T-24 "Köşebaşı + Gündem" -6 Temmuz 2026-


Bir patlamanın anatomisi -Akdoğan Özkan- 

Öldürülüp öldürülüp defalarca diriltilen “IŞİD,” 2 Temmuz’da Şam’da 10 kişinin ölümüne yol açan bombalı saldırıyla yeniden gündeme getirildi. O güne ve hemen öncesine dönerek patlamanın Şam-Beyrut-Ankara üçgenindeki hiçbir yerde bulamayacağınız anatomisini çıkarıyor, faillere bakıyoruz!

Geçen haftaki yazımda, Trump’ın Lübnan’daHizbullah'la mücadele sorumluluğunuSuriye’ye devretme şeklinde birkaç kez gündeme getirdiği teklifi reddeden Suriye Devlet Başkanı Ahmed el-Şara'yı ve ülkesini -dediğinde diretmeyi sürdürürse- yakında birtakım “sürprizler” bekleyecek, demiştim. Çünkü Orta Doğu’da başına önce ödül konmuş “teröristler” ehlileştirildikten sonra, kendilerine tevdi edilen görev ve ödevleri yerine getirmezlerse, başlarına iş açılır, hatta defterleri bir süre sonra dürülebilir, diye de eklemiştim. Söylediklerimin gerçekleşmesi için fazla zaman geçmesi gerekmedi. Geçen hafta Suriye’de ilginç sürprizler “patlak” verdi. IŞİD’li MIŞİD’li, bombalı mombalı birtakım sürprizler! Ortadoğu sürprizleri!

N’oldu peki?

2 Temmuz Perşembe günü Suriye'nin başkenti Şam'ın Hicaz bölgesindeki tarihi Hamidiye Çarşısı'na giden işlek yol üzerinde yer alan Adalet Sarayı'nın hemen dibinde, el Nasıriye Caddesi’nde el Müşiriye isimli kafede el yapımı patlayıcıyla (EYP) düzenlendiği açıklanan şiddetli bir patlama meydana geldi. Uzun süredir sakin bir yaşamın hüküm sürdüğü kentte yerel saatle 15.24’te meydana gelen bu patlamada 10 kişi öldü, 21 kişi yaralandı. Türkiye’nin yanı sıra Katar, Kuveyt, Mısır ve Ürdün yönetimleri de Şam'daki saldırıyı kınayan açıklamalar yaptılar. Saldırıyı "Sariyye Ensar el-Sünne” adlı bir silahlı grubun üstlendiği iddia edilse de bölgedeki güvenlik uzmanları gözlerini her zaman “olağan şüpheli” olarak değerlendirdikleri IŞİD (!) hücrelerine çevirdiler. Saldırının ardında Batılı istihbarat örgütleri ya da Şam’da daha önce İran askeri varlığını, silah sevkiyatı merkezlerini ve Hizbullah unsurlarını sık sık hedef aldığını bildiğimiz İsrail gizli servisi mi var, bilemez, kanıtlarıyla ortaya koyamayız elbette. Ama IŞİD’in de “kim” olduğunu tam olarak bilmesek de, olağan fail olarak kimleri saklamak üzere ortaya çıkarıldığını artık az çok biliyoruz.

Öldürülüp öldürülüp diriltilen IŞID’in, tam da geçen yılın sonlarında SDG Şam yönetimi ile sürdürdüğü entegrasyon müzakerelerinden çekilirken gerçekleşen saldırıları nasıl hayra alamet değilse, bugün IŞİD’in yeniden gündeme getirilmesi yine hayra alamet değil.

Şimdi aceleci bir yargıya kapılmadan bandı geriye doğru sararak, o günkü gelişmelere sabah saatlerinden itibaren ayrıntılı ve analitik bir gözle, dikkatlice bakalım. Ama öncelikle bir hafta öncesine, 26 Haziran’a giderek bağlamın daha geniş bir çerçeveden ortaya konmasını, yerel basının tanıklıklarına da başvurarak mümkün kılmaya çalışalım:

Ahmed el-Şara, Trump’ın Lübnan’daHizbullah'la mücadele sorumluluğunu” Suriye’ye devretme şeklindeki 16 Haziran tarihli teklifini (muhtemelen Ankara ile mutabık kalarak) reddettikten birkaç gün sonra, İsrail ve Lübnan, ABD'nin arabuluculuğunda 26 Haziran'da Washington'da kalıcı barış için dört maddelik bir çerçeve anlaşması imzalayarak Hizbullah’ın ülkenin geleceğindeki rolüne dair ümit beslenmemesi gerektiğini kayıt altına aldı.

Aslında 17 Haziran 2026 tarihinde ABD ile İran aralarındaki çatışmaları sona erdirmeyi amaçlayan 14 maddelik mutabakat zaptını elektronik ortamda karşılıklı olarak imzalamış ve “Lübnan’da silahların susmasını” karara bağlamıştı. Ancak ABD ile İran arasındaki bu mutabakatı sabote etmeyi de hedefleyen 26 Haziran tarihli üçlü çerçeve anlaşması; İsrail güçlerinin kademeli olarak bu ülke topraklarından çekilmesini, Hizbullah gibi silahlı grupların silahsızlandırılmasını ve Lübnan ordusunun ülke genelinde tam kontrol sağlamasını öngörüyordu. Anlaşma. “Hizbullah'ın silahsızlanmaması durumunda İsrail kuvvetlerine Lübnan'ın güneyini işgal altında tutmaya devam etme yetkisi” veriyordu. Bir başka deyişle, ülkeyi müstemleke olmadan ayakta tutmaya çalışan tek güç izlenimi veren “Lübnan Hizbullahı silahsızlandırılmazsa, bu ülkenin güneyi benimdir,” demiş oluyordu Tel Aviv.

Bu durumda, Suriye’nin yeni hükümetinin Lübnan’a asker sokarak Hizbullah’ı silahsızlandırıp denklemden çıkarma konusunda Washington’un istediği şekilde “sorumluluk” alıp almayacağına dair son sözünün ne olacağı çok önemliydi.

2 Temmuz günü, yani Şam’daki patlamanın meydana geldiği gün, sıradan bir gün değildi. O gün Suriye Dışişleri Bakanı Esad Şeybani, 330 km’lik sınıra sahip oldukları Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta Suriye-Lübnan ilişkilerinde onlarca yılın kökleşmiş kalıplarının yıkıldığı ilginç bir ziyaret için bulunuyordu. Ve öyle resmi bir protokol ziyareti ya da koreografisi önceden çalışılmış nezaket ziyareti amaçlı toplantılar zinciri niteliği de taşımıyordu. Esad döneminde Direniş Ekseni’nin bir parçası olan Suriye’nin yeni Dışişleri Bakanının bir zamanlar vekil gücü gibi işlev görmüş Lübnan’daki programı, ülkedeki neredeyse her önemli siyasi ve dini aktörü kapsayacak şekilde geniş tutulmuştu. Şeybani, bu krtiki ziyaretinde sabahın erken saatlerinde önce Cumhurbaşkanı (Joseph Avn), ardından da Başbakan (Nevvaf Selam) ile görüşmüştü.

Şeybani, yerel saatle 11.46’da artık Meclis Başkanı (Nebih Berri) ile de görüşmesini tamamlamış, gazetecilerin karşısına çıkarak soruları yanıtlıyordu. Şeybani, Şii Emel Hareketi’nin de lideri olan Berri ile toplantısının ardından yaptığı açıklamada, iki ülke arasındaki ekonomik ve siyasi ilişkilerin güçlendirilmesine odaklanan görüşmenin “mükemmel” geçtiğini belirtmişti. MTV Lebanon’un aktardığına bakılırsa, Şam yönetimi Lübnan ile artık askeri değil, yalnızca ekonomik ilişkiler kuracaktı. Yani Donald Trump’ın önerdiği şekliyle Suriye ordusunun Lübnan’a girip güneye inerek İsrail’in başlattığı, Washington’un destek verdiği Hizbullah ile “mücadeleyi” devralmaya niyeti yoktu!

Suriye, Lübnan’da bundan böyle daha geniş bir siyasi yelpazeyi muhatap alacaktı. Şeybani, daha sonra aralarında Müftü Abdüllatif Deryan, Marunî Patriği Kardinal Mar Beşara Butros El-Rai ve Dürzi lideri ve İlerici Sosyalist Parti eski lideri Velid Canbolat’ın da yer aldığı hemen hemen bütün dini aktörlerle görüştü. Ziyaretinin dikkate değer tek istisnası Hizbullah olmuştu.

Ancak, uluslararası ilişkiler uzmanı Mahmud Alluş’un Enab Baladi’de savunduğu yaklaşıma bakılırsa, Şeybani’nin Meclis Başkanı Nebih Berri ile gerçekleştirdiği görüşme, Hizbullah ile yapılmış “dolaylı” bir görüşme sayılabilirdi. El Arabîye gazetesine bakılırsa, Şeybani’nin Nebih Berri ile yaptığı görüşmede Hizbullah konusu ele alınmamıştı. Görüşmenin tarafları bunu dile getirmişlerdi. Ancak, Enab Baladi gazetesi, haberi “Şeybani Lübnan'da, Hizbullah ile Dolaylı Bağlantı” başlığıyla vermişti. Times of Israel gazetesinin Lübnan devlet haber ajansına dayanarak aktardığı habere göre ise, Şeybani, görüşmesinde "Hizbullah konusunun” gündeme gelmediğini belirtmiş, ancak Suriye'nin gerekirse bu grupla görüşmeye açık olduğunu da ifade etmişti. Times of Israel bu haberi aynı gün yerel saatle -adeta bir tür ihbar niteliğiyle- 14.50’de şu başlıkla okurlarına aktarmıştı:

“Suriye Dışişleri Bakanı, Trump'ın grubun Suriye tarafından savaşılması gerektiği yönündeki açıklamasının ardından Şam'ın Hizbullah ile görüşmeye açık olduğunu söyledi.”

İşte bu gelişmelerin ardından aynı gün 15.24’te Suriye başkenti Şam’daki patlama meydana geldi.

İlginç değil mi?

Şara, Lübnan’daki Şii silahlı grupları silahsızlandırma sorumluluğunu (muhtemelen Ankara ile de istişare sonucu) reddettikten kısa bir süre sonra, Şeybani Beyrut’a giderek, bu ülkeye asker sokmayacaklarını, ilişkilerin ekonomik boyutta süreceğini teyit ediyor, ihtiyaç hasıl olursa Hizbullah ile de görüşebilecekleri ihtimaline yer veriyor. Hemen ardından Şam’da Başkanlık Sarayı’na da sadece 4,5 km mesafede, ülkenin en iyi korunan bölgesi olduğunu varsayacağımız Adalet Sarayı’nın burnunun dibinde, en az 10 kişinin öldüğü büyük bir patlama meydana geliyor!

Bizim de zamanında memleketimizde bolca “gördüğümüz filmlere” benzer, yakın şeyler! İçinde ödev, reddediş, bomba, IŞİD MIŞİD de olan türden.

Çok ilginç değil mi? Ama şaşırtıcı mı; sanmıyorum! Bu arada, aynı günlerde Şam’daki merkezi hükümeti tedirgin eden -ama bağlantılı olup olamayacağını bilemeyeceğimiz- bir başka uyarı da ülkenin kuzeydoğusundaki Kürt bölgesinden geldi. Suriye Demokratik Güçleri (SDG) ile 29 Ocak’ta varılmış anlaşma ile belirli bir istikrar ve huzura kavuştuğu düşünülen Haseke ilinin Kamışlı şehrinde 3 Temmuz Cuma günü kendisini “Özerk Yönetim” olarak adlandıran güçler kentin tarihi belediye binasını yıktılar.

SDG ile yılın başında varılan anlaşmanın uygulanmasından sorumlu Cumhurbaşkanlığı ekibi, Kamışlı’daki belediye binasının yıkılmasının kentin tarihi ve mimari simgelerinden birine yönelik saldırı niteliği taşıdığını bildirdi. Cumhurbaşkanlığı ekibi, SDG’ye bağlı olup henüz entegrasyon sürecini tamamlamamış tüm kurum ve birimlere, tek taraflı adımlar atılmaması ve sahada yeni fiili durumlar oluşturulmaması gerektiğini hatırlatarak, kamu mülkleri ve devlet binalarıyla ilgili her türlü tasarrufu derhal durdurma çağrısında bulundu.

Öte yandan İsrail’in, Suriye'de de sivil yerleşime başladığını alenen kabul ettiği, pek medyaya yansımayan küçük (!) bir gelişme meydana geldi ve Golan Tepeleri'nin yamaçlarında, Hashomer Hachdash adlı bir sivil toplum örgütünün CEO’su Yoel Zilberman tarafından işletilen sözde bir sığır çiftliği açıldı. Bir tür sınır bekçiliği yapacak taktik davar mı, ona da siz karar verin!

Tüm bu gelişmeler ışığında ne yapsın şimdi, bir “terör örgütü” muamelesi görürken bir anda Şam’daki iktidar kendilerine verilmiş, ama verilirken bütün kaleleri indirilmiş, bütün silahları (İsrail’ce) alınmış, üsleri sökülmüş Suriye yönetimi bu gelişmelerin ardından?

Tamamını henüz bilmiyoruz. Ama 4 Temmuz günü şunu yaptı: Suriye Cumhurbaşkanı Ahmed El-Şara, ABD’nin bağımsızlığının 250. yıl dönümü dolayısıyla ABD Başkanı Donald Trump’ı ve Amerikan halkını tebrik eden bir açıklama yaptı. Şara, sosyal medya platformu X üzerinden de 4 Temmuz günü verilen açıklamasında, “Yeni Suriye olarak [ABD ile] karşılıklı saygı ve işbirliğine dayalı ilişkiler kurmayı, istikrar ve refahı pekiştirmeyi, her iki halkın beklentilerine hizmet etmeyi ve bölge ile dünyanın güvenliği ve barışına katkı sağlamayı hedefliyoruz,” ifadelerini kullandı.

Evet, zamanında bize Irak işgali için “Meclis’ten tezkere” geçirmemiz ve topraklarımızı Amerikan askerlerine “cephe olsun” diye açmamız nasıl uygun görüldüyse, Şara’ya da Lübnan’da İsrail’in yarım bıraktığı misyonu tamamlama görevi, “ateşten kestaneyi alma” işi uygun görülüyor. Kendisi bunu (Ankara ile mutabık kalarak) reddediyor. Daha sonra Dışişleri Bakanı da bu yaklaşımı Beyrut’ta teyit ediyor, Hizbullah’ı muhatap almasa da gerektiğinde alabileceğini de dile getiriyor! Ardından, nasıl Mart tezkeresi reddedildikten sonra 4 Temmuz 2003’te Türk askerinin başına çuval geçirildiyse, “Hizbullah’ı indirme” görevini reddeden Suriye yönetimine de birileri “seni yeniden istikrarsızlaştırabiliriz, başkentindeki bütün hedeflere öngöremeyeceğin kadar yakınız” mesajını veriyor, Şam’ı kana boğuyor!

Yılın başlarında, 5 Ocak tarihli ve “2026 ve Suriye’de iki rotanın çarpışma seyribaşlıklı T24  yazımda da, İsrail ile Ankara’nın Suriye’deki rotalarının bir çarpışma seyri izler gibi bir görüntü verdiklerini belirterek, gelişmelerin “Ankara’nın silahların yeniden patlayabileceği bir eşikte durduğunu gösteriyor,” demiştim.

Bakalım Lübnan ve Şam yönetimlerini ve tabii kaçınılmaz biçimde Ankara’yı da -İsrail ve ABD çıkarları doğrultusunda ve keskin hatlarla- hizalama çabası bölgeyi hangi noktaya taşıyacak. Gelişmeleri, olup bitenleri analitik bir gözle izlemeyi sürdüreceğiz.

Yaz sıcak geçecek! Takipte kalın!

/././

Yeni varlık barışına ilişkin tebliğ yayımlandı, taslakta değiştirilen veya eklenen konular…-Erdoğan Sağlam- 

Yeni uygulamada varlık barışından yararlanabilmek için banka veya aracı kurumlara verilmesi gereken form hem yurt dışı hem de yurt içi varlık varlıkları kapsıyor. Yani tek bir standart form ile başvuru yapılmak zorunda.

Değerli okurlar, 7582 sayılı torba yasa ile Kurumlar Vergisi Kanununa eklenen geçici 19 madde ile düzenlenen Yeni Varlık Barışına ilişkin tebliğ cumartesi günü Resmî Gazetede yayımlandı.

Yeni varlık barışını 1 Temmuz 2026 tarihli yazımda açıklamıştım.

Tebliği değerli yazarımız Prof. Dr. Murat Batı 4 Temmuz 2026 tarihli yazısında ayrıntılı bir şekilde değerlendirdiği için bugün sadece daha önce kamuoyunun bilgisine sunulan taslak tebliğ ile yayımlanan tebliğ arasındaki farkları açıklanmaya çalışacağım.

Öncelikle yeni kanun (7582) ile eski kanun (7417) özü itibariyle aynı, ancak neden buna rağmen tebliğler farklılaşıyor, anlamak mümkün değil!

Bildirimden sonra yapılacak düzeltme konusu

Yeni uygulamada varlık barışından yararlanabilmek için banka veya aracı kurumlara verilmesi gereken form hem yurt dışı hem de yurt içi varlık varlıkları kapsıyor. Yani tek bir standart form ile başvuru yapılmak zorunda.

Varlıklar için tek bir bildirim verilmesi esas, ancak bildirim süresi sonuna (uzatma halinde uzatılan süre sonuna) kadar birden fazla bildirim verilmesi veya verilen bildirimlerin düzeltilmesi mümkün. Bu genel bir hukuk kuralı.

Tebliğde, düzeltmenin bildirimde bulunulduktan sonra “aynı ay içinde” veya “sonraki aylarda” yapılmasına veya bildirime konu varlıkların artırılması veya azaltılmasına göre uygulama belirlenmiş bulunuyor.

Taslakla tek fark, bildirimde bulunulduktan sonraki aylarda, yapılan hataların düzeltilmesi amacıyla ya da bildirime konu edilen varlıkları azaltıcı bir bildirimde bulunulmak istenilmesi halinde önceki bildirimin düzeltilmesi için kanunda olmayan bir şart getirilmiş olması.

Tebliğe göre bu düzeltme ancak varlıkların bildiriminin yapıldığı tarihten itibaren Türkiye’ye getirilerek banka veya aracı kurumlara yatırılması ya da Türkiye’deki banka veya aracı kurumlarda açılacak bir hesaba transfer edilmesi gereken iki aylık süreyi aşmamak kaydıyla yapılabilecek.

Tebliğde ayrıca bildirime konu varlıkların banka veya aracı kurumlara transferi veya yatırılmasından sonra, daha önce verilen bildirimlerin düzeltilmesinin ve ödenen vergilerin iade edilmesinin mümkün olmadığı belirtiliyor. Taslak tebliğdeki 1 no.lu örnek de bu değişikliğe uygun şekilde revize edilmiş bulunuyor.

Kanunda yer almayan bu şartın tebliğle getirilemeyeceğini düşünüyorum. Bu konu yasallık ilkesine aykırı.

Banka ve aracı kurumlara getirilen yeni yükümlülük

Banka ve aracı kurumlar gerek yurt dışında gerekse Türkiye’de bulunan ve kendilerine bildirilen varlıklara ilişkin olarak bildirim sahibinden bildirilen varlıkların değeri üzerinden yüzde 5 oranında (veya yatırım taahhüdüne istinaden yüzde 0 dahil indirimli oranlarda) peşin olarak tahsil edecekleri vergiyi, bildirimi izleyen ayın on beşinci günü akşamına kadar vergi sorumlusu sıfatıyla Tebliğin 3 no.lu ekinde yer alan beyanname ile bağlı bulundukları vergi dairesine beyan etmek zorundalar.

Beyan edilen varlıkların değerleri üzerinden, vergi dairelerince tarh edilen vergiler, beyan süresi içerisinde banka ve aracı kurumlar tarafından vergi sorumlusu sıfatıyla ödenecek.

Tebliğde taslaktan farklı olarak banka ve aracı kurumlara yeni bir yükümlülük getirildi. Bildirimde bulunanların, bildirilen varlıkları süresinde Türkiye’ye getirmemeleri veya getirmekle birlikte banka veya aracı kurumlara transfer etmemeleri/yatırmamaları halinde, bu durum ilgili banka veya aracı kurum tarafından, bildirime konu varlıklara ilişkin beyannamenin verildiği vergi dairesine ayrıca bildirilecek.

Yurt dışında fiziken getirilecek varlıkların bildirim tarihinden itibaren iki ay içinde gümrük işlemlerinin tamamlanması gerekiyor

Varlık barışının sağladığı vergi korumasından yararlanabilmek için, yurt dışındaki varlıkların bildirimin yapıldığı tarihten itibaren iki ay içinde Türkiye’ye getirilmesi veya Türkiye’deki banka ya da aracı kurumlarda açılacak bir hesaba transfer edilmesi; yurt içindeki varlıkların ise bildirim tarihinde banka ya da aracı kurumlara yatırılması ile gerek yurt dışı gerekse yurt içi varlıklar için tarh edilen vergilerin süresinde ödenmesi, taahhütlere uyulması ve ilgili maddede yer alan diğer şartların yerine getirilmesi gerekiyor.

Taslakta yurt dışında fiziken getirilecek varlıkların gümrük işlemelerinin de iki ay içinde tamamlanması gerektiğine yer verilmemişti. Zaten korumadan yararlanılabilmesi için bu şartın sağlanması şart. Tebliğ ile bu eksilik giderilmiş bulunuyor.

Buna göre, yurt dışından fiziki olarak getirilecek varlıkların, bildirimin tarihinden itibaren iki ay içinde gümrük işlemlerinin tamamlanarak ülkeye getirilmesi ve gümrük işlemlerinin tamamlanmasını takip eden ilk iş günü sonuna kadar Türkiye’deki banka veya aracı kurumlara yatırılması gerekiyor.

Getirilen bu varlıklar için Gümrük İdaresinden alınan belgeler, varlıkların Türkiye’ye getirilmiş olduğunun tevsikinde kullanılabilecek. Ayrıca söz konusu varlıkların banka veya aracı kurumlara yatırılması sırasında, bu varlıkların Türkiye’ye getirildiğine dair Gümrük İdaresinden alınan belgenin ibraz edilmesi gerekiyor.

Defter tutma zorunluluğu bulunmayanlar

Varlık barışında temel ilke bildirilen varlıkların defterler kaydedilmesi şartı. Ancak mükellef olmayanlar için imkânsız olan bu şart aranmıyor. Tebliğde mükellefiyeti bulunan ancak Vergi Usul Kanunu uyarınca defter tutma zorunluluğu bulunmayan mükellefler için bu şartın aranmayacağı belirtiliyor.

Ayrıca gelir vergisi mükellefiyeti bulunmakla birlikte, mükellefiyetiyle ilişkilendirilmeksizin varlık barışından yararlanmanın da mümkün olduğu belirtiliyor.

Dönüşümde hangi değer esas alınacak?

Normalde varlıkların bildirim tarihi itibariyle değerleri uygulamaya esas alınıyor. Ancak bildirilen varlıklara ilişkin olarak indirimli vergi oranından yararlanmak için yatırım taahhüdünde bulunanlarda bildirim mi, yoksa dönüşüm tarihinin mi esas alınacağı taslak tebliğde açıklanmamıştı.

Yayımlanan tebliğde bu eksiklik giderilerek, dönüşüm tarihinin esas alınacağı açıklanmış bulunuyor.

Buna göre, bildirilen varlıklara ilişkin olarak taahhütte bulunanların, yurt dışındaki varlıkların transfer edildiği veya yatırıldığı tarihten, Türkiye’deki varlıkların ise bildirildiği tarihten itibaren on gün içerisinde taahhüt konusu varlıklara dönüştürülmesinde, dönüşüme konu edilen varlıkların ilgili maddede yer alan değerleme ölçütlerine göre belirlenen dönüşüm tarihindeki değeri dikkate alınacak.

Henüz vergi incelemesine başlanılmamış veya takdir komisyonuna sevk edilmemiş durumlarda uygulama

Bildirim tarihinden önce vergi incelemesi başlatılmış veya takdir komisyonuna sevk edilmişse vergi korumasından yararlanılamıyor.

Yani vergi incelemesine başlanılan veya takdir komisyonuna sevk edilen tarihten sonra bildirimde bulunulması, vergi incelemesi ve takdir komisyonu kararına istinaden bulunan matrah farkları üzerinden vergi tarhiyatı yapılmasına engel olmuyor ve bildirime konu edilen tutarlar mahsuba konu edilemiyor.

Tebliğde, henüz inceleme veya takdir süreci başlatılmamış durumlar için olumlu bir yaklaşım sergileniyor.

Vergi dairesi ya da vergi incelemesine yetkili olanların bilgisine girmekle birlikte vergi incelemesine başlanılmasından veya takdir komisyonuna sevk işleminden önce bildirimde bulunulması durumunda da varlık barışından yararlanılabileceği belirtiliyor.

İnceleme süreci başlatılan veya takdire sevk edilen ancak henüz fiilen incelemeye veya takdir işlemine başlanmamış olan durumlar için de açıklama yapılması isabetli olacaktır.

Bildirilen varlıkların Türkiye’ye getirilmemesi ve banka veya aracı kurumlara transfer edilmemesi ya da yatırılmaması suretiyle şartların ihlali

Tebliğde,

Bildirilen varlıkların Türkiye’ye getirilmemesi ve banka veya aracı kurumlara transfer edilmemesi ya da yatırılmaması suretiyle şartların ihlali halinde, bu ihlalin banka veya aracı kurumlarca bildirilmesi üzerine, taahhüt nedeniyle zamanında alınmayan vergiler gecikme faiziyle birlikte vergi dairesince aranır. Bu vergiler için vergi ziyaı cezası uygulanmaz.”

denilerek taslakta belirtilmeyen bir konuya daha açıklık getiriliyor.

Başka bir ifade ile bu şartların ihlali nedeniyle vergi korumasının kaybedilmesi, vadesinde ödenmeyen vergi aslının gecikme faiziyle birlikte takip ve tahsiline engel teşkil etmiyor. Tahsil edilmiş olan vergiler de iade edilmiyor.

/././

Danıştay: Kesinleşmemiş trafik para cezasına ödeme emri düzenlenemez -Murat Batı- 

Bir kamu alacağının doğmuş olması, onun aynı anda cebren tahsil edilebileceği anlamına gelmez. Kanun, cebrî takip yetkisinin kullanılabilmesi için alacağın takip ve tahsil edilebilir nitelik kazanmasını aramaktadır. Danıştay'ın kanun yararına bozma kararı da bu ayrımı açık biçimde ortaya koymaktadır.

Devletin kamu alacağını tahsil etme yetkisi, hukuk düzeninin idareye tanıdığı en güçlü kamusal yetkilerden biridir. Nitekim 6183 sayılı Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanun, kamu alacaklarının mahkeme kararına ihtiyaç duyulmaksızın ödeme emri düzenlenmesi, haciz uygulanması ve gerektiğinde satış yoluyla tahsil edilmesine imkân tanımaktadır.

Ancak bu yetkilerin geniş olması, bunların keyfî şekilde kullanılabileceği anlamına gelmez.

Kamu icra hukukunun temel ilkelerinden biri, cebrî takip işlemlerinin ancak hukuken takip ve tahsil edilebilir nitelik kazanmış kamu alacakları bakımından uygulanabilmesidir.

Başka bir ifadeyle, henüz takip ve tahsil edilebilir hâle gelmemiş bir kamu alacağı için ödeme emri düzenlenmesi veya cebrî icra işlemlerine başlanması mümkün değildir. Danıştay dairelerinin bu hususta daha önce verdiği kararlar zaten bulunmaktaydı.

Danıştay Sekizinci Dairesinin 10.02.2026 tarihli ve E.2025/6734, K.2026/675 sayılı kanun yararına bozma kararı da 4 Temmuz 2026 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak bu temel ilkeyi bize bir kez daha hatırlattı.

Olay neydi?

Uyuşmazlığa konu olayda davacı hakkında hız sınırını aştığı gerekçesiyle trafik idari para cezası uygulanmış; davacı ise Kabahatler Kanunu'nun kendisine tanıdığı hak çerçevesinde bu cezaya süresi içinde sulh ceza hâkimliğinde itiraz etmiştir.

Ancak itiraz incelemesi henüz sonuçlanmadan idari para cezası tahsil edilmek üzere idareye intikal ettirilmiş ve 6183 sayılı Kanun uyarınca ödeme emri düzenlenmiştir.

İlk derece mahkemesi, her ne kadar ödeme emri düzenlendiği tarihte ceza kesinleşmemiş olsa da yargılama sırasında sulh ceza hâkimliğinin itirazı reddetmesi nedeniyle ödeme emrinde hukuka aykırılık bulunmadığı sonucuna ulaşmıştır.

Danıştay neden bozdu?

Danıştay'a göre mesele, cezanın daha sonra kesinleşmiş olması değildir.

Asıl değerlendirilmesi gereken husus, ödeme emrinin düzenlendiği tarihte kamu alacağının cebrî takibe elverişli hâle gelip gelmediğidir.

6183 sayılı Kanun’un doğası gereği ödeme emri, cebrî takip sürecini başlatan temel idari işlemdir. Böyle bir işlemin tesis edilebilmesi için ise ortada yalnızca bir kamu alacağının bulunması yeterli olmayıp, bu alacağın aynı zamanda takip ve tahsile elverişli hâle gelmiş olması gerekir.

İdari para cezaları bakımından ise bu aşama, kural olarak cezanın kesinleşmesiyle gerçekleşmektedir.

Nitekim Danıştay da genel bütçeye gelir kaydedilen idari para cezalarının 6183 sayılı Kanun hükümlerine göre takip ve tahsil edilebilmesi için öncelikle kesinleşmesi gerektiğini açıkça ortaya koymuştur.

Kararın önemi

Kanaatimizce kararın önemi yalnızca trafik para cezalarına ilişkin olmasından kaynaklanmamaktadır.

Karar, kamu icra hukukunun temel ilkelerinden biri olan takip edilebilir kamu alacağı kavramını yeniden hatırlatmaktadır.

Gerçekten de ödeme emri düzenlenebilmesi için alacağın sadece mevcut olması yeterli değildir. Alacağın vadesinin gelmiş, hukuken istenebilir hâle gelmiş ve cebrî takip işlemlerine konu olabilecek niteliği kazanmış olması gerekir.

Aksi hâlde ödeme emri, hukuki dayanağı oluşmadan tesis edilmiş olacaktır.

Bu yönüyle karar, yalnızca 6183 sayılı Kanun'un lafzına değil; hukuki güvenlik, belirlilik ve hukuk devleti ilkelerine de uygun düşmektedir.

Sonradan kesinleşme hukuka aykırılığı ortadan kaldırır mı?

İlk derece mahkemesinin benimsediği yaklaşım esasen şu varsayıma dayanmaktadır: "Ödeme emri düzenlendikten sonra idari para cezası kesinleştiğine göre artık ödeme emrinin hukuka aykırı olduğundan söz edilemez."

Oysa idare hukukunun temel ilkelerinden biri, idari işlemlerin hukuka uygunluğunun tesis edildikleri tarihteki hukuki ve fiilî duruma göre değerlendirilmesidir.

Sonradan meydana gelen bir olay, tesis edildiği anda hukuka aykırı olan bir işlemi kural olarak hukuka uygun hâle getirmez.

Danıştay'ın kanun yararına bozma kararı da tam olarak bu ilkeye dayanmaktadır.

Sonuç ve genel değerlendirme

Kanaatimizce Danıştay'ın bu kararı, yalnızca trafik idari para cezalarına ilişkin bir usul tartışmasını çözmekle sınırlı değildir. Karar, 6183 sayılı Kanun'un temel mantığını ve kamu icra hukukunun en önemli ilkelerinden birini yeniden ortaya koymaktadır.

Gerçekten de ödeme emri, sıradan bir idari yazı veya borç hatırlatma belgesi değildir. Ödeme emri, kamu alacağının cebren tahsil sürecini başlatan temel idarî işlemdir. Ancak ödeme emri, kamu alacağını doğuran veya kesinleştiren bir işlem de değildir. Bu nedenle ödeme emrinin düzenlenebilmesi için ortada yalnızca bir kamu alacağının bulunması yeterli olmayıp, bu alacağın hukuken takip ve tahsil edilebilir hâle gelmiş olması gerekir.

Vergi hukukunda çoğu zaman kamu alacağının doğmuş olması ile cebrî takip yetkisinin kullanılabilmesi aynı şeymiş gibi değerlendirilmektedir. Oysa bunlar birbirinden farklı hukuki kavramlardır. Bir kamu alacağının doğmuş olması, onun aynı anda cebren tahsil edilebileceği anlamına gelmez. Kanun, cebrî takip yetkisinin kullanılabilmesi için alacağın takip ve tahsil edilebilir nitelik kazanmasını aramaktadır. Danıştay'ın kanun yararına bozma kararı da bu ayrımı açık biçimde ortaya koymaktadır.

Ne var ki uygulamada zaman zaman bu temel ilkenin göz ardı edildiği görülmektedir. Özellikle idari para cezaları bakımından, itiraz süreci devam ederken ödeme emri düzenlenmesi veya "nasıl olsa daha sonra kesinleşir" anlayışıyla hukuka aykırı işlemlerin meşrulaştırılmaya çalışılması, 6183 sayılı Kanun'un ruhuyla bağdaşmamaktadır.

Daha da önemlisi, bu yaklaşım hukuk devleti bakımından ciddi sakıncalar doğurmaktadır. Cebrî tahsil yetkisi, kamu gücünün bireyin malvarlığına doğrudan müdahale ettiği en ağır idarî yetkilerden biridir.

Bu nedenle bu yetkinin, Kanun'un öngördüğü şartlar gerçekleşmeden kullanılmasına hukuk devletinde izin verilemez. Kanun'un aradığı şartlar oluşmadan ödeme emri düzenlenmesi, yalnızca 6183 sayılı Kanun'un ihlali anlamına gelmez; aynı zamanda hukuki güvenlik ve belirlilik ilkelerini de zedeler.

Bu nedenle idarenin "nasıl olsa alacak daha sonra kesinleşir" düşüncesiyle hareket etmesi kabul edilemez. Böyle bir anlayış benimsendiği takdirde, henüz doğmamış, henüz kesinleşmemiş veya henüz cebrî takibe elverişli hâle gelmemiş başka kamu alacakları bakımından da aynı yöntemin uygulanmasının önünde hukuki bir engel kalmayacaktır. Oysa hukuk devletinde amaç, hukuka aykırı bir işlemi sonradan gerçekleşen olaylarla kurtarmak değil; işlemi tesis edildiği anda hukuka uygun şekilde kurmaktır.

Danıştay Sekizinci Dairesinin kararı da tam olarak bu nedenle önem taşımaktadır.

Karar, idareye tanınan cebrî tahsil yetkisinin sınırsız olmadığını; kamu alacağının tahsilinin ancak Kanun'un öngördüğü usul ve esaslar çerçevesinde gerçekleştirilebileceğini bir kez daha ortaya koymuştur.

En nihayetinde hukuk devletinde amaç, kamu alacağını her koşulda tahsil etmek değil; kamu alacağını hukuka uygun yöntemlerle tahsil etmektir. Danıştay'ın bu kararı da idareye tam olarak bu sınırı yeniden hatırlatmaktadır.

/././

Alzheimer üzerine çalışırken sanık sandalyesine oturtulan Boğaziçi öğrencisi Rüçhan anlatıyor: Korkunç bir tahakküm, zorbalama hissediyorum üzerimde -Candan Yıldız-

Çağlayan Adliyesi’nde Nurettin Yıldız’ı protesto eden Boğaziçili öğrenciler yargılanıyorken Deniz Göktaş da savcılıkta şakalarını açıklamaya çalışıyordu. Bir gün öncesinde de yine bir Boğaziçili öğrenci emeğinin kamuca tanınması anlamına gelen diplomasını bir akademisyenin elinden kurtarmaya çalışıyordu. Bu Türkiye’yi, öğrenciliği mahkeme salonları ve laboratuvar arasında geçen Rüçhan Erdoğan’la konuştum.

Aynı günlere denk gelen bir Türkiye manzarası anlatacağım sizlere… Çağlayan Adliyesi’nde Boğaziçili öğrenciler yargılanırken konuşma cesaretinin yükü omuzlarına yüklenen bir genç; Deniz Göktaş yine Çağlayan Adliyesi’nde savunmasını yapıyordu. Bir gün öncesinde yine Boğaziçili bir genç yıllara dayanan emeğinin çıktısı olan diplomasını bir akademisyenin elinden kurtarmaya çalışıyordu. Gençlerin de nefes almakta zorlandığı iklim böyle… 

Çağlayan Adliyesi’nde davası devam eden gençlerden biri Rüçhan Erdoğan’dı. Çocukların 6 yaşında evlenebileceğini söyleyen Nurettin Yıldız’ın geçtiğimiz yıl Boğaziçi Üniversitesi İslam Araştırmaları Kulübü'nün konuğu olduğu etkinliği protesto eyleminde polis ablukasında kaldı. Gözaltına alındı ve hakkında dava açıldı. Rüçhan Erdoğan Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü öğrencisi. 21 yaşında. ‘Sanık’ kürsüsünde “Alzeimer üzerine araştırmalar yapıyorum” sözünü duyduğumda öğrenciliği mahkeme salonları-laboratuvar arasında geçen bu genci merak ettim. Heyecanlıydı, çünkü üç aylığına Belçika’ya araştırma yapmaya gidecekti. 

“Çocukken hep hafızayı merak ederdim” diyen Rüçhan Erdoğan bölüm ve üniversitesini bilerek seçmiş. Devlet okullarında okuyarak kazandığı Boğaziçi Üniversitesi’ne geldiğinde işler çok değişse de “öğrencilerine güveniyordum” diye açıkladı tercihini: 

Lisede çok politik bir ortamda büyümememe rağmen yine de Melih Bulu’nun ‘kayyım’ rektör olarak atanması, öğrenci olayları kulağımıza geliyordu. Yine de ileriye yönelik umut, biraz da öğrencilere güvenerek Boğaziçi’ni seçtim.” 

Gözaltına alındığı o günü sordum. 

“Nurettin Yıldız'ın kim olduğunu o güne kadar hiç duymamıştım. Moleküler Biyoloji ve Genetikbinasının alt katındaydı düzenlenen etkinlik. O gün ben salonda değildim, kampüste ikamet ediyorum bu arada. Kaldığım yurt ile Moleküler Biyoloji ve Genetik departmanı da birbirine çok yakın. O gün güvenlikçiler öğrencileri dış görünüşlerine göre tahlil ederek o binaya ilerlemesine izin vermiyordu. Dış görünüşünüze göre muamele yaygın zaten. Etkinliğin olduğu gün çok kalabalıktı. Polisler ittirmeye başladı, bir anda barikat kurdular. Sıkıştırmaya başladılar. 80-90 kişiyle birlikte ablukaya alındık. Defalarca kez zaten alanı terk etmek istiyoruz diye talepte bulunduk ama reddedildi. İnsanlar ailelerini, sevdiklerini aramaya çalışıyordu bir yandan. Bazı insanlar fenalaştı. Hatta engelli bir öğrenci vardı orada. Onun ablukadan çıkması için talepte bulunduk. Tutuklanan arkadaşlarımdan birisinin o gün daha sınavı vardı. Sınavından çıkmıştı. Ben de bir yandan laboratuvarda çalışma yapan arkadaşlarıma mesaj yazıyordum. Çünkü o gün takip etmem gereken, yaklaşık 35-40 saat süren bir deney vardı. Ara ara kontrol edip değişiklik yapmam gerekiyordu. İşte şu an gelemeyeceğim veya geç gelebilirim, örneklerim 4 derece odasında, şu kimyasalları ekleyebilir misiniz, şu cihazı kullanarak tahlil eder misiniz diye mesaj attım…”

O güne kadar üniversite kampüsünü ‘ev’ bağlamında ‘güvenli’ bulduğunu ifade eden 21 yaşındaki bir gencin duyguları polis müdahalesinden sonra değişmiş: 

“Çok fazla öğrenci kampüste ikamet ediyor. Kampüsün turnikelerinden geçip içeri girince öğrencilerde ‘Oh, eve geldim’ duygusu yaşanıyor. Mesela ben kampüse adım attığımda ‘Tamam burası benim evimin salonu’ hissini yaşıyordum. O gün, polis araçları kampüsten içeri girmeye başlayınca veya polis barikatlarını, polis kasklarını kampüsün içinde görünce çok ‘istilacı’ bir his oluştu benim için. İstila edilmiş, sanki haneme girilmiş gibi bir his yaşamıştım.”

Duruşma salonunda dikkatimi çeken ‘Alzheimer üzerine araştırmalar yapıyorum’ cümlesinin kurulduğu yer bir mahkeme salonuydu. İronik. Rüçhan Erdoğan’a bunu da sordum: 

“Lisans eğitimimin ilk yılında araştırma ortamına dahil olmuştum. Hemen laboratuvarda çalışmaya başlamıştım. Biyoloji üzerinde veya biyokimya üzerinde araştırma yaparken bunun saati olmuyor. Gerçekten 7/24… Örneğin devam eden bir deney var onu arada kontrol etmeniz gerekiyor. Laboratuvar hayvanlarıyla ilgilenmem gerekiyor veya bir makine işte bozulmuş hemen onunla acil ilgilenilmesi gerekiyor. Umarım bu kibirlilik olarak anlaşılmaz ama duruşma salonunda aşağılanmış hissettim. Çünkü herhangi bir suç işlenmemişken duruşma salonunda bulunmak herhangi bir vatandaş için son derece aşağılayıcı ve incitici bir his tabii ki. Bilim üretmeye çalışıyorum. İnsanlara yardımı olacak bir buluş üretmeye çalışıyorum. Ve bir anda bu kesintiye uğratılıyor. Yurt dışında anlaşmalı olduğumuz bir laboratuvarda yürüteceğim faaliyetlerim vardı. Normalde haziran sonunda gitmem gerekiyordu. Bu duruşma olacağı için iptal etmek zorunda kaldım. İnsanlığa katkı sağlamak için bir hastalığın tedavisinde kullanılabilecek bir bilgi üretmeye çalışıyoruz biz orada. Benim insanlık için yaptığım faaliyetten koparılıp duruşma salonuna sokulmam, olayın komedisinin üstüne daha da aşağılayıcı ve incitici bir his oluşturuyor insanın üzerinde.”

Duruşmasının olduğu gün Deniz Göktaş’ın savcılığa çıkarıldığını hatırlatıyorum Rüçhan Erdoğan’a ve kendisiyle aynı üniversitede olan bir öğrenciye diploma töreninde yaşatılanları da… 

“Küçükken üniversitede olduğum dönemi hayal ettiğimde kendimi ifade etmeye, kendini gerçekleştirmeye veya ne yapacağım seçmeye veya seçmemeye yönelik çok büyük bir özgürlük hayal ediyorduk. Fakat bahsettiğiniz şekilde mezuniyeti sırasında diploması üzerinden zorbalığa maruz kalan, Deniz Göktaş ve kitlesi bizim yaşıtlarımızdan oluşuyor. Korkunç bir tahakküm hissediyorum üzerimde. Üniversite öğrencisi olduğunuzda daha serbest olacağımıza dair bir vaat vardı biz küçükken. Bu vaat kesinlikle gerçekleşmedi. Belirlenmiş bir pozisyon var; söyleyebileceğimiz şeyler belli, söyleyemeyeceğimiz şeyler belirlenmiş çoktan. Deniz Göktaş gözaltına alındığında ‘Aa demek ki gerçekten istediğimizi söyleyemiyormuşuz’ ya da bu mezuniyeti sırasında diploma şiddetine maruz kalan arkadaşımızı düşündüğünüzde … Kimse bu özel anı tanımadığı birisiyle tanımlamak istemez. İnsan bir kere mezun oluyor. Değerli bir an. Buna başkasının istila eder şekilde elini koyup ‘Ben sana bu diplomayı veriyorum, ben olmasam bu diplomayı alamazsın, ben sana lütfettim, boyun eğeceksin’, gerçekten bir tahakküm gibi." 

21 yaşındaki bir gencin hem yaşadığı hem da tanık olduğu olaylar için seçtiği kelime ‘istila’ydı. Bu kelimeyi neden seçtiğini de sordum kendisine. 

“Kampüste yaşadığımız polis şiddeti ve abluka sırasında gerçekten evimin istila edildiğini hissettim. Sözde kampüs duvarlarının arkası bizim için hem zihinsel hem de fiziksel olarak özgürlük isteyeceğimiz bir yerdi. Fakat bunun tamamen o gün istila edildiğini ve bu duvarların yıkıldığını öğrendik. “

Neden özellikle Alzheimer hastalığı üzerine çalıştığına gelince, hafızanın nasıl çalıştığını, bilginin nasıl kaydedilip nasıl silindiğini ya da o bilgiye ulaşmayı engelleyen başka mekanizmaların olup olmadığı merak eden bir gençle tanıştım. Toplumsal anlamda da hafıza üzerine çalışan sosyal bilimcilerin de ilgi alanı olan bu konunun yer yüzündeki bütün insanlar için umut olabilmesinin önündeki ‘mahkeme’ engellerini düşündüm. 

“Ortaokuldayken okuduğum kitaplarda hafıza beni çok ilgilendiriyordu. Hafıza ya da bilginin işlenmesi benim için çok ilginç bir konuydu. Bilginin bir noktaya işlenmesi beni çok büyüleyen bir şeydi her zaman. Hafıza bizim beynimizde nasıl işliyor? Sonuçta burada biyolojik yumuşak bir materyal var. Hafıza insan bedeninde nasıl barınıyor? Nerede? Mesela ben bir şey düşündüğüm zaman bu düşünce nerede? Bu beni çok büyüleyen bir soruydu. Şöyle düşünürüm, bilimin cevabı 5 yaşındaki yeğeninizin, kardeşinizin soracağı soruları cevaplamak olmalı diye. Alzheimer'a gelirsek, lisedeyken zaten hafıza üzerine ve bunun biyolojik kimyasal olarak nasıl işlendiğine çok merak salmıştım. O sıralarda ailemden bir yakınıma demans teşhisi kondu. Ben hafıza ve beyin üzerine çalışmaya karar verdiğim için hangi devlet üniversitesinde beyin üzerine çalışan hocalar var araştırdım. Boğaziçi Üniversitesi'ndeki hocamın araştırmasını gördüm. Ardından onun yanına gidebilmek orada araştırma yapabilmek adına Boğaziçi Üniversitesi'ni seçtim. Biz laboratuvarda beyindeki hücrelerin iskeleti üzerine çalışıyorduk. Bu hücreler çok hassas, büyük uzantıları var, ipliksi yapıları var. Bu ipliksi yapının uzayıp kısalması, esnekliği, yeni bir şey öğrenirken dallanıp budaklanması veya unuturken budanması üzerine bir proje üzerinde çalışıyorduk. Sonunda Alzheimer'a bağlanan bir ipucu bulduk. Bizim için çok heyecan vericiydi. Ve tabii ki o arada ailemde yaşı büyük akrabalarımın demansları biraz daha ilerledi. Bu araştırmanın benim için duygusal bir değeri de vardı. Ve ben hala unutmayı çok ilginç buluyorum. Bilgi nereye gidiyor?  Ya da siliniyor mu ya da bilgi kaybolmuyor biz mi erişemiyoruz; bunlar benim için hala çok büyüleyici sorular. Laboratuvarda araştırma yaparken olayların biraz daha kimyasal yanına da ilgi sarmaya başlamıştım. Kimya ile çift ana dal programına başladım bir de. Ardından Türkiye'de ve yurt dışında yine beyin üzerine araştırmalar yürüten başka laboratuvarlara kısa dönem araştırmacı olarak, stajyer olarak gittim. Bu dönem bitirme projem olarak da Alzheimer'da beyin hücrelerinin iskeletinin düzenlenmesi, bunun uzayıp kısalması, dallanıp budaklanması üzere yeni bir mekanizma önerdim. Bunun üzerine deneylere devam ediyorum. Başka araştırmacılarla da ortaklık içindeyiz. Çok heyecan veriyor bana bu konu.”

Bilim sonsuz bir alan… Üretilen bir bilgi, bir hastalığın tedavisi için ışık olabiliyor. Bu kadar uyaranın olduğu, insanın kendine, etrafına, topluma ve doğaya yabancılaşmasının sert yaşandığı bir dönemde çağın hastalığı olarak nitelendirilen Alzheimer’a çare bulabilecek çok sayıda araştırma yapılıyor zaten. Rüçhan Erdoğan Belçika’daki laboratuvarda beyin hücrelerinin iskeletinin demans durumunda nasıl değiştiğini, neden değiştiğini araştırmaya devam edecek. 23 Ekim’de bilimsel araştırmalarına yine bir mola verecek çünkü yine duruşması var, ona katılacak. Dava denilen şey zihinsel bir yük ve orada öyle duruyor. Çünkü hep ne olacak kaygısı… 

“Mahkeme aralarında laboratuvara uğrayabilirsem ek bir proje yazmıştım Sağlık Bakanlığı’na. O onaylandı. Ona da ekim ayında başlayacağız. Derslerimi verdim, bitirme projemin büyük bir kısmını yaptım. Üst sınıflardan dersler alıyorum. Çünkü araştırmaya daha çok zaman harcamak istiyorum. Bir bilim insanı olarak bilgi üretmek istiyoruz. Bunun için laboratuvarda geçirdiğin zaman sadece yaptığınız deneylerle sınırlı değil. Bunun dışında bir de oturup düşünmeniz gerekiyor. Tartışmanız gerekiyor. Bilimin en önemli bileşeni tabii ki de zihinsel olan kısım ve özgürlüğünüz kısıtlandığında, araştırmalarını yaptığınız alan istila edildiğinde bilgi üretme yetinize de ket vuruluyor. Kendinizi budanmış, zorbalanmış ve dövülmüş hissediyorsunuz. “

Alzheimer bir demans türü ve beyni, sinirleri, vücudu tahrip eden bir hastalık. Eğer Rüçhan Erdoğan ve arkadaşlarının beyin hücre iskeletinin yapısına ilişkin hipotezleri ispat edilirse Alzheimer'ı önleyici ilaçların geliştirilmesine olanak verecek bilgi üretilmiş olacak. 

Gözaltından çıktıktan sonra onurluyduk. Dik çıktık” diyen Rüçhan Erdoğan ’a yaşatılanlar akademiden kolluğa, yargıdan medyaya örgütlü bir sistemin sonucu. İşte bu yüzden hafıza önemli…

/././

Makbul vatandaşlar ve halkın “öteki” kesimi!-Mehmet Y. Yılmaz- 

Bir tür apartheid rejiminde yaşıyoruz. Kanunlar bazı vatandaşları bağlıyor, bazıları başka hukuk kurallarına tabi, çoğu zaman da dokunulmazlıkları var.

Deniz Göktaş’ın tutuklanmasına yol açan iki iddiadan biri Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesinin üçüncü fıkrasında tarif edilen “halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama” suçunu işlediği iddiası.

Bunu kaç bin kere yazdığımı artık hatırlamama imkân yok.

Madem savcılar bu suçun kolayca işlenebildiği konusunda bu kadar ısrarcı, ben de ısrarla soracağım.

Artık hukuk fakültesinin önünde ayakkabı boyayan çocuk bile biliyor ki bu suçun oluşması için “halkın bir bölümünün benimsediği dini değerlerin alenen aşağılanması” yetmez.

Bu fiilin “kamu barışını bozmaya uygun olması” gerekir ki 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılabilsin.

Mesela bir meydanda, herkesin önünde Kur'an-ı Kerim yakan bir kişinin eylemi, “kamu barışını bozmaya uygun” diye değerlendirilebilir.

Bu eylemin sonunda kimse ayaklanmamış olsa bile, böyle bir şeye zemin yaratabilecek bir provokasyon olarak değerlendirilip cezalandırılabilir.

Her halde basit bir espri ile bu eylem aynı şekilde değerlendirilemiyor olmalı.

Göktaş’ın yüzlerce kez tekrarlanmış esprilerinin kamu barışını bozduğuna ya da böyle bir şeye yol açma ihtimalini yarattığına tanık oldunuz mu?

Olmadınız çünkü memleketin aklı başında dindarları, böyle esprilere sinirlenseler bile gidip kimsenin kapısına dayanmıyorlar.

Hadi diyelim ki savcı adı üzerinde iddia edecek; tutuklama kararı veren hâkim, savcıya bunu sorma gereğini nasıl duymuyor da tutuklama kararı verebiliyor?

Verebiliyor çünkü her şey dönüp dolaşıp, Recep Tayyip Erdoğan’ın bir daha seçilememe korkusuna dayanıyor.

Erdoğan’ın seçmenini birleştirme politikalarından biri de kültür savaşlarından medet ummak.

Bir avuç sosyal medya trolü ve onların işaretiyle harekete geçen Adliye’nin bir görevi de bu.

Normal şartlar altında dindar insanların ezici çoğunluğunun haberi bile olmayacak bir espriyi, sosyal medya köpürtmeleriyle “cezalandırılması gereken bir suç” haline getiriyorlar, sonrası Adliye’nin işi.

Böylece dindar insanlara “dinimiz güven altında” mesajı da iletilmiş oluyor ki gelecek seçimde pahalılıktı, ücret düşüklüğüydü gibi düşüncelere kapılıp, ona buna kanmasınlar, başkasının peşine takılmasınlar.

Bana sanki dindar insanlara, “göbeğini kaşıyan adam muamelesi yapıyorlar” gibi geliyor ama bu başka bir yazının konusu olsun.

Bunun yanı sıra kanunun bu maddesi, muhalif cezalandırmak için uygun bir araç olarak da görülüyor olmalı.

Adalet Bakanlığı Adli Sicil ve İstatistik Genel Müdürlüğü’nün raporlarından çıkardığım sonuçlar şöyle: 

2022 yılında 1600 aktif dosya var.

2023 yılında önceki yıllardan devredilenlerle toplam dosya sayısı 2 bin 283. Sadece 2023 yılında 1076 yeni dosya açılmış.

2024 yılında 1561 yeni dosya var. Önceki yıllardan devredilenlerle birlikte dosya sayısı 3 bini bulmuş.

2025 yılından bugüne kadar da 2 bin 658 dosya görünüyor.

Bu suçlardan mahkûmiyet ve hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararları ise açılan dosyaların yüzde 45’ine karşılık geliyor. Yarısından çoğu beraat etmiş.

Adli sicil istatistikleri gösteriyor ki son beş yılda “kamu barışına karşı suçlardaki” dikey artışın nedeni fiziki olaylardan daha çok internet ortamındaki etkileşimler.

Yani millet birbirinin boğazına sarılmamış ama troller internette yaygara koparmış ki Adliye harekete geçsin.

Adaletin troller marifetiyle muhalif kişi ve gruplara karşı bir silaha dönüşmesi de böyle gerçekleşiyor.

Aslına bakarsanız normal bir hukuk düzeninde tam tersinin olması gerekir.

Yani bu tür olaylarda soruşturulması gereken espriyi yapan, yazıyı yazan, karikatürü çizen, filmi çeken filan değil, bunları gerekçe yapıp milleti tahrik etmeye çalışan trol çeteleridir.

Son yıllarda “kamu barışını fiziki olarak bozan” tek olay LeMan dergisinin birtakım kişiler tarafından kışkırtılan kalabalıklar tarafından basılması olayı oldu. Başka bir örnek yok.

O eylemde can kaybı olmadıysa bu şans eseri binanın o gün, o saatte boş olmasından kaynaklanıyor.

Ancak “halkın belli bir kesimine karşı polis tarafından da korunan kişilerce kışkırtılan kitle” mala zarar verecek taşkın hareketlerde bulundu, cam çerçeve kırıldı.

Polisin bütün bu olay süresince gözaltına alıp, savcılığa sevk ettiği tek bir kişi var: Saldırganları engellemek isteyen barış akademisyeni Aslı Aydemir!

Ona da sürekli yeni suç uyduruluyor ki hapse bir girsin, bir daha çıkamasın.

Aslında sadece buna bakarak bile “halkın bir kesimine karşı kin ve nefret içinde” olunduğunu söyleyebilmek mümkün.

LeMan Dergisi’nde beş gün önce yayınlanmış ve o ana kadar da kimsenin dikkatini çekmemiş bir karikatürü gerekçe yapıp, bir gece vakti baskına gelenlerin eylemi “kamu güvenliği için açık tehdit” bile değildi, doğrudan kamu düzenini bozmuştu.

Ama Adliyemiz bu olayda kafasını ters tarafa çevirmeyi tercih etti, dedim ya; aslında “halkın bir kesimine karşı kin ve nefret içinde” olanlar rejimin “makbul vatandaşları!”

Onun için bir tür apartheid rejiminde yaşıyoruz.

Kanunlar bazı vatandaşları bağlıyor, bazıları başka hukuk kurallarına tabi, çoğu zaman da dokunulmazlıkları var. 

/././

Bugün Silivri: Hukuk ve siyasi tarihimizde örneği yok, bir ilk -Yalçın Doğan-

Türkiye daha da sert bir iklime doğru yol alırken bugün Silivri çok farklı bir güne hazırlanıyor. Ekrem İmamoğlu bugün Silivri’de üç ayrı davadan yargılanıyor. Bir kişinin AYNI günde üç AYRI davada yargıç karşısına çıkmasının Türk hukuk ve siyasi tarihinde eşi yok.

Sahadaki oyuncuların çoğu siyahi, İngiliz formasıyla, Belçika formasıyla, herhangi bir Avrupa Milli Takım formasıyla.

Dünya Kupası’nda genellikle Afrika kökenli siyahi oyuncular başka ülkelerin milli formalarını taşıyor.

“Avrupa, Amerika forması” giyen Afrika kökenli oyuncularla gerçek Afrika ülkelerinin maçlarını izliyoruz.

Vaktiyle sömürdükleri, aşağıladıkları ülkelerden devşirdikleri insanların bir kaç kuşak sonrasında doğan çocuklarını kendi yurttaşları yaparak, yetenekli oyuncularına milli forma giydiriyorlar.

Arada garip olaylar var. Örneğin, iki kardeşten biri Alman, diğeri Gana Milli Takımında oynuyor.

Ya da oğlu milli takımda oynuyor, babasına vize verilmiyor.

Kişi başına düşen gelirleri 500, 800 dolar arasında değişen bir zamanlar sömürülen ülkeler, Dünya Kupasında kişi başına 30 bin, 40 bin dolar düşen beyazlara kök söktürüyor.

“Büyük takım” diye anılan Avrupa ülkeleri, sömürdükleri Afrika ve Asya ülkeleri karşısında eleniyor. Kupada “mazlum milletlerin” intikamı yaşanıyor.

Operasyonla uyanmak

Türkiye’de ne yaşanıyor?..

Bir yılı aşkın süredir hemen her hafta sonu özellikle CHP’li belediyelere dönük siyasi operasyonlar, gözaltı ve tutuklama furyası yaşanırken, son günlerde işin rengi fena halde değişiyor.

Dün sabah avukatlar, gazeteciler, sivil toplum örgütlerinin üyeleri, akademisyenler, bazı siyasi parti temsilcileri, 39 kişi gözaltına alınıyor. Savcılık açıklamasına göre, “THKP/C Dev - Yol” ile bağlantılı.

T24 dış haberler editörü Buse Söğütlü de gözaltına alınanlar arasında.

Son günlerde yaşlı başlı öğretmenler dahil, arka arkaya gözaltılar, her gün yeni bir gözdağı.

Nereye kadar?..

Üç ayrı dava

Türkiye daha da sert bir iklime doğru yol alırken, bugün Silivri çok farklı bir güne hazırlanıyor.

Ekrem İmamoğlu bugün Silivri’de üç ayrı davadan yargılanıyor.

-Diploma davası.

-Casusluk davası.

-İBB davası.

Bir kişinin AYNI günde üç AYRI davada yargıç karşısına çıkmasının Türk hukuk ve siyasi tarihinde eşi yok. Bu bir ilk.

Önce diploma davası

Bir değişiklik olmaz ise, İmamoğlu bugün önce diploma davasına giriyor.

İstanbul Üniversitesi 31 yıl sonra diplomasını iptal edilince, İmamoğlu İstanbul 5. İdare Mahkemesine iptal davası açıyor. Hakim ve Savcılar Kurulu İdare Mahkemesinde mahkeme başkanı ile bir üyeyi görevden alıyor, yeni yargıçlar atanıyor. Yeni heyet İmamoğlu’nun iptal talebini red ediyor, o da Danıştay’a götürüyor. Ancak, bugünkü duruşma o değil.

Bugünkü diploma bağlantılı “resmi belgede sahtecilik” iddiasıyla yargılandığı ceza davası.

16 Şubat’ta görülen dördüncü duruşmada Silivri’deki mahkeme, İdare Mahkemesi’nin gerekçeli kararını beklemek üzere, duruşmayı bugüne erteliyor.

Casusluk davası

İkincisi casusluk davası.

İddiaya göre, Hüseyin Gün isimli bir iş insanı yabancı istihbarat servisleriyle ilişki kurarak, Türkiye’deki seçmen verilerine erişim sağlıyor, bu veriler seçimde kullanılıyor.

Davada İmamoğlu ile beraber danışmanı Necati Özkan, TELE 1 Genel Yönetmeni Merdan Yanardağ ve Hüseyin Gün tutuklu olarak yargılanıyor.

13 Mayıs’taki ilk duruşmada okunan iddianameye göre, 15 ile 20 yıl arasında hapis cezası isteniyor.

Arada mahkeme başkanı değişiyor, bugün yeni bir başkan var.

İmamoğlu bugün bu davaya da katılıyor.

Duruşmanın süresine bağlı, uzarsa İmamoğlu bugünkü İBB davasına girmeyebilir.

143 eylemden sorumlu

Silivri’de bugün üçüncü dava İmamoğlu’nun “suç örgütü kurmak ve yönetmek” iddiasına dayanan İBB yolsuzluk davası. Belediye başkanları, belediyede görevli meslek sahibi insanlar, iş adamları ve bazı personelin yer aldığı bu davada 59’u tutuklu toplam 416 kişi yargılanıyor. Etkin pişmanlık, yeni ifade konularına rastlandığı dava.

İmamoğlu burada 143 eylemden ayrı ayrı sorumlu tutularak, cezalandırılmak isteniyor.

Ana dava bu.

Ayrı ayrı açılmış

Özetle: Odakta İmamoğlu var, onunla bağlantılı olduğu öne sürülerek, yargılanan başka insanlar var.

Ayrı ayrı açılan davalar.

Savunmanın bugüne kadar en çok vurguladığı söz şu:

“Her şey yasaya uygun ama, her şey hukuka aykırı."

Silivri’de bugün hukuk tarihine, siyasi tarihe geçecek başka bir gün.

/././

10 soruda NATO’nun Ankara Zirvesi -Barçın Yinanç- 

Ankara Zirvesi; NATO’da yeni bir dengelemeye gidilmesi, Trans Atlantik bölgesinin savunma ve güvenlik mimarisinin yeniden şekillenmesi açısından önemli bir dönüm noktası olacak. Zirve, ev sahibi ülkenin demokrasiye en sert darbeleri vurduğu bir döneme denk geldiği için arkasında gurur dolu, parlak bir yankı bırakmayacak.

Neden NATO 3.0?

Soğuk Savaş dönemi NATO 1.0, Soğuk Savaş sonrası dönem ise NATO 2.0 olarak kabul ediliyor. 

Soğuk Savaş sonrasında NATO’nun Avrupa ayağı barış temettüsünün tadını çıkardı. Savunma harcamalarını kısarken, güvenliğini ABD’ye ihale etti. NATO 3.0 ile öngörülen Avrupa ve Kanada’nın ABD’ye asimetrik bağımlılığının azaltılıp Trans Atlantik ilişkilerde yeni bir iş bölümüne gidilmesi. 

2025’ten bu yana NATO’da neler yaşandı?

2014’te müttefik ülkeler savunma harcamalarını yüzde 2’ye çıkarma sözü vermişti.

Halen Slovenya, Çekya, Arnavutluk gibi ülkeler yüzde 2’nin altındalar. ABD’nin Avrupa’ya “daha fazla elini taşın altına koyması” çağrısı yeni değil. 

Trump’ın tehditleri Avrupa’nın konfor alanından çıkmasını hızlandırdı. Geçen sene Trump’ı memnun etmek için üye ülkeler savunma harcamalarını 2035’e kadar yüzde 5’e çıkarma kararı aldı. Bu sözü verir, yerine getirmeyiz diyen ülkeler elbet var. Ancak İttifak tarihinde 2025’te bir ilk yaşandı ve Avrupa ülkeleri ile Kanada askeri harcamalarını bir önceki seneye oranla yüzde 20 artırdı. Polonya ve Baltık ülkelerinin yanısıra, özellikle Almanya silkelenip gaza bastı. 

Ancak yüzde 5 sözü, Trump’la başka krizler yaşanmasına engel olmadı. Trump’ın Grönland’a göz dikmesi, İran’a başlattığı savaşta Avrupalı müttefiklerin yardıma gelmediğini söylemesi, NATO’dan çıkabileceğine dönük açıklamalar, ittifakı neredeyse varoluşsal bir krize soktu. Ankara zirvesi, emekli büyükelçi Fatih Ceylan’ın ifadesiyle, Atlantik’in iki yakasını bir araya getirme işlevi görecek.

Trans Atlantik vazo kırıldı mı, ABD’siz NATO mu?

Ocak ayında Avrupa Parlamentosu’na konuşan NATO Genel Sekreteri Mart Rutte, “Burada Avrupa Birliği'nin ya da genel olarak Avrupa'nın ABD olmadan kendisini savunabileceğini düşünen varsa, hayal kurmaya devam etsin. Yapamazsınız. Yapamayız. Birbirimize ihtiyacımız var" dedi. “Bırakın yüzde 5’i, savunma harcamalarını yüzde 10’a çıkarmanız da yetmez” diye ekledi.

Geçen hafta yaptığı açıklamada da, “NATO transatlantik bir ittifaktır ve her zaman da öyle kalacaktır. Ancak daha iyi olması için yeniden dengelememiz gerekiyor” dedi.

ABD’nin nükleer koruması İngiltere ve Fransa dışında diğer ülkeler için yaşamsal önemde. Ancak uzun menzilli stratejik bombardıman uçaklarından, istihbarat, gözetleme, uzay ve siber yeteneklere, Avrupa’nın ABD’nin kimi alanlarda bırakacağı boşlukları kısa vadede doldurması çok zor. Öte yandan ABD’nin de Avrupa’da pek çok askeri üssü var. NATO zirvesi öncesinde Washington’a Trump’ın gazını almaya giden Rutte, 4 bin ila 5 bin Amerikan uçağının Avrupa’daki üslerden havalandığını söyledi. Rutte’nin 500 uçağın İtalya’dan kalktığını açıklamasının ülkeyi karıştırdığını da eklemeli. Özetle, ABD-Avrupa bağı kolay kolay çözülmez, ancak ilişkilerin yeni bir dengelemeye evrileceği muhakkak.

NATO’nun üç C’si nedir?

Cash, contribution, capabilities. Nakit, katkı, kabiliyetler. 2025’te 1. C işi (en azından kağıt üstünde) halloldu. Ankara zirvesi, diğer iki C konusunda Trump’ın “gözünü boyamaya” çalışacak. İttifak üyelerinin savunma harcamalarını artırmaları meseleyi çözmüyor; bu harcamayı nasıl yapacakları, edinecekleri askeri yetenekleri nasıl kullanacakları da önemli. NATO operasyonlarına daha fazla katkı sağlaması, kendi askeri yeteneklerini NATO’nun kullanımına sunması gerekiyor. Ülkelerin silah sistemlerinin birbiriyle çalışabilmesi gerekiyor. Bir Avrupa ülkesinde üretilen tank mermisinin başka bir ülkede üretilen tanklarda kullanılabiliyor olması gerekiyor. NATO zirvesi öncesinde Savunma Sanayii Fuarı'nın düzenlenmesi bu açıdan önem taşıyor. NATO ülkelerinden imzalayacakları anlaşmaların açıklanmasını Ankara’ya kadar bekletmeleri istenmiş. Rutte milyar dolarlık anlaşmaların imzalanacağını söyledi. Trump’a, “Bak, boş durmuyoruz” mesajı verilecek. NATO tarihinde en çok çok taraflı ve çok uluslu işbirliği anlaşmalarının imzalanacağı zirve olması bekleniyor.

NATO’nun Avrupalılaşması ne anlama geliyor?

Reuters haber ajansının ele geçirdiği, büyükelçilerin üzerinde mutabık kaldığı nihai bildiriye göre NATO liderleri “daha güçlü bir NATO’da daha güçlü bir Avrupa” inşa edeceklerini ifade edecekler. ABD’nin “burden sharing/külfet paylaşımı” noktasını geçtiği, artık “burden shifting” külfet aktarımı istediği söyleniyor. Yani ABD’nin askeri yeteneklerini Avrupa’dan çok daha hızlı çekmesi gündemde. Türkiye’nin NATO’nun Avrupa kanadının güçlenmesine itirazı yok. Ancak bu durumun AB’nin ön plana çıkıp AB üyesi olmayanların dışlanması sonucunu yaratmasına karşı. Bu aşamadan sonra bu konuda sürekli diken üstünde durmaya devam etmek zorunda kalacak. Savunma sanayii işbirliğinin ABD’yi de içine katarak gelişmesi için çalışacak.

ABD tam ne istiyor?

En önemli mesele de ABD’den karışık sinyaller alınması. Trump Amerikası bir yandan savunma alanında kendi başınızın çaresine bakın derken, diğer yandan benden silah sistemleri satın almaya da devam edin diyor. Ama İran savaşının da etkisiyle, kendisi de üretim hattında sıkıntı yaşamaya başladı. Avrupa başkentleri ABD’nin askeri güçlerini, imkan ve yeteneklerini nasıl bir süreç içinde azaltacağına dair bir yol haritası istiyor. 

Savaş Bakanı Pete Hegseth, ABD’nin Avrupa’daki kuvvet yapılanmasıyla ilgili 6 ay içinde bir gözden geçirme yapacağını söyledi.

Ancak sonrasında alınacak kararları neyin belirleyeceği belli değil. Trump Almanya’ya kızdı, asker çekeceğini söyledi. Polonya’ya ek asker konuşlanmasını Pentagon durdurduktan sonra, Trump Polonya’nın muhafazakâr cumhurbaşkanını sevdiği için ülkeye asker göndereceğini açıkladı. Avrupalılar Ankara’da ABD’den daha net bir strateji isteyecekler. Net bir yanıt alacakları kuşkulu.

Ankara Zirvesi'nden nasıl bir Rusya mesajı çıkacak?

Reuters’in gördüğü nihai metne göre Rusya’nın Avrupa-Atlantik güvenliğine uzun vadeli tehdit oluşturduğu ifade edilecek. Zirveden 15 gün önce Moskova’ya giden Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Rusya'nın yerini hesaba katmayan bir Avrupa güvenlik mimarisinin eksik kalacağını söyledi. Türkiye’nin bu yaklaşımda şimdilik tek başına kaldığını söylemek gerek. “Fidan haksız mı; bir noktada Avrupa’nın Rusya’yla anlaşması ve yan yana yaşaması gerekecek” dediğim bir Avrupalı diplomat, “Olabilir, ama şimdi değil; ileri bir aşamada” deyip kestirip attı.

Zirveye NATO liderleri dışında kimler katılacak?

Ukrayna Lideri Volodimir Zelenski, liderlerle yemek öncesi bir araya geldikten sonda dışişleri bakanlarının yemeğine katılacak. Ukrayna son dönemlerde Rusya’ya karşı başarılı hamleler yaptığı için, ezikleri sevmeyen Trump’ın gözüne girmiş durumda. İstanbul İşbirliği Girişimi üyesi ülkeler Katar, Bahreyn, Kuveyt ve Birleşik Arap Emirlikleri'nin dışişleri bakan seviyesinde katılmaları bekleniyor. NATO’nun Asya Pasifik ortaklarından Japonya Dışişleri Bakanı Güney Kore cumhurbaşkanı seviyesinde katılım sağlayacak; NATO liderleri ile akşam yemeğinde bir araya gelecek.

ABD Başkanı Donald Trump neden bu kadar merkezi bir rolde?

Çünkü sağı solu belli olmuyor. NATO gücünü askeri kuvvetlerinden değil, caydırıcılığından alıyor. Trump’ın saldırıya uğrarsanız gelmeyebilirim” açıklamaları bu caydırıcılığın altını oyuyor. Trump’ın aile fotoğrafına girmesi, nihai bildiride “birimiz hepimiz, hepimiz birimiz” anlamındaki 5. maddeye bağlılık yemininin tazelenmesine onay vermesi önemli. NATO liderlerinin nihai bildiriyle İran'ın asla nükleer silaha sahip olmaması gerektiğini ilan ederek, İran'a Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer özgürlüğüne tam olarak saygı göstermesi çağrısında bulunmaları belli ki Trump’ı mutlu etmek için düşünülmüş. Bu arada gözler Trump ile İtalya Başbakanı Georgia Meloni’de olacak. “Benimle fotoğraf çektirmek için yalvardı” diyen Trump’ı yalanlayan Meloni’nin ne yapacağı merakla bekleniyor.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dan beklenti nedir?

Kimi ülkeler Trump’ın suyuna gidilmesinden yana. Kimileri ise Trump’ı idare etmenin işe yaramadığı görüşünde. NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin Trump’ı eyleyen cici çocuk halleri kimi başkentlerin sinirine dokunsa da, Hatice’ye değil, neticeye bakılması ağırlık kazanıyor.

Rutte Trump’a yaranmaya çalışan cici çocuksa, Erdoğan da Trump’ın övgülerine mahzar olan lider olarak Trump’ı zapturapt altında tutacak odadaki yetişkin konumunda görülüyor.

Ya demokratik değerler?

Bu satırları yazarken, Dış Politikayla İçli Dışlı programını birlikte yaptığım genç meslektaşım T24 Dış Haberler Editörü Buse Söğütlü gözaltına alınmıştı. Onunla birlikte son 24 saatte gözaltına alınanların sayısı 40’a yakındı.

NATO sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi bir örgüt olma iddiasında. Kuruluş anlaşmasında demokrasi ve hukuk devletine atıf var. NATO hiçbir zaman demokrasiyi önceleyen bir örgüt olmadı. Ama ittifak tarihinde hiçbir zirve ev sahibi ülkenin demokrasinin tabutuna son çivileri çakmasına perde çekmek amacıyla kullanılmamıştı. Ankara zirvesi kısa dönemli güvenlik çıkarları için iktidara bu kadar pervasızca davranması için alan açan Avrupa’nın sözümona demokrasi tarihine kara bir leke olarak yazılacak.

/././

Mizaha ceza şaka mı?-Fikret İldiz- 

Kahkahaların cezalandırıldığı memlekette mizahtan korkanlar, gülmece karşısındaki zavallılardır. Gülmenin gücü otoriteleri bozar. Otoriteleri mizahla bozulanlar; gülmecenin karşısında yıkılır giderler.

Mizah yapanları hapse atıyorlar, esprilere ceza davası açıyorlar. Şaka mı bu?

Güldürürken düşündürenlerden korkuyorlar. Halka karşı baskıcı gücü yerenler, espriyle güldürerek insanları düşündürenleri tehlikeli bulanlar; mizahtan korkuyorlar. 

Kahkahaların cezalandırıldığı memlekette mizahtan korkanlar, gülmece karşısındaki zavallılardır. Gülmenin gücü otoriteleri bozar. Otoriteleri mizahla bozulanlar; gülmecenin karşısında yıkılır giderler.  

Mizah, stres altında olduğunuz zamanlarda gerilimi çözer. Yaşamın gülünç haldir. Gülmek, gülümsemek, kahkaha, mizah ve şaka hem trajedi ve hem komedidir. İnsanlar yaşadıkları acılara karşı gülmeyi ve mizahı buldu. Yaşam şaka gibidir.

Mizah ne söylemelidir? Her şakanın ardında bir gerçek var mıdır?

Yaşam bazen şaka gibidir, ama gerçektir. Gıdası espridir, korkulmaz. Gülünebilir.

Gülümsemek ve kahkaha atmak günlüğünüzün bir köşesinde durur. Güldükçe gülersiniz, kahkahalar atabilirsiniz! Ne kadar çok ihtiyacınız varsa asık suratlardan ve otoritelerden kurtulmaya, mizah hep olacaktır. Hatta eleştirilerde, mizah hep vardır.

Kızdığınız zaman, şaka mı bu dersiniz ama gülersiniz. Ardında mizah vardır. Yaşam komik gelebilir…Birçok güçlükler şaka gibidir bazen! Şakayı yapmak kadar, şaka yapılan kişinin bunu anlaması gerekir.

Espri anlayışınızı sorgulayın, ne kadar katlanıyorsunuz ve gülebiliyorsunuz…

Freud’a göre -şaka ve espri- gizlenip bastırılan saldırgan ve seksüel duygularla, endişelerin eğlendirici bir biçimde açığa çıkmasıdır…Bu duygu insana cesaret verir, üstünlük verir. Şakanın özü, sözü güçlüyse, bir değeri varsa espriye dönüşür. Şakalar ise sadece haz üretme amacı güder[i]

Eleştiriler alaycı sözlerle ifade edilebilir.

İroni ile mizahın birbirine karıştığı zamanlarda, güler misiniz, ağlar mısınız? Düşünür ve hüzünlenir misiniz? 

Herkesin eleştiri hakkı ifade özgürlüğünün koruması altındadır. Bu hakka kamu makamlarının müdahalesi söz konusu değildir. Mizahla bağlantısına karışılmaz bile…

İfade özgürlüğü demokratik toplumun zorunlu temelidir. AİHM kararlarında her bireyin gelişmesi için temel koşullardandır. “Siyasi görüş” açıklamak bu hakkın içindedir.  AİHM, “Peter Michael Lingens v. Avusturya” kararı siyasal görüş açıklamanın bir örneğidir. Profil dergisinin basımcısı Lingens, Avusturya Başbakanı Kreisky için yazdığı yazıda "oportünizmin en aşağılığı, ahlaksızlık, onursuzluk, vahşilik, siyasal ahlaktan yoksunluk" sözcüklerini kullanarak Başbakan’ı eleştirmiştir. Hakkında mahkûmiyet kararı verilmiştir.  Avrupa İnsan Hakları Komisyonunun 11/10/1984 tarihli “Lingens v. Avusturya” Raporunda , demokratik bir toplumda ifade özgürlüğünün temel öneminin altını çizildi.

AİHM kararında şöyle dedi: “görüşlerin ve düşüncelerin basın yoluyla yayılması özgürlüğünün kullanılması, bilhassa, mesele, tartışma konusu olan siyasal meselelere ilişkin olduğunda önem taşımaktadır. Politikacıların eleştirilmesi, Sözleşmenin Başlangıç Bölümünde tanımlanan “etkin” siyasal demokrasinin bir zorunlu unsurudur ve bu sadece bir hak değildir, ama aynı zamanda, basının bir ödev ve sorumluluğu olarak da değerlendirilmelidir. Komisyona göre, “ifade özgürlüğü, siyasal meselelere ilişkin olduğunda, söz konusu olabilecek kayıtlamalar mutlaka çoğulculuk, hoşgörü ve açık fikirlilik anlayışı içinde uygulanmalıdır.”

AİHM  “Lingens v. Avusturya” (08/07/1986) kararına göre; politikacıları eleştirmenin kabul edilebilir sınırları, özel bireyleri eleştirmenin sınırlarına göre daha geniştir.

Forum dergisinde Gerhard Oberchlick, sağcı bir Partinin lideri olan Eyalet Valisi Jörg Haider'i "ahmak, geri zekalı ( Trottel )" diye eleştirmişti. Avusturya'da yargılanmış ve mahkûm olmuştur. AİHM’si “Oberschlick v. Avusturya”  23/05/1991 tarihli kararında gazeteci olan başvurucu bir politikacının beyanatıyla ırkçılığı kışkırttığı ve Nasyonel Sosyalizmin Yasaklanması Yasasına muhalefet ettiği gerekçesiyle suç duyurusunda bulunulmuştu. Şikayetlerinin tam metni Forum isimli dergide yayınlanmıştır. Bunun üzerine anılan politikacı kişilik haklarına saldırı gerekçesiyle dava açmıştır. Başvurucu para cezasına çarptırılmıştır. AİHM kararında Sözleşme Madde 10’un ihlal edildiğini tespit etmiştir.

Bir politikacının kamusal alandaki eylemleri bakımından yapılabilecek eleştirinin kabul edilebilir sınırları, özel kişilerin aynı bağlamda eleştirilmesinden daha geniştir. Bir politikacının, her bir sözünün ve davranışının gerek gazeteciler gerekse daha geniş ölçekte kamu tarafından yakın gözetimine kendisini açık tutması hem kaçınılmazdır hem de bilinen bir durumdur. Bir politikacı, özellikle kamuya açıklamalar yaptığında daha yüksek derecede bir hoşgörüyü göstermek zorundadır. Bir politikacı, özel yaşamı çerçevesinde bir eylemde bulunmadığı zaman bile, şöhretinin korunması bakımından kuşkusuz ki hak sahibidir. Ancak, bu korumanın gerekleri, siyasal meselelerin açıkça tartışılmasının yararı dikkate alınarak tartılmalıdır.”

AİHM “Schwabe v. Avusturya” 28/08/1992 tarihli kararında demokratik toplumda politikacıların eleştirilmeyi hazmetmek / kabul etmek zorunda olduklarına karar vermiştir.

“Piermont v. Fransa” (27/04/1995) kararında ise açıkça şöyle demektedir: “Resmi görüşlere ve düşüncelere muhalefet eden bir kişinin görüşleri siyasal arenada kendine yer bulabilmelidir...”

AİHM “Castells v. İspanya” (23/04/1992) kararında;  “...Hukukun üstünlüğü ile idare edilen bir Devlette basının öncü vazgeçilmez rolü unutulmamalıdır. Basın özgürlüğü halkın siyasal liderlerin düşünceleri ve davranışları hakkında görüş sahibi olabilmeleri için en uygun araçlardan biridir...İfade özgürlüğü ayrıca herkesin, demokratik bir toplumun özünde yer alan özgür siyasal tartışmaya katılmasını olanaklı kılmaktadır.

“...Hükümeti eleştirmenin hoş görülebilir sınırları, kişileri, hatta politikacıları eleştirmenin sınırından daha geniştir. Demokratik bir sistemde Hükümetin eylemleri ve ihmalleri, sadece yasama ve yargılama organlarının değil, basının ve kamuoyunun da yakından incelemesine tabidir. Dahası Hükümetin elinde tuttuğu üstün konum, özellikle muhaliflerinin ya da medyanın haksız saldırılarını ve eleştirilerini karşılamak için başka araçları kullanabilecekken ceza davasına başvurmakta kendini sınırlı görmesini gerektirir.”[ii]

Mizaha ceza davası açmak “eleştiri hakkının” ihlalidir.  

Nüktedan ve ağır eleştiri, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin 10. maddesinde korunur. Bu eleştiriler geniş bir abartıya hatta provokasyona kadar varabilir; ancak kamuoyu yanlış yönlendirilmemelidir.  AİHM başvuru sahibinin kullandığı dilin provokatif olabileceği kanaatindedir. Genel kaygı konusu olan bir politik tartışmada yer alan herhangi bir birey özellikle başkalarının saygınlığı ve hakları açısından bazı sınırları aşmamalıysa da bir dereceye kadar abartma ya da hatta provokasyona izin verilebilir, bir başka deyişle, belirli bir dereceye kadar aşırılığa izin verilebilir.[iii]

Ne zamandır bir palyaço görmüyorsunuz?

Joseph Grimadli (1778-1837)  palyaçoydu, “Clown” maskesi takardı. Grimadli’nin maskesi kireçtendir, bembeyazdır. Beyaza boyanmış yanaklar kırmızı ile lekelenmiştir. Akrobatik hareketlerle, güldürücü danslarıyla herkesin gülümsemesinde yaşarlar…Giysisi rengarenktir. Kafası dazlaktır, dağınık birkaç tel saçı, burnunda küçük kırmızı bir balon vardır. Kırmızı burnuna hiç dokundunuz mu? Dokunursanız su fışkırtır, ıslanırsınız. Islanırsınız ama gülersiniz, kızmazsınız. Hep var olacaklardır! Görünce gülümsersiniz, hareket edince kahkahalar atarsınız.

Palyaço; maskesinin arkasına gizlediği yaşamın acılarını ve gerçekleri mizahla anlatır. Neşeli hikayeleri, hicivleriyle hem güldürür hem düşündürürler.

Mizah; fıkradır, şiirdir, masaldır, karikatürdür. Sahne sanatlarının can damarıdır. Mizahın en sivri dili, ironidir. Hiciv ve taşlama eleştirel bir muhalefettir.

Ne diye ceza vermeye kalkarsınız? Neden hapsedersiniz?

Gülünç olmamak lazım! Ayıp olur, mizah olur! Fıkra olur, gülünür!

Çocuklar ve insanlar masallara inanırlar.  

Çünkü insanların masallara inanma hakları vardır. Buna inanç özgürlüğü diyebiliriz.

İnançlara masal demek de bir haktır.

Buna da ifade özgürlüğü denir.

-----

[i] Gürol Tonbul. Her düş bir şaka değil midir zaten… Psikeart Sayı 64 2019. Sayfa 79.
[ii] AİHM “Miguel Castells v. İspanya” Osman Doğru. İnsan Hakları Kararlar Derlemesi, Cilt:2, İstanbul 1998, sf:51-74.
[iii] AİHM Otegi Mondrogon- İspanya Davası 2034 / 07- 5.3.2011.  

/././

Atina-İstanbul-Ankara yolculuğunda neler gördüm?-Stelyo Berberakis-

Her geçişimde Yunan polis memurlara soruyorum: “Bu binanın hali ne olacak?” diye. İlk başlarda sorduğum memurlar herhalde emekli olmuştur. Şimdiki genç memurlar gibi onlar da “Bakanlığa her gün yazıyoruz. Yeni bina lazım, daha çok memur lazım, ama her defasında aynı cevabı alıyoruz. 'Bekleyin yeni bina Meriç’te inşa edilecek ikinci köprü ile birlikte açılacak!'”

Bu yıl yine kendi arabamla Atina’dan İstanbul yolunu tuttum.

İki erkek çocuk babası olduğum için hep büyük arabalar seçerdim kendime. Büyüdükleri zaman kendime iki kişilik bir araba almayı hayal ediyordum. Nitekim emeklilik yıllarında böyle bir arabaya sahip oldum. Direksiyon başına geçtim ve “Ver elini İstanbul”’

Her zamanki gibi yakın dostlarımı görmek için ilk önce Selanik’te konaklama, ertesi gün Kavala’da kahve molası ve İskeçe’de konaklama.

Ertesi gün sınıra 40 km uzaklıktaki Aleksandroupolis’te (Dedeağaç) kahve molası ve Yunanistan’ın “çıkış” noktası olan Kipi gümrük kapısı.

AB üyesi Yunanistan’ın gümrük kapısı, 3.dünya ülkelerinde bile görülmesi mümkün olmayan son derece iptidai bir yapı. 

1920 de hizmete açılan bu gümrük kapısı 1981’de yenilenmiş ancak bugüne kadar hiçbir restorasyondan geçmemiş.

AB sınırı konumundaki bu gümrük kapısı, AB’nin hiçbir ülkesinin gümrük kapısı gibi değil. Pasaport ve Gümrük memur sayısı 2 ila 3 arasında değişiyor. Sınırı geçmek isteyen -çoğu Türk plakalı- yüzlerce Yunan ve yabancı plakalı arabalar saatlerce beklemek zorunda kalıyor. Kilometrelerce uzayan TIR kamyonları ise daha da içler acısı.

Duvarları nemden sararmış, çatlamış ve patlamış görüntüsü ile memurlar ellerinden geleni yapıyor yapmasına ama oto kontrolleri, pasaport kontrolleri derken memur ve alt yapı yetersizliğinden memurlarınki gibi oto sürücüleri ve oto içindeki çoluk, çocuk, yaşlı, genç yolcuların da bu yoğunluktan sinirleri geriliyor.

Her geçişimde Yunan polis memurlara soruyorum: “Bu binanın hali ne olacak?” diye. İlk başlarda sorduğum memurlar herhalde emekli olmuştur. Şimdiki genç memurlar gibi onlar da “Bakanlığa her gün yazıyoruz. Yeni bina lazım, daha çok memur lazım, ama her defasında aynı cevabı alıyoruz. 'Bekleyin yeni bina Meriç’te inşa edilecek ikinci köprü ile birlikte açılacak!'”.

Gerçekten de böyle bir proje 2004 yılında açıklanmıştı. Cumhurbaşkanı RT Erdoğan’ın son Atina ziyaretinde (Aralık 2023) Yunanistan Başbakanı Kiryakos Miçotakis’in son Ankara ziyaretinde de (Şubat 2026) imzalanan ikili anlaşmalarından biri de buydu zaten. Hem kara yolu hem demir yolu inşaatlarında anlaşma sağlanmıştı. Ama bugüne kadar değişen bir şey yok. Projeye göre 2026 yılı sonuna kadar bu inşaat tamamlanacağı açıklandı. Bu son açıklama geçen yıl yapıldı.

Gelelim İpsala’daki Türk gümrük kapısına. Sanırsınız, üçüncü dünyanın bir ülkesinden Avrupa gümrük kapısına geldiniz. Her yer tertemiz, birçok gümrük ve pasaport gişesi var. Ancak “mükabiliyet” gerekçesiyle burada da 2-3 memur iş başında. Kontroller hızla yapılıyor ve fazla beklemeden hemen geçiliyor.

Türkiye’den Yunanistan’a geçenlerin bir dezavantajı da, bu yetersizlikler yetmiyormuş gibi bir de “vize sorgulaması” medeniyle pasaport kontrolü uzadıkça uzuyor.

Yunanistan’dan Türkiye’ye geçen ve kilometrelerce bekleyen yüzlerce Türk plakalı oto, hele hafta sonları ve hafta başlarında- ortalama 5-6 saat bekleniyor.

Ben de bir çok kez bu kuyruklardan nasibini almış biri olarak Yunan haber sitelerine Yunan gümrük kapısındaki bu rezaleti yazıyor; Yunan okurlardan da destekleyici yorumlar alıyorum.

Uzun bir bekleyişten sonra 250 km uzaklığındaki İstanbul yoluna çıktım. Tekirdağ’da çay molası olmazsa olmazlardandır.

Akşam saatlerinde İstanbul’a giriş yolları, Kipi-İpsala sınır kapılarındaki uzun bekleyiş kadar yoğun bir trafikten sonra nitekim İstanbul’a varış.

Yorucu ancak vakit sorunu olmayanlara ve araba kullanmayı sevenlere tavsiye edilebilir bir otomobil yolculuğudur. Yeter ki sınırda sabırlı olun.

İstanbul-Ankara

Ankara doğumlu olduğum ve gençliğimi Ankara’da yaşadığım için “Ankara hasreti” çekenlerden biriyim.

Henüz ilk okul yıllarımda Ankara-İstanbul-Ankara yolculuklarımın çoğunu trenle yaptığım için, yine zar zor bulduğum TCDD bileti ile Söğütlüçeşme istasyonundan YHT’nin tertemiz vagonlarından biriyle seyahat ettim.

Ankaralı olmama rağmen Ankara kalesine en son 30 yıl önce çıkmıştım. Bu son gidişimde gözlerime inanamadım. Bir zamanlar gecekondularla dolu Ankara kalesi turistik olmuş. Mağazalar, Cafe’ler, lokantalar yerli yabancı turistlerle dolmuş.

Şaşırdığım başka bir şey, Ankara’da yaşayan İstanbul kökenli Rumların sayısı 40 aileden son yıllarda bir-iki aileye düşmüşken, İstanbul Fener Patrikhanesinin Ankara’ya bir Metropolit tayin etmesi oldu.

Niçin” diye sorduğumda “Ankara’da yalnız bir iki Rum Ortodoks ailesi yok ki, savaş yüzünden yüzlerce Rus, Ukraynalı, Moldovya ve Romanyalı Ankara’ya geldi. Onlar da Ortodoks oldukları için Patrikhane bir din adamını görevlendirmiş” cevabını aldım.

Peki Ortodoksların Ankara’da kilisesi yok ki” diye sorduğumda “Fransa büyükelçiliğinin Ankara kalesi yöresinde kullandığı Katolik kilisesini Ortodoksların da ibadet etmesi için patrikhaneye tahsis ettiğini” öğrendim.

Onlarca köfteci ile dolmuş Atatürk Orman çiftliğini tanımakta zorluk çektim.

Beştepe’deki Cumhurbaşkanlığı Külliyesinin etrafını saran geniş caddenin uzunluğu ve külliyeyi oluşturan binaların çokluğu dikkatimi çekti.

Kavaklıdere’deki Gazeteciler Cemiyetinde eski dostlarımla bitmek tükenmek bilmeyen sohbetlerimize hasret kalmıştım.

Çocukluğumun ve gençlik yıllarımı yaşadığım bomboş Bestekar sokağındaki yoğun trafik ve sıra sıra Lokanta, Cafe, Bar ve birahanelerle dolu olmasına bir kez daha çok şaşırdım.

Ankara’da yaklaşık bir hafta kaldıktan sonra tekrar TCDD’nin YHT’i ile İstanbul’a dönerken cep telefonuma gelen mesajda Mutlak Butlan kararının çıktığını öğrenince ilk önce inanmak istemedim.

İstanbul’a vardığımda gece geç saatlere kadar ekran başından ayrılamadım. Ertesi gün CHP ikiye bölünmüştü!  

Geçen sene Ekim ayında yine Ankara’ya geldiğimde o dönemde TELE1 sunucusu eski dostum deneyimli gazeteci Zeynel Lüle ile bir meyhanede sohbet ettikten sonra yine İstanbul’a döndüğüm gün TELE1’in kapatıldığı açıklanmıştı.!  Ankara’ya ne zaman hasret gidermeye gitsem mutlaka bir şeylerin değiştiğine tanık oluyordum.

Son yıllarda Atina’dan İstanbul’a gelişim bir rutin halini almışken, bu kez kendimi Yeniköy’de kiraladığım kiralık vakıf evine kapatıp bir kitap yazmaya karar vermiştim.

Bu kararı aslında 20 yıl önce almıştım. Cumhuriyet gazetesinde Atina muhabirliği yaparken, genel yayın yönetmenim Hasan Cemal’in ısrarı 20 yıldan fazla sürdü! Ancak faal gazetecilik/muhabirlik yıllarım o denli yoğun ve hızlı geçiyordu ki, kitap yazacak vakti bir türlü bulamıyordum. Kaldı ki yazarlık tecrübem olmadığı için de yeterince konsantre olamıyordum.

Ancak emeklilikle bulduğum vakti değerlendirmek için son olarak 2 ay boyunca kaldığım İstanbul’da ilk önce konsantre olmayı öğrendim ve kolları sıvadım. (bu 2 ay zarfında hayat pahalılığının gerçekten tavan yaptığına bizzat şahit oldum.)

Kitap, bana en çok sorulan bir soru ile ilgili.

Özellikle genç kuşak biz Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşı gayrı müslim azınlıklarını hiç tanımıyor.

Çünkü okuldaki ders kitaplarının hiçbirinde bizim varlığımızdan hiç bahsedilmiyor. Neyiz, kimin nesiyiz, Türk vatandaşıyız, üstelik Türkiye’de askerlik yapıyoruz ama adımız niçin ‘yabancımıyız biz? Yunanistan’dan mı, Ermenistan’dan, İsrail’den mi geldik?’  Bunu anlamakta zorluk çekiyor genç nesil.

Ancak aynı durum bizim Türk Vatandaşı olmamız, yalnız Türkiye’de değil, yıllar geçtikçe “Türk vatandaşı” olarak Avrupa ülkelerinde de dikkati çekmeye başlıyoruz. ‘Türk kimliğiniz var ama isminiz Türk ismi değil niçin?’ diye soran Avrupalı polislere ve makamlarına dert anlatmakta zorlanıyoruz bazen.

İyi ve güzel bir yaz günleri dileklerimle.

/././

Erkek savcı, Kanuni Sultan Süleyman şakası nedeniyle yargılanan komedyen Tuba Ulu hakkında mütalaasını verdi: Kadın cinsiyetini aşağılayıcı mahiyette; kamu barışını bozabilir -Can Öztürk- 

Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman hakkında yaptığı şaka nedeniyle gözaltına alınıp bırakılan komedyen Tuba Ulu, “Türkiye’nin her yerinde gösteri yaptım ve insanlara dokundum. Yaptığım şaka ve hicivde hiç kimseyi aşağılamak ya da hiç kimsenin değerlerine dokunmak gibi bir maksadım yoktu” dedi. Erkek savcı, Ulu hakkında verdiği mütalaada Ulu'nun ifadelerinin cinsiyetçi olduğunu öne sürerek, "Sanığın kadın vücudu üzerinden cinsel mahiyette aşağılayıcı nitelikte bir düşünce açıklamasında bulunduğu, bu hususun suç unsuru barındırdığı anlaşılmaktadır" ifadelerini kullandı. Ayrıca savcı, Ulu'nun ifadelerinin kadın cinsiyetini aşağılayıcı mahiyette olduğunu öne sürerek kamu barışını bozmaya elverişli olduğunu iddia etti; Ulu’nun “halkı kin ve düşmanlığa tahrik” suçundan cezalandırılmasını istedi. Duruşma 14 Temmuz’a bırakıldı.  https://t24.com.tr/gundem/kanuni-sultan-suleyman-sakasi-gerekcesiyle-yargilanan-komedyen-tuba-ulu-kimsenin-degerlerine-dokunma-amacim-yoktu,1334293

***

Trump'ın Ankara programı şekilleniyor: Programda Anıtkabir ziyareti yok 

Ankara’da düzenlenecek 36. NATO Zirvesi öncesi ABD Başkanı Donald Trump’ın programı da netleşmeye başladı. Daha önce basına yansıyan haberlerin aksine ABD Başkanı Donald Trump’ın resmi programında Anıtkabir ziyaretinin bulunmadığı belirtildi. https://t24.com.tr/dunya/trumpin-ankara-programi-sekilleniyor-programda-anitkabir-ziyareti-yok,1334287

***

Dünya Kupası'nda çarpıcı iddia: Trump Infantino’yı aradı, ABD’li golcünün kırmızı kart cezasını kaldırttı. 

ABD Milli Takımın golcüsü Balogun Çarşamba günü Bosna Hersek maçında kırmızı kart gördü. Ama Başkan Trump FIFA Başkanını arayarak cezayı kaldırmasını, Balogun’un Belçika maçında oynamasını istedi. FIFA da cezayı kaldırdığını açıkladı. Böyle bir skandal en son 1962’de yaşanmıştı.  https://t24.com.tr/2026-dunya-kupasi/dunya-kupasinda-carpici-iddia-trump-infantinoyi-aradi-abdli-golcunun-kirmizi-kart-cezasini-kaldirtti,1334255

***

T-24



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

CUMHURİYET "Köşebaşı + Gündem" -6 Temmuz 2026-

Bahçeli haklı ama...-Barış Terkoğlu-  Taş yere düştü deriz de yerçekiminden pek bahsetmeyiz. Gazeteciler, sendikacılar, sivil toplum önderle...