CUMHURİYET "Köşebaşı" -9 Temmuz 2026-


 9 Temmuz’dan sonrasının ipucu -Barış Terkoğlu-

Bilinmesi gerekeni gördüğümüzde ararız. Oysa asıl hikâye görünmeyendedir.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı Muhittin Böcek’in iki hafta önce verdiği üçüncü pişmanlık ifadesini medyada okudunuz. Aday olma şartı olarak İmamoğlu’nun kendisinden 15 milyon Avro istediğini, bunun 5 milyon Avro’sunu havala denilen yöntemle verdiğini anlatıyordu.

İfadenin ardından Onlar yayını için İmamoğlu’na bu iddiayı sordum, cevabını yayınladım. “Ağır bir hastayı, oğlu ve geliniyle tehdit edip iftiracı haline getiriyorlar” dedikten sonra “Eğer serbest kalmasına faydası olacaksa, böyle taksit taksit değil de bir seferde ne söyletmek istiyorlarsa önüne koyup imzalatsınlar da bari bir işe yarasın” dedi. Özetle Böcek’in baskı altında önüne konanı imzalatıldığını söylüyordu.

Olan biteni konuştuktan sonra etrafımdaki pek çok arkadaşıma “Böcek’in ifadesinin ikinci kısmını okudunuz mu” diye sordum. Hiçbiri okumamıştı. İfadede akıllarında kalanlar, medyada günlerce konuşulduğu şekliyle “İmamoğlu’na para verme iddiası”ndan ibaretti.

BÖCEK’İN İFADESİNDEKİ İPUÇLARI

Oysa...
Bana kalırsa ikinci bölüm daha ilginç. Hem Böcek’in bir, iki değil; üçüncü ifadesinde “İmamoğlu bahsini açması”nın nedeni anlaşılıyor. Hem de önümüzdeki dönemde olacaklara ilişkin bazı ipuçları içeriyor. Sanki bir strateji Böcek’in ağzından dile gelmiş gibi görünüyor.

Bahsettiğim ikinci kısım şöyle başlıyor: “Bu ifade nedeniyle siyasi tecrübelerim ve gözlemlediğim bazı değerlendirmeleri de arz etmek isterim.”

Aslında savcılar böyle durumlarda “Tecrübeleriniz, değerlendirmeleriniz, görüşleriniz bizi ilgilendirmez, suçla ilgili kısımları anlatın” derler. Fakat öyle olmamış. Böcek’in devamındaki sözleri kayıt altına alınmış:

- “İmamoğlu, CHP belediyeciliğinin öncü isimlerinden biri olarak, halkın teveccühü sayesinde uzun yıllar sonra çok sayıda belediyenin kazanılmasında önemli rol oynamıştır. Ancak bu siyasi başarının ardından herkesin kendi görev alanında sorumluluklarını yerine getirmesi gerekirken, kendisi belediye başkanlığı görevini ikinci plana iterek erken bir cumhurbaşkanlığı hazırlığı sürecine yönelmiştir.”
- “Bu kapsamda siyasi stratejiler geliştirilmiş, ekonomik kaynak oluşturma çabalarına girişilmiş ve ülke genelini ilgilendiren çeşitli görüşme ve çalışmalar yürütülmüştür.”
- “Bizler zaman zaman her şeyin bir zamanı olduğunu, şartların olgunlaşması gerektiğini ve halkın vermiş olduğu belediye yönetme yetkisinin gereğinin öncelikle yerine getirilmesinin daha doğru olacağını dile getirmiş olsak da bu görüşler karşılık bulmamıştır.”
- “Kontrolsüz ve öngörüsüz şekilde yürütülen bu süreç, başta Antalya olmak üzere birçok CHP belediyesini olumsuz etkilemiş; siyasi huzursuzlukların artmasına ve kamu hizmetlerinin geri planda kalmasına neden olmuştur.”
- “İmamoğlu, kendisi de bir belediye başkanı olmasına rağmen, zaman içerisinde tüm belediye başkanlarının belirlenmesinde etkili olan, parti üstü bir siyasi güce dönüşmüştür.”
- “Öyle ki parti meclisi ve CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in dahi birçok konuda onun görüşü dışında hareket edemediği bir durum oluşmuştur.”
- “Belediyeler, milletvekilleri, iş insanları, gazeteciler ve çeşitli toplumsal aktörler bu süreçlerin bir parçası hâline getirilmiştir.”

KILIÇDAROĞLU’NA YAPILAN ATIF

Bütün bu açıklamalar anlık bir tepki, tesadüfen söylenmiş sözler değil gibi. Zira Böcek’in ifadesinde Kılıçdaroğlu’na ilginç bir atıf var:

“Kılıçdaroğlu’nun birkaç gün önce yaptığı, ‘Belediyeler, genel merkezlerin ve liderlerin taleplerini karşılayacak yerler değildir’ şeklindeki açıklaması da bu tartışmaların özünü ortaya koymaktadır.”

Yetmemiş, Böcek adeta “CHP’de yolsuzluk sorunu değil İmamoğlu sorunu var” tarifi yapmış gibi: “Elbette belediyelerimizde mevzuattan kaynaklanan veya uygulamada ortaya çıkan eksiklikler ve hatalar olabilir. Ancak CHP belediyeciliğinin halk nezdinde yakaladığı güçlü desteğin bugün zayıflamasının sebeplerinden biri de siyasi hedeflerin belediyecilik faaliyetlerinin önüne geçirilmesidir. Bu durum hem CHP’ye hem de ülkemize zarar veren sonuçlar doğurmaktadır.”

BAŞKANLARA AÇILAN KAPI
Böcek, bunları “kişisel hırsların bir kurumun tamamını nasıl belirsizlik, tedirginlik ve savunmasızlık içine sürükleyebileceğini göstermek adına” ifade ettiğini söylese de... Aslında açık bir formül öneriyor. Şöyle özetleyeyim:

- Bir buçuk yıldır süren farklı şehirlerdeki CHP davalarının tamamını İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı niyetinin üzerine bırakmak.
- Suçlamalara neden olan paraların bunun için kullanıldığını söyleyip, tüm davaların asıl failini fiilen İmamoğlu haline getirirken yargılanan başkanlara da bir tür “Kurban edildim” seçeneği yaratmak.
- CHP’de yaşanan kırılmanın ardından, “İmamoğlu’na kurban edilen CHP’li başkanlar” formülüyle açılan kapıdan geçmeyi kabul eden başkanlar için bir çıkış yolu sunmak. Bunun “kurulacak yeni partiye geçmemek” ile aynı anlama geleceği açık.
- Elbette nihayetinde Özgür Özel ekibine yönelen yargı kuşatmasıyla İBB davasını aynı potada buluşturmak. Böylece CHP’nin bir kanadına meşruiyet alanı açarken öbür yanını “suç örgütü uçurumu”na doğru itmek.

Biz “9 Temmuz’dan sonra ne olacak” diye tartışırken... Böcek’in çok konuşulan ifadesinin konuşulmayan ikinci bölümünden çıkan sonuçlar böyle. Bu yazı yazılırken Silivri’deki mahkeme kürsüsünden çıkan tahliye kararı da çıkan sonuçların altını çizer nitelikteydi.

Dünyanın karanlıkta kalan yüzü görünen kısmından daha açıklayıcıdır.

/././

Kendi seyrini izleyen şeyler -Ergin Yıldızoğlu-

NATO toplantısı gerekçesiyle hak ve özgürlükler üzerinde devlet baskısı arttı. Bu sırada, milli eğitim bakanı, “Kurtuluş Savaşı” kavramının yeni müfredatta yer almayacağını söylemiş, eklemiş, “Neyden kurtuluyoruz? Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı”. Ben sosyal medyada “Şaşırmayın, ‘Ne oluyor? Ne oluyor?’ diye sormayın: ‘şeyler kendi serini izliyor’” notuyla karşıladım. “Kendi seyrini izleyen” şeyleri sorarsanız, bunları AKP Siyasal İslam ve Restorasyon (Tekin Yayınları-2015) kitabımda tartıştım, daha sonra da restorasyon çabalarının, çağımızda, bir “süreç olarak faşizme” dönüşmesinin kaçınılmazlığını göstermeye çalıştım.

SORUN SINIFSAL
İdeoloji, kültür, bilgi kategorileri sınıflar üzerinde düşünürken pek akla gelmez. Odisseia filmi ve o kurucu metnin çevirileri üzerinde süren tartışmaları, bilgi mülkiyeti bağlamında özgün bir sınıf şekillenmesine işaret edebilmek için aktarmıştım:

“Ya toplumsal yapısı, kültürü, dili, duyarlılıkları bugünden çok farklı temel/kurucu bir metin, vatandaşların karşısına, bugün toplumsal yaşamı belirlemek amacıyla konursa? O zaman özgün bir bilginin üretimi, dolaşımı, tüketimi bağlamında sınıfsal bir yarılma, şekillenme oluşmaz mı?” Bir tarafta “Bu kurucu metni anlayan, yorumlayan, ondan kaynaklanan bir hakikat rejimini” toplumu düzenlemek amacıyla dayatan, “siyasi kültürel seçkinler” sınıfı, diğer tarafta “bunların sunduğu ‘bilgiyi’, tartışma, yorumlama eleştirme, sorgulama olanağına, hakkına sahip olmayan, hatta izin verilmeyen, sunulan bilgiyi kabul etmek, uymak zorunda olan vatandaşlar”. Bir tarafta bir egemen sınıf diğer tarafta egemenlik altında olan sınıflar.

AKP’nin uzun iktidarına bu sınıfsal şekillenmenin merceğinden bakınca, eğitimi, kültürü, cinsel eğilimleri denetlemeye, tarihsel mirasın anlatılarını yeniden kurgulamaya verdikleri özel önem, topluma dayattıkları hakikat rejiminin ilkelerine, kurucu metne ilişkin özgün yorumlarını sorgulayanlara karşı kişisel ya da devlet şiddetine varan bir öfke ile verdikleri tepki daha kolay anlaşılır. Cumhuriyetin çok partili döneminde, özellikle 12 Eylül darbesinin ardından, fiziki, kurumsal olarak, emperyalist sistemin ve liberal entelijansiyanın katkılarıyla, büyük sermayenin onayıyla, toplumsal meşruiyet kazanarak şekillenen bir sınıf, varlığının fiziki kaynaklarını, tarihsel dayanaklarını restore etmek, böylece iktidarını kalıcılaştırmak istiyor. Öyleyse Cumhuriyetin, kurumları yıkılmalı, tüm simgeleri, tarihsel izleri silinmelidir!

PEKİ YA NATO

NATO toplantısı bağlamında yükselen baskı, bu emperyalist militarist kuruma yönelik eleştirilerin baskılanması, solcu, çevreci, cumhuriyetçi entelektüellerin tutuklanması ile bakanın “Neyden kurtuluyoruz” sorusu arasında da biri tarihe diğeri söyleme ilişkin iki bağlantı var. Tarihe ilişkin: Emperyalist işgale karşı savaşta, sınıfsal ayrıcalıklarını korumak için emperyalizmle işbirliği yapan ulemanın bugünkü mirasçıları, bu ihaneti örtmek, emperyalizmin rolünü tarihten silmek için, imparatorluğun çoktan çöktüğü, sultanın kaçtığı gerçeğini ısrarla yadsıyor “Cumhuriyet yıkmasaydı...” fantezisine sığınıyorlardı. Bugün de emperyalizmin, siyasal İslamın şekillenmesinde, Soğuk Savaş döneminde komünizme, ulusalcılığa karşı, sonra BOP bağlamında “ılımlı İslam” arayışında doğrudan desteğini (“iç ve dış dinamikler örtüştü” filan), restorasyon sürecinin yerli ve özgün olmadığını gizlemek için yine o fanteziyi devreye sokuyorlar: “Ondan önce koskoca Osmanlı İmparatorluğu vardı”.

Söyleme ilişkin: Bir hakikat rejimi, doğru ve yanlışı tanımaya olanak veren prosedürleri belirler, konuşulabilenin sınırlarını, kimi kavramları sözcükleri, düşünme modellerini bastırarak, dışarıda bırakarak da çizer. Siyasal İslamın hakikat rejimi, dikkat ettiyseniz, bireysel özgürlükler, eşitlik, demokrasi, kapitalizm, sınıf, sömürü, emperyalizm gibi kavramları dışarıda bırakıyor, bastırıyor. “Emperyalizm” ise ekonomik siyasi bir destek kaynağı olarak algılanıyor. Siyasal İslamın iktidara yürüyüşünün her aşamasında emperyalizm tarafından desteklenmiş olduğu için de bakan, emperyalizmin açık işgalini yadsıyarak “Neyden kurtuluyoruz?” diye biliyor. “Şeyler kendi seyrini izliyor”.

/././


Türkiye 3.0: NATO’nun merkez cephe ülkesi -Mehmet Ali Güller-


NATO 3.0, ne yazık ki aynı zamanda Türkiye 3.0’dır.

NATO 1.0, NATO’nun kurulmasından SSCB’nin 1991’de dağılmasına kadarki süreçtir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek kuruluşunun iki temel niteliği olan bağımsızlıkçılığı ve antiemperyalizmi sulandırdılar, Yeşil Kuşak projesi içerisinde Türkiye’nin laik karakterini aşındırdılar, ABD’nin komünizmle mücadele programı içinde Türkiye’nin insan birikimini öğüttüler. Böylece NATO 1.0 sürecinde, Türkiye 1.0 oluştu.

ABD NATO ÜZERİNDEN TÜRKİYE’Yİ DÖNÜŞTÜRÜYOR
NATO 2.0, SSCB’nin 1991’de dağılmasından 2026’ya kadarki süreçtir. Bu süreçte ABD NATO’yu Rusya’ya doğru genişletti, Yugoslavya’yı parçaladı ve Ortadoğu’ya saldırdı. NATO 2.0’da Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek “ılımlı İslamcılığa” bağladılar. Böylece NATO 2.0 sürecinde, Türkiye 2.0 oluştu.

NATO 3.0 ise Avrupa’nın Rusya’ya karşı güvenlik sorumluluğunu alması, Ortadoğu’da İsrail hegemonyasında yeni bir düzen kurulması, ABD’nin Asya-Pasifik’e ağırlık vermesi ve NATO’nun Asya’yı hedef alması sürecidir. Bu süreçte Türkiye’yi ABD stratejisine eklemleyerek Avrupa’nın güvenliğine jandarma yapmayı, İsrail’le ilişkilerini normalleştirmesi üzerinden Ortadoğu düzeninden pay almasını sağlamayı, ABD ve İsrail için İran engelinin kaldırılmasında rol almasını zorlamayı amaçlıyorlar. Özetle Türkiye’yi NATO’nun merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar. Böylece NATO 3.0 süreci, Türkiye 3.0 süreci olacak.

ABD’NİN NATO’YU İRAN’A SOKMA HEDEFİ

Evet, NATO 3.0, Türkiye’yi merkez cephe ülkesi yapmanın adıdır. Türkiye’yi İstanbul Boğazı’ndan Rusya’ya karşı, Adana’dan Ortadoğu’ya karşı bir merkez cephe ülkesi haline getiriyorlar.

Erdoğan’ın NATO zirvesindeki şu sözleri çok şey ifade ediyor: “NATO 3.0 hedefine en kısa zamanda ulaşmamız için şu iki hususa dikkat çekerim: Birincisi, savunma işbirliğinde engeller kaldırılmalıdır. İkincisi, Avrupalı müttefikler olarak kıta savunmasında daha fazla sorumluluk üstlenirken ittifakın bütünlüğünü ve Transatlantik ilişkileri zayıflatabilecek tasarruflardan da kaçınmamız gerekiyor.”

Transatlantik ilişkileri, yani ABDAvrupa ilişkilerini şu anda zayıflatan konular ne peki? Danimarka toprağı Grönland’ın ABD’ye verilmemesi, NATO ülkelerinin İran’a karşı ABD ve İsrail’e destek vermemesi ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan Ukrayna’da savaşa girmemesi...

Bu durumda Ankara Transatlantik ilişkilerin zayıflamaması için Grönland’ın ABD’ye verilmesini, NATO’nun İran’a saldırmasını ve Rusya’ya karşı NATO’nun doğrudan devreye girmesini mi destekliyor yani?

Zirve günü ABD’nin İran’a saldırması ve Trump’ın “İran’la mutabakat benim için bitti” diyerek “yeni bir saldırı başlatacaklarını” ilan etmesi önemli.

ABD’YE ‘SADIK’ OLMAYI REDDEDİYORUZ!

NATO 3.0, ne yazık ki Türkiye 3.0’ı doğurdu. NATO zirvesi öncesi başlayan tutuklamalar ve gazetecilerin akredite edilmemesi gibi konular işte bu nedenleydi. Uçak motoru ve F-35 havucu ile savunma ihalelerinden pay üzerinden Türkiye’ye merkez cephe ülkesi olma görevi verdiler. İktidar “Artık kanat ülkesi değil, NATO’nun merkez ülkesiyiz” diyerek bu göreviyle övünüyor!

ABD Başkanı Trump’ın Erdoğan’la görüşmesi sırasında Türkiye’yi “sadık olacağını düşündüğümüz birçok ülkeden daha sadık” diye nitelemesi işte bu nedenledir. Hayır, “ABD’ye sadık olmayı” reddediyoruz!

NATO ZİRVESİ SONUÇ BİLDİRGESİ

NATO zirvesinin kısa sonuç bildirgesinde iki önemli karar var: Birincisi Rusya’ya karşı Ukrayna’ya 70 milyar dolarlık destek paketi açıklandı, ikincisi de NATO doğrudan İran’ı tehdit etti.

Bu iki karar Türkiye’yi ilgilendiriyor. İstanbul Boğazı’ndaki ve Adana’daki yeni askeri yapılarla örtüşen NATO’nun bu iki kararı Türkiye açısından ciddi risk potansiyeli oluşturuyor.

Türkiye’nin NATO’dan çıkması ve NATO’nun Türkiye’den çıkarılması artık çok daha yakıcı bir ihtiyaç.

/././

Cumhuriyet

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı" -9 Temmuz 2026-

Aile hekimine yük üstüne yük!-Atilla Özsever-  Son çıkan yönetmelikle aile hekimlerine evde hastaya bakım hizmeti vermesi öngörüldü. Keza ai...