İktidarın yeni maaş saldırısı: ‘Eşik gelir’ düzenlemesinin arkasında hangi tehlikeli hesaplar yatıyor? + Koç sempatisi: Sıraya girmemek için sevgilisini azarlayan Rahmi'yi hoş görmenin kaynağı nerede? + Doruk maden işçilerinin zafer fotoğrafı: Yıllara yayılmış haklar, aylarca süren mücadele-soL-

İktidarın yeni maaş saldırısı: ‘Eşik gelir’ düzenlemesinin arkasında hangi tehlikeli hesaplar yatıyor?-Burcu Günüşen-

AKP iktidarı tüm yurttaşlar için bir "eşik gelir" belirleyecek, bunun altında ücret alanlara “mali destek” verecek. Düzenleme ilk elden bir seçim yatırımı gibi görünüyor. Yoksul yurttaşlara “sadaka” dağıtarak oy alma niyeti akıllarda olsa da geride çok daha tehlikeli bir oyun duruyor. Alpaslan Savaş ve Serdal Bahçe, yapılacak yeni düzenlemeyi soL'a değerlendirdi.

Yandaş medya üzerinden bir süredir yoksulluğa çözüm olarak “eşik gelir” adımı atılacağı haberleri servis ediliyor.

Bu adımın ne anlama geldiğini aktarmadan, Yeni Şafak’ın “müjde” duyurusuna bir göz atalım: “Çalışmalarına başlanması beklenen Gelir Tamamlayıcı Aile Destek Sistemi düzenlemesi için destek tutarları ve gelir eşikleri; bölgesel yaşam maliyetleri, hane büyüklüğü ve sosyoekonomik koşullar dikkate alınarak belirlenecek. Geliri olmayan ya da geliri asgari ücretin altında kalan ailelere asgari ücret kadar ya da mevcut gelirini asgari ücret düzeyinde çıkaracak miktarda destek ödemesi sağlanacak.”

Asgari ücret kadar hane geliri” başlığıyla sunulan bu haberle birlikte üç kısa hatırlatma:

  • Asgari ücret: 28 bin 75 lira
  • Açlık sınırı: 35 bin 174 lira
  • Yoksulluk sınırı: 114 bin 576 lira

Ülkede asgari ücretin açlık ve yoksulluk sınırının altında kaldığı bir tablo varken, AKP’nin müjdesi haneleri “eşik gelir” belirleyip oraya yükseltmek.

Peki, gerçekten ne anlama geliyor bu düzenleme?

‘En iyi bildikleri şey, sadaka dağıtmak’

soL yazarı, TKP Merkez Komite Üyesi Alpaslan Savaş ve yazarımız Prof. Dr. Serdal Bahçe, düzenlemenin içerdiği tehditleri bütün ayrıntılarıyla soL’a değerlendirdi.

Bakanlığın hazırlığının adının “Gelir Tamamlayıcı Aile Destek Sistemi” olduğunu, buna “vatandaşlık maaşı”, “eşik gelir” gibi farklı isimler verildiğini aktaran Alpaslan Savaş, “Esas olarak planlanan belli bir düzeyin altında geliri olan ailelere mali destek vermek. Yapmayı düşündükleri aslında en iyi bildikleri şey olan sadaka dağıtmak. Yine bunu yapmayı planlıyorlar” dedi.

‘Bir başka belanın daha yolunu yapıyorlar’

İktidarın bunu planladığını ama bir de ücretlerle ilgili yıllardır gündeme getirip geri çekmek zorunda kaldıkları bir başka belanın daha bir kez daha yolunu yapmaya çalıştığını vurgulayan Savaş, “O da bölgesel asgari ücret uygulaması. Basından öğrendiğimiz ayrıntılara göre vatandaşlık maaşı adı altında yapılacak yardım her yerde aynı olmayacak, bölgesel farklılıklar gösterecek. Bunun sonraki adımının bölgesel asgari ücret olacağını bilelim” diye konuştu.

İktidarın halkın en büyük derdi olan hayat pahalılığı ve yoksullaşma sorununu çözemediğine işaret eden Savaş, değerlendirmesini şöyle sürdürdü: “Çünkü ekonominin öncelikleri tümüyle sermaye sınıfının ihtiyaçlarına göre belirlendi. Bu ihtiyaçlarda emekçi halkın öncelikleri geri sırada bile değil, hiç yok. Sorunu çözememelerinin kaynağında bu var. Bu nedenle çözülemeyecek de. Bunu kimse beklememeli.

Mehmet Şimşek’i enflasyon rakamı açıklandıktan sonra dinlediniz mi? Attığımız adımlarla enflasyonun etkilerini sınırladık diyor. Attıkları adım TÜİK başkanı görevden almak ve önceki aya göre daha düşük enflasyon rakamı açıklamak.  İstedikleri kadar TÜİK başkanı değiştirsinler, diledikleri gibi rakamlarla oynasınlar bu sorun ortada duruyor ve büyüyor.

Ama asıl dert ettikleri yönetme becerisini yitirmiş olmaları. Şimdi bir taraftan siyaset alanını iyice daraltmaya yönelik müdahaleler yaparken diğer taraftan yoksullaşmayı yönetme becerisini kazanmanın yollarını arıyor. Gündeme getirdikleri ve havuz medyasının şişirdiği “eşik gelir” ya da “vatandaşlık maaşı” dedikleri şey aslında çözme ehliyetini kaybettiği hayat pahalılığı-yoksullaşma sorununu yönetmeye çalışmak.”

'Sömürü daha da derinleştirilmiş olacak'

Ankara Üniversitesi Maliye Bölümü’nde görev yapan ve gelir dağılımı, yoksulluk, iktisadi düşünce tarihi ve iktisadi gelişme sorunları üzerine çalışmalar yapan Prof. Dr. Serdal Bahçe de, AKP’nin son hazırlığına ilişkin önemli değerlendirmelerde bulundu.

“Eşik gelir” planının sürekli olarak telaffuz edilen ancak bir türlü uygulanamayan bir sermaye planı olduğuna işaret eden Bahçe, AKP’nin bunu şimdi bir toplumsal refah düzenlemesi olarak yeniden gündeme getirdiğine işaret etti.

Sermaye lehine hangi üç başlık öne çıkıyor?

Basında yer alan haliyle bu planın sermaye lehine üç boyutu olacağına vurgu yapan Bahçe, şöyle konuştu: "Öncelikle bölgesel yaşam maliyetleri farklılıklarını dikkate alınacağı belirtilmektedir. Kuşkusuz bu bilindik bölgesel asgari ücret hayalinin yeniden gündeme gelmesi demektir. Bölgesel asgari ücret ise sermayenin asgari ücreti daha da düşürmesinin bir yoludur. Göreceksiniz bazı bölgelerde, örneğin yazın turizmin canlandığı bölgelerde yaşam maliyetleri daha düşük denilerek daha düşük bir asgari ücret belirlenmeye başlanacak. Emek sömürüsünün yüksek, örgütlenmesinin ise çok güdük olduğu görece sanayileşen ve metropol olmayan Anadolu kentlerinde düşük belirlenecek ve buralardaki yoğun sömürü daha da derinleştirilmiş olacak.”

İkinci boyutu ise asgari ücreti yıllardır zaten çok düşük belirleyen AKP ve patronların daha düşük seviyelerde belirlemeleri için bir motivasyon olacak, çünkü bu defa asgari ücreti sadece patronlar değil devlet de (en azından farkını) ödeyecek” diyen Bahçe, “Böylece asgari ücret komisyonunda güya işçilerle patronlar arasında hakemlik rolüne sahip devletin (ki aslında sürekli olarak patronların tarafını tutar) görünüşte sahip olduğu rolü bırakarak bilfiil patronların yanında taraf olması anlamına gelecek” ifadesini kullandı.

‘Bu sefaletin genelleşmesi anlamına gelecektir’

Bahçe, sözlerini şöyle sürdürdü: Üçüncüsü ise aradaki farkı devlet ödeyecek ise bu durumda patronlar kaçak çalıştırarak asgari ücretten bile düşük ödemeye eğilimli olacaklar çünkü farkın devlet tarafından ödeneceğini bilecekler. Devlet tarafından ödenen ise aslında bütçe gelirlerinden, yani çoğunlukla emekçilerin ödediği vergilerden ödenecek demektir. Böylece emekçiler kendi sefaletlerini kendileri finanse etmiş olacaklar. 

Neticede yoksul her hanenin bu ödemeyi alacağı varsayımıyla aslında işçi sınıfı yedek işgücü ordusunu patronların yerine fonlayacak denilebilir. Her hanenin kapitalist devletten alacağı en yüksek meblağı alması ama bunun da kârını bu emekçi halkın sırtından kazanan patronlar tarafından karşılanması talebi haklı bir taleptir. Eğer bu yine emekçi sınıfların sırtından karşılanacak ise tehlikeli bir plandır. 

Zamanında burjuvazinin gerici iktisatçılarının “ücret fonu” diye adlandırdıkları bir kavram vardı. Buna göre sermaye emekçilere görece sabit bir meblağı ayırıyordu, emekçi sayısı arttıkça bu meblağ daha fazla kişiye dağıtılacağı için her bir emekçinin aldığı düşecekti. Şimdi AKP’nin eşik gelir planı buna benziyor. Aslında emekçilerin bütün olarak aldıkları pek değişmeyecek, daha fazla emekçi hanesi emekçilere verilen düşük ücretlerin oluşturduğu fonu aralarında paylaşacaklar gibi görünüyor. Bu sefaletin genelleşmesi anlamına gelecektir.

Koç sempatisi: Sıraya girmemek için sevgilisini azarlayan Rahmi'yi hoş görmenin kaynağı nerede?-Deniz Sözüak/Ezgi Gevher Avcı- 

İnsanlar kendi kimliklerini yaratan kurucu hikayelere bağlanırlar. Uzun yıllar boyunca eğitim, kültürel sermaye ve belirli yaşam tarzları yalnızca bir sınıfsal konumu değil, aynı zamanda tarihsel bir üstünlük hissini de temsil ediyordu. AKP bu tarihsel kendilik anlatısını aşındırdıkça Koç imgesi bu boşlukta işlev gördü.

2026 yılı başında yaşamını yitiren tiyatro sanatçımız Haldun Dormen’in cenaze törenine katılanlar arasında Rahmi Koç da vardı. Bu merasimde Koç’a eşlik eden isim ise uzatmalı sevgilisi Tahire Demircan’dı. 

Rahmi Bey tören için Teşvikiye Camii’ne geldiğinde, avluya dolmuş büyük bir kalabalıkla karşılaştı ve uzun taziye kuyruğuna bakarak “herkes sıraya girmiş, biz de girelim” deyiverdi. Rahmi Bey’in aslında sıraya girmek gibi bir niyeti yoktu. Ama yanındakiler, nezaket icabı sarf ettiği sözlerinin samimiyetini tartamayıp paralize olunca, o kalabalık içinde nasıl hareket edeceklerine yönelik rehberlik de etraftan gelmedi. 

Bunun üzerine Rahmi Koç, sıraya girmek istemediğini daha belirgin bir tonla hissettirmeye çalıştı, “buradan girsek ayıp olur mu?” diyerek ortamı yeniden yokladı. Tevazu kılığına bürünmüş bu yoklama, aslında bir iltimas talebiydi. Rahmi Bey’in yaşı düşünüldüğünde de bu talep elbette yadırganamazdı. Fakat kendisinin, muhtemelen “aman efendim ne sırası, lütfen buyurun” karşılığı bekleyerek yaptığı bu ince manevraya, araya giren sevgilisinin “bence ayıp olur, sıradan girelim” demesi sinirlerini bozmaya yetti. 

Avludaki dramatik anlar da işte bu noktadan sonra kayda alınacaktı. Çünkü Tahire Demircan’ın görgülü görünme adına Rahmi Koç’u kuyruğun sonuna dikme önerisi, Koç’tan “Sen sıraya gir, bana yol aç” çıkışıyla mukavemet gördü. Demircan, sevgilisini kızdırdığını anladı, onu bir adım geriden tin tin takibe başladı. Fakat Rahmi Koç, öfkelenmişti bir kere. Sevgilisine dönüp ikinci kez “sen sıraya gir” diktesi verdi. Etrafta kameralar vardı. Demircan duymazdan gelerek yürümeye devam etti. Sevgilisine yetişip koluna girmeyi denedi. Ama bu hamlesi de Rahmi Bey’in elini cebinden çıkarmasıyla boşa düşecekti. Üstelik üçüncü kez Rahmi Bey, ona dönerek ve sözlerini işaret parmağıyla destekleyerek “sana sıraya gir dedim!” diyordu. Demircan ise “tamam hayatım ama sana nasıl yol açayım” sözleriyle vaziyeti kurtarmaya çalışıyordu.

İnkar

Bu kısa tartışma, haber içeriklerine “Biz de sıraya girelim” başlığıyla taşındı. Videonun altındaki yüzlerce yorum ise ikili arasında yaşanan gerilimi değil, sadece ve sadece Rahmi Bey’in “gerçek burjuva” görgüsünü görüyordu.

Neler deniyordu? Onun gerçek bir İstanbul beyefendisi olduğu söyleniyordu. "İstese orayı satın alır ama kibarlığa, disipline, mütevazılığa bakın" deniyordu. “Para gürültü sevmez” gibi soyutlamalarla da onun, türedi zenginlerden farkı ortaya konuyordu. Yüzlerce insan orada, seçkin refleksi değil, nezaketi görmüştü. Herkes aynı habere bakmış; önce sıraya girelim deyip sonra kendisini sıraya sokmaya çalışan hayat arkadaşına yönelik agresyonunu izlemişti. Ama kahir ekseriyet, agresyonun faş ettiği bir nobranlığa tanık olduğunu inkar ediyordu. 

Tıpkı Koç Grubu'nun, AKP iktidarının yükselişinde ve devleti ele geçiriş sürecinde verdiği kritik onayları inkar ettiği gibi… Oysa AKP Koç Grubu’na, Koç Ailesi de AKP iktidarına çok şey borçluydu. Ancak Holding, Teşvikiye Camii avlusunda olduğu gibi öyleyken böyle görünmeyi iyi beceriyordu.

Anlatı

Peki bu nasıl oluyordu?

Sermaye sınıfı yalnızca siyasal ve ekonomik güç elde ederek var olmaz. Tersine kendini kültürel rafinelik, kurumsallık ve görgüyle paketleyerek iktidarını estetik bir dille maskeler ve bu yolla doğallaştırır. Bu nedenle bahsettiğimiz Rahmi Koç vakası ilginçtir. Rahmi Koç’un bu kısa videoda sergilediği çirkinliği fark etmeye dönük isteksizlik, sınıfsal tahakkümün görgü anlatısıyla nasıl perdelendiğini gösteren bir sahnedir. 

Koçlara ilişkin bu “resmi” kendilik anlatısının kaynağını, Koç ailesinin kendi kurucu anlatılarından birinde, “Vehbi Koç Anlatıyor” kitabında buluruz.

Vehbi Koç Anlatıyor, ilk bakışta bir işadamının yükseliş hikâyesidir. Yoksul bir ülkede çalışkanlığıyla yükselen, modernleşen Türkiye’yle birlikte büyüyen müteşebbisin otobiyografisidir. Fakat metne yakından bakınca hakikat daha görünür hale gelir. Kitap, bir sermaye grubunun kendi suretini memleketin aynasına yerleştirme gayretidir.

Anlatı, Osmanlı’nın ekonomik geri kalmışlığıyla başlar. Önce yabancı sermayenin başat olduğu, yerli üreticilerin cılız kaldığı bir “eski çağ” tasvir edilir. Ardından cumhuriyet modernleşmesiyle devam eder. Vehbi Koç, hikayesini cumhuriyetin tarihsel yükseliş hattında konumlandırarak, zenginleşme serüvenini memleketin kaderiyle birleşmiş tarihsel bir hizmet olarak yeniden yazar. 

Koç anlatısında servet, ulusal kalkınma hikayesinin masum bir yan ürünüdür. Kuşkusuz bu, kapitalist öznenin vahşi eylemlerinin üstünü örtmeye dönük ideolojik yeniden tarih yazımıdır. Biriktirirken yoksullaştıran, rekabet ederken tasfiye eden, hatta 12 Eylül generallerine işgücünü disipline ettiği için teşekkür eden sınıfsal fail, "memlekete hizmet" ambalajının içerisinde görünmez hâle gelmiştir. 

Vehbi Koç

Jest

Koç anlatısının en maharetli tarafı, Türkiye’nin sanayileşme ve kalkınma hikayesini işçi sınıfını yok sayarak anlatmasıdır. 

Hikayede devasa sanayi atölyeleri, makineler ve fabrikalar vardır ama işçiler yoktur. Kalkınma vardır ama grevler, direnişler, söke söke elde edilen kazanımlar yoktur. Modernleşme vardır ama takunyalılara verilen icazet yoktur. Hayırseverlik vardır ama emeğin gericileştirilmesi ve sendikasızlaştırılması yoktur. Türkiye’nin ekonomik tarihi, sanki herkesin el ele verdiği steril bir ilerleme hikâyesidir. Oysa Koçların tarihi, başkasının emeği üzerinde kurulan cunta tahakkümünün son ürünüdür.

Tabii hayırseverliğin bu yapıda önemli bir işlevi vardır. Okullar, vakıflar, müzeler, burslar, kültürel yatırımlar... Bütün bunlar Koçları yalnızca kazanan değil, paylaşan bir güç olarak da anlatır. Oysa “paylaşım”, sistemin ürettiği eşitsizliğin küçük bir kısmının ahlaki jest olarak sunulmasından ibarettir. Ezcümle, Koçların hayırseverliği sömürünün karşıtı değil, parçasıdır.

Koç anlatır. Ancak hegemonya yalnız onun anlattıklarıyla kurulmaz. Hegemonya, karşı tarafta ona inanmak isteyen bir duygusal zemin bulduğunda tamamlanır. 

Aidiyet

Peki kitleler bu hikayeye neden inanmak ister? 

Son yirmi yılda seküler kentli sınıflar yalnızca siyasal güçlerini değil, daha derinde, onları uzun süre bu ülkenin doğal kültürel merkezi olarak kuran tarihsel kendilik imgesinde de ciddi bir aşınma yaşadı. Bu, seçim kaybetmekten öte bir sorundu. Makbul olanı tanımlama gücünü, kamusal alanı belirleme kapasitesini ve temsil merkezi olma duygusunu kaybetmekte olan öznenin Koçların hikayesine ortak olma arzusunun tezahürüydü bu. 

Bu, bir aidiyet ve anlam kriziydi… Çünkü insanlar kendi kimliklerini yaratan kurucu hikayelere bağlanırlar. Uzun yıllar boyunca eğitim, kültürel sermaye ve belirli yaşam tarzları yalnızca bir sınıfsal konumu değil, aynı zamanda tarihsel bir üstünlük hissini de temsil ediyordu. AKP bu tarihsel kendilik anlatısını aşındırdıkça Koç imgesi bu boşlukta işlev gördü. Anlatı, artık var olmayan kayıp bir dünyayla bağlantı kuruyordu…

Kaygı, yani geleceksizleşme ve öngörülemezlik, kurumsallıkla sakinleşecekti. Kurumsallık teskin edecekti. Muhalif özne kaybettiği dünyayı dışarıdaki bir sembolde aradı. Koç, kurumsallığın, ölçülülüğün, laikliğin, kültürel rafineliğin ve kaybedilmiş bir cumhuriyetçi kendilik imgesinin vitrinine dönüştü. Bazı kesimler Koçlar'da yalnız sermayeyi değil, kaybettiklerini düşündükleri bir hayat biçimini gördü. Nitekim Rahmi Koç’un o videosunda birçok insan bir ayrıcalık refleksi değil, “terbiye” gördü. Çünkü bazen insanlar gördükleri şeyi değil, görmek istedikleri şeyi okurlar. 

İşte bu nedenle Koç imgesi kayıp bir dünyanın yokluğunu telafi eden bir güven nesnesine dönüşür. Koçlara duyulan sempati çoğu zaman temsil ettikleri düşünülen süreklilik duygusundan beslenir. Cumhuriyetin çözülüşünün yarattığı temsil boşluğunda müzeleriyle, vakıflarıyla, üniversiteleriyle bir süreklilik ve istikrar hissi sunarak belirsizlik hissini giderirler. Bu teskin edici etki siyasal konumlarının üzerini örten duygusal bir perdedir.

Mukayese

Özne, belki de daha konforlu olduğu için kapitalizmin sistemik yapısıyla yüzleşmek yerine sorunu sadece kötü kapitalistlere indirger. Çünkü kapitalizmin bütünsel eleştirisi rahatsız edicidir. Yalnızca patronları değil, gündelik hayatın tamamını, toplumsal ilişkileri ve tüketim alışkanlıklarımızı sorgulamayı, daha fenası sorgulama yeterince derinleştiğinde kurtuluş için bizzat harekete geçmeyi gerektirir. 

Bu karmaşık yapının yerine daha kolay kavranabilir figürler geçirilir. Böylece sorun kaba, hoyrat, görgüsüz zenginlere daralır. Çalışanlarına kötü davranmayan, kültüre yatırım yapan, sıra beklemeyi öneren, görgülü olan zenginler üzerinden bir "iyi kapitalist" fantezisi ortaya çıkar. Böylece sermaye düzeninin kendisi değil, onun inceliksiz biçimleri terk edilir. Beşli çeteye düşmanlık yeterlidir, onların zarif versiyonlarıysa makul hatta arzu edilebilir bulunur. 

Beşli çete kategorisi, mafyatik, hoyrat, gösterişçi ve kamusal olarak saldırgan yeni zengin figürlerinin yükselişini imler. Eski büyük sermaye ise bazı kesimlerin gözünde görece daha medeni ve kabul edilebilir hale gelir. Bu durumda Koç ailesi doğrudan olumlu nitelikleri nedeniyle değil, karşılaştırmalı bir estetik yargı üzerinden “ehven” görünmeye başlar. Yani bazı semboller içsel nitelikleri nedeniyle değil, karşılarındaki figürler sayesinde parlamıştır. Bu, gerçek bir sınıf çözümlemesinden çok, göreceli bir idealleştirme mekanizmasıdır.

Algı

Türkiye’de sekülerlik çoğu zaman ve otomatik biçimde ilericilik, rasyonellik ve demokratiklikle eşleştirildi. Bu kısadevre, sınıfsal konum ile kültürel kimliği birbirine karıştıran ideolojik bir yanılsama yarattı. Böylece laik sermaye, yalnızca belirli bir ekonomik sınıf fraksiyonu olmaktan çıkıp “makul”, “modern” ve hatta “demokratik” bir özne gibi algılanabildi. Oysa kültürel kimlik ile sınıfsal çıkar aynı şey değildir. Bir sermaye grubunun seküler görünmesi onu sınıf ilişkilerinin dışına çıkarmaz, yalnızca algılanma biçimini değiştirir. Eczacıbaşılar, Boynerler, Koçlar işte bunu yönetmekte mahirdir.

Örneğin 2003 yılının son günlerinde Rahmi Koç’un ziyaret ettiği Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek, bu görüşmede ona AKP iktidarından duyduğu rahatsızlığı ifade edince Rahmi Koç, Örnek’i sakinleştirmeye çalışmış ve Özden Paşa’nın da gözünden kaçmayacak şekilde “çok bozulmuştur”. Rahmi Koç, AKP’den değil askerin tavrından huzursuzdur. 

Zaten ilerleyen yıllarda Özden Paşa’nın da içinde olduğu cumhuriyetçi kadroların etrafındaki çember daralırken holding, Tüpraş ve Yapı Kredi operasyonunu yönetmek için sahne gerisinde AKP&Cemaat ile ilişkilerini derinleştirecektir. 

Ama holdingin özellikle Cumhuriyet gazetesiyle kurduğu ilişki nedeniyle muhalif kamuoyu onları hala “kendilerinden” sayar. 10 Kasım 2006’da yayınladıkları reklam, holdinglerin çektiği Atatürk temalı filmlerin ilkidir. Aylar sonra Cumhuriyet mitinglerinde sokağa akacak kitleler filmi beğenmiş, Koçlar'ı yine kendilerinden saymıştır. Oysa Cumhuriyet'in final yılı 2007’ye girerken Koç Grubu, bir yerde eski Türkiye ile vedalaşıyordur. 

Bu reklam filmlerini her yıl çekmeye devam ederler. Hem kar rekorları kırıyor hem de Atatürkçü bulunarak saygı görüyorlardır. 2012 yılında CNN Abu Dabi’ye çıkan Rahmi Koç, Erdoğan için “Başbakan üç dönemlik görev süresince oldukça başarılıydı. Çok karizmatik ve harika bir konuşmacı. Başkanlık sistemi Türkiye’ye yardımcı olacaktır” deyince kamuoyu başını yine öteye çevirir.

Gelgelelim bir yıl sonra Gezi Direnişi başladığında Divan Oteli’nin kapılarını eylemcilere açmaları destansılaşacaktır. Muhalif kamuoyu onları kendilerinden saymak için hep bir gerekçe bulur. Cumhuriyetin uzun yıkılışı her dönemeçte onaylarını alarak tamamlanmış, 9 Temmuz 2018’de Türkiye, adına Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi denilen tek adam rejimine resmen geçmiştir. 

Bu tarihten birkaç ay önce yaşama veda eden Özden Örnek’in cenaze töreni ise ilginçtir. Yine bir cenaze merasimi, yine Koçlar… Deniz Kuvvetleri'nde yapılan törende konuşan oğul Tolga Örnek, Koç Üniversitesi Hastanesi'nin çalışanlarına teşekkür ettikten ve "hakkınızı asla ödeyemeyiz" dedikten sonra “Rahmi Koç” der; “Hastaneyi açtı, seferber etti. Onun da hakkını ödeyemeyiz” diye devam eder. Yüzlerce, binlerce teşekkür iletir. Dahası Özden Paşa’nın hatıralarını da Koçlara bağışlarlar. Tıpkı savaştıkları Afrikalı yerli halkların kemiklerini kendi müzelerinde sergileyen Avrupalılar gibi, son nefesine kadar AKP iktidarıyla çarpışan Paşa’nın subay kılıcı da Rahmi Koç Müzesi'ndedir. Bir yıkım operasyonunda yer almalarına rağmen tarih, sanki öyle değilmiş gibi yazılıyordur. Modernlik gösterileri, toplum nezdinde muhalif illüzyonu yaratmalarına vesile oluyor, Türkiye’nin dönüşümünde oynadıkları rolün üstü gözbağcılığıyla örtülüyordur.

Doruk maden işçilerinin zafer fotoğrafı: Yıllara yayılmış haklar, aylarca süren mücadele -Özkan Öztaş- 

Doruk Madencilik işçileri yıllarca süren hak gasplarına, hileli devirlere ve patronun oyalama taktiklerine karşı yürüttükleri kararlı direnişi kazanımla sonuçlandırdı. Bağımsız Maden-İş öncülüğünde örgütlenen işçiler tüm alacaklarını tahsil etti.

Doruk Madencilik işçileri haftalardır, hatta aylardır sürdürdükleri mücadeleyi tüm alacaklarını tahsil ederek kazanımla sonuçlandırdı. İşçiler bu güzel haberi geçtiğimiz gün tüm Türkiye ile paylaştı.

Sürecin en başına dönüldüğünde, hak gasplarının Adularya Madencilik döneminde başladığı görülüyor. Bu dönemde işçilere ek mesai ve ücretsiz izin gibi başlıklarda sorunlar yaşatılıyor; ancak piyasada “alışılagelen” uygulamalar olarak görülen bu sorunlara karşı işçiler uzun süre seslerini yükseltemiyor.

İş yerine bağlı sarı sendikanın da işçilerle güçlü bir bağı bulunmuyor.

İşçiler sendikaya, sendika da patrona güvenerek işler bir şekilde 15 Temmuz 2016’daki Fethullahçı darbe girişimine kadar devam ediyor. Darbe girişiminin ardından Adularya Madencilik’e TMSF tarafından el konuluyor. Bu işletme, işçilerin uzun yıllar emek verdiği, alın teri döktüğü bir maden sahası olarak biliniyor.

Direnişteki madencilerin birçoğunda hala eski firmanın adının olduğu baretler yer alıyordu. Şirketler değişmiş ama kaderleri değişmemişti. Alacakları içerde kalan, ücretsiz izinlerle oylanan işçiler "artık yeter" dedikten sonra başka bir öyküyü yazmaya başladılar

TMSF devri ve Yıldızlar Holding'in bitmeyen oyunları

Takip eden dönemde, genellikle iktidarın sunduğu imkanlarla büyüyen Yıldızlar Holding, TMSF’nin elindeki bu maden sahasını da devralıyor.

Asıl büyük sorun burada başlıyor. Çünkü Türkiye tarihinde bir maden sahasında ilk kez, TMSF döneminden kalan borçlar işçilere ödenmeden işletme doğrudan satılıyor.

Normal şartlarda özelleştirme öncesinde kamu işletmesindeki işçilere olan borçların ödenmesi gerekirken, burada özel bir istisna yaratılıyor. Böylece başlayan hak gasplarının ardı arkası kesilmiyor.

Yıldızlar Holding; seramikten demire, kömürden bakıra kadar pek çok alanda faaliyet yürüten bir sermaye grubu. İşveren, yer altı ve yer üstü faaliyetleri açısından üst bir çatı oluşturarak Doruk Madencilik ve ona bağlı, farklı isim ve vergi numaralarına sahip şirketler üzerinden süreci parçalara bölerek yönetiyor.

Bu yapı, muhatap sayısını artırdığı için on yılı aşkın süredir sahada çalışan işçilerin devrolunan geçmiş alacaklarını tahsil etmesini de neredeyse imkansız hale getiriyor.

Eskişehir Mihalıççık'tan Ankara'ya kadar yürüyen madenciler alacaklarını almadan geri dönmeyeceklerini en başından itibaren belirtmiş ve kararlılıkla mücadele etmişti. 

Ücretsiz izin dayatması ve çifte sömürü çarkı

Maden firması, tasarruf yapmak ya da zaman kazanmak gibi gerekçeleri bahane ederek işçileri keyfi biçimde ücretsiz izne çıkarıyor.

Sigortaları yatırılmayan, maaşları ödenmeyen işçiler kimi zaman yılın yedi-sekiz ayını ücretsiz izinde geçiriyor. Beypazarı, Çayırhan ve Nallıhan bölgesindeki maden patronları, tarım ve hayvancılık gibi alternatif geçim kaynaklarını zayıflatarak işçileri kendilerine muhtaç bırakan bir düzen kuruyor.

Bu süre boyunca geçinmek, evine ekmek götürmek zorunda kalan madenciler kapıcılık, bekçilik, dinlenme tesislerinde çay servisi, hamallık, yevmiyecilik, inşaat işçiliği ve mevsimlik tarım işçiliği gibi gündelik işlere yöneliyor.

Bölgede küçük esnaf da emeklilik haklarını kaybetmemek için madendeki sigortalarının yatmasını bekleyen işçileri geçici işlerde daha düşük ücretlerle çalıştırarak bu sömürü düzeninin bir parçası haline geliyor.

Üstelik maden firması, iki gün çalıştırdığı işçinin kaydını bir gün gösteriyor; on günlük çalışmanın yalnızca üç gününü SGK nezdinde resmiyete geçiriyor. İktidara yakın sendika bu sorunlara yanıt vermeyince işçiler Bağımsız Maden-İş ile görüşmeye başlıyor. Böylece direnişin yolu açılıyor.

Sözünde durmayan patrona karşı yürüyüş

Nisan ayında başlayan yürüyüşleriyle yaklaşık bir ay mücadele eden işçiler, Ankara’da geçirdikleri iki haftanın sonunda şirketin tüm haklarını ödemeyi kabul etmesini sağladı.

Patron son tarih olarak 15 Mayıs’ı işaret etti. Ancak yine sözünde durmadı.

Hem garantör konumundaki bakanlıkların hem de patronun sözüne güvenilemeyeceğini gören işçiler, çocuklarına bayram harçlığı veremeden, parasız geçirdikleri bayramın ardından 1 Haziran’da yeniden yola çıkma kararı aldı.

Beypazarı çıkışında durdurulan işçiler, mücadele etmeden haklarını alamayacaklarını bir kez daha gördü.

Rino Seramik’te de aynı pervasızlık

Yıldızlar Holding aynı pervasızlığı Çankırı’daki Rino Seramik işçilerine karşı da sürdürüyordu.

soL Haber’e ulaşan işçilerin aktardığı bilgilere göre, iki aydır maaş alamayan ve iş yerinde sendikal örgütlenmenin bulunmadığı Rino Seramik’te patron, işçilere “paranın Doruk Madencilik işçilerinin alacakları için gönderildiği” yalanını söyleyerek maaş ödemelerini geciktirdi.

İşçiler günlerce Ankara Kurtuluş Parkı'nda açlık grevi de dahil olmak üzere her türlü mücadele yolunu denediler. Bu süre zarfında Kurtuluş Parkı bir mücadele alanına dönüştü. Tüm sınıf dostları bir araya gelerek madencilere destek verdi.

Direnişin hafızası ve kiraz mevsiminde buluşma

İşçiler 4 Haziran’da Ankara merkezde bulunan Yıldızlar Holding önünde toplanma çağrısı yaptı. Hem Beypazarı’ndaki madencilerin hem de Ankara merkeze ulaşan işçilerin holding önünde buluşmasıyla oluşan güçlü örgütlülük patronu köşeye sıkıştırdı.

Madenciler 1 Haziran günü itibariyle kazanımlarını elde edene kadar Ankara Beypazarı'nda direnişlerini sürdürdü.

1 Haziran itibarıyla yeniden başlayan mücadelede yeni bir evre açıldı. Ankara’da Yıldızlar SSS Holding önünde süren eylemler ve Beypazarı’nda aralıksız devam eden direniş, patron üzerindeki baskıyı artırdı.

Günlerce süren mücadelenin ardından baskıya dayanamayan patron, tüm alacakları ödeyeceğine dair söz verdi. Aynı günün gece saatlerinde tazminatlar ve hak edilen ücretler madencilerin hesaplarına yatırıldı.

Eylemlere çocuk, çocuk, genç, yaşlı herkes katıldı. Doruk Maden işçileri mücadelede her geçen gün biraz daha kalabalıklaştı.

En temel hakları ve maaşları için bile yürümek, direnmek ve eylem yapmak zorunda bırakılan işçiler, örgütlü mücadele olmadan kazanım elde edilemeyeceğini bir kez daha Türkiye’ye gösterdi.

Madenciler, kazanımla sonuçlanan bu mücadelenin ardından gazetecileri de unutmadı. Süreç boyunca işçilerle yan yana olan, onlarla kilometrelerce yol yürüyen, polis şiddetine ve biber gazına maruz kalan gazeteciler direniş alanından güzel duygularla uğurlandı.

Alandan ayrılırken yanımıza gelen bir madenci, gazetecilere teşekkür ederek memleketlerinin kirazının çok güzel olduğunu söyledi. Kiraz zamanı, bu kez güzel bir vesileyle yeniden buluşup sohbet etmek istediklerini ekledi.

Tatlı yemişlerden de güzel olan bu haklı mücadelenin hafızalara kazındığı notunu düşerek, bu kavgaya şimdilik veda edildi. Ancak Doruk işçilerinin direnişi, önümüzdeki günlerde emek mücadelesine daha büyük bir enerji bırakacak.

Elde edilen zaferin sonunda kızına sarılarak mutluluğunu paylaşan bir madenci.
/././
soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -7 Haziran 2026-

Hangi hukukla kurtuluş…-Ali Rıza Aydın-  Hukuk ve yargıyı içinde bulunduğu düzenden soyutlayarak tek başına sorumlu ya da kurtarıcı ilan etm...