soL "Köşebaşı + Gündem" -26 Temmuz 2026-


Patronların üstünü örttüğü 'yavaş' ölümler: İstatistikler 'sıfır' dese de milyonlarca işçi risk altında -Aslı İnanmışık-

Dünyada yüzde 80 olarak açıklanan meslek hastalıklarından kaynaklı ölümler, ülkemizde resmi verilere göre yok. Uzmanlar sahada binlerce kişiyi sakat bırakan hatta öldüren meslek hastalıklarının işyeri bağlantısının görünmez kılındığını vurguluyor. Fabrikalardaki yavaş ölüm düzenini soL anlatıyor.

Ülkemizde işçi sömürüsü ve bu barbarlığa devlet eliyle göz yumulduğu gerçeği, yaygınlaştıkça daha çok görünür olmaya başladı.

Pek çok sektörden emekçi yalnızca maaşlarını almak için bile eylem yapmak zorunda kalıyor. Yan haklar, izinler, sosyal haklar gibi konularsa gündem bile olamıyor.

Ancak sömürü tek boyutlu değil. 

Patronlara yapılan teşvikler, hak gasplarına cezasızlık arttıkça güvencesiz çalışma da katlanıyor. İş cinayetlerine, kazalara alışılıyor. 

AKP döneminde Cumhuriyet tarihine çeşitli sebeplerle geçen felaketlerin sorumlularının aldığı komik cezalar, hatta bir kısmının ödüllendirilmesi de cabası.

Üstü örtülenlerde ilk sırada: Yavaş ölümler

Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) 2025 yılına ilişkin "iş kazası ve meslek hastalığı istatistiklerini" kamuoyuna açıkladı. Veriler sömürünün güvencesiz çalışma boyutunun tam olarak özeti.

Buna göre 2025 yılında 766 bin 625 sigortalı iş kazası geçirdi, bu kazalar sonucunda bin 944 emekçi yaşamını yitirdi, 168 bin 607 işçi ise en az beş gün süreyle iş göremez duruma geldi.

Aynı yıl meslek hastalığına tutulduğu kayıtlara geçen sigortalı sayısı ise yalnızca 916 olarak açıklandı. Bu vakaların tamamı 4/a kapsamındaki sigortalılara aitken, 4/b kapsamındaki sigortalılar bakımından herhangi bir meslek hastalığı vakası kayıtlara geçmedi. Kurumun istatistiklerinde meslek hastalığı sonucu yaşamını yitiren sigortalı sayısı ise “0” olarak gösterildi.

Bu tablonun Türkiye’nin çalışma yaşamındaki gerçeklerle alakası bile yok. 

Kimyasal maddelerin, tozun, gürültünün, titreşimin, radyasyonun ve ergonomik risklerin yaygın olduğu; milyonlarca emekçinin sağlıksız, güvencesiz ve ağır çalışma koşullarına maruz bırakıldığı ülkemizde söz konusu veriler hem üstü örtülen bir gerçeği hem denetimsizliği hem de tanı ve kayıt mekanizmalarının yetersizliğini gösteriyor.

Bu görünmezleştirmenin en somut örneklerinden biri, kot kumlama/taşlama işçiliğine bağlı silikozis vakaları. 2000’li yıllarda İstanbul Esenyurt’taki “merdiven altı” kot kumlama/taşlama atölyelerinde çalıştıktan sonra silikozise yakalanan Bingöl Karlıovalı işçi Ferhat Gezer, 23 Mayıs 2026’da yaşamını yitirdi.

fgFerhat Gezer'in ölümüyle birlikte Bingöl’ün Karlıova ilçesinde silikozis nedeniyle hayatını kaybettiği bildirilenlerin sayısı 32’ye yükseldi. Kot kumlamanın 2009 yılında yasaklanmasının üzerinden on yılı aşkın süre geçmesine karşın ölümlerin sürmesi meslek hastalıklarının nasıl görmezden gelindiğinin de bir kanıtı.

Milyonlarca işçi toz, kimyasal içerisinde çalışıyor: 'Gerçek ölüm sayısı resmi verilerin katbekat üzerinde'

Ağır sanayi, kimya, metal, maden ve lojistik sektörlerinde milyonlarca işçi toz, kimyasal ve kronik maruziyet altında çalışırken meslek hastalıklarının resmi istatistiklerde neredeyse yok denecek kadar az gösterilmesinin sebeplerini Patronların Ensesindeyiz İSG Emekçileri Dayanışma Ağı adına konuşan İSİG Uzmanı Elif Doğan Çiftçi'ye sorduk.

Türkiye’de meslek hastalıklarına bağlı gerçek ölüm sayısının resmi verilerin katbekat üzerinde olduğunun altını çizen Elif Doğan Çiftçi, resmi sistemin yalnızca tanısı konabilen dosyaları saydığını, maruziyet sonucu gelişen binlerce hastalığın istatistiklere girmediğini vurguluyor: Sorun hastalıkların azlığı değil, tespit edilmemesi. Tanı süreci uzun, bürokratik ve işçi açısından caydırıcı. Meslek hastalığı tanısı almak çoğu zaman işten atılma riski anlamına geliyor. Bu nedenle hastalıklar sağlık sistemi içinde 'normal hastalık' gibi kayda geçiyor, işyeri bağlantısı görünmez hale geliyor.

rPatronların Ensesindeyiz İSG Emekçileri Dayanışma Ağı, Elif Doğan Çiftçi (sağdan ikinci)

Son yıllarda açıklanan tabloya göre:
2020: 908 meslek hastalığı vakası var, ölüm kaydı 5.
2021: 1207 vaka var, ölüm kaydı 35.
2022: 954 vaka var, ölüm kaydı yok.
2023: 945 vaka var, ölüm kaydı yok.
2024: 888 vaka var, ölüm kaydı 3.

Dünyada durum tam tersi: İşle bağlantılı ölümlerin yüzde 80’i meslek hastalıkları kaynaklı

Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) ve Dünya Sağlık Örgütü'ne (WHO) göre, dünyada işle bağlantılı ölümlerin yaklaşık yüzde 80’i iş kazalarından değil meslek hastalıklarından kaynaklanıyor. 

Bu verilerle Türkiye'deki durum arasındaki çelişkiye dikkat çeken Elif Doğan Çiftçi, "Meslek hastalıkları görünmez kılındıkça sorumluluk da görünmez oluyor. İstatistiklerde yok görünen hastalıklar, sahada binlerce işçiyi sakat bırakmaya ve öldürmeye devam ediyor" diyor.

'Test yapılan yerler anlaşmalı, sorun çıksa da görmezden geliniyor'

Yıllardır kimyasal ürünler satan bir firmada çalışan işçiyse yaşadıklarını soL'a anlatıyor:

İşe ilk girişte bazı sağlık raporları isteniyor ve bu raporlar içerisinde akciğer filmi, solunum testi gibi testler mevcut. Bu testler çoğu zaman şirketlerin anlaşmalı olduğu yerde yapılıyor ve testte problem varsa dahi görmezden geliniyor. Kimyasal veya boya üretiminde çalışmış birçok kişi aslında bu testleri geçemeyecek duruma geliyor.

'Mola sırasında dahi zehir solumak zorunda kalıyorsunuz'

Çalışırken ise öncelikle fabrikanın üretim hattında bazen yeterince bazen de hiç havalandırma bulunmaması nedeniyle gün içerisinde zehirli gaz çıkışlarını kimyasal boya maddeleri veya solvent bazlı tiner gibi bazı ürünleri mola sırasında dahi solumak durumunda kalıyorsunuz. Çalışırken çoğunlukla denetimleri geçmek adına ucuz, kalitesiz ve bu zehirli gazları sızdıran maskeler veriliyor. Ve bu pek de işe yaramayan maskeler bile oldukça sınırlı veriliyor. Zaten aslında görüntü olarak işçi korunuyor gibi görünse de boyar maddeler veya kimyasallar bu sağlıksız maskelere yapışarak bütün gün daha fazla solumak durumunda kalıyorsun. 

mZehirli kimyasalları solumak, maruz kalınan maddenin türüne ve süresine bağlı olarak akut (ani) solunum yetmezliğinden kronik organ hasarlarına ve hatta ölüme kadar uzanan çok ciddi sağlık sorunlarına yol açabiliyor. Solunan gazlar akciğer dokusunu doğrudan yakabilir, kana karışarak oksijen taşınmasını engelleyebilir veya sinir sistemini felç edebilir. Fotoğrafta görülenden farklı olarak böyle ortamlarda çalışan işçilere en iyi ihtimalle toz maskeleri veriliyor. Onlar da bu etkileri engellemekte faydasız.

Tekstil fabrikaları da farksız: 'İşçiler asit boşaltıyor'

Özellikle tekstildeki boyahanelerde çoğu firmada kimyasal ve boya otomasyon sistemi olmadığı için kimyasal depodan gidip gerekli ürünleri alıp boyahanedeki makinalara getiren işçi, bunları bizzat boşaltmakla yükümlü bırakılıyor. Bu sırada tehlikeli asit bazlı ürünler de taşınıp makinaya boşaltılırken solunuyor. Tek sorun bu da değil. Gerekli güvenlik önlemleri sağlanmadığı için bu maddeler işçilerin üzerine dökülebiliyor. 

Bakan'a sorular: 'Kaç işyeri denetlendi, işçilerin ölümü incelendi mi?'

DEM Parti İstanbul Milletvekili Cengiz Çiçek de konuyu Meclis'e taşıdı.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Vedat Işıkhan'ın yanıtlaması için soru önergesi veren Çiçek, "İşyeri hekimliği hizmetlerinin işverenle kurulan sözleşme ilişkisi üzerinden yürütülmesi, yetkilendirilmiş sağlık hizmeti sunucularına erişimde yaşanan güçlükler, mesleki maruziyet geçmişinin belgelenememesi ve kayıt dışı çalışma bu daralmayı daha da derinleştiriyor" dedi. 

Çiçek 2023, 2024 ve 2025 yıllarında SGK'ya bildirilen meslek hastalığı dosyalarının kaçının kabul edilip, kaçının reddedildiğini sordu. Ret kararlarının gerekçelerinin detaylarını istedi. Ve meslek hastalığı vakalarının neden kayda geçmediğini sorguladı:

* 2025 yılında işyerinde veya çalışma sırasında kalp krizi ve beyin kanaması nedeniyle yaşamını yitiren kaç sigortalının ölümü; çalışma süresi, iş yükü, vardiya düzeni ve mesleki maruziyetler yönünden incelenmiştir? İSİG Meclisi'nin aynı yıl bu nedenlerle kaydettiği 299 ölüm Bakanlığınızca değerlendirilmiş midir ve bu kayıtlarla SGK istatistikleri arasındaki farklılığa ilişkin herhangi bir çalışma yapılmış mıdır?

* 2025 yılında meslek hastalığı riskleri bakımından kaç işyeri denetlenmiştir? Bildirim yükümlülüğünü yerine getirmediği tespit edilen kaç işveren ve sağlık hizmeti sunucusu hakkında işlem yapılmıştır?

* Meslek hastalıklarının tanı, bildirim ve tespit süreçlerinin işverenden bağımsız, kamusal ve bilimsel bir yapıya kavuşturulması; kurumlar arasında ortak bir kayıt sistemi kurulması ve emekçilerin tanıya erişiminin kolaylaştırılması amacıyla yürütülen bir çalışma bulunmakta mıdır?

Patronlar sisteme, işçiler bileğine güveniyor

Patronlar en çok örgütsüz, güvencesiz ve yalnız bırakılmış işçiye güveniyor.  

İş sağlığı ve güvenliğinin piyasalaştırılmış sistemi, zayıf denetim ve yaptırım, kayıt dışılık ve taşeron zincirinin kendisi de sermayenin elini güçlendiren başlıklar.

Ancak işçiler patronların sisteme ve iktidara olan bu güvenini kazandıkları direnişlerle boşa çıkarıyor.

/././

Özel okullarda patron düzeni ve her yıl yeniden işsiz kalan öğretmenler: Gelecek Okulları örneği -Özkan Öztaş- 

Mersin'deki Gelecek Okulları kampüslerinde çalışan öğretmenler, 12 ayı kapsamayan sözleşmeler, sezon sonu toplu işten çıkarmalar ve mobbing iddialarıyla gündemde. Konuştuğumuz öğretmenler, kurumun ticari anlayışla yönetildiğini ve mesleki saygınlıklarının zedelendiğini savunuyor.

Eğitim piyasasında kâr hırsı, özel okulları adeta patronların çiftliği haline dönüştürmüş durumda. Ama mevzunun bu hale gelmesinin arka planında eğitimdeki piyasalaşmanın öyküsü yer alıyor. 

Türkiye’de eğitim uzun süredir kamusal niteliğinden koparılarak tamamen bir piyasa mekanizmasına dönüştürülmüş durumda. Eğitimcilerin hakları, emeği ve mesleki onurları bu çarkın dişlileri arasında eziliyor. Okulların eğitim yuvası olmaktan çıktığı, birer şantiye, market ya da bakkal mantığıyla işletilen ticarethanelere dönüştüğü gerçeği her geçen gün birçok örnekte kendini yeniden gösteriyor. 

Bu düzen karşısında hak arayan, ses çıkaran öğretmenler ise sürekli bir tehdit ve baskı ortamıyla baş başa bırakılıyor. Sektörün genelindeki bu karanlık tablo, Mersin'deki uygulamalarla bir kez daha karşımıza çıktı. Gelecek Okulları'nda yaşananlar bu keyfiliğin ve sömürünün en çarpıcı örneklerinden birini gözler önüne serdi.

Kafe gibi işletilen okullar, garson muamelesi çekilen öğretmenler

Mevzu şirket yönetmek olunca eğitim ve öğretim haliyle ikinci planda kalıyor. O da iyi ihtimalle...

soL’a konuşan özel okul öğretmenlerinin anlattıkları Gelecek Okulları'nın Mersin Yenişehir, Mezitli ve Tarsus kampüslerinde yaşananları, kurumun arkasındaki zihniyeti ve öğretmenlerin nasıl bir kıskaca alındığını tüm çıplaklığıyla gözler önüne serdi. Patronun sadece okullarla yetinmediğini aynı zamanda kafeler de işlettiğini belirten öğretmenler, bu "işletme" mantığının eğitim kurumlarını etkilediğini aktardılar.

Eğitim kurumlarında kamu yararı gözetilmesi ve nitelikli eğitim verilmesi gerekirken, burada tamamen ticari kâr ve patronun kişisel istekleri merkezde. Öğretmenlerin garson, velilerin de bir kafe müşterisi gibi algılandığı bu cenderede ezilenler sadece öğretmenler değil aynı zamanda bu mantıkta eğitim alan öğrenciler.

Yaz dönemini kapsamayan sözleşmeler ve güvencesizlik

Öğretmenlerin yaşadığı sorunların başında her eğitim-öğretim yılı başında imzalatılan sözleşmeler var.

Her yıl yeni bir sözleşme imzalatılmasına rağmen bu sözleşmelerin süresi fiilen on iki ayı kapsamıyor ve yaz dönemini dışarıda bırakacak şekilde düzenleniyor. Oysa eğitim kurumlarında öğretmenlerin çalışma düzeni ve yıllık planlama dikkate alındığında, sözleşmelerin kesintisiz bir dönemi kapsamalı. Yaz aylarında güvencesiz bırakılan öğretmenler, ekonomik sıkıntının yanısıra bir de işsiz kalma ve gelecek kaygısı yaşıyor.

Sezon sonu kıyımları ve bildirim yalanı

Güvencesizlik sadece yaz aylarına özgü değil. Görev yapılan süre boyunca okulda iş güvencesi konusunda ciddi bir belirsizlik hâkim.

Geçtiğimiz eğitim-öğretim yılı sonunda yaklaşık yirmi beş öğretmene, okulun kapanmasına yalnızca birkaç gün kala işten çıkarılacakları bildirildi. Bu tür örnekler hem öğretmenlerin yeni okullar ile görüşmelerinin önünde takvimsel sorunlar yaratıyor hem de çoğu örnekte okul patronunun işten çıkarma durumunu öğretmene bildirme gereği dahi duymadığını ifade ediyorlar.

İşin tuhaf yanı, mevcut durumdaki iş sözleşmelerinin hukuken okul patronu koruyacak şekilde düzenlenmesinden dolayı, birçok öğretmen ihbar tazminatını da alamıyor. Bu durum, aynı zamanda çalışanların yeni bir iş planlaması yapmasını ve ekonomik açıdan hazırlıklı olmasını büyük ölçüde zorlaştırıyor.

Yıllarca aynı kuruma emek vermiş, çocukların geleceği için ter dökmüş öğretmenler, tek bir imzayla ve birkaç günlük ihbar hakkı bile tanınmadan sokağa bırakıldıklarını ifade ediyor.

'Öğretmenleri kendi meslektaşlarına karşı muhbirliğe teşvik ediyorlar'

Okuldaki işleyişe dair deneyimlerini aktaran öğretmenlerin dikkat çektiği bir diğer konu ise baskı ortamı ve bundan doğan bir tür "muhbirlik" görevi. 

Çalıştıkları kurumda yönetimin en ufak bir katılımcı ya da demokratik iletişime müsaade etmediklerini ifade eden öğretmenler, yapılan toplantılarda öğretmenlerin görüşlerini rahatça ifade etmelerine çoğu zaman fırsat verilmemesinden şikayetçi. Farklı düşünceler dile getirildiğinde sözlerinin kesildiğini iddia eden öğretmenler bu durumun çalışma ortamını olumsuz etkilediğini ve okul içerisindeki tüm sesleri bastıran korku iklimine neden olduğunu ifade ediyorlar.

Bunun yanı sıra rehberlik öğretmenlerinin ya da kurum psikologlarının asli mesleki sorumluluklarının dışında, öğretmenler hakkında yönetime bilgi aktarmasının teşvik edildiği yönündeki iddialar ise yine öğretmenlerin ifadeleri arasında yer alıyor. Hâl böyle olunca da iş ortamı insanların birbirine kuşkuyla baktığı bir ortama dönüşüyor.

Servis kısıtlaması ve kıdemli öğretmenlerin tasfiyesi

Servis hizmetleri de yine okulda yaşanan bir başka sorun başlığı. Yaşadıkları sorunları aktaran öğretmenler servis hizmetleri konusunda eşitsiz bir durum var.

Bir dönem tüm öğretmenlerin yararlanabildiği servis imkânının, sonraki dönemlerde herhangi bir gerekçe sunulmadan kaldırıldığını ve bu uygulamanın çalışanlar arasında derin bir eşitsizlik hissine neden olduğu ifade ediliyor. Ulaşım gibi temel bir hakkın dahi keyfi kararlarla ellerinden alınması, öğretmenler nezdinde yönetimin bakışındaki "ucuzcu, hesapçı" yaklaşımın bir başka yansıması.

Tüm bu uygulamaların neticesinden çıkan bir diğer sonuç da Mersin Yenişehir Kampüsü'nden ve Mezitli Kampüsü'nden de öğretmenlerin şirketin keyfi kararları doğrultusunda tasfiye edilmesi. 

Burada göz ardı edilmemesi gereken çok sinsi bir ekonomik strateji geliştirildiğini ifade eden öğretmenler, kıdemli, deneyimli öğretmenlerin aldıkları maaş zamlarının oransal olarak fazla olmaması için işten çıkarıldıklarını, yerlerine daha düşük ücretle yeni öğretmenler alındığını anlatıyor. Bunun sonucu olarak sürekli piyasanın çok altında maaşlara çalışan yeni öğretmenlerle ilerleyen okul patronu eğitimin kalitesini  değil kendi adına "alınan hizmetin" ekonomik olmasını gözetiyor.

Gelecek, geleceğini göremeyen öğretmenlere emanet!

Mersin'de eğitim sezonunun kapanmasıyla birlikte okul patronu tarafından işine son verilen öğretmenler, yaşadıkları mağduriyetlere karşı haklarını arama mücadelesi veriyor. 

İhbar tazminatlarını ödememek adına asılsız hukuki gerekçeler üreten kurum yönetimi, şimdi de kıdem tazminatlarını eksik ya da zamanında vermemek için çeşitli adımlar atıyor. 

Ülkenin geleceğini şekillendirmesi gereken eğitimcilerin asıl odaklanması gereken konu yarının eğitim planlaması olması gerekirken, bu düzen onları sadece geçim derdine ve ayakta kalma hesabına mahkum ediyor. 

Önünü göremeyen öğretmenler, sözleşmelerin sona erdiği aylarda güvencesiz, ücretsiz izinli veya tamamen işsiz bırakılarak yeni eğitim öğretim yılına umutla değil, derin bir kaygıyla hazırlanmak zorunda kalıyor.

/././

Çerçeve yasada sona yaklaşırken: 'Kandil kapsam dışı, Öcalan'a düzenleme yok'


İktidarın "Terörsüz Türkiye" iddiasıyla başlattığı sürecin hukuki altyapısının pazartesi günü Meclis'e gelmesi bekleniyor. 11 maddeden oluşacağı aktarılan yasa teklifinde Kandil ve Öcalan kapsam dışında tutulurken, sadece "suça karışmamış" örgüt mensuplarının dönüşüne olanak tanınacağı iddia edildi.

AKP'li Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz haftalarda "çözüm sürecinin" hukuki altyapısını oluşturacak yasanın Meclis tatile girmeden çıkarılacağını duyurmuştu.

İktidar cephesinin "Terörsüz Türkiye" olarak adlandırdığı süreç kapsamında hayata geçirilmesi planlanan yasal düzenlemenin kısa süre içinde Meclis gündemine gelmesi beklenirken, çerçeve yasaya dair ayrıntılar da haberlere yansımaya başladı.

Cumhuriyet'ten Merve Kılıç'ın haberine göre AKP’nin süreç kapsamında hazırladığı “çerçeve yasayı" pazartesi günü TBMM’ye sunması bekleniyor. Teklifin 10 ila 11 maddeden oluşacağı ve süreli bir yasa niteliği taşıyacağı belirtiliyor.

Düzenleme, PKK'nin silah bıraktığının devlet tarafından resmen teyit edilmesi halinde yürürlüğe girecek. Teklifin “PKK-KCK terör örgütünün feshi, silah bırakması ve hukuki varlığının sona erdirilmesine ilişkin kanun teklifi” ya da benzeri bir isimle Meclis’e sunulması bekleniyor. PKK'nin adı başlıkta yer almasa bile amaç ve kapsam maddelerinde açık şekilde tanımlanacak.

'Silah bırakmanın nasıl tespit edileceği düzenlenecek'

Teklifte amaç, kapsam ve tanım maddelerinin yanı sıra silah bırakan PKK mensuplarının hukuki statüsüne ilişkin hükümlerin de yer alacağı belirtiliyor.

Buna göre örgütün feshi ve silah bırakmasının hangi yöntemle teyit edileceği, soruşturma ve kovuşturma süreçlerinin nasıl yürütüleceği ile cezaevindeki hükümlülerin durumunun hangi kriterlerle değerlendirileceği ayrıntılı biçimde düzenlenecek.

Yasadan yararlanmak isteyen PKK üyelerinin belirlenen süre içinde Türkiye’ye dönmeleri gerekecek. AKP’nin bu süreyi bir yıl olarak belirlemeyi planladığı öğrenildi.

'İlk aşamada suça karışmayanlar yararlanacak'

Edinilen bilgilere göre tekliften ilk etapta yalnızca "suça karışmadığı" değerlendirilen örgüt üyeleri yararlanabilecek. Bu kişiler Türkiye’ye döndükten sonra belirli bir süre adli kontrol hükümlerine tabi tutulacak. 

Ayrıca düzenleme kapsamında beş yıl boyunca aktif siyaset yapmaları da yasaklanacak. AKP kurmayları, örgüt yöneticilerine yönelik herhangi bir dönüş düzenlemesinin ise ilk pakette yer almayacağını belirtiyor.

‘Kandil yönetimi kapsam dışında'

AKP kaynakları, Kandil’de bulunan yöneticilerin Türkiye'ye dönüşünü sağlayacak herhangi bir hükmün çerçeve yasada bulunmayacağını ifade ediyor. 

Parti yönetimi, ilerleyen dönemde infaz hukukunda yapılabilecek olası değişikliklerin ayrı değerlendirilmesi gerektiğini, ancak ilk aşamada yalnızca "suça karışmamış" örgüt mensuplarının ele alınacağını vurguluyor.

'Öcalan'a ilişkin düzenleme yok'

Teklifte Abdullah Öcalan’a ilişkin de herhangi bir hüküm bulunmayacağı ifade ediliyor.

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli daha önce Öcalan’a “Barış Süreci ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü” benzeri bir statü verilmesini önermişti.

AKP ise bu öneriye sıcak bakmıyor. Parti kaynakları, Öcalan’ın mevcut hükümlü statüsünün devam ettiğini belirterek, çerçeve yasanın herhangi bir af ya da statü değişikliği içermediğini ifade ediyor.

Bununla birlikte aynı kaynaklar, mevcut infaz rejimi kapsamında cezaevi koşullarına ilişkin idari düzenlemelerin farklı hukuki süreçlerle değerlendirilebileceğini dile getiriyor.

DEM Parti ile görüş ayrılığı

Öte yandan iktidar ile DEM Parti arasındaki temel görüş ayrılığının da düzenlemenin kapsamında yaşandığı belirtiliyor.

AKP, yalnızca "suça karışmamış" PKK üyelerinin yasadan yararlanmasını savunurken, DEM Parti ise silah bırakılması sonrasında ayrım yapılmaksızın tüm örgüt mensuplarını kapsayacak bir hukuki düzenleme yapılmasını istiyor. Bu nedenle teklif Meclis’e sunulmadan önce taraflar arasında kapsam konusunda görüşmelerin sürdüğü belirtiliyor.

'Beş yıl sonra siyaset yolu'

Yasadan yararlanacak örgüt mensuplarının ilk etapta beş yıl boyunca siyaset yapamayacağı aktarılıyor. Ancak bu sürenin sonunda mevcut mevzuat çerçevesinde siyasi faaliyette bulunmalarının önü açılabilecek. 

***

'Süreç yasası' derken…-Aydemir Güler- 

Söz konusu muhalefet kürsüsünün, söylemi yukarıda açıklanan nedenlerle ne kadar tutarsız olursa olsun, kamuoyunun kadrajına güçlü bir biçimde gireceğini öngörebiliriz. Kürt sorununda inkârcı, Cumhuriyetçiliği baştan sona yalan bir söylemin argümanları önümüzdeki günlerde sahneye boca edilecek. Sonuçta sadece iktidardan değil, “resmi” muhalefetten de basınç göreceğimizi bilmeliyiz. 

Bir türlü uygun isim bulunamayan malum sürecin yasası Meclis’e gelmek üzere. Bunu TBMM Başkanından öğrenmiş bulunuyoruz. Çalışma Ağustos ortasına kadar tamamlanacakmış… 

Olayın adı ilk aşamada “komisyon” sözcüğünden hareketle konmaya çalışılıyor, bu da “komisyona havale etme” tabirini çağrıştırıyordu. Şimdi “süreç yasası” daha az manidar değil. Maksadın bir “çözüm arayışı” değil, krizli bir “sürecin yönetilmesi” olduğunu düşünebiliriz! 

***

Artık iktidar blokunun yancısı sayılan CHP’yi geçelim. Komisyon aşamasının devamcısı Yeni Parti’nin biricik iddiası, olsa olsa söz konusu süreci AKP’nin değil kendisinin layıkıyla yöneteceği olur. Bu durumda Meclis’te İyi Parti dışında kategorik itiraz yönelten bir odak bulunmuyor. 

Kategorik burada ilkeli, tutarlı vb. anlamlara gelmiyor. Öyle ki, İyi Parti’nin de “süreci yönetme” fikrine uzak durduğunu zannetmeyin. 

Yönetmek tek yönlü değildir; karşı dinamikleri yönlendirmeyi de içerir. Kürt sorununda milliyetçi tepkilerin su yüzüne çıkması kaçınılmaz olduğuna göre, bu süreçte “yapıcı” bir muhalefete de ihtiyaç olacaktır. MHP söz konusu alanı boşaltalı beri, egemen güçler açısından güvenilir adres veya “majestelerinin muhalefeti” İyi Parti oldu. Dolayısıyla gerçek bir karşı konumlanıştan ziyade tamamlayıcılık rolünden söz ediyoruz…

Başka türlüsü de olamaz. Milliyetçi sağın, itirazlarını sonuçsuz bırakacak yapısal özellikleri var çünkü. Örneğin emperyalizmin bölge tasarımıyla uyum içinde çizilen bir rotaya ancak antiemperyalizmden hareketle karşı çıkılabilir. Oysa bu, çok zamandır hayatını NATO’ya demirlemiş bulunan sağda rastlanmayacak bir özelliktir. 

ABD’nin sömürge valisi sağ olsun, yine bu sürecin Cumhuriyete reddiye içerdiği artık gizlenmiyor. Madem öyle, muhalif tutumun diğer karakteristik özelliğinin laiklik / Cumhuriyetçilik olması beklenir. Ne var ki, milliyetçi sağ, şeriatçıların iktidar olmasından önce de laisizmle ilişkisi netameli bir akım olagelmiştir. AKP’li yıllarda yazılan ve laisizmi kriminalize eden öykü, laikliğin inananlara zulüm veya saygısızlık içerdiği tezi sağın ortak paydasıdır. 

Milliyetçi sağ, Cumhuriyet’in AKP eliyle yıkımı boyunca esasen tepkileri hafifletmeyi üstlenmişti. Ama bu iş, kimi örneklerde yaşandığı gibi iktidara eklenmeksizin, yani muhalefet rolünü sürdürerek yerine getirilmeliydi… Kabul edilmelidir ki, İyi Parti, başkalarının özdeşleştiği düz yabancı düşmanlığından, afaki şovenizmden daha gelişkin bir “yeni İttihatçılık” kurgusu denemiştir. Akşener’in başlattığı İttihatçılık göndermelerinin üstünü kazıdığınızda, 1908 devrimciliğine değil “emperyalist Osmanlı” hayallerine varırsınız. Bugün de milliyetçi sağ, Cumhuriyetin yıkılışını emperyalist bir Türkiye yaratarak telafi etmeye fit olmaktadır. Ancak bu da yeterli bir muhalefet zemini anlamına gelmemektedir. Zira Öcalan da buna benzer bir amaç tarif etmektedir.

Son olarak, milliyetçi sağ, Kürt sorununda inkârcıdır. Bu tutum, Cumhuriyet’in dağıtılması sırasında gerçek bir olasılık olarak karşımıza çıkmakta olan Türkiye’nin bölünmesi yoluna yalnızca su taşır. İnkâr her zaman yanlıştı. Ama hele emperyalizm bir çözüm iddiasına girmişken aynı noktada ısrar etmenin toplumu bir arada tutma yeteneği sıfırdır. Buradan büyük acılar, şiddetli bir dağılma ve Cumhuriyet’in yıkımı çıkar.

***

Özetle düzen siyasetine bakıldığında, bir, sürecin yürütücüleri var. İki, yürütücülüğe aday olanlar var. Üç, resmi muhalefeti var... 

Söz konusu muhalefet kürsüsünün, söylemi yukarıda açıklanan nedenlerle ne kadar tutarsız olursa olsun, kamuoyunun kadrajına güçlü bir biçimde gireceğini öngörebiliriz. Kürt sorununda inkârcı, Cumhuriyetçiliği baştan sona yalan bir söylemin argümanları önümüzdeki günlerde sahneye boca edilecek. Sonuçta sadece iktidardan değil, “resmi” muhalefetten de basınç göreceğimizi bilmeliyiz. 

Bana sorarsanız yeterince deneyim biriktirdik. Demokrasinin “kimlik dengelerinden” değil halk hareketinden türeyeceğini, her dil ve kültürden bütün emekçi yurttaşları Cumhuriyete kazanma mücadelesinden asla vazgeçilemeyeceğini anlatmayı ve örgütlemeyi beceririz…

/././

Cumhuriyetçilerin ortadan yürüme vakti geçiyor -Berkay Kemal Önoğlu- 

Ekmeğini bu topraktan çıkaran, buraya emek veren, bu ülkeyi seven herkesin başı dik, onurlu, güven içinde ve mutlu yaşayabileceği gerçek bir birliği, yurttaşların eşitliğini hangi zeminde inşa edeceğiz?

Bu dünyada antikomünist olmanın, servet sahibi olmak dışında hiçbir mantıklı gerekçesi yok. Ara ara siz de şahit oluyorsunuz malum. Bir çıkar ilişkisi bile olmaksızın servet sahiplerinin menfaatlerini kendi canları yanmışçasına savunanlar, hayatta yapabilecekleri en anlamsız, en değersiz ve en acınası şeyi yapıyorlar. Bu ruh halindeki insanlar, hayatlarının farklı dönemlerinde farklı isimlerle anılabilirler: Okulda ispiyoncu, ergenlikte yancı, yetişkinlikte kaypak, sinsi olabilirler… Hep birilerinin gölgesi, filancanın şakşakçısı olurlar. Büründükleri maske değişse de patronseviciler, her zaman aklı ve ruhu zincirlenmişlerden çıkar.

Eğer bir kişi patronun sahip olduğu sınıfsal çıkarlara sahip olmamasına rağmen komünizm alerjisi yaşıyorsa bunun sebebi ya yukarıda ifade ettiğim aşağılık kişilik özellikleri ya da başka dolayımlarla dolduruşa getirilerek ideolojik olarak zehirlenmiş olmasıdır. Yanlış anlaşılmasın; komünist olmayan herkes antikomünist değildir elbette. Zaten öyle olsaydı işimiz işti. İnsan bilmiyordur, bu fikir ona ulaşmamıştır, farklı hassasiyetleri vardır, kendisini başka bir yerde tanımlıyordur… Ancak vicdanı temiz, aklı yerinde olan hiç kimse için komünizm bir öcü değildir.

Çünkü esasında insan komünizme, kendi doğal düşünüşü içinde sanıldığından çok daha kolay bir şekilde de ulaşabilir. Dünyamızı sadeleştirip denklemdeki tüm yapay değişkenleri çıkardığımızda geriye en yalın gerçek kalır: Bir tarafta emek, diğer tarafta sermaye. Dünya bu ikisinin etkileşimiyle dönüyor. Ancak arada hayati bir fark var. Emek vermek hepimiz için kaçınılmaz bir zorunlulukken, sermaye sahiplerine aslında hiçbir ihtiyacımız yok. Bugün Türkiye’nin en yoksul mahallesiyle en zengin mahallesinde doğan çocuklar arasındaki uçurumun, bu düzen içindeki herhangi bir mekanizmayla kapatılabileceğini iddia eden varsa buyursun gelsin, tedavi ettirelim. Bu derin adaletsizliği hangi vicdan içine sindirebilir?

Şimdi gelelim sadede. Biz komünistiz. Bunu hiç saklamadık; saklamak şurada dursun, hep vurguladık, öne çıkardık. Ve biz cumhuriyetçiyiz. Dünyada cumhuriyet fikri ortaya çıktığında, bunun nasıl hayata geçirileceği konusunda da farklı akımlar oluştu. Çıkış noktamızda ortaklaşıyoruz: Egemenlik semavi yetki almış şahıslara, ailelere değil halka ait olacak. Tebaadan yurttaşlığa geçeceğiz. Yönetim işi meşruiyetini, kaynağını yurttaşlardan alacak.

Peki kimdir yurttaş? Bir araya gelerek oluşturduğu siyasal örgütlenmenin haklarına, sorumluluklarına ve geleceğine eşit oranda ortak olan kişi.

Siyasete gelince herkes birlikten, eşitlikten, kardeşlikten söz ediyor. İslamcısı, sosyal demokratı, milliyetçisi... Hepsi aynı ezgiyi mırıldanıyor. Ama içine bir bakıyorsunuz; NATO'cusunu, AB'cisini, iki yüz evi olan emlak zengini asalakla başını sokacak bir çatı bulamayan emekliyi aynı potada eritmeye çalışıyorlar. Bin tane tarikatın peşinden gidip başkalarını fişleyerek insanları bir arada yaşatmaktan bahsediyorlar. Kürt kelimesini duyunca ayağa fırlayanlar, bu ülkenin birliğinden dem vuruyor.

Gelin, bu denklemi de yeniden ve dürüstçe sadeleştirelim. Ekmeğini bu topraktan çıkaran, buraya emek veren, bu ülkeyi seven herkesin başı dik, onurlu, güven içinde ve mutlu yaşayabileceği gerçek bir birliği, yurttaşların eşitliğini hangi zeminde inşa edeceğiz?

Bu ülkenin birliğinin de yurttaşların eşitliğinin de temeli emekçilerin kardeşliğidir. Yaşayışları, arayışları, hassasiyetleri ile köprü olanlar, bu ülkeyi sırtında taşıyan işçilerdir. Chobani ile Kürt Ahmet'in, Ağaoğlu ile Türk Mehmet'in ne alakası, nerede ortaklığı var? Emekçinin ortaklığı kader arkadaşlığıdır. Patronlar ise görüyorsunuz, kimseyi ve asla çıkarlarına ortak edecek değiller.

Patronlar devreden çıkarıldığında, birileri birilerinin sırtından geçinmeyi bıraktığında “yurttaşlık” mümkün olabilir. Şimdi hakkını almak için bedel ödemek zorunda olan hep emekçilerdir. Meydanlarda cop yiyen, gaz bombasına göğüs geren bir patron gördünüz mü? Nerede yurttaşlık?

Bize "Ya onlar iyi, güzel insanlar ama komünistler işte!” diyenler, neden komünist olduğumuzu iyi anlasınlar. Biz her şeye rağmen, her türlü zorluğa karşın ve kim ne derse desin komünistiz. Biz neye rezerv koyuyoruz, hangi konularda sonuna kadar varız; nereleri tartışıp birleşeceğiz, nereleri tartışıp ayrışacağız? Cumhuriyet düzleminde konuşalım bütün bunları.

Bu ülke mutlaka kurtulacak. Ama kolaya kaçmadan; patronlara, tarikatlara ve emperyalistlere sıfır tavizle kurtulacak. Bu yoldaki çabaların bir varış noktası var. Bu yöndeki çabalar körlemesine gitmiyor, bir umuda uzanıyor. Emin olun ki ortadan yürüme vakti geçti. "Kötünün iyisine bakıyoruz" diyenler anlasınlar, belki de kötünün iyisi dediklerine de yer yok artık bu düzende. Ya kötüyle yaşamayı kabulleneceğiz ya da toptan yıkıp iyisini kuracağız.

'Gönüllüler Koalisyonu' Türkiye’yi nereye sürüklüyor?-Erhan Nalçacı- 

Bölgedeki bütün halklara karşı tekellerin, şirketlerin açtığı bir paylaşım savaşı ile karşı karşıyayız. Bu sürece asla kanmayacağız ve teslim olmayacağız.

NATO’nun 7-8 Temmuz Ankara Zirvesinin Türkiye’nin bir emperyalist savaşa sürüklenme olasılığını iyice arttırdığını yazmıştık

Öte yandan süreci bütün boyutları ile anlamak için Gönüllüler Koalisyonu denilen oluşumu da kavramamız gerekiyor. Zaten NATO zirvesinden hemen sonra 13 Temmuz’da Türkiye’nin de katılımıyla Gönüllüler Koalisyonu Paris’te toplandı. 

Fikri takip açısından okuyucular bir sene önce bu köşede çıkan yazıya bakabilir. Ama en iyisi baştan almak.
Gönüllüler Koalisyonu Trump’ın iddialı bir şekilde Ukrayna savaşını sonlandırmak için girişimde bulunduğu ve aslında bu girişimin Ukrayna zenginliklerine diğer batılı emperyalistleri devre dışı bırakarak el koymayı denediği 2025’te yola çıktı. Başını İngiltere ve Fransa’nın çektiği girişimin önce Avrupa’daki emperyalist devletlerin Ukrayna Savaşında kendilerine vaat eden payları almak için kurulduğu düşünüldü.

Ancak bugün Gönüllüler Koalisyonu’nun Batının hegemonyasını kaybetmemek ve eski emperyalist düzenin işleyişini korumak için son şansı olarak gördüğü anlaşılan paylaşım savaşının başlıca dişlilerinden biri olduğu anlaşıldı ya da hızla buraya evrildi.

2 Mart 2025’te 16 üye ile yola çıkan ve tamamen Ukrayna Savaşına odaklanan Gönüllüler Koalisyonu NATO’ya kısıtlarını aşma imkânı sundu. Bunun için bugün 36 devlete çıkan üyelerine bakmak zorundayız. 

Bir Rusya savaşına hazırlanırken mümkün olan en büyük gücü bir araya getirmeye çalışan Koalisyonda ABD hariç bütün NATO üyeleri yer alıyor. ABD’nin olmaması bugün sorun değil, çünkü NATO’nun kendisi de toplantılarda temsil ediliyor.

Örneğin, NATO üyesi olmayan devletleri kapsıyor: Öncelikle Ukrayna’yı. Ukrayna bütün kararların ortağı durumunda. Bunun dışında eski SSCB Cumhuriyetlerinden Moldova’yı içeriyor. Yine NATO üyesi olmayan Avusturya ve İrlanda’yı kapsıyor. Ama başka bir nokta var. Türkçe olarak aradığınız zaman bir türlü bütün üyeleri göremiyorsunuz. Yabancı dilde arattığınızda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin de toplantılara katıldığı anlaşılıyor.

Hani Türkiye NATO’dan çıkarsa Kıbrıs Rum kesimini NATO’ya alırlardı? Böylece bir hileyle Türkiye ve Kıbrıs Rum sermaye sınıfı aynı savaş cephesinde yerlerini almış oluyorlar.

Ancak resmen NATO üyesi olmayan başka devletler de var: Avustralya, Yeni Zelanda ve Japonya. Rusya’nın Batı cephesinde imha edilmesinin Pasifik savaşı ile ilgili olduğunu yıllardır söylüyoruz.

Gönüllüler Koalisyonu’nun başka bir avantajı daha var. Avrupa Birliği üyesi olmayan devletleri de bir araya getiriyor. Örneğin, Türkiye, Kanada ve İngiltere.

Bu tablo bütünü ve Batı emperyalizminin nasıl bir cephe ördüğünü anlamamıza yardımcı oluyor.

Bir de resmi olarak bildirdikleri amaçlarına bakalım. Yalnız önce bu halk düşmanı koalisyonun hiçbir niyetini açıkça belirtmediği, ikiyüzlü ve hilekâr olduğunu aklımızda tutmamız gerekiyor.

Öncelikle geçen sene eğer Rusya ve Ukrayna arasında bir barış anlaşması sağlanmış olsaydı Ukrayna’ya bir askeri güç yerleştirmeyi planlıyorlardı. Bu Ukrayna’nın zenginliklerine el koymayı amaçlayan bir işgalden başka anlama gelmiyordu. Ayrıca ilk fırsatta tekrar Rusya’ya karşı bir savaşı kışkırtmanın yolu döşeniyordu.

Ancak bunu şimdilik yapamadılar. Bir kere bir anlaşma olmadı ve Batı emperyalizmi kışkırttığı savaşı tırmandırarak sürdürmek konusunda fikir birliğine vardı. İkincisi, Rusya böyle bir uygulamayı kabul etmeyeceğini bildirerek tehdit etti. Üçüncüsü de, yeterince asker bulamadılar, muhtemel ulaşabildikleri 25 bin kişilik uluslararası birliğin işgal ve Rusya ile savaşmak için bir zayıflık olduğunu fark ettiler. Bu aşamada Türkiye’nin asker sayısı tekrar onlara çok cazip gözükmeye başladı.

Bu esnada Paris’te İngiltere ve Fransa’nın öncülüğünde Gönüllüler Koalisyonunun bir karargâhından bahsedilir oldu. 

13 Temmuz 2026 Paris Zirvesinde çekilen fotoğrafa göz atabilirsiniz.

Gönüllüler Koalisyonu’nun 13 Temmuz 2026 Paris Zirvesinde çekilen protokol fotoğraf. Ortada Zelenski’nin iki yanında Starmer ve Macron izleniyor. En solda Hakan Fidan ve en sağda NATO Genel Sekreteri Zirvede yerlerini almışlar.  

Zirvede alınan kararlar açıkçası Ankara’daki NATO Zirvesinin devamı ve tamamlayıcısı niteliğinde. Tüm kararları buraya almak sıkıcı olacak ancak meraklı okuyucu şu linkten yayınlanan üç bildiriye ulaşabilir

Tüm bildiriler Ukrayna’da Batı emperyalizmi tarafından bir vekâlet savaşı sürdürüldüğünü ve Rusya’yı etkisiz hale getirmek için bütün güçlerini birleştirerek savaşı derinleştirme niyetlerini ortaya koyuyor. Balistik füzelere karşı ortak bir program geliştirilmesi, Ukrayna ile birlikte silah üretimi, Rusya’ya daha fazla ekonomik yaptırım uygulanması, Rafale savaş uçaklarının ve mühimmatının Ukrayna’ya Fransa tarafından temin edilmesi vb.

Ayrıca bir türlü başaramadıkları Ukrayna’da kullanmak üzere çok uluslu bir askeri gücü karada, denizde ve havada garanti ettikleri metinlere yansıyor.

Şimdi böylesine kritik ve kötü niyetli bir siyasi ortamda Gönüllüler Koalisyonu’nun İstanbul Boğazı’nda kuracağı karargâha tekrar bakabiliriz. Yukarıda bahsedilen Çok Uluslu Askeri Gücün Fransız ve İngiliz generallerinin Beykoz’da konuşlanacak üssün yerini geçen Mart ayında ziyaret ettiği haberlere yansımıştı.

Ve Fidan Paris zirvesinden döndükten sonra Türkiye’nin Karadeniz’de deniz unsurlarına liderlik etmeyi kabul ettiğini söyledi. Bunu olası bir barış anlaşması bağlamında söylemesine rağmen Batı emperyalizminin hiç orada durmak istemediğini bu yazıdan anlamış olmalıyız.

Durum vahim anlaşılan. Rus basınında Türkiye’nin Karadeniz’i kontrol etmek istediğine dair suçlamaların bunun üzerine çıktığı anlaşılıyor.

Bu arada ABD Büyükelçisi Barrack’ında son günlerde vurguladığı ve emperyalizme ruhunu satmış çeşitli uzmanların yinelediği “Karadeniz, Akdeniz, Hazar Denizi ve Kafkasya’nın iç içe geçmiş çok katmanlı bir sistem olduğu” lafı bir ürküntü yaratmalı. Giderek derinleşen İran Savaşı da buraya oturuyor çünkü.

Bölgedeki bütün halklara karşı tekellerin, şirketlerin açtığı bir paylaşım savaşı ile karşı karşıyayız. Bu sürece asla kanmayacağız ve teslim olmayacağız.

/././

Zavallı Halk Partisi -Cangül Örnek- 

Şimdiki parti-devlet bütünleşmesi ise AKP kontrolündeki devlet aygıtının CHP’yi ele geçirmesi olarak yaşanıyor. Yani bir parti olarak CHP öldürülüyor.

Mustafa Kemal Atatürk, o günkü adıyla Halk Fırkası’nı Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ve Lozan Antlaşması’nın imzalanmasının ardından Cumhuriyet devrimlerini hayata geçirecek siyasi otorite olarak kurmuştu. Devrimci Meclis olarak adlandırılan II. TBMM, Ağustos 1923’te çalışmalarına başladıktan sonra sonbaharda iki devrimci adım atılır: 1922 yılında saltanat kaldırıldıktan sonra Osmanlı monarşisi ile kopuşun önemli bir adımı olarak İstanbul yerine Ankara’nın başkent yapılması ve nihayet 29 Ekim 1923 tarihinde Cumhuriyet’in ilan edilmesi. Yeni Meclis ve yeni fırka, bu önemli adımın örgütsel hazırlığıydı.

1924 yılındaki radikal devrimler ise Cumhuriyet’e laik karakterini verecekti: Hilafetin kaldırılması ve karma eğitimin kabulü bunlardan en önemlileriydi. Halk Fırkası bu sürecin örülmesi için gerekli örgütlü irade olarak düşünülmüştü.

Halk Fırkası’nın “kuruluş kodları” öncelikle bu süreçte ve partiye yüklenen bu görevde aranmalı. Bugün özellikle CHP’nin başına getirilen butlancı ekibin ağzında adeta bir boş gösterene dönüşen “Altı Ok” ifadesini tekrarlayıp durmak yerine, devrimlerin içini dolduran siyasi ruhu özetleyelim: Anti-monarşist bir Cumhuriyetçilik, kamu işlerinin dini temellere dayanmasına karşı laiklik, Hilafete karşı Hilafet yıkıcılığı ve ulusal sınırlar içinde ulusal egemenlik.

CHP, o CHP olarak kalmadı. Türkiye siyasetinin 103 yılına damga vuran bu parti; özellikle II. Dünya Savaşı’ndan sonra başta laiklik olmak üzere Cumhuriyet ilkelerini esneten bir Soğuk Savaş Batıcılığına, daha sonra otoriter iktidara karşı haklardan bahseden bir direniş partisine, 1960’lardan itibaren yükselen sosyalist siyasetin etkisi altında ve onu sınırlamak üzere sosyal demokrasiye yaklaşan bir çizgiye, 1970’lerin sonuna doğru ise büyük sermayenin hedef aldığı bir aktöre dönüştü. Ama CHP gibi bir parti -yani bir yandan devletin kurucu partisi olup bir yandan da 1960’ların ortasından itibaren hızla kitleselleşen bir siyasi yapı olarak- hiçbir dönem sadece bu söylediklerimizden ibaret olmadı. Öncelikle şunu belirtelim: CHP, Cumhuriyet tarihinin önemli bir bölümünde muhalefet partisi olarak kaldı. Toplumsal dinamikler, sınıf mücadeleleri, uluslararası gelişmeler CHP’yi de sürekli olarak sarstı; partinin kendisini yeniden ve yeniden konumlandırmasına yol açtı. 12 Eylül’den sonra da Cumhuriyet’in kurucu partisi falan denilmeden kapısına kilit asıldı. Tekrar açılana kadar CHP’nin boşluğunu dolduran örgütsel açılımlar ilginç siyasal mutabakat örnekleri verdi. Erdal İnönü liderliğindeki SHP ile kısmen sola ve Kürt hareketine açılırken, yeniden kurulmasına izin verildikten sonra Deniz Baykal’ın liderliğinde anti-komünist bir statükoculukla sağa doğru yol aldı.

Bu girişi şu yüzden yapıyorum: İster CHP’li olun ister olmayın, bugünkü tartışmaları anlayabilmemiz için CHP’nin tarihinin Cumhuriyet tarihi ile özdeşleştiğini kabul ederek işe başlamamız gerekiyor.

Yakın tarihe gelirsek...

Özellikle 2000’li yıllarda CHP, “demokratikleşme” paradigmasına tutunarak iktidarını konsolide eden siyasal İslamcılık, milli sınırlar dışına açılmak isteyen sermaye ile ABD (ve AB) eliyle yürütülen Cumhuriyet’in yıkılma sürecine büyük ölçüde yedeklendi. Bu tespiti, parti örgütünün tamamı ya da CHP’yi destekleyen yurttaşlar için yapmıyorum. Partinin yönetici kademeleri; Cumhuriyet’in kodları olarak görebileceğimiz ulusal egemenlik, ulusal sınırlar ve laiklik başlıklarının her birine yönelik olarak başlatılan saldırının muhalefetteki kolaylaştırıcısı olarak rol üstlendiler. Bu rol, Kemal Kılıçdaroğlu’nun bir lider olarak ihanetiyle açıklanmaya çalışılırsa yaşanan gelişmelerin ne kadar köklü ve yapısal olduğunu anlamaktan uzaklaşırız. Ancak şu kadarını açıkça söyleyebileceğimizi düşünüyorum: Kemal Kılıçdaroğlu, tam da bu rolün gereği olarak teknik olarak Fethullahçıların yürüttüğü; ancak arkasında büyük sermayenin ve ABD’nin -ve hatta İngiltere ile Almanya’nın da- durduğu bir sürecin sonunda "Yeni CHP"nin liderliğine getirildi.

2000’lere gelene kadar CHP, hiçbir zaman aynı parti olarak kalmasa da kuruluş dönemi değerlerini az ya da çok ama bir şekilde temsil etme iddiasındaydı.

2000’lerin başından itibaren yürütülen süreç Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ilkelerinin tasfiyesini amaçlayınca, onun değerlerinin siyasi sahada temsilcisi olarak konumlanan CHP de tasfiye sürecine sokuldu. Bunun için hırslı ancak ilkeleri olmayan ve Cumhuriyet’in tasfiye sürecini durduracak bir siyaset izlemeyeceği düşünülen bir kadroya ihtiyaç duyulduğundan kuşku duymamak gerekir.

Kılıçdaroğlu, her şeyden önce kendisini CHP’nin başına geçmeye ikna ettiği söylenen büyük sermaye temsilcilerinin vesayeti altında hareket eden bir siyasi aktördü. Faik Öztrak gibi isimlerin CHP’de uzun yıllar milletvekili yapılması ve parti politikalarının belirlenmesine doğrudan müdahale etmesi, bu vesayet ilişkisinin nasıl işlediğine dair bazı ipuçları veriyor. Ancak ileride CHP’nin 2000 sonrası tarihi yazılırken bu bağlantıların daha detaylı ve somut göstergeleri üzerinde çalışmak gerekir.

Kılıçdaroğlu CHP’sinin, AKP’nin sermayenin yayılma arzusuyla örtüşen dış açılımları başta olmak üzere kritik dönüşümlere itiraz etmesinin önündeki en büyük engelin bu vesayet ilişkisinden kaynaklandığını düşünüyorum. AKP iktidarının yeni açılımlar önünde takoz olarak gördüğü “eski ordu”yu tasfiye sürecinde ordu ve güvenlik konusunda gündemi sarsan raporlar yazan TESEV’le Kılıçdaroğlu’nun yolları boşuna kesişmedi.

Kılıçdaroğlu ve ekibinin AKP tarafından “butlan yönetimi” olarak CHP’nin başına yerleştirilmesi sonrası Kılıçdaroğlu’nun rejim değişikliğinin kritik uğraklarındaki “sorun çıkarmayan” tavrıyla ilgili çok şey konuşuldu. Zaten sorun çıkarması için çok fazla odakla kavga etmesi gerekirdi: AKP’yle ve onun devlet bürokrasisiyle, büyük sermayeyle, ABD ve AB’yle.

Bugüne gelirsek şunu söyleyebiliriz: Yakın geçmişimizdeki tüm önemli göstergelere rağmen Kılıçdaroğlu yönetiminin Cumhuriyet’in ve CHP’nin tasfiyesi başlıklarında ne kadar kritik bir rol üstlendiği hiçbir zaman bugünkü kadar berrak olmadı. Butlan kararının ardından CHP Genel Merkezi’nin polis zoruyla zaptı sonrası yaptığı ilk konuşmadan itibaren seçilmiş genel başkan Özgür Özel ve ekibini “halkı ayaklanmaya teşvik etmekle” suçlaması, devletin genişlemesi gerektiği yönündeki sözleri, Osmanlı coğrafyasına yaptığı vurgular; bu yeni rejime politik olarak da ne derece angaje olduğunu gösterdi. Güçlü devlet övgüsü, Türkiye’nin bölgesine yayılması gerektiği vurgusu; AKP’nin Cumhuriyet’in kodlarını ortadan kaldırma politikası olarak da yorumlayabileceğimiz “Yeni Osmanlıcılık” açılımına verilen desteğin ifadesi oldu.

Butlan yönetimi böylece Cumhuriyet’in ulusal sınırlar içinde ulusal egemenlik ilkesine de laiklik ilkesine de anti-monarşizmine de açıktan ya da örtük olarak mesafe koyduğunu ilan etti. Anlatmaya çalıştığım gibi bu mesafe yeni ortaya çıkmış değil; ancak siyasi itiraf düzeyinde açıkça dile getirilmesi yeni.

Cumhuriyet’in kurucu partisi olarak CHP’nin içine sokulduğu son tasfiye süreci başka ilginç yönler de barındırıyor. Belki de en çarpıcı olanı; Adalet Bakanlığı ile koordinasyon halinde hareket ederek tutuklamaların ve davaların gölgesinde CHP içinde bir tehdit ve tasfiye süreci yürüten ekibin, böylece devletin CHP’yi yutmasının da yolunu açması.

Bugüne kadar tek parti yılları CHP’si, 1936 yılından itibaren somutlaşan parti-devlet bütünleşmesi nedeniyle çok eleştirilirdi. 1936’da yapılmaya çalışılan, partinin ideolojisinin yeni devlete giydirilmeye çalışılmasıydı. İyi miydi kötü müydü, onu tartışmıyorum. Şimdiki parti-devlet bütünleşmesi ise AKP kontrolündeki devlet aygıtının CHP’yi ele geçirmesi olarak yaşanıyor. Yani bir parti olarak CHP öldürülüyor.

Bu tasfiyeye imza atan kadroların neredeyse tamamının vasat altı siyasetçiler olması, yaşanan sürecin bir gereği. Türk Dil Kurumu’nu kuran önderin fotoğrafını boş binaya asıp altına Türkçeyi katlederek slogan yazmak gibi “kalitesizlikler” de sürece çok uygun.

12 Eylül’den sonra ikinci büyük darbeyi alan CHP, bu kez kendi kadroları eliyle Yeni Osmanlıcı siyasal İslamcıların vesayetine veriliyor. Bu kirli işi üstlenenlerin yeteneklerinin ve niteliklerinin yerlerde sürünmesi, sürdürülen operasyonun gereği diye düşünülmeli.

Yine de Cumhuriyet’le birlikte tasfiye edilen CHP’nin hazin durumuna bakıp da “zavallı Halk Partisi” dememek elde değil.

“Zavallı Halk Partisi” ifadesini, 1950 seçimlerinin ardından ilkelerini kaybedip bir de üstüne seçim kaybeden CHP’yi eleştirmek için Yaprak dergisinde kaleme aldığı yazıda kullanan ünlü şairimiz Orhan Veli’yi de burada analım. Bir bilse; 1950’lerde açılan o yol nereye çıktı, neler yazardı kim bilir.

Ama kabul edelim; CHP’yi sevsek de sevmesek de hiçbirimizin aklına bu kadar trajik bir son gelmedi.

/././

Bakanlığın oyuncağı: Yönetmelikler -Rıfat Okçabol-

"Bakanlığın uygulamalarında, eğitsel kaygılar değil keyfilik ya da siyasal beklentiler belirleyici olmaktadır! Değişiklikler, eğitim sisteminin piyasacı ve gerici niteliğini biraz daha pekiştirmek için yapılmaktadır."

Eğitim Bakanlığı, eğitim sistemini yasal olarak da gericileştiren 4+4+4 yasasından sonra, bazı yönetmeliklerde de değişiklik yapmıştı. Örneğin ortaöğretim yönetmeliği, Prof. Dr. Nabi Avcı zamanında (24 Ocak 2013- 24 Mayıs 2016) 7 Eylül 2013 tarihli ve 28758 sayılı "Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliği" ile değiştirilmişti.

3 Temmuz 2026 tarih ve 33299 sayılı "Milli Eğitim Bakanlığı Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik" ile 28758 sayılı yönetmelik değiştirilmiş.

Bilindiği gibi yönetmelikler, yasaların devlet kurumları tarafından nasıl uygulanacağını açıklayan yasal metinlerdir. Yasalarla yönetmelikler maddelerden oluşmaktadır. Bazen ayrıntıya yer vermek gerektiğinde yasa/yönetmelik maddelerinde 1, 2, … ya da A, B, … ile gösterilen fıkralara, fıkralar içinde de a, b, … ile gösterilen ve bent denen ifadelere yer verilmektedir.

Eğitim Bakanı Nabi Avcı’yı "Avcının Oyuncağı: Yönetmelikler" başlıklı açıklamalarımla1 da eleştirmiştim. Meğer yönetmelikler Avcı’dan sonraki Eğitim Bakanlarının da oyuncağı olmuş! Örneğin 28758 sayılı yönetmelik, N. Avcı’nın bakanlığı sırasında 2014’te üç ve 2015’te de bir kez değiştirilmişken, 2016-2026 yılları arasında bazı yıllarda iki ya da üç kez olmak üzere her yıl değiştirilmiş. Bazı yıllarda 1-2 ifadede değişiklik yapılırken, örneğin 2017’de değiştirilen ifade sayısı 70’in üzerine çıkmış! Bu yönetmelik, Eğitim Bakanlarından İsmet Yılmaz zamanında (Mayıs 2016-Temmuz 2018) 4, Prof. Dr. Ziya Selçuk zamanında (Temmuz 2018-Ağustos 2021) 7, Prof. Dr. Mahmut Özer zamanında (Ağustos 2021-Haziran 2023) 4 kez değiştirilmiş. Yusuf Tekin’in Eğitim Bakanlığı Müsteşarı olduğu yıllarda (28 Mayıs 2013-10 Temmuz 2018) 8 kez değiştirilmiş olan bu yönetmelik, Y. Tekin’in Eğitim Bakanlığı'nda da şimdilik 5 kez değiştirilmiş!

Yönetmelikle bu denli oynanması ne anlama gelmektedir?

Yönetmelikler bir yasayla ilişkili olduklarından, eğitim alanında yasa değişikliği yapıldığında, ilgili yönetmeliğin yeni duruma uygun olacak şekilde değiştirilmesi doğaldır. Örneğin 1 Mart 2014 tarihinde kabul edilen dershane yasası sonrasında bu ortaöğretim yönetmeliğinin 21 Haziran 2014’te değiştirilmesi normal bir değişimdir. Ancak bu yönetmelik, dershane yasası çıkmadan 19 Şubat’ta değiştirilmişse ve de yasa çıktıktan sonra aynı yıl 13 Eylül’de bir kez daha değiştirilmişse, bu değişiklikler normal değildir. Bu durumda, “Yönetmelikle bu denli oynanması ne anlama gelmektedir?” sorusu daha da anlamlı olmaktadır. Yönetmeliklerde sık sık değişiklik yapılması, şu olasılıkları akla getirmektedir:

* Yönetmelikler ince elenip sık dokunmadan ve de ilgili tarafların görüşü alınmadan hazırlanmaktadır!

* Değişiklikler, ilgili genel müdürlüğün isteği üzerine yapıldığı gibi, bakan ya da müsteşarın isteğiyle de yapılmaktadır.

* Yönetmeliği hazırlayanlar, tam olarak ne istediklerini, niçin değiştirdiklerini ya da ne yapacaklarını bilmeden bu işe girişmektedir!

* Bakan, müsteşar ya da ilgili genel müdürlük işin kolayına kaçmaktadır!

* Bakanlığın uygulamalarında, eğitsel kaygılar değil keyfilik ya da siyasal beklentiler belirleyici olmaktadır! 

*Değişiklikler, eğitim sisteminin piyasacı ve gerici niteliğini biraz daha pekiştirmek için yapılmaktadır.

3 Temmuz’da, ortaöğretime geçişin temellerini belirleyen 20. madde ile diploma verilmesini belirleyen 69. maddede değişiklikler yapılmıştır. 7 Eylül 2013 tarihli yönetmelikteki 20. madde "Ortaöğretime geçiş esasları" başlığını taşımakta ve birer cümlelik 5 fıkradan oluşmaktadır. 
2013’ten bu yana 20. maddede yapılan değişiklikler şöyle özetlenebilir:

* 14 Şubat 2014’te yapılan değişiklikle, bu madde 4 fıkradan ve 2 fıkraya eklenen beşer bentten oluşmuştur. 

* 1 Eylül 2018’de, ortaöğretime geçiş sistemine bağlı olarak yapılan yerleştirme ve kayıt işlemleri ifadesini içeren 3. fıkranın c bendinden "il" sözcüğü çıkarılmıştır.

* 5 Eylül 2019’da, 3. fıkra tümden yürürlükten kaldırılmıştır. 

* 2 Eylül 2020’de, 20. maddeden sonra "proje okullarına ilişkin iş ve işlemler" adı verilen 20/A maddesi eklenmiştir. Bu 20/A maddesinde 9 fıkra ve 16 bent vardır. 

* 8 Eylül 2023’de, 20/A maddesinden sonra "merkezi sınav puanıyla öğrenci alan okullara ilişkin iş ve işlemler" başlığını taşıyan ve 3 fıkra ile iki bentten oluşan 20/B maddesi eklenmiştir.

* 2 Şubat 2025’te, 20/A maddesi yürürlükten kaldırılmış ve 20/B maddesi 6 fıkradan ve 12 bentten oluşacak şekilde değiştirilmiştir. 

* 3 Temmuz 2026’da da, 20/B maddesinin birinci ve ikinci fıkraları, üçüncü fıkrasının (a) bendi ve altıncı fıkrasının (b) bendi değiştirilmiş ve bu maddeye 7. fıkra eklenmiştir.

Son değişiklikteki en önemli kısım, birinci fıkraya, sınav puanıyla öğrenci alan okulu belirlemede “okulun paydaşlarla yürüttüğü iş birliği çalışmalarının değerlendirileceği” ifadesinin eklenmesidir.

Bilindiği gibi AKP’nin paydaşları, Diyanet İşleri, Eğitim-Bir-Sen ve tarikat niteliğindeki-laik toplumu din toplumuna dönüştürmek isteyen- kuruluşlardır. Eğitim Bakanlığı'nın laik ve bilimsel eğitim anlayışına sahip kuruluşlarla yaptığı bir işbirliği yoktur. Dolayısıyla bakanlık paydaşlarıyla işbirliği içinde olan okulu nitelikli lise olarak kabul edip sınavla öğrenci alan okul statüsüne yükseltecektir. Bu durumda Y. Tekin’in misyonunu zenginleştirdiğini ve vizyonuna bir adım daha yaklaştığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Not: Diploma düzenlenmesiyle ilgili olan 69. madde de, sonradan dokuzuncu kez değiştirilmiştir. 

/././

Eğer…-Ayşe Şule Süzük- 

Bazen aslında çoğu zaman seçeneklerimiz olmaz. Seçenekler özgürlüklerdir. Seçeneksizlik ise bizi boyunduruk altına alan toplumsal koşulların dayatmasıdır genel olarak. İnsanın seçenekleri olmalı.

Bu aralar zannederim okuduğum romanların ya da yaşantımdaki dönemeçlerin etkisi ile ilginç bir durum ile karşı karşıyayım. Kendime dair ya da başka hayatlara bakarken insan yaşantısını tek bir parça gibi görüyorum bir yandan; yekpâre diyoruz değil mi buna? Öte yandan doğumdan ölüme yaşantımızı bölümlere ayırarak her bir parçasını alıp başka bir yere koyarsak hayatımız nasıl olurdu acaba sorusunu aklımdan söküp atamıyorum. Bu anlamıyla hayat kocaman ya da küçük bir hikâye. Sıradan ya da sıra dışı… Örneğin ölüm döşeğindesiniz, geriye doğru baktığınızda hayatınızın akışı içinde vereceğiniz kararlarda birini ya da diğerini seçmiş olmanız bugününüzü nasıl etkilemiş olabilir? Bilinebilir değil en fazla tahmin edebilir fakat geriye doğru bakıp farklı seçenekleriniz olduğunu, sizi bugüne getiren seçenek yerine başkasını tercih etseydiniz nasıl olacağını hayal etmek, buna vereceğiniz duygusal tepki bugününüzü nasıl anlamlandırdığınızla ilgili.

Eğer o gün o kapıdan girseydiniz, o okul yerine başka bir okulda, o iş yerine başka bir işte, o eş yerine başka bir eşte, o hikâye yerine başka bir hikâyede… Kitaplarda ya da filmlerde anlatının sonu bilindiğinden ve onu bir anlatıcı kurguladığından eserler sonsuz seçenek sunarlar kahramanın yoluna dair eğer dilerlerse bize. Son derece de eğlencelidir, merak duygusunu elden bıraktırmaz, olayın akışına, kahramanın mizacına, yazarın maharetine göre ya bizi alır götürür ya da bir karabasan misali üzerimize çöker bir türlü ilerleyemeyiz.

Kartlar yazar tarafından karılır, hilelidir değildir bilemeyiz. Olasılıklar silsilesi içinde farklı hayatlar, farklı durumlar, farklı bakışlar, kişilikler, gerçeklik kavrayışları devreye girer. Biraz doğaçlama tiyatroya benziyor sanki. Öyle değil de böyle deseydin karşı tarafta başka bir etkileşim yaratacaktın oradan başka bir mevzu açılacaktı, laf lafı laf tütün torbasını açacaktı… Sonra mı, sonrasını kim bilir…

"Italo Calvino'nun Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu adlı yeni romanını okumaya başlamak üzeresin. Rahatla. Toparlan. Zihnindeki bütün düşünceleri kov gitsin” ile başlar kitap. Bundan on bir yıl önce okumuşum. Ama geçenlerde kurmaca, anlatıcı, okur, yabancılaşma, çağrışım, hayat üzerine düşünürken niyeyse bir mıknatıs gibi çekti beni. Bu tuhaf kitabı yeniden okudum. Bu kez altını çizdiğim yerler öncekinden daha fazlaydı ve aslında bu yıllar içinde kitabın kenarlarına yazdığım tasarılar, taslaklar hâlâ gerçekleştirilmeyi bekliyordu. Bu bana hem şaşırtıcı hem de hüzün verici geldi. Öyle ya günler, yıllar koşarak gitmişti; kitabı okurken hissettiklerim ya da beni tetikleyen cümleler, kitabın çağrısına verdiğim yanıtlar orada öylece duruyor, kitap kapatılınca kayboluyordu ya da kaybolmuştu.

Okumak, bir karakter yaratmak, okumanın nedeni, okur ile metin / metin ile yazar / okur ile yazar ilişkisi, erkek ve kadın okurun farkı ya da sizin bir romanda ana karakter olmak üzere doğrudan yazar tarafından seslenilmeniz. Hangi yönetmendi ya da hangi ekol? Filmde oyuncunun doğrudan izleyiciye bakması, ona seslenmesi ve onu da bir kahraman olmak üzere filme çağırması. Benzer şeyler. Okumak ve izlemek eylemini sorgulatmak üzere bir kışkırtma, bunu Brecht de farklı bir biçimde tiyatroda yapmamış mıydı?

Postmodern edebiyatın ögelerini, temel tekniklerini klasik edebiyatın içine yerleştirip her ikisinden de yaratıcı şekilde yararlanıyor bana kalırsa Calvino. Aydınlanma düşüncesinden uzaklaşmadan, ifrata varmadan aklı bir yerlere sepetlemeden bir anlatı evreni kuruyor ve okuyucusunu kurmacaya ve hayata dair harekete geçmeye davet ediyor. Gerçek yaşam da her zaman bir sonuca ulaşmaz ve olasılıklar barındırır. Farklı maddi süreçlerde farklı olanaklar ile el ele yürürüz. Tıpkı geçmişine ya da geçmişe bakan bir gerçek insan gibi… Elbette tarihe …olsaydı diye bakılmaz fakat ihtimaller içerisindeki yarıkları; olay ve olguların hava deliklerini, koşul-mekân-zaman sarmalını göz ardı ederek de bakılmaz. Geçişler, köprüler, kesişmeler vardır, elbette Çin Seddi de vardır, gemileri yakmak da.

“Filika çıpası biçimindeki bir şey, dört çengelli diş, dipteki kayalara sürtünerek yıpranmış dört demir kol bana paralanmadan, acı çekmeden hiçbir kararın alınamayacağını hatırlatıyordu."

Dönüp dönüp okudum. Çağrışımı güçlü, dili güzel. Okura kitapta parçalara bölünmüş metinler sunuluyor. Bütünlük duygusunu zedeliyor evet ancak başka bir bütünlük inşa etmek de mümkün. Üstelik kendisi de kadın ya da erkek okur olarak bu bir türlü başlayamayan, gidemeyen, bitemeyen metnin (romanın demiyorum) bir karakteri. Erkek okur Calvino’nun son kitabını almıştır fakat basımda matbaadan kaynaklı problemler nedeniyle yarım kalmış bir metindir roman. Bunu sormak için kitapçıya gittiğinde kadın okurla tanışır. Yayınevinden, editörüne, çevirmeninden gölge yazarına, okurundan, sanatçısına kitap dünyası ile bir şekilde ilişkilenmiş karakterler bir türlü başlayamayan -farklı başlangıçlarla dönüp duran- metnin peşine düşerler.

“Beklenmedik şekilde tepki veren bir insan olduğunu biliyoruz ama artık kendini denetlemeyi öğrendin. Seni en çok çıldırtan şey, nesnelere ilişkin durumlar ya da insan eylemlerinde rastlantısalın, yazgısalın, olasının insafına kalmış olmak, senin ya da başkalarının umursamazlığının, üstünkörülüğünün, özensizliğinin kurbanı olmak.”

Olasılıklar, seçenekler, tercihler, yarım kalmışlık, pişmanlık… Başa dönüyorum. Eğer o gün o kapıdan girseydiniz, o okul yerine başka bir okulda, o iş yerine başka bir işte, o eş yerine başka bir eşte, o hikâye yerine başka bir hikâyede… Nasıl bir hayat yaşardın?  Ama bir şey daha var. Bazen aslında çoğu zaman seçeneklerimiz olmaz. Seçenekler özgürlüklerdir. Seçeneksizlik ise bizi boyunduruk altına alan toplumsal koşulların dayatmasıdır genel olarak. İnsanın seçenekleri olmalı. Özgürce tercih edebileceği yolları, çatallaşan patikalarda ıslık çalarak keyifle yürümeleri olmalıdır. Nihayetinde başa dönen, bir türlü ilerlemeyen hikâyeler eninde sonunda okuru da yazarı da sıkmaya mahkûmdur. Fakat hayat da her zaman eğlenceli değil ki…

/././

soL

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Öne Çıkan Yayın

soL "Köşebaşı + Gündem" -26 Temmuz 2026-

Patronların üstünü örttüğü 'yavaş' ölümler: İstatistikler 'sıfır' dese de milyonlarca işçi risk altında -Aslı İnanmışık- Dün...