soL "Köşebaşı + Gündem" -18 Temmuz 2026-


Türkiye NATO’ya sığar mı?-Aydemir Güler- 

Ancak daha önemlisi, bu denli yoksullaştırılmış halk kitlelerine, daha da berbat etki yaratacağı belli olan fetih hayalleri satmak olanaklı değildir. Hele bu halkın ABD ve İsrail’le birlik olup İran’a, Almanya ve Ukrayna’yla kol kola girip Rusya’ya saldırtılması olacak şey değildir. 

Burjuva siyaseti faydacı ve ilkesizdir. Mottosunu Süleyman Demirel “dün dündür, bugün bugündür” diye ilan etmişti yıllar önce. Anlatılana göre 1970’lerde eski Cumhurbaşkanının görev süresinin sonuna gelindiğinde askerler o makamda eski genelkurmay başkanını görmek istiyor, bu doğrultuda siyasetçilere baskı yapıyorlardı. Bu yönde bir temas kurulduğunu reddeden Demirel’i, görevdeki genelkurmay başkanı yalanlayıverdi! Doğal olarak gazeteciler soruyu yinelediler. Süleyman bey de yalanın, ilkesizliğin, faydacılığın sloganını anında icat etti. Bu yanıtı kimileri komik, başkaları dürüst bulmuştur…

AKP’nin son dönemki keskin Batı manevrasını açıklamak için ise Demirel’e başvurmak çok da gerekmiyor. Aslında direksiyonun, Türkiye kapitalizmini “fabrika ayarlarına” döndürmek üzere bu kadar sert kırıldığı bile söylenebilir. 

Bir dönem Ankara’da, Yeni-Osmanlı’nın büyük güçler arası dengelerin üstüne inşa edileceği tezi ve pratiği egemen oldu. Ama ABD/AB ile Rusya/İran fay hattının üstüne bina çıkılmasını gerçekçi bir proje haline getiremezsiniz!

Bizim ölçeğimizde bir kapitalist ülkenin emperyalist bir güç haline sıçraması için, hiç olmazsa bu kadar sarsıntı yaşanmaması gerekirdi. Oysa Ortadoğu, Sovyet sonrası dönemde deprem fırtınasına sahne olmuştur. Rusya’nın, onuncu yıldönümünü yeni geride bıraktığımız Fethullahçı darbe günlerinde Erdoğan’a açtığı krediyi, Ankara’nın Avrasya çıpasına bağlanmasına yoranlar oldu. Ama bir yere kadar... 

Türkiye kapitalizminin AB/ABD bağları o kadar güçlüdür ki, Rusya dengeciliği bir dönem işe yarasa da, bugünden bakıldığında esas olarak, dümenin tekrar Batıya kırılacağı sıra ödenecek faturayı şişirmeye yaramıştır. Gerçekten de ABD arada elinde çok koz biriktirmiştir. Fatura ağırdır. 

NATO’nun Türkiye’yi askeri olarak işlevlendirdiği bir dizi örnek vardır geçmişte. Bugün hepsinin ötesinde; Türkiye savaşın eşiğindedir. İran savaşının üçüncü perdesi Trump’ın komutuyla Ankara’da açıldı. Fidan da anında İran’ı suçlayan demeçlerle gereğini yerine getirdi. Rusya alenen ve yazılı olarak yine NATO zirvesinde düşman ilan edildi. Yine Fidan Kiev’e koşup Zelenski’den “ikinci derece liyakat nişanı” kabul etti. Trump, Çin’i ABD seçimlerine müdahale etmekle suçlayarak provokasyon dilinde yeni bir sayfa açmış bulunuyor. Fidan’ın durumdan vazife çıkaracağına emin olabiliriz…

TKP’nin önceki günkü doyurucu açıklamasını tekrarlamaya gerek yok. Benim geleceğim nokta şu ki, AKP’nin işi daha kolaylaşmış değildir!

Yeni-Osmanlı -veya emperyalist kimliğiyle güncellenmiş, bu hedefe uygun olarak Cumhuriyeti bütünüyle tasfiye etmiş bir tuhaf Türkiye- Batı ile Doğu arasındaki fayların üstüne kurulamazdı; bu bir. İkincisi, Doğu’ya giden yol zaten büyük ölçüde, yapısal olarak kapalıydı. Şimdi, zorunlu istikamet olarak direksiyonun Batı’ya kırılmasının adını koyalım: AKP, emperyalist Yeni-Osmanlı’yı NATO şemsiyesi altında inşa etmeye karar vermiştir. 

İşte bu da olanaksızdır. “NATO altında Yeni-Osmanlı” birden fazla nedenle olmaz. Nedenlerin bir bölümü dış, diğer bölümü de iç dinamikler altında değerlendirilebilir. 

Dış nedenlerin özeti şudur: Emperyalizm, taşeronluğu bu denli arzuyla içine sindiren bir ülkeye, Ortadoğu’nun devasa pastasını teslim etmez. AKP iktidarı, bir süre büyük güçlerle rekabet edip onlar arasındaki dengeleri istismar ettikten sonra hizaya girmiş bulunuyor. Onunla birlikte sıralanan bölgesel aktörler ikinci lig oyuncularıdır. Böyle bir Yeni-Osmanlı, deyiş uygunsa, düşük profil bir emperyalist olur ancak. 

İçeriden bakıldığında ise, kaç parçaya bölündüğü hesaplanamayan darmadağınık bir iktidar bloku görülüyor. Bu bloku her şeye rağmen bir arada tutan figür bellidir. Ama Erdoğan’ın da Cumhurbaşkanı adaylığı, yani liderlik rolünün sürmesi, yerine kimin geçeceği bu kadar tartışıldıktan sonra inandırıcılığını kaybetmiştir. Görev süresinin uzatılması, AKP’nin dağılmasının bir unsurudur artık. 

Ancak daha önemlisi, bu denli yoksullaştırılmış halk kitlelerine, daha da berbat etki yaratacağı belli olan fetih hayalleri satmak olanaklı değildir. Hele bu halkın ABD ve İsrail’le birlik olup İran’a, Almanya ve Ukrayna’yla kol kola girip Rusya’ya saldırtılması olacak şey değildir. 

Bütün bu kriz yollarının bir kavşağında, yoksul emekçi halkın, eşitlik ve adalete giden yol olarak barışa ve Cumhuriyet’e sahip çıkması bu zırvalıklardan daha büyük, daha gerçek bir olasılıktır.

/././

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan: Sistemde korkunç bir çıkar kavgası var 

TKP Genel Sekreteri Kemal Okuyan, 15 Temmuz’un tarihsel arka planından iktidar içindeki güç kavgalarına, Muhsin Yazıcıoğlu dosyasından AHBAP ve Haluk Levent tartışmalarına kadar gündemdeki başlıkları değerlendirdi. Okuyan, tüm bu gelişmelerin birbirinden bağımsız olmadığını belirterek, “Türkiye’de kamusal alan çökertilmiş durumda. Barbar bir sermaye birikim süreci yaşanıyor. Sistemde korkunç bir çıkar kavgası var” uyarılarında bulundu.

Türkiye Komünist Partisi (TKP) Genel Sekreteri Kemal Okuyan, gazeteci Fatma Karaağaç’ın Elips TV’deki Filtresiz Siyaset programında siyasal gelişmeleri, 15 Temmuz’un perde arkasını, devlet içindeki güç savaşlarını ve Haluk Levent vakasını kapsamlı bir şekilde değerlendirdi.

Okuyan, yaşanan olayların birbirinden bağımsız olmadığını, aksine sistematik bir sermaye birikim sürecinin parçası olduğunu vurguladı.

‘Devletin ya da bu sistemin önemli stratejik hamlelerinin hepsinde Fethullahçılar vardı’

15 Temmuz darbe girişiminin 10. yılındaki tartışmalar etrafında sürecin tarihsel arka planına dikkat çeken Kemal Okuyan, Fethullahçı yapılanmanın AKP ile başlamadığını, devletin stratejik bir tercihi olarak 90'lardan itibaren yapılandırıldığını ifade etti. Okuyan konuyu şu sözlerle detaylandırdı:  "Meseleyi 15 Temmuz'a daraltarak değerlendirdiğimiz anda başka bir sonuca ulaşırız ama meseleyi 25-30 yıllık bir Türkiye öyküsü olarak ele aldığımızda başka bir sonuca ulaşırız. Çünkü bu cemaat ya da 'Hocaefendi'den FETÖ’ye geçiş çok zaman aldı. Dikkatle bakarsak Türkiye'de aslında Fethullahçıların hakim bir örgütlenme haline gelmesinin öyküsü AKP'den önce başlıyor. AKP'nin iktidara gelişini hazırlayan ortamda cemaatin çok ciddi bir rolü var. Hedefleri Türkiye'de cumhuriyetçi birikimi paralize etmek, hatta yok etmek; kamu kültürünü ortadan kaldırmak ve Türkiye'nin tamamen Amerikancı bir eksene yerleşmesini sağlamaktı. Bunlar iç içe geçmiş birbirini besleyen hedeflerdi.  Bu hedefler AKP iktidarından önce planlandı, devletin neredeyse resmi bir stratejisi haline geldi ve AKP onun üzerine iktidar oldu. İktidar olduğunda da hem kadro kaynakları açısından hem de siyasi hedefler açısından cemaate muhtaçtı AKP.  Bir siyasi parti gibi örgütlenen hareketler değiller bunlar. İktidarlılar, devletliler; dolayısıyla devleti ele geçirdiler gibi bir öykü yanlış. Devletle beraber hareket ettiler ve bir strateji uyguladılar, devlet dediğimiz şey soyut bir kavram değil. 1990'lardan itibaren bu yapı devletin merkezine yerleştirildi. Devletin önemli stratejik hamlelerinin, ya da bu sistemin önemli stratejik hamlelerinin hepsinde Fethullahçılar vardı."

‘ABD, kendi sözünü dinleyecek bir ekibin iktidara gelmesini ya da Erdoğan'ın korkutulmasını istedi’

Darbe girişiminin uluslararası boyutuna değinen Kemal Okuyan, asıl belirleyici gücün ABD olduğunu ve meselenin bir "pasta kavgası"ndan öte, Türkiye’nin Batı ittifakı içindeki konumunu belirleme çabası olduğunu belirtti:

"Cemaatle AKP arasında bir pasta kavgası var mıydı; evet vardı. Ama asıl mesele AKP'nin bir dönem Amerika Birleşik Devletleri ve genel olarak Batı ittifakıyla daha pazarlıkçı bir tutum geliştirmesiydi. Buna itiraz etti ABD ve daha sadık, daha kendi sözünü dinleyecek bir ekibin iktidara gelmesini ya da Erdoğan'ın korkutulmasını istediler. Dolayısıyla bizi 15 Temmuz'a götüren süreç yalnızca Türkiye'nin iç dinamikleriyle ilgili değil, hatta asli olarak Amerika Birleşik Devletleri ile ilgilidir. Yani şu anda tekrar ‘kucaklaştığımız’, ‘dostum Trump’ falan denilerek “çok yakın ilişkiler kurduğumuzu” iddia ettiğimiz ABD’nin istekleriyle ilgilidir 15 Temmuz. Karmaşık bir süreçtir. 

Sonuca baktığımızda 10 yıl sonra “kim kazandı” sorusunun yanıtı tartışmalı çünkü cemaatin hedeflerinin tamamı gerçekleşmiş durumda. Cumhuriyetçi birikim baskılanmış durumda, büyük ölçüde ortadan kaldırılmış durumda. Türkiye'nin Amerikancı bir çizgiye yerleştirilmiş bir durumda. Neredeyse komşularımızla savaş haline gelmek üzereyiz. Bunları unutmayalım. Uğursuz bir darbe girişimi, kanlı bir darbe girişimi, Amerikancı bir darbe girişimi. Kesinlikle 15 Temmuz’da direkten döndü bu ülke. Bazıları bunu hafife alıyorlar ama öte yandan da sonuç pozitif bir noktaya mı geldi, hayır."

‘'15 Temmuz olsaydı da fark etmeyecekti' türünden bir değerlendirme yanlış’

TKP Genel Sekreteri Okuyan, darbe girişiminin olası sonuçlarını tartışmanın dahi doğru olmayacağının altını çizerken iktidarın siyaset alanını daraltmış olmasının, darbenin başarıya ulaşması halinde yaşanacak felaketin boyutlarını gölgelememesi gerektiğini ifade etti: “İktidar bu darbeyi çok iyi kullandı kendi açısından ve Türkiye’de özgürlükleri ciddi anlamda daralttılar. Siyaset alanını daralttılar. Bugün görüldüğü gibi seçme ve seçilme hakkına dönük çok sert müdahalelerde bulundular. Bunları, 15 Temmuz’un yarattığı imkanları kullanarak gerçekleştiriyorlar ama 15 Temmuz başarıya ulaşsaydı bu ülkenin üstünden dümdüz geçerlerdi; bunun tartışılacak tarafı yok. Çünkü bu örgütlenme riyakarlık ve fesat üzerine kurulu, çok karmaşık bir örgütlenme ve ne kadar acımasız olabileceklerini yalnızca 15 Temmuz'da değil, öncesinde de çok gösterdiler. En küçük bir etik sınırlamaya tabi olmayan bir çalışma tarzları vardı.  “15 Temmuz olsaydı da fark etmeyecekti” türünden bir değerlendirme yanlış. Bir yabancı ülkenin çıkarları doğrultusunda gerçekleştirilmek istenen bir darbenin olası sonuçlarının tartışılmaması dahi gerekiyor; bunun bizim ülkemize hiçbir yararı olmazdı ve çok büyük bir felaket olurdu. Bu çok açık."

‘Türkiye sağının bütün kadroları cemaatle ilişkiliydi’

Fatma Karaağaç’ın sorusu üzerine BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindekilerin bulunduğu helikopterin düşmesi sonucu ölümleriyle ilgili yürütülen soruşturmada yeniden açılan dosyaları ve sızdırılan belgeleri değerlendiren Okuyan, yargı alanında yapılan hamlelerin bir "hukuki arınma" değil, iktidar bloku içindeki sertleşen kavganın bir yansıması olduğunu belirtti:

"Muhsin Yazıcıoğlu’nun 12 Eylül öncesindeki görevi, örneğin ülkü ocakları genel başkanlığı herhangi bir görev değil. Türkiye’deki sistem yeniden yapılandırılırken önemli roller üstlendi. Türkiye sağı zaten bütün kadrolarıyla böyledir. Görünen siyasi tercihler ile bu ilişkilerin karmaşıklığını birbirinden ayırmak gerekir. Aslında Türkiye sağı her zaman birbiriyle ilişkilidir. 

‘Cemaatle Muhsin Yazıcıoğlu’nun zamanında birbiriyle ilişkili olduğu sonradan arasının açıldığı’ tezine itiraz edebilecek bir istihbaratım yok. Doğrudur, çünkü Türkiye sağının bütün kadroları cemaatle ilişkiliydi. Yalnızca Fethullahçılarla değil diğer cemaatlerle de ilişkilidir. Türkiye sağı cemaatsiz siyaset yapamaz. Ortaya çıkan kimi iddialar, kanıt diyemiyorum. Bir parantez açayım, Türkiye’de işin içine gizli tanık giren her soruşturmaya kuşkuyla bakmak gerekir, yurttaşlık bilincine sahipsek eğer. Korkunç bir mekanizma. Baktığımız zaman gözüken belki de bir çıkar ortaklığı ya da birlikte hareket etmekten daha sonra karşı taraflara geçme ya da ilişkide güven zedelenmesi olmuş. O helikopterin düşmesine yardımcı olunmuş. 

İktidar aslında toplumun ilgisini biraz da risk alarak CHP içindeki tartışmalara çekti. Toplum siyaset konuşuyorsa yalnızca CHP’liler değil AKP’liler de ‘ne olacak bu Kılıçdaroğlu’ meselesine odaklandılar.  Kılıçdaroğlu ile Özel arasında ya da CHP'deki iki kanat arasındaki gerilimin çok daha serti iktidar cenahında yaşanıyor ve bugün Türkiye'de gerçekleşen ‘hukuki’ operasyonların çok büyük bir bölümü iktidar içerisindeki gerilimlerle ilgili. Bu zaman zaman uyuşturucu dosyasıyla, son Haluk Levent meselesiyle ya da Muhsin Yazıcıoğlu meselesiyle ortaya çıkıyor. Bütün bu yargı eliyle yürütülen operasyonlarda iktidar içerisindeki -buna devlet örgütlenmelerini de katalım- çekişmelerin rolü olduğunu düşünmek gerekiyor. 15 Temmuz bir milatsa, 10 yıldır dokunulmayan bazı isimler var. Deniyor ki paralel yapı, o paralel yapının siyasi ayağına ilişkin hiçbir şey yapılmadı. Mücadele sertleştikçe iktidar cenahında bunlarla daha sık karşılaşacağız çünkü Türkiye'de hala en geçerli suçlamalardan biri Fethullahçılık hâlâ."

‘Türkiye yağmalandı, korkunç bir ekonomi oluşturuldu’

Kemal Okuyan bu çekişmelerin arkaplanındaki sermaye birikim sürecinin rolüne şu sözlerle değindi: “Ben bu türden iktidar içerisindeki çekişmelerin zaman zaman bazı suçların ortaya çıkmasını sağladığını biliyorum; bu kaçınılmaz zaten. Ama şunu beklemiyorum tabii; Türkiye'de hiçbir zaman böyle bir arınma olamaz. Neden? Çünkü bu kavgaların kaynağında aslında bir kaynağı ideolojik kimi farklılıklar da var ama Türkiye yağmalandı, korkunç bir ekonomi oluşturuldu. Bunun kaymağını büyük sermaye yedi, holdingler yedi ama görüyoruz ki şu anda yargı süreçlerinde ortaya çıkan bazı şeyler var. Başkaları da yedi. Bürokratlar yedi, siyasetçiler yedi.  Ortada çok büyük bir kaynak var bu pasta çeşitli şekillerde bir hiyerarşi doğrultusunda dağılmış durumda ama bu ekonomik çıkar çatışmaları önünde sonunda farklı siyasi konumlanışlara da ittiriyor. Çünkü Türkiye büyük bir ülke, çok büyük bir zenginlik var ortada. Ne yazık bu zenginlikten halkımızın payına hiçbir şey düşmüyor. Görüyoruz ki Türkiye’de çok barbar bir sermaye birikim süreci de yaşanmış. Ne ile yaşanmış? Uyuşturucu parasıyla, silah kaçakçılığıyla ya da silah üretimiyle. Ne yasal, ne yasadışı? Bunun ayrımına gitmemizin çok zor olduğu bu sistemde korkunç bir çıkar kavgası var.”  

‘Türkiye’de kamu çıkarları, kamusal alan çökertilmiş durumda’

6 Şubat depremi sonrası AHBAP Derneği ve Haluk Levent üzerinden yürütülen tartışmalara ilişkin de değerlendirmelerde bulunan Okuyan, meselenin bir "yardımseverlik" konusundan ziyade, kamunun tasfiyesi ve sermaye aktarımı olduğuna işaret etti:

"Toplumda en son suçlanacak olan yurttaşlarımızdır. Çünkü çaresizlik nedeniyle birtakım arayışlar içerisine giriyorlar. Depremde herkesin odaklandığı nokta yardımların geç gitmesiydi. Bunun ikinci planda sorgulanması lazım. İlk sorgulanması gereken asıl deprem sırasında kamunun görevini yapmaması. Yıkımdan sonra ortaya çıkan felakette hani devletin sıcak elinden söz edilir, ‘o sıcak el niye gecikti’ sorusu doğru bir sorudur, haklı bir sorudur ama ilk soru şu; niye oldu bu? Çünkü kamu binaları da yıkıldı. Lojmanlar, hastaneler, karakollar, kışlalar; onlar da yıkıldı ve çok sayıda kamu görevlisi deprem sırasında öldü, hareket edemediler. Bunu unutmayalım. 

Türkiye'de devasa bir iş makinesi parkı var, niye kullanılmadı? Kullanılmadı çünkü devletin elinde değil. Türkiye’de Karayolları Genel Müdürlüğü’nün DSİ’nin, Kömür İşletmeleri’nin 15-20 katı makine özel sektörün elinde var. Depremde harekete geçmediler. Bunların sorgulanması gerekiyor. Türkiye’de kamu çıkarları, kamusal alan çökertilmiş durumda. 25 yıllık AKP iktidarının en önemli marifetlerinden birisi budur. Kafası sürekli olarak bireysel çıkarlar üzerine kurulu bir sistem depremzede yurttaşlarımıza yarım elini ulaştırmadı ve burada yurttaşlarımız farklı arayışlara girdiler. Kimi cemaatler, tarikatlar devletin boşluğunu doldurdu. Ama hizmet götürmek için değil, kendi çıkarları doğrultusunda. Bazı çocukları kaçırttılar o bölgeden bunları haber olarak hep okuduk. Kendi yurtlarına götürdüler ailesi ölen çocukları. Haluk Levent de burada ortaya çıktı bir figür olarak. Dedi ki, 'Bana güvenin, ben bu yardımları yerine ulaştıracağım.'

Depremin ilk 2-3 günü, 10 gün, o toz bulutu içerisinde denetim tam anlamıyla yapılamamış olabilir. Ancak ortaya çıkan rakamlar ve para trafiği, sistemin içerisine girmeden olmaz. Türkiye'de gerçekten yardım amacıyla toplanan kampanyaları devlet o kadar sıkı denetliyor ki kıpırdayamazsınız. Haluk Levent korkunç bir para toplamış, bu parayı halkımız güvendiği için vermiş. Ama bunun yanı sıra Haluk Levent başka faaliyetlerde de birtakım paralar kullanmış."

https://twitter.com/i/status/2078077425515102398

‘İktidarın bilinçli bir çabası olmadan böyle bir düzenek kurma olasılığı imkansız’

TKP Genel Sekreteri Okuyan, AHBAP’taki sürecin bir kaynak aktarma mekanizmasının parçası olduğunu vurguladı: "Buna izin veriliyorsa bu sistem içi bir şeydir. Haluk Levent bir tarafta sistem bir tarafta diye bir şey yok. Birleşmişler, istismar etmişler hep birlikte gayet açık bu. Burada halkımızın çaresizliği var gayet açık. Bu meselede, iktidarın ve resmî görevlilerin bilinçli bir çabası olmadan Haluk Levent'in böyle bir düzenek kurma ihtimali yok. Toplanan büyük paralardan söz ediyoruz, bu sistem bu parayı kullanır. Bu da bir sermaye birikim yöntemidir. Birtakım ek kaynaklarla para toplarsınız. Deprem yardımları eğer küçük bir bölümü halka gidiyorsa onun dışında birtakım mekanizmalarla silah şirketlerine, başkalarına aktarıldıysa bu bir sermaye birikim yöntemidir, bir ek vergilenmedir örneğin topluma. Toplumun kimi zaaflarını kullanarak bir kaynak yaratıyorsunuz. Bu kaynağı Haluk Levent’e yedirtmezler. Şu anda mesela bazı şirketlere el konuyor. Bazıları iddia ediyor ki ‘ne güzel işte iktidar büyük zenginlere de el koyuyor.’ Bazıları da diyor ki ‘serbest piyasa ekonomisine aykırı bu, müdahale ediliyor.’ Hiç ilgisi yok. Serbest piyasa ekonomisinin parçası bu. Bu bir tekelleşme sürecidir.  Bu sistem bu kadar oyuncuya izin vermez; küçükleri elerler, büyük silah şirketlerine kaynak aktarırlar. Bu kadar basit. Haluk Levent de bu işin parçası olmuş durumda.”

‘Bahis yasaklanmalı, asıl yanlışlık yoksul insanların bu tuzağa düşmesi’

Kemal Okuyan, son olarak devlet eliyle önü açılan ve toplumsal bir yara haline gelen bahis ve kumarın yasaklanması gerektiğini vurguladı:

"Bahis meselesi, yaşantının normal bir unsuru haline getirildi ve bunu devlet yaptı. Yasal bahis, yasadışı bahis ayrımı olmaz. Bahis yasaklanmalıdır çünkü bu bir sermaye birikim kanalıdır; yoksuldan alıp zengine iletmedir. Kaybeden hep yoksullar olur. Kumar yasaklanmalıdır çünkü zenginlere kaynak aktarımıdır. Biz görüyoruz; çok düşük ücretle çalışan insanlar o paralarının bir bölümünü bahise gömüyorlar ve bu ailelerinde büyük bir travma yaratıyor. Konunun bir de bahisle ilgili boyutu var. ‘Ben bahis oynadım yanlış yaptım’ diyen birisi var ama asıl yanlışlık yoksul insanların bu tuzağa düşmesi. Haluk Levent’e bir şey olmaz.

/././

Dünyanın içinde bulunduğu altüst oluş dönemi nereye varacak?-Erhan Nalçacı- 

Kimse bu koşullarda umudunu kaybetmesin, çok uzak olmayan bir gelecekte dünyada yeni bir yaşam kurmamız mümkün olacak. Bu mücadele insanın insanı sömürüsüne karşı çıkan ahlaki bir tutum olmaktan çıktı, emeğiyle geçinen bütün insanların bir yaşam mücadelesine dönüştü.

Bu köşedeki yazılar asıl olarak iki tez etrafında döndü durdu.

Bunlardan ilki, emperyalist dünya düzeninde son 20 yıl içinde beliren hegemonya krizinin bir paylaşım savaşına yol açacağıydı. 

Buna ilişkin o kadar çok veri birikti ki artık tartışılır yanı kalmadı. Bir paylaşım savaşının kenarında mıyız yoksa içinde miyiz diye sorulabilir belki. Bu sorunun yanıtını ileride tarihçilere bırakabiliriz. Ancak bana kalırsa Ukrayna ve İran savaşları ile hatta öncesindeki Suriye komplosu ile zaten içindeyiz. 

Bu saptama doğal olarak insanlar için ürkütücü bir şey, bu kadar büyük bir akılsızlığın ve saçmalığın insan eliyle üretilmesi imkânsız gibi geliyor. Sonuçları açısından da insanlar ürkmekte haklılar.

Ancak bu tezin bir kardeşi var, paylaşım savaşı esnasında veya hemen sonrasında bir sosyalist devrimler dalgasının başlayacağı ve dünyayı parça parça kaplayacağına dair düşünceye dayanıyor. 

Bu tezin ilki kadar somut olmadığı ve yeterince veri birikmediğini düşünenler çoğunlukta bugün.

Çeşitli ulusların içinde siyasi öncülerin varlığının bu tezin garantisi olmasına rağmen insanlar inanmak için daha fazlasını talep ediyorlar. Şu veya bu ulusta devrimci durumun doğması, iktidarı almak için emekçiler tarafından yapılan girişimler, yer yer ikili iktidarlar vb.

Bunların hiçbirine rastlamıyoruz. Buna karşılık Birinci Dünya Savaşı öncesi dünyada bir devrimin yakın olacağına inanan çok ama çok az insan vardı. Rusya’da bir fraksiyon olan Bolşeviklerden kimsenin haberi yoktu, küçük ve önemsiz gözüküyorlardı.

Yine de biz tezin aslında çağımızı ve yakın geleceği belirleyeceğine ilişkin verileri paylaşalım.

Ama önce dogma haline gelmiş bir saptamayı ele almamız gerekiyor. Marx’ın zamanında kapitalizmin en gelişkin olduğu coğrafyalarda devrim bekleniyordu, işçi sınıfının büyüklüğü ve büyük yığın partileri bunun tartışılmaz kanıtı olarak gözüküyordu. Lenin ise bu konuda çok önemli ve bütün bir yüzyıl boyunca pratikte doğrulanan bir tanımlama yaptı.

Büyük kapitalist ülkeler emperyalizm çağındaydılar, sermaye bütün dünya emekçilerinin sömürüsü ile elde ettiği zenginliği kendi ülkelerinde işçi sınıfını düzen içinde tutmak için kullanıyordu. Eşitsiz gelişim boyunca kapitalizmin çelişkilerinin biriktiği kapitalizmin yol aldığı ancak çok gelişmediği ülkelerde devrimlerin gerçekleşmesi çok daha olasıydı.

Tarih Lenin’i haklı çıkardı, Rusya, Balkan ve Orta Avrupa Ülkeleri, Çin, Kore, Vietnam, Küba, bunlar gelişkin kapitalist ülkeler değillerdi.

Ancak günümüzde bu dönemin koşulları mutlaklaştırılmış gözüküyor. Örneğin, G20 ülkelerinde bir devrim olasılığı çoğu kişinin aklına gelmiyor. Oysa bu durumun değiştiğini anlamamız gerekiyor. Eşitsiz gelişim yasası işlemeye devam ediyor tabi ama kapitalizmin çelişkileri buralarda en çok birikiyor.

Marx’ın çalışmalarını genellediği Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’nın Önsözünde yazdığı bir cümle çok eleştirilmiştir. Cümle şöyle: İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz…” 

Eleştirilmesinin nedeni kapitalizm içinde devrim olması için üretici güçlerin mümkün olan seviyeye kadar geliştirilmesinin devrimleri ve devrimci iradeyi dışlamasıdır. Bu eleştirinin haklı yanı olmakla birlikte Marx devrim olmayacak dememiştir ki, dünyada kapitalizmin ortadan kalkmayacağını söylemiştir. 

Geçen yüzyılda başta Sovyetler Birliği olmak üzere sosyalizmin hızlı bir şekilde kurulduğuna ve üretici güçlerin geliştirildiğine tanıklık ettik. Ancak ABD’nin öncülüğünde de üretici güçler paralel olarak geliştiriliyordu. Geçen yüzyılın devrime yaramayan denge durumu buradan da doğmuştu.

Bundan sonrasının anlaşılması için Marksist terminolojiye yabancı okur için şu hatırlatmayı yapalım: Üretici güçler teknolojinin gelişmesi değildir, doğaya müdahale eden araç gereç ile birlikte onu üreten ve kullanan insanın da gelişimidir.

Şimdi yapay zekâ ve robot teknolojileri ile birlikte kapitalizm içinde üretici güçlerin gelişiminin sonuna varıldığını anlıyoruz.

Yapay zekâya salt bir teknolojik gelişim olarak bakanlar çok yanılıyorlar, mülkiyet ilişkileri dışında yapay zekâ anlaşılamaz bugün. Yapay zekâ tekelci sermayenin mülküdür ve emekçi sınıflara karşı kullanılmaktadır.

ABD verilerine bakalım: 

Yapay zekâ uygulamaları nedeniyle işten çıkarılan işçi sayısı bu yıl Mayısa kadar 90 bini bulmuş. Teknoloji sektöründeki iş kayıpların geçen seneye göre %66 oranında arttığı söyleniyor. Her ay 16 bin kişi işini kaybediyor. Bu şekilde iş kaybının daha çok gençlere yöneldiği, çünkü veri girişi ve müşteri hizmetleri gibi alanlarda çalışan gençlerin daha çabuk işinden edildiği bildiriliyor.

Hani üretici güçlerin gelişimi insanı da kapsar demiştik, genel olarak tekellerin mülkiyetindeki yapay zekâ uygulamalarının insan zekâsı üzerinde şimdiden geriletici bir etkisi olduğu saptanıyor. Öte yandan işsizliğin geldiği boyut zaten kapitalizmin insanı artık geliştirmediğini gösteriyor.

ABD tekelleri panik halinde bu gelişmeye karşı fon ayırıyorlar ve iş imkânları yaratmaya çalışıyorlar, ancak nafile. Kâr için yapılan ve küçük bir azınlığa ait mülkiyete dayanan üretim tam otomatizasyon ve yapaya zekâ uygulamaları birlikte gitmiyor.

O zaman şirketler bu teknolojiyi kullanmaktan vazgeçsinler denebilir, ama rekabet buna izin vermiyor. Birbirleriyle rekabet içindeki bütün şirketler, Çin’dekiler de dâhil olmak üzere bu alana giriyorlar ve benzer sorunlar dünyanın her yerinde yükseliyor.

Eşitsiz gelişimin ABD’de nasıl çelişki biriktirdiği ile devam edelim.

ABD egemenleri eğer savaşmazlarsa ABD hegemonyasının çökeceğinin farkındalar, savaşı göze almış oldukları anlaşılıyor. Ancak, bu konuyu burada çok işledik, ABD’nin üretimini aşan borcu bir savaşı finanse etmeye izin vermiyor. Trump 2027 için 1,5 trilyon dolar askeri bütçe talep ediyor, ama nereden gelecek bu para? Emekçi sınıfların sosyal fonlarına göz dikiyorlar. Buna karşılık sermayeden alınan vergileri azaltıyorlar, toplumsal eşitsizlik büyük bir hızla artıyor.

ABD’de çalışanların  %70’e yakınını oluşturan işçiler (93 milyon kadar) aileleri de düşünülürse toplumun ezici çoğunluğu anlamına geliyor. Asgari ücretle çalışan bir işçinin ek işlerde çalışmadığı sürece iki odalı bir daireyi kiralamasının imkânsız olduğu söyleniyor. 

Adaletsizlik duygusu topluma hâkim oluyor, başta sosyalizm olmak üzere toplumsal arayış artıyor.

Sermaye sınıfı tehlikenin farkında ve Trump Ekim Devriminin olduğu haftayı “Anti-komünizm haftası” olarak ilan etti. Her on cümlesinden biri komünist tehlikeyle ilişkili oluyor artık.

Öte yandan kapitalizmin çelişkilerinin birikmesi mi, Trump’ın kendisi bütün yalancılığı, güvenilmezliği, halk düşmanlığı ve sermaye küstahlığının uç noktasına varan sapıklığı ile sermaye düzeninin ne kadar çaresiz ve çürümüş olduğunun kanıtı olarak duruyor.

Ve paylaşım savaşları, önce milliyetçi ve gerici propaganda ile taraftar toplayabilir ancak sonra yıkım başlayınca inanılmaz bir meşruiyet krizi yaratır.

Kimse bu koşullarda umudunu kaybetmesin, çok uzak olmayan bir gelecekte dünyada yeni bir yaşam kurmamız mümkün olacak.

Bu mücadele insanın insanı sömürüsüne karşı çıkan ahlaki bir tutum olmaktan çıktı, emeğiyle geçinen bütün insanların bir yaşam mücadelesine dönüştü.

/././

Eğitim Bakanı Prof. Dr. Yusuf Tekin’in vizyonu ve misyonu!-Rıfat Okçabol- 

Y. Tekin’in vizyonunun "laik toplumu din toplumuna dönüştürmek" ve misyonunun da "eğitimi imam hatipleştirmek" olduğunu söylemek yanlış olmamaktadır. Bu tür vizyon ve misyon sahipleri içinde, “Keşke Yunanlar galip gelseydi” diyenler bile vardır!

Yusuf Tekin, imam hatip mezunu olarak Prof. Dr. Hayrettin Karaman’ın, “Bir mektep mensubiyeti ya da bir diploma değildir. Bir Zihniyettir, Bir Misyondur"1 dediği "İmam Hatip Camiası" mensubudur.

Y. Tekin, Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığına getirildiğinde (28 Mayıs 2013-10 Temmuz 2018) “zihinsel kodları düzeltmek, diğer bir deyişle Müslüman zihnini inşa etmeye katkıda bulunmak için çalışan”  "Cihannüma Dayanışma ve İşbirliği Derneği"nin başkanlığını yürütmüştür! Onun Eğitim Bakanlığı Müsteşarlığı zamanında,

  • 7 Eylül 2013’te değiştirilen Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği, 2014’te üç kez olmak üzere sekiz kez değiştirilmiştir; 
    Açıklanan stratejik planlarda yer verilen liyakat ve fırsat eşitliği gibi değerlerle "Atatürk ilkelerine bağlı, bilimsel düşünceyi rehber edinmiş, demokrasi kültürü ve değerlerini benimsemiş öğrenci yetiştirme" gibi hedefler, kağıt üzerinde kalmıştır; 
  • AKP’nin bakanlıkta kadrolaşmasını kolaylaştıran, Talim ve Terbiye Kurulu’nu (TTK) sıradan bir birime dönüştüren ve nitelikli okulları AKP’lileştirecek "proje okulları" uygulamasını getiren dershane yasası çıkarılmıştır; 
  • AİHM, 2014’te Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi zorunlu olamaz dese de, bu karar uygulanmamıştır;
  • ÖNDER İmam Hatipliler Derneği tarafından 24-25 Eylül 2016 günlerinde Kahramanmaraş’ta düzenlenen 13. İmam Hatipliler Kurultayı’ndaki konuşmasında, evin reisinin erkek olduğu ve kadının reise itaat etmesi gerektiği gibi ifadeler kullanan bir ilahiyatçı, Ağustos 2016-2019 tarihleri arasında TTK başkanlığına getirilmiştir. 
  • 2017’de, özünde “İslam’ın inanç, ibadet ve ahlak esaslarını içselleştiren; İbadetlerle ilgili uygulama becerisine sahip, dünya ve ahiret dengesini kurabilen; Kuran ve sünneti merkeze alarak güncel meseleleri çözümleyen; İslam’ın temel kaynaklarını tanıyan, toplumu din konusunda aydınlatan ve dinî bilgilerle ilgili ihtiyaçlara cevap verebilen bireyler" yetiştirme amacıyla gerici bir müfredat uygulamaya konmuştur; 
  • 2017’de, ilköğretim mezunlarının ağırlıklı olarak imam hatip liselerine gitmelerini sağlayacak adrese dayalı Liselere Geçiş Sistemi getirilmiştir.  

Y. Tekin 4 Haziran 2023 tarihinden bu yana Eğitim Bakanıdır ve onun bakanlığındaki uygulamalar da özetle şöyledir: 

  • "Manevi danışmanlık" adı altında sınıflara imam ve hafızların girmesi sağlanmıştır;
  • Devletin koruması altında olan çocuklar, 40 günlük tarikat kampına gönderilmiştir;
  • Kaçak dini öğretim kurumları ile Taliban kılıklı kız ve erkekler için gerçekleştirilen "icazet" törenleri yaygınlaşmıştır; 
  • "Yaz spor okulunda eğitim almak isteyene, Kuran kursuna da kayıt koşulu getiren; “din eğitimi her şeyin çözümüdür. Akıl ve bilimden önce din vardır” ve benzeri ifadeleri içeren yayınları çocuklara dağıtan; “kültürümüzde yok” diyerek bale gösterisini yasaklayan, okulun spor salonunda öğrencilere cuma namazını kıldıran, … okul yöneticileri giderek artmıştır;  
  • Haftalık ders programında din dersleri saatleri artırılırken, dini içerikli yeni seçmeli dersler üretilmiştir;
  • Y. Tekin’in “sivil toplum kuruluşu” dediği tarikat niteliğindeki kuruluşlarla yapılan işbirliği yaygınlaşmıştır;
  • 29 Ekim 2024 günü yaptığı konuşmada Cumhuriyeti savunan öğretmen, bakanlık tarafından görevden alınmıştır;
  • 2024’te, 2017 müfredatı gibi gerici bir müfredat-"Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli"- uygulamaya konmuştur. 
  • El-Kaide anlayışındaki yeni Suriye yönetimiyle eğitim alanında işbirliği başlatılmıştır;
  • Yönetmelik değişikliği ile "Proje Okulları"na "hami" uygulaması getirilmiştir;
  • 2025’te kabul edilen Öğretmenlik Meslek Kanunu ile öğretmenler kariyer basamaklarına ayrılırken, Milli Eğitim Akademisi oluşturulup AKP’li öğretmen yetiştirilmesinin yolu açılmıştır; 

Bu durumda Y. Tekin’in vizyonunun "laik toplumu din toplumuna dönüştürmek" ve misyonunun da "eğitimi imam hatipleştirmek" olduğunu söylemek yanlış olmamaktadır. Böylesi vizyon ve misyon sahipleri için, 

  • II. Abdülhamit diktatör değildir, 1,5 milyon metrekare kadar toprak kaybetmemiştir, donanmayı Haliç’te çürütmemiştir, Osmanlı borçlarının ödenmesi için yabancıların denetiminde olan Düyun-u Umumiye’yi de kurmamıştır; Ulu Hakandır!
  • Çanakkale Savaşları, gökten inen yeşil cübbeliler sayesinde kazanılmıştır! 
  • Vahdettin, İngilizlerle işbirliği yapmamıştır, Kuvayı Milliye’cileri idama mahkum etmemiştir, bir İngiliz zırhlısıyla kaçmamıştır; yurtsever bir sultandır!
  • Osmanlı, "Avrupa’nın hasta adamı" değil koskoca bir imparatorluktur!
  • Hilafet, padişahlık, Osmanlı-tebaa- olmak, Osmanlıca ve Arapça, halk egemenliğinden, özgür yurttaş olmaktan ve Türkçeden çok daha önemlidir!

Hatta bu tür vizyon ve misyon sahipleri içinde, “Keşke Yunanlar galip gelseydi” diyenler bile vardır!

Bu tür vizyon ve misyon sahibi olan bakan Y. Tekin’in, “Ders kitaplarından ‘Kurtuluş Savaşı ifadesini çıkarıyoruz. Neden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı” demesinde bir tuhaflık yoktur.

"Laik, demokratik ve sosyal hukuk devletinde" tuhaf olan, bu tür vizyon ve misyon sahiplerinin bakan, TÜBA/ TÜBİTAK/ YÖK üyesi, eğitim kurumlarına yönetici ve üniversitelere rektör yapılmasıdır. Bu tür vizyon ve misyon sahibi olacak öğretmen yetiştirmek üzere Milli Eğitim Akademisi’nin açılmasıdır.  

1 Bu açıklama 2000’li yılların başlarında Ensar Vakfı’nın internet sayfasının (www.ensar.org/-index.php) en üstünde yer alan bir ifadedir. Ensar Vakfında çocuk istismarı ortaya çıkınca bu ifade web sayfasından çıkarılmıştır.

/././

'Savaş var, kaynak yok' bahane: Emekliye asgari ücret için patronlardan 1 aylık vergi yeter -Emre Alım- 

AKP emekliye daha fazla zam yapmamak için bu defa savaş bahanesine sarıldı, "İsterdik ama ekonomik koşullar uygun değil" dedi. Halbuki aranan "koşullar" çok uzaklarda değil. AKP patronlardan sadece 1 ay vergi alarak milyonlarca emeklinin aylığını asgari ücrete eşitleyebilir. 

Ölmeden emekli olabilmek yeni kuşaklar için artık neredeyse hayal. Öyle ki, devlet bile bu hayali satmaktan vazgeçti, emekliliği özelleştirmenin yeni yollarını arıyor.

Bir şekilde emekli olabilmeyi başaranların durumuysa pek farklı değil. Tam 11 yıldır bir emekliye ödenmesi gereken minimum tutar, bir işçiye ödenmesi gereken minimum tutardan düşük.

En düşük emekli aylığı ile asgari ücret arasındaki bu makas giderek açılıyor. Gelinen noktada emekli aylığı market-manav alışverişine dahi yetmiyor.

AKP’ye göre bu bile fazla. Nitekim emeklinin alım gücünü biraz olsun artırabilecek bir fırsat daha sessizlikle geçiştirildi.

Yine aynı bahaneye sarıldılar: Kapıda savaş, içeride kriz var

En düşük emekli aylığına zam yapabilmek için gerekli kanuni düzenleme önceki gece Meclis’te ilgili komisyona getirildi. AKP, zaten şaibeli olan enflasyondan bir puan fazlasını vermedi. Milyonlarca emekliye reva görülen zam 3 bin 552 lira oldu. Tutarın küsuratı bile yukarı yuvarlanmadı.

Mikroskobik zammın kendisi kadar tepki çeken bir başka nokta bunun gerekçesi oldu. 

Komisyonda bulunan AKP’li Yaşar Kırkpınar neden daha fazla zam yapılmadığını şöyle açıkladı: Tabii ki bizler de emeklilerimizin bu artıştan daha fazla artışlarla refah seviyelerini yükseltilmesini istiyoruz, arzu ediyoruz ama buradaki gerek bölgenin gerekse dünyanın gerekse ülkemizin ekonomik şartları ve koşulları göz önünde bulundurularak bu değerlendirmeyi yaptık."

Zorunluluk mu, tercih mi?

AKP’li Kırkpınar giderek ölçek küçülttüğü açıklamasında önce dünyanın, sonra bölgenin ve nihayetinde Türkiye’nin ekonomik halinin emeklilere zam yapmaya uygun olmadığını savunuyor.

Dünya ve bölge ile kastedilenin Hürmüz krizinin tetiklediği petrol fiyatlarındaki artış, Türkiye ile kastedilenin ise AKP’nin 5 yıldır çözümü için sabır istediği yüksek enflasyon olduğu anlaşılıyor.

Öncelikle petrol fiyatlarının hâlâ dalgalanmakla birlikte savaş öncesi seviyelere gerilediğini hatta yer yer savaş öncesinden de ucuz olduğunu hatırlatalım. 

Türkiye’de kronikleşen enflasyon ise savaştan farklı olarak iktidarın tercihlerinin bir sonucu. Bu sonucun kazananı da patronlar. Çünkü enflasyon teknik bir arıza değil, toplumda üretilen pastanın kimin elinde kalacağına dair verilen örtülü bir sınıf kavgası. Patronlar kendi ürünlerine ve varlıklarına anında zam yaparak kârlarını koruma gücüne sahipken, işçinin ve emeklinin maaşı sabit kaldığı ya da fiyat artışlarının gerisinde kaldığı için emeğin alım gücü eriyor. Ve bu kayıp, sermaye sahibinin hanesine artı olarak yazılıyor. AKP ilk günden beri bunu istiyor ve yapıyor.

AKP'nin 'yok' dediği kaynağı bulduk

Peki, AKP’yi bunca bahane ve çarpıtmaya iten ne? Yani en düşük emekli aylığını asgari ücrete eşitlemek için kaç para lazım?

En düşük emekli aylığını alan kişi sayısı 5 milyon. En düşük aylığı almayan ama asgari ücretin altında kalan emekli sayısının da 5 milyon olduğu tahmin ediliyor. İkinci gruptaki emeklilerin aylık düzeyi SGK tarafından paylaşılmadığı için onların da en düşük aylık tutarını aldığını varsayalım.

Bu durumda 10 milyon emeklinin aylığını 6 ay boyunca asgari ücrete eşitlemenin bütçeye yükü 270 milyar lira olacaktır. Bu tutarın bol keseden hesaplandığını unutmayalım.

Şimdi hesabı daha iyi anlayabilmek için iki örnekle somutlayalım:

* Emekliye yapılmayan zam, hükümetin bu yılki bütçe giderlerinin yüzde 1,4’üne denk düşüyor. Bu da gösteriyor ki emekliye ek zam yapmak hükümeti krize sokmuyor.

İktidarın daha yılın başında patronlardan almaktan vazgeçtiği vergi tutarı en az 3,2 trilyon lira. Yani AKP patronlardan sadece 1 aylığına vergi almaya karar verirse, buradan elde ettiği kaynakla emeklilere ek zam yapabilir.

Özetle, ortada iddia edildiği ekonomik bir zorunluluk yok, açıkça sınıfsal bir saldırı var.

Kaynaklar, emeklinin mutfağına girmek yerine sermayenin büyümesine ve bütçe disiplini adı altında kemer sıkma politikalarına kurban ediliyor. Emekliyi açlık sınırının altında yaşamaya mahkum eden "kaynak yok" masalı, bizzat iktidarın kendi verileriyle çökmüş bulunuyor.

/././

Kadro dışı kalanlar, anketler, İmamoğlu ve program: Yeni Parti’nin ilk adımları ne anlama geliyor? 

Özgür Özel’in son açıklamalarıyla birlikte artık bir son dakika sürprizi olmaması halinde CHP defterinin kapandığı netleşti. CHP, AKP kararıyla mutlak butlan Kılıçdaroğlu’nda kalırken Özel’in Yeni Partisi önümüzdeki hafta resmen yola çıkacak. Partinin yola çıkışına ismi, programı ve daha başlarken kadro dışı kalanlar damga vuracak gibi görünüyor ve tabii ki anketler.

AKP iktidarının davul zurnayla gelen mutlak butlan kararı sonrası CHP mayıs ayından bu yana büyük bir türbülansın içine girmişti.

Aradan tam üç ay geçti.

Üç ayın sonunda AKP kararıyla partinin başına geçen mutlak butlan Kılıçdaroğlu, geniş bir tasfiye operasyonuna başladı.

Aralarında milletvekillerinin de bulunduğu bir dizi partili ihraç edilirken, il başkanlarının da çok büyük bölümü görevden alındı, yerlerine Kılıçdaroğlu’na yakın isimler atandı.

Bu süreçte CHP lideri Özgür Özel, partiyi bir an önce kurultaya taşımak için bir dizi adım attı. PM üyelerinin istifası, delegelerden toplanan imzalar ve dahası…

Sonuç olarak bu adımların hiçbiri istenen sonucu vermedi. Kılıçdaroğlu olağanüstü kurultay çağrısına yanıt vermeyip partiyi tarihi belirsiz bir olağan kurultaya taşıyacağını ilan etti.

Bu CHP’nin aylarca mutlak butlan yönetiminde kalacağının işareti olurken, Özel’in kadroları 20 Temmuz’u bir son tarih olarak belirlemişti.

Yargıtay’ın adli tatile gireceği 20 Temmuz’a kadar mutlak butlan konusunda Özel lehine çıkabilecek olası bir karar beklenirken, böyle bir karar çıkmaması yeni partinin de resmen yola çıkacağının işareti olacak.

O güne artık neredeyse gelinmiş durumda ve şu anda görünen tablo bir son dakika sürprizi olmayacağı yönünde.

Peki, yeni parti yola çıkmadan önce öne çıkan tartışmalar neler?

İktidarın operasyon sopası ve kadro dışı kalanlar

CHP’ye yönelik mutlak butlan adımı sonrası yeni parti tartışmaları başladığı andan itibaren bu sürece başka bir operasyon dalgası daha eşlik etti.

Artık operasyonlar bir yıldır olduğu gibi İmamoğlu değil, Özgür Özel merkezli ilerleyecekti.

Özel’e yakın kadrolar ve belediye başkanları bir bir tutuklanırken, yine Özel’in partideki en yakın halkasının etrafı kuşatıldı.

Bu isimlerden en öne çıkanları Veli Ağbaba ve Ali Mahir Başarır olurken, iki ismin de dokunulmazlığının kaldırılacağı ve tutuklanacakları haberleri dolaşıma sokuldu.

Yine Özel’e yakın kadrolar Umut Akdoğan, Burhanettin Bulut ve Turan Taşkın Özer'in de yeni operasyon dalgaları için ismi geçmeye başladı.

Gelinen son noktada bu isimlerin yeni parti sürecinde aktif rol üstlenmemesi için CHP'ye yakın olan kimi gazetecilerden açıklamalar gelmeye başladı.

Bu isimlerin aktif rol almasının yeni partiyi de operasyonlarla yan yana getireceği, bu nedenle bu isimlerin fedakarlık yapıp yeni süreçte aktif rol almaması gerektiği ifade edildi.

Sonuç olarak tartışmaların ardından bu isimlerin tamamının yeni partiye geçeceği ancak partide sorumlu görevler almayacağı bilgisi gündeme geldi.

Yani AKP, yeni parti henüz kurulmadan kurmay kadroyu operasyon sopasıyla dışarda bırakmayı başardı.

Öte yandan bu isimlerin etrafının kuşatılmasının ana nedeni Özel’in de hedef tahtasında olmasıydı. 

AKP iktidarının önümüzdeki süreçte bu konuda hangi yeni hamleleri yapacağı henüz belirsizliğini korusa da iki ihtimal öne çıkmış gibi görünüyor.

Operasyonların bir yönü Mansur Yavaş’ı kuşatacak şekilde Ankara’daki belediyeler üzerinden ilerleyecekken diğer istikamet ise Özgür Özel’in yakın kadroları olacak.

Belediye hamlesi bunun için mi?

Özel’e yakın kadroların tamamının vekil olması bir koruma kalkanı sağlasa da beklenen operasyonun ilk adımının dokunulmazlıkların kaldırılması olacağı ifade ediliyor.

Çok yönlü yeni bir tartışmayı başlatacak bu sürecin iktidar tarafından başlatılıp başlatılamayacağı henüz netlik kazanmazken, yeni parti kurmaylarının dikkat çeken bir kararından daha söz ediliyor.

İddiaya göre belediye başkanlarının hiçbiri yeni partiye geçmeyecek, CHP’de kalacaklar.

Bu adımın, yeni partinin önemli isimleri kadro dışında bırakmak zorunda kalmasına benzer şekilde bir meşruiyet sorunu yaratabileceği ortada.

Ancak belli ki başkanların yeni partiye geçmesinin maliyetinin çok daha yüksek olacağı değerlendirilmiş.

Özel kadrolarının yeni partiye geçecek tüm belediye başkanlarının operasyona maruz kalabileceğini değerlendirdiği ifade ediliyor.

Yani parti yola çıkarken bir karşı ataktan çok öncelikle kendini AKP'nin yeni saldırılarına karşı korumaya alacak.

Program sorunu: Özal mı, sosyal demokrasi mi, merkez mi?

Yeni partinin ismi, CHP içinde ve yakın çevresinde tartışma konusu oldu.

Daha önce İmamoğlu’nun adı ve soyadına atıfla yeni partinin adının Ekim Partisi olacağı iddia edilmiş, bu iddianın yanına “İstiklal” ve “Yürüyüş” gibi isimler eklenmişti.

Gelinen noktada tüm bu isimlerin yerine “Yeni Parti” adının seçilmesi eleştiri konusu oldu.

Bu adım “hiçbir tavır ve düşünce içermiyor” eleştirilerine maruz kalırken, bu isim aslında İmamoğlu cephesinden gelen açıklamalar düşünüldüğünde yerli yerine oturuyor.

İmamoğlu’nun yeni partinin bir merkez parti olması, yeni dönemin ANAP’ı olması, bu açıdan CHP’nin devamı olmamasını istediği belirtiliyordu.

Yani öne çıkan şey bir düşünce ya da tavırdan çok, “herkesi kapsayacak bir merkez parti”, aslında merkez sağ parti olacak.

Buna karşın Özel’in merkez parti fikrinden uzak olmasa da sosyal demokrat bir ton istediği belirtiliyor. Uzun süredir Özel’i destekleyen ve CHP eylemlerinin hemen hepsine katılan bazı “sol partilerin” de bu süreci destekleyeceği iddialar arasında.

Sonuç olarak Özel ve İmamoğlu’nun nasıl bir programla yola çıkacağı, hangi iddiaları merkeze koyacağı kısa süre içinde belli olacak. Ancak partinin "sol eksende" olmayacağı şu ana kadar ortaya çıkan tüm açıklamalar yan yana konulduğunda net şekilde görünüyor.

Anketlerde yeni eşik: ANAP’ı geçtik, Gül’lü AKP’ye ulaştık…

Özel ekibinin yeni parti kurması için parti kadroları dışında da üç aydır ciddi bir medya faaliyeti yürütülüyor. Bu faaliyetin önemli ayaklarından biri anket sonuçları olurken, şu ana kadar birbiriyle tamamen ilgisiz çok farklı anket sonuçları yayımlanmış durumda.

Bazı anketlerde Yeni Parti’nin AKP’nin çok büyük farkla önünde olacağı iddiası yer alırken, bazılarında ise durum tam tersi görünüyor.

Sonuç olarak düzenin en büyük manipülasyon araçlarından biri olan anketlerin yorumlanmasının sınırları var.

Ancak bugün halktv.com.tr’de Uğur Ergan tarafından kaleme alınan yazı, bu açıdan son derece dikkat çekici. Yeni partinin ANAP’a benzetildiğini hatırlatan Ergan, bunu programatik hat için değil, oy potansiyeli için dile getiriyor.

Ergan yazısında Özal’a kadar geriye gitmenin alemi yok diyor ve 2007 seçimlerinde “AKP’nin maruz kaldığını” öne sürdüğü “mağduriyeti” hatırlatıp şu ifadeleri kullanıyor: 22 Temmuz 2007 seçimlerinde AKP yüzde 46.58 oy aldı. Kasım 2002’de baraj altında kalan MHP, 2007’de yüzde 14.27 oranında oy alarak 71 milletvekili çıkardı. AKP ve MHP’li vekillerin hazır bulunmasıyla TBMM’deki 367 krizi aşıldı ve Gül de 28 Ağustos 2007’de TBMM’de yapılan seçimle Türkiye Cumhuriyeti’nin 11. Cumhurbaşkanı seçildi. Anlayacağınız, yapılan hukuksuzlukları bu halk zamanı geldiğinde hiç tahmin edemeyeceğiniz bir şekilde sandıkta cezalandırıyor.”

Bu örneklerin bu kadar kolayca ve bu rahatlıkta verilmesi yeni parti kurulurken önemli bir veri olacak gibi görünüyor.

***

Başlama vuruşunu Akın Gürlek’in yaptığı ‘bahis’ operasyonu: Asıl hedef ne? 

AKP’nin uzun süredir elinde tuttuğu bahis operasyonu sopası, beklendiği üzere bugün yönetici düzeyinde kullanıma sokuldu. Bizzat Akın Gürlek’in duyurduğu operasyon kapsamında Galatasaray’dan bir, Beşiktaş’tan üç yönetici de gözaltına alınırken, iktidarın yeni bir “temiz eller” öyküsü yazması bekleniyor. Oysa futbolun içinde bulunduğu büyük çürümenin merkezinde bizzat iktidarın kendisi bulunuyor.

Hakemlere maç izlemeleri için bahis hesabı açma zorunluluğu getiren, federasyon başkanının bahis oyunları şirketi satın aldığı bir futbol ortamının içindeyiz.

Tüm spor programları ve futbol sahaları baştan aşağı bahis reklamlarıyla bezeli. Oyunun her alanını paraya, kire bulayan ve bu güzel oyunu giderek çürüten bu düzen, şimdi yeniden bir “temizlik öyküsü” yazmaya hazırlanıyor.

Daha önce “tanınmamış” futbolcular üzerinden yapılan bir dizi bahis operasyonu yeterli etkiyi yaratmamış, Galatasaray’dan bir, Fenerbahçe’den bir futbolcunun tutuklandığı ilk dalga operasyonların ardından iktidar beklediğini alamamıştı.

Şimdi uzun süredir konuşulan yönetici operasyonları için de ilk adım atıldı. Türkiye Futbol Federasyonu'na (TFF) bağlı liglerde görev yapan bazı kulüp yöneticilerinin, kendi takımlarının maçlarına bahis oynadıkları iddiasıyla başlatılan soruşturmada 19 kişi hakkında gözaltı kararı verildi. Şüpheliler arasında Beşiktaş ve Galatasaray gibi kulüplerin yöneticileri de bulunuyor.

Atılan bu adım temizlikten çok, bir süredir sistematik olarak “kahramanlaştırılan” Akın Gürlek’in gücünü pekiştirmeye yönelik gibi.

Muhsin Yazıcıoğlu, faili meçhul cinayetler, kadın cinayetleri gibi operasyonlarla yıldızı parlatılmak istenen Gürlek, şimdi de “futbolun temiz eli” olmak üzere devrede.

Bu nedenle bugün başlatılan operasyonun başlama vuruşu ondan geldi.

Bu başlama vuruşunun baştan aşağı kir ve pislik içinde olan futbol ortamını temizlemekten çok iktidarın bu kir üzerinden kendini aklamayı deneyeceği ve gündemi kontrol edeceği yeni bir oyuncak olacağını tahmin etmek güç değil.

Yöneticiler oyuncu bazlı bahisler ve gol bahisleri oynamış

Peki, bugünkü operasyonda neler oldu, operasyon nasıl duyuruldu, kimler gözaltına alındı?

Operasyon, Adalet Bakanı Akın Gürlek'in X hesabından yaptığı paylaşımla duyuruldu. 19 şüpheli hakkında bugün İstanbul merkezli eş zamanlı operasyon gerçekleştirildi.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın açıklamasına göre, Türkiye'de yasal olarak faaliyet gösteren bahis platformlarından (Misli, Nesine, Oley, Tuttur, İddaa, vs.) hakemler, yöneticiler ve futbolculara dair son altı yıla ait veriler temin edildi.

İncelemeler sonucunda, gözaltı kararı verilen yöneticilerin görev yaptıkları dönemde kendi kulüplerinin müsabakalarında rakip takım lehine, gol bahisleri (alt/üst) ve oyuncu bazlı bahisler oynadıkları tespit edildi.

Gürlek, operasyonun 6222 sayılı Sporda Şiddet ve Düzensizliğin Önlenmesine Dair Kanun’a muhalefet ve bahis şikesi iddiaları kapsamında yürütüldüğünü belirtti.

Geçtiğimiz hafta gazeteci Alican Uludağ, yargı gündemine ilişkin bir paylaşım yaparak futbol dünyasını da ilgilendirebilecek yeni gelişmeler olabileceğini yazdı. İddia, devam eden bahis ve mali suç soruşturmalarının futbol kulüpleri ile yöneticilerine doğru genişleyebileceğini işaret ediyordu.

İsimler ve kulüpler belli oldu

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı haklarında gözaltı kararı verilen isimleri paylaştı.

Soruşturma kapsamında, aralarında Beşiktaş ve Galatasaray'ın da bulunduğu 13 farklı kulüpte görev yapmış 19 yönetici hakkında MASAK verilerine dayanılarak yasal işlem başlatıldı. Şüphelilerin yöneticilik yaptıkları dönemde kendi takımlarının aleyhine veya çeşitli bahis seçeneklerine oynadıkları iddia edilen kupon sayıları 7 ile 1488 arasında değişiklik gösteriyor.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın açıklaması şu şekilde: “Soruşturma kapsamında, ülkemizde yasal olarak faaliyet gösteren Misli, Nesine, Oley, Tuttur, İddaa, Bilyoner ve Birebin bahis platformlarından; hakemler, profesyonel futbol kulüplerinde görev yapan yöneticiler ve futbolculara ilişkin 2020-2026 yıllarını kapsayan bahis verileri temin edilerek analiz edilmiştir. Yapılan incelemelerde, Türkiye Futbol Federasyonuna bağlı profesyonel liglerde görev yapan bazı kulüp yöneticilerinin, yöneticilik yaptıkları dönem içerisinde kendi kulüplerinin müsabakalarına ilişkin rakip takım lehine sonuçlar, gol bahisleri (alt/üst vb.) ve oyuncu bazlı bahis seçenekleri kapsamında bahis oynadıklarına ilişkin veriler tespit edilmiştir.”

MASAK finansal verileri doğrultusunda, 17 Temmuz saat 06.00 itibarıyla haklarında işlem başlatılan 19 şüpheli, bağlantılı oldukları kulüpler ve iddia edilen kupon sayıları şu şekilde sıralandı:

1.Ali Sancak (Adana Demirspor A.Ş.) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçlarına ilişkin rakip takım lehine veya gol bahislerine 7 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

2.Savaş Tatil (Adanaspor A.Ş.) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 124 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

3.Hasan Turan Güven (Altay Spor Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 78 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

4.Barış Orhunbilge (Altınordu Futbol Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 14 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

5.Kemal Aydın (Balıkesirspor Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 12 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

6.Ünsal Yamaner (Bandırmaspor Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 144 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

7.Tolga Kırgız (Beşiktaş Jimnastik Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 1488 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

8.Kerem Gürel (Beşiktaş Jimnastik Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 996 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

9.Ahmet Akçelik (Beşiktaş Jimnastik Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 53 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

10.Hüseyin Gözütok (Bodrum Spor Faaliyetleri A.Ş.) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 27 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

11.Murat Şabablı (Boluspor Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 13 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

12.Ali Şen (Boluspor Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 61 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

13.Halil İbrahim Yavaş (Boluspor Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 28 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

14.Ali Gürsoy (Boluspor Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 22 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

15.Avni Akdemir (Erzurumspor Futbol Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 218 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

16.Maruf Güneş (Galatasaray) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 48 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

17.Özgür Durşen (Gençlerbirliği Spor Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 50 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

18.Sezgin Özkan (Gençlerbirliği Spor Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 16 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

19Ömer Çetin (Karaman Futbol Kulübü) – Yöneticilik yaptığı dönemde kendi kulübünün maçına rakip takım lehine veya Gol bahislerine 18 kupon oynadığı değerlendirilmektedir.

***

Bisiklet festivaline katılıp tayt giymesi gündem olmuştu: Ardahan Valisi görevden alındı 

Bisiklet sürüp tayt giydiği için CHP'li vekil tarafından Meclis'te gündem edilen Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle görevden alındı. CHP Kars Milletvekili İnan Akgün Alp’in Meclis kürsüsünden fotoğrafını göstererek "Böyle vali olmaz, bunlara asma yaprağı gönderin" demişti.

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın imzasıyla Resmi Gazete'de yayımlanan atama kararıyla Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli görevden alındı. Yerine, Gaziantep Şehitkamil Kaymakamı Ömer Hilmi Yamlı'nın ataması yapıldı.

Bisiklet yarışına katıldı, CHP'li vekil 'asma yaprağı gönderin' dedi

Mehmet Fatih Çiçekli'nin festivalde bisiklet sürerken çekilen görüntüleri CHP'li vekil tarafından Meclis gündemine getirilmişti. CHP Kars Milletvekili İnan Akgün Alp, TBMM Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli’nin spor kıyafetiyle halkın arasına karışmasını eleştirmişti. Alp, "Bu valilere asma yaprağı gönderin taksınlar" şeklindeki tartışma yaratan ifadeler kullanmış, "devlet makamının ağırlığına gölge düşürüldüğünü" savunmuştu. Meclis kürsüsünden Vali'nin fotoğrafını gösteren Alp şöyle demişti: Böyle vali, mali olmaz. Ya bu valileri alın ya da bu valilere asma yaprağı gönderin taksınlar. Böyle şehrin ortasında gezemezler. İçişleri Bakanlığı bu duruma derhal müdahale etmeli, devletin makamının ağırlığına gölge düşüren bu yöneticileri ya hemen görevden almalı ya da gerekli uyarıları yapmalıdır.

Ardahan Valisi Mehmet Fatih Çiçekli eleştirilere yanıt olarak, sosyal medya üzerinden kendisine gelen destek mesajlarını paylaşmıştı.

***

soL


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -18 Temmuz 2026-

Türkiye NATO’ya sığar mı?-Aydemir Güler-  Ancak daha önemlisi, bu denli yoksullaştırılmış halk kitlelerine, daha da berbat etki yaratacağı b...