ENAG mayıs ayı enflasyon verilerini açıkladı
Bağımsız araştırma grubu ENAG mayıs ayına ilişkin enflasyon verilerini yayımladı. Açıklanan veriler ekonomik göstergelere dair farklı bir tablo ortaya koydu.
CHP'li Yavuzyılmaz'dan Esenboğa'da 'yeni kule' iddiası: 'Erdoğan’ın, bu rezalet nedeniyle, kulenin ancak yarım yamalak çalışabildiğinden haberi var mı?'
CHP Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, Esenboğa Havalimanı’nda inşa edilen yeni kuledeki kolon ve balkon girişlerinin hatalı yapıldığını öne sürdü. Yavuzyılmaz, bu nedenle hava trafik kontrolörlerinin pistleri kesintisiz göremediğini ve kulenin doğru düzgün kullanılamadığını iddia etti. https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/chp-li-yavuzyilmaz-dan-esenboga-da-yeni-kule-iddiasi-erdogan-in-bu-rezalet-nedeniyle-kulenin-ancak-yarim-yamalak-calisabildiginden-haberi-var-mi-2509499
***
Tepkiler yükseldi, 'süresiz nafaka' kararına destek HÜDA PAR'dan geldi: 'Yıllardır dile getirdiğimiz üzere...'
HÜDA PAR Genel Başkanı Zekeriya Yapıcıoğlu, Anayasa Mahkemesinin süresiz nafaka düzenlemesine yönelik iptal kararını doğru bulduğunu açıkladı. Söz konusu karara, İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi ve Önce Çocuklar ve Kadınlar Derneği sert tepki göstermişti. https://www.cumhuriyet.com.tr/siyaset/tepkiler-yukseldi-suresiz-nafaka-kararina-destek-huda-par-dan-geldi-yillardir-dile-getirdigimiz-uzere-2509434
***
18 şehir hastanesine dört ayda 57 milyar TL kira -Çağdaş Bayraktar-
CHP Hatay Milletvekili Kara, ödenen miktarın, 14 milyon 390 bin emeklinin bayram ikramiyesine denk geldiğini vurguladı.
Kamu özel işbirliği projeleri ile yurttaşın cebindeki para yandaş firmaların kasasına akmaya devam ediyor. Yurttaş ekonomik darboğazdayken Kamu özel işbirliği ile yapımı tamamlanan şehir hastanelerinin kira ve bakım maliyetleri her yıl katlanarak artıyor. 18 şehir hastanesi için yapımcı firmalara 2025 yılının ilk dört ayında kira ve hizmet bedeli olarak 42 milyar 580 milyon lira ödenirken bu miktar 2026’nın ilk dört ayında 15 milyar lira artarak 57 milyar 562 milyon liraya ulaştı.(‘14 MİLYON EMEKLİ İKRAMİYESİNE DENK’) Cumhuriyet’e konuşan ve firmalara ödenen destek payının günde 479 milyonu aştığını belirten CHP Hatay Milletvekili Nermin Yıldırım Kara, “Yani iktidar her gün yaklaşık 17 bin asgari ücret maaşını 7 şirkete ödüyor” dedi. Ödenen miktarın, 14 milyon 390 bin emeklinin bayram ikramiyesine denk geldiğini vurgulayan Kara, “Emekçi istediğinde bütçe yok diyenler Hazine’nin kapısını yandaşa açmaya devam ediyor” ifadelerini kullandı. 2026 yılı için yalnızca bütçe, 136 milyar 148 milyon lira olduğunu ve bu miktarın Sağlık Bakanlığı bütçesinin neredeyse yüzde 10’u olduğunu söyleyen Kara, “Geçen yıl bu firmalara bütçede planlanandan 111 milyar lira daha fazla ödeme yapılmıştı. 2026 için planlanan 136 milyar liranın da 150 milyar lirayı aşacağını şimdiden görebiliyoruz. Bütçedeki kara delik büyüyor ve bu kara delik adeta yurttaşların parasını cebinden çekiyor” ifadelerini kullandı.
***
Bahçeli’nin bakışı neden değişti?-Barış Pehlivan-
MHP lideri Devlet Bahçeli, bayramın birinci günü Türkgün’de danışmanı Yıldıray Çiçek’e konuştu. Devlet Bahçeli ilgili açıklamalarında, CHP’de ortak formül bulunarak Kemal Kılıçdaroğlu’na feragat ve fedakârlık çağrısında bulundu. Hatta, kurultay tarihi olarak da 9 Eylül’ü işaret etti.
Aynı MHP lideri Devlet Bahçeli, dün tekrar Türkgün’de danışmanı Yıldıray Çiçek’e konuştu. Bahçeli’nin yine iki sayfalık söyleşisinde, Özgür Özel tam 9 kez “paralel” kelimesiyle tanımlanıyordu. Bahçeli “paralel merkez, paralel liderlik, paralel program” gibi ifadelerle Özgür Özel’i CHP’nin “ötekisi” olarak konumlandırdı.
Peki, bir haftada ne oldu da Devlet Bahçeli’nin Özgür Özel’e tavrı değişti? Bir tahminim var: İçişleri bakanı ile adalet bakanı, MHP genel başkanını ziyaret etti. Görüşmenin içeriği açıklanmadı ama yakın tarihten tanığız ki MHP liderinin yaptığı böylesi görüşmelerde kritik bilgilendirmeler yapılıyor.
NAFAKA KARARINDA AKİT’İN ROLÜ
Aylar önce bu köşede “Akit’in mayınlı arazideki görevi” başlığı altında şöyle demiştim: “Takip edenler bilir, kadınların boşanma hakkının güvencelerinden olan nafaka yükümlülüğü uzun süredir Akit gazetesinin hedefindeydi. Belli ki, Akit’in ‘zulüm’ diye nitelendirdiği uygulama artık sona erdirilecek.”
Maalesef tahmin ettiğim gibi oldu; Anayasa Mahkemesi (AYM), boşanan eşlere verilen yoksulluk nafakasının süresiz uygulanmasına ilişkin düzenlemeyi dün iptal etti. Kadın örgütleri ve hukukçular karara tepki gösterirken Akit cephesi ise beklendiği gibi sevinçle karşıladı.
Daha önce de dile getirdiğim tezimi tekrarlıyorum: Akit, iktidarın politik risklerini test eden ve gerekli zemini önceden inşa eden bir laboratuvar işlevi görüyor. İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasında da Madımak katliamı sanıklarının tahliyesinde de hep aynı kronoloji ve metot izlendi.
/././
Seçilmiş fail İsmail Arı!-Barış Terkoğlu-
Önce fail seçiliyor. Sonra ona bir suç yaratılıyor. Biz seçeni değil, sözüm ona icat edilen suçu konuşuyoruz.
BirGün muhabiri genç gazeteci İsmail Arı 74 gündür tutuklu. Son dönem toplumun konuştuğu çok sayıda haber yaptı, kitap yazdı. Kızılay’daki, iktidarın vakıflarındaki, Menzil cemaatindeki, depremdeki... Skandalları, yolsuzlukları yazdı. Kitabını yazdığı Kızılay başkanının kızı, arabasıyla bir kişiyi öldürüp üç kişiyi yaraladığı olaydan sonra bir gün bile hapishane görmezken İsmail tıklım tıklım koğuşlarda sırf yazdı-çizdi diye yerde yatıyor.
Karşımda Arı’nın iddianamesi duruyor. Sadece iki buçuk sayfa. Ne garip! Bayram günü sanki azılı bir katilmiş gibi ziyaretine gittiği ailesinin evinden alındı ama adres kısmına “Bilinen ikamet adresi yok” yazılmış.
İsmail 22 Mart’tan beri tutuklu. Ama tutuklanmasının hikâyesi ocak ayına uzanıyor. 16 Ocak’ta çalıştığı BirGün’ün televizyonunda Zafer Arapkirli’nin programına katılmış. O günün gündemi Bilal Erdoğan’ın siyasete girip giremeyeceğiymiş. 2 saat 11 dakikalık programın 39 dakikasında İsmail konuk olarak yer almış. İsmail bir muhabir. Haberle anılıyor. Bu nedenle 39 dakikanın 20 dakikasında adı Bilal Erdoğan’la anılan vakıflardan, bu vakıflarda olan bitenden bahsetmiş.
Hani, “halkı yanıltıcı bilgiyi yaymak” suçunda “halk arasında endişe, korku veya panik yaratmak saiki” aranıyor ya... İsmail konuştuktan sonra halkın ayağa kalkıp Erdoğan’a yakın vakıfların kapısına yığıldığını sanmayın. Program, tam 2 ay boyunca, dijital arşivde kaybolup gitmiş.
İNTİBA SUÇU!
Ta ki o güne kadar...
Sosyal medyada bir hesap, bu yayından iki dakikalık bir bölümü alıp paylaşmış. O iki dakika telefondan telefona, “bilmem kimin telefonu”na derken... Kolluk kuvvetlerinin önüne düşmüş. İsmail Arı böylece potaya girmiş. Kolluk savcıya haber, savcı da kolluğa talimat vermiş. Bayram günü işi gücü bırakan bürokrasi, aynı gün tüm evrakları yazışmaları bitirip, İsmail Arı’nın peşinden koşarak, onu acilen Tokat’ta gözaltına alıp, 6 saatlik yolculukla Ankara’ya getirmiş. İşin tuhaf tarafı, İsmail Arı, haberleri nedeniyle zaman zaman savcılığa çağrılıyor. Hep kendi ayağıyla gidip ifade verip çıkıyor. Ama bu sefer nedense İsmail için alarm çalmış gibi her şey farklı oluyor!
Yine iddianameye dönelim...
İsmail ne suç işlemiş derseniz, şöyle yazıyor: “Erdoğan ailesinin TÜGVA, Yeni Türkiye Vakfı, Okçular Vakfı, İlim Yayma Vakfı, İnşa ve İrfan Vakfı, TÜRGEV, Darülaceze, Şefkat Vakfı gibi 7-8 vakıf ismi sayılmasına rağmen 20 civarında vakfın yönetiminde yer aldığını...”
Yani savcı sınav yapar gibi konuşmandan 20 civarında demişsin ama programda 7-8 tane saymışsın diyor!
Yetmemiş...
İsmail konuşmasında, bu vakıfların sağlanan statülerle vergi başta olmak üzere ayrıcalıklara sahip olduğunu söylemiş. Savcı bunu şöyle suç kabul etmiş: “Kanunlarla belirlenen vergi indirimleri ve kamu yararı kararının nasıl alındığına dair gazetede detaylı yazı yazmalarına rağmen gazete haberini okumayan, sadece tv paylaşımını dinleyenler nezdinde, vakıflara usulsüzce kamu kaynaklarının aktarılarak amacı dışında kullanıldığına dair yanlış intibalar uyandırması muhtemel yanıltıcı bilgiyi alenen yaydığı...”
Savcı İsmail’in gazetedeki haberlerini doğru kabul etmiş. Ama çıktığı programda her şeyi özetlediği kısmı “Halk gazete haberini okumaz, usulsüz iş yapıldı sanır” diyerek İsmail’e yine sınavdan kırık not vermiş!
ALGI YARATMA SUÇU!
İşin ilginç yanı, İsmail’in gözaltına alındığı haber bundan ibaret. Ama bu kadarcık şeyden bu düzende bile tutuklama olmaz diye düşünülmüş olacak ki... İfadeye iki kez ara verilip, o sırada İsmail’in sosyal medya hesapları taranıp üç yeni paylaşım getirilmiş.
Üçü de memleketin halini anlatıyor. Örneğin biri yargının siyasallaştığını, hâkim ve savcı atamalarına torpilin karıştığını söylüyor. Yargı mülakatına eski AKP milletvekilinin bakan yardımcısı sıfatıyla girmesini buna örnek veriyor. Gelgelelim... Savcı İsmail’e şöyle suç yaratmış: “Yazılı sınav sonrasında mülakat usulü uygulanmasına rağmen, paylaşımı okuyanları yazılı sınav uygulanmaksızın siyasi torpil yolu ile mülakat sonucu mesleğe kabullerin gerçekleştirildiği yolunda algı oluşturacak şekilde yanıltıcı bilgiyi alenen yaydığı...”
İsmail yazılı sınav yok demiyor. Ama herkesin anladığı gibi, mülakatlarda torpil dönüyor diyor. Ortada buna dair yüzlerce haber var. Yazılı sınavda rekor kıranların mülakatta elendiği gerçeği var. Mülakatlarda sırf elemek için sorulan garip sorular gerçeği var. Ama savcıya göre mülakatlar mükemmel, aksini iddia eden mahpusluk!
MADALYA VERMELERİ GEREKİRKEN
Üç paylaşımdan biri daha var ki o bizi özellikle ilgilendiriyor. Zira o paylaşımda savcıya göre de yanıltıcı bir şey yok. Her şey doğru. Zira hatırlayın, yurtdışında Türkiye’nin kültürel varlığını temsil eden Yunus Emre Vakfı’nda yolsuzlukların olduğunu yargı da kabul etmişti. Nitekim İsmail Arı, savunmasında kendisine bu vakfa dair paylaşımının sorulmasına şöyle yanıt vermiş: “Yunus Emre Vakfı soygunu ile ilgili devletin bana teşekkür madalyası takması gerekirken bu meselenin bir soruşturmaya daha konu edilmesi karşısında oldukça şaşkınım. Çünkü kamu vakfı statüsündeki Yunus Emre Vakfı’nın naylon faturalarla soyulduğunu Türkiye benim haberimden öğrendi. Haberimden çok kısa süre sonra bu konu ile ilgili Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulunuldu. Hemen ardından bu olayla ilgili Ankara İl Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlar Şube Müdürlüğü tarafından operasyon düzenlendi. Ve bu vakfın soyulması ile ilgili 2 ayrı iddianame düzenlenip dava açıldı. Yunus Emre Vakfı soygunu haberleri nedeniyle Uğur Mumcu Araştırma Gazetecilik ve Barış Selçuk gazetecilik ödülünü aldım.”
Peki öyleyse suçlama ne?
İddianameden aktarayım: “Soruşturmanın amacını tehlikeye düşürecek şekilde gizliliği ihlal etmek suretiyle...”
Yani diyor ki haberlerin doğru ama fazla kurcalıyorsun, soruşturmada bilinmeyen kalmıyor! Son dönem bütün soruşturmalar ertesi gün yandaş medyada çarşaf çarşaf yayınlanırken İsmail kendi ortaya çıkardığı skandalla “gizliliği ihlal”den tutuklu yargılanıyor.
Adamına göre gizlilik bu! İşte gözaltına alınmak, tutuklanmak, insanlıkdışı muameleye maruz kalmak bu kadar kolay, bu kadar keyfi! Yeter ki birileri sizi içeri almaya karar vermiş olsun.
İsmail yarın saat 14’te Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde ilk duruşmasına çıkacak. Bir dakika dahi içerde kalmaması gereken bu saçmalıktan kurtulmasını umut sayacağız. İsmail, birimiz için değil hepimiz için mücadele etti. Onu yalnız bırakmayın! Gerçekten “özgürüz” dediğimiz gün bizi kimse parmakla gösteremeyecek.
/././
‘Was will Kılıçdaroğlu?’-Ergin Yıldızoğlu-
Sevgili Prenses Marie,
O kasvetli Viyana akşamındaki sohbetimizin verdiği cesaretle, bu kez İstanbul’un yapışkan (bu zamanlarda küresel ısınma diye bir şey var) bir gecesinde başka türlü uyuyamayacağımı anlayınca kalkıp bir süredir aklımı kurcalayan bir soruyu sizinle, bu kez bir meslektaşınız olarak paylaşmak istedim.
Hatırlarsanız, otuz yılı aşkın araştırmamın sonunda size o büyük itirafı yapmak zorunda kalmıştım: “Was will das Weib?” (Kadın ne ister?) Kadın ruhunu çözemedim. O gün masanın karşısında bana baktığınızda gözlerinizde hafif bir gülümseme vardı. Anımsadıkça hâlâ biraz yüzüm kızarıyor.
Şimdi başka bir zamanda, mekânda karşımda yeni bir soru var: “Was will Kılıçdaroğlu?” (Kılıçdaroğlu ne ister?) Bu sefer konu “kadın” değil “bir adam”. Bu yüzden o soruya daha kolay cevap verebileceğimi düşündüm. Bu adam on altı yıldır sahnedeydi. Bol bol gözlem fırsatı bulmuştum. Deftere, 2023 parti kongresinden az önce ilk notumu düşmüştüm: Seçime giriyor ama kazanmak istemiyor.
Bir kez değil, defalarca... Her mağlubiyetin ardından kürsüye çıkıp koşullara, bağlama bakmadan “Sandığa saygı duyuyorum” diyordu. Başlangıçta bunu olgunluk saydım. Sonra anladım: Hayır, sevgili Marie, bu öz-sabotajın en kibarca icra edilmiş biçimiydi. Hasta acıyı tattıktan sonra koltuğuna geri uzanıyor ve hem rakibinden hem kendi teşkilatından nezaket bekliyordu.
İkinci bulgum daha da tuhaf. Adam muhalefet lideri ama muhalefet etmiyor. Sert demeçler veriyor ama... Seçim hileleri mi? “Sandığa sahip çıkın.” Hukuki ihlaller mi? “Hukuki yolları takip edin.” Hukuki yollar tıkalı mı? “Aziz milletimiz hükmünü verecektir.” Elinde iktidarı sarsacak bir bilgi mi var, “Gerekirse açıklarım”. Bu cümleleri not ederken şunu yazdım deftere: Bu adam iktidarı eleştirmekten değil, iktidarın kendisine kızmasından korkuyor.
Siz bunu tanırsınız, Marie. Baba figürüyle hesaplaşamayan, onu yıkmak yerine onun nazarında makbul görünmeyi tercih eden ruh yapısı. Babasız kalmak, babanın gazabını çekmekten daha büyük bir korku.
Sonra 2023 geldi. Partisi onu devirdi, bir genç adam, Özgür Özel başkan oldu; meydanlar doldu, ses yükseldi, renk değişti. Ben de deftere düştüm: Özel koltuğun kendisini değil, koltuğun iradesini, iktidar olmayı istiyor.
Fark ince ama inanın hayatidir. İktidar olmak isteyen bunu bir şey inşa etmek için ister. Yalnızca koltuğu isteyen, yalnızca kaybettiğini geri almak için var olur. Bu artık siyaset değil, sevgili Marie, Kılıçdaroğlu’nun siyasi yaşamı bir geri dönüş mitolojisi, Odysseus gibi ama Troya’sı olmayan, Penelope’si bulunmayan, gemisi de çürümüş bir Odysseus.
Ve böylece geldik, “mutlak butlan”, parti binasına zorla bibergazıyla girme günlerine.
Bu noktada şunu düşündüm: Bu adam otuz yıldır hep geri döndü. Kaybetti, döndü. Ezildi, döndü. Teşkilatı reddetti, yine döndü. Her seferinde “demokrasi için” dedi. Her seferinde koltuğa oturdu. Aklıma dostum Ernest Jones’un, bu sürekli geri dönüş durumuna ilişkin aktardığı bir İngiliz deyimi geldi: “Always turns up like a bad penny...” (Hep -kasama- geri dönen bir sahte para gibi...) İstenmeyen bir kişinin sürekli ortaya çıkması anlamında. Aklımdan çıkmış. Şimdi birden anımsadım. Bilinçdışı işte...
Ve o yine o soru: “Was will Kılıçdaroğlu?” Sevgili Marie, bence bu sorunun cevabı bilinçdışında değil, aynada saklı. Evet, adam aynaya baktığında ne görüyor? Geçmişine bakılırsa yalnızca koltuğu... O sorunun cevabını bulamadım ama arkamdan gelenlerden birinin katkılarından yararlanarak iki olasılık görebiliyorum:
Birincisi: Kabullendiği bir “büyük ötekinin bakışı altında yaşamak” ve koltuk bir “objet petit a”. O gözün, onu hep koltuğu isterken ( koltuğa ulaşırken değil) görmesi gerekiyor. Örneğin, devlet. Devlet kimdeyse o da onun bakışı altında, “isterken” mutlu olacağına inanıyor.
İkincisi, sanırım bu bir obsesif nevroz: Dört belirtisi net biçimde karşımda duruyor: Eylemi sürekli ertelemek; “Koşullar henüz olgunlaşmadı”. Efendinin ölümünü beklemek; “O gidince her şey düzelecek”. Belirsizliği prosedüre gömmek: Her krizde hukuka, tüzüğe, mahkeme ilamına sığınmak. Karar anında “şüpheyle donup kalmak”.
Özetle: Kendi arzusunun imkânsızlığını, büyük bir özenle, “acı bir zevkle”( Jouissance) biteviye “kanıtlamak”.
Derin sevgi ve saygılarımla,
S. Freud Viyana,
1925-İstanbul, 2026
/././
Biraz da komplo teorisi -Ergin Yıldızoğlu-
Çok garip zamanlarda yaşıyoruz. Salı günü, Halk TV’de 24 Ekim 2018 tarihinde Onur Öymen’le yapılmış bir söyleşiye “X”te rastlayınca, bir “dejavu” yaşadım.
Söyleşinin başlığı: “ABD’nin Deniz Baykal’ı düşürme planı!” Onur Öymen, 2008 tarihli bir rapora, WikiLeaks belgelerine, Hillary Clinton yazışmalarına dayanarak “Kılıçdaroğlu bir Amerikan projesidir” diyordu. Silk Road Enstitüsü’nde hazırlanmış o raporun başlığı “Prospects for a ‘Torn’ Turkey: A Secular and Unitary Future?” (2008) (Yırtılmış bir Türkiye’yi bekleyenler: Seküler, üniter bir gelecek mi?) Raporu anımsadım arşivimden çıkarttım, dejavu o zaman oldu. Çünkü, raporun yazarlarından Halil Magnus Karaveli’nin 1 Haziran 2026 tarihli “Türkiye’de muhalefet kültür savaşlarını kaybediyor” başlıklı bir yazısını daha bu sabah okumuş, ciddiye almamıştım. Acele etmişim. Yazı Bilderberg Grubu kurucularından Axel ve Margaret Ax:son Johnson Vakfı’na ait “Engelsberg Ideas” web sitesindeydi. O yazı ile raporun mantığıyla karşılaştırmak anlamlı olur diye düşündüm.
2008-2026
Raporun temel tezi: CHP, tarihin dışında kalmış, otoriter laikliği halka zorla kabul ettirmeye çalışan, anti Batıcı milliyetçilikle kendini tüketen bir partidir. Değişmeli, lideri gitmeli, yerine daha “Avrupa tarzı”, “ılımlı”, “dini dışlamayan” biri gelmelidir. 2010’da Deniz Baykal’ın videosu patladı. CHP’nin sözde “sert laik, milliyetçi” lideri bir gecede gitti. ABD ve AB basınında “yeni ve umut verici bir yüz” olarak sunulan, aslında kimsenin tanımadığı, ne yapacağı belirsiz Kılıçdaroğlu geldi. Tesadüf mü? Belki ama 2008 raporunun, bu operasyonun ilham kaynağı gibi durduğu da bir gerçek.
2026: Karaveli yine benzer şeyler söylüyor: CHP kaybediyor çünkü dindar halkla barışamadı, çünkü elitist, çünkü Atatürk’ün “din hatası” onu mahvetti. Karaveli, yeni CHP lideri Özgür Özel’in solculuğunu selamlıyor ama ardından “Yine de bu kültür savaşını kazanması çok zor” diyor. Ve ekliyor: “Özel yeni bir partide geniş bir demokratik koalisyon kurmalı, yoksa siyasi ölüm kaçınılmaz.”
2008’de Karaveli, “Türkiye’de gerçek durum demokratlarla otoriterler arasındaki bir mücadele değil, dindar muhafazakâr kimlikler ile laik kimlikler arasındaki bir çatışma; bir kimlik çatışması olarak” görüyordu. Karaveli, 2026’da da kimliği belirleyici alan olarak alıyor. Makale hâlâ devlet-elitler-halk üçgeni (iflas etmiş bir liberal formül) üzerinden yürüyor. Türkiye’de sağın, sınıf çatışmasını nasıl, “halk” ile “elit” arasındaki kültürel bir mücadeleye dönüştürdüğünü, CHP’nin ise bu dinamiği kavrayamadığı için sürekli kaybettiği fikri etrafında dönüyor: Amaç sınıf kimliklerinden kurtulmak!
GELİN VARSAYALIM Kİ...
Gelin o komplo teorisinde bir hakikat payı olduğunu varsayalım. Baykal’a yapılan “komplonun” amacı neydi? CHP’yi AKP karşısında güçlendirip iktidar mı, yoksa etkisizleştirerek bir meşruiyet üretme makinesi mi yapmaktı? Tarih ikincisi diyor: Kılıçdaroğlu hep kaybetti. Muhalefeti böldü, sokaktan kopardı, imkânsız ittifaklara boğdu. AKP ne yaptıysa yalayıp yuttu. Tam Özgür Özel, 2024 yerel seçimlerinde CHP’yi birinci parti yapınca, önce İmamoğlu tutuklandı, sonra “mutlak butlan” geldi; Kılıçdaroğlu yine görev başında. Rastlantılar...
Karaveli şimdi ne öneriyor? Yine, CHP’nin seçkinci laik ve dine uzak bir tutumla halk desteği kazanmakta zorlandığını iddia ediyor. Çünkü, Türkiye’nin siyasi geçmişi, düzene karşı çıkan hareketlerin soldan değil, sağdan başarı kazandığını gösteriyormuş. Tam Özel, Karaveli’nin yapamaz dediğini yapmaya başlamışken “Özel ayağa kalksın, yeni bir çatı parti kursun” diyor. Adeta, bir tür AKP-ANAP sentezi olsun (bunu arzulayan bir isim var ama şimdi yeri değil) bu da kimlik siyaseti üzerine kurulsun. Yoksa!
Karaveli bir taraftan, CHP’yi sürekli “hata yapan, değişmeyen” bir aktör olarak resmediyor, diğer taraftan, Baykal, Kılıçdaroğlu’nun atanması, şimdi Özel’in mahkeme yoluyla devrilmesi gibi operasyonların üzerini örtüyor.
Karaveli’yi şöyle de okuyabiliriz: CHP, ya dış güçlerin ve uzantılarının istediği gibi uslu bir muhalefet olsun, laiklikten, ulusalcı çizgiden vazgeçsin ya da yok olsun. Karaveli hep aynı yazıyı yazıyor. Belki de sorun CHP ile değil Karaveli’nin patronlarının Türkiye’de nasıl bir muhalefet görmek istediği ile ilgilidir.
/././
40 gün savaşının sonu -Mehmet Ali Güller-
Haziran 2025’teki birinci savaş 12 gün sürmüştü ve 12 Gün Savaşı diye kaydedilmişti. İran’ın saldırıya yanıt olarak ateşlediği füzeler, İsrail’in ünlü “Demir Kubbe”sini delince ABD 12. günde savaşa dahil olmuş ve ardından ateşkes gelmişti. Bunu o zaman “ABD’nin İsrail’e ‘savaştan çıkış kapısı açma’ dahli” diye yorumlamıştık.
Yedi ay sonra, 28 Şubat 2026’da önce İsrail’in, ardından ABD’nin saldırısıyla başlayan ikinci savaş ise 40 gün sürdü, “40 gün savaşı” diye kaydedebiliriz. Taraflar yaklaşık iki aydır, ateşkes altında 40 gün savaşını bağlayacak bir müzakere taslağında anlaşmaya çalışıyor.
ÇOK YAKLAŞILAN ANLAŞMA
ABD açmaza saplanmış durumda: Ne İran’a yeniden savaş açabiliyor ne de İran’ı kendi istediği şartlarda masaya oturtabiliyor.
İran’a yeniden savaş açamıyor, zira bu kez hanesine ilkinden daha büyük bir yenilgi yazılacağını görüyor. İran’ı kendi istediği şartlarda masaya oturtamıyor çünkü savaşın kazananı değil. İran’ın istediği şartlarda da oturmak istemiyor çünkü o durumda da Ortadoğu’daki müttefikleri nezdinde sürdürülemez bir konumu oluşacak; daha önemlisi de İsrail’in manevra alanında daralma yaşanacak.
İşte bu sıkışmışlık içinde arabulucular gidiyor geliyor, müzakere taslağına yeni maddeler ekleniyor, bazı maddeler çıkarılıyor, kimisi değiştiriliyor. Trump yönetiminin son bir haftadır en sık dile getirdiği cümle “Bir anlaşmaya çok yaklaştık” şeklinde.
ABD’NİN NÜKLEER SİLAH YALANI
İran kırmızı çizgilerini çekmiş durumda: ABD’nin yeniden saldırmayacağının garanti edilmesi, İsrail’in Lübnan dahil bölgedeki saldırılarının durdurulması ve uzun yıllardır uygulanan yaptırımların kaldırılması.
Anlaşmaya Tahran yönetiminden daha hevesli görünen Trump’ın ise en önemli şartı, İran’ın nükleer silah sahibi olmaması! Mesele şu ki İran’ın nükleer silah sahibi olmak gibi bir amacı zaten yoktu, bunu defalarca dile getirdi. Dahası Hamaney nükleer silaha karşı fetva bile verdi.
O nedenle Trump’ın “İran’ın nükleer silah sahibi olmaması” şartı, kendi kamuoyuna bir kazanç gösterme niyetinden ötesini taşımıyor. Trump’ın “İran’ın nükleer silah sahibi olmasını engelledik” sözü de ABD’lilerin “Neden İran’a savaş açtık” sorularına yanıt üretme ihtiyacından kaynaklanıyor.
TRUMP: İRAN’DA OLMAMALIYDIK
Her durumda Trump’ın işi zor. Zira bir yandan da “İran’da olma yanlışlığı” ile “olduğu” gerçeği arasında sıkışmış durumda.
Trump’ın Fox News’e verdiği röportajda, o sıkışıklık net görüldü. Önce ABD’nin Irak’ta olmasının yanlışlığına değindi: “Irak’a ne olduğuna bakın. Çok kötü yaptık. Yaptığımız şey çok aptalca bir şeydi. Bu arada, ilk etapta orada olmamalıydık.” Ama ardından ağzından “İran’da da olmamalıydık” sözü çıktı, sonra bu sözü “Ama İran’ının yeteneği var” diye bağlamaya çalıştı ve gerekçe üretmek üzere sözünü şöyle tamamladı: “Dokuz ay önce onları B-2 bombardıman uçaklarıyla vurmasaydık, şu anda bir nükleer silahları olurdu.”
TRUMP’IN İBRAHİM ŞARTI
Bu arada Trump’ın “İbrahim anlaşması” şartı da işe yaramaktan uzak görünüyor. Geçen hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan başta bir dizi bölge ülkesi lideriyle görüşen Trump, İran’la anlaşmasını, bölge ülkelerinin İsrail’le Abraham Anlaşmaları imzalaması şartına bağlamıştı.
Trump’ın Türkiye başta bölge ülkelerine, “İran’la anlaşmamı istiyorsanız, önce hepiniz İsrail’le Abraham Anlaşması imzalayın” demesi, fiilen bölge ülkelerine “Filistin’e ihanet edin” demesi anlamına geliyor. Çünkü bölge ülkelerinin en azından bir bölümüne göre İsrail’le Abraham Anlaşması imzalamanın şartı, İsrail’in 1967 sınırlarına çekilmesi ve Filistin devletini tanımasıdır.
Dolayısıyla Trump’ın Abraham şartı, isimlerini sıraladığı bölge ülkelerinin çoğunluğu açısından kabul edilemez.
ÜÇÜNCÜ SAVAŞI ÖNLEMEK
Sonuç olarak Washington ile Tahran arasında pazarlıklar sürüyor, müzakere taslağının bütününde hâlâ bir anlaşma yok ama 40 gün savaşının, yani ikinci savaşın bittiğini büyük oranda söyleyebiliriz. Emperyalist ABD’nin önümüzdeki dönemde üçüncü savaşı başlatmayacağının garantisi elbette yok. ABD’yi caydıracak tek şey kuvvettir, İran’ın kuvvetidir ve olası bölge işbirliğidir.
/././
Operasyonun dış ayağı -Mehmet Ali Güller-
Bu kaçıncı! Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu, onca analize rağmen, hâlâ operasyonun dış ayağını anlamayarak (!) Atlantik dünyasından medet ummaya devam ediyor.
Son olarak Özgür Özel Newsweek’e yazdığı makalede “Yürüttüğümüz demokratik mücadele, yalnızca Türkiye’nin demokratik geleceğini değil, aynı zamanda bölgemizin, Avrupa'nın ve NATO'nun güvenliğini de şekillendirecektir” dedi.
ABD İMAMOĞLU’NU KURTARABİLİR Mİ?
13 Aralık 2025’te, İmamoğlu’nun CFR’nin dergisi Foreign Affairs’te yazdığı makale üzerine, bu köşede “ABD İmamoğlu’nu kurtarabilir mi?” başlığıyla bu konuya değinmiştim.
Ağır bir başlık seçmiştim, çünkü...
Öncesinde Özel ve İmamoğlu defalarca Batı’ya “AKP’nin bize yaptığı hukuksuzluğa karşı çıkın” mesajı vermişti, sayısız kere “Bizi yalnız bırakmayın” çağrısı yapmıştı. Karşılığında “Biz AKP’den daha Batıcıyız, daha Atlantikçiyiz, daha NATO’cuyuz” teminatı vermişlerdi.
Ama anlaşılmadığı görülüyor ki hâlâ aynı çizgiyi sürdürüyorlar.
HEPSİ ATLANTİKÇİ
Bakınız mesele şu ismin şu isimden daha Atlantikçi olup olmaması meselesi değildir. Zira hepsi Atlantikçidir. Kılıçdaroğlu örneğin, Özel ve İmamoğlu’ndan daha az Atlantikçi değildir. Üçünün toplamı, cari değeri bakımından Erdoğan’ın Atlantikçiliği kadar değerli değildir.
AKP’nin kuruculularının “Biz ABD’nin desteğiyle iktidar olduk” itirafları arşivlerde duruyor. Dahası Erdoğan’ın “CHP’nin ABD karşıtı olması talihsizlik” mesajı başta birçok açıklaması da arşivlerde duruyor.
Sonuçta AKP de CHP de Atlantikçidir çünkü sistemin partileridirler.
TÜRKİYE’NİN TALİHSİZLİĞİ
Sorun şurada: Özel ve İmamoğlu, kendilerine yönelik kapsamlı operasyonun asıl sahibinin ABD olduğunu görmeyerek operasyona karşı ABD’den medet ummaktadır. Asıl talihsizlik budur.
Milyonlar, “Mesele Özel/ İmamoğlu meselesi değildir”, “Mesele CHP meselesi bile değildir”, “Mesele Cumhuriyete darbe ve Türkiye’nin dönüştürülmesi meselesidir” diyerek konumlanırken Özel ve İmamoğlu’nun operasyonun sahibinden operasyona karşı medet umabilmesi, Türkiye’nin talihsizliğidir.
NATO DEMOKRASİNİN KATİLİDİR
Bu sorunun ideolojik kaynakları var. CHP’nin açtığı yolda DP Türkiye’yi Atlantik’e çıpaladığından beri “demokrasi eşittir ABD eşittir NATO eşittir Atlantik düzeni” algısı oluşturuldu.
Oysa tersiydi. NATO demokrasinin katiliydi, NATO anayasal düzenin katiliydi.
Çünkü NATO’dan önce gizli NATO vardı. NATO, ABD’nin üye ülkeleri denetim altında tutma örgütüydü ve bunu da gizli NATO’larla yaptılar. Gizli NATO örgütleri darbeler yaptı, suikastlar düzenledi, ekonomileri felç eden operasyonlar yaptı, eğitime ve sanata bile el attı.
İtalya’dan başlayarak deşifre olan o gizli NATO örgütleri ortadan kalkmadı, dönüştü, bugün varlıklarını farklı şekillerde sürdürüyorlar.
Atlantik’in oluruyla demokrasi tırpanlandı.
Özel, demokrasi mücadelelerinin sadece Türkiye için değil bölgenin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliği için olduğunu söyleyebiliyor!
Oysa tersidir. Bölgenin güvenliği ile NATO’nun güvenliği ters orantılıdır. NATO’nun operasyonları bölgeyi güvensizleştirdi.
Demokrasi bakımından da tersidir. Türkiye’nin “daha sıkı NATO’cu” olabilmesinin yolu demokratikleşmesiyle değil, otoriterleşmesiyle mümkündür. Olan da budur. AKP’nin 24 yıldır demokrasiyi tırpanlıyor olmasına Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur. AKP’nin dünkü Ergenekon-Balyoz kumpaslarına, bugünkü CHP’ye operasyonuna Atlantikçilerin olur vermesinin nedeni budur.
DIŞ VE İÇ AYAĞA KARŞI KONUMLANMA SORUNU
ABD’nin “yeni Osmanlıcılığa” yol vermesi, ABD Büyükelçisi Barrack’ın bölgeye “Osmanlı millet sistemi” ve “monarşi” önermesi, hiç mi CHP’nin üst yöneticilerinin dikkatini çekmiyor? Demokrasi bu mesajların ve sahadaki uygulamaların neresinde?
Meselenin “kurulana karşı kurucuları dönüştürme” operasyonu olduğu görülmüyor mu? Kurulana, yani Atatürk Cumhuriyetine karşı, kurucuların, yani TSK ve CHP’nin dönüştürülmeye çalışıldığı görülmüyor mu? Bu dönüştürme operasyonunun asıl sahibinin ABD olduğu görülmüyor mu?
Bir kez daha önemle belirtelim: Özel ve İmamoğlu’nun bu operasyonu püskürtebilmesi, operasyonun dış ve iç ayaklarına karşı bir bütün olarak konumlanabilmesinden ve halkla birleşmesinden geçiyor.
/././
Cumhuriyet





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder