BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -23 Mart 2026-

 Adliye Sarayları: İktidarın yeni hastaneleri -Selçuk Candansayar- 

Türkiye’de yargı sistemi; psikiyatrinin son altmış yıldır büyük bedeller ödeyerek, sancılı bir özeleştiriyle üzerinden atmaya çalıştığı "toplumsal disiplin aygıtı" gömleğini, sanki yeni ve pırıltılı bir üniformaymış gibi gönüllü olarak üzerine geçirdi. CHP’li belediyelere, seçilmiş başkanlara ve özellikle Ekrem İmamoğlu’na yönelik başlayıp; gazetecilere, akademisyenlere ve sıradan yurttaşlara yayılarak süregiden yargı harekatı, bu "üniformanın" adliye koridorlarında nasıl bir disiplin/terbiye aracına dönüştüğünü gösteriyor.

Adliye sarayları artık hukuk dağıtan mekanlar olmaktan çıkıp, muhalif siyaseti "ıslah edilmesi gereken bir sapma" olarak gören devasa “tanı ve terbiye hastanelerine” dönüşmüş durumda. Savcılar artık yasa maddelerini değil, sanki bir "toplumsal uyum" ölçeğini kullanıyorlar; kimin "makbul" kimin "patolojik" olduğuna karar veren bir “psikiyatr” edasıyla iddianame değil, siyasi "zorunlu yatış kararı" yazıyorlar.

Özgürlükçü psikiyatri, iktidar ve toplumun ona yüklediği denetim ve disiplin aygıtı rolünü on yıllardır reddederken, Türkiye’de yargı, gönüllüce “psikiyatrik bir aygıt” haline gelmiş durumda. 12 Eylül Darbecileri de kendilerini doktor yerine koyarak, hastalanan toplumu içindeki mikropları temizleyerek tedavi ettiklerini iddia ediyorlardı. Bugün de “hukukçular” anayasayı, seçme-seçilme hakkını teknik olarak biliyorlar bilmesine ama iktidarın boğucu "hor görme" dili altında bu bilgilerini adeta "unutuyorlar." İktidarın öfkesi, hukuk bilgisinin ve etiğinin yerini alıyor.

Bu sistemin yakıtı R. Marton’un "Hor Görme Hastalığı" (Disease of Contempt) dediği kolektif bir patoloji. İktidar, muhatabını eşit bir siyasi rakip olarak değil; değersizleştirilmesi, aşağılanması ve nihayetinde tasfiye edilmesi gereken "patolojik bir unsur" olarak kodluyor.

BOMBARDIMANA TUTUYOR

Belediye başkanlarına veya "Laikliği Savunuyoruz" bildirisine imza atan akademisyenlere yöneltilen küfür düzeyindeki hakaretler rastlantısal değil; bu, muhalif olanı "insandışılaştırarak" ona uygulanan hukuksuzluğu toplum nezdinde "müstahak" kılma girişimi. Eğer bir grup sürekli "terörist", "sürtük", "yerli ve milli olmayan" gibi sıfatlarla aşağılanıyorsa; onlara uygulanan hukuksuzluklar (haksız tutuklamalar, polis şiddeti vb.) toplumun bir kesimi tarafından "hak edilmiş bir operasyon" olarak algılanmaya başlar. Sürekli aşağılama, şiddetin önündeki ahlaki barajı yıkar. İktidarın aşağılama, hor görme dili anlık öfke patlamaları değil, sistemli bir yönetme biçimi. İktidar, kendi kitlesini konsolide etmek için "öteki" olarak işaretlediği kesimleri (gazeteciler, akademisyenler, muhalifler, belli yaşam tarzına sahip olanlar) sürekli bir "değersizleştirme" bombardımanına tutuyor. Türkiye’de bazı hekimlerin ve hukukçuların, iktidarın aşağılayıcı dilini benimseyerek mesleki etiklerini "unutmaları" (örneğin cezaevindeki hasta mahkumlara yaklaşım veya adli raporlardaki tarafgirlik) bu hor görme hastalığına yakalandıklarını düşündürüyor. İktidarın dili, meslek ahlakını felç ediyor. Cezaevindeki hasta mahkuma "hastalık numarası yapıyor" gözüyle bakan tıp raporu veya en temel hak talebini "güvenlik tehdidi" olarak kodlayan yargı kararı "etik unutuşun" örnekleri. Yargı sistemi artık sadece suçun varlığına bakmıyor; muhatabının "makbul" olup olmadığını tayin ediyor. Tutuklama kararına esas olması gereken hukuki gerekçe yerini "dışarıda olmaya uygun olmama" kanaatine bırakıyor. Hukuk sistemi artık suçu yargılamıyor, tutumu yargılıyor. Yargı, somut bir fiili değil, kişinin iktidarın belirlediği "makbul vatandaş" hiyerarşisindeki yerini esas alıyor. Eğer kişi "hor görülenler" safındaysa, yargı süreci şüphelinin suçunu ispatlamaya değil, iktidarın ona uyguladığı şiddeti rasyonalize etmeye odaklanıyor. Cezaevlerindeki "İdare ve Gözlem Kurulları"nın verdiği kararlarda da durum aynı. Bir hükümlünün "pişmanlık" göstermesi ya da “iyi hali” değerlendirilirken, kriter iktidarın hor görme hiyerarşisine boyun eğip eğmediği.

Hor görme rejimi, sadece aşağıladığını değil, bizzat bu dili kuran iktidar aygıtını ve onun bir uzantısı haline gelen yargı mensuplarını da ağır bir ruhsal aşınmaya sürüklüyor. Kendisini hukukun ve halk iradesinin üzerinde konumlayan bu kibirli büyüklenmecilik, beraberinde derin bir güvensizliği ve kuşatılmışlık hissini getiriyor. Yargı üyeleri, iktidarın bu devasa kibir zırhına eklemlendikçe, verdikleri her hukuksuz kararla aslında kendi korkularını da besliyorlar. "Ya bir gün bu zırh delinirse?" korkusuyla daha çok cezalandıran, daha çok hor gören bir sarmala hapsoluyorlar. Muktedir olmanın kibriyle, her an devrilebilme korkusu aynı cübbede buluştukça yargının gerçeklikle bağı her geçen gün biraz daha kopuyor.

Bu patolojinin en sinsi tarafı ise yargı salonlarından çıkıp gündelik hayatın kılcal damarlarına sızması. N. C. Hollander’ın Latin Amerika diktatörlükleri üzerinden anlattığı zebani sokaklarımızda dolaşıyor: "Algo habrán hecho" (Mutlaka bir şey yapmışlardır). Bir belediyeye kayyum atandığında veya bir akademisyen kovulduğunda, bir gazeteci tutuklandığında; sokaktaki insanın "Koca devlet boşuna uğraşmaz, mutlaka bir şey yapmıştır" demesi, saldırganla özdeşleşmenin zirvesi. İnsanlar, "Eğer o masumsa ve başına bunlar geldiyse, benim de başıma gelebilir" dehşetiyle yüzleşmemek için; şiddete maruz bırakılanı hor görmeyi ve saldırganın yanında saf tutarak hayali bir güvenlik şemsiyesine sığınmayı tercih ediyorlar.

YÜZLEŞMEK DEMEK

Bu ruhsal yarılma, sadece devlet ve yurttaş arasındaki makro ilişkide kalmaz; bulaşıcı hastalık gibi aile sofralarına, iş yeri koridorlarına ve komşuluk ilişkilerine de sirayet eder. "Hor görme hastalığı", artık gündelik bir iletişim dili haline gelir. Saldırganın dilini ödünç alan birey, kendi küçük iktidar alanlarında —evde çocuğuna, iş yerinde altındakine, sokakta kendisinden daha kırılgan olana— aynı hiyerarşik küçümsemeyle yaklaşmaya başlar. Empati ise, bu sistemli hor görme sarmalında bir zayıflık belirtisi olarak kodlanır; zira empati kurmak, mağdurun acısını hissetmek ve dolayısıyla saldırganın haksızlığıyla yüzleşmek demektir.

Öte yandan, toplumun içinde bulunduğu “suskunluk sarmalını” yalnızca "saldırganla özdeşleşme" gibi bilinçdışı bir savunma düzeneğine indirgemek, bireyin politik iradesini ve rasyonel muhakemesini yok saymak olur. Toplumun geniş kesimi, olup bitenin haksızlığını gayet iyi bilseler, bu "hor görme" dilini içsel olarak onaylamasalar dahi, bilinçli bir sessizliği tercih ediyorlar. Bu, patolojik bir özdeşleşmeden ziyade, devasa bir baskı aygıtı karşısında geliştirilen rasyonel —fakat etik açıdan maliyetli— bir hayatta kalma stratejisi. Kendisini bir başına hissedenler, hakikati görüyor ama o hakikati dile getirmenin getireceği bedeli ödemekten korkuyorlar. İnsanlar bir şeylerin "yanlış" olduğunu biliyorlar, ancak "bir şey yapmışlardır mutlaka" cümlesini vicdani bir sığınak olarak değil, kamusal alanda kendilerini koruyacak bir zırh olarak kuşanıyorlar.

İktidarın diliyle yayılan ‘hor görme hastalığı’, sadece muhatabını değersizleştirmiyor; aynı zamanda bu dili kullananı ve buna tanıklık ederken etik bilgisini ‘unutan’ profesyonelleri ve toplumun tümünü de ruhsal bir çürümeye mahkûm ediyor. Moleküllerimize kadar sızan bu sistemli haysiyet aşınması bugün Türkiye’nin en büyük halk sağlığı sorunu.

Psikiyatrinin kendi tarihindeki hatalardan süzerek çıkardığı özeleştiri mirasını yargıya hatırlatmak, unutulan mesleki onuru savunmak, artık sadece bir siyasi eylem değil, toplumsal iyileşme mücadelesine verilmesi gereken zorunlu bir katkı. İyileşmek aynı zamanda bir özgürleşme eylemidir.

Vicdanı nasırlaşan bir toplum olmaktan özgürleşmeli ve haysiyetimizi yeniden kazanmak için bir araya gelmeliyiz.

Not: Sevgili İsmail Arı haysiyetini hiç yitirmeyenlerden biri olarak aklımdaydı, yazarken. 

/././

Bitmeyen sendikal zulüm!-Aziz Çelik- 

Sendika başkanı Mehmet Türkmen’in işçi haklarını savunduğu için, patronlara karşı uygulanan çifte standardı haykırdığı için tutuklanması hak mücadelesine ve sendikalara büyük bir gözdağıdır. Türkmen’in tutuklanması ülkede hak savunucularına ve sendikal mücadeleye karşı bitmeyen zulmün yeni bir halkasıdır. Bu zulmün panzehri dayanışmadır.

Türkiye’de hak arama ve sendikal mücadele ile gerçeği anlatma mücadelesi hep zor olmuştur. İnsan haklarını, işçi haklarını, emeğin haklarını savunanlar ve halka gerçeği anlatanlar sık sık zulümle karşılaşmıştır. Bu bayramı çok sayıda hak savunucusu hapiste karşıladı. Bunlardan biri de sendikacı, işçi hakları savunucusu ve Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası’nın (BİRTEK-SEN) Genel Başkanı Mehmet Türkmen. Bu hafta onun şahsında Türkiye’de sendikal mücadeleye dönük dünden bugüne bitmeyen zulmü ele alacağım.

21. YÜZYILIN BAŞINDA SENDİKAL ZULÜM

Mehmet Türkmen’in hayatı, Türkiye’de sendikal mücadelenin ve hak arama özgürlüğünün ne denli kısıtlandığının günümüzdeki somut örneğidir. Mehmet Türkmen, çalışma koşullarının ağır olduğu işyerlerinde işçi haklarını savunan, haksızlıklara karşı çıkan ve örgütlenme mücadelesi yürüten çekirdekten yetişen güneyli bir sendikacıdır.

Dokuz yaşında Gaziantep’te halı atölyelerinde çıraklığa başladı. 15 yıl süren halı dokuma işçiliğinin ardından sendikal harekete girdi ve son çeyrek yüzyıldır Gaziantep’te gerçekleşen hak arama mücadelelerine, grevlere, direnişlere ve sendikalaşma çabalarına aktif olarak katıldı. Türk-İş’e bağlı Petrol-İş ve DİSK’e bağlı Tekstil sendikalarında bölge temsilciliği yaptı.

Kasım 2021’de yürüttüğü DİSK Tekstil Bölge Temsilciliği görevine son verilen Türkmen, 2022 yılı başında Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası’nı (BİRTEK-SEN) kurdu. Bu dönemde sendikal faaliyetleri nedeniyle yerel işverenler tarafından pek çok kez hedef gösterildi, tehdit edildi ve defalarca gözaltına alındı. Çoğunluğu patronların şikâyetiyle olmak üzere hakkında çok sayıda soruşturma ve dava açıldı.

17 Şubat 2025’te Gaziantep Başpınar’da düşük ücret dayatmasına karşı başlayan kitlesel işçi eylemleri sırasında "suç işlemeye alenen tahrik" gerekçesiyle tutuklandı. 36 gün tutukluluktan sonra tahliye edildi; ancak aynı gün ev hapsi kararı verildi. 17 Nisan’da kaldırılan ev hapsi, 21 Nisan’da savcılığın itirazıyla yeniden uygulandı ve 100 gün sürdü. 18 Temmuz’da "suç işlemeye tahrik" suçundan 6 ay 7 gün ceza verildi. Verilen ceza, idare mahkemesince hukuka aykırı bulunan valiliğin yasak kararına dayandırıldı.

13 Mart 2026’da Sırma Halı’daki işçi eyleminde yaptığı basın açıklaması sonrasında 15 Mart’ta gözaltına alındı. "Barikatları işçilere değil, patronlara kurun. Bu adaletsizliğe her gün yenilerini ekleyerek, işçilerin yüreğinde öfke ve isyan biriktiriyorsunuz" sözleri gerekçe gösterilerek "halkı kin ve düşmanlığa tahrik" suçlamasıyla 16 Mart 2026’da yeniden tutuklandı.

Mehmet Türkmen Gaziantepli, güneyli yerel bir sendika lideri. Özellikle tekstil sektöründeki haksızlıkların üzerine gidiyor, onların sesi olmaya çalışıyor. Sendikacılık hakkıyla yapıldığında zor iştir; yerel sendikacılık daha da zordur. Yerel patronların ağları geniştir; bürokrasiyi etki altına alabilir, nüfuzlarını kullanabilirler. Bu işlere meyilli bürokratlar varsa yerelde sendikacılık ve hak mücadelesi çok daha zor olur.

Mehmet Türkmen sendikal mücadelenin doğasında olan işleri yapıyor, işçi cehennemlerinde işçi haklarını savunuyor; çalışırken ölen, sakat kalan işçilerin, alacaklarını alamayan işçilerin haklarını savunuyor,  işçilerin taleplerini görünür kılıyor. Sendikasız işçilerin sendikalaşmasına çalışıyor. Bu nedenle de hedefe konuyor. Doğru yerde durduğu ve eğilmediği için zulüm görüyor.

ANATOLE FRANCE’IN DEDİĞİ…

Mehmet Türkmen’in tutuklanması aslında söylediği sözlerin ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor. Şunları demiş Mehmet Türkmen: "İşçiler aylardır maaşlarını düzenli alamıyorlar. Fazlasını değil sadece maaşının zamanında yatırılmasını istiyorlar. Karşılığında tehdit mesajları alıyorlar. Bu ülkeyi var edenler, sırtlarında taşıyanlar fabrikalarda çalışan işçiler. İşçileri tehdit etmekten vazgeçin. İşçileri insan yerine koymayı öğrenin. Bu memlekette patronsanız, zenginseniz; işçinin hakkına çökebilirsiniz, güvenlik önlemi almayıp işçinin ölümüne sebep olabilirsiniz, cinayet işleyebilirsiniz, kimse size hesap sormaz. Bu ülkede yasalar zenginler için geçerli değil."

Kısaca Türkmen, bu ülkede işçilere başka, patronlara başka yasa uygulandığını söylüyor. Yalan mı? Bu sözler bir sendikal ve siyasal eleştiridir. Bu sözleri söyleyen bir sendikacının tutuklanması ikili hukuk sisteminin varlığını doğrular.

Fransız yazar Anatole France (1844-1924) 19. yüzyılın sonunda kanun önünde eşitliği, biçimsel eşitliği eleştirirken şöyle yazmıştı: “Yasalar o muhteşem eşitliği ile sokaklarda dilenmeyi, ekmek çalmayı ve köprü altında uyumayı fakirlere olduğu gibi zenginlere de yasaklar.” Bu ifade, yazarın dönemin hukuk sistemine ve biçimsel "eşitlik" anlayışına karşı keskin bir eleştiridir. France, yasaların kâğıt üzerinde herkese eşit uygulanmasının (biçimsel eşitlik), sınıfsal farklılıklar ve yoksulluk gibi hayati gerçekleri görmezden geldiğinde nasıl bir adaletsizliğe dönüştüğünü bu ironik cümleyle anlatır.

Anatole France 19.  yüzyılın sonunda kanun önünde eşitliğin işe yaramazlığını anlatıyordu. Mehmet Türkmen 21.  yüzyılın ilk çeyreği biterken yasaların biçimsel olarak bile eşit uygulanmadığını gözler önüne serdiği için ve ikili hukuk düzenini deşifre ettiği için tutuklanıyor. Ülkemiz uzun süredir “ikili hukuk” sistemi uygulanıyor. Muhalif vatandaşa başka "makbul" vatandaşa başka, eleştiren gazeteciye başka "makbul" gazeteciye başka, hak arayan sendikacıya başka “makbul" sendikacıya başka “hukuk” uygulanıyor. Mehmet Türkmen’in başına gelenler bunun en açık örneği. Kanun devleti ilkesi bile rafa kaldırılmış durumda. Bunun her alanda; siyasette, gazetecilikte ve sendikacılıkta örneklerini görüyoruz.

Türkiye’de işçileri işten attığı için, işçi hakkı yediği için, sendikalaşmayı engellediği için, işçinin kıdem tazminatına çöktüğü için hiçbir patronun kapısına dayanılmaz ve hiçbir patron tutuklanmaz. Patronlar anayasal bir hak olan sendikalaşma hakkını bedelini ödeyerek satın alabilirler ve yok edebilir. Ancak bunu dile getiren sendikacılar yaka paça gözaltına alınır ve tutuklanırlar. Mehmet Türkmen vakası özetle budur.

HASAN ÖZGÜNEŞ’İN BAŞINA GELENLER

Mehmet Türkmen’in yaşadıkları aklıma 1950’lerin gözünü budaktan sakınmayan güneyli sendikacısı Hasan Özgüneş’i (1918-1978) getirdi. Türkmen, sendikal zulme uğrayan ilk yerel ve güneyli sendikacı değil. Özgüneş, güneyin, Çukurova bölgesinin en eski ve deneyimli sendikacılarındandı.

Çalışma hayatına çocuk yaşta, İzmir’de başladı, sonra Adana’da devam etti. Adana Mensucat İşçileri Sendikası’nın kurucuları arasında yer aldı. 1950’de Çukurova İşçi Sendikaları Birliği adıyla kurulan Güney-İş’in 15 yıl süre ile genel başkanlığını yaptı. Hasan Özgüneş’in de başı tekstil patronları ve dönemin despotik DP hükümeti ile sık sık derde girdi. CHP’li bir sendikacı olan Özgüneş, DP zulmünden nasibini aldı.

Özgüneş, DP döneminde sık sık baskıyla karşılaştı, evi basıldı, evinde bulunan “Grev nedir?” adlı bir kitaba el konuldu. Defalarca gözaltına alındı. Özgüneş, dağıttığı bir bildiride işveren vekiline hakaret ettiği gerekçesiyle 1953 yılında 3 ay hapse mahkûm edildi. Başkanı olduğu Güney İşçi Sendikaları Federasyonu DP hükümeti tarafından kapatıldı.

***

İŞÇİ HABERLERİ (ADANA), 16 MAYIS 1953

Hasan Özgüneş, bir defasında diğer Adanalı sendikacılarla birlikte hazırladıkları bildirileri vardiya çıkışlarında tekstil işçilerine dağıttı. Bunun üzerine gözaltına alındı. Sabaha kadar falakaya yatırıldı ve ayakları patlayıncaya kadar dövüldü. DP’nin emrindeki emniyet güçleri bir sendikacıya alenen işkence yapmaktan çekinmemişti. Özgüneş 65 gün ayaklarının üzerine basamadı. O yıllarda DP il başkanı aynı zamanda Bossa’nın yüzde 50 hissedarıydı; bu kişinin Emniyet Müdürlüğü üzerinde büyük etkisi vardı. Hasan Özgüneş’in işkence görmesinin bir nedeni de 1957 seçimlerinde CHP’den milletvekili adayı olmasıydı.

Dönemin sendikacıları şöyle anlatıyor: “Emniyet’in kırık dökük bir jipi vardı. Üstü açıktı. İkide bir sendikaya gelirler, bizi jipe bindirirler, bizi teşhir ede ede Emniyete götürürler, 2-3 saat hakaret ederler, sonra da serbest bırakırlardı. Karakollarda çok cop yedik, birçok geceyi nezarette geçirdik.” Bu baskılar üzerine Adana’daki işçilerin sendikalarına uğramaktan çekindikleri anlatılır. Amaç tam da budur. Bu topraklarda hak arayana ve sendikacıya zulüm sadece darbe dönemlerine özgü değil, “sivil” DP despotizminde de sendikacılar büyük zulüm gördü.

DAYANIŞMA DİRENÇ VERİR!

Mehmet Türkmen’in gözaltına alınması ve tutuklanmasının ardından çok sayıda sendikadan tepki yükseldi. KESK ve Birleşik Kamu-İş konfederasyonları protesto açıklamaları yaptı. Birçok sendika ve yerel emek inisiyatifi açıklama yaptı ve eylemler düzenledi. Çok sayıda akademisyen ortak bildiri yayımlayarak ona sahip çıktı. Ancak asıl ses yükseltmesi beklenenlerin suskunluğu üzücüydü. Uzun yıllar görev yaptığı Petrol-İş ve Tekstil sendikaları ile bağlı oldukları Türk-İş ve DİSK suskun kaldı, bir sosyal medya paylaşımı bile yapmadılar.

Anlamak sahiden zor! İki büyük sendikanın eski bölge/il temsilcisi ve çalışanı dahası halen bir sendikanın genel başkanı sendikal nedenlerle tutuklandığında protesto etmeyi veya açıklama yapmayı engelleyen ne? Dün başka sendikacıların başına gelen, yarın başka sendikacıların başına gelecek olan bugün Mehmet Türkmen’in başına gelmiş. Geçmişte aranızda ne yaşanmış olursa olsun, müktesebatınız ne olursa olsun, bir sendika genel başkanı sendikacılık nedeniyle tutuklandığında suskun kalmanın hiçbir izahı yok. Çok üzücü ve çok ayıp!

Aranızdaki eski tartışmalar ve gerilimler bir sendika genel başkanının sendikal nedenlerle tutuklanmasından daha vahim olamaz. Sendikal tarihi hatırlatmak isterim. Sendikal tarihte gerilimler ve tartışmalar hep var oldu. DİSK’in tarihine bakmak bile yeterli. DİSK, 1979’da kurucu Genel Başkanı Kemal Türkler’i geçici olarak ihraç etmişti. Bir yıl sonra sular duruldu. İhraç edenler ve edilenler tek listeyle DİSK yönetimine geldiler. Sendikal tartışma bahanesiyle dayanışmadan uzak durmak anlaşılır iş değil. Tarihten ders çıkartmak lazım.

Sınıf dayanışması, sendikal dayanışma güç ve direnç verir! Tarihte bunun sayısız örneği var. Ocak-Şubat 1966’da Kristal-İş üyesi Paşabahçe işçileri Türk-İş üyesi bir sendikanın yaptığı sözleşmeyi kabul etmeyip greve çıktılar. Kristal-İş o sırada bağımsız bir sendikaydı. Türk-İş üyesi Petrol-İş başta olmak üzere pek çok sendika grevle güçlü bir dayanışma sergiler. Petrol-İş grevi desteklemek için varını yoğunu ortaya koydu.

15-16 Haziran 1970’te DİSK’in önünü kesmek ve işlevsiz hale getirmek için Türk-İş’li sendikacıların da desteğiyle hazırlanan yasaya karşı İstanbul ve İzmit’te on binlerce işçi direnişe geçti. Direnişe geçen işçiler arasında Türk-İş’li işçiler de vardı. Türk-İş’e bağlı Tek Gıda-İş ve Petrol-İş sendikalarına üye iki işçi direniş sırasında öldürülmüştü.

1980’lerde DİSK yöneticilerin yargılandığı davaya en büyük desteği uluslararası sendikalar verdi. Duruşmaya geldiler, tutuklu yakınlarına yardım ettiler. Davayı dünyaya duyurdular. DİSK, 12 Eylül yargılanmaları sonucunda kapatılamadıysa bunda uluslararası dayanışmanın payı çok büyüktür.

2002’de Türk-İş’e bağlı Kristal-İş üyesi Paşabahçe işçileri direnişteyken dönemin DİSK Genel Başkanı, Türk-İş Genel Başkanı ile birlikte işçileri ziyaret ederek destek verdi. SEKA direnişinde, Tekel direnişinde farklı konfederasyonlara ve bağımsız sendikalara üye işçiler ayrım gözetmeden omuz omuza oldular.

Bir sendikanın genel başkanı işçileri savunduğu için tutuklanıyorsa orada yapılması gereken amasız fakatsız dayanışma içinde olmak ve destek vermektir. Sendikal dayanışma, sınıf dayanışması unutulacak iş değil; küçük meselelere ve gerilimlere feda edilecek iş hiç değil. Ve hâlâ geç değil. Haydi, unutmayalım bu dayanışmayı!

/././

Kırk bir kere maşallah -Osman Öztürk- 

AKP’li Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan Rize’de, 2011’de hayatını kaybeden annesi Tenzile Erdoğan’ın isminin verildiği hastanenin açılış töreninde konuşmuş.

İlk olarak hastanenin kapasitesiyle ilgili bilgileri paylaşmış. Sonra, adeti olduğu üzere sıra icraatlarıyla övünmeye gelmiş.

“Her işin başı sağlıktır” diyerek 2002'den beri ülkemizin sağlık altyapısını güçlendirmek için gece gündüz çalışıyorlarmış. Sağlık sistemimizi çağın gereklerine, ülkemizin gerçeklerine ve vatandaşların beklentilerine cevap verir hale getirmişler. Böylece bir dönem, ülkemizin en zayıf halkası olarak görülen sağlık hizmetlerini, dünyada örnek alınan bir seviyeye yükseltmişler. Bugün dünyanın çeşitli ülkelerinden uzmanlar geliyor, başta şehir hastaneleri olmak üzere sağlık sistemimizi inceliyorlarmış.

Konuşmasının devamında “Nasıl demokraside, güvenlikte, ulaştırmada, eğitimde çağ atladıysak sağlıkta da büyük bir başarı hikâyesi yazdık” da demiş ki, ülkemizin o bahsettiği alanlardaki durumu malum, yazıyı burada kessem mi, diye düşünmedim değil. Ve fakat bu kadar kısa yazı olmaz. Birkaç kelam da olsa etmek lazım.

Yok, yanlış anlamayın, sürekli yazdığım şeylerden bahsedecek değilim. Günlerce uğraşılıp alınamayan randevular, mahşer yerini andıran hastane koridorları, beş dakikaya inmiş muayene süreleri, ağzına kadar dolu acil servisler, kalp krizi geçirip de gittiği acilde sıra beklerken ölen hastalar, AKP dönemi eseri Yenidoğan Çetesi filan herkes biliyor artık.

Bugün sadece Tayyip Erdoğan’ın “Sağlık sistemimizi vatandaşlarımızın beklentilerine cevap verir hale getirdik” sözü üzerinde duracağım.

***

Türkiye sağlık sistemi gerçekten vatandaşların beklentilerini karşılıyor mu?

Bu soruya aslında herkes kendi hastane tecrübesiyle cevap verebilir ama biz Sağlık Bakanlığı’nın son yayınladığı 2024 yılı Sağlık İstatistikleri Yıllığı içindeki sayılara bakalım.

Yıllıkta yer alan “Yıllara Göre Sağlık Hizmetlerinden Memnuniyet Oranı” rakamları TÜİK’in “Yaşam Memnuniyeti Araştırması 2003-2024”ten alınmış.

Araştırmada vatandaşların verdiği cevaplar “Memnun-Orta-Memnun Değil-Fikri Yok” olarak sınıflanmış.

Buna göre göre AKP’nin iktidara geldiği 2003 yılında sağlık hizmetlerinden memnun vatandaşların oranı yüzde 39,5 imiş. Yıllar içinde artarak 2016’da yüzde 75,4’e kadar yükselmiş.

***

Peki sonra ne olmuş?

O yıldan başlayarak düzenli olarak düşmüş. En son 2024 yılında yüzde 63,2 olarak ölçülmüş.

Bu arada istatistiklerde ilginç sonuçlar da var.

Birincisi, hani şu sürekli hasta memnuniyeti ile övünen özel hastaneler var ya, en düşük memnuniyet onlardaymış. Devlet hastanelerinin de üniversite hastanelerinin de 15 puan gerisinde kalmışlar.

İkincisi de, AKP’nin iktidara geldiği 2003 yılında “Memnun Değilim” seçeneğini işaretleyen vatandaş oranı yüzde 21,2 imiş. Yıllar içinde azalarak 2020 yılında yüzde 10,9’a kadar inmiş. Sonrasında ise hızla yükselerek 2024’te yüzde 19,0 olmuş. Yani neredeyse AKP öncesine dönmüş.

***

Bu arada bu memnuniyet denilen şeyin ne kadar sübjektif olduğuna da değinmeden geçmeyelim.

Bunun için İstatistik Yıllığı’nda yer alan karşılaştırmalara bakmak yetiyor.

Örnek vereyim, Türkiye her bir vatandaşı için Satın Alma Gücü Paritesi ile yıllık 2 bin 479 ABD Doları harcayarak yüzde 63 memnuniyeti yakalarken kişi başına 8 bin 909 Dolar harcayan Norveç, 8 bin 503 Dolar harcayan Almanya, 7 bin 364 Dolar harcayan İsveç memnuniyet oranlarında Türkiye’nin gerisinde kalmışlar.

İrlanda deseniz, tam bir felaket. Her bir vatandaşının sağlığı için yılda Türkiye’nin üç katı kadar para harcamış ama nankör İrlandalıların memnuniyet oranı yüzde 26 ile en sonda yer almış.

Bu durumda aklıma iki ihtimal geliyor.

Ya bizim vatandaş çok kanaatkâr, beş dakikalık muayeneye bile şükrediyor, ya da biri bizi TÜİK’liyor!

***

Nitekim CHP’nin Cumhurbaşkanlığı Aday Ofisi Sağlık Politika Kurulu Başkanı Prof. Dr. Kayıhan Pala da Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözlerine X’ten yayınladığı mesajla itiraz etti.

Mesajının ekinde de OECD’nin grafiğini ekledi. Grafikte 38 OECD ülkesinde 2014 ile 2024 yılları arasında sağlıkta memnuniyet oranları yer alıyor.

Birincisi, Türkiye 2024 yılında 38 ülke arasında ancak sondan ikinci olabilmiş. Türkiye’nin gerisinde bir tek Yunanistan var.

İkincisi, son on yılda OECD ülkeleri arasında sağlıkta memnuniyetin en hızlı azaldığı ülke Türkiye olmuş. Öyle böyle değil, vatandaşların sağlıktaki memnuniyeti tam 30 puan gerilemiş.

Peki, gerilemiş de kaç olmuş? Rakamla da, yazıyla da yüzde kırk bir.

Sağlık sistemimize kırk bir kere “Maşallah” deyin. Aman nazar değmesin.

Not: Doksanlı yıllarda İstanbul’daki hekim hareketinin öncülerinden, psikiyatrist, yazar Dr. Erdoğan Özmen’i kaybettik. Anıları ve yazılarıyla bizimle birlikte olmaya devam edecek. Işıklar içinde uyusun.

/././

İlk sınavları açlık -İlayda SORKU - 

Ara tatil sonrası milyonlarca öğrenci bir kez daha açlıkla ders başı yaptı. Veli-der Başkanı Yılmaz, “Her çocuk için ücretsiz okul yemeği kamusal bir hak olmalı” dedi.

Milli Eğitim Bakanlığı’nın takvimine göre 2025-2026 eğitim öğretim yılının ikinci ara tatili sona erdi, 18 milyondan fazla öğrenci ders başı yaptı. Ancak yeni dönem, milyonlarca çocuk için bir kez daha açlıkla başladı. OECD verileri, ülkede eğitime eşlik eden yoksulluğun boyutunu ortaya koydu. Son 30 gün içinde haftada en az bir kez maddi yetersizlik nedeniyle yemek yiyemeyen öğrenci oranı yüzde 19,2 olurken Türkiye bu oranla 37 ülke arasında ilk sıraya yerleşti.  https://www.birgun.net/haber/ilk-sinavlari-aclik-700868

***

Yoksulluk derinleşiyor, çöküş gizlenemiyor: Ankara'da bayat ekmek 6 liradan satılıyor 

Ankara’da bir markette bayat ekmek 6 liradan satılmaya başlandı. CHP’li Cevdet Akay, yurttaşın bayat ekmek peşine düşmesini “ekonomik çaresizlik” olarak değerlendirirken, hükümetin yanlış ekonomi politikaları nedeniyle gelir adaletsizliği ve yoksulluğun derinleştiğini vurguladı. Market yetkilileri ise bayat ekmeğin israfı önlediğini belirtti.  https://www.birgun.net/haber/yoksulluk-derinlesiyor-cokus-gizlenemiyor-ankara-da-bayat-ekmek-6-liradan-satiliyor-700893

***

BİRGÜN



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

BİRGÜN "Köşebaşı + Gündem" -23 Mart 2026-

 Adliye Sarayları: İktidarın yeni hastaneleri -Selçuk Candansayar-  Türkiye’de  yargı  sistemi; psikiyatrinin son altmış yıldır büyük bedell...