyor. Ancak kaynaklar sınırlı. Merkez sağ hükümetlerin çoğunlukta olduğu Avrupa’da, bu finansman zenginlerin vergilendirilmesiyle sağlanmayacak. Tek seçenek, sosyal refah programlarında vahşi kesintilere gitmek. Avrupa, ABD’ye olan daimi bağımlılığını sürdürmemek için sosyal devlet modelini feda etme noktasına geldi.” (Harici, 9.2.2026)

AVRUPA’NIN İRAN DÜŞMANLIĞI 

Avrupa “düzen ABD’nin yıkımı altında” diyor ama ABD’nin “düşmanlarına” da düşmanlık yapıyor. Örneğin İran’a...

Bu yıl Münih Güvenlik Konferansı’na İran hükümeti davet edilmedi. Alman basınına yansıdığına göre Almanya Dışişleri Bakanlığı konferans yönetimine “İran’a davet gönderilmemesini tavsiye etti”.

Konferansa dünyadan 60 civarında devlet ve hükümet temsilcisi katılacak ama İran hükümeti yok. Ancak konferansın ana gündemlerinden biri İran!

Asıl vahimi de şu: İran hükümeti yok ama İran’da ABD desteğiyle yeniden Şah rejimini kurmak isteyen Rıza Pehlevi var! Konferansın Rıza Pehlevi’yi “İran’ın yeni umudu” diye davet etmesi, Avrupa’nın “yıkım altında” olduğunun bir başka işaretidir.

Bitirirken Türkiye’yi ilgilendiren bir ayrıntıya dikkat çekelim: Münih Güvenlik Konferansı’na Türkiye adına Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın katılıyor. Suriye’den ise Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani ve SDG Komutanı Mazlum Abdi yer alacak.

/././

Cumhuriyet


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -14 Şubat 2026-

Bilal’in koltuğu kasımda hazır -Yaşar Aydın- Erdoğan, seçim öncesi kabine değişikliği ile yetinmeyip genel başkanlığa düşündüğü Bilal Erdoğa...