T-24 "Köşebaşı + Gündem" -8 Temmuz 2026-


Çalışanlara yapılan nakit yemek yardımlarının başka amaçlarla kullanılması vergi ve sigorta riski doğurur mu?-Erdoğan Sağlam-

Şahsi düşüncem, 17/04/2026 tarihinden önceki dönemler için, yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanan yemek yardımlarının sigorta prim kesintisine tabi tutulamayacağı, tutulması halinde ise açılacak davaların lehe sonuçlanacağı yönündedir. Hatta söz konusu dönemlerde kesinti yapmış işverenlerin ödedikleri tutarları geri istemeleri, taleplerinin reddi halinde ise dava açmaları mümkündür.

Değerli okurlar, çalışanlara yapılan yemek yardımları belli koşullarla gelir vergisi ve sigorta prim kesintisinden istisnadır.

Bu konuda son olarak 7577 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanununun 80 inci maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi değiştirilerek; işverenlerce işyerinde veya müştemilatında yemek verilmeyen durumlarda, çalışılan günlere ait bir günlük yemek bedelinin 300 Türk lirasını aşan kısmı sigorta prim kesintisine tabi hale getirildi. 

Başka bir ifade ile, “ayni yardım” niteliği tartışmasız olan yemek yardımlarının günlük 300 Türk lirası, işverence işyerinde veya müştemilatında yemek verilmeyen durumlarda sigorta prim kesintisine tabi tutulmayacak. Yemek yardımının işverenlerce; sigortalılara işyerinde veya müştemilatında kendi imkanlarıyla yemek hizmeti verilmesi şeklinde veya hazır yemek hizmeti veren kişilerden satın alınan yemeğin işyerinde veya müştemilatında sigortalılara sunulması şeklinde sağlanması durumu, eskiden olduğu gibi ayni yardım kapsamında herhangi bir tutarla sınırlı olmaksızın sigorta primine tabi tutulmayacak.

Böylece sigorta primi uygulaması, işyerinde veya müştemilatında yemek verilmeyen durumlarda gelir vergisi istisnası ile paralel hale getirilmiş oldu.

Yeni düzenleme 17 Nisan 2026 tarihinde yürürlüğe girdi.

Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin ilgili hükümleri bu doğrultuda 17/4/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere yeniden düzenlendi.

Son olarak 07/05/2026 tarihli ve 2026/12 sayılı “Yemek Bedeli” konulu Sosyal Güvenlik Kurumu Genelgesi ile 2020/20 sayılı İşveren İşlemleri Genelgesinin ilgili bölümü de 17/04/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere güncellendi.

1- Ne değişti?

a. Nakit yemek yardımları, 17/04/2026 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere günlük 158 TL’den 300 TL’ye çıkarıldı. Gelir vergisi istisnası da günlük KDV hariç 300 TL olarak uygulanıyor. Böylece gelir vergisi istisna tutarı ile sigorta prim kesintisi istisna tutarı eşitlendi. Her iki tutar da izleyen yıllarda yeniden değerleme oranında artacak.

b. Yemek hizmetinin yemek kuponu, yemek kartı, yemek çeki ve benzeri araçlarla sağlanması halinde, her bir çalışan için çalışılan günlere ait bir günlük yemek bedelinin sadece 300 TL’lik kısmı prime esas kazanca dahil edilmeyecek. Değişiklikten önce bu konuda tartışma yaşanmaktaydı.

Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin ilgili maddesini[1] 2022 yılında değiştirilerek, işverenlerce işyerinde veya müştemilatında yemek verilmemesi şartıyla yemek bedeli adı altında sigortalılara veya sigortalılar için üçüncü kişilere yapılan her türlü ödemelerin, günlük asgari ücretin Kurumca belirlenen oranının prime tabi tutulacağı düzenlendi.

Bu Yönetmelik değişikliği ile buna dayanılarak çıkarılan 02/12/2022 tarihli ve 2022/2 sayılı "Yemek Bedeli" konulu Genelge’nin 2.1.2 ve 2.1.4. maddelerinin iptali istemiyle açılan davada Danıştay Onuncu Dairesi oyçokluğuyla ilgili düzenlemelerin iptaline karar verdi.[2]

Sonra bu iptal kararı Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından 06/03/2025 tarihli kararla onandı.[3]

Ancak bu onama kararından önce İdare, anlaşılan iptal kararının kesinleşeceğini tahmin ederek, 01/01/2025 tarihinden itibaren geçerli olmak üzere, Danıştay kararına aykırı olarak Yönetmeliğin ilgili maddesini değiştirerek ve bu değişikliğe uygun Genelge değişliği yaparak, personele yemek verilmek suretiyle sağlanan menfaatlerin, nakit verilmek yerine yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanması halinde de Kurumca belirlenen sınıra bağlı olarak sigorta primine tabi tutulmasını düzenledi.

Şahsi düşüncem, 17/04/2026 tarihinden önceki dönemler için, yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanan yemek yardımlarının sigorta prim kesintisine tabi tutulamayacağı, tutulması halinde ise açılacak davaların lehe sonuçlanacağı yönündedir. Hatta söz konusu dönemlerde kesinti yapmış işverenlerin ödedikleri tutarları geri istemeleri, taleplerinin reddi halinde ise dava açmaları mümkündür.

2- Nakit yapılan yemek yardımının beslenme amacıyla kullanılması şart mıdır?

Yemek yardımı, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun yukarıda belirttiğim onama kararında çok güzel bir şekilde tanımlanmıştır.

Bu karara göre yemek yardımı; işverenler tarafından, çalışılan gün esas alınarak beslenme ihtiyacının karşılanması amacıyla çalışanlara aynî veya nakdî olarak yapılan bir sosyal yardımdır. Beslenme ise; bireyin maddi ve manevi varlığını sürdürebilmesi için yeterli, dengeli ve sağlıklı besin alması olarak tanımlanabilir. Yemek yardımı, daha geniş anlamıyla bir beslenme yardımıdır.

Bu itibarla, yemek kartı/çeki/kuponu vasıtasıyla yapılan ve beslenme amacına matuf olan aynî yemek yardımının yalnızca yemek hizmeti sunan lokanta vb. iş yerlerinde yemek bedeli ödemesi amacıyla kullanılabileceğinin kabul edilmesi, beslenme kavramının daha geniş olan kapsamı ile bağdaşmamaktadır. Beslenme ihtiyacının yemek hizmeti sunan iş yerlerinin yanında aynı zamanda yine beslenmeyi sağlayan besin maddelerinin satın alınması ve tüketilmesi suretiyle giderilmesi de mümkündür. Burada belirleyici olan ana unsur aynî yemek yardımının beslenme ihtiyacının giderilmesinde kullanılmasıdır.

Güncel Genelgede, Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun bu tanımlarından yararlanıldığı anlaşılmaktadır.

Genelgenin “2.1.3- Yemek hizmetine ilişkin diğer hususlar” başlıklı bölümünde, yemek hizmeti en geniş tanımıyla “sigortalının beslenme ihtiyacının karşılanarak verimli çalışmasını sağlamak için yapılan menfaat” olarak ifade edilmiştir.

Bu nedenle sigortalının; kendisine yemek hizmeti için verilen nakit para veya yemek kuponu, yemek kartı, yemek çeki vb. araçlarla beslenme ihtiyacını karşılamak için besin maddesi satın alması ve tüketmesi halinde, yapılan bu ödemenin her bir çalışan için çalışılan günlere ait bir günlük yemek bedelinin 300 Türk lirasına kadar olan kısmı prime esas kazanca dahil edilmeyecektir.

Genelgedeki yemek/beslenme yardımının nakit yapılmış olması halinde de çalışanın beslenme ihtiyacını karşılamak için besin maddesi satın alması ve tüketmesi halinde istisna uygulanacağına dair açıklamalar, İdarenin yardım nakit yapılsa dahi beslenme amacıyla kullanılması gerektiği görüşüne sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

İstisnanın getiriliş amacı da zaten budur.

Bu açıdan, nakit yemek yardımlarının beslenme amacıyla kullanılmadığının tespiti halinde vergi ve sigorta açısından sıkıntı yaşanması ihtimal dahilindedir.

Bu konuda mevcut görüşlerin çoğu, nakit yemek yardımının mutlaka beslenme amacıyla kullanılmasının şart olmadığı yönündedir.

Ancak Genelgedeki son yaklaşım, bu konunun işverenler açısından risk yaratabileceğini göstermektedir.

Bu riski, geçmişte sık görüşmekle birlikte uzun zamandır görüşemediğim değerli arkadaşım ve hocam Sayın Cem Kılıç Milliyet gazetesinde 19 Haziran 2026 tarihli yazısında çok güzel açıklamıştır.

İşverenlerin bu takibi yapma olanağı yoktur, bu nedenle sorumlu tutulmalarını doğru bulmuyorum. Bence Maliye ile SGK bir araya gelerek nakit yardımın beslenme amacıyla kullanılmasını sağlayacak düzenlemeler yapması lâzım.

3- Yemek yardımının yemek kartı/çeki/kuponu gibi araçlarla sağlanması durumunda bu açıdan risk var mıdır?

Bence yoktur, çünkü yemek kartı ve benzeri seçeneklerle sağlanan yardımın yemek dışında kullanılması mümkün değildir. Yemek kartı organizasyonu kapalı sistem çalışan bir uygulamadır.

Kısıtlı sayıda civardaki lokanta ve restoran yerine ülke geneline yaygın çok sayıda seçenekle bu imkânın kullanılmasını sağlar.

Yemek kartı firmaları, yemek hizmeti verilmesini sağlayan birer organizasyondur. Bu firmaların düzenledikleri yemek bedeline ilişkin faturalarda, yemek hizmeti sunan lokanta ve benzeri yerlerin uyguladığı KDV oranının uygulanması bunu teyit eden önemli bir göstergedir. Yani işyerinin yakınındaki bir lokantadan yemek hizmeti almakla çok geniş bir organizasyonun üyesi olan bir lokantadan yemek hizmeti almak arasında hiçbir fark yoktur. 

Yemek kartı organizasyonunda, faturalı olarak sunulan bir hizmet vardır ve yemek kartında bulunan bakiye nakit olarak çekilemeyeceği gibi yemek ve besin maddesi satışı yapan üye işyerleri dışındaki işletmelerde de kullanılamaz!

4- Özet tablo

Aşağıdaki tabloda, 17/04/2026 tarihinden itibaren geçerli olan, yemek yardımının yapılış şekline göre vergi ve sigorta karşısındaki durumu özet olarak gösterilmiştir:

-----

[1] Sosyal Sigorta İşlemleri Yönetmeliğinin 97 nci maddesinin 7 nci fıkrasının (a) bendi

[2]  Danıştay Onuncu Dairesinin 08/05/2024 tarihli ve E.:2023/170; K.:2024/1853 sayılı Kararı

[3] Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 06/03/2025 tarihli Esas No: 2024/2809, Karar No: 2025/539 sayılı Kararı

/././

NATO'nun Ankara Zirvesi’nin "siber savunma" boyutu -Füsun Sarp Nebil- 

NATO siber saldırıyı, izole bir teknik olay olarak görmüyor. Baskı, casusluk, sabotaj ve hibrit savaşın bir aracı olduğunu kabul ediyor. Türkiye'nin NATO siber rolü, ülkedeki görünür ve kamuoyuna açık NATO siber programlarından ziyade, tatbikatlarda, üyelikte ve savunma sanayi katılımında görünüyor.

Ankara'da başlayan NATO Zirvesinin resmi gündeminde Euro-Atlantik güvenliği, caydırıcılık, dayanıklılık ve yük paylaşımı gibi başlıklar yer alsa da, "siber savunma" hepsinden ayrılamaz bir unsur haline geldi.

Estonya 2007: NATO'nun siber konulara bakışını değiştiren olay

NATO'nun siber politikası için kırılma noktası, 2007'de Estonya'ya yapılan siber saldırıydı. Tallinn'deki bir Sovyet dönemi savaş anıtının yerinin değiştirilmesi tartışmalarının ardından Estonya, hükümet, bankacılık, medya ve diğer çevrimiçi hizmetleri hedef alan büyük ölçekli dağıtılmış hizmet reddi saldırılarıyla (dDos) karşı karşıya kalmıştı. Saldırılar, kalabalık olmayan nüfusu ile o dönemin son derece dijital olan toplumu 3-4 gün boyunca alt üst ederken, bir NATO üyesinin tanklar, füzeler veya konvansiyonel askeri güç olmadan da baskı altına alınabileceğini göstermişti.

O dönemde İttifak'ın böyle bir saldırıyı kolektif savunma meselesi olarak ele alacak net bir doktrini yoktu.  Müttefikler henüz hangi düzeydeki siber saldırının, silahlı saldırı olarak kabul edilebileceği veya sorumluluğun nasıl belirlenmesi gerektiği konusunda anlaşmaya varmadıkları için Estonya, Madde 5'i uygulayamazdı. Sonuç olarak da Madde 5'i devreye sokamadı.

Ancak bu saldırı NATO'yu harekete geçirdi.  Haziran 2007'de savunma bakanları acil önlem alınması gerektiği konusunda anlaştı. 2008'de Tallinn'de NATO İşbirliğine Dayalı Siber Savunma Mükemmeliyet Merkezi (CCDCOE) kuruldu. Bu olayın en önemli kurumsal sonucu bu oldu.

NATO, merkezi kurarken amacının kritik bilgi sistemlerini, benzer saldırılardan korumak için savunmayı güçlendirmek olduğunu söyledi. Bugün CCDCOE, teknoloji, strateji, operasyonlar ve hukuk alanlarında araştırma, eğitim ve tatbikatlar yapan NATO akreditasyonlu çok uluslu bir siber savunma merkezi olarak görülüyor.

NATO'nun siber güvenlik doktrini ve evrimi

NATO siber saldırıyı, izole bir teknik olay olarak görmüyor. Baskı, casusluk, sabotaj ve hibrit savaşın bir aracı olduğunu kabul ediyor. 2007'de "böyle bir saldırı savunma meselesi midir?" Tartışması yapılırken, bugün operasyonel dayanıklılığın ne kadar hızlı sağlanabileceği konuşuluyor. 

Doktrinin gelişmesi ise şöyle oldu:

* 2014 Galler Zirvesi: Siber savunma, NATO'nun kolektif savunma görevinin bir parçası kabul edildi. Yani  belirli koşullarda bir siber saldırı artık Madde 5'i tetikleyebiliyor.

2016 Varşova Zirvesi: Siber alan, kara-hava-deniz ile birlikte resmi bir "operasyon alanı" ilan edildi ve Siber Savunma Taahhüdü kabul edildi.

2023 Vilnius Zirvesi: Siber savunmayı caydırıcılıkla bütünleştiren yeni bir konsept onaylandı ve üyelere destek koordinasyonu sağlayan “Sanal Siber Olay Destek Yeteneği (VCISC)” başlatıldı.

NATO'nun siber savunma mimarisi

NATO'nun siber savunma yapısı birkaç katmandan oluşmaktadır. Birincisi, büyük ölçüde NATO'nun iletişim ve bilgi sistemleri aracılığıyla yürütülen NATO'nun kendi ağlarının korunmasıdır. NATO İletişim ve Bilgi Ajansı, kendisini NATO'nun teknoloji ve siber merkezi olarak tanımlayarak, NATO ağlarını sürekli olarak korumakta ve güvenli iletişim ve komuta-kontrol sistemlerini desteklemektedir.

İkinci katman, ulusal dayanıklılıktır. NATO, ulusal siber ajansların yerini almaz; her Müttefik, kendi kritik altyapısını, hükümet sistemlerini ve askeri ağlarını güvence altına almaktan sorumludur. Siber Savunma Taahhüdü, ulusal siber savunmayı açıkça 3. Madde kapsamındaki bir dayanıklılık sorumluluğu olarak çerçevelemektedir.

Üçüncü katman ise eğitim ve birlikte çalışabilirliktir. NATO, amiral gemisi niteliğindeki yıllık toplu siber savunma tatbikatı olan Siber Koalisyon'u yürütmektedir. Müttefik Dönüşüm Komutanlığı, Siber Koalisyon'un dünyanın en büyük siber savunma tatbikatlarından biri olduğunu ve NATO Askeri Komitesi'nin yönetimi altında planlandığını belirtmektedir.

Dördüncü katman, Tallinn'deki CCDCOE'dir ve merkez tarafından dünyanın en büyük ve en karmaşık uluslararası canlı atışlı siber savunma tatbikatı olarak tanımlanan Locked Shields'e ev sahipliği yapmaktadır. 2026 yılındaki tatbikat, ulusal sistemlere ve kritik altyapılara yönelik gelişmiş saldırılara karşı eğitim almak üzere 41 ülkeden 4.000'den fazla siber savunmacıyı bir araya getirdi.

NATO siber çerçevesi kapsamında Türkiye'nin rolü

Türkiye, bu mimarinin resmi bir parçasıdır. 2015'te Yunanistan ile birlikte CCDCOE'ye sponsor ülke olarak katıldı. Türkiye ile fiziksel olarak bağlantılı NATO’nun, teknoloji ve siber faaliyetleri de bulunmaktadır. NATO İletişim ve Bilgi Ajansı, NATO operasyonları için güvenli ve birlikte çalışabilir iletişim ve bilgi sistemlerini desteklemek amacıyla İzmir'de faaliyet göstermektedir.

TÜBİTAK BİLGEM Siber Güvenlik Enstitüsü, Locked Shields 2024'e beş farklı savunma alanında katılım sağladı. Türk Silahlı Kuvvetleri Siber Savunma Komutanlığı koordinasyonunda, HAVELSAN gibi şirketlerin katkısıyla yıllardır tatbikatlara katılıyor. ASELSAN, HAVELSAN ve STM gibi savunma firmaları askeri siber operasyonlarda önemli rol oynuyor.

Ayrıca, NATO İletişim ve Bilgi Ajansı tarafından düzenlenen NATO'nun önemli teknoloji ve endüstri etkinliği NATO Edge 2026, 17-19 Kasım 2026 tarihlerinde Fuar İzmir'de gerçekleştirilecektir. Etkinlik, hükümet, askeri, endüstri ve teknoloji paydaşları arasında inovasyon ve yetenek sunumuna odaklanan NATO'nun iş birliği platformu olarak tanımlanmaktadır.

Türkiye bağlantılı inovasyon aktörleri, NATO'nun DIANA ekosisteminde de yer almaktadır. NATO'nun Kuzey Atlantik Savunma İnovasyon Hızlandırıcısı, üniversiteleri, endüstriyi ve hükümetleri, çift kullanımlı savunma ve güvenlik teknolojileri üzerinde çalışan start-up'lar ve yenilikçilerle bir araya getirmektedir.

Türkiye’de Nato siber merkezi neden yok?

Ancak Türkiye'nin NATO siber rolü, ülkedeki görünür ve kamuoyuna açık NATO siber programlarından ziyade, tatbikatlarda, üyelikte ve savunma sanayi katılımında görünüyor.

Türkiye'nin şu konularda açık kanıtları var:

* NATO CCDCOE'nin sponsor ülkelerinden biri,

* Kilitli Kalkanlar'a katılıyor,

* Ulusal bir askeri siber savunma yapısına sahip,

* Siber teknolojilerde aktif savunma firmalarına sahip,

* NATO iletişim ve teknoloji faaliyetlerine ev sahipliği yapıyor veya bunlarla bağlantılı

Ancak Tallinn'deki CCDCOE'ye eşdeğer, Türkiye merkezli, açıkça markalanmış bir NATO siber merkezinin varlığına dair kamuoyuna açık daha az kanıt var. Ayrıca, Türkiye'nin sivil kritik altyapı operatörlerinin NATO siber dayanıklılık planlamasına nasıl entegre edildiğine dair de kamuoyuna açık çok fazla detay yok.

Bu ayrım önemli. NATO siber savunması sadece askeri ağlarla ilgili değildir. Estonya örneği, bankaların, medyanın, kamu hizmetlerinin ve sivil dijital altyapının stratejik hedefler haline gelebileceğini gösterdi. Türkiye için, büyük telekom pazarı, e-devlet altyapısı, bankaları, savunma sanayisi, enerji koridorları ve veri merkezi hedefleriyle, sivil-askeri arayüz muhtemelen en önemli siber tartışma olmalıdır.

Ankara Zirvesi için neden önemli?

Ankara zirvesi, Rusya'nın Ukrayna'ya karşı savaşı, Orta Doğu'daki istikrarsızlık, kritik altyapılara yönelik saldırılar ve artan hibrit tehditlerle şekillenen bir güvenlik ortamında gerçekleşiyor.  Siber güvenlik, bu gündeme doğrudan uyuyor. NATO artık siber saldırıları izole teknik olaylar olarak değil, baskı, casusluk, sabotaj ve hibrit savaş araçları olarak ele alıyor. Estonya saldırısı erken uyarıydı. Ukrayna daha sonra siber operasyonların konvansiyonel savaşa eşlik edebileceğini gösterdi. Bugün ise, hastanelere, telekom operatörlerine, enerji altyapısına, limanlara ve kamu hizmetlerine yönelik saldırılar, savaşın diğer bir manzarası haline geldi.

Türkiye için NATO siber gündemi hem bir fırsat hem de bir sınav niteliğindedir. Fırsat, kendisini İttifak içinde daha güçlü bir siber, telekomünikasyon ve savunma teknolojisi katkıcısı olarak konumlandırmaktır. Sınav ise Türkiye'nin askeri siber yeteneklerini, sivil direncini, telekomünikasyon altyapısını, bulut/veri merkezi politikasını ve özel sektör uzmanlığını güvenilir bir ulusal ve NATO uyumlu çerçeve altında birleştirebilmesidir.

Not: Bu yazımızda NATO'nun yapay zekâ ilişkisine (mesela Maven satın almasına) ya da fiziksel savunma tarafına bakmadık.

/././

Silivri’de olağanüstü bir gün: Kendine güvenli, moral aşılayan sohbetler -Yalçın Doğan- 

Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün mahkeme salonuna alkışlarla girmeleriyle birlikte, izleyicilerle kısa sohbetler, hal hatır sormalar, direnen moraller. İzlediğim sayısız duruşmada rastlamadığım rahatlığın kaynağı savunmalarda ortaya çıkıyor. Yargılanan dört kişi de kendilerine öyle güveniyor ki suçlamaları çürütüyor.

Biz sanki 15 - 20 yıl hapsi istenen ünlü kişilerin yargılandığı bir mahkeme salonunda değiliz.

Burası sanki kır bahçesi.

Biz sanki tutuklu yakınlarıyla birlikte “Casusluk Davası’nı” izlemeye gelmiş gazeteciler değiliz, o bahçeye sanki sohbete gelmişiz!..

Ekrem İmamoğlu, Merdan Yanardağ, Necati Özkan ve Hüseyin Gün’ün mahkeme salonuna alkışlarla girmeleriyle birlikte, izleyicilerle kısa sohbetler, hal hatır sormalar, direnen moraller.

Geçenlerde TELE 1 Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ hapisanede görevli bir psikologla görüşüyor. Görüşme sonrasında psikolog Yanardağ’a:  “Bana iyi geldiniz, moral verdiniz!..”

Kendine güven

İzlediğim sayısız duruşmada rastlamadığım rahatlığın kaynağı savunmalarda ortaya çıkıyor.

Yargılanan dört kişi de kendilerine öyle güveniyor ki suçlamaları çürütüyor.

Önceki gün Silivri’de on iki saat geçiriyorum, sabah 9 - akşam 9.  İmamoğlu’nun aynı günde İBB, diploma ve casusluk davaları var, ben casusluk davasını izliyorum.

Dikkatimi çekiyor, saatler süren savunmalar sırasında yeni mahkeme başkanı araya girerek, sanıklara ve avukatlarına soru sormuyor. Savunmaları dinliyor, sadece söz vermek için konuşuyor.

Yeni bir heyet

Pek çok davada tanık olduğumuz gibi, casusluk davasında da, savcı dahil, mahkeme heyeti değişiyor. İmamoğlu: Benim mahkemelerimde şu ana kadar yirmi hakim değişti, savcıyı saymıyorum. Bunlar doğalmış gibi algılanıyor. Madem yargı bağımsızdır, madem hakimler hiçbir etki altında kalmadan hukuka ve vicdanlarına göre karar verir, o halde bitmek bilmeyen hakim değişikliklerini kim açıklayacak?”

Duruşmanın daha ilk dakikalarında savcı: “Deliller tam toplanmamıştır, sanıkların tutukluluğunun devamını talep ediyorum”.

İmamoğlu’nun avukatı Fikret İlkiz: “Yargılanan sanıklar kendilerini değişmiş heyete anlatmadan önce ta başında tutukluluğun devamı isteniyor. Ne önceki ara kararlar, ne de bugünkü duruşmada anlatılanlar bakımından hiçbir bilginiz yok ama, kendinize göre bilginiz, kendinize göre talebiniz var”.  

“Seçim kazanmak suçu”

Casusluk davası CİMER’e yapılan bir ihbarla başlıyor. Fikret İlkiz: “İhbarın yazılı olmadığı görüşündeyim. Çünkü, dava dosyasında yazılı belge yok. CİMER’e şikayet, arkasından soruşturma var”.

İddianamede bir tez var: “Örgüt lideri Ekrem İmamoğlu’nun ilk amacı, maddi zenginleşme olmanın yanı sıra 2019 yerel seçimlerinde İstanbul seçimlerini kazanmak, ikinci amacı suç gelirleri ve elde edilen sermaye ile CHP’yi, üçüncü olarak da, Cumhurbaşkanı olup Türkiye’yi ele geçirmek”.

İş adamı Hüseyin Gün’ün yurt dışında elde ettiği söylenen verilerin 2019 yerel seçimlerinde İmamoğlu tarafından kullanılarak, seçimi kazandığı öne sürülüyor.

Davanın medya ayağında suçlanan Merdan Yanardağ buraya dikkat çekiyor:  “İddianame siyasi faaliyeti suç sayıyor. Bütün siyasi partilerin asli işi siyasi faaliyet olduğuna göre, ülkedeki bütün siyasi partiler suç işliyor demektir”.

“Casusluk hangi ülke ile?”

283 gündür tutuklu, ilk savunmaya yapan Yanardağ sözlerine NATO eleştirisiyle başlıyor, “AKP’nin siyasi ve tarihi ömrünü bitirdiği halde, iktidarını sürdürmek amacıyla bu davaların açıldığını” öne sürdükten sonra: “Casusluk iddiası var ama, hangi ülkeyle yapılmış, o ülkenin adı yok”.

Yaptığı casuslukla İmamoğlu’na seçim kazandırdığı iddia edilen Hüseyin Gün de aynı konuda: “Beni dönemin Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay görevlendirdi, işte belgesi burada. Yurt dışında hangi faaliyetleri yürüttüğümü açıklayamam ama, bilmek isterseniz, gizli bir oturumda anlatırım. İmamoğlu ile beş dakikalık kutlama ziyareti dışında hiç bir görüşmem, haberleşmem olmamıştır”.

Gelmeyen MİT belgesi

İlk mahkeme heyeti 13 Mayıs’ta MİT’e yazı gönderiyor, “casusluk var mı, yok mu” diye. Oradan henüz yanıt yok.

“Yok” dese, zaten çökmüş olan dava düşecek, birilerini çok kızdıracak.

“Var” dese, ülke adı bile yok, kanıt göstermek zorunda.

İmamoğlu’nun kampanya danışmanı Necati Özkan  savunmasında...

Tam bir iletişim dersi veriyor.

Pek çok ülkede seçim kampanyaları yürüttüğünü anlatan 500 gündür tutuklu Özkan: “İBB’de yetkim, işim, sorumluluğum yok, İBB’nin hiç bir belgesinde imzam yok ama, burada casuslukla yargılanıyorum”.

“Liderimize sorun”

İmamoğlu NATO’ya, daha çok yargının bağımsız olmadığına dönük eleştirilerde bulunuyor. Doğrudan casusluk davası ile bağlantılı çok az şey söylüyor.

“Casusluk vahşi bir suçlama ama, iddianamesini bile okumadım, buradan casus filan çıkmaz” diyerek,  hedefinde genellikle iktidar var.

Her arada, mahkeme heyeti çıktıktan sonra İmamoğlu, Yanardağ ve Özkan ile duruşmayı izleyenler arasında kısa sohbetler başlıyor, zerre gerginlik olmadan.

“Kurulacak partinizin adı ne olacak” sorusuna İmamoğlu yüksek moralle: “Ben o işlere karışmıyorum, onu liderimize sorun. Bugünkü iktidarın zamanı çoktan bitmiştir, göndermeye az kaldı”.   

KK’nın Yanardağ’a başvurusu

Mahkeme heyeti tutukluluğun devamına verdiği kararı okur okumaz salondan hızla ayrılıyor. Yargılananlar ile izleyenler arasındaki kısa sohbet, öyle bir karar yokmuş gibi, devam ediyor.

O arada, CHP kayyımı KK ile ilgili soruya Yanardağ: “Haber gönderdi, benimle görüşmek istiyormuş, henüz karar vermedim”.

Görüşüp KK’nın hak ettiği sözleri yüzüne söylemek mi yoksa, baştan geri çevirmek mi daha yerinde olur, henüz karar vermiyor.

KK’ya yakın biri “görüşme talebi olmamıştır” diye, Merdan’ı yalanlıyor.

Aradıkları görünürlüğün kırıntısını bulmak için çırpınan ve fakat sürekli terslenen KK ve ekibinin yalanlaması normal.

Merdan’ı yıllardır tanıyorum. Olmayan bir şeyi söylemesi mümkün değil, ötekiler yine yalana başvuruyor.

Silivri'de savunmalar mantıklı, kendine güvenli. Haftalardır İBB davalarını izleyenler: “Olağanüstü çarpıcı bir gündü”.

/././

İBB davasında 64. gün / Sanık kürsüsüne geçen İmamoğlu, "düzen ve disiplini bozduğu" gerekçesiyle savunma yapamadan duruşma salonundan çıkarıldı! 

Aralarında CHP'nin tutuklu cumhurbaşkanı adayı ve İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu'nun da bulunduğu 59'u tutuklu 414 kişinin yargılandığı İBB davasının 64. duruşmasında iş insanı ve İBB Spor Kulübü Başkanı Fatih Keleş'in avukatı Nergiz İnce'nin savunması, İmamoğlu'nun savunmasına başlayacağı gerekçesiyle yarıda kesildi. Verilen öğle arasının ardından İmamoğlu savunmasını yapmak için kürsüye geldi. Mahkeme başkanı ile arasında savunma süresinin kısıtlılığı nedeniyle tartışma çıkan İmamoğlu, CMK 203 kapsamında duruşma salonundan çıkarıldı. İmamoğlu salondan çıkarılırken, "Benim Ankara'da yargılayacaklarım buradaki yargılamayı yönetmeye çalışıyor. Adalet Bakanlığı çöküş bakanlığıdır. Adalet millete aittir, ben millete konuşuyorum. Millete yüzümüzü dönelim" ifadelerini kullandı.  https://t24.com.tr/gundem/ibb-davasinda-64-gun-imamoglu-sanik-kursusunde-sorgu-vermeye-gelmedim-dun-de-salona-getirilmedim-agir-bir-hak-ihlali-icerisindeyim,1334660

***

Bütün yağlamalar boşa gitti -Mehmet Y.Yılmaz- 

Hakan Fidan, “AKP’den önce hiçbir şey yoktu” çizgisini gayet iyi içselleştirmiş ama ipin ucunu biraz kaçırmış. Bakın ne diyor: “Bakın Türkiye, belki Osmanlı yıllarından beri çok fazla önem vermediği bir konuydu, son 3-4, 10 yılda önem verdiği bir konu yani dış ticaretin geliştirilmesi meselesi.” Fidan 5 Haziran 2023 tarihinde Dışişleri Bakanlığı’na tayin edildi, 3 yıldır bakan yani. Satır aralarında “ben geldim de oldu” gibi bir hava seziliyor. Sanırım o da ağzından “3-4 yıl” çıkınca nasıl bir gaf yaptığını fark ediyor ve aceleyle “10 yılda”yı da ekliyor. Ama maalesef yeterli değil: AKP 24 yıldır iktidarda!

Biliyorsunuz Cumhurbaşkanı Erdoğan, AKP iktidara gelmeden önce Türkiye’de hiçbir şey olmadığı konusunda çok ısrarcı.

Mesela Van Üniversitesi 40 yıl önce kurulmuştu ama Erdoğan, “üniversiteyi Van’a biz getirdik” bile demişti.

Örnekler çok aslında. Buzdolabından tutun çamaşır makinesine ve ambulansa, İzmir Adnan Menderes Havalimanı’ndan tutun Malatya ve Zonguldak’taki üniversitelere kadar bir dizi “icraat”!

Böyle şeyler söylemeyi seviyor.

Seçmeni inanıyor mu, bilmiyorum ama bu konuda ısrarcı olduğuna göre inandıklarını düşünüyor olmalı.

Tıpkı geçmişte İsmet Paşa’nın “asker kaçağı” olduğu propagandasına inanan DP seçmenleri gibi yani!

Geçen hafta Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ile yapılmış bir söyleşi CNN Türk’te yayınlandı.

İzlemedim ama bakanlık sitesinde bu söyleşinin metni yayınlandı, oradan okudum.

Fidan geçmişte kendisine yöneltilen “konuşmalarında diğer bakanlar kadar Erdoğan’a referans vermiyor” eleştirilerinden etkilenmişe benziyor.

Bu söyleşide hem sıkça söz ediyor hem de diğer bakanlara göre bir basamak daha iddialı.

Bir iki cümlesinin altını çizdim.

Biri şöyle: “Burada tabii Cumhurbaşkanımızın yıllar içerisinde ortaya koyduğu küresel liderlik vizyonu, geliştirdiği ilişki ağı ve oluşturduğu güven, insanlar nazarındaki prestij, Türkiye'nin geldiği nokta, fevkalade önemli.”

Gördüğünüz gibi o çok basit “Cumhurbaşkanımızın talimatlarıyla” kalıbını kullanmıyor, onu diğer bakanlara bırakmış.

Şu cümlesine bakın: “Şimdi ben her zaman söylüyorum: Cumhurbaşkanımızın çok ciddi bir siyasi karizması ve etkisi var.”

Birinciliği ise şu cümlesine verdim: “Cumhurbaşkanımızın yıllardır ortaya koyduğu o tutarlı, vizyoner çizgide oluşturduğu emin kişi. Güvenilir, dürüst, ortak profili burada çok ciddi rol oynadı.”

Yalnız bir sorun var ki bütün bu iltifatların hepsini sıfırlama tehlikesi taşıyor.

Cumhurbaşkanı’nın bu söyleşiyi izlediğini, metnini okuduğunu zannetmiyorum.

Ama eminim ki Fidan’ın parti içinde çok da parlamasını istemeyen birileri vardır ve onlar bunu Cumhurbaşkanı’na çoktan yetiştirmiştir.

Onun için benim şimdi bunu aktarmam “müzevirlik” sayılmamalı. Nifak sokma meselesini ise külliyen reddediyorum!

Fidan, belli ki “AKP’den önce hiçbir şey yoktu” çizgisini gayet iyi içselleştirmiş ama ipin ucunu biraz kaçırmış.

Bakın ne diyor: “Ticaretimizi genişletmemiz gerekiyor. Bu çok önemli. Bakın Türkiye, belki Osmanlı yıllarından beri çok fazla önem vermediği bir konuydu, son 3-4, 10 yılda önem verdiği bir konu, yani dış ticaretin geliştirilmesi meselesi. Refahımızın artırılması için, istihdamın artırılması için Türkiye’nin bu konuda çok ciddi adımlar atması gerekiyor.”

Fidan 5 Haziran 2023 tarihinde Dışişleri Bakanlığı’na tayin edildi. 3 yıldır bakan yani.

“Osmanlı’nın ve Türkiye’nin önem vermediği dış ticaret konusuna” son 3-4 yılda önem verildiğini söylemesi ilginç!

Satır aralarında “ben geldim de oldu” gibi bir hava seziliyor.

Sanırım o da ağzından “3-4 yıl” çıkınca nasıl bir gaf yaptığını fark ediyor ve aceleyle “10 yılda”yı da ekliyor.

Ama maalesef yeterli değil: AKP 24 yıldır iktidarda!

Bunu benden duymasını istemezdim tabii ama söylemek zorundayım ki bu konuşmadaki bu bir gaf, aynı söyleşideki “yağlamaları” sıfırlamış olmalı.

Hep söylerim, siyasetçi için en önemli mesafe her zaman ağzı ile kulağı arasındaki mesafedir!

Gianni Infantino ve Lex Luthor!-Asena Özkan-

Futboldaki yozlaşmanın en üst düzeyini 1980’de yaşayan bizler ise alışkınız böylesine entrikalara. Faşist 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren, 1980-81 sezonunda küme düşen Ankaragücü'nün yeniden bugünün Süper Ligi’ne alınmasını emretmiş, emri de anında yerine getirilmişti. Kim bilir daha neler yaşanıyor da haberimiz olmuyor…

10 yıldan bu yana FIFA başkanlık koltuğunda oturan İtalyan kökenli İsviçre doğumlu Gianni Infantino’yu dünya tanıyor da Lex Luthor kim, nereden çıktı durduk yerde? Amerikalı oyuncu Michael Owen Rosenbaum’un ‘Smallville’ adlı dizide canlandırdığı karakterin adı Lex Luthor… Lex, efendi ve kültürlü kimliğe sahip genç iş insanı ancak çevirdiği entrikalar inanılır boyutta değil. Özetle; İyi görünümlü ‘kötü adamın’ ta kendisi…

Uluslararası Futbol Federasyonları Birliği FIFA’nın başkanı Gianni Infantino’nun hikayesi de en az Lex Luthor kadar ilgi çekici. Araştırmacı gazetecilerden oluşan bir grubun ele geçirdiği belgelere göre; Gianni Infantino, UEFA Genel Sekreteri olduğu dönemde Manchester City kulübünün sahibinin tüm yasadışı mali işlemlerinden haberdardı. Hatta City Genel Menajeri Kaludon El Mubarak’a "Bana güvendiğin için teşekkür ederim. Bana güvenebileceğini biliyorsun" demişliği bile mevcut.

Infantino’nun yaşamı Katar’da gerçekleşen 2022 Dünya Kupası ile daha da ilginçleşti. FIFA başkanı, doğduğu ülkeyi terk edip organizasyon öncesi 2021’de Katar’ın Doha kentine taşındı, hem de ailecek. Sonrasında da Batı’yı, Katar’daki insan hakları ihlallerini ele alırken ‘iki yüzlülük’ yapmakla suçladı. Haydi buyurun buradan yakın! İsviçreli uygar kişilik, Katar’daki göçmen işçi ölümlerini savunup, LGBT düşmanı oluverdi. Davetlerde en pahalı şarapları yudumlayan zat-ı muhterem daha da ileri gitti ve Katar’daki alkol yasağının savunucusu oldu. “ Kendimi Katarlı hissediyorum, Arap hissediyorum” cümlesini kurmayı da ihmal etmedi elbette. Bir anekdot; Guardian’ın haberine göre Katar’daki statların, yolların, metroların alt yapı çalmaları sırasında 6500 göçmen işçi yaşamını yitirdi…

Ve sıra geldi 2026 Dünya Kupası’na. Infantino’nun ABD Başkanı  Doland Trump’a ‘FIFA Barış Ödülü’ uydurması adı altında verdiği ödül bana göre sonun başlangıcı oldu. Önce İnsan Hakları savunucusu FairSquare, FIFA etik kuruluna Infantino'nun ödülü oluştururken siyasi tarafsızlık kurallarını ihlal ettiği gerekçesiyle şikayette bulundu ama yanıt gelmedi. Sonrasında 50 Avrupa Parlamentosu üyesi etik kurula yeni bir mektup yazarak harekete geçilmesini talep etti, ancak yine yanıt gelmedi. Infantino, 2026 Dünya Kupası’nın aşırı şişirilmiş bilet fiyatları nedeniyle zaten zan altındayken sarmal daha ilginçleşmeye başladı. Bir önemli not daha; FIFA’nın 2026 Dünya Kupası’nda kazancı 9 milyar dolar boyutunda olacak ve bu tutarın sadece 2,7 milyar doları üye ülkelerin bütçelerine aktarılacak. Gerisi mi? Muamma…

Gerisi malum; Infantino, Donald Trump’ın telefonuyla Amerikalı futbolcu Folarin Balogun'un kırmızı kart cezasını askıya aldırdı. Bu da bardağı taşıran son damla oldu gibi gözüküyor. Futbolun Avrupa Kıtası’nda otoritesi UEFA bile bu ilginç karara karşı açık ve net tavır aldı. Irfantino, Dünya Kupası’nda mücadele edecek takım sayısını 32’den 48’e kimsenin kaşının gözünün rengi için çıkarmadı tabii ki. Naklen yayın gelirinin artması ve satılacak bilet sayısı öncelikti ancak daha önemlisi özellikle ev sahiplerinden Amerika’yı ziyaret edecek futbol tutkunlarının sayısıydı. Ekonomisi durgun Amerika, bunun için çok ciddi çalışmalar yapmış ve beklentileri sınırını genişletmişti. Ezcümle: Kazandır sen de kazan!

Kimi ülkeler, ulusal futbol federasyonlarına hükümet müdahalesi nedeniyle uluslararası futboldan men ediliyor ancak futbolun dünyadaki otoritesinin başkanı keyfekeder kararlar alıyor. Soru şu; Lex Luthor karakterine sahip Gianni Infantino, bunca skandalın ardından 18 Mart 2027’de Rabat’ta yapılacak seçimi de kazanacak mı? Seçimde oy kullanacak delegelere gizli gizli parasal desteğini sürdürdüğü sürece ne yazık ki yine kazanacak. Global eksende futbol öylesine bir oyun oldu ki, sahada koşturanlar sadece görsel zenginlik!

Futboldaki yozlaşmanın en üst düzeyini 1980’de yaşayan bizler ise alışkınız böylesine entrikalara. Faşist 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren, 1980-81 sezonunda küme düşen Ankaragücü'nün yeniden bugünün Süper Ligi’ne alınmasını emretmiş, emri de anında yerine getirilmişti. Kim bilir daha neler yaşanıyor da haberimiz olmuyor…

Not: Nam-ı diğer ‘Avukat’ Fikret İlkiz, merak etme ‘pis gasteci’ yazmayı bırakmadı sadece yazın tembelliğine uyum sağladı. Anımsattığın iyi oldu!

NATO Zirvesi’nin görünmeyen gündemi: İklim güvenliği -Sezen Kaya-Sönmez/İklim Masası-

Türkiye, aynı yıl içinde hem NATO Zirvesi’ne hem de COP31’e ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, savunma ve iklim gündemleri, görünür biçimde kesişiyor. Son yıllarda iklim değişikliğini doğrudan bir güvenlik riski olarak ele alan NATO, 2050’ye kadar net sıfır emisyona ulaşmayı hedefliyor. Ancak, Ankara Zirvesi’nin önemli gündem maddeleri arasında yer alan savunma harcamalarındaki artış, bu hedefle çelişiyor. Taahhüt edilen artışın, yüz milyonlarca ton ilave sera gazı salımına yol açabileceği hesaplanıyor. Dolayısıyla savunma konuşmak, artık iklim konuşmak anlamına geliyor. Ankara’da alınacak kararlar, yalnızca güvenlik politikalarını değil, iklim krizinin seyrini de etkileyecek.

Bu yıl Türkiye, dört ay arayla önce NATO Zirvesi’ne, ardından COP31’e ev sahipliği yapacak. Böylelikle aynı sene içinde savunma ve iklim gündemlerinin en önemli zirvelerine ev sahipliği yapan ilk ülke olacak. Bu iki zirveyi birbirine bağlayan ortak başlık ise 21. yüzyılda giderek daha kaçınılmaz ve görünür hâline gelen bir konu: iklim güvenliği.

İklim değişikliği, Ankara Zirvesi’nin resmi gündeminde yer almıyor. Ancak aşırı sıcaklar, toz fırtınaları, orman yangınları ve su krizleri, artık yalnızca çevresel sonuçlar doğurmuyor. ‘‘Kara bayrak’’ günlerini artırarak askeri operasyonları durduruyor, kritik altyapıya ve ekipmana zarar veriyor, enerji güvenliğinden gıda arzına kadar pek çok güvenlik başlığını doğrudan etkiliyor. Bu nedenle NATO da son 15 yıldır iklim değişikliğini doğrudan bir güvenlik riski olarak ele alıyor.

Ancak zirvenin ana gündem maddelerinden olan savunma harcamalarının artırılması kararı, iklim değişikliği ile mücadele için önemli bir ikilem yaratıyor. Araştırmalar, askeri harcamalarda taahhüt edilen artışın, yüz milyonlarca ton ek sera gazı salımına yol açabileceğini gösteriyor. Başka bir ifadeyle, Ankara’da alınacak kararlar, aynı zamanda iklim krizini hızlandırma riski de taşıyor. 

İklim değişikliği bir güvenlik meselesi hâline geldi

NATO’nun Ankara zirvesinin resmi gündeminde savunma yatırımları, savunma sanayiinin üretim kapasitesi ve Ukrayna’ya devam eden destek var. İklim değişikliği bu listede yer almasa da, aslında tüm bu başlıkları etkileyen, sistemik bir katman.

Son yıllarda iklim değişikliği; aşırı sıcaklar, kuraklık ve aşırı hava olayları gibi etkileriyle devletlerin altyapısına zarar veriyor ve ekonomik kayba yol açıyor. Ayrıca insan sağlığını ve iyi olma hâlini tehdit ediyor, biyoçeşitliliği azaltıyor, uluslararası barışı ve güvenliği riske atıyor. Üstelik çoğu zaman bunları tek başına bir çatışma yaratarak değil, mevcut kırılganlıkları büyütüp var olan gerginlikleri tetikleyerek yapıyor. 

İşte bu nedenle, artan etkileriyle iklim değişikliği, yalnızca bir ‘‘çevre meselesi’’ olmaktan çıkıp doğrudan bir güvenlik meselesi hâline geldi. 

Aşırı sıcaklar ve toz fırtınaları artıyor

NATO’nun yayımladığı İklim Değişikliği ve Güvenlik Etki Değerlendirme Raporları, bu durumu somut örneklerle gösteriyor. Örneğin, NATO Irak Misyonu’nun (NMI) sıcak dalgalarından özellikle etkilendiği raporlanıyor. Buna göre görevde bulunan personel, son yıllarda sık sık aşırı sıcak dalgalarıyla karşı karşıya kaldı. Dış ortam sıcaklıkları 50°C’ye ulaşırken, iç mekân sıcaklıkları ise 60°C’yi aşarak hem personeli hem de ekipmanı olumsuz etkiledi. Toz fırtınalarının artması, durumu daha da kötüleştirdi. Toz fırtınaları; görüş mesafesini azaltıyor, ekipmanları tıkıyor, hem hava hem de karayolu ulaşımını aksatıyor ve askeri personelin sağlığını olumsuz etkiliyor. 

‘‘Kara bayrak’’ günleri yükselişte

Rapora göre, sıcaklığın 35°C’yi aştığı ve operasyonların sağlık nedeniyle durdurulduğu ‘‘kara bayrak’’ günlerinin sayısı da giderek artıyor. Yani aşırı sıcaklar, askeri operasyonların yapılıp yapılamayacağı üzerinde doğrudan belirleyici. Operasyonel kapasiteyi düşürmenin yanı sıra, bakım maliyetlerini ve arıza risklerini de yükseltiyor. 

Bir güvenlik tehdidi olarak orman yangınları 

İklim değişikliğinin neden bir güvenlik meselesi olduğunu anlamak için Türkiye’ye bakmak da yeterli. 2025, Türkiye’nin 1964’ten bu yana en kurak yılı olarak kayıtlara geçti. Aynı yıl, ülke genelinde üç binden fazlaorman yangını çıktı. Bu yangınlar yalnızca biyoçeşitliliği değil, iklim değişikliğiyle mücadelede kritik rol oynayan karbon yutaklarını da yok etti. Toprağın verimsizleşmesi ise gıda güvenliğini doğrudan tehdit ediyor. Yani tek bir olay; ekolojik, insani ve ulusal güvenlik sonuçları doğurabiliyor. Türkiye, bu deneyimlediklerinde yalnız değil. Akdeniz Havzası, iklim değişikliği nedeniyle en hızlı ısınan bölgelerden biri. NATO da 2024’te yayımladığı İklim Değişikliği ve Güvenlik Etki Değerlendirme Raporu’nda, 2023 ve 2024’ün Akdeniz’de yıkıcı yangınlarla geçtiğini özellikle vurguladı. Ağustos 2022’de orman yangınları Yunanistan’ı sardığında NATO, Atina’nın talebiyle 29 helikopteri ve 11 uçağı seferber ederek 20 stratejik noktaya dağıttı. NATO için iklim değişikliği, öngörülemeyen operasyonel ortamlara uyum sağlamak - yani görevlerin, ekipmanın, tesislerin ve personelin sürekli güncellenmesi - anlamına geliyor. 

NATO’nun hedefi: 2050’de net sıfır emisyon

NATO’nun 2022 tarihli en güncel strateji belgesi (NATO 2022 Strategic Concept) ise bir adım daha ileri giderek iklim değişikliğini ‘‘çağımızın belirleyici sorunu’’ olarak tanımladı. 

Aynı yıl Madrid Zirvesi’nde, dönemin Genel Sekreteri Jens Stoltenberg, örgütün emisyonlarını 2030’a kadar en az %45 azaltacağını ve 2050’de net sıfıra indireceğini duyurdu. 2023 Vilnius Zirvesi’nde ise Kanada’nın Montreal kentinde bir NATO İklim Değişikliği ve Güvenlik Mükemmeliyet Merkezi kurulmasına karar verildi. Türkiye, bu merkezin ilk destekçi ülkeleri arasında yer aldı.

NATO’nun iklim değişikli ve güvenlik arasında kurduğu ilişki yeni değil

1991 Strateji Belgesi, çevre sorunlarını, olası bir istikrarsızlık kaynağı olarak vurgulamıştı. 

2010 Strateji Belgesi ise iklim değişikliği ve güvenlik ilişkisine ilk kez doğrudan değindi. Böylelikle İttifak, güvenlik tanımını, çevresel ve iklimsel kaygıları da kapsayacak şekilde adım adım genişletti 

2014 Yeşil Savunma Çerçevesi gibi erken girişimler, NATO faaliyetlerinin çevresel etkilerini kabul etmişti.

Fakat kurumsal dönüşüm, 2021 Brüksel Zirvesi’nde geldi. Burada NATO ilk defa İklim Değişikliği ve Güvenlik Eylem Planı’nı ilan etti.  

NATO’nun iklim değişikliğine uyum ve mücadele stratejisi; farkındalık, uyum, azaltım ve işbirliği üzerine inşa ediliyor. Bu kapsamda İttifak; (i) iklimin askeri varlıkları ve operasyonları nasıl etkilediğini ölçen yıllık bir değerlendirme yapmayı ve (ii) kendi faaliyetlerinden kaynaklanan sera gazı salımlarını raporlamayı taahhüt etti.

%5 artış sözü, net sıfır hedefiyle çelişiyor

Ankara Zirvesi’nin merkezinde ise geçen yıl alınan bir karar oturuyor. Haziran 2025’teki Lahey Zirvesi’nde müttefikler, 2035’e kadar milli gelirlerinin %5’ini savunma ve güvenlik harcamalarına ayırma sözü verdi. Bu karar, özellikle ABD Başkanı Trump’ın, ABD’nin NATO içinde “adaletsiz bir yük” üstlendiği yönündeki yaklaşımının yarattığı baskının ardından geldi. Buna göre, bu artışın %3,5’inin savunma ihtiyaçlarına, kalan %1,5’e kadarlık kısmının ise siber güvenlik, altyapı koruması, dayanıklılık ve savunma gibi alanlara ayrılması planlanıyor. Ne var ki bu artış taahhüdü, NATO’nun iklim hedeflerini doğrudan zora sokuyor.

5 senede Bahreyn’in emisyonları kadar artış yaşandı

Küresel Sorumluluk için Bilim İnsanları’nın (Scientists for Global Responsibility) 11 akademik çalışmayı inceledikleri araştırma; askeri harcamalardaki her 100 milyar dolarlık artışın, yaklaşık 32 milyon ton karbondioksit eşdeğeri salıma yol açtığını ortaya koydu. Aynı rapora göre, yalnızca 2019-2024 yılları arasındaki askeri harcama artışı, yaklaşık 64 milyon ton karbondioksit eşdeğeri salıma neden oldu - bu, Bahreyn’in emisyonlarına denk bir değer. NATO’nun savunma ve güvenlik harcamalarını artırma planının, emisyonlarda 312 milyon ton karbondioksit eşdeğeri artışa sebep olacağı hesaplanıyor.

%5 hedefinin sürdürülebilirliğini zaman gösterecek 

Uluslararası sistemin krizlerle sarsıldığı bir dönemde savunma harcamasındaki bu artış caydırıcılığı güçlendirirken, aynı zamanda diplomasiyi geri plana iten bir silahlanma yarışını körükleme riski taşıyor. Üstelik birçok NATO üyesinin kamu borcu, bu düzeyi mali olarak sürdürmeyi zorlaştırıyor. Nitekim 2024’te dünyada askeri harcaması milli gelirinin yüzde 5'ine ulaşan yalnızca dokuz ülke vardı. Almanya ise 2035’te bu hedefe ulaşmak için savunmaya, bugün eğitime ayırdığından daha fazla kaynak ayırmak zorunda kalabilir. Bu yüzden NATO’nun savunma bütçesindeki artışın ilerleyen yıllarda ne kadar sürdürülebilir olacağı, İttifakın önündeki en temel soru işaretlerinden biri olmaya devam ediyor.

Savunma konuşmak, iklim konuşmak demek

Özetle, uluslararası siyasetteki gelişmeler bir yandan savunmaya ayrılan kaynakların artırılmasına neden olurken, diğer yandan 21. yüzyılın temel bir güvenlik meselesi olan iklim değişikliğini de hızlandırıyor. Bu nedenle askeri harcamaların belli eşikleri aşması, Paris Anlaşması’nın küresel ısınmayı bir buçuk veya iki derece ile sınırlandırma hedeflerini ulaşılmaz kılabilir

Bu tablo, iklim değişikliği ile güvenlik arasındaki ilişkinin neden sıradan bir gündem maddesi olmadığını da gösteriyor. Ankara’da konuşulacak savunma bütçesi; aynı anda hem iklim değişikliğine uyumun kaynağı hem de iklim değişikliğinin hızlanmasının sebebi olabilir. 

Dayanıklılık ve altyapı bütçesi, azaltım ve uyum önlemleri için kullanılabilir 

Taahhüt edilen %5’lik artışın %1,5’lik kısmı, dayanıklılık ve altyapı bütçesi olarak belirlendi. Bu miktarın, iklimle bağlantılı yatırımlar için önem taşıdığı söylenebilir. Başka bir ifadeyle; orduların enerji bağımsızlığı için mikro şebekeler kurması ve alternatif yakıtlara geçmesi emisyonları azaltırken, üslerin güçlendirilmesi ve erken uyarı sistemlerine yatırım yapması iklime uyumu güçlendiriyor. Uyum ve azaltım önlemleri bu bütçeden finanse edilebilir.

Savunma harcamalarını konuşmak, aslında dolaylı olarak o harcamanın iklime bindireceği yükü ele almak demek. Askeri hazırlığı konuşmak, aynı zamanda “kara bayrak” günlerini ve iklim değişikliğinin operasyonları nasıl kısıtladığını konuşmak demek. Enerji güvenliğini konuşmak ise fosil yakıt bağımlılığını ve onun hem sera gazı emisyonu hem de stratejik risk boyutunu konuşmak demek. Bu nedenle zirvede alınacak kararları iklimden ayrı düşünmek mümkün değil. Savunma konuşmak, kaçınılmaz olarak iklimi de konuşmak anlamına geliyor.

Sezen Kaya-Sönmez kimdir?

Sezen Kaya-Sönmez, Çukurova Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünden lisans ve aynı üniversiteden Uluslararası İlişkiler alanında yüksek lisans derecesine sahiptir. Halen doktorasını Kadir Has Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler (İngilizce) Programı’nda sürdürmektedir. Halihazırda, Kadir Has Üniversitesi’nde doktor adayı olarak, Avrupa Birliği’nde iklim güvenliği ve enerji güvenliği ilişkisi üzerine çalışmalarına devam etmektedir. Berlin, Almanya’da Centre Marc Bloch Araştırma Merkezi’nde 3 ay süre ile TÜBİTAK Yurtdışı Doktora Sırası Araştırma bursuyla misafir doktora öğrencisi olarak çalışmıştır. Araştırma alanları arasında Eleştirel Güvenlik Çalışmaları, Çevre Güvenliği, İklim Güvenliği, ve AB bulunmaktadır. Makaleleri Globalizations gibi dergilerde yayımlanmıştır. Bunun yanı sıra, Paradigma Podcast Kanalında, Panorama Global web portalı ortaklığında Green Talks: The Voice of Environment and Ecology başlıklı bir seri yürütmektedir.

Uzmanlık alanları: Güvenlik çalışmaları, çevresel güvenlik, iklim güvenliği, Avrupa Birliği

/././

T-24




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

T-24 "Köşebaşı + Gündem" -8 Temmuz 2026-

Çalışanlara yapılan nakit yemek yardımlarının başka amaçlarla kullanılması vergi ve sigorta riski doğurur mu?-Erdoğan Sağlam- Şahsi düşüncem...