Buğdayda verim yüksek çiftçi mutsuz: Yağmur yağdı böyle oldu!-Gürkan Akgüneş/T24-
"Kuraklıkta kaybediyorsam, berekette de kaybediyorsam ben hangi senaryoda kazanacağım?"
Tarımda yağmur, bereket demektir. Normalde çiftçiler yağmur yağdığında sevinir. Ama Toprak Mahsulleri Ofisi buğday alım fiyatını açıklayınca, bizim çiftçiler yağmura üzülür hale geldi.
Neden mi? Anlatalım…
Toprak Mahsulleri Ofisi, hafta başında beklenen açıklamayı yaptı ve bu yıl ekmeklik ve makarnalık buğdayı, ton başına 16 bin 500 liraya alacağını duyurdu. Bu fiyat, buğday üreticisi için tavan fiyat.
Bakanlığın açıkladığı desteklerle birlikte üreticinin eline geçecek rakamın da yaklaşık 19 bin 500 liraya ulaşacağı ifade edildi.
Ancak fiyatın açıklanmasının ardından Türkiye'nin dört bir yanından tepkiler yükselmeye başladı. Çünkü çiftçiler, kilogram başına 20 liranın üzerinde bir fiyat bekliyordu. Bazıları 25 lira talep ediyordu.
Konya'da ziraat odaları ortak açıklama yaptı. Türkiye Ziraat Odaları Birliği, fiyat artışının enflasyonun altında kaldığına dikkat çekti. Diyarbakır'dan Mardin'e, Osmaniye'den Çorum'a kadar üretici temsilcileri; mazot, gübre ve işçilik maliyetlerindeki artışın açıklanan fiyatla karşılanamayacağını savundu.
Hatta bazı üreticiler tepkilerini, "Bir kilo buğday satıp bir ekmek alamıyoruz" sözleriyle dile getirdi.
Tartışmalar büyüyünce, Toprak Mahsulleri Ofisi Genel Müdürü Ahmet Güldal, peş peşe açıklamalar yaparak, fiyat belirleme kriterlerini anlattı, ödemeleri ilan edilenden daha erken yapacaklarını iletti.
Verim arttı, buğday fiyatı düştü
Güldal'ın savunmasının merkezinde ise bu yılın sıra dışı yağışları vardı. Çünkü bu yıl Türkiye'nin birçok bölgesinde son yılların en yağışlı sezonlarından biri yaşandı. Tarlalar suya doydu. Başaklar doldu. Verim yükseldi.
Bazı bölgelerde hasat tahminleri; dekara 700-800 kilograma güncellendi.
Güldal da fiyat hesaplanırken bu verim artışını dikkate aldıklarını söyledi. TMO’ya göre, yağışlar sayesinde sulama giderleri azaldı, birim alandan alınan ürün miktarı arttı.
Yani çiftçi, geçmiş yıllara oranla birim alandan çok daha fazla ürün hasat edecek. Hasadın başladığı bölgelerden yansıyan veriler, öngörüyü doğruluyor.
Ancak çiftçinin zihnindeki soru da tam bu noktada belirginleşiyor; Verim düşükken zaten kazanamıyordum, verim yüksek olduğunda neden kazanamıyorum?
Eminim Türkiye’deki birçok çiftçi şu cümleyi kuruyordur; "Ben hangi senaryoda kazanacağım?"
Kuraklık olur. Ürün azalır. Çiftçi zarar eder.
Yağmur yağar. Ürün çoğalır. Bu kez fiyat düşer. Çiftçi yine zarar eder.
O zaman çiftçi ne zaman kazanacak?
Mesele fiyat değil gelir
Belki de bugün Türkiye tarımının önündeki en büyük soru tam olarak budur.
Çünkü son birkaç yıldır yaşadığımız tablo giderek daha fazla bunu gösteriyor.
Geçen yıl don vardı. Kuraklık vardı. Ürün yoktu. Bu yıl yağış var. Verim var. Bereket var.
Ama bu kez de fiyat tartışması var.
Aslında burada yalnızca buğdayı konuşmuyoruz. Türkiye tarımının temel meselesini konuşuyoruz.
Çünkü sorun yalnızca fiyat değil. Gelir. Bugün sosyal medyada sık sık Rusya ve Ukrayna örnekleri veriliyor.
Rusya'da buğdayın tonu şu kadar. Ukrayna'da buğdayın tonu bu kadar. Chicago borsasında fiyat daha düşük.
Peki aynı soruyu tersinden soralım. Rus çiftçisinin gübre maliyeti ne kadar?
Mazotu ne kadar?
Kredi faizi ne kadar?
Arazi büyüklüğü ne kadar?
Verimi ne kadar?
100 dekar buğday 1 asgari ücret kazandırmıyor
Bir ton buğdayın fiyatını karşılaştırmak kolay. Ama asıl önemli olan, bir ton buğday satıldığında çiftçinin cebinde ne kaldığıdır. Türkiye'nin asıl problemi de burada başlıyor.
Çünkü üretim artarken gelir aynı hızda artmıyor. Bazen hiç artmıyor. Hatta bazı yıllarda azalıyor.
Bir akademik çalışmada Tekirdağ'da buğday üreten işletmeler incelenmiş. Sonuç oldukça çarpıcı.
100 dekar buğday eken bir işletmenin yıllık net kazancının, yıllık asgari ücret gelirinin yüzde 40 altında kaldığı görülmüş. Bu veri bile tek başına çok şey anlatıyor.
Eğer yüzlerce dönüm arazi işleyen bir çiftçi, bir asgari ücretlinin yıllık gelirine ulaşamıyorsa gençler neden çiftçi olmak istesin?
Neden köyde kalsın?
Neden toprağa yatırım yapsın?
İşte bu yüzden Türkiye'de buğday sorunu yalnızca fiyat sorunu değil.
Bir gelir sorunu.
Bir sürdürülebilirlik sorunu.
Bir kırsal kalkınma sorunu.
Eyvah tarım büyüyor!
İşin ilginç tarafı ise şu: Türkiye üretmeyi biliyor. Tarım sektörü bu yıl yeniden büyümeye geçti.
İlk çeyrekte tarım yüzde 4,6 büyüdü. Buğdayda 23 milyon tona yaklaşan bir rekolte konuşuluyor. Yani sorun üretmek değil. Sorun üretileni değere dönüştürememek. Çünkü aynı filmi yalnızca buğdayda izlemiyoruz. Domateste de izliyoruz. Salatalıkta da. Kirazda da. Kayısıda da. Elmada da.
Daha birkaç hafta önce market raflarında 100-150 liraya satılan domatesler vardı. Hasat yoğunlaşınca üretici fiyatları hızla geriledi. 50 liranın üzerinde satılan salatalık bazı bölgelerde 5 liraya kadar düştü.
Geçen yıl don nedeniyle bulunamayan, adeta altın değerine ulaşan kirazın kilosu bu yıl bazı bölgelerde 50 liraya kadar geriledi. Önümüzdeki haftalarda elmada da benzer bir tablo göreceğiz. Belki başka ürünlerde de.
Yani çiftçi artık yalnızca kuraklıkla mücadele etmiyor. Bazen bollukla da mücadele ediyor. Tarımın doğasında bereket sevinç sebebidir. Ama bugün bazı üreticiler yağmuru görünce sevinemiyor.
Çünkü bereketin ardından fiyat çöküşünün gelebileceğini biliyor. Bu yüzden son yıllarda sık sık aynı görüntülerle karşılaşıyoruz. Seradaki fidelerin sökülmesi. Tarlada bırakılan domatesler. Dalında çürüyen meyveler. Toprağa gömülen ürünler.
Özetle, üretim başarısının ekonomik başarısızlığa dönüştüğü görüntüler...
Oysa sorun üretimde değil. Sorun değerde. Türkiye artık yalnızca ham ürün satan bir tarım ülkesi olarak kalamaz.
Bir ton buğdayı hammadde olarak satmakla, o buğdaydan fonksiyonel gıda üretmek arasında devasa bir fark var.
Bir kasa domates satmakla, domates bazlı katma değerli ürün üretmek arasında da.
Kirazı ham halde ihraç etmekle, onu işleyip markalı ürüne dönüştürmek arasında da.
Geleceğin tarımında asıl rekabet tarlada değil, fabrikanın içinde yaşanacak.
Katma değer üreten ülkeler kazanacak.
Tarımsal hammaddeleri yeni ürünlere dönüştürenler kazanacak.
İhracata yönelik ikinci ve üçüncü nesil ürün geliştirenler kazanacak.
Gençleri yalnızca çiftçi olmaya değil, tarımsal girişimci olmaya özendirenler kazanacak.
Çünkü çiftçinin bugün sorduğu soru aslında çok basit:
"Kuraklıkta kaybediyorsam, berekette de kaybediyorsam ben hangi senaryoda kazanacağım?"
Türkiye tarımının geleceği, işte bu soruya vereceğimiz cevapta saklı.
Ve belki de artık buğdayın fiyatını değil, çiftçinin gelirini konuşmanın zamanı geldi.
/././
Kazakistan’ı kim kaybetti?-Barçın Yinanç/T24-
Rum liderin Kazak liderden dostluk nişanı alacak kadar iki tarafın ilişkileri ilerletmesi, 2022'de KKTC'nin Türk Devletleri Teşkilatı'na gözlemci üye yapılması için yapılan ısrarın bir sonucu. Orta Asya'da yaşanan bu zemin kaybı benzeri dış politikadaki tökezlemeler içerdeki toz duman içinde gözden kaçıyor. Böyle olunca da iktidarın dış politika ve güvenlik alanında başarıdan başarıya koştuğu, kritik alanlarda muhalefete güvenilemeyeceği söylemi toplumun önemli bir kesiminde ne yazık ki karşılık buluyor.
Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev ve Kıbrıs Rum Kesimi lideri Nikos HristodulidisKazakistan’ı kim kaybetti sorusuyla sosyal medyada karşılaştım. Sorunun altında, Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev’in, geçen hafta Kıbrıs Rum Kesimi lideri Nikos Hristodulidis'e "Devlet Dostluk Nişanı" takdim etmesinin fotoğrafı vardı.
Bayağı samimi bir görüntü.
Kazakistan Cumhurbaşkanının dostluk nişanı takdim etmesinden çok, bu takdim sırasında kullandığı ifadelerin, Ankara’daki karar alıcıların yüreğine indirmesi gerekir.
“Bu ödül, Kazak halkının size ve tüm Kıbrıs Cumhuriyeti halkına duyduğu özel saygı ve samimi sevginin bir işaretidir,” demiş Kazak Cumhurbaşkanı.
"Saygıdeğer Cumhurbaşkanı, liderliğiniz sayesinde Kıbrıs'ın uluslararası itibarının güçlendirilmesine önemli katkılar sağlandı. Kıbrıs dengeli, sorumlu ve geleceğe yönelik bir dış politika yürütmeye devam ediyor. Kazakistan ise ülkenizle çok yönlü ortaklığın geliştirilmesine büyük önem vermektedir.”
Kazakistan Cumhurbaşkanı Kasım Cömert Tokayev, Kıbrıs Rum Kesimi lideri Nikos Hristodulidis'e "Devlet Dostluk Nişanı" takdim etti
Ankara açısından yenilir yutulur cümleler değil. Kazakistan gibi Türkiye’nin “çok özel” bağlarının bulunduğu bir ülkeden gelen bu ifadelerin normalde Ankara’da soğuk duş etkisi yaratmış olması beklenir.
Zira Tokayev Rum Yönetimi’nin son on yıldır izlediği, tam da Türkiye’nin ve KKTC’nin baştan sona eleştirdiği, tehlikelerine dikkat çektiği politikalarını göklere çıkarmış.
İngilizlerden sonra adanın güneyini Amerikalılara, Fransızlara, İsrail’lilere açtın, Yunanistan ve İsrail’le birlikte Türkiye karşıtı cephe oluşturdun; AB mekanizmalarında Türkiye’yi engellemeye devam ettin, bir nevi aferin iyi ettin demiş gibi olmuş.
Ama bu yüzden Hizbullah’tan tehdit aldın, İran’dan füze yedin dememiş. Tam turizm döneminde, füze geldi diye, AB’li müttefiklerin adaya savaş gemileri gönderince, tatil cenneti markan gölgelendi de dememiş.
Açık ki, Tokayev’in itlifalarında kullandığı “dengeden” ve “sorumlu” dış politikadan ne anladığı Türkiye’ninkiyle örtüşmüyor.
'Kazakistan’ı kim kaybetti' sorusunun yanıtı açık
Kazakistan’ı kim mi kaybetti? Elbetteki Kazakistan kaybedilmiş değil. Ama ortada bir zemin kaybı var.
Yanıt açık. İktidarın dış politikasının nobranlığı kaybettirdi. İktidarın attığı adımların öngörüsüz, hesapsız, kitapsız olması bu zemin kaybına yol açtı.
Tepede alınan kararların alttan gelen uyarılara kulak asılmadan uygulanmaya konması, yada belki de artık, kurumların uyarı yapmaya bile kalkışmamaları bizi bu günlere getirdi.
2022 Semerkant zirvesi dönüm noktası
Bugün gelinen noktayı açıklamak için 2022’deki Türk Devletler Teşkilatı’nın (TDT) Semerkant zirvesinin öncesine gitmek gerekiyor.
Semerkant zirvesinde KKTC gözlemci üye yapılmalı diye belli ki yukarılar ikna edilmiş.
İki devletli çözüm doğrultusunda hiçbir adım atılmıyor görüntüsünün bu adımla telafi edileceğine düşünülmüş olabilir.
Dönemin Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun görevi, gelen emirleri harfiyen uygulamak. Bu adımların olası olumsuz sonuçlarına dair uyarı yapmak gibi bir sorumluluğu yok. Neme lazım.
Hatırlayalım, o yılın Şubat ayında Rusya Ukrayna’ya saldırdı. Bu saldırı, tüm Orta Asya cumhuriyetlerinin tüylerini diken diken etti.
“Yüzyılın en büyük jeopolitik felaketi Sovyetler Birliği’nin dağılması oldu,” diyen Rus lider Putin’in Ukrayna’ya saldırdıktan sonra yarın Orta Asya cumhuriyetlerini hedef almayacağının garantisi var mı?
Orta Asya cumhuriyetleri bir abiden kurtulup bağımsızlıklarına kavuşalı 40 yıl bile olmamış. Bırakın Türkiye’yi, Çin’in yada başka bir abinin kontrolü altına girmeye niyetleri yok. Türkiye nasıl ki NATO üyesi olmasına karşın mülti vektöryel dış politika izliyorum diyorsa; onlar da Rusya’nın liderliğindeki Şanghay İşbirliği örgütü gibi kuruluşlara üye olsalar da çok boyutlu dış politika izlemeye çalışıyorlar.
Üstelik öyle bir döneme girilmiş ki; Avrupa da Amerika da çoktur ihmal ettikleri Orta Asya’ya ilgi göstermeye başlamışlar.
2022 Semerkant zirvesi
Zirveden önce Ankara’yı uyardılar
Semerkant zirvesi öncesinde beklenebileceği gibi Türkiye KKTC’nin gözlemci üye yapılması için baskıya başladı. Her biri teker teker, diplomatik uslüpla “yapmayın, etmeyin” dedi. Çok uyardılar, çok itiraz ettiler. “Son kertede çok israr ederseniz tabii ki hayır diyemeyiz” dediler; ama bu kararın sıkıntı yaratabileceğini ilettiler.
Dinletemediler.
Sonra ne oldu? KKTC gözlemci üye oldu; başı göğe erdi mi? Sanmam. İki kereliğine tek kare fotoğraf Ankara’nın seçtirmek istediği Ersin Tatar’ın mağlubiyetini engelleyemedi misal.
Ama olmaması gereken çok şey oldu.
Rum tarafı boş durmadı; Avrupa Birliği’ni ayağa kaldırdı. 2025’teki ilk Avrupa Birliği - Orta Asya zirvesine gidilirken, bir de baktık, 30 yıldır hiç adım atmamış olan Orta Asya cumhuriyetleri, Rumlarla diplomatik ilişkilerine ivme vermeye başlamışlar.
Diplomatik ilişkiler ivme kazandı
Kazakistan Rum kesiminde büyükelçilik açmamıştı. Başka bir ülkedeki büyükelçisini Rum kesimine akredite etmişti. 2025’te bu kararını değiştirerek, Rum kesiminde büyükelçilik açacağını duyurdu. Atadığı büyükelçi geçen sene şubat ayında güven mektubunu Rum Cumhurbaşkanı Hristodulidis’e sundu.
Özbekistan ve Türkmenistan büyükelçilik açmasalar da diplomatik temsil düzeyini yükselttiler.
Ama daha vahimi, geçen sene Nisan ayında yapılan AB-Orta Asya Zirvesi'nde Orta Asya ülkeleri Birleşmiş Milletler'in KKTC’nin bağımsızlığını geçersiz ilan eden, adada tek meşru devlet olarak Rum kesiminin kabul edilmesi çağrısında bulunan kararlarını desteklediklerini bildirdiler.
Yani Ankara güya KKTC’nin yararına bir şey yapacağım derken, tam tersini yapmış oldu.
Rumlar AB üyeliklerini ve son altı aydır da dönem başkanı olmalarını kullanarak, Orta Asya’yla ilişkilerini geliştirdi. Hristodulidis’e eşlik eden Rum Dışişleri Bakanı, Tacikistan ve Özbekistan ziyaretinden sonra 8 Haziran’da Özbekistan’a giderek Orta Asya turunu tamamlayacak.
Orta Asya Cumhuriyetleri AB parası için bizi sattı eleştirileri ise çok yersiz. Jeopolitik gerekçeler nedeniyle, aslında belki de Orta Asya cumhuriyetleri bir şekilde illa ki AB ile ilişkilerini geliştireceklerdi; ama en azından KKTC’nin gözlemci üyeliğinden hırslanan AB’den Kuzey Kıbrıs aleyhine baskı yemeyeceklerdi; yada olası baskılara direnç gösterebileceklerdi.
Bu arada diyelim ki, o dönemde yapılan bir öngörüsüzlük değildi. KKTC’nin TDT’ye üye yapılması o günkü konjonktürde Türkiye ve KKTC’nin menfaatine olacağı sonucuna varıldı ve olabilecek olumsuzlukların göğüslenebileceği düşünüldü.
O zaman olası olumsuzlukların önünü almaya çalışırsın.
Ankara’nın tepkisizliği
Misal, Rum kesiminin büyükelçilik açma kararını uygulamaya konmasının geciktirilmesini sağlarsın. Ya da Rum lidere daha hayatta ilk kez Kazakistan’a ayak basmışken dostluk nişanı verilmemesi için baskı yaparsın.
Bunların olacağı önceden haber alınmamışsa, çok vahim. Açıkçası ihtimal vermiyorum ama keşke öyle olsa. Zira haber alınıp, hiçbir şey yapılmamış, yada yapılmış da önlenememişse, işte o daha da vahim.
Çünkü yapılan girişimlere karşın Rum lidere gösterilen bu ihtimam Orta Asya’nın en güçlü lider ülkesinin Türkiye’yi rahatsız etmekte bir beis görmediği anlamına gelir.
Kazaklar, içerdeki toz dumandan biz arada kaynarız diye mi düşünmüştür acaba?
O zaman iç cepheyi güçlendireyim derken yapılanlar hem iç cepheyi hem dış cepheyi zayıf düşürmüyor mu?
Eskiden olsa, Kazakistan büyükelçisinin zılgıt yemek üzere bakanlığa gelişini görmek ve elbet kendisine soru sormak üzere Dışişleri’nin kapısına yatmıştık. Kazakistan’a tepki olarak Astana’daki büyükelçinin danışmalarda bulunmak üzere Ankara’ya ne zaman çağırılacağını hangimiz önce patlatacağız diye yarış içinde olurduk.
Kazakistan’a tepki bile verilmeyecek mi? Normalde milliyetçi kesimlerin iktidarı yerden yere vurması gerekmez mi?
İçerdeki toz duman içinde iktidarın dış politikadaki hataları gözden kaçıyor.
Böyle olunca da iktidarın dış politika ve güvenlik alanında başarıdan başarıya koştuğu, bu konularda muhalefete güvenilemeyeceği söylemi toplumun önemli bir kesiminde ne yazık ki karşılık buluyor.
/././
Merkez-çevre dinamikleri, küresel sermaye asimetrisi… Şampiyonlar Ligi’nde 2003-2026 döneminin ekopolitik analizi -Tuğrul Aşkar/T24-
Finansal futbolun şahikası ve nihai vitrini olan Şampiyonlar Ligi, artık çevre ligleri sistemin dışına iten, zenginliği merkeze pompalayan devasa bir santrifüj makinesi gibi çalışmaktadır. Çevre liglerin aleyhine, merkez liglerin ise lehine çalışan bu adaletsiz mekanizma, yeşil sahadaki sportif heyecanı ve öngörülemezliği yapısal bir krize sürüklemektedir.
Futbolun ekonomi-politiği, sadece yeşil sahadaki taktiksel mücadelelerden ibaret değildir; küresel sermaye akışlarını, merkez-çevre ilişkilerini, endüstriyel dönüşümü ve hegemonik güç savaşlarını okuyabileceğimiz devasa bir laboratuvara dönüşmüş durumda…
Aşağıdaki tabloyu endüstriyel ve finansal futbolun rekabetçi denge ile merkez-çevre çelişkisi üzerinden ele alarak 2003-04 ve 2025-26 sezonları arasındaki Şampiyonlar Ligi Son 16 turu ülke dağılımları tablosunu değerlendirdiğimizde; futbolun merkez liglerde nasıl bir sermaye birikimi yarattığını ve bu zenginliğin giderek nasıl tek tipleştiğini gösteren bir futbol anomalisi ile karşı karşıya kalıyoruz.
Giriş: Endüstriyel futbolun metalaşma süreci ve dengesiz rekabet
Aşağıdaki tabloda yer alan veriler ışığında futbolun eko-politik yapısını, merkez-çevre teorileri ve "beş büyük lig" içi asimetriler bağlamında ele alan kapsamlı analizimize geçelim.

1990’ların başından itibaren televizyon yayın haklarının patlaması, Bosman Kuralları’nın yürürlüğe girmesi ve Şampiyonlar Ligi formatının zengin kulüpleri koruyacak şekilde yeniden dizayn edilmesi, futbolu "halkın oyunu" olmaktan çıkarıp küresel bir finansal enstrümana dönüştürdü. Endüstriyelleşen futbol, kulüplerin birer sportif kulüpten daha çok küresel şirketler gibi yönetildiği, sportif başarının finansal güce, finansal gücün de doğrudan sportif başarıya endekslendiği bir sarmalı ifade eder hale geldi.
Yukarıda 2003-04 ile 2025-26 sezonları arasına ilişkin veriler, UEFA Şampiyonlar Ligi’nde grup aşamasından sonraki ilk eleme aşaması olan "Son 16" turuna kalan kulüplerin ülkesel dağılımını gösteriyor. Bu tabloya ilk bakışta gözümüze çarpan en radikal gerçek: Avrupa futbolunun merkez ligleri (İngiltere, İspanya, Almanya, İtalya, Fransa), Şampiyonlar Ligi son 16 aşamasını adeta kendi aralarında bir kapalı lige (Super League prototipine) dönüştüğüdür. Hemen hemen her dönemde merkez ülkelerin Şampiyonlar Ligi’nde her sezon Son 16'da toplam 16 kontenjanı bulunduğunu gözlemliyoruz.
Tablodaki rakamları kabaca topladığımızda, bu 16 kontenjanın neredeyse 13 ila 15 tanesinin (bazı sezonlar tamamının) bu 5 ülkeye ait olduğu görülüyor. Bu durum, futbolun çevre liglerinin (Hollanda, Portekiz, Türkiye, İskoçya, Belçika, Doğu Avrupa ligleri vb.) sistem dışına itildiğini, merkezin çevre üzerindeki hegemonyasının mutlaklaştığını ispatlamaktadır.
1. Merkez-çevre kuramı bağlamında rekabetin coğrafyası
Eko-politik literatürde Immanuel Wallerstein’ın "Dünya Sistemleri Teorisi" kapsamında kullandığı Merkez (Core), Yarı-Çevre (Semi-periphery) ve Çevre (Periphery) kavramlarının, modern futbol yapısına kusursuz şekilde uyarlanabileceğini ilk olarak 2020 yılında yayınladığım “Finansal Futbol” isimli kitabımda öngördüm. Wallerstein’ın bu teorisinden hareketle, futbolun 2000-2020 yılları arasındaki niteliksel değişim ve dönüşümünü analiz ederek teoriyi futbol dünyası için şu şekilde yapılandırdım:

- Merkez (the core): Yıllık gelirleri ve varlık değerleri milyar euroların üzerine çıkmış olan; sermaye ve yetenek göçünün aktığı ligler. Bu ligler: İngiltere (Premier League), İspanya (La Liga) Almanya (Bundesliga) : İtalya (Serie A) ve Fransa (Lige 1).
- Yarı-merkez / geçiş bölgesi çevre (semi periphery): Beş büyük ligin dışında kalan yıllık gelirleri 300 milyon ile milyar euroya arasında değişen, varlık değerleri milyar euro veya üzerinde olan merkez ile çevre ligler arasında konumlanmış; merkez lig statüsüne erişme olanağı kısıtlı, ancak futbol pazarının önemli büyüme potansiyelinin bulunduğu liglerdir. Bu ligler, Türkiye, Portekiz, Hollanda, Rusya, Belçika, Ukrayna, Danimarka, Çek Cumhuriyeti’dir.
- Çevre ligler (periphery): Bu ligler yıllık gelirleri 250 milyon euro varlık değerleri ise 300 Milyon euronun altında kalmış; büyüme ve oyundan pay alabilme kapasiteleri kısıtlı, merkez Ligler ve Yarı çevre Liglerin dışındaki diğer 32 ülke ligini ifade ediyor.
Çevrenin sömürülmesi ve "yetenek madenciliği"
Tabloda merkez liglerin mutlak hakimiyeti, çevre liglerin Şampiyonlar Ligi’nin vitrininden nasıl dışlandığını gösteriyor. Çevre ligler (örneğin Portekiz’in Liga Portugal’ı veya Hollanda’nın Eredivisie’si) artık pastadan pay alan ortaklar değil; merkezin hammaddesini (yetenekli genç futbolcuları) ucuza kapatıp işledikten sonra küresel pazara sunduğu birer "futbolcu tarlası" veya "yetenek madeni" konumuna indirgenmiştir.
Çevre kulüpleri, Şampiyonlar Ligi gruplarında bir mucize yaratıp gruptan çıksalar bile, Son 16 aşamasında finansal olarak kendilerinden katbekat üstün merkez kulüplerine elenmekte ve en iyi oyuncularını o yaz merkez liglere kaptırmaktadır. Bu durum, çevre liglerin rekabet gücünü kalıcı olarak felç etmekte, zengin ile fakir arasındaki uçurumu (Rekabetçi Dengesi) geri dönülemez bir şekilde bozmaktadır.
2. Merkez liglerin kendi içindeki asimetri: Premier Lig hegemonyası
Bu tablo bize, sadece merkez ile çevre arasındaki çatışmayı değil, merkezin kendi içindeki paylaşım savaşını da açıkça gösteriyor. Tabloya dikkatle bakıldığında, "Merkez Ligler" olarak adlandırdığım yapının homojen olmadığı, İngiltere Premier League’in zamanla diğer dört büyük lig üzerinde hem finansal hem de sportif bir hegemonya kurduğu net bir şekilde okunabiliyor.

Finansal futbolun zirvesi: Premier League
Tablonun son satırı olan 2025-26 sezonu, futbol tarihindeki yapısal kırılmanın en somut göstergesi olarak karşımıza çıkıyor. İngiltere'nin Son 16 turuna tam 6 takım göndermiş olması ve toplam 16 takımın 6'sının tek bir ligden çıkması, Şampiyonlar Ligi’nin %37.5’inin tek bir ülkenin hegemonyası altına girdiğini açıkça göstermektedir.
Bu tablonun arkasındaki ekopolitik nedenler şunlardır:
1- Yayın gelirlerinin küreselleşmesi: Premier League, 2000’li yılların başından itibaren canlı yayın haklarını küresel ölçekte pazarlayarak diğer liglere (özellikle Serie A ve La Liga) devasa bir fark atmıştır. Bugün Premier League’den küme düşen bir takım bile Serie A şampiyonundan daha fazla yayın geliri elde edebilmektedir.
2- Yabancı sermaye ile oligark ve devlet yatırımları: İngiliz kulüpleri (Chelsea ile başlayan; Man City ve Newcastle ile devam eden süreçte) Rus oligarkların, Amerikan risk sermayesi fonlarının ve Körfez sermayesinin (Katar, BAE, Suudi Arabistan) oyun alanı haline gelmiştir. Bu finansal akış, İngiliz kulüplerine sınırsız bir transfer bütçesi ve dolayısıyla mutlak bir sportif üstünlük sağlamıştır.
3. Liglerin eko-politik karakteri ve tabloya yansımaları:
Yaptığım çalışmalarda gözlemlediğim, “Finansal Futbol” ve “Futbolda Eşitsizliğin Bedeli” isimli kitaplarımda da kapsamlı bir şekilde ortaya koyduğum üzere; tablodaki her ülkenin sergilediği dalgalanma o ülkenin futbol yönetimi, makroekonomik durumu ve kulüp mülkiyet yapılarıyla doğrudan ilişkilidir.
A) İspanya (La Liga): İki kutuplu oligopol ve yapısal kriz
İspanya, tablonun genelinde (özellikle 2003-2020 yılları arasında) her zaman 3 veya 4 takımla istikrarlı bir güç sergilemiştir. Ancak bu başarı, İspanya futbolunun genel bir zenginliğinden ziyade Real Madrid ve Barcelona oligopolüne dayanmaktadır. Atletico Madrid’in dönemsel çıkışları bu ikiliyi desteklese de, 2022-23 sezonunda İspanya'nın Son 16 turuna sadece tek bir takım (Real Madrid) gönderebilmiş olması dikkat çekicidir. Bu durum; La Liga’nın yaşadığı finansal sürdürülebilirlik krizinin, Barcelona’nın borç sarmalının ve ligin katı maaş limiti kuralları yüzünden yıldız oyuncuların kaybedilmesinin sahaya yansıyan somut faturasıdır.
B) İtalya (Serie A): İflas eden Calcio modeli
2000’lerin başında (2003-2007 arası) İtalya, istikrarlı bir şekilde 3 takımla Son 16 turunda yer alıyordu ve o dönem Serie A, dünyanın en zengin ligi konumundaydı. Ancak İtalyan futbolu; endüstriyel dönüşüme ayak uyduramama, modern stadyumlara sahip olamama (stadyumların devlete veya belediyeye ait olması), 2006 Calciopoli skandalı ve kulüpleri finanse eden geleneksel İtalyan sanayici ailelerin (Agnelli, Moratti, Berlusconi) zorlanmasıyla birlikte gerileme sürecine girmiştir. Son yıllarda (2024-25 ve 2025-26) İtalya’nın sadece 1'er takım çıkarabilmesi, İtalyan futbolunun merkezdeki gücünü kaybederek yarı-çevreye doğru gerilediğinin en net kanıtıdır.
C) Almanya (Bundesliga): "50+1" Kuralı ve sürdürülebilir finansman
Almanya, tabloda 1 ila 4 takım arasında gidip gelen bir grafik çizmektedir. Bundesliga’nın ekopolitik karakteri, meşhur "50+1 mülkiyet kuralı" ile şekillenmiştir. Bu kural, kulüplerin hisse çoğunluğunun dışarıdan gelen zengin bir şahsa veya fona geçmesini engeller ve kararlarda taraftar derneğinin söz sahibi olmasını zorunlu kılar. Söz konusu yapı, Bundesliga’yı finansal olarak Avrupa'nın en sağlıklı ve en borçsuz ligi yaparken; Premier League tarzı "kontrolsüz ve limitsiz" yabancı para girişini engellediği için sportif anlamda zaman zaman İngiliz kulüplerinin gerisinde kalmalarına yol açar. Tabloda Almanya’nın istikrarlı ama nadiren zirveye oynayan (genelde 2-3 takım barındıran) yapısı, bu bilinçli finansal modelin doğrudan bir sonucudur.
D) Fransa (Ligue 1): Tek takımlı devlet kapitalizmi
Fransa, tabloda neredeyse tüm yıllar boyunca yalnızca 1 veya 2 takım barındırabilmiştir. Fransa futbolu, ekopolitik açıdan "yetenek ihraç eden bir yarı-merkez" kimliğine sahiptir. Fransa... (Görseldeki metin burada kesilmektedir)
4. UEFA’nın "finansal fair play” aldatmacası ve yeni formatın ekonomisi
Finansal fair play ve statükonun korunması
Bugüne kadar yazdığım tüm kitaplarda ve yaptığım çalışmalarda, UEFA’nın Finansal Fair Play (FFP) uygulamalarının görünürdeki amacının kulüpleri mali disipline sokmak olduğunu, ancak pratik sonuçları itibarıyla bu sistemin "statükoyu koruma ve zenginlerin yerini sağlamlaştırma" mekanizmasına dönüştüğünü sıkça dile getirdim.
Tablo, FFP’nin uygulamaya girdiği 2011 yılı sonrasında zengin liglerin Son 16 turundaki ağırlığının azalmadığını, aksine daha da konsolide olduğunu açıkça göstermektedir. Çünkü FFP kuralları, özünde kulüplerin yalnızca "geliri kadar harcamasına" izin verir. Doğal olarak; küresel yayın gelirleri, devasa ticari sponsorlukları ve stadyum hasılatları olan Real Madrid, Manchester City ve Bayern Münih gibi devler daha çok gelir elde ettikleri için daha çok harcayabilmektedir. Buna karşılık çevre liglerin takımları ise gelirleri düşük kaldığından, aradaki finansal makası kapatacak yapısal yatırımları hiçbir zaman yapamamaktadır.
2024-25 sonrası "İsviçre sistemi" ve sermayenin mutlak zaferi
2024-25 sezonundan itibaren Şampiyonlar Ligi formatı köklü bir şekilde değiştirilmiş; geleneksel grup aşaması yerine "İsviçre Sistemi" olarak adlandırılan 36 takımlı tek bir lig aşamasına geçilmiştir. Bu sistemin ekopolitik amacı, büyük kulüplerin kendi aralarında daha çok maç yapmasını sağlamak ve böylece yayın ile bilet gelirlerini maksimize etmektir.
Söz konusu yapısal dönüşüm, 2025-26 sezonundaki radikal sapmayı da net bir şekilde açıklamaktadır: İngiltere 6, İspanya 3 ve Almanya 2 olmak üzere, sadece üç ülke Son 16 turundaki 16 koltuğun 11'ini tek başına domine etmiştir. UEFA, büyük kulüplerin bağımsız bir "Avrupa Süper Ligi" kurma tehdidine adeta boyun eğmiş ve endüstriyel futbol pastasının neredeyse tamamını bu elit kulüplere tahsis etmiştir.
Finansal Futbol Rekabetçi Denge’yi "Kapalı Elitist” Bir Sisteme Dönüştürmüştür
Yukarıda yer alan tablo, futbolun sadece sahada oynanan bir oyun olmaktan çıkıp, sermayenin belirli coğrafyalarda ve belirli kulüplerde yoğunlaştığı "Monopolcü Kapitalizm" evresine geçtiğinin belgesidir.
Özetlemek gerekirse;
* Futbolda Rekabetçi Denge Tamamen Yok Olmuştur: Şampiyonlar Ligi artık Avrupa’nın değil, "Beş Büyük Lig"in, hatta daha spesifik olarak "Premier League ve Birkaç Saray Kulübü"nün organizasyonu haline gelmiştir.
* Çevre Ligler Merkez Liglerin payandasına Dönüştürülmüştür: Türkiye, Hollanda, Portekiz gibi çevre ligler; yüksek yayın gelirleri yaratamadıkları, döviz kuru baskısı altında ezildikleri ve küresel sermayeyi çekemedikleri için bu tablonun "görünmeyen" figüranları haline gelmişlerdir.
* Finansal Güç Sportif Gücü Belirler Hale Gelmiştir: Tablodaki barların uzunluğu, ülkelerin futbol dehalarını değil, o ülkelerin liglerine akan küresel sermayenin, televizyon yayın paralarının ve endüstriyel futbol hacminin büyüklüğünü temsil etmektedir.
Sonuç olarak; futbol ekonomisi yönetimi radikal bir şekilde değişmediği, çevre ligleri koruyacak gelir dağılımı adaletinin sağlanmadığı ve havuz gelirlerinin demokratikleştirilmediği müddetçe, önümüzdeki yıllarda bu tablonun diğer renkleri tamamen solacak ve geriye sadece merkez liglerin parıltılı ama sportif heyecanını yitirmiş elitist hegemonyası kalacaktır.
Sonuç: UEFA’nın politik tercihi, futbolun finansallaşmasından ve merkez liglerden yana olmuştur
“Futbolda Eşitsizliğin Bedeli” isimli kitabımda da çarpıcı bir şekilde ortaya koyduğum üzere, bugün karşımızda duran asimetrik tablo tesadüfi bir ekonomik evrimin değil, bilinçli bir politik tercihin ürünüdür. Çünkü "Futbolda gelirlerin oluşumu ekonomik, paylaşımı ise politik bir olaydır." Görseldeki veri setinin açıkça ifşa ettiği bu elitist yapılanma, gelirlerin dağıtımında izlenen politikaların, en baştan geliri paylaştıracak olan gücün —yani UEFA ve merkez liglerin— politik duruşunu simgeler. UEFA, futbolun sosyal tabanını ve tarihsel mirasını korumak yerine, kapitalist sistemin büyüme reflekslerine teslim olmuş ve finansa dayalı yeni bir rekabetçi düzen inşa etmiştir.
Finansal futbolun şahikası ve nihai vitrini olan Şampiyonlar Ligi, artık çevre ligleri sistemin dışına iten, zenginliği merkeze pompalayan devasa bir santrifüj makinesi gibi çalışmaktadır. Çevre liglerin aleyhine, merkez liglerin ise lehine çalışan bu adaletsiz mekanizma, yeşil sahadaki sportif heyecanı ve öngörülemezliği yapısal bir krize sürüklemektedir.
Avrupa futbolunda gerçek, sürdürülebilir ve daha adil bir rekabet ortamının oluşması, ancak bu hegemonik yapının mimarı olan UEFA'nın körü körüne kâr peşinde koşmayı bırakıp, kaynak optimizasyonu peşinden koşmaya başladığı andan itibaren mümkün olacaktır. Mevcut "İsviçre Modeli" gibi formatlar, zengin kulüplerin "Avrupa Süper Ligi" tehditlerine boyun eğerek pastayı daha da dar bir oligopol grubuna paylaştırma siyasetinin son perdesidir. Oysa futbolun geleceği, merkezin sömürgeci iştahını doyurmaktan değil; çevrenin potansiyelini sisteme entegre edecek, gelir dağılımında adaleti sağlayacak demokratik bir finansal mimariden geçmektedir. Eğer UEFA bu politik duruşunu değiştirmez ve futbolu sadece küresel sermayenin bir oyun alanı olarak görmeye devam ederse, futbolda eşitsizliğin bedeli; oyunun ruhunun, rekabetçi dengesinin ve en nihayetinde onu var eden geniş halk kitlelerinin tamamen kaybedilmesi olacaktır.
/././
Medeni Kanun’un parça parça tasfiyesi -Gözde Bedeloğlu/ Birgün-
Eşitlik İçin Kadın Platformu’nun (EŞİK) uzun süredir dikkat çektiği ‘Medeni Kanun’un parça parça tasfiyesi süreci, son hamleyle yeni bir aşamaya evrildi: Anayasa Mahkemesi (AYM), Medeni Kanun’un 175. maddesinde yer alan yoksulluk nafakasındaki “süresiz olarak” ibaresini oy çokluğuyla iptal etti. Adalet Bakanı Akın Gürlek hazırlığı süren 12. Yargı Paketi’ne bu iptal kararının dahil edileceğini açıkladı. Yargının kadının soyadı hakkındaki ihlal kararını yıllardır uygulamayanlar, uluslararası mahkeme kararlarını sümen altı edenler, söz konusu nafaka hakkı olduğunda dikkat çeken bir gayret içinde.
‘NAFAKA ZENGİNLERİ’ EFSANESİ
Nafaka karşıtı çevreler yıllardır kamusal alanı “Ömür boyu eski eşe para mı ödenir?” retoriğiyle, yaratılmış suni mağduriyet hikâyeleriyle meşgul ediyor. Muhafazakâr dernekler ve organize hareket eden bazı erkek grupları, aile mahkemelerinin otomatik olarak erkekleri cezalandırdığını iddia ediyor. Bu koroya göre nafaka, erkeğin mülkiyet hakkına yönelik açık bir ihlâl. Ancak bu iddiaların arkasında tek bir somut, bilimsel ya da resmi veri bulunmuyor. Ne Adalet Bakanlığı ne de ilgili kurumlar bu verileri paylaşıyor. Tekil ve uç örnekler üzerinden kopartılan fırtına, yasal bir hakkın gasp edilmesine dayanak yapılıyor. Hukukçular ve sahada çalışan kadın örgütleri ise bambaşka bir gerçeğe işaret ediyor. Mevcut hukuk sisteminde zaten mutlak, keyfi ve değiştirilemez bir “süresiz nafaka” uygulaması hiçbir zaman olmadı. Nafaka alan eş yeniden evlendiğinde, düzenli bir iş bulup gelir elde ettiğinde ya da fiilen biriyle yaşadığında bu yükümlülük mahkeme kararıyla zaten sona eriyordu. Üstelik elimizdeki tek somut veri, hükmedilen o sembolik, açlık sınırının çok altındaki cüzi nafakaların bile yüzde 66’sının hiçbir şekilde ödenmediği yönünde. Ortada iddia edildiği gibi lüks içinde yaşayan “nafaka zenginleri” yok. Kağıt üstündeki üç kuruşu bile tahsil edemeyen, icra kapılarında ömrünü tüketen yoksul kadınlar var.
AYM’NİN KURUMSAL HAFIZA KAYBI
Bu iptal kararı, AYM’nin kendi kurumsal hafızasını ve içtihadını da sıfırladı. Yüksek Mahkeme, 2012 yılında aynı düzenlemeyi Anayasa’ya uygun bulmuştu. O dönem 16’ya 1 gibi ezici bir çoğunlukla verilen kararda, yoksulluk nafakasının “sosyal devlet ilkesinin bir gereği” olduğu ve güçsüzü koruduğu açıkça vurgulanmıştı. Bugün ise karar 3’e karşı 12 oyla, yani tam tersi bir refleksle alındı.
Aradan geçen on dört yılda Türkiye’de toplumsal cinsiyet eşitliği mi sağlandı? Kadın yoksulluğu mu bitti? TÜİK’in son verileri ortada duruyor. Kadınların istihdama katılım oranı yalnızca yüzde 32,1. Yani erkeklerin yarısı kadar. Kreşlerin kapatıldığı, bakım emeğinin kamusal olarak paylaşılmadığı bu sistemde kadınlar çocuk ve ev yüküyle istihdamın tamamen dışına itiliyor. Evlilik boyunca görünmez kılınan o karşılıksız ev emeği, boşanma anında yok sayılıyor. AYM’nin değişen üye yapısı, işte bu yapısal eşitsizliği görmezden gelmeyi seçti.
KUTSAL AİLENİN ŞİFRESİ
İktidarın “makbul aile” politikasının şifreleri tam olarak burada gizli. Aile kurumunun kutsallığından bahsedenler, o ailenin içindeki kadını ve haklarını parça parça yok ediyor. İstanbul Sözleşmesi’nden tek taraflı çıkılması, resmi nikah olmadan dini nikah yapılmasının önünü açan o karanlık mahkeme kararı ve şimdi de nafaka hakkının tırpanlanması… Hepsi aynı ideolojik zincirin halkaları. EŞİK’in vurguladığı gibi, mesele hiçbir zaman nafakanın miktarı olmadı. Hedef; kadının ekonomik bağımsızlığını, dolayısıyla boşanma iradesini elinden almak. Erkeğin ise evlilikten doğan sorumluluklarından en zahmetsiz şekilde sıyrılmasını sağlamak.
YA ŞİDDET YA YOKSULLUK
Bu kararın toplumsal faturası çok ağır olacak. Ekonomik güvencesi olmayan, sistematik aile içi şiddete maruz kalan bir kadın artık boşanma davası açarken iki kez düşünmek zorunda kalacak. Önlerinde fazla seçenek yok. Ya evdeki şiddete, aşağılanmaya itaat edecekler ya da sokaktaki derin, güvencesiz yoksulluğa razı olacaklar.
Birgün yazarı Avukat Selin Nakıpoğlu’na göre bu hamle boşanma oranlarını düşürmeyecek; aksine bu tür adımlar yalnızca kadınların boşanmasını zorlaştıracak. Sorunun nafaka değil, kadınlarla erkekler arasındaki yapısal eşitsizlik olduğunu söyleyen Nakıpoğlu, bu eşitsizlik devam ederken nafakayı hedef almanın, sorunu çözmek değil kadınları cezalandırmak olduğunun altını çiziyor. Medeni Kanun parça parça tasfiye edilirken, kadınlar adalet ve hakkaniyet soslu yargı paketleriyle adeta rehin alınmak isteniyor. Gözleri aydın, “aile yılı” tam da planlandığı gibi amacına ulaşıyor.
/././
Rüzgâr, güneş artıyor ama emisyonlar düşmüyor -Özgür Gürbüz/Birgün-
Enerji Bakanlığı bir süredir Türkiye’nin yenilenebilir enerji santrallarının kurulu gücünün artışına dair paylaşımlar yapıyor. Türkiye’nin 125 bin megavatı geçen elektrik santralları kurulu gücünün yüzde 33’ü güneş ve rüzgârdan oluşuyor. Hidroelektrik, jeotermal ve biyokütle santrallarını da eklersek yenilenebilir enerjinin payı yüzde 62’lere ulaşıyor.
Asıl önemli olan ise kurulu güçteki değil elektrik üretimindeki pay. Aynı güçteki gaz santralıyla güneş santralı aynı miktarda elektrik üretmediği için kurulu güç yanıltıcı oluyor. Elektrik üretiminde de dengeler değişiyor. Düşük karbonlu dediğimiz yenilenebilir enerji kaynakların payı 2025 yılında yüzde 43,7’ye ulaştı. 2026 yılının aşırı yağışlı geçmesi nedeniyle bu yıl sonunda muhtemelen daha yüksek oranları bile görebiliriz. 2020’de de benzer bir durum yaşanmıştı. Güneş ve rüzgârın payı düşük olmasına rağmen hidroelektriğin katkısıyla yenilenebilir enerjinin payı yüzde 42’ye ulaşmıştı.
***
Yenilenebilir enerji santrallarının en büyük avantajı, elektrik üretirken iklim krizine yol açan sera gazı salımı yapmamaları. Yenilenebilir enerjinin payı bu kadar artarken Türkiye’nin sera gazı emisyonları ise azalmıyor tersine artmaya devam ediyor. İnsan şaşırıyor, azalması gerekmez miydi?
***
İşte terslik de burada. 2020 yılında 534 milyon tonu bulan sera gazı emisyonları 2024 sonunda 584 milyon ton karbondioksit eşdeğerini geçti. Kurulan onca güneş ve rüzgâr santralı boşa mı gitti? Elbette hayır ama amaç iklim krizini durdurmaksa bu santrallar henüz o amaca hizmet ediyor diyemeyiz. Ortada bir mantık hatası var.
Türkiye’nin seragazı emisyonlarının yüzde 71’den fazlası enerji sektöründen kaynaklanıyor. Kömür, petrol ve gaz (fosil yakıtlar) kullandıkça emisyonların azalması mümkün değil. Evinizde duman çıkaran bir kömür sobası olduğunu düşünün. O duman evinizi ısıtıyor, yaşanmaz hale getiriyor. Siz o sobayı söndürmek yerine yanına güneş sobası koyuyorsunuz. Duman yine orada…
Ülkede kömür santralları durdukça yanına istediğiniz kadar rüzgâr türbini ya da güneş paneli dikin, bu emisyonları etkilemiyor. Emisyon azaltımı için kömür santrallarından başlayarak fosil yakıt kullanan elektrik santrallarını kapatmamız gerek. Beraberinde ulaşım, kentleşme ve sanayi politikalarını da değiştirmeliyiz. Kentlerde elektrikle çalışan toplu taşımaya ve bisiklete, kombi ve klima yerine ısı pompasıyla ısıtılan ve soğutulan binalara, uçağa değil trene geçmezsek, yenilenebilir enerjiden ürettiğimiz elektriğin emisyon azaltımına katkısı sınırlı olur. Sera gazı rakamları da mevcut politikaların sonuç vermediğini net bir şekilde gösteriyor.
Türkiye ev sahipliği yapacağı COP 31’e giderken belli ki yenilenebilir enerji kapasitesindeki artışı ön plana çıkaracak. Pembe bir tablo çizmeye çalışacak. Planlama ve doğru hedefler olmadan kapasite artışının sonuç vermeyeceğini, bunun bir göz boyamadan ibaret olduğunu anlatmak bizim görevimiz. Termik santrallara kömür sağlamak için Muğla’da kamulaştırma yaparken, bu yanlış karara direnen Esra Işık’ı hapse atarken, Afşin Elbistan termik santralına iki yeni ünite eklenmesine yeşil ışık yakıp, üç hafta önce Kırklareli’nde gaz santralı açarken, yenilenebilir enerjinin payını artırdık demenin bir anlamı yok. Kömürlü termik santralları ne zaman kapatıyoruz ey hükümet, sen bize bir tarih ver sonra COP 31’i konuşuruz.
/././
Hikmet-i hükümet -Özdemir İnce/Cumhuriyet-
Siyaset ve yazılı-sözlü basın dünyasının zırcahil tayfası “devlet aklı” dedikleri hörgüçsüz deveyi bir kez daha gündeme getirdi. Cehalet mikrobu bilimin gelişmelerine karşın bizim memlekette ne yazık ki bir türlü ölmüyor. Bu nedenle mikrop kırıcılığı sürdürmek zorunda kalıyorum. Bu inat yüzünden 15 Şubat 2022 günü bu sütunda yayımlanan “Devlet aklı” değil “hikmet-i hükümet” başlıklı yazımı bir kez daha paylaşmayı gerekli görüyorum:
***
Büyük dil bilgini Ferdinand de Saussure, dil (lisan) ile “düşünce”nin ilişkisini şöyle anlatır: “Düşünce kâğıdın ön yüzü, dil ise arka yüzüdür. Kâğıdın ön yüzünü kestiniz mi, ister istemez arka yüzünü de kesmiş olursunuz. Dilde de durum aynı: Ne dil düşünceden ayrılabilir ne de düşünce dilden.”
Bilimcinin 50-60 yıl önce ezberlediğim sözünü sokağın diline aktaralım: Kullandığınız dil ve sözcükler yanlış ise, yerinde değilse aktarmak istediğiniz düşünce sakatlanır, kötürüm olur.
Aranızdaki bazı kardeşlerimiz, “Bu enflasyon ortamında millet açlıkla boğuşurken dilbilim ukalalığı yapmanın sırası mı?” diye öfkelenebilir. İstedikleri kadar öfkelensinler: Kullanılan dil kötü olunca sözün mesajı muhatabına ulaşamıyor. Beter bir durum! Enflasyon ile sefaletin en önemli nedenlerinden biri de budur kardeş efendiler.
Dinleyin: Dile hepimiz ortağız ama söylem (diskur) dilin özel bir alanda (alanlarda) kullanılmasıdır. Bağlama göre değişir: Hukuk söylemi, yazınsal söylem, tarih söylemi, dinsel söylem, gündelik söylem vb. Örneğin, yargıçlar ve avukatlar duruşma sırasında hukuk söylemi ile konuşurlar. Tek tek yazarlar ve konuşmacılar bir dil içinde, belli bir söylemde, kendilerine göre konuşup yazarlar, buna da üslup denir. Üslup kişinin damgasını taşır. Öyle ki dil bilinci olan kişi, biri “günün sonunda” dediği için “tabiri caizse” geveledi diye bunların üzerine balıklama atlamaz, olur olmaz kullanmaz. “Söylem” ve “süreç” sözcükleri de böyle sakızlardan.
***
XXI. yüzyıla girdiğimizden bu yana siyasetçiler, yazarlar, yazıcılar ve de televizyon konuşmacıları “devlet aklı” diye bir deyim kullanmaya başladılar. Bu da yanlış tercüme, Fransızca “raison d’etat” yerine kullanılmakta. Hani “devlet aklı” da kallavi, bol şekerli bir deyim. Anlaşılan Fransızcası kıt biri çevirmiş: Oysa buradaki “raison” akıl değil, “neden” yani “sebep”. Meşrutiyet aydını bunu “hikmet-i hükümet” diye çevirmiş ki doğrudur. Peki, ne anlama geliyor “hikmet-i hükümet”?
Şu anlama geliyor (eski yazılarımı tanık göstermeden, hepinizin erişebileceği bir kaynaktan, internetten aktarma yapacağım):
Devletin bekasının söz konusu olduğu durumlarda her türlü kuraldan muaf tutulmasını savunan siyasal anlayışa “hikmet-i hükümet” denir. Devlet kriz halinde iken varlığı tehlikeye düştüğü durumlarda hukuku askıya alarak aykırı faaliyetlerde bulunmasına doktrinlerde verilen isimdir. Güncel Türkçedeki karşılığı “hükümetin varlık nedeni”dir. Meşrutiyet tartışmaları yaşanırken Osmanlı İmparatorluğu’nda sıklıkla kullanılmış olan bir ifadedir. Fransızca “Raison d’État” kavramının karşılığı olarak Türkçede “devlet gereği” ya da “devlet aklı” olarak çevrilmektedir. Hikmet-i hükümet anlayışı esas olarak devletin varlığını ve devletin bekasını gözetlemeyi hedefler. Hikmet-i hükümet kelimesinin kökeni Arapçadır ve “hükümetin gözettiği asıl fayda”, “hükümetin icraatında, devlet bekasını gözeten maksatlara göre hareket etmesi” anlamlarına gelmektedir. Hikmet-i hükümet anlayışının amacı devletin gücünü korumak, onun devamını sağlamaktır. Bunun için eğer devlet bir suçta tehlikeye girecekse bütün kuralları o anda bulunan geçici dönem için askıya alabilir.
Hikmet-i hükümet anlayışının aksine hukuk devleti anlayışı, her türlü eylem ve işleminde hukuka bağlı kalmak zorunda olan bir devlettir ve devlet başlı başına bir amaç değildir. Hukuk devletinde devlet, sadece bireyin refahını ve hukukunu koruyacak bir araçtan ibarettir. Devlet, hukukun üstünde değildir ve hukukla sınırlandırılmış haldedir. Hiçbir şekilde, hiçbir durumda devletin hukuk dışına çıkması, hukuka aykırı kararlar vermesi kabul edilemez.
***
Yanlış “devlet aklı” virüsü internete de bulaşmış. Buradan mutlaka temizlenmesi gerekir. Memlekette “devlet aklı” icadını kullanan gafiller “hikmet-i hükümet” anlamında kullanmıyorlar. “Üstün akıl”, “büyük akıl”, “kamusal akıl” yerine kullanıyorlar ki çok tehlikelidir. AKP kayırmasıyla Dışişleri’ne kapağı atmış bir büyükelçinin bir uluslararası konferansta “Türk devletinin büyük aklı” diye Fransızcadaki “Raison d’Etat”, Almancadaki “Staatsraison”, İtalyancadaki “Ragione di statio”, İngilizcedeki “Reason of State” deyimlerinin karşılığı olarak kullanılırsa, maazallah, yandık ki ne yandık.
***
Ricadır: Böyle netameli konularda, edebiyat alanında 60 yıldır, basın âleminde de 30 yıldır yalnız bırakılmaya alıştım artık. Bir zahmet, böyle önemsiz işlere başkaları da tenezzül etsin artık.
/././
Afyon Kalesi’nden Afyon’a bakarken -Işıl Özgentürk/ Cumhuriyet-
Sevgili okurlarım, 3 Haziran’da canımız Nâzım Hikmet’i yitireli tam 63 yıl olmuş ve ben Afyon Kalesi’nde durmuş Afyon’a bakıp Nâzım Hikmet’in ezbere bildiğim o muhteşem şiirini mırıldanıyorum:
“Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu./ Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki/ şayak kalpaklı adam/ nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden/ güzel, rahat günlere inanıyordu/ ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki, mavzerinin yanında/ birdenbire beş adım sağında onu gördü./ Paşalar onun arkasındaydılar. O saati sordu/ paşalar üç dediler,/ Sarışın bir kurda benziyordu./ Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı./ Yürüdü uçurumun başına kadar,/ Eğildi durdu/ Bıraksalar/ İnce uzun bacakları üstünde yaylanarak/ Ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak/ Kocatepe’den Afyon Ovası’na atlayacaktı.”
Kaleden inerken gene haziran ayında yitirdiğimiz Ahmed Arif’in en sevdiğim dizeleri aklıma düştü:
“Öyle yıkma kendini,/ öyle mahzun, öyle garip/ nerede olursan ol/ içeride, dışarıda, derste sırada,/ yürü üstüne üstüne/ tükür yüzüne celladın/ fırsatçının, fesatçının, hayının.../ dayan kitap ile/ dayan iş ile/ tırnak ile,diş ile/ umut ile, sevda ile, düş ile/ dayan rüsva etme beni.”
Kaleden iniş yolu epeyce zor ve belleğimin oyunları bitmiyor. Gene haziranda yitirdiğimiz Orhan Kemal geliyor aklıma. Sabahın çok erken saatleri, çok gencim, Harbiye yolunda ilerliyorum; o da ne, önümde bir çift yürüyor. Birden uzun paltolu, fötr şapkalı adamı tanıyorum: Orhan Kemal bu, kolunu genç bir kadına dolamış, sabah ışıklarında usul usul yürüyorlar. Aman Tanrı’m, içim dışım sevgiye bulanıyor!
Vay canına, insan belleği tuhaf, birden kalenin kocaman taşlarının birinde oturuyorum. Ve bir kez daha Orhan Kemal’e teşekkür ediyorum. Aklıma yıllar sonra onun Murtaza romanından yola çıkarak senaryosunu yazdığım, geçen yıl yitirdiğimiz yönetmen Ali Özgentürk’ün film yaptığı Bekçi filmi geliyor. İran İslam Devrimi’nin 10. yılında yapılan kutlamalara ve film festivaline Bekçi filmi nedeniyle çağrılmıştım. İran hakkında o zamanlar bilgilerim çok kısıtlıydı, hiç unutmuyorum, dükkânlarda deliler gibi çarşaf aramış; bulamamıştım. Sonunda Şehir Tiyatroları’ndan aldığım çarşafla gitmiştim. Ve İran beni öylesine şaşırtmıştı ki gelip gördüklerimi gazetemde yazmaya başlamıştım ama ikinci gün rahmetli, çok sevgili yazıişleri müdürüm Okay Gönensin, “Işıl insanlar senin İran’a kaça satıldığını soruyorlar, yazılarını kesiyorum” demişti. Bu elli yıllık yazı hayatımda yediğim tek sansürdü.
Vay canına, nerelere gittim! Neden Afyon’da olduğumu sanıyorum tahmin ettiniz çünkü çocukluğunu bildiğim, şimdi 26 yaşını bulan Uluslararası Caz Festivali için buradayım. Özellikle caz festivalinde Prag’dan gelmiş müzik insanlarını dışarıda yağmur çiselerken dinlemek şu günlerde bana çok iyi geldi. Ayrıca ben vefalı bir dostum. Saksafon inanılmaz oyunlar yaparak çalıyor ve ben salondaki Lütfi Özgünaydın’ın 20 yazardan oluşan YİRMİ YAZAR sergisinin yanıbaşında kimini yitirdiğimiz, kimini çok sevdiğim, kimini daha az sevdiğim yazarlarımızla kendi kendime konuşuyorum. Lütfi Bey bu sergiyi oluşturmak için üç yıl çalışmış. Sergiyele alınan yazarların seçimini de Feridun Andaç yapmış. Lütfi Bey yazarlarla uzun uzun konuşmuş, onları çeşitli mekânlarda izlemiş ve 20 yazarı çok iyi anlatan çok duyarlı fotoğraflar çekmiş. Serginin editörlüğünü Sadık Karamustafa yapmış ve sergi yıllardır ülkemizde ve yurtdışında dolaşıp duruyor.
Biraz kıskandığımı söylemeliyim, Lütfi Bey durumu anlamış olmalı ki, illaki “Sizin de fotoğraflarınızı çekmek istiyorum” dedi. Afyon Kalesi’nin hemen dibinde benim de fotoğraflarımı çekti. Telif ücretim iki top dondurma oldu.
Evet sevgili dostlarım, yazımı edebiyatımızın güçlü şairi Hasan Hüseyin’in “Haziranda ölmek zor” sözleriyle selamlayıp bitiriyorum.
Hamiş: Arkadaşlar, güzel insanlar, birkaç yıl öncesine kadar sosyal medyada Can Yücel şiirlerinin, sahtelerinin, uydurulmuşlarının inanılmaz bir furyası olmuştu. Yazar dostumuz Semih Çelenk o sahte şiirleri topladı ve yayımladı. Sahte Can Yücel şiirleri diye. Şimdi de sahte Nâzım Hikmet şiirleri furyası var, o inanılmaz kötü uydurmaları lütfen paylaşmayın. İnternet sitelerine güvenmeyin. Bu inanılmaz saygısızlığa alet olmayın. Kitaplarını alıp karşılaştırın, araştırın var mı yok mu diye. Üşenmeyin!
/././
(Derleyen:mstfkrc)



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder